# Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 1

**Yazar:** Ahmed Avni Konuk

> Ahmed Avni Konuk'un Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine yazdığı tercüme ve şerh. Yayına hazırlayanlar: Dr. Selçuk Eraydın, Prof. Dr. Mustafa Tahralı (Kitabevi Yayınları).

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/mesnevi-i-serif-serhi-cilt-1
**Sayfa:** 570

---

4139. Eğer bu bahiste akıl yol görücü olaydı; Fahr-ı Râzî, dînin sırrını bilici olurdu,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4139. Eğer bu konuda akıl yol gösterici olsaydı; Fahreddin Râzî, dinin sırrını bilen olurdu,

buyurduğu hâlde, bu sahtekâr efendi, bu şerefli beyitteki inceliğe de vâkıf olamayıp, Mesnevî'nin VII. cildi başlığı altında şu beyitleriyle karşılık vermiş ve itiraz etmiş ve aklınca Hz. Mevlânâ'dan intikam almıştır. Fahreddin Râzî (rahmetullahi aleyh), o kendisine güvenilen Allah'ın emini, bu tüm kanıtların ve delillerin dışında, Yüce Yaratıcı Zât'ın kemâli üzerine, illetsiz olan aklı ferdin kemâlinden, o, bin bir delil çıkarmıştır. Agâh ol! Âdem'den Hâtem'e kadar bu zamanda onun benzeri dünyada kaç tane gelmiştir? Bundan her biri dahi, Tek Zât üzerine ne kadar parlak deliller olur. Nihayet sen taklitten tahkik (gerçeği araştırma) izi üzerine yol bulmazsan, ne zaman mümin olursun, ne zaman? Ben sana nasıl muvahhid (Allah'ı birleyen) derim ki, tahkikî imandan haberdar değilsin. Ey din-perest, kelâmullahda وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ الَّا لِيَعْبُدُونَ (Zariyat, 51/56) [yani "Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım"] gelmiştir. Gerçi telaffuzda يعبدوني ["Bana kulluk etsinler"] okursun. Manalarda يعرفون ، يعبدون [Beni bilsinler] demektir. Her kimin ki böyle imanı olmaya, onun yeri sâfillerde (aşağıların aşağısında) bir esfeldir.

Hiç şüphe yok ki Hz. Mevlânâ yukarıda yazılı olan V. ciltteki şerefli beytinde Fahreddin Râzî hazretlerinin aklının kemâlini ve zâhirî ilimlerdeki derin bilgisini övmüştür; fakat Hakk'a vusûl (ulaşma) işi, ne akli delillerle ne de zâhirî ilim zevkiyle olamayacağı ve Fahreddin Râzî hazretleri de bu akıl ve ilim kayıtlarıyla sınırlı olduğu için, o hazretin Hakk'a ve hakikate vâsıl olamadığını anlatmıştır. Bu Mesnevî sahtekârı olan zâhirî âlim efendi ise, her bir zâhirî âlim gibi, Hakk'a vusûlün ancak Hakk'ın varlığını ve vahdetini (birliğini) akli delillerle ispat etmekle olacağı kanaatinde bulunduğu için, güya Hz. Pîr'in o yüce beyanını kendi aklınca çürütmüş oluyor. Buna göre bu efendinin fikrine göre Hz. Pîr'in:

پای چوبین سخت بی تمکین بود پای استدلالیان چوبین بود

İstidlâlîlerin ayağı ağaçtan olur; ağaçtan ayak ise pek temkinsiz olur.

Şerefli beytinin manası kalmamak lazım geliyor. Buna göre bu VII. cilt, nasıl Hz. Pîr'in olur?

Ankaravî hazretlerinin Fahreddin Râzî hazretlerine ait olan bu beyitlerin şerhinde bu VII. ciltte şu ifadeleri vardır: "Bazı akılsızlar itiraz yoluyla demişler ve bu şekilde vehmedip söylemişler ki, Hz. Mevlânâ birinci ve beşinci ciltte: Müsteşrikler hakkındaki mütalaalar Son zamanlarda batıda müsteşriklerce Mesnevî-i Şerîf'e karşı bir rağbet hâsıl olmuştur. Bunlardan Mr. Reynold A. Nicholson İngiltere'de Mesnevî-i Şerîf'in metnini bastırmış ve bir de İngilizce mukaddime yazmıştır. Bu mukaddimede Mesnevî-i Şerîf'in nüshalarına ve bunların içeriklerindeki beyit ve kelime farklılıklarına dair uzun uzadıya yazdığı mütalaalara bakılırsa, bunların incelenmesi hususunda kendisinin ne büyük zahmetler çektiği anlaşılır. Doğu'nun dinine ve tasavvufuna ve sülûk (manevi yolculuk) hâllerine yabancı olan bir müsteşrikin hakikat ve ilim arayışı hususunda kendisini bu derece üzmesi ve yorması takdire şayandır; fakat maalesef bu yabancılık neticesi olmak üzere, bu kadar yorgunluktan sonra bu zatın çıkardığı hükümler kısaca şunlardır:

1. Celaleddin kendi eserini tashih (düzeltme), tadil (değiştirme) ve ıslah (iyileştirme) etmek işini başkalarına havale ettiği zaman, onun müridleri ve dostları, bu şaheserin incelenmesi işini, büyük bir aşk ve derin bir dindarane hürmetle kabul ve ifa ettiklerini tahmin edebiliriz.

Cevap: Hz. Mevlânâ Mesnevî-i Şerîf'in tashih ve tadil ve ıslah etmek işini başkalarına havale etmemiştir. Zira böyle bir hâl, doğudaki mürşidlik ve müridlik adabına muhaliftir. Ve Konya Asar-ı Atika Müzesi'nde, Hz. Mevlânâ'nın büyük oğlu Sultan Veled (k.s.) hazretlerinin el yazısı ile mahfuz olan nüshanın sonundaki Arapça beyanat bu fikrin reddine kafidir ki, fakir bunu yukarıda tercüme ettim.

2. Mesnevî'nin VI. cildi müellifin 672 tarihinde vefatında noksan ve ikmal edilmemiş olarak bırakılmıştır.

Cevap: His gözlerinin verdiği ilim üzerine vâki olan akl-ı maaşın (dünyevi aklın) muhakemesine nazaran Mesnevî-i Şerîf bitmemiştir; fakat ruh ve kalp gözünün verdiği ilim üzerine vâki olan akl-ı mead (ahiret aklının) gözünün müşahedesine nazaran Mesnevî-i Şerîf'in lafızlarla söylenebilecek kısmı bitmiştir. Nitekim Sultan Veled hazretleri hatimesinde, Hz. Mevlânâ'nın şu sözlerini naklediyor:

Bu Şehzade ve Üç Tembel kıssasının bakiyesi, canı diri olan kimsenin kalbine, benim tarafımdan zahiren kelam söylenilmeksizin gelir.

Buna göre his gözünün rüyetine (görmesine) ve akl-ı maaşının muhakemesine mağlup olan bir müsteşrik mazurdur; ancak bu kadar görür ve bu kadar anlar. Fakir, VI. cildin sonundaki bu kıssalar hakkında, orada lüzumu kadar tafsilat yazdım. 3. Celaleddin-i Rûmî'nin nazmı ve aruz (vezin), Sa'dî ve Hafız gibi sair şairlere kıyasla gevşektir; ve bu hususta kendisi geniş meşreplidir. Cevap: Yukarıda izah ettim ki Hz. Mevlânâ: "Ben şair değilim, benim Mesnevî'm şiir değildir; harf ve sesin manasıdır" buyurur. Buna göre Mesnevî'yi şiir nokta-i nazarından muhakeme etmek, Mesnevî'nin ne olduğunu anlamamaktır. Fakat bir müsteşrik bu görüş ve anlayışta mazurdur. Onların ruhlarının kulağı, doğu ruhlarının sesini duymamıştır. Bununla beraber bir müsteşrikin Mesnevî-i Şerîf'e "şaheser" demesi takdirlere layıktır. Din ve insanlık yolunda halka rehberlik iddiasında bulunan bizim doğu hocalarımızın çoğu ise, maalesef Mesnevî-i Şerîf'e bir hikaye kitabından fazla bir kıymet vermezler ve okumazlar; ve bu suretle de akıl ve kalp gözlerinin körlüğünü ispat etmiş olurlar. Temenni edelim ki Cenab-ı Hak keremi ile bunları bu körlükten kurtarsın.

Vahdet-i Vücud (varlığın birliği) ve vücudîlik hakkında izahat Şu cihet dahi malum olsun ki müsteşrikler "vahdet-i vücud" ilmini "panteizm" dedikleri "vücudîlik" felsefesi anladıklarından, Mesnevî-i Şerîf'de "vahdet-i vücud"a dair olan beyanatları da bu kabilden addederler; ve Hz. Mevlânâ'yı da bu meslek erbabından büyük bir filozof bilirler. Halbuki "vahdet-i vücud" ilmi, muhakkiklerin (gerçeği araştıranların) delile değil, müşahedeye (gözleme) müstenid olan inançlarıdır. Ve Mesnevî-i Şerîf'in metninde buna dair birçok yerlerinde izahat vardır. Buna göre burada "vahdet-i vücud" ilmi ile "vücudîlik" arasındaki bazı esas farkları göstermek icap etmiştir: 1. "Vahdet-i vücud" ilmi, peygamberler ve onların varisleri olan evliya vasıtalarıyla, hakiki kaynak olan Cenab-ı Hak'tan nazil olan ilimdir. "Vücudîler"in ilmi ise, cismani duyuları vasıtasıyla aşağı âlemden aldıkları malumatı delil ittihaz ederek, varlığın birliğini sezmelerinden ibarettir. 2. "Vahdet-i vücud" müşahedeleri olan muhakkikler arasında ihtilaf yoktur. "Vücudîler" arasında ihtilaflar vardır; çünkü ilimleri hislerinin ve nazari akıllarının icat ettikleri delillere müsteniddir. Hislerde ve akıllarda ise farklılık vardır; zira vehim kuvveti hâkimdir. 3. "Vahdet-i vücud" müşahedeleri, Hak Zât'a "mutlak meçhul" derler ve O'nu sıfat ve niteliklerden tecrit ederler. Fakat ulûhiyet mertebesinde Semî' (işiten), Basîr (gören), Mürîd (dileyen) ve Kadir (gücü yeten) ilh... bilirler. "Vücudîler" ise Hakk'a "ilk illet" ve "cevher" derler. Mesnevî: "cüd" ilmi, "söz ilmi" değil, "hâl ilmi"dir. Nitekim Mevlânâ Câmî şu rubaisinde bu manayı beyan eder:

Ey muhteratın (seçilmişlerin) ve taayyünatın (belirginleşmelerin) hülasası olan insan; Hakk'ın birliğini söz ile bulmak imkansızdır. Git, vücudunu yok et ki Fusûsu'l-Hikem'den ve Le-meât kitabından bulamadığın ve anlayamadığın bir sırrı kendinde bulasın.

Hz. Mevlânâ'nın rubaisi:

Kul kendinden mutlak fani olmadıkça, tevhid onun nezdinde tahakkuk etmiş olmaz. Hakk'ın birliğinin, kulun vücuduna hululü (içine girmesi) değildir; belki senin vehmedilmiş varlığından yok olmandır. Yoksa boş birtakım sözler ile bir batıl Hak olmaz.

11. "Vahdet-i vücud" müşahedeleri Hakk'ı hem tenzih (eksikliklerden arındırma) ve hem teşbih (benzetme) ederler. "Vücudîler" ise yalnız teşbih ederler. Nitekim bunların zıddı olan İslam'ın zâhir uleması dahi yalnız tenzih ederler. Muhakkiklerin müşahedeleri, bunların ikisinin ortasıdır. Nitekim teşbih ve tenzih hususunda Hz. Mevlânâ Mesnevî-i Şerîf'lerinde:

Kâh güneş ve kâh deniz olursun. Kâh Kaf Dağı ve kâh anka kuşu olursun. Sen kendi zâtında ne busun, ne osun. Ey vehimlerden hariç ve ziyadeden ziyade! Ey nakışsız olan Zât, bu kadar suretler ile hem tenzih eden, hem müşebbih senden hayrandır.

buyurdukları gibi; Cenab-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnü'l-Arabî hazretleri dahi Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde: سُبْحَانَ الَّذِي أَظْهَرَ الْأَشْيَاءَ وَ هُوَ عَيْنُهَا Yani "Tenzih ederim o Zâtı ki, eşyayı izhar etti; halbuki o Zât, eşyanın "ayn"ıdır" buyurduktan sonra, Hz. Mevlânâ'nın yukarıdaki beyitlerinde olduğu gibi, bu kelamı yine Fütûhât'da şöyle izah buyururlar: فهو عين كل شيئ في الظهور ما هو عين الاشياء فى ذواتها سبحانه بل هو هو و الاشياء اشياء Yani Hak Zât, zuhurda her şeyin "ayn"ıdır; onu tenzih ederim ki, eşyanın zâtlarında eşyanın "ayn"ı değildir. Belki O O'dur ve eşya dahi eşyadır." Müsteşrikler bu sözleri anlayamayıp, onları "vücudî filozofları" zannederler. Değil müsteşrikler, senelerce medreselerde Kur'an ve hadis derslerinde dirsek çürütmüş hocalar bile, bu sözlerdeki incelikleri anlamaktan aciz kalırlar. İşte "vahdet-i vücud" müşahedeleri olan seçkin evliya bu manada birleşmiş oldukları için, bu Mesnevî-i Şerîf şerhinde, "vahdet-i vücud"a dair olan beyitler, bu yüce zatların sözleriyle ve onların gösterdikleri Kur'an ayetleri ve şerefli hadislerle izah edilmiştir.

Esasen fakirin tuttuğum yol, her beytin kelime kelime tercümelerini mümkün olduğu kadar açık bir lisan ile yazmak olmuştur. İsteyen doğrudan doğruya bu tercümeleri okuyarak Mesnevî-i Şerîf'i kolaylıkla hatmedebilir.

Beyitlerin birçoğunun izahını uzatmadım; ancak icap edenler hakkında izahatın uzatılması ve lügatlerin gösterilmesi zaruri oldu.

Beyitlere numara koymayı birkaç cihetten faydalı gördüm. Birisi, her ciltte birbirlerine taalluku olan konuları bu numaralar ile göstermek, okuyanlara bir kolaylıktır. Diğeri her cildin kaç beyti havi olduğu derhal görülür. Diğer faydası da, ileride bir beyit fihristi yapmak için kolaylık olur.

Şu ciheti de arz edeyim ki dibacede Hz. Mevlânâ: "Manzum olan Mesnevî-i Şerîf'i uzatmakta içtihat ettim" buyurdukları cihetle, Mesnevî-i Şerîf'in lafızları ve sureti, nazım ve şiirdir. Aruz ilmi nokta-i nazarından vezni "bahr-i remel"in altı cüz'lüsünün gayr-i salimidir. Bu bahrin altı cüz'lü vezn-i salimi, bir beyitte altı defa "failatün" cüz'ünün tekrarıdır. Aruz kaidesinde bu cüz'lerin telaffuzları değişebilir ve bu değişmelere "ilel ve zihafat" derler. Cüz'lerin telaffuzlarındaki değişiklik sebebiyle o vezin gayr-i salim olur. Mesela "failatün" cüz'ünden "tün" hazf olunursa "faila" kalır; bunun yerine "failün" lafzını getirirler ve buna "cüz'-i mahzuf" derler; ve keza "failatün" cüz'ünden "nun"u iskat ederler, "failat" kalır; bu lafza da "maksur" derler. İşte Mesnevî beyitlerinden bazıları "bahr-i remel"in vezn-i gayr-i saliminin müseddes maksuru ve bazıları da müseddes mahzufu vâki olmuştur. Buna göre Mesnevî-i Şerîf'i nazmen selis (akıcı) okuyabilmek için, aruz ilmi kaidelerine de vâkıf olmak icap eder. Aruz ilminde vezne uymak zaruretinden dolayı, kelimelerde de türlü türlü tasarruflar caiz olur ki, bazıları şunlardır: Hemze-i vaslı (bağlama hemzesi), hemze-i kat' (kesme hemzesi); ve kat'ı vasl okumak; teşdidsiz kelimeyi teşdidli ve teşdidliyi de teşdidsiz okumak; uzayan hemzeyi kısaltmak ve kısayı uzatmak; müteharriki (harekeli harfi) sakin ve sakin harfi müteharrik okumak. Ve daha bunlar gibi birçok kaideler olup, bunları tatbik etmek, aruz ilmine vukuf (derin bilgi) ve mümareseye (alışkanlığa) muhtaçtır. Aruz ilmine vâkıf olmayanlar, kelimelerdeki bu tasarrufatı gördükleri vakit, bazı müsteşrikler gibi Mesnevî'nin nazmını tenkide c

buyurduğu halde, bu sahtekâr efendi, bu beyt-i şerîfdeki inceliğe de vâkıf olamayup, VII. cild-i Mesnevî makäli altında şu beyitleriyle mukābele ve i'tirâz etmiş ve aklınca Hz. Mevlânâ'dan intikām almıştır. Fahr-ı Râzî rahmetullahi aleyh, o kendisine i'timâd olunan Allah'ın emîni, bu cümle burhanların ve delîlin gayrini, Celîl olan Zât-ı Hallak'ın kemâli üzerine, illetsiz olan aklı ferdin kemâlinden, o, bin bir delîl ihrac etmiştir. Agah ol! Adem'den Hâtem'e kadar bu zamanda onun misli cihanda kaç tâne gelmiştir? Bundan her biri dahi, Zât-ı Ahad üzerine ne kadar parlak deliller olur. Nihayet sen taklīdden tahkîk izi üzerine yol bulmazsan, ne vakit mü'min olursun, ne vakit? Ben sana nasıl muvahhid ta'bîr ederim ki, îmân-ı tahkîkîden habîr değilsin. Ey din-perest, kelâmullahda وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْأَنْسَ الَّا لِيَعْبُدُونَ (Zariyat, 51/56) [ya'ni "Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım"] gelmiştir. Gerçi telaffuzda يعبدونی ["Bana kulluk etsinler"] okursun. Ma'nâlarda يعرفون ، يعبدون [Beni bilsinler] demektir. Her kimin ki böyle îmânı olmaya, onun yeri sâfillerde bir esfeldir.

Hiç şübhe yok ki Hz. Mevlânâ yukarıda yazılı olan V. cilddeki beyt-i şerîfinde Fahreddîn Râzî hazretlerinin kemâl-i aklını ve ulûm-i zâhiriyyedeki tebahhurunu medh etmiştir; fakat Hakk'a vusûl emri, ne delâil-i akliyye ve ne de ulûm-i zâhiriyye zevki ile olamıyacağı ve Fahr-i Râzî hazretleri de bu akıl ve ilim kayıdlarıyla mukayyed olduğu için, o hazretin Hakk'a ve hakîkate vâsıl olamadığını anlatmıştır. Bu Mesnevî sahtekârı olan âlim-i zâhirî efendi ise, her bir âlim-i zâhirî gibi, Hakk'a vusûl, ancak Hakk'ın varlığını ve vahdetini delâil-i akliyye ile isbât etmekle olacağı kanâatında bulunduğu için, gûyâ Hz. Pîr'in o beyân-ı âlîsini kendi aklınca cerh etmiş oluyor. Binâenaleyh bu efendinin fikrine göre Hz. Pîr'in:

پای چوبین سخت بی تمکین بود پای استدلالیان چوبین بود

İstidlâlîlerin ayağı ağaçtan olur; ağaçtan ayak ise pek temkinsiz olur.

Beyt-i şerîfinin ma'nâsı kalmamak lâzım geliyor. Binâenaleyh bu VII. cild, nasıl Hz. Pîr'in olur?

Ankaravî hazretlerinin Fahr-i Râzî hazretlerine aid olan bu beyitlerin şerhinde bu VII. cildde şu ifadeleri vardır: "Ba'zı bî-hıredler ber-sebîl-i i'tirâz demişler ve bu gûne tevehhüm edip söylemişler ki, Hz. Mevlânâ cild-i evvel ve hâmiste: Müsteşrikler hakkındaki mütâlaât Son zamanlarda garbda müsteşriklerce Mesnevî-i Şerîfe karşı bir rağbet hâsıl olmuştur. Bunlardan Mr. Reynold A. Nicholson İngiltere'de Mesnevî-i Şerîfın metnini bastırmış ve bir de İngilizce mukaddime yazmıştır. Bu mukaddimede Mesnevî-i Şerîfın nüshalarına ve bunların münderecâtındaki ihtilâf-1 ebyât ve kelimâta dâir uzun uzadıya yazdığı mütâlaâta bakılırsa, bunların tedkîkı husûsunda kendisinin ne büyük zahmetler çektiği anlaşılır. Şarkın dînine ve tasavvufuna ve ahvâl-i sülüküne yabancı olan bir müsteşrikın taharrî-i hakîkat ve ilim hususunda kendisini bu derece üzmesi ve yorması şayân-ı takdîrdir; fakat maatteessüf bu yabancılık netîcesi olmak üzere, bu kadar yorgunluktan sonra bu zâtın çıkardığı hükümler hulâsaten şunlardır:

1. Celâleddîn kendi eserini tashîh, ta'dîl ve ıslah etmek işini başkalarına havâle ettiği zaman, onun mürîdleri ve dostları, bu şâheserin tedkîkı işini, büyük bir aşk ve derin bir hürmet-i dindârâne ile kabûl ve îfâ ettiklerini tahmîn edebiliriz.

Cevâb: Hz. Mevlânâ Mesnevî-i Şerîfin tashîh ve ta'dîl ve ıslâh etmek işini başkalarına havâle etmemiştir. Zîrâ böyle bir hâl, şarktaki mürşidlik ve mürîdlik âdâbına muhâliftir. Ve Konya Asâr-ı Atîka Müzesi'nde, Hz. Mevlânâ'nın büyük oğlu Sultan Veled (k.s.) hazretlerinin el yazısı ile mahfûz olan nüshanın sonundaki arabiyyü'l-ibâre beyânâtı bu fikrin reddine kâfidir ki, fakîr bunu yukarıda tercüme ettim.

2. VI. cild-i Mesnevî müellifin 672 târihinde irtihâlinde nâ-tamâm ve ikmâl edilmemiş olarak bırakılmıştır.

Cevâb: His gözlerinin verdiği ilim üzerine vâki' olan akl-ı maaşın muhâkemesine nazaran Mesnevî-i Şerîf bitmemiştir; fakat rûh ve kalb gözünün verdiği ilim üzerine vâki' olan akl-i maâd gözünün müşâhedesine nazaran Mesnevî-i Şerîfin elfâz ile söylenebilecek kısmı bitmiştir. Nitekim Sultan Veled hazretleri hâtimesinde, Hz. Mevlânâ'nın şu sözlerini nakl ediyor:

Bu Şehzade ve Üç Tenbel kıssasının bâkîsi, canı diri olan kimsenin kalbine, benim tarafından zahiren kelâm söylenilmeksizin gelir.

Binâenaleyh his gözünün rü'yetine ve akl-ı maaşının muhakemesine mağlûb olan bir müsteşrik ma'zûrdur; ancak bu kadar görür ve bu kadar anlar. Fa- kîr, VI. cildin sonundaki bu kıssalar hakkında, orada lüzûmu kadar tafsîlât yazdım. 3. Celaleddîn-i Rûmî'nin nazmı ve arûzu, Sa'dî ve Hafız gibi sâir şairlere kıyâsen gevşektir; ve bu hususta kendisi geniş meşreblidir. Cevâb: Yukarıda îzâh ettim ki Hz. Mevlânâ: "Ben şair değilim, benim Mesnevî'm şiir değildir; ma'nâ-yı harf ve savtdır" buyurur. Binâenaleyh Mesnevî'yi şiir nokta-i nazarından muhakeme etmek, Mesnevî'nin ne olduğunu anlamamaktır. Fakat bir müsteşrık bu görüş ve anlayışta ma'zûrdur. Onların rûhlarının kulağı, şarkın rûhlarının sesini duymamıştır. Bununla beraber bir müsteşrikin Mesnevî-i Şerîf'e "şâheser" demesi takdîrlere lâyıktır. Din ve insanlık yolunda halka rehberlik iddiasında bulunan bizim şark hocalarımızın çoğu ise, maatteessüf Mesnevî-i Şerîf'e bir hikâye kitabından fazla bir kıymet vermezler ve okumazlar; ve bu sûretle de akıl ve kalb gözlerinin körlüğünü isbât etmiş olurlar. Temennî edelim ki Cenâb-ı Hak keremi ile bunları bu körlükten kurtarsın.

Vahdet-i Vücûd ve vücûdîlik hakkında îzâhât Şu cihet dahi ma'lûm olsun ki müsteşrıkler "vahdet-i vücûd" ilmini "panteizm" dedikleri "vücûdîlik" felsefesi anladıklarından, Mesnevî-i Şerîf'de "vahdet-i vücûd"a dâir olan beyânâtı da bu kabilden addederler; ve Hz. Mevlânâ'yı da bu meslek erbâbından büyük bir feylesof bilirler. Halbuki "vahdet-i vücûd" ilmi, muhakkıkların delîle değil, müşâhedeye müstenid olan mu'tekadleridir. Ve Mesnevî-i Şerîf'in metninde buna dair birçok mahallerinde îzâhât vardır. Binâenaleyh burada "vahdet-i vücûd" ilmi ile "vücûdîlik" arasındaki ba'zı esas farkları göstermek îcâb etmiştir: 1. "Vahdet-i vücûd" ilmi, enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ vâsıtalarıyla, menba'-ı hakîkî olan Cenâb-ı Hak'dan nâzil olan ilimdir. "Vücûdîler"in ilmi ise, havâss-i cismâniyyeleri vâsıtasıyla âlem-i suflîden aldıkları ma'lûmâtı delîl ittihaz ederek, varlığın birliğini sezmelerinden ibârettir. 2. "Vahdet-i vücûd" müşâhidleri olan muhakkıklar arasında ihtilaf yoktur. "Vücûdîler" arasında ihtilaflar vardır; çünkü ilimleri hislerinin ve akl-ı nazarîlerinin îcâd ettikleri delillere müsteniddir. Hislerde ve akıllarda ise tefâvüt vardır; zîrâ kuvve-i vâhime hâkimdir. 3. "Vahdet-i vücûd" müşâhidleri, Zât-ı Hakk'a "mechûl-i mutlak" derler ve O'nu sıfât ve na'tlerden tecrîd ederler. Fakat mertebe-i ulûhiyet'de Semî', Basîr, Mürîd ve Kadir ilh... bilirler. "Vücûdîler" ise Hakk'a "illet-i ûlâ" ve "cevher" derler. Mesnevî: "cüd" ilmi, "ilm-i kal" değil, "ilm-i hâl"dir. Nitekim Mevlânâ Câmî şu rubâîsinde bu ma'nâyı beyân eder:

Ey muhterâtın ve taayyünâtın hülâsası olan insan; tevhîd-i Hakk'ı söz ile bulmak mümtelâtdır. Git, nefy-i vücûd et ki Fusûsu'l-Hikem'den ve Le-meât kitabından bulamadığın ve anlıyamadığın bir sırrı kendinde bulasın.

Hz. Mevlânâ'nın rubâîsi:

Kul kendinden fânî-i mutlak olmadıkça, tevhîd onun nezdinde tahakkuk etmiş olmaz. Tevhîd-i Hakk'ın, kulun vücûduna hulûlü değildir; belki senin vücûd-ı mevhûmundan yok olmandır. Yoksa beyhûde birtakım sözler ile bir bâtıl Hak olmaz.

11. "Vahdet-i vücûd" müşâhidleri Hakk'ı hem tenzîh ve hem teşbîh ederler. "Vücûdîler" ise yalnız teşbîh ederler. Nitekim bunların zıddı olan ulemâ-yı zâhire-yi islâmiyye dahi yalnız tenzîh ederler. Muhakkiklerin müşâhedeleri, bunların ikisinin ortasıdır. Nitekim teşbîh ve tenzîh husûsunda Hz. Mevlânâ Mesnevî-i Şerîf'lerinde:

Kâh güneş ve gâh deniz olursun. Gâh Kaf Dağı ve gâh anka kuşu olursun. Sen kendi zâtında ne busun, ne osun. Ey vehimlerden hâriç ve ziyâdeden ziyâde! Ey nakışsız olan Zât, bu kadar sûretler ile hem tenzîh eden, hem müşebbih senden hayrandır.

buyurdukları gibi; Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arabî hazretleri dahi Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde: سُبْحَانَ الَّذِي أَظْهَرَ الْأَشْيَاءَ وَ هُوَ عَيْنُهَا Ya'ni "Tenzîh ederim o Zâtı ki, eşyâyı izhâr etti; halbuki o Zât, eşyânın "ayn"ıdır" buyur- duktan sonra, Hz. Mevlânâ'nın yukarıdaki beyitlerinde olduğu gibi, bu kelâmı yine Fütûhât' da şöyle îzâh buyururlar: فهو عين كل شيئ في الظهور ما هو عين الاشياء فى ذواتها سبحانه بل هو هو و الاشياء اشياء Ya'ni Zat-ı Hak, zuhûrda her şeyin "ayn"ıdır; onu tenzîh ederim ki, eşyânın zevâtında eşyanın "ayn"ı değildir. Belki O O'dur ve eşyâ dahi eşyâdır." Müsteşrikler bu sözleri anlıyamayıp, onları "vücûdî feylesofları" zannederler. Değil müsteşrikler, senelerce medreselerde Kur'ân ve hadîs derslerinde dirsek çürütmüş hocalar bile, bu sözlerdeki dakāyıkı anlamaktan âciz kalırlar. İşte "vahdet-i vücûd" müşâhidleri olan ehassu'l-havâs olan evliyâ bu ma'nâda müttehid oldukları için, bu Mesnevî-i Şerîf şerhinde, "vahdet-i vücûd"a dâir olan beyitler, bu eâzımın sözleriyle ve onların gösterdikleri âyât-ı kur'âniyye ve ahâdîs-i şerîfe ile îzâh edilmiştir.

Esâsen fakîrin tuttuğum yol, her beytin kelime kelime tercümelerini mümkün olduğu kadar açık bir lisân ile yazmak olmuştur. İsteyen doğrudan doğruya bu tercümeleri okuyarak Mesnevî-i Şerîf'i kolaylıkla hatm edebilir.

Beyitlerin birçoğunun îzâhını uzatmadım; ancak îcâb edenler hakkında îzâhâtın uzatılması ve lügatlerin gösterilmesi zarûrî oldu.

Beyitlere numara koymayı birkaç cihetten fâideli gördüm. Birisi, her cildde birbirlerine taalluku olan bahisleri bu numaralar ile göstermek, okuyanlara bir kolaylıktır. Diğeri her cildin kaç beyti hâvî olduğu derhal görülür. Diğer fâidesi de, ileride bir fihrist-i ebyât yapmak için kolaylık olur.

Şu ciheti de arz edeyim ki dîbâcede Hz. Mevlânâ: "Manzûm olan Mesnevî-i Şerîf'i uzatmakta ictihâd ettim" buyurdukları cihetle, Mesnevî-i Şerîfîn elfâzı ve sûreti, nazım ve şiirdir. İlm-i arûz nokta-i nazarından vezni "bahr-i remel" in altı cüz'lüsünün gayr-i sâlimidir. Bu bahrin altı cüz'lü vezn-i sâlimi, bir beyitte altı def'a "fâilâtün" cüz'ünün tekrarıdır. Arûz kāidesinde bu cüz'lerin telaffuzları değişebilir ve bu değişmelere "ilel ve zihafat" derler. Cüz'lerin telaffuzlarındaki değişiklik sebebiyle o vezin gayr-i sâlim olur. Meselâ "fâilâtün" cüz'ünden "tün" hazf olununca "fâilâ" kalır; bunun yerine "fâilün" lafzını getirirler ve buna "cüz'-i mahzûf" derler; ve kezâ "fâilâtün" cüz'ünden "nûn"u iskât ederler, "fâilât" kalır; bu lafıza da "maksûr" derler. İşte Mesnevî beyitlerinden ba'zıları "bahr-i remel"in vezn-i gayr-i sâliminin müseddes maksûru ve ba'zıları da müseddes mahzûfu vâki' olmuştur. Binâenaleyh Mesnevî-i Şerîf i nazmen selîs okuyabilmek için, ilm-i arûz kāidelerine de vâkıf olmak îcâb eder. İlm-i arûzda vezne uymak zarûretinden dolayı, kelimelerde de türlü türlü tasarruflar câiz olur ki, ba'zıları şunlardır: Hemze-i vaslı, hemze-i kat'; ve kat'ı vasl okumak; teşdîdsiz kelimeyi teşdîdli ve teşdîdliyi de teşdîdsiz okumak; uzayan hemzeyi kısaltmak ve kısayı uzatmak; müteharriki sâkin ve sâkin harfi müteharrik okumak. Ve daha bunlar gibi birçok kāideler olup, bunları tatbîk etmek, ilm-i arûza vukūf ve mümâreseye muhtacdır. İlm-i arûza vâkıf olmayanlar, kelimelerdeki bu tasarrufâtı gördükleri vakit, ba'zı müsteşrikler gibi nazm-ı Mesnevîyi tenkîde cür'et ederler.

Ahmed Avni Konuk بسم الله الرحمن الرحيم

هذا كتاب المثنوى و هو اصول اصول اصول الدين في كشف اسرار الوصول و اليقين و هو فقه الله الاكبر و شرع الله الازهر و برهان الله الاظهر مثل نوره كمشكوة فيها مصباح يشرق اشراقا انور من الاصباح و هو جنان الجنان ذو العيون و الاغصان منها عين تسمى عند ابناء هذا السبيل سلسبيلا و عند اصحاب المقامات و الكرامات خير مقاما و احسن مقيلا. الابرار فيه يأكلون ويشربون و الاحرار منه يفرحون و يطربون و هو كنيل مصر شراب للصابرين و حسرة على آل فرعون و الكافرين كما قال الله تعالى يضل به كثيرا و يهدي به كثيرا و ما يضل به الا الفاسقين و انه شفاء الصدور و جلاء الاحزان و كشاف القرآن و سعة الارزاق و تطييب الاخلاق بايدى سفرة كرام بررة يمنعون ان يمسه الا المطهرون تنزيل من رب العالمين لا يأتيه الباطل من بين يديه و لا من خلفه و الله يرصده و يرقبه فالله خير حافظا و هو ارحم الراحمين و له القاب آخر لقبه الله تعالى و اقتصرنا على هذا القليل و القليل يدل على الكثير و الجرعة تدل على الغدير و الحفنة تدل على البيدر الكبير . يقول العبد الضعيف المحتاج الى رحمة الله تعالى محمد بن محمد بن الحسين البلخي تقبل الله منه اجتهدت في تطويل المنظوم المثنوى المشتمل على الغرائب و النوادر و غرر المقالات و درر الدلالات و طريقة الزهاد و حديقة العباد قصيرة المباني كثيرة المعاني لاستدعاء سيدى و معتمدی و مكان الروح من جسدى و ذخيرة يومي و غدى و هو الشيخ Rahmân ve Rahîm olan Allah Teâlâ'nın ismiyle bu kitabın te'lîfine başlarım. Bu kitab Mesnevî'dir; ve o, Allah'a vusûl ve yakîn sırlarının keşfinde dînin asıllarının asıllarının asıllarıdır; ve o Allah'ın en büyük fıkhı ve Allah'ın parlak yolu ve Allah'ın pek açık burhânıdır. Onun nûrunun meseli, içinde kandil bulunan mişkât gibidir. Bir parlayış parlar ki, sabahlardan daha nûrludur; ve o, gönüllerin çeşmeler ve dallar sahibi olan cennetleridir. Onlardan bir pınar vardır ki, bu yolun yolcuları indinde "selsebîl" tesmiye olunur. Makâmât ve kerâmât sahiplerinin indinde de makamın hayırlısı ve mahall-i istirahatın en güzelidir. Ebrâr ondan yerler ve içerler; ve ahrâr ondan ferahlanırlar ve mesrûr olurlar. Ve o, Mısır'ın Nil'i gibidir ki, sabr edenlere içecek su ve Fir'avn'ın âline ve kâfirlere kan ve hasrettir. Nitekim Allah Teâlâ: يُضل به كثيراً و يهدى به كثيراً و مَا يُضَلُّ به الا الفَاسِقِينَ (Bakara, 2/26) Ya'ni "O Kur'ân sebebiyle çokları dalâlete düşer ve çokları hidâyet bulur; ve dalâlete düşenler ancak fâsıklardır" buyurdu. Ve o, sadırlara şifâ ve hüzünlere cilâdır. Ve o, Kur'ân'ın keşşafı ve rızıkların genişliği ve tatyîb-i ahlâkdır. İyi işli kerîmler olan kâtiblerin elleriyledir. Temiz olmayanların dokunmalarını men' ederler. Âlemlerin Rabb'i tarafından tenzîl olunmuştur. Ne önden, ne arkadan ona bâtıl gelmez; ve Allah Teâlâ onu gözetir ve onu saklar. İmdi Allah Teâlâ saklayanların hayırlısıdır; ve o, rahmet edenlerin erhamidir. Ve onun başka lakapları vardır ki, Allah Teâlâ ona lakap verdi. Biz bu aza iktisar ettik ve az, çoğa delalet eder; ve bir yudum su, göle delalet eder; ve iki avuç, büyük harmana delalet eder. Allah Teâlâ'nın rahmetine muhtaç olan abd-i zaîf Muhammed ibn Muhammed ibni Hüseyin el-Belhî der ki: Allah Teâlâ ondan kabul eylesin; seyyidim ve mu'temedim ve cesedimde rûhumun mekânı ve bu günümün ve yarınımın zahîresi, İbn-i Ahî Türk denmekle ma'ruf Hüsâmü'l-Hak ve'd-dîn Hasan ibn Muhammed ibni Hasan'ın talebi üzerine, garaib ve nevâdiri ve makālâtın parlaklarını ve delâil incilerini ve zâhidlerin yolunu ve abidlerin hadîkasını müştemil olup, mebânîsi kasîr ve maânîsi kesîr olan Mesnevî'nin manzûmunu tatvîlde ictihad ettim. O ariflerin pîşvâsı, hidayet ve yakîn yolunun esâsı ve halkın feryâd-resi ve gönüllerin ve akılların emîni ve halk arasında Allah'ın emâneti ve mahlukātı içinde onun güzîdesi ki, onun vasiyyetleri nebîsi içindir; ve onun gizlileri onun safîsi indindedir. Arş hazînelerinin anahtarı, zemîn definelerinin emîni, faziletler sahibi, vaktin Eba Yezîd'i ve zamanın Cüneyd'i; sıddık oğlu sıddık oğlu sıddîkdır. Allah ondan ve onlardan râzı olsun. Urmeviyyü'l-asl olup امسیت کردیا و اصبحت عربیا ya'ni "Kürt olarak akşamladım ve arab olarak sabahladım" sözünü söyleyen şeyh-i mükerreme müntesibdir. Allah Teâlâ onun ruhunu ve ahlâfının ervâhını takdîs eylesin. Ne güzel selef ve ne güzel halefdir! Ve onun için neseb vardır ki, güneş onun üzerine ridâsını atmıştır; ve haseb vardır ki, yıldızlar onun canibine parlaklıklarını salmışlardır. Onların evinin önü ve etrafı kıble-i ikbal olmaktan zail olmasın ki, ebnâ-yı hakimân ona teveccüh ederler. Ve emellerin Ka'be'si olmak dâim olsun ki, sa'y edenler ve talibler cemaatleri onu tavaf ederler; ve kezalik o kapının önü, rabbanîler, rûhânîler, semâîler, arşîler ve nûrîler, sakit görenler; gâib olan hazırlar, eski libaslar altındaki mülûk, kabilelerin en şereflileri, delâilin türleri ve fazail ashâbı olan basair sahiblerine, mahall-i i'tisâm olmak için, yıldız tulûî' ettikçe ve güneş doğdukça dâim olsun. Âmîn yâ Rabbe'l-âlemîn; ve bu reddolunmayan bir duâdır; zîra o dua, esnaf-ı halkı şamil-dir. Vasf-ı sena, yekta olan Allah'a mahsusdur ve rahmet-i ilahiyye Seyyid'imiz olan Hz. Muhammed ve onun âline, bilcümle ashâbı üzerine olsun.

İzâh: هذا كتاب المثنوى "Bu Mesnevî kitabıdır." "Mesnevî", şairlerin ıstılâhında, iki mısrâ'ı bir kāfiyede olan nazımlara derler. Ve mesnevî kelimesi sîga i'tibariyle masdar-ı mîmîdir. Aslı "mesna" olup, ikişer ikişer ma'nâsınadır. Ahirindeki "yâ" nisbet içindir. "İkişer ikişere mensûb nazım" demek olur. و هو أصول اصول اصول الدين في كشف اسرار الوصول و اليقين "Ve o Mesnevi Allah'a vusûl ve yakın sırlarının keşfinde, dînin asıllarının asıllarının asıllarıdır." "Usûl" bir şeyin esâsı ve temeli demek olan "asıl" kelimesinin cem'idir. Üç usûlden birisi, bu âlem-i zâhire taalluk eden şerîatın esaslarıdır. Ve ikinci usûl dahi, tarîkatin esaslarıdır; ve üçüncü usûl dahi hakîkatin asıllarıdır. Zîrâ tarîkat şerîatsız ve hakîkat tarîkatsiz bulunmaz. Nitekim Hz. Pîr V. cildin dîbâcesinde şöyle buyururlar: "Şerîat yol gösterici bir şem' gibidir. Bununla beraber bir şem' ele getirsen yol gidilmiş olmaz ve bir iş yapılmış olmaz. Vaktâki yola geldin, senin bu gitmen tarîkattir. Vaktâki maksûda eriştin, hakîkattir. Bunun için "Hakāyık zâhir olsa idi, şerîatler bâtıl olurdu" demişlerdir."

İmdi bu Mesnevî-i Şerîf'de hem şerîatın ve hem de tarîkatin ve hem de hakîkatin esasları gösterilmiş olduğundan, hakîkate vusûlün ve yakînin kâşifi olur. و هو فقه الله الاكبر و شرع الله الازهر و برهان الله الاظهر Ya'ni "O Mesnevî-i Şerîf Allah'ın en büyük fıkhı ve Allah'ın parlak yolu ve Allah'ın pek açık burhânıdır." "Fıkıh" lügatte, “mütekellimin kelâmından maksadı anlamak" demektir. Istılâhda, ahkâm-ı şer'iyye-i ameliyyeyi, tafsîlî olan delillerinden bilmektir. Ve fikhın masdarı ise Kur'ân ve ahâdîs-i şerîfedir.

Mukaddimede beyân olunduğu üzere, bu Mesnevî-i Şerîf dahi, Kur'ân'ın ve ahâdîs-i şerîfenin lübbü ve iç yüzüdür. Binâenaleyh Allah'ın en büyük fıkhı olur. "Şer" lügatte, büyük yol ve cadde ve ıstılâhda kānûn demektir. "Ezher", parlayıcı ve işrâk edici demektir. Mesnevî-i Şerîf Kur'ân'ın lübbü olduğuna göre, Allah'ın parlak yolu ve kānûnu ve pek zâhir olan Allah'ın delilleri olur.

مثل نُوره كمشكوة فيها مصباح (Nûr, 24/35) ["Onun nûrunun temsîli, içinde lamba bulunan bir kandil gibidir"] Ya'ni "Mesnevî-i Şerîfin nûrunun meseli, içinde kandîl bulunan mişkât gibidir." "Nûr”, kendi zâhir ve eşyayı da ızhâr edici olan şeye derler.

مشكوة ["Mişkât"] ve مشكاة eski zamanlarda odalara, duvar oyuğundan yapılan raflara derler ki, buraya kandil koyarlar idi. Kesîf olan maddeden nûrun zuhûru ma'nâsına göre zamânımızda elektrik ampullerine ve projektörlere de ıtlâk olunsa câizdir. "Mısbâh" kandil demektir. Bu ibâre dahi âyât-ı kur'âniyyedendir. Ya'ni Mesnevî-i Şerîfin kesîf olan elfâzı ve nakışları, kesîf olan duvar rafına ve o lafızlar içindeki ma'nâlar dahi nûra teşbîh buyrulmuştur. Zîrâ nûr, kendi zahir ve eşyayı muzhir olduğu gibi, Mesnevî-i Şerîfin beyitleri ve lafızlarındaki nûr-i ma'nâ dahi akıl gözüne zâhir olur; ve birtakım hakāyıkı ve esrâr-ı ilâhiyyeyi de ızhâr eder. يشرق اشراقا انور من الاصباح "İşrak" ziya vermek ve parlamak “asbâh” sabahın cem'idir, sabahlar demek olur. Ya'ni "Mesnevî-i Şerîf kandilindeki ma'nâ nûru bir parlayış parlar ki, akıl gözünde hâsıl olan aydınlık, sabahların aydınlığından daha nûrludur."

و هو جنان الجنان ذو العيون والاغصان Birinci "cinân" cennetin cem'i olup, cennetler demektir. İkinci "cenân" kalb demektir. Ya'ni "Mesnevî-i Şerîf kalbin cennetleridir"; ve kalbin cennetlerinden murâd "cennât-ı sıfât" olup, bu da abdin sıfât-ı kemâliyye-i ilâhiyye ile ittisâfi ve ahlâk-ı ilâhiyye ile tahallukudur. Bu cennet, ehl-i kemâlin merâtibi hasebiyle mütefavitdir; ve abd bu cennete, kalbinde ulûm-i ledünniyye husûlünden sonra dâhil olur. Bu Mesnevî-i Şerîfın ma'nâları ise, Hz. Mevlânâ'nın kalb-i şerîfine taraf-ı ilâhîden münzel olduğundan, o ma'nâları kavrayanlar, bu dünyâ hayâtında iken, o hayât-ı sıfâta dâhil olurlar. "Uyûn", pınar ve çeşme ma'nâsına olan "ayn"ın cem'idir. "Ağsân", ağaç dalı ma'nâsına olan "gusn" kelimesinin cem'i olup, dallar demektir. Ya'ni "Bu Mesnevî-i Şerîf kalbin pınarlar ve dallı budaklı ağaçlar sâhibi olan cennetleridir ki, o pınarlardan ulûm-i ledünniyye âb-ı hayatı fışkırır; ve o ağaçların dallarından türlü türlü ezvâk-ı rûhâniyye yemişleri sarkar."

منها عين تسمى عند ابناء هذا السبيل سلسبيلا "Ebnü's-sebil" Yol oğulları demek olup, yolculardan ve sâliklerden kinâyedir. "Selsebîl" tatlı ve lezîz su; ya'ni "O Mesnevî-i Şerîf'deki pınarlardan bir pınar vardır ki, Hak yolunun yolcuları indinde selsebîl tesmiye olunur." Ya'ni bu sıfât cennetlerinin nihâyeti, zât cennetlerine ve vahdet-i zâtiyye zevkine çıkar ki, bu da Hak Teâlâ'nın hâs kullarına, her birinin mazhar olduğu isme göre, tecellî-i zâtîsi ile zuhûrundan ve abdin Zât-ı Hak'da, kendi zâtının mahvı ile o cennetlerde mestûr olmalarından ibarettir. Ve o vahdet-i zâtiyye pınarından içen, artık hiç susamaz ve onda ma'rifet susuzluğu olmaz.

و عند اصحاب المقامات و الكرامات خیر مقاما و احسن مقيلا "Makıyl" gün ortasında istirâhat etmek ma'nâsına olan "kaylûle" kelimesinden ism-i mekân olup, mahall-i istirahat demektir. "Ashâb-ı makām" nefsinde kâmil ve başkalarının nefislerini kemâle getirici olan temkîn sâhibleridir. "Ashâb-ı kerâmât" nefsinde kâmil ve fakat başkalarının nefislerini kemâle getirmeğe muktedir olamayan zevâtdır. Ya'ni "Bu Mesnevî-i Şerîf hem makām sâhiblerinin ve hem de kerâmât sâhiblerinin indinde hayırlı olan ma'rifet makāmı ve en güzel istirahat yeridir."

و الابرار فيه يأكلون ويشربون والاحرار منه يفرحون و يطربون "-Ebrâr" mücâhedât ve riyâzât sâhibleridir ki, bunlar kötü huyları tebdîle ve nefs-i emmâreyi bu kötü huylardan temizlemeye çalışırlar. "Ahrâr", nefsin sıfatlarının esâretinden kurtulup موتوا قبل ان تموتوا ya'ni “Ölmeden evvel ölünüz” hadîs-i şerîfı hükmüne mazhar olan tâifedir. Ya'ni “Ebrâr tâifesi, bu Mesnevî-i Şerîf’de hikemiyyât-ı ilâhiyye meyvelerini yerler ve maârif-i ilâhiyye şarabını içerler; ve ahrârın ruhları bu Mesnevî-i Şerîf’den ferahlanır ve mesrûr olur.” و هو كنيل مصر شراب للصابرين و حسرة على آل فرعون والكافرين Ya'ni “Bu Mesnevî-i Şerîf insân-ı kâmile tâbi’ olup, nefsiyle mücâhedeye ve riyâzetlere sabr edenler için, Mısır’daki Nil nehri gibidir.” Nitekim Nil nehri Mûsâ (a.s.)a tâbi’ olan Benî İsrâîl için tatlı su; ve münkir ve muhâlifler için kan olmuş idi. Bu kıssanın tafsîli tefsîr kitablarında beyân olunduğu gibi, Mesnevî-i Şerîf’in aşağıda gelecek olan beyitlerinde îzah edilmiştir.”Fakat yine bu Mesnevî-i Şerîf’de nefs-i Fir’avn’a tâbi’ olanlara ve münkirlere âb-ı hayât mesâbesinde olan maârif ve hakāyık-ı ilâhiyyeden hasret ve mahrumluk vardır.” كما قال الله تعالى يضل به كثيرا و يهدى به كثيرا و ما يضل به الا الفاسقين Ya’ni nitekim Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm hakkında, “Çok kimseler o Kur’ân sebebiyle dalâlete düşer ve çok kimseler de hidâyet bulur. Dalâlete düşenler ancak sıdk u ihlâstan haric olanlardır,” (Bakara, 2/26) buyurdu. Bu Mesnevî-i Şerîf dahi Kur’ân-ı Kerîm hâssiyyetindedir. Hz. Pîr bu ma’nâyı VI. cildin 671, 672 numaralı beyitlerinde de şöyle beyân buyururlar:

İmdi Mesnevî lafızlarının nakşından, sûrete mensub olan kimse dâlldir; ve ma’nâya mensub olan hâdîdir. Hak Teâlâ Kur’ân’da buyurdu ki, bu Kur’ân gönülden ba’zısına hâdî ve ba’zısına da mudildir.

و انه شفاء الصدور وجلاء الاحزان و كشاف القرآن “Sudûr” göğüs ma’nâsına olan sadrın cem’i olup kalbler murâd buyrulur. “Ahzân” sürûrun zıddı olan gam ve keder ma’nâsındaki “hüzn”ün cem’idir. Ya’ni “Bu Mesnevî-i Şerîf muhakkak kalblerdeki nefsânî sıfatlar hastalıklarının şifasıdır ve bu hastalıklar yüzünden kalblere ârız olan gamlar ve kederler paslarını açar ve kalbi parlatır; ve bu Mesnevî-i Şerîf Kur’ân-ı Kerîm’de işaret buyrulan hakāyıkı ve sırları ve bâtınî olan ma’nâları açıcıdır.” Zîrâ hadis-i şerifte: ما من آية الأولها ظهر و بطن ولكل حرف حد و لكل حد مطلع Ya’ni “Bir âyet yoktur, illâ ki onun için zahr ve batn vardır ve her bir harfin haddi ve her bir haddin, kendisine hâs olan bir matla’ı vardır” buyrulur. Mesnevî-i Şerîf ise, bu hadîs-i şerîfte beyân buyrulan zahrı ve batnı ve haddi ve matla’ı keşf buyurur. وسعة الارزاق "Sea" burada fâil ma'nâsıyla masdardır, genişletici demektir. Rızık iki nevi'dir; birisi maddî, diğeri ma'nevîdir. Maddî rızık, cismin gıdaları ve cisimde bu gıdalar sebebiyle hâsıl olan kuvvettir. Ma'nevî olan rızık ise, ulûm-i ledünniyye ve maârif-i ilâhiyyedir ki, rûh bunlar ile tegaddî edip kuvvet bulur. Bu Mesnevî-i Şerîf'i okuyup ahkâmını fiilen tatbik edenler muttakî olurlar; ve muttakiler hakkında Hak Teâlâ: وَ مَن يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَل لَّهُ مَخْرَجًا وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ (Talâk, 65/2-3) Ya'ni "Takvâ sâhibi olan kimseler için Allah Teâlâ bir mahrec yapıp, onu hesab etmediği cihetten rızıklandırır" buyurur. Ve bu Mesnevî-i Şerîf'in ma'nâsını ve hakāyıkını kabûl ve hazm edenlerin rûhları, bu gıdâ-yı ma'nevî ile kuvvet bulup makām-ı velâyete vâsıl olurlar.

و تطييب الاخلاق "Tatyîb" kezâlik fâil ma'nâsına olan mutayyib demek olup, huyları iyileştirici ve güzelleştirici ma'nâsına gelir. Ya'ni bu Mesnevî-i Şerîf'in maârif ve hakāyıkını hazm edenlerin huyları, nefsin kötü sıfatlarından temizlenir ve mutayyeb olur.

بِأَيْدِي سَفَرَةٍ كِرَامٍ بَرَرَةٍ (Abese, 80/15-16) [Yazıcıların ellerindedir, değerli, iyi yazıcıların.] "Sefere", kâtib ma'nâsına olan "sâfir"in cem'-i mükesseridir. "Kirâm" kerîmin ve "berere" iyilik ve ihsân edici demek olan "bârr" kelimesinin cem'idir. Bu ibâre Abese sûre-i şerîfesinde olan bir âyet-i kerîmedir ki, Kur'ân-ı Kerîm'in levh-i mahfûzdan, melâike-i berere elleriyle yazıldığına işâret buyrulur. Ve bu Mesnevî-i Şerîf dahi Kur'ân-ı Kerîm'in esrârını hâvî olduğundan kezâlik levh-i mahfûzdan, melâike-i berere elleriyle yazılıp Hz. Mevlânâ'nın kalb-i şerîfine inzâl ve ilkā buyrulmuştur.

يَمْنَعُونَ أَن يَمَسَّهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ Ya'ni o melâike-i berere, kalbleri ve bâtınları ahlâk ve i'tikād i'tibariyle temiz olanların gayrilerini, bu Mesnevî-i Şerîf'in ma'nâlarına temâs etmekten ve yaklaşmaktan men' ederler ki, bunlar cismâniyyâta ve maddiyyâta saplanıp kalmış olan münkirlerdir. Onlar her ne kadar Mesnevî-i Şerîf'in kıssalarını ve zâhirî nazımlarını okusalar bile ince ince ma'nâlarına nüfüz edemezler.

تَنزِيلٌ مِّن رَّبِّ الْعَالَمِينَ (Vâkıa, 56/80) [O, âlemlerin Rabb'inden indirilmiştir.] "Tenzîl", mef'ûl ma'nâsında olan masdardır, "münezzel" demektir. Ya'ni, bu Mesnevî-i Şerîf'deki maânî ve hakāyık, âlemlerin mürebbîsi olan Hak Teâlâ cânibinden indirilmiştir." Bu ibâre dahi, sûre-i Vâkıa'daki âyetlerdendir.

لَا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِن بَيْنِ يَدَيْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِهِ (Fussilet, 41/42) [Onun önünden de, ardından da bâtıl gelemez.] Bu ibâre dahi, sûre-i Fussilet'de vâki' âyât-ı kur'âniyyedendir. Ya'ni "Kur'ân-ı Kerîm'in esrâr ve hikemiyâtını hâvî olan bu Mes- nevî-i Şerîfin ne önünden, ya'ni bu âlem-i kesâfetteki insan şeytanlarından ve ne de arkasından, ya'ni âlem-i gaybdaki cin şeytanlarından efkâr-ı bâtıle gelip ifsâd edilemez. والله يرصده و يرقبه Ya'ni "Allah Teâlâ o Mesnevî-i Şerîfi gözetir ve murâkabe altında tutarak fesâd karıştırılmaktan saklar." Nitekim Kur'ân-ı Kerîm hakkında sûre-i Hicr'de إِنَّا نَحْنُ نَزَلْنَا الذِّكْرَ وَأَنَّا لَهُ لحَافِظُونَ (Hicr, 15/9) ya'ni "Biz Kur'ân'ı âlem-i ma'nâdan âlem-i sûreté indirdik; ve elbette ve mutlakā biz onu tahrîkden ve fesâd karıştırılmaktan vesâit-ı muhtelife ile saklayıcılarız" buyrulur; ve 1350 seneden beri Kur'ân'ın düşmanları türlü türlü iftirâlar ve hîleler ile kitablar yazıp ifsâd etmek istedikleri halde, ne tahrîf edebildiler ve ne ma'nâlarını ibtâl edebildiler. Zîrâ ulemâ-yı kirâm her asırda onların bu tezvîrâtını açık deliller ile ibtâl ettiler; ve müfterîler ve mütecâvizler fiilen de perîşân oldular. Nitekim Rusya Çarlığı bir tarihte Kur'ân-ı Kerîm'den قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ (Kâfirûn, 109/1) ["De ki: Ey kâfirler!"] sûresini tayy ettirip bastırmak istedi; muvaffak olamadığı gibi, bugün çarlığın ne hâle geldiği de ma'lûmdur. İşte Mesnevî-i Şerîf dahi böylece Cenâb-ı Hakk'ın hıfzı altındadır. Onun ma'nâsını ifsâd için, VII. cild-i Mesnevî yazanlar da bulundu; fakat erbâbı arasında asla kıymet veren yoktur. Ankaravî hazretleri tarafından cebren yazılan şerh dahi dikkatle okunursa, Mesnevî-i Şerîf ma'nâlarının müeyyidi ve müdâfiidir. Nitekim mukaddimede biraz îzah olundu. فَاللَّهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَ هُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمينَ (Yusuf, 12/64) ["Koruyucu olarak Allah en hayırlı olandır; O, acıyanların en merhametlisidir."] Bu ibâre dahi sûre-i Yûsuf'da vâki' âyât-ı kur'âniyyedendir. Ya'ni Allah Teâlâ Yûsuf (a.s.) gibi cemîl ve latîf olan o Mesnevî-i Şerîfi saklayanların hayırlısıdır ve O Hak Teâlâ, rahmet edenlerin, ziyâde rahmet edenidir. و له القاب آخر لقبه الله تعالى واقتصرنا على هذا القليل و القليل يدل على الكثير والجرعة تدل على الغدير والحفنة تدل على البيدر الكبير "Elkāb" lakabın cem'idir. "Lakab" asl olan bir isme, medh veya zemm ma'nâsını hâvî olarak ilave olunan diğer bir isimdir. "cur'a" bir yudum su; "gadîr" göl; "hafne" "ha"nın fethi ile, iki avuç dolusu şey ma'nâlarınadır. Ya'ni "Bu Mesnevî-i Şerîfe, yukarıda birtakım âyât-ı kur'âniyye ile lakablar verdik; halbuki Allah Teâlâ'nın onu telkîb buyurduğu başka âyât-ı kur'âniyye ile olan lakabları da vardır. Biz ise bunları söylemedik. Bu zikr ettiğimiz az âyât-ı şerîfe üzerine iktisâr ettik ve bu az olan elkāb-ı kur'ânî, bu Mesnevî-i Şerîfin, çok elkāb-ı kur'âniyye ile mulakkab olduğuna delâlet eder. Meselâ iki avuç buğday, büyük harmanın vücûduna delâlet eder. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf'in ma'nâlarında müstağrak olanların vücûd-ı mevhûmlarının kıyâmeti koptuğu için, Kur'ân-ı Kerîm'den "el-Kāria" ve "el-Hâkka" gibi diğer lakapları da olur. يقول العبد الضعيف المحتاج الى رحمة الله تعالى محمد بن محمد بن الحسين البلخي تقبل الله منه Ma'lûmdur ki her müellif, kendi kitabının ibtidâsında tevâzuan "abd-i zaîf" ta'bîrini kullanır; fakat vücûd-i mevhûmlarının enâniyetinden kurtulmamış olan ulemânın bu tevâzu'ları lafzîdir ve kālîdir; hâlî değildir. Zîrâ nefisleri fırsat bulduğu vakit kuvvet ve kudret da'vâsını ızhâr eder ve bu "zaîf kul" sözü bir tarafta kalır. Ancak vücûd-ı mevhûmlarının enâniyetinden kurtulmuş olan insân-ı kâmiller bu ta'bîr ile kālen ve hâlen kendilerinin "abdiyyet-i mahza" makāmında bulunduğuna işâret buyururlar.

Rahmet-i ilâhiyye dört nevi'dir: 1. Rahmet-i zâtiyye-i âmme, 2. Rahmet-i sıfatıyye-i âmme, 3. Rahmet-i zâtiyye-i hâssa, 4. Rahmet-i sıfatıyye-i hâssadır.

Bilcümle mahlûkāt, rahmet-i zâtiyye ve sıfâtiyye-i âmmeden nasîblerini alırlar; rahmet-i zâtiyye ve sıfatıyye-i hâssaya nâil olanlar ashâb-ı hidâyettir. İnsân-ı kâmillerin vücûdu bu dört nevi' rahmet-i ilâhiyyenin meclâsı olduğu için, Hz. Pîr, bu dört nevi' rahmet-i ilâhiyyeye olan ihtiyaçlarını beyân buyururlar.

Hz. Mevlânâ'nın ism-i şerîfleri Muhammed, lakapları da Celâleddîn'dir. Babalarının ism-i şerîfi Muhammed ve lakapları da Bahâeddîn Veled'dir. Peygamber (a.s.) tarafından bu lakap üzerine âlem-i ma'nâda "Sultânü'l-Ulemâ" lakabı da ilâve buyrulmuştur. Kıssası Sipehsâlâr Menâkıbı'nda mufassalan mezkûrdur. Sultânü'l-Ulemâ hazretlerinin babasının ism-i şerîfi Hüseyin olup, Belh pâdişâhının kızı ile evlenmiştir. Erkek tarafından Hz. Mevlânâ'nın silsileleri Hz. Ebû Bekri's-Sıddîk (r.a) hazretlerine ve kadın tarafından dahi, Belh şâhı İbrâhîm Edhem (k.s.) hazretlerine kadar gider. 604 hicrî senesinde Belh şehrinde doğdular. Sonra Muhammed Harzemşâh'ın saltanatı zamânında oradan, babaları Sultânü'l-Ulemâ hazretleriyle berâber, Selçuk padişahlarından Sultân Alâeddîn Keykubâd'ın da'veti üzerine Konya'ya hicret ettiler ve 672 senesinde irtihâl buyurdular. Ömr-i şerîfleri 68 senedir. Bu hususta Sipehsâlâr Menâkıbı'nda mufassal ma'lûmât vardır.

Ya'ni "Allah Teâlâ'nın dört nevi' rahmetine muhtâc olan abd-i mahz Belh-Hüseyin hazretlerinin oğlu Sultânü'l-Ulemâ Muhammed Bahâeddîn Veled hazretlerinin oğlu Muhammed Celâleddîn der ki, Allah Teâlâ ondan sâdır olan bu elfâz ve nazm-ı Mesnevî'yi kabûl buyursun."

“İctihâd” lügatte, bir kimsenin istediği bir şeyi yapmak için kuvvetini sarf etmesine derler. Binâenaleyh bu ta'bîr ile Hz. Pîr kalb-i şerîflerine, taraf-ı ilâhîden münzel olan ma'nâlara lafız ve nazım kisvelerini giydirmek için, fikren kuvvet sarf ettiğine işaret buyururlar. Nitekim bu ma'nâya işaretle, birinci defterde: Kāfiye düşünürüm ve o benim yâr-i hakîkîm olan Hak ise bana, benim dî-dârımdan başkasını düşünme der, buyururlar. Bunun için, mukaddimede îzah olunduğu üzere Hind şârihlerinden Abdurrahmân Leknevî hazretleri, "Mesnevî-i Şerîfin ma'nâları Kur'ân'dır ve fakat lafzı namazda mefrûzu'l-kırâa değildir" buyurmuşlardır.

Konya Âsâr-ı Atîka Müzesi'nde mahfûz 677 târihli nüsha nihâyetinde Sultan Veled hazretlerinin, mukaddimede beyân olunan ifadelerine göre, nüsha-i asliyye lafızlarının Hz. Pîr tarafından takrîr, tashîh, tezhîb ve tenkîh buyrulması, bu ictihâdın delîlidir. Binâenaleyh Mesnevî-i Şerîfin ma'nâları vahiy ve ilhâm-1 ilâhî; ve sûreti ve lafız ve nazmı Hz. Mevlânâ'nın ictihâdı olmuş olur. Bu sebeble Hz. Pîr; "Manzûm olan Mesnevî-i Şerîfi uzatmakta ictihâd ettim" buyururlar.

Mesnevî-i Şerîfin hem ictihâd, hem de vahiy ve ilhâm ile olduğu hakkında Ankaravî hazretleri şu mütâlaâtı beyân buyururlar: Hz. Mesnevî, Hak tarafından iki sûretle nâzil olmuştur. Birisi ma'nâsı ve nazmı ile beraberdir ki, bu sûretde nazmında ve lafzında güçlük çekmeğe ve ictihâda lüzûm kalmaz. Diğeri mücerred ma'nâlardan ibaret olup, onlara elfâz ve nazım kisvesini giydirmek için güçlük çekilir ve ictihâd lâzım gelir. Nitekim ashâb-ı kirâmdan Hâris b. Hişâm, Resûl-i Ekrem'e: "Yâ Resûlallâh! Sana nasıl vahiy gelir?" diye sordu. Resûl-i Ekrem hazretleri dahi قَالَ رَسُولُ اللَّهِ أَحْيَانًا يَأْتِينِي مِثْلَ صَلْصَلَةِ الْجَرَسِ وَ هُوَ أَشَدُّهُ عَلَىَّ فَيَقْصِمُ عَنِّي وَ قَدْ وَعَيْتُ عَنْهُ مَا قَالَ وَ أَحْيَانًا يَتَمَثَّلُ لِي الْمَلَكُ رَجُلاً ,yani "Buyurdular ki, vahy-i ilâhî bana ba'zan çan sesi gibi gelir; halbuki o, bana şiddetli ve sıkıntılıdır. Bana söylediği şeyi ondan hifz ederken benden kesiverir; ve ba'zan bana adam sûretinde melek temessül eder." Çan sesi gibi gelen mücerred olan ma'nâlar ve mücmel ve mübhem olan gaybî vâridâtdır. Bunları halledip elfâz ile söylemekte güçlük vardır. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî hazretleri bu vâridât-ı mücmele ve mübheme hakkında Hal'u'n-Na'leyn kitabının şerhinde buyururlar ki: "Bu nevi' vahiy, üç türlü kabuğu olan ceviz gibidir. Birisi ye-

şil kabuk ve diğeri iç kabuğu ve üçüncüsü de içe sarılmış olan zarıdır. Hak Teâlâ o ma'nâyı böyle üç hicâb ve perde arkasında birleştirmiştir. O ma'nâya ancak bu üç perdeyi kaldırdıktan sonra erişilir." Hz. Pîr'in ictihâdları ancak bu vâridât-ı mücmele hakkında vâki' olmuştur. المشتمل على الغرايب و النوادر و غرر المقالات و درر الدلالات و طريقة الزهاد و حديقة العباد قصيرة المباني كثيرة المعاني "Garaib", garibeler ve acîb olan şeyler; "nevâdir", nâdireler ve az bulunur şeyler. "Gurer", gurrenin cem'i olup, müteaddid ma'nâsı vardır. Bir ma'nâsı da, her şeyin iyisi ve hayırlısı demektir. "Dürer" inci ma'nâsına olan "dürr" kelimesinin cem'idir. "Zühhâd", zâhidler demek olur. Bunlardan murâd, huzûzât-ı nefsâniyyelerinden perhîz eden ve mücâhede ve riyâzât ile meşgül olan ebrâr tâifesi. "ubbâd" âbidlerin cem'i olup, bunlardan murâd dahi, a'mâl-i zâhire ile çok meşgül olan ahyâr tâifesidir. "Mebânî", asıl ve temel ma'nâsına olan "mebnâ" kelimesinin cem'i olup, bundan murâd dahi lafızlardır. Ya'ni "İctihâd ettiğim Mesnevî'nin manzûmu, acîb ve az bulunur şeyleri ve makālâtın ve sözlerin iyilerini ve delâletlerin incilerini ve zâhidlerin ve ebrâr tâifesinin yolunu ve ubbâdın ve ahyâr tâifesinin ilim ve irfân bahçesini müştemildir. Ve bu manzûmun lafızları kısa, ma'nâları çoktur."

لاستدعاء سيدى و معتمدی و مكان الروح من جسدي وذخيرة يومى و غدى "-Seyyid" ulu kişi ve büyük adam ve efendi ma'nâlarınadır. "Mu'temed" dayanılmış ve i'timâd olunmuş demektir. "Zahîre", biriktirilip saklanan şey. "Rûh", muharrik-i cisim olan cevher-i nûrânîdir ki, Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin istekleri, bu Mesnevî'deki hakāyık ve maârifin ızhârına Hz. Pîr'in lisân-ı zâhirilerini tahrîk ettiği için "Cesedimde rûhumun mekânı" ta'bîr buyrulmuş ve Hz. Pîr'in rûh-i şerîflerinin mekânı, onların isti'dâd-ı âlîleri olup, bu maârif ve hakäyıkı Hz. Pîr'in rûh-i latîfine bu mekândan hitâb buyurmuş olurlar. Binâenaleyh bu mekân, mekân-ı ma'nevî ve rûhânî olur.

"Benim bu günümün ve yârınımın zahîresi" ta'bîrinden murâd, Hz. Pîr'in kalb-i şerîfine nâzil olup müterâkim ve mahfûz bulunan maârif ve hakäyık-ı İlâhiyyedir. Ya'ni şâkirdlerimin ulusu olan ve isti'dâdının yüksekliğine i'timâd ettiğim ve isti'dâd-ı âlî cesedimde rûhumun mekânı ve Hak tarafından, benim kalbime nâzil olup, müterâkim ve mahfûz bulunan hakāyık ve maârif-i ilâhiyyenin câzibi ve muhâtabı olan zâtın istid'âsından ve talebinden dolayı bu Mesnevî-i Şerîf'in nazmında ictihâd ettim.

Menâkıbda mezkûrdur ki, Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri, Cenâb-ı Pîr'in mürîdlerinin Hakîm Senâî ve Ferîdüddîn Attâr hazretlerinin manzûm eserlerini mütâlaaya rağbet ve muhabbet ettiklerini gördü. Cenâb-ı Pîr'den bu yol- da manzûm bir eser vücûda getirmesini beyân etti. Hz. Mevlânâ dahi, evvel- ce hazırlamış oldukları Mesnevî-i Şerîfin on sekiz beyt-i şerîfini, sarıkları ara- sından çıkarıp, Hüsâmeddîn hazretlerine verdi ve "Evet, Cenâb-ı Hak tarafın- dan bana da böyle bir ilhâm vâki' olmuştur" buyurdu.

وهو الشيخ قدوة العارفين و امام الهدى و اليقين مغيث الورى امين القلوب والنهي "Kudve" ken- disine uyulan ve tâbi' olunan kimse; "mugîs" yardımcı; "verâ", mahlûkāt; "nühâ" akıl ma'nâsına olan "nühye" nin cem'idir. Ya'ni "Bu Mesnevî' nin nazmını isteyen o şeyh, âriflerin muktedâsıdır ve hidâyet ve yakînin imâmı- dır; ve mahlûkātın ve rûhlarının ve akıllarının yardımcısıdır; kalblerin ve akıl- ların emînidir. Ya'ni kalbini ve aklını o hazrete teslîm eden Hak yolunun sâ- likleri emniyyet içindedir. Zîrâ nâkıs mürşidlere intisâb edenlerin kalbleri mü- şevveş ve akılları muhtell olur. Hattâ içlerinde deli olup tımarhaneye giden- ler bile bulunur.

وديعة الله بين خليقته و صفوته في بريته ووصاياه لنبيه وخباياه عند صفيه "Vasâyâ" sipariş ve nasîhat ma'nâsına olan vasiyyetin cem'idir. "Habâyâ" gizli ve sır ma'nâsına olan "hubye" kelimesinin cem'idir. Zamîrler Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerine âid olursa, ma'nâda tekellüfe hâcet kalmaz. Ya'ni, o Hüsâmeddîn Çelebi haz- retlerinin şerîata ve tarîkata ve hakîkata dâir olan vasiyyetleri ve nasîhatları nebîsi içindir. Ve "nebî"den murâd, Server-i kâinât Efendimiz olmak münasib olduğu gibi, Cenâb-ı Mevlânâ olmak dahi câizdir. Zîrâ nebî, haber verici ma'nâsınadır; ve nübüvvet iki nevi'dir. Birisi nebiyy-i teşrî'dir ki, bu nebî, sâ- hib-i şerîat Efendimiz'dir. Ve diğeri nebiyy-i ta'rîfdir ki, nebiyy-i teşrî'in şerî- atını takviye ve tefsir eder. علماء امتی کانبیای بنی اسرائیل Ya'ni "Benim ümmetimin âlimleri, Benî İsrâîl enbiyâsı gibidir" hadîs-i şerîfi bu zatlar hakkındadır. Ve Hz. Pîr efendimiz bu ulemâ-yı hakîkıyyeden birisidir; ve Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin vasiyyetleri ve nasîhatleri de Cenâb-ı Mevlânâ efendimizin mes- lek-i irfanlarını takviye ve ta'rîf içindir; ve onun maârif-i ilâhiyyedeki sırları kendi safîsi ve seçtiği kimse indindedir. "Safi"den murâd, yine Hz. Mevlânâ efendimiz olur. Zîrâ Hz. Çelebi'nin sırları, kendinin seçip mürşid ittihaz ettiği Hz. Mevlânâ indinde ma'lûmdur. Nitekim her cildin başlarındaki hitâblardan bu ma'nâ anlaşılır.

مفتاح خزائن العرش امين كنوز الفرش ابو الفضائل حسام الحق و الدین حسن بن محمد بن الحسن المعروف بابن اخى ترك "Miftâh" anahtar; "arş" kelimesi lügatte taht ve mülk ma'nâsınadır. Burada, emlâk-i ilâhiyyeden âlem-i ulvîye işaret buyrulur. "Ferş" döşenmiş ve mefrûş demek olur. Bundan murâd dahi, arz ve âlem-i süflîdir. "Ebu'l-fazâil" fazîletler babası ma'nâsına olan bir künyedir ki, bu künye ile Hüsâmeddîn hazretlerinin menba'-ı fazâil olduğuna işâret buyrulur. Ya'ni "Bu bizim söylediğimiz şey, âlem-i ulvî hazînelerinin anahtarıdır ki, bu âleme âid hakāyık ve maârif-i ilâhiyye o hazretin sohbetine devâm ile anlaşılır ve onun vücûdu bu âlemin anahtarı olur; ve âlem-i süflî olan bu tabîat âleminde sıfât ve esmâ-i ilâhiyye hazîneleri medfün olduğundan, bu sıfât ve esmâ ahkâmına göre füyûzât-ı ilâhiyyeyi halka dağıtmakta, yeryüzünde Hakk'ın emniyyet ettiği bir halîfedir. Ve o şeyh, fazîletler menba'ı olup, Ahî Türk denmekle ma'rûf ve meşhûr Hasan'ın oğlu Muhammed'in oğlu Hüsâmü'l-Hak ve'd-Dîn Hasan'dır.

ابو يزيد الوقت و جنيد الزمان صديق بن صديق بن صديق رضي الله عنه وعنهم Ya'ni, Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri mertebe-i velâyetde vaktin Bâyezîd-i Bistâmî'si ve ilm-i hakîkatde zamânın Cüneyd-i Bağdâdî'sidir. Onun ceddi olan Ahî Türk Hasan hazretleri ile, bu zâtın oğlu Muhammed hazretleri ve kendisi, sıddîkıyyet makāmında bulunduklarından sıddîk oğlu sıddîk oğlu sıddîkdır. Allah Teâlâ ondan ve onlardan râzî olsun; ve "sıddîk" ancak kalbi ile ve fiili ile tahakkuk ettiği şeyi dili ile ızhâr eden kimseye derler."

ارموى الاصل المنتسب الى شيخ المكرم بما قال امسيت کردیا و اصبحت عربیا قدس الله روحه و ارواح الخلافه "Urmevi" [Urmiye] denilen mahalle mensûb demektir. Burada Urmiye Gölü vardır; civârında Kürd Irak'ına mensûb halk sâkin olurlar. Çelebi Hüsâmeddîn hazretleriyle ecdâdı bura ahâlîsindendir. "Şeyh-i mükerrem"den murâd, Çelebi hazretlerinin ceddi olan Şeyh Ebu'l-Vefa Bağdâdî'dir. Bu Şeyh Ebu'l-Vefâ hazretleri, Yûnus Emre hazretleri gibi hiçbir tahsîl görmemiş, ümmî bir zât olduğu hâlde, sülükünde Hakk'a vâsıl olmuş bir zât imiş. İlm-i zâhirîsi olmadığı için zamânın âlimleri istihzâ maksadıyla "Sen irşâd ile meşgül olduğun halde, halka va'z u nasîhat etmiyorsun; va'z et de dinleyip istifade edelim" demişler. Cenâb-ı Ebu'l-Vefâ mahzûn bir halde uyumuşlar. Rü'yâlarında Server-i kâinât Efendimiz zuhûr edip, buyurmuşlar: "Yarın kürsîye çıkıp, halka va'z u nasîhata başla ve Kur'ân'ın esrâr ve hakîkatinden bahs et; zîrâ Hak Teâlâ sana Alîm ve Hakîm ism-i şerîfiyle tecellî buyurmuştur." Ebu'l-Vefa hazretleri ertesi gün câmi'-i şerîfde kürsîye çıktı ve ulemâ "Bakalım ne söyleyecek?" diye toplandılar. Hazretin kürsîde ilk sözü huzzâra hitâben arabiyyu'l-ibâre olarak امسیت کردیا و اصبحت عربیا ya'ni "Kürd olarak geceledim ve Arab olarak sabahladım" demek oldu. Ondan sonra birçok hakāyık ve dakāyık-ı kur'âniyyeden bahs ederek huzzârı hayrette bıraktı. Allah Teâlâ bu zâtın ve haleflerinin ervâh-ı şerîflerini takdîs buyursun. "Ni'me" medih ma'nâlarından olup "ne güzel!" demektir. "Selef"den murâd Şeyh Ebu'l-Vefa ile Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin, yukarıda isimleri mezkûr, sıddîkıyyetle tavsîf buyrulan cedleridir. "Halef"den murâd hazret-i Çelebi'dir. "Rida", elbise üzerine giyilen hırka, cübbe, setre ve pardesü gibi libâs ma'nâsınadır. Bundan murâd, reşâdet libâsı olmak münasibdir. "Neseb"den murâd, neseb-i ma'nevî olan tarîkatdir. Ve "şems"den murâd, hakikat-i muhammediyye güneşidir. "Haseb" lügatte asıl ve şeref ma'nâsınadır. ارخت aşağıya salıvermek, sarkıtmak ma'nasına olan ارخا [irha] masdarından fiil-i mâzîdir. “Nücûm” yıldızlar demektir. Bundan murad اصحابی کالنجوم بایهم اقتدیتم اهتدیتم Ya'ni "Benim ashâbım yıldızlar gibidir, hangisine iktidâ ederseniz, hidâyet bulursunuz" hadîs-i şerîfi mûcibince, ehl-i hidâyet olan insân-ı kâmillerdir. "Azvâ'” ziyâ ma'nâsına olan "zav" kelimesinin cem'idir; ziyalar demek olur. Ya'ni "Ne güzel selef ve ne güzel halefdir! Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri için, böyle âlî bir neseb-i zâhirî olduğu gibi, bir de neseb-i ma'nevî vardır ki, o neseb-i ma'nevî, müteselsilen şems-i hakikat olan Server-i kâinât Efendimiz'in hakîkatine kadar gider ve onların bu silsileye dâhil olan vârisleri dahi, o hakîkat güneşinin birer misâlidir ve hepsi müttehiden bir hakîkat güneşidir. Bu güneş, onun üzerine irşâd ve hidâyet libâsını ilkā etmiş ve giydirmiştir. Ve onun için bir asıl ve şeref-i ma'nevî dahi vardır ki, erbâb-ı hidâyet olan kâmiller onun indinde ziyalarını sarkıtırlar ve nûr-ı ma'rifetlerini ibzâl ederler."

evin önü ve etrafı; "benü'l-vülât" vâlîlerin ve hâkimlerin ve zâhir-i âlemde mutasarrıf olanların oğulları demektir; "vüfüd" cemâat ve gürûh ma'nâsına olan "vefd" in cem'idir; cemaatler ve gürûhlar demek olur; "mücidd" sa'y etmek ma'nâsına olan "cidd" masdarından ism-i fâildir, sa'y eden demektir. "ufât" tâlib ma'nâsına olan "âfi"nin cem'idir. Ya'ni Çelebi Hüsâmeddîn hazretleriyle, cedlerinin evlerinin önü ve etrâfi, ikbal kıblesi olmaktan zâil olmasın ki, ona hâkimlerin, vâlîlerin oğulları teveccüh ederler; ve emellerin Ka'be'si olmak dâim olsun ki, Hak yoluna sa'y eden ve ma'rifet tâlibleri olan cemâatler onu tavâf ederler." ذر doğdu ve tulû' etti ma'nâsında fiil-i mâzîdir. “Şârık” güneş demektir. "Ma'tesam" ism-i mekân olup ilticâ olunan yer; "basâir" basîretin cem'i olup akl-ı maâd gözü açık olanlara işâret olunur. “Rabbânî” rab kelimesinden müştakk olup, elif ve nûn mübâlağa için ziyâde olunmuştur; "ârif-i bil-lâh"dan kinâyedir. “Rûhânî” kezâlik, rûhâniyyet âlemine mensûb demektir. "Semâviyyîn”, âlem-i ulvîye mensûb olan; "arşiyyîn” mülk-i İlâhî'nin her mertebesinde tâir olanlar; "nûriyyîn" Zât-ı Hak'da müstağrak olanlar; "süket" "sâkit"in cem'-i mükesseridir; sâkitler, susanlar demektir. "Nuzzâr", nâzırın cem'-i mükesseridir; bakanlar, görenler demektir. "Guyyeb", gâibin cem'-i mükesseridir, gâibler ma'nâsınadır. "Huzzâr” kezâlik hâzırın cem'-i mükesseridir. "Mülûk", pâdişâh ma'nâsına olan "melik"in cem'idir. "At-mâr", eski libas ma'nâsına olan "tımr" kelimesinin cem'idir. Bu kelimeler ba-sâir sahiblerinin sıfatıdır. Ya'ni "Ve kezâlik, akl-ı maâd gözleri açık ve basî-retler sahibi olup, kabîlelerin en şereflileri ve vücûdları delîllerin nûrları ve fa-zâil ashâbı olan urefâ-i billâha ve rûhânîlere, âlem-i ulvîye mensûb olanlara mülk-i İlâhî'nin her mertebesinde seyrân edenlere, nûr-i Zâtî'de müstağrak olanlara, sâkit bir halde olup âlem-i gaybı görenlere; cisimleriyle gâib ve rûh-larıyla hâzır olanlara; eski libaslar altında gizlenmiş ma'nâ pâdişahlarına, mahall-i ilticâ olmak için, o kapının önü yıldız tulû' ettikçe ve güneş doğ-dukça dâim olsun. "Âmîn yâ Rabbe'l-âlemîn!" Ya'ni "Ey âlemlerin mürebbîsi olan Hak Teâlâ Hazretleri bu duâyı kabûl buyur!"

و هذا دعاء لا يرد فانه لاصناف البرية شامل

Bu ibâre "Feûlün, feûlün, fäilât, mefäilün" vezninde bir beyittir. Ya'ni bu duânın zımnında Hak Teâlâ'nın ism-i Hâdî'si ile tecellîsi niyâzı bulunduğu ve Hakk'ın rahmeti de âmm olduğu için, bâb-ı İzzet'den reddolunmaz; zîrâ mah-lūkāt sınıflarının hepsini şâmildir.

والحمد لله رب العالمين والصلوة على سيدنا محمد و آله وصحبه اجمعين

Ya'ni "Kâmillerin hamdi vech ile olan hamd ve vasf-ı senâ, fezâ-yı bî-nihâyede müteşekkil olan nâmütenâhî âlemlerin mürebbîsi Allah Zü'l-Celâl Hazretleri'ne mahsûs-dur. Ve rahmet-i zâtiyye ve sıfatıyye-i âmme ve hâssa, Server-i kâinât Mu-hammed ve âli ve bilcümle ashâbı üzerine olsun.

1. Bu neyi dinle, nasıl şikâyet ediyor? Ayrılıklardan hikâyet ediyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1. Bu neyi dinle, nasıl şikâyet ediyor? Ayrılıklardan hikâye ediyor.

Eldeki nüshalarda "Bişnev ez ney" ve "hikâyet" kelimeleri "şikâyet" kelimesinden önce yazılmış olsa da, eski nüshalarda "Bişnev în ney" şeklindedir; ve "şikâyet" kelimesi "hikâyet" kelimesinden öncedir. Hz. Pîr (Mevlânâ Celaleddin Rumi), "Bu neyi dinle" ifadesiyle, kendi mübarek varlıklarına işaret ederler. Çünkü neyin içi boş olup, üfleyen kişinin nefesi ondan ses çıkarır. İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) vücudu da "ney"e benzer. "Ney"in yedi deliği, insanın yedi dış uzvuna işarettir ki, insanların fiilleri bu uzuvlardan meydana gelir. İnsân-ı kâmilin "ney" gibi boş olan vücudundan ortaya çıkan fiiller, ancak Hakk'ın tasarrufuyladır. "Ney" ifadesiyle, dışsal "ney"e de işaret edilmiş olması mümkündür. Çünkü "ney"in sesi, her bir sazın sesinden daha yakıcı olup, dinleyenlerin kalplerine incelik verir ve aşk ehli olanları vecd hâline getirir. Bu sebeple dışsal "ney" âşıkların ruhlarına kelimesiz ve lafızsız hitaplarda bulunmuş olur.

Mesnevî-i Şerîf'e "dinle" hitabıyla başlanması da, insana ait kemalâttan (olgunluklardan) olan ilim ve irfanın, insana kulak yoluyla hâsıl olacağına işarettir. Ve Kur'ân-ı Kerîm'de de işitmek, görmekten önce gelmiştir. Nasıl ki Firavun'u davete memur olan Musa ve Harun (a.s.)'a hitaben Yüce Allah, Tâhâ Suresi'nde لاَ تَخَافَا أَنَّنِي مَعَكُمَا اسْمَعُ و ارى (Tâhâ, 20/46) yani "Korkmayınız, muhakkak ben sizinle beraberim. İşitirim ve görürüm" buyurmuştur. Başka ayetlerde de benzeri çoktur. İnsân-ı kâmilin ayrılıklardan şikâyeti ve hikâyesi hakkında Hz. Mevlânâ efendimiz Fîhi Mâ Fihlerinin 54. bölümünde kendilerine sorulan bir soru üzerine şu ayrıntıları verirler: "Birisi Hz. Şeyh'ten, yani Hz. Mevlânâ'dan şunu sordu: Yüce haklarında لولاك لولاك لما خلقت الافلاك yani "Ey Resûlüm sen olmasaydın, felekleri yaratmazdım" buyrulan Mustafa (s.a.v.) bu azamet ile beraber يا ليت رب محمد لم يخلق محمدا yani “Ne olaydı, Muhammed'in Rabbi, keşke Muhammed'i yaratmasaydı" der. Bu nasıl olur? Hz. Mevlânâ bu şekilde cevap verdi: "Bu söz bir misal ile açıklığa kavuşur. Bir köyde bir erkek, bir kadına âşık oldu ve her ikisinin evleri yakın idi. Beraberce ömür sürerler ve balıkların su ile hayat buldukları gibi, onlar da semirir ve gelişirler ve hayatları birbirinden olur idi. Ansızın Yüce Allah onları zengin etti. Öküzleri, koyunları, at sürüleri, malları, altınları, ve hizmetçileri çoğaldı. Çok fazla nimet içinde olmaktan şehre gitmeye karar verip, her birisi birer şahane konak satın aldılar ve orada ikamet ettiler. Bu bir tarafta ve o, bir tarafta. Hâl bu gayeye erişince o kavuşmaya ve o visale muvaffak olamadılar. İçleri altüst ve ciğerleri yanık olup, gizli inlemeler ettiler, çare olmadı. Bu yanış, son dereceye ulaştı. Onlar bu ayrılık ateşi içinde tamamen yandılar. Böyle olunca inlemeleri kabul mahallinde meydana gelip, mallara ve hayvanlara noksanlık arız olarak yavaş yavaş önceki hâle döndüler. Bir zaman sonra önceki köyde birleştiler ve aynı kavuşmaya koyuldular, ayrılığın acılığını yâd ettiler. يا ليت رب محمد لم يخلق محمدا sesi ortaya çıktı. Çünkü Muhammed (s.a.v.)'in canı mücerred (soyut, maddeden arınmış) olup âlem-i kudsde (kutsiyet âleminde) ve Yüce Allah'ın visalinde gelişir idi. Balıklar gibi o rahmet deryasına dalar idi. Gerçi bu âlemde peygamberlik ve halka rehberlik makamına ve padişahlık azametine sahip ve şöhret ve sahâbet (arkadaşlık) içinde idi. Lakin yine önceki yaşayışa döndüğünde "Keşke peygamber olmasaydım ve bu âleme gelmeseydim" der. Zira o mutlak visale nispetle bütün bu memleket, azap ve meşakkat yüküdür ilh..." İşte, Muhammedî vârisi olan insân-ı kâmillerin, ayrılıktan şikâyetleri dahi bu kabildendir ve şikâyet değil hikâyettir. Nasıl ki Hz. Pîr, aşağıda gelecek olan bir mübarek beyitte açık bir şekilde bu anlamı beyan buyururlar:

Ellerdeki nüshalarda "Bişnev ez ney" ve "hikâyet" "şikâyet"den evvel yazılı ise de, eski nüshalarda "Bişnev în ney" sûretindedir; ve "şikâyet", "hikâyet"den evveldir. Hz. Pîr: "Bu neyi dinle" ta'bîriyle, kendi vücûd-ı şerîflerine işâret buyururlar. Zîrâ neyin içi boş olup, üfleyen kimsenin nefesi, ondan ses çıkarır. İnsân-ı kâmilin vücûdu da "ney"e benzer. "Ney"in yedi deliği, insanın yedi a'zâ-yı zâhirîsine işarettir ki, beşerin fiilleri bu uzuvlardan sâdır olur. İnsân-ı kâmilin "ney" gibi boş olan vücûdundan zâhir olan fiiller, ancak Hakk'ın tasarrufuyladır. "Ney" ta'bîriyle, zâhirî "ney"e de işaret buyrulmuş olmak câizdir. Zîrâ "ney"in sesi, her bir sazın sesinden daha muhrik olup, dinleyenlerin kalblerine rikkat verir ve ehl-i aşkı vecde getirir. Binâenaleyh zâhirî "ney" âşıkların rûhlarına kelimesiz ve lafızsız hitâblarda bulunmuş olur.

Mesnevî-i Şerîf'e "dinle" hitâbı ile başlanması da, kemâlât-ı insâniyyeden olan ilim ve irfanın, insana kulak yolundan hâsıl olacağına işarettir. Ve Kur'ân-ı Kerîm'de de işitmek, görmeğe takaddüm etmiştir. Nitekim Fir'avn'ı da'vete me'mûr olan Mûsâ ve Hârûn (aleyhime's-selâma)a hitâben Hak Teâlâ, Sûre-i Tâhâ'da لاَ تَخَافَا أَنَّنِي مَعَكُمَا اسْمَعُ و ارى (Tâhâ, 20/46) Ya'ni " Korkmayınız, muhakkak ben sizinle beraberim. İşitirim ve görürüm" buyurmuştur. Başka âyetlerde de nazîri müteaddiddir. İnsân-ı kâmilin ayrılıklardan şikâyeti ve hikâyeti hakkında Hz. Mevlânâ efendimiz Fîhi Mâ Fihlerinin 54. faslında kendilerine vâki' olan bir suâl üzerine şu tafsîlâtı verirler: "Birisi Hz. Şeyh'den, ya'ni Hz. Mevlânâ'dan şunu sordu: Hakk-ı âlilerinde لولاك لولاك لما خلقت الافلاك ya'ni "Ey Resûlüm sen olmasa idin, felekleri yaratmaz idim" buyrulan Mustafa (s.a.v.) bu azamet ile beraber يا ليت رب محمد لم يخلق محمدا ya'ni “Ne olaydı, Muhammed'in Rabb'i, keşke Muhammed'i yaratmasa idi" der. Bu nasıl olur? Hz. Mevlânâ bu vech ile cevâb verdi: "Bu söz bir misal ile tavazzuh eder. Bir karyede bir erkek, bir kadına âşık oldu ve her ikisinin evleri yakın idi. Beraberce ömür sürerler ve balıkların su ile hayât buldukları gibi, onlar da semirir ve neşv ü nemâ bulurlar ve hayatları birbirinden olur idi. Nâgâh Hak Teâlâ onları zengin etti. Öküzleri, koyunları, at sürüleri, malları, altınları, ve haşem ve hademleri çoğaldı. Kesret-i tena'umdan şehre azm edip, her birisi birer şâhâne konak satın aldılar ve orada ikāmet ettiler. Bu bir tarafta ve o, bir tarafta. Hâl bu gāyeye erişince o lyş ve o visâle muvaffak olamadılar. Derûnları altüst ve ciğerleri sûzân olup, gizli nâleler ettiler, çâre olmadı. Bu sûziş, son dereceye vâsıl oldu. Onlar bu firâk âteşi içinde külliyyen yandılar. Böyle olunca nâleleri mahall-i kabûlde vâki' olup, emvâl ve mevâşîye noksan ârız olarak tedrîc ile evvelki hâle döndüler. Bir zaman sonra evvelki karyede birleştiler ve aynı vasla koyuldular, firkatin acılığını yâd eylediler. يا ليت رب محمد لم يخلق محمدا âvâzı zâhir oldu. Çünki cân-ı Muhammed (s.a.v.) mücerred olup âlem-i kudsde ve Hak Teâlâ'nın visâlinde neşv ü nemâ bulur idi. Balıklar gibi o deryâ-yı rahmete dalar idi. Gerçi bu âlemde peygamberlik ve halka rehberlik makāmına ve pâdişahlık azametine mâlik ve şöhret ve sahâbet içinde idi. Velâkin yine evvelki yaşayışa döndükde " Keşke peygamber olmasa idim ve bu âleme gelmese idim" der. Zîrâ o visâl-i mutlaka nisbetle bütün bu memleket, bâr-ı azab ve meşakkatdir ilh..." İşte, vâris-i Muhammedî olan insân-ı kâmillerin, ayrılıktan şikâyetleri dahi bu kabildendir ve şikâyet değil hikâyetdir. Nitekim Hz. Pîr, aşağıda gelecek olan bir beyt-i şerîfde açık bir sûretde bu ma'nâyı beyân buyururlar:

2. Ney der ki, beni kamışlıktan kestikleri zamandan beri, nâlemden erkekler ve kadınlar inlemişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2. Ney der ki, beni kamışlıktan kestikleri zamandan beri, inlememden erkekler ve kadınlar inlemişlerdir.

Hz. Mevlânâ yukarıdaki beyitte mübarek bedenlerini "ney"e ve içi boş kamışa benzetmişlerdi. Bu karine ile, "neyistan"dan ve kamışlıktan kastedilenin, cismaniyet âlemi olması uygundur. Ve gerçekten de bu yoğunluk âleminde ortaya çıkan insan bedenlerinden her biri, Hakk'ın isim ve sıfatlarının tecellileri olup, daima onlardan bu ilahi sıfat ve isimlerin hükümleri ortaya çıkmaktadır. Şu kadar ki, insân-ı kâmil, bu kamışlık mesabesindeki cismaniyet âleminde, kendi cismani varlığının vehmedilmiş ve yok olduğunu idrak eder; insân-ı nâkıs ise, kendi vehmedilmiş varlığında ve benliğinde boğulmuştur. Ve bir Hakk'ın varlığı ve bir de benim varlığım vardır deyip durur.

Örneğin, insân-ı kâmil, kamışlıktan kesilip neyzenin üflemesine ve güzel nağmeler çıkarmasına uygun bir "ney"e benzer. İnsân-ı nâkıs ise, her ne kadar kamışlıktan kesilmiş ise de, düzeltilmemiş ve içinin doluluğundan dolayı güzel nağmeler ve sesler çıkarmasına elverişli olmayan "ney"e benzer. Eğer bu ney dahi, kâmil bir üstat tarafından düzeltilir ve içi boşaltılır ise, güzel bir ney hâline gelir.

"Erkek"ten kastedilen, nefsani hazlarına yenilmeyen kâmil ve arif kişiler; "kadın"dan kastedilen dahi, nefsani hazlarıyla ve benliğiyle meşgul nâkıs ve cahil kişilerdir. Bu iki anlam, görünüşte erkek ve kadın olanların her ikisini de kapsar. Çünkü kâmil ve arif olan kadınlar, her ne kadar görünüşte kadın iseler de, anlamda erkek hükmündedirler. Nasıl ki Râbiatü'l-Adeviyye (a.s.) hazretleri bu zümredendir. Ve aynı şekilde görünüşte erkek olan nâkıs ve cahil kişiler dahi, anlamda kadın hükmündedirler. Nasıl ki Firavun'un ve Nemrut'un ve benzerlerinin cehaletleri ve sersemlikleri ortadadır.

"Nâle"den kastedilen, insân-ı kâmilin, arif ve cahil insanlar önünde, beyan ettiği hakikatlere ve marifetlere dair sözleridir ki, bu Mesnevî-i Şerîf başından sonuna kadar Hz. Pîr'in bu tür inlemelerinden ibarettir. Ve Hz. Pîr'in sözlerini dinleyen her sınıf halk, o yüksek anlamlardan etkilenir. Nasıl ki Fîhi Mâ Fihlerinin 24. faslında şöyle buyururlar: "Bir gün bir topluluk arasında söz söylüyordum. Onların arasında kafirlerden dahi bir grup vardı. Konuşma esnasında ağladılar ve zevk ve hal hasıl ettiler ilh..." Ve aynı şekilde Sipehsâlâr Menâkıbı'nda buyrulur ki: "Hz. Mevlânâ, cami-i şerifte kürsüye çıkıp, kendilerinde olan halden dolayı şevk ve büyük bir yanış ile ciğerden ve gönülden çıkan hadsiz ateşli ahlar ile bu iki beyti okudular:

"Ey ne hoş gece idi ki, yârimizin kavuşması tesadüfen gerçekleşmişti. Müşteri talihte ve güneş kucakta idi. Her kadehi ki bana verirdi; aklına sahip ol derdi. Ey müslümanlar! Bu hal içinde aklın ne yeri var idi!" Bu beyti okur okumaz, onların muamelelerinin aksinden ve nurlarından bütün halk ağlamaya başladılar; ve halkın aşağı ve yukarı tabakasından, bir ağızdan feryat ve figan ortaya çıkıp, hayli zaman ağladılar. Topluluk, bu ağlayıştan kendilerine geldikleri vakit, gördüler ki Hz. Mevlânâ kürsüden inip gitmişti."

Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra, beytin anlam özeti şöyle olur: "Evvelki vuslat halimi ve cismaniyet âleminde olan sonraki ayrılığımı yana yakıla kâmillerin ve nâkısların önünde hikaye ederim. Benim sözlerimden ve inlememden, onların ruhları da bu ayrılığı hatırlayıp ağlarlar."

Gördüğüm şerhlerde şarihler, kamışlığı "sabit hakikatler" veya "ruhlar âlemi" ve erkeği, "etken ve etkileyici suretler" ve kadını da "edilgen ve etkilenen suretler" diye şerh etmişlerdir.

Hz. Mevlânâ yukarıki beyitte cism-i şerîflerini "ney" e ve içi boş kamışa teşbîh buyurmuşlar idi. Bu karîne ile, "neyistan"dan ve kamışlıktan murâd, cismâniyet âlemi olmak münasibdir. Ve filhakîka bu kesâfet âleminde peydâ olan ecsâm-ı beşerden her birisi, Hakk'ın mezâhir-i esmâ ve sıfatı olup, dâimâ onlardan bu sıfât ve esmâ-i ilâhiyye ahkâmı zâhir olmaktadır. Şu kadar ki, insân-ı kâmil, bu kamışlık mesâbesinde olan cismâniyet âleminde, kendi vücûd-ı cismânîsinin mevhûm ve yok olduğunu idrâk eder; ve insân-ı nâkıs ise, kendi mevhûm olan varlığında ve enâniyyetinde müstağrakdır. Ve bir Hakk'ın vücûdu ve bir de benim vücûdum vardır deyip durur.

Meselâ, insân-ı kâmil, kamışlıktan kesilip nayzenin üflemesine ve güzel nağmeler çıkarmasına salih bir "nây"a benzer. İnsân-ı nâkıs ise, her ne kadar kamışlıktan kesilmiş ise de, tesviye edilmemiş ve içinin doluluğundan dolayı güzel nağmeler ve sadâlar çıkarmasına müsâid olmayan "nây"a benzer. Eğer bu nây dahi, bir üstâd-ı kâmil tarafından tesviye görüp ve içi boşaltılır ise, güzel bir nay hâline gelir.

"Erkek"ten murâd, hazz-ı nefsânîsine mağlûb olmayan kâmil ve ârif şahıslar; ve "kadın"dan murâd dahi, nefsânî hazlarıyla ve enâniyeti ile meşgül nâkıs ve câhil şahıslardır. Bu iki ma'nâ, sûretde erkek ve kadın olanların her ikisini de şâmildir. Zîrâ kâmil ve ârif olan kadınlar, her ne kadar sûretde kadın iseler de, ma'nâda erkek hükmündedirler. Nitekim Râbiatü'l-Adeviyye (kuddise sırruhâ) hazretleri bu zümredendir. Ve kezâ sûretde erkek olan nâkıs ve câhil şahıslar dahi, ma'nâda kadın hükmündedirler. Nitekim Fir'avn'ın ve Nemrûd'un ve emsâlinin cehâletleri ve sersemlikleri meydandadır.

"Nâle"den murâd, insân-ı kâmilin, ârif ve câhil insanlar önünde, beyân buyurduğu hakāyık ve maârife dâir olan sözleridir ki, bu Mesnevî-i Şerîf başından sonuna kadar Hz. Pîr'in bu kabil nâlelerinden ibârettir. Ve Hz. Pîr'in sözlerini dinleyen her sınıf halk, o yüksek ma'nâlardan müteessir olur. Nitekim Fîhi Mâ Fihlerinin 24. faslında şöyle buyururlar: "Bir gün bir cemâat arasında söz söylüyor idim. Onların arasında kâfirlerden dahi bir tâife var idi. Esnâ-yı kelâmda ağladılar ve zevk ve hâl hâsıl ettiler ilh..." Ve kezâ Sipehsâlâr Menâkıbı'nda buyrulur ki: "Hz. Mevlânâ, câmi'-i şerîfde kürsîye çıkıp, kendilerinde olan halden nâşî şevk ve sûz-i azîm ile ciğerden ve gönülden çıkan hadsiz âteş-engîz âhlar ile bu iki beyti okudular:

"Ey ne hoş gece idi ki, yârimizin visâlinden tesadüf vâki' idi. Müşteri tâli'de ve güneş kucakta idi. Her kadehi ki bana verirdi; aklına malik ol derdi. Ey müslümanlar! Bu hâl içinde aklın ne yeri var idi!" Bu beyti okur okumaz, onların muâmelelerinin aksinden ve nûrlarından bilcümle halâyık ağlamağa başladılar; ve halkın aşağı ve yukarı tabakasından, bir ağızdan feryâd ve figân zâhir olup, hayli dem ağladılar. Cemâat, bu ağlayıştan kendilerine geldikleri vakit, gördüler ki Hz. Mevlânâ kürsîden inip gitmiş idi."

Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra, beytin hulâsa-i ma'nâsı şöyle olur: "Evvelki vuslat hâlimi ve cismâniyyet âleminde olan sonraki ayrılığımı yana yakıla kâmillerin ve nâkısların önünde hikâye ederim. Benim sözlerimden ve nâlemden, onların rûhları da bu ayrılığı tahattur edip ağlarlar."

Gördüğüm şerhlerde şârihler, kamışlığı "a'yân-ı sâbite" veyâ "ervâh âlemi" ve erkeği, "suver-i fâile ve müessire" ve kadını da "suver-i münfaile ve müteessire" diye şerh etmişlerdir.

3. Ayrılıktan pâre pâre sîne isterim, ta ki iştiyak derdinin şerhini söyliyeyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3. Ayrılıktan dolayı parça parça olmuş bir sine isterim, ta ki iştiyak derdinin açıklamasını söyleyeyim.

"Şerha" et dilimi ve bıçak yarası, "şerh" ise gizli olan bir şeyi açıp ortaya koymak demektir. Yani "Ben bu maddî âlemde, insanlar arasında, bu ayrılık duygusundan dolayı sinesi ve kalbi dilim dilim ve parça parça olmuş ve kendi aslı olan kutsal âleme kavuşmaya âşık bulunmuş bir kimse isterim, ta ki ona, bu asıl olana duyulan iştiyak derdinin sırlarını açayım ve açıklayayım. Çünkü benim bu hususta söyleyeceğim sırları ve hakikatleri, onların yatkınlıkları çeker."

Bu söz çekme hususunda Hz. Pîr'in, bu Mesnevî-i Şerîf'in çeşitli yerlerinde beyanları vardır. IV. cildin 1318, 1319 numaralı beyitlerinde şöyle buyururlar:

"Eğer mecliste söz çekici bulursam, kalbimin çimenliğinde yüz bin marifet gülü çiçeği bitiririm; ve eğer o an söz öldürücü deyyusu bulursam, nükteler kalbimden hırsız gibi kaçar." Ve VI. cildde ان الله يلقن الحكمة على لسان الواعظين بقدر همم المستمعين yani "Muhakkak Yüce Allah vaizlerin diline, dinleyenlerin gayreti kadar hikmet telkin eder" şerifinde de bu anlam içerilmiştir. Ve Fihi Mâ Fihlerinin 26. faslında da şöyle buyururlar: "Söz, dinleyen kimselerin yatkınlığı kadar gelir. O ne kadar emer ve beslenirse, hikmet sütü o kadar iner ve ortaya çıkar. O emmeyince, hikmet de dışarı çıkamaz ve yüz göstermez. Şaşılacak şey! Niçin söz ortaya çıkmıyor dersin? Şaşılacak şey! Sen niçin sözü çekmiyorsun? Sana dinleme kuvvetini vermeyen o yüce Zât, söyleyene de söz isteğini vermiyor."

"Şerha" et dilimi ve bıçak yarası, "şerh" gizli olan bir şeyi açıp meydana koymak demektir. Ya'ni "Ben bu cismâniyyet âleminde efrâd-ı beşer arasında, bu ayrılık duygusundan dolayı sînesi ve kalbi dilim dilim ve pâre pâre olmuş ve kendi aslı olan âlem-i kudse kavuşmağa âşık bulunmuş kimse isterim, tâ ki ona, bu asla olan iştiyâk derdinin sırlarını açayım ve şerh edeyim. Zîrâ benim bu hususda söyliyeceğim esrârı ve hakāyıkı, bunların isti'dâdları cezb eder."

Bu cezb-i kelâm husûsunda Hz. Pîr'in, bu Mesnevî-i Şerîfin muhtelif mahallerinde beyânâtı vardır. IV. cildin 1318, 1319 numaralı beyitlerinde şöyle buyururlar:

"Eğer meclisde söz çekici bulur isem, kalbimin çemenistânında yüz bin maârif gülü çiçeği bitiririm; ve eğer o dem söz öldürücü deyyûsu bulursam, nükteler kalbimden hırsız gibi kaçar." Ve VI. cildde ان الله يلقن الحكمة على لسان الواعظين بقدر همم المستمعين ya'ni "Muhakkak Allah Teâlâ vâizlerin diline, dinleyenlerin himmeti mikdârınca hikmet telkîn eder" sürh-i şerîfinde de bu ma'nâ mündericdir. Ve Fihi Mâ Fihlerinin 26. faslında da şöyle buyururlar: "Söz, dinleyen kimselerin isti'dâdı kadar gelir. O ne kadar emip mütegaddî olursa, hikmet sütü o kadar nâzil ve zâhir olur. O emmeyince, hikmet dahi hârice çıkamaz ve yüz göstermez. Acîb şey! Niçin kelâm zuhûr etmiyor dersin? Acîb şey! Sen niçin kelâmı cezb etmiyorsun? Sana dinlemek kuvvetini vermeyen Zât-ı azîmü'ş-şân, söyleyene de kelâm dâiyesini vermiyor."

4. Her bir kimse ki, o kendi aslından uzak kaldı, tekrar kendi vaslının zamanını ister.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4. Her bir kimse ki, o kendi aslından uzak kaldı, tekrar kendi vaslının zamanını ister.

Bütün bu dünya âleminin şekilleri, Hakk'ın mutlak varlığı denizinin dalgalanmasından meydana gelen köpüklerdir. Bu köpükler yine o mutlak varlık denizinde yok olurlar. İnsân-ı kâmilde bu asıl hakikate ulaşma arzusu açıktır. İnsân-ı nâkısta ise bu arzu gizlidir. İnsân-ı kâmil, bu dünyanın şekilleriyle eğlenemez ve zevk alamaz. İnsân-ı nâkıs ise bu gizli arzusunu tatmin etmek için, zevk edeceğim ve eğleneceğim diye çırpınıp durur; fakat neticede her şeyden bıkar. Sebebini idrak edemediği bir zevksizlik ve ıstırap içinde yaşar. Nitekim ayet-i kerîmede وَ مَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِى فَانْ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا (Tâhâ, 20/124) yani "Bizi anmaktan yüz çeviren kimse için, muhakkak sıkıntılı bir yaşayış vardır" buyrulur.

Bu anlam hakkında Hz. Pîr Fîhi Mâ Fîh'lerinin 16. faslında şöyle buyururlar: "İnsanda bir aşk, bir talep, bir ıstırap ve bir zorunluluk vardır ki, eğer bu âlem mülkünün yüz bin mislini verseler, vazgeçmez ve rahat etmez. Bu halk, her bir marifet ve meslek ve sanat ve makamı ve ilimleri ve yıldız ilmini ve benzerlerini ayrıntılarıyla öğrenir ve asla gönül rahat etmez; çünkü istenen şeyi elde etmemiştir. Nihayet maşuka "dil-ârâm" derler. Yani gönül onunla karar ve rahat eder. Böyle olunca maşukun gayrısı ile nasıl rahat ve karar edebilir? Bütün zevkler ve maksatlar bir merdiven gibidir. Mademki merdivenin basamakları ikamet ve durma yeri olmayıp geçmek içindir; ne mutlu o kimseye ki, uzun yolun kısa olması için pek çabuk uyanık ve vakıf olup, merdivenin bu basamaklarında ömrünü zayi etmez."

Ve aynı şekilde 27. faslında da şöyle buyururlar: "İnsan, görmediği ve işitmediği ve anlamadığı şeyin talibi ve âşığıdır; ve gece gündüz onu arar durur. Ben görmediğimin kuluyum. Herkes anladıkları ve gördükleri şeyden usanmışlardır ve kaçıcıdırlar. İşte bu sebepten dolayı filozoflar rüyeti (Allah'ı görmeyi) inkâr ederler; çünkü onlar derler ki, gördüğün vakit doymak ve usanmak mümkündür, bu ise caiz değildir. Sünnîler derler ki, doymak ve bıkmak, bir renk üzere göründüğü vakit olur. Mademki كل يوم هو في شأن (Rahman, 29/55) yani "Hak her anda bir haldedir" ayet-i kerimesi gereğince, her bir lahzada yüz bin renk görünür. Eğer yüz bin tecelli etse asla birbirine benzemez. Nihayet sen dahi bu saatte Hakk'ı eserler ve fiiller içinde görüyorsun. Her lahza türlü türlü müşahede ediyorsun; çünkü bir fiil, bir fiile benzemiyor; sevinç vaktinde başka tecelli ve korku ve ümit vaktinde başka tecelli. Mademki Hakk'ın fiilleri ve O'nun fiillerinin tecellisi ve eserleri türlü türlüdür ve birbirine benzemez; bu sebeple O'nun zâtî tecellisi de böyle olur. Fiillerinin tecellisini buna kıyas et ilh..."

Bütün bu dünyâ âleminin sûretleri, Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsi denizinin dalgalanmasından hâsıl olan köpüklerdir. Bu köpükler yine o vücûd-ı hakîkî denizinde mahv olurlar. İnsân-ı kâmilde bu asl-ı hakîkîye ulaşmak iştiyakı zâhirdir. İnsân-ı nâkısta ise bu iştiyâk bâtındır. İnsân-ı kâmil, bu dünyanın sûretleriyle eğlenemez ve zevk edemez. İnsân-ı nâkıs ise bu iştiyâk-ı bâtınîsini tatmîn için, zevk edeceğim ve eğleneceğim diye çırpınıp durur; fakat netîcede her şeyden bıkar. Sebebini idrak edemediği bir zevksizlik ve ıztırâb içinde yaşar. Nitekim ayet-i kerîmede وَ مَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِى فَانْ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا (Tâhâ, 20/124) ya'ni "Bizi anmaktan yüz çeviren kimse için, muhakkak sıkıntılı bir yaşayış vardır" buyrulur.

Bu ma'nâ hakkında Hz. Pîr Fihi Mâ Fihlerinin 16. faslında şöyle buyururlar: "Insanda bir aşk, bir taleb, bir ıztırâb ve bir takāzā vardır ki, eğer bu âlem mülkünün yüz bin mislini verseler, fâriğ ve müsterih olmaz. Bu halk, her bir ma'rifet ve hırfet ve san'at ve mansıbı ve ulûmu ve nücûmu, vesâireyi tafsîlâtıyla tahsîl eder ve asla gönül müsterîh olmaz; çünkü maksûd olan şeyi elde etmemiştir. Nihâyet ma'şûka "dil-ârâm" derler. Ya'ni gönlü onunla karâr ve râhat eder. Böyle olunca ma'şûkun gayri ile nasıl ârâm ve karar edebilir? Bilcümle ezvāk ve makāsıd bir merdiven gibidir. Mâdemki merdivenin basamakları ikāmet ve tavakkuf mahalli olmayıp geçmek içindir; ne mutlu o kimseye ki, uzun yolun kısa olması için pek çabuk bîdâr ve vakıf olup, merdivenin bu basamaklarında ömrünü zâyi' etmez."

Ve keza 27. faslında da şöyle buyururlar: "İnsan, görmediği ve işitmediği ve anlamadığı şeyin tâlib ve âşıkıdır; ve gece gündüz onu arar durur.Ben gör- mediğimin bendesiyim. Herkes anladıkları ve gördükleri şeyden usanmışlardır ve kaçıcıdırlar. İşte bu sebebden dolayı felâsife rü'yeti münkirdirler; zîrâ onlar derler ki, gördüğün vakit doymak ve usanmak mümkindir, bu ise câiz değildir. Sünnîler derler ki, doymak ve bıkmak, bir renk üzere göründüğü vakit olur. Mademki كل يوم هو في شأن (Rahman, 29/55) ya'ni "Hak her anda bir şe'ndedir" âyet-i kerîmesi mûcibince, her bir lahzada yüz bin renk görünür. Eğer yüz bin tecellî etse asla birbirine benzemez. Nihâyet sen dahi bu sâatde Hakk'ı âsâr ve ef'âl içinde görüyorsun. Her lahza türlü türlü müşâhede ediyorsun; zîrâ bir fiil, bir fiile benzemiyor; meserret vaktinde başka tecellî ve havf ve recâ vaktinde başka tecellî. Mâdemki Hakk'ın ef'âli ve O'nun tecellî-i ef'âli ve âsârı türlü türlüdür ve birbirine benzemez; binâenaleyh O'nun tecellî-i zâtîsi de böyle olur. Tecellî-i ef'âlini buna kıyâs eyle ilh..."

5. Ben her bir cem'iyyette nâle edici oldum. Kötü halliler ile, iyi hallilerin eşi oldum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

5. Ben her bir toplulukta inleyici oldum. Kötü halliler ile, iyi hallilerin eşi oldum.

"Kötü halliler"den maksat, Hak'tan ve hallerinin sonundan gafil olan nefsânî ve cismânî kimselerdir. "İyi halliler"den maksat ise, Hak'tan haberdar ve hallerinin sonunu idrak eden kimselerdir.

İnsân-ı kâmil, Hakk'ın bütün sıfat ve isimlerini kendinde topladığından, bütün gafil ve cahil ve haberdar olan insan bireyleri ile, onların doğuştan gelen yatkınlıklarına göre sohbet edip, onları hikmetli bir üslupla terbiye eder.

Şerefli beyitte kötü hallilerin önce zikredilmesindeki incelik şudur ki, "İnsan cinsi elbette ziyan ve hüsran içindedir. Ancak iman edenler ve iyi amel yapanlar müstesnâdır" (Asr, 100/2,3) ayet-i kerimesi gereğince, bu maddî âleme gelen her bir insan, öncelikle gaflete ve nefsaniyete yönelir ve bu şekilde hüsran ve ziyan içinde bulunur. Sonra ezelî hidayet sahibi olanlar, Peygamber'in ve onun vârisleri olan kâmillerin davetlerini ve nasihatlerini kabul edip iyi haller elde ederek, bu hüsranda bulunan zümreden ayrılırlar. İnsân-ı kâmil böyle birbirlerine zıt duygulu olan kimselerin meclisinde söz söylediği gibi, ney de, saz olması itibarıyla hem günahkârların hem de Hak âşıklarının meclisinde nağme çalar; ve nağmeleriyle her iki tarafın duygularını şiddetlendirir. Ve aynı şekilde insân-ı kâmil de Hakk'a davet ettikçe, ezelî şakavet (ezelî bedbahtlık) sahiplerinin inkârları şiddetlenir ve ezelî hidayet sahiplerinin Hakk'a olan aşk ve iştiyakları kuvvet bulur. Hz. Pîr, Fîhi Mâ Fîh'lerinin 9. faslında bu anlam hakkında şöyle buyururlar: "Yüce Allah peygamberleri ve evliyayı, büyük ve berrak sular gibi gönderdi ve akıttı. Küçük ve boyalı bulanık sular, onların içine akıp dahil olunca, kendi bulanıklıklarından ve arızî olan renklerden kurtulurlar. Buna göre kendisini saf görünce "Ben önceden böyle saf idim" diye önceki halini hatırlar; ve o bulanıklıkların ve renklerin arızî olduğunu kesin olarak bilir ve bu arızalardan, önceki halini hatırlayıp: "Bu evvelce rızıklandırıldığımız şeydir" (Bakara, 2/25) ayet-i kerimesini okur. Şimdi peygamberler ve evliya, ona önceki halini hatırlatıcı olurlar; yoksa onun cevherine yeni bir şey koymazlar. Şimdi... O bulanık sulardan bazıları, o saf olan büyük suyu tanıdı, "Ben ondanım, o bendendir" diye karıştı; ve bazıları bu büyük ve saf suyu tanımadı ve onu, kendisinin ve cinsinin gayrı görüp, denize karışmamak ve bu karışmadan uzaklaşmak için, renklere ve bulanıklıklara sığındı ilh..."

"Kötü halliler"den murâd, Hak'dan ve hallerinin sonundan gafil olan nefsânî ve cismânî kimselerdir. "İyi halliler"den murâd dahi, Hak'dan âgâh ve hallerinin sonunu idrâk eden kimselerdir.

İnsân-ı kâmil, Hakk'ın bilcümle sıfat ve esmâsını câmi' olduğundan, bütün gāfil ve câhil ve âgâh olan efrâd-ı beşer ile, onların isti'dâd-ı fitrilerine göre musâhabet edip, onları üslûb-ı hakîmâne ile terbiye buyurur.

Beyt-i şerîfde kötü hallilerin evvelâ zikrindeki incelik budur ki ان الانسان لفى خسر الا الذين آمنوا وعملوا الصالحات (Asr, 100/2,3) ya'ni "İnsan cinsi elbette ziyân ve hüsrân içindedir. Ancak îmân edenler ve iyi amel yapanlar müstesnâdır" âyet-i kerîmesi mûcibince, bu cismâniyyet âlemine gelen her bir insan, evvelen gaflete ve nefsâniyyete müteveccih olur ve bu süretle hüsrân ve ziyân içinde bulunur. Sonra hidâyet-i ezeliyye sahibi olanlar, Peygamber'in ve onun vârisleri olan kâmillerin da'vetlerini ve nasîhatlerini kabûl edip iyi haller tahsîl ederek, bu hüsranda bulunan zümreden ayrılırlar. İnsân-ı kâmil böyle birbirlerine zıd duygulu olan kimselerin meclisinde söz söylediği gibi, ney dahi, saz olmak i'tibariyle hem ehl-i fıskın ve hem de Hak âşıklarının meclisinde nağme-sâz olur; ve nağmeleriyle her iki tarafın duygularını teşdîd eder. Ve kezâ insân-ı kâmil dahi Hakk'a da'vet ettikçe, şakāvet-i ezeliyye ashâbının inkârları şiddetlenir ve hidâyet-i ezeliyye ashâbının Hakk'a olan aşk ve iştiyâkları kuvvet bulur. Hz. Pîr, Fîhi Mâ Fîh'lerinin 9. faslında bu ma'nâ hakkında şöy- le buyururlar: "Hak Teâlâ enbiyâ ve evliyâyı, cesîm ve berrak sular gibi irsâl ve cârî kıldı. Küçük ve boyalı bulanık sular, onların içine akıp dâhil olunca, kendi bulanıklıklarından ve ârizî olan renklerden kurtulurlar. Binâenaleyh kendisini sâfî görünce "Ben mukaddemâ böyle sâf idim" diye evvelki hâlini tezekkür eder; ve o bulanıklıkların ve renklerin ârızî olduğunu yakînen bilir ve bu avârızdan, evvelki hali hatırlayıp: هَذَا الَّذِى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ (Bakara, 2/25) ya'ni "Bu evvelce merzûk olduğumuz şeydir" âyet-i kerîmesini okur. İmdi enbiyâ ve evliyâ, ona evvelki hâli müzekkir olurlar; yoksa onun cevherine yeni bir şey koymazlar. Şimdi...O bulanık sulardan ba'zıları, o sâfî olan cesîm suyu tanıdı, "Ben ondanım, o bendendir" diye ihtilât etti; ve ba'zıları bu büyük ve sâfî suyu tanımadı ve onu, kendinin ve cinsinin gayri görüp, deryaya karışmamak ve bu ihtilâtdan tebâud etmek için, renklere ve bulanıklıklara ilticâ etti ilh..."

6. Her bir kimse, kendi zannı cihetinden benim yarim oldu. Benim bâtınımdan esrarımı istemedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

6. Her bir kimse, kendi zannı yönünden benim yârim oldu. Benim iç âlemimden sırlarımı istemedi.

İnsân-ı kâmilin iç âleminin sırlarını gözlemlemek, ancak ruh gözüyle mümkündür. Ruh gözünün açılması ise, bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında, insân-ı kâmil oluncaya kadar, şiddetli mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) ile meşgul olmaya bağlıdır. Hâlbuki herkesin buna dayanma gücü olmadığı için, sözden ve amelden, olgunluğu elde etmek isterler. Ve insân-ı kâmili dinleyen her bir şair ve her bir zâhirî âlim ve her bir sûfî, o insân-ı kâmilin sözlerine bakıp, onu da kendi cinsinden ve kendi sınıfından bir şair ve bir âlim ve bir sûfî zanneder. Nitekim Hz. Pîr, Fîhi Mâ Fîh adlı eserinin 27. bölümünde şöyle buyurur: "Şeyhu'l-İslâm Tirmîzî derdi ki, Seyyid Burhâneddîn, hakikate ait sözleri güzel söylüyor; çünkü meşâyihin kitaplarını ve onların sözlerini ve sırlarını incelemiştir. Birisi dedi ki: Sonuçta sen de inceliyorsun, niçin onun gibi söz söyleyemiyorsun? Ona cevaben dedi: Onun bir derdi ve mücâhedesi ve ameli vardır. O kimse de: O hâlde niçin onu söylemiyor ve anmıyorsun da, yalnız incelemeden bahsediyorsun; asıl olan odur; biz onu söylüyoruz, sen de ondan bahset!"

Yani "Şerefli bedeni "ney"e benzeyen Hz. Mevlânâ buyurur ki: Benimle sohbet eden her bir kimse, sözlerime ve dış görünüşüme bakıp, beni de kendi yâri ve kendi cinsi zannetti. Çünkü o kimse, nefsinin hazlarından geçip mücâhedât ve riyâzât sayesinde, ruh gözünün açılmasını ve bu göz ile benim iç âlemimin sırlarını görmek istemedi."

İnsân-ı kâmilin bâtınının esrârını müşâhede etmek, ancak rûh gözüyle mümkindir. Rûh gözünün açılması ise, bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında, insân-ı kâmil oluncaya kadar, şiddetli mücâhedât ve riyâzât ile meşgûl olmaya mütevakkıfdır. Halbuki herkesin buna tahammülü olmadığı için, sözden ve amelden, kemâli tahsîl etmek isterler. Ve insân-ı kâmili dinleyen her bir şair ve her bir âlim-i zâhirî ve her bir sûfî, o insân-ı kâmilin sözlerine bakıp, onu da kendi cinsinden ve kendi sınıfından bir şair ve bir âlim ve bir sûfî zanneder. Nitekim Hz. Pîr Fîhi Mâ Fîhlerinin 27. faslında şöyle buyururlar: "Şeyhu'l-İslâm Tirmîzî der idi ki, Seyyid Burhâneddîn, hakîkate müteallık sözleri güzel söylüyor; zîrâ meşâyihin kitaplarını ve onların makālât ve esrârını mütâlaa etmiştir. Birisi dedi ki: Nihâyet sen dahi mütâlaa ediyorsun, niçin onun gibi söz söyliyemiyorsun? Ona cevâben dedi: Onun bir derdi ve mücâhedesi ve ameli vardır. O kimse dahi: O halde niçin onu söylemiyor ve yâd etmiyorsun da, yalnız mütâlaadan bahs ediyorsun; asl olan odur; biz onu söylüyoruz, sen dahi ondan bahs et!"

Ya'ni "Cism-i şerîfi "ney" e müşâbih olan Hz. Mevlânâ buyurur ki: Benim ile musâhabet eden her bir kimse, sözlerime ve zâhirime bakıp, beni de kendi yâri ve kendi cinsi zannetti. Zîrâ o kimse, nefsinin hazlarından geçip mücâhedât ve riyâzât sâyesinde, rûh gözünün açılmasını ve bu göz ile benim bâtınımın sırlarını görmek istemedi."

7. Benim sırrım nâlemden uzak değildir; fakat gözün ve kulağın o nûru yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

7. Benim sırrım nâlemden uzak değildir; fakat gözün ve kulağın o nûru yoktur.

"Sır"dan maksat, Hz. Mevlâna'nın latif ruhu olması uygundur. "Nâle"den maksat, ilâhî sırlara ve rabbânî hakikatlere dair olan sözlerdir. "Göz"den ve "kulak"tan maksat, bedenin his gözü ve kulağıdır.

Yani "Benim İlâhî halife olan sırrım ve ruhum, benim sözlerimden uzak değildir; o sözler ruhumun sesleridir ve ruhum, o sözlerde gizlidir; fakat bedenin his gözünde, benim iç yüzümü görecek ve ruhumun seslerini işitecek derecede nur ve kuvvet yoktur." Hz. Pîr, bu anlama işaretle şöyle buyururlar:

"Bu nefesten cihana birçok ateş parlar; benim fani olan sözlerimden ne çok beka kaynar. Benim görünen sözlerim bedenin his kulaklarına erişir; fakat cana ait olan nağmelerim, hiçbir kimseye erişmez."

Bilinmeli ki, insân-ı kâmilin ruhu Hakk'ın halifesidir; çünkü insan ruhu ile Hak arasında tarife sığmayan bir bağlantı vardır. Mesnevî:

"İnsanların Rabb'inin insanların canına, niteliksiz ve kıyassız bir bağlantısı vardır."

Noksan insan bu bağlantıyı, nefsin sıfatlarını engel yaparak keser. İnsân-ı kâmil ise nefsinin sıfatlarından ve benliğinden fani olarak, ruhanîlik mertebesinde sabit olduğundan, ruhunun Hakk'a olan bu bağlantısı sebebiyle, Hak'tan aldığı sırları ve anlamları görünen dili ile halka söyler. Halk onun dış görünüşüne bakıp, bu sözlerin, o insân-ı kâmilin suretinden çıktığını zannederler. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 10. bölümünde bu anlama işaretle şöyle buyrulur: "Peygamberimiz (a.s.) Efendimiz mest oldukları vakit, kendinden geçmiş bir halde söz söylerler idi. قال الله تعالى Yani "Allah Teâlâ buyurdu" derler ve nihayet, görünüşte onun dili söyler idi. Velakin arada kendileri olmayıp hakikatte söyleyen Hak idi, ilh..."

İşte Mesnevî-i Şerîf ile Hz. Pîr'in sözleri de bu türdendir.

"Sır"dan murâd, rûh-i latîf-i Hz. Mevlâna olmak münasibdir. "Nâle"den murâd, esrâr-ı ilâhiyyeye ve hakāyık-ı rabbâniyyeye dâir olan sözlerdir. "Göz"den ve "kulak"tan murâd, cismin his gözü ve kulağıdır.

Ya'ni "Benim halîfe-i İlâhî olan sırrım ve rûhum, benim sözlerimden uzak değildir; o sözler rûhumun sesleridir ve rûhum, o sözlerde mestûrdur; fakat cismin his gözünde, benim bâtınımı görecek ve rûhumun seslerini işitecek derecede nûr ve kuvvet yoktur." Hz. Pîr, bu ma'nâya işaretle şöyle buyururlar:

"Bu nefesden cihâna birçok ateş parlar; benim fânî olan sözlerimden ne çok bakā kaynar. Benim zâhir olan sözlerim cismin his kulaklarına erişir; fakat câna mensûb olan na'ralarım, hiçbir kimseye erişmez."

Ma'lûm olsun ki, insân-ı kâmilin rûhu Hakk'ın halîfesidir; zîrâ rûh-i insânî ile Hak arasında ta'rîfe sığmayan bir ittisâl vardır. Mesnevî:

"Nâsın Rabb'inin nâsın cânına, keyfiyyetsiz ve kıyassız bir ittisâli vardır."

Insân-ı nâkıs bu ittisâli, nefsin sıfatlarını hâil yaparak keser. Insân-ı kâmil ise nefsinin sıfatlarından ve enâniyyetinden fânî olarak, rûhâniyyet mertebesinde sâbit olduğundan, ruhunun Hakk'a olan bu ittisâli sebebiyle, Hak'dan aldığı esrârı ve ma'nâları lisân-ı zâhiri ile halka söyler. Halk onun zâhirine bakıp, bu sözlerin, o insân-ı kâmilin sûretinden sudûr ettiğini zannederler. Nitekim Fihi Mâ Fih'in 10. faslında bu ma'nâya işareten şöyle buyrulur: "Peygamberimiz (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz mest oldukları vakit, bî-hod bir halde söz söylerler idi. قال الله تعالى Ya'ni "Allah Teâlâ buyurdu" derler ve nihâyet, sûretâ onun dili söyler idi.Velâkin arada kendileri olmayıp hakîkatte söyleyen Hak idi, ilh..."

İşte Mesnevî-i Şerîf ile Hz. Pîr'in kelâmları da bu kabildendir.

8. Ten candan, can da tenden örtülmüş değildir; fakat bir kimseye, canı görmeğe izin yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

8. Ten candan, can da tenden örtülmüş değildir; fakat bir kimseye, canı görmeye izin yoktur.

Bu beyit, "Sırrın iniltiden uzak olmaması nasıl olur; çünkü sır ve bâtın latiftir ve sözler ve ses ise yoğundur" şeklindeki varsayılan soruya cevaptır. Yani, yoğun olan cisim, latif olan ruhtan ve latif ruh dahi yoğun cisimden örtülmüş değildir; fakat o latif ruhun zâtını ve özünü his gözüyle görmek için bir kimseye izin verilmemiştir. Çünkü ruh sıfat âleminden ve emir ve oluş âleminden olduğundan, soyutlanmış hâlinde kendisinden bir fiil sâdır olmaz; fiil sâdır olmak için, halk âleminden yoğun bir araç ve cisim lazımdır.

Bilinmeli ki, ruh hakkında görünen ve bâtın ulemasının birçok sözleri vardır. Fakat Mesnevî-i Şerîf'ten ve Hz. Şeyh-i Ekber'in yüce eserlerinden ve Aziz Nesefî hazretlerinin risalelerinden anlaşılan anlam özeti şudur: Ruh, Hakk'ın "Hayat" sıfatının, yine Hakk'ın hakiki varlığının her mertebeye inişinde, her bir şeyin yatkınlığına göre ortaya çıkmasından ibarettir. Cansızda "cansız ruhu", bitkide "bitki ruhu", hayvanda "hayvan ruhu" ve insanda "insan ruhu" olur. Bu ortaya çıkış cansızda gizli, bitkide hissedilir, hayvanda açıkça belirgin ve insanda en açıkça belirgindir. Buna göre ruhtan boş hiçbir şey yoktur; fakat insan, eşya arasında cisimlikte mükemmeldir; ve bu mükemmellik hâline gelinceye kadar birçok mertebeden ve tabakadan geçerek, hepsinin hükmünü yüklenmiştir. Buna göre insanın cisminde cansız ruhu, bitki ruhu, hayvan ruhu ve insan ruhu iç içedir. Tabiat âlemine dalmış olan "biyoloji" (hayat ilmi) âlimlerinin incelemeleri, hayvan ruhu dairesine kadar çıkabilir. Buradan ilerisi onlara kapalıdır. Onlara göre ruh, cismin dışında var olabilen bir şey değildir. Hakikat ehline göre, mademki ruh hakiki varlığın Hayat sıfatının eşyaya yansıması ve eşyada ortaya çıkmasıdır, ruha yansıyan cismin varlığı fani olsa bile, güneşin ışığı gibi o yansıma, yansıyana yansımaksızın varlığını sürdürebilir. Burada ruhun kalıcılığı meselesi dallanır ki, şimdilik burada konumuzun dışındadır. İleride, beyitlerin şerhinde çok ayrıntılar gelecektir.

Şimdi hayvan ruhu, her bir cismin bünyesine göre ayrı ayrıdır ve aralarında ayrılık vardır; fakat insan ruhu ki, ancak hayvan ruhu mertebesinden ilerleyen insân-ı kâmillere özgüdür, bu ruh birdir, bunlar arasında birlik vardır. Mesnevî:

"Ayrılık hayvan ruhunda olur. İnsan ruhu tek bir nefis olur. Canların güneşi, bedenler pencerelerinin içinde ayrıldı."

Şimdi Hayat sıfatı Hakk'ın hakiki varlığının bir oluşudur ve oluşu tanımlamak mümkün değildir; ancak bir cisimde ortaya çıktığı zaman his gözüyle görülür. Örneğin insanın gülmesi ve ağlaması, birer oluştur. Bu iki hâl, cisimden ortaya çıkmadıkça bilinmez. Bunun için Kur'ân-ı Kerîm'de ruh hakkında `قل الروح من أمر ربى` (İsrâ, 17/85) yani "Ey Resûlüm de ki, ruh Rabb'imin emrinden ve oluşundandır." Buna göre bir kimsenin ruhunun mertebesi, ilim ve marifete ilişkin sözlerinden ve ahlâkından ve fiillerinden belli olur. Çünkü hayvan ruhu mertebesinde olan insanların ahlâkı ve fiilleri, hayvanların ahlâk ve fiillerine uygundur. Hayvanlar arasında, nasıl nefislerinin hazzından dolayı savaş ve çekişme ve kavga olur ise, bunlar da o hâl içinde olurlar.

Bu giriş anlaşıldıktan sonra, şerefli beytin anlam özeti şöyle olur: "Cismin bir oluş olan cana ve canın cisme, tanımlamaya sığmayan bir bağlantısı vardır; birbirinden örtülmüş değildirler; fakat ruhun zâtını ve özünü his gözüyle görmek için, hiçbir kimseye izin verilmemiştir.

Bu beyit, "Sırrın nâleden uzak olmaması nasıl olur; zîrâ sır ve bâtın latîfdir ve elfâz ve sadâ ise kesîfdir" suâl-i mukadderine cevabdır. Ya'ni, kesîf olan cisim, latîf olan rûhdan ve rûh-i latîf dahi cism-i kesîfden örtülmüş değildir; fakat o rûh-i latîfin zâtını ve cevherini his gözüyle görmek için bir kimseye izin verilmemiştir. Zîrâ rûh âlem-i sıfatdan ve âlem-i emir ve şe'nden olduğundan, tecerrüdü hâlinde kendisinden bir fiil sâdır olmaz; fiil sâdır olmak için, âlem-i halkdan bir kesîf âlet ve cisim lâzımdır.

Ma'lûm olsun ki, rûh hakkında zâhir ve bâtın ulemâsının birçok sözleri vardır. Fakat Mesnevî-i Şerîf'den ve Hz. Şeyh-i Ekber'in âsâr-ı aliyyelerinden ve Azîz Nesefî hazretlerinin risâlelerinden anlaşılan hulâsa-i ma'nâ şudur: Rûh, Hakk'ın "Hayât" sıfatının, yine Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsinin her mertebeye tenezzülünde, her bir şeyin isti'dâdına göre zuhûrundan ibarettir. Cemâdda "rûh-i cemâd", nebâtda "rûh-i nebât", hayvanda "rûh-i hayvân" ve insanda "rûh-i insân" olur. Bu zuhûr cemâdda mahfi, nebâtda mahsüs, hayvanda zâhir ve insanda azhardır. Binâenaleyh rûhdan hâlî hiçbir şey yoktur; fakat insan, eşyâ arasında cismiyyette mükemmeldir; ve bu hâl-i mükemmeliyyete gelinceye kadar birçok merâtibden ve tabakalardan geçerek, hepsinin hükmünü yüklenmiştir. Binâenaleyh insanın cisminde rûh-i cemâdî, rûh-i nebâtî, rûh-i hayvânî ve rûh-i insânî mündemicdir. Âlem-i tabîatta müstağrak olan "biyoloji" (ilm-i hayat) âlimlerinin tedkîkātı, rûh-i hayvânî dâiresine kadar çıkabilir. Buradan ilerisi onlara kapalıdır. Onlara göre rûh, cismin hâricinde kāim olabilir bir şey değildir. Ehl-i hakîkate göre, mâdemki rûh vücûd-ı hakîkînin sıfat-ı Hayat'ının eşyaya aksi ve eşyâda zuhûrudur, rûha ma'kes olan cismin vücûdu fânî olsa bile, güneşin ziyâsı gibi o akis, ma'kese aks etmeksizin kāim olabilir. Burada rûhun bakāsı meselesi teşa'ub eder ki, şimdilik burada bahsimizin hâricidir. İleride, ebyâtın şerhinde çok tafsîlât gelecektir.

İmdi rûh-i hayvânî, her bir cismin bünyesine göre ayrı ayrıdır ve aralarında tefrika vardır; fakat rûh-i insânî ki, ancak rûh-i hayvânî mertebesinden terakkî eden insân-ı kâmillere mahsûsdur, bu rûh birdir, bunlar arasında ittihad vardır. Mesnevî:

"Tefrika rûh-i hayvânîde olur. Rûh-i insânî nefs-i vâhid olur. Canların güneşi, bedenler pencerelerinin içinde müfterık oldu."

Imdi sıfat-ı Hayât vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın bir şe'nidir ve şe'ni ta'rîf et- mek mümkin değildir; ancak bir cisimde zahir olduğu vakit his gözüyle gö- rülür. Meselâ insanın gülmesi ve ağlaması, birer şe'ndir. Bu iki hâl, cisim- den zahir olmadıkça bilinmez. Bunun için Kur'ân-ı Kerîm'de rûh hakkında `قل الروح من أمر ربى` (İsrâ, 17/85) ya'ni "Ey Resûlüm de ki, rûh Rabb'imin em- rinden ve şe'nindendir." Binâenaleyh bir kimsenin rûhunun mertebesi, ilim ve ma'rifete müteallık sözlerinden ve ahlâkından ve efâlinden belli olur. Zîrâ rûh-i hayvânî mertebesinde olan insanların ahlâkı ve efâli, hayvan- ların ahlâk ve efâline uygundur. Hayvanlar arasında, nasıl nefislerinin hazzından dolayı cenk ve nizâ ve kavga olur ise, bunlar da o hâl içinde olurlar.

Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra, beyt-i şerîfin hulasa-i ma'nâsı şöyle olur: "Cismin bir şe'n olan câna ve cânın cisme, ta'rîfe sığmayan bir ittisâli vardır; birbirinden örtülmüş değildirler; fakat rûhun zâtını ve cevherini his gözüyle görmek için, hiçbir kimseye izin verilmemiştir.

9. Bu nâyın sesi ateştir ve hevâ değildir. Her kimde bu ateş yok ise, yok olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

9. Bu neyin sesi ateştir ve hava değildir. Her kimde bu ateş yok ise, yok olsun.

"Ateş"ten kastedilen, İlahi aşkın ateşidir; ve bu şerefli beyit, yukarıdaki dört numaralı beyitle bağlantılıdır. Yani, kendi aslî kaynağından uzak düşen her bir kimse, önceki vuslat zamanını ister; çünkü kendi aslının aşığıdır; ve bu aşk insân-ı kâmilde (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) gayet şiddetle ortaya çıktığından, onun sözleri de baştan başa bu şiddetli aşkın ateşidir. Ve halka kendisini âlim gösterip hürmetlerini kazanmak için kitaplardan ezberlenip nefsin hevasından kaynaklanan sözler değildir, ilham ve İlahi vahiydir. Onun bu ilhamî olan sözleri, kalbinde kendi aslına ulaşmak aşkı olan kimseleri vecde (manevi coşkuya) getirir. Fakat bu aşktan boş ve kendisinin benliğinde müstağrak (boğulmuş) olan kimselere bu ateşin tesiri olmaz. Bu sebeple her kimde aslına ulaşmak aşkının ateşi yok ise, o kimse öncelikle kendi vehmedilmiş olan varlığından yok olsun ve kendisinin aklî ve nazarî (teorik) olan bilgilerinden fani olsun. Ankaravî hazretleri "nist bâd" "yok olsun" sözü beddua değildir buyurur. Gerçekten insân-ı kâmil, İlahi yaratılmışlardan hiçbirisine kırılmaz; çünkü İlahi ve Muhammedî ahlak ile ahlaklanmıştır. Nasıl ki Uhud Gazvesi'nde müşrikler Resûl-i Ekrem hazretlerinin mübarek yanaklarını yaralayıp dişlerini kırdılar. O âlemlerin Efendisi, bir taraftan akan kanları siler, bir taraftan da اللهم اهد قومى فانهم لا يعلمون yani "Yâ Rab! kavmime hidayet et; çünkü bilmiyorlar" buyurur idi ve beddua etmezdi. Ve bazen onlardan beddua tarzında görünen sözler, hayırlı duadır. Nasıl ki Nuh (a.s.) kavmi hakkında رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دِيَارًا (Nuh, 71/26) yani “Yâ Rab, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!" buyurdu. Hz. Şeyh-i Ekber, Fusûsu'l-Hikem'de Nuh Fassı'nda, bunun şu anlamda hayır-dua olduğunu beyan buyurur: "Yâ Rab! kâfirler senin Zâhir isminin hükümlerine müstağrak oldular ve gizli ve aşikâr olarak davet ettiğim halde, senin Bâtın isminin hükümlerine yaklaşmadılar. Sen onların cisimlerini Zâhir isminden, Bâtın ismine nakl et ki, ruhları bu suretle kemal bulsun." İşte peygamberlerin ahlakıyla vasıflanmış olan Hz. Pir'in bu duası da beddua değildir; ancak bir tavsiyedir.

"Ateş"ten murâd, aşk-ı İlâhî âteşidir; ve bu beyt-i şerîf, yukarıdaki dört numaralı beyte merbûtdur. Ya'ni, kendi aslından uzak düşen her bir kimse, evvelki vuslat zamânını ister; çünkü kendi aslının âşıkıdır; ve bu aşk insân-ı kâmilde gâyet şiddetle zâhir olduğundan, onun sözleri de baştan başa bu şid- detli aşkın ateşidir. Ve halka kendisini âlim gösterip hürmetlerini kazanmak için kitablardan ezberlenip nefsin hevâsından sâdır olan sözler değildir, ilhâm ve vahy-i ilâhîdir. Onun bu ilhâmî olan sözleri, kalbinde kendi aslına ulaş- mak aşkı olan kimseleri vecde getirir. Fakat bu aşkdan boş ve kendisinin benliğinde müstağrak olan kimselere bu ateşin te'sîri olmaz. Binâenaleyh her kimde aslına ulaşmak aşkının ateşi yok ise, o kimse evvelen kendi mevhûm olan varlığından yok olsun ve kendisinin aklî ve nazarî olan bilgilerinden fâ- nî olsun. Ankaravî hazretleri "nist bâd" "yok olsun" sözü bedduâ değildir buyurur. Filhakîka insân-ı kâmil, mahlûkāt-ı ilâhiyyeden hiçbirisine inkisâr etmez; zîrâ ahlâk-ı ilâhiyye ve muhammediyye ile mütehallıkdır. Nitekim Uhud Gazâsı'nda müşrikler Resûl-i Ekrem hazretlerinin mübârek yanaklarını yaralayıp dişlerini kırdılar. O Server-i âlem, bir taraftan akan kanları siler, bir taraftan dahi اللهم اهد قومى فانهم لا يعلمون ya'ni " Yâ Rab! kavmime hidâyet et; zîrâ bilmiyorlar" buyurur idi ve bedduâ etmezdi. Ve ba'zan onlardan bedduâ tarzında zâhir sözler, hayırlı duâdır. Nitekim Nûh (a.s.) kavmi hakkında رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دِيارًا (Nûh, 71/26) ya'ni “Yâ Rab, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!" buyurdu. Hz. Şeyh-i Ekber, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Nûhî'de, bunun şu ma'nâda hayır-duâ olduğunu beyan buyurur: "Yâ Rab! kâfirler senin ism-i Zâhir'inin ahkâmına müstağrak oldular ve gizli ve âşikâr olarak da'vet ettiğim halde, senin ism-i Bâtın'ının ahkâmına yaklaşmadılar. Sen onların cisimlerini ism-i Zâhir'inden, ism-i Bâtın'ına nakl et ki, rûhları bu sûretle kemâl bulsun." İşte ahlâk-ı enbiyâ ile muttasıf olan Hz. Pîr'in bu duâsı da bedduâ değildir; ancak bir tavsiyedir.

10. Aşkın ateşidir ki "ney" e düştü. Aşkın kaynayışıdır ki, meye düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

10. Aşkın ateşidir ki neye düştü. Aşkın kaynayışıdır ki, meye düştü.

Bu şerefli beyit, yukarıda geçen ateşin açıklamasıdır. Yani "ney"in sesi ateştir dedik; bu ateşten kastımız, aşk ateşidir; ve aşk ateşi ise kâinatı kaplamıştır. Yaratılmışların en mükemmeli olan insân-ı kâmilin şerefli kalbine düşen aşk ateşi olduğu gibi, cansız varlık türünden olan görünür meyin ve şarabın kaynayışı da aşk ateşindendir. Çünkü "كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف" yani "Ben sıfatlarımın ve isimlerimin gizli hazinesi idim. Bu sıfat ve isimlerin eserlerinin ortaya çıkmasıyla bilinmeyi sevdim; bu sebeple yaratılmışları bilinmem için yarattım" hadis-i kudsîsi gereğince, kâinatın ortaya çıkış sebebi ilahi muhabbet olmuştur. Ve muhabbetin şiddetlisine "aşk" derler. Bu sebeple bu muhabbet ve aşk bütün eşyaya yayılmıştır. Nasıl ki Hz. Pir (Mevlânâ) Fîhi Mâ Fîh'lerinin yetmiş ikinci bölümünde şöyle buyururlar: "Sivrisinekten file varıncaya kadar, her birinin bir matlûbu (istediği) ve ma'şûku (sevdiği) vardır. Necaset köpeğin ve yırtıcının matlûbu ve gıdasıdır. Aşksız hayat imkânsızdır. Nasıl ki Sadr-ı İslam buyurdu ki, her kim ben âşık değilim ve bir şeyi sevmem derse, kalkıp onun burnunu kesiniz ve gözünü çıkarınız; eğer bağırırsa, deyiniz ki: Bizim ma'şûktan kastımız, ayrılığı feryada sebep olan şeydir. İşte ambardan bir avuç ve kitaptan bir yaprak yeterlidir; gerisi bu kıyas üzerinedir."

Bilinmeli ki, vahdet-i mevcûda (varlığın birliğine) inanan tabiat âlimleri derler ki: "Yaratılışta en evvel sonsuz olan fezâ içinde elastikî, daima değişen ve sayılması mümkün olmayan gizli, yani görünmez parçalardan oluşan, homojen ve kendi arasında maddenin atomları serpili olan esirden başka hiçbir şey mevcut değildi. Hatta belki bu atomlar da, yine esirin yoğunlaşmış titreşen parçalarından ibaret bulunuyorlardı. Bir zaman oldu ki, bu ilkel atomlar belirli miktarda bir araya toplandılar ve bizim madde dediğimiz tabiatın hamurunu oluşturdular."

Burada birtakım sorular vardır ki, cevapları tabiat âlimleri nezdinde hep bilinmezdir. O sorular şunlardır:

1. Fen "hiçbir şey yoktan var olmaz ve var olan şey de yok olmaz" diyor. Şu halde bu akışkan cevher olan esir fezâda nereden ortaya çıkmıştır? Cevabı bilinmez.

2. İlim ve hikmetin atalet kanunu gereğince bir maddenin harekete ve titreşime gelmesi için bir sebep ve hareket ettirici lazımdır; bu kimdir? Cevabı yine bilinmez.

3. Esirin titreşen parçaları, sonsuz fezâ içinde tamamen yoğunlaşmıyor da, niçin fezânın şurasında burasında öbek öbek düzenli sistemler oluşacak şekilde yoğunlaşıyor; ve tam bir düzen altında bir silsile takip ediyor? Cevabı bilinmez.

4. Bu akılsız ve iradesiz ilkel atomlar nasıl belirli miktarda ve düzenli şekilde bir araya toplanıyorlar?

Bu âlimler, bu soruların cevapları bizi ilgilendirmez deyip bu çıkmaz sokakta, önlerine gelen bilinmezlik duvarlarına başlarını çarptıktan sonra, zekâlarını ve idraklerini tekrar aşağı âleme çevirirler. Fakat bu incelemelerinde gizli bir hakikatin üstüne basıp geçmiş olurlar. O da şudur ki: Sonsuz fezâ, hakiki varlığın ta kendisidir ki, esir denilen akışkan cevher, o hakiki varlığın tenezzüllerinden (aşağı inişlerinden) ve izafâtındandır (bağıntılarındandır). Ve o hakiki varlığın Hayat, İlim, Semi' (işitme), Basar (görme), İrade ve Kudret (güç) gibi sıfatları vardır. Çünkü hareket Hayat'tan ve düzen İlim'den ve İrade'den; ve bir şeyin oluşması ve var edilmesi Kudret'ten meydana gelir ve fezâda zerreleri titreşen esire vücut ve varlık verdikten sonra, onun üstünde, ondan daha latif ve bu zikredilen sıfatların sahibi bulunan bir vücudun ve varlığın kabulü zorunlu olur. Eğer tabiat âlimi bizim bu sözümüze itirazen: "Ya o senin tahayyül ettiğin esirin üstündeki latif hakiki varlık, o fezâya nereden geldi?" diyecek olursa, deriz ki: Biz hakiki varlıktan bahsediyoruz. O vücut nereden çıktı diye sormak, evvelce o vücudun varlığının yokluğunu tahayyül etmek olur ve artık ona vücut denemez, yokluk denir. Bu sebeple bu sual akl-ı selimin değil, vehmin (sanının) suali olur; ve akl-ı selim vücut bahsinde burada durur; ve ancak o hakiki vücudun izafâtına ve tenezzülâtına bakar. Çünkü izafî varlıklardaki düzen silsilesi, Hayat ve İlim ve İrade ve Kudret sıfatlarının işidir. İnsandaki akıl ve zekânın vazifesi bunları idrak etmektir. Kör ve cahil bir tesadüfün akıl ve zekâ-yı beşerde yeri yoktur. İnsanın aklı ve zekâsı, bu düzeni gördükten sonra, o hakiki vücutta, kendi sıfatlarının ve isimlerinin bir muhabbet ve istek görür. Çünkü bir hayat ve ilim ve irade sahibi, sevmediği ve istemediği bir işi yapmaz ve kudretini de sarf etmez. Şimdi mademki bu eşya muhabbet ile ve istek ile hakiki vücut tarafından ortaya çıkarılmıştır, muhabbet ve irade ve diğer sıfatların eserleri, o vücudun tenezzülâtında izafî varlıklar âlemine de yayılmak doğal olur. Nasıl ki cansız olan unsurların birbirini çekmesi ve bitkinin kendi hayatına lazım olan maddeleri çekme iştiyakı ve hayvanların birbirine meyli ve insanların birbirine olan aşk ve muhabbetleri, hep bu hakiki asıldaki muhabbetin yayılmasındandır. İşte şerefli beyitte halk âleminde insân-ı kâmilden, cansız varlıklara varıncaya kadar bu ezelî sevginin yayılmış olduğuna işaret buyrulmuştur.

Bu beyt-i şerîf, yukarıda geçen ateşin tefsîridir. Ya'ni "ney"in sesi ateştir dedik; bu ateşten murâdımız, aşk ateşidir; ve aşk ateşi ise kâinâtı kaplamıştır. Mahlûkātın en mükemmeli olan insân-ı kâmilin, kalb-i şerîfine düşen aşk ateşi olduğu gibi, cemâd nev'inden olan sûrî meyin ve şarabın kaynayışı da aşk ateşindendir. Zira كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف ya'ni "Ben sıfatlarımın ve isimlerimin gizli hazînesi idim. Bu sıfât ve esmâ âsârının zuhûruyla bilinmeğe muhabbet ettim; binâenaleyh mahlūkātı bilinmem için yarattım" hadîs-i kudsîsi mûcibince, kâinâtın sebeb-i zuhûru muhabbet-i ilâhiyye olmuştur. Ve muhabbetin şiddetlisine "aşk" derler. Binâenaleyh bu muhabbet ve aşk bütün eşyaya sârîdir. Nitekim Hz. Pîr Fîhi Mâ Fîh lerinin yetmiş ikinci faslında şöyle buyururlar: "Sivrisinekten file varıncaya kadar, her birinin bir matlûbu ve ma'şûku vardır. Necâset köpeğin ve yırtıcının matlûb ve gıdâsıdır. Aşksız hayât muhaldir. Nitekim Sadr-ı İslâm buyurdu ki, her kim ben âşık değilim ve bir şeyi sevmem derse, kalkıp onun burnunu kesiniz ve gözünü çıkarınız; eğer bağırırsa, deyiniz ki: Bizim ma'şûktan murâdımız, if- tirâkı, feryâda bâis olan şeydir. İşte anbardan bir avuç ve kitabdan bir yaprak kâfidir; bâkîsi bu kıyâs üzeredir."

Ma'lûm olsun ki, vahdet-i mevcûda kāil olan tabiat âlimleri derler ki: "Hilkatte en evvel nihâyetsiz olan fezâ içinde elastikî, dâimâ mütehavvil ve sayılması kābil olmayan gizli, ya'ni görünmez cüz'lerden müteşekkil, mütecânis ve kendi arasında maddenin atomları serpili olan esîrden başka hiçbir şey mevcûd değil idi. Hattâ belki bu atomlar da, yine esîrin tekâsüf etmiş mühtezz cüz'lerinden ibâret bulunuyorlar idi. Bir zaman oldu ki, bu ibtidâî atomlar muayyen mikdârda bir araya toplandılar ve bizim madde dediğimiz tabîatın ma'cûnunu teşkîl ettiler."

Burada birtakım sualler vardır ki, cevabları tabîat âlimleri indinde hep mechûldür. O sualler şunlardır:

1. Fen "hiçbir şey yoktan var olmaz ve var olan şey de yok olmaz" diyor. Şu halde bu esîr-i cevher-i seyyâlî fezâda nereden peyda olmuştur? Cevabı mechûl.

2. İlm-i hikmetin atâlet kānûnu mûcibince bir maddenin harekete ve ihtizâza gelmesi için bir sebeb ve muharrik lâzımdır; bu kimdir? Cevabı yine mechûl.

3. Esîrin ihtizâz eden cüz'leri, nihâyetsiz fezâ içinde kâmilen tekâsüf etmiyor da, niçin fezânın şurasında burasında öbek öbek muntazam manzûmeler teşekkül edecek sûrette tekâsüf ediyor; ve bir intizâm-ı tâm altında bir silsile ta'kîb ediyor? Cevabı mechûl.

4. Bu akılsız ve irâdesiz ibtidâî atomlar nasıl muayyen mikdârda ve muntazam sûrette bir araya toplanıyorlar?

Bu âlimler, bu suallerin cevâbları bizi alâkadar etmez deyip bu çıkmaz sokakta, önlerine gelen mechûlât duvarlarına başlarını çarptıktan sonra, zekâlarını ve idrâklerini tekrar âlem-i süflîye çevirirler. Fakat bu tedkîkātlarında gizli bir hakîkatin üstüne basıp geçmiş olurlar. O da budur ki: Fezâ-yı bî-nihâye ayn-i vücûd-i hakîkîdir ki, esîr denilen cevher-i seyyâl, o vücûd-i hakîkînin tenezzülâtından ve izâfâtındandır. Ve o vücûd-i hakîkînin Hayat, İlim, Semi', Basar, İrâde ve Kudret ilh... sıfatları vardır. Zîrâ hareket Hayat'tan ve intizam İlim'den ve İrâde'den; ve bir şeyin tekvîni ve îcâdı Kudret'ten husûle gelir ve fezâda zerrâtı mühtezz olan esîre vücûd ve varlık verdikten sonra, onun fevkınde, ondan daha latîf ve bu zikr olunan sıfatların sahibi bulunan bir vücûdun ve varlığın kabûlü zarûrî olur. Eğer tabîat âlimi bizim bu sözümüze i'tirâzen: "Ya o senin tahayyül ettiğin esîrin fevkındeki vücûd-i hakîkî-i latîf, o fe- zâya nereden geldi?" diyecek olursa, deriz ki: Biz vücûd-i hakîkîden bahs edi- yoruz. O vücûd nereden çıktı diye sormak, evvelce o vücûdun varlığının yok- luğunu tahayyül etmek olur ve artık ona vücûd denemez, adem denir. Binâ- enaleyh bu suâl akl-ı selîmin değil, vehmin suâli olur; ve akl-ı selîm vücûd bahsinde burada durur; ve ancak o vücûd-i hakîkînin izâfâtına ve tenezzülâ- tına nazar eder. Zîrâ vücûdât-ı izâfiyyedeki silsile-i intizâm, Hayat ve İlim ve İrâde ve Kudret sıfatlarının işidir. Beşerdeki akıl ve zekânın vazîfesi bunları id- râk etmektir. Kör ve câhil bir tesadüfün akıl ve zekâ-yı beşerde yeri yoktur. Beşerin aklı ve zekâsı, bu intizâmı gördükten sonra, o vücûd-i hakîkîde, ken- di sıfatlarının ve esmâsının (...)* bir muhabbet ve istek görür. Zîrâ bir hayat ve ilim ve irâde sâhibi, sevmediği ve istemediği bir işi yapmaz ve kudretini de sarf etmez. İmdi mâdemki bu eşyâ muhabbet ile ve istek ile vücûd-i hakîkî ta- rafından ızhâr edilmiştir, muhabbet ve irâde ve diğer sıfatların âsârı, o vücû- dun tenezzülâtında vücûdât-ı izâfiyye âlemine de sârî olmak tabîi olur. Nite- kim cemâd olan anâsırın birbirini cezbi ve nebâtın kendi hayâtına lâzım olan maddeleri çekme iştiyâkı ve hayvanların birbirine meyli ve insanların birbiri- ne olan aşk ve muhabbetleri, hep bu asl-ı hakîkîdeki muhabbetin sârî olma- sındandır. İşte beyt-i şerîfde âlem-i halkda insân-ı kâmilden, cemâdâta varın- caya kadar bu hubb-i ezelînin sârî olduğuna işâret buyrulmuştur.

11. Ney, bir yârinden munkatı' olan her bir kimsenin musahibidir. Onun perdeleri bizim perdelerimizi yırttı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

11. Ney, bir dostundan ayrılmış olan her bir kimsenin sırdaşıdır. Onun perdeleri bizim perdelerimizi yırttı.

"Harîf" mahrem ve sırdaş demektir, “yârî”deki “yâ” tenkir içindir, herhangi bir dost anlamına gelir; ve bundan maksat, bir Hakk Yolcusunun bu kesret (çokluk) âleminde, kadın, evlat, mal ve mülk ve makam gibi sevip dost edindiği her bir şeydir; ve "bizim perdelerimiz" ifadesiyle, Hz. Pîr, kendi şerefli zâtlarını Hakk Yolcularının mertebelerine indirip, onların perdelerine işaret buyururlar. Ve "perdeler"den maksat, maddî "ney"de yegâh, aşîrân, ırâk, rast, dügâh, segâh ve çârgâh isimlerinde olan yedi perdedir ki, insân-ı kâmilin sûretinde dahi, nefis cihetinden, "nefs-i emmare, nefs-i levvâme, nefs-i mülhime, nefs-i mutmainne, nefs-i râziye, nefs-i merzıyye ve nefs-i sâfiye" isimlerinde yedi mertebe; ve ruhanîlik ve latifeler cihetinden dahi, "kalb, rûh, sır, hafi, ahfâ, nefis ve cemî'-i cesed" isimlerindeki yedi latife fiilen bir aradadır; ve Hakk Yolcusu ise henüz nefs-i emmare mertebesinde olup yukarı mertebelere ilerlemesi için insân-ı kâmil, onun nefsî ve ruhanî mertebelerine tenezzül ederek bu perdeleri birer birer yırtar. Ve Hakk Yolcusunu nefsin ve ruhun birçok tehlikeli geçitlerinden geçirir.

Anlamın özeti: "Ney hükmünde olan insân-ı kâmil, çokluk âleminde sevip dost edindiği her bir şeyden soğuyup, kendi aslı olan Hakk'a yönelmiş bulunan her bir âşık Hakk Yolcusunun mahremi ve sırdaşıdır. Ve onun nefsî ve ruhanî mertebeleri, Hakk Yolcusunun kendi aslına perde olan nefsî ve ruhanî mertebelerini yırttı ve kaldırdı.

"Harîf" mahrem ve musâhib, “yârî” deki “yâ” tenkîr içindir, herhangi bir yâr demek olur; ve bundan murâd, bir sâlikin bu keserât âleminde, kadın, ev- lât, mal ve mülk ve mansıb gibi sevip yâr edindiği her bir şeydir; ve "bizim perdelerimiz" ta'bîriyle, Hz. Pîr, zât-ı şerîflerini sâliklerin mertebelerine tenzîl edip, onların perdelerine işâret buyururlar. Ve "perdeler"den murâd, sûrî "ney"de yegâh, aşîrân, ırâk, rast, dügâh, segâh ve çârgâh isimlerinde olan ye- di perdedir ki, insân-ı kâmilin sûretinde dahi, nefis cihetinden, "nefs-i emma- re, nefs-i levvâme, nefs-i mülhime, nefs-i mutmainne, nefs-i râziye, nefs-i merzıyye ve nefs-i sâfiye" isimlerinde yedi mertebe; ve rûhâniyyet ve letâif ci- hetinden dahi, "kalb, rûh, sır, hafi, ahfâ, nefis ve cemî'-i cesed" isimlerindeki

Maalesef cümle tamamlanmıyor, burada istinsâhı unutulmuş birkaç kelime olmalı. (Neşre- denin notu.) yedi letâif bilfiil müctemi'dir; ve sâlik ise henüz nefs-i emmâre mertebesinde olup yukarı mertebelere terakkîsi için insân-ı kâmil, onun merâtib-i nefsiyye ve rûhâniyyesine tenezzül ederek bu perdeleri birer birer yırtar. Ve sâliki birçok nefsin ve rûhun tehlikeli geçitlerinden geçirir.

Hulâsa-i ma'nâ: "Ney mesâbesinde olan insân-ı kâmil, âlem-i kesrette sevip yâr edindiği her bir şeyden soğuyup, kendi aslı olan Hakk'a müteveccih bulunan her bir sâlik-i âşıkın mahremi ve musahibidir. Ve onun merâtib-i nefsiyye ve rûhiyyesi, sâlikin kendi aslına hicâb olan merâtib-i nefsiyye ve rûhiyyesini yırttı ve kaldırdı.

12. Ney gibi bir zehir ve bir tiryak kim gördü? Ney gibi bir dost ve bir müştak kim gördü?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

12. Ney gibi bir zehir ve bir panzehir kim gördü? Ney gibi bir dost ve bir âşık kim gördü?

"Panzehir", zehrin etkisini ortadan kaldıran bir macunun adıdır. Yani insân-ı kâmil, ezelî olarak kötü talihli olanlar için zehirdir; çünkü onları doğru yola davet ettikçe inatları ve kötü talihleri artar. Ezelî saadete sahip olup nefsin kirlerine bulaşmış ve zehirlenmiş olanlar için ise panzehirdir. Ve sâlikleri Hakk'a ve hakikate ulaştırmak için, onların dostu ve âşığıdır.

"Tiryak" zehirin te'sîrini izâle eden bir ma'cûnun ismi olup panzehir demektir. "Dem-sâz" dost ve muhib ma'nâsınadır. Ya'ni insân-ı kâmil şekāvet-i ezeliyyesi olanlar için zehirdir; zîrâ onu doğru yola da'vet ettikçe inadı ve şekāveti ziyâde olur; ve saâdet-i ezeliyye sahibi olup nefsin mülevvesâtına bulaşmış ve zehirlenmiş olanlar için de, tiryâkdır, panzehirdir. Ve sâlikleri Hakk'a ve hakîkate ulaştırmak için, onların dostu ve müştâkıdır.

13. Ney, kan dolu olan yolu söylüyor; Mecnun'un aşkının kıssalarını söylüyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

13. Ney, kan dolu olan yolu söylüyor; Mecnun'un aşkının kıssalarını söylüyor.

Ney, yani insân-ı kâmil, tehlikeler ve zorluklarla dolu ve nefs-i emmârenin (kötülüğü emreden nefis) mezbahası olan Hak yolundan haber veriyor; ve ilâhî aşka tutulmuş olan Mecnun'un kıssalarını ve hallerini açıklıyor. "Mecnun'un aşkı" ifadesiyle "Allah'ı o kadar zikret ki, sana deli desinler" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Çünkü gaflet ehli (gafil insanlar), daima Allah'tan bahsedenlere deli derler.

Ney, ya'ni insân-ı kâmil, mehâlik ve müşkilât ile dolu ve nefs-i emmârenin mezbahası olan Hak yolundan haber veriyor; ve aşk-ı ilâhîye mübtelâ olan Mecnûn'un kıssalarını ve ahvâlini beyân ediyor. "Aşk-ı Mecnûn" ta'bîriyle اذكروا الله حتى يقولوا مجنون ya'ni "O kadar Allah'ı zikr et ki, mecnûn desinler" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Zîrâ ehl-i gaflet, dâimâ Allah'dan bahs edenlere deli derler.

14. Bu aklın mahremi bî-hûşun gayri değildir; zira kulaktan başka dile müşterî yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

14. Bu aklın sırdaşı, kendinden geçmiş olandan başkası değildir; çünkü kulaktan başka dile müşteri yoktur.

Yani insân-ı kâmilin aklının sırdaşı, ancak onun önünde kendi aklını, dirayetini ve zekâsını terk etmiş olan Hakk Yolcusu'dur. O akıldan faydalanan ancak böyle bir Hakk Yolcusu'dur; yoksa kendi aklını, zekâsını ve ilmini beğenen kimse, insân-ı kâmilin aklından ve onun ledünnî ilminden (Allah katından gelen ilim) istifade edemez. Fakat kendinden geçen Hakk Yolcusu, insân-ı kâmil söylerken, baştan ayağa kadar kulak olup dinler; çünkü insân-ı kâmilin dilinin müşterisi ancak böyle kulak olan bir Hakk Yolcusu'dur.

Ya'ni insân-ı kâmilin aklının mahremi, ancak onun önünde kendi aklını, dirâyetini ve fetânetini terk etmiş olan sâlikdir. O akıldan müstefid olan an- cak böyle bir sâlikdir; yoksa kendi aklını ve zekâsını ve ilmini beğenen kimse, insân-ı kâmilin aklından ve onun ilm-i ledünnîsinden istifade edemez. Fakat kendinden geçen sâlik, insân-ı kâmil söylerken, baştan ayağa kadar kulak olup dinler; zîrâ insân-ı kâmilin dilinin müşterîsi ancak böyle kulak olan bir sâlikdir.

15. Günler gamımızın içinde akşam oldu; günler yanmalar ile yoldaş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

15. Günler gamımızın içinde akşam oldu; günler yanmalar ile yoldaş oldu.

"Bîgâh" kelimesinin çeşitli anlamları vardır; burada akşam anlamı uygundur. "Sûz" hararet ve yanma demektir. Yani, bu cismaniyet âleminde günlerimiz, hakikat ehlinden ayrılık gamımızın içinde geçerek akşam oldu. Günlerimiz, hakiki maşuk olan Hakk'ın aşk ateşi içinde yanmalar ile yoldaş oldu ve bu yanıp yakılmalar ile geçti. "Der gam-ı mâ" "Bizim gamımızın içinde" ifadesiyle Hz. Pîr, bu ayrılık gamını hem insân-ı kâmile hem de nâkıs (olgunlaşmamış) insanlara genellemiştir. Nâkıs insanın zahiren ve hayalen ayrılığı, açıklamaya muhtaç değildir. insân-ı kâmile gelince, insân-ı kâmil, her ne kadar bu cismaniyet âleminde de Hakk'a ulaşmış ise de, onun cismi ve taayyünü (belirginleşmesi) Hakk'a ulaşmanın kemaline engel olur. Nasıl ki Sadreddin-i Konevî hazretleri, Hz. Mevlânâ'yı son hastalıklarında ziyarete geldi ve "Yüce Allah sana acele şifa versin" diye dua etti. Hz. Mevlânâ buyurdu ki: "Bundan sonra -Allah şifa versin duası sizin olsun, âşık ile maşuk arasında bir kıl gömlekten fazla bir şey kalmamıştır; nurun nura ulaşmasını istemez misiniz?"

“Ben cisimden ve hayâlden soyundum; visâlin nihâyetlerinde salınıp gezerim.” (Mesnevî, c. 6/4639)

"Bîgâh" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır; burada akşam ma'nâsı münasibdir. "Sûz" harâret ve yanma demektir. Ya'ni, bu cismâniyyet âleminde günlerimiz, ehl-i hakîkatten ayrılık gamımızın içinde geçerek akşam oldu. Günlerimiz, ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'ın âteş-i aşkı içinde yanmalar ile yoldaş oldu ve bu yanıp yakılmalar ile geçti. "Der gam-ı mâ" "Bizim gamımızın içinde" ta'bîriyle Hz. Pîr, bu ayrılık gamını hem kâmillere ve hem nâkıslara teşmîl buyurmuştur. İnsân-ı nâkısın zâhiren ve hayâlen ayrılığı, muhtâc-ı îzâh değildir. İnsân-ı kâmile gelince, insân-ı kâmil, her ne kadar bu cismâniyyet âleminde de Hakk'a vâsıl ise de, onun cismi ve taayyünü Hakk'a vüslatın kemâline hicâb olur. Nitekim Sadreddîn-i Konevî hazretleri, Hz. Mevlânâ'yı son hastalıklarında ziyarete geldi ve "Allah Teâlâ sana acele şifâ versin" diye duâ etti. Hz. Mevlânâ buyurdu ki: "Bundan sonra -Allah şifa versin duâsı sizin olsun, âşık ile ma'şûk arasında bir kıl gömlekten ziyâde bir şey kalmamıştır; nûrun nûra ulaşmasını istemez misiniz?"

“Ben cisimden ve hayâlden soyundum; visâlin nihâyetlerinde salınıp gezerim.” (Mesnevî, c. 6/4639)

16. Eğer günler gitti ise, de ki: Git korku yoktur; sen kal ey o kimse ki, senin gibi pâk yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

16. Eğer günler geçti ise, de ki: Git, korku yoktur; sen kal ey o kimse ki, senin gibi temiz yoktur.

Bu şerefli beyit, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) dilindendir. "Sen kal!" hitabı, gerçek maşuk olan Hakk'adır; ve bundan kastedilen, sıfatların ve isimlerinle bu oluş ve bozuluş âleminde tecelli ederek sen kal! demektir. Çünkü benim varlığım ve geçen günlerim vehmedilmiş ve itibari (sadece sanıda var olan)dir, demek olur. Zira ârifin bakışında eşyada sıfatları ve isimleriyle görünen, Hakk'ın gerçek varlığıdır; ve oluş ve bozuluş âlemi ile cismaniyet hayaldir. Nasıl ki Hz. Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) Fusûsu'l-Hikem'de Süleyman Fassı'nda şöyle buyururlar: "Oluş ancak hayaldir ve o hakikatte Hak'tır; bunu anlayan kimse, tarikatın sırlarını elde etti."

Yani, eğer bu cismaniyet âleminin günleri böyle ayrılık gamı ve İlahi aşk ateşi içinde geçip gitti ise, ey aslına kavuşmaya âşık olan ârif, de ki: Ey hayali ve itibari olan günler ve vakitler, geçiniz. Sizin geçmenizden dolayı, bizim için korku yoktur. Sıfatların ve isimlerinle tecelli ederek, bizim nazarımızda sen kal, ey yüce ve ulu Zât ki, varlıkta senin gibi temiz ve kutsal yoktur. وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ (Hadîd, 57/4) Yani "Nerede olursanız, o Yüce Allah sizinle beraberdir" ayet-i kerimesi gereğince, sen her bir yerde benim hakikatim ve varlığımla berabersin.

Bu beyt-i şerîf insân-ı kâmil lisânındandır. "Sen kal!" hitâbı, ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'adır; ve bundan murâd, sıfat ve esmân ile bu âlem-i kevnde mütecelli olarak sen kal!. Zîrâ benim varlığım ve geçen günlerim mevhûm ve i'tibârîdir, demek olur. Zîrâ ârifin nazarında eşyâda sıfât ve esmâsıyla zahir olan Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsidir; ve âlem-i kevn ve cismâniyyet hayâldir. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Süleymânî'de şöyle buyururlar: "Kevn ancak hayâldir ve o hakikatte Hak'dır; bunu anlayan kimse, tarîkatin sırlarını hâiz oldu."

Ya'ni, eğer bu cismâniyyet âleminin günleri böyle ayrılık gamı ve aşk-ı İlâhî ateşi içinde geçip gitti ise, ey aslına iltihâka âşık olan ârif, de ki: Ey hayâlî ve i'tibârî olan günler ve vakitler geçiniz. Sizin geçmenizden dolayı, bizim için korku yoktur. Sıfât ve esmân ile mütecellî olarak, bizim nazarımızda sen kal, ey Zât-ı ecell ve a'lâ ki, vücûdda senin gibi pâk ve mukaddes yoktur. وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ (Hadîd, 57/4) Ya'ni "Nerede olursanız, o Allah Teâlâ sizinle beraberdir" âyet-i kerîmesi mûcibince, sen her bir mevtında benim hakîkatim ve şey'iyyetim ile berabersin.

17. Her kim balığın gayridir, o sudan tok oldu; ve o kimse ki rızıksızdır, onun günü geç oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

17. Her kim balığın gayridir, o sudan tok oldu; ve o kimse ki rızıksızdır, onun günü geç oldu.

Bu şerefli beyitte üç sınıfın hâline işaret buyrulur. Birisi balık, diğeri balığın gayrisi ve üçüncüsü de rızıksız olandır. "Balık"tan maksat, ruhları mana denizinde yüzen zatlardır ki, bunlar aşk ehlidirler. "Balığın gayrisi"nden maksat, suretle kayıtlı olan ahyâr (hayır sahipleri) ve ebrâr (iyiler) taifesidir ki; ahyâr taifesi zahirî ve suretî ibadetlere, ebrâr taifesi ise keşif ve kerametlere ve keşfî suretlere kanaat edip manaya yönelmezler. Nasıl ki VI. cildin sonundaki "Üç Şehzade" kıssasında, bunların halleri açıklanır. Arifler, kevnî mazharlarda (varlık tecellilerinde) Hakk'ın sonsuz sıfat ve isimlerinin hükümlerini ve eserlerini görüp, dış âlemde ve iç âlemde olan Hakk'ın bu tecellilerine doymadılar ve mana denizinde gark oldular ve رَبِّ زِدْنِي فِيكَ تَحَيُّرًا yani "Ey Rabbim, Senin hakkındaki hayretimizi artır!" derler. Cismanî ve nefsanî kimseler ise, dünya hayatlarındaki günlerini sıkıntılar ve gamlar içinde geçirdiler ve günleri uzadı. Nasıl ki bu noksan insanların hâli de, dördüncü beyitte açıklandı.

Bu beyt-i şerîfde üç sınıfın hâline işâret buyrulur. Birisi balık, diğeri balığın gayri ve üçüncüsü de rızıksız olandır. "Balık"tan murâd, rûhları ma'nâ deryâsında yüzen zâtlardır ki, bunlar ehl-i aşkdırlar. "Balığın gayri"nden murâd, sûretle mukayyed olan ahyâr ve ebrâr tâifesidir ki; ahyâr tâifesi ibâdât-ı zâhirîye ve sûrîye ve ebrâr tâifesi ise keşif ve kerâmâta ve suver-i keşfiyye-ye kanâat edip ma'nâya teveccüh etmezler. Nitekim VI. cildin nihâyetindeki "Üç Şehzade" kıssasında, bunların halleri îzâh olunur. Arifler, mezâhir-i kevniyyede Hakk'ın sıfât ve esmâ-yı bî-nihâyesi ahkâm ve âsârını görüp, âfâkda ve enfüsde olan Hakk'ın bu tecelliyâtına doymadılar ve ma'nâ deryâsında müstağrak oldular ve رَبِّ زِدْنِي فِيكَ تَحَيُّرًا ya'ni "Yâ Rab, Sen'in hakkındaki hayretimizi ziyâde et!" derler. Cismânî ve nefsânî kimseler ise, hayât-ı dünyeviyyelerindeki günlerini sıkıntılar ve gamlar içinde geçirdiler ve günleri uzadı. Nitekim bu nâkıs insanların hâli de, dördüncü beyitte îzah olundu.

18. Pişmişin hâlini, çiğ olan hiç anlıyamaz. Binaenaleyh söz kısa gerektir vesselâm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

18. Pişmişin hâlini, çiğ olan hiç anlayamaz. Bu sebeple söz kısa olmalı, vesselâm.

"Der-yâften" anlamak; "puhte" pişmiş ve olmuş demektir, bundan kasıt hür ve ergin insân-ı kâmildir. "Hâm" çiğ ve olmamış demektir. Bundan kasıt ise insân-ı nâkıstır. Aziz Nesefî hazretleri Bülûğ ve Hürriyyet risalesinde buyurur: “Âlemde var olan her şeyin bir sonu vardır ve her şeyin bir erginliği vardır; ve her şeyin amacı hürriyettir. Bu söz sana ancak bir örnekle anlaşılır. Bil ki, meyve ağaçta olgunlaştığı ve kendi sonuna eriştiği zaman, Araplar: "Meyve hür oldu" derler. Sonun alameti odur ki, bir şey kendi başlangıcına ulaşsın. Kendi aslına ulaşan her şey sona erişir. Bizim katımızda hiç şüphe yok ki hepsi Hak'tan gelirler; ve yine Hakk'a dönerler. مِنْهُ بَدَأَ الْأَمْرُ وَ إِلَيْهِ يَعُودُ Yani "İş ondan başladı ve ona döner, ilh..." Bu sebeple, insân-ı kâmil, kendisinin başlangıcı olan Hakk'a ulaşmakla kâinat ağacının pişmiş ve olmuş bir meyvesi olur; ve onun dışındaki insanlar ise, henüz çiğ bir meyve hâlinde bulunur. Çiğ meyve olmuş meyvenin hâline yabancı olduğundan, insân-ı kâmilin hâlini söz ile insân-ı nâkısa anlatmak mümkün değildir. Böyle olunca, bu konudaki sözü kısa kesmek gerekir, vesselâm.

Buraya kadar olan 18 beyit, bu Mesnevî-i Şerîf'in özü ve hulâsası olduğundan, eğer bu beyitler Mesnevî-i Şerîf'in konularına uygun olarak şerh edilse pek büyük bir hakikatler kitabı olur. Dîbâcenin şerhinde de gösterildiği gibi Mesnevî-i Şerîf'in yazılma sebebi şudur: Hz. Mevlânâ'nın müridleri, Hakîm Senâî hazretlerinin İlâhî-Nâme'sini ve Ferîdüddîn Attâr hazretlerinin Mantıku't-Tayr'ını ve Musîbet-Nâme'sini okumaya çok rağbet ederlerdi. Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri bunu görüp, Cenâb-ı Mevlâna'ya hitaben: "Efendim, gazeliyat sırları çok oldu. İlâhî-Nâme ve Mantıku't-Tayr üsluplarında manzum bir kitap yazmaya lütuf buyurulmuş olsa, dostlara yadigârınız olur" dedi. Hz. Mevlânâ da "Bu fikir size gelmezden evvel, gayb âleminden böyle nazmen bir kitap yazma düşüncesi kalbime ilka olundu" buyurup, derhal sarıkları arasından bir kağıt çıkararak Çelebi hazretlerinin eline verdi ki, o kağıtta bu 18. şerif beyit yazılmış idi. Ondan sonra Hz. Mevlânâ Mesnevî-i Şerîf'i anlatmaya başladılar.

Şurası dikkate değerdir ki, bu son beyitte "İnsân-ı kâmilin hâlini insân-ı nâkıs anlayamaz, bu hususta sözü kısa kesmek lazımdır" buyruluyor. Bu sebeple bizim gibi nâkıs insanların bu Mesnevî-i Şerîf'i okuyup, Hz. Mevlânâ'nın şerif hallerini beyan etmek için yazılar yazması, kendi vehim ve hayallerimizden ibaret olur. Nitekim Hz. Pîr bu anlam hakkında Fîhi Mâ Fîh'lerinin 29. faslında şöyle buyururlar: “Kâmillerde تخلقوا باخلاق الله Yani "Allah'ın ahlakıyla ahlaklanınız"] ve كنت له سمعا و بصرا ]Yani "Onun işitmesi ve görmesi olurum"] sırrı ortaya çıkar. Ve bu azim makamdır ki, bundan azim söz söylemek de boşunadır. Çünkü onun azameti, "ayın" ve “za" ve "ya" ve "mim" yani "azim" kelimesi ile anlaşılmaz. Eğer onun azametinden biraz ortaya çıksa, ne "ayın" kalır, ne de "ayın" harfinin mahreci ve ne "za" kalır, ne de "za" harfinin mahreci; ve ne el kalır, ne de mevcut; nurların askerlerinden varlık şehri harap olur. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de buyrulur: ان الملوك اذا دخلُوا قَرْيَةً أَفْسَدُوهَا (Neml, 27/34) Yani "Padişahlar bir şehre girdiklerinde o şehri harap ederler." Devenin biri fare kovuğuna ayağını bastı, kovuk harap oldu; fakat o harablık içinde bin hazine çıktı. "Harap yerde hazine olur; mamur olan yerde köpek olur köpek!"

Mademki uzun uzadıya Hakk Yolcularının makamının şerhinden bahsettik, vâsılların (Hakk'a ulaşanların) hallerinin şerhinde ne söyleyelim? Ancak onların bir sonu vardır; fakat bunların bir sonu yoktur. Hakk Yolcularının sonu visaldir (kavuşmadır); vâsılların sonu ne olur? O öyle bir vasıldır ki, onun için ayrılık mümkün değildir. Hiçbir üzüm tekrar koruk olmaz ve hiçbir olmuş meyve tekrar çiğ olmaz ilh..."

Ve yine Fîhi Mâ Fîh'in 4. faslında da şöyle buyururlar: "Seyyid Burhâneddîn (k.s.) söz söyler idi. Birisi dedi ki: Senin övgünü filan kimseden işittim. Buyurdular ki, göreyim, o filan adam nasıl adamdır? Onun beni tanıyıp övecek mertebesi var mıdır? Eğer o beni söz ile tanımış ise, şu halde beni tanımamıştır. Çünkü bu söz ve harf ve ses ve bu dudak ve ağız kalmaz. Bütün bunlar arazdır (geçici niteliklerdir). Ve eğer fiil ile tanımış ise, yine böyledir. Ve eğer benim zâtımı tanımış ise, o vakit bilirim ki, o benim övgümü edebilir ve o övgü, benim övgüm olur."

Şimdi, bu 18. beyitten sonra, Hz. Pîr, insân-ı nâkısın kemaline lazım olan vasiyetlere başlarlar.

"Der-yâften" anlamak; "puhte" pişmiş ve olmuş demek olup, bundan murâd, hür ve bâliğ olan insân-ı kâmildir. "Hâm" çiğ ve olmamış demektir. Bundan murâd dahi insân-ı nâkısdır. Azîz Nesefî hazretleri Bülûğ ve Hürriyyet risâlesinde buyurur: “Âlemde mevcûd olan her şeyin nihâyeti vardır ve her şeyin bülûğu vardır; ve her şeyin gāyesi hürriyyettir. Bu kelâm sana ancak bir misâl ile ma'lûm olur. Bil ki, meyve ağaçta tamam olduğu ve kendi nihâyetine eriştiği vakit, Arablar: "Meyve hür oldu" derler. Nihâyetin alâmeti odur ki, bir şey kendi evveline vâsıl ola. Kendi aslına vâsıl olan her şey nihâyete erişir. Bizim indimizde hiç şübhe yok ki hep Hak'dan gelirler; ve yine Hakk'a rücû ederler. مِنْهُ بَدَأَ الْأَمْرُ وَ إِلَيْهِ يَعُودُ Ya'ni "Emir ondan başladı ve ona avdet eder, ilh..." Binâenaleyh, insân-ı kâmil, kendinin mebdei olan Hakk'a vâsıl olmakla kâinât ağacının pişmiş ve olmuş bir meyvesi olur; ve onun gayri olan insanlar dahi, henüz ham bir meyve hâlinde bulunur. Ham meyve olmuş meyvenin hâline yabancı olduğundan, insân-ı kâmilin hâlini söz ile insân-ı nâkısa anlatmak kābil değildir. Böyle olunca, bu bahisteki sözü kısa kesmek lâzım gelir vesselâm.

Buraya kadar olan 18 beyit, bu Mesnevî-i Şerîfin zübdesi ve hulâsası olduğundan, eğer bu beyitler Mesnevî-i Şerîfin bahislerine tatbîkan şerh edilse pek büyük bir hakäyık kitabı olur. Dîbâcenin şerhinde dahi gösterildiği vech ile Mesnevî-i Şerîfin te'lîfindeki sebeb şudur: Hz. Mevlânâ'nın müridleri, Hakîm Senâî hazretlerinin İlâhî-Nâme'sini ve Ferîdüddîn Attâr hazretlerinin Mantıku't-Tayr'ını ve Musîbet-Nâme'sini mütâlaaya çok rağbet ederlerdi. Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri bunu görüp, Cenâb-ı Mevlâna'ya hitâben: "Hudâvendigârım, gazeliyyât esrârı çok oldu. İlâhî-Nâme ve Mantıku't-Tayr üslûblarında bir manzûm kitâb te'lîfine inâyet buyurulmuş olsa, dostlara yâdigârınız olur" dedi. Hz. Mevlânâ dahi "Bu fikir size gelmezden evvel, âlem-i gaybdan böyle nazmen bir kitâb te'lîfi hâtırası kalbime ilkā olundu" buyurup, derhal sarıkları arasından bir kâğıt çıkararak Çelebi hazretlerinin eline verdi ki, o kâğıtta bu 18. beyt-i şerîf yazılmış idi. Ondan sonra Hz. Mevlânâ Mesnevî-i Şerîfı takrîre başladılar.

Şurası şâyân-ı dikkattir ki, bu son beyitte "Insân-ı kâmilin hâlini insân-ı nâkıs anlıyamaz, bu hususda sözü kısa kesmek lâzımdır" buyruluyor. Binâenaleyh bizim gibi nâkıs insanların bu Mesnevî-i Şerîfi okuyup, Hz. Mevlânâ'nın ahvâl-i şerîfesini beyân için yazılar yazmak, kendi evhâm ve hayâlâtımızdan ibaret olur. Nitekim Hz. Pîr bu ma'nâ hakkında Fîhi Mâ Fîh' lerinin 29. faslında şöyle buyururlar: “Kâmillerde تخلقوا باخلاق الله Ya'ni "Allah'ın ahlâkıyla ahlaklanınız"] ve كنت له سمعا و بصرا ]Ya'ni "Onun işitme-si ve görmesi olurum"] sırrı zuhûr eder. Ve bu azîm makāmdır ki, bundan kelâm-ı azîm söylemek de beyhûdedir. Çünkü onun azameti, "ayın" ve “za" ve "ya" ve "mîm" ya'ni "azîm" kelimesi ile anlaşılmaz. Eğer onun azametinden biraz zâhir olsa, ne "ayın" kalır, ne de "ayın" harfinin mah-reci ve ne "zâ" kalır, ne de "zâ" harfinin mahreci; ve ne el kalır, ne de mev-cûd; envârın leşkerlerinden vücûd şehri harâb olur. Nitekim Kur'ân-ı Ke-rim'de buyrulur: ان الملوك اذا دخلُوا قَرْيَةً أَفْسَدُوهَا (Neml, 27/34) Ya'ni "Padişahlar bir şehre dâhil oldukda o şehri harâb ederler." Devenin biri fâre kovuğuna ayağını bastı, kovuk harâb oldu; fakat o harâblık içinde bin hazîne çıktı. "Harâb mevzi'de hazîne olur; ma'mûr olan yerde köpek olur köpek!"

Vaktāki uzun uzadıya sâliklerin makāmının şerhinden bahs ettik, vâsılların ahvâlinin şerhinde ne söyliyelim? Ancak onların nihâyeti vardır; fakat bunların nihâyeti yoktur. Sâliklerin nihâyeti visâldir; vâsılların nihâyeti ne olur? O bir vasıldır ki, onun için firâk olmak mümkin değildir. Hiçbir üzüm tekrar koruk olmaz ve hiçbir olmuş meyve tekrar ham olmaz ilh..."

Ve yine Fîhi Mâ Fîh în 4. faslında da şöyle buyururlar: "Seyyid Burhâned-dîn (k.s.) söz söyler idi. Birisi dedi ki: Senin medhini filân kimseden işittim. Buyurdular ki, göreyim, o falan adam nasıl adamdır? Onun beni tanıyıp medh edecek mertebesi var mıdır? Eğer o beni söz ile tanımış ise, şu halde beni tanımamıştır. Zîrâ bu söz ve harf ve savt ve bu dudak ve ağız kalmaz. Bütün bunlar arazdır. Ve eğer fiil ile tanımış ise, yine böyledir. Ve eğer benim zâtımı tanımış ise, o vakit bilirim ki, o benim medhimi edebilir ve o medih, benim medhim olur."

İmdi, bu 18. beyitten sonra, Hz. Pîr, insân-ı nâkısın kemâline lâzım olan vasiyyetlere başlarlar.

19. Ey oğul, bağı kopar da, hür ol; ne vakte kadar gümüş bağında ve altın bağında olursun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

19. Ey oğul, bağı kopar da, hür ol; ne vakte kadar gümüş bağında ve altın bağında olursun?

Ey oğul, ifadesiyle, Hakk Yolcusu'nun Hak yolunda henüz çocuk seviyesinde olduğuna işaret buyrulur. "Bağ"dan kasıt, hırs ve sevgidir. Çünkü insan hırslı olduğu ve sevdiği bir şeyin esiridir. Bu sebeple Hz. Pîr'in bu tavsiyesinden kasıt "Altın ve gümüş kazanmayı da bırak da, fakir ve ekmek parçasına muhtaç ol!" demek değildir. Aksine, altının ve gümüşün özüne ve zâtına olan sevgiyi, Hakk'ın sevgisi üzerine tercih etme!" demektir. Nitekim bu cildin 997. numarasında: "Dünya nedir? Allah'tan gafil olmaktır; mal ve gümüş ve evlat ve kadın değildir," buyururlar. Maalesef bu yön birçok Hakk Yolcusu tarafından yanlış anlaşıldığından, miskinlik ve pejmürdelik mesleği seçilmiş ve din-i İslâm düşmanlarının gözüne kötü bir örnek gösterilmiştir. Halbuki hadîs-i şerîfte: نعم المال الصالح للرجل الصالح Yani "iyi mal, iyi adam için ne güzeldir!" buyrulmuştur. Çünkü iyi bir adam kazandığı meşru mal ile hemcinsinin düşmüşlerine ve acizlerine yardımcı olur. Ve Fîhi Mâ Fîh'in 46. faslında dahi şöyle buyrulur: Muhakkak Yüce Allah bize kesb ve mal kazanma ile emretti. Çünkü انفقوا في سبيل الله (Bakara, 2/195) yani "Allah yolunda infak ediniz" buyurdu. Mal infakı ise ancak mal ile mümkündür. Bu sebeple mal kazanma ile emretmiş oldu. İşte bu açıklamalara göre bu şerefli beyitteki tavsiyeden kasıt, malın zâtına ve özüne olan hırs ve sevgidir. Bilinmeli ki, hırs ve sevginin, insanın duyguları arasında birer hakikati vardır. Bu hakikatler asla insandan yok olmaz. Fakat bu duyguların kötü veya iyi yönlere çevrilmesi meselesi vardır. Eğer bu hırs ve sevgi tamamen dünya yönüne çevrilirse, heva ve hevese sarf edilmiş olur; fakat Hak tarafına çevrilirse, sağlam bir yöne sarf edilmiş olur. Bu sebeple bu hususta bir kimsenin mal kazanma emrindeki niyeti muteber olur. Eğer bir kimse mal kazanıp, zengin olmak ve malı ile Hak yolunda hizmetler etmek niyeti ile çalışırsa, ayn-ı ibadet olur; ve eğer zengin olup, nefsinin hazlarını kemaliyle tatmin etmek niyeti ile çalışır ve hemcinsine yardımcı olmak duygusundan uzak bulunursa, insan toplumu için zararlı bir uzuv olur.

Ey oğul, ta'bîriyle, sâlikin Hak yolunda henüz çocuk mesâbesinde olduğuna işâret buyrulur. "Bağ"dan murâd, hırs ve muhabbettir. Zîrâ insan harîs olduğu ve muhabbet ettiği bir şeyin esîridir. Binâenaleyh Hz. Pîr'in bu tavsiyesinden murâd "Altın ve gümüş kazanmayı da bırak da, fakîr ve ekmek parçasına muhtâc ol, demek değildir. Belki altının ve gümüşün "ayn”ına ve zâtına olan muhabbeti, Hakk'ın muhabbeti üzerine tercih etme!" demektir. Nitekim bu cildin 997. numarasında: "Dünyâ nedir? Huda'dan gafil olmaktır; metâ' ve gümüş ve evlâd ve kadın değildir," buyururlar. Maatteessüf bu cihet birçok ehl-i sülük tarafından yanlış anlaşıldığından, miskinlik ve pejmürdelik mesleği ihtiyâr olunmuş ve dîn-i İslâm düşmanlarının nazarına kötü bir nümüne gösterilmiştir. Halbuki hadîs-i şerîfde: نعم المال الصالح للرجل الصالح Ya'ni "iyi mal, iyi adam için ne güzeldir!" buyrulmuştur. Zîrâ bir iyi adam kazandığı mâl-i meşrû' ile hemcinsinin düşmüşlerine ve âcizlerine yardımcı olur. Ve Fîhi Mâ Fîh'in 46. faslında dahi şöyle buyrulur: Muhakkak Allah Teâlâ bize kesb ve tahsîl-i mâl ile emr etti. Çünkü انفقوا في سبيل الله (Bakara, 2/195) ya'ni "Allah yolunda infâk ediniz" buyurdu. Infâk-ı mâl ise ancak mâl ile mümkindir. Binâenaleyh tahsîl-i mâl ile emr etmiş oldu. İşte bu îzâhâta nazaran bu beyt-i şerîfdeki tavsiyeden murâd, malın zâtına ve "ayn"ına olan hırs ve muhabbettir. Ma'lûm olsun ki, hırs ve muhabbetin, insanın duyguları arasında birer hakîkati vardır. Bu hakîkatler aslâ insandan zâil olmaz. Fakat bu duyguların fenâ veyâ iyi cihetlere tevcîhi mes'elesi vardır. Eğer bu hırs ve muhabbet kâmilen dünyâ cihetine tevcîh olunursa, hevâya sarf edilmiş olur; fakat Hak tarafına tevcîh olunursa, sağlam bir cihete sarf edilmiş olur. Binâenaleyh bu hususta bir kimsenin mal tahsîli emrindeki niyeti mu'teber olur. Eğer bir kimse mâl tahsîl edip, zengin olmak ve malı ile Hak yolunda hizmetler etmek niyeti ile çalışırsa, ayn-ı ibâdet olur; ve eğer zengin olup, nefsinin huzûzâtını kemâliyle tatmîn etmek niyeti ile çalışır ve hemcinsine yardımcı olmak duygusundan uzak bulunursa, cem'iyyet-i beşeriyye için muzırr bir uzuv olur.

20. Eğer denizi bir bardağa döker isen, ne kadar sığar? Bir günlük kısmet!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

20. Eğer denizi bir bardağa döker isen, ne kadar sığar? Bir günlük kısmet!

Yani, ey malın özüne ve kendisine düşkün ve seven kimse! Deniz kadar çok olan bu dünya mallarını, bir bardak kadar olan bedenine sığdırmaya çabalasan, kendi rızkın açısından, ona ne kadar sığabilir? Ancak bir günlük kısmetin ve rızkın sığabilir; çünkü rızık, insanın boğazından geçen şeye denir. İnsanın kazanıp topladığı fakat henüz yiyemediği ve faydalanamadığı mal, onun rızkı değildir. Nitekim bankalara hapsettiği yüz binlerce lirayı yemeden ölüp gidenlerin sayısı hesapsızdır.

Ya'ni, ey malın zâtına ve aynına harîs ve muhib olan kimse! Deniz mesâbesinde çok olan bu dünyâ mallarını, bir bardak mesâbesinde olan cismine sığdırmaya çabalasan, kendi rızkın i'tibariyle, ona ne kadar sığabilir? Ancak bir günlük kısmet ve rızkın sığabilir; zîrâ rızık, insanın boğazından geçen şeye derler. İnsanın kazanıp topladığı ve fakat henüz yiyemediği ve intifa' edemediği mal, onun rızkı değildir. Nitekim bankalara habs ettiği yüz binlerce liraları yemeden ölüp gidenlerin haddi hesabı yoktur.

21. Harîslerin gözünün bardağı dolmadı. Sadef, kāni' olmadıkça inci dolmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

21. Açgözlülerin gözünün bardağı dolmadı. İstiridye, kanaat etmedikçe inci dolmadı.

Bununla birlikte, deniz kadar çok olan dünya malının özüne ve kendisine açgözlü ve düşkün olanların, bardak gibi olan gözleri, bu mallarla dolmadı. Örneğin, yüz bini olan iki yüz bin ve bir milyonu olan iki milyon yapmak istedi. Bu dolmanın çaresi ancak kanaattir. Nasıl ki istiridyenin içine nisan yağmuru damlalarından biri düştüğü zaman, eğer ağzını kapatırsa içinde inci oluşur. Eğer istiridye bu ilk damlaya kanaat etmeyip ağzını kapatmazsa, içinde bu inci oluşmaz. İnsandaki bu hırsa işaretle hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur: لو كان لابن آدم واديان من ذهب وفضة لا تبغى اليهما ثالثا و لا يملاء جوف ابن آدم الا التراب Yani "Eğer âdem oğlunun altından ve gümüşten iki vâdîsi olsa, elbette onların üçüncüsünü ister; ve âdem oğlunun içini ancak toprak doldurur."

Bununla beraber deniz mesâbesinde olan dünyâ malının zâtına ve aynına harîs ve muhib olanların, bardak mesâbesindeki gözleri, bu mallar ile dolmadı. Meselâ yüz bini olan iki yüz bin ve bir milyonu olan iki milyon yapmak istedi. Bu dolmanın çâresi ancak kanâattır. Nitekim sadefin içine nîsân yağmuru dânelerinden biri düştüğü vakit, eğer ağzını kapatırsa içinde inci peyda olur. Eğer sadef bu ilk katraya kanâat etmeyip ağzını kapamaz ise, içinde bu inci peyda olmaz. İnsanda bu hırsa işâreten hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur: لو كان لابن آدم واديان من ذهب وفضة لا تبغى اليهما ثالثا و لا يملاء جوف ابن آدم الا التراب Ya'ni "Eğer âdem oğlunun altından ve gümüşten iki vâdîsi olsa, elbette onların üçüncüsünü ister; ve âdem oğlunun içini ancak toprak doldurur."

22. Her kimin libası bir aşktan yırtıldı ise, o hırstan ve ayıbtan tamâmiyle temiz oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

22. Her kimin elbisesi bir aşktan yırtıldı ise, o, hırstan ve ayıptan tamamen temiz oldu.

"Elbise"den maksat, ruhun elbisesi olan bedendir. Bilinmeli ki, talip olanların Hak yoluna girmeleri iki türlü olur. Birincisi, evvela nefsi kötü sıfatlardan ve rezilliklerden temizleyip İlahi marifete (Allah'ı bilmeye) hazır olmak ve o marifetten sonra, İlahi aşkı elde edip, bu "ebrar" (iyiler) yolundan, "şüttar" (aşıklar) yoluna yükselmektir. Kâmillerin bazıları, talipleri terbiye etmede ve olgunlaştırmada bu yolu uygun görmüşlerdir. Onları hırstan ve diğer nefsani ayıplardan ve kusurlardan temizleyip güzel ve ruhani sıfatlarla donatırlar. Diğeri ise şudur ki, sâlik (Hakk Yolcusu) evvela aşkı elde eder ve aşkın oluşmasından sonra bütün rezillikleri ve nefsani eksiklikleri yok olur. Bazı kâmiller bu aşk yolunu makbul görüp, sadık müridleri bu aşk menziline eriştirirler. Hz. Mevlânâ, bu iki yolu beyan buyurdular. Evvela "Bend bi-gsil"den itibaren yukarıdaki üç beyti, önceki yola işaret buyurdular. İkinci yol, Hz. Mevlânâ'nın itibar buyurduğu "şüttar" ve "aşk" yolu olduğundan, bu aşağıdaki beyitlerde de aşk hakkında mübalağa (anlamı pekiştirme) buyurdular. Yani "Dünya hırsından ve bu hırs sebebiyle nefsani olan ayıplardan ve kusurlardan temizlenmenin çaresi, bu beden elbisesinin mecazi veya hakiki bir aşk ile yıpranmasıdır. Çünkü aşkın üstün geldiği bir kalbe başka emeller sığamaz. Nitekim V. cildin 2725 numaralı beytinde şöyle buyururlar: "Aşkın gayri her ne varsa, aşkın yiyeceğidir; aşkın gagası önünde iki cihan bir tanedir."

"Libâs"tan murâd, rûhun libâsı olan cisimdir. Ma'lûm olsun ki, tâliblerin Hak yoluna sülükleri iki türlü olur. Birisi evvelen nefsi kötü sıfatlardan ve rezâilden temizleyip ma'rifet-i İlâhî'ye müstaid olmak ve o ma'rifetten sonra, aşk-i İlâhî hâsıl edip, bu "ebrâr" yolundan, "şüttâr" yoluna terakkî etmektir. Kâmillerin ba'zıları, tâlibleri terbiyede ve kemâle getirmekte, bu yolu münâsib görmüşlerdir. Onları hırstan ve diğer nefsânî olan ayıblardan ve kusurlardan temizleyip güzel ve rûhânî sıfatlar ile muttasıf yaparlar. Ve diğeri odur ki, sâlik evvelen aşk hâsıl eder ve aşkın husûlünden sonra bütün rezâil ve nekāis-ı nefsâniyyesi zâil olur. Ba'zı kâmiller bu aşk yolunu makbûl tutup, sâdık mürîdleri bu aşk menziline eriştirirler. Hz. Mevlânâ, bu iki yolu beyân buyurdular. Evvelen "Bend bi-gsil" den i'tibâren yukarıdaki üç beyti, evvelki yola işâret buyurdular. Ve ikinci yol, Hz. Mevlânâ'nın i'tibâr buyurduğu "şüttâr" ve "aşk" yolu olduğundan, bu aşağıdaki beyitlerde de aşk hakkında mübâlağa buyurdular. Ya'ni "Hırs-ı dünyâdan ve bu hırs sebebiyle nefsânî olan ayıblardan ve kusûrlardan temizlenmenin çâresi, bu cisim libâsının mecâzî veyâ hakîkî bir aşk ile yıpranmasıdır. Zîrâ aşkın isti'lâ ettiği bir kalbe başka emeller sığamaz. Nitekim V. cildin 2725 numaralı beytinde şöyle buyururlar: "Aşkın gayri her ne varsa, aşkın me'külüdür; aşkın gagası önünde iki cihân bir tânedir."

23. Aferîn! ey bizim latîf, fâideli olan aşkımız; ey bizim bütün illetlerimizin hekîmi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

23. Aferin! Ey bizim latif, faydalı aşkımız; ey bizim bütün hastalıklarımızın hekimi!

"Şâd-bâş" aferin ve maşallah anlamında bir takdir kelimesidir. "Hoş" latif ve güzel demektir. "Sevda" kelimesinin birden çok anlamı vardır; burada fayda anlamındadır. "Tabib" lügatte, sanatında ve ilminde mahir ve usta olan kimseye denir; hekim ve doktor demektir. Sonradan hastalıkların tedavisinde mahir olan kimse anlamında kullanıldı. Yani "Ey bizim latif, faydalı olan aşkımız! Ey bizim bütün nefsanî hastalıklarımızın tedavisinde usta bir doktorumuz, aferin sana!"

"Şâd-bâş" âferin ve mâşâallâh ma'nâsında tahsîn kelimesidir. "Hoş" latîf ve güzel. "Sevda", müteaddid ma'nâsı vardır; burada fâide maʼnâsınadır. "Tabîb" lügatte, san'atında ve ilminde mâhir ve üstâd olan kimseye derler; hekîm ve doktor demektir. Sonradan hastalıkların tedavisinde mâhir olan kimse ma'nâsında kullanıldı. Ya'ni "Ey bizim latîf, fâideli olan aşkımız! Ey bizim bütün nefsânî illetlerimizin tedâvîsinde bir hâzık doktorumuz, âferîn sana!"

24. Ey bizim kibrimizin ve namûsumuzun ilacı! Ey bizim Eflâtûn'umuz ve Câlinos'umuz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

24. Ey bizim kibrimizin ve namusumuzun ilacı! Ey bizim Eflâtûn'umuz ve Câlinos'umuz!

"Nahvet" büyüklük, kibirlenme ve kibirdir. "Eflâtûn" eski Yunan filozoflarından birinin adıdır, felsefesiyle meşhurdur. Ve "Câlinos" aynı şekilde eski Yunan doktorlarından birinin ismidir. Aşka bir şahsiyet verilip, felsefede Eflâtûn'a; ve manevî hastalıkları tedavi etmede Câlinos'a benzetilmiştir.

"Nahvet" büyüklük ve tekebbür ve kibir. "Eflâtûn" eski Yunan hakîmlerinden birisinin adıdır, felsefesiyle meşhurdur. Ve "Câlinos" kezâlik eski Yunan doktorlarından birinin ismidir. Aşka bir şahsiyet verilip, filozoflukta Eflâtûn'a; ve emrâz-ı maʼneviyyeyi tedâvîde Câlinos'a benzetilmiştir.

25. Toprak cisim, aşktan felekler üzerine gitti. Dağ raksa geldi ve çâlâk oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

25. Toprak cisim, aşktan felekler üzerine gitti. Dağ raksa geldi ve çevik oldu.

"Şüden" mastarı, olmak ve gitmek anlamlarına gelir. Birinci mısradaki "şüd" gitti ve ikinci mısradaki "şüd" oldu demektir. "Çâlâk" çabuk ve çevik anlamındadır. Yani "Âlemlerin Efendisi (s.a.v.) Peygamberimiz'in ve onun vârislerinin cisimleri, yoğun ve ağır olan topraktan yaratılmış iken, ilâhî aşk sebebiyle incelip feleklere yükseldi. Tûr-i Sînâ dağı, Mûsâ (a.s.)ın aşkından ortaya çıkan ilâhî tecelli üzerine harekete gelip çarçabuk parça parça oldu.

"Şüden" masdarı, olmak ve gitmek ma'nâlarına gelir. Birinci mısra'daki "şüd" gitti ve ikinci mısra'daki "şüd" oldu demektir. "Çâlâk" çabuk ve çevik ma'nâsınadır. Ya'ni "Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz'in ve onun vârislerinin cisimleri, kesîf ve sakîl olan topraktan yaratılmış iken, aşk-ı ilâhî sebebiyle telattuf edip feleklere urûc etti. Tûr-i Sînâ dağı, Mûsâ (a.s.)ın aşkından zuhûr eden tecellî-i ilâhî üzerine harekete gelip çarçabuk parça parça oldu.

26. Ey âşık! aşk, Tûr'un canı geldi; Tûr sarhoş ve Mûsa bî-hûş düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

26. Ey âşık! Aşk, Tûr'un canı geldi; Tûr sarhoş ve Mûsa baygın düştü.

"Tûr", Mûsâ (a.s.)ın münâcât (Allah'a yalvarma) yeri olan Tûr-i Sînâ dağının adıdır. "Aşıkā" kelimesinin sonundaki "elif" nidâ (seslenme) içindir, "ey" demektir. "Harre" Arapça'da "düştü" anlamına gelir, "sâikā" ise "baygın" demektir. وخر موسى صعقا (A'raf, 7/143) [Yani "...Mûsâ da baygın düştü"] ayet-i kerimesindendir. "Saikā" Hafs kıraatine göredir. Diğer kıraatlerde "Sâikā" da okunur. Şerefli beyit bu kıraatlere göredir. Yani Mûsâ (a.s.)ın aşkının, cansız varlık cinsinden olan Tûr-i Sînâ dağına yansıması, o dağa can oldu ve bu sebeple o Tûr-i Sînâ, ilâhî tecellîden (Allah'ın görünmesinden) sarhoş oldu ve Mûsâ (a.s.) da bayılıp düştü.

"Tûr" Mûsâ (a.s.)ın münâcât yeri olan Tûr-i Sînâ dağının adıdır. "Aşıkā" nın nihâyetindeki "elif" nidâ içindir, "ey" demektir. "Harre" Arabça, düştü, “sâikā” bîhûş demektir. وخر موسى صعقا (A'raf, 7/143) [Ya'ni "...Mûsâ da baygın düştü"] âyet-i kerîmedendir. "Saikā" Hafs kırâatı üzeredir. Diğer kırâatlarda "Sâikā" dahi okunur. Beyt-i şerîf bu kırâatlara göredir. Ya'ni "Mûsâ (a.s.)ın aşkının cemâd cinsinden olan Tûr-i Sînâ dağına aksi, o dağa can oldu ve bu sebeble o Tûr-i Sînâ, tecellî-i ilâhîden sarhoş oldu ve Mûsâ (a.s.) dahi, bayılıp düştü.

27. Eğer ben kendi dem-sâzımın dudağı ile eş ola idim, [ney gibi) ben söylemeye layık olanı söyler idim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

27. Eğer ben kendi dem-sâzımın dudağı ile eş olsaydım, [ney gibi] ben söylemeye layık olanı söylerdim.

"Leb" dudak, "dem-sâz" birleşik bir sıfattır. "Nefesi uygun", "nefes uyduran" ve sadık dost anlamlarına gelir. "Cüft" sözlükte, Türkçede tek'in karşıtı olan "çift" anlamındadır; ve eş ile arkadaştan kinayedir. Sonundaki "yâ" temenni içindir. Birinci "güftenî"deki "ya" liyakat ve ikincideki "yâ" hikâye içindir. Yani "Ben kendi arkadaşımın dudağı ile eş ve dost olsaydım, neyi üfleyen neyzen nasıl türlü türlü nağmeler ortaya çıkarırsa, ben de, benim ney gibi olan vücuduma meydana gelen ilâhî ilhamlardan söylemeye layık olan sözleri söylerdim."

Bilinmeli ki, büyük evliyalardan Sehl b. Abdullah Tüsterî (k.s.) buyururlar ki: "Âlimin üç türlü ilmi vardır: Birincisi "zahir ilmi"dir; âlim onu zahir ehline söyler. Ve diğeri "batın ilmi"dir ki, bunu ancak ehline söyler. Üçüncü ilim, âlim ile Yüce Allah arasında bir sırdır; bu da âlimin iman hakikatidir. Bunu ne zahir ehline, ne de batın ehline söylemez." Bundan anlaşılır ki, Hz. Pîr'in söylemek istediği ilim, bu ikinci türden olan ilimdir. Bu sebeple bu beyit, yukarıda geçen سینه خواهم شرحه شرحه از فراق beyt-i şerîfinin teyidi olur. Ve üçüncü tür ilim, harf ve sese sığmadığından, dille söylenemediği için kâmiller bu sırrı, ancak karşılıklı, kendi hakikatlerine bakmak suretiyle müşahede ederler. Nasıl ki Hz. Pîr, Şems-i Tebrîzî hazretleriyle bu mertebede idiler.

"Leb" dudak, "dem-sâz" vasf-ı terkîbîdir. "Demi uygun" ve "nefes uydurucu" ve muhibb-i sâdık ma'nâlarına gelir. "Cüft" lügatte, Türkçede tekin mukābili olan "çift" ma'nâsınadır; ve eş ve arkadaştan kinâyedir. Ahirindeki "yâ" temennî içindir. Birinci "güftenî"deki "ya" liyâkat ve ikincideki "yâ" hikâye içindir. Ya'ni "Ben kendi musâhibimin dudağı ile eş ve arkadaş ola idim, nâyı üfüren nâyzen nasıl türlü türlü nağmeler ızhâr ederse, ben de, benim nay gibi olan vücuduma vâki' olan ilhâmât-ı ilâhiyyeden söylemeğe lâyık olan sözleri söyler idim."

Ma'lûm olsun ki, ekâbir-i evliyâdan Sehl b. Abdullah Tüsterî (k.s.) buyururlar ki: " Alimin üç türlü ilmi vardır: Birisi "ilm-i zâhir"dir; âlim onu ehl-i zâhire söyler. Ve diğeri "ilm-i bâtın"dır ki, bunu ancak ehline söyler. Üçüncü ilim, âlim ile Allah Teâlâ arasında bir sırdır; bu da âlimin hakîkat-ı îmânıdır. Bunu ne ehl-i zâhire, ne de ehl-i bâtına söylemez." Bundan anlaşılır ki, Hz. Pîr'in söylemek istediği ilim, bu ikinci nevi'den olan ilimdir. Binâenaleyh bu beyit, yukarıda geçen سینه خواهم شرحه شرحه از فراق beyt-i şerîfinin te'kîdi olur. Ve üçüncü nevi' ilim, harf ve savta sığmadığından, lisânen söylenemediği için kâmiller bu sırrı, ancak karşılıklı, kendi hakîkatlerine nazar etmek sûretiyle müşâhede ederler. Nitekim Hz. Pîr, Şems-i Tebrîzî hazretleriyle bu mertebede idiler.

28. Her kim ki o bir hem-zebândan ayrı oldu; her ne kadar yüz neva tutar ise de, bî-neva oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

28. Her kim ki o bir dildaşından ayrı oldu; her ne kadar yüz neva tutar ise de, nevasız kaldı.

"Hem-zebân" birinin dilinden anlayan arkadaş demektir. "Nevâ" azık ve gıda demektir; burada ruhun azığı ve gıdası olan hakikatler ve ilahi bilgiler kastedilir. Yani, dilinden anlayan bir sohbet arkadaşı ve dost bulamayan kimse, her ne kadar kendisinde ruhun gıdası olan birçok ilahi bilgi olsa bile, onları söyleyemeyeceği için, azıksız ve bilgisiz bir halde kalır.

"Hem-zebân" birinin dilinden anlıyan arkadaş. "Nevâ" azık ve gıdâ demektir; burada rûhun azığı ve gıdâsı olan hakāyık ve maârif-i ilâhiyye murâd olunur. Ya'ni, dilinden anlıyan bir musahib ve arkadaş bulamayan kimse, her ne kadar kendisinde rûhun gıdâsı olan birçok maârif-i ilâhiyye olsa bile, onları söyliyemiyeceği için, azıksız ve maʼrifetsiz bir halde kalır.

29. Vaktaki gül gitti ve gülistan geçti, ondan sonra bülbülden sergüzeşt dinleyemezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

29. Gül gidip gülistan geçtikten sonra, bülbülden macera dinleyemezsin.

Bu şerefli beyitte Hz. Mevlânâ, sırdaşı olan Şemseddîn Tebrîzî hazretlerinin ortadan kayboluşuna işaret eder ve Şems'i güle, meclis ve sohbetlerini gülistana, kendi şerefli zâtını da bülbüle benzetir. Çünkü Hz. Pîr'in menkıbelerinin incelenmesinden anlaşılacağı üzere, onların açıklayacakları aşk sırlarına, marifetlere ve hakikatlere ancak birbirleri muhatap olabilirlerdi. Nitekim Sipehsâlâr Menkıbeleri'nde bu sohbet meselesi şöyle rivayet edilir:

Bir vakit Mevlânâ Şemseddîn hazretleri münacat vaktinde: "Ey Rabbim! Senin has kullarından, benim sohbetime dayanabilecek bir kimse var mıdır?" buyurdu. Derhal gayb âleminden işaret geldi ki: "Eğer sohbetine sırdaş istersen, Rum tarafına yolculuk et!" Derhal oradan Rum vilayetine yöneldi; şehir şehir arayarak Konya'ya ulaştı. Konya'da Hz. Mevlânâ'yı bulmaları ve onlar ile münasebetleri ve sohbetleri bu menkıbede ayrıntılı olarak anlatılmıştır.

Bu beyt-i şerîfde Hz. Mevlânâ, mahrem-i esrârı olan cenâb-ı Şemseddîn Tebrîzî hazretlerinin gaybûbetine işâret ve Cenâb-ı Şems'i güle ve meclis ve sohbetlerini gülistâna ve zât-ı şerîflerini de bülbüle teşbîh buyururlar. Zîrâ Hz. Pîr'in menâkıbının mütâlaasından anlaşılacağı üzere, onların beyân buyuracakları esrâr-ı aşka ve maârif ve hakāyıka ancak birbirleri muhâtab olabilirlerdi. Nitekim Sipehsâlâr Menâkıbıında bu sohbet mes'elesi şöyle rivâyet olunur:

Bir vakitte Mevlânâ Şemseddîn hazretleri münâcât vaktinde: "Yâ Rab! senin hâs kullarından, benim sohbetime tahammül edebilecek bir kimse var mıdır?" buyurdu. Derhal âlem-i gaybdan işâret erişdi ki: "Eğer sohbetine mahrem ister isen, Rûm cânibine sefer kıl!" Derhal oradan Rûm vilâyetine müteveccih oldu; şehir şehir arıyarak Konya'ya muvâsalet etti. Konya'da Hz. Mevlânâ'yı bulmaları ve onlar ile münasebetleri ve sohbetleri bu menâkıbda tafsîl olunmuştur.

30. Hep ma'şûkdur ve âşık bir perdedir; diri olan ma'şûkdur ve âşık bir ölüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

30. Hep ma'şûktur ve âşık bir perdedir; diri olan ma'şûktur ve âşık bir ölüdür.

"Ma'şûk"tan kasıt, Hakk'ın Zâtı'dır; ve "âşık"tan kasıt, 10 numaralı beyitte açıklandığı üzere bütün varlıklar ve bu varlıkların en üstünü olan insandır. Çünkü bütün eşya, Hakk'ın Zâtı'nın sıfat ve isimlerinin tecelli yerleri olup, onlarda görünen ancak Hakk'ın Zâtı'dır.

Bu şerefli beyitte Hakk'ın Zâtı'nın özel tecellisinden, genel tecellisine geçiş buyrulur. Yani Hz. Şems'in cismanî sureti, ilahi sıfat ve isimlerin tecelli yeri idi; ve Cenâb-ı Şems de, benim gibi Hakk'ın Zâtı'nın aşığı idi; ve Hakk'ın Zâtı'nın bizdeki tecellileri ise, O'nun özel tecellisi olmakla birlikte, bizim hüviyetimiz ma'şûkun tekil hakikati idi; ve bizim suretimiz, o ma'şûkun tekil hakikati olan hüviyetimizin perdesi idi. Eğer Cenâb-ı Şems'in cismanî sureti kayboldu ise, bu eşya suretlerinin hepsi, ma'şûkun tekil hakikatidir ve Hakk'ın Zâtı'nın aşığı olan bu eşya suretleri O'nun Zâtı'nın perdesidir. Çünkü bu eşya suretlerindeki faaliyet ve hareketler, hep Hakk'ın Zâtı'nın Hayat sıfatının eseridir. Bu sebeple hakikatte diri olan ancak ma'şûktur; ve âşık olan eşya suretleri ise, bir ölüdür ve cansızdır.

"Ma'şûk"dan murâd, Zât-ı Hak'dır; ve "âşık"dan murâd, 10 numaralı beyitte îzah olunduğu üzere bilcümle mevcûdât ve bu mevcûdâtın efdali olan insandır. Zîrâ bütün eşyâ zât-ı Hakk'ın sıfat ve esmâsının mazharları olup, onlarda zahir olan ancak Zât-ı Hak'dır.

Bu beyt-i şerîfde Zât-ı Hakk'ın tecellî-i husûsîsinden, tecellî-i umûmîsine intikāl buyrulur. Ya'ni Hz. Şems'in sûret-i cismiyesi, mazhar-ı sıfat ve esmâ-yı ilâhiyye idi; ve Cenâb-ı Şems dahi, benim gibi Zât-ı Hakk'ın âşığı idi; ve Zât-ı Hakk'ın bizlerdeki tecelliyâtı ise, O'nun tecellî-i husûsîsi olmakla beraber, bizim hüviyyetimiz ma'şûkun "ayn"ı idi; ve bizim sûretimiz, o ayn-ı ma'şûk olan hüviyyetimizin perdesi idi. Eğer cenâb-ı Şems'in sûret-i cismiyesi gaybûbet etti ise, bu suver-i eşyânın hepsi, ayn-ı ma'şûkdur ve Zât-ı Hakk'ın âşığı olan bu suver-i eşyâ O'nun Zât'ının perdesidir. Zîrâ bu suver-i eşyâdaki fa'âliyyet ve harekât, hep Zât-ı Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ının eseridir. Binâenaleyh hakîkatte diri olan ancak ma'şûkdur; ve âşık olan suver-i eşyâ ise, bir ölüdür ve cemaddır.

31. Vaktaki onun aşka meyli olmaya, o, kanatsız bir kuş gibi kaldı; vay ona!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

31. Vaktaki onun aşka meyli olmaya, o, kanatsız bir kuş gibi kaldı; vay ona!

Birinci mısradaki "pervây" meyil ve ilgi demektir. İkinci mısradaki "pervây" kanat anlamına gelen "per" ile üzüntü ve hasret edatı olan "vây"dan oluşmuştur. Yani bir kimse kendisinde yaratılıştan var olan aşk duygusunu aşağılık şeylere yöneltip Yüce Allah'ın aşkına meyil ve ilgi göstermezse, kanatsız bir kuş yukarıya uçamadığı gibi, böyle bir kimse de, aşkını yönelttiği aşağılık âlemde kalıp, Hak tarafına ve yüce âleme uçamaz. Vay böyle bir kimsenin hâline! Hz. Pîr'in beyti:

"Âşıkların, can fedâsıyla olan aşıklığı, güzel bir hevesdir. Ey oğul! aşk kanaddır; onun mütebâkîsi bâd-ı hevâdır."

Birinci mısra'daki "pervây" meyil ve iltifat demektir. İkinci mısra'daki "pervây" kanat ma'nâsına olan "per" ile edât-ı teessüf ve tahassür olan "vây"dan mürekkebdir. Ya'ni bir kimse kendisinde hilkaten mündemic olan aşk duygusunu eşyâ-yı süfliyye cihetine tevcîh edip Zât-ı Hakk'ın aşkına meyil ve iltifat etmezse, kanatsız bir kuş, yukarıya uçamadığı gibi, böyle bir kimse de, aşkını tevcîh ettiği süfliyyet âleminde kalıp, Hak tarafına ve âlem-i ulvîye uçamaz. Vây böyle bir kimsenin hâline!. Beyt-i Hz. Pîr:

"Âşıkların, can fedâsıyla olan aşıklığı, güzel bir hevesdir. Ey oğul! aşk kanaddır; onun mütebâkîsi bâd-ı hevâdır."

32. Eğer önde ve arkada, yârimin nûru olmasa, ben öne ve arkaya nasıl akıl tutarım?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

32. Eğer önde ve arkada yârimin nuru olmasa, ben öne ve arkaya nasıl akıl tutarım?

"Ön"den kasıt, kesafet âlemi olan dünya ve "arka"dan kasıt, mana ve bâtın âlemidir. Yani, benim maşukum olan Hak Zât'ın, gerek bu âleme ve gerek mana âlemine uygun olan birtakım ilahi tecellileri bana gerçekleşmese, ben bu iki tarafa nasıl aklımı kullanabilirim? Çünkü ben tamamen ilahi aşka dalmış ve mana âlemine gark olmuş olsam, bu âlem yabancı kalır ve halkı irşat ile meşgul olamazdım. Ve tamamen fani âleme dalmış olsam, mana âleminden marifet cevherlerini çıkaramazdım. Bu sebeple maşukumun tecelli nuru, benim aklımı bu iki tarafa da yöneltti.

Bu şerefli beytin özetle şerhinde üstadım Mesnevihan Selanikli Mehmed Es'ad Dede Efendi (k.s.) şöyle buyururlar: "Eğer kesrette vahdet ve halkta Hak bana görünmeyecek olsaydı, fenadan bekaya, mahvdan sahva, sekrden huşa gelmezdim."

"Ön"den murâd, kesâfet âlemi olan dünyâ ve "arka"dan murâd, ma'nâ ve bâtın âlemidir. Ya'ni, benim ma'şûkum olan Zât-ı Hakk'ın, gerek bu âleme ve gerek ma'nâ âlemine münasib olan birtakım tecelliyât-ı ilâhîsi bana vâki' olmasa, ben bu iki tarafa nasıl aklımı kullanabilirim? Zîrâ ben kâmilen aşk-ı ilâhîde müstağrak ve âlem-i ma'nâya gark olsam, bu âlem yabancı kalır ve halkı irşâd ile meşgül olamaz idim. Ve kâmilen âlem-i fânîde müstağrak olsam, âlem-i ma'nâdan maârif cevherlerini çıkaramaz idim. Binâenaleyh ma'şûkumun nûr-i tecelliyâtı, benim aklımı bu iki tarafa da tevcîh buyurdu.

Bu beyt-i şerîfin hulâsaten şerhinde üstâdım Mesnevîhân Selânikli Mehmed Es'ad Dede Efendi (k.s.) şöyle buyururlar: "Eğer kesretde vahdet ve halkda Hak meşhûdum olmayacak olsa idi, fenâdan bakāya, mahvdan sahve, sekrden hûşe gelmezdim."

33. Aşk bu sözün dışarıya çıkmasını ister; âyine gammâz olmasın! Bu nasıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

33. Aşk, bu sözün dışarıya çıkmasını ister; ayna gammaz olmasın! Bu nasıl olur?

"Aşk"tan kasıt, maşuktur ve Hak'ın Zâtı'dır. "Gammaz" ise iyi ve kötü şeyleri açığa çıkaran demektir.

Yani, benim aklımın hem mana âleminde hem de fani âlemde böyle kullanılabilmesinin sırrı şudur ki, aşk yani hakiki maşuk, bu Mesnevî-i Şerif'teki marifetlerin (ilahi bilgiler) ve hakikatlerin, bu fani âlemde kelimelerle ortaya çıkmasını ve dışarıya çıkmasını ister; ve benim canım maşukumun aynasıdır; maşukum ona tecelli etmiştir. Halbuki aynanın kendisine yansıyan şeyleri göstermemesi ve açığa çıkarmaması mümkün olur mu?

"Aşk"dan murâd, ma'şûkdur ve Zât-ı Hak'dır. "Gammâz” iyi ve kötü şeyleri ifşa eden.

Ya'ni, benim aklımın böyle hem âlem-i ma'nâda ve hem âlem-i fânîde kullanılabilmesinin sırrı budur ki, aşk ya'ni ma'şûk-ı hakîkî, bu Mesnevî-i Şerîf'deki maârif ve hakāyıkın, bu âlem-i fânîde elfâz ile zâhir olmasını ve dışarıya çıkmasını ister; ve benim canım ma'şûkumun âyînesidir; ona ma'şûkum mütecellîdir. Halbuki âyînenin kendisine mün'akis olan şeyleri göstermemesi ve ifşa etmemesi mümkin olur mu?

34. Senin cânının âyînesi ondan dolayı gammaz değildir; zîrâ ki onun yüzünden pas ayrılmış değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

34. Senin canının aynası ondan dolayı gammaz değildir; çünkü onun yüzünden pas ayrılmış değildir.

"Jengâr" pas, "mümtâz" ayrılmış demektir. Yani "Ey kişi, eğer sen, ben de insanım, bende de insan ruhu vardır, gerçek maşukun o tecellileri (ilahi görünüşleri) niçin benim canımın aynasına yansımıyor? der isen, cevap olarak derim ki: Senin canının aynasının yüzünden nefsanî ve cismanî sıfatların pası ve kirleri ayrılmış değildir; senin aynan çok temizlenmek ve silinmek ister.

"Jengâr" pas, "mümtâz" ayrılmış demektir. Ya'ni "Ey kimse, eğer sen, ben de insanım, bende de rûh-i insânî vardır, ma'şûk-i hakîkînin o tecelliyâtı niçin benim cânımın âyînesine aks etmiyor? der isen, cevâben derim ki: Senin cânının âyînesinin yüzünden nefsânî ve cismânî sıfatların pası ve kirleri ayrılmış değildir; senin âyînen çok temizlenmek ve silinmek ister.

## Pâdişâhın câriyeciğe âşık olması ve pâdişâhın onu satın alması ve câriyeciğin hasta olması ve onun tedâvîsine pâdişâhın tedbîri hikâyesidir.

35. Ey dostlar, bu hikâyeyi dinleyiniz; hakikatte o, muhakkak bizim nakd-i hâlimizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

35. Ey dostlar, bu hikâyeyi dinleyiniz; hakikatte o, muhakkak bizim şu anki durumumuzdur.

"Nakd" sözlükte, sağlam parayı sahtesinden ayırmak ve saymak demektir. Ve mevcut ve hazır olan şey anlamına da gelir. Burada kastedilen ikinci anlamdır. Yani, ey dostlar ve ey sâlikler (Hakk yolcusu)! Bu hikâyeyi dinleyiniz; çünkü bu hikâye altında gizli olan anlamlar, bizim şimdi geçirmekte olduğumuz bu dünya hayatı içinde mevcut olan hâlimizdir.

Bilinmeli ki, saygıdeğer şârihlerin (açıklayıcıların) birçoğu bu hikâyede "padişah"tan kastedilenin ruh ve "cariye"den kastedilenin, ruhun tasarrufu altında olan cüz'î akıl (ferdî akıl) olduğunu; ve ruhun cüz'î akla âşık olduğunu söylemişlerdir. Ve "kuyumcu"dan kastedilenin nefis olduğunu belirtmişlerdir. "Doktorlar"dan kastedilenin, müzevvir (ara bozan) ve yalancı mürşidler (manevî rehberler) olduğunu. Ve "tabîb-i ilâhî"den kastedilenin, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da başka yorumlarda bulunmuşlardır.

Yukarıdakiyle bağlantısı karinesiyle (deliliyle) açıkça anlaşılan şudur ki, bu hikâyede ruh aynasının nefsânî sıfatlar pasından temizlenmesi için, sâlikin ne şekilde hareket etmesi gerekeceğinin beyanıdır. Bu sebeple gelecek beyitlerde yukarıdaki bu tavsiyelerin okuyucular tarafından uygunluk gözetilmek suretiyle uygulanması gerekir.

"Nakd" lügatte, sağlam parayı kalptan seçmek ve saymak demektir. Ve mevcûd ve hâzır olan şey ma'nâsına da gelir. Burada murâd olan ikinci ma'nâdır. Ya'ni, ey dostlar ve ey sâlikler! Bu hikâyeyi dinleyiniz; zîrâ bu hikâye altında gizli olan ma'nâlar, bizim şimdi geçirmekte olduğumuz bu dünyâ hayâtı içinde mevcud olan hâlimizdir.

Ma'lum olsun ki, muhterem şârihlerin birçoğu bu hikâyede "pâdişâh"dan murâd rûh ve "câriye"den murâd, rûhun tasarrufu altında olan akl-i cüz'îdir; ve rûh akl-ı cüz'îye âşıktır. Ve "kuyumcu"dan murâd nefisdir. "Doktorlar"dan murâd, müzevvir ve yalancı mürşidlerdir. Ve "tabîb-i ilâhî"den murâd, insân-ı kâmildir, demişlerdir. Ba'zıları da diğer te'villerde bulunmuşlardır.

Yukarıya merbûtıyyeti karînesiyle zâhir olan budur ki, bu hikâyede rûh âyînesinin nefsânî sıfatlar pasından temizlenmesi için, sâlikin ne yolda hareket etmesi lâzım geleceğinin beyânıdır. Binâenaleyh gelecek beyitlerde yukarıdaki bu tavsiyelerin kâri'ler tarafından münasebet gözetilmek sûretiyle tatbîk olunması îcâb eder.

36. Bundan evvelki bir zamanda bir padişah var idi. Hem dünya mülkü ve hem de din mülküne mâlik idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

36. Bundan önceki bir zamanda bir padişah vardı. Hem dünya mülküne hem de din mülküne sahipti.

AHMED AVNİ KONUK "Padişah"tan kasıt ruhtur; ve "önceki zaman"dan kasıt, cismaniyet âleminden önceki ruhanî âlemdir. Ruhun dünya mülküne sahip olması şudur ki, ruh, kendisinden hallerin ortaya çıkması için cismaniyet âlemine gelmek üzere Hakk'ın Zât'ından zuhur etmiştir. Bu sebeple dünya mülkünün sahibi olur. Ve ileride gelecek olan bir beyitte:

Yani, "Ruh cisimden ve cisim de ruhtan haberdar değildir; onun zihninde Allah derdinden başkası yoktur" buyrulmuş olduğundan, din mülküne de sahiptir.

AHMED AVNİ KONUK "Pâdişâh"dan murâd rûhdur; ve "evvelki zaman"dan murâd, cismâniyyet âleminden evvelki rûhâniyyet âlemidir. Ve rûhun, dünya mülküne mâlik ol- ması budur ki, rûh, kendisinden ahvâl zuhûru için cismâniyyet âlemine gel- mek üzere Hakk'ın Zât'ından zuhûr etmiştir. Binâenaleyh dünya mülkünün mâliki olur. Ve âtîde gelecek olan bir beyitte:

Ya'ni, "Rûh cisimden ve cisim dahi rûhdan âgâh değildir; onun dimâğın- da Allah gamından başkası yoktur" buyrulmuş olduğundan, din mülküne de mâlikdir.

37. Bir gün padişah ittifakan av için, havassı ile beraber süvar oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

37. Bir gün padişah, tesadüfen av için, özel adamlarıyla beraber ata bindi.

"İttifakā" tedbirsiz ve beklenmedik demektir. "Havâs"tan kasıt, dışsal ve içsel kuvvetlerdir. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber (İbn Arabî), et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâhi Memleketi'l-Insâniyye isimli kitabının üçüncü bölümünde ruhun bu özel kuvvetlerini ayrıntılı olarak açıklarlar. Bu kitap fakir tarafından şerh edildiği için burada ayrıntılara gerek görmedim. "Şikâr"dan ve "av"dan kasıt, ruhun kendi sabit hakikatlerine göre yapacağı amellerdir. Yani "Bir gün ruh, kendisinin tedbiri olmaksızın sabit hakikatlerinin gerektirmesi üzerine amelleri ortaya koymak için, kendisinin özel kuvvetleri olan dışsal ve içsel kuvvetleriyle cisim bineğine bindi."

"İttifakā" tedbirsiz ve gayr-i me'mûl demektir. "Havâs"dan murâd, ku- vâ-yı zâhire ve bâtınedir. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâhi Memleketi'l-Insâniyye ismindeki kitabının üçüncü bâbında rûhun bu havâssını tafsîlen beyân buyururlar. Bu kitâb fakîr tarafından şerh olun- duğu için burada tafsîlâta lüzûm görmedim. “Şikâr"dan ve "av" dan murâd, rûhun kendi "ayn-ı sâbite" sine göre yapacağı amellerdir. Ya'ni "Bir gün rûh, kendisinin tedbîri olmaksızın "ayn-ı sâbite"sinin iktizâsı üzere ızhâr-ı a'mâl için, kendisinin havâssı olan kuvâ-yı zâhire ve bâtınesi ile cisim mer- kebine bindi."

38. Padişah cadde üzerinde bir câriyecik gördü. Şahın cânı o câriyeciğin kölesi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

38. Padişah cadde üzerinde bir câriyecik gördü. Şahın canı o câriyeciğin kölesi oldu.

"Câriye"den kastedilen, nefse tâbi olan cüz'î akıldır (insanın sınırlı aklı). "Şâh-râh" cadde ve geniş yol demektir ki, bundan kastedilen, bu yoğunluk ve şekil âlemi olan dünyadır. "Şahın canı"ndan kastedilen, ruhun iradesidir. Yani "Padişah olan ruh, dünya caddesi üzerinde, nefse tâbi olan cüz'î aklı gördü ve ruhun iradesi, cüz'î aklın iradesine esir oldu."

"Câriye"den murâd, nefse tâbi' olan akl-ı cüz'îdir. “Şâh-râh" cadde ve ge- niş yol demektir ki, bundan murâd, bu kesâfet ve sûret âlemi olan dünyâdır. "Şâhın cânı"ndan murâd, rûhun irâdesidir. Ya'ni "Pâdişâh olan rûh, dünyâ caddesi üzerinde, nefse tâbi' olan akl-ı cüz'îyi gördü ve rûhun irâdesi, akl-ı cüz'înin irâdesine esîr oldu."

39. Vaktaki onun canının kuşu kafes içinde çırpındı. Mal verdi ve o câriyeyi satın aldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

39. Canının kuşu kafes içinde çırpınınca, mal verdi ve o cariyeyi satın aldı.

"Mal"dan kasıt, ruhun kendi yaratıcısı olan İlahi Zât'a duyduğu sevgidir. "Şahın can kuşu"ndan kasıt ise, ruhun sabit hakikatindeki eğilimi ve iradesidir. Yani ruh, Hakk'ın sevgisini nefse tabi olan cüz'î akla verdi ve cüz'î akla sahip oldu.

“Mal”dan murâd, rûhun kendi mûcidi olan Zât-ı Hakk'a muhabbetidir. “Şâ-hın can kuşu”ndan murâd, rûhun “ayn-ı sâbite”sindeki meyli ve irâdesidir. Ya'ni rûh Hakk'ın muhabbetini nefse tâbi' olan akl-ı cüz'îye verdi ve akl-ı cüz'îye sahib oldu.

40. Vaktâki onu satın aldı ve menfaat buldu, o câriyecik, kazâ cihetinden hasta oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

40. Onu satın alıp fayda bulduğunda, o cariye, ilahi kaza sebebiyle hasta oldu.

"Berhordâr şüden" fayda bulmak, yararlanmak ve meyveyi yemek anlamındadır. Yani ruh, Hakk'ın Zât'ına olan muhabbetini çok beğendiği bu cüz'î akla verdi ve bu cismaniyet âleminde birtakım zahirî ilimler edinerek maddî fayda buldu. O cüz'î akıl cariyesi, ilahi kaza sebebiyle nefse âşık olmak suretiyle hastalandı. Çünkü cüz'î akılların nefse âşık olması, bu cismaniyet âleminde ilahi kazadır.

“Berhordâr şüden” menfaat bulmak ve fâidelenmek ve meyveyi yemek ma'nâsınadır. Ya'ni vaktâki rûh, Zât-ı Hakk'a olan muhabbetini pek beğendiği bu akl-ı cüz'îye verdi ve bu cismâniyyet âleminde birtakım ulûm-i zâhiriyye iktisab ederek menfaat-i maddiyye buldu. O akl-ı cüz'î câriyesi, kazâyı ilâhî cihetinden nefse âşık olmak sûretiyle hastalandı. Zîrâ ukul-i cüz'iyyenin nefse âşık olması, bu cismâniyyet âleminde kazâ-yı ilâhîdir.

41. O bir kimse eşeğe mâlik idi; onun palanı yok idi. Palanı buldu, kurt eşeği kaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

41. O bir kimse eşeğe sahip idi; onun palanı yok idi. Palanı buldu, kurt eşeği kaptı.

Bu hâl ona benzedi ki, birinin palansız bir eşeği var idi; palanı bulur bulmaz eşeği de kurt kapıverdi.

Bu hâl ona benzedi ki, birinin palansız bir eşeği var idi; palanı bulur bulmaz eşeği de kurt kapıverdi.

42. Onun bardağı var idi, eline su girmedi; suyu bulduğu vakit de bardak kırıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

42. Onun bardağı vardı, eline su girmedi; suyu bulduğu zaman da bardak kırıldı.

Bu hâl aynı şekilde şuna da benzedi ki, birisinin bardağı vardı; fakat içecek suyu yoktu. Suyu bulduğu zaman dahi, elindeki bardak kırıldı.

Bu hâl kezâ şuna da benzedi ki, birisinin bardağı var idi; fakat içecek suyu yok idi. Suyu bulduğu vakit dahi, elindeki bardak kırıldı.

43. Padişah soldan ve sağdan doktorları topladı, dedi: Her ikimizin canı sizin elinizdedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

43. Padişah soldan ve sağdan doktorları topladı, dedi: Her ikimizin canı sizin elinizdedir.

Ruh, beğendiği bu cüz'î aklın (insan aklı) cehalet yüzünden hastalandığını görüp, bu hastalığın tedavisi ve cehalet illetinin (hastalığının) giderilmesi için, doktorluk iddiasında bulunan zahir ulemasına (dış görünüşe ve şekle önem veren bilginler) başvurdu ve onları başına topladı; ve onlara dedi ki: Benim ve aklımın selameti, sizin elinizdedir.

Rûh, beğendiği bu akl-ı cüz'înin cehâlet yüzünden hastalandığını görüp, bu hastalığın tedavîsi ve cehil illetinin izâlesi için, doktorluk da'vâsında bulunan ulemâ-yı zâhireye müracaat etti ve onları başına topladı; ve onlara dedi ki: Benim ve aklımın selâmeti, sizin elinizdedir.

44. Benim cânım kolaydır ve cânımın cânı odur. Dertliyim ve hastayım, dermânım odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

44. Benim canım kolaydır ve canımın canı odur. Dertliyim ve hastayım, dermanım odur.

"Sehl" kolay demektir ve burada kıymetsizlik ile etkilenmeye açıklıktan kinayedir. "Ruhun canı"ndan kasıt, onun özel Rabbi olan ismin mazharı (tecelli yeri) bulunan sabit hakikatidir. Akıl ruhun sıfatı olup, ilahi teklif akla geldiğinden, bu akıl ruhun canının canı ve aslı olur. Çünkü ruh, aklı olmayan bir cisimde düzen eseri gösteremez. Akıl hasta olunca ruh da hastadır. Yani ruh o âlimlere dedi ki: Ey değerli âlimler! Bu suret âleminde, benim mülkiyetimde olan akıl sağlam olmadıkça, benim canım olan sabit hakikatimin hallerinin etkisi ve kıymeti yoktur. Bu sebeple ilahi teklifleri kabulde benim canımın canı ve aslı olan akıl bozuk oldukça ben de dertliyim; ve benim derdimin çaresi o aklın sağlıklı olmasıdır.

“Sehl” kolay demek olup, burada kıymetsizlik ve te'sîrlilikten kinâyedir. “Rûhun cânı”ndan murâd, onun Rabb-i hâssı olan ismin mazharı bulunan “ayn-ı sâbite”dir. Ve akıl rûhun sıfatı olup, teklif-i ilâhî akla geldiğinden, bu akıl rûhun cânının cânı ve aslı olur. Zîrâ rûh, aklı olmayan bir cisimde intizâm eseri gösteremez. Akıl hasta olunca rûh dahi hastadır. Ya'ni rûh o âlimlere dedi ki: Ey ulemâ-yı kirâm! Bu âlem-i sûrette, benim taht-ı temellükümde olan akıl sâlim olmadıkça, benim cânım olan “ayn-ı sâbite”min ahvâlinin te'sîri ve kıymeti yoktur. Binâenaleyh teklifât-ı ilâhiyyeyi kabûlde benim cânımın cânı ve aslı olan akıl ma'lûl oldukça ben de dertliyim; ve benim derdimin çâresi o aklın sıhhatte olmasıdır.

45. Her kim benim cânıma ilaç ederse, benim hazînemi ve inci ve mercanımı götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

45. Her kim benim canıma ilaç ederse, benim hazînemi ve inci ve mercanımı götürdü.

Her kim, benim canım değerinde olan o aklın hastalığına ilaç yapar ve onu olgunlaştırırsa, hazînem değerinde olan varlığım; ve inci ve mercan değerinde olan fikrî ilhamlarım, onun malı olur. Nitekim İmâm-ı Ali (kerremallâhü vechehû) efendimiz buyurur: `من علمني حرفا فقد صيرني عبدا` Yani “Kim ki bana bir kelime öğretirse, muhakkak ben onun kölesi olurum.”

Her kim, benim cânım mesâbesinde olan o aklın hastalığına ilaç yapar ve onu kemâle getirirse, hazînem mesâbesinde olan varlığım; ve inci ve mercan mesâbesinde olan vâridât-ı fikriyyem, onun malı olur. Nitekim İmâm-ı Ali (kerremallâhü vechehû) efendimiz buyurur: `من علمني حرفا فقد صيرني عبدا` Ya'ni “Kim ki bana bir kelime öğretir ise, muhakkak ben onun kölesi olurum.”

46. Hepsi ona dediler ki: Cân oynayıcılık ederiz; fehmimizi cem' ederiz ve ortaklık ederiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

46. Hepsi ona dediler ki: Canımızı ortaya koyarız; anlayışımızı toplarız ve ortaklık ederiz.

"Can-baz" birleşik bir sıfattır. Can oynayıcı, yani canını feda edici demektir. "Ya" mastar içindir. "Fehm-gird-ârîm" anlayışımızı toplarız ve idrakimizi bir araya getiririz demektir. "Enbaz" ortak ve şerik demektir. "Enbazî-künîm" düşüncede ortaklık ederiz demek olur ki, müzakere ve danışma anlamındadır. Yani o âlimler dediler ki, pek âlâ! Biz senin aklını sağlığa kavuşturmak ve aydınlatmak neye bağlı ise, düşünür ve birbirimizle müzakere ve danışma yaparız ve bu hususta fedakârlıktan çekinmeyiz.

“Cân-bâz” vasf-ı terkîbîdir. Cân oynayıcı, ya'ni cân fedâ edici demektir. “Yâ” masdariyyet içindir. “Fehm-gird-ârîm” fehmimizi cem' ederiz ve anlayışımızı bir araya getiririz demektir. “Enbâz” şerîk ve ortak demektir. “Enbâzî-künîm” düşüncede ortaklık ederiz demek olur ki, müzakere ve müşâvere ma'nâsınadır. Ya'ni o âlimler dediler ki, pek a'la! Biz senin aklını sıhhate getirmek ve tenvîr etmek neye mütevakkıf ise, düşünür ve birbirimiz ile müzakere ve müşavere ederiz ve bu husûsta fedakârlıktan çekinmeyiz.

47. Bizden her biri bir âlemin Mesîh'idir. Bizim elimizde her eleme bir merhem vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

47. Bizden her biri bir âlemin Mesih'idir. Bizim elimizde her eleme bir merhem vardır.

Yani, o âlim efendiler dediler ki: Bizim her birimiz bir ilmin dalında ustayız. Kimimiz kimya ilmi ve kimimiz heyet (astronomi) ilmi ve kimimiz hikmet ilmi ve kimimiz tababet (tıp) gibi çeşitli ilimler âleminde, akla arız olan cehalete karşı Mesih (a.s.) gibi bir doktoruz. Bizim elimizde bu tür cehalet elemlerine ve hastalıklarına karşı bir merhem ve ilaç vardır.

Ya'ni, o âlim efendiler dediler ki: Bizim her birimiz bir ilmin şu'besinde üstâdız. Kimimiz ilm-i kimyâ ve kimimiz ilm-i hey'et ve kimimiz ilm-i hikmet ve kimimiz tabâbet gibi muhtelif ilimler âleminde, akla ârız olan cehle karşı Mesîh (a.s.) gibi bir doktoruz. Bizim elimizde bu nevi' cehil elemlerine ve hastalıklarına karşı bir merhem ve ilâç vardır.

48. Fart-ı meserretten "Eğer Huda dilerse" demediler. Binaenaleyh Allah Teâlâ onlara acz-i beşeri gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

48. Aşırı sevinçten "Eğer Allah dilerse" demediler. Bu sebeple Yüce Allah onlara beşerî aczi gösterdi.

"Batar", sevinç ve neşenin şiddeti ve gafletten dolayı çok fazla sevinmektir. Yani o doktorlar gafletten ve kendi kudretlerine olan güvenlerinden dolayı, aşırı derecede sevinç ve neşe içinde olduklarından, "Eğer Yüce Allah dilerse, biz bu hastalığın çaresini buluruz" demediler; bu sebeple Yüce Allah onlara insanın aczini gösterdi.

"Batar" ferah ve neşâtın şiddeti ve gafletten dolayı pek ziyâde sevinmek. Ya'ni o doktorlar gafletten ve kendi kudretlerine olan i'timaddan dolayı, ifrât derecede ferah ve neşât içinde olduklarından, "Eğer Allah Teâlâ dilerse, biz bu illetin çâresini buluruz" demediler; binâenaleyh Allah Teâlâ onlara beşerin aczini gösterdi.

49. İstisnânın terkinden murâdım bir kasvettir; ârız bir hal olan ancak söylemek değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

49. İstisnayı terk etmemden kastım bir katılık, sadece geçici bir durum olan söylemek değildir.

"Terk-i istisna"dan "ez" edatı düşmüştür. "Kasvet" kalbin katılığı ve karalığı anlamındadır. "İstisna"dan kasıt, "ben bu işi yaparım, fakat eğer Hakk'ın muradı benim muradıma aykırı olur da yapamaz isem, bu hâl müstesnadır" demektir ki bu anlam Arapça "inşâallâh" terkibinde içerilmiştir. Yani doktorların istisnayı terk etmelerinden ve "inşâallâh" dememelerinden kastım, Hakk'ın tasarruflarından gaflet ve kalp katılığı ve karanlığıdır. Yoksa geçici bir hâl olan zahirî dil ile yalnız "inşâallâh" demedikleri değildir. Çünkü kalpleri Hak'tan gafil olduğu halde, sırf dilleri alışmış olduğu için "inşallah" diyenler çoktur. Bu sebeple, lisan "inşâallâh" dediği vakit, kalp dahi onu tasdik etmek icap eder. Kur'ân-ı Kerîm'de Kehf suresinde: وَلَا تَقُولَنْ لِشَيْئُ إِنِّي فَاعِلٌ ذَالِكَ غَدًا إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ (Kehf, 18/23, 24) Yani "Sakın ben bu işi yarın yapacağım deme; ancak Yüce Allah murad ederse yapacağım de!" buyurulması, fiillerinde aciz olan kulları, ilahi iradeden haberdar etmek içindir. Bu beytin tercümesinde şu vecih dahi geçerli olabilir: "Terk-i istisnâ" istisnanın terki, "merâ" benim için "dem-i kasvetîst" kasvete mensup olan nefestir, demek olur. Yani, istisnayı terk etmenin anlamı benim nezdimde, Hak'tan gafil olarak çıkarılan nefestir; yoksa yalnız geçici bir hâl olan "inşâallâh" sözünü dil ile söylemek değildir. Bir kimsenin nefesi Hak'tan gafil olarak çıktıktan sonra, dili ile ister "inşâallâh" desin, ister demesin bence eşittir demek olur. Bu tercümede istisnayı terkten "ez" edatının düşmüş sayılmasına gerek kalmaz. Ve "dem-i kasvetîst" tavsifî terkip olur.

"Terk-i istisna" dan "ez" edâtı mahzûftur. "Kasvet" kalbin katılığı ve karalığı ma'nâsınadır. "İstisna"dan murâd, "ben bu işi yaparım, fakat eğer Hakk'ın murâdı, benim murâdıma muhâlif olur da yapamaz isem, bu hâl müstesnâdır" demektir ki bu ma'nâ Arabça "inşâallâh” terkibinde mündemicdir. Ya'ni doktorların istisnâyı terk etmelerinden ve "inşâallâh" dememelerinden murâdım, Hakk'ın tasarrufatından gaflet ve kalb katılığı ve karanlığıdır. Yoksa ârız bir hâl olan lisân-ı zâhirî ile yalnız "inşâallâh" demedikleri değildir. Zîrâ kalbleri Hak'dan gafil olduğu halde, mahzâ dilleri alışmış olduğu için "inşallah" diyenler çoktur. Binâenaleyh, lisan "inşâallâh" dediği vakit, kalb dahi onu tasdîk etmek îcâb eder. Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Kehfde: وَلَا تَقُولَنْ لِشَيْئُ إِنِّي فَاعِلٌ ذَالِكَ غَدًا إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ (Kehf, 18/23, 24) Ya'ni "Sakın ben bu işi yarın yapacağım deme; ancak Allah Teâlâ murâd ederse yapacağım de!" buyurulması, fiillerinde âciz olan kulları, irâde-i ilâhîden âgâh etmek içindir. Bu beytin tercümesinde şu vecih dahi vârid olabilir: "Terk-i istisnâ" istisnânın terki, “merâ" benim için "dem-i kasvetîst" kasvete mensûb olan nefestir, demek olur. Ya'ni, terk-i istisnânın ma'nâsı benim indimde, Hak'dan gāfil olarak çıkarılan nefestir; yoksa yalnız ârız bir hâl olan "inşâallâh" sözünü dil ile söylemek değildir. Bir kimsenin nefesi Hak'dan gāfil olarak çıktıktan sonra, dili ile ister "inşâallâh" desin, ister demesin bence müsâvîdir demek olur. Bu tercümede terk-i istisnâdan "ez" edâtının mahzûf addedilmesine mahal kalmaz. Ve "dem-i kasvetîst" terkîb-i tavsîfî olur.

50. Ey ne çok kimse istisnayı söze getirmemiştir; onun cânı istisnanın cânı ile çifttir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

50. Ey ne çok kimse istisnayı söze getirmemiştir; onun cânı istisnanın cânı ile çifttir.

Yani, birçok kimse "inşâallâh" sözünü açıkça dile getirip söylememişlerdir; fakat onların ruhu, bu sözün anlamıyla eş ve ikiz olmuştur. Çünkü hiçbir nefeste Hak'tan ve Hakk'ın tasarruflarından gafil değildirler.

Ya'ni, çok kimseler, "inşâallâh" sözünü zâhirde dile getirip söylememişlerdir; fakat onların rûhu, bu sözün ma'nâsıyla eş ve tev'em olmuştur. Zîrâ hiçbir nefeste Hak'dan ve Hakk'ın tasarruflarından gāfil değildirler.

51. İlâçtan ve devâdan her ne yaptılar ise, hastalık ziyade ve hacet nâ-revâ oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

51. İlaçtan ve devadan her ne yaptılar ise, hastalık arttı ve ihtiyaç giderilmedi.

"Nâ-revâ" kelimesindeki "nâ" olumsuzluk edatıdır, "revâ" ise "reften" (gitmek) mastarından türemiş bir sıfat-ı müşebbehedir (kalıcı sıfat), gitmeyici demektir. Yani, doktorlar ilaçtan ve tedaviden her ne tedbir yaptılar ise, hastaya gerekli olan sağlık ortaya çıkmadı. Yani âlimlerin ilim öğretmesinden, cüz'î aklın (insan aklının), eşyanın hakikati hakkındaki cehalet hastalığı ortadan kalkmadı.

"Nâ-revâ" da “nâ" edât-ı nefy "revâ" "reften" masdarından sıfat-ı müşebbehedir, gitmeyici demek olur. Ya'ni, doktorlar ilâçtan ve tedâvîden her ne tedbîr yaptılar ise, hastaya lâzım olan sıhhat vücûda gelmedi. Ya'ni âlimlerin ilim ta'lîminden, akl-ı cüz'înin, hakikat-ı eşyâ hakkındaki maraz-ı cehli zâil olmadı.

52. O câriyecik, hastalıktan kıl gibi oldu. Şahın gözü kanlı yaştan ırmak gibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

52. O câriyecik, hastalıktan kıl gibi oldu. Şahın gözü kanlı yaştan ırmak gibi oldu.

Yani, o cüz'î akıl (insan aklı) cehalet hastalığından dolayı nurunu ve parlaklığını kaybedip akıl mertebesinden bile düşecek hâle geldi. Ruh, aklın bu hâlini görünce son derece etkilendi. Çünkü bu aşağı âlemde ruhun zevki, ancak bu akıl aracılığıyladır.

Ya'ni, o akl-ı cüz'î cehil hastalığından dolayı nûrunu ve revnakını gāib edip akıl mertebesinden bile sukut edecek hâle geldi. Rûh, aklın bu hâlini görünce son derece müteessir oldu. Zîrâ bu âlem-i süflîde rûhun zevki, ancak bu akıl vâsıtasıyladır.

53. Kazâdan sirkengebîn safrâyı çoğalttı; bâdem yağı kuruluk gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

53. Kaderden dolayı sirkengebîn safrayı çoğalttı; badem yağı kuruluk gösterdi.

Kazâ, Hakk'ın öncesiz olarak meydana gelen toplu/icmâlî küllî hükmüdür. Örneğin, hayvan cinsi mutlaka ölecektir diye meydana gelen ilâhî hüküm kazâdır; ve kader onun ayrıntısıdır. Örneğin Zeyd falan vakit, şu kadar yaşında ölecektir diye meydana gelen ilâhî hüküm gibi.

Bu kazâ ve kader bahsinin ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Üzeyr Fassı'ndadır. "Sirkengebîn", "sirke" ile "engebîn" kelimelerinden oluşmuştur. Sirke bilinen bir şeydir; engebîn, bala ve şekere denir. Sirkeye kışın bal ve yazın şeker karıştırılıp bir şerbet yapılır; adına "sirkengebîn" derler. Faydası safrayı gidermektir. Yani doktorlar hastaya sirkengebîn verdiler. İlâhî kazâ yönünden safrayı çoğalttı. Badem yağı verdiler, kabızlığa faydalı iken, doğaya kuruluk ve kabızlık verdi.

"Safra"dan kastedilen, sanı kuvvetidir; çünkü sanı kuvveti, safra gibi baş döndürücüdür. "Sirkengebîn"den kastedilen, ilmî delillerdir. Çünkü ilmî deliller, vehme arız olan şekilleri gidermek içindir. "Badem yağı"ndan kastedilen, zâhirî âlim efendilerin Kur'ân ve hadis metinlerini te'vil etmeleridir ki, bu te'viller kalbe genişlik değil, aksine kabızlık verir. Nitekim bu cildin 1099 numaralı beytinde şöyle buyrulur:

"Kur'ân'ı nefsinin hevası üzerine te'vil edersin, yüksek olan mana senden alçak ve eğri oldu."

Kazâ, Hakk'ın ezelde vâki' olan hükm-i küllî-i icmâlîsidir. Meselâ, hayvan cinsi mutlaka ölecektir, diye vâki' olan hükm-i ilâhî kazâdır; ve kader onun tafsîlidir. Meselâ Zeyd falan vakit, şu kadar yaşında ölecektir diye vâki' olan hükm-i ilâhî gibi.

Bu kazâ ve kader bahsinin tafsîlî Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Üzeyrî'dedir. "Sirkengebîn", "sirke" ile "engebîn" kelimelerinden mürekkebdir. Sirke ma'lûmdur; engebîn, bala ve şekere derler. Sirkeye kışın bal ve yazın şeker karıştırılıp bir şerbet yapılır; adına "sirkengebîn" derler. Fâidesi safrâyı ref etmektir. Ya'ni doktorlar hastaya sirkengebîn verdiler. Kazâ-yı ilâhî cihetinden safrâyı çoğalttı. Bâdem yağı verdiler, inkıbâza nâfi' iken, tabîata kuruluk ve kabz verdi.

"Safra"dan murâd, kuvve-i vâhimedir; zîrâ kuvve-i vâhime, safrâ gibi baş döndürücüdür. "Sirkengebîn"den murâd, delâil-i ilmiyyedir. Zîrâ delâil-i ilmiyye, vehme ârız olan şekilleri izâle içindir. "Bâdem yağı"ndan murâd, âlim-i zâhirî efendilerin Kur'ân ve hadîs ına'nâlarını te'villeridir ki, bu te'viller kalbe inbisât değil, bilakis kabz verir. Nitekim bu cildin 1099 numaralı beytinde şöyle buyrulur:

"Kur'ân'ı hevâ-yı nefsânî üzerine te'vîl edersin, yüksek olan ma'nâ senden alçak ve eğri oldu."

54. Helileden kabz oldu, ıtlak gitti. Su ateşe neft yağı gibi yardım etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

54. Helileden kabız oldu, rahatlık gitti. Su ateşe neft yağı gibi yardım etti.

"Helile" bir tür bitkisel ilaçtır. Üç çeşittir. Sarı çeşidine "sarı helile" derler; "kara" çeşidi, olgunlaşmış ve kemale ermiş olanıdır, bağırsak yumuşatıcı olarak kullanılır. Bir çeşidine "kabili" derler ki, murabbası yapılır; "hunnâk"ı (boğaz iltihabı) ve baş ağrısını giderir ve mideye kuvvet verir. "Kabız" bağırsaklarda doğanın tutukluğudur. "Irak", bağırsaklardaki yumuşaklık demektir. "Kabız"dan kasıt, iç tutukluktur; "helile"den kasıt ise iç tutukluğu giderecek bilimsel tedbirlerdir. Yani görünen âlim efendiler her türlü tedbirleriyle cüz'î aklın vehim hastalığını ve cehaletini gideremediler. Örneğin su, ateşi söndürmesi gerekirken, ateşe neft yağı dökülmüş gibi parlattı.

Bilinmeli ki bu kıssa, ruhlar âleminden, cisimler âlemine gelen ruhun, baştan sona geçirdiği sülûk (manevi yolculuk) safhalarını açıklamaktan ibaret olduğundan, bu cismaniyet âleminde bir sâlikin (Hakk Yolcusu) kişiliğini tasavvur etmek lazımdır. Zira sâlikin kişiliği, ilahi ilim mertebesinden itibaren bütün mertebeleri kapsar. Bu sebeple burada rüyayı gören, sâlikin ruhu olur. Ve rüya üç türlüdür: "Keşf-i mücerred" (hayalden arınmış keşif) ve "keşf-i muhayyel" (hayal ile karışık keşif) ve "hayâl-i mücerred" (sadece hayalden ibaret).

"Keşf-i mücerred" odur ki, sâlik henüz gayb âleminde olan bir sureti hayalden arınmış olarak ruhunun gözüyle rüyada görür; ve o gördüğü suret, bu cismaniyet âleminde aynen ortaya çıkar. Bu rüya tabire muhtaç olmaz. "Keşf-i mücerred" ile "mükâşefe" (uyanıkken görülen manevi açılım) arasındaki fark budur ki; "keşf-i mücerred" rüyada meydana gelir; "mükâşefe" ise uyanıklık halinde olur.

"Keşf-i muhayyel" odur ki; sâlikin ruhu, rüyada bir suret görür; fakat ruhun bu idraki halinde nefsin müdahalesi olur; ve içsel kuvvetlerden olan "kuvve-i mütehayyile" (hayal gücü) o sureti, hayal hazinesinden, duyular âlemine ait uygun bir kılıkla örter. Örneğin ilmi, süt suretinde görür. Bu sebeple bu rüya, tabire muhtaç olur. Tabir ilminde mahir olan kimse, duyular âlemine ait olan o hayali kılığı kaldırıp, onun altında gizli olan hakikati bularak söyler.

"Hayâl-i mücerred" budur ki; nefsani olan hatıraların üstün gelmesiyle, bir kimsenin ruhu, gayb âlemini görmekten perdelenir. Uyku halinde o hatıralar dimağda yerleşir ve içsel kuvvetlerden olan "kuvve-i mütehayyile" bu hatıraları hayal kılığıyla örtüp, nefse arz eder. Bu tür rüyalara "hayal-i batıl" ve "rüya-yı şeytani" ve adgas ü ahlam yani, perişan rüyalar da derler. Örneğin bir kimseye define bulmak hatırası ve arzusu üstün gelip, rüyasında bir yerde define bulduğunu görse, bunun aslı yoktur; o kimsenin nefsinin icat ettiği bir hayaldir. Bu sebeple bu rüyaların tabiri de yoktur. Tabiat âlimlerinin ve doktorların bahsettikleri rüyalar, bu tür rüyalardır. Onların "keşf-i mücerred" ve "keşf-i muhayyel" türünden olan rüyalardan haberleri yoktur. İşte bu şerefli şerhte bahsedilen rüya "keşf-i mücerred" türünden olan rüyadır. (Bazı ilaveler ile Cevahirü'l-Gayb'dan özetlenmiştir.)

"Helîle" bir nevi' nebâtî ilâçtır. Üç nevi'dir. Sarı nev'ine "sarı helîle" derler; "kara" nev'i, olmuş ve kemâl bulmuş olanıdır, lînet için kullanılır. Bir nev'ine "kâbilî" derler ki, murabbâsı olur; "hunnâk"ı ve baş ağrısını def eder ve mi'deye kuvvet verir. "Kabz" barsaklarda tabî'at tutkunluğu. "Itlâk", barsaklardaki mülâyemet demektir. "Kabız"dan murâd, bâtın tutkunluğu; "helîle"den murâd bâtın tutkunluğunu izâle edecek tedbîrât-ı ilmiyyedir. Ya'ni zâhirî âlim efendiler her türlü tedbirleriyle akl-ı cüz'înin maraz-ı vehmi ve cehlini izâle edemediler. Meselâ su, ateşi söndürmek lâzım gelirken, ateşe neft yağı dökülmüş gibi parlattı.

Ma'lûm olsun ki bu kıssa, âlem-i ervâhdan, âlem-i cisme gelen rûhun, baştan başa geçirdiği sülûk safhalarını beyandan ibaret olduğundan, bu cismâniyyet âleminde bir sâlikin şahsiyyetini tasavvur etmek lazımdır. Zîrâ sâlikin şahsiyyeti, ilm-i ilâhî mertebesinden i'tibâren bilcümle merâtibi câmi'dir. Binâenaleyh burada rü'yâyı gören, sâlikin rûhu olur. Ve rü'yâ üç türlüdür: "Keşf-i mücerred" ve "keşf-i muhayyel" ve "hayâl-i mücerred"dir.

"Keşf-i mücerred" odur ki, sâlik henüz gayb âleminde olan bir sûreti hayâlden mücerred olarak rûhunun gözüyle rü'yâda görür; ve o gördüğü sûret, bu cismâniyyet âleminde aynen zâhir olur. Bu rü'yâ ta'bîre muhtâc olmaz. "Keşf-i mücerred" ile "mükâşefe" arasındaki fark budur ki; "keşf-i mücerred" rü'yâda vâki' olur; "mükâşefe" ise uyanıklık hâlinde olur.

"Keşf-i muhayyel" odur ki; sâlikin rûhu, rü'yâda bir sûret görür; fakat rûhun bu idrâki hâlinde nefsin müdahalesi olur; ve havâss-ı bâtıneden olan "kuvve-i mütehayyile" o sûreti, hayâl hazînesinden, âlem-i mahsûsâte âid münasib bir kisve ile örter. Meselâ ilmi, süt sûretinde görür. Binâenaleyh bu rü'yâ, ta'bîre muhtâc olur. Ta'bîr ilminde mâhir olan kimse, mahsûsât âlemine aid olan o hayâlî kisveyi kaldırıp, onun altında gizli olan hakîkati bularak söyler.

"Hayâl-i mücerred" budur ki; nefsânî olan hâtıraların galebesiyle, bir kimsenin rûhu, gayb âlemini görmekten hicâba düşer. Uyku hâlinde o hâtıralar dimâğda yerleşir ve havâss-i bâtıneden olan "kuvve-i mütehayyile" bu hâtıraları hayal kisvesiyle örtüp, nefse arz eder. Bu nevi' rü'yâlara "hayâl-i bâtıl" ve "rü'yâ-yı şeytânî" ve adgâs ü ahlâm ya'ni, perîşan rü'yâlar dahi derler. Meselâ bir kimseye define bulmak hâtırası ve arzusu gālib olup, rü'yâsında bir yerde define bulduğunu görse, bunun aslı yoktur; o kimsenin nefsinin îcâd ettiği bir hayâldir. Binâenaleyh bu rü'yâların ta'bîri de yoktur. Tabîat âlimlerinin ve doktorların bahs ettikleri rü'yâlar, bu nevi' rü'yâlardır. Onların "keşf-i mücerred" ve "keşf-i muhayyel" nev'inden olan rü'yâlardan haberleri yoktur. İşte bu şerh-i şerîfde bahis buyrulan rü'yâ "keşf-i mücerred" nev'inden olan rü'yâdır. (Ba'zı ilâveler ile Cevahirü'l-Gayb'dan hülâsadır.)

55. Vaktaki padişah o hekîmlerin aczini gördü, yalın ayak mescid tarafına koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

55. Padişah o hekimlerin acizliğini görünce, yalın ayak mescit tarafına koştu.

"Yalın ayak olmak", bedenin dış duyularından soyunmaktan kinayedir. Yani Hakk Yolcusu'nun ruhu, akla hakikatleri öğretme hususunda, zahirî âlimlerin acizliğini gördü; bedenin dış duyularından sıyrılarak, mescit tarafına koştu.

"Yalın ayak olmak" cismin havâss-i zâhiresinden soyunmaktan kinâyedir. Ya'ni sâlikin rûhu akla ta'lîm-i hakāyık husūsunda, zâhirî âlimlerin aczini gördü; cismin havâss-i zâhiresinden tecerrüd ederek, mescid cânibine koştu.

56. Mescide gitti, mihrab tarafında oldu. Secde yeri şahın göz yaşından su dolu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

56. Mescide gitti, mihrap tarafında oldu. Secde yeri şahın göz yaşından su dolu oldu.

"Mihrap", ruhun nefis ve şeytan ile savaş yeri anlamına gelip, burada kıbleden kinayedir (dolaylı anlatım). Yani Hakk Yolcusu mescide gitti ve kıble tarafına döndü ve orada iç duyularını toplayıp, dış duyularından fani oldu (geçici olduğunu anladı) ve secdeye kapandı. Hakk Yolcusunun secde ettiği yer göz yaşından ıslandı.

"Mihrab” rûhun nefis ve şeytan ile harp yeri ma'nâsına olup, burada kıbleden kinâyedir. Ya'ni sâlik mescide gitti ve kıble tarafına döndü ve orada havâss-i bâtınesini toplayıp, havâss-i zâhiresinden fânî oldu ve secdeye kapandı. Sâlikin secde ettiği yer göz yaşından ıslandı.

57. Vaktaki fenâ gark-abından kendine geldi; medh ve senâda güzel lisan açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

57. Fenâ denizine batmaktan kendine geldiği vakit; övgü ve yüceltmede güzel bir dil açtı.

"Gark-âb" suya batmış demektir ve benzetilenin, benzetilene nispet edilmesi türündendir. "Fenâ", bir şeyin özünde değişimdir. Yani Hakk Yolcusu'nun secdede dış duyularından soyutlanarak, kendi varlığında bir değişim meydana gelmişti. Sonra bu fenâ denizine batma halinden çıkıp, yine dış duyularına dönerek kendine geldi. Yüce Allah'ı övgü ve yüceltmede güzel bir dil açtı. Çünkü hadis-i şerifte أن الله يحب ان يحمده yani "Muhakkak Yüce Allah hamd ve övgü olunmayı sever" buyrulmuştur.

"Gark-âb" suya batmış demek olup, müşebbehün- bihin, müşebbehe izâfeti kabîlindendir. "Fenâ", bir şeyin zâtında tagayyürüdür. Ya'ni sâlikin secdede havâss-i zâhiresinden tecerrüd ederek, kendisinin varlığında bir tagay- yür hâsıl olmuş idi. Sonra bu fenâ deryâsına gark olmak hâlinden çıkıp, yine havâss-i zâhiresine rücû' ederek kendine geldi. Hak Teâlâ'yı medh ve senâda güzel bir lisan açtı. Zîrâ hadîs-i şerîfde أن الله يحب ان يحمده Ya'ni "Muhakkak Allah Teâlâ hamd ve medh olunmayı sever" buyrulmuştur.

58. Ey Allah'ım! senin hakîr ihsânın, cihanın mülküdür. Ben ne söyliyeyim, sen gizliyi bilirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

58. Ey Allah'ım! Senin hakir ihsanın, cihanın mülküdür. Ben ne söyleyeyim, sen gizliyi bilirsin.

Yani, ey vergisi bol olan Allah'ım! Senin bir kula en hakir ve en aşağı olan ihsanın, cihanın mülkünü bağışlamak ve şahlık mertebesini vermektir. Ben dilim ile ne söyleyeyim; sen benim içimde gizli olan sırlarımı bilirsin.

Ya'ni, ey vergisi bol olan Allah'ım! Senin bir kuluna en hakîr ve en aşağı olan ihsânın, cihânın mülkünü bağışlamak ve şâhlık mertebesini vermektir. Ben dilim ile ne söyliyeyim; sen benim içimde gizli olan sırlarımı bilirsin.

59. Ey dâima bizim hâcetimize penah olan, biz diğer def'a yolu yanlış yaptık.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

59. Ey daima bizim ihtiyacımıza sığınılan, biz diğer defa yolu yanlış yaptık.

Ey Allah'ım! Biz daima ihtiyacımızı sana arz etmemiz gerekirken, bu defaki ihtiyacımızda yolu şaşırıp, beşeriyet aczi içinde kıvranan hekimlerden yardım umduk; ve bu suretle yine yanlış yola gittik.

Ey Allah'ım! Biz dâimâ ihtiyacımızı sana arz etmek lâzım gelirken, bu def'aki hâcetimizde yolu şaşırıp, beşeriyyet aczi içinde kıvranan hekîmlerden imdâd umduk; ve bu sûretle yine yanlış yola gittik.

60. Fakat, vakıa ben senin sırrını bilirim, onu zahirinde de çabuk peyda et, dedin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

60. Fakat, "Gerçekten ben senin sırrını bilirim, onu görünen hâlinde de çabuk ortaya çıkar" dedin.

Fakat, Kur'ân-ı Kerîm'inde Nahl sûresinde "Allah Teâlâ sizin gizlediğiniz şeyi ve açığa vurduğunuz şeyi bilir" (Nahl, 16/19) buyurdun; diğer taraftan da "Benden isteyin, vereyim" (Mü'min, 40/60) dedin. Çünkü gizli olan şeylerin, Zâhir isminin (Allah'ın her şeyi açığa çıkaran isminin) gereği olarak ortaya çıkmaları lâzımdır.

Fakat gerçi Kur'ân-ı Kerîm'inde sûre-i Nahl'de وَاللَّهُ يَعْلَم مَا تُسَرُّونَ وَ مَا تُعْلَنُونَ (Nahl, 16/19) Ya'ni "Allah Teâlâ sizin gizlediğiniz şeyi ve ızhâr ettiğiniz şeyi bilir" buyurdun; diğer taraftan da أدْعُونى استجب لكم (Mu'min, 40/60) Ya'ni "Benden isteyin, vereyim" dedin. Zîrâ bâtında olan şeylerin, ism-i Zahir'in îcâbı olarak zuhûr etmeleri lâzımdır.

61. Vaktaki can içinden figân getirdi, atâ denizi kaynamağa geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

61. Can içinden feryat edince, lütuf denizi kaynamaya başladı.

Hakk Yolcusu, Allah'a yakarışı sırasında ruhunun içinden feryat ve ağlayış ortaya koyunca, Hakk'ın lütuf ve ihsan denizi kaynamaya ve dalgalanmaya başladı.

Vaktaki Hakk'a münâcâtı esnasında sâlik rûhunun içinden feryâd ve ağlayış ızhâr etti, Hakk'ın atâ ve ihsân deryâsı kaynamağa ve dalgalanmağa başladı.

62. Ağlama esnasında onu uyku kaptı. O rüyada gördü ki, bir pîr yüz gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

62. Ağlama esnasında onu uyku bastırdı. O rüyada gördü ki, bir pîr yüzünü gösterdi.

"Pîr"den kasıt, insân-ı kâmildir; ve Hakk Yolcusu'nun gördüğü rüya, yukarıda şerifin (açıklamanın) izahında belirtilen "keşf-i mücerred" (maddî bağlardan arınmış keşif) türünden olan rüyadır.

"Pîr"den murâd, insân-ı kâmildir; ve sâlikin gördüğü rü'yâ yukarıda sürh-i şerîfîn îzâhında beyân olunan "keşf-i mücerred" nev'inden olan rü'yâdır.

63. Dedi: Ey şah müjde! Hacetin revadır. Eğer sana yarın bir garib gelirse, bizdendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

63. Dedi: Ey şah müjde! İsteğin yerine gelmiştir. Eğer sana yarın bir garip gelirse, bizdendir.

Rüya'da görünen insân-ı kâmilin misal âlemindeki sureti, Hakk Yolcusu'nun ruhuna dedi: Ey şah müjde! Yüce Allah dileğini kabul etti ve muradın gerçekleşti. Eğer yarın sana bir garip, yani misafir gelirse, bil ki o bizdendir. Yani benim şimdi gördüğün misal âlemindeki suretimin fer'i (tali unsuru) olan cismanî suretimdir; ve ben sana şimdi misal âlemindeki suretimle göründüm; yarın da cismanî suretimle gelip görüneceğim.

Rü'yâda görünen insân-ı kâmilin sûret-i misâliyyesi, sâlikin rûhuna dedi: Ey şâh müjde! Hak Teâlâ niyâzını kabûl buyurdu ve murâdın hâsıl oldu. Eğer yarın sana bir garîb, ya'ni misafir gelirse, bil ki o bizdendir. Ya'ni benim şimdi gördüğün sûret-i misâliyyemin fer'i olan sûret-i cismâniyyemdir; ve ben sana şimdi sûret-i misâliyyem ile göründüm; yarın da sûret-i cismâniyyem ile gelip görüneceğim.

64. Vaktaki gelir; o hekîm-i hâzıktır; onu sâdık bil ki, o emîn ve sadıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

64. Vakti geldiğinde; o usta bir hekimdir; onu doğru bil ki, o güvenilir ve doğrudur.

Vakti geldiğinde benim cismanî sûretim gelir, o senin hastanı görünen ve görünmeyen yönleriyle tedavi etmeye muktedir, mahir bir doktordur. O her ne söylerse, onun sözlerini doğru bil; çünkü o güvenilir ve doğrudur.

Vaktâki benim sûret-i cismâniyyem gelir, o senin hastanı zâhiren ve bâtınen tedâvîye muktedir mâhir bir doktordur. O her ne söylerse, onun sözlerini doğru bil; zîrâ o emîn ve sâdıktır.

65. Onun ilacında te'sîr-i azîmi gör; onun mizacında Hakk'ın kudretini gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

65. Onun ilacında büyük tesiri gör; onun mizacında Hakk'ın kudretini gör!

"Sihr-i mutlak" büyük tesir anlamına gelir. "Mizaç" bir şeye karıştırılmakla terkibin oluşmasına sebep olan şey demektir. Yani o mahir hekimin hastana yapacak olduğu ilaçta sihr-i mutlakı (mutlak büyü) ve büyük tesiri gör ve o hekimin mizacında olan Hakk'ın kudretini gör! Yani insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kâmil aklı, sâlikin (Hakk Yolcusu) cüz'î aklına karışınca, Hakk'ın kudretiyle sâlikin cüz'î aklında bir kuvvet ve bir idrak nuru oluşur.

"Sihr-i mutlak" te'sîr-i azîm ma'nâsınadır. "Mizāc" bir şeye karıştırılmakla terkîb husûlüne sebeb olan şey demektir. Ya'ni o mâhir hekîmin hastana yapacak olduğu ilâçta sihr-i mutlakı ve te'sîr-i azîmi gör ve o hekîmin mizâcında olan Hakk'ın kudretini gör! Ya'ni insân-ı kâmilin akl-ı kâmili, sâlikin akl-ı cüz'îsine karışınca, Hakk'ın kudretiyle sâlikin akl-ı cüz'îsinde bir kuvvet ve bir nûr-i idrâk hâsıl olur.

66. Vaktāki va'de zamanı geldi ve gündüz oldu; güneş şarktan yıldız yakıcı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

66. Vakit ki vaat zamanı geldi ve gündüz oldu; güneş doğudan yıldız yakıcı oldu.

Güneşin yıldız yakıcı olması, güneş ışığının ortaya çıkmasıyla yıldızların ışığının kaybolmasından kinayedir. "Vaat zamanı"ndan kastedilen, yarınki günün gelmesidir.

Güneşin yıldız yakıcı olması, güneş ziyasının zuhûrunda yıldızların ziyâsı gâib olmaktan kinâyedir. "Va'de zamânı"ndan murâd, yarınki günün gelmesidir.

67. Sırda gösterdikleri o şeyi görmek için, şâh pencerede muntazır idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

67. Sırda gösterdikleri o şeyi görmek için, şah pencerede bekleyici idi.

"Manzara" bakış yeri ve seyir yeri, yani pencere anlamındadır. "Sır"dan maksat, âlem-i misâldir (maddî olmayan, hayalî âlem). Yani şah, âlem-i misâlde gösterdikleri usta hekimin ortaya çıkışını, pencerede oturup bekleyici idi; çünkü rüyasının "keşf-i mücerred" (maddî olmayan bir keşif) türünden olup, aynen ortaya çıkacağına inanmış idi.

"Manzara" nazar yeri ve temâşâ yeri, ya'ni pencere ma'nâsınadır. "Sır"dan murâd, âlem-i misâldir. Ya'ni şâh, âlem-i misâlde gösterdikleri hâzık hekîmin zuhûrunu, pencerede oturup bekleyici idi; zîrâ rü'yâsının "keşf-i mücerred" nev'inden olup, aynen zuhûr edeceğine kāni' idi.

68. Bir şahsı, bir cevher dolu fâzılı, gölge arasında bir güneşi gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

68. Bir kişiyi, cevher dolu bir fazilet sahibini, gölge arasında bir güneşi gördü.

"Mâye" asıl, esas, sermaye, servet, zenginlik, cevher, bir şeyin kıvama gelmesi için katılan şey anlamlarına gelir. "Pür-mâye" cevher dolu demektir. Yani, o bekleyen Hakk Yolcusu, bir kişiyi ve marifet cevheriyle dolu bir fazilet sahibini ve bedenin karanlığı içinde güneş gibi parlak bir ruhu gördü.

"Mâye" asıl, esas, sermâye, servet, gınâ, cevher, bir şey kıvama gelmek için katılan şey ma'nâlarınadır. "Pür-mâye" cevher dolu demek olur. Ya'ni, o bekleyen sâlik, bir şahsı ve bir cevher-i maârif dolu fâzılı ve zulmet-i cisim içinde güneş gibi parlak bir rûhu gördü.

69. Uzaktan hilal gibi erişir idi. Yok idi ve hayal şekli üzere var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

69. Uzaktan hilâl gibi erişir idi. Yok idi ve hayâl şekli üzere var idi.

Yani, cismi riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) sebebiyle hilâl gibi incelmiş olan insân-ı kâmil, uzaktan yaklaşmakta idi. Onun cismi, var ile yok arasında hayâle benzemiş idi. Çünkü hayâl, zâhirde görünmez ise de, bâtında mevcuttur. Bu sebeple hem vardır hem de yoktur.

Ya'ni, cismi riyâzet ve mücâhededen hilâl gibi incelmiş olan insân-ı kâmil, uzaktan yaklaşmakta idi. Onun cismi, var ile yok arasında hayâle benzemiş idi. Zîrâ hayâl zâhirde görünmez ise de, bâtında mevcûddur. Binâenaleyh hem vardır ve hem de yoktur.

70. Rûh içinde hayal yok gibi olur; sen cihanı bir hayal üzerinde gidici gör.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

70. Ruh içinde hayal yok gibidir; sen cihanı bir hayal üzerinde gidici gör.

Yani insanın görünen bedeni olan kesif cisminde, içsel olan ruhu vardır ve bu ruh içinde türlü hayaller belirir ve bu hayaller, insanın dış görünüşüne göre yok gibidir; çünkü yanında duranlar onun hayalini görmezler. İşte bunun gibi, sen bu cihanı "küllî ruh"un hayali üzerinde gidici gör ki, o da "en büyük ruh"tur. Bilinmeli ki, dünyanın ve ahiretin varlıklarının aslı ve hakikati hayaldir; ve Hakk'ın kemalinin ortaya çıkışı da hayaldir; çünkü her bir kimse Hak hakkındaki inancını dikkatle incelese, kendi inancında olan Hakk'ın birliği ve isimleri ve sıfatları, bu inanca göre Hakk'ın tecellisi, kendi hayalinde gerçekleştiğini görür. Hâdî isminin tecelli ettiği yerlerdeki hayale "hak hayal" ve Mudill isminin tecelli ettiği yerlerdeki hayale de "batıl hayal" denir; ve her iki tecelli de Hakk'a aittir. Bu sebeple hayal, bütün âlemin aslı olur; çünkü Hak, bütün eşyanın aslıdır ve Hakk'ın kemaliyle ortaya çıkışı ise, ancak asıl olan mahalde olur ki, o da hayaldir. Bu konunun ayrıntısı el-İnsânu'l-Kâmil ismindeki kitaptadır. Şerefli beytin ikinci mısraında bu hakikatlere işaret buyrulur.

Ya'ni insanın zâhiri olan cism-i kesîfinde bâtın olan rûhu vardır ve bu rûh içinde türlü hayaller peydâ olur ve bu hayâller insanın zâhirine nazaran yok gibidir; zîrâ yanında duranlar onun hayalini görmezler. İşte bunun gibi, sen bu cihânı "rûh-i külli”nin hayali üzerinde gidici gör ki, o da "rûh-ı a'zam"dır. Ma'lûm olsun ki, dünyanın ve âhiretin vücûdlarının aslı ve hakikati hayâldir; ve Hakk'ın kemâl-i zuhûru da hayâldir; zîrâ her bir kimse Hak hak- kındaki i'tikādını nazar-ı tedkîka alsa, kendi i'tikādında olan Hakk'ın vahdâ-niyyeti ve esmâsı ve sıfâtı, bu i'tikāda göre Hakk'ın tecellîsi, kendi hayâlinde vâki' olduğunu görür. İsm-i Hâdî'nin mazharlarındaki hayâle "hayâl-i hak" ve ism-i Mudill'in mazharlarında olan hayâle de "hayâl-i bâtıl" denir; ve her iki mazhara olan tecellî dahi Hakk'ındır. Binâenaleyh hayâl, bütün âlemin aslı olur; zîrâ Hak, bütün eşyânın aslıdır ve Hakk'ın kemâliyle zuhûru ise, ancak asl olan mahalde olur ki, o da hayâldir. Bu bahsin tafsîli el-İnsânu'l-Kâmil ismindeki kitabtadır. Beyt-i şerîfin ikinci mısra'ında bu hakāyıka işâret buyrulur.

71. Onların sulhları ve kavgaları bir hayal üzerinedir; ve onların fahrları ve ârları bir hayâldendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

71. Onların barışmaları ve kavgaları bir hayal üzerinedir; ve onların övünmeleri ve ayıplanmaları bir hayaldendir.

Yani, cihan bir hayal üzerinde akıp gidici olunca, cihan halkının barışmaları ve kavgaları ve dostlukları ve düşmanlıkları da bir hayal üzerine kurulmuş olur. Ve aynı şekilde cihan halkının mal ve mülk ve makam ile imtihanları ve ayıplanmaları ve utanmaları da, kendi inançlarına dayanan bir hayaldendir. Çünkü dünya ehli olan halk, görünenleri görürler ve onlarda görünen Hakk'ı görmezler. Fakat Hak ehli olan kimselerin görüşüne gelince, bu da iki türlüdür: Bir türlüsü Hakk'ın Zât'ını bu görünen kisvelerinden ayrı görüp, Hak eşyayı Zât'ıyla değil, ilmiyle kuşatmıştır derler. Bu görüş, Hak ehlinin avamının müşahadesidir (gözlemidir). Ve diğeri Hakk'ın Zât'ını görünenlerin perdelerinden birlik ve teklik sıfatıyla görüp, Hak eşyayı Zât'ıyla kuşatmıştır derler. Bu müşahadeye hakikat ehli, "kesret (çokluk) içinde vahdetin (birliğin) müşahadesi" derler. Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) peygamberlikten sonra bu müşahade içinde idiler ve onların varisleri olan evliyanın en seçkinleri de aynı şekilde bu müşahadededirler. (Reşehât'tan.)

