# Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 2

**Yazar:** Ahmed Avni Konuk

> Ahmed Avni Konuk'un Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine yazdığı tercüme ve şerh. Yayına hazırlayanlar: Dr. Selçuk Eraydın, Prof. Dr. Mustafa Tahralı (Kitabevi Yayınları).

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/mesnevi-i-serif-serhi-cilt-2
**Sayfa:** 563

---

## Emîrü'l-Mü'minîn Ömer (r.a.) ahdinde, çalgıcı ihtiyarın kıssasıdır ki, maişetsiz kaldığı gün kabristanda Allah için çalgı çalıyordu

1941. Onu işittin mi ki, ahd-i Ömer'de letâfetli ve revnaklı çeng çalan bir mutrib var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1941. Ömer döneminde, latif ve parlak çeng çalan bir çalgıcı olduğunu işittin mi?

1942. Bülbül onun sesinden kendinden geçti; onun güzel sesinden bir tarab, yüz olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1942. Bülbül onun sesinden kendinden geçti; onun güzel sesinden bir neşe yüz katına çıkardı.

1943. Onun nefesi meclisi ve cem'iyyeti süsler idi; ve onun nağmesinden kıyamet kopardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1943. Onun nefesi meclisi ve topluluğu süslerdi; ve onun nağmesinden kıyamet kopardı.

1944. İsrafil gibi ki, onun sesi san'atla ölüler için bedene cân getirir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1944. İsrafil gibi ki, onun sesi sanatla ölüler için bedene can getirirdi.

1945. Yahut İsrafil'in risaleleri idi ki, onun sema'ından filin kanadı biter idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1945. Yahut İsrafil'in risaleleri idi ki, onun dinlenmesinden filin kanadı biter idi.

"Yâ resâil" ifadesinde değerli şârihlerin (şerh edenlerin) ihtilafı vardır ki, kimisi "yâr" ve "sâ-il" olarak kabul etmiş ve zorlama ile anlam vermiştir; kimisi "ya" ve "resâil" olarak kabul edip, resâilin anlamında zorlama yapmıştır. Fakire göre külfetsiz olarak anlaşılan anlam: "Yahut bu çalgıcının nağmeleri Hz. İsrafil'in risaleleri idi. Yani çalgıcının her bir nağmesi, İsrafil'in ruhlara bir nefhası idi" demek olur. Çünkü resâilin tekili, risâledir ve risâle lügatte haber göndermek ve haber vermektir; ve mûsikînin nağmeleri de pek çoktur. Bu sebeple burada resâilin çoğul olarak kullanılması yerindedir. Ve "yâ" tereddüt içindir. Nasıl ki ya şöyle veya böyle deriz.

Yukarıdaki beyitte çalgıcı İsrafil'in kendisine benzetilmiş idi; bu beyitte de İsrafil'in kendisine değil, habercisine benzetilmiştir. Anlamın özeti şudur: "Yahut çalgıcı, İsrafil'in kendisine benzemez, aksine onun nağmeleri, İsrafil'in risâleleri ve habercileri idi ki, o nağmelerin dinlenmesinden filin kanadı çıkardı; yani tabiatlarının yoğunluğu fil gibi olup yerinden güç kımıldayan kimseleri vecde getirir idi."

"Yâ resâil" ta'bîrinde şurrâhı kirâmın ihtilafi vardır ki, kimi “yâr" ve "sâ-il" i'tibâr etmiş ve tekellüf ile ma'nâ vermiştir; kimi “ya” ve “resâil" i'tibâr edip, resâilin ma'nâsında tekellüf etmiştir. Fakîre göre külfetsiz olarak anlaşılan ma'nâ: “Yahud bu çalgıcının nağmeleri Hz. İsrafil'in risaleleri idi. Ya'nî çalgıcının her bir nağmesi, İsrafil'in ervâha bir nefhası idi" demek olur. Zîrâ resâilin müfredi, risâledir ve risâle lügatte haber göndermek ve haber vermektir; ve mûsikînin negamâtı da pek çoktur. Binâenaleyh burada resâilin cemi' olarak isti'mâl buyrulması yerindedir. Ve "yâ" terdîd içindir. Nitekim ya şöyle veya böyle deriz.

