# Haşr Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/hasr-suresi
**Sayfa:** 157

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

Terzi Baba Necdet Ardıç İşârî Te’vîl ve Tefekkürü (59- HAŞR Sûresi) NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (265-59-48) Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

Terzi Baba Necdet Ardıç İşârî Te’vîl ve Tefekkürü (59-HAŞR Sûresi) NECDET ARDIÇ

 İRFAN SOFRASI TASAVVUF SERİSİ (265-59-48) GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ 

 (59/22) “Huva(A)llâhu-llezî lâ ilâhe illâ hu(ve) ‘âlimu-lgaybi ve-şşehâde(ti)”

(59/22) “O görüleni de görülmeyeni de bilen, kendisinden başka ilah olmayan Allahtır.

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

Terzi Baba Necdet Ardıç İşârî, Te'vîl ve Tefekkürü (59- HAŞR Sûresi Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ (59-48) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (265-59-48) NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ Tel: (0533) 774 39 37

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİNDEKİLER ............................................................(4) 

ÖNSÖZ.....................................................................(5) 

HAŞR SÛRESİ GİRİŞ...................................................(7) 

59)- 1-2-ÂYETLER.....................................................(14)

59)- 3-4- ÂYETLER....................................................(19)

59)- 5-6-ÂYETLER.....................................................(21)

59)- 7-8-ÂYETLER.....................................................(24)

59)- 9-10-ÂYETLER...................................................(44)

59)- 11-12-ÂYETLER.................................................(63)

59)- 13-14-ÂYETLER.................................................(70)

59)- 15-16-ÂYETLER.................................................(77)

59)- 17-18-ÂYETLER.................................................(84)

59)- 19-20-ÂYETLER.................................................(87)

59)- 21-22-ÂYETLER.................................................(89)

59)- 23-24-ÂYETLER................................................(118)

TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ ………………………...........(160)

ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “HAŞR” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır. Her bir Âyet-i Kerîmenin biçok mertebelerden anlatım ve izâhları vardır, Cenâb-ı Hakk İlâh-î kitabımızdan en geniş şekilde yararlanmamızı nasib eder İnşeallah. 

 “Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî ma’nâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâli hazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanımlara teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın ruhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin, ceddimin ve eşimin ceddinin ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 18-01-2026

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

(سورة الحشر) HAŞR SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

 Hakkında Medine döneminde inmiştir. 24 âyettir. Sûre, adını ikinci âyette geçen “elHaşr” kelimesinden almıştır. Haşr, toplamak demektir. Sûrede başlıca, Medine’de yaşamakta olan ve Hz.Peygamberle yaptıkları antlaşmaya ihanet ederek İslâm toplumunu ortadan kaldırmak üzere Mekkeli müşriklerle ittifak yapan Nadîroğulları’nın Medine’den topluca sürülmesi hadisesi ile Yahudilerle antlaşma yapan münafıklar konu edilmektedir.

 Nüzul Mushaftaki sıralamada elli dokuzuncu, iniş sırasına göre yüz birinci sûredir. Beyyine sûresinden sonra, Nûr sûresinden önce Medine’de nâzil olmuştur. Derveze, sûrenin iniş sırası hakkında şöyle bir tesbit yapmaktadır: Tefsir ve siyer müelliflerinin bu sûrede sözü edilen yahudi kabilesinin Benî Nadîr olduğu ve bu topluluğun 1-4. âyetlerde değinilen Medine’den çıkarılması olayının Uhud Savaşı’ndan beş ay kadar sonra meydana geldiği hususunda görüş birliği içinde oldukları dikkate alınırsa, bunu Uhud Savaşı’ndan söz eden Âl-i İmrân sûresinden sonraki sıraya yerleştirmek uygun olur. Sûrelerin iniş sırasına dair rivâyetlerde, Hudeybiye Antlaşması’yla ilgili bazı olaylara işaret eden Mümtehine sûresi ile bu sûrenin adının karıştırılmış olması muhtemeldir, dolayısıyla belirtilen sıralamada bu iki sûrenin yer değiştirmesi gerekir (VIII, 207-208).

 Konusu Özellikle sûrenin ilk âyeti ile son üç âyetinde, bütün varlıkların Allah’ı eksikliklerden tenzih ettiği, O’nun birliği, yüceliği, ilminin sınırsızlığı, rahmet ve şefkatinin enginliği, irade ve gücünün mutlaklığı, eşsiz yaratıcı olduğu belirtilerek kalplere tevhid inancının, Allah sevgisi ve saygısının yerleştirilmesi hedeflenmektedir. 2-10. âyetlerde antlaşmalarını bozan bir yahudi kabilesinin başına gelen sürgün felâketi örnek gösterilip bundan ibret alınması istenmekte ve müslümanlara toplum olarak elde edilen imkânların paylaştırılması konusunda yol gösterilip ideal mümin tipiyle ilgili tasvirler yapılmaktadır. 11-17. âyetlerde müslüman göründükleri halde ahitlerini bozan Ehl-i kitap’la gizli ilişkiler kurarak türlü entrikalar çeviren münafıkların ve yandaşlarının bazı zaaflarına değinilerek müslümanlar hem bu tür davranışlardan sakındırılmakta hem de kendilerine moral verilmektedir. Müteakip âyetlerde her insanın yapması gereken nefis muhasebesinin ve ebedî hayat için hazırlıklı olunmasının önemine ve sonuçlarına dikkat çekilmekte; Kur’an’a muhatap olmanın ne büyük şeref olduğunu ama aynı zamanda ne büyük sorumluluk getirdiğini hatırlatan bir örnek verilmektedir (İngiliz şarkiyatçısı Richard Bell’in Haşr sûresiyle ilgili bir makalesinde sûredeki âyetlerin tertibiyle ilgili olarak ileri sürdüğü görüşün eleştirisi için bk. Emin Işık, “Haşr Sûresi”, DİA, XVI, 426).

 Fazileti Sabah ve akşam üç defa (besmeleden önce) “Eûzü billâhi’s-semîi’l-alîmi mine’ş-şeytâni’r-racîm” dedikten sonra Haşr sûresinin son üç âyetini okuyanlar için büyük müjdeler içeren hadisin sıhhat derecesiyle ilgili eleştiriler bulunmakla beraber özellikle sabah namazlarından sonra bu üç âyetin okunması gelenek haline gelmiştir (bk. Tirmizî, “Sevâbü’l-Kur’ân”, 22; Müsned, V, 26; Dârimî, “Fezâilü’l-Kur’ân”, 22; Emin Işık, “a.g.m.”, XVI, 426). [1]

#### ----------------

Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(59) Mushaf sıra numarası.

(101) Nüzul sıra numarası.

(35) Alfabetik sırası.

(28) Cüz sırası.

(24) Âyet sayısı.

(24) Fasıla harfleri.

(271) Genel toplamdır.

Rakamları tek tek toplarsak, (5+9+1+1+3+5+2+8+2+4+2+4=46) dır.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

Yirmi dört âyet olup fâsılaları ب، ر، م، ن  harfleridir.   (Be) harfi “5” adettir. Hakikat-ı Muhammediyenin beş hazret mertebesinden haşr edilmesidir. (Rı) harfi “3” adettir. İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn olarak esmâların haşr edilmesidir. (Be) harfi “2” adettir. Zahir, batın haşr ile birliktelik halidir. (Nun) harfi “14” adettir. Nûr-u Muhammediyenin (14) sayısı ile tüm mertebelerden haşr edilmesidir.

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

(حشر) “Ha: 8” “Şın: 300” “Rı: 200” “Dal: 4” Toplarsak 8+300+200= 508 dır.

5+8= 13 dir. 

Mushaf sıralamasında (59) (5+9=14) nüzul sıralamasında (101) (11) dir. (24) (2+4=6) âyettir. Genel sayı toplamı 46 idi. (4+6=10) idi. 

(13+14+11+6+10=54) dür. 

(6) Altı yön ve iman mertebeleri, (10) Tevhid-i Sıfât.

(11) Tevhid- Zât.

(13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye.

(14) Nûr-u Muhammediye dir. 

Daha başka sayısal bağlantılar vardır. Bu kadar ile iktifa edelim… 

“Haşr” harflerinin kısaca anlamı;

 “Ha” Hakikat-i İlahiyye “Şın” Şeniyet-i İlahiyye, “Re” Rububiyet, Hakikat-i ilahiyye nin “Hüve fi şen” esmâ-i ilahiyyesi ile her an bir şende-işte olmasıdır.

Ahirde cümle halkıyet HAŞR olur,
Resül fey'le hazineyi doldurur,
La İlahe İlla Hu Esmâ da dur,
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[2]

Mealen;

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah’ı tespih etmektedir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

2. O, kitap ehlinden inkâr edenleri ilk toplu sürgünde yurtlarından çıkarandır. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah’tan koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah’ın emri onlara ummadıkları yerden geldi. O, yüreklerine korku düşürdü. Öyle ki, evlerini hem kendi elleriyle, hem de mü’minlerin elleriyle yıkıyorlardı. Ey basiret sahipleri, ibret alın. 

3. Eğer Allah, onlar hakkında sürülmeye hükmetmemiş olsaydı, muhakkak kendilerine dünyada azap edecekti. Ahirette ise, onlar için cehennem azabı vardır.

4. Bu, onların Allah’a ve Resûlüne karşı gelmeleri sebebiyledir. Kim Allah’a karşı gelirse bilsin ki, Allah’ın azabı şiddetlidir.

5. (Savaş gereği,) hurma ağaçlarından her neyi kestiniz, yahut (kesmeyip) kökleri üzerinde dikili bıraktınızsa hep Allah’ın izniyledir. Bu da fasıkları rezil etmesi içindir. 

6. Onların mallarından Allah’ın, savaşılmaksızın peygamberine kazandırdığı mallar için siz, at ya da deve koşturmuş değilsiniz. Fakat Allah, peygamberlerini, dilediği kimselerin üzerine salıp onlara üstün kılar. Allah’ın her şeye hakkıyla gücü yeter. 

7. Allah’ın, (fethedilen) memleketlerin ahalisinden savaşılmaksızın peygamberine kazandırdığı mallar; Allah’a, peygambere, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. O mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet (ve güç) hâline gelmesin diye (Allah böyle hükmetmiştir). Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir.

8. Bu mallar özellikle, Allah’tan bir lütuf ve hoşnudluk ararken ve Allah’ın dinine ve peygamberine yardım ederken yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılan fakir muhacirlerindir. İşte onlar doğru kimselerin ta kendileridir.

9. Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

10. Onlardan sonra gelenler ise şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin.” 

11. Kitap ehlinden o inkâr eden kardeşlerine, “Yemin ederiz ki, siz (Medine’den) çıkarılırsanız, muhakkak biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin hakkınızda asla kimseye boyun eğmeyiz. Eğer size karşı savaşılırsa, size mutlaka yardım ederiz” diyerek münafıklık yapanlara bakmaz mısın? Hâlbuki Allah onların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder.

12. Andolsun, eğer (kardeşleri Medine’den) çıkarılırsa, onlarla beraber çıkmazlar. Kendilerine karşı savaşılırsa, onlara yardım etmezler. Yardım edecek olsalar bile andolsun mutlaka arkalarını dönüp kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.

13. Onların kalplerinde size karşı duydukları korku, Allah’a karşı duydukları korkudan daha baskındır. Bu, onların anlamaz bir toplum olmaları sebebiyledir.

14. Onlar müstahkem kaleler içinde veya duvarlar arkasında olmadan sizinle toplu hâlde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın. Hâlbuki kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akılları ermez bir topluluk olmalarındandır.

15. Onların durumu, kendilerinden az öncekilerin (Mekkeli müşriklerin) durumu gibidir. Onlar (Bedir’de) yaptıklarının cezasını tatmışlardır. Onlara (Ahirette de) elem dolu bir azap vardır.

16. Münafıkların durumu ise tıpkı şeytanın durumu gibidir. 

Çünkü şeytan insana, “İnkâr et” der; insan inkâr edince de, “Şüphesiz ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der.

17. Nihâyet ikisinin de (azdıranın da azanın da) akıbeti, ebediyen ateşte kalmaları olmuştur. İşte zalimlerin cezası budur.

18. Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

19. Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasık kimselerin ta kendileridir.

20. Cehennemliklerle cennetlikler bir olmaz. Cennetlikler kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

21. Eğer biz, bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, elbette sen onu Allah korkusundan başını eğerek parça parça olmuş görürdün. İşte misaller! Biz onları insanlara düşünsünler diye veriyoruz.

22. O, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah’tır. Gaybı da, görünen âlemi de bilendir. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir. 

23. O, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. O, mülkün gerçek sahibi, kutsal (her türlü eksiklikten uzak), barış ve esenliğin kaynağı, güvenlik veren, gözetip koruyan, mutlak güç sahibi, düzeltip ıslah eden ve dilediğini yaptıran ve büyüklükte eşsiz olan Allah’tır. Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır.

24. O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah’tır. Güzel isimler O’nundur. Göklerdeki ve yerdeki her şey O’nu tesbih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.[3] 

---------------

----------------

 Bismillâhirrahmânirrahîm.

 “Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ {الحشر/1}

(59/1) “Sebbeha li(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i) ve huve-l’azîzu-lhakîm(u)” 

(59/1) “Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ı tesbîh etmektedir, O üstündür, hikmet sâhibidir.”

----------------

 Âyet-i kerime tesbih âyetlerindendir.

----------------

 “Tesbîh” kelimesi “havada ve suda hareket etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek” demek olan   "sebh" kökünden türemiş bir kelimedir. 

SEBEHA: (Sülâsî/üçlü fiildir ancak tesbîh etmek anlamında kullanılmaz) SEBBEHA: Tesbîh etti. 

YÜSEBBİHU: Tesbîh eder/ediyor.

TESBİH: Tesbîh etmek.

SEBBİH: Tesbîh et/emir.

Kûr’ân’daki anlamı, Allah-ı O’na yakışmayan şeylerden uzak tutmak, Allah-ı yüceltmek.

"Tesbîh" Allah'a ibadet etmede hızlı ol­mak anlamında da kullanılır.

Sübhân, Yüce Allah'ın zâtı­nın temizlik ve kutsallığını ifade eder. Buna "sübhâniyet" veya "subhiyet" diyebiliriz. Sübhân esmâ-i husnâdandır. 

 "Tesbîh" kavramının İslâmî dönemde kapsadığı mânâ­ları ise şöyle sıralayabiliriz:

 Zemahşeri’ye göre "salât" farz namazları, "tesbîh" ise nafile ibadetleri ihtiva etmektedir. 

 Kurtubî ise, lügat mânâsından hareket ederek, "tesbîh"in, akmak, gitmek, anlamına geldiğini ve Allah'ın noksan sıfâtlardan tenzîh edilmesi mânâsına alındığını söyler.

 Bu yorumdan hareketle şöyle denebilir, "tesbîh"; suya dalıp akıp gitmek ve gözden kaybolmak mânâsına geldiğine göre, Allah (c.c.) da noksan sıfâtlardan münezzehtir. Beş duyu ile ihata edilemez. 

 Nitekim şu yorum bunu te’yid etmektedir: "Tesbîh" in lügat mânâsı olan "suya dalmak", yüzen kişiyi gözlerden kaybeder ve uzaklaştırır. Belki de bu uzaklaşmanın mânâsı gelişerek gözlerin ihata edemediği bir varlığı kapsa­mıştır. İnsan düşüncesinde bunun en açık örneği Allah'dır. Zira O, insanların kendisini “Zât-ı yönünden” idrâk etmelerinden uzak olduğu gibi, kendisine yakışmayan sıfâtlardan da uzaktır.[4] “ İz- -T-B- ” Gök gönül göğüdür, yer ise beden arzıdır. Gönül göğünde Allah mutlak tenzihinde olarak tesbih edilir. Yeryüzü ve beden arzı ise tüm eksikliklerden münezzehtir ve bulunanlar bu şekilde tesbih ederler. (M.D.) Diyanet Meali: 

 59.1 - Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'ı tespih etmektedir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. 

 Ömer Nasuhi Bilmen Meali: 

 59.1 - Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa Allah için tesbihde bulunmaktadır. Ve o, bihakkın galiptır, sahib-i hikmettir. 

--------------------- 

 “Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'ı tespih etmektedir.” 

 “Her şey” in içinde beden itbariyle “şey’iyyet” beşer, olan insan nesli-sülâleleride vardır. “men-kim” yönü ise hem beşeriyet-ini hemde ruhaniyetini ifade etmektedir. Beşer libasının içinde özünde ruhaniyetide olduğundan, aynı zaman da “şey’iyyet” ruhaniyetini de ifade etmektedir. 

 Ve en güzel kemalli tesbihi ancak insan nesli-sülâlesi yapar. 

------------ 

 NOT= Tesbih ve zikir hakkında daha geniş bilgi almak için. “28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr:” kitabımıza bakılabilir.[5] 

“ İz- -T-B- ”

---------------

هُوَ الَّذِي أَخْرَجَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مِن دِيَارِهِمْ لِأَوَّلِ الْحَشْرِ مَا ظَنَنتُمْ أَن يَخْرُجُوا وَظَنُّوا أَنَّهُم مَّانِعَتُهُمْ حُصُونُهُم مِّنَ اللَّهِ فَأَتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ حَيْثُ لَمْ يَحْتَسِبُوا وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ يُخْرِبُونَ بُيُوتَهُم بِأَيْدِيهِمْ وَأَيْدِي الْمُؤْمِنِينَ فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي الْأَبْصَارِ {الحشر/2} 

(59/2) “Huve-llezî ahrace-lleżîne keferû min ehli-lkitâbi min diyârihim li-evveli-lhaşr(i) mâ zanentum en yahrucû ve zannû ennehum mâni’atuhum husûnuhum mina(A)llâhi fe-etâhumu(A)llâhu min haysu lem yahtesibû(s) ve każefe fî kulûbihimu-rru’b(e) yuḣribûne buyûtehum bi-eydîhim ve eydî-lmu/minîne fa’tebirû yâ ulî-l-ebsâr(i)”

(59/2) O, kitap ehlinden inkâr edenleri ilk toplu sürgünde yurtlarından çıkarandır. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah’tan koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah’ın emri onlara ummadıkları yerden geldi. O, yüreklerine korku düşürdü. Öyle ki, evlerini hem kendi elleriyle, hem de mü’minlerin elleriyle yıkıyorlardı. Ey basiret sahipleri, ibret alın.[6] 

----------------

 Kale, nefsi emmarenin hayal ve vehim ile oluşturduğu savunma mekanizmasıdır. Allah’ın emri olan Kelime-i Tevhid okları onların bilmediği hakikat yönünden geldi. Ve şartlanmışlıklarını hem nefisleri ve hem inaçları ile yıkıyorlar. Ve nefsin ve beden toprağının karanlığından çıkıyorlardı. (M.D.) 

 "Ehl-i kitab, 'kitâb'ın zâhirine tutunup bâtınını inkâr edendir. Onun diyârı, 'hevâ' ve 'âdet'idir. Haşr, onun bu diyârdan 'tevhîd'e hicretidir."[7]

 "Mâ zanantum: Nefs, 'ene'sinin (benliğinin) gideceğini zannetmez. Çünkü o, 'ene' ile özdeşleşmiştir."[8] 

 "Husûn, nefsin 'ubûdiyyet' perdesidir. O, 'ibâdetim beni kurtarır' der, halbuki ibâdet dahi Hakk'ın lütfu olmadan bir kale değildir."[9]

 "Min haysu lem yahtesibû: Nefis, 'kesb' (kazanç) ile Hakk'ı bulacağını hesap eder; Hakk ise ona 'fakr' kapısından gelir."[10]

 Yurt (Diyâr): Nefsin hevâ, âdet ve benlik merkezleri.

 Kale (Husûn): Nefsin kendini korumak için kurduğu tüm maddî-manevî savunmalar.

 Sürgün (Haşr): İlâhî tecellî ile nefsin bu yurt ve kalelerinden koparılıp tevhîd'e zorlanması.

 Korku (Ru’b): Bu süreçte nefsin celâl tecellîsi karşısında duyduğu içsel ürperti.

 Yıkım (Harb): Nefsin eski itikad ve ahlâk yapılarının (evler) yıkılması.

 İbret: Sâlikin bu süreci basîretle okuyup nefsini terbiye etmesi.

 "Nefs, 'ehl-i kitap'tır; 'diyâr'ı hevâsıdır. Hakk, onu 'haşr' ile o diyârdan çıkarır. 'Husûn'u, nefsin 'kesb'idir; Hakk onu 'fakr' ile yıkar. 'Ru’b', fenânın başlangıcıdır. 'Beyt', nefsin 'akîde'sidir; 'elyed' (el) ile yıkılır, yani 'Lâ ilâhe' ile... Ey ulül ebsâr, görün: Bu, nefsin hikâyesidir!"[11] 

----------------

وَلَوْلَا أَن كَتَبَ اللَّهُ عَلَيْهِمُ الْجَلَاء لَعَذَّبَهُمْ فِي الدُّنْيَا وَلَهُمْ فِي الْآخِرَةِ عَذَابُ النَّارِ {الحشر/3} 

(59/3) “Ve levlâ en keteba(A)llâhu ‘aleyhimu-lcelâe le’azzebehum fî-ddunyâ ve lehum fî-l-âhirati ‘azâbu-nnâr(i)”

 (59/3) Eğer Allah onlara sürgünü yazmamış olsaydı, elbette, onları dünyada başka şekilde cezalandıracaktı. Ahirette de onlar için ateş azabı vardır.

----------------

 "Ketebe: Hakk, nefsin 'ayn-ı sâbite'sine (sabit hakikatine) 'celâ'i (sürgün) yazmıştır. Bu, onun 'diyâr-ı hevâ'dan (hevâ yurdu) 'diyâr-ı tevhîd'e hicretidir."[12]

 "Aleyhim: Nefsin 'küfr' hakikati üzere, 'celâ' yazılmıştır. O, hevâsına sürgün olmaya mahkûmdur."[13]

 "Le azzebehum fîd’dunyâ: Nefis, 'celâ' (sürgün) olmasaydı, 'ene'si (benliği) ile daha çok azap çekecekti. Çünkü 'celâ', onun için bir rahmettir."[14]

 "Celâ, nefsi 'mâsivâ'dan tecrîd eder (soyar). Diğer azap ise onu 'mâsivâ' içinde yakar. Birincisi 'latîf' (nazik), ikincisi 'celîl' 

(şiddetli) terbiyedir."[15]

 "Fîl’âhireti azâbun’nâr: Nefsin 'âhireti', onun 'bekā'sıdır (sürekliliğidir). O, hevâsında ısrar ederse, bekāsı 'nâr' (ateş) olur; yani Hakk'tan ayrılığın ebedî ızdırabı."[16]

 "Nefs, 'celâ' ile sürgün edilmezse, 'dünya'da (hevâsında) azap çeker. 'Âhiret'te ise 'nâr' onun ebedî halidir. 'Celâ', onun için bir kurtuluştur; çünkü o, 'diyâr-ı hevâ'dan 'diyâr-ı tevhîd'e çıkarır. Ey sâlik, nefsinin sürgününe razı ol; yoksa ateşi hak edersin!"[17]

 "Hakikat ehli, nefsinin 'celâ'sına (sürgününe) razıdır. O bilir ki, bu sürgün onu 'diyâr-ı hevâ'dan kurtarıp 'diyâr-ı vahdet'e götürür. Israr edenin 'nâr'ı ise, 'ene'sinin ateşidir."

----------------

ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ شَاقُّوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَمَن يُشَاقِّ اللَّهَ فَإِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ {الحشر/4} 

(59/4) “Zâlike bi-ennehum şâkkû(A)llâhe ve rasûleh(u) vemen yuşâkki(A)llâhe fe-inna(A)llâhe şedîdu-l’ikâb(i)”

(59/4) Bunun sebebi şudur: Onlar Allah'a ve Resulüne karşı geldiler; Kim Allah'a karşı gelirse Allah'ın azabı şiddetlidir.    

----------------

 Âyet-i kerimeyi anlatan mertebe ahadiyet mertebesidir. Uluhiyet ve risalet mertebesinden haber vermektedir. 

----------------

 Uluhiyet metebesi her mertebenin hakkını vernen mertebenin ismidir. Risalet mertebesi ise abdiyet mertebesi ile uluhiyet mertebesi arasında mabeybci konumdadır.

 Hakikat-i ilahiyyeyi örten gizleyenler abdiyet hakikatlerini bozarak, Uluhiyet ve Risalet mertebelerine karşı geldiler. Bu da nefsi emmare sahipleri için Allah (c.c.) celali şiddetini celb eder. (M.D.)

----------------

 مَا قَطَعْتُم مِّن لِّينَةٍ أَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَائِمَةً عَلَى أُصُولِهَا فَبِإِذْنِ اللَّهِ وَلِيُخْزِيَ الْفَاسِقِينَ {الحشر/5}

(59/5) “Mâ kata’tum min lînetin ev teraktumûhâ kâ-imeten ‘alâ usûlihâ febi-iżni(A)llâhi veliyuḣziye-lfâsikîn(e)”

(59/5) Hurma ağaçlarından her hangi bir şey kesmeniz veya kökleri üzerinde bırakmanız hep Allah'ın izniyle ve O'nun, yoldan çıkanları cezalandırması içindir.[18]

----------------

 Hurma sıfât mertebesini ifade ediyor, içinde ortasında çekirdek, dışında etli kısmı vardır yani dışıyla içini perdelemiş durumdadır, çekirdek onun zâtıdır ve üstünde onu perdelemiş olan sıfâtıdır.[19] “ İz- -T-B- ” Tasavvufta Hurma ağacı mürşide ve hurma ise saliklere sordukları sual kaşısında anlattığı hakikatleri ifade etmektedir. Kim bu hakikatleri keser yani uzaklaşır, ya da kökleri üzere bırakıp hakikatlerden istifade etmeye devam emesi Uluhiyet mertebesinin izniyledir. (M.D.) Bu hakikatleri inkar edip kesenler için ise Maide sûresinde Allah c.c. tarafından uyarı yapılmıştır.

 قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ اللَّهُمَّ رَبِّنَا أَنْزِلْ عَلَيْنَا

مَائِدَةً مِنَ السَّمَاءِ تَكُونُ لَنَا عِيدًا لَأَوْلِنَا وَأَخِرِنَا

وَآيَةً مِنْكَ وَارْزُقْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الرّازِقِينَ

 (114) (Kâle Îsebnü MeryemAllahümme Rabbenâ enzil aleynâ Mâideten minesSemâi tekûnü lenâ ıyden lievvelinâ ve ahırinâ ve Âyeten minke, verzuknâ ve ente hayrur razikîn;)

 “Meryemoğlu İsâ da: "Allah'ım, Rabbımız, bizim üzerimize gökten bir sofra indir ki, bizim için, önce ve sonra gelenlerimiz için bir bayram ve senden bir mucize olsun. Bizi rızıklandır, sen rızık verenlerin en hayırlısısın!" dedi.” İsâ (a.s.) “Allahâmme Rabbenâ” diyerek ulûhiyyet mertebesinden sıfât mertebesine, oradan esmâ mertebesine ve ef’âl mertebesine ilâhî tecelli zuhura gekir. Çünkü o yiyecekler direkt Allah’tan gelmez, önce sıfât ve esmâ âleminde hazırlanır sonra masaya yâni ef’âl âlemine gelir.

 Mânâ âleminden ilk defâ böyle bir ilim bize geldiği için kendimize bunu bayram edelim diyorlar. 

 Bu gelenin zâti tecelli olduğunu evvelimizde ahirimizde bilsin diyorlar. 

 En hayırlı rızık senden gelir çünkü her mertebedeki rızık zâtından kaynaklanır. 

 قَالَ اللَّهُ إِنِّي مُنزِلُهَا عَلَيْكُمْ فَمَنْ يَكْفُرْ

بَعْدُ مِنْكُمْ فَإِنِّي أُعَذِّبُهُ عَذَابًا لَا أُعَذِّبُهُ أَحَدًا مِنَ

الْعَالَمِينَ

 (115) (KalAllahu innî münezzilüha aleyküm* femen yekfür ba'dü minküm feinnî üazzibühu azâben lâ üazzibühu ehaden minel âlemîn;)

 “Allah buyurdu ki:" Ben onu size indireceğim. Fakat bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, ben ona âlemlerden hiç kimseye yapmayacağım bir azâbı yaparım".

 Bu hakîkatleri kim ki nefsiyle perdeler ise âlemlerde kimseye etmediğim azâbı ona ederim yâni Cenâb-ı Hakk ona hüsrânı, pişmanlığı tattırırım, diyor. İnsân elinde olan bir şeyi nasıl kaçırıp ebedi hayatını mahvettiğinde içinde duyacağı vicdan azâbı onu yakar bitirir ve bu ateş hiç sönmez, hatta cehennem ateşi biter de onun bu ateşi bitmez çünkü ateş kendisinden kaynaklanmaktadır. Ve dikkat edersek bu azâb Îseviyet mertebesi îtibârıyladır, Hakîkati Muhammedî mertebesi îtibârıyla nasıl olacaktır kimbilir.[20] 

----------------

وَمَا أَفَاء اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْهُمْ فَمَا أَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلَا رِكَابٍ وَلَكِنَّ اللَّهَ يُسَلِّطُ رُسُلَهُ عَلَى مَن يَشَاء وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ {الحشر/6} 

(59/6) “Vemâ efâa(A)llâhu ‘alâ rasûlihi minhum femâ evceftum ‘aleyhi min haylin velâ rikâbin velâkinna(A)llâhe yusellitu rusulehu ‘alâ men yeşâ(u) va(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)”

(59/6) Allah’ın onlardan alıp resulüne fey‘ olarak verdikleri için siz at veya deve koşturmuş değilsiniz. Ama Allah elçilerini dilediği kimselere üstün kılar. Allah her şeye kadirdir. 

----------------

مَّا أَفَاء اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاء مِنكُمْ وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ {الحشر/7} 

(59/7) “Mâ efâa(A)llâhu ‘alâ rasûlihi min ehli-lkurâ feli(A)llâhi ve lirrasûli ve lizî-lkurbâ velyetâmâ velmesâkîni vebni-ssebîli key lâ yekûne dûleten beyne-l-agniyâ-i minkum vemâ âtâkumu-rrasûlu fehuzûhu vemâ nehâkum ‘anhu fentehû vettekû(A)llâh(e) inna(A)llâhe şedîdu-l’ikâb(i)”

(59/7) Allah'ın o kent halkından, Resulüne verdiği ganimetler, Allah'a, Resul'e, ona akrabalığı bulunanlara, yetimlere, yoksullara, yolcuya aittir. Ta ki içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir şey olmasın. Peygamber size ne verdiyse onu alın. Sizeneyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı şiddetlidir.

----------------

 Yolumuza Zekât kitabımızdan ganimet hakkında yazılanlar ile devam edelim.

 Resülûllah efendimiz (s.a.v.) ve ehl-i beyt sadaka ve zekât almazdı. Peygamber (s.a.v.) efendimiz hediye kabul edip sadaka kabul etmezdi. 

 Kûr'ân-ı Keriymde Resülûllah efendimiz (s.a.v.) ve Ehl-beyt'in zekât almayacağına dair her hangi bir âyet yoktur ama alacakların içinde de yoktur. Kûr'ân-ı Keriym zekâtın verileceği yerleri belirtirken şöyle der: 

 "Sadakalar (zekât) ancak fakirler, yoksullar, zekât memurları, kalpleri İslam'a ısındırılmak istenenler (müellefe-i kulub), kölelikten kurtulmak isteyenler, borçlular, Allah yolunda olanlar ve yolcular içindir."[21] Bu âyet geneldir, bütün fakirleri içine alır, ancak aşağıda geleceği üzere Ehl-i Beyt ve Al-i Muhammed'e zekâtın helal olmadığını ifade eden hadislerle tahsis edildiği kabul edilir. Başka bir âyette şöyle buyrulur: "Onların mallarından sadaka (zekât) al, onunla onları temizlersin, arındırsın."[22] Bu âyet geleceği üzere sadaka ve zekâtı insanların kiri" olarak niteleyip Ehl-i beyt'i onlardan uzak tutan hadisi hatırlatmaktadır. Bu bağlamda olmasa da bir âyette ise şöyle buyrulur: "Ey Ehl-i beyt, Allah ancak sizden pisliği (rics) gidermek ister."[23][24] Diğer taraftan, " Şunu da biliniz ki, ganimet olarak aldığınız her hangi bir şeyden beşte biri mutlaka Allah içindir. O da peygambere ve ona yakınlığı olanlara, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmışlara aittir."19 âyeti Peygamber'in yakınları, Ehl-i beyt için de pay ayırmaktadır. Âyette geçen akraba (zi'lkurba), Kureyş'tir, Ben-i Haşim ve Ben-i Muttalip'tir, sadece Ben-i Haşim'dir diye üç görüş üzere aâimler ihtilaf etse de/ her durumda Ehl-i beyt bu guruplar içindedir. Ganimetten onlara pay verilmesi, bazı fakihler tarafından Peygamber'in yakınlarına sadaka ve zekât verilmemesine bedel olarak görülmüştür. Peygamber'in yakınlarına, Ehl-i beyt'e, ganimet değil de, sadakanın bir kir olarak görülüp haram kılınmasının anlayışa dayalı bir sebebi olmalıdır. 

 Hadislerin lafzına bakılırsa Efendimiz (s.a.v.) ile Ehl-i beyt'e sadaka ve zekâtın verilemeyeceği açıktır. Konuya ilişkin iki temel hadis vardır, diğerleri farklı lafızlarla aynı hükme varan birkaç hadistir. Bu iki temel hadisten birincisi, bazı hadis kitaplarında yer aldığı gibi, Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim'de ittifakla yer almaktadır, ikincisi Sahih-i Müslim ve diğer hadis kitaplarında geçmektedir.

 Ebu Hureyre'den şöyle dediği işitilmiştir: “Hasan b. Ali sadaka hurmalardan bir hurma aldı, onu ağzına koydu. Resülûllah şöyle dedi: Onu bırak, at. Bizim sadaka yemediğimizi bilmelisin."[25] Bu hadisin başka varyantlarında Resülûllah'ın şöyle dediği kaydı vardır: 

 "Sadaka bize helal olmaz."[26] "Sadaka Peygamber ve Ehl-i beyt'inden hiç kimse için helal olmaz.''[27] "Sadaka Al-i Muhammed' e helal olmaz."[28] 

 İki akrabası Resülûllaha gelip onları pay almaları için zekât memuru tayin etmesini istedi, o bunu reddetti ve şöyle dedi: "Ali-i Muhammed için sadaka uygun olmaz. Sadaka ancak insanların kiridir."[29][30] Resülûllah, kendi azatlı kölesi (mevla) Ebu Rafi'in zekât toplama talebini de reddetmiştir.[31] 

 Sadaka ve zekât almama, ganimetten pay alma hususunda Hz. Muhammed bağlı olduğu Kureyş'in Haşimi kolunu da akrabaları içine, Al-i Muhammed'e dahil etmiştir. Bunda Sünni fıkıh ekolleri müttefiktir. Çoğu Muttalip oğullarını da bu akrabaya dahil etmektedir, Haşimilerle aynı görmektedir.[32] 

-------------- 

 Sadaka da ise kulun tasadduk ettiği fakirin eline düşmeden önce Rahman’ın eline düşer. Yani Allah Teâlâ rahmetinin en üst mazharı olan Rahman ismiyle bu sadakayı alır ve hem tasadduk eden için hem de sadakayı alan için rahmetine vesile kılar. Aynı zamanda veren kimsenin eli Allah’ın eli hükmündedir. Çünkü veren nihâyetinde Allah’a ait olanı vermektedir. Alan ise merhamete mazhar olması açısından Rahmaniyet sıfâtına mazhar olarak almaktadır. Allah ismi, ism-i câmi olup Zât’a delalet ettiği için Rahman isminden üstündür. Bu nedenle veren el, alan elden üstündür. Zât ismine mazhar olması hasebiyle Peygamberimiz zekât ve sadaka almamış daima veren-üstün el olma konumunda bulunmuştur.[33] 

 Kûr’ân-ı Keriym, hadislerler, âlimler ve A.T. Yolcu’nun zekât ve sadaka konusunda yazmış olduğu makalenin sonunda Efendimiz (s.a.v.) hâliyle Ehl-i Beyt’e bunun içindedir. Hazret-i Ali, Hazret-i Fatıma, Hazret-i Hüseyin ve Hazret-i Hasan da peygamber oğlu peygamber ve mühürsüz peygamberdiler. 

 Kûr’an-ı Kerimde Resülûllah (s.a.v.) Efendimiz zekât verilecek kişiler içinde Cenâb-ı Hakk tarafından bildirilmemiştir. 

 Kûr’an-ı Kerimde Allah (c.c) tarafından Resülûllah (s.a.v.) Efendimiz ümmet-i adına zenginlerden alıp onları temizleyip âyette belirtilen kişilere dağıtmak amacıyla zekât alması konusu emr edilmiştir. Yalnız zekât-ı alıp toplayacak olanlar âyette geçtiği üzere zekât memurlarıdır. 

 Hadislerde Resülûllah (s.a.v.) Efendimiz, Ehl-i Beyt ve Al-i Muhammedin Sadaka-Zekât yemediği bildirilmiştir. 

 Ehl-i Beyt’e bazı âlimler tarafından ganimet almaları zekât almalarına bedel olarak görülmüştür. Resülûllah (s.a.v.) Efendimiz de ganimet almaktadır. Âyette bi-zatihi peygamber zikredilmiştir. 

 Zât ismine mazhar olması hasebiyle Peygamberimiz zekât ve sadaka almamış daima verenüstün el olma konumunda bulunmuştur. 

 Yapılan araştırmadan yukarıda madde şeklinde 5 görüş ortaya çıkmaktadır. Şimdi bunları mertebeleri itibariyle incelemeye çalışalım. 

 Şeriat mertebesi itibariyle; 

 Kûr’ân-ı Keriymde bi-zâtihi Cenâb-ı Hakk Peygamber Efendimiz ve Ehl-i Beyti zekât alacakların içinde zikretmemiştir. Yani zât mertebesinden 8 grup bildirilmiştir. (8) sayısı Tevhidi-i Efâl yani Allah ehli, halkını bildirmektedir. Kûr’ân-ı Kerimde Uluhiyyet mertebesi-Risâlet mertebesini zekât alma konusunda görevlendirmiş ve (8) Ef’âl-Allah ehline-halkına verilmesi bildirilmiştir. Bunların içinde kalbi İslâma ısındırılaracaklar olması ile de genel bir rahmet yani rahmeti Rahmâniyyedir. 

 Tarikat mertebesi itibariyle; 

 Hadis-Risâlet mertebesi de zekât (farz-ı kifayekurb-u feraiz) değil de bunu sadaka (sünnet-kurb-u nevafil) olarak Ehl-i ve Al-i ne bildirmiştir. Zâhirde ehli ve Al-i yani hane halkı ve akrabaları alamadığı gibi bâtında ehl-i beyt ve Al-i Muhammed yakın çevredekiler bunu alamaz. 

 Efendimiz (s.a.v.) Hazreti Hasanı insanların zekâtta insanların kiri var diyerek men etmiştir. Yapılan “nefis arınma” çalışmasında ki, yine Efendimiz (s.a.v.) “vücudu zenbike” en büyük günah vücüd-bedenindir. Yani kendine vehimi vücud vermendir buyurulmuştur. Kişi yaptığı nefis tezkiyesi çalışmalarında her bir esmâ-i ilâhiyyeyi nefsi emmare istikametinde kullanmaktan vazgeçilipp sahibi olan Hakka teslim etmesi bir arınma ve zekâttır ki bu vücut kiridir. Onun için Resülullah Efendimiz (s.a.v.) ve Ehl-i beyti bunu kullanmaz. Çünkü nefsi emmare kiri vardır. Al-i Muhammed Efendimizin akrabaları yani Hakk canibince kullanılan Esmâ-i İlahiyye, zekât memuru olamaz, çünkü esmâ-i ilâhiyyenin nefsi emmmare tarafına kullanılması söz konusu olabilir. 

 Hakikat mertebesi itibariyle; 

 “Hasan b. Ali sadaka hurmalardan bir hurma aldı, onu ağzına koydu. Resülûllah şöyle dedi: Onu bırak, at. Bizim sadaka yemediğimizi bilmelisin." Hadisi şerifte zekât malı olmakla beraber yenilmesi istenmeyen “Hurma” dır. Hurma dışında yemişi ile kesreti ifade etmektedir. İçinde bulunan bir çekirdek ise vahdettir. Kesrette vahdettir. Bu dünya zuhurat-ı bir başka zekât malı olarak ta tecelli edebilirdi. O zaman hurmanın vahdette kesret yani çoklukta birlik olması sebebi de işin içindedir. Bir ayrı konuda Efendimiz (s.a.v.) biz sadaka (zekât) yemeyiz derken kendisi ve Ehl-i Beyti kastetmiştir. Kendileri Allah(c.c.) -Zât ehlidir. Bu yüzden yaşantıları vahdette kesrettir. Hasan Harakani hazretlerinin dediği gibi “30 yıldır halk ile konuşurum zannederler halbu ki Hakk ile konuşurum. Oyüzden zekât kisvesi altında sıfât tecellisi altında kalamazlar…

 Marifet mertebesi itibariyle; 

 Ganimetten pay verilmesi, âlimler tarafından zekâttan bedel olarak görülmüştür. 

 Ganimet kelimesi (çoğulu ganâim) sözlükte “bir şeyi zorluk çekmeden elde etmek” demektir. İslâm hukukunda, “müslümanların savaş yoluyla gayri müslimlerden ele geçirdikleri esirler ve her türlü mal” şeklinde tanımlanmakla birlikte ganimeti savaşta düşman askerlerinden elde edilen menkul mallara hasreden veya kısmen farklı şekilde tarif eden fakihler de vardır. 

 Ganimet kelimesi ve türevleri Kur’ân-ı Kerîm’de altı yerde geçmektedir (bk. en-Nisâ 4/94; el-Enfâl 8/41, 69; el-Feth 48/15, 19, 20). Ayrıca Kur’an’da “ganimet” anlamında nefelin çoğulu olan enfâl de kullanılmış olup özellikle ganimetle ilgili hükümleri açıklayan sekizinci sûreye bu ad verilmiştir. Nefel kelimesinde “fazlalık” anlamı bulunduğundan, savaş sırasında ele geçirilen mal veya esirler savaşın amaçlarını gerçekleştirdikten sonra ilâve olarak elde edildiği için bu şekilde adlandırılmıştır. Nefelin ganimet anlamındaki bu genel kullanımı yanında bazı âlimler, ganimetlerden Allah ve Peygamber hakkı olarak ayrılan beşte birlik paya, bazıları müşriklerden elde edilen her türlü gelir ve vergiye, bir kısmı ise devlet başkanı veya kumandanın savaşta üstün başarı gösterenlere vaad ettiği mallara da bu adı vermişlerdir (Taberî, XIII, 361-371; Serahsî, Şerḥu Kitâbi’s-Siyeri’lkebîr, II, 593-595; Kurtubî, VII, 361-364).[34] 

 (İnnellezîne yübayiuneke innemâ yübayiunellah yedullahi fevka eydîhim femen nekese fe innemâ yenküsü alâ nefsihî femen evfa bima ahede aleyhullahe feseyü’tihi ecran azîmâ) 

 48/10. “Şüphe yok, sana bîy'at edenler, muhakkak ki, Allah'a bîy'at ederler. Allah'ın eli, onların ellerinin üstün-dedir. Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da -Allah Teâlâ- büyük bir mükâfat verecektir.” 

 “Herhalde sana bey'at edenler ancak Allah'a bey'at etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir.” Âyetlerde özellikle ganimet âyetlerinin 3 tanesi, Fetih Sûresi 10. Âyetten sonra gelmektedir. 

 (Seyekulülmuhallefine izen talâktüm ilâ megani me lite’huzüha nettebi’küm, yürîdüne en yüaddilü kelâmellahi, kûl len tettebiunâ kezaliküm kalella hu min kablü, fe seyekulüne bel tahsüdüne nâ, bel kânü lâ yefkahune illâ kalilen.) 

 48/15. “O geri bırakılmış olanlar, siz ganimetler el de etmek için sefere çıkıp gideceğiniz zaman diye ceklerdir ki: Bizi bırakınız, arkanızdan gelelim. Onlar Allah'ın kelâmını değiştirmek isterler. De ki: Siz bize aslâ tâbi olamazsınız, işte sizin için Allah Teâlâ önceden böyle buyurmuştur. Buna da diyeceklerdir ki: Hayır. Bizi kıskanıyorsunuz. Halbuki, pek azdan başka birşey anlayamaz olmuşlardır.” 

 (Ve meganime kesiraten ye’huzünehe ve kânella hu Azîzen Hakîmen) 

 48/19.” Ve alacakları birçok ganîmetler ile -de mükâfatlandırmıştır.- Ve Allah Teâlâ mutlaka bir gâlib, bir hâkim bulunmaktadır.” Tefsirlerin yazdığına göre, bu ganimetler Hayber ganimetleridir ki; “sûvari’ye iki pay, piyade’ye bir pay” taksim edildi.

 Yâni, nefis cihad-ı yolunda “sûvarilik ilmi ilâhi ile savaşmak” demektir. Yaya ise, idraksiz sadece o fiili işlemektir ki, karşılığı derecesine göre sevap’tır, sevap kazanmaktır, o ise bir paydır. 

 Sûvari’lik ise, “nefis” atının üstüne binip, ona hakîm olarak savaşması ise, hem sevap. Hemde, irfâniyyet ile kendini ve Hakk’ı kazanmaktır ki; iki pay dır. Diyebiliriz.[35] 

 (Veadükümüllahü meganime kesiraten te’huzüne he feaccele leküm hezihi ve keffe eydiyennasi anküm veli teküne âyeten lilmü’minîne ve yehdiyeküm sıraten müstakîmen.) 

 48/20.” Allah Teâlâ size birçok ganîmetler vâ'd etmiştir ki, siz onları alacaksınızdır. Bunu da size acele olarak verdi ve sizden insânların ellerini çekti ki, müminler için bir işaret olsun ve sizi bir dosdoğru caddeye çıkarsın.” ” Allah Teâlâ size birçok ganîmetler vâ'd etmiştir ki, siz onları alacaksınızdır. Bunu da size acele olarak verdi.” Bunlar da kıyamete kadar müslümanların fütühat-ı ve alacakları ganimetlerdir. Şimdilik bunu size peşin verdi. 

 Va’ad olunan birçok ganimetlerden önce Hayber ganimetlerini acele olarak verdi. Ve sizlerden insânların ellerini çekti. Hayberli’lerin müttefikleri olan, Esed ve Gatahan kabileleri onlar yardım etmek istediler de, korkup kaçtılar. 