Önceki müşahade içinde olan zahir uleması, kendi taifelerine "şühûdî" ve ikinci müşahade sahiplerine de "vücûdî" derler. Halbuki, görünenlere Hakk'ın varlığından başka bir varlık verdikleri için, bakılırsa kendilerine "vücûdî" demek daha uygun olurdu. Bu Mesnevî-i Şerîf'deki hakikatler hep zikredilen ikinci müşahade üzerinedir.

Ya'ni, cihân bir hayâl üzerinde gidici ve akıcı olunca, cihân halkının sulhları ve kavgaları ve dostlukları ve düşmanlıkları da bir hayâl üzerine binâ edilmiş olur. Ve kezâ cihân halkının mâl ve mülk ve mansıb ile imtihanları ve ârları ve utanmaları da, kendi i'tikādlarına müstenid olan bir hayâldendir. Zîrâ dünyâ ehli olan halk, mezâhiri görürler ve onlarda zâhir olan Hakk'ı görmezler. Fakat ehl-i Hak olan kimselerin şühûduna gelince, bu da iki türlüdür: Bir türlüsü Hakk'ın Zât'ını bu zâhir kisvelerinden hâric görüp, Hak eşyayı Zât'ıyla değil, ilmiyle muhîtdir derler. Bu şühûd, ehl-i Hakk'ın avâmının müşâhedesidir. Ve diğeri Zât-ı Hakk'ı mezâhir perdelerinden birlik ve teklik sıfatıyla görüp, Hak eşyayı Zâtıyla muhîtdir derler. Bu müşâhedeye ehl-i hakikat, "kesret içinde vahdetin müşâhedesi" derler. Resûl-i Ekrem Efendimiz bi'setden sonra bu müşâhede içinde idiler ve onların vârisleri olan ehass-ı evliyâ dahi kezâlik bu müşâhedededirler. (Reşehâť dan.)

Evvelki müşâhede içinde olan ulemâ-i zâhir, kendi tâifelerine "şühûdî" ve ikinci müşâhede sâhiblerine de "vücûdî" derler. Halbuki, mezâhire Hakk'ın varlığından başka bir varlık verdikleri için, bakılırsa kendilerine "vücûdî" demek daha münasib olurdu. Bu Mesnevî-i Şerîf'deki hakāyık hep zikr olunan ikinci müşâhede üzerinedir.

72. O hayaller ki, evliyânın tuzağıdır; Huda'nın bostanı meh-rûlarının aksidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

72. O hayaller ki, evliyânın tuzağıdır; Allah'ın bostanı ay yüzlülerinin aksidir.

"Dâm" tuzak demektir. "Bostân-ı Hudâ"dan kasıt, ilâhî ilim mertebesidir. "Meh-rûlar"dan kasıt, ilâhî sıfatlar ve isimlerdir. Yani, mademki cihan hayal üzerine kuruludur, o halde cihan ehlinden olan evliyâ da bu hayaller içinde yüzerler; fakat evliyânın tuzağı olan hayaller, avamın tutulduğu tuzaklar olan hayaller değildir. Onların hayal tuzağı, ilâhî ilim bostanının ay yüzlüleri olan ilâhî sıfatların ve isimlerin aksinden meydana gelen hayallerdir ki, bunlara "eşyanın hakikatleri" ve "sabit hakikatler" derler. Bu akislerin eseri ruhlar âleminde, misal âleminde ve şehadet âleminde (görünen âlem) belirgindir. Bu sebeple avam, ilâhî sıfatlardan ve isimlerden habersiz olup, bu yoğunluk âleminde ancak cisimleri görürler. Evliyâ ise, yukarıdaki beyitte açıklandığı üzere Hakk'ın Zât'ını tecellilerde sıfatları ve isimleriyle görürler; ve bu hayallerde tecelli eden hakiki varlığı müşahede ederler.

"Dâm" tuzak demektir. "Bostân-ı Hudâ"dan murâd, ilm-i ilâhî mertebesidir. "Meh-rûlar"dan murâd, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyedir. Ya'ni, mâdemki cihân hayâl üzerinde cârîdir, şu halde ehl-i cihândan olan evliyâ dahi bu hayâlât içinde yüzerler; fakat evliyânın tuzağı olan hayaller, avâmın tutulduğu tuzaklar olan hayaller değildir. Onların hayâlât tuzağı, ilm-i ilâhî bostânının meh-rûları olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin aksinden peydâ olan hayallerdir ki, bunlara "hakāyık-ı eşyâ" ve "a'yân-ı sâbite" derler. Bu akislerin eseri âlem-i ervâh ve misâl ve şehâdet mertebelerinde zâhirdir. Binâenaleyh avâm sıfat ve esmâ-i ilâhiyyeden bî-haber olup, bu âlem-i kesâfetde ancak ecsâmı görürler. Evliyâ ise, yukarıki beyitte îzâh olunduğu üzere Zât-ı Hakk'ı mezâhirde sıfatı ve esmâsı ile görürler; ve bu hayallerde cilveger olan hakîkî varlığı müşâhede ederler.

73. O bir hayali ki, şâh rüyada gördü; misafirin yüzünde zahir gelmekte idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

73. O bir hayali ki, şah rüyada gördü; misafirin yüzünde görünmekteydi.

Yani şahın rüyada gördüğü o misal âlemindeki hayali ve o hayalin şekil ve şemali, bu cismaniyet âleminde uzaktan gelmekte olan misafirin yüzünde görünmekteydi. Yani o insân-ı kâmil rüyada misalî suretiyle görünmüştü; şimdi de cismanî suretiyle göründü.

Ya'ni şâhın rü'yâda gördüğü o âlem-i misâldeki hayâli ve o hayâlin şekil ve şemâili, bu cismâniyet âleminde uzaktan gelmekte olan misafirin yüzünde zâhir olmakta idi. Ya'ni o insân-ı kâmil rü'yâda sûret-i misâliyyesi ile görünmüş idi; şimdi de sûret-i cismâniyyesi ile göründü.

74. Şah hâciblerin yerine öne gitti; o gaybî olan misafirin huzuruna kendi gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

74. Şah, kapıcıların yerine öne gitti; o gaybî misafirin huzuruna kendi gitti.

"Hacib" kapıcı, bevvâb, perde ve engel demektir. Burada, ruhun engelleri olan kuvvetlerden kinayedir (mecazdır). Bu engellerin en etkilisi, vehim kuvvetidir. Yani Hakk Yolcusu'nun ruhu, o insân-ı kâmili görünce, "Acaba o mudur, değil midir ve benim hastalığımı tedavi etmeye muktedir midir, değil midir?" gibi bir takım şüpheler ve zanlar ortaya çıkaran vehim, hayal ve düşünce kuvvetlerini geride bırakıp bizzat kendisi öne geçti ve o gayb âlemine ait olan misafirin huzuruna bu gibi engellerden arınarak gitti ki, her bir Hakk Yolcusu'nun insân-ı kâmil huzuruna böyle gitmesi gerekir.

"Hacib" kapıcı, bevvâb, perde ve mâni' demektir. Burada, rûhun mâni'leri olan kuvâdan kinâyedir. Bu mevâni'in en müessiri, kuvve-i vâhimedir. Ya'ni sâlikin rûhu, o insân-ı kâmili görünce, acaba o mudur, değil midir ve benim hastamı tedâvîye muktedir midir, değil midir? gibi birtakım şekler ve zanlar ilkā eden kuvve-i vâhime ve mütehayyile ve mütefekkiresini geride bırakıp bizzat kendisi öne geçti ve o âlem-i gayba mensûb olan misafirin huzûruna bu gibi mânialardan soyunarak gitti ki, her bir salikin insân-ı kâmil huzûruna böyle gitmesi lâzım gelir.

75. Her ikisi deryaya mensub olup, yüzgeçlik öğrenmiş idi; her iki ruh dikilmeksizin dikilmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

75. Her ikisi denize mensup olup, yüzmeyi öğrenmişti; her iki ruh dikilmeksizin dikilmişti.

76. Dedi: Benim ma'şûkum sen idin; o değil. Fakat âlemde iş, işten kalkar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

76. Dedi: Benim sevgilim sen idin; o değil. Fakat âlemde iş, işten kalkar.

Hakk Yolcusu dedi: Ey küllî akıl, benim sevgilim sen idin; o benim tasarrufum altında olan cüz'î akıl değildi. Fakat bu cismaniyet âleminde bir işin meydana çıkması, diğer bir işin meydana çıkması ile gerçekleşir. Nasıl ki benim cüz'î aklımın hastalığı olmasa ve onun tedavisi mecburiyeti olmasa idi, seni bulamazdım.

Sâlik dedi: Ey akl-ı küllî, benim ma'şûkum sen idin; o benim tasarrufum altında olan akl-i cüz'î değil idi. Fakat bu cismâniyet âleminde bir işin mey-dana çıkması diğer bir işin meydana çıkması ile vâki' olur. Nitekim benim akl-ı cüz'îmin marazı olmasa ve onun tedâvîsi mecbûriyeti olmasa idi, seni bulamaz idim.

77. Ey hekîm, sen bana Mustafâ gibisin; ben de Ömer gibiyim. Senin hizmetin için kemer bağladım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

77. Ey hekim, sen bana Mustafa gibisin; ben de Ömer gibiyim. Senin hizmetin için kemer bağladım.

"Kemer bağlamak" hizmete hazır olmaktan kinayedir. Şahın gaybî hekimi, Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'e benzetmesi, ledün ilimlerinde o hazretin vârisi olmasındandır; ve kendisini Hz. Ömer'e benzetmesi de, Hz. Ömer nasıl ki Sultânü'l-enbiyâ Efendimiz'i öldürme maksadıyla kalkışıp, neticede asla kastetmediği İslamiyet şerefine nail olmuş ise, şah dahi ilahi hekimi cariyenin tedavisi maksadıyla istediği halde, onun huzurunda, evvelce kastetmediği kâmil iman şerefine nail olmasındandır; çünkü Cenâb-ı Pîr yukarıdaki beyitte iş işten çıkar buyurmuştu.

"Tevfik" bir işe muvaffak kılmak demektir. "Edeb" âdet ve kural ve nefsin iyiliği anlamınadır; ve "edepsizlik", nefsin fesadı ve bozukluğu ve âdet ve kural dışına çıkması demek olur. Hekimler, gerçek tasarruf sahibi olan Yüce Allah'ı bırakıp, tasarrufu kendi nefislerine isnat ederek, edebi terk ettiler ve iman âdeti ve kuralı dışarısına çıktılar. Yüce Allah dahi onların bu edepsizliğine ve nefislerinin fesadına karşı acizlerini gösterdi. Şah bunu görünce, edeb dairesine girip gerçek tasarruf sahibine yalvardı. Bu edebine karşılık, derdine derman olmak üzere usta hekimi gönderdi.

Cenâb-ı Pîr aşağıda diğer edepsizliklerin kötülüklerini beyan buyururlar.

"Kemer bağlamak" hizmete hâzır olmaktan kinâyedir. Şahın hekîm-i gay-bîyi, Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'e benzetmesi, ulûm-i ledünniyyede o hazre-tin vârisi olmasındandır; ve kendisini Hz. Ömer'e teşbîhi de, Hz. Ömer nasıl ki Sultânü'l-enbiyâ Efendimiz'i katil maksadıyla kıyâm edip, netîcede aslâ kasd etmediği İslâmiyet şerefine nâil olmuş ise, şâh dahi hekîm-i ilâhîyi câri-yenin tedâvîsi maksadıyla istediği halde, onun huzûrunda, evvelce kasd et- mediği îmân-ı kâmil şerefine nâil olmasındandır; zîrâ cenâb-ı Pîr yukarıki beyitte iş işten çıkar buyurmuşlar idi.

"Tevfik" bir işe muvaffak kılmak demektir. "Edeb" âdet ve kâide ve salâh-ı nefs ma'nâsınadır; ve "edebsizlik", nefsin fesâdı ve bozukluğu ve âdet ve kâide hâricine çıkması demek olur. Hekimler, mutasarrıf-ı hakîkî olan Hak Teâlâ'yı bırakıp, tasarrufu kendi nefislerine isnâd ederek, terk-i edeb ettiler ve îmân âdeti ve kâidesi dışarısına çıktılar. Hak Teâlâ dahi onların bu edebsizliğine ve nefislerinin fesâdına karşı acizlerini gösterdi. Şâh bunu görünce, edeb dairesine girip mutasarrıf-ı hakîkîye yalvardı. Bu edebine mükâfâten, derdine dermân olmak üzere hekîm-i hâzıkı gönderdi

Cenâb-ı Pîr aşağıda diğer edebsizliklerin fenâlıklarını beyân buyururlar.

## Sâhib-i tevfik olan Hak Teâlâ'dan bilcümle hallerde edebe riâyete tevfik taleb etmek hakkında ve edebsizliğin zararlarının vehâmeti beyânındadır

78. Huda'dan edebe tevfik isteyelim; edebsiz Rabb'in lutfundan mahrum oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

78. Allah'tan edebe uygun davranma gücü isteyelim; edepsiz kişi Rab'bin lütfundan mahrum oldu.

Görünen ve görünmeyen âlemde bizi edebe muvaffak etmesini Yüce Allah'tan dileyelim; çünkü edep dışına çıkan kimseler, Hakk'ın lütfu ve tecellîsinden mahrum olurlar ve haklarında ilâhî kahr (Allah'ın gazabı) ortaya çıkar.

Zâhirde ve bâtında bizi edebe muvaffak etmesini Cenâb-ı Hak'dan niyaz edelim; zîrâ edeb hâricine çıkan kimseler, Hakk'ın lutfu ile tecellîsinden mahrûm olurlar ve haklarında kahr-ı ilâhî zâhir olur.

79. Edebsiz fenâyı yalnız kendisi için tutmadı; belki bütün âfâka ateş vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

79. Edebsiz, kötülüğü yalnızca kendisi için tutmadı; aksine bütün dış âleme ateş saldı.

Yani, edepsiz kişinin yaptığı kötülük yalnızca kendi nefsine sınırlı kalmadı; aksine o kötülüğün ateşini ve kötü tesirlerini dış âleme ve etrafa saçtı. Nitekim Enfal Suresi'nde Yüce Allah وَاتَّقُوا فِتْنَةٌ لاَ تُصِيَبْنَ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً (Enfal, 8/25) yani "Sakının bir beladan ve azaptan ki, o sadece sizden zulmeden kimselere isabet etmez" buyurur.

Ya'ni, edebsizin yaptığı fenâlık yalnız kendi nefsine münhasır kalmadı; belki o fenâlığın ateşini ve kötü te'sîrâtını âfâka ve etrâfa saçtı. Nitekim sûre-i Enfal'de Hak Teâlâ وَاتَّقُوا فِتْنَةٌ لاَ تُصِيَبْنَ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً (Enfal, 8/25) Ya'ni "Sakının bir beliyye ve azâbdan ki, sizden hâssaten zulmeden kimselere isâbet etmez" buyurur.

80. Gökten baş ağrısız, satımsız ve alımsız mâide erişir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

80. Gökten baş ağrısız, satımsız ve alımsız sofra erişirdi.

[81] "Mâide", üzerinde yemekler düzenlenmiş olan sofra veya tepsi demektir; zahireye de derler. "Sudâ'" baş ağrısı; "Fürûht ü harîd" kısaltılmış mastarlardır; satım ve alım demektir. Bu şerefli beyitte Tih sahrasında İsrailoğullarına gökten inen kudret helvasıyla, bıldırcın kuşları kebabına işaret buyrulur. Nitekim Bakara suresinde وَ اَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ المَنْ وَ السلوى (Bakara, 2/57) yani "Ey İsrailoğulları, sizin üzerinize kudret helvası ve bıldırcın kuşlarını indirdik" buyrulur.

Yani "Musa (a.s.) İsrailoğullarını Mısır'dan Tih sahrasına çekip getirdiği zaman, onlara gökten sofra ve zahire erişirdi; ve onlar bu zahireye çalışmadan, sürekli baş ağrısı ve alım satım zahmeti olmaksızın sahip olurlardı.

[81] "Mâide", üzerinde yemekler tertib edilmiş olan sofra veyâ tepsi demektir; ve zahîreye de derler. "Sudâ'" baş ağrısı; "Fürûht ü harîd" murahham mastarlardır; satım ve alım demektir. Bu beyt-i şerîfde Tîh sahrâsında Benî İsrail'e gökten inen kudret helvâsıyla, selvâ kuşları kebabına işâret buyrulur. Nitekim sûre-i Bakara'da وَ اَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ المَنْ وَ السلوى (Bakara, 2/57) Ya'ni "Ey Benî İsrâîl, sizin üzerinize kudret helvası ve selvâ kuşlarını indirdik" buyrulur.

Ya'ni “Mûsâ (a.s.) Benî İsrâîl'i Mısır'dan Tih sahrâsına çekip getirdiği vakit, onlara gökten mâide ve zahîre erişirdi; ve onlar bu zahîreye çalışmadan, muttasıl baş ağrısı ve alım satım zahmeti olmaksızın mâlik olurlar idi.

81. Musa'nın kavmi içinde edebsiz olan birkaç kimse, hani sarmısak ve mercimek? dediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

81. Musa'nın kavmi içinde edepsiz olan birkaç kişi, hani sarımsak ve mercimek? dediler.

"Sîr" sarımsak, "ades" mercimek demektir. Nitekim Yüce Allah Bakara sûresinde şu kutsal ayet ile onların hallerini haber verir: وَ اذْ قُلْتُمْ يَا مُوسَى لَنْ نَصْبر عَلَى طَعَامٍ وَاحِدٍ فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنْبِتُ الْأَرْضُ مِنْ بَقْلِهَا وَ قِثَّائِهَا وَ فُومِهَا وَ عَدَسِهَا وَ بَصَلِهَا (Bakara, 2/61) Yani "Ey İsrailoğulları, o vakit siz dediniz: Ey Musa! Biz tek çeşit yemeğe sabredemeyiz; Rabb'inden bizim için yerin bitirdiği sebzeden, hıyardan, sarımsaktan, mercimekten ve soğanından çıkarmasını iste." Yani birkaç edepsiz, Hakk'ın bu nimetine şükretmediler; sarımsak ve mercimek istediler.

"Sîr" sarmısak, "ades" mercimek demektir. Nitekim Hak Teâlâ sûre-i Bakara'da şu âyet-i kerîme ile onların hallerini haber verir: وَ اذْ قُلْتُمْ يَا مُوسَى لَنْ نَصْبر عَلَى طَعَامٍ وَاحِدٍ فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنْبِتُ الْأَرْضُ مِنْ بَقْلِهَا وَ قِثَّائِهَا وَ فُومِهَا وَ عَدَسِهَا وَ بَصَلِهَا (Bakara, 2/61) Ya'ni "Ey Benî İsrâîl, vaktaki siz dediniz: Yâ Mûsâ! biz bir türlü yemeğe sabr edemeyiz; Rabb'inden iste ki, bizim için yerin bitirdiği bakladan ve hıyardan ve buğdaydan ve mercimekten ve soğandan çıkarsın." Ya'ni birkaç edebsiz Hakk'ın bu ni'metine şükr etmediler; sarmısak ve mercimek istediler.

82. Sofra ve göğün ekmeği kesildi; bizlere ekin ekmek ve bel bellemek ve orak zahmeti kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

82. Sofra ve göğün ekmeği kesildi; bizlere ekin ekmek, bel bellemek ve orak zahmeti kaldı.

"Han" sofra, "das" orak demektir. "Man" "mayan"ın kısaltılmışıdır. "Ma-ra" bizlere demek olur. Yani, birkaç edebsizin yüzünden ve onların şükürsüzlüğünden nimet sofrası ve göğün ekmeği kesildi; bizlere ekin ekmek, bel bellemek ve orak biçmek zorlukları kaldı.

"Hân" sofra, "dâs" orak demektir. “Mân” “mâyân"ın muhaffefidir. “Mâ-râ" bizlere demek olur. Ya'ni, birkaç edebsizin yüzünden ve onların şükürsüzlüğünden ni'met sofrası ve göğün ekmeği kesildi; bizlere ekin ekmek ve bel bellemek ve orak biçmek zorlukları kaldı.

83. Tekrar Isa vaktaki şefâat etti, Hak, sofra ve tabak üzerinde ganîmet gönderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

83. İsa tekrar şefaat ettiğinde, Hak, sofra ve tabak üzerinde ganimet gönderdi.

"Bâz" kelimesinin birçok anlamı vardır. Burada, tekrar, yine, bir daha anlamlarına gelir. "Şefâat" bir şeyi diğer şeye eklemek anlamına gelen "şefa"dan türemiş olup, dilemek ve esirgemek ve günahkâr kimseyi salihlere eklemek anlamındadır. "Ganîmet" savaşta düşmandan alınan mal anlamında olup, burada nimetten kinayedir. Bu şerefli beyitte, aşağıdaki ayet-i kerimeye işaret buyurulur: اذْ قَالَ الْحَوَارِيونَ يا عيسى ابن مريم هل يستطيع ربك أن ينزل عَلَيْنَا مَائِدَةً مِنَ السَّمَاء قَالَ اتَّقُوا اللَّهَ ان كنتم مؤمنين (Maide, 5/112) Yani "Havariler, ey Meryem'in oğlu İsa! Senin Rabbin bize gökten bir sofra indirmeye kadir olur mu? dediler. Eğer müminler iseniz Allah'tan korkun, dedi."

Bilinmeli ki Ansiklopedi ismindeki meşhur kamus, Kardinal Gose'nin sözlerini teyit ederek havarilerin hepsinin cahil, fakir, haysiyetsiz, hasepsiz, nesepsiz adam olduklarını beyan eder. Bunların halleri merhum Ahmed Midhat Efendi tarafından, misyonerlerin İslamiyet aleyhindeki iftiralarına karşı yazılan Müdafaa ismindeki basılı eserinde, Hristiyanların yine kendi ifadelerine ve tarihlerine göre ayrıntılı olarak beyan olunmuştur. Gerçekten de bunların cehaletlerine ve İsa (a.s.)a imanlarındaki şüphelerine bu ayet-i kerimede açık işaretler vardır. Nitekim İsa (a.s.)a: "Ey peygamber!" diye hitap etmeyip, "Ey Meryem'in oğlu İsa" dediler. "Rabbin sofra indirmeye kadir olur mu?" diye de, Allah'ın kudretinde şüphe ettiler. İsa (a.s.) onların bu cehalet ve şüphelerine karşı: "Eğer imanınız varsa Allah'tan korkun" buyurdu.

Ondan sonra: قَالَ عيسى ابن مريم اللهم ربنا انزل عَلَيْنَا مَائدة من السَّمَاءِ تَكُون لَنا عيداً لا ولنا وآخرنا وَآيَةً مِنْكَ وَأَرْزَقْنَا وَأَنْتَ خَيْرُ الرازقين (Maide, 5/114) Yani "Meryem'in oğlu İsa dedi: Ey Allah'ım, ey bizim Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir ki, bizim evvelimize ve ahirimize bir bayram ve senden bir ayet olsun; ve bizi rızıklandır ve sen rızık verenlerin hayırlısısın." İsa (a.s.)ın bu şefaat ve niyazı üzerine gökten bir sofra indi. Müfessirlerin beyanına göre bu sofra gökten iki parça bulut arasında kırmızı renkli idi. Bulutlar yere indi ve arasından bu sofra havarilerin arasına düştü. İsa (a.s.) sofranın örtüsünü kaldırdı. Üstünde pulsuz ve kılçıksız ve yağı damlamakta olan kebap olmuş bir balık var idi. Balığın baş tarafında tuz, kuyruk tarafında sirke ve etrafında pırasadan başka türlü yeşillikler ve beş tane de ince pide var idi ki, birinin üstünde zeytin, birinde bal, birinde tereyağı, birinde peynir ve birinde de pastırma bulunuyor idi.

"Bâz" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada, tekrar, yine, bir daha ma'nâlarına gelir. "Şefâat" bir şeyi, diğer şeye zamm etmek ma'nâsına olan "şefa"dan müştakk olup, dilemek ve esirgemek ve günahkâr kimseyi sâlihlere zamm etmek ma'nâsınadır. "Ganîmet" harbde düşmandan alınan mal ma'nâsında olup, burada ni'metden kinâyedir. Bu beyt-i şerîfde, aşağıdaki âyât-ı kerîmeye işaret buyurulur: اذْ قَالَ الْحَوَارِيونَ يا عيسى ابن مريم هل يستطيع ربك أن ينزل عَلَيْنَا مَائِدَةً مِنَ السَّمَاء قَالَ اتَّقُوا اللَّهَ ان كنتم مؤمنين (Maide, 5/112) Ya'ni "Vaktâki havâriyyûn, ey Meryem'in oğlu Îsâ! senin Rabb'in bize gökten mâide indirmeğe kādir olur mu? dediler. Eğer mü'minler iseniz Allah'dan korkun, dedi."

Ma'lûm olsun ki Ansiklopedi ismindeki meşhûr kāmûs, Kardinal Gose'nin sözlerini te'yîden havâriyyûnun hepsi câhil, fakîr, haysiyyetsiz, hasebsiz, nesebsiz adam olduklarını beyân eder. Bunların ahvâli Ahmed Midhat Efendi merhûm tarafından, misyonerlerin İslâmiyet aleyhindeki iftirâlarına karşı yazılan Müdâfaa ismindeki matbû' eserinde, hıristiyanların yine kendi ifadelerine ve târihlerine nazaran mufassalan beyân olunmuştur. Filhakîka bunların cehillerine ve Îsâ (a.s.)a îmânlarındaki şübhelerine bu âyet-i kerîmede açık işaretler vardır. Nitekim Îsâ (a.s.)a: "Ey peygamber!" diye hitâb etmeyip, "Ey Meryem'in oğlu Îsâ" dediler. “Rabb'in mâide indirmeğe kādir olur mu?" diye de, Allah'ın kudretinde şübhe ettiler. Îsâ (a.s.) onların bu cehil ve şübhelerine karşı: "Eğer îmânınız varsa Allah'dan korkun" buyurdu.

Ondan sonra: قَالَ عيسى ابن مريم اللهم ربنا انزل عَلَيْنَا مَائدة من السَّمَاءِ تَكُون لَنا عيداً لا ولنا وآخرنا وَآيَةً مِنْكَ وَأَرْزَقْنَا وَأَنْتَ خَيْرُ الرازقين (Maide, 5/114) Ya'ni “Meryem'in oğlu Îsâ dedi: Ey Allâhım, ey bizim Rabb'imiz! Bize gökten mâide indir ki, bizim evvelimize ve âhirimize bir bayram ve senden bir âyet olsun; ve bizi rızıklandır ve sen rızık verenlerin hayırlısısın." Îsâ (a.s.)ın bu şefâat ve niyâzı üzerine gökten bir sofra indi. Müfessirlerin beyânına göre bu sofra gökten iki parça bulut arasında kırmızı renkli idi. Bulutlar yere indi ve arasından bu sofra havâriyyûnun arasına düştü. Îsâ (a.s.) sofranın örtüsünü kaldırdı. Üstünde pulsuz ve kılçıksız ve yağı damlamakta olan kebâb olmuş bir balık var idi. Balığın baş tarafında tuz, kuyruk tarafında sirke ve etrafında pırasadan gayri türlü yeşillikler ve beş tâne de ince pide var idi ki, birinin üstünde zeytin, birinde bal, birinde tereyağı, birinde peynir ve birinde de pastırma bulunuyor idi.

84. Yine edebsizler edebi terk ettiler; dilenciler gibi, sofra artıklarını kaldırdılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

84. Yine edepsizler edebi terk ettiler; dilenciler gibi, sofra artıklarını kaldırdılar.

"Zelle" yemek ve sofra artığı demektir. “Hâ” çoğul edatıdır. Yani cahil, fakir ve haysiyetsiz oldukları yukarıda açıklanan havariler, bu mucizeyi gördükleri hâlde, Hakk'ın kudretine olan imanlarını kuvvetlendiremediler; sofradan karınlarını doyurduktan sonra, belki bu sofranın arkası gelmez diye, sofra artıklarını da dilenciler gibi kapışıp sakladılar; ve kendi seviyelerine uygun arsızlık ettiler.

Havarilerin az imanlı olduklarını ve açgözlülüklerini Hristiyanların İsa'sı Matta İncili'nin on altıncı bölümünde ve diğer İnciller'de göstermiş ve "Ey az imanlı adamlar! Niçin ekmek almadığınız için birbirinizle konuşursunuz?" demiştir.

"Zelle" yemek ve sofra artığı demektir. “Hâ” edât-ı cemi'dir. Ya'ni câhil ve fakîr ve haysiyyetsiz oldukları yukarıda îzâh olunan havâriyyûn, bu mu'cizeyi gördükleri halde, Hakk'ın kudretine olan îmânlarını kuvvetlendiremediler; mâideden karınlarını doyurduktan sonra, belki bu mâidenin arkası gelmez diye, sofra artıklarını da dilenciler gibi kapışıp sakladılar; ve kendi seviyelerine münasib arsızlık ettiler.

Havâriyyûnun az îmânlı olduklarını ve aç gözlülüklerini hıristiyanların Îsâ'sı Matta İncilinin on altıncı bâbında ve diğer İnciller'de göstermiş ve "Ey az îmânlı adamlar! Niçin ekmek almadığınız için birbiriniz ile söyleşirsiniz?" demiştir.

85. Isa: Bu daimdir ve yeryüzünden eksik olmaz, diye onlara yalvardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

85. İsa: Bu daimdir ve yeryüzünden eksik olmaz, diye onlara yalvardı.

"Lâbe-kerden" yalvarmak demektir. Yani İsa (a.s.) o arsızlık eden havarilere: "Rica ederim, Hakk'ın kudretinde şüphe etmeyin ve hırs ile tamahı bırakın ve artıkları toplamayın. Bu sofra mucizesi benim ümmetim için daimdir, yeryüzünden eksik olmaz" diye yalvardı; fakat imanda şüpheli olan bu balıkçı topluluğuna bu rica etmenin etkisi olmadı.

"Lâbe-kerden" yalvarmak demektir. Ya'ni Îsâ (a.s.) o arsızlık eden havâriyyûna: "Ricâ ederim, Hakk'ın kudretinde şübhe etmeyin ve hırs ve tama'ı bırakın ve artıkları toplamayın. Bu mâide mu'cizesi benim ümmetim için dâimdir, yeryüzünden eksik olmaz" diye yalvardı; fakat îmânda şübheli olan bu balıkçı tâifesine bu ricânın te'sîri olmadı.

86. Sû'-i zan etmek ve hırs getiricilik, bir büyüğün ni'met sofrası önünde küfür olur:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

86. Kötü zan beslemek ve hırs göstermek, bir büyüğün nimet sofrası önünde küfür olur:

Bu şerefli beyit, İsa (a.s.)'ın şerefli dilinden havarilere söylenmiş olması münasiptir. Yani, bu sofra bize Hak tarafından geldi ve onun arkasının kesileceğini zannedip artıkları toplamak ve nefse ait hırs göstermek, Hakk'ın kudretine karşı kötü zan beslemektir. Bu haller, şanı yüce olan Yüce Allah'ın nimet sofrası önünde küfretmek olur.

Bu beyt-i şerîf, Îsâ (a.s.)ın lisân-ı şerîfinden havâriyyûna söylenmiş olmak münasibdir. Ya'ni, bu sofra bize Hak tarafından geldi ve onun arkası kesileceğini zannedip artıkları toplamak ve hırs-ı nefsânî göstermek, Hakk'ın kudretine karşı sû'-i zan etmektir. Bu haller, şânı azîm olan Hak Teâlâ'nın ni'met sofrası önünde küfretmek olur.

87. O görmemiş, dilenci yüzlülerden, hırstan dolayı, o rahmet kapısı onlar üzerine kapandı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

87. O görmemiş, dilenci yüzlülerden, hırstan dolayı, o rahmet kapısı onlar üzerine kapandı.

"Gedâ-rû" terkip hâlinde bir sıfat olup, dış görünüşü ve tavırları dilenciye benzeyen kimse anlamına gelir. "Nâdîde" görülmemiş ve müflis; halk tabiriyle "tırıl" anlamına gelir. "Ferâz" zıt anlamları olan bir kelimedir; açık ve kapalı anlamlarına gelir. Burada kapalı demektir. Yani, o görmemiş dilenci kılıklı havarilerden ve onların hırsından dolayı, Yüce Allah'ın o rahmet kapısı ve sofra (mâide) inişi, onların üzerine kapalı oldu.

"Gedâ-rû" vasf-ı terkîbî olup, zâhiri ve etvârı dilenciye benzeyen kimse ma'nâsına. "Nâdîde" görülmemiş ve müflis; ve avâm ta'bîrince "tırıl” ma'nâsına gelir. "Ferâz" zıd ma'nâları hâiz olan bir kelimedir; açık ve kapalı ma'nâlarına gelir. Burada kapalı demektir. Ya'ni, o görmemiş dilenci kılıklı havârîlerden ve onların hırsından dolayı, Cenâb-ı Hakk'ın o rahmet kapısı ve mâide nüzülü, onların üzerine kapalı oldu.

88. Zekâtın men'inden dolayı bulut zahir olmaz ve zinadan cihetlere vebâ düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

88. Zekâtın engellenmesinden dolayı bulut görünmez ve zinadan dolayı bölgelere veba düşer.

"Zekât" şeriatta, her zenginin, üzerinden bir yıl geçmiş olan malının kırkta birini hesaplayarak fakirlere vermesidir; bu, İslâm'ın şefkat ve yardımlaşma ilkesidir. "Veba" taun (veba hastalığı) anlamına geldiği gibi, bulaşıcı hastalıklara da denir. Yani zenginler zekâtlarını fakirlere vermezlerse, vaktinde bulutlar görünmez ve yağmurlar yağmaz; ve zina çoğaldığı zaman da, insanlar arasında türlü türlü hastalıklar yayılır.

Bu şerefli beyitte, Ka'b b. Mâlik'ten rivayet edilen şu şerefli hadise işaret buyrulur: اذا رأيتم القطر قد منع فاعلموا ان الناس قد منعوا الزكاة فمنع الله ما عنده و اذا رأيتم الوبا قد فشا فاعلموا ان الزنا قد فشا Yani "Yağmur yağmadığını gördüğünüz zaman, biliniz ki halk zekâttan kaçınmıştır; bu sebeple Yüce Allah da kendi katında olan şeyi engellemiştir. Ve bulaşıcı hastalıkların yayıldığını gördüğünüz zaman da, biliniz ki, kesinlikle zina yayılmıştır."

"Zekât" şerîatte, her bir zengin, üzerinden bir yıl geçmiş olan malının kırkta birini hesab ederek fukarâya vermektir; bu şefkat ve teâvün-i islâmiyye'dir. “Vebâ” tâûn ma'nâsına geldiği gibi sârî hastalıklara da denir. Ya'ni zenginler zekâtlarını fukaraya vermezlerse, vaktinde bulutlar zâhir olup yağmurlar yağmaz; ve zinâ çoğaldığı vakit de, efrâd-ı beşer arasında türlü türlü hastalıklar yayılır.

Bu beyt-i şerîfde Ka'b b. Mâlik'den rivâyet olunan şu hadîs-i şerîfe işaret buyrulur: اذا رأيتم القطر قد منع فاعلموا ان الناس قد منعوا الزكاة فمنع الله ما عنده و اذا رأيتم الوبا قد فشا فاعلموا ان الزنا قد فشا Ya'ni "Yağmur yağmadığını gördüğünüz vakit, biliniz ki halk zekâttan imtina' etmişlerdir; binâenaleyh Allah Teâlâ da kendi indinde olan şeyi men' etmiştir. Ve sârî hastalıkların yayıldığını gördüğünüz vakit de, biliniz ki, muhakkak zinâ münteşir olmuştur."

89. Sana zulmetlerden ve gamdan her ne gelirse, o dahi korkusuzluktan ve edebsizliktendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

89. Sana karanlıklardan ve gamdan her ne gelirse, o da korkusuzluktan ve edepsizliktendir.

Ey Hakk yolunun yolcusu, senin kalbine peygamberler ve velîler ve onların sözleri hakkında şüphe ve inkâr karanlıklarından her ne gelirse; yahut sebebini bilemediğin bir gam ve sıkıntı ortaya çıkarsa, bil ki, o karanlıklar ve gamlar, Hakk yolunda yaptığın laubalilikten ve korkusuzluktan ve edepsizlikten gelmiştir. Bunun defedilmesinin çaresi bu cildin 849 numarasında bulunduğu üzere istiğfar edip, iyi ameller yapmaktır. Mesnevî:

"Vaktâki gam görürsün, sen istiğfär et; gam Hâlık'ın emriyle gelmiştir; iş yap!"

Ey hak yolunun yolcusu, senin kalbine enbiyâ ve evliyâ ve onların sözleri hakkında şübhe ve inkâr zulmetlerinden her ne gelirse; veyâhud sebebini bilemediğin bir gam ve sıkıntı ârız olursa, bil ki, o zulmetler ve gamlar, hak yolunda yaptığın lâubâlilikten ve korkusuzluktan ve edebsizlikten gelmiştir. Bunun definin çâresi bu cildin 849 numarasında bulunduğu üzere istiğfâr edip, iyi ameller yapmaktır. Mesnevî:

"Vaktâki gam görürsün, sen istiğfär et; gam Hâlık'ın emriyle gelmiştir; iş yap!"

90. Her kim dost yolunda korkusuzluk ederse o, erlerin yol vurucusu ve nâmer-didir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

90. Her kim dost yolunda korkusuzluk ederse o, erlerin yol vurucusu ve alçağıdır.

"Reh-zen" yol vurucu, "nâmerd" alçak ve değeri olmayan kimsedir. "Korkusuzluk"tan kasıt, Allah'ın ve Resûl'ünün emirlerine karşı gelmek ve onların yasakladığı fiillere cüret etmektir. "Dost yolu"ndan kasıt, şeriat, tarikat ve hakikat yollarıdır. Nasıl ki şeriat yolunda korkusuzluk edip zekât vermemenin yağmurun yağmamasına; ve zinaya cüret etmenin, bulaşıcı hastalıklara sebep olduğu yukarıda geçti. Diğer şer'î amelleri terk etmekte de türlü türlü hem dış âlemle ilgili hem de iç âlemle ilgili kötülükler vardır.

Tarikat yolunda korkusuzluk, kendisi nefsinde olgunlaşmadığı halde, halkı doğru yola iletmeye kalkmaktır. Nitekim bu gibiler hakkında ayet-i kerimede: اتأمرُونَ النَّاس بالبر و تنسون انفسكم (Bakara, 2/44) yani “Kendi nefislerinizi unuttuğunuz halde, insanlara iyilik ve takva ile mi emrediyorsunuz?" buyrulmuştur. Ve hakikat yolunda korkusuzluk da, hakikatleri ve ilahi sırları, ehli olmayan kimselere açıklamak demektir. Çünkü hadis-i şerifte: لا تعطوا الحكمة على غير اهلها فتظلموها yani "Hikmeti ehli olmayana vermeyiniz, o hikmete zulmetmiş olursunuz" buyrulmuştur. Buna göre bunların hepsi sapkınlıktır ve bu yolda hareket edenler, edep dışına çıkan kimselerdir ki, bunlar "merdan"ın, yani şeriat ve tarikat ve hakikat yolunda doğru gidenlerin yolunu kesenlerdir.

"Reh-zen" yol vurucu, "nâmerd" alçak ve kadr ü i'tibârı olmayan kimsedir."Korkusuzluk"tan murâd, Allah'ın ve Resûl'ünün emirlerine muhalefet etmek ve onların nehy ettiği fiillere cür'et etmektir. "Dost yolu"ndan murâd, şerîat ve tarîkat ve hakîkat yollarıdır. Nitekim şerîat yolunda korkusuzluk edip zekât vermemek yağmurun yağmamasına; ve zinâya cür'et etmek, sârî hastalıklara sebeb olduğu yukarıda geçti. Diğer şer'î amelleri terk etmekte de türlü türlü hem âfâkî ve hem de enfüsî vehâmetler vardır.

Tarîkatde korkusuzluk, kendisi nefsinde kâmil olmadığı halde, halkı irşâda kalkmaktır. Nitekim bu gibiler hakkında âyet-i kerîmede: اتأمرُونَ النَّاس بالبر و تنسون انفسكم (Bakara, 2/44) ya'ni “Kendi nefislerinizi unuttuğunuz halde, nâsa birr ve takva ile mi emr ediyorsunuz?" buyrulmuştur. Ve hakîkat yolunda korkusuzluk dahi, hakāyıkı ve esrâr-ı ilâhîyi, ehli olmayan kimselere ifşâ etmektir. Zîrâ hadis-i şerîfde: لا تعطوا الحكمة على غير اهلها فتظلموها ya'ni "Hikmeti ehlinin gayrine vermeyiniz, o hikmete zulm edersiniz" buyrulmuştur. Binâenaleyh bunların hepsi dalâlettir ve bu yolda hareket edenler, edeb hâricine çıkan kimselerdir ki, bunlar "merdân"ın, ya'ni şerîat ve tarîkat ve hakîkat yolunda doğru gidenlerin yolunu vurucudur.

91. Bu felek, edebden pür-nûr olmuştur; ve melek edebden pak ve ma'sûm geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

91. Bu felek, edepten nurlu olmuştur; ve melek edepten temiz ve masum gelmiştir.

"Edeb" sözlükte âdet ve kural ve nefsin iyiliği anlamındadır. Bu bakımdan âdete ve ahlâk kurallarına uyanlara edîb, ve bu âdet ve kural dışına çıkanlara edepsiz ve küstah derler.

"Felek", Hakk yolunun koyduğu kurallar dairesinde döndüğü ve bu âdet ve kural dışına çıkmadığı için, ışık kaynağı olan güneşten ve nur menşei olan aydan nurlu olur. Çünkü gezegenlerin her biri âdetlerini bozsa, güneş sistemimizin dengesi bozulup, uzayda bir karışıklık meydana gelir; ve dış âlem karanlık içinde kalır. Âdet ve kural dışına çıkmaya ve istisna oluşumuna sebep olan şey ise irâde sahibi olmaktır. Ne felekte ne de melekte irâde olmayıp hikmet sahibi yaratıcı tarafından konulan âdet ve kural dışına çıkmadıkları için, edîptirler. Bu sebeple felek nurlu ve melek de isyandan ve serkeşlikten temiz ve masum olmuş olurlar. İnsan ise, bunların aksine olarak, irâde sahibi olduğundan, bu irâde sebebiyle âdet ve ahlâk kuralları dışına çıkmaya cüret edip edepsiz ve küstah olur.

"Edeb" lügatte âdet ve kāide ve salâh-ı nefs ma'nâsınadır. Bu i'tibâr ile âdete ve ahlâk kāidelerine riâyet edenlere edîb, ve bu âdet ve kāide hâricine çıkanlara edebsiz ve küstâh derler.

"Felek", Hak yolunun vaz' ettiği kāideler dâiresinde dönüp, bu âdet ve kāide hâricine çıkmadığı için, menba'-ı ziyâ olan güneşten ve menşe-i nûr olan aydan pür-nûr olur. Zîrâ seyyârâtın her biri âdetlerini bozsalar, manzûme-i şemsiyyemizin muvâzenesi bozulup, fezâda bir karışıklık vâki' olur; ve âfâk zulmet içinde kalır. Adet ve kāide hâricine çıkmağa ve istisnâ husûlüne sebeb olan şey ise irâde sâhibi olmaktır. Ne felekte ve ne de melekte irâde olmayıp sâni'-i hakîm tarafından vaz' edilen âdet ve kāide hâricine çıkmadıkları için, edîbdirler. Bu sebeble felek pür-nûr ve melek dahi isyândan ve serkeşlikten pâk ve ma'sûm olmuş olurlar. İnsan ise, bunların hilâfına olarak, irâde sâhibi olduğundan, bu irâde sebebiyle âdet ve ahlâk kāideleri hâricine çıkmağa cür'et edip edebsiz ve küstah olur.

92. Güneşin tutulması küstahlıktan oldu; bir Azazil cür'etden dolayı kapıdan koğuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

92. Güneşin tutulması küstahlıktan oldu; bir Azazil cür'etten dolayı kapıdan kovuldu.

Güneş tutulmasının, ayın kendi yörüngesi üzerinde dönüşü sırasında güneş ile dünya arasından geçerken, gölgesinin dünyanın bazı noktalarına düşmesinden ibaret olduğu, astronomi ilmine vâkıf olanlarca bilinir. Ayın bu durumu sürekli değil, istisnai bir hâldir. Çünkü her zaman ayın dönüşünde güneş tutulması meydana gelmez. Bu sebeple güneş tutulması meydana gelmesi için gök kürede âdetin hilafına bir durumun oluşması gerekir. Bu ise ayın dönüşünde bir küstahlıktır; ve güneş tutulması işte bu küstahlık sonucunda ortaya çıkar. Gerçi ayın dönüşünde irade yok ise de, bu hâl, dönüşü esnasında, doğal sevk ile, onun olağan dönüşünden sapmasıdır. Nasıl ki biyolojide iradesi olmayan cansız ve bitkinin doğal âdetlerden istisnai olarak sapmaları kabul edilmiştir. Şimdi dış âlemde meydana gelen âdet ve kural dairesinden iradesiz çıkış, böyle bir karanlığı doğurursa, insanın ilahi kanun ve ahlaki kurallar dairesinden iradesiyle çıkışı, dış âlemde ve iç âlemde ne gibi karanlıkları doğuracağı açıklamaya muhtaç değildir. Nitekim ayet-i kerimede, Rum suresinde `ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ` (Rum, 30/41) yani "insanların elleriyle kazandıkları şey sebebiyle, karada ve denizde fesat zahir oldu" buyrulur.

"Azazil" İblis'in ismidir. Küçük, büyüğün emrine itaat etmek ahlak kurallarından iken, İblis bu kural dışına çıkıp, haset duygusuyla Âdem hakkında Hakk'a karşı itiraza cür'et etti ve bu cür'eti ve edepsizliği sebebiyle saadet kapısından kovuldu.

"Küsûf" muharriki üzerinde devri esnâsında ay, güneş ile arz arasından geçerken, gölgesinin, arzın ba'zı noktalarına düşmesinden ibaret olduğu, ilm-i hey'ete vakıf olanlarca ma'lûmdur. Ayın bu vaz'iyyeti dâimî değil, istisnâî bir haldir. Zîrâ her vakit ayın devrinde küsûf vâki' olmaz. Binâenaleyh küsûf vâki' olmak için felekte âdet hilafında bir vaz'iyyet hâdis olmak îcâb eder. Bu ise ayın devrinde bir küstahlıktır; ve küsûf işte bu küstahlık neticesinde zuhûr eder. Gerçi ayın devrinde irâde yok ise de, bu hâl, devri esnasında, sevk-i tabîî ile, onun devr-i âdîsinden inhirâfıdır. Nitekim biyolojide irâdesi olmayan cemâd ve nebâtın âdât-ı tabîiyyeden istisnâî olarak inhirâfları kabûl edilmiştir. İmdi âfâkda vâki' olan âdet ve kāide dâiresinden bilâ-irâde çıkış, böyle bir zulmeti intâc ederse, insanın kanûn-ı ilâhî ve kavâid-i ahlâkî dâiresinden irâdesiyle hurûcu, âfâkda ve enfüsde ne gibi zulmetleri intâc edeceği îzâhdan müstağnîdir. Nitekim âyet-i kerîmede, sûre-i Rûm'da `ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ` (Rum, 30/41) ya'ni "nâsın elleriyle kazandıkları şey sebebiyle, karada ve denizde fesâd zahir oldu" buyrulur.

"Azâzîl" İblîs'in ismidir. Küçük, büyüğün emrine itâat etmek ahlâk kāidelerinden iken, İblîs bu kāide hâricine çıkıp, hased duygusuyla Âdem hakkında Hakk'a karşı i'tirâza cür'et etti ve bu cür'eti ve edebsizliği sebebiyle saâdet kapısından koğuldu.

## Rü'yâsında mülâkātı ile müjdelemiş oldukları tabîb-i ilâhî ile pâdişâhın mülâkātı

93. Gönlünde ve canında tuttuğu aşk gibi, elini açtı ve onu kucakladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

93. Gönlünde ve canında tuttuğu aşk gibi, elini açtı ve onu kucakladı.

Yani şah, misal âleminde (maddî olmayan âlemde) suretini gördüğü insân-ı kâmili ve ilahi tabibi, cismaniyet âleminde (maddî âlemde) de görünce, içinde duyduğu aşk gibi ona sarıldı ve kollarını açıp, onu kucakladı.

Ya'ni şâh misâl âleminde sûretini gördüğü insân-ı kâmili ve tabîb-i ilâhîyi, cismâniyet âleminde de görünce, içinde duyduğu aşk gibi ona sarıldı ve kollarını açıp, onu kucakladı.

94. Onun elini alnını öpmeğe başladı ve makāmdan ve yoldan sormağa başladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

94. Onun elini ve alnını öpmeye başladı ve makamdan ve yoldan sormaya başladı.

Yani sâlik (Hakk Yolcusu) o insân-ı kâmili (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insanı) bulduğu zaman, hürmetle elinden ve alnından öptü ve Hakk yolculuğuna ait makamdan ve usulden sormaya başladı.

Ya'ni sâlik o insân-ı kâmili bulduğu vakit, hürmetle elinden ve alnından öptü ve sülûke âid makāmdan ve usûlden sormağa başladı.

95. Sora sora onu sadra kadar çekti; nihayet sabr ile bir hazîne buldum dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

95. Soru sora sora onu göğsüne kadar çekti; nihayet sabır ile bir hazine buldum dedi.

Hakk Yolcusu, sorduğu seyr-ü sülûkun (manevi yolculuk) makam ve usulleri hakkında cevaplar aldıkça, zorlandığı birtakım meseleleri de sora sora o insân-ı kâmili göğsüne çekti ve onun muhabbetini kalbine yerleştirdi. Ve işte nihayet sabır ile ilahi bilgilere ait cevherlerle dolu bir hazineyi buldum dedi.

Sâlik sorduğu sülükün makām ve usûlleri hakkında cevablar aldıkça, müşkili olan birtakım meseleleri de sora sora o kâmili sadra çekti ve onun muhabbetini kalbine yerleştirdi. Ve işte nihâyet sabr ile maârif-i ilâhiyye cevherleriyle dolu bir hazîneyi buldum dedi.

96. Dedi: Ey Hakk'ın hediyesi ve zahmetin dafi'i; ve sabır, sürûrun anahtarıdır kelâmının ma'nâsı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

96. Dedi: Ey Hakk'ın hediyesi ve zahmeti gideren; ve sabır, sevincin anahtarıdır sözünün anlamı.

"Harac" darlık, günah, zahmet ve göz kamaşması anlamlarındadır. Burada, zahmet ve darlık anlamı uygundur. "Def" fail ismi anlamında olan masdardır, def edici demektir.

Yani, ey bana Hakk'ın hediyesi olan ilâhî tabip ve zahmeti ve darlığı def edici! Senin varlığın, "sabır, sevincin anahtarıdır" sözünün anlamıdır.

"Harac" darlık, günah ve zahmet ve göz kamaşması ma'nâlarınadır. Burada, zahmet ve darlık ma'nâsı münasibdir. "Def" ism-i fâil ma'nâsına olan masdardır, def edici demektir.

Ya'ni, ey bana Hakk'ın hediyesi olan tabîb-i ilâhî ve zahmeti ve darlığı def edici! Senin vücûdun, "sabır, sürûrun anahtarıdır" kelâmının ma'nâsıdır.

97. Ey hekîm-i ilâhî! Senin mülakatın, her sualin cevabıdır. Müşkil, kıyl u kalsiz senden hall olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

97. Ey ilâhî hekim! Seninle karşılaşmak, her sorunun cevabıdır. Zorluk, sözlü tartışma olmaksızın senden çözülür.

"Likä" karşılaşma; "kıyl ü kāl" söz söylemek demektir.

Yani, ey insân-ı kâmil! Hakk Yolcusu seninle karşılaştığında, her sorusunun cevabını kalbinden almış olur. Ve Hakk Yolcusunun ilim ve mârifetteki zorluğu, söz söylemeye ihtiyaç duymaksızın senden çözülür. Çünkü insân-ı kâmilin alâmetlerinden birisi de, Hakk Yolcusunun zorluklarını söz söylemeksizin onun kalbine ilham ederek çözmektir.

"Likä" mülākāt; "kıyl ü kāl" söz söylemek demektir.

Ya'ni, ey insân-ı kâmil! Sâlik sana mülâkî olmakla, her suâlinin cevabını kalbinden almış olur. Ve salikin ilim ve ma'rifetdeki müşkili, söz söylemeğe muhtâc olmaksızın senden hall olur. Zîrâ insân-ı kâmilin alâmetlerinden birisi de, sâlikin müşkillerini söz söylemeksizin onun kalbine ilkā ederek hall etmektir.

98. Gönlümüzde olan her şeyin tercümanısın; her kimin ayağı çamurda ise, elini tutucusun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

98. Gönlümüzde olan her şeyin tercümanısın; her kimin ayağı çamurda ise, elini tutucusun.

Bizim içimizde ve iç dünyamızda her ne varsa, sen onun tercümanı olup onu açığa çıkarırsın. Her kimin ruhunun ayağı, çamur hükmünde olan bu cismaniyet âleminde saplanıp kalmış ise, onu elinden tutup çıkarırsın ve ruhanî âleme götürürsün.

Bizim içimizde ve bâtınımızda her ne varsa, sen onun tercümânı olup ızhâr edersin. Her kimin ruhunun ayağı çamur mesâbesinde olan bu cismâniyet âleminde saplanıp kalmış ise, onu elinden tutup çıkarırsın ve rûhâniyet âlemine götürürsün.

99. Hoş geldin, ey seçilmiş, ey râzı olunmuş olan! Eğer sen gaib olur isen, helâk gelir, sahra daralır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

99. Hoş geldin, ey seçilmiş, ey kendisinden razı olunmuş olan! Eğer sen kaybolursan, helak gelir, sahra daralır.

"Merhaba" Arapçada, geniş yere geldin demektir ve Türkçedeki "Hoş geldin" ifadesinin karşılığıdır. "Müctebâ" seçilmiş, "murtezâ" kendisinden razı olunmuş demektir. "Kaza" burada ölüm ve helak anlamına gelir. "Feza" sahra anlamındadır.

Yani, hoş geldin, ey Hak katında seçilmiş kullardan olan kâmil insan! Ey Hak kendisinden razı olmuş olan mürşid! Eğer sen kaybolursan, insanlık âlemine helak gelir ve izafî varlık sahrası daralır.

Bu vasıflar "kutb-ı zaman"ın (zamanın kutbu, manevi lideri) vasıfları olduğuna göre, Hakk yolcusunun rüyada gördüğü ilahi hekimin kutbiyyet makamında (manevi liderlik makamında) olduğu anlaşılır. Gelecek beyit de bu anlamı doğrular.

"Merhaba" Arabça'da, geniş yere geldin demek olup, Türkçe'de "Hoş geldin" ta'bîrinin mukābilidir. “Müctebâ" seçilmiş, "murtezâ" kendisinden râzı olunmuş. "Kaza" burada ölüm ve helâk demektir. "Feza” sahrâ ma'nâsınadır.

Ya'ni, hoş geldin, ey Hak indinde seçilmiş kullardan olan kâmil! Ey Hak kendisinden râzı olmuş olan mürşid! Eğer sen gâib olursan, beşeriyet âlemine helâk gelir ve vücûd-i izâfî sahrâsı daralır.

Bu vasıflar "kutb-ı zamân"ın evsâfı olduğuna göre, sâlikin rü'yâda gördüğü hekîm-i ilâhînin kutbiyyet makāmında olduğu anlaşılır. Atîdeki beyit dahi bu ma'nâyı te'yîd eder.

100. Sen kavmin efendisisin; seni istemeyen, eğer vaz geçmezse, muhakkak he- [100] lâk olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

100. Sen kavmin efendisisin; seni istemeyen, eğer vazgeçmezse, muhakkak helâk olur.

"Kavim" topluluk ismi olup, erkek ve kadından oluşan cemaate denir. Çünkü ilâhî feyizler (ilâhî lütuflar) özel ve genel insanlara, "kutb-ı zamân"ın (zamanın kutbu, manevî lideri) şerefli kalbinden dağıtılır.

Yani, ey insân-ı kâmil! Sen insanlık kitlesinin ve toplumunun efendisisin; seni istemeyen, eğer seni istememekten vazgeçmezse, muhakkak manevî helâke uğrar.

"Kavim" ism-i cemi' olup, erkek ve kadından mürekkeb cemâate denir. Zîrâ füyûzât-ı ilâhiyye havâs ve avâma, "kutb-ı zamân"ın kalb-i şerîfinden tevzî' olunur.

Ya'ni, ey insân-ı kâmil! Sen beşeriyet kitlesinin ve cem'iyyetinin efendisisin; seni istemeyen, eğer seni istememekten vazgeçmezse, muhakkak helâk-i ma'nevîye uğrar.

101. Vaktaki o meclis ve kerem sofrası geçti; onun elini tuttu ve hareme götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

101. O meclis ve kerem sofrası sona erdiğinde; onun elini tuttu ve hareme götürdü.

Yani buluşma meclisi ve ikram sofrası nihayet buldu. Hakk Yolcusu, o insân-ı kâmil mürşidin kerem elini tuttu; kendi hastası ve mahremi olan cüz'î aklının mahiyetini ve hallerini arz etti.

Ya'ni mülâkāt meclisi ve ikrâm sofrası nihâyet buldu. Sâlik, o mürşid-i kâmilin kerem elini tuttu; kendi hastası ve mahremi olan akl-ı cüz'îsinin mâhiyyetini ve ahvâlini arz etti.

102. Hastanın ve hastalığın kıssasını okudu; ondan sonra onu hastanın önüne oturttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

102. Hastanın ve hastalığın kıssasını okudu; ondan sonra onu hastanın önüne oturttu.

Yani Hakk Yolcusu, insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), hakikat ilminde cehalet hastalığına yakalanmış olan cüz'î aklının ve cehaletinin derecesini anlattı. Ondan sonra o kâmili bu aklının önüne oturttu ve aklına rehber yaptı.

Ya'ni sâlik insân-ı kâmile, ilm-i hakîkatte cehalet hastalığına uğramış olan akl-ı cüz'îsinin ve cehlinin derecesini takrîr etti. Ondan sonra o kâmili bu aklının önüne oturttu ve aklına rehber yaptı..

103. Yüzünün rengini ve nabzını ve kārûreyi gördü; onun hem alâmetlerini, hem sebeblerini dinledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

103. Yüzünün rengini ve nabzını ve idrar şişesini gördü; onun hem belirtilerini, hem sebeplerini dinledi.

"Nabız" damarın hareketidir, "Kārûre" ise sırça ve şişe demektir; burada hastanın idrarının konulduğu şişe anlamındadır. Arapçadır; Farsçasına "pîşyâr" derler.

"Yüzün rengi"nden kasıt, Hakk Yolcusunun cüz'î aklının (bireysel akıl) mertebesidir. Çünkü ruhun ilerlemesi akıl aracılığıyla olur. Bundan önceki şerh-i şerîfte Hz. Pîr, edepten bahsettiler; ve edep, aklın gereğidir. Bu sebeple Hakk Yolcusunun edebinden aklının mertebesi ve aklının mertebesinden de tasavvuf yolunda ilerlemesi ve yatkınlığı anlaşılır. Çünkü Hak yoluna girmek ve Hakk'a ulaşmak, her mertebedeki aklın işi değildir. Nitekim V. cildin 460, 461, 462 numaralı beyitlerinde şöyle buyrulur:

Akılların mertebelerde, yerden göğe kadar olan bir tefävütünü iyi bil! Bir akıl vardır ki, güneş kursu gibidir; bir akıl vardır ki, Zühre ve şihâb yıldızlanndan daha aşağıdır. Bir akıl vardır ki, sarhoş kandili gibidir; bir akıl vardır ki, ateş kıvılcımı gibidir.

"Nabız"dan kasıt, Hakk Yolcusunun idrakindeki hızlı intikal (anlamaya geçiş) ve hareketliliğin derecesidir. "Kārûre"den kasıt, Hakk Yolcusunun zahirî sözleridir ki, onda hasta olan aklının çıkardığı bozuk anlamlar gizlidir.

Yani, ilâhî hekim, Hakk Yolcusunun cüz'î aklının mertebesini ve idrakinin hareketliliğini ve derecesini, zahirî sözlerine bakarak gördü; ve bu cehalet hastalığından kendisine arız olan belirtileri, sıkıntıları ve sebeplerini o Hakk Yolcusundan dinledi.

"Nabız" damarın hareketi, "Kārûre" sırça ve şişe demek olup, burada içine hastanın idrârı konulan şişe ma'nâsınadır. Arabîdir; Fârisîsine "pîşyâr" derler.

"Yüzün rengi"nden murâd, sâlikin akl-ı cüz'îsinin mertebesidir. Zîrâ rûhun terakkîsi akıl vâsıtasıyla olur. Bundan evvelki şerh-i şerîfde Hz. Pîr, edebden bahis buyurdular; ve edeb, aklın îcâbıdır. Binâenaleyh sâlikin edebinden aklının mertebesi ve aklının mertebesinden dahi sülükde terakkî ve isti'dâdı anlaşılır. Zîrâ Hak yoluna sülük ve Hakk'a vusûl, her mertebedeki aklın kârı değildir. Nitekim V. cildin 460, 461, 462 numaralı beyitlerinde şöyle buyrulur:

Akılların mertebelerde, yerden göğe kadar olan bir tefävütünü iyi bil! Bir akıl vardır ki, güneş kursu gibidir; bir akıl vardır ki, Zühre ve şihâb yıldızlanndan daha aşağıdır. Bir akıl vardır ki, sarhoş kandili gibidir; bir akıl vardır ki, ateş kıvılcımı gibidir.

"Nabız"dan murâd, sâlikin idrâkindeki sür'at-i intikāl ve cevvâliyyetin derecesi. "Kārûre"den murâd, sâlikin zâhirî sözleridir ki, onda hasta olan aklının çıkardığı sakîm ma'nâlar mündemicdir.

Ya'ni, hekîm-i ilâhî akl-ı cüz'îsinin mertebesini ve idrâkinin cevvâliyyetini ve derecesini, zâhirî sözlerine bakıp gördü; ve bu cehil hastalığından kendisine ârız olan alâmetleri, sıkıntıları ve sebeblerini o sâlikden dinledi.

104. Dedi: Her ilaç ki, onlar yapmışlardır, o ma'mûr etmek değildir, harab etmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

104. Dedi: Her ilaç ki, onlar yapmışlardır, o imar etmek değildir, harap etmişlerdir.

İlahi hekim, işi anladıktan sonra dedi ki: O zahiri ilimler doktorları, bundan, bu cehalet hastalığını gidermek için her ne öğretmiş ve kendi bilgileri dairesinde her ne ilaç yapmış iseler, o bu aklı aydınlatmak ve imar etmek olmamıştır; aksine büsbütün harap etmek olmuştur.

Hekîm-i ilâhî, işi anladıktan sonra dedi ki: O ulûm-ı zâhiriyye doktorları, bundan, bu cehil hastalığını gidermek için her ne öğretmiş ve kendi bilgileri dâiresinde her ne ilâç yapmış iseler, o bu aklı tenvîr ve ma'mûr etmek olmamıştır; belki büsbütün harâb etmek olmuştur.

105. İçin hallerinden habersiz idiler; iftira ettikleri şeyden Allah'a sığınırım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

105. İçin hallerinden habersiz idiler; iftira ettikleri şeyden Allah'a sığınırım.

O âlimler ve doktorlar, akılların mertebeleri ve hallerinden ve yatkınlıklarından habersiz olduklarından, onun hastalığını gidermek için yaptıkları ilaçlar, aksine etki etti; çünkü her biri onu bir ilme yatkın sanıp iftira ettiler. Ben onların iftira ettikleri şeyden Allah'a sığınırım.

O âlimler ve doktorlar akılların mertebeleri ahvâlinden ve isti'dâdlarından bî-haber olduklarından, onun hastalığını gidermek için yaptıkları ilaçlar, aksine te'sîr etti; zîrâ her birisi onu bir ilme müstaid zannedip iftirâ ettiler. Ben onların iftirâ ettikleri şeyden Allâh'a sığınırım.

106. Hastalığı gördü ve ona gizli keşf oldu; fakat gizledi, sultana söylemedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

106. Hastalığı gördü ve ona gizli keşif oldu; fakat gizledi, sultana söylemedi.

Yani o insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), cüz'î aklın hastalığını gördü ve onun gizli olan mertebesi ve yatkınlığı ona açığa çıktı; fakat bu keşfi sakladı ve sâlike, yani sâlikin vücudunda sultan olan ruhuna söylemedi.

Ya'ni o insân-ı kâmil, akl-ı cüz'înin hastalığını gördü ve onun gizli olan mertebesi ve isti'dâdı ona münkeşif oldu; fakat bu keşfi sakladı ve sâlike, ya'ni sâlikin vücûdunda sultân olan rûhuna söylemedi.

107. Onun hastalığı safrâdan ve sevdâdan değil idi; her odunun kokusu dumanından zâhir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

107. Onun hastalığı safradan ve sevdadan değildi; her odunun kokusu dumanından ortaya çıkar.

Eski tıbba göre insanın vücudunda dört çeşit sıvı (ahlât) vardır ki, bunlar da kan, balgam, safra ve sevdadır. Bunlardan birisi dengeli derecesinden fazla olursa, hastalık ortaya çıkar. "Safra", bu dört sıvıdan ödde toplanan sıvıdır. "Sevda" yine dört sıvıdan dalakta toplanan bir maddedir. "Safra"nın baskın gelmesinin bazı belirtileri şunlardır: Yüzün rengi ve gözler sararır, ağız acılaşır, dil kurur, başta çıbanlar ortaya çıkar, serin havadan hoşlanır, çok susar. "Sevda"nın baskın gelmesinin bazı belirtileri de şunlardır: Gözde ve bedende kuruluk ve uykusuzluk meydana gelir. Kanın rengi kara ve koyu olur. Mizaçta vesvese ve çok düşünce ve gam ortaya çıkar.

Yeni tıpta "safra" kabul edilmiş ve ilaçları düzenlenmiştir; fakat sevda hakkında bir bilgi yoktur. Çünkü yeni tıbba göre dalak, kırmızı kan hücrelerinin mezarıdır. Acaba dalakta bu ölü kırmızı kan hücreleri fazla toplanırsa, sonucu ne olur? Bu yön, doktorların inceleyeceği bir şeydir.

Burada safradan ve sevdadan kastedilen, baş döndürücü ve asabiyete sebep olan delil ve akla dayalı ilimler olması uygun olur.

Yani, bu cüz'î aklın hastalığı delil ve akla dayalı ilimlerden değildir; bunda başka bir hastalık vardır ki, yanıp tutuşuyor. Çünkü her odunun kokusu yanmakla çabuk ortaya çıkar.

Eski tıbba göre insanın vücûdunda dört nevi' ahlât vardır ki, bunlar da kan, balgam, safrâ ve sevdâdır. Bunlardan birisi i'tidâl derecesinden fazla olursa, hastalık zuhûr eder. "Safrâ'", bu ahlât-ı erbaadan ödde toplanan mâ-yi'dir. "Sevda" yine ahlât-ı erbaadan dalakta toplanan bir maddedir. "Safra" galebesinin ba'zı alâmetleri şunlardır: Yüzün rengi ve gözler sararır, ağız acılanır, dil kurur, başta çıbanlar zuhûr eder, serin havadan hoşlanır, çok susar. "Sevda" galebesinin ba'zı alâmetleri de şunlardır: Gözde ve cisimde kuruluk ve uykusuzluk vâki' olur. Kanın rengi kara ve galîz olur. Tabîatta vesvese ve çok düşünce ve gam zuhûr eder.

Yeni tıbda "safrâ" kabûl edilmiş ve ilaçları tertib olunmuştur; fakat sevdâ hakkında bir ma'lûmât yoktur. Zîrâ yeni tıbba göre dalak, küreyvât-ı hamrânın mezarıdır. Acabâ dalakta bu ölü küreyvât-ı hamrâ fazla toplanırsa, netîcesi ne olur? Bu cihet etıbbânın tedkîk edeceği bir şeydir.

Burada safrâ ve sevdâdan murâd, baş döndürücü ve asabiyete sebeb olan ulûm-i edille ve akliyye olmak münasib olur.

Ya'ni, bu akl-ı cüz'înin hastalığı ulûm-i edille ve akliyyeden değildir; bunda başka bir hastalık vardır ki, yanıp tutuşuyor. Zîrâ her odunun kokusu yanmakla çabuk zâhir olur.

108. Onun ağlamasından veya za'fından bildi ki, o gönlün inlemesidir. Cisim iyidir ve o gönül esîridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

108. Onun ağlamasından veya zayıflığından bildi ki, o gönlün inlemesidir. Cisim iyidir ve o gönül esiridir.

"Zârî" kelimesinde "ya" masdariyettir (eylem adını bildiren ek). "Zâr" ağlama ve hüzünle yanık yanık ağlama, acizlik ve gam demektir. "Nizâr" kelimesinin kısaltılmışı olarak zayıf anlamına da gelir. "Giriftâr" esir demektir ve "Giriftâr-ı dil" gönül esiri anlamına gelir ve âşıktan kinayedir (dolaylı anlatım).

Yani insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), aklın ıstırabından, acizliğinden ve gamından bildi ki, onun inlemesi ve ıstırabı, onun bâtını olan kader sırrının ve hakikatinin gereğindendir. Bünyesi, yani akliyeti ve idraki iyidir; fakat kendi hakikatinin gereğince, nefsin ve enaniyetin esiri ve âşığıdır. Bu sebeple insanın vücudunda şah olan ruha değil, nefse meyleder; ve nefsin bakışı kesret (çokluk) âlemine olduğundan, aklı da o âleme sürükleyip götürür.

"Zârî” de "ya" masdariyyet içindir. "Zâr" ağlama ve hüzün ile yanık yanık ağlama, acz ve gam demektir. "Nizâr" kelimesinin muhaffefi olarak zayıf ma'nâsına da gelir. "Giriftâr" esîr demek olup, "Giriftâr-ı dil" gönül esîri ma'nâsınadır ve âşıktan kinâyedir.

Ya'ni insân-ı kâmil, aklın ıztırabından ve aczinden ve gamından bildi ki, onun inlemesi ve ıztırabı, onun bâtını olan sırr-ı kaderi ve hakîkatı iktizâsındandır. Bünyesi, ya'ni akliyyeti ve idrâki iyidir; ve fakat kendi hakîkati iktizâsınca, nefsin ve enâniyyetin esîri ve âşıkıdır. Onun için insanın vücûdunda şâh olan rûha değil, nefse meyl eder; ve nefsin nazarı ise keserât âlemine olduğundan, aklı da o âleme sürükleyip götürür.

109. Aşıklık, gönül inlemesinden zahirdir. Gönül hastalığı gibi bir hastalık yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

109. Aşıklık, gönül inlemesinden ortaya çıkar. Gönül hastalığı gibi bir hastalık yoktur.

110. Aşığın illeti, illetlerden ayrıdır. Aşk Hakk'ın sırlarının usturlabıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

110. Âşığın hastalığı, diğer hastalıklardan farklıdır. Aşk, Hakk'ın sırlarının usturlabıdır.

"Usturlab" ve "üsturlab" (اسطرلاب), bir dairenin dörtte biri şeklinde bir alettir ki, bununla astronomi bilginleri güneşin yüksekliğini ve alçaklığını anlarlar. Bu kelime Yunancadır; terazi anlamına gelen "ustur" ile, güneş anlamına gelen "lab" kelimelerinden oluşmuştur; güneş terazisi demektir.

Yani, aşk bedende zayıflık ve ıstırap eseri meydana getirdiği için, doktorlar âşığı beden hastası zannedip türlü türlü ilaçlar verirler; fakat hiçbirinin faydası olmaz. Bu sebeple âşığın hastalığı, başka hastalıklara benzemez. Aşk öyle bir şeydir ki, onunla Hakk'ın sırlarının kokusu duyulur. Şu halde usturlab ile güneşin halleri bilindiği gibi, aşk ile de Hakk'ın sırları bilinir. Nasıl ki 10 numaralı beyitte aşka dair bazı açıklamalar geçti.

[110] "Usturlab" ve "üsturlab" (اسطرلاب) bir dairenin dörtte biri şeklinde bir âlettir ki, bununla ehl-i hey'et güneşin yüksekliğini ve alçaklığını anlarlar. Bu kelime Yunânîdir; terâzî ma'nâsına olan "ustur" ile, güneş ma'nâsına olan "lâb"dan mürekkebdir; güneş terâzîsi demek olur.

Ya'ni cisimde za'f ve ıztırâb eseri vücûda getirdiği için, doktorlar âşığı, cisim hastası zannedip türlü türlü ilaçlar verirler; fakat hiçbirinin fâidesi olmaz. Binâenaleyh âşığın illeti, başka illetlere benzemez. Aşk öyle bir şeydir ki, onunla Hakk'ın sırlarının kokusu duyulur. Şu halde usturlâb ile güneşin ahvâli bilindiği gibi, aşk ile de Hakk'ın sırları bilinir. Nitekim 10 numaralı beyitte aşka dâir ba'zı îzâhât geçti.

111. Aşıklık gerek bu taraftan ve gerek o taraftan olsun, akıbet bizim için o tarafa rehberdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

111. Aşıklık ister bu taraftan, ister o taraftan olsun, sonunda bizim için o tarafa rehberdir.

"Ser" baş anlamına geldiği gibi, başka anlamları da vardır. Burada baş ve taraf anlamları uygundur. Aşk, tek bir hakikatten ibaret olup kâinatı kuşatır. Cüzlere ayrılmaz ve kısımlara bölünemez. Fakat bu tek hakikat, farklı mertebelere göre, farklı tavırlarda ortaya çıkar. Ruhlarda ortaya çıkışı başka, cansızlarda, bitkilerde ve hayvanlarda ortaya çıkışı başka, insanda ortaya çıkışı ise bambaşkadır. İnsan latif ve kesifi (maddi ve manevi yönleri), suret ve manayı ve bütün mertebeleri kapsadığı için, onda aşkın bütün halleri tecelli eder. Fakat aşkın kemali, suretsiz olan Mutlak Zât hakkındaki aşktır; ve bu aşk, sıfat ve isimlerden Zât'a geçişle meydana gelir ve asla sükûnet bulmaz. Bu aşkın altındaki, Mutlak Zât'ın isimlerinin ve sıfatlarının tecellileri olan, âlemin güzel suretlerine ilişkin olan aşktır. Bu ilişki de iki sebeple ortaya çıkar; birisi güzel huy, diğeri güzel surettir. Güzel huya olan aşk, huy sahibinin yok oluşuna kadar devam eder. Güzel surete olan iffetli aşk ise, çokça sohbetle söner. Bu zikredilen aşk halleri, ancak insana özgüdür, hayvanlarda bulunmaz. Nefsanî şehvet sebebiyle bir surete olan çekim ve aşk ise, hayvani aşktır; ve bu aşk, insan ile hayvan arasında ortaktır. Mevlânâ Celâleddîn (k.s.) buyurur: Rubâî:

"Eğer aşk Adem neslinin kemâli olmasa idi, aşkın ünü ve şöhreti cihânda eksik olurdu. Ve eğer aşk nefsin şehvetinden ibaret olsa idi; eşek ve öküz, âşıklar defterinin başında olurdu."

Suretten münezzeh olan âleme âşık olmak hakkında Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin onyedinci faslında şöyle buyururlar: "Birtakım kimselerin niteliksiz ve keyfiyyetsiz olan ve mahal ve mekânı bulunmayan âlem-i bîçûn (nasıl olduğu bilinemeyen âlem) ile, evliyâ-yı âşıkān (âşık veliler) nasıl aşk-bâzlık ederler ve ondan nasıl yardım ve kuvvet alırlar ve etkilenirler? demelerine şaşarım. Sonuçta kendileri de gece ve gündüz bu hal içindedir. Bunu söyleyen kimse, bir şahsa muhabbet eder ve ondan yardım alır. Sonuçta bu yardımı onun lütuf ve ihsanından ve ilim ve zikrinden ve onun sevinç ve gamından alır. Halbuki bunların hepsi âlemde mekânsızdır; ve o şahıs, an be an bu manalardan yardım alır ve etkilenir de, kendisine şaşkınlık gelmez. Böyle iken, mekânsız âleme nasıl âşık oluyorlar ve ondan nasıl yardım istiyorlar ve onunla nasıl aşk-bâzlık ediyorlar?" diye şaşarlar, ilh...

Şimdi, bu şerefli beyitte aşkın insana özgü olan hallerine işaret buyrulmuş ve nefsanî şehvet ile olan hayvani aşk dışarıda bırakılmıştır. Çünkü aşkın bu türü, insanı yüce âleme değil, aşağı âleme çeker ve hayvani şehvetten arınmış olarak insanda ortaya çıkan güzelliğe olan aşkın, sonunda Hakk aşkına dönüştüğünün evliya menkıbelerinde çokça örnekleri vardır. Bu manayı Hz. Pîr Dîvân-ı Kebîrlerinde şu beyitler ile beyan buyururlar:

"Gazi, onda eğitim ile üstat olsun da, harpte kılıç kullanabilsin diye başlangıçta kendi oğlunun eline tahta kılıç verir. Bir aşk ki, insana olur, tahta kılıç o olur. Aşk imtihanı sonuna geldiği vakit, o Rahman aşkı ile olur. Nitekim Züleyha'nın aşkı senelerce başlangıçta Yusuf üzerine geldi; onun aşkı, Hakk aşkı oldu; Yusuf'a arkasını çevirdi."

Bu giriş anlaşıldıktan sonra, şerefli beytin özeti şöyle olur: "Aşk ister mecazi tarafından olsun, ister nasıl olduğu bilinemeyen âlem tarafından olsun; yani Hakk'ın sıfat ve isimleri tarafından olsun, sonunda bizim için Rab'bin Zât'ına rehberdir."

"Ser" baş ma'nâsına geldiği gibi, diğer ma'nâları da vardır. Burada baş ve taraf ma'nâları münasibdir. Aşk, hakîkat-i vâhideden ibaret olup kâinâtı muhîtdir. Cüz'lere tefrîk ve aksâma taksîm olunamaz. Fakat bu bir hakîkat, muhtelif mertebelere göre, muhtelif tavırlarda zahir olur. Ervâhda zuhûru başka, cemâdda ve nebâtta ve hayvanda zuhûru başka ve insanda zuhûru ise bambaşkadır. İnsan latîf ve kesîfi ve sûret ve ma'nâyı ve bilcümle merâtibi câmi' olduğu için, onda etvâr-ı aşkın kâffesi mütecellîdir. Fakat aşkın kemâli, bî-sûret olan Zât-ı mutlaka hakkındaki aşktır; ve bu aşk, sıfat ve esmâdan Zât'a intikālen vâki' olup, aslâ sükûn bulmaz. Bu aşkın mâdûnu Zât-ı mutlakının mezâhir-i esmâsı ve sıfatı olan, suver-i cemîle-i âleme taalluku vâki' olan aşktır. Bu taalluk dahi iki sebeble zuhûr eder; birisi hüsn-i sîret, diğeri hüsn-i sûretdir. Güzel sîrete olan aşk, sîret sahibinin fenâsına kadar devâm eder. Güzel sûrete olan afifâne aşk ise, kesret-i musâhabe ile muntafi olur. Bu zikr olunan etvâr-ı aşk, ancak insana mahsûstur, hayvanlarda bu- lunmaz. Şehvet-i nefsâniyye sebebiyle bir sûrete vâki' olan incizâb ve aşk ise, aşk-ı hayvânîdir; ve bu aşk, insan ile hayvan arasında müşterektir. Mevlânâ Celâleddîn (k.s.) buyurur: Rubâî:

"Eğer aşk Adem neslinin kemâli olmasa idi, aşkın sıyt ve şöhreti cihânda noksan olurdu. Ve eğer aşk nefsin şehvetinden ibaret olsa idi; eşek ve öküz, âşıklar defterinin başında olurdu."

Sûretten münezzeh olan âleme âşık olmak hakkında Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh lerinin onyedinci faslında şöyle buyururlar: "Birtakım kimselerin niteliksiz ve keyfiyyetsiz olan ve mahal ve mekânı bulunmayan âlem-i bîçûn ile, evliyâ-yı âşıkān nasıl aşk-bâzlık ederler ve ondan nasıl meded ve kuvvet alırlar ve müteessir olurlar? demelerine taaccüb ederim. Nihâyet kendileri de gece ve gündüz bu hâl içindedir. Bunu söyleyen kimse, bir şahsa muhabbet eder ve ondan meded alır. Nihâyet bu mededi onun lutuf ve ihsânından ve ilim ve zikrinden ve onun şâdî ve gamından alır. Halbuki bunların cümlesi âlemde lâ-mekândır; ve o şahıs, dembedem bu ma'nâlardan meded alır ve müteessir olur da, kendisine taaccüb gelmez. Böyle iken, âlem-i lâ-mekâna nasıl âşık oluyorlar ve ondan nasıl istimdâd ediyorlar ve onunla nasıl aşk-bâzlık ediyorlar?" diye taaccüb ederler, ilh...

İmdi, bu beyt-i şerîfte aşkın insana mahsûs olan tavırlarına işâret buyrulmuş ve şehvet-i nefsâniyye ile olan aşk-ı hayvânî hâriç bırakılmıştır. Zîrâ aşkın bu nev'i, insanı âlem-i ulvîye değil, âlem-i süflîye çeker ve şehvet-i hayvâniyyeden mücerred olarak insanda zâhir olan güzelliğe olan aşkın, sonunda aşk-ı Hakk'a tebeddül ettiğinin evliyâ menâkıbında nümûneleri çoktur. Bu ma'nâyı Hz. Pîr Dîvân-ı Kebîrlerinde şu beyitler ile beyân buyururlar:

"Gāzî, onda ta'lîm ile üstâd olsun da, harbte kılıç kullanabilsin diye ibtidâ kendi oğlanının eline tahta kılıç verir. Bir aşk ki, insana olur, tahta kılıç o olur. Aşk ibtilâsı sonuna geldiği vakit, o aşk-ı Rahmân ile olur. Nitekim Züleyha'nın aşkı senelerce ibtidâ Yûsuf üzerine geldi; onun aşkı, aşk-ı Hak oldu; Yûsufa arkasını çevirdi."

Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra, beyt-i şerîfin hülâsası şöyle olur: "Aşk ister mecâzî tarafından olsun, ister âlem-i bî-çûn tarafından olsun; ya'ni sıfât ve esmâ-yı Hak tarafından olsun, âkıbet bizim için Rabb'in Zât'ına rehberdir."

112. Aşkın şerh ve beyânı için her ne söylesem, vaktaki aşka gelirim, ondan utanırım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

112. Aşkın açıklanması ve anlatılması için her ne söylesem, aşka geldiğimde, ondan utanırım.

Yani bir zevk ve vicdanî bir hâl olan aşkın özünü kendi nefsimde gördüğüm zaman, bu vicdanî zevkten önce, aşkın tanımına dair söylediğim sözlerden utanırım; çünkü bu söylediğim sözler ile aşk zevkini anlatamamış olduğumu anlarım. Nitekim Hazret bir beyitlerinde şöyle buyururlar: Beyit: "Birisi, âşıklık nedir? diye sordu. Benim gibi ol ki, bilesin dedim."

Ya'ni bir zevk ve bir hâl-i vicdânî olan aşkın zâtını kendi nefsimde gördüğüm vakit, bu zevk-i vicdânîden evvel, aşkın ta'rîfine dâir söylediğim sözlerden utanırım; çünkü bu söylediğim sözler ile zevk-i aşkı anlatamamış olduğumu anlarım. Nitekim Hazret bir beyitlerinde şöyle buyururlar: Beyit: "Birisi, âşıklık nedir? diye sordu. Benim gibi ol ki, bilesin dedim."

113. Vâkıa dilin tefsîri aşikâr kılıcıdır; fakat dilsiz olan aşk daha açıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

113. Gerçekte dil, tefsiri açıkça ortaya koyandır; fakat dilsiz olan aşk daha açıktır.

"Tefsir", gizli olan şeyi ortaya çıkarmak ve kelimenin anlamını açıklamak demektir. Yani dil ile aşkın hâllerini açıklamakla, gerçi aşkın vasıfları ve hâlleri ortaya çıkar; fakat dili olup söz söylemeyen aşkın zâtı ve kendisi daha açıktır; ve kendi zâtını kendisi gösterir.

"Tefsîr" gizli olan şeyi, meydana çıkarmak ve kelimenin ma'nâsını beyân etmek demektir. Ya'ni dil ile aşkın ahvâlini beyân etmekle, gerçi evsâf ve ahvâl-i aşk meydana çıkar; fakat dili olup söz söylemeyen aşkın zâtı ve kendisi daha açıktır; ve kendi zâtını kendisi gösterir.

114. Vaktaki kalem yazmakta acele etti; aşka gelince kalem kendi kendine çatladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

114. Kalem yazmakta acele ettiğinde, aşka gelince kendi kendine çatladı.

Yani, aşkın halleri söz ile anlatılamadığı gibi, kalem ile de yazılamadı; kalem yazmaktan âciz kaldı.

Ya'ni, ahvâl-i aşk söz ile anlatılamadığı gibi, kalem ile de yazılamadı; kalem yazmaktan âciz kaldı.

115. Akıl onun şerhinde eşek gibi çamurda yattı. Aşkın ve âşıklığın şerhini, yine aşk söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

115. Akıl, onun açıklamasında eşek gibi çamura battı. Aşkın ve âşıklığın açıklamasını, yine aşk söyledi.

"Har der-gil behuft" yani "eşek çamura battı" ifadesi, aciz kalmaktan kinayedir. Yani, söylemek ve yazmak aklın etkisi altındadır. Halbuki akıl, aşkın açıklanmasında ve beyan edilmesinde acizdir. Bu sebeple, vicdanî bir zevkten ibaret olan aşkın ne olduğu, âşık olunmadıkça anlaşılamaz. Aşkı ve âşıklığı ancak yine aşkın kendisi anlatabilir.

"Har der-gil behuft" Ya'ni, "eşek çamurda yattı" ta'bîrî, âciz kalmaktan kinâyedir. Ya'ni, söylemek ve yazmak aklın te'sîri altındadır. Halbuki akıl, aşkın şerh ve beyânında âcizdir. Binâenaleyh bir zevk-i vicdânîden ibaret olan aşkın ne olduğu, âşık olmadıkça anlaşılamaz. Aşkı ve âşıklığı ancak yine aşkın kendisi anlatabilir.

116. Güneşin delili güneş geldi; eğer sana delîl lâzım ise, ondan yüz çevirme.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

116. Güneşin delili güneş geldi; eğer sana delil lazım ise, ondan yüz çevirme.

Örneğin, karanlık bir mağarada yapay ışık içinde büyümüş ve yaşamış bir adama, güneşin varlığı ve nitelikleri hakkında ne kadar delil getirilip anlatılmaya çalışılsa, layıkıyla anlatmak mümkün olmaz. Ona güneşi göstermek lazımdır. Çünkü güneşin zâtı, zâtına delildir. Eğer delil lazım ise, güneşin zâtından yüz çevirme. Aşk da böyledir; aşkın delili, yine kendisidir. Ve aynı şekilde Mutlak Zât da böyledir. Mutlak Zât'ın delili yine kendi zâtıdır.

Meselâ, karanlık bir mağarada sun'î ziyâ içinde büyümüş ve yaşamış bir adama, güneşin vücûdu ve evsâfı hakkında ne kadar delîl getirilip anlatılmağa çalışılsa, lâyıkıyla anlatmak kābil olmaz. Ona güneşi göstermek lâzımdır. Zîrâ güneşin zâtı, zâtına delîldir. Eğer delîl lâzım ise, güneşin zâtından yüz çevirme. Aşk dahi böyledir; aşkın delîli, yine kendisidir. Ve kezâ Zât-ı mutlak dahi böyledir. Zât-ı mutlakın delîli yine kendi zâtıdır.

117. Eğer gölge ondan bir nişan verirse, güneş her an bir can nûru verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

117. Eğer gölge ondan bir nişan verirse, güneş her an bir can nûru verir.

Yani, eğer gölge güneşin varlığından bir nişan verir ve güneşin varlığına delil olursa da, bu delil, delil olunanın (güneşin) özelliğinden uzaktır. Çünkü delil olan gölgenin delil olunduğu güneş, her an bir hayat nuru ve hayat feyzi verir. Bunun gibi, gölge konumunda olan cismani suretlerden kaynaklanan mecazi aşk da, gerçi aşkın varlığından nişan verirse de, güneş konumunda olan Hak Zât'ına olan aşk gibi değildir; çünkü bu aşk ruha nur verir.

Ya'ni, eğer gölge güneşin vücûdundan bir nişân verir ve güneşin vücûduna delîl olur ise de, bu delîl, medlûlün hâssıyyetinden uzaktır. Zîrâ delîl olan gölgenin medlûlü olan güneş, her an bir hayât nûru ve hayât feyzi verir. Bunun gibi, gölge mesâbesinde olan cismânî sûretlerden münbais olan aşk-ı mecâzî de, gerçi aşkın vücûdundan nişân verir ise de, güneş mesâbesinde olan Zât-ı Hakk'a olan aşk gibi değildir; zîrâ bu aşk rûha nûr verir.

118. Gölge sana gece masalı gibi uyku getirir; vaktāki güneş zahir olur, ay yarılır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

118. Gölge sana gece masalı gibi uyku getirir; güneş ortaya çıktığında ay yarılır.

"Semer" vakit geçirmek için gece anlatılan masallar ve hikâyeler demektir. Yani, gölge hükmünde olan bedensel suretlerin aşkı, sana gaflet uykusu getirir; fakat bu mecazî aşk bağımlılığı son dereceye gelip, hakikî aşka dönüşerek, bu hakikî aşk güneşi ortaya çıktığında, aya benzeyen o bedensel suretler yarılır ve gözden kaybolur. Çünkü ay güneşten ışık aldığı gibi, bu bedensel suretler de, Hakk'ın Zât'ının aşkı güneşinden ışık alır; ve insan ruhu da bu hakikî aşktan nur alır.

"Semer" vakit geçirmek için gece söylenen masallar ve hikâyeler demektir. Ya'ni, gölge mesâbesinde olan cismânî sûretlerin aşkı, sana gaflet uykusu getirir; fakat bu aşk-ı mecâzî ibtilâsı son dereceye gelip, aşk-ı hakîkîye inkılâb ederek, bu aşk-ı hakîkî güneşi zâhir olunca, aya müşâbih olan o cismânî sûretler münşakk olur ve nazardan kalkar. Zîrâ ay güneşten ziyâ aldığı gibi, bu cismânî sûretler dahi, Zât-ı Hakk'ın aşkı güneşinden ziyâlanır; ve rûh-i insânî dahi bu aşk-ı hakîkîden nûr alır.

119. Muhakkak cihanda güneş gibi bir garib yoktur. Cân güneşi bâkîdir, onun dünkü günü yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

119. Gerçekten de dünyada güneş gibi garip bir şey yoktur. Can güneşi kalıcıdır, onun dünkü günü yoktur.

Bu yoğunluk âlemi olan dünyada, can güneşi gibi garip bir şey yoktur; unsurlar içinde hapsolmuştur. Bu yoğunluk ve unsurlar âlemi ile maddî güneş fanidir; zamana, akşama ve sabaha bağlıdır. Fakat ruh güneşinin dünkü günü, yarını ve zamanı yoktur, o kalıcıdır.

Birinci mısrada "garip olan güneş"ten kastedilenin, maddî güneş olması da muhtemeldir; ve güneşin garipliği, onun varlığının tek ve eşsiz olmasıyladır. Nasıl ki aşağıdaki beyitte açıklanır.

Bu kesâfet âlemi olan dünyâda, can güneşi gibi bir garîb yoktur; unsuriyyât içinde mahbûs kalmıştır. Bu kesâfet ve unsuriyyât âlemi ve sûrî güneş fânîdir; zamâna, akşama ve sabaha tâbi'dir. Fakat rûh güneşinin dünkü günü ve yarını ve zamânı yoktur, o bâkîdir.

Birinci mısra'da "garîb olan güneş'ten murâd, sûrî güneş olmak dahi muhtemeldir; ve güneşin garîbliği, onun vücudunun ferd ve tek olmasıyladır. Nitekim aşağıdaki beyitte îzâh buyrulur.

120. Gerçi güneş hariçte tektir; onun mislini tasvir etmek dahi mümkindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

120. Gerçi güneş dışarıda tektir; onun benzerini tasvir etmek dahi mümkündür.

Duyularla görülen maddî güneş, bizim sistemimiz içinde gerçi tek ve ferddir. Hatta onun benzerini levhalar üzerinde tasvir etmek ve resmini yapmak dahi mümkündür.

His gözüyle görülen sûrî güneş, bizim manzûmemiz içinde gerçi ferddir ve tektir. Hatta onun mislini levhalar üzerinde tasvîr etmek ve resmini yapmak dahi mümkindir.

121. Esîrden hariç olan cân güneşinin, zihinde ve hâriçde nazîrî yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

121. Esîrden dışarıda olan can güneşinin, zihinde ve dışarıda benzeri yoktur.

"Esîr", ölçülmesi ve daraltılması mümkün olmayan ve sonsuz olan uzayı dolduran ince bir sıvıdır ki, tabiat bilimcileri, cüz'î akıllarıyla yaptıkları araştırmalarda, ancak bu esîr teorisine kadar çıkabilirler. Nitekim bunlardan Ernst Haeckel bir konferansında şöyle diyor: "En başta sonsuz olan uzay içinde elastikî, daima değişen ve sayılması mümkün olmayan gizli, yani görünmez parçacıklardan oluşan, homojen ve kendi içinde maddenin atomları serpilmiş olan esîrden başka hiçbir şey mevcut değildi. Hatta belki bu atomlar da, yine esîrin yoğunlaşmış titreşen parçacıklarından ibaret bulunuyorlardı. Bir zaman oldu ki, bu ilkel atomlar belirli miktarda bir araya toplandılar ve bizim madde dediğimiz tabiatın hamurunu oluşturdular.

Kant'ın ve Laplace'ın "parlak bulutsu" teorisi gereğince dönmeye başlayan kürelerin hepsi bu ilkel ve titreşen buluttan, bu zikrettiğimiz hamurdan ayrılmıştır. Bizim güneşimiz işte bu milyonlarca küreden biridir ki, merkezden dışarıya doğru iten bir kuvvetin etkisi altında, kendisinden kopan gezegenleriyle birlikte güneş sistemini teşkil eder vb..." Bu tabiat bilimcilerine burada sorulacak şeyler vardır: Bu esîr cevherini sonsuz uzaya dolduran kimdir? Ve aynı şekilde kendi içinde maddenin atomlarını serpen kimdir? Bu cevherin parçacıklarını titreşime ve harekete getiren kimdir? Zira fizik kanununa göre bir cevherin harekete gelmesi için elbette bir sebep ve bir hareket ettirici lazımdır; bu kimdir? Esîrin titreşen parçacıkları sonsuz uzayın içinde tamamen yoğunlaşmıyor da, niçin uzayın şurasında, burasında düzenli sistemler oluşturacak şekilde yoğunlaşıyor ve gelişim tam bir düzen altında bir silsile takip ediyor? Bu akılsız ilkel atomlar nasıl belirli miktarda ve düzenli bir şekilde bir araya toplandılar? İşte tabiat bilimcileri bu sorulara cevap veremezler de, derler ki: Bu soruların cevapları bizi ilgilendirmez. Gariptir ki, kendilerinde mevcut olan idrak, tabiat âlemlerindeki meçhulleri bulmaya ve anlamaya ilgi göstermiş iken, onun üstündeki bu zikrettiğimiz meçhullere, yine aynı idraklerinin kendilerini ilgilendirmemesinin hiç anlamı yoktur. İşte bu şerefli beyitte Hz. Mevlânâ, esîrin üstünde ve onu hareket ettiren "küllî ruh"a işaret buyururlar. Yani esîrden dışarıda ve onun üstünde olan can güneşinin, cüz'î akıl ile bilinmesi ve tasavvur edilmesi mümkün değildir. Çünkü gerek zihinde ve hayal âleminde ve gerek yoğunluk ve maddiyat âleminde o "küllî ruh"un benzeri yoktur.

"Esîr" ölçülmesi ve daraltılması mümkin olmayan ve nihâyetsiz olan fezâyı dolduran rakîk bir seyyâledir ki, tabîat âlimleri, akl-i cüz'îleriyle yaptıkları tedkîkātda, ancak bu esîr nazariyyesine kadar çıkabilirler. Nitekim bunlardan Ernst Haeckel bir konferansında şöyle diyor: "En evvei nihayetsiz olan fezâ içinde elastikî, dâimâ mütehavvil ve sayılması kābil olmayan gizli, ya'ni görünmez cüz'lerden müteşekkil, mütecânis ve kendi arasında maddenin atomları serpili olan esîrden başka hiçbir şey mevcûd değil idi. Hattâ belki bu atomlar da, yine esîrin tekâsüf etmiş mühtezz cüz'lerinden ibâret bulunuyorlar idi. Bir zaman oldu ki, bu ibtidâî atomlar muayyen mikdârda bir araya toplandılar ve bizim madde dediğimiz tabîatın ma'cûnunu teşkîl ettiler.

Kant'ın ve Laplace'ın "sehâb-ı muzî" nazariyyesi mûcibince dönmeye başlayan kürelerin hepsi bu ibtidâî ve mühtezz buluttan, bu zikr ettiğimiz ma'cûn ayrılmıştır. Bizim güneşimiz işte bu milyonlarca kürelerden biridir ki, merkezden hârice doğru atan bir kuvvetin te'sîri altında, kendisinden kopan seyyâreleriyle birlikte güneş manzûmesini teşkil eder ilh..." Bu tabîat âlimlerine burada sorulacak şeyler vardır: Bu esîr cevherini ni- hâyetsiz fezâya dolduran kimdir? Ve kezâ kendi arasında maddenin atomla- rını serpen kimdir? Bu cevherin cüz'lerini ihtizâza ve harekete getiren kim- dir? Zîrâ hikmet-i tabîiyye kānûnunca bir cevherin harekete gelmesi için el- bette bir sebeb ve bir muharrik lâzımdır; bu kimdir? Esîrin ihtizâz eden cüz'le- ri bî-nihâye fezânın içinde kâmilen tekâsüf etmiyor da, niçin fezânın şurasın- da, burasında muntazam manzûmeler teşkil edecek sûrette tekâsüf ediyor ve tekâmül bir intizâm-ı tâm altında bir silsile ta'kîb ediyor. Bu akılsız ibtidâî atomlar nasıl muayyen mikdârda ve muntazam sûrette bir araya toplandılar? İşte tabîat âlimleri bu suallere cevab veremezler de, derler ki: Bu suallerin ce- vâbları bizi alâkadar etmez. Garîbdir ki, kendilerinde mevcûd olan idrâk, ta- bîat âlemlerindeki mechûlleri bulmağa ve anlamağa alâka göstermiş iken, onun fevkındeki bu zikr ettiğimiz mechûllere, yine aynı idrâklerinin kendile- rini alâkadar etmemesinin hiç ma'nâsı yoktur. İşte bu beyt-i şerîfde Hz. Mevlânâ, esîrin fevkı ve muharriki olan "rûh-i küllî"ye işaret buyururlar. Ya'ni esîrden hâric ve onun fevkı olan cân güne- şinin, akl-ı cüz'î ile bilinmesi ve tasavvuru kābil değildir. Çünkü gerek zihin- de ve hayâl âleminde ve gerek kesâfet ve maddiyyât âleminde o "rûh-i kül- lî"nin nazîrî yoktur.

122. Onun zâtının tasavvura sığması nerededir? Ta ki tasavvurda O'nun mis- li zâhir olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

122. Onun zâtının tasavvura sığması nerededir? Ta ki tasavvurda O'nun benzeri ortaya çıksın.

Yani, ayet-i kerimede قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّی (İsrâ, 17/85) yani “Ey Resûl'üm de ki, ruh Rabb'imin emrindendir” buyrulmasına göre “küllî ruh” bir ilahi emir ve oluşudur. Bu sebeple yaratılış ve yoğunluk âleminden olmadığı için, zihinde ve hayalde sığacağı bir yer yoktur. Zihinsel ve hayali bir şekli olmayınca da, onun benzerini tasavvur etmek mümkün değildir. "Günc" sığma ve yerleşme demektir.

Ya'ni, âyet-i kerîmede قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّی (İsrâ, 17/85) Ya'ni “Ey Resûl'üm de ki, rûh Rabb'imin emrindendir” buyrulmasına nazaran “rûh-i küllî” bir emr ve şe'n-i ilâhîdir. Binâenaleyh âlem-i halk ve kesâfetten olmadığı için, zihinde ve hayâlde sığacağı bir yer yoktur. Zihnî ve hayâlî bir sûreti olma- yınca da, onun mislini tasavvur etmek kābil değildir. "Günc" güncâyiş ve sığış demektir.

123. Vaktaki Şemseddin'in rûyunun sözü erişti, dördüncü göğün güneşi başını içeriye çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

123. Şemseddin'in hakikatinin sözü ulaştığında, dördüncü göğün güneşi başını içeriye çekti.

"Rûy" zât ve hakikat anlamındadır. Yani, biz can güneşinden bahsettiğimiz için, söz "şems" karinesiyle (işaretiyle) Şemseddin Tebrîzî hazretlerinin zâtına ve hakikatine ulaştığında, arzımızdan itibaren dördüncü felekte "Utarid, Zühre ve Mirrîh ve Güneş" mihveri etrafında dönen maddî güneş, başını içeriye çekti, yani battı ve utandı. Çünkü maddî güneş cisimlerin hayvanî ruhlarına hayat ve feyiz verir. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin güneş gibi olan zâtı ve hakikati ise insanî ruha feyiz verir. Sipehsâlâr Menâkıbı'nda belirtildiği üzere, Şems-i Tebrîzî hazretleri, Hz. Mevlânâ'nın mürşidi değil, sohbet arkadaşlarındandır. Nasıl ki Hz. Pîr açıkça buyururlar: "Hz. Şems benim hem pîrim ve hem müridimdir; ve hem derdim ve hem ilâcımdır; bu sözü açık söyledim ki, benim güneşim ve efendimdir." Bu sebeple Hz. Pîr, Şems-i Tebrîzî hazretlerinin sohbetinden istifade buyurdukları gibi, Şems-i Tebrîzî hazretleri de, Hz. Mevlânâ'nın sohbetinden faydalanmıştır.

"Rûy" zât ve hakikat ma'nâsınadır. Ya'ni, biz cân güneşinden bahs etti- ğimiz için, vaktāki söz "şems" karînesiyle, Şemseddîn Tebrîzî hazretlerinin zâtına ve hakîkatine erişti, arzımızdan i'tibâren dördüncü felekte "Utarid, Zühre ve Mirrîh ve Güneş" mihveri etrafında dönen sûrî güneş, başını içeriye çekti, ya'ni gurûb etti ve utandı. Zîrâ sûrî güneş cisimlerin rûh-i hayvânîlerine hayat ve feyz verir. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin güneş gibi olan zâtı ve hakîkatı ise rûh-i insânîye feyiz verir. Sipehsâlâr Menâkıbı'nda beyân olunduğu üzere, Şems-i Tebrîzî hazretleri, Hz. Mevlânâ'nın mürşidi değil, sohbet ashâbındandır. Nitekim Hz. Pîr sarahaten buyururlar: "Hz. Şems benim hem pîrim ve hem müridimdir; ve hem derdim ve hem ilâcımdır; bu sözü açık söyledim ki, benim şemsim ve efendimdir." Binâenaleyh Hz. Pîr, Şems-i Tebrîzî hazretlerinin sohbetinden istifade buyurdukları gibi, Şems-i Tebrîzî hazretleri dahi, Hz. Mevlânâ'nın sohbetinden müstefid olmuştur.

124. Mâdemki onun adı geldi, onun ni'metlerinden bir remzi şerh etmek îcâb etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

124. Mademki onun adı geldi, onun nimetlerinden bir işareti açıklamak gerekti.

125. Bu dem cân eteğimi çekti; Yûsuf'un gömleğinin kokusunu bulmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

125. Bu an can eteğimi çekti; Yusuf'un gömleğinin kokusunu bulmuştur.

"Nefes" kelimesi "dem" ve "an" anlamındadır. "Can"dan kasıt, bu Mesnevî-i Şerîf'in yüce adına ithaf edilen Hüsâmeddîn Çelebi hazretleridir. "Yusuf"tan kasıt Şems-i Tebrîzî hazretleridir. "Gömlek"ten kasıt ise onların şerefli hâlleri ve yaşayışlarıdır. Yani Hüsâmeddîn hazretleri, Hz. Şems'in sözünü işittiği anda, "biraz burada dur" diye eteğimi çekti. Çünkü Yakup (a.s.), Yusuf (a.s.)'ın gömleğinin kokusunu duyduğu gibi, o da Hz. Şems'in yaşayışını ve hâllerini hatırladı.

"Nefes" dem ve ân ma'nâsınadır. "Cân"dan murâd, bu Mesnevî-i Şerîf nâm-ı âlîsine ithaf olunan Hüsâmeddîn Çelebi hazretleridir. "Yûsuf"dan murâd Şems-i Tebrîzî hazretleridir. "Gömlek"ten murâd, onların sîret ve ahvâl-i şerîfeleridir. Ya'ni Cenâb-ı Hüsâmeddîn, Hz. Şems'in sözünü işittiği anda, biraz burada dur diye eteğimi çekti. Zîrâ Ya'kūb (a.s.), Yûsuf (a.s.)ın gömleğinin kokusunu duyduğu gibi, o da Hz. Şems'in sîretini ve ahvâlini tahattur etti.

126. Dedi ki: Senelerce olan sohbet hakkı için, o güzel hallerden bir hâlî açık söyle.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

126. Dedi ki: Senelerce süren sohbet hakkı için, o güzel hallerden bir hâli açıkça söyle.

127. Tâ ki, yer ve gök gülsün, akıl ve rûh ve göz yüzlerce kadar olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

127. Tâ ki, yer ve gök gülsün, akıl ve ruh ve göz yüzlerce kadar olsun.

Yer ve gök, yani görünen ve görünmeyen yönüm gülsün ve sevinsin; ve görünen ile görünmeyeni birbirine bağlayan akıl ve ruh ve göz, yani görüş ilerleyip yüz kat daha fazla olsun.

Yer ve gök, ya'ni zâhirim ve bâtınım gülücü ve mesrûr olsun; ve zâhir ile bâtını birbirlerine bağlayan akıl ve rûh ve göz, ya'ni görüş terakkî edip yüz misli ziyâde olsun.

128. Bana teklif etme; zîrâ ben fenâdayım; benim anlayışlarım dondu, binaenaleyh ben medhi sayamam.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

128. Bana teklif etme; çünkü ben fenâdayım; benim anlayışlarım dondu, bu sebeple ben övgüyü sayamam.

Tasavvuf terimlerinde "fenâ" kulun mülk (maddî âlem) ve melekût (gayb âlemi) âlemini hissetmemesidir ki, bu hâl de, Yüce Allah'ın azametinde ve Hakk'ın müşahedesinde (Allah'ı görme hâli) kaybolmaktır.

Yani, bana Hz. Şems'in hallerinden ve sözlerinden bahsetmeyi teklif etme; çünkü muhakkak ben Hakk'ın zâtında fânîyim ve yok olmuşum. Benim idraklerim ve anlayışlarım dondu; bu sebeple Hz. Şems'in övgüsünü sayıp dökmeye gücüm yetmez.

Istılâhât-ı sûfiyyede "fena" abdin mülk ve melekût âlemini ihsâs etmemesidir ki, bu hâl dahi, azamet-i Bârî'de ve Hakk'ın müşâhedesinde müstağrak olmaktır.

Ya'ni, bana Hz. Şems'in ahvâlinden ve sözlerinden bahs etmeyi teklîf etme; zîrâ muhakkak ben Hakk'ın zâtında fânîyim ve yok olmuşum. Benim fehimlerim ve anlayışlarım dondu; binâenaleyh Hz. Şems'in medhini sayıp dökmeğe kadir değilim.

129. Her bir şey ki, onu ayıktan başkası söyledi, tekellüf etse, yahut tasallüf etse lâyık olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

129. Her bir şey ki, onu ayıktan başkası söyledi, zorlama yapsa yahut övünse uygun olmaz.

"Tekellüf", âdetten ve gereğinden fazla çalışarak bir şey yapmak; "tasallüf", övünmek ve kibirden dolayı kendi zarafetini, olgunluğunu ve zekâsını, hakikat mertebesinden daha fazla övmek ve iddia etmek demektir.

Yani, ayık olmayan kimse, söylediği şeyi fazla gayretle söylemeye çalışsa, veyahut halk tarafından övülmek için, kendi zekâsını ve zarafetini, haddinden fazla göstermeye çabalasa uygun olmaz; çünkü ayık olmadığı için sözlerinde zorlamaya ve övünmeye muktedir olamaz.

"Tekellüf" âdetten ve lüzûmundan fazla çalışarak bir şey yapmak; "tasallüf" öğünmek ve kibirden dolayı kendi zarâfet ve rüşd ve zekâsını, hakîkat mertebesinden ziyâde medh ve iddia etmek demektir.

Ya'ni, ayık olmayan kimse, söylediği şeyi fazla gayretle söylemeye çalışsa, veyâhut halk tarafından medh olunmak için, kendi zekâsını ve zerâfetini, haddinden fazla ızhâra çabalasa lâyık olmaz; zîrâ ayık olmadığı için sözlerinde tekellüfe ve tasallüfe kādir olamaz.

130. Ben yâri olmayan o yârin şerhini nasıl söylerim ki, bir damarım ayık de- [130] ğildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

130. Ben, yâri olmayan o yârin şerhini nasıl söylerim ki, bir damarım ayık değildir.

Ben, yâri ve eşi olmayan ve benim yârim ve eşim bulunan o Hz. Şems'in hallerinin ve sözlerinin şerhini nasıl söyleyebilirim ki, vücudumda bir damarım bile ayık değildir.

Ben yâri ve eşi olmayan ve benim yârim ve eşim bulunan o Hz. Şems'in hallerinin ve sözlerinin şerhini nasıl söyliyebilirim ki, vücûdumda bir damarım bile ayık değildir.

131. Bu hicrânın ve bu gam ve gussanın şerhini, başka bir vakte kadar, şimdi bırak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

131. Bu ayrılığın ve bu gam ve kederin açıklamasını, başka bir zamana kadar, şimdi bırak!

"Ciğer kanı" gam ve kederden kinayedir. (Bahâr-ı Acem.) Yani, bu Hz. Şems'in ayrılığının ve bu ayrılıktan doğan gam ve kederin açıklamasını, şimdi söyleyebilecek bir durumda değilim; bunları başka bir zamana bırak!

"Hûn-ı ciğer" gam ve gussadan kinâyedir. (Bahâr-ı Acem.) Ya'ni, bu Hz. Şems'in ayrılığının ve bu ayrılıktan mütevellid gam ve gussanın şerhini, şimdi söyliyebilecek bir halde değilim; bunları başka bir vakte bırak!

132. Dedi: Beni doyur; zîrâ muhakkak ben açım ve acele et ki vakit, kesici bir kılıçtır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

132. Dedi: Beni doyur; çünkü muhakkak ben açım ve acele et ki vakit, kesici bir kılıçtır.

Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri dedi ki: Benim ruhum ilahi hakikatlere ve bilgilere pek acıkmıştır; bu sebeple Hz. Şems'in Hak bilgisi olan halleriyle ve sözleriyle beni doyur; ve bunları söylemekte acele et; çünkü vakit çabuk geçer ve ömürleri keskin kılıç gibi kesip kısaltır; aksine başka vakte yetişmek mümkün olmaz.

Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri dedi ki: Benim rûhum hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye pek acıkmıştır; binâenaleyh Hz. Şems'in ayn-ı ma'rifet-i Hak olan halleriyle ve sözleriyle beni doyur; ve bunları söylemekte acele et; zîrâ vakit çabuk geçer ve ömürleri keskin kılıç gibi kesip kısaltır; belki başka vakte yetişmek mümkin olmaz.

133. Ey refik! Sufî ibnü'l-vakt olur, Yarın demek tarîkın şartından değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

133. Ey arkadaş! Sufî vaktin oğlu olur, "Yarın" demek yolun şartından değildir.

Sufî hakkında hakikat ehlinin çok sözleri vardır; özeti şudur ki: Sufî kalbini Hak'tan başkasından saklayan ve Hak'tan başka varlık bilmeyen ve ilahi ahlakla ahlaklanmış kimsedir. Sufî ya makam sahibi olur veya hal sahibi olur. Makam sahibi, dinleyenlerin yatkınlıklarını ve çevresinin hallerini ve şartlarını gözeterek söz söyler. Hal sahibi ise, sözlerinde dinleyenin yatkınlığı ve çevresinin halleri ve şartları ile ilgilenmez. Makam sahibine "vaktin babası" ve hal sahibine "vaktin oğlu" derler. Makam sahibi, hal sahibi olan sufilerden daha yüksektir.

Bu beyitlerden anlaşılır ki, Hz. Pîr, bu Mesnevî-i Şerîf'in birinci cildini söylerken Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri, hal sahibi ve vaktin oğlu imiş; Hz. Pîr efendimiz ise, makam sahibi ve vaktin babası olduklarından, onların yatkınlıklarını dikkate alarak, Hz. Şems'in marifetlerini ve hakikatlerini "başka vakit" ifadesiyle, onların ilerlemeleri zamanına ertelediler.

Yani Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri, kendi mertebelerinden Hz. Pîr'e hitaben dedi ki: Ey arkadaş! Sufî vaktin oğlu olur; bu sebeple halin gereğine tabi bulunur; "yarın" demek ve Hz. Şems'in hallerinin açıklamasını başka vakte bırakmak sufinin yolu değildir.

Sûfi hakkında ehl-i hakîkatin çok sözleri vardır; hulâsası budur ki: Sûfî kalbini gayrdan saklayan ve Hak'dan başka mevcûd bilmeyen ve ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olan kimsedir. Sûfi, ya makām sâhibi olur veyâ hâl sahibi olur. Makām sâhibi, dinleyenlerin isti'dâdlarını ve muhîtinin ahvâl ve şeraitıni gözeterek söz söyler. Hâl sahibi ise, sözlerinde dinleyenin isti'dâdı ve muhîtının ahvâl ve şeraitı ile alâkadar olmaz. Makām sâhibine "ebu'l-vakt” ve hâl sahibine "ibnü'l-vakt" derler. Makām sâhibi, hâl sâhibi olan sûfiyyeden daha yüksektir.

Bu beyitlerden anlaşılır ki, Hz.Pîr, bu I. cild-i Mesnevî-i Şerîfı söylerken Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri, hâl sahibi ve ibnü'l-vakt imiş; Hz. Pîr efendimiz ise, makām sâhibi ve ebu'l-vakt olduklarından, onların isti'dâdlarını nazar-ı i'tibâra alarak, Hz. Şems'in maârif ve hakäyıkını "başka vakit" ta'bîriyle, onların terakkîleri zamânına ta'lik buyurdular.

Ya'ni Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri, kendi mertebelerinden Hz. Pîr'e hitâben dedi ki: Ey arkadaş! Sûfi ibnü'l-vakt olur; binâenaleyh hâlin îcâbına tâbi' bulunur; yarın demek ve Hz. Şems'in ahvâlinin şerhini başka vakte bırakmak sûfînin tarîkı değildir.

134. Sen ise, acaba sûfî âdem değil misin? Vara, veresiden yokluk kalkar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

134. Sen ise, acaba sûfî bir insan değil misin? Peşin olan, veresiyeden yokluğu kaldırır.

"Nüsye" veresiye demektir. Yani, ey sûfilerin imamı olan saygıdeğer pirim! Acaba sen sûfî değil misin? Bu sözleri başka bir zamana bırakıyorsun. Halbuki bir kimse, elinde mevcut olan malı veresiye verecek olur ve bedelini almayı ertelerse, o elindeki mal yok olur ve eline de bir şey geçmez.

"Nüsye" veresi demektir. Ya'ni, ey sûfilerin imâmı olan pîr-i muhteremim! Acabâ sen sûfî değil misin? Bu sözleri başka vakte bırakıyorsun. Halbuki bir kimse, elinde mevcûd olan malı veresiye verecek olur ve bedelini almayı te'hîr ederse, o elindeki mal yok olur ve eline de bir şey girmez.

135. Ona dedim: Vârin sırrı örtülmüş olması daha hoştur; sen ancak hikâyenin zımnına kulak tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

135. Ona dedim: Sevgilinin sırrının örtülü olması daha hoştur; sen ancak hikâyenin iç yüzüne kulak ver!

"Zımn" bir şeyin içi ve bâtını (gizli yönü) anlamındadır. Yani makam sahibi olup, dinleyenin yatkınlığını ve çevrenin hallerini ve şartlarını dikkate alan Hz. Pîr buyururlar ki: Ben Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerine cevap olarak dedim: Sevgilinin sırrının açıkça söylenmeyip, örtülü olması daha iyidir. Sen hikâyenin iç yüzüne ruhunun kulağını ver ve bizim kıssalarımızdaki sözlerimizin altında kapalı olan remizleri (işaretleri) keşfetmeye çalış.

"Zımn" bir şeyin içi ve bâtını ma'nâsınadır. Ya'ni makām sâhibi olup, dinleyenin isti'dâdını ve muhîtin ahvâl ve şeraitını nazar-ı i'tibâre alan Hz. Pîr buyururlar ki: Ben Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerine cevâben dedim: Yârin sırrı açık söylenmeyip, örtülmüş olmak daha iyidir. Sen hikâyenin iç yüzüne rûhunun kulağını tut ve bizim kıssalardaki lafızlarımız altında kapalı olan rumûzâtı keşf etmeğe çalış.

136. O, daha hoş olur ki, dilberlerin sırrı, başkalarının sözü içinde söylenmiş gelsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

136. O, daha hoş olur ki, güzellerin sırrı, başkalarının sözü içinde söylenmiş gelsin.

Hakk'ın güzelleri olan insân-ı kâmillerin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) sırrını bu Mesnevî-i Şerîf'te, birtakım kıssalar ve hikâyeler altında anlatmak ve ehil olanlara bu şekilde açıklamak daha iyi bir yöntem olur. Çünkü akılların ve idraklerin mertebeleri bir değildir. Yanlış anlayanlar fitneye ve sapkınlığa düşerler. Zâhir ehli varsın bizim hikâyelerimizin görünenlerinde saplanıp kalsınlar; idrak ve yatkınlık ehli ise onların bâtınlarına nüfuz etsinler. Hz. Mevlânâ niçin bu hakikatleri açık söylemedi de, böyle birtakım hikâyeler ve semboller altında sakladı diyenler zamanımızda da vardır. Bu ve aşağıda gelecek olan beyitler onların cevabıdır.

Hakk'ın dilberleri olan insân-ı kâmillerin sırrını bu Mesnevî-i Şerîf'de, birtakım kıssalar ve hikâyeler altında anlatmak ve erbâbına bu süretle ifşâ etmek daha iyi bir usûl olur. Zîrâ akılların ve idrâklerin mertebeleri bir değildir. Yanlış anlayanlar fitneye ve dalâlete düşerler. Ehl-i zâhir varsın bizim hikâyelerimizin zâhirlerinde saplanıp kalsınlar; ve ehl-i idrak ve isti'dâd ise onların bâtınlarına nüfüz etsinler. Hz. Mevlânâ niçin bu hakāyıkı açık söylemedi de, böyle birtakım hikâyât ve rumûzât altında sakladı diyenler zamânımızda da vardır. Bu ve aşağıda gelecek olan beyitler onların cevabıdır.

137. Dedi: Ey bü'l-füzûl, beni reddetme; açık ve çıplak ve saklayıp esirgemeksizin söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

137. Dedi: Ey faziletler sahibi, beni reddetme; açık ve çıplak ve saklayıp esirgemeksizin söyle!

"Bü'l-fuzûl" faziletler sahibidir. "Gulûl" hıyanet etmektir. Burada esirgemek ve saklamaktan kinayedir. Yani Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri dedi: Ey faziletler sahibi olan pîrim! Benim arzumu ve niyazımı reddetme; o hakikatleri ve marifetleri açık ve kısa, elbiselerinden çıplak olarak ve saklayıp esirgemeksizin, olduğu gibi söyle!

"Bü'l-fuzûl" fazîletler sahibi. "Gulûl" hıyânet etmek. Burada esirgeyip, saklamaktan kinâyedir. Ya'ni Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri dedi: Ey fazîletler sahibi olan pîrim! Benim arzumu ve niyâzımı reddetme; o hakāyık ve maârifi açık ve kısa, libaslarından çıplak olarak ve saklayıp esirgemeksizin, olduğu gibi söyle!

138. Perdeyi kaldır ve çıplak söyle; zîrâ ben dilber ile, gömleği ile beraber yatmam.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

138. Perdeyi kaldır ve çıplak söyle; çünkü ben dilber ile, gömleği ile beraber yatmam.

"Sanem" put demektir; burada maşuktan ve dilberden kinayedir. Yani, kıssalardaki remiz perdelerini kaldır ve o hakikatleri ve ilahi marifetleri hikaye elbiselerinden çıplak söyle! Çünkü o ilahi marifetler benim dilberim ve maşukumdur; ben ise maşukum ve dilberim ile gömleği ve elbisesi ile yatmam.

Şem'î'nin beyti: Cennet elbisesi olsa da yırtıp parçalayayım. Vuslat anında bana engel olmasın gömleğim.

"Sanem" put demektir; burada ma'şûktan ve dilberden kinâyedir. Ya'ni, kıssalardaki rumûz perdelerini kaldır ve o hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi hikâye libaslarından çıplak söyle! Zîrâ o maârif-i ilâhiyye benim dilberim ve ma'şûkumdur; ben ise ma'şûkum ve dilberim ile gömleği ve libâsı ile yatmam.

Beyt-i Şem'î: Hulle-i cennet olursa çekeyim çâk edeyim Dem-i vuslatda bana hâil ola pîrehenim.

139. Dedim: Eğer o zahirde üryan olursa, ne sen kalırsın, ne kenarın, ne ortan kalır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

139. Dedim: Eğer o, görünürde çıplak olursa, ne sen kalırsın, ne kenarın, ne ortan kalır.

Yani Şems-i Tebrîzî hazretleri, mutlak vahdet (birliğin) sırrına mazhardır; eğer bu sır, kıssa ve hikâye elbiselerinden çıplak olarak, apaçık bir şekilde ortaya çıkarsa, senin nazarında senin benliğin kalmaz; ve senin kenarın ve etrafın olan taayyünât (belirginleşmeler) âlemi de ortadan kalkar ve senin ruhun ile cisminin arasında bağlantı olan aklın da yok olur.

Ya'ni Şems-i Tebrîzî hazretleri, vahdet-i mutlaka sırrına mazhardır; eğer bu sır kıssa ve hikâye libaslarından çıplak olarak, apaçık bir sûrette zâhir olursa, nazarında senin senliğin kalmaz; ve senin kenârın ve etrafın olan taayyünât âlemi de ortadan kalkar ve senin rûhun ile cisminin arasında râbıta olan aklın da zâil olur.

140. Murad iste; fakat ölçüyü de iste! Bir saman çöpü dağa takat getiremez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

140. Murad iste; fakat ölçüyü de iste! Bir saman çöpü dağa takat getiremez.

Yani, isteyeceğin şeyi, ölçü ile iste ve yatkınlığına uygun olan miktarda iste! Çünkü bir saman çöpü gibi zayıf olan bir yatkınlık, dağ gibi olan vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrına tahammül edemez. Çünkü Yüce Allah hikmet sahibidir; her şeyi layık olduğu yere koyar ve her hak sahibine hakkını verir.

Bu şerefli beyitte, Rahman Suresi'nde geçen اَلا تَطْغَوا في الميزان (Rahmân, 55/8) yani "Mizanda haddi aşmayın" emrine işaret buyrulur.

Ya'ni, isteyeceğin şeyi, ölçü ile iste ve isti'dâdına münasib olan mikdârda iste! Çünkü bir saman çöpü gibi zayıf olan bir isti'dâd, dağ gibi olan vahdet-i vücûd sırrına tahammül edemez. Zîrâ Hak Teâlâ hakîmdir; herşeyi lâyık olduğu mahalle vaz' eder ve her hak sahibine hakkını verir.

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Rahman'da olan اَلا تَطْغَوا في الميزان (Rahmân, 55/8) Ya'ni "Mîzanda haddi tecavüz etmeyiniz" emrine işaret buyrulur.

141. Bir güneş ki ondan bu âlem aydınlandı, eğer biraz ziyade gelse, hep yandı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

141. Bir güneş ki ondan bu âlem aydınlandı, eğer biraz fazla gelse, hepsi yandı.

Örneğin güneş, uzaklık perdesi sebebiyle âlemi aydınlatmakla birlikte yakıp yok etmez. Güneş gibi olan Ehad Zât da, taayyünler (belirginleşmeler) perdesi sebebiyle izafî varlıklar âlemini aydınlatır. Eğer bu taayyünler suretleri perdesi kalkarsa, izafî varlıklar âlemi yok olur; o zaman sen de kalmazsın. Maddi güneş nasıl ki biraz daha yaklaştığı zaman cihanı yakıp yok ederse, hakikat güneşi de, perde arkasından çıkıp görünür olursa, O'nun kendi varlığından başka hiçbir varlık kalmaz.

Meselâ güneş, uzaklık hicabı sebebiyle âlemi nûrlandırmakla beraber yakıp mahv etmez. Güneş gibi olan Zât-ı ahadî dahi, hicâb-ı taayyünât sebebiyle vücûdât-ı izâfiyye âlemini nûrlandırır. Eğer bu suver-i taayyünât perdesi kalkarsa, vücûdât-ı izâfiyye âlemi mahvolur; o vakit sen dahi kalmazsın. Sûrî güneş nasıl ki biraz daha yaklaştığı vakit cihânı yakıp mahvederse, hakîkat güneşi dahi, perde arkasından çıkıp zâhir olursa, O'nun kendi varlığından başka hiçbir varlık kalmaz.

142. Fitne ve kavga ve kan dökücülük isteme; bundan ziyade Şems-i Tebrîzî'den söyleme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

142. Fitne, kavga ve kan dökücülük isteme; bundan daha fazla Şems-i Tebrîzî'den bahsetme!

Vahdet sırrını apaçık söylemek, halk arasında sapkınlık fitnesine ve zahir uleması ile hakikat ehli arasında kavgaya, mücadeleye ve hatta kan dökücülüğe sebep olur. Nasıl ki Hallâc-ı Mansûr hazretleri bu sırrı keşfettiğinde, bu halk onun kanını döktüler; ve Muhyiddîn Arabî (k.s.) hazretleri Fusûsu'l-Hikem'ini sâdık bir rüyada aldığı Peygamber emri üzerine, bu vahdet-i vücûd sırrını apaçık söylediği için, zahir uleması onu tekfir etmeye kadar cüret ettiler ve bugün inkâr edenler de çoktur. Fakat Hz. Mevlânâ bu vahdet sırrının birçok inceliklerini, kıssa kılıfları altında beyan buyurdukları halde, halk bu kıssaların iç yüzüne vakıf olamadıklarından, Mesnevî-i Şerîf, Fusûsu'l-Hikem'e olan kınamalardan uzak kalmıştır. Hz. Pîr'in beyti: “İşaret söyleyici olan Mansûr, halk tarafından darağacına geldi. Benim sırlarımın sertliğinden ve şiddetinden dolayı, beni Hallâc darağacına asar.”

İşte bu sakıncalı duruma göre Hz. Pîr, Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerine, bundan daha fazla Şems-i Tebrîzî hazretlerinden ve onun sırlarından bahsetmemeyi tavsiye buyururlar.

Sırr-ı vahdeti apaçık söylemek, halk arasında dalâlet fitnesine ve ulemâ-yı zâhire ile ehl-i hakikat arasında kavgaya ve mücadeleye ve hatta kan dökücülüğe sebeb olur. Nitekim Hallâc-ı Mansûr hazretleri bu sırrı keşf edince, bu halk onun kanını döktüler; ve Muhyiddîn Arabî (k.s.) hazretleri Fusûsu'l-Hikemlerini bir rü'yâ-yı sâdıkada aldığı emr-i Peygamberî üzerine, bu vahdet-i vücûd sırrını apaçık söylediği için, ulemâ-yı zâhire tekfirine kadar cür'et ettiler ve elyevm inkâr edenler de çoktur. Fakat Hz. Mevlânâ bu sırr-ı vahdetin birçok inceliklerini, kıssa libasları altında beyân buyurdukları halde, halk bu kıssaların iç yüzüne vakıf olamadıklarından, Mesnevî-i Şerîf, Fusûsu'l-Hikem'e olan ta'nlardan âzâde kalmıştır. Beyt-i Hz. Pîr: “İşâret söyleyici olan Mansûr, halk tarafından dâr ağacına geldi. Benim esrârımın sertliğinden ve şiddetinden dolayı, beni Hallâc dâr ağacına asar.”

İşte bu mahzûra binâen Hz. Pîr, Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerine, bundan ziyâde Şems-i Tebrîzî hazretlerinden ve onun esrârından bahs etmemeği tavsiye buyururlar.

143. Bunun nihayeti yoktur; ibtidâdan bahs et; git, yine bu hikâyenin tamamını söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

143. Bunun sonu yoktur; başlangıçtan bahset; git, yine bu hikâyenin tamamını söyle!

Yani Hz. Şems'in sırları hakkındaki sözlerin sonu yoktur; çünkü vahdet sırları biten ve tükenen bir şey değildir; bu sebeple başlangıçtan bahsedelim ve dönüp yine bu hikâyenin tamamını söyleyelim.

Ya'ni Hz. Şems'ın esrârı hakkındaki sözlerin nihâyeti yoktur; zîrâ esrâr-ı vahdet biter ve tükenir şey değildir; binâenaleyh ibtidâdan bahs edelim ve dönüp yine bu hikâyenin tamâmını söyliyelim.

## Câriyeciğin hastalığını anlamak için, o velînin pâdişâhdan halvet istemesi

144. Dedi: Ey şâh! Evi tenha et! Hem akrabâyı ve hem yabancıyı uzaklaştır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

144. Dedi: Ey şah! Evi tenha et! Hem akrabayı hem de yabancıyı uzaklaştır!

"Hane"den kasıt, Hakk Yolcusunun kalbidir. "Halvet" yalnızlık ve tenhalık demek olup, burada genel olarak hatıralardan (kalbe gelen düşüncelerden) arınmaya işarettir. "Hıyş" akraba demek olup, burada ruhanî olan övülmüş hatıralara; ve "bigane" yabancı demek olup, nefsanî olan kötülenmiş hatıralara işarettir.

Yani, ilahî hekim ve mürşid-i kâmil (olgun rehber) Hakk Yolcusuna dedi ki: "Kalbini huzurumda genel olarak hatıralardan arındırıp, boşalt; bu hatıraların iyisini ve kötüsünü uzaklaştır."

"Hâne"den murâd, sâlikin kalbi. "Halvet" yalnızlık ve tenhâlık demek olup, burada umûmen havâtırdan tecerrüde işarettir. "Hıyş" akrabâ demek olup, burada rûhânî olan havâtır-ı mahmûdeye; ve "bîgâne" yabancı demek olup, nefsânî olan havâtır-ı mezmûmeye işarettir.

Ya'ni, hekîm-i ilâhî ve mürşid-i kâmil sâlike dedi ki: "Kalbini huzûrumda umûmen hâtıralardan tecrîd edip, hâlî yap; bu havâtırın iyisini ve kötüsünü uzaklaştır.

145. Ev altında kimse dinlemesin, tâ ki câriyeden birtakım şeyler sorayım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

145. Ev altında kimse dinlemesin, tâ ki câriyeden birtakım şeyler sorayım.

"Dihlîz" ev ile kapı arası anlamına gelir, ev altı demektir. Bundan kasıt, hiss-i müşterek (ortak duyu), hayâl, vâhime (kuruntu), mutasarrifa (tasarruf eden kuvvet) ve hâfıza kuvvetlerinden ibaret olan içsel kuvvetlerdir. Yani senin cisim evinin dehlizi (giriş holü) hükmünde olan içsel kuvvetlerden hiçbiri faaliyet halinde olmasın. Kendini ölü gibi bana teslim et; tâ ki senin bu cüz'î akıldan (ferdî akıl) şeyler sorayım.

"Dihlîz" ev ile kapı arası ma'nâsınadır, ev altı demek olur. Bundan murâd, hiss-i müşterek, hayâl, vâhime, mutasarrifa ve hâfıza kuvvetlerinden ibâret olan havâss-i bâtınedir. Ya'ni senin cisim evinin dehlîzi mesâbesinde olan havâss-i bâtıneden hiçbirisi hâl-i faaliyette olmasın. Kendini ölü gibi bana teslîm et; tâ ki senin bu akl-i cüz'înden şeyler sorayım.

146. Ev boş kaldı ve bir dolaşan kalmadı; tabibden başka ve ancak hastadan başka kimse kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

146. Ev boş kaldı ve dolaşan kimse kalmadı; tabipten başka ve ancak hastadan başka kimse kalmadı.

"Deyyâr", "dâir" kelimesinin mübâlağa (anlamı pekiştirme) ism-i fâilidir, dönüp dolaşan demektir. Yani Hakk Yolcusu'nun kalp evi, havâtırdan (kalbe gelen düşüncelerden) boş kaldı; ancak ilâhî hekim ile, Hakk Yolcusu'nun cüz'î aklı (bireysel aklı) karşı karşıya kaldı.

"Deyyâr" dâirin mübâlaga sîgasıdır, dönüp dolaşan demektir. Ya'ni sâlikin kalb evi havâtırdan boş kaldı; ancak hekîm-i ilâhî ile, sâlikin akl-ı cüz'îsi karşı karşıya kaldı.

147. Yavaş ve yavaşçacık dedi: Senin şehrin neresidir? Zîrâ her bir şehir ehlinin ilacı ayrıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

147. Yavaş ve yavaşça dedi: Senin şehrin neresidir? Çünkü her bir şehir halkının ilacı ayrıdır.

Bu ve aşağıdaki beyitlerde, insân-ı kâmil tarafından Hakk Yolcusu'nun akıl ve idrakinin mertebesi, yatkınlığı, hakikatleri idrak etmesi için içindeki usturlabı (manevî ölçüm aracı) ve akıl ile nefsinin en çok ilgi gösterdiği şeyin incelendiğine işaret buyrulur.

Bu ve aşağıdaki beyitlerde insân-ı kâmil tarafından sâlikin akıl ve idrâkinin mertebesi ve isti'dâdı ve idrak-ı hakāyık için bâtınındaki usturlâbı ve akıl ve nefsinin en ziyâde alâka gösterdiği şey tedkîk edildiğine işaret buyrulur.

148. O şehirde karabet cihetinden kimin vardır; akrabalığın ve ittisalin ne sebebledir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

148. O şehirde akrabalık yönünden kimin vardır; akrabalığın ve bağlantının sebebi nedir?

Yani, insân-ı kâmil, Hakk Yolcusu'na yumuşak bir şekilde şehrini, yani aklının ilimlerden hangi ilimde şöhret kazandığını sordu. Çünkü herhangi bir ilimde derinleşmiş ve onu hakikat zannedip yerleşmiş olan aklın aydınlatılma usulü ve ilacı başka olur. Ve yine sordu ki, o ilimde sen kime ve hangi üstada bağlısın, ona yakınlığın ve bağlantının sebebi nedir? Yani seni nefsinin gururu ve benliği mi ilim öğrenmeye sevk etti? Çünkü insân-ı kâmil, Hakk Yolcusu'nun aklının ve ilminin mahiyetini ve mertebesini anlamak ister; ve bilinir ki ruhun ilerlemesi akıl aracılığıyladır. Bundan önceki şerh-i şerifte Hz. Pîr, edepten bahsettiler; ve edep aklın gereğidir. Bu sebeple Hakk Yolcusu'nun o beyitten, aklının mertebesi ve aklının mertebesinden dahi tasavvuf yolunda ilerlemeye yatkınlığı anlaşılır. Çünkü Hak yoluna girmek ve Hakk'a ve hakikate ulaşmak, her mertebedeki aklın işi değildir. Nasıl ki V. cildin 460, 461, 462 numaralı beyitlerinde şöyle buyrulmuştur:

"Akıllar için mertebelerde yerden göğe kadar olan bu farkı iyi bil. Bir akıl vardır ki, güneş kursu gibidir; bir akıl vardır ki, Zühre ve şihab yıldızlarından daha aşağıdır. Bir akıl vardır ki, sarhoş kandili gibidir; bir akıl vardır ki, bir ateş kıvılcımı gibidir."

Ya'ni, mürşid-i kâmil, sâlike mülayimâne bir sûrette şehrini ya'ni, aklının ilimlerden hangi ilimde şöhret aldığını sordu. Zîrâ herhangi bir ilimde rüsûh bulmuş ve onu hakikat zannedip temekkün etmiş olan aklın tenvîrinin usûlü ve ilacı başka olur. Ve yine sordu ki, o ilimde sen kime ve hangi üstâda müntesibsin, ona yakınlığın ve ittisâlin ne şey sebebiyledir? Ya'ni seni nefsinin gurûru ve enâniyeti mi ilim tahsîline sevk etti? Zîrâ insân-ı kâmil sâlikin aklının ve ilminin mâhiyyetini ve mertebesini anlamak ister; ve ma'lumdur ki rûhun terakkîsi akıl vâsıtasıyladır. Bundan evvelki sürh-i şerîfde Hz. Pîr, edebden bahis buyurdular; ve edeb aklın îcâbıdır. Binâenaleyh sâlikin o beyitten, aklının mertebesi ve aklının mertebesinden dahi sülükte terakkîye isti'dâdı anlaşılır. Zîrâ Hak yoluna sülük ve Hakk'a ve hakîkate vusûl, her mertebedeki aklın kârı değildir. Nitekim V. cildin 460, 461, 462 numaralı beyitlerinde şöyle buyrulmuştur:

"Akıllar için mertebelerde yerden göğe kadar olan bu tefāvütü iyi bil. Bir akıl vardır ki, güneş kursu gibidir; bir akıl vardır ki, Zühre ve şihab yıldızlarından daha aşağıdır. Bir akıl vardır ki, sarhoş kandili gibidir; bir akıl vardır ki, bir ateş kıvılcımı gibidir."

149. Elini onun nabzı üzerine koydu ve bir bir cevr-i felekden dahi sordu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

149. Elini onun nabzı üzerine koydu ve bir bir feleğin eziyetinden de sordu.

Yani, araştırma elini Hakk Yolcusu'nun idrakinin nabzına koydu; feleğin eziyetinden ve hayatında geçirdiği hallerden de sordu.

Ya'ni tefahhus elini sâlikin idrâkinin nabzına koydu; cevr-i felekden ve hayatındaki geçirdiği hallerden dahi sordu.

150. Bir kimsenin ayağına diken battığı vakit, ayağını dizinin üstüne koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

150. Bir kimsenin ayağına diken battığı vakit, ayağını dizinin üstüne koyar.

İnsân-ı kâmil, o Hakk Yolcusu'nun içindeki ıstırabı ve hastalığı anlamak için, bu soruları sordu. Örneğin bir kimsenin ayağına diken batsa, ayağını önce dizinin üstüne koyar. "Cehed" sıçramak anlamına gelen "cesten" masdarının şimdiki zaman fiilidir; burada, batmaktan kinayedir. Bazı nüshalarda batmak anlamına gelen "halîden" masdarının şimdiki zaman fiili olan "haled" geçmektedir.

İnsân-ı kâmil, o sâlikin bâtınındaki ıztırabı ve illeti anlamak için, bu sualleri sordu. Meselâ bir kimsenin ayağına diken batsa, ayağını evvelâ dizinin üstüne koyar. "Cehed" sıçramak ma'nâsına olan "cesten" masdarının fiil-i muzâri'dir; burada, batmaktan kinâyedir. Ba'zı nüshalarda batmak ma'nâsına olan "halîden" masdarının fiil-i muzâri'i olan "haled" vâki'dir.

151. Ve iğne ucu ile onun başını arar ve eğer bulamaz ise, dudağı ile onu ıslatır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

151. Ve iğne ucu ile onun başını arar ve eğer bulamaz ise, dudağı ile onu ıslatır.

Yani diken batan ayağını dizinin üstüne koyduktan sonra, iğnenin ucu ile de, o dikenin başını arar; ve eğer bulamaz ise, o diken batan yeri dudağı ile ıslatır. "Vez" "ve ez" demek olup, burada "ez", "ile" anlamınadır. Birinci "ser" "uç" ve ikinci "ser" "baş" anlamınadır.

Ya'ni diken batan ayağını dizinin üstüne koyduktan sonra, iğnenin ucu ile de, o dikenin başını arar; ve eğer bulamaz ise, o diken batan yeri dudağı ile ıslatır. "Vez" "ve ez" demek olup, burada "ez", "ile" ma'nâsınadır. Birinci "ser" "uç" ve ikinci "ser" "baş" ma'nâsınadır.

152. Ayakta olan diken, böyle güç bulunucu olursa, gönülde olan diken nasıl olur? Açık cevab ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

152. Ayakta olan diken, böyle güç bulunucu olursa, gönülde olan diken nasıl olur? Açık cevap ver!

"Düşvâr-yab" birleşik bir sıfattır, "güç bulucu" demektir. "Vâ" kelimesinin çeşitli anlamları vardır; bunlardan biri de açık demektir. "Vâ-dâden" açık vermek demektir. Yani, ayaktaki maddî bir dikeni bulmak böyle güç olursa, kalbe batan manevî dikeni bulmak ne kadar zor olur; ve bu zorluğun cevabını da, eğer mümkün olursa, sen açık olarak ver!

"Düşvâr-yab" vasf-ı terkîbîdir, "güç bulucu" demek olur. "Vâ" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır; birisi de açık demektir. "Vâ-dâden" açık vermek demek olur. Ya'ni, ayaktaki maddî bir dikeni bulmak böyle güç olursa, kalbe batan ma'nevî dikeni bulmak ne kadar müşkil olur; ve bu müşkilin cevabını da, eğer mümkin olursa, sen açık olarak ver!

153. Eğer gönül dikenini her bir soysuz göre idi, bir kimsenin üzerinde ne vakit gamların eli olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

153. Eğer gönül dikenini her bir soysuz görseydi, bir kimsenin üzerinde ne zaman gamların eli olurdu?

"Has" (خس) burada kendini beğenen ve mana âleminde soysuz ve alçak mertebede olan kimseden kinayedir (üstü kapalı anlatım). "Gamân", gam kelimesinin çoğuludur. Elif ve nun ile çoğul yapma, her ne kadar canlı varlıklara ait ise de, Fars dilinde bazen bu edat kural dışı olarak canlı olmayanlar hakkında da kullanılır.

Yani, mana âleminde mertebesi alçak olan her bir kimse, gönül dikeni olan kötü sıfatları görmüş olsaydı, her bir kimsenin kalbine gamların eli erişemezdi. Örneğin tevazu makbul bir sıfattır; fakat çok mütevazı kimseler vardır ki, görünüşte bu tevazu ile halk nazarında itibar kazanmak ve yükselmek isterler. Hâlbuki bu tevazuun altında kötü ahlak olan kibir ve ucub (kendini beğenme) gizlidir. Eğer bir kimse itibar etmese veya hakaret nazarıyla baksa, etkilenip, kalbi gamlanır.

"Has" (خس) burada kendini beğenen ve ma'nâ âleminde soysuz ve alçak mertebede olan kimseden kinâyedir. "Gamân", gamın cem'idir. Elif ve nûn ile cem', her ne kadar zî-rûh olanlara âid ise de, lisân-ı Fârisîde ba'zan bu edât kāide hilafında zî-rûh olmayanların hakkında da kullanılır.

Ya'ni, ma'nâ âleminde mertebesi alçak olan her bir kimse, gönül dikeni olan kötü sıfatları görmüş olsa idi, her bir kimsenin kalbine gamların eli erişemez idi. Meselâ tevâzu' makbûl bir sıfattır; fakat çok mütevâzı' kimseler vardır ki, zâhirde bu tevâzu'u ile halk nazarında i'tibâr kazanmak ve yükselmek isterler. Halbuki bu tevâzu'un altında kötü ahlâk olan kibir ve ucub gizlidir. Eğer bir kimse i'tibâr etmese veyâ hakāret nazarıyla baksa, müteessir olup, kalbi gamlanır.

154. Bir kimse eşeğin kuyruğu altına bir diken koyar; eşek onun def'ini bilmez, sıçrar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

154. Bir kimse eşeğin kuyruğu altına bir diken koyar; eşek onu nasıl çıkaracağını bilmez, sıçrar.

155. Sıçrar ve o diken daha muhkem çarpar; bir akıl lâzımdır ki dikeni koparsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

155. Sıçrar ve o diken daha sağlam çarpar; bir akıl gereklidir ki dikeni koparsın.

156. Eşek dikeni def' etmek için, yanmaktan ve acıdan, çifte attı; her yerini yaraladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

156. Eşek dikeni def etmek için, yanmaktan ve acıdan, çifte attı; her yerini yaraladı.

Bu beyitlerde eşek ve diken örneği ile, gaflet ehli (gerçeklerden habersiz olanlar) kişinin hâli tasvir edilir. Çünkü gaflet ehli, kalbi azap veren nefsin kötü sıfatlarını bilip ve bulup def edemez; çırpınır durur ve birtakım tedbirlere başvurur. Bu tedbirler ise aksine onun gamlarını ve ıstıraplarını artırır. Bu sebeple bir gönül tabibi olan insân-ı kâmil gereklidir ki, onun kalbinden bu nefsanî sıfatları çıkarsın.

Bu beyitlerde eşek ve diken misâli ile, ehl-i gafletin hâli tasvîr buyrulur. Zîrâ ehl-i gaflet kalbi ta'zîb eden nefsin kötü sıfatlarını bilip ve bulup def edemez; çırpınır durur ve birtakım tedbîrlere müracaat eder. Bu tedbîrler ise bilakis onun gamlarını ve ıztırâblarını ziyâdeleştirir. Binâenaleyh bir gönül tabîbi olan insân-ı kâmil lâzımdır ki, onun kalbinden bu nefsânî sıfatları çıkarsın.

157. O diken toplayıcı olan hekîm üstad idi. El vururdu, yer yer sınar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

157. O diken toplayıcı olan hekim üstat idi. El vururdu, yer yer sınar idi.

"Hâr-çîn" toplamak ve devşirmek anlamına gelen "çîden" mastarının şimdiki zaman emir kipi olan "çîn" ile "hâr" kelimelerinden oluşmuş, birleşik bir sıfattır. "Azmûden" sınamak, denemek, imtihan etmek demektir. Yani, o manevî dikenleri toplayıcı olan hekim ve insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), bu hususta üstat ve mahir idi. O dikeni bulmak için araştırma elini o sâlikin (Hakk Yolcusu) yer yer sıfatları üzerine vurur ve sınar ve tecrübe eder idi.

"Hâr-çîn" toplamak ve devşirmek ma'nâsına olan “çîden" masdarının emr-i hâzırı olan “çîn" ile "hâr" dan mürekkeb, vasf-ı terkîbîdir. "Azmûden" sınamak, denemek, imtihân etmek demektir. Ya'ni, o ma'nevî dikenleri toplayıcı olan hekîm ve insân-ı kâmil, bu hususda üstâd ve mâhir idi. O dikeni bulmak için tecessüs elini o sâlikin yer yer sıfatları üzerine vurur ve sınar ve tecrübe eder idi.

158. O câriyeden, hikâye tarîkı üzere dostlarının hâlini dahi sorar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

158. O cariyeden, hikâye yoluyla dostlarının hâlini de sorardı.

Yani, ilâhî hekim (Allah'ın hikmetli işlerini bilen kişi), maksadını sezdirmeksizin sadece bir konuşma zemini oluşturmak ve bir macera anlatımı kabilinden olmak üzere cariyeden, sevdiği dostlarının hâlini de sorardı.

Ya'ni, hekîm-i ilâhî, maksadını sezdirmeksizin mahzâ bir mükâleme zemîni teşkîl etmek ve bir sergüzeşt beyânı kabîlinden olmak üzere câriyeden, sevdiği dostlarının hâlini dahi sorar idi.

159. O, makamından ve efendilerinden ve hemşehrilerinden kıssaları, hekîme açık söyler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

159. O, makamından ve efendilerinden ve hemşehrilerinden kıssaları, hekime açıkça söylerdi.

"Tâş" ortaklık edatıdır. İsimlerin sonuna geldiği zaman, beraberlik anlamını ifade eder. "Şehr-tâş" hemşehri ve bir şehirli demektir. Yani, cariye o hekimin hastalığını gidereceğine kanaat getirdiği için, ondan hiçbir hâlini ve başından geçenleri saklamayıp, apaçık bir şekilde kendi makamından ve efendilerinden ve hemşehrilerinden haber verirdi.

"Tâş" edât-ı şirketdir. İsimlerin âhirine geldiği vakit, beraberlik ma'nâsını ifade eder. "Şehr-tâş" hemşehrî ve bir-şehirli demek olur. Ya'ni, câriye o hekîmin hastalığını izâle edeceğine kanâat getirdiği için, ondan hiçbir hâlini ve sergüzeştini saklamayıp, apaçık bir sûrette kendi makāmından ve efendilerinden ve hemşehrilerinden haber verir idi.

160. Kulağını onun kıssa söylemesi tarafına tutardı; aklını da nabzına ve onun hareketine tutardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

160. Kulağını onun kıssa söylemesi tarafına tutardı; aklını da nabzına ve onun hareketine tutardı.

Yani o mürşid-i kâmil (irşad eden olgun rehber), görünen hâlini Hakk Yolcusu'nun görünen hâline ve iç hâlini de Hakk Yolcusu'nun iç hâline yöneltip, onun manevî hastalıklarını incelerdi.

Ya'ni o mürşid-i kâmil, zâhirini sâlikin zâhirine ve bâtınını da sâlikin bâtınına tevcîh edip, onun ma'nevî hastalıklarını tedkîk ederdi.

161. Tâ ki nabzı kimin namından sıçrayıcı olursa, onun cânının maksudu cihanda o olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

161. Kimin nabzı kimin adıyla atarsa, onun canının dünyadaki amacı o olur.

Çünkü gam ve sevinç gibi insanın iç dünyasına etki eden haller, onun dışı olan bedeninde de etkilerini gösterir ve nabzının alışılmış atışını da değiştirir. Eski tıpta "nabız ilmi" varmış. Doktor, hastaya hastalığını söyletmeksizin nabzının atışından hastalığı anlarmış. Bu gibi tabiplerle karşılaşanlar, onların durumunu bize naklediyorlar. Şimdiki tıpta nabız ilminden pek az bir bilgi kalmıştır. Bu tıbbın Hindistan'da mevcut olduğunu söylüyorlar.

Zîrâ gam ve sürür gibi insanın bâtınına te'sîr eden haller, onun zâhiri olan cisminde de eserlerini gösterir ve nabzının mu'tâd olan darabânını da değiştirir. Tabâbet-i atîkada "ilm-i nabız" var imiş. Doktor, hastaya illetini söyletmeksizin nabzının atışından illeti anlar imiş. Bu gibi tabîblere yetişenler, onların hâlini bize nakl ediyorlar. Şimdiki tabâbette ilm-i nabızdan pek az bir ma'lûmât kalmıştır. Bu tabâbetin Hind'de mevcûd olduğunu söylüyorlar.

162. Kendi dostlarını ve şehirlerini saydı; ondan sonra başka şehir adını götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

162. Kendi dostlarını ve şehirlerini saydı; ondan sonra başka şehir adını götürdü.

Ankaravî'de birinci mısrada "şehr-i o râ" (onun şehrini) ifadesi geçmektedir. Bu durumda cariyenin dostlarını ve şehrini söyleyen ilahi hekim olur. Fakat Hind nüshalarında "şehr-i hod râ" (kendi şehrini) ifadesi geçmektedir; bu durumda da bunları söyleyen cariye olur ki, anlam akışına göre bu nüsha daha uygun görünür.

Ankaravî'de birinci mısra'da “şehr-i o râ" vâki'dir. Bu sûrette câriyenin dostlarını ve şehrini söyleyen hekîm-i ilâhî olur. Fakat Hind nüshalarında "Şehr-i hod râ" vâki'dir; bu sûrette de bunları söyleyen câriye olur ki, siyâk-ı ma'nâya göre bu nüsha daha muvâfik görünür.

163. Dedi: Vaktaki kendi şehrinden çıktın; hangi şehirde çok olmuş idin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

163. Dedi: Vaktiyle kendi şehrinden çıktığında; hangi şehirde çok kalmıştın?

Cariye, Hakk Yolcusu'nun cüz'î aklı (bireysel akıl) olarak kabul edildiğine göre, "Hakk Yolcusu'nun kendi şehri"nden kastedilen, ilim dallarından en çok yatkın olduğu ve sevdiği ilim olması uygun olur.

Yani, kendine meslek edindiğin ilim dalından başka, hangi ilim dalında çok meşgul oldun.

Câriye, sâlikin akl-ı cüz'îsi i'tibâr edildiğine göre, "sâlikin kendi şehri"nden murâd, ilim şu'belerinden en ziyâde müstaid olup, muhabbet ettiği ilim olmak münasib olur.

Ya'ni, kendine meslek ittihâz ettiğin ilim şubesinden başka, hangi ilim şu'besinde çok meşgül oldun.

164. Bir şehrin adını söyledi ve ondan da geçti; yüzünün rengi ve nabzı başka olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

164. Bir şehrin adını söyledi ve ondan da geçti; yüzünün rengi ve nabzı değişmedi.

Bir ilim dalının adını söyledi ve geçiverdi. Ona sevgi göstermediği için, bundan ayrılığından dolayı idrakinde bir değişim meydana gelmedi.

Bir şu'be-i ilmin adını söyledi ve geçiverdi. Ona muhabbet göstermediği için, bundan ayrılığından dolayı idrâkinde bir tagayyür hâsıl olmadı.

165. Efendilerini ve hemşehrilerini, onların mekânından ve tuz ve ekmekten bir bir açık söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

165. Efendilerini ve hemşehrilerini, onların mekânından ve tuz ve ekmekten bir bir açıkça söyledi.

"Ekmek ve tuz" ifadesi, birlikte bir sofrada yiyip içmekten ve ilişki kurmaktan kinayedir. O cüz'î akıl (bireysel akıl), o ilim dalındaki üstatlarını ve ders arkadaşlarını ve onların oturdukları yeri ve onlarla olan ilişkilerini açık bir şekilde söyledi.

"Ekmek ve tuz" ta'bîri, beraberce bir sofrada yiyip içmekten ve münâsebette bulunmaktan kinâyedir. O akl-ı cüz'î, o ilim şu'besindeki üstadlarını ve ders şerîklerini ve onların sâkin oldukları yeri ve onlar ile olan münasebetleri açık bir sûrette söyledi.

166. Şehir şehir ve hâne hâne hikâye etti; onun ne damarı kımıldadı ve ne yüzü sarı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

166. Şehir şehir ve ev ev hikâye etti; onun ne damarı kımıldadı ne de yüzü sarardı.

Yani Hakk Yolcusu bu ayrıntıları verdiği hâlde, onlardan ayrılmış olmasından dolayı, kendisinde hiçbir üzüntü eseri ortaya çıkmadı.

Ya'ni sâlik bu tafsîlâtı verdiği halde, onlardan ayrılmış olmasından dolayı, kendisinde hiçbir teessür eseri zâhir olmadı.

167. Şeker gibi olan Semerkand'dan soruncaya kadar, onun nabzı zararsız hali üzere idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

167. Şeker gibi olan Semerkand'dan soruncaya kadar, onun nabzı zararsız hali üzere idi.

"Semerkand"dan kasıt, varlık ve benlik şehridir ki, bu şehir cüz'î akıl (bireysel akıl) katında şeker gibi tatlıdır; ve bu şehirde her an akla, türlü türlü bedensel zevkleri süsleyip gösteren nefis kuyumcusu oturmaktadır. Ve akıl, bu nefis kuyumcusunun âşığıdır. Ariflerden biri nefsi şöyle tasvir eder: “Nefse bir şekil verilse, şekli şudur: Başı kibir, gözü kendini beğenme, ağzı haset, dili yalan ve gıybet, kulağı unutkanlık, göğsü kin ve düşmanlık, karnı şehvet ve iftira, elleri hıyanet ve hırsızlık, ayakları emel, kalbi gaflet ve ruhu küfürdür." Nefsin kuyumcuya benzetilmesi, "İnsanların en yalancısı kuyumculardır" hadîs-i şerîfine dayanmaktadır. Yani Hakk Yolcusu'nun hâli, varlık ve benlik şehrinden soruncaya kadar hiç değişmedi.

"Semerkand"dan murâd, vücûd ve enâniyet şehridir ki, bu şehir akl-ı cüz'î indinde şeker gibi tatlıdır; ve bu şehirde her an akla, türlü türlü ezvâk-ı cismâniyyeyi yaldızlayıp gösteren nefis kuyumcusu sâkindir. Ve akıl, bu nefis kuyumcusunun âşıkıdır. Arifin biri nefsi şöyle tasvîr eder: “Nefse bir sûret verilse şekli şudur: Başı kibir, gözü ucub, ağzı hased, lisânı kizb ve gıybet, kulağı nisyân, göğsü hıkd ve kin, karni şehvet ve bühtan, elleri hıyânet ve sirkat, ayakları emel, kalbi gaflet ve rûhu küfürdür." Nefsin kuyumcuya tesbihi اكذب الناس الصواغون Ya'ni "Nâsın en yalancısı kuyumculardır" hadîs-i şerîfine müsteniddir. Ya'ni sâlikin hâli vücûd ve enâniyet şehrinden soruncaya kadar, hiç mütegayyir olmadı.

168. Nabız hareket etti ve yüzü kızardı ve sarardı; zîra Semerkandlı kuyumcudan ferd oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

168. Nabız hareket etti ve yüzü kızardı ve sarardı; çünkü Semerkandlı kuyumcudan ayrıldı.

"Zer-ger" kuyumcu demektir. Yani bu şehirden bahsedildiği zaman, o şehirde yaşayan nefse olan aşkından dolayı, Hakk Yolcusu'nun aklında ve idrakinde bir değişim meydana geldi; çünkü ruh sultanının huzurunda nefis kuyumcusundan ayrıldı.

"Zer-ger" kuyumcu demektir. Ya'ni vaktâki bu şehirden bahs olundu, o şehirde sâkin bulunan nefse olan aşkından dolayı, sâlikin aklında ve idrâkinde bir tagayyür hâsıl oldu; zîrâ sultân-ı rûhun huzûrunda nefis kuyumcusundan ayrıldı.

169. O hekîm vaktaki hastadan bu sırrı anladı, o dert ve belânın aslını açık buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

169. O hekim, hastadan bu sırrı anladığı vakit, o dert ve belanın aslını açık buldu.

O hekim, nefsin aşk ve muhabbetine tutulmuş olan cüz'î akıldan bu sırrı anladığı vakit, bu yüzden uğradığı dert ve belanın aslını açık buldu; çünkü Hakk Yolcusu'nun çeşitli ilim şehirlerinde öğrenim zahmetini seçmesi, hep nefsine olan muhabbetinden kaynaklanıyordu ve hep şöhret ve enaniyet aşkından idi.

O hekîm vaktāki nefsin aşk ve muhabbetine mübtelâ olan akl-ı cüz'îden bu sırrı anladı ve bu yüzden uğradığı derd ve belânın aslını açık buldu; zî-râ sâlikin envâ'-ı ulûm şehirlerinde tahsîl zahmetini ihtiyâr etmesi, hep nefsine olan muhabbetinden nâşî idi ve hep iştihâr ve enâniyyeti aşkından idi.

170. Dedi: Geçit mahallinde onun mahallesi hangisidir? Dedi: Köprü başında ve Gatfer mahallesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

170. Dedi: Geçit yerinde onun mahallesi hangisidir? Dedi: Köprü başında ve Gatfer mahallesidir.

İlahi hekim, cariyeye dedi: Geçit yerinde, o kuyumcunun mahallesi hangi mahalledir? Cariye cevap olarak dedi: Köprü başında ve Gatfer mahallesidir. "Köprü"den kasıt, cismaniyet âlemidir ki, nefis bu cisim âleminin kalıcılığına bağlıdır; ve cismaniyet âlemi ise, ruhun bu cismaniyet âlemine gelmeden önce bulunduğu birinci misal âlemi ile, bu cismaniyet âleminden ayrıldıktan sonraki ikinci misal âlemi, yani berzah arasında bir köprüdür. "Gatfer" ile, nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) mertebesine işaret edilmiş olması uygun olur; çünkü Hakk Yolcusunun nefsi, bu cismaniyet âleminde öncelikle bu mertebede bulunur.

Hekîm-i ilâhî, câriyeye dedi: Geçit mahallinde, o kuyumcunun mahallesi hangi mahalledir? Câriye cevâben dedi: Köprü başında ve Gâtfer mahallesidir. "Köprü"den murâd, cismâniyet âlemidir ki, nefis bu cisim âleminin bakāsına bağlıdır; ve cismâniyet âlemi ise, rûhun bu cismâniyet âlemine gelmezden evvel bulunduğu birinci âlem-i misâl ile, bu cismâniyet âleminden ayrıldıktan sonra ikinci âlem-i misâl, ya'ni berzah arasında bir köprüdür. "Gâtfer" ile, nefs-i emmâre mertebesine işaret buyrulmuş olmak münasib olur; zîrâ sâlikin nefsi, bu cismâniyet âleminde evvelâ bu mertebede bulunur.

171. Dedi: Bildim ki senin hastalığın nedir; hemen senin halasında sihirler göstereceğim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

171. Dedi: Bildim ki senin hastalığın nedir; hemen senin hâlinde harikalar göstereceğim.

"Sihir"in çeşitli anlamları vardır; burada harika göstermek demektir. Yani insân-ı kâmil, Hakk yolcusuna dedi: Senin hastalığının mahiyetini teşhis ettim ve senin bu illetten kurtulman konusunda acele harikalar göstereceğim. Çünkü insân-ı kâmilin hizmeti, Hakk yolcusunun nefsini öldürüp onu "Ölmezden evvel ölünüz" hadis-i şerifi gereğince, nefsine ait sıfatlardan kurtarmak ve ruhanîlik mertebesine yükseltmektir.

"Sihir" müteaddid ma'nâsı vardır; burada hârika göstermek demektir. Ya'ni insân-ı kâmil sâlike dedi: Senin hastalığının mâhiyyetini teşhîs ettim ve senin bu illetten kurtulman hususunda acele hârikalar göstereceğim. Zîrâ insân-ı kâmilin hizmeti sâlikin nefsini öldürüp onu موتوا قبل ان تموتوا Ya'ni "Ölmezden evvel ölünüz" hadîs-i şerîfi mûcibince, sıfat-ı nefsâniyyesinden kurtarmak ve rûhâniyet mertebesine terakkî ettirmektir.

172. Mesrûr ve fâriğ ve emîn ol ki, sana yağmurun çemene yaptığını yapacağım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

172. Sevinçli, rahat ve emin ol ki, sana yağmurun çimene yaptığını yapacağım.

"Îmin", "âmin" kelimesinin imâle edilmiş hâlidir, emin olan demektir. Yani hekim dedi ki: Bana kavuştuğun için sevin ve kalben rahat, korkudan ve sıkıntıdan emin ol; çünkü yağmur nasıl çimenliği yemyeşil yaparsa, ben de seni nefsinin sıkıntılarından kurtarıp, ruhunun sıfatlarıyla latif ve güzel bir hâle getireceğim.

"Îmin" "âmin" kelimesinin imâle olunmuşudur, emîn olan demektir. Ya'ni hekîm dedi ki: Bana mülâkî olduğun için sevin ve kalben râhat ve korkudan ve sıkıntıdan emîn ol; zîrâ yağmur nasıl çemenistanı yemyeşil ya- parsa, ben de seni nefsinin sıkıntılarından kurtarıp, rûhunun sıfatlarıyla latîf ve güzel bir hâle getireceğim.

173. Ben senin gamını yerim; sen gam yeme. Ben sana yüz babadan daha şefkat ediciyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

173. Ben senin gamını yerim; sen gam yeme. Ben sana yüz babadan daha şefkatliyim.

174. Her ne kadar padişah senden çok araştırır ise de; sakın sakın bu sırrı kimseye söyleme.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

174. Padişah senden ne kadar çok araştırırsa araştırsın; sakın sakın bu sırrı kimseye söyleme.

Bu şerefli beyitte, Hakk Yolcusu'nun seyr ü sülûk (manevî yolculuk) hallerini yabancılara açıklamaması gerektiğine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde sâlikin ahvâl-i sülûku ağyâra ifşa etmemesine işaret buyrulur.

175. Senin sırrının mezarı gönül olduğu vakit, senin o muradın pek çabuk hâsıl olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

175. Senin sırrının mezarı gönül olduğu zaman, senin o isteğin çok çabuk gerçekleşir.

176. Peygamber, her kim sırrı gizledi ise, çabuk kendi muradı ile çift oldu buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

176. Peygamber, her kim sırrı gizledi ise, çabuk kendi muradı ile çift oldu buyurdu.

Bu şerefli beyitte: من كتم سره حصل امره yani "Kim ki sırrını sakladı, onun işi hâsıl oldu" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde: من كتم سره حصل امره Ya'ni "Kim ki sırrını sakladı, onun işi hâsıl oldu" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur.

177. Vaktaki tohum yerde gizli olur, onun sırrı bostanın tâzeliği olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

177. Tohum yerde gizli olduğu zaman, onun sırrı bostanın tazeliği olur.

"Ser-sebz" taze, genç, ikballi ve talihli anlamındadır. Yani tohum yere gömülüp gözlerden gizli kaldığı zaman, onun içi açılıp, yemyeşil bir halde çıkar ve bostanın tazeliği ve güzelliği olur. Bu şerefli beyit sır saklamanın örneğidir.

"Ser-sebz" tâze, genç, ikbâlli ve tâli'li ma'nâsınadır. Ya'ni tohum yere gömülüp nazarlardan gizli kaldığı vakit, onun içi açılıp, yemyeşil bir halde çıkar ve bostanın tâzeliği ve tarâveti olur. Bu beyt-i şerîf sır saklamanın misâlidir.

178. Altın ve gümüş eğer gizli olmasa idiler, ma'den altında ne vakit terbiye bulurlar idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

178. Altın ve gümüş eğer gizli olmasalardı, maden altında ne zaman terbiye bulurlardı?

"Kân" madenî filizlerin çıkarıldığı kaynaktır. Yani altın ve gümüş, toprak altında gizli olup, kendi madenlerinin altında terbiye edilerek, altınlık ve gümüşlük mertebesini bulurlar. Bu şerefli beyit de sır saklamanın başka bir örneğidir.

"Kân" filîzât-ı ma'deniyye çıkarılan menba'dır. Ya'ni altın ve gümüş, toprak altında gizli olup, kendi ma'denlerinin altında terbiye olunup, altınlık ve gümüşlük mertebesini bulurlar. Bu beyt-i şerîf dahi sır saklamanın diğer bir misâlidir.

179. O hekîmin va'dleri ve lutufları, o hastayı korkudan emîn etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

179. O hekimin vaatleri ve lütufları, o hastayı korkudan emin etti.

180. Hakîkî olan va'dleri gönül kabul edici olur; mecâzî olan va'dler elem tu- [180] tucu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

180. Gerçek olan vaatleri gönül kabul edici olur; mecazî olan vaatler elem verici olur.

"Tâse" elem demektir. Yani doğru vaatlere kalp inanır ve onları kabul eder; mecazî ve yalan vaatlerden kalp şüpheye düşer ve elem meydana gelir.

"Tâse" elem demektir. Ya'ni doğru va'dlere kalb inanır ve onları kabûl eder; mecâzî ve yalan va'dlerden kalb şübheye düşer ve elem peydâ olur.

181. Kerem ehlinin va'di, akıcı hazînedir; nâ-ehlin va'di, rûhun elemi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

181. Cömert kişilerin vaadi, akıcı hazinedir; cömert olmayanların vaadi, ruhun elemi oldu.

"Revân" birinci mısrada "reften" veya "revîden" mastarlarından sıfat-ı müşebbehe (kalıcı sıfat) olup, akıcı ve gidici demektir. "Genc-i revân" kıymeti akıcı olan hazine demek olur. İkinci mısrada, "nefs-i nâtıka" (konuşan nefis) ve "rûh-i izâfi" (bağıntılı ruh) anlamındadır.

Yani cömert kişilerin vaadi, doğru olduğu için hükmü geçerli ve akıcı olan bir hazinedir. Ve cömert olmayan kişinin vaadi ise, yalan olduğu için, ruha ağırlık ve sıkıntı verir ve kalp onun vaadinden soğukluk duyar.

“Revân” birinci mısra'da “reften” veyâ “revîden” masdarlarından sıfat-ı müşebbehe olup, cârî ve gidici demektir. “Genc-i revân” kıymeti cârî olan hazîne demek olur. İkinci mısra'da, “nefs-i nâtıka” ve “rûh-i izâfi” ma'nâsındadır.

Ya'ni kerem ehlinin va'di, doğru olduğu için hükmü râyic ve cârî olan bir hazînedir. Ve kerem ehli olmayanın va'di ise, yalan olduğu için, rûha sıklet ve sıkıntı verir ve kalb onun va'dinden soğukluk duyar.

## Velînin, câriyenin hastalığını anlaması ve câriyenin elemini ve marazını pâdişâh huzûrunda arz etmesi.

182. Bundan sonra şaha azm etti; şahı ondan bir şemme âgâh etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

182. Bundan sonra şaha yöneldi; şahı ondan az bir şey haberdar etti.

"Şemme" Arapçada, az bir şey ve mutlak koku anlamındadır. Yani ilahi hekim, cariyenin hastalığını teşhis ettikten sonra, sâlikin ruh sultanına yöneldi ve onun ruhunu o hastalıktan biraz haberdar etti.

"Şemme" Arabîde, az bir şey ve mutlak koku ma'nâsınadır. Ya'ni hekîm-i ilâhî câriyenin hastalığını teşhîs ettikten sonra, sâlikin sultân-ı ruhuna teveccüh etti ve onun ruhunu o hastalıktan biraz haberdar etti.

183. Dedi: Tedbîr o olur ki, bu derd için, o merdi hazır getirelim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

183. Dedi: Tedbir o olur ki, bu dert için, o adamı hazır getirelim.

İlahi hekim dedi: Bu hastanın iyi olması için yapılacak tedbir şudur ki, o kuyumcu adamı hazır edelim. Nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis), Hak yolunun sâliklerinden pek çoğunu mağlup ettiğinden, "adam" ifadesiyle onun kahramanlığına ve kuvvetine ve cismani zevklere eğilimli olan bu adamın, ruh sultanı tarafına çekilmesine işaret buyrulur.

Hekîm-i ilâhî dedi: Bu hastanın iyi olması için yapılacak tedbîr budur ki, o kuyumcu adamı ihzâr edelim. Nefs-i emmâre, Hak yolu sâliklerinden pek çoğunu mağlûb ettiğinden, "merd" ta'bîriyle onun kahramanlığına ve kuvvetine ve ezvâk-ı cismâniyyeye mütemâyil olan bu merdin, sultân-ı rûh tarafına celbine işâret buyrulur.

184. O uzak şehirden kuyumcu olan adamı çağır; altın ve hil'at ile ona gurûr ver.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

184. O uzak şehirden kuyumcu olan adamı çağır; altın ve hil'at ile ona gurur ver.

"Uzak şehir"den kastedilen, varlık ve benlik şehridir. "Hil'at", padişahların, vezirlerin ve büyüklerin eski zamanlarda bazı kimselere ikram amacıyla giydirdikleri kıymetli elbiselerdir.

Yani, ey ruh sultanı! O varlık ve benlik şehrinden, kuyumcu konumunda olan o kişiyi çağır; ve altın ve hil'at ile, yani haz ve benlik elbiseleri göstererek onu aldat! Bilinmeli ki, nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) asla Hak yoluna girmeye yaklaşmaz; eğer yaklaşırsa, onda bir benlik hazzı duyduğu için yaklaşır. Çünkü kâmil mürşitlerin halk tarafından hürmet ve itibar gördüklerini görür ve kendisinin de bu yoldan o makama ulaşacağını hayal ederek, kendisi için bir varlık ve benlik zevki duyar. Halbuki o yola girdikten ve kâmil mürşidin eline geçtikten sonra, kendisinin öldürüleceğini bilmez.

"Uzak şehir"den murâd, vücûd ve enâniyet şehridir. "Hil'at" padişahın ve vezirlerin ve büyüklerin eski zamanlarda ba'zı kimselere ikrâm kasdıyla giydirdikleri kıymetli elbiselerdir.

Ya'ni, ey sultân-ı rûh! O varlık ve enâniyet şehrinden, kuyumcu mesâbesinde olan o merdi çağır; ve altın ve hil'at ile, ya'ni haz ve enâniyet libasları göstererek onu aldat! Ma'lûm olsun ki, nefs-i emmâre asla Hak yoluna sülûke yaklaşmaz; eğer yaklaşırsa, onda bir hazz-ı enâniyyet duyduğu için yaklaşır. Zîrâ mürşid-i kâmillerin, halk tarafından hürmet ve i'tibâr gördüklerini görür ve kendisinin dahi bu yoldan o makāma vusûlünü tahayyül ederek, kendisi için bir varlık ve enâniyet zevkı duyar. Halbuki o yola girdikten ve mürşid-i kâmilin eline geçtikten sonra, kendisinin öldürüleceğini bilmez.

185. Sultan hekîmden bunu işittiği vakit, onun nasihatını gönülden ve candan ihtiyar etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

185. Sultan hekimden bunu işittiği zaman, onun nasihatini gönülden ve candan seçti.

Hakk Yolcusu'nun ruh sultanı, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olan mürşidin bu tedbirini dinlediği zaman; onun nasihatini tam bir içtenlikle kabul etti ve mürşidine teslimiyet gösterdi.

Vaktāki sâlikin sultân-ı rûhu, mürşid-i kâmilin bu tedbîrini dinledi; onun nasîhatını kemâl-i hulûs ile kabûl etti ve mürşidine teslîmiyet gösterdi.

## Pâdişâhın, kuyumcuyu getirmek için Semerkand'a elçiler göndermesi.

186. Binâenaleyh o tarafa hâzıklar ve kâfiler ve çok adûl olan bir iki elçi gönderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

186. Bu sebeple o tarafa zeki, usta, ârif ve iş bilen, yeterli ve çok adil bir iki elçi gönderdi.

"Hâzık" zeki, usta, ârif ve iş bilen anlamındadır. "Kâfî" bir işte başkasına ihtiyaç bırakmayan ve işi tamam gören kimse demektir. "Udûl" adil kelimesinin çoğuludur. Bu "iki elçi"den kasıt, ruhun ilim ve tefekkür sıfatlarıdır ki, zikredilen sıfatlar bu iki sıfatın özellikleridir ve bu iki sıfat nefsi Hak yoluna çekmek için aldatmaya kadirdirler.

"Hâzık" zeyrek ve mâhir ve ârif ve iş bilici ma'nâsınadır. "Kâfî" bir işde başkasına hâcet bırakmayan ve işi tamam gören kimse demektir. "Udûl" âdilin cem'idir. Bu "iki elçi"den murâd, rûhun ilim ve tefekkür sıfatları olur ki, zikr olunan sıfatlar bu iki sıfatın hâssalarıdır ve bu iki sıfat nefsi Hak yoluna celb için aldatmağa kādirdirler.

187. O iki bey, şâhenşehden müjdeci olarak, o kuyumcunun önüne, Semerkand'a kadar geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

187. O iki bey, şahenşahtan müjdeci olarak, o kuyumcunun önüne, Semerkand'a kadar geldiler.

188. Dediler ki: Ey ma'rifeti kâmil olan üstad! Sıfat, şehirlerde senden zâhirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

188. Dediler ki: Ey bilgisi kâmil olan üstad! Sıfatın şehirlerde senden görünür.

"Vasfın şehirlerde görünmesi"nden kasıt şudur ki, nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) veya levvâme (kendini kınayan nefis) sahibi olan âlimler, kendi faziletlerini ve benliklerini âleme göstermek için ilim dallarının şehirlerinde eserler yazarlar; ve sonuçta ilmin ünü ve şöhreti bu nefsin benliği yüzünden meydana gelir. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in yirmi beşinci bölümünde şöyle buyrulur: "Bak ki, Kur'ân için onar onar ve sekizer sekizer ve dörder dörder cilt tefsir yapmışlardır; amaçları kendi faziletlerini ortaya koymaktır. Keşşâf'ta Zemahşerî kendilerini ortaya koymak için bu kadar nahiv ve lügat incelikleriyle, fasih (açık ve güzel) ifade kullanmışlardır, ilh..."

"Vasfın şehirlerde zâhir olması"ndan murâd budur ki, nefs-i emmâre veyâ levvâme sahibi olan âlimler, kendi fazıllarını ve benliklerini âleme göstermek için ilim şu'belerinin şehirlerinde eserler yazarlar; ve netîcede ilmin sıyt ve şöhreti bu nefsin benliği yüzünden vâki' olur. Nitekim Fihi Mâ Fih'in yirmi beşinci faslında şöyle buyrulur: "Nazar eyle ki, Kur'ân için onar onar ve sekizer sekizer ve dörder dörder cild tefsîr yapmışlardır; garazları kendi fazıllarını ızhârdır. Keşşâf'da Zemahşerî kendilerini ızhâr için bu kadar dekāyık-ı nahviyye ve lugaviyye ile, ibâre-i fasîha isti'mâl etmişlerdir, ilh..."

189. İşte falan şah kuyumculuk için, seni ihtiyar etti; zîrâ sen pek büyüksün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

189. İşte falan şah kuyumculuk için seni seçti; çünkü sen çok büyüksün.

Bu sözler, ruhun ilim ve tefekkür sıfatlarının nefsi, ruhun huzuruna çekmek için yaptığı ayartmalardır.

Bu sözler, rûhun ilim ve tefekkür sıfatlarının nefsi, rûhun huzûruna celb için iğvâlarıdır.

190. İşte bu hil'atı ve altını ve gümüşü al; geldiğin vakitte de hâs ve nedîm [189] olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

190. İşte bu hil'ati ve altını ve gümüşü al; geldiğin vakitte de özel ve yakın dost olursun.

Yani bu haz ve benlik hil'atini ve başkanlık altın ve gümüşünü al, ruh sultanının huzuruna geldiğin vakitte de, onun özel yakını ve sohbet arkadaşı olursun. Nasıl ki "sâfiye" makamına geldiği vakit, nefis ruhun kendisi olur.

Ya'ni bu haz ve enâniyet hil'atını ve riyâset altın ve gümüşünü al, sultân-ı ruhun huzûruna geldiğin vakitte de, onun husûsî karîni ve musâhibi olursun. Nitekim "sâfiye" makāmına geldiği vakit, nefis ayn-ı rûh olur.

191. Merd, çok malı ve hil'atı gördü, aldandı; şehrinden ve evlâdından kesildi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

191. Adam, çok malı ve hil'atı gördü, aldandı; şehrinden ve evlâdından kesildi.

"Gurre" masdardır, aldanmak anlamına gelir. Yani adam olan nefis, bu tabiatının meylettiği şeyi ve riyaset hil'atını gördü; şehri olan cismaniyet âleminden ve kendisinin evlâdı olan sıfatlardan ayrıldı.

“Gurre” masdardır, aldanmak ma'nâsınadır. Ya'ni merd olan nefis, bu tab'ının meyl ettiği şeyi ve riyâset hil'atını gördü; şehri olan cismâniyet âleminden ve kendinin evlâdı olan sıfatlardan ayrıldı.

192. Adam şadman olarak yola geldi; bî-haber idi ki o şâh, onun canına kasd etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

192. Adam sevinçli olarak yola geldi; o şahın onun canına kastettiğinden habersizdi.

Nefis kuyumcusu, riyaset (başkanlık) sevgisi ve sevinciyle yola çıktı; fakat şahın onun canına kastedeceğinden hiç haberi yoktu. Çünkü mürşid-i kâmil (olgun rehber), nefsi öldürüp ve ruhun cariyesi olan akl-ı cüz'îyi (ferdî akıl), ona olan aşkından kurtarıp, ruha yâr eder.

Nefis kuyumcusu riyâset muhabbeti ve sevinci ile yola çıktı; fakat şâh onun canına kasd edeceğinden hiç haberi yok idi. Zîrâ mürşid-i kâmil nefsi öldürüp ve rûhun câriyesi olan akl-ı cüz'îyi, ona olan aşkından kurtarıp, rûha yâr eder.

193. Arab atına bindi ve sevinerek sürdü; kendi kanının bahasını hil'at anladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

193. Arap atına bindi ve sevinerek sürdü; kendi kanının bedelini hil'at anladı.

"Esb-i tâzî" Arap atı anlamına gelir. Riyaset hil'atı (yönetim kaftanı) ve halk üzerinde tasarrufa sebep olan altın ve gümüş gibi halleri görünce, nefis ruh sultanı tarafına acele koştu; kendi ölümünün diyeti olan bunları, ikram anladı.

“Esb-i tâzî” Arab atı ma'nâsınadır. Riyâset hil'atı ve halk üzerinde tasarrufa sebeb olan altın ve gümüş gibi halleri görünce, nefis sultân-ı rûh tarafına acele koştu; kendi ölümünün diyeti olan bunları, ikrâm anladı.

194. Ey kendi ayağı ile sû'-i kazaya kadar, yüz rıza ile sefere gitmiş olan kimse!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

194. Ey kendi ayağı ile kötü kazaya kadar, yüz rıza ile sefere gitmiş olan kimse!

Yani, ey nefsinin hırsından dolayı, kendi ayağı ve irâdesi ile, görünüşte kötü görünen ilâhî kazâ tarafına razı olarak sefere gitmiş olan kimse!

Bu ve aşağıdaki şerefli beyitler, bütün insanların hâlini açıklayarak Pîr'in irşadıdır.

Bilinmeli ki bir "kazâ" ve bir de "makzî" vardır. Kazâ, Hakk'ın toplu/icmâlî küllî hükmüdür; buna razı olmak gerekir; ve makzî, bu yoğunluk âleminde insan fertlerinin, o ilâhî kazâya bağlı olan irâdesiyle ortaya çıkan kötü hallerdir ki, “kötü kaza” tabiriyle bu makzîye işaret buyrulur. Hz. Pîr, bu iki hâle, III. cildin 1365 numarasına denk gelen şu: "Ben küfre o yönden razıyım ki ilâhî kazâdır; bizim çekişmemiz ve kötülüğümüz olması yönünden razı değilim."

Beytinde işaret buyurmuşlardır. Daha fazla ayrıntısı, bu beytin şerhindedir.

Ya'ni, ey nefsin hırsından dolayı, kendi ayağı ve irâdesi ile, zâhirde fenâ görünen kazâ-yı ilâhî tarafına râzı olarak sefere gitmiş olan kimse!

Bu ve aşağıdaki beyt-i şerîfler, umûm-ı beşerin hâlini beyânen irşâd-ı Pîr'dir.

Ma'lûm olsun ki bir "kazâ" ve bir de "makzî" vardır. Kazâ, Hakk'ın hükm-i küllî-i icmâlîsidir; buna râzı olmak lâzımdır; ve makzî, bu âlem-i kesâfette efrâd-ı beşerin, o kazâ-yı ilâhîye bağlı olan irâdesiyle zuhûr eden kötü hallerdir ki, “sûü'l-kaza” ta'bîriyle bu makzîye işaret buyrulur. Hz. Pîr, bu iki hâle, III. cildin 1365 numarasına musâdif olan şu: "Ben küfre o cihetten râzıyım ki kazâ-yı ilâhîdir; bizim nizâ' ve hubsümüz olması cihetinden râzı değilim."

Beytinde işaret buyurmuşlardır. Daha ziyâde tafsîli, bu beytin şerhindedir.

195. Onun hayalinde izzet ve mal ve büyüklük vardır. Azrail, git evet götürsün dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

195. Onun hayalinde izzet, mal ve büyüklük vardır. Azrail, git evet götürsün dedi.

Yani kendi rızasıyla kötü kazâ tarafına sefere giden o kimse, izzet bulmak, mal kazanmak, makam sahibi ve büyük olmak hayalindedir. Halbuki Azrail (a.s.), ona: Haydi bakalım git; evet, şimdi istediğin emellerine ulaşırsın, der. Bu âlemde bu hâlin birçok örnekleri görülmüştür. Örneğin tüccarlardan biri malını bir gemiye doldurup sefere çıkar; ve bunları satıp, şöyle ve böyle yapacağım hayallerinde bulunur; başına ne geleceğini bilemez. Sefer esnasında gemi batar; mallar mahvolur ve kendisi de boğulur.

Ya'ni kendi rızâsı ile sû'-i kazâ tarafına sefere giden o kimse, izzet bulmak ve mal kazanmak ve mansıb sâhibi ve büyük olmak hayâlindedir. Halbuki Azrâîl (a.s.), ona: Haydi bakalım git; evet, şimdi istediğin emellerine nâil olursun, der. Bu âlemde bu hâlin birçok misalleri görülmüştür. Meselâ tâcirin birisi malını bir gemiye doldurup sefere çıkar; ve bunları satıp, şöyle ve böyle yapacağım hayallerinde bulunur; başına ne geleceğini bilemez. Sefer esnâsında gemi batar; mallar mahv olur ve kendisi de boğulur.

196. Vaktaki o garib olan merd, yoldan erişti; tabib onu şahın huzuruna getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

196. O garip adam yoldan geldiğinde, tabip onu şahın huzuruna getirdi.

Yani insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olan mürşid, nefis kuyumcusunu, "İşte senin cariyen olan cüz'î akıl (sınırlı akıl) buna aşıktır" diyerek ruh sultanının huzuruna getirdi.

Ya'ni mürşid-i kâmil, nefis kuyumcusunu, işte senin câriyen olan akl-ı cüz'î buna âşıktır diyerek, sultân-ı rûhun huzûruna getirdi.

197. Güzel mum, başı üzerinde yanmak için, onu nâz ile şâhenşâhın tarafına götürdüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

197. Güzel mum, başı üzerinde yanmak için, onu naz ile şahlar şahının tarafına götürdüler.

"Tıraz" birkaç anlama gelir, burada yakışıklı, nazik ve güzel anlamındadır. "Şem'-i tıraz" güzel mum demektir. Bundan maksat, karanlıkta olan nefse ruhun feyiz nurudur. Yani Hakk Yolcusu'nun nefsi, feyiz nuru onun başı üzerinde parlamak için naz ve ikram ile ruh sultanının huzuruna götürdüler.

"Tırâz" birkaç ma'nâya gelir, burada yakışıklı ve nâzik ve güzel ma'nâsınadır. "Şem'-i tırâz" güzel mum demek olur. Bundan murâd, zulmette olan nefse rûhun nûr-i feyzidir. Ya'ni sâlikin nefsi, nûr-i feyzi onun başı üzerinde parlamak için nâz ve ikrâm ile sultân-ı rûhun huzûruna götürdüler.

198. Şah onu gördü; birçok ta'zîm etti. Altın hazînesini ona teslim etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

198. Şah onu gördü; ona çok saygı gösterdi. Altın hazinesini ona teslim etti.

Ruh sultanı, "Nefis senin binek hayvanındır; ona yumuşaklıkla davran!" hadis-i şerifi gereğince, ona çok saygı göstermekle birlikte, altın gibi olan kendi sıfatlarının hazinesini, bu sıfatlardan kendisine uygun gördüklerini alması için ona teslim etti.

Sultân-ı rûh `نفسك مطيتك عارفق بها` Ya'ni "Nefis senin binek hayvanındır; ona rifk ile muâmele et!" hadîs-i şerîfi mûcibince birçok ta'zîm etmekle beraber, altın gibi olan kendi sıfatlarının hazînesini, bu sıfatlardan kendisine münasib gördüklerini almak üzere, ona teslîm etti.

199. Sonra hekîm ona dedi: Ey büyük sultân! O câriyeyi, bu efendiye ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

199. Sonra hekim ona dedi: Ey büyük sultan! O cariyeyi, bu efendiye ver!

Yani ilahi hekim olan insân-ı kâmil mürşid, Hakk Yolcusu'nun ruhuna dedi: Ey beden ülkesinin büyük sultanı! O cüz'î akıl (insanın sınırlı aklı) cariyesini, bu nefis kuyumcusuna ver.

Yani, cüz'î akıl başlangıçta şeriat dairesinde nefsin hazlarıyla meşgul olsun; çünkü cüz'î akıl, ruhun Hakk'a olan aşkını inkâr ettiği için, bu hususta ruha yardımcı olamaz. O nefis tarafına çekilmiştir. Nitekim bu cildin 2012, 2013, 2014 numaralarına denk gelen beyitlerde şöyle buyrulur:

"Akl-ı cüz'î her ne kadar, sır sahibi görünür ise de, aşk-ı ilâhîyi münkirdir. Zekîdir ve âlimdir; fakat yok değildir. Mülk "lâ" olmadıkça Ehrimen'dir. O söz ile ve fiil ile bizim yârimiz olur. Hâl hükmüne geldiğin vakit "lâ" olur."

Ya'ni hekîm-i ilâhî olan mürşid-i kâmil, sâlikin rûhuna dedi: Ey cisim memleketinin büyük sultânı! O akl-ı cüz'î câriyesini, bu nefis kuyumcusuna ver.

Ya'ni, akl-ı cüz'î ibtidâ şerîat dâiresinde nefsin hazlarıyla meşgül olsun; zirâ akl-ı cüz'î, rûhun Hakk'a olan aşkını münkir olduğu için, bu husûsta rûha yâr olamaz. O nefis tarafına müncezibdir. Nitekim bu cildin 2012, 2013, 2014 numaralarına müsâdif olan beyitlerde şöyle buyrulur:

"Akl-ı cüz'î her ne kadar, sır sahibi görünür ise de, aşk-ı ilâhîyi münkirdir. Zekîdir ve âlimdir; fakat yok değildir. Mülk "lâ" olmadıkça Ehrimen'dir. O söz ile ve fiil ile bizim yârimiz olur. Hâl hükmüne geldiğin vakit "lâ" olur."

200. Tâ ki câriye onun visalinde iyi olsun; onun âb-ı visâli, o âteşi def' etsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

200. Tâ ki câriye onun visalinde iyi olsun; onun âb-ı visâli, o âteşi def' etsin.

Tâ ki cüz'î akıl, şeriat dairesinde nefsin gerekliliklerine uymakla hoşnut olsun, Hakk yoluna sülûk etmekten (tasavvuf yolunda ilerlemekten) ürkmesin ve nefisten hazzını alsın.

Tâ ki akl-ı cüz'î, şerîat dâiresinde nefsin îcâbâtına tâbi' olmakla, hoş olsun, Hak yoluna sülükden ürkmesin ve nefisden hazzını alsın.

201. Şâh o ay yüzlüyü ona bağışladı; o her iki sohbet isteyiciyi eş etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

201. Şah o ay yüzlüyü ona bağışladı; o, her iki sohbet isteyiciyi eş etti.

Yani ruh, aklını nefsine ve nefsini de aklına yöneltti. O, her iki sohbet isteyeni ve âşıkı ve maşuku birbirine eş yaptı. Kıssanın görünenine göre kuyumcu, cariyeyi satmış olduğu için onun sohbetini isteyici olmaması gerekir; çünkü bir âşık maşukundan kendi iradesiyle ayrılmak istemez. Aksine kıssanın bâtınına göre akıl nefsin ve nefis de aklın talibi olduğundan, her ikisi birbirinin sohbetini isteyicidir.

Ya'ni rûh, aklını nefsine ve nefsini de aklına tevcih etti. O her iki sohbet isteyeni ve âşıkı ve ma'şûku birbirine eş yaptı. Kıssanın zâhirine nazaran kuyumcu, câriyeyi satmış olduğu cihetle onun sohbetini isteyici olmaması îcâb eder; zîrâ bir âşık ma'şûkundan kendi irâdesiyle ayrılmak istemez. Fakat kıssanın bâtınına nazaran akıl nefsin ve nefis dahi aklın tâlibi olduğundan, her ikisi birbirinin sohbetini isteyicidir.

202. Altı ay müddet, murad sürdüler. Nihayet o kız tamâmiyle sıhhate geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

202. Altı ay süreyle, muratlarını sürdürdüler. Sonunda o kız tamamen sağlığına kavuştu.

"Altı ay"dan kasıt, nefsin altı mertebedeki ilerlemesine işarettir ki, bunlar da emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râzıye ve merzıyyedir; bunların üstünde olan nefs-i sâfiye (arınmış nefs), ruhanîlik mertebesinde fânî olduğu için, nefsin mertebesinden dışarıda kalır. Yani akıl, nefsin altı mertebesinde o nefse arkadaş oldu; sonunda o akıl cariyesi, nefsin her mertebesinde aldığı hazdan dolayı, ıstıraptan kurtulup sağlığına kavuştu.

"Altı ay”dan murâd, nefsin altı mertebedeki terakkîsine işarettir ki, bunlar da emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râzıye ve merzıyyedir; bunların fevkı olan nefs-i sâfiye, rûhiyyet mertebesinde fânî olduğu için, nefsin mertebesinden hâriç olur. Ya'ni akıl, nefsin altı mertebesinde o nefse musâhib oldu; nihâyet o akıl câriyesi, nefsin her mertebesinde aldığı hazdan dolayı, ıztırâbdan kurtulup sıhhat buldu.

203. Ondan sonra onun için şerbet yaptı; içtiği zamandan beri kızın önünde erimekte idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

203. Ondan sonra onun için şerbet yaptı; içtiği zamandan beri kızın önünde erimekte idi.

Ondan sonra insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olan mürşid, o nefis için hakiki tevhid ve Hakk'ı bilme şerbetini yaptı. Nefis bu şerbeti içtiği zamandan beri erimeye ve varlığından geçmeye başladı.

Ondan sonra mürşid-i kâmil, o nefis için tevhîd-i hakîkî ve ma'rifet-i Hak şerbetini yaptı. Nefis bu şerbeti içtiği zamandan beri erimeğe ve varlığından geçmeğe başladı.

204. Vaktaki hastalıktan onun cemâli kalmadı, kızın canı, onun vebâlinde kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

204. Hastalıktan onun güzelliği kalmayınca, kızın canı onun vebalinde kalmadı.

"Vebâl" zarar, ziyan ve mekruh (hoş görülmeyen) şey demektir.

Vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) nefsin akıl nazarındaki güzelliği ve varlığı kalmayınca, aklın canı ve hakikati o nefsin zarar ve ziyanından kurtuldu.

"Vebâl" zarar ve ziyân ve mekrûh olan şey demektir. (Ahteri)

Vaktāki mevhûm olan nefsin akıl nazarındaki güzelliği ve varlığı kalmadı, aklın cânı ve hakîkati o nefsin zarar ve ziyânından kurtuldu.

205. Vaktaki çirkin ve fenâ ve yüzü sarı oldu, azar azar onun kalbinde soğudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

205. Vakti geldiğinde çirkin, kötü ve yüzü sarı oldu, azar azar onun kalbinde soğudu.

206. Birtakım aşklar ki bir renk için olur, aşk olmaz, akıbet bir ayıp olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

206. Birtakım aşklar ki bir renk için olur, aşk olmaz, sonunda bir ayıp olur.

"Neng" ayıp, ar, hasret ve pişmanlık anlamlarındadır. Bu şerefli beyitte fennin bir hakikatine de işaret buyrulur. Bilinir ki, güneşin ışığı yedi renkten oluşur ve eşyanın kendilerine özgü hiçbir rengi yoktur. Ancak sahip oldukları özellik vasıtasıyla ışığın herhangi bir rengini emerek, diğer renklerini almaz. Örneğin bir kumaşın mavi görünmesi, kendisinin veya boyasını oluşturan maddelerin, ışığın yedi renginden altısını göstermeyerek, yalnız mavisini almasındandır. Bu sebeple eşyaya renk veren şeyler, onların maddelerinin özel halleri ve yatkınlıklarıdır. Şimdi bir kimse renginden dolayı bir çiçeği sevse, zaman geçtikçe o çiçeğin maddelerindeki o rengi alma kabiliyeti gidip, solar ve âşık, "ben buna mı âşık olmuşum" diye kendisini ayıplar. İşte bunun gibi eşyanın güzellikleri dahi, Hakk'ın cemâlî olan sıfatlarının kabulüne, o şeylerin yatkınlıkları olmasındandır; ve bu güzellikler onlarda eğretidir. Ne zaman ki bu eğreti ve geçici olan güzellikler, zaman geçerek cismin bozulması yüzünden, gider, bu sebeple bu eğreti ve geçici renklerden ve güzelliklerden dolayı olan aşklar sonunda ayıp ve hasret ve pişmanlık olur, aşk olmaz. Aşkın türleri hakkında 111 numaralı beyitte açıklamalar vardır.

"Neng" ayıp ve âr ve hasret ve nedâmet ma'nâlarınadır. Bu beyt-i şerîfde fennin bir hakîkatine de işaret buyrulur. Ma'lûmdur ki, güneşin ziyâsı yedi renkten mürekkebdir ve eşyânın kendilerine mahsûs hiçbir rengi yoktur. Ancak mâlik oldukları hâssa vâsıtasıyla ziyânın herhangi bir rengini emerek, diğer renklerini almaz. Meselâ bir kumaşın mâvi görünmesi, kendisinin veyâhut boyasını teşkil eden maddelerin, ziyânın yedi renginden altısını göstermiyerek, yalnız mâvisini almasındandır. Binâenaleyh eşyâya renk veren şeyler, onların maddelerinin husûsî halleri ve isti'dâdlarıdır. İmdi bir kimse renginden dolayı bir çiçeği sevse, zaman geçtikçe o çiçeğin maddelerindeki o rengi almak kābiliyyeti gidip, solar ve âşık, ben buna mı âşık olmuşum diye kendisini ta'yîb eder. İşte bunun gibi eşyanın güzellikleri dahi, Hakk'ın cemâlî olan sıfatlarının kabûlüne, o şeylerin isti'dâdları olmasındandır; ve bu güzellikler onlarda âriyettir. Vaktâki bu âriyet ve ârızî olan güzellikler, zaman geçerek cismin bozulması yüzünden, gider, binâenaleyh bu âriyet ve ârızî renklerden ve güzelliklerden dolayı olan aşklar âkıbet ayıp ve hasret ve nedâmet olur, aşk olmaz. Aşkın nevi'leri hakkında 111 numaralı beyitte îzâhât vardır.

207. Ne olaydı o, baştanbaşa ayıp olaydı da; onun üzerine o kötü hüküm vâki' olmaya idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

207. Keşke o, baştanbaşa ayıp olaydı da; onun üzerine o kötü hüküm gerçekleşmeye idi.

"Kâşki" temenni edatıdır, "Keşke" demektir. "Dâverî" hüküm ve yönetim; "bed-dâverî" kötü hüküm ve kötü kazâ demektir ki; bundan kastedilen de makzîdir (hükmedilen şey).

Kazâ ve makzî 194 numaralı beyitte açıklandı. Yani, keşke o kuyumcuda böyle bir geçici ve arızî güzellik olmaya idi de, cariyeyi bu geçici güzellik aşkından kurtarmak için, şerbet içirip öldürmek gibi, o kuyumcu aleyhinde kötü bir hüküm gerçekleşmeye idi. Yani aklın nazarında nefsin güzelliğine olan aşk, onu ruh tarafına meyilden ve ilâhî aşktan ayırdığı için hakikat ehli katında, onun ilâhî marifetler şerbeti ile öldürülmesi gerekmiştir. Bu hüküm nefse göre, kötü bir hükümdür; çünkü nefis ölümden tiksinir ve kendi benliği dairesinde yaşamak ister; fakat Allah katında nefsin öldürülmesi hakkında gerçekleşen hüküm güzeldir ve hikmetin ta kendisidir. Nitekim hadis-i şerifte موتوا قبل ان تموتوا Yani "Ölmeden evvel ölünüz" buyrulmuştur.

"Kâşki" edât-ı temennîdir, "Ne olaydı" demektir. "Dâverî" hüküm ve hükûmet; "bed-dâverî" kötü hüküm ve süü'l-kazā demek olur ki; bundan murâd dahi makzîdir.

Kazâ ve makzî 194 numaralı beyitte îzâh olundu. Ya'ni, ne olaydı o kuyumcuda böyle bir âriyet ve ârızî güzellik olmaya idi de, câriyeyi bu ârızî güzellik aşkından kurtarmak için, şerbet içirip öldürmek gibi, o kuyumcu aleyhinde bir kötü hüküm vâki' olmaya idi. Ya'ni aklın nazarında nefsin güzelliğine olan aşk, onu rûh tarafına meyilden ve aşk-ı ilâhîden ayırdığı için ehl-i hakîkat indinde, onun maârif-i ilâhiyye şerbeti ile öldürülmesi iktizâ etmiştir. Bu hüküm nefse nazaran, kötü bir hükümdür; zîrâ nefis ölümden istikrâh eder ve kendi benliği dâiresinde yaşamak ister; fakat ind-i ilâhîde nefsin öldürülmesi hakkında vâki' olan hüküm güzeldir ve ayn-ı hikmettir. Nitekim hadis-i şerîfde موتوا قبل ان تموتوا Ya'ni "Ölmezden evvel ölünüz" buyrulmuştur.

208. Onun gözünden ırmak gibi kan koştu; onun yüzü, canının düşmanı geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

208. Onun gözünden ırmak gibi kan koştu; onun yüzü, canının düşmanı geldi.

"Devîden" koşmak ve seğirtmek anlamına gelir ve Farsçada canlı ve cansız varlıklar hakkında kullanılır. Yani, kuyumcunun gözünden ırmak gibi kanlı yaşlar koştu ve hücum etti. Onun yüzündeki geçici güzellik, canının düşmanı oldu.

"Devîden" koşmak ve seğirtmek ma'nâsına olup, Fârisîde zî-rûh ve gayr-ı zî-rûh hakkında kullanılır. Ya'ni, kuyumcunun gözünden ırmak gibi kanlı yaşlar koştu ve hücûm etti. Onun yüzündeki ârızî güzellik, canının düşmanı oldu.

209. Onun kanadı, tavus kuşunun düşmanı geldi. Ey kimse, ne çok şahı onun ferri öldürmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

209. Onun kanadı, tavus kuşunun düşmanı geldi. Ey kimse, ne çok şahı onun ferri öldürmüştür.

"Ferr" şan, şevket, vakarın fazileti, süs, parlaklık anlamlarındadır. Hz. Pîr (Mevlânâ) tarafından irşat (doğru yolu gösterme) maksadıyla buyrulur ki, tavus kuşunun kanadının inceliği ve güzelliği, kendisinin düşmanı oldu. Çünkü onun kanatlarını yolup süs yapmak için kendisini öldürürler; ve aynı şekilde tarihlerde görülür ki, birçok padişahlar, şan ve şevketleri yüzünden düşmanların saldırısına maruz kalıp öldürülmüşlerdir.

"Ferr" şan, şevket, fazl-ı vakar, zînet, revnak ma'nâlarınadır. Hz. Pîr tarafından irşâden buyrulur ki, tâvus kuşunun kanadının letâfeti ve güzelliği, kendisinin düşmanı oldu. Zîrâ onun kanatlarını yolup süs yapmak için kendisini öldürürler; ve kezâ târihlerde görülür ki, birçok padişahlar, şan ve şevketleri yüzünden düşmanların hücumuna ma'rûz kalıp öldürülmüşlerdir.

210. Dedi: Ben o ceylânım ki, göbeğimden dolayı, bu avcı benim sâf olan kanımı döktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

210. Dedi: Ben o ceylânım ki, göbeğimden dolayı, bu avcı benim saf olan kanımı döktü.

"Nâf" göbek demektir ve burada ceylanların yedikleri güzel kokulu otlardan ve çiçeklerden dolayı göbeklerinde biriken misk anlamındadır; ve ona "misk göbeği" derler. Yani kuyumcu ölürken bile kibir ve benlikten ve öğünmekten vazgeçmeyip dedi: Ben o ceylânım ki, bu avcı benim saf ve güzel olan kanımı misk göbeğimden dolayı döktü. Çünkü nefis, kibir ve benlik göstermekten ve öğünmekten asla vazgeçmez. Onun hakikati bu sıfatları gerektirir.

"Nâf" göbek demek olup, burada âhûların yedikleri güzel kokulu otlardan ve çiçeklerden, göbeklerinde biriken misk ma'nâsınadır; ve ona "misk göbeği" derler. Ya'ni kuyumcu ölürken bile kibir ve enâniyetten ve öğünmekten vazgeçmeyip dedi: Ben o ceylânım ki, bu avcı benim sâf ve güzel olan kanımı misk göbeğimden dolayı döktü. Zîrâ nefis, kibir ve enâniyet ızhârından ve öğünmekten aslâ vazgeçmez. Onun hakîkati bu sıfatları iktizâ eder.

211. Ey! Ben o sahra tilkisiyim ki, pusudan postu için onun başını kestiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

211. Ey! Ben o sahra tilkisiyim ki, pusudan postu için onun başını kestiler.

Nefis kuyumcusu yine övünerek dedi ki: Ben o izafî varlık sahrasının türlü türlü hileler yapan tilkisiyim ki, beni pusuya düşürüp, postum için başımı kestiler.

Nefis kuyumcusu yine öğünüp dedi ki: Ben o vücûd-ı izâfi sahrâsının türlü türlü hîleler yapan tilkisiyim ki beni pusuya düşürüp, postum için başımı kestiler.

212. Ey! O bir filim ki, filcinin zahmı, kemik için kanımı döktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

212. Ey! O bir filim ki, filcinin yarası, kemik için kanımı döktü.

Fil yaşlanıp, artık işe yaramaz bir hâle gelince, fil muhafızı olan filciler, zehirli bir macun yapıp file yedirirler; fil düşüp ölür; onun kıymetli olan dişlerini alırlar.

Bu şerefli beyitte nefis, file benzetilmiştir. Yani nefis kuyumcusu yine öğünerek dedi ki hey...! Ben, dişlerini almak için filcilerin öldürdükleri file benzerim.

Fil ihtiyar olup, artık işe yaramaz bir hâle gelince, fil muhafızı olan filciler, zehirli bir ma'cûn yapıp file yedirirler; fil düşüp ölür; onun kıymetli olan dişlerini alırlar.

Bu beyt-i şerîfde nefis, file teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni nefis kuyumcusu yine öğünerek dedi ki hey...! Ben, dişlerini almak için filcilerin öldürdükleri file benzerim.

213. O kimse ki beni, benim madûnum için öldürmüştür ki, bilmez ki benim kanım uyumaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

213. O kimse ki beni, benim madûnum için öldürmüştür ki, bilmez ki benim kanım uyumaz.

Bu şerefli beyitte de nefsin kibirlenmesine ve kendini beğenmişliğine işaret buyrulur. Çünkü nefis kuyumcusu (nefsin hileleri ve aldatmalarıyla uğraşan kişi) aklı, ruhu ve insân-ı kâmili kendisinden aşağı görmüştür. Yani kuyumcu kibir yönünden dedi ki: O kimse ki, yani ruh sultanı veya ilahi hikmet sahibi, beni, değer ve kıymetçe benden daha aşağı olan cüz'î akıl (bireysel akıl) cariyesi için öldürmüştür; bilmez ki benim kanım uyumaz; yani muhakkak benim öldürülmemin cezasını görür.

İkinci mısra, inkârî soru (istifhâm-ı inkârî) şeklinde tercüme olunmak da caizdir. Yani "bilmez mi ki benim kanım uyumaz," demek olur.

Bu beyt-i şerîfde dahi nefsin tekebbürüne ve ucbuna işâret buyrulur. Zîrâ nefis kuyumcusu aklı ve rûhu ve insân-ı kâmili kendisinden aşağı görmüştür. Ya'ni kuyumcu tekebbür cihetinden dedi: O kimse ki, ya'ni sultân-ı rûh veyâ hakîm-i ilâhî beni, kadr ü kıymetçe benden daha aşağı olan akl-ı cüz'î câriyesi için öldürmüştür; bilmez ki benim kanım uyumaz; ya'ni muhakkak benim öldürülmemin cezâsını görür.

İkinci mısra', istifhâm-ı inkârî sûretinde tercüme olunmak dahi câizdir. Ya'ni" bilmez mi ki benim kanım uyumaz," demek olur.

214. Bugün bana ise, yarın da onadır; benim gibi kimsenin kanı ne vakit böyle zâyi'dir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

214. Bugün bana ise, yarın da onadır; benim gibi kimsenin kanı ne zaman böyle zayi olur?

"Kes" kadr ve itibar sahibi kimse demektir, nâ-kesin zıddıdır. Yani bu ölmek ve fani olmak bugün bana ise, yarın da beni öldüren kimseyedir; ancak onun boynunda beni öldürmenin vebali kalmıştır. Bu sebeple benim gibi kadr ve itibar sahibi bir kimsenin kanı ne zaman böyle zayi olup gider?

"Kes" kadr ve i'tibâr sahibi olan kimse demek olup nâ-kesin zıddıdır. Ya'ni bu ölmek ve fânî olmak bugün bana ise, yarın da beni öldüren kimseyedir; ancak onun boynunda beni öldürmenin vebâli kalmıştır. Binâenaleyh benim gibi kadr ü i'tibâr sahibi olan bir kimsenin kanı ne vakit böyle zâyi' olup gider?

215. Vâkıa duvar, uzun gölge bırakır; o gölge yine onun tarafına döner.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

215. Gerçekte duvar, uzun gölge bırakır; o gölge yine kendi tarafına döner.

Örneğin duvar uzun bir gölge bırakır; fakat o gölge sonunda yine duvar tarafına döner. Bunun gibi, duvar hükmünde olan insan şahsından çıkan ve gölge hükmünde olan iyi ve kötü fiillerin, iyi ve kötü sonuçları, yine o şahıs tarafına döner. Nitekim ayet-i kerimede مِنْ عَمَلَ صَالِحاً فَلَنَفْسِهِ وَ مَنْ اسَاءَ فَعَلَيْهَا (Fussilet, 41/46) yani "Kim ki iyi amel işledi, kendi lehinedir; ve kim ki kötülük yaptı, kendi aleyhinedir" buyrulur.

Meselâ duvar uzun bir gölge bırakır; fakat o gölge sonunda yine duvar tarafına döner. Bunun gibi, duvar mesâbesinde olan şahs-ı beşerden sâdır olup, gölge mesâbesinde olan iyi ve kötü fiillerin, iyi ve kötü netîceleri, yine o şahıs tarafına döner. Nitekim âyet-i kerîmede مِنْ عَمَلَ صَالِحاً فَلَنَفْسِهِ وَ مَنْ اسَاءَ فَعَلَيْهَا (Fussilet, 41/46) Ya'ni "Kim ki iyi amel işledi, nefsinin lehinedir; ve kim ki fenâlık yaptı, nefsinin aleyhinedir" buyrulur.

216. Bu cihân dağdır ve bizim işimiz bağırmaktır. Bağırmaların sesi, bizim tarafımıza gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

216. Bu cihan dağdır ve bizim işimiz bağırmaktır. Bağırmaların sesi, bizim tarafımıza gelir.

Yani bu dünya bir dağa benzer ve bizim fiillerimiz de, o dağa karşı bağırmak gibidir. Örneğin bir kimse dağa karşı "Efendim!" diye bağırsa, dağdan "Efendim!" diye o sesin yankısı gelir; ve eğer farz edelim "Eşek!" diye bağırsa, dağdan da "Eşek!" yankısı gelir.

Ya'ni bu dünyâ bir dağa benzer ve bizim fiillerimiz de, o dağa karşı bağırmak gibidir. Meselâ bir kimse dağa karşı "Efendim!" diye bağırsa, dağdan "Efendim!" diye o sesin aksi gelir; ve eğer bilfarz "Eşek!" diye bağırsa, dağdan da "Eşek!" aks-i sadâsı gelir.

217. Bunu söyledi; derhal toprak altına gitti; o câriye aşkdan ve marazdan temiz oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

217. Bunu söyledi; derhal toprak altına gitti; o cariye aşktan ve hastalıktan temiz oldu.

Yani nefis kuyumcusu, hâl diliyle bu sözleri söyledi ve öldü; ve derhal Hakk Yolcusu'nun topraktan yaratılmış olan bedeninde gizlendi ve artık Hakk Yolcusu'nun vücudunda hükmü kalmadı. Çünkü nefis, görünürdeki ölüme kadar Hakk Yolcusu'nda kalıcıdır; ancak tasavvuf yolculuğu sonucunda, manevî ölüm ile ölüp, Hakk Yolcusu'nun bedeninde gizlenir. Bu sebeple ruhun cariyesi olan cüz'î akıl da, çirkinliği gözünde sabit olan nefsin aşkından ve onun sıfatına tutulma hastalığından temizlendi.

Ya'ni nefis kuyumcusu, lisân-ı hâl ile bu sözleri söyledi ve öldü; ve derhal sâlikin topraktan mahlûk olan cisminde ihtifa etti ve artık sâlikin vücûdunda hükmü kalmadı. Zîrâ nefis, mevt-i sûrîye kadar sâlikde bâkîdir; ancak sülük neticesinde, mevt-i ma'nevî ile ölüp, sâlikin cisminde ihtifa eder. Binâenaleyh rûhun câriyesi olan akl-i cüz'î dahi, çirkinliği nazarında sabit olan nefsin aşkından ve onun sıfatına mübtelâ olmak marazından temizlendi.

218. Zîrâ ki ölmüşlerin aşkı bâkî değildir; zîra ki ölmüş, bizim tarafımıza gelici değildir.*&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

218. Çünkü ölmüşlerin aşkı kalıcı değildir; çünkü ölmüş olan, bizim tarafımıza gelici değildir.

218 numaralı beyitin "tercümesi"nden sonra, "İzah" kelimesinden sonra açıklama yapılmayıp satıra şu tarihler yazılmıştır: "12 Muharrem 1357 ve 14 Mart 1938 ve 1 Mart 1354 pazartesi günü. Vefatı 17 Muharrem 1357, 19 Mart 1938 ve 6 Mart 1354 cumartesi günü." Bu nottan sonra 219. beyitten 230. beytin sonuna kadar farklı bir el yazısı görülmekte, sonra yine Merhum A. Avni Bey'in el yazısı başlamaktadır. 314. beyitten 354. beyitin tercümesine kadar tekrar, nottaki imzadan anlaşıldığına göre, Abdurrahman Adil Doğru'nun el yazısı karşımıza çıkmakta ve 317. beyit şerhinin sonunda şu not bulunmaktadır:

218 numaralı beyitin "tercümesi"ni müteâkıben, "Îzah" kelimesinden sonra açıklama yapılmayıp satıra şu târihler yazılmıştır: "12 Muharrem 1357 ve 14 Mart 1938 ve 1 Mart 1354 pazartesi günü. İrtihâli 17 Muharrem 1357, 19 Mart 1938 ve 6 Mart 1354 cumartesi günü." Bu nottan sonra 219. beyitten 230. beytin sonuna kadar farklı bir el yazısı görülmekte, sonra yine Merhum A. Avni Bey'in el yazısı başlamaktadır. 314. beyitten 354. beyitin tercümesine kadar tekrar, nottaki imzâdan anlaşıldığına göre, Abdurrahman Adil Doğru'nun el yazısı karşımıza çıkmakta ve 317. beyit şerhinin sonunda şu not bulunmaktadır:

219. Dirinin aşkı canda ve gözde her bir dem, goncadan daha taze olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

219. Dirinin aşkı, can ve gözde her an goncadan daha taze olur.

220. O dirinin aşkını intihâb et ki, o bâkîdir; zîrâ sana can-fezâ olan şarab- [219] dan sakîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

220. O dirinin aşkını seç ki, o kalıcıdır; çünkü sana can veren şarabın sunucusudur.

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَان وَ يَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلال و الاكرام (Rahman, 55/26, 27) Yani "Suret âleminde olan her şey fânidir ve ancak Celâl ve ikram sahibi olan senin Rabbinin vechi ve Zât'ı kalıcıdır" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَان وَ يَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلال و الاكرام (Rahman, 55/26, 27) Ya'ni "Âlem-i sûretde olan her şey fânîdir ve ancak Celâl ve ikrâm sâhibi olan senin Rabb'inin vechi ve Zât'ı bâkîdir" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

221. Onun aşkını ihtiyar et ki, bütün enbiya, işi gücü O'nun aşkından bul- dular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

221. Onun aşkını seç ki, bütün peygamberler, işi gücü O'nun aşkından buldular.

222. "Bizim için o şâha ruhsat yoktur" deme! İş kerîmler ile güç değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

222. "Bizim için o şaha izin yoktur" deme! İş cömertler için zor değildir.

Yani, dünya dediğimiz şey, sonsuz uzay içinde bir zerredir. Onun üzerinde olan bizim gibi acizler ise hiç hükmündedir. Sonsuzluklarda kudret ve azamet sahibi olan şahın ve Yüce Allah'ın celâl dolu huzuruna, hiç hükmünde olan bizlere nasıl izin ve icazet olur ki, onun aşk ve muhabbetinden söz edelim deme. O, azamet ve celâl sahibi olduğu kadar da, kerem sahibidir. Bu sebeple cömertlere düşen iş, her ne kadar zor olsa bile, kolay olur.

Mesnevî okuyucuları bu şerefli beyti derse başlarken okurlar.

Ya'ni, dünya dediğimiz şey, fezâ-yı bî-nihâye içinde bir zerredir. Onun üstünde olan bizim gibi aceze ise hiç mesâbesindedir. Bî-nihâyeliklerde kudret ve azamet sahibi olan şâhın ve Hudâ-yı müteâlin huzûr-ı celâletine, hiç mesâbesinde olan bizlere nasıl ruhsat ve icâzet olur ki, onun aşk ve muhabbetinden dem vuralım deme. O azamet ve celâl sâhibi olduğu kadar da, kerem sahibidir. Binâenaleyh kerîmlere düşen iş, her ne kadar güç olsa bile, kolay olur.

Mesnevîhanlar bu beyt-i şerîfi derse mübâşeret esnasında okurlar.

## Onun beyânındadır ki, kuyumcu olan adamı öldürmek ve zehir vermek işâret-i ilâhî ile idi.

223. O adamın hekîmin elinde ölmesi, ne ümîd için ve ne de korkudan idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

223. O adamın hekimin elinde ölmesi, ne ümit için ne de korkudan idi.

224. Emir ve ilhâm-ı ilâh gelmedikçe, o onu şahın hatırı için öldürmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

224. İlahi emir ve ilham gelmedikçe, o onu şahın hatırı için öldürmedi.

225. O çocuğun ki Hızır boğazını kesti, onun sırrını avâm-ı halk anlıyamaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

225. O çocuğun ki Hızır boğazını kesti, onun sırrını halkın avamı anlayamaz.

226. Vahy ve cevabı Hak'dan bulan kimse, her ne buyurursa, ayn-ı savab olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

226. Vahyi ve cevabı Hak'tan bulan kimse, her ne buyurursa, doğru olanın ta kendisi olur.

227. Can bağışlayan kimse, eğer öldürürse câizdir. Naibdir ve onun eli, Hu-da'nın elidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

227. Can bağışlayan kimse, eğer öldürürse caizdir. O, naibtir ve onun eli, Allah'ın elidir.

İnsân-ı kâmil (Allah'ın tüm isim ve sıfatlarının tecelli ettiği olgun insan), bütün ilahi isim ve sıfatların tecelli yeri olduğundan, Allah'ın halifesidir. Nitekim ayet-i kerimede "Attığın vakit sen atmadın; velâkin Allah attı" (Enfal, 8/17) buyrulur.

İnsân-ı kâmil, bilcümle esmâ ve sıfat-ı ilâhiyyenin mazharı olduğundan halîfe-i Hak'dır. Nitekim âyet-i kerimede وَ مَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَ لَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) Ya'ni "Attığın vakit sen atmadın; velâkin Allah attı" buyrulur.

228. İsmail gibi onun önüne baş koy; onun bıçağının önüne sevinerek ve güle-rek baş koy!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

228. İsmail gibi onun önüne baş koy; onun bıçağının önüne sevinerek ve gülerek baş koy!

İsmail (a.s.), babası İbrahim (a.s.)'ın önüne, kurban edilme kıssasında nasıl baş koyup teslim olduysa, sen de insân-ı kâmilin önünde öylece sevine sevine ve güle güle başını koy ve teslim ol! İbrahim (a.s.)'ın oğullarından Hz. İsmail'i mi, yoksa Hz. İshak'ı mı kurban etmeye teşebbüs ettiği hakkında âlimler arasında ihtilaf vardır. Her iki taraf da delillerini ileri sürerler ve kesin bir sonuca ulaşılamaz. Kur'an-ı Kerim'de de açıklık yoktur. Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshakî'de kurban edilme kıssasının, İshak (a.s.) hakkında meydana geldiğini beyan eder. Ashâb-ı kiramdan Hz. Ömer ve Hz. İmam-ı Ali ve İbn Mes'ud ve İbn Abbas ve İkrime ve Said ibnü Cübeyr (Allah hepsinden razı olsun) ve tabiinden İmam-ı Ca'fer-i Sadık ve İmam-ı Ebû Hanîfe hazretleri kurban edilenin İshak (a.s.) olduğunu beyan etmişlerdir. Fakat meşhur görüş İsmail (a.s.) hakkındadır. Cenâb-ı Pîr-i destgîr (yardım eden pir), meşhur görüşe göre Mesnevî-i Şeriflerinde Hz. İsmail'e işaret ederler. Çünkü Mesnevî-i Şerif'ten avam ve havasın (halkın ve seçkinlerin) nasibi olduğu için, meşhur görüşe muhalefeti caiz görmemişlerdir; belki Divan-ı Kebir'lerinde, sonraki beyitlerde kurban edilenin İshak (a.s.) olduğuna işaret ederler. Çünkü Divan-ı Kebir'lerinden yalnız havasın nasibi vardır. Ve muhakkıkîn-i kirâm (gerçekleri araştıran büyük âlimler) hazretleri nezdinde kurban edilenin İshak (a.s.) olduğu keşfen (manevi keşif yoluyla) sabittir. Divan-ı Kebir'den: "Benim eşiğimin toprağı üzerinde kurban olmuş İshak nebi olmak gerekir. Sen benim İshak'ımsın ve ben senin babanım. Ey cevherim, ben seni nasıl kırarım!"

İsmâîl (a.s.), pederi İbrâhîm (a.s.)ın önüne, kıssa-i zebhde nasıl baş ko-yup teslîm oldu ise, sen de insân-ı kâmilin önünde öylece sevine sevine ve güle güle başını koy ve teslîm ol! İbrâhîm (a.s.) oğullarından Hz. İsmâîl'i mi, yoksa Hz. İshak'ı mı zebha teşebbüs ettiği hakkında beyne'l-ulemâ ihtilaf vardır. Her iki taraf da delillerini îrâd ederler ve kat'î bir netîce çıkamaz. Kur'ân-ı Kerîm'de de sarâhat yoktur. Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arabî Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'de kıssa-i zebhin, İshak (a.s.) hakkında vâki' olduğunu beyân buyurur. Ashâb-ı kiramdan Hz. Ömer ve Hz. İmâm-ı Ali ve İbni Mes'ûd ve İbni Abbâs ve İkrime ve Saîd ibnü Cübeyr (rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn) ve tâbiînden İmâm-ı Ca'fer-i Sâdık ve İmâm-ı Ebû Hanîfe hazerâtı zebîhin İshak (a.s.) olduğunu beyân buyurmuşlardır. Fakat kavl-i meşhur İsmâîl (a.s.) hakkındadır. Cenâb-ı Pîr-i destgîr, kavl-i meşhûra binâen Mesnevî-i Şerîflerinde Hz. İsmâîl'e işaret buyururlar. Zîrâ Mesnevî-i Şerîf'den avâm ve havâssın nasîbi olduğu için, kavl-i meşhûra muhalefeti câiz görmemişlerdir; fakat Dîvân-ı Kebîr'lerinde, âtîdeki beyitlerde zebîhin İshak (a.s.) olduğuna işâret buyururlar. Zîrâ Dîvân-ı Kebîr'lerinden yalnız havâssın nasîbi vardır. Ve muhakkıkîn-i kirâm hazarâtı indinde zebîhin İshak (a.s.) olduğu keşfen sâbittir. Dîvân-ı Kebîr'den: "Benim hâk-i derim üzerinde kurban olmuş İshak nebî olmak gerekdir. Sen benim İshak'ımsın ve ben senin pederinim. Ey gevherim, ben seni nasıl kırarım!"

229. Ta ki Ahmed'in, Ahad'la olan cân-ı paki gibi, senin canın ebede kadar handan kalsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

229. Ta ki Ahmed'in, Ahad'la olan cân-ı paki gibi, senin canın ebede kadar handan kalsın.

Sen insân-ı kâmile (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) teslim olduğun zaman, Ahmed (a.s.) Efendimiz'in temiz ruhu nasıl ahadiyyet (Allah'ın birliği) denizinde batmış ise, senin canın da sonsuza dek bâki kalarak neşeli olur.

Sen insân-ı kâmile teslîm olduğun vakit, Ahmed (aleyhissalâtü ve's-selâm) Efendimiz'in rûh-i pâki nasıl bahr-ı ahadiyyetde müstağrak olmuş ise, senin canın da ebede kadar bakā ile handân kalır.

230. Aşıklar sürür kadehini, onların ma'şûklarını kendi elleriyle öldürdükleri [229] vakit çekerler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

230. Âşıklar, maşuklarını kendi elleriyle öldürdükleri zaman kadehlerini sürerler.

231. Şâh o kanı şehvet için etmedi; sen sû'-i zannı ve münazaayı bırak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

231. Padişah o kanı şehvet için dökmedi; sen kötü zannı ve çekişmeyi bırak!

232. Sen zannetme ki, mülevveslik etti; süzülmüşlük, berraklık içinde ne vakit bulanıklık bırakır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

232. Sen zannetme ki, kirlilik yaptı; süzülmüşlük, berraklık içinde ne zaman bulanıklık bırakır?

233. Bu riyâzet ve bu cefâ, pûtenin gümüşten cürûfu çıkarması içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

233. Bu riyâzât ve bu cefa, potanın gümüşten cürufu çıkarması içindir.

Kuyumcular gümüşü potaya koyup ateşte eritirler ve bu şekilde gümüşe karışmış olan cürufu ve tortuyu ayırırlar.

"Sülûk" (tasavvuf yolculuğu) potaya ve "riyâzât" ile sülûkun mihneti (zorluğu) ateşe benzetilmiştir. Yani sülûktaki riyâzâtlar ve muhabbetler (zorluklar), gümüş gibi insana ait sıfatlara karışmış olan hayvanî sıfat tortularının ayrılması içindir.

Kuyumcular gümüşü pûteye koyup ateşte eritirler ve bu sûretle gümüşe karışmış olan curûfu ve tortuyu tefrîk ederler.

"Sülük" pûteye ve "riyâzet" ve mihnet-i sülûk ateşe teşbîh buyrulmuş-tur. Ya'ni sülükteki riyâzetler ve muhabbetler, gümüş gibi sıfât-ı insâniyyeye karışmış olan sıfât-ı hayvâniyye tortularının tefrîkı içindir.

234. İyinin ve kötünün imtihanı, altın kaynayıp, köpüğü üstüne çıkmak içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

234. İyinin ve kötünün imtihanı, altının kaynayıp köpüğünün üstüne çıkması içindir.

235. Eğer onun işi ilhâm-ı ilâhî olmasa idi, o şâh değil, yırtıcı bir köpek olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

235. Eğer onun işi ilâhî ilham olmasaydı, o şah değil, yırtıcı bir köpek olurdu.

236. Şehvet ve hırs ve hevâdan pâk idi; iyi yaptı velâkin kötü görünen, iyi idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

236. Şehvetten, hırstan ve nefsanî arzulardan temizdi; iyi davrandı, ancak kötü görünen şey iyiydi.

237. Eğer Hızır denizde gemiyi deldi ise, Hızır'ın delmesinde yüz sağlamlık vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

237. Eğer Hızır denizde gemiyi deldi ise, Hızır'ın delmesinde yüz sağlamlık vardır.

238. Musa'nın vehmi bu kadar nûr ve hüner ile ondan mahcûb oldu; sen kanatsız uçma.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

238. Musa'nın vehmi bu kadar nur ve hüner ile ondan perdelendi; sen kanatsız uçma.

Musa (a.s.) şeriat sahibi yüce bir peygamberdi; ve şeriat, izafî varlık (mutlak varlığa göre) âlemine özgüdür. İzafî varlıklar ise, vehmedilmiş varlıklardır (sadece sanıda var olan); ve bu izafî varlık âleminde oluşmuş olan insandaki kuvvetlerin (akıl, vehim, hayâl gibi içsel güçler) sultanı vehimdir. Bu sebeple Musa (a.s.)'ın bakışı, vehmedilmiş kesretler (çokluklar) âlemine özgü olan şeriata idi. Buna göre, nur ve peygamberlik hünerine sahip olmakla beraber Hızır'ın görünen fiillerine itiraz etti; çünkü o fiillerin bâtınından ve sırlarından bu nur ve hüner ile perdelenmişti. Çünkü peygamberlik görünen şeye ilişkindir. Ey Hakk Yolcusu, sende ise bu nur ve hüner kanadı da yoktur; şu halde insân-ı kâmilin fiillerine itiraz sana hiç de caiz değildir.

Mûsâ (a.s.) şerîat sâhibi bir nebiyy-i zîşân idi; ve şerîat, vücûd-ı izâfî âle-mine mahsûsdur. Vücûdât-ı izâfiyye ise, vücûdât-ı mevhûmedir; ve bu vü-cûd-ı izâfî âleminde mütekevvin olan insandaki kuvânın sultânı vehimdir. Bu sebeble Mûsâ (a.s.)ın nazarı, keserât-ı mevhûme âlemine mahsûs olan şerî-ata idi. Binâenaleyh nûr ve hüner-i nübüvvete mâlikiyyetle beraber Hızır'ın efâl-i zâhiresine i'tirâz etti; çünkü o efâlin bâtınından ve esrârından bu nûr ve hüner ile mahcûb idi. Çünkü nübüvvet zâhire taalluk eder. Ey sâlik, sen-de ise bu nûr ve hüner kanadı da yoktur; şu halde insân-ı kâmilin efâline i'ti-râz sana hiç de câiz değildir.

239. O kırmızı güldür; sen ona kan deme! O aklın sarhoşudur, sen ona deli deme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

239. O kırmızı güldür; sen ona kan deme! O aklın sarhoşudur, sen ona deli deme!

Yani o kuyumcunun dökülen kanı kırmızı güldür; ona kan deme! İlahi hekim (Allah'ın hikmetini bilen kişi) külli akıldan (evrensel akıl) sarhoş olmuştur; sen ona deli deme!

Ya'ni o kuyumcunun dökülen kanı kırmızı güldür; ona kan deme! Hekîm-i ilâhî akl-i külden sarhoş olmuştur; sen ona deli deme!

240. Eğer onun muradı müslümanın kanı olaydı. eğer onun adını anar idiysem kafir olayım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

240. Eğer onun isteği Müslümanın kanı olsaydı, eğer onun adını anmış olsaydım kâfir olurdum.

241. Arş şakînin medhinden titrer; muttakî onun medhinden sû-i zanna düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

241. Arş, şakînin övülmesinden titrer; muttakî onun övülmesinden kötü zanna düşer.

"Arş"tan maksat, mümin ve muttakî kişinin gönlüdür; "mümin ve muttakî"den kastedilen ise insân-ı kâmildir. Kutsî hadiste şöyle buyrulur: "Ben yerime ve göğüme sığmadım; velâkin temiz, takvâ sahibi ve mümin kulumun kalbine sığdım." "Rahmân arş üzerine müstevî oldu" (Tâhâ, 20/5) âyet-i kerîmesinde bu anlama işaret buyrulur. Şimdi, şakî ve zâlim olan kimse övüldüğü zaman, insân-ı kâmilin kalbi titrer ve şakîyi övenin iyi hâlinden şüpheye düşer. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: "Fâsık övüldüğü zaman Rab gazap eder ve bundan dolayı arş titrer."

“Arş”dan maksad, mü’min-i muttakînin gönlüdür; ve “mü’min-i mutta-kî”den murâd insân-ı kâmildir. Hadis-i kudside : لا يسعنى ارضى و لا سمائ و لكن يسعنى قلب عبد المؤمن التقى النقى Ya’ni “Ben yerime ve göğüme sığmadım; velâkin nakî ve ta-kî ve mü’min olan kulumun kalbine sığdım” buyrulur. Ve الرحمن على العرش استوى (Tâhâ, 20/5) ya’ni “Rahmân arş üzerine müstevî oldu” âyet-i kerîmesinde bu ma’nâya işâret buyrulur. İmdi şakî ve zâlim olan kimse medh olunduğu va-kit, insân-ı kâmilin kalbi titrer ve şakîyi medh edenin hüsn-i hâlinden şübhe-ye düşer. Nitekim hadis-i şerîfde اذا مدح الفاسق غضب الرب و اهتز لذلك العرش ya’ni “Fâsık medh olunduğu vakit Rab gazab eder ve bundan dolayı arş titrer” buyrulmuştur.

242. Şah idi ve çok uyanık şah idi. Has idi ve Allah’ın hassı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

242. Şah idi ve çok uyanık şah idi. Has idi ve Allah’ın has kulu idi.

243. O kimseyi ki, böyle bir şah öldüre, baht ve mansıb-ı a'la tarafına çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

243. O kimseyi ki, böyle bir şah öldüre, baht ve mansıb-ı a'la tarafına çeker.

244. Eğer onun kahrında onun faidesini görmeseydi, o lutf-ı mutlak kahır isteyici olur muydu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

244. Eğer onun kahrında onun faydasını görmeseydi, o mutlak lütuf, kahır isteyici olur muydu?

245. Çocuk hacamatçının o iğnesinden titrer; şefkatli olan annesi o anda mesrûrdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

245. Çocuk, hacamatçının o iğnesinden titrer; şefkatli olan annesi o anda sevinçlidir.

246. Yarım can alır ve yüz can verir; senin vehmine gelmeyen şeyi verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

246. Yarım can alır ve yüz can verir; senin vehmine (gerçek olmayan tahayyülüne) gelmeyen şeyi verir.

247. Sen kendinden kıyas ediyorsun; ve fakat iyi bak uzağın uzağına düşmüşsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

247. Sen kendinden kıyas ediyorsun; ve fakat iyi bak uzağın uzağına düşmüşsün.

Yani insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) fiillerini, kendi fiillerine kıyas ediyorsun; fakat onun fiillerinin anlamı başka, senin fiillerinin anlamı başka olduğu için kıyasında pek uzaklara düşmüş oluyorsun.

Ya'ni insân-ı kâmilin efâlini, kendi ef'âline kıyâs ediyorsun; fakat onun efâlinin ma'nâsı başka, senin ef'âlinin ma'nâsı başka olduğu için kıyâsında pek uzaklara düşmüş oluyorsun.

## Bakkal adamı ve tûtî kuşu ve bakkal dükkânında tûtî kuşunun yağı dökmesi hikâyesidir

248. Bir bakkal ve onun bir tûtîsi var idi; güzel sesli, yeşil renkli, söyleyici bir tûtî idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

248. Bir bakkalın bir papağanı vardı; güzel sesli, yeşil renkli, konuşan bir papağandı.

249. Dükkânda, dükkânın bekçisi idi. Bütün tacirlere nükte söyler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

249. Dükkânda, dükkânın bekçisi idi. Bütün tacirlere nükte söylerdi.

250. Ademe mahsus olan hitabda söyleyici idi. Tûtîlerin terennümünde üstâd idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

250. İnsana özgü olan hitapta söyleyici idi. Papağanların ötüşünde üstat idi.

251. Bir gün efendi evine gitmiş idi; dükkânda tûtî bekçilik etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

251. Bir gün efendi evine gitmişti; dükkânda papağan bekçilik etti.

252. Bir sıçan için, ansızın bir kedi dükkân içine sıçradı; tûtîcik de can korkusundan sıçradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

252. Bir sıçan için, ansızın bir kedi dükkân içine sıçradı; küçük papağan da can korkusundan sıçradı.

253. Dükkânın bir tarafından, bir tarafına kaçtı; gül yağı şişelerini döktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

253. Dükkânın bir tarafından diğer tarafına kaçtı; gül yağı şişelerini döktü.

254. Efendisi, ev tarafından geldi; efendi gibi fâriğ olarak dükkâna oturdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

254. Efendisi, ev tarafından geldi; efendi gibi kaygısız olarak dükkâna oturdu.

255. Dükkânı yağ içinde ve elbisesini yağlanmış gördü; başına vurdu; tûtî darbdan kel oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

255. Dükkânı yağ içinde ve elbisesini yağlanmış gördü; başına vurdu; papağan darbeden kel oldu.

"Kel", başından saçı dökülmüş olana dedikleri gibi, dili tutulmuş olana da derler. Bu sebeple darbenin etkisiyle papağana bu iki hâlin de ârız olduğu (ortaya çıktığı) anlaşılmaktadır.

“Kel”, başından saçı dökülmüş olana dedikleri gibi, dili tutulmuş olana da derler. Binâenaleyh eser-i darbdan tûtîye bu iki hâlin dahi ârız olduğu anlaşılmaktadır.

256. Birkaç günceğiz sözü kesti; bakkal da pişmanlıktan ah etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

256. Birkaç gün sözü kesti; bakkal da pişmanlıktan ah etti.

257. Sakalını yolup diyordu ki: Ah yazık ki ni'metimin güneşi bulut altına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

257. Sakalını yolup diyordu ki: Ah yazık ki nimetimin güneşi bulut altına gitti.

258. Ben o hoş-zebânın başına niçin vurdum? O zaman benim elim kırılmış olaydı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

258. Ben o tatlı dilli kişinin başına niçin vurdum? O zaman benim elim kırılmış olaydı.

259. Kuşunun nutku gelmesi için, her dervişe hediyeler veriyor idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

259. Kuşunun konuşması için, her dervişe hediyeler veriyordu.

Bu şerefli beyitte "Sadaka Rabbin gazabını söndürür" ve "Sadaka belayı def eder" hadislerine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde الصدقة تطفئ غضب الرب "Sadaka Rabb'in gazabını söndürür" ve الصدقة ترد البلاء "Sadaka belayı def eder" hadîslerine işâret buyrulur.

260. Üç gün, üç geceden sonra dükkânında ümitsizce hayran ve zâr olarak [257] oturmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

260. Üç gün, üç geceden sonra dükkânında ümitsizce şaşkın ve ağlar bir hâlde oturmuş idi.

261. Acaba bu kuş ne vakit söze gelecektir diye gam ve gussaya dalmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

261. Acaba bu kuş ne zaman konuşmaya başlayacak diye üzüntü ve kedere dalmıştı.

262. O kuşa, söze gelsin diye, her türlü açıb şeyler gösteriyor idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

262. O kuşa, konuşsun diye, her türlü şaşırtıcı şeyler gösteriyordu.

263. Tas ve leğen sırtı gibi, kılsız baş ile bir cavlakî baş açık geçiyor idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

263. Tas ve leğen sırtı gibi, kılsız baş ile bir cavlakî baş açık geçiyordu.

"Cavlakî", kendilerini halkın itibarından düşürmek için saçını sakalını tıraş eden dervişlerin bir grubudur. Nitekim zamanımızda saçını, sakalını ve bıyıklarını tıraş edenlere "cascavlak kaldı" derler.

"Cavlakî", kendilerini halkın nazar-ı i'tibârından ıskāt için, saçını sakallarını tıraş eden dervişlerin bir tâifesidir. Nitekim zamânımızda saçını, sakalını ve bıyıklarını tıraş edenlere "cascavlak kaldı" derler.

264. Ansızın tûtî söze geldi; dervîşe bağırıp dedi ki: "Ey filân!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

264. Ansızın papağan söze geldi; dervişe bağırıp dedi ki: "Ey filan!

265. Ey kel, neden kellere karıştın? Galiba sen de şişeden yağ döktün?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

265. Ey kel, neden kellere karıştın? Galiba sen de şişeden yağ döktün?

266. Onun kıyasından halka gülme geldi. Zîrâ libası köhne sahibini, kendi gibi zannetti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

266. Onun kıyasından halka gülme geldi. Çünkü elbisesi köhne sahibini, kendi gibi sandı.

267. Pâk olanların işini kendinden kıyas etme; vâkıa yazmak hususunda şîr şîre benzer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

267. Temiz olanların işini kendinden kıyas etme; olayları yazma hususunda aslan aslana benzer.

Ey noksan olan insan, insân-ı kâmilin (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) fiillerini ve hâlini kendine kıyas etme. Gerçekte görünüşte kâmil ile noksan arasında fark yoktur; fakat anlamlarında küllî fark vardır. Örneğin "şîr" kelimesi süt anlamına geldiği gibi, aslan anlamına da gelir. Bu sebeple süt ile aslanı ifade eden kelimeler aynı şekilde yazıldığı hâlde, anlamları bambaşkadır. İşte kâmil ile noksan da böyledir. Görünüşlerin bir olduğunu görüp, anlamların da bir olduğuna hükmedenler aldanırlar.

Ey nâkıs olan insan, insân-ı kâmilin efâlini ve hâlini kendine kıyâs etme. Vâkıâ sûrette kâmil ile nâkıs arasında fark yoktur; fakat ma'nâlarında küllî fark vardır. Meselâ “şîr" kelimesi süt ma'nâsına geldiği gibi, arslan ma'nâsına da gelir. Binâenaleyh süt ile arslanı ifhâm eden kelimeler bir sûrette yazıldığı halde, ma'nâları bambaşkadır. İşte kâmil ile nâkıs da böyledir. Sûretlerin bir olduğunu görüp, ma'nâların da bir olduğuna hükmedenler aldanırlar.

268. Bütün âlem, bu sebebden yolunu şaşırdı; az kimse abdal-ı Hak'dan âgâh oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

268. Bütün âlem, bu sebeple yolunu şaşırdı; az kimse Hakk'ın abdallarından (Allah'a yakın velîler) haberdar oldu.

Yani herkes görünüşteki benzerlikten dolayı şaşırdı; az kimseler, Hakk'ın beşerî sıfatlarını değiştirmiş olduğu insanlardan haberdar oldu.

Ya'ni herkes sûret mümâseletinden dolayı şaşırdı; az kimselerin Hakk'ın sıfât-ı beşeriyyelerini tebdîl etmiş olduğu insanlardan âgâh oldu.

269. Peygamberler ile beraberlik da'vâsına kalktılar; evliyâyı kendileri gibi zannettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

269. Peygamberler ile beraberlik iddiasına kalktılar; evliyayı kendileri gibi zannettiler.

قَالُوا إِنْ أَنتُمْ إِلا بَشَرٌ مِثْلُنَا (İbrahim, 14/10) "Siz de ancak bizim gibi beşersiniz dediler" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

قَالُوا إِنْ أَنتُمْ إِلا بَشَرٌ مِثْلُنَا (Ibrâhîm, 14/10) "Siz de ancak bizim gibi beşersiniz dediler" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

270. İşte biz de beşer, onlar da beşerdir. Bizler ve onlar uykuya ve taâma [266] lanmışız, demişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

270. İşte biz de insanız, onlar da insandır. Bizler ve onlar uykuya ve yemeğe alışmışız, demişlerdir.

قَالُوا مَا لِهَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَ يَمْشِي فِي الْأَسْوَاقِ (Furkan, 25/7) Yani "Bu elçiye ne oldu ki, yemek yer ve çarşılarda gezer dediler" yüce ayetine işaret buyrulur.

قَالُوا مَا لِهَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَ يَمْشِي فِي الْأَسْوَاقِ (Furkan, 25/7) Ya'ni "Bu resûle ne oldu ki, taâm yer ve sokaklarda gezer dediler" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

271. Onlar körlükten bunu bilmediler; arada nihayetsiz bir fark vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

271. Onlar körlükten dolayı bunu bilmediler; arada sonsuz bir fark vardır.

فَإِنَّهَا لاَ تَعْمَى الأَبْصَارُ وَ لَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ (Hac, 22/46) Yani "Onların görünen gözleri kör değildir; aksine göğüslerinde olan kalpleri kördür" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

فَإِنَّهَا لاَ تَعْمَى الأَبْصَارُ وَ لَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ (Hac, 22/46) Ya'ni “Onların zâhir gözleri kör değildir; ve fakat sadırlarında olan kalbleri kördür" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

272. Her iki nevi' arı bir yerden yediler; fakat birinden iğne, diğerinden bal oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

272. Her iki tür arı da aynı yerden yediler; fakat birinden iğne, diğerinden bal oldu.

273. Her iki nevi' âhû ot yediler, su içtiler. Birinden gübre ve diğerinden hâlis misk oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

273. Her iki ceylan türü de ot yediler, su içtiler. Birinden gübre ve diğerinden hâlis misk oldu.

274. Her iki kamış bir menba'dan su içtiler; bu biri boş ve o biri şekerden dolu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

274. Her iki kamış da aynı kaynaktan su içtiler; bu kamışlardan biri boş, diğeri ise şekerle dolu.

275. Böyle yüzbinlerce emsâli gör; farklarını yetmiş yıllık yol gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

275. Böyle yüz binlerce benzerini gör; farklarını yetmiş yıllık yol olarak gör!

276. Bu yer, ondan murdarlık ayrılır; ve o yer, hep nûr-i Huda olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

276. Bu yer, ondan murdarlık ayrılır; ve o yer, hep Allah'ın nuru olur.

Birisi yer içer, ondan yaratılış ve ahlak bakımından murdarlık ortaya çıkar; peygamberlerin ve evliyaların yediği içtiği ise, Allah'ın nuru olup, herkese feyiz verirler.

Birisi yer içer, ondan halkan ve hulkan murdarlık zuhûr eder; ve enbiyâ ve evliyânın yediği içtiği ise, nûr-i Hudâ olup, herkese ifaza ederler.

277. Bu yer, bütün buhul ve hased olur; ve o yer, bütün nûr-i Ahad doğar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

277. Bu yer, tamamen cimrilik ve kıskançlık olur; ve o yer, tamamen Ahad (Allah'ın birliği) nuru doğar.

278. Bu, temiz yerdir; o, çorak ve fenâdır. Bu, temiz melek ve o, şeytan ve yırtıcı hayvandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

278. Bu, temiz yerdir; o, çorak ve kötü yerdir. Bu, temiz melektir ve o, şeytan ve yırtıcı hayvandır.

279. Her iki sûretin birbirine benzemesi câizdir; acı suyun ve tatlı suyun berraklığı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

279. Her iki şeklin birbirine benzemesi mümkündür; acı suyun ve tatlı suyun berraklığı vardır.

280. Sahib-i zevkden başka, lezzetini kim tanır? Tatlı suyu, acı sudan o tanır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

280. Zevk sahibi olandan başka, onun lezzetini kim tanır? Tatlı suyu, acı sudan o tanır.

281. Sihri, mu'cizeye kıyas etmiş; her ikisinin esâsını mekr ü hîle üzerine zanneder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

281. Sihri, mucizeye kıyas etmiş; her ikisinin esasını mekr (gizli yönlendirme) ve hile üzerine zanneder.

282. Musa'nın sihirbazları mücadeleden dolayı, onun asası gibi asa tutmuşlardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

282. Musa'nın sihirbazları, mücadele sebebiyle, onun asası gibi asa tutmuşlardı.

283. Bu asadan o asaya kadar büyük bir fark vardır. Bu amelden, o amele kadar da uzun yol vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

283. Bu asadan o asaya kadar büyük bir fark vardır. Bu amelden, o amele kadar da uzun yol vardır.

284. Bu amelin arkasında Allah'ın la'neti vardır; bu amel için de vefâda Allah'ın rahmeti vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

284. Bu amelin arkasında Allah'ın lâneti vardır; bu amel için de vefâda Allah'ın rahmeti vardır.

Peygamberlere ve evliyaya karşı yapılan işlerin arkasında, neticeye ulaşmada başarıdan Allah'ın uzaklaştırması ve kovması vardır. Peygamberlerin ve evliyanın amellerinin güzel bir neticeye ulaşması hususunda, Allah'ın rahmeti ve yardımı vardır. Nitekim, وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَعْمَالُهُمْ كَسَرَاب بقيعة يحسبه الظمأنُ مَاءً حتى اذا جَائَهُ لَمْ يَجده شيا (Nûr, 24/39) yani "İnkâr edenlerin amelleri, susamış kimselerin su sandıkları serap gibidir; susuz ona vardığı vakit, onu bomboş bulur" buyrulur. Peygamberler ve evliya zümresi hakkında da bu ayet-i kerimede buyrulur: إِنَّ اللَّهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ (Nahl, 16/128) "Yüce Allah takva sahipleri ve iyilik edenlerle beraberdir."

Enbiyâ ve evliyâya karşı yapılan işlerin arkasında netîceye muvaffakıyetten Allah'ın tardı ve teb'îdi vardır. Enbiyâ ve evliyânın amellerini hüsn-i netîceye iktirân hususunda, Allah'ın rahmeti ve muâveneti vardır. Nitekim وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَعْمَالُهُمْ كَسَرَاب بقيعة يحسبه الظمأنُ مَاءً حتى اذا جَائَهُ لَمْ يَجده شيا (Nûr, 24/39) Ya'ni "Küfr edenlerin amelleri, susamış olan kimselerin su zannettikleri serâb gibidir; susuz ona gittiği vakit, onu bomboş bulur" buyrulur. Enbiyâ ve evliyâ tâifesi hakkında da bu âyet-i kerîmede buyrulur : إِنَّ اللَّهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ (Nahl, 16/128) "Allah Teâlâ ittikā edenler ve muhsinler ile beraberdir."

285. Kâfirler kadr ve rifatde müsavata çabalamakta maymun tabiatlıdır. Tab'-ı beşer derûn-i sînede bir büyük âfettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

285. Kâfirler, değer ve yücelikte eşitliğe çabalama konusunda maymun tabiatlıdır. İnsan tabiatı, göğüs içinde büyük bir afettir.

"Küfür" dört çeşittir: Birincisi inkâr küfrüdür. Allah'ı ve peygamberi inkâr etmek gibi. İkincisi cehûdî küfürdür ki, kalbiyle bilir, diliyle inkâr eder, İblis'in küfrü gibi. Üçüncüsü inâdî küfürdür ki, kalbiyle bilir, diliyle de tasdik eder; ancak inat ve ar sebebiyle müminler dairesine girmez. Ebû Cehil ve benzerleri gibi. Dördüncüsü nifak küfrüdür; diliyle ikrar edip müminlerin dairesine girer; fakat kalbiyle inkâr eder, münafıklar gibi.

Şimdi kâfirler, peygamberlerin ve evliyanın kendileri gibi cisim sahibi olduğunu, yiyip içtiklerini, uyuduklarını, hasta olduklarını, evlenip öldüklerini gördüklerinden "Mademki onlar da bizim gibi insandır, biz de onların yaptıklarını yapabiliriz. Onlar insan topluluğunun muameleleri hakkında kanun koydular, biz de koyarız" derler; ve bu hususta insanın fiillerini taklit eden maymuna benzerler. Bu taklit, insanın tabiatının gereğinden olup, özünde gizli büyük bir beladır. Çünkü insan bu taklit tabiatı sebebiyle alıştığı kötü şeylerden vazgeçemez. "Küfür"ün diğer bir anlamı da örtmektir. Sözleri ve fiilleriyle hakikati örtmeye çalıştıkları için, zikredilen dört zümrenin küfründe bu anlam da gizlidir. Fakat aslında kendisi mümin olup da, henüz evliyanın halleriyle hallenmemiş iken, onların sözlerini taklit ederek, halkın hürmetini kazanmak ve dünyevî refaha nail olmak emeliyle halkı irşat davasına kalkanlar dahi, bu fiilleriyle hakikati örttüklerinden, onlar dahi küfrün bu anlamı altında toplanmış olurlar.

"Küfür" dört nevi'dir: Birincisi küfr-i inkârîdir. Allah ve peygamberi inkâr etmek gibi. İkincisi küfr-i cehûdîdir ki, kalbiyle bilir, lisânıyla inkâr eder, İblîs'in küfrü gibi. Üçüncüsü küfr-i inâdîdir ki, kalbi ile bilir, lisânıyla da tasdîk eder; fakad inâd ve âr sebebiyle mü'minler dâiresine girmez. Ebû Cehil ve emsâli gibi. Dördüncüsü küfr-i nifâkîdir; lisânıyla ikrar edip mü'minlerin dâiresine girer; ve fakat kalbi ile inkâr eder, münafıklar gibi.

İmdi kâfirler enbiyâ ve evliyânın, kendileri gibi cisim sâhibi olduğunu ve yiyip içtiklerini ve uyuduklarını ve hasta olduklarını ve evlenip, öldüklerini gördüklerinden "Mâdemki onlar da bizim gibi insandır, biz de onların yaptıklarını yapabiliriz. Onlar cem'iyyet-i beşeriyyenin muâmelâtı hakkında kānun vaz' ettiler, biz de vaz' ederiz" derler; ve bu hususta insanın efâlini taklîd eden maymuna benzerler. Bu taklîd beşerin tabîatı iktizâsından olup, bâtınında mündemic bir büyük belâdır. Zîrâ beşer bu tabîat-ı taklîd sebebiyle alıştığı fenâ şeylerden vaz geçemez. "Küfr"ün diğer bir ma'nâsı da örtmektir. Kavilleri ve fiilleriyle hakîkatı örtmeğe çabaladıkları için, zikr olunan dört tâifenin küfründe bu ma'nâ da mündemicdir. Fakat hadd-i zâtında kendisi mü'min olup da, henüz evliyânın halleriyle hallenmemiş iken, onların kelâmlarını taklîd ederek, halkın hürmetini kazanmak ve refah-ı dünyeviyyeye nâil olmak emeliyle halkı irşâd da'vâsına kalkanlar dahi, bu fiilleriyle hakîkatı setr ettiklerinden, onlar dahi küfrün bu ma'nâsı tahtında cem' olmuş olurlar.

286. İnsan her ne yaparsa, maymun dahi, vakit vakit adamdan gördüğünü yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

286. İnsan her ne yaparsa, maymun dahi, zaman zaman insandan gördüğünü yapar.

287. O, ben de onun gibi yaptım zanneder; o inâd yüzlü farkını bilir mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

287. O, ben de onun gibi yaptım zanneder; o inatçı yüzlü farkını bilir mi?

Yani taklit etme hususunda kendi cinsinin tabiatına uymakta inatçı olan o taklitçi, her iki fiil arasındaki farkı bilemez.

Ya'ni taklîd emrinde cinsinin tabîatine ittibâ'da muannid olan o mukallid, her iki fiilin arasındaki farkı bilemez.

288. Bu, emirden ve o muhalefet için yapar; muhalif yüzlülerin başına toprak saç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

288. Bu, emirden ve o muhalefet için yapar; muhalif yüzlülerin başına toprak saç!

Peygamberlerin ve evliyaların fiillerinin (davranışlarının) sebebi ilahi vahiy ve ilhamdır, Hakk'ın emridir; o taklitçinin fiilinin sebebi ise, muhalefet ve inattır. Bu muhalifleri ve inatçıları sen hiçe say!

Enbiyâ ve evliyânın efâlinin sâikı vahy ve ilhâm-ı ilâhîdir, emr-i Hak'dır; ve o mukallidin fiilinin sâikı ise, muhalefet ve inaddır. Bu muhâlifleri ve inadçıları sen hiçe say!

289. Bu münafık, muvafıkla beraber namaza, niyaz için değil, muhalefet ve taklîd için gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

289. Bu münafık, muvafıkla (uygun olanla) beraber namaza, niyaz (yakarma) için değil, muhalefet (karşı çıkma) ve taklit için gelir.

290. Namazda ve oruçda ve hacda ve zekâtda mü'minler münafıklar ile bürd [286] ü mât içindedirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

290. Namazda, oruçta, hacda ve zekâtta müminler münafıklarla galibiyet ve mağlubiyet içindedirler.

"Bürd" satranç oyunu teriminde galip gelene, "mât" ise mağlup olana denir. Yani bu zikredilen ibadetlerde mümin ile münafık karşılıklı oyun oynarlar; neticede müminler galip gelir ve münafıklar mağlup olur. Çünkü ilahi emir olan fiilleri, müminler halis niyetle işlediklerinden, dünya ve ahiret selametini elde ederler. Münafıklar ise bu fiilleri bozuk niyetle yaptıklarından, dünya ve ahiret afetlerine maruz kalırlar.

"Bürd" satranç oyunu ıstılâhında gālibe ve "mât" mağlûba derler. Ya'ni bu zikr olunan ibadetlerde mü'min ile münafık karşılıklı oyun oynarlar; netîcede mü'minler galib ve münafıklar mağlûb olur. Zîrâ emr-i ilâhî olan ef'âli, mü'minler niyyet-i hâlisa ile işlediklerinden, dünyâ ve âhiret selâmetini elde ederler. Münafıklar ise bu efâli niyyet-i fâside ile yaptıklarından, dünyâ ve âhiret âfetlerine ma'rûz kalırlar.

291. Mü'minlerin akıbeti bürd ya'ni galebe olur; münafıklara ise âhiretde mât ya'ni mağlubiyet vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

291. Müminlerin akıbeti zafer olur; münafıklara ise ahirette yenilgi vardır.

Müminlerin ilahi emirlere uyarak yaptıkları fiillerin sonu esenliktir ve münafıkların fiillerinin ahireti, yani sonu dünyada ve ahirette yenilgidir.

Mü'minlerin evâmir-i ilâhiyyeye ittibâan yaptıkları fiillerin sonu selâmet ve münafıkların fiillerinin âhireti, ya'ni sonu dünyâda ve âhirette mağlûbiyettir.

292. Vâkia her ikisi bir oyunun başı üstündedir; her ikisi birbiriyle Merv'li ve Rey'lidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

292. Gerçekte her ikisi bir oyunun başındadır; her ikisi birbiriyle Merv'li ve Rey'lidir.

Yani mümin ile münafık, görünüş itibarıyla amelde birdir. İkisi de karşı karşıya gelip aynı oyunu oynarlar; fakat bu ikisi de aynı şehirden değildirler. Birisi "Merv" şehrine ve diğeri "Rey" şehrine mensuptur; hemşehri değildirler. Birisi "Hâdî" isminin (doğru yola ileten) ve diğeri "Mudill" isminin (saptıran) mazharıdır (tecelli ettiği yer); hakikatleri başka başkadır ve birbirine zıttır.

"Merv" şehrinin nispet ismi istisnai olarak "Mervezî" ve "Rey" şehrinin nispet ismi de "Râzî" gelir; nasıl ki "Fahreddin-i Râzî" derler.

Ya'ni mü'min ile münafık sûret i'tibariyle amelde müttehiddir. İkisi de karşı karşıya geçip aynı oyunu oynarlar; fakat bunların ikisi de bir şehirden değildirler. Birisi "Merv" şehrine ve diğeri "Rey" şehrine mensûbdur; hemşehrî değildirler. Birisi "ism-i Hâdî"nin ve diğeri "ism-i Mudill"in mazharıdır; hakîkatleri başka başkadır ve yekdîğerine zıddır.

"Merv" şehrinin ism-i mensûbu müstesnâ olarak "Mervezî" ve "Rey" şehrinin ism-i mensûbu da “Râzî" gelir; nitekim "Fahreddîn-ı Râzî" derler.

293. Her birisi kendi makāmı tarafına gider; her biri kendi nâmına uygun olarak yürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

293. Her biri kendi makamına doğru gider; her biri kendi adına uygun olarak yürür.

Yani, her biri ilâhî ilimde sabit olan hakikatinin tarafına gider ve her biri mazhar olduğu ilâhî ismin gerektirdiğine uygun olarak bu âlemde iş yapar. Eğer öncesiz olarak şakiliği (kötülüğü) sabit olmuş ise, bu âlemde şakilik icra eder; ve saadeti (iyiliği) sabit olmuş ise, ilâhî emre itaat eder.

Ya'ni, her birisi ilm-i ilâhîde sabit olan hakîkati cânibine gider ve her biri mazhar olduğu ism-i ilâhînin muktezâsına muvâfık olarak bu âlemde iş işler. Eğer ezelde şekāveti sâbit olmuş ise, bu âlemde icrâ-yı şekāvet; ve saâdeti sâbit olmuş ise, emr-i ilâhîye mutâvaat eder.

294. Onu mü'min diye çağırırlar; cânı mesrûr olur ve eğer münafık dersen, ateş kesilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

294. Onu mümin diye çağırırlar; canı sevinir ve eğer münafık dersen, ateş kesilir.

295. Onun namının mahbub olması, onun zâtındandır; bunun namının mebgûz olması da, onun âfetlerindendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

295. Onun adının sevimli olması, onun zâtındandır; bunun adının nefret edilen olması da, onun âfetlerindendir.

Mü'min adının sevimli olması, onun anlamındandır; çünkü bu lafzın anlamı sevimlidir. Münafık adının iğrenç olması da, o lafzın anlamında gizli olan âfetlerden ve kötülüklerdendir.

Mü'min adının sevimli olması, onun ma'nâsındandır; zîrâ bu lafzın ma'nâsı sevimlidir. Münâfik adının iğrenç olması da, o lafzın ma'nâsında mündemic olan âfetlerden ve fenâlıklardandır.

296. “Mîm” ve “vây” ve “mîm” ve “nûn" teşrîf değildir; mü'min lafzı ta'rîfin gayri değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

296. "Mim" ve "vav" ve "mim" ve "nun" harfleri şerefli değildir; mü'min lafzı tanımın dışında değildir.

"Mü'min" kelimesini oluşturan harflerin kendisinde bir şeref yoktur. Bu lafız, bir anlamı anlatmak içindir. Eğer bu lafızda bir şeref varsa, anlamından kaynaklanır.

"Mü'min" kelimesini terkîb eden harflerin kendisinde bir şeref yoktur. Bu lafız, bir ma'nâyı anlatmak içindir. Eğer bu lafızda bir şerâfet varsa, ma'nâsından nâşîdir.

297. Onu münafık diye çağırdığın vakit, bu aşağı lafız onun içini akrep gibi sokar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

297. Onu münafık diye çağırdığın zaman, bu aşağılayıcı söz onun içini akrep gibi sokar.

298. Eğer bu ismin cehennemden iştikākı yok ise, o halde, onda mezak-ı cehennem olması niçindir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

298. Eğer bu ismin cehennemden türemesi yok ise, o halde, onda cehennem tadı olması niçindir?

Bu münafık adı cehennemden türemiştir. Cehennem nasıl insanı yakarsa, onun anlamı da insanı öylece yakar. Çünkü birine münafık desen kızar ve gazap ateşi kalbinde alevlenir. Bu sebeple bu kelimenin anlamında cehennem çeşnisi vardır.

Bu münafık adı cehennemden iştikāk etmiştir. Cehennem nasıl insanı yakarsa, onun ma'nâsı da insanı öylece yakar. Zîrâ birine münafık desen kızar ve âteş-i gazab kalbinde alevlenir. Binâenaleyh bu kelimenin ma'nâsında cehennem çeşnisi vardır.

299. Bu kötü nâmın çirkinliği harften değildir; o deniz suyunun acılığı zarftan değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

299. Bu kötü ismin çirkinliği harften değildir; o deniz suyunun acılığı zarftan değildir.

Bu kötü ismin çirkinliği harflerden değil, anlamdandır. Nasıl ki deniz suyunu bir bardak içine koyduğumuz zaman, ondaki acılık ve tuzluluk bardaktan değildir, aksine kendi özündendir.

Bu fenâ adın çirkinliği harflerden değil ma'nâdandır. Nitekim deniz suyunu bir bardak içine koyduğumuz vakit, ondaki acılık ve tuzluluk bardaktan değildir, aslındandır.

300. Onda harf, zarf ve ma'na da su gibi geldi. Ma'na denizi onun indinde [296] ümmü'l-kitabdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

300. Onda harf, zarf ve anlam da su gibi geldi. Anlam denizi onun katında ümmü'l-kitabdır.

Yani kelime, anlamın bardağına benzer ve anlam da bardağın içindeki suya benzer; ve anlam denizi de Yüce Allah'ın katındaki "ümmü'l-kitâb"dır;

yani anlamın kaynağı ve menşeidir. Bilinmeli ki, insan fertlerinden her biri bir "kelime"dir ve bu kelimeler bardağa benzer. Her birinin içinde "ümmü'l-kitâb"dan, yani anlam denizinden birer cüz vardır. Anlam denizi ise ilâhî ilim mertebesidir ki, bu mertebede her bir ilâhî ismin ilmî sureti sabittir; ve bu ilmî suretlerden her biri bu yoğunluk âleminde ve dünyada, insan fertlerinin içidir ve bâtınıdır. Buna göre saadet ve şekavet kelimeden ibaret olan unsurlardan oluşan suretten değil, bâtından ve ruhtan kaynaklanır. Bu şerefli beyitte şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ أَنْ يَأْتِيَ بِآيَةٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ لِكُلِّ أَجَلٍ كِتَابٌ يَمْحُو اللَّهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِنْدَهُ أُمُّ الْكِتَابِ (Ra'd, 13/38,39) Yani "Allah'ın izni olmaksızın resûl bir ayet getiremez. Her bir zaman için yazılmış ve takdir edilmiş bir iş vardır; Yüce Allah istediğini mahveder ve istediğini ispat eder. Ve yazılmış ve takdir edilmiş işlerin genel menşei O'nun katındadır."

Ya'ni kelime, ma'nânın bardağına ve ma'nâ dahi bardağın içindeki suya benzer; ve ma'nâ denizi de Allah Teâlâ'nın indindeki "ümmü'l-kitâb" dır;

ya'ni ma'nânın menba'ı ve menşeidir. Ma'lûm olsun ki, efrâd-ı beşerden her biri bir “kelime"dir ve bu kelimeler bardağa benzer. Her birinin içinde "ümmü'l-kitâb"dan, ya'ni ma'nâ bahrinden birer cüz vardır. Ma'nâ bahri ise ilm-i ilâhî mertebesidir ki, bu mertebede her bir ism-i ilâhînin sûret-i ilmiyyesi sâbittir; ve bu suver-i ilmiyyeden her biri bu âlem-i kesâfette ve dünyâda, efrâd-ı insaniyyenin içidir ve bâtınıdır. Binâenaleyh saâdet ve şekāvet kelimeden ibaret olan sûret-i unsuriyyeden değil, bâtından ve rûhdan inbiâs eder. Bu beyt-i şerîfde şu âyet-i kerîmeye işaret buyrulur: وَمَا كَانَ لِرَسُولِ أَنْ يَأْتِيَ بِآيَةٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ لِكُلِّ أَجَلٍ كِتَابٌ يَمْحُو اللَّهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِنْدَهُ أُمُّ الْكِتَابِ (Ra'd, 13/38,39) Ya'ni "Allah'ın izni olmaksızın resûl bir âyet getiremez. Her bir zaman için bir emr-i mektûb ve mukadder vardır; Allah Teâlâ istediğini mahv eder ve istediğini isbât eder. Ve umûr-ı mektûbe ve mukadderenin menşe'-i umûmîsi O'nun indindedir."

301. Cihanda acı derya ve tatlı derya vardır; aralarında bir berzah vardır ki birbirine tecavüz etmezler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

301. Cihanda acı deniz ve tatlı deniz vardır; aralarında bir engel vardır ki birbirine karışmazlar.

Bu şerefli beyit, مرج البحرين يلتقيان بينهما برزخ لا يُبْغِيَانِ (Rahman, 55/19,20) [Yani “İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar”] ayet-i kerimesine dayanmaktadır. Bu ayet-i kerimenin tefsiri aşağıda gelecektir.

"Acı deniz"den maksat, Mudill (saptıran) isminin alanı ve çevresidir; tatlı denizden maksat ise, Hâdî (doğru yola ileten) isminin alanı ve çevresidir. Her ikisinin de müsemması (adlandırılanı) Hak olduğu ve her ikisine de yardım İlahi Zât'tan geldiği hâlde, aralarında bir yatkınlık perdesi vardır; bu yatkınlık perdesi birbirlerine karışmayı engeller. Çünkü hakikatlerin değişmesi imkânsızdır. Bu sebeple öncesiz olarak kâfir ve münafık olanlar "acı deniz"e; mümin olanlar ise "tatlı deniz"e mensup olmuşlardır.

Bu beyt-i şerîf مرج البحرين يلتقيان بينهما برزخ لا يُبْغِيَانِ (Rahman, 55/19,20) [Ya'ni “İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar"] âyet-i kerîmesine müsteniddir. Bu âyet-i kerîmenin tefsîri aşağıda gelecektir.

"Acı deniz”den murâd ism-i Mudill'in sâhası ve hayyizidir; ve tatlı deryâdan murâd dahi, ism-i Hâdî'nin sahası ve hayyizidir. Her ikisinin müsemması Hak olduğu ve her ikisine de imdâd Zât-ı Hak'dan geldiği halde, aralarında bir perde-i isti'dâd vardır; bu isti'dâd perdesi birbirlerine tecavüzü men' eder. Zîrâ kalb-i hakāyık mümkin değildir. Binâenaleyh ezelde kâfir ve münafık olanlar "acı deniz"e; ve mü'min olanlar "tatlı deniz"e mensûb olmuşlardır.

302. Bil ki, bunun her ikisi, bir asıldan akar; bu her ikiden geç de, onun aslına kadar git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

302. Bil ki, bunun her ikisi, bir asıldan akar; bu her ikiden geç de, onun aslına kadar git!

Yani acı ve tatlı denizler bir hakikatten ortaya çıkmışlardır. Sen onların ikiliğinden geç de, bir olan asıllarına bak!

Ya'ni acı ve tatlı denizler bir hakîkatten zuhûr etmişlerdir. Sen onların ikiliğinden geç de, bir olan asıllarına nazar et!

303. Kalp altını ve hâlis altını ayârda asla miheksiz, i'tibâr cihetinden bilemezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

303. Kalp altını ve hâlis altını ayar bakımından asla miheksiz, itibar yönünden bilemezsin.

Kalp ile halis altını ayar edeyim dersen mutlaka mihek gereklidir. İtibari olarak bu kalptır ve bu halistir diye miheksiz hükmedemezsin.

Kalp ile hâlisı ayâr edeyim dersen mutlakā mihek lâzımdır. İ'tibârî olarak bu kalpdır ve bu hâlisdir diye miheksiz hükmedemezsin.

304. Hudâ-yı müteal her kimin cânına mihek koydu ise, o her yakîni şekden açık bir süretde bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

304. Yüce Allah kimin canına mihenk koyduysa, o kişi her yakîni (kesin bilgiyi) şüpheden açık bir şekilde bilir.

"Mihenk"ten kasıt, ilim ve irfandır; "yakîn"den kasıt hak ve "şek"ten kasıt bâtıldır. Yani Yüce Allah kimin canına ilim ve irfan mihengini koymuş ise, o kişi hakkı bâtıldan ayırır.

"Mihek"den murâd, ilim ve irfandır; "yakîn"den murâd hak ve "şek"den murâd bâtıldır. Ya'ni Hak Teâlâ kimin cânına ilim ve irfan mihekkini koymuş ise, o kimse hakkı bâtıldan tefrîk eder.

305. Dirinin ağzına bir çöp girse, onu çıkardığı vakit rahat eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

305. Dirinin ağzına bir çöp girse, onu çıkardığı zaman rahat eder.

306. Binlerce lokmanın içinde bir küçük çöp zuhûr ettiği vakit, dirinin hissi idrak eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

306. Binlerce lokmanın içinde küçük bir çöp ortaya çıktığı zaman, dirinin hissi onu idrak eder.

Cahil ölü, ârif ise diri konumundadır. Mademki acı ve tatlı denize mensup olan insanlar birbirleriyle karışık bir halde yaşıyorlar, müminlerin, kâfirlerin ve münafıkların telkinlerindeki fesadı ayırt etmesi gerekir. Bunun için de ilim ve irfan mihenk taşı (doğruyu yanlıştan ayıran ölçüt) lazımdır. Bir münafığın Hakk yüzünden görünerek bir mümine nasihat etmesi vaki olunca, mümin bu nasihatler arasındaki fesadı, irfan mihenk taşı ile ayırt edebilir.

Câhil ölü ve ârif diri mesâbesindedir. Mâdemki acı ve tatlı denize mensûb olan insanlar yekdîğeriyle mümtezic bir halde yaşıyorlar, mü'minler, kâfirlerin ve münafıkların ilkāâtındaki fesâdı tefrîk etmek îcâb eder. Bunun için de ilim ve irfân mihekki lâzımdır. Bir münafıkın rûy-i Hak'dan görünerek bir mü'mine nasîhatı vâki' olunca, mü'min bu nasâyih arasındaki fesâdı, mihekk-i irfân ile temyîz edebilir.

307. Dünya hissi, bu cihanın merdivenidir; hiss-i dînî ise göğün merdivenidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

307. Dünya hissi, bu cihanın merdivenidir; dinî his ise göğün merdivenidir.

Dünya, insanın beş zahirî ve batınî (içsel) duyusu ile mamur olur. Dine ait olan his ise, ruh göğünün merdivenidir. "Dinî his"ten kasıt, irfanî idraklerdir (sezgisel ve manevî anlayışlar). Bu sebeple kâfirler ve münafıklar, beş zahirî ve batınî duyuya sahip olduklarından, dünyayı mamur edebilirler; fakat onlarda mana göğüne ait idrakler bulunmadığından, ahiret halleri haraptır. Müminler ise, dünyevî hisleriyle dünyayı ve dinî hisleriyle ahireti mamur edebilirler.

Dünyâ havâss-i hamse-i zâhire ve bâtıne-i beşer ile ma'mûr olur. Dîne mensûb olan his ise, âsumân-ı rûhun merdivenidir. "Hiss-i dînî"den murâd idrâkât-ı irfaniyyedir. Binâenaleyh küffâr ve mü- nâfikîn havâss-i hamse-i zâhiriyye ve bâtınıyye sahibi olduklarından, dünyâyı ma'mûr edebilirler; fakat onlarda âsumân-ı ma'nâya âid idrâkât bulun- madığından, ahvâl-i uhreviyyeleri harâbdır. Mü'minler ise, hiss-i dünyeviyyeleriyle dünyayı ve hiss-i dîniyyeleriyle uhrâyı ma'mûr edebilirler.

308. Bu hissin sıhhatini tabibden isteyiniz; o hissin sıhhatini habibden isteyiniz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

308. Bu hissin doğruluğunu doktordan isteyiniz; o hissin doğruluğunu sevgiliden isteyiniz.

Dünyevî his olan beş duyudan birine bir hastalık arız olursa doktora başvurunuz; fakat dinî hisste bir bozukluk görürseniz, her zamanda mevcut olup, ilâhî vekil olan evliyâ ve asfiyâya (seçkin ve temiz kimseler) başvurunuz.

Hiss-i dünyevî olan havâss-i hamseden birisine maraz ârız olursa hekîme mürâcaât ediniz; fakat hiss-i dînîde bir bozukluk görürseniz, her zamanda mevcûd olup, nâib-i ilâhî olan evliyâ ve asfiyâya mürâcaât ediniz.

309. Bu hissin sıhhati tenin ma'murluğundandır; o hissin sıhhati, bedenin tahribindendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

309. Bu hissin sağlığı bedenin mamurluğundandır; o hissin sağlığı, bedenin tahrip olmasındandır.

Yani yiyip içip hayvansal hayat kuvvet buldukça, beş dış duyu (havâss-ı hamse-i zâhire) sağlık içinde olur; fakat ruhanî zevklerden nasipsiz kalır. Aksine oruç ve riyâzât sebebiyle hayvansal hayat zayıf düşse de ruhanî hayat ve zevkler genişlik bulur.

Ya'ni yiyip içip hayât-ı hayvaniyye kuvvet buldukça, havâss-i hamse-i zâhire sıhhat içinde olur; fakat ezvâk-ı rûhâniyyeden bî-behre olur. Bilakis sıyâm ve riyâzet sebebiyle hayât-ı hayvâniyye zayıf düşerse de hayât ve ezvâk-ı rûhâniyye küşayiş bulur.

310. Cânın yolu, cismi vîrân eder; o vîrânlıktan sonra ma'mûr eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

310. Canın yolu, bedeni viran eder; o viranlıktan sonra mamur eder.

Can yolu, nefsi hazlarından men etme yolu olduğundan, elbette nefsin hayvani şımarıklığını giderir. Fakat bu nefsanî sıfatların zevalinden sonra bedeni irfan zevkiyle ihya eder.

[306] Can yolu, nefsi huzûzâtından men' etmek yolu olduğundan, elbette nefsin şetâret-i hayvâniyyesini izâle eder. Fakat bu sıfât-ı nefsâniyye zevâlinden sonra cismi zevk-i irfân ile ihyâ eder.

311. Hey... aşk-ı meâlde hanumanını ve mülk ü malını bezl eden ne saûdetli bir cândır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

311. Hey... hakiki aşkta evini, malını ve mülkünü feda eden ne mutlu bir candır.

Bütün belirlenimlerin kaynağı olan mutlak varlığın aşkında, izafî varlık sahibi olan evini, malını ve mülkünü feda eden can, ne mutlu bir candır. Yani, kalıcı olana geçici olanı feda eden can demektir.

Bütün taayyünâtın merci'i olan vücûd-ı hakîkî aşkında, vücûd-ı izâfi sâhibi olan hânumânını ve malını ve mülkünü fedâ eden can, ne saâdetli bir candır. Ya'ni bâkîye fânîyi fedâ eden can demek olur.

312. Altın hazînesi için evini yıktı ve yine hemân o defîneden daha ma'mûr yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

312. Altın hazînesi için evini yıktı ve yine hemen o definenin sayesinde daha mamur yaptı.

Allah aşkı için her şeyini feda eden kişi, evinin altındaki defineyi bulmak için evini yıkan kimseye benzer.

Aşk-ı Hudâ için her şeyini fedâ eden, evinin altındaki defineyi bulmak için evini yıkan kimseye benzer.

313. Suyu kesti ve ırmağı temizledi; ondan sonra ırmağa içilecek suyu akıttı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

313. Suyu kesti ve ırmağı temizledi; ondan sonra ırmağa içilecek suyu akıttı.

Yani Allah aşkı için malını mülkünü feda edenin bir örneği de budur.

Ya'ni aşk-ı Hudâ için malını mülkünü fedâ edenin bir misali de budur.

314. Deriyi yardı ve okun temrenini çıkardı; ondan sonra onun yerine tâze deri bitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

314. Deriyi yardı ve okun temrenini çıkardı; ondan sonra onun yerine taze deri bitti.

Bu da Hak aşkına malını ve mülkünü feda eden kimsenin örneğidir.

Bu da aşk-ı Hakk'a malını ve mülkünü fedâ eden kimsenin misâlidir.

315. Kal'ayı yıktı ve kâfirden aldı; ondan sonra onun üzerine yüz burc ve sed yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

315. Kaleyi yıktı ve kâfirden aldı; ondan sonra onun üzerine yüz burç ve set yaptı.

316. Bî-çunun işine kim keyfiyyet verebilir? Bu, benim söylediğim zaruret verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

316. Niteliksiz olanın işine kim nitelik verebilir? Bu, benim söylediğim zorunluluk verir.

Yukarıdan beri söylediğim Hakk'a ulaşma kurallarını mutlak zannetmeyin; çünkü niteliksiz ve keyfiyetsiz olan Yüce Allah Hazretleri'nin yardımını bir niteliğe ve bir özelliğe sınırlamak asla caiz değildir. Eğer Hakk'a ulaşma, bu benim söylediğim kurallardan ibaret olsa, bu meselede zorunluluk ve çaresizlik meydana gelir; ve bu kuralları uygulamaya muvaffak olamayanların, Allah'ın yardımından ümitlerini kesmeleri gerekir. Halbuki Yüce Allah Hazretleri ayet-i kerimede: لَا تَقْنَطُوا مِن رَحْمَةِ اللَّهِ (Zümer, 39/53) yani "Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz" ve إِنَّهُ لَا يَيْأَسُ مِن رَوْحِ اللَّهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ (Yusuf, 12/87) yani "Allah'ın rahmetinden ümitsizliğe düşenler, ancak kâfirlerdir" buyurur. Bu sebeple Allah dilerse bir kulunu bu kurallara riayet etmemiş olsa dahi yardımına mazhar kılar.

Yukarıdan beri söylediğim Hakk'a vusûl kāidelerini mutlak zannetmeyin; zîrâ bî çûn ve bî-keyfiyyet ve niteliksiz olan Hak Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri'nin inâyetini bir keyfiyyete ve bir husûsa hasretmek aslâ câiz değildir. Eğer Hakk'a vusûl, bu benim söylediğim kāidelerden ibaret olsa, bu mes'elede zarûret ve çâresizlik hâsıl olur; ve bu kavâidi icrâya muvaffak olamayanların, inâyet-i Hak'dan ümîdlerini kesmeleri lâzım gelir. Halbuki Hak Teâlâ Hazretleri âyet-i kerîmede: لَا تَقْنَطُوا مِن رَحْمَةِ اللَّهِ (Zümer, 39/53) Ya'ni "Allah'ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyiniz" ve إِنَّهُ لَا يَيْأَسُ مِن رَوْحِ اللَّهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ (Yusuf, 12/87) ya'ni "Allah'ın revhinden me'yûs olanlar, ancak kâfirlerdir" buyurur. Binâenaleyh Hak dilerse bir kulunu bu kavâide riâyet etmemiş olsa dahi inâyetine mazhar kılar.

317. Gâh öyle ve gâh böyle görünür. Dînin işi hayranlıkdan başka bir şey değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

317. Bazen öyle, bazen böyle görünür. Dinin işi hayranlıktan başka bir şey değildir.

Yüce Allah'ın kullarını bazen riyâzât ve mücâhedât ile, bazen de riyâzâtsız ve mücâhedâtsız kendisine çektiği vâki'dir ve bunun evliya menkıbelerinde benzeri çoktur. Yüce Allah, "Dilediğini işler" (Hac, 22/18) ve "Dilediği şeye hükmeder" (Maide, 5/1) ayet-i kerimesiyle bu hakikati bize bildiriyor. Bu sebeple bu mesele kader sırrına aittir ve kader sırrına göre dinin işi hayranlıktan başka bir şey değildir.

Hak Teâlâ'nın kullarını gâh riyâzet ve mücâhede ile ve gâh riyâzetsiz ve mücâhedesiz kendisine cezb ettiği vâki'dir ve bunun menâkıb-ı evliyâda na- zîri çoktur. Hak Teâlâ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ (Hac, 22/18) يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ (Maide, 5/1) ya'ni "Dilediğini işler" ve "Dilediği şeye hükmeder" âyet-i kerîmesiyle bu hakîkati bize bildiriyor. Binâenaleyh bu mesele sırr-ı kadere âiddir ve sırr-ı kadere nazaran dînin işi hayranlıktan başka bir şey değildir.

318. Arkası Hak tarafına olan öyle hayran değil; belki dostun garkı ve sarhoşu olan böyle hayrandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

318. Arkası Hak tarafına dönük olan öyle hayran değildir; aksine dostun garkı ve sarhoşu olan böyle hayrandır.

"Hayran" sözlükte şaşırmış ve ne yapacağını bilemez hâlde kalmış olana denir. Bu şerefli beyitte hayranı iki kısma ayırdılar. Biri: Yüzünü Hakk'ın ezelî hükmü olan kader sırrına çevirmiş ve fakat Allah'ın kullarından gizli olan bu kader sırrının hükümlerinin ortaya çıkışından hayrete düşmüş olandır. Bu kısım, gerçek sevgili olan Hak'ta gark olmuş ve O'nun tecellilerinden sarhoş olmuştur. Diğeri, arkasını Hakk'a ve yüzünü nefsine çevirmiş ve nefsanî hazlarda gark olmuş ve sarhoş olmuştur. İlkine "övgüye değer hayret", ikincisine "yergiye değer hayret" denir.

"Hayrân" lügatte şaşmış ve ne yapacağını bilememiş kalmış olana derler. Bu beyt-i şerîfde hayrânı iki kısma tefrîk buyurdular. Biri: Yüzünü Hakk'ın hükm-i ezelîsi olan sırr-ı kadere çevirmiş ve fakat ibâdullâhdan mestûr olan bu sırr-ı kaderin zuhûr-ı ahkâmından hayrete düşmüş olandır. Bu kısım, mahbûb-i hakîkî olan Hak'da müstağrak ve onun tecelliyâtından sarhoş olmuştur. Diğeri, arkasını Hakk'a ve yüzünü nefsine çevirmiş ve hazz-ı nefsânîde müstağrak ve mest olmuştur. Evvelkisi "hayret-i mahmûde, ikincisi "hayret-i mezmûme"dir.

319. O birinin yüzü dost tarafına ve bu birinin yüzü, nefsin yüzünedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

319. O birinin yüzü dost tarafına ve bu birinin yüzü, nefsin yüzünedir.

320. Her birinin yüzüne bak da, dikkat et! Câiz ki sen huzûrdan yüz tanıyıcı olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

320. Her birinin yüzüne bak da, dikkat et! Belki sen huzurdan yüz tanıyıcı olursun.

Seni Hak'ka davet eden bir kimseyle karşılaşırsan, sen onun yöneldiği tarafa bak; aksine onun huzurunda ve hizmetinde bulunduğun zaman, sözünden ve fiilinden, yönelmiş olduğu tarafı anlayabilirsin.

Seni Hakk'a da'vet eden bir kimseye mülâkî olursan, sen onun teveccüh ettiği tarafa bak; belki onun huzûrunda ve hizmetinde bulunduğun vakit, sözünden ve fiilinden, teveccüh etmiş olduğu tarafı anlayabilirsin.

321. Çünkü çok adam kılıklı İblîs vardır; binâenaleyh her ele el vermek câiz değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

321. Çünkü çok insan kılıklı İblîs vardır; bu sebeple her ele el vermek uygun değildir.

Dışı insan, içi İblîs olan iddiacılar çoktur; bu sebeple Hakk'a ulaşmak için her önüne gelene tâbi olmak uygun değildir.

Zâhiri âdem ve bâtını İblîs olan müddeîler çoktur; binâenaleyh Hakk'a vusûl için her önüne gelene tebaiyyet câiz değildir.

322. Zîrâ o kuş tutucu avcı, kuşu aldatmak için ıslık çalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

322. Çünkü o kuş tutucu avcı, kuşu aldatmak için ıslık çalar.

323. O kuş kendi cinsinin sesini işitir, havadan gelir; tuzağı ve iğneyi bulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

323. O kuş kendi cinsinin sesini işitir, havadan gelir; tuzağı ve iğneyi bulur.

324. Alçak olan adam, bir selîm üzerine o efsûndan okumak için, dervişlerin kelâmını çalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

324. Alçak adam, bir saf kişi üzerine o efsundan okumak için, dervişlerin sözünü çalar.

Yalancı iddia sahipleri, kuşları ıslık ile aldatan avcılar gibi, tasavvuf terimlerini öğrenip saf dillere anlatmaya başlarlar. Ağzından bal, kalbinden zehir akar. Saf olan kimseler, onları hâl ehli ve Hakk'a ulaşmak için rehber sanıp onlara uyarlar. Kuşcağızlar gibi belâ tuzağına düşerler.

Yalancı müddeîler, kuşları ıslık ile aldatan avcılar gibi, ıstılâhât-ı sûfiyyeyi öğrenip saf dillere bahs etmeğe başlar. Ağzından bal ve kalbinden zehir akar. Sâf olan kimseler, onları ehl-i hâl ve Hakk'a vusûl için rehber zannedip ona tebaiyyet ederler. Kuşcağızlar gibi dâm-ı belâya giriftâr olurlar.

325. Merdlerin işi nûrâniyyet ve hamiyyettir; alçakların işi hîle ve hayâsızlıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

325. Er kişilerin işi nûranîlik ve gayrettir; alçakların işi hile ve hayâsızlıktır.

326. Dilenmek için, yünden arslan yapar; Ebû Müseylem'e de Ahmed lakabını verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

326. Dilenmek için, yünden arslan yapar; Ebû Müseylem'e de Ahmed lakabını verir.

Pîr'in zamanında, yünden arslan şekli yapıp, değnek ucuna bağlayarak dilenen dilenciler varmış. Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî), tasavvuf terimlerini çalan yalancı iddia sahiplerini bu dilencilere benzetir; ve peygamberlik iddiasına kalkışmış olan Müseylemetü'l-Kezzâb'a Ahmed lakabını verenlere benzetir.

Zamân-ı Pîr'de yünden arslan şekli yapıp, değnek ucuna bağlıyarak dilenen dilenciler var imiş. Cenâb-ı Pîr, ıstılâhât-ı sûfiyyeyi çalan yalancı müddeîleri bu dilencilere teşbîh buyururlar; ve nübüvvet da'vâsına kalkmış olan Müseylemetü'l-Kezzâb'a Ahmed lakabını verenlere benzetirler.

327. Ebû Müseylem'in lakabı "yalancı" kaldı; Muhammed'in lakabı ise "Ulü'l-elbab" kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

327. Ebû Müseylem'in lakabı "yalancı" kaldı; Muhammed'in lakabı ise "Ulü'l-elbab" kaldı.

Ebû Müseylem'e "el-Kezzâb" lakabını taktılar da "Ebû Müseylemeti'l-Kezzâb" dediler. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz'e ise "Ulü'l-elbâb" yani "Akılların sahipleri" olan peygamberler (a.s.) hazretlerine verilen lakap verildi; yani "Akılların sahibi" denildi.

Ebû Müseylem'e "el-Kezzâb" lakabı taktılar da "Ebû Müseylemeti'l-Kezzâb" dediler. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz'e ise "Ulü'l-elbâb" ya'ni "Akılların sahibleri" olan enbiyâ (aleyhimü's-selâm) hazarâtına verilen lakab verildi; ya'ni "Akılların sahibi" denildi.

328. O şarâb-ı Hak'dır, onun hâtimesi hâlis miskdir; bâdenin hatmi ise kokmuş azâbdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

328. O, Hak şarabıdır, onun sonu halis misktir; şarabın sonu ise kokmuş azaptır.

Bu şerefli beyitte, peygamberlerin ve evliyaların bâtınî feyizleri şaraba; ağızlarından çıkan sözler ise, şarap şişelerinin ağzına konulan halis miskten yapılmış mühürlü tıpaya benzetilmiştir. Bu yüce zatların taklitçilerinin bâtınî halleri dünya içkisine; sözleri de, içki şişelerinin ağzındaki kokmuş ve burunları rahatsız eden mühürlü tıpaya benzetilmiştir. Yani peygamberlerin ve evliyaların şerefli varlıkları ilahi aşk şarabıyla doludur. Sözleri de canın burnunu güzel kokularla doldurur. Yalancı iddia sahiplerinin varlığı ise, dünya içkileri gibi kokuşmuş nefsanî sıfatlarla doludur. Sözleri de canın burnunu kötü kokuyla rahatsız eder. Nitekim Pir Efendimiz, yalancı iddia sahiplerinin halini açıklamak için aşağıdaki hikâyeyi anlatırlar.

