# İslâm, İmân, İkân

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/islam-iman-ikan
**Sayfa:** 16

---

Alemde tek kurtuluştur İslâm, Getirdi yüce aleyhisselâm, Uyanlar huzur bulur vesselâm, İslâm ile oluşur muhabbetullah.  Yücelmek iste, yolu iman'dır, Nefs-i'ni gemle sana düşmandır, Venefahtü varlığında can'dır, İman ile asılır sıratullah.  Hakk'tan gelince yüce bir ihsan, Mest olur bunu anlayan insan, Gayriyı çıkannca aradan, İhsan ile belirir ruyetullah.  Sende zuhur bulduğunda ikan, Cümle varlığını odur yakan, İki gözünden aleme bakan, İkan ile bulunur marifetullah.

ÖNSÖZ   Muhterem okuyucum, bu kitapçık bazı kimselerin "iman" hakkındaki söz ve kanaatlerine cevap olarak hazırlanmıştır.   Bilindiği gibi imanın muhtelif mertebeleri vardır, ve sonu da "ikan"dır. Biz müslümanlann en iyi bilmemiz gereken ilk şey'in iman mevzuu olması tabiidir. Ancak ne yazıkki bu ilkeyi genelde alışkanlık ve taklid üzere ilgisiz bir şekilde değerlendirmekteyiz.   ALLAH ile insan arasında zaten mevcud, fakat perdelenmiş olan batındaki ezeli birlik, İslâm ile zuhura çıkmaya başlar, iman ile güçlenir, ihsan ile müşahede edilir, ikan ile de birlik ve teklik tekrar meydana gelir.   İmandan gaye ikilikte, (iman eden ve edilen) yaşayıp Hak'tan ayrı kalmak değil, o yoldan tek'liğe ulaşmaktır.   Cenab-ı Hak'tan cürnlemize gerçek dinimizi anlamaya yetecek zekâ ve gönül genişliği dilerim. (Rabbi zidni ilma).   İlâhi bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı Pirimizin muhterem eşleri Halvai bacı validemizin ve o zamanın dergâhında hizmeti geçmiş bütün hanımefendilerin ruhlanna hediye eyledim.   Sevgili okuyucum. Bu kitabın yazılışında, dizilişinde, basılışında, bastınlışında emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine hayır dua et, ALLAH c.c. gönlünde feyz kapılan açsın.   Necdet ARDIÇ UŞŞAKİ TEKİRDAĞ   Not: Bundan sonraki kitabımız inşaallah Sûrei Rahman ve Rahmanın rahmeti, hakkında olacaktır.

İSLAM, İMAN, İHSAN, İKAN BAHSİ   Euzü billâhi mineşşeytanirraciym. Bismillâhirrahmanirrahiym. Elhamdüllillâhi Rabbil alemiyn, vessalâtu vesselâmu alâ Resulina Muhammedin ve alâ alihi ve eshabihi ecmain. Muhterem okuyucum, evvela Cenab-ı Hak'tan cümlemiz için akıl, fikir, zeka ve gönül genişliği niyaz ederim.  Konumuz İslam, iman, ihsan ve ikan'dır. Bu düşündürücü kelimelerin açıklanmasında Yahya bin Ya'mur'dan, rivayet edilen bir Hadis-i şerifle, yüce kitabımızın 2'inci süresi olan, Bakara süresinin ilk beş ayeti ve ihsan'dan bahseden diğer bazı ayetlerden de yararlanmak istiyoruz. Daha zyade dikkatimizi çeken "İHSAN" kelimesidir. Yahya bin Ya'mur; Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh)dan, o da babası Ömer İbnu'l-Hattab (radıyallahu anh)dan rivayet ediyor. Babam bana şunu anlattı: (Özetle) "Ben Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm)ın yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsayah bir adam yanımıza gelip Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm)ın önüne oturduktan sonra sormaya başladı: Ey Muhammed! Bana İslam hakkında bilgi ver! Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm) açıkladı; "İslam", Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmen, namaz kılman, zekât vermen, Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde  9

Beytullah'a haccetmendir". Yabancı: "Doğru söyledin" diye tasdik etti. Sonra tekrar sordu: "Bana iman hakkında bilgi ver!" Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm)açıkladı: Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Kadere yani hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna da inanmandır! Yabancı yine: "Doğru söyledin!" diye tasdik etti. Sonra tekrar sordu: "Bana ihsan hakkında bilgi ver!" Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm) açıkladı: "İhsan" Allah'ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah'a ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de 0 seni görüyor." Adam tekrar sordu: "Bana kıyametin ne zaman kopacağı hakkında bilgi ver!" Haz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm) bu sefer "Kıyamet hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha fazla birşey bilmiyor" karşılığını verdi. Yabancı: "Öyleyse kıyametin, alâmetinden haber ver!" dedi. Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm) şu açıklamayı yaptı. (Bir cariyenin efendisini doğurması, yalın ayak, üstü çıplak, fakir, davar çobanlarının yüksek binalar yapmada yarıştıklarını görmendir."  Bu söz üzerine yabancı çıktı gitti. Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm) Ey Ömer, su- al soran bu zatın kim olduğunu biliyor musun? dedi. Ben; "Allah ve rasulu daha iyi bilir" deyince şu açıklamayı yaptı: "Bu Cebrail aleyhisselâmdı. Size dininizi öğretmeye geldi: dedi" "ilâ ahır" (1) .  Çok büyük anlam ve incelik taşıyan bu hadis"e "Cibril hadisi"de denmektedir. Aziz kardeşlerim. Yukarıda "hadis" içinde geçen "ihsan" "Allah'ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah'a  (1) Kütüb-i sitti C.1, Sahife 50, 15. No. Hadis  10

