# En'âm Sûresi

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/en-am-suresi
**Sayfa:** 228

---

Kur’ân-ı Kerîm de yolculuk

(6) En’am Sûresi. 

Yazan ve Düzenleyen 

 MURAT DERÛNİ (6-33) NECDET ARDIÇ

İRFAN SOFRASI

TASAVVUF SERİSİ (223-6-33) GÖNÜLDEN ESİNTİLER: 

 

الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ 

(6/1) “Elhamdu li(A)llâhi-llezîh-ssemâvâti vel-arda vece’ale-zzulumâti ve-nnûr”

(6/1) El hamd gökleri ve yeri halkeden; zûlumatı (ka-ranlıkları) ve Nûr’u (aydınlığı) ca’l eden/kılan Allah içindir.

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

(223-6-33) EN’ÂM SÛRESİ

Yazan ve Düzenleyen 

 MURAT DERÛNİ (33) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ 223-6-33) NECDET ARDIÇ 

TERZİ BABA

Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3 

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ (0533) 7743937

www.terzibaba13.com terzibaba13@gmail.com

SAYFA NO

İÇİDEKİLER …………………………………………………………………….. (3) ÖNSÖZ ………………………………………………………………………(5) EN’ÂM SÛRESİ GİRİŞ ………………………………………………………. (7) 1, 2, 3 ,4 ,5. ÂYETLER …………………………………………………… (32) 6, 7, 8, 9, 10. ÂYETLER ………………………………………………… (38) 11, 12, 13, 14, 15. ÂYETLER ………………………………………… (43) 16, 17, 18, 19, 20. ÂYETLER ………………………………………… (51) 21, 22, 23, 24, 25. ÂYETLER ………………………………………… (59) 26, 27, 28, 29, 30. ÂYETLER ………………………………………… (66) 31, 32, 33, 34, 35. ÂYETLER ………………………………………… (70) 36, 37, 38, 39, 40. ÂYETLER ………………………………………… (74) 41, 42, 43,44, 45. ÂYETLER ………………………………………… (78) 46, 47, 48, 49, 50. ÂYETLER ………………………………………… (82) 51, 52, 53, 54, 55. ÂYETLER ………………………………………… (89) 56, 57, 58. 59, 60. ÂYETLER ………………………………………. (93) 61, 62, 63, 64. 65. ÂYETLER ………………………………………. (101) 66, 67, 68, 69. 70. ÂYETLER ………………………………………. (106) 71, 72, 73, 74, 75. ÂYETLER ………………………………………. (110) 76, 77, 78, 79. 80. ÂYETLER ………………………………………. (125) 81, 82, 83, 84. 85. ÂYETLER ………………………………………. (136) 86, 87, 88, 89. 90. ÂYETLER ………………………………………. (143) 91, 92, 93, 94. 95. ÂYETLER ………………………………………. (149) KULİLLAHİ SÜMME ZERHÜM (ALLAH DE GEÇ) …………… (152) Mekke-i Mükerreme …………………………………………………….. (158) 96, 97, 98, 99. 100. ÂYETLER ……………………………………. (172) 101, 102, 103, 104. 105. ÂYETLER ……………………………. (178) 106, 107, 108, 109. 110. ÂYETLER ……………………………. (195) 111, 112, 113, 114. 115. ÂYETLER ……………………………. (198) 116, 117, 118, 119. 120. ÂYETLER ……………………………. (202) 121, 122, 123, 124. 125. ÂYETLER ……………………………. (209) 126, 127, 128, 129. 130. ÂYETLER ……………………………. (221) 131, 132, 133, 134. 135. ÂYETLER ……………………………. (224) 136, 137, 138, 139. 140. ÂYETLER ……………………………. (228) 141, 142, 143, 144. 145. ÂYETLER ……………………………. (232) 146, 147, 148, 149. 150. ÂYETLER ……………………………. (237) 151, 152, 153, 154. 155. ÂYETLER ……………………………. (246) 156, 157, 158, 159. 160. ÂYETLER ……………………………. (255) 161, 162, 163, 164. 165. ÂYETLER ……………………………. (259) HİLÂFET ve MERTEBELERİ …………………………………………… (268) TERZİ BABA KİTAPLARI LİSTESİ................................(275) ÖN SÖZ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

 Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temenni ederim.

Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “En’âm” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.

“Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî mânâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâlihazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.

Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.

İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi Babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanıma teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah. 

 Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin ve ceddimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 10-12-2024

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

 (سورة الصفّ) En’âm SÛRESİ GİRİŞ…

----------------

Hakkında Mekke döneminde inmiştir. Kuvvetli görüşe göre, 91, 92, 93, 151, 152 ve 153. âyetler Medine’de inmiştir. 165 âyettir. Adını, 136, 138 ve 139. âyetlerde yer alan “el-En’âm” kelimesinden almıştır. En’âm, koyun, keçi, deve ve sığır cinsi ehli hayvanları ifade eden bir kelimedir. Sûrede başlıca tevhide, adalete, peygamberliğe, ahirete dair meseleler ile küfrün ve batıl inançların reddi ve bazı temel ahlâk kuralları konu edilmektedir.

Nuzül Mushaftaki sıralamada 6., iniş sırasına göre 55. sûredir. Hicr sûresinden sonra, Sâffât sûresinden önce Mekke’de nâzil olmuştur. Tamamına yakınının Mekke’de indiği hususunda ittifak vardır. Abdullah b. Ömer’e ulaşan bir rivayete göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “En‘âm sûresi bana toplu olarak indi. 70.000 melek tesbih ve hamd sözleriyle bu sûrenin inişine eşlik etti” (Taberânî, el-Mu‘cemü’s-sağîr, I, 145). Abdullah b. Abbas’tan aktarılan bir rivayette de Mekke’de “bir defada” indiği teyit edilmiştir (Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr, XX, 215). Ancak birkaç âyetinin Medine’de indiğine dair görüşler de vardır (bk. İbn Atıyye, II, 265; Elmalılı, III, 1861).

Konusu Ağırlıklı olarak Allah’ın birliği (tevhid), ilim, irade, kudret, adalet gibi sıfâtları; peygamberlik, vahiy, yeniden dirilme, müşrik ve inkârcı zümrelerin bâtıl inançlarının reddi, doğru inanca ulaşmanın yolları vb. itikadî konulardır. Sûrede ayrıca Hz. Peygamber’in şahsına ve risâletine yapılan itirazlar cevaplandırılmış, uğradıkları sıkıntılar yüzünden kaygıya ve üzüntüye kapılan Hz. Peygamber ile arkadaşlarına teselli ve ümit verilmiştir. Hz. İbrâhim’in, aklıyla ve gözlemleriyle Allah’ın varlığı ve birliği hakkında kesin bilgi ve inanca ulaşmasını anlatan âyetler İslâm âlimlerinin özellikle ilgisini çekmiştir. Ayrıca 151-153. âyetleri İslâm ahlâkının başta gelen kurallarını ihtiva etmektedir.

Sûre ismini 136, 138 ve 139. âyetlerde geçen ve “deve, sığır, koyun ve keçi” anlamına gelen en‘âm (tekili ne‘am) kelimesinden alır. Allah’ın birliği ve Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğuna dair kesin belgeler, puta tapıcılığı red ve iptal eden delil ve hüccetler ihtiva etmesinden dolayı (âyet 83, 149) Hüccet sûresi adıyla da anılır.

Kur’ân-ı Kerîm’de “elhamdülillâh” diye başlayan beş sûrenin ikincisi olan sûredir.

Fazileti Faziletine ilişkin bazı rivayetler nakledilmiştir. Bu sûrenin inişine 70.000 meleğin eşlik ettiğini bildiren yukarıdaki hadis bunlardan biridir. Başka bir rivayette Hz. Ömer’in, “En‘âm sûresi Kur’an’ın seçkin sûrelerinden biridir” dediği (Dârimî, “Fezâilü’l-Kur’ân”, 17) ve faziletini vurguladığı; Hz. Ali’nin de okuyan kimsenin Allah’ın rızâsını kazanacağını ifade ettiği yolunda rivayetler vardır (bk. İbn Atıyye, II, 265).[1]

----------------

 Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

 (6) Mushaf sıra numarası.

 (55) Nüzul sıra numarası.

 (20) Alfabetik sırası.

 (8) Cüz sırası.

 (165) Âyet sayısı.

 (165) Fasıla harfleri.

 (419) Genel toplamdır.

 Rakamları tek tek toplarsak, (6+5+5+2+8+1+6+5+1+6+5=50) dir.

 Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim. 

----------------

 Fâsılaları ر، ظ، ل، م، ن harfleridir. (Rı) harfi “5” adet, 5 Hazret mertebesinin irsal ediliciğin hüccetidir. (Zı) harfi “1” adet, Zulmettir. (Lam) harfi “3” adettir, Uluhiyet mertebesinin İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn delilidir. (Mim) harfi 13 adet, Taayyün “Mim”i ile Ahad’ın Ahmed olmasıdır. (Nun) harfi 143 adettir. 1+4+3= 8 dir. Hazret-i Şehadert mertebesinin Nûr-u Muhammedi ile nûrlanmasıdır.

----------------

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.

 (أنعام) “Elif:1” “Nun: 50” “Ayın: 70” “Elif: 1” “Mim: 40” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 1+50+70+1+40= 162

 (1+6+2= 9) dur. 

 Mushaf sıralamasında (6) nüzul sıralamasında (55) (5+5=10) dır. 165 âyettir. (1+6+5=12) dir. Genel sayı toplamı 50 (5) idi. (9+6+10+12+5= 42) dir. 

(6) İman mertebeleri ve 6 yön dür.

(9) Tevhid-i Esmâ.

(10) Tevhid-i Sıfât (12) Hakikat-i Muhammedi dir.

Karanlık ve aydınlığın var EN’ÂM,
Nefsi Küllü benim çamurdan Anam,
Enfüs, Afak bilem sana kanam,
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[2]

Mealen;

----------------

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur. Böyle iken inkâr edenler başka şeyleri Rablerine denk tutuyorlar.

2. O öyle bir Rab’dır ki, sizi çamurdan yaratmış, sonra (her birinize) bir ecel tayin etmiştir. (Kıyametin kopması için) belirlenmiş bir ecel de O’nun katındadır. Siz ise hâlâ şüphe ediyorsunuz.

3. Hâlbuki O, göklerde de Allah’tır, yerde de. Sizin gizlinizi de bilir, açığa vurduğunuzu da. Sizin daha ne kazanacağınızı da bilir.

4. Onlara Rablerinin âyetlerinden hiçbir âyet gelmez ki ondan yüz çevirmesinler.

5. Nitekim hak (Kur’an) kendilerine gelince onu yalanladılar. Fakat alay ettikleri şeyin haberleri kendilerine ilerde gelecektir. 

6. Onlardan önce nice nesilleri helâk ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkân ve iktidarı onlara vermiştik. Onlara bol bol yağmur yağdırmıştık. Topraklarından nehirler akıttık. Sonra da günahları sebebiyle onları helâk ettik ve arkalarından başka bir nesil var ettik.

7. (Ey Muhammed!) Eğer sana kâğıda yazılı bir kitap indirseydik, onlar da elleriyle ona dokunsalardı, yine o inkâr edenler, “Bu, apaçık büyüden başka bir şey değildir” diyeceklerdi.

8. Bir de dediler ki: “Ona (açıktan göreceğimiz) bir melek indirilse ya!” Eğer (öyle) bir melek indirseydik artık iş bitirilmiş olurdu, sonra da kendilerine göz açtırılmazdı. (Hemen helâk edilirlerdi.)

9. Eğer onu (Peygamberi) bir melek kılsaydık yine onu bir adam (suretinde) yapardık ve onları yine içinde bulundukları karmaşaya düşürmüş olurduk. 

10. (Ey Muhammed!) Andolsun, senden önce de birçok peygamber alaya alınmıştı da onlarla alay edenleri, alay ettikleri şey kuşatıp mahvetmişti.

11. De ki: “Yeryüzünde gezin dolaşın da (Peygamberleri) yalanlayanların sonu nasıl olmuş bir görün.”

12. De ki: “Şu göklerdekiler ve yerdekiler kimindir?” “Allah’ındır” de. O, merhamet etmeyi kendine gerekli kıldı. Andolsun sizi mutlaka kıyamet gününe toplayacak. Bunda hiç şüphe yok. Kendilerini ziyana uğratanlar var ya, işte onlar inanmazlar.

13. Gece ve gündüzde barınan her şey O’nundur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

14. De ki: “Göklerin ve yerin yaratıcısı olan, beslediği hâlde beslenmeye ihtiyacı olmayan Allah’tan başkasını mı dost edineceğim.” De ki: “Bana, (Allah’a) teslim olanların ilki olmam emredildi ve sakın Allah’a ortak koşanlardan olma (denildi).”

15. De ki: “Ben Rabbime isyan edersem gerçekten, büyük bir günün (kıyamet gününün) azabından korkarım.”

16. (O günün azabı) kimden savuşturulursa, gerçekten (Allah) ona acımıştır. İşte bu apaçık kurtuluştur.

17. Şayet Allah sana bir zarar dokundursa, bunu O’ndan başka giderecek yoktur. Fakat sana bir hayır dokunduracak olsa onu da kimse gideremez. Bil ki O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

18. O, kullarının üstünde mutlak hâkimiyet sahibidir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.

19. De ki: “Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür?” De ki: “Allah benimle sizin aranızda şahittir. İşte bu Kur’an bana, onunla sizi ve eriştiği herkesi uyarayım diye vahyolundu. Gerçekten siz mi Allah ile beraber başka ilâhlar olduğuna şahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben şahitlik etmem.” De ki: “O, ancak tek bir ilâhtır ve şüphesiz ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.”

20. Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (Peygamberi) kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini ziyana sokanlar var ya, işte onlar inanmazlar.

21. Kim Allah’a karşı yalan uydurandan, ya da O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalimdir? Şüphesiz ki, zalimler kurtuluşa eremez.

22. Onları tümüyle (mahşere) toplayıp da Allah’a ortak koşanlara, “Nerede, ilâh olduklarını iddia ettiğiniz ortaklarınız?” diyeceğimiz günü hatırla.

23. Sonunda onların manevraları, “Rabbimiz Allah’a andolsun ki biz (O’na) ortak koşanlar değildik” demelerinden başka bir şey olmayacaktır.

24. Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve iftira edip durdukları şeyler (uydurma ilâhları) onları nasıl yüzüstü bırakıp kayboluverdi?

25. İçlerinden, (Kur’an okurken) seni dinleyenler de var. Onu anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler (gereriz), kulaklarına ağırlık koyarız. Her türlü mucizeyi görseler de onlara inanmazlar. Hatta tartışmak üzere sana geldiklerinde inkâr edenler, “Bu (Kur’an) evvelkilerin masallarından başka bir şey değil” derler.

26. Onlar başkalarını ondan (Kur’an’dan) alıkoyarlar, hem de kendileri ondan uzak kalırlar. Onlar farkına varmaksızın, ancak kendilerini helâk ediyorlar.

27. Ateşin karşısında durdurulup da, “Ah, keşke dünyaya geri döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve mü’minlerden olsak” dedikleri vakit (hâllerini) bir görsen!

28. Hayır, (bu yakınmaları) daha önce gizlemekte oldukları şeyler onlara göründü (de ondan). Eğer çevrilselerdi, elbette kendilerine yasaklanan şeylere yine döneceklerdi. Şüphesiz onlar yalancıdırlar.

29. Derler ki: “Hayat ancak dünya hayatımızdır. Artık biz bir daha diriltilecek de değiliz.”

30. Rab’lerinin huzurunda durduruldukları vakit (hâllerini) bir görsen! (Allah) diyecek ki: “Nasıl, şu (dirilmek) gerçek değil miymiş?” Onlar, “Evet, Rabbimize andolsun ki, gerçekmiş” diyecekler. (Allah), “Öyleyse inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı tadın azabı!” diyecek.

31. Allah’ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar gerçekten ziyana uğramıştır. Nihayet onlara ansızın o saat (kıyamet) gelip çatınca, bütün günahlarını sırtlarına yüklenerek, “Hayatta yaptığımız kusurlardan ötürü vay hâlimize!” diyecekler. Dikkat edin, yüklendikleri günah yükü ne kötüdür!

32. Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir. Elbette ki ahiret yurdu Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?

33. Ey Muhammed! Biz çok iyi biliyoruz ki söyledikleri elbette seni incitiyor. Onlar gerçekte seni yalanlamıyorlar; fakat o zalimler Allah’ın âyetlerini inadına inkâr ediyorlar.

34. Andolsun ki, senden önce de birçok Peygamberler yalanlanmıştı da onlar yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine karşı sabretmişler ve nihayet kendilerine yardımımız yetişmişti. Allah’ın kelimelerini değiştirebilecek bir güç de yoktur. Andolsun peygamberler ile ilgili haberlerin bir kısmı sana gelmiş bulunuyor.

35. Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse; bir delik açıp yerin dibine inerek yahut bir merdiven kurup göğe çıkarak onlara bir mucize getirmeye gücün yetiyorsa durma, yap! Eğer Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzere toplardı. O hâlde, sakın cahillerden olma.

36. (Davete), ancak (bütün kalpleriyle) kulak verenler uyar. (Kalben) ölüleri ise (yalnızca) Allah diriltir. Sonra da hepsi O’na döndürülürler.

37. Dediler ki: “Ona Rabbinden bir mucize indirilse ya!” (Ey Muhammed!) De ki: “Şüphesiz Allah’ın, bir mucize indirmeğe gücü yeter. Fakat onların çoğu bilmiyor.”

38. Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler.

39. Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içerisindeki birtakım sağırlar ve dilsizlerdir. Allah, kimi dilerse onu şaşırtır. Kimi de dilerse onu dosdoğru yol üzere kılar.

40. (Ey Muhammed!) De ki: “Söyleyin bakalım. Acaba size Allah’ın azabı gelse veya size kıyamet saati gelip çatsa (böyle bir durumda) siz Allah’tan başkasını mı çağırırsınız? Eğer (putların size yararı dokunduğu iddianızda) doğru söyleyenlerseniz (haydi onları yardıma çağırın).

41. Hayır! (Bu durumda) yalnız O’na dua edersiniz, O da dilerse (kurtulmak için) dua ettiğiniz sıkıntıyı giderir ve siz o an Allah’a ortak koştuklarınızı unutursunuz.”

42. Andolsun, senden önce birtakım ümmetlere de peygamberler gönderdik. (Peygamberlerini dinlemediler.) Sonunda, yalvarsınlar da tövbe etsinler diye onları şiddetli yoksulluk ve darlıklarla yakaladık.

43. Hiç olmazsa onlara azabımız geldiği zaman yakarıp tövbe etselerdi ya. Fakat (onu yapmadılar) kalpleri katılaştı. Şeytan da yapmakta olduklarını zâten onlara süslü göstermişti.

44. Derken onlar kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, (önce) üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Sonra kendilerine verilenle sevinip şımardıkları sırada, onları ansızın yakaladık da bir anda tüm ümitlerini kaybedip yıkıldılar. 

45. Böylece zulmeden o toplumun kökü kesildi. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. 

46. De ki: “Ne dersiniz, eğer Allah sizin kulağınızı ve gözlerinizi alır, kalplerinizi de mühürlerse, Allah’tan başka onu size (geri) getirecek ilâh kimmiş?” Bak, biz âyetleri değişik biçimlerde nasıl açıklıyoruz, sonra onlar nasıl yüz çeviriyorlar?

47. De ki: “Ne dersiniz, Allah’ın azabı size beklenmedik bir anda veya açıktan açığa gelse, zalimler toplumundan başkası mı helâk edilecek?” 

48. Biz peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak edilecek?” göndeririz. Kim iman eder ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.

49. Âyetlerimizi yalanlayanlara ise, yapmakta oldukları fasıklık sebebiyle azap dokunacaktır.

50. De ki: “Ben size, ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum. Ben sadece, bana gönderilen vahye uyuyorum.” De ki: “Görmeyenle gören bir olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz?”

51. Kendileri için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir şefaatçi bulunmaksızın, Rab’lerinin huzurunda toplanmaktan korkanları, Allah’a karşı gelmekten sakınsınlar diye, onunla (Kur’an ile) uyar.

52. Rab’lerinin rızasını isteyerek sabah akşam O’na dua edenleri yanından kovma. Onların hesabından sana bir şey yok, senin hesabından da onlara bir şey yok ki onları kovasın. Eğer kovarsan zalimlerden olursun. 

53. Böylece insanların bazısını bazısı ile denedik ki, “Allah, aramızdan şu adamları mı iman nimetine lâyık gördü?” desinler. Allah, şükreden kullarını daha iyi bilen değil mi?

54. Âyetlerimize iman edenler sana geldikleri zaman, de ki: “Selâm olsun size! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti (merhameti) yazdı. Şöyle ki: Sizden kim cahillikle bir kabahat işler de sonra peşinden tövbe eder, kendini düzeltirse (bilmiş olun ki) O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

55. Suçluların yolu da açığa çıksın diye âyetleri işte böyle ayrı ayrı açıklarız.

56. De ki: “Sizin, Allah’tan başka ibadet ettiğiniz şeylere ibadet etmem bana kesinlikle yasaklandı. Ben sizin arzularınıza uymam. (Uyarsam) o takdirde sapmış olurum, hidayete erenlerden olmam.” 

57. De ki: “Şüphesiz ben, Rabbimden (gelen) kesin bir belge üzereyim. Siz ise onu yalanladınız. Sizin acele istediğiniz azap benim elimde değil. Hüküm yalnızca Allah’a aittir. O, hakkı anlatır. O, hakkı batıldan ayırt edenlerin en hayırlısıdır.”

58. De ki: “Sizin acele istediğiniz azap şayet benim elimde olsaydı, benimle sizin aranızda iş elbette bitirilmiş olurdu.” Allah, zalimleri daha iyi bilir. 

59. Gaybın anahtarları yalnızca O’nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah’ın bilgisi dâhilinde, Levh-i Mahfuz’da) olmasın.

60. O, geceleyin sizi ölü gibi kendinizden geçirip alan (uyutan) ve gündüzün kazandıklarınızı bilen, sonra da belirlenmiş eceliniz tamamlanıncaya kadar gündüzleri sizi tekrar diriltendir (uyandırandır). Sonra dönüşünüz yalnız O’nadır. Sonra O, işlemekte olduklarınızı size haber verecektir.

61. O, kullarının üstünde mutlak hâkimiyet sahibidir. Üzerinize de koruyucu melekler gönderir. Nihayet birinize ölüm geldiği vakit (görevli) elçilerimiz onun canını alır ve onlar görevlerinde asla kusur etmezler.

62. Sonra hepsi, gerçek sahipleri Allah’a döndürülürler. İyi bilin ki hüküm yalnız O’nundur. O, hesap görenlerin en çabuğudur.

63. De ki: “Sizler, açıktan ve gizlice O’na ‘Eğer bizi bundan kurtarırsa, elbette şükredenlerden olacağız’ diye dua ederken, sizi karanın ve denizin karanlıklarından (tehlikelerinden) kim kurtarır?”

64. De ki: “Onlardan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarır. Ama siz yine de O’na ortak koşuyorsunuz.”

65. De ki: “O, size üstünüzden (gökten) veya ayaklarınızın altından (yerden) bir azap göndermeğe, ya da sizi grup grup birbirinize düşürmeğe ve kiminizin şiddetini kiminize tattırmaya gücü yetendir.” Bak, anlasınlar diye, âyetleri değişik biçimlerde nasıl açıklıyoruz.

66. O (Kur’an) hak olduğu hâlde, kavmin onu yalanladı. De ki: “Ben size vekil (sizden sorumlu) değilim.” 

67. Her haberin gerçekleşeceği bir zamanı vardır. İleride bileceksiniz. 

68. Âyetlerimiz hakkında dedikoduya dalanları gördüğün vakit başka bir söze dalıncaya kadar onlardan yüz çevir, uzaklaş. Şayet şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra (kalk), o zalimler grubu ile beraber oturma. 

69. Allah’a karşı gelmekten sakınanlara, onların hesabından bir şey (sorumluluk) yoktur. Fakat üzerlerine düşen bir hatırlatmadır. Belki sakınırlar.

70. Dinlerini oyun ve eğlence edinenleri ve dünya hayatı kendilerini aldatmış olanları bırak. Hiç kimsenin kazandığı yüzünden mahrumiyete sürüklenmemesi için Kur’an ile öğüt ver. Yoksa ona Allah’tan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi. (Kurtuluşu için) her türlü fidyeyi verse de bu ondan kabul edilmez. İşte onlar kazandıkları yüzünden helâke sürüklenmiş kimselerdir. Küfre saplanıp kalmalarından dolayı onlara çılgınca kaynamış bir içecek ve elem dolu bir azap vardır.

71. De ki: “Allah’ı bırakıp da bize faydası olmayan, zararı da dokunmayan şeylere mi tapalım? Allah, bizi hidayete kavuşturduktan sonra gerisingeri (şirke) mi döndürülelim? Arkadaşları ‘bize gel!’ diye doğru yola çağırdıkları hâlde, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşıp şeytanların ayarttığı kimse gibi mi (olalım)?” De ki: “Hiç şüphesiz asıl doğru yol Allah’ın yoludur. Bize âlemlerin Rabbine boyun eğmek emrolundu.”

72. Bir de, bize, “Namazı dosdoğru kılın ve Allah’a karşı gelmekten sakının” diye emrolundu. O, huzurunda toplanacağınız Allah’tır.

73. O, gökleri ve yeri, hak ve hikmete uygun olarak yaratandır. Allah’ın “ol” deyip de her şeyin oluvereceği günü hatırla. O’nun sözü gerçektir. Sûr’a üflendiği gün de mülk (hükümranlık) O’nundur. Gaybı da, görülen âlemi de bilendir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.

74. Hani İbrahim, babası Âzer’e, “Sen putları ilâh mı ediniyorsun? Şüphesiz, ben seni de, kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum” demişti.

75. İşte böylece İbrahim’e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun. 

76. Üzerine gece karanlığı basınca, bir yıldız gördü. “İşte Rabbim!” dedi. Yıldız batınca da, “Ben öyle batanları sevmem” dedi.

77. Ay’ı doğarken görünce de, “İşte Rabbim!” dedi. Ay da batınca, “Andolsun ki, Rabbim bana doğru yolu göstermezse, mutlaka ben de sapıklardan olurum” dedi.

78. Güneşi doğarken görünce de, “İşte benim Rabbim! Bu daha büyük” dedi. O da batınca (kavmine dönüp), “Ey kavmim! Ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım” dedi.

79. “Ben, hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben, Allah’a ortak koşanlardan değilim.”

80. Kavmi onunla tartışmaya girişti. Dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Hem sizin O’na ortak koştuklarınızdan ben korkmam; ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması başka. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?”

81. “Allah’ın, size, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden ne diye korkayım? Öyle ise iki taraftan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır? Eğer biliyorsanız söyleyin.”

82. İman edip de imanlarına zulmü (şirki) bulaştırmayanlar var ya; işte güven onların hakkıdır. Doğru yolu bulmuş olanlar da onlardır.

83. İşte kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz delillerimiz. Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

84. Biz ona İshak’ı ve Yakub’u armağan ettik. Hepsini hidayete erdirdik. Daha önce Nûh’u da hidayete erdirmiştik. Zürriyetinden Dâvud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yûsuf’u, Mûsâ’yı ve Hârûn’u da. İyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanları işte böyle mükâfatlandırırız.

85. Zekeriya’yı, Yahya’yı, İsa’yı, İlyas’ı doğru yola erdirmiştik. Bunların hepsi salih kimselerden idi.

86. İsmail’i, Elyasa’ı, Yûnus’u ve Lût’u da doğru yola erdirmiştik. Her birini âlemlere üstün kılmıştık. 

87. Babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bir kısmını da. Bütün bunları seçtik ve bunları dosdoğru bir yola ilettik.

88. İşte bu, Allah’ın hidayetidir ki, kullarından dilediğini buna iletip yöneltir. Eğer onlar da Allah’a ortak koşsalardı, bütün yaptıkları boşa gitmişti.

89. Onlar kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Eğer şunlar (inanmayanlar) bunları tanımayıp inkâr ederlerse, biz onları inkâr etmeyecek olan bir kavmi, onlara vekil kılmışızdır. 

90. İşte, o peygamberler, Allah’ın doğru yola ilettiği kimselerdir. (Ey Muhammed!) Sen de onların tuttuğu yola uy. De ki: “Bu tebliğe karşı sizden bir ücret istemiyorum. O (Kur’an), bütün âlemler için ancak bir uyarıdır.”

91. Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler. Çünkü, “Allah, hiç kimseye hiçbir şey indirmedi” dediler. De ki: “Mûsâ’nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği, parça parça kâğıtlar hâline koyup ortaya çıkardığınız, pek çoğunu ise gizlediğiniz; (kendisiyle) sizin de, babalarınızın da bilmediği şeylerin size öğretildiği Kitab’ı kim indirdi?” (Ey Muhammed!) “Allah” (indirdi) de, sonra bırak onları, içine daldıkları batakta oynayadursunlar.

92. İşte bu (Kur’an) da, bereket kaynağı, kendinden öncekileri (ilâhî kitapları) tasdik eden ve şehirler anasını (Mekke’yi) ve bütün çevresini (tüm insanlığı) uyarasın diye indirdiğimiz bir kitaptır. Ahirete iman edenler, buna da iman ederler. Onlar namazlarını vaktinde kılarlar. Ahirete inananlar buna da inanmalıdır. Yine onlar namazlarını geçirmeden kılmaya devam ederler. 

93. Allah’a karşı yalan uyduran veya kendine bir şey vahyedilmemişken, “Bana vahyolundu” diyen, ya da “Allah’ın indirdiğinin benzerini ben de indireceğim” diye laf eden kimseden daha zalim kimdir? Zalimlerin şiddetli ölüm sancıları içinde çırpındığı; meleklerin, ellerini uzâtmış, “Haydi canlarınızı kurtarın! Allah’a karşı doğru olmayanı söylediğiniz ve O’nun âyetlerinden kibirlenerek yüz çevirdiğiniz için bugün aşağılayıcı azap ile cezalandırılacaksınız” diyecekleri zaman hâllerini bir görsen!

94. Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geldiniz. Size verdiğimiz dünyalık nimetleri de arkanızda bıraktınız. Hani hakkınızda Allah’ın ortakları olduğunu zannettiğiniz şefaatçilerinizi de yanınızda görmüyoruz? Artık aranızdaki bağlar tamamen kopmuş ve (Allah’ın ortağı olduklarını) iddia ettikleriniz, sizi yüzüstü bırakıp kaybolmuşlardır.

95. Şüphesiz Allah, taneyi ve çekirdeği yarıp filizlendirendir. Ölüden diriyi çıkarır. Diriden de ölüyü çıkarandır. İşte budur Allah! Peki (O’ndan) nasıl çevriliyorsunuz?

96. O, karanlığı yarıp sabahı çıkarandır. Geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı da ince birer hesap ölçüsü kıldı. Bütün bunlar mutlak güç sahibinin, hakkıyla bilenin takdiridir (ölçüp biçmesidir).

97. O, sayelerinde, kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır. Bilen bir toplum için âyetleri ayrı ayrı açıkladık.

98. O, sizi bir tek candan yaratandır. Sizin bir karar kılma yeriniz, bir de emanet bırakılma yeriniz var. Biz anlayan bir toplum için âyetleri ayrı ayrı açıklamışızdır.

99. O, gökten su indirendir. İşte biz onunla her türlü bitkiyi çıkarıp onlardan yeşillik meydana getirir ve o yeşil bitkilerden, üst üste binmiş taneler, -hurma ağacının tomurcuğunda da aşağıya sarkmış salkımlar-üzüm bahçeleri, zeytin ve nar çıkarırız: (Her biri) birbirine benzer ve (her biri) birbirinden farklı. Bunların meyvesine, bir meyve verdiği zaman, bir de olgunlaştığı zaman bakın. Şüphesiz bunda inanan bir topluluk için (Allah’ın varlığını gösteren) ibretler vardır.

100. Bir de cinleri Allah’a birtakım ortaklar yaptılar. Oysa onları O yarattı. Bilgisizce Allah’a oğullar ve kızlar da uydurdular. O, onların niteledikleri şeylerden uzaktır, yücedir.

101. O, gökleri ve yeri örnekleri yokken yaratandır. O’nun bir eşi olmadığı hâlde, nasıl bir çocuğu olabilir? Hâlbuki her şeyi O yarattı. O, her şeyi hakkıyla bilendir.

102. İşte sizin Rabbiniz Allah. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. Öyle ise O’na kulluk edin. O, her şeye vekil (her şeyi yöneten, görüp gözeten)dir.

103. Gözler O’nu idrak edemez ama O, gözleri idrak eder.” O, en gizli şeyleri bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır.

104. Rabbinizden size gerçekleri gösteren deliller geldi. Artık kim gözünü açar hakkı idrak ederse kendi yararına, kim de (hakkın karşısında) körlük ederse kendi zararınadır. Ben başınızda bekçi değilim.

105. Onlar, “Sen iyi ders almışsın” desinler diye ve bir de bilen bir toplum için onu (Kur’an’ı) açıklayalım diye âyetleri değişik biçimlerde işte böylece açıklıyoruz. 

106. Ey Muhammed! Sen, Rabbinden sana vahyedilene uy. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah’a ortak koşanlardan yüz çevir.

107. Allah dileseydi ortak koşmazlardı. Biz seni onların başına bir bekçi yapmadık. Sen onlara vekil (onlardan sorumlu) da değilsin.

108. Onların, Allah’ı bırakıp tapındıklarına sövmeyin, sonra onlar da haddi aşarak, bilgisizce Allah’a söverler. Böylece her ümmete yaptıklarını süslü gösterdik. Sonra dönüşleri ancak Rablerinedir. O, yapmakta olduklarını kendilerine bildirecektir.

109. Eğer kendilerine (başka) bir mucize gelirse, mutlaka ona inanacaklarına dair Allah adını anarak en kuvvetli yeminlerini ettiler. De ki: “Mucizeler ancak Allah katındadır. O mucizeler geldiği vakit de inanmayacaklarını siz ne bileceksiniz?”

110. Biz onların kalplerini ve gözlerini ters döndürürüz de ilkin ona iman etmedikleri gibi (mucize geldikten sonra da inanmazlar) ve yine onları azgınlıkları içinde bırakırız da bocalar dururlar.

111. Biz onlara melekleri de indirseydik, kendileriyle ölüler de konuşsaydı ve her şeyi karşılarında (hakikatın şahidleri olarak) toplasaydık, Allah dilemedikçe yine de iman edecek değillerdi. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.

112. İşte böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar. Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O hâlde, onları iftiralarıyla baş başa bırak.

113. Bir de (şeytanlar), ahirete inanmayanların gönülleri bu yaldızlı sözlere meyletsin, onlardan hoşlansınlar ve işleyecekleri günahları işlesinler diye (bu fısıldamayı yaparlar).

114. “Size Kitab’ı (Kur’an’ı) hak olarak indiren O iken ben Allah’tan başka bir hakem mi arayacağım?” (de). Kendilerine kitap verdiklerimiz de onun, Rabbin katından hak olarak indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde, sakın şüphecilerden olma. 

115. Rabbinin kelimesi (Kur’an) doğruluk ve adalet bakımından tamdır. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

116. Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar.

117. Şüphesiz senin Rabbin, yolundan sapanı çok iyi bilir ve yine O, doğru yolu bulanları en iyi bilendir.

118. Artık, âyetlerine inanan kimseler iseniz üzerine Allah’ın ismi anılarak kesilmiş hayvanlardan yiyin.

119. Allah, yemek zorunda kaldıklarınız dışında size neleri haram kıldığını tek tek açıklamışken, üzerine adının anıldığı hayvanları yememenizin sebebi nedir. Gerçekten birçokları nefislerinin arzularına uyarak bilmeden (halkı) saptırıyorlar. Şüphesiz senin Rabbin, haddi aşanları çok iyi bilir.

120. Günahın açığını da bırakın, gizlisini de. Çünkü günah kazananlar yaptıkları karşılığında cezalandırıla-caklardır.

121. Üzerine Allah adı anılmayan (hayvan)lardan yemeyin. Çünkü bu şekilde davranış fasıklıktır. Bir de şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için mutlaka fısıldarlar. Onlara boyun eğerseniz şüphesiz siz de Allah’a ortak koşmuş olursunuz. 

122. Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine, insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, hiç, karanlıklar içinde kalmış, bir türlü ondan çıkamamış kimsenin durumu gibi olur mu? İşte kâfirlere, işlemekte oldukları çirkinlikler böyle süslü gösterilmiştir. 

123. İşte böyle, her memlekette günahkârları oranın ileri gelenleri kıldık ki oralarda hilekârlık etsinler. Hâlbuki onlar hilekârlığı ancak kendilerine yaparlar. Ama farkında olmuyorlar.

124. Onlara bir âyet geldiği zaman, “Allah elçilerine verilenin bir benzeri bize de verilinceye kadar asla inanmayacağız” derler. Allah, elçilik görevini kime vereceğini çok iyi bilir. Suç işleyenlere Allah katından bir aşağılık ve yapmakta oldukları hilekârlık sebebiyle çetin bir azap erişecektir.

125. Allah, her kimi doğruya erdirmek isterse, onun göğsünü İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse, onun da göğsünü göğe çıkıyormuşçasına daraltır, sıkar. Allah, inanmayanlara azap (ve sıkıntıyı) işte böyle verir.

126. Bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Şüphesiz düşünüp öğüt alacak bir toplum için âyetleri ayrı ayrı açıkladık.

127. Rableri katında selâm yurdu (cennet) onlarındır. Allah, yapmakta oldukları şeylerden dolayı onların dostudur.

128. Onların hepsini bir araya toplayacağı gün şöyle diyecektir: 

“Ey cin topluluğu! İnsanlardan pek çoğunu saptırıp aranıza kattınız.” Onların insanlardan olan dostları, “Ey Rabbimiz! Bizler birbirimizden yararlandık ve bize belirlediğin süremizin sonuna ulaştık” diyecekler. Allah da diyecek ki: “Allah’ın diledikleri (affettikleri) hariç, içinde ebedî kalmak üzere duracağınız yer ateştir.” Ey Muhammed! Şüphesiz senin Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

129. İşte biz, kazanmakta oldukları günahlar sebebiyle zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmına böyle musallat ederiz.

130. (O gün Allah, şöyle diyecektir:) “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu gününüzün gelip çatacağı hakkında sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” Onlar şöyle diyecekler: “Biz kendi aleyhimize şahitlik ederiz.” Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.

131. Bu (peygamberlerin gönderilmesi), Allah’ın, halkları habersizken ülkeleri haksız yere helâk etmeyeceği içindir.

132. Herkesin amellerine göre dereceleri vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.

133. Rabbin her bakımdan sınırsız zengindir, rahmet sahibidir. Sizi başka bir kavmin soyundan getirdiği gibi, dilerse sizi giderir (yok eder) ve sizden sonra da yerinize dilediğini getirir.

134. Şüphesiz size va’dedilen şeyler mutlaka gelecektir. Siz bunun önüne geçemezsiniz.

135. De ki: “Ey kavmim! Elinizden geleni yapın. Ben de (görevimi) yapacağım. Ama dünya yurdunun sonucunun kimin olacağını yakında öğreneceksiniz. Şüphesiz, zalimler kurtuluşa eremezler.

136. Allah’ın yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan O’na bir pay ayırdılar ve akıllarınca, “Şu, Allah için, şu da bizim ortaklarımız (putlarımız) için” dediler. Ortakları için olan Allah’ınkine eklenmiyor. Allah için olan ise ortaklarınkine ekleniyor.. Ne kötü hükmediyorlar! 

137. Yine bunun gibi, Allah’a ortak koşanların çoğuna, koştukları ortaklar, çocuklarını öldürmelerini güzel gösterdi ki; onları helâke sürüklesinler ve dinlerini karıştırıp onları yanıltsınlar. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. Artık sen onları uydurdukları ile baş başa bırak.

138. Bir de (asılsız iddialarda bulunarak) dediler ki: “Bunlar yasaklanmış hayvanlar ve ekinlerdir. Onları bizim dilediklerimizden başkası yiyemez. (Şunlar da) sırtları (binilmesi ve yük yüklemesi) haram edilmiş hayvanlardır.” Bir kısım hayvanları da keserken üzerlerine Allah’ın adını anmazlar. (Bütün bunları) Allah’a iftira ederek yaparlar. Bu iftiraları sebebiyle Allah onları cezalandıracaktır.

139. Bir de dediler ki: “Şu hayvanların karınlarındaki yavrular (canlı olursa) sırf erkeklerimize aittir. Karılarımıza ise haramdır.” Eğer ölü olursa, o vakit onda hepsi ortaktırlar. Allah, onların bu tür nitelemelerinin cezasını verecektir. Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir. 

140. Beyinsizlikleri yüzünden bilgisizce çocuklarını öldürenler, Allah’ın kendilerine verdiği rızkı -Allah’a iftira ederek- haram sayanlar, mutlaka ziyan etmişlerdir. Gerçekten onlar sapmışlardır. Doğru yolu bulmuş da değillerdir.

141. Çardaklı ve çardaksız bağları, değişik ürünleriyle hurmaları, ekinleri, birbirine benzeyen ve benzemeyen biçimlerde zeytin ve narları meydana getiren O’dur. Her biri ürün verdiğinde ürününden yiyin; hasat günü de hakkını verin; fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez. Yine O, hayvanlardan da irili ufaklı var edendir. Allah’ın size rızık olarak verdiğinden yiyin de şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.

142. Hayvanlardan yük taşıyanları ve tüyünden sergi yapılanları da (yaratan O’dur). Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin; şeytanın ardına düşmeyin; şüphesiz o sizin için apaçık bir düşmandır.

143. O, (hayvanlardan) sekiz eşi de yaratandır: (Erkek ve dişi olarak) koyundan iki, keçiden de iki. Ey Muhammed! De ki: “Allah iki erkeği mi haram kıldı, yoksa iki dişiyi mi? Yoksa iki dişinin rahimlerinde bulunan (yavru)ları mı? Eğer doğru söyleyenler iseniz bana bilerek haber verin.”

144. Yine (erkek ve dişi olarak) deveden iki, sığırdan da iki. De ki: “İki erkeği mi haram kıldı, iki dişiyi mi? Yoksa iki dişinin rahimlerinde bulunan (yavru)ları mı? Yoksa Allah size bunları haram ettiğinde, orada hazır mı idiniz!?” İnsanları bilgisizce saptırmak için Allah’a karşı yalan uyduran kimseden daha zalim kimdir? Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.

145. De ki: “Bana vahyolunan Kur’an’da bir kimsenin yiyecekleri arasında leş, akıtılmış kan, domuz eti -ki o şüphesiz necistir- ya da Allah’tan başkası adına kesilmiş bir (murdar) hayvandan başka, haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Fakat istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın kim bunlardan yeme zorunda kalırsa yiyebilir.” Şüphesiz Rabbin çok bağışlayandır, çok merhametlidir.

146. Yahudilere tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık. Sığır ve koyunların ise, sırtlarında veya bağırsaklarında bulunanlar, ya da kemiklerine karışanlar dışındaki içyağlarını (yine) onlara haram kıldık. İşte böyle, azgınlıkları sebebiyle onları cezalandırdık. Biz elbette doğru söyleyenleriz.

147. Eğer seni yalanlarlarsa, de ki: “Rabbiniz geniş rahmet sahibidir. (Bununla beraber) suçlu bir toplumdan O’nun azabı geri çevrilmez.”

148. Allah’a ortak koşanlar diyecekler ki: “Eğer Allah dileseydi, biz de ortak koşmazdık, babalarımız da. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Onlardan öncekiler de (peygamberlerini) böyle yalanlamışlardı da sonunda azabımızı tatmışlardı. De ki: “Sizin (iddialarınızı ispat edecek) bir bilginiz var mı ki onu bize gösteresiniz? Siz ancak kuruntuya uyuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz.”

149. De ki: “En üstün delil yalnızca Allah’ındır. O, dileseydi elbette sizin hepinizi doğru yola iletirdi.” 

150. De ki: “Haydi, Allah şunu haram kıldı” diye tanıklık yapacak şahitlerinizi getirin. Onlar şahitlik etseler de sen onlarla beraber şahitlik etme. Âyetlerimizi yalanlayanların ve ahirete inanmayanların arzularına uyma. Onlar Rablerine, başka şeyleri denk tutuyorlar.

151. (Ey Muhammed!) De ki: “Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyi davranın. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırırız. (Zina ve benzeri) çirkinliklere, bunların açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Meşrû bir hak karşılığı olmadıkça, Allah’ın haram (dokunulmaz) kıldığı canı öldürmeyin. İşte size Allah bunu emretti ki aklınızı kullanasınız.”

152. Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın. Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. Biz herkesi ancak gücünün yettiği kadarıyla sorumlu tutarız. (Birisi hakkında) konuştuğunuz zaman yakınınız bile olsa âdil olun. Allah’a verdiğiniz sözü tutun. İşte bunları Allah size öğüt alasınız diye emretti.

153. İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O’nun yolundan ayırır. İşte size bunları Allah sakınasınız diye emretti.

154. Sonra iyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanlara nimeti tamamlamak, her şeyi açıklamak, hidayet ve rahmete erdirmek için Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik ki, Rablerinin huzuruna varacaklarına iman etsinler.

155. Bu (Kur’an) da bizim indirdiğimiz bereket kaynağı bir kitaptır. Artık ona uyun ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.

156, 157. “Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa (yahudilere ve hıristiyanlara) indirildi. Biz onların okumalarından habersiz idik” demeyesiniz. Yahut, “Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk” demeyesiniz, diye bu Kur’an’ı indirdik. İşte size Rabbinizden açıkça bir delil, bir hidayet ve bir rahmet geldi. Artık Allah’ın âyetlerini yalanlayan ve (insanları) onlardan çeviren kimseden daha zalim kimdir!? İnsanları âyetlerimizden alıkoymaya kalkışanları, yapmakta oldukları engellemeden dolayı azabın en kötüsü ile cezalandıracağız.

158. (Ey Muhammed!) Onlar (iman etmek için) ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini ya da Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesini mi gözlüyorlar? Rabbinin âyetlerinden bazısı geldiği gün, daha önce iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış olan bir kimseye (o günkü) imanı fayda vermez. De ki: “Siz bekleyin. Şüphesiz biz de bekliyoruz.”

159. Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra (O), yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.

160. Kim bir iyilik yaparsa, ona on katı vardır. Kim de bir kötülük yaparsa, o da sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır ve onlara zulmedilmez.

161. De ki: “Şüphesiz Rabbim beni doğru bir yola, dosdoğru bir dine, Hakk’a yönelen İbrahim’in dinine iletti. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi.”

162. (Ey Muhammed!) De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.”

163. “O’nun hiçbir ortağı yoktur. İşte ben bununla emrolundum. Ben müslümanların ilkiyim.”

164. De ki: “Her şeyin Rabbi O iken ben başka bir Rab mı arayayım? Herkes günahı yalnız kendi aleyhine kazanır. Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O size, ihtilaf etmekte olduğunuz şeyleri haber verecektir.

165. O, sizi yeryüzünde halifeler (oraya hâkim kimseler) yapan, size verdiği nimetler konusunda sizi sınamak için bazınızı bazınıza derece derece üstün kılandır. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır. Şüphe yok ki O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir...[3]

----------------

 Bismillâhirrahmânirrahîm.

 “Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”

----------------

 الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِرَبِّهِم يَعْدِلُونَ {الأنعام/1}

 “Elhamdu li(A)llâhi-llezî haleka-ssemâvâti vel-arda vece’ale-zzulumâti ve-nnûr(a) sümme-llezîne keferû birabbihim ya’dilûn(e)” Hamd, gökleri ve yeri halk eden, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur. Böyle iken inkâr edenler başka şeyleri Rablerine denk tutuyorlar. (6/1)

----------------

 El hamd gökleri ve yeri halkeden; zûlumatı (ka-ranlıkları) ve Nûr’u (aydınlığı) ca’l eden/kılan Allah içindir.

Gökleri ve yeri, yani ef’al (fiiller) “madde âlemini”, Zûlmet (karanlık), â’ma “sevad-ı a’zam” mutlak “karanlık ve Nûr”, bâtın âlemlerini, var eden odur ve Hamd o’na mahsustur. 

Mutlak mânâdaki hamd’ı ancak o yapar. Kul her şeyde olduğu gibi gerçek hamd’da da acz içindedir. Rabb’ını hayâlen tanıdığı kadar hamd edebilir ki buna da hayâl vehim karışıktır. Hal böyle olunca buna “hamd-ı hayâl” denir. 

Gerçek hamd kulun fena fillâh mertebesinde kendin-den fani olduktan ve baka billâh Hakk ile bâki olduktan sonra yaptığı Hamd’dır.[4]

O garibin o muhtesib’in vefâtından haberli olması ve onun mahlûk üzerine i’timâddan ve mahlûkun atâsı üzerine dayanmaktan istiğfar etmesi ve onun Hakk’ın ni’metlerini yâd etmesi ve kendi kabâhatinden Hakk’a rücû’ etmesidir. “Küfr edenler sonra Rablerine rücû’ ederler”

“Ta‘vîl istinâd etmek ve dayanmak demektir. Sürh-i şerifteki (En’âm, 6/1) ya’nî “Küfr edenler sonra Rablerine rücû’ ederler” âyet-i kerîmesi sûre-i En’âm’ın baş tarafında vâki’dir. Hz. Pîr efendimiz bu âyet-i kerîmeyi ma’nâ-yı iş’ârîsi hasebiyle bu sürh-i şerife rabt buyurmuştur. Ya’nî, borçlu adam borcunun ödenmesini ancak cûd-i izâfî sâhibi olan muhtesibden[5] bilmiş ve ona i’timâd etmiş ve Hakk’ın lutuflarından gafil bulunmuş idi. Dayandığı muhtesibin vefat etmek süreriyle vücûd-i izâfîsi ortadan kalkınca o garîb bîkes kaldı ve gafletinden uyanıp Hakk’a rücû’ etti. Nitekim Hakk’ın vücûd-i hakîkîsini ve varlığını halkın vücûd-i izâfîsi ile örten gafiller âkıbet uyanıp Rablerine rücû’ ederler. Bu ma’nâ sûre-i Hicr’in ibtidâsındaki (Hicr, 15/2) ya’nî “Çok kâfirler müslimîn ve münkâdîn olmayı temennî ederler” âyet-i kerîmesinde dahi beyân buyurulur. Zîrâ “müslimîn olmayı temennî etmek" Hakk’a rücû’ etmek demektir. Bu rücû’ keyfiyeti ya dünyâda olur veyâhud ölüm esnâsında olur. Kâfirlerin ve sâtirlerin akıllıları vücûdât-ı izâfiyyeden zuhûrunu gördükleri ef’âlin hilâfindaki tasarrufâtı müşâhede ettikleri vakit, “Bu suver-i fâniyenin arkasında bir başka kudret vardır," derler; ve bu rücû’un fâidesi olur. Ahmaklar ise bu hicâbâtın farkına varamayıp o tasarrufâtı yine vücûdât-ı izâfiyyeye ve âlem-i tabîata atf etmeye çalışırlar ve helâk-i sûrî ve ma’nevî içinde kalırlar. Ölüm esnâsındaki rücû’ ise, ahvâl-i berzahiyyenin keşfi ile vâki’ olur. Fakat bu rücû’un fâidesi olmaz ve burada bir işâret daha vardır: (Bakara, 2/255) ya’nî “Şefaat eden kimsenin Allâh Teâlâ indindeki şefaati ancak Hakk’m izni ile olur" âyet-i kerîmesindeki sarahat mûcibince, insân-ı kâmilin sâlike ifazası dahi ancak Hakk’ın izni iledir. İşte bu âyet-i kerîmenin bu sürh-i şerîfe izafesindeki hikmet budur.[6]

----------------

 هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن طِينٍ ثُمَّ قَضَى أَجَلاً وَأَجَلٌ مُّسمًّى عِندَهُ ثُمَّ أَنتُمْ تَمْتَرُونَ {الأنعام/2}

 “Huve-llezî halekakum min tînin sümme kadâ ecelâ(en) ve ecelun musemmen ‘indeh(u) sümme entum temterûn(e)”

 O öyle bir Rab’dır ki, sizi çamurdan halk etmiş, sonra (her birinize) bir ecel tayin etmiştir. (Kıyametin kopması için) belirlenmiş bir ecel de O’nun katındadır. Siz ise hâlâ şüphe ediyorsunuz. (6/2)

----------------

 Bilindiği gibi ecel “müddet” demektir, bu âlemde her şeyin bir müddeti vardır, bu müddet sona erince o varlık geldiği izafi yokluktan gene, o yokluğa geri döner ve bu dünya görüşü şartlarından gayba çekilir. Aslında tamamen bitmez, başka bir hale veya aslına dönüşür. T.B.

----------------

 وَهُوَ اللّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الأَرْضِ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ {الأنعام/3}

 “Ve huva(A)llâhu fî-ssemâvâti vefî-l-ard(i) ya’lemu sirrakum ve cehrakum ve ya’lemu mâ teksibûn(e)” Hâlbuki O, göklerde de Allah’tır, yerde de. Sizin gizlinizi de bilir, açığa vurduğunuzu da. Sizin daha ne kazanacağınızı da bilir. (6/3)

----------------

 Hz. Lokman'ın oğluna hitaben söyleyip Kur'ân'da ihbar buyrulan kelâmda gizlediği sakıt bıraktığı hikmet, habbenin kime verilmiş olunduğunu beyân etmemesidir. Hani yukarıda dedi ya hikmetin bir kısmını açtı bir kısmını da sükut etti açmadı, işte açtıkları belli zâten âyet-i kerimede açmış olanlar, dağın taşın arasında olan habbeler Allah’ın rızkından başka bir şey değildir diye belirtilen kelimeler, Hz. Lokman yalnız, habbe ister semâvâtta, ister yerde ve ister kaya içinde olsun, Allah Teâlâ onu ihzar eder, yani zuhura getirir dedi. 

Bu habbe yani bu tohum kendisine ihzar olunan şahsı zikr etmedi; yani bu tohum kime verilir kimin için yapılır neden yapılır ne yapılır bundan diye onu bildirmedi diyor. Bakın âyet-i kerimelerde görmemiz gereken nasıl detaylar var, oradaki hikmetin bir kısmını meydana getirdi, yani Allah Teala bütün âlemde vasidir, neler varsa bunların hepsi Allah’ın insanlara verdiği gıdasıdır, diye açık olarak bildirdi. Cem olarak bildirdi, ancak habbe ister semavatta ister yerde ve ister kaya içerisinde olsun Allah Teala onu ihzar eder, yani meydana getirir dedi. Bu habbe kendisine ihzar olunan şahsı zikretmedi. Yani padişahlara mıdır, sultanlara mıdır, kullara mıdır hayvanlara mıdır, insanlara mıdır diye bunu zikretmedi. 

 Ve Allah, tahsîsan o habbeyi sana ve senden başkalarına getirir, demedi, yani Lokman Hekim’de bunu böyle bıraktı. Yani Lokman Hekim’in sözünde de “bu habbeyi oğlum sana da tahsis etti” demedi. Sadece genel olarak bildirdi, isterse o kendi oğlu olsun isterse çevresindeki kimselerden olsun aynıdır. Ama muhatab olarak oğlunu almış vaziyette sözü söyledi. Belki habbenin ihzarını süret-i umûmiyyede zikr etti. 

Ve Hz. Lokman nazırın وَهُوَ اللَّهُ فِى السَّمَوَاتِ وَفِى الاَرْضِ "O göklerde, yerde Allah'dır" (En'âm, 6/3) âyet-i kerîmesine nazar etmesi için, tenbîh olmak üzere ihzar olunan habbeyi semâvâtta veya arzda kıldı. Yani Cenab-ı Hakk semavatta ve arzda rızıklar kıldı. Ve Hz Lokmân'ın tahsis etmeyip, umumileştirme etmesindeki hikmet budur ki: Allah Teâlâ semâvi taayyunat ve arziye olan taayyün ile mütaayyindir. Yani semavat ve arz da tayin olarak zuhura gelmiştir.

 Ve Hak o taayyunat ile müteayyin olunca yani taayyunat ile ortaya çıkınca ve kendini o şekilde vasıflandırınca elbette onların cümlesinde hâzırdır, yani Cenab-ı Hakk bütün bu âlemde taayyunatın kendisi olduğunu bildirince tabi ki bütün bu taayyunda ne varsa süfli, ulvi ne varsa hepsinde kendisi hazırdır. Tabi olarak onların cümlesinde hazırdır, Gerek sürî ve gerek ma'nevî erzak dahi o müteayyinat cümlesindendir; bakın Cenab-ı Hakk’ı ne kadar güzel bütün âlemde yaygın ve hakim olmasının ne şekilde olduğunu açık olarak göstermektedir. ve bunun gibi rızıklanmış olan şahıslar dahi umumi olarak bu zahir oluşa dâhildir. Bütün bu âlemde görülen zahiri ve batıni taayyunat Hakk’ın varlığının taayyunatı ve varlığının rızkıdır, ama şahıslar ve bütün varlıklar dahi zâten bu taayyunatın içindedirler. Ondan ayrı değildir demek istiyor.[7] 

----------------

 وَمَا تَأْتِيهِم مِّنْ آيَةٍ مِّنْ آيَاتِ رَبِّهِمْ إِلاَّ كَانُواْ عَنْهَا مُعْرِضِينَ {الأنعام/4}

 “Vemâ te/tîhim min âyetin min âyâti rabbihim illâ kânû ‘anhâ mu’ridîn(e)” Onlara Rablerinin âyetlerinden hiçbir âyet gelmez ki ondan yüz çevirmesinler. (6/4)

----------------

 Gelen âyetleri nefsleriyle değerlendirdiler. Ve rablerinden-rububiyet mertebesinden gelen bu âyetleri red edip, geri çevirdiler.

----------------

 فَقَدْ كَذَّبُواْ بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءهُمْ فَسَوْفَ يَأْتِيهِمْ أَنبَاء مَا كَانُواْ بِهِ يَسْتَهْزِؤُونَ {الأنعام/5}

 “Fekad kezzebû bilhakki lemmâ câehum fesevfe ye/tîhim enbâu mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)” Nitekim hak (Kur’an) kendilerine gelince onu yalanladılar. Fakat alay ettikleri şeyin haberleri kendilerine ilerde gelecektir. (6/5)

----------------

 Kendi vehimi ve hayali vücutlarını gördükleri için Hakk’a sağır ve dilsiz olmalarından dolayı Hakk kendilerine gelince onu yalanladılar. 

 Mesnevi-i Şerifte bu âyet hakkında; 

3216. Cismi görme ve onu etme ki, o dilsizler ve sağırlar onlara geldiği vakit, Hakk'ı tekzib ettiler.

Ey hakikatin tâlibi! Sen insân-ı kâmilin cismini ve vücûd-ı sûrîsini görme! Onun ma'nâsına bak! Ma’rifet-i Hakk’a dâir olan sözlerde dilsiz ve hakîkate dâir olan sözleri dinlemekte sağır olan cismânî ve nefsânî kimselerin yaptığını yapma ki, Hak onlara her biri insân-ı kâmil olan peygamberler libâsında zâhir olarak geldiği vakit, onlar o Hakk’ı tekzîb ettiler ve Resûl-i Ekrem Efendimiz hakkında sûre-i Furkân’da (Furkân, 25/7) ya’nî "Bu peygambere ne oldu ki bizim gibi yemek yer ve sokaklarda gezer” dediler. İkinci mısra’ sûre-i En’âm’da olan (En’âm, 6/5) âyet-i kerîmesinden muktebestir. Bu âyet-i kerîmenin lisân-ı zâhir ile olan ma’nâsı “Onlara hak olan dîn geldiği vakit tekzîb ettiler” demek olur; ve “hak” bâtıl mukabilidir. Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz lisân-ı işâret ile Hakk’ı ism-i İlâhî ma’nâsına almışlardır. “Bükm”, “dilsiz” ma’nâsına olan “ebkem”in cem’i ve "summ", “sağır” ma’nâsına olan “esamm’’ın cem’idir.[8]

---------------

 أَلَمْ يَرَوْاْ كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مِّن قَرْنٍ مَّكَّنَّاهُمْ فِي الأَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّن لَّكُمْ وَأَرْسَلْنَا السَّمَاء عَلَيْهِم مِّدْرَارًا وَجَعَلْنَا الأَنْهَارَ تَجْرِي مِن تَحْتِهِمْ فَأَهْلَكْنَاهُم بِذُنُوبِهِمْ وَأَنْشَأْنَا مِن بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ {الأنعام/6}

 “Elem yerav kem ehleknâ min kablihim min karnin mekkennâhum fî-l-ardi mâ lem numekkin lekum ve erselnâ-ssemâe ‘aleyhim midrâran ve ce’alnâ-l-enhâra tecrî min tahtihim fe-ehleknâhum biżunûbihim ve enşe/nâ min ba’dihim karnen âḣarîn(e)” Onlardan önce nice nesilleri helâk ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkân ve iktidarı onlara vermiştik. Onlara bol bol yağmur yağdırmıştık. Topraklarından nehirler akıttık. Sonra da günahları sebebiyle onları helâk ettik ve arkalarından başka bir nesil var ettik. (6/6)

----------------

 Dünya üzerinde terk edilmiş, harap olmuş birçok şehirler görüyoruz. Bunlar vakti ile çok hareketli ve merkez olan şehirler iken şimdi ne hallere geldiklerini açık olarak görüyoruz. 

Bu şehirler ahâlisi bizim kendi varlığımızda mevcût olduğu için aramayı sadece dışarıda yapmayıp kendimizde de bu âyetlerin tahakkukunu anlamamız gerekiyor. 

 Onlara bol bol yağmur yağdırılması, su hayat verilmesidir ki bu hakk’ın hayatıdır. Topları ise beden arzıdır. Bu beden arzından hakk’ın hayatının akmasıdır. Günahları ise vücud-beden günahıdır hayali varlıklarını var sanmalarından dolayı helak olmuşlardır.

----------------

 وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا فِي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ لَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِحْرٌ مُّبِينٌ {الأنعام/7}

 “Velev nezzelnâ ‘aleyke kitâben fî kirtâsin felemesûhu bi-eydîhim lekâle-lleżîne keferû in hâzâ illâ sihrun mubîn(un)”

 (Ey Muhammed!) Eğer sana kâğıda yazılı bir kitap indirseydik, onlar da elleriyle ona dokunsalardı, yine o inkâr edenler, “Bu, apaçık büyüden başka bir şey değildir” diyeceklerdi. (6/7)

----------------

 Âyet sayısına bakarsak, 6 ve 7 yan yana dizilimiyle 67 bilindiği gibi Allah c.c. isminin sayısal ifadesidir. Toplamı ise 6+7= 13 ile efendimizin sayısal şifre değeridir. 

 (67) Allah c.c. den (13) şifre sayısılı efendimiz (s.a.v.) sadrına yani gönlüne inmiştir. Bir bakıma 13 ten 13 e inmiştir. 

 “kirtâsin” kitabın bir kağıda, pörşemene vs. madde bir yerin içine yazılı olarak inmesi somutlaşması ile onların buna dokunması yine içine nüfuz ve kendi içlerine nüfuz ettiremediklerinden bu mucizeyi bile sihir olarak değerlendireceklerdir. 

 قِرْطَاسٍ “Kırtasin” “Kaf” “Rı” “Tı” “Elif” Sin harflerinden oluşur. 

 Kaf; Esre ile okunuş ile Kûr’ânın nuzül etmesi, yani ma’nâsının hafilemesi, 

 Rı; Cezm ile yazılarak, Rahmân’ın Kûr’ân-ı talim ederek sükûn haline geçmesi… Kûr’ân-ı Samit… 

 Ta; Tahakkuk, bu hakikatleri içinde barındırması…

 Elif; 12 zahir ve 1 bâtın şifresi ile Kûr’ân-ın “Euzu billahimineşşeytanirracim” diye şeytandan Allah cc. sığınarak Elif harfi ile sözlü başlayara natık hale geçmesi, Sin; Esre okunuşuyla, Rahmânın insan-ı halk edip ona beyan (kûr’ân-ı açıklamayı öğreterek) ederek, Kûr’ân-ı sözlü olarak yani Kûr’ân-ı natık olarak insanda (gönlünde) faaliyete geçirmesidir.[9] 

 İşte kırtasin kelimesi ile “Kûr’ân-ı Kerim’in” kağıdının mahluk ma’nâsının ise halık olduğu da anlaşılmatadır.

----------------

 وَقَالُواْ لَوْلا أُنزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌ وَلَوْ أَنزَلْنَا مَلَكًا لَّقُضِيَ الأمْرُ ثُمَّ لاَ يُنظَرُونَ {الأنعام/8}

 “Ve kâlû levlâ unzile ‘aleyhi melek(un) velev enzelnâ meleken lekudiye-l-emru sümme lâ yunzarûn(e)” Bir de dediler ki: “Ona (açıktan göreceğimiz) bir melek indirilse ya!” Eğer (öyle) bir melek indirseydik artık iş bitirilmiş olurdu, sonra da kendilerine göz açtırılmazdı. (Hemen helâk edilirlerdi.) (6/8)

----------------

 Lût kavmine indirilen meleklerin görevli olara kavmi helak edip başlarına geçirmelerinden dolayı Muhyiddin Arabi hazretleri fussûs’ül hikem Lût fassına bu şiddetin görünme yeri olarak melkiyye hikmeti olarak adlandırmıştır.

 Böyle bir melek veya melekler bir kavme geldiği zaman o kavme göz açtırılmadan helak olurlar. Efendimiz (s.a.v.) in içinde yaşadığı Arablara da bunlar örnek verilerek bunu temenni etmemeleri isteniyor. 

----------------

 وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكًا لَّجَعَلْنَاهُ رَجُلاً وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِم مَّا يَلْبِسُونَ {الأنعام/9}

 “Velev ce’alnâhu meleken lece’alnâhu raculen velelebesnâ ‘aleyhim mâ yelbisûn(e)” Eğer onu (Peygamberi) bir melek kılsaydık yine onu bir adam (suretinde) yapardık ve onları yine içinde bulundukları karmaşaya düşürmüş olurduk. (6/9)

----------------

 Yolumuza Cebrail a.s. ın efendimiz (s.a.v.) gösterilmesinin “Mesnevi-i Şerif”teki kıssasının giriş bölümüyle devam edelim.

 Cebrâil (a.s.)ın kendisini Mustafâ’ya (s.a.v) kendi süretiyle göstermesi ve vaktâki onun yedi yüz kanadından birisi zâhir oldu, ufku tuttu ve güneş bu kadar şuâ’ıyla berâber mahcûb oldu

Ma’lûm olsun ki, vücûd-i mutlakın hakıkat-i muhammediyye mertebesinden hakıkat-i insâniyye ya’ni, suver-i ilmiyye mertebesine tenezzülünden sonra bu mertebenin mâdûnundaki merâtibe tenezzülü sıfât-ı Kudret’in mezâhiri ya’ni kuvâ ile vâki’dir. Zîrâ, efâl kuvvet ile tezâhür edeceğinden ef’âl-i ilâhiyye dahi melâike-i kirâm vâsıtasıyla zâhir olur. Kuvâ-yı ilâhiyyenin ismi lisân-ı şerîatda “melâike”dir. Zîrâ “melek”, kuvvet ve şiddet ma’nâsınadır. Melâike âlem-i his ve şehâdetde eşhâs-ı kesîfe gibi görünmezler. Zîrâ ervâhıdır, âlem-i hayâlde suver-i muhtelifeye temessülen meşhûd olurlar. Bu temessül râînin ahvâl ve i’tikâdâtı ile münâsebetdârdır. Hz. Cibril’in cenâb-ı Meryem’e ve diğer melâike-i kirâmm Lût (a.s.)a vesâir enbiyâ (aleyhimüsselâm)a ve evliyâya ve sulehâya temessülleri gibi. Onların bu temessülleri esnâsında râînin nezdinde hâzır olanlar bu melâikeyi müşâhede edemezler. Zîrâ âlem-i hayâle dâhil olan ancak râîdir. Meğerki huzzârdan dahi âlem-i hayâle dâhil olanlar bulunsun. Bu temessülü bunlar da görebilirler. Yoksa melâikenin hakîkat-i asliyyeleri üzere rü’yeti beşeriyet âleminde mümkin değildir. Bu hakikate binâen sûre-i En’âm’da kâfirlerin Peygamber’e “Bir melek göndere idi de, keşke bize peygamber olduğunu söyleye idi!" demelerine karşı Hak Teâlâ, (En’âm, 6/9), “Eğer o resûlü bir melek olarak göndere idik, elbette âdem sûretinde yapardık" buyurur. Bunun için Hz. Cibril, Resûl-i Ekrem Efendimiz’e âdem sûretinde temessül ederdi. Ve kezâlik sûre-i Meryem’de, (Meryem, 19/17) ya’ni, “Biz Meryem’e rûhumuz olan Cibril’i gönderdik, ona beşer-i seviye sûretinde temessül etti” buyurulur. Tefsir-i Kâşânide sûre-i Fâtır’da, (Fâtır, 35/1) [“Melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah’a hamdolsun. O, yaratmada dilediği arttırmayı yapar.’’] âyet-i kerîmesinin tefsirinde buyurur ki: “Herhangi bir meleğin kendisinden müteessir olan şeye bir te’sır ile ittisâli onun kanadıdır. Binâenaleyh her bir cihet-i te’sîr bir kanat olmuş olur. Melâikenin kanatları ya’ni, vücûh-i te’sîrâtı adede münhasır değildir. Belki onlann te’sîrât-ı mütenevvia-i kesîresi hasebiyle kanatları gayr-ı kâbil-i ta’dâddır. Onun için (S.a.v.) Efendimiz leyle-i mi’râc’da Cebrâil (a.s.)ı altı yüz kanatlı olarak müşahede ettiklerini hikâye buyurmuşlardır. Maksad-ı âlîleri, [“O, hal etmede dilediği arttırmayı yapar”] (Fâtır, 35/1) âyet-i kerimesi mûcibince vücûh-i te’sîrâtının kesretine işâret buyurmakdır.[10]

----------------

 وَلَقَدِ اسْتُهْزِىءَ بِرُسُلٍ مِّن قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُواْ مِنْهُم مَّا كَانُواْ بِهِ يَسْتَهْزِؤُونَ {الأنعام/10}

 “Velekadi-stuhzi-e birusulin min kablike fehâka billezîne sahirû minhum mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)”

 (Ey Muhammed!) Andolsun, senden önce de birçok peygamber alaya alınmıştı da onlarla alay edenleri, alay ettikleri şey kuşatıp mahvetmişti. (6/10)

----------------

 Kendi vehimi ve hayali varlıkları ile yaşayanlar hakk’ın hakiki varlığı ve âlemde ve kendilerinde bulunan faaliyetlerini, gözleri a’ma, kulakları sağır ve kalpleri mühürlü olduklarından daha önceki peygamberlere yapmış oldukları davranışların daha fevkinde olanı efendimize de göstermişlerdir. Sonları ise kendi yaktıkları vehim ateşi içinde kuşatılmak olmuştur.