Hristiyanlığın ilk yayıldığı yer olan Filistin tarafının, eskiden beri Yahudilerin memleketi ve Kudüs-i Şerif'in de dince onların kıblesi olduğu bilinmektedir. Burası birçok inkılaplar geçirdi. İsa'nın doğumundan önce 722-727 yıllarında Asur kralı Salmanasar ve Buhtu'n-Nasr ve Acem imparatorluğunun kurucusu Sirus, Makedonya imparatoru İskender-i Kebir; ve İsa'nın doğumundan önce 283-323 yıllarında Mısır kralı Birinci Batlamyus ve Suriye kralı Seluküs Nikator tarafından zapt edildi. Ve nihayet Selukoslar altında kaldığı bir sırada, Yahudiler bu istilacıların zulümlerine dayanamayıp, Makabe ismindeki bir Musevi hanedanının liderliğinde topluca isyan ettiler ve birçok kanlı savaşlarla İsa'nın doğumundan 169 sene önce bağımsızlıklarını kazandılar. Fakat karanlık bir şekilde işleri idare eden bu hanedana ayrılık ve ihtilal geldi ve oraları zapt etmek isteyen Roma devletinin müdahalesi ile, İsa'nın doğumundan kırk sene evvel Makabelerden Herod Yahudilerin kralı oldu. İşte İsa (a.s.) bu Büyük Herod zamanında dünyaya geldi ki, bu zamanda meşhur Neron Roma imparatoru idi. Herod Musevi şeriatından ziyade, çok korktuğu Neron'un emirlerine tabi olurdu. Herod'un vefatından sonra Filistin dört kısma ayrıldı; ve Herod'un "Yu-da", "Celil", "Banane" ve "Ebtore" isimlerinde dört evladından herbiri hükümdar oldu. Bu taksim meselesinde, Romalılar'ın parmağı vardı. Hatta birkaç sene sonra, Roma imparatorluğu tarafından Kudüs-i Şerif'e gönderilen bir vali, Filistin'i doğrudan doğruya Roma adına idare etmeye başladı. İşte Hristiyanlığın ilk yayılışında Filistin'in siyasi halleri bu merkezde idi.

Musevi padişahlar idaresinde olan bir yerde, yeni bir din olan İseviyet'in serbestçe yayılamayacağı pek tabiidir. Mesnevi-i Şerif'te anlatılan padişah, Herod'un oğullarından Celil; ve "müzevvir Yahudi veziri" dahi, onun veziri olmak lazım gelir. Fakat bu gibi olaylar, ayrıntılar kabilinden olduğundan, genel olayları kaydeden tarih tarafından bu gibi ayrıntılı hadiseler kaydedilmiş değildir.

Bu zamanlarda Filistin taraflarında felsefe ve hikmetler pek ziyade revaç bulmuş idi ki, Hristiyanlığın yayılmaya başladığı dönemde tarih, buralarda başlıca yedi felsefe mezhebinin mevcut olduğunu kaydeder. Onlar da şunlardır: "Harisiler, Sadukiler, Eseniyen, Yahudai, Terapotlar, Refabit, Herodetiler." Bunlardan "Eseniyenler" evlilikten tiksinir; barışı sever, savaştan nefret eder; ilahi aşkı tavsiye eder ve ruhun bakasını (ölümden sonra varlığını sürdürmesini) kabul eder olduklarından, manastır gibi uzletgaha (dünyadan el çekilen yere) çekilmişler ve oralarda ahlaka ve vahdaniyete (Allah'ın birliğine) dair dersler vermekle meşgul olmakta bulunmuşlar idi. Avrupa hikmet sahiplerinden bazıları, Hz. İsa'nın bu mezhepten olduğuna kaildirler (inanırlar). Hatta miladın ilk asrında şöhret almış olan Romalı putperest hikmet sahiplerinden Pelin beşinci kitabının 27. babında, bu mezhep için "Bir ebedi familya, ama içinde kimse doğmaz" demiştir.

İşte bu Yahudi veziri, Hristiyanlığı "Eseniyen" mezhebine benzer bulduğu için, hilesini ve tezvîrâtını (aldatmacalarını) bu vadide icraya başlamış ve o zamanlar hükümetler derebeylik usulü ile idare olunduğundan bazen bu, yukarıda saydığımız yedi mezhep hükümlerini de birbirine karıştırarak, on iki derebeyine tomarlar yazıp, her birisini kendisine Hristiyanlıkta veliaht yapmıştır.

Vezirin ölümünden sonra bu on iki veliahtın her biri, birbirine karşı kılıç ile kıyam etmiş ve münazaalar (tartışmalar) başlamıştır.

İlk miladi asırda İseviler, Yahudiler ile beraber geçindikleri müddetçe, onların ibadethanelerinde ayin icra eyledikleri gibi, Yahudiler ile bozuşup ayrıldıktan sonra, onların şerri ile bir belaya uğramamak için sırlarını gayet saklarlar idi. Bazı yer altında kain (bulunan) mahzenlerde ve bazı kimselerin evlerinde Ahmed Avni Konuk toplanıp, dinlerini müzakere ve akidelerinin hülasalarını -o zamana kadar felsefi mezheplerin cümlesinde ve hatta Eflatuniler'de olan adet veçhile (gelenek olduğu üzere)- ketm ederlerdi (gizlerlerdi). Fakat zahirde başkalarına karşı kendilerini sakladıkları halde, kendi aralarında böyle birtakım münazaalar çıkardılar ve bu münazaalar üzerinde uzun müddet inat ederek, nihayet Hristiyanlığı her biri belli başlı birer mezhep olmak üzere: "Nasrani, Karpokratiyen, Bazilidiyen, Valantiniyen, Marsiyonist, Sabelliyanizm, Montanist" vesair mezhepleri gibi elli dört mezhebe ayırıp bunların her birini birtakım şubelere taksim derecesine vardılar. Binaenaleyh bu Yahudi memleketinde bir şuriş (karışıklık) başlamış ve nihayet Roma hükümeti Yahudilerin iltiması (kayırılması) üzerine, mahza (sırf) memlekette asayişin temini için Hristiyanların kahrına (ezilmesine) teşebbüs etmiştir. Bu mezhep ayrılığının ve müzevvir vezirin tezviriyle (aldatmacasıyla) yazılan tomarlardaki felsefi hükümler üzerine başladığı anlaşılır. İçerik, metin ve mana itibarıyla birbirine ziyadesiyle benzer bulunan "Matta, Mark ve Luka" üç İncil'i bir küll (bütün) gibi addedildiğinden, bu üçüne birden "Sinoptin" namı verilmiştir. İşte bu İncil'in rivayetine göre, Hz. İsa yalnız bir sene nübüvvet etti; yani vaftizinden sonra "Celil" kıtasına çekilip, oralarda melekutullahı (Allah'ın hükümranlığını) tebşire (müjdelemeye) çalışmakta iken, "id-i nush" (Fısıh Bayramı) münasebetiyle Urşelim'e, yani Kudüs-i Şerif'e gelerek, orada derdest edildi (tutuklandı). Pavlos Fars şehrinde doğmuştur; ve o zaman Yahudilerin en büyük ulemasından (alimlerinden) madut (sayılan) Cemalin'den Musevi şeriatı hükümlerini öğrenmiştir. Lakin kendisi hocasının kızını almak sevdasına düşmüş ise de, kendisi koca başlı, kel ve çatık ve düşük kaşlı ve karga burunlu, kısa boylu ve gayet şişman ve eğri bacaklı bir adam olduğundan, kız kendisini beğenmemiş; hocası da mümanaat (engel) etmiş bulunduğundan, o zamana kadar Savol isminde olan bu adam, ismini Pavlos koymuş ve dinini değiştirip, hocasından intikam almak için, Hristiyan cemaatine dahil olmuştur. Pavlos'un bu hali tarihen müsbettir (kanıtlanmıştır). Pavlos Hristiyan olduktan sonra, Yunanistan'ı ve bazı mahalleleri dolaşmış ve oralarda hakaret görmüş; Kudüs'e gelmiş ve bazı yabancıları Yahudilerin mabedine sokmuş ve onlar ile beraber müstehziyane (alaycı) hareketlerde bulunduğu için, Yahudiler ayaklanarak kendisini hükümete teslim etmişler; ve Pavlos hükümetin tazyikatını (baskılarını) görünce, bu istihzaları (alayları) inkar etmiş ise de, Roma muhafızı kendisini tahte'l-hıfz (koruma altında) Roma'ya sevk etmiş ve orada göz hapsine alınmıştır. Risalelerin hemen hepsini bu esnalarda yazmıştır. (Merhum Midhat Efendi'nin Müdafaa namındaki eserinden.)

Bu beyt-i şerîfde enbiyâ ve evliyânın füyûzât-ı bâtınıyyesi şarâba ve ağızlarından sâdır olan kelâm ise, şarâb şişelerinin ağzına vaz' edilen hâlis misk-den ma'mûl mühürlü tıpaya; ve bu zevât-ı kirâmın mukallidlerinin ahvâl-i bâtınıyyeleri dünyâ içkisine ve kelâmları da, içki şîşelerinin ağzındaki kokmuş ve meşâmmı ta'zîb eden mühürlü tıpaya teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni enbiyâ ve evliyânın vücûd-ı şerîfleri aşk-ı ilâhî şarabıyla doludur. Kelâmları dahi meşâmm-ı cânı ta'tîr eder. Yalancı müddeîlerin vücûdu ise, dünyâ içkileri gibi müteaffin sıfat-ı nefsâniyye ile doludur. Kelâmları dahi meşâmm-ı cânı fenâ kokusuyla ta'zîb eder. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz, yalancı müddeîlerin hâlini tafsîl için âtîdeki hikâyeyi beyân buyururlar.

Hıristiyanlığın ilk mahall-i intişârı olan Filistin tarafı, eskiden beri yahûdîlerin memâliki ve Kudüs-i Şerîf dahi dince onların kıbleleri olduğu ma'lûmdur. Burası birçok inkılâblar geçirdi. Milad-ı İsevî'den mukaddem 722-727 senelerinde Âsur kıralı olan Salmânasar ve Buhtu'n-Nasr ve Acem imparatorluğunun müessisi olan Sîrus, Makedonya imparatoru İskender-i Kebîr; ve mîlâd-1 Îsevî'den mukaddem 283-323 senelerinde Mısır kıralı Birinci Batlamyus ve Sûriye kıralı Selûküs Nikator tarafından zabt edildi. Ve nihâyet Selûsidler altında kaldığı bir sırada, yahûdîler bu müstevlîlerin mezâlimine tâkat getiremeyip, Makabe ismindeki bir mûsevî hânedânının riyâseti altında umûmen isyan ettiler ve birçok hûn-rîzâne muhârebeler ile milâd-ı Îsa'dan 169 sene mukaddem istiklâllerini kazandılar. Fakat karanlık bir sûrette idâre-i umûr eden bu hânedâna tefrika ve ihtilâl geldi ve oraları zabt etmek isteyen Roma devletinin müdahalesi ile, milâd-1 Îsevî'den kırk sene evvel Makabelerden Herod yahûdîlerin kıralı oldu. İşte Îsâ (a.s.) bu Büyük Herod zamânında dünyaya geldi ki, bu zamanda meşhûr Neron Roma imparatoru idi. Herod şeriat-ı mûseviyyeden ziyâde, çok korktuğu Neron'un emirlerine tâbi' olurdu. Herod'un vefâtından sonra Filistin dört kısma ayrıldı; ve Herod'un "Yu-da", "Celîl", "Bânâne" ve "Ebtore" isimlerinde dört evlâdından herbiri hükümdar oldu. Bu taksîm mes'elesinde, Romalılar'ın parmağı vardı. Hatta birkaç sene sonra, Roma imparatorluğu tarafından Kudüs-i Şerîf'e gönderilen bir vâlî, Filistin'i doğrudan doğruya Roma nâmına idare etmeğe başladı. İşte Hıristiyanlığın ilk intişârında Filistin'in ahvâl-i siyâsiyyesi bu merkezde idi.

Mûsevî pâdişâhlar idâresinde olan bir yerde, yeni bir din olan Îseviyyet'in serbestçe intişâr edemiyeceği pek tabîîdir. Mesnevî-i Şerîf de beyân buyrulan pâdişâh, Herod'un oğullarından Celîl; ve "müzevvir yahûdî vezîri" dahi, onun vezîri olmak lâzım gelir. Fakat bu gibi vukūât, teferruât kabîlinden olduğundan, vukūât-ı umûmiyyeyi zabt eden târih tarafından bu gibi hâdisât-ı müteferria zabt edilmiş değildir.

Bu zamanlarda Filistin taraflarında felsefe ve hikemiyyât pek ziyâde revâc bulmuş idi ki, Hıristiyanlığın bidâyet-i intişârında târih, buralarda başlıca yedi mezheb-i felsefe mevcûd olduğunu kayd eder. Onlar da şunlardır: "Harîsîler, Sâdûkîler, Eseniyen, Yahûdâî, Terapotlar, Refabit, Herodetîler." Bunlardan "Eseniyenler" izdivâcdan istikrâh eder; sulhu sever, muhârebeden nefret eder; aşk-ı ilâhîyi tavsiye eder ve rûhun bakāsını kabûl eder olduklarından, manastır gibi uzlet-gâha çekilmişler ve oralarda ahlâka ve vahdâniyyâta dâir dersler vermekle iştigāl etmekte bulunmuşlar idi. Avrupa hükemâsından ba'zıları, Hz. Îsâ'nın bu mezhebden olduğuna kāildirler. Hattâ mîlâdın ilk asrında şöhret almış olan Romalı putperest hükemâdan Pelin beşinci kitabının 27. bâbında, bu mezheb için "Bir ebedî familya, ammâ içinde kimse doğmaz" demiştir.

İşte bu yahûdî vezîri, Hıristiyanlığı "Eseniyen" mezhebine müşâbih bulduğu için, hîlesini ve tezvîrâtını bu vâdîde icrâya başlamış ve o zamanlar hükûmetler derebeylik usûlü ile idâre olunduğundan ba'zan bu, yukarıda saydığımız yedi mezheb ahkâmını da birbirine karıştırarak, on iki derebeyine tomarlar yazıp, her birisini kendisine Hıristiyanlıkta velîahd yapmıştır.

Vezîrin ölümünden sonra bu on iki velîahdın her biri, yekdiğerine karşı kılıç ile kıyâm etmiş ve münâzaât başlamıştır.

İlk asr-ı mîlâdîde Îsevîler, yahûdîler ile beraber geçindikleri müddetçe, onların ibâdethânelerinde icrâ-yı âyîn eyledikleri gibi, yahûdîler ile bozuşup ayrıldıktan sonra, onların şerri ile bir belâya uğramamak için sırlarını gâyet saklarlar idi. Ba'zı yer altında kâin mahzenlerde ve ba'zı kimselerin evlerinde AHMED AVNİ KONUK toplanıp, dinlerini müzakere ve akîdelerinin hülâsalarını -o zamâna kadar mezâhib-i felsefiyyenin cümlesinde ve hattâ Eflâtûnîler'de olan âdet-i vechile- ketm ederlerdi. Fakat zâhirde ağyâra karşı kendileri sakladıkları halde, kendi aralarında böyle birtakım münâzaalar çıkardılar ve bu münâzaât üzerinde uzun müddet inâd ederek, nihâyet Hıristiyanlığı her biri belli başlı birer mezheb olmak üzere: "Nasrânî, Karpokratiyen, Bazîlidiyen, Valantiniyen, Marsiyonist, Sabelliyanizm, Montanist" vesâir mezhebleri gibi elli dört mezhebe ayırıp bunların her birini birtakım şu'belere taksîm derecesine vardılar. Binâenaleyh bu yahûdî memleketinde bir şûriş başlamış ve nihâyet Roma hükümeti yahûdîlerin iltimâsı üzerine, mahzâ memlekette âsâyişin te'mîni için hıristiyanların kahrına teşebbüs etmiştir. Bu inkısâm-ı mezâhibin ve vezîr-i müzevvirin tezvîriyle yazılan tomarlardaki ahkâm-ı felsefiyye üzerine başladığı anlaşılır. Münderecât, metin ve ma'nâ i'tibariyle yekdîğerine ziyâdesiyle müşâbih bulunan "Matta, Mark ve Luka" üç İncîl'i bir küll gibi addedildiğinden, bu üçüne birden "Sinoptin" nâmı verilmiştir. İşte bu İncil'in rivâyetine göre, Hz. Îsâ yalnız bir sene nübüvvet etti; ya'ni vaftîzinden sonra "Celil" kıt'asına çekilip, oralarda melekûtullâhı tebşîre çalışmakta iken, "îd-i nush" münasebetiyle Urşelim'e, ya'ni Kudüs-i şerîfe gelerek, orada derdest edildi." Pavlos Fars şehrinde doğmuştur; ve o zaman yahûdîlerin en büyük ulemâsından ma'dûd olan Cemâlin'den şerîat-ı Mûseviyye ahkâmını öğrenmiştir. Lakin kendisi hocasının kızını almak sevdasına düşmüş ise de, kendisi koca başlı, kel ve çatık ve düşük kaşlı ve karga burunlu, kısa boylu ve gâyet şişman ve eğri bacaklı bir adam olduğundan, kız kendisini beğenememiş; hocası da mümânaat etmiş bulunduğundan, o zamâna kadar Savol isminde olan bu adam, ismini Pavlos koymuş ve dînini değiştirip, hocasından intikām almak için, cem'iyyet-i mesîhiyyeye dehâlet etmiştir. Pavlos'un bu hâli târîhen müsbetdir. Pavlos hıristiyan olduktan sonra, Yunanistan'ı ve ba'zı mahalleri dolaşmış ve oralarda hakaret görmüş; Kudüs'e gelmiş ve ba'zı yabancıları yahûdîlerin ma'bedine sokmuş ve onlar ile beraber müstehziyâne hareketlerde bulunduğu için, yahûdîler ayaklanarak kendisini hükümete teslîm etmişler; ve Pavlos hükümetin tazyîkātını görünce, bu istihzâları inkâr etmiş ise de, Roma muhafızı kendisi tahte'l-hifz Roma'ya sevk etmiş ve orada göz hapsine alınmıştır. Risâlelerin hemen hepsini bu esnâlarda yazmıştır. (Midhat Efendi merhûmun Müdafaa nâmındaki eserinden.)

329. İsa'nın düşmanı ve nasrânîyi helâk eden zalim bir yahûdî padişahı var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

329. İsa'nın düşmanı ve Hristiyanları helak eden zalim bir Yahudi padişahı vardı.

330. Ahd-i Isa idi ve növbet onun ânı idi. Musa'nın canı o ve onun canı da Musâ idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

330. İsa'nın zamanıydı ve sıra onun zamanıydı. Musa'nın canı oydu ve onun canı da Musa idi.

İsa (a.s.)'ın zamanıydı ve sıra onun nübüvvet güzelliğine gelmişti. Gerçi görünüşte ve belirginleşmede İsa başka, Musa başka idi; fakat nübüvvet hakikatinde birbirinin canı olup, birbirinden ayrılması mümkün değildi. Nasıl ki ayet-i kerimede لا تفرق بين أحد من رُسُله (Bakara, 2/285) yani "Biz peygamberlerden hiçbirisinin arasını ayırmayız" buyrulur.

Îsâ (a.s.)ın zamânı idi ve növbet onun cemâl-i nübüvvetine gelmiş idi. Gerçi zuhûrda ve taayyünde Îsâ başka ve Mûsâ başka idi; fakat hakikat-ı nübüvvetde birbirinin canı olup, yekdîğerinden kābil-i tefrîk değil idi. Nitekim âyet-i kerîmede لا تفرق بين أحد من رُسُله (Bakara, 2/285) Ya'ni "Biz peygamberlerden hiçbirisinin arasını ayırmayız" buyrulur.

331. Şah, Hak yolunda şaşı idi; o iki ilâhî arkadaşı ayırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

331. Şah, Hakk yolunda şaşı idi; o, iki ilâhî arkadaşı ayırdı.

332. Üstad, bir şaşıya dedi ki: İçeriye gel; haydi o şişeyi evden dışarı çıkar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

332. Üstad, bir şaşıya dedi ki: İçeriye gel; haydi o şişeyi evden dışarı çıkar!

333. Şaşı dedi: O iki şişeden hangisini önüne getireyim, îzah et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

333. Şaşı dedi: O iki şişeden hangisini önüne getireyim, açıkla!

334. Üstad dedi: O şişe iki değildir; haydi şaşılığı bırak ve çok görücü olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

334. Üstad dedi: O şişe iki değildir; haydi şaşılığı bırak ve çok görücü olma!

335. Ey usta! Bana darılma, dedi. Usta dahi, o ikiden birini kır, dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

335. Ey usta! Bana darılma, dedi. Usta da, o ikiden birini kır, dedi.

336. Vaktaki birini kırdı, gözünden her ikisi gitti. Adam, şehvet ve gazabdan şaşı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

336. Birini kırdığı zaman, gözünden her ikisi de gitti. İnsan, şehvet ve gazaptan dolayı şaşı olur.

Beden gözünün şaşılığı, böyle bir suretin iki görülmesine sebep olur; fakat gazap ve şehvet sebebiyle kalp gözü şaşı olan kimse, tek bir hakikatten ibaret olan nübüvveti (peygamberliği), Yahudi padişahı gibi iki görür. Bir sureti iki gören şaşının önünden suret kaybolunca, iki de nasıl yok olursa; bir hakikati iki gören kalp gözü şaşısının önünden, o bir hakikat yok edildiğinde, o ikiden hiçbiri kalmaz.

Cisim gözünün şaşılığı, böyle bir süretin iki görülmesine sebeb olur; fakat gazab ve şehvet sebebiyle kalb gözü şaşı olan kimse, hakîkat-ı vâhideden ibâret bulunan nübüvveti, yahûdî pâdişâhı gibi iki görür. Bir sûreti iki gören şaşının önünden sûret gâib olunca, iki dahi nasıl zâil olursa; bir hakîkati iki gören kalb gözü şaşısının önünden, o bir hakîkat nefy edilince, o ikiden hiç birisi kalmaz.

337. Şişe bir idi, onun gözüne iki göründü. O şişeyi kırınca, diğeri de mevcûd olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

337. Şişe bir taneydi, onun gözüne iki tane göründü. O şişeyi kırınca, diğeri de var olmadı.

338. Gazab ve şehvet âdemi şaşı eder; âdemi doğruluktan çevirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

338. Gazap ve şehvet insanı şaşı yapar; insanı doğruluktan saptırır.

339. Garaz gelince, hüner mestûr kalır; gönülden göz tarafına yüz perde olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

339. Garaz geldiğinde, hüner gizli kalır; gönülden göz tarafına yüz perde olur.

340. Hâkim gönlünde rüşvete karar verdiği vakit, mazlum-ı zaîfden, zalimi tanıyabilir mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

340. Hâkim, gönlünde rüşvet almaya karar verdiği zaman, zayıf mazlumdan, zalimi tanıyabilir mi?

341. Şah böyle çıfıtça olan kîninden şaşı oldu ki, artık el-amân yâ Rab el-amân!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

341. Şah, böyle çirkin olan kininden şaşı oldu ki, artık ey Rabbim aman dilemek, ey Rabbim aman dilemek!

342. Ben dîn-i Musa'nın melcei ve muîniyim diye, yüz binlerce mü'min ve mazlumu öldürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

342. "Ben Musa dininin sığınağı ve yardımcısıyım" diye yüz binlerce mümini ve mazlumu öldürdü.

## Hıristiyanları [ortadan] kaldırmak için vezîrin pâdişâha hîle öğretmesi

343. Onun yol kesici, hîlekâr bir vezîri var idi ki, hîleden suyu bile düğümler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

343. Onun yol kesen, hilekâr bir veziri vardı ki, hile ile suyu bile düğümlerdi.

344. Dedi ki: Hıristiyanlar canlarını muhafaza ederler, padişahdan dinlerini saklarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

344. Dedi ki: Hıristiyanlar canlarını korurlar, dinlerini padişahtan gizlerler.

345. Onları öldürme; zîra öldürmenin faidesi yoktur; dînin kokusu yoktur; misk ve öd ağacı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

345. Onları öldürme; çünkü öldürmenin faydası yoktur; dinin kokusu yoktur; misk ve öd ağacı değildir.

346. Yüz kılıf içinde gizli sırdır; onun zahiri seninledir, bâtını hilaf üzeredir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

346. Yüz kılıf içinde gizli sırdır; onun görüneni seninledir, görünmeyeni ise tersinedir.

347. Şah ona dedi: Öyle olunca, söyle tedbîr nedir? Ve bu mekrin ve bu tezvîrin çaresi nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

347. Şah ona dedi: Öyle olunca, söyle, tedbir nedir? Ve bu mekrin ve bu tezvîrin (hilekârlığın) çaresi nedir?

348. Tâ ki cihanda ne açık ve ne de gizli dinli bir hıristiyan kalmasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

348. Tâ ki dünyada ne açık ne de gizli Hristiyan kalmasın.

349. Dedi: Ey şah! kulağımı ve elimi kes; burnumu yar; dudağımı yırt, hükmünü icra et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

349. Dedi: Ey şah! Kulağımı ve elimi kes; burnumu yar; dudağımı yırt, hükmünü icra et!

Hilekâr vezir: "Ey şah! Kulağımı ve elimi kesmek, burnumu yarmak ve dudağımı yırtmak suretiyle idamıma hükmet!" dedi. "Mür" acı anlamına geldiğine göre, "acı çekmek" demek olur.

Vezîr-i mekkâr: "Ey şâh! Kulağımı ve elimi kesmek ve burnumu yarmak ve dudağımı yırtmak sûretiyle i'dâmıma hükmet!" dedi. "Mür" acı ma'nâsına geldiğine göre, "acı çekmek" demek olur.

350. Ondan sonra beni dâr ağacının altına götür; nihayet beni bir şefâatçi istesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

350. Ondan sonra beni darağacının altına götür; sonunda beni bir şefaatçi istesin.

351. Sen bu işi münâdîlerin bağırdığı mahalde, çarşı olan bir yol başında yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

351. Sen bu işi tellalların bağırdığı yerde, çarşı olan bir yol başında yap!

352. Ondan sonra beni, kendinden uzak şehre sür, tâ ki onların içine fitne ve fesâd bırakayım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

352. Ondan sonra beni, kendinden uzak şehre sür ki onların içine fitne ve fesat bırakayım.

353. İmdi ben diyeyim ki: Ey gizliyi bilen Huda! Sen beni bilirsin ki, ben gizli hıristiyanım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

353. Şimdi ben diyeyim ki: Ey gizliyi bilen Allah! Sen beni bilirsin ki, ben gizli Hristiyanım.

## Hıristiyanlara kasd için, o yahûdî vezîrin telbîsi ve onların hâlini şâhın huzûruna arz etmesi

354. Padişah benim îmânımdan âgâh oldu ve taassubdan canıma kasd etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

354. Padişah benim imanımdan haberdar oldu ve bağnazlıktan canıma kastetti.

355. İstedim ki, onun dînini izhar edeyim ve kendi dînimi saklayım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

355. İstedim ki, onun dinini açığa çıkarayım ve kendi dinimi gizleyeyim.

356. Şah benim esrarumdan bir koku aldı; benim sözüm onun indinde geçmez oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

356. Şah benim sırlarımdan bir koku aldı; benim sözüm onun yanında geçmez oldu.

357. Dedi ki: Senin sözün iğne içinde ekmek gibidir; senin gönlünden, benim gönlüme pencere vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

357. Dedi ki: Senin sözün iğne deliğindeki ekmek gibidir; senin gönlünden, benim gönlüme pencere vardır.

358. Ben o pencereden senin halini gördüm; senin halini gördüm, lafını yutmam.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

358. Ben o pencereden senin hâlini gördüm; senin hâlini gördüm, sözümü geri almam.

359. Eğer İsa'nın dîni, benim çarem olmasaydı, o çıfıtça beni paralardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

359. Eğer İsa'nın dini benim çarem olmasaydı, o Yahudi beni parçalardı.

360. Îsâ için can teslîm eder ve baş veririm; onun yüz binlerce minnetini nefsime koyarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

360. Îsâ için can teslim ederim ve baş veririm; onun yüz binlerce minnetini nefsime koyarım.

Hz. Îsâ için can ve baş vermeyi, olgunluğuyla canıma minnet bilirim.

Hz. Îsâ için can ve baş vermeyi, kemâliyle canıma minnet bilirim.

361. Îsâ'dan canımı esirgemem; ve fakat onun dîninin ilmine iyiden iyiye vâkıfım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

361. İsa'dan canımı esirgemem; ve fakat onun dininin ilmine iyice vâkıfım.

362. Câhiller arasında o dîn-i pâkin mahv olması bence yazıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

362. Câhiller arasında o temiz dinin yok olması bence yazıktır.

363. Allah'a ve Îsâ'ya şükür olsun ki biz, bu dîn-i Hakk'a rehnümâ olmuşuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

363. Allah'a ve İsa'ya şükürler olsun ki biz, bu hak dine rehber olmuşuz.

364. Çıfıttan ve çıfıtlıktan kurtulmuşuz. Nihâyet belimizi bir zünnâr ile bağlamışız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

364. Yahudilikten ve Yahudi olmaktan kurtulmuşuz. Sonunda belimizi bir zünnâr ile bağlamışız.

"Zünnâr", uçları dizlerine doğru sarkan bir kuşaktır. Hristiyanlık alâmeti olmak üzere bellerine bağlarlar. Bugün bu kuşakları rahipler kullanırlar. Yahudi vezir, giysisini de Hristiyanların giysisine uydurduğunu belirtiyor.

“Zünnâr”, uçları dizlerine doğru sarkan bir kuşaktır. Alâmet-i nasrâniyyet olmak üzere bellerine bağlarlar. elyevm bu kuşakları râhibler kullanırlar. Yahûdî vezîr, kisvesini de hıristiyanların kisvesine uydurduğunu beyân ediyor.

365. Ey insanlar! Devr, devr-i Îsâ'dır, onun dîninin esrârını cân ile dinleyiniz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

365. Ey insanlar! Dönem, İsa dönemi'dir, onun dininin sırlarını can kulağıyla dinleyiniz!

366. Vaktâki vezîr o hîleyi şâha saydı; onun gönlünden kâmilen düşünceyi kaldırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

366. Vezir o hileyi şaha anlattığında; onun gönlünden düşünceyi tamamen kaldırdı.

367. Şâh ona söylediği işi yaptı; halk onun şânında taaccübde kalmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

367. Şah ona söylediği işi yaptı; halk onun şanında hayrette kalmış idi.

Yani vezir şaha ne demiş ise, şah tamamıyla o siyaseti uyguladı; halk şahın yanında pek muhterem ve makbul bildikleri vezire böyle yaptığını görünce hayrette kaldılar.

Ya'ni vezîr şâha ne demiş ise, şâh tamâmiyle o siyaseti icrâ etti; halk şâhın yanında pek muhterem ve makbûl bildikleri vezîre böyle yaptığını görünce hayrette kaldılar.

368. Onu hıristiyanlar tarafına sürdü; ondan sonra o, da'vete başladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

368. Onu Hristiyanlar tarafına sürdü; ondan sonra o, davete başladı.

Padişah onu darağacına astıracağı sırada, bir şefaatçinin şefaatini kabul etti ve "Gözüm görmesin" diyerek onu Hristiyanların oturduğu mahalleye sürdü. Hristiyanlar o vezirin gayet dindar bir Hristiyan olduğuna inandıkları kanaati oluşunca, vezir o Hristiyanları davet edip, İsevi dinini karıştırmak için hilelere ve asılsız telkinlere başladı.

Pâdişâh onu darağacına astıracağı sırada, bir şefâatçinin şefâatini kabûl etti ve "Gözüm görmesin" diyerek onu hıristiyanların sâkin olduğu mahalle sürdü. Hıristiyanlar o vezîrin gâyet dindar bir hıristiyan olduğuna i'tikād ettikleri kanâatı hâsıl olunca, vezîr o hıristiyanları da'vet edip, dîn-i îsevîyi teşvîş için tezvîrâta ve ilkāât-ı fâsideye başladı.

## Hıristiyanların onu telbîsden ve za'f-1 idrâkden dolayı kabûl etmeleri beyânındadır

369. Yüz binlerce hıristiyan adamlar onun mahallesinde, onun önüne azar azar toplandılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

369. Yüz binlerce Hristiyan adamlar onun mahallesinde, onun önüne azar azar toplandılar.

370. O, onlara gizlice, İncil'in ve zünnârın ve namazın sırrını beyan ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

370. O, onlara gizlice, İncil'in ve zünnârın (Hristiyan rahiplerinin bellerine bağladıkları kuşak) ve namazın sırrını açıklardı.

371. O zahirde ahkâmın vâizi idi; fakat bâtında ıslık ve tuzak idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

371. O, görünüşte hükümlerin vaizi idi; fakat içyüzünde ıslık ve tuzak idi.

Yani hilekâr vezir, yukarıda geçen 322, 323, 324, 325 numaralı şerefli beyitlere uygun düşen kişi idi.

Ya'ni vezîr-i hîlekâr yukarıda geçen 322,323,324,325 numaralı ebyât-ı şerîfeye mâsadak idi.

372. Bunun için ashabın ba'zısı resûlden, gül gibi olan nefsin hilesini iltimas ederler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

372. Bunun için ashabın bazısı peygamberden, gül gibi olan nefsin hilesini öğrenmek isterlerdi.

"Gul", çöllerde gece vakti yolu şaşırtan bir hayaldir; buna halk dilinde "gulyabânî" de derler. İnsan nefsi gazap ve şehvet yüzünden, Hak yoluna girenlerin yollarını şaşırttığı için, "gül"e benzetilmiştir. Bu sebeple, tabiatın karanlığı içinde nefsin tuzağını ve hilesini bilip, yollarını şaşırmamak için Peygamber Efendimiz'den (s.a.v.) yüce ashabı sorular sorarlardı.

"Gul" sahrâlarda gece vakti yolu şaşırtan bir hayâldir.; buna lisân-ı avâmda "gulyabânî” dahi derler. Nefs-i beşer gazab ve şehvet yüzünden, Hak yo- luna sülûk edenlerin yollarını şaşırttığı için, "gül'e teşbîh buyrulmuştur. Binâenaleyh zulmet-i tabîat içinde nefsin mekr ü hîlesini bilip, yollarını şaşırmamak için Risâlet-penâh (s.a.v.) Efendimiz'den ashâb-ı kirâm istifsârâtda bulunurlar idi.

373. İbadetlerde ve ihlas-ı cânda gizli garazlardan ne karıştırır; söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

373. İbadetlerde ve canın ihlasında gizli garazlardan ne karıştırır; söyle!

Yani yüce sahabeler derlerdi ki: Ey Resûlullah! İbadetlerimizde ve canımızın Hakk'a karşı olan samimiyetinde nefsimiz ne gibi gizli garazlar karıştırır; lütfen bize bunları açıkla!

Ya'ni ashâb-ı kirâm derlerdi ki: Yâ Resûlullâh! ibadetlerimizde ve canımızın Hakk'a karşı olan hulûsunda nefsimiz ne gibi gizli garazlar karıştırır; lütfen bize bunları îzâh buyur!

374. Ondan taatın fazlını aramazlardı; ayb-ı zahirin dahi hangisi olduğunu sormazlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

374. Onlar ibadetin faziletini aramazlardı; açık kusurun dahi hangisi olduğunu sormazlardı.

Ashâb-ı kirâm, Resûl-i Ekrem Efendimiz'den ibadetin fazileti olup olmadığını sormazlardı; çünkü ilâhî emre itaatle yapılan ibadetin elbette fazilet vereceğini bilirlerdi. Ve açıkça görünen kabahatlerin dahi ne gibi şeyler olduğunu sormazlardı; çünkü bu kabahatlerin bir kısmı Kur'ân ve hadis ile tek tek gösterilmişti; ve dış edebi de Resûl-i Ekrem'in fiillerinden öğrenirlerdi. Ancak ibadette gizlenmiş olan nefsin kabahatlerini ve dış kemalât (olgunluklar) perdesi altına saklanmış olan nefsin noksanlarını anlamak isterlerdi.

Ashâb-ı kirâm Resûl-i Ekrem Efendimiz'den tâatın fazîleti olup olmadığını sormazlar idi; zîrâ emr-i ilâhîye itâatla yapılan ibâdetin elbette fazîlet-bahş olacağını bilirler idi. Ve zâhirî kabahatlerin dahi ne gibi şeyler olduğunu sormazlar idi; çünkü bu kabahatlerin bir kısmı Kur'ân ve hadîs ile birer birer gösterilmiş idi; ve edeb-i zâhirîyi de Resûl-i Ekrem'in ef'âlinden öğrenirler idi. Ancak ibâdetde gizlenmiş olan nefsin kabahatlerini ve kemâlât-ı zâhiriyye nikābı altına saklanmış olan nefsin noksanlarını anlamak isterlerdi.

375. İnceden inceye ve zerre zerre nefsin hîlesini, kerevizden gülü ayırdıkları gibi tanıyorlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

375. Nefsin hilesini, en ince ayrıntısına kadar ve zerre zerre, kerevizden gülü ayırdıkları gibi tanıyorlardı.

376. Sahâbenin kılı kırk yaranları da, o va'zda canları ile hayran kalırlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

376. Sahâbenin kılı kırk yaranları da, o vaazda canlarıyla hayran kalırlardı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, kişinin yaptığı ibadete nefsinin ne gibi hileler karıştırdığını ve olgunluk gösterme konusunda nefsin ne gibi gizli aldatmacaları bulunduğunu açıkladıkça, ashâb-ı kirâmın ince düşünenleri hayrette kalırlardı. Çünkü bunu dinleyen ashâb-ı kirâm da nefis sahibi olduklarından, Resûl-i Ekrem'in bu açıklamalarını kendi nefislerine uygulayıp, nefislerinin yaptığı aldatmacalara zevken vâkıf oldukça bu hayretleri artardı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, kişinin yaptığı tâata nefsinin ne gibi hîleleri karıştırdığını ve ızhâr-ı kemâl husûsunda, nefsin ne gibi gizli tezvîrâtı bulunduğunu îzâh buyurdukça, ashâb-ı kirâmın ince düşünenleri hayrette kalırlar idi. Zîrâ bunu dinleyen ashâb-ı kirâm dahi sahib-i nefis olduklarından, Resûl-i Ekrem'in bu îzâhâtını kendi nefislerine tatbîk edip, nefislerinin yaptığı tezvîrâta zevkan vakıf oldukça bu hayretleri artar idi.

## Akıl gözünün za'fından dolayı hıristiyanların cümlesinin vezîre tebaiyyet etmeleri beyânındadır.

377. Hıristiyanlar tamâmiyle ona gönül verdiler; halbuki avâmın taklidinin ne kuvveti olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

377. Hıristiyanlar tamamen ona gönül verdiler; oysa halkın taklidinin ne gücü olur?

Halk, inanç konusunda taklitçidir. Kendileri akıl güçlerini kullanıp iyiyi kötüyü ayırt edemezler ve her bir işin özüne bakamazlar. Hıristiyanlar da bu tür insanlardı; vezirin telkinlerini anlayamadılar.

Hikâye: Bir zamanlar iki çocuk bir karga tutmuşlar; "senindir", "benimdir" diye kavgaya tutuşmuşlar. Birisi hayvanın başından ve diğeri ayağından çekerken, hayvanın başını koparmışlar; ağlamaya başlamışlar. O sırada Allah dostlarından biri geçiyormuş. Çocukların safça ağlamalarına acımış ve karganın başını gövdesine bitiştirip sıvayarak üflemiş; karga dirilmiş; ve çocuklar da sevinmiş; ve onlara nasihat etmiş. Bunu görenler hazretin etrafına toplanmış ve bu zatın ismini "Karga Baba" koymuşlar. Bu muhterem zat halkın kendi etrafında toplanmasını görünce, bir gün namazda iken sesli bir şekilde yellenmiş. Bunu işitenler "Oh ne güzel şeyhlik!" diye dağılmışlar. Hazret: "Hamdolsun bir yel ile topladık; ve bir yel ile dağıttık" der imiş. İşte halkın inancının gücü ve hâli budur.

Avâm, i'tikād husûsunda mukalliddir. Kendileri kuvve-i akliyyelerini kullanıp iyiyi kötüyü tefrîk edemezler ve her bir işin ruhuna nazar edemezler. Hıristiyanlar da bu kabil insanlar idiler; vezîrin ilkāâtını anlıyamadılar.

Hikâye: Bir vakitte iki çocuk bir karga tutmuşlar; senindir, benimdir diye nizâ'a tutuşmuşlar. Birisi hayvanın başından ve diğeri ayağından çekerken, hayvanın başını koparmışlar; ağlamaya başlamışlar. O sırada evliyâullâhdan birisi geçiyor imiş. Çocukların sâfiyâne ağlamalarına acımış ve karganın başını gövdesine bitiştirip sıvayarak nefh etmiş; karga dirilmiş; ve çocuklar da sevinmiş; ve onlara nasîhat etmiş. Bunu görenler hazretin etrafına toplanmış ve bu zâtın ismini "Karga Baba" koymuşlar. Bu zât-ı muhterem halkın kendi etrafında tehâcümünü görünce, bir gün namazda iken sadâlı bir sûrette yellenmiş. Bunu işitenler "Oh ne a'la şeyhlik!" diye dağılmışlar. Hazret: "Hamdolsun bir yel ile topladık; ve bir yel ile dağıttık" der imiş. İşte avâmın i'tikādının kuvveti ve hâli budur.

378. Sînelerinin içine onun muhabbetini ekdiler; onu Îsâ'nın nâibi zannettiler..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

378. Onların sinelerinin içine onun muhabbetini ektiler; onu İsa'nın naibi zannettiler.

379. O sırren bir gözlü deccâl-ı laîn idi; ey Hudâ feryâda yetiş; sen ne güzel yardımcısın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

379. O, gizlice bir gözlü, lânetli deccâl idi; ey Allah'ım, feryada yetiş; sen ne güzel yardımcısın!

Hilekâr vezir, görünen yüzünde İsa dininin vaizi idi; fakat iç yüzünde, yalnız görünen gözü açık ve iç gözü kör, ilahi huzurdan kovulmuş bir yalancı idi. Bu gibi deccâller hiçbir çağda eksik değildir. Nasıl ki (s.a.v.) Efendimiz buyurur: تكون في آخر الزمان دجالون كذابون يأتون لكم من الاحاديث بما لم تسمعوا انتم و لا آباؤكم فاياكم و اياهم لا يضلونكم و لا يفتنونكم "Ahir zamanda, birtakım deccâller ve yalancılar ortaya çıkar; size sizin ve babalarınızın işitmediği sözlerden bahsederler. Şimdi onlardan sakının ki, sizi şaşırtmasınlar ve fitneye düşürmesinler."

Hîlekâr vezîr zâhirde dîn-i Îsâ'nın vâizi idi; fakat bâtında, yalnız zâhir gözü açık ve bâtın gözü kör, huzûr-i ilâhîden matrûd bir yalancı idi. Bu gibi deccâller hiçbir asırda eksik değildir. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz buyurur: تكون في آخر الزمان دجالون كذابون يأتون لكم من الاحاديث بما لم تسمعوا انتم و لا آباؤكم فاياكم و اياهم لا يضلونكم و لا يفتنونكم "Ahir zamanda, birtakım deccâller ve yalancılar peyda olur; size sizin ve babalarınızın işitmediği sözlerden bahsederler. Imdi onlardan sakının ki, sizi şaşırtmasınlar ve fıtneye düşürmesinler."

380. Yâ Rab! Dünyada yüz binlerce tuzak ve yem vardır; bizler ise aç olan [374] harîs kuşlar gibiyiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

380. Ey Rabbim! Dünyada yüz binlerce tuzak ve yem vardır; bizler ise aç olan hırslı kuşlar gibiyiz.

381. Eğer her birimiz, doğan kuşu ve sîmurg olsak dahi, biz her bir demde yeni bir tuzağa tutulmuşuzdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

381. Eğer her birimiz, doğan kuşu ve sîmurg olsak dahi, biz her bir demde yeni bir tuzağa tutulmuşuzdur.

Cenâb-ı Pîr, bu iki şerefli beyitte "kuş", "doğan" ve "sîmurg" kelimeleriyle Hakk Yolcularının üç mertebesine işaret ederler. "Kuşlar"dan kasıt, henüz nefsanî sıfatlara dalmış olan başlangıç seviyesindeki Hakk Yolcularıdır ve bunların tuzağa düşmesi çok kolaydır. "Doğan"dan kasıt ise orta seviyedeki Hakk Yolcularıdır ki, bunlar da nefsanî sıfatlarının gücünü mücâhede ile zayıflatmışlardır. "Sîmurg"dan kasıt ise son mertebedeki Hakk Yolcularıdır ki, bunlarda henüz nefsanî sıfatlarının kalıntıları kalmıştır; ve fenâ-ender-fenâya (yokluk içinde yokluğa) dalmamışlardır. Bu sebeple bu üç sıfat için de tuzak korkusu vardır.

Cenâb-ı Pîr, bu iki beyt-i şerîfde "murg" ve "bâz" ve "sîmurg" kelimeleriyle sâliklerin üç mertebesine işâret buyururlar. "Kuşlar”dan murâd alelumûm mübtedî sâliklerdir ki, henüz sıfât-ı nefsâniyyede müstağrakdırlar ve bunların tuzağa tutulması pek kolaydır. Ve "doğan"dan murâd, mutavassıt sâliklerdir ki, bunlar dahi sıfât-ı nefsâniyyelerinin kuvvetini mücâhede ile za'fa düşürmüşlerdir. "Sîmurg"dan murâd dahi müntehî olan sâliklerdir ki, bunlarda henüz sıfât-ı nefsâniyyelerinin henüz bakıyyesi kalmıştır; ve fenâ-ender-fenâya müstağrak olmamışlardır. Binâenaleyh bu üç sıfat için de tuzak korkusu vardır.

382. Ey bî-niyaz, sen bizi her an kurtarırsın ve biz yine bir tuzak tarafına gideriz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

382. Ey hiçbir şeye muhtaç olmayan, sen bizi her an kurtarırsın ve biz yine bir tuzak tarafına gideriz.

383. Biz bu anbarda buğday yaparız; toplanmış buğdayı zayi' ederiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

383. Biz bu ambarda buğday yaparız; toplanmış buğdayı zayi ederiz.

384. Buğdaydaki bu ziya'ın sıçanın hilesinden olduğunu nihayet aklımız ile düşünmeyiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

384. Buğdaydaki bu kaybın sıçanın hilesinden olduğunu nihayet aklımız ile düşünmeyiz.

385. Sıçan bizim anbarımıza delik delmiştir. Onun zararından bizim anbarımız harab olmuşdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

385. Sıçan bizim ambarımıza delik delmiştir. Onun zararından bizim ambarımız harap olmuştur.

386. Ey can, evvelen sıçanın şerrini def' et; ondan sonra buğdayı cem' etmeğe çalış.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

386. Ey can, önce sıçanın şerrini def et; ondan sonra buğdayı toplamaya çalış.

387. "Namaz ancak kalbin huzûruyla tamam olur"; o sadırların sadrının hadîslerindendir; işit!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

387. "Namaz ancak kalbin huzuruyla tamam olur"; o, gönüllerin sultanının hadislerindendir; dinle!

388. Eğer bizim anbarımızda bir hırsız sıçan yok ise, kırk yıllık ameller buğdayı nerededir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

388. Eğer bizim ambarımızda hırsız bir sıçan yoksa, kırk yıllık amellerin buğdayı nerededir?

389. Her günün azar azar olan sıdkı, niçin bizim anbarımızda terâküm etmez?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

389. Her günün azar azar olan doğruluğu, niçin bizim ambarımızda birikmez?

Bu şerefli beyitlerde insan kalbi ambara, doğruluk ve ihlâs buğdaya, İblis ise sıçana benzetilmiştir. Doğruluk ve ihlâs kalpte kuvvet buldukça, kalp gözü açılır; bu ilâhî bir kuraldır. Hakk yolcularının kalbinde az çok bulunan doğruluk ve ihlâsın kuvvet bulamaması ve kalp gözünün melekût âlemine (görünmeyen âlem) açılamaması, her gün kalp ambarına konulan doğruluk ve ihlâsın, şeytanî vesveselerle bozulmasındandır. Bu sebeple Hakk yolcusuna gereken, öncelikle kalbinden kötü düşünceleri ve şeytanî vesveseleri def edip, onların hükmüne tâbi olmamaktır. Nasıl ki hadîs-i şerîfte: "Namaz ancak kalbin huzuruyla tamam olur" buyrulmuştur; ve kötü düşüncelerle kılınan namaz, her ne kadar ilâhî emre uyularak icra edilmiş bir ibadet sayılır ve kul, başkaldırı ile azarlanmaz ise de, tam ve dereceleri yükseltmeye vesile olan namaz değildir.

Bu ebyât-ı şerîfede kalb-i beşer anbara ve sıdk ve ihlâs buğdaya ve İblîs sıçana teşbîh buyrulmuştur. Sıdık ve ihlâs kalbde kuvvet buldukça, kalb gözü açılır; bu bir kâide-i ilâhiyyedir. Sâliklerin az çok kalbinde olan sıdık ve ihlâsın kuvvet bulamaması ve kalb gözünün âlem-i melekûta açılamaması, her gün kalb anbarına vaz' edilen sıdk ve ihlâsın, vesâvis-i şeytâniyye ile haleldâr olmasındandır. Binâenaleyh sâlike lâzım olan evvelâ kalbinden havâtır-ı fâside ve vesâvis-i şeytâniyyeyi def' edip, onların hükmüne tâbi' olmamaktır. Nitekim hadîs-i şerîfde: "Namaz ancak kalbin huzûruyla tamâm olur" buyrulmuştur; ve havâtır-ı fâside ile kılınan namaz, her ne kadar emr-i ilâhîye ittibâan icra edilmiş bir ibâdet sayılır ve abd, serkeşlik ile muâtebe olunmaz ise de, tamâm ve ref'-i derecâta vesîle olan namaz değildir.

390. Demirden ateşin çok kıvılcımı sıçradı; ve onu yanmış gönül kabul etti ve [384] çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

390. Demirden ateşin çok kıvılcımı sıçradı; ve onu yanmış gönül kabul etti ve çekti.

Bu şerefli beyitte "vücut" çakmak taşına; ve "salih ameller" çakmak demirine ve "gönül" fitile ve "kıvılcım" salih amellerin nuraniyetine benzetilmiştir. Yani vücudumuzdan ortaya çıkan salih amellerin birçok nuraniyeti kalbimize yansıdı.

Bu beyt-i şerîfde "vücûd" çakmak taşına; ve "a'mâl-i sâliha" çakmak demirine ve "gönül" fitile ve "kıvılcım" a'mâl-i sâlihanın nûrâniyyetine teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni vücûdumuzdan zâhir olan a'mâl-i sâlihanın birçok nûrâniyetleri kalbimize aks etti.

391. Fakat karanlıkta bir hırsız gizlice kıvılcımlar üzerine parmak basar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

391. Fakat karanlıkta bir hırsız gizlice kıvılcımlar üzerine parmak basar.

Yani kalbimize yansıyan salih amellerin nuraniyetine gizli bir hırsız olan İblis, tabiatın karanlığı içinde, bir insân-ı kâmil daha ortaya çıkmasın diye, nefsimizin riya (gösteriş) ve ucub (kendini beğenme) gibi parmaklarını basarak söndürür. Çünkü İblis kıskançtır ve Âdemoğullarının en büyük düşmanıdır.

Ya'ni kalbimize mün'akis olan a'mâl-i sâlihanın nûrâniyyetine gizli bir hırsız olan İblîs, zulmet-i tabîat içinde, bir insân-ı kâmil daha peyda olmamak için, nefsimizin riyâ ve ucub gibi parmaklarını basarak söndürür. Zîrâ İblîs hasûddur ve benî Adem'in en büyük düşmanıdır.

392. Felekten bir çerâğ parlamamak için, kıvılcımları birer birer söndürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

392. Felekten bir ışık parlamamak için, kıvılcımları birer birer söndürür.

393. (İlâhî) eğer adım başında binlerce tuzak olsa, sen bizim ile oldukça hiç gam yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

393. İlâhî! Eğer adım başında binlerce tuzak olsa, sen bizimle oldukça hiç gam yoktur.

394. Senin inayetlerin bizim ile kāim oldukça, o alçak hırsızdan bir korku olur mu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

394. Senin yardımların bizimle var oldukça, o alçak hırsızdan bir korku olur mu?

395. Her bir gece, ten tuzağından rûhları kurtarırsın ve elvâhı koparırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

395. Her bir gece, ten tuzağından ruhları kurtarırsın ve levhaları koparırsın.

İlahi, her bir gece tenimizin tuzağına tutulmuş olan ayırt edici ruhumuzu, uykuyu musallat edip kurtarırsın ve beş duyumuzun levhalarını koparırsın; o hâl içinde onlara hiçbir şey nakşolmaz.

İlâhî, her bir gece tenimizin tuzağına tutulmuş olan rûh-ı temyîzimizi, uykuyu musallat edip kurtarırsın ve havâss-i hamsemizin levhalarını koparırsın; onlara o hâl içinde hiçbir şey müntakış olmaz.

396. Her gece rûhlar bu ten kafesinden kurtulurlar. Kimsenin ne hâkimi ve ne de mahkûmu olmayıp fariğdirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

396. Her gece ruhlar bu beden kafesinden kurtulurlar. Kimsenin ne hâkimi ne de mahkûmu olmayıp serbesttirler.

Uyuyan kimsenin damarlarında dolaşan kan vasıtasıyla varlığını sürdüren hayvanî ruh (canlılık ruhu) kalır; izafî ruh (bağıntılı ruh) ve temyiz (ayırt etme yeteneği) kendi âlemine yönelir ve temyiz ruhu bedenden alakasını kesince, uyuyan kimse artık dünyevî işlerden habersiz ve serbest olup kimseye hükmedemez ve kimsenin de mahkûmu olamaz.

Uyuyan kimsenin damarlarında deverân eden kan vâsıtasıyla kāim olan rûh-i hayvânî bâkî kalır; rûh-i izâfi ve temyîz kendi âlemine teveccüh eder ve rûh-i temyîz vücûddan alâkasını kesince, uyuyan kimse artık umûr-i dünye- viyyeden bî-haber ve fâriğ olup kimseye hükm edemez ve kimsenin de mah- kûmu olamaz.

397. Hapiste olanlar, gece olunca hapisten bî-haberdir; sultana mensub olan er- bâb-ı hükûmet de gece devletten bî-haberdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

397. Hapiste olanlar, gece olunca hapisten habersizdir; sultana mensup olan devlet görevlileri de gece devletten habersizdir.

398. Ne kâr düşüncesi ve ne de ziyan gamı; ve ne de bu filânın ve o filânın hayali vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

398. Ne kâr düşüncesi ve ne de zarar kaygısı; ve ne de şu kişinin ve o kişinin hayali vardır.

399. Uykusuz dahi arifin hali budur. Hak Teâlâ "Onlar uykudadırlar" bu- yurur; bundan ürkme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

399. Ârifin uykusuz hâli de budur. Yüce Allah "Onlar uykudadırlar" buyurur; bundan ürkme!

Bu şerefli beyit, Ashâb-ı Kehf hakkındaki şu ayet-i kerimeye işarettir: وَ تَحْسَبُهُمْ اَيْقَاظاً وَ هُمْ رُقُودٌ وَ نُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَ ذَاتَ الشِّمَالِ (Kehf, 18/18) Yani "Sen onları uyanık zannedersin; hâlbuki onlar uykudadırlar; ve biz onları sağına ve soluna döndürürüz." Yani avam (halk) nasıl ki uykuda dünyevî bağıntılardan kurtulmuş bulunurlarsa, ârifler de uyanıklık içinde bu bağıntılardan öylece kurtulmuşlardır. Bu nasıl olur diye, bu sözün doğruluğundan ürküp inkâr etme; çünkü uyku hâliyle dünyevî bağıntılardan kurtuluş hâli herkesin zevken başındadır.

Bu beyt-i şerîf Ashâb-ı Kehf hakkındaki şu âyet-i kerîmeye işarettir: وَ تَحْسَبُهُمْ اَيْقَاظاً وَ هُمْ رُقُودٌ وَ نُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَ ذَاتَ الشِّمَالِ (Kehf, 18/18) Ya'ni "Sen on- ları uyanık zannedersin; halbuki onlar uykudadırlar; ve biz onları sağına ve so- luna döndürürüz." Ya'ni avâm nasıl ki uykuda taallukāt-ı dünyeviyyeden kur- tulmuş bulunurlarsa, ârifler dahi uyanıklık içinde bu taallukātdan öylece kur- tulmuşlardır. Bu nasıl olur diye, bu sözün sıdkından ürküp inkâr etme; zîrâ uy- ku hâliyle taallukāt-ı dünyeviyyeden kurtuluş hâli herkesin zevkan başındadır.

400. (Arif) gece gündüz ahval-i dünyadan uyumuştur; Hakk'ın taklibi pen- [393] çesinde kalem gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

400. Arif, gece gündüz dünya hallerinden uyumuştur; Hakk'ın çevirmesi pençesinde kalem gibidir.

401. Kitâbetde eli görmeyen her bir kimse, hareketde fiili kalemden zanneder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

401. Yazmada eli görmeyen her bir kimse, hareketi kalemden zanneder.

Yazı yazarken kalemi oynatan eli görmeyen kimse, hareketin kalemden meydana geldiğini zanneder.

Yazı yazarken kalemi oynatan eli görmeyen kimse, hareketin kalemden vâki' olduğunu zanneder.

402. Arifin bu halinden bir şemme gösterdi; halkı dahi hâb-ı hissî kaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

402. Ârifin bu hâlinden bir koku gösterdi; halkı dahi duyusal uyku sardı.

Halkın beş duyusunun uyku sebebiyle meydana gelen feragatini, Yüce Allah ârifin uyanıklıktaki feragat hâline bir örnek olarak göstermiştir.

Halkın havâss-i hamsesinin uyku sebebiyle vâki' olan ferâgatını, Hak Teâlâ ârifin uyanıklıktaki hâl-i ferâgatine bir nümûne göstermiştir.

403. Canları sahrâ-yı biçûna gitmiştir, rûhları ve bedenleri rahat olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

403. Canları sınırsız sahraya gitmiştir, ruhları ve bedenleri rahatlamıştır.

Halkın ayırt edici ruhları, uyku halinde, tarife sığmayan bir âleme gidip, kâr ve zarar düşüncesi ve gamından ve bedenlerinin çeşitli hareket yorgunluğundan kurtulmuştur.

Halkın rûh-ı temyîzleri, uyku hâlinde, ta'rîfe sığmayan bir âleme gidip, kâr ve zarar fikir ve gamından ve bedenleri hareket-i muhtelife yorgunluğundan kurtulmuştur.

404. Bir sadadan tekrar tuzağa çekersen, cümleyi dâda ve dâvere çekersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

404. Bir sesten tekrar tuzağa çekersen, hepsini ihsana ve hükmediciye çekersin.

"Ses"ten kasıt, Hakk'ın tecellîsidir (ortaya çıkmasıdır); "tuzak"tan kasıt, bedendir; "ihsan"dan kasıt, Hakk'ın bağışıdır; "hükmedici"den kasıt, isimlerin hükûmetidir. Yani uykuda olanların ayırt edici ruhlarını bir tecellî ile yeniden tuzağına çekersin; ve isimlerin tecellî yerleri olan bedenleri, bu şekilde isimlerinin bağışlarına ve isimlerin hükmetme gücüne çekersin.

"Safir"den murâd, tecellî-i Hak'dır; "tuzak"tan murâd, bedendir; "dâd"dan murâd atâ-yı Hak'dır; "dâver"den murâd hükûmet-i esmâdır. Ya'ni uykuda olanların rûh-i temyîzlerini bir tecellî ile yeniden tuzağına çekersin; ve mezâhir-i esmâiyye olan ebdânı, bu sûretle atâyâ-yı esmâiyyene ve esmânın hükm-i hükümetine çekersin.

405. Sabah deminin nûru zuhûr ettiği vakit, feleğin zerrîn akbabası kanat çarpar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

405. Sabah vaktinin nuru ortaya çıktığı zaman, feleğin altın renkli akbabası kanat çırpar.

Güneş, altın renkli akbaba kuşuna benzetilmiştir.

Güneş, zerrîn akbaba kuşuna teşbîh buyrulmuştur.

406. Sabahları ızhar eden Hak, cümleyi İsrafil gibi o diyârdan sûrete getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

406. Sabahları ortaya çıkaran Hak, herkesi İsrafil gibi o diyardan surete getirir.

407. Munbasıt olan rûhları ten yapar; ve her teni tekrar gebe eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

407. Yayılmış olan ruhları ten yapar; ve her teni tekrar gebe eder.

Lâtif âleme yayılmış olan ruhları yoğun ten yapar; ve her yoğun tene tekrar ruhları cenin gibi yükleyip, gebe gibi yapar.

Âlem-i latîfe yayılmış olan rûhları kesîf ten yapar; ve her kesîf tene tekrâr rûhları cenîn gibi tahmîl edip, gebe gibi yapar.

408. Canların atını eyerden ârî kılar; bu, "en-nevmü ahu'l-mevt"in sırrıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

408. Canların atını eyerden arınmış kılar; bu, "uyku ölümün kardeşidir" sözünün sırrıdır.

"Canların atı"ndan kastedilen, yoğun bedendir; "eyer"den kastedilen ise beş duyudur. Çünkü uyuyan kişinin duyuları kısmen işlevsizdir; yanındaki konuşmayı işitmez, eşyayı görmez ve kokuyu duymaz. İşte bu, "Uyku ölümün kardeşidir" hadis-i şerifinin sırrı ve anlamıdır; çünkü ölüm de duyuların işlevsiz ve bedenin donmuş bir hâle gelmesidir.

"Canların atı"ından murâd, beden-i kesîf; "eyer"den murâd dahi havâss-i hamsedir. Zîrâ uyuyan kimsenin havâssı kısmen muattaldır; yanındaki mü- kâlemeyi işitmez ve eşyâyı görmez ve kokuyu duymaz. İşte bu, "Uyku ölümün kardeşidir" hadîs-i şerîfinin sırrı ve ma'nâsıdır; zîrâ ölüm dahi havâssın muattal ve cismin müncemid bir hâle gelmesidir.

409. Fakat gündüz yine gelmeleri için, ayaklarına uzun bağ koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

409. Fakat gündüz yine gelmeleri için, ayaklarına uzun bağ koyar.

Uyku hâlinde bedenden tamamen ilgilerini kesip, ruhlar âleminin geniş alanlarına dalmamak ve gündüz tekrar beden tarafına gelebilmek için, izafî ruhların (bedenle ilişkili ruhlar) ayaklarına uzun bağlar koyar.

Uyku hâlinde bedenden büsbütün alâkalarını kesip, âlem-i ervâhın vâsi' sâhalarına dalmamak ve gündüz tekrar beden tarafına gelebilmek için, ervâh-ı izâfiyyenin ayaklarına uzun bağlar koyar.

410. Ta ki gündüz onu o merg-zardan çeke ve onu otlaktan yük altına getire.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

410. Tâ ki gündüz onu o çayırlıktan çekip alsın ve onu otlaktan yük altına getirsin.

411. Keşke bu ruhu, Ashâb-ı Kehf gibi veyahut Nuh'un gemisi gibi hifz ede idi de,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

411. Keşke bu ruhu, Ashâb-ı Kehf (Mağara Arkadaşları) gibi veya Nuh'un gemisi gibi korusaydı da,

412. Bu uyanıklık ve akıl tûfânından, bu kalb ve göz ve kulak kurtula idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

412. Keşke bu uyanıklık ve akıl tufanından, bu kalp, göz ve kulak kurtulabilseydi.

413. Ey (müstemi'), bu zamanda da, cihanda çok Ashâb-ı Kehf senin yanında ve senin karşında vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

413. Ey dinleyici, bu zamanda da, dünyada çok Ashâb-ı Kehf senin yanında ve senin karşında vardır.

414. Gar onun ile ve yâr onun ile tegannî içindedir; ne faide! Senin gözünün ve kulağının üzerinde mühür vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

414. Gar onun ile ve yâr onun ile tegannî içindedir; ne fayda! Senin gözünün ve kulağının üzerinde mühür vardır.

"Gar"dan kasıt Yüce Allah'tır; çünkü herkesin sığınağı ve melceidir; ve "yâr"dan maksat yine Allah'tır. Çünkü gerçek sevgili O'dur; ve "tegannî"den kasıt ise ilâhî hitaptır. Yani Ashâb-ı Kehf gibi uyanıklık hâli içinde, uykuda olan evliyâullah (Allah dostları) bu zamanda dahi mevcuttur ve yanında ve karşında olduğu hâlde, gözün ve kulağın perdeli olduğu için onu göremez ve işitemezsin; bu sebeple onların varlığından sana ne fayda vardır. Çünkü sen onların cisimlerini görürsün, manalarından habersizsin. Nitekim aşağıdaki şerefli beyitler bu manayı açıklar.

"Gar"dan murâd Cenâb-ı Hak'dır; zîrâ herkesin melce'i ve sığınacak yeridir; ve "yâr"dan maksad yine Hak'dır. Çünkü mahbûb-i hakîkî O'dur; ve "tegannî" den murâd dahi muhâtaba-i ilâhiyyedir. Ya'ni Ashâb-ı Kehf gibi uyanıklık hâli içinde, uykuda olan evliyâullâh bu zamanda dahi mevcûddur ve yanında ve karşında olduğu halde, gözün ve kulağın perdeli olduğu için onu göremez ve işitemezsin; binâenaleyh onların vücûdundan sana ne fâide var- dır. Zîrâ sen onların cisimlerini görürsün, ma'nâlarından bî-habersin. Nitekim âtîdeki ebyât-ı şerîfe bu ma'nâyı tavzîh buyurur.

## Halîfenin suâlinden dolayı Leyla kıssasının misâlen zikri.

415. Halife Leyla'ya dedi: O sen misin ki, Mecnun senden dolayı perîşân ve azgın oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

415. Halife Leyla'ya dedi: Mecnun'un senden dolayı perişan ve azgın olduğu kişi sen misin?

416. Sen başka güzellerden ziyade değilsin. (Leyla): Mâdemki sen Mecnûn değilsin. Sus! dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

416. Sen başka güzellerden daha üstün değilsin. (Leyla): Mademki sen Mecnun değilsin. Sus! dedi.

417. Her kim ki uyanıktır, o ziyâde uykudadır; onun uyanıklığı uykusundan beterdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

417. Her kim uyanıksa, o çok uykudadır; onun uyanıklığı uykusundan daha kötüdür.

Dünya işlerinde uyanık olan kişi, gerçekte çok derin bir uyku içindedir. Onun bu tür uyanıklığı, duyusal uykusundan daha kötüdür; çünkü uykusunda hem düşüncesi hem de bedeni rahat eder, hem de günahlardan uzak kalır.

Dünyâ işlerinde uyanık olan, hakikatte çok dalgın bir uyku içindedir. Onun böyle uyanıklığı, hissî olan uykusundan berbaddır; zîrâ uykusunda hem fikri ve hem cismi râhat eder, hem de maâsîden vâreste kalır.

418. Cânımız Hakk'a uyanık olmadığı vakit, uyanıklık bizim ânımıza der-bend gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

418. Canımız Hakk'a uyanık olmadığı zaman, uyanıklık bizim anımıza bir geçit gibi olur.

Canımız Hakk'a karşı uykuda ve aksine dünya işlerine karşı uyanık olursa, bu uyanıklık bizim anımıza, yani canımızın güzelliğine bir geçit ve sarp yokuş gibi olur. Çünkü sarp yokuşlarda yolcu için eşkıya saldırısı tehlikesi olduğu gibi, geçide benzeyen bu uyanıklık içinde de insanî güzelliklerimize nefis ve şeytanın saldırısı tehlikesi vardır.

Cânımız Hakk'a karşı uykuda ve bilakis umûr-ı dünyeviyyeye karşı uyanık olursa, bu uyanıklık bizim ânımıza, ya'ni cânımızın güzelliğine bir der-bend ve akabe gibi olur. Zîrâ akabelerde yolcu için eşkıyâ taarruzu tehlikesi olduğu gibi, derbende müşâbih olan bu uyanıklık içinde de mehâsin-i insâniyyemize nefis ve şeytanın taarruzu tehlikesi vardır.

419. Canın, bütün gün hayâlin tepmesinden ve zarar ve kardan ve havf-i zevâlden&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

419. Canın, bütün gün hayalin tepmesinden ve zarar ve kardan ve yok olma korkusundan

420. Ne safâsı ve ne letâfet ve kuvveti ve ne de âlem-i melekût tarafına sefer [412] yolu kalır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

420. Ne safası, ne letafeti ve kuvveti, ne de melekût âlemi tarafına sefer yolu kalır.

421. Uyumuş olan o kimsedir ki, her hayâlden ümîd bekler ve onunla konuşur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

421. Uyumuş olan o kimsedir ki, her hayâlden ümit bekler ve onunla konuşur.

422. O şeytanı rüyasında hûrî gibi görür; binâenaleyh şehvetten dolayı şeytana suyu döker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

422. O, şeytanı rüyasında hûrî gibi görür; bu sebeple şehvetten dolayı şeytana suyu döker.

Yani rüyasında şeytanî hayali hûrî gibi görüp, onunla birleşme sebebiyle boşalır.

Ya'ni rü'yâsında hayâl-i şeytânîyi hûrî gibi görüp, ona mukārenetle inzâl olur.

423. Nesil tohumunu çorak yere döktüğü vakit, o kimse kendine geldi, hayal de ondan kaçtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

423. Nesil tohumunu çorak yere döktüğü vakit, o kimse kendine geldi, hayal de ondan kaçtı.

Şeytan görünmez bir yaratıktır ve onun gösterdiği hayal ise, hayal âleminde görünen bir yaratıktır. Şimdi hayal âleminde, ihtilam olan kimse nesil tohumunu, huri gibi görünen şeytanî hayalin rahmine dökmedi; aksine dışarıya ve çorak bir yere dökmüş oldu. Bundan dolayı o kimse hayalden kendine gelince doğal olarak hayal kayboldu ve meninin boşalması hiçbir işe yaramadı.

Şeytan görünmez bir mahlûktur ve onun gösterdiği hayâl ise, âlem-i hayâlde görünür bir mahlûktur. İmdi âlem-i hayâlde, ihtilâm olan kimse zürriyyet tohumunu, hûrî gibi görünen hayâl-i şeytânî rahmine dökmedi; belki hârice ve çorak bir yere dökmüş oldu. Bundan o kimse hayâlden kendine gelince bittabi' hayâl nâ-bedîd oldu ve inzâli hiçbir işe yaramadı.

424. Ondan başının za'fını ve teninin pisliğini görür. Ah..! Na-pedîdin pedîd olan nakşından.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

424. Ondan başının zayıflığını ve teninin pisliğini görür. Ah..! Görünmeyenin görünen nakşından.

Şeytanî hayalden ihtilam olan kimse, bu ihtilamdan başının ağrıdığını ve teninin de nutfe (meni) ile kirlenmiş olduğunu görür. Ah..! Bu görünmeyen şeytanın, hayal âleminde görünen hayalî nakışlarından... Aman!

Hayâl-i şeytânîden ihtilâm olan kimse, bu ihtilâmdan başının ağrıdığını ve teninin dahi nutfe ile mülevves olduğunu görür. Ah..! Bu görünmeyen şeytanın, âlem-i hayâlde görünen nuküş-ı hayaliyyesinden... el-amân!

425. Yukarıda uçan kuşun gölgesi, yerde kuş gibi uçarak koşar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

425. Yukarıda uçan kuşun gölgesi, yerde kuş gibi uçarak koşar.

426. Ahmağın biri, o gölgenin avcısı olur; kuvveti kalmayıncaya kadar koşar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

426. Ahmak olan biri, o gölgenin avcısı olur; gücü kalmayıncaya kadar koşar.

427. Heva kuşunun aksinden haberi yoktur. O gölgenin aslı neredendir, haberi yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

427. Heva kuşunun aksinden haberi yoktur. O gölgenin aslı neredendir, haberi yoktur.

428. O gölge tarafına ok atar; ok mahfazası dahi, cüst ü cûdan boşalır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

428. O gölge tarafına ok atar; ok mahfazası dahi, aramaktan boşalır.

Bu beyitlerde "havada uçan kuş"tan kastedilen, ilâhî ilimde sabit olan eşyanın hakikatleridir; "gölge"den kastedilen dahi, bu hakikatlerin gölgeleri olan dünyevî suretlerdir. "Ahmak avcı"dan kastedilen dahi, eşyanın hakikatlerinden habersiz olarak kevnî (oluşsal) suretler arkasında koşan dünya ehlidir. "Ok"tan kastedilen dahi hayat nefesleridir. "Terkeş" yani ok mahfazasından maksat dahi insan ömrüdür.

Bu beyitlerde "havada uçan kuş"tan murâd, ilm-i ilâhîde sâbit olan hakāyık-ı eşyâ; ve "gölge"den murâd dahi, bu hakāyıkın gölgeleri olan suver-i dünyeviyyedir. "Ahmak avcı"dan murâd dahi, hakāyık-ı eşyâdan bî-haber olarak suver-i kevniyye arkasında koşan ehl-i dünyâdır. "Ok"tan murâd dahi enfâs-ı hayâtiyyedir. "Terkeş" ya'ni ok mahfazasından maksad dahi ömr-i beşerîdir.

429. Onun ömrünün terkeşi boşaldı; gölge avında harâretle koşmaktan ömrü gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

429. Onun ömrünün sadağı boşaldı; gölge avında hararetle koşmaktan ömrü geçti.

430. Onun mürebbîsi, Allah'ın sâyesi olduğu vakit, onu hayâlden ve gölgeden kurtarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

430. Onun terbiye edicisi, Allah'ın gölgesi olduğu zaman, onu hayalden ve gölgeden kurtarır.

Gölge peşinden koşan ahmak kişinin terbiye edicisi, fiilen bütün ilahi isim ve sıfatların tecelli ettiği bir insân-ı kâmil olduğu zaman, onu farklı isimlerin gölgelerinden ve hayalden ibaret olan oluş âlemine ait suretlerin bağıntılarından kurtarır.

Gölge arkasında koşan ahmağın mürebbîsi, bilfiil cemî'-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mazharı bir insân-ı kâmil olduğu vakit, onu esmâ-i muhtelifenin gölgelerinden ve hayâlden ibaret olan suver-i kevniyye alâkalarından kurtarır.

431. Huda'nın bendesi, Allah'ın sâyesi olur; bu âlemin ölmüşü ve Huda'nın dirisidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

431. Kul, Allah'ın gölgesi olur; bu âlemin ölüsü ve Allah'ın dirisidir.

İnsân-ı kâmil, Allah'ın kuludur. Eksik insanların her biri ise, sevdikleri şeylerin kullarıdır. Kimi nefsin, kimi kadının, kimi paranın kuludur. Bu sebeple insân-ı kâmil, tam bir kul olup, fiilen bütün ilâhî isim ve sıfatların tecelli yeri bulunduğundan, Allah'ın gölgesidir ve bu âlemin ilgi ve sevgilerinden ölmüştür; ancak ilâhî sevgiye karşı uyanık ve diridir.

İnsân-ı kâmil Allah'ın kuludur. Nâkıs insanların her birisi ise, muhabbet ettikleri şeylerin kullarıdır. Kimi nefsin, kimi kadının, kimi paranın kuludur. Binâenaleyh insân-ı kâmil abd-i mahz olup, bilfiil cemî'-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mazharı bulunduğundan, Allah'ın zıllidir ve bu âlemin alâkāt ve muhabbetinden ölmüştür; ancak muhabbet-i ilâhiyyeye karşı âgâh ve diridir.

432. Çabuk onun eteğini tut; tâ ki şübhesiz ahir zamanın eteğinden kurtulasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

432. Çabuk onun eteğini tut; tâ ki şüphesiz ahir zamanın eteğinden kurtulasın.

İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) terbiyesi altına gir ki, ahir zamanda, yani son nefesindeki fitne ve mihnetlerden yakanı kurtarasın.

İnsân-ı kâmilin terbiyesi altına gir ki, âhir zamanda, ya'ni son nefesindeki fitne ve mihnetlerden yakanı kurtarasın.

433. كيف مد الظل evliyânın nakşıdır; zîrâ o şems-i Hudâ nûrunun delîlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

433. كيف مد الظل evliyânın nakşıdır; zîrâ o şems-i Hudâ nûrunun delîlidir.

Âlemin bütün yapısı, tüm ilâhî isim ve sıfatların mazharları olup, Allah'ın gölgesidir; ve insân-ı kâmil ise âlemin özü ve ruhudur. Buna göre âlemin nakışları ve taayyünleri (belirginleşmeleri) tafsîl (ayrıntılı) ve insân-ı kâmilin nakşı ve taayyünü icmâldir (özettir). Bu bakımdan insân-ı kâmilin nakşı Allah'ın gölgesi olur; ve ayet-i kerîmedeki كيف مد الظل ifadesinden kastedilen de evliyânın nakşı olmuş bulunur.

Bu âyet-i kerîme Furkân sûresinde şu şekildedir: أَلَمْ تَرَ إِلَى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ وَلَوْ شَاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِنًا ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَلِيلًا ثُمَّ قَبَضْنَاهُ إِلَيْنَا قَبْضًا يَسِيرًا (Furkan, 25/44,45) Yani "Rabbine bakmaz mısın? Gölgeyi nasıl uzattı. Hâlbuki isteseydi, onu hareketsiz kılardı. Sonra biz ona güneşi delil kıldık; sonra onu kolayca bir kabz (geri çekme) ile kabz ettik."

Bu açıklamalara göre âyet-i kerîmenin tefsîri şöyle olur: "Ey Peygamber'im! Rabb'in olan Allah'a bakmaz mısın, isimlerinin ve sıfatlarının gölgelerini oluş ve bozuluş âleminde ayrıntılı ve toplu olarak nasıl yaydı? İsteseydi, o gölgeleri hareketsiz kılar ve yaymazdı. Fakat bu yaymadan sonra Zât'ımızın güneşini o gölgeler üzerine delil yaptık; yani Zât'ımızın tecellîsi o gölgelerin önüne düşüp rehber oldu; sonra da o gölgeleri kendi tarafımıza kolayca bir kabz ile kabz ettik."

Şimdi güneş, sudan ibaret olan buzu nasıl eritip derya tarafına çekerse, Zât güneşinin tecellîsi de buz gibi donmuş olan kevnî taayyünlerin (oluşsal belirginleşmelerin) gölgelerini öylece eritip Zât deryası tarafına çeker; ve bu gölgelerin gölge sahibine geri dönüşüne delil olur. İşte insân-ı kâmil de, noksan insanları tabiî karanlıklardan, Zât güneşinin nuru ve aydınlıkları tarafına çekmek için böylece delil olur.

Alemin hey'et-i mecmûası, bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mazharları olup, Allâh'ın zıllidir; ve insân-ı kâmil ise âlemin zübdesi ve rûhudur. Binâenaleyh âlemin nukūş ve taayyünâtı tafsîl ve insân-ı kâmilin nakşı ve taayyünü icmâldir. Bu i'tibâr ile insân-ı kâmilin nakşı Allah'ın zılli olur; ve ayet-i kerîmedeki كيف مد الظل den murâd dahi nakş-ı evliyâ olmuş bulunur.

Bu âyet-i kerîme sûre-i Furkān'da bu vech iledir: أَلَمْ تَرَ إِلَى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ وَلَوْ شَاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِنًا ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَلِيلًا ثُمَّ قَبَضْنَاهُ إِلَيْنَا قَبْضًا يَسِيرًا (Furkan, 25/44,45) Ya'ni "Rabbine nazar etmez misin? Zılli nasıl uzattı. Halbuki istese idi, onu sâkin kılardı. Ba'dehû biz ona güneşi delîl kıldık; sonra onu bir kolayca kabz ile kabz ettik."

Bu îzâhâta göre âyet-i kerîmenin tefsîri böyle olur: "Ey Peygamber'im! Rabb'in olan Allah'a nazar etmez misin, esmâsının ve sıfatının zıllerini âlem-i kevnde tafsîlen ve icmâlen nasıl neşr etti? İstese idi, o zılleri sâkin kılar ve neşr etmezdi. Fakat bu neşirden sonra zâtımızın güneşini o zıller üzerine delîl yaptık; ya'ni tecellî-i Zât'ımız o zıllerin önüne düşüp rehber oldu; sonra da o gölgeleri kendi cânibimize kolayca bir kabz ile kabz ettik."

İmdi güneş, sudan ibaret olan buzu nasıl eritip deryâ cânibine çekerse, şems-i zâtın tecellîsi dahi buz gibi müncemid olan taayyünât-ı kevniyye zillerini öylece eritip deryâ-yı zât tarafına çeker; ve bu zıllerin zî-zıll tarafına rücû'una delîl olur. İşte insân-ı kâmil dahi, nâkıs insanları zulumât-ı tabîiyyeden, şems-i zâtın nûru ve aydınlıkları tarafına çekmek için böylece delîl olur.

434. Bu vâdîde delîlsiz gitme! Halil gibi "Ben zail olan şeyleri sevmem" de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

434. Bu yolda delilsiz gitme! Halil gibi "Ben zail olan şeyleri sevmem" de!

Bu tabiî yolda sakın delilsiz ve rehbersiz gitme! Yukarıda anılan özellikte bir insân-ı kâmil bul ve İbrâhîm Halilullâh (a.s.) gibi, zail ve fani olan şeyleri görüp لا احب الآفلين de! Bu şerefli beyitte, En'âm Suresi'nde olan şu ayet-i

Bu vâdî-i tabîatte sakın delîlsiz ve rehbersiz gitme! Yukarıda zikr olunan vasıfta bir insân-ı kâmil bul ve İbrâhîm Halilullâh (a.s.) gibi, zâil ve fânî olan şeyleri görüp لا احب الآفلين de! Bu beyt-i şerîfde, sûre-i En'âm'da olan şu âyet-i

435. Git sâyeden bir güneşi bul! Tebrizli şah Şems'in eteğini bul!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

435. Git, gölgeden bir güneşi bul! Tebrizli Şah Şems'in eteğini bul!

İlahi gölge olan insân-ı kâmil'in (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) delaletiyle (yol göstermesiyle) Zât-ı ahadî (Allah'ın biricik özü) güneşini bul! Eğer bu zamanda insân-ı kâmil kimdir diyecek olursan; Şah Şemseddîn-i Tebrîzî hazretlerinin eteğine sıkıca yapış; o seni Zât-ı ahadiyyete (Allah'ın biricik özüne) götürmeye delil olur. (123 numaralı şerefli beyte başvur.)

Zıll-i ilâhî olan insân-ı kâmil delâletiyle Zât-ı ahadî güneşini bul! Eğer bu zamanda insân-ı kâmil kimdir diyecek olursan; şâh Şemseddîn-i Tebrîzî hazretlerinin eteğine sıkıca yapış; o seni Zât-ı ahadiyyete götürmeğe delîl olur. (123 numaralı beyt-i şerîfe müracaat.)

436. Bu düğün ve gelin tarafına yolu bilemezsen, ziyâu'l-Hak Hüsamed-dîn'den sor!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

436. Bu düğün ve gelin tarafına giden yolu bilemezsen, Ziyâu'l-Hak Hüsameddin'den sor!

Eğer Hz. Şems'in düğünü ve gelini tarafına çıkan yolu bilemezsen, o yolu Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinden sor! Bu düğünün ve gelinin yolunu o da bilir; çünkü o da çağının insân-ı kâmilidir.

"Düğün"den kasıt, Hakk'a kavuşma anının sevincidir; ve "gelin"den kasıt ise, gerçek sevgili olan Hak'tır. (125 numaralı şerefli beyte de bakılabilir.)

Eğer Hz. Şems'in düğünü ve gelini tarafına çıkan yolu bilemezsen, o yolu Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinden sor! Bu düğünün ve gelinin yolunu o da bilir; zîrâ o da asrın insân-ı kâmilidir.

"Düğün"den murâd, Hakk'a vuslat deminin meserretidir; ve "gelin" den murâd dahi, mahbûb-i hakîkî olan Hak'dır. (125 numaralı beyt-i şerîfe de mürâcaât.)

437. Ve eğer yolda senin boğazını hased tutarsa, hasedde İblîs'in tuğyanı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

437. Ve eğer yolda senin boğazını kıskançlık tutarsa, kıskançlıkta İblîs'in azgınlığı vardır.

Eğer Hakk yoluna sâlik olmak isteyip de, Yüce Allah'ın özel lütfuna nail kıldığı bir insanda gördüğün irfâna (bilgi ve anlayışa) ve kemâlâta (olgunluklara) kıskançlık eder ve ben ondan daha hayırlıyım diyerek yüz çevirir isen, işin berbattır. Çünkü İblîs'in azgınlığı ve serkeşliği kıskançlık duygusundan ileri gelmiştir.

Eğer tarîk-ı Hakk'a sâlik olmak isteyip de, Hak Teâlâ'nın inâyet-i husûsiyyesine nâil kıldığı bir insanda gördüğün irfâna ve kemâlâta hased eder ve ben ondan daha hayırlıyım diyerek yüz çevirir isen, işin berbattır. Zîrâ İblîs'in azgınlığı ve serkeşliği hased duygusundan ileri gelmiştir.

438. Zîrâ o, hasedden dolayı âdemden arlanır; hasedden dolayı saadetle niza eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

438. Çünkü o, hasetten dolayı Âdem'den utanır; hasetten dolayı saadetle çekişir.

İblis, görünüşte kendisini Âdem'den daha üstün görerek, ona boyun eğmekten utanır; aksine hakikatte ve manada saadete karşı düşmanlık eder.

İblîs, sûrette kendisini Adem'den daha yüksek görerek, ona baş eğmekten arlanır; halbuki hakîkatte ve ma'nâda saâdete karşı muhasama eder.

439. Yolda, bundan daha güç bir geçit yoktur; ne mutlu o kimseye ki, hasede yoldaş değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

439. Yolda, bundan daha güç bir geçit yoktur; ne mutlu o kimseye ki, hasede yoldaş değildir.

Hakk Yolunda bu haset duygusundan daha güç bir geçit yoktur. Kendisinde haset duygusu olmayan kimse ne mübarektir!

Tarîk-i Hak'da bu hased duygusundan daha güç bir geçit yoktur. Kendi-sinde hased duygusu olmayan kimse ne mübârektir!

440. Bu cesed, hasedin hânesi geldi bil! Hasedden hanedan bulaşık olur. [432].&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

440. Bil ki bu beden, hasedin evidir! Hasetten dolayı hanedan kirlenir.

441. Gerçi cesed, hasedin evi olur; velâkin Allâh-ı mukaddes o cesedi temizler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

441. Gerçi beden, hasedin evi olur; aksine Yüce Allah o bedeni temizler.

Gerçekte beden, farklı unsurlardan oluştuğu için, onda her bir unsurun hükümleri ortaya çıkması gerekir ve bu sebeple o beden, hasedin de evi olur; fakat Yüce Allah ilim ve marifet suyu ile o bedeni temizler.

Vâkıâ cesed, anâsır-ı muhtelifeden terekküb ettiği cihetle, onda her bir unsurun ahkâmı zâhir olmak iktizâ eder ve bu sebeble o cesed, hasedin dahi evi olur; fakat Allâh-ı mukaddes hazretleri ilim ve ma'rifet suyu ile o cesedi temizler.

442. "Benim evimi temizleyiniz!" tahareti beyandır; her ne kadar tılsımı top-rağa mensub ise de, nûrun hazînesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

442. "Benim evimi temizleyiniz!" ifadesi temizliği açıklar; her ne kadar tılsımı toprağa ait olsa da, nurun hazinesidir.

Bu şerefli beyit, Bakara Suresi'nde geçen şu yüce ayete işarettir: وَعَهِدْنَا إِلَى ابْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ أَنْ طهرا بيتي للطَّائِفِينَ وَالْعَاكِفِينَ وَ الرُّكَّعِ السجود (Bakara, 2/125) Yani "Biz İbrahim'e ve İsmail'e, benim evimi tavaf edenler, orada kalanlar, rükû ve secde edenler için temizleyin diye emrettik." "Ev"den maksat müminin kalbidir; bu sebeple Yüce Allah'ın bu ayetteki yüce beyanı kalbin temizlenmesine işaret eder. Çünkü her ne kadar kalp unsurlardan oluşsa da, ilahi bakış yeri olduğundan, nurun hazinesidir.

Bu beyt-i şerîf, sûre-i Bakara'da vâki' olan şu âyet-i kerîmeye işarettir: وَعَهِدْنَا إِلَى ابْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ أَنْ طهرا بيتي للطَّائِفِينَ وَالْعَاكِفِينَ وَ الرُّكَّعِ السجود (Bakara, 2/125) Ya'ni "Biz İbrahîm'e ve İsmâîl'e benim evimi tavaf edenler için ve mukîm olanlar için ve rükû' ve sücûd edenler için temizleyin diye emr ettik." "Beyt"den murâd mü'minin kalbidir; binâenaleyh Hak Teâlâ'nın bu âyet-deki beyân-ı âlîsi kalbin temizlenmesine işâret olur. Zîrâ her ne kadar kalb unsurî ise de, nazargâh-ı ilâhî olduğundan, nûrun hazînesidir.

443. Eğer sen hasedsize hîle ve hased edersen, o hasedden kalbe siyahlıklar erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

443. Eğer sen hasetsiz birine hile ve haset edersen, o hasetten kalbe siyahlıklar ulaşır.

Haset duygusunu kalbinden çıkarıp atmış olan insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) haset eder ve ona karşı hileye kalkışır, yani halka onun aleyhinde söz söyleyerek onu soğutmaya çalışırsan, o hasetten kalbin kararır ve ilâhî nura yabancı kalır.

Hased duygusunu kalbden çıkarıp atmış olan insân-ı kâmile hased ve ona karşı hîleye kıyâm, ya'ni halka onun aleyhinde söz söyleyerek tebrîde sa'y edersen, o hasedden kalbin kararır ve nûr-i ilâhîye yabancı kalır.

444. Allah adamının ayağı altında toprak ol; hasedin başına bizim gibi toprak saç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

444. Allah adamının ayağı altında toprak ol; hasedin başına bizim gibi toprak saç!

İnsân-ı kâmile karşı mütevazı ol ve beşerî tabiatın gereği olan haset duygusunun başına bizim gibi toprak saç! "Bizim gibi" ifadesiyle, Pîr (Mevlânâ), kendi şerefli nefsine işaret eder; çünkü Şems-i Tebrîzî, ilahî maşuk olan bir insân-ı kâmil olduğu halde ümmî idi. Pîr (Mevlânâ) ise, kendi şerefli çağında parmakla gösterilen âlimlerden ve ariflerden idi. Şems'e kavuştukları zaman, asla onun manevî kemaline haset etmedi ve kendi ilim ve irfanına bakıp da "ben ondan daha üstünüm" demedi. Sohbetlerini aziz canlarına minnet bildi. İşte kendisinin yaptığı bu hali, Hakk yolunun sâliklerine tavsiye eder.

İnsân-ı kâmile karşı mütevazi olup, tabîat-ı beşeriyye îcâbı olan hased duygusunun başına bizim gibi toprak saç! "Bizim gibi" ta'bîriyle cenâb-ı Pîr, nefs-i şerîflerine işâret buyururlar; zîrâ cenâb-ı Şems-i Tebrîzî ma'şûk-ı ilâhî olan bir insân-ı kâmil olduğu halde ümmî idi. Cenâb-ı Pîr ise, asr-ı şerîfinde parmakla gösterilen ulemâdan ve urefâdan idi. Cenâb-ı Şems'e mülâkî oldukları vakit, aslâ onun kemâl-i ma'nevîsine hased ve kendi ilim ve irfanlarına nazar edip de, ben onlardan daha efdalim demedi. Sohbetlerini cân-ı azîzlerine minnet bildi. İşte kendilerinin yaptığı bu hâli, Hak yolunun sâliklerine tavsiye buyururlar.

## Vezîrin hasedinin beyânındadır

445. O vezîrcik ki, onun aslı hasedden idi, nihayet kulağını ve burnunu bâtıl sebebiyle hevâya verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

445. O küçük vezir ki, onun aslı hasetten idi, sonunda kulağını ve burnunu bâtıl sebebiyle boş yere harcadı.

446. O ümid üzerine ki, hased iğnesinden, onun zehrinden miskinlerin canına erişe.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

446. O ümit üzerine ki, haset iğnesinden, onun zehrinden miskinlerin canına erişe.

O alçak tabiatlı vezir, kendi canını sokan haset iğnesi ve bu iğnenin zehri, hakikatleri idrak etmekten aciz olan kimselerin canlarını da sokmak ve zehirlemek ümidiyle burnunu ve kulağını feda etti.

O denîu't-tab' olan vezîr, kendi canını sokan hased iğnesi ve bu iğnenin zehri, idrâk-i hakāyıktan âciz olan kimselerin canlarını da sokmak ve zehirlemek ümîdiyle burnunu ve kulağını fedâ etti.

447. Hasedden burnunu koparan her bir kimse, kendisini kulaksız ve burunsuz eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

447. Hasetten burnunu koparan her bir kimse, kendisini kulaksız ve burunsuz eder.

Haset yüzünden, doğruyu işitmez ve hakikat kokusunu alamaz.

Hased yüzünden, doğruyu işitmez ve hakîkat kokusunu alamaz.

448. Burun odur ki, o bir koku ala; koku onu bir mahalle canibine götüre.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

448. Burun odur ki, o bir koku ala; koku onu bir mahalle canibine götüre.

Burun, hakikat kokusunu alandır; ve aldığı koku da onu maksat yerine götürmelidir.

Burun, hakîkat kokusunu alandır; ve aldığı koku da onu mahall-i maksû-da götürmek lazımdır.

449. Kokusu olmayan her bir kimse, burunsuz olur. O dînî olan koku, kokudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

449. Kokusu olmayan her bir kimse, burunsuz olur. O dinî olan koku, kokudur.

Görünüşte burnu olup da koku almayan kimse, gerçekte burunsuzdur; fakat asıl koku, dinî olan kokudur. Dinî kokuyu almayan kimse ise, görünüşte burnu olsa ve görünür kokuları alsa bile, içsel olarak burunsuzdur.

Zâhiren burnu olup da koku almayan kimse, hakîkatte burunsuzdur; fakat asıl koku, dînî olan kokudur. Dînî kokuyu almayan kimse ise, zâhiren burnu olsa ve zâhirî kokulanı alsa bile, bâtınen burunsuzdur.

450. Vaktaki bir koku aldı ve onun şükrünü etmedi, ni'metin küfrü geldi ve [442] burnunu yedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

450. Vaktiyle bir koku aldı ve onun şükrünü etmedi, nimetin küfrü geldi ve [442] burnunu yedi.

Bununla birlikte bir kimse dinden bir koku alma nimetine mazhar olup da, onun şükrünü yerine getirmezse; onun bu şükürsüzlüğü, o nimetin küfrü, yani örtülmesi halini takip etti demek olur; ve artık o kimse manevî burnunu yemiş, yani mahvetmiş ve yatkınlığını zayi etmiştir.

Maahâzâ bir kimse dînden bir koku almak ni'metine mazhar olup da, onun şükrünü îfâ etmezse; onun bu şükürsüzlüğü, o ni'metin küfrü, ya'ni setri hâli ta'kîb etti demek olur; ve artık o kimse ma'nevî burnunu yemiş, ya'ni mahv etmiş ve isti'dâdını zâyi' etmiştir.

451. Şükr et ve muhakkak şükr edenlere bende ol; onların huzurunda öl, bâkî ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

451. Şükret ve kesinlikle şükredenlere kul ol; onların huzurunda öl, sonsuz ol!

452. Vezîr gibi yol vuruculuktan sermaye yapma; halkı namazdan alı-koyma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

452. Vezir gibi yol kesicilikten sermaye yapma; halkı namazdan alıkoyma!

Yani, vezir gibi, doğru yolda giden halkın yolunu kesmeyi kendine iş edinme ve halkı Hakk'a yönelmekten alıkoyma!

Ya'ni, vezîr gibi, doğru yolda giden halkın yolunu kesmeyi kendine iş yapma ve halkı Hakk'a teveccühden alıkoyma!

453. O kafir olan vezîr, dînin nasihi olmuş; o hîleden, helva içine sarmısak kat-mış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

453. O kâfir vezir, dinin nasihatçisi olmuştu; o hileden, helvanın içine sarımsak katmıştı.

## Hıristiyanların mâhirlerinin vezîrin hîlesini anlamaları

454. Her kim ki sahib-i zevk idi, onun sözünden acılıkla tev'em bir lezzet gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

454. Her kim ki zevk sahibiydi, onun sözünden acılıkla birlikte bir lezzet gördü.

455. O karışık nükteler söylüyor idi; şeker şerbetinin içine bir zehir dökmüş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

455. O, karışık nükteler söylüyordu; şeker şerbetinin içine bir zehir dökmüştü.

456. Zahirinde, yolda çevik ol diyordu; ve arkasından cana, tenbel ol diyordu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

456. Görünen kısmında, yolda çevik ol diyordu; ve arkasından cana, tembel ol diyordu.

Vezirin görünen sözünden, Hakk yolunda çabuk yürü anlamı anlaşılıyordu; fakat iç yüzünden cana, Hakk yolunda tembellik tavsiyesi olduğu görülüyordu.

Vezîrin zâhiren sözünden, tarîk-i Hak'da çabuk yürü ma'nâsı anlaşılıyordu; fakat bâtınından cana, tarîk-i Hak'da tenbellik tavsiyesi olduğu görülüyordu.

457. Gümüşün zahiri, vakıa beyaz ve yenidir; velâkin el ve elbise ondan siyahlanır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

457. Gümüşün görüneni, gerçekte beyaz ve yenidir; aksine el ve elbise ondan siyahlanır.

458. Ateş vakıa alev cihetinden kırmızı yüzlüdür; sen onun fiili cihetinden siyeh-kârlığına bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

458. Ateş, gerçekte alev yönünden kırmızı yüzlüdür; sen onun fiili yönünden karartıcılığına bak!

Gerçekte ateş, alevi ile parlak bir kırmızıdır; fakat sen onun yakıcılığına bak ki, eşyayı yaktıktan sonra, simsiyah bir hâle sokar. Bu da vezirin sözlerine ikinci bir örnektir.

Vâkıâ ateş, alevi ile parlak bir kırmızıdır; fakat sen onun yakıcılığına bak ki, eşyayı yaktıktan sonra, simsiyah bir hâle koyar. Bu da vezîrin sözlerine ikinci bir misâldir.

459. Vâkıâ, şimşek nazara bir nûr gösterir; fakat gözü çalması hassıyyetindendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

459. Gerçekte, şimşek göze bir ışık gösterir; fakat gözü kamaştırması özelliğindendir.

Şimşek her ne kadar görünüşte bir ışık ve aydınlık hâlinde görünse de, sonuçta gözü kamaştırır ve gözün görme yeteneğini bozar.

Şimşek her ne kadar zâhiren bir nûr ve aydınlık halde görünür ise de, netîcede gözü kamaştırır ve gözün rü'yet hassasını bozar.

460. Her kim ki, âgâh ve sahib-i zevkın gayri idi, onun sözü, onun boynunda [452] gerdanlık gibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

460. Her kim ki, uyanık ve zevk sahibi olmayan idi, onun sözü, onun boynunda gerdanlık gibi oldu.

Hıristiyanlar içinde, akla ve zekâya ve irfan zevkine sahip olmayanlar, hilekâr vezirin bu sözlerini kıymetli görüp boyunlarına gerdanlık gibi taktılar.

Hıristiyanlar içinde, akıl ve zekâya ve zevk-ı irfana sahip olmayanlar, hilekâr vezîrin bu sözlerini kıymetli görüp boyunlarına gerdanlık gibi taktılar.

461. Şahın hicrânında altı sene müddet, vezîr İsâ'ya tabi' olanlara melce' oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

461. Şahın ayrılığında altı sene boyunca, vezir İsa'ya tabi olanlara sığınak oldu.

Hilekâr vezir, şahtan ayrıldığı altı sene süresince İsa (a.s.)'ın ümmetine bir başvuru yeri oldu.

Hilekâr vezîr, şahdan ayrıldığı altı sene müddet zarfında İsâ (a.s.)'ın ümmetine bir müracaat-gâh oldu.

462. Halk kâmilen dînini ve gönlünü ona teslim etti; onun emrinin ve hükmünün önünde halk ölüyordu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

462. Halk tamamen dinini ve gönlünü ona teslim etti; halk onun emrinin ve hükmünün önünde ölüyordu.

## Şâhın vezîre gizli haber göndermesi

463. Şah ile vezîrin arasında muhabereler var idi. Şahın ona gizli aramları, va'dleri vardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

463. Şah ile vezir arasında yazışmalar vardı. Şahın ona gizli arzuları, vaatleri vardı.

464. Şah, ey makbûlüm, vakit geldi, çabuk benim gönlümü fâriğ kıl, diye ona mektup yazdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

464. Şah, "Ey makbulüm, vakit geldi, çabuk benim gönlümü ferahlat," diye ona mektup yazdı.

465. Ey şah, şimdi dîn-i İsâ'ya fitneler ilkā etmek işi içindeyim, diye cevap verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

465. Ey şah, şimdi İsa dinine fitneler sokma işi içindeyim, diye cevap verdi.

## Hıristiyan kavminden on iki kabîlenin beyânındadır

466. Zabt ve hükûmetde kavm-i İsa'nın hakimi on iki bey idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

466. İsa kavminin yönetim ve hükümranlığında on iki bey hakimdi.

467. Her bölük bir beye tabi' olup, tama' cihetinden kendi beyine kul olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

467. Her topluluk bir beye bağlı olup, tamah yönünden kendi beyine kul olmuştu.

468. Bu on iki bey ve onların kavmi, o bed-nişân olan vezîre kul olmuş idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

468. Bu on iki bey ve onların kavmi, o kötü alametli vezire kul olmuşlardı.

469. Hepsinin i'timadı onun sözüne, hepsinin iktidası onun reftarına idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

469. Hepsinin güveni onun sözüne, hepsinin uyması onun gidişatına idi.

470. Eğer o öl dese idi, her bey onun huzûrunda derhal can verirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

470. Eğer o öl deseydi, her bey onun huzurunda hemen can verirdi.

## Vezîrin hıristiyan kavmine karşı, İncil'in ahkâmında karışıklık yapması

471. Her birinin nâmına bir risale yaptı; her risalenin münderecâtı başka bir meslek idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

471. Her birinin adına bir risale (küçük kitap) yazdı; her risalenin içeriği başka bir yol idi.

472. Her birinin hükümleri başka türlü idi; nihayetinden bidâyetine kadar bu, onun hilafı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

472. Her birinin hükümleri başka türlü idi; sonundan başlangıcına kadar bu, onun zıddı idi.

473. Birisinde riyazeti ve açlığı ve tövbeyi ve tövbe şartını esas yapmış.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

473. Birisinde riyâzâtı ve açlığı ve tövbeyi ve tövbe şartını esas kabul etmiş.

474. Birisinde riyazet fâideli değildir; bu yolda sehâvetden başka mahall-i necât yoktur demiş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

474. Birinde riyâzât faydalı değildir; bu yolda cömertlikten başka kurtuluş yeri yoktur demiş.

475. Birisinde demiş ki, senin açlığın ve sehavetin, senden ma'buduna karşı şirk olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

475. Birisinde demiş ki, senin açlığın ve cömertliğin, senden mabuduna karşı şirk olur.

476. Tevekkülden ve teslîm-i tamâmdan gayrisi, gam ve râhatta hep mekr ve tuzaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

476. Tevekkülden ve tam teslimiyetten başka her şey, kederde ve rahatlıkta hep gizli yönlendirme ve tuzaktır.

477. Birisinde demiş ki, vacib olan çalışmaktır; yoksa tevekkül düşüncesi kabahattır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

477. Birisinde demiş ki, gerekli olan çalışmaktır; yoksa tevekkül düşüncesi kusurdur.

478. Birisinde de demiş ki, vârid olan emir ve nehyler, işlemek için değildir, aczimizin şerhidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

478. Birisinde de demiş ki, gelen emir ve yasaklar, işlemek için değildir, acizliğimizin açıklamasıdır.

479. Tâ ki onlarda kendi aczimizi görelim; o zaman onun kudretini bilelim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

479. Tâ ki onlarda kendi acizliğimizi görelim; o zaman O'nun kudretini bilelim.

480. Birisinde demiş ki, kendi aczini görme, âgâh ol ki o acz, küfrân-ı ni'metdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

480. Birisinde demiş ki, kendi acizliğini görme, uyanık ol ki o acizlik, nimeti inkâr etmektir.

481. Kendinde olan kudrete bak ki, bu kudret ondandır. Kudretini, hüviyyet-i eşya olan O'nun kudreti bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

481. Kendinde olan kudrete bak ki, bu kudret ondandır. Kudretini, eşyanın hüviyeti (varlığının özü) olan O'nun kudreti bil!

482. Birisinde de demiş ki, bu ikisinden de geç! Nazara sığar her şey put olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

482. Birisinde de demiş ki, bu ikisinden de geç! Nazara sığar her şey put olur.

Kendini aciz görmekten ve kendinde kudret görmekten geç! Bunların ikisi de hakiki varlık karşısında başkalık ispatı demek olduğundan, nazarda put olurlar.

Kendini aciz görmekten ve kendinde kudret görmekten geç! Bunların ikisi de vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde gayriyyet isbâtı demek olduğundan, nazarda put olurlar.

483. Birisinde demiş: Bu ışığı söndürme; zîrâ nazar cem' için ışık gibi geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

483. Birisi şöyle demiştir: Bu ışığı söndürme; çünkü bakış, toplamak için ışık gibi geldi.

484. Nazardan ve hayâlden geçtiğin vakit, vuslat ışığını gece yarısı söndürmüş olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

484. Nazardan ve hayâlden geçtiğin vakit, vuslat ışığını gece yarısı söndürmüş olursun.

Kesretlere (çokluklara) bakış, bunları vahdette (birlik içinde) toplamak için bir ışık gibidir. Bu bakışı ve hayali terk ettiğin vakit, tabiatın karanlığı içinde bu cem' (toplama) ve vuslat (kavuşma) ışığını söndürmüş olursun ve karanlık içinde kalırsın.

Keserâta nazar, bunları vahdette toplamak için bir ışık gibidir. Bu nazarı ve hayali terk ettiğin vakit, tabîatın karanlığı içinde bu cem' ve vuslat ışığını söndürmüş olursun ve zulmet içinde kalırsın.

485. Birisinde demiş: Söndür; korkma, tâ ki nazarın yüz bin bedelini göresin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

485. Birisi şöyle demiştir: Söndür; korkma ki, bakışının yüz bin bedelini göresin.

486. Zîra söndürmekten canın ışığı ziyade olur; senin Leyla'n, sabrından Mecnun olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

486. Çünkü söndürmekten canın ışığı artar; senin Leyla'n, sabrından Mecnun olur.

487. Her kim zühdünden dolayı dünyayı terk ederse, onun önüne dünya ziyade yaklaşır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

487. Her kim zühdünden dolayı dünyayı terk ederse, onun önüne dünya daha çok yaklaşır.

Çokluğa bakış ışığını söndür ki, bu söndürdüğün ışığın yüz bin kat bedeline ulaşırsın; çünkü bu ışık sönünce canın nuru artar. Senin başkalarına bakma hususundaki sabrından dolayı, Leyla'n olan gerçek sevgili senin âşığın olur; ve bakışının ışığını söndürmenin kıymetli bir bedeli olarak durumun değişir; bu defa sen Leyla ve gerçek sevgili senin Mecnun'un olur. Çünkü başkası olan dünyayı kim zühdünden dolayı terk ederse, dünya onun önüne pek çok yaklaşır.

Keserâta nazar ışığını söndür ki, bu söndürdüğün ışığın yüz bin bedeline nâil olursun; zîrâ bu ışık sönünce cânın nûru ziyâdeleşir. Senin ağyâra nazar etmen husûsundaki sabrından, Leylâ'n olan mahbub-i hakîkî senin âşıkın olur; ve nazarının ışığını söndürmenin kıymetli bir bedeli olmak üzere vaziyetin değişir; bu defa sen Leylâ ve mahbûb-i hakîkî senin Mecnûn'un olur. Çünkü ağyâr olan dünyayı kim zühdünden dolayı terk ederse, dünyâ onun önüne pek çok yaklaşır.

488. Birisinde demiş ki, Hak sana verdiği şeyi, hakk-ı îcâdda sana tatlı yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

488. Birisinde demiş ki, Hak sana verdiği şeyi, yaratma hakkı konusunda sana tatlı kıldı.

489. Sana kolay yaptı, onu hoş tut; kendini yürek ağrısına bırakma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

489. Sana kolay yaptı, onu hoş tut; kendini yürek ağrısına bırakma!

Hakk'ın sana verdiği şeyler, senin yatkınlığına uygun şeyler olduğundan, onlar sana tatlı ve lezzetli gelir; ve onları zorlukla değil, kolayca yaparsın. Bu sebeple o bağışları gönül hoşluğuyla kabul edip, sana zor gelen şeyleri yapamadım diye kalbini sıkıntı içinde bırakma! Çünkü hadîs-i şerîfte كل میسر لما خلق له yani "Her bir kimse ne için yaratılmış ise, o, ona kolay gelir" buyrulur.

Hakk'ın sana verdiği şeyler, senin isti'dâdına muvâfık şeyler olduğundan, onlar sana tatlı ve lezzetli gelir; ve onları külfetle değil, kolayca icrâ edersin. Binâenaleyh o atâyâyı gönül hoşluğuyla kabûl edip, sana külfetli gelen şeyleri yapamadım diye kalbini sıkıntısı içinde bırakma! Zîrâ hadîs-i şerîfde کل میسر لما خلق له Ya'ni "Her bir kimse ne için yaratılmış ise, o, ona kolay gelir" buyrulur.

490. Birisinde de demiş ki, kendi muktezânı bırak; zîra o senin tab'ının kabu-lü merdûd ve fenâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

490. Bir başkasında da şöyle demiştir: Kendi gerekliliğini bırak; çünkü o, senin tabiatının reddedilmiş ve kötü kabulüdür.

491. Muhtelif yollar, kolay olmuştur; her birine bir millet can gibi olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

491. Çeşitli yollar kolay olmuştur; her birine bir millet can gibi olmuştur.

492. Eğer Hakk'ın kolay yapması, yol olaydı, her yahûdî ve mecûsî ondan âgah olurdu&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

492. Eğer Hakk'ın kolay yapması, yol olsaydı, her Yahudi ve Mecusi ondan haberdar olurdu.

Kendi tabiatının gereğini terk et; çünkü senin tabiatına hoş gelen şeyler Allah katında reddedilmiş ve kötüdür. Âlemde bu kadar çeşitli yol ve mezhepler vardır; bu mezheplerin her biri mensuplarına kolay ve sevimli gelmiş ve her birinin mensup olduğu millet kendilerine can gibi olmuştur. Eğer Hakk'ın her bir meslek ve mezhep mensubuna mensup olduğu mesleği kolay göstermesi bir vuslat (ulaşma) yolu olsaydı, Hz. İsa'yı inkâr eden Yahudiler ile Mecusilerin de hakikate ulaşmaları gerekirdi.

Kendi tab'ının muktezâsını terk et; çünkü senin tab'ına hoş gelen şeyler indallâh merdûddur ve fenâdır. Alemde bu kadar muhtelif tarîk ve mezhebler vardır; bu mezheblerin her biri erbâbına kolay ve sevimli gelmiş ve her birinin mensûb olduğu millet kendilerine can gibi olmuştur. Eğer Hakk'ın her bir meslek ve mezheb erbâbına mensûb olduğu mesleği kolay göstermesi bir tarîk-ı vuslat olsa idi, Cenâb-ı Îsâ'yı münkir olan yahûdîler ile mecûsîlerin dahi hakîkate vâsıl olmaları lâzım gelirdi.

493. Birisinde dahi demiş ki, müyesser olan o olur ki, gönlün hayatı canın gıdâsı ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

493. Bir başkasında da şöyle demiştir: Mümkün olan şudur ki, gönlün hayatı canın gıdası olsun.

494. Tab'ın zevki olan her şey, geçtiği vakit, çorak yer gibi ekinin başağını çıkarmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

494. Tabiatın zevki olan her şey, geçtiği zaman, çorak yer gibi ekinin başağını çıkarmaz.

Kolay gelen hizmetlerin en iyisi, gönül isteği ile olandır. Çünkü gönlün diriliği canın gıdası olur ve ruhu güçlendirir. İnsan tabiatının zevki, fiillerinde etkilidir; o zevk geçince, fiillerinin tadı kalmaz; çorak yere bir tohum ekmek gibi olur ki, ürün vermez.

Kolay gelen hizmetlerin iyisi, gönül isteği ile olandır. Zîrâ gönlün diriliği cânın gıdâsı olur ve rûhu takviye eder. Tab'-ı beşerin zevki, efâlinde müessirdir; o zevk geçince, ef âlinin tadı kalmaz; çorak yere bir tohum ekmek gibi olur ki, hâsılât vermez.

495. Onun hâsılı ancak pişmanlık olur; onun bey'i de ziyandan başka bir şey getirmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

495. Onun sonucu ancak pişmanlık olur; onun satışı da ziyandan başka bir şey getirmez.

496. O akıbetinde müyesser olmaz; onun adı akıbet muasser olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

496. O, akıbetinde kolay olmaz; onun adı akıbeti zor olan olur.

497. Sen muasseri, müyesserden açık bil! Akibet bunun ve onun cemâline bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

497. Sen zorluk çekeni, kolaylık bulan kişiden açıkça bil! Sonunda bunun ve onun güzelliğine bak!

Gönül hoşluğu ile yapılmayan amelin manevi getirileri olmaz; neticede onun getirisi pişmanlık olur. Öyle bir ameli Allah'a satmak dahi zarardan başka bir şey sağlamaz; çünkü Yüce Allah: "Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine cennet vermek karşılığında satın almıştır." (Tevbe, 9/111) ayet-i kerimesinde beyan buyurduğu üzere, müminlerin amellerine alıcıdır; ve müminler dahi amellerinin satıcısıdır. Şimdi ameli tabiatının hoşlanmamasıyla yapan kimse, kendisine ibadet kolay gelen kimselerden değildir. Onun adı muasser olur, yani ibadette güçlük çeken kısımdan olur. Çünkü şaki (bedbaht) olanlara kötü ameller kolay gelir; ve said (mutlu) olanlara da hayırlı ameller kolay gelir. Bu sebeple sen, hayırlı ameller kendisine kolay gelen ile güç geleni açıkça gör ve bil! Neticede de bunun ve onun hâline dikkatle bak!

Gönül hoşluğu ile yapılmayan amelin, hâsılât-ı ma'neviyyesi olmaz; netîcede onun hâsılı pişmanlık olur. Öyle bir ameli Allah'a satmak dahi ziyandan başka bir şey hâsıl etmez; zîrâ Allah Teâlâ : إِنَّ اللَّهَ اسْتَرَى مِنَ الْمُؤمنين أنفسهم و أموالهم بأن لهم الجَنَّةَ )Tövbe, 9/111) Ya'ni "Allah Teâlâ mü'minlerden nefislerini cihâdá ve mallarını sadaka ve infâka sarf edenlere bilmukābele cennet i'tâsıyla müşterî oldu" âyet-i kerîmesinde beyan buyurduğu üzere, mü'minlerin amellerine müşterîdir; ve mü'minler dahi amellerinin bâyi'idir. İmdi ameli istikrâh-ı tab' ile yapan kimse, kendisine tâat kolay gelen kimselerden değildir. Onun adı muasser olur, ya'ni tâatda güçlük çeken kısımdan olur. Zîrâ şakî olanlara a'mâl-i kabîha kolay gelir; ve saîd olanlara da a'mâl-i hayriyye kolay gelir. Binâenaleyh sen, a'mâl-i hayriyye kendisine kolay gelen ile güç geleni açıkça gör ve bil! Netîcede de bunun ve onun hâline dikkatle bak!

498. Birinde demiş ki, bir üstâd taleb et! Akıbet görücülüğü hasebde bulamazsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

498. Birinde demiş ki, bir üstat iste! Sonucu görmeyi hesapta bulamazsın.

499. Her türlü millet akıbeti hasebde gördüler; şübhesiz dalâletin esîri oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

499. Her millet, akıbeti hesapta gördüler; şüphesiz sapkınlığın esiri oldular.

500. Akıbeti görmek, el örgüsü değildir; yoksa dinlerde ihtilaf olur mu idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

500. Akıbeti görmek, el örgüsü değildir; yoksa dinlerde ihtilaf olur muydu?

Yani, görünüşte soyu sopu yüce olan kimsenin işin sonucunu idrak ettiğini sanma! Çeşitli milletler, "İnsanlar hükümdarlarının dini üzeredir" hükmüne uyarak, işin sonucunu soyda sopta görerek, kendi üzerlerinde hüküm sürenlerin dinine ve ahlakına tabi oldular. Bu sebeple şüphesiz sapkınlığın ve kötülüğün esiri oldular. İşin sonucu, el örgüsü gibi, iyiliği ve kötülüğü his gözüyle görülen bir şey değildir. Eğer gözle görülür bir şey olsaydı; dinlerde bu kadar ihtilaf ortaya çıkar mıydı?

Ya'ni zâhirde haseb ve nesebi âlî olan kimse âkıbet-i emri müdrikdir zannetme! Muhtelif milletler الناس على دين ملوكهم Ya'ni "nâs, hükümdarlarının dîni üzeredir" hükmüne tebaan, âkıbet-i emri hasebde görerek, kendi üzerlerinde hükümrân olanların dînine ve ahlâkına tâbi' oldular. Binâenaleyh şübhesiz dalâlet ve kabâhatın esîri oldular. Akıbet-i emr, el örgüsü gibi, iyiliği ve kötülüğü his gözüyle görülür bir şey değildir. Eğer gözle görülür bir şey olsa idi; dinlerde bu kadar ihtilaf zuhûr eder mi idi.

501. Birisinde de demiş ki, üstâd dahi sensin; zîra üstadı tanıyan dahi sensin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

501. Birisinde de demiş ki, üstat da sensin; çünkü üstadı tanıyan da sensin.

502. Adam ol, adamların maskarası olma; git kendi başını tut; hayran olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

502. Adam ol, insanların maskarası olma; git kendi başını tut; hayran olma!

Üstadı ve öğretmeni tanıyan sen olduğun için, hakikatte öğretmen dahi sensin. Bu sebeple adam olduğunu bilmek suretiyle adam ol; ve öğretmen bulacağım diye şuna buna başvurarak insanların eğlencesi olma! Git, kendi başına ve zihnine sahip ol; şaşkın şaşkın dolaşma!

Üstâdı ve muallimi tanıyan sen olduğun için, hakîkatte muallim dahi sensin. Binâenaleyh adam olduğunu bilmek sûretiyle adam ol; ve muallim bulacağım diye şuna buna müracaatla adamların eğlencesi olma! Git, kendi başına ve dimâğına sahib ol; şaşkın şaşkın dolaşma!

503. Birisinde de demiş ki, bunların cümlesi birliktir; her kim onu iki görürse, şaşı bir adamcıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

503. Birisinde de demiş ki, bunların hepsi birdir; her kim onu iki görürse, şaşı bir adamcıktır.

Çeşitli mesleklerin hepsi hakikatte birdir; bu biri iki gören kimse, iç gözü şaşı olan bir adamcıktır.

Muhtelif mesleklerin hepsi hakîkatte birdir; bu biri iki gören kimse, bâtın gözü şaşı olan bir adamcıktır.

504. Birisinde de demiş ki, yüz nasıl bir olur? Bunu düşünen ancak mecnun olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

504. Birisinde de demiş ki, yüz nasıl bir olur? Bunu düşünen ancak mecnun olur.

Bu âlemdeki bütün bu çokluklara "birdir" demek nasıl olur; bu ancak deli düşüncesi olabilir. Hiç bir, çok ve çok, bir olur mu?

Bu keserât-ı âlemin hepsine birdir demek nasıl olur; bu ancak deli düşüncesi olabilir. Hiç bir, çok ve çok, bir olur mu?

505. Her birisi yekdiğerinin zıddı olan bir sözdür; nasıl bir olur? Biri zehir, biri şeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

505. Her biri diğerinin zıddı olan bir sözdür; nasıl bir olur? Biri zehir, biri şeker.

506. Sen zehirden ve şekerden geçmedikçe, ne vakit gülzâr-ı vahdetten koku alırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

506. Sen zehirden ve şekerden geçmedikçe, ne zaman vahdet gül bahçesinden koku alırsın?

507. O dîn-i İsa'nın düşmanı, bu üslub ve bu nevi' üzere on iki risale yazdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

507. O İsa dininin düşmanı, bu üslup ve bu tür üzere on iki risale yazdı.

Yukarıdan beri "Der yekî güfte" ile başlayan beyitlerin sayısı on altı olduğuna göre, vezirin bu kadar risale yazmış olduğu anlaşılmasın. Vezir on iki risale yazdığı halde, bu on altı beyitteki anlamları, bu on iki risaleye kaydetmiştir; ve bu anlamların hepsi de doğrudur; fakat her biri halin, mertebelerin ve yatkınlıkların gereğine göre doğrudur. Mutlak olarak alınırsa doğru değildir. Örneğin birisine, senin tabiatının kabulü reddedilmiştir ve kötüdür diyor; fakat bu nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) mertebesinde olanlara göredir; "nefs-i levvâme"ye (kendini kınayan nefis) ve ondan yukarısına göre değildir. Çünkü "nefs-i levvâme"de bulunan Hakk Yolcusu'nun tabiatında hatasından dolayı pişmanlık ortaya çıkar; tabiatın pişmanlığı ise reddedilmiş değil, makbuldür. Birisinde de bunun aksi olarak, tabiatının zevkine göre hareket et! diyor. "Nefs-i emmâre"de tabiatın zevki fesat ve günahlarda olup asla pişmanlık duymadığından, bu söz "nefs-i emmâre" mertebesinde bulunanlar için doğru bir tavsiye değildir; fakat "levvâme"de ve "mülhime"de (ilham alan nefis) olanlar için doğru olabilir. Vezir bunları mutlak olarak yazıp, mertebeleri birbirine karıştırmakla, her iki mertebe ehlini saptırmış oluyor. Diğer tavsiyeleri de buna kıyas olunsun.

Yukarıdan beri "Der yekî güfte" ile başlıyan beyitlerin adedi, on altı olduğuna göre, vezîrin bu kadar risâle yazmış olduğu anlaşılmasın. Vezîr on iki risâle yazdığı halde, bu on altı beyitteki ma'nâları, bu on iki risâleye derc etmiştir; ve bu ma'nâların cümlesi de doğrudur; fakat her birerleri muktezâ-yı hâle ve merâtibe ve isti'dâdâta göre doğrudur. Alelıtlâk alınırsa doğru değildir. Meselâ birisine, senin tab'ının kabûlü merdûddur ve fenâdır diyor; fakat bu nefs-i emmâre mertebesinde olanlara göredir; "nefs-i levvâme"ye ve ondan yukarısına göre değildir. Zîrâ "nefs-i levvâme"de bulunan sâlikin tab'ında hatâsından dolayı nedâmet zâhir olur; nedâmet-i tab' ise merdûd değil, makbüldür. Birisinde de bunun aksi olarak, tab'ının zevkine göre hareket et! diyor. "Nefs-i emmâre"de tab'ın zevki fesâd ve maâsîde olup aslâ nedâmet etmemekte olduğundan, bu söz "nefs-i emmâre" mertebesinde bulunanlar için doğru bir tavsiye değildir; fakat "levvâme"de ve "mülhime"de olanlar için doğru olabilir. Vezîr bunları mutlak olarak yazıp, merâtibi yekdîğerine tahlît etmekle, her iki mertebe ehlini ıdlâl etmiş oluyor. Sâir vesâyâsı da buna kıyâs olunsun.

## Bu ihtilafatın, yolun hakîkatinde değil, sûrette zâhir olduğu beyânındadır.

508. O, İsa'nın bir renkliğinden koku almadı; ve İsa'nın mizacının küpünden huy tutmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

508. O, İsa'nın bir renginden koku almadı; ve İsa'nın mizacının küpünden huy edinmedi.

509. Yüz renkli elbise o safâ küpünden, sabâ gibi sâde ve bir renk olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

509. Yüz renkli elbise o saflık küpünden, sabah rüzgarı gibi sade ve tek renk olurdu.

O hilekâr vezir, İsa (a.s.)'ın peygamberlik birliğinden (vahdet-i nübüvvet) koku almadı ve Cenab-ı İsa'nın dış görünüşünün (taayyün-i sûrî) küpünde gizli olan peygamberlik mizacından huy edinmedi. Çünkü o küpün içinde saf ve berrak bir peygamberlik nuru vardı ki, yüz renkli elbise gibi olan çeşitli inanç ve mezhep sahipleri o saflık küpünden, sabah rüzgarı gibi latif, sade ve tek renkli olur; ve batıl olan çeşitli inançlardan kurtulurdu. Bazı nüshalarda "çün ziya" (çünkü ışık) şeklinde geçmiştir. "Işık" da tek renk olmak itibarıyla anlam değişmez.

O hîlekâr vezîr, Îsâ (a.s.)ın vahdet-i nübüvvetinden koku almadı ve ce- nâb-ı Îsa'nın taayyün-i sûrîsi küpünde meknûz olan mizâc-ı nebevîsinden huy tutmadı. Zîrâ o küpün içinde sâf ve berrâk olan bir nûr-i nübüvvet var idi ki, yüz renkli elbise gibi olan akāid ve mezâhib-i muhtelife erbâbı o safâ küpünden, nesîm-i sabâ gibi latîf ve sâde ve bir renkli olur; ve akāid-i muh- telife-i bâtıleden kurtulur idi. Ba'zı nüshalarda “çün ziya" vâki' olmuştur. "Ziya" dahi bir renk olmak i'tibâriyle ma'nâ değişmez.

510. Kendisinden usanç hâsıl olan bir renklik değildir; belki balık ve berrâk [502] tatlı su misalidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

510. Kendisinden bıkkınlık oluşan bir renklilik değildir; aksine balık ve berrak tatlı su örneğidir.

Hz. İsa'nın mizacının küpünden oluşan bir renklilik, insanı bıktıran ve usandıran bir renklilik değildir; aksine o bir renklilik berrak tatlı suya, onda batmış olanlar da balıklara benzerler. Balıkların hayatı sudan olup, ondan bıkmadıkları gibi, o bir renkliliğe dalanlar da, öylece ondan hayat bulurlar ve asla usanmazlar. "Ab-ı zülâl"den (tatlı su) kasıt mutlak varlık, "balıklar"dan kasıt ise "fânî-fillâh" (Allah'ta fani olan) evliyâullahtır.

Cenâb-ı Îsâ'nın mizâcının küpünden hâsıl olan bir renklik, insanı bıktıran ve usandıran bir renklik değildir; belki o bir renklik berrâk tatlı suya ve onda müstağrak olanlar da balıklara benzerler. Balıkların hayatı sudan olup, ondan bıkmadıkları gibi, o bir renkliğe dalanlar da, öylece ondan hayat bulurlar ve aslâ usanmazlar. "Ab-ı zülâl"den murâd vücûd-ı mutlak ve "balıklar"dan murâd dahi “fânî-fillâh" olan evliyâullahdır.

511. Vâkia karada binlerce renkler vardır; balıkların kuruluk ile niza'ları vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

511. Gerçekte karada binlerce renk vardır; balıkların kuruluk ile anlaşmazlıkları vardır.

Karada ağaçlar, dağlar, çiçekler ve çayırlar gibi binlerce farklı suret (şekil) vardır; deniz ise tek renkte olan sudan ibarettir. Fakat balıklar karaya çıkınca çırpınır ve ölürler. Bu sebeple onların kuruluk ile araları iyi değildir. Allah dostları da vahdet (birlik) denizinden kesret (çokluk) âlemine çıkınca, onların bu çokluklarla araları iyi olmaz.

Karada ağaçlar, dağlar, çiçekler ve çayırlar gibi binlerce suver-i muhtelife vardır; deniz ise bir renkte olan sudan ibarettir. Fakat balıklar karaya çıkınca çırpınır ve ölürler. Binâenaleyh onların kuruluk ile başları hoş değildir. Evli- yâullah dahi bahr-i vahdetten kesret âlemine çıkınca, onların bu keserât ile başları hoş olmaz.

512. Meselde balık kimdir ve deniz nedir? Tâ ki Melik-i (Azze ve Celle)ye benzessin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

512. Meselde balık kimdir ve deniz nedir? Tâ ki Yüce Melik'e benzesin.

Biz mutlak varlığı (vücûd-ı mutlak) deniz ile, insân-ı kâmili de balığa benzettik; fakat deniz ile kulun varlığı (vücûd-ı abd), mutlak melik olan Yüce Allah Hazretleri'ne nispetle birer hiçten ibarettir; ancak Yüce Allah Hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de وَلَهُ الْمَثَلُ الْأَعْلَى فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ (Rûm, 30/27) yani “Göklerde ve yerde Allah için yüksek misal vardır” buyurduğu için, zihinlere yaklaştırmak amacıyla bu anlamı birer misal ile açıklamak istedik.

Biz vücûd-ı mutlak ile, insân-ı kâmili deryâ ile balığa teşbîh ettik; fakat deryâ ile vücûd-ı abd, melik-i mutlak olan Hak Celle ve Ala Hazretleri'ne nis- beten birer hiçten ibarettir; velâkin Hak Teâlâ Hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de وَلَهُ الْمَثَلُ الْأَعْلَى فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ (Rûm, 30/27) Ya'ni “Göklerde ve yerde Allah için yüksek mesel vardır” buyrulduğu için, zihinlere takrîben bu ma'nâyı birer mesel ile tavzîh etmek istedik.

513. Vücudda yüz binlerce deniz ve balık, o ikrâm ve cûdun önünde secde ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

513. Varlıkta yüz binlerce deniz ve balık, o ikram ve cömertliğin önünde secde ederler.

Hâlbuki bu izafî varlık âleminde yüz binlerce deniz ve balık, o Melik (izzeti ve celali yüce olsun) Hazretleri'nin ikramı ve cömertliği huzurunda baş eğmişlerdir.

Halbuki bu vücûd-ı izâfi âleminde yüz binlerce deniz ve balık o Melik (Azze ve Cell) Hazretleri'nin ikrâmı ve cûd ve sehâsı huzûrunda baş eğmişlerdir.

514. Nice atâ yağmuru yağıcı olmuştur; tâ ki onunla o deniz, inci saçıcı olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

514. Nice bağış yağmuru yağmıştır; tâ ki onunla o deniz, inci saçıcı olmuştur.

İzafî varlık âleminin denizi, inciler meydana getirebilmek için, pek çok bağış ve ilâhî ihsan yağmurları yağmıştır.

Vücûd-ı izâfî âleminin denizi, inciler peydâ edebilmek için, pek çok atâ ve ihsân-ı ilâhî yağmurları yağmıştır.

515. Bulut ve deniz, cömertlik öğrenmek için, ne kadar kerem güneşi parlamıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

515. Bulut ve deniz, cömertliği öğrenmek için ne kadar cömertlik güneşi parlamıştır.

516. İlim pertevi suya ve toprağa çarptı da, arz dâneyi kabul edici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

516. İlim güneşi suya ve toprağa çarptı da, yeryüzü tohumu kabul edici oldu.

Yüce Allah'ın her şeyi kuşatmış olan ilminin aydınlığı, cansız varlıklardan olan suya ve toprağa yansıdı da, yeryüzü tohumu kabul etti ve onu terbiye ederek filizlendirdi.

Allah Teâlâ'nın her şeyi kaplamış olan ilminin aydınlığı, cemâdatdan olan suya ve toprağa aks etti de, arz tohumu kabûl etti ve onu terbiye ederek filizlendirdi.

517. Toprak emîndir ve ona her ne ektin ise, huyânetsiz onun cinsini kaldırdın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

517. Toprak güvenilirdir ve ona her ne ektiysen, hıyanet etmeden onun cinsini ortaya çıkardı.

518. Bu eminliği, adl güneşi onun üzerine doğduğu için, o emânetten bulmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

518. Bu eminliği, adalet güneşi onun üzerine doğduğu için, o emanetten bulmuştur.

Adalet, ilahi isimlerdendir ve anlam itibarıyla zulmün zıddıdır; zulüm ise bir şeyi kendi yerine koymamaktır. Bu sebeple eminlik adalettir ve hıyanet zulümdür. Âlemin bütün yapısı, konulmuş ilahi kurallar dairesinde dönerek, bu kurala uygun olarak kâinatın bütün zerrelerinin vazifelerini yerli yerinde yapmaları, Yüce Allah Hazretleri'nin güneş gibi olan Adalet ilahi isminin gereğindendir. Bunun neticesi olarak toprak, ekilen tohumu tam bir emanetle kabul ve terbiye eder.

Adl, esmâ-i ilâhiyyedendir ve ma'nâ i'tibariyle zulmün zıddıdır; ve zulüm, bir şeyi kendi yerine koymamaktır. Binâenaleyh eminlik adl ve hıyânet zulümdür. Alemin hey'et-i mecmûası kavâid-i mevzû'a-i ilâhiyye dâiresinde dönerek, bu kāideye tevfikan cemî'-i zerrât-ı kâinâtın vazîfelerini yerli yerinde yapmaları, Hak Teâlâ Hazretleri'nin güneş gibi olan Adl ism-i ilâhîsi iktizâsındandır. Bunun netîcesi olmak üzere toprak, ekilen tohumu kemâl-i emânetle kabûl ve terbiye eder.

519. Hakk'ın nişanı, ilkbaharı getirmedikçe, toprak sırları aşikâr etmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

519. Hakk'ın nişanı, ilkbaharı getirmedikçe, toprak sırları aşikâr etmedi.

İsim, müsemmâdan (isimlendirilenden) haber verdiği için, Adl ismi de, müsemmâ olan Hak'tan haber veren bir nişandır. Bu sebeple Hakk'ın nişanı olan Adl ismi, ilkbaharı getirmedikçe, toprak emanetinde gizlediği tohumları ve bitkileri ortaya çıkarmadı.

İsim, müsemmâdan haber verdiği cihetle, ism-i Adl dahi, müsemmâ olan Hak'dan haber veren bir nişandır. Binâenaleyh Hakk'ın nişanı olan ism-i Adl, ilkbaharı getirmedikçe, toprak yed-i emânetinde gizlediği tohumları ve nebâtâtı meydana çıkarmadı.

520. Bu haberleri ve bu eminliği ve bu doğruluğu bir cemâda veren O bir Cevâd'dır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

520. Bu haberleri ve bu eminliği ve bu doğruluğu bir cansız varlığa veren O, cömert bir vericidir.

Cansız varlıktan ibaret olan toprağa ekilen tohumu saklamasını ve ekilen tohumu bahar mevsiminde kendi cinsine uygun olarak vermesini bildiren ve öğreten o tek olan Mutlak Cömert Hazretleri'dir.

Cemâddan ibaret olan toprağa ekilen tohumu saklamasını ve ekilen tohumu bahar mevsiminde cinsi cinsine vermesini bildiren ve öğreten o yektâ olan Cevâd-1 mutlak Hazretleri'dir.

521. Onun fazlı, bir cemâdı habîr kılar; kahrı da akılleri kör eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

521. Onun lütfu, bir cansızı bilgili kılar; kahrı da akılları kör eder.

Hakk'ın lütfu ve yardımı, cansızlara akıllıları hayrette bırakacak şeyler yaptırır; fakat kahır ve celâli de akılların basiret gözlerini kör eder. Örneğin, bu kadar güzel sanatları içeren âlemin yaratıcısı olmadığına, kılı kırk yaran akıllılara hükmettirir.

Hakk'ın fazl u inâyeti cemâdâta âkılleri hayrette bırakacak şeyler yaptırır; fakat kahır ve celâli de âkıllerin basar-ı basîretlerini kör eder. Meselâ bu kadar sanâyi'-i bedîayı muhtevî olan âlemin sâni'i olmadığına, kılı kırk yaran âkıllere hükm ettirir.

522. Cânın ve gönlün o cûşa tâkatı yoktur; kime söyliyeyim? Cihanda bir kulak yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

522. Canın ve gönlün o coşkuya gücü yoktur; kime söyleyeyim? Dünyada bir kulak yoktur.

Hakk'ın cemâlî ve celâlî isimlerinin eserlerinin coşkunluğunu idrak etmeye canın ve gönlün gücü yoktur. Dünyada bu coşkunluğun sırlarını dinleyecek bir kulak bulamıyorum. Kime söyleyeyim? Çünkü coşkunluğun eserleri kader sırrına ilişkindir ve kader sırrına vâkıf olmak, seçkinlerin en seçkinlerinin özünün yatkınlığı dairesindedir. Her canda ve her gönülde bu sırlara vâkıf olmaya güç ve yatkınlık yoktur.

Hakk'ın esmâ-i cemâliyye ve celâliyyesi âsârının feyezânını idrâke cânın ve gönlün tâkatı yoktur. Cihânda bu feyezânın esrârını dinleyecek bir kulak bulamıyorum. Kime söyliyeyim? Zîrâ âsâr-ı feyezân sırr-ı kadere taalluk eder ve sırr-ı kadere vukuf ehassu'l-havâssın zübdesinin isti'dâdı dairesindedir. Her canda ve her gönülde bu esrâra vukufa tâkat ve isti'dâd yoktur.

523. Her nerede bir kulak var idiyse ondan göz oldu; her nerede bir taş var idiyse ondan yeşim oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

523. Her nerede bir kulak var idiyse ondan göz oldu; her nerede bir taş var idiyse ondan yeşim oldu.

Bu isimlerin sırlarını dinlemeye ve anlamaya yatkın olan kulaklar, Hakk'ın lütfu ve yardımıyla, o sırları müşâhede (gözlemleme) mertebesine ulaştı; ve sıradan taşlar dahi o lütuf ve yardımdan yeşim denilen kıymetli taş oldu.

"Yeşim" yahut "yeşb" denilen taş, Çin taraflarında bulunur ve beyaz ve siyah renkte olur; ondan yüzük ve kıymetli fincanlar yaparlar.

Bu esrâr-ı esmâyı dinlemeğe ve anlamağa müstaid olan kulaklar, Hakk'ın fazl u inâyetinden, o esrârı müşâhede mertebesine vâsıl oldu; ve âdî taşlar dahi o fazl u inâyetden yeşim denilen kıymetli taş oldu.

"Yeşim" yahud "yeşb" denilen taş, Çin taraflarında bulunur ve beyaz ve siyah renkte olur; ondan yüzük ve kıymetli fincanlar yaparlar.

524. Kîmya yapıcıdır; kimya ne olur? Mucize bağışlayıcıdır; sîmya ne olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

524. Kimya yapıcıdır; kimya ne olur? Mucize bağışlayıcıdır; simya ne olur?

Bu şerefli beyitte anılan kimya, günümüzde okullarda öğretilen kimya değildir. Esasen ilimler iki kısımdır; birisi açık ilimler (ulûm-i celiyye), diğeri gizli ilimlerdir (ulûm-i hafiyye). "Açık ilimler" okullarda öğrenilen yaygın ilimlerdir; "gizli ilimler" ise erbabı (bu ilimlerin ehli) katında gizli tutulan ilimlerdir. Bunlar da beş çeşittir ve "hamse-i muhtefiye" (beş gizli ilim) diye adlandırılırlar. Onlar da şunlardır: Kimya, limya, himya, simya ve rimya isimleriyle anılırlar. Bu şerefli beyitte bunlardan kimya ile simya anılmıştır. Bunların her birinin ayrı ayrı tanımları vardır, burada zikri konunun dışındadır. "Kimya" unsurlardan oluşan "iksir"dir ki, bilenler azdır ve onu saklarlar. Bu iksir bakıra ve kalaya karıştırılsa altın olur. Batılılar yakın zamana kadar, altının doğada basit olarak bulunduğunu ve zerreciklerinin diğer basit madenlere dönüşmediğini iddia ederler ve iksir ile uğraşanlarla alay ederlerdi. Ne zaman ki son zamanlarda elektron teorisi sonucunda basit madenlerin zerreciklerinin birbirine dönüşebileceği anlaşıldı; alaylarının cehalete dayandığı ortaya çıktı.

"Simya", hakikati olmayan birtakım hayallerdir ki, erbabı, hazır bulunanların gözünde bu hayalleri bu ilim vasıtasıyla icat eder ve seyredenleri hayrette bırakır. Şimdi beytin anlamı şöyle demek olur: Kimya nedir ki, Mutlak Cömert olan Hazretleri'ni kimya tabiriyle övelim? O kimyanın yaratıcısıdır. Simyanın ne kıymeti vardır ki, O'nu simya diye övelim. O simyanın üstünde olan harikulade mucizeler bağışlar.

Bu beyt-i şerîfde zikr olunan kimyâ, elyevm mekteblerde tedrîs olunan kimyâ değildir. Esâsen ulûm iki kısımdır; birisi ulûm-i celiyye, diğeri ulûm-i hafiyyedir. "Ulûm-i celiyye" mekteblerde tahsîl olunan ulûm-i mütedâviledir; "ulûm-i hafiyye" erbâbı indinde gizli tutulan ilimlerdir. Bunlar da beş nevi' olup, "hamse-i muhtefiye" derler. Onlar da şunlardır: Kîmyâ, lîmyâ, hîmyâ, sîmyâ ve rîmyâ isimleriyle mevsümdür. Bu beyt-i şerîfde bunlardan kîmyâ ile sîmyâ zikr olunmuştur. Bunların her birerlerinin ayrı ayrı ta'rîfâtı vardır, burada zikri saded hâricidir. "Kîmyâ" eczâ-yı unsuriyyeden mürekkeb olan "iksîr"dir ki, bilenler ender olup, saklarlar. Bu iksîr bakıra ve kalaya karıştırılsa altın olur. Ehl-i garb yakın vakte kadar, altın tabîatte basit olarak bulunur ve zerrâtı diğer basît ma'denlere inkılâb etmez iddiasında bulunur ve iksîr ile uğraşanlarla istihzâ ederler idi. Vaktāki son zamanlarda elektron nazariyyesi netîcesinde basît ma'denler zerrâtının yekdîğerine inkılâb edebileceği anlaşıldı; istihzâlarının cehle müstenid olduğu zâhir oldu.

"Sîmya", hakîkatı olmayan birtakım hayâlâttır ki, erbâbı, huzzâr nazarında bu hayâlâtı bu ilim vâsıtasıyla îcâd eder ve temâşâ edenleri hayrette bırakır. İmdi ma'nâ-yı beyt böyle demek olur: Kîmyâ nedir ki, Cevâd-ı mutlak Hazretleri'ni kîmyâ ta'bîriyle medh edelim? O kîmyânın hâlıkıdır. Sîmyânın ne kıymeti vardır ki, O'nu sîmyâ diye medh edelim. O sîmyânın fevkınde olan hârikulâde mu'cizeler bahş eder.

525. Bu senâyı söylemek benden terk-i senâdır; zîrâ varlık delilidir ve varlık ise hatâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

525. Bu övgüyü söylemek benden övgüyü terk etmektir; çünkü varlık delilidir ve varlık ise hatadır.

Benim Yüce Allah Hazretleri'ni övmek için söylediğim sözler, benim mertebeme göre övgüyü terk etmek demektir; çünkü O'nun varlığı karşısında başka varlıklar da ispat etmiş olurum; ve başka varlıklar ispatı ise hatadır.

Benim Hak Teâlâ Hazretleri'ni medh için söylediğim sözler, benim mertebeme nazaran medhi terk etmek demektir; zîrâ O'nun varlığı muvâcehesinde başka varlıklar da isbât etmiş olurum; ve başka varlıklar isbâtı ise hatâdır.

526. O'nun varlığı önünde yok olmak lazımdır; varlık nedir? O'nun huzurunda fenâ bir haldir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

526. O'nun varlığı önünde yok olmak lazımdır; varlık nedir? O'nun huzurunda yokluk (fenâ) bir hâldir.

"Kür ü kebûd" ifadesi, Bahâr-ı Acem adlı sözlükte kara gün, kötü hâl, gam ve keder anlamlarından kinaye olarak gösterilmiştir. Çünkü bu kelime "kûr" ve "kebûd" kelimelerinden oluşmuştur. "Kûr" kelimesi Türkçede de aynen kullanılmakta olup, gözü görmeyen kimseye denir. "Kebûd" ise mavi renk olup, Acem diyarında matem işaretidir; bu ikisi de kötü bir hâli işaret eder. Yani Hak'ın gerçek varlığı karşısında bu izafî varlık (bağıntılı varlık) nedir? Onun huzurunda yokluk (fenâ) bir hâl olan kördür ve matem işaretidir.

"Kür ü kebûd" ta'bîri Bahâr-ı Acem nâmındaki lügatte kara gün ve fenâ hâl ve gam ve endûh ma'nâlarından kinâye olarak gösterilmiştir. Zîrâ bu kelime "kûr" ile “kebûd" kelimelerinden mürekkebdir. “Kûr" [kör] Türkçede dahi aynen müsta'mel olup, gözü görmeyen kimseye ıtlâk olunur. “Kebûd” mâî renk olup, diyâr-ı Acemde mâtem alâmetidir; bunların ikisi de fenâ bir hâli müş'irdir. Ya'ni vücûd-ı hakîkî-i Hak muvâcehesinde bu vücûd-ı izâfî nedir? Onun huzûrunda fenâ bir hâl olan kördür ve mâtem alâmetidir.

527. Eğer kör olmasa idi ondan erir idi; güneşin harâretini anlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

527. Eğer kör olmasa idi ondan erir idi; güneşin hararetini anlar idi.

Eğer izafî varlık kör olmasa idi, hakikî varlığı müşahede eder ve O'nun bağımsızlığı karşısında kendisinin hiçliğini anlayıp erir idi; ve o vakit güneş gibi olan Hakk'ın Zât'ının tecellîsindeki harareti hisseder idi.

Eğer vücûd-ı izâfi kör olmasa idi, vücûd-ı hakîkîyi müşâhede eder ve O'nun istiklâli karşısında kendisinin hiçliğini anlayıp erir idi; ve o vakit güneş gibi olan Zât-ı Hakk'ın tecellîsindeki harâreti hisseder idi.

528. Eğer o ta'ziyetden mâî olmasa idi, bu nahiye buz gibi donar mı idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

528. Eğer o teselliden kaynaklanmasaydı, bu bölge buz gibi donar mıydı?

Aşağıların aşağısı olan o izafî varlık âlemi, eğer Hak'ın latif olan hakiki varlığından ayrıldığı için matem rengine bürünmemiş olsaydı, bu tabiat bölgesi buz gibi donup, yoğunlaşır mıydı?

Esfel-i sâfilîn olan o vücûd-ı izâfî âlemi, eğer latîf olan vücûd-i hakîkî-i Hak'dan ayrıldığından dolayı reng-i mâteme bürünmemiş olsa idi, bu nâhiye-i tabîat buz gibi donup, kesîf olur mu idi?

## Bu mekrde vezîrin hasâreti beyânındadır

529. Şah dahi vezîr gibi câhil ve gafil idi. Kadîm ve muhtacün-ileyh ile pençeleştiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

529. Şah da vezir gibi cahil ve gafil idi. Öncesiz ve kendisine muhtaç olunan ile pençeleştiler.

Şah ile vezir, tam bir ahmaklıklarından dolayı İsa dinine karşı çıkarak, öncesiz ve kendisine muhtaç olunan Yüce Allah Hazretleri ile pençeleşmiş oldular.

Şâh ile vezîr, kemâl-i hamâkatlarından dîn-i Îsa'ya muhalefet ederek kadîm ve muhtâcün-ileyh olan Hak Teâlâ Hazretleri'yle pençeleşmiş oldular.

530. Öyle bir Kadir Huda ile ki, ademden âlemin yüz mislini bir demde îcâd [522] eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

530. Öyle bir Kadir Allah ile ki, yokluktan âlemin yüz mislini bir anda var eder.

531. Senin gözünü, kendine görücü ettiği vakit, bu âlemin yüz mislini nazarında peydâ eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

531. Senin gözünü, kendine görücü ettiği vakit, bu âlemin yüz mislini nazarında peydâ eder.

Ey Hakk Yolcusu, Yüce Allah senin gözünü kendi hakiki varlığı tarafına açtığı zaman, bu izafî varlık âleminin yüz mislini bir bakışta yaratacak kadar kudreti bulunduğunu görürsün.

Ey sâlik, Hak Teâlâ senin gözünü kendi vücûd-ı hakîkîsi tarafına açtığı vakit, bu vücûd-ı izâfî âleminin yüz mislini bir bakışta îcâd edecek kadar kudreti bulunduğunu görürsün.

532. Alem senin indinde her ne kadar büyük ve nihayetsiz ise de, kudret indinde yok olan bir zerre bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

532. Âlem senin nazarında her ne kadar büyük ve sonsuz ise de, kudret nazarında yok olan bir zerre bil!

Bu izafî varlık âlemini oluşturan güneş sistemimiz ve sonsuz uzaydaki gök cisimlerinin tümü, ey Hakk Yolcusu, her ne kadar senin nazarında hayret verici derecede büyük ve sonsuz ise de, bunların hepsini, Hakk'ın mutlak varlığının aynısı olan o sonsuz uzay içinde bir zerre bil ve o zerreyi de, bu Hakikî varlığın kudreti karşısında sabun köpüğü gibi yok say!

Bu vücûd-ı izâfî âlemini teşkîl eden manzûme-i şemsiyyemiz ve fezâ-yı bî-nihâyedeki ecrâmın hey'et-i mecmûası, ey sâlik, her ne kadar senin indinde hayret verecek derecede büyük ve nihâyetsiz ise de, bunların cümlesini, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın aynı olan o nihâyetsiz fezâ içinde bir zerre bil ve o zerreyi de, bu vücûd-ı Hakîkî'nın kudreti muvâcehesinde sabun köpüğü gibi yok say!

533. Muhakkak bu cihân, sizin canlarınızın habsidir. Hemen sizin sahrânız olan o tarafa gidiniz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

533. Şüphesiz bu dünya, canlarınızın hapsidir. Hemen sizin sahranız olan o tarafa gidiniz!

Dünya dediğiniz bu âlem, her ne kadar dağları, dereleri, çimenleri, bahçeleri ve türlü hazları itibarıyla sizin için bir eğlence yeri sayılsa da, mana âlemine ve ruhlar sahrasına göre çok dar ve sıkıntılı olması sebebiyle ruhlarınızın zindanıdır; çabuk o mana âlemi ve ruhlar sahrası tarafına gidiniz.

Dünyâ dediğiniz bu cihân her ne kadar dağları, dereleri, çimenleri, bahçeleri ve envâ'-ı huzûzâtı itibariyle sizce bir teferrüc-gâh sayılmakta ise de, âlem-i ma'nâya ve sahrâ-yı ervâha nisbeten gâyet dar ve sıkıntılı olmak i'tibâriyle rûhlarınızın mahbesidir; çabuk o âlem-i ma'nâ ve sahrâ-yı ervâh tarafına gidiniz.

534. Bu cihân mahdûddur; O ise hadsizdir. Nakış ve sûret o ma'nânın önünde seddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

534. Bu dünya sınırlıdır; O ise sınırsızdır. Nakış ve şekil o anlamın önünde bir engeldir.

Bu şekil âleminin sınırı vardır, bu sebeple dardır; ve o anlam ve ruh âleminin sınırı yoktur, bu sebeple geniştir. Çünkü o âlem, nakış ve şekil âleminin kaynağıdır; ve nakış ve şekil âlemi ise, şekilsiz olan anlam âleminin önünde bir engel ve perde oluşturur.

Bu âlem-i sûretin hudûdu vardır, binâenaleyh dardır; ve o ma'nâ ve rûh âleminin hudûdu yoktur, binâenaleyh geniştir. Zîrâ o âlem, nakış ve sûret âleminin menşe'idir; ve nakış ve sûret âlemi ise, sûretsiz olan ma'nâ âleminin önünde bir mânia ve hâil teşkil eder.

535. Fir'avn'ın yüz binlerce mızraklarını, bir Musa'dan bir asa ile kırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

535. Firavun'un yüz binlerce mızrağını, bir Musa'dan bir asa ile kırdı.

Allah'ın kudreti, Firavun'un mızraklarla donanmış yüz binlerce askerini, o mana âleminden çıkardığı bir Musa ve bir asa ile harap ve perişan etti. Bir asasıyla tek başına bir Musa'nın, koca bir hükümdarın ordusuna üstün gelmesi tarih ile de sabit iken, bundan ibret almayan inkârcılara ne demeli!

Allah'ın kudreti, Fir'avn'ın mızraklar ile müsellah yüz binlerce askerini, o ma'nâ âleminden çıkardığı bir Mûsâ ve bir asâ ile berbâd ve perîşân etti. Bir asâsıyla tek başına bir Mûsâ'nın, koca bir hükümdârın ordusuna galebesi târih ile de sâbit iken, bundan ibret almayan münkirlere ne demeli!

536. Câlinos'un yüz binlerce tıbbı var idi; Îsâ'nın ve onun nefesinin önünde hiç oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

536. Calinos'un yüz binlerce tıbbı vardı; İsa'nın ve onun nefesinin önünde hiç oldu.

Calinos, Yunanlı hekimlerden birinin ismidir. Maddi âlemde Yunanlı hekim olan Calinos'un birçok tedavi usulü vardı. Manevi âlemden bir İsa geldi; Calinos tıbbının zorlukla tedavi edemediği hastaları eliyle okşadı ve onlara üfürdü, şifa buldular. O okşamanın ve üfürüğün yanında Calinos tıbbı bir çocuk oyuncağı gibi kaldı.

Câlinos, etıbbâ-yi yunâniyyeden birinin ismidir. Âlem-i sûretde tabîb-i yûnânî olan Câlinos'un birçok usûl-i tedâvîsi var idi. Âlem-i ma'nâdan bir Îsâ geldi; tıbb-ı Câlinos'un külfetle tedâvî edemediği hastaları messetti ve onlara üfürdü, şifa-yab oldular. O messin ve üfürüğün yanında tıbb-ı Câlinos bir çocuk oyuncağı gibi kaldı.

537. Yüz binlerce şiir mecmûaları var idi; O'nun bir ümmîsinin sözü önünde âr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

537. Yüz binlerce şiir mecmuaları vardı; O'nun bir ümmîsinin sözü önünde utanç duyuldu.

Araplar belagatta eşsiz olup, şiir söylerler ve birbirleriyle belagat yarışı ederlerdi. Sonra mana aleminden Yüce Allah'ın kudreti, ümmî olan peygamberlerin sonuncusu ve alemin efendisi (s.a.v.) Efendimiz hazretlerini ortaya çıkardı; onun veciz sözleri önünde, o şairlerin hepsi hayrette kalıp belagattaki övünmelerinden utandılar. En beliğ olarak yazıp Kâbe duvarına astıkları şiirlerini, utandıklarından kendi elleriyle gizlice indirdiler.

Arablar belâgatda yektâ olup, şiir söylerler ve birbirleriyle belâgat yarışı ederler idi. Sonra âlem-i ma'nâdan Hak Teâlâ'nın kudreti bir ümmî olan Hâtem-i enbiyâ ve Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz hazretlerini çıkardı; onun vecîz olan sözleri önünde, o şairlerin hepsi hayrette kalıp belâgatteki tefähürlerinden utandılar. En beliğ olarak yazıp Ka'be duvarına astıkları şiirlerini, utandıklarından kendi elleriyle gizlice indirdiler.

538. Böyle galib bir Efendi'nin karşısında bir kimse eğer bed-tıynet değil ise, nasıl ölmez?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

538. Böyle üstün gelen bir Efendi'nin karşısında bir kimse eğer kötü yaratılışlı değil ise, nasıl ölmez?

Yukarıdan beri yüce kudretini tasvir ettiğimiz üstün gelen bir Efendi'nin karşısında aklı ve dirayeti olan bir kimse, kendi varlığını ve benliğini nasıl terk etmez? Bunları duyduktan sonra, kendisinde kudret ve varlık gören, ancak yaratılışı ve fıtratı kötü olan bir kimsedir.

Yukarıdan beri kudret-i celîlesini tasvîr ettiğimiz gälib bir Efendi'nin karşısında aklı ve dirâyeti olan bir kimse, kendi varlığını ve enâniyyetini nasıl terk etmez? Bunları duyduktan sonra, kendisinde kudret ve varlık gören, ancak tıyneti ve cibilliyyeti fenâ olan bir kimsedir.

539. O, dağ gibi olan çok kalbi kopardı; o, zekî kuşu iki ayağı ile astı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

539. O, dağ gibi olan çok kalbi kopardı; o, zekî kuşu iki ayağı ile astı.

Hakk'ın kudreti, kendisine karşı, iktidar ve benlik duygularına dalmış bulunan Firavun ve benzeri hükümdarların dağlar gibi sağlam olan kalplerini kopardı; ve ilim ve zekâlarına güvenen ve kurnaz kuşlar gibi tuzağa düşmekten kaçınan âlim ve filozofları, ilâhî tuzağının darağacına iki ayağından astı.

Hakk'ın kudreti, kendisine karşı, iktidar ve enâniyet duygularında müstağrak bulunan Fir'avn ve emsâli hükümdarların dağlar gibi metîn olan kalblerini kopardı; ve ilim ve fetânetlerine güvenen ve kurnaz kuşlar gibi tuzağa tutulmaktan müctenib olan ulemâ ve hükemâyı iki ayağından mekr-i ilâhîsinin darağacına astı.

540. Anlayışı ve fikri keskin etmek yol değildir; şahın fazlı, münkesirden başkasını kabul etmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

540. Anlayışı ve fikri keskin etmek yol değildir; şahın fazlı, münkesirden (boynu bükük, aciz) başkasını kabul etmez.

Anlayışın kuvvetli ve fikrin ince ve keskin olması, Hak yolunda fayda vermez. Padişahlar padişahı olan Yüce Allah'ın lütfu ve yardımı, ancak kendi huzurunda acizden boynu bükülmüş ve kendisinin hiçliğini ve müflisliğini bilerek dilenciler gibi ah ve inlemelerle dilenme yolunu tutmuş olan kimseleri kabul eder.

Anlayışın kuvvetli ve fikrin ince ve keskin olması, Hak yolunda fâide vermez. Pâdişahlar pâdişâhı olan Hak Teâlâ'nın fazl u inâyeti, ancak kendi muvâcehesinde acizden boynu bükülmüş ve kendisinin hiçliğini ve müflisliğini bilerek dilenciler gibi âh ve enînler ile tese'ül yolunu tutmuş olan kimseleri kabûl eder.

541. Hey gidi hey!... Çok köşe ve bucak kazıp hazîne dolduranlar; o hayâl düşünen kimseye maskara oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

541. Hey gidi hey!... Çok köşe ve bucak kazıp hazine dolduranlar; o hayal düşünen kimseye maskara oldu.

"Hazine dolduran"dan kasıt, insanlar arasında parmakla gösterilecek bir benlik mertebesine ulaşmak için dünyevî ilimler tahsil edenlerdir. "Hayal düşünen" kimselerden kasıt ise, anlayışlarının ve fikirlerinin inceliğine güvenerek, ilmî benliklerinde boğulmuş filozoflar ve hikmet sahipleridir ki, bunlar asla hallerin hakikatlerini idrak edememişlerdir; ve bunların ilmini öğrenmek için bunlara kul olanlar ise, bunlardan daha aşağı mertebede birer maskaradır. "Rîş gâv" inek sakalı demektir, bu tabir ile kuyruğu kastedilir. Fars dilinde ahmak ve maskaradan kinaye olur.

"Hazîne dolduran"dan murâd, nâs arasında parmakla gösterilecek bir mertebe-i enâniyyete vusûl için ulûm-i dünyeviyye tahsîl edenlerdir. "Hayâl düşünen" kimselerden murâd, anlayışlarının ve fikirlerinin inceliğine i'timâden, ilmî enâniyyetlerinde müstağrak hükemâ ve feylesoflardır ki, bunlar aslâ hakâyık-ı ahvâli idrâk edememişlerdir; ve bunların ilmini öğrenmek için bunlara bende olanlar ise, bunlardan daha dûn mertebede birer maskaradır. "Rîş gâv" inek sakalı demek olup, bu ta'bîr ile kuyruğu murâd olunur. Lisân-ı Fârisîde ahmak ve maskaradan kinâye olur.

542. İnek kim oluyor ki, sen onun sakalı olasın; toprak ne oluyor ki sen onun otu olasın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

542. İnek kim oluyor ki, sen onun sakalı olasın; toprak ne oluyor ki sen onun otu olasın?

"İnek"ten kasıt, bilgilerine aldanan bilginler, âlimler ve filozoflardır. "Toprak"tan kasıt ise cansızlık mertebesidir.

Yani, ey Hakk Yolcusu, ruhaniyet mertebesine yükselmek senin insanlık şanından iken, niçin aşağıların aşağısı olan cansızlık mertebesinde saplanıp kalasın; ve cansız suretine dönüşesin.

"İnek"ten murâd, bilgilerine mağrûr olan hükemâ ve ulemâ ve feylesoflardır. "Toprak"tan murâd mertebe-i cemâdiyyetdir.

Ya'nî, ey sâlik, mertebe-i rûhâniyyete terfi' etmek senin şân-ı insâniyyetinden iken, niçin esfel-i sâfilîn olan mertebe-i cemâdiyyetde saplanıp kalasın; ve cemâd sûretine mesh olunasın.

543. Vaktâki bir kadının yüzü fenâ fiilden sarardı, Hak Teâlâ onu mesh etti de Zühre yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

543. Bir kadının yüzü kötü fiilden sarardığında, Yüce Allah onu dönüştürdü de Zühre yaptı.

Bu şerefli beyit, meşhur olan bir kıssaya işarettir. Kıssanın özeti şudur: İki melek, Yüce Allah'a insanların kötülüklerinden bahsederler. Yüce Allah da "Ben insanlara nefis verdim; onlar bu nefsanî sıfatın etkisiyle hareket ederler. Eğer sizlere de bu sıfatı vermiş olsaydım, siz de onların yaptıklarını yapardınız" buyurur. Melekler, böyle bir sıfat içinde İlahi Zât'a itaat edeceklerini vaat ederler. Yüce Allah, bunları, o zamanlar mamur olan Babil şehrine insan suretinde indirir. İnsanlar bunların faziletini görüp, onları hâkim yaparlar. O sırada Zühre isminde gayet güzel bir kadın gelip, bunların huzurunda kocasını dava eder. Bunlar kadının güzelliğine hayran olup kendisini halvet yerlerine davet ederler, kadın da muvafakat eder. Aralarında zina vuku bulduktan sonra Yüce Allah kadını bu kötülüğünden dolayı dönüştürüp Zühre yapar; melekler de pişman olup, kendilerini azap ederler.

Bilinmeli ki: Zühre yıldızı, güneşten ayrılan yedi gezegenden birisidir ve hiç şüphe yok ki, Babil şehrinin mamur olduğu zamanda da bu Zühre yıldızı yine güneş etrafında dönüp duruyordu. Ve astronomi ilmine de vakıf olan Mevlânâ hazretlerinin katında bu da biliniyordu. Mesnevî-i Şerîf'in yüce adeti, insanlar arasında meşhur olan kıssalardan hisse çıkarmak olduğundan, Zühre kıssasını sadece dönüşüm meselesini açıklamak için zikretmişlerdir; yoksa Zühre yıldızının Zühre ismindeki zina eden bir kadının dönüşümü ile ortaya çıkmış olduğunu beyan etmek değildir. Bununla birlikte, bu kadının ruhunun Zühre gezegeni üzerindeki yaratılmışlardan birinin suretine dönüştürülmüş olması da mümkün olabilir.

Bu beyt-i şerîf meşhûr olan bir kıssaya işârettir. Kıssanın hulâsası şudur: İki melek, Hak Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri'ne insanların şenâatinden bahs ederler. Hak Teâlâ dahi "Ben insanlara nefis verdim; onlar bu sıfat-ı nefsâniyye sâikasıyla hareket ederler. Eğer sizlere de bu sıfatı vermiş olsa idim, siz de onların yaptıklarını yapardınız" buyurur. Melekler, böyle bir sıfat içinde Zât-ı Hazret'e mutî' olacaklarını va'd ederler. Hak Teâlâ Hazretleri bunları, o vakit ma'mûr olan Bâbil şehrine sûret-i beşeriyyede inzâl eder. Nâs bunların fazlını görüp, hâkim yaparlar. O sırada Zühre isminde gâyet güzel bir kadın gelip, bunların huzûrunda zevcini da'vâ eder. Bunlar kadının hüsnüne meftûn olup kendisini halvet-hânelerine da'vet ederler, kadın da muvâ- fakat eder. Aralarında zinâ vukû'undan sonra Hak Sübhânehû ve Teâlâ kadını bu şenâatinden dolayı mesh edip Zühre yapar; melekler de nedâmet edip, kendilerini ta'zîb ederler.

Ma'lûmdur ki: Zühre yıldızı, güneşten ayrılan yedi seyyâreden birisidir ve hiç şübhe yok ki, Bâbil şehrinin ma'mûr olduğu zamanda da bu Zühre yıldızı yine güneş etrafında devr edip durur idi. Ve ilm-i hey'ete de vâkıf olan Mevlânâ hazretlerinin indinde bu da ma'lûm idi. Mesnevî-i Şerîf de âdet-i seniyyeleri beyne'n-nâs meşhur olan kıssalardan hisse çıkarmak olduğundan, Zühre kıssasını mahzâ mesh mes'elesini beyân için zikr etmişlerdir; yoksa Zühre yıldızı Zühre ismindeki bir zâniye kadının meshi ile peydâ olmuş olduğunu beyan etmek değildir. Maahâzâ bu kadının rûhunun Zühre seyyâresi üzerindeki mahlūkāttan birinin sûretine mesh buyrulmuş olması da vârid olabilir.

544. Bir kadını Zühre yapmak mesh olur da, ey inadçı, su ve çamur olmak mesh değil midir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

544. Bir kadını Zühre yapmak mesh olur da, ey inatçı, su ve çamur olmak mesh değil midir?

Çirkin bir fiil işleyen bir kadının ruhunun gökteki Zühre olması veya Zühre üzerindeki yaratılmışlardan birine geçmesi mesh olur ve sen bu kıssaya inanırsın da, kendinin öldükten sonra ruhunun yüce âleme çıkamayıp, aşağı âleme katılan su ve toprak şeklinde hapsolması mesh sayılmaz mı? Nitekim Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de buyurur: ان كتاب الأبرار لفي عليين (Mutaffifin, 83/18) ["Andolsun iyilerin kitabı illiyyîn'dedir"] ve إِنْ كِتَابَ الْفُجَارِ لَفِي سِجِّينٍ (Mutaffifin, 83/7) ["Kötülük edenlerin kitabı siccîn-dendir."]

Fi'l-i şenî' icrâ eden bir kadının rûhunun semâdaki Zühre olması veyâ Zühre üzerindeki mahlūkāttan birine intikāli mesh olur ve sen bu kıssaya inanır-sın da, kendinin öldükten sonra rûhunun âlem-i illiyyîne çıkamayıp, âlem-i siccîne mülhak olan su ve toprak sûretinde mahbûs kalması mesh sayılmaz mı? Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de buyurur: ان كتاب الأبرار لفي عليين (Mutaffifin, 83/18) ["Andolsun iyilerin kitabı illiyyîn'dedir"] ve إِنْ كِتَابَ الْفُجَارِ لَفِي سِجِّينٍ (Mutaffifin, 83/7) ["Kötülük edenlerin kitabı siccîn-dendir."]

545. Rûh seni yüksek olan felek tarafına götürür. Sen ise esfeller içinde su ve toprak tarafına gittin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

545. Ruh seni yüksek olan gök tarafına götürür. Sen ise en aşağıdakiler içinde su ve toprak tarafına gittin.

Ruhanî sıfatlar seni yüce olan ruhlar tarafına götürür; aksine sen sudan ve topraktan oluşmuş bedeninin gerekliliklerine tabi olup tabiatın en aşağı derecesine gittin.

Rûhânî sıfatlar seni âlî olan ervâh tarafına götürür; velâkin sen sudan ve topraktan mürekkeb olan kalıbının îcâbâtına tâbi' olup esfel-i sâfilîn-i tabîat tarafına gittin.

546. Reşk-i ukūl olan o vücuddan, bu alçaklıktan dolayı kendini mesh ettin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

546. Akılların kıskandığı o varlıktan, bu alçaklıktan dolayı kendini mesh ettin.

Senin bir insanlık hakikatin vardır ve bu insanlık hakikatinin varlığını akıllar kıskanırdı. Hatta İblis onun şerefli oluşunu kıskanıp, çekemediği için, o hakikate düşman oldu. Sen bu şerefli varlığı terk edip, aşağılık olan hayvani sıfatlara yöneldin. Bu sebeple kendini su ve toprak şekline mesh ettin.

Senin bir hakîkat-ı insâniyyen vardır ve bu hakîkat-i insâniyyenin vücûdunu akıllar kıskanır idi. Hatta İblîs onun şerâfetini kıskanıp, çekemediği için, o hakîkate düşman oldu. Sen bu vücûd-ı şerîfi terk edip, süflî olan sıfât-ı hayvâniyyeye rağbet ettin. Binâenaleyh kendini su ve toprak sûretine mesh ettin.

547. İmdi bak ki, bu mesh etmek nasıl oldu? O meshin önünde bu son derece aşağı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

547. Şimdi bak ki, bu mesh etmek nasıl oldu? O meshin önünde bu son derece aşağı olur.

Yani senin bu şekilde mesh etmen, Zühre adındaki kadının meshinden daha aşağı değildir.

Ya'ni senin bu sûretle meshin, Zühre nâmındaki kadının meshinden daha aşağı değildir.

548. Himmet atını ahır tarafına sürdün; mescûd olan Adem'i tanımadın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

548. Himmet atını ahır tarafına sürdün; secde edilen Âdem'i tanımadın.

Himmetinin atını yemek, içmek ve uyumak gibi hayvani sıfatlar tarafına sürdün ve tabiat ahırına sevk ettin. Meleklerin, yani bütün unsurlara ait kuvvetler âleminin secde ettiği insanlık hakikatini tanıma tarafına gitmedin.

Himmetinin atını yemek ve içmek ve uyumak gibi sıfât-ı hayvâniyye tarafına sürdün ve tabîat ahırına sevk ettin. Melâikenin ya'ni bilcümle kuvâ-yı unsuriyye âleminin mescûdu olan hakîkat-i insâniyyeyi tanımak tarafına gitmedin.

549. Ey hayırsız olan! Nihayet Adem oğlusun. Sen ne vakte kadar alçaklığı şeref zannedersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

549. Ey hayırsız olan! Sonuçta Âdem oğlusun. Sen ne zamana kadar alçaklığı şeref sanırsın?

550. Ne vakte kadar ben âlemi tutarım, bu cihanı kendimden doldururum de-[542] yip durursun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

550. Ne zamana kadar ben âlemi tutarım, bu cihanı kendimden doldururum deyip durursun?

En aşağıların aşağısı olan tabiat âleminde kalmayı şeref sanıyorsun. Ne zamana kadar ben, devletimle ve ulaştığım yüce makamla âlemde tasarruf ederim ve bu cihanı şöhretimden doldururum deyip durursun.

Esfel-i sâfilîn olan âlem-i tabîatta kalmayı şeref zannediyorsun. Ne zamâna kadar ben, devletimle ve nail olduğum mansıb-ı âlî ile âlemde tasarruf ederim ve bu cihânı sıyt u şöhretimden doldururum deyip durursun.

551. Eğer cihan baştan başa kar ile dolu olsa, güneşin harâreti onu bir nazar ile eritir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

551. Eğer dünya baştan başa kar ile dolu olsa, güneşin sıcaklığı onu bir bakışla eritir.

Dünyevî devlet ve yücelik, kara ve ilâhî kahredici tecellîye (Allah'ın kudret ve azametinin tecellisi), güneşin sıcaklığına benzetilmiştir. Yani dünyada Firavunlar, Daralar ve İskenderler gibi ne kadar kuvvetli zahirî devlet sahibi olursan ol, onu bir ilâhî kahredici tecellî çarçabuk yok eder.

Devlet ve rif'at-ı dünyeviyye kara ve tecellî-i kahrî, güneşin harâretine teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni cihânda Fir'avnlar ve Dârâlar ve İskenderler gibi ne kadar kuvvetli devlet-i sûriyye sahibi olursan ol, onu bir tecellî-i kahrî-i ilâhî çarçabuk mahv eder.

552. Onun günahını ve yüz vezîri ve yüz bini, Hak Teâlâ bir kıvılcım ile yok eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

552. Onun günahını ve yüz vezîri ve yüz bini, Yüce Allah bir kıvılcım ile yok eder.

Bununla birlikte Yüce Allah Hazretleri öyle bir lütufkârdır ki; o hilekâr vezîrin günahını ve öyle yüz vezîri ve hatta yüz binini rahmetinden sıçrattığı bir kıvılcım ile yok ediverir. Bu sebeple Allah'ın rahmetinden ümit kesilmez.

Maahâzâ Hak Teâlâ Hazretleri öyle bir lutufkârdır ki; o hîlekâr vezîrin günahını ve öyle yüz vezîri ve hatta yüz binini rahmetinden sıçrattığı bir kıvılcım ile mahv ediverir. Binâenaleyh rahmet-i Hak'dan ümîd kesilmez.

553. O tahyîlin aynını hikmet yapar; o zehirli suyun aynını da şerbet yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

553. O, hayalin kendisini hikmet yapar; o zehirli suyun kendisini de şerbet yapar.

O, vezirin ve benzerlerinin bozuk hayallerini aynen hikmete dönüştürür; ve zehirli su gibi olan bâtıl öğütlerini aynen fayda veren şerbete çevirir.

O vezîr ve emsâlinin tahayyülât-ı fâsidesini aynen hikmete tebdîl eder; ve zehirli su gibi olan vasâyâ-yı bâtılesini aynen fâide-bahş olan şerbete çevirir.

554. O gümân-engîzi yakîn yapar; esbâb-ı kînden dahi muhibler bitirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

554. O, zan uyandıranı kesin bilgiye dönüştürür; kin sebeplerinden dahi sevenler bitirir.

Vezirin şüpheleri içeren sözlerini kesin bilgi mertebesine ulaştırır; o zaman şüpheler ortadan kalkar ve yahudi vezirin İsa dinine (a.s.) olan kini ve garazı sebebiyle yaptığı bu bozuk vasiyetlerden ilahi muhabbet fidanları biter.

Vezîrin şekleri hâvî olan sözlerini yakîn mertebesine îsâl eder; o vakit şekler zâil olur ve yahûdî vezîrin dîn-i Îsâ'ya olan kîni ve garazı sebebiyle yaptığı bu fâsid vasâyâdan muhabbet-i ilâhiyye fidanları bitirir.

555. İbrâhîm'i ateş içinde besler; korkuyu rûha korkusuzluk yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

555. İbrâhîm'i ateş içinde besler; korkuyu ruha korkusuzluk yapar.

İbrâhîm (a.s.)ı Nemrûd'un ateşi içinde yakmayıp yaşatır. Ve ateş, uzaktan görülen kırmızı rengiyle, korkulacak bir şey iken, onu bir emriyle gülistana çevirir; ruhu, onun yakması korkusundan emin eder.

İbrâhîm (a.s.)ı Nemrûd'un ateşi içinde yakmayıp yaşatır. Ve ateş, uzaktan görülen kırmızı rengiyle, korkulacak bir şey iken, onu bir emriyle gülistâna çevirir; rûhu, onun yakması korkusundan emîn eder.

556. Ben O'nun sebebi yakıcılığından hayranım; ve onun hayalâtında da sofistâîler gibiyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

556. Ben O'nun sebep yakıcılığından hayranım; ve onun hayallerinde de sofistler gibiyim.

Yüce Allah, görünen o ki, iyi bir sebebin sonucundan kötülük ve kötü bir sebebin sonucundan da iyilik çıkardığı için ben Hakk'ın sebeplerin hükmünü geçersiz kılmasında hayrette kalmışımdır ve sebeplerin hayallerinde de: Var mıdır yok mudur diyerek sofist gibi gibiyim.

Hak Teâlâ zâhiren iyi bir sebebin netîcesinden fenâlık ve fenâ bir sebebin netîcesinden de iyilik çıkardığı cihetle ben Hakk'ın sebeblerin hükmünü ibtâlinde hayrette kalmışımdır ve esbâbın tahayyülâtında da: Var mıdır yok mudur diyerek sofistâî gibiyim.

## Hıristiyan kavminin ıdlâlinde vezîrin bir başka hîle îcâdı

557. O vezîr kendisinden bir başka hîle îcâd etti; va'zı bıraktı da, halvette oturdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

557. O vezir kendisinden bir başka hile icat etti; vaazı bıraktı da, halvette oturdu.

Yani vezir, yaptığı hileleri tamamlamak için bir başka hile icat etti; artık vaazı ve nasihati bıraktı da, insanlar arasında gizlenip tenhada bir yerde oturdu.

Ya'ni vezîr yaptığı hîleleri tetmîmen bir başka hîle îcâd etti; artık va'zı ve nasîhatı bıraktı da, nâs arasında ihtifâ edip tenhâ bir mahalde oturdu.

558. Müridlere şevkden harâret bıraktı; kırk elli gün halvette oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

558. Müridlere şevkten bir hararet bıraktı; kırk elli gün halvette (yalnızlığa çekilme) kaldı.

559. Halk onun iştiyakından; onun hâl ve kalinin ve zevkinin firâkından deli oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

559. Halk, onun iştiyakından; onun hâl ve sözünün ve zevkinin ayrılığından deli oldular.

560. Ona yalvarmakta ve figân etmekte idiler; riyazetden halvette iki kat olmuş [552] idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

560. Ona yalvarmakta ve feryat etmekteydiler; riyâzât (nefsî perhizler) sebebiyle halvette iki kat olmuştu.

561. Onlar dedi: Sensiz bize nûr yoktur. Değnek ile yedilmeyen körün ahvali nasıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

561. Onlar dedi: Sensiz bize nûr yoktur. Değnek ile güdülmeyen körün hâli nasıl olur?

562. Keremen ve Allah için, bundan ziyade bizi kendinden ayrı tutma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

562. Keremin ve Allah için, bundan daha fazla bizi kendinden ayrı tutma!

563. Biz çocuklar gibiyiz ve sen bize dâye gibisin; bizim başımızın üzerine o sâyeyi döşe!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

563. Biz çocuklar gibiyiz ve sen bize dadı gibisin; başımızın üzerine o gölgeyi ser!

564. (Cevaben) dedi ki: Benim canım dostlardan uzak değildir; lakin halvetten dışarıya çıkmağa izin yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

564. (Cevaben) dedi ki: Benim canım dostlardan uzak değildir; aksine halvetten dışarıya çıkmaya izin yoktur.

565. O beyler şefâate geldiler; o mürîdler de şenâate geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

565. O beyler şefaate geldiler; o müridler de şenaate geldiler.

Kendilerine risale yazmış olduğu beyler, halvetten (yalnız kalma, inzivaya çekilme) çıkmasını rica etmeye geldiler ve bu beylerin tâbi'leri (bağlıları) olan müridler (tasavvuf yolunda ilerleyenler) de kendi nefislerini kınamaya ve ayıplamaya geldiler.

Kendilerine risâle yazmış olduğu beyler, halvetten çıkmasını ricâya ve bu beylerin tevâbi'i olan müridler de kendi nefislerini ta'n ve teşnîa geldiler.

566. Şöyle ki: Ey kerîm, bize bu ne bedbahtlıktır; biz sensiz gönülden ve dinden yetîm kaldık.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

566. Şöyle ki: Ey kerîm, bize bu ne bedbahtlıktır; biz sensiz gönülden ve dinden yetim kaldık.

567. Sen taallül ediyorsun; halbuki biz gamdan ve gönül yanıklığından soğuk nefesler alıyoruz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

567. Sen oyalanıyorsun; halbuki biz gamdan ve gönül yanıklığından soğuk nefesler alıyoruz.

568. Biz senin latîf sözüne alışmışız; biz senin hikmetinin sütünden içmişiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

568. Biz senin latîf sözüne alışmışız; biz senin hikmetinin sütünden içmişiz.

569. Allah aşkına, bize bu cefâyı etme; lutf et, bu günü yarına bırakma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

569. Allah aşkına, bize bu cefayı etme; lütfet, bu günü yarına bırakma!

570. Gönül sana rıza verir mi ki bu âşıklar, nihayet sensiz bî-hâsıl kalsınlar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

570. Gönül sana rıza verir mi ki bu âşıklar, sonunda sensiz sonuçsuz kalsınlar?

571. Hepsi karada balık gibi çırpınıyorlar; ırmaktan, bendi kaldır da, suyu aç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

571. Hepsi karada balık gibi çırpınıyorlar; ırmaktan, bendi kaldır da, suyu aç!

572. Ey (Zât-ı şerîf) ki zamânede senin gibi kimse yoktur; Allah için halkın feryâdına yetiş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

572. Ey (şerefli Zât) ki zamanda senin gibi kimse yoktur; Allah için halkın feryadına yetiş!

## Vezîrin mürîdleri def etmesi

573. (Vezîr) dedi ki: Ey güft ü gunun mağlubu olup dil ve kulak sözünün na- sîhatını isteyenler, kendinize gelin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

573. (Vezir) dedi ki: Ey söz ve gürültünün mağlûbu olup dil ve kulak sözünün nasihatini isteyenler, kendinize gelin!

574. Alçak olan his kulağına pamuk tıkayınız; gözlerinizden his bağını çıka- rınız!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

574. Alçak olan his kulağına pamuk tıkayınız; gözlerinizden his bağını çıkarınız!

En aşağıların aşağısı olan elementler âleminin (oluş ve bozuluş âlemi) parçalarından bulunan his kulağını, dışsal meşguliyetlerinden alıkoyunuz! Kalp gözünüzden, dışsal his bağlarını çözüp atınız!

Esfel-i sâfilîn olan âlem-i anâsırın eczâsından bulunan his kulağını, meş- güliyet-i zâhiriyyesinden alıkoyunuz! Kalb gözünüzden, hiss-i zâhirî bağları- nı çözüp atınız!

575. O sır kulağının pamuğu baş kulağıdır. Bu sağır olmadıkça, o bâtın sa- ğırdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

575. O sır kulağının pamuğu, baş kulağıdır. Bu sağır olmadıkça, o bâtın sağır kalır.

Yani ruh kulağını tıkayan pamuk, baş kulağının faaliyetidir. Bu görünen kulak dünyevî meşguliyetlerden sağır olmadıkça, o bâtın ve ruh kulağı sağır kalır.

Ya'ni rûh kulağını tıkayan pamuk, baş kulağının faâliyetidir. Bu zâhir ku- lağı meşâgil-i dünyeviyyeden sağır olmadıkça, o bâtın ve rûh kulağı sağırdır.

576. "İrciî!" hitabını işitmeniz için, hissiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

576. "Rabbine dön!" çağrısını işitmeniz için, hissiz, kulaksız ve fikirsiz olunuz!

Bu beyitte "Ey mutmain olmuş nefis, razı olmuş ve kendisinden razı olunmuş olarak Rabbine dön!" (Fecr, 89/28) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani bu ayet-i kerimedeki ilahi çağrıya nail olmak için, nefsin bütün nefsani heveslerden dönmekle mutmain olması ve nefsin böyle bir tatmin kazanması da beş zahiri duyunun ve dünya düşüncesinin mağlubu ve esiri olmamasıyla olur. Vezirin söylediği sözler hakikattir ve kıymetlidir; fakat bu hakikati hile ve desiselerde kullandığı ve niyeti bozuk olduğu için, ne kendisine ne de dinleyenlere faydası yoktur. Vezirin sözleri hakikat olması itibarıyla Cenab-ı Pir (Mevlana), Hakk yolcularını terbiye etmek için vezirin ağzından birçok hakikati beyan buyururlar.

Bu beyitte يَا أَيُّهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجعى إلَى رَبِّكَ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةٌ (Fecr, 89/28) Ya'ni "Ey nefs-i mutmainne, rấzı ve marzî olduğun halde Rabb'ine rücû' et!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni bu âyet-i kerîmedeki hitâb-ı ilâhîye nâil olmak için, nefsin bütün hevesât-ı nefsâniyyesine rücû'dan mutmain olması ve nefsin böyle bir itmi'nân kesb etmesi dahi havâss-i hamse-i zâhirenin ve fikr-i mâsivânın mağlûbu ve esîri olmamasıyla olur. Vezîrin söylediği sözler hakîkattir ve kıymetlidir; fakat bu hakîkati hîle ve desâisde kullandığı ve niyyeti fâsid olduğu için, ne kendisine ve ne de dinleyenlere fâidesi yoktur. Vezîrin sözleri hakîkat olmak i'tibâriyle Cenâb-ı Pîr sâlikleri terbiye için vezîrin ağzından birçok hakāyık beyân buyururlar.

577. Sen uyanıklığın güft ü gusunda oldukça, uyku sözünden bir koku alabilir misin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

577. Sen uyanıklığın konuşma ve tartışması içinde oldukça, uyku sözünden bir koku alabilir misin?

Sen uyanıksın ve bu uyanıklık içinde muhataplarınla konuşmaktasın; sen bu hâl içinde iken rüya görüp, rüya âlemindeki muhataplarınla konuşabilir misin? Hayır. Çünkü sen henüz bir mekânın imkânında (bir mekânın mümkün kıldığı şartlar içinde) boğulmuş durumdasın; rüya mekânına girmek için uyanıklık hâlini terk etmelisin.

Sen uyanıksın ve bu uyanıklık içinde muhâtabların ile konuşmaktasın; sen bu hâl içinde iken rü'yâ görüp, âlem-i rü'yâdaki muhâtablarınla konuşabilir misin? Hayır. Zîrâ sen henüz bir mevtının imkânında müstağraksın; rü'yâ mevtınına girmek için uyanıklık hâlini terk etmelisin.

578. Bizim sözümüz ve fiilimiz dışarının seyridir; için seyri ise, semânın fev-kidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

578. Bizim sözümüz ve fiilimiz dış âlemin seyridir; iç âlemin seyri ise, göğün üstündedir.

Bulunduğumuz şehadet mertebesi, görünen âlem olduğundan, bu âlemdeki sözlerimiz ve işlerimiz de yine bu âleme ait, dışa ve görünen kısma ilişkin bir seyirdir. Bu âlemin iç yüzünün seyri ise, yedi kat unsurlardan oluşan göğün üstündedir; çünkü bu gökler de görünen âlemdendir.

Bulunduğumuz mertebe-i şehadet, âlem-i zâhir olduğundan bu âlemdeki sözlerimiz ve işlerimiz de yine bu âleme mensûb, dışarı ve zâhire âid bir seyirdir. Bu âlemin iç yüzünün seyri ise, yedi kat unsurî semânın fevkındedir; çünkü bu semâvât da âlem-i zâhirdendir.

579. His karadan doğduğu için, karayı gördü; cân İsa'sı ise, ayağını denize koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

579. His karadan doğduğu için, karayı gördü; can İsa'sı ise, ayağını denize koydu.

Dış his, karadan yani unsurlardan oluştuğu için, unsurî sureti görür; fakat insan ruhu ise İsa (a.s.) gibi ilahi nefha ile üflenmiş (ilahi ruhtan üflenmiş) olduğu için, mana âlemi denizine ayağını koydu.

Hiss-i zâhirî karadan, ya'ni unsuriyâttan tekevvün ettiği için, sûret-i unsuriyyeyi görür; fakat rûh-i insânî ise Îsâ (a.s.) gibi menfüh-i ilâhî olduğu için, âlem-i ma'nâ deryâsına ayağını koydu.

580. Cism-i unsurînin seyri kara üzerinde vâki' oldu; canın seyri ise, ayağını [572] denizin ortasına koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

580. Maddi bedenin yolculuğu kara üzerinde gerçekleşti; canın yolculuğu ise, ayağını denizin ortasına koydu.

581. Ömür, gâh dağda ve gâh denizde ve gâh çölde, unsuriyat yolunda geçince,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

581. Ömür, bazen dağda, bazen denizde ve bazen çölde, maddî unsurlar yolunda geçince,

582. Sen âb-ı hayatı nerede bulacaksın, denizin dalgasını nerede yaracaksın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

582. Sen âb-ı hayatı nerede bulacaksın, denizin dalgasını nerede yaracaksın?

583. Toprağa mensub olan dalga bizim vehmimiz, anlayışımız ve düşüncemizdir. Suya mensub olan dalga ise, mahv ve sekir ve fenâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

583. Toprağa ait olan dalga bizim vehmimiz, anlayışımız ve düşüncemizdir. Suya ait olan dalga ise, mahv (benliğin yok olması), sekir (manevî sarhoşluk) ve fenâdır (varlığın yok olması).

Mülk âleminin yoğun (maddî) kısmı ile melekût âleminin latif (manevî) kısmı, Hakk'ın varlığının mertebelerinden birer mertebedir; ve Hakk'ın tecellileri (ilâhî zuhurlar) her bir âlemin gerektirdiğine göredir. Çünkü tecelli, mahallin (tecellinin ortaya çıktığı yerin) yatkınlığına bağlıdır. İnsan ise, cismanî varlığı ile mülk âlemini ve ruhanî varlığı ile melekût âlemini kendinde toplayandır. Şimdi insanın vehmi, anlayışı ve düşüncesi, yoğun varlığının beyin faaliyetlerinden doğduğu için, toprağa ve cismaniyete ait birer tecelli dalgalarıdır; ve bu dalgalar insanın ruhanî varlığına olan tecellilerin perdeleridir. Bu sebeple sâlik (Hakk Yolcusu) bu mülk âleminin yoğun kısmına olan alakasını kesince, karşısına ruhanî varlığına ait tecelli dalgaları çıkar; bunlar da mahv ve sekir ve fenâ dalgalarıdır.

"Ruhanî mahv" şudur ki, sâlik kendi varlığını idrak ettiği halde, kendisini Hakk'ın varlığında yok olmuş görür; halbuki bu görüşte ikilik ve gizli şirk (Allah'a ortak koşma) vardır.

"Ruhanî sekir" şudur ki, sâlik kendinin kendiliğini idrak ettiği halde, ruhun lezzetleri ve zevkleri ile sarhoş olur. Kendi varlığını idrak ederek ispat ettiği için, bunda da ikilik ve gizli şirk vardır.

"Ruhanî fenâ" şudur ki, sâlik kendi varlığını idrak ettiği halde, Hakk'ın varlığının karşısında, kendisini bedenen ve ruhen fani görür; fakat mademki kendi varlığını idrak etmektedir, bunda da ikilik vardır; ve bu ruhanî mertebeler "hakiki mahv" ve "hakiki sekir" ve "hakiki fenâ" yani "fenâ-ender-fenâ" (fenâ içinde fenâ) ve "tamamen küllî fenâ" mertebelerinin perdesidir.

Âlem-i kesîf-i mülk ile, âlem-i latîf-i melekût, vücûd-ı Hakk'ın mertebelerinden birer mertebedir; ve Hakk'ın tecelliyâtı her bir âlemin muktezâsına göredir. Zîrâ tecellî, mahallin isti'dâdına tabi'dir. İnsan ise, vücûd-ı cismânîsi ile âlem-i mülkü ve vücûd-ı rûhânîsi ile âlem-i melekûtu câmi'dir. İmdi insanın vehim ve fehmi ve fikri, vücûd-ı kesîfinin faâliyyet-i dimâğiyyesinden mütevellid olduğundan, toprağa ve cismâniyyete âid birer tecellî dalgalarıdır; ve bu dalgalar insanın vücûd-ı rûhâniyyesine olan tecelliyâtın perdeleridir. Binâenaleyh sâlik bu âlem-i kesîf-i mülke olan alâkasını kesince, karşısına vücûd-ı rûhânîsine âid tecellî dalgaları çıkar; bunlar da mahv ve sekir ve fenâ dalgalarıdır.

“Mahv-ı rûhânî" budur ki, sâlik kendi vücûdunu müdrik olduğu halde, kendisini vücûd-ı Hak'da mahv olmuş görür; halbuki bu görüşde ikilik ve şirk-i hafi vardır.

"Sekr-i rûhânî” budur ki, sâlik kendinin kendiliğini müdrik olduğu halde, rûhun lezzetleri ve zevkleri ile sarhoş olur. Kendi vücudunu idrâken isbât ettiği için, bunda da ikilik ve şirk-i hafi vardır.

“Fenâ-i rûhânî" budur ki, sâlik kendi varlığını müdrik olduğu halde, vücûd-ı Hakk'ın muvâcehesinde, kendisini cismen ve rûhen fânî görür; fakat mâdemki kendi varlığını müdrikdir, bunda da ikilik vardır; ve bu merâtib-i rûhâniyye "mahv-ı hakîkî” ve “sekr-i hakîkî" ve "fenâ-i hakîkî” ya'ni "fenâ-ender-fenâ" ve "fenâ-yı külli-i mahz" mertebelerinin hicabıdır.

584. Sen sarhoşlukta oldukça, o sarhoşluktan uzaksın. sen bundan mest oldukça, o kadehten körsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

584. Sen sarhoşlukta oldukça, o sarhoşluktan uzaksın. Sen bundan mest oldukça, o kadehten körsün.

Yani sen cismaniyet âleminin vehminden (gerçek olmayan tahayyülünden) ve fehminden (anlayışından) ve fikrinden sarhoş oldukça, ruhanî sarhoşluktan uzaksın. Nasıl ki Yüce Allah dünya ehli hakkında "لَعَمْرُكَ أَنَّهُمْ لَفِي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ" (Hicr, 15/72) yani "Ey Habibim! Senin ömrüne yemin ederim ki, onlar sarhoşlukları içinde şaşkın bir hâldedirler" buyurur. Ve sen ruhanî zevkten mest oldukça, hakiki sarhoşluk kadehinden körsün.

Ya'ni sen cismâniyet âleminin vehminden ve fehminden ve fikrinden sarhoş oldukça, sekr-i rûhânîden uzaksın. Nitekim Hak Teâlâ ehl-i dünyâ hakkında لَعَمْرُكَ أَنَّهُمْ لَفِي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ (Hicr, 15/72) Ya'ni “Ya Habibim! senin ömrüne yemîn ederim ki, onlar sekirleri içinde müstağraktırlar" buyurur. Ve sen zevk-i rûhânîden mest oldukça, sekr-i hakîkî kadehinden körsün.

585. Zahirin kıyl u kāli toz gibi gelmiştir, bir müddet susmağa alış; akla mâlik ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

585. Görünenin dedikodusu toz gibi gelmiştir, bir süre susmaya alış; akla sahip ol!

Maddî âlemin sanısına, anlayışına ve düşüncesine dayanan sözler, toz gibi dağılıp gider ve konduğu yerlerde de paslar oluşturur. Bir süre bu görünen dedikodudan vazgeç de, aklına sahip ol. Çünkü akıl, insan varlığında, ilâhî halife olan ruhun veziridir.

Cismâniyet âleminin vehmine ve fehmine ve fikrine müstenid olan sözler, toz gibi dağılıp gider ve konduğu yerlerde de paslar peydâ eder. Bir müddet bu zâhirî dedikodudan vazgeç de, aklına sahib ol. Zirâ akıl, vücûd-ı insânîde, halîfe-i ilâhî olan rûhun vezîridir.

## Halveti bırak! diye mürîdânın tekrâr müracaatı

586. Hepsi dediler ki: Ey rahne isteyen hakîm, bu aldatmayı ve bu cefâyı bize söyleme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

586. Hepsi dediler ki: Ey gedik açmak isteyen hikmet sahibi, bu aldatmayı ve bu cefayı bize söyleme!

Müridler hep bir ağızdan dediler ki: Ey bizim zevkimize gedik açmak isteyen ilahi hikmet sahibi, bizi bu sözlerle aldatma ve üzme!

Mürîdân hep bir ağızdan dediler ki: Ey bizim zevkımize rahne açmak isteyen hakîm-i ilâhî, bizi bu sözler ile aldatma ve üzme!

587. Hayvana, kudreti kadar yük koy; zayıflara takatı kadar iş buyur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

587. Hayvana, gücü kadar yük koy; zayıflara da güçleri kadar iş buyur!

588. Her kuşun yemi, onun ölçüsüdür; her kuşun yiyeceği bir incir olur mu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

588. Her kuşun yemi, onun ölçüsüdür; her kuşun yiyeceği bir incir olur mu?

589. Eğer çocuğa süt yerine ekmek verirsen, zavallı çocuğu o ekmekten ölmüş tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

589. Eğer çocuğa süt yerine ekmek verirsen, zavallı çocuğu o ekmekten ölmüş bil!

590. Vaktaki dişlerini çıkarır, ondan sonra da gönlü kendiliğinden ekmek iste-yici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

590. Dişlerini çıkardığı vakit, ondan sonra da gönlü kendiliğinden ekmek isteyici olur.

591. Kanadı çıkmamış olan kuş uçucu olduğu vakit, her yırtıcı kedinin lokma-sı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

591. Kanadı çıkmamış olan kuş uçucu olduğu vakit, her yırtıcı kedinin lokması olur.

Yani henüz olgunlaşmamış olan Hakk Yolcusu, kendisinin olgunlaştığını zannederek manevî âlemde uçmaya kalkarsa, yırtıcı kedi gibi olan nefsin ve şeytanın elinde esir olur. Hele kendi noksan iken, diğer noksanları doğru yola iletmeye de kalkışırsa, hem kendi hem de müridi (tasavvuf yoluna giren kişi) mahvolur.

Ya'ni henüz kemâle gelmemiş olan sâlik, kendisinin kemâle geldiğini zan-nederek âlem-i ma'nâda uçmağa kalkarsa, yırtıcı kedi gibi olan nefis ve şey-tanın elinde zebûn olur. Hele kendi nâkıs iken, sâir nâkısları irşâda da kıyâm ederse, hem kendi ve hem de mürîdi berbâd olur.

592. Vaktaki kanadı çıkar; külfetsiz iyinin ve kötünün sesi olmaksızın kendi-liğinden yükseklere uçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

592. Kanadı çıktığı zaman, külfetsiz bir şekilde, iyinin ve kötünün sesi olmaksızın kendiliğinden yükseklere uçar.

Kuş gibi olan sâlikin (Hakk yolcusu) kemâlât (olgunluk) kanatları çıktığında, o külfetsiz bir şekilde mânâlar âleminde uçar; yani kalbinden hikmet ırmakları kaynar. Artık onun uçmasında iyinin teşvikine ve kötünün uzaklaştırmasına ihtiyaç kalmaz. O kâmil (olgun kişi), hâlin gerektirdiğine göre mânâlar âleminde uçar ve kendisine istediği yönü verir.

Kuş gibi olan sâlikin kemâlât kanatları çıkınca, o külfetsiz âlem-i maânî-de uçar; ya'ni kalbinden hikmet ırmakları kaynar. Artık onun uçmasında iyi-nin teşvîkıne ve kötünün teb'îdine hâcet kalmaz. O kâmil, muktezâ-yı hâle göre âlem-i maânîde uçar ve kendisine istediği istikāmeti verir.

593. Senin nutkun şeytanı susturur. Senin kelâmın bizim kulağımızı akıl yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

593. Senin sözün şeytanı susturur. Senin sözün bizim kulağımızı akıl yapar.

Ey mürşid, senin sözün sürekli kalbimize gelen şeytanî vesveseleri keser ve sözünü işittiğimiz zaman kulağımızdan beynimize akıl girer.

Ey mürşid, senin nutkun mütemâdiyen kalbimize ilkā olunan havâtır-ı şeytâniyyeyi keser ve kelâmını işittiğimiz vakit kulağımızdan dimâğımıza akıl girer.

594. Sen söyleyici olduğun vakit, bizim kulağımız akıldır. Sen deniz olduğun için bizim karamız denizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

594. Sen söyleyici olduğun zaman, bizim kulağımız akıldır. Sen deniz olduğun için bizim karamız denizdir.

Ey olgun üstat, sen söylemeye başladığın zaman, bizim kulağımızın işitme duyusu akla dönüşür; sen mana denizi olduğun için, bizim toprak olan bedenimiz de, o mana deryasına karışır da bedenimizdeki yoğunluk, ruhanî inceliğe dönüşür.

Ey üstâd-ı kâmil, sen söylemeğe başladığın vakit, bizim kulağımızın işitmek hassası akla tahavvül eder; sen ma'nâ denizi olduğun için, bizim toprak olan cismimiz dahi, o ma'nâ deryâsına karışır da cismimizdeki kesâfet, letâfet-i rûhâniyyeye tebeddül eder.

595. Seninle beraber bize yer, gökten daha iyidir; Simakü'r-râmih nâmındaki parlak yıldızlardan, arzın üstünde durduğu zannolunan balığa kadar senden nurlanmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

595. Seninle beraber bize yer, gökten daha iyidir; Simakü'r-râmih adındaki parlak yıldızlardan, yeryüzünün üstünde durduğu sanılan balığa kadar senden nurlanmıştır.

Ey mürşid, sen o kadar nurlusun ki, seninle beraber olduğumuz zaman, karanlık yeryüzü bize, aydınlık gökten daha hayırlı olur; en yüksek mertebeden en aşağı mertebeye kadar olan sahası senden nurlanmıştır.

Ey mürşid, sen o kadar nûrânîsin ki, seninle beraber olduğumuz vakit, arz-ı muzlim bize, semâ-yı münevverden daha hayırlı olur; a'lâ-yı illiyyînden, esfel-i sâfilîne kadar olan sâhasından nurlanmıştır.

596. Sensiz bize felek üstünde karanlık vardır: Ey ay, bu yeryüzü seninle bize karanlık olur mu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

596. Sensiz bize felek üstünde karanlık vardır: Ey ay, bu yeryüzü seninle bize karanlık olur mu?

597. Rif'atin sûreti eflâk için, rif'atin ma'nâsı pak olan rûh için olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

597. Yüksekliğin şekli gökler için, yüksekliğin anlamı ise temiz ruh için olur.

598. Süret yüksekliği cisimler içindir; ma'nâ önünde cisimlerin isimleri vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

598. Şekil yüksekliği cisimler içindir; anlam önünde cisimlerin isimleri vardır.

Yüksekliğin şeklini göstermek için, ortada bir cisim olması gerekir; çünkü yükseklik arazdır (kendi başına var olamayan nitelik), kendi kendine ayakta durmadığı için, cisim cevheri (kendi başına var olan madde) olmaksızın duyularla görülmez; fakat anlam yüksekliğine gelince, burada cisimlerin önemi kalmayacağından, onu duyularla göstermek mümkün değildir.

Yüksekliğin sûretini göstermek için, meydanda bir cisim olmak îcâb eder; zîrâ yükseklik arazdır, kendi kendine kāim olmadığı için, cisim cevheri olmaksızın nazar-ı hissî ile görülmez; fakat ma'nâ yüksekliğine gelince, burada cisimlerin i'tibârı kalmıyacağından, onu hissen görtermek kābil değildir.

## Vezîrin, halveti bozamam diye cevâb vermesi

599. (Vezîr) dedi: Sohbetlerinizi kısa kesiniz; nasîhata can ve dilde yol açınız!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

599. (Vezir) dedi: Sohbetlerinizi kısa tutunuz; nasihate can ve dilde yol açınız!

600. Eğer emîn isem, ben yeryüzüne gök desem bile, emîn müttehem olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

600. Eğer emîn isem, ben yeryüzüne gök desem bile, emîn müttehem olmaz.

Eğer bana güveniniz varsa, ben size karşı farz edelim ki yere gök demiş olsam bile, tasdik etmeniz ve beni hata ile suçlamamanız gerekir.

Eğer bana emniyyetiniz varsa, ben size karşı bilfarz yere gök demiş olsam bile, tasdîk etmeniz ve beni hatâ ile ittihâm etmemeniz lâzım gelir.

601. Eğer ben kemâl isem, kemâle inkâr nedir; eğer değil isem, bu zahmet ve incinme nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

601. Eğer ben kemâl isem, kemâle inkâr nedir; eğer değil isem, bu zahmet ve incinme nedir?

Eğer ben kemâlin ta kendisi isem, kemâlin ta kendisi olan kişinin fiillerini neden inkâr ediyorsunuz; ve eğer değil isem, niçin benim başıma toplanıp bana zahmet verir ve beni üzersiniz?

Eğer ben ayn-ı kemâl isem, kemâlin aynı olan kimsenin ef'âlini neden inkâr ediyorsunuz; ve eğer değil isem, niçin benim başıma toplanıp bana zahmet verir ve beni üzersiniz?

602. Ben ahvâl-i kalb ile meşgûl oluğumdan, bu halvetden dışarı çıkamıyacağım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

602. Ben kalb halleriyle meşgul olduğumdan, bu halvetten dışarı çıkamayacağım.

## Vezîrin halvetine mürîdlerin i'tirâzı

603. (Müridlerin) hepsi dediler: Ey vezîr, inkâr yoktur; bizim sözümüz, ağyârın sözü gibi değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

603. (Müridlerin) hepsi dediler: Ey vezir, inkâr yoktur; bizim sözümüz, yabancıların sözü gibi değildir.

604. Senin firakından çağlayan göz yaşı vardır; rûh-i revân içinde ah, ah vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

604. Senin ayrılığından çağlayan gözyaşı vardır; akıp giden ruh içinde ah, ah vardır.

605. Çocuk mürebbî ile niza' etmez; velâkin o her ne kadar iyiyi ve kötüyü bilmezse de ağlar. Mürîdlerin vezîre karşı olan sözleri burada biter. Bundan aşağısı Cenâb-ı Pîr'in Hakk'a hitâben olan münâcâtıdır. Zîrâ Cenâb-ı Pîr mürîdlerin mürşidle&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

605. Çocuk, mürebbî ile tartışmaz; velâkin o, her ne kadar iyiyi ve kötüyü bilmezse de ağlar. Müridlerin vezire karşı olan sözleri burada biter. Bundan aşağısı Cenâb-ı Pîr'in Hakk'a hitaben olan münâcâtıdır (içten yakarışıdır). Çünkü Cenâb-ı Pîr, müridlerin mürşitlerine karşı olan zillet makamındaki (alçakgönüllülük makamındaki) hitaplarından, kendi nefislerinde hâsıl olan bedensel zevk (huzûzât-ı nefsâniyye) sevkiyle Mutlak Yaratıcı Hazretleri'ne münâcâta başlarlar. Mesnevî-i Şerîf'te bu üsluba birçok yerde rastlanacaktır.

rine karşı olan makām-ı zilletdeki hitâblarından, kendi nefs-i nefislerinde hâsıl olan zevk-i abdânî sevkiyle Hâlık-ı mutlak Hazretleri'ne münâcâta başlarlar.. Mesnevî-i Şerîf'de bu üslûba birçok mahallerde tesadüf olunacaktır.

606. Biz çeng gibiyiz ve Sen mızrab vurursun. Nâle bizden değildir, Sen nâle ettirirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

606. Biz çeng gibiyiz ve Sen mızrap vurursun. Nâle bizden değildir, Sen nâle ettirirsin.

Bu hitap Yüce Allah'adır. Yaratılmışların varlığı "çeng" denilen çalgıya, ilahi isimler ve sıfatlar da mızraba, yaratılmışlarda görünen sözler ve fiiller de nâleye benzetilmiştir.

Bu hitâb Hak Teâlâʼyadır. Vücûd-ı mahlûkāt "çeng" denilen çalgıya ve esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye de mızrâba ve mahlûkātta zâhir olan akvâl ve efâl dahi nâleye teşbîh buyrulmuştur.

607. Biz ney gibiyiz ve bizden olan nevâ Sen'dendir; biz dağ gibiyiz ve bizdeki sada Sen'dendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

607. Biz ney gibiyiz ve bizden çıkan ses Sen'dendir; biz dağ gibiyiz ve bizdeki yankı Sen'dendir.

608. Biz "bürd" ve "mať"da şatranç gibiyiz; ey sıfatları güzel olan, bizim bürd ve matımız Sen'dendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

608. Biz "bürd" ve "mat"ta satranç gibiyiz; ey sıfatları güzel olan, bizim bürd ve matımız Sendendir.

Satranç, bilinen bir oyunun adıdır. "Bürd" galip ve "mat" mağlup anlamına gelerek bu oyunun terimlerindendir.

Yani, ey sıfatları güzel olan Allah'ımız! Bütünlüğü bir satranç tahtası gibi olan bu âlemin üstündeki biz insanların arasındaki galibiyet ve mağlubiyet oranları, hep Senin isimlerinin ve sıfatlarının eseridir.

Şatranc, ma'lûm olan bir oyunun adıdır. "Bürd" galib ve "mat" mağlûb ma'nâsına olarak bu oyunun ıstılâhındandır.

Ya'ni, ey sıfatları güzel olan Allah'ımız! Hey'et-i mecmûası bir şatranc tahtası gibi olan bu âlemin üstündeki biz insanların arasında galibiyet ve mağlûbiyet nisbetleri, hep Sen'in esmânın ve sıfâtının âsârıdır.

609. Ey Sen ki, bizim cânımızın cânısın; biz kim oluyoruz ki, ortada Sen'in ile biz olalım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

609. Ey Sen ki, bizim canımızın canısın; biz kim oluyoruz ki, ortada Senin ile biz olalım.

Ey şanı yüce Zât, bizim canımızın diriliği Sendendir; bir avuç topraktan ibaret olan bizler, varlık açısından kim oluyoruz ki, Senin varlığına karşı, bizliğimizi ortaya koyup, varlıkta Sana ortak olalım?

Ey Zât-ı azîmü'ş-şân bizim cânımızın diriliği Sen'dendir; bir avuç topraktan ibaret olan bizler, varlık nokta-i nazarından kim oluyoruz ki, Sen'in varlığına karşı, bizliğimizi ortaya koyup, vücûdda Sana ortak olalım?

610. Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir vü[602] cûd-ı mutlaksın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

610. Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir mutlak varlıksın.

Mevlânâ Hazretleri, Yüce Allah'ın şanı büyük Zât'ına "mutlak varlık" demesi hususunda Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî hazretleriyle aynı fikirdedir. Esasen varlık konusunda üç itibar vardır. Birincisi fânî olan "kayıtlı varlık"tır ki, bu varlık, oluş âlemindeki şeylerin varlığıdır. Bunun ilmî terimi "Bi-şartı şey"dir. İkincisi yine fânî olan "câmid varlık"tır ki, bu da oluş âlemindeki varlıkların kaynağı olup, bir şekilde kayıtlı olmayan varlıktır. Sıfat âleminin latîf olan varlığı bu türdendir. Bunun ilmî terimi de "bi-şartı lâ-şey"dir. Üçüncüsü, sıfatın sahibi olup öncesiz ve sonsuz kalıcılıkla bâkî olan bir varlıktır ki, "letaiflerin en latîfi" olduğundan özü ne manen ne de maddeten idrak olunamaz; bu hususta akıllar ve zekâlar hayrettedir. İşte buna "mutlak varlık" demişlerdir; ilmî terimi "lâ-bi-şartı-şey"dir. Bu varlık Hakk'ın Zât'ının özü olup, tarif ve tavsife sığmaz. Şimdi genel varlığın kaynağı, Zât'ın özüdür; ve yine fânî olan kayıtlı varlıkların kaynağı da genel varlıktır ve sıfat âlemidir. Ve genel ve kayıtlı varlık, bu mutlak varlığın bağıntılarındandır. Yüce Allah'a "mutlak varlık" denilmesinden dolayı, birtakım kişilerin itirazları vardır; fakat bunların itirazları mutlak varlığı, genel varlık anlamalarından kaynaklanır. Bu sebeple itirazlar anlayışa aittir; yoksa hakikat, Hz. Pîr'in ve Şeyh-i Ekber Hazretleri'nin buyurdukları gibidir. "Mutlak varlık" tabiri hakkında Fütûhât-ı Mekkiyye'nin ikinci ve altıncı bölümlerinde Şeyh-i Ekber hazretleri açıklamalar verirler.

Cenâb-ı Mevlânâ, Hak Teâlâ Hazretleri'nin Zât-ı azîmü'ş-şânına "vücûd-ı mutlak" demek husûsunda Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî hazretleriyle müttehiddir. Esâsen vücûd, ya'ni varlık husūsunda üç i'tibâr vardır. Birincisi fânî olan “vücûd-ı mukayyed"dir ki, bu vücûd, eşyâ-yı kevniyyenin vücûdudur. Bunun ıstılâh-ı ilmîsi "Bi-şartı şeydir. İkincisi kezâ fânî olan "vücûd-ı câmid"dir ki, bu da vücûdât-ı kevniyyenin menşe'i olup, bir sûretle mukayyed olmayan vücûddur. Alem-i sıfatın latîf olan vücudu ve varlığı bu kabildendir. Bunun ıstılâh-ı ilmîsi de "bi-şartı lâ-şey"dir. Üçüncüsü, sıfatın sahibi olup bakā-yı ezelî ve ebedî ile bâkî olan bir varlıktır ki, "eltaf-ı latîf" olduğundan künhü ne ma'nen, ne de maddeten idrâk olunamaz; bu hususta akıllar ve zekâlar hayrettedir. İşte buna "vücûd-ı mutlak" demişlerdir; ıstılâh-ı ilmîsi "lâ-bi-şartı-şey"dir. Bu vücûd Zât-ı Hakk'ın künhü olup, ta'rîf ve tavsîfe sığmaz. İmdi vücûd-ı âmmın menşe'i, künh-i Zât'dır; ve kezâ fânî olan vücûdât-ı mukayyedenin menşe'i de vücûd-ı âmmdır ve âlem-i sıfatdır. Ve vücûd-ı âmm ve mukayyed bu vücûd-ı mutlakın izâfâtındandır. Hak Teâlâ Hazretleri'ne "vücûd-ı mutlak" denilmesinden dolayı, birtakım zevâtın i'tirâzâtı vardır; fakat bunların i'tirâzâtı vücûd-ı mutlakı, vücûd-ı âmm anlamalarından neş'et eder. Binâenaleyh i'tirâzât anlayışa aiddir; yoksa hakîkat, Hz. Pîr'in ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber'in buyurdukları gibidir. "Vücûd-ı mutlak" ta'bîri hakkında Fütûhât-ı Mekkiyye'nin ikinci ve altıncı bablarında Şeyh-i Ekber hazretleri îzâhât i'tâ buyururlar.

611. Biz hep arslanlarız; fakat bayrak arslanı! Onların hamleleri vakit vakit rüzgârdan olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

611. Biz hep arslanlarız; fakat bayrak arslanı! Onların hamleleri vakit vakit rüzgârdan olur.

Biz, bayrakların bezlerine yapılmış olan arslan resimlerine benzeriz. Bu resimlerin hamleleri ve hareketleri, ara sıra rüzgâr estikçe meydana gelir. İlâhî, bizim hareket ve duruşumuz dahi Senin esmâ (isimler) ve sıfat rüzgârlarının etkisi iledir.

Biz, bayrakların bezlerine yapılmış olan arslan resimlerine benzeriz. Bu resimlerin hamleleri ve hareketleri, ara sıra rüzgâr estikçe vâki' olur. İlâhî, bizim hareket ve sekenâtımız dahi Sen'in esmâ ve sıfat rüzgârlarının te'sîri iledir.

612. Onların hamleleri zahirdir ve rüzgâr zahir değildir; o zahir olmayan aslâ eksik olmasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

612. Onların hamleleri görünürdür ve rüzgâr görünür değildir; o görünür olmayan asla eksik olmasın.

O rüzgâr ile hareket eden aslan resimlerinin hamleleri his gözüyle görünür; fakat rüzgâr yoğun bir madde olmadığından görünür gözle görünmez. Bunu gibi, İlahi, bizim yoğun olan cisimlerimiz görünür; fakat Senin latif olan isimlerin ve sıfatların görünür gözle görünmez. O hissen görülmeyen sıfat ve ilahi isimlerin tecellileri bizim üzerimizden asla kesilmesin.

O rüzgâr ile hareket eden arslan resimlerinin hamleleri his gözüyle görünür; fakat rüzgâr kesîf bir madde olmadığından zâhir gözüyle görünmez. Bu- nu gibi İlâhî, bizim kesîf olan cisimlerimiz görünür; fakat Sen'in latîf olan esmâ ve sıfatın zahir gözüyle görünmez. O hissen görülmeyen sıfat ve esmâ-i ilâhiyyenin tecelliyâtı bizim üzerimizden aslâ munkatı' olmasın.

613. Bizim rüzgârımız ve vücudumuz Sen'in ihsanındır; varlığımız hep Sen'in îcâdındır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

613. Bizim rüzgârımız ve varlığımız Senin ihsanındır; varlığımız hep Senin yaratmandır.

614. Yoka varlık lezzetini gösterdin; yoku kendinin âşıkı etmiş idin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

614. Yokluğa varlık lezzetini gösterdin; yokluğu kendine âşık etmiştin.

Ey Allah'ım, biz Senin ilminde sabit kıldığın ilahi isim ve sıfatların suretleri idik ve henüz bu suretleri temsil etmekte olan bu yoğun varlık âlemine gelmemiştik; ve bunların hepsi zâta ait haller olmaları itibarıyla, bağımsız varlık sahibi olmadıklarından, Senin Zât'ının varlığı önünde yok idiler. İşte Sen, bu yoklara varlık lezzetini gösterdin ve onları kendi zâtına âşık etmiştin. Çünkü zâta ait hallerin, Zât'ından ayrı değildir. İşte bu ezelî aşktır ki, bu yoğun âlemde ilmi suretlerimizi temsil eden unsurlardan oluşan varlıklarımızda ortaya çıktı.

İlâhî, biz Sen'in ilminde sabit kıldığın esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin sûretleri idik ve henüz bu sûretleri temsîl etmekte olan bu vücûd-ı kesîf âlemine gelmemiş idik; ve bunların cümlesi şuûnât-ı zâtiyyen olmak i'tibariyle, vücûd-ı müstakil sahibi olmadıklarından, Sen'in Zât'ının varlığı önünde yok idiler. İşte Sen, bu yoklara varlık lezzetini gösterdin ve onları kendi zâtına âşık etmiş idin. Zîrâ şuûnât-ı zâtiyyen, Zât'ından münfekk değildir. İşte bu aşk-ı ezelîdir ki, bu âlem-i kesîfde suver-i ilmiyyemizi temsîl eden vücûdât-ı unsuriyyemizde zâhir oldu.

615. İn'âmının lezzetini dirîğ etme; mezeni ve içkini ve kadehini esirgeme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

615. Nimetinin lezzetini esirgeme; mezeni ve içkini ve kadehini esirgeme!

Ey Allah'ım, bu yoğun varlık âleminde de bizden ihsanını kesme; o ezelî aşkın mezesini ve şarabını ve kadehini bizden esirgeme!

İlâhî, bu vücûd-ı kesîf âleminde de bizden ihsânını kesme; o aşk-ı ezelînin mezesini ve şarabını ve kadehini bizden esirgeme!

616. Eğer esirger isen, kim cüst ü cû edebilir; nakış nakkāşa nasıl mukābele edebilir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

616. Eğer esirger isen, kim arayıp bulabilir; nakış nakkaşa nasıl karşılık verebilir?

Ey İlâhî, Sen ilâhî aşk ve muhabbeti bizden esirgersen, onu elde edebilmek kimin haddidir? Sen, yaratılmışların suretlerini nakşetmekte hikmet sahibi bir nakkaşsın. Kudretsiz olan nakşın, kudret sahibi olan nakkaşa karşılık verme imkânı var mıdır?

İlâhî, Sen aşk ve muhabbet-i ilâhiyyeyi bizden dirîğ edersen, onu tahsîl edebilmek kimin haddidir? Sen, suver-i mahlūkātı nakş etmekte bir nakkāş-ı hakîmsin. Kudretsiz olan nakşın, kudret sâhibi olan nakkāşa mukābele imkânı var mıdır?

617. Bize bakma; bize nazar etme! Sen kendi ikram ve sehavetine bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

617. Bize bakma; bize nazar etme! Sen kendi ikram ve cömertliğine bak!

618. Biz yok idik ve takāzāmız da yok idi. Sen'in lutfun bizim söylenmemişimizi işitir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

618. Biz yoktuk ve isteğimiz de yoktu. Senin lütfun bizim söylenmemişimizi işitirdi.

Biz, unsurlardan oluşan bedenimizle belirlenmiş değildik ve açık dil ile isteklerimiz de gerçekleşmiş değildi; fakat Senin ilahi isimlerine ait lütfun ve rahmetin, bizim sabit hakikatlerimizin (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) açık dil ile söylenmemiş olan yatkınlık dilleriyle gerçekleşen isteklerini işitirdi. Yani öncesiz olarak bizim ilimdeki suretlerimiz, mazhar oldukları ismin gerektirdiği ne ise, hâl ve yatkınlık ve kabiliyet diliyle onları Senden istemiş ve Sen de onları işitmiştin.

Biz, cesed-i unsurîmiz ile taayyün etmiş değil idik ve lisân-ı zâhir ile taleblerimiz de vâki' değil idi; fakat Sen'in esmâ-i ilâhiyyene olan lutfun ve rahmetin, bizim a'yân-ı sâbitemizin lisân-ı zâhir ile söylenmemiş olan lisân-ı isti'dâdlarıyla vâki' taleblerini işitir idi. Ya'ni ezelde bizim suver-i ilmiyyemiz, mazhar oldukları ismin muktezâsı ne ise, hâl ve isti'dâd ve kābiliyyet diliyle onları Sen'den taleb etmiş ve Sen de onları işitmiş idin.

619. Nakış, ana karnında çocuk gibi, nakkāşın ve kalemin önünde âciz ve mukayyeddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

619. Nakış, ana karnındaki çocuk gibi, nakkaşın ve kalemin önünde âciz ve kayıtlıdır.

620. Bârigahın bütün halkı, kudretin önünde, iğnenin önündeki gergef gibi [612] âcizdirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

620. Bârigahın bütün halkı, kudretin önünde, iğnenin önündeki gergef gibi âcizdirler.

Âlem barigâhı gergef gibidir ve üzerindeki halkın hepsi, gergef üzerindeki nakışlar gibidir; ilâhî kudret de, gergef üzerindeki nakış işleyen iğne gibidir; nakkaş ise Yüce Allah Hazretleri'dir.

Bârigâh-ı âlem gergef gibi ve üzerindeki halkın cümlesi, gergef üzerindeki nakışlar gibi; ve kudret-i ilâhiyye dahi, gergef üzerindeki nakış işleyen iğne gibidir; ve nakkāş Hak Teâlâ Hazretleri'dir.

621. O ba'zan şeytan ve ba'zan âdem nakş eder; ba'zan sürûr ve ba'zan gam nakş eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

621. O bazen şeytan ve bazen insan sureti çizer; bazen sevinç ve bazen gam çizer.

622. El yoktur ki el, def'e kımıldasın; nutuk yoktur ki zarar ve faide hakkında söylesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

622. El yoktur ki el, def etmeye kımıldasın; söz yoktur ki zarar ve fayda hakkında konuşsun.

Hakk'ın kudretinin tasarrufuna karşıt bir el yoktur ki, o tasarrufu def etmek için hareket edebilsin; ve söz söyleyecek bir ağız yoktur ki, Hakk'ın kudretinin tasarruflarının zararı ve faydası hakkında söz söyleyebilsin.

Hakk'ın kudretinin tasarrufuna muhalif bir el yoktur ki, o tasarrufu def etmek için hareket edebilsin; ve söz söyleyecek bir ağız yoktur ki, kudret-i Hakk'ın tasarrufâtının zararı ve fâidesi hakkında söz söyliyebilsin.

623. Sen beytin tefsîrini Kur'ân'dan açık oku ki, Huda "Mâ remeyte iz remeyte" buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

623. Sen beytin tefsirini Kur'an'dan açık oku ki, Yüce Allah "Attığın vakit sen atmadın" buyurdu.

Yani yukarıdaki bir beyitte, biz rüzgârlardan hareket eden bayraklar üzerindeki aslan resimleriyiz, demiştik ve onu takip eden beyitlerde bunu misaller ile açıklamıştık. Bu anlam Kur'an-ı Kerim'de Enfal suresinde zikredilen şu وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَ لَكُنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) yani "Ey peygamberim, attığın vakit, sen atmadın, velakin Allah attı" yüce ayetinde açık bir şekilde beyan buyrulmaktadır. Bu yüce beyanda Yüce Allah senin attığın oku sen atmadın, Yüce Allah attı demekle, fiilleri kullarından nefyediyor (yok sayıyor) ve beşerî sureti Yüce Allah Hazretleri kendi fiillerinin aleti olarak gösteriyor.

Ya'ni yukarıki bir beyitte, biz rüzgârlardan hareket eden bayraklar üzerin-deki arslan resimleriyiz, demiş ve onu ta'kîb eden beyitlerde bunu misaller ile îzâh etmiş idik. Bu ma'nâ Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Enfal'de mezkûr olan şu وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَ لَكُنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) Ya'ni "Ey peygamberim, attığın va-kit, sen atmadın, velâkin Allah attı" âyet-i celîlesinde açık bir sûrette beyan buyrulmaktadır. Bu beyân-i âlîde Hak Teâlâ senin attığın oku sen atmadın, Allah Teâlâ attı demekle, efâli kullarından nefy ediyor ve sûret-i beşeriyyeyi Hak Teâlâ Hazretleri kendi ef'âlinin âleti olarak gösteriyor.

624. Eğer biz okları atar isek, bizden değildir; biz yayız ve onun ok atıcısı Huda'dır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

624. Eğer biz okları atarsak, bu bizden değildir; biz yayız ve o okun atıcısı Allah'tır.

625. Bu, cebir değildir; bu, ma'nâ-yı cebbâriyyettir. Cebbarlığın zikri tazarru' içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

625. Bu, cebir değildir; bu, cebbarlığın anlamıdır. Cebbarlığın zikri, yakarış içindir.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki beyitlere karşı ortaya çıkabilecek varsayımsal bir sorunun cevabıdır. Yani birisi çıkıp diyebilir ki, mademki bizim fiillerimiz ve sözlerimiz Hakk'ındır ve bizler Hakk'ın aracı mesabesindeyiz; o halde biz sözlerimizde ve fiillerimizde mecburuz ve bizim irademizin ve seçimimizin hiçbir hükmü yoktur. Bu sorunun cevabını açıklamak için bir ön bilgiye ihtiyaç vardır.

Bilinmeli ki, varlık dünyada ve ahirette hep Hakk'ın varlığıdır. Bu hakiki varlığın sıfatı ve isimleri vardır, zuhur etmek isterler. Zuhur için de mutlaka kesret âleminin (çokluk âleminin) varlığı lazımdır. Halbuki sonsuz olan tek Hakk'ın varlığı karşısında, çok sayıdaki varlıkların bağımsız olarak ispatı mümkün değildir. Buna göre bu tek hakiki varlık, letafet (incelik) mertebesinden kesafet (yoğunluk) mertebelerine tenezzül etmedikçe, kesret âlemi oluşmaz. Nitekim bu hale işaretle Ebu'l-Hasan Gûrî hazretleri "سبحان من لطف نفسه فسماه حقا و كثف نفسه فسماه خلقا" Yani "Tenzih ederim o en yüce ve en ulu Zât'ı ki, Zât'ını latif kıldı, ona Hak adını verdi; ve nefsini ve Zât'ını kesif kıldı, ona da halk dedi" buyurur. Ve Cenab-ı Şeyh-i Ekber "سبحان من اظهر الاشياء و هو عينها" Yani "Tenzih ederim o en yüce ve en ulu Zât'ı ki, eşyayı ortaya çıkardı; halbuki o en yüce Zât, eşyanın "ayn"ıdır (özüdür)" buyurur.

Şimdi, tek hakiki varlık evvela ilmi suretlerinin mertebesine tenezzül etti ve bu mertebede sıfat ve isimlerinin suretleri sabit oldu. İlahi isimler ise, Hâdî (hidayet veren) ve Mudill (saptıran) ve Dârr (zarar veren) ve Nâfi' (fayda veren) gibi karşılıklıdır; ve Hâdî isminin gerekliliği hidayet olup, bu ismin mazharları müminlerdir. Mudill isminin gerekliliği de dalalet olup, onun mazharları da kafirler, fasıklardır.

Bu ilmi suretlere "sabit hakikatler" derler. Bunların bu mertebede kesif harici varlıkları olmadığından Hak Zât'ından ayrı olarak bir zuhurları yoktur. Bundan sonra o hakiki varlık, bu "sabit hakikatler" sebebiyle gayriyet (başkalık) elbisesine bürünerek, ruhlar mertebesine tenezzül etti. Ondan sonra yine bu ilmi suretler sebebiyle "misal mertebesi"ne ve ondan sonra da "aşağıların en aşağısı" olan "şehadet âlemi"ne tenezzül eyledi; ve "şehadet âlemi"nde zahir olan her bir kesif varlık bir ilahi ismin gerekliliğine tabi olup, onlardan bu ismin hükümleri ve eserleri genellikle zuhur etti; ve insan ise ilahi suret üzerine yaratılmış olduğundan cüzi ve külli bütün isimlerin mazharı oldu. Fakat mazhar olduğu külli isimlerden birisi onun "özel Rabbi"dir ve onu terbiye eder. Mesela "özel Rabbi" "Mudill" ismi ise, bütün hallerinde onda genellikle bu ismin hükümleri zahir olur ve "özel Rabbi" "Hâdî" ismi ise, aynı şekilde onda genellikle, bu ismin hükümleri ve eserleri zuhur eder.

Şimdi Tekvin (yaratma) Kelam'a ve Kelam Kudret'e ve Kudret İrade'ye ve İrade İlim'e ve İlim, maluma tabidir ve malum "sabit hakikatler"dir. Yani Hak ilahi ilminde sabit olmayan "şey"in zuhurunu irade etmez ve irade etmediği "şey"e de kudreti taalluk etmez; ve kudreti taalluk etmeyen "şey" dahi mevcut olmaz.

Ne zaman ki insan fertleri bu kesif âlemde oluştu, suretleri itibarıyla hepsi insan olduğundan, ortada bir ölçüt olmadıkça hakikatlerini ve anlamlarını birbirinden ayırmak mümkün olmadı. Bu maksadın gerçekleşmesi için peygamberleri vasıtasıyla Hak Teâlâ "teklif emri"ni tebliğ etti. Buna göre emir iki nevi oldu. Birisi "iradî emir" ve diğeri "teklifî emir"dir. "İradî emir", Hakk'ın ilmine dayanarak meydana gelen iradesi, yani ilmi suretler mertebesinde Hak'tan istidat diliyle, kendilerinin "Hâdî" veya "Mudill" isimlerinden birisine mazhariyetini talep edenler hakkında, o suretle sabit olmasına Hakk'ın iradesinin taallukudur. Diğeri de "teklifî emir"dir ki, bu kesif âlemde her ferdin istidat ve kabiliyeti belirginleşmek için, peygamberler vasıtasıyla meydana gelen şer'i tekliflerdir. Bu hakikatlere nazaran kul, ezelde istidat diliyle ne talep etmiş ise, Hak onu vermiş ve bu kesif âlemde de aynı şekilde kul, irade ve seçimi, bu istidadının sevki ile fiilen kullanarak, yine onu talep etmiş ve Hak dahi aynı şekilde onu vermiştir. Buna göre Hak tarafından cebir yoktur. Cebir ancak her mazharın kendi hakikatinden kendisine meydana gelir. Bunların bütününü Hakk'ın cebbarlığı kuşatmıştır; çünkü hakiki varlık Hakk'ındır ve kulun varlığı bu varlığa izafe edilen bir varlıktır. O halde daima Hakk'ın cebbarlığı altında zayıftır; ve mahlukatın Hakk'ın cebbarlığı altında zayıf olmasının hikmeti de, gayriyet elbisesiyle zahir olan insanların vehmedilmiş olan varlıklarını, hakiki varlık karşısında yok etmek için, tam bir zilletle yakarış ve niyazlarının lazım gelmiş olmasındandır.

Bu beyt-i şerîf yukarıdaki beyitlere karşı vâki' olacak bir suâl-i mukadderin cevabıdır. Ya'ni birisi çıkıp diyebilir ki, mâdemki bizim efâl ve akvâlimiz Hakk'ındır ve bizler Hakk'ın âleti mesâbesindeyiz; şu halde biz akvâlimizde ve ef'âlimizde mecbûruz ve bizim irâdemizin ve ihtiyârımızın hiç hükmü yoktur. Bu suâlin cevabını tavzîh için bir mukaddimeye ihtiyac vardır.

Ma'lûm olsun ki, varlık dünyâda ve âhirette hep Hakk'ın varlığıdır. Bu vücûd-ı hakîkînin sıfatı ve esmâsı vardır, zuhûr isterler. Zuhûr için de mutlakā keserât âleminin vücûdu lâzımdır. Halbuki nâmütenâhî olan vücûd-1 vâhid-i Hakk'ın muvâcehesinde, vücûdât-ı kesîrenin bi'l-istiklâl isbâtı kābil değildir. Binâenaleyh bu vücûd-1 vâhid-i hakîkî, mertebe-i letâfetden merâtib-i kesâfete tenezzül etmedikçe, âlem-i keserât tekevvün etmez. Nitekim bu hâle işâreten Ebu'l-Hasan Gûrî hazretleri سبحان من لطف نفسه فسماه حقا و كثف نفسه فسماه خلقا Ya'ni "Tenzîh ederim o Zât-ı Ecell ve A'lâyı ki, Zât'ını latîf kıldı, ona Hak tesmiye etti; ve nefsini ve Zât'ını kesîf kıldı, ona da halk dedi" buyurur. Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber سبحان من اظهر الاشياء و هو عينها Ya'ni "Tenzih ederim o Zât-ı ecell ve a'lâyı ki, eşyayı ızhâr etti; halbuki o Zât-ı Ecell, eşyânın "ayn"ıdır" buyurur.

İmdi, vücûd-ı vâhid-i hakîkî evvelen suver-i ilmiyyesinin mertebesine tenezzül etti ve bu mertebede sıfât ve esmâsının sûretleri sâbit oldu. Esmâ-i ilahiyye ise, Hâdî ve Mudill ve Dârr ve Nâfi' gibi mütekābildir; ve Hâdî isminin iktizâsı hidâyet olup, bu ismin mezâhiri mü'minlerdir. Mudill isminin iktizâsı da dalâlet olup, onun mezâhiri de kâfirler, fâsıklardır.

Bu suver-i ilmiyyeye "a'yân-ı sâbite" derler. Bunların bu mertebede vü-cûd-ı kesîf-i hâricîleri olmadığından Zât-ı Hak'dan ayrı olarak bir zuhûrları yoktur. Bundan sonra o vücûd-ı hakîkî, bu “a'yân-ı sâbite" hasebiyle gayriy-yet libâsına bürünerek, mertebe-i ervâha tenezzül etti. Ondan sonra yine bu suver-i ilmiyye hasebiyle "mertebe-i misâl"e ve ondan sonra da "esfel-i sâfi-lîn" olan "âlem-i şehadet"e tenezzül eyledi; ve "âlem-i şehadet”de zahir olan her bir vücûd-ı kesîf bir ism-i ilâhînin iktizâsına tabi' olup, onlardan bu ismin ahkâm ve âsârı galiben zuhûr etti; ve insan ise sûret-i ilâhiyye üzerine mah-lûk olduğundan cüz'î ve küllî bilcümle esmânın mazharı oldu. Fakat mazhar olduğu esmâ-i külliyyeden birisi onun "Rabb-i hâss"ıdır ve onu terbiye eder. Meselâ "Rabb-i hâss"ı "Mudill" ismi ise, cümle mevâtında onda gāliben bu ismin ahkâmı zâhir olur ve "Rabb-i hâss"ı “Hâdî" ismi ise, kezâlik onda gā-liben, bu ismin ahkâm ve âsârı zuhûr eder.

İmdi Tekvîn Kelâm'a ve Kelâm Kudret'e ve Kudret İrâde'ye ve İrâde İlm'e ve İlim, ma'lûma tâ'bîdir ve ma'lûm "a'yân-ı sâbite"dir. Ya'ni Hak ilm-i ilâhî-sinde sabit olmayan “şey"in zuhûrunu irâde etmez ve irâde etmediği "şey"e de kudreti taalluk etmez; ve kudreti taalluk etmeyen “şey" dahi mevcûd olmaz.

Vaktāki efrâd-ı insâniyye bu âlem-i kesîfde tekevvün etti, sûretleri i'tibâ-riyle hepsi insan olduğundan, meydanda bir mîzân olmadıkça hakîkatlerini ve ma'nâlarını yekdîğerinden ayırmak mümkin olmadı. Bu maksadın husû-lü için peygamberleri vâsıtasıyla Hak Teâlâ "emr-i teklifi"sini tebliğ etti. Bi-nâenaleyh emir iki nevi' oldu. Birisi "emr-i irâdî" ve diğeri "emr-i teklî-fi"dir. "Emr-i irâdî", Hakk'ın ilmine müsteniden vâki' olan irâdesi, ya'ni su-ver-i ilmiyye mertebesinde Hak'dan lisân-ı isti'dâd ile, kendilerinin "Hâdî" veyâ "Mudill" isimlerinden birisine mazhariyyetini taleb edenler hakkında, o sûretle sübûtuna Hakk'ın iradesinin taallukudur. Diğeri de "emr-i teklî-fî"dir ki, bu âlem-i kesîfde her ferdin isti'dâd ve kābiliyyeti temeyyüz etmek için, peygamberler vâsıtasıyla vâki' olan teklîfât-ı şer'iyyedir. Bu hakāyıka nazaran kul, ezelde lisân-ı isti'dâd ile ne taleb etmiş ise, Hak onu vermiş ve bu âlem-i kesîfte de kezâ kul, irâde ve ihtiyârın, bu isti'dâdının sevkı ile fi-ilen isti'mâl edip, yine onu taleb etmiş ve Hak dahi kezâlik onu vermiştir. Binâenaleyh Hak tarafından cebir yoktur. Cebir ancak her mazharın kendi hakîkatinden kendisine vâki' olur. Bunların hey'et-i mecmûasını Hakk'ın cebbâriyyeti ihâta etmiştir; zîrâ vücûd-ı hakîkî Hakk'ındır ve kulun vücû- du bu vücûda muzâf olan bir vücuddur. O halde dâimâ Hakk'ın cebbâriyyeti altında zebûndur; ve mahlûkātın Hakk'ın cebbâriyyeti altında zebûn olmasının hikmeti de, gayriyyet libâsıyla zâhir olan insanların mevhûm olan varlıklarını, vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde ifnâ için, kemâl-i zilletle tazarru' ve niyâzları lâzım gelmiş olmasındandır.

626. Tazarru'umuz ıztırarın delili oldu; utanmamız da ihtiyarın delili oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

626. Yalvarışımız çaresizliğin delili oldu; utanmamız da irâdenin delili oldu.

Yani acizliğimiz ve yalvarışımız, irâdemiz olmadığına işarettir; ve bir kötülüğü yaptıktan sonra utanmamız ve vicdanımızda azap duyarak pişman olmamız, irâde ve seçme gücümüz olduğuna işarettir. Buna göre hakikatimiz açısından Hakk'ın cebbarlığı (her şeye gücü yeten ve dilediğini zorla yaptıran) altındayız ve yatkınlığımızın mecburuyuz; fakat şeriat ve dış görünüşümüz açısından fiilimizde irâde sahibiyiz. Biz, tavla oyuncuları gibiyiz. Hakikatte zara bağlıyız; fakat oyunculuktaki maharetimiz ve irâdemiz de inkâr edilemez.

Ya'ni aczimiz ve tazarru'umuz, ihtiyârımız olmadığına alâmettir; ve bir kötülüğü yaptıktan sonra utanmamız ve vicdânımızda azâb duyarak pişmân olmamız, irâde ve ihtiyârımız olduğuna alâmettir. Binâenaleyh hakîkatimiz nokta-i nazarından Hakk'ın cebbâriyyeti altındayız ve isti'dâdımızın mecbûruyuz; fakat şerîat ve zâhirimiz nokta-i nazarından fiilimizde muhtârız. Biz, tavla oyuncuları gibiyiz. Hakîkatte zara tâbîyiz; fakat oyunculuktaki mahâretimiz ve ihtiyârımız da inkâr olunamaz.

627. Eğer ihtiyarımız olmasa idi, bu utanma nedir ve bu teessüf ve hacâlet ve teeddüb nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

627. Eğer irademiz olmasaydı, bu utanma nedir ve bu üzüntü, pişmanlık ve edep nedir?

628. Üstadların çırakları men' etmesi ne içindir? Hâtırı, tedbirlerden çevirmek niçindir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

628. Üstatların çıraklarını engellemesi ne içindir? Zihni, tedbirlerden çevirmek niçindir?

Yani insanın irade sahibi olduğunun alametlerinden biri, üstatların çıraklarını, öğretmenlerin öğrencileri ve mürşitlerin müridleri kötü hareketlerden engellemesidir. Diğer bir alamet de şudur ki, örneğin insanın zihnine bir iş hakkında bir hareket tarzı gelir; fakat düşünür, muhakeme eder, bu tedbiri kötü bulup uygulamaktan vazgeçer. İnsanda irade ve seçme hakkı olmasa, bunlar olmazdı.

Ya'ni insanın ihtiyâr sahibi olduğunun alâmetlerinden birisi üstadların çıraklarını ve muallimlerin talebeyi ve mürşidlerin mürîdleri fenâ hareketlerinden men' etmesidir. Diğer bir alâmet dahi budur ki, meselâ insanın hâtırına bir iş hakkında bir tarz-ı hareket vârid olur; fakat düşünür, muhakeme eder, bu tedbîri fenâ bulup icrâdan vazgeçer. İnsanda ihtiyâr ve irâde olmasa, bunlar olmazdı.

629. Eğer sen, o cebirden gafildir; Hakk'ın ayı, onun bulutunda gizlenmiştir dersen;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

629. Eğer sen, o cebirden (zorunluluktan) habersizdir; Hakk'ın ayı, onun bulutunda gizlenmiştir dersen;

Yani eğer sen, kendisinde görünüşte seçme ve irade gören o kişi, gerçek zorunluluktan habersizdir; çünkü Hakk'ın ay gibi apaçık olan cebbarlık (her şeye hükmeden) sıfatını, onun bulut gibi olan yoğun ve görünen varlığı örtmüştür dersen; aşağıdaki cevabı veririm.

Ya'ni eğer sen, kendisinde zâhiren ihtiyâr ve irâde gören o kimse, cebr-i hakîkîden gäfildir; çünkü Hakk'ın ay gibi apaçık olan sıfat-ı cebbâriyyetini, onun bulut gibi olan vücûd-ı kesîf-i zâhirîsi örtmüştür dersen; âtîdeki cevabı veririm.

630. Buna güzel cevab vardır; eğer dinlersen, küfürden geçersin ve dîne i'timâd [622] edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

630. Buna güzel bir cevap vardır; eğer dinlersen, küfürden kurtulur ve dine güvenirsin.

Eğer 625 numaradaki beytin açıklamasını zevk yoluyla anladıysan, Hz. Pîr'in aşağıdaki cevaplarını da zevk yoluyla anlarsın ve o zaman, cüz'î iradeyi inkâr etmekten vazgeçersin; ve emirler ile yasaklardan ibaret olan dinin gerekliliğini onaylarsın. Çünkü din, cüz'î iradeyi ispat eder.

625 numaradaki beytin şerhini zevkan anladın ise, Hz. Pîr'in âtîdeki cevâblarını da zevkan anlarsın ve o vakit, irâde-i cüz'iyyeyi inkârdan vazgeçersin; ve evâmir ve nevâhîden ibaret olan dînin lüzûmunu tasdîk edersin. Zîrâ din, irâde-i cüz'iyyeyi isbât ediyor.

631. Hastalık içinde olan, nedâmet ve tazarru'dur; vakt-i maraz bütün uyanıklıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

631. Hastalık içinde olan, pişmanlık ve yakarıştır; hastalık vakti bütün uyanıklıktır.

Yani cüz'î iradenin (kulun sınırlı iradesi) delili, hastalık içindeki pişmanlık ve yakarıştır; çünkü hastalık vakti insana uyanıklık hâli verir.

Ya'ni irâde-i cüz'iyyenin delîli, hastalık içindeki nedâmet ve tazarru'dur; zîrâ hastalık vakti insana uyanıklık hâli verir.

632. Sen hasta olduğun zaman, günahtan istiğfar ediyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

632. Sen hasta olduğun zaman, günahtan istiğfar ediyorsun.

633. Sana günahın çirkinliği görünür; yola rücû' edeyim diye niyet edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

633. Sana günahın çirkinliği görünür; yola geri döneyim diye niyet edersin.

634. Ahd ü peyman edersin ki, bundan sonra taatdan başka iş ihtiyar etmiyeyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

634. Söz ve antlaşma yaparsın ki, bundan sonra ibadetten başka bir iş seçmeyeyim.

635. İmdi bu mukarrer oldu ki, hastalık sana akıl ve intibah bahş ediyor,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

635. Şimdi bu kesinleşti ki, hastalık sana akıl ve uyanıklık bağışlıyor,

Yani, ey cebir mezhebine (insanın fiillerinde hür iradesi olmadığını savunan görüş) bağlı olan kişi, sen, bende bir şey yoktur; Hak neyi dilerse, o olur; bu sebeple ben fiillerimde ve hareketlerimde mazurum dersin. Fakat farz edelim ki içkinin veya başka bir meşru olmayan fiilin etkisiyle hasta olduğun zaman, aklın başına gelir de cebir görüşünü unutur; ve eğer iyi olursam bir daha bu fiili yapmayacağım diye pişmanlık ve üzüntü gösterirsin. Bu pişmanlık ve üzüntü doğal bir eğilimdir ki, mezhebine aykırı olarak sana, sende bir irade bulunduğunu hatırlatır; ve bu doğal eğilim senin mezhebini yalanlar.

Ya'ni, ey cebir mezhebine sâlik olan kimse, sen, bende bir şey yoktur; her neyi Hak murâd ederse, o olur; binâenaleyh ben efâl ve harekâtımda ma'zûrum dersin. Fakat bilfarz içkinin veya diğer bir fiil-i nâ-meşrû'un te'sîriyle hasta olduğun vakit, aklın başına gelir de cebrini unutur; ve eğer iyi olursam bir daha bu fiili yapmıyacağım diye nedâmet ve hasret ızhâr edersin. Bu nedâmet ve hasret bir meyl-i tabîîdir ki, mezhebine muhâlif olarak sana, sende bir irâde bulunduğunu ihtâr eder; ve bu meyl-i tabîî senin mezhebini tekzîb eder.

636. Binaenaleyh, ey aslı arayan, bu aslı bil ki, her kimin derdi varsa, o koku almıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

636. Bu sebeple, ey aslı arayan, bu aslı bil ki, her kimin derdi varsa, o koku almıştır.

Yani, ey asl olan kader sırrını dikkate alan ve bu şekilde kendisini fiillerinde mecbur sayan kimse, şu aslı da dikkate al ki, Yüce Allah kazâ ve kader hükmünü kullarından gizlemiştir. Bu gizlilik insanda bir dert ve elem ortaya çıkarır. Bu sebeple her kimin derdi varsa, o kimse hakiki cebrden (zorunluluktan) koku almış olur. Nasıl ki (s.a.v.) Efendimiz "Ben sizin Allah'ı en çok bileninizim ve ben sizin Allah'tan en çok korkanınızım" buyurdu.

Ya'ni, ey asl olan sırr-ı kaderi nazar-ı i'tibâra alan ve bu sûretde kendisini ef'âlinde mecbûr addeden kimse, şu aslı dahi nazar-ı i'tibâre al ki, Allah Teâlâ kazâ ve kader hükmünü kullarından gizlemiştir. Bu gizlilik insanda bir derd ve elem peydâ eder. Binâenaleyh her kimin derdi varsa, o kimse cebr-i hakîkîden koku almış olur. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz انا اعلمكم بالله و أنا اخشاكم من الله Ya'ni "Ben sizin en ziyâde Allah'ı bileninizim ve ben sizin en ziyâde Allah'dan korkanınızım" buyurdu.

637. Her kim ziyâde uyanık ise, ziyâde dertlidir. Her kim ziyâde vâkıf ise, yüzü ziyâde sarıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

637. Her kim çok uyanık ise, çok dertlidir. Her kim çok vâkıf (bir şeye vâkıf olan, bilen) ise, yüzü çok sarıdır.

638. Eğer onun cebrinden âgâh isen, hani senin tazarru'un? Hani [sana] cebbâriyet zincirinin görüşü?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

638. Eğer onun zorlamasından haberdarsan, hani senin yalvarışın? Hani [sana] zorlayıcılık zincirinin görüşü?

Kader sırrının varlığından haberdarsan, "Aman Allah'ım" diye yalvarman nerede? Boynunda zorlayıcılık zinciri takılı olduğunu, eğer hakikat gözüyle görüyorsan, kendini aciz görürsün. Muamelelerinde "Ben böyle yapıyorum; böyle yaparım; şöyle yaparım" diyemezsin, insaf et ey cebrî, sen böyle misin?

Resûl-i Ekrem Efendimiz çoğu zaman "يا مقلب القلوب و الابصار ثبت قلوبنا على دينك يا الله" yani "Ey kalpleri ve gözleri döndüren Allah'ım, bizim kalplerimizi dinin üzerinde sabit kıl!" diye yalvarırdı. Hz. Enes dedi ki: "Ey Allah'ın Peygamberi, biz sana ve senin getirdiğin şeye inandık. Sen bundan sonra da bizim üzerimize korkar mısın?" Resûl-i Ekrem Efendimiz buyurdular: "Evet, muhakkaktır ki kalpler Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasındadır; onları istediği gibi çevirir."

Sırr-ı kaderin vücudundan âgâh isen, "Aman Allah'ım" diye yalvarman nerede? Boynunda cebbâriyet zinciri takılı olduğunu, eğer nazar-ı hakîkatle görüyor isen, kendini aciz görürsün. Muâmelâtında "Ben böyle yapıyorum; böyle yaparım; şöyle yaparım" diyemezsin, insaf et ey cebrî, sen böyle misin?

Resûl-i Ekrem Efendimiz ekserî zamanda يا مقلب القلوب و الابصار ثبت قلوبنا على دينك يا الله Ya'ni "Ey kalbleri ve basarları döndüren Allah'ım, bizim kalblerimizi dînin üzerinde tesbît et!" diye yalvarırdı. Hz. Enes dedi ki:" Ey Allah'ın Peygamber'i, biz sana ve senin getirdiğin şeye inandık. Sen bundan sonra da bizim üzerimize korkar mısın?" Resûl-i Ekrem Efendimiz buyurdular: "Evet, muhakkaktır ki kalbler Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasındadır; onları istediği gibi çevirir."

639. Zincirde bağlı olan nasıl şâdî eder; habsin esîri olan ne vakit hürlük eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

639. Zincire bağlı olan nasıl sevinir; hapsin esiri olan ne zaman özgür olur?

Sen zorunluluk iddiasında bulunduğun halde, dünya hayatında keyifli bir halde vakit geçiriyorsun; ve işlerinde tasarrufta bulunmaya kalkışıyorsun. Mademki gerçek zorlama altında olduğunu iddia ediyorsun, niçin özgürce hareket ediyorsun? Fiilin sözünü yalanlamıyor mu?

Sen mecburiyyet da'vâsında bulunduğun halde, hayât-ı dünyeviyyende keyifli bir halde imrâr-ı evkât ediyorsun; ve muâmelâtında tasarrufa kıyâm ediyorsun. Mâdemki cebr-i hakîkî altında bulunduğunu iddiâ ediyorsun, ni-çin hürce hareket ediyorsun? Fiilin kavlini tekzîb etmiyor mu?

640. Eğer sen ayağını bağladıklarını, senin üzerine pâdişâhın çavuşları oturduk- [632] larını görüyor isen;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

640. Eğer sen ayağını bağladıklarını, senin üzerine padişahın çavuşları oturduklarını görüyor isen;

641. O halde sen âcizlere çavuşluk etme; zîrâ o, âcizin tab'ı ve huyu değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

641. O halde sen âcizlere çavuşluk etme; çünkü o, âcizin tabiatı ve huyu değildir.

"Ayak bağı"ndan kasıt, ilâhî ilimde kulun yatkınlık diliyle talebi üzerine meydana gelen ilâhî hükümdür ki bu, kazâdır. "Padişah"tan kasıt, Yüce Allah Hazretleri'dir; "çavuşlar"dan kasıt ise, gerek görünüşte gerekse anlamda ilâhî kazâyı yerine getirmekle görevli olanlardır ki, Kur'ân-ı Kerîm'de bunlara المدبرات أمراً (Nâziât, 79/5) ["Bir iş çevirenler"] âyet-i kerîmesinde işaret buyrulur. Yani, ey cebirci! Bu esaslara gerçekten imanın varsa, hem kendinin hem de başkalarının âciz olduğunu bilirsin ve herkesin üzerinde âcizlerin şanından olmayan tasarrufa kalkışamazsın; çünkü sen âciz isen, başkalarının üzerinde hüküm ve tasarruf etmek, bir âcizin tabiatı ve huyu değildir.

"Ayak bağı"ndan murâd, ilm-i ilâhîde abdin lisân-ı isti'dâd ile talebi üze-rine vâki' olan hükm-i ilâhîdir ki bu, kazâdır. "Pâdişâh"dan murâd, Hak Te-âlâ Hazretleri; “çavuşlar”dan murâd gerek sûretde ve gerek ma'nâda kazâ-yı ilâhîyi infâza me'mûr olanlardır ki, Kur'ân-ı Kerîm'de bunlara المدبرات أمراً (Nâ-ziât, 79/5) [" Bir iş çevirenler"] âyet-i kerîmesinde işaret buyrulur. Ya'ni, ey cebrî! Bu esâsâta hakîkaten îmânın var ise, hem kendinin ve hem de başka-larının âciz olduğunu bilirsin ve herkesin üzerinde âcizlerin şânından olma-yan tasarrufa kıyâm edemezsin; zîrâ sen âciz isen, başkalarının üzerinde hü-küm ve tasarruf etmek, bir âcizin tab'ı ve huyu değildir.

642. Mâdemki sen onun cebrini görmüyorsun; söyleme! Ve eğer görüyor isen, hani görmenin alâmeti?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

642. Mademki sen onun zorlamasını görmüyorsun; söyleme! Ve eğer görüyorsan, hani görmenin belirtisi?

Yani sen Hakk'ın zorlamasını zevk ve hâl (manevî tecrübe) olarak görmüyorsan, artık mecbur olduğundan bahsetme; ve eğer görüyorsan, görmenin belirtisi kendini ve başkalarını âciz bilmektir; hani sende görmenin belirtisi var mı?

Ya'ni sen Hakk'ın cebrini zevkan ve hâlen görmüyor isen, artık mecbûr olduğundan bahs etme; ve eğer görüyor isen, görmenin alâmeti kendini ve başkalarını âciz bilmektir; hani sende görmenin alâmeti var mı?

643. Meylin olan her bir işde, kendi kudretini açık görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

643. Meylettiğin her işte, kendi kudretini açıkça görürsün.

644. Meylinin matlûbu olmayan her bir işde, bu Hak'dandır diye cebrî olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

644. Meylinin istediği olmayan her işte, "Bu Hak'tandır" diye cebirci olursun.

Yani, nefsine hoş gelen yasakları işlemeye koşar ve gücünü harcarsın; fakat nefsine hoş gelmeyen ilahi emirleri terk edip, "Ne yapayım, bu benim için takdir edilmiştir" dersin. Bu duruma göre senin bir iraden olduğu ve senin bu iradenin, senin üzerine ilahi kazâyı çektiği açıktır.

Ya'ni, nefsine hoş gelen menhiyâtı icrâya koşar ve kudretini sarf edersin; fakat nefsine hoş gelmeyen evâmir-i ilâhiyyeyi terk edip, "Ne yapayım, bu be- nim için mukadderdir" dersin. Şu hâle nazaran senin bir ihtiyârın olduğu ve senin bu ihtiyârın, senin üzerine kazâ-yı ilâhîyi celb eylediği meydandadır.

645. Peygamberler dünya işinde cebrîdirler; kâfirler de âhiret işinde cebrîdirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

645. Peygamberler dünya işinde zorunlu hareket ederler; kâfirler de ahiret işinde zorunlu hareket ederler.

646. Peygamberler için âhiret işi ihtiyarîdir; cahiller için dünya işi ihtiyarîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

646. Peygamberler için ahiret işi isteğe bağlıdır; cahiller için dünya işi isteğe bağlıdır.

Peygamberler ve peygamberlere uyanlar dünya işlerini zorla ve istemeyerek yaparlar; çünkü yeme, içme ve evlilikte dünya hayatının hükümlerine uymak zorunludur; ve ahiret işlerini seve seve yaparlar. Kâfirler ise hayatı, ancak dünya hayatından ibaret bildiklerinden, dünya işlerini seve seve yerine getirirler ve ahiret işlerine asla yaklaşmazlar; din ve ahiret sözlerini hurafeler sayıp asla dinlemek istemezler. Bu sebeple ahiret işi peygamberler ve onlara uyan müminler için isteğe bağlıdır; ve kâfirler ve onların izinden giden cahiller için dünya işleri isteğe bağlı olmuş olur.

Peygamberler ve peygamberlere tâbi' olanlar dünyâ işlerini zor ile ve istemiyerek yaparlar; çünkü yemede ve içmede ve nikâhta mevtın-i dünyâ ahkâmına tebaiyyet zarûrîdir; ve âhiret işlerini seve seve yaparlar. Kâfirler ise hayâtı, ancak hayât-ı dünyâdan ibaret bildiklerinden, dünyâ işlerini seve seve icrâ ederler ve âhiret işlerine asla yanaşmazlar; din ve âhiret sözlerini hurâfât addedip aslâ dinlemek istemezler. Binâenaleyh âhiret işi peygamberler ve onlara tâbi' olan mü'minler için ihtiyârîdir; ve kâfirler ve onların isrine tâbi' olan câhiller için dünyâ işleri ihtiyârî olmuş olur.

647. Zîrâ her bir kuş, kendi cinsi tarafındadır; o geriye ve can ileri ileri uçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

647. Çünkü her bir kuş, kendi cinsi tarafındadır; o geriye ve can ileri ileri uçar.

Yani her bir kuş kendi cinsi tarafına uçtuğu gibi, bedenin yoğun hükümlerine tabi olan kâfirler ve cahiller, Yüce Allah'tan uzak ve geri olan dünyanın yoğun âlemi tarafına uçar. Peygamberler ve müminler ise, ruhun latif hükümlerine tabi olarak, Yüce Allah'a yakın ve şehadet (görünen âlem) ve misal âlemlerinden ileri olan, ruhaniyetin latif âlemi tarafına uçar.

Ya'ni her bir kuş kendi cinsi tarafına uçtuğu gibi, ten-i kesîf ahkâmına tâbi' olan küffâr ve cühelâ, Zât-ı Hak'dan uzak ve geri olan âlem-i kesîf-i dünyâ tarafına uçar. Ve rûh-i latîf ahkâmına tabi' olan enbiyâ ve mü'minler ise, Zât-ı Hakk'a karîb ve mertebe-i şehadet ve misâl âlemlerinden ileri olan, âlem-i latîf-i rûhâniyyet tarafına uçar.

648. Kafirler siccîn cinsi geldiklerinden, dünya zindanı için de hoş-âyîn geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

648. Kâfirler siccîn cinsinden geldiklerinden, dünya zindanı için de hoş bir âdet olarak geldiler.

"Siccîn", tabiat ve unsurların maddi yoğunluğu âlemidir; kâfirlerdeki ruh dahi, hayvanlık mertebesinden ileri geçemediği ve bu sebeple maddi yoğunluk âleminden bulunduğu için, karanlık bir zindan olan dünya için güzel gelenekler ve âdetler olarak geldiler. Kâfirlerin dünyaya güzel gelenekler ve âdetler olmaları, dünyayı imar etmekle meşgul olmaları, dünyanın her bir hazzını ve zevkini yerine getirmeleri sebebiyledir. Dünyanın imarı ise, dünya için hoş bir âdettir. Şimdi kâfirler, Hakk'tan ve yüce âlemden gafil olarak dünyayı şenlendirdiler.

"Siccîn", tabîat ve kesâfet-i unsuriyye âlemidir; kâfirlerdeki rûh dahi, hayvâniyyet mertebesinden ileri geçemediği ve binâenaleyh âlem-i kesâfet cinsinden bulunduğu cihetle, zulmânî bir zindan olan dünya için güzel rüsûm ve âdet olarak geldiler. Kâfirlerin dünyaya güzel rüsûm ve âdet olmaları, dünyâyı i'mâr ile meşgüliyetleri, dünyanın her bir hazzını ve zevkini yerine getirmeleri hasebiyledir. Dünyanın ma'mûriyyeti ise, dünya için bir hoş-âyîndir. İm-di küffâr Hak'dan ve âlem-i illiyyînden gafil olarak dünyayı şenlendirdiler.

649. Peygamberler illiyyîn cinsi olduklarından, illiyyîn tarafının cânı ve kalbi oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

649. Peygamberler illiyyîn (yüce makamlar) cinsi olduklarından, illiyyîn tarafının canı ve kalbi oldular.

Yani peygamberler ve onların takipçileri, maddi âlemin hükümlerine dalıp gitmeyip, latif ruhlar âlemi ile ilişkili olduklarından, bu ruhanî âlemin canı ve kalbi oldular ve bu âlemi şenlendirdiler.

Ya'ni peygamberler ve onların tâbi'leri, âlem-i kesâfet ahkâmında müstağrak olmayıp, âlem-i latîf-i ervâh ile münasebetdâr olduklarından, bu rûhâniyet âleminin cânı ve kalbi oldular ve bu âlemi şenlendirdiler.

650. Bu sözün nihayeti yoktur; fakat biz yine o kıssanın tamamını söyliyelim. [642]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

650. Bu sözün sonu yoktur; fakat biz yine o kıssanın tamamını söyleyelim.

Yani "sabit hakikatler" (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) âleminden itibaren, her ferdin dünyadaki ve berzahtaki (ölümle kıyamet arasındaki âlem) ve cismanî cennet ve cehennemdeki hallerini açıklamaya başlarsak, bunun sonu gelmez; çünkü bunu söylemek, ilahî isimlerin tecellilerini (ortaya çıkışlarını) söylemektir; ve ilahî isimlerin tecellilerinin sonu yoktur; bu sebeple kıssaya dönüp, tamamlayalım.

Ya'ni "a'yân-ı sâbite" âleminden i'tibâren, her ferdin dünyadaki ve berzahdaki ve cennet ve cehennem-i cismânîdeki ahvâlini beyân etmeğe başlarsak, bunun nihâyeti gelmez; zîrâ bunu söylemek, tecelliyât-ı esmâiyye-i ilâhiyyeyi söylemektir; ve tecelliyât-ı esmâiyyenin nihâyeti yoktur; binâenaleyh kıssaya rücû' edip, itmâm edelim.

## Vezîrin halveti terk etmekten mürîdleri nevmîd etmesi

651. O vezîr içerinden bağırdı ki: Ey müridler! Benden bu ma'lum olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

651. O vezir içeriden bağırdı ki: Ey müridler! Benden bu bilinsin!

652. Ki Isa bana böyle i'lâm etti ki, bütün ehibba ve akrabadan infirad eyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

652. İsa (a.s.) bana şöyle bildirdi ki, bütün dostlardan ve akrabalardan ayrıl!

653. Yüzü duvara çevir, yalnız otur ve kendi vücudundan dahi halvet eyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

653. Yüzünü duvara çevir, yalnız otur ve kendi vücudundan dahi halvet (yalnız kalma, dış dünyadan soyutlanma) eyle!

654. Bundan sonra söze izin yoktur; bundan sonra benim güft ü gû ile işim yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

654. Bundan sonra söze izin yoktur; bundan sonra benim söz ile işim yoktur.

655. El-veda' ey dostlar, ben ölmüşüm. Yükü dördüncü felek üzerine götürmüşüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

655. Elveda ey dostlar, ben ölmüşüm. Yükü dördüncü felek üzerine götürmüşüm.

Yani bir kimse öldüğü zaman, nasıl nefse ait hazlardan habersiz kalırsa, ben de bugün öylece nefse ait hazlara kayıtsız kaldım. Bu sebeple, doğal ve zorunlu ölümden önce, iradî ölüm ile öldüm; ve görünür hayatın sebep ve gereklerini nefsin yedi mertebesinden dördüncü mertebesine ulaştırdım. Nefsin dördüncü mertebesi "nefs-i mutmainne"dir ki, kul o mertebede "Dön!" ilâhî hitabına mazhar olur. Nasıl ki bu konudaki açıklama 576 numaralı beyitte geçti.

Ya'ni bir kimse öldüğü vakit, nasıl huzûzât-ı nefsâniyyeden bî-haber kalırsa, ben de bugün öylece huzûzât-ı nefsâniyyeye bî-gâne kaldım. Binâenaleyh mevt-i tabîî ve ıztırârîden evvel, mevt-i ihtiyârî ile öldüm; ve hayât-ı sûrînin esbâb ve levâzımını nefsin yedi mertebesinden, dördüncü mertebesine îsâl ettim. Nefsin dördüncü mertebesi "nefs-i mutmainne"dir ki, abd o mertebede "İrciî!" hitâb-ı ilâhîsine mazhar olur. Nitekim bu bâbdaki îzâh 576 numaralı beyitte geçti.

656. Tâ ki ateşe mensub olan feleğin altında odun gibi, renc ü meşekkat içinde yanmayayım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

656. Ateşe mensup olan feleğin altında odun gibi, acı ve meşakkat içinde yanmayayım.

Yani insan "nefs-i mutmainne" (tatmin olmuş nefis) makamına gelmedikçe, nefsin arzularından kaynaklanan elem ve meşakkatler içinde yanar tutuşur. Çünkü "nefs-i mutmainne" feleğinin altında "nefs-i mülhime" (ilham alan nefis) feleği vardır. Bu mertebede Hakk Yolcusunun nefsi bir taraftan ruhanî hazdan ve diğer taraftan cismanî hazdan mahrumiyetlerinden etkilenir. Bu feleğin altında "nefs-i levvâme" (kendini kınayan nefis) vardır. Hakk Yolcusu bu mertebede nefsanî hazların sürüklemesiyle kötülüklere ve günahlara düşkün olur; sonra da pişmanlık ateşi duyguları içinde yanar. Bunun altında "en alt felek" olan "nefs-i emmâre" (kötülüğü emreden nefis) vardır. İnsan bu mertebede hayvandan daha şaşkın olup, nefis ve şeytan elinde esir ve türlü acılara ve kederlere düşkündür. Bu sebeple Hakk Yolcusu "nefs-i mutmainne" mertebesine gelmedikçe, nefsanî azaptan kurtulamaz; çünkü nefis cehennem tabiatlıdır; kendi hazlarına asla doymak ve dolmak bilmez ve her an هل من مزيد Yani "Daha var mı?" narasını atar.

Ya'ni insan "nefs-i mutmainne" makāmına gelmedikçe, nefsin arzûlarından mütevellid olan elem ve meşakkatler içinde yanar tutuşur. Zîrâ "nefs-i mutmainne" feleğinin altında "nefs-i mülhime" feleği vardır. Bu mertebede sâlikin nefsi bir taraftan hazz-ı rûhânî ve diğer taraftan hazz-ı cismânî mahrûmiyetlerinden müteessir olur. Bu feleğin altında "nefs-i levvâme" vardir. Sâlik bu mertebede hazz-ı nefsânî sâikasıyla mesâvîye ve maâsîye mübtelâ olur; sonra da nâr-ı nedâmet duyguları içinde yanar. Bunun altında "felek-i esfel" olan "nefs-i emmâre" vardır. İnsan bu mertebede hayvandan daha şaşkın olup, nefis ve şeytan elinde esîr ve envâ'-ı âlâm ve ekdâra mübtelâdır. Binâenaleyh sâlik "nefs-i mutmainne" mertebesine gelmedikçe, azâb-ı nefsânîden kurtulamaz; çünkü nefis cehennem tabîatlıdır; kendi huzûzâtına aslâ doymak ve dolmak bilmez ve her an هل من مزيد (Kaf, 50/30) Ya'ni "Daha var mı?" na'rasını vurur.

657. Bundan sonra dördüncü göğün üstünde, İsa'nın yanında otururum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

657. Bundan sonra dördüncü göğün üstünde, İsa'nın yanında otururum.

Peygamberlerin (a.s.) Hakk yolculukları (sülükleri) "nefs-i mutmainne" (tatmin olmuş nefis) mertebesinden başlar; ve bu mertebe nefsin yedi kat göğünden dördüncü gök ve felektir. Çünkü peygamberler masumdurlar ve günahlardan korunmuşluk (ismet) ancak "nefs-i mutmainne" mertebesinde meydana gelir.

Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ), vezirin dilinden bu hakikate işaret eder.

Enbiyâ aleyhimü's-selâmın sülükleri "nefs-i mutmainne" mertebesinden başlar; ve bu mertebe nefsin yedi kat göğünden dördüncü gök ve felektir. Zîrâ enbiyâ ma'sûmdurlar ve maâsîden ısmet ise ancak "nefs-i mutmainne" mertebesinde hâsıl olur.

Cenâb-ı Pîr, vezîrin lisânından bu hakîkate işâret buyururlar.

## Vezîrin her bir beyi ayrı ayrı velîahd yapması

658. Ondan sonra o beyleri çağırdı, her birine gizlice birer birer söz söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

658. Ondan sonra o beyleri çağırdı, her birine gizlice birer birer söz söyledi.

659. Her birine dedi ki: Dîn-i Isevi'de Hakk'ın naibi ve benim halîfem sensin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

659. Her birine dedi ki: İsevi dîninde Hakk'ın naibi ve benim halîfem sensin.

660. Ve o diğer beyler senin tabi'lerindir. İsâ, hepsini senin taraftarın yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

660. Ve o diğer beyler senin tâbilerindir. İsâ, hepsini senin taraftarın yaptı.

661. İsyan eden her bir beyi tut; ya öldür, yahut onu esîr et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

661. İsyan eden her bir beyi yakala; ya öldür, yahut onu esir et!

662. Fakat ben diri oldukça bunu söyleme; ben ölmedikçe bu riyaseti isteme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

662. Fakat ben diri oldukça bunu söyleme; ben ölmedikçe bu riyaseti isteme!

663. Ben ölmedikçe bunu fâş etme; şahlık ve istîlâ da'vâsını etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

663. Ben ölmedikçe bunu açıklama; şahlık ve istilâ davasını gütme!

664. İşte bu risâyet ve Mesîh'in ahkâmını, ümmete birer birer açık olarak oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

664. İşte bu peygamberliği ve Mesih'in hükümlerini, ümmete birer birer açık olarak oku!

665. O her beye ayrıca böyle dedi: Dîn-i Hak'da senden başka nâib yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

665. O her beye ayrıca şöyle dedi: Hak dininde senden başka vekil yoktur.

666. O her birini birer birer izzetledi; ona her ne söyledi ise, buna da söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

666. O, her birini tek tek yüceltti; ona her ne söylediyse, buna da söyledi.

667. O her birine bir risale verdi; mazmunca her biri, diğerinin zıddı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

667. O, her birine bir risale verdi; içerik bakımından her biri, diğerinin zıddı idi.

668. O risalelerin metni "ya"dan "elif"e kadar olan harflerin şekli gibi muh-telif idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

668. O risalelerin metni "ya"dan "elif"e kadar olan harflerin şekli gibi farklı idi.

Hilekâr vezirin yazdığı risalelerin içeriği, sülûk (tasavvuf yolculuğu) mertebeleri açısından farklı olmakla beraber doğru idi; fakat bu farklılık, "elif"ten "ya" harfine kadar sırasıyla gelen harf şekillerinin farklılığı gibi değil, aksine "ya" harfinden başlayıp "elif"e kadar tersine giden harf şeklinin farklılığı gibi idi. Bu sebeple bu öğütler de tersine idi.

Hîlekâr vezîrin yazdığı risâlelerin münderecâtı, merâtib-i sülük nokta-i na-zarından muhtelif olmakla beraber doğru idi; fakat bu ihtilaf, "elif"den "ya" harfine kadar sırasıyla gelen ihtilaf-ı şekl-i hurûf gibi değil, belki "ya" harfin-den başlayıp "elif"e kadar tersine giden şekl-i hurûfun ihtilafı gibi idi. Binâ-enaleyh bu vasâyâ da tersine idi.

669. Bu risalenin hükmü, onun hükmünün zıddı idi; bundan evvel o zıddı be-yan ettik.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

669. Bu risalenin hükmü, onun hükmünün zıddı idi; bundan önce o zıddı açıkladık.

On iki beye, on iki risale yazıp, her birine nasıl birbirine zıt olan anlamları yerleştirdiğini daha önce açıkladık. (471 numaralı beyitten itibaren bu ihtilaf açıklanmıştır.)

On iki beye, on iki risâle yazıp, her birine nasıl yekdiğerine zıd olan ma'nâ-ları derc etmiş olduğunu evvelce beyan ettik. (471 numaralı beyitten i'tibâren bu ihtilaf îzâh edilmiştir.)

## Halvette vezîrin kendisini öldürmesi

670. Ondan sonra diğer kırk gün kapıyı kilitledi; kendini öldürdü ve kendi vü-[662] cudundan kurtuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

670. Ondan sonra diğer kırk gün kapıyı kilitledi; kendini öldürdü ve kendi bedeninden kurtuldu.

671. Vaktaki halk, onun ölümünden âgâh oldu, onun mezarının başı kıyamet yeri oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

671. Halk, onun ölümünden haberdar olduğunda, onun mezarının başı kıyamet yeri oldu.

672. Halk onun uğrunda saçlarını yolarak, elbiselerini yırtarak, onun mezarı üstünde,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

672. Halk onun uğrunda saçlarını yolarak, elbiselerini yırtarak, onun mezarı üstünde,

673. O kadar toplandı ki, Arabdan ve Türkden ve Rumdan ve Kürdden o adedin sayısını da Hak bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

673. O kadar toplandı ki, Araplardan, Türklerden, Rumlardan ve Kürtlerden o sayının adedini de Yüce Allah bilir.

674. Onun toprağını başlarına saçtılar, onun derdini, canlarının dermânı gördüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

674. Onun toprağını başlarına saçtılar, onun derdini, canlarının dermanı gördüler.

Bu beyit Ankaravî nüshasına göre böyledir ve kafiyesi doğru değildir. Hind nüshalarında ikinci mısra' درد او دیدند درمانهای خویش yani "Onun derdini, kendi dermanları gördüler" şeklindedir. Bir nüshaya göre de درمان جای خویش yani "derman mahalli gördüler" meydana gelmiştir.

Bu beyt Ankaravî nüshasına göre böyledir ve kāfiyesi doğru değildir. Hind nüshalarında ikinci mısra' درد او دیدند درمانهای خویش Ya'ni "Onun derdini, kendi dermanları gördüler" sûretindedir. Bir nüshaya göre de درمان جای خویش Ya'ni "dermân mahalli gördüler" vâki'dir.

675. O halâyık onun kabrinin başı üzerinde bir ay, iki gözünden kana bir yol açmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

675. O halk, onun kabrinin başı üzerinde bir ay, iki gözünden kana bir yol açmış idi.

Yani Hristiyanlar, ona olan tam sevgileri sebebiyle, onun mezarı üzerinde bir ay ağlayarak kanlı yaşlar döktüler.

Îsâ (a.s.) ümmetinin, "Sizden hangisi velîahddır?" diye yöneticilerden soru sorması

Ya'ni Îsevîler ona kemâl-i muhabbetleri sebebiyle onun mezarı üzerinde bir ay ağlıyarak, kanlı yaşlar döktüler.

طلب کردن امت عیسی علیه السلام از امرا که ولی عهد از شما کدامست "Îsâ (a.s.) ümmetinin, sizden hangisi velîahddır?" diye ümerâdan suâl etmesi

676. Bir aydan sonra halk dediler ki: Ey büyükler, emîrlerden onun makāmı üzerinde nişan kimdir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

676. Bir ay sonra halk dediler ki: Ey büyükler, emîrlerden onun makamı üzerinde nişan kimdir?

677. Tâ ki onun yerine onu imam tanıyalım; eli ve eteği onun eline verelim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

677. Tâ ki onun yerine onu imam tanıyalım; elimizi ve eteğimizi onun eline verelim.

678. Zîrâ güneş gitti ve bize yara açtı. Onun makāmına çerağdan başka çâre olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

678. Çünkü güneş gitti ve bize yara açtı. Onun makamına çerağdan başka çare olmaz.

Yani, güneş gibi olan vezir gitti ve bize ayrılığı ile yara açtı; karanlıkta kaldık; artık onun yerine bir çerağ ve ışık gibi olan halifesini tanımaktan başka çare yoktur.

Ya'ni, güneş gibi olan vezîr gitti ve bize firâkı ile yara açtı; karanlıkta kaldık; artık onun yerine bir çerâğ ve ışık gibi olan halîfesini tanımaktan başka çare yoktur.

679. Vaktaki yarin visali göz önünden gitti; bize ondan yadigar olarak bir na- ib lazımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

679. Sevgilinin vuslatı göz önünden kaybolunca; bize ondan yadigâr olarak bir naip (vekîl, temsilci) gereklidir.

680. Vaktaki gül geçti ve gülşen harab oldu, gülün kokusunu kimden buluruz? [672] Gül suyundan.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

680. Gül geçtiği ve gül bahçesi harap olduğu zaman, gülün kokusunu kimden buluruz? Gül suyundan.

681. Mâdemki Huda ıyâne gelmez; bu peygamberler Hakk'ın naibidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

681. Mademki Allah açıkça görünmez; bu peygamberler Hakk'ın vekilleridirler.

Yani Yüce Allah Hazretleri'nin Zât'ını açıkça gözle görmek mümkün olmadığından, O'nu ve O'nun sözlerini, kendisinin isim ve sıfatlarının tecelli yerleri olan ve bu itibarla kendisinin vekili bulunan peygamberlerden görür ve işitiriz.

Ya'ni Hak Teâlâ Hazretleri'nin Zât'ını zâhir gözüyle görmek mümkin olmadığından, O'nu ve O'nun sözlerini, kendisinin mezâhir-i esmâ ve sıfatı olan ve bu i'tibâr ile kendisinin nâibi bulunan peygamberlerden görür ve işitiriz.

682. Hayır, yanlış söyledim. Zîrâ menûb ile nâibi eğer iki zannedersen, güzel değil, çirkin olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

682. Hayır, yanlış söyledim. Çünkü vekil tayin edilen ile vekili eğer iki ayrı şey zannedersen, güzel olmaz, çirkin olur.

Yani hakikat nazarında eşya, Hakk'ın latif varlığının tenezzülünden (aşağı inmesinden) ve isimler itibarıyla belirginleşmesinden meydana geldiğinden, vekil tayin edilen Hak ile, vekil olan peygamberleri birbirinden ayrı ve iki görmek, cehaletin ta kendisidir; ve cehalet ise doğal olarak güzel değil, çirkin bir şeydir.

Ya'ni nazar-ı hakîkatte eşyâ Hakk'ın vücûd-ı latîfinin tenezzülünden ve bi-hasebi'l-esmâ taayyününden husûle gelmiş olduğundan, menûb olan Hak ile, nâib olan peygamberleri birbirinden ayrı ve iki görmek, ayn-ı cehildir; ve cehil ise bittabi' güzel değil, çirkin bir şeydir.

683. Hayır, sen sûret-perest oldukça, iki olur; sûretten kurtulan kimsenin önünde bir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

683. Hayır, sen sûret-perest (şekle takılıp kalan) oldukça, iki olur; sûretten kurtulan kimsenin önünde bir olur.

Yani vekil ile vekâlet edilen, hakikatte birdir; fakat eğer senin bakışında çokluğun suretinin varlığı ve kıymeti varsa, bunlar ayrı ayrı olup ikidir. Fakat basiret gözünden şaşılık kalkmış ve varlığın hakikatini müşahede etmiş isen, elbette o ikiyi bir görürsün.

Ya'ni nâib ile menûb, hakîkatte birdir; fakat eğer senin nazarında sûret-i kesîrenin vücûdu ve kıymeti var ise, bunlar ayrı ayrı olup ikidir. Fakat ba-sar-ı basîretinden şaşılık kalkmış ve hakîkat-ı vücûdu müşâhede etmiş isen, elbette o ikiyi bir görürsün.

684. Sen sûrete baktığın vakit, gözün ikidir; sen gözden çıkan onun nûruna bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

684. Sen sûrete baktığın zaman, gözün ikidir; sen gözden çıkan onun nuruna bak!

Yani senin görünüş itibarıyla iki tane gözün vardır; fakat onlardaki görme nuru birdir; görmek konusunda iki göz birleşir, biri başka biri başka görmez.

Ya'ni senin sûret i'tibâriyle iki tâne gözün vardır; fakat onlardaki nûr-i rü'yet birdir; görmek husûsunda iki göz birleşir, biri başka biri başka görmez.

685. Bir adam, onun nûruna nazar attığı vakit, her iki gözün nurunu fark edemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

685. Bir adam, onun nuruna baktığı zaman, her iki gözün nurunu fark edemez.

Yani bir kimse bir adamın görünen iki gözüne bakıp da, görme nurunun sağ veya sol gözle mi, veya her ikisiyle mi meydana geldiğini fark edemez; çünkü gözler şekilde iki, fakat anlamda birdir.

Ya'ni bir kimse bir adamın zâhirdeki iki gözüne bakıp da, nûr-i rü'yetin sağ veyâ sol gözle mi, veyâ her ikisi ile mi vâki' olduğunu fark edemez; çün-kü gözler sûrette iki ve fakat ma'nâda müttehiddir.

## در بیان آنکه لا نفرق بین احد من رسله . . . الخ

686. Eğer bir mahalde on mum hazır olsa, her birisi sûrette o birinin gayri olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

686. Eğer bir yerde on mum hazır bulunsa, her biri görünüşte diğerinden farklı olur.

687. Nûruna teveccüh ettiğin vakit, şübhesiz her birinin nûrunu tefrîk etmek mümkin değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

687. Nûruna yöneldiğin zaman, şüphesiz her birinin nûrunu ayırmak mümkün değildir.

688. Eğer sen yüz elmayı ve yüz ayvayı sayarsan, sıktığın vakit bir olur; yüz kalmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

688. Eğer sen yüz elmayı ve yüz ayvayı sayarsan, sıktığın zaman bir olur; yüz kalmaz.

689. Ma'nalarda taksîm etmek ve saymak yoktur; ma'nalarda parçalamak ve ayırmak yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

689. Anlamlarda bölme ve sayma yoktur; anlamlarda parçalama ve ayırma yoktur.

690. Yârin, yârân ile ittihadı hoştur; ma'na ayağını tut! Sûret serkeştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

690. Sevgilinin, dostlarla birleşmesi hoştur; mana ayağını tut! Suret serkeştir.

[682] "Yâr"dan kasıt Hak'tır; "yârân"dan kasıt Hakk Yolunun sâlikleridir. "Mana"dan kasıt vahdet mertebesidir. "Mana ayağı"ndan kasıt ruhtur; çünkü vahdet mertebesinde istiğrak (kendinden geçme hali), ruhsal idrakten dahi kurtulduktan sonra olur. "Suret"ten kasıt mülkî (maddî) ve melekûtî (manevî) taayyünât (belirginleşmeler, tecelliler)dir.

[682] "Yâr"dan maksûd Hak'dır; "yârân"dan murâd tarîk-ı Hakk'ın sâlikleridir. "Ma'nâ"dan murâd mertebe-i vahdetdir. "Ma'nâ ayağı"ndan murâd rûhdur; zîrâ mertebe-i vahdetde istiğrâk, idrâk-i rûhîden dahi kurtulduktan sonra olur. "Sûret"den murâd taayyünât-ı mülkiyye ve melekûtiyyedir.

691. Serkeş olan sûreti renc ile eritici et; tâ ki onun altında hazîne gibi olan vahdeti göresin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

691. Serkeş olan sûreti (şekli) zahmetle erit; tâ ki onun altında hazine gibi olan vahdeti (birliği) göresin.

Şekil âlemi, mana âlemine üstün gelip onu örttüğü ve kendi hükmünü ortaya koyduğu için serkeştir (başına buyruktur); bu sebeple mana âlemini idrak etme niyetiyle ilim ve marifet öğrenmeye ve ibadet, riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) zahmetlerine katlanarak, o serkeş olan şekli basar-ı basîret (kalp gözü) önünde eritip zayıf bir hale getirmeli ki, o kalp gözü ile şekil binasının altında gömülü olan vahdet hazinesini göresin. İşte bu yol, kesb (irâdî kazanım) yoludur.

Âlem-i sûret, âlem-i ma'nâya galebe edip onu örttüğü ve kendi hükmünü ızhâr ettiği cihetle serkeştir; binâenaleyh âlem-i ma'nâyı idrâk kasdıyla ilim ve ma'rifet tahsîli ve ibâdet ve riyâzet ve mücâhede zahmetlerine katlanarak, o serkeş olan sûreti basar-ı basîret önünde eritip zebûn bir hâle koymalı ki, o basar-ı basîret ile sûret binâsının altında medfûn olan hazîne-i vahdeti göresin. İşte bu yol, kesb yoludur.

692. Eğer sen eritemezsen; muhakkak O'nun inayetleri eritir. Ey (sâlik) benim gönlüm onun mevlâsıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

692. Eğer sen eritemezsen; muhakkak O'nun inayetleri eritir. Ey (Hakk Yolcusu) benim gönlüm onun mevlâsıdır.

Ey Hakk Yolcusu, eğer sen, o serkeş (başına buyruk) olan sureti nazarından eritmek ve yok etmek sebeplerine teşebbüs etme hususunda aciz kalırsan, sakın Hak'tan ümidini kesme, kerem sahibi olan Hakk'ın inayetleri muhakkak bir cezbe (ilahi çekim) ile eritiverir. Bu yol dahi cezbe ve ilahi bağış yoludur. Benim gönlüm onun inayetinin kuludur. Bu şerefli beyitteki "Ey gönlüm onun mevlâsıdır" ifadesindeki "mevlâ" kelimesi, kul anlamına geldiğine göre izah edildi. "Efendi" anlamına geldiğine göre "o" zamiri, serkeş surete döner ve anlam şöyle olur: Ey müridim, sen sureti eritemezsen, Hakk'ın inayetleri eritir; benim gönlüm serkeş suretin kulu değil, efendisidir. Bu anlama göre Cenab-ı Pir, kutbiyetlerine (kutup olma makamlarına) işaret buyururlar; çünkü âlem kutbu surette tasarruf sahibidir. Suret âlemine inen ilahi feyizler ve Rabbanî inayetler, zamanın kutbunun şerefli kalbinden dağıtılır. Nasıl ki bu anlamı teyit ederek Cenab-ı Pir Divan-ı Kebir'inde buyururlar: "Ey Hakk Yolcusu, senin emrinden uzak değilim; daima faalim; çünkü seni an be an yükseltirim. Temiz Zât'ımın ve saltanatım güneşinin hakkı için seni bırakmam; lütuf ile kaldırırım. Işınlarımla senin yüzünü nurlandırırım; başını mağfiret parmağının ucuyla kaşırım."

Ey sâlik, eğer sen, o serkeş olan sûreti nazarından eritmek ve izâle etmek esbâbına teşebbüs husûsunda âciz kalırsan, sakın Hak'dan ümîdini kesme, kerîm olan Hakk'ın inâyetleri muhakkak bir cezbe ile eritiverir. Bu tarîk dahi cezbe ve vehb-i ilâhî yoludur. Benim gönlüm onun inâyetinin bendesidir. Bu beyt-i şerîfde ای دلم مولای او ibaresindeki “mevlâ" kelimesi, bende ma'nâsına olduğuna göre îzâh edildi. "Efendi" ma'nâsına olduğuna göre "o" zamîri, sûret-i serkeşe râci' olup, ma'nâ böyle olur: Ey mürîdim, sen sûreti eritemezsen, Hakk'ın inâyetleri eritir; benim gönlüm sûret-i serkeşin bendesi değil, efendisidir. Bu ma'nâya göre Cenâb-ı Pîr, kutbiyyetlerine işaret buyururlar; zîrâ kutb-ı âlem sûretde mutasarrıftır. Alem-i sûrete nâzil olan füyûzât-ı ilâhiyye ve inâyât-ı rabbâniyye, kutb-ı zamânın kalb-i şerîfinden tevzî olunur. Nitekim bu ma'nâyı te'yîden Cenâb-ı Pîr Dîvân-ı Kebîrinde buyururlar: "Ey sâlik, senin emrinden fâriğ değilim; dâimâ fa'âlim; zîrâ seni lahza lahza yükseltirim. Zât-ı pâkimin ve saltanatım güneşinin hakkı için seni bırakmam; lutf ile kaldırırım. Şuââtımla senin yüzünü nûrlandırırım; başını mağfiret parmağının onuyla kaşırım."

693. Gönüllere kendisini gösteren de O'dur; dervişin hırkasını diken de O'dur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

693. Gönüllere kendisini gösteren de O'dur; dervişin hırkasını diken de O'dur.

Gerek irâdî kazanım (kesb) yoluyla, gerekse vehbî (Allah vergisi) yollarla ilerleyen Hakk Yolcularının kalp gözlerine birliğin veçhesini gösteren Hak'tır. Ve nefse ait sıfatların dikenlerine takılarak dervişin yırtılmış olan saygınlık hırkasını dikip, "Biz hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık" (İsrâ, 17/70) makamına oturtan da O'dur.

Gerek kesbî ve gerek vehbî olan tarîklerde sâliklerin kalb gözlerine vech-i vahdeti gösteren Hak'dır ve sıfât-ı nefsâniyye dikenlerine takılarak dervişin yırtılmış olan hırka-i tekrîmini dikip وَلَقَدْ كَرَمْنَا بَنِي آدَمَ (İsrâ, 17/70) [ “Biz hakîkaten insan oğlunu şan ve şeref sahibi kıldık"] makāmına oturtan da O'dur.