Yukarıdaki beyitte çalgıcı İsrafil'in kendisine teşbîh buyrulmuş idi; bu beyitte de İsrafil'in kendisine değil, habercisine teşbih buyrulmuştur. Hulâsa-i ma'nâ budur: “Yâhut çalgıcı, İsrafil'in kendisine müşâbih değil, onun nağmeleri, İsrafil'in risâleleri ve habercileri idi ki, o nağmelerin istimâ'ından filin kanadı çıkardı; ya'nî sikālet-i tab'ları fil gibi olup yerinden güç kımıldayan kimseleri vecde getirir idi."

1946. Bir gün İsrafil nâlesini yapar; yüz yıllık çürümüşe can verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1946. Bir gün İsrafil nâlesini yapar; yüz yıllık çürümüşe can verir.

İsrafil (a.s.) diriliş gününde sûrunu üfürür; birçok yıl yer altında kalmış ve çürümüş olan ölülere taze can verir.

İsrafil (a.s.) ba's gününde sûrunu üfürür; birçok yıllar yer altında kalmış ve çürümüş olan ölülere tâze can verir.

1947. Enbiyanın içinde de nağmeler vardır; taliblere ondan bahasız hayat vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1947. Peygamberlerin içinde de nağmeler vardır; talip olanlara ondan paha biçilmez hayat vardır.

Yani yüce peygamberler hazretlerinin kutsal ruhlarının da latif nağmeleri vardır ki, onlar ilahi hakikatler ve bilgilerdir; ve bu ilahi bilgilerin talip olanlarının ruhları, onlardan paha biçilemeyecek derecede hâl sahibi olur.

Ya'nî enbiyâ-yı izâm hazerâtının ervâh-ı mukaddeselerinin dahi negamât-ı latîfeleri vardır ki, onlar hakāyık ve maârif-i ilâhiyyedir; ve bu maârif-i ilâhiyyenin taliblerinin ervâhı, onlardan bahâ yetişemiyecek derecede hâl sahibi olur.

1948. His kulağı o nağmeleri işitmez; zîrâ his kulağı sitemlerden necis olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1948. His kulağı o nağmeleri işitmez; çünkü his kulağı sitemlerden necis olur.

Peygamberlerin o nağmeleri, kutsal ruhlarının nağmeleri olup, talep edenler onları ruhlarının işitme duyusuyla işitirler ve bunlar his kulağının işitemeyeceği derecede latif feyizlerdir. Örneğin peygamberler bir anlamı harf ve ses elbisesine giydirip ortaya çıkarırlar. His kulağı bu sözleri işitir; fakat ruhunun kulağı tıkalı ise, o sözden kastedilen anlam ruhuna nüfuz edemez. His kulağı hakikatten uzaklık nispetiyle kirlenmiş olduğundan, bu incelikleri ruha ulaştırmaktan pek uzaktır.

Enbiyânın o nağmeleri, ervâh-ı mukaddeselerinin negamâtı olup tâlibler onları rûhlarının sem'iyle işitirler ve bunlar his kulağının işitemiyeceği derecede latîf füyûzatdır. Meselâ peygamberler bir ma'nâyı harf ve savt libâsına giydirip meydana çıkarırlar. His kulağı bu elfâzı işitir; fakat rûhunun kulağı tıkalı ise, o lafızdan murâd olan ma'nâ ruhuna nüfüz edemez. His kulağı hakîkatden nisbet-i bu'd ile mülevves olduğundan, bu letâifi rûha ifâzadan pek uzaktır.