ibabet etmendir. Sen O'nu (şimdilik) görmesen de o seni görüyor, bilincine mutlaka erişmemiz gerekmektedir. Allah'ı bilmek, müşahede etmek konusunda aşılması gereken üç önemli merhale vardır. Bunlardan l'incisi Allah' bilmek yani Allah'ın var olduğunu bilmektir. 2'incisi Allah'ın nasıl bir varlık olduğunu daha geniş şekilde anlayarak bilmek, iman etmektir. 3'üncüsü ise Allah'ı müşahede etmeye yolun açılışını bilmektir. Böylece müşahede, "şahit olma" olgusuna yol açar ki bu da "eşhedü" kelimesiyle manâsını bulur.  Cibril hadisindeki "ihsan" sorusu ya da konusu biraz daha şûmullendirilirse şu eklemleri yapmak gerekecektir: İhsan kelimesinin biri fiziksel yaşamdaki zahiri yani maddi, görünür mertebede, diğeri de batınî yani manevî, ibret ve irfan bakımından olmak üzere iki anlamı vardır.  Bunlardan maddî mertebedeki zahirî anlamı ihsan vermek, lütfetmek, elindeki ile karşısındakine yardım etmektir. Manevî mertebedeki batıni anlamı ihsan (ise) Allahü tealâyı görememekle birlikte onun tarafından görüldüğünü bilmek ve bu şekilde düşünmek demektir.  İşte bu nüansı yakalayan kimse Cenab-ı Allah'a giden yolun başlangıcını bulmuş olur. Cibril hadisindeki özellik bu hususu vurgulamakta ve bizlere bütün açıklığı ile sergilenmektedir.  Şimdi, namaz kılmakta olan kişinin Cenab-ı Allahı görmesi veya Cenab-ı Allah tarafından görülmesi olayına şöyle bir şekilde yaklaşalım.  Genelde bir kişi, diğer bir kişiyi veya bir şeyi görüyor- sa hedef tutmuş demektir. Bu takdirde o görünen kişinin veya şeyin de kendisini görmesi gerekir. Ya da daha ihtiyatlı bir ifadeyle, burada görebilirlik hükmü geçerlidir. Ancak genelde böyle olmakla beraber çeşitli sebeblerle hedefler kitlenemeye bilir. Bunun pek çok sebebleri olabilir. Hatıra gelebilen olasılıklar; a) kişinin gözündeki gözlük  11

uygun değildir. b) gözde katarakt, miyop, hipermetrop veya astigmat rahatsızlığı vardır, c) hava kararmış veya sisli olabilir, d) göz kapağı kapalıdır, e) kördür v.s. Bu varsayımlara daha pek çokları eklenebilir. Ama inkârı mümkün olmayan bir gerçek vardır ki o da Allah-ı azimüşşanın bizleri ve her şeyi her daim görmekte oluşu- dur. İşte biraz evvel ifade ettiğimiz hedef kitlenmesi olayı Allah c.c. tarafından gerçekleştiğine göre, bizlerin de O'nu görebilirlik hükmü gereğince görmemiz icabeder.  İnsanlığın ezeli arzusu olan, Allah-ı görmek sırrının kapısı, ihsan ifadesindeki gizli manâ ile aralanmıştır. Ama buna rağmen o kapıdan girerek O'nu göremiyorsak yukarda sıraladığımız veya daha sıralayamadığımız hallerle malülüz demektir. İşte başlangıçtan beri "İhsan" nedir? Ne demektir? diye açmaya çalıştığımız konunun önemi şimdi biraz daha artmıştır sanırım.  İlerdeki bölümlerde "İhsan" ile ilgili izahatımıza devam edecek olmakla beraber başlangıçta bu konu için yararlanacağımızı söylediğimiz Bakara suresinin ilk ayetlerine değinelim.  Bakara suresi, bilindiği gibi Kur'an-ı Keriym'in 2'nci suresidir. İçerisinde Hz. Musanın inekle ilgili bir hikâyesi bulunduğundan Bakara yani inek suresi diye adlandırılmıştır. Bak-Ara şeklinde telâffuz edilmesi halinde bizleri başka bir gerçekle karşı karşıya getiren bu sure, sanki okuyucuyu ikaz etmekte, başından sonuna kadar bak-ara demekte hatta daha geniş manasıyla da bütün Kur'an-ı Keriym-i başından sonuna kadar bakıp aramamız istenmektedir. Yoksa onu süslü, işlemeli muhafazalara koyup duvarlara asmamız tabii ki değil. Bakıp aranılacak bir kitabın öncelikle açılmasının gerekeceği pek tabiidir. Açma olgusu da işte "Fatiha" suresiyle, açmak manasına gelen "Fatiha" kelimesiyle yerine getirilmektedir. Te-  12

sadüfle açıklanamayacak bu oluşumlann hatırlanmasından sonra Bakara suresinin ilk ayetlerine şöyle bir göz atalım. "Elif Lam Mim" (Sûre 2 Ayet 1) huruf-u mukattaa diye tabir olunan, bugünkü bilgilerimizle açıklayamadığımız bu harfler Kamil insanın isimlerinden bir isimdir. Bunlardan ( ) elif Ahadiyet mertebesini, ( ) Lam Lâhut mertebesini, ( ) mim de makam-ı Muhammediyi temsil ediyor. Ayrıca bir bakıma bu alemlerin koordinat noktalarınıda belirtmektedirler.  Elif dediğimiz zaman - eski bilgilerimizi tazelemeye çalışırsak - bunun 12 noktadan oluştuğunu, ilk 7 noktasının ettur-u seb'a (yedi tur) denilen nefsin 7 mertebesini, sonra gelen 5 noktanın da hazarat-ı hamse (beş hazret) mertebesini ifade etmekte olduğunu hatırlanz(2). Cenab-ı Allah'ın elif, yani Ahadiyyeti ile tenezzülünden sonra Lâhut alemini, diğer bir ifad /le Vahidiyet ve sıfat alemlerini, sıfat alemi de bu alemleri meydana getiriyor. Böylece hakikat-i Muhammedi bütün mertebeleriyle zuhura gelmiş bulunuyor. Bu bakımdan elif, Lam, mim'in her biri ayn bir kitap; Kur'an-ı Keriym'in kendisi bir kitap, İnsan-ı kâmil dahi bir kitaptır. "Zalikel kitabü la raybe fi- hi hüden lilmüttekın" (Sûre 2/Ayet 2) "Bu o kamil kitap- tır ki ALLAH tarafından gönderildiğine şek ve şüphe yoktur. Takva sahiplerine (şirk, günah, ve kötülüklerden korunanlara, ALLAH'tan korkan, .sakınan ve gereği gibi kulluk edenlere) hidayettir, yol göstericidir."  Buradaki ittikayı yani sakınmayı manevi yönüyle yorumlamak, kendi varlığının hakikatinin, Hakk'ın hakikati olduğunu unutmaktan sakınmak, gaflete ve nefsaniyetine yenik düşmekten sakınmak, varlığındaki mevcudun bizatihi Hakk'ın varlığı olduğunu idrak ederek hayatını sürdürmek şeklinde anlamalıdır.  (2) Irfan mektebi adlı kitabımııda anlatıldı.  13