 Diğer yönü ile. Mertebe-i Muhammediyyet yeryüzünde zuhura çıktıktan sonra, diğer mertebelerin bütün bilgileri Mertebe-i Muhammediyyeye ganimet olarak kaldı. Mertebe-i Muhammed-î de, bu ganimetlerin faydalı ve geçerli olabilecek ve tatbik edilebilecek olanlarını kendi bünyesi içerisine alıp gerçek sahibi olan Hakikat-i Muhammediyye ye iltihak eyledi. İşte bu yüzden kendinden evvelki bütün mertebeler nesih-kaldırıldı. O günden sonra tek Sırat-ı müstakîm ve sıratullah hakikat-i Muhammed-î sistemi içerisinde olan geçerli oldu. Diğer Sırat- yollar kendi devirlerinde geçerli olduğu halde Hakikat-i Muhammed-î geldikten sonra nesih-kaldırıldı. Aslına dönüştürüldü. 

 “ve sizden insânların ellerini çekti ki,” Hudeybiye sulhü ile Kureyş’in de eli çekildi. Hendek vak’a sında olduğu gibi müslümanlara saldırmak isteyen düşmanların güçleri kırılıp bundan böyle İslâm devleti emniyyet sahasına girdi.

 Bâtın’en bu sûlhler nefs-i emmâre ile levvâme’nin beden mülkünde tesirsiz olmasını sağlayan anlaşmalardır. Bu anlaşmalardan sonra onların güçleri iyice kırılır. Daha sonra da itaate mecbur kalırlar. İşte bu ferdin gerçek manâ da Sırat-ı mürtakıym’de yürümesidir. 

 “müminler için bir işaret olsun.” Hemde mü’min’lere bir Âyet-işaret, gelecekte va’ad olunan fütühat ve ganimetlerin tahakkukuna bir emare ve alâmet olsun. Seyr’ü sülûk yolunda, Âdemiyyet’ten başlayarak gelecek mertebelerin de fethinin ve o mertebelerin de nefsinin elinden alınıp kendine ganimet olarak geçmesinin alâmeti olsun. 

 “ve sizi bir dosdoğru yola- caddeye çıkarsın.” Sırat-ı müstakîm’e hidâyet eylesin. Sırat-ı müstakîm, doğru yoldur. Doğru yol ise, Hakikat-i Âdemiyyet’ten başlayıp Hakikat-i İseviyyet-e kadar olan yoldur. Onun ilerisi ise sıratullahtır ki, Mi’râc ile neticelenir. Devamı ise Hakk’tan halka hicret, yâni nüzül dür. Hakk’tan halka dönüş, risâlet’tir. Bu seyr ancak mertebe-i muhammediyyet çalışmaları içinde oluşur. İşte gerçek hidâyet-Hâdî isminin kulun üstündeki kemâl zuhuru budur.[36] “ İz- -T-B- ” Gerçekten bu üç âyetin beyat âyetinden sonrası gelmesi mânidardır.

 "Sadakalar (zekât) ancak fakirler, yoksullar, zekât memurları, kalpleri İslam'a ısındırılmak istenenler (müellefe-i kulub), kölelikten kurtulmak isteyenler, borçlular, Allah yolunda olanlar ve yolcular içindir."[37] “ İz- -T-B- ” Diğer taraftan, " Şunu da biliniz ki, ganimet olarak aldığınız her hangi bir şeyden beşte biri mutlaka Allah içindir. O da peygambere ve ona yakınlığı olanlara, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmışlara aittir." âyeti Peygamber'in yakınları, Ehl-i beyt için de pay ayırmaktadır. Diyerek konu başında yazılmıştı. 

 Fetih sûresi içinde bulunan ganimet âyetlerinde İzTerzi Baba yorumlarında nefis cihadıyla yapılan savaşta elde edilen ganimet olarak yorumlanmıştır. 

 Zekât alacak grup içinde bulunanlar ile ganimet alacak grup farklıdır. Ganimet alacak grupta olanlar, Allah: Uluhiyyet mertebesi her mertebenin hakkını veren mertebedir. Ancak ganimeti yine âyette sayılan beş mertebeye dağıtmak için kullanır…

 Peygamber; Risalet mertebesi ve onun temsilcisi olan Resülûn Resülu olan varlığı mefhumu Fenâ-Fir Resül olmuş olan bu ganimetten faydalanır, faydalandırır. 

 Yakınlar (Akraba); Esmâ-i İlâhiyye mertebesi içindir, nefsi emmare istikametinden kullanmayan Hakka teslim etmiş gerçek tarikat erbabı içindir. 

 Yetim; Yetim babası ölmüş çocuk demektir. Zâhirde babası olsa bile eğer bir kişi Hakk yolunda ise o kişi yetim hükmündedir. Ve bu ganimetten pay alır.

 Yolda kalmış olanlar; Hakk yolunda bulunup bağlı bulunduğu yerdeki İrfan ehlinin zâhirden bâtına geçmiş ya da irfâniyet yoluna ulaşmak isteyip bağlı bulunduğu yerde irfâniyet olmadığı için mesafe kat edememiş kişilerdir.

 Miskinler; sekene yani sakin olmuş telvin hâlinden kurtulmuş yani başkalarının hâlinin etkisinde kalmayan malı-varlığı kalmamış olandır. 

 Meganime-ganimetler in kökeni “gani” dir. Sözlük mânâsı “Zengin, varlıklı” demektir. “Gani” ihtiyacı olmayandır. İhtiyacı olmayanda zekât almaz, bilakis zekât verir. 

 Beyât âyetinde bildirilen Abdiyyet-Risâlet-Uluhiyyet elleri ile bu ganimet Uluhiyetten, Risâlet ve oradandan da Abdiyyete ulaşır. 

 “Allahussamed” Deki Allah Sameddir.[38] “Samed” ihtiyaç sahibi olmayan gani olandır. Allah (c.c.) zatında zatı ile ihtiyaç sahibi olmayan olarak zatını nitelendirmiştir. Nusret babamız r.a. bir zuhuratında Tac-ı şerifi kendi kendine giydiğini anlatmıştır. Bu hâl başkasına ihtiyacı olmamak ve Samedaniyyet ve ganilik hâlidir. Haliyle, Efendimiz (s.a.v.), yakınları akrabaları (Ali Muhammed) yetim, Allah yolunda fakat yolda kalmış, sekene halinde olanların ne dünya-ne ahret malına ihtiyaçları yoktur. Kendi varlıklarından geçmiş ve geçme yolundadırlar. 

 Bir başka boyutu ise;

 Allah ismi, ism-i câmi olup Zât’a delalet ettiği için Rahman isminden üstündür. Bu nedenle veren el, alan elden üstündür. Zât ismine mazhar olması hasebiyle Peygamberimiz zekât ve sadaka almamış daima verenüstün el olma konumunda bulunmuştur. 

 Veren el sağ el hükmünde ve alan el sol el hükmündedir. Efendimiz (s.a.v.) insân-ı kâmil, akl-ı küll hükmünde olduğundan bir bakıma (40) Hakikat-i Muhammedi olduğundan zekât almaz bunun (1) ini yani Ahadiyyet (zât) mertebesini sol el (Rahmaniyyet) mertebesine nuzül ettirerek. Mal-Beden-Vücud ifna eder ve temizler. Gerçek arınmış Uluhiyyet-Risalet-Abdiyyet mertebesi bağlantısı kurulmuş olur. 

 Buraya faydalı olur düşüncesi ile Duhâ sûresi 8. Âyeti ilave edelim… 

------------------- 

وَوَجَدَكَ عَائِلاً فَأَغْنَى

(93/8) (Ve vecedeke âilen fe agnâ.) 

(93/8) “Ve seni yoksul bulup zenginleştirmedi mi?” 

------------------- 

 Burada belirtilen yoksulluktan kasıt fakir hâlidir. Bütün insanların en fakiri halinde yaşayanı Efendimiz (s.a.v)’dir. Fakirlik ayrı bir şeydir fakr ayrı bir şeydir. Efendimiz (s.a.v) “Fakr ile iftihar ederim” buyurmaktadır oysa bütün âlemler kendisi için halkedilen birinde fakirlik denilen bir şey olabilirmi.? Fakr öyle büyük bir mertebedir ki iki âleminde üzerine çıkarak a’mâiyyet mertebesine geçmektedir yâni kimlikler ortadan kalkmakta hakîkatlerine dönüşmektedir. 

 Bir hadisi şerifte belirtildiği üzere “Fakr tamam olunca o Allah’tır” buyurulmuştur. Fakr nefsâniyetinden sonuna kadar soyunmuş olup nefsinden fakr olan demektir, para, mal, mülk fakiri demek değildir. Bu haldeki kişi ne kadar ararsa arasın kendi nefsine, benliğine ait bir şey bulamaz. Kişi nefsâniyetinden çıkıp kendisinde kendine ait bir varlık kalmaz, ancak orada mevcût bir varlık bulunmaktadır, işte o varlık Hakk’ın varlığından başka bir şey değildir.

 Zenginliği de aynı şekilde beşeri anlamda mal, mülk zengini zannediyoruz, oysa bu zenginlik rûh zenginliğidir. Daha önce sâdece kendine ait esmâ-i ilâhîyyeleri kullana-biliyor iken daha sonra Allah’ın bütün isimleri ile zengin-leşti. Bu zenginliği bulunmayan bir varlık bütün âlemlere nasıl rahmet edebilir, demek ki Efendimiz (s.a.v) bütün âlemlerden zengin ki âlemlere ikrâm edebiliyor. 

 “İttikâ malı elden çıkarmak değil, gönülden çıkarmaktır” sözünde olduğu gibi, bize de lâzım olan elimizdeki malı mülkü elden çıkararak fakirlik üzere yaşamak değil, gönüldeki muhabbetini oradan çıkararak, yük olarak taşımamaktır. Su üzerinde giden bir tekne, suyu kendi ilerlemesi için kullanırken oluşacak küçük bir delik ile içine su dolduğunda, o su onu batırmaktadır. Aynı şekilde bizim tekne hükmünde olan bedenlerimize açılan bir delikten girecek olan nefis suları orasını istilâ eder ve o tekneyi batırır, bu delikler olmadığı sürece o suyun üzerinde yüzülerek Hakk’a seyerân edilmektedir.[39] “ İz- -T-B- ”

----------------

 Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim; 

--------------------

Ve onun hikmet-i firakına gelince: Zîrâ Allah Teâlâ Resul hakkında: وَمَاۤ اَتَيكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَيكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا (Haşr,59/7) ya'nî "Resûl'ün getirdiği şeyi alınız ve onun nehy ettiği şeyden müntehi olunuz!" buyurur. Binâenaleyh risâleti ve Resûl'ün kadrini bilen ulemâ-i bîllâh bu kavl indinde vâkıf oldular. Ve Hızır muhakkak bildi ki, Mûsâ (a.s.) resuldür. Binâenaleyh resule karşı hakk-ı edebi ifa için ondan sâdır olan şeye murâkıb olmasına şurû' etti. İmdi ona: اِنْ سَاَلْتُكَ عَنْ شَىْءٍ بَعْدَهَا فَلا تُصَاحِبْنِى (Kehf, 18/76) ya'nî "Eğer bundan sonra sana bir şeyden suâl edersem bana musâhib olma!" dedi. Binâenaleyh onu kendi sohbetinden nehy etti. Vaktaki ondan üçüncü vâki' oldu, Hızır ona : هَذَا فِرَاقُ بَيْنِى وَبَيْنِكَ (Kehf, 18/78) ya'nî "İşte bu, senin ve benim beynimde firaktır" dedi. Ve Mûsâ ona "Yapma!" demedi; ve sohbeti taleb etmedi. Zîrâ o, ona musâhib olmaktan nehy ile intak eden, onda olan rütbenin kadrini âlim idi. Böyle olunca Mûsâ sükût etti ve firak vâki' oldu (17).

----------------

Ya'nî Hızır (a.s.)ın Mûsâ(a.s.) dan ayrılmasının hikmetine gelince, sebebi budur ki: Allah Teâlâ hazretleri Resul hakkında وَمَاۤ اَتَيكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَيكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا (Haşr, 59/7) buyurduğu için resulün mertebesini ve risâletin kadrini bilen ulemâ-i billah Hak Teâlâ'nın bu kavli indinde tevakkuf ettiler. Ve cenâb-ı Hızır Mûsâ (a.s.)ın resul olduğunu muhakkak bildi.

Suâl: Hak Teâlâ hazretlerinin yukarıda zikr olunan kavl-i şerifi, hâtem-i enbiyâya nâzll olan Kur'ân-ı Kerîm'in bir âyet-i münîfesidir, Halbuki Mûsâ ve Hızır (aleyhime's-selâm) zamanında Kur'ân-ı mecîd münzel değil idi. Binâenaleyh ulemâ-i billahdan olan Hz. Hızır'ın Hak Teâlâ'nın bu kavli indinde tevakkufu ne vech ile vârid olur?

Cevap: Bu hüküm resul ve risâletin icâbından olup cemî'-i rusül hakkında umumidir; ve herbir resule nâzil olan kitâbda bu ma'nâ mündemicdir. Binâenaleyh herbir nebinin ümmetine tebliğ eylediği, kavl-i Hak'tır. Ve lisân-ı arab üzere hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'e nazil olan Kur'ân-ı Kerim'de dahi bu ma'nâ, yukarıdaki arabça sözler ile teblîg buyurulmuştur.

Şu halde Kur'ân-ı Kerîm'e hâs değildir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de bu hakikat قُلْ مَاكُنْتُ بِدْعًا مِنَ الرُّسُلِ (Ahkâf, 46/9) âyet-i kelimesiyle beyân buyrulmuştur, işte Mûsâ (a.s.)a teblîg buyrulan Tevrât-ı şerifte de aynı hüküm mevcûd olduğu için, Hızır (a.s.) bu kavl-i şerif indinde tevakkuf etti. Binâenaleyh Hz. Hızır resule karşı hakk-ı edebi îfâ etmek için Müsâ (a.s.)dan sâdır olan emre murâkıb olmağa şurû' etti. Ve Mûsâ (a.s.) ona "Eğer bundan sonra sana bir şey suâl edersem bana musâhib olma!" yani arkadaş olma اِنْ سَاَلْتُكَ عَنْ شَىْءٍ بَعْدَهَا فَلا تُصَاحِبْنِى (Kehf, 18/76) buyurmuş idi. Bu kavl ile Müsâ (a.s.) cenâb-ı Hızır'ı kendi sohbetinden yasak etti. Vaktaki Mûsâ (a.s.) dan üçüncü suâl vâki' oldu, cenâb-ı Hızır, Mûsâ (a.s.) gibi bir resûl-i zîşânın yasağına tabi olarak "işte bu üçüncü suâl, seninle benim aramda ayrılığa sebebdir" هَذَا فِرَاقُ بَيْنِى وَبَيْنِكَ (Kehf, 18/78) dedi. Ve Mûsâ (a.s.) dahi cenâb-ı Hızır'a "Bu işi yapma!" demedi; ve devâm-ı sohbetini taleb etmedi, Zîrâ Müsâ (a.s.) kendisinin zahir olduğu yüksek risalet rütbesinin kadrini bilir idi. Ve o öyle bir rütbe idi ki, kendisini Hızır'ın beraber sohbet etmesinden yasak ile intak eyledi. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) Hz. Hızır'ın bu kelâmına karşı kadr-i risâleli arif olduğu için sükût etti ve aralarında ayrılık vâki' oldu.[40] “ İz- -T-B- ”

-----------------------

 لِلْفُقَرَاء الْمُهَاجِرِينَ الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِن دِيارِهِمْ وَأَمْوَالِهِمْ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا وَيَنصُرُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ 

{الحشر/8}

59/8) “Lilfukarâ-i-lmuhâcirîne-llezîne uhricû min diyârihim ve emvâlihim yebtegûne fadlen mina(A)llâhi ve ridvânen ve yensurûna(A)llâhe ve rasûleh(u) ulâ-ike humu-ssâdikûn(e)”

(59/8) Bir de göç eden fakirlere aittir ki yurtlarından ve mallarından çıkarılmışlardır, Allah'ın lütuf ve rızasını ararlar; Allah'a ve Resulüne yardım ederler. İşte doğru olanlar onlardır.  

----------------

 Fakir, en alt düzeyde belirli bir malı olan fakat zekât veremeyecek düzeyde olan kişiye denir. Miskin ise hiçbir şeyi olmayan kimsedir. Fakr tamam olunca kişi miskinlik haline geçer, fakr olanın biraz malı vardır, yani benliğinde biraz özellikleri vardır ama bunlarda kalmayınca yani varlığı kalmayınca orada Allah zuhur eder, “fakr tamam olunca o Allah’tır” demişlerdir. Miskinlik Ulûhiyyet mertebesinin orada sükûnette olması, yani sâkin olması, kendi nefsaniyetinden kırıntı kalmadığından sâkin olmuştur, Hakk orada vardır fakat zuhura çıkmamıştır, kendi benliğinde, fakr’ın kemâlatında ise Hakk’ın orada zuhura çıkması vardır, aralarında ki, fark buradadır.[41] “ İz- -T-B- ” Fakr; Fakr terimi sözlükte, yoksulluk, fakirlik, ihtiyaç duyulan şeyin yokluğu, maddi ve manevi bakımdan muhtaçlık gibi anlamlara gelmekte olup çoğulu "fukur"dur. Fakir'in kelime anlamı ise, yoksul, aciz ve sıkıntı içinde olan kimse demektir. Çoğulu fukaradır. 

----------- 

Istıllahta ise fakr, kişinin mevhum olan varlığından kurtulması ve fenafillah'a mazhar olmak yerine kullanılan bir tabirdir. Fakir ise, bu dünyanın peşinde boş yere koşmaktan yüz çevirerek, hakikati, yani kendi varoluşunun sırrını soruşturandır. Bir başka deyişle fakir, her şeyden vazgeçerek, Allah Teala'nın rızası ve inâyetini araştıran sûfidir. 

 "İnsanlann en azizi rıza ehli olan fakirdir" diyen Cüneyd-i Bağdadi r.a. 'ye göre tasavvuf sekiz haslet üzerine kurulmuştur: Sehâ; rıza, sabır, işaret, gurbet, sûf giyme, seyahat ve fakr. Sehâ Îbrâhim (a.s.), rıza İshak (a.s.), sabır Eyyûb (a.s.), işaret Zekeriya (a.s.), gurbet Yahya (a.s.), sûf giyme Mûsâ, seyahat Îsâ ve fakr Hz. Muhammed (s.a.v)'e aittir. Dikkat edilirse burada fakrın diğer hasletlere üstünlüğü Peygamberimizin diğer Peygamberlere üstünlüğü gibidir. Hallac'a r.a göre ise, "Kul, Allah'a fakrı ölçüsünde Allah ile zengin olur. Fakirliği arttığı ölçüde zenginliği de artar." Serrac r.a.' a göre, fakr ehli üç derecedir: a. Mukarreblerin fakrı: Ne dille ne de içinden kimseden bir şey istemez ve kimseden bir beklentisi olmaz, bir şey verilince de kabul etmez. Bunlar Allah'a yakınlık makamında bulunur. b. Sıddıkların fakrı: Kimseden bir şey istemez ama istenilmeden verildiğinde kabul edenlerin makamıdır. c. Kanaat ehlinin fakrı: Bu gruptakiler de muhtaç durumda kaldığı zaman bu ihtiyacını, söylenildiğinde sevinerek yerine getireceğini bildiği bir dostundan ister. Yine Ebû Nasr es-Serrac r.a. dört büyük halifenin tasavvufi hayat içindeki yerleri konusunda şunları söylemektedir: Dünyayı bütünüyle terk ederek elinde avucunda bulunan her şeyi Allah (c.c) yolunda infak ile fakr-ı tamını seçenlerin imamı Hz. Ebubekir (r.a)'dir. Dünyanın yarısından geçip, yarısını aile efradı ve akrabalarının hukukunu yerine getirmek için ayıranların önderi Hz. Ömer (r.a)'dir. Dünyalık malı Allah için biriktiren ve yine onun için biriktirmekten sarfı nazar eden, biriktirdiğini Allah (c.c) için infak edip dağıtanların rehberi Hz. Osman (r.a)'dir. Gönlünde bir dünya meyli olmadan dünyayı istemediği halde dünya kendisine doğru geldiğinde reddederek ondan kaçanların imamı ise Hz. Ali (r.a)' dir. 

 Hz. Mevlânâ r.a., Hz. Süleyman'ın mal ve mülkü gönlünden çıkardığı için, kendisine fakır denildiğini ifade eder. Yine o, "Hatem-i Süleymaniyi her şey içinde aradık fakr içinde bulduk. Mahbûba (Hakk'a) varmak için bütün yolları denedik. Fakra razı olduğu kadar hiçbir şeye razı olmadı. Çünkü fakr, manileri kaldırır ve perdeleri yakar.

 Bütün taatlerin aslı budur, gerisi ayrıntıdan ibarettir” demektedir. Hz. Mevlânâ fakrı şu şekilde tasvir eder: "Bu fakr yolu öyle bir yoldur ki, onda arzularının hepsine erişirsin. 

 Temenni ettiğin ne varsa mutlaka o yoldan sana gelir. Savaşta zafer bulma, memleketleri ele geçirme, akranlanrından üstün olma, iyi ve güzel söz söyleyebilme hasılı ne muradın varsa "fakr yolunu" seçtiğin vakit bunların hepsi sana gelir. Diğer yolların aksine bu yoldan şikâyetçi olan yoktur. Her kim farklı yollarda yürüdü ve çalıştı ise ancak binde birisi emeline ulaştı. O da gönlü hoş ve rahat olarak değil. Çünkü her yolda istenilene kavuşmak için bir sebep ve usul vardır. İstenilen ancak sebepler vasıtasıyla hasıl olur. O yol ise uzak ve engelleyici afetlerle doludur. Sebepler istenilene uygun gelmez, başka türlü olur. Şimdi fakr âlemine gelip çalıştığın zaman, Hakk Teala sana hayaline getirmediğin mülkleri, ilimleri ve âlemleri ihsan eder ve sen "Eyvah, böyle bir şey varken, niçin hakir şeyler istedim durdum" diyerek, önceden temenni ettiğin şeyden utanırsın. 

 Şimdi her kim kendisini bu yola feda ederse, onun dini ve dünyevi istekleri gerçekleşir." Fakr, mânâ yolcusunun varmak istediği önemli hedeflerden biridir. Çünkü tasavvuftaki yüce mertebelere ermenin yolu fakrdır. Manen fakir olan, beşeri sıfâtlardan sıyrılıp kendini bir şeye malik görmeyen kimse, sayısız mala mülke sahip olsa bile hiç birine gönül bağlamaz. 

 Sahip olduğu mülkün kulu olmayıp onu kendine kul eder. Fakr, onu övünç vesilesi olarak kabul eden Hz. Peygamber'in (s.a.v.) sıfâtlarından birisi sayılmıştır. 

 Abdülkadir Geylani (r.a)'ye göre, Hz. Peygamber "el-fakru fahr/fakr övünç vesilem'dir" buyururken, dünyalık yoksulu olan kimseleri kastetmemiş, belki, Allah Teala'nın zatından gayrı her şeyi terk edip, O'na ihtiyaçlarını arz etmeye vurgu yapmıştır.

 Fakr ile ilgili çeşitli tasnifler yapılmıştır. Bu tasniflerden birisi şöyledir: Fakr iki türlüdür. Fakr-ı sûri; Kişinin malı ve mülkünün olmaması, fakr-ı manevi; O Kişinin kendisini mutlak surette Hakk'a muhtaç bilmesi, katında varlıklı olma ile yoksul olma hallerinin bir ve eşit olması, olunca şımarmaması, olmayınca üzülmemesidir. Fakr-ı sûri de kendi arasında zaruri fakr ve iradi fakr olarak ikiye ayrılır. Diğer bir tasnifte ise: "Allahım! Beni fakir olarak yaşat, fakir olarak öldür, ve mahşerde fakirlerle birlikte haşret" hadisi ile "Fakirlik övünç vesilemdir" hadis-i şerifiyle ifade edilen ve sadece Allah Teala'ya karşı duyulan fakrdır. Ashab-ı suffaya hitaben, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz "Allah Teâla katında kavuşacağınız mükafatı bilseniz içinde bulunduğunuz fakr ve zaruretin artmasını isterdiniz" buyurmuştur.[42] 

------------- 

 Hazret-i Mevlânâ r.a. mesnevi-i şerifte fakri hakikiyi şöyle tarif etmektedir. 

 Fakîrin emri senin anlayışının verâsındadır; fakîr tarafına zayıf zayıf nazar etme! 

 Fakîr-i hakîkînin bir emr-i ma’nevîsi vardır ki, o emir senin fehminin fevkindedir, görüp anlayamazsın. Binâenaleyh ona nazar-ı hakaret ve istihzâ ile bakma![43] 

------------ 

 Ehlullah şöyle buyurmuştur, “Fakr tamam olunca, O Allah (cc.)’tır.” İşte Efendimiz (s.a.v.) böyle bir fakr anlayışı ile bizlere fakr-Allah (c.c.) övünç kaynağımdır. Varlığımda ve âlemde ondan başka bir şey yoktur. “Bana bakan Hakk’ı gördü.” Diyerek bu iftiharını dile getirmiştir. 

 Peki cömertlik ve yardım etmede (akarsu) gibi ol. İçindeki akarsu ne olabilir? Fakirin hayatını zâhiri mânâda kazanmak için 19 yaşında başladığı ve 33-34 sene sürdürdüğü işi baraj gölünden gelen arıtılmış-temizlenmiş motor-pompa ile suyu borular vasıtasıyla ana depolara göndermek ve oradan da kullandığımız çeşmelere bir akarsu misali ulaştırmaktı… 

 Öğütte geçen akarsuda bâtında-mânâda ise Kevser ırmağından gönülden gönüllere intikal ettiren tertemiz akarsudur…[44] “ İz- -T-B- ”

------------ 

 İnsân-ı kâmil cem’ül cem ehlidir; Bütün makamlarda dışarıya baktığı zaman kesret-çokluk gibi görünen bu zuhurların hepsi hakikati itibariyle birdir. Ancak bunu hazreti peygamber efendimiz (s.a.v.) bütün mertebeleri itibariyle cem etmiştir-toplamıştır. Yunus Emre’nin dediği gibi bizlerde Pazar ettik götürü bu cemiyyeti toplamaya çalışıyoruz, kabullenmeye çalışıyoruz. Anlamakta bir meseledir, kabullenmekte bir meseledir. Kesretle şartlanmış birisinin bu âlemdeki bütün varlıkları cem etmesi kolay bir şey değildir. Olmayacak bir şeyde değildir. Çünkü aslı odur. Ama biraz eğitim, ön yargı, şartlanmışlıkları biraz terketmesi lazımdır. Bu mânâdandır ki İnsân-ı Kâmil Cem’ül Cem ehlidir. 

 Yine konu oluyor ya zaman zaman Nusret Babamın kitapları basılıyordu bende gelip giderken bakıyordum. Matbaacı da kitapları, basmadan önce okuyup ta imla da hata var mı? Diye inceleyen bu kitabın içinde ne var diye merak ederek okurken şiirinin birisi dikaktini çekmiş. Ben gittiğimde kitap üzerinde biraz konuşuyor hasbihal ediyoruz. Bir ara dedi ki sizin efendi hazretleri Cem’ül Cem makamındaymış. Allah, Allah nereden anladınız dedim. Çok fazla ünsiyeti yok onunla, tanışıyorlar ama kitab vesilesiyle tanışıyorlar. Daha evvel tanışıkları yoktu. Nereden anladınız dedim. Bir şiirinde öyle yazıyor, onu okudum. Nusret Babam öyle diyor orada, Cem’ül Cem’e vardım, başka ihsan istemem. 

 Diyor, o şiirinde işte o makamdan bahsediyor. 

 Bakın ne diyor bu mânâdandır insân-ı kâmil cem’ül cem ehlidir. 

 Ve Onun hicabı – perdesi (örtüsü) yine kendisidir; İnsân-ı Kâmil başta peygamber efendimiz (s.a.v.) olmak üzere İnsân-ı Kâmil, diğerleri de Kâmil İnsân olmak üzere onun hicabı-örtüsü cem ehlidir. Onun hicabı-perdesi yine kendisidir. 

 Neden? Çünkü sıradan bir insan gibi dolaşır. Sarığı, poturu, paltosu, şusu busu, yani diğer insanların kıyafetlerinden değişik bir kıyafet giymez. 

 Hani, “ne puşu aba cem ol, ne puşu aba fakr ol, bir bilinmez suret içre padişahı âlem ol.” Dediği ifadenin burada bir başka açıklaması var. 

 Şimdi yani konuya başka bir nazarla bakınca, Ve bir şey ki; kendi kendine hicap – perde olmaz; İnsân-ı kâmil kendi kendine kendi içinde perdesi olmaz. Ama dışardan bakanların perdesi başkalarına göre yine o insân-ı kâmildir. Anlaşılmadığı için başkalarına göre perdedir. Ama kendisi, kendisi için perde olmaz. 

 İşte Hakk’a ve İnsân-ı Kâmile göre hicab – perde yoktur; hani amaiyyetten bahsedilirken kendi kendinde gizli ama kendine gizli değildir, şekliyle anlatılıyor. Şimdi biz burada-evde oturuyoruz. Dışardan kimsenin haberi yok, dışarıya göre gizliyiz. Ama biz kendimizin burada var olduğumuzu biliyoruz. İşte kendi kendinde gizli ama kendine gizli değil. 

İnsân-ı kâmilde kendi kendinde kendini bilir. Ama o varlığı başkasına perde-örtü olur. 

 Ta ki o perdeyi-örtüyü kendisi açıncaya kadar. 

 Zira Hakk’ın İnsân-ı Kâmile iltifatı vardır. Ve nâkıs – noksana göre hicap – perde vardır; Bunu göremeyene göre perde vardır. Demişler ya “görene arkası, köre ne?” zira a’ma’sı – hakikat-i kendisine münkeşif olmamış – 

açılmamıştır.[45] “ İz- -T-B- ”

---------------- 

 Fakir- Fakr olar irfan-tevhih ehli yurdu olan kendi beden varlığından hakikati ile Bakabillah olarak çıkarılanlardır. Bunlar Resülün resülü olarak risalet ve uluhiyet mertebesine yardım edenlerdir. Bunlar risalet ve uluhiyet mertebesini idrak, müşahade ve yaşantıları ile tasdik edenlerdir. (M.D) 

----------------

 وَالَّذِينَ تَبَوَّؤُوا الدَّارَ وَالْإِيمَانَ مِن قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِّمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ {الحشر/9}

(59/9) “Vellezîne tebevveû-ddâra vel-îmâne min kablihim yuhibbûne men hâcera ileyhim velâ yecidûne fî sudûrihim hâceten mimmâ ûtû veyu/śirûne ‘alâ enfusihim velev kâne bihim ḣasâsa(tun)(c) vemen yûka şuhha nefsihi feulâ-ike humu-lmuflihûn(e)”

(59/9) Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.[46] 

----------------

 Cömertlik ve yardımın mertebeleri şu 4 başlık altında toplanmıştır. 

 Sehavet; Cömert olmak. Parayı, malı hayırlı, iyi yerlere dağıtmaktan, lezzet almak. (Şeriat mertebesi) Cûd; İnsanlara ihtiyaçlarını bildirmelerine meydan vermeden lutufta, ihsanda bulunma, el açıklığı, cömertlik, kerem sahibi olmak. (Tarikat mertebesi) İsâr; Sözlükte “bir şeyi veya bir kimseyi diğerine üstün tutma, tercih etme” mânasına gelen îsâr ahlâk terimi olarak “bir kimsenin, kendisi ihtiyaç içinde bulunsa bile sahip olduğu imkânları başkalarının ihtiyacını karşılamak üzere kullanması, başkasının yararı için fedakârlıkta bulunması” demektir.[47] (Hakikat mertebesi) Fakr; Fakr terimi sözlükte, yoksulluk, fakirlik, ihtiyaç duyulan şeyin yokluğu, maddi ve manevi bakımdan muhtaçlık gibi anlamlara gelmekte olup çoğulu "fukur"dur. Fakir'in kelime anlamı ise, yoksul, aciz ve sıkıntı içinde olan kimse demektir. Çoğulu fukaradır. (Marifet mertebesi)[48] “ İz- -T-B- ”

 (kûnû ensâra(A)llâhi)[49] “ İz- -T-B- ” “Allah’ın yardım-cıları olun.” Ne demektir? Allah’ın yardıma ihiyaç vardır? Nasıl ki “Na” biz ifadesinde sîfat ve esmâsına bir hususiyet verdiği gibi… İman edenlere bir hususiyet vermek için bu hitap kullanılmıştır. Tarık sûresi çalışmamız içinden “Ensar” nedir anlamaya çalışalım. 

 Marifet mertebesinde ise bu sır “Nasır-Ensar” (انصار - نصر) “yardım – yardımcılar” kime yardım, gönüldeki Hakikat-i Muhammedi Mescidine hicret edenlere yardım, yardımcılardır… “Na-sır” okunuşta gizli “Elif” ile “Na” “Biz” olmakta Nasr sûresindeki ifadesiyle “Allah'ın yardımı ve fethi geldiği zaman.[50]” Diye, Ahadiyet mertebesi haber vermektedir. “Na” da “Zât” mertebesi ve Zât-i “sırr”ı ifade etmektedir. (Nûn) İlâhiyat Necmi-Nûru İlâhidir. Nasr sayısal değeri, Nun:50, Sad:90, Re: 200 (50+90+200= 340) tır. Bu sayı karşımızda Kamer (Hakikat-i Muhammedi- Nûr-u Muhammedi) de karşımıza çıkmaktadır. 

 Şems sûresinde;

 (Vel kameri izâ telâhâ.)

 (91/2) “Ve onu takip ettiği zaman aya.”

**********

 Yeri gelmişken “Kamer-ay”ın da sayı değerlerine bakalım (قمر) “Kamer. (ق Kâf-100) (م Mim-40) (ر Rı-200). Toplarsak (100+40+200=340) genel toplam (340) tır. 

 Buradan sayısal değerlerden de anlaşıldığı üzere Allah’ın yardımı Nûr-u-Muhammedi- Hakikat-i Muhammediye ve gönülleri fethi sırlamakta, gizlemektedir.[51] “ İz- -T-B- ”

 “Ensar” (انصار) sayısal değeri, Elif:13, Nun:50, Sad: 90, Elif: 13, Rı: 200 dür. Toplarsak (13+50+90+50+13= 266) 2+6+6= (14) Nûr-u Muhammedi ve tüm mertebeleri kapsayan yardımcılardır.

 “Ensar” (انصار) da bir elif başta zâhiri bulunmakta ve nun ile “Elif-Nun” yani “Ene” benlik hakikatlerine işaret etmektedir. “Sad ve Rı” ortasında yani “Sır” ortasında bulunan bâtındaki elif kişinin eğitimi 12 bâtın bir zâhiri nokta ile “13” hakikatlerini kendi gönlünde bulmakta, gönül kâ’besinin fethi ile İlâhi benlik varlığını hem zâhir hem de bâtın sarıp sarmalaktadır. Ve “Nasır” a dönüşmektedir. 

 “Nasır” (ناصر) “Elif” açığa çıkıp “Nun” dan sonra yazılınca Yardım-“Yardımcı” ya dönüşmektir. Ve “Na” “Biz ve Sır” olmaktadadır. Ve kendisine gelip “yardım” (نصر) isteyen taliblilere yardımcı (ناصر) olmaktadır… Nun: 50, Elif: 13, Sad: 90, Rı: 200 dür. Toplarsak (50+13+90+200=353) tür. (3) Nefsi, İzafi, İlâhi benliklerdir. 53 ise “Necm” dir.

 Yolumuz açısından bakacak olursak Nusret (نصرت) babamız r.a. isminin anlamı “Allah'ın yardımı.” dır. Yoldan verilen 52 numaralı şifre sayısı ile isminde bulunan “Sır” gibi yolumuzun hakikatlerini zor günlerde gönlünde sırlamış saklamış ve ehline aktararak 53 şifre sayısı ile Necdet babamıza intikal ettirip karanlığı delen Yıldız gibi bizlere ulaşmasını sağlamıştır.[52] 

 Yolumuza Kûr’ân-ı Kerimde Nefs âyetleri ile devam edelim, Diyanet Meali:

59.9 - Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine'ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

59.9 - Ve şunlar ki onlardan önce yurdu hazırlayıp iymana sahib oldular, kendilerine hicret edenlere mahabbet beslerler ve onlara verilenden nefislerinde bir kaygı duymazlar, kendilerinde ihtiyaç bile olsa iysar ile nefislerine tercih ederler, her kim de nefsinin hırsından korunursa işte onlardır o felah bulanlar!

 Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

59.9 - Ve o kimseler ki onlardan evvel yurt ve imân edinmişlerdir, kendilerine muhâcerette bulunanları severler ve onlara verilen şeylerden dolayı kendi kalblerinde bir ihtiyaç duymazlar ve kendilerinde bir ihtiyaç bulunsa dahi onları kendi nefislerine tercih ederler. Ve her kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte felâha ermiş olanlar onlardır!

------------------------ 

İZAH: Bu âyette; Hz. Peygamber’e ve onunla birlikte Medine’ye hicret eden muhacirlere kucak açmış, bütün imkânlarını onlarla paylaşmaktan mutluluk duymuş hatta onları kendilerine tercih etmiş bulunan ensar övülmektedir.

Onların da daima sevgi ve saygıyla yâdedilmesi gereken örnektirler. 

Ensarın bu örnek kişiliğinden söz edilirken “ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler” ifadesi kullanıldığından, İslâm ahlâkçıları burada geçen fiilden hareketle, cömertlik erdeminin özel bir türü olarak “(başkasını) kendisine tercih etme” anlamına gelen İSAR terimini geliştirmişlerdir. 

Âyeti nefsimize döndürdüğümüzde; hepimiz dünya koşullarında iş, aş sahibi olmaya çalışırız. Kimseye muhtaç olmamak için yaparız. Mihnet altında olmak insana zor gelir. Ama manevi olarak elimizden tutan insanlara ihtiyacımızda mihneti hissetmeyiz. 

Adeta O’nu anne, baba, kardeş biliriz. Bu peygamberimizin yaptığı ensar- muhacir kardeşliğine benzer. Nefsimizden ayrı düşünmeyiz. Ancak böyle yapınca felaha erilir. Yoksa seyri süluk yoluna menfaat, şan, şöhret için girilirse Allah korusun nefsinin elinde oyuncak olunur. 

Âyet emmare nefsin yolculuğa çıkmadan taşıyacağı niyeti gösterme açısından değerlidir.[53] “ İz- -T-B- ”

---------------- 

وَالَّذِينَ جَاؤُوا مِن بَعْدِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا 

بِالْإِيمَانِ وَلَا تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلًّا لِّلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا إِنَّكَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ {الحشر/10} 

(59/10) “Vellezîne câû min ba’dihim yekûlûne rabbenâ-gfir lenâ veli-ihvâninâ-llezîne sebekûnâ bil-îmâni velâ tec’al fî kulûbinâ gillen lillezîne âmenû rabbenâ inneke raûfun rahîm(un)”

(59/10) Ve onlardan sonra gelenler de Rabbimiz derler, suçlarımızı ört bizim ve bizden önce inanan kardeşlerimize ve inananlara karşı gönlümüze bir kin, bir haset verme; Rabbimiz, şüphe yok ki sen esirgeyicisin, rahimsin.   

----------------

 Âyet-i kerime Rububiyet metyebesi âyetlerindendir.

----------------

 Onlardan sonra gelenler yol evlatlarıdır. Efendimiz (s.a.v.) Hz. Ali (k.v.c.) ye Kelime-i Tevhid-i Telkin etmiştir. Ve Hz. Ebubekir r.a ikinin ikincisi olarak sevr mağarasında (Allah) esmâsını telkin etmiştir. Ve gönüllerden gönüle bu hakikat kevser ırmağı olarak aktarılmıştır. (M.D.) Yolumuza Kelime-i Tevhid hakikatinin aktarılmasını Kelime-i Tevhid kitabımızdan okuyarak devam edelim. 

 “Kelime-i Tevhid”in Mertebe-i Muhammediyye’ye indirilmesi Kur’anı Keriym Enbiya 21/25 âyetinde, 

 نُوحِي إِلَيْهَِوَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا

ْفاعبدونأَنَاعهَ لَا الَهَ الاَّعاَذْ 

 “vema erselna min kablike min resulin illa nuhiy ileyhi ennehu lâ ilâhe illa ene fa’buduni” mealen, “Ey Muhammed! Senden önce gönderdiğimiz her peygambere: “Benden başka ilah yoktur, bana kulluk edin,” diye vahyetmişizdir.” Daha evvelce de belirtmiş olduğumuz âyeti kerime ile Cenabı Hakk habibine, kendisinden evvel gelip geçen bütün peygamberlerine “Kelime-i Tevhid”i kendi mertebeleri itibariyle talim ve telkin buyurduğunu açık olarak ifade etmektedir.

 Habibine ise, Kur’anı Keriym Muhammed 47/19 âyetinde,

 اَللَّهَهُ لا اله الاأفَاعْلَمْ أَنَّ

 “fa’lem ennehü lâ ilâhe illallahü” mealen, “Ey Muhammed! Bil ki Allah’tan başka ilah yoktur.” Adem (a.s.) ile başlayan “Kelime-i Tevhid”i taşıma görevi daha sonra gelen peygamberler zinciriyle nihâyet Hz. Rasulullah’a yukarıda belirtilen âyet-i kerime’de bildirildiği gibi “ahadiyyet” mertebesinden tam kemalde Allahu Teala Hazretleri tarafından talim ve telkin edilmiştir. 

 İşte bu talim ve telkin neticesinde oluşan kemalat ile “ahad” a bir (ـَ) “mim” ilave edilince “ahad”ın âlemlerdeki temsilcisi “ahmed” oldu.

 Ayrıca “küntü kenzen” (gizli hazine)de ki, muhabbetin de kaynağı oldu. 

 Daha evvelce de kısaca belirttiğimiz gibi “ah...med” bütün âlemlerdeki “ah...ların” ve muhabbetlerin kaynağı oldu. 

 Bu yüzden de “rahmeten lil âlemiyne” dir.

 Hz. Rasulullah taşıdığı bu yükünü ilk defa kendi yetiştirip hazırladığı ehli beytinden olan Hz. Ali Kerremallahu Veche Efendimize talim ve terbiye ettirerek kendisinden sonra bu mertebenin halifesi yapmıştır ve genel olarak sahabe-i kiramına da bu talim ve terbiyeyi yapmıştır. Belirtildiğine göre hadiseler şöyle cereyan etmiştir. 

 “Kelime-i Tevhid”in Hz. Ali (K.A.V.) Efendimize ve sahabe-i kiram’a telkin edilmesi Camiul usul’den sahife 132 de, Hadis alimlerinden İmamı Ahmed Tabarani ve diğer bazılarının rivâyetine göre; “Allah’ın rasulü teker teker ve toplu olarak eshaba zikir ve usulünü telkin ve tarif etmiştir.” Eshaba toplu haldeki telkini, Seddad bin Evs RA’ın rivâyet ettiği bir hadise göre; 

 [Birgün rasulullah sav’in huzuru saadetlerinde bulunuyorduk, Efendimiz sav. buyurdular ki, “içinizde garib (yabancı) olan kimse var mıdır?” Ravi diyor ki, “ hayır ey Allah’ın Rasulü” dedim.

 O zaman Efendimiz (sav) bize kapıyı kapatmamızı emir buyurdular ve şöyle ilave ettiler, “ellerinizi kaldırınız (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” deyiniz.” Daha sonra; “Allahım sana sonsuz hamd ü senalar olsun. Ey benim Allahım sen beni bu kelime ile gönderdin ve bu kelimeyi emrettin. Bu kelime üzerine cennetini vaad ettin. Muhakkak ki, sen sözünden asla caymazsın” diye dua ettiler. 

 Sonra tekrar buyurdular, “hepinizi Allah ü Teala’nın mağfireti ile müjdeliyorum.” ] Allah’ın rasulünün eshabına teker teker telkin ve tarifine gelince, Yusuf Kevrani (RA) ve diğer hadis alimlerinin sahih bir senetle rivâyet ettiklerine göre; 

 [Hz. Ali (k.a.v.) birgün Allah’ın rasulüne bir şeyler sordu. (hepimizini duyabileceği bir şekilde) “Ey Allah’ın rasulü Allah katında fazileti en büyük, tatbikatı en kolay ve kendisine giden yolların en yakını olanını bana göster/öğret,” deyince, Efendimiz (sav), “benim ve benden evvel gelen peygamberlerin hepsinin söyledikleri en faziletli şey (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” zikridir” buyurdular.

 “Ya Ali bütün gökler ve yerler (kainat) terazinin bir kefesine ve (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” da diğer kefesine konsa “kelime-i tevhid” onlardan ağır gelirdi,” buyurdular. (yani bu kelimenin Allah katında ki değeri kainattan üstündür, demektir.) Şöyle devam ettiler, “Ya Ali yeryüzünde (الله) “allah” diyen bulunduğu müddetçe kıyamet kopmaz. 

 Hz. Ali (K.A.V.) buyurdular ki, “Ey Allah’ın rasulü Allah-u Teala Hazretlerini nasıl zikredeyim.” Allah’ın rasulü, “Ya Ali gözlerini kapa şimdi benim nasıl zikrettiğimi üç (3) defa dinle ve üç (3) defa aynı şekilde sen de tekrar et, ben de senin zikrini işiteyim,” buyurdular.

 Evvela Allah’ın rasulü gözleri kapalı olarak arka arkaya üç (3) defa (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” diye zikrettiler.

 Yüksek sesle yapılan bu zikri, orada bulunan sahabi ile birlikte Hz. Ali dinledi. Bu sefer de aynı şekilde Hz. Ali (k.a.v.) yüksek sesle aynı kelimeyi üç (3) defa zikretti, Allah’ın rasulü dinlediler.” ] diye rivâyet etmişlerdir. 

 İşte bu hareket Hz. Ali (k.a.v.)’ın Allah’ın rasulünden aldığı zikir ve talimi oldu ve böylece Rasulü Ekrem’e gönülden de biat etmiş oldu. 

 Bu telkinin diğer bir oluşumu da “Hudeybiye”de vaki olan “Bey’atür Rıdvan” hadisesidir. 