1949. Perînin nağmesini âdemî işitemez; zîrâ perilerin esrarından a'cemîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1949. Perinin nağmesini insan işitemez; çünkü perilerin sırlarına yabancıdır.

Peygamberlerin varlıkları görünen âlemden olduğu ve görünen âlemde de duyu kulağı aktif bulunduğu halde peygamberlerin nağmelerinin işitilmemesi nasıl olur dersen, cevap olarak deriz ki: Varlıkları görünen âlemde hava ve hararetten oluşan cinlerin nağmelerini insanlar duyu kulağı ile işitemiyorlar; çünkü cinlerin sırlarına yabancıdırlar ve onların cinsinden değildirler. İnsanların vücudu yoğun ve cinlerin vücutları latif (maddî yoğunluktan arınmış)dir; yoğun olanı yoğun olan ve latif olanı latif olan idrak eder.

Enbiyânın vücûdları, âlem-i şehadetden olduğu ve âlem-i şehadet de his kulağı fa'âl bulunduğu halde enbiyânın nağmelerinin işitilmemesi nasıl olur der isen, cevâben deriz ki: Vücûdları âlem-i şehâdetde havâ ile harâretden terekküb eden cinnîlerin nağmelerini insanlar his kulağı ile işitemiyorlar; zîrâ cinnîlerin esrârına yabancıdırlar ve onların cinsinden değildirler. İnsanların vücudu kesîf ve cinnîlerin vücûdları latîfdir; kesîf kesîfi ve latîf latîfi idrâk eder.

1950. Vâkıa perînin nağmesi de bu âlemdendir; gönlün nağmesi ise her iki ne- [1922] fesden alîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1950. Gerçekte perinin nağmesi de bu âlemdendir; gönlün nağmesi ise her iki nefesten de uzaktır.

Yani cinlerin varlıkları ve nağmeleri de görünen âlemdendir; böyleyken duyu organı olan kulakla idrak edilemez. Gönlün nağmesi ise latif olan cinlerin nağmelerinden daha latif olduğundan, gerek insanların gerekse cinlerin nağmelerinden daha yücedir. Çünkü bir cins, ancak kendi cinsini idrak eder.

Ya'nî cinnîlerin vücûdları ve nağmeleri de âlem-i şehadetdendir; böyle iken his kulağı ile idrâk olunamaz. Gönlün nağmesi ise latîf olan cinnîlerin nağmelerinden daha latif olduğundan, gerek insanların ve gerek cinnîlerin nağmelerinden daha âlîdir. Zîrâ cins, ancak kendi cinsini idrak eder.

1951. Zîrâ perî ve âdemî zindana mensubdurlar; her ikisi bu cahillik zindânı içindedirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1951. Çünkü peri ve insan zindana aittirler; her ikisi bu cahillik zindanı içindedirler.

Yani insan, kesâfet-i ten (bedenin yoğunluğu) âlemi içinde hapsedilmiştir ve ancak bu âlemin hallerine vâkıftır; ve letâfet (incelik, şeffaflık) âleminden cahildir. İşte bu cehaleti sebebiyle letâfet âleminden olan cinnin varlığını ve onun üstünde olan melekût âlemi ehlini inkâr ederler. Ve cin taifesi de aynı şekilde kendi âlemlerinde hapsedilmişlerdir ve kendi varlıklarının üstünde olan letâfet âlemini bilemezler.

Ya'nî insân, âlem-i kesâfet içinde mahbûsdur ve ancak bu âlemin ahvaline vakıfdır; ve âlem-i letâfetden câhildir. İşte bu cehli sebebiyle âlem-i letâfetden olan cinnin vücudunu ve onun mâfevkı olan âlem-i melekût ehlini inkâr ederler. Ve cin tâifesi de kezâlik kendi âlemlerinde mahbûsturlar ve kendi vücûdlarının mâfevkı olan âlem-i letâfeti bilemezler.