"Ellezine yü'minüne bilgaybi ve yükımünessalâte ve mimma razeknahüm yünfikun" (Sûre-2 Ayet 3) Evvelâ bunu, hemen bütün Kur'an-ı Keriym'lerin Türkçe açıklamalarındaki izah şekliyle tercümesini yapalım ve sonra da bu izahlardaki bir eksikliği ve hemen de çok önemli bir eksikliği dile getirelim. Genelde bu ayet "O takva sahipleri, yani ittika edenler, sakınanlar ki gaybe iman edenler ve namazı dosdoğru kılanlar ve onlara verdiğimiz nimetlerden, rızıklardan ALLAH yolunda sarf ederler, şeklinde açıklanmaktadır. Ve ilk okumada da ne demek istendiğinin anlaşıldığı sanılır. Oysa ki burada küçücük bir takı ile oynayarak manâ başka bir zemine kaydırılmaktadır.  Arapçada "be" takısı, "ile" "birlikte" lik anlamında kullanılır. "Bil gaybi" deyince de, "gaybı ile" diye tercüme edip "gaybı ile iman ederler" demek yerine, cümle düşüklüğü yapıldığı zannı ya da gayba imanın daha inandırıcı bulunması nedeniyle "gayba iman ederler" şeklinde tercümelerle karşılaşılmaktadır.  Eğer "gayba iman ederler" denmek istenseydi "yü'mimüne bil gaybi" yerine "yü'minünelgaybe" denirdi. Demek ki burada yüce ALLAH'ımız tarafindan vurgulanmak istenen sadece "gaybe iman" değil kişinin kendi gaybı ile iman ve gaybı tasdik söz konusudur.  Az yukarıdaki izah tarzı ALLAH'ın gaipte olduğunu düşünenler için doğrudur. Ama... acaba... ALLAH cc gerçekten sadece gaipte midir? "ALLAH'u nurussemavati vel ardı" (Sûre 24/Ayet 35) "ALLAH c . c . göklerin ve yerin nurudur" "Velillâhil meşriku vel mağribu fe eynema tüvellu fesemme vechullahi, innellahe vasiun aliym" (Sûre 2 Ayet 115)  14

"Doğu da batı da ALLAH'ındır c.c. nereye dönerseniz ALLAH'ın vechi orasıdır. ALLAH c.c. herşeyi kaplar ve herşeyi bilir: "Bunlar ve benzeri birçok ayetler ALLAH'ın c.c. sadece gaipte olmadığının açık ifadeleridir. "Alimül gaybi veşşehede" (Sûre 59 Ayet 22). "O, görüleni de görülmeyeni de bilendir." Dendiğinde alemlerin; biri gaip alemi, diğerinin de şehadet yani müşahade alemi olmak üzere iki türlü olduğunu öğreniyoruz. Eğer bir şey görülmüyor veya görülemiyorsa ona iman söz konusu olabilir. Ama görünüyorsa ona iman edilmez, şahitlik edilir veya müşahede edilir. İşte cennet, cehennem, alın yazısı, melekler, arş, sırat köprüsü, mahşer v.s gibi varlıklara iman söz konusudur. Ama maddi olan varlıklara şehadet edilir, müşahede edilir. Peki "Eşhedü en lâ ilâhe illâllah" deyince ne oluyor? Yani "ALLAH'tan cc başka ilâh olmadığına şahidim" dediğimizde, yukarda gaiplik ve şahitlik diye vasıflandırdığımız hallerden ikincisini yani görüyormuşçasına şahit olma halini kabüllenmiş oluyoruz. Eğer o niyetle söylemesek "şahidim" yerine "iman ediyorum dememiz gerekecekti.  Alemler bazındaki bu gaiplik ve müşahede, aynen insanlar için de geçerlidir. Her birimizin eti, kemiği, derisi, saçı zahirimiz yani şehadet alemimiz; ruhi durumumuz, aklımız, nefsimiz, gönlümüz de gayb alemimiz olmaktadır. Her halükârda gerçek olan şudur ki müşahede alemi —insanın kendisi dahil— sınırlı yani sonlu, gaip alemi —yine insanınki dahil— sınırsızdır, sonsuzdur. Bütün bu anlatılanları bir cümle ile özetlersek gerekirse diyebiliriz ki; iman gaybedir, şehadete iman gerekmez. Bu bakımdan eğer biz bu alemde Hakem varlığını müşahede ediyorsak imana gerek kalmıyor, iman düşüyor, iman görevini yerine getirmiş müşahedeye dönüşmüş oluyor.  15