694. Münbasıt idik ve hep bir cevher idik. O başta hep, başsız ve ayaksız idik.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

694. Genişlemiş idik ve hep bir cevher idik. O başlangıçta hep, başsız ve ayaksız idik.

695. Güneş gibi bir gevher idik. Su gibi düğümsüz ve sâfî idik.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

695. Güneş gibi bir cevher idik. Su gibi düğümsüz ve saf idik.

Sonsuz uzayda Yüce Allah rahmanî nefesini (varlığa can veren ilahi nefes) üflediği zaman, hepimiz genişleme hâlinde bulunan bu nefeste bir cevher idik. Gökbilimciler bu nefese "parlak bulut" derler; ve bu âlemin başlangıcı olan bu nefesin içinde hepimiz elsiz ve ayaksız, yani şekilsiz idik. Hepimiz güneş gibi ışık saçan bir cevher idik. Düğümler gibi olan bu belirlenimlerimiz ve şekillerimiz yoktu ve bu cevherde batmış olup su gibi saf ve şeffaf bir hâlde idik. Nasıl ki Fusûsu'l-Hikem'de "İsa Fassı"nda Şeyh-i Ekber hazretleri bu hâle bu beyit ile işaret buyururlar: "Nefes-i Rahmânî'nin “ayn"ında olan her şey; gece karanlığın sonundaki ışık gibidir." Bu beyit hakkında fakirin Fusûsu'l-Hikem'e yazdığı şerhte gerekli açıklamalar sunulmuş olduğundan, uzatmaktan kaçınarak, burada o açıklamalardan vazgeçildi.

Fezâ-yı bî-nihâyede Hak Teâlâ nefes-i rahmânîsini tenfis buyurduğu vakit, hepimiz inbisât hâlinde bulunan bu nefesde bir cevher idik. Ehl-i hey'et bu nefese "sehâb-ı muzî" derler; ve bu âlemin mebdei olan bu nefesin içinde hepimiz elsiz ve ayaksız, ya'ni sûretsiz idik. Hepimiz güneş gibi ziyâdâr olan bir gevher idik. Düğümler gibi olan bu taayyünlerimiz ve süretlerimiz yok idi ve bu güherde müstağrak olup su gibi sâf ve şeffaf bir halde idik. Nitekim Fu- sûsu'l-Hikem'de "Fass-1 Îsevî"de Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri bu hâle bu beyit ile işaret buyururlar: "Nefes-i Rahmânî'nin “ayn"ında olan her şey; gece karanlığın âhirindeki ziyâ gibidir." Bu beyt hakkında fakîrin Fusûsu'l-Hikem'e yazdığı şerhde îzâhât-ı lâzime arz edilmiş olduğundan, tatvîlden ictinâben, burada o îzâhâtdan sarf-ı nazar olundu.

696. O hâlis nûr, vaktaki sûrete geldi, kubbenin gölgeleri gibi taaddüd etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

696. O hâlis nûr, varlık şekline büründüğünde, kubbenin gölgeleri gibi çoğaldı.

Yani, mutlak varlık da dediğimiz o hâlis nûr ve sırf Zât, sıfatları ve isimleri sebebiyle lâtiflik mertebesinden yoğunluk mertebesine inerek varlık âlemine geldi; kubbenin gölgeleri gibi çeşitli hâl ve şekillerde görünüp, sayıldı ve kubbeden ayrı şeyler gibi ortaya çıktı.

Bu şerefli beyitte isimler ve sıfatlar âlemi "kubbe"ye ve onların ilişkili olduğu tecellîler, yani âlemin yoğun suretleri "gölge"lere benzetilmiştir. Bu konudaki ayrıntılar 610 ve 625 numaralı beyitlerin açıklamasında geçti.

Ya'ni, vaktāki vücûd-ı mutlak dahi dediğimiz o nûr-i hâlis ve Zât-ı baht sıfat ve esmâsı hasebiyle mertebe-i letâfetden mertebe-i kesâfete bi't-tenezzül âlem-i sûrete geldi; kubbenin gölgeleri gibi muhtelif vaz'iyyet ve şekillerde görünüp, sayıldı ve kubbeden ayrı şeyler gibi zâhir oldu.

Bu beyt-i şerîfde esmâ ve sıfât âlemi "kubbe"ye ve onların taalluk ettikleri mezâhir, ya'ni suver-i kesîfe-i âlem "gölge"lere teşbîh buyrulmuştur. Bu babdaki tafsîlât 610 ve 625 numaralı beyitlerin îzâhında geçti.

697. Bu ferîk arasından fark gitmek için, mancınıktan kubbeyi yıkınız!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

697. Bu ayrılık ortadan kalksın diye, mancınıktan kubbeyi yıkınız!

Yani, varlığın başlangıcı ile bu belirlenimler ve âlem suretleri arasındaki ayrılık ortadan kalksın diye, ilim ve marifet mancınığından attığınız zekâ mermileriyle, esmâ ve sıfat kubbesini yıkınız ki, basiret gözünüzün önünde müsemmâ (isimlendirilmiş) ve mevsûf (sıfatlandırılmış) olan o hâlis nur ve sırf Zât ve mutlak varlık kalsın.

Çünkü kesret âlemi (çokluk âlemi) ancak ilâhî esmâ ve sıfatların gerekliliklerindendir ve ilâhî esmâ ve sıfatlar olmasa, asla kesret âlemi ortaya çıkmazdı.

Ya'ni vücudun mebdei ile bu tayyünât ve suver-i âlem arasındaki ayrılık zâil olmak için ilim ve ma'rifet mancınıkından attığınız nazar-ı zekâ mermileriyle, esmâ ve sıfat kubbesini yıkınız ki, basar-ı basîretinizin önünde müsemmâ ve mevsûf olan o nûr-i hâlis ve Zât-ı baht ve vücûd-ı mutlak kalsın.

Zîrâ âlem-i keserât ancak esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye îcâbâtındandır ve esmâ ve sıfat-ı ilâhiyye olmasa, aslâ âlem-i keserât zuhûra gelmez idi.

698. Ben cidd ve cehd cihetinden bunun şerhini söyler idim; fakat korkarım ki bir hatır kaymasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

698. Ben bunun şerhini ciddiyet ve gayretle söylerdim; fakat korkarım ki bir yanlış anlaşılma olmasın.

Yani mutlak varlığın tenezzüllerini (aşağı inişlerini) ve sırlarını ve vahdet-i vücûdu (varlığın birliğini) tam bir ciddiyet ve gayretle açık bir şekilde şerh ederdim; fakat okuyacak olanların zekâ kuvvetleri bir değildir. Korkarım ki iyi anlayamazlar. Kimi, "Biz artık işin hakikatini anladık, bu sebeple her şey Hak olunca kim kime ibadet edecek; namaza, oruca ne lüzum var? Bunlar bu hakikatleri anlamayanlara özgüdür," diyerek şeriatı geçersiz sayarlar ve yanlış hükümlerle Hak'ka iftira ederler. O vakit وَمَنْ أَظْلَمُ مَمَنْ افْتَرَى عَلَى اللَّه كذبًا (En'âm, 6/21) ["Kim Allah'a karşı yalan sözlerle iftira edenlerden daha zalimdir?"] ayet-i kerimesine mazhar olur; ve kimi dünya sevgisi için irşat (doğru yolu gösterme) davasına kalkışır; sözün özü birçok fenalıklar ve sapkınlıklar ortaya çıkar.

Ya'ni vücûd-ı mutlakın tenezzülâtını ve esrârını ve vahdet-i vücûdu kemâl-i cidd ve cehd ile açık bir sûretde şerh ederdim; fakat okuyacak olanla- rın kuvvet-i zekâları bir değildir. Korkarım ki iyi anlıyamazlar. Kimi, biz artık işin hakikatını anladık, binâenaleyh her şey Hak olunca kim kime ibâdet edecek; namaza, oruca ne lüzûm var? Bunlar bu hakāyıkı anlamayanlara mahsûsdur, diyerek şerîatı ta'tîl ederler ve yanlış hükümler ile Hakk'a iftirâ ederler. O vakit وَمَنْ أَظْلَمُ مَمَنْ افْتَرَى عَلَى اللَّه كذبًا (En'âm, 6/21) ["Kim Allah'a karşı yalan sözlerle iftirâ edenlerden daha zâlimdir?"] âyet-i kerîmesine mâsadak olur; ve kimi hubb-i dünya için da'vâ-yı irşada kıyâm eyler; velhâsıl birçok fenâlıklar ve dalâletler zuhûra gelir.

699. Nükteler keskin çelik kılıç gibidir; eğer siperin yoksa geri kaç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

699. Nükteler keskin çelik kılıç gibidir; eğer siperin yoksa geri kaç!

Yani vahdet-i vücûd (varlığın birliği) nükteleri keskin çelik kılıca benzer; eğer senin bu kılıca karşı siper gibi olan kuvvetin, zekân ve yatkınlığın yoksa, yani bunları dinlediğin zaman, havsalan almıyor ve zihnin karışıyor ve ne yapacağını bilmez bir hâle geliyor isen, kaç, dinleme!

Ya'ni vahdet-i vücûd nükteleri keskin çelik kılıca benzer; eğer senin bu kılıca karşı siper gibi olan kuvvet ve zekân ve isti'dâdın yoksa, ya'ni bunları dinlediğin vakit, havsalan almıyor ve zihnin karışıyor ve ne yapacağını bilmez bir hâle geliyor isen, kaç, dinleme!

700. Bu elmas kılıcın önüne sipersiz ve kalkansız gelme; zîrâ kılıcın kesmekten hayası olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

700. Bu elmas kılıcın önüne sipersiz ve kalkansız gelme; çünkü kılıcın kesmekten utanması olmaz.

701. Bu sebebden ben kılıcı, kın içine koydum; ta ki eğri okuyan, hilaf üzere okumasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

701. Bu sebeple ben kılıcı kın içine koydum; ta ki eğri okuyan, gerçeğe aykırı okumasın.

Yani, vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırlarında zihinler kaybolup sapkınlığa düşmesin diye, kılıç gibi olan o sırları bu Mesnevî'de hikâye kılıfları içine koydum; ta ki yanlış okumaya yatkın olanlar, benim maksadıma aykırı olarak okumasın.

Ya'ni vahdet-i vücûd esrârında zihinler kayıp dalâlete düşmemek için bu kılıç gibi olan o esrârı bu Mesnevî'de hikâyât kılıfları içine koydum; tâ ki yanlış okumağa müstaid olanlar, benim murâdıma muhâlif olarak okumasın.

702. Zîrâ bu muktedâdan sonra kıyam edip, onun makamına bir naib isteyen doğrular cem'inin vefâdarlığından dolayı hikâyenin tamamlığına geldik.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

702. Çünkü bu önderden sonra ayağa kalkıp, onun makamına bir vekil isteyen doğru topluluğun vefâkarlığından dolayı hikâyenin tamamlanmasına geldik.

İsevîlere önder ve imam olan bu Yahudi vezirin vefatından sonra hep birden ayağa kalkıp, onun yerine bir vekil ve halife isteyen, samimiyet sahibi ve kalpleri doğru olan İsa (a.s.) ümmetinin kitlesinin vefâkarlığı sebebiyle artık biz bu hikâyeyi bitirmeye yöneldik.

Îsevîlere muktedâ ve imam olan bu yahûdi vezîrin vefâtından sonra hep birden ayağa kalkıp, onun yerine bir naib ve halîfe isteyen, hulûs sâhibi ve kalbleri doğru olan ümmet-i Îsâ (a.s.) kitlesinin vefâdarlığı sebebiyle artık biz bu hikâyeyi bitirmeğe müteveccih olduk.

## Velîahdlık husûsunda ümerânın münâzaa etmesi ve yekdîğerine kılıç çekmesi

704. O beylerden bir bey öne geçti; o vefâ düşünen kavmin önüne geçti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

704. O beylerden bir bey öne geçti; o vefa düşünen kavmin önüne geçti.

705. Dedi ki: Ey işte ben o adamın naibiyim; zamanda Isa'nın naibi benim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

705. Dedi ki: Ey işte ben o adamın naibiyim; zamanda İsa'nın naibi benim.

706. İşte bu risale, ondan sonra bu niyabet benim zamanımın olduğuna burhandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

706. İşte bu risale, ondan sonra bu vekilliğin benim zamanıma ait olduğuna bir delildir.

Yani vezirin vefatından sonra, Hristiyan dininin ruhani reisi ben olacağıma dair şu elimde bulunan risale bir kanıttır.

Ya'ni vezîrin vefatından sonra, dîn-i Îsevî'nin reîs-i rûhânîsi ben olacağıma dâir şu elimde bulunan risale bir hüccettir.

707. Pusudan, başka bir bey de çıktı; hilâfetde onun da'vâsı da ancak bu idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

707. Pusudan başka bir bey de çıktı; hilâfette onun davası da ancak bu idi.

708. O da koltuğundan bir risale gösterdi; nihâyet her ikisinin çıfıt öfkesi zâhir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

708. O da koltuğundan bir risale gösterdi; nihayet her ikisinin çıfıt öfkesi ortaya çıktı.

709. O diğer beyler de birer birer katar olup, keskin kılıçları çekmiş idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

709. O diğer beyler de birer birer sıra olup, keskin kılıçlarını çekmişlerdi.

710. Her birinin elinde kılıç ve bir risale, kudurmuş filler gibi birbirine düştüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

710. Her birinin elinde kılıç ve bir risale olduğu hâlde, kudurmuş filler gibi birbirlerine girdiler.

711. Kesilmiş başlardan tepe oluncaya kadar, yüz binlerce İsevî adam ölmüş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

711. Kesilmiş başlardan tepe oluncaya kadar, yüz binlerce İsevî adam ölmüş oldu.

712. Soldan sağdan sel gibi kan aktı; bundan havaya dağ dağ toz kalktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

712. Soldan sağdan sel gibi kan aktı; bundan havaya dağ dağ toz kalktı.

Yani savaşanlar ellerindeki kılıçlar ile sağlarına sollarına rastlayanı kestiler biçtiler; seller gibi kan aktı ve bu izdihamdan havaya yığın yığın dağlar gibi tozlar kalktı.

Ya'ni muhâribler ellerindeki kılıçlar ile sağlarına sollarına tesadüf edeni kestiler biçtiler; seller gibi kan aktı ve bu izdihamdan havaya yığın yığın dağlar gibi tozlar kalktı.

713. Onun ekmiş olduğu fitnelerin tohumları, onların başlarının âfeti oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

713. Onun ekmiş olduğu fitnelerin tohumları, onların başlarının âfeti oldu.

Yani Yahudi vezirin hilesi ve aldatmacaları sonuç verdi ve Hristiyan milletinin başlarının belası oldu.

Ya'ni yahûdi vezîrin hîlesi ve tezvîrâtı semeredâr oldu ve millet-i Îsevî'nin başlarının belâsı oldu.

714. Cevizler kırıldı ve içi olan, öldükten sonra temîz ve latîf rûha malik oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

714. Cevizler kırıldı ve içi olan, öldükten sonra temiz ve latif ruha sahip oldu.

Yani bu savaş esnasında İsevîlerin, cevizin kabuğu gibi olan cesetleri kırıldı, kesildi, biçildi. Bunlardan içi, din ve iman ve ihlas ile dolu olanlar, öldükten sonra, temiz ve latif ruha sahip olup, berzah âleminde (ölümden sonra ruhların kıyamete kadar beklediği âlem) ortaya çıktılar.

Ya'ni bu harb esnasında Îsevîlerin, cevizin kabuğu gibi olan cesetleri kırıldı, kesildi, biçildi. Bunlardan içi, din ve îmân ve ihlâs ile dolu olanlar, öldükten sonra, temîz ve latîf rûha mâlik olup, âlem-i berzahda zâhir oldular.

715. Ten nakşına öldürülmek ve ölmek, narın ve elmanın yarılması gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

715. Ten nakşına öldürülmek ve ölmek, narın ve elmanın yarılması gibidir.

Yani insan bedeninin öldürülmesi yahut bir hastalık sonucu ölmesi, narın ve elmanın yarılıp içinin çıkması gibidir.

Ya'ni cesed-i insânînin öldürülmesi veyâhut bir maraz neticesinde ölmesi, narın ve elmanın yarılıp, içinin çıkması gibidir.

716. Onun tatlı olanı, nardenk şerbeti olur; onun çürümüş olanı ancak sadâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

716. Onun tatlı olanı, nardenk şerbeti olur; onun çürümüş olanı ancak ses olur.

717. Ma'nalı olan, güzel zahir olur; çürümüş olan zelîl ve hakîr olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

717. Anlamlı olan, güzel görünür; çürümüş olan zelil ve hakir olur.

Yani beden, ölümle harap olunca, içinde iman, irfan (Allah'ı bilme) ve yakin (kesin bilgi) anlamları olanın ruhu, berzah âleminde (ölümden sonraki ara âlem) güzel görünür; bu anlamlardan yoksun olan da berzahî hayatta çirkin bir surette görünür ve müflis, zelil ve hakir olur.

Ya'ni cesed, ölüm ile harâb olunca, içinde îmân ve irfan ve îkān ma'nâları olanın rûhu, âlem-i berzahda güzel zâhir olur; bu ma'nâlardan hâlî olan da hayât-ı berzahiyyede çirkin sûretle zâhir olup, müflis ve zelîl ve hakîr olur.

718. Ey sûrete tapan, git ma'naya çalış; zîrâ ma'na sûret başı üzerinde kanaddır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

718. Ey şekle tapan, git anlama çalış; çünkü anlam, şeklin başı üzerinde kanattır.

Ey dış görünüşü güzel olanlara, vücut uyumuna ve söz güzelliğine sahip olanlara ve temiz giyinip kuşananlara hayran olan ve onlara saygı gösterip tapan kişi; bu şekiller ölümle yok olur. Anlama çalış ve anlam sahiplerine hayran ol! Çünkü iman, irfan (sezgisel bilgi) ve yakin (kesin bilgi), şeklin başındaki beyin içinde latifeler âlemine uçmak için kanattır. Nitekim ayet-i kerimede Yüce Allah buyurur: وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ (Münâfikûn, 63/4) Yani "Ey Peygamberim, sen o münafıkları gördüğün zaman, cisimlerini beğenirsin; ve eğer söylerlerse, söz güzelliklerinden dolayı sözlerini dinlersin; onlar sanki duvara dayanmış odun gibidir."

Ey sûret-i zâhiresi güzel ve tenâsüb-i endâma ve fesâhat-ı kelâma mâlik olanlara ve temiz giyinip kuşananlara meclûb olan ve onlara hürmet edip tapan kimse; bu sûretler ölüm ile mahv olur. Ma'nâya çalış ve ma'nâ erbâbına meftûn ol! Zîrâ îmân, irfân ve îkān, sûret başındaki dimâğ içinde âlem-i letâfete uçmak için kanaddır. Nitekim âyet-i kerîmede Hak Teâlâ buyurur: وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ (Münâfikûn, 63/4) Ya'ni "Ey Peygamberim, sen o münafıkları gördüğün vakit, cisimlerini beğenirsin; ve eğer söylerlerse, fesâhatlarından dolayı sözlerini dinlersin; onlar gûyâ duvara dayanmış odun gibidir."

719. Hem atâ bulmak ve hem feta, ya'ni delikanlı olmak için ma'na ehlinin musahibi ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

719. Hem bağış bulmak hem de genç olmak için mana ehlinin arkadaşı ol!

Yani ilahi bağışa erişmek ve mana aleminde çocukluktan kurtulup, ergin bir genç olmak istersen; yani ehli olan insân-ı kâmile kavuşup, onunla oturup kalk! Nitekim ayet-i kerimede de يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (Tevbe, 9/119) Yani "Ey müminler, Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olunuz!" buyrulur.

Ya'ni atâ-yı ilâhîye nâil olmak ve âlem-i ma'nâda çocukluktan kurtulup, bâliğ bir delikanlı olmak istersen; ya'ni ehli olan insân-ı kâmile mülâkî olup, onunla otur kalk! Nitekim ayet-i kerîmede de يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (Tevbe, 9/119) Ya'ni "Ey mü'minler, Allah'dan korkun ve sâdıklar ile beraber olunuz!" buyrulur.

720. Ma'nâsız can, bu cisim içinde şübhesiz, kın içinde tahta kılıç gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

720. Anlamsız can, bu beden içinde şüphesiz, kın içinde tahta kılıç gibidir.

721. Kın içinde bulundukça kıymetlidir; dışarıya çıkınca, yakmak için âlettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

721. Kın içinde bulundukça kıymetlidir; dışarıya çıkınca, yakmak için âlettir.

722. Evvelen bak, işin efgân olmamak için, cenge tahta kılıcı götürme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

722. Öncelikle bak, işin feryat ve figan olmaması için, savaşa tahta kılıç götürme!

Yani bu dünya âleminde canını ilahi ilim ve irfan ile çelik ve keskin bir kılıç hâline getir! Beden kılıfı içinde böyle bir kılıç elde edip kıyamet meydanına git! Eğer canın irfan evi olursa, gerçekte bedenin sağ oldukça kıymetli gibi görünür; fakat böyle bir can tahta kılıç gibidir. Böyle tahta bir kılıç ile kıyamet meydanına gidenin hâli perişandır.

Ya'ni bu dünyâ âleminde cânını ilim ve irfân-ı ilâhî ile, çelik ve keskin bir kılıç hâline koy! Ten kılıfı içinde böyle bir kılıç hâsıl edip, kıyâmet ma'reke sine git! Eğer canın irfân-serâ olursa, vâkıâ cesedin sağ oldukça, kıymetli gibi görünür; fakat böyle bir can tahta kılıç mesâbesindedir. Böyle tahta bir kılıç ile ma'reke-i kıyâmete gidenin hâli berbâddır.

723. Eğer tahta ise, git başkasını taleb et; ve eğer elmas ise, sevinç ile ileriye gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

723. Eğer tahta ise, git başkasını talep et; ve eğer elmas ise, sevinç ile ileriye gel!

Yani eğer bedenindeki ruh, tahta kılıç gibiyse, kıyametin savaş meydanı için başka bir kılıç hazırla; ve eğer ruhun ilahi bilgilerle elmas gibi parlak ise, sevinerek meydana çık!

Ya'ni eğer cismindeki rûh, tahta kılıç mesâbesinde ise, kıyâmetin muhârebe meydanı için bir başka kılıç tedarik et; ve eğer rûhun maârif-i rabbâniyye ile elmas gibi parlak ise, sevinerek meydana çık!

724. Kılıç, evliyânın silâhhanelerindedir; onları görmek sizin için kîmyâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

724. Kılıç, evliyânın silâhhanelerindedir; onları görmek sizin için kimyadır.

Yani kıyamet savaşı için hazırlanacak elmas kılıç, evliyânın silâh deposu hükmünde olan kalplerindedir. Yani evliyânın kalbi, bu parlak kılıcın deposudur. Bu parlak ruhu, onların nurlu kalplerinden elde edebilirsiniz. Bu sebeple o yüce kişileri Allah'ın yardımıyla görüp tanımak, ey Hakk Yolcuları, sizin için kimyadır. İksir nasıl eksik madenleri altına dönüştürürse, onlar da sizin tahta kılıç gibi olan ruhlarınızı, parlak elmas kılıca dönüştürürler.

Ya'ni ma'reke-i kıyamet için tedarik olunacak elmas kılıç, evliyânın silâhhâne mesâbesinde olan kalblerindedir. Ya'ni evliyânın kalbi, bu parlak kılıcın deposudur. Bu parlak rûhu, onların kulûb-ı nûrânîlerinden tedarik edebilirsiniz. Binâenaleyh o zevât-ı kirâmı inâyet-i Hak'la görüp tanımak, ey sâlikler sizin için kîmyâdır. İksîr nasıl maâdin-i nâkısayı altına kalb ederse, onlar da sizin tahta kılıç gibi olan rûhlarınızı, parlak elmas kılıca kalb ederler.

725. Ulemânın hepsi ancak ve ancak bunu demişlerdir ki, âlim, âlemlere rahmettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

725. Âlimlerin hepsi ancak ve ancak bunu söylemişlerdir ki, âlim, âlemlere rahmettir.

"Âlimler"den kasıt, ledün ilimlerine (Allah katından gelen gizli bilgilere) vâkıf olan yüce kişilerdir. Bunlar bu ilimlerde peygamberlerin vârisidir. Son peygamber hakkında Yüce Allah Hazretleri وَ مَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ (Enbiyâ, 21/107) yani "Biz seni âlemlere rahmet olmak üzere gönderdik" buyurmuş olduğundan, onun vârisleri de bu ilâhî hükmün kapsamına dâhil olur.

“Ulemâ”dan murâd ulûm-ı ledünniyyeye vakıf olan zevât-ı kiramdır. Bunlar bu ulûmda peygamberlerin vârisidir. Hâtem-i enbiyâ hakkında Allah Teâlâ Hazretleri وَ مَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ (Enbiyâ, 21/107) Ya'ni “Biz seni âlemlere rahmet olmak üzere gönderdik” buyurmuş olduğundan, onun vârisleri de bu hükm-i ilâhî tahtına dâhil olur.

726. Eğer bir nar satın alır isen, gülücü olanı al; tâ ki gülüş onun dânesinden haber versin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

726. Eğer bir nar satın alırsan, gülücü olanı al; tâ ki gülüş onun tanesinden haber versin.

Yani narın olgunlaşmış ve çatlamış olanını al ki, içindeki taneler küçük mü, büyük mü, olgunlaşmış mı, ham mı, çürük mü, sağlam mı? Göresin ve aldanmayasın. Nar'dan kasıt, ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) sahibi olan insân-ı kâmildir. "Tane"den kasıt, onun zâhirî ve bâtınî ilimleridir. "Gülüş"ünden ve "çatlaması"ndan kasıt, onun Kur'an'a ve peygamber hadislerine uygun olan sözleri ve fiilleridir. Mürid (tasavvuf yoluna girmiş kişi) onun sözlerinden ve fiillerinden bâtınî hallerini ve inançlarını anlar.

Ya'ni narın olmuş ve çatlamış olanını al ki, içindeki dâneler küçük mü, büyük mü, olmuş mu, ham mı, çürük mü, sağlam mı? Göresin ve aldanmayasın. Nar"dan murâd, ulûm-i ledünniyye sahibi olan mürşid-i kâmildir. "Dâne" den murâd, ulûm-i zâhiriyye ve bâtıniyyesidir. "Hande"sinden ve "çatlaması"ndan murâd, onun Kur'ân'a ve ehâdîs-i nebevîyeye mutâbık olan kelâmı ve efâlidir. Mürîd onun kelâmından ve efâlinden ahvâl ve akāid-i bâtıniyyesini anlar.

727. Ey kimse, onun mübarek handesidir ki, can çekmecesinden, inci gibi olan dili ağızdan görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

727. Ey kişi, onun mübarek gülüşüdür ki, can çekmecesinden, inci gibi olan dili ağızdan görünür.

Yani, insân-ı kâmilin ağzından çıkan sözü, canın çekmecesine saklanmış inci gibi olan gönlünün ve içinin mahiyetini gösterir. Nitekim "Kişinin kendi değeri, sözünden belli olur" demişlerdir.

Ya'ni, mürşid-i kâmilin ağzından sâdır olan kelâmı, canın çekmecesine saklanmış inci gibi olan gönlünün ve içinin mâhiyyetini gösterir. Nitekim "Kelâmından olur ma'lûm kişînin kendi mikdârı" demişlerdir.

728. Mübarek olmayan hande, o lâlenin handesidir ki, onun ağzı gönül karanlığını gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

728. Mübarek olmayan gülüş, o lâlenin gülüşüdür ki, onun ağzı gönül karanlığını gösterdi.

Yani, mürşitlik iddiasında bulunan noksan (nâtamam) kimsenin ağzından çıkan sakat ve yanlış söz de, onun gönlünün ve içinin karanlığını gösterir. Bu sebeple ey Hakk Yolcusu, öyle bir kimsenin seni Hakk'a ulaştıramayacağını anlar ve ona arkadaş olmazsın.

Ya'ni, mürşidlik da'vâsında bulunan nâtamam kimsenin ağzından sâdır olan sakîm ve yanlış kelâm da, onun gönlünün ve içinin karanlığını gösterir. Binâenaleyh ey sâlik, öyle bir kimsenin seni Hakk'a îsâl edemiyeceğini anlar ve ona musahib olmazsın.

729. Gülücü olan nar, bağı da gülücü eder. Merdlerin sohbeti, seni merdlerden [721] eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

729. Gülen nar, bağı da güldürür. Yiğitlerin sohbeti, seni yiğitlerden eder.

Sözü, ilahi hikmetlerden ibaret olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), insanlık bahçesini hikmetlere boğar. Hak adamlarının sohbeti, seni çocukluk mertebesinden çıkarıp, insân-ı kâmil topluluğuna katar.

Kelâmı, hikemiyyât-ı ilâhiyyeden ibaret olan insân-ı kâmil, insanlık bahçesini hikmetlere müstağrak eder. Hak adamlarının sohbeti, seni çocukluk mertebesinden çıkarıp, insân-ı kâmil zümresine ilhâk eder.

730. Bir dem merdân-ı Huda ile beraber olmak, yüz yıl takvada bulunmaktan daha a'ladır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

730. Bir an Allah dostlarıyla beraber olmak, yüz yıl takvada bulunmaktan daha üstündür.

Bu beyit Ankaravî nüshasında yoktur; Hind nüshalarında mevcut olduğu gibi, evliyaların birçok eserinde de Mesnevî beyti olarak gösterilmiş olduğu için buraya yazdım.

Bu beyit Ankaravî nüshasında yoktur; Hind nüshalarında mevcûd olduğu gibi, müteaddid âsâr-ı evliyâda da beyt-i Mesnevî olarak gösterilmiş bulunduğu için buraya yazdım.

731. Eğer sen katı taş ve mermer olsan bile, gönül sahibine eriştiğin vakit gevher olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

731. Eğer sen katı taş ve mermer olsan bile, gönül sahibine eriştiğin vakit cevher olursun.

Ey Hakk Yolcusu, bende Allah'a ulaşmaya yatkınlık yoktur deme; aksine hakiki bir gönül sahibine ulaşamamışsındır da bu sebeple sende feyiz (ilahi bereket) tesirleri görünmüyor. Eğer hakiki bir gönül sahibine kavuşursan, katı bir taş ve mermer gibi ne kadar "vurdumduymaz" tabirine uygun olsan bile, mutlaka nefsinde feyiz tesirlerini görürsün.

Ey sâlik, bende Hakk'a vusûle isti'dâd yoktur deme; belki hakîkî bir sâhib-dile vâsıl olamamışsındır da onun için, sende âsâr-ı feyz meşhûd olmuyor. Eğer hakîkî bir gönül sahibine mülâkî olursan, katı bir taş ve mermer gibi ne kadar "vurdum duymaz" ta'bîrine mâsadak olsan bile, mutlakā nefsinde âsâr-ı feyzi müşâhede edersin.

732. Pâklerin muhabbetini can içine dik; ancak gönlü hoş olanların muhabbetine gönül ver.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

732. Temiz kişilerin sevgisini canının içine yerleştir; ancak gönlü hoş olanların sevgisine gönül ver.

Ey Allah'ı anlamak isteyen Hakk Yolcusu, nefsânî sıfatlardan temizlenmiş olan evliyânın sevgisini canının içine yerleştir! لا يسعنى ارضى و لا سمائ و لكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى yani "Ben yerime ve göğüme sığmadım, aksine takvâ sahibi ve temiz olan mümin kulumun kalbine sığdım" hadîs-i kudsîsi gereğince kalplerinde Hak olduğu için, kalpleri güzelleşmiş olan kâmil insanların sevgisine gönlünü teslim et!

Ey Allah'ı anlamak isteyen sâlik, nefsânî sıfatlardan temizlenmiş olan evliyânın muhabbetini canının içine dik, yerleştir! لا يسعنى ارضى و لا سمائ و لكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى Ya'ni "Ben yerime ve göğüme sığmadım, velâkin takî ve nakî olan mü'min kulumun kalbine sığdım" hadîs-i kudsîsi mûcibince kalblerinde Hak olduğu için, kalbleri güzelleşmiş olan kâmillerin muhabbetine gönlünü teslîm et!

733. Ümitsizlik mahallesine gitme; ümitler vardır. Karanlık tarafına gitme, güneşler vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

733. Ümitsizlik mahallesine gitme; ümitler vardır. Karanlık tarafına gitme, güneşler vardır.

Ey Hakk Yolcusu, ben Hakk'a ulaşamadım diye ümitsizlik semtine gitme; Yüce Allah'tan ümit kesilmez. Artık benden hayır gelmez diye tabiat âleminin karanlıklarına kendini teslim etme; Yüce Allah'ın güneş gibi olan velîleri ve insân-ı kâmilleri eksik değildir.

Ey sâlik, ben Hakk'a vâsıl olamadım diye ümitsizlik semtine gitme; Allah Teâlâ'dan ümîd kesilmez. Artık benden hayır yoktur diye âlem-i tabîatın karanlıklarına teslîm-i nefs etme; Allah Teâlâ'nın güneş gibi olan velîleri ve kâmilleri eksik değildir.

734. Gönül seni ehl-i dil mahallesine çeker; ten seni su ve çamur habsine çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

734. Gönül seni gönül ehli olanların mahallesine çeker; ten seni su ve çamur zindanına çeker.

Yani ruhun tecelli ettiği yer olan gönül seni, olgun kişilerin ve gönül ehli olanların mahallesine çeker. Nefsin tecelli ettiği yer olan ten ise, seni yoğun unsurlara çekip, onların içinde hapsetmek ister.

Ya'ni rûhun tecellîgâhı olan gönül seni, kâmillerin ve ehl-i dillerin mahallesine çeker. Nefsin tecellîgâhı olan ten ise, seni anâsır-ı kesîfeye çekip, onların içinde habs etmek ister.

735. Uyan, bir hem-dilden gönül gıdâsını ver; git, ikbali bir mukbilden iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

735. Uyan, bir hem-dilden gönül gıdasını ver; git, ikbali bir mukbilden iste!

Yani, tam bir uyanıklıkla bir hem-dilden, yani gönlü senin gönlünün meşrebine (manevi eğilimine) uygun olan bir kâmil insandan gönül gıdasını al da gönlüne ver! Git, manevi bir ikbal (yüksek mertebe) sahibinden, manevi devlet ve ikbali iste!

"Hem-dil" tabiriyle Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ), Hakk Yolcusunun meşrebine uygun bir insân-ı kâmile bağlanmasına işaret buyururlar. Çünkü Hakk Yolcusu meşreben halim (yumuşak huylu) ve cemalî (güzellik tecellilerine meyilli) ise, meşrebi gazaplı ve celalî (azamet tecellilerine meyilli) olan kâmil bir veliden layıkıyla feyiz alamaz. Çünkü kendi meşrebi onu itiraza sevk eder ve itiraz ise, feyiz akışını kapatır; aynı şekilde tam bir muhabbetle ona teslim olamaz.

Ya'ni, kemâl-i teyakkuz ile bir hem-dilden, ya'ni gönlü senin gönlünün meşrebine muvâfık olan bir kâmilden gönül gıdâsını al da gönlüne ver! Git, bir ikbâl-i ma'nevî sâhibinden, devlet ve ikbâl-i ma'nevîyi iste!

"Hem-dil" ta'bîriyle Cenâb-ı Pîr, sâlikin meşrebine muvâfık bir insân-ı kâmile intisâbına işaret buyururlar. Zîrâ sâlik meşreben halîm ve cemâlî ise, meşrebi gazûb ve celâlî olan bir veliyy-i kâmilden lâyıkıyla feyz alamaz. Çünkü kendi meşrebi i'tirâza sevk eder ve i'tirâz ise, mecrâ-yı feyzi kapar; ve kezâ kemâl-i muhabbetle ona teslîm olamaz.

## İncil'de mezkûr olan Mustafâ (aleyhi's-selâm)ın na'tine ta'zîm beyânındadır

736. Mustafa'nın o bahr-i safâ olan peygamberlerin serverinin adı İncil'de var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

736. Mustafa'nın, o safâ denizi peygamberlerin efendisinin adı İncil'de vardı.

737. Onun tarz-ı telebbüsü ve şekli mezkûr idi. Gazasının ve orucunun ve yeme ve içmesinin zikri var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

737. Onun giyim tarzı ve şekli belirtilmişti. Gazasının, orucunun, yeme ve içmesinin zikri vardı.

Peygamberlerin Efendisi (s.a.v.) Hazretleri'nin yüce peygamberliği ve şerefli vasıfları Tevrat ve İncil'de bulunduğunu Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de A'raf Suresi'nde şöyle haber veriyor: الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوباً عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَ الْأَنْجِيلِ (A'râf, 7/157) Yani "O kimseler ki, ümmî peygamber olan Resul'e tabi olurlar, onlar onu, yanlarında bulunan Tevrat ve İncil'de yazılı bulurlar." Aynı şekilde Saff Suresi'nde Yüce Allah şöyle buyurur: قَالَ عِيسى ابن مريم يا بني اسرائيل إني رسول الله إليكم مصدقا لما بين يدى من التورية و مُبَشِّرًا برسول يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ (Saff, 61/6) Yani "Meryem oğlu İsa dedi ki: Ey İsrailoğulları! Ben size Allah'ın elçisiyim. Benden önce gelen Tevrat'ı tasdik edici ve benden sonra gelecek, adı Ahmed olan bir peygamberi müjdeleyici olarak geldim."

Bugün Ehl-i Kitap'ın elinde bulunan Tesniye Tevratı'nın on sekizinci bölümünde "Ve Rab bana dedi ki: Söyledikleri makuldür. Onlara kardeşlerinin arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım ve sözlerimi ağzına koyacağım ve ona her emredeceklerimi onlara söyleteceğim ilh..." denilmiştir.

Tarihçe malumdur ki, İsrailoğulları'nın kardeşleri İsmailoğulları'dır. Onların arasından çıkan Musa (a.s.) gibi şeriat sahibi yüce bir peygamberin, peygamberlerin sonuncusu olduğu açıktır. Aynı şekilde Yuhanna İncili'nde "Ben size bu şeyleri yanınızdayken söyledim, ama o belirtilen teselliciyi ki babam onu benim ismimle gönderecektir; o size her şeyi öğretecek ve söylediğim şeyleri aklınıza getirecek."

Yunanca İncil'de "Paraklitos" yazılıp, buna tesellici ve teselli veren anlamları verilmiştir. Halbuki bunun "Periklitus" kelimesinden bozulmuş olduğu açıktır ve "Periklitus" tamamen "Ahmed" anlamına gelir. Ve yine Yuhanna İncili'nde "Ben artık sizinle çok konuşmam, çünkü bu dünyanın sultanı geliyor; ama bende onun hiçbir ilgisi yoktur" cümlesi yer almaktadır. Dünyanın sultanının, Peygamberlerin Sultanı (s.a.v.) Efendimiz olduğu meydandadır ve onun kabilece Hz. İsa ile ilgisi yoktur; çünkü İsrailoğulları'ndan değildir; Arap ve Kureyşlidir.

Sözün özü, bugün elde kalabilen Tevrat ve İncil'de daha bu cümlelere benzer ifadeler de vardır. Burada ayrıntısı uzun olur.

Server-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'in bi'set-i seniyyeleri ve evsâf-ı celîleleri Tevrât ve İncil'de mezkûr bulunduğunu Hak Teâlâ Hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i A'râf'da haber veriyor : الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوباً عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَ الْأَنْجِيلِ (A'râf, 7/157) Ya'ni "Ó kimseler kí, resûl-i nebiyy-i ümmîye tabi' olurlar, onlar onu, indlerinde olan Tevrât ve İncil'de bulurlar." Ve kezâ sûre-i Saff'da Hak Teâlâ Hazretleri قَالَ عِيسى ابن مريم يا بني اسرائيل إني رسول الله إليكم مصدقا لما بين يدى من التورية و مُبَشِّرًا برسول يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ (Saff, 61/6) Ya'ni "Îsâ bin Meryem dedi ki, benden evvel nâzil olan Tevrât'ı musaddık ve benden sonra Ahmed isminde gelecek peygamberi mübeşşir olduğum halde size Allâh'ın resûlüyüm" buyurur.

Elyevm ehl-i kitabın ellerinde bulunan Tevrâtü'l-Mesna'nın on sekizinci faslında "Ve Rab bana dedi ki, söyledikleri ma'kuldür. Onlara kardeşlerinin arasından senin gibi bir peygamberi kaldırayım ve sözlerimi ağzına koyayım ve ona her emr edeceklerimi onlara söyliyeyim ilh..." denilmiştir.

Târihçe ma'lumdur ki, Benî İsrâîl'in kardeşleri Benî İsmâîl'dir.Onların arasından çıkan Mûsâ (a.s.) gibi sâhib-i şerîat bir peygamber-i zîşân Hâtem-i enbiyâ olduğu zâhirdir. Ve kezâ Yuhanna'nın İncil'inde "Ben size bu şeyleri söyledim yanınızda iken, ammâ mezkûr muazzî ki babam onu benim ismim ile gönderecektir; o size her şeyi öğrete ve söylediğim şeyleri hatırınıza getire."

Yunânî İncil'de "Paraklitos" yazılıp, buna muazzî ve tesellîci ma'nâları verilmiştir. Halbuki bunun "Periklitus" kelimesinden muharref olduğu zâhirdir ve "Periklitus" tamâmı tamâmına “Ahmed” ma'nâsına gelir. Ve yine Yuhanna İncil'inde "Ben artık sizinle çok söyleşmem, zîrâ bu dünyanın sultânı geliyor; ammâ bende onun hiç alâkası yoktur" cümlesi mündericdir. Dünyânın sultânı, Sultân-ı enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz olduğu meydandadır ve onun kabîlece Hz. Îsâ ile alâkası yoktur; çünkü Benî İsrâîl'den değildir; Arabî ve Kureyşî'dir.

Velhâsıl elyevm elde kalabilen Tevrat ve İncil'de daha bu cümlelere mümâsil ibâreler de vardır. Burada tafsîli uzun olur.

738. İsevîler'in bir tâifesi o nâm ve hitâba eriştikleri vakit, sevâb için o nâm-ı şerîfi öperler ve o vasf-ı latîfe yüz sürerler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

738. İsevîler'den bir grup, o isim ve hitaba ulaştıkları zaman, sevap kazanmak için o şerefli ismi öperler ve o latif vasfa yüz sürerlerdi.

740. O söylediğim gürûh bu fitne içinde, fitneden ve mehâbet-i katilden îmin oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

740. O söylediğim topluluk, bu fitne içinde, fitneden ve öldürülme korkusundan emin oldular.

741. Beylerin ve vezîrin şerrinden, nâm-ı Ahmed'in penâhında îmin ve mahfûz oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

741. Beylerin ve vezirin şerrinden, Ahmed isminin himayesinde emin ve korunmuş oldular.

742. Onların nesli de çoğaldı; nûr-i Ahmed yardımcı geldi, yâr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

742. Onların nesli de çoğaldı; Ahmed'in nuru yardımcı oldu, dost oldu.

743. Ve Tseviler'den nâm-ı Ahmed'i hor tutan diğer taife, fitnelerden ve re'yi uğursuz ve fenni uğursuz olan vezîrden hor ve zelîl oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

743. Ve Tseviler'den Ahmed ismini hor gören diğer topluluk, fitnelerden ve görüşü uğursuz, sanatı uğursuz olan vezirden hor ve zelil oldular.

745. Onların dîni de ve hükmü de, eğri beyanlı olan risalelerden dolayı müşevveş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

745. Onların dini de, hükmü de, yanlış beyanlı risalelerden dolayı karışık hâle geldi.

746. Hz. Ahmed'in nâmı işte böyle muâvenet eder; ya onun nûru nasıl muhafızlık eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

746. Hz. Ahmed'in adı işte böyle yardım eder; ya onun nuru nasıl koruyuculuk eder?

Ahmed (a.s.)'ın şerefli ismi böyle yardım ederse, ya onun nurunun kalplerde nasıl koruyuculuk edeceğini düşün!

Ahmed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm)ın ism-i şerîfi böyle muâvenet ederse, ya onun nûru, kalblerde nasıl muhafızlık edeceğini teemmül et!

747. Hz. Ahmed'in adı muhkem ve kavî bir kal'a olunca, o rûh-i emînin zâtı acaba ne olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

747. Hz. Ahmed'in adı sağlam ve güçlü bir kale olunca, o güvenilir ruhun zâtı acaba ne olur?

748. Bundan sonra o vezîrin belasından dolayı, çare kabul etmeyen kan dökücü zuhûr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

748. Bundan sonra o vezirin belası yüzünden, çare kabul etmeyen kan dökücü ortaya çıktı.

Yani hilekâr Yahudi vezirin ektiği fitne tohumu sebebiyle ortaya çıkan savaştan sonra, yine o fitnenin devamı olarak def edilmesi imkânsız kan dökücü bir Yahudi padişahı daha çıktı; nasıl ki ileride hikâyesi anlatılır.

Ya'ni hîlekâr yahûdî vezîrin ektiği fitne tohumu sebebiyle zuhûr eden muhârebeden sonra, yine o fitnenin mâba'di olarak def'i mümkin olmayan hûn-rîz bir yahûdî pâdişâhı daha çıktı; nitekim âtîde kıssası beyân buyrulur.

## Îsâ (a.s.)ın dînini helâke sa'y eden başka bir yahûdî pâdişahının hikâyesidir

749. O çıfıtın neslinden diğer bir şah, Isâ (a.s.)ın kavmini helâke teveccüh etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

749. O şeytanın soyundan başka bir kişi, İsa (a.s.)'ın kavmini helake yöneltti.

750. Eğer bu diğer hurûcdan haber istersen و السماء ذات البروج sûresini oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

750. Eğer bu diğer çıkıştan haber istersen, "Ve's-semâi zâti'l-burûc" sûresini oku!

Yani, bu beyan ettiğimiz kıssayı anlamak istersen, Burûc sûresini oku. Yüce Allah bu şerefli sûrede buyurur: وَ السَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ وَالْيَوْمِ الْمَوْعُودِ وَ شاهد و مشهود قتل اصحاب الأخدود النَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ أذْهُم عَلَيْهَا قُعُود وَ هُمْ عَلَى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ (Burûc, 81/1-7). Yani, "Burçlar sahibi olan göğe, vaat edilmiş güne, eşyada Hakk'ın Zât'ını müşahede eden insân-ı kâmile ve eşyanın suretinde görünen mutlak varlığa yemin ederim ki, alevli ateş çukurlarının sahipleri öldürüldü. Onlar ateşin kenarında oturup müminlere yaptıklarını seyrediyorlardı." Bu kıssanın ayrıntısı tefsirlerde yer almaktadır. Cenâb-ı Pîr ileride incelikleriyle beyan buyuracaklardır.

Ya'ni bu beyân ettiğimiz kıssayı anlamak istersen, sûre-i Bürûc'u oku. Hak Teâlâ bu sûre-i şerîfede buyurur: وَ السَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ وَالْيَوْمِ الْمَوْعُودِ وَ شاهد و مشهود قتل اصحاب الأخدود النَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ أذْهُم عَلَيْهَا قُعُود وَ هُمْ عَلَى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ (Bürûc, 81/1-7) Ya'ni "Burclar sahibi olan semâya ve kıyamet gününe ve eşyâda Zât-ı Hakk'ı müşâhede eden insân-ı kâmile ve sûret-i eşyâda meşhûd olan vücûd-ı mutlaka kasem ederim ki, alevli ateş çukurları sahibleri maktûl oldu. Onlar ateşin kenarında oturup mü'minlere yaptıklarını temâşâ ederler idi." Bu kıssanın tafsîli tefsîrlerde mündericdir. Cenâb-ı Pîr âtîde dekāyıkı ile beyân buyururlar.

751. Evvelki şâhdan doğan kötü adet üzerine, bu diğer şah dahi kadem vaz' etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

751. Önceki şahtan doğan kötü âdet üzerine, bu diğer şah da adım attı.

752. Her kim bir çirkin âdet vaz' ederse, her bir saatte onun tarafına la'net gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

752. Her kim kötü bir âdet ortaya koyarsa, her an ona lânet gider.

Nitekim Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyururlar: من سن سنة حسنة فله اجرها و اجر من عمل بها و من سن سنة سيئة فله جزاؤها و جزاء من عمل بها Yani "Kim ki güzel bir âdet ortaya koyarsa, o kimseye onun mükâfatı vardır; ve onunla amel edene de mükâfat vardır; ve kim ki kötü bir âdet ortaya koyarsa, ona onun cezası vardır ve onunla amel edene de ceza vardır."

Nitekim Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyururlar: من سن سنة حسنة فله اجرها و اجر من عمل بها و من سن سنة سيئة فله جزاؤها و جزاء من عمل بها Ya'ni "Kim ki bir güzel âdet vaz' ederse, o kimseye onun ecri vardır; ve onunla amel edene de ecir vardır; ve kim ki fenâ bir âdet vaz' ederse, ona onun cezası vardır ve onunla amel edene de cezâ vardır."

753. İyiler gittiler ve iyi âdetler kaldı; ve alçaklardan da zulüm ve la'netler kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

753. İyiler gittiler ve iyi âdetler kaldı; alçaklardan da zulüm ve lânetler kaldı.

754. Kıyâmete kadar o kötülerin cinsi olan kimse vücuda gelse, onun teveccühü onlara olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

754. Kıyamete kadar o kötülerin cinsinden olan kimse varlığa gelse, onun yönelişi onlara olur.

Yani kıyamete kadar o kötülerin cinsinden olmak üzere, dünyaya gelen kimselerin eğilimi, kötülerin koydukları yol ve âdet tarafına olur; çünkü tabiatlarının kötülüğü sebebiyle onu beğenirler.

Ya'ni kıyâmete kadar o kötülerin cinsi olmak üzere, dünyaya gelen kimselerin meyli, kötülerin vaz' ettikleri tarîk ve âdet tarafına olur; çünkü habâset-i tab'ları hasebiyle onu beğenirler.

755. Bu tatlı su ve acı su, damar damardır. Halâik içinde kıyâmete kadar câridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

755. Bu tatlı su ve acı su, damar damardır. Yaratılmışlar içinde kıyamete kadar geçerlidir.

756. İyilere tatlı sudan mîrâs vardır; mîras olan şey اورثنا الكتاب dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

756. İyiler için tatlı sudan bir miras vardır; miras olan şey "Kitabı miras bıraktık"tır.

Bu şerefli beyitte Fâtır Suresi'nde bulunan şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: ثُمَّ أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنا من عبادنا فمنهم ظالم لنفسه ومنهم مقتصد و منهم سابق بالخيرات (Fâtır, 35/32) Yani "Ondan sonra kullarımızdan seçtiğimiz kimselere Kur'an'ı verdik ki, bunlardan bir kısmı nefsine zulmeden taklitçilerdir; ve bir kısmı da, iyilik ve kötülük arasında orta yolu tutan mutedil kimselerdir; ve bir kısmı dahi hayırlarla ileriye giden Hakk'a ulaşmış kimselerdir." Risâlet-penâh Efendimiz (a.s.) bu sınıflar hakkında "Hepsi cennettedir" buyurmuşlardır. İşte iyilere miras, bu ayet-i kerimede zikredilen üç sınıfın halleri ve ahlakıdır.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Fâtır'da olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: ثُمَّ أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنا من عبادنا فمنهم ظالم لنفسه ومنهم مقتصد و منهم سابق بالخيرات (Fâtır, 35/32) Ya'ni "Ondan sonra kullarımızdan ihtiyâr ettiğimiz kimselere Kur'ân'ı verdik ki, bunlardan bir kısmı nefsine zâlim olan mukallidlerdir; ve bir kısmı da, iyilik ve kötülük arasında mutavassıt olan muktesıddır; ve bir kısmı dahi hayrât ile ileriye giden vâsıllardır." Risâlet-penâh Efendimiz bu sunûf hakkında كلهم في الجنة Ya'ni "Hepsi cennettedir" buyurmuşlardır. İşte iyilere mîrâs bu âyet-i kerîmede mezkûr olan üç sınıfın ahvâl ve ahlâkıdır.

757. Eğer bakarsan tâliblerin niyâzı, peygamberlik gevherinden şu'leler oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

757. Eğer bakarsan, Hakk yolcularının niyazı, peygamberlik cevherinden parıltılar oldu.

Yani eğer dikkatle bakarsan, Hakk'ı arayanların insân-ı kâmil arkasında koşup, onlara karşı yalvarıp yakarması ve ihtiyaç arz etmesi, peygamberlik cevherinden çıkan parıltılardır. Çünkü insân-ı kâmil, peygamberlik ilimlerinin ve hallerinin vârisidir ve onlar, أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ (Fâtır, 35/32) ["Kitabı miras verdik"] ayet-i kerimesi gereğince, Kur'an'ı miras almışlardır.

Ya'ni eğer dikkatle bakarsan, tâlib-i Hak olanların insân-ı kâmil arkasında koşup, onlara karşı niyâz ve tazarru' etmesi ve ihtiyaç arz etmesi, peygamberlik gevherinden çıkan şu'lelerdir. Zîrâ insân-ı kâmil vâris-i ulûm ve ahvâl-i nebevîdir ve onlar أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ (Fâtır, 35/32) ["Kitabı mîrâs verdik"] âyet-i kerîmesi mûcibince, Kur'ân'ı mîrâs yemişlerdir.

758. Şu'leler, gevherler ile dönücü olur; şu'le o canibe gider de menba'-1 gevher olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

758. Alevler, cevherlerle dönücü olur; alev o yöne gider de cevherin kaynağı olur.

Şerefli beyitte "peygamberlik cevheri"nden kastedilen, insân-ı kâmildir. Hakk Yolcularının (sâlik) ihtiyaçlarının ortaya çıkışına sebep o cevherlerdir. Bu sebeple alevler bu cevherden çıkar.

Yani örneğin pırlanta karanlıkta parlamaz; fakat bir aleve maruz kalınca, her tarafı pırıl pırıl yanar. Bu sebeple alevler bu cevher ile döner; yani Hakk Yolcularının ihtiyaç alevleri, insân-ı kâmil cevheriyle döner ve Hakk Yolcularının bu ihtiyaç alevi, kendi küllî varlıkları ve imamları olan insân-ı kâmiller vasıtasıyla küllün küllü olanlar, "hakîkat-ı muhammediyye"ye gider ki, bu hakikat o küllî varlık ve imam olan her bir insân-ı kâmilin menşei ve kaynağıdır.

Beyt-i şerîfde "peygamberlik gevheri"nden murâd, insân-ı kâmildir. Tâliblerin zuhûr-ı niyâzına sebeb o gevherlerdir. Binâenaleyh şu'leler bu gevherden çıkar.

Ya'ni meselâ pırlanta karanlıkta parıldamaz; fakat bir şu'leye maʼrûz kalınca, her tarafı pırıl pırıl yanar. Binâenaleyh şu'leler bu gevher ile döner; ya'ni tâliblerin niyâz şu'leleri, insân-ı kâmil gevheriyle devr eder ve tâliblerin bu şu'le-i niyâzları, kendi külleri ve imamları olan insân-ı kâmiller vâsıtasıyla küllü'l-küll olanlar, "hakîkat-ı muhammediyye'ye gider ki, bu hakîkat o küll ve imam olan her bir insân-ı kâmilin menşe'i ve menbaıdır.

759. Pencerenin aydınlığı odanın etrafına koşar; zîrâ güneş bir burcdan bir burca gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

759. Pencerenin aydınlığı odanın etrafına koşar; çünkü güneş bir burçtan bir burca gider.

Bu şerefli beyitte "taayyünler âlemi" (varlıkların belirli şekiller alması) pencereye, "aydınlık" nebevî nura (Peygamber'in nuruna), "odanın etrafı" insân-ı kâmillerin kalbine ve aynı şekilde "nebevî nur" güneşe ve "ilâhî isimler ve sıfatlar" burçlara benzetilmiştir. Yani taayyünler âlemi, hükümleri ve eserleri ortaya çıkması gereken ilâhî isimlerin ve sıfatların gerekliliklerine göre, nebevî nur insân-ı kâmillerin kalbine yansır.

Bu beyt-i şerîfde "âlem-i taayyünât" pencereye, “aydınlık" nûr-ı nebevîye, "odanın etrâfı" insân-ı kâmillerin kalbine ve kezâ “nûr-ı nebevî" güneşe ve "esmâ ve sıfat-ı ilâhiyye" burclara teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni âlem-i taayyünât ahkâm ve âsârı zâhir olmak iktizâ eden esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin îcâbâtına göre, nûr-ı nebevî insân-ı kâmillerin kalbine aks eder.

760. Her kimin yıldızlar ile ittisali varsa, o kimsenin muhakkak kendi yıldızı ile koşması vardır. [751]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

760. Kimin yıldızlarla bağlantısı varsa, o kişinin muhakkak kendi yıldızıyla bir koşuşu vardır.

Yıldız bilimine göre, her ferdin yedi gezegenden birinin ruhanîliğine bir bağlantısı vardır. Bu sebeple o kişide o yıldızın ruhanîliğinin özelliği ve etkisi de vardır; ve o kişi mutlaka dünya hayatında o yıldızın özellikleri ve etkileri altında yaşar. Bu konudaki ayrıntılar yıldız bilimi kitaplarındadır. Ve Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ) sonraki beyitlerde biraz açıklarlar. İşte bunun gibi, bir kimse hakikat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) güneşinden aydınlanan insân-ı kâmil yıldızlarından birine mensup olursa, onun meşrebi (manevî yolu) ve özelliği altında terbiye görür.

İlm-i nücûma nazaran her ferdin seyyârât-ı seb'adan birisinin rûhâniyyetine ittisâli vardır. Binâenaleyh o kimsede o yıldızın rûhâniyyetinin hâssıyyeti ve te'sîri de vardır; ve o kimse mutlakā hayât-ı dünyeviyyesinde o yıldızın havâs ve te'sîrâtı altında yaşar. Bu babdaki tafsîlât ilm-i nücûm kitablarındadır. Ve Cenâb-ı Pîr âtîdeki beyitlerde biraz îzâh buyururlar. İşte bunun gibi bir kimse hakîkat-i muhammediyye güneşinden müstenîr olan insân-ı kâmil yıldızlarından birisine mensûb olursa, onun meşreb ve hâssıyyeti altında terbiye görür.

761. Onun talii Zühre olursa, taraba ve aşk ve talebe meyl-i küllîsi vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

761. Onun talihi Zühre olursa, neşeye, aşka ve isteğe tam bir eğilimi vardır.

Zühre yıldızının ruhanî özelliği neşe, aşk ve istektir. Bu yıldızlara mensup olan kimsede bu etkiler ortaya çıkar. Bunun gibi, bir kimsenin mensup olduğu insân-ı kâmil (olgun insan) cemâlî (güzellik ve lütuf tecellisi gösteren) ise, onda da cemâlî tecellilerin (güzellik ve lütuf tecellilerinin) izleri zuhûr eder (ortaya çıkar) ve marifet sohbetlerinde ve insanlarla ilişkilerde yumuşak huylu olur.

Zühre yıldızının hâssa-i rûhânîsi sürür ve aşk ve talebdir. Bu yıldızlara mensûb olan kimsede bu eserler zâhir olur. Bunun gibi, bir kimsenin mensûb olduğu insân-ı kâmil cemâlî ise, onda da tecelliyât-ı cemâliyye âsârı zuhûr eder ve musâhabe-i maârifde ve muâmelât-ı nâsda mülayim olur.

762. Ve eğer Mirrîh'e mensub hûn-rîz huylu olursa, o niza' ve bühtân ve husûmet ister.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

762. Ve eğer Merih'e ait kan dökücü huylu olursa, o, çekişme, iftira ve düşmanlık ister.

Yani Merih yıldızının ruhanî özelliği sertliktir; buna mensup olanlar da kavgacı, itirazcı ve düşman olurlar. Bunun gibi bir kimsenin mensup olduğu insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) celâlî (celâl sıfatına sahip) ise, onda da celâlî tecellilerin (Allah'ın celâl sıfatının görünüşlerinin) izleri ortaya çıkar ve hakikatler sohbetinde ve insanlarla ilişkilerinde sert olur ve muhatabının kalp kırıklığını dikkate almaz.

Ya'ni Merih yıldızının hâssa-i rûhânîsi huşûnetdir; buna mensûb olanlar da kavgacı ve mu'teriz ve muhâsım olurlar. Bunun gibi bir kimsenin mensûb olduğu insân-ı kâmil celâlî ise, onda da tecelliyât-ı celâliyye âsârı zuhûr eder ve musâhabe-i hakâyıkda ve muâmelât-ı nâsda haşîn olur ve muhâtabının inkisâr-ı kalbini nazar-ı i'tibâre almaz.

763. Yıldızların arkasında yıldızlar vardır ki, onlarda ihtirâk ve nahs olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

763. Yıldızların arkasında öyle yıldızlar vardır ki, onlarda yanma ve uğursuzluk olmaz.

764. Bu meşhur olan yedi semânın gayri olarak, başka semâlarda seyr ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

764. Bu meşhur olan yedi gök dışında, başka göklerde seyrederler.

Bu şerefli beyitler, Cenâb-ı Pîr-i destgîr'in (yardım eden yüce mürşidin) felekler sistemindeki büyük keşifleridir ki, günümüz astronomi bilginlerinin elde edebildikleri bilgiler de budur. Buyururlar ki: Astroloji ilminin bahsettiği yıldızlar, meşhur olan Utarid, Zühre, Merih vb. isimlerdeki yıldızlardır ki, bunların uğurlu ve uğursuz olan ruhanî özellikleri belirlenmiştir; fakat bu sonsuz uzayda, bu yıldızların arkasında, uzak mesafelerde nice yıldızlar vardır ki, özellikleri tespit edilmiş değildir; onlar başka göklerde, başka güneş sistemlerinde dönerler. Onların hareket ettiricileri, bu bildiğimiz yedi göğün dışındadır. Bu, "Allah Teâlâ, milyonlarca kandil yarattı ve onları varlık arşına astı; gökler ve yer ve onlarda olan şeyler, hatta cennet ve cehennem hepsi bir kandil içindedir. Kandillerde olan şeyi Allah Teâlâ'dan başka kimse bilmez" hadis-i şerifine uygundur. Ayet-i kerimede de güneşe "parlak kandil" (Nebe', 78/13) buyrulmuş olduğundan, hadis-i şerifteki milyonlarca kandiller sonsuz güneş sistemlerinden ibaret olmuş olur.

Bunun gibi, halk nazarında meşhur ve bilinen insân-ı kâmillerden başka, birtakım kâmiller daha vardır; onların yüce meşrepleri (manevî yolları) ve mazhar oldukları ilahî isimler herkes katında bilinen değildir.

Bu beyt-i şerîfler Cenâb-ı Pîr-i destgîrin hey'et-i felekiyyedeki keşf-i azîmleridir ki, asr-ı hazır hey'et-şinâslarının elde edebildikleri ma'lûmât da budur. Buyururlar ki: İlm-i nücûmun bahs ettiği yıldızlar, meşhûr olan Utarid, Zühre, Merih ilh... nâmlarındaki yıldızlardır ki, bunların uğurlu ve uğursuz olan hâssıyyet-i rûhâniyyeleri taayyün etmiştir; fakat bu fezâ-yı bî-nihâyede, bu yıldızların arkasında mesâfât-ı baîdede nice yıldızlar vardır ki, hâssiyetleri mazbût değildir; onlar başka semâlarda, başka manzûme-i şemsiyyelerde devr eder. Onların muharrikleri, bu bildiğimiz yedi semânın hâricindedir. Bu ان الله تعالى خلق مأة الف الف قناديل وعلقها بالعرش والسموات والارض و ما فيها حتى الجنة والنار كلها في قنديل واحد و لا يعلم احد ما فى القناديل الا الله تعالى Ya'ni "Allah Teâlâ, milyonlarca kandîl halk edip, onları arş-i vücûda ta'lik buyurdu; ve semâvât ve arz ve onlarda olan şeyler, hattâ cennet ve cehennem kâffesi bir kandil içindedir. Kandillerde olan şeyi Allah Teâlâ'dan gayri bir kimse bilmez" hadîs-i şe- rîfine mutâbıkdır. Âyet-i kerîmede de güneşe سراج وهاج (Nebe', 78/13) ["Parlak kandil..."] buyrulmuş olduğundan, hadîs-i şerîfdeki milyonlarca kandiller bî-nihâye manzûme-i şemsiyyelerden ibaret olmuş olur.

Bunun gibi, halk nazarında meşhûr ve ma'lûm olan insân-ı kâmillerden gayri, birtakım kâmiller daha vardır; onların meşârib-i aliyyeleri ve mazhar oldukları esmâ-i ilâhiyye herkes indinde ma'lûm değildir.

765. Envâr-ı Huda'nın harâreti içinde sabittirler; birbirlerine muttasıl değildirler; ayrı da değildirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

765. Allah'ın nurlarının harareti içinde sabittirler; birbirlerine bitişik değildirler; ayrı da değildirler.

Hazreti Pîr'in bu şerefli beyitteki yüce keşifleri hayranlık vericidir. Tamamen uzaydaki güneş sistemlerini tasvir ediyorlar. "Allah'ın nurları" sözüyle güneşe; ve "hararet" sözüyle onların da bizim güneşimiz gibi bir hararet kaynağı olduğuna işaret eder ve bu yıldızların bu güneşin etrafında hem hareketli hem de çekim kanunu ile sağlam ve sabit olduğunu; ve birbirlerine bitişik olmayıp yörüngelerinin ayrı bulunduğunu ve birbirinden ayrı olmakla beraber, ilahi çekim kanunuyla kendi sistemlerinden ayrı olmadıklarını açık bir şekilde beyan ederler.

İşte bunlar gibi, o insân-ı kâmiller de, Hakk'ın tecellî nurlarının hararetinde sabittirler; mazhar oldukları gâlip isimleri ve meşreplerinin farklılığı sebebiyle birbirlerine bitişik değildirler; fakat hakikatleri bir olduğu için, birbirinden ayrı da değildirler.

Hz. Pîr'in bu beyt-i şerîfdeki keşf-i âlîleri hayret-efzâdır. Tamâmiyle fezâdaki manzûme-i şemsiyyeleri tasvîr buyuruyorlar. "Envâr-ı Hudâ" kavliyle şemslere; ve "harâret" kavliyle onların da bizim güneşimiz gibi menba'-ı harâret olduğuna işâret ve bu yıldızların bu güneşin etrafında hem sâir ve hem de câzibe kānūnu ile râsih ve sabit olduğunu; ve birbirlerine muttasıl olmayıp mahrekleri ayrı bulunduğunu ve yekdîğerinden ayrı olmakla beraber, câzibe kānûn-ı ilâhîsiyle kendi manzûmelerinden ayrı olmadıklarını vâzıh bir sûretde beyân buyururlar.

İşte bunlar gibi, o insân-ı kâmiller de, Hakk'ın envâr-ı tecelliyâtının harâretinde sâbittirler; mazhar oldukları ism-i gālibleri ve meşreblerinin ihtilafi hasebiyle yekdîğerine muttasıl değildirler; fakat hakîkatleri bir olduğu cihetle, yekdîğerinden ayrı da değildirler.

766. Her kimin tali'i o yıldızlardan olursa, onun nefesi küffârı recmde yakar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

766. Kimin talihi o yıldızlardan olursa, onun nefesi kâfirleri taşlamakta yakar.

Yani, astroloji bilginleri katında bilinen, ancak yedi yıldızın ruhani özelliğidir. Bunların arkasında, diğer ve yörüngelerinde sabit olan yıldızların ruhani özellikleri onlarca bilinmezdir. Bunu da bu şerefli beyitte Hz. Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) beyan eder. O yıldızların ruhaniliğine mensup olanların nefesi, kâfirleri taşlama ve kovma işinde yakar; yani çok etkilidir. Hz. Pîr'in bu yüce beyanı, astroloji bilginlerine yeni bir bilgi alanı açar.

Ya'ni ilm-i nücûm erbâbı indinde ma'lûm olan ancak yedi yıldızın hâssıyyet-i rûhânîsidir. Bunların arkasında sâir ve manzûmelerinde sabit olan yıldızların havâss-ı rûhânîleri onlarca mechûldür. Bunu da bu beyt-i şerîfde Hz. Pîr beyân buyururlar. O yıldızların rûhâniyyetine mensûb olanların nefesi, küffârı recm ve tard emrinde yakar; ya'ni gâyet müessirdir. Hz. Pîr'in bu beyân-ı âlîsi ilm-i nücûm erbâbına yeni bir sâha-i ma'lûmât açıyor.

767. Onun gazabı Mirrîh'e mensub olan gazab değildir. Münkalib gidici ve galib ve mağlub huyludur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

767. Onun gazabı, Merih'e ait olan gazap değildir. Değişken, bazen üstün gelen bazen yenilen bir huyu vardır.

Yani bu yıldızlara mensup olanlarda da gazap vardır; fakat Merih yıldızına mensup olan gazap gibi değildir. Çünkü Merih yıldızının ruhanî tesirleri eseri olan gazap sabit değildir; ara sıra değişir ve bazen üstün gelir bazen yenilir. Örneğin Zühre yıldızının ruhanî tesirleri mutluluğu gerektirir. Biri Merihî (Merih yıldızına mensup) diğeri Zührevî (Zühre yıldızına mensup) olan iki kişi karşılaştığında, bazen Zührevî olan, Merihî olana üstün gelir; fakat bu özellikleri bilinmeyen yıldızlara mensup olanların gazabı, Merihî olanların gazabı gibi nefsanî değil, Hakk'a ait bir gazap olduğundan, yenilgi ve değişim onların şanından değildir. Çünkü bunlar yedi gezegenin özellik ve ruhanî tesirlerinden kurtulmuş olan Hakk dostlarıdır.

Ya'ni bu yıldızlara mensûb olanlarda da gazab vardır; fakat Mirrîh yıldızı- na mensûb olan gazab gibi değildir. Zîrâ Mirrîh yıldızının rûhâniyyeti eseri olan gazab sâbit değildir; ara sıra inkılâb eder ve gâh gālib ve gâh mağlûb olur. Meselâ Zühre yıldızının rûhâniyyeti sa'dı iktizâ eder. Biri Mirrîhî ve di- ğeri Zührevî olan iki kimse mukābil olunca, ba'zan Zührevî, Mirrîhî'ye galib olur; fakat bu havâssı mechûl olan yıldızlara mensûb olanların gazabı, Mirrî- hî olanların gazabı gibi nefsânî değil, gazab-ı Hakkānî olduğundan, mağlûbi- yet ve inkılâb onların şânından değildir. Zîrâ bunlar seyyârât-ı seb'anın hâs- siyyet ve te'sîrât-ı rûhâniyyesinden kurtulmuş olan evliyâ-yı Hak'dır.

768. Galib olan nûr, naksdan ve karanlıkdan salimdir; Hakk'ın nûru iki par- mak arasındadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

768. Üstün gelen nur, eksiklikten ve karanlıktan uzaktır; Hakk'ın nuru iki parmak arasındadır.

Peygamberlerin ve evliyanın ruhanî nuru, diğer ruhanî varlıklara üstündür; o nura eksiklik gelmez ve karanlık arız olmaz. Çünkü o nur, Hak Zât'ının nurudur ve O'nun Cemâl ve Celâl sıfatları arasındadır. Diğer şeylerde olan Hakk'ın nuru ise isim perdeleri arkasından ve yoğunluk âleminden gelir; bu sebeple onların nuru, diğer nurlar üzerine üstündür. Çünkü o nur, perde arkasından ve yoğunluk âleminden gelmez.

Enbiyâ ve evliyânın nûr-ı rûhâniyetleri, sâir rûhâniyyetlere gālibdir; o nû- ra noksanlık gelmez ve karanlık ârız olmaz. Zîrâ o nûr Zât-ı Hakk'ın nûru olup, O'nun sıfat-ı Cemâl'i ve Celâl'i arasındadır. Eşyâ-yı sâirede olan Hakk'ın nûru ise esmâ perdeleri arkasından ve âlem-i kesâfetten gelir; binâ- enaleyh onların nûru, envâr-ı sâire üzerine gālibdir. Çünkü o nûr, perde ar- kasından ve âlem-i kesâfetten gelmez.

769. O nûru canlara Hak saçar; mukbiller de etek açar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

769. O nuru canlara Hak saçar; bahtiyar olanlar da etek açar.

770. Ve o saçılan nûru bulan, Hakk'ın gayrisinden yüz çevirdi. [761]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

770. Ve o saçılan nuru bulan, Hakk'ın dışındaki her şeyden yüz çevirdi. [761]

Yani, üstün ve eksiklikten ve karanlıktan arınmış olan hidayet nurunu öncesiz olarak Hak saçtı ve Hâdî ismine mazhar olan bahtiyarlar da yatkınlık eteklerini açtılar. Yatkınlıklarının eteğinde bu nuru bulan bahtiyarlar, bu oluş ve bozuluş âleminde maddî bedenle ortaya çıktıkları zaman, yüzlerini Hakk'ın dışındaki her şeyden çevirdiler. Yani, eşyadan herhangi bir şeye yönelirlerse, Hak için yöneldiler; o şeyin kendisi ve özü için yönelmediler. (625 numaralı beyitteki açıklamalara bakınız)

Ya'ni galib ve naksdan ve karanlıktan sâlim olan nûr-ı hidâyeti ezelde Hak saçtı ve ism-i Hâdî'ye mazhar olan mukbiller de isti'dâd eteklerini açtı- lar. İsti'dâdlarının eteğinde bu nûru bulan mukbiller, bu âlem-i kesâfetde cism-i unsurî ile zâhir oldukları vakit, yüzlerini Hakk'ın gayrisinden çevirdi- ler. Ya'ni eşyâdan herhangi bir şeye teveccüh ederlerse, Hak için teveccüh et- tiler; o şeyin aynı ve zâtı için teveccüh etmediler. (625 numaralı beyitteki îzâ- hâta müracaat)

771. Aşka mensûb eteği olmayan her bir kimse, o saçılan nûrdan nasibsiz oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

771. Aşka ait eteği olmayan her bir kimse, o saçılan nurdan nasipsiz oldu.

Ezelî yatkınlığına aşk isabet etmemiş olan her bir kimse bu suret âleminde de o aşk nurundan nasipsiz kaldı; dünyevî hayatını tatsız tuzsuz geçirdi.

İsti'dâd-ı ezelîsi eteğine aşk isabet etmemiş olan her bir kimse bu âlem-i sûretde de o aşk nûrundan nasîbsiz kaldı; hayât-ı dünyeviyyesini, tatsız tuzsuz geçirdi.

772. Cüz'lerin yüzleri, külleri tarafınadır; bülbüllerin aşk-bazlığı gül iledir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

772. Parçaların yüzleri, bütünlerinedir; bülbüllerin aşk oyunu gül iledir.

"Parçalar"dan kasıt, müminlerin havas ve avam tabakasıdır; "bütünler"den kasıt ise peygamberlerdir (a.s.). Nitekim 758 numaralı beytin açıklamasında belirtildi. "Bülbüller"den kasıt müminlerdir; ve "gül"den kasıt peygamberler ve onların vârisleri olan evliyadır.

"Cüz"lerden murâd havâs ve avâmm-ı mü'minîndir; "kül"lerden murâd enbiyâ (aleyhimü's-selâm)dır. Nitekim 758 numaralı beytin îzâhında beyân olundu. "Bülbüller"den murâd mü'minlerdir; ve "gül"den murâd enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâdır.

773. İneğin rengini dışarıdan ve insanın kızıl ve sarı rengini içeriden bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

773. İneğin rengini dışarıdan ve insanın kızıl ve sarı rengini içeriden bil!

İneğin tüylerindeki kırmızı ve sarı renk, dış etkenlerdendir; fakat insanın yüzündeki kırmızılık ve sarılık, iç etkenlerdendir. Örneğin insandaki korku yüzünü sarartır ve utanma kızartır. Korku ile utanma, içteki hallerdir. Ve bunun gibi iman ve ikrar (tasdik etme) ve küfür ve inkâr, insanın içinden, yani kendisinin zâtî yatkınlığının eteğine dökülmüş olan Hakk'ın isimlerinin tecellileridir.

İneğin tüylerindeki kırmızı ve sarı renk te'sîrât-ı hâriciyyedendir; fakat insanın yüzündeki kırmızılık ve sarılık, te'sîrât-ı dâhiliyyedendir. Meselâ insandaki korku yüzünü sarartır ve utanma kızartır. Korku ile utanma, bâtındaki hallerdir. Ve bunun gibi îmân ve ikrâr ve küfür ve inkâr insanın bâtınından, ya'ni isti'dâdının eteğine dökülmüş olan Hakk'ın tecelliyât-ı esmâiyyesidir.

774. İyi renkler safâ küpündendir; çirkin renkler, kokmuş bulanık sudandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

774. İyi renkler safâ küpündendir; çirkin renkler, kokmuş bulanık sudandır.

"Safâ küpü"nden kastedilen, latif olan ruhanî âlemdir ve "kokmuş bulanık su"dan kastedilen de, maddi yoğunluk âlemidir. Buna göre iyi söz ve fiillerin kaynağı ruhanîlik; kötü söz ve fiillerin kaynağı da cismanîliktir. Örneğin şeriatça yasaklanmış olan zina, cinayet, hırsızlık ve küfür, hep cismanîlik âlemine aittir; bunların asla ruhanî âlemle ilgisi yoktur.

"Safâ küpü"nden murâd, latîf olan âlem-i rûhâniyyettir ve "kokmuş bulanık su"dan murâd dahi, kesâfet âlemidir. Binâenaleyh iyi akvâl ve efâlin menba'ı rûhâniyyet; ve fenâ akvâl ve efâlin menba'ı da cismâniyettir. Meselâ şer'an memnû' olan zinâ ve katil ve sirkat ve küfür, hep cismâniyet âlemine râci'dir; bunların aslâ rûhâniyet âlemiyle münasebeti yoktur.

775. O latif rengin adı, Allah'ın boyasıdır; bu kesîf rengin kokusu Allah'ın la'netidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

775. O latif rengin adı, Allah'ın boyasıdır; bu kesif (yoğun, kaba) rengin kokusu Allah'ın lanetidir.

Yani latif olan sözlerin ve fiillerin adı Allah'ın boyasıdır; çünkü güzeldir. Nasıl ki ayet-i kerimede Yüce Allah "Allah'ın boyası vardır ve Allah tarafından olan o boyadan daha güzel nedir?" (Bakara, 2/138) buyurur. Ve kötü sözlerin ve fiillerin kokusu ve tesiri ise Allah'ın laneti ve tabiatın en aşağı derecesine reddidir. Nasıl ki ayet-i kerimede "Sana bir iyilik isabet ederse, Allah'tandır; ve kötülük isabet ederse, kendi yoğun nefsindendir" (Nisa, 4/79) buyurur.

Ya'ni latîf olan akvâl ve efâlin adı Allah'ın boyasıdır; zîrâ güzeldir. Nitekim âyet-i kerîmede Hak Teâlâ صبْغَةَ اللهِ وَ مَنْ أَحْسَنُ مِنَ الله صبغة (Bakara, 2/138) Ya'ni "Allah'ın boyası vardır ve Allah tarafından olan o boyadan daha güzel nedir?" buyrulur. Ve fenâ akvâl ve efâlin kokusu ve âsârı ise Allâh'ın la'neti ve esfel-i sâfilîn-i tabîata reddidir. Nitekim ayet-i kermede مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةً فَمَنْ الله وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَة فَمَنْ نَفْسِكَ (Nisâ, 4/79) Ya'ni "Sana bir iyilik isabet ederse, Allah'dandır; ve kötülük isabet ederse, nefs-i kesîfindendir" buyrulur.

776. Denizden olan şey, yine denize gider; oradan geldi, yine oraya gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

776. Denizden olan şey, yine denize gider; oradan geldi, yine oraya gider.

777. Dağ başından çabuk akıcı seller ve tenimizden aşka karışık yürüyen cân!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

777. Dağ başından çabuk akan seller ve tenimizden aşka karışık yürüyen can!

Denizden ortaya çıkan su, yine denize gider. Nasıl ki güneşin ısısı vasıtasıyla denizin suları buharlaşıp, hafif havaya karışır ve sonra soğuyup, yağmur damlaları şeklinde yeryüzüne iner; ve dağ tepelerinden, eğimli yüzeyler üzerinde çabuk çabuk akan seller hâline gelip, denize dökülür. Aynı şekilde, ruhlar âleminden beri ilâhî aşk ile karışık olarak yürüyüp, maddî bedenimize ait olan canlarımız, bu bedenlerimizde sonsuza dek kalamaz; çünkü وَ نَفَحْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى (Sâd, 38/72) yani “Ona ruhumdan üfledim” ayet-i kerîmesinden açıklandığı üzere, Hak'tan geldiği için, ölüm dediğimiz hâl vasıtasıyla bedenlerden ilişiğini kesip yine geldiği tarafa geri döner.

Denizden peyda olan su, yine denize gider. Nitekim harâret-i şems vâsıtasıyla denizin suları tebahhur edip, hevâ-yı nesîmîye karışır ve sonra teberrüd edip, yağmur tâneleri şeklinde arza nâzil olur; ve dağ tepelerinden, sath-1 mâ-iller üzerinde çabuk çabuk akan seller hâline gelip, denize dökülür. Kezâ tâ âlem-i ervâhdan beri aşk-ı ilâhî ile karışık olarak yürüyüp, cesed-i unsurîmize taalluk eden canlarımız, bu cesedlerimizde ebediyyen karâr edemez; zîrâ وَ نَفَحْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى (Sâd, 38/72) Ya'ni “Ona rûhumdan nefh ettim" âyet-i kerîmesinden beyân buyrulduğu üzere, Hak'dan geldiği için, ölüm dediğimiz hâl vâsıtasıyla cesedlerden taalluku kesip yine geldiği tarafa avdet eder.

## Yahûdî pâdişâhın ateş yakıp "Her kim bu puta secde ederse ateşten kurtulur" diyerek, ateşin yanına put koyması beyânındadır

778. O köpek çıfıtın ne düşündüğünü gör; ateş yanına bir put ikāme etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

778. O Yahudi köpeğin ne düşündüğünü gör; ateşin yanına bir put dikti.

779. Dedi ki: Bu puta secde eden ateşten kurtulur; ve eğer etmezse ateşin içine oturur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

779. Dedi ki: Bu puta secde eden ateşten kurtulur; ve eğer etmezse ateşin içine oturur.

Yahudi padişahı, o vaktin Müslümanları olan İsevîler'in (Hz. İsa'ya inananlar) varlığını ortadan kaldırmak için, müminlere karşı biri manevi ve diğeri maddi olmak üzere iki türlü ihanet ve hıyanete teşebbüs etmiştir. İsevîler'in puta taptırılması manevi ihanettir; çünkü onlar Ehl-i Kitap olup putperest değildirler. Bu manevi hıyanete teslim olmayanlar için, maddi hıyanet olmak üzere, ateş içinde ölüm gösterilmiştir. Bu sebeple Yahudi'nin, müminleri Museviliğe davet etmemesinin sebebi, onlara karşı bu iki hıyanetin icra edilmesidir; bu da şahın fitneci alçaklığını gösterir.

Yahûdî pâdişâhı, o vaktin müslümanları olan Îsevîler'in vücûdunu kaldırmak için, mü'minlere karşı biri ma'nevî ve diğeri maddî, iki türlü ihanet ve hıyânete teşebbüs etmiştir. Îsevîler'in puta taptırılması ihanet-i ma'neviyyedir; zîrâ onlar ehl-i kitâb olup putperest değildirler. Bu ma'nevî hıyânete teslîm-i nefs etmeyenler için, maddî hıyânet olmak üzere, ateş içinde ölüm gösterilmiştir. Binâenaleyh yahûdînin, mü'minleri Mûseviyyet'e da'vet etmemesindeki sebeb, onlara karşı bu iki hıyânetin icrâsıdır; bu da şâhın denâet-i fitnyyesini gösterir.

780. Vaktaki o nefsinin putunun layıkını verdi, onun nefsinin putundan başka bir put doğdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

780. O nefsinin putunun hakkını verdiği zaman, onun nefsinin putundan başka bir put doğdu.

Yani o şah nefsini kendisine put yapmış ve nefse ait hazlarının gölgesi olmuş idi. Bu sebeple kölesi olduğu nefsi, ona bir put daha icat etti, o da zikredilen zalimane haz idi.

Ya'ni o şâh nefsini kendisine put yapmış ve huzûzât-ı nefsâniyyesinin gölgesi olmuş idi. Binâenaleyh kölesi olduğu nefsi, ona bir put daha îcâd etti, o da zikr olunan hazz-ı zâlimâne idi.

781. Putların anası, sizin nefsinizin putudur; zîrâ ki bu put yılan ve o put ejderhadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

781. Putların anası, sizin nefsinizin putudur; çünkü bu put yılan ve o put ejderhadır.

Yani, nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) birçok putlar doğuran bir anadır. Bu doğan putlar yılandır; fakat nefs-i emmâre ejderhadır. Yılanlar gibi nefs-i emmârenin doğurduğu nefse ait hazlara karşı koymak ve onları terk etmek kolay olabilir; fakat ejderha mesabesinde olan bu nefs-i emmâreyi mağlup etmek gayet güçtür.

Ya'ni, nefs-i emmâre birçok putlar doğuran bir anadır. Bu doğan putlar yılandır; fakat nefs-i emmâre ejderhâdır. Yılanlar gibi nefs-i emmârenin doğurduğu huzûzâta mukābele etmek ve onları terk etmek kolay olabilir; fakat ejderhâ mesâbesinde olan bu nefs-i emmâreyi mağlûb etmek gâyet güçtür.

782. Nefis, demir ve çakmak taşıdır ve put kıvılcımıdır; o kıvılcım sudan karar tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

782. Nefis, demir ve çakmak taşıdır ve put kıvılcımıdır; o kıvılcım sudan karar tutar.

783. Çakmak taşı ve demir ne vakit sudan sakin olur; bir adam bu iki ile ne vakit salim olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

783. Çakmak taşı ve demir ne zaman sudan sakin olur; bir adam bu ikisiyle ne zaman güvende olur?

Nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) demir gibidir ve onun hazzı çakmak taşı gibidir. Her an demir gibi olan nefis, çakmak taşı gibi olan hazlarından birine çarpar. İnsan hayalinde ilâhî emre aykırı, ateşli bir suret belirir. Fitil gibi olan insan kalbi, bu hayalle yanmaya başlar ve o hayale tapar. Bu sebeple bu hayalî suret kıvılcımı onun putu olur. Demir ve çakmak taşından sıçrayıp fitili tutuşturan kıvılcım, ancak sudan söner. "Su"dan kasıt, Allah korkusu veya Allah aşkıdır. Çünkü kalbi tutuşturan kötü hayal, organlardan ve uzuvlardan ortaya çıkmadıkça, şer'î bir hüküm doğurmaz. Eğer bir kimsede Allah korkusu veya Allah muhabbeti varsa, o kötü hali işleyemez. Bu sebeple bu duygular o kötü hayal kıvılcımını söndürmüş olur. Ancak su gibi olan bu duygular, demir ve çakmak taşı gibi olan nefsin ve hazlarının çaresi olamaz. Şu halde bir adam, bu iki belayı taşırken ne zaman putperestlikten güvende ve emin olabilir?

Nefs-i emmâre demir ve onun hazzı çakmak taşı gibidir. Her an demir gibi olan nefis, çakmak taşı gibi olan hazlarından birisine çarpar. Hayâl-i insânîde emr-i ilâhîye muhâlif âteşîn bir sûret peyda olur. Fitil gibi olan kalb-i insânî, bu hayâl ile yanmağa başlar ve o hayâle tapar. Binâenaleyh bu sûret-i hayâliyye kıvılcımı onun putu olur. Demir ve çakmak taşından sıçrayıp fitili tutuşturan kıvılcım, ancak sudan söner. "Su"dan murâd, havf-ı ilâhî veyâ aşk-ı ilâhîdir. Zîrâ kalbi tutuşturan fenâ hayal, a'zâ ve cevârîhden sâdır olmadıkça, bir hükm-i şer'î terettüb etmez. Eğer bir kimsede Allah korkusu veyâ Allah muhabbeti varsa, o fenâ hâli işleyemez. Binâenaleyh bu duygular o fenâ hayal kıvılcımını söndürmüş olur. Velâkin su gibi olan bu duygular, demir ve çakmak taşı gibi olan nefsin ve huzûzâtının çâresi olamaz. Şu halde bir adam, bu iki belâyı hâmil iken ne vakit putperestlikten sâlim ve emîn olabilir?

784. Çakmak taşı ile demir, ateşi içinde tutarlar; onların ateşi üzerinde suyun geçidi yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

784. Çakmak taşı ile demir, ateşi içlerinde tutarlar; onların ateşi üzerinde suyun geçişi yoktur.

785. Mâdemki ırmağın suyu, hâricî ateşi söndürüyor, taşın ve demirin içine gider mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

785. Mademki ırmağın suyu, dışarıdaki ateşi söndürüyor, taşın ve demirin içine girer mi?

"Irmağın suyu"ndan maksat, ilâhî vahiy yoluyla gelen şeriat hükümleri ve ilâhî sınırlardır. Şeriatın koyduğu sınırlar, emredici nefis ve onun hazları çakmağından sıçrayıp, yedi uzuvdan ortaya çıkan yasaklanmış fiiller ateşini söndürür. Örneğin, insan topluluğu arasındaki ateşi, cinayeti engellemek için kısas uygulanmasını sağlar; ancak şeriat hükümleri, gizli olan nefsanî düşünceleri söndüremez, ortadan kaldıramaz.

"Irmağın suyu"ndan maksad, vahy-i ilâhî tarîkıyla gelen ahkâm-ı şer'iyye ve hudûd-ı ilâhiyyedir. Hudûd-ı şer'iyye, nefs-i emmâre ve onun hazları çakmağından sıçrayıp, yedi a'zâdan zuhûr eden ef'âl-i memnûa ateşini söndürür. Meselâ cem'iyyet-i beşeriyye arasındaki ateş, katli men' için kısâs icrâ ettirir; velâkin ahkâm-ı şer'iyye, gizli olan havâtır-ı nefsâniyyeyi söndüremez, izâle edemez.

786. Taş ve demir, ateşin ve dumanın menba'ıdır; onların katraları nasrânînin ve yahûdînin küfrüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

786. Taş ve demir, ateşin ve dumanın kaynağıdır; onların damlaları Hristiyan'ın ve Yahudi'nin küfrüdür.

Nefsin hazlarından birisi de kibirdir, kibrin neticesi de Hakk'ı kabul etmemek ve insafsızlıktır. Yahudiler Hz. İsa'nın bu kadar mucizesini görmüş olsalar da, insafsızlıkları sebebiyle, onu inkâr ettiler ve çarmıha germeye kalkıştılar. Ve Hristiyanlar aynı şekilde müşrikler gibi, son peygamber Efendimiz'in mucizelerini gördüler ve hâlen ayakta duran mucize olan Kur'an'ın anlamlarının yüceliğini gördüler, insafsızlıkları sebebiyle inkâr ettiler. Bu sebeple bu küfür ve inkâr, ateş ve duman çeşmesinin damlaları oldu.

Nefsin hazlarından birisi de tekebbür, tekebbürün netîcesi de Hakk'ı kabûl etmemek ve adem-i insâfdır. Yahûdîler cenâb-ı Îsâ'nın bu kadar mu'cizâtını görmüş iken, adem-i insafları sebebiyle, onu inkâr ettiler ve salbe tasaddî ettiler. Ve Îsevîler kezâ müşrikler gibi, Hâtem-i enbiyâ Efendimiz'in mu'cizâtını gördüler ve elyevm mu'cize-i kāime olan Kur'ân'ın azamet-i maânîsini gördüler, adem-i insafları sebebiyle inkâr ettiler. Binâenaleyh bu küfür ve inkâr, ateş ve duman çeşmesinin katraları oldu.

787. Eğer küpün ve bardağın suyu biterse, çeşmenin suyu tâze ve bâkî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

787. Eğer küpün ve bardağın suyu biterse, çeşmenin suyu taze ve kalıcı olur.

Yani nefis demirine nefse ait hazlar çakmakları daima çakar ve ondan kıvılcımlar çıkar ve kalp fitilini tutuşturup, küfür ve inkâr dumanlarını ortaya çıkarır. Bu hâl devam ettikçe, küp ve bardak konumunda olan insan kalbindeki korku ve aşk sularının bitip, onları söndürememesi de meydana gelir. Çünkü nefis ve haz çeşmesi her an taze ve kalıcıdır.

Ya'ni nefis demirine huzûzât çakmakları dâimâ çakar ve ondan kıvılcım- lar çıkar ve kalb fitilini tutuşturup, küfür ve inkâr dumanlarını peydâ eder. Bu hâl devam ettikçe, küp ve bardak mesâbesinde olan kalb-i insânîdeki korku ve aşk sularının bitip, onları söndürememesi de vâki' olur. Zîrâ nefis ve haz çeşmesi her an tâze ve bâkîdir.

788. Put, bardak içinde gizli, bulanık sudur; sen nefsi bulanık suyun çeşmesi bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

788. Put, bardak içinde gizli, bulanık sudur; sen nefsi bulanık suyun çeşmesi bil!

Nefse ait düşünceler (havâtır-ı nefsâniyye), bardak gibi olan kalp içinde gizlenmiş bulanık su gibidir. Sen bu açıklamalara göre nefs-i emmâreyi (kötülüğü emreden nefis), bulanık suyun çeşmesi bil!

Havâtır-ı nefsâniyye, bardak gibi olan kalb içinde gizlenmiş bulanık su gi- bidir. Sen bu îzâhâta göre nefs-i emmâreyi, bulanık suyun çeşmesi bil!

789. O yontulmuş put, kara sel gibidir; putçu olan nefis cadde üzerinde bir çeş- medir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

789. O yontulmuş put, kara sel gibidir; putçu olan nefis cadde üzerinde bir çeşmedir.

O Yahudi şahın yaptırmış olduğu put heykeli, bulanık suyun seli gibidir; daima putlar yapan nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) ise, hayat caddesi üzerinde bu kara selin bir çeşmesidir.

O yahûdî şâhın yaptırmış olduğu put heykeli, bulanık suyun seli gibidir; dâimâ putlar yapan nefs-i emmâre ise, cadde-i hayât üzerinde bu kara selin bir çeşmesidir.

790. Bir parça taş, yüz testiyi kırar; ve çeşmenin suyu bila-tevakkuf kapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

790. Bir parça taş, yüz testiyi kırar; ve çeşmenin suyu durmaksızın kapar.

[777] Yani, ey Hakk Yolcusu, nefis demiri ile haz çakmağından sıçrayan yüz hatırayı bir ilahi korku veya ilahi sevgi taşı ile kırıp def edebilirsin; fakat bu taş kaynak ve çeşme suyunu durduramaz, o çeşmenin suyu senin bu taşını kapar ve yutar. Yani, bunların nefs-i emmâreye (kötülüğü emreden nefse) etkisi olmaz. Görmez misin, şanlı bir peygamber olan Yusuf (a.s.) "Rabb'imin acıyıp koruduğu hariç, nefis aşırı şekilde kötülüğü emredicidir" (Yusuf, 12/53) buyurmuştur.

[777] Ya'ni, ey sâlik nefis demiri ile haz çakmağından sıçrayan yüz hâtırayı bir havf-ı ilâhî veyâ hubb-i ilâhî taşı ile kırıp def edebilirsin; fakat bu taş men- ba' ve çeşme suyunu tevkîf edemez, o çeşmenin suyu senin bu taşını kapar ve yutar. Ya'ni, bunların nefs-i emmâreye te'sîri olmaz. Görmez misin, bir peygamber-i zîşân olan Yusuf (a.s.) إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةُ بِالسُّوءِ إِلَّا مَا رَحِمَ رَبِّي (Yusuf, 12/53) ["Rabb'imin acıyıp koruduğu hâriç, nefis aşırı şekilde kötülüğü emre- dicidir"] buyurmuştur.

791. Bu putu kırmak kolay olur; pek kolay! Nefsi kolay görmek cehildir; cehil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

791. Bu putu kırmak kolay olur; pek kolay! Nefsi kolay görmek cehildir; cehil!

Dışarıdaki bu put heykelini kırmak çok kolaydır; fakat nefsin kırılmasını kolay görmek çok büyük bir cehalettir.

Hâriçteki bu put heykelini kırmak pek kolaydır; fakat nefsin kırılmasını kolay görmek pek büyük bir cehâlettir.

792. Ey oğul! eğer nefsin sûretini istersen, yedi kapılı cehennemin kıssasını oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

792. Ey oğul! Eğer nefsin suretini istersen, yedi kapılı cehennemin kıssasını oku!

Bir âlem suretinde, her manayı temsil eden birer suret bulunur; bu sebeple manadan ibaret olan nefis ile, onun nefse ait hazlarını temsil eden suretler nedir diye sorarsan, ey benim oğlum, cevaben derim ki, nefsin suretini görmek istersen şu ayet-i kerimeyi oku: وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ أَجْمَعِينَ لَهَا سَبْعَةَ أَبْوَابِ لكُلِّ باب منهم جزؤ مقسوم (Hicr, 15/44) Yani "Ve muhakkak cehennem elbette onların hepsinin buluşma yeridir. Onun yedi kapısı vardır; onlardan her bir kapı, kısımlara ayrılmıştır."

Nefis, cehennem tabiatında olup, asla nefse ait hazlarına doymak bilmez; o nefsin suretini yedi uzuv temsil eder ki, bunlar da göz, kulak, ağız, el, ayak, karın ve üreme organıdır. Bu uzuvlar hazlarını şeriatın yasakladığı şeylerden alırsa, her biri cehennemin bir kapısı olur ve yasaklanan şeylerin çeşitlerine ve derecelerine göre de, her bir kapı kısımlara ayrılmıştır. Bu ayet-i kerimenin tefsiri ileride gelecektir.

Bir âlem sûretinde, her ma'nâyı temsîl eden birer sûret bulunur; binâenaleyh ma'nâdan ibaret olan nefis ile, onun huzûzâtını temsil eden sûretler nedir diye sorarsan, ey benim oğlum, cevâben derim ki, nefsin sûretini görmek istersen şu âyet-i kerîmeyi oku: وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ أَجْمَعِينَ لَهَا سَبْعَةَ أَبْوَابِ لكُلِّ باب منهم جزؤ مقسوم (Hicr, 15/44) Ya'ni "Ve muhakkak cehennem élbette onların hepsinin mev'ididir. Onun yedi kapısı vardır; onlardan her bir kapı, cüz'lere taksîm olunmuştur".

Nefis, cehennem tab'ında olup, aslâ huzûzâtına doymak bilmez; o nefsin sûretini yedi a'zâ temsil eder ki, bunlar da göz, kulak, ağız, el, ayak, karın ve âlet-i tenâsüldür. Bu a'zâlar hazlarını şer'in nehy ettiği şeylerden alırsa, her biri cehennemin bir kapısı olur ve menhiyâtın envâ' ve derecâtına göre de, her bir kapı cüz'lere taksîm olunmuştur. Bu âyet-i kerîmenin tefsîri âtîde gelecektir.

793. Her nefisde bir mekri vardır ve her mekr içinde ondan fir'avnîler ile beraber yüz Fir'avn mağrûkdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

793. Her nefiste bir tuzak vardır ve her tuzağın içinde, o tuzaktan dolayı firavunlarla beraber yüz Firavun boğulmuştur.

Yani, nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) öyle bir hilekârdır ki, her nefiste bir hile icat eder ve icat ettiği her bir tuzağın içinde de, ona tâbi olanlarla beraber yüz Firavun boğulur. Bu sebeple nefis Firavun'dan daha kötüdür.

Ya'ni, nefs-i emmâre öyle bir hîlekârdır ki, her nefisde bir hîle îcâd eder ve îcâd ettiği her bir mekrin içinde de tevâbi'iyle beraber yüz Fir'avn boğulur. Binâenaleyh nefis Fir'avn'dan beterdir.

794. Musa'nın Huda'sına ve Musa'ya kaç; îmân suyunu fir'avnlıkdan dökme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

794. Musa'nın Allah'ına ve Musa'ya kaç; iman suyunu firavunluktan dökme!

Bu şerefli beyitte nefis Firavun'a, ruh Musa'ya ve nefsin hükümlerinde boğulmak ise Firavun'un ailesine benzetilmiştir. Şu halde beytin anlamı şöyle olur: Ey Hakk Yolcusu, Firavun gibi olan nefsin hükümleri altında firavunlar gibi zelil olma da, Musa gibi olan ruhun hükümlerine ve ruhun Rabb'ine sığın; ve ab-ı hayat (ölümsüzlük suyu) gibi olan imanı, nefsin hükümlerine tabi olma sebebiyle terk etme; çünkü nefis küfrün kaynağı ve ruh, imanın kaynağıdır.

Bu beyt-i şerîfde nefis Fir'avn'a ve rûh Mûsâ'ya ve nefsin ahkâmında istiğrâk ise, Fir'avn'ın âline teşbîh buyrulmuştur. Şu halde ma'nâ-yı beyit böyle olur: Ey sâlik, Fir'avn gibi olan nefsin ahkâmı altında fir'avnîler gibi zebûn olma da, Mûsâ gibi olan rûhun ahkâmına ve rûhun Rabb'ine ilticâ et; ve âb-ı hayât gibi olan îmânı, ahkâm-ı nefse tebaiyyet sebebiyle terk etme; zîrâ nefis menba-1 küfür ve rûh, menba'-1 îmândır.

795. Elini Ahad'a ve Ahmed'e vur! Ey kardeş, ten Ebûcehl'inden kurtul!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

795. Elini Ahad'a ve Ahmed'e vur! Ey kardeş, ten Ebûcehl'inden kurtul!

Ey birader! Eğer ben ruhumun hükümlerine ve ruhumun Rabb'ine ne şekilde sığınayım dersen, elini ruhun ve nefsin yaratıcısı olan Ahad'ın gönderdiği Kur'an'a ve O'nun şanlı peygamberi olan Ahmed (a.s.v.)'ın şeriatına koy; o zaman Ebûcehil gibi inatçı olan ve nefsin sureti bulunan tenin hükümlerinden kurtulursun.

Ey birâder! Eğer ben rûhumun ahkâmına ve rûhumun Rabb'ine ne sûretle ilticâ edeyim dersen, elini hâlık-ı rûh ve nefs olan Ahad'ın gönderdiği Kur'ân'a ve O'nun nebiyy-i zîşânı olan Ahmed (a.s.v.)ın şerîatına koy; o vakit Ebûcehil gibi anûd olan ve nefsin sûreti bulunan tenin ahkâmından kurtulursun.

## Ateş içinde çocuğun söze gelmesi ve halkı ateşe atılmağa teşvik etmesi

796. O çıfıt, çocuğu ile beraber bir kadını, o putun önüne getirdi; ateş de alev içinde idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

796. O kötü kadın, çocuğuyla birlikte bir kadını o putun önüne getirdi; ateş de alev alev yanıyordu.

797. Çocuğu ondan aldı, ateş içine attı. Kadın korktu ve gönlü îmândan kopardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

797. Çocuğu ondan aldı, ateş içine attı. Kadın korktu ve gönlü imandan kopardı.

798. Putun önünde secde etmek istedi; o çocuk, ben ölmedim diye bağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

798. Putun önünde secde etmek istedi; o çocuk, ben ölmedim diye bağırdı.

Yani çocuğun ateşe atıldığını gören kadının kalbindeki iman bağı korkudan kopup, puta secde etmek isteyince, ateşe atılan o çocuk, ben ölmedim diye bağırdı.

Ya'ni çocuğun ateşe atıldığını gören kadının korkudan kalbindeki îmân alâkası kesilip, puta secde etmek isteyince, ateşe atılan o çocuk, ben ölmedim diye bağırdı.

799. Ey anacığım, içeriye gel, her ne kadar sûretde ateş içinde isem de, burada ben iyiyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

799. Ey anacığım, içeriye gel, her ne kadar görünüşte ateş içinde olsam da, burada ben iyiyim.

800. Ateş, hicabdan dolayı göz bağıdır; bu ceyb-i gaybdan, baş çıkarmış rahmetdir. [787]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

800. Ateş, perdeden dolayı göz bağıdır; bu gayb cebinden baş çıkarmış rahmettir.

Yani ateşin kırmızı rengi, kendi hakikatine perde olduğu için göz bağıdır. Çünkü onun hakikati Hak'tır, dilerse o suretten celaliyle ortaya çıkıp azap eder; ve dilerse cemaliyle ortaya çıkıp o suretten rahmet kılar. Bu sebeple bu ateş, gayb âleminden başını çıkarıp görünen bir rahmettir; görünen yüzünü görenler azap zanneder, halbuki iç yüzü rahmettir. Nasıl ki Hadîd suresindeki ayet-i kerimede buyrulur: فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُ (Hadid, 57/13) Yani "Müminler ile kafirler arasına, iç tarafı rahmet ve dış tarafı azap cihetinden bir kapı olmak üzere bir duvar çekilir."

Ya'ni ateşin kırmızı rengi, kendi hakîkatine perde olduğu için göz bağıdır. Zîrâ onun hakîkatı Hak'dır, dilerse o sûretden celâliyle zuhûr edip azâb eder; ve dilerse cemâliyle zuhûr edip o sûretden rahmet kılar. Binâenaleyh bu ateş, âlem-i gaybdan başını çıkarıp zâhir olan bir rahmetdir; zâhirini görenler azâb zanneder, halbuki bâtını rahmetdir. Nitekim sûre-i Hadîd'deki âyet-i kerîme- de buyrulur: فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُ (Hadid, 57/13) Ya'ni "Mü'minler ile kâfirler arasına, iç tarafı rahmet ve dış tarafı azâb cihe- tinden bir kapı olmak üzere bir duvar çekilir."

801. Anacığım, Hakk'ın haslarının işretini görmek için içeriye gel de Hakk'ın burhânını gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

801. Anacığım, Hakk'ın has kullarının içki meclisini görmek için içeriye gel de Hakk'ın delilini gör!

Yani Hakk'ın has kullarının içki meclisini ve zevk ve safasını görmek için kendini ateşe at da, Hakk'ın kudretinin delilini müşahede et!

Ya'ni Hakk'ın hâs kullarının işretini ve zevk ve safâsını görmek için ken- dini ateşe at da, Hakk'ın kudretinin burhânını müşâhede et!

802. İçeriye gel ve ateş misali suyu gör! Bir cihandan ki ateştir, o su misalidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

802. İçeriye gel ve ateş misali suyu gör! Bir cihandan ki ateştir, o su misalidir.

Anacığım, içeriye gel de, ateş şeklindeki suyu gör! Ateş olan bir âlemden gir ki, o âlem ateşi su gibidir. Yani bu ateş öyle bir ateştir ki, ateş şeklinde sudur ve su şeklinde ateştir.

Anacığım, içeriye gel de, ateş sûretindeki suyu gör! Ateş olan bir cihân- dan gir ki, o cihân ateşi su misâlindedir. Ya'ni bu ateş öyle bir ateştir ki, ateş sûretinde sudur ve su sûretinde ateştir.

803. İçeriye gel, ateş içinde servi ve yasemîn olan İbrâhîm'in esrarını gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

803. İçeriye gel, ateş içinde servi ve yasemin olan İbrahim'in sırlarını gör!

804. Senden doğma vaktini ölüm gördüm; senden düşmeğe pek korkardım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

804. Senden doğma vaktini ölüm gördüm; senden düşmeye pek korkardım.

Yani senin karnından doğduğum vakti, ölüm vakti zannettiğim için, senin rahminden dünyaya çıkmaktan pek çok korkardım.

Ya'ni senin karnından doğduğum vakti, ölüm vakti zannettiğim için, se- nin rahminden dünyaya çıkmaktan pek ziyâde korkardım.

805. Vaktaki doğdum, güzel havalı, güzel renkli dünya içinde, dar zindandan kurtuldum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

805. Doğduğum zaman, güzel havalı, güzel renkli dünya içinde, dar zindandan kurtuldum.

806. Ben şimdi dünyayı rahim gibi gördüm; zîrâ bu ateş içinde o sükûnu buldum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

806. Ben şimdi dünyayı rahim gibi gördüm; çünkü bu ateş içinde o sükûnu buldum.

Yani, ben şimdi ateş içinde dünyayı ana rahmi gibi pek dar ve karanlık gördüm, çünkü bu ateşin içinde "melekût âlemi" (gayb âlemi) keşfedildi ve bu âlemin genişliğine göre, dünyanın darlığı ve karanlığı ortaya çıktı da, bu âlemde sükûn buldum.

Ya'ni, ben şimdi ateş içinde dünyayı rahm-i mâder gibi pek dar ve karan- lık gördüm, çünkü bu âteşin içinde “âlem-i melekût” keşf olundu ve bu âle- min vüs'atına nazaran, dünyanın darlığı ve karanlığı zâhir oldu da, bu âlem- de sükûn buldum.

807. Bu ateş içinde bir âlem gördüm; onun içinde zerre zerre bir Îsâ-dem var.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

807. Bu ateş içinde bir âlem gördüm; onun içinde zerre zerre bir Îsâ-dem var.

Bu ateş içinde hakikat âlemini ve varlığın hakikatini gördüm ki, o âlemin suretlerine ve hayatına, bu âlemin her noktasından yardım edilir. Bu sebeple bu âlemin her zerresi bir Îsâ (a.s.) gibi nefes sahibidir.

Bu âteş içinde âlem-i hakîkatı ve hakîkat-ı vücûdu gördüm ki, o âlemin sûretlerine ve hayâtına, bu âlemin her noktasından imdâd olunur. Binâena- leyh bu âlemin her zerresi bir Îsâ (a.s.) gibi sâhib-i nefhadır.

808. Bu, şeklen yok, zâten var olan bir cihân; ve o cihan şeklen var, sebâtsız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

808. Bu, şekil olarak yok, özde var olan bir âlem; ve o âlem şekil olarak var, kalıcı değil.

Yani benim bulunduğum bu âlemin özel bir şekli yoktur; fakat onun varlığı gerçek bir varlıktır ve varlığına yok olma yoktur. Ve o senin bulunduğun âlem, her ne kadar şekil olarak mevcut ise de, o şeklin kalıcılığı yoktur, fanidir.

Ya'ni benim bulunduğum bu cihânın bir şekl-i mahsûsu yoktur; fakat onun varlığı hakîkî bir varlıktır ve varlığına zevâl yoktur. Ve o senin bulunduğun âlem, her ne kadar şeklen mevcûd ise de, o şeklin sebâtı yoktur, fânîdir.

809. Anacığım! Analık hakkı için, içeriye gel de gör ki, bu ateşin ateşliği yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

809. Anacığım! Analık hakkı için, içeriye gel de gör ki, bu ateşin ateşliği yoktur.

810. Anacığım! İçeriye gel ki, ikbal gelmiştir. Anacığım! İçeriye gel, dev- leti elden verme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

810. Anacığım! İçeriye gel ki, ikbal gelmiştir. Anacığım! İçeriye gel, devleti elden verme!

811. O köpeğin kudretini gördün; içeriye gel ki, Hudâ'nın kudretini ve lutfu- nu göresin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

811. O köpeğin kudretini gördün; içeriye gel ki, Allah'ın kudretini ve lütfunu göresin.

"Dünya bir leştir ve onu isteyenler köpeklerdir" hadis-i şerifi gereğince, dünya talep eden şah hakkında, Cenâb-ı Pîr, çocuğun dilinden "köpek" tabirini kullanmıştır. Dünya "mülk âlemi"dir ve "mülk âlemi," ilahi Zahir isminin tecelli yeridir; "melekût âlemi" ise, Bâtın isminin tecelli yeridir. Her ikisinden de ilahi kudretin ortaya çıkmasına rağmen, şahın kudretini, Hakk'ın kudretinden ayrı görmek, ancak Hakk'ın varlığının mertebelerine göre gerçekleşir. Ve Cenâb-ı Pîr, bu şerefli beyitte de bu sırra işaret ederler. Bu konunun ayrıntısını isteyenler, Fusûsu'l-Hikem'de Musa Fassı'nda Firavun ile Firavun'un sihirbazları arasındaki tartışmanın şerhine başvursunlar.

الدنيا جيفة وطالبها كلاب Ya'ni "Dünya cîfedir ve onun tâlibleri köpeklerdir" ha- dîs-i şerîfi mûcibince tâlib-i dünyâ olan şâh hakkında, Cenâb-ı Pîr, çocuğun lisânından "köpek" ta'bîrini kullanmıştır. Dünyâ "âlem-i mülk"dür ve "âlem-i mülk," ism-i Zahir-i ilâhînin mazharıdır; ve "âlem-i melekût" ise, ism-i Bâtın'ın mazharıdır. Her ikisinden zâhir olan kudret-i ilâhiyye olduğu halde, şâhın kudretini, Hakk'ın kudretinden hâriç görmek, ancak vücûd-ı Hakk'ın merâtibine nazaran vâki' olur. Ve Cenâb-ı Pîr, bu beyt-i şerîfde de bu sırra işâret buyururlar. Bu bahsin tafsîlini murâd edenler Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de Fir'avn ile sahare-i Fir'avn arasındaki münâzaranın şerhine müracaat etsinler.

812. Ben acımaktan dolayı senin ayağını çekiyorum; zîrâ sürûrumdan seni kayıracak halde değilim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

812. Ben acımaktan dolayı senin ayağını çekiyorum; çünkü sürûrumdan seni kayıracak halde değilim.

Ben evlatlık hakkına riâyeten acıdığım için, senin ayağını küfürden geri çekiyorum; yoksa ben o kadar zevk ve neşeye dalmışım ki, o yoğun âleme dönüp, seni kayırmak benim için ağır bir külfettir.

Ben evlâtlık hakkına riâyeten acıdığım için, senin ayağını küfürden geri çekiyorum; yoksa ben o kadar zevk ve neşâta müstağrakım ki, o âlem-i kesîfe atf-ı nazar edip, seni kayırmak benim için ağır bir külfettir.

813. İçeriye gel, başkalarını da çağır; zîrî şah ateş içinde sofra kurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

813. İçeriye gel, başkalarını da çağır; çünkü şah ateş içinde sofra kurmuştur.

Putlara tapmaktan vazgeç de, kendini ateşe at ve başkalarını da teşvik et; çünkü Yahudi padişah, ateşin içine müminler için ilahi nimetler sofrasını kurmuştur. Bu sebeple dünya âleminde kâfirlerin varlığı ve müminlere eziyet ve cefa etmeleri, Hak tarafından bir rahmettir. Bunun için din büyüklerinin çoğu kâfirlerin elinde şehitlik mertebesine ulaştılar. Bizler ise, dünya hayatına bağlı olduğumuzdan, onlar hakkındaki eziyet ve cefayı musibet sayıp, yas tutarız.

Puta secdeden vazgeç de, kendini âteşe at ve başkalarını da teşvik et; çünkü yahûdî pâdişâh ateşin içine mü'minler için, niam-ı ilâhiyye sofrasını kurmuştur. Binâenaleyh âlem-i dünyada küffârın vücûdu ve mü'minlere ezâ ve cefâsı, cânib-i Hak'dan rahmettir. Bunun için ekâbir-i dînin çoğu küffär elinde mertebe-i şehadeti ihrâz ettiler. Bizler ise, hayât-ı dünyeviyyeye bağlı olduğumuzdan, onlar hakkındaki ezâ ve cefâyı musîbet addedip, mâtemler tutarız.

814. Ey mü'minler, hepiniz içeriye geliniz; din tadından başkası, o bütün azabdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

814. Ey müminler, hepiniz içeriye geliniz; din tadından başkası, o bütün azaptır.

815. Ey mü'minler! Hepiniz pervaneler gibi içeriye, yüz baharı olan bu nasîbe geliniz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

815. Ey müminler! Hepiniz pervaneler gibi içeriye, yüz baharı olan bu nasibe geliniz!

816. O taifenin içinde bağırıyor idi; ahâlînin cânı, heybetten doldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

816. O topluluğun içinde bağırıyordu; halkın canı heybetten doldu.

Çocuk ateş içinde bağırarak bu sözleri söylüyordu ve halk da hep işitiyordu. Sonunda halkın canlarına bu halin heybet ve azametinden cezbe (ilahi çekim) halleri geldi.

Çocuk âteş içinde bağırarak bu sözleri söylüyordu ve ahâlî de hep işitiyordu. Akıbet ahâlînin cânlarına bu hâlin heybet ve azametinden cezbeler geldi.

## Adamların kendilerini ateşe atmaları

817. Bundan sonra, erkek ve kadın halk bila-ihtiyar, kendilerini, müvekkelsiz,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

817. Bundan sonra, erkek ve kadın halk, irâdeleri olmaksızın, kendilerini, müvekkelsiz (kendilerine vekil tayin edilmeksizin),

818. Çekilmeksizin dostun aşkından ateşe attılar; zîrâ her acıyı, tatlı etmek ondandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

818. Çekilmeksizin dostun aşkından ateşe attılar; çünkü her acıyı tatlı etmek ondandır.

Yani, çocuğun ateş içinde bağırarak halkı ateşe çağırmasından sonra, halka ilâhî bir cezbe (ilâhî çekim) gelip, kendilerinden geçtiler. Şahın adamlarının zorlaması ve sevk etmesi olmaksızın, sırf ilâhî aşkın itmesiyle müminlerden erkek ve kadınlar irâdeleri dışında kendilerini ateşe atmaya başladılar. Çünkü görünüşte acı olan her şeyi tatlı yapmak Hakk'ın tecellîsidir (ortaya çıkışıdır).

Ya'ni, çocuğun ateş içinde bağırarak halkı ateşe çağırmasından sonra, halka bir cezbe-i ilâhî gelip, kendilerinden geçtiler. Şâhın adamlarının cebri ve sevki olmaksızın, mahzâ aşk-ı ilâhî sâikasıyla mü'minlerden erkek ve kadın bilâ-ihtiyâr kendilerini ateşe atmağa başladılar. Zîrâ sûretde acı görünen her şeyi tatlı yapmak Hakk'ın tecellîsidir.

819. Nihayet öyle oldu ki, şahın zabıta memurları ateşe gelmeyin, diye halkı men' etmeğe başladılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

819. Sonunda öyle oldu ki, şahın zabıta memurları halkı ateşe gelmeyin diye engellemeye başladılar.

820. O yahûdî kara yüzlü ve hacıl oldu; pişman oldu, bu sebebden gönlü hasta [807] oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

820. O Yahudi kara yüzlü ve hacıl oldu; pişman oldu, bu sebeple gönlü hasta oldu.

821. Zîrâ halk îmâna daha ziyade âşık oldular; fenâ-yı cisimde de pek sadık oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

821. Çünkü halk imana daha çok âşık oldular; bedenin yok oluşunda da pek sadık oldular.

822. Şükür ki, şeytanın mekri de ona dolaştı; şükür ki şeytan da kendisini kara yüzlü gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

822. Şükür ki, şeytanın tuzağı da ona dolaştı; şükür ki şeytan da kendisini kara yüzlü gördü.

Bu olayda Yüce Allah, şeytanın hilesini ayağına dolaştırdı; tıpkı Yahudi padişahı gibi, şeytan da kendisini yaptığı hilede mağlup olmuş gördü.

Bu vak'ada Allah Teâlâ, şeytanın hîlesini ayağına dolaştırdı; yahûdî pâdişâhı gibi, şeytan da kendisini yaptığı hîlede mağlûb olmuş gördü.

823. Halkın yüzüne sürdüğü şey, o alçağın çehresinde toplandı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

823. Halkın yüzüne sürdüğü şey, o alçağın çehresinde toplandı.

Müminlerin yüzüne sürmek istediği zillet ve hakaret, o alçak şahın yüzünde toplandı; bu yaptığı işten rezilce bir şekilde pişman oldu.

Mü'minlerin yüzüne sürmek istediği zillet ve hakāret o alçak şâhın yüzünde toplandı; bu yaptığı işten rezîlâne bir sûrette pişmân oldu.

824. O kimse ki halkın libasını bila-teemmül yırttı, yırtılmak onun layıkı oldu ve onlar dürüst oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

824. O kimse ki halkın elbisesini düşünmeden yırttı, yırtılmak onun hakkı oldu ve onlar dürüst oldu.

Halkın namus elbisesini yırtan kimsenin, namus elbisesi yırtılır; çünkü hadis-i şerifte من حفر بئرا لاخيه وقع فيه yani "Kardeşinin kuyusunu kazan kimse, ona düşer" buyrulur. Ve aynı şekilde cisim elbisesini yırtan, yani birisini öldüren kimse de öldürülür. Nitekim hadis-i şerifte بشروا القاتل بالقتل yani "Katili katl ile müjdeleyin!" buyrulur. Ve bu hakikat, ibret alanların daima gözünün önünde tecelli eder. Bu sebeple Yahudi şah, müminlere ettiği hakaretin daha fazlasına maruz kaldı; ve müminlerin imanı öncekinden daha güçlü olmakla, dürüst ve sağlam oldular.

Halkın libâs-ı ırzını ve nâmûsunu yırtan kimsenin, libâs-ı ırzı ve nâmûsu yırtılır; zîrâ hadîs-i şerîfde من حفر بئرا لاخيه وقع فيه Ya'ni "Kardeşinin kuyusunu kazan kimse, ona düşer" buyrulur. Ve kezâ libâs-ı cismi yırtan, ya'ni birisini öldüren kimse de öldürülür. Nitekim hadis-i şerîfde بشروا القاتل بالقتل Ya'ni "Katili katl ile müjdeleyin!" buyrulur. Ve bu hakîkat, ibret alanların dâimâ gözünün önünde mütecellîdir. Binâenaleyh yahûdî şâh, mü'minlere ettiği hakāretin daha ziyâdesine ma'rûz kaldı; ve mü'minlerin îmânı evvelkinden daha kavî olmakla, dürüst ve sâlim oldular.

## Muhammed (a.s.)ın nâm-ı şerîfini maskaralıkla ve istihzâ ile okuyan o kimsenin ağzının eğri kalması

825. O kimse, Muhammed ism-i şerîfini maskaralıktan dolayı, ağzını eğrilterek telaffuz etti; onun ağzı eğri kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

825. O kişi, Muhammed ism-i şerîfini (yüce ismini) maskaralıktan dolayı, ağzını eğrilterek telaffuz etti; onun ağzı eğri kaldı.

826. Rücû' etti de, dedi ki: Ey Muhammed! (sallallahu aleyhi ve sellem) afv et! Ey (nebiyy-i zîşân) sana mahsus lutuflar ve ilm-i ledün vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

826. Geri döndü de, dedi ki: Ey Muhammed! (sallallahu aleyhi ve sellem) affet! Ey şanlı/yüce peygamber, sana özgü lütuflar ve ledün ilmi (Allah katından gelen gizli ilim) vardır.

Maskaralık edip, ağzı çarpılan adam dedi: Ey Muhammed! (s.a.v.) edepsizliğimi affet! Sen öyle bir şanlı/yüce peygambersin ki, sana Hakk'ın özel lütufları vardır ve sana Hakk'ın Zât'ını ve sıfatlarını tanıma ilmini vermiştir.

Maskaralık edip, ağzı çarpılan adam dedi: Ey Muhammed! (s.a.v.) edepsizliğimi afv et! Sen öyle bir nebiyy-i zî-şansın ki, sana Hakk'ın eltâf-ı mahsûsası vardır ve sana Zât ve sıfât-ı Hakk'ı tanımak ilmini vermiştir.

827. Ben cahillikten dolayı seni zevklendim, zevklenmeğe lâyık ve ehil ben oldum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

827. Ben cahillikten dolayı seni zevklendim, zevklenmeye lâyık ve ehil ben oldum.

Ben cahilliğin sürüklemesiyle seninle eğleneyim derken, bu çarpık ağzımla, herkesin eğlencesi olacak bir hâle geldim.

Ben sâika-i cehâletle seninle eğleneyim derken, bu çarpık ağzımla, herkesin eğlencesi olacak bir hâle geldim.

828. Hak Teâlâ bir kimsenin perdesini yırtmak istedikde, onun meylini, temizlerin ta'nına götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

828. Yüce Allah bir kimsenin perdesini yırtmak istediğinde, onun eğilimini temiz kişilerin ayıplamasına yöneltir.

Yani, Yüce Allah bir kimsenin saadet perdesini yırtmayı dilediği zaman, o kimsenin eğilimini kendisine has ve temiz kullarının ayıplaması ve kötülemesi tarafına yöneltir; ve o kimse kendi aklınca o has kulda bir kusur hayal edip, onu kötülemeye başlar ve kendisinin kötü ahlakın kaynağı olduğunu unutur.

Ya'ni, Hak Teâlâ bir kimsenin saâdet perdesini yırtmak murâd ettiği vakit, o kimsenin meylini hâs ve temiz kullarının ta'nı ve zemmi tarafına götürür; ve o kimse aklınca o hâs kulda bir kusûr tahayyül edip, onu zemm etmeğe başlar ve kendisinin ahlâk-ı zemîme menba'ı olduğunu unutur.

829. Ve eğer Hak Teâlâ bir kimsenin aybını örtmek isterse, ma'yûbların aybına nefes vurmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

829. Ve eğer Yüce Allah bir kimsenin ayıbını örtmek isterse, ayıplıların ayıbına nefes vurmaz.

Yani, bir kimse ayıp ve kusur sahiplerinin ayıbını örtüp, aleyhinde bulunmazsa, bilsin ki Yüce Allah, onun ayıbını örtmeyi dilemiştir. Aksine Yüce Allah da halk arasında onun da ayıbını yaydırır.

Ya'ni, bir kimse ayb ve kusûr sâhiblerinin aybını örtüp, aleyhinde bulunmazsa, bilsin ki Hak Teâlâ, onun aybını örtmek murâd etmiştir. Aksi halde Hak Teâlâ dahi halk arasında onun da aybını işâa ettirir.

830. Hak Teâlâ bize inâyet etmek isterse, meylimizi tazarru' ve niyaz tarafına kılar. [817]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

830. Yüce Allah bize yardım etmek isterse, eğilimimizi yakarış ve niyaz tarafına yöneltir.

831. Ey, ne saâdetli bir gözdür ki, o göz onun giryânıdır! Ey ne mübarek gönüldür ki o onun biryanıdır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

831. Ey, ne saadetli bir gözdür ki, o göz onun ağlayanıdır! Ey ne mübarek gönüldür ki o onun yanıp kavrulanıdır!

Hakk'ın muhabbeti ile ağlayan göz ne saadetlidir ve Hakk'ın aşkıyla yanıp kavrulan gönül ne mübarektir!

Hakk'ın muhabbeti ile ağlayan göz ne saâdetlidir ve Hakk'ın aşkıyla yanıp biryân olan gönül ne mübârektir!

832. Her ağlamanın sonu, âkibet gülmedir; sonu gören adam mübarek kuldur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

832. Her ağlamanın sonu, nihayet gülmektir; sonu gören adam mübarek kuldur.

833. Her nerede akan su olursa, yeşillik olur; her nerede akan göz yaşı olursa, rahmet olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

833. Her nerede akan su olursa, yeşillik olur; her nerede akan göz yaşı olursa, rahmet olur.

834. İnleyen dolap gibi gözü yaşı ol; tâ ki cânının meydanında yeşillik bitsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

834. İnleyen dolap gibi gözü yaşlı ol; tâ ki canının meydanında yeşillik bitsin.

Bostanlarda gıcır gıcır inleyerek su çıkaran dolaplar gibi, ey Hakk Yolcusu sen de inleyerek gözlerinden yaşlar akıt! Neticede canının meydanında Hakk'ın rahmet tecellileri (Allah'ın rahmetinin görünür hâle gelmesi), aşk ve kesin bilgi nuru yeşillikleri bitirsin.

Bostanlarda gıcır gıcır inleyerek su çıkaran dolaplar gibi, ey sâlik sen de inleyerek gözlerinden yaşlar akıt! Neticede cânının meydanında Hakk'ın tecelliyât-ı rahîmiyyesi, aşk ve nûr-i yakîn yeşillikleri bitirsin.

835. Eğer göz yaşı istersen, göz yaşı dökenlere merhamet et; merhamet istersen, zayıflara merhamet et.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

835. Eğer gözyaşı istersen, gözyaşı dökenlere merhamet et; merhamet istersen, zayıflara merhamet et.

Eğer ben gözyaşı dökemiyorum, ne yapayım dersen, gözyaşı dökenlere merhamet et; o zaman sende kalp inceliği (rikkat-ı kalb) oluşmaya başlar. Eğer Hak'ın merhametine ulaşmak istersen, zayıflara merhamet et ve âcizlere yardım et! Nasıl ki hadîs-i şerifte ارحموا ترحموا yani “Merhamet ediniz ki, merhamet olunasınız” ve aynı şekilde ارحموا من في الارض يرحمكم من السماء yani "Yeryüzünde olanlara merhamet ediniz ki, gökte olanlar da size merhamet etsin" buyrulmuştur.

Eğer ben göz yaşı dökemiyorum, ne yapayım dersen, göz yaşı dökenlere merhamet et; o vakit sende rikkat-ı kalb hâsıl olmağa başlar. Eğer Hakk'ın merhametine nâil olmak istersen, zayıflara merhamet et ve âcizlere yardım et! Nitekim hadîs-i şerifde ارحموا ترحموا Ya'ni “Merhamet ediniz ki, merhamet olunasınız” ve keza ارحموا من في الارض يرحمكم من السماء Ya'ni " Yeryüzünde olanlara merhamet ediniz ki, gökte olanlar da size merhamet etsin" buyrulmuştur.

## O çıfıt pâdişâhın ateşe itâb etmesi

836. Şah yüzünü ateşe çevirdi de dedi ki: Ey sert huylu ve ey tab'an cihan yakıcı, senin huyun nerede?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

836. Şah yüzünü ateşe çevirdi de dedi ki: Ey sert huylu ve ey yaradılışça dünyayı yakan, senin huyun nerede?

837. Niçin yakmıyorsun? Senin hâssıyyetin ne oldu? Yahut bizim tâliimizden, senin niyetin başka mı oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

837. Niçin yakmıyorsun? Senin özelliğin ne oldu? Yahut bizim talihimizden, senin niyetin başka mı oldu?

838. Sen ateşpereste bile lutf etmezsin; o kimse ki sana tapmaz, nasıl kurtuldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

838. Sen ateşpereste bile lütuf etmezsin; o kimse ki sana tapmaz, nasıl kurtuldu?

839. Ey ateş! Sen asla sabir değilsin; nasıl yakmazsın? Nedir, kādir değil misin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

839. Ey ateş! Sen asla sabırlı değilsin; nasıl yakmazsın? Nedir, gücü yeten değil misin?

Ey ateş! Sen yakıcı olan tabiatını asla tutan değilsin. Böyle olduğu hâlde, nasıl olur da yakmazsın? Bu hâl nedir? Yoksa yakmaya gücün mü yoktur?

Ey ateş! Sen yakıcı olan tabîatını aslâ imsâk eder değilsin. Böyle olduğu halde, nasıl olur da yakmazsın? Bu hâl nedir? Yoksa yakmağa kudretin mi yoktur?

840. Acaba bu, göz bağı mıdır; yahut akıl bağı mıdır; böyle yüksek alev nasıl [827] yakmaz?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

840. Acaba bu, göz bağı mıdır; yahut akıl bağı mıdır; böyle yüksek alev nasıl [827] yakmaz?

841. Bir kimse sana sihirbazlık mı yaptı? Yahud sîmya mıdır; yahud senin hilaf-ı tab'ın bizim bahtımızdan mıdır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

841. Bir kimse sana sihirbazlık mı yaptı? Yahut simya mıdır; yahut senin tabiatına aykırı olan bizim bahtımızdan mıdır?

"Simya"nın tanımı 524 numaralı beytin şerhinde geçti.

"Sîmyâ"nın ta'rîfi 524 numaralı beytin şerhinde geçti.

842. Ateş dedi: Ben ancak o ateşim; içeriye gel ki, benim harâretimi göresin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

842. Ateş dedi: Ben ancak o ateşim; içeriye gel ki, benim hararetimi göresin.

843. Benim tabîatım ve unsurum başkalaşmadı. ben Hakk'ın kılıcıyım, izin ile keserim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

843. Benim tabiatım ve özüm değişmedi. Ben Hakk'ın kılıcıyım, izin ile keserim.

844. Çadırın kapısında Türkmenlerin köpekleri, misafirin önünde yaltaklanmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

844. Çadırın kapısında Türkmenlerin köpekleri, misafirin önünde yaltaklanmıştır.

845. Ve eğer çadıra yabancı yüzlü geçerse, o köpeklerden arslanca hamle görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

845. Ve eğer çadıra yabancı yüzlü biri geçerse, o köpeklerden aslan gibi bir hamle görür.

846. Ben kullukta köpekten daha aşağı değilim; Hak Teâlâ da dirilikte bir Türkden aşağı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

846. Ben kullukta köpekten daha aşağı değilim; Yüce Allah da dirilikte bir Türk'ten aşağı değildir.

Köpek, kendisine lütuf ve ihsan eden kimseyi tanıyıp, ona karşı sadıkça hizmet eder. Ben de her an bir tecellîsi (ilahi bir görünümü) ile, benim varlığıma yardım eden Hakk'ın bir kuluyum; nasıl olur da O'nun emrine itaat etmem. Köpek bir Türkmen'i karşısında diri ve kudret sahibi görür de, ona karşı yaltaklanır; Yüce Allah hayatta ve kudrette bu Türkmen'den aşağı mıdır ki, ben O'nun önünde alçalmayayım?

Köpek, kendisine lutf ve in'âm eden kimseyi tanıyıp, ona karşı sâdıkāne hizmet eder. Ben dahi her an bir tecellîsi ile, benim varlığıma imdâd eden Hakk'ın bir kuluyum; nasıl olur da O'nun emrine itâat etmem. Köpek bir Türkmen'i karşısında diri ve kudret sahibi görür de, ona karşı yaltaklanır; Hak Teâlâ hayatta ve kudrette bu Türkmenden aşağı mıdır ki, ben O'nun önünde tezellül etmiyeyim?

847. Tab'ın ateşi eğer seni gamlı ederse, yakmayı dînin melîkinin emrinden eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

847. Tabiatın ateşi eğer seni gamlı yaparsa, yakmayı dininin hükümdarının emrinden yapar.

848. Eğer tab'ın ateşi sana sürûr verirse, ona sürûru yine dînin melîki vaz' eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

848. Eğer tabiatının ateşi sana sevinç verirse, o sevinci yine dinin sahibi olan Allah verir.

Her insanda bir tabiat ve huy vardır; o tabiat bazen yakıcı bir ateş gibi seni yakar ve sende keder oluşturur; ve bazen de sana ferahlık ve sevinç verir. Ve bir kaynaktan böyle iki zıt halin ortaya çıkması olağanüstü bir şeydir. Yani bir çeşmeden hem bal hem de zehir akar. Bu iki zıt hal, dinin sahibinin emriyle meydana gelir. "Din" adet anlamına geldiğine göre "dinin sahibi" adetin sahibi ve tasarruf edeni demek olur; ve adette tasarruf eden Allah'tır. Bu sebeple Allah murat ederse adeti bozar; ateşi gül bahçesi ve gül bahçesini ateş yapar.

Her insanda bir tabîat ve huy vardır; o tabîat ba'zan yakıcı bir ateş gibi seni yakar ve sende gam peydâ eder; ve ba'zan da sana ferah ve sürür verir. Ve bir menba'da böyle iki zıd hâlin zuhûru hârikulâde bir şeydir. Ya'ni bir çeşmeden hem bal ve hem de zehir akar. Bu iki zıd hâl mâlik-i dînin emriy-le vâki' olur. "Dîn" âdet ma'nâsına olduğuna göre "mâlik-i dîn" âdetin mâ-liki ve mutasarrıfı demek olur; ve âdette mutasarrıf olan Hak'dır. Binâenaleyh Hak murâd ederse âdeti yırtar; âteşi gülzâr ve gülzârı âteş yapar.

849. Sen gam gördüğün vakit, istiğfâr et; gam, iş yapıcı olan Halık'ın emriy-le geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

849. Sen gam gördüğün zaman, istiğfar et; gam, iş yapıcı olan Yaratıcı'nın emriyle geldi.

Tabiatından gamın meydana geldiğini gördüğün zaman, istiğfar et; yani Allah'tan bu gamın örtülmesini dile! Çünkü bu gam, senin tabiatında hakiki tesir edici olan Yüce Allah Hazretleri'nin emriyle ortaya çıktı.

Tab'ından gam husûlünü gördüğün vakit, istiğfar et; ya'ni Hak'dan bu gamın örtülmesini niyâz et! Zîrâ bu gam senin tab'ında müessir-i hakîkî olan Hâlık Teâlâ Hazretleri'nin emriyle zâhir oldu.

850. İstediği vakit gamın aynı şâdî olur; ayak bağının aynı azadlık olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

850. İstediği zaman gamın kendisi sevinç olur; ayak bağının kendisi özgürlük olur.

Yani, Yüce Allah istediği zaman, tabiatından ortaya çıkan gamın kendisini sevince dönüştürür; ayağını bağlayan şey, senin özgürlüğünün kendisi olur. Nasıl ki

Ya'ni, Hak Teâlâ istediği vakit tab'ından zahir olan gamın kendisini sürû-ra tebdîl eder; ayağını bağlayan şey, senin hürriyetinin aynı olur. Nitekim

851. Hava, toprak, su ve ateş bendedirler. Benim ve senin ile ölü, Hak ile diridirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

851. Hava, toprak, su ve ateş bendedirler. Benim ve senin ile ölü, Hak ile diridirler.

Yani, unsurlardan oluşan varlığımızı meydana getiren hava, toprak ve su ve ısı, Yüce Allah'ın emrine bağlı kullardır; ve bu unsurlardan oluşan varlığımızda görünen hayat eseri de, bütün zerrelere yayılmış olan Hakk'ın hayat sıfatından bir ışıktır. Buna göre bu unsurlar, benim benliğim ve senin senliğin ile cansız varlık mertebesindedir ve ölüdür. Nasıl ki Hakk'ın hayat sıfatının ışığı bizden kaybolunca, o unsurlardan oluşan varlık donmuş bir hâle gelir ve biz ölürüz; fakat o varlığımızın zerrecikleri yok olduktan sonra da, Hakk'ın hayatı ile diridir; onlardan çeşitli şekillerde hayat eserleri ortaya çıkar.

Ya'ni, vücûd-ı unsurîmizi teşkîl eden hava, toprak ve su ve harâret Allah Teâlâ'nın emrine tâbi' bendedirler; ve bu unsurî vücûdumuzda zâhir olan eser-i hayât dahi cemî'-i zerrâta sârî olan Hakk'ın sıfat-ı hayatından bir pertevdir. Binâenaleyh bu anâsır benim benliğim ve senin senliğin ile cemâd mertebesindedir ve ölüdür. Nitekim Hakk'ın sıfat-ı hayatının pertevi bizden zâil olunca, o vücûd-ı unsuri, müncemid bir hâle gelir ve biz ölürüz; fakat o vücûdumuzun zerrâtı muzmahil olduktan sonra da, Hakk'ın hayatı ile diridir; onlardan muhtelif tavırlarda âsâr-ı hayâtiyye zâhir olur.

852. Hakk'ın huzurunda ateş dâimâ kıyamdadır; âşık gibi gece ve gündüz dâimâ cansızdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

852. Hakk'ın huzurunda ateş daima kıyamdadır; âşık gibi gece ve gündüz daima cansızdır.

Ateş, emre hazır bir köle gibi Hakk'ın huzurunda daima ayakta durma halindedir ve maşukunun huzurunda kendi iradesini terk edip, ölü gibi onun harekete geçirmesiyle hareket eden bir âşığa benzer.

Ateş emre müheyyâ bir köle gibi Hakk'ın huzûrunda dâimâ hâl-i kıyâmdadır va ma'şûkunun huzûrunda kendi irâdesini terk edip, ölü gibi onun tahrîki ile hareket eden bir âşıka benzer.

853. Çakmak ve taşı demire vurursun, dışarıya sıçrar; emr-i Hak ile dışarıya ayak basar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

853. Çakmak ve taşı demire vurursun, dışarıya sıçrar; Allah'ın emriyle dışarıya ayak basar.

Çakmak ile demirden sıçrayan kıvılcım dahi Allah'ın emriyle ortaya çıkar.

Çakmak ile demirden sıçrayan kıvılcım dahi Hakk'ın emriyle zahir olur.

854. Nefis demirini ve hevâyı birbirine vurma; zîrâ bu ikisi, erkek ve kadın gibi doğururlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

854. Nefis demirini ve hevâyı birbirine vurma; çünkü bu ikisi, erkek ve kadın gibi doğururlar.

Nefis demire ve hevâ çakmak taşına benzetilmiştir. Nefis, hevâ ile temas edince, günah ve isyan kıvılcımları sıçrar; ve erkek ile kadının birleşmesinden çocuk doğduğu gibi, bunlardan bozuk sonuçlar ve evlatlar ortaya çıkar. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserlerinde hevâyı şöyle tanımlarlar: الهوى ميلان النفس الى ما تستلذه من الشهوات من غير داعية شرعية Yani "Hevâ, şer'î bir sebep olmaksızın nefsin, şehvetler cinsinden hoşuna giden şeye yönelmesidir."

Nefis demire ve hevâ çakmak taşına teşbîh buyrulmuştur. Nefis, hevâ ile temâs edince, fisk ve maâsî kıvılcımları sıçrar; ve erkek ile kadının ictimâ'ından çocuk doğduğu gibi, bunlardan fasid netîceler ve evlâtlar çıkar. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî Fütûhât-ı Mekkiyyelerinde hevâyı şöyle ta'rif buyururlar: الهوى ميلان النفس الى ما تستلذه من الشهوات من غير داعية شرعية Ya'ni "Hevâ, sebeb-i şer'î olmaksızın nefsin, şehevât cinsinden hoşuna giden şeye meyl etmesidir."

855. Çakmak taşı ve demir, sebeb geldi velâkin ey iyi adam, sen daha yukarıya bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

855. Çakmak taşı ve demir, sebep geldi velâkin ey iyi adam, sen daha yukarıya bak!

Ey himmeti yüce olan Hakk Yolcusu, sen görünürdeki sebebe bakma; o sebebin daha yukarısında olan manevî sebebe bak!

Ey himmeti âlî olan sâlik, sen sebeb-i sûrîye bakma; o sebebin daha yukarısında olan sebeb-i ma'nevîye bak!

856. Zîrâ bu sebebi, o sebebden meydana getirdi. Sebebsiz sebeb hiç kendiliğinden olur mu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

856. Çünkü bu sebebi, o sebepten meydana getirdi. Sebepsiz sebep hiç kendiliğinden olur mu?

Yüce Allah bu görünürdeki sebebi, ondan daha üstün olan manevî sebepten çıkardı. Manevî sebep olmaksızın, görünürdeki sebep hiç kendiliğinden olur mu? Örneğin, bu kâğıda yazdığımız kelimeler, anlamları kavramak için görünürdeki bir sebeptir; yani bu görünürdeki sebep olan harfleri ve kelimeleri yazmanın sebebi, onun üstünde ve ondan önceki manevî sebeptir. Diğer görünürdeki sebepler de buna kıyas edilsin.

Bu sûrî sebebi Hak Teâlâ ondan daha yukarı olan sebeb-i ma'nevîden çıkardı. Sebeb-i ma'nevî olmaksızın, sebeb-i sûrî hiç kendiliğinden olur mu? Meselâ bu kâğıda nakş ettiğimiz kelimeler, ma'nâları anlamak için bir sebeb-i sûrîdir; ya'ni bu sebeb-i sûrî olan hurûfât ve kelimâtı yazmanın sebebi, onun fevkınde ve ondan evvelki sebeb-i ma'nevîdir. Diğer esbâb-ı sûriyye de buna kıyâs olunsun.

857. Ve o sebebler ki, peygamberlere rehberdirler; o sebebler, bu sebeblerden daha yüksektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

857. Ve o sebepler ki, peygamberlere rehberdirler; o sebepler, bu sebeplerden daha yüksektir.

Yani peygamberlerin getirdikleri birtakım şeriat hükümleri vardır ki, bunlar amel edenlerce zahirî sebeplerdir. Peygamberlere bu sebeplerden daha yüksek olan sebepler rehber olmuştur. O rehber olan yüksek sebepler de ilâhî isim ve sıfatların gereklilikleridir. Çünkü oluş ve bozuluş âlemi olan tahakkuk âleminde, ilâhî isim ve sıfatların tesirleri ve hükümleri birbirinden ayrılmak ve Hâdî (doğru yola ileten) ismi ile Mudill (saptıran) isminin fiiliyata geçmesi gerekir.

Ya'ni peygamberlerin getirdikleri birtakım ahkâm-ı şer'iyye vardır ki, bunlar amel edenlerce sûrî sebeblerdir. Peygamberlere bu sebeblerden daha yüksek olan sebebler rehber olmuştur. O rehber olan yüksek sebebler de esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye îcâbâtıdır. Zîrâ âlem-i tahakkuk olan âlem-i kevnde, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin te'sîrâtı ve ahkâmı yekdiğerinden temeyyüz etmek ve ism-i Hâdî ile ism-i Mudill fi'iliyâtına geçmek lazımdır.

858. Bu sebebi, o sebeb âmil eder; ba'zan dahi semeresiz ve atıl eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

858. Bu sebebi, o sebep etkili kılar; bazen de sonuçsuz ve işe yaramaz hâle getirir.

Bu görünürdeki sebebi, o manevî sebep etkili ve fail kılar. Yine o manevî sebep bazen bu görünürdeki sebebi sonuçsuz ve etkisiz bırakır. Örneğin ateşin görünüşü, görünürdeki yakıcılık için bir sebeptir ve bu sebebin sebebi, İlahi kahredicilik sıfatıdır. Fakat bazen İlahi rahmet sıfatı bu ateşin görünürdeki yakıcılığını sonuçsuz ve etkisiz bırakır. Nasıl ki Yahudi şahının ve Nemrud'un ateşinde yakıcılık özelliği ortadan kalkmıştır.

Bu sebeb-i sûrîyi, o sebeb-i ma'nevî âmil ve fail kılar. Yine o sebeb-i ma'nevî ba'zan bu sebeb-i sûrîyi semeresiz ve te'sîrsiz bırakır. Meselâ ateşin sûreti, kahr-ı sûret için bir sebebdir ve bu sebebin sebebi, sıfat-ı kahhâ- riyyet-i ilâhiyyedir. Fakat ba'zan sıfat-ı rahmet-i ilâhiyye bu ateşin kahr-ı sûrîsini semeresiz ve te'sîrsiz bırakır. Nitekim yahûdî şâhın ve Nemrûd'un âteşinde yakıcılık hassası zâil olmuştur.

859. Bu sebeb-i sûrîye akıllar mahrem geldi; ve o sebeblere peygamberler mahremdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

859. Bu görünürdeki sebebe akıllar yabancı geldi; ve o sebeplere peygamberler yabancıdır.

Örneğin ateş, eşyayı yakmaya sebeptir; bunu akıllar itirazsız kabul ederler. Aksine ateşin yakmaması, akıllara yabancı gelir; fakat peygamberlere ve onların vârisleri olan evliyaya yabancı gelmez. Çünkü bu yüce kişiler ateşin yakmamasının sebebini görürler ve bu görüşten dolayı manevî sebeplere vâkıf olurlar. Nasıl ki sıradan insanlar peygamberlerin mucizelerine ve evliyanın kerametlerine şaşırırlar ve hatta inkâr bile ederler. Çünkü onun sebebine akıllar yabancıdır. Fakat peygamberler ve evliya için şaşılacak bir şey değildir.

Meselâ âteş, kahr-ı eşyaya sebebdir; bunu akıllar bilâ-i'tirâz kabûl ederler. Bilakis ateşin yakmaması, akıllara yabancı gelir; fakat enbiyâya ve onların vârisleri olan evliyâya yabancı gelmez. Zîrâ bu zevât-ı kirâm ateşin yakmamasının sebebini görürler ve bu görüşten dolayı esbâb-ı ma'neviyyeye vakıf olurlar. Nitekim âhâd-1 nâs mu'cizât-ı enbiyâya ve kerâmât-ı evliyâya taaccüb ederler ve hattâ inkâr bile ederler. Zîrâ onun sebebine akıllar yabancıdır. Fakat enbiyâ ve evliyâ için şâyân-ı taaccüb değildir.

860. Bu sebeb, Arabçada ne olur? Resen "ip" de! Bu kuyuya bu ip, üslub [847] ile geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

860. Bu sebep, Arapçada ne olur? Doğrudan "ip" de! Bu kuyuya bu ip, üslup [847] ile geldi.

Yani Arapça "sebep" kelimesinin anlamı iptir. İp ile kuyunun suyuna ulaşıldığı gibi, birtakım maksatlara ulaşmak için kullanılan vasıtalara da sebep demişlerdir. Nasıl ki Kehf suresinde ayet-i kerimede وَ آتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْئٍ سَبَبًا فَاتَّبَعَ سَبَبًا (Kehf, 18/84-85) yani "Biz Zülkarneyn İskender'e her şeyden bir sebep verdik; bu sebeple sebebe tabi oldu..." buyrulur. Şimdi bu dünya kuyusuna zahiri sebepler ve ipler, Yüce Allah'ın ilmi ve üslubu ile iner ve çıkar. Örneğin uzaktaki bir adamın sesi, telefon aleti vasıtasıyla işitilir; halk sebebi gördükleri için buna şaşırmazlar; fakat peygamberler ve evliya, aletsiz olarak, uzaktaki sesi işittikleri ve işittirildikleri halde, halk nazarında sebep gizli olduğu için şaşırırlar ve hatta inkâr ederler.

Ya'ni Arabça "sebeb" kelimesinin ma'nâsı iptir. İp ile kuyunun suyuna erişildiği gibi, birtakım makāsıda vusûl için kullanılan vâsıtalara da sebeb demişlerdir. Nitekim sûre-i Kehf'de âye-i kerîmede وَ آتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْئٍ سَبَبًا فَاتَّبَعَ سَبَبًا (Kehf, 18/84-85) Ya'ni "Biz İskender-i zi'l-karneyne her şeyden bir sebeb verdik; binâenaleyh sebebe tâbi' oldu..." buyrulur. İmdi bu dünyâ kuyusuna sûrî sebebler ve ipler, Hak Teâlâ'nın fenni ve üslûbu ile iner ve çıkar. Meselâ uzaktaki bir adamın sesi, telefon âleti vâsıtasıyla işitilir; halk sebebi gördükleri için buna taaccüb etmezler; fakat enbiyâ ve evliyâ âletsiz olarak, uzaktaki sadâyı işittikleri ve işittirildikleri halde, halk nazarında sebeb mahfi olduğu için taaccüb ederler ve hatta inkâr ederler.

861. Çıkrığın dönmesi, ipin illetidir; çıkrığı çevireni görmemek hatadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

861. Çıkrığın dönmesi, ipin illetidir; çıkrığı çevireni görmemek hatadır.

Kuyudan su çıkaran ip, dönen çıkrığa sarıldığı için su çıkarır. Buna göre ipin inip çıkmasının sebebi, çıkrığın dönmesidir. Aksine çıkrık da kendi kendine dönmez, onu döndüren bir adam vardır. Eğer sen yalnız ipi ve çıkrığı görüp, onu döndüreni görmezsen, elbette hata etmiş olursun.

Kuyudan su çıkaran ip, dönen çıkrığa sarıldığı için su çıkarır. Binâenaleyh ipin inip çıkmasının sebebi, çıkrığın dönmesidir. Halbuki çıkık da kendi kendine dönmez, onu döndüren bir adam vardır. Eğer sen yalnız ipi ve çıkrığı görüp, onu döndüreni görmezsen, bittabi' hatâ etmiş olursun.

862. Bu cihânın sebeblerinin iplerini, sakın ve sakın fikirsiz felekten bilme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

862. Bu dünyanın sebeplerinin iplerini, sakın ve sakın düşüncesiz felekten bilme!

"Manevi sebepler" ipe, "zahiri sebepler" kovaya, "dünya" kuyuya ve "felek" çıkrığa benzetilmiştir. Yani dünya kuyusunun, kova gibi maksadı temin eden sebeplerinin iplerini, çıkrık gibi dönen ve asla düşüncesi olmayan felekten bilme; aksine onu döndüreni gör! Nitekim Yüce Allah Ra'd suresinde buyurur: وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقمر كل يجرى لأجل مسمى يدبر الأمر يفصل الآيات (Ra'd, 13/2) Yani "Ve Allah Teâlâ güneşi ve ayı hizmetinize verdi; hepsi belirli bir süreye kadar döner; kâinatın işini düzenler ve isimlerinin tecellilerini toplu halden ayrıntılı hale çıkarır."

"Esbâb-i ma'neviyye" ipe ve "esbâb-ı sûriyye" kovaya ve "cihân" kuyuya ve "çerh" çıkrığa teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni cihân kuyusunun, kova gibi maksadı te'mîn eden sebeblerinin iplerini, çıkrık gibi dönen ve aslâ düşüncesi olmayan çerh-i felekten bilme; belki onu döndüreni gör! Nitekim Hak Teâlâ sûre-i Ra'd'da buyurur: وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقمر كل يجرى لأجل مسمى يدبر الأمر يفصل الآيات (Ra'd, 13/2) Ya'ni " Ve Allah Teâlâ güneşi ve ayı müsahhar kıldı; hepsi ecel-i müsemmâya kadar döner; kâinâtın işini tedbîr eder ve mezâhir-i esmâiyyesini icmâlden tafsîle çıkarır."

863. Ta ki felek gibi sıfır ve ser-gerdân kalmıyasın. Tâ ki beyinsizlikten çıra gibi yanmıyasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

863. Ta ki felek gibi sıfır ve şaşkın kalmayasın. Ta ki beyinsizlikten çıra gibi yanmayasın.

Yani, güneş sistemimizin özü ve hulâsası olan insan, "Biz Âdemoğullarını şerefli kıldık" (İsrâ, 17/70) ayet-i kerimesi gereğince, Allah katında onun şerefi, idraki ve irfanı sebebiyledir. Eğer eşyada etkili olan Hakk'ı görmez de, zahirî sebepleri görürse, felek gibi idraki sıfır ve kendisi hayvanlar gibi şaşkın olur ve bu beyinsizliği sebebiyle, gam ve keder ateşi içinde daima çıra gibi yanar.

Ya'ni, manzûme-i şemsiyyemizin zübdesi ve hulâsası olan insan ولقد كرمنا بنی آدم (İsrâ, 17/70) Ya'ni "Biz benî âdemi mükerrem kıldık" âyet-i kerîmesi mûcibince, Allah'ın indinde onun mükerremiyeti, idrāki ve irfânı sebebiyle- dir. eğer eşyâda müessir olan Hakk'ı görmez de, esbâb-ı sûrîyi görürse, felek gibi idrâki sıfır ve kendisi hayvanlar gibi sersem olur ve bu beyinsizliği sebe- biyle, gam ve keder âteşi içinde dâimâ çıra gibi yanar.

864. Hava, Hakk'ın emrinden ateş olur; Hakk'ın şarabından her ikisi de sarhoş geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

864. Hava, Hakk'ın emrinden ateş olur; Hakk'ın şarabından her ikisi de sarhoş geldiler.

Hafif havayı oluşturan unsurlardan biri de oksijendir ve ateşi meydana getiren de bu gazdır. Bu sebeple hava, Hakk'ın emriyle ateşe yardım eder ve ateşe dönüşür. İnsanın teneffüs ettiği havanın oksijeniyle vücudunda yanma meydana gelir ve doğal sıcaklık oluşur. Bu sebeple gerek hava gerekse ateş, her ikisi de Hakk'ın varlık şarabından sarhoş olup coşar ve taşar.

Havâ-yı nesîmîyi terkîb eden anâsırdan birisi de müvellidü'l-humûzadır ve ateşi vücûda getiren dahi bu gazdır. Binâenaleyh hava Hakk'ın emriyle ateşe imdâd eder ve ateşe münkalib olur ve insanın teneffüs ettiği havanın müvellidü'l-humûzasıyla, vücûdunda ihtirâk hâsıl olur ve harâret-i garîziyye vücûd bulur. Binâenaleyh gerek hava ve gerek ateş, her ikisi de Hakk'ın şa- râb-ı vücûdundan sarhoş olup, cûş ve hurûşa gelir.

865. Ey oğul, eğer göz açarsan hilim suyunu da ve gazab ateşini de Hak'dan görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

865. Ey oğul, eğer göz açarsan hilim suyunu da ve gazap ateşini de Hak'tan görürsün.

Ey oğlum, tabiatından bazen yumuşak huyluluk ve bazen gazap ortaya çıkar ve bunların hükümleri ayrı ayrı devam eder; ve gönlünde yumuşak huyluluktan sevinç ve gazaptan keder meydana gelir. Ve bazen serin su gibi olan yumuşak huyluluğun, ateş gibi olan gazabını söndürür. Eğer dikkat edersen, bu halleri hep Hak'tan görürsün. Dikkat edilecek yön şudur ki, tabiatında gazabın oluşması senin elinde değildir; onun harekete geçiricisi görünür bir sebeptir ve o görünür sebep de manevî bir sebepten kaynaklanır; aynı şekilde yumuşak huyluluk da böyledir.

Ey oğlum, tab'ından ba'zan hilim ve ba'zan gazab zuhûr eder ve bunla- rın ahkâmı ayrı ayrı temâdî eder; ve gönlünde hilimden sürûr ve gazabdan gam peyda olur. Ve ba'zan serin su gibi olan hilmin, ateş gibi olan gazabını söndürür. Eğer dikkat edersen, bu halleri hep Hak'dan görürsün. Dikkat ede- cek cihet budur ki, tab'ında gazab husûlü senin elinde değildir; onun muhar- riki bir sebeb-i sûrîdir ve o sebeb-i sûrî de bir sebeb-i ma'nevîden neş'et eder; keza hilim de böyledir.

866. Eğer rüzgârın cânı Hak'dan âgâh olmasa idi, Ad kavminin arasını na- sıl tefrîk ederdi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

866. Eğer rüzgârın canı Hak'tan haberdar olmasaydı, Ad kavminin arasını nasıl ayırırdı?

Cansız varlık, ilahi tasarrufla değiştiği için Allah'ı en iyi bilendir. Nitekim Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) bu hakikati Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'de açıklamıştır ve gerekli ayrıntılar, fakir tarafından yazılan şerhte zikredilmiştir.

Şimdi, bütün zerrelere ilahi hayat sıfatı yayılmıştır. Bu sebeple cansız olan rüzgâr dahi hakikatte canlıdır. Eğer rüzgârın ruhu olmasaydı ve bu ruh ile Hak'tan haberdar bulunmasaydı, Hûd (a.s.)ın kavmi olan Ad kavminin arasındaki müminler ile kafirleri nasıl ayırırdı?

Cemâd, tasrif-i ilâhî ile takallüb ettiği için a'ref-i billâhdır. Nitekim ce- nâb-ı Şeyh-i Ekber bu hakîkatı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'de beyân etmiştir ve îcâb eden tafsîlât, fakîr tarafından yazılan şerhde mezkûrdur.

İmdi, cemî'-i zerrâta sıfat-ı hayât-ı ilâhiyye sârîdir. Binâenaleyh cemâd olan rüzgâr dahi hakîkatte zî-rûhdur. Eğer rüzgârın rûhu olmasa idi ve bu rûh ile Hak'dan âgâh bulunmasa idi, Hûd (a.s.)ın kavmi olan Ad kavminin ara- sındaki mü'minler ile kâfirleri nasıl tefrîk eder idi.

## Hûd (a.s.)ın ahdinde Ad kavmini helâk eden rüzgârın kıssası

867. Hud, mü'minlerin etrafına bir çizgi çekti; rüzgâr oraya erişirdi, latif olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

867. Hud, müminlerin etrafına bir çizgi çekti; rüzgâr oraya erişirdi, latif olurdu.

Peygamberler Tarihi'nde geçtiği üzere Hud (a.s.) Ad kavmine peygamber olarak gönderilmişti. Kavminden çok az kişi iman etti. İman etmeyenler gerek Hud (a.s.)'a gerekse müminlere eziyet ve cefa etmeye başladılar. Yüce Allah, inkârcılara azap edeceğini vahyetti. Hud (a.s.) müminlerin etrafına bir çizgi çekti; Cenab-ı Hak şiddetli bir rüzgâr gönderdi; bu rüzgâr çizgi içindeki müminlere gayet latif ve hafif olarak isabet ettiği hâlde, çizgi dışındaki inkârcıları havaya kaldırıp, yere çarpar ve parça parça ederdi. Nitekim ayet-i kerimede وَ أَمَا عَادٌ فَأَهْلِكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ (Hakka, 69/6) yani "Ad kavmine gelince; onlar şiddetli rüzgâr ile helak olundular" buyrulur.

Târîh-i Enbiya'da mezkûr olduğu üzere Hûd (a.s.) Ad kavmine meb'ûs ol- muş idi. Kavminden pek az kimse îmân etti. Îmân etmeyenler gerek Hûd (a.s.)a ve gerek mü'minlere ezâ ve cefâya başladılar. Hak Teâlâ münkirlere azâb edeceğini vahiy buyurdu. Hûd (a.s.) mü'minlerin etrafına bir çizgi çek- ti; Cenâb-ı Hak şiddetli bir rüzgâr gönderdi; bu rüzgâr çizgi içindeki mü'min- lere gâyet latîf ve hafif olarak isabet ettiği halde, çizgi haricindeki münkirleri havaya kaldırıp, yere çarpar ve parça parça ederdi. Nitekim âyet-i kerîmede وَ أَمَا عَادٌ فَأَهْلِكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ (Hakka, 69/6) Ya'ni "Ve Ad kavmine gelince; onlar şedîd rüzgâr ile helâk olundular" buyrulur.

868. Her kim ki o hattan hariç idi, hepsini havada parça parça ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

868. Her kim ki o hattan dışarıdaydı, hepsini havada parça parça ederdi.

869. Nitekim Şeybân-ı Râî, namaz vakti cemaata gittiği vakit, kurt oraya tecavüz etmemek için, koyun sürüsünün etrafına zahiren bir hat çekerdi; hiçbir kurt o hattın içine gitmezdi; bir koyun da o nişandan dönmezdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

869. Nasıl ki Şeybân-ı Râî, namaz vakti cemaate gittiği zaman, kurt oraya saldırmasın diye, koyun sürüsünün etrafına görünürde bir çizgi çekerdi; hiçbir kurt o çizginin içine girmezdi; hiçbir koyun da o işaretten dönmezdi.

Evliyâullahtan Şeybân hazretleri, İmam-ı Şâfiî hazretlerinin çağında Mısır'da çobanlık yapan, kerametleri açıkça görünen saygıdeğer bir zat imiş. Kerametlerinden biri de, cuma namazına cemaate gideceği zaman, koyun sürüsünün etrafına bir çizgi çeker ve onları gözetimsiz bırakıp gidermiş. Çizginin içine bir kurt giremediği gibi, bir koyun da dışarı çıkamaz imiş. İmam-ı Şâfiî hazretleri o saygıdeğer zatın ziyaretine gittiği zaman, huzurunda iki diz üstü oturduğundan, bazı kimseler İmam'a: "Bu zat ümmîdir (okuma yazma bilmez), sen ise bir mezhep imamısın; bu kadar hürmetine sebep nedir?" dediklerinde, İmam: "O Allah'ı benden daha iyi bilir" buyururlarmış.

Evliyâullâhdan Şeybân hazretleri İmâm-ı Şâfiî hazretlerinin asrında Mı-sır'da çobanlık eden, kerâmâtı zâhir bir zât-ı muhterem imiş. Kerâmâtından birisi de, cum'a namâzında cemâate gideceği vakit, koyun sürüsünün etrafına bir çizgi çeker ve onları nezâretsiz bırakır gidermiş. Çizginin içine bir kurt giremediği gibi, bir koyun da hârice çıkamaz imiş. İmâm-ı Şâfiî hazretleri o zât-ı muhteremin ziyaretine gittiği vakit, huzûrunda iki diz üstü oturduğundan, ba'zı zevât cenâb-ı İmâm'a: “Bu zât ümmîdir, sen ise bir mezheb imamısın; bu kadar hürmetine sebeb nedir?" dediklerinde, cenâb-ı İmâm: "O Allah'ı benden daha iyi bilir" buyururlar imiş.

872. Kurdun hırs rüzgârı ve koyunun hırsı, Allah adamının dairesine bağlandı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

872. Kurdun hırs rüzgârı ve koyunun hırsı, Allah adamının dairesine bağlandı.

873. Ecel rüzgârı da ariflere böyledir; o nesîm-i Yusuf gibi yumuşak ve hoştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

873. Ecel rüzgârı da ariflere böyledir; o Yusuf'un esintisi gibi yumuşak ve hoştur.

Sarsar Rüzgârı Ad kavminin müminlerine gayet yumuşak olarak isabet ettiği gibi, ölüm rüzgârı da ariflere öylece yumuşak ve latif bir hâlde eser. Ve bu ecel rüzgârı onlara, Yusuf (a.s.)ın gömleğinin kokusunu rüzgâr nasıl güzel ve latif bir hâlde getirmiş ise, ariflere de sevdiklerinin kokusunu, öyle latif ve hoş bir hâlde getirir.

Bâd-ı Sarsar Ad kavminin mü'minlerine gâyet yumuşak olarak isabet ettiği gibi, ölüm rüzgârı da âriflere öylece yumuşak ve latîf bir halde eser. Ve bu ecel rüzgârı onlara, Yûsuf (a.s.)ın gömleğinin kokusunu rüzgâr nasıl güzel ve latîf bir halde getirmiş ise, âriflere de mahbûblarının kokusunu, öyle latîf ve hoş bir halde getirir.

874. Ateş İbrâhîm'i dişliyemedi; çünkü Hakk'ın güzîdesi ve seçmesi olursa, onu nasıl ısırır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

874. Ateş İbrâhîm'i ısıramadı; çünkü Hakk'ın seçkin kulu ve seçimi olursa, onu nasıl ısırır?

Yani Nemrûd'un ateşi İbrâhîm'i (a.s.) yakamadı; çünkü Allah'ın peygamberlik için seçtiği bir kul idi; ateş onu nasıl yaksın?

Ya'ni Nemrûd'un ateşi İbrâhîm (a.s.)ı yakamadı; zîrâ Hakk'ın peygamberlik için intihâb buyurduğu bir kul idi; ateş onu nasıl yaksın?

875. Ehl-i dîn, şehvet ateşinden yanmaz; bâkîleri yerin dibine kadar götürmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

875. Din ehli, şehvet ateşinden yanmaz; diğerlerini yerin dibine kadar götürmüştür.

Din ehli, nefse ait hazlar ve şehvetler ateşine yanmaz; çünkü onlar bu nefse ait hazlarda Allah'ın peygamberi tarafından çizilmiş olan sınırdan ileriye geçemezler. Sınırı aşanlar her ne kadar görünüşte din ehli görünseler de, hakikatte din ehli değildirler; çünkü dinin bir anlamı da boyun eğmektir. Bu şer'î sınırları aşıp, nefse ait şehvetlerine esir olanları o şehvet ateşi, zâhiren ve bâtınen yerin dibine kadar götürür. Zâhiren yerin dibine götürmesi, nefse ait şehvetlerini kötüye kullananların çok uzun ömürlü olamayıp, az bir süre içinde ölmeleridir. Bâtınen yerin dibine götürmesi, ruhunun tabiat âleminde ve aşağıların aşağısında hapsolup, ruhanî âleme ve yücelere yükselememesidir.

Ehl-i dîn huzûzât ve şehevât-ı nefsâniyye ateşine yanmaz; çünkü onlar bu huzûzât-ı nefsâniyyede Allâh'ın peygamberi tarafından çizilmiş olan hudûddan ileriye geçemezler. Hudûdu tecavüz edenler her ne kadar sûrette ehl-i dîn görünür iseler de, hakîkatte ehl-i dîn değildirler; zîrâ dînin bir ma'nâsı da inkıyâddır. Bu hudûd-ı şer'iyyeyi tecavüz edip, şehevât-ı nefsâniyyelerine esîr olanları o şehvet ateşi, zâhiren ve bâtınen yerin dibine kadar götürür. Zâhiren yerin dibine götürmesi, şehevât-ı nefsâniyyelerini sû-i isti'mâl edenlerin çok muammer olamayıp, az bir müddet zarfında ölmeleridir. Bâtınen yerin dibine götürmesi, rûhunun âlem-i tabîatta ve esfel-i sâfilînde mahbûs kalıp, âlem-i rûhâniyyete ve illiyyîne urûc edememesidir.

876. Denizin dalgası Hakk'ın emriyle koştuğu vakit, Mûsa'nın ehlini kıbtîden fark etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

876. Deniz dalgası, Hakk'ın emriyle hareket ettiğinde, Musa'nın ehlini Kıptîlerden ayırdı.

Yani Musa (a.s.) müminlerle Mısır'dan hicret etmeye niyetlenip Kızıldeniz sahiline geldiğinde, peygamberlik mucizesi olarak denizde kuru bir yol açıldı. Müminler deniz içindeki o kuru yoldan karşı yakaya geçtiler. Firavun da adamlarıyla beraber onların geçtiği yola girdi; deniz kapandı ve boğuldular. Nitekim kıssası Kur'an-ı Kerim'de beyan buyrulur. İşte bu defa da deniz dalgaları, Musa (a.s.)a tabi olan iman ehli ile Firavun'a tabi olan Kıptîleri, Hakk'ın emriyle tanıdı ve her iki topluluğa layık oldukları muameleyi ayrı ayrı yaptı.

Ya'ni Mûsâ (a.s.) mü'minler ile Mısır'dan hicrete kasd edip, Bahr-i Ahmer sâhiline geldikde, mu'cize-i nebeviyyesi olmak üzere, denizde kuru bir yol açıldı. Mü'minler deniz içindeki o kuru yoldan karşı yakaya geçtiler. Fir'avn dahi avanesiyle beraber onların geçtiği yola girdi; deniz kapandı gark oldular. Nitekim kıssası Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyrulur. İşte bu defa da deniz dalgaları Mûsâ (a.s.)a tâbi' olan ehl-i îmân ile, Fir'avn'a tâbi' olan kıbtîleri, emr-i Hak'la tanıdı ve her iki tâifeye lâyık oldukları muâmeleyi ayı ayrı yaptı.

877. Fermân eriştiği vakit, toprak Kārûn'u, altını ve tahtı ile kar'ına çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

877. Emir geldiği vakit, toprak Karun'u, altını ve tahtı ile içine çekti.

Karun, Musa (a.s.)'ın kavminin fertlerinden biriydi. Başlangıçta fakir iken, sonra çok zengin oldu. Musa (a.s.) binde bir zekât ile emretti. Adı geçen, servetinin binde birinin, büyük bir yekûna ulaşacağını hesap etti. Hırsı ve cimriliği üstün geldiğinden vermek istemedi. Bir fahişeyi kandırarak halkın önünde Musa (a.s.)'a zina isnat etmek istedi. Fahişe işin hakikatini insanların gözleri önüne serdi. Musa (a.s.) da Karun'un malı ile ve mülkü ile yere batmasını Hak'tan niyaz etti. Adı geçen de, hazinelerinin bulunduğu bir sahaya arız olan bir sarsıntı neticesinde servet ve malıyla beraber yere geçip helak oldu. Bu kıssa Kur'an-ı Kerim'de Kasas suresinin sonlarına doğru beyan buyrulmuştur.

Kārûn, Mûsâ (a.s.)ın kavmi efrâdından birisi idi. Bidâyetde fakîr iken, sonra pek zengin oldu. Mûsâ (a.s.) binde bir zekât ile emr etti. Merküm ser- vetinin binde biri, azîm bir yekûne bâliğ olacağını hesab etti. Hırsı ve buhlü gālib olduğundan vermek istemedi. Bir fahişeyi kandırarak halk muvâcehesinde Mûsâ (a.s.)a zinâ isnâd etmek istedi. Fahişe işin hakikatini enzâr-ı nâsa ifşa etti. Mûsâ (a.s.) dahi Kārûn'un malı ile ve mülkü ile yere batmasını Hak'dan niyâz etti. Merkūm da, hazînelerinin bulunduğu bir sahaya ârız olan bir recfe neticesinde servet ve sâmânıyla beraber yere geçip helâk oldu. Bu kıssa Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Kasas'ın nihâyetlerine doğru beyân buyrulmuştur.

878. Su ve çamur İsâ (a.s.)ın nefesinden otladığı vakit kanat açtı ve kuş oldu, uçtu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

878. Su ve çamur, İsâ (a.s.)'ın nefesinden canlandığı zaman kanat açtı ve kuş olup uçtu.

Nitekim Yüce Allah, İsâ (a.s.)'dan hikâye ederek şöyle buyurur: إِنِّى أَخْلُقُ لَكُمْ مِنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ فَأَنْفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِ اللَّهِ (Âl-i İmrân, 3/49) Yani "Ben sizin için çamurdan kuş şekli gibi bir şey yaparım; ona üflerim; şimdi o, Allah'ın izniyle bir kuş olur."

Nitekim âyet-i kerîmede İsâ (a.s.)dan hikâye tarîkıyla Hak Teâlâ buyurur: إِنِّى أَخْلُقُ لَكُمْ مِنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ فَأَنْفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِ اللَّهِ (Âl-i İmrân, 3/49) Ya'ni "Ben size çamurdan kuş hey'eti gibi yaparım; ona üflerim; imdi o Allah'ın izniyle bir kuş olur."

879. Senin tesbihin su ve çamur buharı oldu; gönül sıdkının üfürmesinden cennet kuşu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

879. Senin tesbihin su ve çamur buharı oldu; gönül sıdkının üfürmesinden cennet kuşu oldu.

Ey Hakk Yolcusu, senin yediğin ekmek, içtiğin su, topraktan meydana gelir. Onlar sana gıda olduğu zaman vücudunda doğal bir sıcaklık (harâret-i garîziyye) oluşur. Bu sıcaklığın buharı, yani gazı, dışarı çıkardığın nefes olur ki, bu da karbondioksittir. Sen bu nefesi gönül sıdkı (gönülden gelen doğruluk) ile, yani gönlünde doğru bir iman bulunduğu hâlde dışarı üflerken "Sübhanallahi ve bi-hamdihî" gibi bir tarzda tesbih edersen, senin bu tesbihe eşlik eden nefesin, ruhlar âleminde cennetin kuşu şekline girer.

Gelecekte bu gibi arazların (geçici niteliklerin), berzah âleminde şekil kazanacağı konusuna ait pek çok hakikat gelecektir.

Ey sâlik, senin yediğin ekmek, içtiğin su, topraktan hâsıl olur. Onlar sana gıda olduğu vakit vücudunda harâret-i garîziyye olur. Bu harâretin buhârı ya'ni gazı hârice çıkardığın nefes olur ki, bu da hâmız-ı karbondur. Sen bu nefesi gönül sıdkı ile, ya'ni gönlünde doğru bir îmân bulunduğu halde hârice nefh ederken سبحان الله وبحمده [Sübhanallahi ve bi-hamdihî] gibi bir tarzda tesbîh edersen, senin bu tesbîhe mukārin olan nefesin, âlem-i ervâhda cennetin kuşu sûretine girer.

Âtîde bu gibi arazların, âlem-i berzahda sûret iktisâb edeceği bahsine müteallık pek çok hakāyık gelecektir.

880. Tûr Dağı Mûsâ'nın nûrundan raksa gitti ve kâmil sûfî oldu ve noksan- [867] dan kurtuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

880. Tûr Dağı Mûsâ'nın nûrundan raksa gitti ve kâmil sûfî oldu ve noksanlıktan kurtuldu.

Tûr Dağı hakkındaki açıklamalar yukarıda 26 numaralı şerefli beyitte geçti. Yani ilâhî tecellîden Tûr Dağı, tasavvuf ehli gibi cezbeye tutulup semâ'a kalktı; cansızlık noksanlığından kurtuldu da, kendisinde insânî hakikat ortaya çıkarak kâmil bir sûfî oldu.

Tûr Dağı hakkındaki îzâhât yukarıda 26 numaralı beyt-i şerîfde geçti. Ya'ni tecellî-i ilâhîden Tûr Dağı ehl-i tasavvuf gibi cezbeye tutulup, semâ'a kalktı; cemâdiyet noksanlığından kurtuldu da, kendisinde hakîkat-ı insaniyye zahir olarak kâmil bir sûfi oldu.

881. Eğer dağ-ı azîz sûfî oldu ise, ne aceb! Mûsa'nın cismi de bir kerpiçten idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

881. Eğer yüce dağ sûfî oldu ise, ne şaşılacak! Musa'nın bedeni de bir kerpiçten idi.

Ey Hakk Yolcusu, cansız varlıktan olan dağ, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bir sûfî olur mu diye şaşırma; esasen Musa'nın (a.s.) bedeni de topraktandır. Yüce Allah'ın kudreti ile onda hayat eseri meydana gelmiştir. Bu sebeple Yüce Allah'ın kudretiyle dağda da bir hâl ortaya çıkarsa şaşılacak bir durum değildir.

Ey sâlik, cemâddan olan dağ, kâmil sûfî olur mu diye taaccüb etme; esâsen Mûsâ (a.s.)ın cismi de topraktandır. Kudret-i Hak ile onda eser-i hayât hâsıldır. Binâenaleyh kudret-i Hak'la dağda da bir hâl zuhûr ederse şâyân-ı taaccüb değildir.

882. O çıfıt şah, bu acaibi gördü; ona ancak istihzâ ve ancak inkâr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

882. O kötü şah, bu acayiplikleri gördü; ona ancak alay ve ancak inkâr oldu.

Şah ateşte bu olağanüstü hâli gördü; fakat bu hâl ve bu acayip durum onu imana getireceği yerde, aksine ancak alay etmesine ve inkârına sebep oldu.

Şâh ateşte bu hârikulâde hâli gördü; fakat bu hâl ve bu acîbe onu îmâna getireceği yerde, bilakis ancak istihzâsına ve inkârına sebeb oldu.

## Çıfıt şâhın istihzâ ve inkâr etmesi ve kendi nasîhatçılarının nasîhatını kabûl etmemesi

883. Nasihatçılar dediler ki, hadden tecavüz etme; inâd merkebini bu kadar sürme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

883. Nasihatçılar dediler ki, sınırı aşma; inat merkebini bu kadar sürme!

Şahın kendi adamlarından bazıları bu harikayı görünce nasihat vermeye kalkıp dediler ki: Zulüm ve kahrın da bir sınırı vardır; o sınırı aşma. Üzerine binmiş olduğun inat merkebini zulüm ve kahır meydanında bu kadar sürme.

Şahın kendi adamlarından ba'zıları bu hârikayı görünce nasîhat vermeğe kalkıp dediler ki: Zulüm ve kahrın da bir haddi vardır; o haddi tecavüz etme. Üstüne binmiş olduğun inâd merkebini zulüm ve kahır meydânında bu kadar sürme.

884. Nasihat edenlerin ellerini bağladı ve tevkîf etti; zulmü birbirine bitiştirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

884. Nasihat edenlerin ellerini bağladı ve tutukladı; zulmü birbirine ekledi.

Nasihat edenlerin ellerini bağladığı gibi, kendilerini de bir yere bağlayıp tutukladı. Bu şekilde yaptığı zulümlere bu zulmü de ekledi.

Nâsihlerin ellerini bağladığı gibi, kendilerini de bir mahalle bağlayıp tevkîf etti. Bu sûretle yaptığı zulümlere bu zulmü de ilâve etti.

885. İş buraya erişince: "Ey köpek ayağını sıkı bas ki, bizim kahrımız erişti" diye nidâ geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

885. İş buraya erişince: "Ey köpek ayağını sıkı bas ki, bizim kahrımız erişti" diye seslenildi.

Zulüm son dereceye geldiğinde, arkasından ilâhî kahrın gelmesi, bu âlemde Allah'ın geçerli âdetlerindendir. İslâm tarihinde ve Roma, Fransa ve diğer milletlerin tarihlerinde bunun pek çok benzeri vardır.

Zulüm son dereceye gelince, arkasından kahr-ı ilâhî gelmesi, bu âlemde âdet-i câriye-i ilâhiyyedendir. Târîh-i İslâm'da ve Roma ve Fransa vesâir milletlerin tarihlerinde emsâli pek çoktur.

886. Ondan sonra o ateş, kırk arşın alevlendi; halka oldu ve o çıfıtları yaktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

886. Ondan sonra o ateş, kırk arşın alevlendi; halka oldu ve o çıfıtları yaktı.

Yani, müminleri attıkları çukur içindeki ateşin alevi, yatay bir şekilde etrafa kırk arşın yayılarak bir halka oluşturdu ve müminlerin yanmalarını seyretmek için çukurun etrafında sandalyelere oturmuş olan Yahudileri yaktı, kavurdu.

Ya'ni, mü'minleri attıkları çukur içindeki ateşin alevi ufkî bir sûrette etrâfa kırk arşın yayılarak bir halka teşkîl etti ve mü'minlerin yanmalarını temâşâ için çukurun etrafında sandalyelere oturmuş olan yahûdîleri yaktı, kavurdu.

887. Onların aslı, ibtidâdan ateş idi; nihayetde de kendi asıllarına gittiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

887. Onların aslı, başlangıçtan ateş idi; sonunda da kendi asıllarına gittiler.

888. Hem o taife ateşten doğmuş idiler; cüz'lerin yolu, küll tarafına olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

888. Hem o topluluk ateşten doğmuştu; cüzlerin yolu, küll tarafına olur.

Ateş, Kahhâr isminin (Allah'ın her şeye gücü yeten, her şeyi kahreden ismi) tecelli yeridir. Bunların sabit hakikatleri de öncesiz olarak ve başlangıçta ilâhî kahr sıfatının tecelli yeri olmuştu. Bu sebeple dünyevî hayatlarının sonunda da kendi asılları olan kahr ateşine gittiler ve bu zalimler mademki küll olan Kahhâr ve Mudill (saptıran) isimlerinden doğmuş bir cüz idi; bu sebeple onların doğru yolu kendi küllleri olan bu isimlerin gereği oldu ve bu doğru yolun sonu da ateş oldu.

Âteş, Kahhâr isminin mazharıdır. Bunların a'yân-ı sâbiteleri de ezelde ve ibtidâda sıfat-ı kahr-ı ilâhînin mazharı olmuş idiler. Binâenaleyh hayât-ı dünyeviyyelerinin sonunda da kendi asılları olan âteş-i kahr tarafına gittiler ve bu zâlimler mâdemki küll olan Kahhâr ve Mudill isimlerinden doğmuş bir cüz' idiler; binâenaleyh onların sırât-ı müstakîmi kendi külleri olan bu isimlerin muktezâsı oldu ve bu sırât-ı müstakîmin nihâyeti de âteş oldu.

889. Mü'min yakıcı bir ateş idiler ve bu kadar! Onların ateşi çöp gibi kendilerini yaktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

889. Mü'min yakıcı bir ateş idiler ve bu kadar! Onların ateşi çöp gibi kendilerini yaktı.

Yani onların dünya hayatındaki görevleri, mü'min yakıcı bir ateş olmak idi. İşte bu kadar! Bu sebeple " الجزاء من جنس العمل " yani "Ceza amel cinsinden olur" kuralınca, onların hazırladıkları ateş, çörçöp gibi kendilerini yaktı ve cezaları, amellerine uygun oldu.

Ya'ni onların hayât-ı dünyeviyyedeki vazîfeleri mü'min yakıcı bir ateş olmak idi. İşte bu kadar! Binâenaleyh الجزاء من جنس العمل Ya'ni Cezâ amel cin- sinden olur" kāidesince, onların hazırladıkları ateş, çörçöp gibi kendilerini yaktı ve cezaları, amellerine muvâfik oldu.

890. Aslı hâviye olan kimsenin, muhakkak zaviyesi de hâviye olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

890. Aslı hâviye (cehennemin en alt tabakası) olan kimsenin, muhakkak zaviyesi (köşesi, yeri) de hâviye olur.

"Hâviye" cehennemin derekelerinden (tabakalarından) bir derekedir. Nitekim ayet-i kerimede `وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ وَمَا أَدْرَاكَ مَا هِيَهْ نَارٌ حَامِيَةٌ` (Karia, 101/8-11) yani "Ve iyiliklerinin tartıları hafif olan kimseye gelince, onun aslı hâviyedir. O nedir bilir misin? O yakıcı ateştir."

"Hâviye" hevâdan (nefsin arzu ve istekleri) türemiştir ve hevâ 854 numaralı beytin açıklamasında tanımlandı. Şimdi nefsanî hevâ, daima berzah âleminde (ölümden sonraki ara âlem) çirkin suretlere bürünecek olan kötü amelleri doğurur. Bu sebeple aslı hâviye olan kimsenin, dünya hayatındaki görevi kötü amellerdir ve ahiret hayatında gidip oturacağı köşe de yine hâviye olur.

[877] "Hâviye" derekât-ı cehennemden bir derekedir. Nitekim âyet-i kerîmede `وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ وَمَا أَدْرَاكَ مَا هِيَهْ نَارٌ حَامِيَةٌ` (Karia, 101/8-11) Ya'ni "Ve ha-senâtının vezinleri hafif olan kimseye gelince, onun aslı hâviyedir. O nedir bilir misin? O yakıcı ateştir."

"Hâviye" hevâdan müştakdır ve hevâ 854 numaralı beytin îzâhında ta'rîf olundu. İmdi hevâ-yı nefsânî dâimâ âlem-i berzahda suver-i kabîhaya temessül edecek olan a'mâl-ı seyyieyi doğurur. Binâenaleyh aslı hâviye olan kimsenin, hayât-ı dünyeviyyede vazîfesi a'mâl-i seyyie ve hayât-ı uhreviyyede gidip oturacağı köşe de yine hâviye olur.

891. Çocuğun anası onu arayıcıdır; asıllar fer'lerin izindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

891. Çocuğun anası onu arayıcıdır; asıllar fer'lerin (türevlerin) izindedir.

Ana asıldır, çocuk onun türevidir. Ana çocuğun arkasından koştuğu gibi, asıl olan ilâhî isimler de, kendilerinin türevi olan mazharlarının (tecelli yerlerinin) arkasından koşar ve onları kendi terbiye kucağından asla bırakmaz.

Ana asıldır, çocuk onun fer'idir. Ana çocuğun arkasından koştuğu gibi, asıl olan esmâ-i ilâhiyye de, kendilerinin fer'i olan mezâhirinin arkasından koşar ve onları kendi âgûş-i terbiyesinden aslâ bırakmaz.

892. Eğerçi, sular havuz içinde mahbûstur, havâ onu neşf eder, zîrâ erkânîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

892. Eğer sular havuz içinde hapsedilmişse, hava onu çeker, çünkü o, temel unsurlardandır.

Asılların fer'in (türev/dal) arkasından gitmesinin bir örneği sudur. Sular havuz içinde toplanıp korunmuş ve hapsedilmiş kalmıştır; fakat hava unsuru suyun aslı olduğundan, o hapsedilmiş olan suyu çeker. Çünkü o su, tabiatın temel unsurlarından olan havaya aittir.

Asıllar fer'in arkasından gitmesinin bir misâli sudur. Sular havuz içinde toplanıp mahfûz ve mahbûs kalmıştır; fakat havâ unsuru suyun aslı olduğundan, o mahbûs olan suyu neşf eder. Çünkü o su erkân-ı tabiatden olan havâya mensûbdur.

893. Kurtarır, azar azar ma'denine kadar götürür; hatta sen onun götürmesini görmezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

893. Kurtarır, azar azar madenine kadar götürür; hatta sen onun götürmesini görmezsin.

Hava unsuru, suyun azar azar buharlaşması vasıtasıyla onun zerrelerini madenine, yani içerdiği gazların toplandığı yere kadar götürür. Yani oksijen zerrelerini toplandığı yere ve hidrojeni de aynı şekilde hidrojenin toplandığı yere götürür ve sen onun nasıl götürüldüğünü göremezsin. Yalnız bir süre sonra havuz içinde su kalmadığını görürsün.

Havâ unsuru suyun azar azar tebahhuru vâsıtasıyla onun zerrâtını ma'denine, ya'ni hâvî olduğu gazların mecma'ına kadar götürür. Ya'ni müvellidü'l-humûza zerrâtı mecma'ına ve müvellidü'l-mâsını da kezâ müvelli- dü'l-mâ mecmaına götürür ve sen onun nasıl götürüldüğünü göremezsin. Yalnız bir müddet sonra havuz içinde su kalmadığını görürsün.

894. Ve bu nefes, böylece bizim canlarımızı azar azar dünya habsinden çalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

894. Ve bu nefes, böylece bizim canlarımızı azar azar dünya hapsinden çalar.

İnsanın hayatı, dış havadan oksijeni ciğerlerine almak ve karbondioksiti dışarı atmak suretiyle devam eder. Bu sebeple hayat bu nefes ile ayakta durur. Bu vücut makinesi, nefes alıp vermek sebebiyle her an eskir ve ömrü de gittikçe kısalır. Hâl böyleyken, bu nefes rüzgârı bizim ömrümüzü –havuz içinde hapsedilmiş olan suyu hafif rüzgârın emdiği gibi– azar azar dünya hapsinden çalar.

Şimdi, mademki hayatın özü ancak nefesten ibarettir ve hayatın ürünü de bu nefestir, o halde bu nefesi anlamsız bir şekilde harcamamak ve israf etmemek gerekir. Eğer anlamsız olarak çıkarılırsa, o nefes, yine aşağıların aşağısı olan tabiat âleminde hapsedilmiş kalır; ve eğer insanın yaratılışından maksat olan anlam ile çıkarılırsa, incelip, gerçek asıl olan Hakk'a yükselir.

İnsanın hayatı havâ-yı hâricîden müvellidü'l-humûzayı ciğerlerine almak ve karbonu ihrâc etmek sûretiyle devam eder. Binâenaleyh hayât bu nefes ile kāimdir. Bu vücûd makinası nefes alıp vermek sebebiyle her an eskir ve ömrü de gittikçe kısalır. Şu halde bu nefes rüzgârı bizim ömrümüzü - havuz içinde mahbûs olan suyu havâ-yı nesîmînin emdiği gibi- azar azar habs-i dünyâdan çalar.

İmdi mâdemki hayâtın zübdesi ancak nefesten ibârettir ve mahsûl-i hayât da bu nefesdir, o halde bu nefesi ma'nâsız bir sûrette sarf ve isrâf etmemek lâzım gelir. Eğer ma'nâsız olarak çıkarılırsa, o nefes, yine esfel-i sâfilîn olan tabîat âleminde mahbûs kalır; ve eğer insanın halkından maksûd olan ma'nâ ile çıkarılırsa, telattuf edip, asl-1 hakîkî olan Hakk'a urûc eder.

895. Kelimât-ı tayyibe O'na kadar suûd eder; bizden Allah'ın bildiği mahalle kadar çıkar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

895. Güzel sözler O'na yükselir; bizden Allah'ın bildiği yere kadar çıkar.

Nefes, güzel sözler olan tesbih ve tehlil ve hakikatler, marifetler ve dinî öğütlerle harcanırsa, ilahi huzura kadar çıkar. İlahi huzur neresidir diye soracak olursan, biz cevap olarak: "O bizden güzel sözlerle çıkan nefesin yükseldiği makam, Yüce Allah Hazretleri'nin bildiği yerdir" deriz.

Bu şerefli beyitte Fâtır Suresi'nde geçen şu إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَ الْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ (Fâtır, 35/10) yani "Güzel sözler Allah'a yükselir ve salih amel onu yükseltir" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bu ayet-i kerimeye göre, güzel sözlerin sadece telaffuzu yeterli değildir, onu yükselten salih ameldir; ve salih amel de, kalbin samimiyetidir. Bu sebeple riya ve gösterişle telaffuz edilen güzel sözlere harcanan nefes, Hakk'ın huzuruna yükselemez.

Nefes, kelimât-ı tayyibe olan tesbîh ve tehlîl ve musâhabe-i hakäyık ve maârif ve nasâyih-i dîniyye ile sarf edilirse, huzûr-ı ilâhîye kadar çıkar. Huzûr-ı ilâhî neresidir diyecek olur isen, biz cevâben: "O bizden kelimât-ı tayyibe ile çıkan nefesin suûd ettiği makām, Allah Teâlâ Hazretleri'nin bildiği mahaldir" deriz.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Fatır'da olan şu إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَ الْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ (Fâtır, 35/10) Ya'ni "Kelimât-ı tayyibe Allâh'a suûd eder ve amel-i sâlih onu yükseltir" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîmeye nazaran, kelimât-ı tayyibenin sûretâ telaffuzu kâfi değildir, onu is'âd eden amel-i sâlihdir; ve amel-i sâlih de, hulûs-i kalbdir. Binâenaleyh riyâ ve süm'a ile telaffuz olunan kelimât-ı tayyibeye musarraf olan nefes, huzûr-ı Hakk'a suûd edemez.

896. Bizim nefeslerimiz, bizden dâr-ı bakāya tuhfe olarak tahâretle urûc eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

896. Bizim nefeslerimiz, bizden ebedî yurda hediye olarak temizlikle yükselir.

897. Ondan sonra makalin mükafatı, celâl sahibi tarafından rahmet olarak, bize onun iki katı gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

897. Ondan sonra sözün karşılığı, celâl sahibi tarafından rahmet olarak, bize onun iki katı gelir.

Bizim nefeslerimiz temizlikle Hakk'a yükseldikten sonra, bu kalpten gelen Hakk'ı anmanın karşılığı, celâl ve azamet sahibi olan Yüce Allah tarafından bize o hediyemizin iki katı rahmet olarak iner. Bu rahmet ise ilâhî rızadır. Nitekim ayet-i kerîmede وَ رِضْوَانٌ مِنَ اللَّهِ أَكْبَرُ (Tevbe, 9/72) yani "Yüce Allah tarafından olan rıza pek büyüktür" buyrulur.

Bizim nefeslerimiz tahâretle Hakk'a urûc ettikten sonra, bu hulûs-ı kalb ile olan zikr-i Hakk'ın mükâfâtı celâl ve azamet sahibi olan Hak Teâlâ tarafından bize o hediyemizin iki katı rahmet olarak nâzil olur. Bu rahmet ise rızâ-yı ilâhîdir. Nitekim âyet-i kerîmede وَ رِضْوَانٌ مِنَ اللَّهِ أَكْبَرُ (Tevbe, 9/72) Ya'ni "Allah Teâlâ cânibinden olan rıdvân pek büyüktür" buyrulur.

898. Bundan sonra abd, nail olduğu şey cinsinden olan şeye nail olmak için, bizi onun emsaline ilcâ eyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

898. Bundan sonra kul, elde ettiği şey cinsinden olan şeye tekrar ulaşmak için, bizi onun benzerlerine mecbur eder.

İlahi rahmet ve en büyük rıza elde edildikten sonra, kul daha önce ulaştığı şeye tekrar ulaşmak için, bizi yine kalp huzuruyla, önceki hâlin benzeri olan Hakk'ın zikirlerine mecbur eder ve kul bu ilahi rahmet sonucunda, artık başka türlü hareket edemez. Kendisi için Hakk'ı zikretmek bir zorunluluk hâlini alır; ve mükâfatı da kat kat olur.

Rahmet-i ilâhiyye ve rıdvân-ı ekber hâsıl olduktan sonra, abd evvelce nâil olduğu şeye tekrar nail olmak için, bizi yine huzûr-ı kalb ile, evvelki hâlin emsâli olan ezkâr-ı Hakk'a ilcâ eyler ve kul bu rahmet-i ilâhiyye neticesinde, artık başka türlü hareket edemez. Kendisi için zikr-i Hak bir zarûret hâlini iktisâb eder; ve mükâfâtı da kat kat olur.

899. İşte böylece dâimâ çıkar ve iner. Bu, onun üzerine kāim olarak asla zâil değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

899. İşte böylece daima çıkar ve iner. Bu, onun üzerine kâim olarak asla zail değildir.

Allah'ı anmakla harcanan nefesler böyle daima Allah'a yükselir ve Allah tarafından da onun mükâfatı sana iki kat olarak iner. Bu senin hâlin böyle yükselme ve inme üzerinde kâim olur, asla kesilmez ve zail olmaz.

Zikr-i Hak'la sarf olunan nefesler böyle dâimâ Hakk'a urûc eder ve Hak tarafından da onun mükâfâtı sana iki kat olarak nüzûl eder. Bu senin hâlin böyle urûc ve nüzül üzerinde kāim olur, aslâ munkatı' ve zâil olmaz.

900. Farisî söyliyelim; ya'ni bu çekiş, o zevkin geldiği tarafdan gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

900. Farsça söyleyelim; yani bu çekiş, o zevkin geldiği taraftan gelir.

[887] Cenâb-ı Pîr'in bu Mesnevî-i Şerîf'i söylemeleri Hakk'ı anmaktır; ve yüce nefeslerini bu Hakk'ı anmaya harcarlar. Şimdi, Arapça beyitlerle açıkladıkları hakikatlerin fiilen bu bağlamda meydana gelmesine işaret ederek derler ki: Bizim bu hakikatleri Arapça sözlerle söylememiz, nefesimizi Hakk'ın bu şekilde bir cezbesi ve çekmesidir. Çünkü biz Hakk'ı anmakla meşgul iken, bize Hak tarafından rahmet olarak inen bir zevk, nefesimizi bu Arapça sözlerle, yine o zevkin geldiği tarafa çekti. Artık Farsça söyleyelim.

[887] Cenâb-ı Pîr'in bu Mesnevî-i Şerîfi söylemeleri zikr-i Hak'dır; ve nefes-i âlîlerini bu zikr-i Hakk'a sarf buyururlar. İmdi ebyât-ı arabiyye ile îzâh buyurdukları hakāyıkın fiilen bu sadedde vukū'una işâreten derler ki: Bizim bu hakāyıkı elfâz-ı arabiyye ile söylememiz, nefesimizi Hakk'ın bu sûretle bir cezbi ve çekmesidir. Zîrâ biz zikr-i Hak'la meşgül iken, bize Hak cânibinden rahmet olarak nâzil olan bir zevk, nefesimizi bu elfâz-ı arabiyye ile, yine o zevkin geldiği tarafa çekti. Artık Fârisî söyliyelim.

901. Her kavmin gözü bir tarafta kalmıştır. Zîra o tarafta bir gün bir zevk sürmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

901. Her kavmin gözü bir tarafta kalmıştır. Çünkü o tarafta bir gün bir zevk sürmüştür.

Yani her topluluğun gözü bir gün zevk aldığı bir yerde kaldığı için, ben de yukarıdaki hakikatleri Arapça olarak söyledim; çünkü zevkim اليه يصعد الكلم الطيب (Fâtır, 35/10) ["Ona ancak güzel sözler yükselir"] ilahi sözünde idi; ve ilahi söz olan yüce Kur'an Arapçadır ve küllü'l-küll (bütünün bütünü, her şeyin özü) olan peygamberlerin sonuncusu (s.a.v.) Efendimiz de Arapçadır. Benim gözümde o zevk aldığım ilahi sözde ve küllü'l-küll olan şanlı peygamberimde kaldığı için, sırf o zevki hatırlayarak beyitleri Arapça olarak söyledim.

Ya'ni her tâifenin gözü bir gün zevk ettiği bir mahalde kaldığı için, ben de yukarıdaki hakāyıkı arabî olarak söyledim; çünkü zevkim اليه يصعد الكلم الطيب (Fâtır, 35/10) ["Ona ancak güzel sözler yükselir"] kelâm-ı ilâhîsinde idi; ve kelâm-ı ilâhî olan Kur'ân-ı azîmü'ş-şân Arabîdir ve küllü'l-küll olan Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz de Arabîdir. Benim gözümde o zevk ettiğim kelâm-ı ilâhîde ve küllü'l-küll olan nebiyy-i zîşânımda kaldığı için, mahzâ o zevki tahatturen ebyâtı Arabî olarak söyledim.

902. Muhakkaktır ki, cinsin zevki, kendi cinsinden olur; cüz'ün zevki, kendi küllünden olduğunu gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

902. Kesinlikle, cinsin zevki kendi cinsinden olur; cüz'ün zevki kendi küllünden olduğunu gör!

Yani ben Muhammedî velâyete mensubum ve onun cinsindenim, o benim küllümdür. Benim velâyetim onun cüz'üdür. Bu sebeple benim zevkim elbette kendi küllümden olur ve o zevkin üstün gelmesiyle elbette nefeslerimi Arapça kelimelerle sarf ederim. Cenâb-ı Pîr cinsiyet üzerine bazı hakikatleri açıklamaya başlayıp buyururlar ki:

Ya'ni ben velâyet-i muhammediyyeye mensûbum ve onun cinsindenim, o benim küllümdür. Benim velâyetim onun cüz'üdür. Binâenaleyh benim zevkim elbette kendi küllümden olur ve o zevkin galebesi ile elbette enfâsımı elfâz-ı arabiyye ile sarf ediveririm. Cenâb-ı Pîr cinsiyyet üzerine ba'zı hakāyık beyânına şürü' edip buyururlar ki:

903. Yahut, meğer ki o bir cinse kābil ola; ona eriştiği vakit, onun cinsi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

903. Yahut, meğer ki o bir cinse uygun ola; ona eriştiği vakit, onun cinsi olur.

Yani âlemde ilk bakışta görülen şey iki cinstir. Birisi hidayet ehli, diğeri dalalet ehlidir. Hidayet ehli, kendi külleri (temsilcileri) olan peygamberlere ve dalalet ehli de, kendi külleri olan İblis'e tâbidir. Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ), bu beyitte üçüncü sınıfa işaret ederek buyururlar ki, görünüşte dalalette olan bir kimse, hakikatte hidayet ehlinden olur; ondaki dalalet hali arızîdir (geçicidir). O kendi cinsine kavuşunca, hali değişip, onun cinsinden olur. Ve aynı şekilde görünüşte hidayet ehli olan kimse, hakikatte dalalet ehlinden olur; ondaki hidayet hali arızîdir; o da kendi cinsine kavuşunca, o cinse katılır.

Ya'ni âlemde vehle-i nazarda görülen şey iki cinsdir. Birisi erbâb-ı hidâyet, diğeri erbâb-ı dalaletdir. Erbâb-ı hidâyet, kendi külleri olan enbiyâya ve erbâb-ı dalâlet de, kendi külleri olan İblîs'e tâbi'dir. Cenâb-ı Pîr, bu beyitte üçüncü sınıfa işâreten buyururlar ki, zâhiren dalâlette olan bir kimse, hakîkatte erbâb-ı hidâyetten olur; ondaki hâl-i dalâlet ârızîdir. O kendi cinsine mülâkî olunca, hâli tebeddül edip, onun cinsinden olur. Ve kezâ zâhiren ehl-i hidâyet olan kimse, hakîkatte erbâb-ı dalâletten olur; ondaki hâl-i hidâyet ârızîdir; o da kendi cinsine mülâkî olunca, o cinse katılır.

904. Su ve ekmek gibi ki, bizim cinsimiz değil idi, bizim cinsimiz oldu ve bizde çoğalttı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

904. Su ve ekmek gibi ki, bizim cinsimiz değildi, bizim cinsimiz oldu ve bizde çoğalttı.

Su ve ekmek, görünüş itibarıyla bizim cinsimiz değildir; fakat unsurlar itibarıyla bizim cinsimizdir; görünüşte aramızda cinsiyet yok iken, biz onları yer ve içeriz. Bizim varlığımızın bedensel ağırlığını ve kuvvetini çoğaltır.

Su ve ekmek, sûret i'tibâriyle bizim cinsimiz değildir; fakat unsuriyyet i'tibâriyle bizim cinsimizdir; sûretâ aramızda cinsiyyet yok iken, biz onları yer ve içeriz. Bizim vücûdumuzun sıklet-i cismiyyesini ve kuvvetini çoğaltır.

905. Suyun ve ekmeğin cinsiyyet nakşı yoktur; diğer i'tibârdan onu cins bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

905. Suyun ve ekmeğin cinsiyet nakşı yoktur; diğer açıdan onu cins bil!

Suyun ve ekmeğin şekli, görünüşte insanın şekline benzemez. Bu şekil ve nakış açısından insanın cinsi değildir; fakat unsurlar yönünden suyu ve ekmeği bizim cinsimizden bil! Çünkü insanın cismini oluşturan hidrojen, oksijen, azot, karbon vb. gibi ana maddeler, suyun ve ekmeğin cismini de oluşturur.

Suyun ve ekmeğin sûreti, zâhirde insanın sûretine benzemez. Bu sûret ve nakış i'tibâriyle insanın cinsi değildir; fakat unsuriyyet cihetinden suyu ve ekmeği bizim cinsimizden bil! Zîrâ insanın cismini teşkîl eden müvellidü'l-mâ' müvellidü'l-humûza, azot, karbon ilh... gibi anâsır, suyun ve ekmeğin cismiyyetini dahi teşkil eder.

906. Ve eğer bizim zevkimiz cinsin gayrinden olursa, o ancak cinse müşabih olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

906. Ve eğer bizim zevkimiz kendi cinsimizden farklı olursa, o ancak cinse benzer.

Bazen münafık olan bir kimse, salih bir görünümde ortaya çıkar. Biz de onu bu halde gördüğümüz için, sohbetinden ve huzurundan zevk alırız. Bu sebeple bizim zevkimiz, kendi cinsimizden farklı olur. Kendi cinsimizden farklı olandan zevk almamız dahi, onun görünüşteki benzerliğindendir.

Bilinmeli ki cinsiyet birkaç yöndendir: 1. Görünüşleri ve anlamları bir olur. Âlim ve salih insan bireyleri gibi. 2. Görünüşleri bir, anlamları başka olur. Salih ve âlim insan ile, cahil ve fasık insan gibi. 3. Görünüşleri başka ve anlamları bir yönden birleşmiş olur. İnsan cismi ile gıda cismi arasındaki unsurların birliği gibi.

Bu şerefli beyitte, görünüşleri bir, anlamları başka olan kısma işaret buyrulur. Bu sebeple görünüşleri birbirine benzeyen iki şahıs, birbirinin huzurunda zevk alır; fakat sonradan anlamlarının başka olduğu ortaya çıkınca, o zevk kalmaz.

Ba'zan münafık olan bir kimse, sûret-i salâhda görünür. Biz de onu bu halde gördüğümüz için, sohbet ve huzûrundan zevk alırız. Binâenaleyh bizim zevkimiz, cinsimizin gayrinden olur. Bu cinsimizin gayrinden zevk almamız dahi, onun sûretteki müşâbehetindendir.

Ma'lûm olsun ki cinsiyyet birkaç vecih iledir: 1. Sûretleri ve ma'nâları bir olur. Alim ve sâlih olan efrâd-1 insâniyye gibi. 2. Sûretleri bir, ma'nâları başka olur. İnsân-ı sâlih ve âlim ile, insân-ı câhil ve fâsık gibi. 3. Sûretleri başka ve ma'nâları bir vech ile müttehid olur. Cismiyyet-i insâniyye ile, cismiyyet-i gıdâiyye arasındaki unsuriyyet ittihâdı gibi.

Bu beyt-i şerîfde sûretleri bir, ma'nâları başka olan kısma işâret buyrulur. Binâenaleyh sûretleri yekdiğerine benzeyen iki şahıs, birbirinin huzûrunda zevk alır; fakat bilâhire ma'nâlarının başka olduğu zâhir olunca, o zevk kalmaz.

907. Ona müşabihdir, âriyet olur; sonunda âriyet bâkî olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

907. Ona benzerdir, ödünçtür; sonunda ödünç kalıcı olmaz.

Örneğin, görünüşte iyi görünen bir kimse ile gerçekleşen sohbet, başlangıçta zevk ve ferahlık verir; fakat sonradan o kimsenin kötülüğü ve bozgunculuğu ortaya çıkınca o zevk ve ferahlık kaybolur; çünkü dış benzerlik ödünç bir şeydir.

Meselâ sûrette sâlih görünen bir kimse ile vâki' olan musâhabet, bidâyette zevk ve inşirah verir; fakat bilâhire o kimsenin fisk u fesâdı zâhir olunca o zevk ve inşirâh zâil olur; çünkü müşâbehet-i zâhiriyye âriyet bir şeydir.

908. Eğer kuşa safîrden zevk gelirse, kendi cinsini bulamadığı vakit müteneffir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

908. Eğer kuşa safir (avcı kuşu) tarafından bir zevk gelirse, kendi cinsini bulamadığı zaman nefret eder.

Avcı, kuşu yakalamak için kuşlar gibi ıslık çalarak ses çıkarır ve kuş da avcının sesini kendi cinsinin sesine benzettiğinden, zevkle o tarafa gelir. Orada kendi cinsini bulamayınca o zevk nefrete dönüşür ve eğer tuzağa yakalanmışsa hemen kaçar.

Avcı kuşu tutmak için kuşlar gibi ıslık çalarak ses çıkarır ve kuş dahi avcının sesini, kendi cinsinin sesine benzettiğinden, zevkan o tarafa gelir. Orada kendi cinsini bulamayınca o zevkı, nefrete mübeddel olup, eğer tuzağa tutulmuş ise derhal kaçar.

909. Eğer susamışa serabdan zevk gelirse, ona eriştiği vakit, kaçar su arar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

909. Eğer susamışa seraptan zevk gelirse, ona eriştiği vakit, kaçar su arar.

Yani benzerlik, zevklerin suretinden görünen serap gibidir; susayan kimse o serabı gördüğü vakit, "aman şuradan su içeyim" diye koşar. O yere geldiği zaman, o suretin anlamının başka olduğunu görür, kaçar; kendisine lazım olan suyu arar. Bu şerefli beyitte, "sahte mürşitler" seraba ve "müritler" de susamış olan kimselere benzetilmiştir.

Ya'ni müşâbehet, sûret-i ezvâkdan görünen serâb gibidir; susayan kimse o serâbı gördüğü vakit, aman şuradan su içeyim diye koşar. Vaktâki o mahalle gelir, o sûretin ma'nâsı başka olduğunu görür, kaçar; kendine lâzım olan suyu arar. Bu beyt-i şerîfte, "sahte mürşidler" serâba ve "mürîdler" de susamış olan kimselere teşbîh buyrulmuştur.

910. Müflisler kalp altından sevinirler; lakin o darbhanede rezil olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

910. Müflisler kalp altından sevinirler; lakin o darphanede rezil olur.

[897] İrfan müflisleri olan müridler, görünüşte kalp altın gibi parlak ve anlamda simsiyah olan yüzeysel bilgi sahibi sahte mürşitlerle karşılaştıkları zaman sevinirler. Fakat kalp altın gibi olan o sahte mürşitler hakikat darphanesinde ve hak meydanında rezil ve rüsvay olurlar.

[897] İrfan müflisleri olan mürîdler, sûrette kalp altın gibi parlak ve ma'nâda simsiyah olan ma'rifet-i sûriyye sahibi sahte mürşidlere mülâkî oldukları vakit, sevinirler. Fakat kalp altın gibi olan o sahte mürşidler darbhâne-i hakîkatte ve hak meydanında rezîl ve rüsvây olurlar.

911. Tâ ki altın boyayıcılık seni yoldan alıkoymıya; ve ta ki eğri hayal seni kuyuya düşürmeye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

911. Tâ ki altın boyacılığı seni yoldan alıkoymasın; ve tâ ki eğri hayal seni kuyuya düşürmesin.

912. Kelîle'den o kıssayı tekrar oku; ve o kıssa içinde de hisseyi taleb et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

912. Kelîle'den o kıssayı tekrar oku; ve o kıssa içinde de hisseyi talep et!

Hint bilginlerinden birinin, hükümdarların dilinden öğütler vermeye dair düzenlemiş olduğu Kelîle ve Dimne adındaki kitapta bulunan ve aşağıda

* "Kelîle ve Dimne" ismindeki kitap eski Hint bilginlerinden birisinin ahlak hikmetinden bahisle, Sanskrit diliyle yazdığı bir kitaptır. Hüseyin Vaiz tarafından "Envâr-ı Süheylî" ismi ile Farsçaya tercüme edilmiş ve Hindistan'da basılmıştır. Filibeli Alaeddin Ali Çelebi ta-

nakledilecek olan hikâyeyi tekrar oku ve ondan hisse al ki, kalp altını boyayan tavşana benzeyen sahte mürşitler seni doğru yoldan alıkoymasın ve aslanı kuyuya düşüren eğri hayale kapılmayasın.

Hind hükemâsından birinin, hanların lisânından nesâyıh icrâsına dair tertîb etmiş olduğu Kelîle ve Dimne nâmındaki kitâbda münderic olup, âtîde

* "Kelîle ve Dimne" ismindeki kitâb Hind-i kadîm hükemâsından birisinin hikmet-i ahlâktan bahisle, Sanskrit lisânıyla yazdığı bir kitâbdır. Hüseyin Vâiz tarafından "Envâr-ı Süheylî" ismi ile Fârisî'ye tercüme edilmiş ve Hindistan'da tab' edilmiştir. Filibeli Alâeddin Ali Çelebi ta-

nakl edilecek olan hikâyeyi tekrâr oku ve ondan hisse al ki, kalp altını boyayan tavşana müşâbih bulunan sahte mürşidler seni doğru yoldan alıkoymasın ve arslanı kuyuya düşüren eğri hayâle giriftâr olmıyasın.

## Av hayvanlarının arslana tevekkülü ve terk-i sa'yi söylemesinin hikâyesi

913. Av hayvanlarından bir taifeye hoş vâdîde dâimâ arslandan ıztırab var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

913. Av hayvanlarından bir gruba güzel bir vadide sürekli olarak arslandan sıkıntı geliyordu.

914. O kadar çok ki o arslan pusudan kapardı; o otlak hepsinin üzerine nâhoş olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

914. O kadar çoktu ki o aslan pusudan kapardı; o otlak hepsinin üzerine nahoş olmuştu.

915. Çâre düşündüler; arslana geldiler; dediler ki: Biz seni vazîfeden tok tutarız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

915. Çare düşündüler; aslanın yanına geldiler; dediler ki: Biz seni görevden tok tutarız.

916. Bu mer'a bize acı olmamak için, sen vazîfeden gayri bir avın ardınca gelme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

916. Bu otlak bize acı olmaması için, sen görevden başka bir avın peşinden gelme!

Hayvanlar şu çareyi buldular: Aslanın huzuruna gidip dediler ki: Biz senin nafakanı belirleyelim; sen bizim belirlediğimiz bu nafakadan başka ansızın pusudan çıkıp av peşinde koşma ve bu otlağı bize zehir gibi acı etme!

tarafından da "Hümâyûn-nâme" ismiyle Türkçeye tercüme ve basılmıştır. İfadesi eski tarz üzeredir. Hilâlî Efendi de nazmen (şiirle) tercüme etmiştir. Bilahare Şerîf İbrahim Mâhir Efendi tarafından sade bir dil ile tercüme edilmiştir. Kul Mes'ûd adında birisi tarafından yapılan eski bir tercüme de Lâleli Kütüphanesi'nde korunmaktadır. (A.A. Konuk)

Hayvanlar şu çâreyi buldular: Arslanın huzûruna gidip dediler ki: Biz senin nafakanı ta'yîn edelim; sen bizim ta'yîn ettiğimiz bu nafakadan başkaca apansızın pusudan çıkıp av arkasında koşma ve bu mer'ayı bize zehir gibi acı etme!

rafından da "Hümâyûn-nâme" ismiyle Türkçe'ye tercüme ve tab' edilmiştir. İbâresi tarz-ı kadîm üzeredir. Hilâlî Efendi de nazmen tercüme etmiştir. Bilâhire Şerîf ibrahim Mâhir Efendi tarafından sâde bir lisan ile tercüme edilmiştir. Kul Mes'ûd nâmında birisi tarafından yapılan eski bir tercüme de Lâleli Kütübhânesi'nde mahfüzdur. (A.A. Konuk)

## Arslanın av hayvanlarına cevâb vermesi ve çalışmanın fâidesini söylemesi

917. Dedi: Hîle değil, vefâ görürsem, pek a'la! Ben Zeyd'den, Bekir'den çok hîle görmüşümdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

917. Dedi: Hile değil, vefa görürsem, pek âlâ! Ben Zeyd'den, Bekir'den çok hile görmüşümdür.

Yani aslan av hayvanlarına cevap olarak dedi ki: Bu sözünüz hile olmayıp da, hakikat ise ve ahdinizde vefa görürsem, muvafakat ederim. Fakat ben şundan bundan çok hileler gördüğüm için sözünüzün doğruluğundan şüphem vardır.

Ya'ni arslan av hayvanlarına cevâben dedi ki: Bu sözünüz hîle olmayıp da, hakîkat ise ve ahdinizde vefâ görürsem, muvâfakat ederim. Fakat ben şundan bundan çok hîleler gördüğüm için sözünüzün sıdkından şübhem vardır.

918. Ben insanların fiilinin ve hilesinin kurbanıyım. Ben yılan ve akrep sokmasının ısırılmışıyım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

918. Ben insanların fiilinin ve hilesinin kurbanıyım. Ben yılan ve akrep sokmasının ısırılmışıyım.

Yani ben, yılan ve akrep tabiatında olan insanların açtıkları yaralar ile ısırılmışım ve onların kötü fiillerinin ve hilelerinin helakı ve kurbanıyım.

Ya'ni ben yılan ve akreb tabîatında olan insanların açtıkları yaralar ile ısırılmışım ve onların kötü fiillerinin ve hîlelerinin helâki ve kurbânıyım.

919. İçimden pusuda olan nefis adamı, mekr ü kîn hususunda bütün adamlardan beterdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

919. İçimdeki pusuda olan nefis adamı, hile ve kin hususunda bütün adamlardan daha kötüdür.

Bu şerefli beyitte "Senin en büyük düşmanın iki omuzunun arasındaki nefsindir" hadis-i şerifine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde اعدى عدوك نفسك التي بين جنبيك Ya'ni "Senin en ziyâde düşmanın iki omuzlarının arasında nefsindir" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur.

920. Benim kulağım لا يلدغ المؤمن i işitti, Peygamber'in sözünü cân ve dil ile [907] kabul etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

920. Benim kulağım "Mümin bir delikten iki kere sokulmaz" sözünü işitti, Peygamber'in sözünü can ve gönül ile kabul etti.

Yani benim kulağım "Mümin bir delikten iki kere sokulmaz" hadîs-i şerîfini işitti. Yani akıllı mümin, zarar gördüğü bir yere bir daha gitmez. Artık bir daha vefasızların sözüne güvenemem.

Ya'ni benim kulağım لا يلدغ المؤمن من جحر واحد مرتين Ya'ni “Mü'min-i akıl bir delikten iki kere sokulmaz." Ya'ni akıllı mü'min zarar gördüğü bir mahalle bir daha gitmez hadîs-i şerîfini işitti. Artık bir daha vefâsızların sözüne i'timâd edemem.

## Av hayvanlarının tevekkülü, sa'y ve iktisaba tercih etmesi

921. Hepsi dediler ki: Ey haberdar olan hakîm; korkuyu bırak ki, kaderden kurtaramaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

921. Hepsi dediler ki: Ey haberdar olan hakîm; korkuyu bırak ki, kaderden kurtaramaz.

Av hayvanlarının hepsi birden aslana dediler ki: Ey görmüş geçirmiş olan hakîm! Güvensizlik korkusunu bırak, çünkü hadîs-i şerîfte دع الحذرفان الحذر لا يغنى عن القدر yani "Korkuyu terk et; çünkü korku, kaderden kurtarmaz; yani kadere karşı fayda vermez" buyrulmuştur.

Av hayvanlarının hepsi birden arslana dediler ki: Ey görmüş geçirmiş olan hakîm! İ'timatsızlık korkusunu bırak, zîrâ hadîs-i şerîfde دع الحذرفان الحذر لا يغنى عن القدر Ya'ni "Korkuyu terk et; zîrâ korku, kaderden iğnâ etmez; ya'ni kadere karşı fâide vermez" buyrulmuştur.

922. Korkuda uğursuzluğun ve şerrin ıztırabı vardır; git tevekkül et, tevekkül çok iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

922. Korkuda uğursuzluğun ve şerrin sıkıntısı vardır; git tevekkül et, tevekkül çok iyidir.

923. Ey sert ve keskin, kazâ ile pençeleşme! Ta ki kaza da senin ile inad etmesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

923. Ey sert ve keskin, kazâ ile pençeleşme! Ta ki kaza da senin ile inad etmesin.

Ey sert ve keskin huylu kimse, ilâhî kazâ ile pençeleşmeye kalkma! Sen tedbirler alarak kazâ ile pençeleşmeye kalktığında, ilâhî kazâ da hükmünü yerine getirmek için, senin tedbirlerine karşı, türlü türlü yollardan dolaşıp sana gelir.

Ey sert ve keskin huylu kimse, kazâ-yı ilâhî ile pençeleşmeğe kalkma! Sen tedbîrler yaparak kazâ ile pençeleşmeğe kalkınca, kazâ-yı ilâhî de hükmünü infâz için, senin tedbirlerine karşı, türlü türlü yollardan dolaşıp sana gelir.

924. Hakk'ın hükmünün önünde ölmüş olmak lazımdır; ta ki Rabbü'l-felakdan yara gelmesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

924. Hakk'ın hükmünün önünde ölmüş olmak gerekir; tâ ki Rabbü'l-felak'tan yara gelmesin.

Yani sen Hakk'ın hükmü önünde ölüler gibi tedbirsiz ve hareketsiz ol ki, o ilâhî hüküm kolayca seni bulup, etkisini göstersin ve Rabbü'l-felak'tan, yani gayb perdesini yaran mutlak Rab'den sana yara gelmesin. Eğer böyle yapmayıp, aklınca tedbirler almaya kalkarsan, o ilâhî hüküm mermisi senin tedbirlerinin siperini yıktıkça, her birinden ayrı ayrı üzüntü yaralarını alırsın.

Ya'ni sen Hakk'ın hükmü önünde ölüler gibi tedbirsiz ve hareketsiz ol ki, o hükm-i ilâhî kolayca seni bulup, eserini göstersin ve Rabbü'l-felakdan, ya'ni perde-i gaybı yaran Rabb-i mutlakdan sana yara gelmesin. Eğer böy- le yapmayıp, aklınca tedâbîr ittihâzına kalkarsan, o hükm-i ilâhî mermîsi senin tedbirlerinin siperini yıktıkça, her birinden ayrı ayrı teessür yaralarını yersin.

## Arslanın çalışmayı ve kazanmayı tevekküle ve teslîme tercih etmesi

925. Dedi: Evet tevekkül rehberdir. Bu sebeb de Peygamber'in sünnetidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

925. Dedi: Evet tevekkül rehberdir. Bu sebep de Peygamber'in sünnetidir.

Yani aslan dedi ki: Evet tevekkül, Hakk Yolcusu'nu Allah'a ulaştıran bir rehberdir, bu geri çevrilmez; fakat dünya sebepler âlemi olduğu ve sebeplere teşebbüs olmaksızın bir iş meydana gelemediği için, bu sebep dahi Peygamber'in sünneti ve âdetidir.

Ya'ni arslan dedi ki: Evet tevekkül sâliki Hakk'a vâsıl eden bir rehberdir, bu redd olunmaz; fakat dünyâ âlem-i esbâb olduğu ve esbâba teşebbüs olmaksızın bir iş husûle gelemediği için, bu sebeb dahi Peygamber'in sünneti ve âdetidir.

926. Peygamber yüksek ses ile, tevekkül ile beraber devenin dizini bağla buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

926. Peygamber, yüksek sesle, tevekkül ile beraber devenin dizini bağla buyurdu.

Yani bir gün bir kimse Resûl-i Ekrem Efendimiz'e gelip: "Ey Allah'ın Resulü! Devenin dizini bağlayayım mı, yoksa tevekkül edip bağsız mı bırakayım?" diye sordu. Seyyid-i âlem Efendimiz: اعقل بعيرك ثم توكل على الله Yani "Deveni bağla, sonra Allah'a tevekkül et" buyurdular.

Ya'ni bir gün bir kimse Resûl-i Ekrem Efendimiz'e gelip: "Yâ Resûlallah! devenin dizini bağlıyayım mı, yoksa tevekkül edip bağsız bırakayım mı?" diye sordu. Seyyid-i âlem Efendimiz: اعقل بعيرك ثم توكل على الله Ya'ni "Deveni bağla, sonra Allâh'a tevekkül et" buyurdular.

927. "El-kâsibu habibullah" remzini işit, tevekkülden sebebde kâhil ve tenbel olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

927. "Kazanan Allah'ın sevgilisidir" işaretini dinle, tevekkülden dolayı sebep aramada tembel ve uyuşuk olma!

"Kazanan Allah'ın sevgilisidir" hadis-i şerifindeki işareti dinle! Sebeplere başvur; fakat bu sebeplere başvururken, Allah'a tevekkülden de eksik ve gafil olma! Yani bu âlemde işler sebepsiz olmaz; fakat sebep de kesinlikle o işlerin meydana gelmesine tek başına bir araç değildir; bunu bil!

الكاسب حبيب الله Ya'ni "Kazanan Allah'ın sevgilisidir" hadîs-i şerîfindeki işareti dinle! Esbâba tevessül et; fakat bu sebebe tevessül ederken, Allâh'a tevekkülden dahi kāsır ve gāfil olma! Ya'ni bu âlemde işler sebebsiz olmaz; fakat sebeb dahi muhakkak o işlerin husûlüne müstakil bir âlet değildir; bunu bil!

## Av hayvanlarının tevekkülü çalışmaya tercih etmesi

928. Hayvanlar ona dediler ki: Kesb halkın za'fındandır; tezvîr lokmasını boğazın mikdârı bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

928. Hayvanlar ona dediler ki: Kesb, halkın zayıflığındandır; hileli lokmayı boğazının miktarı bil!

Yani sebeplere başvurarak kazanmak, halkın Yüce Allah'ın rızık vericiliğine olan güveninin zayıflığındandır. Ve kesb, onların hileli bir lokmasıdır; ve bu lokma da onların boğazlarının hırsı kadardır. Yani hırsı çok olanın çabası da çok olur ve hırsı az olanın, kesbi de az olur.

Ya'ni esbâba teşebbüs ederek kazanmak halkın, rezzâkıyyet-i Hakk'a olan i'timâdının za'fındandır. Ve kesb onların bir tezvîr lokmasıdır; ve bu lokma dahi onların boğazlarının hırsı mikdârınca olur. Ya'ni hırsı çok olanın sa'yi de çok olur ve hırsı az olanın, kesbi de az olur.

929. Tevekkülden daha güzel bir kesb yoktur; teslîmden daha mahbub olan nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

929. Tevekkülden daha güzel bir irâdî kazanım yoktur; teslimiyetten daha sevgili olan nedir?

Nitekim hadis-i şerifte: يدخل الجنة من امتى سبعون الفا بغير حساب لا يسترقون و لا يتطيرون و على ربهم يتوكلون Yani "Benim ümmetimden hesapsız yetmiş bin kişi cennete girer ki, onlar rukye (okuyup üfleme) istemezler ve uğursuzluğa inanmazlar; ve onlar Rab'lerine tevekkül ederler" buyrulur. Bu sebeple tevekkülden daha güzel bir irâdî kazanım yoktur; ve Seyyid-i âlem Efendimiz her gece yatarken: اللهم اسلمت نفسى اليك و فوضت آمری اليك و ألجأت ظهرى اليك Yani "Ey benim Allah'ım, nefsimi sana teslim ettim ve işimi sana havale ettim ve arkamı sana dayadım" buyururlardı. Bu sebeple Hakk'a nefsi teslim etmekten daha sevgili olan şey nedir?

Nitekim hadis-i şerifde: يدخل الجنة من امتى سبعون الفا بغير حساب لا يسترقون و لا يتطيرون و على ربهم يتوكلون Ya'ni "Benim ümmetimden hesapsız yetmiş bin kişi cennete girer ki, onlar sirkat etmezler ve teşe'üm etmezler; ve onlar Rab'lerine tevekkül ederler" buyrulur. Binâenaleyh tevekkülden daha güzel bir kesb yoktur; ve Seyyid-i âlem Efendimiz her gece yatarken: اللهم اسلمت نفسى اليك و فوضت آمری اليك و الجأت ظهرى اليك Ya'ni "Ey benim Allah'ım, nefsimi sana teslîm ettim ve emrimi sana tefvîz ettim ve arkamı sana dayadım" buyururlar idi. Binâenaleyh Hakk'a teslîm-i nefisden daha mahbûb olan şey nedir?

930. Beladan bela tarafına çok kaçarlar; yılandan ejderha tarafına çok sıçrarlar. [917]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

930. Beladan bela tarafına çok kaçarlar; yılandan ejderha tarafına çok sıçrarlar.

Çok kimseler ilâhî kazâdan (Allah'ın küllî hükmü, ezelî genel takdir) sebeplere doğru kaçarlar. İlâhî kazâ onların bir imtihanı ise, kaçtıkları sebepler de bir imtihandır. Bu sebeple bir beladan, diğer bela tarafına kaçmış olurlar. Ve farz edelim ki kötü kazâ onları yaralamakta bir yılan gibi ise, onların kaçtıkları sebepler tarafı da, onların hayatına kast etmekte ejderha gibidir. Örneğin fakirlik içinde sürünmek bir beladır. Bunu gidermeye teşebbüs için denizlerde ve havalarda ve türlü tehlikelerde sebeplere başvurmak ise daha büyük beladır. Çünkü fakirlik içinde insan aç kalmaz; az-çok bir geçim bulup hayatını sürdürebilir. Fakat fakirliği gidermek için zikredilen sebeplere başvurma içinde pek çokları hayatlarını terk ederler.

Çok kimseler kazâ-yı ilâhîden esbâb tarafına kaçarlar. Kazâ-yı ilâhî onların bir ibtilâsı ise, kaçtıkları esbab dahi bir ibtilâdır. Binâenaleyh bir belâdan, diğer belâ tarafına kaçmış olurlar. Ve bilfarz sû-i kazâ onları cerîhadâr etmekte bir yılan gibi ise, onların kaçtıkları esbâb tarafı da, onların hayatına kasd etmekte ejderha gibidir. Meselâ fakr içinde sürünmek bir belâdır. Bunu izâle- ye teşebbüs için denizlerde ve havalarda ve envâ'-ı mehâlikde esbâba teşebbüs ise daha büyük belâdır. Zîrâ fakr içinde insan aç kalmaz; az-çok bir nafaka bulup hayâtını idâme edebilir. Fakat fakrı izâle için zikr olunan esbâba teşebbüs içinde pek çokları terk-i hayât ederler.

931. İnsan çâreye tevessül etti ve onun çâresi tuzak oldu; cân zannettiği şey, kan içici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

931. İnsan çareye başvurdu ve onun çaresi tuzak oldu; can zannettiği şey, kan içici oldu.

932. Düşman evin içinde olduğu halde kapıyı kilitledi; Fir'avn'ın tedbîrî de bu efsaneden idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

932. Düşman evin içinde olduğu hâlde kapıyı kilitledi; Firavun'un tedbiri de bu efsaneden idi.

Yani insan, ilâhî kazâya karşı tedbir alır. Hâlbuki ilâhî kazâ evinin içindedir; yani nereye giderse gitsin, onunla beraberdir. Nasıl ki Firavun'un tedbiri de bu örneklerdendi. Yani Firavun, müneccimlerin (yıldız falcılarının) haber vermesi üzerine, bir Musa çıkıp tacını tahtını altüst etmesin ve kendisini helak etmesin diye İsrailoğullarının birçok çocuğunu öldürttü. Hâlbuki Hz. Musa'yı evinin içinde beslemekteydi.

Ya'ni insan kazâ-yı ilâhîye karşı tedbîr ittihâz eder. Halbuki kazâ-yı ilâhî evinin içindedir; ya'ni nereye giderse gitsin, onunla beraberdir. Nitekim Fir'avn'ın tedbîri de bu mesel zümresinden idi. Ya'ni Fir'avn müneccimlerin ihbârı üzerine bir Mûsâ çıkıp tâcını tahtını alt-üst ve kendisini helâk etmemek için Benî İsrâîl'in birçok çocuklarını öldürttü. Halbuki Hz. Mûsâ'yı evinin içinde beslemekte idi.

933. O kinci, yüz binlerce çocuğu öldürdü; halbuki onun aradığı evinin içinde idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

933. O kinci, yüz binlerce çocuğu öldürdü; aksine onun aradığı kendi evinin içinde idi.

934. Bizim gözümüzde çok illet olduğundan, git kendi görüşünü, dostun görüşünde mahv et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

934. Bizim gözümüzde çok hastalık olduğundan, git kendi görüşünü, dostun görüşünde yok et!

Yani bizim görünen gözümüzde pek çok nefsanî hastalık vardır. Bu hastalıklar sebebiyle, her şeyin iç yüzünü göremeyiz. Yüce Allah ise görüneni ve görünmeyeni görüp, bizim yatkınlığımıza uygun olan şeyleri, bizim hakkımızda icra eder. Öyle olunca kendi görüşümüzü, Hakk'ın görüşüne bırakmamız zorunlu olur. Nitekim ayet-i kerimede وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ (Bakara, 2/216) Yani "Çirkin gördüğünüz şeyler, belki sizin için hayırlı olsun; ve hoş gördüğünüz şeyler, belki sizin için şer olsun" buyrulur.

Ya'ni bizim zâhir gözümüzde pek çok nefsânî hastalıklar vardır. Bu hastalıklar sebebiyle, her şeyin iç yüzünü göremeyiz. Cenâb-ı Hak ise zâhiri ve bâtını görüp, bizim isti'dâdımıza münasib olan şeyleri, bizim hakkımızda icrâ buyurur. Öyle olunca kendi görüşümüzü, Hakk'ın görüşüne terk etmemiz zarûrî olur. Nitekim ayet-i kerîmede وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ (Bakara, 2/216) Ya'ni "Çirkin gördüğünüz şeyler, câiz ki sizin için hayırlı olsun; ve hoş gördüğünüz şeyler, câiz ki sizin için şer olsun" buyrulur.

935. Onun görüşü, bizim görüşümüze ne güzel bedeldir! Onun görüşünde garazın hepsini bulursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

935. Onun görüşü, bizim görüşümüze ne güzel bir karşılıktır! Onun görüşünde bütün maksadı bulursun.

Gerek görünen âleme gerekse görünmeyen âleme ait olan Hakk'ın görüşü, bizim sadece görünen âleme ait görüşümüze karşılık ne güzel bir bedeldir! Onun görüşü, bizim yatkınlığımıza uygun olan şeylere ilişkindir ve bize ona göre ihsanını bağışlar. Örneğin, yatkınlığımıza uygun olan fakirlik ise fakirliği, zenginlik ise zenginliği verir. Bu sebeple onun görüşünde, maddî ve manevî maksatların hepsini bulmuş olursun.

Gerek zâhire ve gerek bâtına taalluk eden Hakk'ın görüşü, bizim yalnız zâhirî görüşümüze mukābil ne güzel bir bedeldir! Onun görüşü, bizim isti'dâdımıza lâyık olan şeylere taalluk eder ve bize ona göre atâsını bahş eder. Meselâ isti'dâdımıza münasib olan fakr ise, fakrı ve gınâ ise gınâyı verir. Binâenaleyh onun görüşünde, sûrî ve ma'nevî makāsıdın kâffesini bulmuş olursun.

936. Küçük çocuk tutucu ve koşucu oluncaya kadar, onun merkebi, babanın boynundan gayrisi olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

936. Küçük çocuk tutucu ve koşucu oluncaya kadar, onun merkebi, babanın boynundan başka bir şey olmadı.

Henüz yürümekten ve tutmaktan âciz olan küçük bir çocuk, ancak babasının boynuna binip gezebilir. Şimdi, kemâl mertebesine ulaşan insanlar da küçük çocuk gibidir. Onlar nefislerini, kendi mutasarrıfları (üzerlerinde tasarruf sahibi) olan Hakk'a teslim etmişlerdir. Bu şekilde, onların üzerinde Hakk'ın muradı ve tasarrufu, onlar kendi iradelerini kullanmaksızın cereyan eder. Bu sebeple, tasarrufu terk etmek insana rahatlık verir.

Henüz yürümekten ve tutmaktan âciz olan küçük bir çocuk, ancak babasının boynuna binip gezebilir. İmdi mertebe-i kemâle vâsıl olan insanlar da küçük çocuk gibidir. Onlar nefislerini, kendi mutasarrıfları olan Hakk'a teslîm etmişlerdir. Bu süretle onların üzerinde Hakk'ın murâdı ve tasarrufu, onlar kendi irâdelerini kullanmaksızın cereyân eder. Binâenaleyh terk-i tasarruf insana râhat bahş eder.

937. Vaktaki büyüdü ve el ve ayak gösterdi, mihnete ve ıztıraba düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

937. Vakti gelip büyüdü ve el ile ayak gösterdi, mihnete ve ıstıraba düştü.

Yani çocuk büyüyüp, elini ve ayağını kullanmaya başlayınca, hayatta mihnete ve ıstıraba düşer. Bunun gibi insan kendinde kudret görür ve Hak karşısında tasarrufa kalkışırsa, karşısına bu tasarrufların mihnetleri ve ıstırapları çıkar.

Ya'ni çocuk büyüyüp, elini ve ayağını kullanmağa başlayınca, hayatta mihnete ve ıztırâba düşer. Bunun gibi insan kendinde kudret görür ve Hak muvâcehesinde tasarrufa kıyâm ederse, karşısına bu tasarrufâtın mihnetleri ve ıztırâbları çıkar.

938. Halkın canları, elden ve ayaktan evvel, vefâdan safâ içinde uçarlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

938. Halkın canları, elden ve ayaktan önce, vefadan safa içinde uçarlardı.

İnsan ruhları, beden âlemine gelip elli ve ayaklı olmadan önce, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (A'raf, 7/172) hitabına verdikleri "Evet" cevabına vefakâr olmaktan dolayı, gafletin bulanıklığından arınmış olan ruhlar âleminde uçarlardı.

Ervâh-ı beşer, âlem-i cisme gelip elli ve ayaklı olmazdan evvel الستُ بربِّكُمْ (A'raf, 7/172) Ya'ni "Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?" hitâbına verdikleri "Bela" ya'ni "evet" cevabına vefâkâr olmaktan dolayı, küdûret-i gafletten sâf olan âlem-i ervâhda uçarlar idi.

939. “İhbitu” ya'ni “İniniz!” emriyle mukayyed oldukları vakit, gazaba ve hırsa ve kanâata habs oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

939. "İhbitu" yani "İnin!" emriyle kayıtlandıkları zaman, gazaba, hırsa ve kanaate hapsedildiler.

Yani, ruhlar mertebesinden cisimler âlemine "İnin" ilâhî emriyle kayıtlandıkları zaman, her biri bir cisme bağlandı ve bağlandıkları cismaniyetin gereği olarak gazap, hırs ve kanaat sıfatları içinde tutsak kaldılar.

Ya'ni, mertebe-i ervâhdan, âlem-i ecsâma "İniniz" emr-i ilâhîsi ile mukayyed oldukları vakit, her birisi bir cisme taalluk etti ve taalluk ettikleri cismâniyyetin îcâbı olarak gazab ve hırs ve kanâat sıfatları içinde mahbûs kaldılar.

940. Biz hazretin ıyâliyiz ve süt isteyiciyiz. Halk, Allah'ın ıyâlidir buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

940. Biz Hazret'in ailesiyiz ve süt isteyenleriz. Halk, Allah'ın ailesidir buyurdu.

Biz Hakk'ın rızık talep eden muhtaçlarıyız. Çünkü âlemlerin efendisi Peygamberimiz (s.a.v.), Enes'ten rivayet edilen hadis-i şerifte "Mahlûkat Allah'ın ailesidir" buyurdu.

Biz Hakk'ın rızık taleb eden muhtâclarıyız. Zîrâ Seyyid-i âlem Efendimiz Hz. Enes'den rivâyet olunan hadis-i şerifde الخلق عيال الله Ya'ni "Mahlûkāt Allâh'ın ıyâlidir" buyurdu.

941. Gökten yağmur veren o Zât-ı ecell ve a'lâ, rahmetinden ekmek vermeğe de kadirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

941. Gökten yağmur veren o en yüce ve en ulu Zât, rahmetinden ekmek vermeye de kadirdir.

Yerden rızık çıkaran yağmurun yağmasında hiçbir kimsenin çabası etkili değildir. Bu sebeple hiçbir kimsenin çabasına bağlı olmaksızın yağmur veren Yüce Allah, kullarına çaba sarf etmeksizin ekmek de verebilir. Nitekim Tih Çölü'nde İsrailoğulları'na çabaları olmaksızın kebap olmuş bıldırcın kuşları ve kudret helvası indirirdi.

Yerden rızık çıkaran yağmurun yağmasında hiçbir kimsenin sa'yi müessir değildir. Binâenaleyh hiçbir kimsenin sa'yine mevküf olmaksızın yağmur veren Hak Teâlâ kullarına sa'y etmeksizin ekmek de verebilir. Nitekim Tih Sahrâsı'nda Benî İsrâîl'e sa'yleri olmaksızın kebâb olmuş selvâ kuşları ve kudret helvası indirir idi.

## Arslanın çalışmayı tevekkül üzerine tercih etmesi

942. (Arslan) dedi: Evet; fakat kulların Rabb'i bizim ayağımızın önüne bir merdiven koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

942. (Arslan) dedi: Evet; fakat kulların Rabb'i bizim ayağımızın önüne bir merdiven koydu.

Yani arslan cevap olarak dedi ki: Evet, Yüce Allah kesb etmeksizin (irâdî kazanım olmaksızın) rızık vermeye kadirdir; ancak bizim çaba ayağımızın önüne görünür sebepler merdivenini koydu. Biz o sebep merdivenine basarak, çabamız ve kesbimiz (irâdî kazanımımız) ile ilâhî rızka ulaşırız.

Ya'ni arslan cevâben dedi ki: Evet Hak Teâlâ kesb etmeksizin rızık vermeğe kādirdir; velâkin bizim sa'y ayağımızın önüne esbâb-ı sûrî merdivenini koydu. Biz o sebeb merdivenine basarak sa'yimiz ve kesbimiz ile rızk-ı ilâhîye nâil oluruz.

943. Basamak basamak dam tarafına gitmek lazımdır; orada cebrî olmak tama'-ı hâmdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

943. Basamak basamak dam tarafına gitmek lazımdır; orada cebrî olmak ham bir tamahkârlıktır.

Bir sebepten diğer sebebe teşebbüs (girişim) yoluyla maksat tarafına çıkmak lazımdır. Sebepler âleminde çalışmayı ve iradeyi terk edip, ben fiillerimde mecburum diyerek oturmak ham bir tamahkârlıktır ve boş bir hayaldir.

Bir sebebden diğer sebebe teşebbüs sûreti ile maksad tarafına çıkmak lâzımdır. Alem-i esbâbda çalışmayı ve irâdeyi terk edip, ben efâlimde mecbûrum diyerek oturmak tama'-ı hâmdır ve boş bir hayâldir.

944. Ayağın vardır; sen kendini nasıl topal edersin? Elin vardır; sen pençeni nasıl saklarsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

944. Ayağın vardır; sen kendini nasıl topal edersin? Elin vardır; sen pençeni nasıl saklarsın?

İrade ayağın varken, kendini nasıl işe yaramaz kılarsın; ve çaba elin vardır, bu çaba pençeni nasıl saklarsın?

İrâde ayağın var iken, kendini nasıl âtıl kılarsın; ve sa'y elin vardır, bu pençe-i sa'yini nasıl saklarsın?

945. Efendi, kölesinin eline bir bel verdiği vakit, ona murad zebansız ma'lum oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

945. Efendi, kölesinin eline bir bel verdiği zaman, ona maksat sözsüz olarak anlaşıldı.

Bir efendi kölesinin eline bir bahçe beli verdiği zaman, "Al bunu da bahçeyi belle!" diye sözlü olarak emir vermesine gerek kalmaksızın, efendinin maksadı köleye anlaşılır.

Bir efendi kölesinin eline bir bahçe beli verdiği vakit, "Al bunu da bahçeyi belle!" diye lafzan emir vermesine hâcet kalmaksızın, efendinin murâdı köleye ma'lûm olur.

946. El, bel gibi O'nun işaretleridir; son düşünücülük onun ibareleridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

946. El, bel gibi O'nun işaretleridir; son düşünücülük onun ibareleridir.

Yüce Allah'ın insana el ve ayak vermesi, "Çalış!" demesine işarettir. Aynı şekilde insana uzakları gören akıl ve her işin sonunu düşünen fikir vermesi, hakikatte çalış ve kazan diye açık bir ifade ile emir vermesi demektir. Çünkü bu akıl ve fikirden, senin iç âleminde sürekli konuşmalar meydana gelir. Yani sen kendi kendine, aklın ve fikrin aracılığıyla içinden konuşursun.

Hak Teâlâ'nın insana el ve ayak vermesi "Çalış!" demesine işarettir. Ve kezâ insana uzakları gören akıl ve her işin sonunu düşünen fikir vermesi, hakîkatte çalış ve kazan diye sarîh bir ibâre ile emir vermesi demektir. Zîrâ bu akıl ve fikirden, senin bâtınında ale't-tevâlî konuşmalar hâsıl olur. Ya'ni sen kendi kendine, aklın ve fikrin vâsıtasıyla içinden konuşursun.

947. Mâdemki O'nun işaretlerini cân üstüne koyarsın; o işaretlerin vefâsında cân veresin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

947. Mademki O'nun işaretlerini canının üstüne koyarsın; o işaretlerin vefâsında can veresin.

Mademki Hak'ın sana verdiği, çalışmak işaretleri olan el ve ayak ve diğer organları canının üstüne koymuş olursun, o halde o işaretlerin hükmünü yerine getirmede can vermen, yani son derece gayretle çaba kazanman gerekir.

Mâdemki Hakk'ın sana verdiği çalışmak işaretleri olan el ve ayak ve sair a'zâyı canının üstüne koymuş olursun, o halde o işaretlerin hükmünü îfâda can vermen, ya'ni son derece gayretle sa'y iktisâb etmen lâzım gelir.

948. Binâenaleyh, O'nun işaretleri sana sırlar verir, senden yükü kaldırır; sana iş verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

948. Bu sebeple, O'nun işaretleri sana sırlar verir, senden yükü kaldırır; sana iş verir.

Yani Hakk'ın sana verdiği çalışma işaretleri olan organlar ve uzuvlar ile amel edersin, o amelden sana gizli gizli neticeler ortaya çıkar. Bu gizli neticeler dünyevî ve uhrevî olur. Nitekim ayet-i kerîmede وَ مَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدنيا نؤته منها و من يرد ثواب الآخرة نوته منها (Âl-i İmrân, 3/145) Yani "Her kim dünya sevabını isterse, ona o cinsten veririz; ve kim ki ahiretin sevabını isterse, ona da o cinsten veririz" buyrulur.

Dünyevî sevap şudur ki, fikrinin gösterdiği yolda yürüyüp, dünyevî maksatlar için çalışırsın; mimar isen görünüşte bina meydana gelir ve ressam isen görünüşte resim tabloları oluşur. Uhrevî sevap da şudur ki, Peygamber'in getirdiği ilâhî emirler dairesinde amel edersin; bundan berzah hayatında güzel suretler meydana gelir ve seni bu suretlere bindirirler. Sen dünya hayatında bunları göremezsin; çünkü bu suretler duyusal bakışlardan gizlidir. Ne zaman ki Hak Teâlâ senden bu cisim yükünü kaldırır ve ölüm dediğimiz hal ortaya çıkar; berzah âlemine intikal ettiğin vakit Hakk'ın bu yüzden sana verdiği işler ortaya çıkar. Nitekim ayet-i kerîmede يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ فَمَا لَهُ مِنْ قُوَّةٍ وَلَا نَاصِرٍ (Târık, 86/9-10) Yani "O günde ki sırlar aşikâr olur; onun için hiçbir kuvvet ve yardımcı olmaz" buyrulur.

Ya'ni Hakk'ın sana verdiği çalışma işaretleri olan a'zâ ve cevârih ile amel edersin, o amelden sana gizli gizli netîceler zuhûr eder. Bu gizli netîceler dünyevî ve uhrevî olur. Nitekim ayet-i kerîmede وَ مَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدنيا نؤته منها و من يرد ثواب الآخرة نوته منها (Âl-i İmrân, 3/145) Ya'ni "Her kim dünya sevabını isterse, ona o cinsten veririz; ve kim ki âhiretin sevâbını isterse, ona da o cinsten veririz" buyrulur.

Sevâb-ı dünyevî budur ki, fikrinin gösterdiği tarîkda yürüyüp, makāsıd-ı dünyeviyye için çalışırsın; mi'mâr isen sûretde binâ hâsıl olur ve ressâm isen sûretde resim levhaları peyda olur. Uhrevî sevâb dahi budur ki, Peygamber'in getirdiği evâmir-i ilâhiyye dâiresinde amel edersin; bundan hayât-ı berzahiyyede suver-i hasene peyda olur ve seni bu sûretlere bindirirler. Sen hayât-ı dünyeviyyede bunları göremezsin; zîrâ bu sûretler enzâr-ı hissiyyeden mektûmdur. Vaktâki Hak Teâlâ senden bu cisim yükünü kaldırır ve ölüm dediğimiz hâl zâhir olur; âlem-i berzaha intikal ettiğin vakit Hakk'ın bu yüzden sana verdiği işler zâhir olur. Nitekim âyet-i kerîmede يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ فَمَا لَهُ مِنْ قُوَّةٍ وَلَا نَاصِرٍ (Târık, 86/9-10) Ya'ni "O günde ki sırlar âşikâr olur; onun için hiçbir kuvvet ve nâsır olmaz" buyrulur.

949. Hâmilsin, seni mahmul eyler; kābilsin, seni makbûl eyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

949. Taşıyıcısın, seni taşınan yapar; kabiliyetlisin, seni kabul edilmiş yapar.

Şimdi bu dünya hayatında senin canın, çalışma işareti olan organları yüklenmiştir. Bu organlarla güzel ameller işlersen, berzah hayatında (ölümden sonraki ara âlem), bu suretler seni yüklenirler; ve aynı şekilde sen canınla bedensel yükü ve Hakk'ın emirlerini kabul etmişsin. Berzah hayatında da bu güzel suretlerin kabul edilmişi olursun. Yani o suretler seni kabul edip yüklenirler. Kötü ameller de bunun gibidir.

Şimdi bu hayât-ı dünyeviyyede senin canın çalışma işareti olan a'zâyı yüklenmiştir. Bu a'zâlar ile a'mâl-i hasene işlersen, hayât-ı berzahiyyede, bu sûretler seni yüklenirler; ve kezâ sen canınla cismâniyet yükünü ve Hakk'ın emirlerini kabûl etmişsin. Hayât-ı berzahiyyede de bu suver-i cemîlenin makbûlü olursun. Ya'ni o sûretler seni kabûl edip yüklenirler. A'mâl-i seyyie dahi bunun gibidir.

950. O'nun emrini kabul edicisin, söyleyici olursun; vuslat istersin, bundan sonra vâsıl olursun. [937]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

950. O'nun emrini kabul edicisin, söyleyici olursun; vuslat istersin, bundan sonra vâsıl olursun.

Sen şimdi dünya hayatında Hakk'ın emrini kabul etmiş bir haldesin ve O'nun emrini din kardeşlerine söylersin. Bunları Hakk'a kavuşmak istediğin için yaparsın. Bu dünya hayatından sonra ölüm aracılığıyla maksadına kavuşursun.

Sen şimdi hayât-ı dünyeviyyede Hakk'ın emrini kabûl etmiş bir haldesin ve O'nun emrini ihvân-ı dînine söylersin. Bunları Hakk'a vâsıl olmak istedi- ğin için yaparsın. Bu hayât-ı dünyeviyyeden sonra ölüm vâsıtasıyla maksû-duna vâsıl olursun.

951. O'nun ni'metinin şükrüne çalışmak, kudret olur. Senin cebrin, o ni'metin inkârı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

951. O'nun nimetinin şükrüne çalışmak, kudret olur. Senin zorlaman, o nimetin inkârı olur.

Hakk'ın sana verdiği organlar ve uzuvlar nimettir. Sen bunları ilahi emirler dairesinde kullanırsan, o nimetin şükrünü yerine getirmiş olursun; sana verdiği çalışma kudretini inkâr edip, zorlama tarafına gidersen, bu nimetleri inkâr etmiş olursun.

Hakk'ın sana verdiği a'zâ ve cevârih ni'mettir. Sen bunları evâmir-i ilâhiyye dairesinde kullanırsan, o ni'metin şükrünü îfâ etmiş olursun; sana verdiği kudret-i sa'yi nefy edip, cebir tarafına gidersen, bu ni'metleri inkâr etmiş olursun.

952. Kudretin şükrü, senin kudretini ziyadeleştirir. Cebir, ni'meti elinden çıkarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

952. Kudretin şükrü, senin kudretini artırır. Cebir (zorlama), nimeti elinden çıkarır.

Hakk'ın senin organlarına ve uzuvlarına vermiş olduğu kudreti, ilâhî emirler dairesinde harcarsan, bu tarz hareketin senin kudretini çoğaltır. Eğer, ben fiillerimde Hakk'ın cebri (zorlaması) altındayım deyip ameli terk edersen, Yüce Allah o kudret nimetini, dünyada ve ahirette senden alır.

Hakk'ın senin a'zâ ve cevârihine vermiş olduğu kudreti, evâmir-i ilâhiyye dâiresinde sarf edersen, bu tarz hareketin senin kudretini çoğaltır. Eğer, ben ef'âlimde Hakk'ın cebri altındayım, deyip ameli terk edersen, Allah Teâlâ o ni'met-i kudreti, dünyâda ve âhiretde senden nez' eder.

953. Senin cebrin yolda uyumak oldu; uyuma! O kapıyı ve dergahı görmedikçe uyuma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

953. Senin zorlanman yolda uyumak oldu; uyuma! O kapıyı ve dergâhı görmedikçe uyuma!

Ey Hakk Yolcusu! Senin görüşünde henüz âlemin çoklukları ve senin kudretin sabittir; ve sen henüz yoldasın. Eğer sen böyle henüz yoldayken, sırf ilim neticesi olarak, benim irâdem ve kudretim yoktur; ancak Hakk'ın irâdesi ve kudreti vardır, deyip de çabayı ve ameli terk edersen, senin bu hâlin bir yolcunun yolda uyumasına benzer. Gerçekte senin bu dediğin hakikatte doğrudur; fakat henüz senin hâlin değildir. Sen henüz hakikat kapısını görmedin ve vahdet dergâhına ulaşmadın. Yani "fenâ-fillâh" (Allah'ta yok olma) ve "bakā-billâh" (Allah ile var olma) mertebelerine ulaşmadın. Bu sözleri ilim kuvvetiyle söylersin; bu sebeple sen bu mertebelere hâlen ulaşıncaya kadar, bedensel olan kudretinden uyuma ve gafil ve tembel olma. Kulun kudreti ilmen değil, hâlen ancak "bakā billâh" mertebesinde, Hakk'ın kudretinde fânî olur. Böyle olan bir kimse ölüye, diril, dese dirilir; diriye öl dese ölür. Sen böyle misin?

Ey tarîk-ı Hakk'ın sâliki! Senin nazarında henüz keserât-ı âlem ve senin kudretin sâbitdir; ve sen henüz yoldasın. Eğer sen böyle henüz yolda iken, mahzâ ilim netîcesi olarak, benim irâdem ve kudretim yoktur; ancak Hakk'ın iradesi ve kudreti vardır, deyip de sa'yi ve ameli terk edersen, senin bu hâlin bir yolcunun yolda uyumasına benzer. Vâkıâ senin bu dediğin hakîkatte doğrudur; fakat henüz senin hâlin değildir. Sen henüz hakîkat kapısını görmedin ve dergâh-ı vahdete vâsıl olmadın. Ya'ni "fenâ-fillâh" ve "bakā-billâh" mertebelerine vâsıl olmadın. Bu sözleri ilim kuvvetiyle söylersin; binâenaleyh sen bu merâtibe hâlen vâsıl oluncaya kadar, abdânî olan kudretinden uyuma ve gāfil ve tenbel olma. Abdin kudreti ilmen değil, hâlen ancak "bakā billâh" mertebesinde, kudret-i Hak'da fânî olur. Böyle olan bir kimse ölüye, diril, dese dirilir; diriye öl dese ölür. Sen böyle misin?

954. Ey i'tibarsız cebrî, sakın meyveli ağacın altından başka yerde yatma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

954. Ey itibarsız cebirci, sakın meyveli ağacın altından başka yerde yatma!

Ey kendi mertebesinden ibret almayan cebirci (kaderin zorlayıcılığına inanan kişi); sakın meyveli ağaç gibi feyizli olan "beka billah" (Allah ile bâki olma) mertebesinin altındaki mertebelerde kendi kudretinden gafil olup uyuma ve çalışmayı elden bırakma.

Ey kendi mertebesinden ibret almayan cebrî; sakın meyveli ağaç gibi feyyaz olan "bakā billâh" mertebesinin mâdûnundaki merâtibde kendi kudretinden gafil olup uyuma ve sa'yi elden bırakma.

955. Ta ki her lahza rüzgâr dalı sallasın; uyumuşun başına meze ve azık döksün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

955. Ta ki her an rüzgâr dalı sallasın; uyumuşun başına meze ve azık döksün.

Ta ki ilâhî kudret rüzgârı, isti'dâd (yatkınlık) ağacının dallarını sallasın; kendi kudretinden uyumuş ve habersiz kalmış olan kimsenin üzerine aşk şarabının mezesini ve azığını döksün; ve hakikatler ve marifetler (Allah bilgisi) meyvelerini onun başının üzerindeki beynine saçsın.

Tâ ki kudret-i ilâhiyye rüzgârı şecer-i isti'dâd dallarını sallasın; kendi kudretinden uyumuş ve bî-haber kalmış olan kimsenin üzerine şarâb-ı aşkın mezesini ve azığını döksün; ve hakāyık ve maârif meyvelerini onun başının üzerindeki dimâğına saçsın.

956. Cebir, yol kesicilerin ortasında uyumaktır; vakitsiz kuş emân bulur mu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

956. Cebir, yol kesicilerin ortasında uyumaktır; vakitsiz kuş emân bulur mu?

Cebir, Hakk yolunun yol kesicileri olan nefis ve şeytan arasında uyumaktır. Çünkü Hakk Yolcusu henüz nefse ait hazlarına ve şeytanın vesvesesine eğilimlidir. Kendi irâdesini ve mücâhedâtını (nefisle mücadelelerini) terk ederse, bunların elinde hâli perişan olur; ve kendi hâli olmayan bir mertebenin hükmünü uygulamaya kalkışmak, henüz kanatları çıkmadan vakitsiz uçan bir kuşa benzer. Böyle vakitsiz uçan kuş kurtuluş bulur mu?

Cebir, tarîk-ı Hakk'ın reh-zenleri olan nefis ve şeytan arasında uyumaktır. Zîrâ sâlik henüz huzûzât-ı nefsâniyyesine ve şeytanın vesvesesine mâildir. Kendi irâde ve mücâhedesini terk ederse, bunların elinde hâli berbâd olur; ve kendi hâli olmayan bir mertebenin hükmünü icrâya yeltenmek, henüz kanadları çıkmadan vakitsiz uçan bir kuşa benzer. Böyle vakitsiz uçan kuş felâh bulur mu?

957. Ve eğer O'nun işaretlerine burun çekersen, kendini erkek zannedersin; ve vaktaki göresin, kadınsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

957. Ve eğer O'nun işaretlerine burun çekersen, kendini erkek zannedersin; ve ne zaman ki göresin, kadınsın.

Yani sen, Hakk'ın çalışma işaretleri olan verdiği el ve ayakları hiçe sayıp burun çekersen, kendini güya hakikate ulaşmış kâmil bir erkek zannedersin; hâlbuki hâllerine dikkatle bakarsan, hakikatte erkek değil, nefis ve şeytan düşmanlarına karşı cihaddan ve savaştan âciz bir kadın olduğunu görürsün.

Ya'ni sen Hakk'ın çalışma işaretleri olan verdiği el ve ayakları, burun çekip, hiçe sayarsan, kendini gûyâ vâsıl-ı hakîkat olmuş kâmil bir erkek zannedersin; halbuki ahvâline dikkatle nazar edersen, hakîkatte erkek değil, nefis ve şeytan düşmanlarına karşı cihâddan ve muhârebeden âciz bir kadın olduğunu görürsün.

958. Malik olduğun bu kadar akıl zâyi' olur; kendisinden akıl uçan baş, kuyruk olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

958. Sahip olduğun bu kadar akıl zayi olur; kendisinden akıl uçan baş, kuyruk olur.

Eğer Hakk'ın işaretlerini anlamazsan, sendeki aklın şerefi zayi olur; ve akıldan boş kalan bir baş da, şerefini kaybedip, kuyruk seviyesinde olur.

Eğer Hakk'ın işaretlerini anlamazsan, sendeki şerâfet-i akıl zâyi' olur; ve akıldan hâlî kalan bir baş dahi, şerâfetini gâib edip, kuyruk mesâbesinde olur.

959. Zîra şükürsüzlük uğursuz ve nâ-mübarek olur. Şükürsüzü cehennemin dibine kadar götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

959. Çünkü şükürsüzlük uğursuz ve bereketsiz olur. Şükürsüzü cehennemin dibine kadar götürür.

960. Eğer tevekkül edersen amel içinde et, ek, ba'dehû Cebbar'a i'timâd et! [947]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

960. Eğer tevekkül edersen amel içinde et, ek, sonra Cebbar'a güven! [947]

Yani amel ile beraber Hakk'a tevekkül et; sonra da Cebbar olan Allah'ın kudretine dayan, yani çalışmakla tevekkülü birleştir! Çünkü hadîs-i şerîfte الدنيا مزرعة الآخرة yani "Dünya ahiretin tarlasıdır" buyrulmuştur. Buna göre amel tohumu ekip, sonra onun meyve vermesi için Yüce Cebbar'a yalvarıp yakarmak gerekir.

Ya'ni amel ile beraber Hakk'a tevekkül et; sonra da Cebbâr olan Allah'ın kudretine dayan, ya'ni sa'y ile tevekkülü cem' et! Zîrâ hadîs-i şerîfde الدنيا مزرعة الآخرة ya'ni "Dünyâ âhiretin tarlasıdır" buyrulmuştur. Binâenaleyh amel tohumu ekip, ba'dehû onun semere vermesi için Cenâb-ı Cebbâr'a tazarru' ve niyâz etmek lâzımdır.

## Tekrâr av hayvanlarının tevekkülü sa'ye tercih etmeleri

961. Hepsi ona ref'-i asvât ettiler de dediler ki: O harîsler ki, erkek ve kadınların, bin kere yüz bin sebebleri ekdiler de, niçin kader cihetinden mahrûm kaldılar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

961. Hepsi ona seslerini yükselttiler de dediler ki: O hırslılar ki, erkek ve kadınların, yüz bin kere binlerce sebepleri ektiler de, niçin kader tarafından mahrum kaldılar?

Yani aslanın çalışmayı tevekküle tercih etmedeki ısrarına karşı av hayvanlarının hepsi birden bağırarak dediler ki: İsteklerinin gerçekleşmesine hırslı olan erkek ve kadının milyonlarcası sebep tohumlarını amel sahalarına ektiler de, ilâhî kader onların isteklerine uygun şekilde tecelli etmedi ve isteklerinden mahrum kaldılar. Bundan, çalışmanın faydasız olduğu anlaşılmaz mı?

Ya'ni arslanın çalışmayı, tevekküle tercîhdeki ısrârına karşı av hayvanlarının hepsi birden bağırarak dediler ki: Murâdlarının husûlüne harîs olan erkek ve kadının milyonlarcası sebeb tohumlarını amel sâhalarına ektiler de, kader-i ilâhî onların murâdlarına muvâfik sûretde tecellî etmedi ve murâdlarından mahrûm kaldılar. Bundan, sa'yin fâidesiz olduğu anlaşılmaz mı?

963. Dünyanın başlangıcından beri yüz binlerce asır, ejderha gibi yüz ağız açmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

963. Dünyanın başlangıcından beri yüz binlerce asır, ejderha gibi yüz ağız açmıştır.

Hırslı olan topluluklar, dünyanın başlangıcından beri yüz binlerce asır, kendi istek ve amaçları doğrultusunda, ejderhalar gibi yüzlerce hırs ve tamah ağzını açmıştır.

Harîs olan tâifeler, dünyânın başlangıcından beri yüz binlerce asır, kendi murâd ve maksadları tarafına, ejderhâlar gibi yüzylerce hırs ve tama' ağızlarını açmıştır.

964. O bilgili olan taife mekrler yaptılar ki, o mekrden dağ kökünden kopmuş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

964. O bilgili olan topluluk öyle tuzaklar kurdular ki, o tuzaktan dağ kökünden koptu.

O bilgili olan topluluklar, amaçlarına ulaşmak için türlü türlü tuzaklar ve tedbirler yaptılar ki, onların tedbirlerinden dağlar yerinden oynadı ve hâlen dahi dağlar gibi gemiler, dehşet verici tayyareler ve tanklar ve boğucu gazlar gibi müthiş savaş araçları icat ettiler; her biri dağları tepeleri yıkar. Bu tedbirler hep hırsın sonuçlarıdır.

O bilgili olan tâifeler murâdlarına vâsıl olmak için türlü türlü mekr ve tedbirler yaptılar ki, onların tedbirlerinden dağlar yerinden oynadı ve el-ân dahi dağlar gibi gemiler, dehhâş tayyâreler ve tanklar ve boğucu gazlar gibi müdhiş âlât-ı harbiyye îcâd ettiler; her birerleri dağları tepeleri yıkar. Bu tedbirler hep hırsın netâyicidir.

965. Celâl sahibi olan Allah Teâlâ onların mekrlerini "Ondan elbette dağların tepeleri zâil olur" diye vasf etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

965. Celâl sahibi olan Yüce Allah onların tuzaklarını "Ondan elbette dağların tepeleri yok olur" diye vasfetti.

Bu şerefli beyitte, İbrâhîm Sûresi'ndeki şu yüce ayete işaret buyrulur: وَ قَدْ مَكَرُوا مَكْرَهُمْ وَ عِنْدَ اللَّهِ مَكْرُهُمْ وَإِنْ كَانَ مَكْرُهُمْ لِتَزُولَ مِنْهُ الجِبَالُ (İbrâhîm, 14/46) Yani "Muhakkak kâfirler son derece tuzak kurdular; her ne kadar onların tuzaklarından dağlar yıkılsa da, Allah katında onlara tuzak vardır." Bu yüce ayetten anlaşılan anlamın özeti şudur: "Kâfirler maksatlarına ulaşmak için son derecede çalışıp tedbirler ve çareler yaptılar. Onların bu tedbirleri dağları yerinden koparacak nitelikte olsa bile, Yüce Allah'ın ilâhî ilminde sabit olan hükmünü asla değiştiremez."

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i İbrâhîm'deki şu âyet-i kerîmeye işaret buyrulur: وَ قَدْ مَكَرُوا مَكْرَهُمْ وَ عِنْدَ اللَّهِ مَكْرُهُمْ وَإِنْ كَانَ مَكْرُهُمْ لِتَزُولَ مِنْهُ الجِبَالُ (İbrâhîm, 14/46) Ya'ni "Muhakkak küffâr son derece mekr ile mekr ettiler; her ne kadar onların mekrlerinden dağlar yıkılırsa da, Allah'ın indinde onlara mekr vardır." Bu âyet-i kerîmeden anlaşılan hulâsa-i ma'nâ şudur: "Küffâr maksadlarına nâil olmak için, son derecede çalışıp tedbirler ve çâreler yaptılar. Onların bu tedbirleri dağları yerinden koparacak mâhiyette olsa bile, Allah Teâlâ'nın ilm-i ilâhîsinde sâbit olan hükmünü aslâ tebdîl edemez."

966. Şikâr ve amelden ezelde, vâki' olan kısmetden gayrisi yüz göstermedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

966. Avlanmaktan ve çalışmaktan, öncesiz olarak gerçekleşen paydan başkası ortaya çıkmadı.

Yani ava çıksan ve ticarete yönelsen, ancak öncesiz olarak gerçekleşen ve takdir edilen paylaşımdan daha fazlası eline geçmez.

Ya'ni ava çıksan ve ticarete sülük etsen, ancak ezelde vâki' ve mukadder olan taksîmden daha fazlası eline geçmez.

967. Hepsi tedbîr ve amelden düştüler; fail-i hakîkînin ameli ve hükümleri kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

967. Hepsi tedbir ve amelden düştüler; gerçek failin ameli ve hükümleri kaldı.

Çalışanlar gördüler ki, sonuç kendi istek ve amaçlarına uygun ortaya çıkmadı; bu sebeple hepsi tedbir ve amelden âciz kaldılar; ve neticede ortaya çıkan haller ise, gerçek failin fiili ve O'nun hükümleri olduğu anlaşıldı.

Çalışanlar gördüler ki, netîce kendi murâd ve maksûdlarına muvâfık zuhûr etmedi; binâenaleyh hepsi tedbîr ve amelden âciz kaldılar; ve netîcede zuhûr eden ahvâl ise, fâil-i hakîkînin fiili ve O'nun hükümleri olduğu anlaşıldı.

968. Ey nâm-dâr, kesbi bir isimden gayri tutma! Ey ayyar, sa'yi bir vehimden gayri zannetme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

968. Ey nam salmış kişi, kesbi bir isimden başka bir şey sayma! Ey hilekâr, çabayı bir vehimden başka bir şey zannetme!

Ey kazanmakta nam salmış kimse, kazancı kuru bir addan başka bir şey bilme! Ey hilekâr, çalışmayı da vehimden başka bir şey görme!

Ey kazanmakda nâm alan kimse, kazancı kuru bir addan gayri bir şey bilme! Ey hîlekâr, çalışmayı da vehimden başka bir şey görme!

## Azrail'in bir adama bakması ve o adamın Süleyman (a.s.)ın sarayına kaçması ve tevekkülün sa'y üzerine müreccah olmasının takrîri ve fâide-i sa'yinin azlığı

969. Saf bir adam, kuşluk vakti erişti; Hazret-i Süleyman'ın adli sarayına koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

969. Saf bir adam, kuşluk vakti geldiğinde Hazret-i Süleyman'ın adaletli sarayına koştu.

970. Onun yüzü gamdan sarı, her iki dudağı mavi; [957] binaenaleyh Hz. Süleyman: Ey efendi, ne oldu? dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

970. Onun yüzü gamdan sarı, her iki dudağı mavi; bu sebeple Hz. Süleyman: Ey efendi, ne oldu? dedi.

971. (O adam) dedi ki: Azrâîl bana gazab ve kin ile dolu, böylece bir nazar fırlattı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

971. (O adam) dedi ki: Azrâîl bana gazap ve kin ile dolu, böylece bir bakış fırlattı.

972. (Hz. Süleyman) dedi: Kendini topla; şimdi ne istiyorsan iste! Dedi ki: Ey cân saklayıcı, rüzgâra emir buyur; tâ ki beni buradan Hindistan'a götürsün.Ola ki, o tarafa giden bende canını kurtarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

972. (Hz. Süleyman) dedi: Kendini topla; şimdi ne istiyorsan iste! Dedi ki: Ey can saklayıcı, rüzgâra emir buyur; tâ ki beni buradan Hindistan'a götürsün. Ola ki, o tarafa giden bende canını kurtarsın.

974. İşte halk fakîrlikten kaçarlar. Ondan dolayı halk hırs ve emelin lokmasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

974. İşte halk fakirlikten kaçar. Bu sebeple halk hırs ve emelin lokmasıdır.

İşte halk da, ölümden kaçan bu adam gibi, fakirlikten kaçar ve bu kaçışlarından dolayıdır ki, hırs ve emelin lokması ve kurbanı olurlar.

İşte halk dahi, ölümden kaçan bu adam gibi, fakîrlikten kaçarlar ve bu kaçmalarından dolayıdır ki, hırs ve emelin lokması ve kurbanı olurlar.

975. Fakîrlik korkusu, o korkunun misalidir. Hırs ve sa'yi sen Hindistan anla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

975. Fakirlik korkusu, o korkunun örneğidir. Hırs ve çalışmayı sen Hindistan anla!

Bu halkın fakirlik korkusu, o adamın ölümden korkmasının örneğidir. Bu korku sebebiyle onlar, Hindistan konumunda olan hırsa ve çalışmaya yönelirler.

Bu halkın fakîrlik korkusu, o adamın ölümden korkmasının misâlidir. Bu korku sebebiyle onlar Hindistan mesâbesinde olan hırsa ve sa'ye kaçarlar.

976. Rüzgâra emr etti. Nihayet onu acele, Hindistan'ın su üzerindeki nihayeti tarafına götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

976. Rüzgâra emretti. Sonunda onu aceleyle, Hindistan'ın su üzerindeki sonuna götürdü.

Yani Süleyman (a.s.) o adamı Hindistan'a götürmesini rüzgâra emretti. Rüzgâr onu aceleyle Hindistan'ın sonundaki bir ada tarafına götürdü.

Ya'ni Süleyman (a.s.) o adamı Hindistan'a götürmesini rüzgâra emr etti. Rüzgâr onu acele Hindistan'ın nihâyetindeki bir ada tarafına götürdü.

977. Ertesi gün dîvân ve likā vaktinde Hz. Süleyman Azrâîl'e dedi ki: O müslümana acaba cânından âvâre olması için mi hışım ile bakıyordun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

977. Ertesi gün divan ve görüşme vaktinde Hz. Süleyman Azrâîl'e dedi ki: O Müslümana acaba canından ayrılması için mi hışımla bakıyordun?

Yani ertesi gün meclis ve tebaa ile görüşme vaktinde Hz. Süleyman (a.s.) Azrâîl'e sordu ki, sen dünkü gün o Müslümana acaba canını almak için mi hışım ve celâl ile bakıyordun?

Ya'ni ertesi gün meclis ve tebaa ile mülâkât vaktinde Hz. Süleyman (a.s.) cenâb-ı Azrâîl'e sordu ki, sen dünkü gün o müslümana acabâ cânını almak için mi hışım ve celâl ile bakıyor idin?

979. Dedi: Ben ne vakit gazab cihetinden baktım? Yol üzerinde onu [967] taaccüb ederek gördüm. Zîrâ Hak bana, sen onun cânını bugün mutlakā Hindistan'da al, diye fermân buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

979. Dedi: Ben ne zaman gazap yönünden baktım? Yol üzerinde onu [967] şaşırarak gördüm. Çünkü Hak bana, sen onun canını bugün mutlaka Hindistan'da al, diye ferman buyurdu.

981. Taaccüben dedim ki: Eğer onun yüz kanadı olsa, onun Hindistan'a gitmesi baîddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

981. Hayretle dedim ki: Eğer onun yüz kanadı olsa bile, onun Hindistan'a gitmesi uzaktır.

982. Vaktaki emr-i Hak'la Hindistan'a gittim; onu orada gördüm ve cânını aldım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

982. Vaktaki Hak'ın emriyle Hindistan'a gittim; onu orada gördüm ve canını aldım.

Bu beyit Ankaravî nüshasında yoktur; Hind nüshalarında mevcuttur; konuya pek uygun olduğu için ekledim.

Bu beyit Ankaravî nüshasında yoktur; Hind nüshalarında mevcûddur; bahse pek münasebeti olduğundan derc ettim.

983. Sen bütün cihanın işini böyle kıyâs et de, gözünü aç ve gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

983. Sen bütün cihanın işini böyle kıyas et de, gözünü aç ve gör!

984. Kimden kaçarız? Kendimizden mi? Yâ muhal! Kimden i'raz ederiz? Hak'dan mı? Yâ vebal!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

984. Kimden kaçarız? Kendimizden mi? Ne imkânsız! Kimden yüz çeviririz? Hak'tan mı? Ne büyük vebal!

Bilinmeli ki ilâhî kazâ, herkesin tekil sabit hakikatinin, ilâhî ilim mertebesinde, yatkınlık diliyle Hak'tan kendi üzerine hükmedilmesini talep ettiği şeydir. Buna göre Hak, hükmettiği şeyde öncelikle aleyhine hükmedilendir, ikinci olarak hükmedendir. Şimdi bizim yatkınlığımız ve kabiliyetimiz kendi hakikatimizden ayrı bir şey olmadığı için, ilâhî kazâdan kaçmak, kendimizden kaçmak demektir. Bir kimsenin kendinden kaçması imkânsız olduğundan, Cenâb-ı Pîr "ne imkânsız" buyururlar. Ve diğer taraftan bizim sabit hakikatlerimiz, Hakk'ın sıfat ve isimlerinin ilâhî ilmine yansıyan gölgeleridir ve onların yatkınlıkları ilâhî isimlerin özellikleridir ve hiçbirisi kılınmış değildir; ve ilâhî isimler müsemmâ olan Hakk'ın gayrı değildir. Buna göre ilâhî kazâdan yüz çevirince, kimden yüz çevirmiş oluruz? Elbette Hak'tan yüz çevirmiş oluruz. Bir kimse Hak'tan yüz çevirse, Hak da ondan yüz çevirir. Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulur ki: من اقبل على الله بكليته اقبل الله عليه بكليته و من اعرض عن الله بكليته اعرض الله عنه بكليته Yani "Kim ki bütünüyle Yüce Allah'a yönelirse, Yüce Allah da ona bütünüyle yönelir; ve kim ki bütünüyle Yüce Allah'tan yüz çevirirse, Yüce Allah da bütünüyle ondan yüz çevirir." Şimdi Hakk'ın yüz çevirmesi büyük vebal olduğundan Cenâb-ı Pîr "ne büyük vebal" buyururlar. İlâhî kazâ bahsi Fusûsu'l-Hikem'de Uzeyrî Fassı'nda geçtiğinden, oraya başvurulsun.

Ma'lûm olsun ki kazâ-yı ilâhî herkesin "ayn-ı sabitesi"nin ilm-i ilâhî mertebesinde, lisân-ı isti'dâd ile Hak'dan kendi üzerine hükm olunmasını taleb ettiği şeydir. Binâenaleyh Hak, hükmettiği şeyde evvelen mahkûmun -aleyhdir, sâniyen hâkimdir. İmdi bizim isti'dâdımız ve kābiliyyetimiz kendi hakîkatimizden ayrı bir şey olmadığı için, kazâ-yı ilâhîden kaçmak, kendimizden kaçmak demektir. Bir kimsenin kendinden kaçması muhâl olduğundan, Cenâb-ı Pîr "yâ muhâl" buyururlar. Ve diğer tarafdan bizim "a'yân-ı sâbite"miz, Hakk'ın sıfât ve esmâsının ilm-i ilâhîsine mün'akis olan zılleridir ve onların isti'dâdları esmâ-i ilâhiyyenin hâssiyetleri olup, hiçbirisi mec'ûl değildir; ve esmâ-i ilâhiyye müsemmâ olan Hakk'ın gayri değildir. Binâenaleyh kazâ-yı ilâhîden i'râz ve yüz çevirince, kimden yüz çevirmiş oluruz? Elbette Hak'dan yüz çevirmiş oluruz. Bir kimse Hak'dan i'râz etse, Hak da ondan i'râz eder. Nitekim hadîs-i şerîfde buyrulur ki: من اقبل على الله بكليته اقبل الله عليه بكليته و من اعرض عن الله بكليته اعرض الله عنه بكليته Ya'ni "Kim ki külliyyetle Hak Teâlâ'ya teveccüh ederse, Allah Teâlâ dahi ona külliyyetle teveccüh eder; ve kim ki külliyyetle Allah Teâlâ'dan i'râz ederse, Allah Teâlâ dahi külliyyetle ondan i'râz eder." İmdi Hakk'ın i'râz etmesi vebâl-i azîm olduğundan Cenâb-ı Pîr "yâ vebâl" buyururlar. Kazâ-yı ilâhî bahsi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Uzeyrî"de münderic olduğundan, oraya mürâcaât olunsun.

## Tekrâr arslanın sa'yi tevekküle tercih etmesi ve sa'yin fâidelerini beyân eylemesi

985. Arslan dedi ki: Evet, velâkin peygamberin ve mü'minlerin sa'ylerini de gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

985. Aslan dedi ki: Evet, aksine peygamberin ve müminlerin çabalarını da gör!

986. Hak Teâlâ onların sa'ylerini cefâdan ve germ ü serdden gördükleri şeyi rast kıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

986. Yüce Allah onların çabalarını, cefa ve sıcak-soğuktan gördükleri şeyi uygun kıldı.

Yani Yüce Allah peygamberlerin ve müminlerin çabalarını boşa çıkarmadı ve çektikleri sıkıntıları ve türlü türlü mücâhedeleri ve riyâzâtı zayi etmedi ve onların çabalarından maksatlarına uygun sonuçlar çıkardı.

Ya'ni Hak Teâlâ peygamberlerin ve mü'minlerin sa'ylerini boşa çıkarmadı ve çektikleri sıkıntılar ve envâ'-ı mücâhede ve riyâzâtı zâyi' etmedi ve onların sa'ylerinden maksadlarına muvâfik netîceler çıkardı.

987. Onların tedbirleri, cümle hâl-i latif geldi; zarîfden olan şey, ancak zarifdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

987. Onların tedbirleri, tümüyle latif geldi; zariften olan şey, ancak zariftir.

Peygamberlerin ve onların vârisleri olan evliyanın insanları terbiye etme hususundaki tedbirleri ve kendi nefislerinden ortaya çıkan hallerin hepsi, hep latif olarak ortaya çıktı. Çünkü zekâ ve kiyaset (anlayış, kavrayış) sahibi olan kimselerden ortaya çıkan her şey güzel ve sevimlidir.

Peygamberlerin ve onların vârisleri olan evliyânın nâsı terbiye husûsundaki tedbîrleri ve kendi nefislerinden sâdır olan ahvâlin cümlesi, hep latîf olarak zâhir oldu. Zîrâ zekâvet ve kiyâset sahibi olan kimselerden sâdır olan her şey güzel ve sevimlidir.

988. Onların tuzağı, çerh-ı feleğin kuşunu yakaladı; onların noksânı hep ziyâdelik tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

988. Onların tuzağı, felek çarkının kuşunu yakaladı; onların noksanı hep ziyadelik tuttu.

Yani peygamberlerin kurdukları din tuzağı, aşağı âleme mensup olan ruhları değil, yüce âleme mensup olan ruhları yakaladı; ve onların dünya hayatına karşı olan kayıtsızlıkları ve eksiklikleri, mana âleminde ilerlemeye ve ziyadeliğe sebep oldu.

Ya'ni enbiyânın kurdukları din tuzağı, âlem-i suflîye mensûb olan ervâhı değil, âlem-i ulvîye mensûb olan ervâhı yakaladı; ve onların hayât-ı dünyeviyyeye karşı olan lâkaydîleri ve eksiklikleri, âlem-i ma'nâda terakkîye ve ziyâdeliğe bâis oldu.

989. Ey büyük, gücün yettikçe, enbiyâ ve evliyânın yolunda çalış!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

989. Ey büyük, gücün yettiğince, peygamberlerin ve evliyaların yolunda çalış!

990. Kazâ ile pençeleşmek cihad olmadı; zîrâ ki, bunu dahi kaza bizim üzerimize koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

990. Kazâ ile pençeleşmek cihad olmadı; çünkü bunu dahi kazâ bizim üzerimize koydu.

Çaba ve kesb (irâdî kazanım) dahi ilâhî kazâdan olduğundan, bu ilâhî kazâya karşı durmak makbul bir mücadele değildir.

Sa'y ve kesb dahi kazâ-yı ilâhî olduğundan, bu kazâ-yı ilâhîye karşı durmak makbûl bir mücâhede değildir.

991. Eğer bir kimse îmân ve tâat yolunda, bir nefes ziyân etmiş ise ben kâfirim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

991. Eğer bir kimse iman ve itaat yolunda bir nefesi boşa harcamış ise ben kâfirim.

Eğer bir kimse peygamberler ve evliyalar tarafında yürür ve onların gösterdikleri amelleri işlemeye çalışırsa, bir nefesi boşa gitmez. Eğer bir nefesi boşa harcarsa, ben kendimi kâfir sayarım; çünkü Yüce Allah, انَّ اللَّهَ لَا يُضيع أجْرَ المحسنين (Tevbe, 9/120) yani "Muhakkak Yüce Allah iyilik yapanların karşılığını ve mükâfatını zayi etmez" buyurur.

Eğer bir kimse enbiyâ ve evliyâ tarafında yürür ve onların gösterdikleri amelleri işlemeğe sa'y ederse, bir nefesi boşa gitmez. Eğer bir nefes ziyân ederse, ben kendimi kâfir addederim; zîrâ Hak Teâlâ Hazretleri انَّ اللَّهَ لَا يُضيع أجْرَ المحسنين (Tövbe, 9/120) ya'ni "Muhakkak Allah Teâlâ muhsinlerin ecir ve mükâfâtını zâyi' etmez" buyurur.

992. Baş yarılmış değildir, bu başı bağlama! Bir iki günlük çalış, bâkî gül!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

992. Baş yarılmış değildir, bu başı bağlama! Bir iki günlük çalış, bâkî gül!

Baş, beynin yeridir ve beyin de aklın yeridir; ilâhî emirler de akla hitaben gelmiştir. Bu sebeple ey cebirci (kaderin her şeyi belirlediğini savunan), başın sağlamsa, yani aklın yerindeyse, bu başını bağlama, yani aklını kullanmaktan vazgeçme! Eğer Allah korusun aklını kaybeder ve deli olursan, ona diyecek bir şey yok. Şimdi mademki aklın başındadır; bir iki günden ibaret olan bu dünya hayatında çalış ve ondan sonra da ebedî hayatta gül ve rahat et!

Baş mahall-i dimâğ ve dimâğ mahall-i akıldır; ve teklîf-i ilâhî akla hitâben gelmiştir. Binâenaleyh ey cebrî, başın sağlam, ya'ni aklın yerinde iken, bu başını bağlama, ya'ni aklını ta'tîl etme! Eğer maazallah aklın gider ve deli olursan, ona diyecek yok. İmdi mâdemki aklın başındadır; bir iki günden ibâret olan bu hayât-ı dünyeviyyede çalış ve ondan sonra da hayât-ı ebediyyede gül ve istirahat et!

993. Dünyayı isteyen fenâ bir ukūbet ve azab istedi; ukbâyı isteyen, iyi bir hali istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

993. Dünyayı isteyen kötü bir ceza ve azap istedi; ahireti isteyen, iyi bir hâl istedi.

Bu şerefli beyitte, "Kim ki ahiret ekinini isterse, onun ekinini çoğaltırız; ve kim ki dünya ekinini isterse, ona da o cinsten veririz. Şimdi onun için ahirette nasip yoktur." (Şûrâ, 42/20) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Dünyayı isteyene ahirette nasip olmayınca, elbette dünyayı istemek kötü bir ceza ve azap olur; ve ahireti istemek de iyi bir hâl olur. Bu durumda "bed-mihâlî"de "mihâl" kelimesi "mîm"in kesresiyle olması gerekir. Nitekim ayet-i kerimede "Hâlbuki O azabı pek şiddetli olandır." (Ra'd, 13/13) buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ وَ مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنيا نُوته مِنْهَا وَ مَالَهُ فِي الْآخِرَةِ مِن نصيب (Şûrâ, 42/20) Ya'ni "Kim ki âhiret harsini isterse, onun harsini çoğaltırız; ve kim ki dünyâ harsini isterse, ona da o cinsten veririz. İm-di onun için âhirette nasîb yoktur" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Dünyâyı isteyene âhirette nasîb olmayınca, elbette dünyayı istemek fenâ bir ukūbet ve azâb olur; ve âhireti istemek de iyi bir hâl olur. Bu sûretde "bed-mihâlî"de mihâl kelimesi "mîm"in kesriyle olmak iktizâ eder. Nitekim âyet-i kerimede و هو شَدِيدُ الْمِحَالِ (Ra'd, 13/13) ["Halbuki O azabı pek şiddetli olandır”] buyrulur.

994. Kesb-i dünyadaki tedbirler soğuktur; terk-i dünya hakkındaki tedbirler vâriddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

994. Dünya kazanımındaki tedbirler soğuktur; dünyayı terk etme hakkındaki tedbirler geçerlidir.

Bu şerefli beyitte "Dünya sevgisi her hatanın başıdır" ve "Dünyayı terk etmek her ibadetin başıdır" hadis-i şeriflerine işaret buyrulmuştur.

Bu beyt-i şerîfde حب الدنيا رأس كل خطيئة ya'ni "Muhabbet-i dünya her bir kabâhatin başıdır" ve ترك الدنيا رأس كل عبادة ya'ni "Terk-i dünyâ her bir ibâdetin başıdır" hadîs-i şerîflerine işâret buyrulmuştur.

995. Mekr o olur ki, zindanı deldi; o kimse ki deliği kapadı, o soğuk bir mekrdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

995. Mekr (gizli yönlendirme) o olur ki, zindanı deldi; o kimse ki deliği kapadı, o soğuk bir mekrdir.

Bir kimse tedbirini ve hilesini zindanı delmek hususuna harcarsa, bu tedbir iyi bir tedbir olur; fakat delinmiş olan zindanın deliğini kapamak hususunda tedbir alınırsa, bu tedbir soğuk ve münasebetsiz bir tedbir olur.

Bir kimse tedbîrini ve hîlesini zindanı delmek husûsuna sarf ederse, bu tedbîr iyi bir tedbîr olur; fakat delinmiş olan zindanın deliğini kapamak husûsunda tedbîr ittihâz olunursa, bu tedbîr soğuk ve münasebetsiz bir tedbîr olur.

996. Bu cihân zindandır ve biz zindânîleriz. Zindanı del ve kendini kurtar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

996. Bu dünya zindandır ve biz zindanda olanlarız. Zindanı del ve kendini kurtar.

997. Dünya nedir? Hudâ'dan gafil olmaktır. Meta' ve gümüş ve evlâd ve kadın değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

997. Dünya nedir? Allah'tan gafil olmaktır. Mal, gümüş, evlat ve kadın değildir.

Bu şerefli beyit, "Seni Mevlâ'ndan meşgul ve gafil kılan her bir şey dünyadır" anlamındaki hadis-i şerife işarettir.

Bu beyt-i şerîf الدنيا كل ما الهاك عن مولاك Ya'ni "Seni Mevlâ'ndan meşgül ve gâfil kılan her bir şey dünyâdır" hadîs-i şerîfine işarettir.

998. Hak için yüklendiğin mala resûl, iyi mal ne güzeldir, buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

998. Hak için yüklendiğin mala resûl, iyi mal ne güzeldir, buyurdu.

Bu şerefli beyitte, "İyi mal, iyi adam için ne güzeldir" hadis-i şerifine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde نعم المال الصالح للرجل الصالح ya'ni "iyi mal, iyi adam için ne güzeldir" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur.

999. Geminin içindeki su, geminin helâkidir; geminin altındaki su, bir arkadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

999. Geminin içindeki su, geminin helakidir; geminin altındaki su, bir destektir.

Yani mal, su ve insanın vücudu, gemi gibidir. Geminin içine su girdiği zaman, nasıl gemiyi batırırsa, mal sevgisi de insanın içini doldurduğu zaman, öylece onu batırır. Fakat malın sevgisi kalbi istila etmez de, o mal ile Allah rızası için güzel işler yaparsa, geminin altındaki su nasıl gemiyi taşır ve istenilen yere ulaştırırsa, o da insanı maksadı olan Hakk'a ulaştırır.