1952. Sûre-i Rahman'da ma'şer-i cinni oku. "Testetîû tenfüzû"yü açık bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1952. Rahman Sûresi'nde cin topluluğunu oku. "Testetîû tenfüzû"yü açıkça bil!

Yani Rahman Sûresi'nde geçen يَا مَعْشَرَ الجَنَّ وَالْأَنْسِ ان اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا من أقطار السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانِ (Rahmân, 55/33) ayet-i kerimesini, yani “Ey cin ve insan topluluğu; eğer gücünüz yeterse, göklerin ve yerin bucaklarından çıkın; hayır, çıkamazsınız; ancak bir güç ile çıkarsınız” ayetini oku ve maddi yoğunluk (kesâfet-i ten) âleminden olan gökler ile yerin etrafından dışarıya, yani latiflik (letâfet) âlemine çıkılamayacağını ve çıkmak için mutlaka o latiflik mertebesini elde etmek gerekeceğini bil!

Ya'nî sûre-i Rahmân'da vaki olan يَا مَعْشَرَ الجَنَّ وَالْأَنْسِ ان اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا من أقطار السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانِ (Rahmân, 55/33) ya'nî “ Ey cin ve ins tâifesi; eğer muktedir iseniz, göklerin ve arzın aktârından çıkınız; hayır çıkamazsınız; ancak kuvvet ile çıkarsınız” âyet-i kerîmesini oku ve âlem-i kesâfetden olan semâvât ile arzın etrafından dışarıya, ya'nî âlem-i letâfete çıkılamıyacağını ve çıkılmak için mutlakā o mertebe-i letâfeti ihrâz etmek lâzım geleceğini bil!

1953. Evliyânın batınlarının nağmeleri, evvelâ derler ki: Ey "la"nın cüz'leri!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1953. Evliyaların bâtınlarının nağmeleri, önce derler ki: Ey "lâ"nın cüzleri!

"Lâ"dan kasıt, izafî varlık ve madde âlemidir ki, onlar sabun köpüğü gibi bir görünüşten ibaret olup hakikatte yoktur; ve insan varlığı bu maddiyat âleminin cüzleridir.

"Lâ" dan murâd vücûd-ı izâfî ve madde âlemidir ki, onlar sabun köpüğü gibi bir nümayişden ibaret olup hakikatde yokturlar; ve vücûd-ı insân bu âlem-i maddiyyatın cüz'leridir.

1954. Agah olun, “la"yı nefyden başları yukarı kaldırın; bu hayali ve vehmi bir tarafa bırakın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1954. Uyanık olun, "lâ" nefyinden başlarınızı yukarı kaldırın; bu hayalî ve vehmî olanı bir tarafa bırakın!

Menfi olan "lâ"dan, yani izafî varlık âleminden başınızı yukarı kaldırınız; ve bu âlem içinde boğulup kalmayınız. Hayal ve vehimden ibaret olan bu maddiyat ve kesretleri bir tarafa bırakınız; hakiki varlığa yöneliniz.

Menfi olan "lâ"dan, ya'nî vücûd-ı izâfî âleminden başınızı yukarı kaldırınız; ve bu âlem içinde müstağrak olup kalmayınız. Hayal ve vehimden ibâret olan bu maddiyyât ve keserâtı bir tarafa bırakınız; hakîkî varlığa teveccüh ediniz.

1955. Ey hep kevn ü fesûd içinde çürümüşler; sizin bâkî olan canınız bitmedi ve doğmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1955. Ey hep oluş ve bozuluş içinde çürümüşler; sizin bâkî olan canınız bitmedi ve doğmadı.

Ey şanı oluş ve bozuluştan ibaret olan maddî âlemin parçaları bulunan noksan insanlar; siz âleme hayvanî ruh ile geldiniz ve bu hayvanî ruhun hükümleri altında çürüyüp zayıf düştünüz. Sizin bu hayvanî ruhunuz, henüz bâkî olan izafî ruh mertebesine yükselmedi ve yoğun bedeniniz de henüz doğmadı.