Belirli çalışmalar ve riyazatları sonunda Hakk'ı müşahede edemeyip ALLAH'a hâlâ iman yollu yaklaşmaya çalışıyorsak ondan epeyce uzaktayız demektir. Hazır olana iman garip bir iştir. Ama eğer biz ALLAH'ı müşahade etmeden "Eşhedü" kelimesini söylüyorsak, affınıza sığınarak biraz yalancı ve gaflet ehli olmuyor muyuz? Bizler bu âleme Cenab-ı ALLAH'ı müşahede etmek ve onu tanımak için gönderildik. Yoksa Hak tealâ bizleri es- ma aleminde bırakırdı. Yani ruhlar aleminde kalırdık. Oradan da cennete veya cehenneme gönderilirdik. Demek ki bizler zahirimizle şehadet aleminin ve orada rabbımızı müşahede ediyoruz. Gaybımızla da Hakk'ın varlığını gayb aleminde idrak ediyoruz. Neticede bunu başarabilen veya başaramayan yine insanın kendisi oluyor. Yani kendini bilen, nefsini bilen, Rabbini de bilmiş oluyor, Efendimizin buyurdukları gibi. "Men arefe nefsehu fekat arefe rabbehu" "Kim ki nefsine arif oldu o ancak rabbine arif oldu." Ayetin "gaybe iman" veya "gaybı ile iman" diye çevrilen bölümünün kısa izahından sonra "Namazlarını dosdoğru kılarlar" ifadesini ele aldığımızda bunun da biri zahiri, diğeri batıni iki anlamı bulunduğunu görüyoruz. Zahiri anlamda namazın kılınışı sırasında "tadil-i erkân"a (namazın hareketlerinin düzenli olması) uyulması gerektiği vurgulanmaktadır. Namazın şekli olarak dosdoğru bir şekilde nasıl kılınacağı çok önemli bir husus olmakla beraber, batıni yönden düşüncedeki fikirdeki doğruluk da bir o kadar, belki de daha fazla önemlidir''. Gerçekten istediğimiz kadar namazın rükünlerine tamamen uyalım, elimizi, ayağımızı, yani dışımızı düzgün tutalım, ama ya içimiz eğriyse, düşüncelerimiz başka yerlerde ise namazımızın sıhhatinden emin olabilir miyiz? Ayetin devamında  (3) Salât, Namaz kitabımızda izahat verildi.  16

"Ve onlara verdiğimiz nimetlerden, rızıklardan yerli verince infak ederler" mevcuttur. Demek ki nafaka verecek kadar bir varlığa sahip olan bir müslüman, bu rızkından diğer ihtiyaç sahiplerini de rızıklandıracaktır. Bu rızık maddi olabileceği gibi kendini tanıma bilgisi, Marifetullah bilgisi gibi manevi yönleri de olabilir. Çünkü verilen bu çeşit bilgide ruhun rızkını temin etmiş oluyor ki bu ebedi bir rızıktır. Karnı doyan bir kimsenin bir kaç saat sonra acıkması mukadderdir. Ama Marifetullah olan rızık ebedi olarak verilmiş veya kazanılmış rızıktır. "Vellezine yü'minüne bima ünzile ileyke vema ünzile min kablike, ve bil ahiratihüm yükınüne" (Sûre 2 Ayet 4) Yani "Onlar sana indirilen Kur'an'a senden önce indirilen kitaplara iman ederler ve ahireti şeksiz bilirler." Buradaki "iman" kelimesininde biraz açılmasında fayda vardır. İman'ın; taklidi iman, tahkiki iman, ve yakin "ikan" olmak üzere birbirini takip eden 3 aşaması vardır. Bunlardan taklidi olan iman aileden, yakın çevreden, okuldan v,s den genelde daha çocukken işitilerek öğrenilir. Böylece kişide, ALLAH'ın varlığı ve bilinci oluşmaya başlar. Yaş ilerledikçe düşünce ve idraktaki gelişmeye paralel olarak çevredeki varlıklar müşahede edilmeye başlanır. Bunların varoluşları, yaşam ve gelişme tarzları, bir süre sonra şekil değiştirmeleri dikkati çeker. Sebep sonuç ilişkileri kurulmaya başlanır. Bütün bu oluşumların kaynağının bulunması, ALLAH bilincini iyice geliştirir. Bütün bu çalışmalar, insanın tahkik safhasını oluşturur. Bundan da ileri gidildiğinde "ikan" denilen "yakin" mertebesine ulaşılır, varlığın hakikatine vakıf olunur. Gaybe, iman ile yaklaşılır, müşahede de ise şehadet edilir. Yani gözle görülene şahitlik, görülmeyene de iman edilir.  17

İmandaki 3 safhayı Kur'an-ı Keriym'le somutlaştırırsan birinci haldeki yani taklidi iman safhasındaki kişi "evet bu Kur'an-ı Keriym'dir der ve öperek başının üzerine koyar, hörmet eder ve bir köşeye bırakır. İkinci halde- ki yani tahkiki iman safhasındaki kişi Kur'an-ı Keriym'i alır, açar, okur, hükümlerini yerine getirmeye çalışır yapabildiği kadarını yapar hayli gayret sarfeder. Üçüncü haldeki yani ikan, yakıyn safhasındaki kişi imanı, imanı demeyelim de iman üstü yaşamı, hadis-i şerifte belirtilen "el insan-ü vel kur'an-ü tev emanü" dedikleri hakikatin zuhura çıkmasıyla olur. Yani "insan ve kur'an bir(4) batında doğan ikiz kardeş gibidirler" tabii ki buradaki batın, insanın zahiri için ana rahmi, batınî yönü ve Kur'an-ı Keriym için ise "Bismillâhirrahmanirrahiym" deki Rahman'ın rahmidir, yani "Ulûhiyettir" . Hakkın zatından doğmak yani (zuhura gelmek) nedeniyle ikiz kardeş olan Kur'an ve insandan; Kur'an-ı Keriym'e ALLAH'ın kelâmı kelâmullah denmesine karşılık insana da habibullah, ALLAH'ın habibi ve "Kur'an-ı natık" yani "konuşan Kur'an" denmektedir. Sen ona korkma de kur'an-ı natık, gönül kâ'besine gir ol mutabık, devreyle ol kâ'benin etrafını, devrederler bir gün gelir şems-i zatını. Şehadet aleminde zuhura gelen bu iki zati tecelli iman yoluyla birbirlerine yaklaşıp hakikatlerini idrak ederler, böylece (lika) mülâki buluşma yakıyn meydana gelmiş olur. Yakıyn mertebesinde imandan söz edilemez, çünkü iman ikiliği gerektirir. Biri iman eden, diğeri de iman edilen olmak üzere.  (4) Lübb-ül özün özü, Sayfa 30.   18