 Kur’anı Keriym Fetih 48/10 âyetinde,

 مَا يُبَايِعُونَ اللَّهَعذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِذْعٱلْعان ﴿١٠٠﴾

يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ

 “innelleziyne yübayi’uneke innema yübayiunallahe yedullahi fevka eydihim” mealen, “Ey Muhammed sana el vererek manevi alış veriş yapanlar ancak Allah ile alış veriş yapmışlardır. Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir.” Şekliyle belirtilen âyeti kerimedeki ifade bu manayı çok güzel açıklamaktadır. 

 Talip ile matlubun Hakk yolunda birlikte yürümeleri için el ele vererek ahidleşmeleri esnasında onlar ki, birbirleri ile gönülden alış veriş yaparlar, zannederler ki, onlar kendileriyle alış veriş yapıyorlar. 

 Halbuki onlar “Allah” ile alış veriş yapmaktadırlar. Onların elleri üzerinde “yedullahi/Allah’ın eli” vardır, hakikatini çok iyi değerlendirmemiz gerekmektedir. 

 Bu âyette belirtilen “bi’at” (yani el ele tutuşup ahidleşmek) Rasulullah’a Hubeydiye’de vaki olan biattır ki “Bey’atür Rıdvan” namıyla belirtilen bi’attır. Ashabtan 1400 kişi bi’at etmiştir. 

 O gün ve daha sonraki günlerde Risaletpenah Hz. Rasulüllah (sav.) Efendimizin elini tutan ve “Kelime-i Tevhid”in kendilerine telkin ve talimi öğretilen kimseler, değişik manevi mertebelerde olduklarından o alış verişten her birerleri ayrı ayrı feyz aldılar. 

 Hz. Rasullülah’ın elini tutan kimselere akan, “muhabetullah”, “marifetullah” ve “muhabbet-i rasulullah” değişik oranlarda ve değişik şiddetlerde olmuştur. 

 Bazılarında sadece kendi bünyelerinde kalmış, bazılarında bir nesil yani sadece kendinden sonrasına aktarabilmişlerdir, bazıları iki nesil, bazıları üç, dört nesil, daha bir kısmı ise, daha fazla nesle bu alış verişi, muhabbet akışını iletebilmişlerdir. 

 Sahabenin de büyüklerinden olan “Hulefa-i Raşidin” (Dört Halife) den gelen akış en çok nesillere ulaşan akıştır. Bunlardan bilhassa bizleri ilgilendiren Hz. Ali (radiyaullah anha ve keremullahu veche) Efendimizden gelen akışın bu günlere ulaştığını ve inşeallahu teala kıyamete kadar da devam edeceğini de biliyoruz. 

 Yukarıda belirtilen âyeti kerime’de Cenabı Hakk çok açık olarak kendi lafzı olan “Kelime-i Tevhid”in gönülden gönüle intikali muamelesinde kendinin de manen orada bulunduğunu tutulan ellerin üstünde kendi manevi elinin de olduğunu ifade etmektedir. 

 11-02-2002 Tekirdağ Âdem AS’den itibaren insanlık âlemine sunulmaya başlanan “Kelime-i Tevhid” her peygambere kendi mertebesi itibariyle talim ve telkin ediliyordu. Nihâyet âlemlerin sultanı “ahad”ın “Ahmed” ile zuhuru “ah....” ve muhammed deryalarının sakisi “Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz”in zuhuru ile yukarıda belirtilen âyeti kerime ile tam ve mutlak bir kemalde Allah cc. tarafından kendisine bütün mertebeleri ve tüm kemalatıyle “Kelime-i Tevhid” talim ve telkin edilmiştir. 

 Hz. Ali Efendimizin bu günlere ulaşması Böylece peygamberlik mertebesinden Hz. Ali (k.a.v.)’ye talim ve telkin ile de orada velâyet mertebesi zuhura çıkmıştır. 

 “Kelime-i Tevhid” Allah (cc.)’den peygamberlerine böylece son peygamberi Efendimize, ondan da Hz. Ali (k.a.v.) Efendimiz ve sahabilerine, onlardan daha sonra gelenlere intikal etmiştir. 

 “Uluhiyyet mertebesi”nden - nübüvvet mertebesine, nübüvvet mertebesinden – velâyet mertebesine oradan da seyrü süluk mertebesine lutfedilerek “Kelime-i Tevhid” belirli kollar halinde beşeriyyet âlemine yayılmış, zahir ve batın bütün müslümanların baş tacı, ilk şartı ve şiarı olmuştur.

 Bu kollardan birisi de “Veliyyi Mutlak” Hz. Ali (k.a.v.) den Hz. Hasan Basri, Habib-i Acemi, Davud-u Ta’i, Maruf-u Kerhi, Sırr-ı Sakati, Cüneyd-i Bağdağdi, ..........Pir Hasan Hüsamettin Uşşaki, .......yoluyla .... Mustafa Safi, Hazmi Tura ve Nusret Tura Uşşaki kanalıyle bizlere kadar ulaşan koldur. Sonsuz hamdederiz. 

 Hz. Rasulüllah’tan Hz. Ali (k.a.v.)’ye talim ve telkin edilen “Kelime-i Tevhid” elden ele, gönülden gönüle aktarılarak nihâyet bu günlere “el fakiyr” bizlere kadar ulaştı; biz de, bizden sonraki halkaları teşkil edecek gönüllere, onu tam kemaliyle aktarmaya elden geldiği, gücümüzün yettiği kadarıyle gayret göstermeye çalışıyoruz. 

 Böyle bir lutfun şükründen aciziz, bu yükü taşımaktan da aciziz, inşaellallah indeallah’ta kusurlarımız hoş görülür.

 Seyr-i Sülukun üstadım Hazmi Tura Uşşaki Hazretlerine intisabım ile başlamakta idi. O zamanlar ben oldukça genç ve o da oldukça ileri yaşlarında idi. Bir müddet onun telkin ve sohbetleriyle geçtikten sonra nihâyet gittiği Hacc farizasını ifadan geldikten kısa bir müddet sonra Hakk’a yürüdü. Böylece kendinden sonra yerine Nusret Tura Uşşaki halifesini vekil bırakarak, görevlerini ve emanetlerini oraya devrederek, bizleri de oraya göndermişlerdi. 

 Böylece zahirde de yakın akrabam olan Nusret Tura Uşşaki Hazretleri, batında da üstadım olmuştu. Kendisine ulaştığımda “Kelime-i Tevhid”i ve bulunduğum dersin de esmâsını talim ve telkin ettikten sonra bundan böyle batıni yolculuğumuz, kendisinin dünyamızı terk ettiği zamana kadar devam etti gitti. 

 Benim için söylediği birçok sözlerinin içinde, “oğlum benim sebebi vücudum (yani varlık sebebim) sen imişsin,” demesi fakiri çok duygulandırmıştır. (15)

 (Not: (15) Bu mevzularda daha geniş bilgi “Terzi Baba” isimli kitbımızda mevcuttur.) Her iki zevat-ı ali’den aldığım “Kelime-i Tevhid”in zahir batın manalarıyle pirlerimizin himmetleriyle, ayrıca kendi bünyemde oluşan tecellilerle bu satırları Hakk’ın lutfuyle oluşturmaya çalıştım. 

 Şurada küçük bir hatıramı da kısaca belirtmek isterim; Hazmi Babamın vefatı günlerinde idi, bir gün iş yerimde, duvarın önünde duran makinede çalışıyorken, işe dalmış olduğum bir anda önümdeki duvarın içinden Hazmi Babamın silüeti zuhur edip, “Kelime-i Tevhid”i yine talim ve telkin eder gibi elini sallayarak, “hadi oğlum, hadi oğlum gayret, gayret,” diye teşvik ettiğini de hiç unutmam. [54] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 Yolumuza “Bendeki Terzi Babam ∞” çalışması ile devam edelim.

 إِلاَّ تَنصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّهُ إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُواْ ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا فَأَنزَلَ اللّهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَّمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُواْ السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللّهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ {التوبة/40} 

 İlla tensurûhu fe kad nasarahullâhu iz ahracehullezîne keferû sâniyesneyni iz humâ fîl gâri iz yekûlu li sâhibihî lâ tahzen innallâhe meanâ, fe enzelallâhu sekînetehu aleyhi ve eyyedehu bicunûdin lem terevhâ ve ceale kelimetellezîne keferûs suflâ ve kelimetullâhi hiyel ulyâ vallâhu azîzun hakîm.

 9/40. “Eğer siz ona yardım etmezseniz, biliyorsunuz ya, o küfredenler onu çıkardıkları sırada mağarada bulunan ikinin biri iken Allah ona yardım etmişti ki, o, arkadaşına: «Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir!» diyordu. Bunun üzerine Allah ona ma’nevî güç ve huzur verdi, onu görmediğiniz ordularla destekledi ve küfredenlerin kelimesini en alçak etti. Allah'ın kelimesi ise en üstün olandır. Allah, güçlüdür, hikmet sahibidir.” Rasûlüllah (s.a.v) Efendimiz Hicret ederken gelen bu âyet bilinen bir hâdisenin özel bir yönünü anlatmaktadır.[55] “Yâr-ı Gar” mağara dostu mağara arkadaşlığı denilen bu âyet günümüzde “Nakşibendi” târîkatı olarak anılan oluşumun ilk temelinin atıldığı “Ebu Bekir” efendimize atfedilen Bekriyye ile ilgilidir. Hazreti Ömer’e ithâf edilen “Ömeriyye”, Hazreti Osman’a ithâf edilen “Osmaniyye-Nûrbahşiye” ve Hazreti Ali’ye ithâf edilen “Aliyye-Alevi” dir. Hazreti Ömer ve Hazreti Osman’a dayanan târîkat oluşumları günümüze ulaşamamış, diğer târîkatların bünyesi içine dâhil olmuştur.

 Âyet (işaret) sayısal ifâdesi “40“tır. 40 harfsel ifâdesi (م) “Mim” Hakîkât-i Muhammediye içinde 13 sayısal ifâdesi bulunmaktadır. Bu Sıfât/hakîkât/fenâfillâh mertebesi ifâdesidir. Sûre (sûret) sayısal ifâdesi “9“dur. (9) Esmâ/târîkat mertebesidir. (13) ve (9) yan yana geldiği zaman bu ifâde 139 sayısı ile (مُحَمّد) “Muhammed” isminde ma’nâlanmaktadır. Zât/marifet/bekābillâh ifâdesidir. Târîkat mertebesinin sûreti, yani yolun gidişin-revişin sûreti aslı bir olan Vahid’dir. Yani birlerin, tekrarıdır. Hangi târîkat olursa olsun burada son bulur. Ben söylemiyorum, sûreden sayıda çıkan harfsel ma’nâ bunu söylüyor. Hakîki ma’nâda yapılan tevbe sureti, tevbeyi nasuhtur. Bu tevbenin bir daha geriye dönüşü yoktur. Bu tevbeden dönenin de bir daha, Hakk kapısına gelmeye mecâli olmaz. Esmâ/târikat mertebesini yani tüm târik ve yolları bir eden, aynı zamanda “Esmâ-i İlâhiyyeyi” bir etmiştir. “Esmâ-i İlahiyyenin” aslı (اَللهُ) Allah (c.c.) esmâsıdır. Sayısal değeri 67=13 tür. 6 zâti sıfât ve 7 sübût-i sıfâtın, aynası da 40 sayısal değerli olan Hakîkati Muhammediyedir. 13 (Hakîkât’ül Ahadiyet’ül Ahmediye) 40 (Hakîkat-i Muhammediye) yansır. (13+40)= 53 tür. İşte (أَحَد) Ahad’a taayyün (م) “Mim”i eklenince (أَحمَد) Ahmed olur ifâdesi burada yerini bulur. “53” (سورة النجم) “Necm suresi” bilindiği gibi “18 âyeti” (مِراج) mi’rac âyetidir. Âyet (işâret) ile yolumuzda 40 dersi tekmil târik bitirmek demek budur. Cümle târîkleri yani yolları bir edip, Fırka-i Naciye ehli olduktan sonra (مِراج) mi’rac derslerini bitirip, Zât/marifet/bakābillâh ile Halk arasına dönüp, Kâmil İnsân olarak Halk ile Hakk’a sefer yapmaktadır. Bu görüldüğü gibi sürekli mi’rac hâli olmaktadır. 

 Bu mağarada Rasûlüllah (s.a.v) Efendimiz “Hafi” gizli olarak (اَللهُ) Allah (c.c.) lâfza-i Celâl’ini Hazreti Ebû Bekir Sıddıka telkin etmiştir. Onun için gizli ve tefekkür yönü az ve kapalı olarak devâm eder. Râsûlullah (s.a.v) Efendimiz, Hazret-i Ali’ye ise açık bir ortamda (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” Kelime-i Tevhid-i telkin etmiştir. (اَللهُ) Allah (c.c.) lâfzı kelimedir. Ama (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” Kelime-i Tevhid, kelime olarak isimlensede cümledir. Aslında Cümle-i tevhiddir. 

 12 ziyâ-nûr’lu yıldızı ve yaldızlı bölümde noktadaki yıldızda (اَللهُ) Allah (c.c) ifâdesi vardır. (ا) “Elif”te 12 zâhiri bir bâtini noktadan oluşur. Bu 13. noktada ki (اَللهُ) Allah (c.c) ifâdesi, Hazreti Muhammed (s.a.v)’in Rabb-i Hassı olan (اللّهُ) Allah (c.c)’dır. Asaleten ona aittir. 12 yıldız, 12 noktanın kişi neresinde bulunuyorsa, kişinin hayâlinde ki (اَللهُ) Allah (c.c) kıblesinde görür. 12. noktaya ulaşmış olan İnsân-ı Kâmil mertebesini, Kâmil İnsân olarak ikmâl eden kişi de İlm’el, Ayn’el, Hakk’el Yakînliği hangi mertebede ise sırası ile rû’ya, müşâhade ve yaşantısında Allah’ı kıblesinde görür. Yazılanlardan anlaşılacağı üzere (an) içinde bulunulduğundan kişi nerede ise her an kıblesinde olan (اَللهُ) Allah (c.c.)’dır. Ama anlayış, idrâk, gaflet, zan neredeyse o şekildedir. 

 (10X13)= 130 dur. (130) (ع) “Ayın” ve (س) “Sin” harflerinin birleşimi ile (عيسي) “Îsâ” yani gören insândır. Kıble’sinde Allah’ı asaleten gören Hazreti Muhammed (s.a.v) dir. Diğer Rasûl, Nebi, İnsân-ı Kâmil ve Kâmil İnsân lar ise vekâleten Allah esmâsının müşâhade ve tecellisi oluşmakta, asaleten bu 13 te oluşan tecelli ile Cenâb-ı Hakk (c.c) tarafından (اللّهُ) Allah (c.c) esmâsı bünyesinde bağlı bulundukları Rabb-i hass denilen, özel esmâsı kıblesinde hayâl-i hakîki olur.

 (18X13)= 234 dir. (234+67)= 301 dir. Aradan sıfır alınınca oluşan sayı (31) dir. (31) in sayısal ifâdesi, harfsel olarak (ال) “El” idi. (سورة الفتح) “Fetih Sûresi” 10. âyetinde tutulan elin hakîkatte (اَللهُ) Allah (c.c)’ın eli olduğu ifâde edilmektedir. Nasıl ki Kâbe-i şerif tavaf edilirken, Hacer’ül esved (اَللهُ) Allah (c.c)’ın remzi olarak sağ el ile selâmlanırsa, namazda sağ ve sol el kaldırılmak ile “Gönül Kâ’besi” yâni Hakîkat-i Muhammedi selâm’lanmaktadır. Sağ ve sol avuç içinde “18” ve “81” sayısal ifâdesinin toplamı (18+81)= 99 dur. (99) varlığında bulunan “Esmâ-i İlahiyye” ile (اَللهُ) Allah (c.c) esmâsı ve bünyesinde bulunan (هُ) Hu yâni Zât-ı selâmlanır. (301) sayısının başka bir bağlantısı, işyeri telefonumun başında bulunduğumdan araştırdığımdan bilmekteyim. Kûr’ân-ı Kerim’de bulunan 7 tane (حم) “Ha-Mim” ile başlayan sûrenin sayılarının toplamıdır. (40+41+42+43+44+45+45+46)= 301 dir. (حم) “Ha-Mim” sayısal değeri (ح) Ha:8, (م) Mim: 40, (40+8) = 48 dir. (48X7)= 336 dır. 3. (حم) “Ha-Mim” Şûrâ sûresi 2. âyette (عسق) “Ayın, Sin, Kaf” ifâdesi ile de (7+1 veya 1+7) ile 8. Hurufu mukatta harfi vardır. Gören insânın kudretidir ve gören insânın, (قُرَّةَ عْيُنٍ) “Kurret’ül Aynı” Göz nûru olan namazdır. Sayısal değeri, (ع) Ayın: 70, (س) Sin: 60, (ق) Kaf: 100, (70+60+100)= 230 dur. İşte gözümün nûru namaz da kılındı ifâdesi bu âyette bulunmuş olur. Bu ifâdenin devâmı 3 seyr ile (س) “Sin” harfinin, 3 nokta (…) alarak (عشق) “Şın” harfine dönüşmesidir. İfâde (عشق) Aşk, ışk, ışık, nûr’a dönüşür. Gözümün Nûr’u Aşk olan namaz da kılındı ifâdesine dönüşür. Rabb-im her birerlerimize de (عشق) “Aşk” makamınının ışkını-nûrunu nasip etsin. İnşeallah. 

 (ش) “Şın” harfinin sayısal değeri 300 dür. Sayısal ifâde, (70+300+100)= 470 dir. Şimdi tüm sayısal ifâdeleri bir araya getirirsek, (130+301+230)= 661 dir. 66+1= 67 dir. “67” (اَللهُ) Allah (c.c) esmâsının sayısal değeridir. (1) “Elif” ifâdesinin ayrı olması ise (اَللهُ) Allah (c.c.) ifâdesi içinde gizli bulunan (ا) “Elif”in lâfzen okunmasıdır. (130+301+470)= 901 dir. Aradan sıfır alınırsa “91”dir. “91” (سورة الشمس) Şems-Güneş sûresinin sayısal değeridir. Hakîkat-i İlâhi güneşi ve İlâhi benliktir. “91”in tersi “19”dur. “19” ise İnsân-ı Kâmil’in şifresi ve “19” (مِراج) mi’râc âyetidir. 

 (عشق) Aşk, ışk, ışık, nûra dönüşür. Gözümün nûru aşk olan namaz da kılındı ifâdesine dönüşür. Bunu biraz daha açıklamak lâzımdır. (عشق) Aşk ifâdesinde (ع) Ayın ve (شق) (Şın-Kaf) Görme ve Şakk, (وَانشَقَّ الْقَمَرُ) “Şakk’ül Kamer” iki kısma ayrılırsa, (وَانشَقَّ الْقَمَرُ) Şakk’ül Kamer[56] mûcizesi gerçekleşir. Ay, yani nûr ikiye ayrılır. Yani (م) Mim harfi ikiye ayrılır. İki Mim (مم) ile Hakîkât-i Muhammedi oluşur. Bir başka ifâde ile Âşık ve Ma’şûk oluşur. (عشق) Aşk ifadesi 5 nokta (…..) ve 3 harften oluşur. Görüldüğü gibi sayısal ifâde (53) tür. “53” (أَحمَد) Ahmed sayısal ifâdesi ile (حُبْ) Hubb edilen, Küntü Kenzen yani gizli hazînedir. (عشق) Aşk (أَحمَد) Ahmed, (أَحمَد) Ahmed (عشق) Aşk’tır. 

 Yolumuza kaldığımız yerden devâm edersek, (اَللهُ) Allah (c.c.) kelimesi, Kelime-i Tevhid içinde ikinin ikincisi olarak bulunmaktadır. (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” Kelime-i Tevhid, nefy ve ispat kısmından oluşmaktadır. (اَللهُ) “Allah” (c.c) kelimesidir. Bu cümlenin tamamı Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Risâletten oluşan (لَا اِلَهَ اِلّا اَلله مُحَمّداً رَسُولُ اَللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah Muhammeder Rasûlullah”tır.” (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” bu işin urûc tarafı, (مُحَمّداً رَسُولُ اَللهُ) Muhammeder Rasülullahta nüzûl tarafıdır ve bu ifâde görüldüğü gibi üç kelimeden oluşur. Ferdi Selase denilen üçlü ferdiyet hâlidir. (اللّهُ) Allah (c.c) “Zât), (رَسُولُ) Resûl (İrade) ve (مُحَمّد) Muhammed “Lafız-Söz” olan Cevam’ul kelâme yâni kelimelere-isimlere Câmi olan isimdir. Urûc hâli yani Hakîkât/fenâfillâh hâli tamamlanmazsa, nüzûl Marifet/bekābillâh hâlinin tamamlanması mümkün değildir. İki ayaklı merdiven düşünelim, bu merdivenle önünde set-engel olan bir yer aşılacaktır. Bunun en üst noktasına çıkmadan, buraya tam tepe noktasını aşıp diğer taraftan aşağı inmek mümkün olabilir mi? Hazreti Ali’ye telkin edilen (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, Kelime-i Tevhid Kelimesi-Cümlesi içinde Allah ifâdesi vardır. Rûhânî yol izleyip (اَللهُ) “Allah” (c.c) esmâsı ile 5 hazret mertebesi üzere rûhânî seyri eğitimi gözüksede, yolumuz yolların nihâyetidir diye ifâde edilsede, Cemâl-i eğitim veren bu târîkatta, Celâl-i denilen nefs eğitimi eksik olduğu için, çalışmalar bırakıldığı zaman başa dönme tehlikesi vardır. İşte onun için Şah-ı Nakşibend hazretleri, Celâl-i yol izleyip, “7 Nefis” mertebesi ile (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ” Kelime-i Tevhid lâfzını bâtinen (اَللهُ) Allah (c.c) lâfzını da zâhiren ifâde eden Kadiri târîkatı önderi Abdülkadir Geylani hazretlerinden ma’nevî yardım almıştır. Yolu “hafî” zikir üzere olduğundan (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, “Kelime-i Tevhid” zikrini mide boşluğunda nefesi haps ederek ve sayıyı (21)’e kadar çıkarmak üzere “Nefy İspat zikri” denilen sistemi Nakşibendî yoluna getirmiştir. Yalnız burada şu durum oluşmaktadır. (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, Kelime-i Tevhid zikri Cehri yâni seslidir. Kâlb, Rûh, Sır, Hafî, Ahfâ letâifleri (Lâtif esmâsı) üzere yapılan (اَللهُ) Allah (c.c) zikri (5) Hazret mertebesidir. Bu anlayışta, (5) hazret mertebesinin bugüne gelişi, Tevhid-i Ef’âl, Tevhid-i Sıfât, Tevhid-i Zât mertebeleri vardır. Tevhid-i Esmâ ve İnsân-ı Kâmil mertebeleri eksiktir. Kimseyi eleştirecek hâlimiz ve durumuz yok, bu yolların hepsi bizimdir. Hazreti Ebûbekir’e verilen (اَللهُ) “Allah” (c.c) esmâsı (5) hazret mertebelidir. Bunun ma’nâsı ile birlikte verilmiştir.

 İşte bu iki yol Celâl ve Cemâl üzere birleştiren (12) esmâ üzerine ders yapan Âlî’yye ve Âlevi târîkatlar bu eğitimi hakîki ve gerçek ma’nâda verebilir. Bu yol (عشق) Aşk üzere bir eğitim verebilir. Oyüzden “Şuttâr” târîki denmiştir. Yalnız buna da dikkat etmek lâzımdır. Bu eğitimi veren yolun başındaki kişide, Ârif, Ârifibillâh ve Kâmil İnsân denilen vasıflar var mıdır? Çok iyi araştırıp, tetkik etmek lâzımdır. 

 Hazreti Muhammed (s.a.v), Hazreti Ebûbekir’e bu mağarada “lâ tahzen innallâhe meanâ” “Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir!” diyordu. Dışarıda mağara önünde oluşan güvercin yuvası ve örümcek ağı karşısında müşrikler burada olamaz diyerek. Kendi vehim, hevâları ve şartlanmaları kendilerini yanılttı. İşte sâlikin bünyesinde hicret hâli oluştuğunda ve Zât-i tecelli mertebesi olan Mekke’den, Esmâ-Sıfât tecellisi olan Medineye Hicret’inde bir vakit gönül mağarasına sığınmak lâzımdır. Risâlet mertebesinden, sıddıkıyet mertebesine (اَللهُ) “Allah” (c.c) lâfza-i celâl-i harfi nidâsız olarak verilir. Bunun uzantısı olan Medine’ye ulaşma hâlinde ”Bedri Münir” deniler, Nûrlu Ay’a, Hakîkat-i Muhammediye’ye ulaşılır. 

 Kelime-i Tevhid, 12 harften oluşmaktadır, Kelime-i Risâlet ise tamamı 17 harftir. Toplamı ise (29) dur. 29. Sûre (سورة العنكبوت) “Ankebut-Örümcek Sûresidir.” (29) “28” mertebenin yakîn hâlidir. Arap alfabesinde “28” harf vardır. (ﻻ) Lâmelif harfi ile bu sayı “29”a ulaşır. “Lâ tahzen” korku yok derken, “Tah”, Hamur ve “Zen” Kadın demektir. Bulunduğumuz yerde nefsin hamuru yoktur, Akl-ı küllün hamuru, Kelime-i Tevhid’in (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ ُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, hamuru olan (اَللهُ) “Allah” (c.c) lâfza-i celal-i var, onun için bize korku yoktur, demektir. Çünkü (ﻻ) “La” (ال) “El”e dönüp bütün yokluğu bünyesinde alan vara, Nefs-i küllü ihâta eden Akl-ı Külle dönüşmüştür. İşte gönül kuşu aşk ile havalanır ve “28” harfi yakîn nûru ile “29”a tamamlanırsa şartlanmalardan kurtulur ve Cevâm’ül Kelim olan Rasûlullah (s.a.v.) efendimizden nûrunu alır ve kelimelere câmi olmanın idrâk ve fehmi ile kelimeleri-isimleri kullanabilir. Kullanılırsa (ذَنْ) “Zen” ve (كُنْ) “Kün” birleşir. Gönül mağarasında “Küntü Kenzen mahfiyyen” Ben gizli bir hazineydim sırrı açılır. Hafi gizlinin gizlisi demektir. Bu da Rasûlüllah (s.a.v.) efendimizin bâtın da olan ismi (هُ) “Hu” dur. Burada oluşan ve tecellinin neş’e ve ma’nâlanmasının açılımını okuyucuların idrâkine bırakarak yolumuza devâm edelim.[57] “ İz- -T-B- ”

 ----------------

أَلَمْ تَر إِلَى الَّذِينَ نَافَقُوا يَقُولُونَ لِإِخْوَانِهِمُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَئِنْ أُخْرِجْتُمْ لَنَخْرُجَنَّ مَعَكُمْ وَلَا نُطِيعُ فِيكُمْ أَحَدًا أَبَدًا وَإِن قُوتِلْتُمْ لَنَنصُرَنَّكُمْ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ {الحشر/11} 

(59/11) “Elem tera ilâ-llezîne nâfekû yekûlûne li-ihvânihimu-llezîne keferû min ehli-lkitâbi le-in uhrictum lenahrucenne me’akum velâ nutî’u fîkum ehaden ebeden ve-in kûtiltum lenensurannekum va(A)llâhu yeşhedu innehum lekâżibûn(e)”

 (59/11) Bakmaz mısın münafık olanlara, kitap ehlinden kafir olan kardeşlerine, andolsun ki derler, siz yurdunuzdan çıkarılırsanız biz de mutlaka sizinle beraber çıkarız ve aleyhinizde itaat etmeyiz hiç kimseye ebediyen ve eğer sizinle savaşırlarsa elbette size yardım ederiz ve Allah, tanıklık eder ki onlar, şüphe yok, yalancılardır elbet.  

----------------

 Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.

 Peygamber buyurdu ki: "Peki, fakat biz yol arzusu üzerindeyiz ve gazâ azmi üzerindeyiz." Resûl-i Ekrem hazretleri münâfıkların da’vetine cevâben buyurdular ki: “Biz şimdiki halde Tebük gazâsı seferine müteveccih olduk.”

 "Vaktaki bu seferden geri döneyim, ondan sonra o mescid tarafına revân olayım revân.''

 “Gerdem” “geşten" masdannın fıil-i muzâri’i olduğuna göre, ikinci “revân” te’kîd ma’nâsını ifâde eder. Ya’ni, “Gidici olayım gidici!” demektir.

 Onların defini söyledi ve gazâ tarafına koştu. Hîlekârlara, hileden bir tavla oyunu düzdü.

 Münâfıklann cezâları kendi amellerinin cinsinden olmak üzere, Resûl-i Ekrem efendimiz onların hilelerine mukabil bir oyun olarak, bu tarık-ı hîle ile onlan def’ buyurdu ve ciddî bir iş olan gazâya müteveccih oldu. Zîrâ bu sûret, emr-i İlâhîye muvâfıktır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, (Bakara, 2/194) “Kim ki sizin üzerinize tecâvüz ederse, siz de sizin üzerinize tecâvüz ettiği şeyin misliyle onun üzerine tecâvüz edin” buyurulur.

 Vaktâki gazâdan geldi, tekrâr geldiler, va'de-i mâzîye pençe urdular.

 Resûl-i Ekrem Efendimiz selâmetle gazâdan avdet buyurdular; münâfıklar tekrar geldiler ve Resûl-i Ekrem Efendimizin evvelki va’dlerine sarıldılar ve da’vette ısrâr ettiler.

 Hakk ona dedi ki: "Ey Peygamber, özrü açık söyle ve eğer cenk olursa, "Olsun!' de!" Hak Teâlâ Resûl-i Erem Efendimize vahiy buyurdu ki: “Ey Nebiyy-i zîşânım, o münâfıklann özrünü ve hilelerini açık söyle; ve eğer onlar bundan hiddet edip kavgaya mübâşeret edeceklerini söyleyip, tehdîde kıyâm ederlerse, ‘Varsın bu husûsta kavga da olsun!’ de!” Dedi: "Ey hilekâr kavim, sâkit idiniz, tâ ki sizin sırlarınızı söylemeyeyim, susunuz!" Resûl-i Ekrem Efendimiz bu vahy-i İlâhî üzerine o münâfıklara buyurdu ki: “Ey hilekâr tâife, da’vetinizde ısrâr ile beni söyletmeyiniz! Sâkit idiniz, tâ ki sizin zamîrinizde sakladığınız sırlarınızı meydana çıkanp, sizi rüsvây etmeyeyim! Binâenaleyh susunuz!" Vaktâki onların esrârından birkaç nişân ortaya getirdi, onların işi fenâ oldu. 

 Kâsıdlar o zaman, " Hâşe lillâh, hâşe lillâhdeyici oldukları halde ondan rücu ettiler. 

 “Hâşe lillâh”, kelime-i tenziyyedir. Ya’ni, “Biz Allâh’a yemin ederiz ki, biz nifâktan münezzehiz!” demek olur. Ya’ni, “Hile ve mekr kasd eden tâife, Resûl-i Ekrem’den bu nişânları işittikleri vakit hilekârların âdetleri olduğu vech üzere kendilerini yeminler ile temize çıkarmak istediler.” Her münâfık hîle cihetinden koltuğunun altında bir Mushafı peygamber tarafına getirdi.

 Yemînler için ki, îmân siperdir. Zîrâ yeminler eğrilerin âdetidir.

 “Cünne”, kalkan ve siper ma’nâsınadır. Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Münâfikûn’da olan, (Münâfıkûn, 63/2 Mücâdele, 58/16) “Yeminlerini kalkan ve siper ittihâz ettiler” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya’ni, “Münâfiklar koltuklarının altına birer Mushaf-ı Şerif alıp, yemîn etmek için huzûr-ı Risâletpenâhîye geldiler ve bu yeminlerini bâtınlarındaki hilelerine kalkan ve siper yapmak istediler. Bu halleriyle, gizliyi ve âşikân bilen Allâh Teâlâ’ya karşı da yalanlarında ısrâra tasaddî ettiler.

 Vaktâki eğri adamın dînde vefâsı yoktur, her hir zaman yemînini bozar.

 Dîni zaîf olup, muâmelâtında eğri olan adam yemîn ettiği vakit bu yemînini bozar. Biraz dîn kaydını gözeten olursa, o da köpeklere ekmek doğramak sûretiyle kefâret çâresini arar ve bâtınında merkûz olan eğriliğin kökünden ıslâhı çâresini düşünmez.

 Doğrular için yemîne hâcet yoktur. Zîrâ ki onlar için ışıklı iki göz vardır.

 Muâmelelerinde sıdk ve salâh üzerine olan kimselerin, başkalarını kandırmak için yemîn etmeğe ihtiyaçları yoktur. Zîrâ ki onlar muâmelâtında ışıklı olan kalb ve akıl gözleriyle, Hakk’ı hâzır ve nâzır görürler ve söz verirlerse sözlerini tutarlar.

 Mîsâkı ve ahidleri bozmak ahmaklıktandır. Yemînleri ve vefayı hıfz etmek takînin işidir.

 Yemîni ve ahidleri bozmak ahmaklıktır. Çünkü Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de (îsrâ, 17/34) “Ahidlere vefâ edin ve verdiğiniz sözleri yerine getirin!” buyurdu. Hakk’ın emrinin azametini idrâk edemeyen ahmaktır ve yeminleri ve sözlerini muhâfaza etmek takî olan kimselerin işidir. Zîrâ ehl-i takvâ, azamet-i Hakk’ı müdrik olan ehl-i zekâvettir.

 Peygamher buyurdu ki: "Sizin yemininizi mi doğru tutayım; yâhût Hakk'ın yeminini mi?" Resûl-i Ekrem Efendimiz o münâfıkların yeminlerine karşı cevâben buyurdu ki: “Ey hîlekârlar, siz emin ediyorsunuz ve Allâh Teâlâ hazretleri dahi vahyinde (Haşr, 59/11) “Allah, onların yalancı olduklarına şâhitlik eder’’ buyuruyor. Binâenaleyh size mi inanayım, Allâh Teâlâ’ya mı inanayım?" Kavim tekrâr ellerinde Mushaf ve dudakları üzerinde oruç mührü olduğu halde and içtiler.

 “Sevgend horden”, yemin etmek ve and içmek ma’nâsmadır. “Mühr-i savm” oruç mührü demek olup münâfıklann hilelerine müteallik olan kelâmdan perhiz ettikleri ma’nâsınadır. Ya’ni, “O mescid yapan münâfıklar, ellerine Mushaf almış ve Melerine müteallik olan kelâmdan dudaklan üzerine perhiz ve oruç mührünü vaz’ etmiş olduklan halde yemin ettiler.” Dediler ki: "Bu temiz ve doğru olan kelâm hakkı için ki, o binâ-yı mescid Hudâ içindir!"

 "Orada hiç hîle ve mekr yoktur; orada zikir ve sıdk ve ‘Yâ Rabbî’ vardır."

 “O bizim yaptığımız mescidde hîle ve mekr yoktur; orada zikr-i Hak ve hulûs-i kalb ve ‘Yâ Rabbî!’ diyerek münâcât etmek vardır.” Peygamber buyurdu ki: "Hudâ'nın âvâzı benim kulağıma sadâ gibi erişir!

 “Ma’lûm olsun ki, “Kelâm” sıfât-ı Hak’tır. Ve bu sıfât-ı Kelâm, vücûd-ı mutlakın libâs-ı gayriyyetle zâhir olduğu her bir mertebesinde muhtelif sûretlerde vâki’ olur. Şöyle ki; enbiyâya vahiy ile olur. Ve vahiy ya nüzûl-i Cibril ile ya’ni Cibril’in sûret-i melekiyyeden hey’et-i beşeriyyeye tenezzülü ve temessülü ile; veyâhud nefes ile, ya’ni Cibril’in bir sûrete mütemessil olmaksızın, vahy-i İlâhînin ma’nâsını kalb-i şerîf-i nebeviye ilkâ etmesiyle olur. Veyâhût Hz. Mûsâ’ya ağaç süretinden (Kasas, 28/30) [“Muhakkak ben Allahım!”! hitâbı vâki’ olduğu gibi, bir sûret-i kesîfe perdesi arkasından zâhir olur. Bu üç sûrete de(Şûrâ, 42/51) “Allâh Teâlâ beşere ancak vahiy olarak veyâ hicâb arkasından, yâhût bir resûl gönderilip onun izniyle dilediği şey vahy olunur” âyet-i kerîmesinde işâret buyurulur. Bir de bilâ-vâsıta nidâ-yı Hak vardır ki, ona da, (Nisa, 4/164) [“Ve Allah Mûsâ ile gerçekten konuştu”] âyet-i kerîmesinde işâret buyurulur. Fakat bu sûret dahi evvelki âyet-i kerîmenin ma’nâ-yı umûmîsi tahtına dâhildir. Zîrâ nidâ-yı Hak işitilmek için, abdin vücûd-ı abdânîsi ve nidânın vücûdu lâzımdır. Binâenaleyh, “münâdî” ve “münâdâ” ve “nidâ” nisbetleri olmadıkça kelâm vukü’una imkân yoktur. Bu nisbetler ise hep hicâbâttan ibâret olduğundan, kelâm-ı Hak verâ-yı hicâbdan olmuş olur. Bu beyt-i şerîfte, bu son tarz-ı kelâma işâret buyurulur. Ya’ni, “Ben Hakk’ın nidâsını, sizin âlem-i kesâfette birbirinizin sadâsını işittiği gibi işitirim.”

 “Hakk sizin kulağınıza mühür koydu, tâ ki âvâz-ı Hudâ'ya sebak getirmeye." Ya’ni, “Hakk’ın nidâsına yol bulup geçememek için, Hak Teâlâ sizin gibi münâfıklann ve münkirlerin kulaklarını mühürledi.” Ma’lûm olsun ki; mühürlenmek iki sûretle olur. Birisi, kelâm-ı Hak peygamber lisânı ve sadâsı ile vâki’ olur; münkirler bu sadâyı ve kelâmı his kulağı ile işitirler, fakat kalblerindeki inkârlan canlannın kulağını mühürlediğinden, o kelâmın mezâyâsı canlarına nüfuz edemez, işitmemiş gibi olurlar. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Lokmân’da (Lokmân, 31/7) “Vaktâki onlara bizim âyâtımiz tilâvet olundu, onlar işitmemiş gibi müstekbirâne yüz çevirdiler” buyurulur. Diğeri, (A’râf, 7/172) [“Ben sizin Rabbınız değil miyim?”] hitâbında olduğu gibi, doğrudan doğruya rûh kulağı ile işitilen hitâbât-ı ilâhiyyedir ki, ehl-i kesâfet bundan hicâb içindedirler. Binâenaleyh bu kesâfet-i tabîiyye rûh kulağının üzerinde bir mühürdür. Evvelki mühür îmân ile münfekk olur; ikinci mühür, îmândan sonra sülük ve mücâhedât-ı azîme ile ve inâyet-i Hak ile münfekk olur.

 "İşte bana Oiakk'm âvâzı sarîh olarak geliyor; safı tortudan süzdüğüm gibi!" Ya’ni, “Bana bu âlem-i kesâfet içinde, süzülmüşü bulanıktan ve tortudan süzdüğüm gibi, Hakk’ın nidâsı sarîh ve berrak olarak geliyor.” Nitekim Mûsâ ağaç tarafından Hakk'ın sesini işitti; ey bahtı mes'ûd olan!

 Muhakkak Ben Allâh‘ım!" diye ağaçtan işitir di; kelâm ile nârlar zahir olurdu.

 Evvelki beyitteki “ey mes’ûd-baht” bu beyite merbûttur ve Hz. Mûsâ’ya râci’dir. Ve bu iki beyitte, sûre-i Kasas’ta olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur (Kasâs, 28/30) Ya’ni, "Vaktâkî Hz. Mûsâ Tur Dağına geldikte, Eymen vâdîsinin kenarında, mübârek mahalde ağaçtan, ‘Yâ Mûsâ, ben âlemlerin Rabbisi olan Allâh’ım!’ diye nidâ olundu." Kıssanın tafsîli tefsîr kitaplarındadır.

 Vaktâki vahyin nurundan âciz kaldılar, yine yeni yeminler okudular.

 Vaktâki münafıklar kendilerinin karanlık ve gizli olan hilelerini meydana çıkaran vahyin nûrundan âciz kaldılar, tekrar yeni yeminler ile Peygamberi kandırmağa çabaladılar.

 Mâdemki Huda yemîne "siper" ta'bîr etti; cenkçi siperi ne vakit elden koyar!

 Mâdemki Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm'de sûre-i Münâfıkîn’de (Mücâdele, 58/16; Münâfıkun, 63/2) ya’ni. “Münâfiklar yeminlerini siper ittihâz ettiler; Hak yolundan başkalannı men’ ettiler” buyurdu; cenkçi olan münâfiklar bu yemîn siperini hiç elden bırakırlar mı?

 Tekrar Peygamber tekzib-i sarîh ile onlara fasîh olarak: Muhakkak yalan söylediniz!" buyurdu.[58]

----------------

لَئِنْ أُخْرِجُوا لَا يَخْرُجُونَ مَعَهُمْ وَلَئِن قُوتِلُوا لَا يَنصُرُونَهُمْ وَلَئِن نَّصَرُوهُمْ لَيُوَلُّنَّ الْأَدْبَارَ ثُمَّ لَا يُنصَرُونَ {الحشر/12} 

(57/12) “Le-in uhricû lâ yahrucûne me’ahum vele-in kûtilû lâ yensurûnehum vele-in nasarûhum leyuvellunne-l-edbâra śümme lâ yunsarûn(e)”

 (57/12) Ve andolsun ki çıkarılırlarsa yurtlarından onlarla beraber çıkmazlar ve andolsun ki savaşılırsa onlarla, yardım etmezler onlara ve andolsun ki yardım etseler bile artlarını dönüp kaçarlar mutlaka, sonra da onlara hiçbir kimse yardım etmez.

----------------

 Münafıkların kalpleri hastadır;

 (2/10) Fiy kulubihim meradun fezadehümüllahü merada ve lehüm azabün elimün Bima kanu yekzibun;

 (2/10) Kalplerinde münafıklıktan kaynaklanan bir hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını artırmıştır. Söyledikleri yalana karşılık da onlara elem dolu bir azap vardır. 

 Onların kalplerinin içinde de hastalık vardır, böyle yaptıkları için Allah’ta onların kalplerinde olan hastalığı ziyadeleştirir, arttırır ve onlar içinde elim, can yakıcı bir azab vardır, bu dünya hayatını nasıl böyle boşuna geçirmişiz bedavaya geçirmişiz diyerek onun üzüntüsünden onlara elim azab vardır, cehennem azabı olmasa bile bu üzüntü yeter insâna, ama onlara bu üzüntü olmakla birlikte bir de cehennem azabı var tabii, Bimâ kânu yekzibun; Bu kazanmış oldukları yüzünden, yani inkar etmeleri, küfretmeleri, örtmeleri yüzünden kazanmış olduklarından dolayı onların azabları elim bir azabtır.[59] “ İz- -T-B- ” Hakka inananlar yurtları olan beden evinin ve nefsinin karanlığından Hakk’ın nûr’u olan aydınlığa çıktıkları zaman, münafıklar hayal ve vehim ile örtükleri Hakkikati, hakikatleri ile ortaya çıkaran inanlar ile ortaya çıkarmazlar. En büyük cihad olan nefis cihadından kaçarlar. Ve hakikati ilahiyyenin meydana çıkmasına yardım etmezler, yardım etseler bile arkalarını dönüp nefsi emmareleri istikametine dönüp kaçarlar. (M.D.) 

 "İhrac, nefsin 'diyâr-ı hevâ'dan çıkarılmasıdır. 'Münafıklar' ise onun 'zâhir-i îman, bâtın-ı küfr' halleridir. Ne zaman nefs tevhîde çağrılsa, o haller onunla gelmez."[60]

 "Kûtılû: Nefsin 'hevâ' ile harbidir. 'Münafıklar' onun 'urefâ' (arifler) görünümlü hevâlarıdır. Onlar, nefsin cihadına yardım etmez; çünkü aslında hevânın ta kendisidirler."[61]

 "Nesarûhum: Nefsin münafık halleri, ona 'hâl' olarak yardım eder, ama 'makam' olarak etmez. Hâl geçince, onlar 'edbâr' (arka) döner; yani nefsi yalnız bırakır."[62]

 "Lâ yunsarûn: Nefis, münafıklarından (riya, ucb, haset) tamamen soyulunca, hiçbir yardım görmez. İşte o an, 'Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh' demeye başlar. Bu, onun için en büyük kurtuluştur."[63]

 "Nefs, 'münafık'larıyla (riya, haset, ucb) beraber yaşar. Ona 'ihrac' (tevhîd hicreti) emredilince, onlar 'lâ yahrucûne mehum' (onunla çıkmaz). 'Kıtâl' (hevâ ile savaş) başlayınca 'lâ yansurûnehum' (yardım etmez). Belki bir 'hâl' verirler, ama hemen 'yuvellunnel edbâra' (arka döner). Sonunda nefs 'lâ yunsarûn' (yardımsız) kalır. İşte o an, Hakk'ın yardımı gelir: 'Ve kâne hakkun aleynâ nusrul mu’minîn' (Müminlere yardım etmek üzerimize haktır) (30:47)."[64]

----------------

لَأَنتُمْ أَشَدُّ رَهْبَةً فِي صُدُورِهِم مِّنَ اللَّهِ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَّا يَفْقَهُونَ {الحشر/13} 

(59/13) “Le-entum eşeddu rahbeten fî sudûrihim mina(A)llâh(i) zâlike bi-ennehum kavmun lâ yefkahûn(e)”

 (59/13) Onların kalblerinde sizin korkunuz, Allah'ın korkusundan fazladır. Böyledir, çünkü onlar anlamayan bir topluluktur. denilir. Aralarına kapılı bir sur çekilir ki, onun içinde rahmet, dışında da azap vardır.