Ey şânı kevn ü fesâddan ibaret olan âlem-i maddiyyatın cüz'leri bulunan nâkıs insanlar; siz âleme rûh-i hayvânî ile geldiniz ve bu rûh-ı hayvânînin ahkâmı altında çüyürüp zebûn oldunuz. Sizin bu rûh-ı hayvânîniz, henüz bâkî olan rûh-ı izâfi mertebesine terakkî etmedi ve cesed-i kesîfiniz de henüz doğmadı.

1956. Eğer o nağmelerden bir şemme söylersem, canlar kabirlerden baş kaldırırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1956. Eğer o nağmelerden bir koku söylersem, canlar kabirlerden baş kaldırırlar.

Eğer yüce evliyânın iç âlemindeki nağmelerden biraz bahsedecek olursam, kabre benzeyen bedenlerde ölüler gibi hareketsiz bulunan ruhlar baş kaldırıp vecde gelirlerdi.

Eğer evliyâ-yı kirâmın bâtınındaki nağmelerden biraz bahs edecek olursam, kabre müşâbih olan cesetlerde ölüler gibi hareketsiz bulunan ervâh baş kaldırıp vecde gelirler idi.

1957. Kulağını yaklaştır ki, o uzak değil; fakat onun sana nakline izin yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1957. Kulağını yaklaştır ki, o uzak değil; fakat onun sana nakline izin yoktur.

Ruhunun kulağını yaklaştır ki, o nağmeler karşındadır, uzak değildir; ve benim ruhumdan, senin ruhuna intikal eder. Fakat sözlerle his kulağına nakle, ilahi izin yoktur; çünkü his kulağı yanlış anlar ve bundan sapkınlık ve şaşkınlık meydana gelir.

Ruhunun kulağını yaklaştır ki, o nağmeler karşındadır, uzak değildir; ve benim rûhumdan, senin rûhuna intikāl eder. Fakat elfâz ile his kulağına nakle, izn-i ilâhî yoktur; çünkü his kulağı yanlış anlar ve bundan dalâlet ve şaşkınlık hâsıl olur.

1958. Agah ol ki, evliyâ vaktin İsrafil'idirler; ölülere onlardan hayat ve nemâ vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1958. Bil ki, evliyâlar zamanın İsrâfil'leridirler; ölülere onlardan hayat ve gelişme vardır.

1959. Her bir ölünün cânı, ten mezarı içinde, kefende onların avâzından sıçrar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1959. Her bir ölünün canı, beden mezarı içinde, kefende onların seslerinden sıçrar.

1960. Der ki: O sadâ muhakkak onlardan ayrıdır; diri etmek, Hakk'ın sadâsının işidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1960. Der ki: O ses kesinlikle onlardan ayrıdır; diriltmek, Hakk'ın sesinin işidir.

Evliyaların ruhlarının nağmelerinden dirilip kabir bedeninden baş kaldıran kimse der ki: Beni dirilten bu ses, kesinlikle belirli bir şekle sahip olan bir yaratılmışın sesinden başka bir sestir. Çünkü ölüyü diriltmek, harfsiz ve sessiz olan Hakk'ın sesinin işidir.

Evliyânın negamât-ı rûhundan dirilip cesed-i kabrinden baş kaldıran kimse der ki: Beni dirilten bu ses, muhakkak sûret-i müteayyine sahibi olan bir mahlûkun sesinden başka bir sestir. Zîrâ ölüyü diriltmek bî-harf ü savt olan Hakk'ın sadâsının işidir.

1961. Biz öldük ve külliyyen eksildik; Hakk'ın sadası geldi, hep kalktık.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1961. Biz öldük ve tamamen eksildik; Hakk'ın sesi geldi, hep kalktık.