Halbuki tasavvufta tevhid yani birlik esas olduğuna göre bu ikilik ne şekilde tekliğe indirilecektir? Bir düşünürüm "çık aradan, kalsın yaradan" diye çok derin ve özlü bir sözü vardır. Yani kulun kendisini idrak mertebesinde aradan çıkarması gerekmektedir. Bu takdirde "kul" var zannettiği kendi varlığını, kafasındaki, zihnindeki izafi benliğini, nefsi benliğini ortadan kaldırabilirse ortada sadece "İlâhi benlik" kalacaktır.  İşte bu bakımdan gerçek tevhide ulaşılınca iman düşmektedir. İman ile hareket etmeye çalışılıyorsa ikiliğin hüküm sürdüğü bir yaşam tarzına devam ediliyor demektir. Ancak burada özellikle belirtmek gerekir ki, kişi, kendi bulunduğu yeri bilmeli, derecesini aşan durumlara tevessül etmemeleridir. Zira zemin kaygandır, klavuzsuz yola çıkılmamalıdır. Meselelerin iyi anlaşılması ve yerinde değerlendirilmesi lâzımdır, şeriat ve tarikat mertebelerinde mutlaka iman vardır, hakikat ve marifet mertebelerinde ikan meydana geldiğinden iman kendiliğinden müşahedeye dönüşmektedir. Devam ediyoruz "Ve bil ahirati hüm yükınün "Yani" ahirete de yakın bir imanla iman ederler." Diye çevirebileceğimiz ayetin son bölümünde "yakıyn ifadesiyle yaklaşırlar ve öyle müşahede ederler" de diyebiliriz. Yani Hazret-i Rasulüllahın Kur'an ve hadis- lere dayanarak bildirmiş olduğu ahiret hukukunu sanki görüyorlarmış gibi yakıyn olarak müşahede ederler.  Şurası bilinmelidir ki yakıyn bilgisinin dışındaki bütün bilgiler naklidir. nakledilen bilgilerle sağlanılan yakınlığa, "bilmel yakın" denilirse bunun da ilerisi, "ilm-el yakıyn, ayn-el yakıyn, ve Hakk' -el yakıyn olmak üzere 3 aşaması vardır. Bunlardan ilm-el yakıyn, konuya akliyle, bilgisiyle, ruhuyla o bilgiye varmak özüne ulaşmak demektir. Kısacası ilimle yaklaşmaktır. Ayn-el yakıyn, görerek yaklaşmayı ifade eder. Hakk-el yakıyn ise bilginin sahibi olmak, kendisi olmak demektir. Buna şekeri misal gösterirsek: Birincisi şekeri tarif etmektir. İkincisi şekeri  19

tatmaktır, yemektir, görmektir. Üçüncüsü de şekerin kendisi olmaktır, yani şeker olmaktır. İşte ayette bahsedilen yakıyn, (yakın) değil, gerçek yakıyn hüve hüvesine o olmaktır. Ariflerden birisine "yakıyn nedir"? diye sorulduğunda "el yakıynü hüvel Hak" yani "O Haktır" cevabını vermiştir. Böylece ahireti de yakıyn haliyle yaşamaktadır her an ölecekmiş gibi yaşamaktır. Yaşantısını bu düzen üzerine oturtmuş olan kimseler yani yakıynlar müşahade ehlidirler, her şeye o mertebeden değerlendirirler.  5'inci ayete geldiğimizde "ülâike alâ hüden min rabbihim ve ülaike hümül müflihun" yani "işte bu vasıfta olanlar Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve ancak onlar felâh bulmuşlar, kurtuluşa ermişlerdir." Genel anlam bu olmakla beraber, yani namazını dosdoğru kılıp, kötülüklerden korunup, günahlardan kaçındıktan ve sevaplarını çoğalttıktan sonra ALLAH'a iyi bir kul olma yolunda kendilerini kurtarmışlardır.  Batıni manâda felâh bulmak ise kişiyi nefsinin tasallutundan, nefsi benliğinden, birimsel benliğinden, izafi benliğinden kurtararak yerine Hakem kaim olmasını sağlamaktır. Diğer bir ifadeyle kişi beşeriyetinden kurtularak Ulûhiyetine yükselmesi ve huzura kavuşmasıdır. Rabbimizin, gerçek ismi "Ebrahem" yani "halkın babası" anlamına gelen, batılıların ise "Abraham" olarak telaffuz ettikleri Hazret-i İbrahim'e şu hitabını hatırlayalım. "İz kale kehu rabbuhu eslim, kale eslemtü lirabbilalemin" (Sûre 2 Ayet 131) .  "Rabbi ona: "Teslim ol" buyurduğunda. "Alemlerin Rabbine teslim oldum" demişti. Bu hitapta Hazret-i İbrahime "Rabbine teslim ol" buyuruluyor. Daha açıkçası bütün varlığınla bana teslim ol, beni vekil kabul et, senin kefilin olayım deniyor. Hazret-i İbrahim'in cevabı hemen "Eslemtü lirabbilâlemiyn" oluyor. Yani "ben alemlerin  20

rabbına teslim oldum" diyor. Ama bu teslimiyetin çok önemli bir özelliği var. Şöyle ki; "İnni veccehtü vechiye lillezi fatarassemavati velerda hanifen vema ene minelmüşrikiyn" (Sure 6 Ayet 79) Yani "Ben vechimi öyle bir veche karşı tuttum ki o vecih, semavat ve arzı fıtratı üzere halk etmiştir. Ve ben de şirk ehli değil, tevhid ehliyim. Burada şirkten bahsedilmesi, muhtemelen babası Azer'in put yapan birisi olduğunun vurgulanması içindir.  İnsanların puta, taşa, güneşe, hayvana v.s. ye tapmaları kaba manasıyle şirki oluşturuyor. Halbuki bir de peygamberimizin "ben ümmetimin gizli şirkinden korkanm" diye buyurduklan gizli şirk olayı var. Yani semavat ve arz içindeki varlıkları ayrı birer varlık olarak görmek veya düşünmek. İnsan, zihninde Hakk'ı bir tarafa, diğer varlıkları başka bir tarafa veya taraflara koyarsa zımmi olarak Hakk'tan başka varlikların mevcudiyetini kabullenmiş olur ki işte korkulan ve insan-ı imanda zayıflatan bu şirk, gizli şirktir, yani ALLAH'ın varlığının yanında veya karşısında veya ötesinde başka varlıkların bulunduğunu kabul etmektir.  Hâlbuki "Hüvel evvelü, vel âhiru, vezzahiru, vel batın, ve hüve bikülli şey'in aliym" (Sure 57 Ayet 3) yani o hem evveldir, hem âhırdır, hem zahirdir, hem bâtındır, ve o her şeyi bilicidir, dediğimizde, Cenab-ı ALLAH'ın hem evvel, hem âhır, hem zâhir, ve hem bâtın, ve de her şeyi bilici olduğu bildiriliyorsa, o hâlde Hakk'dan başka bir varlığın mevcudiyetinden bahsetmek mümkün müdür?  İşte bu gerçeği ilk idrak eden kişi "hanif' yani tevhid ehli Hazret-i İbrahim'dir. Böylece ilk defa tevhid-i efal bilinci oluşmuş ve bundan da lâ faile illâllah hükmü kaynağını bulmuş oluyor. Makam-ı İbrahim'in ileri safhalarına gelindiğinde ise Cenab-ı Hak bu defa kullarına "Belâ men esleme vechehü lillâhi ve hüve muhsinün" (Sure 2 Ayet 112) yani, iyi bilin  21