---------------- 

 Rehbet: Nefsin 'hakikat ilmi'nden korkusu, 'Hakk'ın celâl'inden fazladır. Zira ilim, onun hevâsına doğrudan müdahildir; Hakk ise ona uzak görünür."[65]

 "Cudur (duvarlar), nefsin 'vehm'inden (kuruntusundan) ördüğü perdelerdir. Onun içinde 'rahmet' (vahdet), dışında 'azap' (kesret) vardır. Ama nefs, içeride olduğunu bilmez."[66]

 "Nefs, 'eşeddu rehbeten' ile hakikatten korkar. Çünkü hakikat onun 'ene'sini (benliğini) yıkar. 'Lâ yefkahûn' ile anlamaz; zira anlasa, duvarın içinde olduğunu bilir. O duvar, onun 'vehm'idir; içi rahmettir, dışı azaptır. Ama nefs, içerde olduğunu bilmez, dışarda sanır kendini."[67]

----------------

لَا يُقَاتِلُونَكُمْ جَمِيعًا إِلَّا فِي قُرًى مُّحَصَّنَةٍ أَوْ مِن وَرَاء جُدُرٍ بَأْسُهُمْ بَيْنَهُمْ شَدِيدٌ تَحْسَبُهُمْ جَمِيعًا وَقُلُوبُهُمْ شَتَّى ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَّا يَعْقِلُونَ {الحشر/14} 

(59/14) “Lâ yukâtilûnekum cemî’an illâ fî kuran muhassanetin ev min verâ-i cudur(in) be/suhum beynehum şedîd(un) tahsebuhum cemî’an ve kulûbuhum şettâ zâlike bi-ennehum kavmun lâ ya’kilûn(e)”

(59/14) Onlar müstahkem kaleler içinde veya duvarlar arkasında olmadan sizinle toplu hâlde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın. Hâlbuki kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akılları ermez bir topluluk olmalarındandır.  

----------------

 Nefsi emmare kuvvetleri hayal (heva) ile oluşturduğu kaleleri ve vehim (şartlanma) ile ördüğü duvar arkasında efelik taslar ve hakikat kuvvetleri ile çarpışmaya çıkmaz. Ve bu kuvvetler kendi aralarında kuvvetle çarpışır. 

 Bazen derviş olmak için gelen kişiler samimi değilse bu hayal ve şartlanma bilgileri ile oluşturdukları kale duvarlarını yıkamaz ve bir zaman sonra ayrılıp giderler. (M.D.) Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.

 Seferin üstâdın küll olan aşkı üzerine; yüz binlerce zerreye ittihâd verdi!

 “Aşk-ı küll-i üstâd" terkibinde “küll”, “aşk”ın sıfâtı ve “aşk-ı küll" muzâf; ve “üstâd" muzâfun-ileyhtir. “Küll olan aşkın üstâdı” demek olur. Ve “küll olan aşk”, aşk-ı hakîkî olan aşk-ı İlâhîdir. Bu “aşk-ı küll”ün zıddı, mecâzî olan “aşk-ı cüz’ dür ve Hakk’ın gayri görünen sûretlere muhabbettir. “Aşk-ı küll” mâye-i sulh ve ittihâddır. Ve “aşk-ı cüz’ mâye-i tefrika ve nizâ’dır. Aşk-ı küllün üstâdı enbiyâ ve onlann vârisleri olan evliyâdır. Zîrâ efrâd-ı beşeri mâsi- vâ-yı Hakk’a muhabbetten tebrîd ve muhabbet-i Hakk’a teşvîk ederler. Ve aşk-ı cüz’ün üstâdı ise İblîs ve tevâbi’idir. Efrâd-ı beşeri Hakk’a muhabbetten tebrîd ve mâsiva-yı Hakk’ın muhabbetine teşvîk ederler. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte, bilhassa Risâletpenâh (s.a.v.) Efendimizin himmet-i seniyyeleri' sâyesinde, birbirinin düşmanı olan Evs ve Hazrec kabileleri efrâd-ı kesîresinin ittihâdına işâreten, üstâd-ı hidâyet olan Resûl-i Zîşân Efendimizin aşk-ı küllünü tahsîn ve bu aşk-ı küllün mâye-i ittihâd ve sulh olduğunu beyân buyururlar.

 Geçecek yollarda müfierik toprak gibi, çömlekçinin eli onları bir testi yaptı.

 Çömlekçinin eli, şurada burada müteferrik bir halde bulunan topraklan toplayıp yoğurarak bir testi vücûda getirdiği gibi, Resûl-i Zîşân Efendimizin dest-i himmeti dahi, müteferrik bir halde birbirinin düşmanı olan kabâili cem’ edip, nefs-i vâhide yaptı.

 Zîrâ su ve çamur olan cisimlerin itihâdı nalındır; can huna henzemez!

 Topraktan neşv ü nemâ bulan ecsâm-ı beşerin ittihâdı ve teşkil ettiği bir cem’iyet nâkıstır. Bu ittihâd kâmil olmak için, rûhlann ve ma’nâların birleşmesi îcâb eder. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri, zâhirde müttehid görünen mü-nâfıklar hakkında, (Haşr, 59/14) ya’ni, “Sen onları müctemi’ ve müttehid zannedersin; halbuki onlann kalbleri ve ma’nâlan müteferriktir!” buyurur. Binâenaleyh, canların ittihâdı ve birleşmesi cisimlerin birleşmesine benzemez.

 Eğer huraâa misâl içinde rmzîrleri söylesem, korkarım ki anlayışa ihtilâl getirir!

 Eğer bu canların ittihâdı bahsinde ma’külü mahsüs kılmak için mahsüsâttan misâl getirerek, ittihâd-ı ervâhın nazîrlerini söylesem ve bu sim tavzih etsem, idrâkleri bozar ve karıştırır diye korkarım.[68]

 Mâdemki arslan değilsin, sakın ileriye ayak koyma; zîrâ o ecel kurttur ve senin canın koyun.

 Ve eğer sen "abdal"dan isen ve senin koyunun, arslan oldu ise, emîn olarak gel ki, senin ölümün baş aşağı oldu.

 Yukarılarda dahi îzâh olunduğu üzerine, alelumûm mevt iki nevi’dir. Biri ıztırârî ve tabiîdir ki, benî-beşerin cümlesi bu mevte mahkûmdur. Nitekim (Âl-i îmrân, 3/185) ya’ni “Her bir nefis ölümü tadıcıdır” buyrulur. Bîgeri ihtiyârî ve irâdîdir ki, bu nevi’ ölüm, benî-beşerin umûmuna mahsûs değildir. Küre-i arz üzerinde bir buçuk milyâr tahmîn olunan efrâd-ı beşerden pek azına nasîb olur bir devlet ve inâyet-i Hak’dır. Bu mevt-i ihtiyarîde insanın sıfât-ı nefsâniyyesi, sıfât-ı hakkâniyyeye tebdîl olunduğu için, bu saâdetlilere “abdâl" ta’bîrolunur.

 Ve bu mevt-i ihtiyârî ile ölenlerin indinde mevt-i ıztırârî ve tabîînin aslâ ehemmiyeti yoktur. Onlar mevt-i tabîîye âşıkdırlar. Bir numûne olmak üzere cenâb-ı Pîr efendimizin sandûka-i şerifleri üzerine yazılmış olan bir gazel-i âlîlerinin burada dercini münâsib gördüm. Gazel:

 “Ölüm gününde benim tabutum gidici olduğu vakit, benim için bu cihânın derdi olduğunu zannetme! Benim için ağlama ve yazık, yazık! deme! Şeytanın hilesine düştün, o yazık oldu. Cenazemi götürdüğün vakit, tırak, fırâk deme! Benim için o zaman mülâkât-ı visâl olur. Vaktâki beni mezara tevdi’ edersin, veda' veda 'deme ki, mezar cem’iyyet-i kulûbun perdesi olur. Aşağıya gitmeği gördüğün vakit, yukarı gelmeğe bak; güneşin ve ayın gurubuna niçin ziyân olsun? Sana gurûb görünür, fakat şurük olur, lahd hapis gibi görünür, canın kurtulması olur. Hangi dâne zemine gömüldü, neşv ü nemâ bulmadı? Niçin senin dâne-i insâniyyetine bu şübhe olsun? Hangi kova aşağıya gitti ve dolu olarak dışarıya gelmedi. Kuyudan dolayı cân Yusuf'una niçin figân ola? Vaktâki ağzı bu taraftan bağladın, o tarafa aç ki, senin hây ve hüyun lâ-mekân fezasında olsun!" Abdâl kimdir? O kimsedir ki, o mübeddel ola, onun şarâbı Hâlık’ın tebdilinden sirke ola.

 "Şarâb”dan murâd, enâniyet sarhoşluğu veren sıfât-ı nefsâniyyedir. “Sirke”den murâd, sıfât-ı mahmûde-i rûhâniyyedir. Ya’ni “Abdâl o kimseye derler ki, onun sıfât-ı nefsâniyyesi, sıfât-ı rûhâniyyeye tebdîl edilmiş ola; ve rûh halîfe-i Hak olduğundan, onun sıfâtı, sıfât-ı ilâhiyyenin pertevi olur.” Fakat zan cihetinden arslan tutucu bir sarhoşsun; ve kendini arslan zan edersin, sakın da'vâ etme!

 Fakat ey nefsânî olan kimse, sen nefsinin kötü sıfâtlarının şarâbını içip, kendi benliğinin sarhoşu olmuşsun ve o enâniyet sebebiyle, kendini arslanlan avlayıcı bir tasarruf sâhibi zannetmektesin; ve kendini arslan zannediyorsun. Sakın merdân-ı Hakk’m saldırdıkları meydân-ı harbe saldırma!

 Hak, nâ-sedîd olan ehl-i nifâkdan dolayı buyurdu ki: "Onların aralarında olan harb, şedîd harbdir."

 “Sedîd”, doğru ve “nâ-sedîd”, eğri demektir. Ya’ni eğri olan ehl-i nifâkdan dolayı Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Haşr’da (Haşr, 59/14) ya’ni “Sizinle mukatele edemezler, ancak tahsîn olunmuş karyelerde, yâhud duvarlar arkasından harb ederler; onların aralarındaki muhârebeler şedîddir. Sen onlan müctemi’ zannedersin, halbuki onların kalbleri müteferrikdir. Bu hâl muhakkak onlann taakkul edemez bir kavim olduklan sebebiyledir” buyurur. Ya’ni kavilleri fiillerine uymayan ehl-i nifâk, kendi aralarında harbden bahsederken şöyle vururuz ve böyle keseriz diye büyük kahramanlıklar gösterirler; sözleri fiiliyâta münkalib olduğu vakit, saklanacak yer ararlar.

 Birbirleri arasında merdânedirler; gazada ise evin kadınları gibidirler.

 Gaybın seraskeri olan Peygamber buyurdu: "Ey delikanlı, harblerden evvel şecâat yoktur!" Âlem-i gaybın seraskeri ve zamâir-i beşerin vâkıfı olan Resûl-i zîşân Efendimiz, söz ile kahramanlık gösteren birine hitâben: “Ey delikanlı harbden evvel şecâat yoktur" buyurdu. Zîrâ insanın mâhiyyet-ı rûhiyyesi ancak, fiiliyyât sahasında zâhir olur. Beyt-i Ziyâ Paşa:

 Ayinesi işdir kişinin lâfa bakılmaz Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde Gazâ lâfı vaktinde ağızlarını köpük dolu ederler; cenk kızıştığı vakit, köpük gibi fensizdirler.

 “Aralarında muhârebe lâfi olduğu vakit, söz kahramanlan ağızlannı köpürte köpürte düşmanı mağlûb ve makhûr edeceklerinden bahs ederler; fıilen harb zuhûrunda cenk kızıştığı vakit köpük gibi fensiz ve tedbirsiz bir halde darmadağın olurlar." Hind nüshalannda ikinci mısrâ’ “Galeyan ve cenk vaktinde köpük gibi düşerler” sûretindedir.

 Gazâ zikri vaktinde, onun kılıcı uzundur; kerr ü fer vaktinde onun kılıcı soğan gibidir.

 “Kerr ü fer", eski harblerde, pehlivanlann harb meydanlannda düşmana karşı elindeki kılıç ve kalkan ile ileri geri vaziyetler göstermesi ma’nâsınadır. Ya’ni “Söz kahramanlanmn kılıcı, muhârebe lâfı olurken pek uzun olup, düşmanı kahr eder; fakat kerr ü fer vaktinde ve söz fıiliyâta intikâl ettikde, o kahramânın kılıcı soğan gibi güs-güdük ve metânetsiz bir hâle gelir.” Düşünce vaktinde, onun kalbi yara isteyicidir; sonra bir iğne ile onun tulumu boşaldı.

 “Harb düşüncesi vaktinde o söz kahramanının kalbi, düşman kılıcından yara isteyicidir. Harb, fiiliyat sâhasma geldikten sonra, onun hayâl rüzgârı ile dolu olan vücûdunun tulumu, cüz’î bir yara ile boşalır ve pörsür.” Bu beyitlerin hem harb-i zâhirîye ve hem de harb-i ma’nevîye şumûlü vardır. Tarîk-i Hakk’a sülük husûsunda birçok kimseler cür’et gösterirler ve hayâllerinde yaptıkları mücâhedât ile nefis ve şeytanı mağlûb ederler; vaktâki önlerine nefsin ve şeytanın muhâcemâtı çıkar, mağlûb ve perîşân olurlar; ve başlanna bir belâ gelse, feryâd ederler ve tabîb-i İlâhî olan mürşid-i kâmilin tertîb ettiği acı ilâçları yutamazlar.

 Ben saykal vaktinde cefâdan kaçan, safâ isteyiciden aceb tutarım.

 “Saykal”, cilâ vermek ve parlatmak. Ya’ni “Kalbinin safasmı ve temizliğini isteyen bir sâlikin, mürşid-i kâmil tarafından kalbine cilâ vermek için riyâzet ve mücâhede cefâsından kaçmasına taaccüb ederim; zîrâ bir kimsenin istediği şeyin esbâb-ı husûlünden kaçması, şâyân-ı taaccübdür.”[69]

----------------

 "Kuren muhassanetin, nefsin 'âdet' kaleleridir. Cudur, onun 'vehm' (kuruntu) duvarlarıdır. Nefis, bunlar olmadan 'hakikat'le savaşa girmez; çünkü hevâsı çıplak kalmaktan korkar."[70]

 Be’suhum beynehum şedîd: Nefsin 'hevâ'ları birbiriyle çarpışır. Biri 'irfan' ister, diğeri 'şehvet'. Bu, onun iç savaşıdır."[71]

 "Kulûbuhum şettâ: Nefsin lâtifeleri (kalp, ruh, sır) birbiriyle uyumsuzdur. Biri Hakk'ı zikreder, diğeri mâsivâyı. Bu, onun 'kesret' içindeki perişanlığıdır."[72]

 "Lâ ya’kılûn: Onlar 'akl-ı maâd'dan (hakikat aklı) mahrumdurlar. Akılları, 'akl-ı meâş' (dünyevî akıl) ile sınırlıdır; bu yüzden vahdeti göremezler."[73]

 "Nefs, 'kuren muhassane'de (sağlam kalelerde) saklanır. 'Be’suhum beynehum şedîd' ile iç savaş yaşar. 'Kulûbuhum şettâ' ile parçalanmıştır. 'Lâ ya’kılûn' ile hakikati idrak edemez. Ey sâlik, nefsinin bu halini gör; kalelerini yık, iç savaşı bitir, gönlünü cem et, akl-ı maâd ile bak!"[74]

 "Hakikat ehli, nefsinin 'kuren muhassane'sini (sağlam kalelerini) bilir; onları 'Lâ havle' ile yıkar. 'Be’s'ini (iç savaşını) 'Lâ kuvvete' ile durdurur. 'Kulûb'unu (kalplerini) 'illâ billâh' ile cem eder. O, 'akl-ı maâd' ile baktığı için, vahdeti görür."

----------------

كَمَثَلِ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ قَرِيبًا ذَاقُوا وَبَالَ أَمْرِهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ {الحشر/15} 

(59/15) “Kemeśeli-lleżîne min kablihim karîbâ(en) żâkû vebâle emrihim velehum ‘ażâbun elîm(un)”

 (59/15) Onlar, kendilerinden az önce gelip de yaptıkları işin vebalini tatmış olanlara benzerler ve onlara elemli bir azap var. 

----------------

كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ لِلْإِنسَانِ اكْفُرْ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِّنكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ {الحشر/16}

(59/16) “Kemeseli-şşeytâni iz kâle lil-insâni-kfur felemmâ kefera kâle innî berî-un minke innî ehâfu(A)llâhe rabbe-l’âlemîn(e)”

(59/16) Şeytan gibi, hani insana, kafir ol der de insan kafir oldu muydu, şüphe yok ki der, ben senden tamamıyla uzağım, şüphe yok ki ben, âlemlerin Rabbi Allah'tan korkarım.

---------------- 

 Âdem (a.s.) da meydana gelen Âdemi hakikatlerde melekler olduğu gibi şeytanlar da meydana geliyor, o da bir güç, bizim bir gücümüz çünkü bizde de Aziz, Cebbar, Mütekebbir isimleri olduğundan ve onların zuhur mahalli iblis ismi verilen eksi güçler olduğundan, o bizim içimizdeki iblis bize secde etmedi, iblis ateş kaynaklı, diğerleri nûr kaynaklı güçlerdir.

 Âdeme secde etmedi ve etmezde, başka yönüyle edemezde zâten, fakat bu mazur görmek değil bu da işin başka bir yönü, iblis kendini nasıl müdafa ediyor fizik oluşumuna bakarak “ben ateşten hâlkedildim o topraktan” diyor. Dikkat edelim ateş yandığı zaman yukarıya doğru çıkar ve aşağıya gitmez yani iblis secde edemezdi zâten. 

 (s.a.v.) Efendimiz nasıl buyurdu “Ben şeytanımı müslüman ettim” diye, bizim de eğitim neticesinde bize o anda secde etmeyen o iblisi düşünceleri, güçleri, duyguları zaman içerisinde eğiterek bize itaat eder hâle getirmemiz gerekmektedir. Çünkü hilâfet makamı gerçekten bir hilâfet makamı ise oraya bütün teba’nın uyması gerekli uymaz ise eğer o mülkün dışına çıkması gerekli fakat iblis dediğimiz o varlık bizim mülkümüz de mevcut olduğundan onu dışlamamız dışarıya çıkarmamız mümkün olmadığından, onu eğitmemiz gereklidir. İblis dediğimiz nefsimizi, benliğimizi idrak etmemiz gerekiyor ki Cenâb-ı Hakk’ın o yoldan vermiş olduğu ne kadar büyük lütfu var bizlerin üzerinde, “Men arafe nefsehu fekad arafe rabbehu”, “onu tanıdığın zaman Rabbinı tanırsın” diyor, işte nefs dediğimiz o oluşumun bir gücü bu iblis’te mevcut. Şurayı da iyi anlamamız lazım; 

 İblisin nefsimizdeki mevcudiyeti emmâre, levvâme, mülhime’nin bir kısmında, emmâre’de iblisin üzerimizde şiddetli tasarrufuve hakimiyeti vardır, levvâme’de bu biraz azalıyor, mülhime’de yarıya düşüyor, mutmainliğe geldiğimiz zaman orada artık iblisin hükmü ve iblislik hükmü kalmamış oluyor yani iblisliğin kendine ait hükmü kalmamış oluyor ama bizde iblislik var ve biz onu arif yapmış oluyoruz. Evvelce de meleklerin hocası idi iblis yani aklı çalışıyor ve ilmi var idi, işte biz ona vahdet ilmini öğrettiğimiz zaman o iblis bizim ayağımıza kanca takmıyor, kendi enerjisiyle bizi destekliyor, ateşiyle muhabbetiyle bizi destekliyor.

 Doksan dokuz Esmâ-i İlâhiyye’den Aziz, Cebbar, Mütekebbir isimleri bizde de mevcut, Aziz azizlenmek, Cebbar cebren iş yaptırmak, Mütekebbir kibirlenmek gurulanmak, işte bu Esmâ-i İlâhiyye’nin insândaki mevcudiyeti iblislik yönünü ortaya çıkartıyor. Eğer bu olmazsa insân eksik olur, iblis dışarıda da var, içerdeki iblisle dışardaki iblis buluştuğu zaman iş kötü Allah etmesin, yani dışarıdan o gücü aldığı sürece bizi dinlemez. Mevlânâ Hz.lerinin buyurduğu gibi “altı cihetin kapısını kapatın” diyor. İşte dışarıdaki iblislerle içerdekinin irtibâtını kesmektir bu kapatma, beslenmesini kesmektir, dışarıdan güç almayınca içerideki gücü nasıl olsa tükenecektir, dolayısıyla içeride o boğulur veya isyan etmez hâle getirilir terbiye edilir, o zaman bize o iblis dediğimiz güçler çok faydalı olur, ateştir muhabbete dönüştürülür. O kadar çok özellikleri var insân üzerinde o kadar çok tasarrufları vardır. İblis ismi verilen o varlık daha önce azâzîl ismi ile meleklerin hocasıydı. İblis telbis’ten geliyor bilindiği gibi o da ikilime düşmek demektir. Bakın Âdem (a.s.) ın ağzından hiçbir şey duymuyoruz değilmi çünkü o Zât mertebesinde bir sembol olarak, kendine ait bir varlığı yok ki zâten kendinden bir şey çıksın ortaya, bir oluşum çıksın. Cenâb-ı Hakk’ın Zâti zuhuru olarak yani hilâfet mertebesinin kullanıcısı olarak, Zât mertebesinin zuhuru olarak ortaya çıksın, diğerleri yani melâikeyi kirâm olsun, iblis dediğimiz varlık olsun hepsi esmâ mertebelerinin zuhurlarıdır. 

 İşte iblis’te daha evvelce gizli olan “ene”si “benliği” Cenâb-ı Hakk azıcık iğneyi dokundurunca ortaya çıkıveriyor. Orada tesir ediyor, tecelli ediyor, daha evvelce mertebe’de hep meleklerin üstünde bir görüntüde olduğundan, hep melekleri eğitici, meleklere öğretmen olduğundan kendisinin üstünde bir varlık yok zannediyor. Onu zora sokacak, ona ters gelecek bir varlık olmadığın dan, sinirlendirecek nefsâniyyetini faaliyyet’e geçirecek bir fiil olmadığından, o nefsaniyet yani Cebbar, Mütekebbir, Azizlik esmâsı gizliydi. Onda bâtındaydı yani sadece Alîm vasfı var ve Hakkîm vasfı yok onda, eğer Hakkîn vasfı olsa bu işleri idrak ederdi zâten, hikmetli işleri idrak ederdi. Ne zaman ki Cenâb-ı Hakk ona, îdem’e secde et emrini verdi işte ondaki Aziz, Cebbar, Mütekebbir esmâsı faaliyyet’e geçti ve “hayır secde etmem” dedi, işte bu Âdem (a.s.) ın ona Rahmet’idir, Cenâb-ı Hakk’ında Rahmetidir. 

 İnsân ne kadar allâme olsa, ne kadar ilim ehli olsa, ne kadar çok bilse sonuçta kendini tanımadığı sürece mutlaka yanlış yapar, yani ilmini Hakkîm ile hikmetle desteklemesi ve o ilmi irfaniyet ile de faaliyete geçirmesi gerekiyor. Onun için nefsine “arif” olan diyor kendisini bilen demiyor “men arefe nefsehu” yani nefsine arifse ve kendi varlığını oluşumunu bu koşullar içinde tanıyorsa, melekûtunu yani kendindeki melekliğini şeytanlığını, halifeliğini, beşeriyetini, toprağını, ruhunu, bunun nurunu, kim kendi varlığını tanıyorsa Rabbinı ancak o tanır başka yolu yoktur. İstediğimiz kadar Rabbim şöyle Rabbim böyle diyelim bunlar kelâmi yani sözde olan şeylerdir ama demin de dediğimiz gibi Allah kulunun zannına göredir ve onu da kabul eder, iyi niyetinden hepsini kabul eder ayrı ama Cenâb-ı Hakk bunları böyle kabul ediyor diye biz kendimizin yolunu vuramayız. Yolumuzu açmamız gerekiyor çünkü bizde Cenâb-ı Hakk’ın vermiş olduğu yine bir hakk var ve hilâfet hakkı var çünkü “yeryüzünde halife hâlkedeceğim” diye çok büyük lütufta bulunuyor ve dola-yısıyla değer vermiş oluyor.[75] “ İz- -T-B- ” Âdemi hakikatler beden arzında faaliyete geçtiği zaman, meleklerin hocası olan azazil bunun kabul etmiyor ve şeytan vasfını alıyor. Ve bulunduğu mahalde hakikati ilahiyye ört gizle diye iğva veriyor. Ve hakikati ilahiyye örtüldüğü zamanda Hakk’ı bilip tanıdığından ben Âlemlerin rabbi olan Allah’tan korkarım diyor. (M.D.) Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.

 Şeytan şer için Âdem tarafına gitti; şeytandan beter olan senin tarafına gelmez.

 Şeytan âdemoğluna şer için ve onu doğru yoldan çıkarıp zarâra sokmak için yaklaşır. Mâdemki sen dalkavukların övmeleriyle azdın ve nefsin kibir ve gurûr ve benliğe mübtelâ oldu ve ben herkesten daha hayırlıyım der oldun ve halkı bu benliğinin ve nefsinin hazzı yüzünden incitmeye başladın; artık şeytanın seninle bir işi kalmadı. Bundan dolayı senin yanına gelmez; çünkü sen şeytandan beter oldun. Çünkü şeytan görünür bir mahlûk olmadığından, onun zarârları doğrudan doğruya maddî değildir ve sen ise tamâmıyle şeytanın sıfâtını taşıyıcı olup, görünür bir mahlûk olduğundan, senin zarârın halka doğrudan doğruya maddî olur.

 Sen âdemî oldukça, şeytan senin arkandan koşuyordu; ve o bâdesini tattırıyor idi.

 Ne zamanki sen şeytanlık huyunu sağlamlaştırırsın, senden yana işsiz kalan şeytan kaçar.

 Bu iki beyt-i şerîfte Haşr sûresinde olan “Ke meseliş şeytâni iz kâle lil insânikfur, fe lemmâ kefere kâle innî berîun minke innî ehâfullâhe rabbel âlemîn” (Haşr, 59/16) ya’nî "(Münâfıkların, yahûdîlere müslümanlar aleyhine isyân ve savaşta sizinle berâberiz diye gerçekleşen ayartmaları) şeytanın örneği gibidir ki, insanı küfret diye ayartır; kâfîr olduğu zaman de, ben senden berîyim; ben Rabbü'l-âlemin olan Allah Teala'dan korkarım der" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

 Ya’nî şeytan seni yoldan çıkarıncaya kadar arkandan koşar; ne zamanki onun istediği kadar berbât bir hâle gelirsin, artık seninle işi kalmaz ve seni kendi fenâlıklarına vekîl edip seni kendi hâline bırakır.[76] 

 "İblîse kabahatsiz lanet edersin; niçin telbîsi kendinden görmezsin?"

 “Vazîfe-i İblîs sâdece iğvâdır. Asıl bu iğvâyı kabûl ve icrâ eden senin nefsindir. Eğer nefsin kabûl etmese bu iğvânın ne te’sîri olur? Binâenaleyh senin ef âlinin fesâdı nefsindendir. Sen ise telbîsi nefsinden görmeyip, İblîs’e nâhak yere la’net edersin.” Nitekim hadîs-i şerîfte, “Hamd olsun Allâh Teâlâ’ya, şeytanın emrini vesveseye reddetti" buyurulur.

 “Ey azgın, İblîs'ten değildir, şendendir; tilki gibi kuyruk tarafına koşarsın!” Ya’ni, “Tilki kurnaz bir hayvan olduğundan, avlayacağı hayvanın yüz tarafından değil, ansızın kuyruk tarafından hücûm ettiği gibi, sen dahi merâtib-i vücûd-ı vâhid-i Hakk’ın kuyruğu mesâbesinde olan esfel-i sâfilîn mertebesinin huzûzât ve lezzâtına koşar ve hücûm edersin. Binâenaleyh ey azgın, senin azgınlığın İblîs’ten değil, senin nefsindendir.” Vaktaki yeşillik içinde kuyruğu göresin, tuzak olur; sen bunu niçin bilmezsin.

 Tilkinin bu tarz-ı hücûmunu bilenler, tilkiyi tutmak için tuzak kurup, hayvan kuyruğu tertıb ederler. “Vaktâki tilki yeşillik içinde bu kuyruğu görüp hücûm eder; o tuzağa tutulur. Senin nefsin de tilkiye benzer. Sûret-i zâhiresi yeşillikler gibi müzeyyen ve latif görünen bu dünyânın kuyruk mesâbesinde olan hazlannı ve lezzetlerini görüp hücûm eder ve netîcede tuzağa tutulur. Sen bu hakikati niçin bilmezsin de, Îblîs’e kabâhat isnâd edersin?”

 "Ondan dolayı bilmezsin ki, seni ilimden uzak etti, ötuyruğun meyli senin aklının gözünü kör etti!"

 “Senin bu hakîkata adem-i vukufun, kuyruk mesâbesinde olan lezâiz-i dünyeviyyeye meyil sebebiyle ilim ve irfândan uzaklaşman ve aklının gözü körleşmesindendir. ”

 "Senin eşyaya muhabbetin seni kör ve sağır eder. Senin kara nefsin fesâda say etti, husûmet etme!"

 “Senin bu âlem-i süflî sûretlerine meyil ve mu-habbetin, senin aklının gözünü kör ve kulağını sağır etmiş ve ilim ve irfân-dan uzaklaş-tırmıştır. Nitekim Ebû Dâvûd ve Ebû’d-Derdâ hazretlerinden rivâyet olunan hadîs-i şerîfte, “Senin eşyâya muhabbetin, seni kör ve sağır eder” buyurulur. Binâenaleyh senin kara nefsin fesâda sa’y etti; ona karşı husûmet et! Nitekim hadîs-i şerîfte, “Senin en şiddetli olan düşmanın, iki omuzlarının arasındaki nefsindir” buyurulur. Böyle olunca, bana karşı husûmetten vazgeç!"

 "Sen kabâhati benim üzerime koyma! Eğri büğrü görme, ben kötülükten ve hırstan ve kînden bîzârım!"

 "Ben kötülük ettim, şimdi peşîmânım; gecenin gündüze gelmesine muntazırım!"

 “Ben Hâlik’ıma karşı yaptığım muhâlefet ve kötülükten dolayı şimdiki halde peşîmânım. Ve ümîd ederim ki, bu nedâmetim sebebiyle, hakkımda tecellî eden kahır lütfa mübeddel olsun ve zulmet-i Celâl’i nûr-i Cemâl ta’kîb et-sin!"

 "Ben halk içinde kabâhatli oldum; her erkek ve kadın kendi fiilini benim üzerime koyar!

 Ya’ni, “Ben iğvâ ederim; kimsenin fiiline iştirâk etmem. Böyle olduğu halde, erkekler ve kadınlar icrâ ettikleri ef âl-i fâsidelerini benim üzerime yükletirler ve “İblîs yaptı!” derler." Ma’lûm olsun ki, İblîs'in işi iğvâdan ibârettir. Ve onun vesvesesi ve keydi zaîftir. Nitekim âyet-i kerîmede, (Nisa, 4/76) ya’ni, “Şeytanın keydi za'îftir” buyurulur. îğvâât ve vesâvis-i şeytâniyyeyi âlem-i ef âlde izhâr etmek, iğvâ olunan kimsenin fiilidir. Ve herkes kendi fiilinden mes’ûldür. Ve sûre-i Haşr’deki âyet-i kerîmede de bu hakîkata işâret buyurulur: (Haşr, 59/16) ya’ni, “Vaktâki şeytan insana ‘Küfret!’ der; o da küfrettiği vakit şeytan der ki: ‘Ben senden müteberrîyim. Muhakkak ben Rabbü’l-Âlemîn’den korkarım.’” İmdi, şeytan “Küfret!” dediği vakit bir kimse küfretmezse, onun iğvâsı beyhûde olur; ve küfrederse, küfür küfredenin fiilidir. Şeytanın iğvâsından dolayı onun mes’ûliyyeti bahs-i dîgerdir. Bu husûsta Hz. Şeyh-i Ekber et-Tedbîrâtü’l-llâhiyye Fî Islâhı Memleketi’l-lnsâniyye nâmındaki kitabında “Tevkî’-i şeytânî” bahsinde dakik tafsilât i’tâ buyurmuşlardır. Burada tafsili uzar.[77] 

----------------

فَكَانَ عَاقِبَتَهُمَا أَنَّهُمَا فِي النَّارِ خَالِدَيْنِ فِيهَا وَذَلِكَ جَزَاء الظَّالِمِينَ {الحشر/17} 

(59/17) “Fekâne ‘âkibetehumâ ennehumâ fî-nnâri hâlideyni fîhâ ve zâlike cezâu-zzâlimîn(e)”

(59/17) Derken ikisinin de sonları şu olur: Şüphe yok ki ikisi de, ebedi kalmak üzere ateşe girerler ve budur zulmedenlerin cezası.

----------------

 Nefsi emmarenin hayal ve vehimi ile nefsine zulmedenlerin karşılığı nefsin Hakk’tan ayrılık ateşinin azabıdır. (M.D.) Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.

 Vaktâki ayak koydu, hendeğe düştü, o kahkaha ile gülmeye dudak açtı.

 Vaktâki insan şeytanın hilesine aldanıp küfür ve inkâr tarafına ayak bastı, şekâvet hendeğine ve çukuruna düştü, o Benî-Âdem’in düşmanı olan mel’ûn kahkaha ile gülmeye dudak açtı ve sevincinden dudakları kulaklarına varacak derecede gülmeden bayıldı. Nitekim sûre-i Yâsîn’de (Yâsîn, 36/60) “Ey Âdem Oğullan! Şeytana itâat etmeyin, zîrâ o sizin apaçık düşmanmızdır!” buyurulur.

 “Hey! Gel, ben senden tamalar tatarım!" Ona der: "Git” Git ki senden bizarım." Küfür yüzünden dünyevî ve uhrevî azâb-ı İlâhîye giriftâr olan insan şeytana hitâben der ki: “Hey! Gel, ben bu belâdan kurtulmak için senden tama’lar ve ümîdler tutanm. Zîrâ sen bana yardımlar va’detmiş idin!" Şeytan ona cevâben der ki: “Git, git! Zîrâ ben senden bîzânm!"

 "Sen Kirdigâr'ın adlinden korkmadın. Ben korkarım, ilenden iki elini kaldır!"

 “Sen fail-i mutlak olan Hakkin adlinden ve ameline mukabil vereceği cezâdan korkmadın. Ben korkarım. Bu hâl içinde benden el çek!” Hak buyurdu ki: "Muhakkak o iyilikten cüda oldu. Sen dahi bu tezvirler de ne vakii kurtulursun?" Bu beyt-i şerîfte yukanda zikr olunan sûre-i Haşr’deki âyet-i kerîmenin mâba’di olan (Haşr, 59/17) ya’nî “O şeytan ve insanın âkıbetleri ebedî ateşte olmaktır; ve zulm edenlerin cezâsı budur” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu beyit ile aşağıdaki beyitler bu âyet-i kerîmenin tefsiridir. Ya’nî Hak Teâlâ buyurdu ki: “O insan hidâyet yolunun rehberleri olan peygamberleri bırakıp senin hîlene aldanarak iyilikten ayrıldı. Ey şeytan! Sen dahi bu tezvîrler ve yalanlar ile ne vakit azabdan kurtulursun?” Hesab gününde fail ve mefûl kara yüzlüdürler ve sengsârın harîfidirler. 

 “Sengsâr", “taşlamak ve recm etmek cezâsı" ma’nâsınadır. “Harîf’, san’atları ve işleri bir olan arkadaş demektir. Ya’nî, hesab günü olan kıyâmette fail ya’nî dalâlet husûsunda müessir olan şeytan ve mefûl ya’nî emr-i dalâlette şeytanın te’sîrini kabûl eden insan kara yüzlülerdir; ve taşlanmak cezâsının harîfi ve müstehakkıdırlar. Ba’zı nüshalarda “harîf’ ile “sengsâr” arasında vâv-ı âtıfe vardır. Bu sûrette ma’nâ “fail ve mefûl kıyâmette kara yüzlüdürler ve arkadaştırlar ve mercûmdurlar, ya’nî taşlanırlar” demek olur.

 Yolu vurulmuş ve yol vurucu hükümde ve adlde uzaklık kapısında ve kötü döşektedirler.

 “Uzaklık kapısı”ndan murâd, cehennemdir. Zîrâ “cehennem”, “derin kuyu” ma’nâsına olan “cehnâm”dan müştaktır. “Mihâd”, döşek; “bi’se’l-mihâd”, “fenâ döşek” demek olur. Ya'nî, yolu vurulmuş ve dalâlete düşürülmüş olan insan ve yol vurucu ve ıdlâl edici olan şeytan, Hakk’ın hükmünde ve adlinde Zât-ı Hak’tan uzaklık kuyusunda ve kötü döşekte ve mahaldedir.

 Ahmağa ve onu aldatan güla halâstan ve necâttan sahr etmek gerektir.

 “Şigîften”, “sabr etmek” demektir. Ya’nî, dünyânın fani hayâtını kâfi görüp şeytanın iğvâsına aldanan ahmak insana ve o ahmağı aldatıp yolunu şaşırtan gülyabânî mesâbesindeki şeytana azâb-ı İlâhiden kurtulmaktan ve necâttan ümid kesip sabr etmek gerektir.[78]

 ----------------

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنظُرْ نَفْسٌ مَّا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ {الحشر/18} 

(59/18) “Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû-ttekû(A)llâhe veltenzur nefsun mâ kaddemet ligad(in) vettekû(A)llâh(e) inna(A)llâhe habîrun bimâ ta’melûn(e)”

(59/18) Ey inananlar, sakının Allah'tan ve her nefis, yarın için ne hazırladı, ona baksın ve çekinin Allah'tan; şüphe yok ki Allah, ne yapıyorsanız hepsinden haberdar.

----------------

 Her nefis bugünden nefsini tezkiye etmeli ve ne nefsine ve rabbine arif olmak için bu dünya da verilen zaman sermayesini iyi değerlendirmelidir. Bununda yolu Allah’tan ittika etmekten geçmektedir.

 “İttikâ malı elden çıkarmak değil, gönülden çıkarmaktır” Şeriatin ittikası islam’ın şartlarını yerine getirmek ve günahlardan sakınmaktır.

 Tarikatın ittikası Hakk muhabbetinden geri kalmaktan sakınmaktır. 

 Hakikatin ittikası Hak’tan gafil olmaktan saınmaktır. 

 Marifetin ittikası bir an olsun Hakk’tan gafil olmaktan sakınmaktır. (M.D.)

 "Mâ kaddemet: Nefsin her an Hakk'a takdim ettiği 'ayna'lığıdır. O ayna paslı mı, saf mı? İşte nefs, buna bakmalıdır."[79]

 "Nefs, 'li gadin' (yarın için) hazırlık yapar. O 'gad', aslında 'ân-ı dâim'dir (sürekli şimdi). Her an, nefs bir şey 'kaddeme' (ileri sürer). İttikâ ise, onun bu ileri sürdüğünün Hakk'ın rızasına uygun olması içindir. Habîr ismi, nefsin bu halini bilir; ona göre muamele eder."[80]

----------------

وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللَّهَ فَأَنسَاهُمْ أَنفُسَهُمْ أُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ {الحشر/19} 

(59/19) “Velâ tekûnû kelleżîne nesû(A)llâhe fe-ensâhum enfusehum(c) ulâ-ike humu-lfâsikûn(e)”

(59/19) Ve o kişilere benzemeyin ki Allah'ı unutmuşlar da o da, kendilerini unutturmuştur onlara; onlardır, buyruktan çıkanların ta kendileri.

----------------

 Yolumuza Kûr’ân-ı Kerimde Nefs âyetleri ile devam edelim, Diyanet Meali:

59.19 - Allah'ı unutan ve bu yüzden Allah'ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasık kimselerin ta kendileridir.

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

59.19 - Ve onlar gibi olmayın ki Allahı unutmuşlardır da Allah da onlara kendilerini unutturmuştur, onlardır ki hep fasıklardır.

 Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

59.19 - Ve o kimseler gibi olmayınız ki, Allah'ı unuttular da artık (Allah) Onlara kendi nefislerini de unutturdu, işte fâsık olanlar onlardır.

------------------------ 

İZAH: Âyet adeta “Allah onlardan razı, Onlar da Allah’tan razı” âyetinin zıddıdır. 

Allah’ı unuttular ve de Allah onları unutmuyor, unutturuyor farkıyla. Çünkü “Unutma” fiili insanlara aittir. 

Fasıklık burada unutma fiilinin sonucunda ortaya çıkar. Kötü işler yapanlar Allah’ı unuturlar. Ve ne acı sondur… Hatırlama ise kuvve olan Allah bilgisinin açığa çıkmasıdır. Ömrümüzün sonuna kadar bu hazine ile birlikteyiz…

Salik tecrübe ederek şunu öğrenir; Tevhid bilgileri hemen unutan bilgilerdir. Günlük hayatımızda gördüğümüz şeyleri unutmayız. Beş duyu o öğrenmeye eşlik eder. Duygu yönünden bilgiyle bağlantı kurarız. Hafızada saklanır. 

Oysa nefsimiz görünmez. Ona dair bilgileri el yordamı ile görmeksizin biliriz. Sürekli tekrar gerekir. Tekrarın en güzeli yazmaktır. Yazmak kendini, içini görmek gibidir. “Öğren- yaz- tecrübe et” kuraldır. Sadece dinlemek keyif verir. Yolda olma ve seyretme zannını verir. Gözünü açtığında irtibat kaybolmuştur. Yola tekrar çıkmak için yine dinlemek gerektir. Süreklilik yoktur. 

Hayatı ilim alma ve yaşama diye bölümlere ayırırsak parçalı yaşarız. Yorumlarımızda bütünlük olmaz. 

Oysa “Cemali zahir olsa tiz celali yakalar anı. Görürsün bir gül açılsa yanında har peyda olur.'' (Niyazi Mısri) şeklinde yaşanmalıdır. Her daim O’nunla, O’nda, O’na olmalıdır. 

Bütün nefis mertebelerine hatırlatmadır. N.N.[81] “İz- -T-B- ”

----------------

لَا يَسْتَوِي أَصْحَابُ النَّارِ وَأَصْحَابُ الْجَنَّةِ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَائِزُونَ {الحشر/20} 

(57/20) “Lâ yestevî ashâbu-nnâri ve ashâbu-lcenne(ti) ashâbu-lcenneti humu-lfâ-izûn(e)”

(57/20) Bir değildir cehennem ehli ve cennet ehli; cennet ehlidir kurtulup üst olanların, kutluluğa erip muratlarını bulanların ta kendileri.

----------------

 Cehennem ehli cemali esmâların lütüfları içinde ve cehennem ehli celali esmâların gazabı içinde olduklarından bir değildirler. (M.D.)

----------------

لَوْ أَنزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَّرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُّتَصَدِّعًا مِّنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ {الحشر/21} 

(57/21) “Lev enzelnâ hâzâ-lkur-âne ‘alâ cebelin leraeytehu hâşi’an mutesaddi’an min ḣaşyeti(A)llâh(i) ve tilke-l-emsâlu nadribuhâ linnâsi le’allehum yetefekkerûn(e)”

(57/21) Eğer biz bu Kûr’ân’ı bir dağın üzerine indirseydik, elbette onu (o dağı), Allah haşyetinden (korkusundan) baş eğmiş, parçalanmış görürdüm.  

----------------

 Kûr’ân-ı keriym Haşr sûresi (59/21) âyetinde Meâlen: Eğer biz bu Kûr’ân-ı bir dağın üzerine indirseydik, elbette onu (o dağı) Allah haşyetinden, (korkusundan) baş eğmiş, parçalanmış görürdün. 

 Kûr’ân-ı Keriym Ahzab sûresi (33/72) âyetinde: 

 Meâlen: Cidden biz o emaneti göklere ve yere ve dağlara sunduk da onu yüklenmekten kaçındılar, ondan korktular, onu insân yüklendi. Cidden o pek zalim ve pek cahil… 

 Yukarıda ki, âyetler’de bahsedilen “emanet,”Kûr’ ân”dır. Kûr’ân ise, Zâttır, bunun tecellisi ise,“zât-i zuhur” dur. 

 Zât-ı ilâhi, bütün âlemlerde, zâhir ismiyle ef’al mertebesi itibariyle zuhurdadır. Bu oluşum tabii bir oluşumdur. 

 Bu yönüyle semavat ve arz onu yüklenmiştir. 

 Semavat ve arzın yüklenmekten kaçındıkları zât-i zuhur, zât-i tecellidir ki; mutlak bir irfaniyyet gerektirmekte’ dir. Bu irfaniyyet ise, ancak halife olan insânda mevcuttur. 

 İnsân ise iki yönden zâlim ve câhil’dir.

 Birinci yönü; hemen kolayca anlaşıldığı gibi lügâti ve beşeri mânâdaki; eziyet ve bilgisizliktir ki insân da mev- cuttur. 

 İkinci yönü ise; gerçek mânâ da İnsân-ı kâmilin vasfı olan zâlim ve câhil’ liktir. 

 Şöyle ki: Daha baş taraflarda da bahsettiğimiz gibi, “zâlim – zulüm - zûlmet – karanlık”, â’mâ’iyyet. 

 Âlemlerin ve insân-ı kâmil’in kaynağıdır. 

 Câhil’ lik ise, meçhul’lük, mutlak bilinmezliktir. 

 Bu yönüyle “zâlûmen cehulâ”nın kaynağı, “merte- be-i Ahadiyyet” tir ki aynı zamanda bu mertebe de inniyyet ve hüvviyyet, özde kimlik olmuş olur. 

 -İnniyyet mertebesi “İnsân”ve“Kûr’ân” ın kaynağı ki bunlar iki kardeştir. 

 -Hüvviyyeti ise, âlemlerin ve zât-ı nın zâhir tecellisi olan “beyt’ül atik” (eski – ezeli ev). Beytullah olan Kâ’ be-i muazzama’ dır. 

 Bâtınî mânâda “zâlûmen cehulâ” bu demektir. 

 “Onu insân yüklendi” ifadesiyle (haşa…) Cenâb-ı Hakk yanlış bir işmi yapmış olmakta ve emaneti yani zâtî tecellisini ehil olmayan ellere mi bırakmaktadır?……

 Hakk için böyle bir şey düşünmek mümkün olabilir mi?... tabii ki hayır. One işlerse Hâkîm ve Âlim isimleri gereğince her işini hikmetle işlemektedir. 

 O halde Hakk’ın zât-i kelâmını “Kelâmullah-ı” bizler çok iyi anlamaya çalışarak öylece tatbik etmeye gayret etmek zorundayız. 

 İşte Cenâb-ı hakk, Ahadiyyet mertebesinden kaynağını alan iki kardeşi, dünya âlemi olan Hz. Şehadet’te Kûr’ ân-ı yani Zâtî tecellisini kardeşi olan “İnsân” a yükledi. 

 Bu hale “hamele-i Kûr’ân” (Kûr’ân-ın taşıyıcısı) “Kûr’ân-ı nâtık” (konuşan Kûr’ân) dendi. Genelde bu ifade Hâfız olan, Kûr’ân-ı ezberleyenlere verilmiştir ki bunlar Kûr’ ân-ın sadece savt (sesini) zâhiren dilleri ile yüklenmişlerdir. 