----------------

 قُلْ سِيرُواْ فِي الأَرْضِ ثُمَّ انظُرُواْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ {الأنعام/11}

 “Kul sîrû fî-l-ardi sümme-nzurû keyfe kâne ‘âkibetu-lmukeżżibîn(e)” De ki: “Yeryüzünde gezin dolaşın da (Peygamberleri) yalanlayanların sonu nasıl olmuş bir görün.” (6/11)

----------------

 En’âm suresi 6. Âyette olduğu gibi yeryüzünde bu helak olan şehir ve halkı bizlerin kendi varlığında da mevcuttur. Kendi varlığımızda araştırıp bu yalanlayanların sonunu endi, kendimizde kendimizle idrak edip anlamamız gereklidir. 

----------------

 قُل لِّمَن مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ قُل لِلّهِ كَتَبَ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لاَ رَيْبَ فِيهِ الَّذِينَ خَسِرُواْ أَنفُسَهُمْ فَهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ {الأنعام/12}

 “Kul limen mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i) kul li(A)llâh(i) ketebe ‘alâ nefsihi-rrahme(te) leyecme’annekum ilâ yevmi-lkiyâmeti lâ raybe fîh(i) ellezîne hasirû enfusehum fehum lâ yu/minûn(e)” De ki: “Şu göklerdekiler ve yerdekiler kimindir?” “Allah’ındır” de. O, merhamet etmeyi kendine gerekli kıldı. Andolsun sizi mutlaka kıyamet gününe toplayacak. Bunda hiç şüphe yok. Kendilerini ziyana uğratanlar var ya, işte onlar inanmazlar. (6/12)

----------------

 Rahmet-i vücûb:[11] Bu rahmet, ba'de'l-vücûd, yani vücuttan sonra muktezâ-yı isti'dâd hasebiyle sâdır olan yani istidadın gereği olarak meydana çıkan amel mukabilinde vaki olur. Yani bir kimse bu şehadet âleminde Allah’ın Rasulüne iman ve şeriatına tevessül edip salih amel işlerse Hakkın kendi nefsi üzerine vacip kıldığı bu rahmet-i hususiye ye nailiyete kesb-i istihkak eyler. Yani istihkak sahibi olur. Amel mukabilinde vâki' olur. 

Bu rahmeti, (En'âm, 6/12) Rahmeti kendi nefsi üzerine yazdı” âyet-i kelimesiyle, Hak kendi nefsine vâcib kıldığı İçin "rahmet-i vücûb" denildi; ve "Rahim" ismi bu rahmete delâlet eyledi. 

En’am (6/12) De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” “Allah’ındır.” de. O, rahmet etmeyi kendi üzerine almıştır. Sizi elbette varlığında şüphe olmayan Kıyamet gününde toplayacaktır. Ama kendilerini ziyana uğratanlar var ya, işte onlar inanmazlar. 

İmdi Hak Teâlâ, ilimde a'yân-ı sabitelerini ta'yin ve aynda onları îcad etmek suretiyle, cemî'-i mevcudat üzerine hükmü umûmî olan "Rahman" ismi ise ihsan ve ikram eyledi.[12] 

Hak Teâlâ “rahmeti kendi nefsi üzerine yazdı” âyet-i kerîmesinde beyân buyurduğu rahmeti, onlar için kendi üzerine vâcib kıldı. Yani Cenab-ı Hakk bu ayet-i kerime ile rahmeti onlar üzerine kendi üzerine vacib kıldı diyor. Yani ben bu rahmeti vereceğim diye kendi kendini görevlendirdi, manasınadır. 

Ve bu rahmet, namaz ve oruç ve hac ve zekât gibi sıfât-ı ameliyyeden yani amel ile yapılan sıfâtlardan ve ma'rifet-i Hak gibi sıfât-ı ilmiyeden yani Hakk’ın marifetini tahsil etmek gibi ilim sıfâtından o müttakîleri takyîd eylediği, kayıda aldığı şey mukabilinde onlara vâsıl olur. Yani muttakilerin yapmış oldukları ittikaları kayıtları neticesinde bu rahmet onlara vasıl olur. Muttaki dendiğinde, her mertebede muttaki yani sakınma yani özel bir hale gelme ayrıdır, şeriat mertebesinde ittika, sakınma başka, tarikat mertebesinde başka, hakikat mertebesinde başka, marifet mertebesinde başkadır. 

Şeriat mertebesinde günahlardan sakınmaktır, işte ne kadar çok örtünürse, ne kadar eteğini uzun yaparsa bir kişi kendini muttaki zanneder. Yani ittika sahibi zannetmektedir, orası da doğrudur. Yani kim ittikayı kendi şuur ve idraki ile nasıl görmüşse öyle tatbik etmesi kendisinin doğrusudur, ama başkasına göre ifrat gelebilir, fazla gelebilir, kendi hususi halidir başkasını ilgilendirmez, yani onun ittikası gözünün açık kalmasıdır sadece yüzünün örtülmesi onun ittikasıdır, ona da hürmet edilir diyecek bir şey yoktur. Ama birinin ittikası da başının açmasıdır. Ben de böyle istiyorum der, o da onun ittikasıdır. Ona da kimse bir şey demez. 

Esmâ âlemindeki ittika isimlerin sana ait olmadığını, Hakka ait olduğunu idrak etmek, yani isimleri nefsi ma’nâda kullanmaktan sakınmak bir bakıma ittika etmektir. Nefsi ma’nâda kullandığımız zaman biz onlara sahip olmuş oluyoruz o zaman ittikanın dışına çıkmış oluyoruz. 

Sıfât mertebesinde öyle Hakk’ın sıfâtlarını nefsimize göre değil Hakk’a ait olduğunu idrak ederek sakınmamız oluyor. Bunların neticesinde ona rahmeti gelir. Zîrâ rahmet-i vücûb, yani vacib olan rahmet Fass-ı Süleymâni'de tafsil olunduğu üzere ba'de'l-vücûd, vücuttan sonra muktezâ-yı isti'dâd, istidadının gereği hasebiyle sâdır olan amel mukabilinde vâki' olur. 

Binâenaleyh bir kimse bu âlem-i şehâdette Hakk'ın Resûl'üne îmân ve şerîatine tevessül edip yani o yolda gidip sâlih ameller işler ve ma'rifet-i ilâhiyye tahsil eylerse, Hakk'ın kendi üzerine vâcib kıldığı bu rahmet-i hâssaya nail olur. Yani badel vücut, vücuttan sonra yani bu varlıktan sonra ahiret âleminde bu rahmet oraya zuhur eder. Kendi üzerine vacip kıldığı bu rahmet-i hassaya nail olur o ittika eden kimse. 

Fakat bu rahmet-i vücûb, rahmet-i imtinândandır. Çünkü hükmü hâss olan Rahîm ismi, dühûl-i tazammun ile hükmü umumi olan Rahman isminin tahtına dâhil olur. Zîrâ Hak zâtı ahadiyyette mahfî olan, gizli olan esmâya rahmet-i zâtiyye-i âmmesiyle rahmet edip onları sıkıntıdan rahatlattı; ve cümlesinin hakikatleri, ilm-i ilâhîde sabit oldu. Velâkin bu hakâyık-ı sabite içinde bulunan ba'zı hakâyık hakkında hubb-i ezelîsi eseri olmak üzere, inâyet-i mahsûsa-i ilâhiyyesi ileri geçti ki, bunlar dahi enbiyâ ve evliya ve bilcümle mü'minlerin a'yân-ı sabiteleridir. 

İşte o hakâyıkın mezâhiri bu âlem-i vücûda gelince bu inâyeti-i ezeliyye hasebiyle onlardan a'mâl-i sâliha zahir oldu. Ve bu amelleri mukabilinde dahi Hak onlara kendi üzerine vacip kıldığı rahmet ile tecellî eyledi. Binâenaleyh rahmet-i vücûb, rahmet-i imtinâna dâhil oldu. Yani Cenab-ı Hakkın ezelde kendi üzerine görev aldığı rahmeti imtinana dahil oldu. 

Çünkü bunların vücûdu rahmet-i imtinân ile zahir olmasaydı; rahmet-i hâssanın mahall-i tecellîsi bulunmaz idi. Burada imtinandan bahsediyor, men edicilk yani Cenâb-ı Hakk bu rahmeti tahsis etti ama bu rahmete ulaşmak için de bir çok zorluklar olduğundan şunları, şunları yapma dedi, yani bazı esmâ-i ilahiyeleri tatbik etme dedi, eksi durumda olanları işte bunları men ettiği için o kulda kendi varlığında men ettiği ibadet gibi, hac gibi, zekat gibi fiilleri işlediğinden bu rahmet üzerine vacib oldu. Yani bir mücadele neticesinde bunları kazanmış oldu. Bu sözü verdiği için de Cenab-ı Hakk kendi kendisini görevli kıldı, bu rahmeti onların üzerlerine ihsan etti.[13]

----------------

 وَلَهُ مَا سَكَنَ فِي اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ {الأنعام/13}

 “Velehu mâ sekene fî-lleyli ve-nnehâr(i) vehuve-ssemî’u-l’alîm(u)” Gece ve gündüzde barınan her şey O’nundur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (6/13)

----------------

 Gece, Fenâfillah hakikatlerini, gündüz ise bekabillah hakikatlerini ifade etmektedir. Bu hakikatler içinde “sekene” olan, sakini olup oturan O’nun hakikatiyle birlikte oturmatadır. Bu mertebelerin sakinlerini “Huve” O işitir ve bilir. Kendi kimlilerinden fani olmuşlar, “Huve” O’nun kimliği ile vardırlar. 

----------------

 قُلْ أَغَيْرَ اللّهِ أَتَّخِذُ وَلِيًّا فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَهُوَ يُطْعِمُ وَلاَ يُطْعَمُ قُلْ إِنِّيَ أُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَسْلَمَ وَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكَينَ {الأنعام/14}

 “Kul eġayra(A)llâhi ettehizu veliyyen fâtiri-ssemâvâti vel-ardi vehuve yut’imu velâ yut’am(u) kul innî umirtu en ekûne evvele men eslem(e) velâ tekûnenne mine-lmuşrikîn(e)” De ki: “Göklerin ve yerin halk edicisi olan, beslediği hâlde beslenmeye ihtiyacı olmayan Allah’tan başkasını mı dost edineceğim.” De ki: “Bana, (Allah’a) teslim olanların ilki olmam emredildi ve sakın Allah’a ortak koşanlardan olma (denildi).” (6/14)

----------------

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Hakk'a nisbet olunan fevkıyyet ve tahtiyyeti daha ziyâde tavzih maksadıyla buyururlar ki: yani bu mevzuyu daha fazla aydınlığa çıkarmak için bu ayetleri misal vererek buyururlar ki (En'âm, 6/14) ya'nî "O itâm eder, it'âm olunmaz" âyet-i kerîmesi muktezâsınca doyuran olan ancak Allah'dır. Ve Hak Teâlâ Musevî ve İsevîler hakkında âyet-i kerîmede buyurur ki: 

(Mâide, 5/66) ya'nî: "Eğer Mûsâ kavimi ve Îsâ, Tevrat ve İncil'in ve Rab'lerinden kendilerine inzal olunan şeyin hükümlerini yerine getirseler onunla kaim olunsalar, fevklerinden ve ayaklarının altından yerlerdi''. Yani üstlerinden ve altlarından taam ederlerdi, gıdalanırlardı. Hak Teâlâ bu âyet-i kerîmede Tevrat ve İncil'i zikrederek onların ikâmet-i ahkâmını ta'rîf ve tahsis etti. 

Ve daha sonra onlara Rab'lerinden inzal olunan şeyin ikâmet-i ahkâmını tanımlayarak ve herkese bildirmek suretiyle beyân eyledi. Ve bu "inzal olunan şey" ta'bîrinde, melek vasıtasıyla inzal olunup, Peygamber'in lisânından sâdır olan hükümler dâhil olduğu gibi, doğrudan doğruya Peygamber'in kalbine ilham yoluyla nazil olan hükümler dahî dâhil olur. Yani böylece peygamberin lisanından sadır olan ahkam dahil olduğu gibi yani bu âyet-i kerimelerin peygamberin lisanından bir melek vasıtasıyla kendisine verildiği gibi doğrudan doğruya veya peygamberin kalbine ilham tarikiyle nazil olan ahkam. 

İşte Mûsâ kavimi ve İsâ bu suretlerle Cenâb-ı Hak'tan münzel olan şeyin hükümlerini tutmuş olsalardı, üstlerinden ve ayaklarının altından yerlerdi; yani hakikat-ı ilahiyeyi bu yönlerden idrak ederlerdi, bu işleri bilirlerdi, öğrenirlerdi. Ve Hak onları gerek üstlerinden ve gerek tahtlarından doyururdu; ve onlara fevklerinden etki etmeleri, esmâ-i ilâhiyyenin iki elleri üzere vârid olan rabbani itaya ulaşmalarıdır; ve ayaklarının altından yemeleri dahi, tarîk-ı Hak'ta ayaklarıyla yürüyerek, alınlarından tutan Rabb-i hâslarının kemâllerine vusûleridir.[14] 

Yani onların isirleridir. Tarik-i Hakk’da yürümeleri israiliyette budur zâten. Yani Hakk yolunda gece yürüyüşü yani batında geceden maksat o kişi gündüz dahi o gece yürüyüşünü yapabilir. Batınından hareket ederek batınında yürümesi gece yürümesidir. Yani fenafillahta yürümesidir. İşte bu tahtiyet hükmüne değer vermediklerinden bu isirleri kendilerinde tahakkuk etmedi, edemedi. Onlarda edemedi, peki bu isiriyetin tahakkuku nerede etmekte, Muhammed’de etmektedir. 

Neden, Kûr’ân-ı Kerim’in bize bildirmesi ile Cenab-ı Hakk’ın Efendimizin mübarek lisanlarından Kûr’ân-ı Kerim’de bize bildirmesiyledir. Düşünür insan eğer böyle bir hakikat olmasaydı eski geçmiş kavimlerin itaat etmişler veya etmemişler diye yaşantılarını bizlere haber verilmesi ne işe yarayacaktı. Eğer bu halleri yaşamayacak olsaydık sadece Muhammedi olarak hayatımızı sürdürecek olsaydık demek ki olmuyormuş Muhammedi olmadan evvel Âdemi, İbrahimi, Musevi, Davudi, Süleymani, İsevi gibi mertebelerden geçmek gerekiyormuş bunların hepsi birer mertebe imiş. 

Aslında ortada ne Davud varmış, ne Süleyman varmış, ortada o isim altında o esmânın hakikatlerini zuhura getiren kevn, tekevvün, vücutlanma, şekillenme varmış. Bu da bizlere eğitim olsun ve Muhammediy’ul meşreb insan-ı kamiller zuhura çıksın, Hakkı hakkıyla bilenler çıksın diye. 

Kendi mertebelerinde oldukları zaman bunları tahkik edenler vardı ama azınlıktaydılar, çoğunluğu bunlara uymadıkları için genelde uyulmadığı anlaşılmakta ama uyanları da vardı. Hakk ta ayakları ile yürümek demek isrin hakikatini anlamak demektir. İşte bu da İsrailiyet, bizim Yahudilikle, İsevilikle ilgimiz yok, bunların hepsi birer mertebedir. Milliyetçilikle, ırkçılıkla işimiz yok. Yahudi dediğimiz zaman o Yahudiler değil, Hıristiyan dediğimizde onlar değildir. İsrail dediğimizde de onlar değildir. Bunlar Hakk’ın birer mertebeleridir. Ve bizde bu mertebelerden geçmedikten sonra mümkün değil Muhammediyy’ul meşreb olamayız. Bir binanın 10. katı yapılmazsa 9. katı yapılmazssa 11, 12. katları üzerlerine konabilir mi, konamaz. Ama bizim binamız tam tekmil bitmiş bir binadır. 

Tamamlayamazsak biz daha İslam olamamışızdır. Allah’ın Rasulu hevayı nefsinden söylemez, onun söylediği vahiy iledir. 

Ayaklarının altından yemeleri demek Hakk yolunda yürümeleri demektir, yukarıdan yemeleri ise kendisine Hakk yoluyla gelen ilhamlar demektir, taam dediği oturup yemek değildir bir bakıma oda var o da alttan işte burada yine şu anlaşılıyor. Meryem ananın karnı şişmeye başladığı zaman ne demişti. “Şehrin dışına çık orada kuru bir hurma ağacı var, onun yanına gel o sana meyve verecek alttan da su çıkacak, hayat suyu çıkacak yani sana yeni bir hayat verecek Allah’ın varlığı sana yeni bir hayat verecek,” dediği orada da alt geçmektedir. Ayaklarının altından yemeleri dahi tarik-i Hakk’da ayakları ile yürüyerek yani Hakk yolunda yürüyerek nasiyelerinden tutan yani alınlarından perçemlerinden tutan Rabb-ı haslarının kemallerine vusulleridir. Yani vasıl olmalarıdır. Ve Allah'ın tercümanı olan O'nun Resûl'ü Efendimiz'in lisanıyla kavlinde tahtiyyeti kendi nefsine nisbet eder. Zîrâ (Necm, 53/3) "Allah'ın Resûl'ü hevâ-yı nefsânîden söylemez. 53/4 Onun söylediği ancak ona vahy olunan şeydir" âyet-i kerîmesi mucibince, bâlâdaki hadîs-i şerîf, Hakk'ın ona vahy ettiği kelâmdır. Ve cenâb-ı Peygamber Hakk'ın tercümanıdır. Binâenaleyh tahtiyyet cihetinden mut'im olan dahi Hak'tır. 

----------------

 قُلْ إِنِّيَ أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ {الأنعام/15}

 “Kul innî ehâfu in ‘asaytu rabbî ‘azâbe yevmin ‘azîm(in)” De ki: “Ben Rabbime isyan edersem gerçekten, büyük bir günün (kıyamet gününün) azabından korkarım.” (6/15)

----------------

 Şeriat mertebesi itibariyle isyan, günahlardan sakınmamak farzları yerine getirmemektir. Hakikat mertebesinde ise isyan kendi hayali ve vehimi varlığı ile kendi hakikati olan hakk’ın varlığına sahip çıkmatadır. Efendimiz s.a.v. in bizleri uyardığı isyan ve büyük günün azabı hakikatte budur. Hâdis-i Şerifte “vücudike zenbike” vücudunu sen vücut olarak bildiğin sürece sana ait bir şey olarak bildiğin sürece bu senin en büyük günahındır, bundan daha büyük günahın olamaz diyor. 

----------------

 مَّن يُصْرَفْ عَنْهُ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمَهُ وَذَلِكَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ {الأنعام/16}

 “Men yusraf ‘anhu yevme-izin fekad rahimeh(u) vezâlike-lfevzu-lmubîn(u)”

 (O günün azabı) kimden savuşturulursa, gerçekten (Allah) ona acımıştır. İşte bu apaçık kurtuluştur. (6/16)

----------------

 “Men” kim rububiyet-esmâ mertebesi ifadesidir. Varlığı hak’ın kimliğinde fena bulmuş olandan savuşturulmuştur. Kendi kimliği Rabb-ında ifna bulmuş kimse, kimse değil Rabbinde fani olmuş ve bu azab savuşturulmuştur. 

 “Kurtulmak” ve “helâk olmak” mânasında karşıt anlamlı kelimelerden olan fevz masdarı daha çok “korku, tehlike, şer ve azap gibi şeylerden kurtulup hayra, saadet ve esenliğe ulaşma” anlamında isim olarak kullanılır. 

 Rahim; Rahmet-i Rahim müminlere olan hususi-özel rahmettir.

 Fususül Hikem, Süleymân fassı Hikmet-i Rahmâniyye üzere bildirilmiştir. Bu âyette bahsedilen aşağıda fusûs’ül hikemde açıklanan dört rahmetten dördüncüsüdür.

 Ma'lûm olsun ki rahmet, biri zâtî diğeri sıfâtî olmak üzere iki kısmıdır. Yani Allah’ın Rahmeti iki kısımdır; Zâti ve Sıfâti olarak. Ve bu iki rahmetten her birisi dahi, husûsiyyet ve umûmiyyet i'tibâriyle iki kısma ayrılır ki, şu halde rahmet dört asıl üzerine bina edilmiş olur. Yani Rahmet dört asıl üzere geliyormuş. 

Asl-ı evvel yani birinci asıl: Rahmet-i âmme-i zâtiyyedir. Yani umumi olan Zât’i rahmettir, Bu rahmet, zât-ı ahadiyyette mahfi olan yani ahadiyetin Zât’ında gizli olan nisbetler ve şe’nlerin, Hakk'ın kendi zâtında kendi zâtına tecellîsi suretiyle, ilim mertebesinde sübût bulmalarıdır. Yani birinci rahmet Hakk’ın kendi Zât’ında kendi Zât’ına tecellisi suretiyle ilim mertebesinde sabit bulunmasıdır. Diğer tabirle Hakk’ın Zât-ı ahadiyetinde sıkıntı içinde kalmış olan esmâsını nefes-i rahmânisi ile nefh edip, onlara vücûd-i ilmî i'tâsı suretiyle bu sıkıntıdan âzâd etmesidir ki, bu rahmet cemî'-i esmâya umumidir. 

Bu rahmet-i evvel, asl-ı evvel, birinci rahmettir. Yani Zât-ı ahadiyette sıkıntı içinde kalmış olan esmâ-i ilâhiye nefes-i rahmani ile nefes edilip, tenfis edilip, yani dışarıya çıkartılıp onlara vücud-u ilmi itasıyla -yalnız burada âlemlere yaygın hali değil, sadece ilk zuhuru ilmi bir vücut vermesi dolayısıyladır- bu sıkıntıdan azad etmesi, kurtarmasıdır ki bu rahmet cemi esmâya umumidir, yani bütün isimler bu rahmetin kapsamındadır. Birinci rahmet budur. 

Asl-ı sânî yani ikinci asıl: Rahmet-i hâssa-i zâtiyyedir, hususen Zât’i rahmettir. Bu rahmet, Hakk'ın ba'zı kullarına muhabbet eserlerinden olan ezeli lütfudur. Ve bu inayet için hiçbir sebeb ve vesilenin dahl ve te'sîri yoktur. Yani ikinci rahmet; rahmet-i Zâti hususi rahmettir ve bunun için hiçbir sebep vesilenin dahi tesiri yoktur, yani şu, şu şekilde oldu da bundan oldu diye hiçbir tesiri yoktur. Meselâ enbiyâ-i zîşân (aleyhimü's-selâm) haklarında geçiş yapan onlara verilen ezeli inayet ezeli lütuf bu nevidir. Zîrâ onlardan hiçbir amel ve hizmet meydana çıkmadığı halde a'yân-ı sabiteleri ilm-i ilâhîde nübüvvetle sabit olmuştur. Bu Hakk’ın hususi olarak Zât’i itasıdır. 

Asl-ı sâlis yani üçüncüsü: Rahmet-i umumi sıfât tecellisidir. Bu rahmet, eşyanın tümüne rahmeti çok olan umumi Rahmetin hükmüdür. Yani Zât’i rahmetin umumi hükmüdür. Zîrâ umumi zâti rahmet îcâbiyle ilimde sabit olan a'yân-ı sabitenin suretleri, bu a'yân hükmünce a'yân-ı kevniyye sûretleriyle zahir oldular. Yani bu hakikat gereğince ayan-ı kevniye yani bu madde âlemindeki suretleriyle zahir oldular. Bu da üçüncüsüdür. 

Asl-ı râbi' yani dördüncü asli rahmet: Sıfâti hususi rahmettir. Bu rahmet dahi, rahmet-i zâtiyye-i hâssanın hükmü olup ezeli saidlere mahsûstur. Zîrâ Hakk'ın ba'zı kullarının a'yân-ı sabiteleri hakkında mesbûk (önce bulunmuş olma) olan inâyet-i ezeliyye hükmünün bu hazreti şehâdette dahi zuhuru şüphesizdir. İşte böyle dört tane asıl Rahmet oldu. Rahmeti Zât’i, Sıfâti olmak üzere ikiye ayırdı, onları da ikişerden dörde ayırdı, asl-ı evvel, rahmet-i ammei Zâtiye, Zâti Rahmet. Bu bütün varlıkların ilm-i ilahide zuhura çıkmalarıdır, ilim olarak zuhura çıkmalarıdır. Zât-ı Ahadiyetten birinci asl-ı evvel budur, Rahmet-i evvel budur, ikincisi Hakk’ın bazı kullarına asarından evvel yani meydana gelmesinden evvel ettiği lütuflardır. Bunlar da peygamberlere verdiği Zât’i rahmet hususi rahmettir. Diğeri umumi bu ise hususi rahmettir. 

Üçüncüye gelince umumi sıfât rahmetidir. Yani birinci Zât’i Rahmetti, buradaki ikinci umumi sıfât rahmetidir; birinci Zât’i Rahmetti burada ikinci umumi sıfât rahmeti. Sıfât rahmeti de bütün eşyanın yukarıda ilm-i ilâhide verilen rahmetinin Zât’i rahmetinin ilim olarak, ilimden de kevniyete dönmesidir. Dördüncüsü de kullarının arasından bazı kullarına özel rahmetini tahsis etmesidir. İnayet-i ezeliye hükmünün bu hazret-i şehadette zuhura çıkmasıdır.[15] 

----------------

 وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدُيرٌ {الأنعام/17}

 “Ve-in yemseska(A)llâhu bidurrin felâ kâşife lehu illâ hu(ve) ve-in yemseske bihayrin fehuve ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)” Şayet Allah sana bir zarar dokundursa, bunu O’ndan başka giderecek yoktur. Fakat sana bir hayır dokunduracak olsa onu da kimse gideremez. Bil ki O, her şeye hakkıyla gücü yetendir. (6/17)

----------------

 Cenâb-ı Hakk’ın izni olmadan bu âlemde yaprak bile kıpırdamaz. Biz ne kadar plan yapalım, uygulama sahasına geçirme aşamasına gelelim. Allah cc. ün ilm-i ilâhi programı yani kazası bunun için uygu değilse ve izin vermiyorsa bunun kader ile varlık sahasında vücut bulması mümkün değildir. Her şey onun iznine ve ayan-ı sabite programından esmâ-i ilâhiyyenin ifaza edilmesine bağlıdır. 

----------------

 وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ {الأنعام/18}

 “Vehuve-lkâhiru fevka ‘ibâdihi vehuve-lhakîmu-lhabîr(u)”

 O, kullarının üstünde mutlak hâkimiyet sahibidir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır. (6/18)

----------------

"Fevk" ve "taht" yani alt ve üst, Hakk'a aynı şekilde nisbet olunur. Zîrâ zahir olan Hakk'ın vücûdu olduğu gibi, bâtın olan dahî keza Hakk'ın vücûdudur. Binâenaleyh Hak vücûdu ile zahiri ve bâtını ve üstü, altı muhittir. Şu halde Hakk'ı fevkıyyet ve tahtiyyetle tavsîf caizdir. Allah’ı semavat ve arzın dışına çıkaranlar, tenzih ile bakanlar gelip dinlesinler bunu. “Hakk altta olur mu, tahtında olur mu, arzın dışındadır onu zaman ve mekandan tenzih ederiz” diyenler için bu hadise de ters, ayete de ters hepsine terstir. 

Eğer Allah aşağıda olmasaydı, gerçekten bizim tahtımız olmasaydı, bizim bastığımız yerin bir başka ilah olması gerekecekti. Eğer Allah aşağıda yoksa sadece yukarıda var ise peki aşağıda bizi tutan nedir, “efendim dünya, toprak şeyiyet, peki toprak hangi neyin zuhurudur, toprağı toprak olarak görürsen ona bir vücud vermen gerekir, toprağı toprak yapan nedir, işte buzun içindeki su gibi varlığın içindeki ruhaniyeti, nûraniyeti ile bu âlem ayakta durmaktadır. İşte bu âlemler Hakka nisbet edildiğinden en güzel varlıktır. 

Taht Allah’ın tahtıdır. Taht denildiği zaman aklımıza padişahlara ait güzel süslü bir mekan anlaşılır, burası Allah’ın tahtı olduğuna göre çok daha kıymetlidir. Taht, alt, aslında kürsi dedikleri şeydir, fevk yani üst de “Arş” tır. İnsana bunu nisbet edersek “Arş” bizim başımız olmakta, aklımız akl-ı kül bütün idare eden kürsi ise gönlümüz olmaktadır. Çünkü bütün âlem bu göğüste yaşanmaktadır. Esmâ âlemi, rûh, nûrlar âlemi hep burada yaşanmaktadır. Bundan aşağıda ayaklar sadece bir dayanak, mesnet ayaklarımız, ne varsa kalçaya kadar gövdemizin tamamı organlarımız ile birlikte ayaklar sadece birer araçtır. 

Kollar da bir araçtır, bizim gerçek varlığımız başımız ve gövdemizdir. Ayaklar ve kollar bunu hareket ettiren mekanızmadır. Aklı ile gönlü var olursa insan yaşayabiliyor. İşte Cenâb-ı Hakkın insanda iki tecellisi var, birisi akıl olarak Zât’ı ve sıfâtıyla akıla, isimleri ve fiilleri ile gönlümüze yani tahtına kürsisine hitap etmekte, Allah’ın kürsisi nasıl âlemi kaplamışsa senin de varlığını kürsin kaplamış oluyor. Duygular, yaşantılar, yapılan şeyler hep bunun içindedir, dolayısıyla aynı zamanda esmâ yani isimler âleminin zuhur mahalidir. Duygularımız, bağırışmalarımız, çağırışmalarımız, hissiyatlarımız, sevmelerimiz, muhabbetlerimiz yani iç âlemde yaşadığımız her şey bu gönül âleminde olmakta burası da “kürsi” dir, Allah’ın kürsisi yani zuhur mahalidir. Yani bir bakıma tahtıdır. 

Ve fevkıyyet ve tahtiyyetin Allah Teâlâ'ya nisbeti müsavi olduğu için, yani yukarısı yukarıda diye aşağısı aşağıda diye değerli veya değersiz hükmünde değil, ikisinin değeri ve tecellisi de müsavidir, bunun içinde altı cihet, ancak insana nisbetle zahir oldu ki, bu altı cihet: ön, arka, sağ, sol, alt, üsttür. Yoksa Cenâb-ı Hakk için iki cihet vardır taht ve fek. Altı cihet ise insanın varlığına göre oldu. Allah’a göre sağ, sol yok ki, sağ sol olması için ayrı bir varlık olması lazımdır, o varlığa göre varlığın sağı, solu olması lazımdır. 

Zîrâ zât-ı mutlaka bir sınır ile sınırlamaktan münezzehdir. İnsan suretinde kayıda girdiğinde meydana geldiğinde bu altı cihât ile sınırlanır olur; ve insan cemî'-i esmâ üzerine ihata sahibi olduğundan sûret-i Rahmân üzerinedir. Şeytan ne demişti, önden geleceğim, arkadan geleceğim, sağdan geleceğim, soldan geleceğim dedi iki şeyi söyleyemedi, alt ve üstü söyleyemedi, neden çünkü onlar Hakk’a aittir. Sağ, sol, ön, arka mahluka ait, alt ve üst Allah’a aittir. Biz orasını unuttu zannederiz, unuttu değil cüret edemedi, cüret edemedi de değil yapamadı, zâten yapamazdı da. Üsten ve alttan giriş Hakk’a aittir. 

Zîrâ ism-i Rahmân cemî'-i esmâyı içine alandır; ve bütün karşılıklı yönlerde mevcûddur. Şu halde "Hak, kulu tahtından, altından muhafaza eder" denildiği vakit, onda fevkıyyet yoktur, ma'nâsı anlaşılmamalıdır. Zîrâ yukarıda zikr olunan izâhât ile sabit oldu ki, Hak hakkında tahtiyyet ve fevkıyyet müsâvîdir. Yani altından muhafaza eder denmesi aynı zamanda üstünden de muhafaza eder denmesidir. Yani altından muhafaza eder de üstünden muhafaza etmez diye kayıt altına alınmamalıdır çünkü Hakk her iki taraftan âlem bunu bilse de bilmese de her iki taraftan muhafaza etmektedir. Âyet-i kerimede onlara üstünden gelir dendi, hadis-i şerifte de Allah’ın ipini uzâtsanız yerde Allah’a ulaşırdı demesi ipe göre yani bir itibara göre ip fevkiyet, değdiği yer de tahtiyet olmaktadır. İşte bunların ikisi de caizdir.[16] 

----------------

 قُلْ أَيُّ شَيْءٍ أَكْبَرُ شَهَادةً قُلِ اللّهِ شَهِيدٌ بِيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ لأُنذِرَكُم بِهِ وَمَن بَلَغَ أَئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ أَنَّ مَعَ اللّهِ آلِهَةً أُخْرَى قُل لاَّ أَشْهَدُ قُلْ إِنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ وَإِنَّنِي بَرِيءٌ مِّمَّا تُشْرِكُونَ {الأنعام/19}

 “Kul eyyu şey-in ekberu şehâde(ten) kuli(A)llâh(u) şehîdun beynî ve beynekum ve ûhiye ileyye hâzâ-lkur-ânu li-unzirakum bihi vemen belaġ(a) e-innekum leteşhedûne enne me’a(A)llâhi âliheten uhrâ kul lâ eşhed(u) kul innemâ huve ilâhun vâhidun ve-innenî berî-un mimmâ tuşrikûn(e)” De ki: “Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür?” De ki: “Allah benimle sizin aranızda şahittir. İşte bu Kur’an bana, onunla sizi ve eriştiği herkesi uyarayım diye vahy olundu. Gerçekten siz mi Allah ile beraber başka ilâhlar olduğuna şahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben şahitlik etmem.” De ki: “O, ancak tek bir ilâhtır ve şüphesiz ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.” (6/19)

----------------

 Bu âyetin efendimiz (s.a.v.) i ilgilendiren yönü olduğu gibi, biz ümmeti muhammed ilgilendiren yönüde vardır.

 İslam dini müşahade ve şahitlik dinidir. Ve bu şahitliğin en büyüğü Allah c.c. ün Uluhuhiyet mertebesi itibariyle resülüne, risalet mertebesi ve sizler ifadesi ile ümmeti ile abdiyet mertebesi arasında şahittir. Kûr’ân zâttır, efendimize vahy olunan zâtın ma’nâlarının hafifleyere tenezzül ederek bir batında doğan kardeşi insan ile buluşmasıdır. Efendimiz “mübeşşiran ve neziran” dır. Bu müjdeyle beraber ümmet-i davet ve ümmet-i icabeti uyarmaktadır. 

 Kendi hayali ve vehimi anlayışı ile uydurdukları ilahlara şahitlik edenlerin er ya da geç yalanları ortaya çıkacaktır. Efendimiz (s.a.v.) in bu hayali ilâhlara şahitli etmediği gibi, biz ümmetininde şahitlik etmemiz lazımdır.

 Hüve olan ilah vahid-birdir… Bir gibi görünenler aslında vahid-birin tekrarından başka bir şey değildir. Her bir tecelli mahallinde zuhur eden farklı bir ilâh değil. İlâh-ı vahid den başkası değildir. 

----------------

 الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءهُمُ الَّذِينَ خَسِرُواْ أَنفُسَهُمْ فَهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ {الأنعام/20}

 “Ellezîne âteynâhumu-lkitâbe ya’rifûnehu kemâ ya’rifûne ebnâehum ellezîne hasirû enfusehum fehum lâ yu/minûn(e)” Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (Peygamberi) kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini ziyana sokanlar var ya, işte onlar inanmazlar. (6/20)

----------------

 Kitap verilenler Musevi ve Hristiyanlardır, zâhiri bakımdan bu öz oğulları gibi tanıdıklıkları varsa da hakkı örtmek için inanmazlar. Birde kendi varlıklarında tarikat ehli ve hakikat ehli olanlar vardır, peygamber efendimize bu mertebelerden gerçek arifane olanlardır. 

----------------

 وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ إِنَّهُ لاَ يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ {الأنعام/21}

 “Vemen azlemu mimmeni-fterâ ‘ala(A)llâhi keziben ev kezzebe bi-âyâtih(i) innehu lâ yuflihu-zzâlimûn(e)” Kim Allah’a karşı yalan uydurandan, ya da O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalimdir? Şüphesiz ki, zalimler kurtuluşa eremez. (6/21)

----------------

 Allah’a karşı yalan uydurma kendi varlığını ortaya koyarak Allah c.c. varlığını inkar içinde bulunmaktır. Âyet ise işarettir. Onun Allah’lık işaretlerini yalanlayan nefsi emmarenin karanlığı ve zalimliğindedir. 

----------------

 وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذِينَ أَشْرَكُواْ أَيْنَ شُرَكَآؤُكُمُ الَّذِينَ كُنتُمْ تَزْعُمُونَ {الأنعام/22}

 “Veyevme nahşuruhum cemî’an sümme nekûlu lillezîne eşrakû eyne şurakâukumu-llezîne kuntum tez’umûn(e)” Onları tümüyle (mahşere) toplayıp da Allah’a ortak koşanlara, “Nerede, ilâh olduklarını iddia ettiğiniz ortaklarınız?” diyeceğimiz günü hatırla. (6/22)

----------------

 ثُمَّ لَمْ تَكُن فِتْنَتُهُمْ إِلاَّ أَن قَالُواْ وَاللّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ {الأنعام/23}

 “Sümme lem tekun fitnetuhum illâ en kâlû va(A)llâhi rabbinâ mâ kunnâ muşrikîn(e)” Sonunda onların manevraları, “Rabbimiz Allah’a andolsun ki biz (O’na) ortak koşanlar değildik” demelerinden başka bir şey olmayacaktır. (6/23)

----------------

 Bu ayet-i kerimede sonunda cem olup toplandıklarında hakiatten kaçacak yer olmadığı için “Na” bizim Rabbimiz Allah demelerinden daha başa bir şey olmayacaktır. 

 Bizler daha bugünden kendi varlığımızda bu hakikatini idrak edip kıyametimizi koparıp bizim rabbimiz Allah c.c. dememiz en güzel yol olacaktır.

----------------

 انظُرْ كَيْفَ كَذَبُواْ عَلَى أَنفُسِهِمْ وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ {الأنعام/24}

 “Unzur keyfe kezebû ‘alâ enfusihim vedalle ‘anhum mâ kânû yefterûn(e)” Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve iftira edip durdukları şeyler (uydurma ilâhları) onları nasıl yüzüstü bırakıp kayb oluverdi? (6/24)

----------------

 Zâten bu ilâhları kendi nefislerinin uydurması idi ve kendi kendilerine bu hayali rabler hakkında yalan söylediler, Hakk aşikar olunca hayali rableride gündüzün ortaya çıkması gibi gece içinde parlayan yıldızlar gibi ışıkları söndü ve kayboluverdi.

----------------

 وَمِنْهُم مَّن يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَن يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا وَإِن يَرَوْاْ كُلَّ آيَةٍ لاَّ يُؤْمِنُواْ بِهَا حَتَّى إِذَا جَآؤُوكَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِنْ هَذَآ إِلاَّ أَسَاطِيرُ الأَوَّلِينَ {الأنعام/25}

 “Veminhum men yestemi’u ileyk(e) vece’alnâ ‘alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu vefî âzânihim vakrâ(an) ve-in yerav kulle âyetin lâ yu/minû bihâ hattâ izâ câûke yucâdilûneke yekûlu-llezîne keferû in hâzâ illâ esâtîru-l-evvelîn(e)” İçlerinden, (Kur’an okurken) seni dinleyenler de var. Onu anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler (gereriz), kulaklarına ağırlık koyarız. Her türlü mucizeyi görseler de onlara inanmazlar. Hatta tartışmak üzere sana geldiklerinde inkâr edenler, “Bu (Kur’an) evvelkilerin masallarından başka bir şey değil” derler. (6/25)

----------------

 Çünkü bu âlemde Hakk’la birlikte yaşadıkları halde Hakk’ın varlığını perdelediler, bu perdelemeleri dolayısıylada Cenâb-ı Hakk onların kalplerini perdeledi, kulaklarında nefsi emareyi duyduklarından içinde olmalarından ağırlık konulmuştur. 

 “أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ= Esâtîru’l-evvelîn” terkibi Kûr’ân’da dokuz yerde geçer. Tefsir ve mealler buna “eskilerin masalları” anlamı verirler. “ أَ أَسَاطِير” kelimesi Kûr’ân’da fiil ve isim kalıplarıyla onaltı yerde geçer. Kelime­nin kökü “sin-tı-re = س ط ر ” harflerinden oluşur. Fiil hâli “سَطَرَ”dır ve “bir şeye hiza vermek, saf tutturmak” anlamına gelir. Mesela hizalı bir şekilde bina inşa etmek, hizalı bir şekilde ağaç dikmek ifade edilirken mecazen bu kelime kullanılır. Aynı kökten isim olan “مُصَيْطِر” kelimesi de Kûr’ân’da mecazi bir kullanıma sahiptir ve “kişileri hizaya sokan, onlara saf tutturan” anlamında olumsuz bir anlamda kullanılır.

 Fiilin “yazı yazmak” anlamına gelmesi de muhtemelen yazıyla “harflerin hizaya sokulması, anlamlı bir şekilde sıralanması, bir nevi harflere saf tutturulması” sebebiyledir. Nitekim “düzene sokmak, hizalamak” anlamı aynı kökten cetvel anlamına gelen “الْمِسْطَرَة”, “mala” anlamına gelen “المَسْطَرين”, “kasap bıçağı” anlamına gelen “السَّاطوُر”, “metinde hiza, dizi” anlamına gelen “السَّطْر”, “birini gözleyip hizaya sokmakla görevli kişi” anlamına gelen “المُسَيْطِرُ” kelimelerinde de vardır.

 Fiilin bu asli anlamını Kûr’ân’daki kullanım da teyid eder. Nüzul sırası dikkate alındığında kelimenin Kûr’ân’da ilk geçtiği yer Kâlem sûresinin birinci âyetidir. Bu ayrıca, kelimenin Kur’ân’daki fiil halindeki tek kullanımıdır. Âyette kâleme ve kâlemin yazdıklarına yemin edilmekte (وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ), böylece “مسطور” fiilinin kâlemle ilişkisi çok açık bir şekilde ortaya konmaktadır. Zâten Kâlem sûresinin 15. âyetinde de “أَسَاطِيرُ” kelimesi bu anlamda geçmektedir. Tefsirlerin Kâlem sûresinin ilk âyetinde geçen “وَمَا يَسْطُرُونَ” ifadesiyle ilgili olarak söyledikleri, kelimenin aslî ma’nâsını ortaya koyma adına önemli tespitlerdir.

 Kelimenin Tûr sûresinin 2. âyetindeki kullanımına (وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ) dair tefsirlerde geçen ifadeler de önemlidir. Âyette kitab kelimesinin sıfâtı olarak geçen “مسطور” kelimesine müfessirler genelde “yazılmış = مكتوب” anlamı verirler. “وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ” ifadesi satırlara dökülmüş,  yani kayda geçmiş, muhafaza edilmiş kitap anlamına gelir. Nitekim sonraki âyette bu işin yani satırlara döküp kayda geçirme işinin malzemesinden bahsedilmektedir (فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ). Kûr’ân’da iki yerde geçen “قِرْطَاسٍ / قَرَاطِيسَ” kelimesi de vahyi kayda geçirirken kullanılan malzemeyi (kırtasiye) ifade etmektedir.[17]

 Kelimenin aslî anlamına uygun tefsirlerin yapıldığı bir diğer kullanım da iki âyette geçen “كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا” şeklindeki kullanımlardır. Müfessirler iki âyette geçen “مَسْطُور” kelimesine “yazılmış” anlamı verirler. Hatta âyette geçen “كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا” şeklindeki ifadenin “كان ذلك عند الله مكتوبا” şeklindeki bir kıraatinden bahsederler ki bu, âyetin tefsiri mahiyetinde olmalıdır.

 Ancak aynı kökten olan “أأَسَاطِيرُ” kelimesinin geçtiği âyetlere sıra gelince, tefsir ve meallerin kelimeye “masallar, hikâyeler” anlamı vermeleri çok dikkat çekicidir. Kelime Kûr’ân’da dokuz yerde geçmektedir. Biri hariç kelimenin geçtiği sûrelerin tamamının Mekkî olması ve Mekke’de Ehl-i Kitab olmadığına dair algı, kelimeye bu anlamın verilmesinde etkili olmuş olabilir. Kelimenin geçtiği âyetlerden biri olan Furkan sûresinin 4. ve 5. âyeti şöyledir:

 “Görmezden gelenler, ‘Bu, Muhammed’in uydurup Allah’a mal ettiği şeydir. Başka bir topluluk da ona yardım ediyor’ dediler. Yanlış ve yalana saptılar. Şunu da dediler: ‘Bunlar öncekilerin satırlarında olanlardır; yazdırtmış, sabah akşam ona belletiliyor.’”

 4. âyette, Rasûlullah’ın tebliğ ettiği âyetlerin kendisine indirilen bir vahiy ürünü değil de başkalarının da yardımını alarak ortaya koyduğu yani “Allah bana vahyetti” diyerek insanlara okuduğu şeyler olduğunu söyleyenlerden bahsedilmektedir. Bu kişiler ayrıca “bunlar, öncekilerin satırlarında olanlar” diyorlar, Rasûlullah’ın onlara tebliğ ettiklerini, ona bazılarınca sabah-akşam imla ettirilen şeyler olduğunu söylüyorlar. Yani iddiaya göre Rasûlullah dinliyor sonra bunları yazdırıyor. Âyette geçen “اكْتَتَبَ” fiilinin istinsah ve istimlâ anlamına geldiği söylenir. Nitekim bazı müfessirler bu âyeti tefsir ederken, âyette sözü edilen kişilerin, “Muhammed bunları Ehl-i Kitab’tan istinsah ediyor, onlardan kitaplarında olanların kendisine yazılmasını istiyor” şeklinde itirazda bulunduklarından bahsederler.

 “أَسَاطِيرُ” kelimesinin geçtiği bir başka âyet şöyledir:

 “Onlara âyetlerimiz okununca derler ki; Tamam dinledik; istesek onun aynısını biz de söyleriz. Bunlar, öncekilerin satırlarında olandan başka bir şey değildir.” (Enfâl, 8/31) Yukarıdaki âyette, kendilerine Kur’ân âyetleri okunduğunda, bunların kendileri için yeni bir şey olmadığını, daha önce de bunları duyduklarını, isteseler kendilerinin de aynısını okuyabileceklerini söyleyenlerden bahsedilmektedir. Nitekim devamında, kendilerine okunan âyetlerin öncekilerin satırlarında yani kitaplarında kayıtlı olduğunu söylüyorlar. Bunlar kendilerine okunan âyetlerin Muhammed (s.a.v.)’e Allah tarafından indirilen bir vahiy değil, onun önceki kitaplardan derlediği şeyler olduğunu düşünüyorlar. Nitekim bir sonraki âyette, kendilerine okunan âyetlerin yeni bir vahiy olmadığı hususunda kati bir kanaat taşıdıkları anlaşılmaktadır.

 Sonuç olarak Rasûlullah’a yapılan itirazların bir yönünü de “söylediğin şeyleri biliyoruz, bunlar önceki kitaplarda da var, yeni bir şey söylemediğine, zâten bildiğimizi, elimizde olanı tekrar ettiğine göre sana neden ayrı bir değer verip tabi olalım ki? Şeklindeki itiraz oluşturuyordu. Esasında bu, Kur’ân’ın ve Muhammed (s.a.v.)’in musaddık vasfının, itiraz edenler tarafından itirafı anlamına geliyordu.[18]

-----------------------------

 Esatür’ül Evvelin kelime araştırmasından sonra bu konuda İz-Efendi Babamın ifadelerine bakmak yararlı olacaktır.

 Burada bize lâzım olan geçmişte yaşanan bir hâdiseyi, hâdise olarak anlatmak değil, bizlerle ilgili olan halleri ortaya çıkarmaktır. Eğer Kûr’ân sadece geçmişte yaşayan bir peygamberin hayat hikâyesini bildirmiş olsaydı, “hikâye” kitabı olurdu. İşte bunun hakikatini anlamayan eski müşrikler, “esâtirul evvelin” (8/31) dediler. Yani “evvelki satırlar”. Kûr’ân-ı Kerîm için, “onların aktarılmasından başka birşey değil” dediler. Neden? Kendilerine tatbik edemedikleri, dışında kaldıkları içindir. İşte biz zâhir müslümanlar olarak yaptığımız iş, bundan başka birşey değildir. Aradaki fark bizim imân etmiş olmamız onların inkâr etmiş olmalarıdır. Dışındaki oluşumlara bakıyoruz. Bizim içinde bu yüzden eski satırlardan başka bir şey değildir. Onun hakîkatini yaşayabilmek için onun özüne intikâl etmemiz gerekiyor. İşte o zaman Kûr’ân okumaya başlıyoruz. Yoksa zâhirîyle lâfzı, kelâmı okumuş oluyoruz. Ve tabii neticesinde sevap kazanmış oluyoruz.[19]

----------------

 وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ وَيَنْأَوْنَ عَنْهُ وَإِن يُهْلِكُونَ إِلاَّ أَنفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ {الأنعام/26}

 “Vehum yenhevne ‘anhu veyen-evne ‘anh(u) ve-in yuhlikûne illâ enfusehum vemâ yeş’urûn(e)” Onlar başkalarını ondan (Kur’an’dan) alıkoyarlar, hem de kendileri ondan uzak kalırlar. Onlar farkına varmaksızın, ancak kendilerini helâk ediyorlar. (6/26)

----------------

 Nefsi emarenin karanlığında olanların zararları sadece kendilerine değil başkalında bu hakikate ulaşmasını engeleme üzeredir. Bu nefsi emarenin karanlığı ya kendilerine ateş, ya bir rüzgar ya da tufan şeklinde gelerek helaklarına sebep olmaktadır. 

----------------

 وَلَوْ تَرَىَ إِذْ وُقِفُواْ عَلَى النَّارِ فَقَالُواْ يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ وَلاَ نُكَذِّبَ بِآيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ {الأنعام/27}

 “Velev terâ iz vukifû ‘alâ-nnâri fekâlû yâ leytenâ nuraddu velâ nukezzibe bi-âyâti rabbinâ ve nekûne mine-lmu/minîn(e)” Ateşin karşısında durdurulup da, “Ah, keşke dünyaya geri döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve mü’minlerden olsak” dedikleri vakit (hâllerini) bir görsen! (6/27)

----------------

 Hitabda, hazır ve gaib aynı durumdadır…

- ≪Ateşe karşı durduruldukları zaman bir görsen...≫ (6/27) Mealine gelen ayet-i kerimedeki;

- ≪Görsen...≫

Kelimesine de muhatab, sadece Resulullah S.A. efendimiz değil, bütün görenlerdir… Yeri geldikçe hep sohbetlerde söyleniyor ya; Kur'an-ı Kerim eğer muhatab olarak sadece Hz. Peygamber'e S.A. indirilmiş olsaydı, bugün artık Kûr'ân-ın yeryüzünde olmaması lazım gelirdi. Çünkü O'na indirildi, O'nunla beraber gitmesi gerekirdi. Ama bugün var, kıyamete kadar da ver olacağına göre, demek ki; okuyanları olacak, muhatabları olacak, yaşayanlar olacak o hadiseyi. Aslında her birerlerimiz olacağız. Veya olmamız gerekiyor ve her ayeti bize geliyor. Hepimizin evinde bir tane, iki tane mealli veya mealsiz Kûr'ân var. Onun kabuğu, kâğıdı bizim olduğu gibi, bütün içindeki manalar da bize geliyor. Hepsi bize ait onların. İsrail'den de Semud ve Ad kavminden de bahsetse, hangi kavimden, neden bahsederse bahsetsin bizden bahsediyordur. Çünkü, o mertebelerin hepsi bizde mevcut. Uluhiyet mertebesini kendi bünyesinde bulunduran ve hakkın hüviyetinden kaynaklanan insanın; tabi ki bu mertebelerin hepsi kendisinde mevcut olacak. Olmazsa, insan olmaz zâten.[20]

----------------

 بَلْ بَدَا لَهُم مَّا كَانُواْ يُخْفُونَ مِن قَبْلُ وَلَوْ رُدُّواْ لَعَادُواْ لِمَا نُهُواْ عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ {الأنعام/28}

 “Bel bedâ lehum mâ kânû yuhfûne min kabl(u) velev ruddû le’âdû limâ nuhû ‘anhu ve-innehum lekâzibûn(e)” Hayır, (bu yakınmaları) daha önce gizlemekte oldukları şeyler onlara göründü (de ondan). Eğer çevrilselerdi, elbette kendilerine yasaklanan şeylere yine döneceklerdi. Şüphesiz onlar yalancıdırlar. (6/28)

----------------

 Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim. 

 349. Pervane gibi de tövbe ederler. Unutkanlık onları tekrâr ateş tarafına çeker.

Bu kimseler cezâ acılığını gördükleri vakit pervâne gibi bir daha bu ateşe yaklaşmamaya tövbe ederler. Fakat pervâne lambanın etrâfında ateşe çarptığını nasıl unutup tekrâr o ateşe gelirse, bunlar da o acılığı unuturlar, yine o kötü fiil tarafına gelirler. Nitekim âyet-i kerîmede (En’âm, 6/28) ya’ni “Sû-i amel sâhibleri azâbı gördükleri vakit tövbe ederler; ve eğer râhata reddolunsalar, kendilerinden nehyolunan şeye avdet ederlerdi; ve onlar muhakkak tövbelerinde yalancıdırlar” buyurulur.

350. Pervâne gibi uzaktan ateşi nur gördü ve yükü o tarafa bağladı.

“Yükü bağlamak”, sefer etmekten kinâyedir. Ya'ni, o kimse ezvâk-ı nefsâniyyeyi uzaktan nûr-ı sâf ve zevk-i hâlis gördü. Halbuki onların iç yüzü ateş idi. Ateşi göremedi. Onun sûretine aldanıp o tarafa teveccüh ve sefer etti. Nitekim pervâne dahi lambanın aydınlığını görüp o tarafa kendini çarpar, o aydınlıkta ateş olduğunu idrâk edemez.[21]

----------------

 وَقَالُواْ إِنْ هِيَ إِلاَّ حَيَاتُنَا الدُّنْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ {الأنعام/29}

 “Ve kâlû in hiye illâ hayâtunâ-ddunyâ vemâ nahnu bimeb’ûsîn(e)” Derler ki: “Hayat ancak dünya hayatımızdır. Artık biz bir daha diriltilecek de değiliz.” (6/29)

----------------

 Dünya hayatı aslen yok, hükmen vardır. Nefsi emmare yaşantısı üzere hayatını idame ettirenler hayata aslen değil, hayalen baktıklarından bardağın dolu tarafından bakamazlar ve ancak hayat dünya hayatındaki hayatımızdır derler. “Hayat” Cenâb-ı Hakk’ın subuti sıfâtlarından olduğundan hakikatte ona bağlıdır. Ve bâtın-i ahiri ilgilendiren tarafı da vardır. Bundan haberdar olmadıklarından ahirete doğumu ve hayatıda inar etmektedirler. 

Hayalde yaşayan, bu dünya hayatında hakikatte dirilmeyen hayalden, hayale geçecektir. 

----------------

 وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُواْ عَلَى رَبِّهِمْ قَالَ أَلَيْسَ هَذَا بِالْحَقِّ قَالُواْ بَلَى وَرَبِّنَا قَالَ فَذُوقُواْ العَذَابَ بِمَا كُنتُمْ تَكْفُرُونَ {الأنعام/30}

 “Velev terâ iz vukifû ‘alâ rabbihim kâle eleyse hâżâ bilhakk(i) kâlû belâ verabbinâ kâle fezûkû-l’azâbe bimâ kuntum tekfurûn(e)” Rab’lerinin huzurunda durduruldukları vakit (hâllerini) bir görsen! (Allah) diyecek ki: “Nasıl, şu (dirilmek) gerçek değil miymiş?” Onlar, “Evet, Rabbimize andolsun ki, gerçekmiş” diyecekler. (Allah), “Öyleyse inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı tadın azabı!” diyecek. (6/30)

----------------

 Rabblerinin huzurubda durduruldukları vakit bir görsen! “Terâ” Sen görsen… Âyet efendimiz (s.a.v.) in şahsında biz okuyan ümmetine ifade etmektedir. Bu âyeti okuduğumuzda “Te” sen “raa” görsen… Yani müşahadeye geçilmesi istenmektedir. Kendi varlığında bunun idrak edip şuhud edebilirsek. Zâten nasıl dirilindiği ve kıyam edildiğinin Allah’ın hitabıyla tüm zerreleri ile hissedip görüldüğü zaman, dirilmemin ve dirilenlerin hitabı da tüm varlık ile duyulacaktır… 

----------------

 قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِلِقَاء اللّهِ حَتَّى إِذَا جَاءتْهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً قَالُواْ يَا حَسْرَتَنَا عَلَى مَا فَرَّطْنَا فِيهَا وَهُمْ يَحْمِلُونَ أَوْزَارَهُمْ عَلَى ظُهُورِهِمْ أَلاَ سَاء مَا يَزِرُونَ {الأنعام/31}

 “Kad hasira-lleżîne keżżebû bilikâ-i(A)llâh(i) hattâ izâ câet-humu-ssâ’atu baġteten kâlû yâ hasratenâ ‘alâ mâ ferratnâ fîhâ vehum yahmilûne evzârahum ‘alâ zuhûrihim elâ sâe mâ yezirûn(e)” Allah’ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar gerçekten ziyana uğramıştır. Nihayet onlara ansızın o saat (kıyamet) gelip çatınca, bütün günahlarını sırtlarına yüklenerek, “Hayatta yaptığımız kusurlardan ötürü vay hâlimize!” diyecekler. Dikkat edin, yüklendikleri günah yükü ne kötüdür! (6/31)

----------------

 (En'am, 6/103. ayetin tefsirine bkz.)

----------------

 وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلاَّ لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَلَلدَّارُ الآخِرَةُ خَيْرٌ لِّلَّذِينَ يَتَّقُونَ أَفَلاَ تَعْقِلُونَ {الأنعام/32}

 “Vemâ-lhayâtu-ddunyâ illâ la’ibun velehv(un) veleddâru-l-âhirati hayrun lillezîne yettekûn(e) efelâ ta’kilûn(e)” Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir. Elbette ki ahiret yurdu Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız? (6/32)

----------------

 Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim…

 3472. Hakk Teâlâ buyurdu ki: "Dünyâ laib ve lehvdir ve siz çocuklarsınız; ve Hakk Teâlâ doğruyu buyurur." Bu beyt-i şerîfde sûre-i Hadîd’de vâki’ (Hadîd, 57/20) ya’nî “Hayât-ı dünyâ ancak oyun ve lehvdir.” Ve sûre-i En’âm’da kezâ (En’âm, 6/32) [Dünyâ hayâtı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir] âyet-i kerîmelerine işâret buyrulur; ve oyuncak ve mâlâya'nî ile meşgûliyet ise ancak çocuklara mahsûstur. Ve laib u lehvden ibâret bulunan dünyânın lezzât ve şehevâtında müstağrak olan insanların çocuklardan farkı olmadığından, Hak Teâlâ dünyânın ahvâlini Kurân-ı Kerîm’ de pek doğru olarak buyurdu.

3473. Sen oyundan dışarıya gitmedin, çocuksun; rûhun tahareti olmaksızın ne vakit tâhir olursun?

Mü’minin tahâret-i zâhirîsi ve bâtınîsi vardır. Tahâret-i zâhirîsi gusül ve abdest ve istincâ ve istibrâ sûretiyle te’mîn olunur. Tahâret-i bâtını, ancak rûhun âlem-i süflîye olan muhabbet ve alâkâtını kesmek ve onun yerine hubb-i İlâhîyi ikâme etmek ile olur. Ey sâlik zâhirini temizledin; fakat rûhunu lezzât ve şehevât-ı dünyeviyyeye meyilden temizliyemedin. Rûhun temizlenmedikçe, tâhir olmazsın.[22]

----------------

 قدْ نَعْلَمُ إِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الَّذِي يَقُولُونَ فَإِنَّهُمْ لاَ يُكَذِّبُونَكَ وَلَكِنَّ الظَّالِمِينَ بِآيَاتِ اللّهِ يَجْحَدُونَ {الأنعام/33}

 “Kad na’lemu innehu leyahzunuke-llezî yekûlûn(e) fe-innehum lâ yukezzibûneke velâkinne-zzâlimîne bi-âyâti(A)llâhi yechadûn(e)” Ey Muhammed! Biz çok iyi biliyoruz ki söyledikleri elbette seni incitiyor. Onlar gerçekte seni yalanlamıyorlar; fakat o zalimler Allah’ın âyetlerini inadına inkâr ediyorlar. (6/33)

----------------

 “na’lemu” Biz biliyoruz âyetin bu bölümü zâtidir. Ve devamı ile Uluhiyet mertebesinin haberi ahadiyet mertebesinden anlatılmaktadır. İlmi olarak Muhammediyet mertebesinin idrak edenin kendi varlığında bu incinmeyi anlaması gereklidir. Ahadiyet mertebesinde nefsi emmarenin zulmet karanlığı içinde olaranlar Allah’lık işaretlerini inkar edip yalanlamaktadırlar…

 Efendimiz (s.a.v.) i tasdik edip onaylayanlar olduğu gibi inkar edenler olmuştur. Bu irfaniyet yolunda olanlar içinde geçerlidir. Her ne kadar sevenleri olduğu gibi, kendilerinin inarcılarıda olmaktadır. Ahmed Avni Konuk’un bu konuda yazdığı şerhlerde açıklamaları mevcuttur.

----------------

 وَلَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِّن قَبْلِكَ فَصَبَرُواْ عَلَى مَا كُذِّبُواْ وَأُوذُواْ حَتَّى أَتَاهُمْ نَصْرُنَا وَلاَ مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِ اللّهِ وَلَقدْ جَاءكَ مِن نَّبَإِ الْمُرْسَلِينَ {الأنعام/34}

 “Velekad kuzzibet rusulun min kablike fesaberû ‘alâ mâ kuzzibû veûzû hattâ etâhum nasrunâ velâ mubeddile likelimâti(A)llâh(i) velekad câeke min nebe-i-lmurselîn(e)” Andolsun ki, senden önce de birçok Peygamberler yalanlanmıştı da onlar yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine karşı sabretmişler ve nihayet kendilerine yardımımız yetişmişti. Allah’ın kelimelerini değiştirebilecek bir güç de yoktur. Andolsun peygamberler ile ilgili haberlerin bir kısmı sana gelmiş bulunuyor. (6/34)

----------------

 Hakikat-i Muhammedi programının Âdem a.s. dan Muhammed (s.av.) kadar olan tüm resülleri – risalet mertebesi inarcılar tarafından ylanlanmıştı. Sabır esmâsı son esmâdır. Tüm resüller kendilerindeki hakikate eziyet karşısında “Nasru-na” zâti yardım ile desteklenmiştir. 

 “Men Sabera zafera” Kim sabretti zafere ulaştı denmiştir. Kendi varlığında bu resüllerin yaşantısını idrak edip hal etmeye çalışan irfan ehlide bu eziyetler ile karşılaştıkları ve bu yolda boyunlarını verdikleri bilinen bir gerçektir. 

 Hz. Mûsâ “Kelimullah” Allah’ın konuştuğu kişi, Hz. İsâ Kelimetullah, Allahü teâlânın kelimesi demektir. Hz. Muhammed ise Cevami’ül Kelim, kelimelere camidir. 

 Bunları değiştirebilecek güç yoktur. Haber ulaştıran resüllerin haberinin bir kısmı Muhammediyet mertebesine ulaşmıştır. 

----------------

 وَإِن كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ إِعْرَاضُهُمْ فَإِنِ اسْتَطَعْتَ أَن تَبْتَغِيَ نَفَقًا فِي الأَرْضِ أَوْ سُلَّمًا فِي السَّمَاء فَتَأْتِيَهُم بِآيَةٍ وَلَوْ شَاء اللّهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدَى فَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِلِينَ {الأنعام/35}

 “Ve-in kâne kebura ‘aleyke i’râduhum fe-ini-steta’te en tebteġiye nefekan fî-l-ardi ev sullemen fî-ssemâ-i fete/tiyehum bi-âye(tin) velev şâa(A)llâhu leceme’ahum ‘alâ-lhudâ felâ tekûnenne mine-lcâhilîn(e)” Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse; bir delik açıp yerin dibine inerek yahut bir merdiven kurup göğe çıkarak onlara bir mucize getirmeye gücün yetiyorsa durma, yap! Eğer Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzere toplardı. O hâlde, sakın cahillerden olma. (6/35)

----------------

 Yerden gelen ilim, ilm-i ledün ve göten gelen ise vahiydir. Bunlar vehbidir, yani Hakk tarafından kulu olan resülüne ulaşmaktadır. Kendi çabası ile bunları elde etmesinin imkanı yoktur. Hakk’tan yüz çevirenlerin durumunu da ancak Allah yani uluhiyet mertebesi ilmi ilâhi program da sabittir.

----------------

 إِنَّمَا يَسْتَجِيبُ الَّذِينَ يَسْمَعُونَ وَالْمَوْتَى يَبْعَثُهُمُ اللّهُ ثُمَّ إِلَيْهِ يُرْجَعُونَ {الأنعام/36}

 “İnnemâ yestecîbu-llezîne yesme’ûn(e) velmevtâ yeb’asuhumu(A)llâhu sümme ileyhi yurce’ûn(e)” Ancak işiten kimseler davete icabet eder. Ölüleri ise (yalnızca) Allah diriltir. Sonra da hepsi O’na döndürülürler. (6/36)

----------------

 Mesnevi-i Şerif bilindiği gibi dinle bu neyden diye başlar. 

 Mesnevî-i Şerîf’e "dinle" hitâbı ile başlanması da, insâni kemâlâttan olan ilim ve irfânın, insanda kulak yolundan oluşacağına işârettir. Ve Kûr’ân-ı Kerîm'de de işitmek, görmenin önüne alınmıştır. Nitekim Firavun'u dâvete me’mûr olan Mûsâ ve Hârûn (aleyhime's-selâma)a hitâben Hak Teâlâ, Tâhâ sûresinde “lâ tehâfâ innenî meakumâ esmâu ve erâ” (Tâhâ, 20/46) Yâni "Korkmayınız, muhakkak ben sizinle beraberim. İşitirim ve görürüm" buyurmuştur. Başka ayetlerde de benzer ifâdeler oldukça çoktur.[23]

 Bunun içinde nasıl bir radyodan bir kanalı dinlemek için onun ayarını bulmamız gerekiyor. Kulaklarımızıda o kanalı dinlemek için ayarlamamız gereklidir. O kanalda Hakk’ın kanalında başkası değildir. Ölünün diriltilmesi öldükten sonra dirilme olduğu gibi bu dünya hayatında kulkalarından hakk’ın nefhası olan “venefahtü” üflenerek dirilmektir. Sonra da hayalde ve hakiatte olanların döneceği yer Allah’tır. Hayalde olan gafleti ile hakikate olan ise irfaniyetiyle dönecektir.

----------------

 وَقَالُواْ لَوْلاَ نُزِّلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِّن رَّبِّهِ قُلْ إِنَّ اللّهَ قَادِرٌ عَلَى أَن يُنَزِّلٍ آيَةً وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ {الأنعام/37}

 “Ve kâlû levlâ nuzzile ‘aleyhi âyetun min rabbih(i) kul inna(A)llâhe kâdirun ‘alâ en yunezzile âyeten velâkinne ekserahum lâ ya’lemûn(e)” Dediler ki: “Ona Rabbinden bir mucize indirilse ya!” (Ey Muhammed!) De ki: “Şüphesiz Allah’ın, bir mucize indirmeğe gücü yeter. Fakat onların çoğu bilmiyor.” (6/37)

----------------

 Burada ki yaklaşım Mûseviyet mertebesinin inkarcı yaklaşımıdır. “Rabbinden bir ayet-işaret-mucize indirilse” Kûr’an ayetleri başlı başına ilmi mucizedir.

 Bugünkü anlayışta hayali ve vehimi kerametler beklendiği gibi, asl olan ilmi keramet ve ilmi işaretlerden gelen ilhamat ve doğuşatlardır.

----------------

 وَمَا مِن دَآبَّةٍ فِي الأَرْضِ وَلاَ طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ إِلاَّ أُمَمٌ أَمْثَالُكُم مَّا فَرَّطْنَا فِي الكِتَابِ مِن شَيْءٍ ثُمَّ إِلَى رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ {الأنعام/38}

 “Vemâ min dâbbetin fî-l-ardi velâ tâ-irin yatîru bicenâhayhi illâ umemun emsâlukum mâ ferratnâ fî-lkitâbi min şey-/(in) sümme ilâ rabbihim yuhşerûn€” Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler. (6/38)

----------------

 Bütün bunlar Cenâb-ı Hakk (c.c)’ı o mertebedeki ümmetleri yâni topluluklarıdır. Günümüzde bilimsel çalışmalar neticesinde daha net bir şekilde bütün hayvanların kendilerine has belirli bir düzen içerisinde yaşadıkları ortaya çıkmıştır. 