ki kim vechini ALLAH'a teslim ederse ona ihsan olunur, diye hitabetmektedir. Burada "vechini" ifadesi yüzünü, alnını, kaşını, gözünü v.s. gibi dar manasıyla yorumlanırsa çok sathi kalınmış olur. Oysa ki vecih kelimesinin başka anlamları da vardır. Yani kişi, Hakk'a sadece bedeni ve uzuvlarıyla değil; bilgisiyle, ruhuyla, özüyle, nefsiyle hepsiyle birlikte yönelmeli ve tüm varlığını O'na teslim etmelidir. işte bu kimseye "muhsin" denilir ki "ihsanı alan" "ihsan edilen" anlamını taşır.  Mevzuumuzun başında İslam, iman, ihsan ve ikan derken Marifetullah yani Allah bilgisinin ve müşahedesinin, peygamber bilgisinin hakikat-i Muhammedî bilgisinin özü bu "ihsan" kelimesinde yatmaktadır. Bu durumda vechini Hakk'a teslim eden kişiye "muhsin" dendiğine göre, o kişiye ihsan olunmuş demektir. Olaya tersinden yaklaşıldığında, eğer bir kimse muhsin değilse yani ihsan olunmamış ise, o kimse vechini Hakk'a teslim etmemiş demektir. Burada ihsan'ın bir özelliğini belirtmekte fayda vardır. Vechin Hakk'a teslimiyeti devam ettiği sürece Zat'tan yapılan ihsan devamlı bir şekilde çoğalarak artar. Çünkü ihsan olunan da devamlı bir kapasite genişlemesi olur. Ve bu alış veriş devamlı inkişaf eder. Halbuki babamızdan, annemizden, dedemizden intikal eden ihsanlar, milyonlar, milyarlar dolayısıyla da muhsin oluyoruz ama, onların yaşamının bitiminde ihsanları da son buluyor.  Yaşantısını ibadetlerle, sohbetlerle, zikirlerle, tefekkürlerle renklendirerek sürdüren kişi bu defa "İnne rahmetellahi karibün minel muhsinin" (Süre 7 Ayet 56) hitabına mazhar olur. "Yani ALLAH'ın rahmeti ancak Muhsinlerden gelir" Dikkat edilirse bu ayet-i kerime ALLAH'ın rahmetinin nereden geldiğini çok net bir şekilde ifade ediyor. Tabiiki ALLAH'ın (genel) rahmeti gökyüzünden, sağdan, soldan, hocalarımızdan, alimlerimizden, sanatkârlarımızdan, tabiat ismini verdiğimiz bu varlık zuhurlarından, her yerden gelmektedir, ancak burada bahs edilen  22

genel rahmet değil, (ilâhi ve zati) rahmettir ki; o da ancak ve ancak en kısa yoldan muhsin kişilerin gönüllerinden talip kişilerin gönüllerine gelmektedir. İhsanla ilgili başka bir ayet-i Rahman suresinde görüyoruz. "Hel cezaül ihsanü illel ihsanü" (Sure 55 Ayet 60) Yani "ihsanın cezası ancak ihsan değil midir?" Buradaki ceza kelimesinin anlamı, genelde kullanmaya alıştığımız ceza kelimesinden çok farklıdır. Ceza, arapçada karşılık, her hangi bir şeye karşılık, eşdeğer bir karşılık anlamına gelmektedir. Yüce ALLAH bir ayet-i kerimesinde "Ceza ühüm inde Rabbihim cennatü adnin tecri min tehtihel enharu halidine fihe ebeden" (Sure 98 Ayet 8) . Yani "Onların Rabları katındaki mekâfatı, içinde temelli ve sonsuz kalacakları, içlerinden ırmaklar akan adn cennetleridir." gibi veya "cehennemle cezalandıracağı" gibi.  Burada da ihsan'ın karşılığının yine ihsan olacağı ifade edilmektedir. Yani muhsin olan bir kimse, muhsin olduktan sonra vermeye başladığında yaşamı ihsana dönüşmüş oluyor. İhsan sahibi oluyor. Verebildiği kadar veriyor, bunun karşılığında da alabildiği kadar alıyor ve bu hal süreklilik kazanıyor. Bu yaşantı içersinde artık kişi "Eşhedü en lâilâhe illallah" dedigi zaman gerçekten müşahede sahibi oluyor ve imana ihtiyacı kalmıyor. İman saf- hasını yaşayan kişi, aslında kesret aleminin ehlidir. Çünkü iman olgusunda daha evvel de belirttiğimiz gibi biri iman eden, diğeri iman edilen . olmak üzere iki varlığın mevcudiyeti sözkonusu olmaktadır. "Eşhedü en lâilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden Resulüllah" diyen kişi bunu gerçek mânâsıyle söylüyorsa o artık iman safhasını aşmış, gaibliği geride bırakmış, kesretten kurtulmuş, Vandeti bulmuş, müşahede ehli olmuştur. Ve yine başka bir ayet-i kerime de "Ve eşhedehüm alâ enfüsihim"(Araf 7/ 172) buyurulmaktadır. Yani "kendi ne-  23