 Bir kısım yüklenici zâhir Arapça bilenler ise zâhiri şeriat mertebesi itibariyle yüklenmişlerdir. 

 Sadece “zâlûmen ve cehulâ” olan kaynağını Aha- diyyet mertebesinden aldıktan sonra tekrar aslına dönerek oraya ulaşan kimselere bu emanet verilmiştir. Çünkü bir ba- kıma bunlar her iki yönden zâlim ve câhil’dirler.

 Birinci yön: Bireysel nefisleri itibariyle bakıldığında, bunlar “nefis’lerinin câhili” kalmışlar, çünkü kendi gerçek ilâhi varlıklarını idrak ederek ortada beşeriyetleri kalmadığın- dan bunun câhili olmuşlardır. 

 Böylece bireysel nefislerini tekrar faaliyyete geçirme- melerine gayret ettiklerinden onu hayatlarından dışarıya çıkardıklarından nefislerine karşı “zâlim” olmuşlardır. 

 Böylece nefs’lerine karşı “zâlûmen cehulâ” dırlar. 

 İkinci yön: İse yukarıda bahsedildiği üzere varlığnı Ahadiyyet mertebesinden alan zâlûmen cehulâ hükmü- dür. 

 Burada keserek tekrar yolumuza devam edelim. 

 Bir küçük hesap daha yapalım. 

 قُرْآن(Kûr’ân) كتاب(kitab) bunların Ebced hesaplarını çıkartalım. Topluca Kûr’ân (100+200+1+50=351) ayrıca elif’in diğer sayı değeri olan (13) ü de eklersek,(351+13= 364) eder bu da, (3+6+4=13) Kûr’ân-ı Keriym’de (13) ü bünyesinde bulundurmaktadır. Elif vahdet-i ve kesret-i bün- yesinde bulundurmaktadır. 

 Topluca (Kitap) (20+400+1+2=423 yukarıda ol- duğu gibi ayrıca elif’ in diğer sayı değeri olan (13) ü de eklersek (423+13=436) eder buda (4+3+6=13) eder ki her iki halde de (Kûr’ân ve Kitab) aynı sayı değerlerine sahiptir. İkisinde de aynı rakamlar vardır. (4) rakamları yer geğiştirdiğinde her ikisi de her ikisine dönüşmektedir. Ne müthiş bir ilâhi oluşum değimli?.. Gerçekten şaşmamak elde değildir. Biraz alâka ve biraz dikkat gerekmektedir. 

 Ahadiyyet mertebesi olan (13) on üçten Hakikat-i İnsâniye olan (13) on üçe olan bir aracı (Cebrâil) (13) on üç ile yine (13) on üç olan (Kitab-kûr’ân)ı dünya zamanı olarak, (23) sene de (13’8) de indirmiştir. Şöyle ki; سَنَه (sene) Ebced hesabıyla (60+50+5=115) (23) sene de in miştir toplarsak, (115+23=138) sayı değeri olur ki; bu da (13) ve (8) demektir. 13) hakikat-i Ahadiyyet-in (8) cen- net-e davetidir diyebiliriz. 

Netice: 13 – on üç’ten,

 13 - on üç’e,

 13 - on üç ile, 

 13 - on üç’ü, tekrar, 

 13 - on üç’e ulaştırmak için indirmesidir, di- yebiliriz. Bunların hepsinin özünde sadece (13) on üç vardır ve bütün hakimiyet (13) on üç’ün uğurundadır. 

 Bu bölümüde bu kadarla daha geniş araştırmalar ya- pılması ümidi ile geniş idraklerinize bırakıyorum, gayret biz- den mufaffakiyyet Hakk’tan’dır. 

 Allah (c.c.) lühü insân-ı ve bütün âlemleri “ihata” etmiş, içten ve dıştan “kaplamıştır.[82] “ İz- -T-B- ” 

----------------

 Bu Kur’ân-ı Kerîm’in içine de bu hadise geçmişse ve bu Kur’ân-ı Kerîm de her birerlerimize ayrı ayrı gelmişse, demekki orada bizim alacağımız bir pay vardır. İşte bu payı biz alabilirsek veya ne kadarını alırsak bizim Kur’ân-ı Kerîm’den nasibimiz o kadardır. Ancak ondan faydalanma yönü kısıtlı değildir. İlgisiz kalmamız yönünden biz kendi kendimize ondan alacağımız ilmi ve şuhudî, İlâhî mirasımızı terk etmiş olmaktayız. Bunun karşılığı âhirette telâfisi mümkün olmayan bir kayıp ve hüsran olarak karşımıza çıkacaktır. Bize ait olup da faydalanamadığımız şey nekadar çok olursa olsun sadece isimde bizimdir kullandıklarımız ise fiilde bizimdir. Mademki bu ilim, bu Kur’ân-ı Kerîm, taşa toprağa değil bizlere gelmiştir, hani buyruluyorya “Eğer dağlara indirilseydi paramparça olurdu” (59/21) İşte bizlere geldiği için bu deryadan nasibimizi almalıyız, ne kadar alabilirsek o kadar faydalanırız.

 Dinimiz sadece belirli tesbihleri, belirli bir miktarda çekmek değil, belirli namazları belirli zamanlarda kılmak değildir. Onlar da bu dinin içindedir ancak bir kısmı, bir bölümüdür. Ancak bunlarla birlikte ilim, irfaniyyet, âriflik de olması lâzımdır. İnsan demek düşünen varlık demektir. İnsan düşüncesi ile değer bulmaktadır. Ama bu düşünce geçmişi, geçmişleri düşünmek, “havatır”ı, (hatıraları) hayelleri düşünmek değil, gerçek olan düşünceleri düşünmektir. Abdülkadir Geylâni hazretlerinin “lü’lü” isminde bir kedisi varmış, ölmüş. Getirmişler, onu bir okumuş, kedi hemen hayat bulmuş. Îsâ (a.s.)’ın ölüleri dirilttiği gibi. 

 Sonra Bayezıd-ı Bistami bir gün ölmüş bir karınca görmüş almış, onu bir nefes edince hemen o da dirilivermiş. 

 Sonra Abdurrahman Câmi Hz. pişmiş bir tavuğu sahandan kuş gibi uçurtuyor. Başka bir örnek: Bir gün Mevlânâ Câmi’ye kucağında bir çocuk ile bir kadın gelmiş, çocuğunun gözleri görmediğini söyleyip kendisinden onun görmesi için okumasını istemiş. Mevlânâ Câmi, “Haşa, haşa biz îsâ mıyız ki, gözlerini açabilelim” demiş. Bunun üzerine kadın üzülerek ordan ayrılmış. Tam o sırada gaybdan “Mevlânâ cami, gözleri açan Îsâmıydı? Bizdik biz” diye birses duymuş. Bunun üzerine hemen kadına seslenmiş, kadın geri dönüp gelmiş. Mevlânâ Câmi “İftah biiznillâh” deyince çocuğun gözleri açılmış ve kadın da sevinerek oradan ayrılmış. 

 Daha birçok örnekleri olan bu hadiseleri Muhammed (s.a.v.)’in ümmetleri ortaya çıkarıyorlardı Çünkü onlar da bu mertebede vardır. Herkeste bu şekilde olmaz ama hiç olmazsa ölü gönülleri diriltirler. Hz. Muhammed’in ise sonsuz mucizelerini saymakla bitirmek mümkün değildir.[83] “İz--T-B- ” 

----------------

 Hafızlara Kûr’ân-ı Kerîm’i lafzen akıllarında taşıdıkları için Hamele-i Kûr’ân denilir. Bu kimseler Kûr’ân’nın ef’âl mertebesi itibarıyla gelen mahlûk yönünü yüklenmiş olan kimselerdir. 

 İrfan sahibi olan ârifler ise Kûr’ân’nın mânâsını yüklenmiş olan kişilerdir ve Kûr’ân-ı Kerîm’i gerçek mâ’nâda anlamaya çalışarak anlatmaya çalışan kişiler bu kimselerdir. 

Haşr-59/21- âyeti kerîmesinde de buyurulduğu üzere: 

------------------- 

 “Eğer Biz, bu Kur'ân'ı, dağa indirseydik, O'nu mutlaka, Allah'ın korkusundan huşû ile boynunu bükmüş, parça parça olmuş görürdün. Ve insanlar için bu misalleri veriyoruz. Umulur ki, böylece onlar tefekkür ederler.”

------------------- 

 İşte irfân ehline Kûr’ân-ı Kerîm inmeye başladığı anda onun dağ hükmünde olan nefsi paramparça olmaya başlar ve yok olur gider ve yerine Kûr’ân-ı Kerîm’i idrâk edecek “Cebel-i Nûr” yâni “Nûr dağı” kalır. Bu ilâhî dağ bizlerde olmasa beşeri dağımız parçalanıp yok olduğunda o mahalde Kûr’ân-ı Kerîm’i idrâk edecek bir saha kalmazdı. Bizler bu Nûr dağını oluşturmuş isek Kûr’ân-ı Kerîm’in kendisinde de nûr olduğundan ikisi uyuşup kaynaşırlar ve bu iniş muhafazalı olur. Cenab-ı Hakk (c.c) Hz.Mûsâ’ya tecelli ettiğinde Tûr dağı yani onun ateşten oluşan dağı parçalandı. Oysa Efendimiz (s.a.v) kendisinde nûrdan bir dağ oluşturduğundan o nûranî dağ Kûr’ân-ı Kerîm’in gelmesine tahammül edebildi. 

 Kûr’ân-ı Kerîm’in birinci sûresi Fâtiha sûresi, orta sûresi Hadîd sûresi, son sûresi ise Nâs sûresidir. 

 Kûr’ân-ı Kerîm’in ilk gelen âyetleri Alak sûresinin ilk beş âyeti kerîmesidir, sûrenin tamamı ondokuz âyettir. Sûrenin ilk sözü “İkrâ yâni Oku!”dur ki, “Rabbinin ismi ile oku” bu ifâde ise okumaya rububiyyet mertebesinden başla demektir. Yani “Kûr’ân-ı Kerîm sana zât mertebesinden geldi ama sen bunu Rab mertebesinden başlayarak anlat!” demektir, çünkü zât mertebesini anlayacak kimseleri, daha henüz bulamazsın, denilerek sistem gösterilmektedir. 

 İslâmiyetin ilk eğitiminin başladığı düzey Rab mertebesi olmalıdır. Çünkü o güne kadar gelen bilgiler Rab mertebesine kadar ulaşmış idi. Hatta Îsâ (a.s) ile sıfât mertebesine kadar gelmiş idi ancak bağlantı olsun diye esmâ mertebesinden yani Rab mertebesinden anlatmaya başlanıldı ve daha sonra sıfât ve zât mertebeleri anlatıldı. 

 Görüldüğü gibi daha ilk kelimesinde dahi nice mânâlar olan Kûr’ân-ı Kerîm’in bizler sadece lâf hammalığını yapıyoruz, kutsal sayıyoruz. Başımızı üzerine koyuyoruz hepsi güzel, ancak özüne intikal edemiyoruz. Oysa bütün müslümanların en azından “dil mertebesinde” olmaları lâzımdır ki karşısındakilerin evvelâ kulaklarına daha sonra gönüllerine hitap edebilsinler.[84] “ İz- -T-B- ” 

----------------

 Cihet ve istikametin esiri, cihetsizliği yine cihette aramak zorunda kalıyor. Ve yine bu bakımdan mecaz yoluyla gönül denilen et parçası da rûh hakîkatinin nişanesi ve bir nevi cihet tayini noktası oluyor.” Burada güzel bir söz var mecaz diye geçiyor. Mesnevi Şerif’te de Mevlanâ Hazretleri şöyle bir terkip yapmış. ”Mecaz hakîkatin bir köprüsüdür” diyor. Hakîkate geçmek için mecâzi anlatımlar gerekiyor. Yâni benzer şekilde sahneler düzenlenerek, o sahneden gerçeğine geçmek gerekiyor. Kûr’ân-ı Kerîm’de de iki tür sahneler vardır. Yâni birçok sahneler var ama iki türde’dir; biri yaşanmış sahnelerin tekrarı, sahnelendirilmesi. Mûsâ (a.s.)’ın hayatı yaşanmış bir hakîkat, bir sahne. Onu âyetlerle bize bildirmesi, âyetlerdeki o anlayışlar, kafamızda bir sahne oluşturuyor. Ama bu sahneler, yaşanmış sahnelerin sergilenmesi diyelim. “Bir de biz size bunları misâllerle anlatıyoruz” diye sahne kurgular var. Meselâ “Eğer biz onu dağın üzerine indirmiş olsaydık dağ paramparça olurdu,” (59/21) “ama biz onu insâna indirdik. Zalûmen cehûlâ.” (33/72) Bunun gibi. Orada bir sahne var “Emanetimizi bir dağa indirseydik o dağ paramparça olurdu.” Hemen bizim aklımıza ne geliyor. Emanet geliyor, tasarımıza. Herkesin tasarısı bu hususta ayrı oluyor. Bir dağ geliyor, parçalanan bir dağ. Yâni âyetteki kelimeler bizde can bulmuş, siluet bulmuş oluyor. İşte iki türlü anlatım var Kûr’ân-ı Kerîm’de. Bunun birisi bir hakîkati anlatmak için kurgulanan, sadece kurgu olan sahneler yahut resimler. Diğeri de yaşanmış resimlerin tekrarı, yenilenmesi olarak gözümüze hitap etmesidir. İşte burada mecaz hakîkatin köprüsüdür dediği, mecâzi anlatımlarla hakîkate yol bulunmuş oluyor ki, Kûr’ân-ı Kerîm zaten bunu yapıyor.[85] “ İz- -T-B- ”

----------------

 O benliğimizi sırtımızdan attığımız zaman, “çık aradan kalsın yaradan” dedikleri gibi, orada Hakk’tan başka hiçbirşey kalmamakta, böyle olunca da bize ait bir yükte ortada kalmamaktadır. Yükümüz sıfır hükmüne girmekte. Bir tek o zaman yükümüz var. O da marifetullah yükü olmakta ve bu çok büyük şeref ile hamele-i Kur’an diyorlar insâna. Yâni Kûr’ân’ın taşıyıcısı. Kûr’ânın hammalı yüklenicisi. İşte biz nefsimizin yükünü, nefsimizi sırtlanma hakîkatini sırtımızdan atmadığımız müddetçe hamele-i Kûr’ân olmamız mümkün değildir. Çünkü sırtımızda bir nefis yükü vardır. Nefis yükü varken öteki yükü yüklemezler. Mümkün değildir, birbiriyle birlikte olmaz. İşte bu yükü sırtından atttğın zaman sen, hamele-i Kûr’ânsın, yâni zâti taşıyıcılardansın. Hakkın sende zâti zuhuru, zâti tecellisi olmaktadır. 

 Bundan büyük bir lutufta tasavvur edilemez herhalde. Biliyorsunuz hafızlara hamele-i Kur’an deniyor. Yâni Kûr’ânın taşıyıcıları. Peki kendi hakîkatini bilmiyorsa nasıl taşıyıcı oluyor? O zaman lâfzının taşıyıcısı oluyor. Sadece kelimesini taşıyıcı oluyor. Ma’nâsını taşıyamıyor. Taşıya-maz da zâten. Ne diyor bakın. 

 “Lev enzelnâ hâzel kur'âne alâ cebelin le reeytehu hâşian mutesaddian min haşyetillâh.” (59/21)

 “Eğer bu Kûr’ânı biz bir dağa indirseydik, onun korku-sundan, haşyetinden, dehşetinden, yahut muhabbetin- den, parça parça olurdu, deniyor.

 Ama bunu insân taşıdı. Bu yük o na yüklendi. 

 Cenâb-ı Hakk, bunu insana yükledi, dağa taşa değil. Çünkü onu taşımak için insânı halketti. İnsanı Kûr’ânın taşıyıcısı olarak halketti. O halde Kûr’ân ve insân iki kardeş. İki kardeşi, kardeşe emanet etti. Başkasına emanet etmedi. Bu marifetullah bilgisi kendisinde olan kimselerin Kûr’ânı Kerîm’in tamamını ezbere bilmesi şart değildir. Ma’nâsını bilmesi, Kûr’ân’ın gerçek taşıyıcısı hükmündedir. Anlatabiliyormuyum? İşte Cenâb-ı Hakk senin sırtından, nefis ve benlik yükünü aldıktan sonra, seni hamele-i Kûr’ân yaptı ki, zâten esas gaye de bu idi.[86] “ İz- -T-B- ”

--------------

“Tenzih edilmekten yana münezzehtir.” Yani tenzih edilemez. “Temsilden, teşbihten yana mukaddestir.” Yani tenzih de etsen, teşbih de etsen sınırlarsın, kayıt altına alırsın derler. Teşbih, Cenâb-ı Hakk’ı misallerle bildirmektir. İşte o misal ile sınırlandırıldığı zaman Hakk’ı sınırlamış olmaktayız ki, bu dahi geçilmesi gereken bir mertebedir. Ancak misal olması bakımından bir teşbih yapılabilir. Hatta teşbihte hata olmaz derler ama teşbih edilen şeyde kalırsak teşbih mertebesinde kalmış oluruz, Hakk’ın gerçek zatına ulaşamamış oluruz. Teşbihten, tevhide ancak geçmek mümkün olur. Kur’an-ı Kerim’de birçok âyetler vardır. Mesela; 

﴿لَوْ أَنزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَّرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُّتَصَدِّعًا مِّنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ﴾

“Lev enzelnâ hâzel kur’âne alâ cebelin le reeytehu hâşian mutesaddian min haşyetillâh, ve tilkel emsâlu nadribuhâ lin nâsi leallehum yetefekkerûn” (59/21) “Ve tilkel emsâlu: İşte biz böyle misaller vererek sizlere hakikatleri anlatıyoruz. Baştaki misal “Lev enzelnâ hâzel kur’âne alâ cebelin” burada teşbih benzetme var. Eğer “Lev enzelnâ hâzel kur’âne alâ cebelin le reeytehu hâşian mutesaddian min haşyetillâh “ Bu Kur’an-ı bir dağın başına indirseydik, o dağı paramparça olmuş olarak görürdün” diye burada bir teşbih var. Ayrıca bu âyet kişiye göre müteşabih âyetlerdendir. Hakikati okuyan kişi bu âyette bahsedilen mertebeyi idrak etmemişse onun için bu âyet-i kerime müteşabih âyet-i kerimedir. Ama kim bu âyetin hakikatini idrak etmişse onun için bu âyet-i kerime muhkem âyete dönüşmüştür. Yani gerçekten kendisiyle amel edilir durumdadır. Misallerle, teşbihlerle kendi varlığının üstüne yani kendi beden dağının üstüne gerçek manada zâtî kelimât-ı ilahiyye yani Kur’an dediğimiz zâtî manada ilahi kelimeler indirildiğinde, nefis dağı mutlaka parça parça olur. İşte birincide tenzih anlayışıyla yani şeriat mertebesinde okursak, ikincide teşbih anlayışıyla okuduğumuzda, bu iki anlayışı toplarız. O zaman tevhide ulaşmakta, yani âyetin hakikatini kendi bünyemizde yaşamış olmaktayız. Şu halde Cenâb-ı Hak temsilden yani misallerden, teşbihten mukaddestir. Bu hali yaşadıktan sonra temsilden teşbihe, teşbihten tevhide ulaşırız.

 “Lev enzelnâ hâzel kur’âne alâ cebelin le reeytehu hâşian mutesaddian min haşyetillâh, ve tilkel emsâlu nadribuhâ lin nâsi leallehum yetefekkerûn “ âyetini ve benzerlerini bu halde yaşadıktan sonra artık orada temsil ve teşbih kalkar orada kudsiyet başlar. Allah temsilden, teşbihten yana mukaddestir. Bunu evvela vitriyyet olarak kendi bünyemizde idrak etmemiz gerekir. Sonra da bütün âlemdeki nefisler üzerine, âlemdeki varlıklar üzerinde bunu böyle düşündüğümüzde ferdiyyet hakikatini bu yönden de anlamış oluruz. Yani bu âyet-i kerime ile vitriyyet ve ferdiyyet hakikatlerini idrak etmiş oluruz. Bu da bizlere ayrı bir yol olmuş olur.[87] “ İz- -T-B- ”

----------------

Onun orada yokluğunu iddia etmek yaramaz... Zira onun yokluğu, senin de yok olmanı gerektirir… Çünkü sen onun bir örneğisin; sanatının maketisin... 

Yani senin gözünden bakan Hakk'tır sözünü inkar edersen kendini de inkar etmiş olursun. Çünkü senden bakan Hakk'tır. Dolayısıyla sen yoksun orada Hakk vardır. Bunu inkâr etmiş olursun. Sen, Hakk'ın bir örneğisin. Hadis-i kudsi de, "Allah, Âdemi kendi sureti üzere halk etti." yani örneği üzere halk etti. Tevrat-ı şerifte de bu manada, "Benzeyişimize uygun bir varlık ortaya getireceğiz" diyor, Âdem (a.s.)'dan bahsederken. "Ben yeryüzünde bir halife halk edeceğim" (2/30) dediği zaman, onun karşılığı da Tevrat ta "Benzeyişimize uygun bir varlık ortaya getireceğiz" çünkü sen, O'nun bir örneğisin. 

Mevlana hazretleri misal verir, manavın önüne gidersen tezgâh üzerinde bir kilo, iki kilo lahana, pırasa... ne varsa birer parça vardır orada diyor, bu demektir ki diyor, depoda bunun çoğu var, yani bu bir örnek istediğin kadar var içeride al demektir. İşte sen ve ben veya her birerlerimiz Cenab-ı Hakk'ın birer örneğiyiz. Dış görüntümüz mostralık böyle Hakk'ın varlığını ispat ve sergileyen birer varlığız ama gönlümüzde iç âlemimizde Hakk'ın varlığından başka bir varlık yoktur. Eğer ne zaman ki biz, ben diye söz kullandığımız zaman Hakk'ın malına, mülküne sahip olmuşuz demektir. Hakikate göre de yalancı oluruz. Çünkü sen diye bir şey yoktur, ancak O vardır. "Huvallahüllezi la ilahe illa Hu" (59/21) Ondan başka yoktur, ancak O vardır.[88] “ İz- -T-B- ”

----------------

- «Allah dilediğini nuruna ulaştırır… Allah, insanlar için misaller getirir… Allah her şeyi bilendir...» (24/35) Tabi ki, bu ilahi hadiseler misallerle anlatılacaktır. Başka nasıl anlatılsın? Her peygamber, kendine verilen ilmi, yaşayarak ortaya çıkardı. Bunlar yaşanmamış olsaydı, yani peygamberler bu hayatları yaşamamış olsalardı, o zaman bizim de dünyada olmamamız lazımdı. Her birimizin hayatı, bir misal, başkalarına, bizden sonrakilere, en azından kendimize misal, bunları kendi yaşamımızda müşahede ediyoruz. Eğer bu yaşam olmasaydı, biz esmâ âleminden gelir, cennete veya cehenneme giderdik, o zaman da bizim hiç bir sorumluluğumuz olmazdı. Niye geldik buraya? Ne farkımız var meleklerden? Farkımız, bizatihi bu tecellileri zuhura çıkarmaktır. Bu tecelliyi, Ef'al mertebesini baştan sona inkar etmek olur, bu misalleri kabul etmemek. "Ve tilkel emsalü nadribuha linnasi leallehüm yetefekkerun": (59/21) "Sizlere bunları misaller olarak getirdik. Umulur ki tefekkür eder, düşünürsünüz." Cümleleri ile TEŞBİH'ini tamamlar… Kur'an-ı Kerîm'de iki türlü misal vardır. Bir tanesi; "Lev enzelna hazel kur'ane ala cebelin..." (59/21) de olduğu gibi, yani "Biz size misaller getiririz", bu da bir misal, "Eğer biz Kur'an'ı Kerîm'i, bir dağın üzerine indirseydik, o parçalanır, paramparça olurdu" Bakın, bu bir misal, ama fiili olmayan, bilgide bir misaldir. "Eğer şunu dağın üzerine indirseydik.!" Bakın, misal veriyor. Burada da buna benzer bir misal vardır: "Onun yağı olur ki aydınlatır" gibi. Bir de bakara suresinde, Musa A.S.'ın ineğinin verdiği hikaye içerisinde de misaller vardır.(2/67) Bu misaller, fiili misaller, diğerleri tasavvuri misallerdir. Fiili tatbikatı olmayan, ama benzetmesi olan misallerdir. Biz de bazı misaller veririz ya; "Kan kırmızısı" deriz, işte misal bu. Ama elini kesme misali verdiğin zaman, meselâ "Falan yere gittim, filan bıçak çekti, karnına vurdu, sırtına vurdu" diye, kan aktı, buradaki fiili kan akıtma, diğeri misali kan yani benzetmedir. Şimdi bunların ikisinin de tenzihleri de vardır teşbihleri de vardır.[89] “ İz- -T-B- ”

----------------

Hayali bir âlemde yaşıyoruz, bu âlemdeki bütün sistemler dünyaya göre düzenlenmiş yani hayale göre düzenlenmiştir bu âlemdeki yaşam ise uykuda yaşanan bir rüya gibidir. Rüyada gördüğümüz hal gibidir. 24 saatlik yaşantımız rüyadır. Gece gördüğümüz rüyalar da rüya içinde rüyadır. Rüya ise âlem-i misalden olduğundan misallerle bize geldiğinden onun için tabire ihtiyacı vardır, tefsire ihtiyacı vardır. İşte bu dünya yaşamının da tabire tefsire tevile ihtiyacı vardır. Yani doğduk büyüdük yaşadık iş hayatı ev hayatı ana baba bunların hepsinin tabir edilmesi lazımdır. 

Ana baba nedir, aile nedir iş nedir, dünya nedir insan nedir, çünkü bu yaşadığımız hayat uykuda olan hayali bir yaşamdır, uykuda gördüğümüz rüyalar da sabah kalktığımızda nasıl tabire ihtiyacı varsa bu yaşantının da tümden tabir edilmesi gerekir, yani gerçeklerinin ortaya çıkarılması gereklidir. Biz bunları şartlanmış bir kafayla hayali bir anlayışla bu dünyayı yaşamaktayız ve de bunu gerçek zannetmekteyiz. Ne zaman gözlerimiz kapandığında gerçek karşımıza çıktığında buranın nasıl bir rüya olduğunu ama bu rüyanın tabirini iyi yapamadığımızı ahirette ne yazık ki hüsranla göreceğiz.

Çünkü karşımıza çok başka şeyler çıkacak, zannettiğimizin dışında çok başka şeyler çıkacak karşımıza. Onun için işte o İkbal çok güzel bir söz söylemiş “Muhammed âlem rüyasının tabiridir” demiştir. Âlem rüyasının en güzel şekilde tabir eden kimsedir Muhammed (sav) ondan daha güzel kimse tabir etmedi. Ondan evvel gelen peygamberler kısmen bu dünyanın tabirini yaptılar, yani kendi mertebeleri itibariyle kendilerine göre dünyanın gerçeklerini ortaya koydu ama Muhammed (sav) efendimiz mutlak olarak son ve bütün gelişmişliği ile bu âlemin tabirini yaptı bize onu hediye bıraktı. Ama biz onun sözlerini de hep şartlanmış kelimeler içerisinde onu da perdeledik.

Yani O’nun sözlerini de perdeledik, neden fıkhi ağırlık verdik yani sadece sözlerini fıkıh mertebesinde değerlendirdik ilim mertebesinde muhabbet mertebesinde değerlendiremeden sadece o yönünü aldık Kur’an-ı Kerim’i de böyle aldık وَتِلْكَ الاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ 59/21 Umulur ki tefekkür edersiniz, umulur ki dünyanın hakikatlerini düşünürsünüz. Cenab-ı Hakk kaç yerde ikaz ediyor, böyle bize yüzlerce yerde “Leallekum t’akılun” olurki akledersiniz, “laallekum yeş’urun” umulur ki şuur edersiniz, başka yerde siz bunları düşünemezsiniz yani onların hallerini nasıl olduğunu idrak edemezsiniz edersiniz de çalışmak gerekir gibi hep bizi ikaz eder.

Gerçek ilahi kimliğini bulamamış kimse hayal âleminde yaşamaktadır, bu hayal âleminden çıkması ve gerçek âleme ulaşması kendisine sonsuz lütuflar kazandıracaktır. Bakın şu gördüğünüz madde dediğimiz bu âlem aslında hayelden başka bir şey değildir. Yoğunlaşmış bir gazdan başka bir şey değildir, biz beş duyumuzun algısına göre değer veriyoruz bunları beş duyumuz ya bizi yanıltıyorsa ölçümüz odur. Beş duyu ya bizde onun ölçüleri eksikse veya yanlışsa o zaman bütün sistem dünyada bilinen bütün bu sistem bizi yanlış hale sevk ediyor, işte bunu anlayabilmek için yani kendimize dönebilmek için Âdemiyet mertebesi hakikatini idrak etmemiz gerekiyor. 

Nasıl biz O’nun hikayesini okuyoruz işte Allah Cenab-ı Hakk Âdem’i halk etti, “Venefahtü” sünden nefh etti, cennetine koydu oradan dünyaya indirdi oh ne güzel hikaye ezelde o olmuş bu olmuş şu olmuş, gene biz yokuz ortada hep ezeldeyiz, halbu ki diyor ki وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلۤئِكَةِ اِنِّى جَاعِلٌ فِى الاَرْضِ خَلِيفَةً 2/30 o vakti hatırla ki diyor bakın yani Âdemiyet mertebesinde sende oluşacak o vakti hatırla yani o mertebenin sende oluşacağı o vakti hatırla bırak geçmişteki Âdem’i geçmişteki Âdem’e sen teşekkür et, eğer O, o hayatı yaşamasaydı sen onu aynada kendini göremezdin, Âdem aynasında kendini göremezdin yani bu hikaye olmasa sen tatbikatını nereden yapacaksın. Bütün peygamberler insanlık âleminin fedaileridir, kendilerini insanlığa kendi mertebelerini zuhura çıkarmak için feda etmişlerdir. İnsanlık için çalışmışlardır, hepsi bir şey beklemeden “Vela ucurahum” peygamberlerin hali budur bakın, ücretsiz çalışmışlardır.

İşte Âdem (as) ın hayel âleminden yani her bir ismi Âdem olan bu beden mülkleri içinde mevcut olan maneviyatı dışarılarda gezmekte sokaklarda hep kendinin dışında gezmekte yani hayel âleminde gezmekte işte cennette gezmekte hayelde yaşamak cennette yaşamaktır. Yani mes’uliyetsiz yaşamaktır. İşte ne zaman ki hayel cennetinden vücut arzına inecek Âdem-i mana olarak yani kendine dönecek o zaman helikopter kendi toprağına inecek o zaman kendine dönmüş ve kendini tanımaya başlamış olacaktır.[90]

----------------

هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ {الحشر/22} 

(59/22) “Huva(A)llâhu-llezî lâ ilâhe illâ hu(ve) ‘âlimu-lgaybi ve-şşehâde(ti) huve-rrahmânu-rrahîm(u)”

(59/22) O görüleni de görülmeyeni de bilen, kendisinden başka ilah olmayan Allahtır; O Rahmân ve Rahîmdir.

----------------

 Esmâ-i Tevhid Âyetlerindendir.

----------------

 “Alimulğaybi veşşehadeti, HuverRahmânurRa-hıym” (Haşr Sûresi 59/22), yani “O gayb ve şahadet âlemlerini bilir ve O Rahmân ve Rahîmdir” diyor, demek ki bu âlemlerin içerisinde madde gözüyle tespit edemediği-miz bir gayb var ve kendimizdeki gaybten yola çıkarak o gaybi anlamamız çok daha kolay olur. Gaybe imân, maddeye şahadetlik, biz bu iki hakikati idrak etmiş olursak Rabbimizi de kendimizi de daha iyi anlamış oluruz. 

 “Eşhedü en lâ ilâhe illâllah” değilmidir bizim dinimiz ilk şartı, “Eşhedü” ben görüyorum, müşahede ediyorum ki, Allah’ın varlığından başka bir varlık yoktur ve gayb âlemi olarakta imân ediyorum ki o da Allah’ın varlığından başka bir şey değildir. O kimseler ki müşahede âlemine şâhit olurlar, gayb âlemine de imân ederler, gayb âlemine olan imân kuvvetli bir imân ise o da müşahede gibidir, şahadet gibidir. O kimseler daha nasıl kimselerdir.?[91] “ İz- -T-B- ”

----------------

 ” Lâilâhe illâllah kelimesinin tefsirinde buyurdular ki: Tevhîd Kelimesinin zikrini umumî, yalnız Celâl Kelime­siyle zikre ise hususî demişlerdir. Hâlbuki Tevhîd kelimesiyle zi­kir, son mertebede hususînin hususîsidir, zira Allah'ın tecellileri­ne nihâyet yoktur. «Allah'tan başka ilâh yoktur» sûretinde tekrar­lamak düşünülemez. Her defa bir sıfâtı nefyedip başka bir sıfâtı ispat etmekse ebediyen devam edebilir ve böylece ebedî «nefy» ve «ispat»tan kurtulunamaz. «Allah» zât ismidir, «İlâh» ise zât ile sıfâtları isimlendirici «ulûhiyet» tir. Böylece, bazıları, Tevhîd Kelimesini zât ile sıfâtları toplayıcı ilâh ancak Allah'tır, şeklinde izah etmişlerdir. 

 Ve yine buyurdular: 

 Tevhîd Kelimesi üzerinde belirttiğimiz mânayı, benlikle­ri, kendilikleriyle dolu olan kimseler uzak görmemelidir. Zira kal­bin yabancılardan temizlendiği zaman insanın gördüğü Hakk'ın zâtından başkası değildir. (Güzel bir tarif yapmışlar.) Bu keyfiyet, Hoca Abdülhâlik Gucdevânî silsilesinin çıraklarına bile nasip olmuştur. (yâni yeni başlayan dervişlerine bile nasip olmuştur.) Hoca Bahaeddin Nakşibend tarîkatinin çıraklarına yine bu mâ’nâdan bir lezzet çeş­nisi verilmiştir.

 Tekrar başka bir âyet: “Kulillâhü sümme zerhûm.” (6/91) Âyetinin tefsirinde buyurdular: “Sıfâtları bırak, Zât’a yapış.” mâ’nâsına-dır.” Yâni Allah de geç. “Kul” de ki; ”lillâhi” Allah; “sümme zerhum” sonra oradan uzaklaş. İşte bu âyet-i kerîme de bizlere çok büyük yol göstermekte ve yolu çok kesin göstermektedir. Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki: ”Kulillâhü sümme zerhûm” Allah de sonra da diğerlerinden geç. Burada onu kısaca ifade ederlerken şöyle demişlerdir: “Sıfâtları bırak, Zât’ına yapış.” Yâni daha aşağıya inerek fiilleri bırak, isimleri de bırak, sıfâtları da bırak, zât’ına yapış. Bu her mertebede olduğu gibi, mertebelerle ilgili bir konu olduğundan kişi yavaş yavaş evvelâ “Kulillâh” dendiği zaman fiillerde gördüğü gayrıdan uzaklaş mâ’nâsınadır. Fiillerde gördüğü gayrılıktan uzaklaş yâni Kelime-i Tevhîd’in birinci kademesi olan “Lâ fâile illallah” ı müşâhede et. Her fiilinde Hakk’ın fiilini müşâhede eden kimsede bu âyet-i kerîme açılmış olur. “Kulillah” fiil mâ’nâsında, “sümme zerhûm” Allah de, kendindeki, kendimizdeki beşer ifadelerinden uzaklaşmak. Yâni Ahmet yaptı, Mehmet yaptı, şu oldu, bu oldu gibi sebeplere takılmadan Allah yaptı de bunu geç. Birincisi bu.

 İkincisi ise; biraz daha ileriye doğru yükselmiş olan kimse. “Lâ mevcûde illallah” burada mevcuddan kasıt her ne kadar madde olan eşya gözüküyor ise de onun mâ’nâsına “Küllü şey'in helikun illâ vecheh (vechehu)” (28/88) hükmü ile bakmak gerekiyor. Yâni “her şey helâk olucudur, Hakk’ın vechi bâki kalacaktır”. Burada vecihten kasıt zât mertebesi itibariyle, tüm olarak Hakk’ın vechi değil, her mertebesi ve her ismi üzere esmâ-i ilâhiyenin vechinden bahsedilmektedir. Çünkü bu âlemde külli bir çoğunluk olduğundan yâni kesret olduğundan, her kesrette de ayrı bir veche, vecih olduğundan o halde vecihler olarak görmemiz lâzım gelmekte. İşte “Külli şey’in helikun ille veche” âyetinde görünen şey’iyyetin kendilerine ait bir şey’iyyet olmadığını, hepsinin Hakk’ın isimlerinden ibaret olduğunu anladığımız zaman “Kulillah sümme zerhûm” esmâ mertebesi itibariyle bizde zuhura çıkmış olur.

 Daha ileriye doğru gittiğimizde Kelime-i Tevhîd’in üçüncü aşamasında da “Lâ mevsûfe illallah” dediğimiz zaman Allah’tan başka hiçbir vasıf sahibi, vasıflanmış hiçbir varlık, hiçbir kimse olmadığını şeksiz şüphesiz tasdik etmek suretiyle, o mertebede de “Kulillah sümme zerhûm” yâni Allah de geç zuhura çıkmış oluyor. Bütün sıfât-ı ilâhiyenin kaynağı Hakk’ın zâtı olduğundan bunlar sıfât mertebesi itibariyle sıfâti şeyler değil, zâti şeyler olduğunu anlamak sıfât mertebesindeki “Kulillah sümme zerhûm” zuhurudur. Yâni bütün bunlar Allah’ın güçlerinin neticesi olarak ortaya çıkan hâdiselerdir diye düşünerek zâtına bağlayıp sıfâtları da ortadan kaldırmaktır.

 Sonuncusu ise “Lâ mâ’bûde illallah” ve “Lâ ilâhe illallah” hükmü ile bütün varlığı Hakk’a bağlamak. Yâni Hakk’ın zâtına bağlamaktır. Artık burada uzaklaşacak herhangi bir şey kalmadığından bütün varlıkta Allah’ı müşâhede ettiğimiz zaman “Hüvallâhüllezi lâ ilâhe illâ hû” (59/22) olmakta. ”O Allah’tır ki O’ndan başka ilâh yoktur.” Kelime-i Tevhîd’de belirtildiği gibi. Ve bütün bunları da bizlere öğreten, zuhura getiren “Muhammedün Rasûlüllah” hükmüyle anlamamız gerekmektedir. Yâni “Lâ fâile illallah”, ”Lâ mevcûde illallah”, “Lâ mevsûfe illallah”, “Lâ mâ’bûde illallah”, “Lâ ilâhe illallah” kendi başına kalmış olsalardı, bunlardan bizim hiç haberimiz olmayacaktı. Bunlar İstediği kadar, son derece geniş bütün âlemler üzerinde faaliyette olsun. Zaten öyleydiler ama bunları bize bildiren Aleyhissalâtu ve’s-Selâm Efendimiz olduğundan en kemâlli Kelime-i Tevhîd “Lâ ilâhe illâllah” Allah’ın varlığı ve Allah’ın varlığını bizlere irsâl eden, bizlere bildiren “Muhammedur Rasûlüllah” tır. İşte bu mertebe âlemdeki bütün mertebelerin en üstünde olan bir mertebedir. Bundan daha yüksek bir mertebenin olması da düşünülemez, mümkünde değildir. Yâni “Lâ ilâhe illallah”ı kemâliyle söyledikten sonra arkasından “Muhammedur Rasûlüllah” ı da getirmek hem kendimizdeki bu makâmları bulup, bilip, tatbik etmiş olmak ve hem de dış âlemde de bu hakîkatlerin olduğunu anlamamız, bilmemiz bizlere çok şey sağlayacaktır. Zâten neticeyi kelâm, yâni bütün çalışmalarımız bu iki kelimenin hakîkatine ulaşmak içindir. Birisi “Lâ ilâhe illallah, Muhammedu’r Rasûlüllah” Bunu herkes söylüyor, her ehli İslâm söylüyor. Ancak herkes kendi mertebesine göre söylediğinden o kadarından yararlanmış olabiliyor. Aksi halde gaflet içerisinde söyleyen ise sadece lâfzından sevap olarak yararlanmış oluyor. Cenâb-ı Hakk cümlemize bu hakîkatleri en iyi şekilde inşeallah idrâk ettirmiş olsun.[92] “ İz- -T-B- ”

----------------

Esmâ Tarikat mertebesi îmânını ifade eden bu âyet-i kerîmeleri incelemeye çalışalım. ”Ellezîne yü’minune bil gaybi” Onlar gaybe îmân ederler. Bu âyet-in çevirisi genel olarak meal ve tefsirlerde yukarıda da belirtildiği gibi, onlar ki gaybe yani görünmeyene inanırlar şekliyledir. Tefsirleri açtığımız zaman ittifakla budur. ”Onlar ki gaybe de îmân ederler yani görünme-yene îmân ederler yani görmediklerinede îmân ederler” şeklindedir. 

Ancak bu ifade ef’âl mertebesi itibarıyle zâhir anlamına göredir. Fakat âyet-i kerîme gayba îmândan bahsetmektedir. Eğer gayb mutlak bilinmeyen görülme-yen bir yokluk olsa idi, ona îmân sadece hayali olurdu. Ve îmân şartı koşulmazdı. Gayb dediğimiz şey mutlak ma’nâ da yok olsa idi ona îmân şartı koşulmazdı. 

Ancak gayba îmân dendiği zaman, bir gaybında varlığı ispatlanmaktadır. Gayb varki îmân isteniyor. Bu âyet-i kerîmenin gerçeğini daha iyi anlayabilmemiz için, ”Bil gaybi” deki, ”Be” ye ulaşmamız gerekiyor. Bakın yü’minune bil gaybi orada bir be harfi var. 

Eğer “Be” harfi orada olmasa idi “yü’minunel gaybe” olarak o âyet-in okunması gerekecekti. Ama bize “yü’minune bil gaybi” olarak okutuyorlar. Araya be harfi konmuş. Normalde olmaması gerekiyorken, yani mutlak gaybe îmân olsa, ”yü’minunel gaybe” olması gerekiyor. 

Ama orada “yü’minune bil gaybi” el gaybi-lâm-ı tarifli değil, bil gaybi be harfi var. İşte “Be” harfi de “ile” birlikteliği ifade ediyor. Ve bağlantıyı kurmuş oluyor. Be’ ye ulaşmamız gerekecek. Yani oradaki o be harfini okuyoruz, ama ma’nâsı na ulaşamıyoruz. Farkında olmuyoruz. İşte ulaşmaktan kasıt oradaki o be nin varlığını tespit etmek ve ne olduğunu anlamaya çalışmaktır. 

“Yü’minune bil gaybi” diye ezbere geçiyoruz ama, ezbere geçmeden o sahada yavaş yavaş dolaşarak “be” harfi iskelesine geldiğimiz zaman, o iskelede biraz durmamız gerekiyor. Hızlı geçersek anlayamıyoruz sahaya seyretmeden geçmiş oluyoruz. Oradaki be farkedilmiyor, harfi cer, olarak görülüyor, harfi ma’nâ, olarak görülmüyor. Bakın “bil gaybi” dendiği zaman oradaki be sondaki i sesini verdiriyor. İşte o iskeleye uğranılmadığı için, sadece cer ifadesi sonunu i okutacak, esre okutacak, diye gelip geçiliyor. Halbuki sadece öyle değil. Tabi o görevide yapıyor. Eğer onun altında arkasında batınında başka bir ma’nâ olmamış olsa, ”yü’minun el gaybe” gelmesi gerekiyor. O zaman gaybe îmân ederler. Tamam açıktır. 

Ama bil gaybi “be” girdiği zaman ile îmân ederler. Peki ne ile îmân ederler? Evvela kendilerinden yola çıkarak, kişi önce kendi gayb-ı’nı araması gerekiyor. Orada be kendi gaybıdır. . Naıl ki kıstas yapmak suretiyle bizim bir aklımız var mı? Açık olarak var inkârı mümkün mü değil, ama gaybta, ama şuhutta Neden şuhut da, varlığını müşahede ettiğimiz için âlemi şahadette, gözle fiziken aklımızı göremediğimizden gayb ta yani batında oluyor. Yani hem gayb hem bâtın, hem gayb hem şuhud... 

Ruhumuz böyle değilmidir. Ruhumuzun varlığından şüphemiz var mı yok.? İşte o zaman hayatımızdaki etki-sini görmemiz müşahededir, çünkü her şeyi ruhumuzla yapıyoruz. Bunu müşahede ediyoruz. Kalktık tuttuk ettik hep bunları, ruhumuzun enerjisi ile yapıyoruz müşahede oluyor, ama elle tutamıyoruz o zaman gayb oluyor. Yani hem gayb hem şahadet Nurumuz duygularımız böyle değilmidir. Duygu diye bir şeyi elle tutabiliyormuyuz. Ama bütün hayatımız duygularımızla geçiyor. Yemek yerken o duygu müşahede halinde tadıyoruz, ama elle tutalım derken de. Elle tuttuğumuz elmanın tadını elle tutamıyoruz. Tat hissiyle onun içindeki tadı alıyoruz, acı ya da tatlı şeklinde işte, o tadı tattığımız zaman, müşahede oluyor hissedip varlığını yaşıyoruz. Ama elle tutmaya geldiği zaman gayb oluyor. 

İşte ne oluyor “Âlimül gaybi veşşehadeh” (59/22) gayb ve şehadet âlemini ortaya getirdik. Bu yoldan hareketle âlemin gayb-ı’nı anlamamız çok kolay olacaktır. İşte oradaki “be” kendi gaybımızla, âlemin gaybına îmân ediyoruz. Yani kendi gaybımızdan misal alarak, âlemin gaybına îmân ediyoruz. Yoksa başka şekilde “yü’minune bil gaybi” sadece kelimede kelâm da kalır. 

Şimdi bir daha tekrar edelim. Varlığımızı oluşturan iki tarafımız görünen ve görünmeyen taraflarımızdır. Görünen tarafımız şahadetimiz, görünmeyen kısmımız gaybımız olmaktadır. Ancak görünmeyen tarafımız gaybımız derken, akıl fikir bunlar hep gayb ta olan şeyler başlıcaları ruh, nur ve duygular, göremediğimiz halde zuhurlarıyla varlığını müşahede ediyoruz, şeksiz ve şüphesiz olarak faaliyetleriyle, zuhurlarıyla bunları müşahede ediyoruz. 