Ve bütün bu hayvanların kendi hayâtları kendi âlemleridir, örneğin havada sürüler halinde uçan kuşları düşünelim, sürü halinde dahi muazzam bir düzen içerisinde uçmaktadırlar, bu uçuş sırasında en başta uçan kuş Efendimiz (s.a.v)’in o mertebedeki temsilcisi konumundadır. Ve Efendimiz (s.a.v) bu yön ile onlara rahmettir. 

Bu şekilde ister bâtıni ister zâhiri olsun hangi topluluğun başında kim var ise, bunu bilse de bilmese de Efendimiz (s.a.v)’in vekilidir. Bu vekillik iyi ve kötü hepsini kapsamaktadır çünkü iyilere bu vekilliği verip kötülere vermemek onlar için ayrı bir mertebe tahsisini gerektirir ki hakîkati Muhammediyye açısından böyle bir şey olması mümkün değildir. Zâhiren o kötü denilen eksi işler yapsa da bunları yapması onun Mudill yönünden kemâlidir, Kahhar yönünden vekilidir, Cebbâr yönünden vekilidir, başka bir şekilde gayr düşünmek cehaletin en büyüğü olur. Tabî zâhiri olarak bunların kötü oldukları anlatılabilir ancak irfân ehli için böyle bir şey söz konusu değildir.[24] 

- “Biz kitâbda hiç bir şeyi eksik etmedik.”(6/38)

- “Her şeyi onda, ayrıntıları ile açıkladık”(17/12) Anlatılan mânâların bir icabıdır ki Resûlüllah (s.a.v.) efendimizin milleti, milletlerin hayırlısıdır. Getirdiği din, tüm dinleri hükümsüz bırakmıştır, kaldırmıştır. Çünkü Resûlüllah (s.a.v.) efendimiz, diğerlerine gelenlerin hepsi ile gelmiştir üstelik, onlara verilmeyenleri de getirmiştir. 

Kûr’ân-ı Kerîm içerisinde Tevrat, Zebur, İncil hepsi mevcûttur. Mûsâ (a.s.) ile ilgili âyetler Tevrati âyetlerdir ve doğru olanlarıdır. Îsâ (a.s.)’dan bahseden âyetler İncil’dir. Ayrıca onlarda olmayanlarda mevcûttur. 

Onların bu noksanlıkları icabı, dinleri kaldırıl-mış, kemâli icabı Resûlüllah (s.a.v.) efendimizin dini ise tamlığı ile meşhur olmuştur. 

 Çünkü onların özü Kûr’ân-ı Kerîm’e hiç bozulmadan hakîkatleriyle gelmiştir.[25] 

----------------

 وَالَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا صُمٌّ وَبُكْمٌ فِي الظُّلُمَاتِ مَن يَشَإِ اللّهُ يُضْلِلْهُ وَمَن يَشَأْ يَجْعَلْهُ عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ {الأنعام/39}

 “Vellezîne kezzebû bi-âyâtinâ summun vebukmun fî-zzulumât(i) men yeşe-i(A)llâhu yudlilhu vemen yeşe/ yec’alhu ‘alâ sirâtin mustekîm(in)” Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içerisindeki birtakım sağırlar ve dilsizlerdir. Allah, kimi dilerse onu şaşırtır. Kimi de dilerse onu dosdoğru yol üzere kılar. (6/39)

----------------

 O kimseler biz ile birlikte âyetlerimizi yalanlarlar. Zâti olan bu âyet zâtımız ile işaretlerimizi yalanlatılırlar. Bir bakıma kendilerinde bulunan zât-i işaretlerimizi inkar ettiler. Nefsi emarenin zulmeti ve karanlığı içinde konuşup, duysalar bile hakikati söylemezler, dilsizdirler. Hakikati duymadıklarından sağırdırlar. Kişinin mudil veya hadi esmâsı üzerine olması “şae” dileyip onu o mertebe üzerine “ceal” kılması üzere ayan-ı sabite programına bağlıdır.

----------------

 قُلْ أَرَأَيْتُكُم إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُ اللّهِ أَوْ أَتَتْكُمُ السَّاعَةُ أَغَيْرَ اللّهِ تَدْعُونَ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ {الأنعام/40}

 “Kul eraeytekum in etâkum ‘azâbu(A)llâhi ev etetkumu-ssâ’atu eġayra(A)llâhi ted’ûne in kuntum sâdikîn(e)”

 (Ey Muhammed!) De ki: “Söyleyin bakalım. Acaba size Allah’ın azabı gelse veya size kıyamet saati gelip çatsa (böyle bir durumda) siz Allah’tan başkasını mı çağırırsınız? Eğer (putların size yararı dokunduğu iddianızda) doğru söyleyenlerseniz (haydi onları yardıma çağırın). (6/40)

----------------

 بَلْ إِيَّاهُ تَدْعُونَ فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ إِلَيْهِ إِنْ شَاء وَتَنسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ {الأنعام/41}

 “Bel iyyâhu ted’ûne feyekşifu mâ ted’ûne ileyhi in şâe vetensevne mâ tuşrikûn(e)” Hayır! (Bu durumda) yalnız O’na dua edersiniz, O da dilerse (kurtulmak için) dua ettiğiniz sıkıntıyı giderir ve siz o an Allah’a ortak koştuklarınızı unutursunuz.” (6/41)

----------------

 Şeriat mertebesinde “dua” her hangi bir istek veya sıkıntıdan kurtulmak için yapılır. Tarikat mertebesinde ise buna kişinin duyguları katılır. Hakikat mertebesinde kişinin kendisi yoktur, onun için talebi olmadığından dua da edemez. Hakikat mertebesinin duası da “kün fe yekün” ol dur. 

 Nusret Babam r.a. bir gün kendisine gelip dua eden bir kişiye sen dua et ben “amin” diyeyim diyerek. Onun edeceği duaya onun mertebesinden “ol” diyeceğini ifade etmiştir. 

----------------

 وَلَقَدْ أَرْسَلنَآ إِلَى أُمَمٍ مِّن قَبْلِكَ فَأَخَذْنَاهُمْ بِالْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء لَعَلَّهُمْ يَتَضَرَّعُونَ {الأنعام/42}

 “Velekad erselnâ ilâ umemin min kablike feehaznâhum bilbe/sâ-i ve-ddarrâ-i le’allehum yetedarra’ûn(e)” Andolsun, senden önce bir takım ümmetlere de peygamberler gönderdik. (Peygamberlerini dinlemediler.) Sonunda, yalvarsınlar da tövbe etsinler diye onları şiddetli yoksulluk ve darlıklarla yakaladık. (6/42)

----------------

Zâhir anlamda böyle, dervişler içinde, gönül âlemine hemen kolayca gireceğinizi mi zannettiniz, bu imtihanlardan geçmeden, bu incelmeden geçmeden, bu eğitimden geçmeden. 

İşte bizim bedenimizi ve varlığımızı fakirlik ve sıkıntı tutacaktır, fiziksel darlık bedenimize olacak, iç bünyemizde de kabz hali olacaktır. Esmâ-i İlâhiyye den her bir celâlî esmânın bu vücûdu kendi istikametinde kullanmaya çalışması bünyedeki darlık ve fakirlitir, o kadar çok darlık vardır, bu içerdeki kabz bedenle harekete geçiyor, eğer Esmâ-i İlâhiyye terbiyesinde iseniz Hakikat-i Muhammediyeyi idrak edemediğinizden tevbe edersiniz ve bu kabz hali sizden geçer. Ve bast hali oluşur.

----------------

 فَلَوْلا إِذْ جَاءهُمْ بَأْسُنَا تَضَرَّعُواْ وَلَكِن قَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ {الأنعام/43}

 “Felevlâ iz câehum be/sunâ tedarra’û velâkin kaset kulûbuhum vezeyyene lehumu-şşeytânu mâ kânû ya’melûn(e)” Hiç olmazsa onlara azabımız geldiği zaman yakarıp tövbe etselerdi ya. Fakat (onu yapmadılar) kalpleri katılaştı. Şeytan da yapmakta olduklarını zâten onlara süslü göstermişti. (6/43)

----------------

Âdem = Hakikat-i İlâhiyye’yi, Havvâ = Hakikat-i nefsâniyye’yi Şeytan = Hakikat-i vehim ve hayaliyye’yi ifade etmektedir. 

Zâhiren her ne kadar bunlar birbirlerinden ayrı, zıt, düşman gibi gözüküyorlar ise de bâtınen birer mertebe ve geçiştirler. Bunlardan her biri kendini ayrı gördüğü sürece düşman hakikatini idrak edip, anlayıp eğittiğinde de dost olur. Âdeme, yani hakikatine ulaşmak için (şeytan) dan Havvâ’ya, oradan Âdem’e geçmek gerekir

شَيْطَانٌ (şeytan) 

(ن) nun (ا) elif (ط) tı (ى) ye (ش) şın, harflerinden meydana gelmektedir. Toplarsak; 50 1 9 10 300 (300+10+9+1+50=370) değer sayısı olur. (3+7=10) (1-0) (3+1+9=13) (1+5=6) çıkan sayı değerleri görüldüğü gibi, (10) (1-0) (13) (6)dır. (6) şeytanın kabullenmediği imânın altı şartıdır. (13) bilindiği gibi Hakikat-i Ahmediyye’dir ve şeytanın dahi bağlı olduğu yer orasıdır. (1) Tevhid-i Hakiki, Hakk’ın birliğidir. (0) âlemin ve şeytanın aslında yok olan hayâlidir. (10) ise İseviyyet mertebesidir ki; bugünkü haliyle, çoğunlukla şeytanın “tantana”sını ortaya çıkarmaktadırlar.[26] 

----------------

 فَلَمَّا نَسُواْ مَا ذُكِّرُواْ بِهِ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ أَبْوَابَ كُلِّ شَيْءٍ حَتَّى إِذَا فَرِحُواْ بِمَا أُوتُواْ أَخَذْنَاهُم بَغْتَةً فَإِذَا هُم مُّبْلِسُونَ {الأنعام/44}

 “Felemmâ nesû mâ zukkirû bihi fetahnâ ‘aleyhim ebvâbe kulli şey-in hattâ izâ ferihû bimâ ûtû ehaznâhum baġteten fe-izâ hum mublisûn(e)” Derken onlar kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, (önce) üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Sonra kendilerine verilenle sevinip şımardıkları sırada, onları ansızın yakaladık da bir anda tüm ümitlerini kaybedip yıkıldılar. (6/44)

----------------

 Nefis terbiyesi eğitiminden geçtikten sonra Hakikat-i Muhammediyeyi hatırlayıp tekrar eski hallerine dönerlerse ve aklı küll kapıları açılıp nefsi istikametinde kullananlar bununla şımarıp sevinci içinde yakalanıp tüm ümitlerini kaybederler. Bunun ile geniş bilgi için ibretli dosyalara bakınız. 

----------------

 فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُواْ وَالْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ {الأنعام/45}

 “Fekuti’a dâbiru-lkavmi-llezîne zâlemû velhamdu li(A)llâhi rabbi-l’âlemîn(e)” Böylece zulmeden o toplumun kökü kesildi. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. (6/45)

----------------

 Aslında kendi varlıklarında kendilerine nefsi emmarelerinin zulmü kendi hakikatlerinin köklerini kesti. 

 Hamd o âlemlerin Rabbi, Yukarıda Hamd’ın başındaki (El) takısının özelliklerini kısmen de olsa görmüştük, şimdi ise, hamd-ı kendi (8) mertebeleri itibarı ile görüp anlamaya çalışılması lazımdır. 

 Bunun için Fatiha sûresi 2. Âyet tefsirine bakınız.[27]

----------------

 قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَخَذَ اللّهُ سَمْعَكُمْ وَأَبْصَارَكُمْ وَخَتَمَ عَلَى قُلُوبِكُم مَّنْ إِلَهٌ غَيْرُ اللّهِ يَأْتِيكُم بِهِ انظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الآيَاتِ ثُمَّ هُمْ يَصْدِفُونَ {الأنعام/46}

 “Kul eraeytum in ehaza(A)llâhu sem’akum veebsârakum vehateme ‘alâ kulûbikum men ilâhun ġayru(A)llâhi ye/tîkum bih(i) unzur keyfe nusarrifu-l-âyâti üsmme hum yasdifûn(e)” De ki: “Ne dersiniz, eğer Allah sizin kulağınızı ve gözlerinizi alır, kalplerinizi de mühürlerse, Allah’tan başka onu size (geri) getirecek ilâh kimmiş?” Bak, biz âyetleri değişik biçimlerde nasıl açıklıyoruz, sonra onlar nasıl yüz çeviriyorlar? (6/46)

----------------

 Ahadiyet mertebesinin risalet mertebesinden istediği hitap, “Kul” “Kaf 100” “Lam 30” toplarsak 130 dur. Sıfırı kaldırırsak kalan 13 tür. Resülûllah efendimiz (s.a.v.) in şifre rakamından denmektedir. 

Hakikati duymanın, hakikati müşahade etmenin ve gönlün mühürlenerek perdelenmesinin ve geri tekrar bu melekelerin yerine gelmesi Uluhiyet mertebesi elinde olduğudur. 

----------------

 قُلْ أَرَأَيْتَكُمْ إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُ اللّهِ بَغْتَةً أَوْ جَهْرَةً هَلْ يُهْلَكُ إِلاَّ الْقَوْمُ الظَّالِمُونَ {الأنعام/47}

 “Kul eraeytekum in etâkum ‘azâbu(A)llâhi baġteten ev cehraten hel yuhleku illâ-lkavmu-zzâlimûn(e)” De ki: “Ne dersiniz, Allah’ın azabı size beklenmedik bir anda veya açıktan açığa gelse, zalimler toplumundan başkası mı helâk edilecek?” (6/47)

----------------

 Allah c.c. azabı geldiği zaman hadi mazharı olanları zalim kavim içinden çıkarır. 

Allah zâlim kavimlerden başkasını helak etmez, çünkü o kavim Mudill ismi üzerine olduğundan Hâdi ismi orada tecelli etmez.

----------------

 وَمَا نُرْسِلُ الْمُرْسَلِينَ إِلاَّ مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ فَمَنْ آمَنَ وَأَصْلَحَ فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ {الأنعام/48}

 “Vemâ nursilu-lmurselîne illâ mubeşşirîne ve munzirîn(e) femen âmene veasleha felâ havfun ‘aleyhim velâ hum yahzenûn(e)” Biz peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak edilecek?” göndeririz. Kim iman eder ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir. (6/48)

----------------

 Her peygamber kendi mertebesinden müjdeliyeci ve uyarıcıdır.

 Âdem (a.s.) toprağın ağırlığından aslı olan Hikmet ve Venefahtüyü müjdeliyici ve uyarıvı olarak geldi. 

 İdris (a.s.) çok ibadet ve riyâzât yapıyordu, böylece kendinde büyük bir lâtiflik hasıl oldu ve Cenâb-ı Hakk onu “mekânen âliyyen” “yüce mekâna” yükseltti. Bunu inananlara müjdedi. Böylece o da “hava” ki (kuvvet) tir, havai-yattan “nefs-i hevası”ndan da uyardı.

 Nûh (a.s.) kavmine uzun seneler nasihat etti “vester şevsiyab”, uyardı. Onlar Nuh-u dinlememek için sırtlarındaki örtülerini ters döndürüp başlarını ve kulaklarını örterek, onu dinlemek istemediler. 

 Nûh (a.s.) vücûd gemisi ile kendi mertebesi itibariyle ilim deryasında yüzerek necat bulup rahat ve huzura kavuştu. Ve inanları vücûd gemisi ile yüzüp urtulmamın mümkün olduğunu müjdeledi.

 Nemrud İbrahim’e çok eziyet etti ve sonunda ateşe attı. İbrahim (a.s.) Nemrud olan Nefsi emarenizin içine atılmayın diye uyardı.

 Bu mertebelerdeki kişi “anasır-ı erba’a” beden yapımızı meydana getiren (dört ana unsur) “toprak, su, ateş, hava” ve bunların tabiatlarından kurtulup huzura kavuşucağını müjdeledi.

 Mûsâ (a.s.) nefsi emmare Firavûn hakkkında uyarıda ve mücadele etme onuşunda uyardı.

 Bu mertebede bulunanları nefsi emmare Firavun’undan kurtulup Kızıl denizden geçirerek Tûr-i Sîna da Tevrât-ı şerifi alması o mertebede ki (İsriyyet) “Hakk-a yürüyüş” hakında müjdeledi.

 Meryem oğlu İsâ (a.s.) kendi varlığında Hakk’ı görüp varlığınız hakk’ın varlığından başka bir şey değildir diye uyardı. 

“ve eyyedna hu birûh’ül kûdüs” “biz onu rûh’ül kûdüs ile destekledik” hükmü ile müjdeledi. 

Efendimiz (s.a.v.) in uyarıcı ve müjdeliyici olmasına gelince…

- Hakikat-i Muhammed-î yönüyle baktığımızda. 

Daha evvelce de belirtildiği gibi Ulûhiyyet’in zuhur mahalli olan Hakikat-i Muhammediyye yi Zât-ı mutlak, “Muhakkak ki Biz” diyerek, araya hiç bir mertebeyi sokmadan Hakikat-i Muhammediyye ye hitaben seni “irsal-Rasûl” ettik, yani zât âleminden ef’âl âlemine kadar olan bütün sahaya gönderdik. Ne için? Bütün âlemlerde ve her zerrede Allah’ın varlığına (şahit) ve bunun müjdesini veren (mübeşşir) ve bu halden gaflette olan mahalleri de (nezir) uyarman için gönder-dik, şekliyle düşünüp kendimize yeni bir ufuk açmak sûretiyle idrak ve zevk edebiliriz. 

(2) Hazret-i Muhammed, zuhur’u Muhammed-î mertebesi itibariyle baktığımızda. 

“Ey Habîbim! Seni bütün âlemlerde Ulûhiyyet ismimle var olan “Ben” Allah’ın tecelli ve zuhuruma (şahit) ve bu hali müjdeleyici (mübeşşir) inkâr edenleri de uyarıcı (nezir) olarak gönderdik,” şekliyle izah ve zevk edebiliriz. 

 (3) Üncü hali olan ümmet-i yani bizler içinse! 

Hakk buyurur ki, “ey kulum senin beden mülkünde zuhuru olan Hakikat-i Muhammed-î mertebesini, beden mülkünde Hakk’ın varlığından başka bir şeyin olmadığının açık (şahid) i ve (mübeşşir) müjdeleyicisi ancak, bu hal ve hakikatlere inanmadığın takdirde akibetinin ve pişmanlığının çok çetin olacağının (nezir) uyarı-ikaz-ı nı yapmaktadır şekliyle, idrak ve zevk edebiliriz.” Bu arada bir şeye daha dikkat etmemiz gerekiyor Görüldüğü gibi burada Peygamber (s.a.v.) Efendimizin üç vasfından bahsediliyor, genelde (nezir) kelimesi “korkutma” şekliyle ifade ediliyor ise de, rahmet Peygamberi olan Peygamberimize bu vasfı vermemiz pek uygun olmayacaktır, onun yerine yukarıda da belirtildiği gibi (ikaz- uyarıcı) kelimelerini kullanmamız daha uygun olacaktır diye düşünüyorum.

 Hakk kuluna o kadar yakındır ki; “Biz senin beden mülküne böyle güzellikler bahşettik ve bunun haberini de bizzât Biz vermekteyiz,” diyerek şahit ve müjde olarak bu hakikatler Allah’ın Kitabında, Allah’ın lisânından ve Allah’ın kendisi tarafından biz zaif kullarına açık bir dille anlatılmaktadır. Şükründen âciziz, (fefhem) hemen anlamaya çalışalım, zîra bu çok değerli hayat, çokta hızlı geçmekte’dir.[28] 

----------------

 وَالَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا يَمَسُّهُمُ الْعَذَابُ بِمَا كَانُواْ يَفْسُقُونَ {الأنعام/49}

 “Vellezîne kezzebû bi-âyâtinâ yemessuhumu-l’azâbu bimâ kânû yefsukûn(e)” Âyetlerimizi yalanlayanlara ise, yapmakta oldukları fasıklık sebebiyle azap dokunacaktır. (6/49)

----------------

 Bu âyette Mesnevi-i Şerif beyti ile devam edelim.

 2885. Kulların makamları onun nazarında oldu. Şübhesiz, Hudâ onun nâmını " Şâhid" koydu.

“Kulların makâmları”ndan murâd, her kulun ayn-ı sâbitesinin isti’dâd ve kâbiliyyet-i zâtiyyesidir ki, hakîkat-i muhammediyye bunların cümlesini muhîttir. Binâenaleyh bunların cümlesi, Sultân-ı Enbiyâ Efendimiz’in nazarında dır. Bu ihâtalı olan görüşünden dolayı Hakk Teâlâ hazretleri o sultânın ism-i şerifini “Şâhid” koydu. Nitekim sûre-i Ahzâb’da (Ahzâb, 33/45) “Ey resûlüm! Biz seni şâhid ve müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik” buyurulur. Bu âyet-i kerîme Hak Kur’ân’da “Erselnâke şâhiden” buyurdu; zîrâ o kevnden hür oğlu hür idi”] beytinde geçti. Ma’lûm olsun ki, Rabbü’l-erbâb olan Hak Teâlâ her biri bir rabb-i hâs olan esmâsı ahkâmından marzî ve mağzûb olanların temyîzini irâde buyurur. Bu temyîz ise zuhûr-ı ahkâmdan sonra olur; ve zuhûr-ı ahkâm ise, imtihândan sonra mümkindir. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Muhammed’de (Muhammed, 47/31) “Biz sizden mücâhid ve sâbir olanları bilmemiz için sizi imtihân ederiz” buyurur. 

İmdi mâdemki zuhûr-ı ahkâm bu âlem-i kesâfet olan dünyâda vâki’ oluyor, şu hâlde kullann bâtınları olan a’yân-ı sâbitelerine ve bu a’yân-ı sâbitelerinin isti’dâd ve kâbiliyyet-i zâtiyyelerine göre onlardan zâhir olan efâl ve ahkâma şehâdet için, peygamberlerin zuhûru zarûrîdir. Nitekim Hak Teâlâ (Nisâ, 4/41) [ya’nî “Biz, her ümmetten bir şâhit getirdiğimizde ve sen de onların üzerine şâhit getirdiğimizde nasıl olur?”] buyurur. İşte rûz-i cezâda (En’âm, 6/49) ya’nî “Allah için hüccet-i bâliğa sâbittir” âyet-i kerîmesi mûcibince şühûd ile tevessuk eden hüccet-i bâliğanın ikâmesinden sonra mukbiller ile mücrimler ve ehl-i kurb ile ehl-i bu’d ayrılarak (Şûrâ, 42/7) ya’nî “Bir fırka cennette ve bir firka da cehennemdedir" sim zuhûra gelir ve marzî olanlar kendi sırât-ı müstakimlerinin nihayeti olan cennete ve mağzûb olanlar da kendi müstakimlerinin nihâyeti olan cehenneme vâsıl olurlar.[29]

----------------

 قُل لاَّ أَقُولُ لَكُمْ عِندِي خَزَآئِنُ اللّهِ وَلا أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلا أَقُولُ لَكُمْ إِنِّي مَلَكٌ إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ مَا يُوحَى إِلَيَّ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الأَعْمَى وَالْبَصِيرُ أَفَلاَ تَتَفَكَّرُونَ {الأنعام/50}

 “Kul lâ ekûlu lekum ‘indî hazâ-inu(A)llâhi velâ a’lemu-lġaybe velâ ekûlu lekum innî melek(un) in ettebi’u illâ mâ yûhâ iley(ye) kul hel yestevî-l-a’mâ velbasîr(u) efelâ tetefekkerûn(e)” De ki: “Ben size, ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum. Ben sadece, bana gönderilen vahye uyuyorum.” De ki: “Görmeyenle gören bir olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz?” (6/50)

----------------

 (a’ma) dan kasıt görmezlik, görmezlikten kasıt, “vücûd-u Hakk-ı” görmeyip, Onun yerine, nefsini, taşı, toprağı ve tabiatı görüp, onları gerçek zannederek kişinin Hakk’tan perdelenmesidir.

 Bu ve benzerî Âyet-i Kerîme’ler, bu hususu açık olarak ifade etmektedirler. Bura da ifade edilen körlük zâhiri baş gözü körlüğü değil, bâtınen hakikatin görülmesi lâzım geldiği halde görülememesidir. Bu hakikat ise, eşyada sâri ve câri olan Hakk’ın zuhurunu hiç bir kıyas ve şarta bağlı olmaksızın müşahede etmektir. 

 Eşyayı ve âlem-i, sadece şey’iyyet ve madde olarak görmek zâhirini görmektir ki, bâtın-î manâ da körlüktür. İşte işin aslı bâtın-î gözümüzü açmaktır. Bu ise irfaniyyet eğitimi ile elde edilebilecek bir husustur. Gerçek ma’nâ da gözü açık olanların söyledikleri söz. Hz. Alî kerremallahu veche efendizin söylediği sözüdür ki, (Görmediğim Allah-a ibadet etmem) hükmündedir. Bu söze bazı “tenzih”î bakışla bakıp anlamak isteyenler belki anlamakta zorlanacaklardır ama gerçek olan bu sözdür.

 Ehlullah’tan birine (Allah-ı (c.c.) lühü görmek mümkünmü?) diye sormuşlar, o da cevaben (görmemek mümkünmü?) diye onlara sormuş. Böylece hem soruyu gerçek haliyle cevaplamış, hem de ayrıca soruyu soran kişiye de düşünme yolunu ve bilgisinin tekrar araştırılmasının lâzım geldiğini nezaketle ifade etmiştir. Bu hususların hepsi birer ilm-î fetihlerdir.[30]

----------------

 وَأَنذِرْ بِهِ الَّذِينَ يَخَافُونَ أَن يُحْشَرُواْ إِلَى رَبِّهِمْ لَيْسَ لَهُم مِّن دُونِهِ وَلِيٌّ وَلاَ شَفِيعٌ لَّعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ {الأنعام/51}

 “Ve enzir bihi-llezîne yehâfûne en yuhşerû ilâ rabbihim leyse lehum min dûnihi veliyyun velâ şefî’un le’allehum yettekûn(e)” Kendileri için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir şefaatçi bulunmaksızın, Rab’lerinin huzurunda toplanmaktan korkanları, Allah’a karşı gelmekten sakınsınlar diye uyar. (6/51)

----------------

 “Havf” edenler… Tasavvuf’un başlarında salik havf ve reca, korku ile umut arasındadır… Kimi zaman kokru içinde olan salik bu âyet ile umutlandırılmaktadır. 

 Veli ismiyle imân edenlerde rububiyet mertebesi ile tevhid-i esmâ mertebesinden rabbleri orada zuhur etmiştir. Şefatçileri de veli ismi ile rabbleri olacaktır. 

 İttika etsinler sakınsınlar diye tarikat mertebesinin ittikası bir an önce rabbinin muhabbetinden geri kalmaktır… 

----------------

 وَلاَ تَطْرُدِ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُم بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ مَا عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِم مِّن شَيْءٍ وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِم مِّن شَيْءٍ فَتَطْرُدَهُمْ فَتَكُونَ مِنَ الظَّالِمِينَ {الأنعام/52}

 “Velâ tatrudi-llezîne yed’ûne rabbehum bilġadâti vel’aşiyyi yurîdûne vecheh(u) mâ ‘aleyke min hisâbihim min şey-in vemâ min hisâbike ‘aleyhim min şey-in fetatrudehum fetekûne mine-zzâlimîn(e)” Rab’lerinin rızasını isteyerek sabah akşam O’na dua edenleri yanından kovma. Onların hesabından sana bir şey yok, senin hesabından da onlara bir şey yok ki onları kovasın. Eğer kovarsan zalimlerden olursun. (6/52)

----------------

 (En'am, 6/103. ayetin tefsirine bkz.)

----------------

 وَكَذَلِكَ فَتَنَّا بَعْضَهُم بِبَعْضٍ لِّيَقُولواْ أَهَؤُلاء مَنَّ اللّهُ عَلَيْهِم مِّن بَيْنِنَا أَلَيْسَ اللّهُ بِأَعْلَمَ بِالشَّاكِرِينَ 

{الأنعام/53}

 “Ve kezâlike fetennâ ba’dahum biba’din liyekûlû ehâulâ-i menna(A)llâhu ‘aleyhim min beyninâ eleysa(A)llâhu bi-a’leme bi-şşâkirîn(e)” Böylece insanların bazısını bazısı ile denedik ki, “Allah, aramızdan şu adamları mı iman nimetine lâyık gördü?” desinler. Allah, şükreden kullarını daha iyi bilen değil mi? (6/53)

----------------

 Bu âyeti kerimenin 19/53 Terzi Baba yolu ile bağlantısı ne olduğunu anlamamız için (23) numaralı “Değmez” dosyasında yazılanların bir bölümünü hatırlamamız yerinde olacaktır. Bu dosyanın kahramanı olan Mu… adlı kişi Efendi Baba’mın görev verdiği kişileri kendi aklınca görmüş olduğu yanlışlıklara eleştiride bulunarak bu kişilere Efendi Baba’mın nasıl görev verdiğini sorgulamış ve Efendi Babam da gerekli cevabı Mu… ya vermiştir. Bu kişilerde yanlış hareketler görülse dahi Efendi Babamın eleştiriye muhatab olması doğru değildir. Bu kardeşlerimizde şeriata, yolumuza örf ve âdetlerimize uymayan davranışlar var ise Efendi Babamıza usulünce bildirilir. O da yapacağı araştırma ve tatkikatlar sonucunda bu kişilerde uygun olmayan davranışlar var ise haklarında gerekli müeeyideyi uygulamakta gerekirse yol ile ilişiğini kesmektedir. “Darılan darılsın, yolumuz yürüsün” düsturuyla hareket etmektedir. Âyette lütuf ve ihsânda bulunulan bu dervişler ile diğer dervişlerin imtihan edildiği görülmektedir. Cenâb-ı Hakk ve Efendi Babamız şükür-şeker ehli yani, şeker-fıtır bayramı yaparak hâlife-i şahsiye olanları iyi bilmez mi?

Zâten Mu… adlı kişinin eleştirdiği, İ… adlı kişi de bir müddet sonra yaptığı olumsuz hareketlerden ötürü Efendi Babamız tarafından hakkında 3 kitâb yazılarak yolumuzdan uzaklaştırılmıştır.[31] Görüldüğü gibi, “vardır bir hikmetini bünyemize monte edip oturtabilirsek”, aslında olumsuz gibi olan hadiselerin bize ve bizden sonraki nesillere bir bir ibret vesikası olarak miras bırakıldığı görülecektir.

Biraz yukarda Efendi Babamız şükür bayramını yapan hâlife-i şahsiye olanları bilmez mi? Diye olan ifâdenin bu sûre isminin ma’nâsı ve sayısal değeri ile daha ileri boyutu vardır.

“En’âm” dört ayaklı eti yenen hayvanlar demektir. Bilindiği gibi bunlar aynı zamanda evcil olanlar ise kurb’an eğer evcil değil ise av hayvanı olmaktadır.

“653” sayısı daha önce “Merkez tefekkür” dosyasında incelememde “Center” İngilizce “Elif, Nun” hakîkatleri ile sayısal değerine eşit olduğunu tesbit etmiştim.

Merkez ve Kurb’an bayramı bağlantıları (12) Terzi Baba 1 ve Ben’deki Terzi Babam 126-14-1 adlı Terzi Baba çalışma kitaplarına bakılabilir.[32] 

----------------

 وَإِذَا جَاءكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِنَا فَقُلْ سَلاَمٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ أَنَّهُ مَن عَمِلَ مِنكُمْ سُوءًا بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابَ مِن بَعْدِهِ وَأَصْلَحَ فَأَنَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {الأنعام/54}

 “Ve-izâ câeke-llezîne yu/minûne bi-âyâtinâ fekul selâmun ‘aleykum ketebe rabbukum ‘alâ nefsihi-rrahme(te) ennehu men ‘amile minkum sû-en bicehâletin sümme tâbe min ba’dihi ve asleha fe-ennehu ġafûrun rahîm(un)” Âyetlerimize iman edenler sana geldikleri zaman, de ki: “Selâm olsun size! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti (merhameti) yazdı. Şöyle ki: Sizden kim cahillikle bir kabahat işler de sonra peşinden tövbe eder, kendini düzeltirse (bilmiş olun ki) O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (6/54)

----------------

 Buradaki iman edenler rububiyet - esmâ mertebesinden iman edenlerdir. Verilen selâm esenlikte resül-risâlet mertebesinden inananlara dilenmektedir. 

 Rabbiniz kendi nefsi üzerine rahmeti yazdı. Bir şeyin nefis onun zâtıdır. Bu rahmet zâti rahmettir. Ve inanların üzerine şamildir. 

 Sağımız ve solumuzda bulunan kiramen katiben melekleri iyi bir şey işlenince hemen ayda alınır. Ama bir günah işlenince ertesi gün ikindi vaktine kadar tevbe eder diye bekler. İşte bu verilen mühlet dahilinde tevbe edip kendini düzeltenler bağışlanır ve rahmet edilir. 

----------------

 وَكَذَلِكَ نفَصِّلُ الآيَاتِ وَلِتَسْتَبِينَ سَبِيلُ الْمُجْرِمِينَ {الأنعام/55}

 “Ve kezâlike nufassilu-l-âyâti ve litestebîne sebîlu-lmucrimîn(e)” Suçluların yolu da açığa çıksın diye âyetleri işte böyle ayrı ayrı açıklarız. (6/55)

----------------

 Suçluların yolu “hadi” karşıtı “mudill” üzerinedir. Ve delalet yoludur. 

 Fatiha sûresi 7. Âyette bu yol;

 mağdubi aleyhim; Ve laddaaallîn, “O gazaba uğramışların ve o sapmışların yolu” olarak bildirilmiştir. 

 Hakikat-i Muhammedî seyrinde “mudil”i yok etmek değil ancak ona uymamak vardır. İşte böylelikle Allah c.c. işaretleri açığa çıkmaktadır. 

----------------

 قُلْ إِنِّي نُهِيتُ أَنْ أَعْبُدَ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ قُل لاَّ أَتَّبِعُ أَهْوَاءكُمْ قَدْ ضَلَلْتُ إِذًا وَمَا أَنَاْ مِنَ الْمُهْتَدِينَ {الأنعام/56}

 “Kul innî nuhîtu en a’bude-llezîne ted’ûne min dûni(A)llâh(i) kul lâ ettebi’u ehvâekum kad daleltu iżen vemâ enâ mine-lmuhtedîn(e)” De ki: “Sizin, Allah’tan başka ibadet ettiğiniz şeylere ibadet etmem bana kesinlikle yasaklandı. Ben sizin arzularınıza uymam. (Uyarsam) o takdirde sapmış olurum, hidayete erenlerden olmam.” (6/56)

----------------

 Kafirûn sûresi bu âyeti kerime açıklanmıştır. 

-------------------

لَا اَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ 

 (109-2) Lâ a’budu mâ ta’budûn. 

“Ben sizin taptığınız şeylere tapmam.”

------------------- 

Bu ayeti kerime ilk anda tefsirdeki haliyle anlaşılmakla beraber, “sizin muhabbet ettiğiniz şeylere biz muhabbet etmeyiz” ifâdesini taşımaktadır. 

Bu muhabbet edilen oluşumlardan Hakk yolunda fayda sağlanacak ise, tabî ki Hakk yolunda gidenler bu yönden ilgi duyarlar o kısım ayrıdır. Ancak o oluşumlara beşeriyet derecesinde yönelenler gibi biz yönelmeyiz, denmektedir. 

Ben gerçek Hakk-ı bulmuş iken sizin hayali ve nefsi yönden üretip taptıklarınıza tapmam denmektedir.

-------------------

وَلَا اَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا اَعْبُدُ

(109-3) Ve lâ entum âbidûne mâ a’bud.

“Ve siz, benim kul olduğuma kul olacak değilsiniz.”

------------------- 

Çünkü anlayışı, değer yargıları, görüşü ayrıdır, biraz daha yukarıya çıkarsak a’yan-ı sabitesi ayrıdır, bu nedenlerden dolayı benim kul olduğuma sizler ibadet edici, kul olamazsınız. 

Kalpleriniz paslanmış ve bu yüzden mühürlenmiş oldu-ğundan ve gerçek Hakk-ı perdelemiş olduğunuzdan bu yoldan geri dönemeyeceğiniz için. Gerçek Hakk’a kul olamayacaksınız. 

-------------------

وَلَا اَنَا عَابِدٌ مَا عَبَدْتُمْ

(109-4) Ve lâ ene âbidun mâ abedtum. 

“Ve ben de sizin taptığınız şeylere tapacak değilim.”

------------------- 

 Ve benim kendimi ve Rabbımı şuhudü yakîn muhabbeti ile idrak etmiş olduğumdan, sizin hayellerinizde varettiğiniz nefsi ve dünyevi olarak taptığınız şeylere tapacak değilim. 

------------------- 

وَلَا اَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا اَعْبُدُ

(109-5) Ve lâ entum âbidûne mâ a’bud.

“Ve siz benim kul olduğuma kul olacak değilsiniz.”

------------------- 

Çünkü anlayışı, değer yargıları, görüşü ayrıdır, biraz daha yukarıya çıkarsak a’yan-ı sabitesi ayrıdır, bu nedenlerden dolayı benim kul olduğuma sizler ibadet edici, kul olamazsınız. 

Kalpleriniz paslanmış ve bu yüzden mühürlenmiş oldu-ğundan ve gerçek Hakk-ı perdelemiş olduğunuzdan bu yoldan geri dönemeyeceğiniz için. Gerçek Hakk’a kul olamayacaksınız. 

--------- 

Bireysel olarak nefsimiz aklımızı örttüğünde inkar ehli olmakta, aklımız nefsimizi örttüğünde ise imân ehli olmaktayız. Daha ileri giderek gönlümüzdeki Hakk’ı ortaya çıkardığımızda ise Hakk ehli olmaktayız. 

------------------- 

لَكُمْ دٖينُكُمْ وَلِىَ دٖينِ

(109-6) Lekum dînukum ve liye dîn.

“Sizin dîniniz sizin ve benim dînim benim.”

------------------- 

Hiçbir şekilde karşı tarafı tahkir eden bir ifâde olmadan çok tabî olarak uyarı yapılmaktadır.

Efendimiz (s.a.v) bütün âlemin hakîkatini bildiğinden dolayı zorlamaya kalkışmaz, herkesin a’yan-ı sabitesinin gereğini ortaya koyacağını bildiği için zorlayarak imân ehli etmeye çalışmaz. 

Sizin hayali ve nefsi kurguladığınız dininiz sizin olsun bizim, İlâhi ve akli gönül dinimiz bizim olsun.[33]

----------------

 قُلْ إِنِّي عَلَى بَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّي وَكَذَّبْتُم بِهِ مَا عِندِي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ يَقُصُّ الْحَقَّ وَهُوَ خَيْرُ الْفَاصِلِينَ {الأنعام/57}

 “Kul innî ‘alâ beyyinetin min rabbî ve kezzebtum bih(i) mâ ‘indî mâ testa’cilûne bih(i) ini-lhukmu illâ li(A)llâh(i) yekussu-lhakk(a) ve huve hayru-lfâsilîn(e)” De ki: “Şüphesiz ben, Rabbimden (gelen) kesin bir belge üzereyim. Siz ise onu yalanladınız. Sizin acele istediğiniz azap benim elimde değil. Hüküm yalnızca Allah’a aittir. O, hakkı anlatır. O, hakkı batıldan ayırt edenlerin en hayırlısıdır.” (6/57) 

----------------

 “Kûl” Habibim deki elbette ben rabbbim olan Allah c.c. den geleni açıklayacığım. Siz bu Allah’lık işaretlerini yalanladınız. Hükmen olan, aslen olmayan bu âlemler hayalinin hakikati Allah’a aittir. Acele istediğiniz hüküm de Allah tarafından verilecektir. Hakk olan hadi zuhurlarını ve mudill olan batıl zuhurlarını ayırmakta Allahı c.c. in vereceği hüküm ile olacaktır.

----------------

 قُل لَّوْ أَنَّ عِندِي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ لَقُضِيَ الأَمْرُ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَاللّهُ أَعْلَمُ بِالظَّالِمِينَ {الأنعام/58}

 “Kul lev enne ‘indî mâ testa’cilûne bihi lekudiye-l-emru beynî ve beynekum(k) va(A)llâhu a’lemu bi-zzâlimîn(e)” De ki: “Sizin acele istediğiniz azap şayet benim elimde olsaydı, benimle sizin aranızda iş elbette bitirilmiş olurdu.” Allah, zalimleri daha iyi bilir. (6/58)

----------------

 وَعِندَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لاَ يَعْلَمُهَا إِلاَّ هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِن وَرَقَةٍ إِلاَّ يَعْلَمُهَا وَلاَ حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ الأَرْضِ وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ {الأنعام/59}

 “Ve ’indehu mefâtihu-lġaybi lâ ya’lemuhâ illâ hu(ve) ve ya’lemu mâ fî-lberri velbahr(i) vemâ teskutu min verakatin illâ ya’lemuhâ velâ habbetin fî zulumâti-l-ardi velâ ratbin velâ yâbisin illâ fî kitâbin mubîn(in)” Gaybın anahtarları yalnızca O’nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah’ın bilgisi dâhilinde, Levh-i Mahfuz’da) olmasın. (6/59)

----------------

 Esmâ mertebesinde, Kur'an- ı Kerim'in ismi, kitab’ül mübin, açık olan kitaptır. 

 Hep kitab-ı haktır eşya sandığın, Ol okur kim seyru evtan eylemiş[34]

 Hakkın kitabı, eşya sandığın şey Kûr’ân’dır, diyor. Bunu okuyan kimse makamları seyr eden, yani belirli bir eğitim alan kimse bu kûr’ân-ı okur ancak. Nasıl elimizdeki mürekkeple yazılan Kûr’ân-ı Kerîm-i nasıl bir eğitim aldıktan sonra okuyoruz. Anamızdan, babamızdan doğduğumuz gibi Kûr’ân veya herhangi bir yazı metin okuyabiliyormuyuz? Bir eğitim yaptıktan sonra elimizdeki mushafı okuyoruz. Dışarıdaki fiili Kûr’ân-ı  okumak içinde tevhid eğitimi gerekiyor. İşte “ol okur kimse, ol evtân eylemiş,” Vatanları yani mertebeleri geçmiş olan Makamları, mertebeleri seyr etmiş olan, Seyran, seyr etmiş olan. Nereye kadar? Nereye kadar gelmişse, bir kişi, hangi vatana kadar gelmişse bir kişi idrakı o vatana kadar olmakta. Emmâreyi biliyorsa emmâresini okuyor sadece bu âlemin. Levvâme’yi biliyorsa sadece orayı, o tarafını okuyordur bu âlemin. Sadece taşta, toprakta, ağaçta, evde, binada değil. Kuruda veya yaşta hareket halinde veya durağan ne varsa bu âlemde bunların hepsi Kûr’ân ın nüshaları, sayfalarıdır. Görünüşte büyük Kûr’ân âlemler, küçük Kûr’ân ise bu sayfalardır.

İnsân 2 sini birlikte cem eder. Kendisi ile birlikte büyük Kûr’ân, Kûr’ân-ı A’zamdır. Eğer insân olmazsa dışarıdaki Kûr’ân dan kim haberdar olacaktır. İnsân olmazsa kelâmî Kûr’ân dan kimin haberi olacaktır. T.B.

 Cebrâîl (a.s.): İlâhi gayb hazinesinde olan gizli ma’nâları âlem-i surete isal ve ifaza eder. Yani oraya ulaştırır ve onu feyizlendirir. Binaenaleyh her bir ferdin kalbine âlem-i gaybdan nazil olan mânii kuvve-i natıka vasıtasıyla harf ve savt ile ısharı ve batınından haber verip ıshar eylemesi vücuh-u cibrilden bir veçhin tesiriyle vaki olur. Yani insanların kalbine gelen ilm-i ilâhi Cebrâîl (a.s.) ın tesirlerinden bir tesir ile olur. Çünkü O ilim getirmektedir. Hz Cibril Hakikat-ı Muhammediye mertebesinden taayyün-u Muhammediye mertebesine kaffeyi vucuhu ile nâzil olduğundan Kur’an-ı Kerim hakkında 6/59 âyetinde buyurur,

 6/59- Gaybın anahtarları O’nun katındadır, onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanları O bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında olan taneyi, yaşı, kuruyu ancak O bilir ki, bunların hepsi apaçık bir kitap (olan Levh-i Mahfuz) dadır.

Buyurulmuştur, Cebrâîl (a.s.) bu özelliği ile bütün âlemleri kaplamıştır. Cebrâîl dediğimiz zaman sadece bir fert melek değil, işte Hz peygambere geldi gitti diğer peygamberlere geldi gibi bir fert değil, Cebrâîl ismi ile belirtilen nokta zuhur mahalli olarak belirtilen ama bütün âlemlerde sari ve cari olan ve emrinde de sayılamayacak kadar aynı güçten askerleri olan bir kuvvettir. Cebrâîl (a.s.) bu hususiyeti ile bil cümle avamile muhittir, bu vazifenin tafsilatını icraya memur onun tedbiri tahtında sayıalamayacak hesap edilemeyecek çok da melek kuvvetleri de vardır ona bağlı kuvvetler de vardır ve O’na ruh-ul Emin de derler.[35] 

A'yân (hakikatler, özler) "gayb anahtarları” olup, (En’âm, 6/59) âyet-i kerîmesi muktezâsınca onu Hak'tan gayrı hiçbir kimse bilmez. (Enam 6/59) ….. Zîrâ kader ilmi, ademde sabit olan a'yâna haberdar olma ile sabit olur. Bu haberdar olma gayr için muhal olunca, bunların keşfine muallak olan kader ilmi dahi, gayr için muhal olur. Ve a'yânın gayb anahtarı olmasının vechî budur ki: yani ayan-ı sabitelerimizin açılması bizim bu kevniyetimizi ortaya getiriyor. Veya âlemlerin varlığını ortaya getiriyor. Zât-ı Hak'ta hapsedilmiş ve gizli olan esmâi ilâhiyye, yani Hakkın Zât’ında gizli olan hapiste olan esmâ-i ilahiye Rahmaniyet mertebesininden salınan üflenen nefes-i rahmânînin, ademdeki olan a'yânların üzerine genişlemesi sebebiyle, bu a'yânda zahir olur. Yani ayan-ı sabitelerde zahir olur. 

Bu surette yokluktaki olan a'yân, esmâ-i ilâhiyye için "asli bir anahtar" olur. Ve bir de zâtı Hak, her "ayn" ile ism-i ilâhîdir; ve her isim dahi O'nun zâtında olan hazîne-i gaybîsinin anahtarıdır. Ve o anahtarların tümü Hakk'ın yedindedir(elindendir). Çünkü ulûhiyyet mertebesinde toplu olan esmânın tümü, bu mertebenin ismi olan "Allah" isminin tahtında cem' olmuştur. Her bir isim bir şifredir, “Hay” esmâsının şifresi “H” ve “y” isimleridir. “H” ve “Y” ye bastığın zaman “Hay” gidiyor aslına ulaşıyor. 

O “Hay” esmâsını çekmedikçe yani o tuşlara dokunmadıkça oraya ulaştırman mümkün değildir. Oradan da sana bir haber gelmesi mümkün değildir. Bu günkü teknik donanımla Hakkı anlamak çok daha kolaydır. Eskiden bu şekilde anlatılsaydı anlaşılmazdı. Tuşların olmadığı bir devirde bunu nasıl anlatacaksın. Ama bugün bunlar gözümüzün önünde faaliyette çalışıyor zâten. O halde diğer isimlerden Allah ismine geçtiğimiz zaman bakın “Elif”, “Lam”, “Lam” “gizli elif”, “He” tuşlarına bastığınız zaman Allah’a ulaşıyorsun. Allah ismi yani merkezdeki olan gücün şifresi “Elif” , “Lam”, “Lam” “gizli elif”, “He”dir. 

Ve de gaybın anahtarı olmuş oluyor. O şifreler onun anahtarı olmuş oluyor. O pin kodları açılmadıkça zâten yukarıya ulaşamıyorsun. Kim ki bu dünyada o şifrelere girdi ahirette girmesi mümkün değildir. Uluhiyet mertebesinde müctemi olan bütün esmâ yani uluhiyet mertebesinde toplanmış olan bütün esmâ-i ilahiye bu mertebenin ismi olan “ALLAH” isminin varlığında toplanmıştır. O zaman “Allah” esmâsını tuşladığımızda bütün isimlere de yol açılmış oluyor. Bu halde, o anahtarları ancak Hakk bilir. Binâenaleyh a'yândan her bir ayn, diğer a’yan a muttali' olmaz. Yani ayandan her bir ayan diğerine muttali olmaz. Hakk hepsini bilir.[36]

----------------

 وَهُوَ الَّذِي يَتَوَفَّاكُم بِاللَّيْلِ وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُم بِالنَّهَارِ ثُمَّ يَبْعَثُكُمْ فِيهِ لِيُقْضَى أَجَلٌ مُّسَمًّى ثُمَّ إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ ثُمَّ يُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ {الأنعام/60}

 “Vehuve-llezî yeteveffâkum billeyli ve ya’lemu mâ cerahtum bi-nnehâri sümme yeb’asukum fîhi liyukdâ ecelun musemmâ(en) sümme ileyhi merci’ukum sümme yunebbi-ukum bimâ kuntum ta’melûn(e)”

 O, geceleyin sizi ölü gibi kendinizden geçirip alan (uyutan) ve gündüzün kazandıklarınızı bilen, sonra da belirlenmiş eceliniz tamamlanıncaya kadar gündüzleri sizi tekrar diriltendir (uyandırandır). Sonra dönüşünüz yalnız O’nadır. Sonra O, işlemekte olduklarınızı size haber verecektir. (6/60)

----------------

 Gece, fenafillah hükmünde olduğundan Hakk zâhir kul ise bâtındadır. Kuldan işleyen Hakk’tır. Gündüz ise bekabillah hümündedir. Burada kul zâhir, hakk ise bâtındadır. Ve bu hal üzere olan irfan ehli gündüz gibi isteğine kendini açar istemediğine de gece ye bürünür ve kendini saklar. İşte kendisi ile olanları hakka sefer ettirek hakka döndürür. Ve bu halktan, hakka olan seferler kendisine belirlenen zâhir hayatı içinde belirlenen sürede devam eder. 

----------------

 وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ وَيُرْسِلُ عَلَيْكُم حَفَظَةً حَتَّىَ إِذَا جَاء أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا وَهُمْ لاَ يُفَرِّطُونَ {الأنعام/61}

 “Vehuve-lkâhiru fevka ‘ibâdih(i) ve yursilu ‘aleykum hafezâten hattâ izâ câe ehadekumu-lmevtu teveffet-hu rusulunâ vehum lâ yuferritûn(e)”

 O, kullarının üstünde mutlak hâkimiyet sahibidir. Üzerinize de koruyucu melekler gönderir. Nihayet birinize ölüm geldiği vakit (görevli) elçilerimiz onun canını alır ve onlar görevlerinde asla kusur etmezler. (6/61)

----------------

 Bilindiği gibi her bir insanda görevli dört melek bulunmaktadır. Bunlar sağında ve solunda kiramen kâtibin melekleri, önde arkada hafazah melekleridir. Bunlar her an hem kayıt yapmaktadırlar hem de görev sınırları içerisinde insanları korumaktadırlar. 

İkindi namazı vakti sırasında bu kirâmen kâtibin meleklerini görev değiştirdikleri söylenmektedir. Önceki günden içinde bulunduğumuz günün ikindi vaktine kadar işlediğimiz günahlar anında “Ana Kitab”a yazılmaz, ancak sevaplarımız anında yazılır. Bizler bu süre içerisinde tevbe ve istiğfar edersek eğer bu günahlar “Ana Kitap”ta kayda geçirilmez. İşte bu Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın rahmetidir.[37] 

----------------

 ثُمَّ رُدُّواْ إِلَى اللّهِ مَوْلاَهُمُ الْحَقِّ أَلاَ لَهُ الْحُكْمُ وَهُوَ أَسْرَعُ الْحَاسِبِينَ {الأنعام/62}

 “Summe ruddû ila(A)llâhi mevlâhumu-lhakk(i) elâ lehu-lhukmu ve huve esra’u-lhâsibîn(e)” Sonra hepsi, gerçek sahipleri Allah’a döndürülürler. İyi bilin ki hüküm yalnız O’nundur. O, hesap görenlerin en çabuğudur. (6/62)

----------------

 “Mevla” efendi demektir. “Mevlana” bizim efendimizdir. O Konya da bulunan Celaleddin Rumi dir… Resüllâh efendimiz ve Cenâb-ı Hakk ta bizlerin efendisidir. Ve hepimiz Hakk olan efendimize döneceğiz. Hakikaten mi döneceğiz? Hayalen mi döneceğiz? İşte mesele buradadır.

 Bütün insânlara olan tecelliler ile irfan ehline olan bu tecelliler arasındaki fark şöyledir; irfan ehli bunları bilerek müşahede eder, yani gelen hayat akışının Allah’ın Hayy esmâsından geldiğini bilerek yaşar, diğerleri ise bunun farkında olmadan gaflette bir yaşam içerisinde oldukları halde, irfan ehli kendilerinde oluşan hayatın ve diğer oluşumların Allah’ın Esmâ-i İlâhiyelerinin zuhuru olduğunu bilerek düşünerek bu sözü söylerler ve irfaniyetleri yönünden “muhakkak biz Allah içiniz, yani Allah’ın zuhur yerleriyiz” derler.

 İnsân denilen varlık olmamış olsaydı Allah’ın İlâh-î kemâlâtı zuhura çıkmazdı, âlemlerde madeniyat mertebesinden, bitkilerde nebatat mertebesinden çıktı, hayvanlarda hayvanat mertebesinden çıktı ve insânlar’ın meydana gelmesi bu İlâh-î tecellilerin zuhura çıkmasıydı.

 İnsân olmasaydı Cenâb-ı Hakk’ın ne Zâtını tanımak mümkün olacaktı ne de müşahede etmek, işte bir takım kimseler dediğimiz irfan ehli bildiler ki, muhakkak ki; biz yine O’na döneceğiz, yani Zât âleminden geldik, ef’al, esmâ, sıfât mertebelerini yaşadık, Vahidil Kahhar hükmüyle bizdeki bütün bu Esmâ-i İlâhiyye kahrolacak Vahid ve Kahhar olan Allah kalacak yani “ileyhi” dediği hüviyet-i mutlaka’dır, O’nun hüviyetine döneceğiz, yani Allah’a döneceğiz, çünkü oradan geldik, burada bir sûret gösterdik, O’na döneceğiz, ölümle, işte bu ölümü zaruri ölümle yapmadan evvel ihtiyari ölümle yapmamız bize çok şeyler kazandıracaktır. 

 Eğer zaruri ölümle buradan gidersek kendimizi ve bu hakikatleri bilememiş olacağız ama ihtiyari ölümle ölüp bugünden O’na dönebilirsek o zaman hiçbir sorunumuz kalmamış olacaktır, “ölmeden önce ölünüz” Hâdis-i Şerif’inde de belirtildiği gibi ölürsek işte bugünden ona dönüşmüş oluyoruz, çünkü artık fizik bedenimiz diye bir şey kalmamış oluyor, kalmamış derken bu fizik bedenin var yine yaşıyor ama artık onu da Allah’ın tecellisi olarak görüyorsun kendine ait bir varlık olmadığını anlıyorsun çünkü Hâdis-i Şerifte “vücudike zenbike” vücudunu sen vücut olarak bildiğin sürece sana ait bir şey olarak bildiğin sürece bu senin en büyük günahındır, bundan daha büyük günahın olamaz diyor.[38] 

----------------

 قُلْ مَن يُنَجِّيكُم مِّن ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ تَدْعُونَهُ تَضَرُّعاً وَخُفْيَةً لَّئِنْ أَنجَانَا مِنْ هَذِهِ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ {الأنعام/63}

 “Kul men yuneccîkum min zulumâti-lberri velbahri ted’ûnehu tedarru’an ve hufyeten le-in encânâ min hâzihi lenekûnenne mine-şşâkirîn(e)” De ki: “Sizler, açıktan ve gizlice O’na ‘Eğer bizi bundan kurtarırsa, elbette şükredenlerden olacağız’ diye dua ederken, sizi karanın ve denizin karanlıklarından (tehlikelerinden) kim kurtarır?” (6/63)

----------------

 Yunus (a.s.) balığın midesinde iken üç karanlık içerisinde idi. 

 Biri kendi varlığında mevcud! 

 (1) Nefs-i levvâme karanlığı: 

 (2) Balığın midesindeki karanlık: 

 (3) Suyun içinin karanlığı:

İşte bir Hakk yolcusu sâlik de, başlarda bu üç karanlık içerisinde dir de, farkın da bile değildir. Ayrıca yaşayan her insân da, bilsin bilmesin, fikren ve fiziken dahi bu hüküm içindedir. İnsân-ı insân yapan kendinde ki ilâhi akıl ve bilinçtir. 

Bu akıl, nefs-i benliği tarafından kaplandığında birinci karanlık içerisinde dir. Vücûd varlığı da bunları kapladığından ikinci karanlık içerisindedir. Vücûd varlığını da nasıl ki; suyun, içindekilerini kapladığı-sardığı gibi, oksijen deryası kaplayıp sarmaktadır. Bu da üç üncü karanlıktır. 

 Nefsi levvame mertebesinde olan saliğin burada duası Balığın midesinde; karanlıklar içerisinden, (lâ ilâhe illâ ente sübhaneke inni küntü minezzâlimiyn.) Duasını okuyarak, Rabb’ı nın affına mazhar olur. 

 “Şakir” şükredenlerden olunması ise şeriat mertebesinde Hamd’ın il mertebesidir. 

 İlk düşündüğümüz şey şeriat mertebesi itibarıyla Ya Rabbi sana şükranlarımızı sunarız, şükür, yani teşekkür ifadesinde, verdiğin nimetlere, hayata, çoluk çocuğa ne varsa bütün güzelliklere hamd ederiz teşekkür ederiz. Bu mertebe al gülüm ver gülüm yani karşılıklı olan bir davranış yeridir. Bu anlayışta Hamd’ın ilk anlayışıdır, ilk faaliyete geçtiği yerdir ki, bu belirtilen Hamd’ın faaliyete geçmediği gönüller de vardır. Yani hiç Hamd etmeyen insanlar da vardır. Tabi ki herkesin hâli kendini ilgilendirir. Fakat biz onları küçük görme değil de, tespit bab’ında belirtiyoruz. Herbirerlerimiz halimizi tespit etmek ve değerlerimizi bilmek üzere bunları belirlemek zorundayız. Fakat onları hiç bir şekilde hâkir görmeden, kendi hallerine terketmek sûretiyle ve iyi bir temenni ile “İnşallah onlar da Hamd ederler, bu yola girerler ki, yaptıkları her Hamd kişinin kendisine döner ve ahirette kendisini karşılar” diyerek.

 Böylece zâhir olarak yani şeriat mertebesi itibarıyla bir kul Rabbine Hamd ettiği zaman “Ya Rabbi verdiğin nimetlere teşekkür ederim” mânâsıyla, o düşünce ile yapmış oluyordur. Burada her ne kadar bir samimiyyet var ise de karşılığında bir beklenti vardır ve bu durum karşılıklı bir alışveriş hükmüne giriyor yani burada mutlak muhabbet yoktur, varolan muhabbet, beklentilidir.[39]

----------------

 قُلِ اللّهُ يُنَجِّيكُم مِّنْهَا وَمِن كُلِّ كَرْبٍ ثُمَّ أَنتُمْ تُشْرِكُونَ {الأنعام/64}

 “Kuli(A)llâhu yuneccîkum minhâ vemin kulli kerbin sümme entum tuşrikûn(e)” De ki: “Onlardan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarır. Ama siz yine de O’na ortak koşuyorsunuz.” (6/64)

----------------

 Yine efendimiz (s.a.v.) in risalet mertebesi lisanıyla gelen hitap ile bu karanlıklardan kurtulmanın (Allah c.c.) Uluhiyet mertebesinin ilmi ilâhi programı neticesinden kynaklandığı bildirilmektedir.

----------------

 قُلْ هُوَ الْقَادِرُ عَلَى أَن يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عَذَابًا مِّن فَوْقِكُمْ أَوْ مِن تَحْتِ أَرْجُلِكُمْ أَوْ يَلْبِسَكُمْ شِيَعاً وَيُذِيقَ بَعْضَكُم بَأْسَ بَعْضٍ انظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الآيَاتِ لَعَلَّهُمْ يَفْقَهُونَ {الأنعام/65}

 “Kul huve-lkâdiru ‘alâ en yeb’ase ‘aleykum ‘azâben min fevkikum ev min tahti erculikum ev yelbisekum şiye’an ve yuzîka ba’dakum be/se ba’d(in) unzur keyfe nusarrifu-l-âyâti le’allehum yefkahûn(e)” De ki: “O, size üstünüzden (gökten) veya ayaklarınızın altından (yerden) bir azap göndermeğe, ya da sizi grup grup birbirinize düşürmeğe ve kiminizin şiddetini kiminize tattırmaya gücü yetendir.” Bak, anlasınlar diye, âyetleri değişik biçimlerde nasıl açıklıyoruz. (6/65)

----------------

 Bir bakıma gök zâti ilim-ilmi ilâhi ve yer ise ilmi ledün kaynaklı olan azaptır. Bu azaptan kurtulu için ise Muhammediyet mertebesinin necatı gereklidir.

 Necat-ı Muhammed-i âlemde (azb) azab anlayışını rahmet anlayışına döndürüp, “Rahmeten lil âlemiyn” hükmü ile âlemlere rahmet olmaktır.

----------------

 وَكَذَّبَ بِهِ قَوْمُكَ وَهُوَ الْحَقُّ قُل لَّسْتُ عَلَيْكُم بِوَكِيلٍ {الأنعام/66}

 “Vekezzebe bihi kavmuke vehuve-lhakk(u) kul lestu ‘aleykum bivekîl(in)”

 O hak olduğu hâlde, kavmin onu yalanladı. De ki: “Ben size vekil (sizden sorumlu) değilim.” (6/66)

----------------

 Resül-ü Zişan efendimize kavminin bir bölümü getirmiş olduğu Hakk dine iman etmeyip onu yalanladı. 

 “huve-lhakk” ise “Hakk” a katılmış hüviyete işarettir. Sıfât-hakikat mertebesi ile âlemlerin Hakikatı olan hüviyet ile kendi varlıklarının hakikati olan hüviyeti yalanladılar. Ve bunun yerine nefsi emmare kaynakl hüviyetlerine sahip çıktılar.

 Risalet mertebesi bu yaşantı içinde yaşayanların ve vekili-sorumlusu değildir. Kendi tercih etmiş oldukları beşeri hüviyetlerinin hesaplarından kendileri sorumludurlar. 

----------------

 لِّكُلِّ نَبَإٍ مُّسْتَقَرٌّ وَسَوْفَ تَعْلَمُونَ {الأنعام/67}

 “Likulli nebe-in mustekarr(un) vesevfe ta’lemûn(e)” Her haberin gerçekleşeceği bir zamanı vardır. İleride bileceksiniz. (6/67)

----------------

 Hakikati ilâhi kaynaklı haberlerin vahiy olarak bildirilmesinden sonra kararlaştırılan zamanını yakında bilecesiniz. Buna ilmi olarak vakıf olacaksınız. 

----------------

 وَإِذَا رَأَيْتَ الَّذِينَ يَخُوضُونَ فِي آيَاتِنَا فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ حَتَّى يَخُوضُواْ فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ وَإِمَّا يُنسِيَنَّكَ الشَّيْطَانُ فَلاَ تَقْعُدْ بَعْدَ الذِّكْرَى مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ {الأنعام/68}

 “Ve-izâ raeyte-llezîne yahûdûne fî âyâtinâ fea’rid ‘anhum hattâ yahûdû fî hadîsin ġayrih(i) ve-immâ yunsiyenneke-şşeytânu felâ tak’ud ba’de-zzikrâ me’a-lkavmi-zzâlimîn(e)” Âyetlerimiz hakkında dedikoduya dalanları gördüğün vakit başka bir söze dalıncaya kadar onlardan yüz çevir, uzaklaş. Şayet şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra (kalk), o zalimler grubu ile beraber oturma. (6/68)

----------------

 HAVD, eğlence tarzında ve aşırı derecede dalmak demektir.

 Allah’lık işaretleri hakkında kendi nefsi emmarelerine aşırı dalıp nefsi emmare üzere söz söyleyen toplum gördüğün vakit, yani bunun müşahadesi sende açılmış ise onlar bu sözden başkası olan Hakk’ı tasdik edici söz söyleyene kadar onlardan uzaklaş… Bu hitap ta biz ümmete bir uyarıdır. Olaki sendeki nefsi emmare kaynaklı bilgiler sana bunu unutturursa Hakk-Hakikat aklına geldiği zaman o nefsi emmare karanlığında olanlar ile oturma… 

----------------

 وَمَا عَلَى الَّذِينَ يَتَّقُونَ مِنْ حِسَابِهِم مِّن شَيْءٍ وَلَكِن ذِكْرَى لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ {الأنعام/69}

 “Vemâ ‘alâ-llezîne yettekûne min hisâbihim min şey-in velâkin zikrâ le’allehum yettekûn(e)” Allah’a karşı gelmekten sakınanlara, onların hesabından bir şey (sorumluluk) yoktur. Fakat üzerlerine düşen bir hatırlatmadır. Belki sakınırlar. (6/69)

----------------

 وَذَرِ الَّذِينَ اتَّخَذُواْ دِينَهُمْ لَعِبًا وَلَهْوًا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَذَكِّرْ بِهِ أَن تُبْسَلَ نَفْسٌ بِمَا كَسَبَتْ لَيْسَ لَهَا مِن دُونِ اللّهِ وَلِيٌّ وَلاَ شَفِيعٌ وَإِن تَعْدِلْ كُلَّ عَدْلٍ لاَّ يُؤْخَذْ مِنْهَا أُوْلَئِكَ الَّذِينَ أُبْسِلُواْ بِمَا كَسَبُواْ لَهُمْ شَرَابٌ مِّنْ حَمِيمٍ وَعَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُواْ يَكْفُرُونَ {الأنعام/70}

 “Vezeri-llezîne-ttehazû dînehum la’iben velehven veġarrat-humu-lhayâtu-ddunyâ vezekkir bihi en tubsele nefsun bimâ kesebet leyse lehâ min dûni(A)llâhi veliyyun velâ şefî’un ve-in ta’dil kulle ‘adlin lâ yu/haz minhâ ulâ-ike-llezîne ubsilû bimâ kesebû lehum şerâbun min hamîmin ve’azâbun elîmun bimâ kânû yekfurûn(e)” Dinlerini oyun ve eğlence edinenleri ve dünya hayatı kendilerini aldatmış olanları bırak. Hiç kimsenin kazandığı yüzünden mahrumiyete sürüklenmemesi için Kur’an ile öğüt ver. Yoksa ona Allah’tan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi. (Kurtuluşu için) her türlü fidyeyi verse de bu ondan kabul edilmez. İşte onlar kazandıkları yüzünden helâke sürüklenmiş kimselerdir. Küfre saplanıp kalmalarından dolayı onlara çılgınca kaynamış bir içecek ve elem dolu bir azap vardır. (6/70)

----------------

 Kendi nefsi emmare kaynaklı hayal ve vehimleri ile dini oyun ve eğlence halinde olanları kendi haline bırak… 

 Efendi Babamdan almış olduğum bir mail bu âyet-i kerimeyi güzel açıkladığı için nuraya alıyoruz.

 Hayırlı günler Murat oğlum Cenâb-ı Hakk işlerinde kolaylıklar versin İnşeallah. Mevlâm rahmet eylesin Nusret Babam "oğlum biz at tımarcısı değiliz" derdi. Nefs-i emmâresi kuvvetli ve vehmi hayali ma’nâda derinleşmiş başka güçlerin hükmü altına girmiş olan kimselere vakit harcamak, vakti çok bol olan kimselere göredir bizim vaktimiz ancak bize yetiyor, bizler bütün âlemin terbiyecisi olacak halimiz yok, Cenâb-ı Hakk onların karşılarına da uygun birilerini çıkarır İnşeallah. 

 "En güzel elbise en güzel kumaştan dikilir" değersiz bir kumaşı en üstat terzi dikse genede hiç bir işe yaramaz bir giyişte kırışır bozulur ve emekler boşa gider. Kumaş güzel olursa, usta ustalığını gerçek olarak o kumaş ile diktiği elbisede meydana getirir, giyende hoşlanır, rahat eder, görende zevk eder. Elbise dikilmek için seçilen kumaş bir bütün parça iken evvelâ birçok parçaya bölünür, sonra bu parçalar tekrar iğne ile yavaş, yavaş yerli yerince iğne ve iplik darbeleri ile tekrar bütünleştirilmeye çalışılır. 

 Bu dikilen yerler ateş gibi yanan ütünün altına girer, adeta yanacak hale gelinceye kadar, bir daha kabarmaması için ütünün altında ezilirde ezilir, zayıf kumaş bu işlemlere dayanamaz, ya erir ya yanar. Güzel kaliteli hakiki bir kumaş ancak bu işlemlere dayanabilir ve neticede o kumaş, bu sefer işlenmiş halde, gene bir bütün hale dönüşür, ancak parçalardan meydana gelen bu bütün kişiyle de bütünleşmiş, onun bir parçası veya âdeta, aynısı olmuş olur ve o elbiseyi giydiği zaman asaletli bir kimse olur. 