fisleri üzerine şahit olurlar" denmektedir. İman ederler denmemektedir. Eğer nefisleri üzerine iman ederler denseydi kişinin bu kadar terakkiden sonra yeniden dersine l'inci sınıftan başlaması gibi olurdu. Oysa ki ihsan- muhsin dönüşümü yukarıda belirtildiği gibi sonsuza kadar kapasite artışını içerir. Müşahede halinin zirvesini ifade eden şu ayet bütün bu anlatılanlar' ne güzel özetlemektedir. "Şehidellahu ennehu la ilahe illa hu" (Sûre 3 Ayet 18) ALLAH şahittir ki ALLAH'tan başka nah yoktur, ancak ALLAH vardır. Sözümüzü bitirmeden evvel konumuzun başlangıcında Cibril Hadisinde yerini alan "İslam" kelimesini de bir nezbe açmakta fayda görmekteyim. İslam selâmdan, selâmetten, teslim olmaktan kaynaklanan bir kelimedir. ALLAH'ın birliğine inanmak ve O'na şirk koşmamaktır. İslam dininin zahiri "şeriat-ı Muhammedi; batını ise hakikati Muhammedi'dir". ikisini birlikte yürütmek ise kemalâttır. İslam aynı zamanda Adem A.L'dan Muhammed A.L.'na kadar bir semavi sistemin ismidir. Cenab-ı Hakk; İbrahimiyet, Museviyet, İseviyet, Muhammediyet diye ayrı ayrı dinler vazetmemiştir. Allah'ın indinde (yanında) din İslâmdır. Onun için Kur'an-ı Keriym de "İnneddine indellahil islam" (Sure 3 Ayet 19) denmiş- tir. Allah'ın indindeki (yanındaki) din islam olmakla beraber, acaba kulun indindeki din nedir, nasıldır? İşte Museviyet, İseviyet vs. dinler bu safhada ortaya çıkmaktadır. Çünkü kul, zahir hali daha kolay benimsemekte ve her kitap sahibi peygambere ayrı bir din ismi yakıştırmaktadır. Hazret-i İbrahim'in getirdiği tevhid-i eni hukunu, Hazreti Musa'nın getirdiği tenzih hukukunu, Hazret-i İsa'nin getirdiği teşbih hukukunu, Hazret-i Muhammed'in getirmiş olduğu tevhid ve vandet hukukunu, üm-  24

metleri, peygamberlerinin isimlerine izafeten İbrahimilik, Musevilik, İsevilik, Muhammedilik olarak isimlendirmişlerdir ve böylece kulların yanındaki dinler ortaya çıkmıştır. Halbuki ALLAH birdir ve ayette belirtildiği gibi indindeki (yanındaki) din de "bir'dir, o da İslâmdır. Adem A.L. ile başlayan ALLAH'ı c.c. bilme ve bulma olgusu Hazret-i Muhammed A.L. ile kemale erdi, o yüzden son peygamber olmuştur. İlahi sırları zuhura çıkarmış gizli bir ey bırakmamıştır, yeter ki biz kulak, göz, gönül ve akıl ayarlarımızı güzel yapalım, ayarı bozuk cihaz gerçekleri yansıtamaz. Kur'an-ı Keriym peygamberler kıssaları ile bir hak yolcusunun seyr-i sülük'unu nasıl yapacağını çok açık bir şekilde göstermektedir. Bir arif kişinin nezaretinde yeterli sürede 10-20 sene arası olabilir, istisnalar hariç, bazen daha kısa veya daha uzun da olabilir. Kısaca özetlersek gafletine teybe edip mertebei Ademiyyette venefahtü ile şuurlanmaya başlayan kişi nefs temizliğine yönelir, kendini anlamaya başlar Hakk'a teslim olmaktan başka çaresinin olmadığını idrak eder. Teslimi külli ile teslim olur, daha sonra vechini (bütün varlığını) Hakk'a teslim eder bunun karşılığı ihsandır, Cibril hadisinde bu olgu çok muhteşem bir şekilde ifade edilmiştir. Benlik perdesinin kalkmaya başladığı ilahi zatı müşahedeye dönük oluşumların yer aldığı bir mertebedir.  Mertebei İbrahimiyette dostluk hullesini giyer gerçek tevhide ulaşır. Mertebei Museviyette eymen vadisinde gerçek tenzihe ulaşır. Mertebei İseviyette Ruhül kuds'ten destek alır. Mertebei Muhammediyye de ise seyr-i zirveye çıkıp mi'racını yapar böylece (büyük ayet) olan kendini ve Rab- bini müşahede etmiş daha dünyada iken ruyetullah'a ulaşmış olur. İşte İslam ALLAH'ın yolunu ilk aşamasın-  25

dan başlatıp zirveye yani zatına kadar ulaştıran sistemin ismidir. Bu oluşumlar bütün varlıkta da ALLAH c.c.yü müşahede etmek için düzenlenmiştir. ALLAH c.c. kendini bildirmeyi diledi ve bilebilecek olan "halife" insan-ı "hâlk" etti (yaratma değil) ve onda en geniş manâda zuhur etti. Bu hakikatleri bilen ayn bilinen gayr oldu. Bilen de vechini açtı, bilinende hicapladı yani perdeledi.  Ne zaman ki bu perdeleri açacağız işte o zaman şu dünya hayatımızın ne kadar değerli bir şey olduğunu anlayacağız .  Hz. Muhammed s.a.v. ve Kur'an ile bütün hakikat ortaya konduğundan daha başka bir peygamber ve kitabın gelmesi mümkün değildir. Eğer böyle bir şeyler varsa kökünden yanlış ve aldatmacadır, çünkü Kur'an zattır ve O'na ilâve edilecek başka hiç bir şey yoktur, ancak bizim O'nu iyi inceleyip anlamamıza ihtiyacımız vardır.  Bu saha sonsuz bir deryadır, gayemiz o deryadan alınan bir avuç su ile yüzümüzü yıkayıp gözlerimizi Hakk'ın eliyle benliğimizden mehs etmektir. ALLAH'u tealâ gayretli olanları basar'dan basirete ulaştırsın.  Ehlüllahtan birisine sormuşlar ALLAH'ı görmek mümkün mü? diye o da cevap vermiş ALLAH'ı görmemek mümkün mü? diye.  Daha ileride işeallah Cevab-ı Hak izin verirse bu mevzu ile alâkalı daha geniş kapsamlı bir yazı meydana getirebiliriz, daha fazla bilgi almak isteyenler de "mübarek geceler" isimli kitabımızın mi'rac bölümüne bakabilirler.  Bu risale imanın hakikatleri yönünde şüpheleri bulunan bazı kimselerin sorulan üzerine yazılmaya çalışıldı. Gayret bizden tevfık ve ihsan ALLAH'dan'dır. Muhterem okuyucum bu risaleyi sabrederek eğer sonuna kadar okuyabildinse lütfen ön yargılı davranma iyi  26