Kendimizde, bu gayb âlemi nasıl şiddetli şekilde zuhur ediyorsa ve varlığını tasdik ediyorsa, buradan yola çıkarak, âleminde bir ruhunun olduğunu, âleminde bir aklının, aklı küllünün olduğunu, âleminde bir nurunun olduğunu, âleminde hislerinin duygularının olduğunu, bu yolla anlamamız ve bu yolla dış âlemi anlamamız güç olmayacaktır. İşte oradaki “be” kendi gaybınla âlemin gaybına îmân edebilirsin diyor. 

Kişi bir üst mertebeye doğru seyirde olduğundan ilmel yakînden aynel yakîne doğru yolu açılmış oluyor. Burası anlaşıldı mı? “Onlar kendi gayblarından yola çıkarak âlemin de gaybına böyle îmân ederler.” İlimle ve tahakkunu da müşahede ederek.

Bakıyoruz mesela bu âlemin aklı varmı? Neresinde bu akıl. Bakın bütün sene baharda meyveler bir sene öncesinin aynısını zuhura getiriyorlar. İşte bu bir aklın neticesidir. Eğer orada bir akıl sistem program olmamış olsa, bu sene çıkan kırmızı kirazlar, seneye sarı kiraz çıkar, siyah çıkar. Aynı ağaçlar kirazları daha büyük yapar yahut ekşi yapar. Binler onbinler senedir, kiraz aynı kiraz, ayva aynı, elma aynı, gözümüzün önünde olan bu muhteşem hadiseleri, devamlılık arzettiği için sıradan işler olarak zannediyoruz. 

İşte âlemde külli bir akıl olmasa, bütün mevcudatı her zerresine kadar yöneten akıl olmasa, bu âlem karma karışık olur. Sabah kalktığımızda kimse kimseyi tanımaz. Hiç bir şey yerinde kalmaz. Yani akıl ile bunlar korunma-mış olsa her şey bozulur. 

Sadece bu türkiyede, sadece bir şehirde oluşan bir sistem değil, dünyanın neresine giderseniz gidin, uygun iklimde kiraz aynı kiraz, ama ne diyor napolyon kirazı diyor, bilmem ne kirazı diyor. O kendi içinde aşılar dna lar tarafı yönüyle onlara daha müdahele edilerek daha verimli hale getirilmesidir. Bu müdahelelerin yapılmadığını düşünelim ki, bu müdaheleler 15 20 senelik bir süreçtir. Ondan önce hiç müdahele olmuyordu ve hiç birinde de bir şaşma yoktu. Dünyanın neresine giderseniz Sarı kiraz, sarı kiraz, erik aynı erik, patlıcan aynı patlıcan soğan aynı soğandır. 

 Hadi bir bölgede onlar birbirinden gelerek hiç değişim olmadı. Hiç birbirleriyle ilgisi olmayan arazilere ekilen, sahipleride ekerken hiç bir şey bilmeyen, yani kasıtlı bir şey yapmayan her yerde dünyanın her yerinde aynı şey çıkmaktadır. Yani soğan mercimek pirinç dediğimiz zaman, Çin de de aynı pirinç çıkıyor ege de trakya da da aynı pirinç çıkıyor. Tabi vasıf değişiklikleri oluyor. Ama özü itibarıyle pirinç sınıfı içerisinde ve o hangi pirinç ise o pirinç devam ediyor. Baldo pirincinden bir başka pirinç çıkmıyor. Yahut diğerinden baldo çıkmıyor. 

Kolayca denildiği gibi, ne ekersek onu biçiyoruz. Peki bu neyi ifade ediyor? Bir aklı ifade ediyor. Bir akıl neticesinde bunlar aynı şekilde üretiliyor. Diyelim fabrika konfeksiyon türü 100 tane takım çıkardı. Ondan sonra formunu değiştiriyor 100 tanede başka model çıkarıyor. Niye hep aynı çıkartmıyor neden? İdare edildiği için form değişiyor. İşte Cenâb-ı Hakk bütün bu âlemlerde kudret tecellisini gösteriyor. Müdahele ediyor değişmemesi yönünde müdahele ediyor. Eğer müdahele edilip de o gıdaların içindeki terkipler değişmiş olsa, bugün yediğimiz pirinç değişe, değişe 5 sene sonra bize zehir olarak gelir. 

Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti bu ki, binlerce yıl evvel yapılan şu ot, şu hastalığa iyi gelir, binlerce yıl evvel yapılan, şu meyve bu hastalığa iyi gelir, diye söylenen reçeteler hep geçerlidir. Eğer değişiklik olsa idi bu reçeteler tutmazdı. Bütün kitaplar atılması lâzım gelirdi. Değişken hale göre yazılır, 3-5 sene sonra onlarda geçer, çünkü meyve sebze değişken olunca faydalarıda değişken olacağından, o zaman evvelki tespit edilen, faydaları da geçeceğinden o kitaplarda hükümsüz kalırdı. 

Ama yüzlerce binlerce yıl öncesinden gelen, tıp kitapları, faydalı olan o otun kökün baharatların bugünde aynı faydayı verdikleri açık olarak bilinmektedir. Bu da bütün bu âlemde, bir aklı küllün olduğunu ve her şeyin o akla tabi olduğunu görmekteyiz. Ayrıca bu aklın çalışmasına bu âlemin faaliyetine sebep olan bir enerjinin olduğunu da biliyoruz bilmemek zâten söz konusu değildir, bu dünyayı hangi enerji döndürüyor, güneşin yakıtını hangi enerji sağlıyor hem de hiç bitmek tükenmek bilmeyen şekliyle. İşte o bütün âlemlerde mevcut olan ruhu azam. Bu âlemleri ne aydınlatıyor? Allahın nuru aydınlatıyor. İşte bütün bunları düşündüğümüz zaman âlemin gayb-ı’nı anlamamız çok zor olmayacaktır.[93] 

“ İz- -T-B- ”

----------------

"Alimül gaybi veşşehede" (Sûre 59 Âyet 22).

"O, görüleni de görülmeyeni de bilendir." Dendiğinde âlemlerin; biri gaip âlemi, diğerinin de şehadet yani müşahade âlemi olmak üzere iki türlü olduğunu öğreniyoruz. Eğer bir şey görülmüyor veya görülemiyorsa ona îmân söz konusu olabilir. Ama görünüyorsa ona îmân edilmez, şahitlik edilir veya müşahede edilir. O da “îkân” dır.

İşte cennet, cehennem, alın yazısı, melekler, arş, sırat köprüsü, mahşer v.s gibi varlıklara îmân söz konusudur. Ama maddi olan varlıklara şehâdet edilir, müşâhede edilir. Peki "Eşhedü en lâ ilâhe illâllah" deyince ne oluyor? Yani "ALLAH'tan (c.c.) başka ilâh olmadığına şahidim" dediğimizde, yukarda gâiplik ve şâhitlik diye vasıflandırdığımız hallerden ikincisini yani, görüyormuşçasına şâhit olma halini kabullenmiş oluyoruz. Eğer o niyetle söylemesek "şâhidim" yerine "îmân ediyorum dememiz gerekecekti.

Âlemler düzeyindeki, bu gâiplik ve müşâhede, aynen insanlar için de geçerlidir. Her birimizin eti, kemiği, derisi, saçı zahirimiz yani şehâdet âlemimiz; ruhi durumumuz, aklımız, nefsimiz, gönlümüz de gayb âlemimiz olmaktadır. Her halükârda gerçek olan şudur ki müşâhede âlemi —insanın kendisi dahil— sınırlı yani sonlu, gâip âlemi —yine insanınki dahil— sınırsızdır, sonsuzdur.

Bütün bu anlatılanları bir cümle ile özetlersek gerekirse diyebiliriz ki; îmân gaybedir, şehâdete îmân gerekmez. Bu bakımdan eğer biz bu âlemde Hakıın varlığını müşahede ediyorsak îmâna gerek kalmıyor, îmân düşüyor, îmân görevini yerine getirmiş müşahedeye dönüşmüş oluyor. Bu halin diğer ifadesi ise “îkân” dır. 

Belirli çalışmalar ve riyazatları sonunda Hakk'ı müşa­hede edemeyip ALLAH'a hâlâ îmân yollu yaklaşmaya çalı­şıyorsak ondan epeyce uzaktayız demektir.

Hazır olana îmân garip bir iştir. Ama eğer biz ALLAH'ı müşahade etmeden "Eşhedü" kelimesini söylüyorsak, af­fınıza sığınarak biraz yalancı ve gaflet ehli olmuyor mu­yuz? Bizler bu âleme Cenâb-ı ALLAH'ı müşahede etmek ve onu tanımak için gönderildik. Yoksa Hak Tealâ bizleri esmâ âleminde bırakırdı. Yani ruhlar âleminde kalırdık. Oradan da cennete veya cehenneme gönderilirdik.

 Demek ki bizler zâhirimizle şehâdet âleminin ve ora­da rabbımızı müşahede ediyoruz. Gaybımızla da Hakk'ın varlığını gayb âleminde idrak ediyoruz. Neticede bunu ba­şarabilen veya başaramayan yine insanın kendisi oluyor.

 Yani kendini bilen, nefsini bilen, Rabbini de bilmiş oluyor, Efendimizin buyurdukları gibi. "Men arefe nefse­hu fekat arefe rabbehu" "Kim ki nefsine arif oldu o ancak rabbine arif oldu."[94]

“ İz- -T-B- ”

----------------

 Mutlak gayb ile gayb âlemi başka şeylerdir, gayb âlemini yakaza halinde rüyada عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ 59/22 bunlar bir âlemdir, zuhurda olan şeylerdir ama mutlak gayb zuhurda değildir, bilinmez. Amaiyette hiçbir kelam yoktur, yani hiçbir ifade yok, tam meçhuldür. Ne diyorlar Zat-ül Baht, Sevad-ül Azam diyorlar, Mutlak gayb dendiği zaman bir ifade çıkıyor gene ortaya, ama bilinmiyor ne olduğu. 

Muhalefetü lilhavadis: bu âlemde bu âlemdeki varlıkların hiç birinin kendisine benzememesi, misallendiril memesi, bu Zat-ı Mutlak, denilen Mutlak Zat bir bakıma gayb-ı mutlakta ama Zat dendiği zaman gene de bir belirginlik çıkmış oluyor, Zat’i bir varlık anlaşılıyor. Mutlak Gayb’da hiçbir ifade yoktur. Bunlar aynı mertebenin kendi içinde bulunan metebeleridir. Mesela bir binada ikinci katın sınırları zeminden ikinci kata kadardır, ama katların içinde de kendi mertebeleri vardır ayrı ayrı, sadece yüzeysel milimetre kalınlığında değildir. Ama bunun tamamı ikinci kat olarak geçiyor. İşte bazı kelam terimler var, onlar da aynı mertebenin içerisinde ama bulunduğu yer itibariyle farklılıkları vardır.[95] “ İz- -T-B- ”

-----------------

 GAYB VE ŞEHADET

Nasıl ki عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ 59/22 Cenab-ı Hakk’ın şehadet ve gayb âlemleri vardır, biz kendi varlığımızla yani müşahedemizle şehadetimizle burası şehadet âlemidir, bu varlığımızla müşahede edildiğinden bizim şehadetimiz budur. Şehadet âlemimiz budur. Dışındaki de şehadet âlemidir yani varlık âlemi, bu varlık âlemiyle dışarıdaki varlık âlemini idrak ediyoruz, içimizdeki gaybımızla da dışarıdaki gaybı idrak ediyoruz. Yani “ne var âlemde o var ademde” demişler ya, gaybımızla da Hakk’ın varlığını gayb âleminde idrak ediyoruz. 

Neticede bunu başarabilen veya başaramayan yine insanın kendisi oluyor. Yani kendini bilen nefsini bilen rabbini de bilmiş oluyor. Efendimizin buyurdukları gibi “Men arefe nefsehu fakat arefe rabbehu” kim ki nefsine arif oldu, o ancak rabbine arif oldu. Bakın burada kim ki nefsine alim oldu dememiş, demek ki alimlik başka Ariflik başkadır. Nefsine arif olan rabbına arif oldu. Peki alim ile arif arasında ne fark vardır? Alim başka birinden aldığı bir şeyi ezberleyerek başka birine nakleden demektir. Yani o bilgileri kendinde toplayan ve nakledendir. 

Bir bakıma la teşbih kasetler de o işi görüyor, kendinde muhafaza ediyor, bir başka zaman bir başka yerde düğmeye basıldığı zaman aynen naklediyor. Bu şimdi alim mi oldu, alim olmadı ama o düzeyde iş yapıyor. Peki o zaman Arif’in özelliği nedir, arif bu ilimleri bilen idrak eden ve bünyesinde tatbik edendir. Yaşayandır onun için Arifdir. Alim akıl yönüyle bilgileri bilen Arif bunları varlığına intibak ettirerek varlığında yaşayandır. Onun için alim demiyor arif diyor. âyetin gayba iman veya gaybı ile iman diye çevrilen bölümünün kısa izahından sonra namazlarını dosdoğru kılarlar, burada şimdi “Elif Lam Mim” den bahsediyor. اَلَّذِينَ يُوءْمِنُونَ بِالْغَيْبِ 2/3 “Bil ğaybi” deki “Be” harfi çok mühim bir yer işkal ediyor, Cenab-ı Hakk dileseydi “Yu’minunelğaybi” diyebilirdi, oraya “Be “harfini ilave etmeden. Oradaki “Be” ile manasınadır, yani insanın kendi varlığında mevcut olan gaybı ile âlemdeki gaybı anlayabilir, manası vardır. Oradaki bir “Be” harfi tamamen yükseltiyor meseleyi, hassaslaştırıyor, yükseltiyor. Gayba iman eder başka gaybı ile iman eder başkadır. 

Ama tefsirleri açtığımız zaman gayba iman eder çıkar. Ozaman yu’minel gaybi” demesi lazım gayba iman eder karşılığı olarak, يُوءْمِنُونَ بِالْغَيْبِ deyince gaybı ile iman eder demek olur. Yani kendi gaybı ile iman eder demektir. Şehadet âlemini de müşahede eder, gayb âlemini de kendi gaybı ile idrake çalışır. Kendi gaybından yola çıkarak Allah’ın varlığını gaybdaki Allah’ın varlığını idrak eder demek istiyor. Kendi gaybı var olan ama beş duyu ile müşahede edilemeyen elle tutulamayan ruhaniyetimiz manamız, bizim gaybımız odur, yani iç bünyemiz. İşte biz kendi bünyemizden yola çıkarak şimdi düşünelim bizim aklımız var mı, var elle tutabiliyor muyuz, görebiliyor muyuz, göremiyoruz, ruhumuz var mı var, hislerimiz duygularımız var mı, var elle tutulan bir tarafı var mı bunlar madde mi değil, işte bunlar bizim gaybımızdır. 

Yani gözle göremediğimiz hallerimizdir. Onları hem harekete geçirmek hem onların varlığı misal ederek Allah’ın gaybi varlığını böylece gaybda olduğu halde müşahedeye dönük bir çalışma yapmak. Bakın gaybda olduğu halde müşahedeye dönük çalışma yapmak bakın. “Ona ruhumdan üfledim demesi işte o da bir gaybımızdır, ruhumuz bizim gayb tarafımızdır. Bizdeki ruhu idrak edebilirsek yani iç bünyedeki faaliyetlerimizi varlıklarımızı idrak edebilirsek bu yönden bu âlemin içinde mevcut olan ilahi varlığı idrak etmemiz kolaylaşır. Nasıl dışımıza baktığımız zaman şehadetimiz var bu âlemin de şehadeti var, bakın sert yumuşak neyse ele geliyor tutuluyor tahta var işte bunlar hep maddedir. 

Bizim şehadet âlemimiz bu yani bireylerin şehadet âlemi bu varlıklarıdır, dışarıdaki şehadet âlemine bu bir misal oluyor. İşte bizim gaybımız da bu âlemdeki gayb âlemine misal oluyor. İşte âyetteki “Be” bunu ifade ediyor, gaybı ile iman eder bu hassas meseledir ama insanın önünde çok büyük ufuk açar, yol açar. Gaybımız Cenab-ı Hakk’tan aldığımızdır, herkes ne kadarını alıyorsa o kadarını biliyor işte Ariflik budur, kendinde var olanı idrak etmektir, bizde Allah’ın verdiği bir gaybımız vardır, ruhumuz O’nun ruhudur, aklımız O’nun aklı, Akl-ı Külden gelmiş nefsimiz O’nun nefsi nefs-i Kül’den gelmiş, bütün varlıklarımız duygularımız sevgilerimiz veya nefretlerimiz hep bunlar bizde varlıktır.

Bunların hepsi Hakk’ın birer esmâsı olarak bize verilmiş gaybımızda olan şeylerdir. Ama faaliyet sahasına geçtiğinde şehadete dönüşmüş oluyor. Yani müşahedeye geçmiş oluyor. İçimizde bir kızma duygusu var, kızmayı ortaya koymadığımız zaman bizde batında kalıyor, gaybda kalmış oluyor, ama bağırmaya başladığımız zaman gaybımız zahire çıkmış oluyor. Müşahede âlemine dönmüş oluyor, yani bir fiil meydana gelmiş oluyor. İşte bütün bu özellikler bizde mevcut bunları kendimizde bulduğumuz zaman bütün âlemin için de de bu varılığın idrak ettiğimizde anlamamız bu yoldan çok kolaylaşır ve güzelleşir yolumuz kısalır.

İşte oradaki “Be” bu kadar büyük iş görüyor, بِالْغَيْبِ “Gaybı ile” yani kişinin kendinde mevcut olan gaybı ile Allah’ın gaybını Allah’ın varlığını idrak eder diyor. Müşahede âleminde Allah’ın varlığını müşahede ediyoruz zaten, işte bunlar hep allah’ın zuhurundan başka bir şey değildir, yalnız karıştırmayalım bunlar Allah mı? O da değildir, Allah’tan gayrı mı, gayrı değil, onun için tevhid hakikati öyle hemen kolayca oluşacak bir şey değildir. Belirli bir merhaleler de geçirmek lazımdır, ama islamın hakikati bu tevhid hakikatini ortaya getirmesidir. Dinimize tevhid dini denmiyor mu? Tevhid dini vahdet dini, birlik dini, işte bu zahir ile batını birleştirdiğimiz zaman tevhid yani gerçek islam ortaya gelmiş oluyor.

Yoksa islam sadece belirli fiilleri yapmaktan ibaret belirli ezberlenmiş duaları sureleri tekrarlamaktan belirli zikirleri çekmekten ibaret bir oluşum değildir. Bunlar O’nun dolaylı çalışmalarıdır. Onlarsız da olmaz, zikirsiz ibadetsiz hiç bir şey olmaz. 

Bu âlem hem ef’al âlemi, hem esmâ âlemi, hem sıfât âlemi hem de Zat âlemidir. Bu âlemde hepsi mevcuttur. Eğer hepsi mevcut olmazsa zaten eksik olur. Âlem tamam olmaz. Yalnız kim nereden bakarsa bu âlemi öyle müşahede ediyor. Kendi idrakine göre o kadar değerlendiriyor. İşte biz bunu en geniş şekilde değerlendirmeye çalışıyoruz. Bize de lazım olan odur zaten, Hz Rasulullah’ın (sav) ümmetine yakışan da odur, (asv) efendimiz ahirette sizin çokluğunuzla ben iftihar edeceğim diyor. Kimin çokluğu ile hangi ümmetinin çokluğu ile tevhid ehli ümmetinin çokluğu ile Zat ehli ümmetinin çokluğu ile yoksa bir sürü kafası çalışmaz, hüviyetinde Müslüman yazanlarla değil, gerçekten Hakikat-ı Muhammediyi idrak etmiş, hakikat-ı uluhiyeyi idrak etmiş kimselerin çokluğu ile iftihar edecek. 

Âyetin gayba iman eder veya gaybı ile iman diye çevrilen bölümün kısa izahından sonra bu kısım anlaşıldı mı, bizlerde birer gayb var bu gaybımızla da Allah’ın gaybını yani bizim dışımızdaki gaybı idrak etmek kolaylaşıyor بِالْغَيْبِ dediği budur işte. Bunlar gaybı ile iman ederler, hayali ile iman eder değildir, bakın ortaya bir oluşum konuyor, bir varlık, bir bilinç koyuyor ortaya bir mesned koyuyor gaybı ile iman eder. O zaman bizim kendi gaybımızın şuurunda olmamız gerekiyor. Gaybımızın şuurunda olmazsak gene ezbere okumuş oluyoruz onu. Tabi onu yaşantımıza intibak ettirmiş olmamız lazımdır.[96] “ İz- -T-B- ”

----------------

هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ {الحشر/23} 

(59/23) “Huva(A)llâhu-llezî lâ ilâhe illâ huve-lmeliku-lkuddûsu-sselâmu-lmu/minu-lmuheyminu-l’azîzu-lcebbâru-lmutekebbir(u) subhâna(A)llâhi ‘ammâ yuşrikûn(e)”

(59/23) O Allah ki; O'ndan başka İlâh yoktur, Melik'tir, Kuddüs'tür, Selâm'dır, Mü'min'dir, Müheymin'dir, Azîz'dir, Cabbar'dır, Mütekebbir'dir. Allah, şirk koşulan şeylerden münezzehtir.

----------------

 Kur’anı Keriym Haşr suresi 59/22 âyetinde, hüvallahülleziy lâ ilâhe il­la hüve alimül ğaybi veş şehadeti hüver­ rahmanür rahıymü mealen, “o görüleni de görülmeyeni de bilen, kendisinden başka ilah olmayan Allahtır; o acıyıcı olan, acıyandır.” Kur’anı Keriym Haşr suresi 59/23 âyetinde, hüvallahülle­ziy lâ ilâhe illa hüve el melikül kuddusüs selamü..... 

 mealen, “o kendisinden başka ilah olmayan, hükümran çok kutsal, esenlik veren…...” Bu âyette belirtilen, Kuddusiyyet ile tecelli etti, “ervahı mukaddese” zuhur etti;

 Selamiyyet ile tecelli etti, “Rasulu A’zam (a.s.)” zuhura geldi;

 Müheyminiyyet ile tecelli etti, “enbiya” ve “ehlullah” zuhura geldi;

 Aziziyyet, Cebbariyyet, Mütekebbiriyyet ile tecelli etti, “nefs” ve “şeytan” gibi “süfliyyat” zuhura geldi.[97] 

“ İz- -T-B- ”

----------------

Selâm. 

Bir işten kurtulmak. Ayıp âfet, noksanlık, hastalık vb. şeylerden beri olmaktır. “s-l-m” kökünden türeyen selâm Allah’ın sıfâtı olarak insanlara arız olan ayıp, kusur, eksiklik, âfet, hastalık acizlik, ölüm vb şeylerden berî olan yaratıklarını âfet ve belâlardan kurtaran, zulmetmeyen güven arayanları güvene erdiren demektir. 

Allah’ın sıfâtı olarak Kur’ân’da sadece. “O….. selâmdır, mü’mindir, müheymindir.” (Haşır, 59/23) âyetinde geçmiştir. 

“Onunla (kitapla) rızasının peşinde gidenleri selâm yollarına iletir. (Mâide. 5/16) “Onlar (mü’minler) için Rabları katında selâm yurdu vardır, yaptıkları işlerden dolayı O, onların dostudur.” (En’am. 6/127). “Allah selâm yurduna çağırır.” (Yûnus, 10/25) âyetlerindeki “selâm” kelimesinin de Allah’ın ismi olduğunu söyleyenler olmuştur. 

Namazların sonunda okuduğumuz şu hadis, Allah’ın selâm isminin anlamını ifade etmektedir. “Allahümme ente’s-Selâmü ve min ke’s-Selâm.” (Allah’ım! Sen selâmsın ve selâmet de sendendir) (Müslim. Mesacîd. 135-136) Cennetin bir adı da Daru’s-Selâm barış ve esenlik yudu) dur. Allah da kullarını bu yurda çağırmaktadır. (En’âm. 6/127; Yûnus, 10/25)[98] “ İz- -T-B- ”

----------------

 - O…

Var ki, bu:

- HU…

Manasına gelir…

Bu nedir, şimdi onun üzerinde duracağız…

O: Bir cevherdir… Mahiyettir… Çeşitli yönleri olan, zahirde hiçbir belli yön çizilmeyen öz varlıktır… 

"Hüvellahüllezi la ilahe illa hu" (59/23) diyoruz. "Hü vallah" "O Allah öyle bir Allah ki" "La ilahe illa hu" "Ondan başka ilah yoktur." dediğimiz "Hu" esmâsı, Türkçe karşılığı olarak zamir yani “O” manasınadır. Eskiden analarımız, babalarımız "HU", birbirlerinin ismiyle seslenmekten hicab duyarlar, "HU" diye seslenirlerdi. Ne kadar güzel bir şey, "Hu" "O" sen Rabbımın zuhurusun ifadesi içerisinde ne kadar nazik. Bilincinde olmasa bile işte o terbiyenin güzelliği bu yani bilincinde olmasa bile yaşantısında vardır. 

Muhyiddin Arabi hazretleri Lübbül lübb de şöyle diyor; 

-------------------

Bunun hakikati şudur ki... “HU” diyen kimse, eğer “mürşid-i kamil”e yetişip kamil olmuş değilse, burda hata yapabilir... 

Yani, salik “saki-î hakikat” olan “mürşid-i kamil” elinden aşk badesini içip, “fena fîllah” hasıl olmamışsa, “HU” dediği zamanda, kendi zannı ve tasavuru, itikadı ve takyidi üzere Hakkı tahayyül ve tasavvur eder çünkü “ıtlaka-mutlak bilgi” ermemiştir!..

Ve böylece de kendi tasavvuruna göre Hakkı sınırlar ve kayd altına alır!.. Dolayısıyla da “HU”yu tekvin ve icad etmiş olur ve bundan sonra da kendi peydah etmiş ol­duğu halika ibadet etmiş olur...

------------------- 

"Bir kimse "Hu" dediği zaman, "Hu" olmazsa taklitçinin ta kendisidir." Çünkü lafzi "Hu" demesi mananın gizlenmesi olduğundan lafzen O sözünün söylenmesi mananın gizlenmesi olduğundan taklitçi olmuş oluyor. 

Nasıl "Eşhedü enla ilahe illallah" dediğimiz zaman bunu bilerek demezsek biz sadece îmân yoluyla şahit olmuş oluyoruz. Buda güzeldir ancak. Daha İslam'ın birinci şartında hataya düşüyoruz. "Eşhedü" ben görüyorum ki, "La İlahe İllallah" Ondan başka İlah yoktur, ama görüyorum ki, "Eşhedü" şahidim ki, görmediğimiz şeye şahidiz diyoruz. "Eşhedü enne Muhammeden Rasulullah" ben yine görüyorum ki, Muhammed Allah'ın Rasulüdür. Görüyor muyuz, ama Cenab-ı Hakk iyi niyetle bunu söylediğimiz için bizim bu eksiğimizi kabul ediyor. İşte biz bunu anlayıp onun hakikatini idrak ederek söylememiz gerekiyor. Söyleyen söylediği gibi söylesin bizi ilgilendirmiyor, ama burada mühim olan her kişinin, her bireylerin, her birerlerimizin bunu hakikatiyle söylemesidir. Mademki insanız, insanın ne olduğunu bilmemiz lâzımdır. Mademki müslümanız islamın ne olduğunu bilmemiz lâzımdır. Mademki o peygambere ümmetiz, o peygamberin hakikatini bilmemiz lâzımdır. Mademki Allah'ın kuluyuz, Allah'ın ne olduğunu bilmemiz lâzımdır. Aman Ya Rabbi dedik, kaldırdık başımızı gökyüzüne nerede, tahtında mı oturuyor. Aman Ya rabbi dediğimiz şey nerede? İşte hep yaptığımız işler böyle taklidi oyuncak gibi işler oluyor. Tabi biz kimseyi kınayacak halimiz yoktur, çünkü genelde biz hepimiz aynı haldeyiz. 

Biz konumuza dönelim. "HU" kelimesi, "HU" hecesi ne ile yazılıyor, hangi harfle yazılıyor. Arapça'da üç tane "H" sesi vardır, "HA", "HI" "HE". Bu üç "H" den en yumuşağı ile "HE" ile çıkıyor. "HE" de "HU" diye mideden çııkıyor, özden, içten çıkıyor. "HU" o kadar derinlere gidiyor, bu âlemin derinliklerinden geliyor, bizim derinliğimizden geldiği gibi. "HU" harfini (ﻫ) iki gözlüdür. İşte gördüğümüz o iki göz, biri Hakk'ın gözü biri halkın gözüdür. Yani aslında ikisi de hakikat-i ilahiyenin gözüdür, ama birini halkına bırakmış yani bizlerdeki gözlere bırakmış. Bir tanesi de kendi hakiki ilahi gözü. İşte eğer göz şaşı görmez ise bizim gördüğümüz bu iki gözümüz tek görür. İşte "HE" deki gözlük gibi olan iki göz hakikati itibariyle idrak sahibiyse yine tek görür. Yani hem Hakk gözünden, hem halk gözünden ikisini birden tek görür. Halk ayrı Hakk ayrı diye iki ayrı gözden görmez. Mesela dürbünle bakıldığı zaman iki göz bakılır ama neticede tek gösterir. İşte bu irfan ehlinin bakışıdır. Bizim tek görebilmemiz için bu sarhoşluktan kurtulmamız lazım, yani beşer serhoşluğundan, maddi varlık serhoşluğundan kurtulmamız lazımdır. İşte o "HE" nin (ﻫ) uzanan ucuda diğer varlıklarla bağlantı yapmak için. El yazısında harflerin kenarlarında bağlantılar vardır, diğer harflerle bağlantı yapıyor. O "HU" nun ucuda öyle. İşte O "HU" yanına bir "Vav" konması gerekiyor. "Huvellahüllezi" derken "HU" "He" nin yanında ( ﻫُﻮَ ) "Vav" olmazsa "HU" okunmuyor zaten. İşte O "Vav" iki gözden, tek göze dönüştürüyor. ( و ) "Vav" ın tek gözü, bir kuyruğu var. Demek ki "HU" dendiği zaman bütün bu âlemleri hüviyet-i mutlaka olarak kaplıyor. Bir gözüyle zatını görüyor, bir gözüyle de varlıklarını görüyor. Yani varlıkların görüşünü ortaya getiriyor. İşte Kur'an-ı Kerim'de bu hususta "Gözler onu ihata edemez, O bütün gözleri ihata eder." deniyor. 

لاَّ تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ

"Lâ tudrikuhul ebsâru ve huve yudrikul ebsâr ve huvel lâtîful habîr." (En’am 6/103) İşte "HU" dediği zaman kişinin kendisinin de "HU" yani "O" olması lâzımdır. Onun için bizde esmâ-i ilahiye sıralamasında, Allah esmâsından sonra "HU" esmâsı gelir, bu hakikatleri idrak ve etmek yaşanması içindir. 

O: Bir cevherdir… Mahiyettir… Çeşitli yönleri olan, zahirde hiçbir belli yön çizilmeyen öz varlıktır… 

Zahirde bir şey çizemiyorsun "HU" isim de yok çünkü sadece "HU" "O". Allah dediğin zaman bir vasıf çizebiliyorsun, Rahman dediğin zaman bir vasıf çizebiliyorsun... Ama "HU" dediğin zaman tamamen meçhul bir ifade arz ediyor. İşte bu da Cenab-ı Hakk'ın hiç bir şekilde, şekil ve herhangi bir keyfiyette olamayacağını gösteriyor. Bu yönüyle batın yönüyle. Cevher, bir işin ana maddesi, malzemesi, özü, mahiyetidir. O bir cevherdi zaten her tarafı kıymetlidir. Mücevher denilen şey var, mesela yüzüğün içerisine mücevher koymuş işte onun kıymetli yeri o. Ama bu her tarafı mücevher, her tarafı cevher.[99] “ İz- -T-B- ” 

----------------

هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْأَسْمَاء الْحُسْنَى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ {الحشر/24} 

(59/24) “Huva(A)llâhu-lhâliku-lbâri-u-lmusavvir(u) lehu-l-esmâu-lhusnâ yusebbihu lehu mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i) vehuve-l’azîzu-lhakîm(u)”

(59/24) O Allah ki; Halkedici'dir, Bâri'dir, Mûsâvvir'dir, güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nu tespih eder. Ve O; Azîz'dir, Hakîm'dir. 

----------------

 Haşr (59) / 21 : (Lev enzelnâ hâzel kur’âne alâ cebelin le raeytehu hâşian mutesaddian min haşyetillâh, ve tilkel emsâlu nadribuhâ lin’nâsi leallehum yetefekkerûn.)

 “Eğer Biz, bu Kur'ân'ı dağa indirseydik, O'nu mutlaka, Allah'ın korkusundan huşû ile boynunu bükmüş, parça parça olmuş görürdün. Ve insanlar için bu misalleri veriyoruz. Umulur ki, böylece onlar tefekkür ederler.”

************* 

 “Hâzel Kur’âne” “İşte bu Kur’ân zâttır.” “Lev enzelnâ” “Eğer zâtî tecelli olarak indirseydik!” “Alâ cebelin” “Dağın-nefis dağının üzerine” “le raeytehu” “Elbette görürdün-yaşadığın anda” “hâşian mutesaddian” “Huşu ve dehşetinden parça, parça” “min haşyetillâh,” “Allah’tan gelen bir huşu-haşyet ile” “ve tilke’l emsâlu” “İşte bu misalleri” “ nadribuhâ lin’nâsi” “İnsanlar için veriyoruz” “leallehum yetefekkerûn. ”Umulur ki tefekkür ederler.” 

************* 

 Şimdi bu Âyet-i Kerîme’yi biraz daha yakından incelemeye çalışalım. Genelde Kur’ân-ı Kerîm’de iki türlü anlatım vardır bunlardan biri, burada olduğu gibi kurgu-misal yollu sahneler, diğeri ise yaşanmış hadiselerin sahneleridir. Her iki halde de müteşabihat vardır. Müteşabihat ise Kur’ân-ı Kerîm’in genişliği ve derinliğidir. Her mertebesi itibariyle içinde barındırdığı ma’nâ ve bilgiler kendinin sonsuzluğu gibi sonsuzdurlar. 

 Her mertebe geçişlerinde bu Âyet-i Kerîme’nin tecelli ve tesiratı vardır, sâlik içinde bulunduğu mertebeden daha henüz başlarda, kendisi dahi farkında olmadan bu tecellinin benzerleri ile bir sonraki dersine geçer. Tecellinin daha çok açık ve barizleşmesi, Esmâ mertebesinde Mûsâ (a.s.) rûyet isteğinden sonra vaki olan tecellidir ki belirtilen Âyet-i Kerîme’nin fiili ve fiziki yaşantısının aynıdır. (A’raf (7) /143) Tevhîd-i Ef’âl’den, Tevhîd-i Esmâ’ya geçişi ifade eder. Bu ise Zâtın, Esmâ /Rububiyyet mertebesi‘nden tecellisidir. 

-------------------

 A’raf (7) /143 : Ne zaman ki, Mûsâ bizim tayin ettiğimiz vakte geldi ve Rabbi onunla konuştu, dedi ki: “Ey Rabbim!. Bana varlığını göster sana bakayım.” Cenab'ı Hak da buyurdu ki: “Sen beni katiyyen göremezsin. Fakat dağa bir bak, eğer yerinde durabilirse sen de beni görebilirsin.” Hemen Rab'bi dağa tecelli edince onu parça parça etti. Mûsâ da baygın bir halde düşüp kaldı. Vaktaki, ayıldı, dedi ki: “Seni tenzih ederim, sana tövbe ettim ve ben imân edenlerin ilkiyim.” 

-------------------

 Nisa (4)/158: Âyet-i Kerîme’sinde ise, Îsâ (a.s.)’ın Esmâ mertebesinden, Sıfât mertebesine, “Fenâ fillâh (Hakk’ta fani olma)” mertebesine geçişi ifade etmektedir. Bu ise Zâtın “Sıfât/Hakk ” mertebesinden tecellisidir. Bu tecelli de, Îsâ (a.s.)’da kalmamıştır Yukarıda kısmen ifade edilmişti. 

------------------- 

 Nisa (4)/158: Bel refeahullâhu ileyhi. Ve kânallâhu azîzen hakîmen.

 Hayır, Allah onu, kendisine yükseltti. Ve Allah Azîz'dir, Hakîm'dir.

*************

 Haşr (59) / 22: (Huvallâhullezî lâ ilâhe illâ huve, âlimu’l ğaybi ve şehâdeh, huve’r rahmânur rahîm.)

“O Allah ki, O'ndan başka İlâh yoktur. Gaybı ve şehadet âlemini bilir. O; Rahmân'dır, Rahîm'dir.”

************* 

 ( وَهُوَ) Görüldüğü gibi (Hu) asli halinde (He) ve (Vav) harflerinden meydana geliş haliyle yazılmaktadır. İki gözlü (He) harfi yalnız başına olunca kelimenin içindeki ma’nâ’lara göre ifadelendirilir. Ancak yukarıda da görüldüğü gibi, tecelliye dönük, Zâtî bir ma’nâ murad edildiğinde yanına (Vav) harfi gelmektedir. Böylece (Hu) olmaktadır, Onun da ma’nâsı bilindiği gibi (O) demektir. (He) aynı zamanda “Hüvviyyet-i Mutlaka” yı ifade etmektedir. Tek gözlü hâli Zâtının Hüvviyyetini, iki gözlü hali ise, hem zâtının hem de, mahlûkunun hüvviyyetini ifade etmektedir. (He) harfi kullanışta iki görüntüdedir biri yukarıda olduğu gibi, iki gözlü, diğeride tek gözlüdür. Tek gözlü kullanışta sadece Zâtî, iki gözlü kullanışta ise, zuhura dönük tecellileri ifade etmektir. Yanına gelen (Vav) harfi ise onun Zâtî tecellisinin âlemlere yayılışını ifade etmektedir. Bu yayılışta ilk defa hakikat-i İnsaniyye-sıfât mertebesinden başladığından, buradaki (Vav) “İnsân-ı Kâmil”deki “Velâyet-i Hakikî”yi ifade etmektedir ki, Bunun da ilk tecellisi “Hakikat-i Muhammediyye” dir. İşte O’ndan “Huu” dan başka bir ilâh yoktur. 

 Gayb’ı da şehadeti de bilir. Çünkü Gayb-ı Hakk, Şehadeti Halktır, ikisi aslında birdir. O da kendisinden başkası değildir, kişi kendinde olanı da bilir. Bilmiyorsa, bilmediği şey kendinden dışarıda dır. Hakk için böyle bir şey söz konusu değildir, bütün varlıkta zâhir ve bâtın mevcûd ve tasarrufta dır. 

 Rahmân ve Rahîm bizde en çok kullanılan isimlerdendir. Peki Rahmân ne demek, Rahîm ne demektir? Deki! Rahmân Cenâb-ı Hakk’ın ilk zuhuru kendi varlığından ilk tecellisidir, Rahmân tecellisi bütün âlemi içten ve dıştan kuşatmıştır ve burada genel hükümde “Bu günahkârdır, bu mûti’dir”, diye kesinlikle bir ayırım yapılmaz her şeyin rızkını verir. İster kendine giden yolda olsun, ister zıt yolda olsun ne tür yaşam içerisinde olursa olsun. Ulûhiyyet Rahmâniyyete dönüşmektedir. İşte bu öyle bir Rahmân’dır ki, taşın neye ihtiyacı varsa onu verir, bir çiçeğin neye ihtiyacı varsa verir, yılanın da zehir yapmak için neye ihtiyacı varsa onu da halkeder. Muhyiddin-i Arabi öyle diyor, ezelde tasavvur halinde olan a’yân-ı sabitede proje halinde onlara ne istihkak verilmişse o varlıklar bu istihkaklarını istemek te haklıdırlar ve onu alırlar. Sizler bir iskemle yapacaksınız o porojede ne varsa onu isteyeceksiniz. Ama normalde bir iskemlenin yapılabilmesi için bir ağaca ihtiyaç vardır, ham maddesi genelde ağaçtır, işte yapılacak olan o iskemle o ağacı istemekte. O ağacı talep etmektedir, mademki sen beni iskemle yapacaksın, o halde bana lâzım olan melzemeyi ver. İşte o malzeme ile de o iskemle meydana geliyor. 

 Cenâb-ı Hakk ezeli âlemde programını kurduğunda, hangi varlık neyi meydana getirecekse onun malzemesini istemesi hakkıdır. Gerçekten de hakkıdır. İşte Rahman bütün varlıkta eksiğine fazlasına, sağına soluna, bakmadan bütün varlığı nerede ne gerekiyorse öylece meydana getiriyor. Bir başka düşünürün ifadesi ile Cenâb-ı Hakk’ın ilk tecellisi ve insanlara ilk rahmeti odur ki, varlığından varlık vermesidir. Yani Rahmâniyyetinden varlık vermesidir. 

 Rahîm de işte bütün bu varlığı bu şekilde idrak eden yani bütün bu varlıkta Rahmâniyyetinden nasibini alanların içinde idrak şuur sahibi insanlardır. Bunların da tamamı katili, hırlısı, hırsızı, hepsi Rahmâniyyetinden istihkakını alıyorlar, ama bunların içersinde ikinci bir tecelliye sahip olan, Rahîm tecellisini de alıyor, bunlar da daha özel hayata ulaşan insanlardır. Onun için Rahîm, Rahmândan sonra geliyor. Rahmân ve Rahîm, kime ki Cenâb-ı Hakk gönülden bir pencere açıyor. İşte o ona Rahîm den uzanıyor, Rahmân tecellisi umumî, Rahîm tecellisi ise hususidir. 

 Kime ki, Rahîm tecellisi düşmüş, “Ona büyük kazanç olmuştur.” diyoruz ki, hani içimden düşünürken ah bir açıldı ki, İşte Rahîm tecellisi. Rahmân tecellisi bizi konuşturur, her türlü kelâmı konuşuruz. Ama Rahîm tecellisi ile ancak özü konuşuruz, Bir başka ifade ile derler ki, Rahîm tecellisini Cenâb-ı Hakk ahirette cennet ehline yapacaktır. Ancak Hakk ehlini cennet-cehennem pek ilgilendirmez, ister cennetine koyar ister cehennemine, onun bileceği iştir, ama Rahîm’den bu dünyada ne alacağımız vardır, bize o lâzımdır. Geleceği bırakalım Mevlânâ Hz. “Ben veresiyeye bakmam ben nakde Bakarım” demekte. Bu gün cebimde ne varsa o benimdir, bir de diyor ki! “Bugünkü ayranımız önümüzde oldukça başkasının balını baklavasını ne yapayım,” yapabilmişsen ayran dahi olsa kendi malındır, kendi üretimindir. 

 Bir de derler ya hani: Ticaret ehli misin? Üretici misin? Pazarcı mı, İmâlâtçı mısın? İşte kişi pazarcı olursa, eskiden saz şairleri söylerdi ya, “Usta malı satıyorum” derlerdi. Daha evvelki ustalarının yazmış olduğu sözleri tekrar ederler. Ve az da olsa kendi ürettiklerini de satarlar. İşte bu Rahîm tecellisi kendine gelen malı satmaktır. Başkalarından naklen alıp satmak değil, kendi ürettiği kendi imal ettiği malı ve kendine gelen özel tecellileri değerlendirmektir, ancak bunların da iyi değerlendirilmeleri lâzımdır. Acaba haktan mı geliyor yoksa hayalden mi? Nefisten mi şeytandan mı kaynaklanıyor? Bunu ayırdedebilmek gerekiyor. 

 Mûsâ (a.s.) bahsinde Mûsâ (a.s.) bütün varlığı ile İlâhî vahyi işitiyor. Yani bütün hücreleri kulak kesiliyor idi, o anda sadece bir kulaktan değil, kulakları tıkalı bile olsa Mûsâ (a.s.) aynı şiddetle aynı kelâmı, vahyi yine alacaktı, o zaman sadece kulak vasıta değildi. İşte böyle bir şey, bir bilgi, kişiye gelirse tek yönlü o bir varlıktan yani mahlûktandır. Bir mahalden bir yönden bir istikametten değil de her taraftan geliyor ise; o İlâhîdir. Aradaki fark budur. İşte Rahîm hangi mahalde, mahal yani şöyle diyelim, saksı, bizde bir bakıma saksıyız aslında saksının çok ilerisindeyiz. Hakk’ın Zâtındayız, bizdeki zuhurlarının saksısıyız. Bir düşünür şöyle demiş? o kadar güzel şeyler söylenmiş ki! 

 “O’nu bu hüsn-ü vech ile görenler, korktular Allah demeye, döndüler insan dediler.” İşte Rahîm tecellisi olduğu zaman bu hakikatleri yani gerçek hakikatleri bizlere bahşediyor. 

------------------- 

 Bu hususta daha geniş bilgi, (9 Sûre-i Rahmân ve 35 Fâtiha Sûresi ve besmele-i şerif) isimli kitaplarımızda mecuttur, dileyenler oraya bakabilirler. “ İz- -T-B- ”

*************

 Haşr (59) / 23 : (Huvallâhullezî lâ ilâhe illâ huve, elmeliku’l kuddûsu’s selâmu’l mû’minu’l muheyminu’l azîzu’l cebbâru’l mutekebbir, subhânallâhi ammâ yuşrikûn.)

 “O Allah ki; O'ndan başka İlâh yoktur, Melik'tir, Kuddüs'tür, Selâm'dır, Mü'min'dir, Müheymin'dir, Azîz'dir, Cabbar'dır, Mütekebbir'dir. Allah, şirk koşulan şeylerden münezzehtir.” 

*************

 Gelelim tekrar El Melikü, Cenâb-ı Hakk’ın melik ismi olmasaydı bu âlemdeki varlıkların kendilerine has hiçbir mülkü olmazdı, yani diyoruz ya “Benim iskemlem var, arabam var, evim var mülkiyetimiz var.” İşte Cenâb-ı Hakk’ın “Melik” ismi olmasaydı hiç birimiz bir mala sahib olamazdık. Çünkü onun bütün esmâsı insanda zuhur etmektedir, bütün varlığı en geniş ma’nâda insanda zuhur etmektedir.

 Ehlullahtan birisi demişki anlayamadığım bir mesele var. Nedir o diyorlar. “İnsan mı Allah’ın aynası oldu yoksa Allahmı insanın aynası oldu? Bunu çözemedim” demiş. Çözmüştür de bizlere yol açsın düşünceye sevketsin diye herhalde böyle demektedir. İşte Melik ismi bunu ifade ediyor. 

 Kuddüs: Eğer Cenâb-ı Hakk’ın Kuddüs ismi olmasaydı, bizim de hiçbir mukaddesiyyetimiz olmazdı. Ondan bize güneşin ışığı gibi gelen, tecelli eden Kuddüs ismi böylece zuhura çıkmaktadır. 