 Bu durum da giyen de, diken de, gören de, memnundur, ortaya ahenkli bir görüntü çıkmıştır. İşte bir kimsenin kumaşının dikiş tutması için gerçek hakiki bir kumaş olması lâzımdır. Bu işlemlere ancak kaliteli bir kumaş dayanabilir, diğerlerinden elbise yapılsa bile sağlıklı netice alınamaz. İşte o yüzden zâhir hayatta da mümkün olduğu kadar hep kaliteli kumaşlardan elbiseler yapmışızdır, ayrıca bâtıni hayatta da kaliteli kumaşlar aramaktayız ki, evvelâ kesilip biçilmeye, daha sonra iğnelerle dikilip ütülenmeye ve bütün bunlara dayanmayı, kabul edebilsinler. 

 Tekrar hayırlı günler Muratçığım herkese selâmlar. Hoşça kal Efendi Baban.

Merak edenler, “Usta dan çırağına tavsiyeler” adlı dosyayı okurlarsa umarım konu daha iyi anlaşılır.[40]     

----------------

 قُلْ أَنَدْعُو مِن دُونِ اللّهِ مَا لاَ يَنفَعُنَا وَلاَ يَضُرُّنَا وَنُرَدُّ عَلَى أَعْقَابِنَا بَعْدَ إِذْ هَدَانَا اللّهُ كَالَّذِي اسْتَهْوَتْهُ الشَّيَاطِينُ فِي الأَرْضِ حَيْرَانَ لَهُ أَصْحَابٌ يَدْعُونَهُ إِلَى الْهُدَى ائْتِنَا قُلْ إِنَّ هُدَى اللّهِ هُوَ الْهُدَىَ وَأُمِرْنَا لِنُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ {الأنعام/71}

 “Kul ened’û min dûni(A)llâhi mâ lâ yenfe’unâ velâ yedurrunâ venuraddu ‘alâ a’kâbinâ ba’de iz hedâna(A)llâhu kellezî-stehvet-hu-şşeyâtînu fî-l-ardi hayrâne lehu ashâbun yed’ûnehu ilâ-lhudâ-/tinâ kul inne huda(A)llâhi huve-lhudâ veumirnâ linuslime lirabbi al’âlemîn(e)” De ki: “Allah’ı bırakıp da bize faydası olmayan, zararı da dokunmayan şeylere mi tapalım? Allah, bizi hidayete kavuşturduktan sonra gerisin geri (şirke) mi döndürülelim? Arkadaşları ‘bize gel!’ diye doğru yola çağırdıkları hâlde, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşıp şeytanların ayarttığı kimse gibi mi (olalım)?” De ki: “Hiç şüphesiz asıl doğru yol Allah’ın yoludur. Bize âlemlerin Rabbine boyun eğmek emrolundu.” (6/71)

----------------

 Muhammediyet mertebesinde olan bir salikin hitabı artık, kendi varlığında faydası ve zararı olmayan şeylere mi tapalım dır. Allah bizi hakikat olan hadi üzerine hadi tecellileri olarak iletmişken (ökçelerimiz) nefsi emaremize geri mi döneyim-dönelim? 

 Huda’nın yoluna gel diye ashabı- arkadaşları tarafından davet edildikleri halde şeytanın - nefsi emmarenin vehmi kuruntusu ile hayran hayran dolaşan kimse gibi mi olalım?

 Bize daha henüz ibrahimiyet mertebesinde iken âlemlerin rabbine teslim olma emr olundu.

İbrâhîm (a.s.) bu emri aldığı zaman hiçbir şekilde itiraz etmeden “hemen teslim oldum” diyordu ama “âlemlerin Rabbine” yani “Rabb’ül Erbaba teslim oldum” diyordu. Rabbül has’a teslim oldum demiyordu. Daha evvelki mertebeler de kişi Rabbül hasına yönelmekte, yani kişinin kendisini kontrol eden Esmâ-i İlâhiyye’ye yönelmektedir. İbrâhîm (a.s.) mertebesinde ise, kişi kendi varlığını Hakk’a zâten teslim ettiğinden bu Esmâ-i İlâhiyye onun üzerinde tahakkuk etmiş oluyor. Çünkü varlık Hakk’a teslim edilmiş oluyor ve dolayısıyla o salt bir varlık olarak, cesetsiz bir şuur olarak Hakk’a varlığını teslim etmiş oluyor. 

 Kişi kendi nefsaniyyetini Hakk’a devrettiği için Cenâb-ı Hakk ona o Esmâ-i İlâhiyyenin hakikatini giydiriyor ve bu mertebe de “hullet” olarak ve “halil” ismini alıyor.

 Bir kişinin üzerinde bir elbise varsa ona elbise giydirmezler ama o kimliğini o elbisesini teslim ettikten sonra Cenâb-ı Hakk ona İlâh-î bir kimlik vermeye başlıyor. İşte hullet dediği bu dostluk elbisesini giydiriyor ve ondan sonra ayrı ayrı esmâlar onun üzerinde tesir etmiyor, külli esmâlar yani Rabbül Erbabın mertebesi onda tesirata başlıyor.[41]

----------------

 وَأَنْ أَقِيمُواْ الصَّلاةَ وَاتَّقُوهُ وَهُوَ الَّذِيَ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ {الأنعام/72}

 “Veen ekîmû-ssalâte vettekûh(u) vehuve-llezî ileyhi tuhşerûn(e)” Bir de, bize, “Namazı dosdoğru kılın ve Allah’a karşı gelmekten sakının” diye emrolundu. O, huzurunda toplanacağınız Allah’tır. (6/72)

----------------

 Bu mertebenin ittikası sakınılması bir an olsun hakk’tan gafil olmak ve Efendimizin hadis-i şerifi: “sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi,” dediklerinden ilki olan gözümün nûru namazdır. Her an hakk’ın huzurunda kendini bilip göz nûru olan namaz halinde olmaktır. 

 Fusûs’ül Hikem Muhammed (s.a.v.) fassında açıklanan bu hadisin bir bölümünü buraya alalım, ayrıca ilgili kitaptan tamamını oumak faydalı olacaktır.

 Ve namaz münâcât oldukda, o zikirdir. Ve Hakk'ı zikr eden kimse, muhakkak câlis-i Hak olur; ve Hak onun mücalisi olur. Zîrâ haber-i ilâhîde sahih oldu ki, muhakkak Hak Teâlâ ya'nî “ene celisi men zekerni” "Ben beni zikr eden kimsenin celîsiyim" dedi. Ve bir kimse zû-basar olduğu halde, zikr ettiği kimseye mücâlis olsa, kendi celisini müşahede eder. İşte müşahede ve rü'yet budur. Binâenaleyh eğer zû-basar olmazsa, müşahede edemez. Böyle olunca namaz kılan kimse bu namazda, bu rü'yet ile Hakk'ı müşahede eder mi, yoksa etmez mi? Kendi mertebesini buradan bilir. Eğer onu müşahede etmezse, onu görür gibi, îmân ile ibâdet etsin. Binâen­aleyh münâcatı indinde kıblesinde onu tahayyül etsin. Ve sem'ini, Hakk'ın onun üzerine onunla redd ettiği şeye ilkâ eylesin (25).

Ya'nî namaz, Hak ile kul arasında münâcât oldukda, o namaz zikirdir. Ve her kim Hakk'ı zikr ederse, o kimse. Hakk'ın hem-nişîni olur; ve Hak dahi onunla beraber oturur. Hani postta oturanlara post nişin derler ya işte nişin oturan manasınadır. Her ne kadar orada oturan tek kişi ise de onun hakikatinde varlığında Hakk’ın hem nişini olur o namaz kılan kimse. Hak dahi onunla beraber oturur, Tahiyyatta olduğumuz zaman, ayakta olduğumuz zaman ayakta olur, rükuda olduğumuz zaman da rükuda olur. 

 Zîrâ bize sıhhat ile vârid olan hadîs-i kudsîde, yani sağlam olarak bize gelen hadis-i kudside şek şüpheye meydan verilmeden nakledilen kudsi hadisin hakikati olan ve gerçek olan hadiste Hak Teâlâ hazretleri: "Ben beni zikr eden kimsenin celisiyim, arkadaşıyım " buyurdu. Yani kim ki beni zikrederse ben onun oturanıyım onunla birlikte olanım demektir. Ve bu gerçekten de böyle olmaktadır. Kulun varlığı Hakk’ın tahtı oldu, varlığın her zerresinde nüfuz etmiş olarak oturdu. Oturdu dan kasıt mutmainliktir rahatlamaktır bir bakıma. Ayakta durmak tehlikelidir, birisi gelir iter, vurur, çarpar yere düşer. Ama oturmak daha kararlılıktır, kolay kolay devrilmez. Ben beni zikredenin celisiyim yani onun meclisindeyim onun oturanıyım, onunla beraberim buyurdu. Ve basar sahibi olan kimse, yani basiretle birlikte gören kimse zikr eylediği kimse ile beraber hem-nişîn olsa, yani onunla birlikte oturmuş olsa yan yana oturmuş olsa kendinin celisini müşahede eder, yani kendi ile birlikte oturan bir kimseyi görür, müşahede eder, ama gözü açık ise. 

 Zîrâ bir kimsenin arkadaşı olan kimse hâzırdır, gâib değildir. Binâenaleyh Allah Teâlâ zâkirin meşhududur. Allahüteala zikreden kimsenin görüş sahasındadır. Ve zâkirin bu müşahedesi, maddiye suretlerinin müşahedesi gibi hissî değildir, belki zevkidir. Bakın şu kelime bazen sohbetlerde de üzerinde durmaya çalışıyorum, çünkü çok mühim, bir kelime ama bakıyorsunuz o kadar büyük ufuk açıyor ki insana ciltler dolusu kitap okunsa bu kadar çok açıklık kişide mutmainlik ferahlık vermesin bundan beşeri manada bu kelimeye baktığımızda hemen madde manada zevkler aklımıza geliyor. Yemek içmek tatmak gibi zevkler aklımıza geliyor. Geçenlerde bir yerde bir başka araştırma yaparken bu kelime ile ilgili kısacık bir bölüm dikkatimi çekti ve notlarım arasına aldım, yine Fusus-ul Hikem Harun Fassı 124. Sayfa 4. Cildde gerçekten şu zevk kelimesini anlatan ve izah eden küçük bir bölüm var, yeri gelmişken onu da ilave edelim hatırımızda bulunsun çünkü mesnevi şerifte de ilmi manada irfani manada bir şeyler anlatılıyorken bunu zevk ehli anlar. Bunlar bir zevktir, bir tadıştır diye bu şekilde geçiyor, ama bu zevk kelimesi gerçek manada açılmadığı için hemen aklımıza beşeri zevkler geliyor. Elma armut yemek gibi su içmek gibi bir şeyler tatmak gibi öyle bir zevk anlayışı geliyor. 

Şimdi onu biz hep anlatmaya çalışıyoruz bu zevk bildiğimiz zevklerden değil, maddi manada bir zevk değildir. Gönlün mutmain olması herhangi bir fikir hakkında değişik bir hale ulaşıldığı zaman ki kişinin aldığı hazlar manasındadır. İzah etmeye çalışılıyor, burada da yeri gelmişken bakalım, şimdi hibret diye bir kelime var, Farsçada bu bilgi ve tecrübe manasınadır. Şimdi bilgi ve tecrübe zevk ile hasıl olur, zevkin bilgi ve tecrübe olduğunu evvela belirtiyor. Yani bir baklavanın tadına bakarak ne kadar güzel zevkle yedim, sevk ile gezdim, zevk ile dolaştım zevkle seyrettim gibilerde maddi ve beşeri bir zevk değildir kelime sadece benzerliği vardır. Ama gönül âlemindeki zevk çok güzel bir şekilde anlatılmış.

Tecrübe ve zevhan hasıl olur ve zevk ise tecellidir. Yani Cenab-ı Hakk’ın kişinin gönlündeki tecellisi veya herhangi bir yere olan tecellisinin kişinin gönlünde idrak etmesi açılması bu zek işte ilahi zevk, latif olan bir zevktir. Zevk ise tecellidir ve tecelli dahi suretlerde hasıl olur. Demek ki bu gördüğümüz suretlerin hakikati özleri ne kadar mühimdir. Şu halde Hakk’ın tecellisi için suretlerin vücudu lazımdır. Suretlerde mütecelli olmak için Hakk’ın vücudu elzemdir. O halde gördüğümüz bu bütün varlıklar Hakk’ın birer zuhurudur, bu zuhurda da tecelli etmekte işte tecelli mücella parlamakta orada yani onun hakikati ortaya çıkmakta bunu idrak etmek bu şekilde veya diğer şekilleri ile her hangi bir mevzuda bu tecellileri idrak etmenin adı “zevk” tir. Buna da ne deniyor, mutmain bir bilgi ile huzura kavuşmak, şek şüphe, acabalık şunlar gibi şeyler olmadan tam hakkani bir bilgi ile ki buna da artık irfaniyet ilmi deniyor, bu şekilde kişinin bilgisinden öğrendiği şeyden yahut yeni gördüğü şeyden mutmain olması onun zevki olmuş oluyor. İlahi zevk olmuş oluyor. Diğer şekliyle Hakk ile kendisi arasındaki bağlantının verdiği huzur şekliyle de ifade edebiliriz. 

Ve suretlerde mütecelli olmak için yani suretlerde parlamak için ortaya çıkmak için Hakk’ın vücudu elzemdir, yani mutlaka lazımdır. O halde gördüğümüz bu varlık mademki var, o zaman Hakk’ın vücudu mutlaka vardır. Ve Hakk'ın zevkan müşahedesi, ancak insana mahsûs olan bir keyfiyyettir. Diğer varlıklar ile aramızdaki farkın ne kadar muhteşem olduğu şu cümle ile bile yetecek kadar güçlü bir ifadedir. Burada zevk kelimesini huzur ve mutmainlik, güvenilirlik bilgi olarak ele aldığımız zaman varlığımızın ne kadar kıymetli bir değere sahip olduğunu kolayca anlaşılır. Şu halde Hakk'ı zevkan müşahedenin mahalli olan bu neş'et-i insâniyyenin yani insan varlığının kadrini esnâ-yı zikrinde yani zikir esnasında Hakk'ı müşa­hede eden arif bilir. Bakın ciltler dolusu kitaplar okunsa yazılsa şu cümleleri bir araya getirip te bu hakikatleri anlatacak bir lisan kolay kolay çıkmaz. 

 Bu bahsin tafsili Fass-ı Yûnusî'de mürur etti. İşte namazda müşahede yani Hakk’a şahitlik olmak ve rü'yet yani Hakk’ı görmek budur. Binâenaleyh Hakk'ı zâkir olan kimse, basar sahibi değil ise, kendinin arkadaşı, celisi olan Hakk'ı müşahede edemez. Bu kimse tenzih mertebesinde idrak edemez. Yani Cenab-ı Hakk’ı ötelerde farz eden Arşında yukarıda tahtında oturuyor nurlar içerisinde uzakta fark eden kimsenin bunu anlaması mümkün değildir. Bunu anlamanın tek yolu teşbih ilmini de bilmekle mümkündür. Teşbih ilmide bilindiği gibi Hakk’ın bütün âlemde zuhurda ve tecellide olmasına dayanan ve o ilmi belirten tevhid ilminin o bölümüdür. Tevhid ilmi; tenzih ilmi teşbih ilmi ve ikisini birleştiren tevhid ilmi ile birlikte olan ilmin adı tevhid ilmidir. Ariflerin ilmi de bu ilimdir. 

Bir varlık basardan basirete aktarılabilirse ancak hakikati itibariyle idrak edilmiş olur. Basar dendiği zaman biz zahiren maddeyi görme diyoruz ama oradaki basar idrak başarından buradaki basar ondan bahsediyor. Ve bu surette de namazda kurretü'l-ayn sahibi olmaz, yani peygamberimizin dediği “namaz gözümün nurudur” hükmü kendisinde tecelli etmez. Namazını kılar sevabını alır cennetine girer işi yolundadır, onun zevki de odur, o da Hakk’tır ama gerçek manada bahsedilen hakikate ulaşılmamış olur. Bir insanın kendini bilmeden cennette olması ona hiçbir şey kazandırmaz. Nefsinin oyalanması eylenmesi olur. Kendini bilen kimse cehennemde dahi olsa orası ona cennet olur. İmdi namaz kılan kimse, bu kıldığı namazda, ta'rîf olunan rü'yet ile Hakk'ı müşahede ediyor mu, yoksa etmiyor mu?

 Kendisinin mertebesini buradan anlar. İşte eve gidince herkesin ilk işi iki rekat namaz kılsın ayrıca nafile hükmüyle bu hususlara dikkat edelim, yani Hakk ile birlikte kurret-il ayn olan bir namazın tatbikatını yapalım bu bize aslında sünnettir. Peygamberimizin yaptıkları sünnettir, peygamberimiz bize gözümün nuru namaz demiyor mu, işte biz de O’nun sünneti olarak bu namazı kılmamız lazımdır. Hiç olmazsa ömrümüzde bir defa ve bunu kılarken idrak seviyemiz nereye ulaştı bizim ulaştığımız yer orasıdır. Rabbımızı gördük mü görmedik mi, görmekten kasıt bir süliyet bir maddi varlık değildir, en azından ruhani ve nurani olarak bütün hücre yapımızın içinde mevcut olduğunu bizimle birlikte oturduğunu hissetmemiz ve O’nunla birlikte başka hiçbir şey düşünmememiz gerekiyor. Eğer musallî yani namaz kılan kimse bu ta'rîf olunan rü'yetle Hakk'ı müşahede etmiyorsa, Hakk'ı görüyormuş gibi tahayyül ederek imân-ı gaybî ile ibâdet etmelidir. Şu halde böyle bir kimse namaz kılarken, kıblesinde Hakk'ı bi'l-farz bî-renk, renksiz bir nûr-i muhît suretin­de tahayyül etsin ve desin ki: "İşte ben, kıblemde hazır olan Hakk'ın huzurunda bulunuyorum. Yani karşımda hazır olan Hakk’ın huzurunda bulunuyorum 

Ve ben besmele-i şerife ile Fâtiha'yı okurken Hakk-i hâzır, yukarıda zikr olunan hadîs-i şerifte beyân olunan cevaplarla mukabele buyuruyor." Yani daha evvelce tarif edilen namazın tarifinde hani “semiallahülimen hamide, rabbenalekel hamd” gibi hadis-i şerifte beyan olunan cevaplarla mukabele buyurur. İşte bu musalli, yani namaz kılan böyle demekle beraber kıblesinde tahayyül ettiği bî-renk nür suretinden; kendisine hitâb olunan cevaplara ilkâ-yı sem' etsin. Yani hadis-i şerifte belirtilen şekliyle duyarak öyle kabul etsin. Yani duyuyor olduğunu kabul etsin. Gerçi hem kendi söylemekte ve Hakk söylüyor diye kendisi de bunu duysun.[42] 

----------------

 وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ بِالْحَقِّ وَيَوْمَ يَقُولُ كُن فَيَكُونُ قَوْلُهُ الْحَقُّ وَلَهُ الْمُلْكُ يَوْمَ يُنفَخُ فِي الصُّوَرِ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ {الأنعام/73}

 “Vehuve-llezî haleka-ssemâvâti vel-arda bilhakk(i) veyevme yekûlu kun feyekûn(u) kavluhu-lhakk(u) velehu-lmulku yevme yunfehu fî-ssûr(i) ‘âlimu-lġaybi ve-şşehâde(ti) vehuve-lhakîmu-lḣabîr(u)”

 O, gökleri ve yeri hak olarak halk edendir. O’nun “Ol!” dediği gün (her istediği) oluverir. O’nun sözü haktır. Sûr'a üfleneceği gün hâkimiyet/egemenlik yalnızca O’nundur. Gaybı (görünmeyeni) ve şehadeti (görüneni) bilendir. O, (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm (her şeyden haberdar olan) Habîr’dir. (6/73)

----------------

 ► O, gökleri ve yeri Hak olarak yaratandır. O’nun “Ol!” dediği gün (her istediği) oluverir. O’nun sözü Haktır. Sûr'a üfleneceği gün hâkimiyet/egemenlik yalnızca O’nundur. Gaybı (görünmeyeni) ve şehadeti (görüneni) bilendir. O, (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm (her şeyden haberdar olan) Habîr’dir. (6/En'âm 73) 

---------- 

► O, gökleri ve yeri Hak olarak yaratandır. O’nun “Ol!” 

---------- 

► O, gökleri ve yeri Hak olarak halkedendir. O’nun “Ol!” 

--------- 

 Yukarıdaki ayet-i kerimenin yaratan’dır kelimesi yerine, hakikat ve mağrifet mertebesi itibari ile gerçekte halkeden’dir. 

---------- 

 Ve huvellezî “halekas semâvâti vel arda bil hakk,” (6/En'âm 73) Ayet-i kerimenin bu bölümünü, çok iyi anlamamız lazım gelmektedir. Hakikati itibari ile, haleka kelimesi “yaratma, yaratır” değildir. “Halk” etti’dir.

 Mahluk ise yaratılmış değil halkedilmiş’tir. Bu âlemde ne varsa hepsi canlı veya cansız denilen aslında canı olmayan hiçbir mahluk, taş toprak dahil, hepsi kendi düzeylerinde canlıdır ve bu âlemde cansız hiçbir şey yoktur. 

 “Hakk olan Allah semavat ve arzı “halk” etti.

 “HALK” kelimesinde “Ha” nın üstünde bir nokta farkı vardır. O nokta ise aynı “HA” harfini ağzın dilinin dibinden damağın üzerine doğru nefesi şiddetle ciğerlerden o mahalle göndererek “HI” hırıltılı bir ses çıkmasını sağlamaktır ve bu hali, HA’nın üstündeki bireysellik-benlik “NOKTA”sı meydana getirmektedir, yani “Ha” nın birinin batına ait birinin zahire ait manası olmaktadır. “Hak” kelimesi ile “Halk” kelimesinin arasındaki diğer bir farkı ise “Ha” ve “KAF” harfleri arasına bir “LÂM” harfinin ilavesidir. Bu “LÂM” ın iki manası vardır. Birisi “LÂ” yokluk manasına diğeri, halkıyyet, âlem, “LÂ”mı dır. Böylece “HAK” ve “HALK” kelimeri birbirlerini takib ederek zahir âleme “Hak” olan batın âleminden “HALK” olunmuş “ZAHERA” zahir ismi ile zuhur ve tecelli etmiş olmaktadırlar ve neticede bunlara “MAHLUK” denilmektedir. İşte kardeşim, gödüğün her şey aslı hakikati ve batını itibari ile “HAK” zahiri itibari ile “HALK”tır. İşte bu yüzden âlemde yaratma, “yoktan var etme” “yaratan ve yaratılan” ikilisi, diye bir konunun olması, hakikat ve marifet mertebeleri itibari ile mümkün değildir. 

 “HALK” ın “L” mı zâten aslında yoktur “LÂ” dır. “İLLÂ” “HAK”tır. İşin aslı budur. 

 Ancak dileyen ister yaratma desin ister karartma desin ne derse desin kendi bileceği iştir. Bu durumu kimsenin mutlak kabullenmesi diye bir durumda yoktur, dileyen ne anlamsız bir konu der geçer, kimiside bu işler Terzi’ye mi, kaldı der, kendince alay eder geçer, herkesin kendi bileceği iştir gayemiz ehli zahirle ters düşüp münakaşa etmek değil ancak böyle bir sahanın da olduğunu delilleri ile birlikte ifade etmektir. 

 İşte bu yüzden, Terzi ilgili yerlerde “Hak” esmâsını yazıyorken, “Hakk” olarak iki “kk” ke kullanarak yazar bunun sebebi “Hak” olan “Hakk’ın” “zahera” zahir olup halk’a çıkması için, birinci “k” nin makamının “L” makamına bırakılarak ve “H” nın üzerinede bir bireysellik noktasını ilave ederek “halkıyyet”e dönüşmesini sağlamak içindir. 

 Ayette de belirtildiği gibi (6-73) bu âlemlerin hakikati, batınen Hak, zahiren ise Halk’tır, ve bu şekilde yaratma veya yoktan var etme, diye bir husus söz konusu değildir. 

 “Lâilâhe illâllah” kelime-i tevhidinin daha içerilerinde, izah ve yaşam aşamaları olan. “Lâ faile illâ Allah” “lâ mevcude illâ Allah” “Lâ mevsufe illâ Allah” Lâ Ma’bude illâ Allah” ancak bu idraklerden sonra gerçek ma’na da. 

 “Lâ ilâhe illâllah-Muhammedürrasulüllah” mana-i İlahi ve ma’nayı Risali hakikat-i itibari ile gönülden lisanen kelâm edilmiş olur. Bu hakikati ancak, “size nefsinizden bir peygamber geldi” (9-Tevbe-128-129) kelâmı ilahisini idrak edip Risali kaynaktan İrfani muhabbet badesi içerek yaşayanlar teleffuz ve idrak edebilirler. T.B.[43] 

 İrfan ehli gerçekten o kadar geniş bir deryadır ki, önünde puta tapınan bir kişi gürse ona müdahale etmez. Önünde görse ona müdahale etmez. Önünde herhangi bir hadise cereyan eden bir mahal görse ona da müdahale etmez. Ancak, bir soru vaki olursa cevabını verir, yine de o cevabın fiiline karışmaz. Çünkü hiçbir kayıt altına girmez. Hiçbir hal ile de kendisini kayıtlamaz. Dolayısıyla da bunun sebebi de seyirden kaynaklanmaktadır. Kendinde yaşayacak, karşı mahalde de mahallin halini seyredecek. Nasıl seyredecek? Orada meydana çıkan fiilin Hakkın esmâsının zuhuru olduğunu idrak ederek seyredecek. Müşahede edecek sadece. Yani, Herhangi bir eksiklik veya fazlalık (fazlalık görmek de bir eksikliktir. Eksiklik görmekte zâten eksikliktir.) Şimdi elimizde altı tâne parmak olsa bu eksikliktir. Fazladır ama normal beşe göre nakıslıktır. (eksikliktir.) Dört tâne olsa gene eksikliktir. 

 Dolayısıyla her mahalde her fiilde, fiilin hakkını vermek onun yaşantısının gereğidir. Çünkü “ HÜVELLEZİ HALAKASSEMAVATI VEL ARDI BİL HAKKI” (6/73) ” Yani semavat ve arz Hakk olarak halkedilmiştir.” Âyet söylüyor bunu. Kur'an söylüyor. Yani ne varsa (şu veya bu varsa değil) ne varsa hepsi Haktır. Ve de gerçektir. Hani Tebareka suresinde de diyor ya “GÖKYÜZÜNDE UÇAN KUŞLARI GÖRÜRSÜN İŞTE ONLARI GÖKYÜZÜNDE RAHMAN TUTAR. GÖKYÜZÜNDE SIRA SIRA UÇAN KUŞLARI RAHMAN TUTMAKTADIR. (67/19) İŞTE RAHMAN DA HAKK İSMİNİN KAPSAMINDA OLAN BİR BAŞKA HALDİR. Rahman, daha geniş halde Hakk ismini meydana getirir. Dolayısıyla işi yukarıdan biliyorsak, yani üst düzeyden aşağıya doğru bakıyorsak o zaman âlemde Farklılıklar vardır demek, İrfan ehli için mümkün değildir.[44] 

----------------

 وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ لأَبِيهِ آزَرَ أَتَتَّخِذُ أَصْنَامًا آلِهَةً إِنِّي أَرَاكَ وَقَوْمَكَ فِي ضَلاَلٍ مُّبِينٍ {الأنعام/74}

 “Ve-iz kâle ibrâhîmu li-ebîhi âzera etettehiżu asnâmen âlihe(ten) innî erâke vekavmeke fî dalâlin mubîn(in)” Ve bir vakit ki, İbrâhîm, babası Azer'e demişti ki: Sen putları tanrılar mı ediniyorsun!. Ben şüphe yok seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum. (6/74)

----------------

 Burada bahsedilen zâhiren, İbrâhîm’in gerçek babası yerinde olan vekil Azerdir. Bâtında ise daha henüz nefs-i emmâresi’nin tesirinden kurtulamayan (hayal ve vehmi) dir. Kendi kimliğinde var olan gerçek aklı ise, o hayal ve vehme ve zâhirî babasına sizlerin hayal ve vehminizden meydana getirdiğiniz ve hiç bir asla dayanmayan maddeden kendiniz tarafından yaptığınız, (putları İlâhlar’mı ediniyorsun!) diye sormuştur. 

 Bu durumda olduğunuzdan (ben şüphe yok seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.) Bu ifadeler Ef’âl mertebesinde olan bir konuşma nın esmâ âleminden anlatımlarıdır. Ve îbrâhîm’in daha henüz kendisine Nübüvvet verilmesinden evvelki kendi idrakiyle bulduğu ve ürettiği anlayışlarıdır.[45] 

----------------

 وَكَذَلِكَ نُرِي إِبْرَاهِيمَ مَلَكُوتَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِنِينَ {الأنعام/75}

 “Vekezâlike nurî ibrâhîme melekûte-ssemâvâti vel-ardi veliyekûne mine-lmûkinîn(e)” Ve İbrâhîm'e şöylece göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk ki, yakînen bilip inananlardan oluversin. (6/75)

----------------

 Görüldüğü gibi bu âyet-i Kerîme zâtî’dir ve bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere, Nübüvvetinin de başlangıç aşamalarıdır. 

 (Gösteriyorduk) İlâhi bakışın zuhur mahalline aktarılışını açık olarak belirten bu ifade ne müthiş bir idrak sahası açmakta ve müşahede irfaniyyetinin yolunu anlatmaktadır. Daha evvelki birçok sohbetlerimizde de belirttiğimiz gibi müşahedeye üç aşamalı bir anlayıştan sonra erilmekte’dir. Bunlarda (sem) “duyma” (basar) “görme” (fuad-kalb) “yaşama ve tasdik” tir. 

 Bu yüzden duyma çok mühimdir. Kişi neyi duyarsa hayalini o duyma istikametinde geliştirir. İşte bu yüzden kişinin her duyduğuna hemen itibar etmemesi ve ihtiyatla karşılaması gerekir ki daha sonraları hüsrana uğramasın. İbrâhîm’in duyma süreci mağarada iken Cebrâil tarafından ihtiyacı olduğu kadar yerine getirilmiştir. 

 İbrâhîm’in Gerçeği görme sürecinin ise bu Âyet-i Kerîme ile başladığı açık olarak bildirilmektedir ve bu süreç bizzât Cenâb-ı Hakk tarafından basar ve basiret sıfâtıyla uygulandığı belirtilmektedir. Yâni bu görüşün Hakk tarafından verildiğinden zâhir ve bâtın iki yönlüde olduğu kolayca anlaşılmaktadır. 

 (Semâvatın melekûtunu) Yâni “Esmâ-Rububiyyet” mertebesinin özelliklerini. 

(Velard) “ef’al” yâni “arz” yeryüzünün hakikat- leri’ni. Gösteriyorduk. 

 (Yakînen bilip) Yakîn bilişi de kalbe ait bir iş olduğundan neticenin hiç şüphesiz mutmain bir idrak ile doğruya ulaşıldığı kanaatidir. Bu halede “îkân” denir.

 (İnananlardan oluversin.) Burada olan “Tenzîh-î” manâda ki, îmân-îkân “Tevhid-i ef’al-fiillerin birliğidir.” Bu inanma sadece gayb-î değil aynı zamanda şuhud-î dir. Bu oluşumlara ayrı bir yönden de baktığımızda, Afakî ve enfüsî olduğudur. Yâni bir yönüyle kişinin kendi bünyesinde, “nefsinde” oluşan bir yaşam sistemi diğeri ise dışarıda, “Afakî” yaşanan genel halidir. Bu hakikat, (Fussilet/41/53/ Âyetinde) de açık olarak belirtilmekte dir.

سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْأَفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ حَتَّى......يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَق 

(Senürîhim Âyâtinâ fil âfakî ve fi enfüsihim hattâ yetebeyyene lehüm ennehümül hakkun........)

41/53. “Yakında onlara ufuklarda ve kendi nefslerinde olan Âyetlerimizi göstereceğiz, tâki, onlar için O'nun hakk olduğu ortaya çıksın.......” Bilindiği gibi Âyet işaret demektir, Âyetler ise işaretler, demektir. Âyet aynı zamanda Kûr’ân ve Kûr’ân-ın bölümlerinden olduğundan “Zât-i işaretler” de demektir. O halde evvelâ kendi nefsimizde, sonra da âfakta, nefsimizin dışında olan her yerde (Göstereceğiz) vaadi ile belirtilen “görme” müşahede-ye ulaşmanın yollarını bulmamız gerekmektedir. Allah-ın vaadı Hakk’tır ve gerçektir. Yeter ki, biz gözümüzü yukarıda da bahsedildiği gibi görme alanına göre irfaniyyetle ayarlayabilelim. Buradaki görme (Cemâl) değil “Ef’âlî”dir. Fiillerdeki hakikati görmektir.

 Bu hususta, seyr hakkında daha geniş genel bilgi (irfan mektebi ve şerhi) isimli kitabımızın tamamında, özellikle de (8) ci “İbrâhimiyyet” mertebesinde bu halin özellikleri bulunmaktadır dileyenler oraya bakabilirler.[46]

----------------

 فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ اللَّيْلُ رَأَى كَوْكَبًا قَالَ هَذَا رَبِّي فَلَمَّا أَفَلَ قَالَ لا أُحِبُّ الآفِلِينَ {الأنعام/76}

 “Felemmâ cenne ‘aleyhi-lleylu raâ kevkebâ(en) kâle hâzâ rabbî felemmâ efele kâle lâ uhibbu-l-âfilîn(e)” Ne zaman ki, üzerine yine gece bastı, bir yıldızı gördü, "bu benim Rabbim" dedi batınca da "ben öyle batanları sevmem" deyiverdi. (6/76)

----------------

 Az dikkatle bakıldığı zaman bu Âyet-i kerîme de iki anlatım yönü olduğunu görmekteyiz. Birincisi bu Âyet-i Kerîme yukarıdaki gibi (Zâtî değil esmâ-î’dir,) yâni esmâ mertebesinden izah edilmektedir. Diğer bölümü ise İbrâhîm’in lisânındandır. 

 Genç İbrâhîm, mağaradan çıktığında günün akşam üstüsü olup gece her tarafı örttüğünde gökyüzünde (kevkeb) “yıldız” ışımağa başlar. Yukarıda ki Âyet-i kerîmede de belirtildiği gibi genç İbrâhîm de, hakk’ın lütfuyla görüş kabiliyyet-i gelişmiş idi. İşte onda ilk zuhura gelen de bu âfakî görüş olduğundan başını göğe çevirip görüş ve müşahede yoluyla kıyas yapmaya başlamasıdır. Gece karanlığında gökyüzünde ilk defa gördüğü (kevkeb) “yıldız”ın ışıması ona göre muhteşem bir sahne idi işte bu yüzden, (bu benim rabbım dedi) Belirli bir süre sonra da yıldız kaybolunca (ben böyle batanları sevmem dedi.) Ve yıldızın rabb olmadığını anladı. Âyet-i Kerîmenin âfakî yönü budur. Aslında ilâve edilecek daha çok hususiyyetleri vardır fakat bu kadarını yeterli görmekteyiz.

 Bu bölüme birde enfisü yönden yâni kendi varlığımızdan baktığımızda, anlayışımız şu olacaktır. Bu mertebeye doğru yol almaya başlayan sâlik daha evvelki yedi mertebede nefsini yâni kendini tanımaya çalışmıştı, bu mertebede ise ilk işi gökyüzü ve âlemleri, ayrıca kendi gönül gökyüzünü ve kendi iç âlemlerini tanımağa başlaması olacaktır. Zaman, zaman kendinde beşeri manâda nefis yıldızı kaynaklı olan geçip giden mesnetsiz rabb anlayışlarını ortadan kaldırmasıyla oluşan anlayıştır. Bu mertebenin öncüsü de îbrâhîm (a.s.) dır.[47] 

----------------

 فَلَمَّا رَأَى الْقَمَرَ بَازِغًا قَالَ هَذَا رَبِّي فَلَمَّا أَفَلَ قَالَ لَئِن لَّمْ يَهْدِنِي رَبِّي لأكُونَنَّ مِنَ الْقَوْمِ الضَّالِّينَ {الأنعام/77}

 “Felemmâ raâ-lkamera bâziġan kâle hâzâ rabbî felemmâ efele kâle le-in lem yehdinî rabbî leekûnenne mine-lkavmi-ddâllîn(e)” Ne zaman ki, ay-" doğar bir halde gördü. "Rabbim bu'dur" dedi. Sonra ay batınca da "and olsun ki, eğer bana Rab'bim hidâyet etmemiş olsaydı, elbette ben sapıklığa düşenler topluluğundan olacaktım" dedi. (6/77)

----------------

 Gecenin ilerleyen saatlerinde Ay-ı “kamer” in çıktığını gördü, yıldızdan daha büyük olduğu kıyası ile (rabb-ım budur) dedi. Nihayet ay seyrini tamamlayıp görünmez hale geldiğinden sabaha karşı gece karanlığı ortalığa gene çöktü, ayda batınca bu da benim rabb-ım değil dedi ve ilâve etti, “andolsun ki, eğer bana Rabb-ım hidayet etmemiş olmasaydı, elbette ben sapıklığa düşenler topluluğundan olacaktım” dedi. 

 Yukarıda da bahsettiğimiz, âfakî manâda olan bu kıyasın “enfüsî” olanı ise, o mertebe de yaşayan kişinin kendi nefsî kıyası ile daha geniş ve daha ileri bir görüş ile rabb-ı nı bulmaya çalıştığı anda bunun da hayali ve nefsî olduğunu anlayınca hiç bir değeri olmadığını anlaması o düşüncenin de “uful” batması demektir. 

 İşte kendisine gerçek olan Rabb-ı nın yardımı ve ilhamı ile kendi ilâhi benliğinin o bölümde faaliyyete geçmesi ile gerçek kıyas ve değerlendirmeyi yapmış olmasıdır. [48] 

 Füsûs’ül-Hikem, cilt 2 İbrâhîm Fassının başında: Bu hususta özetle şöyle ifade edilmektedir. 

 İbrâhîmiyyet kelimesinin içinde (müheyyem-şiddetli aşk) ın hikmeti mevcut’tur. “Heyemân” şiddetli aşk mânâsınadır. Cenâb-ı İbrâhîm (a.s.) da Hakk muhabbet-i gâlip olduğundan, Allah’ın yolunda babasından, kavminden yüz çevirdi ve hakk yolunda oğlunu feda eylemeye kararlı idi, ve çok malını da terk etti. Ve muhabbetinin şiddetinden Hakk’ı, nûriyyetin zuhuru sebebiyle yıldızların zuhurunda talep edip: “Eğer Rabbim bana hidâyet etmez ve doğru yolu göstermezse şaşırmışlardan ve Hakk’ın cemâlinde hayrete düşenlerden olurum” (En’âm 6/77) dedi. Bu hallerin cümlesi heyemân’ın galip gelmesindendir. Ve âkıbet heyemân’ın kemâl-i sebebiyle kendi nefsinden fâni ve Hakk’la bâkî oldu. Ve Hakk’ı semâvât, arz, ervah ve cisimlerin zuhurlarında idrâk eyledi.[49]

----------------

 فَلَمَّا رَأَى الشَّمْسَ بَازِغَةً قَالَ هَذَا رَبِّي هَذَآ أَكْبَرُ فَلَمَّا أَفَلَتْ قَالَ يَا قَوْمِ إِنِّي بَرِيءٌ مِّمَّا تُشْرِكُونَ {الأنعام/78}

 “Felemmâ raâ-şşemse bâziġaten kâle hâzâ rabbî hâzâ ekber(u) felemmâ efelet kâle yâ kavmi innî berî-un mimmâ tuşrikûn(e)” Ne zaman ki" güneşi doğmaya başlar gördü. Dedi ki: "Bu'dur Rab'bim bu daha büyük" nihâyet o da batınca dedi ki: Ey kavmim!. Ben muhakkak sizin Allah Teâlâ'ya ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. (6/78)

----------------

 Yıldız ve ay gecenin özelliklerindendir, geceyle birlikte gelirler ve geceyle giderler. Yâni, “yıldız ve ayı gece getirir.” Güneş ise gündüzün özelliklerindendir. “Güneşin aydınlığı ise gündüzü getirir, gündüz güneşi getirmez.” Ve aslında gündüzün içinde yıldızda ayda vardır fakat güneşin getirdiği aydınlık onlarında ışığını içine alıp sardığı için görünmezler, görünmedikleri için de aslında var iken yok hükmünde olurlar. 

 İşte genç İbrâhîm yıldız ve ayın hususiyyetlerini düşünüyor iken daha aydınlık bir fikrin düşüncesi de kendinde oluşmağa başlamıştı. O sırada ufukta madde güneşi yavaş, yavaş ışımağa başladığında getirdiği aydınlık ile her gün olduğu gibi, o gün de aydınlık, yâni gün oluşmağa başladı. Her kes için sıradan bir husus olan bu muhteşem hadiseye İbrâhîm ilk def’a şahit olduğundan onun nazarında güneş gerçek bir ilâh olarak yorumlandı. Bu benim rabb-ım dedi. Nihayet onun da süresi dolup arka tarafa geçip dünya ile perdelenince ve tekrar gece etrafı sarmaya başlayınca buda benim rabb-ım değil dedi. Çünkü yeniden yıldız ve ay ortaya çıkmıştı ve aynı şeyin tekrarı oluyordu o halde tekrar edip duranlardan, “uful” olup gidenlerden, rabb olmaz, kanaatine ulaştı. 

 Gökyüzünde olan bu yüksek hadiselerin ve varlıkların dahi hükmü yok iken bunların yanında taş ve odun parçalarından yapılan “putların” ise hiç bir hükmü olamayacağını düşünen (İbrâhîm) “sizin Allah’a şirk-ortak koştuğunuz şeylerden uzağım” dedi. İşte bu kanaat ile fikr-î ve îmân-î yönden içinde bulunduğu topluluktan “îmân-î kat-î” ile ayrı düştü. 

 Tasavvufta, “yıldız=nefs-î benliği:” “ay-kamer= izâfî benliği” “güneş ise İlâh-î benliği” ifade etmektedir. Bunların eğitimini almayan bir kimsede ise, “yıldız-nefs-i emmâre” yi, “ay-kamar-hayel ve vehmi” “güneş ise nefs-i emmârenin tekebbürünü-gurur ve kibrini” ifade etmektedir. Hayatını bunlardan aldığı kararlara göre yöneten birimin aldığı kararlar hep nefsi istikametinde olur. 

 (Terzi Baba (1)) kitabımızın ikinci bölüm (Necm Sûresi) nin başında olan (Necm-yıldız) dan bahsederken bu mevzua dikkat çekmiştik, bu hususta daha geniş bilgi isteyenler oraya bakabilirler. 

 Bir şeyi değerlendirmek için kıyas yaparken, kıyasın. kıyaslanandan daha sağlıklı olması lâzımdır ki, verilen kararlar yerinde ve isabetli olsun. Yâni ölçü aracının, düzgün ölçmesi lâzımdır ki, ölçülen doğru ölçülmüş olsun. Aksi halde netice hep eğri çıkacaktır. İşte yanılma buradadır. Yanlış ölçümler devamlılık üzere olunca bunlar doğru olarak kabul görmeğe başlarlar işte bundan sonra verilen karar ve uygulamalar doğru zannıyla hep hakikate göre yanlış oluşmuş olurlar. Yapılacak şey ölçü ve kıyası asılları ile değiştirip gerçek ölçü ve değer yargılarına ulaşmaktır.

 (Ay-Kamer) o mertebede vehim ve hayali oluşturur, özelliği “varı yok” “yoku var” göstermesidir. Aslında hiç olmayan bir şeyi vehm-zan eder ve bunu hayallendirerek kendi, kendinde üretir ve sonra ürettiği şeyi gerçek sanarak ona yönelir ve ona, o hayalen ürettiği şey sevimli gelir, çünkü kendi üretimidir. Nefs-i emmâresi ondan başkasına meyl etmez. İşte hayalî putların meydana gelişi bir bakıma bu anlayış yolundan oluşmuşlardır. Ve bunlarında terki gerekir. 

“güneş” ise nefs-i emmârenin tekebbürünü-gurur ve kibrini ifade eder. Ve verdiği kendi kararlarının en isabetli ve en doğru kararlar olduğu zannıyla başka bir fikri kabul etmez. Böylece tam bir enaniyyet-benlik gurur ve kibir içinde yaşayarak, bu, kendi hükmünün altına girerek, kendi kendini, kendi anlayışına, mahkûm eder ve sorumlusu da kendisi olmuş olur. 

 Gece karanlığı, genç İbrâhîm’in daha henüz ilmî varlığını oluşturamadığı sürede gönlündeki sâfiyetidir. Orada parlamaya başlayan küçük bir düşünceyi Allah-ı bilmede ileri bir hal zannetmiştir. Bu tefekkürü devam ederken, daha ileri bir düşünceye ulaşınca eski kıyas ettiği düşünce gitmiş yerine biraz daha genişi gelmiş bu daha güzel demiştir. 

 Nihayet kendisini tamamen kaplayan aydınlık güneşe ve güne ulaşınca daha büyük bir düşünceye ve tefekküre ulaşmıştır, bu daha isabetli diyerek benim rabb-ım bu aydınlıktır, demiştir. İşte vakti gelip o aydınlıkta tekrar gidince, o düşüncesinin de geçici olduğunu anlayarak güzel bir ölçü ve kıyasla, (uful eden-batanları sevmem,) (...Allah-ü Teâlâ’ya hayelleri niz de üretip ortak koştuğunuz şeylerden uzağım) diyerek, bir sonraki Âyet-i Kerîmenin delâletiyle tefekkür yolculuğuna devam etmiştir. 

 İşte, gerçek ma’nâ da hakk yolcusu bir sâlik’in daha evvelce geçmiş olduğu nefis mertebelerinden sonra, mertebe-i İbrâhîmiyyet’in başlarında “âfakî” manâ da bu gerçek müşahedeye doğru eski hallerini terk ederek yol alması gerekecektir.[50] 

----------------

 إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ حَنِيفًا وَمَا أَنَاْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ {الأنعام/79}

 “İnnî veccehtu vechiye lillezî fetara-ssemâvâti vel-arda hanîfâ(en) vemâ enâ mine-lmuşrikîn(e)”

 “Ben muhakkak bir hânif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaradana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” (6/79)

----------------

 Yukarıda bahsedilen Âyet-i Kerîme’lerin delâletiyle, İbrâhîm’in yavaş, yavaş o mertebenin müşahedeli hakikat-i olan, kat-i îmân’a doğru yol aldığı açık ve net olarak görülmektedir. (Hanif) lügatlar da, “lekesiz muvahhid” yani tevhid ehli diye ifade edilir. 

 Ayrıca (Hanif) İslâmiyetten önce Allah’ın birliğine inanan ve “İbrâhîm” (a.s.) ın dinine bağlı olan kimselere denir. Diye de ifade edilmektedir. 

 İbrâhîm (a.s.) ın kendi zamanına kadar ulaşan, îmân, anlayışından kendisinin, çok daha ilerilere gittiği anlaşılmaktadır. Vechini mutlak “Hakk’a” çevirdiğini söylemesi içindeki samimiyyet’in ne derece yüksek olduğunu göstermektedir, ayrıca “râbıta” (bağ kurma) nın hakikatinin de ne olduğunu ve nereye olması lâzım geldiğini de çok açık olarak göstermektedir. “Tevhîd-i efâ’l” (fiillerin birliği) hakikatini ilk def’a idrak eden ve o şekilde hayatına yol veren kimsedir. 

 Daha gençliğinde bulunduğu topluluğun “Rabb” anlayaşı ile kendi “Rabb” anlayışı nın arasında ne kadar büyük fark olduğu anlaşılmaktadır. Arasında bulunduğu topluluk “vecihlerini” fark âlemine, (kesret) “putlara çevirmiş” ler iken onlardan ve şartlanmalarından hiç etkilenmeden kendisi “vechini” Rabb’ı na (tevhid) e “birliğe” çevirmiştir. 

 İnsân oğlunun mutlaka yönünü “vechini” çevirdiği bir istikameti vardır. Bu âlemde vech’in hedefi ikidir, biri Hakk diğeri ise “mâsiva” denen halktır. Ancak halk’ta Hakk’ı müşahede eden kişi için “halk” mâsiva hükmünden çıkar, aslında halkıyyet’i mâsiva hükmüne getiren kişinin kendi anlayışıdır. Gerçek manâda “Hanif” olan kişi için (Halkıyyet) kalmaz “her mahalde” Hakk’ın zuhuru müşahede edilir, her mahalde var olan Hakk’ın zuhurudur anlayışına da (Tevhîd-i ef’âl) “fiillerin birliği” denir. 

 Bu âleme, madde âlemi anlayışıyla, bakmak “kesret-çokluk,” “Hakk’ın zuhuru” dur, anlayışıyla bakmak ise “tevhid-birlik” tir. İşte o devrelerde Îbrâhîm in kavmi bulundukları ortamdaki varlıklara kesret gözüyle baktıkları için, onları hep ayrı, ayrı varlıklar olarak gördüler ve hayallerinde oluşturdukları vehim ve onun “musavvire” tasfir- düzenlemeleri ile bazı sûretleri yücelterek ilâh edindiler. 

 Îbrâhîm’in bakışı ise onların tam tersine, bu âleme “Hakk’ın” isimlerinin zuhurudur anlayışıyla baktığından varlıkların her birerlerinin özünde Hakk’ın bir esmâsının olduğu hakikatini anlayınca “ben vechimi bu âlemleri halk edene çevirdim” diyerek bu hakikati zamanına göre çok güzel bir anlayışla idrak ederek, hem kendi devresinde hem de kendinden sonra bu mertebeden geçecek gerçek (hanif) lere yol gösterici olarak (Kûr’ân-ı Kerîm, bizlere de bunu bildirilmiştir. Kim bu idrake ulaşırsa işte o zaman o kişi bâtınen (Îbrâhîm-Hanif) dîninden olmuş olur. 

 Gökte ve yerde gördüğüm Allah’ın (c.c.) nün, zuhuru olan, görüntülerine “ilâhlar” olarak “rabıta” etmem, çünkü onlar “mahlûk” tur’lar. Mahlûk’ta “Hâlık” olmaz, “Hâlık” olmayana da ibadet edilmez, eğer edilirse, hâlik’a ortak koşulmuş olur, bu ise tam anlamıyla şirk, “müşrik”lik olmuş olur. İşte bu yüzden, “ben müşriklerden değilim,” dedi.[51] 

 “Ben müşriklerden değilim.” diye dua etmişti. İşte bu yüzden o nun mü’minliği böylece tasdik edilmiş olmakta idi. Ondan daha evvelce de mü’minler vardı. Fakat onun bu mertebesinin “Hanif ve Halil” lik, (Tevhîd-i ef’âl) özellikleri itibariyle mü’minlerin evveli olmuştur. İşte bu mertebe ilk def’a Hakikat-i İbrâhîmiyye ile faaliyete geçmiş, oradan bize Kûr’ân-ı Kerîm ve onun da sözcüsü olan Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz tarafından bildirilmiştir. Şükründen aciziz.[52]

 Nefsi mutmainne mertebesinin olan bu âyeti nefsi mutmainne mertebesi içinde anlamaya çalışırsak.

 Evvelki hallerinde yaşamını sürdürerek Nefs-i Mutmeinne’ye ulaşan sâlik, önceki hallerinde az da olsa şüphe ve endişeler içinde bulunuyorken burada daha çok huzur bulmuş ve yaşantısında yeni bir aşama daha kaydetmiş olur. Bu mertebede ilâhi huzuru bulup kendine ve Rabb’ına güveni artar. Kendini daha derinlemesine tanımağa başlar.

Bu yer Rabb’ın özel olarak Hakk zikrine devam eden kullarını kendine davet ettiği yerdir. Bu davete ancak (Nefsini bilen Rabb’ı nı bilir) hakikatine âşina olanlar icabet edebilirler. Oldukça özel bir mertebedir. Umumilik’ten seçilmişliğe geçiştir ve çok çalışma gerektirir. Kulaktan duyan her kişi değil, gönülden duyan er kişi ancak bu çağrıya icabet ede bilir. Bu hitap bâtını açık olanlara ulaşır. Diğerleri ise sadece kelâmını duyar ve orada kalırlar. 

Gönül ve can gözünü faaliyete geçirenler bu daveti duyar ve uyarlar. (Ey tatmin olup huzur bulan nefs, Rabb’ı na dön, 89/27) emrini her müslüman duyar veya okur, fakat bulunduğu mertebesi itibarile icabet etmeğe çalışır. Bu hâli çok iyi düşünmemiz gerekmektedir. Bir ömür boyu ibadet ehli olan kimse acaba; nereye dönüyordu ki; (Rabb’ı na dön) hitabına muhatap oldu.? 

Kişi gaflet ve şuursuz bir halde yaptığı ibadetleri (hayâli Rabb’ı) na, yani (Hakk’dan gayrı muhabbet ettiği ne var ise) farkında olmadan onlara yönelmesidir. İşte bu oluşumun farkına vararak, varlık muhabbetinden, Hakk muhabbetine dönmesi (irci’i) hitabını duymağa başlamasıdır. 

Bu emre ancak Mutmeinne olmuş nefs gerçek haliyle icabet edebilir ve Rabb’ın dan bu emri vasıtasız (müşahede ederek) alır. Çünkü gerçek Rabb’ı na ulaşmıştır. Daha evvelce, hayalinde var ettiği Rabb’ı na ibadet ederken, burada derçek Rabb’a yani Rabb-ül erbab’a, Rabb’ların Rabb’ına, yönelmiştir. 

İşte bu yüzden de (Mutmeinne nefs) hitabına mazhar olmuştur. (Mutlak irfan) mertebesinin başlangıcıdır. Kendini tanıma yolunda büyük aşama kaydetmektir. 

Ne büyük saadettir ki; Rabb’ kişiye bu mertebe de özel olarak hitab etmektedir.

Duyanlara, uyanlara, yaşayanlara gerçekten aşk olsun, helâl olsun. 

Buraya gelinceye kadar insânlara olan hitap umumidir. Burada hususiliğe ve özelliğe geçiliyor. Rabb’ın sana, özel olarak hitabı ne güzeldir, ne hoştur! Onun için bu kimseye büyük ihsan-zât-i müşahede vaki olmuştur. İşte bu yaşantıya ulaşan ve idrak eden kişi de, karşılık olarak: (Ben mutlak varlığımı-vechimi semavat ve arzı var edene döndürdüm, ben müşriklerden değilim, 6/79) idraki ile cevap vermeğe ve bu halin gereğini elinden geldiği kadar yerine getirmeğe çalışmalıdır. Burası şirkten yani ikilikten kurtulmağa başlamanın yeridir. 

 (İyi bilin ki kâlpler ancak Allah’ın zikri ile mutmein olur,13/28) lâfzı ilâhisi bu hâline güzel anlatmaktadır. Burada Allah zikri demek sadece tesbih ile Allah Allah diye saya- rak Onu anmak değil, ancak idrak ile evvelâ Rabb, yani Rububiyyet mertebesini anlayıp oraya yönelmek, oradan da daha sonraki çalışmalarla ULÛHİYYET mertebesine ulaşmak olduğunu anlamamız icab etmektedir.[53]

 Peygamber (s.a.v.) e soruyorlar: Ya Rasûlülllah, “siz mi güzelsiniz, yoksa Yûsuf (a.s.) mı daha güzeldi?” O da! “Kardeşim Yûsuf benden sabîh (güzel). “ben ondan daha emlâh’ım” (sevimliyim). Onun görülen güzelliği benim görünen güzelliğimden çoktur. Buyurdu. Peygamberimizin (s.a.v.) görünmeyen güzelliği gösterilseydi, kimse bakmaya takat getiremezdi. 

 Öyle diyorlar. “Güzelliğin onda dokuzu Yûsuf’a verildi. Biri de diğer insânlara dağıtıldı.” Tabii bu muhteşem bir hâdise’dir. Bunu biz sûret olarak ele almayalım, yani güzelliğin onda dokuzu “gönle” verildi ki, o da hakikati İlâhiyye’dir. Yani İlâh-î cemâle verildi. Allah’ın vechine verildi. Bir’i hayal ve vehmin sûretlerine verildi. İbrâhîm (a.s.) ın dediği gibi “ben vechimi semavat ve arzda benzersiz olana döndürdüm.” (6/79) Yani “o güzelliğe döndürdüm.” Diyor. Bu bir yansımadır. Bütün bunların hakikati ahirette meydana çıkacaktır. Burada ilmî olan yakîn’lik orada aynî olarak meydana çıkacaktır. Buradaki yakîn’lik bilinçte olacak. Orada, şuhuttaki yakîn’liğe dönüşecektir. Burada ilmi yakîn’lik olmazsa oradakine ulaşamayacağız.[54] 

----------------

 وَحَآجَّهُ قَوْمُهُ قَالَ أَتُحَاجُّونِّي فِي اللّهِ وَقَدْ هَدَانِ وَلاَ أَخَافُ مَا تُشْرِكُونَ بِهِ إِلاَّ أَن يَشَاء رَبِّي شَيْئًا وَسِعَ رَبِّي كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا أَفَلاَ تَتَذَكَّرُونَ {الأنعام/80}

 “Vehâccehu kavmuh(u) kâle etuhâccûnnî fi(A)llâhi vekad hedân(i) velâ eḣâfu mâ tuşrikûne bihi illâ en yeşâe rabbî şey-â(en) vesi’a rabbî kulle şey-in ‘ilmâ(en) efelâ teteżekkerûn(e)”

 “Ve ona karşı kavmi delil getirmeye kalkıştı. Dedi ki: Siz Allah Hakkında bana karşı delil getirmeye mi kalkışıyorsunuz? O halbuki o bana hidâyet nasip buyurmuştur. Ve ben ona ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Meğerki Rab'bim birşey dilemiş olsun. Rab'bimin ilmi herşeyi kuşatmıştır. Artık siz hiç düşünmez misiniz?” (6/80)

----------------

Kavmi, akl-ı cüzlerinin hayal ve vehmi ile putlarına ibadetlerinin doğru olduğu hakkında onunla çekişmeye başladılar. O da Rabb’ı mın ilmi her şeyi kaplamıştır, artık siz hiç düşünmezmi’siniz? Diyerek onları düşünceye sevk etmeye çalışmıştır.[55] 

----------------

 وَكَيْفَ أَخَافُ مَا أَشْرَكْتُمْ وَلاَ تَخَافُونَ أَنَّكُمْ أَشْرَكْتُم بِاللّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَانًا فَأَيُّ الْفَرِيقَيْنِ أَحَقُّ بِالأَمْنِ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ {الأنعام/81}

 “Vekeyfe ehâfu mâ eşraktum velâ tehâfûne ennekum eşraktum bi(A)llâhi mâ lem yunezzil bihi ‘aleykum sultânâ(en) feeyyu-lferîkayni ehakku bil-emn(i) in kuntum ta’lemûn(e)”

 “Allah’ın, size, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden ne diye korkayım? Öyle ise iki taraftan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır? Eğer biliyorsanız söyleyin.” (6/81)

----------------

 الَّذِينَ آمَنُواْ وَلَمْ يَلْبِسُواْ إِيمَانَهُم بِظُلْمٍ أُوْلَئِكَ لَهُمُ الأَمْنُ وَهُم مُّهْتَدُونَ {الأنعام/82}

 “Ellezîne âmenû velem yelbisû îmânehum bizulmin ulâ-ike lehumu-l-emnu vehum muhtedûn(e)” İman edip de imanlarına zulmü (şirki) bulaştırmayanlar var ya; işte güven onların hakkıdır. Doğru yolu bulmuş olanlar da onlardır. (6/82)

----------------

 وَتِلْكَ حُجَّتُنَا آتَيْنَاهَا إِبْرَاهِيمَ عَلَى قَوْمِهِ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَّن نَّشَاء إِنَّ رَبَّكَ حَكِيمٌ عَلِيمٌ {الأنعام/83}

 “Vetilke huccetunâ âteynâhâ ibrâhîme ‘alâ kavmih(i) nerfe’u deracâtin men neşâ(u) inne rabbeke hakîmun ‘alîm(un)” Ve işte o, bizim delilimizdir ki" onu kavmine karşı Îbrâhim'e vermiştik. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphe yok ki, Rab'bin hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir. (6/83)

---------------

 Cenâb-ı hakk’ın bu mertebedeki “hüccet-delili” tevhid-i ef’âl mertebesinin hakikatini Îbrâhîm’e yaşatarak açması ve idrâk ettirmesidir. Bu hakikat daha evvelce kimseye verilmemişti. İşte bu anlayışla yeryüzü ve gökyüzünde olan her şeyin kendilerine ait bir varlıkları olmadığı oralardan zuhurda olan kendisinin isimlerinin ve sıfâtlarının kendi manâlarıyla var olduğunu bildirmesidir. 

 Dikkat edilirse bu Âyet-i Kerîme zâtî’dir, (Bizim delilimiz) dir, demesinden kolayca anlaşılmaktadır. İşte bu hakikat anlayışını, kavmine karşı İbrâhîm’e vermiştik. 

 Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. 

 Görüldüğü gibi Âyet-i Kerîme’nin bu bölümü de Zâtî’dir, birçok yönden yorum ve izahları vardır. Meâl-inde görülen yorum şeriat mertebesi itibari ile olan yorumdur ve o mertebenin doğru olan gerçeğidir. Ancak dikkatlice bakılınca arkasından bazı soruların çıkacağı düşünülebilir. 

 “Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz” Bâtın-î yönü itibari ile bu Âyet-i kerîmeyi şöyle yorumlayabiliriz. 

 Bütün âlemde Allah’ın zuhuru olduğuna göre, Allah’ın zuhurlarını da bir birinden ayıramıyacağımıza göre, “dilediğimizi” demek bütün zuhur mahallerini demek olur. “Derecelerle yükseltiriz” demek ise ef’âl âleminde her varlık, doğar, yaşar, kemâle erer ve nihayet müddetini doldurarak tekrar bâtın âlemine iade olunur. İşte bu seyr dolayısı ile varlıklar “derecelerle yükseltilmiş” olurlar. 

 Diğer bir anlayışla da, “dilediğimiz bir zuhur mahallimizi derecelerle diğerlerinden daha fazla yükseltiriz” Bu bizim irademiz dahilindedir. Ancak varlıkta bizim varlığımızdan başka bir şey olmadığına göre, bir haksızlık’ta söz konusu değildir. Âyet’in bu bölümünde bahsedilen “derece” o güne kadar bildirilmeyen (Hullet-halil-dostluk) mertebesidir.

 “şüphe yok ki, Rab'bin hikmet sahibidir,” Allah’ın (c.c.) isimlerinden biri de (Hakîm) ismidir. Hakîm’in her zuhura getirdiği de hikmetlerle doludur ve bu ismin hususiyyet-i, ilimde, ilmi derinliklerinin olmasıdır. Zâhiren bakıldığında çok tabii gibi görülen mevzuların (Hikmetli) olması itibariyle ne kadar derinlikli olduğunun bilinmesidir. Sadece zâhir ma’nâsı itibari ile meselelere bakıldığında fark edilemeyen ancak, derinliğinde çok geniş manâlarının olduğu ancak (hikmet) ile anlaşılabilen mevzuları kurgulamak bu ismin özelliği yönünden gelmektedir ki, (işte bu kitap hikmetlerle doludur) Hikmet-i, kısaca bireyler yönünden (vasıtasız kalbe gelen ilham-varidat) olarak tarif edilmiştir. 

 “Hakîm” isminin sahibi olan Allah (c.c.) kuluna bir şeyi açmayı murat ettiği zaman bu ismin hakimiyyet-i altında ve kontrolunda o kuluna hikmetiyle birlikte gönlüne açar. Ancak bu açılımın oluşması için o kulun çabası ve o sahalarda dolaşması lâzımdır. Ancak bunun çok iyi anlaşılması lâzımdır. Aksi halde kalbe ve gönle gelen her hangi bir şey bu yoldan değil de hayal ve vehim yönünden geldi ise çok tehlikelidir ve insanı sapık fikirlere götürme ihtimali çok yüksektir. Bundan kurtulmanın tek yolu gerçek bir “İrfan” eğitimini almak lâzımdır. Ne yazık ki, insanoğlu bu tür evhâm-î düşünceleri gerçek zannederek çabucak kanabilmekte dir. Cenâb-ı Hakk muhafaza eylesin.

 “ hakkıyla bilendir.” Dünya yaşantısına göre, “geçmiş, hal ve gelecek” diye bilinen itibari zaman bölümleri vardır, bütün bu zaman süreleri içinde ne olacaksa hepsini “hakkıyla bilendir.” Diğer taraftan İlmi İlâhîsinde, Ahadiyyet’inden başlayarak Sıfât, Esmâ ve Ef’âl âleminde olan ve oluşacak olan her şeyi de “hakkıyla bilendir.” Diyebiliriz.[56]

----------------

 وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ كُلاًّ هَدَيْنَا وَنُوحًا هَدَيْنَا مِن قَبْلُ وَمِن ذُرِّيَّتِهِ دَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ وَأَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسَى وَهَارُونَ وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ {الأنعام/84}

 “Vevehebnâ lehu ishâka veya’kûb(e) kullen hedeynâ venûhan hedeynâ min kabl(u) vemin zurriyyetihi dâvûde vesuleymâne veeyyûbe veyûsufe vemûsâ vehârûn(e) vekezâlike neczî-lmuhsinîn(e)” Biz ona İshak’ı ve Yakub’u armağan ettik. Hepsini hidayete erdirdik. Daha önce Nûh’u da hidayete erdirmiştik. Zürriyetinden Dâvud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yûsuf’u, Mûsâ’yı ve Hârûn’u da. İyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanları işte böyle mükâfatlandırırız. (6/84)

----------------

 Nübüvvet ve risâlet, hiç bir amel mukabilinde kazanılmamış olan Hakk’ın ezeldeki takdirinden ibarettir. Ve nübüvvet-i teşrî'de asla kazanma ve çalışmanın tesiri yoktur. Yani bir peygamberin şeriatında herhangi birinin çalışması kazanması düşünerek oraya bir şeyler koyması söz konusu değildir. Hak Teâlâ hazretlerinin enbiyâ (aleyhimü'sselâm)a olan ihsanları, lütufları, onlara geçmiş olan amellerine mükâfâten onlar hakkında bezl olunan bağışlar kabilinden değildir. Ve Hak Teâlâ onlara bahşettiği nübüvvet üzerine enbiyâ (aleyhimü's-selâm)dan amel taleb etmez. Yani şunları vereyim de bunları yap da şunları vereyim demez. 

 O mertebe onlara karşılıksız verilmiştir. Şu halde nübüvvet ve risâletin enbiyâ ve rusül (aleyhimüs-selâm)a verilmesi mahzâ nimetlendirme ve yüceltmek suretiyledir. Bu ancak has Zât’i rahmettir ki bu bâbdaki îzâhât Fass-ı Süleymanî'de geçti. Vâkıâ onlar çok şükr ederler; ve çok amel işlerler. Fakat bu in'âm ve ifdâl mukabilinde onlardan karşılık taleb olunmaz. Onlar bunu mahzâ abdiyyetlerinin zuhuru için yaparlar. Onlar amel yaparlar ama kendine verilen peygamberlik şeriat için değildir, bu amellerin kulu oldukları için bu emirleri almış oldukları için yaparlar yoksa menfaat için yapmazlar. Bunlar hakkındaki ihsanların bağış kabîlinden olduğu bâlâda zikr olunan âyât-ı kerîme ile âyât-ı mümâsileden anlaşılır. 

Binâenaleyh Hak Teâlâ enbiyâ (aleyhimü's-selâm)a verdiği atâyâyı onlardan sebk eden bir hizmet mukabilinde vermediği gibi, verdikten sonra dahi onlardan bir hizmet ve karşılık bir bedel taleb etmez. İmdi zât-ı ahadiyyenin kendi zâtına tecellîsi indinde, evvelen enbiyânın a'yân-ı sabitelerinde mutasarrıf olan isim, bu a'yân-ı sabitelerinin gerekliliği üzere, sonra da a'yân-ı hâriciyyelerini îcâd etmekle onlarda mutasarrıf oldu.[57]

 (........ وَنُوحًا هَدَيْنَا مِنْ قَبْلُ ………)

 (Ve Nûhan hedeyna min kabli) 

84. “Daha evvelden Nuh’a da hidayet verdik.” Yani Hâdi ismiyle hidayet verdik. Ebced hesabıyla (Hâdi) (5+1+4+1=11) eder ki, bu da Hz. Muhammed-î’ lik mertebesidir ki; Hakikatü’l Ahmediyye ise (13) tür, onun 

İlâhi derya da batmamak için, işte bu (elif-be) teknesine binmemiz gerekmektedir. Zaman aynı zamandır ve (tufan) her şekliyle devam etmektedir. Tufan’ın bittiğini zannetmek gaflettir, ancak her devirde tufan’ın mahiyeti değişmektedir. O günlerde su tufanı oldu, bu günlerde ise çok daha korkuncu olan ve her yönden ve her şeyle saldıran, nefs tufan’ları durmadan bir biri arkasından gelmektedirler. Tek çaresi bir kâmil insân bulup onun (13) no lu gönül (fülk) teknesine binmekle mümkün olacağı aşikârdır.[58] 

----------------

 وَزَكَرِيَّا وَيَحْيَى وَعِيسَى وَإِلْيَاسَ كُلٌّ مِّنَ الصَّالِحِينَ {الأنعام/85}

 “Vezekeriyyâ veyahyâ ve’îsâ veilyâs(e) kullun mine-ssâlihîn(e)” Zekeriya’yı, Yahya’yı, İsa’yı, İlyas’ı doğru yola erdirmiştik. Bunların hepsi salih kimselerden idi. (6/85)

----------------

 “Salih amel” ne demektir, işte Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde kendi has kullarından bahsederken وَزَكَرِيَّا وَيَحْيَى وَعِيسَى وَاِلْيَاسَ كُلٌّ مِنَ الصَّالِحِينَ 6/85 “O benim salih kullarımdandı” diyor. ehl-i salahtan salih kullarımdandı diyor. “Salih” ne demektir, salih amelin programını Allah veriyor o kula kul da o programı tatbik ediyor. Kendi nefsinden değil işte bunu tatbik eden ehl-i salah oluyor. Salih kimseler oluyor. Bakın ne kadar açık, Programı Allah, yani batını Hakk’tan zahiri halktan meydana gelen fiil amel-i salihtir. Bunu ne bir fıkıh kitabında ne de bir tercüme kitabında bulmak mümkündür. Amel-i gayri salik denen işler de manası da fiili de beşerden çıkan demektir. Yani ma’nâsı da fiili de kuldan çıkanlar gayrı salih hatta o kadar ki bu ibadet dahi olsa ayrı konu yani günahlar öyle de eğer o namazın Allah’ın verdiği programın dışında onu uyguluyorsa bu ne demektir, hakikatine inemiyorsa suri şekilde yapıyorsa gayrı salih bir ameldir.