Ya'ni mal, su ve insanın vücûdu, gemi gibidir. Geminin içine su girdiği vakit, nasıl gemiyi batırırsa, muhabbet-i mal dahi insanın içini doldurduğu vakit, öylece onu batırır. Fakat malın muhabbeti kalbi istîlâ etmez de, o mal ile Allah rızâsı için ef'âl-i hasenede bulunursa, geminin altındaki su nasıl gemiyi taşır ve semt-i maksûda îsâl ederse, o da insanı maksûdu olan Hakk'a vâsıl kılar.

1000. Vaktaki malı ve mülkü kalbden sürdü, o sebebden Süleyman kendisini [986] miskînin gayri çağırmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1000. Malı ve mülkü kalpten sürdüğü vakit, bu sebeple Süleyman kendisini miskinden başka çağırmadı.

Süleyman (a.s.) bu kadar büyük saltanatı ile birlikte mal ve mülk sevgisini kalpten söküp attı ve kendisini fakirler sınıfına koydu. Bu sebeple mal ve mülkün çokluğu asla ona zarar vermedi. Nitekim hazretin halleri tefsirlerde yazılıdır.

Süleyman (a.s.) bu kadar saltanat-ı azîmesiyle beraber mal ve mülk muhabbetini kalbden sürüp çıkardı ve kendisini fakîrler silkine koydu. Bu sebeble kesret-i mâl ve mülk aslâ ona zarar vermedi. Nitekim hazretin ahvâli tefsîrlerde mündericdir.

1001. Su içine giren ağzı kapalı bir şişe, içi hava ile dolu olduğundan suyun üstünde gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1001. Su içine giren ağzı kapalı bir şişe, içi hava ile dolu olduğundan suyun üstünde gitti.

Şeriat tıpası ile ağzı kapalı ve kalbi Hakk'a karşı fakirlik ve ihtiyaç havası ile dolu olan bir Hakk Yolcusu'nun vücut şişesi, akan bir su gibi olan dünya suretleri içine batmaz; aksine o suretlerin üzerinde yüzer, yani o suretlerin esiri olmaz; o suretlere hâkim olur.

Şerîat tıpası ile ağzı kapalı ve kalbi Hakk'a karşı fakr u ihtiyac havası ile dolu olan bir sâlikin şîşe-i vücûdu, bir mâ-i cârî gibi olan dünyâ sûretleri içine batmaz; belki o sûretlerin üzerinde yüzer, ya'ni o sûretlerin esîri olmaz; o sûretlere hâkim olur.

1002. Fakirlik havası bâtında olunca, dünya suyunun üstünde sakin olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1002. Fakirlik havası içte olunca, dünya suyunun üstünde sakin olur.

1003. Gerçi bu cihan hep onun mülküdür; mülk onun kalbinin gözünde la-şeydir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1003. Gerçi bu cihan hep onun mülküdür; mülk onun kalbinin gözünde la-şeydir.

Gerçekte bu cihanın bütün hâli, kalbi ilâhî sevgi ile dolu olan kimsenin mülküdür; ancak böyle olan kimsede Süleymanî meşrep (Hz. Süleyman'ın dünya malına değer vermeyen tavrı) bulunduğundan, mülk onun kalbinin gözünde hiçtir.

Vâkıâ bu cihânın hey'et-i mecmûası, kalbi hubb-i ilâhî ile dolu olan kimsenin mülküdür; velâkin böyle olan kimsede meşreb-i Süleymânî olduğundan, mülk onun kalbinin gözünde hiçdir.

1004. Böyle olunca, kalbinin gözünü kapa ve mühürle; onu Hak tarafının pençeresinden doldur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1004. Böyle olunca, kalbinin gözünü kapa ve mühürle; onu Hak tarafının penceresinden doldur!

Kalbinin ağzını dünya sevgisine karşı kapa ve mühürle; onu Hak tarafından esen Hak bilgisi havası ile doldur!

Kalbinin ağzını muhabbet-i dünyaya karşı kapa ve mühürle; onu Hak tarafından esen havâ-yı ma'rifet-i Hak ile doldur!

1005. Sa'y hakdır ve ilâç ve maraz da hakdır; onun sa'yi nefy etmesine bakma, çalış!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1005. Çalışmak haktır ve ilaç ile hastalık da haktır; onun çalışmayı inkâr etmesine bakma, çalış!

Yani çalışmak haktır, doğrudur ve sabittir. Aynı şekilde hastalık vardır ve hastalığı gidermek için ilaç da vardır. Bunları inkâr edenlerin inkârına bakma; çünkü bir şeyi inkâr edenler, gerçekte onun varlığını ispat etmiş olurlar. Çünkü var olmayan bir şeyin inkâr edilmesine gerek yoktur. Nasıl ki "lâ ilâhe" vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) ilahları inkâr etmektir. Halbuki bu vehmedilmiş ilahlar sanı ve hayâl âleminde mevcutturlar. Bu sebeple onların inkârı gerekir. "İllallah" ise bunların inkârından sonra gerçek ilahı ispat etmektir. Buna göre, varlığı sabit olan şeyi terk etme, çalış!

Ya'ni çalışmak hakdır ve doğrudur ve sâbittir. Ve kezâ maraz vardır ve marazın def'i için ilâç da vardır. Bunları nefy edenlerin nefyine bakma; zîrâ bir şeyi nefy edenler, hakîkatte onun vücudunu isbât etmiş olurlar. Çünkü mevcûd olmayan bir şeyin nefy edilmesine hâcet yoktur. Nitekim "lâ ilâhe" mevhûm olan ilâhları nefy etmektir. Halbuki bu mevhûm ilâhlar vehim ve hayâl âleminde mevcûddurlar. Bu sebeble onların nefyi lâzım gelir. "İllallah" bunların nefyinden sonra ilâh-ı hakîkîyi isbâttır. Binâenaleyh vücûdu sâbit olan şeyi terk etme, çalış!

## Sa'yin tevekküle tercîhi mukarrer olması

1006. Arslan bu minvalden çok burhan söyledi ki, o cevabdan cebriler doydular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1006. Aslan bu şekilde çok delil söyledi ki, o cevaptan cebirciler doydular.

Yani av hayvanları aslanın bu tarzda açıkladığı birçok delili işitip, çalışma hususunda kendilerinde irade ve seçme hakkı olduğunu anladılar ve cebir (kadercilik) mezhebinden vazgeçtiler.

Ya'ni av hayvânâtı arslanın bu tarzda beyân ettiği birçok delilleri işitip, sa'y hususunda kendilerinde irâde ve ihtiyâr olduğunu anladılar ve mezheb-i cebirden vazgeçtiler.

1007. Tilki ve âhû ve tavşan ve çakal, cebri ve kıyl ü kāli bıraktılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1007. Tilki, ceylan, tavşan ve çakal, cebri ve boş sözü bıraktılar.

1008. Kükreyen arslanla ahd ettiler ki, bu ahidde ziyana düşmeyeler, ya'ni bu ahdi bozmayalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1008. Kükreyen aslanla ahitleştiler ki, bu ahitte zarara uğramasınlar, yani bu ahdi bozmasınlar.

1009. Zahmetsiz ona her günün gıdâsı gele; başka talebe onun ihtiyacı olmaya.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1009. Zahmetsizce ona her günün gıdası gelsin; başka bir isteği olmasın.

1010. Her kimin üzerine kur'a düşer dese, günden güne o pars gibi arslanın tarafına koşardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1010. Her kimin üzerine kur'a düşer dese, günden güne o pars gibi arslanın tarafına koşardı.

Yani arslan, av hayvanlarını önce çaba, sonra tevekkülün gerekli olduğuna, getirdiği deliller ile ikna etti; onlar da sadece tevekkülden ibaret olan cebir inancından vazgeçtiler ve bu hususta dedikoduyu terk ettiler. Bu sebeple, kolayca her günün nafakasının gelmesi, başka av peşinde koşup onlara zarar vermemek ve bu ahdi bozmamak üzere sözleştiler. Bu nafakayı tedarik etmek için de av hayvanları kendi aralarında kur'a çektiler; kur'a kime isabet ederse, ilâhî kazâya razı olup hemen o arslan tarafına gider ve diğer arkadaşlarının rahatı için kendini feda ederdi.

Ya'ni arslan av hayvanlarını evvelen sa'y, ba'dehû tevekkül lâzım olduğuna, getirdiği deliller ile iknâ' eyledi, onlar da tevekkül-i sırfdan ibaret olan cebrîlikten vaz geçtiler; ve bu husûsta dedi-koduyu terk ettiler. Binâenaleyh kolayca her günün nafakası gelmek ve başkaca av arkasında koşup, onlara ziyân olmamak ve bu ahdi bozmamak üzere ahd ettiler. Bu nafakayı tedarik için de, av hayvânâtı kendi aralarında kur'a çektiler; kur'a kime isabet ederse, kazâ-yı ilâhîye râzı olup, hemen o arslan tarafına gider ve diğer rüfekāsının râhatı için kendini fedâ ederdi.

## Tavşanın arslana gitmesinin te'hîri hakkında av hayvanlarının i'tirâz etmesi

1011. Vaktaki kadeh devren tavşana geldi, tavşan: Nihayet bu zulüm ne zamâna kadar? diye bağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1011. Kadeh dönüp tavşana geldiğinde, tavşan: "Nihayet bu zulüm ne zamana kadar?" diye bağırdı.

Kur'a sırası ve ilâhî kazâ şarabının kadehini içme sırası tavşana geldiğinde, tavşan isyan edip, "Artık bu zulüm ve eziyet ne zamana kadar devam edecektir?" diye bağırdı.

Vaktâki kur'a nevbeti ve kazâ-yı ilâhî şarabının kadehini içmek devri tavşana geldi, tavşan isyân edip, artık bu zulüm ve cevr ne zamâna kadar devâm edecektir? diye bağırdı.

1012. Cemâat dediler ki: Biz bu kadar vakittir vefâ ve ahidde cânımızı fedâ ettik.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1012. Cemaat dediler ki: Biz bu kadar zamandır vefâ ve ahitte canımızı feda ettik.

1013. Ey inadçı, bizim bed-namlığımızı isteme; arslan darılmamak için yürü yürü, çabuk çabuk!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1013. Ey inatçı, bizim kötü namımızı isteme; aslan darılmamak için yürü yürü, çabuk çabuk!

## Tavşanın onlara cevâb vermesi

1014. Dedi ki: Ey arkadaşlar, benim hîlem sebebiyle beladan dışarıya sıçramanız için bana mühlet veriniz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1014. Dedi ki: Ey arkadaşlar, benim hilem sebebiyle beladan dışarıya sıçramanız için bana mühlet veriniz!

1015. Tâ ki benim tedbîrim sebebiyle sizin canınız emân bulsun; bu sizin evlâdınıza mîrās kalsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1015. Tâ ki benim tedbirim sebebiyle sizin canınız emân bulsun; bu sizin evlâdınıza miras kalsın.

Benim yapacağım hile ve tedbir sebebiyle sizin canınız kurtulduktan başka, bu mera sizin evlâdınıza da miras kalsın.

Benim yapacağım hîle ve tedbîr sebebiyle sizin canınız kurtulduktan başka, bu mer'a sizin evlâdınıza da mîrâs kalsın.

1016. Her peygamber ümmetlerini cihanda böylece bir mahall-i halasa kadar da'vet etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1016. Her peygamber, ümmetlerini dünyada böylece bir kurtuluş yerine kadar davet etti.

1017. Zîrâ felekten dışarı olmak yolunu görmüş idi; nazarda gözbebeği gibi büzülmüş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1017. Çünkü felekten dışarı çıkma yolunu görmüştü; halkın nazarında gözbebeği gibi büzülmüştü.

Yani peygamberler (a.s.) tabiat feleğinden dışarı çıkıp yükselme yolunu görmüşlerdi. Bununla birlikte, halkın gözünde onlar gözbebeği gibi büzülmüş, küçük ve değersiz idiler.

Ya'ni enbiyâ hazarâtı felek-i tabîatten dışarıya çıkıp yükselmek yolunu görmüş idi. Maahâzâ halkın nazarında onlar gözbebeği gibi büzülmüş küçük ve hakîr idi.

1018. Adamlar onu gözbebeği gibi küçük gördüler; gözbebeğinin büyüklüğüne kimse yol götürmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1018. Adamlar onu gözbebeği gibi küçük gördüler; gözbebeğinin büyüklüğüne kimse yol götürmedi.

İnsanlar peygamberlerin (enbiyâ) belirli suretlerini, görünüşte çok küçük görünen gözbebeği gibi küçük ve değersiz gördüler; ancak görünüşte küçük olan gözbebeğinin manadaki büyüklüğünü düşünme yoluna gitmediler. Çünkü gözbebeği, görmede, insan bedeninin yüz binlerce katı büyüklükte olan eşyayı kapsar.

Enbiyânın sûret-i müteayyinelerini insanlar sûrette pek küçük görünen gözbebeği gibi küçük ve hakîr gördüler; velâkin sûretde küçük olan gözbebeğinin ma'nâdaki azametini teemmül yoluna gitmediler. Zîrâ gözbebeği rü'yetde cirm-i beşerin yüzbinlerce misli cesâmetde bulunan eşyayı ihâta eder.

## Av hayvânâtının tavşanın sözüne i'tirâz etmeleri

1019. Cemâat dediler ki: Ey eşek, kulak tut; kendini tavşan mikdarı tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1019. Cemaat dediler ki: Ey eşek, kulak ver; kendini tavşan kadar tut!

Ey hamakat (akılsızlık) konusunda eşeğe benzeyen tavşan, sözümüze kulak ver! Kendini bir tavşanda olabilecek güçle karşılaştır! Nasıl ki hadîs-i şerîfte "Allah Teâlâ kendi değerini bilen ve sınırını aşmayan kişiye rahmet etsin" buyrulmuştur.

Bazı nüshalarda bu beyt-i şerîfin birinci mısraı "قوم گفتندش که ای خرگوش زار" (Kavm dediler ki ey zayıf tavşan) şeklindedir. Bu durumda anlam "ey zayıf ve âciz olan tavşan; tavşanlığını ve haddini bil!" demek olur.

Ey hamâkatde eşeğe benzeyen tavşan, sözümüze kulak tut! Kendini bir tavşanda olabilecek kudretle mukāyese et! Nitekim hadîs-i şerîfde رحم الله امرأ عرف قدره و لم يتعد طوره ya'ni Allah Teâlâ kendi kadrini tanıyan ve tavrını tecâvüz etmeyen âdeme rahmet etsin" buyrulmuştur.

Ba'zı nüshalarda bu beyt-i şerîfin birinci mısra1 قوم گفتندش که ای خرگوش زار vâki'dir. Bu sûretde ma'nâ "ey zayıf ve âciz olan tavşan; tavşanlığını ve haddini bil!" demek olur.

1020. Kendine gel! Bu ne lâftır ki, senden daha âlî olanlar onu hatıra getir- [1006] mediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1020. Kendine gel! Bu nasıl bir sözdür ki, senden daha yüce olanlar onu akıllarına getirmediler.

1021. Sen kendini beğenmişsin, yahud kazā bizim arkamızdadır; ve yoksa bu nefes ne vakit senin gibinin lâyıkıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1021. Sen kendini beğenmişsin, yahut kazâ bizim arkamızdadır; ve yoksa bu nefes ne vakit senin gibinin lâyıkıdır.

Ey tavşan, bu söz senin gibi âciz yaratılmışın ağzına yakışmaz. Ya sen kendini beğenmişsin de böyle söylüyorsun, yahut arkamızda ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) vardır da, bu sözü sana o söyletiyor.

Ey tavşan, bu söz senin gibi aciz mahlûkun ağzına yakışmaz. Ya sen kendini beğenmişsin de böyle söylüyorsun, veyâhut arkamızda kazâ-yı ilâhî vardır da, bu sözü sana o söyletiyor.

## Tekrar tavşanın hayvanlara cevabı

1022. Ey arkadaşlar, Hak Teâlâ bana ilham verdi; muhakkak bir zaîfe kavî bir re'y vâki' oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1022. Ey arkadaşlar, Yüce Allah bana ilham verdi; muhakkak zayıf birine güçlü bir görüş meydana geldi.

1023. Hakk'ın arıya öğrettiği şey, arslanın ve yaban eşeğinin olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1023. Hakk'ın arıya öğrettiği şey, aslanın ve yaban eşeğinin olmaz.

1024. Tâze tatlı dolu olan petekler yapar; Hak ona o ilmin kapısını açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1024. Taze tatlı dolu olan petekler yapar; Hak ona o ilmin kapısını açtı.

Bu şerefli beyitte, "Rabbin bal arısına dağlardan evler edinmesini vahyetti" anlamındaki Nahl Suresi 16/68. ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلى النَّحْلِ أَنِ اتَّخذى مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا (Nahl, 16/68) ya'ni "Rabb'in bal ansına [dağlardan] hâneler ittihâzını vahy etti" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

1025. O şeyi ki Hak ipek böceğine öğretti, hiçbir fil o türlü tedbîri bilir mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1025. Hak'ın ipek böceğine öğrettiği şeyi, hiçbir fil o tür tedbiri bilir mi?

1026. Toprağa mensub olan adam, ilmi Hak'dan öğrendi; onun ilmi yedinci göğe kadar parladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1026. Toprağa mensup olan adam, ilmi Hak'tan öğrendi; onun ilmi yedinci göğe kadar parladı.

Bu şerefli beyitte, Talak suresinde geçen "Allah yedi kat göğü ve yerden bir o kadarını yaratan Allah'tır. Allah'ın fermânı bunlar arasından iner ki, böylece Allah'ın her şeye kādir olduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz" (Talak, 65/12) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yüce ayetin işarî anlamı şudur: "Yüce Allah yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Allah'ın her şeye kādir olduğunu ve muhakkak Yüce Allah'ın her bir şeyi ilmi ile kuşattığını bilmeleri için, ilahi emir ve oluşlar onların arasına indi."

"Yedi gök"ten maksat, güneş sistemimizi oluşturan yedi gezegendir; dünyamız da bu sistemin içindedir. Bunların bütünsel yapısı, ilahi oluşları (şuûnât-ı ilâhiyye) ortaya koyan büyük bir insandır (insân-ı kebîr). Bu bütünsel yapı, düzgün bir beden hükmünde idi. Bu bedenin ruhu olmak üzere Yüce Allah, yerden bunların benzeri olan küçük insanı (insân-ı sagîr) yarattı. Buna göre, ilahi oluşlar, büyük insan ile küçük insan arasına indi ve onların arasında dönüp durdu; ve bunlar ilahi sıfat ve isimlerin zuhur yerleri oldular; ve ruh mesabesinde olan insân-ı kâmil, yeryüzünde, ilim nispetinin kemaliyle de ortaya çıktı. Yüce Allah'ın kudretini ve ilmi ile her şeyi kuşatmasını bildi.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Talak'da vâki اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَوَاتٍ وَ مِنَ الْأَرْضِ مِثْلَهُنَّ يَتَنَزَّلُ الْأَمْرُ بَيْنَهُنَّ لِتَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْ قَدِيرٌ وَ أَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْ عَلْمَا (Talak, 65/12) ["Allah yedi kat göğü ve yerden bir o kadarını yaratan Allah'dır. Allah'ın fermânı bunlar arasından iner ki, böylece Allah'ın her şeye kādir olduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz"] âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ayet-i celîlenin ma'nâ-yı işârîsi budur ki: "Allah Teâlâ yedi göğü ve arzdan dahi onların mislini yarattı. Allah'ın her şeye kādir olduğunu ve muhakkak Allah Teâlâ her bir şeyi ilmi ile ihâta ettiğini bilmeleri için, emr ve şe'n-i ilâhî onların arasına tenezzül etti."

"Yedi gök"ten murâd, manzûme-i şemsiyyemizi teşkîl eden seyyârât-ı seb'adır; arzımız dahi bu manzûmede dâhildir. Bunların hey'et-i mecmûası şuûnât-ı ilâhiyyeyi ızhâr eden bir insân-ı kebîrdir. Bu hey'et-i mecmûa cesed-i müsevvâ hükmünde idi. Bu cesedin rûhu olmak üzere Allah Teâlâ arzdan bunların misli olan insân-ı sagîri yarattı. Binâenaleyh şuûnât-ı ilâhiyye, insân-ı kebîr ile, insân-ı sagîr arasına tenezzül ve onların arasında mütedâir oldu; ve bunlar sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiri oldular; ve rûh mesâbesinde olan insân-ı kâmil arzda, nisbet-i ilmin kemâliyle de zâhir oldu. Allah Teâlâ'nın kudretini ve ilmi ile her şeyi ihâtasını bildi.

1027. Hak hakkında şek içinde olan o kimsenin körlüğüne, meleğin nâmını ve nâmûsunu kırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1027. Hak hakkında şüphe içinde olan o kimsenin körlüğüne, meleğin adını ve şerefini kırdı.

"O kimse"den kasıt, Mudill (saptıran) isminin en mükemmel tecelligâhı olan İblis adıyla anılan ruhtur. "Melek"ten kasıt ise, ilahi kudretin tecellileri olup, maddi yoğunluğa ilişkin olmayan ruhlardır. Şimdi, topraktan yaratılmış olan Adem, ruhu yönünden ruhlar âlemine ait ilahi isimleri ve sıfatları, maddi yoğunluğu yönünden de oluş âlemine ait ilahi isimleri ve sıfatları taşıdığından ve bunların hükümleri ve eserleri kendisinde zevk yoluyla meydana geldiğinden, bu kapsayıcılığı sebebiyle, Hakk'ın varlığının tenezzül hikmetleri hakkında şüphe ve gaflet içinde bulunan İblis'in körlüğüne, meleğin adını ve şerefini kırmış oldu.

Hz. Pîr, melekler, İblis ve Adem hakkında ileride birçok hakikat ve marifet açıklayacağından, bu konuda fazla ayrıntıya gerek yoktur.

"O kimse"den murâd, Mudill isminin mazhar-ı etemmi olan İblîs tesmiye olunan rûhdur. "Melek"den murâd dahi, kudret-i ilâhiyyenin mezâhiri olup, kesâfete taalluk etmeyen ervâhdır. İmdi topraktan mahlûk olan Adem, rûhu cihetinden âlem-i ervâha âid, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyeyi ve kesâfet cihetinden dahi âlem-i kevne aid olan esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyeyi hâmil ve bunların ahkâmı ve âsârı kendisinde zevkan hâsıl olduğundan, bu câmiiyyeti i'tibariyle vücûd-ı Hakk'ın hikmet-i tenezzülâtından şek ve gaflet içinde bulunan Iblîs'in körlüğüne, meleğin nâmını ve nâmûsunu kırmış oldu.

Hz. Pîr, melâike ve İblîs ve Adem hakkında âtîde birçok hakāyık ve maârif ibzâl buyuracaklarından, bu babda fazla tafsîlâta hâcet yoktur.

1028. Altı yüz bin yıllık zahide o köseleyi ağız bağı yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1028. Altı yüz bin yıllık zahit o köseleyi ağız bağı yaptı.

"Zahit"ten kasıt İblis'tir ki, yaratılışta Âdem'den önce oluşu, oluş âlemi zamanı itibarıyla pek uzundur. "Kösele"den kasıt, benlik sıfatıdır; ve "ağız bağı"ndan kasıt akli kıyaslardır.

Yani Âdem'in yaratılışından pek çok sene önce, ruhlar âleminde Allah'a kullukta kâim olan İblis, Âdem'in yaratılışını görünce, kendi benliğine yönelip bir akli kıyas yaptı ve "Ben ondan daha hayırlıyım" dedi. Kösele gibi olan benlikten yaptığı bu akli kıyas bağı ile Yüce Allah onun ağzını bağladı. Bu sebeple ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) sütünü içemedi.

"Zâhid"den murâd İblîs'dir ki, hilkatte Âdem'e tekaddümü zamân-ı kevnî ile pek uzundur. "Kösele"den murâd, sıfat-ı enâniyyettir; ve "ağız bağı"ndan murâd kıyâsât-ı akliyyedir.

Ya'ni Adem'in halkından pek çok seneler mukaddem, âlem-i ervâhda ubûdiyyet-i Hak'da kāim olan İblîs, Adem'in hilkatini görünce, kendi enâniy- yetine intikāl edip bir kıyâs-ı aklî yaptı ve "Ben ondan daha hayırlıyım" dedi. Kösele gibi olan enâniyetten yaptığı bu kıyâs-ı aklî bağı ile Hak Teâlâ onun ağzını bağladı. Binâenaleyh ulûm-i ledünniyye südünü içemedi.

1029. Tâ ki din ilminin sütünü emmeye kādir olmaya; tâ ki o metîn ve âlî olan köşkün etrafını dolaşmaya.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1029. Tâ ki din ilminin sütünü emmeye gücü yetmesin; tâ ki o sağlam ve yüce köşkün etrafını dolaşamasın.

Yüce Allah bu ağız bağını İblis'e, boyun eğme ve teslimiyet ilminin sütünü emememesi ve sağlam ve yüce köşk gibi olan bu ledün ilminin (Allah katından gelen gizli ilim) etrafını dolaşamaması için yaptı.

Hak Teâlâ bu ağız bağını İblîs'e, inkıyâd ve teslîmiyet ilminin sütünü emememek ve metîn ve âlî köşk gibi olan bu ilm-i ledünnînin etrafını dolaşamaması için yaptı.

1030. Ehl-i hissin ilimleri o ilm-i âlîden süt almamak için ağız bağı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1030. Duyular âlemi insanlarının bilgileri, o yüce ilimden süt emmemek için bir ağız bağı oldu.

Zahirî ilimlere dalmak, yüce ilim olan ledün ilminin (Allah katından gelen gizli ilim) sütünü içememek için bir ağız bağıdır. Nitekim duyular âlemi insanları, beş duyuları aracılığıyla edindikleri bilgilerden dolayı, gördükleri ruhanî olayları bile inkârda ısrarcıdırlar. Biz bunları zamanımızda gözlerimizle görüyoruz.

Ulûm-i zâhiriyyede istiğrâk, ilm-i âlî olan ilm-i ledünnî sütünü içememek için bir ağız bağıdır. Nitekim ehl-i his, havâss-i hamseleri vâsıtasıyla aldıkları ilimlerden dolayı, gördükleri hâdisât-ı rûhiyyeyi bile inkârda musırdırlar. Biz bunları zamanımızda gözlerimiz ile görüyoruz.

1031. Gönül katresine bir gevher düştü ki, onu denizlere ve eflâke vermedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1031. Gönül damlasına öyle bir cevher düştü ki, onu denizlere ve göklere vermedi.

Yani, oluşa ait suretler arasında cisim olması itibarıyla denizin bir damlası kadar küçük olan insan kalbine Yüce Allah'tan öyle bir yatkınlık cevheri düştü ki, Yüce Allah o yatkınlığı denizlere ve güneş sistemimizin bütün yapısına vermedi; ve bu yatkınlık da bütün ilahi isim ve sıfatları kabul etmek için bir kabiliyetten ibarettir. Bu sebeple küçük insan, kapsamlı bir varlıktır. Nasıl ki kutsî hadiste Yüce Allah "Yeryüzüme ve göğüme sığmadım; aksine mümin kulumun kalbine sığdım" buyurur.

Ya'ni suver-i kevniyye arasında cismiyyeti i'tibariyle denizin bir katresi kadar küçük olan kalb-i insânîye Cenâb-ı Hak'dan bir isti'dâd gevheri düştü ki, Hak Teâlâ o isti'dâdı denizlere ve manzûme-i şemsiyyemizin hey'et-i mecmûasına vermedi; ve bu isti'dâd dahi bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin kabûlü için bir kābiliyyetten ibârettir. Binâenaleyh insân-ı sagîr kevn-i câmi'dir. Nitekim hadîs-i kudsîde Hak Teâlâ لا يسعنى ارضى و لا سمائ و لكن يسعنى قلب عبدى المؤمن ya'ni "Yerime ve göğüme sığmadım; velâkin mü'min kulumun kalbine sığdım" buyurur.

1032. Ey sûrete tapan, nihayet ne zamâna kadar sûret! Senin ma'nâsız olan cânın sûretten kurtulmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1032. Ey şekle tapan, nihayet ne zamana kadar şekil! Senin anlamsız olan canın şekilden kurtulmadı.

Ey kalbinde şekil bağı bulunan kimse, nihayet ne zamana kadar şekle bağlanıp, anlamdan gafil olacaksın. Muhammedî irfana (Hz. Muhammed'in getirdiği bilgi ve hikmet) yabancı olması sebebiyle anlamsız kalan canın, bir türlü bu oluş âlemindeki şekillerden ve bu şekillerin senin duyularına yanlış verdiği bilgilerden kurtulamadı gitti.

Ey kalbinde sûret alâkası bulunan kimse, nihâyet ne zamâna kadar sûrete bağlanıp, ma'nâdan gafil olacaksın. İrfân-ı Muhammedî'ye yabancı olması sebebiyle ma'nâsız kalan cânın, bir türlü bu suver-i kevniyyeden ve bu sûretlerin senin havâssine yalan yanlış verdiği ilimlerden kurtulmadı gitti.

1033. Ger bir adem sûretle insan olaydı, muhakkak Ahmed ve Ebûcehil bir olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1033. Eğer bir insan sadece görünüşte insan olsaydı, kesinlikle Ahmed ve Ebûcehil bir olurdu.

Ahmed (a.s.) hazretleri ile din ve insanlık düşmanı olan Ebûcehil, el, ayak, ağız, burun ve bütün organlar bakımından bir idi; aralarındaki fark ancak anlamlarında idi. Birinin anlamı ümmeti kurtaran, diğerinin anlamı ise milleti bozan idi. İşte diğer insanlar arasındaki ölçü ve fark da böylece onların anlamlarıdır.

Ahmed (s.a.v.) hazretleri, düşman-ı dîn ve insâniyyet olan Ebûcehil, el ve ayak ve ağız ve burun ve cemî'-i a'zâ i'tibâriyle bir idi; aralarındaki fark ancak ma'nâlarında idi. Birinin ma'nâsı müncî-i ümmet ve diğerinin ma'nâsı müfsid-i millet idi. İşte sâir insanlar arasındaki ölçü ve fark dahi böylece ma'nâlarıdır.

1034. Duvar üstündeki nakış âdemin mislidir. Bak ki onun için sûretten ne şey noksandır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1034. Duvar üstündeki nakış, insanın benzeridir. Bak ki onun için suretten ne eksiktir?

Yani o suretin, manadan ibaret olan ruhu olmadığı için, insandan ayrılır.

Ya'ni o sûretin ma'nâdan ibaret olan rûhu olmadığı için, insandan ayrılır.

1035. O parlak olan sûretin cânı eksiktir; git o gevher-i bî-nazîri ara.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1035. O parlak olan suretin canı eksiktir; git o eşsiz cevheri ara.

1036. Vaktaki ashâbın köpeğine el verdiler, bütün âlem arslanlarının başı alçaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1036. Ashâb-ı Kehf'in köpeğine el verdiklerinde, bütün âlem aslanlarının başı alçaldı.

Ashâb-ı Kehf'in köpeğine el verip, onu insanlar arasına kabul ettikleri ve canına insaniyet anlamı koydukları zaman, dünyada ne kadar aslan varsa, hepsinden yüce oldu ve aslanlar onun yanında alçak kaldılar. Nitekim Ashâb-ı Kehf'in kıssası Kur'an-ı Kerîm'de Kehf Sûresi'nde yer almaktadır.

Ashâb-ı Kehf'in köpeğine el verip, onu insanlar arasına kabûl ettikleri ve cânına insâniyet ma'nâsı koydukları vakit, dünyâda ne kadar arslan varsa, hepsinden âlî oldu ve arslanlar onun yanında alçak kaldılar. Nitekim Ashâb-ı Kehf'in kıssası Kur'an-ı Kerîm'de sûre-i Kehf'de mündericdir.

1037. Mâdemki onun cânı nûr deryasına gark oldu, o menfûr nakıştan ona ne ziyân vardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1037. Mademki onun canı nur deryasına battı, o nefret edilen şekilden ona ne zarar gelir?

Ashâb-ı Kehf'in köpeğinin canı ilâhî nur deryasına batıp, insânî hakikat mertebesini bulunca, çirkin ve nefret edilen köpek şeklinin ona ne zararı olur. Çünkü, "Muhakkak Yüce Allah sizin şekillerinize ve amellerinize bakmaz; aksine kalplerinize ve niyetlerinize bakar" hadîs-i şerîfi gereğince şekle itibar yoktur; itibar ancak manayadır.

Ashâb-ı Kehf'in köpeğinin cânı nûr-ı ilâhî deryâsına gark olup, hakîkat-i insâniyye mertebesini bulunca, çirkin ve menfür olan köpek sûretinin ona ne zararı olur. Zira ya'ni ان الله لا ينظر الى صوركم و لا الى اعمالكم بل ينظر الى قلوبكم و نياتكم "Muhakkak Allah Teâlâ sizin sûretlerinize ve amellerinize bakmaz; belki kalblerinize ve niyetlerinize bakar" hadîs-i şerîfi mûcibince sûrete i'tibâr yoktur; i'tibâr ancak ma'nâyadır.

1038. Kalemlerde sûretin vasfı yoktur; mektûblarda âlim ve âdil olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1038. Kalemlerde suretin vasfı yoktur; mektuplarda âlim ve âdil olur.

Yani kâtipler birine mektup yazarken kalemleriyle "Benim kaşı gözü güzel ve boyu posu düzgün efendim" diyerek muhatabının suretini vasfetmezler; aksine "faziletli, marifet sahibi ve adaletli efendim" diye muhatabının manasını ve ruhunu tavsif ederler.

Ya'ni kâtibler birine mektûb yazarken kalemleriyle "Benim kaşı gözü güzel ve boyu posu düzgün efendim" diyerek muhâtabının sûretini vasf etmezler; belki "fazîlet-meâb, maʼrifet-şinâs ve adâlet-perver efendim" diye muhâtabının ma'nâsını ve ruhunu tavsîf ederler.

1039. Âlim ve âdil bir ma'nadır ve kâfidir; zîrâ onu öndeki ve arkadaki mekânda bulamazsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1039. Âlim ve âdil bir anlamdır ve yeterlidir; çünkü onu öndeki ve arkadaki mekânda bulamazsın.

Âlim ve âdil sıfatları birer anlamdan ibarettir ve bu anlam dahi insana yeterlidir. Çünkü sen o sıfatları bir mekânda gösteremezsin; zira ruh ve anlam mekânsızdır; tesirleri ancak nitelendiği şekillerde ve cisimlerde ortaya çıkar.

Âlim ve âdil sıfatları birer ma'nâdan ibarettir ve bu ma'nâ dahi insana kâfidir. Çünkü sen o sıfatları bir mekânda gösteremezsin; zîrâ rûh ve ma'nâ mekânsızdır; âsârı ancak mevsûfu olan sûretlerde ve cisimlerde zâhir olur.

1040. Ten üzerine lâ-mekân tarafından aks eder; cân güneşi feleğe sığmaz. [1026]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1040. Beden üzerine mekânsızlık tarafından yansır; can güneşi feleğe sığmaz.

O özellik, mekânsız olan Hak'tan, mekânsız olan ruhlara ve oradan da mekân âlemi olan bedenlere yansır. Şimdi bu özellikler ve anlamlar cismin içinde midir? diye sorulursa; hayır deriz. Çünkü anlam olan can güneşi cismanî feleğe sığmaz; o ancak mekânsızlık âleminden bedenleri aydınlatır.

O vasıf, lâ-mekân olan Hak'dan, lâ-mekân olan ervâha ve oradan dahi âlem-i mekân olan ecsâma aks eder. İmdi bu evsâf ve maânî cismin içinde midir? diye sorulursa; hayır deriz. Zîrâ ma'nâ olan cân güneşi felek-i cismâniyyete sığmaz; o ancak lâ-mekân âleminden ecsâmı tenvîr eder.

1041. Bu sözün nihayeti yoktur, akıllı ol! Aklını tavşan kıssasına ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1041. Bu sözün sonu yoktur, akıllı ol! Aklını tavşan kıssasına ver!

## Tavşanın ilminin zikri, ilmin menâfi'inin ve fazîletinin beyânı

1042. Eşek kulağını sat ve başka kulak satın al; zîra bu sözü eşek kulağı anlamaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1042. Eşek kulağını sat ve başka kulak satın al; çünkü bu sözü eşek kulağı anlamaz.

"Eşek kulağı"ndan kastedilen, insan ile hayvan arasında ortak olan dış kulaktır. Şimdi dış kulağın faaliyetini bırak, can kulağını aç; çünkü dış kulak bu ince anlamları anlayamaz ve söz anlamak ve sözün özüne dalmak kolay bir şey değildir.

"Eşek kulağı"ndan murâd, insan ile hayvan arasında müşterek olan sem'-i zâhirdir. İmdi zâhirî kulağın fa'âliyyetini bırak, can kulağını aç; zîrâ zâhir kulak bu ince ma'nâları anlıyamaz ve söz anlamak ve sözün özüne dalmak kolay bir şey değildir.

1043. Git tavşanın tilki oyunculuğunu gör; tavşanın arslan atmasının hîlesini gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1043. Git tavşanın tilki oyunculuğunu gör; tavşanın aslan atmasının hilesini gör!

Yani tavşanın, tilkilere özgü olan kurnazlığını seyret; ve tavşanın koca aslanı mağlup eden hilesini ve tedbirini gör!

Ya'ni tavşanın, tilkilere mahsûs olan kurnazlığını seyr et; ve tavşanın koca arslanı mağlûb eden hîlesini ve tedbîrini gör!

1044. İlim, mülk-i Süleyman'ın mührüdür. Bütün âlem sûrettir ve ilim cândır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1044. İlim, Süleyman'ın mülkünün mührüdür. Bütün âlem şekildir ve ilim candır.

Süleyman (a.s.) kendisine Hakk'ın ihsanı olan bir mühür ile âlem mülkünü nasıl ele geçirdiyse, bu âlim de cahiller topluluğunu ve âlemin şekillerini, ilim kuvveti ile öylece ele geçirir. Ve can şekilde nasıl tasarruf ederse, ilim de bütün âlemin şekillerinde öyle tasarruf eder.

Süleyman (a.s.) kendisine Hakk'ın ihsânı olan bir mühür ile mülk-i âlemi nasıl teshîr etmiş ise, bu âlim dahi gürûh-ı cühelâyı ve suver-i âlemi, ilim kuvveti ile öylece teshîr eder. Ve cân sûrette nasıl tasarruf ederse, ilim dahi bütün âlemin sûretlerinde öyle tasarruf eder.

1045. Denizlerin mahlukātı ve dağ ve sahra halkı benî âdeme, bu hüner cihetinden bî-çare oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1045. Denizlerin yaratıkları ve dağ ile ova halkı, bu hüner yönünden insanoğluna çaresiz kaldı.

İnsanoğlundaki ilim kuvveti ile denizlerdeki balıklar ve dağlardaki, ovalardaki ve havadaki yaratıklar boyun eğdi ve onun ilim kuvvetine karşı çaresiz kaldı.

Benî âdemdeki ilim kuvveti ile, denizlerde balıklar ve dağlar ve sahrâlardaki ve havalardaki mahlûkāt münkād oldu ve onun kuvvet-i ilmine karşı çâresiz kaldı.

1046. Ondan kaplan ve arslan sıçan gibi korkucudur. Ondan deniz timsahı safrâ ve ıztırab içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1046. Ondan kaplan ve aslan sıçan gibi korkucudur. Ondan deniz timsahı safra ve ıstırap içindedir.

Yani insanın cismi ve maddî kuvveti kaplan, aslan ve timsahtan daha aşağı olduğu hâlde, bu müthiş hayvanlar onun manevî kuvveti olan ilim ve idrakinden korkup, sıçan gibi kaçarlar ve insanı görünce safraları kabarır, başları döner ve ıstırap içine düşerler.

Ya'ni insanın cismi ve maddî kuvveti kaplan ve arslan ve timsâhtan daha aşağı olduğu halde, bu müdhiş hayvanlar onun kuvve-i ma'neviyyesi olan ilim ve idrâkinden korkup, sıçan gibi kaçarlar ve insanı görünce safrâları kabarıp, başları döner ve ıztırâb içine düşerler.

1047. Ondan peri ve ifrît sahilleri tuttu. Her birisi gizli bir mahalde yer tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1047. Ondan sonra peri ve ifrit sahilleri tuttu. Her biri gizli bir yerde yerleşti.

Yani, ilişki kurdukları cisimleri, insanın yoğun bedenine göre daha latif olan ve duyu organlarıyla görülmeyen periler ve ifritler, insanların yaşadığı çevreden kaçıp ıssız yerlere gittiler ve oralarda oturdular. Çünkü insanın ilim ve idrakinden korktular.

Bilinmeli ki, peri ve ifrit cin taifesinin birer cinsidir. Bu taifenin suretleri latif olanlarına "peri" ve habis olanlarına "ifrit" derler; ve cinin varlığı şeriat ve keşif yoluyla sabittir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Cin Suresi onların varlığından haber verir; ve ifrit cinsi hakkında da ayet-i kerimede قال عفريت من الجن (Neml, 27/39) ["Cinlerden bir ifrit"] buyrulmuştur. Ve hadis-i şerifte de ifritin varlığından bahsedilir. İnsan bedeni ve diğer cisimler daha yoğun olduğu için, duyu organlarıyla görünürler; bunların cisimleri latif olduğu için, his gözü onları göremez. Nitekim esintili hava dahi bir cisimdir; fakat latifliğinden dolayı his gözüyle görülemez. Bu ruhların ilişki kurduğu cisimler de böyledir; bunları inkâr edenler ancak maddi âlemde boğulmuş oldukları için inkâr ederler.

Cin hakkındaki ayrıntılı bilgiler, Mısır'da basılmış Arapça bir kitap olan Akâmü'l-Mercân fi Ahkâmi'l-Cân isminde mevcuttur.

Ya'ni taalluk ettikleri cisimleri, cism-i kesîf-i insânîye nazaran daha latîf olan ve basar-ı hissî ile görülmeyen perîler ve ifrîtler, insanların yaşadıkları muhîtten kaçıp, ıssız mahallere gittiler ve oralarda sâkin oldular. Zîrâ insanın ilim ve idrâkinden korktular.

Ma'lûm olsun ki, perî ve ifrît tâife-i cinnin birer cinsidir. Bu tâifenin sûret-leri latîf olanlarına "perî" ve habîs olanlarına "ifrît" derler; ve cinnin vücûdu şer'an ve keşfen sâbittir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Cin onların vücû-dundan haber verir; ve ifrît cinsi hakkında dahi âyet-i kerîmede قال عفريت من الجن (Neml, 27/39) ["Cinlerden bir ifrit"] buyrulmuştur. Ve hadîs-i şerîfde de ifrîtin vücûdundan bahs buyrulur. Cism-i beşer ve sair ecsâm eksef olduğu için, ba-sar-ı hissî ile görünürler; bunların cisimleri latîf olduğu için, his gözü onları gö-remez. Nitekim havâ-yı nesîmî dahi bir cisimdir; fakat letâfetinden dolayı his gözüyle görülemez. Bu ervâhın taalluk ettiği cisimler de böyledir; bunları inkâr edenler ancak âlem-i kesâfette müstağrak oldukları için, inkâr ederler.

Cin hakkındaki ma'lûmât-ı mufassıla Akâmü'l-Mercân fi Ahkâmi'l-Cân is-minde Mısır'da matbû' arabiyyu'l-ibâre bir kitâbda mevcuddur.

1048. Benî âdemin gizli düşmanı çoktur; hazer ile olan adam akıl bir kimsedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1048. İnsanoğlunun gizli düşmanı çoktur; dikkatli olan kişi akıllı bir kimsedir.

Yüce Allah her bir yaratılmışın özel varlığına karşı, bir korku sebebi koymuştur; bu da onların varlıklarındaki aczi ispat etmek içindir. İnsanın manevî kuvveti hepsinin üstünde olduğundan, görünen ve görünmeyen yaratılmışların hepsi ondan korkarlar. Ve insan cismaniyeti (bedensel yönü) açısından hepsinden korkar; fakat ruhanî yönü açısından gayet cesurdur, insanları ve cinleri kendine boyun eğdirir. Şimdi mademki Yüce Allah böyle bir korku sebepleri koymuştur, dikkatli ve korku sahibi olan kişi, elbette akıllı bir kimse olmuş olur.

Hak Teâlâ her bir mahlûkun husûsî varlığına karşı, bir korku sebebi vaz' etmiştir; bu da onların varlıklarındaki aczi sâbit olmak içindir. İnsanın ma'ne-vî kuvveti hepsinin fevkınde olduğundan, görünen ve görünmeyen mah-lûkātın hepsi ondan korkarlar. Ve insan cismâniyyeti cihetinden hepsinden korkar; fakat rûhâniyyeti cihetinden gâyet cesûrdur, insi ve cinni teshîr eder. İmdi mâdemki Hak Teâlâ böyle bir korku sebebleri vaz' etmiştir, hazer ve korku sâhibi olan adam, elbette âkıl bir kimse olmuş olur.

1049. Gizli mahluk vardır, onların çirkinleri ve güzelleri kalbe vurur; onların darbeleri her demdedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1049. Gizli yaratılmışlar vardır, onların çirkinleri ve güzelleri kalbe etki eder; onların vuruşları her an devam eder.

Yani Allah'ın görünmeyen yaratılmışları vardır; bunların güzelleri ve çirkinleri bulunur. Güzelleri melekler ve cinlerin mümin taifesidir; çirkinleri de İblis'in yardımcıları olan şeytanlardır. Arapçada "cin" kelimesi örtmek anlamına geldiğinden, bu görünmeyen yaratılmışlara dil açısından genel olarak "cin" denilmesi caizdir. Bunların türlerinin ayrı isimleri vardır. Şimdi bu görünmeyen yaratılmışların insan kalbine etkileri çoktur; daima melekler tarafından kalbe ilham ve şeytanlar tarafından da vesvese (kötü düşünce) meydana gelir. Melekler tarafından kalbe güzel ve şeriata ve ahlaka uygun anlamlar ilham edilir; şeytanlar tarafından da şeriata aykırı, nefsin hazlarına uygun ve ahlaka zıt şeyler telkin edilir. Bunlara melekî hatıralar ve şeytanî hatıralar derler. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: ان للشيطان لمة و للملك لمة بابن آدم فاما لمة الشيطان فايعاد بالشر و تكذيب بالحق و اما لمة الملك : Yani فايعاد بالخير و تصديق بالحق فمن وجد ذلك فليحمد الله و من وجد الاخرى فليعوذ بالله من الشيطان “Âdem oğluna muhakkak şeytanın telkini ve meleğin telkini vardır. Şimdi şeytanî telkine gelince, şerre ve doğruyu yalanlamaya davet eder; meleğin telkinine gelince, hayrı ve doğruyu tasdik etmeye davet eder. Kim ki bunu bulursa, Allah'a hamd etsin; ve kim ki diğerini bulursa, şeytandan Allah'a sığınsın.”

Ya'ni Allah'ın görünmeyen mahlûku vardır; bunların güzelleri ve çirkin-leri olur. Güzelleri melâike ve cinnin mü'min tâifesidir; ve çirkinleri de ava-ne-i İblîs olan şeyâtîndir. Arabda "cin" maddesi setr ma'nâsına olduğundan, bu görünmeyen mahlūkāta lügaten alelumûm "cin” ıtlâkı câizdir. Bunların envâ'ının ayrı isimleri vardır. İmdi bu görünmeyen mahlūkātın kalb-i beşe- re te'sîrleri pek çoktur; dâimâ melâike tarafından kalbe ilhâm ve şeyâtîn tarafından da vesvese vâki' olur. Melâike tarafından kalbe güzel ve şer'a ve ahlâka muvâfık ma'nâlar ilhâm olunur; ve şeyâtîn tarafından dahi şer'a muhâlif ve nefsin hazlarına muvâfık ve ahlâka münâfî şeyler ilkā olunur. Bunlara havâtır-ı melekî ve havâtır-ı şeytânî derler. Nitekim hadîs-i şerîfde buyrulur: ان للشيطان لمة و للملك لمة بابن آدم فاما لمة الشيطان فايعاد بالشر و تكذيب بالحق و اما لمة الملك : Yani فايعاد بالخير و تصديق بالحق فمن وجد ذلك فليحمد الله و من وجد الاخرى فليعوذ بالله من الشيطان “Âdem oğluna muhakkak şeytânın ilkāsı ve meleğin ilkāsı vardır. İmdi ilkā-yı şeytânîye gelince şerre ve doğruyu tekzîbe da'vet eder; ve ilkā-yı meleğe gelince, hayrı ve doğruyu tasdîka da'vet eder. Kim ki bunu bulursa, Allâh'a hamd etsin; ve kim ki diğerini bulursa, şeytandan Allah'a sığınsın.”

1050. Eğer sen gusül için ırmağa girsen, su içindeki diken sana zarar verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1050. Eğer sen gusül için ırmağa girsen, su içindeki diken sana zarar verir.

Yani Allah'ın gizli yaratılmışları olup, sana zarar vermesinin örneği şudur ki; sen suyun dibindeki dikeni göremezsin. Yıkanmak için suya girersen ayağına batmak suretiyle o diken sana zarar verir. İşte melekler, şeytanlar ve cinler de, su içinde görmediğin yaratılmışlar gibidir. Bunların nuranî olanlarından sana zarar gelmez; fakat ateşten yaratılmış olanları dikene benzediği için sana zarar verirler. Bu sebeple bu görülmemekten sana bir korku vardır.

Ya'ni Allah'ın gizli mahlūkātı olup, sana zarar vermesinin misâli budur ki; sen suyun dibindeki dikeni göremezsin. Yıkanmak için suya girersen ayağına batmak sûretiyle o diken sana zarar verir. İşte melâike ve şeyâtîn ve cin de, su içinde görmediğin mahlûkāt gibidir. Bunların nûrî olanlarından sana zarar gelmez; fakat nârî olanları dikene benzediği için sana zarar verirler. Binâenaleyh bu görülmemekten sana bir korku vardır.

1051. Vâkıa diken su içinde aşağıda ve gizlidir, sana battığı vakit vücudunu bilirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1051. Gerçekte diken su içinde aşağıda ve gizlidir, sana battığı zaman vücudunu bilirsin.

Yani sana zarar veren şeylerin mutlaka görünmesi gerekmez. Nasıl ki maddî şeyler içinde görünmediği hâlde zarar veren şeyler vardır. Örneğin suyun dibinde gizlenmiş olan diken gözüne görünmez; fakat suya girip ayağına battığı zaman, diken olduğunu anlarsın.

Ya'ni sana zarar veren şeylerin mutlakā görünmesi lâzım gelmez. Nitekim maddiyât içinde görünmediği halde zarar veren şeyler vardır. Meselâ suyun dibinde gizlenmiş olan diken gözüne görünmez; fakat suya girip, ayağına battığı vakit, diken olduğunu anlarsın.

1052. Iztırablar ve hîleler ve vesvese, bir kimseden değil, binlerce kimseden olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1052. Izdıraplar, hileler ve vesveseler, bir kişiden değil, binlerce kişiden gelir.

Yani senin varlığının içinde her an gönlüne ıstırap veren anlamlar, tedbirler ve vesveseler gelir; ve bunlar sana rüzgâr gibi eser, sürekli gelir. Varlığının üzerinde türlü etkiler yapan bu gelen şeylerin kimi hoş ve kimi nahoştur; ve kimi faydalı ve kimi faydasızdır. Acaba bu çeşitli kılıklardaki gelen şeylerin kaynağı bir midir, yoksa çok mudur? Hiç şüphe yok ki bunlar bir sebepten değil, aksine binlerce sebeptendir. Bazıları meleklerin ilhamlarıdır ve bazıları nefse ait kuvvetlerden (akıl, vehim, hayâl gibi içsel güçler) kaynaklanan tedbirlerdir; ve bazıları şeytanî vesveselerdir. Bunun için ayet-i kerimede وَقُلْ رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَات الشياطين (Mü'minûn, 23/97) yani "De ki, ey Rabbim, şeytanların vesveselerinden sana sığınırım" buyrulur.

Ya'ni senin varlığının içinde her an gönlüne ıztırâb veren ma'nâlar ve tedbîrler ve vesveseler gelir; ve bunlar sana rüzgâr gibi eser, mütevâliyen gelir. Varlığının üzerinde türlü te'sîrler yapan bu vâridâtın kimi hoş ve kimi nâhoştur; ve kimi fâideli ve kimi fâidesizdir. Acabâ bu muhtelif kıyâfetlerdeki vâridâtın menba'ı bir midir, yoksa müteaddid midir? Hiç şübhe yok ki bunlar bir sâikdan değil, belki binlerce sâikdandır. Ba'zıları ilhâmât-ı melâikedir ve ba'zıları kuvâ- yı nefsâniyyeden inbiâs eden tedbîrlerdir; ve ba'zıları vesâvis-i şeytâniyyedir. Bunun için âyet-i kerîmede وَقُلْ رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَات الشياطين )Mü'minûn, 23/97( ya'ni "De ki, yâ Rab şeytanların vesveselerinden sana sığınırım" buyrulur.

1053. Sabr et, tâ ki senin havassin tebeddül etsin; tâ ki onları göresin ve müşkil hallolsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1053. Sabret ki senin duyuların değişsin; tâ ki onları göresin ve sorun çözülsün.

Yani öyle görünmeyen binlerce melek ve şeytan ve diğer kuvvetler olur mu? Bu bir efsanedir, diyecek olursan; ben de sana cevap olarak derim ki: Sabret! Bu görünen hayatta bedeninde taşıdığın bu görünen duyular, ölüm hâliyle ruhanîliğinin duyularına dönüşsün ve ruhanî âlem, bu ruhanî duyuların önünde ortaya çıksın. O zaman bu inkâr ettiklerini aynen görürsün ve sana varlıkları sorunlu görünen melek kafileleri ve şeytan sürüleri ve cin alayları açığa çıksın; işte o zaman sorunun çözülür.

Ya'ni öyle görünmeyen binlerce melek ve şeyâtîn ve kuvâ-yı sâire olur mu? Bu efsânedir, diyecek olursan; ben de sana cevâben derim ki: Sabr et! bu hayât-ı zâhirîde vücûdunda taşıdığın bu havâss-i zâhire mevt hâliyle rû- hâniyyetinin havâssine tebeddül etsin ve âlem-i rûhâniyyet, bu rûhânî ha- vâssin önünde zâhir olsun. O vakit bu inkâr ettiklerini aynen görürsün ve sa- na mevcûdiyetleri müşkil görünen melâike kāfilesi ve şeyâtîn sürüleri ve cin alayları münkeşif olsun; işte o vakit müşkilin hallolur.

1054. Tâ ki kimlerin sözlerini reddetmişsin; tâ ki kimleri kendine reîs yapmışsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1054. Kimlerin sözlerini reddetmişsin; kimleri kendine başkan yapmışsın.

Yani melekût âleminin açılmasıyla zorluğun çözüldüğü zaman, meleklerin şeriata ve ahlaka uygun olan sözlerini reddetmiş ve dünya hayatında kendine şeytanları rehber yapmış olduğunu ruh gözüyle tamamen görür ve pişman olursun.

Ya'ni âlem-i melekûtun inkişafı ile müşkilin hallolduğu vakit, melâikenin şer'a ve ahlâka muvâfık olan sözlerini reddetmiş ve hayât-ı dünyeviyyede kendine şeyâtîni rehber yapmış olduğunu rûh gözüyle tamâmen müşâhede eder ve nedâmet eylersin.

## Tekrâr av hayvanlarının tavşandan onun düşüncesinin sırrını istemeleri

1055. Ondan sonra dediler ki, ey çevik olan tavşan; idrakinde olan şeyi ortaya getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1055. Ondan sonra dediler ki, ey çevik tavşan; idrakinde olan şeyi ortaya koy!

1056. Ey sen ki, bir arslana sarılmışsın, düşündüğün sırrı açık söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1056. Ey sen ki, bir aslana sarılmışsın, düşündüğün sırrı açıkça söyle!

1057. Meşveret idrak ve akıllılık verir; akıllar muhakkak akıllara yardım verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1057. Danışma idrak ve akıllılık verir; akıllar muhakkak akıllara yardım eder.

1058. Peygamber buyurdu ki: Ey re'y vuran, meşveret et! zîrâ müsteşar mü'temendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1058. Peygamber buyurdu ki: Ey görüş bildiren, danış! Çünkü danışılan kişi güvenilirdir.

Av hayvanları, "Kendisinden danışma istenen kişi güvenilirdir" hadis-i şerifi gereğince, danışmanın gerekli olduğunu belirttiler.

Av hayvanları المستشار مؤتمن ya'ni "Kendisinden iştişâre taleb olunan kimse emîndir" hadîs-i şerîfi mûcibince, istişâre vâcib olduğunu beyân ettiler.

## Tavşanın onları sırdan men' etmesi

1059. Dedi ki: Her bir sırrı açık söylemek lâyık değildir; zîrâ ba'zan çift tek gelir ve ba'zan da tek çift gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1059. Dedi ki: Her bir sırrı açık söylemek uygun değildir; çünkü bazen çift tek gelir ve bazen de tek çift gelir.

Tasavvur edilen tedbirin sonucu bilinmediğinden, onu açıklamak caiz değildir. Nasıl ki tek mi çift mi oyununda, tek desen, bazen çift çıkar ve çift desen bazen tek çıkar. Yani senin fikrin bazen doğru olur, bazen olmaz. Bu sebeple gerçekleşmeden önce bir tedbiri açıklamak caiz değildir.

Tasavvur olunan tedbîrin netîcesi meçhûl olduğundan, ifşa etmek câiz değildir. Nitekim tek mi çift mi oyununda, tek desen, ba'zan çift çıkar ve çift desen ba'zan tek çıkar. Ya'ni senin fikrin gâh isabet eder, gâh etmez. Binâenaleyh vukū'undan evvel bir tedbîri ifşa etmek câiz değildir.

1060. Safadan dolayı ayîneye nefes mursan, âyîne hemen bize bulanır. [1046]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1060. Saflıktan dolayı aynaya nefes üflersen, ayna hemen bize bulanır.

Yani, aynanın yüzündeki tozları silip onu tertemiz yapmak için aynanın yüzeyine "hoh" diye nefes üflersen, o yüzey nefesin nemiyle bulanır. Tedbir aynana parlaklık vermek için ifşa (sırrı açıklama) nefesini verirsen, o tedbir aynası engellerin ortaya çıkmasıyla bulanır ve içinde senin istediğin şeyin sureti görünmez olur.

Ya'ni âyînenin yüzündeki tozları silip onu musaffâ kılmak için âyînenin sathına "hoh" diye nefesi versen, o satıh nefesin rutûbeti ile bulanır. Ayîne-i tedbîrine cilâ vermek için ifşâ nefesini verirsen o tedbîr aynası mevâni' zuhûruyla bulanır ve içinde senin murâdının sûreti görünmez olur.

1061. Zehabından ve zehebinden ve mezhebinden. Bu üç beyanında dudağını az kımıldat!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1061. Gidişinden, altından ve mezhebinden. Bu üç beyanında dudağını az kımıldat!

Yani insanın başkalarından saklaması gereken üç şeyi vardır: Onlar da "استر ذهبك و ذهابك و مذهبك" yani "Altınını, gidişini ve mezhebini sakla!" hadis-i şerifi gereğince "para, fikir ve mezhep"tir. Bu üç şeyin açıklanması insana türlü türlü zararlar verir.

Ya'ni insanın ağyârdan saklaması lâzım gelen üç şeyi vardır: Onlar da استر ذهبك و ذهابك و مذهبك ya'ni "Altınını ve zehâbını ve mezhebini sakla!" hadîs-i şerîfi mûcibince "para, fikir ve mezheb"dir. Bu üç şeyin ifşâsı insana türlü türlü zararlar verir.

1062. Zîrâ bu üçe hasım ve düşman çoktur; onu bildiği vakit, senin pusunda durur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1062. Çünkü bu üçe düşman ve karşıt çoktur; onu bildiği zaman, senin pusunda durur.

Düşman ve karşıt, sende bunlardan birini bildiği zaman, düşmanlığını ve husumetini gerçekleştirmeye fırsat bulmak için pusuya yatar ve seni gizlice takip eder.

Düşman ve hasım, sende bunlardan birisine vakıf olduğu vakit, husûmet ve adâvetini icrâya fırsat bulmak için pusuya yatar ve seni gizlice ta'kîb eder.

1063. Ve eğer birine söylersen, elveda' de! İkiyi tecavüz eden her bir sır şayi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1063. Ve eğer birine söylersen, elveda' de! İkiyi aşan her bir sır yayıldı.

Eğer sırrını bir kimseye açıklarsan, artık o sırra elveda' de! Çünkü iki dudağı geçen her bir sır, etrafa yayılır. Şimdi birisi çıkıp diyebilir ki: Ey Hz. Mevlâna! Yukarıda مشورت ادراك هشیاری دهد yani "Meşveret idrak ve akıllılık verir" buyurdunuz; bu yüce beyitte de "Eğer sırrını birine söylersen, o sırra veda' et!" buyuruyorsunuz. Hâlbuki sırrını birisiyle istişare etmek için, mutlaka o sırrı bir kimseye açmak lazım gelecektir. Şu halde bu beyanların uyumu nasıl olur? Cenâb-ı Pîr ilerideki yüce beyitte bu ince noktaya işaret edip buyururlar ki:

Eğer sırrını bir kimseye fâş edersen, artık o sırra elveda' de! Zîrâ iki dudağı geçen her bir sır, etrâfa yayılır. İmdi birisi çıkıp diyebilir ki: Yâ Hz. Mevlâna! Yukarıda مشورت ادراك هشیاری دهد ya'ni "Meşveret idrâk ve akıllılık verir" buyurdunuz; bu beyt-i şerîfde de "Eğer sırrını birine söylersen, o sırra vedâ' et!" buyuruyorsunuz. Halbuki sırrını birisiyle istişare etmek için, mutlaka o sırrı bir kimseye açmak lâzım gelecektir. Şu halde bu beyânâtın tevfikı nasıl olur? Cenâb-ı Pîr âtîde beyt-i şerîfde bu dakîkaya işaret edip buyururlar ki:

1064. İki üç uçucuyu birbirine bağlarsan, yer üstünde elemden mahbûs kalırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1064. İki üç uçucuyu birbirine bağlarsan, yer üstünde elemden mahbûs kalırlar.

Sırdaş olan kişilerle bir meseleyi istişare edip, herkesin görüşünün birbirine bağlanması, iki üç uçucu kuşu birbirine bağlamaya benzer. Yani eğer bir kimse fikrini birisine açarsa, birisi kendisinin ve diğeri sırdaşının fikri olmak üzere, iki fikir ortaya konmuş olur. İki sırdaş ile istişare ederse, kendisi ile beraber iki kişiden her birisi bir görüş beyan eder. Bu sebeple yapılacak iş hakkında çeşitli fikirler ortaya konur; bunlardan hangisinin uygulanacağı belli olmaz. Bunlardan birisini seçmek, iş sahibinin görüşüne kalır; ve o da açıklanmamış bir sır hâlinde bulunur. Şimdi bu üç görüş, üç uçan kuşa benzer. Bağlı olan kuşlar, yerde tutsak kalıp uçamadıkları gibi, bu çeşitli görüşler de, birbirine bağlanıp kaldığı ve hangisinin tercih edileceği bilinmediği için açığa çıkıp yayılamaz.

Mahrem olan kimseler ile bir mes'eleyi müşâvere edip, herkesin re'yi birbirine bağlanmak, iki üç uçucu kuşu birbirine bağlamağa benzer. Ya'ni eğer bir kimse fikrini birisine açarsa, birisi kendinin ve diğeri mahreminin fikri olmak üzere, iki fikir ortaya konmuş olur. İki mahrem ile istişare ederse, kendisi ile beraber iki kişiden her birisi bir re'y beyân eder. Binâenaleyh yapılacak iş hakkında muhtelif fikirler ortaya konur; bunlardan hangisinin icrâ edileceği belli olmaz. Bunlardan birisini intihâb etmek, iş sahibinin re'yine kalır; ve o da ifşa edilmemiş bir sır hâlinde bulunur. İmdi bu üç re'y, üç uçan kuşa benzer. Bağlı olan kuşlar, zemînde mahbûs kalıp uçamadıkları gibi, işbu muhtelif re'yler dahi, yekdiğerine bağlanıp kaldığı ve hangisinin ihtiyâr olunacağı meçhûl bulunduğu için fâş ve münteşir olamaz.

1065. Galata düşürücü ile karışık kinaye içinde iyice kapalı sûretde meşveret tutunuz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1065. Galata düşürücü ile karışık kinaye içinde iyice kapalı sûrette meşveret tutunuz!

Yani meşveretin mahrem ve emin kimse ile yapılması lazım olmakla beraber, meselenin kendisindeki sırrın örtülü ve korunmuş kalması için, o meseleyi muhatabı tereddütlere düşürecek sözler ile karışık kinayeler içinde, tamamen kapalı bir surette söyleyip meşveret etmelidir. Örneğin tavşanın diğerleriyle meşveret etmesi lazım gelse: "Telaş etmeyin, ben aslana gideceğim, sizin için canımı feda edeceğim; lakin bu aslan bu taifenin başında büyük bir beladır; bu belayı başınızdan defedebilmek için ne düşünebilirsiniz?" demesi lazım gelir; ve bu surette kendi sırrı istişare anında örtülü kalmış olur.

Ya'ni meşveretin mahrem ve emîn kimse ile yapılması lâzım olmakla beraber, zât-ı mes'eledeki sırrın mestûr ve mahfûz kalması için, o mes'eleyi muhâtabı tereddüdlere düşürecek sözler ile karışık kinâyeler içinde, tamâmiyle kapalı bir sûretde söyleyip meşveret etmelidir. Meselâ tavşanın diğerleriyle meşveret etmesi lâzım gelse: "Telâş etmeyin, ben arslana gideceğim, sizin için cânımı fedâ edeceğim; lâkin bu arslan bu tâifenin başında büyük bir belâdır; bu belâyı başınızdan def' edebilmek için ne düşünebilirsiniz?" demesi lâzım gelir; ve bu sûretde kendi sırrı hîn-i istişârede mestûr kalmış olur.

1066. Peygamber kapalı meşveret ederdi; onlar ona habérsiz olarak cevab vermiş olurlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1066. Peygamber kapalı danışırdı; onlar ona habersiz olarak cevap vermiş olurlardı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) değerli sahabeleriyle danışacakları zaman, meselenin özünü kapalı bir şekilde söylerdi ve onlar da, düşmanlar ve yabancılar meselenin ruhuna ve derinine vakıf olmaksızın görüşlerini belirtmiş olurlardı. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (s.a.v.) şerefli maksatları, münafıklardan ve müşriklerden gizli kalırdı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz ashâb-ı kirâmıyla meşveret buyuracakları vakit zât-ı mes'eleyi kapalı bir sûretde söyler ve onlar da, düşmanlar ve ağyâr mes'elenin rûhuna ve künhüne vakıf olmaksızın beyân-ı mütâlaa etmiş olurlar idi. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in murâd-ı şerîfleri, münafıklar ve müşriklerden mestûr kalır idi.

1067. Hasım, baştan ayağı bilmemek için, re'yini misal içinde bağlı söylerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1067. Düşman, baştan ayağa bilmemesi için, görüşünü örnek içinde bağlı söylerdi.

Yani Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) düşmanlar meselesinin mahiyetini anlamamaları için, emin ve mahrem olan yüce sahabeleri ile istişare buyurdukları zaman, mübarek görüşlerini kapalı bir örnek içinde beyan buyururlardı. Örneğin bir hadis-i şeriflerinde "Kaplarınızın ağzını örtünüz ve su tulumlarınızı bağlayınız ve kapınızı kapayınız!" buyurmuşlardır. Orada hazır bulunan münafıklar, edep öğretiyor deyip, meselenin ruhuna vakıf olmamışlardır. Halbuki Risalet-penah Efendimiz'in (s.a.v.) yüce maksatları, "kalp"leri kaba ve "suyu" ilahi marifetlere ve hakikatlere ve "tulumları" insan vücuduna ve "sükûtu" bağlamaya ve "kapıyı" dudaklara benzeterek "Aranızda yabancılar vardır; kalplerinize gelen ilahi hakikatleri ve marifetleri sözlerle açığa vurmayınız, ağzınızı kapayınız!" demekti. Ve bunu arif sahabeler anlarlardı.

Ya'ni Resûl-i Ekrem Efendimiz düşmanlar mes'elesinin mâhiyyetini anlamamak için, emîn ve mahrem olan ashâb-ı kirâmı ile istişare buyurdukları vakit, re'y-i saâdetlerini kapalı bir misâl içinde beyân buyururlar idi. Meselâ bir hadîs-i şerîflerinde خمروا آنيتكم و او کوا اسقيتكم و اغلقوا ابوابكم ya'ni "Kaplarınızın ağzını örtünüz ve su tulumlarınızı bağlayınız ve kapınızı kapayınız!" buyurmuşlardır. Orada hâzır bulunan münafıklar, edeb ta'lîm ediyor deyip, mes'elenin rûhuna vakıf olmamışlardır. Halbuki Risâlet-penâh Efendimiz'in maksad-ı âlîleri, "kalb"leri kaba ve "su"yu maârif ve hakāyık-ı ilâhiyyeye ve "tulum"ları vücûd-ı beşere ve "sükût"u bağlamaya ve "kapı"yı dudaklara teşbîh buyurarak "Aranızda yabancılar vardır; kalblerinize vârid olan hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi elfâz ile ızhâr etmeyiniz, ağzınızı kapayınız!" demek idi. Ve bunu urefâ-yı ashâb anlarlar idi.

1068. O ondan kendi cevabını tutardı, halbuki onun suâlinden başkası koku alamazdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1068. O, kendi cevabını ondan tutardı, halbuki onun sorusundan başkası koku alamazdı.

İşte Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.), değerli sahâbîlere meydana gelen bu yoldaki sorudan, kendi istediği cevabı almış olduğu halde, münafıklar ve yabancılar o cevaptan hiçbir şey anlayamazlardı.

İşte Resûl-i Ekrem Efendimiz ashâb-ı kirâma vâki' olan bu yoldaki suâlden, kendi istediği cevabı almış olduğu halde münafıklar ve ağyâr o cevâbdan hiçbir şey anlıyamazlar idi.

## Tavşanın hîlesinin kıssası

1069. Gitmekte bir saat teahhur etti; ondan sonra pençe vuran arslanın önüne gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1069. Gitmekte bir saat gecikti; ondan sonra pençe vuran arslanın önüne gitti.

1070. Onun gitmekte geç kalması sebebinden arslan yeri kazar ve homurdanır [1056] idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1070. Aslan, onun gitmekte geç kalması sebebiyle yeri kazar ve homurdanır [1056] idi.

1071. Der idi ki: Ben dedim ki, o alçakların ahdi hâm olur; ham ve zayıf ve neticesiz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1071. Şöyle derdi: Ben dedim ki, o alçakların ahdi ham olur; ham, zayıf ve neticesiz olur.

1072. Onların demdemesi beni eşekten düşürdü; bu dehir beni ne zamâna kadar aldatır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1072. Onların demdemesi beni eşekten düşürdü; bu dünya beni ne zamana kadar aldatır?

1073. Gevşek kulaklı olan bey pek aciz olur; zîrâ o ahmaklıktan ne arkasını ve ne de önünü görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1073. Gevşek kulaklı olan bey pek aciz olur; çünkü o ahmaklıktan ne arkasını ne de önünü görür.

Yani tedbiri zayıf olan bir emir ve hâkim, işleri idare etmede pek aciz kalır. Çünkü o, ahmaklığından dolayı işlerin sonuçlarını göremez.

Ya'ni tedbîri zayıf olan bir emîr ve hâkim, idâre-i umûrda pek âciz kalır. Zîrâ o hamâkatından dolayı avâkıb-ı umûra nazar edemez.

1074. Yol düzgündür ve onun altında tuzaklar vardır; namlar içinde ma'na kahtı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1074. Yol düzgündür ve onun altında tuzaklar vardır; namlar içinde mana kıtlığı vardır.

Yani söz yolu düzgün ve düzenlidir; halbuki düzgün sözlerin altında gizli aldatma tuzakları vardır. Ve "ahit" ve "mukavele" gibi isimler ve lafızlar hoştur; fakat bunların içinde kastedilen mana yoktur. Bunlar içi kof ve çürük meyvelere benzer.

Ya'ni tarîk-ı kelâm düzgün ve muntazamdır; halbuki düzgün sözlerin altında gizli iğfâl tuzakları vardır. Ve “ahid” ve “mukāvele” gibi nâmlar ve lafızlar hoştur; fakat bunların içinde maksûd olan ma'nâ yoktur. Bunlar içi kof ve çürük meyvelere benzer.

1075. Lafız ve nâmlar mâdemki tuzaklardır, tatlı lafız bizim ömrümüzün suyunun kumudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1075. Lafızlar ve isimler mademki tuzaklardır, tatlı lafız bizim ömrümüzün suyunun kumudur.

Bizi aldatan bu gibi lafızlar ve isimler, mademki bizim hayatımızda aldatma tuzaklarıdır; bu sebeple bu hoş ve tatlı sözler, su gibi akıp giden ömrümüzün kumudur. Yani kum, suyu nasıl içer ve gözden kaybolmasını sağlarsa, bizi aldatan bu tatlı sözler de ömrümüzün suyunu içer. Bunları söyleyenler de aldatma kaynağıdır.

Bizi aldatan bu gibi lafızlar ve nâmlar, mâdemki bizim hayâtımızda iğfâl tuzaklarıdır; binâenaleyh bu hoş ve tatlı sözler, su gibi akıp giden ömrümüzün kumudur. Ya'ni kum, suyu nasıl içer ve nazardan gâib ederse, bizi iğfâl eden bu tatlı sözler dahi, ömrümüzün suyunu içer. bunların käilleri de menba'-ı iğfâldir.

1076. Kendisinden su kaynayan kum pek nadirdir; git onu ara! [1062]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1076. Kendisinden su kaynayan kum pek nadirdir; git onu ara!

Kendisinden ilim ve irfan suyu kaynayan kum, nadir olan latif sözlerdir ki, bizim ömrümüzün suyunu yutmadıktan başka, verdiği ilim ve irfan suyu ile ömrümüze ömür katar ve bunların söyleyenleri gözümüzü hakikat tarafına açar.

Kendisinden ilim ve irfân suyu kaynayan kum, nâdir olan elfâz-ı latîfedir ki, bizim ömrümüzün suyunu yutmadıktan başka, verdiği ilim ve irfân suyu ile, ömrümüze ömür katar ve bunların käilleri gözümüzü hakikat tarafına açar.

1077. Ey oğul, o kum, merd-i Huda'dır; zîrâ o kendisinden ayrılıp, Hakk'a vâsıl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1077. Ey oğul, o kum, Allah eri olan kişidir; çünkü o kendisinden ayrılıp, Hakk'a ulaştı.

Yani ömrümüzü yutmayan kum, Hak velisidir ki, ondan ilim ve irfan sözleri fışkırır. Çünkü o, kendisinden ayrılmış ve onda nefsin sıfatları kalmamış olduğu için, halkı aldatma tuzağı onun latif sözlerinden çok uzaktır. Hakk'a ulaşmak itibarıyla "Benim ile söyler" hadis-i kudsîsine mazhar olduğu için, sözleri âb-ı hayattır (ölümsüzlük suyudur).

Ya'ni bizim ömrümüzü yutmayan kum, veliyy-i Hak'dır ki, ondan ilim ve irfân sözleri nebeân eder. Çünkü o, kendisinden ayrılmış ve onda nefsin sı- fâtı kalmamış olduğu için, halkı iğfâl etmek tuzağı onun latîf kelâmından pek uzaktır. Hakk'a vâsıl olmak i'tibariyle و بی ینطق ya'ni "Benim ile söyler" hadîs-i kudsîsine mazhar olduğu için, sözleri âb-ı hayattır.

1078. Ondan dâimâ dînin tatlı suyu kaynar; tâliblere ondan hayat ve neşv ü nemâ vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1078. Ondan daima dinin tatlı suyu kaynar; Hakk yolunu arayanlara ondan hayat ve gelişme vardır.

1079. Merd-i Hakk'ın gayrini kuru kum bil! Zîrâ o senin her zaman ömrünün suyunu içer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1079. Hakk Yolcusu'ndan başkasını kuru kum bil! Çünkü o senin her zaman ömrünün suyunu içer.

Hakk Yolcusu'ndan başkası ve nefsinin hükümlerine boyun eğmiş olan kimse, kuru kuma benzer. Çünkü o, nefsanî sözleriyle seni aldatıp, ömrünün suyunu içer; yani ömrünü boşuna geçirir.

Merd-i Hakk'ın gayri ve nefsinin ahkâmı altında zebûn olan kimse, kuru kuma benzer. Zîrâ o nefsânî sözleri ile seni iğfâl edip, ömrünün suyunu içer; ya'ni ömrünü boşuna geçirir.

1080. Hakîm olan adamdan tâlib-i hikmet ol; tâ ki sen emrinden görücü ve bilici olasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1080. Hikmet sahibi adamdan hikmet iste; tâ ki sen işinden görücü ve bilici olasın.

Allah'ın velîleri hikmet sahibidir ve ledün ilimlerine (Allah katından gelen gizli bilgilere) vâkıftır. Sen bu gibi zâtları kendine rehber edinirsen, basiret gözün eşyanın hakikatlerini görür ve gördüğünü bilir.

Evliyâ-yı Hak hakîmdir ve ulûm-i ledünniyyeye vâkıftır. Sen bu gibi zevâtı kendine rehber ittihâz edersen, çeşm-i basîretin hakāyık-ı eşyayı görür ve gördüğünü bilir.

1081. Hikmet taleb eden, hikmetin menba'ı olur; o, sebeb tahsilinden fâriğ [1063] olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1081. Hikmet talep eden, hikmetin kaynağı olur; o, sebep tahsilinden kurtulur.

Bu sebeple hikmete talip olan kimse, rehberi olan Hakk erinin irşadıyla hareket eder ve neticede onun kalbi de, hikmetin kaynağı olur. Artık ilim ve irfan sebebi olan kitapları inceleme ve onların içeriklerini ezberleme zahmetinden kurtulur. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: من اخلص لله أربعين صباحا ظهر ينابيع الحكمة في قلبه Yani "Kim ki kırk sabah Yüce Allah'a karşı ihlas üzere bulunursa, onun kalbinde hikmetin kaynakları ortaya çıkar".

Binâenaleyh hikmete tâlib olan kimse, rehberi olan merd-i Hakk'ın irşâdıyla hareket eder ve netîcede onun kalbi de, hikmetin menba'ı olur. Artık sebeb-i ilim ve irfân olan kitabları mütâlaa ve onların münderecâtını hıfz külfetinden vâreste kalır. Nitekim hadîs-i şerîfde buyrulur: من اخلص لله أربعين صباحا ظهر ينابيع الحكمة في قلبه Ya'ni "Kim ki kırk sabah Allah Teâlâ'ya karşı ihlâs üzere bulunursa, onun kalbinde hikmetin menba'ları zâhir olur".

1082. Levh-i hâfız bir levh-i mahfûz olur; onun aklı ruhdan mahfuz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1082. Koruyucu levha, korunmuş bir levha olur; onun aklı ruhtan korunmuş olur.

Hata olsun, doğru olsun, her işittiğini, okuduğunu ve gördüğünü ezberlediği için, koruyucu levha niteliğinde olan hafıza kuvveti, safsatadan ve yanıltmadan korunmuş bir levha olur. Çünkü artık onun aklı ruhundan korunmuş olur; yani ruhu onun aklını sapkınlıktan korur. Çünkü ruh hakikatleri idrak edicidir ve ilahi bilgi sahibidir. Nitekim ileride gelecek olan şerefli bir beyitte Cenab-ı Pîr: جامه از تن جان ز تن آگاه نیست در دماغش جزؤ غم الله نیست yani "Elbise tenden nasıl haberdar değilse; can dahi tenden öylece haberdar değildir. Onun beyninde Allah derdinden başkası yoktur" buyururlar.

Bu sebeple böyle bir kimseye artık kitaplar karıştırmaya gerek kalmaz; o kimsenin aklı ilahi bilgileri ruhundan almaya başlar.

Hatâ olsun, savâb olsun her işittiğini ve okuduğunu ve gördüğünü hıfz ettiği cihetle bir levh-i hâfız mâhiyyetinde olan kuvve-i hâfızası safsata ve mügâlatadan mahfûz bir levh olur. Zîrâ artık onun aklı rûhundan mahfûz olur; ya'ni ruhu onun aklını dalâletten hıfz eder. Zîrâ rûh hakāyıkı müdrikdir ve ma'rifet-i ilâhiyye sahibidir. Nitekim âtîde gelecek olan bir beyt-i şerîfde Cenab-ı Pîr: جامه از تن جان ز تن آگاه نیست در دماغش جزؤ غم الله نیست Ya'ni "Elbise tenden nasıl âgâh ve haberdâr değilse; cân dahi tenden öylece âgâh değildir. Onun dimâğında Allah gamından başkası yoktur" buyururlar.

Binâenaleyh böyle bir kimseye artık kitablar karıştırmağa hâcet olmaz; o kimsenin aklı maarif-i ilâhiyyeyi rûhundan iktibâsa başlar.

1083. Vaktaki adama onun aklı muallim idi, bundan sonra akıl onun bir şakirdi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1083. Vaktiyle insana aklı öğretmen iken, bundan sonra akıl onun bir öğrencisi oldu.

Hakk Yolcusu ile karşılaşan kimsenin aklı, önceleri, zahirî işitmesiyle duyduğu ve zahirî görmesiyle okuduğu kitapların anlamını öğretirdi. İlahi bilgileri ruhundan almaya başladıktan sonra, artık onun aklı, ruhunun bir öğrencisi olur.

Merd-i Hakk'a mülâkî olan kimsenin evvelce aklı, sem'-i sûrîsi ile işittiği ve basar-ı sûrîsi ile okuduğu kitabların ma'nâsını ta'lîm ederdi. Maarif-i ilâhiyyeyi rûhundan iktibâsa başladıktan sonra, artık onun aklı, rûhunun bir şâkirdi olur.

1084. Akıl, Cibril gibi der ki: Ey Ahmed! Eğer bir adım atarsam beni yakar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1084. Akıl, Cibril gibi der ki: Ey Ahmed! Eğer bir adım atarsam beni yakar.

Gerçek varlık olan Zü'l-kuvve'nin küllî kuvvetlerinden biri, Hz. Cebrail (a.s.)'dır ki, manaları şekillere indirmekle görevlidir. Onun şeriat dilinde zikredilen kanatları, tesirlerinin veçheleridir. Şimdi her bir akla, Hz. Cebrail'in tesir veçhelerinden biri etki eder. "Akl-ı kül" sahibi olan Resûl-i Ekrem Efendimiz'e Cenâb-ı Cibril bütün veçheleriyle etki edici ve indiricidir. Bu sebeple hakkında "...Yaş ve kuru ne varsa hepsi..." (En'âm, 6/59) buyrulan Kur'an'ı indirdi. Ve Cenâb-ı Cibril'in makamı, akıl makamı olduğu için, aklın ötesine geçemez. Nitekim miraç gecesinde Cenâb-ı Cibril, suretler ve taayyünat ağacının nihayet bulduğu bir sınır olan "sidretü'l-müntehâ"dan ileriye geçemedi; oradan ilerisini rûh-ı küllî-i Muhammedî'ye terk etti ve dedi ki: يَا اَحْمَدُ لَوْ دَنَوْتُ اَنْمُلَةً لَاحْتَرَقْتُ Yani "Ey Ahmed, eğer bir parmak kadar yaklaşırsam, yanarım."

İşte bu sırra dayanarak Hakk Yolcusu'nun ruhunun miracında, Cibril'in tesir veçhelerinden birinin altında bulunan ve başka bir ifadeyle Cenâb-ı Cibril'in bir kanadı olan onun aklı, Cibril gibi der ki: Ey Ahmed! Eğer kendi makamımdan ve haddimden bir adım ileriye atarsam, benim Cibril'e ait sıfatım yanar, yok olur. "Ey Ahmed" hitabında Hakk Yolcusu'nun ruhunun, rûh-ı küllî-i Muhammedî'den bir cüz' olduğuna işaret buyrulur. Çünkü Ahmed'in cüz'ü, yine Ahmed'dir. Nitekim hadis-i şerifte: انا من الله والمؤمنون من نوری Yani "Ben Allah'tanım ve müminler de benim nurumdandır" buyrulmuştur.

Zü'l-kuvve olan vücûd-ı hakîkînin kuvâ-yı külliyyesinden birisi, Hz. Cebrâîl (a.s.) dır ki, maânîyi sûretlere inzâle me'mûrdur. Onun lisân-ı şerîatde zikr olunan kanadları vücûh-ı te'sîrâtıdır. İmdi her bir akla, Hz. Cibril'in vücûh-ı te'sîrâtından biri müessirdir. "Akl-ı kül" sâhibi olan Resûl-i Ekrem Efendimiz'e Cenâb-ı Cibrîl bilcümle vücûhu ile müessir ve münzeldir. Bu sebeble hakkında وَلاَ رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ (En'âm, 6/59) ["...Yaş ve kuru ne varsa hepsi..."] buyrulan Kur'ân'ı inzâl eyledi. Ve Cenâb-ı Cibrîl'in makāmı, makām-ı akl olduğu için, aklın verâsına geçemez. Nitekim mi'râc gecesinde Cenâb-ı Cibrîl şecere-i suver ve taayyünâtın nihâyet bulduğu bir had olan "sidretü'l-müntehâ"dan ileriye geçemedi; oradan ilersini rûh-ı küllî-i Muhammedî'ye terk etti ve dedi ki: يَا اَحْمَدُ لَوْ دَنَوْتُ اَنْمُلَةً لَاحْتَرَقْتُ Ya'ni "Ya Ahmed, eğer bir parmak kadar yaklaşırsam, yanarım"

İşte bu sırra mebnî rûh-i sâlikin mi'râcında Cibrîl'in vücûh-i te'sîrâtından birisinin altında bulunan ve ta'bîr-i dîğerle Cenâb-ı Cibrîl'in bir kanadı olan onun aklı, Cibrîl gibi der ki: Ey Ahmed! Eğer kendi makāmımdan ve haddim- den bir adım ileriye atarsam, benim sıfat-ı cibrîliyyetim yanar, mahv olur. "Ey Ahmed" hitâbında rûh-i sâlikin, rûh-ı küllî-i Muhammedî'den bir cüz' olduğuna işâret buyrulur. Zîrâ Ahmed'in cüz'ü, yine Ahmed'dir. Nitekim hadis-i şerîfde: انا من الله والمؤمنون من نوری Ya'ni Ben Allah'danım ve mü'minler de benim nûrumdandır" buyrulmuştur.

1085. Sen beni bırak, bundan sonra ileriye sür. Ey cânın sultanı, benim haddim bu idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1085. Sen beni bırak, bundan sonra ileriye sür. Ey canın sultanı, benim haddim bu idi.

Yani Cebrail, miraçta Hz. Muhammed'e (a.s.) demişti ki: Sen beni makamımda bırak, ileriye geç git, ey canların bütünü ve sultanı! Benim haddim ve makamım buraya kadardır.

Ya'ni Cibrîl mi'râcda Cenâb-ı Ahmed (a.s.)a demiş idi ki: Sen beni makāmımda bırak, ileriye geç git, ey cânların küllü ve sultânı! Benim haddim ve makāmım buraya kadardır.

1086. Her kim ki tembellikten şükürsüz ve sabırsız kaldı, o ancak bunu bilir ki cebir ayağını tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1086. Her kim ki tembellikten dolayı şükürsüz ve sabırsız kaldı, o ancak bunu bilir ki cebir ayağını tutar.

Kim ki tembelliği sebebiyle organlarını ve uzuvlarını, Hakk'ın emrettiği bir şekilde yerli yerinde kullanarak fiilî şükrü yerine getirmez ve nefsine ait hazlara karşı kendini tutarak sabretmez ise o, ilahi hakikatlerden ancak ilahi cebir meselesini ortaya koyup, ayağını cebir ile bağlar ve şeriatın amellerini yapmaz ve bir taraftan da bu yolda akıl ve marifet satmaya başlar. Halbuki o biçare, nefsinin esiri olmuştur ve onu amelden alıkoyan nefsin aldatmasıdır; bundan haberi yoktur. Eğer biraz sağlığı bozulsa, doktorların kapısını çalmaktan asla üşenmez ve bu hususta kendisini Hakk'ın mecburu sayıp: Ne yapayım, bu bana Hak'tan gelmiştir, benim elimde bir şey yoktur; bu sebeple bu acılara ve ızdıraba sabretmek lazımdır, demez.

Cebir hakkında yukarıda geçen 616, 644, 645, 943 ve 946 ve 948 numaralı şerefli beyitlere de başvurmak faydalıdır.

Kim ki tembelliği sebebiyle a'zâ ve cevârihi, Hakk'ın emrettiği bir vech ile yerli yerinde kullanarak şükr-i fiilîyi îfâ etmez ve hazz-ı nefsânîsine karşı kendini zabt edip sabr eylemez ise o, hakāyık-ı ilâhiyyeden ancak cebr-i ilâhî mes'elesini ortaya koyup, ayağını cebir ile bağlar ve a'mâl-i şer'iyyeyi ta'tîl eder ve bir tarafdan da bu yolda akıl ve ma'rifet satmağa başlar. Halbuki o bîçâre, nefsinin zebûnu olmuştur ve onu amelden alıkoyan nefsin iğvâsıdır; bundan haberi yoktur. Eğer biraz sıhhatı muhtel olsa, etıbbâ kapısını çalmaktan asla üşenmez ve bu husûsta kendisini Hakk'ın mecbûru addedip: Ne yapayım, bu bana Hak'dan gelmiştir, benim elimde bir şey yoktur; binâenaleyh bu âlâm ve ıztırâba sabr etmek lâzımdır, demez.

Cebir hakkında yukarıda geçen 616,644,645,943 ve 946 ve 948 numaralı ebyât-ı şerîfeye dahi müracaat olunmak fâidelidir.

1087. Cebri getiren kimse, kendini hasta etti. Nihayet o hastalık onu mezara koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1087. Cebri getiren kimse, kendini hasta etti. Sonunda o hastalık onu mezara koydu.

Yani Yüce Allah'ın çalışma işareti olarak verdiği organlarını yerli yerinde kullanmayan ve "Ben fiillerimde mecburum" diyen kimse, el ve ayağı kırılıp, amelden düşmüş olan kimseler gibi, kendisini hasta etti ve sonunda bu kudretin elden alınması hastalığı, kendisini dar olan nefse ait tabiatlar mezarına koydu. Çünkü hayvani hayat çok dardır; ruhani hayat ise çok geniştir.

Ya'ni Hak Teâlâ'nın çalışma işareti olarak verdiği a'zâlarını yerli yerinde kullanmayan ve ben ef'âlimde mecbûrum diyen kimse, el ve ayağı kırılıp, amelden sâkıt olmuş olan kimseler gibi, kendisini hasta etti ve nihâyet bu selb- i kudret hastalığı, kendisini dar olan tabâyi'-i nefsâniyye mezarına koydu. Zî-râ hayât-ı hayvaniyye gâyet dardır; ve hayât-ı rûhâniyye ise gâyet vâsi'dir.

1088. Peygamber buyurdu ki: Şaka ile olan hastalık, maraz getirir. Akıbet çerağ gibi söner.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1088. Peygamber buyurdu ki: Şaka ile olan hastalık, maraz getirir. Sonunda mum gibi söner.

Bu şerefli beyitte "Sahte hastalık göstermeyin; çünkü sahte hastalık gösterdiğiniz zaman, gerçekten hastalanırsınız" hadis-i şerifine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde لا تمارضوا فانكکم ازا تمارضتم فتمرضوا Ya'ni "Sahte hastalık göstermeyin; zîrâ sahte hastalık gösterdiğiniz vakit, hakikaten hastalanırsınız" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur.

1089. Cebir ne olur? Kırılmışı bağlamak, yahut kopmuş damarı bitiştirmektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1089. Cebir ne olur? Kırılmışı bağlamak yahut kopmuş damarı bitiştirmektir.

Yani "cebir" kelime anlamı itibarıyla kırılmış bir şeyi bağlamak veya kopmuş damarı bitiştirmek demektir. Bu sebeple, ey ameli terk eden tembel, elin ayağın tutarken, cebir yolunu seçip kendini niçin hastalar sırasına koyarsın?

Ya'ni "cebir" ma'nâ-yı lügavîsi i'tibariyle kırılmış bir şeyi bağlamak veyâhut kopmuş damarı bitiştirmek demektir. Binâenaleyh, ey ameli terk eden tembel, elin, ayağın tutarken, cebir tarîkını ihtiyâr edip, kendini niçin hastalar sırasına koyarsın?

1090. Mâdemki bu yolda ayağın kırılmamıştır, kime gülüyorsun, niye ayağını [1072] bağlamışsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1090. Mademki bu yolda ayağın kırılmamıştır, kime gülüyorsun, niye ayağını [1072] bağlamışsın?

Sûfîlere ait bazı kitapları okumuşsun veya bir insân-ı kâmilin huzurunda bulunup bu hakikatleri ve bilgileri dinlemişsin. Henüz senin nefsinin ayağı kırılmamış ve nefse ait hazlar için binlerce adım atmaktan üşenmemişken, "Kulların fiilleri, ilâhî fiillerdir; bu sebeple kudret ve kuvvet Allah'ındır, bizde asla kudret yoktur," diyerek niçin bu sebepler âleminde Hakk yolunda çalışanları "Henüz zâhiddir," diye alay ederek gülüyorsun, niçin kırılmamış ayağını bağlamışsın?

Maarif-i sûfiyyeye dâir ba'zı kitablar mütâlaa etmişsin veyâhut bir kâmilin huzûrunda bulunup bu hakāyık ve maârifi dinlemişsin. Henüz senin nefsinin ayağı kırılmamış ve huzûzât-ı nefsâniyyen için binlerce adım atmaktan üşenmemiş iken, efâl-i ibâd, efâl-i ilâhiyyedir; binâenaleyh kudret ve kuvvet Hakk'ındır, bizde asla kudret yoktur, diyerek niçin bu esbâb âleminde tarîk-ı Hak'da çalışanları "Henüz zâhiddir" diye istihzâ ederek gülüyorsun, niçin kırılmamış ayağını bağlamışsın?

1091. Ve o kimsenin ki, ayağı çalışmak yolunda zedelendi, ona Burak erişti ve üzerine bindi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1091. Ve o kimsenin ki, ayağı çalışmak yolunda zedelendi, ona Burak erişti ve üzerine bindi.

Yani Resûl-i Ekrem Efendimiz'e وَمِنَ الَّيْل فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةٌ لَكَ عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُوداً (İsrâ, 17/79) yani "Gecenin bazı vaktinde uyanarak senin için fırsat ve faziletine ziyade olarak namaz kıl; ta ki Rabbin seni makam-ı mahmuda getirsin" ayet-i kerimesi nazil olunca, çok kıyamda durmaktan mübarek ayakları şişinceye kadar teheccüd namazı kıldı; ve bu çalışma neticesinde miraç gecesi, kendilerine Burak denilen bir binek hayvanı getirildi ki, bu suret Risalet-penah Efendimiz hazretlerinin şerefli amellerinin melekûtî sureti (manevi âlemdeki görünümü) idi. Çünkü zahirde teklif (ilahi emirler), batında tekvin (yaratılış) içindir. Bu sebeple "Biz hakikati idrak ettik, artık amele ihtiyacımız kalmadı; bu ameli saliklere ve zahidlere bıraktık" diyen kimseler, amelden melekûtî suretler meydana geleceğini bilmeyen kimselerdir.

Ya'ni Resûl-i Ekrem Efendimiz وَمِنَ الَّيْل فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةٌ لَكَ عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُوداً (Isrâ, 17/79) ya'ni "Gecenin ba'zı vaktinde uyanarak senin için fırsat ve fazîletine ziyâde olarak namaz kıl; tâ ki Rabb'in seni makām-ı mahmûda getire" âyet-i kerîmesi nâzil olunca, kesret-i kıyâmdan mübarek ayakları şişinceye kadar teheccüd namazı kıldı; ve bu çalışma neticesinde mi'râc gecesi, kendilerine Burâk ta'bîr olunan bir binek hayvanı getirildi ki, bu sûret Risâlet-penâh Efendimiz hazretlerinin amel-i şerîflerinin sûret-i melekûtiyyesi idi. Zîrâ zâhirde teklîf, bâtında tekvîn içindir. Binâenaleyh "Biz hakîkatı idrâk ettik, artık amele ihtiyacımız kalmadı; bu ameli sâliklere ve zâhidlere bıraktık" diyen kimseler, amelden suver-i melekûtiyye peyda olacağını bilmeyen kimselerdir.

1092. O dînin hâmili idi, mahmul oldu. Fermanı kabul edici idi, makbul oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1092. O, dinin taşıyıcısı idi, taşınan oldu. Fermanı kabul edici idi, kabul edilmiş oldu.

Yani Yüce Peygamberimiz (s.a.v.) başlangıçta dinin yükünü ve açık şeriatın ağırlıklarını yüklenmiş idi. Daha sonra bu şerefli amelinden oluşan melekûtî suret (manevî şekil) kendilerini yüklendi. Başlangıçta kendileri ilâhî fermanı kabul etti, daha sonra ilâhî kabul görmüş oldu ve mi'raca davet olundu.

Ya'ni Resûl-i Ekrem Efendimiz evvelen dînin yükünü ve şer'-i mübînin eskālini yüklenmiş idi. Ba'dehû bu amel-i şerîfinden mütekevvin olan sûret-i melekûtiyye kendilerini yüklendi. Evvelen kendileri fermân-ı ilâhîyi kabûl etti, ba'dehû makbûl-i ilâhiyye oldu ve mi'râca da'vet olundu.

1093. Şimdiye kadar şahdan fermân kabul ederdi; bundan sonra orduya fermân eriştirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1093. Şimdiye kadar şahtan ferman kabul ederdi; bundan sonra orduya ferman eriştirdi.

Yani bir zaman hakiki şah olan Hak'tan emir kabul ve telakki ederdi. Bundan sonra da ilahi askerler olan cihan halkına emir verdi.

Ya'ni bir zaman şâh-ı hakîkî olan Hak'dan emir kabûl ve telakkî ederdi. Bundan sonra da cünûd-ı ilâhiyye olan halk-ı cihâna emir verdi.

1094. Şimdiye kadar ona yıldızlar te'sîr ederdi; bundan sonra o yıldızların emîri oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1094. Şimdiye kadar ona yıldızlar etki ederdi; bundan sonra o, yıldızların emîri oldu.

Yani bir zamanlar unsur âleminden ortaya çıkan şerefli belirlenimi, gezegenlerin etkisi ve terbiyesi altında büyüyüp gelişti. Ne zaman ki nübüvvetin ağırlıklarını yüklendi ve şerefli amelleri yerine getirerek ilâhî katında makbul oldu, bundan sonra artık o, gezegenlerin hâkimi ve emîri olup, onlara hükmetti. Yıldızların etkisi hakkında yukarıda 760-764 numaralı şerefli beyitler geçmişti.

Ya'ni bir zaman âlem-i unsurîden peyda olan taayyün-i şerîfi, seyyârâtın te'sîr ve terbiyesi altında neşv ü nemâ buldu. Vaktâki eskāl-i nübüvveti hâ-mil olup, a'mâl-i şerîfeyi icrâ etmekle makbûl-i ilâhiyye oldu, bundan sonra artık o seyyârâtın hâkimi ve emîri olup, onlara hükm etti. Yıldızların te'sîri hakkında yukarıda 760-764 numaralı ebyât-ı şerîfe geçmiş idi.

1095. Eğer sana nazarda işkâl gelirse, o halde şakk-ı kamerde sen şek tutarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1095. Eğer sana bakış açında bir zorluk gelirse, o halde ayın yarılmasında sen şüphe duyarsın.

Eğer Resûl-i Ekrem Efendimiz'in gezegenlere emir ve hâkim olması, düşünce bakış açın itibarıyla sana zor görünürse, o halde gezegenler üzerinde hâkimiyetten ibaret olan Resûl-i Ekrem'in "ayın yarılması" mucizesinde senin şüphen vardır demek olur. Bilinmeli ki, bu yarılma mucizesinin meydana gelişini İslam'dan bazıları tasdik etmezler de, derler ki: "Eğer ay yarılmış olsaydı, dünyanın dört bir yanındaki ahâliden elbette görenler olurdu. Halbuki böyle bir rivayet yoktur." Bu mucize hakkındaki rivayete göre ay, Mekke-i Mükerreme'deki Hira Dağı'nın arkasından henüz doğmakta idi. Kureyş'ten bazıları Resûl-i Ekrem Efendimiz'den mucize istediler. İsimleri tefsirlerde zikredilen bazı kimselerin huzurunda Risâlet-penâh Efendimiz parmağıyla aya işaret buyurdular; ay ikiye ayrıldı; birisi Hira Dağı'nın zirvesinin bir tarafında ve diğer parçası da diğer tarafında göründü; ve derhal yine birleşti. Şimdi ay, Hira Dağı'nın arkasından doğarken, ancak Hind ve Çin taraflarından görünebilir idi. Bir buçuk asır evvel Hind'de kazılar esnasında bir heykel bulunduğu ve üzerinde "ayın yarılması senesinde yapılmıştır" ibaresi olduğu Hoca İshak Efendi'den naklederler. Fakir dahi, Çin'de eski bir köşk üzerinde ayın yarılması senesinde bina olunduğu yazılı bulunduğu, Melamiyye'den Maksut Efendi'den bizzat işittim. Ve Kur'an-ı Kerim'de dahi اقتربت الساعة وانشق القمر و ان يروا آية يعرضوا و يقولُوا سحر مستمر (Kamer, 54/1,2.) yani "Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı ve eğer bir ayet görseler yüz çevirirler ve sürekli bir sihirdir derler" ayet-i kerimesinde bu olaya işaret buyrulmuştur. Ehl-i İslam'dan bu olayın meydana gelmediğini iddia edenler, bu ayeti tevil edip, kıyamet gününde ay yarılacak manasını verirler. Cenâb-ı Pir tevil edenlere hitaben ileride buyururlar:

Eğer Resûl-i Ekrem Efendimiz'in seyyârâta emîr ve hâkim olması, nazar-ı fikrin i'tibariyle sana müşkil görünürse, o halde seyyârât üzerinde hâkimiyet- ten ibaret olan Resûl-i Ekrem'in “şakk-ı kamer" mu'cizesinde senin şek ve şübhen vardır demek olur. Ma'lûm olsun ki, bu inşikāk mu'cizesinin vukū'unu islâmdan ba'zıları tasdîk etmezler de, derler ki: "Eğer kamer münşakk olaydı, aktâr-ı cihân ahâlîsinden elbette görenler olurdu. Halbuki böyle bir rivâyet yoktur." Bu mu'cize hakkındaki rivâyete göre ay, Mekke-i Mükerreme'deki Hirâ Dağı'nın arkasından henüz tulû' etmekte idi. Kureyş'den ba'zıları Resûl-i Ekrem Efendimiz'den mu'cize istediler. İsimleri tefsîrlerde zikr olunan ba'zı kimselerin muvâcehesinde Risâlet-penâh Efendimiz parmağıyla aya işâret buyurdular; ay ikiye ayrıldı; birisi Hirâ Dağı'nın zirvesinin bir tarafında ve diğer parçası da diğer tarafında göründü; ve derhal yine birleşti. İmdi ay, Hirâ Dağı'nın arkasından doğarken, ancak Hind ve Çin taraflarından görünebilir idi. Bir buçuk asır evvel Hind'de hafriyât esnasında bir heykel bulunduğu ve üzerinde "inşikāk-ı kamer senesinde yapılmıştır" ibâresi olduğu Hoca İshak Efendi'den nakl ederler. Fakîr dahi, Çin'de eski bir köşk üzerinde inşikāk-ı kamer senesinde binâ olunduğu muharrer bulunduğu, Melâmiyye'den Maksûd Efendi'den bizzât işittim. Ve Kur'ân-ı Kerim'de dahi اقتربت الساعة وانشق القمر و ان يروا آية يعرضوا و يقولُوا سحر مستمر (Kamer, 54/1,2.) ya'ni "Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı ve eğer bir âyet görseler i'râz ederler ve sihr-i müstemirdir derler" âyet-i kerîmesinde bu vak'aya işaret buyrulmuştur. Ehl-i İslâm'dan bu vak'anın adem-i vukü'unu iddia edenler, bu âyeti te'vîl edip, kıyamet gününde ay yarılacak maʼnâsını verirler. Cenâb-ı Pîr te'vîl edenlere hitâben âtîde buyururlar:

1096. Ey gizlide hevâyı tazelemiş kimse, îmânını tazele; dil sözünden değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1096. Ey gizlide nefsanî arzusunu tazelemiş kimse, imanını tazele; dil sözünden değil!

Ey hamurunda batıl hayallere tabi olarak her an nefsanî arzusunu tazeleyen kimse, kalbinden bu batıl hayalleri def etmek suretiyle imanını tazele. Kalbin batıl hayaller ve nefsanî arzu ile dolu iken, dille kelime-i tevhidi söylemek, imanı yenilemek değildir. Nitekim ayet-i kerimede يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمَنُوا (Nisâ, 4/136) yani "Ey dille kelime-i tevhidi zikredip, imanını açıklayanlar; kalbinizden dahi iman ediniz!" buyrulur.

Ey hamîrinde hayâlât-ı bâtıleye tebean her an hevâ-yı nefsânîsini tâzeleyen kimse, kalbinden bu hayâlât-ı bâtıleyi def etmek sûretiyle îmânını tâzele. Kalbin hayâlât-ı bâtıle ve hevâ-yı nefsânî ile dolu iken, lisânen kelime-i tevhîdi söylemek, tecdîd-i îmân etmek değildir. Nitekim âyet-i kerîmede يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمَنُوا (Nisâ, 4/136) ya'ni "Ey lisânen kelime-i tevhîdi zikr edip, ızhâr-1 îmân edenler; kalbinizden dahi îmân ediniz!" buyrulur.

1097. Hevâ tâze oldukça îmân tâze değildir; zîrâ bu hevâ o kapının kilidinden gayri değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1097. Heves taze oldukça iman taze değildir; çünkü bu heves o kapının kilidinden başka bir şey değildir.

Yani din yolunda her an senin kalbine yeni yeni bâtıl hayaller, bozuk fikirler ve türlü türlü felsefeler geldikçe imanın yenilenmesi mümkün değildir. Çünkü bu nefsanî heves, hakiki iman kalesinin kapısının kilidinden başka bir şey değildir. Yani bu nefsanî heves o hakiki iman kapısını kilitler. Nitekim ayet-i kerimede "Hevesini ilah edinen kimseyi görmedin mi? Hâlbuki Yüce Allah onu ilim üzere şaşırttı" (Casiye, 45/23) buyrulur.

Ya'ni din yolunda her an senin kalbine yeni yeni hayâlât-ı bâtıle ve efkâr-ı fâside ve türlü türlü feylesofluklar geldikçe îmânın tecdîdi kābil değildir. Zîrâ bu hevâ-yı nefsânî, îmân-ı hakîkî kal'ası kapısının kilidinden başka bir şey değildir. Ya'ni bu hevâ-yı nefsânî o îmân-ı hakîkî kapısını kilitler. Nitekim âyet-i kerîmede أفرايت مَن اتَّخَذَ الهَهُ هَوَاهُ وَأَضله الله عَلَى علم )Casiye, 45/23) ya'ni "Hevâsını ilâh ittihâz eden kimseyi görmedin mi? Halbuki Allah Teâlâ onu ilim üzerinde şaşırttı" buyrulur.

1098. Bikr olan kelimeyi te'vîl etmişsin; sen Kur'ân'ı değil, kendini te'vîl et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1098. Bakire olan kelimeyi yorumlamışsın; sen Kur'ân'ı değil, kendini yorumla!

Yani Kur'ân'ın sana karşı açılmamış ve bakire kalmış olan kelimesini nefsanî arzuna göre yorumlamışsın. Sen Kur'ân'ı yorumlamaktan vazgeç de kendi kalbini yorumla ve onu âlemin hakikatine çevir! Nasıl ki hadis-i şerifte "Hevâsı benim getirdiğim şeye tâbi' olmadıkça, sizden biriniz mü'min olmaz" buyrulmuştur. Bu sebeple Kur'ân'ın bakire kelimelerinin anlamlarını yine Peygamber ve onun vârisleri açabilir.

Ya'ni Kur'ân'ın sana karşı açılmamış ve bikr kalmış olan kelimesini hevâ-yı nefsânîne göre te'vîl etmişsin. Sen Kur'ân'ı te'vîl etmekten vazgeç de kendi kalbini te'vîl et ve hakîkat-ı âleme çevir! Nitekim hadis-i şerifde لن يؤمن احدكم حتى يكون هواه تبعا لما جئت به ya'ni "Hevâsı benim getirdiğim şeye tâbi' olmadıkça, sizden biriniz mü'min olmaz" buyrulmuştur. Binâenaleyh Kur'ân'ın bikr kelimelerinin ma'nâlarını yine Peygamber ve onun vârisleri açabilir.

1099. Kur'ân'ı heva üzere te'vîl ediyorsun; yüksek ma'na, senden alçak ve eğ- [1081] ri oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1099. Kur'an'ı hevesine göre yorumluyorsun; yüce anlam, senden alçak ve eğri oldu.

Yani Kur'an'ı kendi hevesine uydurup yorumladığın için, kelimelerin yüce ve yüksek olan anlamları, senin fikrin gibi alçak ve eğri oldu. Nasıl ki hadis-i şerifte "Kim ki Kur'an'ı kendi görüşüyle tefsir ederse, kendisine ateşten oturacak bir yer hazırlasın" buyrulur.

Ya'ni Kur'ân'ı kendi hevâna uydurup te'vîl ettiğin için, kelimelerin yük-sek ve âlî olan ma'nâları, senin fikrin gibi alçak ve eğri oldu. Nitekim ha-dis-i şerîfde من فسر القرآن برأيه فليتبوأ مقعده من النار ya'ni “Kim ki Kur'ân'ı kendi re'yiyle tefsîr ederse, kendisine nârdan oturacak bir yer hazırlasın" buyrulur.

## Sineğin te'vîlinin merdûdiyyeti ve onun zannının za'fı

1100. Senin ahvâlin o acîb sineğe benzer ki, o kendisini bir kimse zannetti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1100. Senin hâlin, o şaşırtıcı sineğe benzer ki, o kendisini bir kimse zannetti.

Yani senin Kur'an'ı yorumlamaya kalkışman, kendini önemli bir kişi sayan sineğe ve onun hikâyesine benzer.

Ya'ni senin Kur'ân'ı te'vîlâta kıyâmın, kendini mühim bir şahıs addeden sineğe ve onun kıssasına benzer.

1101. O, şarapsız kendisinden sarhoş olup, kendi zerresini güneş görmüş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1101. O, şarapsız kendisinden sarhoş olup, kendi zerresini güneş görmüş idi.

O "sinek" gibi olan zâhirî ilim sahibi, ilâhî aşk şarabından sarhoş olmamış, aksine kendi benliğinden ve kendi varlığından sarhoş olmuş idi. Bu sarhoşluğu sebebiyle kendisinin varlık zerresini ve ilmini koskoca bir güneş gibi görmüş idi.

O "sinek" gibi olan ilm-i zâhir sahibi, şarâb-ı aşk-ı ilâhîden sarhoş olmamış, belki kendi enâniyyetinden ve kendi varlığından sarhoş olmuş idi. Bu sarhoşluğu sebebiyle kendinin zerre-i vücûdunu ve ilmini koskoca bir güneş gibi görmüş idi.

1102. Beyânda, doğan kuşlarının vasfını işitip, ben şübhesiz vaktin ankāsıyım dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1102. Beyanda, doğan kuşlarının vasfını işitip, ben şüphesiz vaktin ankāsıyım (zümrüdüankasıyım) dedi.

Allah'ın doğan kuşları olan evliyâullahın (Allah dostlarının) vasıflarını kitaplardan okumuş ve ağızdan işitmiş olduğundan, kendi enâniyetini ve varlığını onların üstünde görüp, onlar doğan ise, ben vaktin ankāsıyım demiştir.

Allah'ın doğan kuşları olan evliyâullâhın evsâfını kitablardan okumuş ve ağızdan işitmiş olduğundan, kendi enâniyyetini ve varlığını onların fevkinde görüp, onlar doğan ise, ben vaktin ankāsıyım demiştir.

## Sineğin kıssası ve hakîkaten deniz içinde olduğunu düşünmesi

1103. O sinek, saman çöpü ve eşek sidiği üzerinde gemici gibi baş yükseltir idi. [1082]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1103. O sinek, saman çöpü ve eşek sidiği üzerinde gemici gibi başını yükseltirdi.

Bir eşek yere işemiş ve bir çukura sidik birikmiş; o sidiğin içine bir saman çöpü düşmüş. Bir sinek, o çöpün üzerine konup ve gemici gibi başını yukarıya kaldırıp kibirle etrafı seyretmeye dalmış.

Bir eşek yere işemiş ve bir çukura sidik birikmiş; o sidiğin içine bir saman çöpü düşmüş. Bir sinek, o çöpün üzerine konup ve gemici gibi başını yukarıya kaldırıp tekebbür ile etrafı temâşâya dalmış.

1104. Dedi ki: Ben deniz ve gemi ittihaz etmişim; bir müddet onun fikrinde kalmışım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1104. Dedi ki: Ben deniz ve gemi edinmişim; bir süre onun düşüncesinde kalmışım.

1105. İşte bu deniz, bu da gemi; ben de gemici adam ve re'y sahibiyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1105. İşte bu deniz, bu da gemi; ben de gemici adam ve görüş sahibiyim.

1106. Deniz üstünde o sal sürerdi; ona o kadri hadden bîrûn göründü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1106. Deniz üstünde o sal sürerdi; ona o kadri hadden bîrûn göründü.

O sinek, eşek sidiğinden oluşmuş deniz üstünde saman çöpünden yapılmış olan salı sevk ederdi. O sineğe bu eşek sidiğinin alanı kadar olan yer, haddinden fazla ve pek büyük göründü.

O sinek, eşek sidiğinden hâsıl olma deniz üstünde saman çöpünden ma'mûl olan salı sevk ederdi. O sineğe bu eşek sidiğinin sahası kadar olan mahal hadden ziyâde ve pek büyük göründü.

1107. O sidik, ona nisbetle hadsiz idi. Onu doğru gören o nazar nerede?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1107. O sidik, ona göre sınırsızdı. Onu doğru gören o bakış nerede?

1108. Onun âlemi o kadar olur ki, onun görüşüdür. Göz bu kadar; deniz dahi ona bu kadardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1108. Onun âlemi o kadar olur ki, onun görüşüdür. Göz bu kadar; deniz dahi ona bu kadardır.

Yani bir sineğin âlemi, ancak kendisinin görüşü kadardır. Mademki gözü, sinek gözü kadardır; onun denizi dahi eşek sidiğinin alanı kadar olur.

Ya'ni bir sineğin âlemi, ancak kendisinin görüşü kadardır. Mâdemki gözü, sinek gözü kadardır; onun denizi dahi eşek sidiğinin sâhası kadar olur.

1109. Bâtıl te'vîlin sahibi sinek gibidir; onun vehmi eşek sidiği ve tasvîri de saman çöpüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1109. Bâtıl yorumun sahibi sinek gibidir; onun vehmi eşek sidiği ve tasviri de saman çöpüdür.

Yani kendisini ilimde çok bilgili görüp Kur'an'ı kendi görüşüyle bâtıl bir şekilde yorumlayan zahir uleması (dinin dış yüzüyle ilgilenen bilginler) ve filozoflar, sinek gibidir; ve onların vehimleri (gerçek olmayan tahayyülleri) ve bâtıl hayalleri eşek sidiğine benzer ve tasvir ettikleri anlamlar da, saman çöpü gibi olup, bu anlamları o bâtıl hayaller içinde yüzdürürler.

Ya'ni kendisini ilimde mütebahhir görüp Kur'ân'ı re'yiyle sûret-i bâtılede te'vîl eden ulemâ-yı zâhire ve felâsife, sinek gibidir; ve onların evhâmı ve hayâlât-ı bâtılesi eşek sidiğine benzer ve tasvîr ettikleri maânî de, saman çöpü gibi olup, bu maânîyi o hayâlât-ı bâtıla içinde yüzdürürler.

1110. Eğer sinek re'yiyle te'vîli bırakırsa, o sineği baht, hümâ kuşu eder. [1089]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1110. Eğer sinek kendi görüşüyle tevili bırakırsa, o sineği baht, hümâ kuşu eder.

O sinek gibi olan zahirî ilimler sahipleri ve filozoflar insaf edip, kendi görüşleriyle o batıl tevillerden vazgeçerlerse, onların insafları kendilerini hakikat âlemine çıkarır; ve talihleri sinekliklerini bir hümâ kuşluğu derecesine çıkarır. Artık onlar ledünnî ilimler (Allah katından gelen gizli ilimler) ufuklarında uçarlar.

O sinek gibi olan ulûm-ı zâhire erbâbı ve felâsife insâf edip, re'yi ile o bâtıl te'vîllerden vaz geçerler ise, onların insâfları kendilerini âlem-i hakîkate çıkarır; ve tâlihleri sinekliklerini bir hümâ kuşluğu derecesine çıkarır. Artık onlar ulûm-i ledünniyye âfâkında uçarlar.

1111. O sinek olmaz ki, ona bu geçmek olsun; onun rûhu sûrete layık olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1111. O, sinek olmaz ki, ona bu geçmek olsun; onun ruhu surete layık olmaz.

Yani bâtıl te'villeri terk eden kimse sinek mertebesinde olmaz ki, ona eşek sidiğine benzeyen vehimler sahasından böyle bir geçiş ve aşma meydana gelsin. Öyle bir kimsenin ruhu suret âleminde bağlanıp kalmaya layık olmaz.

Ya'ni te'vîlât-ı bâtıleyi terk eden kimse sinek mesâbesinde olmaz ki, ona eşek sidiğine müşâbih olan evhâm sâhasından böyle bir ubûr ve geçmek vâki' olsun. Öyle bir kimsenin rûhu sûret âleminde bağlanıp kalmaya lâyık olmaz.

## Tavşanın geç gelmesinden arslanın haykırması

1112. O tavşan gibi ki, arslanı çarptı. Onun rûhu kaddine layık mı idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1112. O tavşan gibi ki, arslanı çarptı. Onun ruhu bedenine layık mı idi?

Yani ruhu suret (görünen) aleminden yükselmiş olan kimse, arslana karşı koyan tavşan gibidir. O arslan ile pençeleşmeye kalkan tavşanın ruhu, arslana göre pek küçük ve değersiz olan bu bedene, bu surete sığar bir şey mi idi?

Ya'ni rûhu sûret âleminden yükselmiş olan kimse, arslana mukābele eden tavşan gibidir. O arslan ile pençeleşmeğe kıyâm eden tavşanın rûhu, arslana nazaran pek küçük ve hakîr olan bu boya, bu sûrete sığar bir şey mi idi?

1113. Arslan hiddet ve gazab yüzünden derdi ki: Düşman kulağımın yolundan göz bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1113. Aslan, hiddet ve gazap yüzünden derdi ki: Düşman, kulağımın yolundan göz bağladı.

Aslan, tavşanın geç kalmasından öfkelenip derdi ki: Düşman, makul ve latif görünen sözleriyle benim kulağımın yolundan basar-ı basiretimi (iç görüşümü) bağladı.

Arslan, tavşanın geç kalmasından öfkelenip derdi ki: Düşman ma'kül ve latîf görünen sözleriyle benim kulağımın yolundan basar-ı basîretimi bağladı.

1114. Cebrilerin mekri beni bağladı. Onların ağaçtan kılıcı, tenimi hasta etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1114. Cebircilerin tuzağı beni bağladı. Onların ağaçtan kılıcı, bedenimi hasta etti.

Yani cebir (kulların fiillerinde hür iradelerinin olmadığı görüşü) ve tevekkül (Allah'a güvenme) tuzağını ortaya koyan o hayvanların sözleri, benim çaba ve gayret fikrimi bağladı; onların süslü sözleri kılıç kını gibiydi. Ben kına baktım, içindeki kılıcı göremedim. Bu sebeple elimde kını süslü bir tahta kılıç kaldı. Doğal olarak hayat mücadelesinde zarara uğradım.

Ya'ni cebir ve tevekkül mekrini ortaya koyan o hayvanların sözleri, benim sa'y ve ictihâd fikrimi bağladı; onların süslü sözleri kılıç kını gibi idi. Ben kına baktım, içindeki kılıcı göremedim. Binâenaleyh elimde kını süslü bir tahta kılıç kaldı. Bittabi' cidâl-i hayatta zarara giriftâr oldum.

1115. Bu sebebden ben o demdemeyi dinlemem; hepsi şeytanların ve gulyabânîlerin sesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1115. Bu sebeple ben o demdemeyi dinlemem; hepsi şeytanların ve gulyabânîlerin sesidir.

O sözlerin anlamsızlıkları sabit olduğu için, ben artık o demdemeyi ve onların sözünü dinlemem; onların sözleri şeytanî ayartmalardır ve çöllerde yolcuların yollarını şaşırtan gulyabânîlerin (çöl cinlerinin) telkinleridir.

O sözlerin ma'nâsızlıkları sâbit olduğu için, ben artık o demdemeyi ve onların sözünü dinlemem; onların sözleri iğvâât-ı şeytâniyyedir ve sahrâlarda yolcuların yollarını şaşırtan gulyabânîlerin ilkāâtıdır.

1116. Ey gönül durma onları yırt; onların postunu kopar ki, onlar posttan başka değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1116. Ey gönül, durma onları yırt; onların postunu kopar ki, onlar posttan başka değildir.

Onlar, ahde vefa etmeyen, içleri çürük yaratıklardır. Bu sebeple onlar ancak anlamsız suretlerdir.

Onlar, ahde vefâ etmeyen içleri çürük mahlûklardır. Binâenaleyh onlar ancak ma'nâsız sûretlerdir.

1117. Post nedir? Türlü türlü sözlerdir; su üstünde kararı olmayan nakışlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1117. Post nedir? Türlü türlü sözlerdir; su üstünde kararı olmayan nakışlardır.

1118. Bu sözü kabuk ve ma'nâyı iç bil! Bu söz nakış gibidir, ma'nâ dahi cân gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1118. Bu sözü kabuk, anlamı ise iç bil! Bu söz nakış gibidir, anlam da can gibidir.

1119. Çürük iç için, kabuk ayıp örtücü olur; iyi iç için, gayretten gayb örtücüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1119. Çürük iç için, kabuk ayıbı örten olur; iyi iç için, gayretten dolayı gayb örtücüdür.

Örneğin, cevizin içini kabuğu örter. Cevizin içi ya çürük ya da sağlam olur. Eğer çürük olursa, kabukta ayıbı örtme anlamı olur; ve eğer sağlam olursa, insana göre daha aşağı mertebede olan hayvanların tecavüzünden korunması için yine o kabuk ayıbı örten olur. Yani, gayb mertebesinde olan ve nazarlardan gizli bulunan o sağlam içi örtmüş olur.

Bu beytin açıklamasında, değerli şârihler (açıklayıcılar) çok zorlama yorumlarda bulunmuşlardır; fakat Cenâb-ı Pîr'in (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) yüce maksatları, insan kalbinin kabuk ve ruhun, çürük ve sağlam kısımlara ayrıldığını örnekle açıklamaktır. Gerçekten de insanların dış görünüşleri açısından birbirlerine karşı bir ayrıcalığı yoktur; fakat iç dünyaları latif (ince, güzel) veya habis (kötü) olabilir. İç dünyası kötü olan bir insan, dışsal ilim ve irfanı ve zahirî edebi ile bu kötülüğünü geçici olarak örtebilir. Ve aynı şekilde, iç dünyası latif olan bir insân-ı kâmil dahi, bu bâtınî inceliğini nâ-ehil (layık olmayan) kimselerden gayretten, yani kıskandığından dolayı gizleyebilir. Bu anlamı destekleyici olarak Cenâb-ı Pîr-i destgîr (yardımcı Pîr) Divan-ı Kebir'lerinde şöyle buyururlar: "Bu adamın heykeli yüz örtücüdür; yoksa biz bütün secdelerin kıblesiyiz."

Meselâ cevizin içini kabuğu örter. Cevizin içi ya çürük veyâ sağlam olur. Eğer çürük olursa kabukta ayıp örtücülük ma'nâsı olur; ve eğer sağlam olursa, insana nazaran gayr mesâbesinde olan hayvânâtın tecavüzünden masûn kalması için yine o kabuk ayb-pûş olur. Ya'ni gayb mertebesinde olan ve nazarlardan gâib bulunan o sağlam içi örtmüş olur.

Bu beytin şerhinde şurrâh-ı kirâm hazarâtı çok tekellüf buyurmuşlardır; fakat Cenâb-ı Pîr'in maksad-ı âlîleri kalb-i insânînin kabuk ve rûhun, çürük ve sağlam aksâma münkasım olduğunu misâlen beyandır. Filhakîka da insanların sûret nokta-i nazarından yekdîğerine karşı bir imtiyâzı yoktur; fakat ma'nâları latîf ve habîs olabilir. Ma'nâsı habîs olan bir insan, ilim ve irfân-ı sûrîsi ve edeb-i zâhirîsi ile bu habâsetini muvakkaten örtebilir. Ve kezâ ma'nâsı latîf olan bir insân-ı kâmil dahi, bu letâfet-i bâtınesini nâ-ehil olan kimselerden gayretten, ya'ni kıskandığından setr edebilir. Bu maʼnâyı müeyyid olarak Cenâb-ı Pîr-i destgîr Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: "Bu adamın heykeli yüz örtücüdür; yoksa biz bütün secdelerin kıblesiyiz."

1120. Vaktaki kalem rüzgârdan, defter sudan oldu, her ne yazarsan çabuk fanî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1120. Ne zaman ki kalem rüzgârdan, defter sudan oldu, her ne yazarsan çabuk yok olur.

1121. Su nakışdır, eğer ondan vefâ istersen; ellerini ısırarak geriye dönersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1121. Su nakıştır, eğer ondan vefa istersen; ellerini ısırarak geri dönersin.

1122. Ademde rüzgâr hevâ ve arzudur; hevâyı terk ettiğin vakit "Hu"nun haberi vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1122. İnsanda rüzgâr, heva ve arzudur; heva ve arzuyu terk ettiğin zaman "Hu"nun haberi vardır.

Bütün eşyanın hüviyeti (kimliği) ve hakikati Hakk'tır. İnsan da eşyadan bir şeydir; bu sebeple onun hüviyeti de Hakk'tır. Her insanın kendi hüviyetini ve hakikatini örten, onun unsurlardan oluşan bedenidir ve bu unsurlardan oluşan bedende nefsanî kuvvet (nefse ait güç) yerleşmiş ve gizlenmiştir. İşte bu nefsanî kuvvetten esen heva ve arzu rüzgârları, kişinin kendi hakikatinin ve hüviyetinin perdesi ve örtüsüdür. Bir kişi, ilahi emir ve peygamber sünneti dairesinde hareket ederek bu heva ve arzuların esmesine engel olursa, kendisinde ancak saf, pak ve mukaddes olan kendi hakikatini ve hüviyetini bulur; ve artık ona gelen ilhamlar ancak Hu'nun, yani ilahi hüviyetin ilham ve haberleridir. Cenab-ı Pîr (Mevlana), bu hususta kendi yüce zevklerinden haber vererek buyururlar ki:

Bilcümle eşyânın hüviyyeti ve hakîkatı Hak'dır. İnsan dahi eşyâdan bir şeydir; binâenaleyh onun hüviyyeti dahi Hak'dır. Her insanın kendi hüviyyetini ve hakîkatini örten, vücûd-ı unsurîsidir ve bu vücûd-ı unsurîde kuvve-i nefsâniyye merkûz ve mahfidir. İşte bu kuvve-i nefsâniyyeden esen hevâ ve arzû rüzgârları, kendi hakîkatinin ve hüviyyetinin hicabı ve perdesidir. Bir adam emr-i ilâhî ve sünnet-i peygamberî dâiresinden hareketle bu hevâ ve arzûların esmesine mâni' olursa, kendisinde ancak sâf ve pâk ve mukaddes olan kendi hakîkatini ve hüviyyetini bulur; ve artık ona gelen ilkāât ancak Hû'nun, ya'ni hüviyyet-i ilâhiyyenin ilhâm ve haberleridir. Cenâb-ı Pîr, bu husûsta kendi zevk-i âlîlerinden ihbâren buyururlar ki:

1123. Fâil-i hakîkînin haberleri hoş olur; zîrâ O, baştan ayağa kadar daima sabittir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1123. Hakiki failin haberleri hoş olur; çünkü O, baştan ayağa kadar daima sabittir.

İlahi ilhamlar çok latiftir ve ilahi hüviyetten (Allah'ın özünden) inen anlamlar asla değişmez, daima sabit ve kalıcıdır. Nefsani kuvvetin (nefsin gücünün) telkinleri ise daima fırıldak gibi döner ve biri diğerini bozar; ve asla sabit değildir. Ve bu çelişkiler ruhlara ve kalplere kasvet (sıkıntı, katılık) verir.

İlhâmât-ı ilâhiyye çok latîfdir ve hüviyyet-i ilâhiyyeden nâzil olan maânî aslâ tebeddül etmez, dâimâ sâbit ve ber-karardır. Kuvve-i nefsâniyyenin ilkāâtı ise dâimâ fırıldak gibi döner ve biri diğerini nakz eder; ve aslâ sâbit değildir. Ve bu tenâkuzları rûhlara ve kalblere kasvet verir.

1124. Padişahların hutbeleri ve riyasetleri tebeddül eder; enbiyanın riyasetleri ve hutbeleri müstesnadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1124. Padişahların hutbeleri ve başkanlıkları değişir; peygamberlerin başkanlıkları ve hutbeleri istisnadır.

Yani padişahların adına okunan hutbeler ve onların başkanlıkları ile liderlikleri, hayat süreleriyle sınırlıdır. Biri gider, yerine diğeri gelir; kendisinin ne hutbesinden ne de başkanlığından eser kalır. Fakat peygamberlerin (a.s.) hutbeleri ve başkanlıkları böyle değildir. Biri giderse, yerine gelen onun adını ve başkanlığını da beraber getirir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de لَا نُفَرِّقُ بَينَ أَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ (Bakara, 2/285) ["Allah'ın peygamberlerinden hiçbiri ayırmayız"] ayet-i kerimesinin tefsiri 330 numaralı şerefli beyitte geçmiştir. Bir kimse giden peygamberi tanımazsa, geleni de inkâr etmiş olur; ve aynı şekilde geleni tanımasa, gideni de inkâr etmiş olur. Fakat padişahlar böyle değildir; gelenin saltanat döneminde artık gidenin adı anılmaz.

Ya'ni pâdişâhların nâmına okunan hutbeler ve onların riyâsetleri ve ser-verlikleri müddet-i hayatlarıyla kâimdir. Biri gider, yerine diğeri gelir; kendi-nin ne hutbesinden ve ne de riyâsetinden eser kalır. Fakat enbiya (aleyhi-mü's-selâm)ın hutbeleri ve riyâsetleri böyle değildir. Biri giderse, yerine ge-len onun nâmını ve riyâsetini de beraber getirir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de لَا نُفَرِّقُ بَينَ أَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ (Bakara, 2/285) ["Allah'ın peygamberlerinden hiçbiri ayırmayız"] âyet-i kerîmesinin tefsîri 330 numaralı beyt-i şerîfde geçmiştir. Bir kimse giden peygamberi tanımazsa, geleni de inkâr etmiş olur; ve kezâ geleni tanımasa, gideni de inkâr etmiş olur.Fakat pâdişâhlar böyle değildir; gelenin devr-i saltanatında artık gidenin nâmı zikr olunmaz.

1125. Zîra padişahların hod-nümâlığı ve kerr ü feri hevadandır; enbiyanın haşmeti ise Kibriya'dandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1125. Çünkü padişahların kendini beğenmişliği ve debdebesi hevadandır; peygamberlerin haşmeti ise Kibriya'dandır.

Padişahların debdebesi ve saltanatı nefse ait heveslerden kaynaklanır. Çünkü kendi başkanlıklarını ve gururlarını tatmin etmek için insanları öldürürler. Bu sebeple onlar su üzerindeki nakış gibidir; bu yüzden kendileri gidince o debdebe ve şevket söner. Fakat peygamberlerin haşmeti ve başkanlığı Yüce Allah'ın Zâtı'ndan kaynaklandığından ve onların başkanlığı sadece Yüce Allah'ın emir ve yasaklarını tebliğ etmek amacıyla gerçekleştiğinden, bu haşmet ve başkanlık sıfatı, sıfatlandığı Yüce Allah'ın Zâtı ile ayakta durur, asla değişmez.

Pâdişahların debdebesi ve saltanatı hevâ-yı nefsâniyyeden münbaisdir. Zîrâ kendi riyâsetlerini ve gurûrlarını tatmîn için insanları öldürürler. Binâ-enaleyh onlar su üzerinde nakış kabîlindendir; bu sebebden kendileri gidince o debdebe ve şevket söner. Fakat enbiyânın haşmeti ve riyâseti Zât-ı Kibri-ya'dan münbais olduğundan ve onların riyâseti mahza Zât-ı Kibriyâ'nın emir ve nehyini tebliğ maksadıyla vâki' olduğundan, bu sıfat-ı haşmet ve riyâset, mevsûfu olan Zât-ı Kibriyâ ile kâimdir, aslâ tebeddül etmez.

1126. Paralardan padişahların adını hakk ederler; nâm-ı Ahmed'i ebede kadar çağırırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1126. Paralardan padişahların adını kazırlar; Ahmed'in adını sonsuza dek çağırırlar.

Padişahları değişen milletler, bastıkları paraların üzerinde eski padişahın adını değiştirirler; fakat peygamberlerin sonuncusu Ahmed (a.s.) Efendimiz'in şerefli adını sonsuza dek milyonlarca fert minarelerde okunan ezanlarda, hutbelerde ve namazlarda ve Kur'an'da ve salavat-ı şerifelerde zikrederler.

Pâdişâhları tebeddül eden milletler, darb ettikleri sikkelerin üzerinde eski pâdişâhın adını tebdîl ederler; fakat hâtem-i enbiyâ Ahmed (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz'in nâm-ı şerîfini ebede kadar milyonlarca efrâd minâ-relerde okunan ezanlarda, hutbelerde ve namazlarda ve Kur'ân'da ve sala-vât-ı şerîfelerde zikr ederler.

1127. Nâm-ı Ahmed, enbiyâ cümlesinin namıdır; mâdemki yüz geldi, doksan dahi önümüzdedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1127. Ahmed ismi, peygamberlerin hepsinin ismidir; mademki yüz geldi, doksan da önümüzdedir.

Ahmed (a.s.) Efendimiz'in şerefli ismi, bütün peygamberler topluluğunun şerefli ismidir. Çünkü o, âhir zaman peygamberi ve peygamberlerin sonuncusu olup, kendisinden önce gelip geçen peygamberlerin hutbelerini ve başkanlıklarını kapsar. Bu anlam, yüz sayısını zikrettiğimiz zaman, içindeki doksan sayısını da zikretmiş olduğumuza benzer. Nasıl ki âyet-i kerîmede bu hakikate işaret buyrulur: شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحًا وَالَّذِى أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَ مَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى (Şûrâ, 42/13) Yani "Yüce Allah size dinden Nuh'a vasiyet ettiği şeyi şeriat kıldı; ve sana, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimiz şeyi vahyettik." Böyle olunca, Ahmed (a.s.) ismi bütün peygamberlerin ismi olmuş olur.

Ahmed (a.s.) Efendimiz'in nâm-ı şerîfi, bütün enbiyâ kâfilesinin nâm-ı şerîfidir. Çünkü âhir zaman nebîsi ve hâtem-i enbiyâ olup, kendinden evvel gelip geçen enbiyânın hutbelerini ve riyâsetlerini câmi'dir. Bu ma'nâ, yüz adedini zikr ettiğimiz vakit, içindeki doksan adedini de zikr etmiş olduğumuza benzer. Nitekim âyet-i kerîmede bu hakikate işâret buyrulur: شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحًا وَالَّذِى أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَ مَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى (Şûrâ, 42/13) Ya'ni "Allah Teâlâ size dinden Nûh'a vasıyyet ettiği şeyi şer' etti; ve sana, İbrâhîm ve Mûsâ ve Îsâ'ya vasıyyet ettiğimiz şeyi vahy ettik." Böyle olunca, nâm-ı Ahmed (a.s.) bütün enbiyânın nâmı olmuş olur.

## Tavşanın hîlesi beyânındadır

1128. Tavşan gitmekte çok geç kaldı ve hileleri kendisine takrîr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1128. Tavşan gitmekte çok geç kaldı ve hileleri kendisine takrîr etti.

Yani tavşan, aslanın önüne gitmeyi kasten çok geciktirmekle birlikte, yapacağı hile ve tedbiri de kendi kendine kararlaştırdı.

Ya'ni tavşan arslanın önüne gitmeyi kasden çok zaman te'hîr etmekle berâber, yapacağı hîle ve tedbîri de kendi kendine kararlaştırdı.

1129. Uzun te'hîrden sonra arslanın kulağına bir iki sır söylemek için yola geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1129. Uzun bir gecikmeden sonra, aslanın kulağına bir iki sır söylemek için yola geldi.

1130. Aklın şahsında ne acîb âlemler vardır! Bu akıl deryası ne acib genişlik [1109] iledir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1130. Aklın şahsında ne şaşırtıcı âlemler vardır! Bu akıl deryası ne şaşırtıcı bir genişlik [1109] ile doludur!

Şerefli beyitteki "sevda" kelimesi, şahıs ve karaltı anlamındadır. Akıl her ne kadar yoğunluktan arınmış olsa da, hakiki latif varlık karşısında yoğundur; çünkü ruhlar, misal ve şehadet âlemlerine "üç şahıs" (üç varlık mertebesi) derler. Bunlardan ruhlar, misal âlemine göre latif (ince) ve misal âlemi ruhlara göre yoğundur; aynı şekilde misal âlemi, şehadet (görünen) âlemine göre latif ve şehadet âlemi misal âlemine göre yoğundur. Bunların hepsi de hakiki varlığa nispetle yoğundur. Ve akıl, ruhlar âlemine dahildir. Bu sebeple, suret (maddi) âlemine göre aklın şahsiyetinde pek çok şaşırtıcı ve garip âlemler vardır ve çok geniş bir deryadır. Suret âleminin şahsı, aklın şahsiyetinden mamur olur (oluşur).

Beyt-i şerîfdeki "sevda" kelimesi, şahıs ve karaltı ma'nâsınadır. Akıl her ne kadar kesâfetten ârî ise de, vücûd-ı latîf-i hakîkî muvâcehesinde kesîfdir; zîrâ ervâh ve misâl ve şehadet âlemlerine "şuhûs-ı selâse" ta'bîr ederler. Bunlardan ervâh, misâle nazaran latîf ve misâl ervâha nazaran kesîfdir; ve kezâ misâl, şehadete nazaran latîf ve şehadet misâle nazaran kesîfdir. Bunların cümlesi de vücûd-ı hakîkîye nisbeten kesîfdir. Ve akıl âlem-i ervâha mülhakdır. Binâenaleyh âlem-i sûrete nazaran aklın şahsiyyetinde pek çok acîb ve garîb âlemler vardır ve çok geniş bir deryâdır. Alem-i sûretin şahsı, aklın şahsiyyetinden ma'mûr olur.

1131. Bizim sûretimiz bu tatlı deniz içindedir. Kâseler gibi suyun yüzünde koşarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1131. Bizim sûretimiz bu tatlı deniz içindedir. Kâseler gibi suyun yüzünde koşarlar.

Yani bizim kesif sûretlerimiz (maddî varlık şekillerimiz) bu latif ve tatlı olan akıl denizi içinde kâseler gibi yüzüp dururlar. Kâselerin hareketleri nasıl suyun akışına bağlı olursa, bizim vücutlarımız da akıl denizinin hareketine bağlı olur.

Ya'ni bizim suver-i kesîfemiz bu latîf ve tatlı olan akıl denizi içinde kâseler gibi yüzüp dururlar. Kâselerin hareketleri nasıl suyun cereyânına tâbi' olursa, bizim vücûdlarımız da akıl denizinin hareketine tâbi' olur.

1132. Dolmadıkça deniz üzerinde leğen gibidir; leğen dolduğu vakit içine battı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1132. Dolmadıkça deniz üzerinde leğen gibidir; leğen dolduğu vakit içine battı.

Yani leğenler gibi akıl denizinde yüzen bizim varlıklarımız, o denizin suyundan dolmadıkça, suyun yüzeyinde yüzer durur; ve suyun yüzeyinde kendisi gibi yüzen başka şekil leğenlerini de gözlemler; ve onların hükümleri birbirine engel olur. Aksine leğenin içine dolduğu vakit nasıl batarsa, bizim varlığımız da akıldan dolduğu vakit, derhal o denize batar; ve artık nazarından diğer leğenler gibi olan âlem suretleri kaybolur; ve o vakit ruhanî âlemin sırları kendisine açılır.

Ya'ni leğenler gibi deryâ-yı akılda yüzen bizim vücûdlarımız, o deryânın suyundan dolmadıkça, suyun sathında yüzer durur; ve suyun sathında kendisi gibi yüzen başka sûret leğenlerini de müşâhede eder; ve onların ahkâmı yekdîğerine muzâhame eder. Velâkin leğenin içine dolduğu vakit nasıl gark olursa, bizim vücûdumuz dahi akıldan dolduğu vakit, derhal o deryâya gark olur; ve artık nazarından diğer leğenler gibi olan suver-i âlem gâib olur; ve o vakit rûhâniyet âleminin esrârı kendisine münkeşif olur.

1133. Akıl gizlidir ve âleme mensub olan zahirdir; bizim süretimiz ondan bir dalga veya katredir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1133. Akıl gizlidir ve âleme ait olan görünürdür; bizim suretimiz ondan bir dalga veya damladır.

Akıl, tek bir hakikattir ve bir bütündür; ve Muhammedî küllî ruhun sıfatıdır. Onun için Resûl-i Ekrem Efendimiz'in hakikatine "akl-ı evvel" ve "akl-ı kül" de derler. Suret âleminin eşsiz düzeni akıl aracılığıyla ortaya çıkmıştır. Şimdi, suret âleminin yapısında "akl-ı kül" etkili olmakla birlikte, kendisi bir sıfat olduğundan, duyusal bir işaretle "İşte akıl budur" diye gösterilemez. Bu sebeple o, duyusal bakışlardan gizlidir; fakat suret âlemine ait olması sebebiyle görünürdür. Örneğin, çok güzel bir binaya bakıldığında, duyusal bakışa önce bina görünür; sonra mimarın aklının derecesi bu surette gözlemlenir. Şu halde, âlem suretlerinden birer suret olan bizim unsurlardan oluşan varlığımız, o akıl deryasından birer dalga veya damla olmuş olur.

Akıl, hakîkat-i vâhidedir ve bir küldür; ve rûh-i küllî-i Muhammedî'nin sıfatıdır. Onun için Resûl-i Ekrem Efendimiz'in hakîkatine "akl-ı evvel" ve "akl-ı kül" de derler. Alem-i sûretin intizâm-ı bedî'i akıl vâsıtasıyla zuhûr etmiştir. İmdi âlem-i sûretin binâsında "akl-ı kül" müessir olmakla beraber, kendisi bir sıfat olduğundan, işâret-i hissiyye ile "İşte akıl budur" diye gösterilemez. Binâenaleyh o enzâr-ı hissiyyeden gizlidir; fakat âlem-i sûrete mensûbiyyeti hasebiyle zâhirdir. Meselâ gâyet güzel bir binâya bakılınca, nazar-ı hissîye evvelen binâ görünür; ba'dehû mi'mârın aklının derecesi bu sûretde meşhûd olur. Şu halde suver-i âlemden birer sûret olan bizim vücûd-ı unsurîmiz o deryâ-yı akıldan birer dalga veyâ katre olmuş olur.

1134. Sûret her neyi ona vesile yaparsa derya onu o vesîleden dolayı uzağa atar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1134. Şekil her neyi ona vesile yaparsa, derya onu o vesileden dolayı uzağa atar.

Küllî akıl (evrensel akıl), Muhammedî küllî ruh (Hz. Muhammed'in evrensel ruhu) mertebesinin sıfatıdır ve bütün cüz'î ruhların (bireysel ruhlar) ve cüz'î akılların (bireysel akıllar) aslı bu küllî ruh ve küllî akıldır. Ve şehadet mertebesinde (görünen âlemde) bizim şekillerimizi yöneten cüz'î akıllarımız ve cüz'î akıllarımızı yöneten de küllî akıldır. Akıl deryası olan küllî akıl mertebesine şekil vasıtasıyla ulaşma imkânı yoktur. Bu sebeple o mertebeye ulaşmak için şekli değil, yine aklı rehber edinmelidir. Şekil, rehber ve delil edinildikçe, o şekil onu kendi küllünden (bütününden) uzaklara düşürür.

Akl-ı küllî, rûh-ı küllî-i Muhammedî mertebesinin sıfatıdır ve bütün ervâh-ı cüz'iyye ve ukül-i cüz'iyyenin aslı bu rûh-ı küllî ve akl-i küllîdir. Ve mertebe-i şehadette bizim sûretlerimizi tedvîr eden ukūl-i cüz'iyyemiz ve ukūl-i cüz'iyyemizi tedvîr eden dahi akl-ı küllidir. Deryâ-yı akl olan akl-ı küllî mertebesine sûret vâsıtasıyla vusûl imkânı yoktur. Binâenaleyh o mertebeye vusûl için sûreti değil, yine aklı rehber ittihâz etmelidir. Sûret, rehber ve delîl ittihâz olundukça, o sûret onu kendi küllünden uzaklara düşürür.

1135. Nihayet gönül sır vericiyi görmez; nihayet uzak atıcının okunu görmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1135. Nihayet gönül sır vericiyi görmez; nihayet uzak atıcının okunu görmez.

Yani suret vasıtasına başvuran bir kimsenin kalbi ancak sureti görür; suret arkasındaki sır vericiyi görmez; ve nihayet o kimse uzak atıcı olan küllî aklın attığı tedbir oklarını ve kendi cüz'î aklı da o tedbirler içinde döndüğünü göremez.

Ya'ni sûret vâsıtasına müracaat eden bir kimsenin kalbi ancak sûreti görür; sûret arkasındaki sır vericiyi görmez; ve nihâyet o kimse uzak atıcı olan akl-ı küllün attığı tedbîr oklarını ve kendi akl-ı cüz'îsi de o tedbîrler içinde dâir olduğunu göremez.

1136. Kendinin atını gâib olmuş bilir ve inaddan atını yolda hızlı koşturur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1136. Kendisinin atını kaybolmuş bilir ve inattan atını yolda hızlı koşturur.

Yani hakikati suret vasıtasıyla idrak etmeye çalışan kimse, kendi ruhunun, küllî ruhun cüz'ü (parçası) ve aklının dahi, küllî aklın cüz'ü olup daima ona binmiş olduğunu bilmez. Onu kaybolmuş zanneder. Suret âlemi içinde ruhun ve aklın sırlarına vakıf olmak için, inatla binmiş olduğu ruhunu ve aklını yorar durur.

Ya'ni hakîkati sûret vâsıtasıyla idrake çalışan kimse, kendi rûhunun, rûh-i küllînin cüz'ü ve aklının dahi, akl-i küllînin cüz'ü olup dâimâ onâ râkib olduğunu bilmez. onu gâib zanneder. Âlem-i sûret içinde esrâr-ı rûha ve akla vâkıf olmak için, inâd ile râkib olduğu rûhunu ve aklını yorar durur.

1137. O cevad atını gaib bilir; kendi atı onu rüzgâr gibi çekici etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1137. O cömert, atını kaybolmuş bilir; kendi atı onu rüzgâr gibi çekici etmiştir.

Çaba harcamakta cömert olan o sûret-perest (şekle takılıp kalan), kendi atını kaybolmuş bildiği hâlde, kendi atının onu rüzgâr gibi sürekli çekip götürmekte olduğunun farkında değildir. Yani aradığı anlam ve hakikat kendi vücudunda olduğu hâlde, gafletinden dolayı, onu dışarıda arar.

Sarf-ı mesâîde cömerd olan o sûret-perest, kendi atını gâib olmuş bildiği halde, kendi atı onu rüzgâr gibi dâimâ çekip götürmekte olduğunun farkında değildir. Ya'ni aradığı ma'nâ ve hakîkat kendi vücudunda olduğu halde, gafletinden dolayı, onu hâriçde arar.

1138. O sersem, figān ve cüst ü cû içinde, kapıdan kapıya, her tarafa sorucu ve arayıcı olduğu halde;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1138. O sersem, feryat ve arayış içinde, kapıdan kapıya, her tarafa soran ve arayan olduğu hâlde;

1139. Bizim atımızı çalan nerededir ve kimdir? der. Ey efendi senin uyluğunun altında olan nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1139. "Bizim atımızı çalan nerededir ve kimdir?" der. "Ey efendi, senin uyluğunun altında olan nedir?"

Üzerine bindiği atın farkında olmayan gafil (gerçeklerden habersiz) sûret-perest (şekilci), şuna buna "Benim atım nerededir, kim çaldı?" dediği zaman; o gafilin hâline âgâh olan (farkında olan) birisi de; "Atın çalındı ise, şu üzerine bindiğin şey nedir?" der. İşte kendi ruhu ve aklı ile hareket eden adamın, acaba ruh ve akıl âlemi nasıldır diye şuna buna sorması, tamamen atını arayan adamın hâli gibidir.

Üstüne bindiği atın farkında olmayan gafil sûret-perest, şuna buna "Benim atım nerededir, kim çaldı?" dediği vakit; o gāfilin hâline âgâh olan birisi de; "Atın çalındı ise, şu üstüne bindiğin şey nedir?" der. İşte kendi rûhu ve aklı ile hareket eden adamın, acabâ rûh ve akıl âlemi nasıldır diye şuna buna sorması, tamâmiyle atını arayan adamın hâli gibidir.

1140. Evet bu atdır; lakin at nerede? Ey atı arayan şehsüvâr, kendine gel! [1119]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1140. Evet bu attır; lakin at nerede? Ey atı arayan süvari, kendine gel! [1119]

Yani atını arayan bir kimseye, birisi, "Efendi, aradığın at altındadır" dese; o kimse gafletinden, "Evet bu attır, fakat at nerededir?" der. Bu örneğe uygun olarak, ruhu ve aklı anlamak isteyen bir kimseye, hakiki bir ârif (Allah'ı bilen kişi) çıkıp "Efendi, sen ruh ve akıl âlemi içindesin, senin ruhun ve aklın vardır" dese; kendi vücudundan gafil olan o kimse, "Evet bende ruh ve akıl vardır, ama ben o ruhu ve aklı görmek ve anlamak isterim" der. Buna, "Kendine gel; bu sersemlikten vazgeç; hallerini incele, ruh ve akıl âlemini dışarıda değil, kendi vücudunda zevk yoluyla (deneyimleyerek) müşahede et! Çünkü senin kalbin cansızdır, hareketlerin ruhun iledir ve idraklerin de aklın iledir; bu sebeple senin senliğin ancak ruhun ve aklın iledir" cevabı verilir.

Ya'ni atını arayan kimseye birisi, efendi aradığın at altındadır dese; o kimse gafletinden, evet bu atdır, velâkin at nerededir? der. Bu misâle mutâbık olarak rûhu ve aklı anlamak isteyen bir kimseye, bir ârif-i hakkānî çıkıp "Efendi sen, rûh ve akıl âlemi içindesin, senin rûhun ve aklın vardır" dese; kendi vücûdundan gafil olan o kimse, evet bende rûh ve akıl vardır, ammâ ben o rûhu ve aklı görmek ve anlamak isterim der. Buna, kendine gel; bu sersemlikten vazgeç; ahvâlini tedkîk et, rûh ve akıl âlemini hâricde değil, kendi vücûdunda zevkan müşâhede et! Zîrâ senin kalbin cemâddır, harekâtın rûhun iledir ve idrâkâtın dahi aklın iledir; binâenaleyh senin senliğin ancak rûhun ve aklın iledir, cevabı verilir.

1141. Cân zâhirlikten ve yakınlıktan gâibdir. Zîrâ içi su ile dolu ve dudağı kuru küp gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1141. Can, görünürlükten ve yakınlıktan gizlidir. Çünkü içi su ile dolu ve dudağı kuru küp gibidir.

Can'ı anlamak isteyen kimse bilmelidir ki, can insan vücudunda zuhurunun şiddetinden ve yakınlığının kemâlinden (mükemmelliğinden) dolayı gizli görünür. Vücudu ruh ile dolu, fakat zihni onu anlamaya susamış olan kimse, içi su ile dolu ve ağzı kupkuru olan küpe benzer.

"Cân"ı anlamak isteyen kimse bilmelidir ki, cân vücûd-ı insânîde şiddet-i zuhûrundan ve kemâl-i kurbünden gâib görünür. Vücûdu rûh ile dolu, fakat dimâğı onu anlamağa teşne olan kimse, içi su ile dolu ve ağzı kupkuru olan küpe benzer.

1142. Kırmızıyı ve yeşili ve moru ne vakit görüp bilirsin? Bundan evvel sen üç nûru görmedikçe.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1142. Kırmızıyı, yeşili ve moru ne zaman görüp bilirsin? Bundan önce sen üç nuru görmedikçe.

Yani sana renkleri gösteren ve onları kırmızı, yeşil ve mor diye ayırt ettiren üç nurdur. Sen bunları üç nur vasıtasıyla görürsün. Bu nurlar da şunlardır: "Göz nuru", "akıl nuru" ve güneş ve lambanın nuru gibi "maddî nurdur." Bunlardan birisi olmasa görme mümkün değildir. Örneğin akıl nuru olmasa, hayvanlar gibi, gördüğü şeyin ne olduğunu bilemez. Ve eğer akıl nuru olup, göz nuru olmasa, görme mümkün olmaz. Ve aynı şekilde akıl nuru ve göz nuru olup da, maddî nur olmasa ve ortalık karanlık olsa yine renkler görünmez. Bu sebeple insan gözünü açtığı zaman bakışı bu üç nurdan önce maddî nura düşer; fakat o nurun zuhurunun şiddetinden ve göz nuruna tam yakınlığından ve tam kuşatıcılığından dolayı, önce görüldüğü anlaşılmaz; bu ise ancak gaflettir.

Ya'ni sana renkleri gösteren ve onları kırmızı ve yeşil ve mor diye tefrîk ettiren üç nûrdur. Sen bunları üç nûr vâsıtasıyla görürsün. Bu nûrlar dahi şunlardır: "Nûr-ı basar", "nûr-ı akl" ve güneş ve lambanın nûru gibi "maddî nûrdur." Bunlardan birisi olmasa rü'yet kābil değildir. Meselâ nûr-ı akl olmasa, hayvanlar gibi, gördüğü şeyin ne olduğunu bilemez. Ve eğer nûr-ı akl olup, nûr-ı basar olmasa, rü'yet kābil olmaz. Ve kezâ nûr-ı akl ve nûr-ı basar olup da, nûr-ı maddî olmasa ve ortalık karanlık olsa yine renkler görünmez. Binâenaleyh insan gözünü açtığı vakit nazarı bu üç nûrdan evvelâ nûr-ı maddîye vâki' olur; fakat o nûrun şiddet-i zuhûrundan ve nûr-ı basara kemâl-i kurbünden ve ihâta-i kâmilesinden dolayı, evvelen müşâhede olunduğu anlaşılmaz; bu ise ancak gafletdir.

1143. Fakat senin aklın renkde gāib olduğundan, o renkler nûrdan senin hicâbın oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1143. Fakat senin aklın renkte kaybolduğundan, o renkler nurdan senin perden oldu.

Yani sen gözünü açınca aklın o renklere daldı; görmeye aracı olan maddî nurdan gafil oldun. Senin o renklere dalman bu maddî nuru idrak etmene perde oldu.

Ya'ni sen gözünü açınca aklın o renklerde müstağrak oldu; rü'yete vâsıta olan nûr-ı maddîden gaflete düştün. Senin o renklere dalman bu nûr-ı maddîyi idrâkine hicâb oldu.

1144. Vaktaki gece o renkler mestûr oldu, binâenaleyh rengin görülmesi nûrdan olduğunu gördün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1144. Gece o renkler gizlendiği zaman, bu sebeple rengin görülmesinin ışıktan olduğunu gördün.

Yani gece olup da, görme aracı olan maddî ışık gidince, ortalığı karanlık bastı, renkler kayboldu; o zaman anladın ki, renklerden önce güneş ışığını görüyormuşsun. İşte maddî suretleri (şekilleri) gözlemlemeye dalmış olanlar da böylece ruhun ve aklın varlığından ve kendi varlıklarındaki faaliyetlerden gafildirler.

Ya'ni gece olup da, vâsıta-i rü'yet olan nûr-ı maddî gidince, ortalığı karanlık bastı, renkler gâib oldu; o vakit anladın ki, renklerden evvel ziyâ-yı şemsi görür imişsin. İşte suver-i maddiyyeyi müşâhedede müstağrak olanlar da böylece rûhun ve aklın vücûdundan ve kendi vücûdlarındaki faâliyetlerden gāfildirler,

1145. Harici nûrsuz rengi görmek yoktur; işte içerideki reng-i hayâl dahi böyledir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1145. Dışarıda ışıksız renk görmek mümkün değildir; işte içerideki hayalî renk de böyledir.

Yani, varlığının dışında olan maddî ışık olmaksızın rengi görmek mümkün değildir. İşte bunun gibi, varlığının içindeki hayalî rengi görmek için de bir ışık gereklidir; o da ruh ve akıl ışığıdır.

Ya'ni vücudunun hâricinde olan nûr-ı maddî olmaksızın rengi görmek mümkin değildir. İşte bunun gibi, vücûdunun içindeki reng-i hayali görmek için de bir nûr lâzımdır; o da nûr-ı rûh ve akıldır.

1146. Bu hâricî, güneşden ve Süha'dandır; ve dâhilî, ulânın nurunun aksindendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1146. Bu dışsal olan, güneşten ve Süha yıldızındandır; içsel olan ise yüce nurun yansımasındandır.

Yani bu dışsal ve maddî nur, güneşten ve Süha yıldızındandır. "Süha" küçük bir yıldızdır ki, "Benâtü'n-na'şi kübra" denilen yıldız topluluğuna yakındır. Gözün kuvvetini, onu görmekle tecrübe ederler. Cenâb-ı Pîr'in güneşi ve Süha'yı zikretmeleri, maddî şeyleri görmek için mutlaka çok ve az maddî nurun gerekli olduğunu açıklamaktır. İçsel nur ise Yüce ve Ulu Zât'ın nurlarının yansımasındandır. Hakk'ın nurlarının yansıması da insanın içindeki ruh ve akıl nurudur.

Ya'ni bu hâricî ve maddî nûr güneşden ve Sühâ'dandır. "Sühâ” küçük bir yıldızdır ki, "Benâtü'n-na'şi kübra" denilen yıldızların câmiasına yakındır. Gözün kuvvetini, onu görmekle tecrübe ederler. Cenâb-ı Pîr'in güneş ile Sühâ'yı zikr etmeleri, rü'yet-i maddiyyâta mutlaka çok ve az nûr-ı maddî lâzım olduğunu beyândır. Ve dâhilî nûr ise Zât-ı Ecell ve A'lâ'nın nûrlarının aksindendir. Ve Hakk'ın nûrlarının aksi, insanın bâtınındaki rûh ve akıl nûrudur.

1147. Gözün nurunun nûru ise, nûr-ı dildir. Gözün nuru, gönüllerin nûrundan hâsıldır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1147. Gözün nurunun nuru ise, gönül nurudur. Gözün nuru, gönüllerin nurundan meydana gelmiştir.

Yalnız gözün nuru hayvanlarda da vardır; çünkü gözün nuru hayvanî ruhtan kaynaklanır; fakat insanın hayvanî ruhtan kaynaklanan gözünün nurunun da bir nuru vardır ki, o da gönül nurudur; ve gönül nuru, insanî ruhtaki bu ruh bir ilahi emir ve oluş olduğundan, Hakk'ın nurudur. Bu sebeple insanın gözünün nuru, gönüllerin nuru olan insanî ruhtan kaynaklanır.

Yalnız gözün nûru hayvânâtta da vardır; çünkü gözün nûru rûh-ı hayvânîden münbaisdir; fakat insanın rûh-ı hayvânîden münbais olan gözünün nûrunun da bir nûru vardır ki, o da gönül nûrudur; ve gönül nûru, rûh-ı insânîdeki bu rûh bir emr ve şe'n-i ilâhîden ibaret olduğundan, nûr-ı Hak'dır. Binâenaleyh insanın gözünün nûru, gönüllerin nûru olan rûh-ı insânîden münbaisdir.

1148. Gönül nûrunun nuru dahi Huda'nın nurudur ki, o akıl ve his nûrundan mukaddes ve ayrıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1148. Gönül nurunun nuru dahi Allah'ın nurudur ki, o akıl ve his nurundan kutsal ve ayrıdır.

Yani kalbin nuru olan insan ruhu ilahi bir nurdur. Çünkü Yüce Allah insan hakkında وَنَفَحْتُ فيه من روحى (Hicr, 15/29) yani "Ben ona ruhumdan üfledim" buyurdu. İşte bu Hakk'ın nuru, akıl ve his nurundan kutsal ve ayrı bir şeydir; çünkü bu nur yaratılmış değildir. Akıl ve his nuru ise yaratılmış olduğundan, yaratılmışlara ait eksikliklerden ve uzaklıktan arınmış değildir. Şu halde insanın maddiyatı görmesi, dört nurun bir araya gelmesinden meydana gelir ki, birisi "görme nuru", diğeri "kalp nuru" ve biri "Hak nuru"dur; ve dördüncüsü de "maddi nur"dur. Bunların hepsinin kaynağı hakikatte hep Hak nurudur. Ancak birisi zincirleme olarak diğerinden doğar. Hayvanların büyük kısmının görmesi, görme nuru ile maddi nurun bir araya gelmesinden olur. Onlarda kalp nuru olmadığından, gördükleri şeyin mahiyetini bilemezler. Yalnız doğal his ile külli aklın idaresi altında hareket ederler. Onlara külli akıldan ne gelirse ona göre doğal olarak hareket ederler ve bu etki ile kendilerine uygun olanı ve olmayanı hissederler. İnsan ise böyle değildir. Onlar üç nurun bir araya gelmesiyle görürler ve bilirler. Bunlardan birisi görme nuru, birisi kalp nuru ve diğeri maddi nurdur. Akıl gücü, kalp nuru olan insan ruhunun sıfatıdır. Bu sebeple insan maddiyatı evvela maddi nur ve görme nuru vasıtasıyla görür; daha sonra gördüğünü kalp nurunun sıfatı olan akıl gücü ile muhakeme eder. Ve bu kuvvet ve nur ile gördüğü şeylerin anlamlarına intikal eder. Fakat bu akıl gücü his aleminde ve maddiyat aleminde boğulmuş oldukça, kalp nuru olan insan ruhunun perdesi olur. Eğer bu boğulmuşluktan vazgeçip, kendi nitelendiği ruhuna yönelirse, baştan ayağa kadar Hak nuru olup varlığın hakikatini zevk yoluyla idrak eder. Bu sebeple Resûl-i Ekrem `اللهم اجعل في قلبي نورا وفي سمعي نوراً و في بصري نورا و عن يميني نورا و عن شمالي نورا و فوقی نورا و تحتی نورا و امامی نورا و خلفی نورا واجعل لي نورا` -Yani "Ey benim Allah'ım, kalbimde bir nur ve işitmemde bir nur ve görmemde bir nur ve sağımda bir nur ve solumda bir nur ve üstümde bir nur ve altımda bir nur ve önümde bir nur ve arkamda bir nur ihsan eyle ve bana bir nur bahş eyle!" buyururlar.

Ya'ni kalbin nûru olan rûh-i insânî bir nûr-ı ilâhîdir. Zîrâ Hak Teâlâ insan hakkında وَنَفَحْتُ فيه من روحى (Hicr, 15/29) Ya'ni "Ben ona rûhumdan nefh ettim" buyurdu. İşte bu Hakk'ın nûru, akıl ve his nûrundan mukaddes ve ayrı bir şeydir; zîrâ bu nûr mahlûk değildir. Akıl ve his nûru ise mahlûk olduğundan, mahlûkāta âid nakāyısdan ve bu'diyyetten ârî değildir. Şu halde insanın maddiyâtı görmesi, dört nûrun ictimâından hâsıl olur ki, birisi "nûr-ı basar", diğeri "nûr-ı kalb" ve biri "nûr-ı Hak"dır; ve dördüncüsü de "nûr-ı maddî"dir. Bunların cümlesinin menşei hakîkatte hep nûr-ı Hak'dır. Velâkin birisi teselsülen diğerinden neş'et eder. Hayvânâttan kısm-ı a'zamının rü'yeti nûr-ı basar ile nûr-ı maddînin ictimâından olur. Onlarda nûr-ı kalb olmadığından, gördükleri şeyin mâhiyyetini bilemezler. Yalnız hiss-i tabîî ile akl-ı küllün idâresi altında hareket ederler. Onlara akıl-ı külden ne vârid olursa ona göre tab'an hareket ederler ve bu te'sîr ile kendilerine mülâyim olanı ve olmayanı hissederler. İnsan ise böyle değildir. Onlar üç nûrun ictimâı ile görürler ve bilirler. Bunlardan birisi nûr-ı basar, birisi nûr-ı kalb ve diğeri nûr-ı maddîdir. Kuvve-i âkıle, nûr-ı kalb olan rûh-ı insânînin sıfatıdır. Binâenaleyh insan maddiyyatı evvelâ nûr-ı maddî ve nûr-ı basar vâsıtasıyla görür; ba'dehû gördüğünü nûr-ı kalbin sıfatı olan kuvve-i âkılesi ile muhâkeme eder. Ve bu kuvvet ve nûr ile gördüğü şeylerin ma'nâlarına intikāl eder. Fakat bu kuvve-i âkıle âlem-i hisde ve maddiyyât âleminde müstağrak oldukça, nûr-ı kalb olan rûh-ı insânînin hicabı olur. Eğer bu istiğrâkdan vaz geçip, kendi mevsûfu olan rûha teveccüh ederse, baştan ayağa kadar nûr-ı Hak olup hakîkat-ı vücûdu zevkan idrak eder. Bu sebeble Resûl-i Ekrem `اللهم اجعل في قلبي نورا وفي سمعي نوراً و في بصري نورا و عن يميني نورا و عن شمالي نورا و فوقی نورا و تحتی نورا و امامی نورا و خلفی نورا واجعل لي نورا` -Yani Ey benim Allah'ım, kalbimde bir nûr ve sem'imde bir nûr ve basarımda bir nûr ve sağımda bir nûr ve solumda bir nûr ve üstümde bir nûr ve altımda bir nûr ve önümde bir nûr ve arkamda bir nûr ihsân eyle ve bana bir nûr bahş eyle!" buyururlar.

1149. Gece nûr olmadı ve renkleri göremedin; öyle olunca sana nurun zıddı sebebiyle zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1149. Gece ışık olmadı ve renkleri göremedin; öyle olunca sana ışığın zıddı sebebiyle ortaya çıktı.

Gece güneşin ışığı olmadığı için renkleri göremedin; öyle olunca ışık, kendisinin zıddı olan karanlık sebebiyle sana ortaya çıktı ve görmek için ışık gerektiğini anladın.

Gece güneşin nûru olmadığı için renkleri göremedin; öyle olunca nûr kendisinin zıddı olan zulmet sebebiyle sana zahir oldu ve rü'yet için nûr lâzım olduğunu anladın.

1150. Nûru görmektir, ondan sonra rengi görmedir; ve bunu nûrun zıddı sebebiyle [1129] bila-teemmül bilirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1150. Nuru görmektir, ondan sonra rengi görmedir; ve bunu nurun zıddı sebebiyle düşünmeksizin bilirsin.

Eşyayı görme niteliğinde önce nur görülür, sonra da renk ve eşya görülür. Ve bu görmeyi, nurun zıddı olan karanlık sebebiyle düşünmeye gerek kalmaksızın bilirsin. Örneğin gece odada yanan lamba sönüverse, hiçbir şey göremezsin; işte bu karanlık sana görmede önce nuru gördüğünü asla düşünmeye gerek kalmaksızın bildirir.

Eşyayı görmek keyfiyyetinde evvelâ nûr görülür, sonra da renk ve eşyâ görülür. Ve bu rü'yeti, nûrun zıddı olan zulmet sebebiyle düşünmeye hâcet kalmaksızın bilirsin. Meselâ gece odada yanan lamba sönüverse, hiçbir şey göremezsin; işte bu zulmet sana rü'yetde evvelen nûru gördüğünü aslâ teemmüle hâcet kalmaksızın bildirir.

1151. Hak Teâlâ renc ve gamı onun için yarattı; tâ ki bu zid ile hoş-dillik zahire gele.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1151. Yüce Allah üzüntü ve kederi onun için yarattı; tâ ki bu zıt ile hoşnutluk ortaya çıksın.

Yani Yüce Allah elemi ve kederi, hoşnutluk ve sevinç meydana çıksın diye yarattı. Çünkü eşya zıddı ile açığa çıkar. Örneğin, nurun varlığı karanlık ile, beyazın varlığı siyah ile, tatlının varlığı acı ile, lezzetin varlığı elem ile anlaşılır. İşte kâinatta mevcut olan zıtların hepsi bu hikmete dayanarak yaratılmıştır. Bu da ilâhî isimlerin anlamlarına karşılık gelmesinden kaynaklanır. Ve isimlerden müsemmâ (isimlendirilen) olan Hakk'ın varlığı anlaşılır. Bu sebeple müsemmâ olan Hak, "zıtları kendinde toplayan"dır.

Ya'ni Hak Teâlâ elemi ve gamı hoş-dillik ve sürür meydana çıkmak için yarattı. zîrâ eşya zıddı ile münkeşif olur. Meselâ nûrun vücûdu zulmet ile ve beyâzın vücûdu, kara ile ve tatlının varlığı acı ile, lezzetin vücûdu elem ile anlaşılır. İşte kâinâtta mevcûd olan ezdâdın kâffesi bu hikmete mebnî yaratılmıştır. Bu da esmâ-i ilâhiyye ma'nâlarına mukābil olmasından münbaisdir. Ve esmâdan müsemmâ olan Hakk'ın vücûdu anlaşılır. Binâenaleyh müsemmâ olan Hak "câmiu'l-ezdâd"dır.

1152. Varlık, yokluk içinde görülebilir; zenginler fakîre cûd getirirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1152. Varlık, yokluk içinde görülebilir; zenginler fakire cömertlik gösterirler.

Varlıklar zıddı ile ortaya çıktığından, varlığın anlamı, yokluk anlamı içinde görülür ve anlaşılır. Nasıl ki cömertlik bir sıfattır; mal sahibi olan zenginler, malı olmayan fakirlere ihsan ve bağışta bulundukça, bu cömertlik sıfatı ortaya çıkar. Bu sebeple zenginin zıddı olan fakir ve fakirin zıddı olan zengin bulunması gerekir.

Eşyâ zıddı ile münkeşif olduğundan, varlığın ma'nâsı, yokluk ma'nâsı içinde görülür ve anlaşılır. Nitekim sehâvet bir sıfatdır; mal sahibi olan zenginler, malı olmayan fakîrlere ihsân ve atâda bulundukça, bu sıfat-ı sehâvet zahir olur. Binâenaleyh zenginin zıddı olan fakîr ve fakîrin zıddı olan zengîn bulunmak îcâb eder.

1153. İmdi gizli olanlar zıd sebebiyle zahir olur. Mâdemki Hakk'ın zıddı yoktur, gizli olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1153. Şimdi gizli olanlar zıt sebebiyle görünür. Mademki Hakk'ın zıddı yoktur, gizli olur.

Mademki şekil ve anlam âleminde gizli olan şeyler zıtları sebebiyle duyuda ve akılda görünür; o halde gizli olan Hakk'ın görünmesi için de, duyu ve akıl mertebesinde bir zıt olması lazımdır. Halbuki Hakk'ın bir olan varlığının bir zıddı yoktur. Böyle olunca o, doğal olarak duyu ve akılda gizli kalır.

Mâdemki âlem-i sûret ve ma'nâda gizli olan şeyler zıdları sebebiyle hisde ve akılda zâhir olur; o halde gizli olan Hakk'ın zuhûru için dahi, mertebe-i his ve akılda bir zıd olması lazımdır. Halbuki vücûd-ı vâhid-i Hakk'ın bir zıddı yoktur. Böyle olunca o bittabi' his ve akılda gizli kalır.

1154. Zîra nazar nûr üzerine, ondan sonra renge olur. Beyaz ile zenci gibi, zıd zid ile zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1154. Çünkü bakış ışık üzerine, ondan sonra renge olur. Beyaz ile zenci gibi, zıt zıt ile belirir.

Yani bakış önce ışığa, sonra renge gerçekleşir. Bu sebeple renkte birbirinin zıddı olan beyaz adam ile zenci nasıl birbirinden ayırt edilirse, birbirinin zıddı olan ışık ve karanlık da öylece birbirinden ayırt edilir.

Ya'ni nazar evvelen nûra, sonra renge vâki' olur. Binâenaleyh renkde yekdîğerinin zıddı olan beyaz adam ile, zenci nasıl yekdîğerinden tefrîk olunursa, birbirinin zıddı olan nûr ve zulmet dahi öylece birbirinden tefrîk olunur.

1155. İmdi sen nûrun zıddı ile nûru bildin; zıd, zıddı zuhûra getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1155. Şimdi sen nuru, nurun zıddı ile bildin; zıt, zıddı ortaya çıkardı.

Sen nurun zıddı olan karanlık sebebiyle nuru bildin; işte böylece zıt olan şeyler birbirlerini ortaya çıkış alanında gösterirler. Nasıl ki Hz. Lokman'a, "Edebi kimden öğrendin?" diye sormuşlar, "Edebsizden öğrendim" cevabını vermiştir.

Sen nûrun zıddı olan zulmet sebebiyle nûru bildin; işte böylece zıd olan şeyler birbirlerini meydân-ı zuhûrda gösterirler. Nitekim Hz. Lokman'a, "Edebi kimden öğrendin,?" diye sormuşlar "Edebsizden öğrendim" cevabını vermiştir.

1156. Vücudda nûr-ı Hakk'ın zıddı yoktur ki, zıddı sebebiyle O'nu âşikâre göstermek mümkin olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1156. Varlıkta Hakk'ın nurunun zıddı yoktur ki, zıddı sebebiyle O'nu açıkça göstermek mümkün olsun.

1157. Şübhesiz bizim gözlerimiz O'nu idrak edemez; halbuki sen O'nun müdrik olduğunu Musa'dan ve dağdan gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1157. Şüphesiz bizim gözlerimiz O'nu idrak edemez; halbuki sen O'nun idrak edici olduğunu Musa'dan ve dağdan gör!

Bu şerefli beyitte, En'am Suresi'nde geçen "Gözler O'nu idrak edemez, O ise gözleri idrak eder ve O latif ve haberdardır" (En'am, 6/103) ayet-i kerimesine işaret buyrulmuştur. Bilinmeli ki: Varlık birdir, o da mutlak varlıktır. Ve mutlak varlık hakkındaki açıklamalar 610 numaralı şerefli beyitte geçti. Bu mutlak varlık, zâta ait hallerini kendi nefsinde müşahade etmek için, letafet mertebesinden, biri diğerinden daha yoğun olmak üzere, birtakım mertebelere tenezzül etti. Ve en yoğun âlem olan şehadet âleminde sıfat ve isimleri sebebiyle belirginleşti. Buna göre Hak'ın Latif Zât'ı, bütün mertebeleri ve eşyayı Zât'ıyla kuşatmıştır ve bu eşyanın hepsi, hakiki varlığın bağıntılarındandır. Şimdi her bir mazhar, belirginleşme ve yoğunluk mertebesinde kaldıkça, kendi hakikati olan hakiki varlığı duyusal kuvvetleriyle idrak edemez. Bununla beraber o mazharın varlığı, Hak'ın varlığından meydana gelmiştir ve O'nda müstağraktır. Onun vehmi, kendisini Hak'tan ayrı görür. Buna göre onun görmesi ve bilmesi hep Hak'kındır. Bu itibarla Hak, gözleri idrak eder. Çünkü Hak'ın Zât'ı latiftir ve her şeyin hüviyetidir ve haberdardır; çünkü her mazharın kendisini bilmesi, onu Hak'ın bilmesidir. Böyle olunca bütün bilme, görme, işitme ve benzeri gibi bütün mazharların zevkleri, ilahi zevklerdir. Sen bu anlama delil istersen, bunu Musa (a.s.)'dan ve Tur Dağı'ndan bilirsin. Çünkü Musa (a.s.) yoğun belirginliğinin hükümlerinde müstağrak iken, Hak'ı görmek istedi. "Göremezsin; dağa bak!" hitabını işitti ve Hak zâtıyla dağa tecelli buyurmasıyla dağ parçalandı ve Musa (a.s.) da, kendi vehmedilmiş olan varlığından kendinden geçti ve ona rü'yet ancak bu hal içinde meydana geldi. Bu rü'yet, Musevi zevk dairesinde böyle meydana geldi. Muhammedi zevk dairesindeki rü'yeti dahi inşallah sırası geldikçe, bu Şerefli Mesnevi'den anlayacağız ve bu rü'yet nimeti bir ümmete nasip olmamıştır. Ve'l-hamdü lillâhi alâ zâlik.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i En'am'da vâki لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَ هُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَ هُوَ اللطيف الخبير (En'am, 6/103) Ya'ni "Gözler O'nu idrâk edemez, O ise gözleri idrâk eder ve O latîf ve habîrdir" âyet-i kerîmesine işâret buyrulmuştur. Ma'lûm olsun ki: Vücûd birdir, o da vücûd-ı mutlakdır. Ve vücûd-ı mutlak hakkında îzâhât 610 numaralı beyt-i şerîfde geçti. Bu vücûd-ı mutlak kendi şuûnât-ı zâtiyyesini, kendi nefsinde müşâhede etmek için, mertebe-i letâfetinden, biri diğerinden daha kesîf olmak üzere, birtakım merâtibe tenezzül etti. Ve bir âlem-i eksef olan âlem-i şehâdetde sıfât ve esmâsı hasebiyle müteayyin oldu. Binâenaleyh Zât-ı Latîf-i Hak, bilcümle merâtibi ve eşyayı Zât'ıyla muhîttir ve bu eşyânın kâffesi, vücûd-ı hakîkînin izâfâtındandır. İmdi her bir mazhar, mertebe-i taayyün ve kesâfetde kaldıkça, kendi hakîkati olan vücûd-ı hakîkîyi kuvâ-yı hissiyyesiyle idrak edemez. Bununla beraber o mazharın vücûdu, vücûd-ı Hak'dan peydâ olmuştur ve O'nda müstağrakdır. Onun vehmi, kendisini Hak'dan ayrı görür. Binâenaleyh onun görmesi ve bilmesi hep Hakk'ındır. Bu i'tibâr ile Hak, basarları idrâk eder. Zîrâ Zât-ı Hak latîfdir ve her şeyin hüviyyetidir ve habîrdir; çünkü her mazharın kendisini bilmesi, onu Hakk'ın bilmesidir. Böyle olunca bütün bilme, görme, işitme vesâire gibi bilcümle mezâhirin ezvâkı, ezvâk-ı ilâhiyyedir. Sen bu ma'nâya delîl istersen, bunu Mûsâ (a.s.)dan ve Tûr Dağı'ndan bilirsin. Zîrâ Cenâb-ı Mûsâ taayyün-i kesîfinin ahkâmında müstağrak iken, Hakk'ı görmek istedi. "Göremezsin; dağa bak!" hitâbını işitti ve Hak zâtıyla dağa tecellî buyurmasıyla dağ parçalandı ve Cenâb-ı Mûsâ da, kendi mevhûm olan varlığından bî-hûş oldu ve ona rü'yet ancak bu hâl içinde vâki' oldu. Bu rü'yet, zevk-ı Mûsevî dâiresinde böyle vâki' oldu. Zevk-i Muhammedî dâiresindeki rü'yeti dahi inşâallâh sırası geldikçe, bu Mesnevî-i Şerîf'den anlayacağız ve bu ni'met-i rü'yet bir ümmete müyesser olmamıştır. Ve'l-hamdü lillâhi alâ zâlik.

1158. Sûreti, ma'nadan, meşeden arslan gibi bil; yahut düşünceden sadâ ve söz gibi bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1158. Şekli, anlamdan, ormandan aslan gibi bil; yahut düşünceden ses ve söz gibi bil!

Yani şekil âleminin anlamdan ortaya çıkışını, ormanlık içinden aslanın çıkışı gibi bil; yahut fikirden doğup görünen âleme çıkan ses ve söz gibi bil! Çünkü fikir anlamdır; lafız ve ses ile ortaya konulunca bilinir.

Ya'ni sûret âleminin ma'nâdan çıkışını, meşelik içinden arslanın çıkışı gibi bil; yâhut fikirden doğup zâhire çıkan sadâ ve söz gibi bil! Zîrâ fikir ma'nâdır; lafız ve savt ile ızhâr edilince bilinir.

1159. Bu söz ve sadâ endîşeden kalktı. Sen fikir deryasının nerede olduğunu bilemezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1159. Bu söz ve ses endişeden kalktı. Sen fikir denizinin nerede olduğunu bilemezsin.

Bu yoğun olan söz ve ses, latif olan fikirden ortaya çıkar. Bununla beraber sen latif olan o fikir denizinin nerede bulunduğunu bilemezsin; ve görünürde varlığı olmadığı için göremezsin.

Bu kesîf olan söz ve sadâ, latîf olan fikirden sudûr eder. Bununla beraber sen latîf olan o fikir deryâsının nerede bulunduğunu bilemezsin; ve zâhirde vücûdu olmadığı için göremezsin.

1160. Fakat söz dalgasının latif olduğunu gördüğün vakit, onun denizinin de [1138] şerîf olduğunu bilirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1160. Fakat söz dalgasının latif olduğunu gördüğün zaman, onun denizinin de şerefli olduğunu bilirsin.

Yani fikir denizinden kopan söz dalgalarının inceliğini gördüğün zaman, o denizin de şerefli olduğunu bilir ve anlarsın. Çünkü o ince olan fikir, yoğun olan söz ve ses elbiselerine bürünüp ortaya çıkmaktadır ve dikkatle bakarsan, lafız ve ses bir bakımdan fikrin tekil hakikatidir; ve bir bakımdan fikrin gayrıdır.

Ya'ni fikir denizinden kopan söz dalgalarının letâfetini gördüğün vakit, o denizin de şerâfetini bilir ve anlarsın. Zîrâ o latîf olan fikir, kesîf olan söz ve sadâ libaslarına bürünüp çıkmadadır ve dikkatle nazar edersen, lafız ve sadâ bir i'tibâr ile fikrin "ayn"ıdır; ve bir i'tibâr ile fikrin gayridir.

1161. Vaktaki ilimden fikir dalgası koştu, sözden ve sadadan sûret yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1161. Vakit ki ilimden fikir dalgası koştu, sözden ve sesten suret yaptı.

1162. Sözden sûret doğdu ve ba'dehû öldü, kendi dalgasını tekrar deryaya götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1162. Sözden suret doğdu ve sonra öldü, kendi dalgasını tekrar denize götürdü.

İlim denizinden fikir dalgası koptu. Maddi yoğunluk ve suret âleminde sözden ve sesten bir suret yaptı. Bu sebeple suret âleminde sözden yapılmış bir suret doğdu; sonra da o suret öldü ve kayboldu. Bu sebeple mana denizi, suret bağlayan fikir dalgasını yine kendi tarafına çekti.

İlim denizinden fikir dalgası koptu. Âlem-i kesâfet ve sûretde sözden ve sadâdan bir sûret yaptı. Binâenaleyh âlem-i sûrette sözden ma'mûl bir sûret doğdu; sonra da o sûret öldü ve gâib oldu. Binâenaleyh ma'nâ denizi sûret bağlayan fikir dalgasını yine kendi tarafına çekti.

1163. Sûret, sûretsizlikten dışarıya geldi; tekrar gitti, zîrâ biz ona rücû' edicileriz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1163. Şekil, şekilsizlikten dışarıya geldi; tekrar gitti, çünkü biz ona döneceğiz.

Yukarıdaki anlam, "bî-sûretî"deki "ya"nın masdarlık (eylem adı yapma) anlamında olmasına göredir. Vahdet (birlik) anlamında olması da mümkündür. O zaman, şerefli beytin anlamı "Şekil, bir şekilsizden dışarıya geldi" demek olur. "Bir şekilsiz"den kasıt, şekilden uzak olan hakiki tek varlıktır ki, bütün bu eşya şekilleri O'ndan meydana gelmiştir; ve tekrar bu şekil bozulup, yine o şekilsiz olan aslına döner. Nasıl ki ayet-i kerimede كُلِّ شَيْئً هَالك الا وَجَهَهُ لَهُ الْحَكْمُ وَاليْهِ تُرْجَعُونَ (Kasas, 28/88) yani "Hakiki varlığın vechinden ve zâtından başka her şey yok olucudur ve hüküm O varlığındır ve O'na dönülecektir" buyrulur.

Yukarıdaki ma'nâ "bî-sûretî"deki "ya" masdariyyet ma'nâsına olduğuna göredir. Vahdet ma'nâsına olmak da câizdir. O vakit, beyt-i şerîfin ma'nâsı "Sûret, bir sûretsizden dışarıya geldi" demek olur. "Bir sûretsiz"den murâd, sûretden münezzeh olan vücûd-ı vâhid-i hakîkîdir ki, bütün bu suver-i eşyâ, O'ndan sudûr etmiştir; ve tekrar bu sûret bozulup, yine o sûretsiz olan asla rücû' eder. Nitekim âyet-i kerîmede كُلِّ شَيْئً هَالك الا وَجَهَهُ لَهُ الْحَكْمُ وَاليْهِ تُرْجَعُونَ (Kasas, 28/88) Ya'ni "Vücûd-ı hakîkînin vechinden ve zâtından mâadâ her şey hâlikdir ve hüküm O vücûdundur ve O'na rücû' olunur" buyrulur.

1164. İmdi sana her lahza ölüm ve ric'at vardır. Mustafa, “Dünya bir sa-atdir” buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1164. Şimdi sana her an ölüm ve geri dönüş vardır. Mustafa (s.a.v.), “Dünya bir saattir” buyurdu.

Yani ölmek ve Hakk'a dönmek için, bedeninin doğal ölümle tamamen dağılmasını beklemeye gerek yoktur. Çünkü senin doğal hayatın devam etmekteyken dahi, her bölünmez anda bu izafî varlığın yok olmakta ve var olmaktadır; ve bu hal yalnız senin varlığına özgü olmayıp, görünen âlemlerin bütünlüğünde bu yaratma ve yok etme meydana gelmektedir. Çünkü bu görünen âlemler, Hakk'ın mutlak varlığının mertebelerinden bir mertebedir ve bunların hepsinin kayyımı Hak'tır. Yani hepsi Hakk'ın varlıksal tecellileriyle ayaktadır. Bu sebeple her bir suret, şimşek hızıyla, her an içinde, Hakk'ın kahredici sıfatlarıyla yok olmakta ve lütfedici sıfatlarıyla var olmaktadır. Hakikat ehli ıstılahında buna "teceddüd-i emsal" (benzerlerin yenilenmesi) derler. Bu bahsin ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Şuayb Fassı'ndadır. Bu "teceddüd-i emsal" aşırı hızından dolayı asla fark edilmez; ve eşyanın zerrelerinin bu sürekli titreşimleri duyusal bakışlarda görülmeyip, eşyanın şekilleri sakin zannedilir. Bu hakikate dayanarak peygamberlerin en arifi (s.a.v.) Efendimiz, "Dünya bir saattir" yani bir andır buyururlar.

Ya'ni ölmek ve Hakk'a rücû' etmek için, vücûdunun mevt-i tabîî ile büsbütün infisâhını beklemeğe hâcet yoktur. Zîrâ senin hayât-ı tabîiyyen devâm etmekte iken dahi, her ân-ı gayr-ı münkasimde bu vücûd-ı izâfîn ma'dûm ve mevcûd olmaktadır; ve bu hâl yalnız senin vücûduna mahsûs olmayıp, avâlim-i şehâdiyyenin hey'et-i mecmûasında bu îcâd ve i'dâm vâki' olmaktadır. Zîrâ bu avâlim-i şehâdiyye, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın merâtibinden bir mertebedir ve bunların cümlesinin kayyûmu Hak'dır. Ya'ni hepsi Hakk'ın tecelliyât-ı vücûdiyyesiyle kāimdir. Binâenaleyh her bir sûret, sür'at-ı berkıyye ile, her an içinde, Hakk'ın sıfât-ı kahriyyesiyle ma'dûm ve sıfât-ı lutfiyyesiyle mevcûd olur. Ehl-i hakikat ıstılâhında buna "teceddüd-i emsal" derler. Bu bahsin tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şuaybî'dedir. Bu "teceddüd-i emsâl" kemâl-i sür'atinden aslâ fark olunmaz; ve zerrât-ı eşyânın bu ihtizâzât-ı dâ-imesi enzâr-ı hissiyyede meşhûd olmayıp, eşkâl-i eşyâ sâkin zannolunur. Bu hakîkate binâen a'ref-i enbiyâ (S.a.v.) Efendimiz, "Dünya bir saatdir" ya'ni bir andır buyururlar.

1165. Cümle âlem her dem fânî olur. Tekrar bakā içinde zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1165. Bütün âlem her an yok olur. Tekrar bâkîlik içinde ortaya çıkar.

1166. Âlem dâimâ yürümek ve oturmak içindedir. Bir nefes soyunmaktan ve giyinmekten hâlî değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1166. Âlem daima yürümek ve oturmak içindedir. Bir nefes bile soyunmaktan ve giyinmekten uzak değildir.

1167. Bizim fikrimiz "Hû"dan hava içinde bir oktur. Havada ne vakit sa-bit olur? Nihayet Huda'ya gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1167. Bizim fikrimiz "Hû"dan hava içinde bir oktur. Havada ne zaman sabit olur? Sonunda Allah'a gelir.

Cenâb-ı Pîr (Hazret-i Mevlânâ) yukarıda 1156 numaralı beyitte "Fikir deryasının nerede olduğunu bilmezsin" buyurmuştu. Bu şerefli beyitte de fikrin kaynağını açıklayıp derler ki: Mademki bu eşyanın hakikati Hak'tır, bizim fikrimiz de Allah'ın hüviyetinden (O'nun mutlak varlığından), hava hükmünde olan izafî varlıklar âlemine atılmış bir oktur. Ve Kur'an-ı Kerim'de فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) yani "Ne tarafa yönelseniz, Allah'ın vechi (yüzü, zatı) oradadır" buyrulduğuna göre, bu atılan fikrimizin oku havada dolaşmaz ve sabit kalmaz, mutlaka bir hedefe ulaşır ve o hedef de yine Hakk'ın bir vechidir. Bu sebeple ilahi hüviyetten çıkan bir ok, yine Yüce Allah'a gelir.

Cenâb-ı Pîr yukarıda 1156 numaralı beyitte "Fikir deryâsının nerede olduğunu bilmezsin" buyurmuşlar idi. Bu beyt-i şerîfde de fikrin menba'ını beyân edip derler ki: Mâdemki bu eşyânın hakîkati Hak'dır, bizim fikrimiz dahi hü-viyyet-i Hak'dan, hava mesâbesinde olan vücûdât-ı izâfiyye âlemine atılmış bir oktur. Ve âyet-i kerimede فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) ya'ni "Ne ta-rafa teveccüh etsen, vech-i ilâhî vâki'dir" buyrulduğuna nazaran bu atılan fikrimizin oku havada dolaşmaz ve sabit kalmaz, mutlakā bir hedefe gelir ve o hedef dahi yine Hakk'ın bir vechidir. Binâenaleyh hüviyyet-i ilâhiyyeden çıkan bir ok, yine Cenâb-ı Hakk'a gelir.

1168. Dünya ve biz, bakā içinde yeni olmaktan bî-haber olarak, her nefes ye-ni oluruz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1168. Dünya ve biz, kalıcılık içinde yeni olmaktan habersiz olarak, her nefes yenileniriz.

1169. Ömür, yeni ırmak gibi, yeni olarak erişir; cesedde dâimî görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1169. Ömür, yeni ırmak gibi, yeni olarak erişir; bedende sürekli görünür.

Yani insan, her an bedeninde meydana gelen "teceddüd-i emsâl"i (benzerlerin yenilenmesi) fark edemeyip, bir karar üzere durduğunu zanneder. Bu "teceddüd-i emsâl"i bilim insanları dahi bir dereceye kadar tasdik ederler. Çünkü onlar, insan vücudunu oluşturan zerrelerin eskilerinin gidip yenilerinin geldiğini idrak ederler. Fakat bunun bölünemez bir anda meydana geldiğini idrak edemezler ve hele cansız varlıklarda meydana gelen bu hali hiç idrak edemezler.

Ya'ni insan her an cesedinde vâki' olan "teceddüd-i emsâl"i fark edeme-yip bir karâr üzere durduğunu zanneder. Bu "teceddüd-i emsâl"i ehl-i fen dahi bir dereceye kadar tasdîk ederler. Zîrâ onlar vücûd-ı beşeri teşkil eden zerrâ-tın eskileri gidip, yenileri geldiğini idrak ederler. Fakat bunun ân-ı gayr-ı münkasimde vâki' olduğunu idrâk edemezler ve hele cemâdâtda vâki' olan bu hâli hiç idrâk edemezler.

1170. O çabukluktan müstemirru'ş-şekl gelmiştir; elde çabuk kımıldattığın kıvılcım gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1170. O çabukluktan şekli sürekli olan gelmiştir; elinde çabuk kımıldattığın kıvılcım gibi.

Yani Rahmânî nefes ile meydana gelen bu yaratma ve yok etme niteliği, şimşek hızıyla gerçekleştiğinden, herhangi bir şekli, o şekil içinde hareketsizce sürekli durur zannederiz. Nasıl ki elimize maşa ile bir ateş parçası alıp karanlıkta bir daire şeklinde çevirsek veya düz bir çizgi üzerinde hareket ettirsek, o kıvılcım bir noktadan ibaret olduğu halde, görenler onu bir daire veya düz bir çizgi zannederler. İşte duyusal görüşün idrak alanı bu kadardır. Bu hakikati akıl gözü görür. Fakat akıl gözünün görüşü de, bu maddî tecrübe alanıyla sınırlı kalır. Akıl gözü, vücudumuzda ve eşyada olan bu "benzerlerin yenilenmesi"ni (teceddüd-i emsal: her an yeni bir yaratılışla benzerlerinin ortaya çıkması) idrak edemez; ona ruh gözü lazımdır. Bu "benzerlerin yenilenmesi"ne أَفَعَيِينَا بِالخَلْقِ الْأَوَّلِ بَلْ هُم فِي لَبْس مِنْ خَلْق جديد (Kaf, 50/15) yani "İlk yaratışla biz yorulduk mu; aksine onlar yeni bir yaratılış konusunda şüphe içindedirler" ayet-i kerimesinde işaret buyrulur.

Ya'ni nefes-i rahmânî ile vâki' olan bu îcâd ve i'dâm keyfiyyeti, sür'at-i berkıyye ile vâki' olduğundan, herhangi bir şekli, o şekil içinde bilâ-hareket dâim durur zannederiz. Nitekim elimize maşa ile bir ateş parçası alıp karanlıkta bir daire şeklinde çevirsek, veyâ hatt-ı müstakîm üzerinde hareket ettirsek, o kıvılcım bir noktadan ibaret olduğu halde, görenler onu bir dâire veyâ hatt-ı müstakîm zannederler. İşte basar-ı hissînin dâire-i idrâki bu kadardır. Bu hakikatı akıl gözü görür. Fakat akıl gözünün görüşü de, bu maddî tecrübe dâiresine mahsûr kalır. Akıl gözü, vücûdumuzda ve eşyâda olan bu "teceddüd-i emsal"i idrak edemez; ona rûh gözü lâzımdır. Bu "teceddüd-i emsale أَفَعَيِينَا بِالخَلْقِ الْأَوَّلِ بَلْ هُم فِي لَبْس مِنْ خَلْق جديد )Kaf, 50/15) Ya'ni "Halk-ı evvel ile bize bir yorgunluk mu geldi; belki onlar halk-ı cedîdden lebs içindedirler" âyet-i kerîmesinde işaret buyrulur.

1171. Ateş dalını tertib ile tahrîk etsen, nazarda ateş çok uzun görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1171. Ateş dalını düzenli bir şekilde hareket ettirsen, bakışta ateş çok uzun görünür.

Yani ucu ateşli bir ağaç dalını yahut düz veya dairesel olarak düzenli bir şekilde hareket ettirsen, o dalın ucu ateşli bir nokta olduğu halde, o nokta, mertebenin konumuna göre uzun bir eğri çizgi veya düz çizgi şeklinde görünür. Ateş bir noktadan ibaret iken, o noktanın süratle hareketi ve bir yerde yok olup diğer yerde var olması, onu uzun gösterir.

Ya'ni ucu ateşli bir ağaç dalını yâhut müstakîm veyâ dâire olarak tertîb ile tahrîk etsen, o dalın ucu bir nokta-i âteşîn olduğu halde, o nokta, vaz'iyyet-i mertebeye göre uzun bir hatt-ı münhanî veyâ hatt-ı müstakîm şeklinde görünür. Ateş bir noktadan ibâret iken, o noktanın sür'atle hareketi ve bir mahalde ma'dûm ve diğer mahalde mevcûd olması, onu uzun gösterir.

1172. Bu müddetin uzunluğu, sun'un çabukluğundan, sun'un sür'at-engîzliğinden görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1172. Bu sürenin uzunluğu, sanatın çabukluğundan, sanatın hız vericiliğinden görünür.

Yani bölünemeyen anlar ve bu anlar içinde art arda meydana gelen yaratma ve yok etme, hızla birbirine bağlandığından, insan kendi nefsinde bile bunun farkına varamaz, ömrünü uzun görür. Aksine onun ömrü hakikatte bir andır. Bu sebeple onun devam eden ömrü, yeni an içinde, yeni yaratılıştan oluşur.

Ya'ni ânât-ı gayr-ı münkasime ve bu ânât içinde mütevâliyen vâki' olan îcâd ve i'dâm, sür'atle yekdîğerine muttasıl olduğundan, insan kendi nefsinde bile bunun farkına varamaz, ömrünü uzun görür. Halbuki onun ömrü hakîkatte bir andır. Binâenaleyh onun temâdî eden ömrü, ân-ı cedîd içinde, halk-ı cedîdden terekküb eder.

1173. Bu sırrın talibi eğer allâme olsa... İşte “sâmî" nâm olan Hüsameddin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1173. Bu sırrın talibi eğer allâme olsa... İşte "sâmî" isimli Hüsameddin.

Yani "teceddüd-i emsâl" (benzerlerin yenilenmesi) sırrını anlamak isteyen kimse, eğer çağının en bilgini bile olsa, aklı ve zekâsı bunu anlamaya yeterli gelemez. Ona bu sırra vâkıf ve insanlık içinde şerefli varlığı yüce bir kitap olan Hüsameddin Çelebi hazretlerini gösteririm.

Çelebi hazretlerinin şerefli menkıbeleri, fakir tarafından çevrilmiş ve basılmış Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da zikredilmiştir.

Ya'ni "teceddüd-i emsâl" sırrını anlamak isteyen kimse, eğer allâme-i asr bile olsa, akıl ve zekâsı bunu anlamağa kâfî gelemez. Ona bu sırra vakıf ve beşeriyyet içinde vücûd-ı şerîfî âlî bir kitâb olan Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerine gösteririm.

Çelebi hazretlerinin menâkıb-ı şerîfi, fakîr tarafından mütercem ve matbû' Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da zikr edilmiştir.

## Tavşanın arslana erişmesi

1174. Arslan ateş içinde, öfke ve iztirab içinde tavşanın uzaktan geldiğini gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1174. Aslan, ateş içinde, öfke ve ıstırap içinde tavşanın uzaktan geldiğini gördü.

1175. O dehşetsiz ve küstahlıksız, öfkeli ve şiddetli ve hiddetli ve ekşi yüzlü olduğu halde koşuyor idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1175. O, dehşetsiz ve küstahlıksız, öfkeli ve şiddetli ve hiddetli ve ekşi yüzlü olduğu halde koşuyordu.

Yani tavşan aslana öyle bir durumda koşup geliyordu ki, bu gecikmesinden dolayı kendisinde bir dehşet hali yoktu; ve küstahlık ve edepsizlik etmemiş durumunu gösteriyordu. Fakat pek öfkeli ve şiddetli ve hiddetli ve yüzünü ekşitmiş bir halde idi.

Ya'ni tavşan arslana öyle bir vaziyetde koşup geliyordu ki, bu teahhüründen dolayı kendisinde tedehhüş hâli yoktu; ve küstahlık ve edebsizlik etmemiş vaziyetini gösteriyordu. Fakat pek öfkeli ve şiddetli ve hiddetli ve yüzünü ekşitmiş bir halde idi.

1176. Zîrâ kırık gelmekten töhmet olur ve cesurluktan her şübhenin def'i vâki' olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1176. Çünkü kırık gelmekten töhmet oluşur ve cesurluktan her şüphenin def'i gerçekleşir.

Yani büyüklerin huzuruna süklüm püklüm gitmekten, suçlu olduğu hissi meydana gelir; fakat cesur ve serbest olarak girilirse, kendinde hiçbir kusur olmadığı ve alnının açık olduğunu göstermek demek olur.

Ya'ni ekâbirin huzûruna süklüm püklüm gitmekten, kabâhatlı olduğu hissi hâsıl olur; fakat cesûr ve serbest olarak girilirse, kendinde hiçbir kusûr olmadığı ve alnı açık olduğunu göstermek demek olur.

1177. Vaktaki o saffa pek yakın erişdi; arslan "Hay ey piç!" diye bağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1177. O safta çok yakına eriştiği zaman, aslan "Hay ey piç!" diye bağırdı.

1178. Ben ki, öküz cinsinden olanları da yırtmışım; ben ki erkek arslanın kulağını burmuşum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1178. Ben ki, öküz cinsinden olanları da yırtmışım; ben ki erkek arslanın kulağını burmuşum.

1179. Bir yarım tavşan kim oluyor ki, böyle bizim emrimizi yere atsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1179. Bir yarım tavşan kim oluyor ki, bizim emrimizi böyle hiçe saysın.

1180. Tavşanın uykusunu ve gafletini terk et; ey eşek, bu arslanın sadasını [1156] dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1180. Tavşanın uykusunu ve gafletini terk et; ey eşek, bu arslanın sesini dinle!

Tavşan gözü açık uyuduğu için, onu görenler uyanık zannederler. Bu sebeple çeşitli ilim ve fenlerde gözü açık olanlar, hâlin hakikatinden gafil ve uykuda oldukları hâlde, herkes onları uyanık zannederler. Bu münasebetle Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) bu gibi gafillere hitaben, bu tavşan uykusunu terk et de, bu Mesnevî-i Şerif'te birçok hakikati açıklayan bu ilahi arslanın sesini dinle buyururlar.

Tavşan gözü açık uyuduğu için, görenler uyanık zannederler. Binâenaleyh ulûm ve fünûn-ı muhtelifede gözü açık olanlar, hakîkat-i hâlden gafil ve uykuda oldukları halde, herkes onları uyanık zannederler. Bu münasebetle Cenâb-ı Pîr bu gibi gāfillere hitâben, bu tavşan uykusunu terk et de, bu Mesnevî-i Şerif'de birçok hakāyıkı beyân eden bu ilâhî arslanın sesini dinle buyururlar.

## Tavşanın özür dilemesi

1181. Tavşan dedi ki: El-amân! Eğer senin efendiliğinin afvi el verirse, benim bir özrüm vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1181. Tavşan dedi ki: Aman! Eğer senin efendiliğinin affı el verirse, benim bir özrüm vardır.

Yani sen efendisin. "Özür, insanların cömertleri katında makbuldür" kaidesince, senin efendiliğin de bu özrü dinlemeye elbette uygun olur. Bu sebeple benim geç gelmek hususunda bir özrüm vardır, bunu arz edeyim, dinle!

Ya'ni sen efendisin العذر عند كرام الناس مقبول Ya'ni “Özür, nâsın kerîmleri indinde makbûldür” kāidesince, senin efendiliğin dahi bu özrü dinlemeğe elbette müsâid olur. Binâenaleyh benim geç gelmek husûsunda bir özrüm vardır, bunu arz edeyim, dinle!

1182. Dedi ki: Ey ahmakların artığı, özür ne? Şahların huzuruna bu zaman mı gelirler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1182. Dedi ki: Ey ahmakların artığı, özür ne? Şahların huzuruna bu zamanda mı gelirler?

1183. Vakitsiz kuşsun, senin başını kesmek lazım; ahmağın özrünü dinlemek lâyık olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1183. Vakitsiz kuşsun, senin başını kesmek lazım; ahmağın özrünü dinlemek lâyık olmaz.

Vakitsiz öten kuşun ve özellikle horozun başını keserler. Sen de vakitsiz öten bir kuş gibisin, senin de başını kesmek gereklidir.

Vakitsiz öten kuşun ve ezcümle horozun başını keserler. Sen de vakitsiz öten bir kuş gibisin, senin de başını kesmek lâzımdır.

1184. Ahmağın özrü kabahatından beterdir; câhilin özrü, her ilmin zehridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1184. Ahmağın özrü kabahatinden beterdir; cahilin özrü, her ilmin zehridir.

Türkçede "özrü kabahatinden büyük" atasözünün benzeridir. Cahilin özrünün ilmin zehri olmasına gelince; özür, bilinen bir meselenin çözümüne ilişkin bir şeydir. İlim ise bilinen şeye bağlı olduğundan, yersiz bir özürle bilinen mesele karıştırılınca; o bilinen şeyden elde edilecek olan ilim bozulmuş olur; bu da doğal olarak ilmin zehri olur.

Türkçede "özrü kabâhatından büyük" darb-ı meselinin nazîridir. Câhilin özrünün ilmin zehri olmasına gelince; özür ma'lûm olan bir mes'elenin halline taalluk eden bir şeydir. İlim ise ma'lûma tâbi' olduğundan, özr-i nâ-becâ ile ma'lûm olan mesele karıştırılınca; o ma'lûmdan hâsıl olacak olan ilim ifsâd edilmiş olur; bu da bittabi' ilmin zehri olur.

1185. Ey tavşan, senin özrün ilimden hâlîdir; ben tavşan değilim ki, benim kulağıma koyasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1185. Ey tavşan, senin özrün ilimden uzaktır; ben tavşan değilim ki, benim kulağıma koyasın.

1186. "Tavşan" dedi ki: Ey şâh, nâkesi, kes addet! Bir zulüm-dîdenin özrüne kulak tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1186. "Tavşan" dedi ki: Ey şah, nâkesi, kes addet! Bir zulüm-dîdenin özrüne kulak tut!

Yani zulüm görmüş olan bir âdî kimseyi, muteber bir kimse farz et de, özrünü dinle!

Ya'ni zulüm görmüş olan bir âdî kimseyi, mu'teber bir kimse farz et de, özrünü dinle!

1187. Hususiyle mansıbının zekâtı için, bu yolunu gaib etmiş olanı, sen kendi yolundan sürme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1187. Özellikle makamının zekâtı için, bu yolunu kaybetmiş olanı, sen kendi yolundan sürme!

1188. Her ırmağa su veren deniz, her bir çerçöpü baş ve yüz üstüne koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1188. Her ırmağa su veren deniz, her bir çerçöpü baş ve yüz üstüne koyar.

Yani denizin suyu buharlaşıp, daha sonra yağmur olarak inmek suretiyle bütün nehirlere ve ırmaklara su verdiği halde, üzerine seller ile akıp gelen çerçöpü başının üstünde taşır.

Ya'ni denizin suyu tebahhur edip ba'dehû yağmur olarak nüzûl etmek sû-retiyle bütün nehirlere ve ırmaklara su verdiği halde, üzerine seller ile akıp gelen çerçöpü başının üstünde taşır.

1189. Bu keremden deniz nâkıs olmayacaktır; deniz keremden, ziyâde ve eksik olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1189. Bu cömertlikten deniz eksilmeyecektir; deniz cömertlikten ne artar ne de eksilir.

1190. (Arslan) dedi ki: Ben keremi mahallinde tutarım; herkesin libasını boyuna göre keserim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1190. Arslan dedi ki: Ben cömertliği yerinde kullanırım; herkesin elbisesini boyuna göre keserim.

Bu beyitlerde tavşan, tam bir alçaklık içinde kula; ve arslan, tam bir kahredicilik ve kuvvet içinde Hak'ka örnek olarak anılır. Yani kul, Yüce Allah Hazretleri'ne yalvarıp der ki: "Ey Rabbim, ben âcizim, zelîlim, bana şu ve bu cömertliğini bolca ver!" Hak Sübhânehû ve Teâlâ tarafından fiilî tecellilerle (ortaya çıkışlarla) şöyle denir: "Ey kulum, ben cömertim; fakat cömertliği yerin gerektirdiğine göre bolca veririm."

Nitekim Cenâb-ı Pîr-i destgîr (Hz. Mevlânâ) Fîhi Mâ Fîh adlı yüce eserlerinde şöyle buyurur: "Terziye dülgerin (marangozun) âletleri ve edevatları verilse, ona yük olur, ihsan olmaz." Buna göre Yüce Allah, ilâhî bağışlarını, kendisine verilenin (mu'tâ-leh) yatkınlığına göre verir; çünkü O, Hakîm'dir (her şeyi hikmetle yapandır), her şeyi yerli yerine koyar. Nitekim âyet-i kerimede أعطى كل شئ خلقه (Tâhâ, 20/50) yani "Her bir şeyin yaratılışını verdi" buyrulur.

Bu beyitlerde tavşan kemâl-i tezellülde kula; ve arslan, kemâl-i kahr u kuvvetde Hakk'a misâlen zikr olunur. Ya'ni kul, Hak Teâlâ Hazretleri'ne mü-nâcât edip der ki: "Yâ Rab, ben âcizim, zelîlim, bana şu ve bu keremini ibzâl eyle! Hak Sübhânehû ve Teâlâ tarafından tecelliyât-ı ef'âl ile: "Ey kulum, ben kerîmim; fakat keremi muktezâ-yı mahalle göre ibzâl ederim."

Nitekim Cenâb-ı Pîr-i destgîr Fîhi Mâ Fîh nâm eser-i âlîlerinde: "Terziye dül-gerin âlâtı ve edevâtı verilse, ona yük olur, ihsân olmaz" buyurur. Binâena-leyh Hak Teâlâ atâyâ-yı ilâhiyyesini mu'tâ-lehin isti'dâdına göre verir; zîrâ ha-kîmdir, her şeyi yerli yerine vaz' eder. Nitekim âyet-i kerimede أعطى كل شئ خلقه (Tâhâ, 20/50) Ya'ni "Her bir şeyin halkını verdi" buyrulur.

1191. (Tavşan) dediki: Dinle, eğer mahall-i lutuf olmazsam unf ejderhasının önüne baş koydum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1191. (Tavşan) dedi ki: Dinle, eğer lütuf yeri olmazsam, şiddet ejderhasının önüne baş koydum.

1192. Ben kuşluk vaktinde yola geldim; kendi arkadaşımla beraber şahın tarafına geldim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1192. Ben kuşluk vaktinde yola geldim; kendi arkadaşımla beraber şahın tarafına geldim.

1193. O cemaat senin için, benim ile beraber başka tavşan çift ve yoldaş ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1193. O topluluk senin için, benimle beraber başka tavşan çift ve yoldaş ettiler.

1194. Bir arslan yolda bendeye kasd etti; gelen her iki yoldaşa kasd etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1194. Bir aslan yolda kula kastetti; gelen her iki yoldaşa kastetti.

1195. Ona dedim ki: Biz bir şâhenşâhın kuluyuz; o dergahın hakîr kapı yoldaşlarıyız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1195. Ona dedim ki: Biz bir şahlar şahının kuluyuz; o dergâhın hakir kapı yoldaşlarıyız.

1196. (Arslan) dedi ki: Şâhenşâh kim oluyor? Utan; benim huzurumda her âdî kimseyi anma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1196. (Arslan) dedi ki: Şâhenşâh kim oluyor? Utan; benim huzurumda her âdî kimseyi anma!

1197. Eğer sen ve şâhın benim kapımdan rücû' edersen, hem seni ve hem şâhını yırtarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1197. Eğer sen ve şahın benim kapımdan geri dönerseniz, hem seni hem de şahını yırtarım.

1198. Ona dedim ki: Bırak, bir kere daha şahın yüzünü göreyim, senden haber götüreyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1198. Ona dedim ki: Bırak, bir kere daha şahın yüzünü göreyim, senden haber götüreyim.

1199. Dedi ki: Bu yoldaşını benim indimde rehin koy; ve yoksa sen benim usûlüme göre kurbansın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1199. Dedi ki: Bu yoldaşını benim yanımda rehin bırak; yoksa sen benim usûlüme göre kurbansın.

1200. Ona çok yalvardık; fâide etmedi; arkadaşımı aldı; beni yalnız bıraktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1200. Ona çok yalvardık; fayda etmedi; arkadaşımı aldı; beni yalnız bıraktı.

1201. Arkadaşım hem letafetde ve hem güzellikde ve hem de cüssede semizlikten benim üçüm kadar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1201. Arkadaşım hem incelikte hem güzellikte hem de cüssede, semizlikten dolayı benim üçüm kadardı.

1202. Bundan sonra bu yol, o arslandan bağlanmış oldu; bizim halimiz, sana söylenmiş olan bu idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1202. Bundan sonra bu yol, o arslandan bağlanmış oldu; bizim hâlimiz, sana söylenmiş olan bu idi.

1203. Bundan sonra ta'yînden ümîdi kes; ben sana hakkı söylüyorum ve hak acıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1203. Bundan sonra tayinden ümidi kes; ben sana hakkı söylüyorum ve hak acıdır.

Yani الحق مر ["Hak acıdır"] hadis-i şerifi gereğince, ben sana sözün acı olan doğrusunu söylüyorum.

Ya'ni الحق مر ["Hak acıdır"] hadîs-i şerîfi mûcibince, ben sana sözün acı olan doğrusunu söylüyorum.

1204. Eğer sana ta'yîn lâzım ise yolu temizle; âgâh ol, gel o korkusuzu def' et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1204. Eğer sana tayin (rızık) lazımsa yolu temizle; uyanık ol, gel o korkusuzu def et!

Eğer karnını doyurmak için tayin (rızık) bekliyorsan, yoldaki engeli ortadan kaldır ve hiçbir kimseden korkusu olmayan yol üzerindeki o arslanı def et!

İsmail-i Ankaravî (k.s.) hazretleri bu bahisteki işaretleri şu şekilde açıklarlar: "Arslan"dan maksat, nefs-i emmâredir (kötülüğü emreden nefis). "Tavşan"dan maksat, işlerin sonucunu idrak eden ahiret aklıdır. "Tavşanın yolda rast geldiği arslan"dan maksat, nefs-i emmâre sıfatlarının aksi ve eseridir. "Arkadaş olan tavşan"dan maksat, nefs-i emmârenin kontrolü altında kalan ve işlerin sonuçlarını nefsanî hazlara feda eden dünya aklıdır.

Şimdi ahiret aklı, nefs-i emmâre arslanına karşı hileye başvurup onu kandırarak Hakk yoluna getirir; ve sonra onu bu Hakk yolunda fakirlik ve riyâzât (nefsî perhizler) kuyusuna düşürüp, av hayvanları mesabesinde olan ruhanî kuvvetleri ve görünen ve görünmeyen idrakleri, nefs-i emmârenin tasallutundan (egemenliğinden) kurtarır.

Eğer karnını doyurmak için tayın bekler isen, yoldaki mâniayı izâle et ve hiçbir kimseden korkusu olmayan yol üzerindeki o arslanı def' et!

İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazretleri bu bahisdeki işârâtı şu vech ile îzâh buyururlar: "Arslan"dan murâd, nefs-i emmâredir. "Tavşan"dan murâd, âkıbet-i umûru müdrik olan akl-ı maâddır. "Tavşanın yolda rast geldiği arslan"dan murâd nefs-i emmâre sıfatlarının aksi ve eseridir. "Arkadaş olan tavşan"dan murâd, nefs-i emmârenin zabtı altında kalan ve avâkıb-ı umûru hazz-ı nefsânîye fedâ eden akl-ı maâşdır.

İmdi akl-ı maâd, nefs-i emmâre arslanına karşı hîleye teşebbüs edip onu kandırarak tarîk-ı Hakk'a getirir; ve sonra onu bu tarîk-ı Hak'da fakr u riyâzet kuyusuna düşürüp, av hayvânâtı mesâbesinde olan kuvâ-yı rûhâniyyeyi ve müdrikât-ı zâhire ve bâtıneyi, nefs-i emmârenin tasallutundan kurtarır.

## Arslanın tavşana cevâb vermesi ve onunla beraber revân olması

1205. (Arslan) dedi ki: Bismillah, gel bakalım, o nerededir; eğer doğru söylüyor isen öne geç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1205. (Arslan) dedi ki: Bismillah, gel bakalım, o nerededir; eğer doğru söylüyor isen öne geç!

1206. Tâ ki onun ve yüz onun gibisinin lâyıkını vereyim. Eğer bu senin yalanın ise, senin lâyıkını vereyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1206. Tâ ki onun ve yüz onun gibisinin lâyıkını vereyim. Eğer bu senin yalanın ise, senin lâyıkını vereyim.

1207. Onu kendi tuzağı tarafına götürmek için, bir kılavuz gibi öne geçti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1207. Onu kendi tuzağı tarafına götürmek için, bir kılavuz gibi öne geçti.

"Kılavuz" kelimesi Farsça "rehber" anlamına gelen Türkçe bir kelimedir.

"Kılavuz" kelimesi Fârisîce "rehber" ma'nâsına olarak Türkçedir.

1208. Nişan etmiş olduğu bir kuyu tarafına ki, kuyuyu o, onun cânının tuzağı yapmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1208. Nişan almış olduğu bir kuyu tarafına ki, kuyuyu o, onun canının tuzağı yapmış idi.

Tavşan, daha önce tasarlamış olduğu bostan kuyusu tarafına aslanı götürdü. Bu kuyuyu tavşan, aslanın canının tuzağı olarak hayal ve tasarlamış idi.

Tavşan evvelce tasarlamış olduğu bostan kuyusu tarafına arslanı götürdü. Bu kuyuyu tavşan, arslanın cânının tuzağı olarak tasavvur ve tasmîm etmiş idi.

1209. Bu ikisi kuyunun yakınına kadar gittiler. İşte saman altında su gibi bir tavşan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1209. Bu ikisi kuyunun yakınına kadar gittiler. İşte saman altında su gibi bir tavşan!

İşlerin sonuçlarını idrak eden ahiret aklı, Hak yolunda kendi tedbirine su gibi akış verir; ve saman gibi kıymetsiz ve içi boş olan nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) de, onun tedbirine tabi olup sonunda kendi benliğinden haberdar eder.

Avâkıb-ı umûru idrâk eden akl-ı maâd, Hak yolunda kendi tedbîrine su gibi cereyan verir; ve saman gibi kıymetsiz ve içi boş olan nefs-i emmâre de, onun tedbîrine tâbi' olup âkıbet kendi enâniyyetinden haberdar eder.

1210. Su, bir saman çöpünü sahraya götürür; su acaba bir dağı nasıl götürür? [1186]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1210. Su, bir saman çöpünü sahraya götürür; su acaba bir dağı nasıl götürür?

Nefs-i emmâreye (kötülüğü emreden nefis) tâbi olanlar, saman çöpü gibi zayıf olan kimselerdir ki, su gibi akıcı olan nefsanî hevesler onları şuraya buraya sürükleyip götürür; sonunda onları helâk kuyusuna atar. Fakat nefs-i emmârenin tuzaklarına ve hilelerine vâkıf olan olgun akıl sahipleri, dağ gibi yerlerinde sabit durur; onlara gelen nefsanî hevesler üzerlerinden akıp gider.

Nefs-i emmâreye tâbi' olanlar saman çöpü gibi zayıf olan kimselerdir ki, su gibi akıcı olan hevâ-yı nefsânî onları şuraya buraya sürükleyip götürür; nihâyet onları helâk kuyusuna atar. Fakat nefs-i emmârenin mekirlerine ve hîlelerine vakıf olan ukül-i kâmile erbâbı, dağ gibi yerlerinde sâbit durur; onlara vârid olan hevâ-yı nefsânî üzerlerinden akıp gider.

1211. Onun mekri, arslanın tuzağının kemendi oldu. Acib, bir tavşan ki, bir arslanı kaptı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1211. Onun mekri, arslanın tuzağının kemendi oldu. Acayip, bir tavşan ki, bir arslanı yakaladı!

Yani zayıf birinin, güçlü birini tedbirler ve hilelerle yenmesi şaşılacak bir şeydir. Bu durum, mananın suret (dış görünüş) üzerindeki büyük etkisinin bir örneğidir. Buradaki şaşkınlık, görünmeyen mananın, görünen suret üzerinde hâkim olmasına aittir; ve surette (dış görünüşte) boğulmuş olanlar bu halden habersizdirler.

Ya'ni bir zayıfın bir kavîyi tedâbîr ve hiyel ile mağlûb etmesi acîb bir şeydir. Bu hâl, ma'nânın sûret üzerindeki te'sîr-i azîmin numûnesidir. Bundaki taaccüb görünmeyen ma'nânın, görünen sûret üzerinde hâkim olmasına aiddir; ve sûretde müstağrak olanlar bu halden gâfildirler.

1212. Bir Mûsâ askeri ile ve cem'-i sakîl ile Fir'avn'ı Nil nehrine çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1212. Bir Musa askeriyle ve ağır bir toplulukla Firavun'u Nil nehrine çekti.

Yani Musa (a.s.) görünürde kuvvetten yoksun iken, yardımcıları ve destekçileri olan koca bir Firavun'u tek başına Hakk'a davet etti; ve muhalefeti sonucunda onu ordusuyla beraber suya batırdı.

Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Musa (a.s.)'ın görünürdeki zayıflığı hakkında Firavun'dan naklen Zuhruf suresinde "أم أنا خير مِنْ هَذَا الَّذِي هُوَ مَهِينَ وَ لا يكاد يبين" (Zuhruf, 43/52) yani "Bu hakir ve değersiz ve dilinde tutukluk olmakla fasih konuşamayan kimseden ben hayırlı değil miyim?" buyrulur.

Fakat, görünürdeki zayıflığın hiçbir zaman bâtınî kuvvete engel olmadığı ve aksine bâtınî kuvvetin görünür kuvvete hâkim olduğu sonradan anlaşıldı.

Ya'ni Mûsâ (a.s.) zâhirî kuvvetten ârî iken, a'vân ve ensârı olan koca bir Fir'avn'ı tek başına Hakk'a da'vet etti; ve muhalefeti netîcesinde onu ordusuyla beraber suya gark etti.

Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Mûsâ (a.s.)ın za'f-ı zâhirî hakkında Fir'avn'dan naklen sûre-i Zuhrufda أم أنا خير مِنْ هَذَا الَّذِي هُوَ مَهِينَ وَ لا يكاد يبين (Zuhruf, 43/52) Ya'ni "Bu hakîr ve bî-mikdâr ve lisanında lüknet olmakla fasîhu'l-lisân olmayan kimseden ben hayırlı değil miyim?" buyrulur.

Fakat, za'f-ı zâhirin hiçbir vakitte kuvvet-i bâtıneye mâni' olmadığı ve bilakis kuvvet-i bâtınenin kuvvet-i zâhireye hâkim olduğu bilâhire tebeyyün etti.

1213. Ve sivrisinek yarım kanadı ile Nemrûd'un başının beynini yarar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1213. Ve sivrisinek yarım kanadı ile Nemrut'un başının beynini yarar.

Nemrut, İbrahim (a.s.) zamanında putperest bir padişahtı ve İbrahim (a.s.)'ı ateşe attı. Kıssası tefsir kitaplarında ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Adı geçen kişi bir gün saltanatının kemalini görüp mağrur bir şekilde, "Ben gök ilahı ile savaşabilirim" diye askerini topladı ve bir ovaya çıktı. Yüce Allah onları orada aşağılamak ve zelil kılmak için yaratılmışlarının pek zayıfı olan sivrisinek sürülerinin saldırısına maruz bıraktı. Bunlar şiddetle ve topluca saldırdıklarından, def etmeye çalıştılarsa da, sürekli saldırıdan aciz kaldılar. Nihayet kaçmaya başladılar, o topluluk dağıldı. Yarım kanatlı bir sivrisinek de Nemrut'a musallat olup burnuna girdi; Yüce Allah'ın hikmetiyle beynini didiklemeye başladı ve Nemrut sonunda ondan öldü.

Nemrûd, İbrâhîm (a.s.) zamânında put-perest bir pâdişâh idi ve İbrâhîm (a.s.)ı ateşe attı. Kıssası kütüb-i tefâsîrde tafsîl olunmuştur. Merkûm bir gün kemâl-i saltanatını görüp mağrûrâne bir sûretde, ben gök ilâhı ile muhârebe edebilirim diye askerini topladı ve bir sahrâya çıktı. Hak Teâlâ onları orada tahkîr ve terzîl için mahlûkātının pek zayıfı olan sivrisinek sürülerinin hücûmuna ma'rûz bıraktı. Bunlar şiddetle ve cem'iyyetle hücûm ettiklerinden, def' etmeğe çabaladılar ise de, mütevâlî hücumdan âciz kaldılar. Nihâyet firâra başladılar, o cem'iyyet dağıldı. Yarım kanadlı bir sivrisinek dahi Nemrûd'a musallat olup burnuna girdi; bi-hikmetillâhi Teâlâ beynini didiklemeğe başladı ve Nemrûd âkıbet ondan öldü.

1214. Düşmanın sözünü dinleyenin halini, hasûdun yâri olan kimsenin cezâsını gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1214. Düşmanın sözünü dinleyenin hâlini, kıskancın dostu olan kimsenin cezasını gör!

1215. Hâmân'ı dinleyen Fir'avn'ın hali, şeytanı dinleyen Nemrûd'un hali.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1215. Hâmân'ı dinleyen Firavun'un hali, şeytanı dinleyen Nemrut'un hali.

Düşmanın sözünü dinleyenin örneği, veziri olan Hâmân'ın sözünü dinleyip Musa'ya (a.s.) karşı gelen Firavun'un halidir ki, sonu suda boğulmak oldu; ve kıskancın dostu olan kimsenin cezasının örneği de, Âdem'e olan kıskançlığından dolayı secde etmeyen şeytanı dinleyen ve ona uyan Nemrut'un halidir ki, bir sivrisinekle helak oldu.

Düşmanın sözünü dinleyenin misali, vezîri olan Hâmân'ın sözünü dinleyip Cenâb-ı Mûsâ'ya muhalefet eden Fir'avn'ın hâlidir ki, âkıbeti suda boğulmak oldu; ve hasûdun yâri olan kimsenin cezâsının misâli de, Adem'e hase- dinden dolayı serfürû etmeyen şeytanı dinleyen ve ona uyan Nemrûd'un hâ-lidir ki, bir sivrisinekle helâk oldu.

1216. Gerçi düşman sana dostça söyler; eğer ki sana dâneden bahs ederse tuzak bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1216. Düşman sana dostça konuşsa bile; eğer sana taneden bahsederse, onu tuzak olarak bil!

1217. Eğer sana şeker verirse onu zehir bil; eğer cisme bir lutuf ederse onu kahır bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1217. Eğer sana şeker verirse onu zehir bil; eğer bedene bir lütuf ederse onu kahır bil!

1218. Kazâ geldiği vakit postun gayrisini göremezsin; düşmanları dahi dostdan anlıyamazsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1218. Kazâ geldiği zaman posttan başkasını göremezsin; düşmanları bile dosttan ayırt edemezsin.

Yani ilâhî kazâ geldiği zaman, ancak şekli görürsün, anlama ve iç yüzüne geçemezsin. Düşmanlar ile dost arasını ayırt edemezsin. Nitekim hadis-i şerîfte `اذا جاء القضا عمى البصر واذا حل القدر بطل الحذر` yani "Kazâ geldiği zaman göz kör olur; ve kader geldiği zaman sakınma geçersiz olur" buyrulur. Bu hususta dirayet (kavrayış yeteneği) ve zekâvet (zekâ) fayda vermez.

Ya'ni kazâ-yı ilâhî geldiği vakit, ancak sûreti görürsün, ma'nâya ve bâtına intikal edemezsin. Düşmanlar ile dost arasını tefrîk edemezsin. Nitekim hadis-i şerîfde `اذا جاء القضا عمى البصر واذا حل القدر بطل الحذر` ya'ni "Kazâ geldiği vakit basar kör olur; ve kader geldiği vakit hazer bâtıl olur" buyrulur. Bu hususta dirâyet ve zekâvet fayda vermez.

1219. Mâdemki böyle oldu, niyaza başla! Nâleyi ve tesbihi ve orucu düzelt!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1219. Mademki böyle oldu, niyaza başla! Nâleyi ve tesbihi ve orucu düzelt!

Mademki ilâhî kazâ tehlikesi vardır, tazarru (yalvarma), tesbih ve oruç gibi ibadetlere çeki düzen ver! Eğer ilâhî kazâ kesinleşmiş değil ise, dua ve niyaz ile ortadan kalkar. Nasıl ki hadîs-i şerifte "Dua belayı reddeder" buyrulmuştur.

Mâdemki kazâ-yı ilâhî muhâtarası vardır, tazarru' ve tesbîh ve oruç gibi ibâdâta çeki düzen ver! Eğer kazâ-yı ilâhî mübrem değil ise duâ ve niyâz ile merfû' olur. Nitekim hadîs-i şerifde `الدعاء ترد البلاء` Ya'ni "Duâ belâyı reddeder" buyrulmuştur.

1220. Nâle et; şöyle ki, ey sen ki, gaybları mübalağa ile bilicisin. Fenâ mekir [1196] taşının altında bizi döğme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1220. Nâle et; şöyle ki, ey sen ki, gaybları (bilinmeyenleri) pekiştirerek bilicisin. Fenâ (yokluk) mekr (gizli yönlendirme) taşının altında bizi dövme!

Ey gaybları bilen Yüce ve Ulu Zât; taş gibi sağlam olan kötü kazâ (ilâhî hüküm) altında bizi ezme!

Ey gaybları bilen Zât-ı Ecell ve A'lâ; taş gibi kavî olan sû-i kazâ altında bizi ezme!

1221. Ey arslan yaratan, eğer bir köpeklik ettik ise, bizim üzerimize bu pusudan arslanı musallat etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1221. Ey arslan yaratan, eğer bir köpeklik ettik ise, bizim üzerimize bu pusudan arslanı musallat etme!

Biz insan tabiatını bırakıp ahlâken köpeklik ettik ise, görünüş pusularının arkasından bizim üzerimize, arslan gibi olan ilâhî kahrını musallat etme!

Biz tab'-ı insânîyi bırakıp ahlâken köpeklik ettik ise, sûret pusularının arkasından bizim üzerimize, arslan gibi olan kahr-ı ilâhîni musallat etme!

1222. Latif suya ateş sûretini verme; ateşe de suluk sûretini koyma.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1222. Latif suya ateş şeklini verme; ateşe de su şeklini koyma.

Yani bize iyiyi kötü ve kötüyü de iyi gösterme! Nasıl ki ilahi emir ve yasaklara uymak, ruh için saflık sebebi olduğu halde, nefsin gözüne ağır ve çirkin görünür; ve aksine ruhsal yoğunluğa sebep olan şehvetler, hoş ve latif görünür. Bu sebeple hadis-i şerifte حفت النار بالشهوات و حفت الجنة بالمكاره yani "Ateş şehvetler ile örtülmüştür; ve cennet hoşlanılmayan şeylerle örtülmüştür" buyrulur. Ve yine bu sebeple hadis-i şerifte اللهم أرنا الاشياء كما هي yani "Ey Allah'ım, bize eşyayı hakikati veçhiyle göster!" buyurulmuştur.

Ya'ni bize iyiyi fenâ ve fenâyı da iyi gösterme! Nitekim evâmir ve nevâhî-i ilâhiyyeye riâyet, rûh için bâdî-i safvet olduğu halde, nefsin gözüne ağır ve çirkin görünür; ve bilakis kesâfet-i rûhiyyeye sebeb olan şehevât, hoş ve latîf görünür. Bu sebeble hadîs-i şerîfde حفت النار بالشهوات و حفت الجنة بالمكاره Ya'ni "Ateş şehvetler ile örtülmüştür; ve cennet mekrühlar ile örtülmüştür" buyrulur. Ve yine bu sebeble hadis-i şerifde اللهم أرنا الاشياء كما هي ya'ni “Ey Allâh'ım, bize eşyayı hakikati vech ile göster!" buyurulmuştur.

1223. Kahır şarabından sarhoşluk verdiğin vakit, yoklara varlık sûretini verirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1223. Kahır şarabından sarhoşluk verdiğin zaman, yoklara varlık şeklini verirsin.

Eğer sen bir kimseyi kötü kazâ ile kahrına mazhar kılarsan, o kimseye kendisinin acizliğini ve hiçliğini göstermezsin; ona bir varlık ve benlik ve kendisini beğenmişlik verirsin. Bu sebeple o kimseye içirdiğin bu kahır şarabının sarhoşluğu, o kimseyi Firavun gibi ilâhlık davasına kadar çıkarır.

Eğer sen bir kimseyi sû'-i kazân ile kahrına mazhar kılarsan, o kimseye kendisinin açzini ve hiçliğini göstermezsin; ona bir varlık ve enâniyet ve kendisini beğenmişlik verirsin. Binâenaleyh o kimseye içirdiğin bu kahır şarabının sarhoşluğu, o kimseyi Fir'avn gibi ulûhiyet da'vâsına kadar çıkarır.

1224. Sarhoşluk nedir? Taş gevher, peşm yeşim görünmek için gözün görmesinde gözün bağıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1224. Sarhoşluk nedir? Taşın cevher, yünün yeşim görünmesi için gözün görmesinde gözün bağıdır.

Kahır şarabından sarhoş olmasının anlamı nedir bilir misin? Göz her şeyi hakikati üzere göremesin diye, o göze bir bağ bağlanır. Artık sıradan bir taşı mücevher görür ve yünü de "yeşim" denilen kıymetli bir taş görür. "Yeşim" yeşil ve beyaz renkte ve gayet saf olur. Bulunduğu yere yıldırım isabet etmemesi onun özelliklerindendir. İşte böyle bağlı olan bir göz vara yok ve yoka var der. Örneğin, ruhanî tesirler (manevî izler) daima göz önünde cilvelendiği halde, ruhu inkâr eder; nura karanlık ve karanlığa nur der.

Kahır şarabından sarhoş olmasının ma'nâsı nedir bilir misin? Göz her şeyi hakîkatı üzere görememek için, o göze bir bağ bağlanır. Artık âdî bir taşı mücevher görür ve yünü de "yeşim" denilen kıymetli bir taş görür. "Yeşim" yeşil ve beyaz renkde ve gâyet musaffâ olur. Bulunduğu mahalle yıldırım isâbet etmemesi onun havâssındandır. İşte böyle bağlı olan bir göz vara yok ve yoka var der. Meselâ âsâr-ı rûhiyye dâimâ göz önünde cilvelendiği halde, rûhu inkâr eder; nûra zulmet ve zulmete nûr der.

1225. Sarhoşluk nedir? Hisler mübeddel olmaktır; nazarda ılgın ağacı, sandal ağacı olmaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1225. Sarhoşluk nedir? Hislerin değişmesidir; bakışta ılgın ağacının, sandal ağacı olmasıdır.

Yani bir kimsenin kötü bir kaza sonucu ilahi kahrın şarabından sarhoş olması, dış ve iç duyularının sapması ve şaşkınlığıdır. Böyle bir kimsenin bakışı, sulak yerlerde bolca biten ılgın ağacı ile makbul bir ağaç olan sandal ağacını ayırt edemeyecek bir hâle gelir. Duyusal görüşü yoktur. Şaşkın bir hâle gelirse, artık onun akli bakışını kıyas et! O, Allah'ı da inkâr eder. İşte bunun için âlemlerin Efendisi (s.a.v.) ümmetine öğretmek amacıyla bu duayı ederlerdi: اللهم أرنا الحق حقا وارزقنا اتباعه اللهم ارنا الباطل باطلا وارزقنا اجتنابه اللهم ارنا الاشياء كما هي Yani "Ey benim Allah'ım, bize hakkı hak olarak göster ve ona uymakla bizi rızıklandır! Ey benim Allah'ım bize bâtılı bâtıl olarak göster ve ondan sakınmakla bizi rızıklandır! Ey benim Allah'ım bize eşyayı olduğu hâl üzere göster!"

Ya'ni bir kimsenin sû'-i kazâ netîcesi olarak kahr-ı ilâhî şarabından sarhoş olması, havâss-ı zâhire ve bâtınesinin dalâleti ve şaşkınlığıdır. Böyle bir kimsenin nazarı, sulak mahallerde mebzûlen biten ılgın ağacı ile, makbûl bir ağaç olan sandal ağacını fark edemiyecek bir hâle gelir. Basar-ı hissîsi yoktur. Şaşkın bir hâle gelirse, artık onun nazar-ı aklîsini kıyâs et! O Allah'ı da inkâr eder. İşte bunun için Server-i âlem Efendimiz ümmetine ta'lîmen bu duâyı ederler idi: اللهم أرنا الحق حقا وارزقنا اتباعه اللهم ارنا الباطل باطلا وارزقنا اجتنابه اللهم ارنا الاشياء كما هي Ya'ni "Ey benim Allâh'ım, bize hakkı hak olarak göster ve ona tâbi' olmakla irzâk eyle! Ey benim Allâh'ım bize bâtılı bâtıl olarak göster ve ondan ictinâb ile bizi irzâk eyle! Ey benim Allâh'ım bize eşyayı bulunduğu hâl üzere göster!"

## Kazâ geldiği vakit, açık gözlerin bağlanması beyânında Süleyman (a.s.)ın hüdhüd kuşunun kıssası

1226. Vaktaki Süleyman için sera-perde kurdular, bütün kuşlar ona hizmete geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1226. Süleyman için çadır kurduklarında, bütün kuşlar ona hizmete geldiler.

Yani Süleyman (a.s.) için çölde bir çadır kurup, "tozluk" denilen perdesini astıklarında, kuşlar ona hizmet etmeye hazır olmak üzere huzurunda toplandılar.

Ya'ni vaktâki Süleyman (a.s.) için sahrâda bir çadır kurup, "tozluk" ta'bîr olunan perdesini astılar, kuşlar onun hizmetine müheyyâ olmak üzere huzûruna toplandılar.

1227. Kendilerine hem-zebân ve mahrem buldular. Birer birer onun huzuruna cân ile isti'câl ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1227. Kendilerine hem-dil ve sırdaş buldular. Birer birer onun huzuruna canla acele ettiler.

Yani kuşlar Süleyman (a.s.)ı kendi dillerini anlar ve hallerine sırdaş buldular ve onu, kendi cinslerinin zıddı olmasına rağmen, yabancı görmediler, aceleyle huzurunda toplandılar.

Ya'ni kuşlar Süleyman (a.s.)ı kendilerinin lisânını anlar ve hallerine mahrem buldular ve onu, cinslerinin muhâlifi iken, yabancı görmediler, acele huzûrunda cem' oldular.

1228. Bütün kuşlar cik ciki terk edip Süleyman'a, senin kardeşinden daha fasîh olmuş idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1228. Bütün kuşlar cik ciki terk edip Süleyman'a, senin kardeşinden daha fasîh olmuş idiler.

Kuşların hepsi kendi dillerince cik cik diye bağırmayı bırakıp Yüce Süleyman'a karşı, seninle aynı dili kullanan kardeşinden daha fasih (açık ve güzel konuşan) olarak söz söylerlerdi.

Kuşların hepsi kendi dillerince cik cik diye bağırmayı bırakıp Cenâb-ı Süleyman'a karşı, senin ile bir lisan kullanan kardeşinden daha fasîh olarak idâre-i kelâm ederler idi.

1229. Hem-zebanlık yakınlık ve bitişikliktir. Adam, nâ-mahrem olanlarla bağa mensub gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1229. Aynı dili konuşmak yakınlık ve bitişikliktir. İnsan, yabancı olanlarla bağa mensup gibidir.

Yani bir dil kullanan kimseler birbirinin fikrini kolayca anladıkları için, birbirlerine pek çabuk yaklaşırlar ve yakın olurlar; ve birbirlerinden ayrılmak istemezler. İnsan, dil ve fikir bakımından yabancı olanların arasında, karışmaktan men edilmiş mahpuslar gibidir.

Şerefli beyitte dil bakımından birleşmekten kastedilen, fikir ve mana birliğidir; yoksa lafız ve şeklin birliği değildir.

Ya'ni bir lisan kullanan kimseler birbirinin fikrini kolayca anladıkları için, birbirlerine pek çabuk yaklaşırlar ve mahrem olurlar; ve birbirlerinden ayrılmak istemezler. İnsan lisânen ve fikren yabancı olanların arasında, ihtilâttan men' edilmiş mahbûslar gibidir.

Beyt-i şerîfde lisânen müttehid olmaktan murâd, ittihad-ı fikir ve ma'nâdır; yoksa lafız ve sûretin ittihâdı değildir.

1230. Ey (muhatabım) çok Hindû ve Türk hem-zebândır; çok iki Türk [1206] yabancılar gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1230. Ey (muhatabım) çok Hintli ve Türk hem-dildir; çok iki Türk yabancılar gibidir.

Bir Hintli ile bir Türk'ün dış dilleri ayrı iken, fikir ve mana bakımından birbirleriyle hem-dilliği çok meydana gelir. Ve aynı şekilde iki Türk bir ırka mensup ve dilleri bir iken, fikir ve manaları ayrı olması sebebiyle birbirine yabancıdır.

Bir Hindli ile bir Türkün lisân-ı zâhirîleri ayrı iken, fikren ve ma'nen birbirleriyle hem-zebanlığı çok vâki'dir. Ve kezâ iki Türk bir ırka mensûb ve lisanları bir iken, fikir ve ma'nâları ayrı olmak i'tibâriyle birbirine yabancıdır.

1231. Böyle olunca, mahremlik lisânı muhakkak başkadır. Gönül birliği hem-zebanlıkdan daha iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1231. Böyle olunca, mahremiyet dili muhakkak başkadır. Gönül birliği aynı dilden olmaktan daha iyidir.

Yani mademki iki kişi birbirine mahrem olmak için dış dilin birliği yeterli değildir, o halde mahremiyet dili bu dış dilden başka bir dil olur. O da insanın gönlünün ve içinin kelamıdır. Bu da fikir ve anlam birliğinden ibarettir; ve gönülden söylenen kelam, dış dilden daha üstündür; çünkü insan, içinden başka türlü düşünür ve konuşur; ve dış dilini başka türlü kullanır. Nitekim münafıklar bu zümredendir.

Ya'ni mâdemki iki kimse birbirine mahrem olmak için lisân-ı zâhirin ittihâdı kâfî değildir, o halde lisân-ı mahremiyyet bu zâhirî lisandan başka bir lisân olur. O da insanın gönlünün ve içinin kelâmıdır. Bu dahi ittihâd-ı fikir ve ma'nâdan ibarettir; ve gönülden söylenen kelâm, lisân-ı zâhirden daha efdaldir; çünkü insan, içinden başka türlü düşünür ve tekellüm eder; ve lisân-ı zâhirini başka türlü kullanır. Nitekim münafıklar bu zümredendir.

1232. Nutuksuz ve işaretsiz ve kitabsız, gönülden binlerce tercüman kalkar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1232. Nutuksuz ve işaretsiz ve kitapsız, gönülden binlerce tercüman kalkar.

İnsan, muhatabına meramını anlatmak için üç vasıta kullanabilir: Birincisi lafız ve ses ile konuşma, diğeri azalarıyla işaret, üçüncüsü de yazmaktır. İnsanın içinden söylediği sözlerde bunların hiçbiri yoktur. Buna göre, iki kişi içinden aynı sözü söyler ve aynı fikirde bulunursa, bu düşünceleri, kendi cisimlerinin harekete geçiricisi olduğu zaman, birlikte hareket ederler ve sonuç olarak dışarıda birbirinin zıddı bir durum meydana gelemeyeceğinden, aralarında görünürde bir anlaşmazlık dahi gerçekleşmez.

Insan muhâtabına tefhîm-i merâm için üç vâsıta kullanabilir: Birisi lafız ve savt ile kelâm, diğeri a'zâsıyla işâret, üçüncüsü de yazmaktır. İnsanın içinden söylediği sözlerde bunların hiçbirisi yoktur. Binâenaleyh iki kişi içinden aynı sözü söyler ve aynı fikirde bulunur ise, bunların bu düşünceleri, kendi cisimlerinin muharriki olduğu vakit, müttehiden hareket ederler ve binnetîce zâhirde yekdîğerinin hilâfı bir vazı' hâdis olamıyacağından, aralarında nizâ'-1 sûrî dahi vâki' olmaz.

1233. Bütün kuşların her birisi hünerinden ve ilminden ve fi'ilinden kendi esrârını;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1233. Bütün kuşların her biri hünerinden, ilminden ve fiilinden kendi sırlarını;

1234. Birer birer Süleyman'a açık gösterdi; arz için kendini öğerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1234. Birer birer Süleyman'a açık gösterdi; arz için kendini öğerdi.

Süleyman'ın huzurunda toplanan kuşların her biri, Süleyman'ı kendi iç dünyalarına vakıf (haberdar) ve mahrem (sırdaş) gördüklerinden, her biri hünerine, ilmine ve fiiline dair kendi sırlarını o hazrete açık bir şekilde söylerler ve bunları arz etmek (sunmak) ve bildirmek için kendilerini överlerdi.

Huzûr-ı Süleymânîde toplanan kuşların her birisi Cenâb-ı Süleymân'ı kendi bâtınlarına vakıf ve mahrem gördüklerinden, her birisi hünerine ve ilmine ve fiiline dâir kendi sırlarını o hazrete açık bir sûretde söylerler ve bunları arz ve i'lâm için kendilerini medh ederler idi.

1235. Tekebbürden ve kendi varlığından değil idi; kendisine huzûra yol vermek için idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1235. Tekebbürden ve kendi varlığından değildi; kendisine huzura yol vermek içindi.

Her kuşun hünerini ve marifetini arz edip kendisini övmesi, kibir ve benliğinden değil, aksine bu hüneri sebebiyle Süleyman (a.s.)'ın marifetine göre kendisini huzuruna kabul edip bir hizmet vermesi içindi. Bu sebeple küçüklerin büyüklere bir hizmet vermesi maksadıyla kendi hünerini arz etmesi, akla uygun bir harekettir. Nitekim Yusuf (a.s.)'ın Mısır hükümdarına "اجعلنى عَلَى خَزائن الأرض أنى حفيظ عليم" (Yusuf, 12/55) yani "Beni memleketin hazineleri üzerine memur et; çünkü çok muhafaza ediciyim ve çok biliciyim" buyurduğu Kur'an-ı Kerim'de açıkça belirtilmiştir.

Her kuşun hünerini ve maʼrifetini arz edip kendisini medh etmesi, kibir ve enâniyetinden değil, belki bu hüneri sebebiyle Cenâb-ı Süleyman ma'rifetine göre kendisini huzûruna kabûl edip bir hizmet tevcîh buyurması için idi. Binâenaleyh küçüklerin büyüklere bir hizmet tevcih etmesi maksadıyla kendi hünerini arz etmesi, ma'kül bir hareketdir. Nitekim Yûsuf (a.s.)ın Mısır hükümdarına اجعلنى عَلَى خَزائن الأرض أنى حفيظ عليم (Yusuf, 12/55) Ya'ni "Beni memleketin hazîneleri üzerine me'mûr et; zîrâ çok muhafaza ediciyim ve çok biliciyim" buyurduğu Kur'ân-ı Kerîm'de musarrahdır.

1236. Bir bendeye bir efendi lâzım olduğu vakit, hünerden bir mukaddime arz eder. Ya'ni bir köle, kendisinin beğendiği bir efendiye satılmasını istediği vakit, hünerinden ve ma'rifetinden ve işe yararlığından bahisle bir mukaddime arz eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1236. Bir kula bir efendi gerektiği zaman, hünerinden bir başlangıç sunar. Yani bir köle, kendisinin beğendiği bir efendiye satılmasını istediği zaman, hünerinden, bilgisinden ve işe yararlığından bahsederek bir başlangıç sunar.

1237. Onun müşteriliğinden ar tuttuğu vakit, kendisini hasta ve sağır ve çolak ve topal yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1237. Onun müşteriliğinden ar duyduğu zaman, kendisini hasta, sağır, çolak ve topal yapar.

Yani kul, kendisinin beğenmediği bir efendiye satılmak istemediği için, hünerini ve marifetini söylemek şöyle dursun, aksine kendisini kusurlu gösterir.

Ya'ni köle, kendisinin beğenmediği bir efendiye satılmasını istemediği için, hünerini ve ma'rifetini söylemek şöyle dursun, bilakis kendisini kusurlu gösterir.

1238. Hüdhüdün hünerinin ve onun san'atının ve fikrinin beyanı növbeti erişdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1238. Hüdhüdün hünerinin, sanatının ve fikrinin açıklanma sırası geldi.

Yani kuşların her biri kendi hünerlerini açıkladığı sırada, Süleyman (a.s.)'a yakınlaşmak için, hüdhüd kuşunun da marifetini açıklamasına sıra geldi.

Ya'ni kuşların her birisi kendi hünerlerini beyân ettiği sırada, Cenâb-ı Süleymân'a takarrub için, hüdhüd kuşunun da ma'rifetini beyân etmesine növbet geldi.

1239. Dedi ki: Pek küçük olan bir hüneri açık söyleyim; kısa söz daha iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1239. Dedi ki: Çok küçük olan bir hüneri açıkça söyleyeyim; kısa söz daha iyidir.

1240. (Cenâb-ı Süleyman) dedi ki: Söyle o hüner hangisidir? (Hüdhüd) de- [1216] di ki: Ben yüksek uçucu olduğum vakit;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1240. (Süleyman a.s.) dedi ki: Söyle o hüner hangisidir? (Hüdhüd) dedi ki: Ben yüksek uçucu olduğum zaman;

1241. Yüksekten çeşm-i yakîn ile bakarım, yer altındaki suyu görürüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1241. Yüksekten kesin görüşle bakarım, yer altındaki suyu görürüm.

1242. Neredendir ve derinliği nedir, rengi nedir, nereden kaynar; topraktan mı, yahut taştan mı;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1242. Neredendir ve derinliği nedir, rengi nedir, nereden kaynar; topraktan mı, yoksa taştan mı;

1243. Ey Süleyman, ordugah için seferde bu âgâhı tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1243. Ey Süleyman, ordugâh için seferde bu bilgiliyi tut!

Yani hüdhüd kuşu, yer altındaki suyu havada yüksekte olduğu halde gördüğünü Süleyman (a.s.)a arz ettikten sonra; ben ordugâhın çöllerdeki su ihtiyacını temin edebilirim; bu sebeple orduya lazım olan benim gibi bir hüner sahibini yanında istihdam et, dedi.

Ya'ni hüdhüd kuşu bu yer altındaki suyu havada yüksekte olduğu halde gördüğünü Süleyman (a.s.)a arz ettikten sonra; ben ordugâhın sahrâlarda su ihtiyacını te'mîn edebilirim; binâenaleyh orduya lâzım olan benim gibi bir hüner sahibini yanında istihdâm et, dedi.

1244. İmdi Süleyman dedi ki: Susuz, nihayetsiz sahralarda,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1244. Şimdi Süleyman dedi ki: Susuz, sonsuz çöllerde,

1245. Askere su bulmak, seferde ashâba sakā olmak için, ey iyi yoldaş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1245. Askere su bulmak, seferde ashâba saka olmak için, ey iyi yoldaş!

Yani Süleyman (a.s.), ey hüdhüd kuşu, sen engin ve susuz çöllerde askere su bulmak ve onlara saka (su dağıtıcı) görevi yerine getirmek için iyi yoldaşsın, dedi.

Ya'ni Süleyman (a.s.), ey hüdhüd kuşu, sen engin ve susuz çöllerde askere su bulmak ve onlara sakālık vazîfesi îfâ etmek için iyi yoldaşsın, dedi.

## Hüdhüdün da'vâsına karganın i'tirâz etmesi

1246. Karga işittiği vakit, hased cihetinden geldi. Süleyman'a dedi ki: O eğri ve fenâ söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1246. Karga işittiği zaman, kıskançlık yönünden geldi. Süleyman'a dedi ki: O eğri ve kötü söyledi.

Karga, hüdhüdün hünerini sergilediğini işitince, nefsinin kıskançlık damarı kabardı; ileriye gelip, Hz. Süleyman'a dedi ki: Hüdhüdün sözü hem yalan hem de kötüdür.

Karga hüdhüdün arz-ı hüner ettiğini işitince, nefsinin hased damarı kabardı; ileriye gelip, Hz. Süleyman'a dedi ki: Hüdhüdün sözü hem yalan ve hem de fenâdır.

1247. Şahın huzurunda söz söylemek edebden değildir; hususiyle yalan ve muhâl söz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1247. Şahın huzurunda söz söylemek edebe uygun değildir; özellikle yalan ve imkânsız söz.

1248. Eğer onun bu nazarı muhakkak dâim olaydı, bir avuç toprağın altındaki tuzağı nasıl görmezdi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1248. Eğer onun bu bakışı muhakkak sürekli olsaydı, bir avuç toprağın altındaki tuzağı nasıl görmezdi?

1249. O tuzağa nasıl giriftar gelir idi; niçin kafes içinde na-kâm olur idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1249. O tuzağa nasıl yakalanırdı; niçin kafes içinde isteğine ulaşamazdı?

1250. Böyle olunca Süleyman dedi ki: Ey hüdhüd câiz midir ki, evvelki ka- [1225] dehte bu tortu kalktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1250. Böyle olunca Süleyman dedi ki: Ey hüdhüd, ilk kadehte bu tortu kalktı, caiz midir?

Bu şerefli beyitte "söz" kadehe ve "söz içindeki fikir" şaraba; ve "fikrin yalan olması" tortuya benzetilmiştir. Yani ey hüdhüd, senden çıkan ilk söz, yalan ve imkânsız olan bir fikirden ibaret oldu. Peygamberlik huzurunda bu cüret uygun mudur? Demek olur.

Bu beyt-i şerîfde "kelâm" kadehe ve "kelâm içindeki fikir" şarâba; ve "fikrin yalan olması" tortuya teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni ey hüdhüd, senden sâdır olan ilk söz, yalan ve muhâl olan bir fikirden ibaret oldu. Huzûr-ı nübüvvetde bu cür'et revâ mıdır? Demek olur.

1251. Ey ayran içmiş olan, niçin sarhoşluk gösterirsin? Benim huzûrumda öğünürsün, sonra da yalan!...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1251. Ey ayran içmiş olan, niçin sarhoşluk gösterirsin? Benim huzurumda öğünürsün, sonra da yalan!...

Yani niçin görünen hâlini iç hâline uydurmazsın; benim huzurumda öğünürsün ve kendini över, öğünmen de yalan olur. "Lâf zeden" öğünmek anlamına gelir.

Ya'ni niçin zâhirini bâtınına uydurmazsın; benim huzûrumda öğünürsün ve kendini medh edersin ve öğünmen de yalan olur. "Lâf zeden" öğünmek ma'nâsınadır.

## Karganın i'tirâzına hüdhüdün cevâb vermesi

1252. (Hüdhüd) dedi ki: Ey şah, ben çıplak ve fakîr üzerine Allah rızası için düşmanın sözünü dinleme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1252. (Hüdhüd) dedi ki: Ey şah, ben çıplak ve fakir üzerine Allah rızası için düşmanın sözünü dinleme!

1253. Benim da'vâ edişim eğer butlân ile idiyse, ben başımı koydum, bu boynumu kes!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1253. Benim iddia edişim eğer bâtıl ile idiyse, ben başımı koydum, bu boynumu kes!

1254. Hükm-i kazâyı münkir olan karga, eğer binlerce akla malik olsa, kâfirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1254. Kazâ hükmünü inkâr eden karga, binlerce akla sahip olsa bile, kâfirdir.

1255. Sende kafirlerden bir kâf oldukça, sen baldır yarığı gibi kokmuş ve şeh-vet mahallisin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1255. Sende kâfirlerden bir kâf oldukça, sen baldır yarığı gibi kokmuş ve şehvet mahallisin.

Ey karga, sende kâfirlerin tabiatından bir koku, bir yarık ve bir gedik bulundukça, sen mana âleminde idrar ve dışkı mahalli ve şehvet mevzii hükmünde kokmuş ve kirlenmiş bir halde olursun; ve asla ilahi bilgiler mahalli olamazsın. "Kâf" yarık anlamındadır.

Ey karga, sende kâfirlerin tab'ından bir şemme ve bir yarık ve bir rahne bulundukça, sen ma'nâ âleminde bevl ve gait mahalli ve şehvet mevzii hükmünde kokmuş ve mülevves bir halde olursun; ve aslâ maârif-i ilâhiyye mahalli olamazsın. "Kâf" yarık ma'nâsınadır.

1256. Eğer kazâ-yı ilâhî benim aklımı örtmezse ben havada tuzağı görürüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1256. Eğer ilâhî kazâ benim aklımı örtmezse ben havada tuzağı görürüm.

1257. Kazâ-yı ilâhî geldiği vakit ilim uykuya gider; ay kararır, güneş de tutulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1257. İlâhî kazâ geldiği zaman ilim uykuya gider; ay kararır, güneş de tutulur.

Yani, ilâhî kazâ gelince ilim ve akıl gaflet uykusuna dalar; çünkü güneş gibi olan ruha tutulma ve ay gibi olan beş duyuya kararma meydana gelir.

Ya'ni, kazâ-yı ilâhî gelince ilim ve akıl hâb-ı gaflete dalar; çünkü güneş gibi olan rûha küsûf ve ay gibi olan havâss-i hamseye husûf vâki' olur.

1258. Bu ta'biye kazadan nadir midir? Każâyı münkir olanı da kazâdan bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1258. Bu örtbas etme kaderden nadir midir? Kaderi inkâr edeni de kaderden bil!

İlâhî kazâ, öncesiz yatkınlığa göre, toplu/icmâlî küllî hükümden ibarettir ve kader bu ilâhî kazânın ayrıntılandırılması olur. Ve kaderin zuhûr yeri, görünen âlem olup zaman zaman ortaya çıkar. Bu konuyu iyi anlamak için 625 numaralı şerefli beytin açıklamasına başvurulsun.

Yukarıda geçen şerefli beyitlerde "hüdhüd"den maksat, dış ve iç gözü açık olan ilâhî ariflerdir. Ve "karga"dan maksat ise, iç gözü kör ve nefse ait hazlar sahibi olan zâhirî ilimler ehli ve filozoflardır. Onlar kıskançlıkları sebebiyle daima ilâhî ariflere karşı muhalif bir tavır alıp eksik akıllarıyla onların hallerine, fiillerine ve sözlerine dil uzatırlar; fakat her tartışmalarında daima mağlup oldukları halde, asla uyanmazlar. Bununla birlikte ilâhî arifler onları daima mazur görüp lütuf ile muamele ederler. Nitekim bu şerefli beyitte hüdhüd kargayı mazur görüp "kaderi inkâr eden mazurdur; çünkü onun inkârı da ilâhî kazâdandır" der. Hakk dostlarının

bu gibi menkıbeleri çoktur. Burada örnek olmak üzere Sünbül Sinan hazretlerinin bir menkıbesini zikretmek fakir hatırıma geldi: Bir gün ulema ve halktan birçok kimseler Fatih Cami-i şerifine toplanmışlar ve Hz. Sünbül'ü oraya davet etmişler. Hazret gelip o topluluk içinden mihrap tarafına geçip oturmuş. İki tarafına bakıp tebessüm ederek, "Ne güzel topluluğunuz var" buyurmuşlar. İstanbul kadısı biraz kaba tabiatlı imiş; aralarında şu konuşma cereyan etmiş: Kadı: Senin dervişlerin tevhid ederken, devran ederler, bunun aslı ve delili nedir? Hazret-i Sünbül: Bir kimsenin iradesi elinde olmasa, ona şeriaten ne hüküm gerekir? Kadı: Bunların ellerinde iradeleri yok mudur? Hazret-i Sünbül: İradeleri olmayanları da vardır. Kadı: Akılları başlarında durur mu, yoksa mecbur mudurlar? Hazret-i Sünbül: Hayır, akılları başlarındadır. Kadı: Ne acayip şey! Hem iradeleri ellerinde değil; hem de akılları başlarında, bu nasıl sözdür? Hazret-i Sünbül: Hiç seni sıtma tuttu mu? Kadı: Evet, tuttu. Hazret-i Sünbül: Ya niçin titreyip hareket ederdin, aklın başında değil miydi? Elinde iradesi olmamak, aklın zevalini gerektirmez. İstanbul kadısı tam bir cesaretle başladığı tartışmada, herkesin huzurunda tam bir utançla geri çekilmiştir.

Kazâ-yı ilâhî, isti'dâd-ı ezelîye göre, hükm-i küllî-i icmâlîden ibârettir ve kader bu kazâ-yı ilâhînin tafsîlinden ibaret olur. Ve kaderin mahall-i zuhûru, âlem-i şehadet olup vakit vakit zuhûr eder. Bu bahsi iyi anlamak için 625 numaralı beyt-i şerîfin îzâhına müracaât olunsun.

Yukarıda geçen ebyât-ı şerîfede "hüdhüd"den murâd çeşm-i zâhir ve bâtını açık olan urefâ-yı ilâhiyyedir. Ve "karga"dan murâd dahi çeşm-i bâtını kör ve a'râz-ı nefsâniyye sahibi olan ulûm-ı zâhiriyye erbâbı ve felâsifedir. Onlar hasedleri cihetinden dâimâ urefâ-yı ilâhiyyeye karşı muhalif bir vaziyet alıp ukul-i nâkısalarıyla ahvâl ve efâl ve akvâline ta'n ederler; fakat her mübâhaselerinde dâimâ mağlûb oldukları halde, asla mütenebbih olmazlar. Maahâzâ urefâ-yı ilâhiyye onları dâimâ ma'zûr görüp lutf ile muâmele ederler. Nitekim bu beyt-i şerifde hüdhüd kargayı ma'zûr görüp "kazâyı münkir olan ma'zûrdur; çünkü onun inkârı da kazâ-yı ilâhîdendir" der. Evliyâ-yı

Hakk'ın bu gibi menâkıbı çoktur. Burada nümûne olmak üzere Sünbül Sinan hazretlerinin bir menkabesini zikr etmek hâtır-ı fakîre lâyih oldu: Birgün ulemâ ve ahâlîden birçok kimseler Fâtih Câmi'-i şerîfine toplanmışlar ve Hz. Sünbül'ü oraya da'vet etmişler. Hazret gelip o cemiyet içinden mihrâb tarafına geçip oturmuş. İki tarafına bakıp tebessüm ederek, "Ne güzel cemiyetiniz var" buyurmuşlar. İstanbul kādîsı biraz galîzü't-tab' imiş; aralarında şu mükâleme cereyân etmiş: Kadı: Senin dervişlerin tevhîd ederken, devrân ederler, bunun aslı ve delîli nedir? Hazret-i Sünbül: Bir kimsenin ihtiyârı elinde olmasa, ona şer'an ne hüküm terettüb eder? Kadı: Bunların ellerinde ihtiyârları yok mudur? Hazret-i Sünbül: İhtiyârları olmayanları da vardır. Kadı: Akılları başlarında durur mu, yoksa mecbûr mudurlar? Hazret-i Sünbül: Hayır, akılları başlarındadır. Kadı: Ne acîb şey! Hem ihtiyârları ellerinde değil; hem de akılları başlarında, bu nasıl sözdür? Hazret-i Sünbül: Hiç seni sıtma tuttu mu? Kadı: Evet, tuttu. Hazret-i Sünbül: Ya niçin titreyip hareket ederdin, aklın başında değil mi idi? Elinde ihtiyârı olmamak, aklın zevâlini îcâb etmez. İstanbul kadısı kemâl-i cesâretle başladığı mübâhasede, herkesin huzûrunda kemâl-i hicâbla çekilmiştir.

## Adem (a.s.)ın kıssası ve kazâ onun nazarını nehy-i sarîhin riâyetinden ve te'vîli terkten bağlaması

1259. "Alleme'l-esma"nın beyi olan beşerin babasının her bir damarında, yüz-binlerce O'nun ilmi vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1259. "Alleme'l-esma"nın beyi olan insanın babasının her bir damarında, yüz binlerce O'nun ilmi vardır.

Bu şerefli beyitte, Bakara Suresi'nde yer alan "وَ عَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا" (Bakara, 2/31) yani "Yüce Allah Adem'e bütün isimleri öğretti" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bilinir ki, Adem'in yaratılışına itiraz eden meleklere karşı, Yüce Allah Hazretleri "یا آدم انبئهم بأسمائهم" (Bakara, 2/33) yani "Ey Adem, onlara onların isimlerini haber ver!" hitabı geldi. Çünkü Adem, "ان الله خلق آدم على صورته" yani "Yüce Allah Adem'i kendi sıfatı üzerine yarattı" hadis-i şerifi gereğince, bütün isimleri toplayan Allah ism-i zâtının mazharıdır (tecelli yeridir). Onun için Yüce Allah Adem'i yeryüzünde halife yaptı. "İsim"den maksat, ilahi sıfatların görünenleridir; ve sıfatlar, kendisiyle nitelenen İlahi Zât'ın aynısıdır ve bütün kevnî (yaratılmış) şeyler ilahi isimlerin görünenleridir. Başka bir ifadeyle "şey" ismin görüneni ve isim şeyin bâtınıdır; ve aynı şekilde isim sıfatın görüneni ve sıfat ismin bâtınıdır; ve aynı şekilde sıfat Zât'ın görüneni ve Zât sıfatın bâtınıdır. Şimdi Hak Zât'ı, bâtınların en bâtını olmuş olur; ve bütün eşyada görünenler ilahi sıfatlar ve isimlerdir.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Bakara'da olan وَ عَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا (Bakara, 2/31) Ya'ni "Allah Teâlâ Adem'e esmânın hepsini ta'lîm etti" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ma'lûmdur ki, hilkat-ı Adem'e i'tirâz eden melâikeye karşı, Hak Teâlâ Hazretleri یا آدم انبئهم بأسمائهم (Bakara, 2/33) Ya'ni "Ey Adem, onlara onların isimleri haber ver!" hitâbı vârid oldu. Zîrâ Adem ان الله خلق آدم على صورته Ya'ni "Allah Teâlâ Adem'i kendi sıfatı üzerine halk etti" hadîs-i şerîfi mûcibince, câmi'-i cemî'-i esmâ olan Allah ism-i zâtının mazharıdır. Onun için Hak Teâlâ Adem'i arzda halîfe yaptı. "İsim"den murâd, sıfât-ı ilâhiyyenin zevâhiridir; ve sıfât, mevsûf olan Zât-ı ilâhiyyenin aynıdır ve bilcümle eşyâ-yı kevniyye esmâ-i ilâhiyyenin zevâhiridir. Ta'bîr-i diğer ile "şey" ismin zâhiri ve isim şeyin bâtınıdır; ve kezâ isim sıfatın zâhiri ve sıfat ismin bâtınıdır; ve kezâ sıfat Zât'ın zâhiri ve Zât sıfatın bâtınıdır. İmdi Zât-ı Hak eb-tan-ı butûn olmuş olur; ve bilcümle eşyâda meşhûd olan sıfât ve esmâ-i İlâhiyyedir.

1260. Her bir şeyin ismi, öyle ki o şey sabittir, nihayete kadar onun canına el [1235] verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1260. Her bir şeyin ismi, öyle ki o şey sabittir, sona kadar onun canına el verdi.

Yani Âdem, hilâfeti sebebiyle Zât ismine mazhar olduğundan, ilâhî ilim mertebesinde sabit olan her bir ismin ilimdeki sureti, hangi şekilde sabit olmuşsa, o ismin gereklilikleri başından sonuna kadar Hz. Âdem'in ruhuna açığa çıktı.

Ya'ni Adem hilâfeti hasebiyle ism-i Zât'a mazhar olduğundan, ilm-i ilâhî mertebesinde sâbit olan her bir ismin sûret-i ilmiyyesi, her ne vech ile sâbit olmuş ise, o ismin îcâbâtı evvelinden âhirine kadar Hz. Adem'in rûhuna münkeşif oldu.

1261. Onun verdiği her lakab değişmedi. O kimseye ki çarçabuk onu tesmiye etti, o kâhil olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1261. Onun verdiği her lakap değişmedi. O kimseye ki çarçabuk onu isimlendirdi, o tembel olmadı.

Yani Âdem'in, her bir mazharın (tecelli yeri) hakikatine ve ilahi ilimdeki suretine bakıp, o mazhara verdiği lakap asla değişmedi. Çünkü hakikatlerin değişmesi imkânsızdır. Örneğin, karanın hakikati karadır ve beyazın hakikati beyazdır. Bu sebeple Âdem "sabit hakikatler" ve "ilahi ilimdeki suretler" mertebesine baktı; her bir mazharın hakikatini gördü ve asla düşünmeye ihtiyaç duymaksızın çarçabuk o lakabı verdi. Mümin ise, mümin dedi; kâfir ise, kâfir dedi. Ve Âdem'in lakaplandırdığı o kimse, bu lakabın hükmünü vermekte asla tembel ve miskin olmadı. Kâfir olan, tıpkı Ebû Cehil gibi küfrü hakkıyla icra etti; ve mümin olan da aynı şekilde Hz. Ömer gibi imanını hakkıyla sürdürdü ve asla vazifelerinde gevşeklik göstermediler.

Ya'ni Adem'in, her bir mazharın hakîkatine ve sûret-i ilmiyyesine nazar edip, o mazhara verdiği lakab asla değişmedi. Zîrâ tebdîl-i hakāyık mümkin değildir. Meselâ karanın hakîkati, karadır ve beyazın hakîkati beyazdır. Binâenaleyh Adem "ayn-1 sâbite" ve "suver-i ilmiyye" mertebesine baktı; her bir mazharın hakîkatini gördü ve aslâ teemmüle muhtâc olmaksızın çarçabuk o lakabı verdi. Mü'min ise, mü'min dedi; kâfir ise, kâfir dedi. Ve Adem'in telkîb eylediği o kimse, bu lakabın hükmünü vermekte aslâ kâhil ve tenbel olmadı. Kâfır olan, tamâmı tamâmına Ebû Cehil gibi küfrü hakkıyla icra etti; ve mü'min olan da kezâ Hz. Ömer gibi hakkıyla îmânını ibkā eyledi ve aslâ vazîfelerinde tekâsül etmediler.

1262. Her kim ki sonunda mü'mindir, evvelen gördü; her kim sonunda kâfir-dir, ona zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1262. Her kim ki sonunda mü'mindir, öncesiz olarak gördü; her kim sonunda kâfirdir, ona açıkça belirdi.

1263. Sen her şeyin ismini âlimden işit; "Alleme'l-esma"nın remzinin sırrını dinle&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1263. Sen her şeyin ismini âlimden işit; "Alleme'l-esma"nın remzinin sırrını dinle

Cenâb-ı Pîr (Hz. Mevlânâ) "âdem" ifadesini bu şerefli beyitte bütün peygamberlere ve onların vârisleri olan kâmil velîlere geneller de, derler ki: Sen bu oluş âleminde, her bir mazharın (tecelli yerinin) ilâhî ilim mertebesindeki özel ismini vaktinin kâmillerinden ve âlimlerinden birini bulup dinle. وعلم آدَمَ الأَسْمَاء (Bakara, 2/31) ["Ve Adem'e esmâyı öğretti"] âyet-i kerîmesinde işaret buyrulan sırrı onlardan işit.

Cenâb-ı Pîr "âdem" tâbirini bu beyt-i şerîfde bilcümle enbiyâya ve onların vârisleri olan kümmel-i evliyâya ta'mîm buyururlar da, derler ki: Sen bu âlem-i kevnde, her bir mazharın ilm-i ilâhî mertebesindeki ism-i hâssını vaktinin kâmillerinden ve âlimlerinden birisini bulup dinle. وعلم آدَمَ الأَسْمَاء (Bakara, 2/31) ["Ve Adem'e esmâyı öğretti"] âyet-i kerîmesinde işaret buyrulan sırrı onlardan işit.

1264. Her bir şeyin ismi, bizim indimizde onun zâhiridir; her bir şeyin ismi Halık indinde onun sırrıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1264. Her bir şeyin ismi, bizim katımızda onun görünen yüzüdür; her bir şeyin ismi Yaratıcı katında onun sırrıdır.

Yani bir kimseyi görünüşte mümin kıyafetinde ve mümin amellerinde gördüğümüz zaman, ona "mümin" ismini veririz; fakat onun ilahi ilim mertebesinde mazhar olduğu özel ismi, hakikati ve sabit hakikati, Yüce Allah katında, o kimsenin görünen hâline göre, bizim verdiğimiz bu ismin bâtınıdır ve sırrıdır. O sırra ve hakikate göre, onun mazhar olduğu isim, ihtimal ki, bizim görünüşte verdiğimiz ismin zıddıdır. Bu sebeple bizden gizli olduğu için, bize göre bir sırdır ve muhakkikler (gerçeği araştıranlar) buna "kader sırrı" adını verirler.

Ya'ni bir kimseyi zâhiren mü'min kıyafetinde ve mü'min amelinde gördü-ğümüz vakit, ona "mü'min" ismini veririz; fakat onun ilm-i ilâhî mertebesinde mazhar olduğu ism-i hâssı ve hakîkati ve ayn-ı sâbitesi, Hak Teâlâ Hazretle-ri'nin indinde, o kimsenin zâhirine nazaran, bizim verdiğimiz bu ismin bâtını-dır ve sırrıdır. O sırra ve hakîkate nazaran, onun mazhar olduğu isim, ihtimâl ki, bizim zâhiren verdiğimiz ismin zıddıdır. Binâenaleyh bizden mestûr olduğu için, bize göre bir sırdır ve muhakkıkîn buna "sırr-ı kader" tesmiye ederler.

1265. Mûsâ indinde onun deyneğinin adı "asa" oldu; Hâlık'ın indinde onun adı ejderha idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1265. Musa'nın yanında onun değneğinin adı "asa" oldu; Yaratıcı'nın yanında onun adı ejderha idi.

Bu şerefli beyit, yukarıda açıklanan hakikatin bir örneğidir.

Bu beyt-i şerîf, yukarıda beyân buyrulan hakîkatin bir misâlidir.

1266. Ömer'in nâm-ı evveli putperest idi; fakat "elest"de onun adı mü'min idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1266. Ömer'in ilk adı putperest idi; fakat "elest"te onun adı mü'min idi.

Bu da başka bir örnektir. Yani Hz. Ömer'in görünen hâline bakılırsa, başlangıçta yaptığı amele göre, adı putperest idi; fakat "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (A'raf, 7/172) hitabının meydana geldiği ruhlar âleminde, mazhar olduğu ilâhî isim, "Hâdî" (doğru yola ileten) ismi olduğundan, onun ismi Yüce Allah katında mü'min idi; ve sonuçta bunun eseri oluş ve bozuluş âleminde (kevn âlemi) dahi ortaya çıktı.

Bu da diğer bir misâldir. Ya'ni Hz. Ömer'in zâhirine bakılırsa, evvelen yaptığı amele göre, adı putperest idi; fakat أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ (A'raf, 7/172) Ya'ni "Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?" hitâbı vâki' olan âlem-i ervâhda, mazhar olduğu ism-i ilâhî, ism-i “Hâdî" olduğundan, onun ismi Hâlık Teâlâ indinde mü'min idi; ve âkıbet bunun eseri âlem-i kevnde dahi zâhir oldu.

1267. Bizim indimizde adı menî olan o şey, Hak indinde benlik ile olan bu nakış oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1267. Bizim katımızda menî adı verilen o şey, Hak katında benlik ile olan bu nakış oldu.

Yani biz insandan şehvetle inen suya "menî" adını verdik; ve bu suya hiç önem vermeyip, boşalma lezzetine kapılarak meşru ve gayrimeşru olarak israf ettik. Bu fiilimiz ile Hak katında benliğin ve varlığın özü olan bir nakşı iptal etmiş olduk. Şimdi biz bu fiile, bizim katımızda sabit olan "menî" ismine göre cüret ettik ve Hak katındaki isimden gafil olduk.

Bu sebeple bu açıklamalardan sabit oldu ki, eşyanın iki türlü ismi vardır: Birisi Allah'ın katındaki hakiki isimdir ki, bu isim öncesiz ve sonsuz olarak asla değişmez. Diğeri bizim katımızda sabit olan mecazi isimdir ki, bu daima değişir. Böyle olunca, yok etme ve ispat etmeye tabi olan bu mecazi isimlerdir. Nasıl ki ayet-i kerimede يَمْحُو اللَّهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِنْدَهُ أُمُّ الْكِتَابِ (Ra'd, 13/39) Yani "Yüce Allah dilediğini yok eder ve ispat eder. Hâlbuki ümmü'l-kitâb (ana kitap) O'nun katındadır." "Ümmü'l-kitâb"dan maksat, ilahi ilmi suretler (Allah'ın ilminde var olan şekiller) mertebesidir.

Ya'ni biz insandan şehvetle nâzil olan suya "menî" ismini verdik; ve bu suya hiç ehemmiyet vermeyip, lezzet-i inzâle meclûben meşrû' ve gayr-i meşrû' olarak israf ettik. Bu fiilimiz ile Hak indinde benliğin ve varlığın züb-desi olan bir nakşı ibtâl etmiş olduk. İmdi biz bu fiile, bizim indimizde sâbit olan "menî" ismine nazaran cür'et ettik ve Hak indindeki isimden gafil olduk.

Binâenaleyh bu îzâhâttan sâbit oldu ki, eşyânın iki türlü ismi vardır: Birisi Allah'ın indindeki ism-i hakîkîdir ki, bu isim ezelen ve ebeden aslâ tebed-dül etmez. Diğeri bizim indimizde sâbit olan ism-i mecâzîdir ki, bu dâimâ te-beddül eder. Böyle olunca, mahv ve isbâta tâbi' olan bu mecâzî isimlerdir. Ni-tekim âyet-i kerîmede يَمْحُو اللَّهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِنْدَهُ أُمُّ الْكِتَابِ (Ra'd, 13/39) Ya'ni “Allah Teâlâ dilediğini mahv ve isbât eder. Halbuki ümmü'l-kitâb O'nun in-dindedir." "Ümmü'l-kitâb"dan murâd, suver-i ilmiyye-i ilâhiyye mertebesidir.

1268. Bu menî ademde bir sûret idi; Hakk'ın indinde ne ziyade, ne de eksik olmıyarak mevcûd idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1268. Bu meni, yoklukta bir suretti; Hakk'ın katında ne fazla ne de eksik olmayarak mevcuttu.

Yokluk iki çeşittir: Birincisi sırf yokluktur ki, varlığın zıddıdır; ve bu şekilde yok olan şey asla var olmaz. Yani yoktan var çıkmaz. Diğeri izafî yokluktur ki, görünürde mevcut olmamakla beraber, hakikatte mevcuttur. Örneğin, sessiz bir halde bulunduğumuz zaman, görünürde bizde söz yoktur; fakat bizim özümüzde bu söz sabit ve mevcuttur. Buna göre biz konuştuğumuz zaman, bu söz yoktan var olmadı, vardan var oldu. Bunun gibi, bu menideki insan sureti, izafî yokluk âleminde ve Hak'ın ilminde ne fazla ne de eksik olmayarak mevcuttu. Yani her menideki insan suretinin boyu posu, kaşı, gözü ve bütün azaları ve görünen ve görünmeyen duyuları ve ilmi ve cehli tamamen sabitti.

Adem iki nevi'dir: Birisi adem-i sırfdır ki, vücûdun zıddıdır; ve bu süretle yok olan şey asla var olmaz. Ya'ni yoktan var çıkmaz. Diğeri adem-i izâfidir ki, zâhirde mevcûd olmamakla beraber, hakîkatte mevcûddur. Meselâ sâkit bir halde bulunduğumuz vakit, zâhirde bizde kelâm yoktur; fakat bizim biz-liğimizde bu kelâm sâbit ve mevcûddur. Binâenaleyh biz söylediğimiz vakit, bu söz yoktan var olmadı, vardan var oldu. Bunun gibi, bu menîdeki sûret-i insâniyye, adem-i izâfî âleminde ve ilm-i Hak'da ne ziyâde ve ne de eksik ol-mayarak mevcûd idi. Ya'ni her menîdeki sûret-i insâniyyenin boyu bosu, ka-şı, gözü ve bilcümle a'zâsı ve havâss-i zâhire ve bâtınesi ve ilmi ve cehli ta-mâmen sâbit idi.

1269. Elhâsıl hazret indinde bizim akıbetimiz olan o hakikat, bizim nâmımız geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1269. Kısacası, Yüce Allah katında bizim akıbetimiz olan o hakikat, bizim adımız olarak geldi.

Yani bizim akıbetimizle ilgili olan, yukarıdan beri açıkladığımız, ilahi ilim mertebesindeki hakikatimiz ve özel ismimiz, Allah katında bizim adımızdır.

Ya'ni bizim âkıbetimiz ile alâkadar olan, o yukarıdan beri îzâh ettiğimiz, ilm-i ilâhî mertebesindeki hakîkatimiz ve ism-i hâssımız, ind-i ilâhîde bizim nâmımızdır.

1270. Kişiye akıbet üzerine bir ad koyar; onun üzerine değil ki âriyet bir ad [1245] koya.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1270. Kişiye akıbet üzerine bir ad koyar; onun üzerine değil ki eğreti bir ad koya.

Yani "alleme'l-esma"nın (isimleri öğreten) beyi olan Adem, bir kişinin ilâhî ilim mertebesindeki ismine bakıp akıbetini ona göre belirler ve belirlediği akıbete göre isim verir. Yoksa bu izafî varlık âleminde, birkaç günlük dünya hayatındaki hallerine bakıp ona göre eğreti bir isim koymaz.

Ya'ni "alleme'l-esma"nın beyi olan Adem, bir kişinin ilm-i ilâhî mertebesindeki ismine nazar edip âkıbetini ona göre ta'yîn eder ve ta'yîn ettiği âkıbete göre isim verir. Yoksa bu vücûd-ı izâfî âleminde, birkaç günlük hayât-ı dünyeviyyedeki ahvâline bakıp ona göre âriyet bir isim koymaz.

1271. Vaktaki Adem'in gözü nûr-ı pak ile gördü, isimlerin cânı ve sırrı ona âşikâr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1271. Adem'in gözü pak nur ile gördüğünde, isimlerin canı ve sırrı ona aşikâr oldu.

Adem'in ve peygamberlerin vârisleri olan ilâhî âriflerin gözü, pak ilâhî nur ile ilâhî ilim mertebesini gördüğünde, onlara bu oluş âlemindeki tecellilerin canları ve sırları olan özel isimleri ve sabit hakikatler (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) aşikâr oldu.

Vaktâki Adem'in ve verese-i enbiyâ olan urefâ-yı ilâhiyyenin gözü, nûr-ı pâk-i ilâhî ile ilm-i ilâhî mertebesini gördü, onlara bu âlem-i kevndeki mezâhirin canları ve sırları olan ism-i hâssları ve a'yân-ı sâbiteleri aşikâr oldu.

1272. Melek Hakk'ın nurlarını onda bulunca, secdelere düştü ve hizmete acele etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1272. Melek Hakk'ın nurlarını onda bulunca, secdelere düştü ve hizmete acele etti.

Yüce melekler, Yüce Allah Hazretleri'nin kutsal nurlarını Adem'de buldukları zaman, ona secde ettiler ve itaat ettiler; ve hemen onun hizmetine koştular. Melekler, ilâhî kudretin zuhur yerleri olan ruhlardır. Bunlar tabiî ve unsûrî olurlar. Tabiî olanlar, uzayda ana maddelerin bulunduğu sahalarda, tabiî suretlerden oluşmuş yüce ruhlardır. Bunlar ana maddelerden bileşik olan cisimlerle ilişkili olmadıklarından, Adem'e secde etmekle yükümlü değildirler. Bunlara "yüce melekler" de derler. Unsûrî olanlar ana maddelere mensup olan ruhlar olduklarından Adem'e itaat etmekle görevlidirler. Nitekim bütün unsûrî kuvvetlerin insanoğluna hizmetleri, bu yoğunluk âleminde daima gözümüzün önündedir.

Melâike-i kirâm, Hak Teâlâ Hazretleri'nin envâr-1 mukaddesesini Adem'de buldukları vakit, ona serfürû ettiler ve inkıyâd eylediler; ve hemen onun hizmetine koştular. Melâike, kudret-i ilâhiyyenin mezâhiri olan ervâhdır. Bunlar tabîî ve unsûrî olurlar. Tabîîler, fezâda anâsırın bulunduğu sâhalarda, suver-i tabîiyyeden mütekevvin olan ervâh-1 ulviyyedir. Bunlar anâsırdan mürekkeb olan ecrâm ile münasebetdâr olmadıklarından, Adem'e serfürû ile mükellef değildir. Bunlara "melâike-i âlîn" dahi derler. Unsurî olanlar anâsıra mensûb olan ervâh olduklarından Adem'e inkıyâd ile me'mûrdurlar. Nitekim bilcümle kuvâ-yı unsuriyyenin benî Âdeme hizmetleri, bu âlem-i kesâfetde dâimâ gözümüzün önündedir.

1273. Adını zikr ettiğim bu Adem'in medhini, kıyamete kadar ta'dâd etsem, kāsırım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1273. Adını andığım bu Âdem'in övgüsünü, kıyamete kadar saysam da eksik kalırım.

Yani "isimleri öğretti" (Kur'an'dan bir ifade) ayetinin işaret ettiği bu andığım Âdem'i, kıyamete kadar övsem de, onun yüce vasıfları sınırlamaya ve saymaya sığmayacağından, layıkıyla övmekten ve vasfetmekten aciz kalırım; çünkü o, ilahi hilafeti (Allah'ın yeryüzündeki temsilciliği) taşır ve halife ise kendisini halife kılanın aynısıdır. Şimdi mademki onu halife kılan Hak'ın yüce vasıfları saymaya sığmaz, elbette o halifenin vasıfları da sınırlamaya ve saymaya sığmaz.

Ya'ni "alleme'l-esma"nın beyi olan bu zikr ettiğim Âdem'i, kıyâmete kadar medh etsem, onun evsâf-ı celîlesi hasr u ta'dâda sığmayacağından, lâyıkıyla medh ve tavsîfden âciz kalırım; zîrâ o, hilâfet-i ilâhiyyeyi hâizdir ve halîfe ise müstahlifin aynıdır. İmdi mâdemki onun müstahlifi olan Hakk'ın evsâf-ı celîlesi ta'dâda sığmaz, bittabi' o halîfenin evsâfi dahi, hasr u ta'dâda sığmaz.

1274. Bunun hepsini bildi; vaktaki kaza geldi, bir nehyin ilmi ona hata oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1274. Bütün bunları bildi; kazâ geldiği zaman, bir yasağın bilgisi ona hata oldu.

Hz. Adem, bu kadar bilgili olduğu halde, onun cennetten yoğunluk âlemine (maddî dünyaya) inmesine, ilâhî kazânın yerine getirilmesi gerektiği vakit, "ولا تقربا هذه الشجرة" (Bakara, 2/35) yani "Bu ağaca yaklaşmayın!" diye gerçekleşen yasak hakkındaki bilgisi, ona hata oldu. Yani Hz. Adem, onun haram kılan bir yasak mı, yoksa tenzihî (sakındırma) bir yasak mı olduğundan tereddüde düştü.

"Nehy-i tahrîmî" (haram kılan yasak) odur ki, onu işleyen azarlanmayı hak eder. "و لا تقربوا الزنا" (İsrâ, 17/32) yani "Zinaya yaklaşmayın" yasağı gibi. Ve "nehy-i tenzîhî" (sakındırma yasağı) odur ki, onu işleyen azarlanmayı hak etmez; aksine, yapılması faydalı olan bir şeyi terk etmiş olur. "اجتنبوا برد الحريف فانه يعمل بابدانكم كما يعمل باشجاركم" yani "Sonbaharın soğuğundan kaçınınız; çünkü ağaçlarınıza yaptığı şey gibi, sizin bedenlerinize yapar" hadîs-i şerîfindeki yasak gibi.

Hz. Adem'in hatasında şârihler (açıklayıcılar) farklı görüşlerde bulunmuşlardır. Burada hepsini anmak uzun olur. Amaç, ilâhî kazânın nüfuzunu (işleyişini) anlamaktır.

Hz. Adem, bu kadar âlim olduğu halde, onun cennetden âlem-i kesâfete tenezzülüne, kazâ-yı ilâhînin infâzı îcab ettiği vakit ولا تقربا هذه الشجرة (Bakara, 2/35) Ya'ni "Bu ağaca yaklaşmayın!" diye vâki' olan nehy hakkındaki ilmi, ona hatâ oldu. Ya'ni Hz. Adem onun nehy-i tahrîmî mi, yoksa nehy-i tenzîhî mi olduğundan tereddüde düştü.

"Nehy-i tahrîmî" odur ki, onun mürtekibi itâba müstahak olur. و لا تقربوا الزنا (İsrâ, 17/32) Ya'ni "Zinâya yaklaşmayın" nehyi gibi. Ve "nehy-i tenzîhî" odur ki, onun mürtekibi itâba müstahak olmaz; belki icrâsı fâideli olan bir şeyi terk etmiş olur. اجتنبوا برد الحريف فانه يعمل بابدانكم كما يعمل باشجاركم Ya'ni "Sonbaharın soğuğundan kaçınınız; zîrâ ağaçlarınıza yaptığı şey gibi, sizin bedenlerinize yapar" hadîs-i şerîfindeki nehiy gibi.