 Esselâm: İşte bu selâm sözcüğü de çok değerli bir sözcüktür. Hani namaz kılarken -namaz kasetlerinde vardır-namazın içinde (94) tane selâm sözcüğü geçmektedir. Tahiyyatta ve selâmlarda. Ayrıca beş vakit namazın kendileri de birer selâm olmakta, o zaman selâm (99) adet olmaktadır ki bu da (99) esmânın mütekabili / karşılığıdır. Bu hususta daha geniş bilgi “Namaz (salât)” kitabımızda mevcuttur, oraya bakılabilir. 

 Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın Yâsîn Sûresinde “Selâmün kavlen mi’r rabbirrahim” (36-59) Yani Cennet ehline “Rahim olan Rabb’ın selâmı/sözü vardır.” Daha sonra Rahmanın yeryüzünde öyle kulları vardır ki bazı kendini bilmezler onlara sataşırlar, küçük ve hafif görürler onlarda, “sizlere selâm olsun derler ve yürürler” (25/63) onlarla mücadele etmezler, selâmette olun derler onları kendi hallerine bırakırlar. Selâm ismi/sözü ayrıca insan varlığının kaynağıdır. Her varlığın Esmâ-ül Hüsnâdan aldığı bir kaynak vardır. Meselâ melekler hangi isimden, cinler-şeytanlar hangi isimden kaynaklanıyor. Efendim insanlar hangi isimden kaynaklanıyor.? İşte insanların ve Hazreti Peygamberin ruhu insanların ruhu dolayısı ile selâm isminden kaynaklanıyor. 

 Selâm ne demek, gerçek ma’nâda ne demek? Selâm, ilk anlayışta selâmette olan demek. Genel anlayışta selâmette olmak, rahatta olmak, hoşlukta olmak, ama bunun dahi derin ifadesi “kendinde olmaktır” Selâmette olan bir insan huzurlu olan kimse demektir, huzurlu olan kimse de, tefekkürde olan kimse demektir. Huzursuz olan kimse tefekkür yapamaz, çünkü kafası karışıktır, sağa sola, oraya buraya takılıp kendine dönemez, kendini düşünemez, kendini toplayamaz Sağda solda takıntılıdır. İşte selâmette olan kişinin gerçek hali kendinde olmaktır, kendinde olan ma’nâsınadır. Kendinde nasıl oluyor insan? Kim kendindedir? Allah ile kendinde olan yani İlâhî varlığını idrak etmiş, Allah’ın kendinde olanı ki, Allahtan başka zâten bir varlık olmadığından, kendi varlığını ortadan kaldırp, fenâ fillâh olmuş, oradan baka billâh’a ulaşmış ve kendi hakikatini idrak etmiş, yani selâmette olmuş. İşte Müslümanların selâm vermeleri bu hakikate dayanıyor. Selâmün aleyküm, yani sen Hakk’la berabersin kendindesin ma’nâsınadır ama biz bunu maalesef yanlış anlıyoruz. Aksine eksi bir şeymiş, gericilikmiş, gibi de kaldırıyoruz, yerine ne koyuyoruz “günaydın, tünaydın, bonjur, bonsuar” gibi şeyleri kabullenmeye çalışıyoruz bunu da ilericilik hükmü ile yapıyoruz. Ama işte selâm’ın hakikati buraya dayanıyor, İşte insanların kaynağı selâmdır. 

 El Mü’min: Mü’min îman eden ma’nâsına, îman eden ama neye etsin, neye îman eden, gerçeklere imân eden kuru kuruya îman değil, annem babam dedi diye değil, îmanı üçe ayırmışlar: Birincisi Taklidî iman, kulaktan duyma, işte annem müslümandı, babam da müslümandı, bende müslüman olayım, evde annemi babamı namaz kılarken gördüm, bende arkasında kıldım, işte bu şuursuzca bir îman, bilmemki bu îman nasıl bir imândır.? Lâfzi îman, birincisi bu, kelâm îmanı, taklidi îman. İkincisi: Tahkiki îman, hakiki îman, kendi Allah’ın varlığını idrak safhasına gelmiş, ancak bunun ötesinde, daha çok safhalar vardır. Şebüsteri “Daha ne kadar ananın babanın dini üzere gideceksin?” yani daha ne kadar taklit ehli olacaksın, der. Sonra bu îman biraz daha şurlanmış bir îman, bunun kemâlinde “Îkân” yani “yakîn” geliyor, yakınlık değil, yakın kelimesi ile “yakîn” kelimesi birbirine benzer yakîn kelimesi (Kaf) iledir yakın kelimesi ise (kef) iledir kaf ile kef arasında fark vardır. Biri ince biri kalındır ama lâtin harfleri ile aynı sesi vermektedir. 

*************

 59/HAŞR-24: (Huvallâhu’l hâliku’l bâriû’l musavviru lehu’l esmâu’l husnâ, yusebbihu lehu mâ fî’s semâvâti ve’l ard ve huve’l azîzu’l hakîm.)

 “O Allah ki; Halkedici'dir, Bâri'dir, Mûsâvvir'dir, güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nu tespih eder. Ve O; Azîz'dir, Hakîm'dir.” 

************* 

 Hüvallahü’llezi. Yine O öyle bir Allah ki, “hâlikun” halkedicidir. Genelde bu ismin karşılığı meallerde “yaratıcı” olarak geçmektedir. Aslında ise yaratma diye bir hâdise yoktur. “Kamus-ı Aşk” ‘da “Büyük aşk kitabı”nda yaratma diye bir kelime yoktur. Onun yerine zuhur ve tecelli vardır. Yaratma iki varlık arasında oluşan bir şeydir. Yoktan varetmek yaratmak için, kişi bir başka kişiden bir başka özellikten malzeme alması lâzımdır ki, onu kendisindeki ile birlikte imâl edip başka bir şeyler üretsin, bu âlemde haşâ Allah’tan başka bir varlık yok ki, kişi ondan bir malzeme alıp yeni bir şey ortaya getirsin, yaratmış olsun. Yani yok olan bir şeyi ortaya getirmiş olsun, böyle bir şey yok, bizim bildiğimize göre âlemde tek varlık olduğuna göre, dolayısı ile ile o tek varlık da kendi malzemesini kendi kullandı, kendi kullanıyorda, kullanacak da. Dolayısı ile kendi malzemesi ile kendi yaptığı, kendinden çıktı ise, ona zuhur denir, yaratma denmez. Aradaki farkı anlaybildik mi? 

 İşte büyüklerimiz bu yüzden “Kamus-ı Aşk” da yaratma kelimesi yoktur, onun yerine zuhur ve tecelli vardır, demişler ve de çok güzel söylemişler. Ama bu ifadeyi anlayacak fazla kimse olmadığından genelde, zuhur ve tecelli “yaratma” olarak kabul edilmiş, insanların kolayına gelmiş. Cenâb-ı Hakk yarattı, bizleri yarattı. Tabî bu da geçerli ama Cenâb-ı Hakk’ın kelâmı bir tek kelime ile bağlanıp anlaşılacak sözler değildir. Kelâm, Allah’ın kelâmı’dır. Herhangi bir insanın yazdığı roman gibi değildir. İşte, denizde fırtına oldu, yirmi kişi boğuldu gibi. Bu, bu kadardır başka anlamı yoktur. 

 Ama Cenâb-ı Hakk bir yazı gönderdiği zaman onun kendine has genel ifadesi olduğu gibi bir de, her mertebesi itibariyle birçok ma’nâları vardır. Bu hususta peygamberimiz bana verilen ilk şey “cevamiü’l kelîm” dir demiştir. Yani kelimelere camî olmak, az kelime ile çok ma’nâ ifade etmek, özelliği bana verilmiştir, buyurmaktadır. Yani bir kelime, öyle bir kelime söylüyor ki, onun içinde hem ef’âl âlemini tatmin edecek cevap çıkıyor, hem esmâ âlemini hem sıfât âlemini hemde zat âlemini tatmin edecek değerlendirecek ma’nâ çıkıyor. İşte Allah kelâmı budur, onun için genelde “hâlk” kelimesi her ne kadar yaratma olarak kabul görüyor ise de aslında “zuhur” kelimesidir. Eğer Cenâb-ı Hakk yaratma hükmü ile bu âlemi meydana getirmiş olsaydı o yaratma halini tek bir kelime ile ifade ederdi âlemlerin varlığının zuhura geldiği beyan sadedinde Cenâb-ı Hakk birçok kelime kullanmıştır. Sadece hâlk kelimesi ile bırakmamıştır. Nasıl diyor, “ceale” kelimesi var. Bir örnek olarak “ve iz kale Rabbüke lilmelâiketü inni câilûn fi’l ardı halifeh” “Câilûn” diyor “Halikûn” demiyor. Tefsirde genelde “yaratacağım” diye geçiyor, ama orada “halikûn” diye bir şey yazmıyor “Câilûn” yazıyor, ceale kelimesi ile başka bir varlık ifade ediliyor. Bunu da biz şöyle anlıyoruz, “halâka” kelimesi ile umumi bir zuhur, “ceale” kelimesi ile özel bir zuhur, özel bir tecelli, özel bir konum anlıyoruz, bunun yanında “fâtır” kelimesi vardır. “Fatırı’s semavati velard” (14/10) “Cenâb-ı Hakk semavat ve arzı fıtratı üzere halketti” yani güneşi güneşlik fıtratı üzere halketti, dünyayı dünyalık fıtrarı üzere halkettti, suyu da suluk fıtratı üzere halketti. Suyu ateş şeklinde halketmiş, meydana getirmiş olsaydı görev yapamazdı. Su, su görevini, ateş de ateş görevini yapamazdı. Ateş gibi görünürdü ama yakmazdı. İşte hangisinin öz fıtratı neyi gerektiriyor ise onu meydana zuhura getirdi, fıtratı üzere. Böylece semâvat ve arzı fıtratı üzere halketti. Arıyı arı fıtratıyla, sineği sinek fıtratıyla, sivrisineği sivrisineğin fıtratı üzere. İşte her varlığı kendi fıtratı üzere halketti. 

Sonra icad deniyor. Bunu da kullanmazdı, sadece haleka kullanırdı. İcad da daha evvelce görülmemiş bir zuhurunu yeni bir zuhur olarak meydana getirmesidir. Şimdi Cenâb-ı Hakk, “halâka’s semavati ve’l arda bil hakkı” (64/3) “Semâvat ve arzı Hakk olarak halketti” Hakk üzere halketti, işte Cenâb-ı Hakk, bu Hakk kelimesine Hakk esmâsına, araya bir beşer lâm’ı varlık lâm’ı koydu, buna halk dedi. Yani kendi hakkaniyetini, kendi Hakk olan isminin arasına bir lâm koydu, bu varlık lâm’ı oldu. Bir de ha’nın üstüne bir benlik noktası koydu Böylece hakk olan ismini, halka tebdil etti, yani bu âlemleri halk, olarak zuhura getirdi, yani kendi ismine, halk ismini verdi, bizde halk’a âlem dedik ve insanları kasdettik, aslında bütün varlık âlemi, halkı kasdedilmiştir. İşte cenâb-ı Hakk, Hakk esmâsının arasına “h-k” bir lâm koydu “h-l-k-“ oldu ve buda beşeriyet ve varlık lâm’ı oldu, bunu da, kendine perde yaptı, kendiside o halk isminde gizlendi, işte bu yaratma değil, zuhurdur. Bu da teşbih oldu. 

 “El-Bariu” O her şeyden beridir. 

 “El-Musavvirû” O tasvir eder, her şeyi sûretlendirir, her şeyi hakkıyle, nerede, ne şekilde, sûretlendirecekse öyle sûretlendirir. 

 “Lehül esmâ-ül Hüsnâ” “ Güzel isimler onundur” ve bu güzel isimleri ile her şeyi dilediği gibi sûretlendirir. Ve “yüsebbihu lehu ma fi’s semavati velard” semâvat ve arzda ne varsa, her şey onu tesbih etmektir. 

 “Ve hüvel azizü’l hâkim” “Ve yine o azîz/yüce ve hakkıyle hükmedicidir.” Kur’ân-ı Kerîm’in bu Âyetlerinde ve daha diğer başka Âyetlerde Cenâb-ı Hakk (c.c) hakkında geniş olarak bilgi verilmiştir.[100] “ İz- -T-B- ”

----------------

 Soru: Kulun dahli olduğu zaman esmânın hükmü ile kulun dahli olmadığı esmânın hükmü nedir? ( Ni..) Cevap: İnsanların üzerinde insanların bir hasleti hususiyeti olarak Cenâb-ı Hakk ın esmâül hüsnası mevcut, aslında bütün âlemlerde de mevcut, ama insan da faal olarak mevcut yani insanın idrakiyle faal olarak mevcud. Âlemde ise fıtri faal olarak mevcut. İnsanlar birer birey olması dolayısıyla esmâ-i ilâhiye insanlarda faal olarak mevcuttur, kişinin faaliyeti ile birlikte idrakli ise faal olarak mevcut bir bilinç ile, bu tabii bilenlere göre bilmeyene göre kendi alışmış oldukları hayatları içerisinde hayatlarını sürdürüyorlar, mühim olan irfan ehlinin Cenâb-ı Hakkın istediği insan sistemi görüntüsünü çizmektir. 

 Cenâb-ı Hakkın isimleri bütün âlemde de vardır yalnız orda faal ama fıtri faal, yani faal olduğu yerde esmâ ilahiye o görüntüde ama görüntü ne olduğunun farkında değil, gerçi “yusebbihu lehu ma fissemavati vel ard” (59/24) derken her varlık âlemde ne varsa onu tesbih etmektedir. Ancak oradaki tesbihi kendi tesbihi ile vardır, tek tür bir tesbih, insan da ise bütün esmâ-i ilâhiyye faaliyettedir. Oradaki ise fıtri faaliyettedir, tek türlü bir esmânın zuhurudur, aksi halde o varlık olmaz, esmânın kendi aslı olmasa varlık zuhura gelmez. 

 İşte insan da bu husus bilinçli ve fıtri olarak çeşitlilik olarak (99) isim olduğu bildirilmiş bütün varlıklarda Allah ın isimlerin zuhur mahallinden başka bir şey değildir. İşte bunu en geniş şekilde idrak eden Efendimize (s.a.v.) Cenâb-ı Hakk “cevâmiül kelim” lâfzını takmış, yani bütün kelimelere câmî-toplu, bütün esmâ-i ilâhiyyeler kendisinde en kemâlli şekilde mevcuttur, ma’nâsında dır. Bu esmâ-i ilâhiyylerin insan üzerinde kişi farkında olmadan fıtri olarak faaliyeti vardır, duyguları itibari ile beşeri ma’nâda ki küçük aklı ile yapmış olduğu her şey bir ismin zuhuru olarak çıkmaktadır, ancak bir kimse irfaniyet sahasında dolaşıyor ise men-kim’liğini zuhura getirmek istiyorsa! “ben kimim”? Diye düşünüyorsa işte kendi yapısını meydana getiren bu esmâ-i ilâhiyyenin üzerindeki etkisini birazda olsa bilmesi gerekiyor. Ve üzerinde onun zuhurları olduğunu bütün hareketlerinin bir esmâ tarafından zuhura geldiğini, yani o esmânın hakikati sahası içinde oluştuğunu ancak idrak etmeye başlıyoruz, işte böyle olunca da biz esmâ ilâhiyyeyi bir bakıma kontrol altına almış oluyoruz. 

 Diğer şekli ile esmâ-i ilâhiyye bizi kontrol ediyor. Bilmemiz şuurlanmamız aslında onlar bize verilen askerler gibidir, hem de silâhlı asker, Kahhar esmâsında her türlü silâh vardır, Rahman esmâsında her türlü yiyecek rahmet, Lâtif esmâsında her türlü letafet, Hâdi esmâsında her türlü hidâyet, Mudil esmâsında her türlü delâlet vardır.

 Kişinin kendi bünyesinde, yavaş yavaş esmâ-i ilâhiyye tezahür ediyor, karnı acıkıyor acz esmâsı karnı doyuyor, gani esmâsı, zuhura geliyor, ihtiyaçlarını çıkartıyor.

 Kabz esmâsı çıkartamıyor sıkıntı geliyor, Bast esmâsı zuhura gelir o sıkıntıyı giderir. Kişinin yaptığı her bir hareket bir esmâya bağlı bir ismin hususiyetinde zuhura çıkar. O isim olmasa her hangi bir hareketi yapamaz zâten bunun gibi bebekte Kelâm esmâsı da mevcuttur, çevre-den duyduğu kelimelerle ve ilk öğrendiği kelimede en sık duyduğu kelimeler olmakta, ne kadar sık bir kelimeyi duyarsa onun aklında gönlünde beyninde yer ediyor ve tekrarlamaya başlıyor. 

 İşte böylece ondaki kelâm sıfâtı, Sem-i sıfâtı ile birleşerek lisana dönüşmeye başlıyor. Ama onda bu “istidadı ezeli” istidadında var, yok ise zâten olması da mümkün değildir, işte o çocuğun 1 ya da 1,5 yaşında konuşması ne kadar dehşetli bir hadisedir, o çocuğun dilini damağını mahrecini kim nerden eğitiyor, öğretiyor, melâike i kiram dersmi veriyor? Ancak bünyesinde kendisine hakk tarafından aktarılmış olan nefha-i ilâhiyye esmâ-i ilâhiyyenin hepsi mevcuttur, güzel bir ortamda bu esmâ ilâhiyye çok dengeli ve güzel olarak ortaya çıkar, aksi halde bir ailede hangi esmâ ilâhiyye fazla ise çocuk o aile ağırlıklı anlayışa ulaşmış olur. Bir ailede vurucu kırıcı bağırıcı bir anlayış varsa o çocuk Kahhar esmâsı rabbı hükmü altında oluşmuş olur, ama rahmet güzellikler ile bir aile varsa, o çocuk Cemâl isminin rabbı hükmü altında gelişimini sağlıyor ve hayatı da Celâl dağıtmak değil, Cemâl dağıtmak oluyor. 

 Cemâlden kastım, huzur uyumlu olması şimdi bu çocuğun hiçbir ilmi eğitim almadığını düşünelim, sadece fıtri olarak, aileden gördüğü şekli ile hele aile dünyaya dönük değerle yaşıyorlar ise, şu ev, şu araba güzel, çarşıda şunlar var gibi, çocuğa aşılanıyorsa tabii bu bilerek yapılan bir şey değildir. Ailenin kendi fıtri yaşamı çocuğa kopyalanıyor, böylece dünyevi ağırlıklı bir yaşam içerisinde buluğ çağına ermiş olan bir kimsenin, “esmâ-i ilâhiyyesi,” “esmâ-i nefsiyye” üzere oluşmuş oluyor, böylece ilâhi olan isimler, beşerileşmiş nefsileşmiş oluyor en mühim yer burasıdır.[101] “ İz- -T-B- ”

----------------

 HAYAT, bütün eşyada vardır… 

 Fizik âlimleri bu hayatı, canlı ve cansız varlıklar olarak ikiye ayırırlar, halbuki bu âlemde cansız bir varlık yoktur. Görüntüde olan bir cisim veya varlık var ise onun varlık sebebi hayatının olmasındandır. Mevlânâ Hz. Bu âlemi canlı ve cansız varlıklar olarak ikiye ayırıyorlar, eğer taş toprak cansız olsa idi, insan gibi bir canlıyı nasıl meydana getirdi! Diye ifade etmiştir. 

Durum böyle olunca, varlıkların hemen hepsi canlıdır; diridir… 

“Semavat ve arzda ne varsa hepsi O’nu tesbih etmektedirler.” (59/24) Tesbîh kelâm, kelâm ise hayattır. 

Çünkü; O şeyin var oluşu, aynen HAYAT sayılır… 

Bir yerde bir varlık var ise, o varlık tayatı olduğu için vardır. Aksi halde bir varlık yok ise o varlığa tahsis edilmiş hayatta yoktur. 

Bu arada kalan fark: Tam oluşu veya tam olmayışıdır…

Burada, HAYAT alışı yönüyle, bir şeyin tam oluşunu: Kendi mertebesinde hakkı olan miktara bağlamak icab eder... 

Hayat, o hayatın zuhur yeri olan esmâ varlığının kabiliyeti-programı düzeyince olduğu açıktır. Bu hale göre hayatın zuhuru her varlıkta değişik olarak zuhur etmektedir. Bunun sebebi ise o varlığın hayatının sınırlı olmasındandır. Her varlık kendi varlık sebebi ölçüleri üzerinden hayat sahidir bunlar, bunların bazılarında hayat daha geniş bazılarında daha sınırlıdır. Ancak her varlığın kendi hakikati ve kabiliyeti üzerine olduğundan her varlıktaki hayat kendi ölçüleri itbari ile hepsinde kendi kemâlindedir.

Eksilmesini ve artmasını da; yine bu mertebeye bağlamak gerekir… Keza yokluğunu da, yine o mertebedeki yokluğuna… 

Her mertebesi itibari ile diğer mertebeye göre eksi veya artı olması görecelidir, o kendi mertebesinde o mertebenin kemalindedir. Her ne kadar diğer bir mertebeye göre oradaki hayat zevalde gibi görünse de, her şey kendi hakikat-i yönünden kemaldedir.

Yoksa, vücudda bulunan her şey: HAYAT ciheti ile, tam HAYAT içindedir… Zira, özünde HAYAT tek HAYAT'tır... Onda, noksan olma yolu yoktur. Bölünme imkânı da düşünülemez… 

Her ne kadar görülen varlıklar, ayrı ayrı gözükse de, hayat “HAY” esmâsının varlığında, tek ve bütün bir hayattır. Kendinde bulunan mertebeleri itibari ile de, ğişik şekillerde zuhur etmektedir.

Aynı şekilde; bir cevherin cüzler haline gelip parçalanması da istihale icabı mümkün değildir… 

Hayat bir bütün parçalanması mümkün değildir. Zahir gözü ile baktığımız ayrı ve cüz hayatlar, aslında bir bütün olan kabsayıcı “HAY” esmâsının içinde oldukları mutlak bir ayrılıkları yoktur. 

Yani: Böyle bir şeyin muhal oluşu icabı olarak… 

Bir cüz-i varlığın, küll-ü varlığın dışında olması da, mümkün değildir. Eğer bir varlığı, genel-küll-ü varlığın dışında kabul etmek, o kabul, ona müstakil bir vücüt vermeyi gerektirir, bu ise o varlığın ilâhlığını gerektirir ki, böyle bir şeyde mümkün değildir. 

------------------- 

HAYAT, tek cevherden ibarettir… Kendisine has kemal durumu ile her şeyde mevcuddur…

Bir şeyin şeyliği, kendisinin HAYAT'ıdır… Bu HAYAT ise, Allah'ın HAYAT'ıdır…

Öyle bir HAYAT ki, eşya onunla kaimdir…

Onların bu kıyamı ise… yüce Allah'ı tesbihtir... Haliyle bu tesbih: Yüce Allah'ın HAY isminden gelen HAYAT icabıdır…

-----------------------

Bir şeyin şeyliği, kendisinin HAYAT'ıdır… Bu HAYAT ise, Allah'ın HAYAT'ıdır…

“Küllü şey’in hêlikun illâ vechehu” (28/88) “O’nun vechinden başka her şey helâk olucudur.” Âyet-i Kerîme’si bu hali açık olarak ifade etmektedir. Bizler şey’yyet olan eşyaları kendi vücutları ile var olduklarını zannederiz, halbu ki, bu husus sadece bizim zannımızdan ibarettir. Bu zannımız ortadan kalktı da, onların Hakk’ın bir isminin zuhur mahalli oldupğunu anladığızda, “şey”in kendine ait bir varlığı olmadığını anladığımızda, o şey, eşyanın eşyalığı yok-helâk olmuş olur. Aslında şey-eşya gene yerindedir ancak bizim anlayışımız değişmiş olduğundan, eşyanın bizdeki zanni hali helâk olmuş, Allah’ın HAY isminin bir zuhuru olduğu anlaşılınca o, oradaki Hakk’ın o suretle göründüğü vechinden başka bir şey olmadığını bu hayatların, bir ismi yönünden, Allah’ın hayatı olduğunu anlamış oluruz. Bu anlayış ve idrak ise tevhid yolunda, “tevhid-i ef’al” mertebesi itibari ile oldukça büyük bir açılım ve idrak anlayışıdır. 

Öyle bir HAYAT ki, eşya onunla kaimdir…

Eşya dediğimiz, eşyaya eşyalık vasfını veren, işte bu hayattır. Ve eşya bu hayata ile kâim- var dır. 

Onların bu kıyamı ise… yüce Allah'ı tesbihtir... Haliyle bu tesbih: Yüce Allah'ın HAY isminden gelen HAYAT icabıdır… 

Geçmiş sayfalarda bahsedildiği gibi.

“Semavat ve arzda ne varsa hepsi O’nu tesbih etmektedirler.” (59/24) Tesbîh kelâm, kelâm ise hayattır. 

Ve bunların hepsi bir “teşbih ve kıyas” yoluyla anlatılmaktadır. 

------------------- 

 Bu varlıkta bulunan her şey, yüce Hakkı tesbih eder…

Bu tesbih ise… her isim alan varlığın Allah'ı tesbih oluşudur…

------------------- 

Önce, varlıkların HAY ismi cihetinden tesbihini ele alalım… 

Bu tesbihi: HAY isminin onlarda aynen HAYAT şeklindeki oluşuna bağlamak icab eder…

Aynı şekilde, onların bu tesbihini, alim ismine de bağlayabiliriz… Bu da, onların ilim altına girişlerinin bir sonucudur…

Diyelim ki, bu varlıklar yüce Allah'a:

— Ya alim…

Diyor… Onlardan biri böyle dediği zaman: Yüce Allah'a olan bilgisini onun alim olduğuna dair anlayışını, kendi özünden almıştır…

Bu ilim ise… onlara, şöyle veya böyle oluş şekillerine hükmen konmuştur…

Böyle olunca: Ondan gelen ilmi, onun şanında kullanmış olurlar… Ama, ondan ayrı değil…

Eşya, olarak bilinen mevcudatın KADİR ismi yönünden tesbihi ise: Yüce Allah'ın kudret saltanatı altında oluşlarıdır…

Bir de onların, MÜRİD ismi cihetinden tesbihini ele alalım…

Bu tesbih de, yüce Allah'ın, bulundukları hal üzere onlara verdiği özelliktir…

SEMİ' ismi ile tesbihlerini ele alalım…

Bu tesbih ise… yüce Allah'a kendi kelâmlarını duyurmalarıdır…

Ne var ki, bu hemen olmaz... Tam da olmaz… Hal yolu ile, hakikatler cümlesinden istihkakları kadar olur…

Bu dahi, yüce Allah'la aralarına giren konuşma yolu ile olmaktadır…

BASİR ismi cihetinde tesbihleri ise: Ona görünmeleridir… Bu da, hakikat durumlarındaki istihkakları kadardır… Bir de, yüce Hakkın basarına nail oluşları kadardır…

MÜTEKELLİM, ismi cihetinden eşyanın yüce Allah'ı tesbihi ise… onun: Kelimesi ile oluşlarından ibarettir…

Buraya kadar anlatılanlar, sana bir kıyastır... Kalan isimleri, buna göre kıyas edip ölçebilirsin… 

------------------- 

Önce, varlıkların HAY ismi cihetinden tesbihini ele alalım… 

Bütün varlıklarda “HAY” isminin zuhuru müşterek olduğundan hakikatleri yönünden ilk tesbihleri, “HAY” esmâsı cihetiyle olmaktadır.

Bu tesbihi: HAY isminin onlarda aynen HAYAT şeklindeki oluşuna bağlamak icab eder… 

Bu tesbih kelâmsız ve sözsüs, “bi lâfsu savt” olmaktadır.

Aynı şekilde, onların bu tesbihini, alim ismine de bağlayabiliriz… Bu da, onların ilim altına girişlerinin bir sonucudur… 

Her mahal, o mahallin kabiliyetine göre bir ilme ihtiyacı olacağından, kendilerine aktarılan bu ilmin hakikatlerini, zuhura çıkarmaları, onların ilmi yönden tesbihleridir.

Diyelim ki, bu varlıklar yüce Allah'a: 

Hakikatleri yönünden. 

— Ya alim… 

Diyor… Onlardan biri böyle dediği zaman: Yüce Allah'a olan bilgisini onun alim olduğuna dair anlayışını, kendi özünden almıştır… 

 Bu alış ise kendisine tanınan mahallin ilmi kadar bir ilim alışıdır.

Bu ilim ise… onlara, şöyle veya böyle oluş şekillerine hükmen konmuştur…

Kendi zuhur şekillerine, şekillenmesi cihetiyle konmuştur. Her zuhurun şekli bir birinden başka olduğundan bu konuş her zuhura kendi hakikati cihetiyle, ve gerektiği kadar, ve zuhur sınırları itibari ile konmuştur. 

Böyle olunca: Ondan gelen ilmi, onun şanında kullanmış olurlar… Ama, ondan ayrı değil… 

Kendilerine tahsis edilen ilmi, kendi varlıklarını zuhura çıkarmak için kullanırlar, ancak onlar müstakil birer zuhur değil, gene Hakk’ın varlığında, Hakk olarak vardırlar.

Eşya, olarak bilinen mevcudatın KADİR ismi yönünden tesbihi ise: Yüce Allah'ın kudret saltanatı altında oluşlarıdır…

Her bir varlığın meydana gelebilmesi için, bir kudrete ihtiyaç vardır. O ise, varlığın özüne kendi ihtiyacı kadarı konmuştur. İşte o varlığın meydana gelmesi için, kendi içindeki kendine tahsis edilen, kudretin faaliyete geçmesi ile oluşan, o varlığın kudret tesbihi bu yönü ile olmaktadır.

Bir de onların, MÜRİD ismi cihetinden tesbihini ele alalım… 

Her varlığın ortaya çıkması için bir irade gerekmektedir. İşte bu yüzden her varlık bir “Mürîd-irade eden”dir. Yani nerede hangi varlık ortaya çıkacaksa, onun ortaya çıkması, vakti geldiğinde bir iradeye ihtiyaç olmaktadır. İşte bu irade, o nun “mürîd-irade” yönünden tesbihidir. 

Bu tesbih de, yüce Allah'ın, bulundukları hal üzere onlara verdiği özelliktir… 

Hangi varlık hangi şekilde tasfir-musavvir ismi ile şekillendirilecek ise, onun o hal ile zuhuru, bulunduğu halin tesbihidir.

SEMİ' ismi ile tesbihlerini ele alalım…

Bu tesbih ise… yüce Allah'a kendi kelâmlarını duyurmalarıdır…

Nerede zuhur edeceği programlanan bir varlığın, A’yan-ı sabite’sine, kendi özel hali programlanıp, vakti gelince açığa çıkmaya başlaması için, kendi programını kendi özünden, “sem-i” esmâsı ile duymaya başlaması, kendine dönük “sem-i duyma” esmâsının kendi özünde faaliyete geçmesidir. Diğer taraftan kendi varlığının zuhuru ise Hakka kendini duyurması yönüylede dış “sem-i” tesbihidir.

Ne var ki, bu hemen olmaz... Tam da olmaz… Hal yolu ile, hakikatler cümlesinden istihkakları kadar olur…

Hemen olmaz, yavaş yavaş olur, çünkü bu halkiyyet âleminde her şey zamana bağlıdır. Her ne kadar zaman genelde izafi ise de, her varlık kendi bulunduğu mekânın şartlarında, kendi yaşadığı zamanın da ki, zaman geçerlidir.

Bu dahi, yüce Allah'la aralarına giren konuşma yolu ile olmaktadır… 

Konuşma iki mahal ile iletişim sağlamaktır. Her ne kadar bu âlemde, tevhid-i yönden ikilik yok isede, zuhur yönünden, şey’iyyet ve esmâ-i ilâhiye cihetinden, mutlak değil hükmen vardır. O halde bu konuşmalarda hükmen olacaktır. 

İşte bir şeyin zuhurunu murad eden, irade-i külli, o şeyin oluşması için, hangi esmâ sahası gerekiyor ise, onu oraya yöneltmesi ve yapacağı işleri ona bildirmesi, kelâm konuşma yönüyle olmaktadır. Bu oluşumda onun kelâm yönlü tesihidir. 

BASİR ismi cihetinde tesbihleri ise: Ona görünmeleridir… Bu da, hakikat durumlarındaki istihkakları kadardır… Bir de, yüce Hakkın basarına nail oluşları kadardır… 

Bir varlık, programı gereği kendini zuhura çıkarması sebebi ile aslında görüntüye gelmesidir. Bu ise gören tarafından görülenin tesbihidir. O varlığın zuhura çıkma arzusu ile zuhura çıkması ise, o varlığın basîr ismi cihetiyle kendinin tesbihidir. 

MÜTEKELLİM, ismi cihetinden eşyanın yüce Allah'ı tesbihi ise… onun: Kelimesi ile oluşlarından ibarettir…

“Kün-ol” emri ile eşyaya yapılan bu hitap neticesinde, var olan her hangi bir zuhurun-eşyanın meydana gelmesi, o emre itaat ettiği için, eşyanın yüce Allah-a hâli ile olan tesbihidir.

Buraya kadar anlatılanlar, sana bir kıyastır... Kalan isimleri, buna göre kıyas edip ölçebilirsin… 

Burada bir hususu, ifade etmenin faydalı olacağı düşüncesi ile ilâve etmek istedim. O da şudur. Acaba tesbih ile zikr arsında ne fark vardır. 

Bu soruyu özetle şöyle değerlendirbiliriz. 

Zikir, İnsan’a mahsus şuurlu, kelâmî, hem mülki hem de meleki ve kudsi’dir. 

Tesbih ise sadece meleki ve kudsi’dir. İnsan dışı varlıkların kendi varoluş sebeblerini, sesiz ve sözsüz kendi iç bünyelerinden ifadeleridir, ayrıca suret yönündende, görüntüleri onların tesbihleri ve varoluşlarının da şükrüdür. 

İnsan her iki sahanın da, kemâlinde olduğundan hem zikri, hemde tesihi, yönden bütün varlıkların üstünde rabbını, “tenzih” ile tesbih, Teşbih ile de zikreder. İrfaniyeti ile hangi mertebede ne ve nasıl gerekiyorsa o mertebenin hali içinde Rabb-i ile halleşir. 

--------- 

 NOT= Bu hususta daha geniş bilgi, (28-Kur’an da tesbîh ve zikir) isimli kitabımızda mevcuttur dileyen oraya bakabilir.[102] “ İz- -T-B- ”

---------------

 Üste verilen şema,[103] Efendi Babam Necdet Ardıç’ın çizmiş olduğu ve (10) numaralı Kelime-i Tevhid kitabında “Kâ’be-i şerif krokisi” olarak verilen şemasından yansıma ile tefekkür edip çizilmişti. Bu çizilen ilk şemaydı. Bundan sonra da yaklaşık 1,5 sene içinde çeşitli şemalar çizildi.

 “Gönül Kâ’besi” Bu şema hicri olarak 13 Zilkade 1432 de çizilmiş, 13 sayısı ilk dikkati çeken sayıdır. Bu şemayı buraya alırken fakirin 45 yaşına girdiğim hicri doğum günüymüş. (45) daha önce verildiği (ادم) “Âdem” sayısal değeridir. 

 Bu şemayı sadece Efendi Babama göndermiştim. O tarihlerde de fakîrin çevresinde bulunanlar sohbet ortamı istiyorlardı. İlk ilgilendiğim kişi olan hanım kardeşimiz evinin musâit olduğunu söylemişti. Bağdat Caddesi yakınlarında bulunan bu eve, Efendi Babamında iznini alarak gitmiştik. Kızım da yanımdaydı. Şu an yolumuzdan dersli olan oğlu da bu ortamda hazır bulunmuştu.

 “Bu adrese gitmeden, gördüğüm zuhûrâtta bir saraya giriyordum, sarayın görevlisi fakîri alıp pâdişâhın huzûruna çıkarıyor ve bizi pâdişâh ile yalnız bırakıyordu. Sarayın kabul meclisinde pâdişâhın huzûrunda bağdaş kurmuş bir vaziyette oturuyordum.” Bu zuhûrâtı gördüğüm zaman tam anlamamıştım, sohbet ortamını uygun bulduktan sonra bulunduğum (38) numaralı, Dilek isimli binânın (4) numaralı kapısından çıkmak üzereydim. Hatta ayakkabılarımı da giymiştim. Efendi Babamdan bir telefon vardı. Konuşmaya başladık, mevzûnun uzayacağını anladığım zaman ev sahibini de kapıda bekletmemek için tekrar evin salonun geçmiştim. Yukarıda çizilen şema hakkında fakîre bir şeyler soruyordu. Biraz olayda karışıklık var gibiydi. Bu çizimin o zaman “Terzibaba13 internet Sitesinin” forum şeklindeki hâlinde yayınlandığından bahsediliyordu. Siteyle ilgilenen İl… Nüket Anne’ne söylemiş diye de bu konuda biraz ısrarcı olunca, baktım bu iş olacak gibi değil, kendimden bu konuda emindim. Yazdığım yazı ve şiiir’leri, çizdiğim şekilleri Efendi Babam tamam demeden kimseye göstermem. Zâten şu an bile bunu çizen ve Efendi Babam haricinde bu şemalardan pek kimsenin haberi yoktur. Eğer böyle bir şema-şekil yayınlanmışsa kim göndermiş yayınlamışsa benzer bir yansıma olmuştur. Bunu sizden başkasına göndermedim dedim. Efendi Babam da senden başkası bunu çizemez dedi. Açıkçası şu anda tam neyi kasteti bilmiyorum. Her hâlde deli dumrul, cahil cesaretli olandan başkası bu işe tevessül edemez, demek istemiştir. Ama bir eksiği vardı. Kâ’be-nin şeklinin altında bulunan “Hicri İsmâil” denen bir yay gibi görünen siyah çizgi çizilmemişti. Efendi Babam bu çizimin “Hicr” kısmı eksik demişti. Fakîr de bu kâbe şekli, gönül kâ’be-sini ifâde etmektedir. Onun için “Hicr” kısmı yok demiştim. Şimdi bu zuhûrât ve devâmında olan, müşâhade ve tecellisi ile bu zuhûrâtı yorumlamaya çalışalım.

 Apartmanın ismi (دِلَكْ) “Dilek” dileme ile alâkalıdır. Bir süredir yazdığımız “Yâ-sîn Sûresi 36/82” âyetinde geçen (دِلَكْ) “Dilek” (اراد) “Erâde” sıfât mertebesi itibâriyledir. Âyani sâbite programı içinde oluşum olmadan İlm-i irâde mertebesinden, Vahidiyyet ve Rahmâniyyet hakîkatlerine irâdenin aktarılmasıdır. “Burûc Sûresi 85/16 âyetinde geçen “Dilek” ise (يُرِيدُ) “Yurid” dir. Ef’âl mertebesi itibâri ile eşyada hüküm süren olduğunu bildirmektedir. Resûlü Zişân (s.a.v.) Efendimiz “Eşyânın hakikatini bana göster” dediği bilinen bir hadîsedir. Esmânın hakîkat-i eşyâyı içten ve dıştan kapsayan (نور) “Nur”dur. (اراد) “Erâde” dileme olan irâde sıfâtı, gelecek zamanda (يُرِيدُ) “Yüridi” olan “diler, dilediği” geçmiş, ama geçmemiş olan, geniş zaman kipiyle Ef’âl mertebesi itibariyle ilm-i ilâhi programını zuhûra çıkarır demektir. Kazâ olan (اراد) “Erâde”nin yani dileğinin, kader olarak eşya yani şei’iyyet olan, bu ef’âl âleminde rü’yet edilmesi ile yurid yani diler-dilediği olarak “19” şifresi ile ortaya çıkmasıdır. Buruc-Burclar yani nefislerin Hakîkat-i olan bu “dileme” ile kendi hakîkatlerinden talep edilen bu istek, Cenâb-ı Hakk (c.c.) tarafından feyizlendirme sûreti ile Kûds-i feyiz ve Mukaddes feyiz olan, Zât ve Sıfât mertebesi kaynaklı (ما) “Ma” yani eşyaya ulaşır. İşte ulaşan bu nâr eşyanın hakîkatidir. (يُرِيدُ) “Yuridi” ifâdesinde iki tane (ي) “Ye” harfi vardır. Kişi gerçekten bu hâli anlayıp, kendine hâl edinirse, (اراد) “Erâde” ile yakînlik hâli oluşur. 

 (1) Görülen zuhûrât ve evin sahiplerinin ismi ile pâdişâhın ve hakîkat-ı, binânın ismi Dilek ve binâ numarası 38 yâni sıfât tecellisi ve 4 ile İslâm’ın şifre sayısı bulunmaktadır. (دِلَكْ) Dilek sayısal değeri, (د) Dal: 4, (ل) Lâm: 30, (ك) Ke: 20, dir. Toplamı ise (4+30+20)= 54 tür. 

 (2) Kamer 54/55 âyetinde geçen, Kudretine nihâyet olmayan pâdişâhlar pâdişâhının yüce huzûrunda doğrulara has mecliste! 

 Bu âyet ma’nâlanmıştır.

 (3) Pâdişâhın doğruluk meclisinde kurulan “Bağ-daş”, Bağ, Cenâb-ı Hakk (c.c.) ile ünsiyet, tanışıklık ve Daş ise refâkat ve ortaklıktır.

 Bu iş nasıl olur denirse, bir gün Efendi Babam-ı telefon ile bir kişi aramış. Efendi Babam-ın bir şiirini okumuşmuş. Başlamış vermiş veriştirmeye, “Ya Hu” sen nasıl bir insân- sın, nasıl Allah ile ortak olursun demiş. Efendi Babam dur bakalım, Allah’ın havasını solumuyor musun? Suyunu kullan mıyorsun? Gıdasından istifâde emiyor musun? Vs… dedikten sonra bunlar ortaklık değilde, nedir demiştir.

 (4) “Hicr” ayrılık demektir. Bu işin üzerimde özel bir etkisi olduğundan belki bu ayrıntıyı çizemedik. Bunun hakikati de yukarıda verilen oluşum ile;

وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِسْمَاعِيلَ إِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ وَكَانَ رَسُولًا نَّبِيًّا {مريم/54}

 Vezkur fîl kitâbi ismâîle innehu kâne sâdıkal va’di ve kâne resûlen nebîyyen.

 19/54. “Ve Kitâp'ta İsmâîl (a.s) ı (da) zikret. Çünkü O, vâadine sâdıktı ve O, Nebî Resûl idi.”[104] “ İz- -T-B- ”

 (5) Efendi Babam, şekilde bir eksik olduğunu ifâde ettiği hâlde, fakîrde onun bu uyarısına karşı, tamam Efendim yerine, bu “Gönül Kâ’besi” çizimi olduğunu ifâde ederek, bunda “Hicr” olmaz denmiştir. 

 a) Bu yaşantı bir târîkat oluşumu içinde olsaydı. Efendi Babam bu zâten benden yansımış, sen kim oluyorsun, nereye gidiyorsan git, “Hicr” ayrılık neymiş anlarsın derdi. E! Bunu dememiş bu olayın üzerinden de yedi yıla yakın bir süre geçmiş. O zaman bu işin başka bir hakîkati var. Yanlış anlaşılmasın, kendimi aklamak, haklı çıkarmak gibi bir niyetim yok. Yaptığım bu iş, nefsimden çıktığı için bu işin suçu ve vebâli bana aittir.[105] Zâten burada şekilde görüldüğü gibi istenen de yerine getirilmiştir. 

 b) Bu işin hakîkati Efendi Babamın Mescid-i Nebevi krokisinde 18. 19. sıra olarak kayda aldığı, Mescid-i Nebevi nin pencelerinde yazan şu âyetlerde saklıdır.

إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِندَ رَسُولِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ {الحجرات/3}

 49/3. İnnellezîne yeguddûne asvâtehum inde resûlillâhi ulâikellezînemtehanallâhu kulûbehum lit takvâ lehum magfiratun ve ecrun azîm.

 “Kesinlikle Allah ve Resulünün yanında seslerini kısanlar (yok mu), işte onlar o kimselerdir ki, Allah kâlblerini takva için imtihan etmiştir. Onlara hem bir bağışlama, hem de büyük bir mükafât vardır.”

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَن تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ {الحجرات/2}

 49/2. Ya eyyuhâllezîne âmenû lâ terfeû asvâtekum fevka savtin nebiyyi ve lâ techerû lehu il kavli ke cehri ba’dıkum li ba’dın en tahbeta a’mâlukum ve entum lâ teş’urûn.

 “Ey imân edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinden fazla yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber'e yüksek sesle bağırmayın. Öyle yaparsanız, siz farkına varmadan amelleriniz boşa gider.” İşte bu âyetler de görüldüğü üzere bir imtihan olduğu ve seyr-i sülûk yolunun da geçilen mertebeleri olduğu âşîkardır… Bundan sonra 20. Cibril ve 21. Bâki kapısı geride bırakılarak (مِراج) Mi’rac için açılan Cennet’ül Bâki kapısı vardır. İşte bu âyetlerin hakîkatinin yaşanması gerektiği için böyle bir yaşantı olmuştur.[106] “ İz- -T-B- ”

 “Gönül Kâ’besi” Şekli Neyi İfâde Ediyor Cancağızım; Gerçi “Gönül Kâbesi” şeklinden uzaklaştık, ama Cenâb-ı Hakk (c.c.) hakîkatte uzaklaştırmasın, İnşeallah…

#### İlâhi hakîkata ayna olan “İnsân-ı Kâmil” âlemlerin gözbebeğidir, ayniyetin gayr eli, hakikati ilâhi 18000 âleminden yansıyan Nûr-u Muhammedidir ve tam kemâlli zuhûr mahalli Hazreti Muhammed-dir.

#### Marifet deryâsının hakikat güneşine baktıkça, sevgilinin nûrlu yüzünden nefsinin ayniyette ki özü olan rûhun murâd’ını gönül pınarlarından taşırır.

#### Âşık kendini, Nûr-u Muhammedi deryâsında Ulûhiyyet salında bulsa, vahdet deryasının aşk şarabından içmek, âşıka sefa’dır. 

#### Aşkının Âh...ına Nûr-u Muhammediye olan aslına, Hakîkat-i Muhammedi teknesine binip vasıl olsa aslına, vahdet deryasına şâhid olmak, zât-ının (هُ) “Hu” suna koşmak âşıka sefa’dır.

#### Hakikat-i ilâhi güneşinin sevgilisi, Nûr-u Muhammediyye baktıkça “Kâmil İnsân”, ayniyette ki özünün sahibi murâd’ını gönül pınarlarından taşırır.