Beşeriyetinden kaynaklanıyor, tabi biz bunu iyi niyetimizle Allah’ın programı olarak genel uygulanıyor olarak düşünürsek salih amel olarak görelim ayrı konu ama böyle istifam işareti koyarak bilelim. Bazen biz işte mutlak ameli gayri salih hükmüne çevirebiliyoruz. Yani salih gibi gözüken fiili gayrı salih hükmüne çevirebiliyoruz işte münafık budur. Namaz kılıyor ama ameli gayr-ı salihtir. Neden çünkü beni sevsinler beni ibadet ehli olarak bilsinler diye aldatmak amaçlı kılıyor. İşte bu amel-i gayr-ı salihtir. Ama görünüşte salih amel gibi görünüyor. 

İşte Hallac-ı Mansur’un hadisesindeki incelik budur, “Ey Hallac sen anlayamadın mı daha bu hayattaki yapılan işlerin ne olduğunu hem enel Hakk diyorsun hem de Salihlere tahsis etti diye neden ecmain yapmadı diye suçlamaya kalkıyorsun” yani dile getiriyorsun diyor. Suçlamayı da bırakalım dile getiriyorsun diyor. “Ve ala ibadillahissalihıyn” sözü aynı zamanda “Ve ala ibadillahi ecmaindir” ama Sıfât ve Zât mertebesinden bakınca. Ef’âl ve Esmâ, şeriat ve tarikattan bakınca aynen doğrudur, orada salih kullar vardır, gayri Salihler vardır, fiili sahibine yüklenir.[59]

----------------

 وَإِسْمَاعِيلَ وَالْيَسَعَ وَيُونُسَ وَلُوطًا وَكُلاًّ فضَّلْنَا عَلَى الْعَالَمِينَ {الأنعام/86}

 “Ve-ismâ’île velyese’a veyûnuse velûtâ(an) vekullen feddalnâ ‘alâ al’âlemîn(e)” İsmail’i, Elyasa’ı, Yûnus’u ve Lût’u da doğru yola erdirmiştik. Her birini âlemlere üstün kılmıştık. (6/86)

----------------

 Hikmet-i Âliye’nin yani yüce hikmetin kelime-i İsmailiyeye istinat ettirilme sinin, ona has kılınmasının sebebi budur ki, Hakteala İsmail (as) ı İsm-i Âli’ye mashar kıldı. Yani Âli isminin masharı kıldı. Yani Âli isminin masharı kıldı İsmail (as) ı. Onun için himmeti Âli olup, yüce olup Hakka karşı ezeldeki ahidler ve arkadan gelen yetişen ahidlerinde vadine vefa ederek sadakatını gösterdi. Nitekim Hakteala O’nun hakkında 19/50 ayetinde buyurmuştur.

 وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِيًّا “.. ve onlarda Sıddıkiyet ilminin yüce anlatım kuvvesini oluşturduk.” Bu ulûv mertebesinden dolayı yüce mertebesinden dolayı Rabbı indinde razı olunmuşlardan oldu. Yahut İsmail (as) Zât-ı Camianın masharı olan ve ulûv-u zât sahibi bulunan yani kendinde yücelik bulunan nebimiz (sav) efendimizin ruhaniyetini hamil olduğu için Hikmet-i Âliye bu kelimeye mukarin kılındı, Yani yakiyn kılındı.

 Hz. İlyâs iki sureti cami' ve iki âlem arasında berzahıyyetle zahir oldu. İlyas (as) da hem ruhaniyet, hem cismaniyet olduğundan bunların ikisini de birbirinin üstüne geçirtmeden hakkıyla kullandığından yani hem cismani tarafını cismani beşer insanlarla rahatça konuşması, hem de ruhanisi tarafıyla da ruhanilerle konuşması yani meleki âlemle de konuşması ve bunların ikisinin arasını bulması yani ikisiyle de iştirak halinde olduğundan arasında berzahiyetle zahir oldu. Yani zahir ve batın, nur ve zulmet gibi, madde ve ruh gibi cismani ve ruhani arasında berzahiyetle zahir old Lâkabı Zünnun ( Nun sahibi ) olan Yunus peygamber, uzun nasihatler ve vaazlar neticesinde ıslah olmayan kavminden ümidini keserek bireysel akl-ı ile hareket ederek bulunduğu kasabasından hicret etmeğe karar vererek yola çıkar. Nihayet bir suyun başına geldiğinde, karşıya geçmek üzere bir gemiye biner, fakat bütün şartlar yerinde olduğu halde gemi hareket etmez. 

Bunun üzerine kaptan gemide bir günahkâr olduğuna ve bu yüzden geminin hareket edemediğine karar vererek, bunu ilân ettirir. Bu hadise üzerine, gemiden suya atlayan Yunus (a.s.) mı yutan yunus balığı, onu midesinde bir müddet dolaştırdıktan sonra sahilde bir kenara çıkarır. 

 Balığın midesinde; karanlıklar içerisinden, (lâ ilâhe illâ ente sübhaneke inni küntü minezzâlimiyn.) Duasını okuyarak, Rabb’ı nın affına mazhar olur. 

Şârih-i Fusûs Müeyye-düddîn Cendî (k.s), cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.)ın eli ile yazdığı yüce kitabında "fâ"nın fethi üzere (nefes) bulunduğunu beyan buyurur. Yani kitabın orijinalinde M. Arabinin kitabında “nefes” diye kayıtlıdır diyor. Ve Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.)ın üvey oğlu ve müridi bulunan şeyh-i kebîr Sadreddîn Konevî (k.a.s) dahî kezâlik, Fükûk'ünde yani “Fükük” isimli kitabında bu hikmeti Hz. Şeyh'in feth-i "fâ" ile "hikmet-i nefesiyye" beyan buyurduğunu ihbar eyler. Bundan anlaşılıyor ki, bu hikmetin iki vecih ile de söylenmesi caizdir. Hikmet-i nefsiye de, hikmet-i nefesiye de doğrudur. 

Kavm-i Lût, tabiat işleri ile ve hayvani şehvetlerle bu âlemde meşkul olmaları suretiyle yeryüzünde fesad ettiler. Yani iki yönden fesadları vardı, tabii işlerle uğraştılar, bir de hayvani şehvetlerle meşkul oldular. Bu yüzden yeryüzünde fesad ettiler. Lût (a.s.) onları hayvanlıktan insanlığa da'vet etti. 

Yani insan görünüşünde idiler ama hayvan özelliklerinde idiler, hayvan nefsi yaşantıları gösteriyorlardı, bunları hayvanlıktan insanlığa davet etti. Onlara insanlık vazifelerini tebliğ etti. Onların nefisleri kuvvetli ve perdeleri de o nisbette çok koyu olduğundan, kabul etmeyip, Lût (a.s.)ın davetine karşı şiddetle mukabelede bulundular. Halbuki cenâb-ı Lût onlara karşı zayıf idi.[60]

Her bir peygamberi Hakikat-i Muhammediye mertebesinin kendi mertebesinden temsilcileri ve ilki olarak âlemleri üstün kılındı.

Kim ki bu mertebeleri idrak etti ve hal edinerek yaşantıya geçirirse kendi bireysel varlık âleminde bu mertebelerden üstün kılınır. 

----------------

 وَمِنْ آبَائِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَإِخْوَانِهِمْ وَاجْتَبَيْنَاهُمْ وَهَدَيْنَاهُمْ إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ {الأنعام/87}

 “Vemin âbâ-ihim vezurriyyâtihim ve-ihvânihim vectebeynâhum vehedeynâhum ilâ sirâtin mustekîm(in)” Babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bir kısmını da. Bütün bunları seçtik ve bunları dosdoğru bir yola ilettik. (6/87)

----------------

 ذَلِكَ هُدَى اللّهِ يَهْدِي بِهِ مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَلَوْ أَشْرَكُواْ لَحَبِطَ عَنْهُم مَّا كَانُواْ يَعْمَلُونَ {الأنعام/88}

 “Zâlike huda(A)llâhi yehdî bihi men yeşâu min ‘ibâdih(i) velev eşrakû lehabita ‘anhum mâ kânû ya’melûn(e)” İşte bu, Allah’ın hidayetidir ki, kullarından dilediğini buna iletip yöneltir. Eğer onlar da Allah’a ortak koşsalardı, bütün yaptıkları boşa gitmişti. (6/88)

----------------

 İşte bu hadi tecellisinin mazharı olmaya Allah c.c. dilediği kimseyi Hakikat-i Muhammedi programı neticesinde iletir. Hakikat-i Muhammedi üzere bir yol seçmeyip Allah c.c. (Uluhiyet mertebesine) kendi nefsani varlığını perdeleyip ortak koşsalardı bütün yapılan amelleri boşa giderdi.

----------------

 أُوْلَئِكَ الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ فَإِن يَكْفُرْ بِهَا هَؤُلاء فَقَدْ وَكَّلْنَا بِهَا قَوْمًا لَّيْسُواْ بِهَا بِكَافِرِينَ {الأنعام/89}

 “Ulâ-ike-llezîne âteynâhumu-lkitâbe velhukme ve-nnubuvve(te) fe-in yekfur bihâ hâulâ-i fekad vekkelnâ bihâ kavmen leysû bihâ bikâfirîn(e)” Onlar kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Eğer şunlar (inanmayanlar) bunları tanımayıp inkâr ederlerse, biz onları inkâr etmeyecek olan bir kavmi, onlara vekil kılmışızdır. (6/89)

----------------

 Kendilerine vahiy ilmi, ilmi ledün ve haber getirme verilen kimselerdir. Salik bu peygamber hazeratının mertebelerine geldiğinde bu mertebelerin ilhamını, mertebeyi yerli yerine koyan ledün ilminin haberini yine kendi gönül ve aklında alır. İşte bunları inkar etmeyenler bu mertebelere vekil kılınmıştır. 

----------------

 أُوْلَئِكَ الَّذِينَ هَدَى اللّهُ فَبِهُدَاهُمُ اقْتَدِهْ قُل لاَّ أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِنْ هُوَ إِلاَّ ذِكْرَى لِلْعَالَمِينَ {الأنعام/90}

 “Ulâ-ike-llezîne heda(A)llâh(u) febihudâhumu-ktedih kul lâ es-elukum ‘aleyhi ecrâ(an) in huve illâ zikrâ lil’âlemîn(e)” İşte, o peygamberler, Allah’ın doğru yola ilettiği kimselerdir. (Ey Muhammed!) Sen de onların tuttuğu yola uy. De ki: “Bu tebliğe karşı sizden bir ücret istemiyorum. O (Kur’an), bütün âlemler için ancak bir uyarıdır.” (6/90)

----------------

 Kendisine verilen bu ilmî ve fizikî hakikatleri insanlık âlemine aktarmak için kimseden de bir ücret/karşılık beklememektedir. Çünkü O âlemleri anlatan bir tefekkür/düşünce/zikir/âlemlerin hakikati olan bir hatırlatma ilmidir.[61] 

 Hakk yolu Peygamber ocağı yoludur buradan şahsi menfeat sağlamak mümkün değildir. (En’âm-6/90) ve benzeri diğer âyetlerde! 

“De ki, ben bunun karşılığında sizden bir ücret istemem) Eğer bu yolda bir ücret bekleniyorsa, o Peygamber ahlâkı ve Hakk yolu değildir. 

Bu hususta küçük, ibretlik bir hatıramı anlatayım. Bir bayram ziyareti idi, zannediyorum, Nusret Babama küçük bir hediye almıştım. Elini öperken hediyeyi de kendisine takdim etmiştim. Hediyeye baktı baktı ve şöyle bir ilâh-î düstûr ile bana dönerek. 

(Bu hediyeyi almasam sen küçük düşeceksin, alsam ben küçük düşeceğim. O halde alayımda ben küçük düşeyim.) İfadesi ile hediye kabul etmenin nasıl zor bir hal olduğunu ve kendisinin o asaletli hali içinde ne kadar mahviyetli hali olduğu bu kadar açık görülmekte idi. İşte bizlere de her hangi bir şekilde küçük bir hediye geldiği zaman onun kabulünü isteyen kardeş ve evlâtlarımızdan, gönülleri kırılmasın diye ancak, yukarıda belirtilen hal içinde kabul etmek zorunda kalıyoruz ki, bunların maddi değerleri, kimsenin bütçesine her hangi bir zarar verecek miktarda, (büyük altınlar veya benzeri başka değerli hediyeler,) değildir.[62]

----------------

 وَمَا قَدَرُواْ اللّهَ حَقَّ قَدْرِهِ إِذْ قَالُواْ مَا أَنزَلَ اللّهُ عَلَى بَشَرٍ مِّن شَيْءٍ قُلْ مَنْ أَنزَلَ الْكِتَابَ الَّذِي جَاء بِهِ مُوسَى نُورًا وَهُدًى لِّلنَّاسِ تَجْعَلُونَهُ قَرَاطِيسَ تُبْدُونَهَا وَتُخْفُونَ كَثِيرًا وَعُلِّمْتُم مَّا لَمْ تَعْلَمُواْ أَنتُمْ وَلاَ آبَاؤُكُمْ قُلِ اللّهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فِي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ {الأنعام/91}

 “Vemâ kaderû(A)llâhe hakka kadrihi izkâlû mâ enzela(A)llâhu ‘alâ beşerin min şey-/(in) kul men enzele-lkitâbe-llezî câe bihi mûsâ nûran vehuden linnâs(i) tec’alûnehu karâtîse tubdûnehâ vetuhfûne kesîrâ(an) ve’ullimtum mâ lem ta’lemû entum velâ âbâukum kuli(A)llâh(u) sümme zerhum fî havdihim yel’abûn(e)” Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler. Çünkü, “Allah, hiç kimseye hiçbir şey indirmedi” dediler. De ki: “Mûsâ’nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği, parça parça kâğıtlar hâline koyup ortaya çıkardığınız, pek çoğunu ise gizlediğiniz; (kendisiyle) sizin de, babalarınızın da bilmediği şeylerin size öğretildiği Kitab’ı kim indirdi?” (Ey Muhammed!) “Allah” (indirdi) de, sonra bırak onları, içine daldıkları batakta oynaya dursunlar. (6/91)

----------------

De ki: “Mûsâ’nın insânlar için Nûr ve bir hidâyet olarak getirdiği kitabı kim indirdi”.

Tevrat; Mûseviyyet mertebesinin ilim kitabıdır. 

Mûseviyyet mertebesi Esmâ mertebesidir. 

“Nûr-u İlâhi” de bu mertebede zuhura çıkmaktadır. 

Bütün bunların ilmini Cenâb-ı Hakk bizzât kendinin indirdiğini açık olarak ifade etmektedir.[63]

“Kulillâhü sümme zerhûm.” (6/91) Âyetinin tefsirinde buyurdular: “Sıfâtları bırak, Zât’a yapış.” mâ’nâsına-dır.” Yâni Allah de geç. “Kul” de ki; ”lillâhi” Allah; “sümme zerhum” sonra oradan uzaklaş. İşte bu âyet-i kerîme de bizlere çok büyük yol göstermekte ve yolu çok kesin göstermektedir. Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki: ”Kulillâhü sümme zerhûm” Allah de sonra da diğerlerinden geç. Burada onu kısaca ifade ederlerken şöyle demişlerdir: “Sıfâtları bırak, Zât’ına yapış.” Yâni daha aşağıya inerek fiilleri bırak, isimleri de bırak, sıfâtları da bırak, zât’ına yapış. Bu her mertebede olduğu gibi, mertebelerle ilgili bir konu olduğundan kişi yavaş yavaş evvelâ “Kulillâh” dendiği zaman fiillerde gördüğü gayrıdan uzaklaş mâ’nâsınadır. Fiillerde gördüğü gayrılıktan uzaklaş yâni Kelime-i Tevhîd’in birinci kademesi olan “Lâ fâile illallah” ı müşâhede et. Her fiilinde Hakk’ın fiilini müşâhede eden kimsede bu âyet-i kerîme açılmış olur. “Kulillah” fiil mâ’nâsında, “sümme zerhûm” Allah de, kendindeki, kendimizdeki beşer ifadelerinden uzaklaşmak. Yâni Ahmet yaptı, Mehmet yaptı, şu oldu, bu oldu gibi sebeplere takılmadan Allah yaptı de bunu geç. Birincisi bu.

İkincisi ise; biraz daha ileriye doğru yükselmiş olan kimse. “Lâ mevcûde illallah” burada mevcuddan kasıt her ne kadar madde olan eşya gözüküyor ise de onun mâ’nâsına “Küllü şey'in helikun illâ vecheh (vechehu)” (28/88) hükmü ile bakmak gerekiyor. Yâni “her şey helâk olucudur, Hakk’ın vechi bâki kalacaktır”. Burada vecihten kasıt zât mertebesi itibariyle, tüm olarak Hakk’ın vechi değil, her mertebesi ve her ismi üzere esmâ-i ilâhiyenin vechinden bahsedilmektedir. Çünkü bu âlemde külli bir çoğunluk olduğundan yâni kesret olduğundan, her kesrette de ayrı bir veche, vecih olduğundan o halde vecihler olarak görmemiz lâzım gelmekte. İşte “Külli şey’in helikun ille veche” âyetinde görünen şey’iyyetin kendilerine ait bir şey’iyyet olmadığını, hepsinin Hakk’ın isimlerinden ibaret olduğunu anladığımız zaman “Kulillah sümme zerhûm” esmâ mertebesi itibariyle bizde zuhura çıkmış olur.

Daha ileriye doğru gittiğimizde Kelime-i Tevhîd’in üçüncü aşamasında da “Lâ mevsûfe illallah” dediğimiz zaman Allah’tan başka hiçbir vasıf sahibi, vasıflanmış hiçbir varlık, hiçbir kimse olmadığını şeksiz şüphesiz tasdik etmek suretiyle, o mertebede de “Kulillah sümme zerhûm” yâni Allah de geç zuhura çıkmış oluyor. Bütün sıfât-ı ilâhiyenin kaynağı Hakk’ın zâtı olduğundan bunlar sıfât mertebesi itibariyle sıfâti şeyler değil, zâti şeyler olduğunu anlamak sıfât mertebesindeki “Kulillah sümme zerhûm” zuhurudur. Yâni bütün bunlar Allah’ın güçlerinin neticesi olarak ortaya çıkan hâdiselerdir diye düşünerek zâtına bağlayıp sıfâtları da ortadan kaldırmaktır.

Sonuncusu ise “Lâ mâ’bûde illallah” ve “Lâ ilâhe illallah” hükmü ile bütün varlığı Hakk’a bağlamak. Yâni Hakk’ın zâtına bağlamaktır. Artık burada uzaklaşacak herhangi bir şey kalmadığından bütün varlıkta Allah’ı müşâhede ettiğimiz zaman “Hüvallâhüllezi lâ ilâhe illâ hû” (59/22) olmakta. ”O Allah’tır ki O’ndan başka ilâh yoktur.” Kelime-i Tevhîd’de belirtildiği gibi. Ve bütün bunları da bizlere öğreten, zuhura getiren “Muhammedün Rasûlüllah” hükmüyle anlamamız gerekmektedir. Yâni “Lâ fâile illallah”, ”Lâ mevcûde illallah”, “Lâ mevsûfe illallah”, “Lâ mâ’bûde illallah”, “Lâ ilâhe illallah” kendi başına kalmış olsalardı, bunlardan bizim hiç haberimiz olmayacaktı. Bunlar İstediği kadar, son derece geniş bütün âlemler üzerinde faaliyette olsun. Zâten öyleydiler ama bunları bize bildiren Aleyhissalâtu ve’s-Selâm Efendimiz olduğundan en kemâlli Kelime-i Tevhîd “Lâ ilâhe illâllah” Allah’ın varlığı ve Allah’ın varlığını bizlere irsâl eden, bizlere bildiren “Muhammedur Rasûlüllah” tır. İşte bu mertebe âlemdeki bütün mertebelerin en üstünde olan bir mertebedir. Bundan daha yüksek bir mertebenin olması da düşünülemez, mümkünde değildir. Yâni “Lâ ilâhe illallah”ı kemâliyle söyledikten sonra arkasından “Muhammedur Rasûlüllah” ı da getirmek hem kendimizdeki bu makâmları bulup, bilip, tatbik etmiş olmak ve hem de dış âlemde de bu hakîkatlerin olduğunu anlamamız, bilmemiz bizlere çok şey sağlayacaktır. Zâten neticeyi kelâm, yâni bütün çalışmalarımız bu iki kelimenin hakîkatine ulaşmak içindir. Birisi “Lâ ilâhe illallah, Muhammedu’r Rasûlüllah” Bunu herkes söylüyor, her ehli İslâm söylüyor. Ancak herkes kendi mertebesine göre söylediğinden o kadarından yararlanmış olabiliyor. Aksi halde gaflet içerisinde söyleyen ise sadece lâfzından sevap olarak yararlanmış oluyor. Cenâb-ı Hakk cümlemize bu hakîkatleri en iyi şekilde inşeallah idrâk ettirmiş olsun.[64] 

Buraya bu âyet hakkında yazmış olduğum, tefekkür çalışmasını faydalı olur düşüncesiyle alıyoruz.

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

KULİLLAHİ SÜMME ZERHÜM (ALLAH DE GEÇ) Son günlerde sohbetlerde ve hayat akışımda sürekli karşıma çıkan (6) En’âm suresi 91. âyetinin bir bölümü hakkında tefekkür etmeye ve üzerinde anladığım kadar bir çalışma yapmaya karar verdim. Kişi bu gibi çalışmalarında samimi oldu mu Cenâb-ı Hakk’tan yardım ve bağlı olduğu yerden himmet eksik olmuyor. Şükründen aciziz.

 Öncelikle âyetin tamamını yazalım…

 Onlar: "Allah insanlara hiçbir şey göndermemiştir" demekle, Allah'ı gereği gibi tanıyamadılar. De ki: Musa'nın insanlara aydınlık ve hidayet olmak üzere getirdiği, sizin parça parça kâğıtlara çevirdiğiniz, bir kısmını belli ettiğiniz, birçoğunu gizlediğiniz; sizinle babalarınızın, sayesinde bilmediğiniz birçok şeyleri öğrendiğiniz Kitab'ı kim gönderdi? (Onlara karşı sen) "Allah" de. Sonra onları bırak, boş laflara dalarak oyalansınlar. (Enam/91 - Elmalılı Hamdi Yazır Meali) Sayısal değerlerine baktığımızda;

 Sure sayısı 6 ve âyet sayısı 91 topladığımızda,

 6+9+1= 16= 13 ve 3 tür..

 (13) Hazreti Muhammed’in Şifre sayısı, (3) İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn…

 Kulillahi sümme zerhüm…

 Kaf; 100, Lam; 30, Elif; 1, Lam; 30, Lam; 30, Elif; 1, He; 5, Se: 500, Mim; 40, Mim; 40, Ze; 7, re; 200, He; 5, Mim; 40…

 100+30+1+30+30+1+5+500+40+40+7+200+5+40=1029

 1+2+9= 12 

 (12) Hakikat-i Muhammediye…

 Âyet sayısal değerini de eklersek…

 1029+97= 1126

 1+1+2+6= 10

 (10) Fenafillah. 

 Kul= 100+30= 130= 13

 Allah= 1+30+30+1+5= 67= 6+7= 13

 Sümme= 500+40+40= 580= 5+8= 13 

 Zerhüm= 7+200+5+40= 252= 2+5+2= 9

 “Allah de geç” derken 3 tane 13 ve 9 olduğu görülmektedir… İlm’el Yakin, Ayn’el Yakin, Hakk’el Yakin Hakikati Muhammedi ve Tevhid-i Esmâ mertebelerini barındırdığı sayısal değerlerinden anlaşılmaktadır.

 Buradan da şu anlaşılmaktadır, Kul her gördüğün Allah yani Hakk’ın zuhur mahallidir de geç, eylenme burası Fenafillah mertebesidir. Halk batın, Hakk zahirdir. Buranın daha iyi anlaşılması için Efendi Babam’ın “Merkez” dosyasından ilgili bölümü buraya ilave ettim.

************

 Kişi fenâfillahta ya’nî bütün varlıkta varlık görmekten çekinip Hakk’ı görür ancak bu hal bir sekr hâlidir, bir sarhoşluk hâlidir, bu sarhoşluktan kasıt ise ilmî ma’nâda, ya’nî hakîkati i’tibârı ile ilmî mahviyet, içerisinde olmak ve mahlûk görememek hâlidir, ancak bu durum da ârızadır, ya’nî mutlak değildir. Çünkü burada mükellefiyet gitmektedir, bu nedenle kişiler burada çok tutulmazlar, tehlikeli bir yerdir, ba’zen ne namaz ne de diğer hiçbir şey kalmaz ortada. Tehlikeli oluşunun nedeni ise nefsin bu hâli kapmasıdır, nefs bunu kapınca kişi ilâhî ma’nâda ben bu amelleri yapamadım zanneder. Ve buraya gelerek ayakları kayan birçok kişiler vardır, çünkü nefs mertebelerini tam olarak kendi bünyelerinde oturtamadıkları için ve tevhîd mertebelerini hayâl binâsının üzerine kurdukları için gelen bir rüzgâr bütün varlıklarını alır götürür. 

Gerçek ârifler olarak bu tatbîkat yapıldığında, tabii ki bu fenâfillah’ta o kişi abdiyyetinden Ulûhiyetine, ya’nî kendinden kendine, olarak bu ibâdeti yapacağını bilir. Aynı şekilde Ka’be’de bu hakîkat geçerlidir, ya’nî Ka’be’yi ortadan kaldırdığımızı düşündüğümüzde, secde edenler kullukları ile karşılarındakinin ulûhiyyetine secde etmektedirler. Aynı şey karşısındaki için de geçerli olunca denge olmaktadır. Ve bunların hepsi de bir idrâk ve neş’e mes’elesidir. 

“Dur! Rabb’ın namazda” denilen hakîkat de bu hakîkattir. Eğer bir kişi bir ömür boyu namaz kılmış ve bu makâma gelince âciz kalıp kılamadı ise, onun Rabb-ı hassı onun vekîli olur ve o namaz yine kılınır, ancak bu durum gerçek irfân ehlinde olur, yoksa bu işler sâdece lafzî olarak olmaz. 

İşte bu halden sonra, bu kişi tekrar halka dönerek yaşamaya başladığında Hakk ile halk arasında, ama halkvârî yaşayan kimse hükmüne girmektedir. Ve bunların dışarıdan tanınması da mümkün değildir, bunlar tamâmen dışarıdan kulluk elbisesindedirler, bu elbisenin içine de Rabb’lık elbisesi, Ulûhiyyet elbisesi giyilmiştir ve dışarıdan bakıldığı zaman, kul ve o kulluğun mutlak olarak üzerinde, herşeyi geçerlidir. Bunlar çevreye örnek olmaları adına farzlar ile mükelleftirler. 

 Bu makamın anahtarı ve yükselticisi “Ahad” ismidir. 

 Burada zikredilen “Ahad” Ahadiyyet mertebesi değil, “Ahad” ismidir. İşaretini ehli bilir.

************

 Burada yazıya halin gereği oluşan bir müşahade ile devam edeyim…

 09-13 Mart 2014 tarihinde Elektirik mesleğim ile alakalı olarak “Yüksek Gerilim” de çalışmak için gerekli olan “EKAT” ehliyetimi yenilemek için Tuzla’ya gittim. Kurs çıkışında işyerinin bir başka biriminden olan arkadaş akşamları Erenköy’e “Fizik Tedavi”ye gittiğim için Kozyatağı’nda bırakıyordu. Oradan hastaneye yürüyordum.[65] Cuma günü öğlen işyerin de 28 yıldır birlikte çalıştığım, bir dönem komşuluk yaptığım, yaya olarak araba çarpan ve 77 gündür yoğun bakımda olan arkadaşım Ekrem’in vefat haberi geldi. Yine Kozyatağı’ndan Erenköy’e yürüyordum. Ekrem ilk hanımından boşanmış ve 3 çocuğu vardı. İkinci hanımından 2 çocuğu vardı. Elde olmadan bunların hali ne olur diye düşünceye dalmıştım. Aradan bir iki dakika geçmemişti. Bir otobüsün arkasında belki belirsiz mavi yazı ile “ALLAH” ve onun biraz alt sol tarafında metal harflerle “SEN KENDİ İŞİNE BAK” yani bir bakıma Cenab-ı Hakk tarafından “Kulillahi Sümme Zerhüm” “Allah de geç” deniyordu. Fakirde bu düşünceleri geldiği yere gönderip bu da Hakk’tan deyip kendi halime döndüm. Heza min Fazli Rabbihi… 

*********

 Trafik ışıklarındaki renklerde bu konuda dikkatimi çekti. Araçlar, yayalar kırmızıda durmakta, sarıda arabalar geçmek için hazırlanmakta yeşilde yayalar ve araçlar geçmekteler yukarda yazmış olduğum arkadaşım Ekrem’inde yaya geçidinde kaza geçirmesi de burayı daha tefekkür edilir kılıyor.

 İrfan eğitimi ve derslerimizden öğrendiğimiz göre, Yaya yürüyüşü Şeriat, araç ile gidişte tarikat mertebesi ile yol almaktır. Her ikisinde de dikkatli olmak gerektiği açıktır. Yaya yürüyüşü için aile ve okuldan alınan bilgiler yeterli olmaktadır. Araç için ise sınıfına göre ehliyet almak gereklidir. Renklere bakarsak, kırmızı “Nefsi Levvame”nin rengi, esmâsı “Ya Allah” tır. Yeşil “Nefsi Mülhime”nin rengi, esmâsı “Ya Hu” dur. Sarı “Nefsi Radiye”nin rengi, esmâsı “Ya Hayy” dır… Şer’an yani yaya olarak yürüyen bir kişi kırmızı da durduğunda Ya Allah demekte ama karşısındakinin Hakk olduğunun farkında olmaktadır. “Ya Hu” deyip geçmektedir. Ama bu geçişinde farkında olamadığı için onun için ölü bir geçiş yani gaflet halinde bir geçiş olmakta ve âyetin sonunda buyurulduğu gibi kendi daldıklarıyla gafletiyle oyalanıp durmaktadır. Araç ile yani tarikat yolculuğunda bulunan ise kırmızıya geldiğinde “YA Allah” deyip durmaktadır. Sarının yanması ile hazırlığı Allah’tan “Nefsi Levvame” pişmanlığı içinde razı olmasıdır. Yeşil’in yanması ile “Nefsi Mülhime”ye yani vehimi ve ilhami yönlere geçmektedir. Yayalar’ın kırmızı ve Yeşil’i ile de bu mertebenin şeriat yönüne dikkat çekilmektedir. 

 Uçak Hakikat ve uzay Marifet yolculuğudur. Uçak yolculuğu zahirde mümkün olsa da herkesin kullanması mümkün değildir. Uzay yolculuğu ve keza bu tür bir aleti kullanması günümüz şartlarında pek mümkün değildir. Yaya, araç, uçak ve uzay aracı bir benzetme ve hızları arasında ki farkların anlaşılması ve hedefe ulaşma arasında ki farklar anlaşılması için verilmiştir. Bir yaya saatte 10 kilometre, araç 100 kilometre, uçak yaklaşık 1000 kilometre ve uzay aracı ise bunların çok üstündedir. Bir uçağın durduğu yerden kalkması kule’nin iznine bağlıdır. Bir bakıma “Kul” iznine bağlıdır. Hakikat mertebesinde “Kul” batın, “Hakk” zahirdir. “Kul” amir ve “Hakk” memur olmaktadır. Yukarda merkez dosyasından da alıntılandığı üzere tehlikeli bir yerdir. Kişi nefsaniyetine düşüp te Hakk’ı memur tutarsa sorumluğu vardır, hem de büyüktür. Uzay aracı içinde Kule benzeri uzay merkezi vardır. Buradan aldığı izin ile harekete geçer. Uçak yere paralel gittiği halde bunun hareketi dikeydir. Dünya kutrundan çıktığı anda dünyaya ait zaman mefhumu da ortadan kalkıp, uzaya ait bir zaman dilimine geçilir. Burada kul memur, Hakk ise amir hükmündedir. Uçak ve Uzay aracından bakıldığı zaman her şey yerde ufalmış ve bir olmuş gibidir. İşte bu mertebede olanların, Allah deyip geçmeleri gerçek ma’nâda olandır. 

----------------

 وَهَذَا كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ مُّصَدِّقُ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَلِتُنذِرَ أُمَّ الْقُرَى وَمَنْ حَوْلَهَا وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَهُمْ عَلَى صَلاَتِهِمْ يُحَافِظُونَ {الأنعام/92}

 “Vehâzâ kitâbun enzelnâhu mubârakun musaddiku-llezî beyne yedeyhi velitunzira umme-lkurâ vemen havlehâ vellezîne yu/minûne bil-âhirati yu/minûne bih(i) vehum ‘alâ salâtihim yuhâfizûn(e)” Bu Kitap (Kur'ân), kendinden önceki kitapları tasdik eden, şehirler anası (Mekke) halkını ve çevresindeki bütün insanlığı uyarman için indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. İnananlar ahiret gününe iman edenler ve onlar namazlarına da devamlıdırlar. (6/92)

----------------

 Kûr’ân olan zât’ın Mekke-i Mükerremede inmeye başlaması ve içinde Ka’be-i Şerif ve İnsân-ı Kamil Hz. Muhammed (s.a.v) e inmeye başlayan yer olduğundan şehirlerin anasıdır. Ve bu kelime-i tevhid inkılabın kemali bu ana şehirden tün dünya ya yayılmıştır.

Mekke-i Mükerreme Kelime-i Tevhid’in arzda zuhur mahalli olan “Mekke-i Mükerreme” (ءعمُكّ) “Mekke” hakkında birkaç kelam ifade etmeğe çalışalım.

 Daha evvelce sadece “Mekke” diye ifade edilen bu şehir, Hz. Peygamber doğduktan sonra, “Mükerrem” (ikram edilen) anlamına gelen “mekke-i Mükerreme” oldu.

Burada evvela Cenâb-ı Hakk, zâtından, ilk “halife” “İnsan” (Âdemi) dünyaya ikram etti ve onunla beraber zâti tecellisi olan zuhur mahalli Beytullah’ı ikram etti. 

Daha sonra İbrahim’i (a.s.)ikram etti, sonra İsmail’i, sonra zem zemi ikram etti.

 Daha sonra habibini Hz. Muhammed Mustafa SAV.’ni, daha sonra İslam’ı, onunla beraber Kur’anı ikram etti. 

Bayramları, Hacc’ı, Umreyi, mübarek geceleri ve daha nice güzellikleri bu beldede ikram etti. Dünyanın hiç bir yerine insanlık âlemine bu kadar büyük ikram ve lutuflar olmamıştır. (13) 

(Not: (13) “Mübarek geceler ve bayramlar” isimli kitabımızda sayfa 151 daha geniş bilgi vardır

Ve kitabımızın mevzuu olan Kelime-i Tevhid zahir âlemde ilk defa bu beldede lisan’a gelmiş, açığa çıkmış, seyr’ini takib ederek Hz. Muhammed Mustafa SAV.’in lisanında seyrini tamamlayarak insanlık âlemine en büyük ikram olarak sunulmuştur

Bu ismi harfleri yönüyle de incelemeğe çalışalım. 

Bu kelimelerde asli olarak üç (3) adet () “mim”, üç (3) adet () “kef”, iki (2) adet () “rı” vardır.

Üç adet (3) () “mim”, üç (3) makam da “Hakikat-i Muhammediyye”yi “ilmel yakıyn”, “aynel yakıyn”, “Hakk’el yakıyn” idrak etmek içindir. 

 üç adet (3) () “kef”den birinci (1.) () “kef”genel manada “KÜN/ol”, ikinci (2.) () “kef” birimsel manada, “KÜN/ol”dur. 

 üçüncü (3.) () “kef” ikramdır. 

 birinci (1.) () “rı” “Rahman”, ikinci (2.) () “rı” ise, “Rahiym”dir. 

 Böylece “Mekke-i Mükerreme” () “mim”, Hakikat-i Muhammedinin yüceliğinde, birinci (1.) “KÜN” emri ile genel manada âlemlerin oluşması, ikinci (2.) “KÜN” emri ile birimsel manada varlıkların oluşmasıdır. 

 İkinci () “mim” yine “Hakikat-i Muhammedi” ile üçüncü (3.) () “kef” ikram etmesi. 

Birinci (1.) () “rı” “RAHMAN” tecellisi bütün âlem, ikinci (2.) () “rı” “RAHİM” tecellisi özel olarak, sondaki () “mim” ise birimsel manada ikram edilen “Hakikat-i Muhammedi”dir.

Mekke-i Mükerreme, Cenab-ı Hakk’ın lütfuyla Hakikat-i Muhammedi bünyesinde âlemlerin oluşması, daha sonra birimsel manada varlıkların oluşması ve bunlara, gerek genel, gerek birimsel manada zahir ve batın Rahman ve Rahiym tecellisinden ikram edilmesinin şifresidir.

“Mekke-i Mükerreme”nin bir de sayı değerlerine göz atalım. 

“Mekke”nin sayıları () “mim” 40 

(ڛ) “kef” 20 

(ڛ) “kef” 20 (orjinal yazıda sondaki harf (ُ) “he” dir) 

(ُ) “he” 5 

 85 (8 + 5 = 13) eder, ki ne olduğunu biliyoruz. 

“Mükerrem”e sayıları () “mim” 40 

(ڛ) “kef” 20

( ) “rı” 200

( ) “rı” 200

(ـَ) “mim” 40 

 500 (sıfırları çıkarırsak, geriye) 5 kalır. 

“Mekke” 13

“Mükerrem” 5 

 18 eder, ki onsekiz bin (18000) âlemdir. Böylece “Mekke-i Mükerrem”e onsekiz bin (18000) âlemi de bünyesinde toplamıştır.[66] 

 Âyetin devamında ise iman edenlerin, imanın şartları içinde ahirete imanı gelmektedir. Yani ahirlerine sonlarına inanırlar ve bu ahir yaşamı içinde namazlarını hıfz eder ve koruyara namazlarında devamlılık halindedirler.

 Bir kimse hakk ile olan bağını hıfz edip koruyucu ise her an varlığında hakk’ın varlığının bilicinde ise 5 vakit namazı 50 vakite tamamlanmata ve halin salatu daimun, devamlı namaz halinde hayatını idame ettirmiş olur. 

 Bu konu hakkında kısa bir bölümü Bendeki Terzi Babam kitabında buraya alalım..

 (صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ) “Salât-ı Dâimûn” üzere olan ve bu hakîkatları bünyesinde bulunduran İnsân-ı Kâmil - Kâmil İnsân’ın bir yönü beşer ve bir yönü Rasûlüllah (s.a.v.)’ın vahyinin açıklamaları olan ilhamdır. İşte bu dâimi mamazında (فتحة) yüzü Fâtiha ve bâtını (حَمد) Hamd olup, dış görünüşü beşer ama batını vahyi açıklar nitelikte ilham üzerinedir. 

(صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ) “Salât-u Dâimûn” ifadesi “70” (سورة المعارج) “Mearic Sûresinde” geçmektedir. (53) sayısı ile bağlantılı olduğu için daha önce bu ifâdeler geçtiği hâlde bu konu hakkında bilgi verilmemişti.

(الْمَعَارِجِ) El-Mearic sayısal değeri, (ا) Elif: 1-13, Lâm: (ل) 30, (م) Mim: 40, (ع) Ayın: 70, (ا) Elif:1-13, (ر) Re: 200, (ج) Cim: 3, (1+13+40+70+1+13+200+3)= 341 

Mearic sûre sırası (70), Nüzûl Sırası (79) Âyet sayısı 44 dür. 

Âyet durakları; (ب) (Be: 2), (ت) (Te: 1) (ج) (Cim: 1), (د) (Dal: 1), (ع) (Ayın: 5), (ل) (Lâm: 1), (م) (Mim: 4), (ن) (Nun: 21), (ه) (He: 4), (ي) (Ye: 4) (ﻻ) (Lâmelif: 31)

(2X2)+400+3+4+(70x5)+30+(40x4)+(21x50)+(4x5)+(4X10)+31)=

(4+400+3+4+350+30+160+1050+20+40+31)= 2092= 13 

(341+70+79+44+2092)= 2626 dır. 

(2+6+2+6)= 16 dır. 

(16) (13) Hazret-i Muhammed’in şifresi ve (3) İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn’dir. Mi’rac’ın üç seyridir. 

(2626) İfâdesinde görüldüğü üzere iki tane 26 vardır. (26+26) = 52 dir. (حَمد) Hamd sayısal değeri de “52” idi. (حَمد) Hamd sûresi olan (فاتحة) Fâtiha’nın bir yönü Allah (c.c.)’a bir yönü kula tahsis edilmişti. (سورة المعارج) “Meraic Sûresi, Merdivenler Sûresi” (ع) “Ayn” Göz ikiye bölünmüş yani iki göz oluşmuştur. (70/2)= 35 dir. Tersten görüldüğü gibi “53”tür. İşte (حَمد) Hamd’ın Allah ve kul bölümü bir edilirse “52” (حَمد) Hamd ve (أَحمَد) Ahmed olur.[67] 

----------------

 وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللّهِ كَذِبًا أَوْ قَالَ أُوْحِيَ إِلَيَّ وَلَمْ يُوحَ إِلَيْهِ شَيْءٌ وَمَن قَالَ سَأُنزِلُ مِثْلَ مَا أَنَزلَ اللّهُ وَلَوْ تَرَى إِذِ الظَّالِمُونَ فِي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ وَالْمَلآئِكَةُ بَاسِطُواْ أَيْدِيهِمْ أَخْرِجُواْ أَنفُسَكُمُ الْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنتُمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّهِ غَيْرَ الْحَقِّ وَكُنتُمْ عَنْ آيَاتِهِ تَسْتَكْبِرُونَ {الأنعام/93}

 “Vemen azlemu mimmeni-fterâ ‘ala(A)llâhi keziben ev kâle ûhiye ileyye velem yûha ileyhi şey-un vemen kâle seunzilu misle mâ enzela(A)llâh(u) velev terâ izi-zzâlimûne fî ġamerâti-lmevti velmelâ-iketu bâsitû eydîhim ehricû enfusekum(u) elyevme tuczevne ‘azâbe-lhûni bimâ kuntum tekûlûne ‘ala(A)llâhi ġayra-lhakki vekuntum ‘an âyâtihi testekbirûn(e)” Allah’a karşı yalan uyduran veya kendine bir şey vahyedilmemişken, “Bana vahyolundu” diyen, ya da “Allah’ın indirdiğinin benzerini ben de indireceğim” diye laf eden kimseden daha zalim kimdir? Zalimlerin şiddetli ölüm sancıları içinde çırpındığı; meleklerin, ellerini uzâtmış, “Haydi canlarınızı kurtarın! Allah’a karşı doğru olmayanı söylediğiniz ve O’nun âyetlerinden kibirlenerek yüz çevirdiğiniz için bugün aşağılayıcı azap ile cezalandırılacaksınız” diyecekleri zaman hâllerini bir görsen! (6/93)

----------------

 Allah’a karşı yalan iftira edenden, uydurandan, yahut kendisine hiç birşey vahiy edilmemişken, “Bana da vahyolundu” diyenden; “Allah’ın indirdiği gibi ben de indireceğim,” diyenden daha zâlim kimdir?

 Geçmişte de, günümüzde de âyet-i kerimenin ifade ettiği türden bazı kimseler görülmüştür. 

Bunlar gerek bilerek kasden veya ayırıcı özellikleri olmadıklarından ilham ve evham’ın vasıflarını bilemediklerinden, kendilerinde oluşan şiddetli hayâl gücü ve evham ile nefsi benliklerinden veya cinlerden aldıkları bir takım vesve-selerle (vesvas), kendilerinde bir varlık görmeğe başlamakta-dırlar. 

İşte bu hayâli varlık öyle şişerek büyür ki kendi öz varlığını da sardığından, “ondan” habersiz kendisine hayâli, yeni bir dünya kurup, onun sahibi olduğunu sanarak, orada hükmettiğini zanneder.

Farkında olmadan gafletinden veya inkârından yuka-rıda bahsedilen hükmün altına girerek ve nefsini ilâh edinmiş olarak her iki dünyâsinı da harab etmiş olur.[68] 

Vahiy kâtipleri gelen Âyet-i Kerîme’leri kayda alırlar iken içlerinden birisi gelen son kelimeyi Efendimiz (s.a.v) henüz söylemeden tekrar etmiş. Efendimiz (s.a.v) bunun üzerine doğru söyledin diyerek söyleneni tekrar eder ve kayıtlara geçer. Bunun sonrasında vahiy kâtibi kendisine vahiy geldiğini zannederek kibirlenmiş ve büyük iddialarda bulunmaya başlamış. 

Bu hâdiseyi Mevlanâ hazretleri izâh ederken Efendimiz (s.a.v) gelen bu vahyin nûrunun yanındakileri yansımasının neticesi olarak izâh etmişlerdir. 

Gerçektende öyle olur, Hakk ehlinin gönlüne ilâhî bir vâridat gelir bu vâridat yakınında olanların gönlüne de gelir o devrelerde. İşte bu anlarda yukarıda bahsettiğimiz vahiy kâtibinin yaptığı gibi davranılırsa çok yanlış bir davranış olur.[69] 

---------------

 وَلَقَدْ جِئْتُمُونَا فُرَادَى كَمَا خَلَقْنَاكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَتَرَكْتُم مَّا خَوَّلْنَاكُمْ وَرَاء ظُهُورِكُمْ وَمَا نَرَى مَعَكُمْ شُفَعَاءكُمُ الَّذِينَ زَعَمْتُمْ أَنَّهُمْ فِيكُمْ شُرَكَاء لَقَد تَّقَطَّعَ بَيْنَكُمْ وَضَلَّ عَنكُم مَّا كُنتُمْ تَزْعُمُونَ {الأنعام/94}

 “Velekad ci/tumûnâ furâdâ kemâ haleknâkum evvele merratin veteraktum mâ havvelnâkum verâe zuhûrikum vemâ nerâ me’akum şufe’âekumu-llezîne ze’amtum ennehum fîkum şurakâ/(u) lekad tekatta’a beynekum vedalle ‘ankum mâ kuntum tez’umûn(e)” Andolsun, sizi ilk defa halk ettiğimiz gibi teker teker bize geldiniz. Size verdiğimiz dünyalık nimetleri de arkanızda bıraktınız. Hani hakkınızda Allah’ın ortakları olduğunu zannettiğiniz şefaatçilerinizi de yanınızda görmüyoruz? Artık aranızdaki bağlar tamamen kopmuş ve (Allah’ın ortağı olduklarını) iddia ettikleriniz, sizi yüzüstü bırakıp kaybolmuşlardır. (6/94)

----------------

 Biz halk ettik, bize geldiniz derken âyetin bu bölümleri zâtidir. 

 Ve gelişin “ferd” olarak olduğu bildirilmektedir… 

 Bu âyet Allah c.c. şik koşanlar olarak gözükme ile birlikte bâtında daha henüz bu âlemde ferdiyetini idra edenleride kapsamaktadır.

 Âyet sayısı 94 toplarsak 9+4= 13 tür. Sûre sayısı ile birlikte 13+6= 19 dur.

 (13) efendimiz (s.a.v.) in şifre sayısı ve (19) ise İnsân-ı Kâmilin şifre sayısıdır.

 1+9= 10 dur. 1 Ahadiyet mertebesi ve 0 ise bir yönü hadis bir kadim olan seyri sülük dairesidir.

 0 yani hiçliği ile hadis ve kadim olan yönlerini idrak edip 1 sayısında ma’nâsal tekliklikte ferdiyetini idrak eden kişi terki dünya ile dünyalık nimetleri arkasında bırakmıştır.

 Ferdiyet hikmeti bölümünden “Ferd”i özet olarak anlamaya çalışalım. Daha geniş bilgi için Muhammed (s.a.v.) fassına bakılabilir. 

 Bilindiği gibi “Ferd” tek manasındadır, “Vahid”, “Ahad bunlar da tek manasındadır, fakat “Ferdiye” bütün birleri toplamış olan bir tektir. "Hikmet-i ferdiyye"nin yani ferdiyet hikmetinin Kelime-i Muhammediyye'ye yani Muhammed kelimesine, hakikatine tahsisindeki sebep budur ki: biz peygamberimizi ne yazık ki sadece beşer olarak tanıyoruz, O da zâten “Ben de sizin gibi beşerim” diyor. اَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ 18/110 ama ayetin arkasından başka durumların da olduğu bildiriliyor, ancak biz ayetin devamına değil de başındaki اَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ yani kendimize kıyasen Mekke ve Medine’de belirli senelerde belirli sürede yaşamış olan bir varlık olarak görüyoruz. Yani bizler gibi bir varlık tabi o tarafı da var, ama Hz Rasulullah’ın diğer varlıklardan ayrı bir hususiyeti vardır ki bunun diğer ismi de “Hakikat-ı Muhammediye” dir. Yani Muhammedi hakikat, işte bu Muhammedi Hakikat beşer-i Muhammedi’nin bünyesine giydirilmiş, bünyesinde mevcut olmuş, batınen kendisinde toplanmış ama diğer tarafıyla da Hakikat-ı Muhammedi’ye nin tarifine gelince bil cümle taayyunatın evvelidir. Hakikat-ı Muhammediye denilen bu program ayan-ı sabite O’na ait ayan-ı sabite bil cümle taayyunatın evvelidir.

Yani bu âlemlerde görünen görünmeyen ne varsa bütün bu âlemler geçmişler bizler dahil gelecekler dahil bütün âlemlerde ne varsa taayyunatın evvelidir yani bütün onların kaynağı Hakikat-ı Muhammedi’dir. İşte peygamberimizi bu yönüyle tanıdığımız zaman biz ancak onu tanımaya biraz yaklaşmış oluruz. Aksi halde bizler gibi Mekke, Medinede yaşayan tarihi bir varlık olarak aklımızdaki kayıda böylece geçmektedir. Ama O’nun bir de batını diğer peygamberlerin de batını var ama bu genişlikte değildir. Hakîkat-i Muhammediyye, bi'l-cümle taayyunatın evvelidir; taayyunat bu âlemler demektir, yani tayin edilmiş programlandırılmış zuhura çıkmış bütün varlıkların ismi taayyunattır. 

Bütün bu varlıkların evvelidir ve mevcudatın gelmiş geçmiş yok olmuş ve yeni gelecek olanların da kaynağıdır. Bütün mevcudatın a'yân-ı sabitelerini programlarını yani açık olan programlarını ayanda sabit olan programlarını ve hakikatlerini içine alandır. Yani bütün mevcudatın ayan-ı sabitelerini yani öz kaynaklarını bunun diğer ismi de “kaza” larını ve hakikatlerini bünyesinde bulundurmaktadır. Hakikat-i Muhammedi’ye böyledir. Yani peygamber efendimizin batıni hali bu âlemde bu anlamdadır. 

Onun fevkinde yani Hakikat-i Muhammedi’nin üstünde hiç bir isim ve sıfât ve vasıfları ile anlatma ile vasıflanan ve işaretlenmiş ve medh edilmiş olmayan "zât-i sırf vardır ki, cemi taayyunattan olanlardan münezzehdir. Yani bu Hakikat-ı Muhammediye’nin üstünde bir mertebe vardır ki övgüden şundan bundan vasıflanmaktan münezzehtir, orası da Zât-ı Mutlaktır. Yani Allah’ın mutlak Zât’ıdır. Hiçbir şekilde beşer tarafından mahluk tarafından kevn edilmiş her hangi bir varlık tarafından bilinmesi anlaşılması mümkün olmayan mutlak Zât’tır. Zât-ı Sırf cem’i taayyunattan münezzehtir. Hakikat-ı Muhammediye bir program var, bu programın üstünde Mutlak sırf Zât’tan başka hiçbir şey yoktur. İşte sırf ve mutlak Zât’ın zuhuru ilk tecellisi Hakikat-ı Muhammedi olarak bütün âlemlerin programı oraya yapılmıştır. Zât-ı Sırf cemi taayyunattan münezzehtir. İşte قُلْ هُوَ اللَّهُ اَحَدٌ 112/1 dediği yer orasıdır.

Zîrâ zât-ı ahadiyye, zâtiyyeti hasebiyle tecellîden müstağnidir. Yani Ahadiyet Zât’ı kendi hakikati itibariyle tecelliden müstağnidir. Yani orada tecelli yoktur, tecellisi sonradan meydana gelmektedir, kendi varlığında kendine ait olanın tecellisi yoktur. Zât’ının Zât’i olarak tecellisi yoktur. Ancak Zât’ının sıfâti ve Esmâi tecellileri vardır. Hakikat-i Muhammedi de bu tecellilerin evvelidir. Toplu olarak zuhurda olan evvelidir. Binâenaleyh onun vücûd-i mutlaka zâtiyyeti hasebiyle asla tecellî etmez. Yani Cenab-ı Hakk’ın mutlak vücudu yani Zât-ı Mutlak’ı hakikati itibariyle, Zât’iyeti dolayısıyla asla tecelli etmez. O kendine ait olan halidir. 

Onun tecellîsi ancak onda bi'l-kuvve mevcûd olan sıfât ve esmâ icâbıdır. Yani Zât-ı Mutlak’ta kuvvede mevcut olan yani iç bünyesinde kuvvede henüz fiile çıkmamış kendi bünyesinde kuvvede mevcut olan sıfât ve esmâ icabıdır. Yani sıfâtlarının ve isimlerinin tecellisi vardır. Zât’ının tecellisi yoktur. Aslında Zât’ının tecellisi diye bir şey söz konusu değildir. Bi'l-farz zât-ı yani eğer şöyle kabul edilirse Zât-ı ahadiyyette mündemiç ve bi'l-kuvve mevcûd sıfât ve esmâ bulunmasa, zât zâtiyyeti üzere kalır ve ondan ebeden tecellî vâki' olmaz idi. O zaman ne bizler olurduk ne bu kevn, mükevvenat olurdu, hiçbir şey olmazdı, âlemler olmadığı için hiçbir şey söz konusu olmazdı.

 Fakat onda bi'l-kuvve sonsuz sıfât ve sonsuz esmâ bulunduğundan ve bunlar isti'dâd lisanıyla batıni âlemde zuhur taleb ettiklerinden, zât-ı sırf, la taayyün mertebesinden taayyünsüzlük (zahir olmama) mertebesinden ilim mertebesine tenezzül ederek, yani bir açılım yaparak o sıfât ve sonsuz esmâ nin suretleri, ilmi Hak'ta müteayyin ve her birisinin hakikati yek dîğerinden ayrıldı. Hangi esmâ ne şekilde isminin gereği faaliyet gösterecekse hangi sıfât isminin gereği ne kendisine verilmişse onların görevlerini yapması için birbirinden farklılıklar olarak meydana geldi. 

 Bu mertebeye, mertebe-i vâhidiyyet ve mertebe-i sıfât ve esmâ ve "Hakîkat-i Muhammedi’ye ye" derler. Bakın Vahidiyet mertebesi ilm-i ilâhide Ahadiyet mertebesinin tecellisi olan isim ve sıfâtlarının zuhura çıktığı yerdir. İlmi manada zuhura çıktığı yerdir. İşte Vahidiyet mertebesinin diğer ismi Hakikat-ı Muhammediyedir. Ahadiyette Zât-ı sırf orada bir bilinen şeyi inniyeti ve hüviyeti olarak zuhurdadır. Amaiyette hiçbir bilinç yoktur, amaiyetten Ahadiyete bir tecelli olduğu zaman Ahad’lığı bilindi. Yani tekliği bilindi. Tekliğinin de kendine ait inniyeti ve hüvviyeti, işte buradaki varlık Zât-ı Mutlak olan sırf Zât olarak bahsedilen yerdir. 

Onun bir tecellisi yani Vahadiyet mertebesinin Ahadiyyet mertebesiyle arasındaki fark, ancak taayyünsüzlük ile taayyün­den ibarettir. Yani Ahadiyet mertebesi la taayyün mertebesi vahidiyet mertebesi ise taayyün-ü evveldir. Yani ilmi ma’nâda programların yapıldığı ve belirginleştiği ilim olarak daha yalnız, ruh, nur ve vücut olarak değildir. Sadece ilm-i ilahide ilim olaraktır. Yani ilmi latif varlıkları meydana çıkmış oldu. Bu babdaki tafsilât Fass-ı Şîsîde mürur etti. Şu halde Sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz'in hakîkati cemî'-i taayyünâtın başlangıcı olmak i'tibârlyle vücûdda vâhid ve ferddir. Yani bütün bu varlığı bünyesinde topladığından ferd-i vahid diye de konuşulur, Vahid, bir ve Ferd’dir, yani tekdir.[70] 

----------------

 إِنَّ اللّهَ فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوَى يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَمُخْرِجُ الْمَيِّتِ مِنَ الْحَيِّ ذَلِكُمُ اللّهُ فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ {الأنعام/95}

 “İnna(A)llâhe fâliku-lhabbi ve-nnevâ yuhricu-lhayye mine-lmeyyiti vemuhricu-lmeyyiti mine-lhayy(i) zâlikumu(A)llâhu feennâ tu/fekûn(e)” Şüphesiz Allah, taneyi ve çekirdeği yarıp filizlendirendir. Ölüden diriyi çıkarır. Diriden de ölüyü çıkarandır. İşte budur Allah! Peki (O’ndan) nasıl çevriliyorsunuz? (6/95)

----------------

 Bu âyet-i kerime dahi Cenâb-ı Hakk’ın ne kadar hayatın içinde olduğunu açık olarak ifade etmektedir. 

Tabii ki tane ve çekirdeği Cenâb-ı Hakk kendi gelip yarmamaktadır. Ancak tane ve çekirdeğin oluşumunda her saniye gelişmelerini takip ve takviye eden sayısız “müdebbir melekler”, O’nun güçleri olduğundan oralarda oluşan faaliyetlerin mutlak sahibi de Hakk’ın kadir, rezzak ve daha bir-çok isimleri ile ta kendisidir.

Bu mevzuda da söylenecek çok şey vardır, ancak ga-yemiz bunların izahı değil açık olan gerçeklere biraz daha açıklık getirmeğe gayret etmektir.[71]

 “Şüphesiz ki çekirdeği ve taneyi (içlerinden bitki ve ağaç çıkarmak için) yarıp çatlatan,” açık olarak görüldüğü gibi, çekirdeğin ve tanenin içinden çıkanlardan bahsediyor işte bu hadise yaratma değil zâten çekirdeğin ve tanenin içinde özünde var olanın, vakti geldiğinde yarılıp çatlayınca, yani “perdesi açıldığında”, ortaya çıkmasıdır. Geçmiş sayfalarda karşı çıktığın kelimeleri, ayeti kerimenin nasıl tasdik ettiği açık olarak gözüyor. 

 Açık olarak görüldüğü gibi, zâten batında var olanın zuhura çıkmasıdır. Yoktan vararedilen yaratma değildir. İzafi-geçici yoklukta programı olan varlığın, latif âlemden “zahera” ismi ile zuhur edip meydana gelmeleridir bu oluşum, “zuhur ve tecelli” ismini almaktadır. T.B.[72] 

 Bu Âyet-i Kerîme’ sıfât mertebesinden bir ifâdedir. 

Her birerlerimiz birer tohum gibiyiz. Ancak nefsi mânâda yaşandığı sürece bu tohumdan bir şey çıkması mümkün olmamaktadır. “E lem neşrah leke sadrek” (94/1) ile o göğüs açılmaz ise o çekirdek yarılıp filiz vermez, hakîkati olarak içinde durur ancak filiz vermez. Bu çekirdekten gaye bir bakıma, birimsel kimliğimiz, iken bir bakıma hakîkatimizde olan “ve nefahtü”dür. 

Evvelce nefsimiz kendini bağımsız birim olarak var zannettiğinden Hakkel olarak ölü hükmünde idi çünkü ilâhî hakîkatlerden habersizdi. Ne zaman ki bir İnsân-ı kâmilin nefhâyı ilâhîyyesi gelir, oraya ve “sen ölü değilsin, uyan ve kalk artık!” dediği zaman, artık o çekirdekte, yavaş, yavaş açılmalar başlar ve sonuçta o ölüden diri çıkar. 

Diğer yönüyle ise hakîkatinde dipdiri olan “ve nefahtü” o çekirdekte faaliyete geçmez ve devre dışı kalırsa ölü hükmünde olur, bu durumda da “canlıdan ölü çıkar.” İlâh-î hakîkatlerde yaşantı olarak tahakkuk etmeyen bilgilerin kaynağı hayâldir. Bu nedenle canlı bir birimden gelen etki ancak karşı tarafı canlandırır. İşte bu hakikatleri bu şekilde idrâk etmeyenler her gün ölmektedirler çünkü zaman ilerlemektedir, idrâk ederek hakîkatlerini yaşayanlar ise hergün tekrar dirilmektedirler. 

Madenler ve bitkilerde de “Hayy” tecellisi olmasına rağmen “hayvan” ismi bu tecellinin kemâli olarak “hayvanlara” verilmiştir. Madenler ve bitkilerdeki hayât yere bağımlı olan bir hayâttır oysa hayvanlar bağımsız olarak hareket edebilmektedirler. İşte bizler de beden îtibarıyla bu hayât sâhibi varlıklardanız ancak Cenâb-ı Hakk (c.c) bize bir ilâvesiyle konuşmamız vardır, Allah’ı şuurlu olarak idrâk etme vardır. Bu nedenle insan cinsi olarak ilk ismimiz “konuşan hayvan” “hayvân-ı nâtık” daha sonra “nefsi nâtıka”dır. Daha sonrası “İnsân-ı nâtık’tır.” Bunların sonrası ise “Kur’ân-ı nâtık”tır.[73] 

----------------

 فَالِقُ الإِصْبَاحِ وَجَعَلَ اللَّيْلَ سَكَنًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ حُسْبَانًا ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ {الأنعام/96}

 “Fâliku-l-isbâhi vece’ale-lleyle sekenen ve-şşemse velkamera husbânâ(en) zâlike takdîru-l’azîzi-l’alîm(i)”

 O, karanlığı yarıp sabahı çıkarandır. Geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı da ince birer hesap ölçüsü kıldı. Bütün bunlar mutlak güç sahibinin, hakkıyla bilenin takdiridir (ölçüp biçmesidir). (6/96)

----------------

 Karanlığın yarılması nefsi emmare karanlığın yarılması ve eşyanın hakikati olan Nûr’un bu âlemi hakikati ile aydınlatmasıdır. Gece ile Fenâfillah mertebesi ifade edilmiştir. Sekine yani sükkun halinde olanında faaliyeti olmadığından Hakk kulun âleti olmakta ve kul dinlenme halinde, Hakkk ise faaliyette olmaktadır. 

eşşemsü vel kamerü bihusbanin “şems/güneş ve kamer/ay (hareketleri) hesab ile/a göredir.

“Güneş ve uyın hareketleri bir hesaba göredir.” Vahdet yaşantısında “Güneş” “Hakikat-i İlahiyeyi”, “Ay” “Hakikat-i Muhammediyye”yi, “yıldızlar” ise, “Hakikat-i Beşeriyyeti” ifade etmektedir. 

Bunların her birerlerimizde faaliyete geçmeleri, gönül fezamızın irfaniyet yönünden faaliyete geçmesi demektir.

İşte “Nefes-i Rahmani” bütün fezayı doldurup da âlemler meydana geldikten sonra, ayet-i kerimelerdeki ifadeler, mana âleminden madde âlemine inmiş ve madde âlemindeki oluşumlardan bahsetmeye başlamış olmaktadır. 

“Güneş ve ay hesaplıdır.”“ 

Onların dönüşleri, hareketleri, var oluşları kaç milyar sene sürmüştür? 

Hepsinin bulunduğu şekliyle, bulunduğu yörüngeye yerleştirilmesi hep hesap iledir. 

O ilk “sehab-ı muzî” (parlak bulut) yavaş yavaş kesafetleşmiş, parçalara bölünmüş ve nihayet dönüşümler fezada ulvî rakslar şeklinde ebedi olarak başlamıştır.

Böylece dünya 

- evvela “hava”, 

- sonra “ateş”, 

- sonra “su” ve 

- sonra da “toprak” devresinde zuhura gelmiştir. 

Gerçek gibi görünen “yoklar”; hayali “var” gibi görünmeye başlamıştır. 

“Musavvir” esmâsının zuhuru ile ayrı ayrı varlıklar meydana gelmiştir.[74]

----------------

 وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ النُّجُومَ لِتَهْتَدُواْ بِهَا فِي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ قَدْ فَصَّلْنَا الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ {الأنعام/97}

 “Vehuve-llezî ce’ale lekumu-nnucûme litehtedû bihâ fî zulumâti-lberri velbahr(i) kad fessalnâ-l-âyâti likavmin ya’lemûn(e)”

 O, sayelerinde, kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye sizin için yıldızları cael edendir (kılandır). Bilen bir toplum için âyetleri ayrı ayrı açıkladık. (6/97)

----------------

 2663. Yıldızlar kumda ve denizde yol göstericidir, Gözü yıldıza koy ki, o muktedâdır.

Ya’nî, yıldızlar kum çölünde ve denizde gece karanlıklarında yol göstericidir. Nitekim âyet-i kerîmede (En’âm, 6/97) ya’nî “O Allâh Teâlâ sizin için yıldızlar halk etti ki, karanın ve denizin karanlıklarında onlar ile doğru yolu bulursunuz” buyurulur. Bunun gibi bu âlem-i sûretin tabîat ve kesâfet karanlıklarında gözünü yıldızlar gibi yol gösteren insân-ı kâmile dik! Zîrâ o kâmil kendisine uyulacak bir şahsiyettir. Seni yanlış yola gitmekten ve helâk olmaktan hıfz eder.

2664. Gözü onun yüzü ile çift tut! Bahs ve söz cihetinden toz koparma!

Ya’nî, ey sâlik! Gözünü insân-ı kâmilin yüzünden ayırma! Söylediği sözlere dikkat et! Ondan işittiğin sözler, şâyet senin havsalana sığmaz ise, onunla bahis ve münâzaraya girişme ve i’tirâz etme! Zîrâ insân-ı kâmil senin görmediklerini görür ve gördüğünü söyler.

2665. Zîrâ ki yıldız o tozdan gizli olur, göz, kaymalı olan dilden daha iyidir.

‘“İsâr”, kaymak demektir. Ya’nî, eğer sen hidâyet yıldızı olan insân-ı kâmilin sözlerine i’tirâz edersen, o yıldızdan senin kalbine gelecek olan nûr ve aydınlık senin kaldırdığın o i’tirâz ve mübâhase tozlanyla örtülür ve sen o nûr-ı İlâhîden mahrûm kalırsın. Zîrâ o kâmilin sözleri müşâhedeye müsteniddir ve görgü üzerine söylenen sözler, ezberlenip söylenen sözlere benzemez. Çünkü o sözler gözden ve bu sözler dilden çıkar. Halbuki dilin sözlerinde çok kaymalar ve yanlışlıklar vardır. 

2666. Tâ ki o söylesin. Zirâ ona vahy şiardır ki tozu oturtur ve toz koparmaz.

“Şiâr", alâmet ve cisme muttasıl olan libâs demektir. Ya’nî, ey sâlik! Sen o kâmilin huzûrunda bahis ve münâzarayı bırak ki, o söylesin ve sen dinle! Zîrâ vahy-i İlâhî onun cismine muttasıl olan libâs gibidir ki, senin kalbine gelen toz mesâbesindeki i’tirâz fikirlerini o oturtur ve senin kalbine gelen o i’tirâz tozlarını ayağa kaldırmaz. Zîrâ o kâmil senin i’tirâzlannın cevâbını sen söylemeksizin birer birer verir ve sen de hayrette kalırsın.[75]

----------------

 وَهُوَ الَّذِيَ أَنشَأَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ فَمُسْتَقَرٌّ وَمُسْتَوْدَعٌ قَدْ فَصَّلْنَا الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَفْقَهُونَ {الأنعام/98}

 “Vehuve-llezî enşeekum min nefsin vâhidetin femustekarrun vemustevde’(un) kad fessalnâ-l-âyâti likavmin yefkahûn(e)”

 O, sizi bir tek candan (nefisten) halk edendir. Sizin bir karar kılma yeriniz, bir de emanet bırakılma yeriniz var. Biz anlayan bir toplum için âyetleri ayrı ayrı açıklamışızdır. (6/98)

----------------

“Biz; anlayan kimselere, âyet ve alâmetlerimizi açıkça bildirdik,” buyrulmaktadır.