Hz. Adem'in hatâsında şârihler muhtelif mütâlaâtda bulunmuştur. Burada hepsinin zikri uzun olur. Maksad kazâ-yı ilâhînin nüfûzunu anlamaktır.

1275. Onun gönlünde te'vîl tercih bulduğu vakit, tab'ı hayret içinde iken, buğday tarafına acele etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1275. Onun gönlünde te'vîl (yorum) tercih bulduğu vakit, tabiatı hayret içinde iken, buğday tarafına acele etti.

Bu yasak hakkında Adem'in gönlünde şeytanî vesvese ile, tenzihî yasak (haram kılma değil, sakındırma) ile yorum yönü tercih edilir olunca, o vesvese içinde hayrete düşerek doğal bir sevk ile yenmesi yasaklandığı buğday tarafına koştu. Bu hâl, zevk olarak her gün bizim başımızdadır. Biz buna "dalgınlık" deriz; ve bu dalgınlık içinde bizden asla istemediğimiz işler meydana gelir. Çünkü hâkim olan ilâhî kazâdır.

Bu nehiy hakkında Adem'in gönlünde vesvese-i şeytânî ile, nehy-i tenzîhî ile te'vîl ciheti müreccah olunca, o vesvese içinde hayrete düşerek sevk-i tabîî ile eklinden nehy olunduğu buğday tarafına koştu. Bu hâl zevkan her gün bizim başımızdadır. Biz buna "dalgınlık" ta'bîr ederiz; ve bu dalgınlık içinde bizden aslâ istemediğimiz işler sâdır olur. Çünkü hâkim kazâ-yı ilâhîdir.

1276. Bahçıvanın ayağına diken battığı vakit, hırsız fırsat bulup alelacele metâını götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1276. Bahçıvanın ayağına diken battığı zaman, hırsız fırsat bulup aceleyle malını götürdü.

Bahçıvan, ayağına batan dikeni çıkarmakla meşgulken, hırsız onun bu dalgınlığından faydalanarak, aceleyle eşyasını çalar. Âdem ile şeytan arasındaki ilişki de buna benzer. Şeytan insanın fikrine bir vesvese dikeni batırır; insan onunla meşgul olduğu sırada şeytan, insanın itaat malını çalar ve Allah'a sığınırız ki bazen de en kıymetli malı olan imanını çalar.

Bahçıvan, ayağına batan dikeni çıkarmakla meşgûl iken, hırsız onun bu dalgınlığından istifade ederek, alelacele eşyâsını çalar. Âdem ile şeytan arasındaki münasebet dahi buna benzer. Şeytan insanın fikrine bir vesvese dikeni batırır; onunla meşgûl olduğu sırada metâ'-ı tâatını çalar ve neûzü-billâh ba'zan da en kıymetli metâ'ı olan îmânını çalar.

1277. Vaktaki hayretten kurtuldu, tekrar yola geldi. Gördü ki hırsız kârgâhdan eşyayı çalmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1277. Vaktaki hayretten kurtuldu, tekrar yola geldi. Gördü ki hırsız kârgâhdan eşyayı çalmıştır.

Hz. Âdem bu şaşkınlıktan kurtulup kendisine geldiği zaman, hırsız olan şeytanın kendisinden kıymetli bir mal olan itaat ve teslimiyetini çalmış olduğunu gördü.

Hz. Âdem bu dalgınlıktan kurtulup kendisine geldiği vakit, hırsız olan şeytanın kendisinden kıymetli bir metâ' olan inkıyâd ve teslîmiyyetini çalmış olduğunu gördü.

1278. Vah! ربنا انا ظلمنا dedi. Ya'ni zulmet geldi ve yol gaib oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1278. Vah! Rabbimiz, biz kendimize zulmettik, dedi. Yani zulmet geldi ve yol kayboldu.

Yani Âdem gafletten uyandığı zaman: Eyvah ne yaptım! Ey Rabbim, biz zulmettik, dedi. Yani biz üzerimize zulmeti ve karanlığı davet ettik; bu karanlık içinde de yolumuzu kaybettik demekti.

Bu şerefli beyitte, A'raf suresinde geçen قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْلَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ (A'raf, 7/23) yani "Biz Havva ile beraber nefislerimize zulmettik ve eğer sen bizi bağışlamaz isen ve merhamet etmez isen, biz işte ziyana uğrayanlardan oluruz dediler" ayet-i kerimesine işaret edilir. Cenab-ı Pîr (Mevlânâ Celaleddin Rûmî), bu ayet-i kerimedeki "zulüm" kelimesini, "zulmet" (karanlık) ile tefsir ederler. Bu tefsire göre ayet-i kerimenin anlamı, şerefli beyitteki işaret şekliyle şöyle olur: "İlahi, biz nuraniyet âleminde korunmuş iken, ilahi kaza, üzerimize zulmet ve karanlık getirdi ve nefsimizi taayyün (belirginleşme, ferdiyet kazanma) ağacına yaklaştırmakla zulmettik. Ve eğer sen bizim zulmani nefsimizi nurunla örtmez ve merhametini bizden esirgersen, biz elbette uzaklık hüsranı içinde kalanlardan oluruz." Bu sebeple Rabbimiz, biz kendimize zulmettik demek, taayyün zulmeti geldi ve basiret gözü önündeki melekût yolu kayboldu demek olur.

Ya'ni Âdem gafletden uyandığı vakit: Eyvâh ne yaptım! Yâ Rab, biz zulmettik, dedi. Ya'ni biz üzerimize zulmeti ve karanlığı da'vet ettik; bu karanlık içinde de yolumuzu gâib ettik demek idi.

Bu beyt-i şerîfde, sure-i A'raf'da vaki قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْلَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ (A'raf, 7/23) Ya'ni "Biz Havvâ ile beraber nefislerimize zulmettik ve eğer sen bizi mağfiret etmez isen ve merhamet eylemez isen, biz işte ziyân edenlerden oluruz dediler" âyet-i kerîmesine işaret olunur. Cenâb-ı Pîr, bu âyet-i kerîmedeki "zulüm" kelimesini, "zulmet" ile tefsîr buyururlar. Bu tefsîre nazaran âyet-i kerîmenin ma'nâsı, beyt-i şerîfdeki işaret vech ile böyle olur: "İlâhî biz nûrâniyet âleminde mahfûz iken, kazâ-yı ilâhîn, üzerimize zulmet ve karanlık getirdi ve nefsimizi şecere-i taayyüne takrîb etmekle zulmettik. Ve eğer sen bizim nefs-i zulmânîmizi nûrunla örtmez ve merhametini bizden diriğ edersen, biz elbette hüsrân-ı bu'd içinde kalanlardan oluruz." Binâenaleyh ربنا انا ظلمنا demek, zulmet-i taayyün geldi ve çeşm-i basîret önündeki tarîk-ı melekût gâib oldu demek olur.

1279. Bu kazâ-yı ilâhî, güneş örtücü bir bulutdur; arslan ve ejderha ondan sı- çan gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1279. Bu ilâhî kazâ, güneşi örten bir buluttur; arslan ve ejderha ondan sıçan gibi olur.

Yani ilâhî kazâ, güneş gibi olan hakikati örten bir buluttur; o ilâhî kazâdan arslan ve ejderha, sıçan gibi aciz bir yaratık hâline gelir.

Ya'ni kazâ-yı ilâhî güneş gibi olan hakîkati örten bir buluttur; o kazâ-yı ilâhîden arslan ve ejderhâ, sıçan gibi aciz bir mahlûk hâline gelir.

1280. Eğer ben hüküm vaktinde tuzağı görmezsem, hüküm yolunda yalnız ben [1256] câhil değilim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1280. Eğer ben hüküm vaktinde tuzağı görmezsem, hüküm yolunda yalnız ben câhil değilim.

Yani kazâ, Hakk'ın eşya hakkındaki toplu/icmâlî küllî hükmünden ibaret olduğundan, bu ilâhî hükmün ortaya çıkışı vaktinde eğer tuzağı ben görmez isem, bu ilâhî kazâ yolunda câhil olan yalnız ben olmam; aksine âlemin geneli bu vakitte, bu cehalet ve gaflet içine düşer.

Cenâb-ı Pîr-i destgîr (müridlerine yardımcı olan yüce mürşid), buraya kadar olan anlamları hüdhüdün dilinden beyan buyurmuş oluyor.

Ya'ni kazâ, Hakk'ın eşyâ hakkında hükm-i küllî-i icmâlîsinden ibaret ol- duğundan, bu hükm-i ilâhînin zuhûru vaktinde eğer tuzağı ben görmez isem, bu kazâ-yı ilâhî yolunda câhil olan yalnız ben olmam; belki âmme-i âlem bu vakitte, bu cehil ve gaflet içine dûçâr olur.

Cenâb-ı Pîr-i destgîr, buraya kadar olan maânîyi hüdhüdün lisânından be- yân buyurmuş oluyor.

1281. Ey (sâmi') saâdetli o kimsedir ki, iyi işleyicilik tuttu; zoru terk etti, ta- zarru' tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1281. Ey dinleyici, mutlu o kimsedir ki, iyi işleyicilik tuttu; zoru terk etti, yalvarmayı tuttu.

Mutlu o kimsedir ki işin en iyisine teşebbüs etti ve ilâhî kazâya karşı kuvveti ve direnmeyi bıraktı da yalvarmak yolunu tuttu.

Saâdetli o kimsedir ki işin en iyisine teşebbüs etti ve kazâ-yı ilâhîye karşı kuvveti ve mukāvemeti bıraktı da yalvarmak yolunu tuttu.

1282. Eğer kaza gece gibi sana kara örterse, akıbetde de senin elini kazâ tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1282. Eğer kazâ gece gibi sana kara örterse, akıbetde de senin elini kazâ tutar.

Eğer ilâhî kazâ gece gibi senin üzerine gaflet karanlığı örerse, yine senin elini, inâyet (ilâhî yardım) ve hidâyet (doğru yolu gösterme) nuruyla tutacak olan ilâhî kazâdır; bu sebeple ümitsiz olmamak gerekir.

Eğer kazâ-yı ilâhî gece gibi senin üzerine gaflet karanlığı örterse, yine se- nin elini, nûr-ı inâyet ve hidâyetle tutacak olan kazâ-yı ilâhîdir; binâenaleyh me'yûs olmamak îcâb eder.

1283. Eğer kaza yüz kere câna kasd ederse, yine kaza sana cân verir ve derman eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1283. Eğer kazâ yüz kere cana kastederse, yine kazâ sana can verir ve derman eder.

1284. Bu kaza yüz kere senin yolunu vursa, senin çadırını çerhin üstüne kurar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1284. Bu kaza yüz kere senin yolunu kesse de, senin çadırını feleğin üstüne kurar.

1285. Bu seni korkuttuğunu keremden bil! Nihayet seni eyminlik mülküne oturtur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1285. Bu seni korkuttuğunu keremden bil! Sonunda seni emniyet mülküne oturtur.

Yani Yüce Allah'ın sana kader sırrını (kaderin gizli hakikatini) meçhul bırakması sebebiyle seni korkutmasını, O'nun kereminden bil; çünkü bu korku seni itaate, niyaza ve alçakgönüllülüğe sevk eder ve bu fiilin sebebiyle de seni gayet emniyet üzere bulunan bir mülk üzerine oturtur. Nasıl ki kutsal ayette "Doğruluk makamındadırlar, kudretli bir padişahın yanındadırlar" (Kamer, 54/55) buyrulur.

Ya'ni Hak Teâlâ'nın sana mechûl bıraktığı sırr-ı kader sebebiyle seni korkutmasını, O'nun kereminden bil; zîrâ bu korku seni itâate ve niyâza ve tezellüle sevk eder ve bu fiilin sebebiyle dahi seni gâyet emniyet üzere bulunan bir mülk üzerine oturtur. Nitekim âyet-i kerimede فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ (Kamer, 54/55) ["Doğruluk makāmındadırlar, kudretli bir padişahın yanındadırlar"] buyrulur.

1286. Bu sözün nihayeti yoktur; geç oldu; sen tavşan ve arslan kıssasına kulak tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1286. Bu sözün sonu yoktur; geç oldu; sen tavşan ve aslan kıssasına kulak ver!

Yani bu ilâhî kazâya ait hakikatlerin sonu yoktur. Beyan ettiğimiz kıssanın sonuna geç kaldık; bu sebeple sen tavşan ve aslan kıssasına kulak ver!

Ya'ni bu kazâ-yı ilâhîye âid hakāyıkın nihâyeti yoktur. Beyân ettiğimiz kıssanın nihâyetine geç kaldık; binâenaleyh sen tavşan ve arslan kıssasına kulak tut!

## Kuyunun yakınına eriştiği vakit tavşanın arslandan ayağını geriye çekmesi

1287. Vaktaki arslan kuyunun yanına geldi, gördü ki o tavşan yoldan kaldı ve ayağını çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1287. Aslan kuyunun yanına geldiği zaman, o tavşanın yoldan kaldığını ve ayağını çektiğini gördü.

Yani kuyunun yanına yaklaştıkları vakit, tavşanın ayakları geri geri gitmeye başladı.

Ya'ni kuyunun yanına yaklaştıkları vakit, tavşanın ayakları geri geri gitmeğe başladı.

1288. (Arslan) dedi ki: Niçin ayaklarını geriye çekiyorsun; ayağını geriye çekme, öne gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1288. (Arslan) dedi ki: Niçin ayaklarını geriye çekiyorsun; ayağını geriye çekme, öne gel!

1289. (Tavşan) dedi: Ayağım nerede ki, el ve ayak gitti; canım titredi ve yürek yerinden gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1289. (Tavşan) dedi: Ayağım nerede ki, el ve ayak gitti; canım titredi ve yürek yerinden gitti.

Yani bende korkudan el ve ayak kalmadı; canım titredi ve yüreğim yerinden koptu.

Ya'ni bende korkudan el ve ayak kalmadı; canım titredi ve yüreğim yerinden koptu.

1290. Yüzümün rengini görmüyor musun? Altın gibi. Rengim içimden haber [1256] verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1290. Yüzümün rengini görmüyor musun? Altın gibi. Rengim içimden haber verir.

Yani korkumdan yüzüm sapsarı oldu; eğer içimdeki korkuya inanmazsan, yüzümün rengine bak!

Ya'ni korkumdan benzim sapsarı oldu; eğer içimdeki korkuya inanmazsan, yüzümün rengine bak!

1291. Hak mâdemki sîmâya muarrif ta'bîr etmiştir; arifin gözü sîmâ tarafında kalmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1291. Mademki Hak, simayı tanıtıcı olarak ifade etmiştir; arifin gözü sima tarafında kalmıştır.

Bu şerefli beyitte, "Suçlular simalarından tanınır." (Rahman, 55/41) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. İnsanın iç hallerini simasından tanıma usulüne "hikemî firaset" (hikmetli anlayış) derler. Bu hikemî firasetin ayrıntısı, Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî hazretlerinin fakir tarafından tercüme ve şerh edilen "Et-tedbîrâtü'l-llâhiyye fi Islâhi Memleketi'l-Insâniyye" adlı şerefli eserinde zikredilmiştir.

Örneğin, rengin geçici olarak sararması, ya korkuya veya hastalığa işaret ettiği gibi, böyle bir etki olmaksızın yaratılıştan sarı olması, iç kötülüğe işaret eder.

Bu beyt-i şerîfde يُعْرَفُ المجرمون بسيماهم (Rahman, 55/41) Ya'ni “mücrimler sîmâlarından tanınır" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. İnsanın ahvâl-i bâtinesini sîmâsından tanımak usûlüne "firâset-i hikemiyye" derler. Bu firâset-i hikemiyyenin tafsîli Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Ibn Arabî hazretlerinin fakîr tarafından tercüme ve şerh edilen Et-tedbîrâtü'l-llâhiyye fi Islâhi Memleketi'l-Insâniyye nâmındaki eser-i şerîfinde mezkûrdur.

Meselâ rengin, ârızî olarak sararması, ya havf veyâ maraza delâlet ettiği cihetle, böyle bir te'sîr olmaksızın hılkî olarak sarı olması hubs-i bâtına delâlet eder.

1292. Renk ve koku çıngırak gibi gammâz geldi; onun sesi atdan âgâh eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1292. Renk ve koku, çıngırak gibi gammaz (gizli şeyleri açığa vuran) geldi; onun sesi attan haberdar eder.

1293. Her bir şeyin sesi ondan haber eriştirir; nihayet eşeğin sesini, kapının sesinden bilirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1293. Her bir şeyin sesi ondan haber eriştirir; nihayet eşeğin sesini, kapının sesinden bilirsin.

Her bir şeyin birbirine benzemeyen ayrı sesleri vardır. Örneğin eşeğin anırması ile kapının gıcırtısı arasındaki farkı anlarsın.

Her bir şeyin yekdîğerine benzemeyen ayrı sadâları vardır. Meselâ eşeğin anırması ile, kapının gıcırtısı arasındaki farkı anlarsın.

1294. Peygamber herkesin temyîzi hususunda buyurdu ki: Kişi lisanını tayy eylemek indinde mahfidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1294. Peygamber, herkesi ayırt etme hususunda buyurdu ki: Kişi dilini saklaması yanında gizlidir.

Yani "Kişi dilini döndürmesi yanında gizlidir." Bu şerefli beyitte المرء مخفى تحت لسانه yani "Kişi dilinin altında gizlenmiştir" hadis-i şerifinin anlamı açıklanmıştır. Çünkü bir kimsenin tabiatı, fikri ve ahlakı, arifler yanında sözünden anlaşılır. Nitekim "Kişinin kendi miktarı sözünden belli olur" derler.

Ya'ni "Kişi lisânını döndürmesi indinde gizlidir." Bu beyt-i şerîfde المرء مخفى تحت لسانه Ya'ni "Kişi lisânının altında gizlenmiştir" hadîs-i şerîfinin ma'nâsı beyân buyrulmuştur. Zîrâ bir kimsenin tab'ı ve fikri ve ahlâkı urefâ indinde kelâmından anlaşılır. Nitekim "Kelâmından olur ma'lûm kişinin kendi mikdârı" derler.

1295. Yüzün rengi, gönül halinden nişân tutar; bana merhamet et, benim muhabbetimi gönlüne dik!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1295. Yüzün rengi, gönül halinden nişan tutar; bana merhamet et, benim muhabbetimi gönlüne dik!

Yani insanın içinin hâli yüzünün renginden anlaşılır. Ey aslan, bana merhamet et de, bu korkudan beni koru; ve benim muhabbetimi kalbine yerleştir, yani beni sev!

Ya'ni insanın içinin hâli yüzünün renginden anlaşılır. Ey arslan bana merhamet et de, bu korkudan beni vikāye eyle; ve benim muhabbetimi kalbine nasb et, ya'ni beni sev!

1296. Kırmızı yüzün rengi, şükür sadası tutar; sarı yüzün rengi sabır ve nükr tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1296. Kırmızı yüzün rengi, şükür sesini tutar; sarı yüzün rengi sabır ve nükr (gizli inkâr, nankörlük) tutar.

Bir kimsenin yüzünün rengi kırmızı olursa, onun gönlünde rahatlık ve kendisinin rahatlık nimeti içinde olup, bu nimete karşı şükrettiğini gösterir; ve yüzünün rengi sarı olursa, gönlünde üzüntü ve ıstırap bulunduğunu ve kendisinin sabır ve nefsi hapsetme hâli içinde olduğunu ve üzüntü ve ıstırabın da nükr ve küfürden ileri geldiğini gösterir.

Bir kimsenin yüzünün rengi kırmızı olursa, onun gönlünde istirahat ve kendisi ni'met-i râhat içinde olup, bu ni'mete karşı şükr etmekde olduğunu gösterir; ve yüzünün rengi sarı olursa, gönlünde üzüntü ve ıztırâb bulunduğunu ve kendisi sabır ve habs-i nefs hâli içinde olduğunu ve üzüntü ve ıztırâbın da nükr ve küfürden ileri geldiğini gösterir.

1297. Bana eli ve ayağı kat' eden, yüzün rengini ve kuvveti ve sîmâyı götüren şey geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1297. Bana eli ve ayağı kesen, yüzün rengini, kuvveti ve simayı yok eden şey geldi.

Yani bana kahır ve ölüm korkusu geldi ki, o ölüm elimin ve ayağımın hareketlerini keser; yüzün rengini, vücudun kuvvetini ve simanın güzelliğini ve çekiciliğini giderir.

Ya'ni bana kahır ve ölüm korkusu geldi ki, o ölüm elimin ve ayağımın harekâtını kat' eder; yüzün rengini ve vücûdun kuvvetini ve sîmânın hüsn ü ânını izâle eder.

1298. Her neye gelirse kıran, her ağacı kökünden ve dibinden koparan şey.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1298. Her neye gelirse kıran, her ağacı kökünden ve dibinden koparan şey.

Bu beyit, önceki beytin devamı olan bir cümledir. Yani bana o şey geldi ki, o şey her neye gelirse kırar, her ağacı kökünden ve dibinden koparır. Yani bana sabit hakikatleri (a'yân-ı sâbite) bozan ölüm geldi demek olur.

Bu beyit, evvelki beytin mâba'di olan bir cümledir. Ya'ni bana o şey geldi ki, o şey her neye gelirse kırar, her ağacı kökünden ve dibinden koparır. Ya'ni bana suver-i müteayyineyi bozan ölüm geldi demek olur.

1299. Buna o şey geldi ki, ondan âdem ve zî-rûh ve cemâd ve nebât mağlub oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1299. Ona öyle bir şey geldi ki, insan, canlı, cansız ve bitki ondan mağlup oldu.

"Mat" satranç oyununda mağlubiyet anlamına kullanılan bir terimdir. Mağlubiyetten kastedilen, ölüm halidir; ve ölüm halinden maksat olan anlam da, suretî belirginliğin yok olması ve fena bulması olduğundan, bu hal insana ve bütün canlılara ve bitkilere şamildir. Şerefli beyitte bu anlam sebebiyle cansız varlık da zikredilmiştir.

"Mât" satranç oyununda mağlûb ma'nâsına müsta'mel olan bir ta'bîrdir. "Mağlûbiyet"den murâd, hâl-i mevtdir; ve hâl-i mevtden maksûd olan ma'nâ da, taayyün-i sûrînin mahv ve fenâsı olduğundan, bu hâl âdeme ve cemî-i zî-rûha ve nebâtâta şâmildir. Beyt-i şerîfte bu ma'nâ sebebiyle cemâd dahi zikr olunmuştur.

1300. Bunlar ise eczâdırlar; halbuki ondan külliyat rengini sarı etmiş ve ko- [1276] kusunu bozmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1300. Bunlar ise parçalardır; halbuki ondan külliyat rengini sarı etmiş ve kokusunu bozmuştur.

Yani yeryüzündeki insan, canlı, cansız ve bitki, yeryüzünün cüz'îlerindendir; ve yeryüzü de güneş sistemimizin cüz'îlerindendir. Şeklî belirlenimin (taayyün-i sûrî) yok olması ve fena bulması yalnız bunlara arız olmaz; aksine külliyat olan sonsuz uzaydaki güneş sistemlerinin her birine arız olur. Bu sebeple o külliyat, ilahi kahredici tecellilerden rengini ve şeklini değiştirir ve kokusunu bozar.

Ya'ni arz üzerindeki âdem ve zî-rûh ve cemâd ve nebât, arzın cüz'iyyatındandır; ve arz dahi manzûme-i şemsiyyemizin cüz'iyyatındandır. Taayyün-i sûrînin mahv ve fenâsı yalnız bunlara ârız olmaz; belki külliyât olan fezâ-yı bî-nihâyedeki manzûme-i şemsiyyelerin her birine ârız olur. Binâenaleyh o külliyât tecelliyât-ı kahriyye-i ilâhiyyeden rengini ve sûretini değiştirir ve kokusunu bozar.

1301. Nihayet cihân gâh sabirdir ve gâh şekûrdur; bostan gâh hulle giyer, gâh soyunur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1301. Sonuçta cihan bazen sabırlıdır ve bazen şükredicidir; bahçe bazen elbise giyer, bazen soyunur.

Cihanın bütün hâli, ilahi Celâl tecellisine bazen sabırlıdır, yani tam bir teslimiyet ve boyun eğiş içinde, manzarası elem verecek bir şekle dönüşür; ve bazen ilahi Cemâl tecellisine şükredicidir; yani manzarası sevinç verecek bir hâle dönüşür. Nasıl ki bahçe bazen bahar mevsiminde zümrüt gibi yeşillenip gönüllere sevinç verecek bir şekil kazanır ve bazen kış mevsiminde o letafetten soyunup, gönüllere gam verecek bir hâle dönüşür.

Cihânın hey'et-i mecmûası tecellî-i Celâl-i ilâhîye gâh sâbirdir, ya'ni kemâl-i teslîmiyet ve inkıyâd içinde, manzarası elem verecek bir sûrete inkılâb eder; ve gâh tecellî-i Cemâl-i ilâhîye şâkirdir; ya'ni manzarası sürûr verecek bir hey'ete inkılâb eder. Nitekim bostan gâh bahar mevsiminde zümrüd gibi yeşillenip gönüllere sürür verecek bir sûret iktisab eder ve gâh kış mevsiminde o letâfetden soyunup, gönüllere gam verecek bir hey'ete inkılâb eder.

1302. Ateş renginde doğan güneş, diğer bir saatde o baş aşağı gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1302. Ateş renginde doğan güneş, diğer bir saatte o baş aşağı gider.

Yani güneşin doğuşu ve batışı, âlem yapısının her dakikada değişim içinde olduğuna bir örnektir.

Ya'ni güneşin tulû'u ve gurûbu, hey'et-i âlemin her dakîkada inkılâb içinde olduğuna bir nümûnedir.

1303. Çar-tak üzerinde parlamış olan yıldızlar, lahza lahza ihtirakın mübtelâsıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1303. Dört kemerli çatı üzerinde parlamış olan yıldızlar, an be an yanıp yok olmaya tutkundur.

"Çâr-tâk" çadır anlamına gelir; burada gök kubbe kastedilir. "İhtirâk"tan maksat, yıldızların ışığının, güneş ışığının üstün gelmesi sebebiyle gözden kaybolmasıdır. Yani geceleri gök kubbede parlayan yıldızların ışığı, güneş an be an yükselmeye başladığı zaman, güneş ışığının etkisi altında zayıf düşer ve yanıp yok olmaya tutkun olurlar. Bu da, âlemin yapısının an be an devinim ve değişim içinde olduğuna dair başka bir örnektir.

"Çâr-tâk" çadır ma'nâsınadır; burada kubbe-i semâ murâd olunur. "Ihtirâk" dan maksûd, yıldızların ziyâsı, ziyâ-yı şemsin galebesi sebebiyle nazardan gâib olmasıdır. Ya'ni geceleri kubbe-i semâda parlayan yıldızların ziyâsı, güneş lahza lahza yükselmeğe başladığı vakit, ziyâ-yı şemsin te'sîri altında zebûn ve mübtelâ-yı ihtirâk olurlar. Bu da, hey'et-i âlemin ânen-fe-ânen devir ve inkılâb içinde olduğuna diğer bir nümûnedir.

1304. Ay ki cemâlde yıldızdan ziyade oldu, o dikk hastalığından hayal gibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1304. Ay ki güzellikte yıldızdan daha üstün oldu, o verem hastalığından hayal gibi oldu.

"Verem" vücudu pek çok zayıflatan bir hastalığın adıdır. "Verem humması" derler. Yani yıldızlardan daha parlak ve güzelliğe sahip olan ay, yeryüzü tarafından menzillerinde dönmesi sebebiyle sanki verem hastalığına yakalanmış gibi incelerek bir hayale benzedi. Nitekim ayet-i kerimede وَالْقَمَرَ قدرناه منازل حتى عاد كالعرجون القديم (Yasin, 36/39) yani "Ve ayın seyrine de menziller takdir ve tayin ettik ki, nihayet eskimiş yay şeklindeki bir hurma dalı gibi olarak geri döner" buyrulur.

"Dikk" vücûdu pek ziyâde zayıflatan bir hastalığın adıdır. "Hummâ-yı dıkk" derler. Ya'ni yıldızlardan daha parlak ve cemâle mâlik olan ay, arz tarafından menzillerinde devr etmek sebebiyle gûyâ dıkk hastalığına tutulmuş gibi incele incele bir hayale benzedi. Nitekim âyet-i kerîmede وَالْقَمَرَ قدرناه منازل حتى عاد كالعرجون القديم (Yasin, 36/39) Ya'ni "Ve kamerin seyrine de menziller takdir ve ta'yîn ettik ki, nihâyet eskimiş yay şeklindeki bir hurma dalı gibi olarak avdet eder" buyrulur.

1305. Sükûnlu ve edebli olan bu yeri, zelzele içinde sıtmaya ve lerzeye getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1305. Sakin ve edepli olan bu yeri, zelzele içinde sıtmaya ve titremeye getirir.

Yani yeryüzü sakin ve sükûnet kuralına bağlı iken, ilahi kahır tecellisiyle zelzele meydana geldiği zaman, sıtmaya tutulmuş bir kimse gibi titrer.

Ya'ni sath-ı arz sâkin ve kāide-i sükûna tâbi' iken, tecellî-i kahr-ı ilâhî ile zelzele vâki' olduğu vakit, sıtmaya tutulmuş bir kimse gibi titrer.

1306. Hey gidi hey... Çok dağ, bu belâ-yı mevrûsdan cihanda küçük ve kum olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1306. Hey gidi hey... Çok dağ, bu miras kalan beladan dünyada küçük ve kum olmuştur.

"Mürde-rig" Farsçada miras anlamına gelir. İlahi kahır ve celâlin, bozulan bir suretten, yeni oluşan bir surete miras kaldığı anlamı kastedilir. Yani nice dağ gibi olan belirli suretler, dünyada ilahi kahır ve celâl ile un ufak olmuştur.

"Mürde-rig" Fârisî'de mîrâs ma'nâsınadır. Kahır ve Celâl-i ilâhînin, bozulan bir sûretden, yeni tekevvün eden bir sûrete mîrâs kaldığı maʼnâsı murâd olunur. Ya'ni nice dağ gibi olan suver-i müteayyine, cihânda kahır ve Celâl-i ilâhî ile un ufak olmuştur.

1307. Bu hevâ ruha mukterin geldi; kaza geldiği vakit vebâ ve müteaffin olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1307. Bu hava ruha eşlik etti; kaza geldiği vakit veba ve kokuşmuş olur.

Bu esintili hava, insan nefesine hizmet etmesi itibarıyla, insan vücuduna rahatlık ve huzur verdiği halde, ilâhî kahır ve Celâl'in tecellîsine hüküm ve kaza çıktığı zaman, onun zerreleri arasında veba, yani bulaşıcı hastalık mikropları ortaya çıkar ve kokuşmuş bir hale gelip, insanları helak toprağına serer.

Bu hevâ-yı nesîmi, teneffüs-i insânîye hâdim olmak i'tibariyle, vücûd-ı beşere revh ve râhat verdiği halde, kahır ve Celâl-i ilâhînin tecellîsine hüküm ve kazâ sâdır olduğu vakit, onun zerrâtı arasında vebâ, ya'ni sârî hastalıklar mikropları peyda olur ve müteaffin bir hâle gelip, insanları hâk-i helâke serer.

1308. Latif olan su ki, rûhun hemşîresidir, bir göl içinde sarı ve acı ve bulanık oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1308. Latif olan su ki, ruhun kız kardeşidir, bir göl içinde sarı ve acı ve bulanık oldu.

Bu şerefli beyitte, "Biz her şeyi sudan diri kıldık" (Enbiya, 21/30) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. "Hemşire" kelimesi sözlükte, aynı memeden süt emene denir. Gerek ruh ve gerek her şeyin diriliğine sebep olan su, Hakk'ın Hayat sıfatından kaynaklandığından, ruhun kız kardeşi konumunda olur. Şimdi, kendi özünde su hayata sebep olduğu halde, eğer bir göl içinde birikip durursa, şekli ve görevi değişip, hastalığa ve ölüme sebep olur.

Bu beyt-i şerîfde وَ جَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلِّ شَيْءٍ حَيٍّ )Enbiya, 21/30) Ya'ni “Biz her şeyi sudan diri kıldık" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. "Hemşîre" lügatte, bir memeden süt emene derler. Gerek rûh ve gerek her şeyin diriliğine sebeb olan su, Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ından münteşî olduklarından, rûhun hemşîresi mesâbesinde olur. İmdi hadd-i zâtında su hayâta sebeb olduğu halde, eğer bir göl içinde birikip durursa, sûreti ve vazîfesi değişip, maraza ve mevte sebeb olur.

1309. Bir ateş ki, bıyıkda yel tutar, onun üzerine de bir yel "yemût" okur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1309. Bir ateş ki, bıyıkta yel tutar, onun üzerine de bir yel "ölür" okur.

Fars dilinde "bıyıkta yel tutmak" demek, kibirden kinaye olur. Yani bütün eşyayı yakmak ve yok etmek hususunda kibir ve üstünlük gösteren bir ateşin üzerine bir yel "ölür" okur. Yani yanan bir lamba veya mum veya bir kibrit üzerine nefes salıverilip üfürülse söner. Farsçada "söndürmek" yerine "öldürmek" tabiri kullanıldığı için, Cenâb-ı Pîr burada "ölür" kelimesini kullanmıştır. Nitekim Farsçada "mumu söndür" deneceği yerde شمع را بکوش yani "mumu öldür" derler.

Lisan-ı Farisîde باد داشتن در بروت “Bıyıkda yel tutmak” demek olup, tekebbürden kinâye olur. Ya'ni bütün eşyayı yakmak ve mahv etmek husûsunda tekebbür ve isti'lâ gösteren bir ateşin üzerine bir yel “yemût=ölür” okur. Ya'ni yanan bir lamba veyâ mum veya bir kibrit üzerine nefes salıverilip üfürülse söner. Fârisîde “söndürmek” yerinde “öldürmek” ta'bîri kullanıldığı için, Cenâb-ı Pîr burada "yemût" kelimesini isti'mâl buyurmuştur. Nitekim Fârisî-de "mumu söndür" deneceği yerde شمع را بکوش ya'ni "şem'i öldür” derler.

1310. Deryânın hali ve onun çırpınmasından ve kaynamasından, onun aklının [1286] tebdillerini anla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1310. Denizin hâlini ve onun çırpınmasından ve kaynamasından, onun aklının değişimlerini anla!

Oluş ve bozuluş âlemi denizinin, yukarıdan beri açıkladığımız çırpınması ve her dakikada kaynaması hâlinden, onun aklının, yani içsel hâllerinin değişmelerini anla! Çünkü insanın şeklinde iç âlemi etkili olduğu gibi, âlemin yapısının şeklinde de onun iç âlemi, yani melekûtu (görünmeyen âlemi) etkilidir. Şekildeki ıstırap ve kaynaşma, iç âlemdeki dönüşümlerin işaretidir.

Alem-i kevn deryâsının yukarıdan beri îzâh ettiğimiz onun çırpınması ve her dakîkada kaynaması hâlinden, onun aklının, ya'ni ahvâl-i bâtınesinin değişmelerini anla! Zîrâ insanın sûretinde bâtını müessir olduğu gibi, hey'et-i âlemin sûretinde dahi, onun bâtını, ya'ni melekûtu müessirdir. Sûretdeki ıztırâb ve kaynaşma, bâtındaki tebeddüllerin alâmetidir.

1311. Cüst ü cû içinde olan çerh-i ser-gerdânın hali, onun evladlarının hali gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1311. Arayış içinde olan şaşkın feleğin hâli, onun evlatlarının hâli gibidir.

Yoğunluk âlemi içinde şaşkın ve sersem bir hâlde dönen felek, kendi aslı olan latif mutlak varlığı arayıp taramaktadır; bu hâl, onun doğurduğu evlatların, yani insanların hâli gibidir. İnsanlar hayata adım attıklarından itibaren, kendilerini avutacak bir zevk ararlar ve o zevki elde ettikleri zaman, ondan bıkarlar ve yenisini ararlar; buldukları hâlde, ondan da bıkarlar. Bu aramak, bulmak ve bıkmak hâli hep, kendi aslını aramaktan kaynaklanır; fakat tam bir gafletten dolayı, aradıkları şeyin ne olduğunu ve ıstıraplarının ne ile dineceğini bilemezler.

Şimdi, mutlak varlığın tekil mertebesine ve çift mertebesine inen her şey için bu arayış hâli asla kesilmez.

Değerli şârihlerin bazıları "evlat" tabirini "üç âlem" (maden, bitki, hayvan) anlamında almışlardır. Fakat Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde dünyaya "Ümmü rekūb" (binilenlerin anası) tabir buyurduklarından, ben fakir, kâinatın özü olan insan anlamını aldım.

Âlem-i kesâfet içinde hayrân ve ser-gerdân bir halde dönen çerh-ı felek, kendi aslı olan vücûd-ı mutlak-ı latîfi arayıp taramakta, onun doğurduğu evlâtların ya'ni insanların hâli gibidir. İnsanlar hayâta kadem bastıklarından i'tibâren, kendilerini avutacak bir zevk ararlar ve o zevkı elde ettikleri vakit, ondan bıkarlar ve yenisini ararlar; ve buldukları halde, ondan da bıkarlar. Bu aramak ve bulmak ve bıkmak hâli hep, kendi aslını aramaktan münbaisdir; fakat kemâl-i gafletden, aradıkları şeyin ne olduğunu ve ıztırâblarının ne ile sâkin olacağını bilemezler.

İmdi vücûd-ı mutlakın mertebe-i vitriyyet ve mertebe-i şefiyyetine nüzûl eden her şey için bu cüst ü cû hâli aslâ munkatı' olmaz,

Şurrâh-ı kirâmın ba'zısı "evlâd" ta'bîrini “mevâlîd-i selâse" ma'nâsına almışlardır. Fakat Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî Fütûhât-ı Mekkiyye' lerinde dünyaya "Ümmü rekūb" ta'bîr buyurduklarından, fakîr zübde-i kâinât olan insan ma'nâsını aldım.

1312. Kâh hazîz ve geh vasat ve gâh evcdir. Onda fevc fevc sa'd ve nahsdan vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1312. Kimi zaman en alçak, kimi zaman orta, kimi zaman da en yüksek noktadadır. Onda bölük bölük uğurlu ve uğursuz durumlar vardır.

Güneş sistemini oluşturan gezegenlerin görünürdeki dönüşlerinde, yeryüzüne göre kimi zaman alçaklık, kimi zaman ortalık ve kimi zaman yükseklik olduğu gibi; ruhanî tesirlerinde de bölük bölük uğur ve uğursuzluk vardır. Bu şerefli beyitteki "hazîz, vasat, evc, sa'd ve nahs" kelimeleri astroloji terimlerindendir. Burada astrolojiye ait bazı bilgiler vermek, sözü uzatmaya sebep olur ve gereksizdir. Maksat, ilâhî kazâ etkisiyle, sûret âleminin sürekli değişim ve dönüşümler içinde bulunduğunu anlatmaktır.

Manzûme-i şemsiyyeyi teşkîl eden seyyârâtın devr-i sûrîlerinde arza nazaran gâh alçaklık ve gâh vasatlık ve gâh yükseklik olduğu gibi; rûhâniyetlerinde dahi fevc fevc uğur ve uğursuzluk vardır. Bu beyt-i şerîfdeki "hazîz, vasat, evc, sa'd ve nahs kelimeleri ilm-i nücûm ıstılâhâtındandır. Burada ilm-i nücûma âid ba'zı ma'lûmât i'tâsı, tatvîl-i mûcib ve zâiddir. Maksad kazâ-yı ilâhî te'sîri ile, âlem-i sûretin inkılâb ve istihâlât-ı dâime içinde bulunduğunu anlatmakdır.

1313. Ey küllerden muhtelıt olan cüz'î; her munbasıtın halini kendinden fehm et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1313. Ey küllerden karışmış olan cüz'î; her basit elementin halini kendinden anla!

"Küll"lerden kasıt dört ana unsurdur ki, bunlar cisimlerin katı, sıvı ve gaz halleriyle ısıdır. "Cüz"den kasıt, insan vücududur ki, bu insan vücudu, birer küll olan bu dört unsurun karışımından oluşmuştur. "Basit element"ten kasıt ise basit elementlerdir ki, bunlar da kimyada isimleri zikredilen hidrojen, oksijen, azot ve karbon ve benzerleridir. Dört ana unsur, basit elementlerden oluşmuştur ve insan bu unsurlardan karışmış olan yeryüzünün bir cüz'üdür. İnsan kendi vücudunun değişimlerini ve dönüşümlerini bizzat tadarak idrak eder.

Bu sebeple, ey cüz'î olan insan, her basit elementin halini kendinden kıyas edip, anla! Yani basit elementler dahi dönüşüm içindedir; yakın zamanlara kadar basit elementlerin birbirine dönüşümü fen ehli tarafından kabul edilmemekteydi. Elektron teorisi ortaya çıkınca basit elementlerin birbirine dönüşümü de sabit oldu. Cenâb-ı Pîr bu hakikate yedi asır önce bu şerefli beyitte işaret buyurmuştur.

"Küll"lerden murâd erkân-ı erbaadır ki, bunlar ecsâmın sulb, mâyi' ve gaz halleriyle, harârettir. "Cüz"den murâd, vücûd-ı insânîdir ki, bu vücûd-ı insânî, birer küll olan bu dört rüknün ihtilâtından mütekevvindir. "Münbasıt"dan murâd anâsır-ı basîtadır ki, bunlar da kimyâda isimleri zikr olunan müvellidü'l-mâ', müvellidü'l-humûza, azot ve karbon ve emsâlidir. Erkân-ı erbaa, anâsır-ı basîtadan mürekkebdir ve insan bu erkândan muhtelıt olan arzın bir cüz'üdür. İnsan kendi vücûdunun tagayyürâtını ve tebeddülâtını bizzât zevkan idrak eder.

Binâenaleyh, ey cüz'î olan insan, her münbasıtın hâlini kendinden kıyâs edip, fehm et! Ya'ni anâsır-ı basîta dahi inkılâb içindedir; yakın vakitlere kadar anâsır-ı basîtanın yekdîğerine inkılâbı erbâb-ı fen tarafından kabûl edilmemekde idi. Elektron nazariyyesi zuhûr edince besâitın yekdîğerine inkılâbı dahi sabit oldu. Cenâb-ı Pîr bu hakîkate yedi asır evvel bu beyt-i şerîfde işâret buyurmuştur.

1314. Mâdemki külliyât için renc ve derd vardır, onların cüz'ü niçin sarı yüzlü olmasın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1314. Mademki küllî olanlar için sıkıntı ve dert vardır, onların cüz'îsi (parçası) niçin sarı yüzlü olmasın?

1315. Hususan bir cüz' ki zıdlardan cemi'dir; sudan ve topraktan ve âteşten ve havadan cemi'dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1315. Özellikle bir parça ki zıtlardan toplanmıştır; sudan ve topraktan ve ateşten ve havadan toplanmıştır.

Küllerin parçası olan insanın vücudu, birbirine zıt olan unsurların bir araya gelmesinden oluşmuştur. Onlar da su "sıvı", toprak "katı" ve hava "gaz" ve ateş "doğuştan gelen sıcaklık"tır.

Küllerin cüz'ü olanı insanın vücûdu, birbirlerine zıd olan erkânın ictimâ'ından hâsıl olmuştur. Onlar da su "mâyi'", toprak "sulb" ve havâ "gaz" ve âteş "harâret-i garîziyye"dir.

1316. Bu acib olmadı ki, koyun kurtdan sıçradı; halbuki bu acibdir ki koyun kurda gönül bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1316. Bu şaşılacak bir şey olmadı ki, koyun kurttan sıçradı; aksine bu şaşılacak bir şeydir ki koyun kurda gönül bağladı.

Koyunun kurttan kaçmasına şaşılmaz; fakat koyunun kurda gönül bağlayıp birleşmesi, şaşılmaya değerdir. Yani insan vücudunda bu zıt olan unsurların birleşmesine şaşılır.

Koyunun kurtdan kaçmasına taaccüb olunmaz; fakat koyunun kurda gönül bağlayıp birleşmesi, şâyân-ı taaccübdür. Ya'ni vücûd-ı beşerde bu zıd olan erkânın birleşmesine taaccüb olunur.

1317. Dirilik bu zıdların sulhundandır, onların arasında ceng kalktığını ölüm bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1317. Dirilik bu zıtların barışından gelir, onların arasında savaşın kalktığını ölüm bil!

İnsan varlığının hayatı, bu zıtların barış içinde bulunmasındandır; eğer onların arasında çekişme ve muhalefet ortaya çıkarsa, bu hâl mizacı bozar ve ölümü doğurur.

Vücûd-ı beşerin hayâtı, bu zıdların sulh içinde bulunmasındandır; eğer onların arasında nizâ' ve muhalefet zuhûr ederse, bu hâl mizâcı ifsâd ve ölümü tevlîd eder.

1318. Hakk'ın lutfu bu arslana ve yaban eşeğine, bu iki uzak zidda ülfet vermiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1318. Hakk'ın lütfu bu aslana ve yaban eşeğine, bu iki uzak zıdda yakınlık vermiştir.

İnsan varlığındaki zıt olan unsurların yakınlığı, aslan ile yaban eşeğinin yakınlığına benzer. Çünkü aslanın, yaban eşeğini parçalaması gerekirken, Hakk'ın lütfuyla yakınlık ve ülfet etmiştir.

Vücûd-ı insânîdeki zıd olan erkânın ülfeti, arslan ile yaban eşeğinin ülfetine benzer. Zîrâ arslan, yaban eşeğini parçalamak lazım gelirken, Hakk'ın lutfuyla ünsiyyet ve ülfet etmiştir.

1319. Cihân hasta ve zindânî olunca, eğer hasta fânî olursa ne acibdir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1319. Cihan hasta ve zindanda olunca, eğer hasta fani olursa ne şaşılacak şeydir!

Mademki âlemde küllîler ve cüz'îler böyle kahredici bir tecelli ile hasta ve değişim dairesi içinde hapsedilmiştir; eğer hasta olan şey tamamen fani ve yok olursa, şaşılacak bir şey olur mu?

Mâdemki âlemde külliyyât ve cüz'iyyât böyle tecellî-i kahrî ile hasta ve inkılâb dâiresi içinde mahbûsdur; eğer hasta olan şey bilkülliyye fânî ve mahv olursa, taaccübe şâyân olur mu?

## Tavşanın ayağını geriye çekmesi sebebinden arslanın suâli

1320. O arslana bu yüzden mevâiz okudu, dedi ki: Ben bu bağlardan dolayı [1296] geri kalmışım. Tavşan arslana yukarıdan beri zikr olunan birtakım mevâizi ve hikmetleri söyledi; ve nihâyetde dedi ki: İşte ben bu sû'-i kazâ korkusundan dolayı ayağımı geriye çektim. Burada "tavşan"dan murâd akl-ı maâd; ve "arslan"dan murâd nefs-i emmâredir. Akl-ı maâd, nefs-i emmâreye, yukarıda geçen nasâyihi icrâ eder. Eğer bu nasâyihi kabûl etmez de, yine kendi dâire-i hayvâniyyesinde yürümekde inâd ederse, onu aldatıp insân-ı kâmilin halvet-gâhına götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1320. O aslana bu yüzden öğütler okudu, dedi ki: Ben bu bağlardan dolayı [1296] geri kalmışım. Tavşan aslana yukarıdan beri zikredilen birtakım öğütleri ve hikmetleri söyledi; ve nihayetinde dedi ki: İşte ben bu kötü kaza (ilahi takdir) korkusundan dolayı ayağımı geri çektim. Burada "tavşan"dan maksat ahiret aklı; ve "aslan"dan maksat nefs-i emmâredir (kötülüğü emreden nefis). Ahiret aklı, nefs-i emmâreye, yukarıda geçen nasihatleri uygular. Eğer bu nasihatleri kabul etmez de, yine kendi hayvani dairesinde yürümekte inat ederse, onu aldatıp insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) halvet yerine götürür.

1321. Arslan ona dedi ki: Sen esbâb-ı marazdan bu sebebi söyle ki, hâssaten bana garaz budur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1321. Aslan ona dedi ki: Sen hastalık sebeplerinden bu sebebi söyle ki, özellikle bana karşı olan düşmanlık budur.

Aslan tavşana dedi ki: Oluş ve bozuluş âleminin değişimleri bellidir ve herkesin gözünün önündedir; bunu kimse inkâr edemez. Bu kuyuya yaklaştığımız zaman, neden korkup geriye kaldın; asıl benim amacım, bunu anlamaktır.

Arslan tavşana dedi ki: Alem-i kevnin tebeddülâtı ma'lûmdur ve herkesin gözünün önündedir; bunu kimse inkâr edemez. Bu kuyuya yaklaştığımız vakit, neden korkup geriye kaldın; asıl benim maksadım, bunu anlamaktır.

1322. Dedi ki: O arslan bu kuyu içinde sakindir; bu kal'a içinde afetlerden îmindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1322. Dedi ki: O aslan bu kuyu içinde sakindir; bu kale içinde afetlerden emniyettedir.

"Kuyu"dan maksat, insân-ı kâmilin halvet yeridir; ve kuyu içindeki aslandan maksat, insân-ı kâmildir; ve dışarıdaki aslandan maksat, nefs-i emmâre sahibi olan insandır ki, insân-ı kâmilin zıddı ve düşmanıdır. Ve insân-ı kâmilin halvet yeri, halkın tabiî ve hayvani yoğunluğunun karanlık tesirlerinden emniyette ve korunmuştur.

"Kuyu"dan murâd, insân-ı kâmilin halvet-gâhıdır; ve kuyu içindeki arslandan murâd, insân-ı kâmildir; ve hâriçdeki arslandan murâd, nefs-i emmâre sahibi olan insandır ki, insân-ı kâmilin zıddı ve düşmanıdır. Ve insân-ı kâmilin halvet-gâhı, halkın kesâfet-i tabîiyye ve hayvâniyyesinin te'sîrât-ı zulmâniyyesinden îmin ve mahfûzdur.

1323. Akıl olan kimse kuyunun dibini ihtiyar eyledi; zîra ki halvetde gönül safaları vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1323. Akıllı olan kimse kuyunun dibini seçti; çünkü yalnızlıkta gönül safaları vardır.

1324. Kuyunun karanlığı iyidir; zîrâ halkın zulmetleri vardır; halkın ayağını tutan o kimse, başını kurtaramadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1324. Kuyunun karanlığı iyidir; çünkü halkın manevî karanlıkları vardır; halkın ayağını tutan o kimse, başını kurtaramadı.

Kuyu gibi olan halvet yerinin (yalnız kalınan yerin) karanlığı, duyusal bir karanlık olduğu için, halkın manevî karanlıklarından daha iyidir. Maddî ve hayvansal yoğunluk içine gömülmüş olan halkın ayağını tutanlar, yani onlara tâbi olanlar, manâ âleminde başlarını beladan kurtaramadılar. Nitekim hadîs-i şerîfte العافية عشرة اجزاء تسعة منها فى الصمت الا ذكر الله و الجزء الآخر ترك مجالسة السفهاء yani "Âfiyet on kısımdır, onlardan dokuzu sükût içindedir; Allah'ı anmak müstesnâdır. Ve diğer kısmı, akılsızlarla oturup kalkmayı terk etmektir" buyrulur.

Kuyu gibi olan halvet-gâhın zulmeti, zulmet-i hissiyye olduğu için, halkın ma'nevî olan zulmetlerinden daha iyidir. Kesâfet-i tabîiyye ve hayvaniyye içine müstağrak olan halkın ayağını tutanlar, ya'ni onlara tâbi' olanlar, âlem-i ma'nâda başlarını belâdan kurtaramadılar. Nitekim hadîs-i şerîfde العافية عشرة اجزاء تسعة منها فى الصمت الا ذكر الله و الجزء الآخر ترك مجالسة السفهاء Ya'ni "Âfiyet on cüz'dür, onlardan dokuzu sükût içindedir; zikrullâh müstesnâdır. Ve diğer cüz'ü süfehânın mücâlesetini terkdir" buyrulur.

1325. (Arslan) dedi: Öne gel, benim zahmım onu kāhirdir. Sen gör ki o arslan kuyu içinde hazır mıdır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1325. (Arslan) dedi: Öne gel, benim yaram onu kahredicidir. Sen gör ki o arslan kuyu içinde hazır mıdır?

Arslan tavşana dedi ki: Sen öne geç, korkma benim darbem onu kahreder. Bak bakalım o arslan kuyu içinde midir; yoksa bir tarafa mı gitmiştir.

Arslan tavşana dedi ki: Sen öne geç, korkma benim darbem onu kahr eder. Bak bakalım o arslan kuyu içinde midir; yoksa bir tarafa mı gitmiştir.

1326. Dedi ki: Ben o ateşîden yanmışım; meğer ki sen beni kendine çekesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1326. Dedi ki: Ben o ateşten yanmışım; ancak sen beni kendine çekersen.

Tavşan, hemen orada bir hile daha icat edip dedi ki: Ben o ateşe mensup ve gazaplı aslandan yandım; çok korkuyorum, eğer sen beni kendine çekip, ayaklarının arasına alırsan, kuyuya bakabilirim.

Tavşan, oracıkta bir hîle daha îcâd edip dedi ki: Ben o ateşe mensûb ve gazûb olan arslandan yandım; pek korkuyorum, eğer sen beni kendine çekip, ayaklarının arasına alırsan, kuyuya bakabilirim.

1327. Ey kerem ma'deni, nihayet ben senin müzâheretinle göz açabilirim; kuyuya bakabilirim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1327. Ey cömertlik kaynağı, nihayet ben senin yardımınla göz açabilirim; kuyuya bakabilirim.

## Arslanın kuyuya bakması ve kendisinin ve o tavşanın aksini görmesi

1328. Vaktaki arslan onu kendisine çekti, arslanın penâhında, kuyuya kadar koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1328. Aslan onu kendisine çektiği vakit, aslanın himayesinde kuyuya kadar koştu.

Yani aslan tavşanı ayakları arasına alıp göğsüne çektiği vakit; tavşan aslanın koruması altında kuyunun kenarına kadar koştu.

Ya'ni vaktāki arslan tavşanı ayakları arasına alıp sadrına çekti; tavşan arslanın muhafazası altında kuyunun kenarına kadar koştu.

1329. Vaktaki kuyu içindeki suya baktılar, su içinde arslandan akis ve ondan zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1329. Kuyu içindeki suya baktıklarında, suyun içinde aslanın yansıması ve ondan görünen şey ortaya çıktı.

1330. Arslan kendi aksini gördü; sudan bir arslan onun indinde de semiz tavşan.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1330. Aslan kendi yansımasını gördü; suyun içinde bir aslan onun yanında da semiz tavşan.

1331. Vaktaki kendi hasmını su içinde gördü; onu bırakdı ve kuyuya sıçradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1331. Vaktaki kendi düşmanını su içinde gördü; onu bıraktı ve kuyuya sıçradı.

Yani aslan kendi yansımasını su içinde görünce, tavşanı kuyu kenarında bırakıp, hemen düşman saydığı o yansımaya karşı kuyuya atladı.

Bilinmeli ki insân-ı kâmil renksizdir; nefis ehli kişilerden biri onun huzuruna gittiği zaman, o kâmil insanı kendi renginde görür. Bu görüşü ancak su gibi saf ve berrak olan insân-ı kâmildeki kendi yansımasıdır. Bu sebeple bir kimse insân-ı kâmilde bir kusur görürse, bilsin ki o kendi ahlak ve kusurunun yansımasıdır. Bu sebeple insân-ı kâmile yöneltilen itiraz, ancak kendisine itiraz olur; ve onunla münakaşa ve düşmanlık, kendi yansıması ile münakaşa ve düşmanlıktır.

Bu Mesnevî-i Şerîf'te de bu anlama dair ileride birçok hakikat ve açıklama gelecektir. Ve Hz. Mısrî-i Niyâzî de bu anlama dayanarak şöyle buyurur: Halk içinde bir aynayım, her kim bakar bir an görür / Her ne görür kendi yüzünü, ister iyi ister kötü görür

Ya'ni arslan kendi aksini su içinde görünce, tavşanı kuyu kenarında bırakıp, hemen hasım addettiği o akse karşı kuyuya atladı.

Ma'lûm olsun ki insân-ı kâmil bî-renkdir, ashâb-ı nefisden birisi onun huzûruna gittiği vakit, o kamili kendi renginde görür. Bu görüşü ancak su gibi sâf ve berrâk olan insân-ı kâmildeki kendi aksidir. Binâenaleyh bir kimse insân-ı kâmilde bir kusûr görürse, bilsin ki o kendi ahlâk ve kusûrunun aksidir. Binâenaleyh bu sebeble insân-ı kâmile vâki' olan i'tirâz, ancak kendisine i'tirâz olur; ve onunla münâzaa ve husûmet, kendi aksi ile münâzaa ve husûmetdir.

Bu Mesnevî-i Şerîf de bu ma'nâya dâir âtîde birçok hakāyık ve îzâhât gelecektir. Ve Hz. Mısrî-i Niyâzî dahi bu ma'nâya binâen şöyle buyurur: Halk içre bir âyîneyim her kim bakar bir ân görür Her ne görür kendi yüzün, ger yahşi ger yaman görür

1332. (Arslan) kendisinin kazdığı kuyuya düştü; zîrâ ki onun zulmü, onun başına gelici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1332. Aslan kendisinin kazdığı kuyuya düştü; çünkü onun zulmü, kendi başına geldi.

Yaptığı gaddarlıkların cezasını buldu.

Bu şerefli beyit, "Kardeşi için bir kuyu kazan kimse, onun içine düşer" hadis-i şerifine işarettir.

Yaptığı gaddarlıkların cezâsını buldu.

Bu beyt-i şerif من حفر بئرا لاخيه فقد وقع فيه ya'ni "Kardeşi için bir kuyu kazan kimse, onun içine düşer" hadîs-i şerîfine işâretdir.

1333. Zâlimlerin zulmü, karanlık kuyu oldu; âlimlerin hepsi böyle söylediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1333. Zâlimlerin zulmü, karanlık kuyu oldu; âlimlerin hepsi böyle söylediler.

Bu şerefli beyit, "Zulüm, kıyamet gününün karanlıklarıdır" hadis-i şerifine işarettir.

Bu beyt-i şerif الظلم ظلمات يوم القيامة ya'ni "Zulüm, yevm-i kıyâmetin karanlıklarıdır" hadîs-i şerîfine işaretdir.

1334. Her kim ziyade zalimdir; onun kuyusu pek korkunçdur. Adl, betere beter, buyurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1334. Her kim aşırı zalimdir; onun kuyusu pek korkunçtur. Adalet, kötüye daha kötü karşılık vermeyi buyurmuştur.

Pek zalim olanların cezası da pek şiddetlidir. Çünkü Yüce Allah'ın "Adl" ism-i şerîfinin gereği, çok kötüye, çok kötü karşılık vermeyi buyurmaktır. Nitekim ayet-i kerimede و جزاء سيئة سيئة مثلها (Şûra, 42/40) yani "Ve kötülüğün cezası, onun benzeri kötülüktür" buyrulur.

Pek zâlim olanların cezâsı da pek şiddetlidir. Zîrâ Hak Teâlâ Hazretleri'nin "Adl" ism-i şerîfinin muktezâsı, çok fenâya, çok fenâ mukābele buyurmak-dır. Nitekim âyet-i kerimede و جزاء سيئة سيئة مثلها (Şûra, 42/40) Ya'ni "Ve fenâ-lığın cezâsı, onun misli fenâlıktır" buyrulur.

1335. Ey kimse ki, sen mansıbtan dolayı zulm edersin, kendin için bir kuyu kazarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1335. Ey makamından dolayı zulmeden kişi, sen kendin için bir kuyu kazarsın.

Yani sen, makamının sana verdiği bir güç sebebiyle halka zulmettiğin zaman, kendin için bir kuyu kazmış olursun.

Ya'ni sen mansıbının sana verdiği bir kuvvet sebebiyle halka zulm ettiğin vakit, kendin için bir kuyu kazmış olursun.

1336. Kendi etrafını ipek böceği gibi örme; kendin için kuyu kazarsan, ölçülü kaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1336. Kendi etrafını ipek böceği gibi örme; kendin için kuyu kazarsan, ölçülü kaz!

İpek böceği yaptığı kozayı kendi etrafına örer ve bu şekilde koza içinde kendisini hapseder. Senin amelin dahi ipek böceğinin örgüsüne benzer. Nitekim ayet-i kerimede كل نفس بما كسبت رهينة (Müddessir, 74/38) yani "Her bir nefis, kazandığı şey sebebiyle rehinedir" buyrulur. Buna göre eğer kuyu kazarsan, bilahare içine kendin düşeceğini düşünerek ölçü ile kaz!

İpek böceği yaptığı kozayı kendi etrafına örer ve bu süretle koza içinde kendisini habseder. Senin amelin dahi ipek böceğinin örgüsüne benzer. Nite-kim âyet-i kerîmede كل نفس بما كسبت رهينة (Müddessir, 74/38) ya'ni "Her bir nefis, kazandığı şey sebebiyle rehînedir" buyrulur. Binâenaleyh eğer kuyu kazar isen, bilâhare içine kendin düşeceğini düşünerek ölçü ile kaz!

1337. Her zayıf olanları sen hısımsız bilme; Kur'an'dan اذا جاء نصر الله (iza câe nasrullâhh) oku.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1337. Her zayıf olanları sen hısımsız bilme; Kur'an'dan اذا جاء نصر الله (iza câe nasrullâhh) oku.

Ey görünen kuvvete sahip olan kimse; sen zayıf olanları hısımsız ve yardımcısız bilerek ezme! Onların yardımcısı ve destekçisi Yüce Allah'tır. Eğer delilin nedir diyecek olursan, Kur'an-ı Kerim'de أَذَا جَاءَ نصر الله (Nasr 110/1) ["Allah'ın yardımı gelince"] sûresini oku derim. Çünkü bu yüce sûre, gerçekleşmiş bir olaydan haber veriyor; o da şudur ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) Kureyş arasında görünüşte bir yetim olduğu hâlde, görünüşte kudret sahibi olan Kureyş büyüklerini Hak dinine davet etti. Onlar muhalefet ettiler ve görünüşte yardımcısı olmayan Resûl-i Ekrem'i (s.a.v.) hısımsız ve yardımcısız bildiler de, Hazret'in zâtına türlü zulümleri ve hakaretleri reva gördüler. Ondan sonra onun yardımcısının Yüce Allah olduğu fiilen ortaya çıktı ve ilahi yardım ile Kureyş'e üstün geldi; ve insanlar bölük bölük Hak dinine koştular.

Ey kuvvet-i zâhire sahibi olan kimse; sen zayıf olanları hısımsız ve muîn-siz bilerek ezme! Onların muîni ve yardımcısı Allah Teâlâ Hazretleri' dir. Eğer delîlin nedir diyecek olursan Kur'ân-ı Kerimde أَذَا جَاءَ نصر الله (Nasr 110/1) ["Allah'ın yardımı gelince"] sûre-i şerîfesini oku derim. Zîrâ bu sûre-i şerîfe bir emr-i vâki'den haber veriyor; o da budur ki Resûl-i Ekrem Efendimiz Ku-reyş arasında sûret-i zâhirede bir yetîm olduğu halde, zâhiren kudret sâhibi olan Kureyş ekâbirini dîn-i Hakk'a da'vet etti. Muhalefet ettiler ve zâhirde muîni olmayan Resûl-i Ekrem'i hısımsız ve muînsiz bildiler de, zât-ı hazreti- ne envâ'-ı mezâlimi ve hakāreti revâ gördüler. Ondan sonra onun muîni Hak Teâlâ Hazretleri olduğu fiilen zâhir oldu ve muâvenet-i ilâhiyye ile Kureyş'e galebe buyurdu; ve nâs fevc fevc dîn-i Hakk'a koştular.

1338. Eğer sen fil olup da, hasmın senden ürktü ise, işte sana طيرا ابابيل (tayran ebabîl) cezası erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1338. Eğer sen fil olup da, düşmanın senden ürktü ise, işte sana طيرا ابابيل (tayran ebabîl) cezası erişti.

Yani sen, Mekke-i Mükerreme'yi ve Kâbe'yi yıkmaya gelen Necaşi'nin Yemen valisi Ebrehe'nin fili gibi güçlü olup, düşmanına karşı zulme kalkışsan ve mazlum olan düşmanın da senden ürküp kaçsa; bil ki sana da Ebrehe'nin ordusuna musallat olan Ebâbîl kuşları gibi bir ceza erişir. Nitekim tefsir kitaplarında bu Fil vakası "Elem tera keyfe" sûre-i şerîfesinde ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

Ya'ni sen Mekke-i Mükerremeyi ve Ka'be'yi tahrîbe gelen Necâşî'nin Yemen vâlisi Ebrehe'nin fili gibi kavî olup, hasmına karşı zulme kıyâm etsen ve mazlûm olan hasmın da, senden ürküp kaçsa; bil ki sana da Ebrehe'nin ordusuna musallat olan Ebâbîl kuşları gibi bir ceza erişir. Nitekim tefsîr kitablarında bu Fil vak'ası "Elem tera keyfe" sûre-i şerîfesinde mufassalan beyân olunmuştur.

1339. Eğer bir zayıf, yeryüzünde emân isterse, gökyüzünün askerine gulgule düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1339. Eğer bir zayıf, yeryüzünde eman dilerse, gökyüzünün askerine bir kargaşa düşer.

Yani yeryüzünde bir zayıf, bir zalimin zulmünden kurtuluşunu Allah'tan dilerse, melekût âlemi (melekler âlemi) ehli arasında bir kargaşa ortaya çıkar. Yani onlar da mazlumun tarafını tutarak Yüce Allah'a yalvarır ve yakarır. 241 numaralı şerefli beyitte bu anlam geçti.

Ya'ni yeryüzünde bir zayıf bir zâlimin zulmünden halâsını Hak'dan niyâz ederse, âlem-i melekût ehli arasında bir gulgule peyda olur. Ya'ni onlar da mazlûmun tarafını iltizâmen Hak Teâlâ'ya tazarru' ve niyâzda bulunur. 241 numaralı beyt-i şerîfde bu ma'nâ geçti.

1340. Eğer dişin ile onu ısırıp kanatır isen, seni diş ağrısı tutarsa, ne yaparsın? [1316]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1340. Eğer dişin ile onu ısırıp kanatır isen, seni diş ağrısı tutarsa, ne yaparsın? [1316]

Yani bir mazluma karşı zulüm aracı olarak kullandığın organına yönelen acıya ve belaya karşı ne yaparsın; onu def etmeye gücün yeter mi?

Ya'ni bir mazlûma karşı zulüm âleti olarak kullandığın a'zâna teveccüh eden eleme ve ibtilâya karşı ne yaparsın; onu def'e gücün yeter mi?

1341. Arslan kuyuda kendisini gördü; o anda taşkınlıktan kendisini düşmandan tanımadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1341. Aslan kuyuda kendisini gördü; o anda taşkınlıktan kendisini düşmandan ayırt edemedi.

Aslan kuyuda kendisinin yansımasını görür görmez, kendisine bir öfke ve taşkınlık geldi ve bu taşkınlıktaki kendinden geçme (istiğrâk) sebebiyle gördüğü şeyin kendisinin yansıması mı, yoksa gerçekten düşman mı olduğunu fark edemedi. Bu sebeple yaptığı saldırı, gerçekte ancak kendisine karşı meydana geldi.

Arslan kuyuda kendinin aksini görür görmez, kendisine bir gazab ve taşkınlık geldi ve bu taşkınlıktaki istiğrâk sebebiyle gördüğü şey kendisinin aksi midir, yoksa hakikaten düşman mıdır, farkına varamadı. Binâenaleyh yaptığı hücûm, hakîkatte ancak kendisine karşı vâki' oldu.

1342. O kendi aksini, kendi düşmanı gördü. Şübhesiz kendi üzerine bir kılıç çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1342. O, kendi yansımasını kendi düşmanı gördü. Şüphesiz kendi üzerine bir kılıç çekti.

1343. Hey gidi hey...Ey falan, nâsda gördüğün çok zulümler, onlarda senin huyun olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1343. Hey gidi hey... Ey falan, insanlarda gördüğün birçok zulüm, onlarda senin huyun olur.

Yani ey falan kimse! Eğer sen, sana başkasından zulüm geldiğini görürsen, bil ki bu zulüm senin başkalarına yaptığın zulmün yansımasıdır. Bu sebeple başkalarında gördüğün zâlimlik huyu, senin huyundur. Nasıl ki Cenâb-ı Pîr bu hakikate 216 numaradaki: این جهان كوهست فعل ما ندا سوی ما آرند نداهارا صدا beytinde işaret buyurmuş idi.

Ya'ni ey falan kimse! Eğer sen, sana başkasından zulüm geldiğini görürsen, bil ki bu zulüm senin başkalarına yaptığın zulmün aksidir. Binâenaleyh başkalarında gördüğün zâlimlik huyu, senin huyundur. Nitekim. Cenâb-ı Pîr bu hakîkate 216 numaradaki: این جهان كوهست فعل ما ندا سوی ما آرند نداهارا صدا beytinde işâret buyurmuş idi.

1344. Nifakından ve zulmünden ve fenâ sarhoşluğundan senin varlığın onlarda parlamıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1344. Senin varlığın, onların ikiyüzlülüğünden, zulmünden ve kötü sarhoşluğundan dolayı onlarda parlamıştır.

Yani senin varlığında ve özünde bulunan ikiyüzlülük, zulüm ve kötü ahlak sarhoşluğu onlarda parlayıp ortaya çıkmıştır.

Ya'ni varlığında ve vücudunda olan nifak ve zulüm ve sû'-i ahlâk sarhoşluğu onlarda parlayıp zâhir olmuştur.

1345. O sensin ve o zahmı kendine vurursun; o demde kendi üzerine la'net ipliğini örersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1345. O sensin ve o yarayı kendine vurursun; o anda kendi üzerine lanet ipliğini örersin.

Yani karşında zalim olarak gördüğün sensin ve ona vurduğun itiraz darbesi, kendine vurduğun darbedir. Sen ona itiraz ettiğin an içinde, kovulma ve lanet ipliğini kendi üzerine örersin. "Lanet ipliği örmek" ifadesinin karşılığı Türkçede "çorap örmek" ifadesiyle eda edilebilir. Çünkü birisi diğerine karşı bir hile ve tedbire kalkışırsa "ona bir çorap ördü" derler.

Ya'ni karşında zâlim olarak gördüğün sensin ve ona vurduğun darbe-i i'tirâz, kendine vurduğun darbedir. Sen ona i'tirâz ettiğin ân içinde, tard ve la'net ipliğini kendi üzerine örersin. "Târ-ı la'net tenîden" ta'bîrinin mukābili Türkçede "çorap örmek" ta'bîriyle edâ olunabilir. Zîrâ birisi diğerine karşı bir hîle ve tedbîre kıyâm ederse "ona bir çorap ördü" derler.

1346. O fenâyı kendinde aşikâr göremiyorsun; yoksa kendine cân ile düşman olurdun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1346. O yok oluşu kendinde açıkça göremiyorsun; yoksa kendine canla düşman olurdun.

Yani başkasında gördüğün yok oluşu, kendi nefsinde açık bir şekilde göremiyorsun. Eğer kendinde görmüş olsaydın, nefsine canla düşman olurdun.

Ya'ni başkasında gördüğün fenâlığı, kendi nefsinde açık bir sûretde göremiyorsun. Eğer kendinde görmüş olsa idin, nefsine cân ile düşman olurdun.

1347. Ey saf adam, kendine hücum eden o arslan gibi, sen de kendine hücûm ediyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1347. Ey saf adam, kendine saldıran o aslan gibi, sen de kendine saldırıyorsun.

1348. Vaktaki kendi huyunun ka'rına erişesin, o halde bilirsin ki, o nâkeslik senden idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1348. Kendi huyunun derinliğine ulaştığın zaman, o hâlde bilirsin ki, o alçaklık sendendi.

Yani dikkatle kendi nefsini ve ahlâkını insaflı bir şekilde düşünür ve karşındaki adamdan sana isabet eden kötü fiilin kaynağını araştırırsan, bu alçaklığın senden çıkıp, yine sana geri döndüğünü anlarsın. Örneğin sen birisine sövsen, o da sana sövse; aksine ondan sana gelen sövmek, senin sövmenin aksidir.

Ya'ni nazar-ı dikkat ile kendi nefsini ve ahlâkını munsıfâne teemmül eder ve karşındaki adamdan sana isabet eden fenâ fiilin menşe'ini düşünürsen, bu âdîliğin senden çıkıp, yine sana avdet ettiğini anlarsın. Meselâ sen birisine sövsen, o da sana sövse; belki ondan sana gelen sövmek, senin sövmenin aksidir.

1349. Arslana kuyu dibinde zahir oldu ki, onun nakşı idi ki, ona başka kimse göründü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1349. Arslana kuyu dibinde ortaya çıktı ki, ona başka kimse görünen, onun nakşı idi.

Karşındaki adamda gördüğün kötülüğü, onun bağımsız bir kötülüğü sanırsın. Arslan gibi ona yaklaşıp esasını anladığın zaman, onu kendinden ibaret bulursun.

Karşındaki adamda gördüğün fenâlığı, onun müstakil bir fenâlığı zannedersin. Arslan gibi ona takarrub edip esâsına vâsıl olduğun vakit, onu kendinden ibâret bulursun.

1350. Her kim ki bir zayıfın dişini koparır, o galat görücü olan arslanın işi- [1327] ni yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1350. Her kim ki bir zayıfın dişini koparır, o yanlış gören arslanın işini yapar.

Yani bir kimse bir âcizi zulüm ile incitirse, o kimse yanlış gören arslanın fiil ve hareketini yapmış olur. Çünkü o fiilinin mutlaka bir aksi olacaktır. Bu sebeple bir âcizin dişini koparmak, kendi dişini koparmak demek olur. Nasıl ki arslan başkasına kastettiğini zannettiği halde, hakikatte kendi nefsine kastetti.

Ya'ni bir kimse bir âcizi zulüm ile rencîde ederse, o kimse yanlış gören arslanın fiil ve hareketini yapmış olur. Zîrâ o fiilinin mutlaka bir aksi olacaktır. Binâenaleyh bir âcizin dişini koparmak, kendi dişini koparmak demek olur. Nitekim arslan başkasına kasdettiğini zanneylediği halde, hakîkatte kendi nefsine kasd etti.

1351. Ey amcasının yüzü üzerinde bir fenâ ben görmüş olan kimse, o senin beninin aksidir, amcandan ürkme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1351. Ey amcasının yüzünde kötü bir ben görmüş olan kimse, o senin beninin yansımasıdır, amcandan ürkme!

"Amca"dan kasıt, kişinin yakınları ve çevresindeki kimselerdir; "kötü ben"den kasıt ise, yukarıda geçen anlamları doğrulayan kötü sıfatlardır.

"Amca"dan murâd, kendisinin karîni ve yakını olan kimselerdir; ve "fenâ ben"den murâd, fenâ sıfatlardır ki, yukarıda geçen ma'nâları te'yîd eder.

1352. Mü'minler birbirinin aynasıdır; bu haberi Peygamber'den getirirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1352. Mü'minler birbirinin aynasıdır; bu haberi Peygamber'den getirirler.

Yani "Mü'min, mü'minin aynasıdır" yüce sözü, Yüce Peygamber'den rivayet edilen hadislerdendir. Bu şerefli hadise araştırmacılar derece derece anlamlar vermişlerdir. Yüce Pir efendimizin burada kastettiği anlam şudur ki: Bir kimse muhatabında bir kusur ve ayıp görse, ilk anda o gördüğü kusur, kendisinde olan kusurdur. Örneğin kibir sıfatı gözüne yansısa, o sıfat kendisinde mevcuttur ki, derhal ona aşina çıkmıştır; ve aynı şekilde birisinden gazaplı bir muamele görse, bu ondaki gazap sıfatının yansımasıdır. Bu bir hakikattir; fakat gaflet ehli kendi nefislerini insaf edip ayıplamazlar ve kendilerini beğenip, muhataplarını ayıplarlar.

Ya'ni المؤمن مرآت المؤمن Ya'ni "Mü'min, mü'minin âyînesidir" kelâm-ı münîfi, Cenâb-ı Peygamber'den rivâyet olunan hadîslerdendir. Bu hadîs-i şerîfe muhakkıkîn derece derece ma'nâlar vermişlerdir. Cenâb-ı Pîr efendimizin burada murâd buyurdukları ma'nâ şudur ki: Bir kimse muhâtabında bir kusûr ve ayıp görse, vehle-i ûlâda o gördüğü kusûr, kendinde olan kusûrdur. Meselâ sıfat-ı kibir nazarına mün'akis olsa, o sıfat kendisinde mevcûddur ki, derhal ona âşinâ çıkmıştır; ve kezâ birisinden gazûbâne muâmele görse ondaki sıfat-ı gazabın aksidir. Bu bir hakîkattir; fakat ehl-i gaflet kendi nefislerini insâf edip ta'yîb etmezler ve kendilerini beğenip, muhâtablarını ta'yîb ederler.

1353. Sen gözünün önünde mâvi cam tuttun; o sebebden âlem sana mavi göründü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1353. Sen gözünün önünde mavi cam tuttun; bu sebeple âlem sana mavi göründü.

Örneğin sen gözüne mavi camlı gözlük taktın; elbette her taraf gözüne mavi görünür. Bunun gibi örneğin sen kibir ve gazap sıfatı gözlüğünü gözüne taktın; artık herkeste o sıfatları görürsün.

Meselâ sen gözüne mâvi camlı gözlük taktın; bittabi' her taraf gözüne mâvi görünür. Bunun gibi meselâ sen sıfat-ı kibir ve gazab gözlüğünü gözüne taktın; artık herkeste o sıfatları görürsün.

1354. Eğer kör değil isen, bu maviliği kendinden bil; kendine fenâ de, kimseye fazla söyleme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1354. Eğer kör değilsen, bu maviliği kendinden bil; kendine fenâ de, kimseye fazla söyleme!

Yani sen nefsine ait sıfatlardan henüz kurtulmamış olduğundan, gözünde bu sıfatların güzellikleri vardır. Eğer akıl gözün kör değil ise, âlemin fenâlıklarını kendinden bil; bu fenâlıkları kendi üzerine al, kimseyi ayıplı ve kusurlu görme; ve onlar hakkında gereksiz sözler söyleyip gıybet etme! Bu şerefli beyitte şu şerefli hadise işaret buyrulur: طوبي لمن شغله عيبه عن عيوب الناس و انفق الفضل من ماله وامسك الفضل من قوله Yani "Ne mutlu o kimseye ki, insanların ayıplarını bırakıp, kendi ayıbıyla meşgul ola ve malının fazlasını infak ede; ve fazla sözlerini tuta ve sakına."

Ya'ni sen sıfât-ı nefsâniyyenden henüz kurtulmamış olduğundan, gözünde bu sıfatların güzellikleri vardır. Eğer akıl gözün kör değil ise, âlemin fenâlıklarını kendinden bil; bu fenâlıkları kendi üzerine al, kimseyi ayıplı ve kusurlu görme; ve onlar hakkında fuzûlî sözler söyleyip gıybet etme! Bu beyt-i şerîfde bu hadîs-i şerîfe işaret buyrulur : طوبي لمن شغله عيبه عن عيوب الناس و انفق الفضل من ماله وامسك الفضل من قوله Ya'ni "Ne mutlu o kimseye ki, nâsın ayıplarını bırakıp, kendi aybına meşgül ola ve malının fazlasını infâk ede; ve zâid sözlerini zabt ve imsâk ede."

1355. Eğer mü'min Allah'ın nûru ile nazar eder olmasa idi, mü'minin gaybını çıplak olarak nasıl görür idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1355. Eğer mümin Allah'ın nuruyla bakmıyor olsaydı, müminin gaybını çıplak olarak nasıl görürdü?

Yani ey nefsanî sıfatlardan kurtulmamış olan kimse, sende halkın gizli hallerine ve sırlarına vâkıf olacak basiret gözü olmadığı için, halkın ayıplarıyla meşgul olma ve bu halde halkı terbiye etmeye kalkışma; fakat Hakk'ın hakiki iman ile nitelenmiş kulları vardır ki onların basiret gözleri açıktır ve onlar "Müminin ferasetinden sakının; çünkü Allah'ın nuruyla bakar" hadis-i şerifi gereğince, halka ilahi nur ile bakıp, nefsanî sıfatlarla nitelenmiş müminlerin iç yüzünü çırılçıplak bir halde görürler. İşte halkın ayıplarını yüzlerine vurmadan, uygun bir şekilde, onları terbiye etme yetkisini haiz olan yüce kişiler ancak bunlardır.

Ya'ni ey sıfat-ı nefsâniyyeden kurtulmamış olan kimse, sende halkın guyûb ve esrârına muttali' olacak çeşm-i basîret olmadığı için, halkın uyûbu ile meşgûl olma ve bu halde halkı terbiyeye kıyâm etme; fakat Hakk'ın îmân-ı hakîkî ile muttasıf kulları vardır ki onların basîret gözleri açıktır ve onlar اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله Ya'ni "Mü'minin firâsetinden hazer ediniz; zîrâ Allah'ın nûruyla nazar eder" hadîs-i şerîfi mûcibince, halka nûr-ı ilâhî ile nazar edip, sıfât-ı nefsâniyye ile muttasıf olan mü'minlerin bâtınını çırçıplak bir halde görürler. İşte halkın uyûbunu yüzlerine vurmaksızın, münâsib bir sûretde, onları terbiye salâhiyyetini hâiz olan zevât-ı kirâm ancak bunlardır.

1356. Vaktaki sen Allah'ın nârı ile nazar eder oldun, iyiliği fenâlıktan açık göremedin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1356. Ne zaman ki sen Allah'ın ateşi ile bakar oldun, iyiliği kötülükten açıkça ayırt edemedin.

"Allah'ın ateşi"nden kasıt, Allah'tan uzaklığa ve ayrılığa sebep olan ve senin benliğinden ibaret bulunan nefse ait sıfatlardır. Yani sen Allah'ın ateşi olan benliğin ve nefse ait sıfatların ile etrafına baktığın için, insanların iyiliğini ve kötülüğünü açık bir şekilde göremedin; iyiyi kötü, kötüyü de iyi sandın.

"Allah'ın nârı"ndan murâd, Allah'dan uzaklığa ve ayrılığa sebeb olan ve senin enâniyyetinden ibaret bulunan sıfât-ı nefsâniyyedir. Ya'ni sen Allah'ın nârı olan enâniyetin ve sıfât-ı nefsâniyyen ile etrafına nazar ettiğin için, halkın iyiliğini ve fenâlığını açık bir sûretde göremedin; iyiyi fenâ ve fenâyı iyi zannettin.

1357. Ey hüzün sahibi, azar azar nûru nâra vur; tâ ki nârın nûr olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1357. Ey hüzün sahibi, azar azar nuru ateşe vur; tâ ki ateşin nur olsun.

Ey nefsanî sıfatlar ateşi içinde kavrulup, ömrü hüzün ve gamlarla geçen kişi! Allah'ın nuru ile bakan bir kâmilin terbiyesi altına gir de onun sana verdiği yokluk nurunu günden güne sendeki enaniyet ve benlik ateşi üzerine dök! Tâ ki sendeki bu enaniyet ve nefsanî sıfatlar ateşi, Hakk'a ait sıfatlar nuruna dönüşsün.

Ey sıfât-ı nefsâniyye âteşi içinde kavrulup, ömrü hüzün ve gamlar ile geçen kimse! Allah'ın nûru ile nazar eden bir kâmilin terbiyesi altına gir de onun sana verdiği yokluk nûrunu günden güne sendeki enâniyyet ve benlik ateşi üzerine dök! Tâ ki sendeki bu enâniyyet ve sıfât-ı nefsâniyye ateşi, sıfât-ı hakkāniyye nûruna tebeddül etsin.

1358. Ya Rab, sen dahi o temiz sudan vur; tâ ki bu âlemin nârı, cümleten nûr olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1358. Ey Rabbim, sen de o temiz sudan vur; ta ki bu âlemin ateşi, tamamen nur olsun.

"Temiz su"dan kasıt, Hakk'ın rahmet ve hidayetidir. Yani ey Rabbim, sen de rahmetini ve hidayetini bütün müminlere ihsan et; ta ki müminlik âleminin bu benlik uzaklığı ateşi tamamen ilahi sıfatların nuruna dönüşsün. Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ), âlemlere rahmet olan Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) varisi olması ve bu sebeple himmetlerinin yüce bulunması dolayısıyla bütün müminler hakkında bu duada bulunur.

"Temiz su"dan murâd, Hakk'ın rahmet ve hidâyetidir. Ya'ni yâ Rab, sen dahi rahmetini ve hidâyetini âmme-i mü'minîne ihsân eyle; tâ ki mü'minlik âleminin bu bu'd-ı enâniyyet nârı kâffeten sıfât-ı ilâhiyyenin nûruna inkılâb etsin. Cenâb-ı Pîr, rahmeten li'l-âlemîn olan Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'in vârisi olmak ve bu sebeble himmetleri âlî bulunmak hasebiyle âmme-i mü'minîn hakkında bu duâda bulunurlar.

1359. Deryanın suyu cümleten senin fermanındadır. Ey Hudâvend, su ve âteş senin ânındır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1359. Denizin suyu tamamen senin fermanındadır. Ey Sahip, su ve ateş senin anındır.

"Su"dan kasıt Hakk'ın cemâli (güzelliği), "ateş"ten kasıt ise Hakk'ın celâlidir (haşmeti). Cemâl ve celâl ise birbirine zıt olan iki ilâhî hâldir. Hakk'ın cemâl suyu, hayat ve hoşluk verir; celâl ateşi ise kahır ve elem verir. Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ) bu yakarışlarında bu anlama işaret ederek şöyle buyurur: Ey Rabbim, rahmet denizin senin fermanına tabidir. "Rahmetim gazabımı geçmiştir" buyurduğun gibi, cemâlin celâlini kaplamıştır. Bu sebeple müminlik âlemine lütuf ve ihsan ile cemâlinle tecelli buyur. Ey mutlak hâkim, senin üstünde bir tasarruf sahibi yoktur. Lütuf suyu ile kahır ateşi ise, senin birbirine zıt olan iki ilâhî hâlinden ibarettir. Bu sebeple sen, istediğin hâl ile tecelli buyurursun; biz senden lütfunu dileriz.

"Su"dan murâd Hakk'ın cemâli ve "âteş"den murâd Hakk'ın celâlidir. Cemâl ve celâl ise yekdîğerine zıd olan iki şe'n-i ilâhîdir. Hakk'ın âb-ı cemâli, hayat ve hoşluk bahş eder; ve âteş-i celâli ise kahır ve elem îrâs eyler. Cenâb-ı Pîr bu münâcâtlarında bu ma'nâya işâreten buyururlar ki: Yâ Rab, deryâ-yı rahmetin senin fermânına tabi'dir سبقت رحمت على غضب ya'ni "Benim rahmetim, gazabımı geçmiştir" buyurduğun vech ile, cemâlin, celâlini kaplamıştır. Binâenaleyh mü'minlik âlemine lutfen ve inâyeten cemâlin ile tecellî buyur. Ey hâkim-i mutlak, senin fevkınde bir mutasarrıf yoktur. Ab-ı lutf ile âteş-i kahr ise, senin yekdîğerine zıd olan iki şe'n-i ilâhînden ibaretdir. Binâenaleyh sen, istediğin şe'n ile tecellî buyurursun; biz senden lutfunu dileniriz.

1360. Eğer sen istersen ateş latif su olur; ve eğer istemezsen, su dahi ateş olur. [1336]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1360. Eğer sen istersen ateş latif su olur; ve eğer istemezsen, su dahi ateş olur.

1361. Bizdeki bu taleb dahi senin îcâdındır; yâ Rab zulümden kurtulmak senin ihsanındır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1361. Bizdeki bu istek de senin yaratmandır; ey Rabbim, zulümden kurtulmak senin ihsanındır.

Yani bizim taayyün âleminde (belirginleşme âlemi) söz ve ses ile olan bu isteğimiz ve yakarışımız senin yaratmandır. Çünkü bu görünürdeki isteğimizi yerine getirmek için dilimizdeki ve nefesimizdeki kuvveti yaratan sensin; ve kâinattaki bütün güç ve kuvvet ancak senindir. Ve ruhumuzun, ilahi rahmetinle, nefse ait sıfatların zulüm ve tahakkümünden kurtulması da ancak senin ihsanın olan rahmet-i rahîmiyyen (sonsuz rahmetin) iledir. Çünkü senin bu ihsanın olmasa, biz bu cismaniyet âleminin gereği olan hayvanlık mertebesinde bağlanıp kalırız.

Ya'ni bizim âlem-i taayyünde lafz u savt ile olan bu talebimiz ve münâcâtımız senin îcâdındır. Zîrâ bu taleb-i sûrîmizi icrâ için lisânımızdaki ve nefesimizdeki kuvveti îcâd eden sensin; ve kâinâttaki bütün havl ü kuvvet ancak senindir. Ve rûhumuzun, rahmet-i ilâhiyyen ile, sıfât-ı nefsâniyyelerin zulüm ve tahakkümünden kurtulması da ancak senin ihsânın olan rahmet-i rahîmiyyen iledir. Zîrâ senin bu ihsânın olmasa, biz bu âlem-i cismâniyyetin iktizâsı olan hayvâniyyet mertebesinde bağlanıp kalırız.

1362. Bize talebsiz olarak, bu talebi sen vermişsin ve ihsan hazînesini cümle üzerine açmışsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1362. Bize isteksiz olarak bu isteği sen vermişsin ve ihsan hazinesini herkesin üzerine açmışsın.

Yani, bizim bu suretler âlemindeki isteğimizi, senin ilahi ilmin mertebesinde sabit olan sabit hakikatlerimize, asla söz ve ses ile istekleri gerçekleşmeksizin, sen vermiştin; ve o mertebede bütün eşyanın hakikatleri üzerine zâtına ait genel rahmetinle ihsan hazinesini açmıştın. Bu sebeple hepsi bu rahmetinle rahmete nail oldular. Bu şerefli beytin anlamının layıkıyla anlaşılması için 618 ve 625 numaralı beyitlerdeki açıklamaların dikkatle incelenmesi gerekir.

Ya'ni bizim bu âlem-i sûretdeki talebimizi, senin ilm-i ilâhîn mertebesinde sâbit olan hakîkatlerimize, aslâ lafz u savt ile talebleri vâki' olmaksızın, sen vermiş idin; ve o mertebede bilcümle eşyânın hakāyıkı üzerine rahmet-i âm- me-i zâtiyyen ile ihsân hazînesini açmış idin. Binâenaleyh cümlesi bu rahmetin ile merhûm oldular. Bu beyt-i şerîfin ma'nâsı lâyıkıyla anlaşılmak için 618 ve 625 numaralı beyitlerdeki îzâhâtın dikkatle mütâlaası îcâb eder.

## Tavşanın, av hayvanları tarafına, arslan kuyuya düştü diye müjde götürmesi

1363. Vaktâki tavşan kurtulmaktan sevindi, av hayvanları tarafına sahraya kadar koşarak gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1363. Tavşan kurtulmaktan sevindiği zaman, av hayvanları tarafına doğru sahraya kadar koşarak gitti.

1364. Kuyu içinde arslanı âciz olmuş gördü; mer'aya kadar oynayarak raks ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1364. Kuyunun içinde aslanı âciz kalmış gördü; meraya kadar oynayarak raks ederdi.

1365. Ölümün elinden kurtulduğu için, havadaki dal ve yaprak gibi sebz ü raksân olarak el çırpar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1365. Ölümün elinden kurtulduğu için, havadaki dal ve yaprak gibi neşeli ve oynak bir şekilde el çırpardı.

Latif rüzgârlar estikçe, ağaçların dalları yeşillik içinde nasıl hareket ederlerse, tavşan da ölümden kurtulduğu için, el çırpıp oynardı.

Latîf rüzgârlar esdikçe, ağaçların dalları yeşillik içinde nasıl hareket ederlerse, tavşan dahi ölümden kurtulduğu için, el çırpıp oynar idi.

1366. Dal ve yaprak, toprak habsinden âzâd oldu; baş kaldırdı, rüzgârın mahremi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1366. Dal ve yaprak, toprağın hapsinden kurtuldu; baş kaldırdı, rüzgârın sırdaşı oldu.

1367. Vaktâki yapraklar dalı yardılar, ağacın tepesine kadar isti'câl ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1367. Yapraklar dalı yardıkları zaman, ağacın tepesine kadar acele ettiler.

1368. Onun üzerinde herbir yaprak yeşil dal zebânı ile ayrı şükr-i Huda'yı söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1368. Onun üzerinde her bir yaprak, yeşil dalın diliyle ayrı bir Allah şükrünü söyler.

1369. Der ki: Bizim gönlümüzü ata sahibi öyle besledi ki, ağaç kalınlaştı da dosdoğru oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1369. Der ki: Bizim gönlümüzü ata sahibi öyle besledi ki, ağaç kalınlaştı da dosdoğru oldu.

Yani çekirdek içinde bulunan dal ve ağaç, toprak içinde hapsedilmişken, Hakk'ın sıfatlarına ait rahmetiyle oradan kurtulup baş kaldırdı ve rüzgâr ile temas edip inceliğinin kemalinden raks etmeye başladı. Ağacın tepesinde ortaya çıkan yeşil dalların hâl dilini kullanarak, her bir yaprak ayrı ayrı Hakk'a hamd ve senâ ettiler de dediler ki: Esmâya ait bağışların sahibi olan Yüce Allah Hazretleri bizim kökümüzü öyle besledi ki, bağlı olduğumuz ağacın gövdesi kalınlaştı ve dosdoğru oldu.

Bu şerefli beyitlerde Fetih Sûresi'nde geçen şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: مَثَلُهُمْ فِي التورية و مثلهم في الأنجيل كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْأَهُ فَآزَرَه فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ يُعجب الزراع ليغيظ بهم الكفار (Fetih, 48/29) Yani “Muhammedîlerin vasıflarının misali Tevrat'ta ve İncil'de vardır. Bir ekin gibidir ki; başlangıçta bir filiz çıkarır. Sonra o dal kuvvetlenir; sonra kalınlaşıp gövdesi üzerine doğrulur, ekincileri şaşırtır. Allah Teâlâ bu temsili kâfirleri öfkelendirmek için ortaya koydu." Yani Muhammed (a.s.) ümmeti zuhurunun başlangıcında gayet zayıf idi; daha sonra kökü kuvvetlendi; doğuya ve batıya dal ve budak salıverdi demek olur.

Cenâb-ı Pîr, bu ayet-i kerimenin işarî (işaret yoluyla anlaşılan) manasını sonraki beyitlerde izah buyururlar.

Ya'ni çekirdek içinde bulunan dal ve ağaç, toprak içinde mahbûs iken, Hakk'ın rahmet-i sıfâtiyyesiyle oradan âzâd olup baş kaldırdı ve rüzgâr ile temâs edip kemâl-i letâfetinden raks etmeğe başladı. Ağacın tepesinde peydâ olan yeşil dalların lisân-ı hâlini kullanarak, her bir yaprak ayrı ayrı Hakk'a hamd ü senâ ettiler de dediler ki: Atâyâ-yı esmâiyye sahibi olan Hak Teâlâ Hazretleri bizim kökümüzü öyle besledi ki, merbût olduğumuz ağacın sâkı kalınlaştı ve dosdoğru oldu.

Bu ebyât-ı şerîfede sûre-i Fetih'de vâki' şu âyet-i kerîmeye işaret buyrulur: مَثَلُهُمْ فِي التورية و مثلهم في الأنجيل كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْأَهُ فَآزَرَه فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ يُعجب الزراع ليغيظ بهم الكفار (Fetih, 48/29) Ya'ni “Muhammedîlerin vasıflarının meseli Tevrat'da ve Incil'de vardır. Bir ekin gibidir ki; ibtida bir filiz çıkarır. Sonra o dal kuvvetlenir; sonra kalınlaşıp sâkı üzere doğrulur, ekincileri taaccüb ettirir. Allah Teâlâ bu temsîli küffârı iğzâb için bast etti." Ya'ni ümmet-i Muhammed (a.s.) bidâyet-i zuhûrda gâyet zayıf idi; ba'dehû kökü kuvvetlendi; şarka ve garba dal ve budak salıverdi demek olur.

Cenâb-ı Pîr, bu âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı işârîsini âtîdeki ebyatda îzâh buyururlar.

1370. Su ve çamur içinde bağlanmış olan canlar vaktaki su ve çamurlardan gönülleri mesrûr olarak kurtulurlar;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1370. Su ve çamur içinde bağlanmış olan canlar, su ve çamurlardan gönülleri sevinçli olarak kurtulurlar;

1371. Hevâ-yı aşk içinde raksan oldukları vakit, kurs-ı bedir gibi noksansız olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1371. Aşk havası içinde raks ettikleri zaman, dolunay gibi eksiksiz olurlar.

Bu beyitlerde "canlar", toprağa gömülmüş tohumdaki bitkilere; "insan kalbi" ise suya ve çamura benzetilir. Ruhlar, insân-ı kâmilin terbiyesi altında mücâhede ve riyâzât sebebiyle bu yoğun bedenin hükümlerinden kurtuldukları zaman, gönülleri sevinçli olarak ilâhî aşk havası içinde raks ve semâ' ederler. Ve işte o zaman bu canlar, ayın on dördü gibi tastamam ve parlak olurlar; ve kendilerinden ruhanî hükümler ortaya çıkar.

Bu beyitlerde "canlar", toprak içine gömülmüş olan tohumdaki nebâtâta;"kalb-i insânî" suya ve çamura teşbîh buyrulur. Rûhlar insân-ı kâmilin ter- biyesi altında mücâhede ve riyâzet sebebiyle bu cism-i kesîfin ahkâmından kurtuldukları vakit, gönülleri mesrûr olarak hevâ-yı aşk-ı ilâhî içinde raks ve semâ' ederler. Ve işte o vakit bu canlar ayın on dördü gibi tastamam ve parlak olurlar; ve kendilerinden ahkâm-ı rûhiyye zâhir olur.

1372. Cisimleri raks içinde ve canlarını ise sorma! Ve o kimse ki, cân ola, onlardan sual etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1372. Cisimleri raks içinde ve canlarını ise sorma! Ve o kimse ki, can ola, onlardan sual etme!

İlahi aşk havası içinde raks edenlerin cisimleri görünüşte semâda (sema ayininde) görünür; aksine canlarının hâlini hiç sorma; onların ruhanî zevklerini tarif etmek mümkün değildir. Ve cisimlik mertebesinden çıkıp ruhsallık mertebesine yükselenlerin hâlini sorma; sözler ve ifadelerle anlayamazsın.

Hevâ-yı aşk-ı ilâhî içinde raks edenlerin cisimleri sûretâ semâ'da görünür; velâkin canlarının hâlini hiç sorma; onların zevk-i rûhânîlerini ta'rîf etmek mümkin değildir. Ve cismiyyet mertebesinden çıkıp rûhiyyet mertebesine terakkî edenlerin hâlini sorma; elfâz ve ibâre ile anlayamazsın.

1373. Tavşan, arslanı zindanda oturttu. Bir arslana ayıbtır ki, bir tavşandan geri kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1373. Tavşan, aslanı zindanda oturttu. Bir aslana ayıptır ki, bir tavşandan geri kaldı.

"Aslan"dan kasıt, dış görünüşte halkın saygısını kazanmış fakat nefsanî sıfatlarla (nefse ait özelliklerle) nitelenmiş zahir ulemasıdır. "Tavşan"dan kasıt ise, dış görünüşte miskin ve gösterişsiz görünen, ancak içleri ilim ve irfanla dolu olan Hakk dostlarıdır.

Gariptir ki, tavşan gibi dış görünüşü zayıf olan kâmil bir velî, aslan gibi dış ihtişam ve görkeme sahip bir âlim üzerinde tasarruf eder. Bu âlime, bu kadar ihtişamına rağmen, gönlü yaralı bir dervişe mağlup olması ayıp değil midir?

“Arslan”dan murâd, sûret-i zâhirede halkın hürmetini kazanmış ve fakat sıfât-ı nefsâniyye ile muttasıf ulemâ-yı zâhiredir. “Tavşan”dan murâd, sûret-i zâhirede miskîn ve bî-revnak görünen evliyâ-yı Hak'dır ki, bâtınları ilim ve irfân ile doludur.

Garîbdir ki tavşan gibi sûret-i zâhiresi zayıf olan bir veliyy-i kâmil, bir arslan gibi mehâbet ve ihtişâm-ı zâhir sahibi bir âlim üzerinde tasarruf eder. Bu âlime bu kadar ihtişâm ile beraber ayıp değil midir ki, bir dervîş-i dil-rîşe mağlûb olsun?

1374. Öyle bir ar içindedir; ve sonra bu acibdir ki, ona Fahreddîn lakabını söylemelerini ister.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1374. Öyle bir utanç içindedir; ve sonra bu gariptir ki, ona Fahreddin lakabını söylemelerini ister.

Önceki ve bu beyitlerde görünen ilim sahiplerinin (ulemâ-yı zâhire) geneli kastedildiği gibi, tartışma ve çekişmenin imamı olan meşhur ilim sahiplerinden Fahreddin-i Râzî hazretlerine de dokundurma (ta'rîz) vardır. Fahreddin-i Râzî hazretleri Muhammed Hârezmşâh'ın hocasıydı. Cenâb-ı Pir'in yüce babaları olup, görünen ve görünmeyen ilimlerde şöhret kazanmış bulunan Sultânü'l-Ulemâ Bahâeddîn Veled (k.s.) hazretlerini nefsanî bir dürtüyle çekemeyip, Hârezm'den hicret etmelerine sebep olmuştu. Sultânü'l-Ulemâ efendimiz Necmeddin-i Kübra (k.s.) hazretlerinin halifelerindendir. Fahreddin-i Râzî bir vakit Necmeddin-i Kübra hazretlerinin bulunduğu şehre gelir; memleketin bütün ilim sahipleri onu ziyarete giderler; Cenâb-ı Necmeddin gitmez. Hz. Necmeddin'e, Fahr-i Râzî'nin ziyaretine gitmenin uygun olduğunu söylerler; Hz. Necmeddin, Fahreddin-i Râzî'nin kim olduğunu sorar. Bu öyle bir zattır ki Yüce Allah'ın birliğini bin bir delil ile ispat etmiştir, derler. Hz. Necmeddin, demek ki Hak'ın birliğinde bin bir şüphesi varmış ki, delil aramış, buyururlar.

Fahreddin-i Râzî bunu işitince, kendisi Hz. Necmeddin'in ziyaretine gider. Tefsîr-i Kebîr ve birçok yüce eser sahibi bulunan Cenâb-ı Fahreddin, onun ilim ve irfanı karşısında kendisini pek küçük görür ve Cenâb-ı Necmeddin'in tarikatine katılma arzusunu açıkça belirtir. Hazret de muvafakat edip, onu halvete (tasavvufî inziva) koyar. Fahreddin halvete girince, göğsünde şiddetli sıkıntı hissedip Hz. Necmeddin'e halini anlatır. Evet o sıkıntı, göğsündeki resmî ilimlerin verdiği bir sıkıntıdır; onların hepsini kusmak lazımdır, buyururlar. Bu söz Fahreddin-i Râzî'ye ağır gelir ve halveti terk eder. Cenâb-ı Pir'in bu dokundurması nefsanî sıfatlar yönünden değildir. Ârifin irşadı ve görünen ilim sahiplerini hakikatler tarafına teşvik etmek içindir; ve bu dokundurmanın benzeri ileride V. ciltte gelecektir.

Evvelki ve bu beyitlerde umûm-ı ulemâ-yı zâhire murâd olunduğu gibi, bahis ve cidâlin imâmı ulemâ-yı meşhûreden Fahreddîn-i Râzî hazretlerine de ta'rîz vardır. Fahreddîn-i Râzî hazretleri Muhammed Hârezmşâh'ın hocası idi. Cenâb-ı Pir'in peder-i âlîleri olup, ulûm-ı zâhire ve bâtınede iktisâb-ı şöhret etmiş bulunan Sultânü'l-Ulemâ Bahâeddîn Veled (k.s.) hazretlerini sâika-i nefsâniyyet ile çekemeyip, Hârezm'den hicretlerine sebeb olmuş idi. Sultâ- nü'l-Ulemâ efendimiz Necmeddîn-i Kübra (k.s.) hazretlerinin hulefâsındandır. Fahreddîn-i Râzî bir vakitte Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin bulunduğu şehre gelir; bütün ulemâ-yı memleket ziyaretlerine giderler; Cenâb-ı Necmeddîn gitmez. Hz. Necmeddîn'e, Fahr-i Râzî'nin ziyaretine gitmek münasib olduğunu söylerler; Hz. Necmeddîn, Fahreddîn-i Râzî'nin kim olduğunu sorar. Bu öyle bir zâttır ki Cenâb-ı Hakk'ın vahdâniyyetini bin bir delîl ile isbât etmiştir, derler. Hz. Necmeddîn, demek ki vahdâniyyet-i Hak'da bin bir şübhesi varmış ki, delîl aramış, buyururlar.

Fahreddîn-i Râzî bunu işitince, kendisi Hz. Necmeddîn'in ziyaretine gider. Tefsîr-i Kebîr ve bir çok âsâr-ı aliyye sahibi bulunan Cenâb-ı Fahreddîn, onun ilim ve irfânı karşısında kendisini pek küçük görür ve Cenâb-ı Necmeddîn'in tarîkatine intisâb arzûsunu ızhâr eder. Hazret dahi muvâfakat edip, onu halvete koyar. Fahreddîn halvete girince, sînesinde şiddetli sıkıntı hissedip Hz. Necmeddîn'e hâlini anlatır. Evet o sıkıntı, sadrındaki ulûm-i resmiyyenin verdiği bir sıkıntıdır; onların hepsini kusmak lâzımdır, buyururlar. Bu söz Fahreddîn-i Râzî'ye ağır gelir ve halveti terk eder. Cenâb-ı Pîr'in bu ta'rîzı sıfât-ı nefsâniyye cihetinden değildir. Ârifin irşâdı ve ulemâ-yı zâhireyi hakāyık tarafına teşvîk içindir; ve bu ta'rîzın nazîri âtîde V. cildde gelecektir.

1375. Ey kimse sen bu kuyunun dibinde yalnız arslan gibisin. Nefis tavşan gibi senin kanını döktü ve içti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1375. Ey kişi, sen bu kuyunun dibinde yalnız aslan gibisin. Nefis tavşan gibi senin kanını döktü ve içti.

Sen bu karanlık tabiat kuyusunun dibinde yalnız başına kalmış kuvvetli bir aslan gibisin. Tavşan gibi hilekâr olan nefsin sana türlü türlü hazlar gösterip, seni bu tabiat kuyusuna düşürerek kanını dökmüş ve içmiştir.

Sen bu zulmânî olan tabîat kuyusunun dibinde yalnız başına kalmış kuvvetli bir arslan gibisin. Tavşan gibi hîlekâr olan nefsin sana türlü türlü hazlar gösterip, seni bu tabîat kuyusuna düşürerek kanını dökmüş ve içmiştir.

1376. Senin tavşan nefsin, sahrada otlaktadır; sen ise bu çûn ü çira kuyusunun dibindesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1376. Senin tavşan nefsin, sahrada otlaktadır; sen ise bu çûn ü çira kuyusunun dibindesin.

Ey kişi, senin tavşan gibi hilekâr olan nefsin, bu fani âlem cinsinden olduğu için, hayvani hazlar sahrasında otlamaktadır; ve ruhun baki âlem cinsinden olduğu için güçlü bir aslan gibi iken, sen o âlemi bıraktın, nefsine uyup "nasıl ve niçin" ve tartışma ve çekişme âlemi olan tabiat kuyusunun dibinde kalmayı seçtin. Bu tartışma ve çekişme ile halk tarafından kabul görmeyi bir devlet bildin,

Ey kimse, senin tavşan gibi hîlekâr olan nefsin, bu âlem-i fânî cinsinden olduğu için, huzûzât-ı hayvâniyye sahrâsında otlamaktadır; ve rûhun âlem-i bakā cinsinden olduğu cihetle kavî bir arslan gibi iken, sen o âlemi bıraktın, nefsine uyup çûn ü çirâ ve bahs ü cidâl âlemi olan tabîat kuyusunun dibinde ikāmeti ihtiyâr eyledin. Bu bahs ve cidâl ile makbûl-i halk olmayı bir devlet bildin,

1377. O arslan tutucu olan tavşan: Ey kavim, müjdeci geldiği vakit, müjdeleyin, diye av hayvanları tarafına koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1377. O arslan tutucu olan tavşan: Ey kavim, müjdeci geldiği vakit, müjdeleyin, diye av hayvanları tarafına koştu.

1378. Müjde, müjde! Ey iyş düzücü taife ki, o cehennemin köpeği, yine cehenneme gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1378. Müjde, müjde! Ey hayatı düzenleyen topluluk, o cehennemin köpeği yine cehenneme gitti.

"Iyş-sâz" (hayatı düzenleyen) birleşik bir sıfattır; "hayatı tanzim eden" (hayatı düzenleyen) anlamına gelir.

"Iyş-sâz" vasf-ı terkîbîdir; "hayâtı tanzîm eden" demek olur.

1379. Müjde, müjde ki, o canların düşmanı yok mu, onun Hâlık'ının kahrı dişlerini kopardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1379. Müjde, müjde ki, o canların düşmanı yok mu, onun Yaratıcısı'nın kahredici gücü dişlerini kopardı.

1380. O kimse ki, pençeden birçok başları ezdi, ölüm süpürgesi onu da çöp gibi süpürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1380. O kimse ki, pençesiyle birçok başları ezdi, ölüm süpürgesi onu da çöp gibi süpürdü.

1381. O zaman vuhuşun cümlesi, zevk ve cûş içinde tarabdan şad u handân olarak toplandılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1381. O zaman vahşi hayvanların hepsi, zevk ve coşku içinde neşeden sevinçli ve güler yüzlü olarak toplandılar.

## Av hayvanlarının tavşanın etrafında toplanmaları ve ona senâ etmeleri

1382. Halka yaptılar, o ortada şem' gibi. Secde getirdiler ve ona dediler ki:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1382. Halka yaptılar, o ortada mum gibi. Secde ettiler ve ona dediler ki:

Uyanık ol.

Av hayvanları tavşanın etrafına toplanıp bir halka oluşturdular. Tavşan ortada yanan bir mum gibi kaldı; ve hepsi ona baş eğip saygı gösterdiler de, dediler ki: Uyanık ol!

Agah ol.

Av hayvanları tavşanın etrâfına toplanıp bir halka teşkîl ettiler. Tavşan ortada yanan bir mum gibi kaldı; ve hepsi ona baş eğip ta'zîm ettiler de, dediler ki: Âgâh ol!

1383. Sen asumânî bir meleksin, yahut perisin; hayu, sen erkek arslanın azrâilisin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1383. Sen göksel bir meleksin, yahut perisin; hayır, sen erkek arslanın Azrail'isin.

1384. Her ne isen, bizim canımız senin kurbanındır. Galib geldin; elin ve kolun sağ olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1384. Her ne isen, bizim canımız senin kurbanındır. Üstün geldin; elin ve kolun sağ olsun.

1385. Hak bu suyu, senin ırmağında akıttı; senin eline ve koluna aferîn!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1385. Hak bu suyu, senin ırmağında akıttı; senin eline ve koluna aferîn!

Yüce Allah bu kuvvet ve üstün gelme suyunu senin varlığının ırmağından akıttı. Senin elinin ve kolunun kuvvetine aferin!

Hak Teâlâ bu kuvvet ve galebe suyunu senin vücudunun ırmağından akıttı. Senin elinin ve kolunun kuvvetine âferîn!

1386. Açık söyle, acaba hîleyi nasıl düşündün; o zalimi hîle ile nasıl mağlub ettin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1386. Açıkça söyle, hileyi nasıl düşündün; o zalimi hile ile nasıl mağlup ettin?

1387. Açık söyle, tâ ki kıssa dermanlar olsun; açık söyle, tâ ki canların merhemi olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1387. Açık söyle, tâ ki kıssa dermanlar olsun; açık söyle, tâ ki canların merhemi olsun.

Yani yaptığın hilenin mahiyetini bize açıkla ki, bu kıssa bize bir ibret dersi olsun. Bir daha başımıza böyle bir bela gelirse, bu tedbir ile onu def edelim ve açık bir şekilde bu kıssanın inceliklerini söyle de, benzeri belalardan canımızı kurtaralım.

Ya'ni yaptığın hîlenin mâhiyyetini bize îzâh et ki, bu kıssa bize bir ders-i ibret olsun. Bir daha başımıza böyle bir belâ gelirse, bu tedbîr ile def edelim ve açık bir sûretde bu kıssanın dakāyıkını söyle de, emsâli belâlardan canımızı kurtaralım.

1388. Açık söyle ki, o zulüm göstericinin zulmünden bizim canımızın yüz binlerce yarası vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1388. Açık söyle ki, o zulüm göstericinin zulmünden bizim canımızın yüz binlerce yarası vardır.

Bu kıssayı bize açık olarak açıkla ki, intikam lezzetiyle lezzet alalım; çünkü biz ondan çok zulüm gördük; yüreklerimiz intikam hissiyle doluydu.

Bu kıssayı bize açık olarak îzâh et ki, lezzet-i intikām ile mütelezziz olalım; zîrâ biz ondan çok zulüm gördük; yüreklerimiz hiss-i intikām ile dolu idi.

1389. Dedi ki: Ey büyükler; Hakk'ın te'yîdi idi; yoksa cihanda bir tavşan kim oluyor?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1389. Dedi ki: Ey büyükler; Hakk'ın yardımı idi; yoksa dünyada bir tavşan kim oluyor?

Tavşan onlara cevap olarak dedi ki: Ey iç dünyaları hakikatleri anlamak gerekliliğini hisseden büyük yatkınlık sahipleri; bu hikâyenin hakikati ancak Hakk'ın yardımı idi. Yoksa benim gibi aciz bir tavşan, koca bir aslana karşı ne yapabilir idi?

Tavşan onlara cevâben dedi ki: Ey bâtınları hakāyıkı anlamak lüzûmunu hisseden büyük isti'dâd sahibleri; bu kıssanın hakîkati ancak Hakk'ın te'yîdi idi. Yoksa benim gibi aciz bir tavşan, koca bir arslana karşı ne yapabilir idi?

1390. Bana kuvvet bağışladı ve gönlüme nûr verdi; gönlümün nuru elime ve ayağıma kuvvet verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1390. Bana kuvvet bağışladı ve gönlüme nûr verdi; gönlümün nuru elime ve ayağıma kuvvet verdi.

"Gönül nuru"ndan maksat ilimdir; çünkü nur kendisi görünen ve eşyayı gösterendir. İlim de eserleriyle görünür ve eşyanın hakikatlerini gösterir. Yüce Allah bir kimsenin kalbine Alîm ism-i şerîfiyle (Allah'ın her şeyi bilen ismi) tecelli ederse, fiilleri ve hareketleri ilim dairesinde olur; ve uzuvları ve organları ilim ile hareket ettiği için, cahilce hareket eden güçlüleri mağlup eder.

“Nûr-ı dil”den murâd ilimdir; zîrâ nûr kendi zâhir ve eşyayı muzhirdir. İlim dahi âsârıyla zâhir ve hakāyık-ı eşyayı muzhirdir. Hak Teâlâ bir kimsenin kalbine Alîm ism-i şerîfiyle tecellî ederse, efâl ve harekâtı ilim dâiresinde olur; ve a'zâ ve cevârihi ilim ile müteharrik olduğu cihetle, câhilâne hareket eden kavîleri mağlûb eder.

1391. Tafziller Hak canibinden erişir; tebdîller de yine Hak'dan erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1391. Ayrıntılar Allah tarafından ulaşır; dönüşümler de yine Allah'tan ulaşır.

Yani bu üstünlük bana feraset ve akıl yönünden Allah'tan bir ihsan idi. Ve kuvveti ile hayvanlar üzerine üstün gelmesi alışılmış olan aslanın üstünlük sıfatını mağlubiyete dönüştürmek de yine Allah tarafından ortaya çıktı. Bu sebeple âlemde görülen bütün faziletler ve faziletlerin rezilliklere dönüşmesi hep bir hikmete dayanarak Allah tarafından gerçekleşir.

Ya'ni bu galebe bana firâset ve akıl cihetiyle Hak'dan bir ihsân idi. Ve kuvveti ile hayvânât üzerine galebesi mu'tâd olan arslanın sıfat-ı galibiyyetini mağlûbiyyete tebdîl etmek dahi yine Hak cânibinden zâhir oldu. Binâenaleyh âlemde meşhûd olan bilcümle fazâil ve fazâilin rezâile tebdîli hep bir hikmete müstenid olarak Hak cânibinden vâki' olur.

1392. Hak devir ve nevbet ile bu te'yîdi ehl-i zan ve müşahedeye gösterir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1392. Hak, bu teyidi (desteklemeyi) devir ve sıra ile zan ehline ve müşahede ehline gösterir.

Yüce Allah, galibin mağlubiyetini ve mağlubun da galibiyetini âlemde devir ve sıra ile hem zan ehline hem de müşahede ve hakikat ehline gösterir.

Tarih kitapları kavimlerin galibiyet ve mağlubiyet devirlerini ve sıralarını ayrıntılarıyla nakleder. Fakat zan ehli bu galibiyet ve mağlubiyeti sebeplerden ve tesadüften bilirler. Çünkü onlar Hakk'ın kudretinde şüphe ve zan içindedirler; ve fevkalade bir hale "tesadüf" derler. Lakin müşahede ve hakikat ehli ve bâtın gözü açık olanlar bu husustaki etkileri Hak'tan görüp, âlemde zevk ederler. Bu şerefli beyitte, Âl-i İmran Suresi'nde geçen "ان ييُمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مثله وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ" (Âl-i İmran, 3/140) yani "Eğer size Uhud muharebesinde yara ve acı isabet ettiyse, onlara da Bedir muharebesinde onun gibi yara ve acı isabet etti. Bu dünya günlerinde olan sevinci ve gamı devrettiririz" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Hak Teâlâ galibin mağlûbiyyetini ve mağlûbun da galibiyyetini âlemde devir ve nevbet ile hem ehl-i zanna ve hem de ehl-i müşâhede ve hakîkate gösterir.

Târih kitabları akvâmın galebe ve mağlûbiyyeti devirlerini ve nevbetlerini tafsîlâtıyla nakleder. Fakat ehl-i zan bu gālibiyyet ve mağlûbiyyeti esbabdan ve tesadüften bilirler. Çünkü onlar Hakk'ın kudretinde şek ve zan içindedirler; ve fevkalâde bir hâle "tesâdüf" derler. Velâkin ehl-i müşâhede ve hakikat ve bâtın gözü açık olanlar bu husustaki müessirâtı Hak'dan görüp, âlemde zevk ederler. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Âl-i İmran'da vâki' ان ييُمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مثله وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ (Âl-i İmran, 3/140) ya'ni "Eğer size Uhud muhârebesinde cerh ve elem isabet ettiyse, onlara da Bedir muhârebesinde onun gibi cerh ve elem isâbet etti. Bu eyyâm-ı dünyeviyyede olan ferahı ve gamı devr ettiririz" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

## Tavşanın, av hayvanlarına: Bununla mesrûr olmayınız, diye nasîhat vermesi

1393. Agâh ol, nevbete mensûb olan mülk sebebiyle sevinme; ey nevbete bağlanmış hürlük etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1393. Bil ki, nöbete bağlı olan dünya malı sebebiyle sevinme; ey nöbete bağlanmış kişi, özgürlük taslama!

Dünya malı bazen gelir, bazen gider. Bu sebeple gelme nöbeti olduğu gibi, gitme nöbeti de vardır. Eğer dünya malı sana yönelirse sevinme, çünkü gitmesi de vardır. Nitekim ayet-i kerimede لِكَيْلَا تَأْسَوْا عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا آتَاكُمْ (Hadîd, 57/23) yani "Elinizden çıkana üzülmeyin ve size gelene de sevinmeyin!" buyrulur.

Mademki malın gelmesinde ve gitmesinde senin bir katkın ve tasarrufun yoktur, o halde sen, nöbetle kayıtlı ve ilahi hükmün esirisin. Bu sebeple bu kadar kayıt ve bağ içinde özgürlük iddiasında bulunma!

Mülk-i dünyâ gâh gelir, gâh gider. Binâenaleyh gelme nevbeti olduğu gibi, gitme nevbeti de vardır. Eğer mülk-i dünyâ sana teveccüh ederse sevinme, zîrâ gitmesi de vardır. Nitekim âyet-i kerîmede لِكَيْلَا تَأْسَوْا عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا آتَاكُمْ (Hadîd, 57/23) Ya'ni "Fevt olan şeye me'yûs olmayınız ve gelen şeye de ferahlanmayınız!" buyrulur.

Mâdemki mülkün gelmesinde ve gitmesinde senin sun'un ve tasarrufun yoktur, o halde sen, nevbetle mukayyed ve hükm-i ilâhînin esîrisin. Binâenaleyh bu kadar kayıt ve bağ içinde hürlük da'vâsını etme!

1394. O kimse ki, onun mülkünü nevbetden pek yüksek binâ ederler; onun nevbetini yedi yıldızdan daha yüksek ızhâr ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1394. O kimse ki, onun mülkünü nöbetten çok yüksek inşa ederler; onun nöbetini yedi yıldızdan daha yüksek gösterirler.

"Tenîden" burada meydana getirmek ve göstermek anlamındadır. Manevî devlet ve saltanat sahibi olan peygamberlerin ve onların vârisleri olan kâmil velilerin mülkü, nöbetle gelip gitmeye bağlı değildir; onların mülkünü nöbetle gelip gitme kuralının dışında kurarlar. Sultanların sarayları önünde çaldıkları nöbet müziğini, güneş sistemimizi oluşturan yedi gezegenden daha yüksek bir makamda çalarlar. Yani onların manevî saltanatları, suret âleminin (maddî dünyanın) üzerindedir. Nitekim Mevlânâ Hazretleri bir gazelinde şöyle buyurur: "Dün gece sultanlık davulunu izzet dergâhı üzerinde çaldım. Çadırı Rabbanî mülk evinin üzerine kurdum."

“Tenîden” burada peydâ ve ızhâr etmek ma'nâsınadır. Devlet ve saltanat-ı ma'neviyye sahibi olan enbiyâ ve onların vârisleri olan kümmelîn-i evliyânın mülkü nevbetle gelip gitmeye tâbi' değildir; onların mülkünü nevbetle ge- lip gitme kāidesinin hâricinde kurarlar. Selâtînin sarayları önünde çaldıkları nevbet mûzîkasını, manzûme-i şemsiyyemizi teşkil eden seb'a-i seyyâreden daha yüksek bir makāmda çalarlar. Ya'ni onların saltanat-ı ma'neviyyeleri âlem-i sûretin fevkındedir. Nitekim Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: "Dün gece sultanlık davulunu dergâh-ı izzet üzerinde çaldım. Çadırı dâru'l-mülk-i Rabbânî'nin fevkine kurdum."

1395. Nevbetden âlî olanlar, bâkî pâdişahlardır; daima ruhların sakileridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1395. Nöbetten yüce olanlar, kalıcı padişahlardır; daima ruhların sâkileridir.

Mülkü ve saltanatı nöbet kuralına bağlı olmayanlar, kalıcı olan padişahlardır ki, onlar daima ruhlara ilahi aşk şarabını içiren sâkilerdir.

Mülkü ve saltanatı nevbet kāidesine tâbi' olmayanlar, bâkî olan pâdişahlardır ki, onlar dâimâ rûhlara şarâb-ı aşk-ı ilâhîyi içiren sâkîlerdir.

1396. Eğer bir iki gün bu şürbün terkine kāil olursan, ağzını şarâb-ı ebedî içinde ıslatırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1396. Eğer bir iki gün bu içeceği terk etmeye razı olursan, ağzını ebedî şarap içinde ıslatırsın.

Eğer dünya hayatında birkaç gün nefsin yeme ve içme gibi hazlarını terk etmeye razı olursan, ruhunun ağzını ebedî şarap ile ıslatırsın. Nitekim Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de onlar hakkında وَ سَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا (İnsan, 76/21) yani "Onların Rab'leri onlara tertemiz şarabı içirdi" buyurur.

Aşk ve hakikat ehlinin, gazellerinde bahsettikleri şarap, işte bu şaraptır; inkâr ehlinin sandığı gibi sarhoşların içtikleri kokmuş üzüm suyu değildir ve onların sarhoşlukları manevî sarhoşluktur.

Eğer hayât-ı dünyeviyyede birkaç gün nefsin ekl ve şürb gibi huzûzâtını terke kāil olur isen, rûhunun ağzını şarâb-ı ebedî ile ıslatırsın. Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de onlar hakkında وَ سَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا (İnsan, 76/21) ya'ni "Onların Rab'leri onlara şarâb-ı tahûru içirdi" buyurur.

Ehl-i aşk ve hakîkatin, gazellerinde bahis buyurdukları şarab, işte bu şarâbdır.; ehl-i inkârın zâhib oldukları gibi sarhoşların içtikleri kokmuş üzüm suyu değildir ve onların sekirleri sekr-i ma'nevîdir.

1397. Ey şahlar, biz dışarıdaki düşmanı öldürdük; içeride ondan beter bir düşman kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1397. Ey şahlar, biz dışarıdaki düşmanı öldürdük; içeride ondan beter bir düşman kaldı.

Ey görünen mülkün padişahları, biz savaş aletleriyle bedenlerin dışındaki düşmanları öldürdük. Şimdi bedenimizin içinde bir düşman olan nefsimiz kaldı ki, onu öldürmeye savaş aletlerinin etkisi olmadığından, dışarıdaki düşmandan daha beterdir. Her gün sırtımızda taşırız, besleriz; fakat o bizi yok etmek için daima fırsat gözetir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir savaştan döndükleri zaman bu hadis-i şerifi buyururlardı. "Cihâd-ı ekber"den (en büyük cihat) kasıt, nefis düşmanıyla mücadeledir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) diğer bir hadislerinde "افضل الجهاد أن يجاهد الرجل نفسه و هواه" yani "Cihadın en faziletlisi, kişinin nefsine ve nefsinin hevasına karşı olan cihadıdır" buyururlar.

Ey mülk-i zâhirin padişahları biz âlât-ı harb ile vücudların hâricindeki düşmanları öldürdük. Şimdi vücûdumuzun içinde bir düşman olan nefsimiz kaldı ki, onun katline âlât-ı harbiyyenin te'sîri olmadığından hâricî düşmandan daha beterdir. Her gün sırtımızda taşırız, besleriz; fakat o bizi mahv etmek için dâimâ fırsat gözetir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz bir gazâdan avdet ettikleri vakit, bu hadis-i şerîfi buyururlar idi. "Cihâd-ı ekber"den murâd nefis düşmanı ile mücâhededir. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz diğer bir hadislerinde افضل الجهاد أن يجاهد الرجل نفسه و هواه ya'ni "Cihâdın efdali kişinin nefsine ve nefsinin hevâsına karşı olan cihâdıdır" buyururlar.

1398. Bunu öldürmek aklın ve zekânın işi değildir; bâtın arslanı tavşanın maskarası değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1398. Bunu öldürmek aklın ve zekânın işi değildir; içteki aslan tavşanın maskarası değildir.

Bu içerideki düşman olan nefsi öldürmek akıl ve zekâ kuvveti ile mümkün değildir; çünkü içteki aslan olan bu emredici nefs, tavşan gibi olan geçim aklının (akl-ı maâş) esiri olamaz.

Bu içerideki hasım olan nefsi öldürmek akıl ve zekâ kuvveti ile mümkin değildir; zîrâ bâtın arslanı olan bu nefs-i emmâre, tavşan gibi olan akl-ı maâşın zebûnu olamaz.

1399. Bu nefis cehennemdir ve cehennem ejderhadır ki o denizler ile eksilmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1399. Bu nefis cehennemdir ve cehennem, o denizler ile eksilmeyen bir ejderhadır.

Nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis), kalbi yakmakta ve azap etmekte cehennemdir; ve cehennem ise doymak bilmeyen bir ejderhadır. Denizleri döksen, onun hararetinin şiddeti azalmaz.

Nefs-i emmâre kalbi yakmakta ve azâb etmekte cehennemdir; ve cehennem ise doymak bilmeyen ejderhâdır. Denizleri döksen, onun harâretinin şiddeti azalmaz.

1400. Cehennem yedi deryayı içer; o halk yakıcının harâreti eksilmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1400. Cehennem yedi denizi içer; o halk yakıcının harareti eksilmez.

Hint şârihlerinden Şeyh Velî Muhammed Ekberâbâdî der ki: "Gerçeği araştıranlara göre cehennem, nefsin suretidir ve onun dereceleri, nefsin kötü sıfatlarının suretleridir ki, misal âleminde kişinin bu kötü sıfatları ve çirkin fiilleri azap suretinde cisimleşirler; ruhun sıfatları ve güzel ameller ise cennetin ta kendisidir ki o âlemde nimet suretlerinde şekillenirler." Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserlerinde cismani cehennemin sıcak havadan ibaret olduğunu yazarlar. Bu sıcak havanın benzeri, uzayda ateş buharı halinde bulunan güneş küresidir. Buna göre cismani cehennemin harareti son derece şiddetli olup, buna yedi deniz dökülse, onu bir şekilde buharlaştırıp, sıcak havaya dönüşür ve o hararet eksilmez.

[1376] Hind şârihlerinden Şeyh Velî Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: "Ehl-i tahkîk indinde cehennem, nefsin sûretidir ve onun derekâtı sıfât-ı zemîme-i nefsin sûretleridir ki, âlem-i misâlde şahsın bu sıfât-ı zemîmesi ve efâl-i kabîhası azâb sûretiyle mütecessid olurlar; ve sıfât-ı rûh ve a'mâl-i hasene ayn-ı cennetdir ki o âlemde naîm sûretleriyle müteşekkil olurlar." Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî hazretleri Fütûhât-ı Mekkiy-yelerinde cismânî cehennemin havâ-yı hârdan ibâret bulunduğunu yazarlar. Bu havâ-yı hârrın nazîri, fezâda buhâr-ı nârî hâlinde bulunan küre-i şemsdir. Binâenaleyh cehennem-i cismânînin harâreti son derece şedîd olup, buna ye-di deryâ dökülse, onu bir sûretde tebahhur edip, havâ-yı hârra inkılâb eder ve o harâret eksilmez.

1401. Taşlar ve taş gönüllü kafirler, ağlıyarak ve utanarak onun içine girerler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1401. Taşlar ve taş gönüllü kafirler, ağlayarak ve utanarak onun içine girerler.

Bu şerefli beyitte, "Ey müminler, kendinizi ve ailelerinizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun!" (Tahrîm, 66/6) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Ve diğer ayette de, "Sakının o ateşten ki, onun yakıtı insanlar ve taştır; kafirler için hazırlanmıştır." (Bakara, 2/24) buyrulur. Çünkü büyük kıyamette, unsurlara ait belirginleşmeler ateşe dönüşecektir ve bu da bilimsel olarak uzak bir şey değildir. Zira şiddetli çarpışmaların sonucu şiddetli sıcaklıktır. Bu sebeple, ruhunu iman ile tabiat aleminden kurtaramayıp unsurlar içinde hapsolmuş kafirlerin, bu unsurlara tabi olarak ateşe girmeleri zorunlu bir hal olur.

Bu beyt-i şerife يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنْفُسَكُمْ وَ أَهْلِيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ والحجارة (Tahrîm, 66/6) Ya'ni "Ey mü'minler nefislerinizi ve ehillerinizi odunu nâs ve taş olan ateşten vikāye ediniz!" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ve diğer âyet-de dahi فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسَ وَالحِجَارَةُ أعدت للكافرين (Bakara, 2/24) ya'ni "Sakı-nınız o ateşten ki, onun odunu nâs ve taştır; kâfirler için hazırlanmıştır" buy-rulur. Zîrâ kıyâmet-i kübrâda taayyünât-ı unsuriyye ateşe inkılâb edecektir ve bu da fennen müsteb'ad bir şey değildir. Zîrâ şiddetli müsâdemâtın netî-cesi harâret-i şedîdedir. Binâenaleyh ruhunu îmân ile âlem-i tabîattan kurta-ramayıp unsuriyyât içinde mahbûs kalan küffârın bu unsuriyyâta tebean ate-şe duhûlleri zarûrî bir hâl olur.

1402. Bu kadar gıdâdan dahi sakin olmaz; nihayet ona Hak'dan bu nidâ gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1402. Bu kadar gıdadan dahi sakin olmaz; nihayet ona Hak'tan bu nida gelir.

1403. Doydun mu, doydun mu? Der ki: Henüz hayır; işte sana ateş! İşte sana harâret, işte sana yakma.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1403. Doydun mu, doydun mu? Der ki: Henüz hayır; işte sana ateş! İşte sana hararet, işte sana yakma.

Bu beyitler, "Kıyamet gününde biz cehenneme 'Doldun mu?' deriz. O da 'Daha fazla var mı?' der" anlamındaki Kaf Suresi 30. ayet-i kerimesine işaret eder.

Bu beyitler يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلَ امْتَلات وَ تَقَوْلُ هَلْ من مزيد (Kaf, 50/30) ya'ni "Yevm-i kıyametde biz cehenneme doldun mu? deriz. O, daha ziyâde var mı? der" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

1404. Bir âlemi lokma etti ve çekti; mi'desi هل من مزيد "Daha var mı?" na'ra-sını vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1404. Bir âlemi lokma etti ve yuttu; midesi "Daha var mı?" narasını attı.

Dünya âlemini ve yeryüzünü kıyamet gününde ateş buharı hâlinde cehennem küresine çekerek yuttu; ve genişlik dairesi, "Daha var mı?" narasını atar. Bu cehennemin ateş küresi o kadar büyüktür ki, uzayda dönen katı cisimleri lokma gibi çekip yutar.

Âlem-i dünyayı ve küre-i arzı yevm-i kıyâmetde buhâr-1 nârî hâlinde kü-re-i cehennean cezb ederek yuttu; ve dâire-i vüs'atı, daha var mı? na'rasını vurur. Bu küre-i nârî-i cehennem o kadar büyüktür ki, fezâdâ dâir olan ecrâm-ı mütesallibeyi lokma gibi cezb edip yutar.

1405. Hak lâ-mekândan onun üzerine kademini koyar; o vakit o kün-fekândan sakin olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1405. Hak, mekânsız olandan onun üzerine ayağını koyar; o zaman o, "kün-fekân"dan sakinleşir.

Bu şerefli beyitte, şu şerefli hadise işaret buyrulur: "Cehennem sürekli 'Daha var mı?' der. Nihayet Cebbar ona ayağını koyar; bu sebeple 'Yeter, yeter' der."

"Cebbar'ın ayağı" hakkında araştırmacı âlimler çeşitli vecihler beyan etmişlerdir. Burada hepsini zikretmek uzun olur. Fakirin hatırına gelen şudur ki: Cehennem küresi buharlı ateş hâlinde bulundukça, onun yakma ve külünü yakmaktan doymama yatkınlığı, sürekli yakacak maddeler ister. Ve yoğun cisimlerden hangisi cazibesine tutulsa, derhal onu buharlı ateş hâline dönüştürür. Ondaki bu yatkınlık ancak uzayda soğuma ve katılaşma ile ortadan kalkar. İnsan uzuvlarının en sonu ayak olduğu gibi, hakiki tek varlığın en son tenezzül mertebesi de, unsurların yoğunluk hâlidir. Bu sebeple, mekânsız olan Hak'ın hakiki varlığından meydana gelen Rahmanî tecelli üzerine, buharlı ateş hâlinden, soğuma ve katılaşma hâline geçer. Bu duruma göre Cebbar'ın ayağının konulması, "Ol!" emriyle soğuması ve katılaşması olur. Nitekim bu anlamı teyit etmek için şerefli hadiste, cehennemde circir ağacının biteceği beyan buyrulmuştur. Ve "circir", gayet sulak mahalde biten maydanoz dediğimiz bitkidir. Bu soğuma ve katılaşma da ayet-i kerimede "Orada hukublarca kalırlar" (Nebe', 78/23) buyrulduğuna göre, ahkabın sona ermesinden sonra meydana gelir. "Hukub" seksen yıl anlamındadır. Ahkab, hukubun çoğulu olup, birçok seksen yıl demektir. Ve ilahi katında bir gün, dünyanın bin senesine denk bir derecede olduğundan, bir hukub dünyanın seksen bin yılına denk olur. Bunun kaç hukubdan sonra meydana geleceği Kur'an-ı Kerim'de açıkça belirtilmediğinden, bu ciheti ancak Yüce Allah bilir. İhtimal ki, bu soğuma ve katılaşma keyfiyeti, dünyanın milyonlarca senelerine ulaşır. "Allah'a sığınırız."

Bu beyt-i şerîfde, şu hadîs-i şerîfe işaret buyrulur : لا تزال جهنم تقول هل من مزيد حتى يضع الجبار فيها قدمه فتقول قط قط Ya'ni "Cehennem dâimâ daha var mı? der. Nihâyet Cebbâr ona ayağını vaz' eder; binâenaleyh elverir, elverir der."

"Cebbâr'ın ayağı" hakkında muhakkıkîn hazerâtı müteaddid vecihler beyân buyurmuşlardır. Burada hepsinin zikri uzun olur. Fakîrin hâtırına layih olan budur ki: Küre-i cehennem buhâr-ı nârî hâlinde bulundukça, onun yakmak ve küllünü yakmaktan doymamak isti'dâdı, dâimâ yakacak maddeler ister. Ve ecrâm-ı kesîfeden hangisi câzibesine tutulsa, derhal onu buhâr-ı nârî hâline ifrâğ eder. Ondaki bu isti'dâd ancak fezâda teberrüd ve tasallüb ile zâil olur. A'zâ-yı insânın en nihâyeti ayak olduğu gibi, vücûd-ı vâhid-i hakîkînin en son mertebe-i tenezzülü de, kesâfet-i unsuriyye hâlidir. Binâenaleyh lâ-mekân olan vücûd-ı hakîkî-i Hak tarafından vâki' olan tecelli-i Rahmânî üzerine, buhâr-ı nârî hâlinden, teberrüd ve tasallüb hâline geçer. Şu hâle nazaran kadem-i Cebbâr'ın vaz'ı, "Kün!" emriyle teberrüd ve tasallüb etmesi olur. Nitekim bu ma'nâyı te'yîden hadîs-i şerîfde, cehennemde şecere-i circîr biteceği beyân buyrulmuştur. Ve "circîr", gâyet sulak mahalde biten maydanos dediğimiz nebâttır. bu teberrüd ve tasallüb dahi ayet-i kerimede لأبثين فيها احقاباً (Nebe', 78/23) Ya'ni "Orada hukublarca kalırlar" buyrulduğuna nazarań, ahkābın inkızâsından sonra vâki' olur. "Hukub" seksen yıl ma'nâsınadır. Ahkab, hukubun cem'i olup, birçok seksen yıllar demektir. Ve ind-i ilâhîde bir gün, dünyânın bin senesine muâdil bir derecede olduğundan, bir hukub dünyânın seksenbin yılına muâdil olur. Bunun kaç hukubdan sonra vâki' olacağı Kur'ân-ı Kerîm'de musarrah olmadığından, bu ciheti ancak Allah Teâlâ bilir. İhtimâl ki, bu teberrüd ve tasallüb keyfiyyeti, dünyanın milyonlarca senelerine bâliğ olur. "Neûzü billâh".

1406. Mâdemki bu bizim nefsimiz cehennemin cüz'üdür, cüzler daima küllün tabîatını tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1406. Mademki bu bizim nefsimiz cehennemin bir parçasıdır, parçalar daima bütünün tabiatını taşır.

Cehennem kendi hazzına doymadığı gibi, bizim nefs-i emmâremiz (kötülüğü emreden nefsimiz) de kendi hayvani hazlarına doymaz ve asla kanaat etmez.

Cehennem kendi hazzına doymadığı gibi, bizim nefs-i emmâremiz dahi, kendi huzûzât-ı hayvaniyyesine doymaz ve asla kanâat etmez.

1407. Bu kadem Hakk'a mahsusdur ki, O söndürür; muhakkak onun yayını Hak'dan gayri kim çeker?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1407. Bu makam Allah'a özgüdür ki, O söndürür; muhakkak onun yayını Allah'tan başka kim çeker?

Ateş küresi hâlindeki cehennemin ateşini, ancak Allah, Cebbar (kudret ve azamet sahibi) isminin tecellisiyle söndürebilir. O cehennemin kuvvetli olan yayını Allah'tan başkası çekemez.

"Onun yayını çekmek" ifadesi, zor olan bir şeye gücü yetmek anlamındadır. Şerefli beyitte "o râ küşed = onu öldürür" ifadesinin kullanılması da, cehennem ateşinin sonunda söneceğine işarettir. Çünkü Fars dilinde "mumu söndürmek" yerine "öldürmek" ifadesi kullanılır. Şimdi, cehennemin ateşini Cebbar'ın makamı söndürdüğü gibi; cehennemin bir parçası olan nefsi emmâremizin vücudumuzdaki hararetini de yine O'nun Cebbar makamı söndürür; ve Cebbar makamının tecellisi de rahmet-i rahmâniyyeden (Allah'ın kuşatıcı rahmetinden) kaynaklanır. Nitekim Mevlânâ efendimiz bir gazelinde şöyle buyurur: "Eyyüb (a.s.)'ın mihnetine ve Yakub (a.s.)'ın fakirliğine başka bir çare olmadı, rahmet-i rahmâniyye yetişti."

Küre-i nârî hâlindeki cehennemin âteşini, kadem-i Cebbâr'ını vaz' etmek sûretiyle ancak Hak söndürebilir. O cehennemin kuvvetli olan yayını Hak'dan başkası çekemez.

“Onun yayını çekmek” ta'bîri, güç olan bir şeye gücü yetmek maʼnâsınadır. Beyt-i şerîfde “o râ küşed= onu öldürür” ta'bîrinin isti'mâl buyrulması da, âteş-i cehennemin bilâhire söneceğine işaretdir. Çünkü lisân-ı fârisîde “mumu söndürmek” yerine “öldürmek” ta'bîri kullanılır. İmdi cehennemin âteşini Cebbâr'ın kademi söndürdüğü gibi; cehennemin cüz'ü olan bizim nefs-i emmâremizin vücûdumuzdaki harâretini dahi, yine O'nun kadem-i Cebbâr'ı söndürür; ve kadem-i Cebbâr'ın vaz'ı da rahmet-i rahmâniyyeden inbiâs eder. Nitekim Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: “Eyyüb (a.s.) ın mihnetine ve Ya'kub (a.s.) fâkasına başka bir çâre olmadı, rahmet-i rahmâniyye yetişti.”

1408. Yaya ancak doğru oku koyarlar; bu kemânın ma'kûs eğri okları vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1408. Yaya ancak doğru oku koyarlar; bu yayın ters eğri okları vardır.

"Yay"dan kasıt, insan bedenidir. "Doğru ok"tan kasıt, temiz ruhlar ve "eğri ok"tan kasıt ise kötü ruhlardır. Yani insanların bu bedenlerine temiz ve kötü ruhlar yerleştirirler. Hedefe ve gerçek aslına ulaşacak olan ruhlar, doğru ok gibi olan ancak temiz ruhlardır. Ters ve eğri oklar ise, gerçek aslına ulaşmayıp, yan yol olan yoğunluk âleminde tutsak kalacak kötü ruhlardır.

“Yay”dan murâd, cism-i insânîdir. “Doğru ok”dan murâd, ervâh-ı tayyibe ve “eğri ok”dan murâd dahi ervâh-ı habîsedir. Ya'ni insanların bu cisimlerine tayyib ve habîs rûhlar vaz' ederler. Hedefe ve asl-1 hakîkîye vâsıl olacak olan rûhlar, doğru ok gibi olan ancak ervâh-ı tayyibedir. Ma'kûs ve eğri oklar, asl-ı hakîkîye vâsıl olmayıp, yan yol olan âlem-i kesâfetde mahbûs kalacak ervâh-ı habîsedir.

1409. Ok gibi doğru ol ve yaydan kurtul! Zîra şübhesiz yaydan doğrunun gayri funamaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1409. Ok gibi doğru ol ve yaydan kurtul! Çünkü şüphesiz yaydan doğrunun dışındaki atılamaz.

Ey Hakk Yolcusu; temiz ruhların şanı, peygamberlere tabi olup salih amel işlemektir. Bu sebeple peygamberlerin yolunda dosdoğru ol ve yay gibi olan bu yoğun bedeninin hüküm ve etkisinden kurtul; çünkü bu yoğun bedenin hükümlerinden eğri ok gibi olan kötü ruhlar kurtulamaz.

Ey sâlik; ervâh-ı tayyibenin şânı, enbiyaya tâbi' olup amel-i sâlih işlemektir. Binâenaleyh tarîk-ı enbiyâda müstakîm ol ve yay gibi olan bu vücûd-ı kesîfinin hüküm ve te'sîrinden kurtul; zîrâ bu vücûd-ı kesîfin ahkâmından eğri ok gibi olan ervâh-ı habîse kurtulamaz.

1410. Vaktaki hâricî harbden avdet ettim, harb-i dâhilîye teveccüh ettim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1410. Dış savaştan döndüğüm zaman, iç savaşa yöneldim.

1411. Biz küçük harbten döndük; Peygamber ile beraber büyük harb içindeyiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1411. Biz küçük savaştan döndük; Peygamber ile beraber büyük savaş içindeyiz.

1412. İğne ile bu Kāf dağını koparmak için, Hak'dan kuvvet ve tevfik ve laf isterim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1412. İğne ile bu Kaf dağını koparmak için, Hak'tan kuvvet, tevfik (başarıya ulaştırma) ve söz isterim.

Gerçek âriflerin bahsettikleri "Kaf dağı" sûret ve taayyün (belirginleşme) âlemidir. Ben bu yoğun bedenimin hükümlerini mücâhede (nefisle mücadele) ve riyâzet (nefsî perhizler) iğnesi ile koparabilmek için, Yüce Allah Hazretleri'nden kuvvet ve muvaffakiyet (başarı) isterim; ve neticede de وَأَمَّا بنعْمَةَ رَبِّكَ فَحَدِّتْ (Duhâ, 93/11) yani "Rabbinin nimetini haber ver!" âyet-i kerîmesindeki emir gereğince, Hakk'ın bu ihsanından dolayı öğünerek kardeşlerime Hakk'ın nimetini haber vermek ve onları da bu yola teşvik etmek isterim.

Muhakkıklerin bahs ettikleri "Kāf dağı” âlem-i sûret ve taayyündür. Ben bu cism-i kesîfimin ahkâmını mücâhede ve riyâzet iğnesi ile koparabilmek için, Hak Teâlâ Hazretleri'nden kuvvet ve muvaffakiyyet isterim; ve netîcede de وَأَمَّا بنعْمَةَ رَبِّكَ فَحَدِّتْ (Duhâ, 93/11) Ya'ni "Rabb'in ni'metini ihbâr et!" âyet-i kerîmesindeki emir mûcibince, Hakk'ın bu ihsânından dolayı öğünerek ihvânıma ni'met-i Hakk'ı haber vermek ve onları da bu tarîka teşvik etmek isterim.

1413. Safları yaran bir arslanı ehemmiyetsiz bil! Arslan o kimsedir ki, kendisini kırar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1413. Safları yaran bir arslanı önemsiz bil! Arslan o kimsedir ki, kendisini kırar.

Savaşta safları yaran kişinin arslanlığı ve cesareti önemsizdir; asıl arslan olan o kimsedir ki, nefsinin benliğini ve kötü sıfatlarını kırıp mağlup eder.

Muhârebede safları yaran kimsenin arslanlığı ve şecâati ehemmiyetsizdir; asıl arslan olan o kimsedir ki, nefsinin enâniyyetini ve sıfât-ı zemîmesini kırıp mağlûb eder.

1414. Benim sözümün sırrından bir hisse almak için, bunun beyanında bir kıssa dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1414. Sözümün sırrından bir pay almak için, bunun açıklamasında bir hikâye dinle!

## Rum elçisinin Emîrü'l-Mü'minîn Ömer (r.a.)a kadar gelmesi ve onun Ömer (r.a.)ın kerâmâtını görmesi

1415. Kayser'den Medîne'de Ömer'e kadar uzak beyabandan bir elçi geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1415. Kayser'den Medine'de Ömer'e kadar uzak çölden bir elçi geldi.

1416. Dedi ki: Ey ahâlî, halifenin köşkü nerededir; tâ ki ben atımı ve eşyamı oraya çekeyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1416. Dedi ki: Ey ahali, halifenin köşkü nerededir; tâ ki ben atımı ve eşyamı oraya çekeyim.

1417. Ahâlî ona dediler ki: Onun köşkü yoktur; Ömer'in bir parlak can köşkü vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1417. Halk ona dediler ki: Onun köşkü yoktur; Ömer'in parlak bir can köşkü vardır.

1418. Her ne kadar beylik cihetinden onun sıytı var ise de, onun fakîrler gibi küçücük bir evi vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1418. Her ne kadar beylik yönünden onun şöhreti varsa da, onun fakirler gibi küçücük bir evi vardır.

1419. Ey kardeş sen onun köşkünü nasıl görürsün? Zîrâ senin kalb gözünde kıl bitmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1419. Ey kardeş, sen onun köşkünü nasıl görürsün? Çünkü senin kalp gözünde kıl bitmiştir.

"Kıl"dan maksat, kibir ve benliktir. Yani senin basiret (kalp gözü) görüşünün önünde kibir ve benlik kılları bitmiş ve görme özelliğini gidermiştir; bu sebeple sen onun can köşkü'nü nasıl görebilirsin?

"Kıl"dan murâd, kibir ve enâniyettir. Ya'ni senin basar-ı basîretin önünde kibir ve enâniyet kılları bitmiş ve hâssa-i rü'yeti izâle etmiştir; binâenaleyh sen onun kasr-ı cânını nasıl görebilirsin?

1420. Kalb gözünü kıldan ve illetten temizle de, ondan sonra onun köşkünün [1395] cemâline göz tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1420. Kalp gözünü kıldan ve illetten temizle de, ondan sonra onun köşkünün [1395] güzelliğine bak!

Kalp gözün kibir ve benlik kıllarıyla ve nefse ait heva ve heves illetleriyle hastalıklıdır. Basiret gözün bu illetlerle hastalıklı iken, ruhanî âlemi müşahede etmek mümkün değildir.

Kalb gözün kibir ve enâniyet kıllarıyla ve hevâ ve hevesât-ı nefsâniyye illetleriyle ma'lûldür. Çeşm-i basîretin bu illetler ile ma'lûl iken, âlem-i rûhâniyyeti müşâhede etmek mümkin değildir.

1421. Her kimin cânı heveslerden pak ise, çabuk hazreti ve eyvân-ı paki görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1421. Kimin canı heveslerden arınmış ise, çabuk Hakk'ın huzurunu ve temiz eyvanını görür.

"Hazret"ten kasıt, Hakk'ın huzuru ve müşahedesidir. Sözlükte yüksek bina ve padişahların divan salonu anlamına gelen "eyvan"dan kasıt ise, Hakk'ın birleşik varlığının ortaya çıktığı mertebelerdir. Yani kalp gözünün perdeleri olan nefsanî hevesleri kaldıran kimseler, bütün eşyada Hakk'ın vechini ve her mertebede Hakk'ın şe'nini görürler demek olur.

Cenâb-ı Pîr bu beyitten itibaren Hakk'ın dilinden aşağıdaki hakikatleri beyan buyururlar.

"Hazret"den murâd, Hakk'ın huzûru ve şühûdudur. Lügaten yüksek binâ ve pâdişahların dîvân salonu ma'nâsına olan "eyvân"dan murâd dahi, vücûd-ı vâhid-i Hakk'ın zuhûr ettiği merâtibdir. Ya'ni kalb gözünün perdeleri olan hevesât-ı nefsâniyyeyi kaldıran kimseler, bilcümle eşyâda vech-i Hakk'ı ve her mertebede Hakk'ın şe'nini görürler demek olur.

Cenâb-ı Pîr bu beyitten i'tibâren Hakk'ın lisânından âtîdeki hakāyıkı beyân buyururlar.

1422. Muhammed gibi bu ateşten ve dumandan pâk oldu; her nereye teveccüh ederse, Allah'ın vechi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1422. Muhammed gibi bu ateşten ve dumandan arınmış oldu; her nereye yönelirse, Allah'ın vechi oldu.

Yani nefsanî heveslerden kalbini temizleyen kişi, ezelî olarak arınmış olan Muhammed (a.s.v.) Efendimiz gibi gazap ve şehvet ateşinden ve beşerî yoğunluk dumanından arınmış oldu; ve basiret gözünün önünden bu ateş ve duman kaybolunca, müşâhede alanı berraklaşıp, her nereye yönelirse, o kişi Allah'ın vechini gördü ve kendisine "Nereye yönelirseniz, Allah'ın vechi oradadır" (Bakara, 2/115) ayet-i kerimesinin yüce anlamı hâlen ve zevken (manevî bir tecrübe olarak) açığa çıktı.

Ya'ni hevesât-ı nefsâniyyeden kalbini temizleyen kimse, musaffâ-yı ezelî olan Muhammed (a.s.v.) Efendimiz gibi gazab ve şehvet âteşinden ve kesâfet-i beşeriyye dumanından pâk oldu; ve basar-ı basîreti önünden bu âteş ve duman zâil olunca, sâha-i müşâhedesi berrâk olup, her nereye teveccüh ederse, o kimse Allah'ın vechini gördü ve kendisine فَأَيْنَمَا تُولُّوا فَثَمَّ وَجْهُ الله (Bakara, 2/115) Ya'ni "Nereye teveccüh edersen, Allah'ın vechi vâki'dir" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı münîfi hâlen ve zevkan münkeşif oldu.

1423. Mâdemki sen fenâ isteyenin vesvesesine refiksin, "semme vechullah"ı ne vakit bilirsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1423. Mademki sen yok olmayı isteyenin vesvesesine arkadaşsın, "her yer Allah'ın vechidir"i ne zaman bilirsin?

Yani senin kalbin daima senin yok olmanı isteyen şeytanın vesvesesine tabi oldukça, her tarafta meydana gelenin ancak İlahi Zât olduğunu ne zaman bilirsin? Çünkü bir şeye dalmak, diğer şeyin bilinmesine ve görülmesine engeldir. Şeytanî vesvese içinde dalmış olan kişi, dış âlemde ve iç âlemde görünen Hakk'ı elbette gözlemleyemez.

Ya'ni senin kalbin dâimâ senin fenâlığını murâd eden şeytanın vesvesesine tâbi' oldukça, her tarafta vâki' olanın ancak Zât-ı Hak olduğunu ne vakit bilirsin? Zîrâ bir şeyde istiğrâk, diğer şeyin bilinmesine ve görülmesine mâni'dir. Vesvese-i şeytânî içinde müstağrak olan âfâkda ve enfüsde zahir olan Hakk'ı bittabi' müşâhede edemez.

1424. Her kime ki sîneden feth-i bâb ola, o her zerreden güneşi görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1424. Her kime ki gönülden bir kapı açılırsa, o her zerreden güneşi görür.

Yani şeytanî vesvese (şeytanın fısıltısı) neticesi olarak kalbe yerleşen nefse ait hevesler perdelerini kaldıran kimseye göğsünden bir kapı açıldığı zaman, o her bir zerreden güneş gibi Hakk'ın Zât'ını görmeye başlar.

Ya'ni vesvese-i şeytânî netîcesi olarak kalbe müstevlî olan hevesât-ı nefsâniyye perdelerini kaldıran kimseye sadrından bir kapı açıldığı vakit, o her bir zerreden güneş gibi Zât-ı Hakk'ı görmeğe başlar.

1425. Ağyâr arasında Hak, yıldızlar arasındaki ay gibi zahirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1425. Başkaları arasında Hak, yıldızlar arasındaki ay gibi görünür.

"Başkaları"ndan kasıt, ilâhî isimlerin tecellîleri olan suretler ve oluşsal belirlenimlerdir. İlâhî isimler yıldızlara, müsemmâ (ismin delalet ettiği varlık) olan Hak ise aya benzetilmiştir. Yani, ilâhî isimlerin tecellîleri olan âlemdeki belirlenimler arasında, müsemmâ olan Hak görünür demektir.

"Ağyâr"dan murâd, mezâhir-i esmâ-yı ilâhiyye olan suver ve taayyünât-ı kevniyyedir. Esmâ-yı ilâhiyye yıldızlara ve müsemmâ olan Hak dahi aya teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni mezâhir-i esmâiyye olan taayyünât-ı âlem arasında, müsemmâ olan Hak zâhirdir demek olur.

1426. İki parmağın ucunu iki göz üzerine koy; insaf et, cihandan hiçbir şey görür müsün?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1426. İki parmağının ucunu iki gözünün üzerine koy; insaf et, dünyadan hiçbir şey görür müsün?

1427. Eğer görmüyorsan, bu cihan ma'dûm değildir; kusûr o uğursuz nefsin parmağından gayri değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1427. Eğer görmüyorsan, bu cihan yok değildir; kusur o uğursuz nefsin parmağından başka bir şey değildir.

Parmaklarının uçlarını gözlerine koyduğun zaman, eşyanın suretlerini göremezsin. Halbuki senin görmemen ile o suretlerin yok olması gerekmez. Bunun gibi, sen kalp gözünün üzerine, uğursuz nefsin parmakları olan hevesleri koymuş ve onun görme kuvvetini iptal etmişsin. Bu sebeple eşyada Hakk'ın vechini (yüzünü, yönünü) göremeyecek bir hale gelmişsin. Senin basiret gözün Hakk'ın vechini göremediği için, onun yok olması gerekmez. Kusur, senin uğursuz olan nefsindedir.

Parmaklarının ucunu gözlerine koyduğun vakit, suver-i eşyayı göremezsin. Halbuki senin görmemen ile o sûretlerin yok olması lâzım gelmez. Bunun gibi, sen kalb gözünün üzerine, uğursuz nefsin parmakları olan hevesâtı koymuş ve onun rü'yet kuvvetini ibtâl etmişsin. Bu sebeble eşyâda vech-i Hakk'ı göremiyecek bir hâle gelmişsin. Senin basar-ı basîretin vech-i Hakk'ı göremediği için, onun ma'dûm olması lâzım gelmez. Kusûr, senin meş'ûm olan nefsindedir.

1428. Agâh ol, sen parmağı gözünden kaldır; ondan sonra her neyi istersen gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1428. Bil ki, sen parmağı gözünden kaldır; ondan sonra her neyi istersen gör!

1429. Nuh'a ümmeti: Hani o sevab? dediler: O taraftandır, dedi. Halbuki onlar elbiselerine büründüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1429. Nuh'a ümmeti: Hani o sevap? dediler: O taraftandır, dedi. Halbuki onlar elbiselerine büründüler.

Yani Nuh (a.s.)'a ümmeti dediler ki: Senin bize vaat ettiğin sevap ve mükâfat nerededir? Hz. Nuh onlara: O taraftandır; yani Hak tarafından, diye cevap verdi. Halbuki onlar bu sözü dinlememek için başlarını elbiseleriyle örttüler ve parmaklarıyla da kulaklarını tıkadılar.

Bu şerefli beyitte, şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: وَإِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ وَ أَصَرُّوا وَاسْتَكْبَرُوا اسْتِكْبَارًا (Nûh, 71/5-7) Yani "Ya Rab, ben onları senin mağfiret etmen için her ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve elbiselerine büründüler ve ısrar ettiler ve son derece kibir ile büyüklendiler." Yani Nuh (a.s.)'ın daveti gerçekleşirken, onlar nefislerinin hükümlerine dalmış olup, işitme kuvvetlerini bu daveti işitmekten iptal ettiler.

Ya'ni Nûh (a.s.)a ümmeti dediler ki: Senin bize va'd ettiğin sevâb ve mükâfât nerededir? Hz. Nûh onlara: O taraftandır; ya'ni cânib-i Hak'dandır diye cevab verdi. Halbuki onlar bu sözü dinlememek için başlarını elbiseleriyle örttüler ve parmaklarıyla da kulaklarını tıkadılar.

Bu beyt-i şerîfde, şu âyet-i kerîmeye işaret buyrulur: وَإِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ وَ أَصَرُّوا وَاسْتَكْبَرُوا اسْتِكْبَارًا (Nûh, 71/5-7) Ya'ni "Yâ Rab ben onları senin mağfiret etmen için, her ne vakit da'vet ettim ise, parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve elbiselerine büründüler ve musırr oldular ve son derece kibir ile mütekebbir oldular." Ya'ni Nûh (a.s.)ın da'veti vâki' iken, onların nefislerinin ahkâmında müstağrak olup, kuvve-i sâmialarını bu da'veti işitmekten ibtâl ettiler.

1430. Yüzünüzü ve başınızı elbiselerinize sarmışsınız; şübhesiz göz ilesiniz ve [1405] görmemişsiniz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1430. Yüzünüzü ve başınızı elbiselerinize sarmışsınız; şüphesiz göz ile bakıyorsunuz ve görmemişsiniz.

Yüzünüz ve başınız elbiselerinizle sarılı olduğu için, başınızın üstünde gözünüz bulunduğu halde, onun görme halini işlevsiz bırakıp, maksadı görmez bir hale gelmişsiniz. Yani, bedeninizin yoğunluğuyla ilgili hükümler, kalp gözünüzü örtmüş, hakikatleri göremez bir hale gelmişsiniz. Nitekim ayet-i kerimede buyrulur: فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ (Hac, 22/46) Yani "Onların baş gözü kör değildir; aksine göğüslerindeki kalplerinin gözü kördür."

Yüzünüz ve başınız elbiseleriniz ile sarılı olduğu için, başınızın üstünde gözünüz bulunduğu halde onun hâl-i rü'yetini ta'tîl edip maksûdu görmez bir hâle gelmişsiniz. Ya'ni, cism-i kesîfinizin ahkâmı, kalb gözünüzü örtmüş, hakāyıkı göremez bir hâle gelmişsiniz. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ (Hac, 22/46) Ya'ni "Onların baş gözü kör değildir; velâkin sadırlarındaki kalblerinin gözü kördür."

1431. İnsan gözdür ve bâkî kabuktur. O şey ki dostu görmektir, görmek odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1431. İnsan gözdür ve geri kalanı kabuktur. Dostu görmek olan şey, işte o görmektir.

Yani insanın değeri görmesinde olduğu için, o insan, âlemde ancak bir göz konumundadır. Bu sebeple onun görüşü dışındaki ve geri kalan kuvvetleri (akıl, vehim, hayâl gibi içsel güçler) ve uzuvları kabuk yerindedir; ve onun görüşünün değeri de, gerçek asıl olan Hakk'ı görmesindedir; ve görmek de ancak bundan ibarettir.

Ya'ni insanın kıymeti görmesinde olduğu için, o insan, âlemde ancak bir göz mesâbesindedir. Binâenaleyh onun görüşü iç ve bâkî kuvâsı ve a'zâsı kabuk menzilesindedir; ve onun görüşünün kıymeti dahi, asl-ı hakîkî olan Hakk'ı görmesindedir; ve görmek dahi ancak bundan ibarettir.

1432. Dostun görüşü olmayınca kör olmak evlâdır. Bâkî olmayan dostun uzak olması müreccahdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1432. Dostun görüşü olmayınca kör olmak daha iyidir. Kalıcı olmayan dostun uzak olması tercih edilir.

Gözün görüşü, gerçek sevgili olan Hak olmadıkça, o gözün kör olması daha iyidir. Ey Hakk Yolcusu, senin nefsinin gözü kalıcı olmayan dostları görmektedir, bu dostların senden uzak olması daha iyidir; çünkü onlar Hak'tan gayrı olup, senin bakışını Hak'tan perdeye düşürür.

Gözün görüşü, mahbûb-ı hakîkî olan Hak olmayınca, o gözün kör olması evlâdır. Ey sâlik, senin nefsinin gözü bâkî olmayan dostları görmektedir, bu dostların senden uzak olması evlâdır; zîrâ onlar mâsivâ-yı Hak olup, se- nin nazarını Hak'dan hicâba düşürür.

1433. Vaktaki Rum elçisini bu tâze elfâz sema'a getirdi, pek müştâk oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1433. Rum elçisi bu taze sözleri işitince çok istekli oldu.

Rum elçisi, yüce sahabelerden böyle hiç duymadığı taze sözleri dinleyince vecde geldi ve Ömer (r.a.) hazretlerini görmeye çok fazla istekli oldu.

Rum elçisi, ashâb-ı kirâm hazarâtından böyle hiç işitmediği tâze sözleri dinleyince vecde geldi ve Ömer (r.a.) hazretlerini görmeğe pek ziyâde müş- tâk oldu.

1434. Gözünü Ömer'i aramağa nasb etti; yükünü ve atını zâyi' bıraktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1434. Gözünü Ömer'i aramaya dikti; yükünü ve atını kayıp bıraktı.

1435. O iş adamının izinde o, deli gibi her tarafa sorucu olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1435. O iş adamının peşinden o, deli gibi her yere soran olurdu.

1436. Cihânda böyle bir adam olsun da, cihandan can gibi gizli olsun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1436. Cihanda böyle bir adam olsun da, cihandan can gibi gizli olsun?

Rum elçisi kendi kendine böyle diyordu: Şaşılacak şey! Dünyada böyle bir adam bulunsun da, bedenlerdeki can gibi, dünya bedeninden gizli kalsın, bu nasıl bir şeydir?

Rum elçisi kendi kendine böyle diyordu: Acâib! Dünyâda böyle bir adam bulunsun da, tenlerdeki can gibi, cism-i cihândan gizli kalsın, bu nasıl şeydir?

1437. Ona bende gibi olmak için, onu aradı; şübhesiz arayan bulucu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1437. Ona kul gibi olmak için, onu aradı; şüphesiz arayan bulur.

1438. Bir köylü Arab kadını onu ecnebî gördü, dedi ki: İşte Ömer, o hurma ağacının altındadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1438. Bir köylü Arap kadını onu yabancı gördü, dedi ki: İşte Ömer, o hurma ağacının altındadır.

1439. Halktan ayrı olarak o hurma altındadır; Hudâ'nın zıllini, gölge altın- da uyumuş gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1439. Halktan ayrı olarak o hurma altındadır; Allah'ın gölgesini, gölge altında uyumuş gör!

Yani Arap kadını, elçinin tavırlarından yabancı bir adam olduğunu ve Hz. Ömer efendimizi aradığını anladı. Onun yeryüzünde ilâhî gölge olan bir insân-ı kâmil olup, hurma ağacının altında halktan tecerrüd ederek (uzaklaşarak) yatmış olduğunu anlattı.

Ya'ni Arab kadını elçinin etvârından yabancı bir adam olduğunu ve Hz. Ömer efendimizi aradığını anladı. Onun yeryüzünde zıll-i ilâhî olan bir in- sân-ı kâmil olup, hurma ağacının altında halktan tecerrüd ederek yatmış ol- duğunu anlattı.

## Rum elçisinin Emîrü'l-Mü'minîn Ömer (r.a.) efendimizi ağaç altında uyumuş olarak bulması

1440. O, oraya geldi ve uzaktan durdu; Ömer'i gördü ve titremeğe düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1440. O, oraya geldi ve uzaktan durdu; Ömer'i gördü ve titremeye başladı.

1441. Elçiye o uyumuştan bir heybet geldi; latif bir hal onun üzerine nüzûl etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1441. Elçiye o uyuyandan bir heybet geldi; latif bir hâl onun üzerine indi.

Elçiye, uykuda olan Hz. Ömer'in (r.a.) heybetinden bir heybet geldi ve kalbine ilâhî feyz (ilâhî bereket) inmeye başladı ve latif bir cezbe (ilâhî çekim) gelip dış uzuvlarını da titretti.

Elçiye, uykuda olan Hz. Ömer (r.a.)in heybetinden bir heybet geldi ve kalbine feyz-i ilâhî nüzûl etmeğe başladı ve latîf bir cezbe gelip a'zâ-yı hâriciyyesini de titretti.

1442. Muhabbet ve heybet, birbirinin zıddıdır; bu iki zıddı ciğerinde cem' olmuş gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1442. Muhabbet ve heybet, birbirinin zıddıdır; bu iki zıddı ciğerinde toplanmış gördü.

Elçi, Hz. Ömer'in övgüsünü işitmiş ve ağaç altındaki duruşunu, işittiği övgülere uygun bulmuş olduğundan, kalbinde son derece bir muhabbet (sevgi) duymuştu. Fakat bu muhabbetle beraber onun duruşunu görmesinden dolayı, aynı zamanda kalbini bir heybet (korkuyla karışık saygı) de kapladı. Bu sebeple ciğerinde, yani iç dünyasında bu zıt olan iki duygunun toplanmış olduğunu gördü. Bu, zevkî bir haldir ki, bir insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) huzurunda bulunan her bir sâlik (Hakk Yolcusu) bu iki zıddı aynı zamanda kalbinde hisseder.

Elçi Hz. Ömer'in medhini işitmiş ve ağaç altındaki hey'etini, işittiği medihlere muvâfik bulmuş olduğundan, kalbinde son derece bir muhabbet duymuş idi. Fakat bu muhabbetle beraber onun hey'etini müşâhededen dolayı, aynı zamanda kalbini bir heybet dahi isti'lâ etti. Binâenaleyh ciğerinde ya'ni bâtınında bu zıd olan iki duygunun cem' olmuş olduğunu gördü. Bu bir zevkî haldir ki, bir insân-ı kâmilin huzûrunda bulunan her bir sâlik bu iki zıddı aynı zamanda kalbinde hisseder.

1443. Kendi kendine dedi: Ben padişahlar görmüşüm, büyük sultanların huzurunda makbul olmuşum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1443. Kendi kendine dedi: Ben padişahlar görmüşüm, büyük sultanların huzurunda kabul görmüşüm.

1444. Padişahlardan bana bir heybet ve korku olmadı; bu adamın heybeti aklımı kaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1444. Padişahlardan bana bir heybet ve korku olmadı; bu adamın heybeti aklımı kaptı.

1445. Arslan ve kaplan olan ormana gitmişim; onlardan benim yüzümün rengi dönmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1445. Aslan ve kaplan olan ormana gitmişim; onlardan benim yüzümün rengi değişmedi.

1446. Çok cenkde ve kârzârda, iş feryad olduğu anda arslan gibi olmuş idim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1446. Çok savaşta ve muharebede, iş feryat olduğu anda aslan gibi olmuştum.

"Mesâf" harp ve savaş, "kâr" iş, "zâr" çokluk yeri anlamlarındadır. Şu halde birinci mısradaki "kârzâr" çok iş olan yer demektir. Nitekim lalesi çok olan yere "lâlezâr" ve gülü çok olan yere de "gülzâr" derler. Ve ikinci mısradaki "zâr" Farsça olarak "feryat" anlamındadır. Yani ben birçok savaşlarda ve işi çok olan yerlerde bulundum; herkesin işi feryat olduğu bir zamanda ben aslan gibi yılmak bilmedim, demek olur.

"Mesâf" harb ve cenk, "kâr" iş, "zâr" mekân-ı kesret ma'nâlarınadır. Şu halde birinci mısra'daki "kârzâr" çok iş olan mahal demektir. Nitekim lâlesi çok olan mahalle "lâle-zâr" ve gülü çok olan mahalle de "gül-zâr" derler. Ve ikinci mısra'daki "zâr" Fârisî olarak "feryâd" ma'nâsınadır. Ya'ni ben birçok cenklerde ve işi çok olan mahallerde bulundum; herkesin işi feryâd olduğu bir zamanda ben arslan gibi yılmak bilmedim, demek olur.

1447. Çok ağır yara yedim, çok vurdum; başkalarından daha gönlü kavî olmuş idim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1447. Çok ağır yara aldım, çok vurdum; başkalarından daha gönlü güçlü olmuştum.

1448. Bu adam, yer üstünde silahsız uyumuştur; ben yedi endâmım ile titreyiciyim, bu nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1448. Bu adam, yer üstünde silahsız uyumuştur; ben yedi uzvum ile titremekteyim, bu nedir?

1449. Bu Hakk'ın heybetidir, mahluktan değildir. Bu eski püskü esvablı adamın heybeti değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1449. Bu, Hakk'ın heybetidir, yaratılmıştan değildir. Bu, eski püskü elbiseli adamın heybeti değildir.

Buraya kadar olan şerefli beyitlerin anlamları, elçinin söylediği sözlerdir; ve kendi hâlini incelemesi ve muhakeme etmesidir. Gelecek beyitte Cenâb-ı Pîr bu heybetin sebebini ve kaynağını açıklarlar.

Buraya kadar olan ebyât-ı şerîfenin ma'nâları, elçinin söylediği sözlerdir; ve kendi hâlini tedkîk ve muhâkeme etmesidir. Atîdeki beyitte Cenâb-ı Pîr bu heybetin sebeb ve menşeini beyân buyururlar.

1450. Her kim ki Hak'dan korktu ve takvâyı ihtiyâr eyledi; cin ve ins her [1425] kim görür, ondan korkar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1450. Her kim ki Hak'tan korktu ve takvayı seçti; cin ve insan, her kim onu görürse, ondan korkar.

Bu şerefli beyitte şu şerefli hadise işaret buyrulur: من خاف الله خافه كل شيئ و من خاف غير الله خوفه الله عن كل شيئ Yani "Kim ki Yüce Allah'tan korkarsa, her şey ondan korkar; ve Allah'tan başkasından korkarsa, Yüce Allah onu her şeyden korkutur."

Takvanın üç mertebesi vardır. Birincisi gizli ve açık şirkten sakınmaktır. Bu en aşağı mertebesidir. İkincisi bütün haramlardan ve nefsin şehvetlerinden sakınmaktır. Bu da orta bir mertebedir. Üçüncüsü kalbin Yüce Allah'tan başkasına iltifat ve nazar etmekten sakınmasıdır. Bu en yüce bir mertebedir. Bu üç mertebeyi bir araya getirenlerden cin ve insan, yani görünen ve görünmeyen yaratılmışlar korkar.

Bu beyt-i şerîfde şu hadîs-i şerîfe işaret buyrulur: من خاف الله خافه كل شيئ و من خاف غير الله خوفه الله عن كل شيئ Ya'ni "Kim ki Allah Teâlâ'dan korkarsa, her şey ondan korkar; ve Allah'ın gayrinden korkarsa, Allah Teâlâ onu her şeyden korkutur."

Takvânın üç mertebesi vardır. Birisi şirk-i hafi ve celîden perhîzdir. Bu en aşağı mertebesidir. İkincisi bilcümle haramlardan ve şehevât-ı nefsâniyyeden perhîzdir. Bu da vasat bir mertebedir. Üçüncüsü Allah Teâlâ'nın gayrine iltifat ve nazardan kalbin perhîzidir. Bu en a'lâ bir mertebedir. Bu üç mertebeyi cem' edenlerden cin ve ins, ya'ni görünen ve görünmeyen mahlûkāt korkar.

1451. Bu fikir içinde hürmetle el bağladı; bir müddet sonra Ömer uykudan sıçradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1451. Bu düşünce içinde saygıyla el bağladı; bir süre sonra Ömer uykudan sıçradı.

Yani elçi bu düşünce ile Hz. Ömer'in (r.a.) feyizli ruhunu gıdıklamaya başlamış ve bu tefekkürleri kendisine saygı hissini ilham etmekle, karşısında el bağlayıp tam bir saygıyla durmaktaydı. Hz. Ömer efendimizin şerefli ruhu, bu misafirden haberdar olmakla cüz'î bir süre sonra uykudan uyandı.

Ya'ni elçi bu fikir ile Hz. Ömer (r.a.)ın rûh-i pür-fütûhunu gıcıklamağa başlamış ve bu tefekkürâtı kendisine hürmet hissini ilkā etmekle, karşısında el bağlayıp kemâl-i ta'zîm ile durmakta bulunmuş idi. Hz. Ömer efendimizin rûh-i şerîfi, bu misafirden haberdar olmakla cüz'î bir müddet sonra uykudan uyandı.

## Rûm elçisinin Emîrü'l-Mü'minîn Ömer (r.a.) efendimize selâm vermesi

1452. Ömer'e hizmet ve selâm etti. Peygamber "Selâm, ondan sonra kelâm" buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1452. Ömer'e hizmet ve selâm etti. Peygamber "Selâm, ondan sonra kelâm" buyurdu.

Elçi, Hz. Ömer efendimize saygı hizmetini yerine getirdi ve selâm vazifesini icra etti. Çünkü Peygamber aleyhissalâtü ve's-selâm Efendimiz "السلام قبل الكلام" yani "Konuşmadan önce selâm vermek vardır" buyurdular. Bu selâm, bütün insanlar arasında cinsiyet ve mezhep ayrımı gözetmeksizin, insanî nezaketin gereğidir ve ülfet (alışma, kaynaşma) ve muhabbet (sevgi) bağıdır.

Elçi, Hz. Ömer efendimize hizmet-i ta'zîmi îfâ ve vazîfe-i selâmı icrâ etti. Zîrâ Peygamber aleyhissalâtü ve's-selâm Efendimiz السلام قبل الكلام Ya'ni "Mükâlemeden evvel selâm vermek vardır" buyurdular. Bu selâm bilcümle insanlar arasında bila-tefrîk-ı cins ve mezheb, nezaket-i beşeriyye îcâbıdır ve râbıta-i ülfet ve muhabbetdir.

1453. İmdi ona "Aleyke" dedi, onu huzuruna çağırdı. Onu îmin etti ve önüne oturttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1453. Şimdi ona "Aleyke" dedi, onu huzuruna çağırdı. Onu güvene aldı ve önüne oturttu.

Yani Hz. Ömer efendimiz "Selâm vermek nafilelerdendir; ve selâmı reddetmek farîzadır" hadis-i şerifi gereğince, elçinin verdiği selâmı "Ve aleyke's-selâm" diyerek reddetti. Titremekte olan elçiyi huzuruna çağırdı ve ona güzellikle bakıp kalbindeki heybeti, ünsiyete dönüştürdü ve kendisine yaklaştırıp önüne oturttu ve aşağıdaki sözleri söyledi:

Ya'ni Hz. Ömer efendimiz السلام تطوع والرد فريضة Ya'ni Selâm vermek nevâfildendir; ve selâmı reddetmek farîzadır" hadîs-i şerîfi mûcibince, elçinin verdiği selâmı "Ve aleyke's-selâm" diyerek reddetti. Titremekte olan elçiyi huzûruna çağırdı ve ona cemâl ile nazar edip kalbindeki heybeti, ünse tahvîl buyurdu ve kendisine takrîb edip önüne oturttu ve âtîdeki sözleri söyledi:

1454. Korkanların taâm-ı hazırı “Lâ tehafû"dur; o korkanlar için layıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1454. Korkanların hazır yiyeceği "Korkmayın!" sözüdür; o, korkanlar için uygundur.

Bu şerefli beyitte, "Şüphesiz Rabbimiz Allah'tır deyip sonra da dosdoğru olanların üzerine melekler iner ve onlara 'Korkmayın ve üzülmeyin!' derler." (Fussilet, 41/30) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yüce Allah, ilahi azametten korkup O'nun emir ve yasaklarında dosdoğru olanlara emniyet ve selamet müjdesini verir. Ve bu "Korkmayın!" müjdesi, korkan kimselere layık bir manevi yiyecektir.

Bu beyt-i şerîfde إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ أَنْ لَا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا (Fussilet, 41/30) ya'ni "O kimseler ki, Allah bizim Rabb'imizdir dediler, sonra da müstakîm oldular; onlara korkmayın ve mahzûn olmayın diyerek melâike tenezzül eder" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Azamet-i ilâhiyyeden korkup onun emir ve nehyinde istikāmet üzere bulunanlara Allah Teâlâ Hazretleri emniyyet ve selâmet müjdesini verir. Ve bu "Korkmayın!" müjdesi korkan kimselere lâyık bir taâm-ı ma'nevîdir.

1455. Her kim korkarsa, onu îmin ederler; gönlü korkan adamı sakin kılarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1455. Her kim korkarsa, onu emniyete kavuştururlar; gönlü korkan adamı sakinleştirirler.

1456. Korkusu olmayan kimseye, nasıl korkma dersin? Niye ders verirsin; o derse muhtac değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1456. Korkusu olmayan kimseye, nasıl korkma dersin? Niye ders verirsin; o derse muhtaç değildir.

Yani bir şeyi reddetmek için, o şeyin var olması gerekir. Bu sebeple bir kimsede korku var ise "korkma" diye korkuyu ondan reddedersin. Korkmayan kimsede, korku var olmadığı için, ondan korkunun reddine kalkışmak anlamsız olur ve bu hâl, derse muhtaç olmayan bir kimseye ders vermek gibidir. Bundan şu sonuç çıkar ki, bir kimse bir şeyi reddetse, öncelikle onun varlığını ispat etmiş bulunur.

Ya'ni bir şeyi nefy etmek için, o şeyin mevcûd olması lazımdır. Binâenaleyh bir kimsede korku mevcûd ise "korkma" diye korkuyu ondan nefy edersin. Korkmayan kimsede, korku mevcûd olmadığı için, ondan korkunun nefyine kalkmak abes olur ve bu hâl, derse muhtâc olmayan bir kimseye ders vermek kabîlinden olur. Bundan şu netîce çıkar ki, bir kimse bir şeyi nefy etse, evvelâ onun vücûdunu isbât etmiş bulunur.

1457. O, gönlü yerinden gitmişi dilşad eyledi; onun hatır-ı harabını ma'mur eyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1457. O, gönlü yerinden gitmiş olanı sevindirdi; onun harap olmuş gönlünü mamur etti.

Hz. Ömer efendimiz, o heybetten gönlü yerinden gitmiş olan elçiyi hoşnut etti ve gönlüne sevinç verdi ve onun yıkılmış olan gönlünü onardı.

Hz. Ömer efendimiz, o heybetten gönlü yerinden gitmiş olan elçiyi tatyîb etti ve gönlüne sürür ilkā etti ve onun yıkılmış olan gönlünü ta'mîr eyledi.

1458. Ondan sonra ona iyice sözler ve ne güzel refîk olan Hakk'ın sıfât-ı pakinden söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1458. Ondan sonra ona iyice sözler ve ne güzel yoldaş olan Hakk'ın pak sıfatlarından söyledi.

Hz. Ömer efendimiz, zeki bir adam olan elçiye ilahi hakikatler ve bilgiler hakkında ince sözler söyledi ve onu Hakk'ın kutsal sıfatları üzerinde düşünmeye yöneltti. Nitekim hadis-i şerifte تفكروا في آلاء الله yani "Yüce Allah'ın nimetleri üzerinde, yani sıfatları ve isimleri üzerinde düşününüz!" buyrulmuştur. Yüce Allah hakkında نعم الرفيق [yani "Ne güzel yoldaş!"] buyrulması, her hallerinde ve işlerinde Hakk'ın, kullarıyla beraber olup onlara yumuşaklıkla muamele buyurduğuna işarettir. Nitekim hadis-i şerifte ان الله رفيق يحب الرفق yani "Yüce Allah pek ziyade yoldaştır, yani yumuşak huyludur ve yumuşak huyu sever" buyrulur.

HZ. Ömer efendimiz zekî bir adam olan elçiye hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye dâir ince sözler söyledi ve onu Hakk'ın sıfât-ı mukaddesesinde tefekküre sevk etti. Nitekim hadîs-i şerîfde تفكروا في آلاء الله ya'ni "Allah Teâlâ'nın âlâsında, ya'ni sıfât ve esmâsında tefekkür ediniz!" buyrulmuştur. Hak Teâlâ hakkında نعم الرفيق [ya'ni "Ne güzel refik!"] buyrulması, her hallerinde ve işlerinde Hakk'ın, kullarıyla beraber olup onlara rıfk ile muâmele buyurduğuna işarettir. Nitekim hadîs-i şerîfde ان الله رفيق يحب الرفق ya'ni "Allah Teâlâ pek ziyâde refîkdir, ya'ni yumuşak huyludur ve yumuşak huyu sever" buyrulur.

1459. O makāmı ve hâli bilmek için, Hak Teâlâ'nın abdala olan nevazişlerinden söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1459. O makamı ve hâli bilmek için, Yüce Allah'ın abdala olan lütuflarından bahsetti.

Yani elçiye meydana gelen cezbe (ilahi çekim) ve titremenin ne olduğunu anlatmak ve bu sebeple ona makam ne demektir ve hâl ne demektir, bunları bilmek için, ne güzel dost olan Yüce Allah'ın "abdâl"a, yani nefsinin sıfatını değiştirmiş olan evliyaya olan ihsanlarını söyledi.

Ya'ni elçiye vâki' olan cezbe ve lerzenin ne olduğunu anlatmak ve binâenaleyh ona makām ne demektir ve hâl ne demektir, bunları bilmek için, ne güzel refîk olan Allah Teâlâ'nın "abdâl"a, ya'ni nefsinin sıfatını tebdîl etmiş olan evliyâya olan ihsânlarını söyledi.

1460. Hâl, yakışıklı olan o gelinden cilve gibidir; ve bu makām gelin ile halvet geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1460. Hâl, yakışıklı olan o gelinden cilve gibidir; ve bu makām gelin ile halvet geldi.

Tasavvuf ehli katında hâl, güzel bir gelinin güzelliğini göstermesi gibidir ki, kendisini, istediği zaman ve istediği kadar, istediği kimselere gösterir. Bu hususta onu görenlerin yapıp etmesi ve isteği söz konusu olmaz. Bu örneğe uygun olarak bütün güzelliklerin kaynağı olan Yüce Allah'ın Hakk Yolcularına, istediği zaman, istediği kadar kendi güzelliklerinden ve hoşluklarından birini göstermesi, hâldir. Hakk Yolcusunun bunda asla amelinin ve isteğinin etkisi olmaz.

Makāma gelince, bu makām hâl gibi değildir. Gelinin damadı kendi odasına kabul etmesi gibidir ki; bu halvette gelinin güzelliği damadın gözünden asla kaybolmaz ve bu müşâhedede, başkalarının katılımı bulunmaz. Yüce Allah da bir kuluna makām ihsan edince, her ne tarafa baksa Hakk'ın güzelliklerini ve hoşluklarını görür.

Ehl-i tarîk indinde hâl, güzel bir gelinin güzelliğini göstermesi gibidir ki, kendisini, istediği vakit ve istediği kadar, istediği kimselere gösterir. Bu husûsda onu görenlerin sun'u ve murâdı mevzû'-i bahs olmaz. Bu misâle mutâbık olarak bütün güzelliklerin menba'ı olan Hak Teâlâ'nın sâliklere, istediği vakit, istediği kadar kendi güzelliklerinden ve hoşluklarından birisini göstermesi, hâldir. Sâlikin bunda aslâ amelinin ve murâdının te'sîri olmaz.

Makāma gelince, bu makām hâl gibi değildir. Gelinin dâmâdı kendi odasına kabûl etmesi gibidir ki; bu halvetde gelinin cemâli dâmâdın nazarından aslâ gâib olmaz ve bu müşâhedede, başkalarının iştirakı bulunmaz. Hak Teâlâ dahi bir kuluna makām ihsân edince, her ne tarafa baksa Hakk'ın güzelliklerini ve hoşluklarını görür.

1461. Cilveyi şâh ve şâhın gayri dahi görür; halvet vakti şah-ı azîzin gayri yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1461. Şahın tecellisini şah ve şahtan başkası da görür; halvet vaktinde yüce şahtan başkası yoktur.

Padişahın eşi olmak üzere gelin olan bir kadını, tören esnasında hem şah hem de şahtan başkaları da görür; fakat onun halvet yeri olan odasında ancak aziz ve yüce olan padişah vardır. Onu görenlerin hepsi oraya giremez. İşte hâl ve makam bunun gibidir.

Pâdişâhın haremi olmak üzere gelin olan bir kadını, merâsim esnasında hem şâh ve hem de şâhdan başkaları da görür; fakat onun halvet-gâhı olan odasında ancak azîz ve büyük olan pâdişâh vardır. Onu görenlerin hepsi oraya giremez. İşte hâl ve makām bunun gibidir.

1462. Gelin hâssa ve âmma görünmüştür. Halvette gelin ile beraber ancak şâh olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1462. Gelin, özel ve genel olarak görünmüştür. Halvette (yalnızlıkta) gelin ile beraber ancak şah olur.

Cenâb-ı Pîr efendimiz, Hakk yolcularını teşvik etmek için, hâl ve makamı temsil ederek, pekiştirerek beyan buyuruyorlar.

Cenâb-ı Pîr efendimiz sâlikleri teşvîk için te'kîden, hâl ve makāmı temsîlen beyân buyuruyorlar.

1463. Sûfilerden ehl-i hâl çoktur; içlerinde ehl-i makām nadirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1463. Sûfîlerden hâl ehli çoktur; içlerinde makam ehli nadirdir.

1464. Ona cânın menzillerinden yad verdi ve ona rûhun seferlerinden yad verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1464. Ona canın menzillerinden bahsetti ve ona ruhun seferlerinden bahsetti.

Yani Hz. Ömer efendimiz elçiye, canın unsurların kaydına (maddî âleme) tutuluncaya kadar indiği menzillerden ve ruh-i revânın (seyahat eden ruh), yani ruh-i sultânînin (ilâhî ruhun) kendi aslî kaynağından ayrılarak ne şekilde sefer ettiğinden bahsetti.

Ya'ni Hz. Ömer efendimiz elçiye, cânın kayd-ı ânâsıra giriftâr oluncaya kadar, nüzûl ettiği menzillerden ve rûh-i revânın ya'ni rûh-i sultânînin kendi aslından ayrılarak ne vech ile sefer ettiğinden bahs etti.

1465. Ve bir zamandan ki, zebandan hâlî olmuştur; ve makām-ı kudsden ki, iclâle mensub olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1465. Ve bir zamandan ki, dilden hâli olmuştur; ve kutsiyet makamından ki, yüceliğe mensup olmuştur.

Yani, zahirî dilin mevcut olmadığı bir zamandan ve yüceltme ve ululama şanından olan kutsiyet makamından bahsetti. Yani, hakiki tek varlığın ilimdeki taayyünlere (belirginleşmelere) ve misalî (örneksel) ve unsurlu (maddî) suretlere inmesinden önceki ahadiyet (birlik) makamından ve henüz zahirî dil ile konuşan sabit hakikatlerin yatkınlığından ve o mertebede zaman ve mekân olmadığından bahsetti.

Ya'ni lisân-ı sûrînin mevcûd olmadığı bir zamandan ve iclâl ve i'zâm şânından bulunan makām-ı kudsden bahs etti. Ya'ni vücûd-1 vâhid-i hakîkînin taayyünât-ı ilmiyyeye ve suver-i misâliyye ve unsuriyyeye tenezzülünden mukaddemki ahadiyyet makāmından ve henüz lisân-ı sûrî ile mütekellim bulunan a'yân-ı sâbitenin isti'dâdından ve o mertebede zaman ve mekân olmadığından bahs etti.

1466. Ve bir havadan ki, onun içinde sîmurg-ı ruh bundan evvel pervaz-ı fütuh görmüş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1466. Ve bir havadan ki, onun içinde ruh sîmurgu bundan önce fetih uçuşu görmüş idi.

Yani sonsuz bir uzaydan da bahsetti ki, o sonsuz uzay içinde anka kuşu gibi olan ruh, bu maddî âleme bağlanmadan önce ilâhî fetihler ve feyizler deryasında uçar idi.

Bu şerefli beyitlerin zevkine ulaşmak için biraz daha açıklamalar vermek lâzımdır; şöyle ki: Sonsuz uzay, varlığın ta kendisidir; ve orada elbette zaman ve mekân itibarları yoktur. Ruhlar, bu sonsuz varlıkta maddî belirlenimden arınmış ve nuranîlikle nitelenmiş ve gayrılık elbisesiyle bürünmüş olarak, zaman ve mekân kaydı olmaksızın seyir içindedirler. Varlığın ta kendisi olan bu sonsuz uzayda, Rahman'ın nefesinin yoğunlaşmasıyla oluşmuş maddî cisimler bu ruhların tuzaklarıdır. Bu sonsuz nuranî seyir içinde güzergâhına denk gelen maddî cisimlerden hangisine tutulması ilâhî kazâ ile takdir edilmiş ise, ona tutulup ilâhî murat olan süre kadar, cisim kaydına tutulurlar. Ve bu ruhların maddî kayda bağlanması, ilâhî sıfat ve isimlerin tesir ve hükümlerinin, fiiller âlemi olan şehadet âleminin yoğun mertebesinde gerçekleşmesi içindir. Ruhlar, varlığın ta kendisi olan bu sonsuz uzayda daima ilâhî fetihler ve feyizler içinde, zaman ve mekân kaydı olmaksızın uçarlar idi.

Şerefli beyitte "hava" kelimesinin kullanılması, esinti havası demek değildir; uzay makamında kullanılmıştır. Zira yeryüzü ehli, uzay yerine "hava" kelimesini de kullanırlar ve havaya çıkmak ve havadan inmek derler. Şimdi uzayda seyreden ruhlar, maddî varlıklara bağlanmaktan sonra, eğer nefsin hükümlerinde tamamen boğulmuş ise, ölüm hâliyle bedenden ayrıldıktan sonra önceki vatanına yükselemez; yoğun maddî varlıklar içinde hapsolmuş kalır; ve eğer iman nuru ile beraber nefsanî sıfatlardan kurtulamamış ise, maddî varlıkların latifi olan esinti havası sahasında hapsolmuş kalır. Sözün özü, derecelerine göre ruhların terakki sahası bu şekilde olur; ve ancak kâmil insanların yüce ruhları, güneş sisteminin ufuklar sahasını aşarak sonsuz uzaya yükselir ve mutlaklık âlemine geri döner.

Ya'ni bir fezâ-yı lâ-yetenâhîden dahi bahs etti ki, o fezâ-yı lâ-yetenâhî içinde ankā kuşu gibi olan rûh, bu âlem-i unsuriyyâta bağlanmazdan evvel fütûhât ve füyûzât-ı ilâhiyye deryâsında uçar idi.

Bu ebyât-ı şerîfenin zevkıne vusûl için biraz daha îzâhât vermek lâzımdır; şöyle ki: Fezâ-yı bî-nihâye, ayn-ı vücûddur; ve orada bittabi' zaman ve mekân i'tibârâtı yoktur. Ervâh, bu vücûd-ı lâ-yetenâhîde taayyün-i unsuriyyeden mücerred ve nûriyyetle muttasıf ve gayriyyet libâsıyla mütelebbis olarak, zaman ve mekân kaydı olmaksızın seyr içindedirler. Bu ayn-ı vücûd olan fezâ-yı nâmütenâhî nefes-i rahmânînin tekâsüfüyle mütekevvin olan ecrâm-ı unsuriyye bu ervâhın tuzaklarıdır. Bu seyr-i lâ-yetenâhî-i nûrânî içinde güzergâhına müsâdif olan ecrâm-ı unsuriyyeden hangisine tutulması kazâ-yı ilâhî ile mukadder ise, ona tutulup murâd-ı ilâhî olan müddet kadar, kayd-ı cisme giriftâr olurlar. Ve bu ervâhın kayd-ı unsuriyyâta bağlanması, sıfat ve esmâ-yı ilâhiyye âsâr ve ahkâmının, âlem-i efâl olan mertebe-i kesîfe-i şehâdetde tahakkuku içindir. Ervâh, ayn-ı vücûd olan bu fezâ-yı nâmütenâhîde dâimâ fütûhât ve füyûzât-ı ilâhiyye içinde, zaman ve mekân kaydı olmaksızın pervâz ederler idi.

Beyt-i şerîfde "hava" kelimesinin isti'mâl buyrulması, havâ-yı nesîmî demek değildir; fezâ makāmında isti'mâl buyrulmuştur. Zîrâ ehl-i arz, fezâ yerine "hava" kelimesini de kullanırlar ve havâya çıkmak ve havadan inmek derler. İmdi fezâda seyr eden ervâh, unsuriyyâta taallukdan sonra, eğer nefsin ahkâmında bi'l-külliyye müstağrak olmuş ise, mevt hâliyle bedenden ayrıldıktan sonra evvelki vatanına urûc edemez; unsuriyyât-ı kesîfe içinde mahbûs kalır; ve eğer nûr-i îmân ile beraber sıfât-ı nefsâniyyeden kurtulamamış ise, unsuriyyatın latîfi olan havâ-yı nesîmî sâhasında mahbûs kalır. Velhâsıl alâ-derecâtihim ervâhın sâha-i terakkîsi bu vech ile olur; ve ancak ervâh-ı âliye-i kümmelîn, manzûme-i şemsiyyenin sâha-i âfâkını tecavüz ile fezâ-yı lâ-yetenâhîye urûc ve âlem-i ıtlâka avdet eder.

1467. Her birinin uçuşu âfakdan ziyâde ve müştâkın ümîdinden ve hırsından ziyade idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1467. Her birinin uçuşu ufuklardan daha fazla ve özleyenin ümidinden ve hırsından daha fazlaydı.

O sonsuz uzayda ruh ankasının uçuşu, güneş sistemimizin ufuklar sahasından daha fazla ve ilerideydi. O ruhlar beden hapsinde bulunup, aslına kavuşmaya özlem duyan aşk ehlinin kendi hayallerinde besledikleri ümitten ve hırstan daha yüce bir makama uçarlardı. Nitekim Hz. Mısrî-i Niyâzî kendi ruhuna hitaben şöyle buyurur: Gökte uçarken seni indirdiler, Çâr-unsur bendlerine vurdular; Nûr iken âdın Niyâzî verdiler, Şol ezel ki i'tibârın nerdedir.

O fezâ-yı nâmütenâhîde ankā-yı rûhun uçuşu, manzûme-i şemsiyyemizin sâha-i âfâkından ziyâde ve ileri idi. O rûhlar habs-i bedende bulunup, aslına vusûle müştâk olan ehl-i aşkın kendi hayallerinde besledikleri ümîdden ve hırsdan daha âlî bir makāma uçarlar idi. Nitekim Hz. Mısrî-i Niyâzî kendi rûhuna hitâben şöyle buyurur: Gökte uçarken seni indirdiler, Çâr-unsur bendlerine vurdular; Nûr iken âdın Niyâzî verdiler, Şol ezel ki i'tibârın nerdedir.

1468. Vaktaki Ömer, ağyar yüzlüyü yar buldu, onun cânını talib-i esrar buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1468. Ömer, yabancı yüzlüyü dost bulduğunda, onun canını sırların talibi buldu.

Yani, Hz. Ömer efendimiz, yabancılar kılığında olan Rum elçisini dost ve sırdaş buldu ve onun canını ilahi sırları anlamaya istekli ve hevesli gördü.

Ya'ni vaktāki Hz. Ömer efendimiz yabancılar kılığında olan Rum elçisini yâr ve mahrem buldu ve onun cânını esrâr-ı ilâhiyyeyi anlamağa tâlib ve harîs gördü.

1469. Şeyh kâmil ve talib müştehî; âdem çevik ve merkeb dergaha mensub idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1469. Şeyh kâmil ve talip istekliydi; adam çevik ve merkep dergâha mensuptu.

Hz. Ömer (r.a.) kâmil bir şeyh ve mürşit idi; Rum elçisi de sırlar ve hakikatleri öğrenmeye hevesliydi. Aynı şekilde Hz. Ömer efendimiz, binicilikte çevik ve mahir bir adam idi; Rum elçisi de yabani ve huysuz bir merkep olmayıp, dergâha mensup, yani hazırlanmış bir merkep gibiydi. Farsçada "merkeb-i dergehî" eğerlenip binilmeye hazır olarak kapıda duran ata denir.

Hz. Ömer (r.a.) kâmil bir şeyh ve mürşid idi; ve Rum elçisi dahi esrâr ve hakāyıkı öğrenmeğe harîs idi. Ve kezâ Hz. Ömer efendimiz, binicilikte çevik ve mâhir bir adam idi; ve rum elçisi dahi yabânî ve harun bir merkeb olmayıp, dergâha mensûb, ya'ni hazırlanmış bir merkeb gibi idi. Fârisîde "merkeb-i dergehî" eğerlenip binilmeğe hazır olarak kapıda duran ata derler.

1470. O mürşid gördü ki o irşad tuttu; temiz tohumu temiz yere ekti. [1445]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1470. O mürşid gördü ki o irşad tuttu; temiz tohumu temiz yere ekti. [1445]

Mürşid-i kâmil (olgun rehber) olan Hz. Ömer efendimiz, elçinin yatkın bir mürid olup irşadı (doğru yolu göstermeyi) kabul ettiğini gördü. Temiz tohum hükmünde olan ilahi hakikatleri ve bilgileri, onun verimli ve ürün veren bir toprak hükmünde olan temiz kalbine ekti.

Mürşid-i kâmil olan Hz. Ömer efendimiz, elçinin müstaid bir mürîd olup irşâdı kabûl ettiğini gördü. Temiz tohum mesâbesinde olan hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi, onun münbit ve mahsûldâr bir toprak mesâbesinde olan kalb-i sâfına ekti.

## Rum elçisinin Emîrü'l-mü'minîn Ömer (r.a.) dan suâl etmesi

1471. Adam ona dedi: Ey Emîri'l-mü'minîn, can yukarıdan zemîne nasıl geldi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1471. Adam ona dedi: Ey Müminlerin Emiri, can yukarıdan yeryüzüne nasıl geldi?

O adamcağız Hz. Ömer'e dedi ki: Ey müminlerin beyi! Ruh, sonsuz uzayda ve Hakk'ın varlığının özünde zevk ile uçarken, nasıl oldu da yoğun yeryüzüne indi?

O adamcağız Hz. Ömer'e dedi ki: Ey mü'minlerin beyi! Rûh fezâ-yı bî-nihâyede ve ayn-ı vücûd-ı Hak'da zevk ile pervâz ederken, nasıl olup da zemîn-i kesîfe nüzûl etti?

1472. Ölçüsüz kuş kafese nasıl gitti? (Hz. Ömer) dedi ki: Hak rûha efsûn ve kıssalar okudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1472. Ölçüsüz kuş kafese nasıl gitti? (Hz. Ömer) dedi ki: Hak ruha efsun ve kıssalar okudu.

Yani, o miktar ve sınırlama kabul etmeyen ve tarif ve vasıflamaya sığmayan ruh kuşu, nasıl oldu da bu yoğun olan ve miktara ve vasıflara ve tarife sığan beden kafesine girdi? Hz. Ömer (r.a.) buyurdu ki: Yüce Allah o ruha bir efsun gibi olan aşk duygusunu ve ilahi isimlerinin eser ve hükümlerinin fiiller mertebesi olan yoğunluk âleminde gerçekleşmesine dair olan kıssaları okudu.

Ya'ni, o mikdâr ve tahdîd kabûl etmeyen ve ta'rîf ve tavsîfe sığmayan murg-ı rûh, nasıl oldu da bu kesîf olan ve mikdâra ve evsâf ve ta'rîfe sığan cisim kafesine girdi? Hz. Ömer (r.a.) buyurdu ki: Hak Teâlâ Hazretleri o rûha bir efsûn gibi olan aşk duygusunu ve esmâ-i ilâhiyyesi âsâr ve ahkâmının mertebe-i ef'âli olan âlem-i kesâfetde tahakkukuna dâir olan kıssaları okudu.

1473. Gözü ve kulağı olmayan ademler üzerine füsün okuduğu vakit, cûşa gelmektedirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1473. Gözü ve kulağı olmayan yokluklar üzerine efsun okuduğu zaman, coşmaktadırlar.

Yani nasıl ki kendi zâtında gizli olan sabit hakikatler (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) üzerine efsun okuduğu zaman, onlar kaynaşıp ikilik âlemi olan soyut ruhlar âlemine inmektedirler. Sabit hakikatler hakkındaki açıklamalar 625 numaralı beytin açıklamasından ayrıntılandırılmıştır.

Burada "efsun"dan maksat, Yüce Allah Hazretleri'nin zâtında içkin olan sıfat ve isimlerinin suretlerinin ilâhî ilim mertebesinde sabit olmasına yöneliştir.

Ya'ni nitekim kendi zâtında mahfi olan a'yân-ı sâbite-i ma'dûme üzerine füsün okuduğu vakit, onlar kaynaşıp ikilik âlemi olan ervâh-ı mücerrede âlemine nüzûl etmektedirler. A'yân-ı sabite hakkındaki îzâhât 625 numaralı beyt-i şerîfin îzâhından tafsîl olunmuştur.

Burada "efsûn"dan murâd, Hak Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri'nin zâtında mündemic olan sıfat ve esmâsı sûretlerinin ilm-i ilâhîsi mertebesinde sübûtuna teveccühdür.

1474. Onun füsunundan ademler, çabuk çabuk vücud tarafına hoş muallak vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1474. Onun büyüsünden yokluklar, çabucak varlık tarafına hoş bir şekilde atılır.

O yok olan ve İlahi Zât'ta gizli olan sıfat ve isim suretleri, Hakk'ın teveccüh büyüsünden, ilmî varlık tarafına çabucak ve seve seve ilişirler. Nitekim ayet-i kerîmede الْمَا قَوْلُنَا لشَيْ اذا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (Nahl, 16/40) yani "Bizim irâde ettiğimiz bir şeye sözümüz, ona 'Ol' dememizdir, derhal olur" buyrulur.

O ma'dûm ve Zât-ı vacibinde mahfi olan sıfat ve esmâ sûretleri, Hakk'ın füsûn-ı teveccühünden, vücûd-ı ilmî tarafına çabuk çabuk ve seve seve taalluk ederler. Nitekim ayet-i kerîmede الْمَا قَوْلُنَا لشَيْ اذا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (Nahl, 16/40) Ya'ni "Bizim irâde ettiğimiz bir şeye kavlimiz ona "Ol" dememizdir, derhal olur" buyrulur.

1475. Yine mevcûd üzerine, vaktaki bir efsûn okudu, mevcûd sür'atle ademe at sürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1475. Yine var olan üzerine, bir efsun okuduğunda, var olan hızla yokluğa doğru at sürdü.

"Var olan"dan kasıt, izafî varlık âleminde belirli olan suretlerdir. "Efsun"dan kasıt, onların hakikatlerinin gerektirdiği kahredici tecellîdir (Allah'ın kudret ve azametinin tecellisi). "Yokluk"tan kasıt, izafî yokluktur; çünkü hakiki yokluk asla sabit değildir. Bu sebeple "yokluğa at sürdü" demek, izafî varlık âleminde kayboldu demektir. Çünkü var olan yok olmaz ve yok olan da var olmaz.

"Mevcûd"dan murâd vücûd-ı izâfî âleminde mütaayyen olan suverdir. "Efsûn"dan murâd, onların hakîkatlerinin iktizâsı olan tecellî-i kahridir. "Adem"den murâd, adem-i izâfidir; zîrâ adem-i hakîkî aslâ sâbit değildir. Binâenaleyh "ademe at sürdü" demek, vücûd-ı izâfî âleminde gâib oldu demektir. Çünkü var olan yok olmaz ve yok olan dahi var olmaz.

1476. Gülün kulağına söyledi ve onu handân etti; taşa söyledi ve onu akîkın menba'ı yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1476. Gülün kulağına söyledi ve onu güldürdü; taşa söyledi ve onu akîkin kaynağı yaptı.

Yani Yüce Allah, gülün kulağına, onun sırrı ve hakikati olan sabit hakikatinin gereğini söyledi; o gül güldü ve açıldı. Ve aynı şekilde taşın bir türüne de onun sırrını ve hakikatini kulağına söyledi, kıymetli olan akîk taşının kaynağı yaptı.

Ya'ni Hak Teâlâ gülün kulağına onun sırrı ve hakîkati olan ayn-ı sâbitesinin iktizâsını söyledi; o gül güldü ve açıldı. Ve kezâ taşın bir nev'ine de onun sırrını ve hakîkatini kulağına söyledi, kıymetli olan akîk taşının menba'ı yaptı.

1477. Cisme bir âyet söyledi, nihayet o cân oldu. Güneşe söyledi, nihayet o parlak oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1477. Cisme bir ayet söyledi, nihayet o can oldu. Güneşe söyledi, nihayet o parlak oldu.

Yüce Allah, cansız olan yeryüzü küresinin cismine kendi varlığının ayeti ve alameti olan "Hay" ism-i şerifini söyledi ve bu ism-i şerif ile tecelli etti. Sonunda ondan canlar fışkırdı ve onda hayat eseri ortaya çıktı. Güneş küresine ise "Nur" ism-i şerifiyle tecelli buyurdu; sonunda o parlak olup âleme nurlar saçtı; ve Yüce Allah onun hakkında وَ جَعَلْنَا سِرَاجًا وَهَاجًا (Nebe', 78/13) yani "Biz yanar bir kandil yaptık" buyurdu.

Hak Teâlâ hazretleri cemâd olan küre-i arzın cismine kendi varlığının âyeti ve alâmeti olan "Hay" ism-i şerîfini söyledi ve bu ism-i şerîf ile tecellî eyledi. Akıbet ondan canlar fışkırdı ve onda eser-i hayât zâhir oldu ve küre-i şemse "Nûr" ism-i şerîfiyle tecellî buyurdu; âkıbet o parlak olup âleme neşr-i envâr eyledi; ve Hak Teâlâ onun hakkında وَ جَعَلْنَا سِرَاجًا وَهَاجًا (Nebe', 78/13) ya'ni "Biz yanar bir kandil yaptık" buyurdu.

1478. Tekrar onun kulağına mahûf nükte okudu; güneşin yüzüne yüz küsüf düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1478. Tekrar onun kulağına korkutucu bir nükte okudu; güneşin yüzüne yüzlerce tutulma düştü.

Yani Yüce Allah güneşin kulağına celâl isimlerinden birinin sırrını açtı ve ona Mâni' (engelleyici) ismiyle tecelli etti; önüne ay yuvarlağını engel yaparak, arzın bazı noktalarına ışıklarını yaymaktan men etti. Ve bu sebeple onun parlak yüzüne birçok kereler tutulma meydana geldi.

Ya'ni Hak Teâlâ güneşin kulağına esmâ-i celâliyyesinden birinin sırrını feth etti ve ona Mâni' ism-i şerîfiyle tecellî buyurdu; önüne kurs-ı kameri hâ-il yapıp arzın ba'zı nukātına neşr-i envâr etmekten men' etti. Ve bu sebeble onun parlak yüzüne birçok kereler küsûf vâki' oldu.

1479. Acaba bulutun kulağına o söyleyici ne okudu ki, kırba gibi gözünden yaş akıttı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1479. Acaba bulutun kulağına o söyleyici ne okudu ki, kırba gibi gözünden yaş akıttı?

Yani, buluta ilahi isimlerinden hangisinin gereğini söyledi de o bulut, su kırbasına benzedi ve yağmur tanelerini gözyaşı gibi akıttı.

Ya'ni buluta esmâ-i ilâhiyyesinden hangisinin muktezâsını söyledi de o bulut, su kırbasına benzedi ve yağmur dânelerini göz yaşı gibi akıttı.

1480. Acaba toprağın kulağına Hak ne okumuştur ki o murakib oldu ve sakit olmuştur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1480. Acaba toprağın kulağına Hak ne okumuştur ki o murakıp (gözetleyici, denetleyici) oldu ve sustu?

1481. Aşüfte olan her bir kimse tereddüd içindedir; Hak onun kulağına muamma söylemiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1481. Aşüfte olan her bir kimse tereddüt içindedir; Hak onun kulağına muamma söylemiştir.

Perişan fikrini toparlayıp bir meselenin içinden çıkamayan bir kimse tereddüt içindedir. Buna da sebep, Hak onun kulağına bir muamma, yani anlamı açık olmayan bir sır söylemiştir.

"Muamma" terim olarak, istenilene delaleti gizli olan sözdür. Bu muamma da ism-i Mudill (saptıran isim) hazretinden meydana gelir. Bu sebeple böyle bir kimse, inançlarında ve düşüncelerinde karışıklık ve tereddüt içinde bulunur.

Perîşan fikrini toparlayıp bir mes'elenin içinden çıkamayan bir kimse tereddüd içindedir. Buna da sebeb, Hak onun kulağına bir muammâ ya'ni ma'nâsı vâzıh olmayan bir sır söylemiştir.

"Muammâ" ıstılâhda, matlûba delâleti hafi olan kelâmdır. Bu muammâ dahi ism-i Mudill hazretinden vâki' olur. Binâenaleyh böyle bir kimse, akāid ve efkârında teşevvüş ve tereddüd içinde bulunur.

1482. Tâ ki onu, onun dediğini mi yapayım, yahud onun zıddını mı diye iki şek içinde mahbûs eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1482. Tâ ki onu, onun dediğini mi yapayım, yahut onun zıddını mı diye iki şek içinde tutsak eder.

Yani Yüce Allah, muamma söylediği kimseyi, iki yol arasında zan ve tereddüt içinde tutsak eder. O kimse der ki: Şeriatın dediğini mi yapayım; yoksa nefsimin hazzına mı tabi olayım? Ve aynı şekilde ilahi marifet hususunda aklımı ve ilmimi terk edip peygamberlerin varisleri olan evliyanın sözlerini itirazsız aynen mi kabul edeyim; yoksa benim de aklım ve ilmimi ve zekam vardır, onları bir tarafa bırakıp kendi aklıma ve zekama mı tabi olayım? Bu şerefli beyit, Nisa suresinde olan مُذبَذَبِينَ بَينَ ذَلِكَ لَا إِلَى هَؤُلَاءِ وَلَا إِلَى هَؤُلاَءِ (Nisâ, 4/143) ["Bunların arasında bocalayıp durmaktalar. Ne onlara (bağlanıyorlar) ne bunlara"] ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Ya'ni Hak Teâlâ muammâ söylediği kimseyi, iki yol arasında zan ve tereddüd içinde mahbûs eder. O kimse der ki: Şerîatın dediğini mi yapayım; yoksa nefsimin hazzına mı tâbi' olayım? Ve kezâ ma'rifet-i ilâhiyye husûsunda aklımı ve ilmimi terk edip verese-i enbiyâ olan evliyânın sözlerini bilâ-i'tirâz aynen mi kabûl edeyim; yoksa benim de aklım ve ilmim ve zekâvetim vardır, onları bir tarafa bırakıp kendi aklıma ve zekâvetime mi tâbi' olayım? Bu beyt-i şerîf sûre-i Nisa'da olan مُذبَذَبِينَ بَينَ ذَلِكَ لَا إِلَى هَؤُلَاءِ وَلَا إِلَى هَؤُلاَءِ (Nisâ, 4/143) ["Bunların arasında bocalayıp durmaktalar. Ne onlara (bağlanıyorlar) ne bunlara"] âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

1483. Yine Hak'dan bir taraf tercîh bulur; o ikinden birini o tarafdan ihtiyar eyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1483. Yine Hak'tan bir taraf tercih edilir; o ikisinden birini o taraftan seçer.

Genel olarak Hakk'ın iki doğru yolu vardır. Birisi Hâdî ism-i şerîfinin yolu ve diğeri Mudill ism-i şerîfinin yoludur. Bu isimler birer özel Rab'dır ki, kendilerine mensup olanları, kendi yolları üzerinde terbiye eder. Ve her biri kendi yolunun yolcularının alınlarından tutup kendi varacakları yere kadar çeker götürür. Her biri kendi yolcularından razıdır; fakat bunların müsemmâları (adlandırılanları) ve Rablerin Rabbi olan Yüce Allah, Hâdî isminin yolcularından razıdır ve Mudill isminin yolcularından razı değildir; onlara gazap eder. Nitekim Fâtiha-i şerîfede bu yollara işaret buyrulur: اهْدِنَا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ (Fâtiha, 1/6-7) Yani “Ey Allah'ım, bizi doğru yola ilet! Öyle bir yol ki, sen onlardan razı olup nimet verdin. O yol, üzerlerine gazap ettiğin yolun dışındadır."

Şimdi, oluş ve bozuluş âleminde kul, bu iki yoldan hangisine yöneleceğinde tereddüt eder. Çünkü Mudill isminin doğru yolu üzerinde acil lezzetler ve hazlar sergilenmiştir. Kul bunlara imrenir. Hâdî isminin doğru yolu üzerindeki acil lezzetler, bu acil lezzetlerle örtülmüştür. Eğer bir kulun yardımcısı Hakk'ın lütfu olursa, razı olunan Hâdî yolunu; ve eğer yardımcısı ilâhî kahr olursa, Mudill yolunu seçer. Buna göre bu iki yoldan birini Hak tarafından meydana gelen bir davetle tercih eder. Bu mana قُلْ كُلِّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ (Nisa, 4/78) yani “Ey sevgilim de ki, hepsi Yüce Allah katındandır" ayet-i kerîmesinin yüce manasıdır.

Sûret-i umûmiyyede Hakk'ın iki sırât-ı müstakîmi vardır. Birisi Hâdî ism-i şerîfinin yolu ve diğeri Mudill ism-i şerîfinin yoludur. Bu isimler birer Rabb-i hâsdır ki, kendilerine mensûb olanları, kendi yolları üzerinde terbiye eder. Ve her birisi kendi yolunun yolcularının nâsiyesinden tutup kendi müntehâlarına kadar çeker götürür. Her birisi kendi yolcularından râzıdır; fakat bunların müsemmâları ve Rabbü'l-erbâb olan Allah Teâlâ Hazretleri ism-i Hâdî'nin yolcularından râzıdır ve ism-i Mudill'in yolcularından râzı değildir; onlara gazab eder. Nitekim Fâtiha-i şerîfede bu yollara işâret buyrulur: اهْدِنَا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ (Fâtiha, 1/6-7) Ya'ni “yâ Állah, bizi sırât-ı müstakîme hidayet et! Öyle sırât ki, sen onlardan râzı olup in'âm eyledin. O yol, üzerlerine gazab ettiğin yolun gayridir."

İmdi âlem-i cismâniyyette abd, bu iki tarîkden hangisine sülük edeceğinde mütereddid olur. Çünkü ism-i Mudill'in sırât-ı müstakîmi üzerinde lezzât ve huzûzât-ı âcile teşhîr olunmuştur. Abd bunlara imrenir. İsm-i Hâdî'nin sırât-ı müstakîmi üzerindeki lezzât-ı âcile, bu lezzât-ı âcile ile örtülmüştür. Eğer bir kulun destgîri lutf-ı Hak olursa, marzî olan ism-i Hâdî tarîkını; ve eğer destgîri kahr-ı ilâhî olursa, ism-i Mudil tarîkını ihtiyâr eyler. Binâenaleyh bu iki yoldan birini Hak tarafından vâki' olan bir dâiye ile tercih eder. Bu ma'nâ قُلْ كُلِّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ (Nisa, 4/78) ya'ni “Yâ habîbim de ki, hepsi Allah Teâlâ indindendir" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı münîfidir.

1484. Eğer cânın aklını tereddüd içinde istemezsen, bu pamuğu can kulağına az tık!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1484. Eğer canının aklını tereddüt içinde istemezsen, bu pamuğu can kulağına az tık!

Eğer canının aklını, zikredilen iki yol içinde tereddütten kurtarmak istersen, geçici lezzetler ve nefse ait hazlar pamuğunu canının kulağına az tık ve bedensel haz ile az meşgul ol ki, peygamberlerin ve onların vârisleri olan evliyanın hidayet yoluna davetlerini işitesin ve neticede tereddütten kurtulasın.

Eğer cânın aklını, zikr olunan iki tarîk içinde tereddüdden kurtarmak ister- sen, lezzât ve huzûzât-ı âcile pamuğunu cânının kulağına az tık ve hazz-ı cis- mânî ile az meşgül ol ki, enbiyânın ve onların vârisleri olan evliyânın tarîk-ı hidâyete da'vetlerini işitesin ve netîcede tereddüdden kurtulasın.

1485. Nihayet onun o muammalarını anlayasın; nihayet remzi ve fâşı anlı- yasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1485. Sonunda onun o muammalarını anlayasın; sonunda remzi ve açık olanı anlayasın.

Örneğin "Kul hem mecburdur hem de muhtardır" sözü bir muammadır. Aynı şekilde "Rab Hak'tır ve kul da Hak'tır" sözü de bir muammadır; ve daha bunun gibi Kur'ân-ı Kerîm'de ve şerefli hadislerde birçok muammalar vardır ki, zahir uleması onlara Kur'ân-ı Kerîm'in ifadesiyle "müteşâbihât" deyip ilmini Yüce Allah'a havale ederler; ve "muhkemât" diye ifade edilen, anlamı açık lafızlarla meşgul olurlar.

İşte ey Hakk Yolcusu, eğer sen can kulağından pamuğu çıkarırsan, hem bu gibi muammaları ve rumuzları hem de açık olan muhkemâtı anlarsın ve müteşâbihât ile muhkemâttaki sırlara vâkıf olursun.

Meselâ "Abd hem mecbûrdur ve hem muhtârdır" sözü bir muammâdır. Ve kezâ "Rab Hak'dır ve abd dahi Hak'dır" sözü dahi bir muammâdır; ve daha bunun gibi Kur'ân-ı Kerîm'de ve ehâdîs-i şerîfede birçok muammâlar vardır ki, ulemâ-yı zâhire onlara Kur'ân-ı Kerîm'in ta'bîri vech ile "müteşâbihât" de- yip ilmini Allah Teâlâ'ya havâle ederler; ve "muhkemât" ta'bir buyrulan zâ- hiru'l-mânâ elfâz ile meşgül olurlar.

İşte ey sâlik, eğer sen can kulağından pamuğu çıkarırsan, hem bu gibi muammâları ve rumûzu ve hem de fâş, ya'ni açık olan muhkemâtı anlarsın ve müteşâbihât ile muhkemâtdaki esrâra vâkıf olursun.

1486. İmdi can kulağı mahall-i vahy olur. Vahy nedir? Hisden gizli ke- lâmdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1486. Şimdi can kulağı vahiy yeri olur. Vahiy nedir? Duyudan gizli sözdür.

"Vahiy"e, sözlükte işaret ve gizli söz derler. Vahiy aslında peygamberlere özgü olup iki çeşittir: Birincisi ilahi söz ve diğeri peygamber hadisidir. Çünkü peygamberlerin (a.s.) sözleri, وَ مَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى (Necm, 53/3) ["O hevesinden söz söylemez. (Sözü) ancak vahyolunan vahiyden başka değildir"] ayet-i kerimesi gereğince vahiydir. Peygamberlerin mirasçıları olan Allah âlimlerinin kalplerine Hak tarafından inen anlamlara da "vahiy" denir; fakat "ilham" kastedilir. Ve Mudill (saptıran) isminden meydana gelen telkinlere de Kur'an'da "vahiy" denir. Nitekim إِنَّ الشَّيَاطِينَ لَيُوحُونَ إِلَى أَوْلِيَائِهِمْ (En'âm, 6/121) ["Gerçekten şeytanlar dostlarına vahyederler"] buyrulmuştur.

Yani, can kulağından, nefsin sıfatından ibaret olan kibir ve benlik pamuklarını çıkarırsan, artık o can kulağı ilahi vahyi kabule yatkın olur. Cenab-ı Pir efendimiz vahyin anlamını genelleştirip, evliyaya meydana gelen ilhamı da kapsayıcı kılarlar.

"Vahy", lügatte işaret ve kelâm-ı hafiye derler. Vahy aslında hâssa-i en- biyâ olup iki nevi'dir: Birisi kelâm-ı ilâhî ve diğeri hadîs-i nebevîdir. Zîrâ akvâl-i enbiyâ (aleyhimü's-selam) وَ مَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى (Necm, 53/3) ["O hevâsından söz söylemez. (Sözü) ancak vahyolunan vahyden başka değildir"] âyet-i kerîmesi mûcibince vahydir. Verese-i enbiyâ olan ulemâ-yı billâhın kalblerine cânib-i Hak'dan nüzûl eden ma'nâlara dahi "vahy" ta'bîr olunur; ve fakat "ilhâm" murâd olunur. Ve ism-i Mudill haz- retinden vâki' olan ilkāâta dahi Kur'ân'da "vahy" ta'bîr olunur. Nitekim إِنَّ الشَّيَاطِينَ لَيُوحُونَ إِلَى أَوْلِيَائِهِمْ (En'âm, 6/121) ["Gerçekten şeytanlar dostlarına vahy ederler"] buyrulmuştur.

Ya'ni, can kulağından, nefsin sıfatından ibaret olan kibir ve enâniyyet pa- muklarını çıkarırsan, artık o can kulağı vahy-i ilâhîyi kabûle müstaid olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz vahyin ma'nâsını umûmlaştırıp, evliyâya vâki' olan ilhâma da şâmil kılarlar.

1487. Canın kulağı ve canın gözü bu hisden başkadır; aklın kulağı ve hissin kulağı bundan müflisdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1487. Canın kulağı ve canın gözü bu histen başkadır; aklın kulağı ve hissin kulağı bundan yoksuldur.

Yani cismin kulağı ve gözü olduğu gibi, canın da kulağı ve gözü vardır. Can işitmek ve görmek vaktinde her tarafından işitir ve görür. Cismin kulağı ve gözü ise, böyle değildir. Böyle her taraftan işiten ve gören canın kulağını ve gözünü, yoğun beden kapatmıştır ve tıkamıştır. Ve aynı şekilde bedene ait olan beyin aklının kulağı bu vahyi işitmekten yoksuldur. Çünkü bu beyin aklı, yani geçim aklı kendi mantığı ve muhakemesi ile meşguldür. Örneğin ilham ilminden olan "Kul hem mecburdur hem de muhtardır" ve aynı şekilde "Rab Hak'tır ve kul da Hak'tır" sözünü işittiği vakit, bu ne demek? İki zıt bir yerde birleşir mi? Mecburiyet başka, muhtariyet başka. Ve aynı şekilde Rab başka, kul başkadır. Bu sebeple kul nasıl Hak olur? der ve birtakım mantıkî kıyaslarla meşgul olur; ve sonuçta, böyle şey olmaz der. Ve eğer biraz insaf ederse, te'vile kalkışır. İşte geçim aklı vahiy ve ilham ilminden bu kadar yoksuldur.

Ya'ni cismin kulağı ve gözü olduğu gibi, canın dahi kulağı ve gözü vardır. Can işitmek ve görmek vaktinde her tarafından işitir ve görür. Cismin kulağı ve gözü ise, böyle değildir. Böyle her taraftan işiten ve gören canın kulağını ve gözünü, cism-i kesîf kapatmıştır ve tıkamıştır. Ve kezâ cisme mensûb olan akl-ı dimâğînin kulağı bu vahyi işitmekten müflistir. Zîrâ bu akl-i dimâğî ya'ni akl-ı maâş kendi mantığı ve muhâkemesi ile meşgüldür. Meselâ ilm-i il-hâmdan olan "Abd hem mecbûrdur ve hem de muhtardır" ve kezâ "Rab Hak'dır ve abd dahi Hak'dır" sözünü işittiği vakit, bu ne demek? İki zıd bir yerde müctemi' olur mu? Mecbûriyyet başka, muhtariyyet başka. Ve kezâ Rab başka, abd başkadır. Binâenaleyh abd nasıl Hak olur? der ve birtakım kı-yâsât-ı mantıkıyye ile meşgül olur; ve netîcede, böyle şey olmaz der. Ve eğer biraz insaf ederse, te'vîle kıyâm eder. İşte akl-ı maâş ilm-i vahy ve ilhâmdan bu kadar müflisdir.

1488. Lafz-ı cebir beni aşka sabırsız etti; her kim ki âşık değildir, habs-i cebr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1488. Cebir lafzı beni aşka sabırsız etti; her kim ki âşık değildir, cebri hapsetti.

Bu şerefli beyit, biraz yukarıda 1483 numaralı "هم ز حق ترجيح يابد يك طرف ... الخ" şerefli beytinden çıkacak varsayılan sorunun cevabıdır. Yani birisi çıkıp diyebilir ki: "Siz, tereddüt edenin bir tarafı tercih etmesinin dahi Hak tarafından gerçekleştiğini buyurdunuz. Tereddüt eden, Hakk'ın lütuf sevkıyla hidayet tarafına, kahrının sevkıyla da dalalet tarafına giderse, bu cebir olmaz mı?" Cenâb-ı Pîr buna cevaben buyururlar ki: "Sen cebir dedin, ben de cebir lafzından maşukumun ceberrutluğuna intikal ettim. Aşkı izhar etmede sabırsızlığım arttı ve beni cebir ve ihtiyar hayalinden geçirdi. Mademki her hal ve durumda benim alnım maşukumun elindedir, şu halde ben daima maşukumla beraberim demek olur. Âşığa bundan büyük zevk ve devlet mi olur? Hem, kim âşık değil ise, aklında ve fikrinde cebir manasını hapsedip onunla meşgul olur; Hakk'ın kendisiyle beraber olduğundan gafildir." V. cildin 2728 numaralı olan şu: "بنده آزادی طمع دارد ز جد عاشق آزادی نخواهد تا ابد" şerefli beyti, bu şerefli beytin sebebidir; oradaki açıklamalara başvurmak lazımdır.

Bu beyt-i şerîf, biraz yukarıda 1483 numaralı `هم ز حق ترجيح يابد يك طرف ... الخ` beyt-i şerîfden çıkacak suâl-i mukadderin cevabıdır.. Ya'ni birisi çıkıp diyebi-lir ki: "Siz mütereddidin bir tarafı tercîhi dahi Hak tarafından vâki' olur bu-yurdunuz. Mütereddid Hakk'ın sevk-i lutfuyla hidâyet ve sevk-i kahrıyla da dalâlet cânibine giderse, bu cebir olmaz mı?" Cenâb-ı Pîr buna cevâben bu-yururlar ki: "Sen cebir dedin, ben de cebir lafzından ma'şûkumun cebbâriy-yetine intikāl ettim. Izhar-ı aşkda sabırsızlığım arttı ve beni cebir ve ihtiyâr hayâlinden geçirdi. Mâdemki her hâl ü kârımda benim nâsiyem ma'şûkumun yedindedir, şu halde ben dâimâ ma'şûkumla beraberim demek olur. Aşıka bundan büyük zevk ve devlet mi olur? Hem, kim âşık değil ise, aklında ve fikrinde ma'nâ-yı cebri habs edip onunla meşgul olur; Hakk'ın kendisiyle be-râber olduğundan gafildir. V. cildin 2728 numaralı olan şu: `بنده آزادی طمع دارد ز جد عاشق آزادی نخواهد تا ابد` beyt-i şerifi, bu beyt-i şerîfın il-letidir; oradaki îzâhâta müracaat lâzımdır.

1489. Bu, Hak ile beraberliktir, cebir değildir; bu, ayın tecellîsidir, bu bulut değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1489. Bu, Hak ile beraberliktir, cebir değildir; bu, ayın tecellîsidir, bu bulut değildir.

Ey hakikatten gafil olan soran kişi! Benim dediğim bu anlam, bütün fiillerde ve hareketlerde kulun Hak ile beraberliğidir. Sen ve Hak ayrı olup, Hak bir zorba hükümdar gibi, zorla ve cebren seni kendi arzusuna tabi kılmış değildir. Aksine Hak seni istediğin yolda yürütür. Benim söylediğim bu anlam, parlak olan hakikat ayının tecellîsidir ve vahdet (birlik) nurudur; yoksa kesret (çokluk) bulutu değildir.

625 numaralı şerefli beytin açıklamasına da başvurulursa, anlam zevki daha ziyade genişler.

Ey hakîkatten gāfil olan sâil! Bu benim dediğim ma'nâ, bilcümle efâl ve harekâtta kulun Hak'la beraberliğidir. Sen ayn ve Hak ayrı olup, Hak bir müstebid hükümdâr gibi, kahren ve cebren seni kendi arzûsuna tâbi' kılmış değildir. Belki Hak seni istediğin yolda yürütür. Bu benim söylediğim ma'nâ, parlak olan mâh-ı hakîkatin tecellîsidir ve vahdet nûrudur; yoksa keserât bulutu değildir.

625 numaralı beyt-i şerîfin îzâhına da müracaat olunursa, zevk-ı ma'nâ daha ziyâde tevessü' eder.

1490. Eğer bu cebir olur ise de, âmmenin cebri değildir; o emmare-i hod-kamenin [1465] cebri değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1490. Eğer bu cebir (kulun fiillerinde kendi iradesinin olmadığını düşünmesi) olur ise de, halkın cebri değildir; o bencil nefsin cebri değildir.

Ey soran kişi, benim söylediğim anlamda cebir var ise de, bu cebir, vahdet (bir olma) hakikatinden gafil olan avamın (halkın) cebri değildir. Çünkü onlar Hakk'ı ayrı ve bağımsız, kendilerini dahi ayrı ve bağımsız görürler. Bu sebeple Hakk'ın iradesini, kendi iradelerine karşıt görürler. Bu sebeple onlara cebir denildiği zaman, bencil olan nefs-i emmârenin (kötülüğü emreden nefsin) anladığı cebir anlamını anlarlar. Bu cebir, وَ هُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنتُمْ (Hadid, 57/4) yani "Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir" ayet-i kerimesinde gösterilen Hakk'ın beraberliğidir.

Ey sâil, benim söylediğim ma'nâda cebir var ise de, bu cebir hakîkat-ı vahdetden gäfil olan avâmın cebri değildir. Zîrâ onlar Hakk'ı ayrı ve müstakil ve kendilerini dahi ayrı ve müstakil görürler. Binâenaleyh Hakk'ın irâdesini, kendi irâdelerine muârız görürler. Bu sebeble onlara cebir denildiği vakit, hod-kâm olan nefs-i emmârenin anladığı cebir ma'nâsını anlarlar. Bu cebir وَ هُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنتُمْ (Hadid, 57/4) ya'ni "Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir" âyet-i kerîmesinde gösterilen maiyyet-i Hak'dır.

1491. Ey oğul, cebri onlar tanır ki, Huda onların gönlünde göz açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1491. Ey oğul, cebri onlar tanır ki, Huda onların gönlünde göz açtı.

Ey henüz iç gözü kapalı olan oğlum, yani Hakk Yolcusu! Gerçekten ortada bir cebir (zorunluluk) meselesi vardır; fakat bu cebrin mahiyetini ve hakikatini, ancak Yüce Allah Hazretleri'nin basiret (iç) gözünü açtığı kimseler bilir ve tanır.

Ey henüz bâtın gözü kapalı olan oğlum, ya'ni sâlikim! Vâkıâ ortada bir cebir meselesi vardır; fakat bu cebrin mâhiyyetini ve hakîkatini, ancak Hak Teâlâ Hazretleri'nin basîret gözünü açtığı kimseler bilir ve tanır.

1492. Onlara gayb ve istikbal fâş oldu; mâzînin zikri onların önünde la-şeydir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1492. Onlara gayb ve gelecek açığa çıktı; geçmişin anılması onların önünde bir hiçtir.

Yani kalp gözü açılıp cebri gören ve tanıyan kimselere, gayb mertebesinde olan eşyanın hakikatleri ve sabit hakikatler âlemi ve o âlemden bu kesafet (yoğunluk) âlemine gelecek olanlar açığa çıktı ve görünür oldu. Onların karşısında geçmişin anılması bir hiçtir. Şerefli beyitteki "lâş" kelimesi, "lâ-şey"in (bir hiç) kısaltılmışıdır. Nitekim "eyyü şey'in" (hangi şey) yerine "eyş" ve "mâ fîhi şey'ün" (onda hiçbir şey yok) yerine "mâfiş" derler. Yani onların önünde gayb ve şehadet (görünen âlem), geçmiş ve gelecek ve hâl kalmamıştır. Çünkü onların zâtı ve sıfatı, Hakk'ın zâtında ve sıfatında fânî olmuştur. Onların nazarında cebir, Hakk'ın cebbarlığıdır; ve onların ihtiyarı, Hakk'ın ihtiyarıdır.

Ya'ni kalb gözü açılıp cebri gören ve tanıyan kimselere, mertebe-i gaybde olan hakāyık-ı eşyâ ve a'yân-ı sâbite âlemi ve o âlemden bu âlem-i ke- sâfete gelecek olanlar fâş ve zâhir oldu. Onların muvâcehelerinde mâzînin zikri lâ-şeydir. Beyt-i şerîfdeki "lâş" kelimesi, "lâ-şey"in muhaffefidir. Nitekim "eyyü şey'in" yerine "eyş" ve "mâ fihi şey'ün" yerine "mâfiş" derler. Ya'ni onların önünde gayb ve şehadet, mâzî ve istikbâl ve hâl kalmamıştır. Zîrâ onların zâtı ve sıfatı, Hakk'ın zâtında ve sıfatında fânî olmuştur. Onların nazarında cebir, cebbâriyyet-i Hak'dır; ve onların ihtiyârı, ihtiyâr-ı Hak'dır.

1493. Onların ihtiyarı ve cebri başkadır; katreler sadefler içinde gevherdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1493. Onların iradesi ve zorlanması başkadır; katreler sedefler içinde incidir.

Yani kendi zâtını ve sıfatını, Hakk'ın zâtında ve sıfatında yok eden kişinin zorlanması ve iradesi başka, kendi zâtını ve sıfatını Hakk'ın zâtının ve sıfatlarının gayrısı gören kişinin zorlanması ve iradesi başkadır. Çünkü yok olanların zorlanması, sedeflerin içine düşen damla gibi inci ve cevherdir. Bu sebeple övülmüş bir zorlanmadır. Ve kendilerini Hakk'ın gayrısı gören kişilerin zorlanması ise, nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) yılanının ağzına düşen damla olup zehirdir; bu sebeple o, yerilmiş bir zorlanmadır. Ve Hak'ta yok olanlar, Hakk'ın bütün mertebelerinin hükmüne hakkıyla ve tamamıyla tâbi olurlar. Bu sebeple bu taayyün (belirginleşme) âleminin hükmü olan şer'î hükümlerden hiçbirini asla kaçırmazlar; fakat nefs ehli olup kuru laf ile kendisini Hakk'ın gayrısı görmediğini iddia eden kişiler, karınları acıktığı vakit yemeğe ve tuvalet ihtiyacı vaktinde helaya koşup taayyün âleminin hükmünü yerine getirdikleri halde, namaz ve oruç gibi nefse ağır gelen ibadetlerde "zühde (dünyadan el çekmeye) ihtiyacımız kalmadı" diye müsamaha ederler. Seriyy-i Sakatî (a.s.) hazretlerine birisi gelip dedi ki: "Falan kimse, 'Biz bir kapı gibiyiz, hareketlerimiz ve duruşlarımız bizden değildir,' diyor." Hz. Seriyy buyurdular ki: "Bu sözü ya bir gayet ârif (bilen) ve muvahhid (Allah'ı birleyen) söyler, veyahut bir cebrî (cebriye mezhebinden olan) bir zındık (dinsiz) söyler; eğer bunu söyleyen kimse şer'î hükümlere tamamıyla riayetkâr ise muvahhid ve kâmildir; ve eğer şer'î teklifleri düşürmüş ise, dinsizlerden biridir."

Ya'ni kendi zâtını ve sıfatını, Hakk'ın zâtında ve sıfatında fânî kılan kimsenin cebri ve ihtiyârı başka, kendi zâtını ve sıfatını Hakk'ın zâtının ve sıfâtının gayri gören kimsenin cebri ve ihtiyârı başkadır. Zîrâ fânî olanların cebri, sadeflerin içine düşen katre gibi gevher ve incidir. Binâenaleyh cebr-i mahmûddur. Ve kendilerini Hakk'ın gayri gören kimselerin cebri ise, nefs-i emmâre yılanının ağzına düşen katre olup zehirdir; binâenaleyh o cebr-i mezmûmdur. Ve Hak'da fânî olanlar, Hakk'ın cemî'-i merâtibinin hükmüne hakkıyla ve tamâmiyle tâbi' olurlar. Binâenaleyh bu âlem-i taayyünün hükmü olan ahkâm-ı şer'iyyeden hiçbirisini aslâ fevt etmezler; fakat ehl-i nefs olup kuru lâf ile kendisini Hakk'ın gayri görmediğini iddia eden kimseler, karınları acıktığı vakit taâma ve kazâ-yı hâcet vaktinde helâya koşup âlem-i taayyünün hükmünü îfâ ettikleri halde, namaz ve oruç gibi nefse ağır gelen ibâdâtda zühde ihtiyacımız kalmadı diye müsâmaha ederler. Seriyy-i Sakatî hazretlerine birisi gelip dedi ki: "Falan kimse, biz bir kapı gibiyiz, harekât ve sekenâtımız bizden değildir, diyor." Hz. Seriyy buyurdular ki: "Bu sözü ya bir gâyet ârif ve muvahhid söyler, veyâhut bir cebrî bir zındık söyler; eğer bunu söyleyen kimse ahkâm-ı şer'iyyeye tamâmiyle riâyetkâr ise muvahhid ve kâmildir; ve eğer teklîfât-ı şer'iyyeyi iskāt etmiş ise, dinsizlerden biridir."

1494. Hâricde küçük ve büyük katre vardır; sadef içinde küçük ve büyük incidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1494. Dışarıda küçük ve büyük damla vardır; sedef içinde küçük ve büyük incidirler.

Cebir ve ihtiyar, nisan yağmuru damlalarına ve "dışarısı" gaflet ehlinin kalbine ve "sedef" hakikat ehlinin kalbine benzetilmiştir.

Cebir ve ihtiyâr, nisan yağmuru katrelerine ve "hâric" ehl-i gafletin kalbine ve "sadef" ehl-i hakîkatin kalbine teşbîh buyrulmuştur.

1495. O kavim için ahûnun göbeğinin tab'ı vardır; dışarıdan kan ve içerileri misklerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1495. O kavim için ceylanın göbeğinin tabiatı vardır; dışarıdan kan ve içerileri misktir.

Ceylanın kanı dışarıya akınca bayağı kan ve necis olur; fakat göbeğinde birikirse "misk göbeği" dedikleri latif kokulu bir madde olur. Bu sebeple kan gibi olan cebri, övülmüş ve latif yapmak hususunda, kendisinden fani olan evliya zümresinin kalbinde ceylan göbeğinin tabiatı vardır. Göbeğin dışı mesabesinde olan nefis ehlinin kalbinde ise o cebr, kınanmış ve necis olur.

Ahûnun kanı dışarıya akınca bayağı kan ve necis olur; fakat göbeğinde terâküm ederse "misk göbeği" dedikleri latîf kokulu bir madde olur. Binâenaleyh kan gibi olan cebri, mahmûd ve latîf yapmak hususunda, kendisinden fânî olan evliyâ tâifesinin kalbinde âhû göbeğinin tabîatı vardır. Göbeğin hârici mesâbesinde olan ehl-i nefsin kalbinde ise o cebr, mezmûm ve necis olur.

1496. Sen deme ki, bu mâye dışarıda kan idi; göbeğe gittiği vakit nasıl misk olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1496. Sen deme ki, bu maya dışarıda kan idi; göbeğe gittiği zaman nasıl misk olur.

Yani ey itiraz eden, sen deme ki cebir (zorlama), nasıl olur da bir grubun kalbinde iyi ve bir grubun kalbinde kötü olur? Yüce Allah Hazretleri bunun benzerini maddî varlıklar âleminde de göstermiştir. Bir aslın bir yerde kötü ve bir yerde iyi olduğu ceylanın kanında görülüyor; bu inkâr edilemez.

Ya'ni ey mu'teriz, sen deme ki cebir, nasıl olur da bir tâifenin kalbinde iyi ve bir tâifenin kalbinde fenâ olur? Allah Teâlâ Hazretleri bunun nazîrini maddiyyât âleminde de göstermiştir. Bir aslın bir yerde fenâ ve bir yerde iyi olduğu âhûnun kanında görülüyor; bu inkâr olunamaz.

1497. Sen deme ki, bakır dışarıda muhtekar idi; iksîrin içinde nasıl altın oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1497. Sen deme ki, bakır dışarıda değersizdi; iksirin içinde nasıl altın oldu?

Bu örnek dahi aynı şeyin bir yerde sıradan ve bir yerde dönüşümle kıymetli olmasının delilidir.

Bu misâl dahi aynı şeyin bir yerde âdî ve bir yerde bi'l-istihâle kıymetdâr olmasının delîlidir.

1498. İhtiyar ve cebir sende hayal oldu; vaktaki onlara gitti, nûr-i Celal oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1498. İhtiyar ve cebir sende hayal oldu; vaktaki onlara gitti, Celâl nuru oldu.

Ey ilahi hakikatleri bilmeyen kimse, senin bildiğin ihtiyar (seçme özgürlüğü) ve cebir (zorunluluk), ancak senin hayalinde yarattığın şeylerdir; fakat hakikatleri bilen yüce evliyanın bildikleri ihtiyar ve cebir, onların müşahede ettikleri Celâl nurudur. (625 numaralı şerefli beytin açıklamasına bakınız.)

Ey hakāyık-ı ilâhiyyeye vakıf olmayan kimse, senin bildiğin ihtiyâr ve cebir, ancak senin hayâlinde îcâd ettiğin şeylerdir; fakat hakāyıka vakıf olan evliyâ-yı kirâmın bildikleri ihtiyâr ve cebir müşâhede ettikleri nûr-i Celâl' dir. (625 numaralı beyt-i şerîfin îzâhına müracaat.)

1499. Ekmek sofrada oldukça, o cemâd olur. Ademin tenine gider, o şad olan rûh olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1499. Ekmek sofrada oldukça, o cansızdır. İnsanın bedenine gider, o şen olan ruh olur.

Bu da dışarıdan bir örnektir. Yani cebir (zorlama, irade dışı olma), kelâm sofrasında duran ekmek gibidir ve ruhsuzdur; fakat insân-ı kâmilin kalbine gidince şen ve neşeli bir ruh ve mana ve bir hakikat olur.

Bu da bir misâl-i hâricîdir. Ya'ni cebir, kelâm sofrasında duran ekmek gibidir ve rûhsuzdur; fakat insân-ı kâmilin kalbine gidince şen ve şâd bir rüh ve ma'nâ ve bir hakîkat olur.

1500. Sofranın içinde müstahil olmaz; onu can selsebilden müstahil eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1500. Sofranın içinde değişmez; onu can selsebilden değiştirir.

Yani ekmek sofranın içinde iken başka bir hale geçmez; onu can, latif su (can suyu) yönünden başka bir hale geçirir. Yani ekmek yenir; hayvanî ruhun salgısı olan latif su midede hazmettirir; ondan sonra vücutta nutfe (döllenmiş yumurta/sperm) olup hayvanî ruha dönüşür ve bedende hayvanî ruhun kuvveti olur.

Ya'ni ekmek sofranın içinde iken tebeddül etmez; onu can âb-ı latîf cihe-tinden istihâle ettirir. Ya'ni ekmek yenir; rûh-i hayvânînin ifrâzâtı olan âb-ı latîf mi'dede hazm ettirir; ondan sonra vücûdda nutfe olup rûh-i hayvânîye inkılâb eder ve bedende rûh-i hayvânînin kuvveti olur.

1501. Ey doğru okuyan, bu cânın kuvvetidir; acaba o cânın cânının kuvveti ne olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1501. Ey doğru okuyan, bu canın kuvvetidir; acaba o canın canının kuvveti ne olur?

Ey tabiat kitabını doğru okuyan kişi! Bu söylediğimiz ekmeğin dönüşümünü, insan vücudundaki hayvanî ruh yapıyor. Cansızı ruha dönüştürüyor. Peki o hayvanî ruhun canı olan izafî ruhun kuvveti ne kadar olur, var kıyas et. Çünkü o ruh hakkında Yüce Allah "Ve ona ruhumdan üfledim" (Hicr, 15/29) yani "Ben Âdem'e kendi ruhumdan üfledim" buyuruyor.

Ey kitâb-ı tabîatı doğru okuyan kimse! Bu söylediğimiz ekmeğin istihâle-sini, vücûd-ı beşerdeki rûh-i hayvânî yapıyor. Cemâdı rûhâ tebdîl ediyor. Ya o rûh-i hayvânînin cânı olan rûh-i izâfinin kuvveti ne kadar olur, var kıyâs et. Zîrâ o rûh hakkında Hak Teâlâ وَ نَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي (Hicr, 15/29) Ya'ni "Ben Adem'e kendi rûhumdan nefh ettim" buyuruyor.

1502. Ademin bir et parçası, can kuvvetinden, deniz ve ma'den ile beraber dağı yarar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1502. İnsanın bir et parçası, can kuvvetinden, deniz ve maden ile beraber dağı yarar.

Yani sen şu hayvansal ruhun kuvvetine bak ki, insanın bir et parçası olan eli dağları yarıyor, denizlerin dibini kazıyor; toprakları yarıp maden çıkarıyor.

Ya'ni sen şu rûh-i hayvânînin kuvvetine bak ki, insanın bir et parçası olan eli dağları yarıyor, denizlerin dibini kazıyor; toprakları yarıp ma'den çı-karıyor.

1503. Dağ kazıcının canının kuvveti taş yarmaktır, onda cânın canının kuvveti ayı yarmaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1503. Dağ kazıcının canının kuvveti taş yarmaktır, onda canın canının kuvveti ayı yarmaktır.

Yani dağ kazıcı olan adamın hayvanî ruhunun kuvveti taşı yarmaktır; fakat yine o Âdem soyunda hayvanî ruhun ruhunun kuvveti ayı yarmaktır. Nitekim Âdem soyundan olan peygamberlerin sonuncusu (s.a.v.) Efendimiz'in ayı ikiye bölme mucizesi meşhurdur.

Ya'ni dağ kazıcı olan adamın rûh-i hayvânîsinin kuvveti taşı yarmaktır; fakat yine o cins-i Adem'de rûh-i hayvânînin ruhunun kuvveti ayı yarmak-tır. Nitekim cins-i benî Adem'den bulunan Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendi-miz'in şakk-ı kamer mu'cizesi meşhûrdur.

1504. Eğer gönül sır dağarcığının başını açarsa, can arş tarafına urûc eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1504. Eğer gönül sır dağarcığının başını açarsa, can arş tarafına yükselir.

Yani eğer ilahi hakikatler ve bilgilerle dolu olan gönlüm, hakkında "Ve ona kendi ruhumdan üfledim" (Hicr, 15/29) buyrulan canın canının sırrını açıklamaya kalkışırsa, dinleyenlerin canlarında kendi üfleyicileri tarafına öyle bir şevk ve çekim oluşur ki, artık bu beden hapsinde kalamazlar; Rahman'ın arşı tarafına yükselirler ve Rahman'ın istivâsında (hükümranlığında) kaybolurlar; ve ilahi hikmet dairesinde düzenlenmiş olan izafî varlık âlemi bozulur. Bu sebeple canın canının kuvvetini bu kadar bir işaretle söyleyerek yetinirim.

Adem (a.s.)ın o hatayı "Ey bizim Rabb'imiz biz zulmettik" (A'raf, 7/23) diye kendisine isnat etmesi ve İblis'in kendi günahını "Senin beni azdırman hakkı için" (Hicr, 15/39) diye Hakk'a isnat etmesi

Ya'ni eğer hakāyık ve maârif-i ilâhiyye ile dolu olan gönlüm, hakkında و نفخت فيه من روحي (Hicr, 15/29) [Ben âdem'e kendi rûhumdan üfledim]" buyrulan cânın cânının sırrını beyâna kıyâm ederse, müstemi'lerin canlarında kendi nâfihleri tarafına öyle bir şevk ve incizâb hâsıl olur ki, artık bu habs-i bedende kalamazlar; arş-ı Rahmân tarafına urûc ederler ve istivâ-yı Rahmân'da müstağrak olurlar; ve hikmet-i ilâhiyye dâiresinde müretteb olan vücûd-ı izâfî âlemi haleldâr olur. Binâenaleyh cânın cânının kuvvetini bu kadar bir işaretle söyleyerek iktifâ ederim.

Adem (a.s.)ın o zelleyi ربنا ظلمنا (A'raf, 7/23) "Ey bizim Rabb'imiz biz zulmettik" diye kendisine izâfe etmesi ve İblîs'in kendi günahını بما أغويتنى (Hicr, 15/39) "Senin beni azdırman hakkı için" diye Hakk'a izâfe etmesi

1505. Hakk'ın fiili vardır, bizim de fiilimiz vardır; her ikisini gör! Bizim fiilimiz vardır; bundan peydadır, bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1505. Hakk'ın fiili vardır, bizim de fiilimiz vardır; her ikisini gör! Bizim fiilimiz vardır; bundan bellidir, bil!

Bu izafî varlık (mutlak varlığa göre) âleminde hem Hakk'ın hem de kulun fiili sabittir. Sen bu sabitliğin her ikisini de basiret gözünle gör. Eğer sende böyle bir basiret gözü varsa, bizim sabit olan fiilimizin, Hakk'ın fiilinden meydana geldiğini görürsün. Yani kısacası, biz yaparız, Hak yaratır.

Bu vücûd-ı izâfî âleminde hem Hakk'ın ve hem de kulun fiili sâbitdir. Sen bu sübutun her ikisini dahi basar-ı basîretin ile gör. Eğer sende böyle bir çeşm-i basîret varsa, bizim sâbit olan fiilimizin, Hakk'ın fiilinden sudûr ettiğini görürsün. Ya'ni hulâsası, biz yaparız, Hak yaratır.

1506. Eğer ortada halkın fiili yok ise, o halde kimseye "Niçin böyle yaptın?" deme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1506. Eğer ortada kulun fiili yok ise, o halde kimseye "Niçin böyle yaptın?" deme!

Ey nefse ait gaflet ile beraber kendisini mecbur sayan kimse! Mademki kulun iradesini inkâr ediyorsun, o halde kimseye fiilinden dolayı itiraz edip "Niçin bunu böyle yaptın?" deme!

Ey gaflet-i nefsâniyye ile beraber kendisini mecbûr addeden kimse! Mâdemki halkın ihtiyârını nefy ediyorsun, o halde kimseye fiilinden dolayı i'tirâz edip "Niçin bunu böyle yaptın?" deme!

1507. Hakk'ın yaratması, bizim ef'alimizin mûcididir; bizim fiilimiz Allah Teâlâ'nın halkının eserleridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1507. Hakk'ın yaratması, bizim fiillerimizin yaratıcısıdır; bizim fiilimiz Yüce Allah'ın yaratmasının eserleridir.

Yüce Allah, her bölünmez anda yaratıcılık sıfatıyla tecelli eder. Bütün oluş ve mekân O'nun yaratıcılığı altındadır. Bu sebeple fiillerimiz de O'nun yaratıcılığının eserleridir. Yani Hak, bizde, fiilimiz için kuvvet yaratır. Nasıl ki ayet-i kerimede وَ اللهُ خَلَقَكُمْ وَ مَا تَعْمَلُونَ (Saffat, 37/96) yani "Yüce Allah sizi ve işledikleriniz şeyi yarattı" buyrulur.

Hak Teâlâ her ân-ı gayr-i münkasımda sıfat-ı hâlıkiyyetle mütecellîdir. Bütün kevn ü mekân O'nun hâlıkıyyeti altındadır. Binâenaleyh ef'âlimiz dahi O'nun halkıyyetinin eserleridir. Ya'ni Hak bizde, fiilimiz için kuvvet halk eder. Nitekim âyeti kerîmede وَ اللهُ خَلَقَكُمْ وَ مَا تَعْمَلُونَ (Saffat, 37/96) ya'ni "Allah Teâlâ sizi ve işledikleriniz şeyi yarattı" buyrulur.

1508. Bir söyleyici ya kelâmı, ya garazı görür; iki araz bir anda ne vakit muhît olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1508. Bir söyleyici ya sözü, ya maksadı görür; iki araz (bir şeyin varlığına bağlı olan ve kendi başına var olamayan nitelik) bir anda ne zaman kuşatıcı olur?

Yani söz söyleyen kişi, öncelikle söyleyeceği anlamı düşünür ve düşünürken söyleyemez; fikrini hazırladıktan sonra söylemeye başlar. Bu sebeple bir an içinde hem sözle hem de maksat olan anlamla meşgul olamaz ve bu iki arazı kuşatamaz. İnsan bu hâli kendisinde daima zevken (doğrudan deneyimleyerek) gözlemler.

Şerefli beyitte söz ile fikrin her ikisine de "araz" denilmiştir; ve araz, iki zaman diliminde kalıcı olmayan şeye denir ki, fikir ile söz de böyledir.

Ya'ni söz söyleyen kimse, evvelâ söyleyeceği ma'nâyı düşünür ve düşünürken söyleyemez; fikrini hazırladıktan sonra söylemeğe başlar. Binâenaleyh bir an içinde hem lafzı ve hem de maksûd olan ma'nâ ile meşgül olamaz ve bu iki arazı ihâta edemez. İnsan bu hâli kendisinde dâimâ zevkan müşâhede eder.

Beyt-i şerîfde kelâm ile fikrin her ikisine de "araz" ta'bîr buyrulmuştur; ve araz, iki zamanda bâkî olmayan şeye derler ki, fikir ile de kelâm dahi böyledir.

1509. Eğer ma'nâya gitti ise, kelâmdan gafil oldu. Hiçbir bakış, bir demde önü ve ardı göremez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1509. Eğer anlama yöneldiyse, sözden gafil oldu. Hiçbir bakış, bir anda önü ve arkayı göremez.

Yani insan düşünürken konuşamaz ve konuşurken de hazır olan anlamı ifade edip, başka fikirlerle meşgul olamaz. Aynı şekilde göz, bir anda hem önü hem de arkayı göremez. Önü görmesi bittikten sonra arkayı görebilir.

Ya'ni insan düşünürken söyleyemez ve söylerken de mütehazzır olan ma'nâyı edâ edip, başka fikirler ile meşgül olamaz. Ve kezâ göz, bir anda hem önü ve hem de arkasını göremez. Önü görmesi bittikten sonra arkasını görebilir.

1510. O zamanda ki, önünü görürsün, yine o zamanda sen kendi arkanı nasıl [1485] görebilirsin? Bunu bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1510. O zamanda ki, önünü görürsün, yine o zamanda sen kendi arkanı nasıl [1485] görebilirsin? Bunu bil!

1511. Mâdemki can, kelâmı ve ma'nâyı muhît değildir, can bu her iki anın hâlıkı nasıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1511. Mademki can, kelâmı ve manayı kuşatıcı değildir, can bu her iki anın yaratıcısı nasıl olur?

Yani mademki can, bir an içinde manayla ve diğer an içinde de o manaya kelâmı giydirmekle meşgul oluyor ve bu iki işi yapmak için ayrı ayrı an ve zamana bağlı bulunuyor, o halde bu her iki anı ve zamanı nasıl yaratabilir? Ve kendisi zamana bağlı iken, nasıl zamanın efendisi olur? Buna göre anlaşılıyor ki, can olan manayı tasarlamak ve sonra da onu sözlerle ifade etmek için ayrı ayrı iki ana ve zamana muhtaçtır; ve bu iki oluşu bir anda kuşatamaz ve bu halde kuşatamadığı ve tasarruf edemediği bu iki anın ve zamanın dahi yaratıcısı ve yöneticisi olamaz.

Ya'ni mâdemki can, bir ân içinde ma'nâ ile ve diğer ân içinde de o ma'nâ-ya kelâmı giydirmek ile meşgül oluyor ve bu iki işi yapmak için ayn ayn ân ve zamâna tâbi' bulunuyor, o halde bu her iki ânı ve zamânı nasıl yaratabi-lir? Ve kendisi zamâna tâbi' iken, nasıl zamânın metbû'u olur? Binâenaleyh anlaşılıyor ki, can olan ma'nâyı tasarlamak ve sonra da onu elfâz ile ifade et-mek için ayrı ayrı iki âna ve zamâna muhtaçtır; ve bu iki şe'ni bir anda ihâ-ta edemez ve bu halde ihâta ve tasarruf edemediği bu iki ânın ve zamânın dahi hâliki ve mutasarrıfı olamaz.

1512. Ey oğlum! Hak cümleyi muhît geldi; onu bir fiil, diğer fiilden geri tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1512. Ey oğlum! Hak bütün varlığı kuşatmıştır; hiçbir fiil O'nu diğer bir fiilden alıkoymaz.

Yani Yüce Allah, "Allah Teâlâ her şeyi kaplamıştır" (Nisâ, 4/126) ayet-i kerimesi gereğince, bütün eşyayı zâtına ait kuşatmasıyla kuşatmıştır. Hiçbir oluş, O'nu diğer bir oluştan meşgul etmez. Nitekim ayet-i kerimede "Bizim emrimiz ancak gözün süratle bir bakışı gibi, bölünmez bir an içinde meydana gelir" (Rahmân, 55/50) buyrulur. Çünkü âlemin sureti, bölünmez bir an içinde süratle var olur ki, hakikat ehli buna "teceddüd-i emsâl" (benzerlerin yenilenmesi) derler. Ve bu süratin kemalinden dolayı âlem sabit görünür. Nitekim zamanımızda elektrik kuvvetiyle dakikada 5200 devir yapan bir çarkın döndüğünü bildiğimiz halde, duyusal bakışımızla baktığımız zaman onu sabit görüyoruz. Halbuki bu devrin dakikada yedibin'den daha fazla olabileceği de hesap yoluyla fen ehli katında sabittir. Âlemin yaratılması ve yok edilmesi ise hesaplanamayacak kadar hızlıdır.

Ya'ni Hak Teâlâ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْئ مُحِيطًا (Nisâ, 4/126) “Allah Teâlâ her şeyi kap-lamıştır" âyet-i kerîmesi mûcibince bilcümle eşyayı ihâta-i zâtiyyesiyle muhîtdir. Onu bir şe'n, diğer bir şe'nden meşgül etmez. Nitekim âyet-i kermede وَمَا أَمْرُنَا إِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ (Rahmân, 55/50) ya'ni “Bizim emrimiz ancak gözün sür'atle bir bakışı gibi, bir ân-ı gayr-i münkasim içinde vâki' olur" buyrulur. Zîrâ sûret-i âlem bir ân-ı gayr-i münkasim içinde sür'atle mevcûd olur ki, ehl-i hakîkat buna "te-ceddüd-i emsâl" derler. Ve kemâl-i sür'atinden âlem sâbit görünür. Nitekim za-mânımızda elektrik kuvvetiyle dakîkada 5200 devir yapan bir çarkın döndüğü-nü bildiğimiz halde basar-ı hissî ile baktığımız vakit onu sâbit görüyoruz. Halbu-ki bu devrin dakîkada yedi binden daha fazla olabileceği de bi'l-hesâb ehl-i fen indinde sâbitdir. Îcâd ve i'dâm-ı âlem ise hesab olunamıyacak kadar serî'dir.

1513. Şeytan "Senin beni azdırman hakkı için" diye söyledi. Alçak şeytan kendisinin fiilini gizledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1513. Şeytan "Senin beni azdırman hakkı için" diye söyledi. Alçak şeytan kendisinin fiilini gizledi.

Bu şerefli beyit, A'raf Suresi'nde yer alan "قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ" (A'râf, 7/16) yani "Senin beni azdırman hakkı için, ben onlar için senin Mudil isminin (saptıran isminin) doğru yolunda oturayım dedi" ayet-i kerimesine işaret eder. 625 numaralı beytin açıklamasında ayrıntılı olarak belirtildiği üzere Yüce Allah her şeye, kendi hakikatinin talep ettiği şeyi verdi. Bu sebeple kimseye küfrü ve imanı hakkında zorlama yapmadı; aksine zorlama, herkesin kendi hakikatinden yine kendisine meydana geldi. Bu sebeple Hak her şeye varlık bahşetti; bu varlık bahşetme Hakk'ın cebbarlığıdır (her şeye hükmeden, zorlayan olmasıdır) ve iyi ve kötü fiillerdeki mecburiyet herkese yine kendinden meydana gelir. İblis bu hakikatten gafil olduğu için edepsizlik etti ve Hakk'ın cebbarlığını kendi kabahatinin kaynağı bildi.

Bu beyt-i şerîf, sûre-i A'rafda olan قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ (A'râf, 7/16) ya'ni "Senin beni azdırman hakkı için, ben onlar için senin ism-i Mudil hazretinin sırât-ı müstakîminde oturayım dedi" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. 625 numaralı beytin îzâhında tafsîl olunduğu üzere Hak Teâlâ her şeye onun kendi hakîkatinin taleb ettiği şeyi verdi. Binâenaleyh kimseye küf-rü ve îmânı hakkında cebr etmedi; belki cebir, herkesin kendi hakîkatinden yi-ne kendisine vâki' oldu. Binâenaleyh Hak her şeye ifâza-i vücûd etti; bu ifa-za-i vücûd Hakk'ın cebbâriyyetidir ve iyi ve kötü fiillerdeki mecbûriyet herke-se yine kendinden vâki' olur. İblîs bu hakîkatden gāfil olduğu için edebsizlik etti ve cebbâriyyet-i Hakk'ı kendi kabâhatinin menşei bildi.

1514. Adem "Biz nefsimize zulm ettik" diye söyledi. O bizim gibi Hakk'ın fiilinden gafil olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1514. Âdem "Biz nefsimize zulmettik" diye söyledi. O bizim gibi Hakk'ın fiilinden gafil olmadı.

Yani Âdem, saadet ve şekavetin, herkesin kendi hakikatinin yatkınlığından (isti'dâd) kaynaklandığını bildi; ve Hakk'ın ancak varlık bahşetmede (ifâza-i vücûd) cebbarlığını (cebbâriyyet) basiret gözüyle gördü. Bu sebeple üzerlerine şeytanî gafletin galip geldiği kimseler gibi Hakk'ın fiilinden gafil olmadı. Bu sebeple hatayı nefsine isnat etti.

Şerefli beyitte "bizim gibi" denilmesi, hikmetli bir üslupla halka işaret içindir. Nasıl ki bu mana hakkında yukarıda 1278 numaralı şerefli beyitte de açıklamalar geçti.

Ya'ni Adem, saâdet ve şekāvetin, herkesin kendi hakîkatinin isti'dâdından neş'et ettiğini bildi; ve Hakk'ın ancak ifāza-i vücûdda cebbâriyyetini basar-ı basîretle gördü. Binâenaleyh üzerlerine gaflet-i şeytâniyye gälib kimseler gibi Hakk'ın fiilinden gäfil olmadı. Bu sebeble hatâyı nefsine izâfe etti.

Beyt-i şerîfde "bizim gibi" buyrulması, üslûb-ı hakîmâne ile işâret-i halk içindir. Nitekim bu ma'nâ hakkında yukarıda 1278 numaralı beyt-i şerîfde de îzâhât geçti.

1515. O, günah içinde edebden onu gizledi. O günahı kendi üzerine vurduğundan, o meyveyi yedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1515. O, günah içinde edepten onu gizledi. O günahı kendi üzerine vurduğundan, o meyveyi yedi.

Yani Hz. Adem, yasak ağaca yaklaşmasından kaynaklanan sürçmesini ve hatasını, o yaptığı günah içinde, edep gözeterek Hakk'ı gizledi ve o günahı kendi Ademî taayyünü (belirginleşmesi) üzerine aldı. Buna göre Hz. Adem bu edebinin meyvesini yedi; ve bu edebin meyvesi de taayyün (belirginleşme) uzaklığı içinde ilahi yakınlık idi.

Bilinmeli ki, gerek Adem'in gerek İblis'in ve bütün yaratılmışların hakikatleri Hak'tır ve onların suretleriyle belirginleşen de Hakk'ın mutlak varlığıdır. Fakat mutlak varlığın her bir tenezzül (aşağı iniş) mertebesinin bir hükmü vardır ve her bir mertebe, birbirinden ayrı olan hükümlerine göre birbirinin gayrıdır; ve mutlak varlık mertebesi ise bu mertebelerin hepsinin gayrıdır. Buna göre mâsiyet (günah), Ademî taayyünün gereği olduğundan, bu günahın Hakk'a isnat edilmesi, o mertebenin hükmünü iptal etmek ve hikmet kaidesi dışına çıkmaktır. Ve edep, lügatte kaide anlamına da geldiğinden, günahın Hakk'a dayandırılması edepsizliktir. Adem bu hakikate vakıf olduğundan, kendi mertebesinin hükmüne riayet etti ve edebi muhafaza etti ve ilahi makbul oldu. Ezelî ahmak olan İblis ise Hakk'ın varlığının tenezzülâtına (aşağı inişlerine) vakıf olmakla beraber, kendi mertebesinin hükmünden gafil olduğundan, edepsizliğe cüret etti ve ilahi kovulmuş oldu. Örneğin buz, sudur; fakat buzun mertebesinin bir hükmü ve suyun mertebesinin de bir hükmü vardır. Bu, sudur diyerek buz mertebesinin hükmü iptal olunup su ile yapılacak işleri buz ile yapmaya kalkmak tam bir ahmaklıktır. İşte Kur'an-ı Kerim'de وَمَا أَصَابَكَ من سيئة فَمِنْ نَفْسِكَ (Nisa, 4/79) yani "Sana bir fenalık isabet ederse, nefsindendir" buyrulması ile fenalıkların beşerî taayyün (belirginleşme) mertebesinin gereği olduğuna ve كُلِّ من عند الله (Nisâ, 4/78) yani "Her şey Yüce Allah katındandır" buyrulmasıyla da, bütün mertebelerin Hakk'ın varlığından zahir olduğuna işaret buyrulur.

Ya'ni Hz. Adem, şecere-i menhiye takarrübünden mütevellid, zellesini ve hatâsını, o yaptığı günah içinde, edeb gözeterek Hakkı gizledi ve o günâhı kendi taayyün-i âdemîsi üzerine aldı. Binâenaleyh Hz. Adem bu edebinin semeresini yedi; ve bu edebin semeresi de bu'd-i taayyün içinde kurb-i ilâhî idi.

Ma'lûm olsun ki, gerek Adem'in ve gerek Iblîs'in ve bilcümle mahlûkātın hakîkatleri Hak'dır ve onların sûretleriyle müteayyin olan dahi vücûd-ı mutlak-ı Hak'dır. Fakat vücûd-ı mutlakın her bir mertebe-i tenezzülünün bir hükmü vardır ve her bir mertebe, birbirinden ayrı olan hükümlerine nazaran yekdîğerinin gayridir; ve vücûd-ı mutlak mertebesi ise bu merâtibin cümlesinin gayridir. Binâenaleyh ma'sıyet, taayyün-i âdemînin iktizâsı olduğundan, bu günahın Hakk'a izâfesi, o mertebenin hükmünü ibtâl ve käide-i hikmet hâricine hurûcdur. Ve edeb, lügaten käide ma'nâsına da geldiğinden, günâhın Hakk'a istinâdı edebsizliktir. Adem bu hakîkate vâkıf olduğundan, kendi mertebesinin hükmüne riâyet ve edebi muhafaza etti ve makbûl-i ilâhî oldu. Ahmak-ı ezelî olan İblîs ise vücûd-ı Hakk'ın tenezzülâtına vakıf olmakla beraber, kendi mertebesinin hükmünden gāfil olduğundan, edebsizliğe cür'et etti ve matrûd-ı ilâhî oldu. Meselâ buz, sudur; fakat buzun mertebesinin bir hükmü ve suyun mertebesinin dahi bir hükmü vardır. Bu, sudur diyerek buz mertebesinin hükmü ibtâl olunup su ile yapılacak işleri buz ile yapmağa kalkmak ayn-ı hamâkatdır. İşte Kur'ân-ı Kerim'de وَمَا أَصَابَكَ من سيئة فَمِنْ نَفْسِكَ (Nisa, 4/79) ya'ni "Sana bir fenâlık isabet ederse, nefsindendir" buýrulması ile fenâlıkların taayyün-i beşerî mertebesinin iktizası olduğuna ve كُلِّ من عند الله (Nisâ, 4/78) Ya'ni "Her şey Allah Teâlâ indindendir" buyrulmasıyla da, cümle merâtibin vücûd-ı Hak'dan zahir olduğuna işaret buyrulur.

1516. Tövbeden sonra ona dedi ki: Ey Adem, sende günahı ve mihnetleri ben yaratmadım mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1516. Tövbeden sonra ona dedi ki: Ey Adem, sende günahı ve mihnetleri ben yaratmadım mı?

1517. O benim takdîr ve kazâm değil midir? Özür vaktinde niçin onu gizledin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1517. O benim takdir ve kazam değil midir? Özür vaktinde niçin onu gizledin?

Bilinmeli ki: Bütün eşyanın belirli suretleri, sabit hakikatlerinin aksidir; ve sabit hakikatler, ilahi isimlerin ilmi suretleridir; ve bu sabit hakikatlerin yatkınlıkları, mensup oldukları ismin gereğidir. Bu sebeple yapılmamış/verilmemiş yatkınlıktır; yani yaratılmış değildir. Şimdi her bir tekil hakikat, bu yapılmamış/verilmemiş yatkınlığı ile, Hak'tan kendi üzerine layık olduğu bir hükmü ister; Hak da hükmeder. İşte bu ilahi kazadır; ve bu ilahi kazanın ayrıntıları, kader ve kaderin ortaya çıktığı yer olan zaman ve mekâna bağlı bulunan belirlenmişlikler âlemidir. Bu hakikate dayanarak, Yüce Allah tövbesinden sonra Adem'e dedi ki: Ey Adem, senin belirlenmişliğinde ve insanlık kalıbında günahı ve mihnetleri ben yaratmadım mı ve senin belirli varlığın, benim mutlak varlığımın tenezzülünden oluşmuş değil midir; ve o günah benim ilahi kazam ve takdirim ile senden ortaya çıkmadı mı? Ve benim ilahi kazam, senin ezelî yatkınlığının talebi üzerine meydana gelmedi mi; ve senin yatkınlığın, benim ismimin gereği değil mi; ve benim ismim, müsemma olan zâtımın tekil hakikati değil mi? Sen niçin bunları beyan ederek, bana karşı bu günahı yapmaktaki mazeretini söylemedin?

Ma'lûm olsun ki: Bilcümle eşyânın suver-i müteayyineleri a'yân-ı sâbitelerinin aksidir; ve a'yân-ı sâbite, esmâ-i ilâhiyyenin suver-i ilmiyyeleridir; ve bu a'yân-ı sâbitenin isti'dâdları, mensûb oldukları ismin iktizâsıdır. Binâenaleyh isti'dâd-ı gayr-i mec'ûldür; ya'ni mahlûk değildir. İmdi herbir "ayn", bu isti'dâd-ı gayr-i mec'ûlü ile, Hak'dan kendi üzerine lâyık olduğu bir hükmü ister; Hak dahi hükmeder. İşte bu kazâ-yı ilâhîdir; ve bu kazâ-yı ilâhînin tafsîlâtı, kader ve kaderin mahall-i zuhûru zaman ve mekâna tâbi' bulunan âlem-i taayyünâtdır. Bu hakîkate binâen, Hak Teâlâ tövbesinden sonra Adem'e dedi ki: Ey Adem, senin taayyününde ve kālıb-ı beşeriyyetinde günâhı ve mihnetleri ben yaratmadım mı ve senin vücûd-ı müteayyenin, benim vücûd-ı mutlakımın tenezzülünden mütekevvin değil midir; ve o günâh benim kazâ-yı ilâhîm ve takdîrim ile senden zâhir olmadı mı? Ve benim kazâ-yı ilâhîm, senin isti'dâd-ı ezelînin talebi üzerine vâki' olmadı mı; ve senin isti'dâdın, benim ismimim muktezâsı değil mi; ve benim ismim, müsemmâ olan zâtımın "ayn"ı değil mi? Sen niçin bunları beyân ederek, bana karşı bu günâhı yapmaktaki ma'zeretini söylemedin?

1518. (Adem) dedi ki: Korktum, edebi terk etmedim. (Hak) dedi ki: Ben de senin o edebini hifz ettim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1518. (Âdem) dedi ki: Korktum, edebi terk etmedim. (Hak) dedi ki: Ben de senin o edebini korudum.

Yani Âdem, Hakk'ın bu sorusu üzerine dedi ki: Ey Rabbim, bu hakikatleri bilirdim; fakat senin mutlak varlığının mertebelerine iniş, benim belirlenmişliğime bir başkalık elbisesi giydirdi ve bende bir benlik meydana getirdi; ve benim belirlenmişliğime ve benliğime ait birtakım hükümler koydu ve benden günahın ortaya çıkması, benim bu benliğimin gereğiydi. Bu sebeple mertebenin hükmünü iptal etmekten ve kendi nefsimin kötülüklerini zâtına isnat etmekten korktum; ve hikmet kaidesini aşarak edebi terk etmedim. Yüce Allah buna cevaben dedi ki: Ey Âdem, ben de senin o hikmet kaidesini aşmamanı makbul saydım; ve ben de senin mertebenin gereği olarak sana Gaffâr ismim ile tecelli ettim ve seni bağışladım. Bilinmeli ki, Hakk'ın mutlak varlığının şehadet mertebesine (görünen âleme) inişinde birçok hikmetler vardır; ve bilhassa insanlığa inişi, birçok ilahi isimlerin hükümlerinin ve eserlerinin ortaya çıkması içindir. Nitekim Hz. Ebâ Eyyûbe'l-Ensârî (r.a.) efendimizden rivayet edilen hadis-i şerifte "Eğer siz günah işlememiş olsaydınız, Allah Teâlâ sizi giderir ve günah işleyen bir kavim getirir. Onlar istiğfar ederler, Allah Teâlâ da onları bağışlar" buyrulur. Ve Şeyh Nazîf Mevlevî (rahimehullâh) bu hadis-i şerifin anlamını aşağıdaki bir beyitte beyan eder: Ayine-i mağfiret sûret-i isyânadır. Halk günah etmese halk eder âhar llâh Ve Cenâb-ı Saib dahi bu bir beyitte bu hakikate işaret eder: صائت زملائك مطلب رتبت انسان آیینه بی پشت چه صورت بنماید "Sâib, insanın mertebesini meleklerden arama! Çünkü sırsız bir aynada ne suret görünür?"

Ya'ni Adem Hakk'ın bu suâli üzerine dedi ki: Yâ Rab, bu hakāyıkı bilir idim; fakat senin vücûd-ı mutlakının merâtibine tenezzül, benim taayyünüme bir gayriyyet libâsı giydirdi ve bende bir benlik husûle getirdi; ve benim taayyünüme ve benliğime âid birtakım hükümler vaz' etti ve benden ma'sıyet sudûru, benim bu benliğimin iktizâsı idi. Binâenaleyh mertebenin hük- münü ibtâl ve kendi nefsimin mesâvîsini zâtına isnâd etmekten korktum; ve kāide-i hikmeti tecavüz ederek edebi terk etmedim. Hak Teâlâ buna cevâben dedi ki: Yâ Âdem, ben de senin o kāide-i hikmeti tecavüz etmemeni makbûl addettim; ve ben de senin mertebenin iktizâsı olarak sana Gaffâr ismim ile tecellî ettim ve seni mağfiret eyledim. Ma'lûm olsun ki, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın mertebe-i şehadete tenezzülünde birçok hikmetler vardır; ve bilhassa beşeriyyete tenezzülü birçok esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsârının zuhûru içindir. Nitekim Hz. Ebâ Eyyûbe'l-Ensârî (r.a.) efendimizden mervî olan hadis-i şerîfde لو لا انكم تذنبون لذهب الله بكم و جاء بقوم يذنبون فيستغفرون الله فيغفر لهم Ya'ni "Eğer siz günâh etmeseniz, Allah Teâlâ sizi giderir ve günâh yapan bir kavim getirir. Onlar istiğfâr ederler, Allah Teâlâ da onları mağfiret eyler" buyrulur. Ve Şeyh Nazîf Mevlevî (rahimehullâh) bu hadîs-i şerîfin meâlini âtîdeki bir beyitte beyân eder: Ayine-i mağfiret sûret-i isyânadır. Halk günah etmese halk eder âhar llâh Ve Cenâb-ı Saib dahi bu bir beyitte bu hakîkate işaret eder: صائت زملائك مطلب رتبت انسان آیینه بی پشت چه صورت بنماید "Sâib, insanın mertebesini melâikeden arama! Zîrâ sırsız bir aynada ne sûret görünür?"

1519. Her kim hürmet getirir ise o hürmet götürür; her kim şeker getirir ise o bâdem helvası yer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1519. Kim hürmet getirirse, o hürmet görür; kim şeker getirirse, o badem helvası yer.

Bu şerefli beyitte, "Kim ki bir iyilik ile gelirse, onun için o iyiliğin on misli vardır" anlamındaki مِنْ جَاءَ بِالْحَسَنَة فَلَهُ عَشْرُ أَمثالها (En'am, 6/160) ayetine ve "İhsânın cezâsı, ancak ihsândır" anlamındaki هَلْ جَزَاء أَلا حِسَانِ الا ألا حسان (Rahmân, 55/60) ayet-i kerîmelerine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde مِنْ جَاءَ بِالْحَسَنَة فَلَهُ عَشْرُ أَمثالها (En'am, 6/160) ya'ni "Kim ki bir iyilik ile gelirse, onun için o iyiliğin on misli vardır" ve هَلْ جَزَاء أَلا حِسَانِ الا ألا حسان (Rahmân, 55/60) ya'ni "İhsânın cezâsı, ancak ihsândır" ấyet-i kerímelerine işâret buyrulur.

1520. Tayyibler kimin içindir; tayyibler içindir. Yârı hoş et, incitme ve gör.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1520. Temizler kimin içindir; temizler içindir. Yâri hoş et, incitme ve gör.

[1495] Yani, gerçek yâr olan Hakk'ın mertebelerine riayet ederek O'nun şerefli rızasını elde et! Çünkü insanlık mertebesinin gereği olarak riayet edilmesi gereken hükümleri, kerim Kitabı ile açıklamıştır. "Bütün mertebeler mademki Hakk'ındır; o halde ilahi yükümlülükler kime aittir ve ben fiilimde mecburum" diyerek mertebenin hükümlerini geçersiz kılarak ve günah işlenmesinde Hak böyle murad etti deyip, istiğfarı ve yakarış ile niyazı terk ederek Hakk'ı gazaplandırma! Ve beşeriyet mertebesine riayetin güzel neticesi olan ilahi mükâfatı gör! Çünkü temiz olan ilahi mükâfat, temiz olan Hâdî isminin mazharları içindir. Ve kötü olan ilahi ceza dahi Mudill isminin kötü olan mazharları içindir. Nitekim ayet-i kerimede والخبيثات للخبيثين والخبيثون للخبيثات والطيبات للطيبين والطيبون للطيبات (Nur, 24/26) ["Kötü murdar şeyler ve sözler, Kötülere ve murdarlara; kötü ve murdarlar da, kötü ve murdar şeyler ve sözlere yakışır] buyrulmuştur.

[1495] Ya'ni, yâr-ı hakîkî olan Hakk'ın merâtibine riâyetle O'nun rızâ-yı şerîfini tahsîl et! Zîrâ mertebe-i insâniyyenin muktezâsı olarak riâyet edilmesi îcâb eden ahkâmı Kitâb-ı kerîmi ile beyân etmiştir. "Cemî'-i merâtib mâdemki Hakk'ındır; o halde tekâlîf-i ilâhiyye kimedir ve ben fiilimde mecbûrum" di- yerek mertebenin ahkâmını ta'tîl ederek ve ma'sıyet sudûrunda Hak böyle murâd etti deyip, istiğfârı ve tazarru' ve niyâzı terk ederek Hakk'ı iğzâb etme! Ve mertebe-i beşeriyyete riâyetin netîce-i hasenesi olan mükâfât-ı ilâhiy-yeyi gör! Zîrâ tayyib olan mükâfât-ı ilâhiyye, tayyib olan ism-i Hâdî'nin me-zâhiri içindir. Ve fenâ olan mücâzât-ı ilâhiyye dahi ism-i Mudill'in fenâ olan mezâhiri içindir. Nitekim âyet-i kerîmede والخبيثات للخبيثين والخبيثون للخبيثات والطيبات للطيبين والطيبون للطيبات (Nûr, 24/26) ["Kötü murdar şeyler ve sözler, Kötülere ve murdarlara; kötü ve murdarlar da, kötü ve murdar şeyler ve sözlere yakışır] buyrulmuştur.

1521. Ey gönül, tefrîk için bir misal getir; ta ki cebri, ihtiyardan bilesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1521. Ey gönül, ayrım için bir örnek getir; tâ ki cebri, iradeden bilesin.

Ey ilâhî bilgilere vâkıf olan gönlüm! Cebir ile irade arasını ayırmak için somut bir örnek getir ki, bu örnek sebebiyle bu akılla idrak edilen cebir ve irade anlamları hissedilir olsun.

Ey maarif-i ilâhiyyenin muhîti olan gönlüm! Cebir ile ihtiyâr arasını tefrîk için bir misâl-i hissî getir ki, bu misâl sebebiyle bu ma'kul olan cebir ve ihtiyâr ma'nâları mahsüs olsun.

1522. El vardır ki o irtiâşdan titrek olur. Ve ol bir eli ki sen yerinden titretirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1522. El vardır ki o titremekten titrek olur. Ve o bir eli ki sen yerinden titretirsin.

Örneğin bir el vardır ki, o el ra'şe (titreme hastalığı) denilen hastalıktan titrer. El sahibinin bunda hiçbir irâdesi ve arzusu olmaz; aksine istemediği hâlde hastalık sebebiyle titrer. Ve yine bir el vardır ki, o eli sen isteyerek titretirsin.

Meselâ bir el vardır ki, o el ra'şe denilen hastalıktan titrer. El sahibinin bunda hiçbir irâdesi ve arzûsu olmaz; belki istemediği halde hastalık sebebiyle titrer. Ve yine bir el vardır ki, o eli sen isteyerek titretirsin.

1523. Her iki hareketi Hakk'ın yaratılmışı tanı; fakat bu, ona kıyas edilemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1523. Her iki hareketi de Hakk'ın yaratılmışı olarak tanı; fakat bu, ona kıyas edilemez.

1524. Bundan pişmansın ki, sen onu titrettin; mürtaişi sen ne vakit pişman gördün?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1524. Bundan pişmansın ki, sen onu titrettin; titreyen birini sen ne zaman pişman gördün?

Elini kendi isteğiyle hareket ettiren bir kimsenin bu hareketinden bir zarar meydana geldiği zaman, o kimse bundan pişman olur; fakat titreyen, yani titreme hastalığına yakalanmış kimse mazur olduğundan, elinin hareketinden dolayı kendisini kınamaz. İşte zâtı, sıfatı ve fiilleri Hak'ta fânî olan Allah dostları titreyen gibidir. Kendi nefsinin sıfatında ve fiillerinde boğulmuş olan gaflet ehli ise kendi isteğiyle ellerini titretenler gibidir. Bu bizim cebir ve irade örneğimiz, akıl ve mantık konusudur. Halbuki hilekâr, yani mantık dairesinde türlü türlü kıyaslar yapan o akıl, akıl mıdır? Onun hakikat yolunda ne değeri vardır? Biz bu akıl konusunu, belki zayıf akıllı bir kimsenin cebir ve irade meselesi tarafına yolu çıkabilir düşüncesiyle açıkladık; ta ki şeriatın zahirinde böyle bir kimse tereddüde ve hayrete düşüp helak vadisine düşmesin.

Elini ihtiyâriyle tahrîk eden kimsenin bu hareketinden bir zarar vâki' olduğu vakit, o kimse bundan pişman olur; fakat mürtaiş ya'ni ra'şe hastalığına mübtelâ olan kimse ma'zûr olduğundan, elinin hareketinden dolayı kendisini levm etmez. İşte zâtı ve sıfatı ve efâli Hak'da fânî olan evliyâullâh mürtaiş gibidir. Kendi nefsinin sıfatında ve efâlinde müstağrak olan ehl-i gaflet ise ihtiyârıyla ellerini titretenler gibidir. Bu bizim cebir ve ihtiyâr misâlimiz, akıl ve mantık bahsidir. Halbuki hîlekâr ya'ni mantık dairesinde türlü türlü kıyaslar yapan o akıl, akıl mıdır? Onun tarîk-ı hakîkatte ne kıymeti vardır? Biz bu akıl bahsini belki bir zaîfü'l-akl olan kimsenin cebir ve ihtiyâr meselesi tarafına yolu çıkabilir mütâlaasıyla beyan ettik; tâ ki zâhir-i şer'de böyle bir kimse tereddüde ve hayrete düşüp vâdî-i helâke düşmesin.

1525. Bu, akıl bahsidir, bu hîlekâr ne akıldır; ta ki bir zayıf meğer ki oraya yol götüre.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1525. Bu, akıl bahsidir, bu ne hilekâr akıldır; öyle ki zayıf bir kimse ancak oraya yol bulabilir.

1526. Eğer bahs-i aklî inci ve mercân olsa, o can bahsi başka olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1526. Eğer akıl ile yapılan tartışma inci ve mercan olsa, o can tartışması başka olur.

Yani kelâmcıların cebir (zorunluluk) ve ihtiyar (seçme özgürlüğü) tartışmasında akıl ve mantık dairesinde ileri sürdükleri deliller, aklın tavrı karşısında inci ve mercan gibi kıymetli olsa bile, mesele can tartışmasına geçtiğinde, o mesele aklın muhakeme ettiği meseleden bambaşka olur.

Ya'ni mütekellimînin cebir ve ihtiyâr bahsinde akıl ve mantık dairesinde îrâd ettikleri deliller, inci ve mercân gibi tavr-ı akl muvâcehesinde kıymetli olsa bile, mes'ele can bahsine intikal edince, o mes'ele aklın muhâkeme ettiği mes'eleden bambaşka olur.

1527. Can bahsi başka bir makāmdadır; can bâdesinin başka bir kıwâmı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1527. Can konusu başka bir makamdadır; can şarabının başka bir kıvamı vardır.

Can konusu, akıl konusunun üstünde bir makama sahiptir. Akıl şarabından sarhoş olanların hâli başkadır ve can şarabından sarhoş olanların hâli başkadır.

Can bahsi, akıl bahsinin fevkınde bir makām sahibidir. Akıl şarabından sarhoş olanların hâli başkadır ve can şarabından sarhoş olanların hâli başkadır.

1528. O zamanda ki, bahs-i aklî nâzım idi, bu Ömer, Ebu'l-Hikem ile hemrâz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1528. O zamanda ki, akla dayalı tartışma işleri düzenliyordu, bu Ömer, Ebu'l-Hikem ile sırdaştı.

Cahiliyet döneminde akla dayalı tartışma işlerin düzenleyicisi olduğu zaman, Kureyş'in işlerinin idaresinde akıl ve dirayet gösteren, bu kıssada bahsettiğimiz Hz. Ömer efendimiz ile, o vakit Ebu'l-Hikem lakabıyla anılan Ebu Cehil birlikte hareket ederdi. Asla aralarında bir muhalefet yoktu.