#### İnsan-ı Kâmil rakamlarda görüldüğü gibi “19” sayısı üzerine binâ edilmiştir. Bu sayılar;

#### (7) Nefis mertebeleri,

#### (4) Unsur (Toprak, Su, Ateş, Hava)

#### (3) Mevalid ( Mâden, Bitki, hayvan)

#### Arş, Kürsi, 

#### Akl-ı-Nefsi Küll ile sayı 17 ye ulaşır. Bunların tamamı,

#### (18) ile 18000 bin âlem ve 

#### (19) ile bu âlemlerin “Göz Bebeği” olarak ifade edilen İnsân-ı Kâmil’dir.

#### Efendi Babam’ın şeklinde 4 Hâlife olarak bildirilen, Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Âlî yoktur. O çizilen Zât-i Kâbe’nin şeklidir. Bu ise “Gönül Kâ’be-sidir. (Hakikat-i Muhammedi Kâ’be-sidir). Bu âlemleri kapsıyan Hakkat-i Muhammediye olan yansımasıdır. 

 Ortası (17-71-77) sayıları ile kahverengi olarak tonlanmıştır. “17 ve 71 ifâdeleri”, (فاتحة) Fatiha ve (الم) Elif, Lam, Mim’i ifâde etmekteydi. “77” ise “seb’ül mesânî” iki yedili ile (سورة الفاتحة) “Fâtiha Sûresi” ve insânın vechi yani yüzüdür. İnsân’ın yüzünde “7 delik” vardır. “7 dilek vardır.”[107] “17” (سورة الإسراء) “İsrâ Sûresi” ile (مِراج) Mi’rac bağlantısı, 71 ile Nûh, Necâtiyet, “77”nin de (ال ولي) El-Vel”i esmâsı olduğu daha önce ifâde edilmiş ve sayısal olarak hesaplanmıştı. Kahverengi renginin ilmi müşahâde ile (40) Hakikat-i Muhammedi rengi olduğunu tespit etmiştik. 

 (17) Akl-ı Küll ve Nefsi Küll, etrafında çizilen ve bölünüp harflendirilen kısımlar “1”den “8”e kadar olan sayıların nokta bağlantısı, “9”dan “16”ya kadar olan bölümler ise bire bir bağlantılıdır. Her bir sayının karşısına gelen bir harf vardır. Bunlar İnsân-ı Kâmil şekilden görülebilir.

 İki bölüm hâlinde (8-8) olan sayılar Efendi Babamın rakamsal ifâdeleriyle, (457=16=88) oluşan bir değerdir. 

 Ma’nâsal ifâdeler, (مولانا) Mevlânâ – Efendimiz, (ال ولي) El Veli, (هو) Hu, (ما) Ma (Eşyâ-Su), (هُواللَّهُ) Huvallahu’dur. 

 (هُواللَّهُ) Huvallahu sükûn hâli, esmâ hâli ile (هُواللَّهُ الَّذِي) “Huvalalhullezi”dir. Bu (سورة الحشر) “Haşr Sûresi” 59/23 ve 24. âyetleriyle alakalıdır. Bilindiği gibi bu âyetler dersleremizde “Tebâreke”den sonra okunur.

هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ {الحشر/23}

 Huvallâhullezî lâ ilâhe illâ huve, el melikul kuddûsus selâmul mu’minul muheyminul azîzul cebbârul mutekebbir(mutekebbiru), subhânallâhi ammâ yuşrikûn.

 59/23. “O, öyle bir Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mâlik ve sahiptir, münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah puta tapanların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.”

هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْأَسْمَاء الْحُسْنَى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ {الحشر/24}

 Huvallâhul hâlikul bâriul musavviru lehul esmâul husnâ, yusebbihu lehu mâ fîs semâvâti vel ard(ardı) ve huvel azîzul hakîm. 

 59/24. “O, halkeden, var eden, varlıklara şekil veren Allah'tır. En güzel isimler O' nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nun şânını yüceltmektedirler. O, gâlib olan, her şeyi hikmeti uyarınca yapandır.” Bu iki âyetin toplam sayısal değeri, (59+23)= 82 ve (59+24)= 83 tür. 82 ve 83 sayıların bağlantıları daha önce verilmişti. Bu sayıların Hazmi Tura hazretleri ve Nusret Tura hazretleri ile alâkalı olduğu anlatılmıştı.

 23. Âyette; O Allah (c.c)’tır ki kendisinden başka (هو) “Hüve” yoktur diye ifâde edilip, 4. sıra esmâdan başlanmaktadır. (اَللَه - رَحمَن -رَحيم) Allah, Rahman, Rahim esmâları kaynak esmâ olduğu için sıraya girmezler. (هو) Hüve yani hüviyet, kimlik, men’iyyet, benlik, Melikiyet âlemi olan Melekût âlemi de denilen, “Ef’âl mertebesine” yansıma yapan hayâl mertebesinden başlamaktadır. (الْجَبَّارُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّ رُ) “Aziz, Cabbâr, Mütekkebir” ile bitmektedir. Normal sırası ile 9-10-11. Esmâlardır. Kaynak esmâlardan sonra sıralama “6-7-8”dir. Bunlar dalâlet esmâları olan şeytâna ait isimlerdir. Bu isimlere ortak olmuştur. Necm’e yani ilâhiyat yıldızı olan (أَحمَد) “Ahmed” liğe, (خبّار) “Cabbâr” ki bir yönü (جبرل امين) “Cibril’i emin”dir, Hakîkat-i Muhammedi ve Hazreti Muhammed arasında mâbeyncidir. Hakîkat-i Muhammedi dolûnâyına ve yeryüzünde (مُتَكَبِّر) “Mütekebbir”e sahip çıkarak yürürseniz, bu da Hakikât-i İlâhiye güneşidir, bunlara istediğiniz kadar ortak olduğununuzu zannedin, Cenâb-ı Hakk (c.c.) mutlak tenzihindedir. (23) yıl Rasûlü Zişân (s.a.v.) efendimiz bu hakîkatleri anlatmıştır.

 Ne zaman, nefsi benliğin kesilirse, “Ef’âl mertebesi” kûrb’anıdır. Yıldız olan (أَحمَد) Ahmed’in gerçekten ne olduğu anlaşılır. İşte o zaman “Size nefsinizden aziz bir Rasûl gelir”.

لَقَدْ جَاءكُمْ رَسُولٌ مِّنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيز{التوبة/128} 

 Lekad câekum resûlun min enfusikum azîz.

 9/128. “Andolsun ki, size kendinizden gâyet izzetli bir peygamber geldi” 

 (عذيذ) “Aziz” rasûl sırada 9 ve kaynak esmâlardan sonra (6) 6 yöndür. Sayı (96) (سورة العلق) “Alak Sûresi”-sûreti olur.

اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ {العلق/1}

 Oku O halkeden Rabbinin adıyla!

 96/1. “İkrâ biismi rabbikelezi halak” İşte o zaman resûlün rasûlü olarak rabb-i nin adıyla vekâleten Allah, asaleten Rabb-i Hassın ismi ile okunur. (9+6)= 15 tir. (15) Zâhir Bâtın, Hakîkat-i Muhammedi’dir.

 Ne zaman ki İzâfi benlik kesilir, Esmâ mertebesi kûrb’anıdır. Cenâb-ı Rabb’ül Âlemin bu nefse yemin etmiş- tir. Seninde varlığında (م) “Mim” hakîkat olan ikinci Mim yarılır ve ayrılır. Hakîkat-i Muhammedi ve Nûr-u Muhammedi denilen, Hakîkat bu kişi de ayrılmış olur. Bunun değerleri “12” ve “14”tür. O zaman “13” nerededir? O da Mahmud’ur yâni 8. Hamd olan Cenâb-ı Hakk’ın övdüğü Mahmud senin gönlün olur. Kendinden kendine haber getirirsin.[108] (خَبّار ) “Cabbâr” 10. sıra kaynak esmâlardan sonra “7” dir. Hem sıfât mertebesi, hem yedi nefis mertebesidir. (10+7)= 17 dir. (17) “4 mertebeden, Hakîkat-ül Ahadiyyet’ül Ahmediye’dir.” Ne zaman ki İlâhi benliğin hayâli kesilir, sıfât mertebesi kûrb’anıdır. (هو) “Hüve” olur, zâhiri beşer, bâtını (هُ) “Hu”, yâni İnsân olur, Kâmil İnsân olur, gök kubbeden kendini, işitir, kendini duyar, kendini görür. Hakikat-i İlâhiyye güneşi bu insândan doğar. (مُتَكَبِّر) “Mütekebbir” hâli, Şah-ı Nakşibendiye ithâf edilen ne kadar kibirli bir kişi diye kendisi hakkında ki ifâdeye verdiği cevap gibi hâli, bu kibir değil, “Kibriyâ” hâline dönüşür. Sıra olarak “11” kaynak esmâ haricinde “8”dir. Bekābillâh haliyle ef’âl âlemine dönme tecellileri oluşmaya başlar. (11+8) = 19 olur. Bu da, Kûr’ân-ı Kerim’in ve İnsân-ı Kâmil’in şifresidir.

وعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ

 قَالُوا سَلَامًا {الفرقان/63}

 (Ve ibâdur rahmânillezîne yemşûne alâl ardı hevnen ve izâ hâtabehumul câhilûne kâlû selâmâ.) 

 25/63. “Ve Rahmân'ın kulları; O kimseler ki, yeryüzünde tevazu’ ile yürürler ve cahiller kendilerine lâf attıkları zaman «Selâmetle!» derler;”

25+63= 88 dir. Âyet, (سورة الفرقان) “Furkan Sûresi”nde geçmektedir. İncelenen, 59. Sûre dir. Efendi Babam-ın memleketi, Tekirdağ plakası (59) olduğu bilinmektedir. 88 de onun isminin bir sayısal bağlantı değeridir. 53, Allah, Rahmân, Rahîm (وَلي) “Veli” esmâsı da yolumuzdan ona aittir. Rahmân ile “55” (مَتِين) Metin esmâsı da bağlantı esmâsıdır. (سلام) “Selâm” esmâsı da Rabb-i Hass yönüyle bağlantılıdır. Rahmân’ın ve sarkacı olan (مَتِين) “Metin”in kulu elinde Fetih kılıcı olan Zülfikar-ı (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allâh”, Kelime-i Tevhid ile tevazu’ hâlinde yürür. Câhiller ona laf atarsa, birinci yönü nefsi emmâre câhilidir, ikinci yönü nefsinin câhilidir.[109] Lâf atıp sataşırsa, bu kılıcın ona düşen nefsâni tarafından hissesini alır, selâmet bulur.[110] Bir diğeri de, nefsinin cahilidir, işte bunlar da laf atarsa yukarıda (سورة الحجرات) “Hucurât Sûresi” âyetlerinde geçtiği gibi sesi az çıkan ve sesini yükseltenler de, bunlar da bu kılıcın hakk’ani yönü ile kesilir ve selâmet bulur. Mütekebbirlikleri, Hakîkat-i Tekbir edene yani, şerefeleri olan ağızlarından Hakk’ın tekliği olan, Allah’u Ahad’a yani Allah ve Ahmed’e da’vet müezzinlere dönüşür. 

 24. Âyet; 59+24= 83 toplamıyla, (83) 1000 aydan hayılı olan Kadir gecesidir. 1000 gayn harfidir. Ayniyyetine ulaşırsa sayı (ع) Ayn= 70 olur. (83-70)= 13 tür. 83 ün 3 ayı da vardır. “3 mertebeden 13 olur”. 

 Burada ifâde biraz değişmektedir. 23. Âyette tenzihte olan Cenâb-ı Hakk (c.c.) burada teşbih esmâlarını sıralamaya başlıyor.

 (هُواللَّهُ) (Huvallahu), “O Allah El Haliktir”. İfâdesi ile halk edici olduğunu, halk olduğunu ifâde ediyor. (هو) Hüve, hüviyet yönü ile benliği ile Ulûhiyettinden Hakk’ını istiyen esmâları (هُ) Hu ile Rahmâniyetinden tenfis ettiğini bildiri- yor. Sıra ile 12. Esmâdır. Kaynak esmâlardan sonra 9. Sıra da rubûbiyet mertebesidir. Halkiyetin esmâ Rabb yönüdür. Bu hâl bir bakıma “Nefsini bilen Rabb-ini bilir” marifetidir. 

 Bâri ise yoktan var edendir. Burada ki yokluk izâfi yokluktur. Mutlak yokluk diye bir saha yoktur. Bu halde, “İcâd edenine karşı oluşan tam bir fakr ve ihtiyâc hâli” olan marifettir. Marifet-i Mübdi hâlidir. Sayısal sıra “13”, Kaynak esmâlardan sonra gelen bu sayı ise 10 dur. Fenâfillâh hâlidir. Esmâ’sı Ahad, sayısal değeri “13”tür.

 Müsavvir tasvir edendir, şekil ve sûrettir, bu âlemleri hayâlinde, hayâli ile hayâl edip, yoktan varlık verip halkeden yani tecelli edendir. Yokluk aynasını, tesviye edip, düzeltip cilâladıktan sonra bu aynaya tecelli edip, şekil ve sûret verendir. Bu ayna dört boyutludur. En, boy, derinlik ve zamandır bu boyutlar. Bu ayna baş aşağı dönmüş, sağ sol olmuş ve zaman tersine, kum saati gibi akmaktadır. İşte bunu anlayan zâten ölmeden ölmüş ve bunun marifetine ulaşmıştır. Bu âyet 14. sıra esmâ ve kaynak esmâlardan sonra 11. dir. 11, 12, 13, 14. Merâtibi ilâhi Rasûlü Zişân (s.a.v) efendimize ve onun ümmeti olan bizlere verilmiş bir mertebedir.[111] 

 (24) Yirmidört ayar altın ve Fenâfillâh ve Bekābilâh hâline ulaşmıştır. Ve üç marifet hâsıl olmuştur.

 İşte bu İnsân-ı Kâmil–Kâmil İnsân, onun en güzel isimlerinden biri olmuştur. Bütün isimler Hakk’ındır. Bunları da gönlünde bulmuş, üstüne giyinmiş ve kullanmaktadır. Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın her ismi güzeldir. Bizim nefsimiz onu iyi veya kötü olarak bize lanse eder.

 Göklerde ve yerde bulunanlar bu “İnsân-ı Kâmil-i” tesbih ederler. Kâmil İnsân-ı da kendi gönül göğünde bulunan esmâ’lar ve arzında bulunan kuvvetleri tesbih ederler. Önceki âyette yazdığımız gibi (عذيذ) Aziz esmâsı, İzzet hâline dönüşür ve Aziz bir rasûl yani nefsi ona haberci olur. Bu mü’min ise ferâset olur, Kâmil İnsân-da ise ilhamat-ı ilâhiye olur. 

 (عذيذ الحكيم) Aziz’ul Hâkim ile nefsinden gelen haber yani ilhamat-ı ilâhiye hikmet pınarları gibi dilinden söz, ma’nâ, rûh ve nûr olarak dökülür. (حَكيم) Hâkim esmâsı 47. Sıra esmâdır. Kaynak esmâlardan sonra 44. Esmâdır. (4+7)= 11 ve (4+4)= 8 toplarsak 19 olur. Bu âyetler de 59. Sûredeydi, (59-19)= 40 yani Hakîkat-i Muhammediye ve İnsân-ı Kâmil’in şifresini içinde barındırmaktadır. 

 İşte bu İnsân-ı Kâmil–Kâmil İnsân (هُواللَّهُ) Huvallahu, yani bu İnsân-ı Kâmil –okuduğu-okunduğu zaman (قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ ) “Kulhuvalahu Ahad”. (سورة الإخلاص) İhlâs suresi 112/1 olur. Bu ifâde ve sûret ile Sıfât ve Zât mertebesidir. 

 Eşya-Ef’âl, Esmâ, Sıfât ve Zât mertebelerini cem etmiş gönlü, 18000 âlem olan bu Tüm merâtib-i ilâhiye ve tüm târîkatları bünyesinde bulunduran, İnsân-ı Kâmil her yöne rahmettir.

 Biz den bu kadar daha ilerisini isteyenlerin, bu konuyu araştırması ve idrâk etmesi gayreti neticesinde olacaktır. İnşeallah.[112] “ İz- -T-B- ”

----------------

 (59/22-23-24) âyetleri ilgili oluşan müşahadeyi buraya alamayı uygun gördüm. (M.D.)

 25-01-2026 tarihinden ötürü kızımın kıyafet ihtiyaçları için Ümraniye Can… Avm ye ailece gittik. Eşim ve kızım Avm girişinde indi. Araç ile otaparka indiğimde yoğunluktan en alttaki otaparka indim. 

 Ve Avm içine girdiğimde ayakkabı alışverişinde kendilerini buldum. Eşim sen istersen salat (namaz) a git dedi. Beraber gideriz dedim. Mescidin girişinde panolara yazılmış Esmâ’ül Hüsna beni karşıladı. İlk gördüğüm ise Haşır sûresinde bulunan esmâ-i ilahiyyelerdi. 

 İkindi salatını (namazını) ikame edip mescitten çıktığımda eşim ile karşılaştım. Ve kadınlar mescidi çok kalabalık giremedim dedi. Kızım da üstü için alışverişini tamamladı. Eşim de salatını ikame ettikten sonra bir fırın-kafede biraz oturup alışverişimizi tamamlayıp avm den ayrıldık. 

 Gerçek Alışveriş Abdiyet ile Risalet ve Uluhiyet (Allah c.c.) mertebeleri ile yapılan alışveriştir. (48/10) Can içinde candır ALLAH…

 Ötelerde arama Onu Boşa geçer ömrün sonu Senden geçer Hakkın yolu Can içinde candır ALLAH..

 Ten kafesi kırılmadan Ahret yolu sorulmadan Ulaşılmaz yorulmadan Ten icinde candır ALLAH..

 Varlığında olanı bil Hep Onu söyler cümle dil Hayali kafandan sil Gönül içre candır ALLAH..

 Alemlere hayat veren Her yere gücü eren Cümle varlığı seren Alem içre candır ALLAH..

 Terzibaba Necdet Ardıç Uşşaki (k.s) Bilindiği gibi zahir ehli genelde salat-ı vusta (orta namazı) ikindi namazı olarak değerledirir. İrfan ehli için ise 50 vakit namazın yarısı olan Esmâ mertebesi namazıdır.

 Müşahade edildiği gibi esma’ül hüsna asılmış bu mekana ikindi vaktinde girilmesi salat-ı vusta olarak düşünülebilir. Eşiminde salata dahil olaması bu mirac hadisisinde oluşan “Dur rabbin (salat) namazda” hadisesini düşündürmek-tedir.[113] “ İz- -T-B- ” 

----------------

 Böylelikle HAŞR sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak, esmâ-i ilahiyyenin idraki ve hakikati ile olmak niyazıyla… “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

----------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 26-01-2026

----------------

Terzi Baba Kitapları Baskısı olan kitaplar. 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân 

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhîd

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkatleri

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

41) İnci Tezgâhı

49) (36) Yâ-Sin Sûresi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed Rasûlüllah (s.a.v.)

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

67) (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Namaz Sûreleri 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Namaz Sûreleri

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

118) (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

177) Necdet Ardıç'ın Tasavvuf Anlayışında Seyr ü Süluk Mertebeleri (İlâhiyat Tezi)

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

---------------------------------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

---------------------------------------------

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem (a.s.)

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

---------------------------------------------

Terzi Baba kitapları sıra listesi

KAYNAKÇA

1. KUR'ÂN VE HADîS

2. VEHB : Hakk'ın hibe yoluyla verdiği ilim.

3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi'i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu'l Hikem ve sohbetlemizden müşâhede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

3) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri

4) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" (Osmanlıca'dan Çeviri)

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

6) Mübarek Geceler ve Bayramlar

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

8) Tuhfetü'l Uşşâki (Osmanlıca'dan Çeviri)

9) Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10) Kelime-i Tevhid

11) Vâhy ve Cebrâil

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

13) (13) On Üç ve Hakîkat-i İlâhiyye

14) İrfan Mektebi: Hakk Yolu'nun Seyr Defteri ve Şerhi

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16) Divan (3)

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız"lar

18) Hz. Peygamberimiz Efendimizi Rû'ya-da Görmek 

19) Sûre-i Feth ve Fethin Hakîkati

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

25) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (1) Köle Ve İncir Sepeti

26) Bir Zuhûrât'ın Düşündürdükleri: Tenzîh, Teşbîh, Tevhîd

27) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (2) Genç ve Kıymetli Elmas

28) Kur'ân-ı Kerîm'de Tesbîh ve Zikir

29) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (27) Karınca-Neml Sûresi

30) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (19) Meryem Sûresi

31) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (18) Kehf-Mağara Sûresi

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

34) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi

36) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Bakara Sûresi

37) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (53) Necm-Yıldız Sûresi

38) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (17) İsra Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

40) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (3) Âl-i İmrân Sûresi

41) İnci Tezgâhı

42) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (4) Nisâ Sûresi 

43) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (5) Mâide Sûresi 

44) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (7) A'râf Sûresi 

45) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (14) İbrâhîm Sûresi 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

49) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (36) Yâ-Sin Sûresi

50) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (76) İnsân Sûresi

51) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (81) Tekvîr Sûresi

52) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (89) Fecr Sûresi

53) Mehmet Hazmi Tura (Yüksek Lisans Tezi)

 54) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Beled-Şems-Leyl-Duhâ İnşirâh-Tîn (90-95) Sûreleri 

55) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (28) Kasas Sûresi

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

57) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (20) Tâ Hâ Sûresi

58) Muhyiddin-i Arabî - Mir'ât-ül İrfan ve Şerhi

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

62) Bir Hikâye Birçok Yorum: (4) Bir Ressam Hikâyesi

63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler

64) Ölüm Hakkında: Kıyam'et

65) Reşahat'tan Birkaç Bölüm'ün Şerh/Sohbet ve Yorumları

66) Abdulkâdir Geylâni - Risâle-i Gavsiyye Şerhi

67) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (67) Mülk Sûresi

68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(1) 

69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(2)

70) Yehova Şahitleri ile Mülâkat

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

72) Îmân ve Îkân

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

75) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz ve Şerhi

76) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

77) Aşk ve Muhabbet Yolu: M. Nusret Tura

78) A'yân-ı Sâbite: Kazâ Ve Kader

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

82) Mektuplarda Yolculuk - M. Nusret Tura

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

84) Nusret Tura - Vecizeler Hikâyeler

85) Nusret Tura - Tasavvufda Aşk ve Gönül

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

89) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (6) Her Şey Merkezinde Mi?

90) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-1) Şerhi

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

92) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (2) Şerhi

93) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân - İngilizce

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l Kara.

95) Terzi Baba (8) (19/53)

96) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (41) Fussilet Sûresi

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

100) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İspanyolca

101) Bosna Hersek Seyahati Dosyası

102) İrfan Mektebi Ve Şerhi - İngilizce

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

105) Cemo ve Farko

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

111) "Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı" Şerhi

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

113) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-2) Şerhi

114) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-3) Şerhi

115) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-4) Şerhi

116) Kudüs Seyahati Dosyası

117) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-5) Şerhi

118) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (52) Tûr Sûresi ve M. Nusret Tura Hz.

119) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (01) Âdem Fassı

120) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (02) Şit Fassı

121) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (03) Nuh Fassı

122) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (04) İdris (05) İbrahim Fassı

123) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz (2) - Terzi Baba Şerhinin Tamamı

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetleri ve Terzi Baba

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

133) Muhtelif İrfan Sohbetleri (1)

134) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (2)

135) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (3)

136) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (4)

137) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (5)

138) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (6)

139) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (7)

140) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (8)

141) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (9)

142) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (10)

143) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (11)

144) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (12)

145) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (13)

146) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (14)

147) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (15)

148) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (16)

149) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (17)

150) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (18)

151) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (19)

152) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (20)

153) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (21)

154) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (22)

155) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (23)

156) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (24)

157) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (25)

158) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (26)

159) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (27)

160) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (28)

161) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (29)

162) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30)

163) Esmâ-i hüsnâ (1) - M. Nusret Tura Hz.

164) Esmâ-i hüsnâ (2) - M. Nusret Tura Hz. - Fütuhat ve Müşâhedeleri

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

166) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-6) Şerhi

167) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-7) Şerhi

168) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetlerden Seçmeler (31)

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

170) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (4) - Terzi Baba'nın Görüldüğü Zuhuratlar

171) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (5) - Yoruma Açık Eğitim Zuhuratları

172) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (6) - Tuzak-Mekr-Hileli Zuhuratlar

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

174) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (83) Mutaffifin Sûresi

175) Mübarek Geceler Ve Bayramlar - İspanyolca

176) Korona Virüs'ün Düşündürdükleri

177) Terzi Baba, "14-İrfan Mektebi" Tezi

178) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (84) İnşikak Sûresi

179) 13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan Mektebi

180) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - A- Mukaddime

181) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem - B- Ayniyet ve Gayriyyet

182) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (06) İshak Fassı

183) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (07) İsmail (08) Yakup Fassı

184) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (09) Yusuf Fassı

185) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (10) Hud Fassı

186) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (11) Salih (12) Şuayb Fassı

187) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (13) Lut (14) Üzeyir Fassı

188) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (15) İsa Fassı

189) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (16) Süleyman (17) Dâvud (18) Yunus (19) Eyyüb Fassı

190) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (20) Yahya (21) Zekeriyya Fassı

191) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (22) İlyas (23) Lokman (24) Harun-Fassı

192) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (25) Musa (26) Halid Fassı

193) Muhyiddîn İbnü'l Arabî - Füsûsu'l-Hikem (27) Muhammed-Fassı

194) Silsile-i Uşşakiyye

195) Terzi Baba-Özel, Kütüphane ve Müze Arşivi

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler

197) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (1)

198) Ramazan ve Oruç

199) İrfan Mektebi-Ders Târif Sıralaması

200) Dur Rabb'ın Namaz Kılıyor (2)

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

204) Kur'ân-ı Kerîm'de Nefs Âyetleri 

205) Zekât ve İnfak 

206) Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207) 68-Kalem-sûresi-

208) Naz-Makâmı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211) Terzi Babam'dan esintiler. Muhtelif konular. 

212) 2023-Umre dosyası.

213) 1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214) 2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215) 86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Sûresi. 

216) Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217) 85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Sûresi. 

218) 8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-Cemâli..

219) 87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220) 61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221) 8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat-Derûni.

222) Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223) 6-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224) 9-4-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225) 10-Yunus Suresi.

226) 11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227) 9-21-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228) 10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229) 2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230) 16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu.

231) 5-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali. 

232) 31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

233) 21-26-Ku-Ke-Yol-Enbiya-Suresi. Murat Derunî. 

234) 22-27-Ku-Ke-Yol-Hac-Suresi. Murat Derunî. 

235) 25-29-Ku-Ke-Yol-Furkân-Suresi. Murat Derunî. 

236) 24-24-Ku-Ke-Yol-Nûr-Suresi. Murat Derunî.

237) 29-35-Ku-Ke-Yol-Ankebût-Suresi. Murat Derunî.

238) 26-39-Ku-Ke-Yol-Şu’ara-Suresi. Murat Derunî.

239) 23-7-Ku-Ke-Yol-Mü’minûn-Suresi. T.O.Cem Cemâlî.

240) Canan Çalışkan, T.B. salât-namaz yüksek lisans tezi.

241) Mustafa safi Efendi-Abdürrezzak tek. 

242) 30-36-Ku-Ke-Yol-Rûm-Sûresi. Murat Derûnî.

243) 33-25-Ku-Ke-Yol-Ahzab-Sûresi. Murat Derûnî.

244) 35-37-Ku-Ke-Yol-Fâtır-Sûresi. Murat Derûnî.

245) 10-Ku-Ke-Yol-Yunus-Sûresi-2- Yusuf-Ramazan Yücel. 

246) 34-5-Ku-Ke-Yol-Sebbe-Sûresi. Şerif kır. ÇHU. 

247) 37-40-Ku-Ke-Yol-Sâffât-Sûresi. Murat Derûnî.

248) 38-5-Ku-Ke-Yol-Sâd-Sûresi. Abdürrezzak tek-Muhtefi.

249) 40-42-Ku-Ke-Yol-Mü’min-Sûresi. Murat Derûni. 

250) 42-38-Ku-Ke-Yol-Şûrâ-Sûresi. Murat Derûni. 

251) 47-28-Ku-Ke-Yol-Muhammed-Sûresi. Murat Derûni. 

252) 43-43-Ku-Ke-Yol-Zuhruf-Sûresi. Murat Derûni. 

253) 49-41-Ku-Ke-Yol-Hucurat-Sûresi. Murat Derûni. 

254) 50-32-Ku-Ke-Yol-Kaf-Sûresi ve Mustafa Hilmi Sâfî. 

Murat Derûni. 

255) 13-Ku-Ke-Yol-Ra’d-Sûresi. Ozan sanlı Şentürk.

256) 32- Ku-Ke-Yol-Secde Sûresi. Muharrem Halil İz.

257) 39- Ku-Ke-Yol-Zümer Sûresi. Cem Demiroğlu.

258) 44- Ku-Ke-Yol-Duhan Sûresi. Murat Derûni. 

259) 45- Ku-Ke-Yol-Câsiye Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

260) 51- Ku-Ke-Yol-Zâriyât Sûresi. Murat Derûni. 

261) 54- Ku-Ke-Yol-Kamer Sûresi. Murat Derûni. 

262) 56- Ku-Ke-Yol-Vâkıa Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

263) 57- Ku-Ke-Yol-Hadid Sûresi. Murat Derûni. 

264) 58- Ku-Ke-Yol-Mücadele Sûresi. Abdürrezzak Tek. 

265) 59- Ku-Ke-Yol-Haşır Sûresi. Murat Derûni. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi 

------------------------- 

15) (6) Peygamber (1): Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

21) (6) Peygamber (2): Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)

59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)

60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)

61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi

------------------------- 

12) Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm (Yıldız) Sûresi

39) Terzi Baba (2) 

32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası 

79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası

80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası

86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)

95) Terzi Baba (8) (19/53)

99) Terzi Baba (9) İstişare Dosyası

103) Terzi Baba Yüksek Lisans Tezi 

108) Ru'ya-Zuhuratlar - Ma'na Âlemi Zuhuratları (1) - Peygamberimizi Ru'ya-da Görmek

109) Tasavvufî Îzâhlar

110) (19-53) Şeker Risalesi

126) Ben'deki Terzi Babam (1) - Murat Cağaloğlu

127) Ben'deki Terzi Babam (2) - Murat Cağaloğlu

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

131) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetler ve Terzi Baba

165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi 

-------------------------

25) (1) Köle ve İncir Sepeti

27) (2) Genç ve Kıymetli Elmas

34) (3) Bakara "İnek" Hikâyesi

62) (4) Bir Ressam Hikâyesi

76) (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

89) (6) Her Şey Merkezinde mi? Hikâyesi

------------------------- 

Dîvanlar serisi 

------------------------- 

1) Necdet Divanı

2) Hacc Divanı

16) Divan (3)

87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme

88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine

129) Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi

------------------------- 

17) Kevkeb: Kayan "Yıldız" lar

23) İbretlik "Değmez" Dosyası

73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)

81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları 

94) İbretlik Bir Hikâye Daha - Mescid-i Dırar. Kubbetu'l Kara.

98) Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

105) Cemo ve Farko

112) Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

124) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Satıh İnce

128) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaf Dağı Ve Zümrüd-ü Anka

130) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kilise Çanları

132) İbretlik Bir Hikâye Daha - Kaner Yiğido

169) İbretlik Bir Hikâye Daha - Usta'dan Çırağına Tavsiyeler

196) İbretlik Bir Değmez Dosyası Daha: Üç Silahşörler 

201) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (1)

202) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (2)

203) Bir Sâlikin Seyr/Yol Hikâyesi (3)

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

------------------------- 

2) Hacc Divanı

20) Terzi Baba Umre Dosyası (2009)

33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)

74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)

83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)

97) Terzi Baba Umre Dosyası (2015)

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

106) Terzi Baba Umre Dosyası (2016)

125) Terzi Baba Umre Dosyası (2018)

173) Terzi Baba Umre Dosyası (2020)

212) Terzi Baba Umre dosyası (2023)

------------------------ 

Îmânın beş şartı kitapları

------------------------- 

2) Hacc Divanı

5) Salât ve Ezân-ı Muhammedi'de Bazı Hakîkatler

7) İslâm, Îmân, İhsân, Îkân

10) Kelime-i Tevhid

72) Îmân ve Îkân

104) Hacc Umre ve Hakîkatleri

198) Ramazan ve Oruç

205) Zekât ve İnfak

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

------------------------ 

46) Salat - İngilizce

47) Salat - İspanyolca

48) İrfan Mektebi - Fransızca

56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca

71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca

93) İslam, İman, İhsan, İkan - İngilizce

100) İrfan Mektebi ve Şerhi - İspanyolca

102) İrfan Mektebi ve Şerhi - İngilizce

107) Vahy ve Cebrâîl - Fransızca

175) Mübarek Geceler ve Bayramlar – İspanyolca

199) 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

209) 4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210) 6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

----------------------- 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53) Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103) Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177) Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216) Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222)Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

240) T.c. Üsküdar üniversitesi tasavvuf araştırmaları enstitüsü tasavvuf kültürü ve edebiyatı anabilim dalı necdet ardıç / Terzi baba’nın tasavvuf anlayışında namaz kavramı Canan Çalışkan yüksek lisans tezi. 2025 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

142-141-143-144-145-146-

------------------------ 

Kitaplar devâm ediyor şu an Yekün= (265+146=411)

-----------------------

Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

6) Nasihattır hep sözlerim. Kürşat.

7) Hakk-ı ister isen eğer. Kürşat.

8) Mevlâm seni özlerim. Kürşat.

9) Neler olmaz. Kürşat.

--------------------------------------- 

- Diyanet işleri başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi… ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Kûr'ân'da-Tesbih-ve zikir- Tasavvuf Serisi 28 – Sayfa 5… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-Gökyüzü İnsanları araştırması-Tasavvuf Serisi 214 - Sayfa 185… ↑

- Hz. Peygamber Medine’ye hicret edince, Yahudiler’den Nadîroğulları ile tarafsız kalmaları konusunda bir antlaşma yapmıştı. Bunlar, Bedir zaferinden sonra, Hz.Peygamber’i kastederek “Bu zat, Tevrat’ta geleceği haber verilen peygamberdir” demelerine rağmen Uhud savaşından sonra, yaptıkları antlaşmayı bozdular. Liderleri Ka’b b.Eşref kırk atlı ile birlikte Mekke’ye giderek müslümanlara karşı Ebu Süfyan ile ittifak yaptı. Durumu öğrenen Hz.Peygamber, Muhammed b.Mesleme’yi görevlendirerek Ka’b’ı öldürttü. Bununla da kalmayıp Nadîroğullarının bulunduğu bölgeyi kuşattı. Çıkıp başka yere gitmelerini istedi. Nadîroğullarının münafıklardan bekledikleri yardım bir türlü gelmedi. Sonunda yaşadıkları yerden ayrılıp gitmeye razı oldular. Bunun üzerine kuşatma kaldırıldı. Ayrılırken geride bıraktıkları eşyaları imha ettiler, evlerini de yıktılar. Âyette bu olaya değinilmektedir. (Diyanet İşleri Meali (Yeni) Haşr Suresi 2. Âyet Açıklaması) ↑

- Fütûhât'ı Mekkiye (Cilt 4, s. 235): ↑

- Füsûs'ül Hikem (Mûsâ Hikmeti) ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Fütûhât'ı Mekkiye (Cilt 3, s. 315) ↑

- Fütûhât'ı Mekkiye (Cilt 4, s. 250) ↑

- Fütûhât'ı Mekkiye (Cilt 4, s. 240) ↑

- Füsûs’ül Hikem (Yûsuf Hikmeti) ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Fütûhât'ı Mekkiye (Cilt 3, s. 330) ↑

- Füsûs’ül Hikem (Hûd Hikmeti) ↑

- Fütûhât'ı Mekkiye (Cilt 4, s. 255) ↑

- Âyet, müslümanların, yahudilerin hurma ağaçlarından bir kısmını kesmeleri üzerine ortaya çıkan sıkıntılı durumlarını gidermek için nâzil olmuştur. Şöyle ki, Allah Resûlü yahudilerin hurmalarının kesilip yakılmasını emredince, onlar: Ya Muhammed! Hani sen yeryüzünde fesat çıkarmamakla emrolunmuştun! Dediler. Bu konuda bazı müminler bile tereddüde düştü. Bunun üzerine bu âyet-i kerime indi. Bu olaya dayanarak âlimler, kendileriyle harp edilen kâfirlerin kale ve binalarının yıkılmasında, ağaçlarının kesilmesinde bir sakınca olmadığı kanaatine varmışlardır. (Diyanet Vakfı Meali) ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 17-İsra-Sûresi – Tasavvuf Serisi 38 - Sayfa 105… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 5-MÂide-Sûresi – Tasavvuf Serisi 43 - Sayfa 104… ↑

- Tevbe, 9/60. ↑

- Tevbe, 9/103. ↑

- Ahzab, 33/33. ↑

- Enfal, 8/41. ↑

- Hadisi Müslim'in Sahih'inden nakil, Buhari'nin Sahih'inde ifade biçiminde çok az bir fark var. Muslim, Zekât, 161; Buhari, Zekât, 60. ↑

- Muslim, Zekat, 161. ↑

- Ahmed b. Hanbel, 1, 200. ↑

- Ahmed b. Hanbel, ll, 279 ↑

- Muslim, Zekat, 167; Neser, Zekat, 95, Fey, 15; Malik, Muvatta, Sadaka, ↑

- , 15; Ahmed b. Hanbel, III, 402 ↑

- Bkz., Tirmizt, Zekat, 25 ↑

- Bu bölüm internte bulunan farklı bilgilerden derlenmiştir. ↑

- A.T YOLCU ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/ganimet ↑

- İz-Terzi Baba – Gönülden Esintiler- 19- (8) Sûre-i Feth. Sayfa 92... ↑

- İz-Terzi Baba – Gönülden Esintiler- 19- (8) Sûre-i Feth. Sayfa 92... ↑

- Tevbe, 9/60. ↑

- İhlas, 112/2. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 15-Zekât ve İnfak –Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 205 - Sayfa 39… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Fü-Hi-25-MUSA-26-Halit- FASSIcem -Tasavvuf Serisi 192 - Sayfa 133… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 15-Zekât ve İnfak – Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 205 - Sayfa 255… ↑

- http://isamveri.org/pdfdrg/D01777/2001_2/2001_2_CELIKI.pdf EKEV 

AKADEMi DERGİSİ c. III sy. 2 (Güz 2001)-------- 191 TASAVVUFİ BİR TERİM 

OLARAK FAKR ·lsa· ÇELIK (*) özet olarak… ↑

- Mesnevi-i Şerif- Ahmed Avni Konuk Şerhi- Cilt 2, Sayfa 127.. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 15 - Zekât ve İnfak – Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 205 - Sayfa 68… ↑

- " İz- -T-B- " Gönülden Esintiler – 13 ve hakikati-ilahiyye- 27-03-2022- Sohbeti 2. Bölüm ↑

- Ensarın muhacirlere karşı tutum ve davranışı, âyette belirtilen çerçeve içinde cereyan etmiş, kendileri muhtaç iken, başkalarının ihtiyacını giderme hasleti olan «îsâr» ensarda doruk noktasına ulaşmıştır. ↑

- https://islamansiklopedisi.org.tr/isar--digerkamlik ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 15 - Zekât ve İnfak – Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 205 - Sayfa 68… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler – 61-19-Ku-Ker-Yol--Saf Sûresi - Murat Derûni – Tasavvuf Serisi 220 - Sayfa 219… ↑

- (110/1) ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk, Tasavvuf Serisi (54) 90-95-Beled-Tîn-Sûreleri Sayfa 28 ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk – Tarık Sûresi - Tasavvuf Serisi 215-16 - Sayfa 180… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Kur'an da nefs âyetleri – Terzi Kızı- Tasavvuf Serisi 204 - Sayfa 180… ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - 10 Kelimeyi Tevhid- Tasavvuf Serisi 10 - Sayfa 109… ↑

- Geniş bilgi siyer kitâblarında vardır. 

116 ↑

- Kamer/1 119 ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - 127-15-2-BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Murat Derûni - Tasavvuf Serisi 127 - Sayfa 115… ↑

- Mesnev-i Şerif – Ahmed Avni KONUK Şerhi - Cilt 4, Sayfa 280 ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - 2-BAKARA.Sûresi - Tasavvuf Serisi 36 - Sayfa 21… ↑

- Fütûhât-ı Mekkiye (Cilt 4, s. 265) ↑

- Füsûs'ül Hikem (Muhammed Hikmeti) ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Fütûhât-ı Mekkiye (Cilt 3, s. 350) ↑

- Fütûhât-ı Mekkiye (Cilt 4, s. 270)  ↑

- Fütûhât-ı Mekkiye (Cilt 4, s. 275) ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Fütûhât-ı Mekkiye (Cilt 4, s. 280) ↑

- Mesnev-i Şerif – Ahmed Avni KONUK Şerhi - Cilt 4, Sayfa 494 ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni KONUK Şerhi - Cilt 6, Sayfa 423 ↑

- Fütûhât-ı Mekkiye (Cilt 4, s. 285) ↑

- Füsûs'ül Hikem (Yûsuf Hikmeti) ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Fütûhât-ı Mekkiye (Cilt 3, s. 365) ↑

- Fütûhât-ı Mekkiye (Cilt 4, s. 290)  ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - 2-BAKARA.Sûresi - Tasavvuf Serisi 36 - Sayfa 50… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni KONUK Şerhi - Cilt 1, Sayfa 504 ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni KONUK Şerhi - Cilt 4, Sayfa 246 ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni KONUK Şerhi - Cilt 12, Sayfa 534 ↑

- Tedbîrât-ı İlâhiyye ↑

- Fütûhât-ı Mekkiye (Cilt 4, s. 295) ↑

- Gönülden Esintiler – Necdet ARDIÇ - Kur'an da nefs âyetleri – Terzi Kızı- Tasavvuf Serisi 204 - Sayfa 180… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 13 ve hakikat-i ilâhiyye– Tasavvuf Serisi 13 - Sayfa 69… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 6-Peygamber-5-Îsâ-(a.s.)– Tasavvuf Serisi 60 - Sayfa 157… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 6-Pey-6-Hz.Muhammed_(s.a.v) – Tasavvuf Serisi 61 - Sayfa 256… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Reşahat'tan-bölümler- – Tasavvuf Serisi 65 - Sayfa 47… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-Namaz-Sûreleri– Tasavvuf Serisi 68 - Sayfa 85… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-1-İnsân-ı Kâmil-Cili-Terzi Baba-şerhi-Giriş-– Tasavvuf Serisi 90 - Sayfa 65… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-2-İnsân-ı Kâmil-Cîlî-Terzi-Baba-Şerhi-Mukaddime – Tasavvuf Serisi 113 - Sayfa 97… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-4-İnsân-ı Kâmil-Cili-Terzi-Baba-Şerhi, – Tasavvuf Serisi 115 - Sayfa 114… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 9-2002-5-CD-Sohbet Arası Sohbetler-Tasavvuf Serisi 141 - Sayfa 132… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2-BAKARA.Sûresi– Tasavvuf Serisi 36 - Sayfa 11… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Reşahat'tan-bölümler- – Tasavvuf Serisi 65 - Sayfa 170… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Îmân ve Îkân – Tasavvuf Serisi 72 - Sayfa 58… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Îmân ve Îkân – Tasavvuf Serisi 72 - Sayfa 152… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 2- 2000-1-CD-Sohbet Arası Sohbetler -Tasavvuf Serisi 134 - Sayfa 234… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 3-2000-2-İzmir İrfan Sohbetleri-CD-2 -Tasavvuf Serisi 135 - Sayfa 234… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - Kelimeyi Tevhid – Tasavvuf Serisi 10 - Sayfa 153… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 91-Terzi-Baba-7-Biismi-Has-Selâm-13- – Tasavvuf Serisi 91 - Sayfa 75… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-2-İnsân-ı Kâmil-Cîlî-Terzi-Baba-Şerhi-Mukaddime – Tasavvuf Serisi 113 - Sayfa 61… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 6-Peygamber-5-Îsâ-(a.s.)– Tasavvuf Serisi 60 - Sayfa 58… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 1-Namaz-Sûreleri– Tasavvuf Serisi 68 - Sayfa 206… ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - İnsan-ı-Kâmil A.K.C.Cilt (1-kitap-5-şerhi-– Tasavvuf Serisi 117 - Sayfa 161… ↑

- Burada verilen şema, Kâ’be-ye benzerliği ile dikkat çekmektedir. Ama bu çizim “Gönül Kâ’besi” ile alâkalıdır. 

235 ↑

- Terzi Baba (30) Kur’ân-ı Kerîm’de yolculuk kitâbında, “Meryem Sûresinde 54. âyet ile ilgili açıklama vardır. ↑

- Yakın bir zamanda Efendi Babama gönderdiğim, bir mail-de tevbe ifâdesi kullanmıştım. Her ne kadar, kendisi bunu niye yaptın anlamadım derse de, O anlamıştır. İşte yapılanlara toptan “Tevbe” ettiğimizi yine bildiriz.

238 ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 126-14-1-BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Murat Derûni -Tasavvuf Serisi 126 - Sayfa 234… ↑

- Burada da böyle bir neş’e oluştu… 

241 ↑

- Bu çok tehlikeli bir sahadır. Geçmişte örnekleri Terzi Babamın “Değmez” dosyalarında görüldüğü gibi bu tür hâdiseler hala görülmektedir. Bu gelen vâridât ve ilhamat denilen bilgilerin çok iyi değerlendirilip, ondan sonra Şeriat-i Muhammediye uygun ise paylaşmak her zaman bu kurala uymak kişinin menfaatine olacaktır. ↑

- Nefsinden habersiz olan, Hakk’ın cezbesine kapılmış, nefsâniyette habersiz olan. ↑

- Bu nasıl olur denirse, Fusûs’ül Hikem Nûh Fassı ve Terzi Baba’nın bu konu hakkında ki sohbetlerinde bulunabilir. ↑

- Yalnız şunu da unutmamak gerekir, bizler mîras yedi değiliz. Bu mertebeleri kendi varlığımızda bulup idrâk ve fikir ile anlamalayız. Bu mertebeler sadece bizim beden varlığımızda, bizim içindir. Genel ma’nâda sahip çıkamayız. ↑

- Necdet Ardıç – Gönülden Esintiler - 126-14-1-BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Murat Derûni -Tasavvuf Serisi 126 - Sayfa 240… ↑

- Bu konu hakkında geniş malumat için 197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor ve 200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- kitaplarına müracaat edilebilir ↑