Bu âyet zâtidir; Cenâb-ı Hakk sıfâtları ile Fûrkan mertebesinden zât’ının (âyetleri) işaretlerini tafsilatlı olarak izah ettiğini kendi ağzından düşünenler için bildirmektedir.[76]

----------------

 وَهُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء فَأَخْرَجْنَا بِهِ نَبَاتَ كُلِّ شَيْءٍ فَأَخْرَجْنَا مِنْهُ خَضِرًا نُّخْرِجُ مِنْهُ حَبًّا مُّتَرَاكِبًا وَمِنَ النَّخْلِ مِن طَلْعِهَا قِنْوَانٌ دَانِيَةٌ وَجَنَّاتٍ مِّنْ أَعْنَابٍ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُشْتَبِهًا وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍ انظُرُواْ إِلِى ثَمَرِهِ إِذَا أَثْمَرَ وَيَنْعِهِ إِنَّ فِي ذَلِكُمْ لآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ {الأنعام/99}

 “Vehuve-llezî enzele mine-ssemâ-i mâen feaḣracnâ bihi nebâte kulli şey-in feahracnâ minhu ḣadiran nuhricu minhu habben muterâkiben vemine-nnaḣli min tal’ihâ kinvânun dâniyetun vecennâtin min e’nâbin ve-zzeytûne ve-rrummâne muştebihen veġayra muteşâbih(in) unzurû ilâ semerihi izâ esmera veyen’ih(i) inne fî zâlikum leâyâtin likavmin yu/minûn(e)”

 O, gökten su indirendir. İşte biz onunla her türlü bitkiyi çıkarıp onlardan yeşillik meydana getirir ve o yeşil bitkilerden, üst üste binmiş taneler, -hurma ağacının tomurcuğunda da aşağıya sarkmış salkımlar-üzüm bahçeleri, zeytin ve nar çıkarırız: (Her biri) birbirine benzer ve (her biri) birbirinden farklı. Bunların meyvesine, bir meyve verdiği zaman, bir de olgunlaştığı zaman bakın. Şüphesiz bunda inanan bir topluluk için (Allah’ın varlığını gösteren) ibretler vardır. (6/99)

----------------

 “huve-llezî” Hüve “O” Hüviyet-Kimlik “Ellezi” Elif Lam olan El “Lam” Uluhiyet “Zi” ile; Ahadiyet ve Lahut âlemlerinin ellerine sahip olan ilahlık ellerine sahip olan kimliğii ile gönül göğünden kevser ırmağını indirendir. Bu gönüllerden gönüle akan kevser ırmağının suyuyla her türlü bitkiyi yani fikirleri çıkarandır. 

Bitki, Tevhid-i Efâl mertebesidir ama içinde her türlü mertebe vardır. Şeriat varken, tarikat, hakikat, marifet mertebesi nerededen çıkmatadır derler. İşte yeşillik taze fikirler bitki ise ana nüve olan şeriattır… 

Üzüm ise tek bir nefis olan nefsi vahide yani tarikat mertebesi, “Tevhid-i Esmâ”dır. Üzümler ezildimi şıra olur ve tüm üzümler yani vahid-birler bir araya toplanmış olur. 

 “Zeytin” ve “Hurma” ise “Tevhid-i Sıfât” hakikat mertebesidir. Dışları kesret içindeki ise vahdettir. Kesrette vahdet tecellisidir. Zeytin acı ve tuzlu olduğundan bu dünya hayatının tecellisi, hurma ise tatlı olduğundan ahirette oluşacak sıfât tecellisidir.

 Nar ise marifet, “Tevhid-i Zât”tır. İçindeki odacıklar şeffaf olduğundan esmâlar birbirinden ayrılmatadır. Bu tecellide ahirette oluşacaktır. 

 İşte bu mertebelere meyva verince ve olgunlaşınca bakın yani meyva vermesi bu mertebelerde olanın kendi kendine yeterli olması meyvasının olgunlaşması ise bu mertebede bulunan, İmam, mürşid, arif ve arifibillah ilimlerini başkalarının istifadesine sunup o mertebeden eğitebilmesidir. 

----------------

 وَجَعَلُواْ لِلّهِ شُرَكَاء الْجِنَّ وَخَلَقَهُمْ وَخَرَقُواْ لَهُ بَنِينَ وَبَنَاتٍ بِغَيْرِ عِلْمٍ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يَصِفُونَ {الأنعام/100}

 “Vece’alû li(A)llâhi şurakâe-lcinne vehalekahum veharakû lehu benîne vebenâtin biġayri ‘ilm(in) subhânehu vete’âlâ ‘ammâ yasifûn(e)” Bir de cinleri Allah’a birtakım ortaklar yaptılar. Oysa onları O halk etti. Bilgisizce Allah’a oğullar ve kızlar da uydurdular. O, onların niteledikleri şeylerden uzaktır, yücedir. (6/100)

----------------

 “Cin” üç harfli denilen varlıklar, bizlerin varlığında vehim, hayal ve nefsi emmare üçlüsüdür. Bunlar ile oluşturulan rab-rabler, Allah-Uluhiyet mertebesine ortalar yapılmaktadır. 

 Bilmeden-bilgileri olmayan konuda kendi nefsi emmare ile ürettikleri kızları ve kendi aklı bilgileri ile meydana gerirdikleri akıl evlatları olan oğullarını “Allah” c.c. den gelen üretkenlik ve bilgiler olduğunu uydurdular. Uluhiyet ilmi, İlâhi bilgiler onların nitelendirdikleri şeylerden uzak ve âlâ dır. 

----------------

 بَدِيعُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ أَنَّى يَكُونُ لَهُ وَلَدٌ وَلَمْ تَكُن لَّهُ صَاحِبَةٌ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ وهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ {الأنعام/101}

 “Bedî’u-ssemâvâti vel-ard(i) ennâ yekûnu lehu veledun velem tekun lehu sâhibe(tun) vehaleka kulle şey-/(in) vehuve bikulli şey-in ‘alîm(un)” Gökleri ve yeri benzersiz şekilde halk edendir. Nasıl çocuğu olsun? O’nun bir hanımı olmadı ki! Her şeyi halk etti ve O, her şeyi bilendir. (6/101)

----------------

 Kendisini irfaniyyet yolunda olduğunu söyleyen kimse, gerçek ma’nâ da tevhid ve irfan ehli ise hakikat ve marifet mertebesi itibari ile “yaratma” kelimesini kullanamaz kullanıyor ise bu onun o mertebede olmadığının açık ispatıdır. Ancak o mertebe sahibibinin karşısına şeriat ve tarikat mertebesinden birisi gelirse, onun anlayışı itibari ile bu kelimeyi konuşmasında bir sakıncası yoktur, karşındakini herhangi bir idraki hale sokmaması için bu kelimeyi geçici olarak kullanır, daha sonra gene kanaatı aynıdır. Yani yaratma yoktur zuhur ve tecelli vardır. T.B. 

Onun için bu ve diğer ayet mealleri yaratma şeklinde verilmemiştir. 

O’nun hanımının olmaması eşi ve benzeri olmayan tek olmasıdır.

----------------

 ذَلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمْ لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ فَاعْبُدُوهُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ {الأنعام/102}

 “Zâlikumu(A)llâhu rabbukum lâ ilâhe illâ hu(ve) hâliku kulli şey-in fa’budûh(u) vehuve ‘alâ kulli şey-in vekîl(un)” İşte bu, Rabbiniz olan Allah’tır. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. Her şeyin halk edicisidir. (Öyleyse) yalnızca O’na kulluk edin. O, her şeyin üzerinde (gözetleyen, denetleyen ve işlerini yürüten) Vekil’dir (6/102)

----------------

 Bu âyet-i kerime “rabbukum lâ ilâhe illâ hu(ve)” ifadesiyle esmâ-i tevhid âyetlerindendir. 

----------------

 لاَّ تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ {الأنعام/103}

 “Lâ tudrikuhu-l-ebsâru vehuve yudriku-l-ebsâr(a) vehuve-llatîfu-lhabîr(u)” Gözler O’nu idrak edemez ama O, gözleri idrak eder.” O, en gizli şeyleri bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır. (6/103)

----------------

Ehlûllah rû’yet-i beş şekilde ifâde etmişler 

1. “Mâ reeytü şey’en illâ rüyetullahu ba’dehu!”

- “Akabinde Allah-ı görmediğim hiç bir şey yok”

2. “Mâ reeytü şe’yen illâ rüyetullahi fiyhi!”

- “Bir şey görmem ki onda Allah-ı görmüş olmayayım”

3. “Mâ reeytü şe’yen illâ kablehu”

- “Her şeyden evvel onu görürüm”

4. “İllâ Allah” 

- “Ancak Allah”

5. “Lâ yerallahu illâ Allah”

- “Allah-ı ancak Allah görür” İfadesiyle tarif etmişlerdir. 

Bu tariflerin daha ilerileri de vardır, yeri olmadığından bu kadarla iktifa ediyoruz.

Ümmet-i Muhammed’in Allah’ı müşahâdesi mümkün müdür?

(En’am 6/31)

بوا بلقاء اللهعنَذِينَ كَذَّعقَدْ خَسِرَ ال

(kad hasirelleziyne kezzebu bilikaillâhi) 

“Allah’a mülâki olmayı yalanlayanlar mutlak hüsrandadır.”

(En’am 6/52)

هوهمعلَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّعوَلَا تَطْرُدِ ال

بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ

(ve lâ tatrüdilleziyne yed’une rabbehüm bil ­ğadati vel aşiyyi yüriydune vechehü)

“Sabah ve akşam Rablarının vechini (yüzünü) görmek için dua edenleri huzurundan kovma”

(Bakara 2/115)

وَلِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ

فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ

(ve lillâhil meşriku vel mağribü feeynema tüvellu fesemme vechullahi) 

“Doğu ve batı Allah’ındır, nereye dönerseniz Allah’ın vechi (yüzü) oradadır.” Mûsâ (a.s.) a Mûseviyet Mertebesinde, “len terâni” “asla göremezsin” derken Muhammed (a.s.) a Muhammediyyet Mertebesinde, “feeynema tüvellu fesemme vechullah” “nereye dönerseniz Allah’ın vechi (yüzü) oradadır,” buyuruluyor.

(Rad 13/2)

كُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَعيُفَصِّلُ الْآيَاتِ لَعَلَّ

(yüfassılül âyâti le’alleküm bilikai rabbiküm tükınune)

“Allah âyetlerini açıklar, umulur ki, siz Rabbinize yakıyn olarak mülaki olacağınızı bilesiniz.”

(Hadid 57/3)

ظَاهِرٌ وَالْبَاطِنُعلُ وَالْآخِرُ وَالظََّهُوَ الْأَوَّلُ ﴿٣﴾

وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

(hüvel evvelü vel ahırü vez zahirü vel bâtınü ve hüve bikülli şey’in aliymün)

“Evvel, ahır, zahir, bâtın odur; o her şeyi hakkıyla bilendir.”

(lâ mevcude illâ Allah)

“Mevcud yoktur ancak Allah vardır.”

(Enfal 8/17)

- اللَّهُ رَمَىأوَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ

(ve mâ remeyte iz remeyte ve lâkinnallahe remâ)

“Attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı”

(Kaf 50/16)

وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

(ve nahnü akrebü ileyhi min hablil veriydi) 

“Biz ona şah damarından daha yakınız”.

(Ahzab33/56)

بِّيعونَ عَلَى الذّواللَّهُ وَمَلَائِكَتُهُ يُصَلُّونَعاَنۡ ﴿٥٦﴾

ذِينَ ءَامَنُواْعلَهَا اَلْويَا آيَ

وَعَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًاوصَلُّ

(innallahe ve melâiketehü yusallune alennebiyyi ya eyyühelleziyne amenu sallu aleyhi ve sellimu tesliymen)

“Gerçekten Allah ve melekleri Peygamber üzerine salât eder-ler, Ey imân edenler! Siz de ona salât edin ve gönül­den teslim olun”

(Enbiya 21/107)

رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينََوَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا

(ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemiyne)

“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönder­dik”

(Hadis-i Küdsi)

(levlâke levlâk lemâ halaktul eflâk)

“Eğer sen olmasaydın, olmasaydın bu âlemleri halk etmez-dim.

(Hadis-i Şerif)

(men arefe nefsehu fekad arafe Rabbehu) 

“kendi nefsine ârif olan/bilen, kendisinin Rabbına ârif olur (bilir)”

(Hadis-i Şerif)

“muti kable en temutu” 

“mevt olmadan (ölmeden) evvel mevt (ölü) olunuz”

(Zümer 39/9)

ذِينَ يَعْلَمُونَعقُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ

لِلَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَعوَآلْ

إِنَّ مَا يَتَذَكَّرُ أُولُوا الْأَلْبَابِ

(kul hel yesteviylleziyne ya’lemune velleziyne lâ ya’lemune in­nema yetezekkerü ulul elbabi)

 “De ki; Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak Kâmil akıl sahipleri anlar”

(En’am 6/50)

قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ

(kul hel yestevil a’mâ vel bæsıyrü)

“De ki: görenle görmeyen bir olur mu”

(İsra 17/72)

وَمَنْ كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى

فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى

(ve men kane fiy hazihî a’mâ fehüve fiy’l ahıreti a’mâ)

 “Kim burada a’mâ olup Rabbini göremezse ahirette de a’mâ-dır!” Ümmet-i Muhammed’in Allah’ı müşahedesi mümkün müdür?

Yukarıda belirtilen ve benzeri birçok âyet ve hadis bize bu­nun mümkün olduğunu göstermektedir, zâten gaye de budur. 

Âdem ile başlayan Allah’ı bilme seyri 

- yavaş yavaş yükselerek Mûsâ (as) “Tenzih” merlebesinde görülmek istendi ise de “len terani” 

“sen beni bu mertebede göremezsin” hitabı geldi. 

Îsâ (as) “Teş­bih” mertebesinde “rafe allahu ileyhi” 

“Allah onu kendi katına yükseltti” buyurdu, o’da orada kaldı geri dönemedi, daha sonra indirileceği, evvelce bahs edildi. 

Ve işte iki cihan serveri Allah’ın habibi son Peygamberi bir gece “Sübhanellezi esra” ile başlayan muhteşem olguyu habibine hediye etti. 

Allah’ın ezeldeki gayesi kendisinin bilinmesi idi, o gece bu bilinç Abdiyyet mcrtebesinden kemalini buldu, bütün mertebeleri kendinde topladığından “Tevhid vahdet” meydana geldi ve bütün bu oluşumları ümmetine he­diye etti. 

Ve ümmetinin belirli gayretleri sonunuda Allah’ı müşa­hede edebileceklerim ifade etti. 

İslam, İnsanlığın kemali. 

Mi’rac da insanın kemalidir. 

Bunun da kemali “kadr” kadrini kıymetini bil­mektir.

Görüş ve Müşhade;

Görüş; Çok yönlü ve idraklere göre değişen bir olaydır. 

Allah-ı, Zât-ı mutlak itibariyle görmek “muhaldir” imkansızdır. 

Zât-ı Mukayyed olarak ve Rububiyet mertebesi itibariyle görmek müm­kündür. 

Ve bu her mertebede ayrı bir oluşum vardır, “ef’âl”, “esmâ”, “sıfât” ve “zât” mertebeleri itibariyle bilinç ve değer yargıları değişik­lik arz etmektedir. 

Gerçek İslam’ın oldukça zor anlaşılan yönleri­dir. Geniş İslam kültürü, sadece sathî genişleme ile değil, onunla birlikte şakulî yükselişle anlaşılabilir. 

Arifler, “vuslat marifettir” demislerdir. Yani bu oluşumların kemali, marifet mertebesidir. 

Bu mertebeye ulaşmamış kimseler bu halleri ezberleyerek öğrenseler dahi yaşamaları mümkün değildir, “men lem yezuk lem yuğraf” yani “tadan bilir” denmiştir. Şeriat ve tarikat mertebesinde “tenzih” vardır, ilahi varlık öte­lerdedir, görülmez; bilinir. 

Onun için Mûsâ (as) “len terani” hitabına maruz kaldı. 

Hakikat mertebesinde “teşbih” (benzeşme) vardır, bu mertebede kulun varlığı yok olur “fena fillah”tır, “Hak­ta fani oluş” “tükeniş”tir, “İsevîyet mertehesi”dir. 

Bu mertebede ku­lun varlığı olmadığından yine belirli birimsel bir görüş söz konu­su değildir.

Museviyette Allah ötelerdedir görülmez, İseviyette kul yoktur yine görülmez. 

Ancak “Marifet” mertebesi itibariyle görüş ve mü­şahede meydana gelebilmektedir. 

Bu görüş ise, ümmet-i Muhammedi’ye has bir görüştür. 

Burada kuldan gören Hakk, ve görü­len de Hakk’tır. Çünkü burası “tevhid” ve “vahdet” makamıdır.

Bu sır ancak efendimizin şahsında Mi’rac gecesi vuku bulup insanlığa hediye edildi. İnsanlığın ulaştığı en üst seviyedir. İşle bu beraberliği, tekliği belirtmek için efendimiz Mi’rac’tan döndükten sonra “Men reani fekad reel hak” şaheser izahını yaptı. 

Yani “beni gören Hakk-ı gördü” buyurdu.

İşte bu makam varisi Muhammed-îlerin makamıdır ve Allah-ı her mertebesi itibari ile ancak onlar müşahede ederler. 

Bu hal (Ali İmran 3/18)

هُوَ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَعشَهِدَ اللَّهُ أَنَّهُ

“şehidallahü ennehü la ilahe illa hüve” allah şahit/tanık ennehü/kesin o “la ilahe illa hüve”

 “Allah şahittir ki kendinden başka ilah yoktur” ifade­siyle Allah’ın kelamında zuhur eder.

(Araf 7/129)

وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنْفُسِهِمْ

“ve eşhedehüm ala enfüsihim” ve onların/kendilerinin enfüs, nefisleri üzerine/karşı onları/kendilerini şahit/tanık tuttu “Onlar kendi nefisleri üzerine şahid oldular” ifadesiyle de “abdiyyet-i hakiki” mertebesinden, bu yaşam hali ifade edilir. 

Gerçek yaşamın her mertebede değişiktir ve o mertebenin idrakine göre müşahede hali vardır. 

Bunun dışında görüş beyan edenler, vehmî ve hayalî görüşlerini ortaya koymaktadırlar ki burada başta belirtilen kendi yıldız görüşleridir. 

Onların; “gördüm, duydum, konuştum” dedikleri “Rabb-ı Has”larıdır ki bu da hayal mertebesinde oluşan hayali bir görüştür. Ayırd edilmesi oldukça zordur. Kişiyi saran bu hayalden kurtulmak ancak marifet merte­besinde bulunan bir kişiye teslim olmak ve hakiki müşahedeye geçmekle mümkün olur.

(En’am 6/103)

لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ

طَيْفِ الْخَبِيرِعوَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّ

“la tüdrikühül ebsarü ve hüve yüdri­kül ebsare ve hüvel latıyfül habiyrü” buyuruldu.

ebsar/basar, gözler tüdrikühü/idrak etmez/algılamaz onu/kendisini ve “hüve” idrak eder/algılar ebsar/basar, gözleri ve “hüve” latif/göze görünmez habir/haberli/haberdardır “Gözler o’nu göremez, o bütün gözleri görür, o latiftir, haberdardır.” Birimsel benlikle ve “tenzih” bakışıyla bakan gözler onu göremez, ancak o, o gözlerden bakarsa herşeyi görür.

İşte Hakk-ı görüş ve müşahedenin hali Cibril hadisinde ki 

- “ihsan” *[77] ifadesiyle perdesi aralandı, 

- “ve nefahtü” “ben ona nurumdan üfledim” iradesiyle başladı, 

- ve Mi’rac hadisesi ile de kemale erdi. 

İslam dininin, son din; 

Hz. Muhammedin, son pey­gamber, çok hamdedici ve “Makam-ı Mahmud”un sahibi olması bu sebeptendir. 

Ümmetinin veli ve arifleri de bu sırrın zuhur yer­leridir. 

“Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim ve bu hal­kı halk ettim.” Hadisi Küdsisinde belirtilen, gizli hazine zuhura çıktı ve bilindi, müşahede edildi gaye tamamlandı. 

Her geçen gün kıyamet yaklaşmaktadır. 

Hadis-i Küdsîde “insanın sırrı, sırrımdır ve sırrımın sırrıdır” buyruldu. 

Muhyiddini Arabi manasında İdris (as)dan kıyametin alametlerinden sorduğunda “Âdemin halk edilesi kıyamet alametidir.” Demiştir ve Mi’rac hadisesi ile de insanın dünya üstündeki yaşamı kemale er­miştir. 

Bu oluşumların kıymetini bilmek de Kadir gecesi ile ifade edilen kadir ve kıymet bilmek ile mümkündür. 

Bu bölümün sonuna geldiğimde de yaşadığım bir şeyi belirtmcden geçemiyeceğim.

Mi’rac mevzûnu oluşturmaya çalışırken Tevrat’tan Mûsâ (as)ın, İncil’den Îsâ (as)ın mevzu ile ilgili hallerini almayı da düşünmüştüm fakat öyle bir hal oldu ki onları yazma imkanı bulamadım.

Şöyleki: Mevzuu baştan beri yazdığım uçlu kurşun kâlem, gü­zel güzel yazmaya devam etti, fakat mevzu ile ilgili Tevrat ve İncildeki kısa, kısa bilgileri yazmaya haşladığım ilk anda kâlemin ucu (çıt) diye kırıldı, tesadüftür dedim tekrar yazmaya haşladım iki üç harf yazmadan yine kırıldı, tekrar denedim, yine, yine kırıl­dı.

Daha fazla yazmaya ısrar etmedim ve anladım ki Mevlam bu kitabın içine başka yerden aktarma ve tartışmaya açık bilgileri koymamı istemiyordu.[78]

----------------

 جَاءكُم بَصَآئِرُ مِن رَّبِّكُمْ فَمَنْ أَبْصَرَ فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ عَمِيَ فَعَلَيْهَا وَمَا أَنَاْ عَلَيْكُم بِحَفِيظٍ {الأنعام/104}

 “Kad câekum besâ-iru min rabbikum femen ebsara felinefsih(i) vemen ‘amiye fe’aleyhâ vemâ enâ ‘aleykum bihafîz(in)” Rabbinizden size gerçekleri gösteren deliller geldi. Artık kim gözünü açar hakkı idrak ederse kendi yararına, kim de (hakkın karşısında) körlük ederse kendi zararınadır. Ben başınızda bekçi değilim. (6/104)

----------------

 Yukarıdaki âyete baktığımızda ve düşündüğü-müzde Terzi Baba isminden sizlere, deliller- hikmetler-irfani oluşumlar gelmiştir. Kim basire-tiyle, (feraset-sezgi-keşf) ile bu gelenleri görüp değerlendirirse onun kendi lehine-menfeatine dir. Kim, gelen bu tecelli ve oluşumlar karşısında basiretsiz kalırsa, onun da kendi aleyhine, zararı-na kaybına olacaktır, diye düşünebilirz. 

 Yukarıdaki âyet üzerinde sayılar yönünden inceleme yapar isek, şu gerçekleri de görebilmekteyiz. (6/104) 6 1 0 4 61-bilindiği üzere Necdet in Türkçe harfler ile yazılımının sayı değeri idi. 4 ise dört ana mertebeyi İlâhidir.. Terzi Baba hakikatine yolculuk yaptığımız da 4 mertebeden basâir in (görülen- ve göstere-bilen) faaliyete geçmesi ve cemâli ilâhînin temaşa edilmesidir.[79] 

----------------

 وَكَذَلِكَ نُصَرِّفُ الآيَاتِ وَلِيَقُولُواْ دَرَسْتَ وَلِنُبَيِّنَهُ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ {الأنعام/105}

 “Vekezâlike nusarrifu-l-âyâti veliyekûlû deraste velinubeyyinehu likavmin ya’lemûn(e)” Onlar, “Sen iyi ders almışsın” desinler diye ve bir de bilen bir toplum için onu (Kur’an’ı) açıklayalım diye âyetleri değişik biçimlerde işte böylece açıklıyoruz. (6/105)

----------------

 Ders alıp beyan etmeyi Allah c.c. bizlere Rahmân sûresi 55/4 âyette bildirmiştir.

 (55/4) َمَهُ الْبَيَانِععَلَىٰ ﴿٤﴾

allemehü’l be­yane “beyanı/konuşmayı allemehü/ona/kendisine allem/öğretti “Ona konuşmayı öğretti.” Cenab-ı Hak insanı halk ettikten sonra, “allemehul beyan” (beyanı öğretti.) 

- Yani bütün öğrettiklerinin “hakikat-i ilahi” olduğunu 

- ve bu kendisinde bulunan özelliklerini de bir başkasına aktarabilmeyi “beyanı” öğretti (öğretmesini öğretti). 

Mesela, hakikat açısından değerlendirildiğinde; 

1 - Cenab-ı Hak “A’maiyet” halinde kendindeki özellikleri, kendi varlığında, gizli olarak duruyorken, 

2 - “bilinmekliğini sevip” âlemleri halk etmeyi murad etti. 

Bu bilinmekliğin ilk mertebesi, 

3 - “Ahadiyyet”ine tenezzül etmesiydi. 

Ahadiyyet yüce Zât’ın tecellisinden ibarettir. Burada daha henüz ne sıfât, ne isim, ne herhangi bir şey yoktur. 

Ancak “inniyyeti” ki (bu kendine dönük faaliyetleri ve kendine has özelliklerini kapsar) ve “Hüvviyyeti” ki (bu da âleme dönük faaliyet sahasının menseldir). 

4 - Bu “Ahadiyyeti” ile tenezzül edip “Vahidiyyetini” “sıfât-ı subüti”yesini meydana getirir. 

5 - Bu “Vahidiyyet” mertebesinden de “Rahmaniyet”ine tenenezzül eder.

Nasıl ki, (teşbihte hata olmaz) karanlıkta sessiz hareketsiz duran bir insanın dışansı için tek delili solunumu ise, öylece “Rahmaniyeti” ile nefesini “Nefes-i Rahmani” kendi varlığında yayıp, bilinmekliğini başlattı.

İnsan kendi içindeki bilgisini, ilmini, amacını, san’atı’nı nasıl ki nefes ile sunuyorsa, Cenab-ı Hak da kendi “Nefes-i Rahmanî”si ile bu bilinmekliğini sağlıyor. Ama O’nun nefesi sadece manalar elbisesi olan kelimeleri değil, bütün âlemleri meydana getiriyor. 

Kendi varlığında gizli olan esmâ ve sıfâtlarını, içinde var olan bütün özünü, kendi içinden yine kendisi olan dışına “Huu” diye nefes verip bu âleme yayıyor.

Normalde nefes verildiğinde hiçbir şey görülmez, ama soğukta verilen nefes buhar olarak görülür ki uzay yani âlem soğuktur, hatta çok soğuktur (-200 derece civarındadır). 

Bu buhar bir aynaya karşı verildiğinde, şekilsiz olan buhar şekil alır, suret olarak görünür. 

İşte böylece de “Cenâb-ı Hakk”ın özü olan “Nefes-i Rahmanî”, âlem aynasında suretler olarak görünür. 

Ayna ne kadar pürüzsüz, temiz ve parlak ise, o kadar gerçek olarak varlığı yansıtır, aynını gösterir, îşte en mükemmel ayna da insandır.

Simavna kadısı oğlu Şeyh Bedreddin Varidatı’ında: 

[Allah “adem” (yokluk) denilen, yokluğa bakmış ve “Kün” “ol” sözü ile emir vermiştir. O zaman yokluğun içinden Allah’ın varlığını belirleyen şekiller, zuhurlar belirmiş ve birer ayna olmuşlardır. İşte bu aynalardaki yansımayı gören göz “İnsan”dır. ]*[80]

Biz sohbetimize devam edelim. 

Nasıl ki insan ana rahminde meydana geliyorsa, işte bu feza dediğimiz yerde de bütün varlıklar “Rahman”dan doğup zuhura gelmektedirler. 

Besmele (BİSMİLLAHİRRAHMANÎRRAHİYM) bütün varlıkların oluşumunu anlatmaktadır. 

“Nefes-i Rahmanî” öyle bir nefes ki, “Vahidiyet” mertebesinden çıkan, sonsuz ebedi, var olan bir “nefes”tir. 

Bir nefes ki, her kokusu O’nu anlatır. 

Kûr’ân olan, cümle esmâ ve sıfâtlara cami olan Zât, 

- bu “nefes”le “Rahmân”a “Rahmâniyyeti”ni öğretti. 

- Rahmân da bu mükevvenat içerisinde insanı meydana getirdi (halk etti) 

- ve ona beyanı öğretti. 

Bu öyle bir özellik ki; kendi özünü, kendi öğrendiği şeyleri bir başkasına öğretmeyi de öğretti, talim etti. “Allemehul beyan” ona beyan edildiği gibi, beyan etti.

Beyanın aslı olan konuşma, insan’ın diğer varlıklara nazaran en belirgin üstünlüklerindendir. 

Mevlânâ Hazretleri Mesnevi-i Şerifesi’’nde;

“ma’nâlar harf libasına bürünerek ortaya çıkar” diye izah etmişlerdir. 

İşte insanoğlu ne yazık ki bu çok değerli özelliğini çok çok boşa harcamaktadır. Kıymetini bilenler ise, o kadar çok fayda sağlamaktadırlar.

Kûr’ân-ı Kerîm de ancak beyan ile anlatılabilmektedir. 

Mushaf-ı Şerife “Susan Kûr’ân”; (Kûr’ân-ı samid) İnsâna ise “Konuşan Kûr’ân” (Kûr’ân-ı natık) denmiştir. 

Kûr’ân-ı Kerîm’in ve ma’nâ âleminin beyan ile izah edilip okunması, insân için en üstün vasıflardan başlıcasıdır.[81]

----------------

 اتَّبِعْ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ وَأَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِكِينَ {الأنعام/106}

 “İttebi’ mâ ûhiye ileyke min rabbik(e) lâ ilâhe illâ hu(ve) vea’rid ‘ani-lmuşrikîn(e)” Ey Muhammed! Sen, Rabbinden sana vahyedilene uy. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah’a ortak koşanlardan yüz çevir. (6/106)

----------------

 Bu âyet-i kerime “rabbike rabbike lâ ilâhe illâ hüve” ifadesiyle esmâ-i tevhid âyetlerindendir.

----------------

 وَلَوْ شَاء اللّهُ مَا أَشْرَكُواْ وَمَا جَعَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا وَمَا أَنتَ عَلَيْهِم بِوَكِيلٍ {الأنعام/107}

 “Velev şâa(A)llâhu mâ eşrakû vemâ ce’alnâke ‘aleyhim hafîzâ(an) vemâ ente ‘aleyhim bivekîl(in)” Allah dileseydi ortak koşmazlardı. Biz seni onların başına bir bekçi yapmadık. Sen onlara vekil (onlardan sorumlu) da değilsin. (6/107)

----------------

 وَلاَ تَسُبُّواْ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ فَيَسُبُّواْ اللّهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ كَذَلِكَ زَيَّنَّا لِكُلِّ أُمَّةٍ عَمَلَهُمْ ثُمَّ إِلَى رَبِّهِم مَّرْجِعُهُمْ فَيُنَبِّئُهُم بِمَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ {الأنعام/108}

 “Velâ tesubbû-llezîne yed’ûne min dûni(A)llâhi feyesubbû(A)llâhe ‘adven biġayri ‘ilm(in) kezâlike zeyyennâ likulli ummetin ‘amelehum sümme ilâ rabbihim merci’uhum feyunebbi-uhum bimâ kânû ya’melûn(e)” Onların, Allah’ı bırakıp tapındıklarına sövmeyin, sonra onlar da haddi aşarak, bilgisizce Allah’a söverler. Böylece her ümmete yaptıklarını süslü gösterdik. Sonra dönüşleri ancak Rablerinedir. O, yapmakta olduklarını kendilerine bildirecektir. (6/108)

----------------

 Her bir zuhur mahalli kendi rabbine dönücüdür-dönecektir. Hadi mazharları hadi olan rablerine, mudill mazharı olanlarda mudill olan rablerine dönücüdür. Zâten bir ömür boyu beraber olduklarından her ne yapıldıysa rabb-leri haber vericidir-verecektir.

----------------

 وَأَقْسَمُواْ بِاللّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لَئِن جَاءتْهُمْ آيَةٌ لَّيُؤْمِنُنَّ بِهَا قُلْ إِنَّمَا الآيَاتُ عِندَ اللّهِ وَمَا يُشْعِرُكُمْ أَنَّهَا إِذَا جَاءتْ لاَ يُؤْمِنُونَ {الأنعام/109}

 “Veaksemû bi(A)llâhi cehde eymânihim le-in câet-hum âyetun leyu/minunne bihâ kul innemâ-l-âyâtu ‘inda(A)llâh(i) vemâ yuş’irukum ennehâ izâ câet lâ yu/minûn(e)” Eğer kendilerine bir mucize gelirse, mutlaka ona inanacaklarına dair Allah adını anarak en kuvvetli yeminlerini ettiler. De ki: “Mucizeler ancak Allah katındadır. O mucizeler geldiği vakit de inanmayacaklarını siz ne bileceksiniz?” (6/109)

----------------

 Meallerde mucize-delil olarak meallendirilen “ayet” iz-işaret-nişan ma’nâlarınada gelmektedir.

 Bakara 158. Âyeti kerimede Allah’ın nişanlarından bahseden;

 (158-) İnnesSafa velMervete min şeairillah* femen haccel Beyte evı'temera fela cünaha aleyhi en yettavvefe Bihima* ve men tetavve'a hayren feinnAllahe Şakirün Aliym;

 * Şüphesiz Safa ile Merve, Allah’ın (dininin) nişanelerindendir. Onun için her kim hac ve umre niyetiyle Kâbe’yi ziyaret eder ve onları da tavaf ederse, bunda bir günah yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah onu bilir, karşılığını verir.

 Safa ve Merve tepeleri Allah’ın işaretlerindendir, yani bir başka ifade ile Allah’lık işaretlerindendir, nasıl ki kişi ikâmet ettiği yerden gidip hacı oluyor sonra tekrar asli vatanına dönüyor işte onun gibi, Safa mutlak safiyet demektir, kendi saflığını idrak etmesi kişinin Safa tepesine çıkmasıdır, safiyete ermesi, Merve de mürüvettini, kendi hakikatini idrak etmesi, iyiliklerini güzelliklerini idrak etmesidir.

 Safa’dan Merve’ye doğru başlayan bir seyir vardır, bir de Merve’den Safa’ya doğru bir seyir vardır, Safa’dan Merve’ye gitmek Aklı Küll’den Nefsi Külle nüzul etmek, inmek, Merve’den Safa’ya gitmek ise Nefsi Küll’den Aklı Külle yönelmektir.[82]

 İşte bu Allah’ın nişaneleri olan nefsi küll ve aklı külle uymayarak kendi nefsi emmare ve birimsel akılları ile hareket ederler.

----------------

 وَنُقَلِّبُ أَفْئِدَتَهُمْ وَأَبْصَارَهُمْ كَمَا لَمْ يُؤْمِنُواْ بِهِ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَنَذَرُهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ {الأنعام/110}

 “Venukallibu ef-idetehum veebsârahum kemâ lem yu/minû bihi evvele merratin venezeruhum fî tuġyânihim ya’mehûn(e)” Biz onların kalplerini ve gözlerini ters döndürürüz de ilkin ona iman etmedikleri gibi (mucize geldikten sonra da inanmazlar) ve yine onları azgınlıkları içinde bırakırız da bocalar dururlar. (6/110)

----------------

 Bu dünya âlemi aslen yok, hükmen vardır, bu âlemi var olarak görür ve gönülleride aslı olmayan hayali tasdik ederek. Hakikate iman etmezler.

----------------

 وَلَوْ أَنَّنَا نَزَّلْنَا إِلَيْهِمُ الْمَلآئِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ الْمَوْتَى وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَيْءٍ قُبُلاً مَّا كَانُواْ لِيُؤْمِنُواْ إِلاَّ أَن يَشَاء اللّهُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ يَجْهَلُونَ {الأنعام/111}

 “Velev ennenâ nezzelnâ ileyhimu-lmelâ-ikete vekellemehumu-lmevtâ vehaşernâ ‘aleyhim kulle şey-in kubulen mâ kânû liyu/minû illâ en yeşâa(A)llâhu velâkinne ekserahum yechelûn(e)” Biz onlara melekleri de indirseydik, kendileriyle ölüler de konuşsaydı ve her şeyi karşılarında (hakikatın şahidleri olarak) toplasaydık, Allah dilemedikçe yine de iman edecek değillerdi. Fakat onların çoğu bilmiyorlar. (6/111)

----------------

 Tevhid-i ef’âl, Tevhid-i esmâ, Tevhidi sıfât ve müşahade mertebesi olan Tevhid-i zât mertebesi karşılarında cem edilse Allah dilemedikçe bunlara iman edecek değillerdir. 

 Bir gün hizmetli ve efendisi sabah vakti evinden çıkmışlar. Sabah namazı vakti efendi siz biraz beklesenizde camiide sabah namazını ifa edeyim deyince, efendi olur demiş.

 Cemaat çıkmış bir hayli zaman geçince bakmış yardımcı içerden çıkmıyor. Gelmiyor musun diye seslenmiş. Hizmetlide seni içeri salmıyan, beni dışarı salmıyor diye cevap vermiş… Bu kısa hikayeden anlaşılacağı üzere Allah’ın dilemesi üzerine işler yürümektedir. 

----------------

 وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نِبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الإِنسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا وَلَوْ شَاء رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ {الأنعام/112}

 “Vekezâlike ce’alnâ likulli nebiyyin ‘aduvven şeyâtîne-l-insi velcinni yûhî ba’duhum ilâ ba’din zuhrufe-lkavli ġurûrâ(an) velev şâe rabbuke mâ fe’alûh(u) fezerhum vemâ yefterûn(e)” İşte böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar. Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O hâlde, onları iftiralarıyla baş başa bırak. (6/112)

----------------

Âyet-i Kerimede açık olarak ifade edildiği gibi, mer-tebe-i şeytaniyyet, insân ve cinlerden de zuhur etmektedir. Bunlar yaldızlı sözlerle fısıldaşırlaar, çünkü ürettikleri veh-min hayâlleridir.

Vehmin en büyük özelliği “yoku var; varı yok” gös-termesidir.

İşte onların birbirleriyle “fısıldaşmaları” (vâhyleşme) tamamen vehim ve hayâle dayandığından, ne kendilerine ve ne de çevrelerine hiç bir faydaları olmaz. Bu yüzden gerçeği söyleyenlere düşman olurlar. Bu dahi vehimlerinin gereğidir.

Görüldüğü gibi zahiren ilâhi olmayan vâhyler ;

asılları itibariyle “hayâl”e, hayâl → “vehme” vehim → “kahhar” ismine; 

“kahhar” ismi de → “zât-ı ilâhiyye”ye bağlı olduğundan onlar dahi bâtınen “vâhy-i vehim”dir.

Böylece vâhyler iki türlü olup;

biri, ilâhi; 

diğeri de, vehmidir.

Vâhiy lügatta : risâlet, kitabet, işaret, ilham, gizli kelâm mânâsınadır.

Diğer ifadeyle, sürat, seri işaret demektir.[83] *[84]

---------------

 وَلِتَصْغَى إِلَيْهِ أَفْئِدَةُ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ وَلِيَرْضَوْهُ وَلِيَقْتَرِفُواْ مَا هُم مُّقْتَرِفُونَ {الأنعام/113}

 “Velitesġâ ileyhi ef-idetu-llezîne lâ yu/minûne bil-âhirati veliyerdavhu veliyakterifû mâ hum mukterifûn(e)” Bir de (şeytanlar), ahirete inanmayanların gönülleri bu yaldızlı sözlere meyletsin, onlardan hoşlansınlar ve işleyecekleri günahları işlesinler diye (bu fısıldamayı yaparlar). (6/113)

----------------

 Şeytan, arkadan vehim vererek, varı yok gösterip hakikate telvis ederek, yani kir ve pislik bulaştırarak vehiminin yaldızlayıp parlatarak fuad-kalb-gönle iğva ederek hakkı örtüp gizleyenlere yaptıklarını güzel gösterip ondan hoşlandırır. 

----------------

 أَفَغَيْرَ اللّهِ أَبْتَغِي حَكَمًا وَهُوَ الَّذِي أَنَزَلَ إِلَيْكُمُ الْكِتَابَ مُفَصَّلاً وَالَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْلَمُونَ أَنَّهُ مُنَزَّلٌ مِّن رَّبِّكَ بِالْحَقِّ فَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرِينَ {الأنعام/114}

 “Efeġayra(A)llâhi ebteġî hakemen vehuve-llezî enzele ileykumu-lkitâbe mufassalâ(en) vellezîne âteynâhumu-lkitâbe ya’lemûne ennehu munezzelun min rabbike bilhakk(i) felâ tekûnenne mine-lmumterîn(e)nûne bil-âhirati veliyerdavhu veliyakte-rifû mâ hum mukterifûn(e)” 

 “Size Kitab’ı (Kur’an’ı) hak olarak indiren O iken ben Allah’tan başka bir hakem mi arayacağım?” (de). Kendilerine kitap verdiklerimiz de onun, Rabbin katından hak olarak indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde, sakın şüphecilerden olma. (6/114)

----------------

 Hakem-Hakim, hikmetle iş yapandır… Hikmet ise ilmi ledün bilgisi olan eşyayı yerli yerine oymadır. Bu hakemlikle hikmetle iş yapan ise “senin rabbin” efendimiz (s.a.v.) in rabbi Allah c.c. esmâsıdır. Allah c.c. tarafından indirilmiş âyet işaretleri tanır ve bilir. 

----------------

 وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ صِدْقًا وَعَدْلاً لاَّ مُبَدِّلِ لِكَلِمَاتِهِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ {الأنعام/115}

 “Vetemmet kelimetu rabbike sidkan ve’adlâ(en) lâ mubeddile likelimâtih(i) vehuve-ssemî’u-l’alîm(u)” Rabbinin kelimesi (Kur’an) doğruluk ve adalet bakımından tamdır. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (6/115)

----------------

 Yine “rabbike” senin rabbin ifadesi ile Allah c.c. kelimesi tamdır. Efendimiz cevaim’ul kelimelere camidir. Biz ümmetide bu kelimelerden kendi rabbi hasslarımız doğrultusunda istifade etmiş. Doğruluk - sıdk – tasdik – hakkı tasdik eder ve adalet ise fuad-kalb-gönül dür.

Gönül göğünü ve beden arzını (toprağını) adaletle korumak için tartıyı koymuştur. 

Her mertebede, o mertebenin gereği olan ilmi almak, daha fazlasını yüklememek için tartıyı koymuştur.

----------------

 وَإِن تُطِعْ أَكْثَرَ مَن فِي الأَرْضِ يُضِلُّوكَ عَن سَبِيلِ اللّهِ إِن يَتَّبِعُونَ إِلاَّ الظَّنَّ وَإِنْ هُمْ إِلاَّ يَخْرُصُونَ {الأنعام/116}

 “Ve-in tuti’ ekśera men fî-l-ardi yudillûke ‘an sebîli(A)llâh(i) in yettebi’ûne illâ-zzanne ve-in hum illâ yaḣrusûn(e)” Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar.(6/116)

----------------

 2998. Hevâ ve arzu ile az dost ol; çünkü seni Allah'ın yolundan şaşırtan odur.

Bu beyt-i şerîf (En’âm, 6/116) “Eğer sen yeryüzünde olanlann çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan şaşırtırlar.” Ve kezâ (Sâd, 38/26) ya’nî “Ey Dâvud biz seni yeryüzünde halîfe yaptık, nâs arasında doğrulukla hükmet ve hevâya tâbi’ olma ki, seni Allah yolundan şaşırtır” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Beyt-i şerîfde “az dost ol” ta’bîriyle bir nükteye işâret buyrulur; şöyle ki: Nefs-i hayvânî kendi kıvâmına âid olan yemek ve içmek ve uyumak ve nikâh gibi hazları talebden aslâ fariğ olmaz. Huzûzât-ı mezkûre hudûd-ı şer’iyye dâiresinde olursa, umûm mü’minler için mubâh olur; fakat tarîk-ı Hak sâlikleri için bu mubâhâta da dalmak aslâ câiz değildir. Zîrâ vücûd-ı unusurînin kesâfetine ve letâfet-i rûhâniyyeden mahrûmiyyete sebeb olur. Onun için Hz. Pîr hevâ ve arzû ile az dost ol; ya’nî nefsin arzûlarını zarûret mikdârından fazla verme buyururlar.

“2999. Bu hevâyı, cihânda hem-râhların sâyesi gibi hiçbir şey kırmaz.

“Hem-râhlar’’dan murâd, mürşid-i kâmillerdir. Ya’nî sâliklerin gayr-i meşrû’ olan hevâ ve hevesâtını ve meşrû’ olan arzûlarındaki mübâlagayı ancak cihânda mürşid-i kâmilin sâyesi ve terbiye ve himâyesi kesr edebilir. Sâlikin hiçbir tedbîri, mürşid-i kâmilin terbiye ve himâyesi kadar müessir olamaz.[85]

----------------

 إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ مَن يَضِلُّ عَن سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ {الأنعام/117}

 “İnne rabbeke huve a’lemu men yadillu ‘an sebîlih(i) vehuve a’lemu bilmuhtedîn(e)” Şüphesiz senin Rabbin, yolundan sapanı çok iyi bilir ve yine O, doğru yolu bulanları en iyi bilendir. (6/117)

----------------

 Allah c.c. bunları nasıl bilmektedir? Mudil ve Hadi esmâları her biri esmâ-i ilahiyyedendir. Her birerlerimizin bir ismi vardır. Ama, anne, baba, abi, abla, kardeş, evlat, usta, memur, işçi, öğrenci, öğretmen, doktor, sanatçı v.s. gibi vasıfları taşıyan alt isimlerimizinde bizim ismimiz kimliğimizin tamamlayıcı unsurlarıdır. Ve bizler bu isimlerimiz ne ifade ettiğini çok iyi bilmeteyiz.

 Hadi ve Mudill isimleride Allah c.c. ün hüviyet-kimliğinin birer vasfından başka bir şey değildir. Ve bu isimlerin terbiyesi altındaki zuhur mahallerinide çok iyi bilmektedir.

----------------

 فَكُلُواْ مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللّهِ عَلَيْهِ إِن كُنتُمْ بِآيَاتِهِ مُؤْمِنِينَ {الأنعام/118}

 “Fekulû mimmâ zukira-smu(A)llâhi ‘aleyhi in kuntum bi-âyâtihi mu/minîn(e)” Artık, âyetlerine inanan kimseler iseniz üzerine Allah’ın ismi anılarak kesilmiş hayvanlardan yiyin. (6/118)

----------------

 Allah adının anılarak eti yenen hayvan “bismillah allahu ekber” Allah c.c. ismi ile Allah büyüktür diye kesilerek yenilir. Çünkü celâl tecellisi vardır. Onun için “Bismilllahirrahmanirrahim” diyerek hayvan kesilmez. Gerçi rahmet olur ama yenilditen sonra olur.

 Cemal-i İlahi tecellisi içerisinde gark olmuş kemale ermiş kişinin yavaş, yavaş öğrenip yaşadıklarını başka gönüllere da aktarması gerekecektir, çünkü bu bir manevi görev devir teslimidir. 

Bu devri yapabilmesi için kendisinin “Celal” tecellisine ihtiyacı vardır.

 Karşı birime fayda sağlamak için bir ifade gerekmektedir. Derviş ilk başlarda yalnız başına “nefs-i emmare”sini yenemez. 

İşte daha evvelce bu sistem içinde eğitimini tamamlamış olan bir ehli kemale ihtiyacı vardır ve bu eğitim karşı tarafa bir irade ile aktarılır, bu da Celal tecellisidir. 

Ancak bu yolda o kişi kendinde ki nefsi duyguları kese, kese, kurb’an ede ede, “Kurbiyyet”e yani Hakk’a yaklaşmağa başlar. 

Kurb’an bayramı; 

bâtını olarak bizlere bunları anlatır. 

Zâhiri olarak ise fakir kimselerin et yemesine sebeb olur.

Kurb’an bayramı, her günü, bu oluşumları dört (4) mertebede kemal üzere yaşanması için dört gündür yani “şeriat”in hakikatini, “tarikat”ın hakikatini, “hakikat”in hakikatini ve “marifet”in hakikatini gerçek anlamda yaşamak içindir.

 Böylece irfaniyet yollarından geçerek Kurb’an bayramına ulaşan kimse “baka billah” “Allah da baki olma” yaşamını sürdürmeye devam edecektir.

Kurb’an bayramının birinci, ikinci, üçüncü gününde kurb’an kesilebiliyor, fakat dördüncü günü kesilemiyor. 

Çünkü daha evvelce de belirtildiği gibi 

 - birinci gün şeriat, 

 - ikinci gün tarikat, 

 - üçüncü gün hakikat, 

 - dördüncü günde marifet mertebelerinin ifadelen­ilir. 

Ayrı bir yönden bakıldığında, 

 - birinci gün Ef’âl mertebcsi, 

 - ikinci gün Esmâ mertehesi, 

 - üçüncü gün Sıfât mertebeyi, 

 - dördüncü gün ise Zât mertebesi, iradesindedir.

Zât-ı mutlak merlebesinde her şey tam bir bütünlük içinde olup, farklılık ve zuhur olmadığından fiil de yoktur, bu sebebten dördüncü gün kurb’an kesilemez.

“Baka billah” “Allah’da baki olma”, “seyr’i fillah” “Allah’da seyr”, “Mea Allah” “Allah ile birlikte seyir,” İşte bu seyrin sonu yoktur, bundan sonra da bayram yoktur. 

Kurb’an bayramı insan yaşamının ulaştığı en üst düzey, irfan mertebesidir. 

Bu olgu her sene tekrarlanmakladır. 

O sene içersinde kaç kişi bu irfan ve idrake ulaşmışsa, gerçek bayramları ancak o kimseler kutlamaktadırlar diğer insanların fizik olarak onlara benzemeleri, benzer bayram yapmalarına vesile olmaktadır ve bu yaşam ömürler bo­yu şurup gitmektedir.

Böylece mühim olan kişinin bu seyr’i idrak edip, yaşantısını bu seyr üzere sürdürmesidir.[86] 

----------------

 وَمَا لَكُمْ أَلاَّ تَأْكُلُواْ مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللّهِ عَلَيْهِ وَقَدْ فَصَّلَ لَكُم مَّا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ إِلاَّ مَا اضْطُرِرْتُمْ إِلَيْهِ وَإِنَّ كَثِيرًا لَّيُضِلُّونَ بِأَهْوَائِهِم بِغَيْرِ عِلْمٍ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِالْمُعْتَدِينَ {الأنعام/119}

 “Vemâ lekum ellâ te/kulû mimmâ żukira-smu(A)llâhi ‘aleyhi vekad fassale lekum mâ harrame ‘aleykum illâ mâ-dturirtum ileyh(i) ve-inne kesîran leyudillûne bi-ehvâ-ihim biġayri ‘ilm(in) inne rabbeke huve a’lemu bilmu’tedîn(e)” Allah, yemek zorunda kaldıklarınız dışında size neleri haram kıldığını tek tek açıklamışken, üzerine adının anıldığı hayvanları yememenizin sebebi nedir. Gerçekten birçokları nefislerinin arzularına uyarak bilmeden (halkı) saptırıyorlar. Şüphesiz senin Rabbin, haddi aşanları çok iyi bilir. (6/119)

----------------

 Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim. 

 3408. "Zarûrette her murdar temiz olur. Münkirin başı üzerine lanetten toprak olsun!"

“Hâl-i zarûret bu dereceye gelince her murdar olan şey temiz ve her haram olan şey mübâh olur. Ben bu hâl-i ıztırâr içinde hakîkaten şarab içsem bile şer’an câiz olur. Binâenaleyh benim ahvâl-i husûsiyyemi bilmeksizin inkâr eden kimsenin başına la’net cinsinden toprak saçılsın!” Ma’lûm olsun ki, insân-ı kâmilden şer’e muhâlif ef’âlin zuhûru, atideki esâsâta müstenid bulunur:

1. Sırr-ı kader icâbı olur.

2. Gafillerin îkâzı maksadıyla taklîb-i a’yân sûretiyle olur ki, bu hâl kerâmet nev’indendir.

3. Ruhsat-ı şer’iyye üzerine vâki’ olur. Şiddet-i cû’ ve ataş vaktinde domuz eti yemek ve şarab içmek gibi. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de,

4. (En’âm. 6/119) ya’ni, “Allâh Teâlâ haram ettiği şeyi tafsil etti; muztar olduğunuz şey müstesnâdır” buyurdu.

5. Emir ve ilhâm ile vâki’ olur. Hızır (a.s.)ın Mûsâ (a.s.) a gösterdiği efâl gibi

6. O nâmeşrû’ görünen şey suver-i gaybiyyeden olur. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber’in Fütûhât-ı Mekkiyye’lerinde beyân buyurduklan Kazıbü’l-Bân-ı Mevsılî hazretlerinin kıssası bu kabildendir. Kıssanın hülâsası şudur: Kazıbü’l-Bân hazretlerinin odasına bir güzel oğlan ile bir güzel kız girdiğini gören bir münkir, Hazret’in bir müridine karşı aleyhinde bulunur. Müridi o Hazret’in hücresine girer. Filhakika güzel oğlanın sağında ve güzel kızın solunda oturduğunu ve Şeyh’in onlar ile şehvet-âmîz muâmelede bulunduğunu görür. Hz. Şeyh, “Bu güzel oğlan benim aklımın; ve bu güzel kız dahi nefsimin suretidir. Hak Teâlâ hazretleri evliyâsına “müşâhede" lezzeti hâsıl olmak için, bu suverâ gaybiyyeyi mütecessid olarak mertebe-i şehâdete getirir. İkrâm buyurduğu velîsi isterse onların sûretleriyle mütelezziz olûr; ve isterse o suver-i gaybiyyeyi yine mertebelerine gönderir” buyurup, oğlana sarılır; kendine çekince kaybolur. Ve kızı sadrına çekip kucaklayınca, o da kaybolur.[87]

----------------

 وَذَرُواْ ظَاهِرَ الإِثْمِ وَبَاطِنَهُ إِنَّ الَّذِينَ يَكْسِبُونَ الإِثْمَ سَيُجْزَوْنَ بِمَا كَانُواْ يَقْتَرِفُونَ {الأنعام/120}

 “Vezerû zâhira-l-ismi vebâtineh(u) inne-llezîne yeksibûne-l-isme seyuczevne bimâ kânû yakteri-fûn(e)” Günahın açığını da bırakın, gizlisini de. Çünkü günah kazananlar yaptıkları karşılığında cezalandırılacaklardır. (6/120)

----------------

 Kişinin en büyük günahı efendimiz (s.a.v.) in de belirtiği gibi “Vücud-u zenbike” senin varlığın en büyük günaktır, buyurmuştur. Kendine gizli ve açıktan varlık verende bu varlık ile yaptıklarının “cezası” ceza karşılık demektir. Karşılığını görecektir. 

----------------

 وَلاَ تَأْكُلُواْ مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللّهِ عَلَيْهِ وَإِنَّهُ لَفِسْقٌ وَإِنَّ الشَّيَاطِينَ لَيُوحُونَ إِلَى أَوْلِيَآئِهِمْ لِيُجَادِلُوكُمْ وَإِنْ أَطَعْتُمُوهُمْ إِنَّكُمْ لَمُشْرِكُونَ {الأنعام/121}

 “Velâ te/kulû mimmâ lem yuzkeri-smu(A)llâhi ‘aleyhi ve-innehu lefisk(un) ve-inne-şşeyâtîne leyûhûne ilâ evliyâ-ihim liyucâdilûkum ve-in eta’tumûhum innekum lemuşrikûn(e)” Üzerine Allah adı anılmayan (hayvan)lardan yemeyin. Çünkü bu şekilde davranış fasıklıktır. Bir de şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için mutlaka fısıldarlar. Onlara boyun eğerseniz şüphesiz siz de Allah’a ortak koşmuş olursunuz. (6/121)

----------------

 Üzerine Allah’ın adı anılmayan hayvanlar nefsi emmare bilgileridir. Bu hayali ve vehimi bilgilerden yemeyiniz.

 Yine yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim. 

 1486. Şimdi can kulağı vahiy mahalli olur. Vahiy nedir? Histen gizli sözdür.

"Vahiy", sözlükte işâret ve gizli söze derler. Vahiy aslında nebîlere hâs olup iki türdür: Birisi ilâhî söz ve diğeri nebevî hadîstir. Çünkü nebîlerin sözleri (aleyhimü'sselam) “Ve mâ yentiku anil hevâ / İn hüve illâ vahyun yûhâ” (Necm, 53/3-4) ya’nî "O hevâsından söz söylemez. (Sözü) ancak vahyolunan vahiyden başka değildir" âyet-i kerîmesi gereğince vahiydir. Nebîlerin vârisleri olan ulemâ-yı billâh’ın kalblerine Hak tarafından inen ma’nâlara da "vahiy" denilir; ve fakat "ilhâm" murâd olunur. Ve Mudill ismi hazretinden gerçekleşen aktarımlara da Kur’ân'da "vahiy" denilir. Nitekim “inneş şeyâtîne le yûhûne ilâ evliyâihim” (En’âm, 6/121) ya’nî "Gerçekten şeytanlar dostlarına vahyederler" buyrulmuştur.

Ya’nî, cân kulağından, nefsin sıfâtlarından ibâret olan kibir ve benlik pamuklarını çıkarırsan, artık o can kulağı ilâhî vahyi kabûle isti’dâdlı olur.

Cenâb-ı Pîr efendimiz vahyin ma’nâsını genelleştirip, evliyâya gerçekleşen ilhâma da kapsam yaparlar.

1487. Canın kulağı ve canın gözü bu histen başkadır; aklın kulağı ve hissin kulağı bundan iflastadır.

Ya’nî cismin kulağı ve gözü olduğu gibi, canın da kulağı ve gözü vardır. Can işitmek ve görmek vaktinde her tarafından işitir ve görür. Cismin kulağı ve gözü ise, böyle değildir. Böyle her taraftan işiten ve gören canın kulağını ve gözünü, kesîf cisim kapatmıştır ve tıkamıştır. Ve aynı şekilde cisme mensûp olan bilinç aklının kulağı bu vahyi işitmekten iflastadır. Çünkü bu bilinçsel akıl ya’nî geçimlik akıl kendi mantığı ve yargıları ile meşgûldür. Örneğin ilhâm ilminden olan "Kul hem mecbûrdur ve hem de tercîhi vardır" ve aynı şekilde "Rab Hak’tır ve kul da Hak’tır" sözünü işittigi zaman, bu ne demek? İki zıt bir yerde bir arada olur mu? Mecbûriyyet başka, tercîhi olması başka. Ve aynı şekilde Rab başka, kul başkadır. Bundan dolayı kul nasıl Hak olur? Der ve birtakım mantıksal kıyaslar ile meşgûl olur; ve netîcede, böyle şey olmaz der. Ve eğer biraz insâf ederse, te'vile kalkışır. İşte geçimlik akıl vahiy ilmi ve ilhâmdan bu kadar iflastadır.[88]

3247. Vahyin rûhu akıldan daha gizli olur. Zîrâ ki o gaybdır, o baştandır.

“Vahyin rûhu”ndan murâd, hakâyık-ı eşyâ olan a’yân-ı sâbitedir. Zîrâ vücûd-ı hakîkînin tenezzülâtı merâtib üzerinedir. Hak Teâlâ ilm-i İlâhîsinin sûretleri olan bu a’yân-ı sabite ile zâtını örtmüş ve kendi zâtını kendi zâtı ile bu a’yân-ı sâbite arkasından müşâhede buyurmuştur. Ondan sonra gayriyyet libâsıyla mertebe-i ervâha tenezzül edip, bu ervahta ne melek ve ne de beşer muttali’ olmayacak sûrette örtünmüştür. Ve ondan sonra da âlem-i mükevvenât perdeleri arkasında, ağyardan hiçbir kimsenin vâkıf olamayacağı vecih ile istitâr etmiştir. Bunların hepsi, (Fecr, 89/30) ya’ni, “Benim cennetime gir!” âyet-i kerîmesinden riıüstefâd olan ma’nâya göre Cenâb-ı izzetin kendi zâtına izâfe buyurduğu cennetlerdir. Ve cennet, setr ma’nâsına gelen “cenn” lafzından müştak olup, bu kelimenin “masdar-ı binâ-i merre”sidir. Böyle olunca, zât-ı Hak a’yân-ı sâbiteden; ve a’yân-ı sâbite ervâhtan; ve ervah ecsâmdan hafî olmuş olur. O a’yân-ı sâbiteye rûh-ı vahy buyurulması bundan dolayıdır ki; her bir mazhara vâki’ olan tecelliyât-ı Hak kendi ayn-ı sâbitesinden vâki’ olur. Bu tecelliyât ilm-i İlâhîye müstenid olduğundan, vahiydir. Bu i’tibâr ile ma’nâ-yı vahiy umûmîdir. Enbiyâya vâki’ olan vahyin delili (Necm, 53/3-4) ve (Necm, 53/10) ve emsali âyât-ı Kur’âniyyedir. Ve eşkıyâya olan vahyin delili, (En’âm, 6/121) ya’ni, “Muhakkak şeyâtîn kendi dostlarına vahy ederler. Ve hayvânâta olan vahyin delili (Nahl 16/68) ya’ni, “Rabbin bal arısına vahyetti.” âyet-i kerîmeleridir. Ve a’yân-ı sâbite arasında, tefâzul-i esmâ hasebiyle tefâzul ve temâyüz olduğundan, vahiyler arasında da fark vardır. Bu beyt-i şerîfte beyân buyurulan “rûh-ı vahy”, enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)a kendi hakîkatlarından vâki’ olan vahiydir.

Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra, beyt-i şerifin hülâsa-i ma’nâsı böyle olur “Rûh cisimden gizli; ve akıl rûhtan gizli ve “rûh-ı vahy” olan a’yân-ı sâbite-i enbiyâ dahi akıldan gizlidir. Zîrâ ervâh-ı vahy olan a’yân-ı sâbite mefâtîhul-gaybdır. Ve bu mefâtihu’l-gayb dahi suver-i ilm-i ilâhî olup, hakîkatü’l-hakâyık olan Zât-ı Ulûhiyyet cânibindendir ki, akıldan ahfâ olduğu için onu akıl idrâk edemez.[89]

----------------

 أَوَ مَن كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بِهِ فِي النَّاسِ كَمَن مَّثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِّنْهَا كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْكَافِرِينَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ {الأنعام/122}

 “Eve men kâne meyten feahyeynâhu vece’alnâ lehu nûran yemşî bihi fî-nnâsi kemen meseluhu fî-zzulumâti leyse bihâricin minhâ kezâlike zuyyine lilkâfirîne mâ kânû ya’melûn(e)” Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine, insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, hiç, karanlıklar içinde kalmış, bir türlü ondan çıkamamış kimsenin durumu gibi olur mu? İşte kâfirlere, işlemekte oldukları çirkinlikler böyle süslü gösterilmiştir. (6/122)

----------------

 Bir ölü iken kendisine hayat verdiğimiz ve ona, sa-yesinde insânlar arasında yürüyeceği bir “nûr” ışık sun-duğumuz kimse; içinden çıkamaz bir konumda karan-lıklar içinde kalmış kişinin durumu gibi midir?

Bu âyet-i kerimenin hakikatini anlayabilmek, kendi-mizi tanımamızda bize büyük yardımcı olacaktır.

“men kane meyten” (o kimse meyt/ölü iken) Daha evvelce ifade etmeğe çalıştığımız gibi, insânoğ-lu yeryüzüne geldiğinde “Hakikat-ı ilâhiyye”den ayrılıp “beşeriyyet” beden kabrine (kaydına) girdiğinde, zahiren fi-ziki mânâda hayat sahibi gibi gözüküyor ise de bâtınen ölü hükmündedir. 

“feahyaynahü” (biz ona hayat verdik) Bâtınen gerçek mânâda diri (canlı), hayat sahibi ola-bilmemiz için, gerçek bir tevhid - irfan eğitiminden geçme-miz gerekmektedir. 

Bu eğitim ile “Nûr-u ilâhi” ölü hükmünde olan akıl ve gönlümüzde cereyan ile dolaşmaya başlar ve her ulaştığı hücreye hayat ve Nûr (aydınlık) verir. 

Böylece aydınlanan, nûrlanan bölgeler genişledikçe irfaniyeti artar ve yeni bir rûhani hayat oluşmağa başlar. İş-te bu ikinci doğum ve yeni bir hayattır.

Hayat “Hay” isminin zuhuru olduğundan doğrudan özel olarak Hakk’a bağlıdır. Bu yüzden, “biz ona hayat ver-dik” diyerek hayatı kendine bağlamıştır.

Bilindiği gibi buradaki; “biz” hükmü, Cenâb-ı Hakk’ ın sıfâtlarına verdiği değeri göstermekte ve sıfâtları ile “biz” ifadesini kullanmaktadır.

Ayrıca bu eğitimin insân-ı kâmil vasıtasıyla olabile-ceğinden, zahiren bu eğitimi insân-ı kâmil veriyormuş gibi gözükse de İnsân-ı Kâmil’in bâtında Hakk’ın varlığı oldu-ğundan, zahiren insân-ı kâmil bâtınen Hakk olduğundan böy-lece de yine “biz” ifadesi kullanılmıştır.

“ce’alna lehü nûren” 

(onu biz Nûr ca’l ettik/kıldık) Kendisinde tevhid eğitimi ve bilgisi bulunan kimseye, gerçek mânâda bir idrak Nûr’u verilmiştir veya kendisi Nûr isminin de zuhur kaynağı olduğundan kendisinde, kendine ait bir yönü kalmadığından zâten Nûr kalmıştır.

“yemşiy bihi fiynnasi” 

(Bu Nûr ile insânlar arasında yürür) Bu oluşum çok ciddi ve müthiş bir hadisedir. Yolda, çarşıda, pazarda, birçok insân; “İnsân” ismi ile ifade edilen kendinden (bâtınından) habersiz dolaşan zuhurların içinde, “kendine, nefsine, rabbına, Allah’ına” kazandığı bu Nûr ile arif olan kimselerin o insânlar arasında dolaşırken onların hiçbir şekilde anlayamayacağı bir imtiyaz ve güzellik içinde oldukları aşikardır. 

Bu hadiseyi Cenâb-ı Hakk zâtına bağladığından çok mühim zât-i bir oluşum olduğu kolayca anlaşılmaktadır.

Gereğini yerine getirmeğe ve gerçek mânâda “Halife – İnsân” ifadesine yaraşır bir hayat yaşamağa gayret etmek, kişiye çok şey kazandıracak ve sonunda o da bu hükmün kapsamına girerek insânlar arasında “bu Nûr” ile dolaşarak bâtınen imtiyazlı konumda olacaktır ki bu kendine hem dün-ya, hem ahiret saadetini kazandırmış olacaktır.[90]

----------------

 وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا فِي كُلِّ قَرْيَةٍ أَكَابِرَ مُجَرِمِيهَا لِيَمْكُرُواْ فِيهَا وَمَا يَمْكُرُونَ إِلاَّ بِأَنفُسِهِمْ وَمَا يَشْعُرُونَ {الأنعام/123}

 “Vekezâlike ce’alnâ fî kulli karyetin ekâbira mucrimîhâ liyemkurû fîhâ vemâ yemkurûne illâ bi-enfusihim vemâ yeş’urûn(e)” İşte böyle, her memlekette günahkârları oranın ileri gelenleri kıldık ki oralarda hilekârlık etsinler. Hâlbuki onlar hilekârlığı ancak kendilerine yaparlar. Ama farkında olmuyorlar. (6/123)

----------------

 Her bir memleketin ileri gelenler olduğu gibi insanda bir memlekettir. Yaşantıda mudill ağırlıklı ise oranın ileri gelenide nasıl mısır da Firavun oranın ileri geleniydi. Mekke’nin ileri geleni ebu Cehil di. İnsanın varlığında bu nefsi emmare bunların temsilcileri olarak varlığında ileri gelendir. Varı yok, yoku var göstererek hilekarlık yapar ve o memleketin helakına sebep olur.

----------------

 وَإِذَا جَاءتْهُمْ آيَةٌ قَالُواْ لَن نُّؤْمِنَ حَتَّى نُؤْتَى مِثْلَ مَا أُوتِيَ رُسُلُ اللّهِ اللّهُ أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ سَيُصِيبُ الَّذِينَ أَجْرَمُواْ صَغَارٌ عِندَ اللّهِ وَعَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا كَانُواْ يَمْكُرُونَ {الأنعام/124}

 “Ve-izâ câet-hum âyetun kâlû len nu/mine hattâ nu/tâ misle mâ ûtiye rusulu(A)llâh(i) (A)llâhu a’lemu hayśu yec’alu risâleteh(u) seyusîbu-lleżîne ecramû saġârun ‘inda(A)llâhi ve’ażâbun şedîdun bimâ kânû yemkurûn(e)” Onlara bir âyet geldiği zaman, “Allah elçilerine verilenin bir benzeri bize de verilinceye kadar asla inanmayacağız” derler. Allah, elçilik görevini kime vereceğini çok iyi bilir. Suç işleyenlere Allah katından bir aşağılık ve yapmakta oldukları hilekârlık sebebiyle çetin bir azap erişecektir. (6/124)

----------------

 Resuller ne söyledi ise, onlar da onu söylerler; yani İnsan-ı Kamiller, ukul, gerçek akıl sahipleri rasuller nasıl hüküm vermişlerse nasıl idrak etmişlerse onlarda aynı şekilde onu söylerler ve resullerin söylediği şey ise, vehimlerin hükmettiği şeydir.