Zamân-ı câhiliyette bahs-i aklî nâzım-ı umûr olduğu zaman, Kureyş'in idâre-i umûrunda akıl ve dirâyet gösteren, bu kıssada bahs ettiğimiz Hz. Ömer efendimiz ile, o vakit Ebu'l-Hikem lakabıyla mukalleb olan Ebûcehil birlikte hareket eder idi. Aslâ aralarında muhalefet yok idi.

1529. Vaktaki Ömer akıldan can tarafına geldi, Bü'l-Hikem onun bahsinde Ebûcehil oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1529. Ömer akıldan can tarafına geldiği vakit, Ebûcehil, onun bahsinde Bü'l-Hikem oldu.

1530. Vâkia câna nisbetle o câhil ise de, o his tarafında ve akıl canibinde kâmildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1530. Gerçekte cana göre o cahil ise de, o his tarafında ve akıl yönünde kâmildir.

Bu şerefli beyitte, akıl ve mantık kuvvetine dayanarak evliyanın keşif ilimlerine itiraz eden ve kendi akıl ve zekâlarını beğenen zahir ulemasına şiddetli bir uyarı ve sakındırma vardır.

Bu beyt-i şerîfde akıl ve mantık kuvvetine istinâden evliyâullâhın ilm-i keşfilerine i'tiraz eden ve kendi akıl ve zekâlarını beğenen ulemâ-yı zâhireye tenbîh ve tahzîr-i şedîd vardır.

1531. Akıl ve his bahsini eser, yahud sebeb; câna mensub olan bahsi de yâ aceb, yâ bü'l-aceb bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1531. Akıl ve hissin bahsettiği şeyi eser veya sebep; cana ait olan bahsi de ya şaşılacak bir şey, ya da çok şaşılacak bir şey olarak bil!

Yani aklın ve hissin bahsettiği şey, eserden müessire (etken) veya sebepten müsebbibe (sebebin sebebine) geçmektir. Bu sebeple, onların görüşünde varlıkların çokluğu ve Hak ile eşya arasında lügat açısından bir başkalık sabittir; ve onlar Yaratıcı ile yaratılan arasında yaratıcılık bağıntısından başka bir ilişki bilmezler. Fakat cana ait olan bahse gelince, bu bahis varlıkta zevk yoluyla çokluğu ortadan kaldırır. Bu ise akıl ve his ehli nazarında şaşılacak bir bahistir. Veyahut vahdette (birlik) çokluğu müşâhede (gözlem) yoluyla cem eden (bir araya getiren), zıtları birleştiren Hakk'ın varlığının tenezzülâtından (aşağı inişlerinden) bahseder ki, bu da çok şaşılacak bir şeydir; yani şaşılacak şeyin aslı ve kaynağıdır. Nasıl ki Sâd Sûresi'ndeki ayet-i kerime: `اجَعَلَ الْآلَهَةَ إِلَهًا وَاحِدًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ` (Sâd, 38/5) Yani ["Bu adam bütün ilâhları bir tek ilâh mı yaptı; ne kadar tuhaf şey! dediler"] buyrulmuştur.

Ya'ni aklın ve hissin bahs ettiği şey, eserden müessire veyâ sebebden müsebbibe intikāldir. Binâenaleyh onun nazarında kesret-i vücûd ve Hak ile eşyâ arasında gayriyyet-i lügaviyye sâbitdir; ve onlar Hâlık ile mahlûk arasında nisbet-i hâlikıyyetten başka bir râbıta bilmezler; fakat câna mensûb olan bahse gelince, bu bahis vücûdda zevkan kesreti ref' eder. Bu ise ehl-i akıl ve his nazarında bir bahs-i acîbdir. Veyâhud vahdette kesreti bi'l-müşâhede câmiu'l-ezdâd olan vücûd-ı Hakk'ın tenezzülâtından bahs eder ki, bu da bü'l-acebdir; ya'ni acîbin aslı ve menbaıdır. Nitekim sûre-i Sâd'daki âyet-i kerîme- `اجَعَلَ الْآلَهَةَ إِلَهًا وَاحِدًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ` (Sâd, 38/5) Ya'ni ["Bu adam bütün ilâhları bir tek ilâh mı yaptı; ne kadar tuhaf şey! dediler"] buyrulmuştur.

1532. Ey ziyâ taleb eden, cânın ziyâsı geldi; lâzım ve melzûm ve nâfî ve muktezî kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1532. Ey ışık arayan, canın ışığı geldi; gerekli ve gerektirilen ve nefyeden ve gerektiren kalmadı.

Ey aklî ve mantıkî delilden ışık isteyen kimse, artık canın ışığı geldi. Gerekli ve gerektirilen ve nefyeden ve gerektiren ve cebir (zorunluluk) ve ihtiyâr (seçme özgürlüğü) gibi akıl ve his dairesinde takılıp kalan kelâmcıların dedikodularına ihtiyaç kalmadı. Çünkü bunların hepsi kesretleri (çoklukları) ispat etmektir. Bu canın ışığı gelince meydanda Hak'ın varlığından başka bir şey kalmadığı görüldü.

Ey delîl-i aklî ve mantıkîden ziyâ isteyen kimse, artık cânın ziyâsı geldi. Lâzım ve melzûm ve nâfî ve muktezî ve cebir ve ihtiyâr gibi akıl ve his dâiresinde bağlanıp kalan mütekellimînin dedikodularına hâcet kalmadı. Zîrâ bunların hepsi isbât-ı keserâtdır. Bu canın ziyâsı gelince meydanda vücûd-ı Hak'dan başka bir şey kalmadığı görüldü.

1533. Zîrâ nûru tali' olan bir görücü, delîlden ve asa-keşden fâriğdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1533. Çünkü nuru parlayan bir gören, delilden ve asa-keşten uzaktır.

Yani gözü gören kimsenin gözünün nuru parlayıp ışık saçtığından, körler gibi asa-keşe (asa ile yol gösteren) ve rehbere muhtaç değildir. Bu şerefli beyitte, hakikat caddesinde can gözünün nuruyla yürüyen Allah dostları "gören"e, aklî ve mantıkî delille hakikatleri idrak etmeye çalışanlar "kör"e ve aklî ve mantıkî delil de "körün rehberine ve değneğine" benzetilmiştir.

تفسير وَ هُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنتُمْ (Hadîd, 57/4) Yani "Nerede olsanız O sizinle beraberdir" ayet-i kerimesinin tefsiri.

Ya'ni gözü gören kimsenin gözünün nûru tâli' olup parladığından, körler gibi asâ-keşe ve rehbere muhtâc değildir. Bu beyt-i şerîfde, cadde-i hakikat- de can gözünün nûruyla yürüyen evliyâullâh “bînâ”ya ve delîl-i aklî ve mantıkî ile idrâk-i hakāyıka çalışanlar "a'mâ"ya ve delîl-i aklî ve mantıkî dahi "körün rehberine ve değneği"ne teşbîh buyrulmuştur.

تفسير وَ هُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنتُمْ و هو معكم اينما كنتم (Hadîd, 57/4) Ya'ni "Nerede olsanız O sizinle beraberdir" âyet-i kerîmesinin tefsîri

1534. Biz yine kıssaya geldik; biz o kıssadan ne zaman dışarıya gittik?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1534. Biz yine kıssaya geldik; biz o kıssadan ne zaman dışarıya gittik?

Cenâb-ı Pîr (Hazret-i Mevlânâ), zayıf akıl sahipleri için cebir ve ihtiyara (iradeye) akli bir örnek getirdikten sonra, ruh bahsini "yâ aceb" (ne şaşılacak şey) veya "bü'l-aceb" (şaşılacak şeylerin en şaşılacağı) diye nitelemişti. Ve yukarıda 1489 numaralı beyt-i şerifte hakikat ehlinin cebri hakkında da "Bu Hak'la beraberliktir, cebir değildir" demişlerdi. Burada da Hakk'ın beraberliği hakkındaki ayet-i kerimeyi açıklarlar da derler ki: "Biz asıl maksadımız olan Hak ile beraberlik kıssasına gelelim. Halbuki biz hiçbir zaman bu kıssadan dışarıya çıkmadık; yani her ne söyledik ise, Hak bizimle beraberdi."

Cenâb-ı Pîr, ukul-i zaîfe erbâbı için cebir ve ihtiyâra bir misâl-i aklî getirdikten sonra, bahs-i rûhu "yâ aceb" veyâhud "bü'l-aceb" diye tavsîf buyurmuş idi. Ve yukarıda 1489 numaralı beyt-i şerîfde ehl-i hakîkatin cebri hakkında da این معیت با حقست این جبر نیست Ya'ni "Bu Hak'la beraberliktir, cebir değildir" demişler idi. Burada da Hakk'ın beraberliği hakkındaki âyet-i kerîmeyi îzâh buyururlar da derler ki: "Biz asıl maksûdumuz olan maiyyet-i Hak kıssasına gelelim. Halbuki biz hiçbir vakit bu kıssadan dışarıya çıkmadık; ya'ni her ne söyledik ise, Hak bizimle beraber idi."

1535. Eğer biz cehle gelirsek; o onun zindanıdır; ve eğer biz ilme gelir isek, o onun binâ-i ilmîsidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1535. Eğer biz cehalete gelirsek; o, onun zindanıdır; ve eğer biz ilme gelirsek, o, onun ilmî yapısıdır.

Cehalet ve ilim mertebeleri de Hak'ın mutlak varlığının mertebelerinden bir mertebedir. Birisi aşağı, diğeri yücedir. Aşağı mertebe olan cehalet karanlık olduğundan, Hak'ın zindanıdır; ve yüce mertebe olan ilim, mertebelerin en yücesidir. Nitekim "İlim rütbesi, rütbelerin en üstünüdür" buyrulmuştur. Her ikisi de Hak'a göre hikmettir, bize göre cehalet kınanmış ve ilim övülmüştür.

Cehil ve ilim mertebeleri dahi vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın merâtibinden bir mertebedir. Birisi sâfil ve diğeri âlîdir. Mertebe-i sâfile olan cehl-i zulmânî olduğundan, Hakk'ın zindanıdır; ve mertebe-i âliye olan ilim, a'lâ-yı merâtibdir. Nitekim رتبة العلم اعلى الرتب [İlim rütbesi, rütbelerin en üstünüdür] buyrulmuştur. Her ikisi de Hakk'a nisbeten hikmettir, bize nisbeten cehil mezmûm ve ilim memdûhdur.

1536. Ve eğer biz uykuya gelirsek, onun sarhoşlarıyız; ve eğer uyanıklığa gelir isek, O'nun hikâyesi içindeyiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1536. Ve eğer biz uykuya gelirsek, onun sarhoşlarıyız; ve eğer uyanıklığa gelir isek, O'nun hikâyesi içindeyiz.

Yani ruhun gaflet uykusu, Hakk'ın kesafet (yoğunluk, maddilik) mertebesinden kaynaklanan bir sarhoşluktur. Nasıl ki Yüce Allah, gaflet ehli hakkında (Hicr, 15/72) "Senin ömrüne yemin ederim ki, muhakkak onlar kendi sarhoşlukları içinde batmışlardır" buyurur. Ve ruhun uyanıklık hâlinde dahi onun hikâyesini okutup dururuz. Bu Şerefli Mesnevî de o uyanıklık sebebiyle okunan, onun destanı ve hikâyesidir.

Ya'ni ruhun hâb-ı gafleti Hakk'ın mertebe-i kesâfetinden neş'et eden bir sarhoşluktur. Nitekim Hak Teâlâ ehl-i gaflet hakkında لعمرك انهم لفي سكرتهم يعمهون (Hicr, 15/72) Ya'ni "Senin ömrüne kasem ederim ki, muhakkak onlar kendi sarhoşlukları içinde müstağraktırlar" buyurur. Ve rûhun teyakkuzu hâlinde dahi onun hikâyesini okutup dururuz. Bu Mesnevî-i Şerîf dahi o teyakkuz sebebiyle okunan, onun destanı ve hikâyesidir.

1537. Ve eğer ağlarsak O'nun rızık dolu bulutuyuz; ve eğer güler isek o zaman O'nun şimşeğiyiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1537. Ve eğer ağlarsak O'nun rızık dolu bulutuyuz; ve eğer güler isek o zaman O'nun şimşeğiyiz.

Bu şerefli beyit, "Az gülsünler ve çok ağlasınlar" (Tevbe, 9/82) ayet-i kerimesine de işarettir. Yani bizdeki ağlamalar ve gülmeler, beşerî belirlenimlerimizde (insan olmamızdan kaynaklanan özelliklerimizde) Hakk'ın halleridir, oluşlarıdır. Ağlamak kalp kırıklığından geldiği ve Hakk'ın rahmet nazarı kırık kalplere yöneldiği için, ağladığımız zaman varlığımız manevî rızık dolu bir bulut gibidir. Ve çok gülmek kalbi öldürdüğü için, güldüğümüz zaman varlığımız Hakk'ın Celâl sıfatının tecelli yeri olur ve ilâhî Celâl'in eseri olan şimşek gibi olur.

Bu beyt-i şerife فَلْيَضْحكوا قليلاً وَلْيَبْكُوا كثيراً (Tevbe, 9/82) ya'ni "Az gülsünler ve çok ağlasınlar" âyet-i kerîmesine de işarettir. Ya'ni bizdeki ağlamalar ve gülmeler taayyünât-ı beşeriyyemizde Hakk'ın şuûnâtıdır. Ağlamak inkisâr-ı kalbden geldiği ve Hakk'ın nazar-ı rahmeti kulûb-ı münkesireye mün'atıf bulunduğu için, ağladığı vakit vücûdumuz rızk-ı ma'nevî dolu bir bulut mesâbesindedir. Ve kesret-i dıhk kalbi öldürdüğü için, güldüğümüz vakit vücûdumuz Celâl-i Hakk'ın mahall-i tecellîsi olur ve eser-i Celâl-i ilâhî olan şimşek gibi olur.

1538. Ve eğer gazab ve cenge gelir isek Hu'nun kahrının aksidir. Ve eğer sulha ve özre gelir isek, O'nun kahrının aksidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1538. Ve eğer gazap ve savaşa gelir isek, O'nun kahrının aksidir. Ve eğer barışa ve özre gelir isek, O'nun kahrının aksidir.

Bizlerde görünen gazap ve kavga, Hakk'ın Kahhâr (kahredici, yok edici) ism-i şerîfinin aksidir. Ve eğer barış ve yumuşaklık ve özür ve idare etme (müdârâ) ortaya çıkarsa, Hakk'ın Vedûd (çok seven, sevilmeye layık) ism-i şerîfinin gerektirdiği sevgi ve muhabbetinin aksidir.

Bizlerde zahir olan gazab ve kavga, Hakk'ın Kahhâr ism-i şerîfinin aksidir. Ve eğer sulh ve hilim ve özür ve müdârâ zâhir olursa, Hakk'ın Vedûd ism-i şerîfinin iktizâsı olan mihrinin ve muhabbetinin aksidir.

1539. Bu düğüm düğüm olan cihanda biz kimiz? O elif gibi hakîkatte hiç, hiç- [1514] bir şey tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1539. Bu düğüm düğüm olan dünyada biz kimiz? O elif gibi hakikatte hiç, hiçbir şey tutmaz.

Yani Hakk'ın bizimle beraber olması demek, biz varız da Hak bizimle birleşmiş veya bizim varlığımıza girmiş demek değildir. Varlık mutlak olarak ancak Hakk'ındır. Biz ise bu mutlak Hak varlığında görünen kayıtlı varlıklardan ibaretiz. Örneğin dümdüz bir ip alsak, üzerine birçok düğüm yapsak, o kayıtlardan mutlak olan ip bu düğümlerden dolayı artmaz ve bu düğümler de asla birer bağımsız varlık sahibi olmazlar. Şimdi bu düğümler ne durumda olurlarsa olsunlar, ip onlarla beraberdir ve düğümlerin hepsi bu iptendir. Bu "Heme ez ost" ["Hepsi O'ndandır"] anlamıdır; ve başka bir ifadeyle hepsi ipin kendisidir; bu da "Heme ost" ["Hepsi O'dur"] anlamıdır. İp, mutlaklık mertebesinde kıvrımı ve noktası olmayan elif harfi gibi, düğümden arınmıştır. İşte bu misale uygun olarak mutlak Hak varlığı da, ahadiyet mertebesinde bütün nispetlerden ve izafetlerden arınmıştır. التوحيد اسقاط الاضافات Yani "Tevhid izafetlerin düşürülmesidir" sözü, bu mertebeye göre söylenmiştir. Biz o tek Hak varlığının şehadet mertebesine inişinde O'nun isimleri gereğince ortaya çıkmış birtakım düğümleriz; ve her ne mertebede olursak olalım, وَ هُوَ مَعَكُمْ اینما کنتم (Hadid, 57/4) ["Her nerede olursanız, O sizinle beraberdir"] ayet-i kerimesi gereğince O, bizimle beraberdir. Buna göre bu kayıtlı çokluklarla beraber كان الله و لم يكن معه شيئ و الآن كما كان yani "Yüce Allah var idi, O'nunla beraber bir şey yok idi; şimdi de öyledir" hakikati de ortadadır.

Ya'ni Hakk'ın bizim ile beraber olması demek, biz varız da Hak bizim ile ittihâd etmiş veyâhud bizim vücudumuza hulûl etmiş demek değildir. Vücûd alelıtlak ancak Hakk'ındır. Biz ise bu vücûd-ı mutlak-ı Hak'da zahir olan vücûdât-ı mukayyededen ibâretiz. Meselâ dümdüz bir ip alsak, üzerine birçok düğümler yapsak, o kuyûddan mutlak olan ip bu düğümlerden dolayı ziyâde olmaz ve bu düğümler dahi aslâ birer vücûd-ı müstakil sahibi olmazlar. İmdi bu dü- ğümler ne vaziyyette olurlar ise olsunlar, ip onlar ile beraberdir ve düğümlerin hepsi bu iptendir. Bu "Heme ez ost ["Hepsi O'ndandır"] ma'nâsıdır; ve ta'bîr-i dîğer ile hepsi ipin kendisidir; bu da "Heme ost" ["Hepsi O'dur"] ma'nâsıdır. Ip, mertebe-i ıtlâkda kıvrımı ve noktası olmayan elif harfi gibi, düğümden ârîdir. İşte bu misâle mutâbık olarak vücûd-ı mutlak-ı Hak dahi, mertebe-i ahadiyyetde bilcümle niseb ve izâfâtdan ârîdir. التوحيد اسقاط الاضافات Ya'ni "Tevhîd izâfâtın ıskātıdır" sözü, bu mertebeye nazaran söylenmiştir. Biz o vücûd-ı vâhid-i Hakk'ın mertebe-i şehadete tenezzülünde O'nun esmâsı hasebiyle zuhûra gelmiş birtakım düğümleriz; ve her ne mertebede olursak olalım, وَ هُوَ مَعَكُمْ اینما کنتم (Hadîd, 57/4) ["Her nerede olursanız, O sizinle beraberdir"] âyet-i kerîmesi mûcibince O, bizimle beraberdir. Binâenaleyh bu keserât-ı mukayyede ile beraber كان الله و لم يكن معه شيئ و الآن كما كان ya'ni "Allah Teâlâ var idi, O'nunla beraber bir şey yok idi; el-ân dahi öyledir" hakîkati de meydandadır.

1540. Vaktaki o elçi Ömer'den bunu işitti, onun kalbinde bir aydınlık zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1540. O elçi Ömer'den bunu işittiği vakit, onun kalbinde bir aydınlık belirdi.

Çünkü vahdet-i vücûd (varlığın birliği) meselesi, hakikat talep edenlerin kalbini aydınlatır ve irfan (bilgi, sezgi) dairesini genişletir; akıl ve mantık talep edenlerin kalplerini ise aksine bulandırır. Bu sebeple hakikat ehli, bu konuyu çoğunlukla gizli tutarlar.

Zîrâ vahdet-i vücûd mes'elesi tâlib-i hakîkat olanların kalbini tenvîr ve dâire-i irfanını tevsî' eder ve tâlib-i akıl ve mantık olanların kalblerini de bilakis bulandırır. Onun için ehl-i hakîkat bu bahsi alelekser imsâk ederler.

1541. Onun önünde hem sual ve hem cevab mahv oldu; hatâdan ve savabdan fâriğ oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1541. Onun önünde hem soru hem de cevap yok oldu; hatadan ve doğrudan arınmış oldu.

Elçi, varlığın hakikatini anlayınca, artık sorularını ve cevaplarını temelden çözmüş oldu ve akıl ile mantığın ürünü olan hata ve doğru dedikodularını ortadan kaldırdı. Çünkü mutlak varlığın mertebelerinin hükümlerini bilmek şartıyla, vahdet-i vücûd (varlık birliği) dedikoduyu kökünden koparır. Nitekim bir zâta sormuşlar ki "Hakk'ı zulümden nasıl uzak tuttun?" Cevap vermiş ki: "Mülkünde kendisinden başkasını bırakmadım; zulüm kime olur?" Mutlak varlık tabiri hakkındaki itirazların cevabı 610 numaralı beytin şerhinde geçti.

Elçi hakîkat-ı vücûdu anlayınca, artık suâllerini ve cevâblarını esâsından halletmiş oldu ve akıl ve mantıkın îcâdı olan hatâ ve savâb dedikodularını ortadan kaldırdı. Zîrâ vücûd-ı mutlakın ahkâm-ı merâtibini bilmek şartıyla vahdet-i vücûd kıyl u käli kökünden koparır. Nitekim bir zâta sormuşlar ki "Hakk'ı zulümden nasıl berî kıldın?" Cevâb vermiş ki: "Mülkünde kendisinden başkasını bırakmadım; zulüm kime olur?" Vücûd-ı mutlak ta'bîri hakkındaki i'tirâzâtın cevabı 610 numaralı beyt-i şerîfin şerhinde mürür etti.

1542. Aslı anladı ve fürû'dan geçti; hikmet için suâle şürû' etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1542. Aslı anladı ve fer'î olanlardan geçti; hikmet için soru sormaya başladı.

Yani varlığın aslını anlayınca soru ve cevaptan ve aslın fer'îsi olan kayıtlı varlıklara ait sorulardan geçmekle beraber, hikmeti açıklamak ve zevki ve sohbeti devam ettirmek için soru sormaya başladı.

Ya'ni vücudun aslını anlayınca sual ve cevâbdan ve aslın fürû'u olan vücûdât-ı mukayyedeye âid suâllerden geçmekle beraber, tavzîh-i hikmet ve devâm-ı zevk ve sohbet için suâle başladı.

## Rûm elçisinin Ömer (r.a.) dan bu ecsâmın suyuna ve çamuruna ervâhın ibtilâsı sebebinden suâl etmesi.

1543. (Elçi) dedi ki: Yâ Ömer, o sâfînin bu bulanık yerde habsi ne hikmet, ne [1515] sır idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1543. (Elçi) dedi ki: Ey Ömer, o saf olanın bu bulanık yerde hapsedilmesi ne hikmet, ne sır idi?

Yani o latif olan ruhun, bu yoğun bedende hapsedilmesi hangi hikmete ve hangi sırra dayanarak meydana geldi?

Ya'ni o latîf olan rûhun, bu kesîf bedende habsi ne hikmete ve ne sırra müsteniden vâki' oldu?

1544. Berrak olan su bir çamurun içinde gizlenmiş; sâfî olan cân ebdâna bağlanmış?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1544. Berrak olan su bir çamurun içinde gizlenmiş; saf olan can bedenlere bağlanmış?

Soruda, örneğe göre elçi, latif (ince, narin) olan ruhun bedene bağlanmasını, saf bir suyun, kesif (yoğun, katı) bir çamur içinde gizlenmiş olmasına benzetmiştir. Halbuki bu örnekten, iki ayrı olan şeyin, birbirine karışması anlaşılır. Latif ruhun kesif bedene bağlanması ve bu bağlantı sebebiyle meydana gelen hapsedilmişliği, hulûl (iç içe geçme) ve ittihad (birleşme) şeklinde değildir; bu hal tarife sığmaz. Bu nitelik zevkî (deneyimsel) ve vicdanîdir. Bununla birlikte Hz. Ömer (r.a.) efendimizin hulûl ve ittihadı reddeden cevabı dikkate değerdir.

Suâlinde misâline nazaran elçi, latîf olan rûhun bedene taallukunu, sâf bir suyun, kesîf bir çamur içinde gizlenmiş olmasına benzetmiştir. Halbuki bu misâlden, iki ayrı olan şeyin, yekdîğerine hulûlü anlaşılır. Rûh-ı latîfin beden-i kesîfe taalluku ve bu alâka sebebiyle vâki' olan mahbûsiyyeti, hulûl ve ittihâd sûretiyle değildir; bu hâl ta'rîfe sığmaz. Bu keyfiyet zevkî ve vicdânîdir. Maahâzâ Hz. Ömer (r.a.) efendimizin nefy-i hulûl ve ittihâd eden cevabı şâyân-ı dikkattir.

1545. (Hz. Ömer) dedi: Sen büyük bir bahis ediyorsun; bir ma'nâyı bir kelâma bağlıyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1545. (Hz. Ömer) dedi: Sen büyük bir iddiada bulunuyorsun; bir anlamı bir söze bağlıyorsun.

1546. Hür olan ma'nâyı habs ettin; sen rüzgârı bir kelimeye bağlamışsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1546. Hür olan anlamı hapsettin; sen rüzgârı bir kelimeye bağlamışsın.

"Şigerf" büyük, iyi, muhteşem, güçlü, yakışıklı, kalın ve heybetli anlamlarına gelir. Burada büyük anlamı verilmiştir. Yani Hz. Ömer (r.a.) efendimiz elçinin sorusuna cevap olarak buyurdular ki: Sen büyük bir konunun kapısını açtın. Ruh gibi latif olan anlamı, yoğun bir şekil mesabesinde olan söze bağladın. Kendi âleminde hür olan anlamı, kelimeye bağlamak suretiyle hapsetmiş oldun. O anlamı sen rüzgâr gibi nefesine ilişkilendirdin ve nefesini dahi bir kelimeye bağladın. Yani ruh, letafet âleminde hür ve azat uçup dururken, beşer vücudunda rüzgâr ve hava mesabesinde olan hayvanî ruha taalluk etti; ve hayvanî ruh dahi yoğun bedene bağlandı. Bununla birlikte anlam, berrak suyun çamur arasına girmesi gibi, kelimeye hulul etmedi; aksine o yine kendi âleminde kaldı. Örneğin "insan" bir kelimedir. Bunun anlamı, bu kelimenin dahilinde değildir; haricinde de değildir. Anlamın bu şekle öyle bir bağlantısı vardır ki tarife sığmaz.

"Şigerf" büyük, iyi, muhteşem, kavî, yakışıklı, kalın ve heybetli ma'nâlarına gelir. Burada büyük ma'nâsı verilmiştir. Ya'ni Hz. Ömer (r.a.) efendimiz elçinin suâline cevâben buyurdular ki: Sen büyük bir bahsin kapısını açtın. Rûh gibi latîf olan ma'nâyı, kesîf bir sûret mesâbesinde olan kelâma bağladın. Kendi âleminde hür olan ma'nâyı, kelimeye bağlamak sûretiyle habsetmiş oldun. O ma'nâyı sen rüzgâr gibi nefesine ta'lîk ettin ve nefesini dahi bir kelimeye bağladın. Ya'ni rûh âlem-i letâfetde hür ve âzâd uçup dururken vücûd-ı beşerde rüzgâr ve havâ mesâbesinde olan rûh-i hayvânîye taalluk etti; ve rûh-i hayvânî dahi beden-i kesîfe bağlandı. Maahâzâ ma'nâ, berrâk suyun çamur arasına girmesi gibi, kelimeye hulûl etmedi; belki o yine kendi âleminde kaldı. Meselâ "insan" bir kelimedir. Bunun ma'nâsı, bu kelimenin dâhilinde değildir; hâricinde de değildir. Ma'nânın bu sûrete öyle bir ittisâli vardır ki ta'rîfe sığmaz.

1547. Sen bunu fâide için yapmışsın; sen ise ki, fâideden hicab içindesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1547. Sen bunu fayda için yapmışsın; sen ise faydadan perdelenmiş durumdasın.

Sen, aklına gelen bu suretsiz anlamı, suret sahibi olan kelimeye bağlama işini fayda elde etme maksadıyla yapıyorsun. Bununla birlikte sen, yaptığın işin faydasından habersizsin; çünkü ruhun bedene bağlanması, senin yaptığın işin aynısı olduğu halde, bunun farkında değilsin.

Sen bu hatırına lâyih olan ma'nâ-yı bî-sûreti, sûret sahibi olan kelimeye rabt etmek husûsunu fâide husûlü maksadıyla yapıyorsun. Bununla beraber sen, yaptığın işin fâidesinde gäfilsin; zîrâ rûhun bedene rabtı, senin yaptığın işin aynı olduğu halde, bunun farkında değilsin.

1548. Kendisinden fâide mütevellid olan zât, bize görülmüş olan şeyi nasıl görmez?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1548. Kendisinden fayda doğan Zât, bize görülmüş olan şeyi nasıl görmez?

Yani biz Hakk'ın yarattığıyız. Anlamı kelimeye bağlamanın faydası da elbette bize Hak'tan doğmuştur. Biz yaratılmışlar bu faydayı görüp yaptığımız halde, bizi yaratan En Yüce ve En Ulu Zât, latif olanı kesif olana ve anlamı surete bağlamanın faydasını niçin görmesin?

Ya'ni biz Hakk'ın mahlûkūyuz. Ma'nâyı kelimeye rabt etmenin fâidesi de bittabi' bize Hak'dan doğmuştur. Biz mahlûklar bu fâideyi görüp yaptığımız halde, bizi yaratan Zât-ı Ecell ve A'lâ latîfi, kesîfe ve ma'nâyı sûrete rabtetmenin fâidesini niçin görmesin?

1549. Yüz binlerce fâide vardır; yüz binlercenin her birisi, o birin indinde azdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1549. Yüz binlerce fayda vardır; yüz binlercenin her birisi, o birin yanında azdır.

Ruhun bedene bağlanmasında yüz binlerce fayda vardır. O yüz binlerce faydanın her birisi, o tek ve Celâl sahibi Hakk'ın yanında azdır. İkinci mısradaki "Ân yek= o bir" ifadesi, Şerh-i Ankaravî'de faydaya ait kabul edilmiş ve "Her yüz binlerce kadar sayı, bir faydanın yanında çok azdır" anlamı verilmiştir. Hint şârihleri "Ân yekî" tabirini Hakk'ın tek varlığına ait kabul ederler ve bu durumda anlam daha zevkli olur. Çünkü Hakk'ın fiillerindeki faydaları saymak mümkün değildir; ve Hakk'ın tecellileri sonsuzdur. Bu sebeple ruhun bedene ilişkinliğindeki yüz binlerce fayda, sonsuz tecelli sahibi olan Hakk'ın yanında azdır ve hatta hiçbir şeydir.

Rûhun cisme bağlanmasında yüz binlerce fâide vardır. O yüz binlerce fa- idenin her birisi, o vâhid-i zü'l-Celâl olan Hakk'ın indinde azdır. Mısra'-1 sâ- nîdeki "Ân yek= o bir" Şerh-i Ankaravîde fâideye râci' tutulmuş ve "Her yüz binlerce kadar aded bir fäide indinde ekall-i kalîldir" ma'nâsı verilmiş- tir. Hind şârihleri "Ân yekî" ta'bîrini vücûd-ı vâhid-i Hakk'a râci' tutarlar ve bu sûretde ma'nâ daha zevk-âver olur. Zîrâ efâl-i Hak'daki fevâidi ta'dâd et- mek kābil değildir; ve tecelliyât-ı Hak nâmütenâhîdir. Binâenaleyh rûhun be- dene taallukundaki yüz binlerce fâide, nâmütenâhî tecellî sâhibi olan Hakk'ın indinde azdır ve belki lâ-şeydir.

1550. Bu senin nutkunun nefesi ki, cüz'lerin cüz'üdür, küllî fâide oldu; küll [1522] niçin halîdir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1550. Bu senin sözünün nefesi ki, cüzlerin cüzüdür, küllî fayda oldu; küll niçin boş olsun?

Yani âlemin kendisi, küllün kendisinin bir cüzüdür ve senin varlığın âlemin parçalarından bir cüzdür; ve senin söz söylerken harcadığın nefes, cüzlerin cüzüdür. İşte cüzlerin cüzü olan senin nefesine anlamın bağlanması hâlinde o anlam kelâm olup sûret âleminde ortaya çıktığı zaman küllî ve büyük bir fayda meydana geliyor. Küll olan ilâhî nefesten meydana gelen ruhun bedene taalluku (ilişkisi) niçin faydadan uzak olsun?

Ya'ni nefs-i âlem, nefs-i küllün cüz'üdür ve senin vücûdun eczâ-yı âlemden bir cüzdür; ve senin söz söylerken sarf ettiğin nefes, cüzlerin cüz'üdür. İşte cüz- lerin cüz'ü olan senin nefesine ma'nânın rabtı hâlinde o ma'nâ kelâm olup âlem-i sûretde zahir olduğu vakit küllî ve azîm bir fâide hâsıl oluyor. Küll olan nefh-i ilâhîden hâsıl olan rûhun bedene taalluku niçin fäideden hâlî olsun?

1551. Sen ki cüzsün, işin faide iledir; öyle olunca niçin küllün ta'nına el geti- rirsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1551. Sen ki cüzsün, işin fayda iledir; öyle olunca niçin küllün ayıplamasına el uzatırsın?

Yukarıda açıklandığı üzere, sen külden cüz (bütünün parçası) olduğun hâlde, bu taayyün (belirginleşme) âleminde faydasız bir iş yapmazsın. Öyle olunca "bu oluş ve bozuluşun ve bu yapıp yıkmanın faydası nedir?" diye, bir küllî varlık olan Hakk'ın fiillerine ayıplama ve itiraz edersin.

Yukarıda îzâh olunduğu üzere, sen külden cüz' olduğun halde, bu âlem-i taayyünde fâidesiz bir iş yapmazsın. Öyle olunca bu kevn ü fesâdın ve bu ya- pıp yıkmanın fâidesi nedir? Diye, bir vücûd-ı kül olan Hakk'ın efâline ta'n ve i'tirâz edersin.

1552. Eğer sözün faidesi olmazsa söyleme; ve eğer olursa i'tirâzı bırak, şükrü iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1552. Eğer sözün faydası olmazsa söyleme; ve eğer olursa itirazı bırak, şükrü iste!

Yani ruhun bedene bağlanmasındaki faydalardan biri kelamdır. Eğer bunda bir fayda görmüyorsan, söyleme bakalım! Mademki söylüyorsun, elbette faydasını görüyorsun. O halde soru ve itirazı bırak da, Hakk'ın bu nimetine şükret!

Ya'ni rûhun bedene rabtındaki fâideden birisi kelâmdır. Eğer bunda bir fâ- ide görmüyor isen, söyleme bakalım! Mâdemki söylüyorsun, elbet fâidesini görüyorsun. O halde sual ve i'tirâzı bırak da, Hakk'ın bu ni'metine şükr et!

1553. Hakk'ın şükrü her boynun gerdanlığıdır; cidal etmek ve yüz ekşitmek değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1553. Hakk'ın şükrü her boynun gerdanlığıdır; kavga etmek ve yüz ekşitmek değildir.

Gerçek nimet veren Yüce Allah, en güzel biçimde yarattığı insana, "Hak Teâlâ sizin üzerinizde görünen ve görünmeyen nimetlerini tamamladı" (Lokman, 31/20) ayet-i kerimesinde belirtildiği üzere, maddî ve manevî olarak vermediği bir nimet bırakmadı. Bu sebeple buna şükretmek her insanın boynunun borcudur. Aksine, birtakım inkârcıların yaptığı gibi Yaratıcı'ya, yaratılışa karşı kavga etmek, itiraz etmek ve yüzünü ekşitmek, nimeti inkâr etmektir, şükür değildir.

Cenâb-ı Mün'im-i hakîkî ahsen-i takvîm üzere yarattığı insana واسْبَعَ عَلَيْكُمْ نَعَمَهُ ظَاهِرَةً وَ بَاطِنَةٌ (Lokman, 31/20) ya'ni "Hak Teâlâ sizin üzerinizde zâhirî ve bâtınî olan ni'metlerini itmâm etti" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, sûrî ve ma'nevî olarak vermediği bir ni'met bırakmadı. Binâenaleyh buna şükr etmek her insanın boynunun borcudur. Yoksa birtakım münkirlerin yaptığı gibi Hâlık'a, hilkate karşı cidâl ve i'tirâz ve yüzünü ekşitmek, küfrân-ı ni'metdir, şükür değildir.

1554. Eğer ekşi yüzlü olmak şükür ve kâfî geldiyse, o halde sirke gibi şükür söyleyici bir kimse yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1554. Eğer ekşi yüzlü olmak şükür için yeterli geldiyse, o halde sirke gibi şükür söyleyici bir kimse yoktur.

Eğer Yaratıcı'ya karşı asık suratlı olmak şükretmek için yeterli ise, o halde ilâhî yaratılmışlar içinde sirkeden daha fazla Hakk'a şükreden kimse olmaması gerekir.

Eğer Hâlık'a karşı abûsü'l-vech olmak şükr etmek için kâfî ise, o halde mahlûkāt-ı ilâhiyye içinde sirkeden daha ziyâde Hakk'a şâkir olan kimse olmamak lâzım gelir.

1555. Eğer sirke için ciğere yol lâzım ise, sen ona şekerden sirkengebîn ol de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1555. Eğer sirke için ciğere yol gerekliyse, sen ona şekerden sirkengebîn ol de!

Yani sirkenin şerbet gibi içilmesi doğaya pek ağır geldiği için, bal veya şeker ile karıştırılıp safrayı gidermeye hizmet eden, "sirkengebîn" denilen bir şerbet haline getirilmesi gerekir ki, içilip vücutta kana dönüşerek ciğere girebilsin. Bunun gibi her kim Hakk'ın varlığının Zâhir isminden, Bâtın ismine geçmek isterse, çekişmeyi, itirazı ve asık suratlılığı bıraksın. "el-Hamdülillâhi alâ külli hâl" ["Her bir durumda hamd Allah Teâlâ içindir"] diyerek Hakk'ın fiillerine razı olsun.

Ya'ni sirkenin şerbet gibi içilmesi tabîata pek ağır geldiği için, bal veya şeker ile karıştırılıp def-i safrâya hâdim, "sirkengebîn" ta'bîr olunan bir şerbet hâline ifrâğı lâzım gelir ki, içilip vücûdda kana istihâle ederek ciğere dâhil olabilsin. Bunun gibi her kim vücûd-ı Hakk'ın ism-i Zâhirinden, ism-i bâtınına intikal etmek isterse cidâli ve i'tirâzı ve ekşi yüzlülüğü bıraksın. الحمد لله على كل حال "el-Hamdülillâhi alâ külli hâl" ["Her bir durumda hamd Allah Teâlâ içindir"] diyerek efâl-i Hakk'a râzı olsun.

1556. Ma'na şiirde habtlının gayri değildir; ve felaseng gibidir; zabt içinde değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1556. Mana, şiirde hatadan başka bir şey değildir; ve sapan taşı gibidir; kontrol altında değildir.

"Habt" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada hata ve yanılma anlamını vermek uygun olur. "Felâseng" sapan anlamındadır, buna "fe-lâhsen" de derler. Uzak bir yere taş atacakları zaman, o taşı bunun içine koyarlar ve sallayıp sallayıp atarlar. İçindeki taş fırlayıp hızla uzak yerlere gider; buna sapan taşı derler. Fakat bu sapan ile bir hedefe nişan almak mümkün değildir.

Cenâb-ı Pîr (Hz. Mevlânâ) manayı atılacak taşa; maksadı hedefe ve şiiri de sapana benzeterek derler ki: Vezin ve kafiye kayıtlarıyla bağlı olan şiirin içinde ince manalar ancak hatalı olabilir. Çünkü şiir içinde mana sapan taşı gibidir; salıverince artık kontrol altına girmez, istenilen noktaya nişan alınamaz. Nasıl ki ruhun bedene bağlanmasındaki faydayı açıklarken şekere geçtik ve şekerin ince faydalarını anlatacağımız sırada, ekşilikten sirkeye ve şeker lafzından da şükre geçtik. Hedefimiz hatalı oldu, hâlbuki hedefimiz daha ince manalar idi.

در معنی آنكه مَنْ أَرَادَ أَنْ يَجْلِسَ مَعَ اللَّهِ فَلْيَجْلِسُ مَعَ أَهْلِ التَّصَوُّفِ

"Allah ile beraber oturmak isteyen kimse, ehl-i tasavvuf ile beraber otursun" manasının açıklamasındadır.

"Habt" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada sehv ve hatâ ma'nâsını vermek münasib olur. "Felâseng" sapan ma'nâsınadır, buna "fe- lâhsen" dahi derler. Uzak bir mahalle taş atacakları vakit, o taşı bunun içine koyarlar ve sallayıp sallayıp atarlar. İçindeki taş fırlayıp sür'atle uzak yerlere gider; buna sapan taşı derler. Fakat bu sapan ile bir hedefe nişan almak mümkün değildir.

Cenâb-ı Pîr ma'nâyı atılacak taşa; ve maksadı hedefe ve şiiri de sapana teşbîh buyurup derler ki: Vezin ve kafiye kayıtlarıyla bağlı olan şiirin içinde maânî-i dakika ancak hatâlı olabilir. Zîrâ şiir içinde ma'nâ sapan taşı gibidir; salıverince artık yed-i zabta girmez, istenilen noktaya nişan alınamaz. Nitekim rûhun bedene rabtındaki fâideyi beyânen şekere intikal ettik ve şekerin fevâid-i dakikasını anlatacağımız sırada, ekşilikten sirkeye ve şeker lafzından dahi şükre geçtik. Hedefimiz hatâlı oldu, halbuki hedefimiz daha dakîk ma'nâlar idi.

در معنی آنكه مَنْ أَرَادَ أَنْ يَجْلِسَ مَعَ اللَّهِ فَلْيَجْلِسُ مَعَ أَهْلِ التَّصَوُّفِ

"Allah ile beraber oturmak isteyen kimse, ehl-i tasavvuf ile beraber otursun" ma'nâsının beyânındadır

1557. O Rum elçisi bu bir iki kadehten kendinden gitti; onun hatırında ne risâlet kaldı, ne de haber!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1557. O Rum elçisi bu bir iki kadehten kendinden geçti; onun hatırında ne elçilik kaldı, ne de haber!

Hz. Ömer efendimizin içirdiği bir iki kadehlik marifet şarabından elçinin yatkın ruhu sarhoş oldu, kendinden geçti; artık hatırında ne şahının elçiliği ve ne de getirdiği haber kalmadı.

Hz. Ömer efendimizin içirdiği bir iki kadehlik şarâb-ı ma'rifetden elçinin rûh-ı müstaiddi sarhoş oldu, kendisinden geçti; artık hatırında ne şâhının risâleti ve ne de getirdiği haber kalmadı.

1558. Allah Teâla'nın kudretinde hayrân oldu. O elçi buraya erişti, şah oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1558. Allah Teâlâ'nın kudretinde hayran oldu. O elçi buraya erişti, şah oldu.

1559. Vaktaki sel denize geldi, deniz oldu. Vaktaki dâne tarlaya geldi ekin oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1559. Sel denize ulaştığında deniz oldu. Tohum tarlaya ulaştığında ekin oldu.

Elçinin aklı ve zekâsı bir sel gibiydi; Hz. Ömer efendimizin aklı ve zekâsı ise anlamlar deniziydi. Elçi Hz. Ömer'in huzuruna geldiğinde, o anlam denizine karıştı. Aynı şekilde elçi henüz ekilmemiş bir tohum gibiydi; ilâhî bir tarla olan Hz. Ömer'in huzuruna geldiğinde, orada yeşermiş bir ekin oldu. Tasavvuf ehlinin sohbeti de, gaflet ehli olanları böyle uyandırır.

Elçinin akıl ve zekâsı bir sel gibi idi; ve Hz. Ömer efendimizin akıl ve ze-kâsı dahi deryâ-yı maânî idi. Vaktâki elçi Hz. Ömer'in huzûruna geldi, o ma'nâ deryâsına karıştı. Ve kezâ elçi henüz ekilmemiş bir dâne gibi idi; vak-tâki ilâhî bir tarla olan Hz. Ömer'in huzûruna geldi, orada yeşillenmiş bir ekin oldu. Ehl-i tasavvufun sohbeti de, ehl-i gafleti böyle îkāz eder.

1560. Vaktaki ekmek beşerin babasına taalluk buldu, ölü ekmek diri ve habîr [1532] oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1560. Vakit ki ekmek insanın babasına ait oldu, ölü ekmek diri ve haberdar oldu.

Şerefli beyitteki "bü'l-beşer" (insan babası) Hz. Adem (a.s.) anlamına gelmeyip, her bir insan ferdinin babasına işarettir. Çünkü bir baba yer ve içer ve vücudundaki hayvani ruhu kuvvetlenir ve nutfe (döl) meydana gelir ve bu nutfe vasıtasıyla insan hayatı nesilden nesile devam eder; ve bu şekilde cansız olan ekmek insanın vücuduna karışınca hayvani ruha dönüşür ve idrak sahibi olur. Bunun gibi manen ölü olan gaflet ehli de tasavvuf ehli ile karışıp sohbet edince, hayvani ruhu izafî ruh (bağıntılı ruh) mertebesine yükselir.

Beyt-i şerîfdeki "bü'l-beşer" Hz. Adem (a.s.) ma'nâsına olmayıp, her bir ferd-i insânînin babasına işarettir. Zîrâ bir baba yer ve içer ve vücûdunda rûh-i hayvânîsi kuvvetlenir ve nutfe peyda olur ve bu nutfe vâsıtasıyla ha-yât-ı beşer teselsül eder; ve bu sûretle câmid olan ekmek insanın vücûduna karışınca rûh-i hayvânîye inkılâb eder ve idrâk sahibi olur. Bunun gibi ma'nen ölü olan ehl-i gaflet dahi ehl-i tasavvuf ile ihtilât ve sohbet edince, rûh-i hayvânîsi rûh-i izâfi mertebesine terakkî eder.

1561. Mum ve odun ateşe fedâ olduğu vakit, onun zulmânî olan zâtı envâr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1561. Mum ve odun ateşe feda olduğu zaman, onun karanlık olan özü nurlar oldu.

Mum ve odun gibi yoğun ve nurdan yoksun olan cahillik ve gaflet ehli, ilahi aşk ateşiyle yanan tasavvuf ehlinin önünde, kendi ilmini ve benliğini feda ettiği zaman, onun yoğun ve karanlık olan hayvani ruhu, mücerret nur olan izafi ruh mertebesine yükselir.

Mum ve odun gibi kesîf ve nûrsuz olan ehl-i cehl ve gaflet, âteş-i aşk-ı ilâhî ile yanan ehl-i tasavvufun önünde, kendi ilmini ve enâniyyetini fedâ et-tiği vakit, onun kesîf ve zulmânî olan rûh-i hayvânîsi, nûr-ı mücerred olan rûh-i izâfi mertebesine terakkî eder.

1562. Sürme taşı gözlere gittiği vakit görücülük oldu; orada dîde-ban oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1562. Sürme taşı gözlere gittiği zaman görücülük oldu; orada gözcü oldu.

"Gözcü", yüksek bir yerde durup uzakları gözetleyen kişiye denir ki, Türkçede "gözcü" diye adlandırılır. "Sürme", bilinen dövülmüş siyah bir taştır; gözlerdeki nemi gidermede etkilidir ve görme duyusunu güçlendirir. En iyisi "ismid" denilen sürmedir.

Yani sürme cansız bir madde iken, gözlere sürüldüğü zaman, görücülüğe sebep olur ve gözün yapısına karışıp "gözcü" olur. "Gözcü" tabirinin kullanılması, bütünü anıp parçayı kastetme (zikr-i küll irâde-i cüz') kabilinden bir mecazdır. Çünkü "gözcü" olmak için gözün iyi görmesi gerekir ve göz "gözcü"nün bir parçasıdır. Burada da gaflet ehli cansız sürmeye ve tasavvuf ehli gözcüye benzetilmiştir.

“Dîde-bân” yüksek bir mahalde durup uzakları tarassud eden kimseye derler ki, Türkçede “gözcü” denir. “Sürme”, ma'lûm olan döğülmüş siyah bir taştır; gözlerdeki rutûbeti izâlede müessirdir ve hiss-i basarı takviye eder. En iyisi "ismid" denilen sürmedir.

Ya'ni sürme câmid bir madde iken, gözlere sürüldüğü vakit, görücülüğe sebeb olur ve gözün terkîbine karışıp “dîde-bân” olur. “Dîde-bân” ta'bîrinin isti'mâli zikr-i küll irâde-i cüz' kabîlinden mecâzdır. Zîrâ "dîde-bân" olmak için gözün iyi görmesi lâzımdır ve göz "dîde-bân"ın cüz'üdür.. Burada da ehl-i gaflet câmid sürmeye ve ehl-i tasavvuf dîde-bâna teşbîh buyrulmuştur.

1563. Ey saâdetli, o ölü ki, kendisinden kurtulmuş oldu, bir dirinin vücuduna muttasıl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1563. Ey saadetli, o ölü ki, kendisinden kurtulmuş oldu, bir dirinin vücuduna bitişti.

Ölü hükmünde olan gaflet ve benlik ehlinin saadetlisi o kimsedir ki, kendi gaflet ve benliğinin farkına vardı da, kendi nefsini Hakk ile bâkî ve diri olan bir mürşid-i kâmilin (olgun rehber) terbiyesine teslim etti.

Ölü hükmünde olan ehl-i gaflet ve enâniyyetin saâdetlisi o kimsedir ki, kendi gaflet ve enâniyyetinin farkına vardı da, kendi nefsini Hak'la bâkî ve diri olan bir mürşid-i kâmilin terbiyesine teslîm etti.

1564. Vay o diriye ki, ölü ile oturdu, ölü oldu ve ondan dirilik sıçradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1564. Vay o diriye ki, ölü ile oturdu, ölü oldu ve ondan dirilik sıçradı.

"Diri"den kasıt, ilim ve marifet kazanan ama henüz nefsinin sıfatından kurtulmamış olan Hakk Yolcusu'dur; ve "ölü"den murat da dünya ehlidir. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz "اياكم و مجالسة الموتى" yani "Ölüler ile oturmaktan sakınınız!" buyurdular. Ve "Ölüler kimdir yâ Resûlallâh" diye sorulduğu zaman: "اهل الدنيا" yani "Dünya ehlidir" buyurdular. Yani marifet sahibi olup, kalbi bu marifet ile dirilmiş olan Hakk Yolcuları, dünya ehli ve gaflet ehli ile bir araya gelirse, yavaş yavaş kalbin marifet nuru sönmeye başlar. Çünkü sohbet ve bir araya gelmenin tabiata pek büyük etkisi vardır; ve tabiat hırsızdır, her şeyi çalabilir. Bu sebeple Hakk Yolcusu'na gereken, daima gaflet ehlinden kaçınmak ve tasavvuf ehli ile bir araya gelmektir; ve eğer tasavvuf ehlini bulamaz ise, Kur'an ve hadislerin tefsirinden ibaret olan tasavvuf ehlinin yüce eserlerini okumaktır. Nitekim Cenâb-ı Pîr: "بعد از ما مثنوی شیخی میکند" yani "Bizden sonra Mesnevî şeyhlik eder" buyurmuşlardır. Ve Hakk Yolcusu, bu sayede Kur'an ve hadislerin sırlarına vakıf olmuş olur.

"Diri"den maksûd, ilim ve ma'rifet kesb edip henüz nefsinin sıfatından kurtulmamış olan sâlikdir; ve "ölü"den murâd dahi ehl-i dünyâdır. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz اياكم و مجالسة الموتى ya'ni "Ölüler ile oturmaktan sakınınız!" buyurdular. Ve "Ölüler kimdir yâ Resûlallâh" diye sorulduğu vakit: اهل الدنيا Ya'ni "Ehl-i dünyâdır" buyurdular. Ya'ni öldükçe ma'rifet sahibi olup, kalbi bu ma'rifet ile dirilmiş olan sâlikler, ehl-i dünyâ ve gaflet ile ihtilât ederse, yavaş yavaş kalbin nûr-ı ma'rifeti sönmeğe başlar. Zîrâ sohbet ve ihtilâtın tabî-ata pek büyük te'sîri vardır; ve tabîat sârikdır, her şeyi çalabilir. Binâenaleyh sâlike lâzım olan dâimâ ehl-i gafletden ictinâb ve ehl-i tasavvuf ile mücâle-setdir; ve eğer ehl-i tasavvufu bulamaz ise, Kur'ân ve ahâdîsin tefsîrinden ibâret olan ehl-i tasavvufun âsâr-ı aliyyesini mütâlaadır. Nitekim Cenâb-ı Pîr : بعد از ما مثنوی شیخی میکند ya'ni "Bizden sonra Mesnevî şeyhlik eder" buyurmuş-lardır. Ve sâlik, bu sayede esrâr-ı Kur'ân ve ahâdîse muttali' olmuş olur.

1565. Vaktaki sen Hakk'ın Kur'ân'ına kaçarsın, enbiyanın ruhuyla ihtilat edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1565. Ne zaman ki sen Hakk'ın Kur'ân'ına sığınırsın, peygamberlerin ruhuyla karışırsın.

1566. Kur'ân, deryâ-yı pak-i Kibriya'nın balıkları olan enbiyanın ahvalidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1566. Kur'ân, Yüce Allah'ın pak denizinin balıkları olan peygamberlerin halleridir.

1567. Ve eğer okursan ve Kur'ân'ı kabul edici olmazsan, enbiya ve evliyâyı görmüş tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1567. Ve eğer okursan ve Kur'ân'ı kabul edici olmazsan, peygamberleri ve evliyayı görmüş tut!

Kur'ân'ı okuyup da hükümlerini yerine getirmezsen ne fayda elde edilir? Farz et ki peygamberleri ve evliyayı da gördün; onları taklit edip yollarına gitmedikten sonra, sana onları görmekten ne fayda vardır?

İnsanda genellikle iki türlü eğilim vardır. Birisi anlamak ve diğeri olmak ve bulmak eğilimidir. Bu eğilimlerden birisi nefse, diğeri ruha ilişkindir. Nefse ilişkin olan eğilim, nefis gibi geçicidir; ruha ilişkin olan eğilim ise, ruh gibi kalıcıdır. Çünkü yalnız anlamak eğilimi, akran ve benzerleri arasında üstünlük ve benlik davasından doğar. Olmak ve bulmak eğilimi ise gurur ve benliği feda etmekle birlikte gelir. Birisi amelde kayıtsızlığı ve diğeri amelde özeni gerektirir.

Kur'ân'ı okuyup da ahkâmını icrâ etmezsen ne fâide hâsıl olur? Farz et ki enbiyâ ve evliyâyı da gördün; onları taklîd edip yollarına gitmedikten sonra, sana onları görmekten ne fâide vardır?

İnsanda alelumûm iki türlü meyil vardır. Birisi anlamak ve diğeri olmak ve bulmak meylidir. Bu meylin birisi nefse, diğeri rûha taalluk eder. Nefse taalluk eden meyil, nefis gibi fânîdir; ve rûha taalluk eden meyil ise, rûh gibi bâkîdir. Zîrâ yalnız anlamak meyli akrân ve emsâli arasında tefevvuk ve enâniyet dâiyesinden tevellüd eder. Ve olmak ve bulmak meyli ise fedâ-yı gurûr ve enâniyet ile tev'emdir. Birisi amelde lâkaydîyi ve diğeri amelde ihtimâmı iktizâ eder.

1568. Eğer kabul edici isen, kıssaları okuduğun vakit, cânının kuşu kafes içinde dar gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1568. Eğer kabul edici isen, kıssaları okuduğun zaman, canının kuşu kafes içinde dar gelir.

Eğer Kur'ân'ı ve evliyanın eserlerini yalnız anlamak ve herkese ilim ve marifet satmak için değil, olmak ve bulmak için okursan, ibret verici bir şekilde okuduğun zaman, canına beden kafesi dar gelir; yüce âleme uçmak ister.

Eğer Kur'ân'ı ve âsâr-ı evliyâyı yalnız anlamak ve herkese ilim ve ma'rifet satmak için değil, olmak ve bulmak için okursan, ibret-âmîz olarak okuduğun vakit, cânına ten kafesi dar gelir; âlem-i illiyyîne uçmak ister.

1569. Bir kuş ki kafes içinde mahbûstur, kurtulmak istemezse câhilliğindendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1569. Bir kuş ki kafes içinde tutsaktır, kurtulmak istemezse câhilliğindendir.

Yani ten kafesi içinde tutsak olan ruh kuşu, eğer o kafesten bir an evvel kurtulmak istemezse, bu kafesin dışında daha latif ve daha geniş başka bir âlem olduğunu bilmediğindendir.

Ya'ni ten kafesi içinde mahbûs olan rûh kuşu, eğer o kafesten bir ân evvel kurtulmak istemezse, bu kafesin hâricinde daha latîf ve daha geniş başka bir âlem olduğunu bilmediğindendir.

1570. O rûhlar ki kafesten kurtulmuşlardır, rehber-i şâyeste olan enbiyâdır. [1542]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1570. O ruhlar ki kafesten kurtulmuşlardır, layık rehber olan peygamberlerdir.

Yani ten kafesinden kurtulan ruhlar hangi ruhlardır diyecek olursan, biz cevap olarak deriz ki: Onlar yüce âlemin hakkıyla rehberi olan peygamberlerdir (a.s.).

Ya'ni ten kafesinden kurtulan rûhlar hangi rûhlardır diyecek olursan, biz cevâben deriz ki: Onlar âlem-i illiyyînin hakkıyla rehberi olan enbiyâ (aleyhimü's-selâm) dır.

1571. Onların sadâsı, senin için kurtulmak yolu budur, bu! diye dışarıdan, din tarafından gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1571. Onların sesi, senin için kurtulmak yolu budur, bu! diye dışarıdan, din tarafından gelir.

Dünya âlemi, Zâhir isminin (Allah'ın görünen, açıkça beliren isminin) ve ruhlar âlemi, Bâtın isminin (Allah'ın gizli, içsel isminin) tecelli yeridir. Peygamberler, Zâhir isminin tecelli yeri olan dünyada, insanları yine Zâhir isminin tecelli yeri olan görünen şeriat ile davet ettiler de, dediler ki: "Ey dünya ehli, bu yoğunluk âleminden başka bir de incelik âlemi vardır. Buradan kurtulup oraya gitmenin usulü budur." Bu sebeple peygamberlerin (a.s.) sesi, Zâhir isminden geldi; yani dışarıdan geldi. Ve dışarıdan içeriye, yani Bâtın isminin tecelli yeri olan ruhlar âlemine davet etmiş oldular.

Âlem-i dünyâ ism-i Zâhir'in ve âlem-i ervâh ism-i Bâtın'ın mazharıdır. Enbiyâ, ism-i Zâhir'in mazharı olan dünyâda, insanları yine ism-i Zâhir'in mazharı olan şerîat-ı zâhire ile da'vet ettiler de, dediler ki: " Ey ehl-i dünyâ, bu kesâfet âleminden başka bir de letâfet âlemi vardır. Buradan kurtulup oraya gitmenin usûlü budur." Binâenaleyh enbiyâ aleyhimü's-selâmın sadâsı, ism-i Zâhir tarafından vâki' oldu; ya'ni dışarıdan geldi. Ve dışarıdan içeriye, ya'ni ism-i Bâtının mazharı olan âlem-i ervâha da'vet etmiş oldular.

1572. Biz bu dar kafesten bununla kurtulduk; bu kafesin çaresi bu yolun gayri değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1572. Biz bu dar kafesten bununla kurtulduk; bu kafesin çaresi bu yolun gayri değildir.

Yani peygamberler (a.s.) dediler ki: Biz dar olan bu beden kafesinden ve yoğunluk âleminden şu sebepler ile kurtulduk. Bu kafesten kurtulmanın çaresi, bizim gösterdiğimiz yoldan başka değildir.

Ya'ni enbiyâ aleyhimü's-selâm dediler ki: Biz dar olan bu ten kafesinden ve kesâfet âleminden şu sebebler ile kurtulduk. Bu kafesten kurtulmanın çâresi, bizim gösterdiğimiz yoldan gayri değildir.

1573. Seni iştihardan haric etmeleri için, kendini zayıfın zayıfı ve ma'lûl yapasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1573. Seni şöhretten uzak tutmaları için, kendini zayıfın zayıfı ve hasta yapmalısın.

Yani ey Hakk Yolcusu, kayıt ve bedenden kurtulmanın tek yolu şudur ki, sen kendini halka karşı zayıfın zayıfı, miskin ve hasta bir halde göster ki, sana kıymetsiz bir adam gözüyle bakıp, şöhret belasından kurtulasın.

Ya'ni ey sâlik, kayıd ve bedenden kurtulmanın yegâne tarîkı budur ki, sen kendini halka karşı zayıfın zayıfı ve miskin ve ma'lûl bir halde göster ki, sana kıymetsiz bir adam nazarıyla bakıp, iştihâr belâsından kurtulasın.

1574. Zîra iştihar-ı halk muhkem bağdır; bu yolda demir bağdan ne vakit aşağıdır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1574. Çünkü halkın şöhreti sağlam bir bağdır; bu yolda demir bağdan ne zaman daha aşağıdır?

Halkın gözünde şöhret sahibi olmak sana çok sağlam bir bağdır. Hakk yolunda sana bu şöhret bağı zincir bağlardan daha aşağı değildir. Çünkü halk etrafına toplanıp seni övmekle sana gurur ve benlik verirler ve seni bu gurur ve benlik içinde hapsederler. Nitekim "bülbülün çektiği dili belasıdır" atasözü de bu hikmete dayanır. Ve papağan kuşunu söz söylediği için kafese hapsetmişlerdir. Ve bir kıymeti ve şöhreti olmayan kargalar ise serbest bırakılmıştır.

Halk nazarında şöhret sahibi olmak sana pek kavî bir bağdır. Tarîk-ı Hak'da sana bu iştihâr bağı zincir bağlardan aşağı değildir. Zîrâ halk etrafına toplanıp seni medh etmekle sana gurûr ve enâniyet verirler ve seni bu gurûr ve enâniyet içinde habs ederler. Nitekim "bülbülün çektiği dili belâsıdır" darb-ı meseli dahi bu hikmete müsteniddir. Ve tûtî kuşunu söz söylediği için kafese habs etmişlerdir. Ve bir kıymet ve şöhreti olmayan kargalar ise serbest bırakılmışdır.

## Bir tâcirin kıssasıdır ki, ticâret sebebiyle gittiği vakit, onun mahbûsu olan tûtîsi, ona Hindistan tûtîlerine haber tevdî' etti

1575. Bir tacir var idi ve onun bir tûtîsi var idi; kafesde mahbus yakışıklı bir tûtî idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1575. Bir tüccar vardı ve onun bir papağanı vardı; kafeste tutsak, yakışıklı bir papağandı.

1576. Vaktaki tacir seferi tertib etti, Hindistan tarafına gitmeğe mübâşeret etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1576. Tacir seferi düzenlediği vakit, Hindistan tarafına gitmeye başladı.

1577. Her köleye ve her câriyeye sehâsından dolayı, senin için ne getireyim, çabuk söyle! dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1577. Her köleye ve her cariyeye cömertliğinden dolayı, senin için ne getireyim, çabuk söyle! dedi.

1578. Her birisi ondan bir murâd taleb etti. O iyi adam cümlesine va'de verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1578. Her biri ondan bir istek talep etti. O iyi adam hepsine söz verdi.

1579. Tûtîye dedi: Hediye olarak ne istersin ki, sana Hindistan serhaddinden getireyim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1579. Papağana dedi: Hediye olarak ne istersin ki, sana Hindistan sınırından getireyim?

1580. O tûtî ona böyle dedi ki: Orada tûtîleri gördüğün vakit benim hâlimden beyân et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1580. O papağan ona şöyle dedi: Orada papağanları gördüğün zaman benim hâlimden bahset!

1581. Şöyle ki, sizin müştâkınız olan tûtî, kazâ-yı âsumândan bizim habsimiz-dedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1581. Şöyle ki, sizin özleyiciniz olan papağan, göksel kazâdan dolayı bizim hapsimizdedir.

1582. O size selâm etti ve nasib istedi; ve sizden çâre ve irşad yolunu taleb etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1582. O size selâm etti ve nasip istedi; ve sizden çare ve irşat yolunu talep etti.

1583. Dedi: Lâyık mıdır ki ben derd ve iştiyak içinde can vereyim ve burada derd-i firâk içinde öleyim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1583. Dedi: Lâyık mıdır ki ben dert ve iştiyak içinde can vereyim ve burada ayrılık derdi içinde öleyim?

1584. Bu revâ olur mu ki, ben kavî bağ içinde olayım? Siz ise gâh yeşillik üzerinde, gâh ağaç üzerinde olasınız?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1584. Bu uygun olur mu ki, ben sağlam bir bağ içinde olayım? Siz ise bazen yeşillik üzerinde, bazen ağaç üzerinde olasınız?

1585. Dostların vefâsı böyle mi olur? Ben bu habs içinde, siz gülistan içinde.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1585. Dostların vefası böyle mi olur? Ben bu hapis içinde, siz gülistan içinde.

1586. Ey büyükler, merg-zâr içinde bir sabah şarabı, bu zayıf kuşu hatırlayınız!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1586. Ey büyükler, çimenlik içinde bir sabah şarabı, bu zayıf kuşu hatırlayınız!

İkinci mısradaki "merg-zâr" kelimesi, bahtiyar vezninde, yeşilliği çok olan yere ve çok kuşu olan araziye denir. Birinci mısradaki "murg-i zâr" ise sıfat tamlamasıdır. "Murg" isim, "zâr" sıfattır; zayıf kuş demektir.

Yani, ey hürriyetlerine sahip olan büyük kuşlar, yeşillik içinde, güneş âlemi aydınlatmaya başladığı zamanda, zevk ve şevk şarabını içerken, bu zayıf kuşu da hatırlayınız!

"Büyükler" tabiriyle peygamberlerin ve evliyanın ruhlarına, "sabah şarabı" ile de onlara olan zâta ait tecellilere (Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellileri) işaret buyrulur. Yani "Ey kutsal ruhlar, ilahi tecellilerle zevke dalmış olduğunuz zamanda, beden hapsinde kalan bizleri de hatırlayınız ki, o tecellinin bereketinin yansımasıyla biz de nefse ait bağlardan kurtulalım" demek olur.

İkinci mısra'daki "merg-zâr" bahtiyâr vezninde yeşilliği çok olan mahalle ve çok kuşu olan arâzîye derler. Birinci mısra'daki "murg-i zâr" terkîb-i tav-sîfidir. "Murg" isim "zâr" sıfatdır; zayıf kuş demektir.

Ya'ni, ey hürriyetlerine mâlik olan büyük kuşlar, yeşillik içinde, güneş âlemi tenvîr etmeğe başladığı zamanda, zevk ve şevk şarabını içerken, bu za-yıf kuşu da hatırlayınız!

"Büyükler" ta'bîriyle ervâh-ı enbiyâ ve evliyâya ve "sabâh şarabı" ile on-lara olan tecelliyât-ı zâtiyyeye işâret buyrulur. Ya'ni "Ey ervâh-ı mukaddese, tecelliyât-ı ilâhiyye ile müstağrak-ı zevk olduğunuz zamanda, habs-i beden-de kalan bizleri de hatırlayınız ki, o tecellînin aksi berekâtıyla biz de kuyûd-1 nefsâniyyeden kurtulalım" demek olur.

1587. Dostların dostları anması mübarek olur. Husûsiyle ki, o Leylâ ve bu da Mecnûn ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1587. Dostların dostları anması mübarek olur. Özellikle de o Leyla ve bu da Mecnun olursa.

"Leyla"dan maksat, ilahi sevgililer olan mukaddes ruhlardır; "Mecnun"dan maksat ise, nefse ait kayıtlarla bağlı olup peygamberlerin ve evliyanın âşıkları olan kimselerdir.

"Leyla"dan murâd, ma'şûkān-ı ilâhî olan ervâh-ı mukaddesedir; ve "Mecnûn"dan murâd dahi, kuyûd-ı nefsâniyye ile bağlı olup enbiyâ ve evliyânın âşıkları olan kimselerdir.

1588. Ey kendi mevzûn putlarının harifleri; ben kendimin kan dolu mey kadehlerini içiyorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1588. Ey kendi ölçülü putlarının dostları; ben kendimin kan dolu şarap kadehlerini içiyorum.

"Kendi ölçülü putlar"dan kasıt, ilâhî ilimde tam kabiliyet ve yatkınlık ile sabit olan peygamberler ve kâmil velîler hazretlerinin kendi hakikatleridir ki, onlar nefsanî perdeleri yırtıp kendi hakikatlerine mahrem ve yakın olmuşlardır; ve kendi hakikatleri de "Allah" ism-i câmi'inin (tüm isimleri kapsayan Allah isminin) mazharıdır. Ve muhakkiklerin (gerçeği araştıranların) “İnsân-ı kâmilin zâhiri bâtınına tapar" dedikleri de bu anlamdandır.

Yani ey nefsanî perdelerini yırtıp kendi hakikatleri olan Hakk'a mahrem ve yakın olan yüce ruhlar, ben beden kaydı içinde kendi nefsanî benliğimin kan dolu olan şarap kadehlerini içiyorum. "Kan dolu olan kadeh"ten kasıt, gazap ve şehvet gibi nefsanî sıfatlardır.

"Kendi mevzûn putlar"ından murâd, ilm-i ilâhîde kābiliyyet ve isti'dâd-ı tâm ile sabit olan enbiyâ ve kümmelîn-i evliyâ hazarâtının kendi hakāyıkıdır ki, onlar hicâbât-ı nefsâniyyeyi yırtıp kendi hakîkatlerine mahrem ve musâhib olmuşlardır; ve kendi hakîkatleri dahi "Allah" ism-i câmi'inin mazharıdır. Ve muhakkıkînin “İnsân-ı kâmilin zâhiri bâtınına tapar" dedikleri dahi bu ma'nâdandır.

Ya'ni ey hicâbât-ı nefsâniyyelerini yırtıp kendi hakîkatleri olan Hakk'a mahrem ve musâhib olan ervâh-ı âliye, ben kayd-ı ten içinde kendi enâniyyet-i nefsâniyyemin kan dolu olan mey kadehlerini içiyorum. "Kan dolu olan kadeh"ten murâd, gazab ve şehvet gibi sıfât-ı nefsâniyyedir.

1589. Eğer ister isen ki benim nasîbimi veresin, benim yadıma bir kadeh mey iç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1589. Eğer benim nasibimi vermek istersen, beni anarak bir kadeh şarap iç!

Yani eğer benim nasibimi ve hissemi vermek istiyorsan, beni anarken vuslatın tertemiz şarabından ve müşâhede (Allah'ı görme) şarabından bir kadeh iç!

Ya'ni eğer benim nasîbimi ve hissemi vermek istiyor isen, beni anarken şarâb-ı tahûr-ı visâlden ve müşâhede meyinden bir kadeh iç!

1590. Yâhut bu toprak eleyici olan düşkünün yâdına içtiğin vakit, artığını toprak üzerine dök!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1590. Yahut bu toprak eleyici olan düşkünün anısına içtiğin zaman, artığını toprak üzerine dök!

"Hâk-bîz" birleşik bir sıfattır. "Bîz", "bîhten" mastarından türemiş bir emir kipidir ve mastarı "elemek" anlamına gelir. "Toprak eleyici" ifadesinde insan vücudu kalbura, yeme ve içme ise toprağa benzetilmiştir. Çünkü insan topraktan çıkan maddeleri yiyip içerek onları şekil ve mana âlemlerine dönüştürerek elemiş olur. Yani, nefsaniyet âleminde gayreti yeme ve içmeye harcanan yüce mertebelere düşkün olanın hatırasına temiz şarabı içtiğin zaman, o şarabın artığını aşağı âlemde toprak hükmünde kalan benim üzerime dök! Beyit: Sakāhüm Rabb'ühüm hamrın içen âşıklar ey Nakşî Erer ma'şûkuna onlar, mekândan lâ-mekân söyler.

"Hâk-bîz" vasf-ı terkîbidir. "Bîz" "bîhten" masdarından emr-i hâzır olup, masdarı "elemek" ma'nâsınadır. "Toprak eleyici" ta'bîrinde vücûd-ı beşer kalbura ve ekl ü şürb toprağa teşbîh buyrulmuştur. Zîrâ insan topraktan çıkan mevâddı yiyip içerek onları sûret ve ma'nâ âlemlerine istihâle ettirerek elemiş olur. Ya'ni âlem-i nefsâniyetde himmeti ekl ü şürbe masrûf olan merâtib-i âliye düşkününün hâtırasına şarâb-ı tahûru içtiğin vakit, o şarabın artığını âlem-i esfelde toprak hükmünde kalan benim üzerime dök! Beyit: Sakāhüm Rabb'ühüm hamrın içen âşıklar ey Nakşî Erer ma'şûkuna onlar, mekândan lâ-mekân söyler.

1591. Ey aceb, o ahd ve o yemîn hani? O şeker gibi olan dudağın va'dleri hani?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1591. Ey şaşılacak şey, o ahit ve o yemin nerede? O şeker gibi olan dudağın vaatleri nerede?

Hakk Yolcusu'nun ilerlemesi üç mertebe üzerinedir: Birincisi "fenâ-fi'ş-şeyh"dir (şeyhte fani olma). Yani Hakk Yolcusu şeyhinin sevgisinde fani olur. Bu sevgi, kendi nefsine olan sevginin perdesidir. İkincisi "fenâ-fi'r-resûl"dür (Resûl'de fani olma). Hakk Yolcusu şeyhinin sevgisinden ilerleyerek bu mertebeye gelir ve bu mertebenin hükmü, peygamber sevgisinde fani olmaktır. Bu sevgi de şeyhine olan sevginin perdesidir. Üçüncüsü "fenâ-fi'llâh"dır (Allah'ta fani olma). Bu da Hak sevgisinde fani olmaktır. Bu sevgi de peygamber sevgisinin perdesidir.

Nitekim Sultan Mahmud-ı Gaznevî, Hz. Ebu'l-Hasan Harakanî (k.s.) hazretlerini huzuruna davet etmek için birini gönderir ve ona, eğer davete icabet etmezse: أطيعوا اللهَ وَ أَطيعوا الرَّسُولَ وَ أُولى الأمر منكم (Nisa, 4/59) Yani “Allah'a itaat edin ve Resûl'e ve sizden emir sahibi olanlara itaat edin" ayet-i kerimesini okumasını emreder; ve gönderdiği adam da öyle yapar. Hz. Ebu'l-Hasan Harakanî (kaddesallahu sırrahu) buyururlar ki "Atîullâh"da ["Allah'a itaat ediniz!"] o kadar müstağrakım ki "atîu'r-resûl" ["resûle itaat ediniz!"] de utançlarım vardır; bak tasavvur et ki "ülü'l-emr" ["Emir sahibi olanlara..."]a ne kalır?

İşte bu hakikate dayanarak Hak aşkında müstağrak olan Cenab-ı Pîr-i destgîr (yardımcı pir), bu şerefli beyitte peygamberlerin kutsal ruhlarına karşı olan münacattan (yakarma) ilerleyerek, şerefli kalplerine hakim olan ilahi aşkın sevkiyle Cenab-ı Vahibü'l-atâyâ (ihsan eden, bağışlayan) Hazretleri'ne münacata başlarlar da derler ki: Ey şaşılacak şey, biz aşağıların aşağısında bulunan kullara karşı sen إِنَّ اللَّهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُفٌ رَحِيمٌ (Hac, 22/65) ["Çünkü Allah insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir"] ve يا عبادي الذين أسرفوا على أَنْفُسِهِمْ لا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّه اِنَّ اللهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (Zümer, 39/53) ["De ki, ey kendi öz canlarına karşı haddi aşarak hareket eden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Yüce Allah bütün kusurları bağışlar. Çünkü O yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır."] vaatlerinde bulunmuş ve teyitler eylemiştin. Ey kerim olan Allah'ım! Hani senin vaatlerin ve ahdin ve teyidin ve senin şeker gibi olan dudağının vaatleri. "Dudak" tabiri, mahal zikredip hal irade etme türünden bir mecaz olup, şeker gibi tatlı ve latif olan Hak kelamına işarettir; ve peygamberin latif dudağına işaret olmak da caizdir. Çünkü Yüce Allah Peygamber'in dudağından söylemiştir. Nitekim ileride bir şerefli beyitte şöyle buyrulur: Yani “Gerçekten Kur'an Peygamber'in dudağındandır; her kim Hak söylemedi derse o kafirdir." Çünkü insân-ı kâmil, fiiller âlemi olan şehadet mertebesinde Hakk'ın aletidir; ve işte bu anlama dayanır ki, kâmillerden birisi Hakk'a karşı meydana gelen münacatına, yine kendisi cevap verirmiş. Birisi demiş ki: "Münacatına yine sen cevap veriyorsun, bu nasıl olur?" O hazret de cevaben: "İkimiz bir ağız kullanırız" demiştir.

Sâlikin terakkîsi üç mertebe üzerinedir: Birincisi "fenâ-fi'ş-şeyh"dir. Ya'ni sâlik şeyhinin muhabbetinde fânî olur. Bu muhabbet kendi nefsine olan muhabbetin hicabıdır. İkincisi "fenâ-fi'r-resûl"dür. Sâlik şeyhinin muhabbetinden terakkî ederek bu mertebeye gelir ve bu mertebenin hükmü, muhabbet-i peygamberîde fânî olmaktır. Bu muhabbet dahi, şeyhine olan muhabbetin hicabıdır. Üçüncüsü "fenâ-fi'llâh"dır. Bu da muhabbet-i Hak'da fânî olmaktır. Bu muhabbet dahi, muhabbet-i peygamberînin hicabıdır.

Nitekim Sultan Mahmûd-ı Gaznevî, Hz. Ebu'l-Hasan Harakanî (k.s.) hazretlerini huzûruna da'vet için birisini gönderir ve ona, eğer da'vete icâbet etmezse: أطيعوا اللهَ وَ أَطيعوا الرَّسُولَ وَ أُولى الأمر منكم (Nisâ, 4/59) Ya'ni “Allah'a itaat edin ve Resûl'e ve sizden emir sahibi olanlara itâat edin" âyet-i kerîmesini okumasını emr eder; ve gönderdiği adam dahi öyle yapar. Hz. Ebu'l-Hasan Harakānî (kaddesallâhu sırrahû) buyururlar ki "Atîullâh"da ["Allah'a itâat ediniz!"] de o kadar müstağrakım ki "atîu'r-resûl" ["resûle itâat ediniz!"] de hacâletlerim vardır; bak tasavvur et ki "ülü'l-emr" ["Emîr sahibi olanlara..."]a ne kalır?

İşte bu hakîkate mebnî aşk-ı Hak'da müstağrak olan Cenâb-ı Pîr-i destgîr, bu beyt-i şerîfde ervâh-ı mukaddese-i enbiyâya karşı olan münâcâtdan bi't-terakkî, kalb-i şerîflerine müstevlî olan aşk-ı ilâhî sevkıyle Cenâb-ı Vâhibü'l-atâyâ Hazretleri'ne münâcâta başlarlar da derler ki: Ey aceb biz esfel-i sâfilînde bulunan kullara karşı sen إِنَّ اللَّهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُفٌ رَحِيمٌ (Hac, 22/65) ["Çünkü Allah insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir"] ve يا عبادي الذين أسرفوا على أَنْفُسِهِمْ لا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّه اِنَّ اللهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (Zümer, 39/53) ["De ki, ey kendi öz canlarına karşı háddi aşarak hareket eden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümîd kesmeyin. Hak Teâlâ bütün kusurları bağışlar. Çünkü O yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır."] va'dlerinde bulunmuş ve te'kîdler eylemiş idin. Ey kerîm olan Allahım! Hani senin va'dlerin ve ahdin ve te'kîdin ve senin şeker gibi olan dudağının va'dleri. "Dudak" ta'bîri, zikr-i mahal irâde-i hâll kabîlinden mecâz olup, şeker gibi tatlı ve latîf olan kelâm-ı Hakk'a işâretdir; ve leb-i latîf-i peygamberîye işaret olmak dahi câizdir. Zîrâ Hak Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri Peygamber'in dudağından söylemiştir. Nitekim âtîde bir beyt-i şerîfde şöyle buyrulur: Ya'ni “Vâkıâ Kur'ân Peygamber'in dudağındandır; her kim Hak söyleme-di derse o kâfirdir." Zîrâ insân-ı kâmil, âlem-i efâlî olan mertebe-i şehadetde Hakk'ın âletidir; ve işte bu ma'nâya mebnîdir ki, kâmillerden birisi Hakk'a karşı vâki' olan münâcâtına, yine kendisi cevab verirmiş. Birisi demiş ki:"Münâcâtına yine sen cevab veriyorsun, bu nasıl olur?" O hazret dahi cevâ-ben: "İkimiz bir ağız kullanırız" demiştir.

1592. Eğer kulun firakı kulluğun kabahatinden ise, sen fenâya fenâ ettiğin vakit fark nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1592. Eğer kulun ayrılığı kulluğun kusurundan ise, sen fenalığa fenalık ettiğin zaman fark nedir?

Eğer kulun senden ayrılığı ve uzaklığı kulluğun gereği olup, nefsanî sıfatlarda (nefse ait hallerde) vehmedilmiş varlığında boğulması ise, sen bu fenalığa karşı ayrılık ve uzaklık fenalığını devam ettirirsen, yani Hak'tan gelen varlığınla onun kul olarak varlığını örtmez ve bağışlamazsan, o halde kulun fiili ile senin fiilinin ne farkı olur?

Bu şerefli beyitte kulluğun kusur ve günahından maksat, "Senin varlığın öyle bir günahtır ki, başka hiçbir günah onunla kıyaslanamaz" hükmünce kulun vehmedilmiş varlığında ve benliğinde boğulmasıdır. Bu, kul tarafından işlenmiş bir kötülüktür. Ayet-i kerimede "Kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür" (Şûrâ, 42/40) buyurulduğuna göre; kulun bu kötülüğüne karşı, Hak'tan ayrılık ve uzaklık halinin devamı da bir kötülüktür. Halbuki Yüce Allah'ın kulun fenalığına karşı verdiği kötülük dahi hikmet ve rahmetten uzak değildir. Dış görünüşü azap, iç yüzü rahmettir. Örneğin, ileride açıklanacağı üzere, anne çocuğunu hacamat ettirir. Bu durum görünüşte çocuğu incitmektir; fakat şefkatli anne bu şekilde çocuğun sağlığı temin edildiği için sevinçlidir. Bu sebeple çocuk ağlar, anne güler. Cenab-ı Ömer Hayyam dahi bu ince anlamı ilerideki şu rubaisinde beyan eder: "Cihanda günah etmemiş olan kimdir söyle! O kimse ki günah etmemiştir, nasıl yaşar böyle? Ben fenalık yaparım ve sen de fenalık mükafatı verirsin, O halde benim ile senin aramızdaki fark nedir? söyle!" Yani ilahi azapta rahmet vardır. Bu şekilde kulun fenalığı ile Hakk'ın fenalığı arasında büyük fark vardır. Bu anlamı Yüce Allah, "Benim azabım dilediğim kimseye isabet eder; ve benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır" (A'raf, 7/156) buyurur. Bu sebeple her şeyi kuşatmış olan Hak rahmetine, kendisine azap isabet etmiş olan kimseler de dahildir; çünkü azap gören kimse de Hak'ın eşyasından bir şeydir. Ve Cenab-ı Pir (Mevlana) ilerideki beyitlerde bu anlamı açıklar.

Eğer kulun senden ayrılığı ve uzaklığı kulluğun îcâbı olup fenâ olan sıfât-ı nefsâniyyede istiğrâkı ise, sen bu fenâya karşı ayrılık ve uzaklık fenâlığını idâme edersen, ya'ni vücûd-ı hakkānîn ile onun vücûd-ı abdânîsini setr ve gafr etmezsen, o halde kulun fiili ile senin fiilinin ne farkı olur?

Bu beyt-i şerîfde kulluğun kabâhat ve zenbinden murad `وجودك ذنب لا يقاس عليه ذنب آخر` Ya'ni "Senin vücudun bir günahdır ki, başka günaha kıyâs olunmaz" mûcibince kulun mevhûm olan varlığında ve enâniyyetinde istiğrâkıdır. Bu abd tarafından bir seyyiedir. Ayet-i kerîmede `و جزاؤ سيئة سيئة مثلها` (Şûrâ, 42/40) ya'ni "Seyyienin cezâsı, onun gibi bir seyyiedir" buyurduğuna göre; abdin bu seyyiesine karşı, Hak'dan ayrılık ve uzaklık hâlinin devamı da bir seyyiedir. Halbuki Hak Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri'nin abdin fenâlığına karşı verdiği seyyie dahi hikmet ve rahmetden hâlî değildir. Zâhiri azâb ve bâtını rahmetdir. Meselâ âtîde îzâh buyrulacağı üzere validesi çocuğu hacamat ettirir. Bu hâl sûretâ çocuğu ta'zîbdir; fakat vâlide-i müşfika bu sûretle çocuğun sıhhati te'mîn olunduğu için mesrûrdur. Binâenaleyh çocuk ağlar, vâlide güler. Cenâb-ı Ömer Hayyâm dahi bu mazmûn-ı dakîkı âtîdeki şu rubâîsinde beyân eder: "Cihânda günah etmemiş olan kimdir söyle! O kimse ki günah etmemiştir, nasıl yaşar böyle? Ben fenâ yaparım ve sen de fenâ mükâfât verirsin, O halde benim ile senin aramızdaki fark nedir? söyle!" Ya'ni azâb-ı ilâhîde rahmet vardır. Bu süretle kulun fenâlığı ile Hakk'ın fenâlığı arasında azîm fark vardır. Bu ma'nâyı Hak Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri عذابي أصيب به من آشاء و رحمتی وسعت كلِّ شَيْئ (A'raf, 7/156) ya'ni "Benim azabım dilediğim kimseye isabet eder; ve benim rahmetin her şeye vâsi'dir" buyurur. Binâenaleyh her şeyi ihâta etmiş olan rahmet-i Hak'da kendisine azâb isabet etmiş olan kimseler de dâhildir; ve çünkü muazzeb olan kimse de eşyâ-yı Hak'dan bir şeydir. Ve Cenâb-ı Pîr ebyât-ı âtîyede bu ma'nâyı îzâh buyururlar.

1593. O fenâlığı ki, sen gazab ve cenk içinde yaparsın, sema'dan ve çengin sadâsından daha tarablıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1593. O fenalığı ki, sen gazap ve savaş içinde yaparsın, sema'dan ve çengin sesinden daha neşelidir.

Ey mutlak hikmet sahibi (Hakîm-i Mutlak) hazretleri, o kulun fenalığına karşı gazap ve intikamın içinde yaptığın fenalık yok mu? İşte o fenalık, çalgılardan ve çeng denilen müzik aletinin sesinden daha neşeli ve ferahlatıcıdır. Çünkü onun içinde, senin yüce ilahi rahmetin vardır.

Ey hakîm-ı mutlak hazretleri, o abdin fenâlığına karşı gazab ve intikāmın içinde yaptığın fenâlığın yok mu? İşte o fenâlık çalgılardan ve çeng denilen âlet-i mûsikînin sesinden daha tarablı ve ferahlıdır. Çünkü onun zımnında, rahmet-i azîme-i ilâhiyyen vardır.

1594. Ey (kerîm olan Allah'ım) senin cefân devletden daha güzeldir; ve senin intikamın candan daha sevgilidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1594. Ey (kerîm olan Allah'ım) senin cefan devletten daha güzeldir; ve senin intikamın candan daha sevgilidir!

1595. Senin nârın budur; nûrun nasıl olur? Mâtemin budur; ya senin sûrun nasıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1595. Senin ateşin budur; nurun nasıl olur? Matem tutman budur; ya senin bayramın nasıl olur?

Ey nazlı gerçek sevgili, senin gazap ve intikam ateşin böyle rahmanî rahmetinle doludur. Senin rahimî rahmetinin gereği olan nurun nasıl olur? Kahır matemin böyle olunca, ya senin lütfunun bayramı nasıl olur?

Ey ma'şûk-ı hakîkî-i nâzenîn, senin nâr-ı gazab ve intikāmın böyle rahmet-i rahmâniyyenle doludur. Senin rahmet-i rahîmiyyenin îcâbı olan nûrun nasıl olur? Mâtem-i kahrın böyle olunca, ya senin lutfunun sûru ve bayramı nasıl olur?

1596. Halavetlerden ki, senin cevrin tutar ve letafetden kimse senin nihayetini bulamaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1596. Senin eziyetin tatlılıklardan ibarettir ve letafetinden dolayı kimse senin sonunu bulamaz.

Ey mutlak varlık, senin yoğunluk ve çokluk mertebene ilişkin eziyetinin çok tatlı tecellîleri vardır. Halbuki senin mutlaklık mertebenin birliğinin kemâl-i letafetinden dolayı kimse senin sonunu bulamaz; ve kimse senin özünü idrak edemez. Çünkü yoğun olan sonradan yaratılmış, latif olan öncesiz varlık mertebesine asla adım atamaz.

Ey vücûd-ı mutlak, senin mertebe-i kesâfetine ve keserâtına taalluk eden cevrinin çok tatlı tecellîleri vardır. Halbuki senin mertebe-i atlâkının vahdeti- nin kemâl-i letâfetinden kimse senin nihâyetini bulamaz; ve kimse senin künhünü idrâk edemez. Zîrâ hâdis-i kesîf, kadîm-i latîf mertebesine aslâ adım atamaz.

1597. Ben nâle ederim ve korkarım ki, o i'timâd eder de kereminden o cevri azaltır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1597. Ben inlerim ve korkarım ki, o itimat eder de kereminden o eziyeti azaltır.

Aşığın inlemesi şikâyet şeklinde bir şükürdür. Korkarım ki, benim bu şükrümü kabul edip kereminin kemalinden lütuf nimetiyle tecelli eder ve kahredici tecellilerini azaltır. Halbuki benim inlemem, maşukumun tam endamıyla tecellisine nail olmak içindir. Çünkü yalnızca latif tecellilerine nailiyet, kahredici tecellilerinden cehaleti ve bu tecelliye karşı yabancılığı gerektirir. Benim buna tahammülüm yoktur.

Bilinmeli ki, bu talep, en hasların özünün zevkidir. Hakk Yolcusu, bu saadet nişanlı zatların hallerini işitmekten kendisinde oluşan geçici bir şevk ve başlangıç halinde böyle taleplerden kesinlikle kaçınması lazımdır. Çünkü Hak'tan bela ve cefa talebine kendisi ehliyet kazanmamıştır. Bu başlangıç halindeki talebi üzerine kahredici tecelli vuku bulduğunda tahammül edemez, sonra şikâyete başlar. Bu ise Hakk Yolcusu hakkında pek zararlıdır. Nitekim Sümnûn-ı Muhib hazretlerine bu hal meydana gelmiştir. Adı geçen zat, böyle bir başlangıç halinde: "Ey Rabbim, ben senin belana da razıyım; beni her ne şekilde imtihan edersen et!" demiş ve ardından idrar tutukluğu hastalığına yakalanmış ve feryada başlamıştır. Ertesi gün sıbyan mektebine giderek çocuklara para dağıtıp ادعوا لعمكم الكذاب yani "Yalancı amcanız için dua ediniz!" demeye başlamıştır. Bu azim zevk Hz. Pir efendimize meydana gelmiştir. Nitekim buyururlar:

Âşıkın nâlesi şikâyet sûretinde şükürdür. Korkarım ki, benim bu şükrümü kabûl edip kemâl-i kereminden ni'met-i lutfu ile tecellî eder ve tecelliyât-ı kahriyyesini azaltır. Halbuki benim nâlem ma'şûkumun endâm-ı tâmmıyla tecellîsine nâil olmak içindir. Zîrâ yalnız tecelliyât-ı latîfesine nailiyyet, tecelliyât-ı kahriyyesinden cehli ve bu tecellîye karşı yabancılığı iktizâ eder. Benim buna tahammülüm yoktur.

Ma'lûm olsun ki, bu taleb zübde-i ehassu'l-havâssın zevkıdır. Sâlik bu zevât-ı saâdet-simâtın ahvâlini işitmekten kendisinde hâsıl olan muvakkat bir şevk ve mübâseta hâlinde böyle taleblerden kat'iyyen ictinâb etmek lâzımdır. Zîrâ Hak'dan belâ ve cefâ talebine kendisi ehliyet kesb etmemiştir. Bu mübâseta hâlindeki talebi üzerine tecellî-i kahrî vukü'unda tahammül edemez, sonra şikâyete başlar. Bu ise sâlik hakkında be-gâyet muzırdır. Nitekim Sümnûn-ı Muhib hazretlerine bu hâl vâki' olmuştur. Müşârünileyh böyle bir mübâseta hâlinde: "Yâ Rab, ben senin belâna da râzıyım; beni her ne sûretle imtihân edersen et!" demiş ve akabinde habs-i bevl illetine mübtelâ olmuş ve feryâda başlamıştır. Ertesi gün sıbyân mektebine giderek çocuklara para dağıtıp ادعوا لعمكم الكذاب ya'ni "Yalancı amcanız için duâ ediniz!" demeğe başlamıştır. Bu zevk-i azîm Hz. Pîr efendimize vâki' olmuştur. Nitekim buyururlar:

1598. Ben onun kahrına ve lutfuna cidd ile âşıkım; pek acıb bir haldir ki, ben her iki zıddın âşıkıyım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1598. Ben O'nun kahrına ve lütfuna gerçekten âşığım; çok şaşırtıcı bir hâldir ki, ben her iki zıddın âşığıyım.

Allah'ın âşıkları iki türlüdür: Birisi Zât'a âşık olan, diğeri sıfatlara âşık olandır. Zât, zıtları bir araya getiren (câmiu'l-ezdâd) olduğundan, Zât'a âşık olanların aşkında da zıtlar birleşir. Ve onların katında maşukun kahır ve lütfu eşittir. Ve bu aşk, aklın ["İki zıt bir araya gelmez"] kuralına uymadığı için akıl katında şaşırtıcı bir şeydir. Fakat sıfatlara âşık olanların bakış açısında kahır, lütuf gibi değildir; çünkü onların aşkında zıtlar birleşmez.

Allah'ın âşıkları iki türlüdür: Birisi âşık-ı Zât, diğeri âşık-ı sıfatdır. Zât, câmiu'l-ezdâd olduğundan âşık-ı Zât olanların aşkında da ezdâd cem' olur. Ve onların indinde ma'şûkun kahır ve lutfu müsâvîdir. Ve bu aşk, aklın [الضدان لا يجتمعان "İki zid ictima' etmez"] kâidesine tevâfuk etmediği için akıl indinde acîb bir şeydir. Fakat âşık-ı sıfat olanların nazarında kahır, lutuf gibi değildir; zîrâ onların aşkında ezdâd müctemi' olmaz.

1599. Vallâhi, eğer ben bu dikenden bostana gidersem, bu sebebden bülbül gibi nâlân olurum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1599. Vallahi, eğer ben bu dikenden bostana gidersem, bu sebeple bülbül gibi inleyen olurum.

Vallahi eğer ben belirlenme âleminde, diken gibi kahredici tecellilerden, bostan gibi olan lütuf tecellileri tarafına gidersem, bu kahredici tecelliden ayrıldığım için bülbül gibi ağlayan olurum.

Vallâhi eğer ben âlem-i taayyünde, diken gibi tecelliyât-ı kahriyyeden, bostan gibi olan tecelliyât-ı lutfiyye tarafına gidersem, bu tecellî-i kahrîden ayrıldığım için bülbül gibi giryân olurum.

1600. Bu acıb bülbüldür ki, o gülistanla beraber dikeni yemek için ağız açar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1600. Bu, o acayip bülbüldür ki, o gülistanla beraber dikeni yemek için ağız açar.

Yani ben ve benim zevkime ulaşan Hakk'ın evliyaları, bu Hakk'ın mutlak varlığının gülistanı içinde ne acayip bülbülleriz ki, kahredici tecellî (Allah'ın celâl sıfatıyla tecellî etmesi) ile lütfedici tecellîyi (Allah'ın cemâl sıfatıyla tecellî etmesi) birleştirip yemek için, pek geniş olan âşıkane yatkınlığımızın ağzını açtık.

Ya'ni ben ve benim zevkıme vâsıl olan evliyâ-yı Hak bu vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın gülistânı içinde ne acîb bülbülleriz ki, tecellî-i kahrî ile tecellî-i lutfiyi birleştirip yemek için pek geniş olan isti'dâd-ı âşıkānemizin ağzını açtık.

1601. Bu ne bülbüldür! Bu ateşe mensub olan timsahtır. Bütün nâhoşlar, onun aşkından hoşluktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1601. Bu ne bülbüldür! Bu ateşe ait olan timsahtır. Bütün nahoşluklar, onun aşkından hoşluktur.

Biz bu inleyen varlığa bülbül dedik, ama bu bülbül değildir; aksine bu inleyen varlık, aşk ateşine ait olan dehşetli bir timsahtır. Allah'ın bahçesi olan bu âlemdeki varlık tecellileri içinde ne kadar nahoşluk varsa, hepsini maşukun tecellisinden ibaret gördüğünden, o maşukun aşkının şiddetinden dolayı onların hepsini hoşluk görüp tatlı tatlı yutar. Aksine, kahrî tecelliyi maşukun özel bir ayrıcalığı bilir. Nitekim Kemâl-i Hocendî bu duruma işaret ederek şöyle buyurur: گر دلت بشکست دلبر مستی افزون کن کمال کز شکست جام مجنون قصد لیلی دیگرست "Eğer bir cefasıyla senin gönlünü kırarsa, ey Kemâl, sarhoşluğu artır; çünkü Mecnun'un kâsesini kırmasında Leyla'nın başka bir amacı vardır."

Biz bu nâle-kâra bülbül dedik ammâ, bu bülbül değildir; ve belki bu nâle-kâr âteş-i aşka mensûb olan dehşetli bir timsahtır. Bostân-ı Hudâ olan bu taayyünât-ı âlem içinde ne kadar nâhoşlar varsa hepsini ma'şûkun tecellîsinden ibâret gördüğünden, o ma'şûkun şiddet-i aşkından dolayı onların cümlesini hoşluk görüp tatlı tatlı yutar. belki tecellî-i kahrîyi ma'şûkun bir imtiyaz-ı mahsûsu bilir. Nitekim Kemâl-i Hocendî bu hâle işâreten buyurur: گر دلت بشکست دلبر مستی افزون کن کمال کز شکست جام مجنون قصد لیلی دیگرست "Eğer bir cefâsıyla senin gönlünü kırarsa, ey Kemâl, sarhoşluğu artır; zîrâ Mecnûn'un kâsesini kırmasında Leylâ'nın başka kasdı vardır."

1602. Küllün âşıkıdır, muhakkak o küldür. Kendinin âşıkıdır ve kendinin aşkını isteyicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1602. Küllün âşıkıdır, muhakkak o küldür. Kendinin âşıkıdır ve kendinin aşkını isteyicidir.

Yüce Pîr (Ankaravî) yukarıdaki şerefli beyitlerde fark âlemini açıklamışlardı. Bu şerefli beyitte de cem' makamını açıklarlar. Yani âşık, varlıkta küll olan Hakk'ın âşıkıdır. Ve kendisi, mutlak varlığın mertebelerinden bir mertebe olan kevnî varlıkların bir cüz'üdür ki, Hak bir özel ismiyle onun taayyününde (belirlenmesinde) ortaya çıkmıştır. Şimdi herhangi bir ilâhî isim alınsa, o isimde bütün isimler içkindir. Örneğin "Hayy" (Diri) ismi alınsa, onun mazharı (tecelli yeri) olan Semî' (İşiten) ve Basîr (Görebilen) ve Kadir (Güçlü) ve Alîm (Bilen) vb. isimleri de taşıması gerekir. Diğer isimler de böyledir. Bu itibarla "Allah" câmia (kapsayıcı) bir hakikat olduğundan küldür; ve insân-ı kâmil de Zât isminin mazharı olduğundan bütün isimleri taşır; bu itibarla küllün mazharıdır. Buna göre Allah'a âşık olan o insân-ı kâmil küllün âşıkıdır ve kendisi de küldür. Buna göre o, kendisinin âşıkı olmuş olur; ve kendisinin aşkını isteyici ve arayıcıdır. Bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere, şerefli beyitteki "küll" tabiri, cüzlerden (parçalardan) oluşan küll anlamına değildir. Bilgilerini genişletir. Zâhir ulemasının aklı bu mertebededir. Bu zikredilen dört mertebedeki akıllara, beşerî akıllar denir; bu akıllar ledünnî (Allah katından gelen) ilimleri idrak etmekten âcizdir. Onun için bu mertebedeki akıllar evliyanın ilimlerine muhalefet eder; çünkü kendi sınırlarının dışındadır.

Beşincisi rûh-i kudsîdir ki, peygamberlere ve onların vârisleri olan kâmil evliya hazaratına mahsustur. Bu ruhun sıfatı akl-ı küll (evrensel akıl) olup, Hz. Cibrîl (a.s.) onun mazharıdır. Bu rûh-i kudsîden gaybî nurlar ve ilâhî sırlar feyezân eder (taşar). İlâhî akıllar, bu rûh-i kudsî mertebesinde olan ruhlardan ibarettir. Bu ruhlar aklın bütün mertebelerini kuşatıp mana âleminde ve bütün ilâhî mertebelerde kayıtsız uçan kuşlar gibidir; ve bunların kanatları, ilmî ve amelî kuvvetleri ve şevk ve muhabbetleri gibi sıfatlardır. (Ankaravî'den genişletilerek alınmıştır.)

Cenâb-ı Pîr-i destgîr bâlâdaki ebyât-ı şerîfede âlem-i farkı beyân buyurmuşlar idi. Bu beyt-i şerîfde de makām-ı cem'i beyân buyururlar. Ya'ni âşık varlık- ta küll olan Hakk'ın âşıkıdır. Ve kendisi vücûd-ı mutlakın merâtibinden bir mertebe olan vücûdât-ı kevniyyenin bir cüz'üdür ki, Hak bir ism-i hâssı ile onun taayyününde zâhir olmuştur. İmdi herhangi ism-i ilâhî alınsa, o isimde cemî'-i esmâ mündemicdir. Meselâ "Hayy" ismi alınsa, onun mazharı olan Semî' ve Basîr ve Kadir ve Alîm ilh...isimlerini dahi hâiz olmak îcâb eder. Sâir esmâ dahi böyledir. Bu i'tibâr ile “Allah" bir hakîkat-ı câmia olduğundan küldür; ve insân-ı kâmil dahi mazhar-ı ism-i Zât olduğundan cemî'-i esmâyı hâizdir; bu i'tibâr ile mazhar-ı külldür. Binâenaleyh Allâh'a âşık olan o insân-ı kâmil küllün âşıkıdır ve kendisi dahi küldür. Binâenaleyh o kendisinin âşıkı olmuş olur; ve kendisinin aşkını isteyici ve arayıcıdır. Bu îzâhatdan anlaşıldığı üzere, beyt-i şerîfdeki "küll" ta'bîri, cüzlerden mürekkeb olan küll ma'nâsına değildir. ma'lûmâtını tevsî' eder. Ulemâ-i zâhirenin aklı bu mertebededir. Bu zikr olunan dört mertebedeki ukūle, ukūl-i beşeriyye denir; bu ukūl ulûm-ı ledünniyyeyi idrâkden âcizdir. Onun için bu mertebedeki ukül ulûm-ı evliyâya muhâlefet eder; çünkü kendi tavrından hârictir.

Beşincisi rûh-i kudsîdir ki, enbiyâ ve onların vârisleri olan kümmelîn-i evliyâ hazarâtına mahsûstur. Bu rûhun sıfatı akl-ı kül olup, Hz. Cibrîl (a.s.) onun mazharıdır. Bu rûh-i kudsîden envâr-ı gaybiyye ve esrâr-ı ilâhiyye feyezân eder. Ukul-i ilâhî, bu rûh-i kudsî mertebesinde olan rûhlardan ibarettir. Bu rûhlar ukülün cemî'-i merâtibini muhît olup âlem-i maânîde ve bilcümle merâtib-i ilâhiyyede bilâ-kayd uçan kuşlar gibidir; ve bunların kanadları, kuvve-i ilmiyye ve ameliyyeleri ve şevk ve muhabbetleri gibi sıfatlardır. (Ankaravîden tevsîan alınmıştır.)

## صفت أجنحه طيور عقول الهى / İlâhî olan ukül kuşlarının kanadlarının sıfatı.

1603. Can tûtîsinin kıssası bu meselden olur. Hani bir kimse ki, o kimse kuşların mahremi olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1603. Can papağanının hikâyesi bu örnekten olur. Hani bir kimse ki, o kimse kuşların sırdaşı olur?

Yani bu can papağanının hikâyesi, tüccarın papağanına benzer; her an bu beden kafesinden kurtulmak için yüce ruhlara selam göndermek ister. O kutsal ruhlara sırdaş olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) nerededir ki, onun aracılığına başvurularak, onlardan yardım istenebilsin?

Ya'ni bu can tûtîsinin kıssası, tâcirin tûtîsine benzer; her an bu ten kafesinden kurtulmak için ervâh-ı âliyeye selâm göndermek ister. O ervâh-ı mukaddeseye mahrem olan insân-ı kâmil nerededir ki, onun vâsıtasına mürâcaatla, onlardan istimdâd olunabilinsin?

1604. Hani bir kuş, günahsız bir zayıf, halbuki onun içinde askerleriyle beraber Süleyman vardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1604. Hani bir kuş, günahsız bir zayıf, halbuki onun içinde askerleriyle beraber Süleyman vardır?

Yani içinde askerleriyle beraber bir Süleyman bulunduğu hâlde, günahsız ve zayıf olan bir kutsal ruh nerededir?

"Kuş"tan kasıt insân-ı kâmilin ruhu; "günahsız"dan kasıt vücudunun günahtan kurtulmuş ve "fenâ-fillâh" (Allah'ta yok olma) makamına gelmiş olan şerefli zât; "zayıf"tan kasıt himmetlerinden soyutlanmış olan Allah'ı bilen ârif; "Süleyman"dan kasıt, ilâhî kapsayıcı isim ve "asker"den kasıt, ilâhî kapsayıcı ismin egemenliği altında bulunan bütün isimler kafilesidir. Bunların hepsi kutsal ruhlara özgü olan insân-ı kâmilin vasıflarıdır. Çünkü insân-ı kâmil, nazarlarda Hakk'ı ayrı ve kendisini ve âlemi ayrı görmeye sebep olan benlikten kurtulup, gerek kendisinin ve gerek bütün eşyanın Hakk'ın varlığı ile ayakta durduğunu bilmiş ve görmüştür. Bu sebeple himmet ve tasarruftan el çekip zayıflık ve acizlik makamında oturmuştur. Çünkü bütün eşya Hakk'ın varlığı olunca, Hak'ta mı tasarruf edecektir? Ve insân-ı kâmil "Allah" kapsayıcı isminin mazharı (tecelli yeri) olduğundan, onun bâtınından, isimlerinin ordusuyla tasarruf eden ancak Hak olmuş olur.

Ya'ni içinde askeriyle beraber bir Süleymân bulunduğu halde, günahsız ve zayıf olan bir rûh-ı mukaddes nerededir?

"Kuş"tan murâd insân-ı kâmilin rûhu; “günahsız"dan murâd vücûdunun zenbinden kurtulmuş ve "fenâ-fillâh" makāmına gelmiş olan zât-ı şerîf; "zayıf'tan murâd himmetlerinden tecerrüd etmiş olan ârif-i billâh; "Süleymân"dan murâd, ism-i câmi'-i ilâhî ve "asker"den murâd, ism-i câmi'-i ilâhînin taht-ı hîtasında bulunan bilcümle esmâ kāfilesi. Bunların cümlesi ervâh-ı mukaddeseye mahrem olan insân-ı kâmilin vasıflarıdır. Zîrâ insân-ı kâmil, nazarlarda Hakk'ı ayrı ve kendisini ve âlemi ayrı görmeğe sebeb olan enâniyetten kurtulup, gerek kendisinin ve gerek bilcümle eşyanın Hakk'ın varlığı ile kāim olduğunu bilmiş ve görmüştür. Binâenaleyh himmet ve tasarruftan keff-i yed edip makām-ı za'f ve aczde oturmuştur. Zîrâ bilcümle eşyâ Hakk'ın vücûdu olunca, Hak'da mı tasarruf edecektir? Ve insân-ı kâmil "Allah" ism-i câmi'inin mazharı olduğundan, onun bâtınından, esmâsının ordusuyla mu-tasarrıf olan ancak Hak olmuş olur.

1605. O şükürsüz ve şikâyetsiz zâr ile nâle ettiği vakit, yedi feleğe gulgule düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1605. O şükürsüz ve şikâyetsiz inilti ile feryat ettiği zaman, yedi feleğe büyük bir karışıklık düşer.

İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), insân-ı kebîr (büyük insan) olarak adlandırılan güneş sistemimizin bütününün gözbebeği gibidir; ve insan, cisim olarak küçük bir âlemdir ve bu bütünün özü ve hulâsasıdır. Farz edelim ki insan vücudundaki göz ağlayınca, vücudun bütün organları bu üzüntü ve iniltiden sarsılır. Bunun gibi, bu bütünün gözbebeği olan insân-ı kâmil de inlediği zaman, yedi feleğin sarsılması zorunludur.

Insân-ı kâmil, insân-ı kebîr ta'bîr olunan manzûme-i şemsiyyemizin hey'et-i mecmûasının gözbebeği mesâbesindedir; ve insân cirmen âlem-i sagîrdir ve bu hey'etin hulâsası ve zübdesidir. Bilfarz vücûd-ı insânîdeki göz ağlayınca, cemî'-i a'zâ-yı vücûd bu teessür ve nâleden mütezelzil olur. Bunun gibi, bu hey'etin gözbebeği olan insân-ı kâmil dahi nâle edince, yedi feleğin mütezelzil olması zarûrîdir.

1606. Her an ona Huda'dan yüz nâme, yüz peyk vardır. Ondan bir "Yâ Rab!" Huda'dan altmış "Lebbeyk!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1606. Her an ona Allah'tan yüz mektup, yüz elçi vardır. Ondan bir "Yâ Rab!" Allah'tan altmış "Lebbeyk!"

"Nâme"den kasıt, insân-ı kâmilin sırrına aracısız gelen Hakk'ın seslenişidir. "Peyk"ten kasıt ise, hayalî suretlerde görünen yüce meleklerdir. Yani insân-ı kâmilin sırrına Hakk tarafından her an birçok ilâhî hitap veyahut Hakk'tan haber ile birçok yüce melek gelir. Onun bir kere "Yâ Rab!" diye gerçekleşen seslenişine, Hakk tarafından sırrına altmış kere "Lebbeyk!" hitabı gelir. Nasıl ki Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da zikredilmiştir ki, bir gün Mevlânâ efendimiz gayb âleminde bir kutup gördü ki, "Yâ Rab, Yâ Rab!" diyordu. Öyle bir dereceye kadar ki, yerin ve göğün parçaları ve yüce ve aşağı ruhlar ona uygun olarak "Yâ Rab" dediler. Ve o sırada ilâhî nur Şemseddîn Tebrîzî (sırrı mukaddes olsun) efendimizin sırrına yansıyıp, kendileri "Lebbeyk, Lebbeyk!" demeye başladı. Bu yansıma üç defa gerçekleştiğinde. Şemseddîn efendimiz: "İlâhî o şeyh Yâ Rab diyor, ona Lebbeyk de!" buyurdu. Bu sözü takiben derhal sırrına art arda ve sürekli nurlar çarpar ve "Lebbeyk!" derdi.

"Name"den murâd, kâmilin sırrına bila-vâsıta gelen nidâ-yı Hak'dır. "Peyk"den murâd, melâike-i kiramdır ki, suver-i hayâliyyede zâhir olurlar. Ya'ni insân-ı kâmilin sırrına cânib-i Hak'dan her an birçok hitâb-ı ilâhî ve-yahud Hak'dan haber ile birçok melâike-i kirâm gelir. Onun bir kere "Yâ Rab!" diye vâki' olan nidâsına, cânib-i Hak'dan sırrına altmış kere "Leb-beyk!" hitâbı vârid olur. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da mezkûrdur ki, bir-gün Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz âlem-i gaybda bir kutub gördü ki, “yâ Rab, yâ Rab!" der idi. Bir hadde kadar ki, yerin ve göğün eczâsı ve ervâh-ı ulviy-ye ve süfliyye ona muvâfakaten "yâ Rab" dediler. Ve o sırada nûr-ı ilâhî Şemseddîn Tebrîzî (kaddesellâhu sırrahû) efendimizin sırrına mün'akis olup, kendileri "lebbeyk, lebbeyk!" demeğe başladı. Vaktâki bu in'ikâs üç defa vâ-ki' oldu. Cenâb-ı Şemseddîn efendimiz: "İlâhî o şeyh yâ Rab diyor, ona leb-beyk de!" buyurdu. Bu sözü müteâkib derhal sırrına mütetâbi' ve mütevâlî nûrlar çarpar ve " lebbeyk!" der idi.

1607. Onun hatası Hak indinde taatdan evladır; onun küfrünün önünde bü-tün îmânlar eskidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1607. Onun hatası, Allah katında itaatten daha üstündür; onun küfrünün önünde bütün imanlar eskidir.

Yani insân-ı kâmilin fiilleri, dış görünüşte halkın gözünde ve şeriatta hata gibi görünse de, ilahi katında Hakk'ın itaatinden daha iyidir. Fiilen Hızır (a.s.) çocuğu öldürdü ve gemiyi deldi; bunlar dış görünüşte sebepsiz yapıldıkları için hata ve günah idi; fakat bunları ilahi emirle yaptığı için, bu fiillerin iç yüzü itaat ve hikmete dayanıyordu. Ve bu itaat ise, Hak'tan perde içinde bulunan halkın itaatinden elbette daha iyidir. Ve aynı şekilde insân-ı kâmil, فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ (Bakara, 2/256) ["O halde kim Tâgūt'u inkâr edip, Allah'a inanırsa"] ayet-i kerimesi gereğince, taayyünât (belirginleşmeler) âlemini nazarından kaldırıp onları Hak'ın varlığıyla örter ve Hakk'ı ortaya çıkarır; halk ise âlemin belirginleşmelerini ispat edip bunlarla Hakk'ın varlığını örterler. Bu sebeple insân-ı kâmil, ليس في جبتى سوى الله yani "Benim cübbemin içinde Allah'tan başkası yoktur." Ve "Ene'l-Hak" ve "Ben Hakk'ım" gibi sözler söylediği zaman, varlığın hakikatini idrak edememiş olan insan akıllarının sahiplerine bu sözler ağır gelir ve küfrüne hükmedip, zındıktır derler. Halbuki onun bu Tâgût'a, yani put hükmünde olan belirginleşmelere karşı olan küfrü önünde, bu insan akıllarının sahiplerinin anasından, babasından miras kalan inançları ve imanları eski bir iman ve inançtan ibaret kalır.

Ya'ni insân-ı kâmilin efâli, sûret-i zâhirede enzâr-ı halkda ve şer'de hatâ görünse de ind-i ilâhîde Hakk'ın tâatından daha iyidir. Fiilen Hızır (a.s.) çocuğu öldürdü ve gemiyi deldi; bunlar sûret-i zâhirede bilâ-sebeb yapıldıkları için hatâ ve günah idi; fakat bunları emr-i ilâhî ile yaptığı için, bu efâlin iç yüzü tâat ve hikmete müstenid idi. Ve bu tâat ise Hak'dan hicâb içinde bulunan halkın tâatından elbette daha iyidir. Ve kezâ insân-ı kâmil فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ (Bakara, 2/256) ["O halde kim Tâgūt'u inkâr edip, Allah'a inanırsa"] âyet-i kerîmesi mûcibince taayyünât âlemini nazarından kaldırıp vücûd-ı Hak'la onları örter ve Hakk'ı ızhâr eder; ve halk ise taayyünât-ı âlemi isbât edip bunlar ile vücûd-ı Hakk'ı setr ederler. Binâenaleyh insân-ı kâmil ليس في جبتى سوى الله ya'ni "Benim cübbemin içinde Allah'ın gayrisi yoktur." Ve "Ene'l-Hak" ve "Ben Hakk'ım" gibi sözler söylediği vakit, hakikat-ı vücûdu idrak edememiş olan ukūl-i beşeriyye ashâbına bu sözler ağır gelir ve küfrüne hükm edip, zındıktır derler. Halbuki onun bu Tâgût'a, ya'ni put mesâbesinde olan taayyünâta karşı olan küfrü önünde, bu ukul-i beşeriyye ashâbının anasından, babasından mevrûs olan i'tikādları ve îmânları eski bir îmân ve i'tikāddan ibaret kalır.

1608. Onun için her bir nefesde bir mi'râc-ı has vardır. Onun tacının başı üzerine yüz husûsî tâc koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1608. Bu sebeple her bir nefeste özel bir mi'râc (yükseliş) vardır. Onun tacının başına yüz özel taç koyar.

Yani "Her bir nefeste insân-ı kâmilin özel bir mi'râcı olması"ndan kastedilen, mazhar olduğu (eriştiği) özel ismin hazinesinde gizli olan hükümlerin ve eserlerin, insân-ı kâmile açıkça görünerek Hakk'ı müşahede etmesidir. Çünkü ilim mertebelerinin sonu yoktur. Ve onun "tac"ından kastedilen, beka-billah (Allah ile bâki olma) mertebesine özgü olan izzet tacıdır. Ve "bu izzet tacı üzerine konulan taçlar"dan kastedilen de Hakk'ın cemâlî (güzellik) ve celâlî (ululuk) isimleriyle gerçekleşen çeşitli tecellileridir (ilahi zuhurlar).

Ya'ni "Her bir nefesde insân-ı kâmilin bir mi'râc-1 hâssı olması"ndan murâd, mazhar olduğu ism-i hâssın hazînesinde meknûz olan ahkâm ve âsârın, insân-ı kâmile mekşûf olarak müşâhede-i Hak'da bulunmasıdır. Zîrâ merâtib-i ilmin nihâyeti yoktur. Ve onun "tâc"ından murâd, bakā-billâh mertebesine mahsûs olan tâc-1 izzettir. Ve "bu tâc-ı izzet üzerine konulan tâclar"dan murâd dahi Hakk'ın esmâ-i cemâliyye ve celâliyyesiyle vâki' olan tecelliyât-ı mütenevviasıdır.

1609. Onun sûreti toprak üzerinde ve cânı la-mekândadır. Bir la-mekân ki sâliklerin vehminin fevkındedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1609. Onun sûreti toprak üzerinde ve cânı mekânsızlıkta. Öyle bir mekânsızlık ki Hakk Yolcularının sanısının üstündedir.

Yani insân-ı kâmilin yoğun bedeni yeryüzünde durur. Halbuki onun canı, en latif olan mekânsızlıktadır. Öyle bir mekânsızlık ki, o âleme ulaşmak zevkîdir (deneyimseldir). Tanımlamaya ve nitelendirmeye sığmadığı için anlatmak mümkün değildir. Ve Hakk Yolcularının sanısının üstündedir, yani mekânsızlık denildiği zaman, ilim ve zekâ sahipleri ne tasavvur ve ne de tahayyül edebilirse, bu âlem onun üstündedir. Çünkü hayâl dahi o âleme göre yoğundur. Ve akıl ve hayâlin o âleme yükselmeye gücü yoktur.

Ya'ni insân-ı kâmilin sûret-i kesîfesi arz üzerinde durur. Halbuki onun cânı eltaf-1 latîf olan lâ-mekândadır. Öyle bir lâ-mekân ki, o âleme vusûl zevkîdir. Ta'rîf ve tavsîfe sığmadığı için anlatmak kābil değildir. Ve sâlikle- rin vehminin fevkınde, ya'ni lâ-mekân denildiği vakit, erbâb-ı ilim ve zekâ ne tasavvur ve ne tahayyül edebilirse, bu âlem onun fevkındedir. Zîrâ ha- yâl dahi o âleme nazaran kesîfdir. Ve akıl ve hayâlin o âleme urûca tâkatı yoktur.

1610. Senin fehmine gelen her bir demde, onda sana bir hayal doğan bir lâ-mekân değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1610. Senin anlayışına gelen her bir anda, onda sana bir hayal doğuran bir mekânsızlık değildir.

Mekânsızlık dediğimiz zaman, senin anlayışında bir kavram oluşur ve senin bu anlayışın bir mekânsızlıktır ki, o mekânda sana birtakım hayaller doğar; işte bu öyle bir mekânsızlık değildir.

Lâ-mekân dediğimiz vakit, senin fehminde bir mefhûm hâsıl olur ve se- nin bu fehmin bir lâ-mekândır ki, o mekânda sana birtakım hayaller doğar; işte bu öyle bir lâ-mekân değildir.

1611. Belki mekân ve lâ-mekân, dört ırmak cennetine mensub olanın hükmünde olduğu gibi, onun hükmündedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1611. Aksine, mekân ve lâ-mekân, dört ırmak cennetine ait olanın hükmünde olduğu gibi, onun hükmündedir.

Aksine, mekân, yani taayyün (belirlenme) âlemi ve lâ-mekân (mekânsızlık), lâ-taayyün (belirlenmemişlik) âlemi, canı lâ-mekân âleminde olan insân-ı kâmilin hükmündedir. Bu durum, hadîs-i şerîfte bildirildiği üzere, cennetteki dört ırmağın cennet ehlinin tasarrufu ve hükmü altında olmasına benzer. Sözün özü, fenâ (yok olma) ve bekâ (var olma) mertebelerinde olumlu ve olumsuz olan işler, insân-ı kâmilin kontrol alanındadır. Çünkü hakikat ehli olanların nezdinde ruhların garip tasarrufları vardır. Beşeriyet hâlinde olağanüstü görünen şeyler, ruhanî hâlde olağan olur. Bu sebeple, insân-ı kâmilin ruhanî âlemdeki tasarrufunu akıl kavrayamayacağı için, Cenâb-ı Pîr onun açıklamasını uygun ve hakikatin keşfini doğru görmediler.

Belki mekân, ya'ni âlem-i taayyün ve lâ-mekân, âlem-i lâ-taayyün, cânı âlem-i lâ-mekânda olan insân-ı kâmilin hükmündedir. Bu hâl hadîs-i şerîfde ihbâr buyrulduğu üzere cennetde olan dört ırmağın, ehl-i cennetin tasarruf ve hükmü altında olmasına benzer. Velhâsıl merâtib-i fenâ ve bakāda müsbet ve menfi olan umûr, insân-ı kâmilin hîta-i zabtındadır. Zîrâ muhakkıklar nez- dinde ervâhın tasarrufât-ı garîbesi vardır. Tavr-ı beşeriyette hârik-ı âdet gö- rünen şeyler, tavr-ı rûhâniyyette âdet olur. Binâenaleyh insân-ı kâmilin âlem-i rûhâniyetdeki tasarrufunu akıl kavrayamıyacağı için Cenâb-ı Pîr onun şerhini münasib ve keşf-i hakîkatı revâ görmediler.

1612. Bunun şerhini kısa et ve bundan yüz çevir, söyleme! ve Allah Teâlâ doğruyu çok bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1612. Bunun açıklamasını kısa tut ve bundan yüz çevir, söyleme! Yüce Allah doğruyu çok iyi bilir.

1613. Ey dostlar, bir kuş ve Hindistan taciri tarafına rücû' edelim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1613. Ey dostlar, bir kuş ve Hindistan taciri tarafına geri dönelim.

Yani, insan akıllarına yabancı gelecek olan sözlerden vazgeçip, hakikatleri onların tavırları dairesinde düzenlediğim papağan ve tacir kıssası içinde açıkladığımdan, o tarafa geri dönelim.

Ya'ni ukul-i beşeriyyeye yabancı gelecek olan sözlerden vazgeçip, hakāyıkı onların tavırları dairesinde tertîb ettiğim tûtî ve tâcir kıssası zımnın- da beyân eylediğimden, o tarafa rücû' edelim.

## Tâcir efendinin Hindistan tûtîlerini sahrâda görmesi ve o tûtîden haber eriştirmesi

1614. Tâcir olan adam bu haberi kabul etti ki, ondan cins tarafına selâm eriştire.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1614. Tüccar olan adam, ondan kendi cinsine selâm ulaştırmayı kabul etti.

Hindistan'a giden tüccar, kendi papağanının cinsinden olan papağanlara, onun selâmını ulaştırmak için, papağanının emanet ettiği haberi kabul etti.

Hindistan'a giden tâcir, kendi tûtîsinin cinsi olan tûtîler tarafına, onun selâmını eriştirmek için, tûtîsinin tevdî' eylediği haberi kabûl etti.

1615. Vaktaki tacir Hindistan'ın nihayetine erişdi, sahrada birkaç tûtî gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1615. Tüccar Hindistan'ın sonuna ulaştığında, çölde birkaç papağan gördü.

1616. Merkebi durdurdu; sonra bağırdı. O selâmı ve o emâneti açık olarak verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1616. Merkebi durdurdu; sonra bağırdı. O selâmı ve o emâneti açık olarak verdi.

1617. O tûtîlerden birisi çok titredi; düştü ve öldü ve nefesi kesildi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1617. O papağanlardan birisi çok titredi; düştü ve öldü ve nefesi kesildi.

1618. Efendi kelâm-ı haberden pişman oldu, dedi: Bir zî-rûhun helâkine gittim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1618. Efendi, haber sözünden pişman oldu, dedi: Bir canlının helâkine gittim.

1619. Bu galiba o tûtîcik ile hısımdır. Bu galiba iki cisim ve bir ruh idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1619. Bu, galiba o küçük papağan ile akrabadır. Bu, galiba iki cisim ve bir ruhtu.

1620. Bunu niçin yaptım, niçin haber verdim? Bu hâm sözden bîçâreyi yaktım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1620. Bunu niçin yaptım, niçin haber verdim? Bu ham sözden dolayı çaresizi yaktım.

1621. Bu dil çakmak taşı gibi ve ağız demir gibidir; ve dilden sıçrayan şey de âteş gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1621. Bu dil çakmak taşı gibidir ve ağız demir gibidir; ve dilden sıçrayan şey de ateş gibidir.

1622. Çakmak taşını ve demiri gâh nakil yüzünden ve gâh lâf yüzünden bir-birine vurma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1622. Çakmak taşını ve demiri bazen nakil yüzünden ve bazen laf yüzünden birbirine vurma!

Yani, gerek birinin sözünü diğerine aktarma yoluyla ve gerek kendi tarafından nereye dokunacağını düşünmeksizin, sırf bir söz olsun diye dilini boş yere kullanma! قل الخير و الا فاسكت Yani "Hayır söyle, yoksa sus!" hadis-i şerifiyle amel et!

Ya'ni gerek birinin sözünü diğerine nakil cihetiyle ve gerek kendi tarafından nereye dokunacağını tefekkür etmeksizin, mahzâ bir söz olsun diye dilini beyhûde yere kullanma! قل الخير و الا فاسكت Ya'ni "Hayır söyle ve yoksa sus!" hadîs-i şerîfiyle amel et!

1623. Zîra karanlıktır ve her taraf pamukluktur; pamuk arasında kıvılcım nasıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1623. Çünkü karanlıktır ve her taraf pamukluktur; pamuk arasında kıvılcım nasıl olur?

Sözü dinleyenlerin tabiatları ve yatkınlıkları bilinmezdir ve karanlıktır; ve tabiatlar sözden etkilenmeye yatkın olup sıçrayan kıvılcımdan etkilenen pamuklara benzer. Pamuklara sıçrayan kıvılcımdan ne felaket doğacağı bilinmektedir.

Sözü dinleyenlerin tabîatları ve isti'dâdları mechûldür ve karanlıktır; ve tabîatlar sözden müteessir olmağa müstaid olup sıçrayan kıvılcımdan müteessir olan pamuklara benzer. Pamuklara sıçrayan kıvılcımdan ne felâket hâsıl olacağı ma'lumdur.

1624. Zâlimdir o taife ki gözlerini diktiler, o sözlerden âleme mensubu yaktılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1624. O topluluk zâlimdir ki gözlerini diktiler, o sözlerden âleme mensubu yaktılar.

Yani halkın tabiatını ve yatkınlığını düşünmekten ve tefekkür etmekten, akıllarının gözlerini dikip kapayan kimseler zâlimdir. Çünkü bu düşünme, söyledikleri her türlü sözden dünya ehlini yaktılar ve harap ettiler.

Ya'ni halkın tabâyi'i ve isti'dâdını teemmül ve tefekkürden, akıllarının gözlerini dikip kapayan kimseler zâlimdir. Zîrâ bu teemmül, söyledikleri her nevi' sözlerden ehl-i âlemi yaktılar ve harâb ettiler.

1625. Bir söz koca âlemi vîrân eder; ölmüş tilkileri arslan yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1625. Bir söz koca âlemi viran eder; ölmüş tilkileri aslan yapar.

1626. Cânlar kendi aslında Îsâ-demdirler; bir zamanda zahmdırlar, gâh merhemdirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1626. Canlar kendi özlerinde İsa nefeslidirler; bir zamanda yaradırlar, bazen merhemdirler.

Yani ruhlar kendi özlerinde İsa (a.s.) gibi Allah'ın ruhudur. Bu sebeple o yüce peygamberin nefesi ölüleri nasıl diriltirse, bunlarda da aynı şekilde ölüleri diriltme özelliği vardır. Fakat ne zaman ki yoğunluk âlemine ilişirler ve yoğun bedene bağlı bulunurlar, işte o zaman nefsanî sıfatlarla karışmış olduklarından, bazen yara ve bazen merhem olurlar. Yani nefsanî sıfatların sürüklemesiyle bazen birçok fitneye ve kalp yaralarına sebep olurlar. Ve bazen de nefsanî sıfatların hükmünden geçici olarak da olsa arınıp, o fitnelere karşı ıslah edici olurlar.

Ya'ni ervâh kendi asıllarında Îsâ (a.s.) gibi rûhullâhdır. Binâenaleyh o hazretin nefesi ölüleri nasıl ihyâ ederse, bunlarda dahi öylece ihyâ-yı emvât hâssası vardır. Fakat vaktâki âlem-i kesâfete taalluk ederler ve beden-i kesîfe merbût bulunurlar, işte o vakit sıfât-ı nefsâniyye ile memzûc olduklarından, ba'zan yara ve ba'zan merhem olurlar. Ya'ni sıfât-ı nefsâniyye sâikasıyla ba'zan birçok fitnelere ve kalb yaralarına sebeb olurlar. Ve ba'zan da sıfât-ı nefsâniyyenin hükmünden muvakkaten olsun taarrî edip, o fitnelere karşı muslih olurlar.

1627. Eğer canlardan hicab kalkaydı, her bir cânın sözü Mesîh gibi olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1627. Eğer canlardan perde kalksaydı, her bir canın sözü Mesih gibi olurdu.

Eğer ruhlardan nefse ait sıfatların perdesi kalksaydı, her bir ruhun sözü Mesih (a.s.) gibi ölüleri diriltir ve kalplere etki ederdi.

Eğer rûhlardan sıfât-ı nefsâniyye hicabı kalksa idi, her bir rûhun kelâmı Mesîh (a.s.) gibi ölüleri diriltir ve kalblere müessir olur idi.

1628. Eğer sözü şeker gibi söylemek istersen, hirstan sabr et ve bu helvayı yeme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1628. Eğer sözü şeker gibi söylemek istersen, hırstan sabret ve bu helvayı yeme!

Eğer bu maddi yoğunluk âleminde sözü şeker gibi tatlı söylemek ve etkisini nefis ehlinin kalplerine bırakmak istersen, nefsin kendi hazlarına karşı olan eğilimlerine sabret ve maddi yoğunluk âleminin helvasından ve tatlılıklarından yeme, perhiz et.

"Helva"dan maksat, dünyevî peşin nimetler ve nefse ait sevgilerdir. Nitekim Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî efendimiz, et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fî Islâhı Memleketi'l-İnsâniyye adlı yüce eserinin mukaddimesinde "و زهد اهل العناية في الحلوة الحضرة" yani "İnayet ehli, hazretin tatlılığı hakkında perhiz etti" buyurur. Çünkü şehadet âlemi, nefse ait peşin lezzetlerle doludur ve uzaklık ateşi bu lezzetlerle örtülmüştür.

Eğer bu âlem-i kesâfetde sözü şeker gibi tatlı söylemek ve te'sîrini ashâb-ı nefsin kalblerine ilkâ etmek istersen, nefsin kendi huzûzâtına karşı olan temâyülâtına sabr et ve âlem-i kesâfetin helvasından ve tatlılıklarından yeme, perhîz et.

"Helva"dan murâd, niam-ı âcile-i dünyeviyye ve mahbûbât-ı nefsâniyyedir. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî efendimiz et-Tedbîrâtü'l-llahiyye fi Islahı Memleketi'l-Insâniyye nâmındaki eser-i âlîlerinin mukaddimesinde و زهد اهل العناية في الحلوة الحضرة ya'ni "Ehl-i inâyet hulve-i hazret hakkında perhîz eyledi" buyurur. Zîrâ hazret-i şehadet, lezâiz-i 'âcile-i nefsâniyye ile doludur ve nâr-ı bu'dun üzeri bu lezâiz ile örtülmüştür.

1629. Akıllıların müştehâsı sabır olur; çocukların arzusu helvadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1629. Akıllıların arzusu sabır olur; çocukların arzusu helvadır.

Nefis ehli olanlar çocuklara benzer; onlar dünyanın lezzetlerine karşı asla sabredemezler. Ruh ehli olanlar ise akıllı olanlardır; onlar her bir lezzetin arkasında bin bela olduğunu görüp, sabrederler.

Ehl-i nefis olanlar çocuklara benzer; onlar dünyanın lezâizine karşı aslâ sabr edemezler. Ehl-i rûh olanlar ise akıllı olanlardır; onlar her bir lezzetin arkasında bin belâ olduğunu görüp, sabr ederler.

1630. Her kim sabır getirdi ise felek üzerine gider; her kim helvâ yedi ise çok geriye gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1630. Her kim sabır gösterdiyse felek üzerine gider; her kim helva yediyse çok geriye gider.

Henüz nefislerinin sıfatı dinç ve kuvvetli iken, bu maddi âlemin lezzetlerine karşı sabredip riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) yapmaya kalkanların ruhu, ruhlar feleğine yükselir ve bedenin yoğunluğunun hükümlerinden kurtulur; ve her kim riyâzât ve mücâhedâta yan çizer, "Ben anlamam, her şey Hakk'ın tecellilerinden ibarettir; öyle olunca güzel güzel yerim, içerim; ve bedenim bana ilahi bir latifedir, onu mükemmel beslerim" der ve dünyevi tatlılıklara dalarsa; ruhlar feleğinden pek geri kalır ve tabiatın en aşağı derecesinde saplanıp kalır. Onun nefsine ait hükümleri bâki iken, bu bilgisi kendisini kurtaramaz; fakat nefsinin hükmünden kurtulanların hâli bambaşkadır ki, ileride Cenâb-ı Pîr açıklarlar.

Ferîdüddîn Attâr (kaddesallâhu rûhahu) hazretlerinin sözünün açıklaması: Beyit: Ey gafil, sen nefis sahibisin; toprak arasında kan ye; çünkü eğer gönül sahibi bir zehir yese, o bal olur.

Henüz nefislerinin sıfatı dinç ve kavî iken, bu âlem-i kesâfetin lezzetlerine karşı sabr edip riyâzât ve mücâhedâta kıyâm edenlerin rûhu, felek-i ervâha urûc eder ve ahkâm-ı kesâfetden kurtulur; ve her kim riyâzât ve mücâhedâta yan çizer, "Ben anlamam her şey Hakk'ın tecelliyâtından ibarettir; öyle olunca güzel güzel yerim, içerim; ve tenim bana bir latîfe-i ilâhiyyedir, mükemmel beslerim" der ve hulviyyât-ı dünyeviyyeye dalar ise; felek-i ervâhdan pek geri kalır ve esfel-i sâfilîn-i tabîatde saplanıp kalır. Onun ahkâm-ı nefsâniyyesi bâkî iken, bu ma'rifeti kendisini kurtaramaz; fakat nefsinin hükmünden kurtulanların hâlî bambaşkadır ki, âtîde Cenâb-ı Pîr îzâh buyururlar.

تقرير قول فريد الدين عطار قدس الله روحه Ferîdüddîn Attâr (kaddesallâhu rûhahu) hazretlerinin kavlinin takrîrî: Beyit: Ey gāfil, sen sâhib-i nefissin; toprak arasında kan ye; zîrâ eğer sâhib-i dil bir zehir yese, o bal olur.

1631. Gönül sahibine bu ziyân tutmaz, eğer o öldürücü zehri aşikare yese.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1631. Gönül sahibine bu zarar dokunmaz, eğer o öldürücü zehri açıkça yese.

1632. Zîra sıhhat buldu ve perhizden kurtuldu; talib-i miskin ise henüz sıtma içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1632. Çünkü sıhhat buldu ve perhizden kurtuldu; miskin talip ise henüz sıtma içindedir.

Gönül sahibi, ruhanî hastalıklar olan nefse ait sıfatlardan kurtulup sağlığına kavuştuğu için artık perhizden kurtulmuştur. Fakat henüz "fenâ-fillâh" (Allah'ta yok olma) mertebesine ulaşmayıp nefse ait sıfatlarıyla hasta olan Hakk Yolcusu, sıtma ve humma içindedir. Ona nefse ait hazlarıyla lezzet almak zarar verir.

Gönül sahibi, emrâz-ı rûhâniyye olan sıfât-ı nefsâniyyeden kurtulup sıhhat bulduğu için artık perhizden kurtulmuştur. Fakat henüz "fenâ-fillâh" mertebesine vâsıl olmayıp sıfât-ı nefsâniyyesiyle ma'lûl olan sâlik, sıtma ve hummâ içindedir. Ona huzûzât-ı nefsâniyyesiyle telezzüz zarar verir.

1633. Peygamber buyurdu ki: Ey cür'etkâr olan talib! Sakın hiçbir matlûba muârız olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1633. Peygamber buyurdu ki: Ey cüretkâr olan talip! Sakın hiçbir matluba karşı gelme!

Ne Ankaravî'de ne de Hint şârihlerinin şerhlerinde bu hadis-i şerîfin aslı zikredilmemiştir. Fakirin de başka bir yerde böyle bir hadis-i şerîf gördüğü olmadı. Fakat Cenâb-ı Pîr'in "Güft Peygamber" [Peygamber buyurdu] demesine göre böyle bir hadis-i şerîf olacağı şüphesizdir. Beyt-i şerîfte "talip"ten kastedilen, nefs sahibi olan Hakk Yolcusu ve "matlup"tan kastedilen de, gönül sahibi olan insân-ı kâmildir ki, Hakk'ın matlupları ve makbul kullarıdır. Yani, ey nefs sahibi, kendini insân-ı kâmiller ile bir tutup onlara karşı gelme!

Ne Ankaravîde ve ne de Hind şârihlerinin şerhlerinde bu hadis-i şerîfin aslı zikr edilmemiştir. Fakîrin dahi başka bir mahalde böyle bir hadîs-i şerîf manzûrum olmadı. Fakat Cenâb-ı Pîr'in "Güft Peygamber" [Peygamber buyurdu] buyurmasına nazaran böyle bir hadis-i şerîf olacağı şübhesizdir. Beyt-i şerîfde "tâlib"den murâd, sâhib-i nefs olan sâlik ve "matlûb"dan murâd dahi, sâhib-i dil olan kâmildir ki, Hakk'ın matlûbları ve makbûlleridir. Ya'ni, ey sahib-i nefs, kendini kâmiller ile beraber tutup onlara muârız olma!

1634. Sende Nemrûdluk vardır, ateşe gitme! Gitmek istersen evvelâ İbrâhîm ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1634. Sende Nemrutluk vardır, ateşe gitme! Gitmek istersen önce İbrahim ol!

Hadis-i şerifte "Cennet zorluklarla kuşatılmıştır, Cehennem ise şehvetlerle kuşatılmıştır" buyrulur. Ey Hakk Yolcusu, sen nefis sahibi olduğun için, sende Nemrutluk vardır. Nefsani şehvetlerle örtülmüş olan Cehennem tarafına gitme; eğer o ateş tarafına gitmek istersen, önce İbrahim (a.s.) gibi nefsani sıfatlarından arın ki, dünyevi nimetler sana zarar vermesin.

Hadis-i şerîfde حقت الجنة بالمكاره و حقت النار بالشهوات Ya'ni Cennet mekrûhlar ile örtülmüştür ve nâr şehvetler ile örtülmüştür" buyrulur. Ey sâlik, sen sâhib-i nefs olduğun için, sende Nemrûdluk vardır. Şehevât-ı nefsâniyye ile örtülmüş olan nâr tarafına gitme; eğer o âteş tarafına gitmek istersen, evvelâ İbrâhîm (a.s.) gibi sıfat-ı nefsâniyyenden tecerrüd et ki, tena'um-ı dünyevî sana zarar vermesin.

1635. Mâdemki sen yüzücü değilsin ve denizci değilsin, serkeşlikten dolayı kendini atma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1635. Mademki sen yüzücü değilsin ve denizci değilsin, serkeşlikten dolayı kendini atma!

Yani bedensel arzular (müşteheyât-ı cismâniyye) çok derin bir deniz gibidir. Sen bu denizde yüzmesini bilmezsin ve dalgıçlar gibi denizci de değilsin, o halde öğüt verenlere karşı gelerek kendini nefse ait hazlar denizine atma ki, boğulmayasın.

Ya'ni müşteheyât-ı cismâniyye gâyet derin bir deniz gibidir. Sen bu denizde yüzmesini bilmezsin ve dalgıçlar gibi denizci de değilsin, o halde nâsihlere karşı serkeşlik ederek kendini huzûzât-ı nefsâniyye denizine atma ki, boğulmıyasın.

1636. O deniz dibinden gevher getirir; zararlardan baş üzerinde kâr getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1636. O deniz dibinden cevher getirir; zararlardan baş üzerinde kâr getirir.

O dalgıç gibi denizci olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), bedensel arzular denizinin dibinden cevher getirir, yani yer, içer. O yediği ve içtiği, vücudunda ilme, irfana ve güzel fiillere dönüşür. Yemeden, içmeden hâsıl olan hayvansal kuvvetin zararlarını insani faydalara dönüştürür. Nasıl ki dalgıç denize dalmakta mahir olduğu için, dalmakta hastalanmak ve boğulmak gibi düşünülen zararlardan kendisini koruyarak, başının üzerinde o denizin dibinden inciler ve mercanlar çıkarır.

O dalgıç gibi denizci olan insân-ı kâmil, müşteheyât-ı cismâniyye denizinin dibinden gevher getirir, ya'ni yer, içer. O yediği ve içtiği vücûdunda ilim ve irfana ve ef'âl-i haseneye istihâle eder. Yemeden, içmeden hâsıl olan kuvvet-i hayvâniyye zararlarını fevâid-i insâniyyeye tebdîl eder. Nitekim dalgıç denize dalmakta mâhir olduğu için, dalmakta hastalanmak ve boğulmak gibi mutasavver olan zararlardan kendisini vikāye ederek, başının üzerinde o denizin dibinden inciler ve mercanlar çıkarır.

1637. Eğer bir kamil toprağı tutsa altın olur. Eğer nâkıs altın götürdü ise, kül olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1637. Eğer bir insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) toprağı tutsa altın olur. Eğer nâkıs (olgunlaşmamış kişi) altın götürdü ise, kül olur.

1638. O doğru adam makbul-i Hak olduğundan, onun eli, işlerde Hakk'ın elidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1638. O doğru adam, Hakk'ın makbulü olduğundan, onun eli, işlerde Hakk'ın elidir.

Özünde, sözünde ve fiilinde doğru ve sadık olan insân-ı kâmil (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), Hak tarafından hilafete kabul buyrulmuş bir kul olduğundan ve kendi benliğinden ve başkalığından fani olup fiiller âleminde Hakk'ın bir aracı konumunda bulunduğundan, onun eli ve tasarrufu, Hakk'ın eli ve tasarrufu olur. Nasıl ki ayet-i kerîmede, sevgili Peygamberinin eline işaretle Yüce Allah Hazretleri, يَدَ اللَّه فَوْقَ أَيْدِيهِمْ yani "Allah'ın eli, onların ellerinin üstündedir" (Fetih, 48/10) buyurur. Ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bu anlama işaretle mübarek ellerini gösterip هذا يد الله yani "Bu Allah'ın elidir" buyururlar. Bu sebeple bir kâmilin elini tutanlar, Hakk'ın elini tutmuş olurlar.

Özünde ve sözünde ve fiilinde doğru ve sâdık olan insân-ı kâmil Hak tarafından hilafete kabûl buyrulmuş bir kul olduğundan, ve kendi enâniyet ve gayriyyetinden fânî olup âlem-i ef'âlde Hakk'ın âleti mesâbesinde bulunduğundan onun eli ve tasarrufu, Hakk'ın eli ve tasarrufu olur. Nitekim âyet-i kerîmede Habib-i muhtereminin eline işâreten Hak Teâlâ Hazretleri يَدَ اللَّه فَوْقَ أَيْدِيهِمْ (Fetih, 48/10) ya'ni "Allah'ın eli, onların ellerinin üstündedir" buyurur. Ve Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz dahi bu ma'nâya işâreten mübarek ellerini gösterip هذا يد الله ya'ni "Bu Allah'ın elidir" buyururlar. Binâenaleyh bir kâmilin elini tutanlar, Hakk'ın elini tutmuş olurlar.

1639. Nâkısın eli şeytanın ve avenesinin elidir; zîrâ teklif ve mekr tuzağı içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1639. Noksan kişinin eli şeytanın ve yardımcılarının elidir; çünkü o, teklif ve hile tuzağı içindedir.

Yani kendi benliği ve başkalığı gözünde sabit olan ve nefsinin kibir ve kendini beğenme gibi önde gelen sıfatları baki kalan noksan kişilerin eli, şeytanın ve onun yardımcılarının elidir. Çünkü şeytan onu nefsi aracılığıyla birtakım tekliflerinin ve hilelerinin tuzağı içinde yaşatır.

Bilinmeli ki, şeytan, Mudill (saptıran) isminin en kâmil mazharı olduğundan, saptırmak için Hakk Yolcusu'na her mertebesinde musallat olur. Nefis yolundan saptıramazsa, Hak yolundan saptırmaya teşebbüs eder. Bu sebeple Hakk Yolcusu'nun kendi akıl ve zekâsına güvenerek Hak yoluna girmesi çok tehlikelidir. İblis'in musallat olmasından emin olmak için mutlaka Hak'ın halifesi ve peygamber varisi olan bir kâmil insanın himayesine sığınması gerekir. Henüz nefsinin hükümleri baki olan bir kimsenin tasavvufî bilgilerle Allah'ın kullarını irşat etmeye kalkışması, halka ihanet olur. Çünkü İblis bu tasavvuf ilmiyle de akıl ve mantık sahiplerini saptırır.

Ya'ni kendi enaniyyet ve gayriyyeti nazarında sâbit ve nefsinin kibir ve ucub gibi eimme-i sıfatı bâkî olan nâkısların eli, şeytanın ve onun avenesinin elidir. Çünkü şeytan onu nefsi vâsıtasıyla birtakım teklîfâtının ve hîlelerinin tuzağı içinde yaşatır.

Ma'lûm olsun ki, şeytan, ism-i Mudill'in mazhar-ı etemmi olduğundan, ıdlâl için sâlike her mertebesinde musallat olur. Tarîk-ı nefisden ıdlâl edemezse, tarîk-ı Hak'dan ıdlâle teşebbüs eder. Binâenaleyh sâlikin kendi akıl ve zekâsına i'timâden tarîk-ı Hakk'a sülükü çok tehlikelidir. İblîs'in tasallutundan emniyyet husûlü için mutlakā halîfe-i Hak ve vâris-i nebevî olan bir kâmilin zîr-i himâyesine ilticâ etmesi lâzımdır. Henüz nefsinin ahkâmı bâkî olan kimsenin ma'lûmât-ı tasavvufiyye ile ibâdullâhı irşâda kıyâmı, halka ihanet olur. Zîrâ İblîs bu ilm-i tasavvuf ile de erbâb-ı akıl ve mantıkı ıdlâl eder.

1640. Onun önüne cehil gelir, ilim olur. Nâkısa giden bir ilim, cehil oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1640. Onun önüne cehalet gelir, ilim olur. Eksik olana giden bir ilim, cehalet oldu.

Kâmil insanın önüne gelen cehaletin ne şekilde ilim olduğunu ben, başıma gelen bir olayla anlatmayı faydalı görürüm: Bir cuma günü Fatih Camii şerifinde Mesnevî okutucusu olan mürşidim Mehmed Es'ad Dede efendi (k.s.) hazretleriyle namaz vaktini bekleyerek kütüphane tarafındaki kahvelerden birinde oturmuştuk. Şu anda o kahvelerin binaları yıkılmış ve orada kahvehane kalmamıştır. O sırada Kitapçı Mehmed efendi isminde biri bana birtakım kitaplar getirdi. Biz kitaplara bakarken ezan-ı şerif de okunmaya başladı. Kitapları görmek ve pazarlık etmek için vakit kalmadığından ve dairede öğle tatili zamanlarında gelen işlere "yemekten sonra bakarız" demeye dilim alışmış olduğundan, orada kitapçıya da gafletle "yemekten sonra bakalım" deyiverdim. Ve Hz. Dede'nin "Bak şuna! Aklı fikri yemekte" diyeceği hatırası gelmekle, pek ziyade utandım. Hazret derhal bu gafletime ve durumun gerektirdiği hâlden cehaletime karşı "Evet, evet doğru söyledin; namaz manevî yemektir, ezan-ı şerif bu ilahî ziyafete davettir" buyurdular. İşte benim cehaletim, onların önünde bu şekilde ilim oldu ve ibadetin bir manevî yemek ve ezan-ı şerifin bir manevî ziyafete davet olduğunu bana öğrettiler.

Eksik olana giden ilmin cehalet olmasına gelince; basiret gözü nefsanî sıfatlarla örtülmüş olan kimselerin tasavvuf ilmini ne hale getirdikleri ve ne şekilde algıladıkları ortada olduğundan açıklamaya muhtaç değildir.

Kâmilin önüne gelen cehlin ne sûretle ilim olduğunu fakîr, başıma gelen bir vak'a ile arz etmeyi fâideli görürüm: Bir cuma günü Fâtih Câmi-i şerîfinde Mesnevîhân olan mürşidim Mehmed Es'ad Dede efendi (k.s.) hazretleriyle namaz vaktine intizâren kütüphane cihetindeki kahvelerin birisinde oturmuş idik. Hâl-i hazırda o kahvelerin binaları yıkılmış ve orada kahvehâne kalmamıştır. O sırada Kitabçı Mehmed efendi isminde birisi fakîre birtakım kitablar getirdi. Biz kitablara bakarken ezân-ı şerîf de okunmağa başladı. Kitabları görmek ve pazarlık etmek için vakit kalmadığından ve dâirede öğle ta'tîli zamanlarında gelen işlere "taâmdan sonra bakarız" demeğe dilim alışmış olduğundan, orada kitabçıya dahi gafletle "taâmdan sonra bakalım" deyiverdim. Ve Hz. Dede'nin "Bak şuna! Aklı fikri taâmda" diyeceği hâtırası gelmekle, pek ziyâde utandım. Hazret derhal bu gafletime ve muktezâ-yı hâlden cehlime karşı "Evet, evet doğru söyledin; namaz taâm-ı ma'nevîdir, ezân-ı şerîf bu ziyafet-i ilâhiyyeye da'vettir" buyurdular. İşte benim cehlim, onların önünde bu sûretle ilim oldu ve ibâdetin bir taâm-ı ma'nevî ve ezân-ı şerîfin bir ziyafet-i ma'neviyyeye da'vet olduğunu fakîre ta'lîm buyurdular.

Nâkısa giden ilmin cehl olmasına gelince; basar-ı basîreti sıfât-ı nefsâniyye ile örtülmüş olan kimselerin ilm-i tasavvufu ne hâle getirdikleri ve ne yolda telakkî eyledikleri meydanda olduğundan muhtâc-ı îzâh değildir.

1641. İlletli olan kimse her neyi tutarsa illet olur. Bir kamil küfrü tutarsa millet olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1641. İlletli olan kimse her neyi tutarsa illet olur. Bir kâmil küfrü tutarsa millet olur.

Bu şerefli beytin birinci mısraı, zâhirî ve bâtınî anlamı itibarıyla kolayca anlaşılabilir. Çünkü illetli olan bir kimse, bir şeye temas ettiği zaman, mikrop teorisi itibarıyla o şeylere de o illeti sirayet ettirir. Aynı şekilde, kalbi nefsanî sıfatlarla dolu olan bir kimseye arkadaşlık edenlere de onun kötü ahlakı sirayet eder; çünkü tabiat hırsızdır. Fakat ikinci mısradaki "kâmilin, küfrü tuttuğu zaman millet olması," açıklamaya muhtaçtır. Bu hususta değerli şârihlerin (açıklayıcıların) görüşleri farklıdır. Ankaravî şerhinde yeterli açıklamalar yoktur. Hint şârihlerinden Muhammed Efdal hazretleri der ki: "Her kim kemâl (olgunluk) ile meşhur olsa, eğer küfrü tamamen bir yol olarak benimsemiş olsa da, o yol bir milletin seçimi olur." "Kamili" kelimesindeki "ya" harfi masdariyye (isim yapma) anlamına alındığına göre "kamillik" yani "kemâl" anlamına gelir; ve küfür kemâle gelirse, onun üzerine cemaat toplanıp millet olur demektir. Bu anlam, kâmil lafzının küfürde kâmil olmasına göredir.

Yine Hint şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri der ki: "Ashâb-ı kirâmdan Ammâr b. Yâsir (r.a.) hazretleri kalbi imanda mutmain olduğu halde, ikrah (zorlama) üzerine küfür kelimesini söylemek mecburiyetinde kaldı; ve bu hâl şer'-i şerîfte meşru (dinen caiz) oldu. Dünyanın sonuna kadar bu, yeterli bir delil olarak kaldı."

Yine Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî hazretleri der ki: "Örneğin Hakk'ın ve halkın ayniyetini (birliğini) avam (halk), küfür bilirler. Bunu kâmiller ihtiyar (tercih) etmiş olduklarından, ayn-ı İslam (İslam'ın ta kendisi) olmuştur." Bahru'l-Ulûm hazretleri bu mütalaaya itiraz edip der ki: "Hakk'ın ve halkın ayniyeti gerçekten de avam nazarında küfürdür; velakin hakikatte imandır ve vakıaya (gerçeğe) mutabıktır (uygundur) ve Kur'an ve hadisler ile sabittir. Kâmilin onu ihtiyarda (tercih etmede) dahli (katkısı) yoktur, kâmil ister ihtiyar etsin, ister etmesin. Avamın bu itikadı (inancı) batıldır."

Yine Hint şârihlerinden Eyyûb hazretleri de bu mütalaaya itiraz edip der ki: "Buna bir cevap vardır ki, en ufak bir düşünce ile anlaşılabilir. Birçok işler vardır ki, şeriatın zâhiri (dış görünüşü) onunla konuşur. Kâmil onu ihtiyar etmedikçe, kalp mutmain olmaz da der ki: Belki bu hüküm zâhire göre değildir ve Hakk'ın muradı (isteği) başkadır. Bu sebeple kâmilin ihtiyarı (tercihi) "millet" olmasında onun tam katkısı vardır."

Fakirin bu mısradan anladığı anlam, kâmilin kendisinden küfür sadır olmak (meydana gelmek) anlamına değildir; aksine insân-ı kâmil, küffar (kafirler) taifesi arasında bulunduğu zaman, onların arasındaki küfrün cereyanına (akışına) tesir edip, o cereyanı tutar ve o taife İslam milletinden olur demektir. Nasıl ki kâmillerin ve mükemmelleştirenlerin reisi (s.a.v.) Efendimiz putperest olan Kureyş'in içinde tek başlarına zuhur ettiler; daha sonra o putperest olan kavim, İslam milletinden oldu. Aynı şekilde Musa (a.s.) dahi böyledir; ve bu halin tarihte benzerleri çoktur.

Sözün özü, bu şerefli beytin anlamının özeti, illetli olan kimse zehir gibidir ve neyi tutarsa zehirler. Ve kâmil panzehir gibidir, zehirli olan şeyleri tutarsa, zehrini giderir, demek olur.

Bu beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ı ma'nâ-yı zâhirîsi ve bâtınîsi i'tibariyle kolayca anlaşılabilir. Zîrâ illetli olan bir kimse, bir şeye temâs ettiği vakit, mikrop nazariyyesi i'tibariyle o şeylere de o illeti sirâyet ettirir. Ve kezâ kalbi sıfât-ı nefsâniyye ile meşhûn olan bir kimseye musâhib olanlara da onun sû'-i ahlâkı sirâyet eder; zîrâ tabîat sârıkdır. Fakat ikinci mısra'daki "kâmilin, küf- rü tuttuğu vakit millet olması," muhtâc-ı îzâhdır. Bu husûsta şurrâh-ı kirâmın mütâlaası muhteliftir. Şerh-i Ankaravîde îzâhât-ı kâfiye yoktur. Hind şârihlerinden Muhammed Efdal hazretleri der ki: "Her kim kemâl ile meşhûr olsa, eğer küfrü bir tarîk-ı mahz yapmış olsa da, o yol bir milletin intihâb-kerdesi olur. "کاملی = kamili" deki "ى=ya" masdariyyet ma'nâsına alındığına göre "kamillik" ya'ni "kemâl" ma'nâsına gelir; ve küfür kemâle gelirse, onun üzerine cemâat müctemi' olup millet olur demektir. Bu ma'nâ, kâmil lafzının küfürde kâmil olmasına göredir.

Yine Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri der ki: "Ashâb-ı kirâmdan Ammâr b. Yâsir (r.a.) hazretleri kalbi îmânda mutmain olduğu halde, ikrâh üzerine kelime-i küfrü söylemek mecbûriyyetinde kaldı; ve bu hâl şer'-i şerîfde meşrû' oldu. Dünyanın sonuna kadar bu, bir burhân-ı kâfî olarak kaldı."

Yine Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî hazretleri der ki: "Meselâ Hakk'ın ve halkın ayniyyetini avâm, küfür bilirler. Bunu kâmiller ihtiyâr etmiş olduklarından, ayn-i İslâm olmuştur." Bahru'l-Ulûm hazretleri bu mütâlaaya i'tirâz edip der ki: "Hakk'ın ve halkın ayniyyeti filvâki' âmme nazarında küfürdür; velâkin hakîkatte îmândır ve vakıa mutâbıktır ve Kur'ân ve ahâdîs ile sâbittir. Kâmilin onu ihtiyârda dahli yoktur, kâmil ister ihtiyâr etsin, ister etmesin. Âmmenin bu i'tikādı bâtıldır."

Yine Hind şârihlerinden Eyyûb hazretleri de bu mütâlaaya i'tirâz edip der ki: "Buna bir cevâb vardır ki, ednâ teemmül ile anlaşılabilir. Birçok umûr vardır ki, zâhir-i şer' onunla nâtıkdır. Kâmil onu ihtiyâr etmedikçe, kalb mutmain olmaz da der ki: Belki bu hüküm zâhire göre değildir ve Hakk'ın murâdı başkadır. Binâenaleyh kâmilin ihtiyârı "millet" olmasında onun dahl-i tâmmı vardır."

Fakîrin bu mısra'dan anladığı ma'nâ, kâmilin kendisinden küfür sâdır olmak ma'nâsına değildir; belki insân-ı kâmil, tâife-i küffâr arasında bulunduğu vakit, onların arasındaki küfrün cereyânına te'sîr edip, o cereyânı tutar ve o tâife millet-i islâmiyyeden olur demektir. Nitekim reîsü'l-kâmilîn ve'l-mükemmilîn (s.a.v.) Efendimiz putperest olan Kureyş'in içinde tek başlarına zuhûr ettiler; ba'dehû o putperest olan kavim, millet-i islâmiyyeden oldu. Ve kezâ Mûsâ (a.s.) dahi böyledir; ve bu halin târihde emsâli çoktur.

Velhâsıl bu beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı, illetli olan kimse zehir gibidir ve neyi tutarsa zehirler. Ve kâmil panzehir gibidir, zehirli olan şeyleri tutarsa, zehrini izâle eder, demek olur.

1642. Ey rakib ile inad etmiş olan piyâde; başını götüremiyeceksin, şimdi ayak tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1642. Ey rakip ile inat etmiş olan yaya; başını kurtaramayacaksın, şimdi ayak tut!

"Rakip"ten kasıt, kâmil (olgunlaşmış kişi), "yaya"dan kasıt ise Hakk Yolcusu ve noksan olan kimsedir. Yani, ey Hakk yolunda yeni başlayan noksan Hakk Yolcusu, sen kâmil ile yarışa çıkıp inat etme! Başını kurtaramayacaksın; çünkü bu yolun zorlukları çoktur. Bu sebeple şimdi sülük (manevi yolculuk) içindesin, ayağını sıkı bas!

"Rakib"den murâd, kâmil, “piyâde"den murâd sâlik ve nâkıs olan kimse. Ya'ni, ey tarîk-ı Hak'da mübtedî olan sâlik-i nâkıs, sen kâmil ile yarışa çıkıp inâd etme! Başını kurtaramıyacaksın; zîrâ bu yolun şakîleri çoktur. Binâenaleyh şimdi sülük içindesin, ayağını sıkı bas!

## Sâhirlerin Mûsâ (a.s.)a, "Ne emr edersin, asâyı evvelen sen mi atarsın, yâhut biz mi?" diyerek ta'zîm etmeleri

1643. Sihirbazlar Fir'avn-ı laînin ahdinde vaktaki kin sebebiyle Mûsâ'ya karşı inad ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1643. Sihirbazlar, lânetli Firavun'un zamanında, kin sebebiyle Musa'ya karşı inat ettiler.

1644. Lakin Mûsâ'yı mukaddem tuttular; sâhirler onu mükerrem tuttular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1644. Lakin Musa'yı öne geçirdiler; sihirbazlar onu yüce tuttular.

1645. Zîrâ ona dediler ki fermân senindir; eğer istersen asayı evvelen sen bırak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1645. Çünkü ona dediler ki: "Ferman senindir; eğer istersen asayı önce sen bırak!"

1646. Dedi: Hayır, ey sihirbazlar, o mekirleri ortaya evvelâ siz atınız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1646. Dedi: Hayır, ey sihirbazlar, o hileleri önce siz ortaya atın.

Bu şerefli beyitler, şu ayetlere işarettir: قَالُوا يَا مُوسَى أَمَّا انْ تُلْقَى وَأَمَّا أَنْ نَكُونَ أَوَّلَ مَنْ الْقَى (Tâhâ, 20/65) قَالَ لَهُم مُوسَى الْقُوا مَا انتم ملقون (Yûnus, 10/80) Yani "Sihirbazlar dediler ki, ey Musa, sen mi atarsın yahut ilk atan biz mi olalım? Musa (a.s.) onlara dedi: Atacağınız şeyi atın!" Bu ayetlerde sihirbazların Musa (a.s.)'ın görüşünü öne almaları, o yüce zata duydukları saygıya delalet eder. Çünkü eğer onlar Musa (a.s.)'ı değersiz görmüş olsalardı, görüş sormaya lüzum görmezler ve derhal kendi marifetlerini göstermeye başlarlardı.

Bu ebyât-ı şerîfe, şu âyetlere işarettir : قَالُوا يَا مُوسَى أَمَّا انْ تُلْقَى وَأَمَّا أَنْ نَكُونَ أَوَّلَ مَنْ الْقَى (Tâhâ, 20/65) قَالَ لَهُم مُوسَى الْقُوا مَا انتم ملقون (Yûnus, 10/80) Ya'ni "Sâhirler dedi-ler ki, yâ Mûsâ, sen mi atarsın yâhut evvel atan biz mi olalım? Mûsâ (a.s.) onlara dedi: Atacağınız şeyi atın!" Bu âyetlerde sihirbazların Mûsâ (a.s.)ın re'yini takdîm etmeleri, o hazrete ta'zîmlerine delâlet vardır. Zîrâ eğer onlar Mûsâ (a.s.)ı lâ-şey mesâbesinde görmüş olsa idiler, re'y sormağa lüzûm görmezler ve derhal kendi ma'rifetlerini göstermeğe başlarlar idi.

1647. Bu kadar ta'zîm onlara dîni satın aldı ki, inaddan o el ve ayakları kestiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1647. Bu kadar saygı onlara dini satın aldı ki, inattan o el ve ayakları kestiler.

Yani sihirbazların Musa (a.s.)'a saygı göstererek görüşünü sormaları, iman etmelerine sebep oldu; fakat bu hürmetle birlikte, karşı gelmeye cüret etmeleri de Firavun tarafından el ve ayaklarının kesilmesine sebep oldu.

Ya'ni sâhirlerin Mûsâ (a.s.)a ihtirâmen re'yini sormaları, îmânlarına sebeb oldu; fakat bu hürmetle beraber, mukābeleye cür'etleri de el ve ayaklarının Fir'avn tarafından kesilmesine sebeb oldu.

1648. Sâhirler vaktaki onun hakkını tanıdılar, ellerini ve ayaklarını onun cürmünde oynatdılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1648. Sihirbazlar, onun hakkını tanıdıkları zaman, ellerini ve ayaklarını onun suçunda oynattılar.

Sihirbazlar, Musa (a.s.)'ın peygamberlik şanının yüceliğini tanıdıkları vakit, ona karşı yaptıkları kabahate kefaret olmak üzere, ellerini ve ayaklarını feda ettiler. Bu sebeple ey Hakk Yolcusu, bundan ibret al da, kendini insân-ı kâmiller ile eşit tutup, karşı çıkmaya kalkışma!

Sâhirler Mûsâ (a.s.)ın şân-ı nübüvvetinin azametini tanıdıkları vakit, ona karşı yaptıkları kabâhate keffäret olmak üzere, ellerini ve ayaklarını fedâ ettiler. Binâenaleyh ey sâlik, bundan ibret al da, kendini kâmiller ile müsâvî tutup, muârazaya kıyâm etme!

1649. Kâmil için lokma ve nükte helâldir; sen kamil değilsin yeme, lâl ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1649. Kâmil için lokma ve nükte helâldir; sen kâmil değilsin, yeme, sus!

Yani kâmil, nefis ehli olmadığı için, yemek yerse, ruhu kuvvet bulur ve bedenini marifet nuruna dönüştürür; konuştuğu zaman da ilahi sırları bilen (vâkıf-ı esrâr-ı ilâhiyye) olduğu için, ledün ilimlerinden bahseder. Ey Hakk Yolcusu, sen kâmil değilsin; senin nefsinin kuvveti ve sıfatı bâkîdir; onu kırmak için yeme, riyâzât yap! Ve konuşma, çünkü sırları bilen değilsin; kitaptan okuduğunu ve kâmillerden işittiğini söylersen, tahmin ve zekâ ile söylersin. Ağzından birtakım anlamsız sözler de çıkar; halkın inancını bozarsın. Bu sebeple sus!

Ya'ni kâmil ehl-i nefis olmadığı için, taâm yerse, rûhu kuvvet bulur ve bedenini nûr-i ma'rifete tahvîl eder; ve söylediği vakit de vâkıf-ı esrâr-ı ilâhiyye olduğu için, ulûm-i ledünniyyeden bahs eder. Ey sâlik, sen kâmil değilsin; senin nefsinin kuvveti ve sıfatı bâkîdir; onu kırmak için yeme, riyâzet et! Ve söyleme, zîrâ vâkıf-ı esrâr değilsin; kitâbdan okuduğunu ve kâmillerden işittiğini söylersen, tahmîn ve zekâ ile söylersin. Ağzından birtakım ma'nâsız sözler de çıkar; halkın i'tikādını bozarsın. Binâenaleyh sus!

1650. Zîrâ sen kulaksın, o dil. Senin cinsin değil. Hak kulaklar için [122] انصتوا Ensit buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1650. Çünkü sen kulaksın, o dildir. Senin cinsin değil. Hak kulaklar için "Dinleyin!" buyurdu.

Ey Hakk Yolcusu, sen kulak yerindesin; bu sebeple dinle! Fakat insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), dil yerindedir. Dilin görevi başka, kulağın görevi başka olduğundan, ikisi bir cinsten değildir. Bu sebeple dil olan insân-ı kâmilin görevi söylemektir. Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'inde A'raf sûresinin sonunda "Rahmet olunmanızı umarsanız, Kur'ân okunduğu vakit dinleyin ve susun!" (A'raf, 7/204) buyurur. Bu âyet-i kerîmenin tefsîri Mesnevî'nin ikinci cildinin sonlarına doğru gelecektir. 3448 ve 3681 numaralı beyitlere başvurulsun.

Ey sâlik, sen kulak mesâbesindesin; binâenaleyh dinle! Fakat kâmil, dil mesâbesindedir. Dilin vazîfesi başka, kulağın vazîfesi başka olduğundan, iki- si bir cinsten değildir. Binâenaleyh dil olan kâmilin vazîfesi söylemektir. Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'inde sûre-i A'raf'ın sonunda وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وانصتوا لعلكم ترحمون (A'raf, 7/204) ya'ni "Rahmet olunmanızı umarsanız, Kur'ân okunduğu vakit dinleyin ve susun!" buyurur. Bu âyet-i kerîmenin tefsîri II. cild-i Mesnevî'nin sonlarına doğru gelecektir. 3448 ve 3681 numaralı beyitlere müracaat olunsun.

1651. Çocuk evvelen doğduğu vakit süt içicidir. O bir müddet bütün kulak olduğu halde sakit olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1651. Çocuk, ilk olarak doğduğu zaman süt içicidir. O, bir süre tamamen kulak kesilmiş bir halde sessiz olur.

1652. Söz öğreninceye kadar bir müddet ona sözden dudağını dikmek lazımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1652. Söz öğreninceye kadar bir süre ona sözden dudağını dikmek gerekir.

1653. Ve eğer kulak tutmazsa ti ti eder; kendisini cihanın dilsizi yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1653. Ve eğer kulak vermezse "ti ti" eder; kendisini cihanın dilsizi yapar.

Yani çocuk etrafı dinlemeyip de, söz söylemeye heves ederse, "ti ti" gibi anlamsız sesler çıkarıp bulunduğu ortam içinde dilsiz hükmüne girer. Bunun gibi Hakk Yolcusu (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi) dahi ledün ilimlerinde (Allah katından gelen ilimler) çocuk gibidir. Olgunluğa erişmeden önce hakikatleri açıklamaya heves ederse, insân-ı kâmillerin ortamı içinde söylediği sözler, çocuğun "ti ti" yapmasına benzer.

Ya'ni çocuk etrafı dinlemeyip de, söz söylemeğe heves ederse, tî tî gibi ma'nâsız sadâlar çıkarıp bulunduğu muhît içinde dilsiz hükmüne girer. Bunun gibi sâlik dahi ulûm-i ledünniyyede çocuk gibidir. Kemâle gelmeden evvel beyân-ı hakāyıka heves ederse, kâmillerin muhîti içinde söylediği sözler, çocuğun ti ti yapmasına benzer.

1654. İbtidadan kulağı olmayan aslından sağır ve dilsiz olur; ne vakit sözde cûş eyler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1654. Başlangıçtan kulağı olmayan, aslından sağır ve dilsiz olur; ne zaman sözde coşar?

Aslında sağır olarak doğan bir çocuk, söylenen sözleri işitemediği için, söz öğrenemez; dilsiz olur. Artık onun söz konusunda coşması ve hareket etmesi mümkün olmaz. Bunun gibi, canının kulağını enâniyet (benlik) ve ucb (kendini beğenme) perdeleri tıkamış olan kimse, kâmillerin (olgun kişilerin) sözünü ya hiç dinlemeye istekli olup işitmezler; yahut dinledikleri zaman, onu aynen kabul etmeyip, kendi benliklerinin süzgecinden geçirerek, yorumlara girişirler. Bu sebeple peygamberlerin ve evliyanın ilimlerinde kendilerini sağır ve dilsiz yaparlar.

Aslında sağır olarak doğan bir çocuk, söylenen sözleri işitemediği için, söz öğrenemez; dilsiz olur. Artık onun kelâm bahsinde cûş ve hareketi mümkin olmaz. Bunun gibi, canının kulağını enâniyet ve ucb perdeleri tıkamış olan kimse, kâmillerin kelâmını ya hiç dinlemeğe râgıb olup işitmezler; veyâhut dinledikleri vakit, onu aynen kabûl etmeyip, kendi enâniyyetleri haddesinden geçirerek, te'vîlâta kıyâm ederler. Bu sebeble ulûm-ı enbiyâ ve evliyâda kendilerini sağır ve dilsiz yaparlar.

1655. Zîra söylemek için evvelen işitmek lazımdır; söylemek tarafına işitmek yolundan gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1655. Çünkü söylemek için öncelikle işitmek gerekir; söylemek tarafına işitmek yolundan gel!

1656. Evlere kapılardan giriniz; garazları da sebebler içinde taleb ediniz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1656. Evlere kapılardan giriniz; isteklerinizi de sebepler içinde arayınız!

Bu şerefli beyitte "Evlere kapılarından giriniz!" (Bakara, 2/189) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Cahiliyet döneminde evlerinin arka tarafından girmeyi hayırlı bir iş sayarlarmış. Bu ayet-i kerime ile Yüce Allah onları insani, akli ve medeni kurallara davet etmiştir. Bu, ayetin görünen anlamıdır. Batıni ve işari anlamı ise, her amacın bir kapısı vardır, o kapı amaca ulaşmanın sebebidir demektir. Buna göre şerefli beytin ikinci mısrası, bu ayet-i kerimenin işari anlamını açıklamış olur.

Bu beyt-i şerifde وأتوا البيوت من أبوابها (Bakara, 2/189) ya'ni "Evlere kapılardan geliniz!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Zamân-ı câhiliyyette evlerinin arka cihetinden girmeyi hayırlı bir iş addederler imiş. Bu âyet-i kerîme ile Hak Teâlâ onları kavâid-i insâniyye ve akliyye ve medeniyyeye da'vet buyurmuştur. Bu, ma'nâ-yı zâhiridir. Ma'nâ-yı bâtınîsi ve işârîsi, her maksadın bir kapısı vardır, o kapı maksada vusûlün sebebidir demek olur. Binâenaleyh beyt-i şerîfın mısra'-ı sânîsi, bu âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı işârîsini îzâh etmiş olur.

1657. İşitmek yoluna mevküf olmayan nutuk, tama'sız olan Hâlık'ın nutkundan başkası değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1657. İşitmeye bağlı olmayan söz, tamahkâr olmayan Yaratıcı'nın sözünden başkası değildir.

Her sözün kaynağı işitmek ve dinlemektir. Bu sebeple öğrenip söylemek isteyenler işitmeye tamah ederler ve buna muhtaçtırlar; fakat söz hazinesi olan Yüce Allah Hazretleri'nde böyle bir tamah nasıl olur ki, O'nun Yüce ve Ulu Zâtı sözün yaratıcısıdır. Bu sebeple işitmeye muhtaç olmayan söz, ancak Hakk'ın sözüdür.

Her kelâmın menba'ı işitmek ve dinlemektir. Binâenaleyh öğrenip söylemek isteyenler işitmeğe tama' ederler ve buna muhtacdırlar; fakat hazîne-i kelâm olan Hak Teâlâ Hazretleri'nde böyle bir tama' nasıl olur ki, Zât-ı Ecell ü A'lâsı kelâmın hâlıkıdır. Binâenaleyh sem'a muhtâc olmayan kelâm, ancak Hakk'ın kelâmıdır.

1658. O Mübdi'dir; üstada tabi' değildir. Cümlenin mesnedidir; O'nun isnâdı yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1658. O, örneksiz yaratandır; bir ustaya bağlı değildir. Bütün varlıkların dayanağıdır; O'nun dayanağı yoktur.

Yani Yüce Allah, örneği ve benzeri olmayan yaratılmışları var etmiştir; yapacağı iş, kendisine öğretecek bir ustaya bağlı değildir. Yaratılmışlar, varlıkta ve oluşta O'na dayanırlar; O'nun dayanacağı bir varlık yoktur.

Ya'ni Hak Teâlâ Hazretleri örneği ve nümûnesi olmayan mahlûkātı halk etmiştir; yapacağı iş, kendisine ta'lîm edecek bir üstâda tâbi' değildir. Mahlūkāt, vücûdda ve varlıkta O'na istinad ederler; O'nun istinad edeceği bir varlık yoktur.

1659. Bâkîler hem san'atda ve hem sözde muallime ve nümûneye muhtacdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1659. Kalanlar hem sanatta hem de sözde öğretmene ve örneğe muhtaçtırlar.

1660. Eğer sen bu söze yabancı değilsen, bir harâbede eski libās ve gözyaşı tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1660. Eğer sen bu söze yabancı değilsen, bir harabede eski giysi ve gözyaşı tut!

Ey Hakk Yolcusu, sen olgunlaşmak istersen, öncelikle nefsinin sıfatından kibrini ve kendini beğenmişliğini kırmak için bir harabeye çekil; eski püskü giysilere bürün ve gözyaşı dökerek Allah'a yalvar ki, senin seçtiğin bu miskinliğine karşılık Allah'ın rahmeti tecelli etsin; çünkü Allah gönlü kırık olanları sever.

[1632] Ey sâlik, sen kemâle gelmek istersen, evvelâ nefsinin sıfatından kibrini ve ucbunu kırmak için bir harâbeye çekil; eski püskü libaslara bürün ve göz ya- şı dökerek Hakk'a niyâz eyle ki, senin ihtiyâr ettiğin bu miskinliğine karşı Hakk'ın rahmeti tecellî etsin; zîrâ Hak münkesirleri sever.

1661. Zîra Adem o itabdan göz yaşından kurtuldu; tövbe-perest olan kimsenin nefesi çok göz yaşı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1661. Çünkü Âdem o azardan gözyaşından kurtuldu; tövbe eden kimsenin nefesi çok gözyaşı olur.

Hz. Âdem, kendisinden kaynaklanan hataya karşı, ilâhî azardan ağlayarak ve gözyaşı dökerek kurtuldu. Bu sebeple gece gündüz işi Hakk'a karşı gelmek olan nefsin isyanından Hakk'a dönmeyi kendisine görev bilen Hakk Yolcusu'nun aldığı nefesler gözyaşı ile birlikte olmalıdır.

Hz. Adem, kendinden sâdır olan hatâya karşı, itâb-ı ilâhîden ağlayarak ve göz yaşı dökerek kurtuldu. Binâenaleyh gece gündüz işi Hakk'a muhalefet olan nefsin isyanından Hakk'a rücû'u kendisine vazîfe bilen sâlikin aldığı nefesler göz yaşı ile tev'em olmalıdır.

1662. Adem yeryüzüne ağlamak için geldi; ta ki ağlayıcı ve nâle edici ve hazîn ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1662. Âdem yeryüzüne ağlamak için geldi; tâ ki ağlayan, inleyen ve hüzünlü olsun.

1663. Adem firdevsden ve yedi semânın üstünden, özründen dolayı saff-ı niâle gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1663. Adem, cennetten ve yedi göğün üstünden, özründen dolayı ayakkabılık yerine gitti.

"Pây-mâçân" Farsça'da sarsak sarsak yürümek anlamına gelir. Sonra onu ayakkabı çıkarma yerine uyguladılar ki, "pabuçluk" dediğimiz yerdir ve buraya "saff-ı niâl" de derler. Çünkü bir adam ayakkabısını çıkarırken ve giyerken sarsak sarsak hareketler yapar. Mevlevî Tarikatı'nda dervişlerden biri bir hata ederse, kabahatini itiraf edip affettirmek için onu pabuçluğa oturturlar.

Şerefli beytin anlamı şudur ki: Hz. Adem, ruhlar âlemi cennetinde tarife sığmayan ilahi zevkler içinde ve varlığın kendisi olan sonsuz uzayda kayıtsız ve sınırsız uçarken, ilahi kaza ile ruhların tuzağı olan taayyün ağacına, yani lanetlenmiş ağaca yaklaştı ve bu yaklaşmayı takiben özür dileyerek Gaffâr ism-i celîlinin hükümlerinin ortaya çıkması için ayakkabılık yeri olan kesafet tuzağına ve esfel-i sâfilîne gitti.

“Pây-mâçân” lugat-i Fârisîde sarsak sarsak yürümek ma'nâsınadır. Sonra onu ayakkabı çıkarmak mahalline itlâk ettiler ki, “pabuçluk” dediğimiz mahaldir ve buraya “saff-ı niâl” dahi ta'bîr ederler. Zîrâ bir adam ayakkabısını çıkarırken ve giyerken sarsak sarsak hareketler yapar. Tarikat-ı Mevleviyye'de dervîşlerden birisi bir hatâ ederse, kabâhatını i'tiraf edip affettirmek için onu pabuçluğa oturturlar.

Beyt-i şerîfin ma'nâsı budur ki: Hz. Adem, âlem-i ervâh firdevsinde ta'rîfe sığmayan ezvâk-ı ilâhiyye içinde ve ayn-ı vücûd olan fezâ-yı bî-nihâyede bila-kayd ve bend uçarken, kazâ-yı ilâhî ile ervâhın tuzağı olan şecere-i taayyüne, ya'ni şecere-i mel'ûneye takarrub eyledi ve bu takarrubu müteâkib i'tizâr ederek Gaffâr ism-i celîli ahkâmının zuhûru için saff-ı niâl olan dâm-ı kesâfete ve esfel-i sâfilîne gitti.

1664. Eğer Adem'in zahrından ve onun sulbünden isen, onun talebinde ve hem onun bölüğünde ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1664. Eğer Âdem'in sırtından ve onun soyundan isen, onun talebinde ve hem onun bölüğünde ol!

1665. Gönül ateşinden ve göz yaşından meze yap; bostan, bulut ve güneşten tazedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1665. Gönül ateşinden ve gözyaşından meze yap; bostan, bulut ve güneşten tazedir.

Eğer ruhlar bostanında içki meclisi kurmak istersen, gönülde aşk ateşinden ve gözyaşından meze yap; çünkü bostanın tazeliği ve yeniliği bulutun yağdırdığı yağmurdan ve güneşin sıcaklığındandır.

Eğer ervâh bostanında işret etmek istersen, gönülde âteş-i aşkdan ve göz yaşından meze yap; zîrâ bostanın tarâveti ve tâzeliği bulutun yağdırdığı yağmurdan ve harâret-i şemstendir.

1666. Sen gözlerin yaşının zevkini ne bilirsin! Görmemişler gibi sen ekmeğin âşıkısın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1666. Sen gözlerin yaşının zevkini ne bilirsin! Görmemişler gibi sen ekmeğin âşıkısın.

Sen, şekilsiz olan ilâhî aşktan doğan gözyaşının zevkini ne bilirsin! Çünkü sen ekmeğin, yani maddî rızkın âşıkısın. Sen bu dar olan şekil âleminde bulunduğun hâlde bu darlıktan bıkmamışsın; sanki hiç görmemiş gibi birini bırakıp diğerine âşık olmaktasın.

Sen bî-sûret olan aşk-ı ilâhîden tevellüd eden göz yaşının zevkini ne bilirsin! Zîrâ sen ekmeğin ya'ni rızk-ı sûrînin âşıkısın. Sen dar olan bu sûret âleminde bulunduğun halde bu darlıktan bıkmamışsın; gûyâ hiç görmemiş gibi birini bırakıp, diğerine âşık olmaktasın.

1667. Eğer sen bu ekmek dağarcığını hâlî edersen, iclâle mensub olan gevherlerden doldurursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1667. Eğer sen bu ekmek dağarcığını boşaltırsan, yüceliğe ait olan cevherlerden doldurursun.

Eğer sen âlemdeki suretlerin hayalleriyle doldurmuş olduğun kalbini boşaltırsan, ilâhî bilgilerle doldurursun; ve senin âlemdeki suretlerden en çok sevgiyle meşgul olduğun şey, kendi benliğin ve varlığındır.

Eğer sen suver-i âlemin hayâlâtıyla doldurmuş olduğun kalbini boşaltırsan, maarif-i ilâhiyye ile doldurursun; ve senin suver-i âlemden en ziyâde muhabbeti ile meşgül olduğun şey, kendi enâniyetin ve varlığındır.

1668. Can çocuğunu şeytanın sütünden geri çek; ondan sonra onu melek ile ortak yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1668. Can çocuğunu şeytanın sütünden geri çek; ondan sonra onu melek ile ortak yap!

Yani henüz çocuk gibi olan canını, vehim (gerçek olmayan tahayyül) şeytanının emzirmesinden engelle; ondan sonra nefse ait sıfatlardan arınmış olsun. Ondan sonra da melek cinsinden olup varlıkta melekler ile ortak olsun.

Ya'ni henüz çocuk gibi olan canını şeytân-ı vehmin emzirmesinden men' et; ondan sonra sıfât-ı nefsâniyyeden sâf olsun. Ondan sonra da melek cinsinden olup vücûdda melâike ile ortak olsun.

1669. Sen karanlık ve melûl ve bulanık oldukça, bil ki şeytân-ı laîn ile hemşîresin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1669. Sen karanlık, hüzünlü ve bulanık oldukça, bil ki lânetli şeytan ile kız kardeşsin.

Sen cehalet karanlığı içinde kaldıkça ve suretler âleminin tutkunu olup, onların derdiyle hüzünlü oldukça ve nefsanî sıfatlarınla bulanık ve yoğun bulundukça, bil ki saadet kapısından kovulmuş olan şeytan ile beraber, saptırıcı olan Mudil isminden süt emmektesin.

Sen zulmet-i cehil içinde kaldıkça ve âlem-i sûretin meclûbu olup, onların gamıyla melûl oldukça ve sıfât-ı nefsâniyyen ile bulanık ve kesîf bulunduk- ça, bil ki bâb-ı saâdetden matrûd olan şeytân ile beraber ism-i Mudil hazretinden süt emmektesin.

1670. Bir lokma ki, o nûr ve kemal ziyadeleştirdi, o kesb-i helâlden getirilmiş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1670. Bir lokma ki, o nur ve kemali artırdı, o helal kazançtan getirilmiş olur.

Yani helal yoldan kazanılmış olan gıda, insan vücudunda güzel fikir ve güzel fiil ortaya çıkmasına sebep olur. Çünkü gıda, insan vücudunda tohum gibidir; ve fikir ile fiil onun meyveleridir. Tohum kötü olursa, meyve de kötü olur.

Ya'ni vech-i helâlden kazanılmış olan gıdâ, vücûd-ı insânîde güzel fikir ve güzel fiil zuhûruna sebeb olur. Zîrâ gıdâ vücûd-ı beşerde tohum gibidir; ve fikir ve fiil onun meyveleridir. Tohum fenâ olursa, meyve de fenâ olur.

1671. Bir yağ gelip bizim çerağımızı söndürürse, bir çerağı söndürdüğü için ona su tesmiye et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1671. Eğer bir yağ gelip bizim kandilimizi söndürürse, bir kandili söndürdüğü için ona su adını ver!

"Yağ"dan kasıt gıda ve "kandil"den kasıt kalp nurudur. "Su"dan kasıt ise haram olan doğal gıdadır ki, ancak hayvani ruhun kuvvetine sebep olur.

“Yağ”dan murâd gıda ve “çerâğ”dan murâd nûr-ı kalbdir. “Su”dan murâd harâm olan gıdâ-yı tabîîdir ki, ancak rûh-ı hayvânînin kuvvetine sebeb olur.

1672. Helâl lokmadan ilim ve hikmet doğar; helâl lokmadan aşk ve rikkat geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1672. Helâl lokmadan ilim ve hikmet doğar; helâl lokmadan aşk ve rikkat (kalp inceliği) geldi.

Bir kimse evliyâullahın meclisinden ve sözünden etkilenip onda aşk, kalp inceliği ve gözyaşı oluşmazsa, bilsin ki gıdası haramdır. Çünkü helâl lokma ile haram lokmanın ölçüsü budur.

Bir kimse evliyâullâhın meclisinden ve kelâmından müteessir olup onda aşk ve rikkat-i kalb ve göz yaşı hâsıl olmazsa, bilsin ki gıdâsı haramdır. Zîrâ helâl lokma ile harâm lokmanın mîzânı budur.

1673. Vaktaki lokmadan sen hased ve dâm görürsün, cehil ve gaflet doğar; onu harâm bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1673. Ne zaman ki lokmadan sen haset ve tuzak görürsün, cehalet ve gaflet doğar; onu haram bil!

Sen gıdayı aldıktan sonra, kendinde haset ve kibir ve ucub (kendini beğenme) gibi tuzaklara tutulduğunu görürsen ve senden cehalet ve gaflet doğarsa, bil ki yediğin ve içtiğin haramdır.

Sen gıdâyı aldıktan sonra, kendinde hased ve kibir ve ucub gibi tuzaklara tutulduğunu görürsen ve senden cehil ve gaflet doğarsa, bil ki yediğin ve içtiğin harâmdır.

1674. Sen hiç buğday ekersin de arpa verir mi? Bir atı görmüş müsün ki eşek yavrusu versin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1674. Sen hiç buğday ekersin de arpa verir mi? Bir atı görmüş müsün ki eşek yavrusu versin.

"Kürre" at ve eşek yavrusuna denir. Yani her şeyden kendi cinsi çıkar. Bu sebeple helâl olan lokma latiftir (ince, hoş). Onun meyvesi olan sözler ve fiiller de kendi cinsinden latif olur. Ve haram lokma habis (kötü, pis) bir şeydir; bu sebeple onun meyvesi olan sözler ve fiiller de habis olur.

"Kürre" at ve eşek yavrusuna derler. Ya'ni her şeyden kendi cinsi çıkar. Binâenaleyh helâl olan lokma latîfdir. Semeresi olan akvâl ve efâl dahi, kendi cinsinden latîf olur. Ve harâm lokma habîsdir; binâenaleyh onun semeresi olan akvâl ve efâli dahi habîs olur.

1675. Lokma tohumdur ve onun meyvesi fikirlerdir. Lokma denizdir, onun gevheri fikirlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1675. Lokma tohumdur ve onun meyvesi fikirlerdir. Lokma denizdir, onun cevheri fikirlerdir.

1676. Hizmet meyli, o cihana gitmek azmi, ağızdan helal lokmadan doğar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1676. Hizmet etme eğilimi, o âleme gitme azmi, ağızdan alınan helal lokmadan doğar.

İlahi emre itaat etme eğilimi, ruhani âleme geçiş azmi hep helal lokmadan meydana gelir.

Emr-i ilâhîye itâat meyli, âlem-i rûhâniyyete intikāl azmi hep helâl lokmadan olur.

## Tâcirin tûtîye, Hindistan tûtîlerinden gördüğü şeyi açıkça söylemesi

1677. Tacir, ticaretini tamam etti; dostların muradı üzre hanesi tarafına geri geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1677. Tacir, ticaretini tamamladı; dostların isteği üzerine evine geri döndü.

1678. Her bir kölesine hediye getirdi; her câriyeciğe nasib bağışladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1678. Her bir kuluna hediye getirdi; her cariyesine nasip bağışladı.

1679. Tûtî dedi: Bendenin hediyesi hani? Gördüğü şeyi ve söylediğin şeyi tekrar söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1679. Papağan dedi: Kulun hediyesi nerede? Gördüğü şeyi ve söylediğin şeyi tekrar söyle!

1680. Dedi: Hayır, ben elimi çiğneyici ve parmaklarımı ısırıcı olduğum halde [1652] ondan pişmanım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1680. Dedi: Hayır, ben elimi çiğneyen ve parmaklarımı ısıran olduğum halde [1652] ondan pişmanım.

1681. Ben niçin beyhûde cehlim ve gafletimle, ham haberi götürdüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1681. Ben niçin boş yere cehaletim ve gafletimle, ham haberi götürdüm.

1682. (Tûtî) dedi: Ey efendi pişmanlık nedendir? O nedir ki bu gazabı ve ga- mı muktezîdir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1682. (Papağan) dedi: Ey efendi, pişmanlık nedendir? O nedir ki bu gazabı ve gamı gerektirir?

1683. (Tacir) dedi: Senin mislin tûtîler gürûhuna, o senin şikâyetlerini söyledim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1683. (Tacir) dedi: Senin benzerini papağanlar topluluğuna, senin şikâyetlerini söyledim.

1684. O bir tûtî senin derdinden koku götürdü; ödü yırtıldı ve titredi ve öldü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1684. O bir papağan senin derdinden koku aldı; ödü patladı ve titredi ve öldü.

1685. Ben pişman oldum, bunu söylemek ne idi; fakat mâdemki söyledim, piş- mânlık ne fâide!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1685. Ben pişman oldum, bunu söylemek ne idi; fakat mademki söyledim, pişmanlık ne fayda!

1686. Dilden ansızın sıçrayan bir nükteyi, yaydan sıçrayan bir ok gibi bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1686. Dilden ansızın sıçrayan bir nükteyi (ince ve anlamlı sözü), yaydan sıçrayan bir ok gibi bil!

1687. Ey oğul, o ok yolundan geri dönmez, bir seli baştan bağlamak lâzımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1687. Ey oğul, o ok yolundan geri dönmez, bir seli baştan bağlamak lâzımdır.

1688. Baştan geçtiği vakit cihânı tuttu; eğer cihanı harab ederse acib olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1688. Baştan geçtiği zaman dünyayı tuttu; eğer dünyayı harap ederse şaşılmaz.

Yani selin önünü bentlerle kapatmak gerekir. Eğer baştan akıp geçerse, önüne gelen köyleri ve kasabaları basar. Eğer böyle şiddetli akan sel, dünya halkını harap ederse şaşılmaz; çünkü bu doğal bir hâldir.

Ya'ni selin başını bendler ile kapamak lazımdır. Eğer baştan akıp geçerse, önüne gelen karyeleri ve kasabaları basar. Eğer böyle şiddetli akan sel, cihân halkını harâb ederse taaccüb olunmaz; çünkü tabîî bir haldir.

1689. Fiil için gaybda eserler doğmaklık vardır; ve onun o mevâlîdi halkın hükmüyle değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1689. Fiil için gaybda eserler doğmak vardır; ve onun o doğanları halkın hükmüyle değildir.

Yani kulların fiillerinin gayb âleminde birtakım eserler doğurması, ilahi mertebelerin düzeninin gereğidir. Bu sebeple Yüce Allah, kendi katında iyi veya kötü olan sözleri ve fiilleri, peygamberlerini göndererek tebliğ etti. Buna göre, görünürde teklif (sorumluluk yükleme), bâtında ise tekvin (yaratma) için meydana geldi. Şimdi iman, gayb âleminde cennetin arzıdır; ve güzel sözler ve güzel fiiller bu cennetin latif suretleridir. Ve küfür cehennemin günahıdır; ve kötü sözler ve kötü fiiller bu cehennemin çirkin suretleridir. Şu halde herkes cennetini ve cehennemini dünya âleminde kendisi hazırlamış olur. Nitekim hadis-i şerifte الناس مجزيون باعمالهم أن خيرا فخير و ان شرا فشر yani "İnsanlar amelleriyle karşılık görürler; eğer hayır ise, hayırdır ve şer ise, şerdir." Ve aynı şekilde ayet-i kerimede فمن يعمل مثقال ذرة خيراً يره و من يعمل مثقال ذرة شرا يره (Zilzâl, 99/7, 8) yani “Kim ki zerre ağırlığınca hayır işlerse onu görür; ve kim ki zerre ağırlığınca şer işlerse, onu görür" buyrulur. İşte muhakkiklerin (gerçeği araştıranların) "cennet de burada, cehennem de burada" demelerinin sebebi budur. Sapıklık ehlinden bir kısmı bunu yanlış anlayıp, berzahtaki (ölümden sonraki ara âlem) ruhani cennet ve cehennemi ve yeniden dirilişten sonraki cismani cennet ve cehennemi inkâr ederler ve bu âlemde nefse ait hazlarına dalarlar. Halbuki hadis-i şerifte القبر روضة من رياض الجنة أو حفرة من حفرات النيران yani "Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçedir; veya cehennem çukurlarından bir çukurdur" buyrulması, ruhani cennet ve cehennemin varlığına delildir. Şimdi söz ve fiil bizden sadır olmakla beraber, bizim yarattığımız değildir; aksine bu suretlerin gayb âleminde oluşması da Hakk'ın yaratmasıyladır; çünkü varlıkta Hak'tan başka tasarruf eden yoktur. Kulların varlığı, ilahi kazanın mecralarıdır (akış yollarıdır). Nitekim suların bir tarafa akmasında mecraların etkisi olmakla beraber, suların yaratılmasında asla etkileri yoktur.

Ya'ni ef'âl-i ibâdın âlem-i gaybda birtakım eserleri doğmak, merâtib-i ilâhiyyenin tertîbi iktizâsındandır. Bu sebeble Hak Teâlâ Hazretleri ind-i ilâhîsinde iyi veyâ fenâ olan akvâl ve ef'âli, peygamberlerini göndererek tebliğ etti. Binâenaleyh zâhirde teklîf, bâtında tekvîn için vâki' oldu. İmdi îmân âlem-i gaybda cennetin arzı; ve güzel sözler ve güzel fiiller bu cennetin suver-i latîfesidir. Ve küfür cehennemin zenbi; ve fenâ sözler ve fenâ fiiller bu cehennemin suver-i kabîhasıdır. Şu halde herkes cennetini ve cehennemini âlem-i dünyâda kendisi hazırlamış olur. Nitekim hadîs-i şerîfde الناس مجزيون باعمالهم أن خيرا فخير و ان شرا فشر ya'ni "Nâs amelleriyle mücâzât olunurlar; eğer hayır ise, hayırdır ve şer ise, şerdir." Ve kezâ âyet-i kerîmede فمن يعمل مثقال ذرة خيراً يره و من يعمل مثقال ذرة شرا يره (Zilzâl, 99/7, 8) ya'ni “Kim ki zerre ağırlığınca hayır işlerse onu görür; ve kim ki zerre ağırlığınca şer işlerse, onu görür" buyrulur. İşte muhakkiklerin cennet de burada, cehennem de burada dediklerinin vechi budur. Ehl-i dalâlden bir kısmı bunu yanlış anlayıp, berzahdaki cennet ve cehennem-i rûhânîyi ve ba'de'l-ba's cennet ve cehennem-i cismânîyi inkâr ederler ve bu âlemde huzûzât-ı nefsâniyyelerine dalarlar. Halbuki hadîs-i Şerîfde القبر روضة من رياض الجنة أو حفرة من حفرات النيران ya'ni Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçedir; veyâ cehennem çukurlarından bir çukurdur" buyrulması, cennet ve cehennem-i rûhânînin vücûduna delîldir. İmdi kavil ve fiil bizden sâdır olmakla beraber, bizim mahlûkumuz değildir; belki bu sûretlerin âlem-i gaybda tekevvünü de Hakk'ın yaratmasıyladır; zîrâ vücûdda Hak'dan başka mutasarrıf yoktur. Vücûd-ı ibâd, kazâ-yı ilâhînin mecrâlarıdır. Nitekim suların bir tarafa akmasında mecrâların dahli olmakla beraber, suların tekvîninde aslâ medhalleri yoktur.

1690. O mevâlîdin her ne kadar nisbetleri bize ise de, hepsi şerîksiz mahluk-ı [1662] Huda'dır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1690. O yaratılmışların nispetleri bize ait olsa da, hepsi şeriksiz Allah'ın mahlûkudur.

Yani bizim bu dünyadaki söz ve fiillerimizin, gayb âleminde oluşan suretleri her ne kadar bize ait ise de, onların hepsi, yukarıda açıklandığı gibi, kulların ortaklığı olmaksızın, Yüce Allah'ın mahlûkudur. Çünkü varlık Allah'ındır ve onun her bir mertebesinde görünen suretler, Allah'ın sıfat ve isimlerinin hüküm ve eserleridir.

Ya'ni bizim bu dünyadaki akvâl ve ef'âlimizin, âlem-i gaybda tekevvün eden sûretleri her ne kadar bize mensûb ise de, onların hepsi, yukarıda îzâh olunduğu vech ile, kulların iştiraki olmaksızın, Hak Teâlâ Hazretleri'nin mahlûkudur. Çünkü vücûd Hakk'ındır ve onun her bir mertebesinde zâhir olan suver, Hakk'ın sıfât ve esmâsının ahkâm ve âsârıdır.

1691. Zeyd, Amr tarafına bir ok uçurdu. Onun oku kaplan gibi Amr'ı tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1691. Zeyd, Amr tarafına bir ok attı. Onun oku kaplan gibi Amr'ı yakaladı.

1692. Bir sene müddet derd doğurdu; o derdleri adem değil, Hak yaratır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1692. Bir yıl süreyle dert doğurdu; o dertleri yokluk değil, Hak yaratır.

1693. Atan Zeyd o demde havfdan öldü; eceline kadar ona veca'lar doğar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1693. Zeyd o anda korkudan öldü; eceline kadar ona ağrılar doğar.

Zeyd, Amr tarafına ok attıktan sonra, farz et ki "eyvah ne yaptım" diye ya hükûmet cezasından veya Yüce Allah'ın azabından korktu ve o anda yüreğine inip öldü. Halbuki yaralanan Amr'ın vücudunda eceline kadar sürekli ağrılar meydana gelmektedir.

Oku Amr tarafına atan Zeyd, farz et ki eyvâh ne yaptım, diye ya hükûmet cezasından veyâhud Hakk'ın azabından korktu ve o demde yüreğine inip öldü. Halbuki yaralanan Amr'in vücudunda eceline kadar mütevâliyen evcâ' peyda olmaktadır.

1694. Vaktaki o ölse de veca'ın mevalīdi ondandır. Evvelen sebeb olduğundan Zeyd'e kattal de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1694. O ölse de acının doğuşu ondan olduğu zaman, önce sebep olduğundan Zeyd'e katil de!

Zeyd ölmüş olduğu halde, an be an Amr'ın varlığında meydana gelen acıların sebebi önce Zeyd olduğu için, sen Zeyd'e katil de!

Zeyd öldüğü halde, ânen-fe-ânen Amr'ın vücûdunda hâdis olan veca'ların sebebi evvelen Zeyd olduğu için, sen Zeyd'e kātil de!

1695. Her ne kadar onun cümlesi Girdigar'ın sun'u ise de, sen o veca'ları, ona mensub tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1695. Her ne kadar onun bütün işleri Allah'ın sanatı ise de, sen o acıları ona ait say!

Yani Zeyd öldü ve varlığı ortadan kalktı. Amr'ın varlığında ölünceye kadar an be an ortaya çıkan acılarda artık onun bir dahli kalmadı; bu sebeple o meydana gelen acılar, hakiki failin yaratmasıyla peyderpey ortaya çıktı. Böyle olmakla beraber, bu ilahi yaratmanın kapısı olan sebebi evvelen Zeyd açtığı için, sen o acıları da Zeyd'e ait bil!

Ya'ni Zeyd öldü ve vücûdu ortadan kalktı. Amr'ın vücudunda ölünceye kadar ânen-fe-ânen peyda olan veca'larda artık onun medhali kalmadı; binâenaleyh o evcâ'-1 hâdise, fâil-i hakîkînin halkıyla peyderpey zuhûra geldi. Böyle olmakla beraber, bu halk-ı ilâhînin kapısı olan sebebi evvelen Zeyd açtığı için, sen o veca'ları da Zeyd'e mensûb bil!

1696. Ekin ve nefes ve tuzak ve cima' da böyledir. O mevâlîd Hakk'ın müstetaıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1696. Ekin ekmek, nefes almak, tuzak kurmak ve cinsel ilişki de böyledir. O oluşan şeyler Hakk'ın isteğidir.

Yani kul ekin eker ve nefes almak için ağzını burnunu açar ve hayvan avlamak için tuzak kurar ve nesil üretmek için cinsel ilişkiye girer. Bunların hepsi sebeptir ve kulun isteklerinin kapılarıdır. Hâlbuki bu sebepler altındaki ortaya çıkışlar ve birbirini takip eden oluşlar, hakiki failin ilâhî kazâsına itaatkâr ve boyun eğmişlerdir; ve Hakk'ın yaratığıdır. Böyle olmakla beraber kula nispet edilir.

Ya'ni kul ekin eker ve nefes almak için ağzını burnunu açar ve hayvan avlamak için tuzak kurar ve tevlîd-i nesl için cimâ' eder. Bunların hepsi sebebdir ve abdin murâdının kapılarıdır. Halbuki bu esbâb tahtındaki zuhûrât ve mevâlîd-i mütetâbia, fail-i hakîkînin kazâ-yı ilâhîsine mutî' ve münkāddır; ve mahlûk-ı Hak'dır. Böyle olmakla beraber abd tarafına nisbet olunur.

1697. Evliyânın Allah tarafından kudreti vardır; fırlamış oku yolundan geri çevirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1697. Evliyânın Allah tarafından kudreti vardır; fırlamış oku yolundan geri çevirir.

Bu şerefli beytin yukarıdaki bağlantısı şudur ki, bütün yaratılmışlar Hakk'a itaatkâr ve boyun eğmiş olduğu ve yaratılmışların kapısı da sebepler bulunduğu hâlde, acaba bu sûret âleminde o yaratılmışların ortaya çıkışı engellenebilir mi? Örneğin Zeyd'in Amr tarafına attığı ok, Amr'ın yaralanmasına sebeptir ve bu sebep altında Amr'ın vücudunda ağrılar ve azap meydana gelir. "Acaba âlemde bu sebebi engelleyecek bir kuvvet var mıdır?" diye bir soru akla gelebilir. Bu şerefli beyit, bu varsayılan soruya cevaptır. Cenâb-ı Pîr buyururlar ki: Evet, Yüce Allah Hazretleri evliyâya, bu yaratılmışların kapısı olan sebepleri engelleyecek kudret vermiştir; onlar o kudret ile yaydan fırlamış olan oku geriye çevirirler. Şimdi bu meseleden, ilâhî kazânın def edilmesi mümkün müdür, değil midir sorusu çıkar.

Bilinmeli ki 625 numaralı şerefli beyitte açıklandığı üzere, ilâhî kazâ, toplu/icmâlî küllî hükümdür.

İlâhî kazâ iki çeşittir: Birisinin ortaya çıkışı şarta bağlıdır; buna "kazâ-yı muallak" (şarta bağlı kazâ) derler; diğerinin ortaya çıkışı hiçbir şarta bağlı olmayıp, ortaya çıkışı mutlaktır. Buna da "kazâ-yı mübrem" (kesinleşmiş kazâ) derler. Evliyâ her ikisinde de tasarruf edebilir; fakat bunların her birisinde tasarrufu başka başkadır. Kazâ-yı muallakta evliyâ, Hakk'ın kudretiyle bir kimse hakkında ortaya çıkacak bir belânın kapısı olan sebebi kapatıp, engeller. Kazâ-yı mübremde yönelmiş olan belânın ne sebebini ne de ortaya çıkışını engellemek mümkün olmadığından, o belânın zamanını ve mekânını ve ortaya çıktığı yeri, Hakk'ın kudretiyle değiştirir. Zira zaman ve mekân ve ortaya çıktığı yer hep itibari şeylerdir. Örneğin kulun, sefere gittiği hâlde bir cani tarafından yaralanması ve bu sebeple bir ay hastalanması şarta bağlı olarak kazâ olunmuş ise; bir veliyy-i kâmil (olgun veli) onu seferden engeller ve o belâ da başına gelmez. Ve eğer kulun bir zamanda sefere gitmesi ve belânın başına gelmesi kazâ-yı mübrem ise; veliyy-i kâmil, o seferin o zamanda icrasından kulu engeller ve o belâyı rüya ve hayâl ortaya çıktığı yerine nakleder; ve kul rüyada o seferi icra ederken, cani tarafından yaralanır ve hayâl âleminde ağrılar ile bir ay hastalanır; ve uyandığı vakit kendisini tam sıhhatli bulur. Zira zaman ve ortaya çıktığı yer itibari olup, hakikatte hem rüya ve hem de uyanıklık hâllerinin her ikisi de hayâldir. Nitekim bu konudaki hakikatleri Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) efendimiz Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Yûsufî'de Kur'ân ve hadisler ile beyan ve ispat buyururlar. Buna göre velînin kazâ-yı mübrem hakkındaki bu tasarrufu, olayı bir hayâl ortaya çıktığı yerinden, diğer hayâl ortaya çıktığı yerine intikal ettirmek suretiyle meydana gelir. Fakat bu tarz tasarruf her bir velînin kudreti dâhilinde değildir. Ehassu'l-havâs (havassın havassı, en seçkin veliler)dan bazılarına meydana gelir. Nitekim Gavs-ı A'zam Abdü'l-Kadir Giylânî (k.s.) efendimizin: "Ben kazâ-yı mübremde de tasarrufa kadirim" buyurması, kendilerinde bu nevi tasarruf bulunduğunu beyandır. Ve yüce menkıbelerinde bu nevi tasarruflarından bahsedilir. Bu tasarrufların hakikatte ilâhî tasarruflar olduğunu beyan etmek fazladır; çünkü insân-ı kâmil, Hakk'ın halifesidir ve varlıkta Hakk'tan başka bir şey yoktur.

Bu beyt-i şerîfin yukarı rabtı budur ki, bütün mevâlîd Hakk'a mutî' ve münkād olduğu ve mevâlîdin kapısı da esbâb bulunduğu halde, acabâ bu âlem-i sûretde o mevâlîdin zuhûru men' edilebilir mi? Meselâ Zeyd'in Amr tarafına attığı ok, Amr'ın yaralanmasına sebebdir ve bu sebeb tahtında Amr'ın vücudunda evcâ' ve azâb tevellüd eder. "Acabâ âlemde bu sebebi men' edecek bir kuvvet var mıdır?" diye bir suâl vârid olabilir. Bu beyt-i şerîf bu suâl-i mukaddere cevabdır. Cenâb-ı Pîr buyururlar ki: Evet, Hak Teâlâ Hazretleri evliyâya, bu mevâlîdin kapısı olan esbâbı men' edecek kudret vermiştir; onlar o kudret ile yaydan fırlamış olan oku geriye çevirirler. İmdi bu mes'eleden kazâ-yı ilâhînin def'i mümkin midir, değil midir suâli çıkar.

Ma'lûm olsun ki 625 numaralı beyt-i şerîfte îzâh olunduğu üzere, kazâ-yı ilâhî hükm-i küllî-i icmâlîdir.

Kazâ-yı ilâhî iki nevi'dir: Birisinin zuhûru şarta muallaktır; buna "kazâ-yı muallak" derler; diğerinin zuhûru hiçbir şarta muallak olmayıp, zuhûru mutlakdır. Buna da "kazâ-yı mübrem" derler. Evliyâ her ikisinde de tasarruf edebilir; fakat bunların her birisinde tasarrufu başka başkadır. Kazâ-yı muallakda evliyâ kudret-i Hak'la bir kimse hakkında zuhûr edecek bir belânın kapısı olan sebebi kapayıp, men' eder. Kazâ-yı mübremde müteveccih olan belânın ne sebebini ve ne de zuhûrunu men' etmek kābil olmadığından, o belânın zamânını ve mekânını ve mevtınını, kudret-i Hak'la tebdîl eder. Zîrâ zamân ve mekân ve mevtın hep i'tibârî şeylerdir. Meselâ abdin, sefere gittiği halde bir cânî tarafından yaralanması ve bu sebeble bir ay hastalanması şarta muallakan kazâ olunmuş ise; bir veliyy-i kâmil onu seferden men' eder ve o belâ da başına gelmez. Ve eğer abdin bir zamanda sefere gitmesi ve belânın başına gelmesi kazâ-yı mübrem ise; veliyy-i kâmil, o seferin o zamanda icrâsından abdi men' eder ve o belâyı rü'yâ ve hayâl mevtinine nakl eder; ve abd rü'yâda o seferi icrâ ederken, cânî tarafından yaralanır ve âlem-i hayâlde evcâ' ile bir ay hastalanır; ve uyandığı vakit kendisini tâmmu's-sıhhat bulur. Zîrâ zaman ve mevtın i'tibârîdir ve hakîkatte hem rü'yâ ve hem de uyanıklık hallerinin her ikisi de hayâldir. Nitekim bu babdaki hakāyıkı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) efendimiz Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Yûsufi'de Kur'ân ve ahâdîs ile beyân ve isbât buyururlar. Binâenaleyh velî-nin kazâ-yı mübrem hakkındaki bu tasarrufu, vak'ayı bir mevtın-ı hayâlden, diğer mevtın-ı hayâle intikal ettirmek sûretiyle vâki' olur. Fakat bu tarz ta-sarruf her bir velînin kudreti dâhilinde değildir. Ehassu'l-havâsdan ba'zıları-na vâki' olur. Nitekim Gavs-ı A'zam Abdü'l-Kadir Giylânî (k.s.) efendimizin: "Ben kazâ-yı mübremde de tasarrufa kādirim" buyurması, kendilerinde bu nevi' tasarruf bulunduğunu beyândır. Ve menâkıb-ı aliyyelerinde bu nevi' ta-sarrufâtından bahs olunur. Bu tasarrufâtın hakîkatte tasarrufât-ı ilâhiyye ol-duğunu beyân etmek zâiddir; çünkü insân-ı kâmil, halîfe-i Hak'dır ve vücûd-da Hak'dan gayri bir şey yoktur.

1698. Veli, o Rabb'in elinde pişman olduğu vakit, mevâlîdin kapılarını sebeb-den bağlamıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1698. Veli, o Rabbin elinde pişman olduğu zaman, oluşmuş şeylerin kapılarını sebepten bağlamıştır.

"El"den kasıt, ilahi isimlerdir ve "Rab"den kasıt, mutlak Rabliktir. "Pişman olmak"tan kasıt, insân-ı kâmilin kalbinin, Mâni' (engelleyici) isminin tecellîsi ile huzursuz olmasıdır. Bu açıdan, saygıdeğer şârihlerin (şerh edenlerin) edebe aykırı davranmaktan sakınarak "Rabbin eli"ni başka anlamlarla yorumlamalarına gerek yoktur; ve bu beyit, önceki beytin tefsîri ve açıklamasıdır. Yani evliyâda (velilerde) Hakk'ın kudretiyle atılmış oku yolundan geriye çevirme kuvveti vardır. O velî bunu niçin böyle yapar? Çünkü Hak, kendi halîfesi olan kâmilin kalbine Mâni' ism-i şerîfiyle tecellî eder; ve kâmil, Rabbin elinden, yani bir ilahi ismin gereği olarak ortaya çıkacak olan oluşmuş şeylerden; yani o ismin eser ve hükümlerinden pişman ve huzursuz olur. Bu sebeple o oluşmuş şeylerin, yani o ismin hüküm ve eserlerinin kapıları olan sebebi bağlar ve atılmış olan oku, bir eser ve oluşmuş şey ortaya çıkarmamak için yolundan geri çevirir. Örneğin ateş, yakmak için bir sebeptir ve bunun yakması ilahi kazâdır ve bunun eseri ve oluşmuş şeyi yakmak ve kahretmek ve yok etmektir. Bir velî bu ateş sûretinden, o yakma ve kahretme eserinin ortaya çıkmasını Hakk'ın ilka etmesiyle (ilham etmesiyle) murâd etmezse, o sebebi Hakk'ın onun eline vermiş olduğu kudret ile bağlar; eserleri ortaya çıkmaz olur. Ve onun eli, Hakk'ın elidir. Zirâ hadîs-i kudsîde اذا احببت عبدا كنت له سمعا و بصرا و لسانا و يدا فبى يسمع و بي بيصر و بی ینطق و بی یبطش yani "Ben bir kulumu sevdiğim zaman, onun işitmesi ve görmesi ve dili ve eli olurum. Buna göre benimle işitir, benimle görür, benimle söyler ve benimle tutar" buyrulur.

Nasıl ki Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (k.s.) efendimiz naklederler ki, kış günü bir mecliste Nemrûd'un ateşinin İbrâhîm (a.s.)ı yakmadığı bahsi açılır. Orada bulunan bir filozof, tabîatı yakıcı olan ateşin yakmamasının mümkün olmadığını beyân eder. Hz. Şeyh-i Ekber, kendilerinde ortaya çıkan ilahi gayret üzerine, ortada duran mangal içindeki ateşi o filozofun elbisesine döker ve elini de ateşe sokar. İnkar eden filozof ateşin yakmadığını görünce iman eder. Peygamberlerin mucizeleri ve evliyânın kerametlerinin hepsi bu kabildendir.

"Dest"den murâd, esmâ-i ilâhiyyedir ve "Rab"den murâd, rubûbiyyet-i mutlakadır. "Pişman olmak"dan murâd, veliyy-i kâmilin kalbi, Mâni' isminin tecellîsi ile bî-huzûr olmaktır. Bu i'tibâr ile şurrâh-ı kirâmın sû-i edebden ihti-râzen "Dest-i Rabb"ı başka türlü ma'nâlar ile te'villerine mahal yoktur; ve bu beyit, evvelki beytin tefsîri ve îzâhıdır. Ya'ni evliyâda Hakk'ın kudretiyle atıl-mış oku yolundan geriye çevirmek kuvveti vardır. O velî bunu niçin böyle ya-par? Çünkü Hak, kendi halîfesi olan kâmilin kalbine Mâni' ism-i şerîfiyle tecel-lî eder; ve kâmil, dest-i Rab'den, ya'ni bir ism-i ilâhînin iktizâsı olarak zuhûr edecek olan mevâlîdden; ya'ni o ismin âsâr ve ahkâmından pişmân ve bî-hu-zûr olur. Bu sebeble o mevâlîdin, ya'ni o ismin ahkâm ve âsârının kapıları olan sebebi bağlar ve atılmış olan oku, bir eser ve mevlûd zuhûra getirmemek için yolundan geri çevirir. Meselâ ateş, yakmak için bir sebebdir ve bunun yakma-sı kazâ-yı ilâhîdir ve bunun eseri ve mevâlîdi yakmak ve kahr etmek ve mahv etmektir. Bir velî bu ateş sûretinden, o eser-i ihrâk ve kahrın zuhûrunu ilkā-yı Hak ile murâd etmezse, o sebebi Hakk'ın onun eline vermiş olduğu kudret ile bağlar; âsârı zuhûr etmez olur. Ve onun eli, Hakk'ın elidir. Zîrâ hadîs-i kudsîde اذا احببت عبدا كنت له سمعا و بصرا و لسانا و يدا فبى يسمع و بي بيصر و بی ینطق و بی یبطش ya'ni "Ben bir kulumu sevdiğim vakit, onun sem'i ve basarı ve dili ve eli olurum. Binâena-leyh benimle işitir, benimle görür, benimle söyler ve benimle tutar" buyrulur.

Nitekim Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (k.s.) efendimiz naklederler ki, kış günü bir mecliste nâr-ı Nemrûd'un İbrâhîm (a.s.)ı yakmadığı bahsi açılır. Orada bulunan bir feylesof tabîatı ya- kıcı olan ateşin yakmaması mümkün olmadığını beyân eder. Hz. Şeyh-i Ekber, kendilerinde zuhûr eden gayret-i ilâhiyye üzerine, ortada duran mangal içindeki ateşi o feylesofun elbisesine döker ve elini de ateşe sokar. Münkir olan feylesof âteşin yakmadığı görünce îmân eder. Mu'cizât-ı enbiyâ ve kerâmât-ı evliyânın cümlesi bu kabildendir.

1699. Feth-i bâb cihetinden söylenmemişi, söylenmemiş yapar ki, ondan ne şiş yanar, ne de kebab.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1699. Kapı açma yönünden söylenmemişi, söylenmemiş yapar ki, ondan ne şiş yanar, ne de kebap.

Yani söylenmiş bir sözden fitnenin ortaya çıkmasını engellemek için, söylenmemiş gibi bir duruma getirir; bu sebeple o söylenen sözden ne söyleyene bir zarar gelir ne de işitenin üzüntüsüne yer kalır. İşte bu da velînin tasarruflarından (manevî güçle işleri idare etme) biridir.

Ya'ni söylenmiş bir sözden fitne zuhûrunu men' için, söylenmemiş gibi bir hâle getirir; binâenaleyh o söylenen sözden ne söyleyene bir zarar gelir ve ne de işitenin teessürüne meydan kalır. İşte bu da velînin tasarrufâtından birisidir.

1700. Bütün gönüllerden işittiği o nükteyi, o sözü mahv ve na-bedîd etti. [1672]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1700. Bütün gönüllerden işittiği o ince anlamı, o sözü yok etti ve görünmez kıldı.

Velînin tasarruflarından biri de, gönüllerdeki düşünceleri yok etmek ve onların etkilerinin söz ve fiillerle dışarıda ortaya çıkmasını engellemektir. Örneğin, birisi huzurunda bir soru sormak veya itiraz etmek için zihninde bir anlam hazırlar; o velînin tasarrufuyla o anlamı unutur. Birçok düşündüğü halde, asla aklına gelmez. Çünkü halkın iç âlemi evliyânın huzurunda açıktır; ve herkesin içinden söylediği sözler, onun önünde lafız ve şekil ile söylenmiş sözler gibidir. Bu hâli evliyâya kavuşanlar, kendi nefislerinde çok defa meydana geldiği için zevk yoluyla bilirler.

Velînin tasarrufâtından birisi de, gönüllerdeki havâtırı mahv etmek ve âsârının akvâl ve efâl ile hâricde zuhûrunu men' etmektir. Meselâ birisi huzûrunda bir suâl sormak veyâ i'tirâz etmek için zihninde bir ma'nâ hazırlar; o velînin tasarrufuyla o ma'nâyı unutur. Birçok düşündüğü halde, aslâ hâtırına gelmez. Zîrâ halkın bâtını evliyânın huzûrunda zâhirdir; ve herkesin içinden söylediği sözler, onun önünde lafız ve sûret ile söylenmiş sözler gibidir. Bu hâli evliyâya mülâkî olanlar, kendi nefislerinde çok defa vâki' olduğu için zevkan bilirler.

1701. Ey büyük, eğer sana burhân ve hüccet lazımsa من آية أو ننسها yi tekrar oku.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1701. Ey büyük, eğer sana delil ve kanıt lazımsa, "من آية أو ننسها" ayetini tekrar oku.

Bu şerefli beyitte, Bakara Suresi'nde yer alan "مَا تَنسَحْ مِنْ آيَةٍ أَوْ نُنسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِّنْهَا أَوْ مِثْلِهَا" (Bakara, 2/106) yani "Eğer biz ayetlerden birini neshedersek veya unutturursak, ondan daha hayırlısını yahut onun benzerini getiririz" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani ey hayalinde fikrini ve aklını büyük gören kimse, evliyanın söylenmiş sözü söylenmemiş bir hale getirmesi yahut hatıraları (havâtır) yok etmesi hakkında delil ve kanıt istersen, bu halin bu âlemde mümkün olduğunu, zikredilen yüce ayeti tekrar dikkatle okuduğun zaman anlarsın. Şimdi mademki Hak bir ayeti neshediyor ve unutturuyor; O'nun halifesi olan Allah dostları (evliyâullâh) dahi, Hakk'ın onlara bahşettiği kudret ve yetki gereğince sözü ve hatıraları neshetmeleri ve unutturmaları mümkündür.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Bakara'da olan مَا تَنسَحْ مِنْ آيَةٍ أَوْ نُنسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِّنْهَا أَوْ مِثْلِهَا (Bakara, 2/106) ya'ni "Eğer biz âyetlerden birini nesh edersek veyâ unutturursak, ondan hayırlısını veyâhut onun mislini getiririz" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni ey hayâlinde fikrini ve aklını büyük gören kimse, evliyânın söylenmiş sözü, söylenmemiş bir hale getirmesi veyâhut havâtırı mahv etmesi hakkında burhân ve hüccet istersen, bu hâlin bu âlemde mümkin olduğunu zikr olunan âyet-i celîleyi tekrâr dikkatle okuduğun vakit anlarsın. İmdi mâdemki Hak bir âyeti nesh ediyor ve unutturuyor; O'nun halî- fesi olan evliyâullâh dahi, Hakk'ın onlara bahş ettiği kudret ve salâhiyyet ha- sebiyle sözü ve havâtırı nesh etmeleri ve unutturmaları mümkindir.

1702. "انسوكم ذكرى" âyetini oku; onların nisyan koymalarının kudretini bil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1702. "Beni anmayı unutturdular" âyetini oku; onların unutturma kudretini bil.

Bu şerefli beyitte de "Kad efleha" sûresinde geçen "Kullarımdan bir topluluk vardı ki, 'Rabbimiz! Biz inandık, bizi bağışla, bize merhamet et, sen merhametlilerin en hayırlısısın' derlerdi. Ama siz onları alaya aldınız, sonunda size beni anmayı unutturdular ve siz onlara gülüyordunuz." (Mü'minun, 23/109-110) âyeti, yani "Benim kullarımdan bir topluluk vardır ki, -ey bizim Rabb'imiz biz inandık, bizi bağışla ve bize merhamet et ve sen merhamet edenlerin en hayırlısısın- derler. Şimdi siz onları alay konusu edindiniz. Sonunda size benim zikrimi unutturdular. Hâlbuki siz onlara gülüyordunuz." Bu yüce âyet, Ashâb-ı Suffa ve fakir sahabeler hakkında inmiştir. Bu yüce zatların her biri, Peygamber'in nazarıyla velâyet makamına adım atmışlardı. Müşrikler onlara karşı sataşma ve alay ettikçe, onlar bu terbiyesizlerin şakaveti (kötülüğü) artsın diye Hak fikrini tamamen onlara unuttururlardı. İşte bu da, evliyânın kalplerdeki tasarruflarına açık bir delildir.

Bu beyt-i şerîfde dahi "Kad efleha" sûresinde vaki إِنَّهُ كَانَ فَرِيقٌ مِنْ عِبَادِى يَقُولُونَ ربنا آمنا فاغفر لنا وارحمنا و أنت خير الراحمين فاتخذتموهم سخريا حتى انسو كم ذكرى و كنتم منهم تضحكون (Mü'minun, 23/109-110) ya'ni "Benim kullarımdan bir fırka vardır ki, -ey bizim Rabb'imiz biz inandık, bizi mağfiret et ve bize rahmet et ve sen rahmet edenlerin hayırlısısın- derler.İmdi siz onları maskara ittihâz ettiniz. Nihâyet size benim zikrimi unutturdular. Halbuki siz onlara güler oldunuz." Bu âyet-i kerîme, ashâb-ı suffa ve fukarâ-yı ashâb hakkında nâzil olmuştur. Bu zevât-ı kirâmın her birisi, nazar-ı Peygamberî ile makām-ı velâyete kadem basmışlar idi. Müşrikler kendilerine karşı ta'rîz ve istihzâ ettikçe, onlar bu terbiyesizlerin şekāveti müzdâd olmak için Hak fikrini büsbütün onlara unuttururlar idi. İşte bu da, evliyânın kalblerdeki tasarrufâtına açık bir delîldir.

1703. Mâdemki tezkîre ve nisyana kādirdirler, halaikın hepsinin gönülleri üzerinde kāhirdirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1703. Mademki hatırlatmaya ve unutturmaya kadirdirler, bütün yaratılmışların gönülleri üzerinde kahredicidirler.

Yani mademki Allah dostları bir şeyi insanın aklına getirmeye ve aklına gelen bir şeyi de bozmaya ve unutturmaya kadirdir, o halde yaratılmışların gönülleri üzerinde kahredici bir kuvvetle tasarruf sahibi olmuş olur.

Ya'ni mâdemki evliyâullâh bir şeyi insanın hatırına getirmeğe ve hatırına gelen bir şeyi de bozmağa ve unutturmağa kādirdir, o halde halaikın gönülleri üzerinde kuvvet-i kāhire ile tasarruf sahibi olmuş olur.

1704. O nazar yolunu nisyân ile bağladığı vakit, hüneri olsa da iş yapamaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1704. O, bakış yolunu unutkanlıkla bağladığı zaman, hüneri olsa da iş yapamaz.

Yani bir kimse ne kadar ilim, akıl ve hüner sahibi olursa olsun, insân-ı kâmil onun aklî bakışının yolunu unutturmak suretiyle bağlarsa, hiçbir şey bilmez ve elinden de hiçbir iş çıkamaz bir hâle gelir.

Ya'ni bir kimse ne kadar ilim ve akıl ve hüner sahibi olursa olsun, veliyy-i kâmil onun nazar-ı aklîsinin yolunu unutturmak sûretiyle bağlarsa, hiçbir şey bilmez ve elinden de hiçbir iş çıkamaz bir hâle gelir.

1705. Siz ehl-i sümûyu maskara zannettiniz. Kur'ân'dan "ensevküm"e kadar okuyunuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1705. Siz işitme ehli olanları maskara zannettiniz. Kur'ân'dan "ensevküm"e kadar okuyunuz.

Ey dış ilimlerine ve zekâlarına mağrur olan kimseler! Manevî olarak yüksek mertebe sahiplerini siz, bunlar hurafelerle meşgul birtakım zavallılardır diye eğlendiniz ve onları maskara zannettiniz. Eğer Kur'ân-ı Kerîm'e imanınız varsa, انسوكم ensevküme kadar "Kad eflaha" sûre-i şerîfesindeki ayet-i kerimeyi Kur'ân'dan okuyunuz ve hâlinizin vahametini anlayınız! Nasıl ki bu ayet-i kerimenin izahı yukarıda geçti.

Ey ilm-i zâhirlerine ve zekâlarına mağrûr olan kimseler! Ma'nen yüksek mertebe sâhiblerini siz, bunlar hurâfât ile meşgül birtakım zavallılardır diye eğlendiniz ve onları maskara zannettiniz. Eğer Kur'ân-ı Kerîm'e îmânınız varsa, انسوكم ensevküme kadar "Kad eflaha" sûre-i şerîfesindeki âyet-i kerîmeyi Kur'ân'dan okuyunuz ve hâlinizin vahâmetini anlayınız! Nitekim bu âyet-i kerîmenin îzâhı yukarıda geçti.

1706. Köy sahibi cisimlerin padişahıdır; gönül sahibi sizin gönlünüzün şahıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1706. Köy sahibi cisimlerin padişahıdır; gönül sahibi sizin gönlünüzün şahıdır.

Şehirlere ve köylere hükmeden padişahlar ve hükümdarlar, görünen cisimlerin padişahlarıdır; onların tasarrufları kendi hayatlarına bağlıdır. Öldükten sonra tasarruf adına hiçbir şeyleri kalmaz; fakat gönül sahibi olan Allah dostları (evliyâullâh), manâ âleminden olan sizin gönüllerinizin üzerinde hükmeden şahlardır; bu sebeple bunların tasarrufları gönülde olduğu için, zahirî tasarruf sahibi olan padişahların gönüllerinde de tasarruf ederler. Bu sebeple tasarrufları hem şekle hem de manâ âlemine ait olur.

Şehirlere ve köylere mutasarrıf olan pâdişâhlar ve hükümdarlar, ecsâm-ı zâhirenin padişahlarıdır; onların tasarrufları kendilerinin hayatına bağlıdır. Öldükten sonra tasarruf nâmına hiçbir şeyleri kalmaz; fakat gönül sahibi olan evliyâullâh âlem-i ma'nâdan olan sizin gönüllerinizin üzerinde mutasarrıf olan şâhlardır; binâenaleyh bunların tasarrufları gönülde olduğu için, tasarruf-1 sûrî sahibi olan pâdişahların gönüllerinde de tasarruf ederler. Binâenaleyh tasarrufları hem sûrete ve hem de âlem-i ma'nâya âid olur.

1707. Amel hiç şübhesiz görmenin fer'i geldi; böyle olunca insan, ancak göz bebeğidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1707. Amel hiç şüphesiz görmenin bir dalı oldu; böyle olunca insan, ancak göz bebeğidir.

Yani insanın okuması, yazması, sanatı, sözün özü bütün olgunlukları görmeden meydana geldiği için, bunların sonucu olan amel hiç şüphesiz görmenin bir dalı olur; ve gören bu dalların aslı olur. Böyle olunca insan ancak göz bebeği olmuş olur. Yani insanın insanlığının özeti ancak göz bebeğinden ibaret bulunur. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (kaddesallâhu sırrahû) efendimiz Fusûsu'l-Hikem'de Adem Faslı'nda şöyle buyururlar: قسمى هذا المذكور انسانا و خليفة فاما انسانيته فلعموم نشأته و حصره الحقايق كلها و هو للحق بمنزلة انسان العين من العين الذى به يكون النظر و هو المعبر عنه بالبصر فلهذا سمى انسانا فانه به نظر الحق الى خلقه فرحمهم Yani "Bu zikredilen mahlûka, "insan" ve "halife" adı verildi. Onun insanlığına gelince, bu, onun yaratılışının genelliğinden ve bütün hakikatleri kuşatmasından dolayıdır. Ve o, kendisiyle bakışın gerçekleştiği gözden, Hak için göz bebeği konumundadır. Ve basar (görme) ile ifade edilen odur. İşte bunun için "insan" adı verildi; çünkü Hak onunla halkına baktı ve onlara rahmet etti."

Ya'ni insanın okuması, yazması san'atı, velhâsıl bilcümle kemâlâtı görmeden husûle geldiği için, bunların muhassalası olan amel hiç şübhesiz görmenin fer'i olur; ve gören bu fer'lerin aslı olur. Böyle olunca insan ancak gözbebeği olmuş olur. Ya'ni insanın insanlığının hülâsası ancak gözbebeğinden ibâret bulunur. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (kaddesallâhu sırrahû) efendimiz Fusûsu'l-Hikem'de Fass-t Ademî'de şöyle buyururlar: قسمى هذا المذكور انسانا و خليفة فاما انسانيته فلعموم نشأته و حصره الحقايق كلها و هو للحق بمنزلة انسان العين من العين الذى به يكون النظر و هو المعبر عنه بالبصر فلهذا سمى انسانا فانه به نظر الحق الى خلقه فرحمهم Ya'ni "Bu zikr olunan mahlûka, "insan" ve "halîfe" tesmiye olundu. Onun insâniyyetine gelince onun neş'etinin umûmîliğinden ve hakäyıkın hepsini hasr ettiğinden dolayıdır. Ve o, kendisiyle nazar vâki' olan gözden, Hak için göz bebeği menzilesindedir. Ve basar ile muabberün-anh olan odur. İşte bunun için "insan" tesmiye olundu; zîrâ Hak onunla halkına nazar eyledi ve onlara rahmet etti."

1708. Ben bunun tamamını söze getiremem; zîrâ merkez sahiblerinden men' gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1708. Ben bunun tamamını söze getiremem; çünkü merkez sahiplerinden yasaklama gelir.

Yani evliyanın nasıl olup da gözbebeği olduğunu ve kimin gözbebeği olduğunu, kısaca bu husustaki birçok sırrı tamamen söylemeye gücüm yetmez; çünkü merkez sahipleri olan yüce peygamberler hazretlerinin yüce ruhlarından yasaklanıyorum. Çünkü görünen âlem ikilik mertebesidir ve bu mertebenin hükümlerine uymak gerekir. Hâlbuki bu sırları açık bir şekilde açıklarsam, birçok zayıf akıllı kimse vahdet sırrını yanlış anlar; bu sebeple fazla açıklamalardan vazgeçiyorum.

Ya'ni evliyâullâhın nasıl olup da gözbebeği olduğunu ve kimin gözbebeği olduğunu, velhâsıl bu husustaki birçok esrârı tamamen söylemeğe kādir değilim; zîrâ merkez sahibleri olan enbiyâ-yı izâm hazarâtının ervâh-ı âliyelerinden men' ediliyorum. Çünkü âlem-i zâhir isneyniyet mertebesidir ve bu mertebenin ahkâmına riâyet lâzımdır. Halbuki bu esrârı açık bir sûretde beyân edersem, birçok zaîfü'l-akı olan kimseler sırr-ı vahdeti yanlış anlarlar; binâenaleyh fazla îzâhâttan ferâgat ediyorum.

1709. Halkın unutkanlığı ve hatırlamaları, onun ile olduğundan, onların feryadına da o erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1709. Halkın unutkanlığı ve hatırlamaları, onunla olduğundan, onların feryadına da o erişir.

Yüce Allah tarafından halka inen bütün haller "kutb-ı zamân" (zamanın kutbu, manevî lideri) vasıtasıyla olduğundan, bu kâmil velî, bütün halkın feryatlarına yetişir; ve ona "gavs-ı a'zam" (en büyük yardımcı) da derler. Nasıl ki Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz Et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye adlı yüce eserinin mukaddimesinde şöyle buyururlar: فالقطب معلوم غير معين و هو خليفة الزمان و محل النظر والتجلى و منه تصدر الآثار على ظاهر العالم و باطنه و به يرحم من يرحم و يعذب من يعذب و له صفات Yani “Kutub, bilinen ama belirli olmayan bir varlıktır ve o, zamanın halifesi, ilahî nazarın ve tecellînin (ilahi görünüşün) yeridir; ve âlemin görünenine ve görünmeyenine tesirler ondan kaynaklanır ve merhamet olunan kimseye onun sebebiyle merhamet olunur; ve azap olunan kimseye de, onun sebebiyle azap olunur; ve onun sıfatları vardır."

Cânib-i Hak'dan halka nazil olan ahvâlin kâffesi "kutb-ı zamân” vâsıtasıyla olduğundan, bu veliyy-i kâmil, bilcümle halkın feryâdlarına yetişir.; ve ona "gavs-ı a'zam" dahi derler. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz Et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye nâmındaki eser-i âlîlerinin mukaddimesinde şöyle buyururlar: فالقطب معلوم غير معين و هو خليفة الزمان و محل النظر والتجلى و منه تصدر الآثار على ظاهر العالم و باطنه و به يرحم من يرحم و يعذب من يعذب و له صفات Ya'ni “Kutub, ma'lûm-ı gayr-i muayyendir ve o mahall-i nazar ve tecellîdir; ve âlemin zâhirine ve bâtınına âsâr ondan sudûr eder ve rahm olunan kimseye onun sebebiyle rahm olunur; ve azâb olunan kimseye de, onun sebebiyle azab olunur; ve onun sıfatları vardır."

1710. O güzel, yüz binlerce iyiyi ve kötüyü her gece gönüllerden boşaltır. [1682]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1710. O güzel, yüz binlerce iyiyi ve kötüyü her gece gönüllerden boşaltır. [1682]

O güzel olan zamanın kutbu (evliyanın en yücesi), her gece halkın gönüllerinde bulunan iyi ve kötü hayalleri boşaltır.

Değerli şârihlerden (açıklayıcılardan) bazıları, bu beyitlerde anılan tasarrufları (ilahi müdahaleleri) doğrudan doğruya Hakk'a (Allah'a) isnat etmişlerdir. Ve gerçekte bütün tasarrufların Hakk'a ait olduğunda şüphe yoktur. Ancak ilahi tedbirler (düzenlemeler) âlemde kutbun varlığıyla gerçekleştiğinden, Ankaravî hazretleri ile Hint şârihlerinden İm-dâdullah Çiştî (k.s.) hazretleri bunu zamanın kutbuna nispet etmişlerdir; ve gerek yukarıdaki beyitlerin anlamına gerekse Hz. Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) efendimizin yukarıda gösterilen yüce beyanlarına göre, bunun zamanın kutbuna ait olduğunda şüphe yoktur. Çünkü zamanın kutbu ilahi halifedir ve halife, halife olduğu zatın aynısıdır.

O güzel olan kutb-ı zamân, her gece halkın gönüllerinde olan iyi ve kötü hayâlâtı boşaltır.

Şurrâh-ı kirâmdan ba'zıları, bu beyitlerde mezkûr olan tasarrufâtı doğrudan doğruya Hakk'a izâfe etmişlerdir. Ve hakîkatte bilcümle tasarrufât Hakk'ın olduğuna şübhe yoktur. Fakat tedbîrât-ı ilâhiyye âlemde kutbun vücûduyla vâki' olduğundan, Ankaravî hazretleriyle Hind şârihlerinden İm-dâdullah Çiştî (k.s.) hazretleri kutb-ı zamâna nisbet etmişlerdir; ve gerek yukarıdaki beyitlerin müfâdına ve gerek Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin yukarıda gösterilen beyânât-ı aliyyeyelerine nazaran, kutb-ı zamâna âid olduğuna şübhe yoktur. Zîrâ kutb-ı zamân halîfe-i ilâhîdir ve halîfe müstahlifin aynıdır.

1711. Gündüz gönülleri ondan doldurur, o sadefleri inciden doldurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1711. Gündüz gönülleri ondan doldurur, o sedefleri inciden doldurur.

Gece olunca insanlar uykuya yatarlar ve gönülleri iyi ve kötü hayallerden ve fikirlerden boşalır. Gündüz olunca yine zamanın kutbu (velîlerin başı) kalpleri hayaller ve fikirlerle doldurur. O sedef hükmünde olan kalpleri, inci gibi olan fikirler ve hayallerle doldurur.

Gece olunca halk uykuya yatarlar ve gönülleri iyi ve kötü hayallerden ve fikirlerden boşalır. Gündüz olunca yine hayâlât ve efkâr ile kalbleri kutb-ı zamân doldurur. O sadef mesâbesinde olan kalbleri, inci misâli olan efkâr ve hayâlât ile doldurur.

1712. O evvelki fikirlerin hepsi, hidayetden dolayı canları tanır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1712. O önceki fikirlerin hepsi, hidayetten dolayı canları tanır.

Yani geceleri uyku ile kalplerden boşalan fikirlerin ve hayallerin hepsi, zamanın kutbunun (tasavvufta manevi önder) irşad ve hidayetinden dolayı canları, yani sahiplerini tanırlar.

Ya'ni geceleri uyku ile kalblerden boşalan efkâr ve hayâlâtın hepsi, kutb-ı zamânın irşâd ve hidâyetinden dolayı canları, ya'ni sâhiblerini tanırlar.

1713. Senin san'atın ve ma'rifetin, sana esbab kapısını açmak için, sana gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1713. Senin sanatın ve bilgin, sana sebepler kapısını açmak için, sana gelir.

Yani sen gece, sanat ve bilgi sahibi olarak uykuya dalmış isen, sabah olunca senin o sanatın ve bilgin, sana kazanç ve rızık kapısını açmak için, yine sana gelir.

Ya'ni sen gece, san'at ve ma'rifet sahibi olarak uykuya dalmış isen, sabah olunca senin o san'at ve ma'rifetin, sana kâr ve rızık kapısını açmak için, yine sana gelir.

1714. Kuyumcunun san'atı, demirciye gitmedi; bu güzel huylunun huyu, o münkire gitmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1714. Kuyumcunun sanatı, demirciye gitmedi; bu güzel huylunun huyu, o inkârcıya gitmedi.

Kuyumcu olarak uyuyan kimse, sabahleyin yine kuyumcu olarak uyandı; uyandığı zaman kendisini demirci olmuş bulmadı. Güzel huylunun huyu da, kötü huylu kimseye gitmedi.

Kuyumcu olarak uyuyan kimse, sabahleyin yine kuyumcu olarak uyandı; uyandığı vakit kendisini demirci olmuş bulmadı. Güzel huylunun huyu da, fenâ huylu kimseye gitmedi.

1715. San'atlar ve huylar cihaz gibi, kıyamet gününde sahibi tarafına gelirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1715. Sanatlar ve huylar, cihaz gibi, kıyamet gününde sahibinin tarafına gelirler.

"Cehîz" kelimesi, "cihâz" kelimesinin imâle edilmiş (uzatılarak söylenmiş) şeklidir. "Hasm" kelimesi burada sahip anlamındadır. Yani ölüm hâli, uykunun benzeridir. Uyuyan bir kimsenin sanatı ve ahlakı uyandığı zaman nasıl kendisine ait olursa, kevnî dirilişte (yeniden yaratılışta) de herkesin iyi ve kötü halleri yine kendisine döner. Nitekim hadîs-i şerîfte "تموتون كما تعيشون و تحشرون كما تموتون" yani "Yaşadığınız gibi ölürsünüz; ve öldüğünüz gibi haşr olunursunuz" buyrulur.

"Cehîz" cihâz kelimesinin imâle olunmuş sûretidir. "Hasm" burada sahib ma'nâsınadır. Ya'ni ölüm hâli uykunun nazîridir. Uyuyan kimsenin san'atı ve ahlâkı uyandığı vakit nasıl kendisine taalluk ederse, ba's-i kevnîde, herkesin iyi ve kötü ahvâli, yine kendisine râci' olur. Nitekim hadîs-i şerîfde تموتون كما تعيشون و تحشرون كما تموتون ya'ni "Yaşadığınız gibi ölürsünüz; ve öldüğünüz gibi haşr olunursunuz" buyrulur.

1716. San'atlar ve ahlâklar uykudan sonra, yine sür'atle sahibine geri gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1716. Sanatlar ve ahlaklar, uykudan sonra yine hızla sahibine geri gelir.

1717. San'atlar ve düşünceler, sabah vaktinde yine güzel ve çirkin olan yere gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1717. Sanatlar ve düşünceler, sabah vaktinde yine güzel ve çirkin olan yere gitti.

1718. Kāsıd olan güvercinler gibi şehirlerden kendi şehri tarafına, hisseler getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1718. Haberci güvercinler gibi şehirlerden kendi şehrine hisseler getirir.

"Peyk" haberci ve koşucu anlamındadır, postacı demektir. "Behre-hâ" hisseler ve nasip/paylar anlamındadır, tekili "behre"dir. Güvercin postaları eskiden beri mevcuttur, günümüzde bunlar askerî idareler tarafından gerektiğinde faydalanılmak üzere beslenmekte ve postacılığa alıştırılmaktadır.

Bu şerefli beyitte, uyku hâlinde dağılan düşüncelerin, uyanıldığı zaman yine kendi sahiplerine dönmeleri durumu, postacı güvercinlere benzetilmiştir.

"Peyk" kāsıd ve sâî ma'nâsınadır, postacı demektir. "Behre-hâ" hisseler ve nasîbler ma'nâsınadır, müfredi "behre" dir. Güvercin postaları kadîmden beri mevcûddur, elyevm bunlar askerî idâreler tarafından inde'l-îcâb istifade olunmak için beslenmekte ve postacılığa alıştırılmaktadır.

Beyt-i şerîfde, uyku hâlinde dağılan efkârın, uyanıldığı vakit yine kendi sâhibleri tarafına rücû'ları hâli, postacı güvercinlere teşbîh buyrulmuştur.

## O tûtînin, o tûtîlerin hareketini işitmesi ve o tûtînin kafes içinde ölmesi; ve efendinin onun hakkındaki feryâdı

1719. O kuş, o tûtînin ne yaptığını işittiği vakit, o da titredi, düştü, soğuk oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1719. O kuş, o papağanın ne yaptığını işittiği zaman, o da titredi, düştü, soğuk oldu.

"Geşt serd" (soğuk oldu) ifadesi, soğuk olmak, ölmekten kinayedir (üstü kapalı anlatımdır). Çünkü bedendeki doğal sıcaklığın sönmesi, ölüm hâliyle meydana gelir.

"Geşt serd" soğuk olmak, ölmekten kinâyedir. Zîrâ ceseddeki harâret-i garîziyyenin sönmesi, ölüm hâliyle vâki' olur.

1720. Vaktaki efendi onu böyle düşmüş gördü, sıçradı ve külâhını yere vurdu. [1692]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1720. Efendi onu böyle düşmüş gördüğü vakit sıçradı ve külâhını yere vurdu.

1721. Vaktaki onun bu rengini ve hâlini gördü, efendi sıçradı ve yakasını yırttı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1721. Efendi, onun bu rengini ve hâlini gördüğü vakit sıçradı ve yakasını yırttı.

1722. Dedi: Ey güzel ve hoş sesli olan tûtî, bu sana ne oldu; niçin böyle oldun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1722. Dedi: Ey güzel ve hoş sesli olan tûtî, bu sana ne oldu; niçin böyle oldun?

1723. Eyvah yazık! Benim güzel sesli kuşum. Eyvah yazık! Benim musahib ve sırdaşım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1723. Eyvah yazık! Benim güzel sesli kuşum. Eyvah yazık! Benim sohbet arkadaşım ve sırdaşım!

1724. Eyvah yazık! Benim nağmeleri latif olan kuşum; benim rûhumun güzel kokusu ve benim fesleğen bahçem!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1724. Eyvah, yazık! Benim nağmeleri hoş olan kuşum; benim ruhumun güzel kokusu ve benim fesleğen bahçem!

Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ), bu kıssanın içinde kendi yüce zevklerine ait sırlara işaret eder. Kıssanın görünen yüzüne göre bu üzüntüler, tüccar tarafından kaybolan papağan hakkındadır; fakat hakikatte Cenâb-ı Pîr'in bu üzüntüleri, gaybûbet buyuran ilahi maşukların önde gelenlerinden Şemseddîn-i Tebrîzî efendimiz hakkında meydana geldiği hissedilir. Ve bu olay, fakir tarafından tercüme ve basım ettirilmiş Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Çünkü Mesnevî-i Şerîf'in başlangıcında 123, 130, 133 ve 142 numaralı beyitlerinde görüldüğü üzere, söz bir ara Şemseddîn-i Tebrîzî efendimiz hazretlerine intikal etmiş ve Çelebi Hüsâmeddîn efendimiz tarafından Cenâb-ı Şems ile meydana gelen sohbetten bahsedilmesi rica edilmişti. Hz. Pîr-i destgîr efendimiz de bunun açıkça söylenmesinin uygun olmadığını ve hikâyenin içinde gizli olana kulak verilmesini tavsiye etmişlerdi. Hikâyenin içinde gizli olandan maksat yalnız padişah ve cariye hikâyesi değildir; aksine Mesnevî-i Şerîf kıssalarının hepsi için, bu kıssa geçerlidir. Bu sebeple bu papağan ve tüccar kıssasında buna işaret edilir. Nitekim üzüntülere ait olan kelimelere dikkat edilirse, bu bakış açısı daha ziyade açıklığa kavuşur; ve gelecek şerefli beytin açıklaması da bu anlamı teyit eder.

Cenâb-ı Pîr, bu kıssanın zımnında kendi zevk-ı âlîlerine âid esrâra işaret buyururlar. Kıssanın zâhirine nazaran bu teessürler tâcir tarafından gâib ettiği tûtî hakkındadır; fakat hakîkatte Cenâb-ı Pîr'in bu teessüfleri, gaybûbet buyuran ma'şûkān-ı ilâhiyyenin ser-firâzlarından Şemseddîn-i Tebrîzî efendimiz hakkında vâki' olduğu hissolunur. Ve bu vak'a, fakîr tarafından tercüme ve tab' ettirilmiş Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da tafsîl olunmuştur. Zîrâ Mesnevî-i Şerîf'in ibtidâsında 123, 130, 133 ve 142 numaralı beyitlerinde görüldüğü vechile, söz bir aralık Şemseddîn-i Tebrîzî efendimiz hazretlerine intikāl etmiş ve Çelebi Hüsâmeddîn efendimiz tarafından cenâb-ı Şems ile vâki' olan sohbetden bahs buyrulması niyâz olunmuş idi. Hz. Pîr-i destgîr efendimiz dahi bunun açıkça söylenmesi münasib olmadığını ve hikâyenin zımnına kulak tutmasını tavsiye buyurmuşlar idi. Hikâyenin zımnından maksad yalnız pâdişâh ve câriye hikâyesi değildir; belki Mesnevî-i Şerîf kıssalarının hepsi için, bu kıssa vâriddir. Binâenaleyh bu tûtî ve tâcir kıssasında buna işâret buyrulur. Nitekim teessüfâta aid olan kelimâta dikkat olunursa, bu nokta-i nazar daha ziyâde tavazzuh eder; ve âtîdeki beyt-i şerîfin îzâhı da bu ma'nâyı te'yîd eyler.

1725. Eğer Süleyman'ın böyle bir kuşu olsa idi, ne vakit o, bu kuşlar ile meşgul olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1725. Eğer Süleyman'ın böyle bir kuşu olsa idi, ne zaman o, bu kuşlar ile meşgul olurdu.

Değerli şârihler (şerh edenler) bu şerefli beyitte birçok görüş beyan etmişlerdir; ve nihayet Süleyman (a.s.) gibi zahirî ve manevî tasarruf ile ortaya çıkan şanlı bir peygambere karşı söylenen bu söz, her ne kadar edep dairesinden dışarıda ise de, tacir bunu aşk ve muhabbet saikiyle söylemiş olduğundan mazur bulunduğunu ve çünkü aşk dilinin edep ve kaide gibi şeylerle kayıtlı olmayacağını beyan etmişler ve bu görüşte ittifak etmişlerdir. Fakat yukarıdaki beytin açıklamasından dahi bilindiği üzere, bu sözler ne edep dairesinden dışarıdadır ne de aşk dilidir; aksine pek açık bir hakikattir. Şöyle ki: Süleyman (a.s.) şanlı bir peygamber olmakla beraber, şeriat sahibi değildir; aksine Musa (a.s.)'ın şeriatini teyit buyururlardı. Halbuki Musa (a.s.) o kadar azamet ve yakınlık kemaliyle اللهم اجعلنى من أمة محمد yani "Ey Allah'ım beni Muhammed (a.s.) ümmetinden yap" buyurmuşlardır. Ve (s.a.v.) Efendimiz dahi لو كان اخى موسى حيا لما وسعه الا اتباعى yani "Eğer kardeşim Musa diri olaydı, bana tabi olmaktan başka takati olmaz idi" buyurur ve bu manayı açıklamak için Cenab-ı Pir (Mevlana) ileride Mesnevi-i Şerif'lerinin II. cildinde şöyle buyururlar: (354-356 nolu beyitler)

"Vaktâki Mûsâ senin devrinin parlaklığını gördü, zîrâ onda tecellî-i subhî esiyor, dedi ki: Yâ Rab o ne devr-i rahmetdir; rahmetden de ileridir; orada rü'yet vardır. Kendi Mûsâ'nı deryâlara daldır; devre-i Ahmed (a.s.) arasına çıkar."

Şimdi Cenab-ı Şems-i Tebrîzî efendimiz haklarında علماء امتى كانبياء بنی اسرائیل [Ümmetimin âlimleri, Benî İsrâîl'in peygamberleri gibidir] buyrulan rabbanî ariflerden ve ilahî maşuklardan idi ki, hiçbir peygambere bu payelerde ümmetler nasip olmamıştır; çünkü o ümmetlerin tabi oldukları yüce peygamberler bile, Muhammed (a.s.) ümmetinden olmayı temenni etmişlerdir. Bu mana ise, diğer peygamberler üzerine Muhammedî fazilet ve üstünlükten başka bir şey değildir; ve Kur'an-ı Kerim'de bu fazilet ve üstünlük و لقد فضلنا بعض النبيين على بعض (İsra, 17/55) [Gerçekten biz, peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık] ve تلك الرسل فضلنا بعضهم على بعض (Bakara, 2/253) [O peygamberler ki, biz onların bir kısmını, diğerlerinden üstün kıldık] ayet-i kerimeleriyle sabittir. Bu halde şerefli beytin işarî (işaret yoluyla anlaşılan) manası: "Benim musahibim (sohbet arkadaşım) ve sırdaşım olan Cenab-ı Şems gibi, Süleyman (a.s.)'ın ümmet fertleri arasında bir fert bulunsa idi, kendi ümmet fertlerinin fazilet ve kemalatını hiçe sayardı" demek olur ki, bunda da ne edepsizlik ne de aşk dili vardır, ancak açık bir hakikat mevcuttur. Ve bu fazilet, Cenab-ı Şems'in, Süleyman (a.s.)'ın üzerine fazileti değil, aksine Süleyman (a.s.) ümmeti üzerine faziletidir. Eğer bu görüşe itirazen: "Şerefli beytin işarî manası uygundur. Zahirî manasına nazaran edepsizlik vardır" denecek olursa, cevap veririz ki: Mesnevi-i Şerif'ten maksat olan "tacir ve tuti" masalını anlatmak değildir; aksine bu kıssa zımnındaki (içindeki) manalardır. Nitekim ileride gelecek olan birçok beyitte bu manayı Cenab-ı Pir türlü türlü ifadeler ile açıklayacaklardır. Bu sebeple zahirî manalar hakkında boş yere zihni yormamak daha iyidir.

Şurrâh-ı kirâm hazarâtı bu beyt-i şerîfde birçok mütâlaât beyân etmişlerdir; ve nihâyet Süleymân (a.s.) gibi sûrî ve ma'nevî tasarruf ile zâhir olan bir nebiyy-i zîşâna karşı söylenen bu söz, her ne kadar edeb dâiresinden hâric ise de, tâcir bunu aşk ve muhabbet sâikasıyla söylemiş olduğundan ma'zûr bulunduğunu ve çünkü lisân-ı aşkın edeb ve kâide gibi şeylerle mukayyed olmayacağını beyân etmişler ve bu mütâlaada ittifak eylemişlerdir. Fakat yukarıki beytin îzâhından dahi ma'lûm olduğu üzere, bu sözler ne edeb dâiresinden hâricdir ve ne de lisân-ı aşkdır; belki pek vâzıh bir hakikattir. Şöyle ki: Süleyman (a.s.) bir nebiyy-i zîşân olmakla beraber, sâhib-i şerîat değildir; belki Mûsâ (a.s.)ın şerîatini te'yîd buyururlar idi. Halbuki Mûsâ (a.s.) o kadar kemâl-i azamet ve kurbet ile اللهم اجعلنى من أمة محمد ya'ni "Ey Allah'ım benî ümmet-i Muhammed (a.s.) dan yap" buyurmuşlardır. Ve (s.a.v.) Efendimiz dahi لو كان اخى موسى حيا لما وسعه الا اتباعى ya'ni "Eğer karındaşım Mûsâ diri olaydı, bana tâbi' olmaktan başka tâkatı olmaz idi" buyurur ve bu ma'nâyı îzâh için Cenâb-ı Pîr âtîde II. cild-i Mesnevî-i Şerîf lerinde şöyle buyururlar: (354-356 nolu beyitler)

"Vaktâki Mûsâ senin devrinin parlaklığını gördü, zîrâ onda tecellî-i subhî esiyor, dedi ki: Yâ Rab o ne devr-i rahmetdir; rahmetden de ileridir; orada rü'yet vardır. Kendi Mûsâ'nı deryâlara daldır; devre-i Ahmed (a.s.) arasına çıkar."

İmdi Cenâb-ı Şems-i Tebrîzî efendimiz haklarında علماء امتى كانبياء بنی اسرائیل [Ümmetimin âlimleri, Benî İsrâîl'in peygamberleri gibidir] buyrulan urefâ-yı rabbâniyyeden ve ma'şûkān-ı ilâhiyyeden idi ki, hiçbir peygambere bu pâyelerde ümmetler nasîb olmamıştır; zîrâ o ümmetlerin tâbi' oldukları enbiyâ-yı izâm hazarâtı bile, ümmet-i Muhammed (a.s.) dan olmayı temennî etmişlerdir. Bu ma'nâ ise, sâir enbiya üzerine fazl ve tekaddüm-i Muhammedî'den başka bir şey değildir.; ve Kur'ân-ı Kerîm'de bu fazl ve tekaddüm و لقد فضلنا بعض النبيين على بعض (İsrâ, 17/55) [Gerçekten biz, peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık] ve تلك الرسل فضلنا بعضهم على بعض (Bakara, 2/253) [O peygamberler ki, biz onların bir kısmını, diğerlerinden üstün kıldık] âyet-i kerîmeleriyle sâbittir. Bu halde beyt-i şerîfin ma'nâ-yı işârîsi: "Benim musahibim ve sırdaşım olan cenâb-ı Şems gibi, Süleymân (a.s.)ın efrâd-ı ümmeti arasında bir ferd bulunsa idi, kendi efrâd-ı ümmetinin fazıl ve kemâlâtını hiçe sayardı" demek olur ki, bunda da ne sû-i edeb ve ne de lisân-ı aşk vardır, ancak vâzıh bir hakîkat mevcuddur. Ve bu fazl, cenâb-ı Şems'in, Süleymân (a.s.)ın üzerine fazlı değil, belki ümmet-i Süleymân (a.s.) üzerine fazlıdır. Eğer bu mütâlaaya i'tirâzen: "Beyt-i şerîfin ma'nâ-yı işârîsi muvâfıktır. Ma'nâ-yı zâhirîsine nazaran sû-i edeb vardır" denecek olursa, cevâb veririz ki" Mesnevî-i Şerîf'den maksûd olan “tâcir ve tûtî” masalını anlatmak değildir; belki bu kıssa zımnındaki ma'nâlardır. Nitekim âtîde gelecek olan birçok beyitlerde bu ma'nâyı Cenâb-ı Pîr türlü türlü ifadât ile îzâh buyuracaklardır. Binâenaleyh zâhir-i maânî hakkında beyhûde yere it'âb-ı zihn etmemek evlâdır.

1726. Eyvah yazık! Bir kuş ki, ucuz buldum, halbuki onun yüzünden yüz çevirdim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1726. Eyvah yazık! Bir kuş ki, ucuz buldum, aksine onun yüzünden yüz çevirdim.

Yani kendime kolayca bulmuş olduğum irfan sahibi bir dostu, kolayca elimden kaçırdım. Nasıl ki Sipehsâlâr'ın Menâkıb'ının (menkıbeler, hayat hikâyeleri) incelenmesinden, Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ) ile Hz. Şems arasındaki ilişkinin böyle olduğu anlaşılır.

Ya'ni kendime kolayca bulmuş olduğum bir musâhib-i zî-irfânı, kolayca elimden kaçırdım. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'ın mütâlaasından, Cenâb-ı Pîr ile Hz. Şems arasındaki münasebetin böyle olduğu anlaşılır.

1727. Ey dil, sen bana çok ziyansın; mâdemki sen söyleyicisin, ben sana ne söyliyeyim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1727. Ey gönül, sen bana çok zararsın; mademki sen söyleyicisin, ben sana ne söyleyeyim?

Bu şerefli beyit de gerçeğe uygundur; çünkü Şems Hazretleri, Mevlânâ Hazretleri ile karşılaşmadan önce çok gizli bir hâldeydiler; onların çeşitli kemallerini parlak sözler ve şiirlerle açıklayan Mevlânâ Hazretleri olmuştur. Çünkü kendileri yüce evliyaların bülbüllerindendir; nasıl ki bir beytinde kendilerini öyle tanımlarlar: بلبل باغ او منم عقل کجا و من کجا "Ben Hakk'ın irfan bahçesinin bülbülüyüm; akıl nerede, ben nerede!"

Bu beyt-i şerîf dahi vâkı'a mutâbıktır; zîrâ Cenâb-ı Şems Hz. Pîr'e mülâkî olmazdan mukaddem, pek mestûr bir halde idiler; onların envâ'-1 kemâlâtını parlak elfâz ve eş'âr ile ifşa buyuran Hz. Pîr efendimiz olmuştur. Zîrâ kendileri evliyâ-yı kirâm hazarâtının bülbüllerindendir; nitekim bir beyitlerinde kendilerini öyle tavsîf buyururlar: بلبل باغ او منم عقل کجا و من کجا "Ben Hakk'ın bâğ-ı irfanının bülbülüyüm; akıl nerede, ben nerede!"

1728. Ey dil, sen hem ateşsin ve hem harmansın; bu harmana nice bir ateş vurursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1728. Ey gönül, sen hem ateşsin hem de harmansın; bu harmana daha ne kadar ateş vurursun.

Dilin ateşe benzetilmesi, etkisinden dolayıdır; harmana benzetilmesi ise, harmanın tamamen gıda olan buğdayı hazırlamasındandır. Yani dilin hem faydası vardır hem de zararı vardır. Ey gönül, bir yandan Hz. Şems'in olgunluklarını ortaya koyarsın; bu faydalı bir şey olduğundan sen harman gibisin; fakat bu konuşman Hz. Şems'i gizlenmeye sevk ettiği ve sen onun sohbetinden mahrum kaldığın için harmana ateş vurmuş gibi olursun.

Dilin ateşe teşbîhi te'sîrinden dolayıdır ve harmana teşbîhi de, harman gıdâ-yı mahz olan buğday ihzâr etmesindendir. Ya'ni dilin hem fâidesi vardır ve hem de zararı vardır. Ey dil, bir taraftan Hz. Şems'in kemâlâtını ızhâr edersin; bu fâideli bir şey olduğundan sen harman gibisin; ve fakat bu söylemen Hz. Şems'i istitâra sevk ettiği ve sen onun sohbetinden mahrûm kaldığın için harmana ateş vurmuş gibi olursun.

1729. Gizlide cân senden efgân eder. Vâkıa o, sen her ne söylersen onu yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1729. Gizlide can senden feryat eder. Gerçekte o, sen her ne söylersen onu yapar.

Hz. Pîr "can" ifadesiyle kendilerinin yüce ve fetihler dolu ruhlarına işaret buyururlar. Yani ey gönül, gizlide can senin elinden feryat edip durur; gerçekte sen her ne söylersen can onu yapar. Yani herkesin dili canına bağlı olduğu halde, benim canım dilime bağlıdır; çünkü dilim Hakk'ın dilidir. Bu sebeple dilimden ilahi sevk ile ortaya çıkan sırları, canım kıskandığı için feryat eder. Bu bakımdan benim canım dilimin söylediğini yapar; çünkü söylediğim canımın sırrıdır.

Hz. Pîr "cân" ta'bîriyle kendilerinin rûh-ı pür-fütuh-ı âlîlerine işâret buyururlar. Ya'ni ey dil, gizlide cân senin elinden feryâd edip durur; vâkıa sen her ne söylersen cân onu yapar. Ya'ni herkesin lisânı cânına tâbi' olduğu halde, benim cânım lisânıma tâbi'dir; zîrâ lisânım lisân-ı Hak'dır. Binâenaleyh lisânımdan sevk-ı ilâhî ile zuhûr eden esrârı, cânım kıskandığı için feryad eder. Bu i'tibâr ile benim cânım dilimin söylediğini yapar; zîrâ söylediğim cânımın sırrıdır.

1730. Ey dil, nihayetsiz hazîne de sensin; ey dil, ilâçsız maraz da sensin! [1702]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1730. Ey gönül, sonsuz hazine de sensin; ey gönül, ilâçsız dert de sensin! [1702]

1731. Kuşların safîri ve hîlesi de sensin; hicrân vahşetinin enîsi de sensin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1731. Kuşların safiri ve hilesi de sensin; ayrılık vahşetinin dostu da sensin.

Ey gönlüm, kuşların sesini çıkarıp, onları taklit ederek hile yapan ve tuzağa düşüren sensin.

Yani insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ruhlar kuşlarının mertebesine inip, onların anlayacağı dilde sözler söyler ve nihayet onları nefis çöllerinde hayvanlar gibi gezmekten men edip, riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) tuzağına düşürür; ve ruhlar asıllarından ayrılık vahşeti içinde çırpınırken, insân-ı kâmil güzel ve latif sözler ile onların dostu olur.

Ey dilim, kuşların sadâsını çıkarıp, onları taklîd sûretiyle hîle yapan ve tuzağa düşüren sensin.

Ya'ni insân-ı kâmil ervâh kuşlarının mertebesine tenezzül edip, onların anlıyacağı lisân üzere sözler söyler ve nihâyet onları nefis sahrâlarında hayvanlar gibi gezmekten men' edip, riyâzet ve mücâhede tuzağına düşürür; ve ervâh asıllarından ayrılık vahşeti içinde çırpınırken, insân-ı kâmil güzel ve latîf sözler ile onların enîsi olur.

1732. Ey amansız, bana ne kadar aman verirsin? Ey sen ki, benim kînime yayı kirişlemişsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1732. Ey amansız, bana ne kadar aman verirsin? Ey sen ki, benim kinime yayı kirişlemişsin.

Yani ey gönül, bana hiç aman vermezsin. Benim aleyhime olarak ok gibi olan sözleri kirişe koyup, hemen yayı çekmek üzeresin.

Ya'ni ey dil, bana hiç amân vermezsin. Benim aleyhime olarak ok gibi olan sözleri kirişe koyup, hemen yayı çekmek üzeresin.

1733. İşte benim kuşumu uçurmuşsun; sitem mer'asında az otla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1733. İşte benim kuşumu uçurmuşsun; sitem otlağında az otla!

1734. Ya bana cevab ver, ya adâlet ver; yahut esbâb-ı şâdîden hatıra ver! Ey dil, ya i'tizârını beyânen cevab ver; veyâhud kusûrunu i'tiraf edip insâfa gel; ve i'tidal dâiresine gir! Yâhud beni mesrûr edecek sebeblerden hâtıra söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1734. Ya bana cevap ver, ya adalet ver; yahut sevinç sebeplerinden hatıra ver! Ey gönül, ya özrünü açıklayarak cevap ver; veyahut kusurunu itiraf edip insafa gel; ve denge dairesine gir! Yahut beni mutlu edecek sebeplerden hatıra söyle!

1735. Eyvah yazık! Benim zulmet yakıcı sabahım. Eyvah yazık! benim sabahı parlatıcı nûrum!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1735. Eyvah yazık! Benim karanlık yakıcı sabahım. Eyvah yazık! Benim sabahı parlatan nurum!

1736. Eyvah yazık! Benim latîf uçucu kuşum, intihadan, benim ibtidâma uçmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1736. Eyvah yazık! Benim latîf uçucu kuşum, sondan, benim başlangıcıma uçmuştur.

Dikkat edilirse, bu üzüntü ifadelerinin tamamı Cenâb-ı Pîr tarafından Şems-i Tebrîzî efendimizin kayboluşlarına hitaben meydana geldiği anlaşılır. Özellikle "Sondan benim başlangıcıma uçmuştur" ifadesi, onların hakkında olduğuna açıklık derecesinde bir işarettir. Çünkü olgun velîlerin yüce ruhları, son mertebeye ulaşmalarından sonra, Hakk yolcusu olanları olgunlaştırmak için, "seyr-i anillâh" (Allah'tan uzaklaşma, halka dönme) ile sülûk (manevî yolculuk) mertebelerinin başlangıcına inerler; bu sebeple sondan başlangıca uçmuş olurlar. Hz. Pîr efendimiz, Cenâb-ı Şems ile karşılaşmadan önce kâmil bir velî idiler; fakat Hz. Şems ile gerçekleşen sohbetten pek büyük fayda gördüklerini bazı şerefli beyitlerinde açıklarlar:

"Benim pîrimdir ve müridimdir; benim derdimdir ve benim ilacımdır; bu söz açık söylenmiştir ki, benim Şems'im, benim hudâmdır."

Dikkat olunursa, bu teessüfatın cümlesi Cenâb-ı Pîr tarafından Şems-i Tebrîzî efendimizin gaybûbiyetlerine hitâben vâki' olduğu anlaşılır. Hele : "İntihadan benim ibtidâma uçmuştur" ta'bîri, onlar hakkında olduğuna vuzûh derecesinde bir işarettir. Zîrâ evliyâ-yı kümmelînin ervâh-ı aliyyeleri, nihâyet-i mertebeye vusûlden sonra, tekmîl-i tâlibîn için, "seyr-i anillâh" ile merâtib-i sülükün bidâyetine nüzûl ederler; binâenaleyh intihâdan ibtidâya uçmuş olurlar. Hz. Pîr efendimiz, Cenâb-ı Şems ile mülâkî olmadan evvel bir veliyy-i kâmil idiler; fakat Hz. Şems ile vâki' olan sohbetden pek büyük istifâde buyurduklarını ba'zı ebyât-ı şerîfelerinde îzâh buyururlar:

"Benim pîrimdir ve müridimdir; benim derdimdir ve benim ilacımdır; bu söz açık söylenmiştir ki, benim Şems'im, benim hudâmdır."

1737. Câhil ebede kadar meşakkatin aşıkıdır; kalk فى كبد (fi kebed)e kadar لا اقسم = (lâ üksimu)yu oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1737. Cahil, sonsuza dek meşakkatin âşığıdır; kalk, "fî kebed"e kadar "lâ uksimu"yu oku!

Âlemdeki suretlerin nereden geldiğini ve neden ibaret olduğunu bilmeyen ve işin hakikatini anlamayıp, sabun köpüğü gibi olan bu suretlere gönül bağlayanlar, hakikatte eziyet ve meşakkatin âşığıdırlar. Çünkü fani olan bu suretlere gönül bağlayanlar, onların yok olmasıyla yanar, tutuşur ve feryat ederler. Nitekim tüccarın gönlü, âlemdeki suretlerden biri olan papağana bağlanmış ve onun ölmesiyle feryada başlamıştır. İşte hakikatten cahil olanların hâli böyledir. Eğer sen bu anlama delil istersen, kalk, "Lâ uksimu" suresini "fî kebed"e kadar oku: لَا أُقْسِمُ بِهَذَا الْبَلَدِ وَ أَنْتَ حِلٌّ بِهَذَا الْبَلَدِ وَ وَالِدٍ وَمَا وَلَدَ لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي كَبَدٍ (Beled, 90/1-4) [Hayır! Bu beldeye, senin bu beldeye girişine, babaya ve ondan gelen çocuğa yemin ederim ki biz, insanı birtakım zorluklar, zahmetler ve sıkıntılar içinde yarattık.] Müfessirler arasında "lâ" hakkında ihtilaf vardır; kimi zâid kabul etmiş ve kimi zâid değildir demiştir. Ayrıntısı tefsirlerde mevcut olduğundan burada zikri fazlalıktır. Fakir, bahse uygun olan işarî anlamını arz edeceğim, şöyle ki: "Lâ" zâid olmayıp (s.a.v.) Efendimiz'in gizlice Yüce Allah Hazretleri'yle olan muhatabasına, ilahlık tarafından bir cevap makamındadır. O muhatabanın mahiyeti bize meçhuldür.

"Beled"den maksat, suretler âlemi olan dünyadır. "Vâlid"den murat, hakiki varlığın sıfat ve isimleridir. "Veled"den maksat, şehadet âleminde bu sıfat ve isimlerin tecellileri olan yoğun suretlerdir. Şu halde işarî anlamı böyle olur: "Hayır, ey Sevgilim, şehadet mertebeme yemin ederim ve sen şu an bu mertebeye inip yerleştin ve vâlid olan sıfat ve isimlerime ve mevlûd olan onların tecellilerine yemin ederim; muhakkak biz insanı eziyet ve meşakkat içinde yarattık." Şimdi insanın eziyet ve meşakkat içinde yaratılması, gerek kendi varlığının ve gerek çevresindeki eşyanın başkalık elbisesiyle görünmesinden dolayı, insanın bu izafî varlıkları ve hayalî suretleri müstakil zannetmesindendir.

Suver-i âlemin nereden geldiğini ve neden ibaret olduğunu bilmeyen ve işin hakîkatini anlamayıp, sabun köpüğü gibi olan bu sûretlere rabt u kalb edenler, hakîkatte renc ve meşakkatin âşıkıdırlar. Zîrâ fânî olan bu süretlere gönül bağlayanlar, onların gaybûbeti ile yanar, tutuşur ve feryad ederler. Nitekim tâcirin gönlü, suver-i âlemden bir sûret olan tûtîye bağlanmış ve onun ölmesi ile feryâda başlamıştır. İşte hakîkatten câhil olanların hâli böyledir. Eğer sen bu ma'nâya delîl istersen kalk لا اقسم la uksimu" sûre-i şerifesini في كبد = fi kebed" e kadar oku: لَا أُقْسِمُ بِهَذَا الْبَلَدِ وَ أَنْتَ حِلٌّ بِهَذَا الْبَلَدِ وَ وَالِدٍ وَمَا وَلَدَ لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي كَبَدٍ (Beled, 90/1-4) [Hayır! Bu beldeye, senin bu beldeye girişine, babaya ve ondan gelen çocuğa yemîn ederim ki biz, insanı birtakım zorluklar, zahmetler ve sıkıntılar içinde yarattık.] Müfessirîn hazarâtı arasında Y =lâ hakkında ihtilaf vardır; kimi zâid addetmiş ve kimi zâid değildir demiştir. Tafsîli tefsîrlerde mevcûd olduğundan burada zikri zaiddir. Fakîr bahse mutâbık olan ma'nâ-yı işârîsini arz edeceğim, şöyle ki: "Lâ” zâid olmayıp (s.a.v.) Efendimiz'in sırren Hak Teâlâ Hazretleri'yle vâki' olan muhâtabasına, cânib-i ulûhiyyetten bir cevab makāmındadır. O muhâtabanın mahiyyeti bize meçhûldür.

"Beled"den maksûd, âlem-i sûret olan dünyâdır. "Vâlid"den murâd, vücûd-ı hakîkînin sıfât ve esmâsıdır. "Veled"den maksûd, hazret-i şehadetde bu sıfât ve esmânın mezâhiri olan suver-i kesîfedir. Şu halde ma'nâ-yı işârîsi böyle olur: "Hayır, yâ Habîbim, mertebe-i şehadetime kasem ederim ve sen el-ân bu mertebeye nüzûl edip sâkin oldun ve vâlid olan sıfât ve esmâma ve mevlûd olan onların mezâhirine kasem ederim; muhakkak biz insanı renc ve meşakkat içinde yarattık." İmdi insanın renc ve meşakkatte yaratılması, gerek kendi vücûdunun ve gerek muhîtindeki eşyânın libâs-ı gayriyyet ile zâhir olmasından dolayı, insanın bu vücûdât-ı izâfiyyeyi ve suver-i hayâliyyeyi müstakil zannetmesindendir.

1738. Senin cemâlin ile rencden fâriğ oldum; ve senin ırmağında köpükten safî oldum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1738. Senin güzelliğin ile dertten kurtuldum; ve senin ırmağında köpükten daha saf oldum.

1739. Bu teessüfler görmenin hayalidir; kendi nakd-i vücudundan inkıta'dır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1739. Bu teessüfler, görmenin hayalidir; kendi varlığının özünden kopuştur.

Yani bu teessüfler, hep güzel bir surete yönelmekten meydana gelen hayalin etkisiyle oluşur; ve o hayalde kaybolma sebebiyle kendi mevcut varlığından vazgeçmektir. Yani ey teessüf eden kimse, kaybolan gitti ve onun görülmüş olmasından doğan bir hayal kaldı. Halbuki o hayalin varlığı mevcut değildir. Senin varlığın ise mevcuttur ve hazırdır ve nakittir. Bu sebeple kendinin hayalini bırak da, nakit olan varlığının gerektirdikleriyle meşgul ol! Nasıl ki şairin: Görmeyeydim ne olaydı seni ben / Sönmez ateşlere yaktın beni sen demesi de bu anlamdandır.

Ya'ni bu teessüfler, hep güzel bir sûrete in'itâfından hâsıl olan hayalin te'sîriyledir; ve o hayâlde istiğrâk hasebiyle kendi vücûd-ı hâzırından kat'-ı nazar etmektir. Ya'ni ey müteessif olan kimse, gâib olan gitti ve onun görülmüş olmasından mütevellid bir hayal kaldı. Halbuki o hayâlin vücûdu hâzır değildir. Senin vücudun ise mevcûd ve hâzırdır ve nakiddir. Binâenaleyh kendinin hayalini bırak da, nakid olan vücûdunun muktezâlarıyla meşgül ol! Nitekim şâirin: Görmeyeydim ne olaydı seni ben Sönmez âteşlere yakdın beni sen Demesi de bu ma'nâdandır.

1740. Hakk'ın gayreti idi; Hakk'a çare yoktur. Hani bir gönül ki Hakk'ın [1712] hükmünden yüz parça değildir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1740. Hakk'ın gayreti idi; Hakk'a çare yoktur. Hani bir gönül ki Hakk'ın hükmünden yüz parça değildir?

Papağanın elden gitmesi Hakk'ın gayreti idi. Çünkü Yüce Allah gayûrdur (kıskançtır); bu sebeple gayretle tecellîsine (ortaya çıkışına) karşı bir savunma ve çare edinmek mümkün değildir. İlâhî kazâdan parça parça olmayan bir gönül var mıdır? Nasıl ki Şeyh-i Ekber efendimiz Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de şöyle buyururlar: فان الحق غيور على عبده ان يعتقد انه يلتذ بغيره Yani "Yüce Allah kulları üzerine gayûrdur ki, kendisinin gayrisi ile lezzetlendiğini düşüne."

Tûtînin elinden gitmesi Hakk'ın gayreti idi. Zîrâ Hak Teâlâ Hazretleri gayûrdur; binâenaleyh gayretle tecellîsine karşı bir müdafaa ve çâre ittihâzı kābil değildir. Kazâ-yı ilâhîden parça parça olmayan bir gönül var mıdır? Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimiz Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de şöyle buyururlar : فان الحق غيور على عبده ان يعتقد انه يلتذ بغيره Ya'ni "Hak Teâlâ Hazretleri kulları üzerine gayûrdur ki, kendisinin gayrisi ile iltizâz eylediğini i'tikād ede."

1741. Gayret o olur ki,o cümlenin gayridir. O zât ki beyandan ve demdemeden efzündur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1741. Gayret o olur ki, o cümlenin gayrıdır. O zât ki beyandan ve demdemeden üstündür.

Hakk'ın gayreti demek, Hak'ın bütün mevcut şeylerin gayrı olması demektir. Çünkü Hak'ın Zât'ı, hiçbir kayıt ile sınırlanmamış mutlak bir varlıktır. Ve varlık, bu mertebesinde bütün kayıt ve bağıntılardan uzaktır; ve o mutlak Zât, kayda ve beyana ve demdemeye, yani söz ve ses ile ifade ve nitelendirmeye sığmaz; ve Hakk'ın mutlak varlığını, maddeden soyutlanmış olarak gözlemlemek mümkün değildir. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fusûsu'l-Hikem'de Hikmet-i Ferdiyye'de şöyle buyururlar: لا يشاهد الحق مجردا عن المواد ابدا فان الله بالذات غنى عن العالمين Yani "Yüce Allah maddelerden soyutlanmış olarak ebediyen gözlemlenmez; çünkü Yüce Allah zâtıyla âlemlerden müstağnidir."

Hakk'ın gayreti demek, Hak bütün eşyâ-yı mevcûdenin gayri olmasıdır demektir. Zîrâ Zât-ı Hak, hiçbir kayıt ile mukayyed olmayan bir vücûd-ı mutlaktır. Ve vücûd, bu mertebesinde bilcümle kuyûd ve izâfâtdan münezzehdir; ve o Zât-ı mutlak kayıt ve beyâna ve demdemeye, ya'ni lafız ve savt ile ta'bîr ve tavsîfe sığmaz; ve vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ı, maddeden mücerred olarak müşâhede kābil değildir. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fusûsu'l-Hikem'de Hikmet-i Ferdiyye'de şöyle buyururlar: لا يشاهد الحق مجردا عن المواد ابدا فان الله بالذات غنى عن العالمين Ya'ni "Hak Teâlâ mevâddan mücerred olarak ebeden müşâhede olunmaz; çünkü Allah Teâlâ zâtıyla âlemlerden ganîdir."

1742. Eyvah yazık! Yakışıklı dilbere nisar olmak için, benim gözümün yaşı deniz olaydı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1742. Eyvah, yazık! Yakışıklı dilbere saçılmak için, benim gözyaşım deniz olaydı.

Çünkü maşuk suretinde görünenin Hak olduğu ve Hak'ın bu maddede müşahede olunduğu için, Cenâb-ı Pîr "yakışıklı dilber" ifadesini kullanır.

Zîrâ ma'şûk sûretinde zâhir olan Hak olduğu ve Hak bu maddede müşâhede olunduğu için, Cenâb-ı Pîr "yakışıklı dilber" ta'bîrini isti'mâl buyururlar.

1743. Benim tûtîm, fehim ve idrak sahibi kuşum; benim fikrimin ve esrarımın tercümanı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1743. Benim tûtîm, fehim ve idrak sahibi kuşum; benim fikrimin ve sırlarımın tercümanı!

Ferheng-i Cihângîrî'de "Zeyrek-sâr" "anlayış ve idrak sahibi efendi" anlamına gösterilmiştir.

Ferheng-i Cihângîrî de "Zeyrek-sâr" "Hudâvend-i fehm ü idrâk" ma'nâsına gösterilmiştir.

1744. Her ne ki, yevmî i'tidal ve adem-i i'tidal bana gelir idi, o evvelden söylerdi, nihayet hâtırıma gelir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1744. Her ne ki, günlük denge ve dengesizlik bana gelirdi, o evvelden söylerdi, nihayet aklıma gelirdi.

Bu şerefli beytin anlamı mevcut şerhlerden yeterince açıklığa kavuşamıyor. Fakirin anladığına göre "rûz" gün ve sonundaki "ya" masdariyettir; "dâd" ise bağış, insaf, adalet ve denge anlamlarına gelir. Burada denge anlamı uygun göründü ve "nâ-dâd"a, dengesizlik anlamı verildi. Yani her gün denge ve dengesizlikten bana meydana gelecek halleri, papağan evvelden bana söyler ve haber verirdi. Bana o söylediği haller peyderpey meydana geldikçe hatırlardım demek olur ki, ilerideki şerefli beyit dahi bu anlamı teyit eder. Ve halleri evvelden keşfetmek ve haber vermek, insân-ı kâmilin hali olduğu açıktır; çünkü onun bakışı sabit hakikatler âleminedir.

Bu beyt-i şerîfin ma'nâsı mevcûd şerhlerden lâyıkıyla tavazzuh edemiyor. Fakîrin anladığına göre "rûz" gün ve âhirindeki يا= ya masdariyyet; "dâd" atâ, insâf, adl ve i'tidâl ma'nâlarına gelir. Burada i'tidâl ma'nâsı münasib göründü ve "nâ-dâd"a, adem-i i'tidâl ma'nâsı verildi. Ya'ni her gün i'tidâl ve adem-i i'tidâlden bana vâki' olacak ahvâli, tûtî evvelden bana söyler ve haber verirdi. Bana o söylediği ahvâl peyderpey vâki' oldukça tahattur ederdim demek olur ki, âtîdeki beyt-i şerîf dahi bu ma'nâyı te'yîd eder. Ve ahvâli evvelden keşif ve ihbâr, insân-ı kâmilin hâli olduğu zâhirdir; zîrâ onun nazarı a'yân-ı sâbite âleminedir.

1745. Bir tûtîdir ki, onun âvâzı vahiyden gelir; onun ibtidası vücudun ibtidasından evveldir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1745. O, sesi vahiyden gelen bir papağandır; onun başlangıcı varlığın başlangıcından öncedir.

O, öyle bir insân-ı kâmildir ki, onun sözü ilahi ilhamlardır; onun velayetinin başlangıcı, izafî varlık âleminin başlangıcından öncedir. Yani cisimler âleminin yaratılışından önce sabit hakikatler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) âlemindedir. insân-ı kâmile gelen ilahi ilhamlara "vahiy" denilmesi caizdir; çünkü kâmil, peygamberlik ilimlerinin vârisidir ve onların kalplerine inen ilahi ilhamlar Kur'an'dan başka bir şey değildir; ve Kur'an-ı Kerim kıyamete kadar kâmillerin kalplerine inmektedir.

Öyle bir insân-ı kâmildir ki, onun kelâmı ilkāât-ı ilâhiyyedir; onun velâyetinin ibtidâsı, vücûd-ı izâfî âleminin ibtidâsından evveldir. Ya'ni âlem-i ecsâdın halkından mukaddem a'yân-ı sâbite âlemindedir. İnsân-ı kâmile olan ilkāât-ı ilâhiyyeye "vahy" ta'bîri câizdir; zîrâ kâmil, vâris-i ulûm-i nebevîdir ve onların kalblerine nâzil olan ilkāât-ı ilâhiyye Kur'ân'ın gayri değildir; ve Kur'ân-ı Kerîm kıyâmete kadar kâmillerin kalblerine münzeldir.

1746. O tûtî senin batınında gizlidir; sen bunun ve onun üzerinde, onun aksini görmüşsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1746. O papağan senin içinde gizlidir; sen bunun ve onun üzerinde, onun yansımasını görmüşsün.

Yani o insân-ı kâmilin tasarrufları senin göğsünde ve içinde gizlenmiştir. Sen "bunun" yani kalbinin ve "onun" yani ruhunun üzerinde yansımasını görmüşsün.

Değerli şârihler "papağan" ifadesini çeşitli anlamlarla açıklamışlardır. Bazılarının kastı mutlak varlıktır; bazıları da insan ruhudur demişlerdir. Fakat fakirin görüşüne göre bu şerefli beyitler hep yukarıda 1697 numarada geçen "اولیا را هست قدرت ازاله تیر جسته باز کرداند از راه" şerefli beytinin tefsiri ve açıklaması olduğu anlaşılıyor. Bununla birlikte Allah dostları "cevâmiu'l-kelim"dir (az sözle çok anlam ifade eden); bu beyitlerin değerli şârihlerin görüşlerine göre birer yönü olması da mümkündür.

Ya'ni o insân-ı kâmilin tasarrufatı senin sînende ve bâtınında gizlenmiştir. Sen "bunun" ya'ni kalbinin ve "onun" ya'ni rûhunun üzerinde aksini görmüşsün.

Şurrâh-ı kirâm “tûtî" ta'bîrini muhtelif ma'nâlar ile göstermiştir. Ba'zıların murâd, vücûd-ı mutlakdır; ve ba'zıları rûh-i insânîdir demişlerdir. Fakat fakîrin mütâlaasına göre bu ebyât-ı şerîfe hep yukarıda 1697 numarada geçen اولیا را هست قدرت ازاله تیر جسته باز کرداند از راه beyt-i şerîfinin tefsir ve îzâhı olduğu anlaşılıyor. Maahâzâ evliyâullâh "cevâmiu'l-kelim"dir; bu ebyâtın şurrâh-ı kirâm hazarâtının mütâlaalarına göre birer vechi olması da câizdir.

1747. Senin sürûrunu götürür, sen ondan mesrûrsun. Ondan zulmü adâlet gibi kabul edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1747. Senin sevincini götürür, sen ondan sevinçlisin. Ondan zulmü adalet gibi kabul edersin.

İnsân-ı kâmil senin kalbinde tasarruf edip, nefsindeki sevinci ve neşeyi giderir ve yerine incelik ve ağlama getirir; sen ise bu halden sevinçli ve lezzet almış olursun. Nitekim hakikat ehli "التلذذ بالبكاء ثمنه" yani "Ağlamakla lezzet almak, onun bedelidir" derler. Ve onun nefse zulümden ibaret olan az yemek, az uyumak, az konuşmak ile olan emrini adalet gibi kabul edersin. İkinci mısradaki "zulüm" tabiriyle "فمنهم ظالم لنفسه" (Fâtır, 35/32) yani "Onlardan bazıları nefsine zulmedendir" ayet-i kerimesine işaret buyururlar. Şimdi Hakk Yolcusu, bedenin yoğunluğundan kurtulmak ve kendisinde ruhanî tesirler ortaya çıkmak için, insân-ı kâmilin emrettiği, nefse zulümden ibaret olan riyâzât ve mücâhedâtı ve nefse ait hazlara karşı muhalefetleri özel bir adalet olarak kabul etmesi lazımdır.