anlamaya çalış ki ufkun ve gönlün genişlesin bu, hayata daha değişik yönlerden bakmaya alışmalısın. Rabbimizden cümlemize ilim bereketleri vermesini ni- yaz ederim. Hoşçakalın, dostça kalın.  06.09.1996 Cuma El fakir NECDET ARDIÇ UŞŞAKİ - TEKİRDAĞ TERZİ BABA  27

KAYNAKLAR  I - KUR'AN ve HADİS 2 - VEHB : HAKK'ın hibe yoluyla verdiği ilim 3 - KESB :Çalışarak kazanılan ilim. 4 - NAKİL :Muhtelif eserlerden sohbetlerimizden müşahede ile toplanan ilim.  DAHA EVVELCE ÇIKAN KİTAPLARIMIZ (GÖNÜLDEN ESİNTİLER) 1 - NECDET DİVANI 2 - HACC DİVANI 3 - İRFAN MEKTEBI HAK YOLU'nun seyr defteri 4 - LÜBBÜL LÜB - ÖZÜN ÖZÜ "Osmanlıcadan çeviri" 5 - "SALAT" NAMAZ VE EZAN-I MUHAMMEDİ'de bazı hakikatler 6 - İSLAMDA MÜBAREK GECELER ve HAKİKATLERİ - İSLAM, İMAN, İHSAN İKAN, CİBRİL HADİSİ  ÜZERİNDE ÇALIŞTIĞIMIZ KİTAPLARIMIZ 8 - SÜRE-İ RAHMAN ve RAHMANİYET 9 - KELİME-İ TEVHİD DEĞİŞİK YÖNLERİYLE 10 - CİBRİL VE HAKİKATLERİ 11 - SÜRE-İ YUSUF ve DERVİŞLİK 12 - ALTI PEYGAMBER ve daha bazıları  NECDET ARDIÇ ERTUĞRUL MAH. HÜSEYİN PEHLIVAN CAD. NO. 35/A 59-100 TEKİRDAĞ TEL. EV : O - 282 - 261 43 18 İŞ : 0 - 282 - 261 32 40

KİTABIN YAZARI — 1938 senesinde Tekirdağ'ında üç çocuklu bir çiftçi ailesinin ortanca çocuğu olarak dünyaya geldi. İlkokulu bitirince terzilik mesleğine yöneldi. Bu arada eğitimini özel olarak geliştirmeye çalıştı. 0 zamanın eski cami imamı ve Kur'an kursu öğretmeni olan Muhterem, Hafiz Behçet Toy Hocaefendi'den Kur'an ve tecvit dersleri aldı. Aynı senelerde Çiftlikönü camii imamı olan Muhterem Ahmet Elitaş Hocaefendi'den arapça ve tefsir dersleri almaya başladı. Onsekiz yaşlarına geldiğinde (Marifetullah) "ALLAH BİLGİSİ„ni öğrenmeyi şiddetle artzulamaya başladı. Bu arada araştırmaların' sürdürürken, bir vesile ile zamanın büyük alimi ve mutasavvufu Muhterem Mehmet Hazmi Tura Efendi'nin sohbetlerine katılmaya başladı. Kendisi Beyazıt Camiinde Mesnevi okutur ve de Süleymaniye Kütüphanesi'nin müdürlüğünü yapmakta idi. Zatından büyük feyz ve bilgiler aldı. Vefatından sonra yerine geçen halifesi Mehmet Nusret Tura Efendi'ye intisab etti ve onun yanında uzun seneler tasavvuf çalışmaları yaptı. Mehmet Nusret Efendi zamanın çok yüce insanlarından tasavvuf bilgini, hak aşığı, Peygayber tutkunu bir zat idi. 1977 senesinde kendinde bulunan maddi manevi emanetleri ve görevini yazanmıza devretti. Kısa bir süre sonra da Ahiret'e intikâl etti. ALLAH gani gani rahmet eylesin...  Aynca birçok Arif ve Kâmil zatlarla da görüştü. 1964 senesinde evlendi. İki erkek çocuğu var. Halen hem tasvvufla hem de terzilikle uğraşmaktadır. Yayınlanmış yedi kitabı vardır. Kitaplar "Gönülden Esintiler” başlığı ile çıkmaktadır. Daha birçok kitabı yayımlamaya hazırlıyor. ALLAH c.c. cümlemize dünya ve ahiret işlerinde kolaylıklar versin.

ALLAH'a ulaşan yolda 4 esas vardır. I - İslâm olmak, kurtuluşun tek yolu olduğunu anlamak. 2 - İman etmek, İslâmın getirdiği kurallara iman yoluyla yaklaşmak.   3 -İhsan sırrıyla Hakk'ı müşahedeye başlamak. 4 - İkan ile de gerçek tevhid-i (birliği) oluşturmaktadır.  Sadece şekil ve duyguda değil, akıl ve gönülde de mü'min ve muvahhid olmamız lâzım gelmektedir. Tefekkür hayatımızı geliştirdiğimiz kadar İslâm-ı yükseltmiş olacağız. O'nun gerçek gayesi Ruyetullah'tır, ve o da akl-ı küll-e ulaşmakla mümkün olmaktadır.