Zîrâ şeriat vehimlerin hükm eylediği şeyle gelmiştir. Buradaki vehim, hayali, nefsi, beşeri vehim değililahi vehmin hükmüdür. Ve şeriatın vehimlerin hükmettiği şeyle geldiği اَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ (En'âm, 6/124) âyet-i kerîmesinde dahi açıktır; zîrâ bu âyette vâki' “Allah bilir” kavlinde iki vecih vardır:

Birisi "haberiyyet" diğeri de "ibtidâiyyet'tir. Yani haber, başlangıçtır. Şöyle ki, bu âyet-i kerîmenin ibtidâsı budur: وَاِذَا جَاۤءَتْهُمْ اَيَةٌ قَالُوا لَنْ نُوءْمِنَ حَتَّى نُوءْتَى مِثْلَ مَاۤ اُوتِىَ رُسُلُ اللَّهِ اَللَّهُ اَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ (En'âm. 6/124) Ma'nâsı: "Onlara bir âyet geldikde rusülullâha gelenin misli gelmedikçe îmân etmeyiz; derler. Allah risâletini nerede kılacağını bilir." Yani rasullüğünü, haberciliğini nerede yapacağını bilir. Bu ma'nâya göre Allah kavli "mübtedâ" yani başlangıç olur ve اَعْلَمُ kavli "haber"dir. İşte vechin birisi budur. Yani ayet-i kerimedeki iki yönden birisi budur. "Haberîyyet'e gelince وَاِذَا جَاۤءَتْهُمْ cümlesi bir cümle-i tamdır, devam olarak Onu tetmîm İçin başka kelâm ilâvesine lüzum yoktur. Onu tamamlamak için başka kelama lüzum yoktur. Ve ma'nâ böyle olur: "Onlara bir âyet geldikde, gelen şeyin misli bize gelmedikçe îmân etmeyiz dediler." Böylece Rasulullah bu cümlenin haricinde kalır. O ikinci yönde bakıldığında halbuki bu rasulullahi bir cümle-i nakısadır, yani eksik bir cümledir, ilaveleri lazımdır, rasulillahi dendiği zaman neyin rasulü kimin rasuli gibilerden ilaveler lazımdır. Tamam olmak için bir haber ister işte bunun haberi dahi “allahüâlem” kavlindeki “Allah” dır. 

Şu halde ibare böyle olur: Ya'nî "Allah'ın resulleri, Allah'dır. O risâletini nerede kılacağını daha ziyâde bilir." imdi bu cümlede “rasulillahi” , "mübtedâ" ve “Allah” onun haberi olmuş olur. Ve اَعْلَمُ kavli dahi mübtedâ-yı mahzûf olan “hüve” nin haberi bulunur. "Allah'ın resulleri, Allah'dır" demek, Allah, resullerin hüviyyeti ve resuller, Allah'ın sûreti olmak İ'tibâriyle, rusülullah, Allah'dır demek olur. 

Nitekim Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz hazretleri “men reani fakat reel hak” ya'nî "Beni gören Hakk'ı görür" buyurdu. Zîrâ resullerin herbiri insân-ı kâmildir. 

Cenab-ı Hakkın peygamber efendimiz vasıtasıyla ümmet-i Muhammed’e dolayısıyla lütfettiği bilgileri İlahi bilgileri ve tevhid bilgilerini öğrenmeye çalışıyoruz, anlamaya çalışıyoruz, onun için burada bir iddia yoktur, ilmin gereğinin ortaya çıkması meselesi vardır. “Allah’ın rasulleri Allah’tır” demek, Allah; rasullerin hüviyeti yani hakikatleri özü itibariyle ve rasuller Allah’ın sureti olmak itibariyle “Rasulullah Allah’tır” demek olur. Yani kabaca rasul Allah’tır demek değildir. Eğer bu hakikati bilmeden rasul Allah’tır dersen o zaman putperestlikten ileriye gidememiş oluruz. 

Rasullerin hüviyeti itibariyle bakın Allah’tır, Rasullerin hüviyeti Allah’tan gayri bir şey değildir ve Rasuller Allah’ın sureti olmak itibariyle yani o şekilde hüviyeti batını Allah’tır, batını Allah olunca Rasulün sureti de Allahın zuhur mahali olmaktadır. Bu şekilde Allah’ın suretidir. Olması itibariyle Rasulullah Allah’tır demek olur. İlmi hakikati olarak nereye dayandığını ve bunun izahının ne olduğunu bilmemiz gerekmektedir ki putperestlik durumuna düşmeyelim. 

Nitekim (sav) efendimiz bakın o kadar muhteşem bir ifade kullanıyor, “ben Allah’ım” demiyor, deseydi de hiçbir şey olmazdı, ama bizlere zorluk olurdu, bu hakikatleri anlamakta bizlere zorluk olurdu, hiç tefekkürü olmayan sadece fanatik bir Müslüman olmak suretiyle tek yönlü “rasulullah Allah’tır” der çıkardı, İsevilerden farkımız da olmazdı. İsa Allah’tır dedikleri gibi ama İsa Allah’tan gayrımıdır, haşa o da değildir, İsa Allah’mıdır, haşa, o da değildir. İşte bir yönden tenzih ederiz, İsa Allah değildir, bir yönden teşbih ederiz, İsa Allah’tan gayrı değildir diye. İşte bunun ikisini birleştirdiğimiz zaman tevhid ehli olmuş oluruz, işte gerçek İslamlık da bunu gerektirmektedir. 

İşte peygamber efendimizin o muhteşem sözü bakın hiçbir abartı yok hiçbir benlik yok, hiçbir yanlış anlaşılacak bir şey yok, çok derin ama üzerinde durulmazsa çok sıradan bir söz gibidir adeta. “men reani fakat reel Hakk” beni gören Hakk’ı görür, ancak beni gören Hakk’ı görür diyor. Bana bakan demiyor, bana bakan Hakk’a bakar demiyor. “beni gören” demek ki Hakikat-ı Muhammedi’ye yani hz Rasulullah’a baktığımız zaman O’nun hüviyetinde olan Hakk’ı ancak orada görebiliriz, O’nun ilminde O’nun verdiği bilgiler içerisinde görebiliriz.

Beni görebilen Hakk’ı görebilir manasınadır, “Enel Hakk” deseydi ki ne olurdu? Hiçbir şey olmazdı gene aynı şey olurdu. Ama bu kelimedeki nezaket başka “Enel Hakk” taki hakikat daha başkadır. “beni gören Hakk’ı görür” o halde peygamber efendimiz Hakk’tan başka bir şey olmadığıni kendisi açık olarak söylemektedir. “Ben” dediği O’nun zahir ismi, “Hakk’ı görür” dediği batın ismidir. Yani zahirde Rasulullah, batında Allah, işte yukarıdaki ifade edilen kelime de aynı şeydir. 

Zira Rasullerin her biri İnsan-ı Kamildir. Ve insân-ı kâmil "Allah" ism-i câmi'inin mazharıdır. Ve "Allah" ismi, bütün esmâ-i ilâhiyyeyi cami' olunca insân-ı kâmil dahi cemî'-i esmâ-i ilâhiyyenin mazharı olur. 

Yeri gelmişken şöyle İnsan-ı Kamil’in tarifini yaparken, İnsan-ı Kamil; suret-i İlahiye üzere mahluktur. Suret-i ruhiyesi ve cismaniyesinin cümlesi Allah ismi caminin gölgesidir. Diye muhteşem bir izah yapmışlardır. “İnnallahe halaka Âdeme ala suretihi” hadis-i şerifinde beyan buyurulan Âdem’den murat İnsan-ı Kamil’dir. Yani Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk etti. Yani Âdem’in sureti Allah’ın sureti olarak halk edilmiş oldu. 

O halde suret-i Âdem Hakk’ın suretinden başka bir şey değildir. Ancak şeriat kitaplarında bu hadis anlatılırken akl-ı cüzün hayali teşbihi yönünden o “halaka Âdeme ala suretihi” Allah Âdem’i, Âdem’i kendi sureti üzere halk etti diye yorum yaparlar. Yoksa Allah’ın sureti üzere onu konduramazlar neden, akl-ı cüzün tenzihi görüşü allah’ı bu âlemin ötesine atar. Onun içinde Âdem de Allah’ın zuhurunu idrak etmesi mümkün olmadığından o hayelde tenzih eder ve o manaya bölüverir. Yani Âdem’in kendi sureti yani Âdemin beşeriyet sureti üzere halk etti derler Uluhiyet sureti üzere halk ettiği kabul edilmez. 

İşte hadîs-i şerifinde beyân buyurulan "Âdem"den murâd, insân-ıkâmildir. Zîrâ cem'iyyet-i esmâya mazhariyyetinden dolayı Hakk'ın suretidir; yani bütün esmâ-ı ilahiye cami olmasından dolayı Hakkın suretidir, ve Hak onun hüviyetidir yani hakikati özüdür. İmdi Hak resullerin hüviyyeti ve resuller Hakk'ın sureti olması haysiyyetiyle اَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ (En'âm. 6/124) ya'nî "O risâletini nerede kılacağını a'lemdir" kelâmı, tenzîhde vehm ile aynı teşbîh oldu.

Çünki Allah Teâlâ resullerin hüviyyetini kendi hüviyyetinin yerine vaz' etti. Zikrolunan iki vecihten İbtidâiyyet vechi yani başlangıç veçhi ulemâ arasında meşhur olan ve okuma esnasında ansızın zihinlere birden bire akla gelen vecihtir. Vech-i haberiyyet ise, ulemâ-i zâhir tarafından kolaylıkla kabul olunacak bir vecih değildir yani ikinci vecih yani Allah rasullerin suretidir, zâtıdır, gibi, Allah rasullerin hüviyeti ve rasuller Allah’ın sureti olmak gibi bunu kolay kolay kabul edemezler. Fakat nefs-i emrde kelâm-ı Hak'tır. 

Ve Hak resullerin hüviyyeti ve resuller Hakk'ın sureti olduğuna dair (enfal 8/17) ayeti وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfâl, 8/17) yani “attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı” hükmüyle de belirtilen Hak rasullerin hüviyeti oldu, yani attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı dediği zaman rasuller de Hakkın sureti olduğuna ve emsali âyât-ı kur'âniyye şâhiddir. Yani yukarıda belirtilen hükümlere bu ayet ve emsalleri de sahittir. Ve bu kelâmda her iki vecih dahi hakikattir. Yani bir vecih mecaz ve bir veçhi de hakikat. Ehl-i zahir Allah’ın atmasını mecaz ittihaz ederler. Yani “Attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı” mecaz olarak kabul ederler, ehl-i hakikat indinde ise atan Hakk’tır, Cenâb-ı Şeyh Ekber (ra) buyururlar ki işte bu iki veçhin hakikat olmasından dolayı tenzihte teşbih ve teşbihte tenzih ile kail olduk yani böylece biz bunu söyledik kabul ettik yani Hakk’ın hüviyeti rasullerin hüviyetinin ayni olunca rasullerde olan teşbih, Hakk'ın hüviyyetlnde olan tenzih için; ve Hakk'ın hüviyyetlnde olan tenzih dahi, resullerde olan teşbih için sabit olur.[91]

----------------

 فَمَن يُرِدِ اللّهُ أَن يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلإِسْلاَمِ وَمَن يُرِدْ أَن يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقًا حَرَجًا كَأَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَاء كَذَلِكَ يَجْعَلُ اللّهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ {الأنعام/125}

 “Femen yuridi(A)llâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil-islâm(i) vemen yurid en yudillehu yec’al sadrahu dayyikan haracen keennemâ yessa’’adu fî-ssemâ-/(i) kezâlike yec’alu(A)llâhu-rricse ‘alâ-llezîne lâ yu/minûn(e)” Allah, her kimi doğruya erdirmek isterse, onun göğsünü İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse, onun da göğsünü göğe çıkıyormuşçasına daraltır, sıkar. Allah, inanmayanlara azap (ve sıkıntıyı) işte böyle verir. (6/125)

----------------

 Cenâb-ı Hakk’ın Kahhar ismi var mı? Var. Cebbar ismi var mı?... Var. Aziz ismi var mı var Bunlar bir insâna rastlarsa yahut bir beldeye rastlarsa ne yapmaz. Cenâb-ı Hakk’ın Mudil ismi var mı? Dalalette bırakır mı insânı, bırakır. İşte 99 esmânın selâm ismi altında toplanması bu gerçekleri ifade eder. Yani, Cenâb-ı Hakk’ın her türlü isminden selâmettesin, demektir. Başına gelecek ne türlü hâl varsa hepsinden selâmettesin. Ancak, bu demek değildir ki, benim başıma hiçbir belâ ve sıkıntı gelmeyecek. O takdir-i İlahidir. O ayrı meseledir. İnsan düşer, ayağı kırılır. Niye ben namaz kılıyordum selâm hükmü beni selâmete çıkarmadı diye bir husus yoktur. Anlatmak istediğimiz selâmet bedeni eksikliklerin meydana gelmesini önleyecek selâmet değil. O kaderdir ve tahakkuk edecektir, olacaktır. O selâmetle bahsettiğimiz selâmetin ilgisi yoktur. Hepsi ikazdır ve bizi selâmete götürecektir. Eğer insânın başına hiçbir şey gelmezse zorluğu anlayamayacağı için, rahatın kıymetini bilemez. Dolayısıyla başına gelen her türlü hâl olacaktır, ancak (99) esmâdan hangisi kişinin başına bir oluşum getirecekse kendinin namazı ile ürettiği (99) selâm isminden biri o tecelliyi karşılar. Eğer Celâli bir tecelli ise karşılayan selâm ismi onun dozunu azaltır, eğer gelen tecelli Cemâli bir tecelli ise onun da dozunu arttırır ve daha çok sevap almasına sebeb olmuş olur.

Ama olması gereken hâl ise Hakkın isimlerinin nerede ne şekilde zuhur ettiğini idrak edip selâmette ve salim olmaktır. İsİâmda zâten buradan geliyor. “ALLAH, HER KİMİ DOĞRUYA ERDİRMEK İSTERSE, ONUN GÖĞSÜNÜ İSLÂM'A AÇAR.” (6/125) denmiştir. Hazret-i Peygamber efendimizin GÖZÜMÜN NURU NAMAZ dediği nedir? Sûre-i Mü'minin başında- ONLAR NAMAZLARINDA HÛŞÛ İÇİNDE OLANLARDIR; (23/2)[92]

----------------

 وَهَذَا صِرَاطُ رَبِّكَ مُسْتَقِيمًا قَدْ فَصَّلْنَا الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ {الأنعام/126}

 “Vehâzâ sirâtu rabbike mustekîmâ(en) kad fessalnâ-l-âyâti likavmin yezzekkerûn(e)” Bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Şüphesiz düşünüp öğüt alacak bir toplum için âyetleri ayrı ayrı açıkladık. (6/126)

----------------

 لَهُمْ دَارُ السَّلاَمِ عِندَ رَبِّهِمْ وَهُوَ وَلِيُّهُمْ بِمَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ {الأنعام/127}

 “Lehum dâru-sselâmi ‘inde rabbihim vehuve veliyyuhum bimâ kânû ya’melûn(e)” Rableri katında selâm yurdu (cennet) onlarındır. Allah, yapmakta oldukları şeylerden dolayı onların dostudur. (6/127)

----------------

 Selâm. 

Bir işten kurtulmak. Ayıp âfet, noksanlık, hastalık vb. şeylerden beri olmaktır. “s-l-m” kökünden türeyen selâm Allah’ın sıfâtı olarak insanlara arız olan ayıp, kusur, eksiklik, âfet, hastalık acizlik, ölüm vb şeylerden berî olan yaratıklarını âfet ve belâlardan kurtaran, zulmetmeyen güven arayanları güvene erdiren demektir. 

Allah’ın sıfâtı olarak Kur’ân’da sadece. “O….. selâmdır, mü’mindir, müheymindir.” (Haşır, 59/23) âyetinde geçmiştir. 

“Onunla (kitapla) rızasının peşinde gidenleri selâm yollarına iletir. (Mâide. 5/16) “Onlar (mü’minler) için Rabları katında selâm yurdu vardır, yaptıkları işlerden dolayı O, onların dostudur.” (En’am. 6/127). “Allah selâm yurduna çağırır.” (Yûnus, 10/25) âyetlerindeki “selâm” kelimesinin de Allah’ın ismi olduğunu söyleyenler olmuştur. 

Namazların sonunda okuduğumuz şu hadis, Allah’ın selâm isminin anlamını ifade etmektedir. “Allahümme ente’s-Selâmü ve min ke’s-Selâm.” (Allah’ım! Sen selâmsın ve selâmet de sendendir) (Müslim. Mesacîd. 135-136) Cennetin bir adı da Daru’s-Selâm barış ve esenlik yudu) dur. Allah da kullarını bu yurda çağırmaktadır. (En’âm. 6/127; Yûnus, 10/25)[93] 

----------------

 وَيَوْمَ يِحْشُرُهُمْ جَمِيعًا يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ قَدِ اسْتَكْثَرْتُم مِّنَ الإِنسِ وَقَالَ أَوْلِيَآؤُهُم مِّنَ الإِنسِ رَبَّنَا اسْتَمْتَعَ بَعْضُنَا بِبَعْضٍ وَبَلَغْنَا أَجَلَنَا الَّذِيَ أَجَّلْتَ لَنَا قَالَ النَّارُ مَثْوَاكُمْ خَالِدِينَ فِيهَا إِلاَّ مَا شَاء اللّهُ إِنَّ رَبَّكَ حَكِيمٌ عَليمٌ {الأنعام/128}

 “Veyevme yahşuruhum cemî’an yâ ma’şera-lcinni kadi-steksertum mine-l-ins(i) vekâle evliyâuhum mine-l-insi rabbenâ-stemte’a ba’dunâ biba’din vebe-laġnâ ecelenâ-llezî eccelte lenâ kâle-nnâru mesvâkum hâlidîne fîhâ illâ mâ şâa(A)llâh(u) inne rabbeke hakîmun ‘alîm(un)” Onların hepsini bir araya toplayacağı gün şöyle diyecektir: 

“Ey cin topluluğu! İnsanlardan pek çoğunu saptırıp aranıza kattınız.” Onların insanlardan olan dostları, “Ey Rabbimiz! Bizler birbirimizden yararlandık ve bize belirlediğin süremizin sonuna ulaştık” diyecekler. Allah da diyecek ki: “Allah’ın diledikleri (affettikleri) hariç, içinde ebedî kalmak üzere duracağınız yer ateştir.” Ey Muhammed! Şüphesiz senin Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir. (6/128)

----------------

 “Cin” Üç harfli ve cin topluluğu ise bu üç harflilerin toplanmış halidir. Hayal, vehim ve nefsi emmare üçlüsü nerede kimin varlığında varsa, onu saptırıp ve azdırır.

 İşte bu hayal, vehim ve nefis ile dostluk edenlerin bizim rabbimiz ile kendi rabbleri olan rabbi haslarına olan hitaplarıdır. 

----------------

 وَكَذَلِكَ نُوَلِّي بَعْضَ الظَّالِمِينَ بَعْضًا بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ {الأنعام/129}

 “Vekezâlike nuvellî ba’da-zzâlimîne ba’dan bimâ kânû yeksibûn(e)” İşte biz, kazanmakta oldukları günahlar sebebiyle zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmına böyle musallat ederiz. (6/129)

----------------

 Allah c.c. zalimden zalim ile intikamını alır. Mudil tecellisi üzere olanlara celâl tecellisi ile birlikte bırakır. 

----------------

 يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالإِنسِ أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِي وَيُنذِرُونَكُمْ لِقَاء يَوْمِكُمْ هَذَا قَالُواْ شَهِدْنَا عَلَى أَنفُسِنَا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَشَهِدُواْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَنَّهُمْ كَانُواْ كَافِرِينَ {الأنعام/130}

 “Yâ ma’şera-lcinni vel-insi elem ye/tikum rusulun minkum yakussûne ‘aleykum âyâtî veyunżirûnekum likâe yevmikum hâzâ kâlû şehidnâ ‘alâ enfusinâ veġarrat-humu-lhayâtu-ddunyâ veşehidû ‘alâ enfusihim ennehum kânû kâfirîn(e)”

 (O gün Allah, şöyle diyecektir) “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu gününüzün gelip çatacağı hakkında sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” Onlar şöyle diyecekler: “Biz kendi aleyhimize şahitlik ederiz.” Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler. (6/130)

----------------

 Kendilerindei ki hakikatleri idrâk etmedikleri için sizi uyaran elçiler gelmedi mi? Sorusuna cevapları evet geldiler biz onların getirdiği hakikatleri inkar ettik diye kendi aleyhlerinde şahitlik edeceklerdir. 

----------------

 ذَلِكَ أَن لَّمْ يَكُن رَّبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرَى بِظُلْمٍ وَأَهْلُهَا غَافِلُونَ {الأنعام/131}

 “Zâlike en lem yekun rabbuke muhlike-lkurâ bizulmin veehluhâ ġâfilûn(e)” Bu (peygamberlerin gönderilmesi), Allah’ın, halkları habersizken ülkeleri haksız yere helâk etmeyeceği içindir. (6/131)

----------------

 وَلِكُلٍّ دَرَجَاتٌ مِّمَّا عَمِلُواْ وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ {الأنعام/132}

 “Velikullin deracâtun mimmâ ‘amilû vemâ rabbuke biġâfilin ‘ammâ ya’melûn(e)” Herkesin amellerine göre dereceleri vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir. (6/132)

----------------

 Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyiti ile devam edelim.

 2253. "Ben gönül sahibiyim, başkasına hacetim yoktur, vâsılım!" diye ibâ ettin.

“Ser-keşîden” baş çekmek demek ise de, ibâ etmek ve kabûl etmemek ma’nâsmdan kinâyedir.

Bu beyt-i şerîfde zâhir-i şerîatle ameli kâfi görüp, kendilerini kâmillerin sohbetinden ve onların nazarı altında bâtınlarının terbiyesine ihtiyâçtan müstağni addeden ulemâ-i rüsûmun hallerine işâret buyurulur. Onlar derler ki: “Biz Kur’ân ve hadîs-i şerifin ahkâmıyla amel ediyoruz. Binâenaleyh bizlerde de kalb ve idrâk vardır. Kendimiz gibi, dîğer bir âlimin sohbet ve terbiyesine ihtiyâcımız yoktur. Mâdemki şerîatle amel ediyoruz, bu bize kâfidir. Biz de Hakk’a vâsılız; aynca bir de tarikat ne demektir? Peygamber (a.s.) zamanında böyle tarikat var mı idi? Yalnız şerîatle amel edip beyne’n-nâs veliyy-i kâmil addolunan bir kimsenin sohbet ve terbiyesinde bulunmayan milyonlarca insanlar vardır. Bunlar ahvâl-i âhiretlerinden me’yûs mu olacaklardır?” Cevâb: Bu da’vâya karşı çok uzun sözler vardır, zîrâ mevzû’ geniştir; fakat fakîr hulâsaten birkaç söz ile iktifa ediyorum. Bunlar erbâb-ı iz’âna kâfidir. Ma’lûm olsun ki “tarikat,” “şerîat”in sırrı ve “hakîkat,” “tarîkat” sırrıdır; ve “ma'rifet" bunların neticesidir. Ve hilkat-ı insandan maksûd ise ma’rifettir. İmdi zâhir-i şeriat ta’limsiz öğrenilemediği gibi, bâtın-ı şeriat olan tarikat ve bâtın-ı tarikat olan hakîkat dahi ta’lîmsiz tahsil olunamaz. Ve bu talimler neticesinde hâsıl olacak olan ma’rifet, herkesin kendi isti’dâdının dâiresi kadardır. Tarikat şeriatsız ve hakîkat dahi tarîkatsız ve ma’rifet dahi, bunlar cem’ olmaksızın elde edilemez. Zamân-ı peygamberîde bi'l-asâle insân-ı kâmil, Resûl-i zîşân Efendimizin kendileri idi ve ashâb-ı kirâm hazarâtına, isti’dâdlanna göre şeriat ve tarikat ve hakikati ta’lîm buyururlar idi. Ve bu ta’lîmât neticesinde ashâb-ı kirâmdan ba’zılanna, vüs’at-ı isti’dâdlan hasebiyle hâsıl olan esrâr ve maârifin keşfini men’ buyururlar idi. Resûl-i zîşân Efendimizin âlem-i sûretden, âlem-i ma’nâyı teşriflerinden sonra, bu vazîfe bu esrâra vâkıf olan vâris-i kâmillere intikâl etmiştir ki, onlar [“ümmetimin âlemleri Benî İsrâîl peygamberleri gibidir”] ve [“Âlimler nebilerin vârisidir”] buyurulmuştur. Etvâr-ı tarîkatten ve esrâr-ı hakîkatten bî-behre olan ulemâ-i rüsûm, verese-i kâmilînden değildir. Böyle bir kimse, yalnız ilm-i şeriatın zâhirine vukuf ile iddiâ-yı kemâl ederse, cenâb-ı Pîr efendimizin buyurduklan gibi, o, onun vehmidir.

Yalnız zâhir-i şerîatle amel edip vâris-i kâmilin sohbet ve terbiyesinde bulunmamış olan mü’minlerin ahvâline gelince: Onlann hâlisan li-vechillâh amel edenleri “Ümmetimde şirk, cilâlı bir madde üzerindeki kanncanın yürüyüşünün sesinden daha gizlidir” hadîs-i şerifinde buyurulduğu üzere, âhirette şirk-i hafi içinde bulunduklan halde, cennettedirler. Amellerindeki ihlâslarının derecesine ve (En’âm, 6/132) [“Herkesin yaptıklan işlere göre dereceleri vardır”] âyet-i kerîmesine göre niam-ı cinâniyye ile mütena’im olurlar; velâkin hakikati müşâhededen mahcûbdurlar; zîrâ şirk, kalb gözüne ânz olan şaşılıktan ibârettir ki, biri çok görür. Ve bu şaşılık ancak bu âlemde vâris-i kâmilin tedâvîsiyle zâil olur. Böyle olunca, bu âlemde kalb gözünü hakîkate açacak bir tabîb-i ilâhî olan, vâris-i kâmilin sohbet ve terbiyesine ihtiyâc-ı kat’î vardır (Isrâ, 17/72) “O kimse ki, burada kör oldu; âhirette de kör oldu” âyet-i kerîmesi mûcibince, âhirette bunun çâresi yoktur. Zîrâ körü körüne tena’um etmek başka, göre göre tena’um etmek yine başkadır.[94]

----------------

 وَرَبُّكَ الْغَنِيُّ ذُو الرَّحْمَةِ إِن يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَسْتَخْلِفْ مِن بَعْدِكُم مَّا يَشَاء كَمَآ أَنشَأَكُم مِّن ذُرِّيَّةِ قَوْمٍ آخَرِينَ {الأنعام/133}

 “Verabbuke-lġaniyyu zû-rrahmet(i) in yeşe/ yuzhibkum veyestahlif min ba’dikum mâ yeşâu kemâ enşeekum min zurriyyeti kavmin âharîn(e)” Rabbin her bakımdan sınırsız zengindir, rahmet sahibidir. Sizi başka bir kavmin soyundan getirdiği gibi, dilerse sizi giderir (yok eder) ve sizden sonra da yerinize dilediğini getirir. (6/133)

----------------

 Senin rabbin ifadesi ile efendimiz (s.a.v.) ,in rabbi hassı olan Allah c.c. her şeyden müstağni dir. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ona ihtiyacı olandır. Ve kullarına rahmeti amme (genel) rahmeti rahim (hususi) rahmet sahibidir. Biz ümmetinin ise kendi valığımızda bulunan rabbimiz bizlerden müstağni ve bizlere rahmet sahibidir.

 Eğer mudil esmâsı üzere hayatınızı sürdüyorsanız bunu kaldırır ve hadi tecellisi üzere olarak hakk’ın varlığının idraki üzerine hayatınızı sürdürürsünüz. 

----------------

 إِنَّ مَا تُوعَدُونَ لآتٍ وَمَا أَنتُم بِمُعْجِزِينَ {الأنعام/134}

 “İnne mâ tû’adûne leât(in) vemâ entum bimu’cizîn(e)” Şüphesiz size va’dedilen şeyler mutlaka gelecektir. Siz bunun önüne geçemezsiniz. (6/134)

----------------

 Allah c.c. vaadinden dönmez, vaidinden döner denilmiştir. Kulun yararına olan vaadinden dönmez, kulu için zararlı olacak vaidinden, kulu rabbine adım atarsa döner.

----------------

 قُلْ يَا قَوْمِ اعْمَلُواْ عَلَى مَكَانَتِكُمْ إِنِّي عَامِلٌ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَن تَكُونُ لَهُ عَاقِبَةُ الدِّارِ إِنَّهُ لاَ يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ {الأنعام/135}

 “Kul yâ kavmi-’melû ‘alâ mekânetikum innî ‘âmil(un) fesevfe ta’lemûne men tekûnu lehu ‘âkibetu-ddâr(i) innehu lâ yuflihu-zzâlimûn(e)” De ki: “Ey kavmim! Elinizden geleni yapın. Ben de (görevimi) yapacağım. Ama dünya yurdunun sonucunun kimin olacağını yakında öğreneceksiniz. Şüphesiz, zalimler kurtuluşa eremezler. (6/135)

----------------

 وَجَعَلُواْ لِلّهِ مِمِّا ذَرَأَ مِنَ الْحَرْثِ وَالأَنْعَامِ نَصِيبًا فَقَالُواْ هَذَا لِلّهِ بِزَعْمِهِمْ وَهَذَا لِشُرَكَآئِنَا فَمَا كَانَ لِشُرَكَآئِهِمْ فَلاَ يَصِلُ إِلَى اللّهِ وَمَا كَانَ لِلّهِ فَهُوَ يَصِلُ إِلَى شُرَكَآئِهِمْ سَاء مَا يَحْكُمُونَ {الأنعام/136}

 “Vece’alû li(A)llâhi mimmâ zerae mine-lharsi vel-en’âmi nasîben fekâlû hâzâ li(A)llâhi biza’mihim vehâzâ lişurakâ-inâ femâ kâne lişurakâ-ihim felâ yasilu ila(A)llâh(i) vemâ kâne li(A)llâhi fehuve yasilu ilâ şurakâ-ihim sâe mâ yahkumûn(e)” Allah’ın ce’al ettiği (var ettiği) ekinlerden ve hayvanlardan O’na bir pay ayırdılar ve akıllarınca, “Şu, Allah için, şu da bizim ortaklarımız (putlarımız) için” dediler. Ortakları için olan Allah’ınkine eklenmiyor. Allah için olan ise ortaklarınkine ekleniyor. Ne kötü hükmediyorlar! (6/136)

----------------

 Bitki, ef’âl mertebesi bilgileri, hayvan ise esmâ mertebesi bilgileridir. Hayal ve vehim karıştırarak elde etmiş oldukları bu bilgilerden aklı cüzleri Allah c.c. bir pay ayırdılar ve bir kısmıda ortak koştuğumuz hayali rablerimizindir dediler. Allah için olan vehimi bilgileride, hayali rablerini paylarına ekliyerek hikmet (ilm-i ledün) yani eşyanın hakikatine aykırı iş yapmış oldular. Bu mertebeleri hakikati ile Allah c.c. aittir. 

----------------

 وَكَذَلِكَ زَيَّنَ لِكَثِيرٍ مِّنَ الْمُشْرِكِينَ قَتْلَ أَوْلاَدِهِمْ شُرَكَآؤُهُمْ لِيُرْدُوهُمْ وَلِيَلْبِسُواْ عَلَيْهِمْ دِينَهُمْ وَلَوْ شَاء اللّهُ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ {الأنعام/137}

 “Vekezâlike zeyyene likesîrin mine-lmuşrikîne katle evlâdihim şurakâuhum liyurdûhum veliyelbisû ‘aleyhim dînehum velev şâa(A)llâhu mâ fe’alûh(u) fezerhum vemâ yefterûn(e)” Yine bunun gibi, Allah’a ortak koşanların çoğuna, koştukları ortaklar, çocuklarını öldürmelerini güzel gösterdi ki; onları helâke sürüklesinler ve dinlerini karıştırıp onları yanıltsınlar. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. Artık sen onları uydurdukları ile baş başa bırak. (6/137)

----------------

 Nefsi emmarenin vermiş olduğu iğva ile erkek olan evlatları yani program yapabilme yeteneklerini ortadan kaldurdılar, kız olan evlatlar ise nefsi cüzlerinin üretkenlikleri nefsi emmare yolu üretkenliği ile kullanılmak üzere ölü hükmüne geldiler. İlah olan nefisleri bunu kendilerine güzel gösterdi ve onları helak sürükledi. Bu tür kişiler ile ilgilenmeyip, kendi hallerine bıraılmasıda rabbimizden tavsiyedir.

----------------

 وَقَالُواْ هَذِهِ أَنْعَامٌ وَحَرْثٌ حِجْرٌ لاَّ يَطْعَمُهَا إِلاَّ مَن نّشَاء بِزَعْمِهِمْ وَأَنْعَامٌ حُرِّمَتْ ظُهُورُهَا وَأَنْعَامٌ لاَّ يَذْكُرُونَ اسْمَ اللّهِ عَلَيْهَا افْتِرَاء عَلَيْهِ سَيَجْزِيهِم بِمَا كَانُواْ يَفْتَرُونَ {الأنعام/138}

 “Ve kâlû hâzihi en’âmun veharsun hicrun lâ yat’amuhâ illâ men neşâu biza’mihim veen’âmun hurrimet zuhûruhâ veen’âmun lâ yekurûne-sma(A)llâhi ‘aleyhâ-ftirâen ‘aleyh(i) seyeczîzhim bimâ kânû yefterûn(e)” Bir de (asılsız iddialarda bulunarak) dediler ki: “Bunlar yasaklanmış hayvanlar ve ekinlerdir. Onları bizim dilediklerimizden başkası yiyemez. (Şunlar da) sırtları (binilmesi ve yük yüklemesi) haram edilmiş hayvanlardır.” Bir kısım hayvanları da keserken üzerlerine Allah’ın adını anmazlar. (Bütün bunları) Allah’a iftira ederek yaparlar. Bu iftiraları sebebiyle Allah onları cezalandıracaktır. (6/138)

----------------

 Bunlar yasalanmış tevhid-i ef’âl ve Tevhid-i esmâ ilimleridir. Yani yasaklanmış şeriat ve tarikat ilimleridir. Bunları bizim diledilerimizden başlası yiyemez. Bugünde bunu yapan cemaatler vardır. Ve sadece bu ilimleri kendileri ve gruplarına hasr ederler. “Tarikat” kişiyi ileri götüren yoldur. Beden bineğide onu bu yolda götüren devesidir. Yani oturun, oturduğunuz yerde bu beden develeri ile tarikat yolunda yürümeniz yasaktır derler. 

 Kestikleri hayvanlar ise kendi tarikat-esmâ bilgileridir. Hayali ve vehimi olduğu için Allah c.c. adına kesilmeyen nefsi emmare ve nefsi levvame bilgileridir. Bu hayali ve vehimi bilgiler, hakikat bilgilerine iftiradır. Bu yapılanın cezası-karşılığı Allah c.c.- Uluhiyet katındandır. 

----------------

 وَقَالُواْ مَا فِي بُطُونِ هَذِهِ الأَنْعَامِ خَالِصَةٌ لِّذُكُورِنَا وَمُحَرَّمٌ عَلَى أَزْوَاجِنَا وَإِن يَكُن مَّيْتَةً فَهُمْ فِيهِ شُرَكَاء سَيَجْزِيهِمْ وَصْفَهُمْ إِنَّهُ حِكِيمٌ عَلِيمٌ {الأنعام/139}

 “Ve kâlû mâ fî butûni hâżihi-l-en’âmi ḣâlisatun liżukûrinâ vemuharramun ‘alâ ezvâcinâ ve-in yekun meyteten fehum fîhi şurakâ(u) seyeczîhim vasfehum innehu hakîmun ‘alîm(un)” Bir de dediler ki: “Şu hayvanların karınlarındaki yavrular (canlı olursa) sırf erkeklerimize aittir. Karılarımıza ise haramdır.” Eğer ölü olursa, o vakit onda hepsi ortaktırlar. Allah, onların bu tür nitelemelerinin cezasını verecektir. Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir. (6/139)

----------------

 “Nefsi levvame” kaynaklı bilgilerin canlı olursa sırf aklımızdandır ve ona aiittir. Eğer ölü hükmünde ise aklımız nefsimiz kaynaklıdır, her ikisine de aittir. 

Hassâf'ın "Kitabû'l-Evkâf"ında naklettiğine göre Hz. Aişe (r.anhâ) kız evlatlarını mahrum ederek yalnızca erkek evlatlara yapılan vakıfları da bu cahiliye (İslâm öncesi) âdetine benzetmiş ve bu âyeti okumuştur.

----------------

 قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ قَتَلُواْ أَوْلاَدَهُمْ سَفَهًا بِغَيْرِ عِلْمٍ وَحَرَّمُواْ مَا رَزَقَهُمُ اللّهُ افْتِرَاء عَلَى اللّهِ قَدْ ضَلُّواْ وَمَا كَانُواْ مُهْتَدِينَ {الأنعام/140}

 “Kad hasira-llezîne katelû evlâdehum sefehen biġayri ‘ilmin veharramû mâ razekahumu(A)llâhu-ftirâen ‘ala(A)llâh(i) kad dallû vemâ kânû muhtedîn(e)” Beyinsizlikleri yüzünden bilgisizce çocuklarını öldürenler, Allah’ın kendilerine verdiği rızkı -Allah’a iftira ederek- haram sayanlar, mutlaka ziyan etmişlerdir. Gerçekten onlar sapmışlardır. Doğru yolu bulmuş da değillerdir. (6/140)

----------------

 Nefsi emaresinin zevkine ve eğlencesine aşırı düşün olup, nefis ve akıl çocukları olan bilgilerin hayali ve vehimi olup öldirenler. Uluhiyet bilgisi kaynaklı ma’nâ ilmini iftira atarak haram sayan mutlaka zarara uğramıştır… Mudill esmâsı zuhuru olarak dalalettedirler.

----------------

 وَهُوَ الَّذِي أَنشَأَ جَنَّاتٍ مَّعْرُوشَاتٍ وَغَيْرَ مَعْرُوشَاتٍ وَالنَّخْلَ وَالزَّرْعَ مُخْتَلِفًا أُكُلُهُ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُتَشَابِهًا وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍ كُلُواْ مِن ثَمَرِهِ إِذَا أَثْمَرَ وَآتُواْ حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِهِ وَلاَ تُسْرِفُواْ إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ {الأنعام/141}

 “Vehuve-llezî enşee cennâtin ma’rûşâtin veġayra ma’rûşâtin ve-nnahle ve-zzer’a muhtelifen ukuluhu ve-zzeytûne ve-rrummâne muteşâbihen veġayra muteşâbih(in) kulû min semerihi izâ esmera veâtû hakkahu yevme hasâdih(i) velâ tusrifû innehu lâ yuhibbu-lmusrifîn(e)” Çardaklı ve çardaksız bağları, değişik ürünleriyle hurmaları, ekinleri, birbirine benzeyen ve benzemeyen biçimlerde zeytin ve narları meydana getiren O’dur. Her biri ürün verdiğinde ürününden yiyin; hasat günü de hakkını verin; fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez. Yine O, hayvanlardan da irili ufaklı var edendir. Allah’ın size rızık olarak verdiğinden yiyin de şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır. (6/141)

----------------

 Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim.

 137. Âdemî bir hamur teknesi boyu üzeredir, gökten ve esîrden ziyâde oldu. 

“Âsumân"dan murâd, sûret-i müteayyine sâhibi olan ecrâmdır; ve “esîr”den murâd, fezâyı istilâ edip henüz suver-i müteayyine iktisâb etmemiş olan ilk mâddedir ki, bu mâdde vücûd-i âmm sâhibidir. Ma’lûm olsun ki, bilcümle eşyânın hüviyeti vücûd-i mutlak-ı Hak’tır. Bu vücûd-i hakîkî ve vücûd-i âmm bilcümle vücûdât-ı mukayyedenin aslıdır. Binâenaleyh her şey kendi aslına vusûle müştak ve âşıktır. İnsan eşyâ ile Hak arasında bir berzah olduğundan her bir şey mertebe-i insâniyyeye gelmedikçe kendi aslı olan vücûd-i hakîkîye vâsıl olamaz. Her şey evvelen mertebe-i insâniyyeye gelmek ve insan dahi kendi aslı olan vücûd-i hakîkîye vuslat aşkındadır. Fakat insan kendi kemâline vâsıl olmadıkça kendi aslından hicâb içinde kalır ve kendisine gelen eşyâ zerrâtını dahi hicaba düşürmüş ve isrâf etmiş olur. (En’âm, 6/141; A’râf, 7/31) ya’ni “Allah isrâf edenleri sevmez” âyet-i kerîmesi mûcibince muhâsebe gününde pek ağır bir mes’ûliyete dûçâr olur. Kendi kemâline vâsıl olan insan ise sûret i’tibâriyle bir hamur teknesinin boyu kadar bir cisimden ibâret olduğu hâlde bu azîm olan ma’nâsı i’tibâriyle gökten ve esîrden efdal olur.[95]

----------------

 وَمِنَ الأَنْعَامِ حَمُولَةً وَفَرْشًا كُلُواْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّهُ وَلاَ تَتَّبِعُواْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ {الأنعام/142}

 “Vemine-l-en’âmi hamûleten veferşâ(en) kulû mimmâ razekakumu(A)llâhu velâ tettebi’û hutuvâti-şşeytân(i) innehu lekum ‘aduvvun mubîn(un)” Hayvanlardan yük taşıyanları ve tüyünden sergi yapılanları da (yaratan O’dur). Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin; şeytanın ardına düşmeyin; şüphesiz o sizin için apaçık bir düşmandır. (6/142)

----------------

 Hayvan derken “Hay-v-an” yaşayan an denilmetedir. Hayvanı natıka konuşan hayvan demektir. Dervişte hayvanı natıkadır. Ve ilmi yükü sırtında taşımaktadır. Ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırır. Nasılki hayvanın tüyünden, yününden divana, koltuğa döşek yapılır. Dervişte tevazu halinde kendinde bulunan esmâ-i ilâhiyye postunun tüylerinden sergi-döşek yapar ve bu esmâ-i ilahiyye ile kürsüsünde birlikte oturur. 

--------------- 

 ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ مِّنَ الضَّأْنِ اثْنَيْنِ وَمِنَ الْمَعْزِ اثْنَيْنِ قُلْ آلذَّكَرَيْنِ حَرَّمَ أَمِ الأُنثَيَيْنِ أَمَّا اشْتَمَلَتْ عَلَيْهِ أَرْحَامُ الأُنثَيَيْنِ نَبِّؤُونِي بِعِلْمٍ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ {الأنعام/143}

 “Semâniyete ezvâc(in) mine-dda/ni-sneyni vemine-lma’zi-sneyn(i) kul âzzekerayni harrame emi-lunseyeyni emmâ-ştemelet ‘aleyhi erhâmu-lunseyeyn(i) nebbi-ûnî bi’ilmin in kuntum sâdikîn(e)” Sekiz çift: Koyundan iki, keçiden iki. De ki: "(Allah), iki erkeği mi haram kıldı yoksa iki dişiyi mi, ya da iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı? Eğer doğru iseniz bana ilimle haber verin." (6/143)

----------------

 Sekiz çift, Sekiz Tevhid-i Ef’âl mertebesidir. Bilindiği gibi İbrâhîm a.s. gördüğü rüya üzere oğlunu kurban edeceken kendisine kurban etmesi için rabbi tarafından kendisine koç gönderilmişti. Âyette bahsedilen hayvanlar bu mertebenin kurbanları yani yakınlığıdır. Bunların çift olmasıda çiftlik yani ikilikteki birliktir. Karınlardaki yavrularda bu mertebenin üretkenliğinin evlatlarıdır. 

----------------

 وَمِنَ الإِبْلِ اثْنَيْنِ وَمِنَ الْبَقَرِ اثْنَيْنِ قُلْ آلذَّكَرَيْنِ حَرَّمَ أَمِ الأُنثَيَيْنِ أَمَّا اشْتَمَلَتْ عَلَيْهِ أَرْحَامُ الأُنثَيَيْنِ أَمْ كُنتُمْ شُهَدَاء إِذْ وَصَّاكُمُ اللّهُ بِهَذَا فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللّهِ كَذِبًا لِيُضِلَّ النَّاسَ بِغَيْرِ عِلْمٍ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ {الأنعام/144}

 “Vemine-l-ibili-sneyni vemine-lbekari isneyn(i) kul âzzekerayni harrame emi-lunśeyeyni emmâ-ştemelet ‘aleyhi erhâmu-lunseyeyn(i) em kuntum şuhedâe iz vassâkumu(A)llâhu bihâzâ femen azlemu mimmeni-fterâ ‘ala(A)llâhi keżiben liyudille-nnâse biġayri ‘ilm(in) inna(A)llâhe lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e)” Yine (erkek ve dişi olarak) deveden iki, sığırdan da iki. De ki: “İki erkeği mi haram kıldı, iki dişiyi mi? Yoksa iki dişinin rahimlerinde bulunan (yavru)ları mı? Yoksa Allah size bunları haram ettiğinde, orada hazır mı idiniz!?” İnsanları bilgisizce saptırmak için Allah’a karşı yalan uyduran kimseden daha zalim kimdir? Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez. (6/144)

----------------

 “Bakara kelimesi Kûr’ân-ı Kerîm’de 4 yerde (2/Bakara, 67, 68, 69, 71); bunun çoğulu olan bakarât 2 yerde (12/ Yûsuf, 43, 46); bakar kelimesi de 3 yerde geçer (2/Bakara, 70; 6/En’âm, 144, 146). Sığır anlamına gelen bu kelimeler, Kûr’ân-ı Kerîm’de toplam 9 yerde geçer.”[96]

“9” ise Hakikat-i Mûseviyyet’tir. Seyr-i sülûk yolunda 9.mertebe Mertebe-i Mûseviyyet’tir.

----------------

 قُل لاَّ أَجِدُ فِي مَا أُوْحِيَ إِلَيَّ مُحَرَّمًا عَلَى طَاعِمٍ يَطْعَمُهُ إِلاَّ أَن يَكُونَ مَيْتَةً أَوْ دَمًا مَّسْفُوحًا أَوْ لَحْمَ خِنزِيرٍ فَإِنَّهُ رِجْسٌ أَوْ فِسْقًا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللّهِ بِهِ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلاَ عَادٍ فَإِنَّ رَبَّكَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {الأنعام/145}

 “Kul lâ ecidu fîmâ ûhiye ileyye muharramen ‘alâ tâ’imin yat’amuhu illâ en yekûne meyteten ev demen mesfûhan ev lahme hinzîrin fe-innehu ricsun ev fiskan uhille liġayri(A)llâhi bih(i) femeni-dturra ġayra bâġin velâ ‘âdin fe-inne rabbeke ġafûrun rahîm(un)” De ki: “Bana vahyolunan Kur’an’da bir kimsenin yiyecekleri arasında leş, akıtılmış kan, domuz eti -ki o şüphesiz necistir- ya da Allah’tan başkası adına kesilmiş bir (murdar) hayvandan başka, haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Fakat istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın kim bunlardan yeme zorunda kalırsa yiyebilir.” Şüphesiz Rabbin çok bağışlayandır, çok merhametlidir. (6/145)

----------------

 Maalesef bugünlerde bir süredir haberlerde ilgili kurumlarca yenen hayvan eti ve bunlar ile üretilmiş et ürünlerde “tağşiş”[97] ürün ve bu ürünleri kimlerin sattığı ilan edilmektedir. 

 İşte bizlerde kendi varlığımız için olan hayvani bilgiler genel ma’nâda tarikat bilgileridir. Eğer bu bilgiler, leş ve kan, eti yenmeyen hayvanlar yani nefsi emmare kaynaklı bilgiler ise veya karışmış ise bu ilim necis hükmüne girmektedir. 

 Eğer belirli bir müddet irfani ilimlere ulaşamamış zaruret ölçüsünde bu ilimden istifade etmiş ise zaruret ölçüsünde değerlendirilir. Ve irfani bilgiler bulduğu zaman bir daha dönmemek üzere terketmelidir. 

----------------

 وَعَلَى الَّذِينَ هَادُواْ حَرَّمْنَا كُلَّ ذِي ظُفُرٍ وَمِنَ الْبَقَرِ وَالْغَنَمِ حَرَّمْنَا عَلَيْهِمْ شُحُومَهُمَا إِلاَّ مَا حَمَلَتْ ظُهُورُهُمَا أَوِ الْحَوَايَا أَوْ مَا اخْتَلَطَ بِعَظْمٍ ذَلِكَ جَزَيْنَاهُم بِبَغْيِهِمْ وِإِنَّا لَصَادِقُونَ {الأنعام/146}

 “Ve’alâ-llezîne hâdû harramnâ kulle zî zufur(in) vemine-lbekari velġanemi harramnâ ‘aleyhim şuhûmehumâ illâ mâhamelet zuhûruhumâ evi-lhavâyâ ev mâ-hteleta bi’azm(in) zâlike cezeynâhum bibaġyihim ve-innâ lesâdikûn(e)” Yahudilere tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık. Sığır ve koyunların ise, sırtlarında veya bağırsaklarında bulunanlar, ya da kemiklerine karışanlar dışındaki içyağlarını (yine) onlara haram kıldık. İşte böyle, azgınlıkları sebebiyle onları cezalandırdık. Biz elbette doğru söyleyenleriz. (6/146)

----------------

 Tek tırnaklı hayvanlar, tek parmaklılar veya tek toynaklılar olarak adlandırılan memeliler sınıfından otobur hayvanları barındırır. Ayaklarında genelde tek sayıda tırnağı bulunan bu hayvanlar arasında atgiller, gergedanlar, domuzlar, tapirler vardır.

Çift toynaklı geviş getiren hayvanların aksine tek toynaklılar bitki selülozunu midede değil bağırsaklarda sindirir.[98]

 Burada bahsedilen “Yahudiler” tarikat-museviyet mertebesinde olanlar içindir. 

 Tek tırnaklı hayvanlar eti yenmeyen nefsi emmare kaynaklı bilgilerdir. Bunların ahlakının kesilmesi, kötü kaynaklı ilimlerinin terkedilmesi gerekir.

----------------

 فَإِن كَذَّبُوكَ فَقُل رَّبُّكُمْ ذُو رَحْمَةٍ وَاسِعَةٍ وَلاَ يُرَدُّ بَأْسُهُ عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمِينَ {الأنعام/147}

 “Fe-in kezzebûke fekul rabbukum zû rahmetin vâsi’atin velâ yuraddu be/suhu ‘ani-lkavmi-lmucrimîn(e)” Eğer seni yalanlarlarsa, de ki: “Rabbiniz geniş rahmet sahibidir. (Bununla beraber) suçlu bir toplumdan O’nun azabı geri çevrilmez.” (6/147)

----------------

 سَيَقُولُ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ لَوْ شَاء اللّهُ مَا أَشْرَكْنَا وَلاَ آبَاؤُنَا وَلاَ حَرَّمْنَا مِن شَيْءٍ كَذَلِكَ كَذَّبَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِم حَتَّى ذَاقُواْ بَأْسَنَا قُلْ هَلْ عِندَكُم مِّنْ عِلْمٍ فَتُخْرِجُوهُ لَنَا إِن تَتَّبِعُونَ إِلاَّ الظَّنَّ وَإِنْ أَنتُمْ إَلاَّ تَخْرُصُونَ {الأنعام/148}

 “Seyekûlu-llezîne eşrakû lev şâa(A)llâhu mâ eşraknâ velâ âbâunâ velâ harramnâ min şey-/(in) kezâlike kezzebe-llezîne min kablihim hattâ zâkû be/senâ kul hel ‘indekum min ‘ilmin fetuhricûhu lenâ in tettebi’ûne illâ-zzanne ve-in entum illâ taḣrusûn(e)” Allah’a ortak koşanlar diyecekler ki: “Eğer Allah dileseydi, biz de ortak koşmazdık, babalarımız da. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Onlardan öncekiler de (peygamberlerini) böyle yalanlamışlardı da sonunda azabımızı tatmışlardı. De ki: “Sizin (iddialarınızı ispat edecek) bir bilginiz var mı ki onu bize gösteresiniz? Siz ancak kuruntuya uyuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz.” (6/148)

----------------

 “Şâa” Dileme Alaha aittir ama kul da yaptığını nefsi ile yaptığından sorumluluğu vardır. Onun için yapmış olduklarının cezası-karşılıklarını göreceklerdir.

----------------

 قُلْ فَلِلّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ فَلَوْ شَاء لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ {الأنعام/149}

 “Kul feli(A)llâhi-lhuccetu-lbâliġa(tu) felev şâe lehedâkum ecme’în(e)” De ki: “En üstün delil yalnızca Allah’ındır. O, dileseydi elbette sizin hepinizi doğru yola iletirdi.” (6/149)

----------------

 Sadece sizi “Hadi” ismiyle ortaya getirirdi, hepiniz aynı amel işlerdiniz. O zaman hayatın manası kalmazdı. O zaman melekler gibi olurduk, halifelik vasfı olmazdı dolayısıyla insan vasfı olmazdı. Halife ve insan-ı kamil olması için Cenab-ı Hakkın bütün esmâsının yani “Hadi” esmâsıyla birlikte “Mudil” esmâsının da o kişide zuhura gelmesi lazımdır. Ancak burada anlaşılması mutlak lazım olan şeyin bu iki oluşumun mertebelerini bilmekten geçer.

Günah işlemeyin mertebesi “şeriat” mertebesidir, şeriat mertebesinde varlıklar vardır ayrı ayrı birimler vardır orda yaşamaktadır. Burada birim varlık olarak kabul edilmektedir, burada tevhid yoktur, suri tevhid vardır, gerçek tevhid manevi tevhid yoktur. Yani kullar ayrı yerde Allah ayrı yerdedir; tenzih hükmü geçerlidir.

İşte bu nizamın bozulmaması için bu âlemde günah işlemek mutlak suçtur. Ama bu mertebe itibarıyla bakıldığı zaman. Bu mertebeden bakıldığı zaman yukarıda bahsedilen Hadis-i Şerif’in hükmü bu mertebede geçersizdir. Çünkü mertebesi, yeri değildir. Eğer bu mertebede bu Hadis-i Şerif’in hükmünü uygulamaya koyarsak insanlığın nizamı karmakarışık olur, her şeye geçit vermiş olunur, her türlü günah, kepazelik, kötülükler, mübah, helal hükmünde geçmiş olur, bu ve benzeri hadis-i şerifleri ve ayetleri şeriat düzeni içerisinde tahakkuk safasına geçirirsen.

Yani bir taraftan suyu temizliyorsun bir taraftan lağım kanalını temiz suya veriyoruz demek olur. İşte buradaki hakikat kulun varlığını kabule dayanıyor. Kul var, kul kendi iradesiyle günah veya sevap işliyor işte burada ne günah işlerse onun cezasını alacak ne tür sevap işlerse onun karşılığını alacaktır, buranın hükmü budur. Gerçek hukuka geçtiğimiz zaman kulun varlığını ortadan kaldırıp da bütün kulda Allah’ın isimlerinin zuhur ettiğini düşündüğümüz zaman, işte bu hadis ve benzeri hadis ve ayetlerin tahakkuk yeri oraya gelmiş oluyor. Bu ifade orada geçerli oluyor. Onun için İslami hukuk içinde hangi mertebeden hangi söz söylenmiş yahut o söz hangi mertebeye ait bunu çok iyi bilmek lazımdır ki, o bilgi taşları yerine otursun ve kargaşa olmasın.

İşte İslam’ın içindeki kargaşa bu mertebeleri yerli yerine koymayıp hepsi birbirine karışmaktan geçiyor. Bazı ilim adamları araştırdıkça diyorlar ki; Aaa.. bu buraya ters düşüyor! Bu hüküm öteki hükmü kaldırıyor, diye bir çelişkiye giriyorlar, işe zâten fırkalaşmalar da buradan meydana geliyor. Bir grup belirli ayet ve hadisleri kendine mesnet alıyor, bu doğrudur deyip o istikamette gidiyor, bir başka gurup onlara tamamen ters düşen ayet ve hadisleri kendisine mesnet alıyor, o da o tarafa doğru gidiyor, Dolayısıyla arada fırkalaşma meydana geliyor. Neden bu fırkalaşmalar? Tek düze, aynen melaikelerde olduğu gibi. Belirli isimlerin tesiri altında meseleye baktıklarından farklılık çıkıyor. Ama insan-ı kamil “Cami” ismi ile baktığından bunların hepsini de yerli yerinde görüyor ve haklarını veriyor.

Yalnız onların haksızlıkları yani hak etmedikleri şey “biz İslam’ın tamamını temsil ediyoruz” demelerinde. Halbuki onlar da İslam’ı temsil ediyorlar ama bir mertebesini bir yönünü temsil ediyorlar. 12 katlı binanın bir katında oturmuşlar tamam o katın sahibidirler ama “biz binanın tamamına sahibiz” diyorlar, işte yanıldıkları nokta ordadır. Halbuki üstlerinde de başkaları var, altlarında da. Ama insan-ı kamil binanın tamamına baktığından hepsi İslam binasıdır diye onun hakkını veriyor. M. Arabi Hz.leri Lübb-ül Lübb’de bahsettiği gibi; “Bir arif gerçekten arif olduğu zaman hiç kimsenin itikadına duhul etmez.” Neden…çünkü bütün itikatlerle birliktedir. Neden… Çünkü, Cami ismi ile hareket ettiğindendir.

İşte yukarıdan bakıldığında, esmâ ve sıfât âleminden o mertebeden zâten bu hadisin yeri oradan bakıldığında artık o kimlikler, kişilikler söz konusu olmadığından sevap günah dahi söz konusu olamıyor, sevapla günah Zât sıfât âleminde aynı şeydir. Hani rahmaniyet anlatılırken “Zât sıfâttır, sıfât Zâttır “ deniliyordu ya orada ne isimlerden ne sıfâtlardan söz edilmez. Vardır ama ayrı gayri değildir. Bu mertebeden bakıldığında burada ayrı birimler olmadığından birimlerden zuhur eden Hakk’ın esmâları olduğundan dolayısıyla kimseye suç isnad edilmez. İşte beşeriyet âleminde suç tabir edilen fiillerin mana âleminde var olması suç teşkil etmiyor. Neden? Çünkü o mertebede kul yoktur, fiil de yoktur.

Görüntüde varlık var ama onlar birer mazhar, yani zuhur yeri kendine ait bir varlıkları yoktur. Dolayısıyla kendine ait varlığı olmayan kimseye de ne suç isnad edilebilir ne de taltif yapılabilir. İşte “Eğer siz günah işlemeseydiniz“ denmesi beşeriyet âlemi itibarıyla hitap ama içerisinde Zât âlemi itibarıyla mana vardır. Yani sizin zuhurlarınız sadece “Hadi” isminin tecellisinde olsaydı ben onları yeryüzünden kaldırır “Mudil” isminin de tecellisi olan varlıklar getirirdim.“ demek suretiyle bugünkü hali belirtmiş oluyor.

Yalnız aşağıdan bakıldığında bu nefsine pay çıkartma hadisi değil. Mademki Cenab-ı Hakk biz hiç günah işlemezsek bizi yeryüzünden kaldıracak günah işleyenleri getirecek demek onlar daha üstünmüş, hadi ben de günah işleyeyim de ben de daha üstün olayım gibi safsatalar tabi ki geçerli değildir. Kendini bilen kişi zâten bunları tahlil ettiğinde kendinden çıkacak olan suç unsurları olduğunu bilir ama “Mürid” ismiyle iradesini kullanarak ne yapılması lazım gelirse onu yapar.

Bu konu tasavvufta insanın ayağının kaymaması için çok önemli bir konu. “Eğer siz günah etmeseniz Allahüteala sizleri giderir, günah işleyen bir kavim getirir, onlar Haktan mağfiret taleb ederler”, şuç diye belirtilen fiiller ortada olmasa, Cenâb-ı Hakkın o kişide mağfiret esmâsı zuhura çıkmaz. Yani özür dileme esmâsı ortaya çıkmaz. Bunun karşılığı olan “Rahimiyet”, “Rahmaniyet”, affedicilik, merhamet, gibi fiiller de faaliyete geçmez.

Dolayısıyla onlar atıl olduğunda her şey melekleşmiş olur. “Hadi” isminin zuhuru olur, “Kudüs” isminin zuhuru olur, “Subbuh” isminin zuhuru olur. Ama Cenâb-ı Hakkın “Kahhar” ismi var, “Cabbar”, “Aziz”, “Mütekebbir” gibi isimleri var, onlar nasıl zuhura çıkacak? İşte onlar da günah diye belirtilen şekilde ortaya çıkacak. Ama bu günah bizim anladığımız manada beşeriyet mertebesinden bakarak yapılan suçlar günahlar değil. İsyan mağfiret aynasına baktığı zaman görür kendisini, o işi yapmaz, eksikliğini anlar. Yani isyanın karşılığı mağfiret aynasıdır. İsyanın karşılığı isyan aynası değildir. Halk günah etmese sonradan İlah halk eder o günahı. Çünkü kendi isminin zuhura gelmesi içindir.

Âdem melaikenin tahakkuk etmediği esmâ ile tahakkuk ettiğinden çok kemalli bir zuhur yeridir. Hakk Teala Hz.leri Kur’an-ı Kerim’de “Biz ümmet-i Muhammed’e melaikenin bu nizaı ve davası macerasını vasf buyurdu ta ki bu macera işitip nefsimiz icraat-ı Hakk’a karşı davayı cerha yani reddetmeye başlamak istediği vakit tevakkuf edelim yani burada duralım, düşünelim. Ve nasihat-ı ilahiye ile mütenassıh olarak temizlenmiş olarak Allah Teala’ya karşı edep dairesinde muamele etmeyi öğrenelim. Böyle olunca biz esmâ-ı İlahiyeden hangileri ile mütehakkık tahakkuk etmiş isek ve ilimden o kemalattan ve ezvaktan ne gibi şeyler havi bulunmuş isek onlarla iktifa etmeyelim. Tabi olarak kendimizden çıktığı kadar iktifa etmeyelim bizde mevcut olanı daha çok ortaya çıkaralım.

İşte “zikir” denilen hadisede kendi hazinende mevcut olanı daha çok dışarı çıkarmaya bakalım. İşte bu çalışmalar onun neticesidir. Bizden “Âlim” isminin zuhuru var, biz ne kadar ilim ortaya çıkarırsak “Âlim” isminin kemalatını o derece yükseltmiş oluruz. Ve işte bizdeki esmâ bizim tahakkuk ettiğimiz kadardır. Diyelim ki bizde 100 tane esmâ var ama 10 tanesiyle tahakkuk etmişsek bizim halimiz o kadardır. Yani içimizde kuvve olarak isimlerin varlığı bir şey ifade etmiyor. İnsanın gayreti bu sayıları 10 dan daha yukarı çıkarmaktır.

İşte Cenâb-ı Hakk’ın ne kadar esmâsını zuhura çıkarırsak Cenâb-ı Hakk’ı o kadar çok tanımış oluyoruz. Bir insan Cenâb-ı Hakk’ın ne kadar zıt isimlerini ortaya çıkarırsa O’nu o kadar çok tanımış olur. Evvel, ahir, zahir, batın, hadi mudil gibi. Zıt isimlerin birbirinin hukukunu ortadan kaldırmamak şartıyla hepsinin hakkını vermek şartıyla. Hadi ismini ortaya çıkardın tahakkuk ettirdin, Müdil ismini nerede ortaya çıkaracaksın, nasıl tahakkuk ettireceksin.

Mudil ismini de nefsini aldatmak için ortaya çıkaracaksın. Nefsini aldatıp Rahmani yola sokmak için “Mudil” ismini kullanacaksın, onu açığa bu yolla çıkaracaksın. Kemalat dahi bizden sadır olan miktardır. İşte o esmâ-ı İlahiye zuhura çıksa dahi onun kemalatıyla zuhura çıkmasıdır. “Bizden ne kadar meydana gelmişse kemalatı da o kadardır.” diyerek bu sorumluluğu esmâya yüklemeyelim. Veya bizden çıkan suçu esmâya yüklemeyelim.

Hakikat bu merkezde iken biz kaffe-i esmâ-İlahiye ile tahakkuk eylediğimizi alel ıtlak nasıl dava edebiliriz. Mütahakkık olmadığımız cihetle halimiz olmayan ve o kemalattan ilm-i zevki ve hali üzere olmadığımız bir şeyi dava ile zevk-i zım ile hali üzere olmadığımız bir şeyi dava ile tamim eyleyelim ve bu davayı umumimiz sebebiyle indallah ve indennas rezil mi olalım. İşte hilkat-ı Âdem hakkında melaike yönünden vaki olan niza çekişme ve davabahsindeki tarik-i ilahi Hakk Teala Hz.lerinin udeba, umena ve hulefa kullarına tedib eylediği terbiye eylediği bir şeydir. Bunda mütenebbi olmak lazım gelir. Yani bundan tenbih almak lazım gelir.

Burada zaman zaman bazı mevzular olur ya şeriat-ı Muhammediye, Hakikat-ı Muhammediye diye, işte şeriat-ı Muhammedi, işte ehl-i sünnet vel cemaat yolunun zahiri ef’al âlemindeki şeriat-ı Muhammedi hukukunun takip etmek, onu tatbik etmek, ehl-i sünnet vel cemaatinin batını ise bu hakikatleri tatbik etmektir. Zaman zaman konuşulur ya ehl-i sünnetin zahiri ile ehl-i sünnetin batını birleştiği zaman, gerçek İslam hukuku meydana geliyor, bunlar da bu mertebeleri içine almış oluyor. Bilhassa bu kader bahsinde ehl-i sünnet vel cematin anladığı bir kader hali vardır, ondan sonra mutezile geliyor, ondan sonra cebriye geliyor, ondan sonra tasavvufçuların bir anlatışı geliyor, o da ehl-i sünnetin zahiri ile ehl-i sünnetin batını birleştiği zaman, gerçek İslam hukuku kaza ve kader hükmü meydana gelmiş oluyor.

 “Attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı” ilâhi hükmü bu kimselerin yaşantısını ne kadar güzel ve ne kadar açık olarak anlatmaktadır. 

“İzâfi varlıkları iflâs etmiş” yerini “HAKK varlığı istilâ etmiş” olan güzel insanlardan zuhura gelen her şey, HAK’kın bir fiili hükmüne dönüşmüştür. Her mertebede başka yorum ve idrâki olan bu ilâhi kelâmın esas kaynağı, “Zât” ın “İnsân” mertebesinden zuhurunu, hâlini açık ola-rak anlatmaktadır. Oldukça zor olan bu yaşamda bulunan kimselere Allah c.c. kolaylıklar versin.[99]

1548. Ve’n-Necm sûresinde acele okundu. Fakat o fitne idi, sûreden değil idi.

Ya'ni bu Ve’n-Necm sûresinde lisân-ı celâlî ile acele okunan ibâre sûrenin müştemilâtından olmayıp, kalblerinde küfür ve inkâr marazı olan kimseler için fitne ve imtihân-ı ilâhî idi; ve fitne ve imtihânın sim budur ki: sûre-i şerîfe okunurken hem hidâyet ve hem de dalâlat ibâreleri mezkûr oldu. Orada bulunan efrâd-ı beşerden saâdet-i ezeliyyeleri sâbit olanlar, ibâre-i hidâyete ve şekâvet-i ezeliyyeleri sâbit olanlar dahi ibâre-i dalâlete nazar edip secde ettiler. Binâenaleyh bir tâifenin hidâyet-i fiiliyyeleri ve bir tâifenin dalâlet-i fiiliyyeleri zuhûra geldi. Zîrâ bu âlem-i şehâdet âlem-i efâldir; ve netîcede "Allâh Teâlâ için hüccet-i bâliğa sâbittir” (En’âm, 6/149) âyet-i kerîmesinin sırrı âşikâr oldu.[100]

----------------

 قُلْ هَلُمَّ شُهَدَاءكُمُ الَّذِينَ يَشْهَدُونَ أَنَّ اللّهَ حَرَّمَ هَذَا فَإِن شَهِدُواْ فَلاَ تَشْهَدْ مَعَهُمْ وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاء الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَالَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ وَهُم بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ {الأنعام/150}

 “Kul helumme şuhedâekumu-llezîne yeşhedûne enna(A)llâhe harrame hâzâ fe-in şehidû felâ teşhed me’ahum velâ tettebi’ ehvâe-llezîne kezzebû bi-âyâtinâ vellezîne lâ yu/minûne bil-âhirati vehum birabbihim ya’dilûn(e)” De ki: “Haydi, Allah şunu haram kıldı” diye tanıklık yapacak şahitlerinizi getirin. Onlar şahitlik etseler de sen onlarla beraber şahitlik etme. Âyetlerimizi yalanlayanların ve ahirete inanmayanların arzularına uyma. Onlar Rablerine, başka şeyleri denk tutuyorlar. (6/150)

----------------

 Haram, yani yasak olanlar kuran-ı kerim ve hadisi şerifler ile bellidir. Kabe-i şerif inananlar için haremi şerif, inanamayanalar için haram-ı şeriftir. Evlerin içi haremdir. Eskiden saraylarda haremlik selamlık vardır… Kişinin hanımı, beyi kendisi için harem başkası için haramdır. Yukarıdaki eti yenen hayvalarda da bu açıkça belirtilmiştir. Helal ve haram keskin bir çizgi ile ayrılmıştır.

 İşte helal olan hakikat ve irfaniyet bilgileri hakkında haram diye hüküm veriyorsanız şahitler getirin… Ve efendimiz (s.a.v.) ile birlikte biz ümmetine buna şahitlik etmememiz istenmiştir. 

----------------

 قُلْ تَعَالَوْاْ أَتْلُ مَا حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ أَلاَّ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَلاَ تَقْتُلُواْ أَوْلاَدَكُم مِّنْ إمْلاَقٍ نَّحْنُ نَرْزُقُكُمْ وَإِيَّاهُمْ وَلاَ تَقْرَبُواْ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَلاَ تَقْتُلُواْ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللّهُ إِلاَّ بِالْحَقِّ ذَلِكُمْ وَصَّاكُمْ بِهِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ {الأنعام/151}

 “Kul te’âlev etlu mâ harrame rabbukum ‘aleykum ellâ tuşrikû bihi şey-â(en) vebilvâlideyni ihsânâ(en) velâ taktulû evlâdekum min imlâk(in) nahnu nerzukukum ve-iyyâhum velâ takrabû-lfevâhişe mâ zahera minhâ vemâ betan(e) velâ taktulû-nnefse-lletî harrama(A)llâhu illâ bilhakk(i) zâlikum vassâkum bihi le’allekum ta’kilûn(e)”

 (Ey Muhammed!) De ki: “Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyi davranın. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırırız. (Zina ve benzeri) çirkinliklere, bunların açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Meşrû bir hak karşılığı olmadıkça, Allah’ın haram (dokunulmaz) kıldığı canı öldürmeyin. İşte size Allah bunu emretti ki aklınızı kullanasınız.” (6/151)

----------------

 Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim.