Bu şerefli beyitte, Cenâb-ı Pîr kendi şerefli zâtlarına işaret edip şöyle buyururlar: Bizim ruhumuzun nağmeleriyle dirilen sâlikler (Hakk Yolcusu), bizim seslerimizi hakikat yönünden Hakk'ın sesi olarak bilirler. Çünkü biz öldük; bizim bizliğimiz kalmadı, beşeriyet mertebemiz eksildi; harfsiz ve sessiz Hakk'ın hitabını işittik; bedensel varlıktan fani olduktan sonra, Hakk'a ait varlık ile dirilip kalktık.

Bu beyt-i şerîfde, Cenâb-ı Pîr kendi zât-ı şerîflerine işaret edip buyururlar ki: Bizim negamât-ı rûhumuz ile dirilen sâlikler, bizim seslerimizi hakikat ci- hetinden Hakk'ın sesi bilirler. Zîrâ biz öldük; bizim bizliğimiz kalmadı, mertebe-i beşeriyyetimiz eksildi; bî-harf u savt hitâb-ı Hakk'ı işittik; vücûd-ı abdânîden fânî olduktan sonra, vücûd-ı hakkānî ile dirilip kalktık.

1962. Hakk'ın hitabı, hicab içinde ve hicabsız onu verir ki, onu cebinden Meryem'e verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1962. Hakk'ın hitabı, perde içinde ve perdesiz olarak onu verir ki, onu cebinden Meryem'e verdi.

Yani "tamamen yok olma" (fenâ-yı küllî) hâlinde bulunan insân-ı kâmillere Yüce Allah hitap eder. Bu hitap iki şekilde gerçekleşir. Ya ikilik perdesi olmaksızın doğrudan doğruya, harf ve sesin karışması olmaksızın gerçekleşir; veya ikilik perdesi arkasından ortaya çıkar; ve ikilik perdesi arkasından ortaya çıkışı şudur ki: Ya misâl âleminde şekillenmiş olan melek aracılığıyla olur, Cebrail'in (a.s.) şekillenerek Kur'an'ı indirmesi gibi; ve Hz. Meryem'e (a.s.) şekillenerek zuhur eden Cebrail'in (a.s.) üfleme ile İsa'nın (a.s.) suretini indirmesi gibi; yahut herhangi bir mana, misâl âleminde kendisine uygun bir şekle girip görünür. Mana âleminde ilmin süt suretine şekillenmesi gibi. Perdesiz olan ilahi hitap zevkî ve vicdanî olduğundan, söylemek ve yazmak ile tanımlanamaz.

Ya'nî "fenâ-yı küllî" içinde bulunan kâmillere Hak Teâlâ hitâb eder. Bu hitâb iki sûretle vâki' olur. Ya ikilik perdesi olmaksızın doğrudan doğruya harf ve savtın dahli olmaksızın vâki' olur; veyâ ikilik perdesi arkasından zâhir olur; ve ikilik perdesi arkasından zuhûru budur ki: Yâ âlem-i misâlde mütemessil olan melek vâsıtasıyla olur, Hz. Cibríl'in temessülen Kur'ân'ı inzâli gibi; ve Hz. Meryem (aleyhe's-selâm)a mütemessilen zuhûr eden Hz. Cibríl'in nefh ile sûret-i Îsâ (a.s.)1 inzâli gibi; veyâhud her hangi bir ma'nâ, âlem-i misâlde kendisine bir sûret-i münasibeye girip görünür. Alem-i ma'nâda ilmin süt sûretine temessülü gibi. Hicâbsız olan hitâb-ı ilâhî zevkî ve vicdânî olduğundan, söylemek ve yazmak ile ta'rîf olunamaz.

1963. Ey kimseler ki fenâ, sizi post altında yok etmiştir; ademden, dostun âvâzından rücû' ediniz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1963. Ey fenâ (yokluk), sizi post altında yok etmiş olan kimseler; yokluktan, dostun sesinden geri dönünüz!