İnsân-ı kâmil senin kalbinde tasarruf edip, nefsindeki sürür ve şetâreti izâle eder ve yerine rikkat ve bükâ getirir; sen ise bu halden mesrûr ve mütelezziz olursun. Nitekim ehl-i hakîkat التلذذ بالبكاء ثمنه ya'ni "Bükâ ile telezzüz, onun semenidir" derler. Ve onun nefse zulümden ibaret olan kıllet-i ekl, kıllet-i nevm, kıllet-i kelâm ile olan emrini adl gibi kabûl edersin. Mısra'-ı sânîdeki "zulüm" ta'biriyle فمنهم ظالم لنفسه (Fâtır, 35/32) ya'ni "Onlardan ba'zıları nefsine zâlimdir" âyet-i kerîmesine işaret buyururlar. İmdi sâlik, kesâfet-i tenden kurtulmak ve kendisinde âsâr-ı rûhâniyyet zâhir olmak için, insân-ı kâmilin emr ettiği, nefse zulümden ibaret olan riyâzât ve mücâhedâtı ve huzûzât-ı nefsâniyyeye karşı muhalefâtı adl-i mahsûs olarak kabûl etmek lazımdır.

1748. Ey kimse, canını ten için yaktın; canı yaktın ve teni parlattın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1748. Ey kimse, canını ten için yaktın; canı yaktın ve teni parlattın!

Ey insân-ı kâmilin, nefse zulüm ile olan emrini kabul etmeyen Hakk Yolcusu! Tenin hazlarını verdin ve bedenin hazzı için canını yaktın ve harap ettin; canını yakıp azap çektirdin ve tenini kuvvetlendirip parlak bir hâle getirdin.

Ey insân-ı kâmilin, nefse zulüm ile olan emrini kabûl etmeyen sâlik! Tenin huzûzâtını verdin ve cismin hazzı için canını yaktın ve harâb ettin; canını yakıp muazzeb ettin ve tenini kuvvetlendirip revnakdâr bir hâle getirdin.

1749. Ben yandım; benden çör çöpe ateş vurmak için, bir kimse çakmak fitili ister mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1749. Ben yandım; benden çör çöpe ateş vurmak için, bir kimse çakmak fitili ister mi?

Ben, nefs ehlinin aksine olarak, nefsimi ilâhî aşk ateşinde yaktım ve ruhumu parlattım; çör çöp gibi olan nefsinin sıfatlarını yakmak için bir kimse çakmak fitili ve kav ister mi? Eğer isterse bana gelsin.

Ben ehl-i nefsin aksine olarak nefsimi âteş-i aşk-ı ilâhîde yaktım ve rûhumu parlattım; çör çöp gibi olan nefsinin sıfatlarını yakmak için bir kimse çakmak fitili ve kav ister mi? Eğer isterse bana gelsin.

1750. Mâdemki bir çakmak fitili ateşi kabul edici olur, çakmak fitilini al ki, ateş çekici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1750. Mademki bir çakmak fitili ateşi kabul edici olur, çakmak fitilini al ki, ateş çekici olur.

Ben, kav gibi oldum; kav çabuk ateş alır. Sen çabuk ateş alan bu çakmak fitilini al!

Bu beyitlerde Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) kendi nefislerinin ilâhî gaybî tecellîleri kolayca kabul ettiğini ve sâliklere (Hakk yolcusu) feyz verdiğini beyan ederler; ve aynı zamanda kendilerinin kav gibi olup Cenâb-ı Şems'ten (Şems-i Tebrîzî) ilâhî aşk ateşini aldıklarına işaret ederler ve onların gaybûbetlerine (ortadan kayboluşlarına) gelecek şerefli beyitte tekrar teessüf ederler.

Ben, kav gibi oldum; kav çabuk ateş alır. Sen çabuk ateş alan bu çakmak fitilini al!

Bu beyitlerde Cenâb-ı Pîr nefs-i nefislerinin tecelliyât-ı gaybiyye-i ilâhiyyeyi kolayca kabûl ve sâliklere ifâza buyurduklarını beyân ederler; ve aynı zamanda kendilerinin kav gibi olup Cenâb-ı Şems'den âteş-i aşk-ı ilâhîyi aldıklarına işâret ve onların gaybûbetlerine âtîdeki beyt-i şerîfde tekrâr teessüf buyururlar.

1751. Eyvah yazık, eyvah yazık, eyvah yazık ki, öyle bir ay bulut altına gizlendi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1751. Eyvah yazık, eyvah yazık, eyvah yazık ki, öyle bir ay bulut altına gizlendi!

Çokça üzülünür ki öyle bir insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), ortadan kayboldu ve sohbetinden mahrum kaldım.

Pek çok teessüf olunur ki öyle bir insân-ı kâmil, gaybûbet etti ve sohbetinden mahrûm kaldım.

1752. Nasıl söyliyeyim ki, gönlümün ateşi keskin oldu. Hecr arslanı azgın ve kan dökücü oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1752. Nasıl söyleyeyim ki, gönlümün ateşi keskin oldu. Ayrılık aslanı azgın ve kan dökücü oldu.

Gönlümdeki iştiyak ateşi şiddetlendi ve ayrılık ile firkat aslanı azgın ve kan dökücü bir hâle geldiği için, söz söylemeye gücüm kalmadı.

Şems-i Tebrîzî hazretlerinin ilk kayboluşlarında Cenâb-ı Pîr efendimiz, yüce oğulları Sultan Veled (k.s.) hazretleriyle birlikte, Şam'da olduğunu haber aldığı Şems hazretlerine manzum olarak gönderdiği bir mektupta şu beyitleri yazmıştı:

"Şems-i Tebrîzî'nin tılsımlarında, acayiplikleri gizli olan bir hazine mevcuttur. Senin yolculuk ettiğin zamandan beri, balmumu gibi tatlılıktan ayrı düştük. Bütün gece mum gibi yanıyoruz; ateşe eş ve baldan mahrumuz. Senin güzelliğinin ayrılığından bedenimiz harabe ve canımız da baykuş oldu."

Gönlümdeki âteş-i iştiyâk şiddetlendi ve hicrân ve firkat arslanı azgın ve kan dökücü bir hâle geldiği için, söz söylemeye mecâlim kalmadı.

Şems-i Tebrîzî hazretlerinin ilk gaybûbetlerinde Cenâb-ı Pîr efendimiz mahdûm-i âlîleri Sultan Veled (k.s.) hazretleriyle, Şam'da olduğunu haber aldığı Şems hazretlerine manzûm olarak gönderdiği bir mektûbda şu beyitleri yazmış idi:

"Şems-i Tebrîzî'nin tılsımlarında, bir hazîne mevcuddur ki, onun acâibi gizlidir. Senin sefer ettiğin vakitten beri, balmumu gibi tatlılıktan ayrı olduk. Bütün gece şem' gibi yanıyoruz; ateşe eş ve baldan mahrûmuz. Senin cemâlinin firâkından cismimiz harâbe ve canımız da baykuş oldu."

1753. O kimse ki, ayık iken sert ve serkeştir, o elinde kadeh tuttuğu vakit nasıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1753. O kimse ki, ayık iken sert ve serkeştir, o elinde kadeh tuttuğu vakit nasıl olur?

Yani ayıklık hâlinde sert ve serkeş huylu olan kimse, bir de şarap ile sarhoş olursa ne hâle gelir, var kıyas et!

Ya'ni ayıklık hâlinde sert ve serkeş huylu olan kimse, bir de bâde ile sarhoş olursa ne hâle gelir var kıyâs et!

1754. Azgın bir arslan gibi ki, sıfatdan haric ola, merg-zârın genişliğinden ziyâde olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1754. Azgın bir aslan gibi ki, sıfattan dışarı çıka, çimenliğin genişliğinden daha fazla olur.

Zaten mizacı denge dairesinden çıkmış olan bir azgın aslan, bir de çimenliğin genişliğini görürse, büsbütün dengesini kaybeder ve azgınlığı artar.

"Aslan"dan kasıt Cenâb-ı Pîr'in yüce zâtıdır. "Sıfattan dışarı çıkmak"tan kasıt, ilâhî vâridât (kalbe gelen ilâhî ilhamlar) sebebiyle yüce mizaçlarının denge mecrasından çıkarak semâ etmeleridir. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye adlı eserlerinde şöyle buyururlar:

فان غلبك حال بغيبك عن احساسك وقمت فليس قيامك لك و انما اقامك واردك فمتى ما رجعت الى احساسك فاقعد من حينك وارجع الى هيئة اعتدالك فان الحركة فى السماع انحراف عن مجرى الاعتدال

Yani "Eğer sana bir hâl üstün gelip seni duyularından uzaklaştırır ve sen de ayağa kalkarsan, ayağa kalkışın senin değildir; ve seni ancak vâridin kaldırmıştır. Şimdi, duyularına geri dönersen hemen otur, dengenin hâline geri dön! Çünkü semâda hareket, denge mecrasından sapmadır."

"Çimenliğin genişliği"nden kasıt, ruhlar âleminin geniş şubesinin yüce zâtlarına açılmasıdır; ve bu mertebeden, mutlak varlığın yüce zâtlarına olan tecellileridir. Nitekim gelecek beyitte o hâle işaret buyururlar:

Zâten mizâcı i'tidal dâiresinden çıkmış olan bir azgın arslan, bir de çemen-zârın genişliğini görürse, büsbütün i'tidâlini gâib eder ve azgınlığı artar.

"Arslan"dan murâd Cenâb-ı Pîr'in zât-ı şerîfleridir. "Sıfatdan hâric olmak"dan murâd, vâridât-ı ilâhiyye sebebiyle mizâc-ı şerîflerinin mecrâ-yı i'tidâlden çıkarak semâ' buyurmalarıdır. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye nâmındaki te'lîfâtlarında şöyle buyururlar:

فان غلبك حال بغيبك عن احساسك وقمت فليس قيامك لك و انما اقامك واردك فمتى ما رجعت الى احساسك فاقعد من حينك وارجع الى هيئة اعتدالك فان الحركة فى السماع انحراف عن مجرى الاعتدال

Ya'ni "Eğer sana bir hâl galib olup seni ihsâsından gâib kılar ve sen de kıyâm edersen, kıyâmın senin değildir; ve seni ancak vâridin kaldırmıştır. İmdi, vakt-i ihsâsına rücû' edersen derhål otur, i'tidâlinin hey'etine rücû' et! Zîrâ semâ'da hareket mecrâ-yı i'tidâlden inhirâfdır."

"Basît-i merg-zâr"dan murâd, âlem-i ervâhın şâha-i vesî'inin zât-ı şerîflerine inkişafıdır; ve bu mertebeden, vücûd-ı mutlakın zât-ı hazretlerine olan tecelliyâtıdır. Nitekim beyt-i âtîde o hâle işaret buyururlar:

1755. Kāfiye düşünürüm ve benim dildarım bana benim dīdârımdan başkasını düşünme der!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1755. Kafiye düşünürüm ve benim sevgilim bana benim yüzümden başkasını düşünme der!

Bu Mesnevî'yi söylemek için bir taraftan kafiye düşünürüm; hâlbuki gerçek sevgili olan benim sevgilim bana der ki: Kafiye düşünmeyi bırak, ancak benim güzelliğimin tecellileriyle meşgul ol!

Bu Mesnevî yi söylemek için bir taraftan kāfiye düşünürüm; halbuki ma'şûk-i hakîkî olan benim dildârım bana der ki: Kāfiye düşünmeyi bırak, ancak benim tecelliyât-ı cemâliyyem ile meşgül ol!

1756. Ey benim kafiye düşünücüm, hoş otur; benim indimde devletin kafiyesi sensin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1756. Ey benim kafiye düşünenim, hoş otur; benim katımda devletin kafiyesi sensin.

Yüce Allah'tan Hz. Pîr'in yüce sırlarına gelen bir hitaptır. "Kafiye" şiirde beyitlerin sonlarına gelen, birbirine benzeyen kelimelere dendiği gibi, "tâbi olan şey" anlamına da gelir. Yani "Ey benim şiirde kafiye düşünen mutlak kulum; seninle benim aramdaki ikilik, senin benliğinden fani olman ile artık kalkmış ve ben sen olmuşumdur. Bu sebeple izafî varlık ve ruhanî âlemdeki tasarruf ve hilafet devletin sebebiyle sana tâbidir.

Cenâb-ı Hak'dan Hz. Pîr'in sırr-ı âlîlerine vâki' olan bir hitâbdır. "Kāfiye" şiirde beyitlerin sonlarına gelen, birbirine benzeyen kelimelere dendiği gibi, "tâbi' olan şey" ma'nâsına da gelir. Ya'ni "Ey benim şiirde kāfiye düşünen abd-i mahzım; seninle benim aramdaki ikilik, senin enâniyetinden fânî olman ile artık kalkmış ve ben sen olmuşumdur. Binâenaleyh vücûd-ı izâfî ve rûhânî âlemindeki tasarruf ve devlet-i hilâfetin hasebiyle sana tâbi'dir.

1757. Harf ne olur; ta ki sen ondan endîşedesin? Harf ne olur? Bağların duvarının dikenidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1757. Harf ne olur; ki sen ondan endişe edesin? Harf ne olur? Bağların duvarının dikenidir.

Harfin ve sesin ne önemi vardır ki, sen hakiki varlığım ile gerçekleşmiş iken onlar ile meşgul olursun. Harf ve lafız dediğin şeyler, mana bağına yabancı olanların aşıp girememeleri için düşünce duvarına konulmuş olan dikenlerden ibarettir.

Harfin ve savtın ne ehemmiyeti vardır ki, sen vücûd-ı hakkānîm ile mütehakkık olmuş iken onlar ile meşgül olursun. Harf ve lafız dediğin şeyler, ma'na bağına nâmahrem olanların aşıp girememeleri için dîvâr-ı efkâra vaz' edilmiş olan dikenlerden ibârettir.

1758. Harfı ve sautı ve kelâmı birbirine katarım, ta ki bu her üçü olmaksızın sana söylerim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1758. Harfi, sesi ve kelâmı birbirine katarım, ta ki bu her üçü olmaksızın sana söylerim.

Kelime, ses ve kelâm olmaksızın sana söylemek için bu üç aracı birbirine katar ve onların belirginliklerini yok ederim; çünkü vahdet mertebesinde bütün belirginlikler yok olmuş ve erimiştir.

Kelime ve ses ve kelâm olmaksızın sana söylemek için bu üç vâsıtayı birbirine katar ve onların taayyünlerini mahv ederim; zîrâ mertebe-i vahdetde bilcümle taayyünât mahv ve müstehlektir.

1759. O demi ki, Adem'den gizledim, ey cihânın esrârı olan sen, sana söylerim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1759. O anı ki, Âdem'den gizledim, ey cihanın sırları olan sen, sana söylerim.

Bilinmeli ki, Hatemü'l-enbiyâ Muhammedü'l-Mustafa (s.a.v.) Efendimiz, bütün peygamberlerin zevklerini (manevî hallerini) kendinde toplamıştır ve onların diğer peygamberler (a.s.) üzerine olan fazilet ve üstünlükleri hakkındaki açıklamalar 1725 numaralı beyitte geçti. Ve Muhammed ümmetinden kutbiyyet (kutup olma makamı) makamına sahip olan şanlı velî, Muhammedî kalbin üzerinde bulunan nebevî vâristir; ve o da zamanının ferdi ve yegânesidir. Onun zamanında bulunan yüce evliyânın her biri bir peygamberin kalbi ve zevki üzerine olup hepsi kutbun altındadır; ve ilâhî feyizler hepsine ve bütün kâinât üzerine zamanın kutbunun kalbinden dağıtılır. Ve kutbü'l-aktâb (kutbun kutbu), cihanın sırlarını taşıyan ilâhî bir örnektir. Cenâb-ı Mevlânâ efendimizin bu yüce beyanlarından, şerefli zâtının kutbiyyetle nitelenmiş olduğu anlaşılır. Şimdi kutbü'l-aktâba olan ilâhî hitaplar, hakikat-i Muhammediyye'yi (Hz. Muhammed'in hakikatini) taşımasından dolayı doğrudan doğruya Hatemü'l-enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'e döner. Zira halife, halife tayin edenin aynısıdır. Bu sebeple bu konudaki fazilet ve üstünlük, ancak Hatemü'l-enbiyâ'nın fazilet ve üstünlüğü olmuş olur. Şu halde şerefli beytin anlamı böyle olur: "Ey cihanın sırlarını taşıyan kulum, Âdem'den gizlediğim nefesi ve tecellîyi, işte harfsiz ve sessiz sana söylüyorum." Ve Hakk'ın harfsiz ve sessiz söylemesi, kulun enâniyeti (benliği) ile Hakk'ın sıfatlara ve isimlere ait hallerine bürünmesinden ibarettir. Muhammedî vârise meydana gelen bu bürünme niteliği, Hz. Âdem'e meydana gelmemiştir. Ve yüce şârihlerin bu konuda çeşitli mütalaaları (görüşleri) vardır; bu mütalaalar arasında en önemli olanı İsmâîl-i Ankaravî hazretlerinin mütalaalarıdır.

Ma'lûm olsun ki, Hâtem-i enbiyâ Muhammedü'l- Mustafa (s.a.v.) Efendimiz cemî'-i enbiyânın ezvâkını câmi'dir ve onların sâir enbiyâ (aleyhimü's-selâm) üzerine olan fazl ü takaddümleri hakkındaki îzâhât 1725 numaralı beyitte geçti. Ve ümmet-i Muhammed'den makām-ı kutbiyyeti hâiz olan veliyy-i zîşân, kalb-i Muhammedî üzerine bulunan vâris-i nebevîdir; ve o da zamanının ferdi ve yegânesidir. Onun zamânında bulunan evliyâ-yı kirâmın her birisi bir peygamberin kalbi ve zevkı üzerine olup cümlesi kutbun mâdû- nundadır; ve füyûzât-ı ilâhiyye cümlesine ve bilcümle kâinât üzerine kutb-ı zamânın kalbinden tevzî' olunur. Ve kutbu'l-aktâb, esrâr-ı cihânı hâmil bulunan bir nümûne-i ilâhîdir. Cenâb-ı Mevlânâ efendimizin bu beyân-ı âlîlerinden zât-ı şerîflerinin kutbiyyetle muttasıf bulunduğu anlaşılır. İmdi kutbu'l-aktâba olan hitâbât-ı ilâhiyye, hakikat-ı muhammediyyeyi hâmil olmasından dolayı doğrudan doğruya Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'e râci' olur. Zîrâ halîfe, müstahlifın aynıdır. Binâenaleyh bu bâbdaki fazl ü takaddüm, ancak hâtem-i enbiyânın fazl u takaddümü olmuş olur. Şu halde beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle olur: "Ey cihânın esrârını hâmil olan abdim, Adem'den gizlediğim nefesi ve tecellîyi, işte bî-harf ü savt sana söylüyorum." Ve Hakk'ın bî-harf u savt söylemesi, abd enâniyeti ile Hakk'ın şuûnât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyesine bürünmesinden ibârettir. Vâris-i Muhammedî'ye vâki' olan bu bürünmek keyfiyyeti, Hz. Adem'e vâki' olmamıştır. Ve şurrâh-ı kirâmın bu babda muhtelif mütâlaâtı vardır; bu mütâlaât arasında en mühim olanı İsmâîl-i Ankaravî hazretlerinin mütâlaâtıdır.

1760. O demi ki Halil'e söylemedim; ve o gamı ki, Cebraîl bilmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1760. O anı ki Halil'e söylemedim; ve o gamı ki, Cebrail bilmez.

Bu beyit, önceki beyte bağlıdır. Yani, ey cihanın sırları olan mutlak kulum ve ey Muhammedî bahçenin bülbülü! İbrahim Halil'e (a.s.) söylemediğim anı, sana söylerim ve Cebrail'e (a.s.) bildirmediğim gamı, sana bildiririm.

İbrahim'e (a.s.) söylenmemiş olan an ve tecelli, Muhammedî kâmil zevklerdir. Nitekim yukarıdaki beyitte açıklandı ve 1725 numaralı "Eğer Süleyman'ın böyle bir kuşu olsaydı" beytinde de bu anlama dair açıklamalar geçti.

Cebrail'e (a.s.) bildirilmeyen gam ise, ilahi aşk gamıdır. Çünkü Cebrail (a.s.) "akl-ı küll"ün (evrensel akıl) mazharıdır; ve aşkın tavrı, aklın tavrının ötesindedir. Bu sebeple Hz. Cebrail'in bu tavırda zevki yoktur. Nitekim miraçta (s.a.v.) Efendimiz'e, ancak "Sidre-i Münteha"ya, yani taayyün (belirginleşme) suretlerinin sonuna kadar eşlik edebildi ve "Benim makamım burasıdır, buradan ileriye bir parmak yaklaşırsam yanarım" dedi ve makamında kaldı.

Bu beyit, evvelki beyite merbûttur. Ya'ni, ey cihânın esrârı olan abd-i mahzım ve ey bülbül-i bâğ-ı Muhammedî! İbrâhîm Halîl (a.s.)a söylemediğim demi, sana söylerim ve Cibrîl (a.s.)a bildirmediğim gamı, sana bildiririm.

İbrâhîm (a.s.)a söylenmemiş olan dem ve tecellî, ezvâk-ı kâmile-i muhammediyyedir. Nitekim yukarıdaki beyitte şerh olundu ve 1725 numarada vaki کر سلیمانرا چنین مرغی بدی beytinde de bu ma'nâya dâir îzâhât geçti.

Cebrâîl (a.s.)a bildirilmeyen gam ise, aşk-ı ilâhî gamıdır. Zîrâ Cebrâîl (a.s.) "akl-ı küll"ün mazharıdır; ve tavr-ı aşk, tavr-ı aklın verâsındadır. Binâenaleyh Hz. Cebrâîl'in bu tavırda zevkı yoktur. Nitekim mi'râc'da (s.a.v.) Efendimiz'e, ancak "Sidre-i müntehâ"ya, ya'ni suver-i taayyünâtın nihâyetine kadar refâkat edebildi ve "Benim makāmım burasıdır, buradan ileriye bir parmak yaklaşırsam yanarım" dedi ve makāmında kaldı.

1761. O demi ki, Mesîhâ ondan dem vurmadı, Hak gayretinden ما (ma) siz dahi dem vurmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1761. O an ki, Mesih ondan söz etmedi, Hak kıskançlığından dolayı siz de "ma"sız söz etmediniz.

Bu beyit hakkında da şârihler (şerh edenler) birçok vecihler (yönler) beyan etmişlerdir; fakirin mütalaası (düşüncesi) şudur ki: Yüce Allah Hazretleri bir mazhara (tecelli yerine) iki aynı tecelliyi etmediği gibi, iki mazhara da birbirinin aynı olan iki tecelliyi etmemiştir. Çünkü Hakk'ın varlığı sonsuz olduğu gibi, halleri, oluşları da sonsuzdur. Şimdi her bir peygamberin mazhar olduğu (tecelli ettiği) bir baskın ismi vardır; onun zevkleri bu ismin hazinesinden ortaya çıkar; ve ilahi ilimde sabit olan tekil hakikatleri ve hakikatleri, bu ismin gölgesidir. Nasıl ki Musa (a.s.)'ın baskın ismi Zahir ismi olduğundan, şeriatı tenzih (Allah'ı eksikliklerden arındırma) üzerine geldi; ve İsa (a.s.)'ın baskın ismi Bâtın ismi olduğundan, İncil-i Şerif teşbih (Allah'ı yaratılmışlara benzetme) üzerine nazil oldu; ve İncil'in besmelesinin "Bismil-eb ve'l-ibn ve'l-ümm" (Baba, Oğul ve Ruhülkudüs adıyla) şeklinde nazil olması bu anlamdandır. Nasıl ki Abdü'l-Kerîm Cîlî hazretleri El-İnsânü'l-Kâmil (insân-ı kâmil) adlı eserinde izah buyurur. Âlemlere rahmet olan Hatem-i enbiya (a.s.v.) Efendimiz ise, birisi diğerine baskın olmaksızın, bütün ilahi isimlerin mazharı olduğundan, ona nazil olan Kur'an, tenzih ve teşbih arasını birleştirdi. Bu sebeple İsa (a.s.) tenzihten söz etmedi, daima ümmetini teşbihe davet etti. Ve ümmeti bu davetten dolayıdır ki, kendisine ilahlık isnat ettiler; fakat İsevi ümmetinin hataları Hakk'ı İsevi suretine hasrettiklerinden dolayı meydana geldi. Aksine Hak kıskançlığından dolayı tenzihi hem ispat ve hem de nefy (reddetme) için konulmuş olan "ma"sız söylemedi. Nasıl ki Kur'an-ı Kerim'de "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" (Şûrâ, 42/11) buyurur ve yarım ayette tenzih ve teşbih arasını birleştirir. "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" da "ke" teşbih edatı olduğuna göre "O'nun misli gibi bir şey yoktur" demek olur ki "O'nun mislinin misli gibi bir şey yoktur" demektir. Yani öncelikle misil ispat olunur, sonra nefy olunur. Ve kelime-i tevhidde de aynı şekilde, öncelikle nefy ve sonra ispat meydana gelir. Çünkü Yüce Allah Hazretleri kendi varlığı karşısında başka bir varlık bulunmasını istemez. Nasıl ki Firavun'un ve Nemrud'un benliklerine karşı nasıl bir kıskançlık gösterdiğini Kur'an-ı Kerim'de zikretmiştir. Ve sırf tenzih, Hakk'ın varlığından başka varlık ispatını gerektirir.

Bu beyit hakkında dahi şârihler müteaddid vecihler beyân etmişlerdir; fakîrin mütâlaası budur ki: Hak Teâlâ Hazretleri bir mazhara iki aynı tecellîyi etmediği gibi, iki mazhara da birbirinin aynı olan iki tecellîyi etmemiştir. Zîrâ vücûd-ı Hak nâmütenâhî olduğu gibi, şuûnâtı dahi nâmütenâhîdir. İmdi her bir nebînin mazhar olduğu bir ism-i galib vardır; onun ezvâkı bu ismin hazînesinden zuhûr eder; ve ilm-i ilâhîde sâbit olan "ayn"ları ve hakîkatleri, bu ismin zıllidir. Nitekim Mûsâ (a.s.)ın ism-i galibi ism-i Zahir olduğundan, şerîatı tenzîh üzerine geldi; ve Îsâ (a.s.)ın ism-i gālibi ism-i Bâtın olduğundan, İncîl-i Şerîf teşbîh üzerine nâzil oldu; ve besmele-i İncîl'in "Bismi'l-eb ve'l-ibn ve'l-ümm" sûretinde nüzülü bu ma'nâdandır. Nitekim Abdü'l-Kerîm Cîlî hazretleri El-İnsânü'l-Kâmil nâmındaki eserinde îzâh buyurur. Rahmeten li'l-âlemîn olan Hâtem-i enbiyâ (a.s.v.) Efendimiz ise, birisi diğerine galib olmaksızın, cemî'-i esmâ-i ilâhiyyenin mazharı olduğundan, ona nâzil olan Kur'ân, tenzîh ve teşbîh beynini cem' etti. Binâenaleyh Îsâ (a.s.) tenzîhden dem vurmadı, dâimâ ümmetini teşbîhe da'vet etti. Ve ümmeti bu da'vetden dolayıdır ki, kendisine ulûhiyyet isnâd ettiler; fakat ümmet-i îseviyyenin hatâları Hakk'ı sûret-i îseviyyeye hasr ettiklerinden dolayı vâki' oldu. Halbuki Hak gayretinden nâşî tenzîhi hem isbât ve hem de nefy için mevzu' olan ما "mâ"sız söylemedi. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ (Şûrâ, 42/11) buyurur ve yarım âyette tenzîh ve teşbîh beynini cem' eder. لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ da "ك" "ke" edât-ı teşbîh olduğuna göre "O'nun misli gibi bir şey yoktur" demek olur ki لَيْسَ مِثْلُ مِثْلِهِ شَيْءٌ demektir. Ya'ni evvelen misl isbât olunur, sonra nefy olunur. Ve kelime-i tevhîdde dahi kezâlik, evvelâ nefy ve sonra isbât vâki' olur. Zîrâ Hak Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri kendi varlığı muvâcehesinde başka bir varlık bulunmasını istemez. Nitekim Fir'avn'ın ve Nemrûd'un enâniyetlerine karşı nasıl bir gayret ızhâr buyurduğunu Kur'ân-ı Kerîm'de zikr etmiştir. Ve tenzîh-i sırf, Hakk'ın vücûdundan başka vücûd isbâtını iktizâ eder.

1762. Mâ (mâ) ne olur? Lügatte isbat ve nefiydir. Ben isbat değilim, zatsızım ve nefyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1762. Mâ (mâ) ne olur? Sözlükte ispat ve nefydir. Ben ispat değilim, zatsızım ve nefyim.

Yani ما (mâ) Arapçada hem ispat hem de nefy anlamına gelir; nasıl ki وَ مَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ (Âl-i İmrân, 3/22) yani "Onların yardımcıları yoktur" cümlesinde nefy anlamına gelir. Ve ism-i mevsûl (bağlaç) olduğu zaman dahi ispat anlamı ifade eder. Nasıl ki اَوَّلُ مَا سَمِعْتُ "ilk işittiğim şey" cümlesinde de, bir şeyin ispatı anlamınadır. Şimdi önceki beyit ile, bu beyit birleştirilip anlam verilirse, daha fazla açıklık meydana gelir: İsa (a.s.)'ın söz etmediği o tenzih zevkini, Yüce Allah gayretinden dolayı mâ (mâ)sız, yani nefy ve ispatsız söylemedi; çünkü (mâ) taayyünde (belirginleşmede) ispat ve nefy anlamlarına gelir. Hâlbuki ben ispat değilim; çünkü kul olarak izafî varlığımı, Hakk'ın hakiki varlığında fani kıldım. Ben zatsızım, çünkü benim hakikatim ilahi ilimdeki ilahi ismin gölgesidir; ve ilahi isim, müsemma (adlandırılan) olan İlahi Zât'ın aynısıdır. Bu sebeple benim zâtımdaki ve hakikatimdeki varlık, Hakk'ın varlığıdır; şu halde ben zatsızım ve nefyim.

Ya'ni ما (mâ) Arabçada hem isbât ve hem de nefy ma'nâsına gelir; nitekim وَ مَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ (Âl-i İmrân, 3/22) ya'ni "Onların yardımcıları yoktur" cümlesinde nefy ma'nâsına gelir. Ve ism-i mevsûl olduğu vakit dahi isbât ma'nâsı ifade eder. Nitekim اَوَّلُ مَا سَمِعْتُ "ilk işittiğim şey" cümlesinde de, bir şeyin isbâtı ma'nâsınadır. İmdi evvelki beyit ile, bu beyit birleştirilip ma'nâ verilirse, daha ziyâde vuzûh hâsıl olur: Îsâ (a.s.)ın dem vurmadığı o zevk-i tenzîhi, Hak Teâlâ gayretinden ما (mâ)sız, ya'ni nefy ve isbâtsız söylemedi; zira (mâ) taayyünde isbât ve nefy ma'nâlarına gelir. Halbuki ben isbât değilim; çünkü vücûd-ı izâfî-i abdânîmi, vücûd-ı hakîkî-i Hak'da fânî kıldım. Ben bî-zâtım, çünki benim hakîkatim ilm-i ilâhîdeki ism-i ilâhînin zıllidir; ve ism-i ilâhî, müsemmâ olan Zât-ı ilâhînin aynıdır. Binâenaleyh benim zâtımdaki ve hakîkatimdeki varlık, Hakk'ın varlığıdır; şu halde ben bî-zâtım ve nefyim.

1763. Ben kesliği, nâ-keslikte buldum; binaenaleyh kesliği nâ-keslikte fedâ ettim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1763. Ben keskinliği, keskin olmamakta buldum; bu sebeple keskinliği keskin olmamakta feda ettim.

Yani ben varlığı, yoklukta ve yüceliği, alçaklıkta buldum. Bu sebeple varlığı yokluğa ve yüceliği alçaklığa harcadım ve feda ettim; ve başka bir ifadeyle, ben kalıcılığı Hakk'ın varlığında fani olmakta buldum. Bu sebeple kul olarak benliğimi Hakk'ın varlığında alçaklığa feda ettim.

Ya'ni ben varlığı, yoklukta ve rif'ati, zillette buldum. Binâenaleyh varlığı yokluğa ve rif'ati zillete sarf ve fedâ ettim; ve ta'bîr-i dîğerle, ben bakāyı vücûd-ı Hak'da fânî olmakta buldum. Binâenaleyh enâniyyet-i abdânîmi vücûd-ı Hak'da zillete fedâ ettim.

1764. Bütün şahlar kendilerinin bendesinin bendesidir; bütün halklar kendilerinin mürdesinin mürdesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1764. Bütün şahlar kendilerinin kulunun kuludur; bütün halklar kendilerinin ölüsünün ölüsüdür.

Yani kul olmaya ait varlığım ile değersiz idim, onu Hakk'ın varlığı karşısında terk ve feda ettim; ve nefse ait sıfatlarımdan arındım. Benden görünen Hakk'ın sıfatı oldu. Şu halde ben, değersiz iken, değerli oldum. Çünkü Hak görünmede bize istekli idi ve biz de varlıkta O'na muhtaç idik. Bu halin örneği şudur ki: Padişahın debdebesi ve ihtişamı tebaası ve kulları ile oluşur; ve kullar da padişahın lütfu ve ihsanı sayesinde rahat ederler. Buna göre padişah debdebe ve ihtişam için kullarına muhtaçtır; ve kullar da padişaha muhtaçtır. Ve ikinci örnek de şudur ki: Bütün halk kendilerine fedakârlık edenlere karşı fedakârdırlar; ve kendilerini sevenleri severler. Ve Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz bu anlamı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ademî'de şu beyit ile beyan buyururlar: فالكل مفتقر ما الكل مستغن هذا هو الحق قد قلنا و لا نكنى "Şimdi hepsi muhtaçtır; hepsi müstağni (kimseye muhtaç olmayan) değildir. İşte bu haktır ki biz dedik ve kinaye etmedik."

Yani gerek Hak ve gerek âlem birbirine muhtaçtır; her birisi birbirinden müstağni değildir. Âlemin Hakk'a muhtaçlığı varlıktadır ve Hakk'ın âleme muhtaçlığı ise varlıkta olmayıp, ilahi isim ve sıfatlarının âlemin mazharında (tecelli ettiği yerde) fiilen görünmesindedir. Hoca Hafız Şîrâzî (k.s.) bu muhtaçlığı, bir beytinde iştiyak ile ifade buyurmuştur. Beyit: "Maşukun gölgesi âşık üzerine düştü ise ne oldu; biz varlıkta O'na muhtaç idik; O da görünmede bize istekli idi."

Ya'ni abdânî olan varlığım ile nâkes idim, onu Hakk'ın varlığı muvâcehesinde terk ve fedâ ettim; ve sıfât-ı nefsâniyyemden tecerrüd ettim. Benden zahir olan Hakk'ın sıfatı oldu. Şu halde ben, nâkes iken, kes oldum. Zîrâ Hak zuhûrda bize müştâk idi ve biz de vücûdda O'na muhtâc idik. Bu hâlin misâli budur ki: Pâdişâhın debdebesi ve ihtişamı tebaası ve bendeleri ile hâsıldır; ve bendeler de pâdişâhın lutfu ve ihsânı sâyesinde râhat ederler. Binâenaleyh pâdişâh debdebe ve ihtişam için bendelerine muhtacdır; ve bendeler de pâdişâha muhtacdır. Ve ikinci misâl de budur ki: Bütün halk kendilerine fedakârlık edenlere karşı fedakârdırlar; ve kendilerini sevenleri severler. Ve Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz bu ma'nâyı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ademî'de şu beyit ile beyân buyururlar: فالكل مفتقر ما الكل مستغن هذا هو الحق قد قلنا و لا نكنى "Imdi hepsi müftekırdir; hepsi müstağnî değildir. İşte bu hakdır ki biz dedik ve kinâye etmedik."

Ya'ni gerek Hak ve gerek âlem yekdiğerine müftekırdir; her birisi yekdiğerinden müstağnî değildir. Alemin Hakk'a iftikārı vücûddadır ve Hakk'ın âleme iftikārı ise vücûdda olmayıp, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyesinin âlemin maz- harında fiilen zuhûrundadır. Hoca Hafız Şîrâzî (k.s.) bu iftikārı, bir beytinde iştiyâk ile ta'bîr buyurmuştur. Beyit: "Ma'şükun sâyesi âşık üzerine düştü ise ne oldu; biz vücûdda O'na muhtâc idik; O da zuhûrda bize müştâk idi."

1765. Bütün şahlar kendi mâdûnunun madunudur; bütün halklar kendi sarhoşlarının sarhoşudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1765. Bütün şahlar kendi astlarının astıdır; bütün halklar kendi sarhoşlarının sarhoşudur.

Yani şahlar, kendilerine boyun eğenlerin boyun eğenidir; ve bütün halk kendilerine çekilenlerin çekilenidir.

Ya'ni şâhlar, kendilerine münkād olanların münkādıdır; ve bütün halk kendilerine meclûb olanların meclûbudur.

1766. Ansızın onları şikâr etmek için avcı, kuşlara av olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1766. Ansızın onları avlamak için avcı, kuşlara av olur.

Kuşlar önce avcıyı bulundukları yere çekmek suretiyle, onu avlamış olurlar; sonra da avcı onları avlar.

Kuşlar evvelen avcıyı bulundukları mahalle cezb etmek sûretiyle, onu avlamış olurlar; sonra da avcı onları avlar.

1767. Dilberler âşıkları cân ile aramışlardır; bütün ma'şûklar da âşıkların şikârıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1767. Güzeller âşıkları canla başla aramışlardır; bütün maşuklar da âşıkların avıdır.

Yani güzellerin süslenmeleri ve kendilerine çeki düzen vermeleri, hep kendilerine âşık aramak içindir. Bu sebeple âşıklar, maşukların avıdır ve âşıklar dahi maşuk ararlar; bu sebeple maşuklar dahi âşıkların avıdır.

Ya'ni dilberlerin süslenmeleri ve kendilerine çeki düzen vermeleri, hep kendilerine âşık aramak içindir. Binâenaleyh âşıklar, ma'şûkların şikârıdır ve âşıklar dahi ma'şûk ararlar; binâenaleyh ma'şûklar dahi âşıkların şikârıdır.

1768. Her kimi ki, sen onu âşık gördün, ma'şûk bil; zîrâ nisbetle hem budur ve hem odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1768. Kimi âşık gördüysen, onu maşuk bil; çünkü bağıntı itibarıyla hem budur hem odur.

Yani âşık, hem âşıktır hem de maşuktur; aynı şekilde maşuk da hem âşıktır hem de maşuktur. Çünkü Yüce Allah bu hakikate Maide Suresi, 54. ayetinde "يحبهم و يحبونه" (Allah onları sever, onlar da O'nu severler) buyurarak işaret eder; çünkü ayetin yüce anlamı "Allah Teâlâ onları sever ve onlar da O'nu severler" demektir ve ilâhî sevgi onların sevgilerinden önce gelmiştir. Ve bu anlamı, şair şu beyitte güzel tasvir etmiştir:

Ya'ni âşık, hem âşıktır ve hem de ma'şûkdur; ve kezâ ma'şûk dahi hem âşıktır ve hem de ma'şûktur. Zîrâ âyet-i kerîmede Hak Teâlâ Hazretleri bu hakikate يحبهم و يحبونه (Maide, 5/54) âyet-i kerîmesinde işaret buyurur; çünkü ma'nâ-yı münîfi "Allah Teâlâ onları sever ve onlar da O'nu severler" demek olup hubb-i ilâhî onların muhabbetlerine takaddüm etmiştir. Ve bu ma'nâyı, şu beyitte şair güzel tasvir etmiştir:

1769. Eğer susamışlar cihandan su ararlarsa, su dahi âlemde susamışları arar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1769. Eğer susamışlar dünyadan su ararlarsa, su da dünyada susamışları arar.

1770. Mâdemki aşık odur, sen sakit ol; mâdemki senin kulağını o çekiyor, sen [1742] kulak ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1770. Mademki âşık O'dur, sen sus; mademki senin kulağını O çekiyor, sen kulak ol!

Ey Hakk Yolcusu, kendini incele; eğer sende Hak'ka karşı bir aşk ve sevgi hissi varsa, bil ki Hak senin âşıkındır. Mademki âşık Hak'tır ve bütün tasarruflar da Hak'ka aittir, o halde sen kendi aşkını rehber edin ve sus, rahatına bak! Ve mademki senin kulağını çeken Hak'tır, yani sende bütün hallerinde tasarruf eden Hak'tır; o halde kendini O'nun tasarrufuna bırak ve baştan ayağa kadar kulak ol! Bırak ki, seni istediği kadar ve istediği yere kadar çeksin.

Ey sâlik kendini tedkîk et; eğer sende Hakk'a karşı bir hiss-i aşk ve muhabbet varsa, bil ki Hak senin âşıkındır. Mâdemki âşık Hak'dır ve bilcümle tasarrufât dahi Hakk'ındır, o halde sen kendi aşkını rehber ittihâz et ve sus, râhatına bak! Ve mâdemki senin kulağını çeken Hak'dır, ya'ni sende bilcümle ahvâlinde tasarruf eden Hak'dır; o halde kendini O'nun tasarrufuna terk et ve baştan ayağa kadar kulak ol! Bırak ki, seni istediği kadar ve istediği yere kadar çeksin.

1771. Sel, seyelânlık ettiği vakit bağla! Ve yoksa rüsvaylık ve vîrânlık eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1771. Sel, aktığı zaman bağla! Yoksa rezillik ve yıkım yapar.

Bu hitap, Hz. Pîr'in kendilerinden, yine kendilerinedir. Şöyle buyururlar: Dilimden aşkın sevk etmesiyle birtakım ince ve derin hakikatler selleri akmaya başladı. Ey zâtım, bu selin kaynağını kapa; çünkü daha fazla sırların açığa çıkması, aklın dengesini bozar ve şaşkınlığa sebep olur.

Bu hitâb, Hz. Pîr'in kendilerinden, yine kendilerinedir. Buyururlar ki: Lisânımdan sâika-i aşk ile birtakım dekâik ve hakâik selleri akmağa başladı. Ey zâtım, bu selin menba'ını kapa; zîrâ daha fazla keşf-i esrâr, aklın i'tidâlini bozar ve şûrîdeliğe sebeb olur.

1772. Ben ne gam tutarım ki, vîranlık ola! Harabenin altında hazîne-i sultân olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1772. Ben ne gam tutarım ki, viranlık ola! Harabenin altında hazîne-i sultân olur.

Harabelikten bana ne gam vardır! Çünkü harabelerde gömülmüş olan sultana ve devlete ait hazine bulunması umulur.

Harâblıktan bana ne gam vardır! Zîrâ harâbelerde gömülmüş olan sultâna ve hükümete mensûb hazîne bulunmak me'müldür.

1773. Hakk'a gark olan ister ki, daha ziyade gark ola; cân denizinin dalgası gibi altüst ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1773. Hakk'a gark olan ister ki, daha ziyade gark olsun; can denizinin dalgası gibi altüst olsun.

Hakk'ın varlığında ve aşkında tamamen batmış olan kimse, aşk selinin istilasından korkar mı? Aksine, daha ziyade batmayı ister. Bu, yoğunluk âlemi olan cismaniyet dünyasında onun istediği budur. Nasıl ki ruhlar âleminin birer dalgaları olan ruhlar, deniz gibi olan o ruhanîlik âleminde, hiçbir kayıt ile sınırlanmaksızın altüst bir haldedirler.

Hakk'ın varlığında ve aşkında müstağrak olan kimse, seyl-i aşkın istîlâsından korkar mı? Belki daha ziyâde müstağrak olmasını ister. Bu, âlem-i kesâfet olan cismâniyyet dünyasında onun istediği budur. Nitekim âlem-i ervâhın birer dalgaları olan ervâh, deniz gibi olan o rûhâniyet âleminde, hiçbir kayıt ile mukayyed olmaksızın altüst bir haldedirler.

1774. Denizin altı mı, yahud üstü mü hoş gelir; onun oku mu, yoksa siperi mi gönül cezb edici gelir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1774. Denizin altı mı, yoksa üstü mü hoş gelir; onun oku mu, yoksa siperi mi gönül çekicidir?

Gerçek sevgilinin kahrı mı, yoksa lütfu mu hoştur; onun cefası mı, yoksa iltifatı mı gönül çekicidir?

Ma'şûk-ı hakîkînin kahrı mı, yoksa lutfu mu hoştur; onun cefâsı mı, yoksa iltifatı mı gönül çekicidir?

1775. Eğer tarabı beladan ayrı bilirsen, ey gönül vesvesenin paralanmışı olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1775. Eğer sevinci beladan ayrı bilirsen, ey gönül, vesvesenin parçalanmışı olursun.

Sevinci kederden ve cefayı safadan ayırmak vehimlerin (gerçek olmayan tahayyüllerin) vesvesesindendir; çünkü varlık birdir, tecellileri de tek bir hakikattir. Onu türlü türlü renklere boyayan bizleriz.

Sürûru gamdan ve cefâyı safâdan tefrîk etmek vesvese-i evhâmdandır; zîrâ vücûd birdir, tecelliyâtı da bir hakîkattir. Onu türlü türlü renklere boyayan bizleriz.

1776. Eğer senin muradın için şeker mezakı varsa, muradsızlık, dilberin muradı değil midir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1776. Eğer senin isteğin için şeker tadı varsa, isteksizlik, güzelin isteği değil midir?

Senin isteğin sana şeker lezzetinde ise, isteksizliğin de güzelin isteğidir. Bu sebeple eğer sen gerçekten Hakk'a âşık isen, kendine tatlı ve lezzetli görünen isteğinden vazgeçip, maşukunun isteğine razı olman gerekir.

Senin murâdın sana şeker lezzetinde ise, muradsızlığın dahi dilberin murâdıdır. Binâenaleyh eğer sen hakîkaten âşık-ı Hak isen, kendine tatlı ve lezzetli görünen murâdından geçip, ma'şûkunun murâdına râzı olman îcâb eder.

1777. Onun her bir yıldızı, yüz hilalin kanının bahasıdır. Alemin kanını dökmek ona helâldir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1777. Onun her bir yıldızı, yüz hilalin kanının bedelidir. Âlemin kanını dökmek ona helâldir.

"Hilal"den kastedilen, Hakk yolcusunun (sâlik) riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ile incelmiş ve ruhanî âlem tarafına doğmaya başlamış olan nefsine ait sıfatlarıdır. "Yıldız"dan kastedilen ise, Hakk'ın nurlu tecellîleridir ki, bu incelmiş olan nefse ait sıfatların tamamen yok olmasıyla ortaya çıkar. Bu sebeple Hakk'ın her bir nurlu tecellîsi, birçok hilalin kan bedeli, yani yok olmasının bedeli olmuş olur. Ve mademki Hak, yoğun ve karanlık olan bu âlemin yok edilmesinin ardından onu nurlu bir hâle dönüştürüyor, o hâlde ona âlemin kanını dökmek helâl olur. Çünkü bu kahredici tecellîsinde lütuf vardır.

"Hilal"den murâd, sâlikin riyâzet ve mücâhede ile incelmiş ve âlem-i rûhâniyyet tarafına doğmağa başlamış olan sıfat-ı nefsâniyyesidir. "Sitâre"den murâd, Hakk'ın tecelliyât-ı nûriyyesidir ki, bu incelmiş olan sıfât-ı nefsâniyyenin büsbütün zâil olmasıyla doğar. Binâenaleyh Hakk'ın her bir tecellî-i nûrîsi, bir çok hilâlin kan bahâsı, ya'ni ma'dûmiyyetinin bahası olmuş olur. Ve mâdemki Hak kesîf ve zulmânî olan bu âlemin i'dâmını müteâkib onu nûrânîye tahvîl buyuruyor, o halde ona âlemin kanını dökmek helâl olur. Zîrâ bu tecellî-i kahrîsinde lutuf vardır.

1778. Biz bahâmızı ve hûn-bahâmızı bulduk; cân fedâ etmek tarafına acele ettik.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1778. Biz değerimizi ve kan bedelimizi bulduk; can feda etme tarafına acele ettik.

Yani biz, maddi âleme ait olan nefsimize ait sıfatlarımızı feda etmenin değerini ve diyetini ve bunu takiben meydana gelen nuranî tecellinin güzelliğini bulduk. Bu sebeple nuranî olan can âlemine dahil olduk; fakat hakiki varlık karşısında bu nuranî olan can dahi başkalık elbisesine bürünmüş olduğundan, tamamen Hak'ın mutlak varlığında yok olmak için, bu canı dahi feda etme tarafına koştuk. Çünkü hadis-i kudside "من احبنى قتلته و من قتلته فانا ديته" yani "Ben, beni seveni öldürürüm ve öldürdüğümün diyeti de ancak benim" buyrulmuştur.

Ya'ni biz âlem-i kesâfete taalluk eden sıfât-ı nefsâniyyemizi fedâ etmenin bahâsını ve diyetini ve bunu müteakib vâki' olan tecellî-i nûrînin güzelliğini bulduk. Binâenaleyh nûrânî olan cân âlemine dâhil olduk; fakat vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde bu nûrânî olan cân dahi gayriyyet libâsına bürünmüş olduğundan, büsbütün vücûd-ı mutlak-ı Hak'da fânî olmak için, bu cânı dahi fedâ etmek tarafına koştuk. Zîra hadis-i kudside من احبنى قتلته و من قتلته فانا ديته ya'ni "Ben, beni seveni öldürürüm ve öldürdüğümün diyeti de ancak benim" buyrulmuştur.

1779. Ey kimse, âşıkların hayatı ölmededir; latife-i rabbanîyi gönül götürmenin gayrinde bulamazsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1779. Ey kimse, âşıkların hayatı ölmededir; ilahi inceliği gönül götürmenin dışında bulamazsın.

Ey ilahi aşkı talep eden Hakk Yolcusu, âşıkların hayatı ölümdedir. Hakk'ın iç yüzünü, ancak Hakk'ın senin gönlünü götürmesinde ve almasında bulabilirsin; başka türlü bulamazsın. Yani bir ilahi çekimle nefsinin sıfatından ölüp âlemin görünenlerinden gözünü kapayabilirsin.

Ey aşk-ı ilâhîyi taleb eden sâlik, âşıkların hayatı ölümdedir. Bâtın-ı Hakk'ı, ancak Hakk'ın senin gönlünü götürmesinde ve almasında bulabilirsin; başka türlü bulamazsın. Ya'ni bir cezb-i ilâhî ile nefsinin sıfatından ölüp zevâhir-i âlemden gözünü kapayabilirsin.

1780. Ben onun batınını yüz nâz ve şîve ile istedim; o bana melâl cihetinden bahâne etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1780. Ben onun bâtınını yüz naz ve şive ile istedim; o bana melâl (sıkıntı, bıkkınlık) yönünden bahane etti.

Ben bu taayyün (belirginleşme, ortaya çıkma) âleminde niyazdan geçip, naz makamına adım attım ve yüz naz ve şive ile onun bâtınını istedim. O bana, benim zâhir âlemdeki sıkıntı ve gevşekliğimden bahane etti. Yani Hakk'ın zâhiri olan suret âleminin darlığından bıktım ve usandım. Geniş olan bâtın âlemini istedim. Benim gevşekliğim sebebiyle, bana bahane etti ve engeller gösterdi. Şerh eden büyük âlimler "melâl" tabirini Hakk'a isnat ve tevil etmişlerse de, zâhir âlemde öncelikle Mevlânâ efendimize ait olması daha münasiptir. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz "يا ليت لم يخلق محمدا رب محمد" yani "Keşke Muhammed'in Rabbi Muhammed'i yaratmasaydı" buyurması dahi bu anlamdandır. Ve Cenâb-ı Pîr efendimiz naz makamında bulunduğunu Dîvân-ı Kebîr'indeki şu beyitte açıkça beyan buyururlar: "Biz dilencilikten ve niyazdan kurtulduk; ayak vurarak naz tarafına geldik."

Ben bu âlem-i taayyünde niyâzdan geçip, makām-ı nâza kadem bastım ve yüz nâz ve şîve ile onun bâtınını istedim. O bana, benim âlem-i zâhirdeki melâl ve fütûrumdan bahâne eyledi. Ya'ni Hakk'ın zâhiri olan âlem-i sûretin darlığından bıktım ve usandım. Geniş olan âlem-i bâtınını istedim. Benim fütûrum sebebinden, bana bahâne etti ve mânialar gösterdi. Şurrâh-ı kirâm "melâl" ta'bîrini Hakk'a izâfe ve te'vîl etmişler ise de, âlem-i zâhirde evvelen Mevlânâ efendimize râci' olmak daha münasibdir. Ni- tekim (s.a.v.) Efendimiz يا ليت لم يخلق محمدا رب محمد ya'ni "Ne olaydı, Muhammed'in Rabb'i Muhammed'i yaratmıya idi" buyurması dahi bu ma'nâdandır. Ve Cenâb-ı Pîr efendimiz makām-ı nâzda bulunduğunu Dîvân-ı Kebîr'indeki şu beyitte açıkça beyân buyururlar: "Biz dilencilikten ve niyâzdan kurtulduk; ayak vurarak nâz tarafına geldik."

1781. Dedim: Nihayet bu akıl ve cân senin garkındır. Dedi: Git, git bana bu efsûnu okuma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1781. Dedim: Nihayet bu akıl ve can senin garkındır. Dedi: Git, git bana bu efsunu okuma!

Gerçek sevgiliye dedim ki: Ben aklımı ve canımı senin varlığının fikrinde batırdım. Benim fikrimde ve hayalimde, hiçbir varlığım kalmadı. Bu sebeple senin bâtınında, senin senliğin ile olmak isterim. Bana cevap olarak dedi ki: Git, git bana efsun okuma! "Efsun" burada aldatma ve hile anlamındadır. Yani bu sözlerinle bana karşı hileye ve aldatmaya kalkışma; çünkü henüz nazarında senin senliğin ve benim benliğim var; ve aklından ve canından bahsediyorsun.

Ma'şûk-ı hakîkîye dedim ki: Ben aklımı ve cânımı senin varlığının fikrinde müstağrak kıldım. Benim fikrimde ve hayalimde, hiçbir varlığım kalmadı. Binâenaleyh senin bâtınında, senin senliğin ile olmak isterim. Bana cevâben dedi ki: Git, git bana efsûn okuma! "Efsûn" burada tezvîr ve hîle ma'nâsınadır. Ya'ni bu sözlerinle bana karşı hîleye ve tezvîre kıyâm etme; zîrâ henüz nazarında senin senliğin ve benim benliğim var; ve aklından ve cânından bahs ediyorsun.

1782. Ben senin düşünmüş olduğun şeyi bilmez miyim? Ey iki görmüş, dostu nasıl görmüşsün?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1782. Ben senin düşünmüş olduğun şeyi bilmez miyim? Ey iki görmüş, dostu nasıl görmüşsün?

Bu şerefli beyit, maşukun bahanesinin açıklamasıdır. Yani ey aşığım, sen görünen ismimin tecellisi olan âlem suretlerinden sana gelen bıkkınlık ve gevşeklik sebebiyle, bâtın ismimin dairesini talep ediyorsun ve benim hüviyetimde (kimliğimde) kaybolmayı istiyorsun. Ben bir miyim, yoksa iki miyim ki, bâtınımı ve zâhirimi ayırıyorsun? Ben هُوَ الأول والآخر والظاهر والباطن (Hadid, 57/3) ["O evveldir, âhirdir, zâhir ve bâtındır"] demedim mi? Ve O (hüve) ile hepsini birleştirmedim mi? Sonra aklından ve canından bahsediyorsun. Bunların hepsi benim oluşlarımdan birer oluş değil mi? Ey iki görüşlü, sen dostun birliğini böyle mi görüyorsun? Bu sebeple bana bu büyüyü okuma ve hile ve aldatmadan ibaret olan sözleri bırak!

Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ) hakiki maşuk ile konuşma mertebesinden, kesret (çokluk) ve irşad (doğru yolu gösterme) makamına inerek sonraki şerefli beyitte buyururlar ki:

Bu beyt-i şerîf, ma'şûkun bahânesinin îzâhıdır. Ya'ni ey âşıkım, sen ism-i Zâhir'imin mazharı olan suver-i âlemden sana vâki' olan melâl ve fütûr hasebiyle, ism-i Bâtın'ımın dâiresini taleb ediyorsun ve benim hüviyyetimde istiğrâkı istiyorsun. Ben bir miyim, yoksa iki miyim ki, bâtınımı ve zâhirimi tefrik ediyorsun. Ben هُوَ الأول والآخر والظاهر والباطن (Hadid, 57/3) ["O evveldir, âhirdir, zâhir ve bâtındır"] demedim mi? Ve هو (hüve) ile hepsini birleştirmedim mi? Sonra aklından ve canından bahs ediyorsun. Bunların hepsi benim şuûnâtımdan birer şe'n değil mi? Ey iki görüşlü, sen dostun vahdetini böyle mi görüyorsun? Binâenaleyh bana bu efsûnu okuma ve hîle ve tezvîrden ibâret olan sözleri bırak!

Cenâb-ı Pîr ma'şûk-i hakîkî ile muhâtaba mertebesinden, makām-ı keserât ve irşâd mertebesine tenezzül edip âtîdeki beyt-i şerîfde buyururlar ki:

1783. Ey canı sakîl olan, sen onu hakîr gördün; zîra onu ziyade ucuz satın aldın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1783. Ey canı ağır olan, sen onu değersiz gördün; çünkü onu çok ucuza satın aldın.

Ey canı ağır olan Hakk Yolcusu! Sen gerçek sevgiliyi nefsini ve bedensel hazzını feda etmeye değer kıymette görmedin. Aksine, onu değersiz gördüğün için, onun yolunda varlığını feda edemedin. Çünkü o gerçek sevgiliyi çok ucuza satın aldın. Zira sen onun hakkındaki tevhid inancını babandan anandan miras olarak buldun.

Ey sakîlu'r-rûh olan sâlik! Sen ma'şûk-ı hakîkîyi nefsini ve hazz-ı cismânîni fedâ etmeğe değer kıymetde görmedin. Belki hakîr gördüğün için, onun yolunda varlığını fedâ edemedin. Zîrâ o ma'şûk-i hakîkîyi çok ucuz satın aldın. Çünkü sen onun hakkındaki i'tikād-ı tevhîdi babandan anandan mîrâs olarak buldun.

1784. Ucuz satın alan her bir kimse, ucuz verir. Bir gevheri bir çocuk bir ekmek parçasına verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1784. Ucuz satın alan her bir kimse, ucuz verir. Bir cevheri bir çocuk bir ekmek parçasına verir.

1785. Onu mücmel söyledim ve ondan beyân etmedim; ve yoksa hem fehimler ve hem de dil yanar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1785. Onu toplu söyledim ve ondan açıklama yapmadım; yoksa hem anlayışlar hem de dil yanar.

Bu aşk bahsini toplu söyledim ve onu ayrıntılandırmadım ve açıklamadım. Eğer ayrıntılandırıp açıklasaydım, anlayışlara durgunluk gelir ve diller tutulurdu.

Bu aşk bahsini mücmel söyledim ve onu tafsîl ve şerh etmedim. Eğer ede idim anlamalara durgunluk gelir ve diller tutulur idi.

1786. Ben leb dediğim vakit, leb derya olur; ben "la" dediğim vakit, murad "illa" olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1786. Ben dudak dediğim zaman, dudak deniz olur; ben "yok" dediğim zaman, maksat "ancak" olur.

Yani ben "dudak" deyip kendi dudağıma işaret ettiğim zaman, o "dudak" Hakk'tır. "Yok" dediğim zaman, mümkün varlıkların yokluğunu kastederim. "Ancak" dediğim zaman, her şeyin Hakk olduğunu söylemeyi kastederim. (İmdadullâh hazretlerinin şerhinden.)

Yani ben "dudak"tan bahsedersem, hakikat denizinin kıyısını kastederim; ve varlığı inkâr edersem, maksadım Hakk'ın varlığını ispat etmektir.

Ya'ni ben "leb" deyip kendi dudağıma işaret ettiğim vakit, o "leb" Hak'dır. "Lâ" dediğim vakit, mümkinâtın nefyini murâd ederim. "İllâ" dediğim vakit, hep Hak'dır demeyi murâd ederim. (İmdadullâh hazretlerinin şerhinden.)

Ya'ni ben "leb"den bahs edersem, deryâ-yı hakîkatin sâhilini murâd ederim; ve nefy-i vücûd edersem, murâdım vücûd-ı Hakk'ın isbâtıdır.

1787. Ben tatlılıktan yüzü ekşi oturmuşum; ben sözümün çokluğundan sakitim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1787. Ben tatlılıktan yüzü ekşi oturmuşum; ben sözümün çokluğundan sakinim.

Yani insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) görünüşte asık suratlı bir halde bulunması, içindeki ledün ilimlerinin (Allah katından gelen gizli ilimler) lezzetlerindendir. Ve suskunluğu da ilahi bilgi ve hakikatlere dair olan fikrî ilhamlarının (kalbe doğan manevi bilgiler) çokluğundandır.

Ya'ni insân-ı kâmilin sûretde abûsu'l-vech bir halde bulunması, bâtınındaki ulûm-ı ledünniyyenin lezzâtındandır. Ve sükûtu dahi maârif ve hakāyık-ı ilâhiyyeye dâir olan vâridât-ı fikriyyesinin çokluğundandır.

1788. Tâ ki bizim tatlılığımız, iki cihandan ekşi yüzlülük perdesinde gizli ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1788. Ta ki bizim tatlılığımız, iki cihandan ekşi yüzlülük perdesinde gizli olsun.

Bizim iç yüzümüzün marifet lezzetleri, iki cihan ehlinden, yani mülk âlemi ve melekût âlemi ehlinden, yüzümüzün ekşiliği bir örtü ve perde olarak gizli kalsın. Çünkü herkesin önünde hakikatleri saçıp savurmaya ilahi gayret engeldir; bu sebeple ilahi arifler, ehil olmayanlara karşı ilahi sırları açıklamaktan sakınırlar.

Bizim bâtınımızın lezzât-ı maârifi, iki cihân ehlinden, ya'ni âlem-i mülk ve âlem-i melekût ehlinden yüzümüzün ekşiliği hicâb ve perde olarak mestûr kalsın. Zîrâ umûmun muvâcehesinde ibzâl-i hakäyıka, gayret-i ilâhiyye mâ-ni'dir; onun için urefâ-yı ilâhiyye nâehil olanlara karşı, keşf-i esrâr-ı ilâhiyyeden tevakkî ederler.

1789. Bu söz her kulağa gelmemek için, yüz sırr-ı ledünden birisini söylüyorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1789. Bu söz her kulağa gelmemek için, yüz sırr-ı ledünden birisini söylüyorum.

İlahi hakikatlere dair olan sözlerim, her kulağa ulaşmasın diye, ledün ilminin (Allah katından gelen gizli ilim) sırlarından yüzde birini söylüyorum; ve söylediğim zaman dahi hikâyeler ve kıssalar altında saklıyorum.

Hakîm Senâî (Allah ona rahmet etsin)in "Her ne şey sebebiyle yoldan kalasın o şey ister küfür olsun, ister kelime-i îmân olsun. Her ne şey sebebiyle dosttan uzak düşesin, o nakış ister çirkin ve ister yakışıklı olsun müsâvîdir" sözünün açıklaması.

و در معنى قوله عليه السلام ان سعدا لغيور و انا اغير من سعد و الله اغير منى و من غيرته حرم الفواحش ما ظهر منها و ما بطن Yani "Aleyhis-selâm Efendimiz'in, muhakkak Sa'd gayretlidir ve ben Sa'd'dan daha gayretliyim; ve Allah Teâlâ benden daha gayretlidir. Ve O'nun gayretindendir ki fevâhişi (çirkin işleri) ve ondan zâhir (görünen) ve bâtın (gizli) olanı harâm etti" hadîs-i şerîfinin anlamı beyanındadır.

Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ) yukarıda bizim iç âlemimizin tatlılığı iki cihan ehlinden gizli kalsın buyurup, ilahi sırları halka açıklamaktan sakınmışlardı. Ve bir şeyi yabancılardan gizlemek, kıskançlıktan ve gayretten kaynaklandığı için, bu bahiste gayrete ilişkin hakikatlerin beyanına başlarlar. Ve Hakîm Senâî hazretlerinin sözünde de bu anlam gizlidir; şöyle ki: Hak'ın tek ve hakiki varlığı, kendi farklı mertebelerini, hakiki yüzüne ve Zât'ına perde ve örtü yapmış ve onu kemâl-i gayretinden (tam bir kıskançlıkla), nâmahrem (yabancı) olanlardan gizlemiş ve saklamıştır. Buna göre Hakk Yolcusu, seni bu hakiki varlığın yüzüne ulaşma yolundan ne şey alıkoyarsa, o şey ister taayyün (belirginleşme) suretlerine olan alaka olsun, ister kelime-i îmân olsun eşittir. "Kelime-i îmân"dan maksat, peygamberlerin ve evliyanın suretleridir. Çünkü onların her birisi, birer ilahi kelimedir. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) efendimiz Fusûsu'l-Hikem'lerinde her bir peygambere bir "kelime" tabir etmiş ve Kur'ân-ı Kerîm'de de Hak Teâlâ Hz. Îsâ (a.s.) hakkında وَكَلمَهُ الْقَاهَا إِلَى مَريم (Nisâ, 4/171) ["Meryem'e ulaştırdığı kelimesidir"] buyurmuştur. Şimdi bu yüce zâtlar, Hak yolunun rehberleri olduğu halde, insanı Hak yolundan nasıl alıkoyar?

Bilinmeli ki "Lâ ilâhe illallah" tevhid ve "Muhammedün Resûlullah" hakikatte şirktir; çünkü "Lâ ilâhe illallah"ın hakiki anlamı "Lâ mevcûde illallah" demektir. Hak'tan başka bir varlık yok iken, bu varlık karşısında, bir de nebînin ve velînin varlığını ispat etmek elbette şirk olur. Onun için (s.a.v.) Efendimiz Câmiu's-Sagîr'de yer alan hadîs-i şerîflerinde الشرك فى امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا yani "Benim ümmetimde şirk, parlak bir yer üzerinde yürüyen karıncanın ayağının sesinden daha gizlidir" buyururlar. Fakat bu kelime-i şehadet müminlerin geneli hakkında imanın ta kendisidir; ve peygamberler ve evliyalar, insanları bâtıl olan nefis yolundan Hak yoluna çevirirler. Ve Hak yolunun Hakk Yolcuları, sülûklerinin (manevi yolculuklarının) başlangıcında nebevi mirasçı olan mürşitlerine tam bir şiddetle bağlı olmak lazımdır. Çünkü her ne kadar onlar surette put iseler de, manada birçok putları kırıcıdırlar. Nitekim Mesnevî-i Şerîf'de, ileride Cenâb-ı Pîr buyururlar: "Vaktaki yârimin hayali araya girdi; onun sureti puttur ve manası put kırıcıdır."

Ve aynı şekilde Emîr Hüseynî hazretleri buyurur: "Aşka sahip olan ilk adım, hep küfür yağdıran bir buluttur. Çünkü senin gözün şaşıdır; evvela mabudun (tapılanın) pîrindir." Ve aynı şekilde seni hakiki maşuk (sevilen) yolundan uzak düşüren şey, ister ism-i Mudill'in (saptıran isminin) mazharı (tecelli yeri) olan çirkin nakış olsun; ve ister ism-i Hâdî'nin (doğru yola ileten isminin) mazharı olan güzel nakış olsun, eşittir. Çünkü gerek iyi ve gerek kötü nakışlar ve suretler, hakiki yüzün perdesi ve örtüsüdür; nitekim yukarıda izah olundu. Bu bahsin ayrıntısı uzun ve kuvvetli delilleri pek çoktur; anlayana bu kadar yeterlidir.

Hadîs-i şerîfe gelince; bu hadisin vürûd sebebi (söylenme nedeni) şudur ki: Ashâb-ı kirâmdan Sa'd b. Muâz hazretleri bir gün risâlet-penâh (s.a.v.) Efendimiz'e sordular ki: "Ya Resûlallah, ben bir kimseyi evimde zevcem ile zina halinde bulduğum vakit şahit getirmeye gitsem, şahit gelinceye kadar o gebe kalır ve zampara da kaçar; eğer ona zina ettiğinden bahsetsem şer'an ispat edemem. Bana kazf-i haddi (zina iftirası cezası), yani kamçı vurulur; ve eğer susarsam, kıskançlık ve gayret beni öldürür." Buna cevaben Efendimiz bu hadîs-i şerîfi buyurdular. Ve Hz. Pîr efendimiz bu sebeple ileride, gayrete ilişkin olan hakikatlerin beyanına başlarlar.

Hakäyık-ı ilâhiyyeye dâir olan sözlerim, her bir kulağa aksetmemek için esrâr-ı ledünniyyeden yüzde birini söylüyorum; ve söylediğim vakit dahi hikâyeler ve kıssalar altında saklıyorum.

Hakîm Senâî (rahmetullâhı aleyh) in "Her ne şey sebebiyle yoldan kalasın o şey ister küfür olsun, ister kelime-i îmân olsun. Her ne şey sebebiyle dostdan uzak düşesin, o nakış ister çirkin ve ister yakışıklı olsun müsâvîdir" sözünün tefsîri.

و در معنى قوله عليه السلام ان سعدا لغيور و انا اغير من سعد و الله اغير منى و من غيرته حرم الفواحش ما ظهر منها و ما بطن Ya'ni "Aleyhis-selâm Efendimiz'in, muhakkak Sa'd gayretlidir ve ben Sa'd'dan daha gayretliyim; ve Allah Teâlâ benden daha gayretlidir. Ve O'nun gayretindendir ki fevâhişi ve ondan zâhir ve bâtın olanı harâm etti" hadîs-i şerîfinin ma'nâsı beyânındadır

Cenâb-ı Pîr yukarıda bizim bâtınımızın tatlılığı iki cihân ehlinden mestûr kalsın buyurup, esrar-ı ilâhiyyeyi âmmeye keşiften tevakkî etmişler idi. Ve bir şeyi ağyârdan setr etmek, kıskançlıktan ve gayretten neş'et ettiği için, bu bahiste gayrete müteallık hakāyıkın beyânına şürû' buyururlar. Ve Hakîm Senâî hazretlerinin sözünde de bu ma'nâ mündemicdir; şöyle ki: Vücûd-ı vâ-hid-i hakîkî-i Hak, kendi merâtib-i muhtelifesini, vech-i hakîkîsine ve Zât'ına hicâb ve nikāb yapmış ve onu kemâl-i gayretinden, nâmahrem olanlardan setr etmiş ve gizlemiştir. Binâenaleyh sâlik seni bu vücûd-ı hakîkînin vechi-ne vusûl yolundan ne şey alıkoyarsa, o şey ister suver-i taayyünâta olan alâ-kan olsun, ister kelime-i îmân olsun müsâvîdir. "Kelime-i îmân"dan murâd, suver-i enbiyâ ve evliyâdır. Zîrâ onların her birisi, birer kelime-i ilâhiyyedir. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimiz Fusûsu'l-Hikem'lerinde her bir pey-gambere bir "kelime" ta'bîr etmiş ve Kur'ân-ı Kerîm'de de Hak Teâlâ Hz. Îsâ (a.s.) hakkında وَكَلمَهُ الْقَاهَا إِلَى مَريم (Nisâ, 4/171) ["Meryem'e ulaştırdığı keli-mesidir"] buyurmuştur. İmdi bu zevât-ı kirâm, Hak yolunun rehberleri oldu-ğu halde, insanı Hak yolundan nasıl alıkoyar.

Ma'lûm olsun ki "Lâ ilâhe illallah" tevhîd ve "Muhammedün Resûlullah" hakîkatte şirktir; zîrâ “Lâ ilahe illallah"ın ma'nâ-yı hakîkîsi “Lâ mevcûde illallah" demektir. Hak'dan başka bir mevcûd yok iken, bu vücûd muvâce-hesinde, bir de nebînin ve velînin vücudunu isbât etmek bittabi' şirk olur. Onun için (s.a.v.) Efendimiz Câmiu's-Sagîr'de münderic olan hadîs-i şerîf-lerinde الشرك فى امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا ya'ni "Benim ümmetimde şirk, mücellâ olan bir mahal üzerinde yürüyen karıncanın ayağının sesinden da-ha gizlidir" buyururlar. Fakat bu kelime-i şehadet âmme-i mü'minîn hak-kında ayn-ı îmândır; ve enbiyâ ve evliyâ, insanları bâtıl olan tarîk-ı nefis-den tarîk-ı Hakk'a çevirirler. Ve tarîk-ı Hakk'ın sâlikleri, bidâyet-i sülükün-de vâris-i nebevî olan mürşidine kemâl-i şiddetle merbût olmak lazımdır. Zî-râ her ne kadar onlar sûretde put iseler de, ma'nâda birçok putları kırıcıdır-lar. Nitekim Mesnevî-i Şerîf'de, âtîde Cenâb-ı Pîr buyururlar: "Vaktaki yârimin hayali araya tahallül etti; onun sûreti puttur ve ma'nâsı put kırıcıdır."

Ve kezâ Emîr Hüseynî hazretleri buyurur: "Aşka malik olan ilk adım, hep küfür yağdıran bir buluttur. Zîrâ senin gözün şaşıdır; evvelâ ma'bûdun pîrindir." Ve kezâ seni ma'şûk-ı hakîkî yolundan uzak düşüren şey, ister ism-i Mudill'in mazharı olan çirkin nakış olsun; ve ister ism-i Hâdî'nin mazharı olan güzel nakış olsun, müsâvîdir. Zîrâ gerek iyi ve gerek kötü nakışlar ve sûretler, vech-i hakîkînin perdesi ve hicabıdır; nitekim yukarıda îzah olundu. Bu bahsin tafsîli uzun ve delâil-i kaviyyesi pek çoktur; anlayana bu kadar kâfidir.

Hadîs-i şerîfe gelince; bu hadîsin sebeb-i vürûdu budur ki: Ashâb-ı kirâm-dan Sa'd b. Muâz hazretleri bir gün risâlet-penâh (s.a.v.) Efendimiz'e sordular ki: "Yâ Resûlallâh, ben bir kimseyi evimde zevcem ile hâl-i zinâda bulduğum vakit şâhid getirmeğe gitsem, şâhid gelinceye kadar o gebe kalır ve zampara da kaçar; eğer ona zinâ ettiğinden bahs etsem şer'an isbât edemem. Bana kazf-i haddî, ya'ni kamçı vurulur; ve eğer susarsam, kıskançlık ve gayret beni öldürür." Buna cevâben Efendimiz bu hadîs-i şerîfi buyurdular. Ve Hz. Pîr efendimiz bu sebeble âtîde, gayrete müteallık olan hakāyıkın beyânına mübâşeret buyururlar.

1790. Bütün âlem o sebebden gayûr geldi ki, Hak gayretde bu âlem üzerine sebak götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1790. Bütün âlem bu sebeple kıskanç geldi ki, Hak kıskançlıkta bu âlem üzerine öncelik sağladı.

Âlemin bütün yapısında kıskançlık ve gayret vardır. Bu da, Yüce Allah Hazretleri'nin kıskançlık hususunda, bu âlemin bütün yapısı üzerine öncelik sağlamasından ileri gelmektedir.

"Gayûr" kıskançlıktandır ve "gayret" ortaya çıkarılması uygun olmayan şeyin örtülmesinden ibarettir; ve kıskançlığın aslı, şeyi kendine özgü kılmak ve onu başkasından engellemektir; ve Yüce Allah, kıskançlığının kemâlinden dolayı, mükellef olan kulların ancak kendisi ile meşgul olmaları ve başkası ile meşgul olmamaları için çirkin işleri yasakladı. Çünkü çirkin işler, kulları Hak'tan uzaklaştırır ve kendisinde boğar. Bu durumda kullar Hakk'a değil, çirkin işlere özgü olurlar. Hakk Yolcusunu Hak'tan alıkoyan her bir şey ise çirkin işler hükmündedir; ve her kıskançlığın aslı ister övülen kıskançlık olsun, ister yerilen kıskançlık olsun, Hak'kın kıskançlığıdır. Bu sebeple o mazharlarda ancak Hakk'ın kıskançlığı ortaya çıkmış olur.

Alemin hey'et-i mecmûasında gayûrluk ve kıskançlık vardır. Bu da, Hak Teâlâ Hazretleri'nin gayret hususunda, bu âlemin hey'et-i mecmûası üzerine takaddümünden ileri gelmektedir.

"Gayûr" gayretdendir ve "gayret" ızhârı münasib olmayan şeyin setrinden ibaretdir; ve gayretin aslı, şeyi kendine muhtas kılmak ve onu gayrdan men' etmektir; ve Hak Teâlâ kemâl-i gayretinden, mükellef olan kulların ancak kendisi ile meşgül olmaları ve gayr ile meşgül olmamaları için fevâhişi men' etti. Zîrâ fevâhiş, kulları Hak'dan uzaklaştırır ve kendisinde müstağrak kılar. Bu sûretde kullar Hakk'a değil, fevâhişe muhtas olurlar. Sâliki Hak'dan alıkoyan her bir şey ise fevâhiş hükmündedir; ve her gayretin aslı ister gayret-i mahmûde olsun, ister gayret-i mezmûme olsun, gayret-i Hak'dır. Binâenaleyh o mezâhirde ancak Hakk'ın gayreti zâhir olmuş olur.

1791. O cân gibidir ve cihan kalıb gibidir; kalıb iyiyi ve kötüyü cândan kabul eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1791. O can gibidir ve cihan kalıp gibidir; kalıp iyiyi ve kötüyü candan kabul eder.

125 numaralı beyitte açıklandığı üzere, yoğun olan cihan, Hakk'ın latif varlığının mertebelerinden bir mertebedir; ve onda görünen suretler, ilahi sıfatların ve isimlerin gölgesi olan sabit hakikatlerin yansımaları ve gölgeleridir. Hâl böyleyken, Hakk'ın latif varlığı, yoğun olan âlem varlığının Kayyım'ı (varlığı ayakta tutan) olup ona can gibidir; ve yoğun cihan da, âlemin Kayyım'ı olan Hakk'ın cismi ve kalıbı gibidir. Aslında cansızdan ibaret olan kalıbın iyi ve kötü hareketleri nasıl ki kendi hakikati olan candan gelirse, cihanın bütün hâlinde ortaya çıkan gayret de, onun canı gibi olan Hak'tan gelir.

125 numaralı beyitte îzah olunduğu üzere cihân-ı kesîf, latîf olan vücûd-ı Hakk'ın merâtibinden bir mertebedir; ve onda zâhir olan suver, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin zılli olan a'yân-ı sabitenin akisleri ve zılleridir. Şu halde vücûd-ı latîf-i Hak, kesîf olan vücûd-ı âlemin Kayyûm'u olup ona cân gibidir; ve cihân-ı kesîf dahi, Kayyûm-ı âlem olan Hakk'ın cismi ve kalıbı gibidir. Hadd-i zâtında cemâddan ibaret olan kalıbın iyi ve kötü hareketleri nasıl ki kendi hakîkati olan cândan gelirse, cihânın hey'et-i mecmûasında zuhûr eden gayret dahi, onun cânı gibi olan Hak'dan gelir.

1792. Her kim ki, onun namazının mihrabı ayn oldu, onun îmân tarafına gitmesini ayıp bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1792. Her kimin namazının mihrabı ayn olduysa, onun iman tarafına gitmesini ayıp say!

"İman", görülmemiş olan şeye inanmaktır. Ve "ayn", görülen ve açıkça beliren şeydir. Buna göre iman, nazardan kaybolan şeye ilişkindir; çünkü bir kişi, görmemiş olduğu bir şey hakkında inandım veya inanmadım demesi uygun olur; fakat görünen ve açıkça beliren şey hakkında inandım veya inanmadım demesi anlamsızdır. Ve aynı şekilde imanın güçlendirilmesi için delil ve kanıt getirmek caizdir; fakat görünen ve açıkça beliren şeyin ispatına kalkışmak gülünç olur. İşte bunun gibi hakikat ehli nazarında Hak, âlemin canı ve âlem Hakk'ın kalıbı mesabesinde olduğu ve hakikatte Hakk'ın varlığından başka bir varlık olmadığı görünen ve açıkça beliren bir durumdur. Onlar için zahir ulemasının ve kelamcıların getirdikleri akli delillere lüzum yoktur. Ve bu zatlar, bu gibi iman tarafına ait delillerle meşgul olmayı kendilerine ayıp ve utanç bilirler. Eğer bu hususta delil getirirlerse, onlar iman ehlinin taklidi olan imanlarının güçlendirilmesi için getirirler. Buna göre taklitçi olan iman ehline düşen vazife, muhakkiklerin (gerçeği araştırıp bulanların) sözlerine itiraz etmemektir. Çünkü görenlerin sözlerini, görmeyenlerin inkâr etmeleri gülünç bir cehalettir.

“Îmân” görülmemiş olan şeye inanmaktır. Ve “ayn” görülen ve zâhir olan şeydir. Binâenaleyh îmân, nazardan gâib olan şeye taalluk eder; zîrâ bir kişi, görmemiş olduğu bir şey hakkında inandım veyâ inanmadım demek muvâfık olur; fakat meşhûd ve zâhir olan şey hakkında inandım veyâ inanmadım demek ma'nâsızdır. Ve kezâ îmânın takviyesi için delîl ve hüccet ikāmesi câizdir; fakat meşhûd ve zâhir olan şeyin isbâtına kıyâm etmek gülünç olur. İşte bunun gibi ehl-i hakîkat nazarında Hak, âlemin cânı ve âlem Hakk'ın kalıbı mesâbesinde olduğu ve hakîkatte Hakk'ın vücûdundan başka bir vücûd olmadığı meşhûd ve zâhirdir. Onlar için ulemâ-yı zâhirenin ve mütekellimînin ikāme ettikleri delâil-i akliyyeye lüzûm yoktur. Ve bu zevât, bu gibi îmân tarafına aid delâil ile meşgül olmayı kendilerine ayıp ve âr bilirler. Eğer bu husûsta delîl ikāme ederlerse, onlar ehl-i îmânın taklîdî olan îmânlarının takviyesi için ikāme ederler. Binâenaleyh mukallid olan ehl-i îmâna düşen vazîfe, muhakkıkînin sözlerine i'tirâz etmemektir. Zîrâ görenlerin sözlerini, görmeyenlerin inkâr etmeleri gülünç bir cehaletdir.

1793. Her kim padişahın câmedârı oldu, ona padişah için ticaret etmek hüsrandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1793. Her kim padişahın câmedârı (elbise sorumlusu) olduysa, ona padişah için ticaret yapmak hüsrandır.

Örneğin bir kimse padişahın yakınlarından olup esvâbçı başı (elbise sorumlusu) tayin olunsa, artık o kimsenin padişah hesabına ticarete kalkışması ve seferlere gitmesi hüsran ve kendisine zarardır. Çünkü yakınlık mertebesinden, uzaklık mertebesine atılmış olur.

Meselâ bir kimse pâdişâhın kurenâsından olup esvâbçı başı ta'yîn olunsa, artık o kimsenin pâdişâh hesabına ticarete kıyâm etmesi ve seferlere gitmesi hüsrân ve kendisine ziyandır. Zirâ mertebe-i kurbden, mertebe-i bu'de atılmış olur.

1794. Her kim ki o sultân ile hem-nişîn ola, onun kapısının üzerinde oturmak hayf ve gabndir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1794. Her kim ki o sultan ile birlikte otursa, onun kapısının üzerinde oturmak haksızlık ve akılsızlıktır.

"Şisten" kelimesi şîn harfinin kesresiyle (esre) okunduğunda oturmak anlamına gelir; "hayf" zulüm, eziyet ve haksızlık, "gabîn" ise görüşü zayıf olan kimse anlamlarındadır. Bu durumda anlam şöyledir: Sultanın yakın adamı olup onunla birlikte bir mecliste oturma şerefini kazanan kimsenin, onun kapısının önünde oturup bekçilik yapması zulümdür; yani yerine uygun bir hizmet değildir ve akılsızlıktır, yani düşünce zayıflığıdır. Ve böyle yapan kimse de görüşü zayıf olan bir kimsedir.

Ve "şüsten" kelimesi şîn harfinin zammıyla (ötre) okunduğunda yıkamak anlamına gelir. Bu anlama göre, padişahla birlikte oturan kimse, bu beraberliği bırakıp onun kapısının üzerini yıkamaya kalkarsa, uygunsuz bir iş yapmış olur demektir.

"Şisten" şîn'in kesriyle oturmak ma'nâsına; "hayf" zulüm ve cevr ve si-tem ve "gabîn" zaîfu'r-re'y olan kimse ma'nâlarınadır. Bu sûretde ma'nâ, sultânın mukarrebi olup onunla beraber bir mecliste oturmak şerefini ihrâz eden kimsenin, onun kapısının önünde oturup bekçilik etmesi zulümdür; ya'ni mahalline masrûf bir hizmet değildir ve gabndir, ya'ni za'f-ı fikirdir. Ve böyle yapan kimse de re'yi zayıf olan bir kimsedir.

Ve "şüsten" şîn'in zammıyla yıkamak ma'nâsınadır. Bu ma'nâya göre, pâdişâhla beraber oturan kimse, bu mücâleseti bırakıp onun kapısının üzeri-ni yıkamağa kalkarsa, münasebetsiz bir iş yapmış olur demektir.

1795. Vaktāki padişahda ona el öpmek erişe, eğer ayak öpmeyi ihtiyar ederse hatâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1795. Padişahta ona el öpmek eriştiği vakit, eğer ayak öpmeyi tercih ederse hata olur.

Yani bir kimseye padişah elini öpmek için uzattığı zaman, o kişi, padişahın işaret ettiği şekilde elini öpmekten vazgeçip, ayağını öpmeye kalkarsa hata eder; çünkü yukarıyı bırakıp, aşağıyı tercih etmiş olur.

Ya'ni bir kimseye pâdişâh elini öpmek için uzattığı vakit, o, onun işâret ettiği vech ile elini öpmekten vazgeçip, ayağını öpmeğe kalkarsa hatâ eder; zîrâ yukarıyı bırakıp, aşağıyı ihtiyâr etmiş olur.

1796. Vâkıa, başı ayak üzerine koymak hizmetdir; o hizmetin önünde hatâ ve zelledir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1796. Gerçekte, başı ayak üzerine koymak hizmettir; o hizmetin önünde hata ve kusurdur.

Gerçekte padişahın ayağı üzerine baş koymak, onun yüce makamı önünde alçakgönüllülük olduğu için bir hizmettir. Fakat mademki ona elini öpme şerefini vermiştir, kişi kendisini bu şereften mahrum etmek hata ve kusurdur.

Vâkıâ pâdişâhın ayağı üzerine baş koymak, onun makām-ı refi'i önünde tezellül olduğu için bir hizmetdir. Fakat mâdemki ona elini öpmek şerefini vermiştir, kişi kendisini bu şerefden mahrûm etmek hatâ ve kusûrdur.

1797. Her bir kimse üzerine padişahın gayreti olur ki, o kimse yüz gördükten sonra kokuyu ihtiyar ede.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1797. Her bir kimse üzerine padişahın gayreti olur ki, o kimse yüz gördükten sonra kokuyu ihtiyar ede.

Padişah bir kimseye kendi yüzünü gösterip onu musahip (yakın dost) edindikten sonra, eğer o kimse padişahın kokusunu tercih ederse, onun bu hâlinden padişaha gayret gelir. Ve "gayret"in Türkçesi kıskançlıktır.

Pâdişâh bir kimseye, kendi yüzünü gösterip onu musâhib ittihâz ettikten sonra, eğer o kimse pâdişâhın kokusunu ihtiyâr ederse, onun bu hâlinden pâ-dişâha gayret gelir. Ve "gayret"in Türkçesi kıskançlıktır.

1798. Hakk'ın gayreti mesel üzerinde buğday gibi olur; insanın gayreti harman samanı gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1798. Hakk'ın gayreti örnek olarak buğday gibi olur; insanın gayreti harman samanı gibi olur.

Hakk'ın ve halkın gayretini ve kıskançlığını bir örnekle anlatmak gerekirse, Hakk'ın gayretini insanlara faydalı olan buğdaya ve halkın gayretini de hayvanlara faydalı olan harmanın samanına benzetirim. Ve harmanın samanı buğdayın artığı ve çöpüdür.

Hakk'ın ve halkın gayretini ve kıskançlığını bir misâl ile anlatmak lâzım gelirse, Hakk'ın gayretini insanlara nâfi' olan buğdaya ve halkın gayretini de hayvanlara nâfi' olan harmanın samanına benzetirim. Ve harmanın samanı buğdayın artığı ve cürûfudur.

1799. Gayretlerin aslını Allah'dan biliniz! Halaikın şe'ni şübhesiz Hakk'ın fer'idir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1799. Gayretlerin aslını Allah'tan biliniz! Yaratılmışların hâli şüphesiz Hakk'ın bir fer'idir (türevidir).

Yani ilahi gayret, ilahi hallerden, oluşlardan bir hâldir; ve Hak âlemin canı, âlem de Hakk'ın kalıbı gibidir. Bu sebeple âlemde görünen gayretlerin ve diğer hallerin, oluşların aslı Hak'tandır. Şu hâlde yaratılmışların hâli olan gayret, şüphesiz Hakk'ın bir fer'i olur.

Ya'ni gayret-i ilâhiyye şuûnât-ı ilâhiyyeden bir şe'ndir; ve Hak âlemin cânı ve âlem Hakk'ın kalıbı gibidir. Binâenaleyh âlemde meşhûd olan gayretlerin ve sâir şuûnâtın aslı Hak'dandır. Şu halde halâikın şe'ni olan gayret, şübhesiz Hakk'ın fer'i olur.

1800. Bunun şerhini bıraktım; ve o on gönüllü olan nigarın cefâsından şikâyet [1773] tutarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1800. Bunun açıklamasını bıraktım; ve o on gönüllü sevgilinin cefasından şikâyet ederim.

Bu gayret meselesinin açıklamasını bıraktım; artık on gönüllü olan gerçek sevgilinin âşıklarına olan cefasından şikâyete başlayacağım.

"Deh-dile" (on gönüllü) tabiriyle Hakk'ın sevgilileri veya âşıkları çok olduğuna işaret buyrulur; ve bu tabir de âşıklık gayretinden kaynaklanır.

Bu gayret mes'elesinin şerhini bıraktım; artık on gönüllü olan ma'şûk-ı hakîkînin âşıklarına olan cefâsından şikâyete başlıyacağım.

"Deh-dile" on gönüllü ta'bîriyle Hakk'ın ma'şûkları veyâ âşıkları çok olduğuna işâret buyrulur; ve bu ta'bîr dahi âşıklık gayretinden neş'et eder.

1801. Nâle ederim; zîrâ nâleler O'na hoş gelir; O'na iki alemden nâle ve gam gerektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1801. Nâle ederim; çünkü nâleler O'na hoş gelir; O'na iki âlemden nâle ve gam gereklidir.

Nâle ederim, çünkü hakiki varlık ile izafî varlık arasında bir başkalık bağıntısı olduğu için, bu ikilik bağıntısı içinde nâleler O'na hoş gelir. Gerek gayb ve melekût âlemi (görünmeyen ve melekler âlemi) ve gerek şehadet ve mülk âlemi (görünen ve maddî âlem) bu başkalık elbisesine bürünmüş oldukları için, bu iki âlemin ehlinden o hakiki varlık tarafına nâle ve gam gereklidir.

Nâle ederim, zîrâ vücûd-ı hakîkî ile vücûd-ı izâfi arasında gayriyyet nisbeti olduğu için, bu ikilik nisbeti içinde nâleler O'na hoş gelir. Gerek âlem-i gayb ve melekût ve gerek âlem-i şehadet ve mülk bu gayriyyet libâsına bürünmüş oldukları için, bu iki âlemin ehlinden o vücûd-ı hakîkî tarafına nâle ve gam gerektir.

1802. Mâdemki O'nun sarhoşlarının halkasında değilim; O'nun destanının acılığından nasıl inlemem?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1802. Mademki O'nun sarhoşlarının halkasında değilim; O'nun destanının acılığından nasıl inlemem?

"O'nun destanından" kasıt, Hakk'ın hem kâmil (olgun) hem de mükemmil (olgunlaştıran) olan zâtlar (kişiler) hakkındaki tecellîsi (ortaya çıkışı) ve istitârıdır (gizlenmesidir). Bu zâtlar, cemâlî (güzellik) tecellîsinde üns (yakınlık) içindedirler ve hakikî yüzün gizlenmesinden ibaret olan celâlî (ululuk) tecellîsinde dahi heybet (korku ve saygı) içindedirler; ve gizlenme bunlara acı geldiğinden, bu gizlenmeyi takiben ayn-ı vasl (kavuşmanın ta kendisi) içinde inlerler. Çünkü irşad (doğru yolu gösterme) ehli olan bu yüce zâtlar, Allah'ın sarhoşları olan ilâhî meczupların (Allah aşkıyla kendinden geçenlerin) dışındadır ve sahv (ayık olma) hâli içinde ve ayık olduklarından, sarhoşların halkasından dışarıdadırlar.

"O'nun destânından" murâd, Hakk'ın hem kâmil ve hem de mükemmil olan zevât hakkındaki tecellîsi ve istitârıdır. Bu zevât tecellî-i cemâlîde üns içindedirler ve vech-i hakîkînin istitârından ibaret olan tecellî-i celâlîsinde dahi heybet içindedirler; ve istitâr bunlara acı geldiğinden, bu istitârı müteâkıb ayn-i vasl içinde nâle ederler. Zîrâ ehl-i irşad olan bu zevât-ı kirâm, Allah'ın sarhoşları olan mecâzîb-i ilâhiyyenin gayridir ve hâl-i sahv içinde ve ayık olduklarından, sarhoşların halkasından hâricdirler.

1803. Onun gündüzü olmaksızın, onun gündüz parlatıcı yüzünün visāli olmaksızın niçin gece gibi olmayayım?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1803. Onun gündüzü olmaksızın, onun gündüz parlatıcı yüzünün visali olmaksızın niçin gece gibi olmayayım?

"Gündüz"den kasıt, cemâlî tecelliler (Allah'ın güzellik tecellileri) ve "gece"den kasıt ise, gizlenmeden ibaret olan celâlî tecellidir (Allah'ın azamet tecellisi). Yani O'nun tam güzelliğini açıkça gösteren zâtî tecellisi olmaksızın, niçin gizlenmeden dolayı karanlık içinde kalmayayım ve bu karanlık içinde boğulup gece gibi olmayayım?

"Gündüz"den murâd, tecelliyât-ı cemâliyye ve "gece"den murâd, istitârdan ibâret olan tecellî-i celâlîdir. Ya'ni O'nun cemâl-i bâ-kemâlini açık ızhâr eden tecellî-i zâtîsi olmaksızın, niçin istitârdan dolayı karanlık içinde kalmıyayım ve bu karanlık içinde müstağrak olup gece gibi olmayayım?

1804. O'nun nâ-hoşu, benim cânımda hoş olur; benim gönül incitici yarime cân fedadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1804. O'nun hoş olmayan şeyi, benim canımda hoş olur; benim gönül incitici yarime can fedadır.

İnsân-ı kâmil daima Zâtî tecellîye (Allah'ın özünden gelen görünüşe) hazırdır; fakat Hakk'ın ayniyetle (bir ve aynı olma hâliyle) olan bu tecellîsinde istiğrak (kendinden geçme hâli), halkı irşad etmeye (doğru yola iletmeye) engel olduğu için, Hak, halkına rahmet olarak bu tecellîsini, gayriyet (başkalık) tecellîsi ile örter; ve önceki tecellîye göre, bu tecellî hoş olmaz; ve insân-ı kâmilin gönlü heybet içinde kalır ki, bu heybet hâli, mutavassıtların (orta derecedeki sâliklerin) feyiz hâlinin karşılığıdır. Ve "gönlün incinmesi"nden kastedilen budur. Ve mademki Hakk'ın bu tecellî ile zuhûru (ortaya çıkışı) hikmete dayanır, insân-ı kâmilin feyiz dolu ruhu bundan dahi hoş olur.

Kâmil dâimâ tecellî-i Zâtî'ye muntazırdır; fakat Hakk'ın ayniyyetle olan bu tecellîsinde istiğrâk, irşâd-ı halka mâni' olduğu için, Hak, halkına rahmeten bu tecellîsini, tecellî-i gayriyyet ile setr eder; ve evvelki tecellîye nisbeten, bu tecellî nâhoş olur; ve kâmilin gönlü heybet içinde kalır ki, bu heybet hâli, mutavassıtların feyz hâlinin mukābilidir. Ve "gönlün incinmesi"nden murâd budur. Ve mâdemki Hakk'ın bu tecellî ile zuhûru hikmete müsteniddir, kâmilin rûh-ı pür-fütûhu bundan dahi hoş olur.

1805. Ferd olan şahımın hoşnudluğu için, kendi meşakkat ve derdimin âşıkıyım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1805. Ferd olan şahımın hoşnutluğu için, kendi meşakkat ve derdimin âşıkıyım.

"Şâh-ı ferd"den kasıt, varlıkta tek olan Hak'tır. "Hoşnutluk"tan kasıt, ilâhî rızadır. "Renc ü meşakkat"ten kasıt, halkı irşat (doğru yola yönlendirme) ile meşguliyettir ki, bu, insân-ı kâmilin pek ağır olan zâtî görevidir. Ve "derd"den kasıt, Hak'tan ayrı kalma derdidir. Yani ben, hakiki ferd olan Hakk'ın rızası için, maşukumun bana bahşettiği mertebenin gereği olan halkı irşat meşakkatine ve bu mertebenin icabı olan itibari ayrılıktan kaynaklanan ayrılık derdinin âşıkıyım.

"Şâh-ı ferd"den murâd, vücûdda ferd olan Hak'dır. "Hoşnudluk”dan murâd, rızâ-yı ilâhîdir. “Renc ü meşakkat"den murâd, irşâd-ı halk ile meşguliyetdir ki, kâmilin pek ağır olan vazîfe-i zâtiyyesidir. Ve "derd"den murâd, derd-i firâk-ı Hak'dır. Ya'ni ben, ferd-i hakîkî olan Hakk'ın rızâsı için, ma'şûkumun bana bahş etmiş olduğu mertebenin iktizâsı olan irşâd-ı halk meşakkatinin ve bu mertebenin îcâbı olan gayriyyet-i i'tibâriyye mütehassıl derd-i firâkın âşıkıyım.

1806. Gam toprağını göz için sürme yaparım; tâ ki iki göz deryası gevherden dola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1806. Gam toprağını göz için sürme yaparım; tâ ki iki göz deryası cevherden dola.

Gam, insanlık sıfatı olduğu ve toprak ile insanlığın bir ilişkisi bulunduğu için Cenâb-ı Pîr “gam toprağı” buyurmuşlardır ki, maksat, insanlığın gamı demektir. Ve insanlığın gamı son dereceye ulaşınca, ağlamak meydana geldiğinden, gözü denize ve gözyaşlarını da cevhere benzetmişlerdir. Yani bu beşerî belirlenim ve bu izafî varlık, hakikî varlıktan ayrı olmaya ve ayrılığa sebep olduğundan, bu gam toprağını gözüme sürme gibi çekerim; iki deniz gibi olan gözlerim, cevher gibi gözyaşlarından dolar.

Gam, sıfat-ı beşeriyyet olduğu ve toprak ile beşeriyyetin münasebeti bulunduğu için Cenâb-ı Pîr “hâk-i gam" buyurmuşlardır ki, murâd, beşeriyyetin gamı demek olur. Ve beşeriyyetin gamı hadd-ı gāyeye vâsıl olunca, ağlamak hâsıl olduğundan, gözü deryaya ve göz yaşlarını da gevhere teşbîh buyurdular. Ya'ni bu taayyün-i beşerî ve bu vücûd-ı izâfî, vücûd-ı hakîkîden gayriyyete ve iftirâka sebeb olduğundan, bu gam toprağını gözüme sürme gibi çekerim; iki deryâ gibi olan gözlerim, gevher gibi göz yaşlarından dolar.

1807. Halkın onun için yağdırdıkları göz yaşı gevherdir; halbuki halk göz yaşı zannederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1807. Halkın onun için yağdırdıkları göz yaşı cevherdir; halbuki halk göz yaşı zannederler.

Yani görünen âlemde Allah için olan sözlerin, fiillerin ve hareketlerin hepsi melekût âleminde (görünmeyen, ruhani âlem) birer güzel şekle dönüşürler. Bu âlemde Allah için dökülen göz yaşları, melekût âleminde cevherdir. Aksine halk, melekût âleminden perdelenmiş olduklarından, onları göz yaşı zannederler.

Ya'ni âlem-i şehadetde Allah için olan akvâl ve efâl ve harekâtın cümlesi âlem-i melekûtda birer sûret-i haseneye inkılâb ederler. Bu âlemde Allah için dökülen göz yaşları, âlem-i melekûtda gevherdir. Halbuki halk, âlem-i melekûtdan hicâbda bulunduklarından, onları göz yaşı zannederler.

1808. Ben cânın cânından şikâyet mi ediyorum; ben şikâyet edici değilim, rivâyet ediyorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1808. Ben canın canından şikâyet mi ediyorum; ben şikâyet edici değilim, rivayet ediyorum.

1809. Gönül, ben ondan incinmişim diyor; ben ise zayıf nifakdan gülmüşümdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1809. Gönül, ben ondan incinmişim diyor; ben ise zayıf nifaktan gülmüşümdür.

Yani gönül daima der ki ben zâtî tecellinin (Allah'ın özünden gelen tecellinin) gizlenmesinden rahatsızım. Halbuki yine o gönül, yukarıda anılan "âşıkam ber renc...ilh." beytinde açıklandığı gibi, tek olan şahımın rızası için, meşakkat ve derdin âşığıdır; bu ise gönlümün zayıf bir ikiyüzlülüğüdür, ben ise onun bu ikiyüzlülüğüne gülerim.

Ya'ni gönül dâimâ der ki ben tecellî-i zâtînin istitârından bî-huzûrum. Halbuki yine o gönül yukarıda mezkûr olan "âşıkam ber renc...ilh." beytinde beyân olduğu vech ile, ferd olan şâhımın rızâsı için, meşakkat ve derdin âşıkıdır; bu ise gönlümün zayıf bir nifakıdır, ben ise onun bu nifakına gülerim.

1810. Doğruluk et, ey sen, doğruların fahrisin. Ey sen, sadırsın ve ben senin [1783] kapının eşiğiyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1810. Doğruluk et, ey sen, doğruların övüncüsün. Ey sen, sadırsın ve ben senin [1783] kapının eşiğiyim.

Cenâb-ı Pîr'in bu hitabı, hakikat-i Muhammediyye'yi taşıyan şerefli kalplerinedir. Ey gönlüm, sen bu zayıf ikiyüzlülüğü bırak da doğruluk et; bir kez sevgilinin rızası için meşakkat ve ayrılık derdine âşıkım dedikten sonra, tekrar dönüp, ben vuslat anının gizlenmesinden rahatsızım ve incinirim deme! Çünkü ey gönlüm, sen doğruların övüncüsün, yani selim kalbe sahip olan birçok arif evliya seninle övünür. Sen ilahi sırları taşıdığın için sadırsın; ve benim benliğimi var eden beşerî taayyünüm, senin kapının eşiğidir. Yani sen, yüce âlemdensin ve benim beşerî suretim aşağı âlemdendir.

Cenâb-ı Pîr'in bu hitâbı, hakîkat-ı muhammediyyeyi hâmil olan kalb-i şeriflerinedir. Ey gönlüm sen bu zayıf nifakı bırak da doğruluk et; bir def'a rızâ-yı ma'şûk için meşakkat ve derd-i iftirâka âşıkım dedikten sonra, tekrâr dönüp, ben dem-i vuslatın istitârından bî-huzûrum ve incinirim deme! Zîrâ ey gönlüm, sen doğruların fahrisin, ya'ni kalb-i selîm sâhibi olan birçok urefâ-yı evliyâ seninle fahr eder. Sen hâmil-i esrâr-ı ilâhiyye olduğun için sadırsın; ve benim benliğimi vücûda getiren taayyün-i beşerîm, senin kapının eşiğidir. Ya'ni sen, âlem-i ulvîdensin ve benim sûret-i beşeriyyem âlem-i süflîdendir.

1811. Eşik ve sadır ma'nada nerededir? Yarimizin olduğu o tarafta biz ve ben hani?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1811. Eşik ve sadr anlamda nerededir? Yarimizin olduğu o tarafta biz ve ben nerede?

Yani, yukarıdaki beyitte sen sadr'sın ve ben eşiğim dedim; bunlar şekil âlemine ait ifadelerdir. Halbuki anlam âleminde eşik ve sadr nerededir? Şekilsiz olan gerçek sevgilimizin mutlaklık mertebesinde bizliğimize ve benliğimize sebep olan belirlenimler (taayyünât) ve kayıtlı suretler (suver-i mukayyede) nerede?

Ya'ni, yukarıki beyitte sen sadırsın ve ben eşiğim dedim; bunlar sûret âlemine aid ta'bîrlerdir. Halbuki ma'nâ âleminde eşik ve sadır nerededir? Sûretsiz olan ma'şûk-ı hakîkîmizin mertebe-i ıtlâkında bizliğimize ve benliğimize sebeb olan taayyünât ve suver-i mukayyede hani?

1812. Ey senin canın bizden ve benden kurtulmuştur; ey erkekde ve kadında olan latîfe-i rûh!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1812. Ey senin canın bizden ve benden kurtulmuştur; ey erkekte ve kadında olan ruh inceliği!

Hz. Pîr'in bu hitabı, kendi hakikatleri olan Hakk'ın mutlak varlığına yönelik bir hitaptır. "Can"dan maksat, Hakk'ın hayatıdır ki, ilahi kadim bir sıfattır. Ve buna can ve ruh tabiri şeriata ve edebe aykırı değildir. Çünkü Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'inde "Ve ona ruhumdan üfledim" (Hicr, 15/29) buyurur. Hakk'ın varlığı, letafet mertebesinde hiçbir kayıtla sınırlı olmayıp mutlaktır. Bu sebeple o mertebede "biz" ve "ben" tabirlerine sebep olan taayyünlerden (belirginleşmelerden) uzaktır. "Senin hayat sıfatın zâtının aynısıdır ve zâtın, mutlaklık mertebesinde bütün kayıtlardan ve taayyünlerden kurtulmuştur, yani uzaktır" demek olur. "Erkek"ten maksat, kayıtlı varlıklar mertebesinde görünen fail (eden) suretler ve "kadın"dan maksat ise, münfail (edilen) suretlerdir. Ve bunların fiil ve infiallerine sebep, hayat sıfatının ruh inceliği olarak onlara ilişmesidir. Bu sebeple ruh inceliği, ilahi oluşlardan bir ilahi oluştur ve oluş olması itibarıyla tarif edilemez; ancak kendi eseri içinde ortaya çıkar. Bu anlama binaen Yüce Allah "De ki: Ruh Rabb'imin emrindendir ve oluşundandır!" (İsra, 17/85) buyurdu. Bunun ne gibi bir şey olduğunu insan kendi nefsinden idrak eder. Örneğin, gülmenin ve ağlamanın ne olduğunu bir kimsenin muhatabına sözle anlatması mümkün değildir. Çünkü bunlar beşeri oluşlardan iki oluştur. Bunları muhataba anlatmak için güleni ve ağlayanı göstermek lazımdır.

HZ. Pîr'in bu hitâbı kendi hakîkatleri olan vücûd-ı mutlak-ı Hakk'a olan bir hitâbdır. "Cân"dan murâd hayât-ı Hak'dır ki, sıfat-ı kadîme-i ilâhiyyedir. Ve buna cân ve rûh ta'bîri muhâlif-i şer' ve edeb değildir. Zîrâ Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'inde و نفخت فيه من روحى (Hicr, 15/29) ["Ve ona rûhumdan üfledim"] buyurur. Vücud-ı Hak, mertebe-i letâfetinde hiçbir kayd ile mukayyed olmayıp mutlakdır. Binâenaleyh o mertebede biz ve ben ta'bîrâtına sebeb olan taayyünâtdan münezzehdir. "Senin sıfat-ı hayatın ayn-ı zâtındır ve zâ- tın, mertebe-i ıtlâkında bilcümle kuyûd ve taayyünâtdan kurtulmuştur, ya'ni münezzehdir" demek olur. "Erkek"den murâd vücûdât-ı mukayyede mertebesinde zahir olan suver-i fâile ve "kadın"dan murâd dahi, suver-i münfailedir. Ve bunların fiil ve infi-allerine sebeb, sıfat-ı hayatın latîfe-i rûh olarak onlara taallukudur. Binâena-leyh latîfe-i rûh, şuûnât-ı ilâhiyyeden bir şe'n-i ilâhîdir ve şe'n olmak i'tibâ-riyle ta'rîf olunamaz; ancak kendi eseri zımnında zahir olur. Bu ma'nâya meb-ni Hak Teâlâ قُل الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي (İsrâ, 17/85) ya'ni "Rûh benim Rabb'imin em-rinden ve şe'nindendir, de!" buyurdu. Bunun ne gibi bir şey olduğunu insan kendi nefsinden idrâk eder. Meselâ gülmenin ve ağlamanın ne olduğunu bir kimse muhâtabına söz ile anlatmak mümkin değildir. Zîrâ bunlar şuûnât-ı be-şeriyyeden iki şe'ndir. Bunları muhâtaba anlatmak için güleni ve ağlayanı göstermek lâzımdır.

1813. Vaktaki erkek ve kadın bir olur, o bir sensin. Vaktāki birler mahv oldu, oncağız sensin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1813. Erkek ve kadın bir olduğu zaman, o bir sensin. Birler yok olduğu zaman, o küçücük şey sensin.

Bu yüce beyitte Cenâb-ı Pîr (Hz. Mevlânâ) varlığın üç mertebesine işaret eder: Birincisi, kayıtlı varlıktır ki, bu mertebede etken ve edilgen suretler belirginleşir ve aralarındaki ayrım açıktır. İkincisi, genel varlıktır ki, bu da etken ve edilgen suretlerin belirlenimlerinin bozulup birleştikleri mertebedir; buna "esir feleği" adını verirler. Ve burada birçok birler meydana gelir. Çünkü sonsuz uzayda oluşmuş âlemler kadar esir felekleri vardır ve bu felekler kendi güneş sistemlerinin genel varlığıdır. Bu iki mertebe, hakikat yönünden Hak (Allah) ve belirlenim yönünden Hakk'ın gayrısıdır. Üçüncüsü, lâtiflerin en lâtifi olan mutlak varlıktır ki, bu mertebede o birlerden ibaret olan genel varlıklar dahi yok olur. İşte ey varlığı zorunlu olan (Allah), o küçücük şey sensin ve senin özündür. "O küçücük şey"deki küçültme kâfı, tam bir samimiyet ve şakalaşma sebebiyle getirilmiştir. Bu konuda 610 numaralı yüce beyitte de açıklamalar vardır.

Bu beyt-i şerîfde Cenâb-ı Pîr vücûdun üç mertebesine işaret buyurur: Birin-cisi vücûd-ı mukayyeddir ki, bu mertebede suver-i fâile ve münfaile zâhir ve aralarındaki temeyyüz bâhirdir. İkincisi vücûd-ı âmdır ki, bu da suver-i fâile ve münfailenin taayyünleri bozulup birleştikleri mertebedir ki, ona "felek-i esîr" ıtlâk ederler; ve burada birçok birler hâsıl olur. Çünkü fezâ-yı bî-nihâye-de mütekevvin avâlim kadar felek-i esîrler vardır ve bu felekler kendi man-zûme-i şemsiyyelerinin vücûd-ı âmmıdır. Bu iki mertebe hakîkat cihetinden Hak ve taayyün cihetinden Hakk'ın gayridir. Üçüncüsü eltaf-ı latîf olan vü-cûd-ı mutlakdır ki, bu mertebede o birlerden ibaret olan vücûdât-ı âmme dahi mahv olur. İşte ey vâcibü'l-vücûd, oncağız sensin ve senin künhündür. "Ânek" deki kâf-1 tasgîr, kemâl-i mübâseta ve mülâtafa hasebiyle getirilmiş-tir. Bu babda 610 nurnaralı beyt-i şerîfde de îzâhât vardır.

1814. Bu beni ve bizi bunun için yapdın; tâ ki sen kendin ile hizmet tavlası-nı oynayasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1814. Sen beni ve bizi bunun için yarattın; tâ ki sen kendinle hizmet tavlası oynayasın.

Bu şerefli beyitte varlığın inişine işaret buyrulur. "Ben ve biz" ifadesiyle çokluk tecellilerine işaret buyrulmuştur. "Nerd" tavla oyunu anlamına gelir. Çokluk âlemi tavla oyununa benzetilmiştir. Çünkü tavla, bilindiği üzere bir çekmeceden ibaret olup ön, arka, sağ ve sol ve yukarı ve aşağı yönleri barındırır; ve karşılıklı iki kişi oynadığından ikilik ve başkalık zevki üzerine kuruludur; ve oyuncular arasında fiil ve infiâl (etki ve tepki) hüküm sürer. Âlem suretinde de bu anlamlar içkindir. İçindeki pullar insan fertlerinin suretlerine benzer; ve pulların hareketi, yukarıdan inen zarın hükmüyledir. Bu da insan fertlerinin hareketlerinin yüce âlemden inen ilâhî kazâ ve kader ile olduğuna işarettir. Yani "Ey hikmetli yaratıcı, sen bu çok sayıdaki tecellileri, kendinle tavla oyunu hizmetini oynamak için yarattın" demek olur.

Bu konuda 625 numaralı beytin açıklamasında ayrıntılar verilmiştir. Özeti şudur ki: Bu tecelliler, ilâhî isimlerin tecelli yerleridir. Yüce Allah bu toplu görünümde kendi cemâlini, bu tecelli yerlerinin aynasında müşahede etmek için bunları yaratmıştır. Beyit: “Mahbub-i hakîkî kendi sûretine cilve vermek istedi; Adem'in suyu ve çamuru ma'rekesinde çadır kurdu. Kendisini temâşâ için, topraktan bir âyîne yaptı; kendi aksini gördü, gayretinden cümleyi altüst etti."

Bu beyt-i şerîfde vücûdun nüzülüne işâret buyrulur. "Ben ve biz" ta'bîriy-le keserât-ı taayyünâta işâret buyrulmuştur. "Nerd" tavla oyunu ma'nâsına- dır. Âlem-i keserât tavla oyununa teşbîh buyruluyor. Zîrâ tavla ma'lûm olduğu üzere bir çekmeceden ibaret olup ön, arka, sağ ve sol ve yukarı ve aşağı cihetleri hâizdir; ve karşılıklı iki kişi oynadığından isneyniyyet ve gayriyyet zevkı üzerine mürettebdir; ve oyuncular arasında fiil ve infiâl hüküm-fermâdır. Âlem sûretinde de bu ma'nâlar mündemicdir. İçindeki pullar efrâd-ı beşerin sûretlerine müşabihdir; ve pulların hareketi, yukarıdan nüzûl eden zarın hükmüyledir. Bu da efrâd-ı beşerin harekâtı âlem-i ulvîden nâzil olan kazâ ve kader-i ilâhî ile olduğuna işâretdir. Ya'ni "Ey sâni'-i hakîm, sen bu taayyünât-ı kesîreyi, kendin ile tavla oyunu hizmetini oynamak için yaptın" demek olur.

Bu babda 625 numaralı beytin îzâhında tafsîlât verilmiştir. Hülâsası budur ki: Bu taayyünât, mezâhir-i esmâ-i ilâhiyyedir. Hak Teâlâ bu hey'et-i mecmûada kendi cemâlini, bu mezâhirin âyînesinde müşâhede buyurmak için bunları yapmıştır. Beyit: “Mahbub-i hakîkî kendi sûretine cilve vermek istedi; Adem'in suyu ve çamuru ma'rekesinde çadır kurdu. Kendisini temâşâ için, topraktan bir âyîne yaptı; kendi aksini gördü, gayretinden cümleyi altüst etti."

1815. Tâ ki benler ve senler hep müttehid ola; akıbet cânânın müstağrakı ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1815. Ta ki benler ve senler hep birleşsin; sonunda cananın içinde erisin.

Bu şerefli beyitte de varlığın inişinden sonra, yükselişine işaret buyrulur. "Benler ve senler"den kasıt, çok sayıdaki belirlenimlerdir (taayyünât). Bu belirlenimlerin birleşmesi, biri içsel (enfüsî) ve diğeri dışsal (âfâkî) olmak üzere iki türlü olur. İçsel olanı, Hakk Yolcusu'nun (sâlik) yoğun riyâzât ve mücâhedâtından sonra gerçekleşir. Olgun mürşidin terbiyesiyle Hakk Yolcusu'nun gözünden kendisinin vehmedilmiş benliği ve âlemin vehmedilmiş varlığı kalkar; ve bütün belirlenimlerin varlığı birleşip tek bir şey olur ve onun gözünde ancak Hakk'ın varlığı kalır. Buna "irâdî ve ihtiyari ölüm" derler. موتوا قبل ان تموتوا yani "Ölmeden evvel ölünüz" buyrulması bu anlamı açıklar. Ve bu hâl Hakk Yolcusu'nun kıyametidir; ve Hakk Yolcusu bu kıyametten sonra, artık berzahî hayat ile yaşar. Buna "peşin cennet" derler; ve onun gözünde zahirî ve tabiî ölüm korkusu kalmaz. Gaflet ehlinin içsel kıyameti zahirî ölüm ile gerçekleşir. من مات فقد قامت قيامته yani "Ölen kimsenin kıyameti kopar" hadis-i şerifi bu anlamı açıklar. Ve bu kimselerin gözlerinde berzahî suretlerin çokluğu ve kendilerinin vehmedilmiş benlikleri kalıcıdır. Çünkü bunlar bu âlemde kör idi, orada da kör olurlar. Nitekim ayet-i kerimede buyrulur: مَنْ كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى (İsrâ, 17/72) yani "Bu dünya hayatında kör olan kimse, ahirette de kördür."

Bu belirlenimlerin dışsal (âfâkî) birleşmesine gelince, bu da büyük kıyamette gerçekleşir ki, Kur'an-ı Kerim bundan pek çok bahseder. Ondan sonra hüküm berzaha yani melekût âlemine intikal eder. Ve melekûtiyet ve ruhanîlik üstün gelmek üzere cismanî cennet ve cehennem âlemi gerçekleşir. Uzun süreli cemâlî ve celâlî tecellilerden sonra, bunların suretleri de incelir ve hepsi mutlak varlığın kudret elinde birleşir. فَسُبْحَانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Yâsîn, 36/83) ["Her şeyin mülkü kendi elinde olan Allah'ı tesbih ve takdis ederim; siz elbette sadece O'na döndürüleceksiniz"] ve كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Kasas, 28/88) ["O'nun vechinden başka her şey helak olucudur; hüküm O'nundur ve siz ancak O'na döndürüleceksiniz"] ve benzeri ayet-i kerimede açıklandığı üzere, Hakk'ın varlığından görünen her şey, yine Hakk'ın varlığında erir.

Bu anlam cennet ve cehennemin sonsuzluğu ve ebediliği hakkındaki haberlere aykırı değildir; çünkü ilahi ilimde sabit olan eşyanın hakikatleri için, sırf yokluk düşünülemez. Hak Sübhanehu ve Teâlâ Hazretleri yükselişten sonra yine onları nefeslendirir (tenfis eder). Sonsuz uzayda bir taraftan oluşan ve bozulan âlemlerde o âlemlerin gerekliliklerine göre yine birer belirlenim kisvesiyle ortaya çıkarlar; ve cemâlî olanlar yine cemâlî ve celâlî olanlar da yine celâlî olmak üzere kendi hallerinde kalıcı olurlar. Ve bu iniş ve yükselişin sonu yoktur. Bu konuda pek çok sır ve ayrıntı vardır; fakat maksat şerefli beyitte işaret buyrulan belirlenimlerin birleşmesini ve ondan sonra Hakk'ın varlığında erimesini açıklamaktır.

Bu beyt-i şerîfde dahi vücûdun nüzülünden sonra, urûcuna işâret buyrulur. "Benler ve senler"den murâd taayyünât-ı kesîredir. Bu taayyünâtın ittihâdı, biri enfüsî ve diğeri âfâkî olmak üzere iki türlü olur. Enfüsî olanı sülük ve mücâhedât-ı kesîreden sonra olur. Mürşid-i kâmilin terbiyesiyle sâlikin nazarından kendisinin mevhûm olan benliği ve âlemin vücûd-ı mevhûmu kalkar; ve bilcümle taayyünâtın vücûdu ittihad edip şey'-i vâhid olur ve nazarında ancak Hakk'ın vücûdu kalır. Buna "mevt-i irâdî ve ihtiyari" derler. موتوا قبل ان تموتوا Ya'ni "Ölmeden evvel ölünüz" buyrulması bu ma'nâyı beyân eder. Ve bu hâl sâlikin kıyâmetidir; ve sâlik bu kıyâmetten sonra, artık hayât-ı berzahiyye ile yaşar. Buna "cennet-i 'âcil" derler; ve onun nazarında mevt-i sûrî ve tabîî havfi kalmaz. Ehl-i gafletin kıyâmet-i enfüsîsi mevt-i sûrî ile vâki' olur. من مات فقد قامت قيامته Ya'ni "Ölen kimsenin kıyâmeti kopar" hadîs-i şerîfi bu ma'nâyı beyân buyurur. Ve bu kimselerin nazarlarında suver-i berzahiyyenin keserâtı ve kendilerinin enâniyyet-i mevhûmesi bâkîdir. Zîrâ bunlar bu âlemde a'mâ idi, orada da a'mâ olurlar. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: مَنْ كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى (İsrâ, 17/72) Ya'ni "Bu hayât-ı dünyeviyyede a'mâ olan kimse, âhiretde dahi a'mâdır."

Bu taayyünâtın ittihâd-ı âfâkîsine gelince, bu da kıyâmet-i kübrâda vâki' olur ki, Kur'ân-ı Kerîm bundan pek ziyâde bahs buyurur. Ondan sonra hüküm berzaha ya'ni melekûta intikāl eder. Ve melekûtiyyet ve rûhâniyyet gālib olmak üzere cennet ve cehennem-i cismânî âlemi vâki' olur. Medîd tecelliyât-ı cemâliyye ve celâliyyeden sonra, bunların sûretleri dahi telattuf eder ve hepsi vücûd-ı mutlakın kabza-i kudretinde müttehid olur. فَسُبْحَانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Yâsîn, 36/83) ["Her şeyin mülkü kendi elinde olan Allah'ı tesbih ve takdîs ederim; siz elbette sâdece O'na döndürüleceksiniz"] ve كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Kasas, 28/88) ["O'nun vechinden başka her şey hâliktir; hüküm O'nundur ve siz ancak O'na döndürüleceksiniz"] ve emsâli âyet-i kerîmede beyân buyrulduğu üzere, vücûd-ı Hak'dan zâhir olan her şey, yine vücûd-ı Hak'da müstağrak olur.

Bu ma'nâ cennet ve cehennemin hulûd ve ebediyyeti hakkındaki ihbârâta münâfî değildir; çünkü ilm-i ilâhîde sâbit olan hakāyık-ı eşyâ için, adem-i sırf mutasavver değildir. Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri ba'de'l-urûc yine onları tenfis eder. Fezâ-yı bî-nihâyede bir taraftan tekevvün ve tefessüd eden avâlimde o âlemlerin iktizââtına göre yine birer kisve-i taayyün ile zâhir olurlar; ve cemâlî olanlar yine cemâlî ve celâlî olanlar da yine celâlî olmak üzere kendi şe'nlerinde kāim olur. Ve bu nüzûl ve urûcun nihâyeti yoktur. Bu bahiste pek çok esrâr ve tafsîlât vardır; fakat maksad beyt-i şerîfde işâret buyrulan ittihâd-ı taayyünâtı ve ba'dehû vücûd-ı Hak'da istiğrâkı beyânıdır.

1816. Bu hep vardır ve gel ey "Kün!" emri, ey "gel"den ve sözden münezzeh olan.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1816. Bu hep vardır ve gel ey "Ol!" emri, ey "gel"den ve sözden uzak olan.

Yani bu "benler" ve "senler" dediğimiz belirlenimler vardır ve sabittir; ve hepsi "Ol!" emriyle var olmuştur; ve hepsi bölünmez bir anda Hakk'ın kahrediciliği altında yok olur ve tekrar "Ol!" emriyle var olurlar. Ve ey "Ol!" emri, bu an içinde de gel bizim bizliğimizi var et; ve ey "gel" diye kendisine hitap olunmaktan ve harf ve ses ile söz söylemekten, yani "Ol!" emrini Arapça ifade olarak "kâf" ve "nûn" harfleriyle birleştirip, söylemekten uzak olan vâcibü'l-vücûd (varlığı zorunlu olan), gel bizlere yönel; varlığın ile varlık ver! Bilinmeli ki, "Ol!" emri bir şeyin meydana gelmesi ve var olması için Hakk'ın yönelmesinden ibarettir; yoksa harf ve ses ile söylemek değildir.

Ya'ni bu benler ve senler dediğimiz taayyünât vardır ve sâbitdir; ve hepsi "Kün!" emrinden vücûd bulmuştur; ve hepsi ân-ı gayr-i münkasımda Hakk'ın kahhariyyeti altında ma'dûm ve tekrâr "Kün!" emriyle mevcûd olurlar. Ve ey "Kün!" emri, bu ân içinde de gel bizim bizliğimizi îcâd et; ve ey "gel" diye kendisine hitâb olunmaktan ve harf ve savt ile söz söylemekten, ya'ni "Kün!" emrini arabiyyü'l-ibâre olarak "kâf" ve "nûn" harfleriyle terkîb edip, söylemekten münezzeh olan vâcibü'l-vücûd, gel bizlere teveccüh et; vücudun ile vücûd ver! Ma'lum olsun ki, "Kün!" emri bir şeyin husûl ve vücuduna Hakk'ın teveccühünden ibârettir; yoksa harf ve savt ile söylemek değildir.

1817. Cisim seni cisimce görebilir; senin gamını ve gülmeni hayale getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1817. Cisim seni cisimce görebilir; senin gamını ve gülmeni hayale getirir.

Cismin hükümlerine dalmış olup manadan habersiz olanlar, seni ancak cisme uygun olan hal ile görebilirler; ve senin de cisim sahibi gibi gamlandığını ve güldüğünü hayal ederler; ve seni insan veya diğer şekillerde tasavvur ederler ve hatta sana oğul ve evlat isnat ederler.

Cismin ahkâmında müstağrak olup ma'nâdan bîhaber olanlar, seni ancak cisme münasib olan hal ile görebilirler; ve senin de cisim sâhibi gibi gamlandığını ve güldüğünü tahayyül ederler; ve seni insan veya diğer sûretlerde tasavvur ederler ve hatta sana oğul ve evlâd isnâd ederler.

1818. Bir gönül ki, o gamın ve gülmenin bağlanmışıdır, sen o görmenin lâyıkıdır deme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1818. Bir gönül ki, o gamın ve gülmenin bağlanmışıdır, sen o görmenin lâyıkıdır deme!

Şekilde ve insanlığın hükümlerine bağlı kalmış olan kimseye, o varlığın hakikatini görmeye layıktır deme; çünkü onun bakış açısında vehmedilmiş varlıkların (sadece sanıda var olan varlıklar) henüz kıyameti kopmamıştır ki, gerçek bir olanı gözlemleyebilsin.

Sûretde ve beşeriyyetin ahkâmı altında bağlanıp kalmış olan kimseye, o hakîkat-ı vücûdu görmeğe lâyıktır deme; zîrâ onun nazarında vücûdât-ı mevhûmenin henüz kıyâmeti kopmamıştır ki, vâhid-i hakîkîyi müşâhede edebilsin.

1819. O kimse ki o gama ve gülmeye bağlanmış ola, o kimse bu iki ariyetle yaşar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1819. O kimse ki o gama ve gülmeye bağlanmış ola, o kimse bu iki emanetle yaşar.

Gam ve sevincin emanet olduğu bu mecazî insan varlığının gereğidir. Bu sebeple bu mecazî varlık, özelliklerinin altında yaşayan bu iki emanet sıfatla yaşar. Çünkü insanın genel olarak iki hali vardır; ya gam içindedir ya da sevinç içindedir. Mal, sağlık ve benzeri konularda isteklerine ulaşanlarda sevinç oluşur ve ulaşamayanlarda gam meydana gelir. İnsan hayatının özeti budur ve bu iki sıfat emanettir. Hayatta biri gider, biri gelir. Mısra': "Gam gelir şâdî gider, dil bir misafirhanedir."

Gam ve şâdı âriyet olan bu vücûd-ı mecâzî-i beşerînin iktizâsıdır. Binâenaleyh bu vücûd-ı mecâzî evsâfının altında yaşayan bu iki âriyet sıfatlar ile yaşar. Zîrâ insanın sûret-i umûmiyyede iki hâli vardır; ya gam içindedir ve yâhud şâdî içindedir. Mâl ve sıhhat ve sâireden âmâline muvaffak olanlarda şâdî hâsıl olur ve muvaffak olamayanlarda gam husûle gelir. Hayât-ı beşerin hülâsası budur ve bu iki sıfat âriyetdir. Hayatta biri gider, biri gelir. Mısra': "Gam gelir şâdî gider, dil bir misafirhanedir."

1820. Aşkın yeşil bağı ki, nihayetsizdir, gam ve şâdîden başka onda çok mey[1793] veler vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1820. Aşkın yeşil bağı ki, sonsuzdur, gam ve sevinçten başka onda çok meyveler vardır.

"Aşk"tan kasıt, ilâhî aşktır. "Yeşil" ifadesinden kasıt, bu aşkın hâl ve şanının değişmezliğine işarettir. "Sonsuzluk"tan kasıt, hiçbir hâl ile durulmamasıdır. Yani asla hâl ve şanı değişmeyen ve hiçbir sebeple durulmayan ilâhî aşk bağında, gam ve sevinç meyvelerinden başka daha çok meyveler vardır. İlâhî aşkın, taayyün (belirginleşme) âlemine ait iki meyvesi vardır. Birisi sevinçtir ki, bu aşkın neticesinde kâmil insanlara zâtî tecelli (Allah'ın özünün görünmesi) meydana gelir. Bu müşâhededen (gözlemden) mutlu olurlar. Ve diğeri gamdır ki, o da bu tecellinin gizlenmesi üzerine meydana gelir. Nasıl ki ayrıntısı yukarıda geçti. Ve ondan başka olan meyveler, sûret (şekil) âleminin dışındaki meyvelerdir ki, Yüce Allah bu meyveler hakkında: اعددت لعبادى الصالحين ما لا عين رأت و لا اذن سمعت و لا خطر على قلب بشر Yani "Ben sâlih kullarım için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiçbir insan kalbine gelmeyen şeyler hazırladım" buyurur. Bu sebeple bu meyveler sûret âleminin dışında olduğu için tanımlanmaları mümkün değildir.

"Aşk”dan murâd, aşk-ı ilâhîdir. "Yeşil" ta'bîrinden murâd bu aşkın hâl ve şânının adem-i tebeddülüne işaretdir. "Nihayetsizlik"ten murâd hiçbir hâl ile sükûn bulmamasına işâretdir. Ya'ni aslâ hâl ve şânı tebeddül etmeyen ve hiçbir sebeble sükûn bulmayan aşk-ı ilâhî bağında, gam ve şâdî meyvelerinden başka daha çok meyveler vardır. Aşk-ı ilâhînin, âlem-i taayyüne âid iki semeresi vardır. Birisi şâdîdir ki, bu aşkın netîcesinde kâmillere tecellî-i zâtî vâki' olur. Bu müşâhededen mesrûr olurlar. Ve diğeri gamdır ki, o da bu tecellînin istitârı üzerine vâki' olur. Nitekim tafsîli yukarıda geçti. Ve ondan başka olan meyveler âlem-i sûretin hâricindeki semerâtdır ki, Hak Teâlâ bu semerât hakkında: اعددت لعبادى الصالحين ما لا عين رأت و لا اذن سمعت و لا خطر على قلب بشر Ya'ni "Ben sâlih kullarım için gözler görmedik ve kulaklar işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik şeyler hazırladım" buyurur. Binâenaleyh bu meyveler âlem-i sûret hâricinde olduğu için ta'rîfleri kābil değildir.

1821. Aşıklık bu iki halden pek yüksektir. Baharsız ve sonbaharsız yeşil ve tâzedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1821. Aşıklık bu iki halden pek yüksektir. Baharsız ve sonbaharsız yeşil ve tazedir.

Yani aşıklık, yalnız gam ve sevinç hallerinden pek yüksektir; ve onun bağının yeşilliği ve tazeliği, sıfatlara ait tecelliler (Allah'ın sıfatlarının görünür hale gelmesi) olmaksızın devam eder.

Ya'ni âşıklık yalnız gam ve şâdî hallerinden pek yüksektir; ve onun bağının yeşilliği ve tâzeliği, tecelliyât-ı sıfatiyye olmaksızın devam eder.

1822. Ey güzel yüzlü, güzel yüzünün zekâtını ver! Pâre pâre olan cânın şerhini açık söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1822. Ey güzel yüzlü, güzel yüzünün zekâtını ver! Parça parça olan canın şerhini açık söyle!

Cenâb-ı Pîr yukarıda 1816 numaralı beyitte این همه هست و بیا ای امر کن buyurmuş ve anlamı da açıklanmış idi. Bu şerefli beyit de o anlamın devamıdır.

"Güzel yüz"den maksat, Hakk'ın isim ve sıfatının birlik yönüdür ve bu birliğe "hakîkat-ı muhammediyye" (Hz. Muhammed'in hakikati) denir. Ve isimlerin topluluğu hakkında Kur'ân-ı Kerim'de فَلَهُ الأَسْمَاءُ الحُسْنَى (İsrâ, 17/110) ["Çünkü en güzel isimler O'na hastır"] buyrulur. Bu "güzel yüzün zekâtı"ndan maksat, kutsal feyzdir ki, bölünmez her anda taayyünât (belirginleşmeler) âlemine dağıtılan isimlere ait bağışlardır. "Parça parça olan can"dan maksat, küllî Muhammedî ruhtur ki, onun cüzleri, kâmil vârislerin yüce ruhlarıdır. Ve Mevlânâ (r.a.) efendimiz de onlardan birisidir. Bu sebeple parça parça olan canın şerhini söylemek, Muhammedî sırları yaymak ve bu yayma neticesinde kâmilin kendi varlığında o sırları zevk yoluyla idrak etmesi demek olur. Nasıl ki Cenâb-ı Pîr Dîvân-ı Kebîr'lerinde şöyle buyururlar: إِنَّا فَتَحْنَالَكَ (Fetih, 48/1) ["Biz sana fetih ihsan ettik"] ayet-i kerimesinin anlam hazinesini aç; Mustafa (a.s.)ın canının sırrını açık söyle!

Anlamın özeti şudur ki: Aşıklık, aşk ve âşık ile maşuk bağıntılarının varlığına muhtaçtır. Bu sebeple âşıkta bu aşk zevkinin devamı için isim ve sıfatının güzel olan birlik yönünün zekâtını, yani bölünmez her anda bizim bizliğimize varlık veren isimlere ait bağışlarını "Ol!" emrin ile bolca ihsan et de kâmillere bölünen küllî Muhammedî ruhun şerhini açık söyle!

Cenâb-ı Pîr yukarıda 1816 numaralı beyitte این همه هست و بیا ای امر کن buyurmuş ve ma'nâsı da îzâh olunmuş idi. Bu beyt-i şerîf dahi o ma'nânın mâ-ba'didir.

"Güzel yüz"den murâd Hakk'ın esmâ ve sıfatının vech-i vahdetidir ve bu vahdete "hakîkat-ı muhammediyye" denir. Ve cem'iyyet-i esmâiyye hakkında Kur'ân-ı Kerim'de فَلَهُ الأَسْمَاءُ الحُسْنَى (İsrâ, 17/110) ["Çünkü en güzel isimler O'na hasdır"] buyrulur. Bu “güzel yüzün zekâtı"ndan murâd, feyz-i mukaddesdir ki, âlem-i taayyünâta her ân-ı gayr-ı münkasımda tevzî' buyrulan atâyâ-yı esmâiyyedir. "Pâre pâre olan cân"dan murâd rûh-i küllî-i Muhammedî'dir ki, onun cüz'leri, verese-i kâmilînin ervâh-ı aliyyeleridir. Ve Mevlânâ (r.a.) efendimiz dahi onlardan birisidir. Binâenaleyh pâre pâre olan cânın şerhini söylemek, esrâr-ı muhammediyyeyi ifaza etmek ve bu ifâza neticesinde kâmil kendi vücûdunda o esrârı zevkan idrâk etmek demek olur. Nitekim Cenâb-ı Pîr Dîvân-ı Kebîr' lerinde şöyle buyururlar: إِنَّا فَتَحْنَالَكَ (Fetih, 48/1) ["Biz sana fetih ihsân ettik"] âyet-i kerîmesinin mahzen-i ma'nâsını aç; Mustafa (a.s.)ın cânının sırrını açık söyle!"

Hulâsa-i ma'nâ budur ki: Aşıklık aşk ve âşık ve ma'şûk nisbetlerinin vücûduna muhtacdır. Binâenaleyh âşıkda bu zevk-ı aşkın devamı için esmâ ve sıfatının güzel olan vech-i vahdetinin zekâtını, ya'ni her ân-ı gayr-ı münkasımda bizim bizliğimize vücûd veren atâyâ-yı esmâiyyeni "Kün!" emrin ile ibzâl buyur da kâmillere inkısâm eden rûh-i küllî-i Muhammedî'nin şerhini açık söyle!

1823. Şöyle ki, kirpik kırparak nâz ve göz ucu ile gıcıklayıcı olan bakışından gönlümün üzerine tâze yara koysun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1823. Şöyle ki, kirpik kırparak naz ve göz ucu ile gıcıklayıcı olan bakışından gönlümün üzerine taze yara koysun.

"Kirişme" naz ederek göz ucu ile bakmak; "gamze" göz kırpmak; "gammâze" dürtücü ve gıcıklayıcı anlamlarındadır.

Yani o şerhi öyle söyle ki, o Muhammedî can sırları (Hz. Muhammed'in ruhuna ait sırlar), gönül süsleyen bir sevgili gibi karşımda cisimleşsin ve kirpik kırparak karşımda naz ve göz ucu ile gönlümü gıcıklayarak baksın; onun bu bakışı gönlümün üzerine taze bir yara açsın.

"Kirişme" nâz ederek göz ucu ile bakmak; "gamze" göz kırpmak; "gammâze" dürtücü ve gıcıklayıcı ma'nâlarınadır.

Ya'ni o şerhi öyle söyle ki, o esrâr-ı cân-ı Muhammedî, bir mahbûbe-i dil-ârâ gibi karşımda tecessüm etsin ve kirpik kırparak karşımda nâz ve göz ucu ile gönlümü gıcıklayarak baksın; onun bu bakışı gönlümün üzerine tâze bir yara açsın.

1824. Böyle derin ma'na ile sûreti cem' etmek, azîm kuvvetin gayrisiyle mümkin değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1824. Böyle derin anlam ile şekli bir araya getirmek, büyük bir kuvvetten başkasıyla mümkün değildir.

Biz, küllî Muhammedî ruhun (Hz. Muhammed'in ruhu) açıklamasını talep ettik; o derin ve sonsuz anlamı, sadece şekilden ibaret olan harf ve ses ile bir araya getirmek, çok büyük bir yatkınlık kuvvetinden başkasıyla mümkün değildir.

Yani yatkınlığı zayıf olanlara bu derin anlamı harf ve ses ile ve söz ile öğretmek mümkün değildir. Nasıl ki biz bu anlamları kirişme (göz süzme), gamze (yanak çukuru) ve gammâze (göz süzerek işaret eden) gibi şekil âlemine ait ifadelerle işaret ettik.

Biz, rûh-ı küllî-i Muhammedî'nin şerhini taleb ettik; o derin ve nihâyetsiz ma'nâyı, sûretden ibaret olan harf ve savt ile cem' etmek pek büyük bir kuvvet-i isti'dâdın gayrisiyle mümkin değildir.

Ya'ni zaîfu'l-isti'dâd olanlara bu derin ma'nâyı harf ve savt ile ve lafız ile öğretmek mümkin değildir. Nitekim biz bu ma'nâları kirişme, gamze ve gammâze gibi âlem-i sûrete âid ta'bîrât ile işaret ettik.

1825. Sarhoşluğu ve ayıklığı cem' etmek lazımdır; ta ki fakr yolunda erkek arslan olasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1825. Sarhoşluğu ve ayıklığı bir araya getirmek gerekir; tâ ki fakirlik yolunda erkek aslan olasın.

Bilinmeli ki Hakk Yolcusunun genellikle üç hâli vardır: Birincisi fark, diğeri cem' (toplama, bir araya getirme) ve üçüncüsü cem'u'l-cem'dir (toplamanın toplamı). "Fark hâli" kişinin kendisini, eşyayı ve Hakk'ı ayrı ayrı birer varlık olarak görmesinden ibarettir ki, müminlerin geneli ve tasavvuf yoluna yeni başlayan Hakk Yolcularının hâlidir. Bunların bakış açısında halkın varlığı Hakk'ın perdesidir. İkincisi "cem'" hâlidir ki, tasavvuf yolculuğu ve nefisle mücadeleler sonucunda, kendi varlığını ve eşyanın varlığını Hakk'ın varlığında yok olmuş görür. Bu hâl, orta seviyedeki Hakk Yolcularının ve tüm meczupların (ilahi cezbe ile kendinden geçenlerin) hâlidir ki, bunların bakış açısında da Hakk'ın varlığı, halka perde olur; ve buna "sekr" (sarhoşluk) da derler. Üçüncüsü "cem'u'l-cem'" veya "fark ba'de'l-cem'" (cem'den sonra fark) hâlidir ki, bakış açısında Hakk'ın varlığından başka bir varlık kalmamakla beraber, halkın varlığını da Hakk'ın varlığında müşahede eder. Buna göre bu yüce zatlar için halkın varlığı Hakk'a ve Hakk'ın varlığı halka perde olmaz. Bu bakış açısı kâmillerin hâlidir ve bunlar sarhoşluk ile ayıklık hâlini bir araya getirmiş olurlar; ve "fakr-ı etemm" (tam fakirlik) hâli budur. Çünkü tüm hâl ve şanlarında kendilerini ve tüm eşyayı hakikatte Hakk'a muhtaç görürler. Sekr hâli üstün geldiğinde, onun hükmüne göre söz söylerler. Örneğin "ene'l-Hak" ["Ben Hakk'ım"] ve سبحانی ما اعظم شانی (Sübhanî mâ a'zama şânî) ["Kendimi tesbih ederim, şânım ne büyüktür"] ve ليس في جبتى سوى الله (Leyse fî cübbetî sivâllâh) ["Cübbemde Allah'dan gayri yoktur"] derler. Bu mertebede bu söz, hakikatin ta kendisidir; çünkü gördüklerini söylerler. Bunları inkâr edenler ve bu sözleri gerçeğe uygun görmeyenler hata ederler. Ve ayıklık ve sahv (uyanıklık) hâli üstün geldiği vakit, kesretin (çokluğun) hükmüne göre söz söylerler ve halkı irşad ederler (doğru yola yönlendirirler). Onların bu sözleri ve davranışları da doğrudur. Buna göre hâlin hakikatine vakıf olmayan kimseler, bu zat bir böyle, bir şöyle söylüyor; bunun hangisi doğrudur diyerek kendi akıllarıyla tartmaya kalkarlar ve inkâr veya tevil (yorumlayarak farklı anlam verme) ederler. Aksine inkârlarının sebebi, kendilerinin cehalet ve gafleti olduğunu bilmezler.

Ma'lûm olsun ki sâlikin umûmiyetle üç hâli vardır: Birisi fark, diğeri cem' ve üçüncüsü cem'u'l-cem'dir. "Fark hâli" kişi kendisini ve eşyayı ve Hakk'ı ayrı ayrı birer vücûd görmekten ibârettir ki, âmme-i mü'minîn ve mübtedî sâliklerin hâlidir. Bunların nazarında halkın vücûdu Hakk'ın hicabıdır. İkincisi "cem' " hâlidir ki, sülük ve mücâhedât neticesinde, kendi vücûdunu ve eşyânın vücudunu Hakk'ın vücûdunda fânî görür. Bu hâl, mutavassıt olan sâliklerin ve bilcümle meczûbların hâlidir ki, bunların nazarında da Hakk'ın vücûdu, halka hicâb olur; ve buna "sekr" de derler. Üçüncüsü "cem'u'l-cem'" veyâ "fark ba'de'l-cem'" hâlidir ki, nazarda Hakk'ın vücûdundan başka bir vücûd kalmamakla beraber, halkın vücûdunu da vücûd-ı Hak'da müşâhede eder. Binâenaleyh bu zevât-ı kirâm için halkın vücûdu Hakk'a ve Hakk'ın vücûdu halka hicâb olmaz. Bu nazar kâmillerin hâlidir ve bunlar sarhoşluk ile, ayıklık hâlini cem' etmiş olurlar; ve "fakr-ı etemm" hâli budur. Zîrâ cemî'-i hâl ve şanlarında kendilerini ve bilcümle eşyayı hakîkatde Hakk'a muhtâc görürler. Sekr hâli galebe edince, onun hükmüne göre söz söylerler. Meselâ "ene'l-Hak" ["Ben Hakk'ım"] ve سبحانی ما اعظم شانی (Sübhanî mâ a'zama şânî) ["Kendimi tesbih ederim, şânım ne büyüktür"] ve ليس في جبتى سوى الله (Leyse fî cübbetî sivâllâh) ["Cübbemde Allah'dan gayri yoktur"] derler. Bu mertebede bu söz, ayn-ı hakîkatdir; çünkü gördüklerini söylerler. Bunları inkâr edenler ve bu sözleri vâkı'a mutâbık görmeyenler hatâ ederler. Ve ayıklık ve sahv hâli galebe ettiği vakit, keserâtın hükmüne göre söz söylerler ve halkı irşâd ederler. Onların bu sözleri ve muâmeleleri de doğrudur. Binâenaleyh hakîkat-ı hâle muttali' olmayan kimseler, bu zât bir böyle, bir şöyle söylüyor; bunun hangisi doğrudur diyerek kendi akıllarıyla vezne kalkarlar ve inkâr veyâ te'vîl ederler. Halbuki inkârlarının sebebi, kendilerinin cehil ve gafleti olduğunu bilmezler.

1826. Eğer kanımı döktü ise, ben helâl ettim; ben helâl diyorum, o kaçıyor idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1826. Eğer kanımı döktü ise, ben helâl ettim; ben helâl diyorum, o kaçıyor idi.

"O" zamiri, gerçek sevgili olan Hakk'a (Yüce Allah'a) aittir. "Kan dökmek"ten kasıt, zâtî tecellîdir (Allah'ın özüyle tecelli etmesi) ki şimşek gibi çakıp gizlenir ve çaktığı zaman kul için fenâ-ender-fenâ (fenâ içinde fenâ, yok oluş içinde yok oluş) ve küllî mahv (tamamen yok olma) meydana gelir. "Helâl etmek"ten kasıt, varlık mülkünü gerçek sahibine bırakmaktır. Yani gerçek sevgili, zâtî tecellîsi ile benim varlığımı yok ettiyse, zaten varlık mülkünü ona teslim ettim ve ben الملك يومئذ الله (Hac, 22/56) yani “Bu günde mülk Allah'ındır" dedikçe, o kaçıyor idi. Yani benim başkalık elbisesiyle bu taayyün (belirginleşme) ve sûret (şekil) âleminde kalmamı istiyor idi.

"O" zamîri ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'a râci'dir. "Kan dökmek"den murâd tecellî-i zâtîdir ki şimşek gibi çakıp istitâr eder ve çaktığı vakit abd için fenâ-ender-fenâ ve mahv-ı küllî hâsıl olur. "Helâl etmek"den murâd, mülk-i vücudu sâhib-i hakîkîsine bırakmaktır. Ya'ni ma'şûk-ı hakîkî tecellî-i zâtîsi ile benim varlığımı mahv ettiyse, zâten mülk-i vücûdu ona teslîm ettim ve ben الملك يومئذ الله (Hac, 22/56) ya'ni “Bu günde mülk Allah'ındır" dedikçe, o kaçıyor idi. Ya'ni benim gayriyyet libâsıyla bu âlem-i taayyün ve sûretde kalmamı murâd ediyor idi.

1827. Mâdemki toprağa mensub olanların nâlesinden kaçıyorsun, gamnâkîlerin gönlüne gamı niçin dökersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1827. Mademki toprağa mensup olanların inlemesinden kaçıyorsun, gamlıların gönlüne gamı niçin dökersin?

Ey gerçek sevgili, mademki topraktan yaratmış olduğun âşıkların inlemelerine bakmayıp onları, dilediğin kadar, suret âleminde bırakıyorsun; yani zâtını sıfatınla örtüyorsun; o halde senin ayrılığınla gamlı olanlara mensup bulunan âşıklarının gönlüne bu ayrılık gamını niçin döküyorsun.

Ey ma'şûk-ı hakîkî, mâdemki topraktan yaratmış olduğun âşıkların nâlelerine bakmayıp onları, murâd ettiğin kadar, âlem-i sûretde bırakıyorsun; ya'ni zâtını sıfatınla setr ediyorsun; o halde senin firâkınla gamnâk olanlara mensûb bulunan âşıklarının gönlüne bu firkat gamını niçin döküyorsun.

1828. Ey sen ki, maşrıkdan parlayan her subh, maşrık çeşmesi gibi seni cûş içinde buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1828. Ey sen ki, doğudan parlayan her sabah, doğu çeşmesi gibi seni coşkunluk içinde buldu.

"Doğu"dan kasıt, ruhlar âlemi; "sabah"tan kasıt ruhların belirlenme âleminde ortaya çıkması; "doğu çeşmesi"nden kasıt güneştir.

Yani ruhlar âlemi doğusundan, topraktan yaratılmış bedene ilişerek doğan her bir ruh, güneş nasıl ışık huzmelerini eşya üzerine saçarsa, seni de öylece zâtının güneşinden, sıfat ve isimlerini kendi üzerine fışkırır bir halde buldu.

Yani ruh, isimlerine ait bağışlarını kaynar ve fışkırır bir halde buldu. Bu şerefli beyitte وَأَسْبَغَ عَلَيْكُم نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَ بَاطِنَةً (Lokman, 31/20) yani "Yüce Allah zâhirî ve bâtınî nimetlerini sizin üzerinizde tamamladı" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

"Maşrık”dan murâd, âlem-i ervâh; "subh"dan murâd ervâhın âlem-i taayyünde zuhûru; "çeşme-i maşrık"dan murâd güneştir.

Ya'ni âlem-i ervâh maşrıkından, cism-i hâkîye taalluk ederek tulû' eden her bir rûh, güneş nasıl huzemât-ı zıyâiyyesini eşyâ üzerine saçarsa, seni de öylece şems-i zâtından, sıfât ve esmânı kendi üzerine fışkırır bir halde buldu.

Ya'ni rûh, atâyâ-yı esmâiyyeni kaynar ve fışkırır bir halde buldu. Bu beyt-i şerîfde وَأَسْبَغَ عَلَيْكُم نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَ بَاطِنَةً (Lokman, 31/20) ya'ni “Allah Teâlâ zâhirî ve bâtınî ni'metlerini sizin üzerinizde itmâm eyledi" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

1829. Sen bu deline niçin bahane edersin; ey sen ki, senin şekere mensub olan dudaklarına baha yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1829. Ey sen ki, senin şekere mensup olan dudaklarına paha yoktur; sen bu deliye niçin bahane edersin?

"Dudaklar"dan maksat, Yaratıcı, Var Eden ve Şekil Veren ve benzeri ilahi isimlerdir ki, onlardan izafî varlık âleminde eşyanın kelimeleri ortaya çıkar. Nasıl ki ayet-i kerimede قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي (Kehf, 18/109) yani "Ey Habibim de ki, Rabb'imin kelimeleri için denizler mürekkep olsa, Rabb'imin kelimeleri bitmeden evvel, denizler biterdi" buyrulur.

"Şekkerîn"den maksat, isimlerin eserlerinin letafetidir. Yani "Ey maşukum, sen bu deli aşıkına niçin bahaneler ileri sürersin? Senin tatlı ve latif olan isimsel bağışlarına bir sınır ve kıymet tayin etmek mümkün değildir."

"Dudaklar"dan murâd, Hâlık, Bârî ve Musavvir ve emsâlî esmâ-i ilâhiyyedir ki, onlardan vücûd-ı izâfi âleminde kelimât-ı eşyâ sudûr eder. Nitekim âyet-i kerîmede قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي (Kehf, 18/109) ya'ni “Ya Habibim de ki, Rabb'imin kelimeleri için denizler mürekkeb olsa, Rabb'imin kelimeleri bitmezden evvel, denizler biter idi" buyrulur.

"Şekkerîn"den murâd, âsâr-ı esmânın letâfetidir. Ya'ni "Ey ma'şûkum, sen bu deli âşıkına niçin bahâneler îrâd edersin? Senin tatlı ve latîf olan atâyâ-yı esmâiyyene bir had ve kıymet ta'yîni mümkin değildir."

1830. Ey sen ki, eski cihâna yeni cansın! Cansız ve gönülsüz tenden efgânı [1801] dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1830. Ey sen ki, eski cihana yeni cansın! Cansız ve gönülsüz tenden feryadı dinle!

"Eski cihan"dan maksat, Cenâb-ı Pîr efendimizin unsurî (dört ana maddeden oluşan) yüce bedenleridir ki, görünüşte küçük âlem (mikrokozmos) ve anlamda büyük âlemdir (makrokozmos); ve bütün insân-ı kâmillerin yüce bedenleri de böyledir. "Cansız ve gönülsüz ten" ifadesi de bunu doğrular.

Yani "Ey yaşlanmış ve eskimiş olan varlık âlemime, bölünmez her anda benzerlerinin yenilenmesiyle taze can veren Yaratıcım; canı ve gönlü senin hayat sıfatından ve isimlerinin tecellilerinden bulan ve aslında cansız maddeden ibaret olan bu tenden çıkan feryadı dinle!"

"Eski cihân"dan murâd, Cenâb-ı Pîr efendimizin vücûd-ı şerîf-i unsurîleridir ki, sûretde âlem-i sagîr ve ma'nâda âlem-i kebîrdir; ve bilcümle insân-ı kâmillerin vücûd-ı şerîfleri de böyledir. "Cansız ve gönülsüz ten" ta'bîri de bunu te'yîd eder.

Ya'ni "Ey yaşlanmış ve eskimiş olan âlem-i vücuduma her ân-ı gayr-ı münkasımda teceddüd-i emsâl ile tâze can veren Hâlık'ım; cânı ve gönlü senin sıfat-ı hayatından ve tecelliyât-ı esmâiyyenden bulan ve hadd-i zâtında cemâddan ibaret olan bu tenden çıkan efgânı dinle!"

1831. Allah için gülün şerhini bırak; bülbülün şerhini söyle ki, gülden ayrı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1831. Allah için gülün açıklamasını bırak; bülbülün açıklamasını söyle ki, gülden ayrı oldu.

"Gül"den maksat, Hakk'ın varlığıdır; "bülbül"den maksat ise Hakk'a âşık olan insân-ı kâmildir. Bu hitabı Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) kendi yüce nefsine yapmaktadır.

Yani "Hakk'a hitaben söylediğin sırları bırak da Hak gülünden ayrılıp, izafî varlık âlemine inen âşık bülbülden bahset!" demek olur.

"Gül"den murâd, vücûd-ı Hak'dır; "bülbül"den murâd âşık-ı Hak olan kâmildir. Bu hitâbı Cenâb-ı Pîr kendi nefs-i şerîflerine yapıyor.

Ya'ni "Hakk'a hitâben söylediğin esrârı bırak da Hak gülünden ayrılıp, vücûd-ı izâfî âlemine hübût eden bülbül-i âşıktan bahs et!" demek olur.

1832. Bizim kaynamamız gam ve şâdîden olmaz; bizim aklımız hayal ve vehim ile olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1832. Bizim kaynamamız gam ve sevinçten olmaz; bizim aklımız hayal ve vehim ile olmaz.

Bizim coşmamıza ve kaynamamıza sebep, tabiat âlemine ait gam ve sevinç değildir. Çünkü gam ve sevincin kaynağı, vehim ve hayaldir. Hâlbuki bizim aklımız hayalden ve vehimden kurtulmuştur. Aklımız küllî akıl mertebesine yükselmiş ve hayal ile vehim aşağılarda kalmıştır. Bu sebeple bizi coşkuya getiren gam ve sevinçten başkadır. Nasıl ki yukarıda 1820 numaralı beytinde buna işaret ettik.

Bizim cûşumuz ve kaynamamıza sebeb, âlem-i tabîata âid gam ve şâdî değildir. Zîrâ gam ve şâdînin menba'ı, vehim ve hayâldir. Halbuki bizim aklımız hayâlden ve vehimden kurtulmuştur. Aklımız akl-i kül mertebesine irtikā etmiş ve hayâl ve vehim aşağılarda kalmıştır. Binâenaleyh bizi cûş u hurûşa getiren gam ve şâdîden başkadır. Nitekim yukarıda 1820 numaralı beytinde buna işaret ettik.

1833. Diğer bir haldir ki, o nadirdir; sen münkir olma ki, Hak çok kadirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1833. O, nadir bir başka haldir; sen inkâr etme ki, Hak çok kudretlidir.

Yani bizi coşkuya ve heyecana getiren şey, durgunluğun dışında olan bir haldir ki, o hal acayip ve nadirdir. Sakın bu hali inkâr etme! Yüce Allah çok kudretlidir. Yani eğer kendi eksik aklınla ölçüp inkâr edersen, Hakk'ın kudretini sınırlı olan aklının dairesinde sınırlamış olursun.

Ya'ni bizi cûş u hurûşa getiren şey, durgunluğun hâricinde olan bir hâldir ki, o hâl acîb ve nâdirdir. Sakın bu hâli inkâr etme! Hak Teâlâ Hazretleri çok kādirdir. Ya'ni eğer kendi akl-ı kāsırânen ile vezn edip inkâr edersen, Hakk'ın kudretini mahdûd olan aklının dâiresinde tahdîd etmiş olursun.

1834. Sen insanın halinden kıyas etme; menzili cevirde ve ihsânda yapma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1834. Sen insanın halinden kıyas etme; menzili cevirde ve ihsânda yapma!

Yani sen, varlığını Hakk'ın varlığında fani kılan ve vehim ve hayâlden kurtulan insân-ı kâmilin halini, Hakk'ın varlığını ayrı ve kendi varlığını da ayrı gören ve kendi vehim ve hayalinin icat ettiği enâniyette (benlikte) boğulmuş olan insân-ı nâkısın (noksan insanın) haline kıyas etme! Ve bu kıyas ve çıkarımınla, insân-ı kâmilin menzilini ve makamını, kendi menzil ve makamın gibi cevir ve ihsan, yani gam ve sevinç sahasına sınırlama!

Ya'ni sen varlığını Hakk'ın varlığında fânî kılan; ve vehim ve hayâlden kurtulan insân-ı kâmilin hâlini, Hakk'ın varlığını ayrı ve kendi varlığını da ayrı gören ve kendi vehim ve hayalinin îcâd ettiği enâniyetde müstağrak olan insân-ı nâkısın hâline kıyâs etme! Ve bu kıyas ve istidlâlin ile, insân-ı kâmilin menzilini ve makāmını, kendi menzil ve makāmın gibi cevr ve ihsân, ya'ni gam ve şâdî sâhasına hasr etme!

1835. Ceur ve ihsân ve gam ve şûdî hadistir; hadisler ölürler ve Hak onlara vârisdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1835. Zulüm, ihsan, keder ve sevinç sonradan meydana gelmiş şeylerdir; sonradan meydana gelmiş şeyler yok olur ve Hak onlara vâris olur.

Zulüm ve adalet, keder ve sevinç, sonradan meydana gelmiş âleme ait sıfatlardır; ve sonradan meydana gelmiş şeylerde kalıcılık olmaz; onlar yok olurlar ve ortadan kalkarlar ve bütün sonradan meydana gelmiş şeyler Hak'ın varlığında oluştuğu için, hepsi yine kendi asılları olan Hakk'a dönerler. Ve Hadid Suresi'nde geçen وَاللَّهِ مِيرَاثُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ (Al-i İmrân, 3/180) yani "Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır" ayet-i kerimesi gereğince, Yüce Allah bunların hepsinin vârisi olur.

Zulüm ve adl ve gam ve şâdî, hâdis olan âleme âid sıfatlardır; ve hâdis olan şeylerde bakā olmaz; onlar ölürler ve zâil olurlar ve bilcümle hâdisât vücûd-ı Hak'da tekevvün ettikleri cihetle, hepsi yine kendi asılları olan Hakk'a rücû' ederler. Ve sûre-i Hadid'de vaki وَاللَّهِ مِيرَاثُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ (Al-i İmrân, 3/180) ya'ni "Semâvât ve arzın mîrâsı Allah'ındır" âyet-i kerîmesi mücibince, Hak Teâlâ Hazretleri bunların cümlesinin vârisi olur.

1836. Ey sabahın zahîri ve melcei, sabah oldu; mahdûmum Hüsameddin'in özrünü dile!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1836. Ey sabahın yardımcısı ve sığınağı, sabah oldu; mahdumum Hüsameddin'in özrünü dile!

Nefehâtü'l-Üns'te açıklandığı üzere, bu Mesnevî-i Şerîf'i Hz. Pîr efendimiz, ara sıra gecenin başlangıcından sabaha kadar söylerlerdi ve Çelebi Hüsâmeddîn efendimiz yazarlardı. İnceliği açık olan bu konunun, böyle bir geceye denk geldiği anlaşılıyor. Bu sebeple Cenâb-ı Pîr efendimiz, Çelebi Hüsâmeddîn efendimizi, beşerî âdetin aksine sabaha kadar meşgul etmiş olduklarından dolayı, kendi tarafından özür dilemesini, naz makamının gereği olarak Hakk'a havale ediyor ve Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Çelebi'ye özel bir tecellîsini niyaz ediyor. Cenâb-ı Pîr'in Hz. Çelebi hakkında bu gibi lütufkârlıkları çoktur. Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da anılan birini nakledeyim: Hz. Pîr efendimiz bir kış gecesi, vakitsiz Çelebi'nin evine gitmiş ve ev halkı uyumuştu. O sırada pek çok kar yağıyordu. Cenâb-ı Pîr geri dönmediler ve ashâba zahmet olmasın diye kapıyı da çalmadılar; gündüze kadar ayakta beklediler. Mübarek başlarına kar yağdı. Gündüz kapıyı açtıkları zaman, Cenâb-ı Pîr'i o halde gördüler ve Çelebi hazretlerine haber verdiler; ve Çelebi gelip, Hz. Pîr'in mübarek ayaklarına kapandı ve ağlayarak özür diledi; ve Hz. Pîr iltifat buyurarak alınlarından öptü. Mürîdlere buyurdular ki: "Şeyh, mürîdlerden müstağnî olmakla beraber, yine onlara bu şekilde izzet ve hürmet eder. Mürîd için şeyh hakkında öncelikle böyledir." İşte bu şerefli beyitteki özür de bu türdendir.

Nefehâtü'l-Üns'de beyân olunduğu üzere, bu Mesnevî-i Şerîf1 Hz. Pîr efendimiz, ara sıra gecenin ibtidâsından sabaha kadar söylerler ve Çelebi Hüsâmeddîn efendimiz yazarlar idi. İnceliği meydanda olan bu bahsin, böyle bir geceye müsâdif olduğu anlaşılıyor. Binâenaleyh Cenâb-ı Pîr efendimiz, Çelebi Hüsâmeddîn efendimizi, âdet-i beşeriyye hilâfında sabaha kadar işgal buyur- muş olduklarından dolayı, kendi tarafından özür dilemesini, makām-ı nâzın îcâbı olarak Hakk'a havâle buyuruyor ve Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Çelebi'ye bir tecellî-i hâssını niyâz ediyor. Cenâb-ı Pîr'in Hz. Çelebi hakkında bu gibi lutufkârlıkları çoktur. Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da mezkûr olan birisini nakl edeyim: Hz. Pîr efendimiz bir kış gecesi, vakitsiz Çelebi'nin evine gitmiş ve ev halkı uyumuş idi. O esnâda pek çok kar yağmakta idi. Cenâb-ı Pîr avdet buyurmadılar ve ashâba zahmet olmasın diye kapıyı da çalmadılar; gündüze kadar ayakta beklediler. Mübarek başlarına kar yağdı. Gündüz kapıyı açtıkları vakit, Cenâb-ı Pîr'i o halde gördüler ve Çelebi hazretlerine haber verdiler; ve Çelebi gelip, Hz. Pîr'in mübarek ayaklarına kapandı ve ağlayarak özür diledi; ve Hz. Pîr iltifat buyurarak alınlarından öptü. Mürîdâna buyurdular ki: "Şeyh, mürîdlerden müstağnî olmakla beraber, yine onlara bu siyâk üzere izzet ve hürmet eder. Mürîd için şeyh hakkında bi-tarîk-ı evlâdır." İşte bu beyt-i şerîfdeki özür dahi bu kabildendir.

1837. Aklı küllün ve rüh-ı küllün özür dileyicisi sensin; cânın cânı ve mercânın revnakı sensin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1837. Küllî aklın ve küllî ruhun özür dileyicisi sensin; canın canı ve mercanın parlaklığı sensin.

"Küllî ruh"dan kasıt, Muhammedî küllî ruhtur; ve "küllî akıl" onun sıfatıdır. "Canın canı"ndan kasıt Hak'tır; çünkü küllî ruhun hakikati ve canıdır. Ve "mercan"dan kasıt insân-ı kâmilin taayyünüdür (belirginleşmesidir) ki, onun parlaklığı ve güzelliği, Hakk'ın özel tecellîsi (ortaya çıkışı) ile olur.

Bu beyit, önceki beyitle bağlantılıdır; çünkü yukarıda Hüsâmeddîn Çelebi'nin özrünü sen dile buyurmuştu; burada, küllî ruh ve küllî akıl tarafından özür dileyici ancak sensin demekle, kendilerinin hakikat-i Muhammediyye'yi ve onun sıfatı olan küllî aklı taşıdıklarına işaret ederler.

"Rûh-ı kül" den murâd, rûh-ı küllî-i Muhammedî'dir; ve "akl-ı kül" onun sıfatıdır. "Cânın cânı"ndan murâd Hak'dır; zîrâ rûh-ı küllînin hakîkatı ve cânıdır. Ve "mercân"dan murâd insân-ı kâmilin taayyünüdür ki, onun revnakı ve parlaklığı, Hakk'ın tecellî-i hâssı ile olur.

Bu beyit, evvelki beyite merbûtdur; zîrâ yukarıda Hüsâmeddîn Çelebi'nin özrünü sen dile buyurmuş idi; burada, rûh-ı kül ve akl-1 kül tarafından özür dileyici ancak sensin demekle, kendilerinin hakikat-ı muhammediyyeyi ve onun sıfatı olan akl-ı küllü hâmil olduklarına işaret ederler.

1838. Sabahın nûru parladı ve biz senin nûrundan, sabah vakti içilen bir şarab içinde senin bâde-i Mansur'un ileyiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1838. Sabahın nuru parladı ve biz senin nurundan, sabah vakti içilen bir şarap içinde senin Mansur şarabın ileyiz.

Dış âlem, sabahın nuruyla aydınlandı. Biz ise, Çelebi Hüsâmeddîn ile birlikte, iç âlemde senin zâtî tecellinden (Allah'ın özünden gelen görünüm) sabah vakti içtiğimiz bir vahdet şarabı içinde Mansur'un şarabı ile meşgulüz.

"Mansur'un şarabı"ndan kastedilen, Hallâc-ı Mansur hazretlerine açığa çıkan vahdet sırrıdır ki "ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) narasının ortaya çıkmasını gerektirir.

Âlem-i âfāk, sabâhın nûruyla aydınlandı. Biz ise, Çelebi Hüsâmeddîn ile berâber, âlem-i enfüsde senin tecellî-i zâtînden sabâh vakti içdiğimiz bir şarâb-ı vahdet içinde Mansûr'un bâdesi ile meşgülüz.

"Mansûr'un bâdesi"nden murâd, Hallâc-1 Mansûr hazretlerine münkeşif olan sırr-ı vahdetdir ki "ene'l-Hak" na'rasının zuhûrunu îcâb eder.

1839. Senin atân, mâdemki beni böyle tutuyor, bâde kim oluyor ki, o bana tarab getirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1839. Senin bağışın mademki beni böyle tutuyor, şarap kim oluyor ki, o bana neşe versin.

Senin zâta ait bağışların mademki beni böyle sarhoş edip birlik mertebesine getiriyor; maddî şarabın ne hükmü vardır ki, o bana neşe ve sevinç verebilsin.

Senin atâyâ-yı zâtiyyen mâdemki beni böyle sarhoş edip mertebe-i ittihâda getiriyor; maddî şarabın ne hükmü vardır ki, o bana tarab ve neş'e verebilsin.

1840. Bâde kaynayışta, bizim kaynamamızın dilencisidir; felek devrinde bizim aklımızın dilencisidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1840. Şarap kaynamakta, bizim kaynamamızın dilencisidir; feleğin dönüşünde bizim aklımızın dilencisidir.

Bu şerefli beyit, Mansur'un şarabının (Mansur'un ilahi aşk sarhoşluğu) gereği olarak söylenmiş bir sözdür. Çünkü insân-ı kâmilin dili vahdet makamında, Hakk'ın dilidir; bu sebeple bu sözler, Mevlânâ efendimizin beşerî suretine ait değildir. Nitekim demişlerdir: Mansur "ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) dedi, sözü Hak'tır, Hak söyledi. Ve Kur'ân-ı Kerîm'de bu makam, "Attığın vakit sen atmadın; velâkin Allah attı" (Enfâl, 8/17) ayet-i kerimesinde işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîf, bâde-i Mansûr'un iktizâsı olarak söylenmiş bir sözdür. Zîrâ kâmilin lisânı makām-ı vahdetde, lisân-ı Hak'dır; binâenaleyh bu sözler, Cenâb-ı Mevlânâ efendimizin sûret-i beşeriyyelerine âid değildir. Nitekim demişlerdir: Mansûr ene'l-Hak söyledi Hakdır sözü Hak söyledi Ve Kur'ân-ı Kerîm'de bu makam وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfâl, 8/17) ya'ni "Attığın vakit sen atmadın; velâkin Allah attı” âyet-i kerîmesinde işâret buyrulur.

1841. Bâde bizden sarhoş oldu, biz ondan değil. Kalıb bizden mevcud oldu; biz ondan değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1841. Şarap bizden sarhoş oldu, biz ondan değil. Kalıp bizden var oldu; biz ondan değil.

İlahi âşıkların sarhoşluğu, ilahi muhabbet şarabındandır; ve ilahi muhabbet bütün eşyanın aslıdır. Ve şarabın coşması ve kaynaması ve hatta bütün eşya zerrelerinin hareketi, ilahi sevginin yayılmasındandır. Nasıl ki başta 10 numaralı beyitte "Ateş-i aşktır ki cana düştü" buyrulmuştu. Bu sebeple, Hak'ın birliğinde (vahdet-i Hak) kaybolmuş olan kâmil insanın aşkı, birleşme (ittihad) itibarıyla, ilahi sevginin aynısıdır. Şu halde şarap elbette kâmil insanın aşkından kaynayıp sarhoş olmuş olur; ve kâmil insanın sarhoşluğu da, şaraptan değil, ilahi aşktandır. Ve aynı şekilde kâmil insanın kalıbının kemali, kâmil insanın anlamından ve ruhundan var oldu; yoksa kâmil insanın kemali kalıptan ve cesetten var olmadı. Çünkü kalıp ve ceset onların hakikatlerinin bineğidir; ve binici olmasa, bineğe lüzum kalmaz.

Uşşâk-ı ilâhînin sarhoşluğu, muhabbet-i ilâhî şarabındandır; ve muhabbet-i ilâhî cemî'-i eşyânın aslıdır. Ve şarabın cûşu ve kaynaması ve hattâ cemî'-i zerrât-ı eşyânın hareketi, hubb-i ilâhînin sereyânındandır. Nitekim baş tarafda 10 numaralı beyitte آتش عشقست کاندر میفتاد buyrulmuş idi. Binâenaleyh vahdet-i Hak'da müstağrak olan kâmilin aşkı, bihasebi'l-ittihâd, hubb-i ilâhînin aynıdır. Şu halde şarâb elbette kâmilin aşkından kaynayıp sarhoş olmuş olur; ve kâmilin sarhoşluğu da, bâdeden değil, aşk-ı ilâhîdendir. Ve kezâ kālıb-ı kâmilin kemâli, kâmilin ma'nâsından ve rûhundan mevcûd oldu; yoksa kâmilin kemâli kalıbdan ve cesedden mevcûd olmadı. Zîrâ kalıb ve cesed onların hakîkatlerinin merkebidir; ve râkib olmasa, merkebe lüzûm kalmaz.

1842. Biz arı gibiyiz ve kalıblar mum gibidir; kalıbı mum gibi hâne hâne etmişdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1842. Biz arı gibiyiz ve kalıplar mum gibidir; kalıbı mum gibi hane hane etmiştir.

Yani ilahi ilimde olan bizim hakikatlerimiz, arılar gibidir; bedenler âlemindeki kalıplarımız ve cesetlerimiz balmumu gibidir. Arılar balmumunu nasıl ki hane hane ve delik delik yapıp, içine bal doldururlarsa, bizim hakikatlerimiz de unsurlardan oluşan birer cesede ilişkindir; ve her bir ceset birer hane olur. Ve onların içini kendi kemalatıyla doldururlar.

İsmail-i Ankaravî (k.s.) hazretleri bu beyitlerde ruhun cesetten önce olması veya ceset ile beraber oluşması meselesini konu edinmiş ve ruhun cesetten önce olması mezhebini beyan buyurmuştur.

Bu mesele hakkında biraz açıklamalar verilmesi gerekir: Hakk'ın hakiki varlığı ahadiyet, vahdet, vahidiyet mertebelerinde tek olma üzere olup, başkalık elbisesiyle ruhaniyet mertebesine inişinde çift olma ile nitelenmiştir. Ve Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ (Fecr, 89/3) ayet-i kerimesinde bu mertebelere yemin eder. Ve bu çift olma, küllü'l-kül (tümün tümü) olan Muhammedî ruh ile gerçekleşir. Buna göre bu çift olma ve ikilik, ilahi bir emir ve oluş halinden ibarettir. Onun için Kur'an-ı Kerim'de قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي (İsra, 17/85) ["De ki ruh Rabb'imin emrindendir"] buyrulmuştur. Daha sonra küllü'l-kül olan bu Muhammedî ruhtan bütün peygamberler ile, kâmil evliya hazaratının külli ruhları belirlenmiş ve onlardan her birine tabi olan ümmetlerin cüzi ruhları henüz belirlenmeyip kuvvede (potansiyel halde) kalmıştır. Bu hakikate göre İslam filozofları külli nefislerin bedenlerden önce ve cüzi nefislerin ise bedenlerden sonra oluştuğuna kail olmuşlar ve İmam-ı Gazzali hazretleri de aynı mütalaada bulunmuştur. Sadreddin-i Konevî hazretleri de Cenab-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretlerinden naklen bu hususu beyan buyurmuşlardır. Nitekim Mevlana Cami hazretleri İbn Farız hazretlerinin Kaside-i Hamriyye'sinin ilk beytine yazdığı şerhte bu konuda bazı açıklamalar vermiştir. Buna göre bu meselede iki mezhep vardır. Bu konudaki tafsilatı fakir, Fususu'l-Hikem'e yazdığım şerhte Fass-ı Musevî başlangıcında, o bahse ilişkin olması sebebiyle zikrettim. Cenab-ı Pir efendimizin bu şerefli beyitlerinde bu iki mezhepten hangisini beyan buyurdukları açık değildir. Zira "biz" tabiriyle kendi külli ruhlarına işaret buyurmuş olmaları mümkündür. Nitekim Divan-ı Kebirlerindeki bir gazellerinde şerefli zatlarına işaret ederek şöyle buyururlar:

Ya'ni ilm-i ilâhîde olan bizim hakîkatlerimiz, arılar gibidir; âlem-i ecsâddaki kalıblarımız ve cesedlerimiz balmumu gibidir. Arılar balmumunu nasıl ki hâne hâne ve delik delik yapıp, içine bal doldururlarsa, bizim hakāyıkımız dahi unsuriyyatdan birer cesede taalluk ederler; ve her bir cesed birer hâne olur. Ve onların içini kendi kemâlâtıyla doldururlar.

İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazretleri bu beyitlerde rûhun cesedden mukaddem olması veyâ cesed ile beraber tekevvün etmesi mes'elesini mevzû'-i bahs etmiş ve rûhun cesedden mukaddem olması mezhebini beyân buyurmuştur.

Bu mes'ele hakkında biraz îzâhât i'tâsı lâzım gelir: Vücûd-ı hakîkî-i Hak ahadiyyet, vahdet, vâhidiyyet mertebelerinde vitriyyet üzere olup libâs-ı gayriyyetle mertebe-i rûhiyyete tenezzülünde şefiyyetle muttasıfdır. Ve Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ (Fecr, 89/3) âyet-i kerîmesinde bu mertebelere kasem buyurur. Ve bu şefiyyet, küllü'l-kül olan rûh-ı Muhammedî ile hâsıldır. Binâenaleyh bu şefiyyet ve isneyniyyet bir emr ve şe'n-i ilâhîden ibârettir. Onun için Kur'ân-ı Kerim'de قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي (İsrâ, 17/85) ["De ki rûh Rabb'imin emrindendir"] buyrulmuştur. Ba'dehû küllü'l-kül olan bu rûh-ı Muhammedî'den bilcümle enbiyâ ile, kümmel-i evliyâ hazarâtının ervâh-ı külliyyeleri müteayyen olmuş ve onlardan her birine tâbi' olan ümemin ervâh-ı cüz'iyyeleri henüz müteayyen olmayıp kuvvede kalmıştır. Bu hakîkate binâen hükemâ-yı islâmiyye nüfûs-ı külliyyenin kable'l-ecsâm ve nüfûs-ı cüz'iyyenin, ba'de'l-ecsâm husûlüne kāil olmuşlar ve İmâm-ı Gazzâlî hazretleri dahi aynı mütâlaada bulunmuştur. Sadreddîn-i Konevî hazretleri dahi Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretlerinden naklen bu hususu beyân buyurmuşlardır. Nitekim Mevlânâ Câmî hazretleri İbn Fâriz hazretlerinin Kasîde-i Hamriyye'sinin ilk beytinde yazdığı şerhde bu babda ba'zı îzâhât vermiştir. Binâenaleyh bu mes'elede iki mezheb vardır. Bu babdaki tafsîlâtı fakîr Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhde Fass-ı Mûsevî ibtidâsında, o bahse taalluku hasebiyle zikr ettim. Cenâb-ı Pîr efendimizin bu beyt-i şerîflerinde bu iki mezhebden hangisini beyân buyurdukları vâzıh değildir. Zîrâ "biz" ta'bîriyle kendi rûh-i küllîlerine işaret buyurmuş olmaları vâriddir. Nitekim Dîvân-ı Kebîrlerindeki bir gazellerinde zât-ı şerîflerine işâreten şöyle buyururlar:

## Tâcir efendinin hikâyesine rücû'

1843. Bu çok uzundur; efendinin haberini söyle; o iyi adamın ahvali acaba ne oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1843. Bu çok uzundur; efendinin haberini söyle; o iyi adamın halleri acaba ne oldu?

Bu ruhun bedenlere ilişkin olma bahsi uzundur. Tüccar efendinin hikâyesini söyle; papağanının kayboluşundan sonra acaba o iyi adamın halleri ne oldu?

Bu rûhun ebdâna taalluku bahsi uzundur. Tâcir efendinin hikâyesini söyle; tûtîsinin gaybûbetinden sonra acaba o iyi adamın ahvâli ne oldu?

1844. Efendi ateş ve derd ve nâle içinde böylece yüz perakende söylemekte idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1844. Efendi, ateş, dert ve inilti içinde böylece yüz perişan söz söylemekteydi.

Efendi, papağanının titreyip düşmesi üzerine, ayrılık ateşi, gam, inilti ve şevk içinde, yukarıda açıkladığımız şekilde, birbiriyle bağdaştırması zor ve çok perişan sözler söylemekteydi.

Efendi tûtîsinin titreyip düşmesi üzerine, âteş-i firkat ve gam ve nâle ve şevk içinde, yukarıda îzâh ettiğimiz vech ile, yekdîğeriyle tevfiki müşkil ve çok perîşân sözler söylemekte idi.

1845. Ba'zan tenâkuz, ba'zan nâz ve ba'zan niyaz ve ba'zan da hakikat ve ba'zan dahi mecâz sevdasını söylüyordu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1845. Bazen çelişki, bazen naz ve bazen niyaz ve bazen de hakikat ve bazen de mecaz sevdasını söylüyordu.

Naz, niyazın ve hakikat, mecazın zıddı olduğundan, bazen birini ve bazen diğerini söylemek elbette görünüşte çelişki olur.

Nâz, niyâzın ve hakîkat, mecâzın zıddı olduğundan, gâh birini ve gâh dîğerini söylemek bittâbi' sûret-i zâhirede tenâkuz olur.

1846. Gark olmuş adam acib bir sûretde can koparır; her bir ota el vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1846. Boğulmuş adam şaşılacak bir şekilde canını kurtarmaya çalışır; her bir ota el uzatır.

"Cânî"deki "yâ" şaşkınlık içindir. Boğulmakta olan adam şaşılacak bir şekilde can çekişir. Eline geçen her bir ota ve köke sarılır. Nasıl ki Türkçede "Denize düşen, yılana sarılır" atasözü meşhurdur.

“Cânî” de ‘yâ’ taaccüb içindir. Boğulmakta olan adam acîb bir sûretde can çekişir. Eline geçen her bir ota ve köke sarılır. Nitekim Türkçe’de “Denize düşen, yılana sarılır” darb-ı meseli meşhûrdur.

1847. Nihâyet tehlike içinde onu hangi el tutarsa, baş korkusundan acîb bir sûretde el ve ayak vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1847. Sonunda tehlike içinde onu hangi el tutarsa, baş korkusundan acayip bir şekilde el ve ayak vurur.

"Pâyî"deki "yâ" da şaşkınlık içindir. Yani boğulmak üzere olan bir kimseyi hangi el tutarsa, o kimse başını kurtarmak için eliyle ve ayağıyla acayip bir şekilde çırpınır.

“Pâyî” deki “yâ” dahi taaccüb içindir. Ya’ni boğulmak üzere bulunan bir kimseyi hangi el tutarsa, o kimse başını kurtarmak için eliyle ve ayağıyla acîb bir sûretde çırpınır.

1848. Dost bu perişanlığı sever; beyhûde çalışmak uyumakdan iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1848. Dost bu perişanlığı sever; boşuna çalışmak uyumaktan iyidir.

Gerçek sevgili olan Hak, kendisine âşık olan kullarının bu perişanlığını ve aşkın sürüklemesiyle çırpınmasını sever. Çünkü bu unsurlardan oluşan beden içinde kalındıkça kavuşma mümkün olmadığına göre, boşuna olan bu aşk ıstırabı, her hâlükârda o gerçek sevgiliye karşı uyumaktan ve donuk bir hâlde bulunmaktan daha iyidir. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz "ان الله لا يحب البطالين" yani "Yüce Allah tembelleri sevmez" buyurur.

Ma’şûk-ı hakîkî olan Hak, kendisine âşık olan kullarının bu perişanlığını ve sâika-i aşk ile çırpınmasını sever. Zîrâ bu vücûd-ı unsurî içinde kaldıkça vuslat mümkün olmadığına nazaran, beyhûde olan bu ıztırâb-ı aşk, herhalde o ma’şûk-ı hakîkîye karşı uyumak ve müncemid bir hâlde bulunmakdan daha iyidir. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz `ان الله لا يحب البطالين` ya’ni “Allah Teâlâ tenbellleri sevmez” buyurur.

1849. O kimse ki şâh’dır, o işsiz değildir; ondan nâle acîbdir ki, o hasta değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1849. O kimse ki şahtır, o işsiz değildir; ondan inleme tuhaftır ki, o hasta değildir.

Manevi âlemde şah olan insân-ı kâmil, işsiz değildir; onun görünen âlemde pek çok tasarrufu ve işleri vardır. Örneğin, hayvanlık mertebesinde bulunan insanları terbiye edip insanlık makamına getirir ve nefse ait hastalıklarla malul olanları tedavi eder; fakat kendisi bu gibi illetler ve hastalıklarla malul ve hasta olmadığı halde, onun ah ve inlemesi şaşılacak bir durumdur.

Âlem-i ma’nâda şâh olan insân-ı kâmil, işsiz değildir; onun âlem-i sûretde pek çok tasarrufâtı ve işleri vardır. Meselâ hayvâniyyet mertebesinde bulunan insanları terbiye edip makâm-ı insâniyyete getirir ve emrâz-ı nefsâniyye ile ma’lûl olanları tedâvî eder; fakat kendisi bu gibi ilel ve emrâz ile ma’lûl ve hasta olmadığı halde, onun âh u enîni şâyân-ı taaccübdür.

1850. Ey oğul, bunun için Rahmân `كل يوم هو في شأن` buyurdu ey oğul! [1821]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1850. Ey oğul, bunun için Rahman "Her gün o, yeni bir iştedir" buyurdu ey oğul! [1821]

Yani, oğlum, insân-ı kâmil nasıl işsiz olur ki? O, nefsanî varlık ile değil, Rahmanî varlık ile ayakta durur ve Yüce Rahman ise Rahman Suresi'nde kendi hakkında "Her gün o, yeni bir iştedir" (Rahman, 55/29) yani "O her anda bir durumdadır" buyurdu. Ve bu şerefli surenin konusu Rahmanî rahmettir. Bu şerefli beyitte Muhammedî arifler için büyük bir zevk olduğundan, bu şerefli surenin sırrı hakkında açıklamalar vermek faydalıdır: Yüce Allah "Rahman Kur'an'ı öğretti" (Rahman, 55/1,2) buyurdu da, "Allah Kur'an'ı öğretti" buyurmadı. Sırrı şudur ki; küllî nefislerin mazharları olan peygamberlerden ve resullerden her biri, unsurî varlıkta mazhar oldukları özel isimlerin hükmünü ve eserini ve hazinesinde saklı olan ilim ve hikmetini ve zevkini ve tecellisini, Muhammedî hakikatten alıp ortaya çıkarır ve bu ortaya çıkarma, tabiî şehvetlere ve kötü ahlaklara düşkünlükleri sebebiyle, celâlî isimlerden bir ismin intikamına ve kahredici terbiyesine müstahak olan bir ümmete şefaat ederek, onları o celâlî ismin kahır ve azabından kurtarmak içindir.

Şimdi, Muntakim (intikam alan) ve Kahhar (kahredici) isimlerinin intikamı ve kahrı hafif olduğu zaman, Raûf (çok şefkatli) ve Rahim (çok merhametli) isimlerinin şefaati ile sakin olur; fakat intikam ve kahır şiddetli olursa, diğer isimlerin şefaati etkili olmaz. Çünkü ona karşı koyamazlar. Bu sebeple ancak "Rahman" ismi şefaat edebilir; zira "Rahmetim ise her şeyi kaplamıştır" (A'raf, 7/156) gereğince Rahman ism-i şerifinin rahmeti bütün isimleri kuşatmıştır. Hiçbir ismin ona karşı koyması yoktur. Adem (a.s.)'dan Hatem-i Enbiya (s.a.v.) Efendimiz'e gelinceye kadar gönderilen peygamberlerden ve resullerden her biri özel ümmeti davet edip, ona şefaat eyledi. Zira onların mazhar oldukları özel isimlerin her birinde, Rahman ismi kadar kuşatıcılık ve kuvvet ve cemiyet (bütünlük) yoktur; ve Rahman ismi onların mazhar oldukları ismin alanı ve dairesi kadar rahmet eder. Bu sebeple bu kuşatıcılık eksikliği sebebiyle kahredici isimlerin rububiyeti (Rablık vasfı) altında kalmış olan muhtelif taifelerin tümüne şefaat edemediler. Ne zaman ki küllün başlangıcı ve aslı ve fer'in (cüziyetin) toplayıcısı olan Hatem-i Enbiya (s.a.v.) Efendimiz'in devlet ve saltanat dönemi geldi, saadetleri hakkında "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" (Enbiya, 21/107) buyrulduğu üzere, küllî cemiyet ve zâtî mazhariyet sahibi olduğu için saadetli varlıkları Rahmanî rahmetin aynısı ve şeriatı, bütün önceki şeriatları toplayıcı oldu. Bu sebeple Rahmanî rahmet ile bütün âlemlere ve ümmetlere kabiliyetleri miktarınca rahmet olup şefaat etti ve onun ümmeti rahmet içinde rahmet olan "Rahimî rahmete" müstahak oldu. Böyle olunca (s.a.v.) Efendimiz özel şefaat makamının efendisi ve sahibidir. Kur'an-ı Kerim ise "Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler" (Sebe', 34/28) ayet-i kerimesi gereğince, yeryüzü sakinlerinin hepsini hidayet yoluna sevk edip, onları celâlî isimlerin kahır elinden kurtararak şefaat için geldiği cihetle, bu şerefli surede "Rahman Kur'an'ı öğretti" (Rahman, 55/1-2) hitabı vaki oldu. Rahman isminin üstünde şefaat edebilecek başka bir isim olmadığı ve Kur'an'dan başka bir hidayet yolu bulunmadığı için şanlı peygamber Efendimiz, Hatem-i Enbiya oldu. Bu ismin dairesinden çıkılınca, onun zıddı olan Kahhar ve Muntakim isimlerinin terbiye dairesine girilmek pek tabiî olur. Bu sebeple Hatem-i Enbiya'dan sonra başka bir peygambere ve Kur'an'dan başka bir kitaba intizar edenler, artık kahır ve intikam bekleyebilirler.

Ya’ni, oğlum insân-ı kâmil nasıl işsiz olur ki? O vücûd-ı nefsânî ile değil, vücûd-ı rahmânî ile kâimdir ve Rahmân-ı Azîmü’ş-şân ise sûre-i Rahmân’da kendi hakkında `كل يوم هو في شأن` (Rahmân, 55/29) ya’ni “O her ânda bir şe’ndedir” buyurdu. Ve bu sûre-i şerîfenin mevzû’u rahmet-i rahmâniyyedir. Bu beyt-i şerîfde urefâ-yı Muhammediyye için zevk-ı azîm olduğundan, bu sûre-i şerîfenin sırrı hakkında îzâhât i'tâsı fâidelidir: Hak Teâlâ الرَّحْمَنُ عَلَّمَ الْقُرْآنَ (Rahmân, 55/1,2) ya'ni "Rahmân Kur'ân'ı ta'lîm etti" buyurdu da, "Allah Kur'ân'ı ta'lîm etti" buyurmadı. Sırrı budur ki; nüfüs-ı külliyyenin mazharları olan enbiyâ ve rusülden her birisi vücûd-ı unsurîde mazhar oldukları ism-i hâsların hükmünü ve eserini ve hazînesinde mahfüz olan ilim ve hikmetini ve zevkini ve tecellîsini, hakîkat-ı muhammediyeden alıp ızhâr eder ve bu ızhâr şehevât-ı tabîiyye ve ahlâk-ı rediyyeye inhimâkleri hasebiyle, esmâ-i celâliyyeden bir ismin intikāmına ve terbiye-i kahrına istihkāk kesb eden bir ümmete şefâat ederek, onları o ism-i celâlînin kahır ve azabından kurtarmak içindir.

İmdi ism-i Muntakim ve Kahhâr'ın intikam ve kahrı hafif olduğu vakit Ra-ûf ve Rahîm isimlerinin şefâati ile sâkin olur; fakat intikam ve kahır şiddetli olursa, sâir isimlerin şefâati müessir olmaz. Çünki ona mukavemet edemezler. Binâenaleyh ancak isim-i "Rahmân” şefâat edebilir; zîra وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ (A'râf, 7/156) ["Rahmetim ise her şeyi kaplamıştır"] mûcibince Rahmân ism-i şerîfinin rahmeti bütün esmâyı ihâta etmiştir. Hiçbir ismin ona mukavemeti yoktur. Adem (a.s.) dan Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'e gelinceye kadar meb'ûs olan enbiyâ ve rusülden her birisi ümmet-i hâssayı da'vet edip, ona şefâat eyledi. Zîrâ onların mazhar oldukları ism-i hâsların her birinde, ism-i Rahmân kadar ihâta ve kuvvet ve cem'iyyet yoktur; ve ism-i Rahmân onların mazhar oldukları ismin hayyizi ve dairesi kadar rahmet eder. Binâenaleyh bu adem-i ihâta hasebiyle esmâ-i kahriyyenin rubûbiyyeti altında kalmış olan muhtelif tâifelerin umûmuna şefâat edemediler. Vaktāki küllün mebde'i ve asıl ve fer'in câmi'i olan Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'in devr-i devlet ve saltanatı geldi, hakk-ı saadetlerinde وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ (Enbiyâ, 21/107) ["Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik"] buyrulduğu üzere, cem'iyyet-i külliyye ve mazhariyyet-i zâtiyye sahibi olduğu için vücûd-ı saâdetleri ayn-ı rahmet-i rahmâniyye ve şerîatı, bilcümle şerâyi'-i sâbıkayı câmi' oldu. Binâenaleyh rahmet-i rahmâniyye ile cemî'-i avâlime ve ümeme kābiliyyetleri mikdârınca rahmet olup şefâat etti ve onun ümmeti rahmet içinde rahmet olan "rahmet-i rahîmiyye'ye müstehak oldu. Böyle olunca (s.a.v.) Efendimiz makām-ı hâss-ı şefâatin seyyidi ve efendisidir. Kur'ân-ı Kerîm ise وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (Sebe', 34/28) ["Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler"] âyet-i kerîmesi mûcibince, sâkinân-ı arzın cümlesini tarîk-ı hidâyete sevk edip, onları esmâ-i celâliyyenin yed-i kahrından kurtararak şefâat için geldiği cihetle, bu sûre-i şerîfede الرَّحْمَنُ عَلَّمَ الْقُرْآنَ (Rahmân, 55/1-2) ["Rahmân Kur'ân'ı ta'lîm etti"] hitâbı vâki' oldu. İsm-i Rahmân'ın fevkınde şefâat edebilecek diğer bir isim olmadığı ve Kur'ân'dan başka bir tarîk-ı hüdâ bulunmadığı için nebiyy-i zîşân Efendimiz, Hâtem-i enbiyâ oldu. Bu ismin dâiresinden çıkılınca, onun zıddı olan Kahhâr ve Müntakim isimlerinin dâire-i terbiyesine girilmek pek tabîi olur. Binâenaleyh Hâtem-i enbiyâdan sonra başka bir peygambere ve Kur'ân'dan başka bir kitâba intizar edenler, artık kahır ve intikām bekleyebilirler.

1851. Bu yolda yontul ve tırmalan; son nefese kadar bir an fâriğ olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1851. Bu yolda yontul ve tırmalan; son nefese kadar bir an bile boş durma!

Bu şerefli beyitte, "Benim Hakk yolculuğum (sülûk) sona erdi; artık olgunlaştım" diyerek amelden ve nefisle mücadeleden (mücâhede) vazgeçen vehim ve hayal sahiplerine bir uyarı vardır. Çünkü unsurlardan oluşan varlık (vücûd-ı unsurî) mertebesinin gereği, bu belirginleşme (taayyün) ortadan kalkıncaya kadar amel ve nefisle mücadeledir. Tarikat büyüklerinin (Allah sırlarını kutsasın) fiilleri ise bellidir ve ortadadır.

Bu beyt-i şerîfde "Benim sülûkum nihâyet buldu; artık kâmil oldum" diye amelden ve mücâhededen fâriğ olan evhâm ve hayâļât sâhiblerine tenbîh vardır. Zîrâ vücûd-ı unusurî mertebesinin iktizâsı, bu taayyün zâil oluncaya kadar amel ve mücâhededir. Ve ekâbir-i tarîkat (kaddesallâhu esrârahüm) hazarâtının efâli, mazbût ve meydandadır.

1852. Akibet son nefesin bir anı olur ki, senin ile inâyet sahib-i sır olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1852. Son nefes öyle bir an olur ki, seninle inâyet sırdaş olur.

Hakk Yolcusu "Ben birçok yıllar mücâhede ettim ve evrâd (virdler) ve ezkâr (zikirler) ile meşgul oldum; hakikatin yüzü bana perdesini açmadı" diye ümitsiz olmamalıdır; çünkü Yüce Allah إِنَّ اللَّهَ لاَ يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ yani "Muhakkak Yüce Allah iyilik edenlerin karşılığını zayi etmez" (Tevbe, 9/120) buyurduğu için, son nefeste öyle bir an olur ki, o an içinde Hakk'ın inâyeti seninle sırdaş, yani hem-râz olur ve sana hakikatin yüzünden perdeyi kaldırıverir ve seni berzahî hayatta körlükten kurtarır.

Sâlik "Ben birçok yıllar mücâhede ettim ve evrâd ve ezkâr ile meşgül oldum; vech-i hakîkat bana nikabını açmadı" diye me'yûs olmamalıdır; zîrâ Hak Teâlâ إِنَّ اللَّهَ لاَ يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ (Tevbe, 9/120) ya'ni "Muhakkak Allah Teâlâ muhsinlerin ecrini zâyi' etmez" buyurduğu cihetle, son nefesde bir ân olur ki, o ân içinde Hakk'ın inâyeti seninle sâhib-i sır, ya'ni hem-râz olur ve sana vech-i hakîkatten nikabı kaldırıverir ve seni hayât-ı berzahiyyede körlükten kurtarır.

1853. Erkekde ve kadında olan cân her neye çalışırsa cânın şahının sem'i ve basarı pencere üzerindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1853. Erkekte ve kadında olan can neye çalışırsa çalışsın, canın şahının işitmesi ve görmesi pencere üzerindedir.

Erkeğin ve kadının bedenlerini hareket ettiren ruhtan söz ve fiil olarak ne gibi eserler ortaya çıkarsa, ruhun şahı ve tasarruf edicisi olan Hakk'ın işitmesi ve görmesi, bu beden pencereleri üzerinde gözetleyicidir. Buna göre ey Hakk Yolcusu, mücâheden ve çaban Allah Teâlâ katında kayıtlıdır. Bu şerefli beyitte "Erkekler için kazandıkları şey cinsinden nasip vardır; ve kadınlar için de kazandıkları şey cinsinden nasip vardır" (Nisâ, 4/32) ve "Rab'leri onlara icabet eder; muhakkak ben sizden, erkekten olsun, kadından olsun bir amelin amelini zayi etmem" (Âl-i İmrân, 3/195) ayet-i kerimelerine işaret buyrulur.

Erkeğin ve kadının cesedlerini tahrîk eden rûhdan kavlen ve fiilen ne gibi âsâr zâhir olursa, rûhun şâhı ve mutasarrıfı olan Hakk'ın sem'i ve basarı, bu ecsâd pencereleri üzerinde nâzırdır. Binâenaleyh ey sâlik, mücâheden ve sa'yin Allah Teâlâ indinde mazbûtdur. Bu beyt-i şerîfde `للرجال نصيب مما اكتسبوا وللنساء نصيب مما كتسبن` (Nisâ, 4/32) ya'ni "Erkekler için kazandıkları şey cinsinden nasîb vardır; ve kadınlar için de kazandıkları şey cinsinden nasib vardır" ve `فاستجاب لهم ربهم أنى لا أضيع عمل عامل منكم من ذكر أو أنثى` (Âl-i İmrân, 3/195) ya'ni "Rab'leri onlara isticâbet eder; muhakkak ben sizden, erkekten olsun, kadından olsun bir âmilin amelini zâyi' etmem" âyet-i kerîmelerine işâret buyrulur.

## Efendinin ölmüş tûtîyi kafesten dışarıya bırakması ve uçması

1854. Ondan sonra kafesten dışarıya bıraktı; tûtîcik yüksek ağaç dalı üzerine uçtu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1854. Ondan sonra kafesten dışarıya bıraktı; küçük papağan yüksek ağaç dalı üzerine uçtu.

1855. Ölmüş tûtî öyle uçtu ki, nitekim güneş şarktan bir sür'at ile seyr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1855. Ölmüş papağan öyle uçtu ki, nasıl ki güneş doğudan bir hızla hareket etti.

1856. Efendi kuşun işinde hayran oldu; habersiz olarak ansızın kuşun esrarını gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1856. Efendi kuşun işinde hayran oldu; habersiz olarak ansızın kuşun sırlarını gördü.

1857. Yüzünü yukarı kaldırdı ve dedi: Ey bülbül, kendi halinin beyanından bize nasib ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1857. Yüzünü yukarı kaldırdı ve dedi: Ey bülbül, kendi halinin açıklanmasından bize nasip ver!

1858. O, orada ne yaptı ki, sen öğrendin; bir hîle yaptın ve bizi yaktın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1858. O, orada ne yaptı ki, sen öğrendin; bir hile yaptın ve bizi yaktın.

O Hindistan'daki papağan ne yapmıştı ki, sen onu öğrendin de böyle bir hile yaptın ve bu hile ile bizi yaktın.

O Hindistan'daki tûtî ne yapmış idi ki, sen onu öğrendin de böyle bir hîle yaptın ve bu hîle ile bizi yaktın.

1859. Dedi: Tûtî letafeti ve güzel sesi terk et! diye bana fiil ile nasihat verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1859. Dedi: Tûtî letafeti ve güzel sesi terk et! diye bana fiil ile nasihat verdi.

Kafesten uçan tûtî, tâcir efendiye cevap olarak dedi ki: O Hindistan'daki tûtî, letafet göstermeyi ve latif ses çıkarmayı terk et ki, kafesten kurtulasın diye bana fiili ile nasihat verdi.

Kafesten uçan tûtî, tâcir efendiye cevâben dedi ki: O Hindistan'daki tûtî letâfet göstermeyi ve latîf ses çıkarmayı terk et ki, kafesten kurtulasın diye bana fiili ile nasîhat verdi.

1860. Zîra senin sesin seni habs etti (diye) kendisini bu nasihat için ölmüş [1831] yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1860. Çünkü senin sesin seni hapsetti (diye) kendisini bu nasihat için ölmüş [1831] kıldı.

1861. Ya'ni ey husûsa ve umûma mutrib olmuş, benim gibi ölmüş ol ki, akıbet halâs bulasın, (demek istedi.)&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1861. Yani, ey özel ve genel durumlara mutrip (neşe veren, coşturan) olmuş kişi, benim gibi ölmüş ol ki, sonunda kurtuluşa eresin, demek istedi.

1862. Dâne olursan, seni kuşcağızlar toplarlar; gonca olursan seni çocuklar koparırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1862. Eğer dane olursan, seni kuşlar toplarlar; gonca olursan seni çocuklar koparırlar.

1863. Dâneyi gizle, tamâmiyle tuzak ol; goncayı gizle, dam otu ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1863. Taneyi gizle, tamamen tuzak ol; goncayı gizle, dam otu ol!

Yani kendi ilim ve irfanını gizle ki, halkın sana yönelmesi ve seni övmesiyle nefsinde kibir ve kendini beğenme hastalıkları şiddetlenmesin; aksine bu ilim ve irfanı nefsini terbiye etme konusunda kullan ve sonuçta ilahi lütuf tecellilerinin tuzağı ol ve gönül bahçesinde biten ilahi marifet goncasını sakla; damda biten ve halkın gözünde değersiz ve zararlı göründüğü için sökülüp atılan ot ol!

Ya'ni kendi ilim ve irfânını gizle ki, halkın sana teveccühü ve seni medhi ile nefsinde kibir ve ucub illetleri teşeddüd etmesin; belki bu ilim ve irfanı nefsini terbiye hususunda isti'mâl et ve netîcede tecelliyât-ı latîfe-i ilâhiyyenin tuzağı ol ve gönül bağında biten ma'rifet-i ilâhiyye goncasını sakla; damda biten ve halkın nazarında hakîr ve muzır göründüğü için sökülüp atılan ot ol!

1864. Her kim ki kendi güzelliğini mezâda çıkardı, yüz fenâ kaza onun tarafına yüz koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1864. Her kim kendi güzelliğini ortaya koyduysa, yüz kötü kaza onun tarafına yöneldi.

Her kim kendi olgunluklarını ortaya koyup yarışmaya kalkışırsa, bu iddia benlik sebebiyle onun tarafına birçok kötü ilâhî kaza yönelir. Bu sebeple henüz nefsine ait sıfatlarının altında ezilmiş olan kimselere, olgunlukları ortaya koymak asla uygun değildir. Fakat nazarında halkın yermesi ve övmesi eşit olan insân-ı kâmiller, halkı irşâd etmeye memur olduklarından, onlar bu kuralın istisnasıdırlar.

Her kim kendi kemâlâtını ızhâr edip müsabakaya kıyâm ederse, bu da'vâyı enâniyyet sebebiyle onun tarafına birçok sû'-i kazâ-yı ilâhî teveccüh eder. Binâenaleyh henüz sıfât-ı nefsâniyyesinin altında zebûn olan kimselere, izhâr-ı kemâlât asla münasib değildir. Fakat nazarında halkın zemmi ve med- hi müsâvî olan kâmiller, irşâd-ı halka me'mûr olduklarından, onlar bu kāidenin istisnâsıdırlar.

1865. Gözler ve gazablar ve hasedler, onun başı üzerine kırbalardan su gibi döker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1865. Gözler, gazaplar ve hasetler, onun başı üzerine kırbalardan su gibi dökülür.

Yani nefis ehli olan insanlar o kemalatı ve güzelliği gördükleri zaman, bir kısmı ona nazar değdirirler; nitekim "Muhakkak göz adamı kabre ve deveyi kazana koyar" buyrulmuştur. Ve bir kısmı da bu kemalatlara haset edip düşman olur ve içinden nefsin sevk etmesiyle gazap eder. İşte bunların hepsi kişinin açıkça gösterdiği kemalatlarından dolayı, kendisine isabet eden kötü kazalardır.

Ya'ni ehl-i nefs olan halk o kemâlâtı ve güzelliği gördükleri vakit, bir kısmı ona nazar değdirirler; nitekim ان العين لتدخل الرجل القبر و الجمل القدر ya'ni "Muhakkak göz adamı kabre ve deveyi kazana koyar" buyrulmuştur. Ve bir kısmı da bu kemâlâta hased edip düşman olur ve içinden sâika-i nefs ile gazab eder. İşte bunların hepsi kişinin mezâda çıkardığı kemâlâtından dolayı, kendisine isâbet eden sû'-i kazalardır.

1866. Düşmanlar onu kıskançlıklardan yırtarlar; dostlar da onun vaktini götürürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1866. Düşmanlar onu kıskançlıklarından dolayı yıpratırlar; dostlar da onun vaktini alırlar.

1867. O kimse ki, baharın ziraatinden gafil oldu, o bu vaktin kıymetini ne bilir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1867. O kimse ki, baharın ziraatinden gafil oldu, o bu vaktin kıymetini ne bilir!

Yani bahar mevsiminde ziraatin gerekliliğini hissetmeyen kimse, bu mevsimin kıymetini ne bilir! Aynı şekilde, "Dünya ahiretin tarlasıdır" buyrulduğu için, dünya hayatı bahara ve dünya tarlaya benzer. Bu sebeple dünyada aziz ömrünü salih ameller (iyi işler) tohumlarını ekmeye harcama gerekliliğini hissetmeyen kimse, bu dünya hayatının değerini ve kıymetini ne bilir.

Ya'ni mevsim-i baharda zirâatin lüzûmunu hissetmeyen kimse, bu mevsimin kıymetini ne bilir! Ve keza الدنيا مزرعة الآخرة "Dünya ahiretin tarlasıdır" buyrulduğu cihetle, hayât-ı dünya bahara ve dünyâ tarlaya müşâbihdir. Binâenaleyh dünyada ömr-i azîzi a'mâl-i sâliha tohumlarını ekmeğe sarf etmek lüzûmunu hissetmeyen kimse, bu hayât-ı dünyeviyyenin kadr ü kıymetini ne bilir.

1868. Lutf-ı Hakk'ın penâhına kaçmak lazımdır; zîra o, ervâh üzerine binlerce lutuf döktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1868. Allah'ın lütfunun sığınağına kaçmak gerekir; çünkü O, ruhlar üzerine binlerce lütuf döktü.

Sözün özü, düşmanların ve dostların zararından Allah'a sığınmak gerekir.

Çünkü Yüce Allah, ruhlar üzerine binlerce ve türlü türlü lütuflarıyla tecelli eder; ve sen O'nu sığınak edindiğin için, düşmanların ruhuna senin için muhabbet ve dostların ruhuna da şefkat duygularını ihsan eder ve sonuçta zararlardan korunmuş olursun.

Velhâsıl düşmanların ve dostların zararından Hakk'a ilticâ etmek lazımdır.

Zîrâ Hak Teâlâ ervâhın üzerine binlerce ve türlü türlü lutuflarıyla tecellî buyurur; ve sen onu melce' ittihâz ettiğin için, düşmanların rûhuna senin için muhabbet ve dostların ruhuna da şefkat duygularını ihsân eder ve netîcede zararlardan masûn kalırsın.

1869. Ondan sonra bir penah bulursun, nasıl penah? Su ve ateş muhakkak sana asker olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1869. Ondan sonra bir sığınak bulursun, nasıl bir sığınak? Su ve ateş kesinlikle sana asker olur.

Yüce Allah'ı kendine sığınak edinirsen, bu şekiller âleminde her şey sana sığınak olur. Örneğin su ve ateş, Yüce Allah'ın emriyle senin emrine boyun eğen bir asker olur.

Hakk'ı kendine melce' ittihâz edersen, bu âlem-i sûrette her şey sana melce' olur. Meselâ su ve ateş Hakk'ın emriyle senin emrine münkād bir asker olur.

1870. Nûh'a ve Mûsâ'ya deniz dost olmadı mı? Onların düşmanları üzerine kin ile kahhar olmadı mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1870. Nuh'a ve Musa'ya deniz dost olmadı mı? Onların düşmanları üzerine kin ile kahredici olmadı mı?

Hak'tan başka hiçbir şeyi kendisine sığınak edinmemiş olan Nuh (a.s.)'ın düşmanlarını tufan ve deniz boğdu; ve aynı şekilde Musa (a.s.)'ın düşmanı olan Firavun'u deniz boğdu.

Hak'dan başka hiçbir şeyi kendisine melce' ittihâz etmemiş olan Nûh (a.s.)ın düşmanlarını tûfân ve deryâ gark etti; ve kezâ Mûsâ (a.s.)ın düşmanı olan Fir'avn'ı deniz boğdu.

1871. Ateş İbrâhîm'e kal'a olmadı mı? Akibet Nemrûd'un kalbinden duman çıkardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1871. Ateş İbrahim'e kale olmadı mı? Sonunda Nemrud'un kalbinden duman çıkardı.

İbrahim'in (a.s.) Nemrud tarafından ateşe atıldığı meşhurdur. Bu ateş, Hz. İbrahim'e bir safa kalesi (huzur ve esenlik veren bir sığınak) oldu ve Nemrud, Cenab-ı İbrahim'in o halini görmekle, kalbi düşmanlık ateşiyle yandı; kin dumanını çıkarmaya başladı.

İbrâhîm (a.s.) Nemrud'un ateşe attığı meşhurdur. Bu âteş Hz. İbrâhîm'e bir kal'a-i safâ oldu ve Nemrûd Cenâb-ı İbrâhîm'in o hâlini görmekle, kalbi adâvet âteşiyle yandı; kin dumanını çıkarmağa başladı.

1872. Dağ, Yahya'yı kendi tarafına çağırmadı mı? Onun kāsıdlarını taş darbesiyle sürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1872. Dağ, Yahya'yı kendi tarafına çağırmadı mı? Onun elçilerini taş darbesiyle sürdü.

Yani Yahudiler, Yahya (a.s.)'a eziyet ve cefa etmek için o yüce kişiyi takip ettikleri zaman, dağ tarafından "bana kaç" diye bir ses işitti ve o tarafa kaçtı. Yahudiler de arkasından geldiler; onların üzerine dağın taşları kopup fışkırmaya başladı. O habisler bu taş darbelerinden dolayı kaçtılar.

Ya'ni yahûdîler Yahya (a.s.)a ezâ ve cefâ için o hazreti ta'kîb ettikleri vakit, dağ tarafından, bana kaç diye nidâ işitti ve o tarafa kaçtı. Yahûdîler de arkasından geldiler; onların üzerine dağın taşları kopup feverâna başladı. O habîsler bu taş darbelerinden dolayı kaçtılar.

1873. (Dağ) dedi: Ey Yahya gel, bana kaç; tâ ki keskin kılıçtan sana melce' olayım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1873. (Dağ) dedi: Ey Yahya, gel, bana sığın; tâ ki keskin kılıçtan sana bir sığınak olayım.

## Tûtînin efendiye vedâ' etmesi ve Hindistan'a gitmesi

1874. Tûtî ona pür-zevk bir iki nasîhat verdi; ondan sonra ona selâm ve el- firâk dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1874. Papağan ona zevk dolu bir iki nasihat verdi; ondan sonra ona selâm ve elveda dedi.

Yani papağan, efendiye "ölmeden önce öl" zemininde bir iki nasihat verdi ki, bu nasihatler çok zevk verici idi. Ondan sonra ona, Allah'ın Selâm ismiyle tecellisi senin üzerine olsun, artık senden ayrılıyorum dedi.

Ya'ni tûtî, efendiye "ölmeden evvel öl" zemîninde bir iki nasîhat verdi ki, bu nasîhatler çok zevk-âver idi. Ondan sonra ona Allah'ın ism-i Selâm ile tecellîsi senin üzerine olsun, artık senden ayrılıyorum dedi.

1875. Efendi ona dedi: Allah'ın emânetinde ol, git! Muhakkak şimdi bana yeni yol gösterdin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1875. Efendi ona dedi: Allah'ın emânetinde ol, git! Muhakkak şimdi bana yeni yol gösterdin.

1876. Efendi kendi kendine dedi: Bu, benim nasîhatimdir. Onun yolunu tutayım, bu yol aydınlıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1876. Efendi kendi kendine dedi: Bu, benim nasihatimdir. Onun yolunu tutayım, bu yol aydınlıktır.

1877. Benim cânım ne vakit tûtîden aşağı olur; can böyle gerektir ki iyi izli ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1877. Benim canım ne zaman bir papağandan aşağı olur; can böyle gerektir ki iyi izli olsun.

Yüce Allah beni yaratılmışların en mükemmeli olan insan olarak yarattı; benim canım bir papağandan daha aşağı mıdır? Cana layık olan, iyi yolu takip etmek ve güzel işler sahiplerinin izinden gitmektir.

Hak Teâlâ beni mahlûkātın ekmeli olan insan olarak yarattı; benim cânım bir tûtîden daha aşağı mıdır? Câna lâyık olan iyi yolu ta'kîb etmek ve ef'âl-i hasene sâhiblerinin izinde gitmektir.

## Halkın ta'zîminin ve baş olmak için halkın parmakla gösterilmişi olmanın mazarratı

1878. Ten kafes şekildir ve ten girenlerin ve çıkanların aldatmasında cânın dikenidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1878. Beden kafes şeklindedir ve beden, içeri girenlerin ve dışarı çıkanların aldatmasında canın dikenidir.

Beden kafese benzer, can onda tutsaktır ve yanına gelip gidenlerin "Aman efendim ne güzel söylüyorsunuz ve ne güzel yazıyorsunuz; sizin olgunluklarınıza hayran ve güzel ahlakınıza tutkunuz" gibi sözlerle, kendisini aldatmalarında canın dikenidir.

Bu yüce beyitte "içeri girenler"den kasıt dostlardır. Çünkü bunlar kişiye dost olup övgüleri samimi olur; fakat nefis sahibi olan bir kimse bundan memnun ve gururlu olur. "Dışarı çıkanlar"dan kasıt ise dalkavuklardır ki, onların övgüleri bir menfaat fikrine ve özel bir amaca dayanır. Nefis sahiplerine bundan da aynı gurur ve kendini beğenmişlik (ucub) meydana gelir; ve bu kendini beğenmişlik ve gurura sebep de, bedenin gereği olan nefsanî kuvvettir. Can ise hakikatte Hakk'a âşık olduğu halde nefse bağlanmıştır. Bu sebeple nefsin bu gururu ve kendini beğenmişliği, canın dikeni olur ve canı sokar.

Ten kafese benzer, cân onda mahbûsdur ve nezdine gelip gidenlerin "Aman efendim ne güzel söylüyorsunuz ve ne güzel yazıyorsunuz; sizin kemâlâtınızın meclûbu ve ahlâk-ı hamîdenizin meftûnuyuz" gibi sözler ile, kendisini aldatmalarında cânın dikenidir.

Beyt-i şerîfde "dâhilân"dan murâd dostlardır. Zîrâ bunlar kişiye muhib olup medihleri samîmî olur; fakat nefis sahibi olan bir kimse bundan memnun ve mağrûr olur. "Hâricler"den murâd müdâhinlerdir ki, onların medihleri bir menfaat fikrine ve bir husûsî maksada müsteniddir. Nefis sahiblerine bundan da aynı gurûr ve ucub peyda olur; ve bu ucub ve gurûra sebeb dahi, tenin îcâbı olan kuvve-i nefsâniyyedir. Can ise hakîkatde Hakk'a âşık olduğu halde nefse bağlanmıştır. Binâenaleyh nefsin bu gurûr ve ucbu, canın dikeni olur ve canı sokar.

1879. Bu ona der ki: Ben senin hemrâzın olurum. Ve o, ona der ki: Hayır, senin şerîkin benim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1879. Bu ona der ki: Ben senin sırdaşın olurum. Ve o, ona der ki: Hayır, senin ortağın benim.

"İçeridekiler" yani dostlar ve "dışarıdakiler" yani düşmanlar, seni kendilerine özgü kılmak ve tahsis etmek için yarışmaya kalkışırlar.

"Dâhiller" ya'ni dostlar ve "hâricler" ya'ni düşmanlar seni kendilerine hasr ve tahsîs için müsabakaya kıyâm ederler.

1880. Bu ona der ki: Vücudda senin gibi yoktur; kemâl-i fazılda ve ihsân ve [1851] cudda.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1880. Bu ona der ki: Varlıkta senin gibisi yoktur; faziletin kemâlinde, ihsanda ve cömertlikte.

1881. O, ona der ki: Her iki âlem senin lâyıkındır; bizim canlarımızın hepsi senin cânının tufeylidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1881. O, ona der ki: Her iki âlem senin lâyıkındır; bizim canlarımızın hepsi senin cânının tufeylidir.

Dışarıdakiler, yani dalkavuklar, dalkavukluk ve yağcılıkta abartıya kalkışarak, "Efendim, siz o derece kemallere sahipsiniz ki, dünya ve ahiret saadeti zatınıza layıktır. Bizim ruhlarımız sizin o yüce ruhunuzdan feyiz alır." derler.

Hâricler, ya'ni müdâhinler, müdâhene ve tabasbusta mübâlagaya kıyâm ile, efendim siz o derece kemâlâta sahibsiniz ki, dünyâ ve âhiret saâdeti zâtınıza lâyıktır. Bizim rûhlarımız sizin o âlî rûhunuzdan istifaza eder.

1882. Vaktaki o halkı kendisinin sermesti görür, tekebbürden kendi elinden gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1882. O halkı kendisinin sarhoşu gördüğü vakit, kibirden kendi elinden gider.

Yani o kimse, dostların ve düşmanların kendisine karşı bu kadar düşkünlük ve çekilmişlik sarhoşu olduğunu gördüğü zaman, kibir ve gururu ve kendini beğenmişliği en üst dereceye ulaşır ve o kadar koltukları kabarır ki, artık nefsinin kötülüğünü muhakeme ve muhasebe edemeyecek derecede irade dizgini elden gider; ve yavaş yavaş Firavunluk makamına yükselir.

Ya'ni o kimse dostların ve düşmanların kendisine karşı bu kadar meftûniyet ve meclûbiyet sarhoşu olduğunu gördüğü vakit, kibir ve gurûru ve ucbu, derece-i gāyeye vâsıl olur ve o kadar koltukları kabarır ki, artık nefsinin habâsetini muhâkeme ve muhasebe edemiyecek derecede inân-ı ihtiyârı elden gider; ve yavaş yavaş makām-ı Fir'avnî'ye terakkî eder.

1883. O bilmez ki, onun gibi binlerceyi dev, ırmak suyunun içine bırakmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1883. O bilmez ki, onun gibi binlerceyi dev, ırmak suyunun içine bırakmıştır.

Dostlar ve düşmanlar tarafından övülen o kimse bilmez ve muhakeme etmez ki, nefs dev'i, kendisi gibi olan binlerce kişiyi yokluk ırmağının suyu içine atıp yok etmiştir.

Dostlar ve düşmanlar tarafından medh olunan o kimse bilmez ve muhâkeme etmez ki, dîv-i nefs, kendisi gibi olan binlerce eşhâsı adem ırmağının suyu içine atıp yok etmiştir.

1884. Cihân sâlusunun lutfu hoş lokmadır; onu çok az ye ki, o ateş dolu olan lokmadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1884. Cihanın aldatıcılığının lütfu hoş bir lokmadır; onu çok az ye ki, o ateş dolu bir lokmadır.

"Sâlûs"un çeşitli anlamları vardır. Burada tatlı dille aldatmak anlamındadır. Yani cihanın tatlı dille aldatmasının inceliği, insan nefsine çok hoş gelen bir lokmadır. Ey nefsinin sıfatlarından kurtulmamış olan kimse, dostun ve düşmanın verdiği o lokmayı sen çok az ye; çünkü o lokma, içinde ateş dolu olan bir lokmadır. Eğer dostlar ve düşmanlar verirse, aklına kendi nefsinin kötülüklerini getir ve onları kendi nefsine sayıp dök; ey nefis, sen bu övgüye layık değilsin; sende şu ve şu kötülükler yok mu? Beni övenler bu kötülükleri bilmiyorlar. Şimdi bu kişilere karşı ben onları ortaya çıkarıp seni rezil edeyim mi, de!

“Sâlûs”un müteaddid ma'nâsı vardır. Burada tatlı dil ile aldatmak ma'nâsınadır. Ya'ni cihânın tatlı dil ile aldatmasının letâfeti, begâyet nefs-i insânînin hoşuna giden bir lokmadır. Ey nefsinin sıfatından kurtulmamış olan kimse, dostun ve düşmanın verdiği o lokmayı sen çok az ye; zîrâ o lokma, içinde ateş dolu olan bir lokmadır. Eğer dostlar ve düşmanlar verirse, hatırına kendi nefsinin kötülüklerini getir ve onları kendi nefsine ta'dâd et; ey nefis, sen bu medhin lâyıkı değilsin; sende şu ve şu fenâlıklar yok mu? Bu beni medh edenler bu fenâlıkları bilmiyorlar. Şimdi bu zevâta karşı ben onları ızhâr edip seni rezîl edeyim mi, de!

1885. Onun ateşi gizli ve zevkı aşikardır; onun dumanı işin sonunda zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1885. Onun ateşi gizli ve zevki aşikârdır; onun dumanı işin sonunda ortaya çıkar.

"İşin sonu"ndan kasıt, dünya hayatının sona erdiği ve berzah (kabir) hayatının başladığı zamandır.

"Pâyân-i kâr"dan murâd, hayât-ı dünyeviyyenin nihâyet bulduğu ve hayât-ı berzahiyyenin başladığı zamandır.

1886. Sen deme ki: Ben medhi ne vakit satın alırım; o tama'dan söyler, iz götürürüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1886. Sen deme ki: Ben övgüyü ne zaman satın alırım; o tamahkârlıktan söyler, iz sürerim.

Ben övenin övgüsünü kaça alırım; onun beni övmekte bir tamahı ve bir amacı vardır. Ben onun maksadının farkındayım, deme!

Ben mâdihin medhini kaça alırım; onun beni medh etmekte bir tama'ı ve bir kasdı vardır. Ben onun maksadının farkındayım, deme!

1887. Eğer senin madihin melada hiciv söylerse, o harâretlerden günlerce gönlü yakar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1887. Eğer senin övenin, bir topluluk içinde hiciv söylerse, o hararetlerden günlerce gönlü yakar.

Bilinmeli ki, her şey zıddıyla ortaya çıkar. Eğer seni öven kişi, insanlar arasında seni yererse, o yerme ve hicvin hararetleri günlerce senin gönlünü yakar. O hâlde mademki yermeden bu kadar etkileniyorsun, elbette onun zıddı olan övgünün de senin gönlüne bir etkisi olacaktır.

Ma'lûmdur ki, her şey zıddıyla münkeşif olur. Eğer seni medh eden kimse, alâ-melei'n-nâs seni zemm etse, o zem ve hicvin harâretleri günlerce senin gönlünü yakar. O halde mâdemki zemden bu kadar müteessir oluyorsun, elbette onun zıddı olan medhin dahi senin gönlüne bir te'sîri olacaktır.

1888. Vakıa bilirsin ki, o mahrûmiyyetten dolayı onu söyledi; zîrâ onun tuttuğu tama' senden ziyade oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1888. Gerçekten bilirsin ki, o, o mahrumiyetten dolayı onu söyledi; çünkü onun tuttuğu tamah senden fazla oldu.

Yani sen, seni kötüleyen kimsenin, senden umduğu menfaate ulaşamadığı için seni hicvettiğini bilirsin.

Ya'ni sen, seni zemmeden kimsenin, senden umduğu menfaate nâil olamadığı için seni hicv ettiğini bilirsin.

1889. O eser senin içinde kalır; sana bu hal medihde de vardır; tecrübe et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1889. O etki senin içinde kalır; sana bu hâl övgüde de vardır; tecrübe et!

Sen, seni kötüleyenin maksadını bildiğin hâlde, onun kötülemesinden senin içinde bir etki ve tepki kalır. Seni öven kimse için de sende bu etki hâli vardır. Bak, kendini tecrübe et!

Sen, seni zemmedenin maksadını bildiğin halde, onun zemminden senin içinde bir eser ve infiâl kalır. Seni medh eden kimse için de sende bu te'sîr hâli vardır. Bak, kendini tecrübe et!

1890. Hem o eser günlerce bâkî olur; cânın kibrinin ve aldanmasının mâyesi olur. [1861]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1890. Hem o eser günlerce kalıcı olur; canın kibrinin ve aldanmasının mayası olur.

Yani o övgünün etkisi senin gönlünde günlerce devam eder ve senin canında kibir ve aldanma mayası olur.

Ya'ni o medhin te'sîri senin gönlünde günlerce devam eder ve senin cânında kibir ve aldanma mâyesi olur.

1891. Lakin görünmez, çünkü medih tatlıdır; zem ise fenâ görünür, zîrâ acı vaki' oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1891. Lakin görünmez, çünkü övgü tatlıdır; yergi ise kötü görünür, çünkü acı meydana geldi.

Övgü, nefse hoş ve tatlı geldiği için, gönlüne bir etki bıraktığının farkına varamazsın ve övgüye kulak asmadığını sanırsın; fakat yergi ve hicve (alay etme, kötüleme) maruz kalınca o anda etkilenirsin; çünkü yergi nefse çok acı gelir.

Medih, nefse hoş ve tatlı geldiği için, gönlüne bir te'sîr ilkā ettiğinin farkına varamazsın ve medhe kulak asmadığını zannedersin; fakat zem ve hicve ma'rûz kalınca o anda müteessir olursun; zîrâ zem nefse çok acı gelir.

1892. Yediğin matbûh ve hab gibidir; geç zamâna kadar karışıklık ve zahmet içindesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1892. Yediğin pişmiş yemek ve hap gibidir; uzun zamana kadar karışıklık ve zahmet içindesin.

Kınama ve hiciv, kaynatılmış acı ilaca ve müshil hapına benzer ki, o ilacı içtiğin ve hapı yuttuğun zaman, karnın guruldamaya ve bağırsaklarında ağrılar hissetmeye başlarsın ve doğal boşaltım gerçekleşinceye kadar hayli zaman karışıklık ve zahmet içinde kalırsın.

Zem ve hiciv kaynatılmış acı ilâca ve müshil hapına benzer ki, o ilacı içtiğin ve hapı yuttuğun vakit, karnın guruldamağa ve bağırsaklarında evcâ' hissetmeğe başlarsın ve def-i tabîî oluncaya kadar hayli zaman şûriş ve zahmet içinde kalırsın.

1893. Ve eğer tatlı yersen onun zevkı bir an olur; bu eser onun gibi devam etmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1893. Ve eğer tatlı yersen onun zevki bir an olur; bu etki onun gibi devam etmez.

Yani nefsin hoşlandığı tatlıyı yediğin zaman, onun lezzetini o anda duyarsın; bunun lezzeti ve zevki, acı ilacın etkisi gibi saatlerce devam etmez.

Ya'ni nefsin hazzettiği tatlıyı yediğin vakit, onun lezzetini o anda duyarsın; bunun lezzeti ve zevkı, acı ilacın eseri gibi saatlerce devam etmez.

1894. Mâdemki devam etmiyor gizli kalıyor; sen her zıddı, onun zıddı ile bil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1894. Mademki devam etmiyor, gizli kalıyor; sen her zıddı, onun zıddı ile bil.

Mademki tatlının zevki ve lezzeti, yediğin ana sınırlı kalıyor ve devam etmiyor; fakat tatlı bir gıda olması sebebiyle onun tesirleri vücuda gizlice yayılıyor ve sen onun zahiren farkında olmuyorsun, o halde, onun sendeki tesirini, onun zıddı olan acı ile bil ve ona göre kıyas et! İşte bunlar tatlı olan övgü ile, acı olan yerginin misalleridir; ve övgünün nefse olan tesiri helak edicidir. Onun için (s.a.v.) Efendimiz, huzurlarında bir adam, bir adamı övdüğü zaman, öven kimseye hitaben "قطعت عنق أخيك ثلاثا" yani "Üç defa kardeşinin boynunu kestin" buyurdular.

Mâdemki tatlının zevkı ve lezzeti, yediğin âna münhasır kalıyor ve devâm etmiyor; ve fakat tatlı bir gıda olmak hasebiyle onun te'sîrâtı vücûda gizlice intişâr ediyor ve sen onun zâhiren farkında olmuyorsun, o halde, onun sendeki te'sîrini, onun zıddı olan acı ile bil ve ona göre kıyâs et! İşte bunlar tatlı olan medih ile, acı olan zemmin misâlleridir; ve medhin nefse olan te'sîri mühlikdir. Onun için (s.a.v.) Efendimiz, huzûr-ı şerîflerinde bir adam, bir adamı medh ettiği vakit, medh eden kimseye hitaben قطعت عنق أخيك ثلاثا ya'ni "Üç defa kardeşinin boynunu kestin" buyurdular.

1895. Vaktaki şekerin te'sîri gizli devam eder, birkaç zamandan sonra neşter isteyici çıban getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1895. Şekerin etkisi gizlice devam ettiğinde, bir süre sonra neşter isteyen çıbanlar ortaya çıkar.

Şekere ve tatlıya devam eden kişinin kanında hararet oluştuğu için, bir müddet sonra vücudunda birtakım çıbanlar belirir ve o çıbanlar tedavi için cerrahın neşterine muhtaç olur. Tatlı olan övgüden de nefse ait sıfatlar günden güne kuvvet bulup, ondan kibir ve kendini beğenme ve sonuç olarak çevresine hakaretle bakma çıbanları ortaya çıkar; ve bunları tedavi için mücâhede ve riyâzât neşterlerine muhtaç olur.

Şekere ve tatlıya devam eden kimsenin kanında harâret peyda olduğu için, bir müddet sonra vücûdunda birtakım çıbanlar peyda olur ve o çıbanlar tedâvî için cerrâhın neşterine muhtâc olur. Tatlı olan medihden dahi sıfât-ı nefsâniyye günden güne kuvvet bulup, ondan kibir ve ucb ve binnetîce muhîtine nazar-ı hakāretle bakmak çıbanları zuhûr eder; ve bunları tedâvî için mücâhede ve riyâzet neşterlerine muhtâc olur.

1896. Nefis çok medihlerden Fir'avn oldu; hakîr olduğun halde, nefsi zelîl ol, seyyid olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1896. Nefis, çok övgülerden Firavun oldu; sen hakir olduğun halde, nefsi zelil ol, efendi olma!

Nefis, çok övgülerden ve alkışlamalardan Firavunluk mertebesine kadar yükselir. Bu sebeple sen kendini hakir gör ve nefsi, zelil olan kimseler arasına kat; efendiliğe heves etme!

Nefis çok medihlerden ve alkışlamalardan Fir'avnlık mertebesine kadar çıkar. Binâenaleyh sen kendini hakîr gör ve nefsi, zelîl olan kimseler arasına idhâl et; efendiliğe heves etme!

1897. Kādir oldukça bende ol, sultan olma; top gibi darbe çekici ol, çevkân olma.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1897. Gücün yettiğince kul ol, sultan olma; top gibi darbe yiyici ol, çevkân olma.

"Top" çocukların oynadıkları toptur. "Çevkân" ucu eğri bir değnektir ki, bununla topu çelerler ve bu oyunu geniş meydanlarda büyük adamlar da oynar. İngilizler bu topu ve çevkânı daha zarif bir hale getirip oynarlar. Yani herkesin çeldiği top gibi darbe yiyici ol; çevkân gibi darbe vurucu olma!

"Top" çocukların oynadıkları toptur. "Çevkân" ucu eğri bir değnektir ki, bununla top çelerler ve bu oyunu vâsi' meydanlarda büyük adamlar da oynar. İngilizler bu topu ve çevkânı daha zarîf bir hale getirip oynarlar. Ya'ni herkesin çeldikleri top gibi darbe yiyici ol; çevkân gibi darbe vurucu olma!

1898. Ve yoksa senin letafetin ve bu cemâlin kalmadığı vakit, o heriflere senden melâl gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1898. Ve yoksa senin letafetin ve bu güzelliğin kalmadığı zaman, o adamlara senden bıkkınlık gelir.

Yani sen benim nasihatlerimi kabul etmezsen, makamının letafeti ve bu servet güzelliğin kalmadığı zaman, senin etrafına toplanıp çıkarları uğruna seni öven arkadaşlarına artık senden usanç ve bıkkınlık gelir. Cenâb-ı Pîr efendimizin bu yüce nasihatleri halka şamil olmakla beraber, Sipehsâlâr Menâkıbı'nı ve Fîhi Mâ Fîh isimli yüce eserlerini okuyanlarca bilineceği üzere, özellikle şerefli zamanlarındaki Selçuklu hükümetinin ileri gelenlerine yöneltildiği anlaşılır; çünkü kendileri çoğunlukla Selçuklu sultanlarının saraylarını ve Muîneddîn Pervâne gibi bazı ileri gelenlerin konaklarını şereflendirirler ve oralarda onlara nasihat buyururlardı.

Ya'ni sen benim nasîhatlerimi kabûl etmezsen, senin letâfet-i mansıbın ve bu cemâl-i servetin kalmadığı vakit, senin etrafına toplanıp menfaatleri uğrunda seni medh eden musâhiblerine artık senden usanç ve bıkkınlık gelir. Cenâb-ı Pîr efendimizin bu nesâyih-i âlîleri âmmeye şâmil olmakla beraber Sipehsâlâr Menâkıbı'nı ve Fîhi Mâ Fîh nâmındaki eser-i âlîlerini mütâlaa edenlerce ma'lûm olacağı üzere, bilhassa zamân-ı şerîflerindeki hükû- met-i Selçûkıyye ekâbirine tevcîh buyrulduğu anlaşılır; zîrâ zât-ı şerîfleri alelekser selâtîn-i Selçûkıyye'nin saraylarını ve Muîneddîn Pervâne gibi ba'zı ekâbirin konaklarını teşrîf ederler ve oralarda onlara nasîhat buyururlar idi.

1899. O cemaat ki, sana gurur verirler idi, vaktaki seni görürler, sana dev derler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1899. O cemaat ki, sana gurur verirlerdi, seni gördüklerinde sana dev derler.

"Rîv" aldatma anlamındadır. Yani senin etrafında, seni öven dalkavuklar ve övgüleriyle seni aldatan ve seni mağrur eden müdâhinler (iki yüzlüler), makamından azledildiğin ve servetin elinden gittiği zaman, seni gördüklerinde, "bırak şu şeytanı" derler.

"Rîv" aldatma ma'nâsınadır. Ya'ni senin etrafında, seni medh eden dalkavuklar ve medihleriyle seni aldatan ve seni mağrûr eden müdâhinler, mansıbından ma'zûl olduğun ve servetin elinden gittiği vakit, seni gördüklerinde, bırak şu şeytanı derler.

1900. Seni kapıda gördükleri vakit, hepsi sana derler: Mezarından baş kal- [1871] dırmış bir ölü!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1900. Seni kapıda gördükleri zaman, hepsi sana derler: Mezarından baş kaldırmış bir ölü!

1901. Tüysüz çocuk gibi ki, ona "huda" nâmını verirler; tâ ki o hîle ile onu tuzağa düşüreler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1901. Tüysüz çocuk gibi ki, ona "huda" adını verirler; tâ ki o hile ile onu tuzağa düşürsünler.

İkiyüzlülerin hâli, tüysüz bir çocuk hakkında oğlancılık yapanların gösterdiği riyaya benzer ki, onlar o çocuğu, "Sen bizim hudamızsın" diye överler; tâ ki bu hile ve riya ile onu aldatıp ırz ve namusunu ayaklar altına alsınlar.

Müdâhinlerin hâli şâbb-ı emred bir çocuk hakkında gulâm-pârelerin yaptığı riyāya benzer ki, onların o çocuğa, sen bizim hudâmızsın diye medh ederler; tâ ki bu hîle ve riyâ ile onu aldatıp ırz ve nâmûsunu pâymâl edeler.

1902. Vaktaki bed-namlık içinde onun sakalı geldi, onu tecessüsden şeylana âr gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1902. Vaktaki kötü şöhret içinde onun sakalı geldi, onu araştırmaktan şeytanlara ar gelir.

Aldatılıp namusu mahvedilen ve adı kötülüğe çıkan o çocuk, vaktaki bu kötü şöhret içinde büyüyüp sakalı gelir, artık oğlancılık yapanların dev gibi olan nefisleri onu arayıp taramaktan utanmaya başlar.

Aldatılıp ırzı berbâd olan ve nâmı mefüllüğe çıkan o çocuk, vaktāki bu fenâ nâm içinde büyüyüp sakalı gelir, artık gulam-pârelerin dev gibi olan nefisleri onu arayıp taramaktan utanmağa başlar.

1903. Şeytan şer için Adem tarafına gitti; şeytandan beter olan senin tarafına gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1903. Şeytan şer için Âdem tarafına gitti; şeytandan beter olan senin tarafına gelmez.

Şeytan insanoğluna şer için ve onu doğru yoldan çıkarıp zarara sokmak için yaklaşır. Mademki sen dalkavukların övgüsüyle azdın ve nefsin kibir, kendini beğenme ve benliğe tutuldu ve ben herkesten daha hayırlıyım der oldun ve halkı bu benliğinin ve nefsinin hazzı yüzünden incitmeye başladın; artık şeytanın seninle bir işi kalmadı. Bu sebeple senin yanına gelmez; çünkü sen şeytandan beter oldun. Zira şeytan görünür bir yaratık olmadığından, onun zararları doğrudan doğruya maddî değildir; ve sen ise tamamıyla şeytanın sıfatını taşıyıp, görünür bir yaratık olduğundan, senin zararın halka doğrudan doğruya maddî olur.

Şeytan benî âdeme şer için ve onu doğru yoldan çıkarıp zarara sokmak için yaklaşır. Mâdemki sen müdâhinlerin medhiyle azdın ve nefsin kibir ve ucub ve enâniyyete mübtelâ oldu ve ben herkesten daha hayırlıyım der oldun ve halkı bu enâniyyetinin ve nefsinin hazzı yüzünden incitmeğe başladın; artık şeytanın seninle bir işi kalmadı. Binâenaleyh senin yanına gelmez; çünkü sen şeytandan beter oldun. Zîrâ şeytan görünür bir mahlûk olmadığından, onun zararları doğrudan doğruya maddî değildir; ve sen ise tamâmiyle şeytanın sıfatını hâiz olup, görünür bir mahlûk olduğundan, senin zararın halka doğrudan doğruya maddî olur.

1904. Sen âdemî oldukça, şeytan senin arkandan koşuyordu; ve o bâdesini tattırıyor idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1904. Sen insan oldukça, şeytan senin arkandan koşuyordu; ve o, kendi içkisini tattırıyordu.

1905. Vaktaki sen şeytanlık huyunda muhkem olursun, senden nabekâr olan şeytan kaçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1905. Ne zaman ki sen şeytanlık huyunda sağlam olursun, senden kötü olan şeytan kaçar.

Bu iki şerefli beyitte, Haşr Suresi'nde geçen "كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ لِلْإِنْسَانِ اكْفُرْ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ إِنِّي بَرِئٌ مِنْكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ" (Haşr, 59/16) yani "(Münafıkların, Yahudilere Müslümanlar aleyhine çıkış ve savaşta sizinle beraberiz diye yaptıkları kışkırtmalar) şeytanın misali gibidir ki, insana küfret diye kışkırtır; kâfir olduğu zaman da, ben senden uzağım; ben âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah'tan korkarım der" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Yani şeytan seni saptırıncaya kadar peşinden koşar; ne zaman ki onun istediği kadar kötü bir hale gelirsin, artık seninle işi kalmaz ve seni kendi kötülüğüne vekil edinip seni kendi haline bırakır.

Bu iki beyt-i şerîfde sûre-i Haşir'de vâki' كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ لِلْإِنْسَانِ اكْفُرْ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ إِنِّي بَرِئٌ مِنْكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ (Haşr, 59/16) ya'ni “(Münafıkların, yahûdîlere müslümanlar aleyhine hurûc ve kıtâlde sizinle beraberiz diye vâki' olan iğvâları) şeytanın misâli gibidir ki, insana küfr et diye iğvâ eder; kâfır olduğu vakit de, ben senden teberrî ettim; ben Rabbü'l-âlemîn olan Allah Teâlâ'dan korkarım der” âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

Ya'ni şeytan seni ıdlâl edinceye kadar arkandan koşar; vaktâki onun istediği kadar berbâd bir hâle gelirsin, artık seninle işi kalmaz ve seni kendi habâsetine vekîl ittihâz edip seni kendi hâline bırakır.

1906. O kimseler ki senin eteğine asıldılar, vaktaki böyle oldun, hepsi kaçtılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1906. O kimseler ki senin eteğine asıldılar, böyle olduğun vakit hepsi kaçtılar.

Çıkar elde etme niyetiyle senin eteğine yapışan dalkavuklar ve yaltakçılar, gözden düştüğün zaman, şeytan gibi hepsi senden kaçarlar. Çünkü artık sana karşı olan niyetleri boşa çıkmıştır.

"Allah'ın dilediği şey oldu ve dilemediği şey olmadı" hadîs-i şerîfinin tefsîri

Kasd-ı menfaat ile senin eteğine yapışan müdâhinler ve dalkavuklar, menkûb olduğun vakit, şeytan gibi hep senden kaçarlar. Çünkü artık sana karşı olan kasıdları fevt olmuştur.

تفسير ماشاء الله كان و ما لم يشاء لم يكن "Allah'ın dilediği şey oldu ve dilemediği şey olmadı" hadîs-i şerîfinin tefsîri

1907. Bu hepsini söyledik; fakat yol hazırlığında Huda'nın inayetleri olmaksızın hîçiz, hîç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1907. Bütün bunları söyledik; fakat yol hazırlığında Allah'ın yardımları olmaksızın biz bir hiçiz, bir hiç!

Yani biz, yukarıdan beri birçok nasihatler söyledik; fakat yol hazırlığında, yani Hakk yolunda ilerlemeye hazırlanmak konusunda Yüce Allah'ın öncesiz yardımları olmadıkça hakikate ulaşmak mümkün değildir. Çünkü Hakk'ın dilediği şey meydana gelir, dilemediği şey meydana gelmez. Hakk'ın iradesi ilmine ve ilmi de bilinen şeye bağlıdır; ve bilinen şey kulun hakikati ve sabit hakikatidir. Ve sabit hakikat, bir ilahi ismin gölgesidir; ve yatkınlık, o ismin özelliği ve gerekliliğidir.

Ya'ni biz, yukarıdan beri birçok nasîhatler söyledik; fakat yol hazırlığında, ya'ni tarîk-ı Hak'da sülûke hazırlanmak hususunda Hak Teâlâ Hazretleri'nin inâyât-ı ezeliyyesi olmadıkça hakîkate vusûl mümkin değildir. Çünkü Hakk'ın dilediği şey vâki' olur, dilemediği şey vâki' olmaz. Hakk'ın iradesi ilmine ve ilmi de ma'lûma tâbi'dir; ve ma'lûm abdin hakîkati ve "ayn-ı sâbite"sidir. Ve "ayn-ı sâbite", bir ism-i ilâhînin zıllidir; ve isti'dâd, o ismin hâssıyyeti ve iktizâsıdır.

1908. Hakk'ın ve Hakk'ın hâslarının inayetleri olmaksızın, eğer melek de olsa, onun varakı siyahdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1908. Hakk'ın ve Hakk'ın has kullarının yardımları olmaksızın, eğer melek de olsa, onun defteri siyahtır.

Hakk'ın cemâlî tecellilerine mazhar olmak ancak ezelî yardım ile olur. Melek de olsa bu kurala tabidir. Çünkü Yüce Allah her ferdin ezelde sabit olan tekil hakikatinin ve özünün yatkınlığına göre tecelli eder; ve Hakk'ın has kullarının terbiye ve yardımları da, yine Hakk Yolcusu'nun ezelî yatkınlığına göre harcanır. Ve bu kural melekler hakkında da böyledir; çünkü meleklerin de mertebeleri vardır; kimi unsurlardan oluşmuş, kimi nurdan ve kimi zebaniler gibi ateşten yaratılmıştır.

Hakk'ın tecelliyât-ı cemâliyyesine mazhariyyet ancak inâyet-i ezeliyye ile olur. Melek de olsa bu kāideye tabi'dir. Zîrâ Hak Teâlâ her ferdin ezelde sâbit olan "ayn"ının ve hakîkatinin isti'dâdına göre tecellî buyurur; ve Hakk'ın hâslarının terbiye ve inâyetleri de, yine sâlikin isti'dâd-ı ezeliyyesine nazaran masrûf olur. Ve bu kāide melâike hakkında dahi böyledir; zîrâ melâikenin dahi merâtibi vardır; kimi unsurî ve kimi nûrî ve kimi zebânîler gibi nârîdir.

1909. Ey keyfiyyetsiz ve kemmiyyetsiz kādir olan Huda; böyle kasr-ı âlî senden zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1909. Ey niteliksiz ve niceliksiz kudret sahibi Allah; böyle yüce köşk senden ortaya çıktı.

"Yüce köşk"ten kasıt, Allah'ın isimlerinin tecelli ettiği mülk ve melekût âlemidir. Pir Efendimiz bu şerefli beyti "Hep O'ndandır" meşrebinde olanların zevkine göre söylemiştir. Çünkü tasavvuf ehli arasında iki görüş vardır; bir grup "Hep O'dur" der; diğer bir grup ise "Hep O'ndandır" der. Hakikat ehlinin görüşünde ise her iki meşrep de aynı şeydir, aralarında asla fark yoktur. Fakat her grubun görüşlerine göre her ikisi de doğrudur. Bu sebeple Pir Efendimiz Mesnevî-i Şerîf'te her iki görüşe göre de açıklamalarda bulunur.

"Kasr-ı âlî"den murâd, mezâhir-i esmâiyye olan âlem-i mülk ve melekût-dur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfi "Heme ez ost" ["Hep O'ndandır"] meşrebinde olanların zevkıne göre buyurmuşlardır. Zîrâ ehl-i tasavvufda iki nazar vardır; bir tâife "Heme ost" ya'ni "Hep O'dur" derler; ve bir tâife de "Heme ez ost" ya'ni "Hep O'ndandır" derler. Ehl-i hakîkat nazarında ise her iki meşreb dahi bir şeydir, aralarında aslâ fark yoktur. Fakat her tâifenin nazarlarına göre her ikisi de doğrudur. Onun için Cenâb-ı Pîr efendimiz Mesnevî-i Şerîf de her iki nazara göre de beyânda bulunurlar.

1910. Ey Hudâ, hâcet senin fazlından revâdır; seninle beraber hiç kimseyi yâd [1880] etmek caiz olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1910. Ey Allah'ım, ihtiyaç senin lütfunla giderilir; seninle birlikte hiç kimseyi anmak uygun olmaz.

Cenâb-ı Pîr efendimiz yukarıda "Hakk'ın ve Hakk'ın has kullarının yardımı olmaksızın" buyurmuşlardı; ve bu ifade, kesret (çokluk) âlemine göre söylenmişti. Burada zevk ve hayretin üstün gelmesiyle buyururlar ki: "Ey Yüce Allah'ım, kulların ihtiyaçları ancak senin lütfunla giderilir; seninle birlikte hiçbir kimsenin adını anmak uygun değildir." Gerçekten de Hakk'ın has kullarının yardımı, Hakk'ın ezelî yardımına bağlıdır. Nasıl ki yukarıda açıklandı.

Cenâb-ı Pîr efendimiz yukarıda "Hakk'ın ve Hakk'ın hâslarının inâyeti olmaksızın" buyurmuşlar idi; ve bu ifâde, keserât âlemine nazaran vâki' olmuş idi. Burada zevk ve hayretin galebesiyle buyururlar ki: “ Ey Hudâ-yı müteâl, hâcet-i ibâd ancak senin fazlından revâ olur; seninle beraber hiçbir kimsenin nâmını yâd etmek câiz değildir." Filhakîka da Hakk'ın hâslarının inâyeti, Hakk'ın inâyet-i ezeliyyesine tâbi'dir. Nitekim yukarıda îzâh olundu.

1911. Bu kadar irşadı sen bağışlamışsın; nihayet bununla çok aybımızı örtmüşsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1911. Bu kadar irşadı sen bağışlamışsın; nihayet bununla çok aybımızı örtmüşsün.

Ey Allah'ım, sen bizi öncesiz olarak Muhammed ümmetinden kılmak suretiyle bize bu kadar irşat (doğru yolu gösterme) ve hidayet (doğru yola iletme) ihsan ettin; ve bu irşat ve hidayetin ile bizim çok kusurlarımızı bağışladın.

İlâhî, sen bizi ezelde ümmet-i Muhammed'den kılmak sûretiyle bize bu kadar irşâd ve hidâyet ihsân ettin; ve bu irşâd ve hidâyetin ile bizim çok kusurlarımızı mağfiret ettin.

1912. Bir katre ilim ki, evvelden bağışladın, kendi deryalarına muttasıl et.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1912. Ey Allah'ım, evvelden bağışladığın bir damla ilmi, kendi denizlerine ulaştır.

Yani, öncesiz olarak insan hakikati sabit olanlara, ilahi sıfatlarından olan ilimden bir damla ve bir parça ihsan ettin. Bu cüz'î ilmi ve bu ilim damlasını, her biri sonsuz birer deniz olan ilahi sıfatlarına ulaştır ki, bu ulaşma sayesinde, bu ilim damlası ile seni bilelim.

Ya'ni ezelde hakîkati insan olarak sâbit olanlara, sıfât-ı ilâhiyyen cümlesinden olan ilimden bir katre ve bir cüz' ihsân ettin. Bu ilm-i cüz'îyi ve bu katre-i ilmi, her biri nihâyetsiz birer deryâ olan sıfât-ı ilâhiyyene muttasıl kıl ki, bu ittisâl sâyesinde, bu katre-i ilim ile seni bilelim.

1913. Benim cânımda ilmin katresi vardır; onu havadan ve ten toprağından kurtar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1913. Benim canımda ilmin bir damlası vardır; onu havadan ve ten toprağından kurtar.

Ey Allah'ım, benim canıma ihsan etmiş olduğun ilim damlasını unsurlar âlemine (maddî âleme) bağlılıktan kurtar; çünkü şekil ve unsurlar âlemine sınırlı kalan ilim, onlar gibi fânidir; ruha bağlı olan ilim gibi kalıcı değildir. Örneğin tıp ilmi, matematik ilimleri ve diğer ilimler ve fenler, dünya hayatının düzeninin devamına ait ilimlerdir; bunlar zahirî hayatın kesilmesine kadar işe yarar. Berzah hayatına (kabir hayatına) hiçbir faydası yoktur.

İlâhî, benim cânıma ihsân etmiş olduğun ilim katresini âlem-i unsuriyyâta taallukdan kurtar; zîrâ âlem-i sûrete ve unsuriyyâta münhasır kalan ilim, onlar gibi fânîdir; rûha merbût olan ilim gibi bâkî değildir. Meselâ ilm-i tıb, ulûm-ı riyaziyye vesâir ulûm ve fünûn hayât-ı dünyeviyyenin idâme-i nizâ-mına aid ilimlerdir; bunlar hayât-ı sûrînin inkıtâ'ına kadar işe yarar. Hayât-ı berzahiyyeye hiçbir fâidesi yoktur.

1914. Ondan evvel ki, topraklar onu hasf ederler; ve ondan evvel ki, havalar onu neşf ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1914. Ondan önce topraklar onu yutarlar; ve ondan önce havalar onu emerler.

"Hasf" yere batmak ve "neşf" emmek ve kendine çekmek anlamlarındadır.

Bilinmelidir ki, insanın cismi ana unsurlardan oluşmuştur; ve ana unsurların genellikle üç hâli vardır: Katı, sıvı, gazdır. Ve bu ana unsurların birleşiminden kimyasal bir etkileşim meydana gelir; ve bu etkileşim sonucunda da ısı oluşur. Fosforun havayla temasında parlaması gibi. Buna tasavvuf ilminde, "dört ana unsur" veya "dört temel unsur" derler. İnsan vücudu da bu şekilde oluşup doğuştan gelen ısıyla kendisinde hayvani ruh meydana gelir ve beynin özel işlevinin sonucunda da idrak ortaya çıkar ve cüz'î ilim bu beyne ilişkindir. Şimdi bir kimse bu cüz'î ilmi ve idraki, unsurlara hasrederse, hayvani ruhun kesilmesiyle beraber beynin özel işlevi çözülür. Onu oluşturan ana unsurların her biri kendi cinsi tarafına gider. Toprağa ait olanı toprak yutar ve havaya ait olanı hava emer; ve o kimsenin hakikati, berzah âleminde eli boş kalır. Fakat cüz'î ilmi hakikatleri idrak etmeye harcarsa, bu ilim suretin çözülmesinden sonra ruhuyla beraber kalıcıdır. Bu hâli Mısrî Niyâzî hazretleri şu beyitlerde açıklamıştır: Devr edip geldim cihâna yine bir devrân ola Ben gidem bu ten sarâyı yıkılıp vîrân ola Dört yanımdan âb u bâd u nâr u hâk edip hücûm Benliğim onlar alıp bu varlığım tâlân ola.

Şimdi, şerefli beytin açıklaması böyle olur: "İlâhî, bana verdiğin cüz'î ilmi, bu cismi oluşturan ana unsurların her birisini topraklar yutmadan ve havalar emip yutmadan önce isim ve sıfatlarının denizlerine ulaştır!"

“Hasf” yere batmak ve “neşf” emmek ve kendine cezb etmek ma'nâları-nadır.

Ma'lûmdur ki, insanın cismi anâsırdan mürekkebdir; ve anâsırın alelu-mûm üç hâli vardır: Sulb, mâyi', gazdır. Ve bu anâsırın terekkübünden bir teâmül-i kimyevî hâsıl olur; ve bu teâmül neticesinde de harâret husûle gelir. Fosforun havaya temâsında parlaması gibi. Buna ilm-i tasavvufda, “anâsır-ı erbaa” veya “erkân-ı erbaa” derler. Vücûd-ı insânî dahi bu sûretle tekevvün edip harâret-i garîziyye ile kendisinde rûh-i hayvânî hâsıl olur ve dimâğın tevazzu'-ı hâssı neticesinde de idrâk peyda olur ve ilm-i cüz'î bu dimâğa taal-luk eder. İmdi bir kimse bu ilm-i cüz'îyi ve idrâki, unsuriyyâta hasr ederse, rûh-ı hayvânînin inkıtâ'ıyla beraber dimâğın tavazzu'-1 hâssı inhilâl eder. Onu terkîb eden anâsırın herbiri kendi cinsi tarafına gider. Toprağa aid olanı toprak yutar ve havaya aid olanı hava mass eder; ve o kimsenin hakîkati, âlem-i berzahda sıfru'l-yed kalır. Fakat ilm-i cüz'îyi idrâk-i hakäyıka sarf ederse, bu ilim inhilâl-i sûretden sonra rûhiyle beraber bâkîdir. Bu hâli Mısrî Niyâzî hazretleri şu beyitlerde îzâh etmiştir: Devr edip geldim cihâna yine bir devrân ola Ben gidem bu ten sarâyı yıkılıp vîrân ola Dört yanımdan âb u bâd u nâr u hâk edip hücûm Benliğim onlar alıp bu varlığım tâlân ola.

İmdi, beyt-i şerîfin îzâhı böyle olur: “İlâhî, bana verdiğin ilm-i cüz'îyi, bu cismi terkîb eden anâsırın her birisini topraklar yutmadan ve havalar mass ve bel' etmeden evvel esmâ ve sıfatının deryalarına muttasıl kıl!”

1915. Vâkıa onu neşf ettiği vakit, sen kādirsin ki, onu onlardan geri alasın ve satın alasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1915. Olay onu ortaya çıkardığı zaman, sen onu onlardan geri almaya ve satın almaya kadirsin.

Yani, insan fertlerinin zihnine ait olup, bedenin dağılmasıyla havaların yuttuğu ve toprakların içine çektiği o cüz'î ilmi sen onlardan geri almaya ve ona tekrar varlık bedelini ödeyerek satın almaya kadirsin. Çünkü kâinatın bütün yapısı senin kudret elindedir. Nitekim Zümer Suresi'nde وَ مَا قَدَرُوا اللهَ حَق قَدْرِهِ والأَرْضِ جَمِيعاً قبضته يوم القيمة والسموات مطويات بيمينه سبحانه و تعالى عما يشركون (Zümer, 39/67) yani "Allah'ın kudretini hakkıyla takdir etmediler; hâlbuki yeryüzünün bütün yapısı O'nun kudret elindedir ve kıyamet gününde gökler O'nun kudret elindedir; varlıkta O'na ortak koşmaktan Hak uzak ve yücedir" buyrulur. Ve kâinatta hiçbir şeyin kaybolmadığı ve yok olmadığı bilimsel olarak da sabittir. Bu şerefli beyit bir sırlar hazinesidir; fakat ayrıntılı açıklaması caiz değildir. İleride Hz. Pîr efendimiz bu sırlara, gerektiği kadar işaret buyururlar.

Ya'ni efrâd-ı beşerin dimâğına taalluk edip, cismin inhilâliyle havaların bel' ettiği ve toprakların hasf ettiği o ilm-i cüz'îyi sen onlardan geri almağa ve ona tekrâr nakd-i vücûdu te'diye ederek satın almağa kādirsin. Zîrâ kâinâtın hey'et-i mecmûası senin kabza-ı kudretindedir. Nitekim sûre-i Zümer'de وَ مَا قَدَرُوا اللهَ حَق قَدْرِهِ والأَرْضِ جَمِيعاً قبضته يوم القيمة والسموات مطويات بيمينه سبحانه و تعالى عما يشركون (Zümer, 39/67) ya'ni "Allah'ın kudretini hakkıyla takdîr etmediler; halbuki arzın hey'et-i mecmûası O'nun kabzasında ve yevm-i kıyâmetde gökler O'nun yed-i kudretindedir; vücûdda O'na şerîk olmaktan Hak münezzeh ve âlîdir" buyrulur. Ve kâinâtta hiçbir şeyin gâib ve mahv olmadığı fennen dahi sâbitdir. Bu beyt-i şerîf bir hazîne-i esrârdır; fakat tafsîli câiz değildir. Atîde Hz. Pîr efendimiz bu esrâra, lüzûmu kadar işâret buyururlar.

1916. Bir katre ki havaya gitti veya ki döküldü, senin hazîne-i kudretinden ne vakit kaçtı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1916. Bir damla ki havaya gitti veya ki döküldü, senin kudret hazinenden ne zaman kaçtı?

Yani yeryüzünde bulunan suyun bir damlası buharlaşıp esintili havaya gitti veyahut esintili havadan yağmur olarak döküldü. İlahi, senin kudret hazinenden ne zaman kaçabildi? O damla, kâinatı kuşatan senin varlığında dönüp durur ve senin varlığının ve kudretinin dışarısı yoktur ki, oraya kaçabilsin.

Ya'ni arzda bulunan suyun bir katresi tebahhur edip havâ-yı nesîmîye gitti veyâhut havâ-yı nesîmîden yağmur olarak döküldü. İlâhî senin hazîne-i kudretinden ne vakit kaçabildi? O katre kâinâtı muhît olan senin vücudunda devr edip durur ve senin vücûdunun ve kudretinin hârici yoktur ki, oraya kaçabilsin.

1917. Eğer ademe gelse, yüz ademe, vaktaki sen onu çağırasın, o baştan ayak yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1917. Eğer yokluğa gelse, yüz yokluğa, sen onu çağırdığın zaman, o baştan ayak yapar.

Yani bir damla su, incelip şeklini kaybederek görünmeyen havaya karışsa; ve oradan dahi incelip esîr âlemine gitse; ve oradan da incelip, Zât'ın özünde yok ve hiç olsa; sözün özü yokluk içinde yokluğa gitse, sen onu şekiller âlemine çağırdığın vakit, o başını ayak yaparak süratle o tarafa koşar.

Ya'ni bir katre su, talattuf edip sûretini gâib ederek görünmeyen havaya karışsa; ve oradan dahi talattuf edip âlem-i esîre gitse; ve oradan da talattuf edip, künh-i Zât'ında mahv ve ma'dûm olsa; velhâsıl adem içinde ademe gitse, sen onu âlem-i sûrete çağırdığın vakit, o başını ayak yaparak sür'atle o tarafa koşar.

1918. Yüz binlerce zıd, zıddı öldürür; senin hükmün tekrar onları dışarıya çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1918. Yüz binlerce zıt, zıddı öldürür; senin hükmün tekrar onları dışarıya çeker.

Yani kâinatta birbirine zıt olan yüz binlerce şey vardır. Örneğin ateş suyun zıddıdır ve suyun şeklini bozup, öldürüp buharlaştırır ve içeriye çeker. Fakat senin hükmün o buharlaşan suyu tekrar yağmur olarak görünür âleme ve dışarıya çıkarır. İşte insan bedenleri de böyledir.

Ya'ni kâinâtda yekdîğerine zıd olan yüz binlerce şeyler vardır. Meselâ âteş suyun zıddıdır ve suyun sûretini bozup ve öldürüp tebahhur ettirir ve içeriye çe- ker. Fakat senin hükmün o tebahhur eden suyu tekrar yağmur olarak âlem-i sûrete ve dışarıya çıkarır. İşte inhilâl eden ecsâd-ı beşeriyye dahi böyledir.

1919. Yâ Rab! Yokluklardan her zaman varlık tarafına kervân içinde kervân vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1919. Ey Rabbim! Yokluklardan her zaman varlık tarafına kervan içinde kervan vardır.

1920. Hususan her gece bütün fikir ve akıllar, derin ve nihayetsiz deniz içine [1890] gark olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1920. Özellikle her gece bütün fikirler ve akıllar, derin ve sonsuz deniz içine [1890] batarlar.

1921. Tekrar sabah vakti, o Allah'a mensub olanlar, balıklar gibi denizden başlarını yukarı vururlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1921. Tekrar sabah vakti, o Allah'a mensup olanlar, balıklar gibi denizden başlarını yukarı vururlar.

"Allahî" ifadesiyle akılların ve fikirlerin, zâta ait hallerden (şuûnât-ı ilâhiyye) birer hâl olduğuna işaret edilir. Çünkü varlıkta Allah'tan başka bir şey yoktur.

“Allâhî” ta'bîriyle ukül ve efkârın şuûnât-ı ilâhiyyeden birer şe'n olduğuna işâret buyrulur. Zîrâ vücûdda Hak'dan gayri bir şey yoktur.

1922. Sonbaharda o yüz binlerce dal ve yaprak, hezîmetden ölüm deryasına gitmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1922. Sonbaharda o yüz binlerce dal ve yaprak, yenilgiden ölüm denizine gitmiştir.

1923. Mâtem tutan gibi karalar giymiş olan karga, gülistanda yeşillik üzerinde feryad etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1923. Mâtem tutan gibi karalar giymiş olan karga, gülistanda yeşillik üzerinde feryad etmiştir.

Sonbaharda Kahhâr isminin (Allah'ın her şeye gücü yeten ve kahredici isminin) yenilgisine uğrayan birçok dal ve yaprak ölüm ve yok oluş denizine gitmiş; ve mâtem tutup feryad eden kimseler gibi siyahlara bürünmüş olan kargalar da, bu harap olan gülistanda sanki mâtemci ve feryâdçı olmuştur.

Sonbaharda ism-i Kahhâr'ın hezîmetine uğrayan birçok dallar ve yapraklar ölüm ve mahv deryâsına gitmiş; ve mâtem tutup feryad eden kimseler gibi siyahlara bürünmüş olan kargalar da, bu harâb olan gülistanda sanki mâtemci ve feryâdçı olmuştur.

1924. Tekrar köyün hâkiminden, o yediğin şeyi geri ver diye emir gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1924. Tekrar köyün hâkiminden, o yediğin şeyi geri ver diye emir gelir.

"Köyün hâkimi"nden kasıt, izafî varlık (mutlak varlığa göre) mülkünün hâkimi olan Hak Teâlâ'dır.

“Köyün hâkimi”nden murâd, vücûd-ı izâfi mülkünün hâkimi olan Hak'dır.

1925. Ey kara ölüm, nebât-dan ve gülden ve yapraktan yediğin şeyi geri ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1925. Ey kara ölüm, bitkiden, gülden ve yapraktan yediğin şeyi geri ver!

Ölüme "kara" denilmesi, yokluğun karanlık, varlığın ise nur olduğuna işarettir. Nitekim hadis-i şerifte ان الله خلق الخلق في ظلمة ثم رش عليهم من نوره yani "Yüce Allah, yaratılanları muhakkak karanlıkta yarattı; sonra onların üzerine nurunu saçtı" buyrulur ki, "karanlık"tan kasıt izafî yokluk, "nurunu saçmak"tan kasıt ise, Hakk'ın onlara kendi varlık nurundan varlık vermesidir.

Ölüme, "kara" ta'bîr buyrulması ademin zulmet ve vücudun nûr olduğuna işarettir. Nitekim hadis-i şerîfde ان الله خلق الخلق في ظلمة ثم رش عليهم من نوره ya'ni "Allah Teâlâ halkı muhakkak zulmetde yarattı; sonra onların üzerine nûrunu saçtı" buyrulur ki, "zulmet"den murâd adem-i izâfî ve "nûrunu saçmak"dan murâd dahi, Hakk'ın onlara kendi nûr-ı vücûdundan vücûd vermesidir.

1926. Ey birader, bir dem aklını kendine getir; dembedem sende sonbahar ve ilkbahar vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1926. Ey birader, bir an aklını başına topla; sende sürekli sonbahar ve ilkbahar vardır.

1927. Gönül bağını goncadan ve gülden ve serviden ve yâsemenden yeşil ve ter ü taze gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1927. Gönül bağını goncadan, gülden, serviden ve yasemenden yeşil, taze ve körpe gör!

Yani insan düşünce ve tefekkürden ibarettir ve düşüncelerin geldiği yer gönüldür. Yeni düşünceler ve ilhamlar, eski hatıraları siler. Yeni düşünceler, ilkbaharda ortaya çıkan bitkilere benzer ve giden düşünceler de sonbaharda dökülen yapraklara benzer. Aynı şekilde kalp, gam ve sevincin geçiş yeridir. Sevinç bahara, gam ise sonbahara benzer. Ve Hakk yolculuğundaki mertebelere göre korku ve ümit, sıkıntı ve genişlik, celâl ve cemâl (Allah'ın azamet ve güzellik tecellileri), heybet ve ünsiyet (yakınlık), bahar ve sonbahar gibi birbirine karşılık gelir. Ey Hakk yolcusu, sen dünyevî düşüncelerden vazgeç de, gönül bağını ilahî bilgilerden oluşan goncalardan, güllerden, servilerden ve yasemenlerden yemyeşil, taze ve ferah bir hâlde görmeye çalış!

Ya'ni insan düşünce ve tefekkürden ibaretdir ve mevrid-i havâtır gönüldür. Havâtır ve vâride-i cedîde, eski hâtıraları siler. Yeni havâtır, ilkbaharda peyda olan nebâta benzer ve giden havâtır dahi, sonbaharda dökülen yapraklara benzer. Ve kezâ kalb gam ve şâdînin güzergâhıdır. Şâdî bahâra ve gam hazâna müşâbihdir. Ve sülükdeki merâtibe göre havf ve recâ ve kabz ve bast ve celâl ve cemâl ve heybet ve üns, bahâr ve sonbahar gibi yekdiğerine mütekābildir. Ey sâlik, sen havâtır-ı dünyeviyyeden vazgeç de, gönül bağını maârif-i ilâhiyye goncalarından ve güllerinden ve servilerinden ve yâsemenlerinden yemyeşil, tâze ve tarâvetli bir halde görmeğe sa'y et!

1928. Yaprağın çokluğundan dal gizli olmuştur; gülün çokluğundan sahrâ ve köşk gizlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1928. Yaprağın çokluğundan dal gizli olmuştur; gülün çokluğundan sahra ve köşk gizlidir.

Bu şerefli beyitte Cenâb-ı Pîr efendimiz kendi şerefli kalplerinin hâlini açıklarlar. Akıl ağacının dallarında fışkıran ilâhî bilgiler yaprakları o kadar çoktur ki, bu latif yapraklar aklın dallarını örtmüştür. Kalbin sahrasında ve köşkünde biten aşk ve ilâhî cezbe (Allah'a duyulan şiddetli çekim) gülleri o kadar çoktur ki, bu sahranın zemini tamamen örtülmüştür.

Bu beyt-i şerîfde Cenâb-ı Pîr efendimiz kendi kalb-i şerîflerinin hâlini beyân buyururlar. Akıl ağacının dallarında fışkıran maârif-i ilâhiyye yaprakları o kadar çoktur ki, bu latîf yapraklar aklın dallarını örtmüştür. Kalbin sahrâsında ve köşkünde biten aşk ve cezebât-ı ilâhiyye gülleri o kadar çoktur ki, bu sahrânın zemîni tamâmiyle örtülmüştür.

1929. Bu sözler ki akl-ı küldendir, o gülzârın ve servin ve sünbülün kokusudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1929. Bu sözler ki küllî akıldandır, o gül bahçesinin ve servinin ve sümbülün kokusudur.

Benim bu söylediğim sözler küllî akıldan ve hakîkat-i Muhammediyye'den (Hz. Muhammed'in hakikati) kaynaklanıyor ve kalbimin gül bahçesine iniyor; ben de o anlamları ve o hakikatleri ve bilgileri harf ve ses ile taayyün (belirginleşme, ortaya çıkma) âlemine çıkarıyorum. İşte bu harf ve ses ile çıkardığım sözler, kalbimin o gül bahçesinin ve orada biten servinin ve sümbülün kokusudur.

Benim bu söylediğim sözler akl-ı külden ve hakîkat-ı muhammediyyeden sudûr ediyor ve gülzâr-ı kalbime nâzil oluyor; ve ben de âlem-i taayyüne o ma'nâları ve o hakāyık ve maârifi harf ve savt ile ihrâc ediyorum. İşte bu harf ve savt ile çıkardığım sözler, o gülzâr-ı kalbimin ve orada biten servinin ve sünbülün kokusudur.

1930. Gül olmayan yerde gül kokusunu gördün mü? Şarab olmayan yerde şarabın kaynamasını gördün mü?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1930. Gül olmayan yerde gül kokusunu gördün mü? Şarap olmayan yerde şarabın kaynamasını gördün mü?

Ruhanî âlemde ilâhî bilgiler güllerinin ruhu kendinden geçiren kokuları vardır; ve orada maddî gül yoktur. Aynı şekilde ruhanî âlemde ilâhî aşk şarabının latif bir şekilde coşup kaynaması vardır; halbuki orada maddî şarap yoktur. Ve Yüce Allah bu şarap hakkında وَ سَقيهم ربهم شراباً طهوراً (İnsân, 76/21) ["Rableri onlara tertemiz bir içki içirir"] buyurur.

Alem-i rûhâniyyetde maârif-i ilâhiyye güllerinin rûhu gaşy eden kokuları vardır; ve orada sûrî gül yoktur. Ve kezâ âlem-i rûhâniyyetde şarâb-ı aşk-ı ilâhînin latîf bir sûretde cûş ve kaynayışı vardır; halbuki orada şarâb-ı sûrî yoktur. Ve Hak Teâlâ bu şarab hakkında وَ سَقيهم ربهم شراباً طهوراً (İnsân, 76/21) ["Rableri onlara tertemiz bir içki içirir"] buyurur.

1931. Koku sana kılavuz ve rehberdir; seni Huld'e ve Kevser'e kadar götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1931. Koku sana kılavuz ve rehberdir; seni Huld'e ve Kevser'e kadar götürür.

Ey Hakk Yolcusu, eğer sen ilâhî hakikatlerin ve marifetlerin ruhanî kokularını duyarsan, bu koku sana kılavuz ve rehber olur; seni Huld cennetine ve Kevser havzına kadar götürür.

Ey sâlik, eğer sen hakāyık ve maârif-i ilâhiyyenin rûhânî kokularını duyar isen, bu koku sana kılavuz ve rehber olur; seni cennet-i Hulde ve havz-ı Kevser'e kadar götürür.

1932. Koku, gözün nûr yapan ilacı oldu. Ya'kūb'un gözü kokudan açık oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1932. Koku, gözün nur yapan ilacı oldu. Yakup'un gözü kokudan açık oldu.

Şekil âleminden mana âlemine ve mana âleminden de şekil âlemine daima giriş ve çıkış vardır. İlahi bilgiler ve hakikatler, mana âleminde ve ruhaniyet âleminde güller ve türlü çiçeklere dönüşür; ve onların çok latif kokuları olur. Ruhun koku alma duyusu açık olanlar bunları duyarlar. Ve bazen şekil âleminde yayılır, bedenin koku alma duyusuyla da duyulur; fakat nadiren gerçekleşir. Ve herkes bunun şekilsel kaynağını arar, fakat bulamazlar. Fakir, evliyaullahtan bazılarının meclisinde bunu duydum ve bazı kabir ziyaretlerinde duyan zatların yanında da bulundum. Ve bu koku meselesi acayip bir şeydir. Asli fıtratları üzere bulunan hayvanlar, bunu çok hissederler; ve bu kokular vasıtasıyla sahiplerini ve yabancıları tanırlar. Ve Yakup (a.s.)'ın, Yusuf (a.s.)'ın gömleğinin kokusunu duyması da bu kabildendir. Nitekim ayet-i kerimede buyrulur: وَلا فَصَلَتِ الْعِيرُ قَالَ أَبُوهُمْ إِنِّي لاَجِدُ رِيحَ يُوسُفَ (Yusuf, 12/95) Yani "Yusuf (a.s.)'ın gömleğini taşıyan kardeşlerinin bulunduğu kervan Mısır diyarından ayrıldığı vakit, babaları olan Hz. Yakup, ben muhakkak Yusuf'un kokusunu duyuyorum dedi." فَلَمَا إِنْ جَاءَ الْبَشِيرُ الْقَيْهُ عَلَى وَجْهِهِ فَارْتَدَّ بَصيراً (Yusuf, 12/96) Yani "Müjdeci gelip o gömleği Hz. Yakup'un yüzüne sürdüğü vakit, ağlamaktan kör olan gözleri açıldı." İşte bunun gibi manevi kokular, kör olan ruh gözlerinin açılması için bir ilaçtır.

Alem-i sûretden âlem-i ma'nâya ve âlem-i ma'nâdan dahi âlem-i sûrete dâimâ duhûl ve hurûc vardır. Maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye, âlem-i ma'nâda ve rûhâniyet âleminde güller ve türlü çiçeklere temessül eder; ve onların çok latîf kokuları olur. Meşâmm-ı rûhu açık olanlar bunları duyarlar. Ve ba'zan sûret âleminde intişâr eder, meşâmm-ı cesed ile de duyulur; fakat enderen vâki' olur. Ve herkes bunun menşe'-i sûrîsini arar, fakat bulamazlar. Fakîr, evliyâullâhdan ba'zılarının meclisinde bunu duydum ve ba'zı mekābir ziyâretinde duyan zevâtın yanında da bulundum. Ve bu koku mes'elesi acîb bir şeydir. Fıtrat-ı asliyyeleri üzere bulunan hayvânât, bunu çok hissederler; ve bu kokular vâsıtasıyla sahiblerini ve yabancıları tanırlar. Ve Ya'kūb (a.s.)ın, Yûsuf (a.s.)ın gömleğinin kokusunu duyması da bu kabildendir. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: وَلا فَصَلَتِ الْعِيرُ قَالَ أَبُوهُمْ إِنِّي لاَجِدُ رِيحَ يُوسُفَ (Yûsuf, 12/95) Ya'ni "Yûsuf (a.s.)ın gömleğini hâmil olan birâderlerinin bulunduğu kervan Mısır diyârından ayrıldığı vakit, babaları olan Hz. Ya'küb, ben muhakkak Yûsuf'un kokusunu duyuyorum dedi." فَلَمَا إِنْ جَاءَ الْبَشِيرُ الْقَيْهُ عَلَى وَجْهِهِ فَارْتَدَّ بَصيراً (Yûsuf, 12/96) Ya'ni "Müjdeci gelip o gömleği Hz. Ya'kūb'un yüzüne sürdüğü vakit, ağlamakdan a'mâ olan gözleri açıldı." İşte bunun gibi ma'nevî kokular, kör olan rûh gözlerinin açılması için bir ilâçtır.

1933. Fenâ koku gözü karartır; Yûsuf kokusu, göze yardım eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1933. Yok oluş kokusu gözü karartır; Yusuf kokusu, göze yardım eder.

Yani fuhuş ve yasaklarla meşgul olanlardan melekût âlemine çok pis kokular yayılır ve bu kokular görünen âleme de etki edip bulaşıcı hastalıklara sebep olur; ve gören gözleri hastalıklar ve ölüm ile karartır. Nasıl ki yukarıda "Zinadan, her tarafa bulaşıcı hastalıklar meydana gelir" buyrulmuştu. Ve fuhşiyatla meşgul olanlar, ölümden sonra berzah âleminde (ölümle kıyamet arasındaki âlem) kendilerinden yayılan bu murdar kokular içinde kalırlar. Hâlbuki şanlı peygamber Yakup (a.s.)'ın ve peygamberlere tabi olan evliyanın (Allah dostları) ve müminlerin ve salih kişilerin kokuları, ruhun ve bedenin gözlerine kuvvet verir ve onları sağlamlaştırır.

Ya'ni fuhuş ve menhiyatla meşgül olanlardan âlem-i melekûta pek pis kokular intişâr eder ve bu kokular âlem-i zâhire de te'sîr edip sârî hastalıklara sebeb olur; ve gören gözleri hastalıklar ile ve ölüm ile karartır. Nitekim yukarıda وز زنا افتد و با اندر جهات ya'ni "Zinâdan, her tarafa sârî hastalıklar vâki' olur" buyrulmuş idi. Ve fuhşiyyatla meşgül olanlar, ba'de'l-vefât âlem-i berzahda kendilerinden intişâr eden bu murdar kokular içinde kalırlar. Halbuki Nebiyy-i zîşân olan Ya'kub (a.s.)ın ve enbiyâya tâbi' olan evliyânın ve mü'minlerin ve sulehânın kokuları, rûhun ve cismin gözlerine kuvvet verir ve onları sağlamlaştırır.

1934. Sen ki Yusuf değilsin, Ya'kūb ol; onun gibi ağlamalı ve iztirablı ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1934. Sen ki Yusuf değilsin, Yakup ol; onun gibi ağlamalı ve ıstıraplı ol!

Mademki sen Yusuf gibi naz ehli değilsin, o halde Yakup gibi niyaz ehli olup ağla ve ıstırap içinde ol! Çünkü Yakup (a.s.) Yusuf (a.s.)'a karşı naz makamında idi. Yani ey Hakk Yolcusu, sen mademki Allah katında henüz kâmil ve sevgili olmadın, o halde Yüce Allah'a karşı nazlanma; işin daima ağlamak ve niyaz etmek olsun.

Mâdemki sen Yûsuf gibi ehl-i nâzdan değilsin, o halde Ya'kub gibi ehl-i niyâzdan olup ağla ve ıztırâb içinde ol! Zîrâ Ya'küb (a.s.) Yûsuf (a.s.)a karşı makām-ı nâzda idi. Ya'ni ey sâlik, sen mâdemki Allah'ın indinde henüz kâmil ve mahbûb olmadın, o halde Allah Teâlâ'ya karşı nazlanma; işin dâimâ ağlamak ve niyâz etmek olsun.

1935. Hakîm-i Gaznevî'den bu nasihati dinle; tâ ki eski ten içinde yenilik bulasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1935. Gazneli Hakîm'den bu öğüdü dinle; tâ ki eski beden içinde yenilik bulasın.

Gazneli Hakîm'e, Senâî Hakîm de derler. Künyesi ve adı Ebu'l-Mecd Mecdûd b. Adem'dir. Tasavvuf ehlinin büyük şairlerindendir; Hadîkatü'l-Hakika ve Zâdü's-Sâlikîn gibi yüce manzum eserleri vardır. Kendileri Hoca Yûsuf Hemedânî (k.s.) hazretlerinin mürididir. Hayat hikayeleri Nefehâtü'l-Üns'de zikredilmiştir. Konuya uygunluğu sebebiyle Cenâb-ı Pîr onların aşağıdaki rubailerini zikrederler.

Rubâî: Naz, gül gibi olan bir yüze yakışır. Çünkü senin yoktur, kötü huylunun etrafını dolaşma. Yakışıksız yüz ve naz çirkin olur; kör göz ve ağı müşkil olur.

Yani nazlanmak, gül gibi nâzik ve güzel olan bir yüz sahibine yakışır; mademki senin böyle güzel yüzün yoktur, artık nazlanmaya kalkıp soğukluk etme ve kötü ahlâkın etrafında dolaşma; zira çirkin yüzün sahibi, bir de nazlanmaya kalkarsa pek soğuk ve çirkin olur. Örneğin bir adamın gözü kör iken, bir de göz ağrısına yakalanırsa, bu zavallının hâli pek zor olur. Bu anlamı açıklayan latif bir hikâye anlatırlar:

Adamın birisi evlenmiş; ona pek çirkin bir kadın almışlar. Vakti gelip zifaf olunca, kadıncağız kocasına nazlanarak demiş ki: "Efendim, akrabalarınızdan hangi erkeklere görünmeme müsaade edersin?" Zavallı koca, onun bu soğukluğuna karşı: "Bana görünme de, kime görünürsen görün!" demiş.

Hakîm-i Gaznevî'ye, Hakîm-i Senâî dahi derler. Künyesi ve adı Ebu'l-Mecd Mecdûd b. Adem'dir. Sûfiyye tâifesinin büyük şairlerindendir; Hadîkatü'l-Hakika ve Zâdü's-Sâlikîn gibi manzûm âsâr-ı aliyyeleri vardır. Kendileri Hoca Yûsuf Hemedânî (k.s.) hazretlerinin mürîdidir. Tercüme-i halleri Nefe- hâtü'l-Üns'de zikr edilmiştir. Bahse mutâbakatı hasebiyle Cenâb-ı Pîr onların âtîdeki rubâîlerini zikr ederler.

Rubâî: Nâz, gül gibi olan bir yüze yakışır. Çünki senin yoktur, kötü huylunun et-râfını dolaşma. Yakışıksız yüz ve nâz çirkin olur; kör göz ve ağı müşkil olur.

Ya'ni nazlanmak, gül gibi nâzik ve güzel olan bir yüz sahibine yakışır; mâdemki senin böyle güzel yüzün yoktur, artık nazlanmağa kalkıp soğukluk etme ve kötü ahlâkın etrafında dolaşma; zîrâ çirkin yüzün sahibi, bir de nazlanmağa kalkarsa pek soğuk ve çirkin olur. Meselâ bir adamın gözü kör iken, bir de göz ağrısına mübtelâ olursa, bu zavallının hâli pek müşkil olur. Bu ma'nâyı beyânen latîf bir hikâye söylerler:

Adamın birisi evlenmiş; ona pek çirkin bir kadın almışlar. Vaktâki zifaf olmuş, kadıncağız zevcine nazlanarak demiş ki: "Efendim, taallukātınızdan hangi erkeklere görünmeme müsâade edersin?" Zavallı zevc, onun bu soğukluğuna karşı: "Bana görünme de, kime görünürsen görün!" demiş.

1936. Yûsuf'un önünde nazlanış ve güzellik etme; niyâzın ve Ya'kūb'un âhının gayrini yapma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1936. Yûsuf'un önünde nazlanma ve güzellik etme; niyazın ve Ya'kūb'un ahının dışında bir şey yapma!

1937. Tûtîden ölmenin ma'nâsı niyaz oldu; niyaz ve fakr içinde kendini ölü yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1937. Papağandan ölmenin anlamı niyaz oldu; niyaz ve fakirlik içinde kendini ölü yap!

Papağan hikâyesinde papağanın ölmesinin anlamı, gerçek Yusuf olan Yüce Allah'a karşı niyaz demektir. Bu kıssadan ibret al da, kendini niyaz ve acizlik ve zillet içinde ölü say; ve bütün işlerinde, Hakk'a olan ihtiyacını düşün; ve nefsinin gurur ve benliğine yenilerek kibir ve kendini beğenmişlik etme!

Tûtî hikâyesinde tûtînin ölmesinin ma'nâsı, Yûsuf-ı hakîkî olan Hak Teâlâ'ya karşı niyâz demektir. Bu kıssadan ibret al da, kendini niyâz ve acz ve zillet içinde ölü addet; ve bilcümle umûrunda, Hakk'a olan ihtiyacını teemmül eyle; ve nefsinin gurûr ve enâniyyetine mağlûb olarak kibir ve ucub etme!

1938. Tâ ki seni İsa'nın nefesi diri ede; kendisi gibi seni güzel ve mübarek ede.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1938. Tâ ki seni İsa'nın nefesi diri etsin; kendisi gibi seni güzel ve mübarek etsin.

"İsa"dan kasıt, diriltmeye ve öldürmeye gücü yeten hakiki insân-ı kâmildir ki, onun nefesi de İsa (a.s.)ın nefesi gibi ölüyü diriltir; yani İsa (a.s.)ın sıfatını taşıyan bir insân-ı kâmilin terbiyesi altına gir; seni de kendisi gibi yapsın.

"Îsâ"dan murâd, ihyâ ve imâteye kādir olan hakîkî insân-ı kâmildir ki, onun nefesi de Îsâ (a.s.)ın nefesi gibi ölüyü diriltir; ya'ni Îsâ (a.s.)ın sıfatını hâiz bir insân-ı kâmilin terbiyesi altına gir; seni de kendisi gibi yapsın.

1939. Taş ne vakit baharlardan yeşil baş olur? Toprak ol, tâ ki renk renk gül bitsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1939. Taş ne zaman baharlardan yeşil baş olur? Toprak ol, tâ ki renk renk gül bitsin.

Ey noksan olan kimse, kendini akıl ve zekâ ve ilim sahibi görüp insân-ı kâmile karşı kendini beğenme ve kibir etme; ve taş gibi katı olma, mütevazı ol! Hiç taşta bahar mevsiminde yeşillik biter mi? Aksine tevazu örneği olan toprak üstünde renk renk çiçekler ve güller biter. Sen de toprak gibi mütevazı ol ki, üzerinde bahar gibi olan insân-ı kâmilin bakışıyla marifet ve hakikat gülleri bitsin.

Ey nâkıs olan kimse, kendini akıl ve zekâ ve ilim sâhibi görüp insân-ı kâmile karşı ucub ve kibir etme; ve taş gibi katı olma, mütevazi' ol! Hiç taşda bahâr mevsiminde yeşillik biter mi? Belki nümûne-i tevâzu' olan toprak üstünde renk renk çiçekler ve güller biter. Sen de toprak gibi mütevazi' ol ki, üzerinde bahar gibi olan, insân-ı kâmilin nazarıyla maârif ve hakāyık gülleri bitsin.

1940. Sen senelerce gönül tırmalayıcı taş oldun; tecrübe et, bir zaman toprak ol! [1912]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1940. Sen senelerce gönül tırmalayıcı taş oldun; tecrübe et, bir zaman toprak ol! [1912]

Ey kibir ve kendini beğenmişlik sahibi olan kimse; sen senelerce nefsine ait sıfatlarına tabi olup taş gibi katı oldun; ve kibir ve kendini beğenmişliğinin sonucu olarak şunun bunun gönlünü kırdın. Manevî makamlardan eline ne geçti? Bir zaman da tevazuu tecrübe et; halk nazarında kendini zelil ve cahil göster; bakalım gönlünün âleminde nasıl bir pencere açılır. Mürşidim Es'ad Dede efendi hazretleri ne güzel buyurur:

Aceb kırk yıl murâd-ı nefsi verdin; Makām-ı evliyâdan neye erdin?

Ey kibir ve ucub sahibi olan kimse; sen senelerce sıfât-ı nefsâniyyene tâbi' olup taş gibi katı oldun; ve kibir ve ucbunun netîcesi olarak şunun bunun gönlünü kırdın. Eline makāmât-ı rûhâniyyeden ne geçti? Bir zaman da tevâzu'u tecrübe et; halk nazarında kendini zelîl ve câhil göster; bakalım gönlünün âleminde nasıl bir pencere açılır. Mürşidim Es'ad Dede efendi hazretleri ne güzel buyurur:

Aceb kırk yıl murâd-1 nefsi verdin; Makām-ı evliyâdan neye erdin?