 2734. Bil ki bize hayâ kırıcılığa nişân olmak için, Hak Teâlâ bize [Kul teâlev] buyurdu.

Vâkıâ biz Hak Teâlâ’mn azamet ve kudreti karşısında, kendi hiçliğimize ve kemâl-i zilletimize bakarak, o dergâh-ı azamete yaklaşmağa utanınz; fakat kerîm olan Hak Teâlâ bizim bu hayâmızın inkisânna nişân olmak ve bu husûsta bizim cür’etimizi artırmak için, bize Kur’ân-ı Kerîm’de: (En’âm, 6/151) ya’nî “Yâ Habıbim, kullanma gelin, de!” buyurdu “Kul teâlev” ile başlayan âyât-ı kur’âniyye müteaddiddir; şurrâh-ı kirâm hazarâtı bu âyetlerden ba’zılarını alıp tefsîr buyurmuşlardır; fakat hangi âyet olursa olsun yalnız [Teâlev] hitâbının, Hz. Pîr efendimiz cezb-i İlâhîye nişân olduğunu beyân buyururlar. Ve nitekim bir gazellerinde de şöyle buyururlar:

[Kul teâlev], Hak Teâlâ’nın kullarını cânib-i ulûhiyyete cezbine alâmettir. Binâenaleh biz Hak Teâlâ’nın cezbi ile gideriz."[101]

2520. Sıkı tuttuğun vakit, o "Hu'nun tevfîkidir. Her kuvvet ki sana gelir, onun cezbidir.

Insân-ı kâmili bulmak ve ona sıkı sıkı sanlmak, sana hüviyyet-i ilâhiyyeden nâzil olan bir tevfîktir ki, bu lütfa muvaffak oldun. Bu tevfîk sana Hak’tan olduğu gibi, tarîk-ı Hak’ta terakkine bâis olan her kuvvet de yine Hak Teâlâ’nın seni kendi tarafına çekmesindendir. “Cezb-i ost” da “O” zamîri Hakk’a râci’dir. Nitekim cenâb-ı Pîr bir gazellerinde aynı ma’nâyı sarahaten beyân buyururlar. Beyit:

Tercüme ve îzâh: “Âyet-i kerîmede (En’âm, 6/151) [ya’ni “Geliniz, de!"] buyurulması, Hakk’ın cezbinden alâmettir. Biz Hak tarafına yine Hak Teâlâ ’nın çekmesiyle gideriz. ”[102]

----------------

 وَلاَ تَقْرَبُواْ مَالَ الْيَتِيمِ إِلاَّ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ حَتَّى يَبْلُغَ أَشُدَّهُ وَأَوْفُواْ الْكَيْلَ وَالْمِيزَانَ بِالْقِسْطِ لاَ نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا وَإِذَا قُلْتُمْ فَاعْدِلُواْ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَى وَبِعَهْدِ اللّهِ أَوْفُواْ ذَلِكُمْ وَصَّاكُم بِهِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ {الأنعام/152}

 “Velâ takrabû mâle-lyetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluġa eşuddeh(u) veevfû-lkeyle velmîzâne bilkist(i) lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve-izâ kultum fa’dilû velev kâne zâ kurbâ vebi’ahdi(A)llâhi evfû żâlikum vassâkum bihi le’allekum teżekkerûn(e)” Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın. Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. Biz herkesi ancak gücünün yettiği kadarıyla sorumlu tutarız. (Birisi hakkında) konuştuğunuz zaman yakınınız bile olsa âdil olun. Allah’a verdiğiniz sözü tutun. İşte bunları Allah size öğüt alasınız diye emretti. (6/152)

----------------

 Muhyiddin Arabi Hazretleri, Fusus’ül Hiem Şuayb (a.s) fassında ki himeti açıklarken;

 "Yakinen bil ki, câm-ı Cem dedikleri senin kalbindir. Şâdi ve gamın mustakarrı senin kalbindir. Yani gamlanmanın ve hoşluğun yeri yine senin kalbindir. Eğer cihanı görmek temennisinde isen, eşyanın tümünü o kalb içinde görmek mümkündür. Baş gözü, anasır olan madde kalıbı görür, sır olan şeyi ancak kalb gozü görür. Evvela kalb gözünü aç, sonra bütün eşyayı temaşa et!" Şuayb (a.s.) dahi, çok evlat sahibi idi; ve tüm manaların ve cüz'iyyenin sahibi olduğu halde makam-i kalbide olup, Şuayb (a.s.) kalb makamında olup, İlahi ahlakla ahlaklanmış ve "Allah" ism-i cami'inin mazharı olan bir insan-i kamil idi. Ve onun üzerine sıfât-ı kalbiyye galib olmakla Kur'an-ı Kerim'de buyruldugu üzere Medyen ehline : (En'am, 6/152) 

 "Ey ahali! Adl ile kileyi tamam ölçün ve teraziyi tamam tartin! Ve nâsın hakkı olan eşyalarını noksan vermeyin; ve yeryuzünde nasın hukukunu naks ile fesâd edenlerden olmayın!" derdi. Şuayb (a.s.)ın kavmi yol üstünde otururlarmış, alış verişte çok hile yaparlarmış onun için bu hüküm Adl ona verilmiştir. 

 İşte Şuayb (a.s.) île "kalb" arasında sabit olan münâsebât-ı mezkûreye binâen Hz. Şeyh (r.a.) "hikmet-i kalbiyye"yi, Kelime-i Şuaybiyye'ye tahsîs eyledi; ve fütûhât-ı ilâhiyye kâmilin kalbinde hâsıl olduğuna işâreten, bu hükmünü, Kelime-i Sâlihiyye'ye mukârin olan" hikmet-i fütûhiyye" akîbinde zikretti. Yani Salih’den (a.s.) sonra bunu zikretti.[103] 

 “Leallakum tezekkerun” (6/152) olur ki zikredersiniz, “leallakum yeşurun” umulur ki şuur edersiniz, gibi ayetler de akla hitab etmektedir. Burada hazretimizin bahsettiği şey sadece cüzzi akıldan yani beşer aklından bahsetmektedir. İşte o akıl öğüt almaz. Gördüğü ile fikir yürütür, gördüğünü de şartlanmışları olarak fikir yürüten, şartlı kayıtlı olarak fikir yürüten bir akıldan bahsediyor ki işte ancak bu işi o kalb düzenleyebilir. 

Biz de o kalbi paslarından temizleyip de dönecek hareket edecek hale getirmemiz gerekiyor. Yoksa o kalp o aklın tesiri altında olduğu sürece o da aynı şekilde kayıtlanmıştır, o vücutla birlikte yani bireysel aklın tesirinde olan vücutla birlikte olduğundan o da aynı tesir altında aynı şekilde dönemeyen, ismi kalp yani dönücü olduğu halde dönmeyen tek yönlü gören bir kalp hükmünde olduğundan işte onların bakışı tabi ki eksik nakıs bir bakış olmaktadır.[104] 

----------------

 وَأَنَّ هَذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيمًا فَاتَّبِعُوهُ وَلاَ تَتَّبِعُواْ السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَن سَبِيلِهِ ذَلِكُمْ وَصَّاكُم بِهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ {الأنعام/153}

 “Veenne hâżâ sirâtî mustekîmen fettebi’ûh(u) velâ tettebi’û-ssubule feteferraka bikum ‘an sebîlih(i) zâlikum vassâkum bihi le’allekum tettekûn(e)” İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O’nun yolundan ayırır. İşte size bunları Allah sakınasınız diye emretti. (6/153)

----------------

 - «İşte... benim doğru yolum budur… Ona giriniz... Çeşitli yollara girmeyiniz; sonra sizi yolundan alıkoyar...» (6/153) Bu âyet-i kerime ile, işaret edilen çeşitli yollara bağlı olanlar; her ne kadar Allah yolunda iseler de, fırka fırka olduklarından, içlerine: Şirk, ilhad cinsi şeyler girdi…

Ancak: Muhammedi yoldan tevhid ehli olanlar, öbürlerine benzemezler… Bunlar, dosdoğru yolu takib ederler…

Bir kul, Allah'ın dosdoğru yolunda olunca, kendisine, Resulullah S.A. efendimizin, şu hadis-i şerifindeki sır zâhir olur:

- «Bir kimse ki, nefsini bildi; gerçekten Rabbını bilen o oldu...»

Bu hadis-i şerifin sırrı kendisine zâhir olan kimseden, daha sonra: Hakikî manası ile, Hakka ibadet etmesi taleb edilir…

Böyle bir ibadet ise… isimlerin ve sıfâtların hakikatleri ile, tahakkuk etmektir…[105] 

Muhyiddin Arabi Hazretleri Fusüs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk şerhinin Hud Fass’ının başında Sırât-ı Müstakim Hakkında şöyle yazılmıştır.

Allâh'a mahsûs sırât-ı müstakîm vardır ki, herşeyde âşikârdır; gizli değildir (1) Yânî Allâh'a mahsûs olan doğru yol, bütün varlıksal aynlarda ve ilâhi isimlerde âşikârdır; gizli bir şey değildir. Bilinsin ki, "sırât-ı müstakîm" birlik yoludur ve Allah Teâlâ Hazretleri bir olduğundan, bu birlik yolu, Hakk'a çıkan yolların en yakınıdır. Şöyle ki, her bir "isim" için bir "kul" vardır; ve o "isim", o kulun, hâs Rabb’dir. Ve o kul da, o "ism"in kulu olmakla berâber, onun görünme yeridir. Bundan dolayı kul zâhirdir, cisimdir; Rabb ise bâtındır, rûhdur. Böyle olunca, mahlûkların nefesleri sayısınca Hakk'a yol vardır. Ve her bir mahlûk tâbi' olduğu kendisine hâs ismin gerekleri üzerine hareket edip o ismin yolunda yürür. O yol da, o "ism"in, o Rabb'in "sırât-ı müstakîm"idir.

Örneğin mü'min “Hâdî” ve kâfir “Mudill” ve zehir “Dârr” ve bal “Nâfi’” isimlerinin görünme yerleridir. Bunların her birisi, terbiyesi altında bulundukları ismin gereklerine tâbi'dirler. Bundan dolayı hepsi, hâs isimlerine göre sırât-ı müstakîm üstünde yürürler. Fakat bu isimlerin, yolları bir dîğerine göre sırât-ı müstakîm değildir. Örneğin Dârr isminin yolu, Nafî’ isminin yoluna göre doğru olmaz.

Ve mü'min kâfiri, kâfir de mü'mini, eğri yolda görür. Şimdi ne kadar ilâhi isimler varsa, isimlenenin ahadiyyeti îtibârıyla hepsi Allâh ismiyle isimlenene ulaşır. Bu sûrette bütün isimlerin yollarını toplayıcı olan sırât-ı müstakîm, "Allah" ismiyle isimlenmiş olan ulûhiyyet zâtına mahsûstur. Ve yolların hepsini toplamış olan tevhîd yolu üzere, ancak ulûhiyyet görünme yeri olana, Muhammedî görünme yeri sülûk eder. Ve bütün nebîler ve evliyâ’nın kâmilleri o yol üzeredir. Ve diğer muhtelif yollar, bu yoldan dallanıp budaklanmıştır.

----------------

Cenâb-ı Hakk (c.c.) Efendimizin Hazreti Muhammed (s.a.v) in getirmiş olduğu yolun Sırât-ı Müstakim olduğunu bildirmektedir. Ancak bu yol bizleri Sırâtullah’a yani Allah’ın yoluna ulaştırır. Sırât-ı Müstakim, Nefis mertebeleri çalışmaları, Sırâtullah ise Tevhid mertebeleri çalışmalarıdır. 

Âyet sayısal değeri 6-153 tür. 61 ve 53 olmaktadır. 61 “Necdet” isminin harflerinin Türkçe alfabedeki sıra toplamlarını vermekteydi. Böylelikle “Necdet 53” ün “Ene” “Hakk’ın Benliğine” Sıratullah’a ulaştıracak doğru yol olduğu bildirilmektedir. Ve hep onun takip edilmesi istenmektedir. Kardeşlerimize burada başka yol (nefsâni ve Hakk’a götürmeyen yollar) arayışı içine girmelerinin kendilerini saptırıp parçalayacaktır. Burada Terzi Baba (Necdet 19/53) yolu hususi bir yol olduğu için burada ki emir tavsiye babındandır. Uyanlar aklı külle uymuş olurlar, uymayanlar ise nefsi cüz ve aklı cüzüne uyup, hareket etmiş olurlar. Derslerimizin “Etturu Seba” yani Yedi Nefis mertebesi üzere yapılan çalışmalar Sırât-ı Müstakim çalışmalarımızdır.[106]

Bu âyet-i kerime ile ilgili düzenlemeleri yaparken Gü… hanım kardeşimiz mesaj grubumuza atılan Cum’a mesajlarına hastanede oldukları ve 6. Torunu dünyâya geldiği için mesajlara geç cevap verdiğini belirtiyordu. Kendisini, kızını ve zâhir âleme yeni teşrif ederek, Hakk cânibinden yeni gelen bireyi tebrik ederiz.

Görüldüğü gibi 6 sayısı ve doğum ile bir tasdik olduğu anlaşılmaktadır. Sırât-ı Müstakim yani dos’doğru içinde Hakk’ın dostluğunun rububiyet hakîkatleri ile doğumu vardır, diyebiliriz. Ve yolumuz bu hakîkatler içinde sâlikteki bu mertebelerin doğumunu gerçekleştirmesini sağlayan ve “Center” yani Merkez’e hedefine ulaşmasını sağlayan sağlıklı Hakk üzere olan bir yoldur.

Burada gönlüme doğan buradan bildirilmesini dile getirilmesini istendiğini düşündüğüm bilinen bir hakîkatide yazalım.

Merkez aynı zamanda Asitane-i Uşşakiyedir. Bilindiği gibi Cumhuriyetin ilanı ile Asitane-i Uşşâkiyenin son seccade-nişini[107] Mustafa Hilmi Safi babamız zamanında kapanmıştı. Daha sonra metruk bir hâle dönen bu yer, Efendi Babamın anlatımı ile şu an ismini yanlış hatırırlayamıyorsam Almanya’da çalışmış ve bu kazancının büyük bir bölümünü restore faaliyetlerine ayıran Nihat bey’in âlemi ma’nâda görmüş olduğu rûyada, Hazret-i Pir’in oğlum biz burada garip kaldık gel bizi ihya et demesi ile bu günkü hâline kavuşmuştur. Yalnız dernek kuran Uşşâki adı altındaki grup, burayı mahkeme kararı ile sahiplenmiştir. Daha sonra asitanenin tam karşısı başka bir Uşşâki grub bayrak açarak faaliyet sürdürmeye başlamıştır.

Tarîkât adabında “Merkez” olan “Asitane”yi son seccade-nişinin görevlendirdiği Merkez halife yürütebilir. Bilindiği gibi Safi Babamızın merkez halifelerinin sonuncusu ve günümüzde olanı Efendi Babamız, Necdet ARDIÇ’tır.

Şu anda bulunan durumdan Hazreti Pir Hasan Hüsamettin Uşşaki’nin de rahatsız olduğu tam karşısına kurulan diğer dergâh ile belli olduğunu düşünüyorum. Gerçekten kendi makamında post açanlardan razı olsaydı. Bu duruma izin vermeyeceğini düşünüyorum. Orada bulunanlara bu bir işarettir, ama anlayana![108]-[109]

----------------

 ثُمَّ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ تَمَامًا عَلَى الَّذِيَ أَحْسَنَ وَتَفْصِيلاً لِّكُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً لَّعَلَّهُم بِلِقَاء رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَ {الأنعام/154}

 “Summe âteynâ mûsâ-lkitâbe temâmen ‘alâ-llezî ahsene vetafsîlen likulli şey-in vehuden verahmeten le’allehum bilikâ-i rabbihim yu/minûn(e)” Sonra iyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanlara nimeti tamamlamak, her şeyi açıklamak, hidayet ve rahmete erdirmek için Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik ki, Rablerinin huzuruna varacaklarına iman etsinler. (6/154)

----------------

 “Atayna” Biz zâtımızdan ita ettik, verdik. Neyi Mûsâ a.s. hadi tecellisi ve tariat mertebesini açıklamak üzere itabı-tevratı verdik. Kim ki tarikat mertebesinde ise museviyet-tevrat bilgileri endine verilmiş ve rabbinin huzurunda olduğuna inanmıştır. 

----------------

 وَهَذَا كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ فَاتَّبِعُوهُ وَاتَّقُواْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ {الأنعام/155}

 “Vehâzâ kitâbun enzelnâhu mubârakun fettebi’ûhu vettekû le’allekum turhamûn(e)” Bu (Kur’an) da bizim indirdiğimiz bereket kaynağı bir kitaptır. Artık ona uyun ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin. (6/155)

----------------

 Zât olan Kûr’ân, Ahadiyet mertebesinden indirilen ve insan ile buluşan mübare bir kitaptır. Bir an olsun hakk’ın varlığına unutarak karşı gelmekten çekininki rahmet-i rahimeye eresiniz.

----------------

 أَن تَقُولُواْ إِنَّمَا أُنزِلَ الْكِتَابُ عَلَى طَآئِفَتَيْنِ مِن قَبْلِنَا وَإِن كُنَّا عَن دِرَاسَتِهِمْ لَغَافِلِينَ {الأنعام/156}

 “En tekûlû innemâ unzile-lkitâbu ‘alâ tâ-ifeteyni min kablinâ ve-in kunnâ ‘an dirâsetihim leġâfilîn(e)”

 أَوْ تَقُولُواْ لَوْ أَنَّا أُنزِلَ عَلَيْنَا الْكِتَابُ لَكُنَّا أَهْدَى مِنْهُمْ فَقَدْ جَاءكُم بَيِّنَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن كَذَّبَ بِآيَاتِ اللّهِ وَصَدَفَ عَنْهَا سَنَجْزِي الَّذِينَ يَصْدِفُونَ عَنْ آيَاتِنَا سُوءَ الْعَذَابِ بِمَا كَانُواْ يَصْدِفُونَ {الأنعام/157}

 “Ev tekûlû lev ennâ unzile ‘aleynâ-lkitâbu lekunnâ ehdâ minhum fekad câekum beyyinetun min rabbikum vehuden verahme(tun) femen azlemu mimmen keżżebe bi-âyâti(A)llâhi vesadefe ‘anhâ seneczî-lleżîne yasdifûne ‘an âyâtinâ sû-e-l’ażâbi bimâ kânû yasdifûn(e)”

 “Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa (yahudilere ve hıristiyanlara) indirildi. Biz onların okumalarından habersiz idik” demeyesiniz, yahut, “Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk” demeyesiniz, diye bu Kur’an’ı indirdik. İşte size Rabbinizden açıkça bir delil, bir hidayet ve bir rahmet geldi. Artık Allah’ın âyetlerini yalanlayan ve (insanları) onlardan çeviren kimseden daha zalim kimdir!? İnsanları âyetlerimizden alıkoymaya kalkışanları, yapmakta oldukları engellemeden dolayı azabın en kötüsü ile cezalandıracağız. (6/156-157)

----------------

 Bizden kasıt Muhammediyet mertebesi önce iki topluluk Museviyet ve İseviyet mertebeleridir. Bu mertebelere Tevrat ve incil indirilmiştir. Muhammediyet mertebesinede yine bu mertebeleri kapsayan Kûr’ân-Zât indirilmiştir. 

----------------

 هَلْ يَنظُرُونَ إِلاَّ أَن تَأْتِيهُمُ الْمَلآئِكَةُ أَوْ يَأْتِيَ رَبُّكَ أَوْ يَأْتِيَ بَعْضُ آيَاتِ رَبِّكَ يَوْمَ يَأْتِي بَعْضُ آيَاتِ رَبِّكَ لاَ يَنفَعُ نَفْسًا إِيمَانُهَا لَمْ تَكُنْ آمَنَتْ مِن قَبْلُ أَوْ كَسَبَتْ فِي إِيمَانِهَا خَيْرًا قُلِ انتَظِرُواْ إِنَّا مُنتَظِرُونَ {الأنعام/158}

 “Hel yenzurûne illâ en te/tiyehumu-lmelâ-iketu ev ye/tiye rabbuke ev ye/tiye ba’du âyâti rabbik(e) yevme ye/tî ba’du âyâti rabbike lâ yenfe’u nefsen îmânuhâ lem tekun âmenet min kablu ev kesebet fî îmânihâ hayrâ(an) kuli-ntazirû innâ muntazirûn(e)”

 (Ey Muhammed!) Onlar (iman etmek için) ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini ya da Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesini mi gözlüyorlar? Rabbinin âyetlerinden bazısı geldiği gün, daha önce iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış olan bir kimseye (o günkü) imanı fayda vermez. De ki: “Siz bekleyin. Şüphesiz biz de bekliyoruz.” (6/158)

----------------

 Daha önceden imana gelmemiş bir nefsin o anda iman etmesi fayda sağlamaz. Yahut da hastalık, kocalık ve acizlik halidir. 
 وَقَدْ كَانُوا يُدْعَوْنَ اِلى السُّجُودِ وَهُمْ سَالِمُونَ
Oysa “Sağ salim kişiler oldukları halde secdeye çağrılıyorlardı”. O zaman bugün başlarında bulunan dertleri yoktu. İşte ya ölüm sırasında başlarına inip göz-leriyle gördükleri o korkunç olayın şiddetinden veya acizlik ve ihtiyarlıktandır. Şu bilinmelidir ki âyetin lafzını, Ebu Müslim'in dediği gibi yorumlamak mümkündür. Fakat onun, “Kıyamet gününe yorumlanması mümkün değildir.” demesi doğru değildir. Çünkü bu secdeye çağırma yükümlülük yoluyla değil, başa vurmak ve utandırmak içindir. Ve secdeye cağrıldıkla-rında ellerinden güçleri alınacak ve güçleri ile kendilerinin arasına bir set çekilmiş bulunacaktır ki, vaktiyle sağ ve esenlikte iken yaptıkları aşırılık ve kusurdan dolayı kederleri ve pişmanlıkları artsın. [110]

----------------

 إِنَّ الَّذِينَ فَرَّقُواْ دِينَهُمْ وَكَانُواْ شِيَعًا لَّسْتَ مِنْهُمْ فِي شَيْءٍ إِنَّمَا أَمْرُهُمْ إِلَى اللّهِ ثُمَّ يُنَبِّئُهُم بِمَا كَانُواْ يَفْعَلُونَ {الأنعام/159}

 “İnne-llezîne ferrakû dînehum vekânû şiye’an leste minhum fî şey-/(en) innemâ emruhum ila(A)llâhi sümme yunebbi-uhum bimâ kânû yef’alûn(e)” Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra (O), yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir. (6/159)

----------------

 Efendimiz (s.a.v.) ve ona gönülden bağlı olanlar Fırka-i Naciyye tayfasındandır. 

Fırka-i Nâciye: Bütün fırkaların (topluluk) hepsini kendi bünyesinde toplayıp bulundukları yerdeki haklarını vererek onları da bünyesinde toplayarak (fırkalılık) farklılıktan kurtarıp kendi bünyesinde tevhid edendir.

Necat → kurtuluş; kurtuluş → istiklâl; istiklal → hürriyet; Hürriyet → bağımsızlık; bağımsızlık → ulûhiyyettir.

Ulûhiyyet ise, → bütün âlemlerde necat’tır, ki “hubb”iyyet olan “mertebe-i Muhammed-i” dir.

Diğer mertebelerde mahalli olan necat, “mertebe-i Muhammed-i” de umumidir, yani bünyesinde her mertebenin “necat”ı vardır.

“Makam-ı Muhammed’i”den ümmet’ine geçen bu necat bu yönüyle diğer necatlardan ayrıdır, aradaki fark da budur.][111]

----------------

 مَن جَاء بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا وَمَن جَاء بِالسَّيِّئَةِ فَلاَ يُجْزَى إِلاَّ مِثْلَهَا وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ {الأنعام/160}

 “Men câe bilhaseneti felehu ‘aşru emsâlihâ vemen câe bi-sseyyi-eti felâ yuczâ illâ mislehâ vehum lâ yuzlemûn(e)” Kim bir iyilik yaparsa, ona on katı vardır. Kim de bir kötülük yaparsa, o da sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır ve onlara zulmedilmez. (6/160)

----------------

 Mesnevi-i Şerif beyite ile yolumuza devam edelim.

 1519. Her kim hürmet getirir ise o hürmet götürür; her kim şeker getirir ise o bâdem helvası yer.

Bu beyt-i şerîfte “Men câe bil haseneti fe lehü aşru emsâlihâ” (En’âm, 6/160) ya’nî "Kim ki bir iyilik ile gelirse, onun için o iyiliğin on misli vardır" ve “Hel cezâul ihsâni illel ihsân” (Rahmân, 55/60) ya’nî "İhsânın karşılığı, ancak ihsândır" âyet-i kerîmelerine işâret buyrulur.

----------------

 قُلْ إِنَّنِي هَدَانِي رَبِّي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ دِينًا قِيَمًا مِّلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ {الأنعام/161}

 “Kul innenî hedânî rabbî ilâ sirâtin mustekîmin dînen kiyemen millete ibrâhîme hanîfâ(en) vemâ kâne mine-lmuşrikîn(e)” De ki: “Şüphesiz Rabbim beni doğru bir yola, dosdoğru bir dine, Hakk’a yönelen İbrahim’in dinine iletti. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi.” (6/161)

----------------

 Yolumuza İbrahim a.s. kitabı ilgili âyetler ile devam etmek faydalı olacaktır.

 “Ve men ahsenü dinen mimmen esleme vechehü lillâhi ve hüve muhsinün vettebea millete İbrâhime hanifen vettehazellahu İbrâhime haliylâ.” 

 4/125. “Ve din itibariyle daha güzel kimdir, o kimseden ki, muhsin olduğu halde yüzünü “vechini” Allah Teâlâ'ya teslim etmiş ve hânif olarak İbrahim'in milletine tâbi olmuştur. Allah Teâlâ da İbrahim'i bir dost edinmiştir.” Âyet-i Kerime de belirtildiği gibi bu mertebenin gerçek hâli, İbrâhîm milletine tabi olup, “vechini” mutlak mânâ da Ulûhiyyet mertebesine teslim etmiş olmaktır. 

 Bu teslimiyyet neticesinde kendisine “haliyl” (Esmâul hüsnâ) dostluk elbisesi giydirilen sâlik bu mertebe de yol almağa başlar ve varlığını Esmâ-i İlâhiyyeler kaplamış olur. Böylece kendinde zuhura gelen yaşantı, “fiiller” o isimlerin mânâları ve zuhurları olmuş olur. 

 Kûr’ân-ı Keriym; Nahl Sûresi; (16/120) Âyetinde şöyle ifade edilmiştir.

Meâlen: “İnne İbrâhime kâne ümmeten kâniten lillâhi hanifen ve lem yekü minel müşrikin.” 

16/120. “Muhakkak ki İbrâhim, -başlıca- bir ümmet idi. Allah'a itaat ediyordu, batıldan uzak idi ve müşriklerden olmuş değildi.” İbrâhîm (a.s.) kendi zamanına kadar gelmiş olan insanlığın en üst idrak seviyesine ulaşmış gönül ehli bir Peygamber idi. İlk def’a kendinde bütün Esmâ-i ilâhiyye toplu olarak zuhurda idi. Her bir isim kendi özelliği ve görevi itibariyle bir ümm’mettir. Ve üreticidir, Ef’âli İlâhiyye bu isimlerin mânâlarıyla sûretlenip zuhura çıkmaktadırlar. 

 Hâl böyle olunca bir kimse varlğında ne kadar çok esmâ-i ilâhiyyeyi faaliyyete geçirebiliyorsa o kadar ümmet-i vardır, demektir. 

 Yaşadığı devre kadar en geniş şekilde İsimlerin mânâlarını fiiller olarak zuhura çıkarabilen İbrâhîm (a.s.) bu yüzden Esmâ-i İlâhiyye Ümmet-i idi. 

 Bütün bunları varlığında cem ettiğinden kendisi tek bir ümmet-ti vasfını almış ve Tevhid-i Ef-âl mertebesinin babası olmuştur. 

 Âdem (a.s.) ma İsimler öğretildi: 

 İbrâhim (a.s.) ma ise İsimler giydirildi: Bu yüzden ALLAH-ın dostu oldu. 

Ev nasâra tehtedü, kûl bel millete İbrâhime hanifen ve mâ kâne minel müşrikin.”

2/135. “Ve dediler ki: Yahudi veya Hırıstiyan olunuz ki hidayete ermiş olasınız. De ki: Biz hânif olarak İbrahim'in milletine tâbi bulunmaktayız. O müşriklerden değildir.” Kendisinde bütün Esmâ-i İlâhiyyenin zuhuru olduğundan genel mânâ da eşyanın hakikatine vakıftı, her varlıkta Hakk-ı müşahede ettiğinden, Hakk-tan gayrı bir şey göremedi. Bütün varlığı birlediğinden, gayr-a yer kalmadı ki; şirk ihtimali olsun. 

 Bu anlayış ve idrâke gelen kişilerde ancak şirk-i zâhiri ortadan kalkmış olabilir.

 Bu mertebe fiiller şirkinin ortadan kalkıp Tevhid-i Ef’âlin başlayıp, yaşandığı yerdir.[112] 

----------------

 قُلْ إِنَّ صَلاَتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ {الأنعام/162}

 “Kul inne salâtî venusukî vemahyâye vememâtî li(A)llâhi rabbi-l’âlemîn(e)” Ey Muhammed! De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (6/162)

----------------

 Yukarıda bahsi geçen iki ayet-i kerîmeyi ele alıp incelersek önümüze çok büyük bir irfaniyyet yolu açılacaktır. Çünkü bu ayet-i kerîmelerin birbirleriyle mertebe bağlantıları vardır. 

 (108-2) “Rabb’in için namaz kıl ve kurb’an kes.” Hükmü, Allahtan kuluna, “Rabb-ın için namaz kıl ve kurb’an kes.” Yani bu çalışmaları senin için değil, varlığında bulunan, “Rububiyyet-Esmâ” hakikatlerinin ortaya çıkması için tatbik eyle emri ile ifade edilmektedir.

 O halde bu husus amri bir hüküm olduğundan bundan gaflete düşmek mümkün değildir. Yukarıda da belirtildiği gibi bünyemize konmuş olan (2-31) Esmâ-i İlâhiye yi nefsi ma’nâ da ve onun hükmünde kullandığımzda ve onları nefsileştirdiğimizde çok büyük bir mes’uliyet ve hüküm-lülük altına girmiş ve onlara haksızlık etmiş oluruz. Bunun vebalini kaldırmak-taşımak, mümkün değildir. 

 İşte bu mes’uliyetten, Allah’ın yardımı ile kurtulmanın yolu, (108-2) “Rabb’in için namaz kıl ve kurb’an kes.” İfadesi ile bizlere gösterilmektedir. Beşerileştirmiş olduğu-muz rububiyyet hükümlerini kendi asıl-asaletlerine döndürmek için, onlar için, irfaniyyet ile namaz kıl, yani tevazuda bulunarak secde et. Ve nefsini kurb’an et, ki onlar böylece nefsinin elinden kurtulmuş hürriyetlerine bu sayede kavuşmuş olsunlar. Yani bu devrelerde namazların ve nefis kurbanın, onlar için olsun. Çünkü sen de ancak bu sayede nefsinde Tahir-temizlenmiş ve merzi olmuş olursun. Ve kendinde Esmâ-i ilâhiyyenin varlığını anladığından sende onlar ile birlikte varolmuş olduğunu anlar sende sana ait hiçbir şeyin olmadığını anlarsın. Bu hal ise gerçek bir “fenâfillâh”tır. 

Diğer ayet-i kerîmeye gelince oradaki ifade ise.

 (6/162) Ey Muhammed! De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.” Görüldüğü gibi buradaki faaliyetin de Allah için olduğu bildirilmektedir. Ve risalet mertebesinden Uluhiyet mertebesine, Uluhiyet mertebesinin “De ki: amir hükmü ile bildirilmektedir. Yani burada da yapılan “salâtî ve nusukî” Salât kurb’an ve diğer bütün ibadetlerimde ayrıca “yaşamam da, ölümüm” de gene benim için değil İlâhi hakikatlerin meydana çıkması yönünden “âlemlerin Rabbi Allah içindir.” Yani benim için değildir, çünkü bu mertebe de ben diye bir şey de kalmamıştır. Konuşan risalet mertebsi, Uluhiyet mertebesine kendi fakrını ilân edip, kendinin hakta baki “bakabillâh” halinin zuhuru olarak hayatına devam etmiş olmaktdır. 

 Diye anlaşılması gerekmektedir. İşte her iki halde de “fenâfillâh” ve “bakabillâh” hallerinde kulun kendisinde beşeri nefsi ma’nasında bir varlığı kalmadığı, ancak Hakkani varlığı ile var olmuş olduğundan, bütün bunların kendidisi için değil Rabb-ı, daha sonraki mertebede “âlemlerin Rabbi Allah için” Yani bütün bu hakikatlerin, Hakk’ın hakikatinin ortaya çıkması için, yapıyorum demektir. 

--------------- 

 (95-Terzi Baba 19/53-) Ten küçük bir bölüm aktaralım.

--------------- 

 Terzi Baba Necdet ARDIÇ 19/53 şifresi ile görüldüğü gibi 18,000 âlemi “Vahdetinde Kesret”, “Kesretinde Vahdet” zahirinde ve batınında “Cem’ül Cem’ül Cem’ül Cem” olarak seyr eden “İnsân-ı Kâmil”dir. Verilen Kevser ile Rabb’ül erbab için kılınan namaz hükmüyle evlatlarının Nefsi Emmare ve Nefsi Levvamelerini kestirerek, “Esfeli Safilin” olan “Hazreti- Şehadet” den yani “Mescid-i Aksa” dan, hakikatleri olan “Ayn” larına “Mirac” ettirtmede ve Cenâb-ı Rabb’ül Âleminin Zâtı’na döndürmektedir… (Murat Derûni)[113] 

 Asal sayılar; Asal sayı “1”den büyük, “1”e ve kendisine bölünebilen, başka sayıya bölünemeyen sayılardır. Bu sayılara inatçı sayılarda denmektedir. 

Adı üzerinde olduğu gibi asal sayı yani asal sayılar ve bir bakıma vahdet üzere bulunan sayılardır. 

53 sayısı 16. Asal sayıdır. 16 bilindiği gibi Necdet isminin 457 sayısal değerinin kendi arasında toplamıdır.

131 sayısı 32. Asal sayıdır. 131 Selâm esmâsının sayısal değeriydi. 32 de, Tuhfet’ül Uşşâki de şeyhliğin 32 şartı olarak geçmektedir.

457 sayısı 88. Asal sayıdır. 8 yolumuzun şifresi, 53 ile Efendi Babamın şifresidir.

Pi Sayısı; Pi sayısı bir irrasyonel sayıdır yani virgülden (3,14…….) sonraki basamağın sınırı yoktur. Pi, bir bakıma “PİR” sayısıdır.

Sınırı olmayan bu sayı dizisi kendini hiç bir zaman tekrar etmediğinden, sayılar hep farklı şekilde dizile gelmiştir. İşte bu noktada doğum tarihinizin pi sayısının içinde gizlenmiş olabileceğini biliyor muydunuz? (Tabi burada sadece doğum gününüz ile de sınırlı değilsiniz.) Merkez tefekküründe, İngilizce “Center-Merkez”in sayısal değerinin 653 olduğunu müşâhade etmiştik. (ان) “Elif-Nun” hakîkatleri içinde 6 yönün merkezi 53 şifre sayısını veriyordu. “Pi” sayısı bir dâirenin alanı veya çevresini hesaplamakta kullanılmaktadır. Kâb-ı Kabeyn dâiresini çevre ve alanı içinde “53” şifresine ihtiyâcımız vardır.

Araştırma yaparken bulduğum site, doğum tarihi yazıldığı zaman Pi’nin sonsuz basamakları içindeki yerini vermekteydi. Efendi Babamın 15-12-1938 doğum tarihini yazınca karşılaştığım rakam sıralaması bir hayli ilginçti ve şöyle yazmaktaydı.

Dize (15121938), ondalık noktadan sonraki ilk hâneden sayma pozisyonunda (57,149,348) meydana gelir.[114] Başta bulunan 571 sayısı, Rasûlüllah (s.a.v.) Efendimizin doğum tarihi idi. (5+7+1+4+9+3+4+8)= 41 dir. 41 Cennet’ül Bâki Kapısının sayı değeri ve Necdet isminin Arapça harflerinin sıra sayı toplamlıdır. Bu sayı içinde başka hakîkatlerde mevcûttur.[115] Bu kadar ile iktifâ edelim. 

Kul inne salâtî ve nusukî ve mahyâye ve memâtî lillâhi rabbil âlemîn. 

6/162. “De ki: Şüphesiz benim namazım, kûrb’anım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir.”[116] 

----------------

 لاَ شَرِيكَ لَهُ وَبِذَلِكَ أُمِرْتُ وَأَنَاْ أَوَّلُ الْمُسْلِمِينَ {الأنعام/163}

 “Lâ şerîke leh(e) vebizâlike umirtu veenâ evvelu-lmuslimîn(e)”

 “O’nun hiçbir ortağı yoktur. İşte ben bununla emrolundum. Ben Müslümanların ilkiyim.” (6/163)

----------------

 Burada müslümanlarım ilkiyim derken, Efendimiz Muhammediyet mertebesinin teslim olanların ilkiyim demiştir. Zahirde hepimiz mıuhammedi olmak ile birlikte kim ki kendi varlığında muhammediyet mertebesini idra ederse muhammediyet mertebesine hakiki ma’nâ da teslim olanlardan olur.

----------------

 قُلْ أَغَيْرَ اللّهِ أَبْغِي رَبًّا وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍ وَلاَ تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ إِلاَّ عَلَيْهَا وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى ثُمَّ إِلَى رَبِّكُم مَّرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ {الأنعام/164}

 “Kul eġayra(A)llâhi ebġî rabben vehuve rabbu kulli şey-/(in) velâ teksibu kullu nefsin illâ ‘aleyhâ velâ teziru vâziratun vizra uhrâ sümme ilâ rabbikum merci’ukum feyunebbi-ukum bimâ kuntum fîhi taḣtelifûn(e)” De ki: “Her şeyin Rabbi O iken ben başka bir Rab mı arayayım? Herkes günahı yalnız kendi aleyhine kazanır. Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O size, ihtilaf etmekte olduğunuz şeyleri haber verecektir. (6/164)

----------------

 Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim. 

 1782. Hiçbir günahkâr hir başkasının günâhını kaldırmadı; ben günahkâr değilim, Hudâ beni âlî etti." Bu beyt-i şerîf evlâdının fevtine ağlamayan şeyh-i kâmilin lisânındandır. (En’âm, 6/164) ya’nî “Hiçbir günahkâr, başkasının günâhını yüklenmez” âyet-i kerîmesinin ma’nâ-yı münîfıdir.

1783. Ey delikanlı, o ki günahsızdır şeyhdir, Hakk'ın kabulünde elde yay gibidir.

“Günahsız’’dan murâd, vücûd-ı mevhûmunun kaydından kurtulmuş olan zât-ı muhteremdir. Zîrâ meşâyih-i kirâm hazerâtı ya’nî “Senin varlığın, başka günahlara kıyâs olunmayan bir günahtır” buyurmuşlardır. Zîrâ o emr-i İlâhîye muhâlefetten ibâret olan bilcümle günahların menşei ve kökü, insanın mevhûm olan varlığıdır. İnsân-ı kâmil ise, bu mevhûm olan varlıktan kurtulmuş ve vücûd-i Hak ile kâim olmuştur. Binâenaleyh onun vücûd-ı izâfisi, ok atan kimsenin elindeki yaya benzer. Hakk’ın kabûlünde yed-i kudret-i İlâhîde yay gibidir ki, kazâ-yı ilâhî oku, onların yay mesâbesinde olan vücûdundan çıkar.[117]

----------------

 وَهُوَ الَّذِي جَعَلَكُمْ خَلاَئِفَ الأَرْضِ وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِّيَبْلُوَكُمْ فِي مَا آتَاكُمْ إِنَّ رَبَّكَ سَرِيعُ الْعِقَابِ وَإِنَّهُ لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ {الأنعام/165}

 “Vehuve-lleżî ce’alekum halâ-ife-l-ardi verafe’a ba’dakum fevka ba’din deracâtin liyebluvekum fî mâ âtâkum inne rabbeke serî’u-l’ikâbi ve-innehu leġafûrun rahîm(un)” 

 O, sizi yeryüzünde halifeler (oraya hâkim kimseler) yapan, size verdiği nimetler konusunda sizi sınamak için bazınızı bazınıza derece derece üstün kılandır. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır. Şüphe yok ki O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir… (6/165)

----------------

 Kur’ân-ı Kerîm’de hilâfet kelimesi bulunmaz, halife kelimesi de terim anlamıyla geçmez. Ancak halife, halâif ve hulefâ kelimeleri kullanılarak, insanın Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğu sıklıkla tekrarlanır (Bakara 2/30; En‘âm 6/165; Yûnus 10/73; Neml 27/62; Fâtır 35/39; Sâd 38/26). Bazı âyetlerde halifenin sözlük anlamı çerçevesinde, bir kısım kavimlerin kendilerinden öncekilerin yerine getirilip yeryüzünde söz sahibi kılındığına işaret edilir (A‘râf 7/69, 74; Yûnus 10/14). Bu âyetlerin içeriğinden insanın hak ve adaleti gerçekleştirmek, yararlı ve iyi işler yapmak üzere ağır bir sorumluluk yüklenerek, bir bakıma Allah’ın güvenine de mazhar olarak yeryüzüne gönderildiği anlaşılmaktadır. İnsanın yeryüzünde en şerefli varlık sayılması da bununla ilgilidir.[118] 

H İ L Â F E T ve M E R T E B E L E R İ

Tarîkât-ı Âliyyenin “Terzi Baba” kolunda hilâfet mevzuuna bakışın ne olduğunu, Peygamberimiz (s.a.v.) den beri süre gelen bu ilâhi seyrin bizim Hak yolumuzda nasıl oluştuğunu da açıklamak istiyorum.

Bu meseleyi kâleme almadan önce bir ziyaret vesilesiyle “huzur-u dergâhında” bulunup sohbet edebilme imkânı bulabildiğim “Terzi Ba-bam”dan hilâfet konuları hakkında izahat ve fikir taleb etmiştim. Kendileri de acizane fakiyre bu konuda geniş beyanlarda bulundular. Hatta o ana kadar gizleyip açıklamadığı bazı meseleleri de açıklamış oldular. Ancak öncelikli olarak konumuzu baştan ele aldığımızda, “Halife” ve “hilâfet”e açıklık getirmeğe çalışalım. 

“Halife” sözlükte, “arkada olmak, birinin arkasından gelmek, yerine geçmek,” anlamlarına gelen “half” kökünden türetilmiştir. 

Bir başka açıdan baktığımızda Efendisi adına irşad faaliyetinde bulunan ve ölümünden sonra O’nun yerine geçen kimsedir. Buna İnsân-ı Kâmil anlamında kullanılan tasavvuf terimi de diyebiliriz. 

Bir kimsenin diğer bir zâtın yerini tutmasına da hilâfet denmiştir. 

Hilâfet, قُلْ “kul” hitabının mazharı olabilmektir. Halife sözcüğünün biri siyasette, diğeri de tasavvufta olmak üzere başlıca iki alanda kullanıldığını görüyoruz. 

Âyet ve hadislere göz attığımızda da Hz. Âdem ve soyuna halife denmiştir. 

Halife ve hilâfet bir tasavvuf kavramı olarak İnsân-ı Kâmil fikrinin gelişmesi sonucu ortaya çıkmıştır. 

Bazı âyetlerde ise şöyle beyan edilir.

Bakara 2/30. âyetinde;

إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً

inniy ca’ılün fiyl ardı haliyfe “kesin ben yeryüzünde halife ca’l edeceğim (halkedeceğim)” Enam 6/165. âyetinde

ذى جَعَلَكُمْ خَلَائِفَ الْأَرْضِعوَهُوَ ال

ve hüvelleziy ce’aleküm halaifel ardı “ve sizi yeryüzünün halifeleri ca’l eden (kılan) ...” Sad 38/26. âyetinde

إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِعاسِ بِالْحَقِّ يَا دَاوُدُ إِنْعفَاحْكُمْ بَيْنَ الدِّ

ya davudü in­na ce’alnake haliyfeten fiy’l ardı fah­küm beyne’n nasi bi’l hakkı “ya Davud kesin biz yeryüzünde seni biz halife ca’l ettik (kıl-dık) 

O hâlde hakk ile insânlar arasında hükmet...” Şahabeddin Es-Sührûverdi de, “ilâhi nefsin Allah’ın yeryüzün-deki halifesi olduğunu,” söyler.

Allahın halifesi dendiği zaman ise, isim ve sıfâtlarıyla kendisinde en mükemmel biçimde tecelli ettiği İnsân-ı Kâmil akla gelmektedir. 

Öte yandan insân fiilini, işini, varlığını Allah’ın himayesine havale ettiği için Allah da “İnsân”ın halifesidir. 

Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) bir sefere çıkarken “Allahım, yolda sahibim, ailem de halifem sensin,” diye dua etmişlerdir.

İbn’ül Arabi’ye göre; “Allahın yeryüzündeki halifesi peygamberlerdir. Peygamberler O’nun hükümlerini O’nun adına insânlar arasında uygularlar. 

Hz. Muhammedden sonraki halifeler de Allah’ın değil, Rasû-lünun halifeleridir.” (Fusûs s.162) Terzi Baba’nın ilâhiyat mektebinde bu meselelere nasıl bakılıyor?... hilâfet sistemi nasıl işliyor?... 

Kendisinden sohbet esnasında edindiğim bilgi ve fikirleri de beyan etmek istiyorum. 

“Halife kendi önünde bulunanın arkasında olandır. Âdem (a.s.) halifedir. Çocukları da O’nun halifeleridir. Ayrıca bu pey-gamber de, kendi mertebesinde hakkın halifesidir. Bu peygam-ber ayrıca Kelime-i Tevhidin ve Kelime-i Risâletin bulunduğu mertebesi itibarıyla halifesidir.” Halifeyi tanımlarken, “kendi önünde bulunanın arkasında olan-dır,” demiştik. 

İnsân Allah’ın halifesi olduğundan, Allah (c.c.) tek sûrette görünen olmadığından, kendisi asil olmakla birlikte, görünen olmadığından bâtında kalmaktadır. O zaman da halifenin önünde kimse olmadığından asıl olmuş olmakta ve asaleten de halife olmaktadır (yerinde kaimdir). 

Böyle olunca da Kul = Halife = → Zahir ←→ Allah (c.c.) = → Bâtın’dır. 

Ancak burası çok hassastır. O kişi hiç bir zaman haddini aşmaması gerekir ki zâten gerçek halife de haddini aşmaz. 

Halife gerçek mânâda kullanıldığında görünmeyenin görüneni olur.

Halife ve hilâfet hususunda şunu da söylememiz mümkündür.

Ahad’a bir taayyün (mim) i ilâvesiyle Ahmed yani bu âlemler oluşmuştu. Burada Ahmed’in aldığı diğer bir isim de “Halife”dir. 

Önceki bilgilerimizi tazeleyerek sayılar ile baktığımızda;

Ahad’a 13’e bir (mim) 40 ilâvesiyle Ahmed 53 oluşmuş idi. 

Böylece “Ahmed” → “Ahad”ın; 

(53) de → (13) ün halifesi durumundadır. 

53 görünen (zahir); 13 de bâtın’dır.

Hulefa-i Râşidiynin sonuncusu Hz. Ali Efendimizden gelen kendi yolumuzdaki hilâfet sistemimizi yine efendibabamdan öğrendiğim beyanlar istikametinde açıklamaya çalışayım.

Bizim yolumuzda hilâfet sistemi dört (4) yönlüdür. 

 Bunlardan birincisi, “Hilâfet-i Şahsiye”dir. 

Derslerini bitiren herkese verilen “hilâfet-i şahsiye” ile kendi varlığının halifesi olma, kendini yönetecek duruma gelme, Âdemiyet mertebesi itibarıyla kendinde bulma ve yaşama hâlidir. 

Seyr-i sülûk derslerini bitirince oluşan bu halifelikte, kişi insânlığını anlar ve idrak eder, kendi kendini idare eder duruma gelir, kendi beden mülküne konmuş olurlar. İlk bilinmesi lâzım gelen hilâfet budur. 

Bu hilâfete ulaşamayan kimse kendini yönetemediğinden nefisleri tarafından yönetilmiş olurlar. İnsânın amir olarak başkasına sözü geçse de kendi nefsinin memuru sayıldığından nefsine söz geçiremez.

İkincisi “Rehber Halife”dir. Terzi Babamın bulunduğu yerde yaşa-yan ve çevrelerine fayda sağlayan kimselerdir. Kendisine özel olarak yardımda bulunan bu kimseler yeni gelenlere kendisinin işinin kolaylaşması için yol gösteren ve fayda sağlayanlardır.

Üçüncüsü “Vekil Halifelik” ise, Hazretimizin bulunduğu yerden başka yerlerde ikamet eden tekmil tarîk etmiş seyri sülûkunu tamam-lamış halife-i şahsiyye ünvanını alan kabiliyetli kişilerin arasından seçilip görevlendirilenlerdir.

Bunlar bulundukları yerlerde Hazretimize vekâleten, kendilerine asa-leten görev yapan kardeşlerimizdir. Bunların belirli selâhiyetleri vardır. Kendi başlarına halledemeyecekleri mesele olursa istişare yapıp mese-leleri çözerler ve yolun devamını sağlarlar.

Dördüncüsü ise Mutlak Halife “Hilâfet-i Asliye”dir. 

Efendi Hazretlerimizin irtihâlinden evvel merkezde kendi yerine tayin ettiği “halifesi veya halifeleridir”. 

Bunlar görevi alırlar, kendi başlarına asıl halife olarak üstadın hali-fesi, kendinin de asılı olarak görevlerini sürdürürler. 

Onlara da aynı sistem içerisinde kendinden sonrakilere aldıkları emaneti (hilâfeti) aktarırlar. Böylece tevhid ilmi ve Muhabbetullah gö-nüllerden gönüllere seyran ederek yolculuğuna devam eder.

Burada yeri gelmişken şu hususları da belirtmek istiyoruz. 

Üçüncü hilâfette (vekil hilâfet) olanlar;

- dilerlerse, bağlı oldukları makam göçtükten sonra kendi başlarına asaleten hükmüyle görev yaparlar; 

- dilerlerse, dördüncü sırada bulunan Halife-i asliye’ye bağlanırlar.

Az önce sıralamasını verdiğimiz hilâfet mertebelerinden başka diğer bir husus ise; derslerini bitirememekle birlikte belirli bir yerlere gelmiş, Hazretimizin bulunduğu yerin dışında ikamet eden kimseleri de bulun-dukları yerlerde fayda sağlaması bakımından görevliler hükmüyle kendilerine görev verdiği kimselerdir. 

Birçok yerde bu kardeşlerimizden vardır.

Terzi Baba yolundaki hilâfet sistemi ana hatlarıyla belirtiğimiz bu özelliklerden oluşmaktadır.

Ancak burada unutulmaması gereken çok önemli bir hususu da ifade edelim. 

Terzi Baba yolunda, “Gerçek halife” olmanın ilk şartı, “Kişinin gönlünden mutlaka rabbani hakikatleri alması gerekmektedir.” Kişi gönlüne danışıp oradaki ilhamı alabilmelidir. Rabbani bilgilere ulaşamayan, bilgiyi, nefsinden ve vehminden alır ki bu da hatalara sebep olan yanlış bir yoldur.[119]

----------------

 Böylelikle EN’ÂM sûresi çalışmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyucuların azami istifa etmelerini idrak ve feyiz kapılarının açılarak. “Hüccet” Senedimiz ve delilimiz olan Efendimiz Muhammed (s.a.v.) in gönlümüz ve aklımızın delili olması niyazıyla, “Haza min fadli Rabbihi”. Rabbimin fazlındandır. Bu vesile ile bu çalışmada İz-Efendi Babamızın maddi-mânevi yardımlarını yanımızda hissettiğimizden, kendisine minnettarız. İz-Efendi Babamız ve gayri de memnun olur, İnşealllah… Okuyabilenlerin idraklerinin açılmalarını niyaz ederim. Herkese başarılar diler, Rabbü-l erbab’ımın “Allah-Cami” Zât ismine sığınır, verdiği imkan ve diğer bütün lütuflarından dolayı hamd ederim.

----------------

Gayret bizden yardım ve muvaffakiyet Allahtandır.

“Murat DERÛNİ EN-NÛR” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 28-12-2024

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

63. İnci mercan tezgâhı

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

 3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

 5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. 1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. 2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. 3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. 5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-Dernek-özel, kitapları ve eşyaları arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetleri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

207-68-Kalem-suresi-

208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

211-Terzi Babam’dan esintiler. Muhtelif konular. 

212-2023-Umre dosyası.

213-1-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

214-2-Gökyüzü İnsanları araştırması. 

215-86-16-Kur-Ker-Yol-Tarık Suresi. 

216-Nusret Tura, yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel.

217-85-17-Kur-Ker-Yol-Burûc Suresi.

218-8-5- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Cem-

219-87-88-18-Ku-Ker-Yol-A’la-Gaşiye-Sureleri.

220-61-19- Ku-Ker-Yol-Saf Suresi. 

221-8-20- Ku-Ker-Yol- Enfal Suresi-Murat.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-Mübarek-geceler-bitirme tezi- 

223-6-33-En’Âm Suresi. Murat-Derûni.

224-9-Tevbe Suresi Şerif Kır. (Ç.H.U.) 

225-10-Yunus Suresi.

226-11-Hud Suresi Nihal Manaz.

227-9-Tevbe Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

228-10-Yunus Suresi Murat Derûni.Cağaloğlu. 

229-2-Terzi Babam’dan esintiler. Selim Çoban.

230-16-34-Ku-Ke-Yol- Murat Derûni.Cağaloğlu

231-15-6-Ku-Ke-Yol- Hicr-Suresi-Cem-Cemali.

232-31-Ku-Ke-Yol-Lokman-Suresi. T.B.

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta’dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

16-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

17-203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi-

18-206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

19-208-Naz-Makamı- İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

11-212-2023-Umre dosyası.

------------------------ 

İslâmın beş şartı kitapları. 

2-Hacc divanı

5-Salât-namaz. Ezan-ı Muhammediyye de bazı hakiktler. 

7-İslâm, İman, İhsan, İkan.

10-Kelime-i Tevhid. 

72-İman bahsi.

104-Hacc Umre hakikatleri. 

198-Ramazan ve Oruç. 

205-Zekât ve İnfak. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6- İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46- İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47- İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48- Fransızca İrfan mektebi:

6-71- Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9- 102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

10-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

11-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

12-199-14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması- İngilizce. 

13-209-4-Lübb-ül lübb-ingilizce çeviri-

14-210-6-Mübarek geceler-İngilizce çeviri- 

------------------------ 

Hakkımızda yapılan yüksek lisans tezi kabul edilmiş kitaplarımız.

53. Hazmi Tura: Marmara Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ilahiyat ana bilim dalı Tasavvuf bilim dalı. Fatma Sena Yönlüer. “2010-İstanbul.

103-Terzi Baba Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyyat fakültesi yüksek lisans tezi. Serkan denkçi. “2019-Bursa”

177- Terzi Baba, Tekirdağ Namıkkemal İniversitesi İlâhiyat fakültesi İlâhiyat bölümü bitirme tezi. “14-İrfan mektebi” tezi. Yavuz Burak Kır. “2019-Tekirdağ.

216-Nusret Tura, Bursa Uludağ İniversitesi yüksek lisans tezi-Yusuf Yücel. “2024-Bursa.

222-Fahrettin-Avan-Sakarya-Üniv-“Mübarek-geceler-“ kitabı bitirme tezi--“2022-Sakarya.

İzmir Namaz-salât tezi Canan Çalışkan, üzerinde çalışılıyor. 

------------------------ 

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

121-122-123-124-125-126-127-128-129-130-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

131-132-133-134-135-136-137-138-139-140-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (232+140=372)

------------------------ 

Terzi Baba ilâhileri. 

Erler demine Nusret tura.

1) Meğer-Kürşat.

2) Candır Allah-Kürşat.

3) Canım Allah-Kürşat. 

4) Boş çevirme ellerimi-Kürşat. 

5) Çözdüm sırrını. Kürşat.

- Diyanet işleri başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi… ↑

- Rahman Rahimin Adıyla şiirinden… ↑

- Diyanet Meali… ↑

- Gönülden Esintiler – Vahiy ve Cebrail - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 11- Sayfa 285… ↑

- İslam şehirlerinde çarşı ve pazar esnafını din kurallarına göre denetleyen görevli, belediye memuru.  ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi- 12 Cilt, Sayfa 382. Hikayenin tamamı için bakınız. ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Lokman a.s. fassı 7. Paragraftan özet olarak. ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi- 12. Cilt, Sayfa 405. ↑

- (Rahman 55/1,2,3,4) ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi- 8. Cilt, Sayfa 589. ↑

- Rahmet-i imtinân: yani ihsan rahmeti Bu rahmet zât-ı ahadiyyede mündemiç olan bilcümle esmâyı, Hakk'ın kendi zâtına olan tecellîsi ile ilminde peyda kılmasıdır. ↑

- Gönülden Esintiler – Fü-Hi-16-Süleyman-17-18-19- – Tasavvuf Serisi 189- Sayfa 285… ↑

- Gönülden Esintiler – Fü-Hi-20-YAHYA-21- Zekeriyya-FASSI – Tasavvuf Serisi 189- Sayfa 190… ↑

- Gönülden Esintiler – Fü-Hi-16-Süleyman-17-18-19- – Tasavvuf Serisi 189- Sayfa 248… ↑

- Gönülden Esintiler –-Fü-Hi-16-Süleyman-17-18-19- – Tasavvuf Serisi 189- Sayfa 14… ↑

- Gönülden Esintiler –-Fü-Hi-16-Süleyman-17-18-19- – Tasavvuf Serisi 189- Sayfa 244… ↑

- Terzi Baba (118) 52-Tûr Sûresinde bu kelimelerin hakîkatına verilen ma’nâ özet olarak şöyledir.

 Satır, satır yazılmış kitap, zahir mertebesi itibarı ile bütün bu âlemdir. Tevhid ehli bir kimse, bu hususta şöyle demiştir. 

 Hep kitab-ı Hakk’tır eşya sandığın,

 Ol okur kim seyru evtan eylemiş. 

--------- 

 Şartlanılmış ön yargı anlayışıyla, eşya zannedilen şeylerin aslı, kendi mertebesi itibari ile Hakk’ın bir kitabıdır. 

--------- 

“yayılmış varak, yaprak” ise bu âlemlerin bir bütün olarak, esmâ mertebesindeki zıt isimleri bünyesinde toplayan, cami isminin bütünlüğünde var olan, esmâ âlemidir. İşte kudret sahibi Allah (c.c.) esmâ âlemini büyük bir varak-yaprak yaparak, isimlerini ma’nâ ları ile birlikte, o varak-yaprak’a yaygın olarak yazmıştır. 

 Bu yaprağın-varak içinde, açık olanlardan biri de “Nusret Babam”dır, ayrıca batınen kendisi de açık bir yaprak-varak’tır. 

 Bu mertebenin insanda ki, yeri ise “esmâ” isimler mertebesidir. Bunları idrak ettiği zaman kişinin kendisi “yaygın-yayılmış” açık bir kitaptır. 

 ↑

- KAYNAK: Fatih Orum, Tasdik Tebyin ve Nesih, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2016, s. 105 vd. ↑

- Terzi Baba (22) Yusuf Sûresi ve Dervişlik Hakîkatleri, Sayfa 50-51… ↑

- Gönülden Esintiler – İnsân-ı Kâmil-Cili-terzi Baba-şerhi - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 114-1-3 - Sayfa 117. ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 11, Sayfa 127… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – 2. Cilt Sayfa 417- ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi- Cilt 1, 1. Beyit özet olarak… ↑

- Gönülden Esintiler –Ölüm Hakkında - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 64 - Sayfa 34. ↑

- Gönülden Esintiler –A’râf Sûresi - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 44 - Sayfa 161. ↑

- Gönülden Esintiler – Gökyüzü İnsanları araştırması - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 213-1- Özet olarak. ↑

- Gönülden Esintiler – Fatiha Sûresi - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 35 - Sayfa 115. ↑

- Gönülden Esintiler – Fetih Sûresi - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 19 - Sayfa 49. ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 12, Sayfa 300… ↑

- Gönülden Esintiler – Fetih Sûresi - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 19- Sayfa 122. ↑

- Bu kitâplar, (73) Celâl, Cemâl, Celâl – (81) Hayâl Vadisinin Çıkmaz Sokakları, (105) Cem’o ve Fark’o dur. ↑

- Gönülden Esintiler – Kurân-ı-Kerîmde- yolculuk -53- Âyetleri ve Tezi Baba - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 131- - Sayfa 47… ↑

- Gönülden Esintiler – Namaz-Sûreleri- - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 69-2 - Sayfa 111… ↑

- Niyazzi Mısri,… ↑

- Gönülden Esintiler – A’yân-ı Sabite Kaza ve Kader - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 78 - Sayfa 135. ↑

- Gönülden Esintiler – Fü-Hi-13- Lut-14-Üzeyir FASSI - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 149 - Sayfa 135. ↑

- Gönülden Esintiler – Ölüm Hakkında - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 64- Sayfa 122. ↑

- Gönülden Esintiler – Bakara Sûresi - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 64- Sayfa 274. ↑

- Gönülden Esintiler – Fatiha Sûresi - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 35 - Sayfa 115. ↑

- Gönülden Esintiler –İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 169-10 - Sayfa 29. ↑

- Gönülden Esintiler – Bakara Sûresi - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 36 - Sayfa 250. (2/131) Rabbi ona “Teslim ol” dediğinde, “Âlemlerin Rabbine teslim oldum” demişti. ↑

- Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Muhammed (s.a.v.) Fassı.. ↑

- Gönülden Esintiler – Gökyüzü İnsanları araştırması - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 213-1- Sayfa 121. ↑

- Gönülden Esintiler – Lübbül Lüb - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 111-4- Sayfa 121. ↑

- Gönülden Esintiler –6 Peygamber (3) Hz. Îbrâhîm - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 24 - Sayfa 37…. ↑

- Gönülden Esintiler –6 Peygamber (3) Hz. Îbrâhîm - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 24 - Sayfa 37… ↑

- Gönülden Esintiler –6 Peygamber (3) Hz. Îbrâhîm - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 24 - Sayfa 49… ↑

- Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. Îbrâhîm - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 24 - Sayfa 50… ↑

- Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. Îbrâhîm - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 24 - Sayfa 99… ↑

- Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. Îbrâhîm - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 24 - Sayfa 51… ↑

- Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. Îbrâhîm - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 24 - Sayfa 55… ↑

- Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. Îbrâhîm - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 24 - Sayfa 176… ↑

- Gönülden Esintiler –Fecr Sûresi - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 52- Sayfa 45… ↑

- Gönülden Esintiler – Yusuf Sûresi ve Dervişlik Hakikatleri - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 22- Sayfa 45… ↑

- Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. Îbrâhîm - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 24 - Sayfa 57… ↑

- Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. Îbrâhîm - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 24 - Sayfa 58… ↑

- Gönülden Esintiler – Fü-Hi-16-Süleyman-17-18-19- - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 189 - Sayfa 84… ↑

- Gönülden Esintiler – 13 ve Hakikati İlahiyye - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 13 - Sayfa 84… ↑

- Gönülden Esintiler – 2001-3-CD-Sohbet Arası Sohbetler - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 137-5- Sayfa 337… ↑

- Terzi Baba Fusûs’ül Hikem Şerhi ve (14) İrfan mektebinden özet olarak… ↑

- Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed s.a.v. - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 61- Sayfa 182… ↑

- Gönülden Esintiler – Celal, Cemal, Celal - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 73- Sayfa 167… ↑

- Gönülden Esintiler – Vahiy ve Cebrail - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 11- Sayfa 286… ↑

- Gönülden Esintiler – Reşahattan bölümler - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 65- Sayfa 171…. ↑

- Her ne hikmetse aradan 10 yıldan fazla geçmesine rağmen bu yazıyı aldığım bu günlerde Fizik tedaviye gidiyorum… ↑

- Gönülden Esintiler – Vahiy ve Cebrail - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 10- Sayfa 97… ↑

- Gönülden Esintiler – BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 127-15-2-- Sayfa 124… ↑

- Gönülden Esintiler – Vahiy ve Cebrail - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 11- Sayfa 290…. ↑

- Gönülden Esintiler – Ölüm Hakkında - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 64- Sayfa 38…. ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin – Terzi Baba Şerhi – Muhammed (s.a.v.) fassı, Ferdiyet himetinden özet olarak. ↑

- Gönülden Esintiler – Vahiy ve Cebrail - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 11- Sayfa 183…. ↑

- Gönülden Esintiler – Gökyüzü İnsanları araştırması - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 213-1- Özet olarak. ↑

- Gönülden Esintiler – Ölüm Hakkında - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 64- Sayfa 35… ↑

- Gönülden Esintiler – Rahmân Sûresi - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 9- Sayfa 20… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 12, Sayfa 233. ↑

- Gönülden Esintiler – Vahiy ve Cebrail - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 11- Sayfa 26… ↑

- “İslam İman İkan” kitabımızda kısaca bahs edildi. ↑

- Gönülden Esintiler – Mübarek Gün ve Geceler - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 6 - Sayfa 85… ↑

- Gönülden Esintiler – Terzi Baba (2) - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 39 – Yazan ve Düzünleyen (Ç.H.U) Sayfa 85… ↑

- Seyyid Muhammed Nur Varidat şerhi. S.141 ↑

- Gönülden Esintiler – Rahman Sûresi - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 9- Sayfa 184…. ↑

- Gönülden Esintiler – Bakara Sûresi - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 36- Sayfa 272…. ↑

- Gönülden Esintiler – Vahiy ve Cebrail - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 11- Sayfa 184…. ↑

- Elmalılı Hamdi yazır “Hak dini Kûr’ân dili” cild 3, sayfa 1525 ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 2, Sayfa 297… ↑

- Gönülden Esintiler – Mübarek Gün ve Geceler - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 6 - Özet Olarak… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 4, Sayfa 421… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 1, Sayfa 421… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 4, Sayfa 376… ↑

- Gönülden Esintiler – Vahiy ve Cebrail - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 11- Sayfa 287… ↑

- Fusûs’ül Hikem, Ahmed Avni Konuk Şerhinin- Terzi Baba Şerhi – İlyas a.s. fassı özet olarak. ↑

- Gönülden Esintiler – Lübbül Lüb - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 111-4- Sayfa 94. ↑

- Gönülden Esintiler – Terzi Baba 7 Biismi has Selâm (13) - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 91 - Sayfa 75… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 5, Sayfa 598… ↑

- Mesnevi-i Şerif – Ahmed Avni Konuk Şerhi – Cilt 11, Sayfa 59… ↑

- (http://www.ihya.org/kavram/kavramlar-ansiklopedisi/dt-617.html) ↑

- (bir şeyin içine başka bir madde) karıştırma, katıştırma. At eti, eşşek eti, domuz eti vs… ↑

- İnternetten alınan bilgi… ↑

- Gönülden Esintiler – Âdem-Fassı_Fusûsu’l-Hikem - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 119_01- Sayfa 133… ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi - 11. Cilt Sayfa 501. ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi - 2. Cilt Sayfa 223. ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi - 4. Cilt Sayfa 189. ↑

- Gönülden Esintiler – Fü-Hi-11-Salih-12-ŞUAYB FASSI - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 186 - Sayfa 5… ↑

- Gönülden Esintiler – Fü-Hi-11-Salih-12-ŞUAYB FASSI - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 186 - Sayfa 9… ↑

- Gönülden Esintiler –İnsan-ı-Kâmil-A-K-C-Cilt-1-kitap-6-şerhi - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 166 - Sayfa 110… ↑

- Dileyenler (14) Terzi Baba İrfan Mektebi kitâbından bu konu hakkında daha geniş bilgi alabilirler. ↑

- Farsça iki kelime olup, seccadede oturan demektir. Şeyhler hakkında kullanılan bir tabir. Bu manada olmak üzere, şeyhe post-nişin (postta oturan) de denir. Şeyhler, tekkelerde seccade veya post üzerinde oturdukları için, bu adla anılmışlardır. ↑

- Aslında son olan olaylardan sonra her iki taraftanda bir hoşnutsuzluk olduğu ortada olan bir durumdur. Ve nihayetinde meydana gelen hadiseler neticesinde bahsi geçen yer kapatılmıştır. ↑

- Gönülden Esintiler – Kurân-ı-Kerîmde- yolculuk -53- Âyetleri ve Tezi Baba - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 131- - Sayfa 47… ↑

- Gönülden Esintiler – 68-Kâlem-Suresi-- Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 207- Sayfa 158… ↑

- Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (2) Hz. Nûh a.s. - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 24 - Sayfa 98… ↑

- Gönülden Esintiler – 6 Peygamber (3) Hz. İbrâhîm a.s. - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 24 - Sayfa 46… ↑

- Gönülden Esintiler – Namaz Sûreleri - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 69-2 - Sayfa 91… ↑

- http://www.matematikciler.com/pi-sayisinda-dogum-tarihiniz/ ↑

- 49 (Şı’ra Yıldızı), 93 (53 ve Necm) 48 (Kevkeb-Kayan Yıldız) ↑

- Gönülden Esintiler – BEN deki TERZİ BABAM ∞ - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 127-15-2- Sayfa 214 …. ↑

- Mesnevi-i Şerif, Ahmed Avni Konuk Şerhi - 5. Cilt Sayfa 473. ↑

- Casim Avcı, “Hilâfet”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1998, C.17, s. 539. ↑

- Gönülden Esintiler – Terzi Baba (1) - Necdet ARDIÇ – Tasavvuf Serisi 12- yazan ve Düzenleyen (Ç.H.U) - Sayfa 257 …. ↑