"Fenâ"dan kasıt, fani olan taayyünât (belirginleşmeler) âlemidir. "Post"tan kasıt, âlemdeki belirginleşmelerden birer parça olan insan bedenleridir. "Yok etmek"ten kasıt, insanlık mertebesinde gerçekleşemeyip hayvanlık derecesinde kalmaktır. "Yokluktan geri dönmek"ten kasıt, hayvanlık mertebesinden insanlık mertebesine gelmektir. Çünkü insan suretinde iken, hayvanlıkta kalmak, yok olmaktır. Ve bu dereceden insanlığa gelmek geri dönmektir. "Dostun sesi"nden kasıt, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) sözleri ve davetidir; çünkü insân-ı kâmilin dili, Hakk'ın dilidir. Nitekim hadîs-i şerîfte ان الله يقول الحق على لسان عبده yani “Muhakkak Yüce Allah kulunun dili üzerinde söyler" buyrulur.

Anlamın özeti şudur: "Ey kimseler ki, fani olan bu âlem suretleri, sizin insanlığınızı yoğun bedenler altında yok etmiştir; ve hayvanlık derecesine düşürmüştür. İnsân-ı kâmilin dilinden Hakk'ın davetini işitip henüz sizde olmayan insanlık mertebesine geri dönünüz."

"Fenâ"dan murâd, fânî olan taayyünât âlemidir. "Post"dan murâd taayyünât-ı âlemden birer cüz' olan ecsâd-ı beşeriyyedir. "Yok etmek"ten murâd, mertebe-i insâniyyede tahakkuk edemeyip hayvâniyyet derekesinde kalmaktır. "Ademden rücû"dan murâd, mertebe-i hayvâniyyeden insâniyyet mertebesine gelmektir. Zîrâ insan sûretinde iken, hayvâniyyetde kalmak, yok olmaktır. Ve bu derekeden insâniyyete gelmek rücû'dur. "Dostun sesi"nden murâd, kâmilin sözleri ve da'vetidir; zîrâ kâmilin lisânı, lisân-ı Hak'dır. Nitekim hadîs-i şerîfde ان الله يقول الحق على لسان عبده ya'nî “Muhakkak Allah Teâlâ kulunun lisânı üzerinde söyler" buyrulur.

Hulâsa-i ma'nâ şudur: "Ey kimseler ki, fânî olan bu suver-i âlem, sizlerin insanlığınızı ecsâm-ı kesîfe altında yok etmiştir; ve hayvaniyyet derekesine düşürmüştür. İnsân-ı kâmil lisânından Hakk'ın da'vetini işitip henüz sizde olmayan insanlık mertebesine rücû' ediniz."

1964. Her ne kadar Allah'ın kulunun boğazından ise de, mutlak o ses, muhakkak şâhdan olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1964. Her ne kadar Allah'ın kulunun boğazından ise de, mutlak o ses, muhakkak şahtan olur.

O daveti içeren ses, her ne kadar görünüşte Allah'ın kulları olan peygamberlerin ve onların vârisleri olan evliyaların boğazlarından ve gırtlaklarından ortaya çıksa da, onlar Hakk'ın aracı konumunda olduklarından, o sesler mutlaka gerçek şah olan Yüce Allah Hazretleri'nin sesidir.

O da'veti mutazammın olan ses, her ne kadar sûretde Allah'ın kulları olan enbiyânın ve onların vârisleri olan evliyânın boğazlarından ve hançerelerinden zâhir olur ise de, onlar Hakk'ın âleti mesâbesinde olduklarından, o sesler mutlakā şâh-ı hakîkî olan Allah Teâlâ Hazretleri'nin sesidir.

1965. Ona demiştir ki: Ben senin lisânın ve basarınım; ben senin havassin ve ben rızân ve gazabınım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1965. Ona demiştir ki: Ben senin dilin ve gözünüm; ben senin duyularınım ve ben rızan ve gazabınım.

1966. Yürü ki, benimle işitir ve benimle görür olan sensin. Sır sensin; ne yeri vardır? Sahib-i sır sensin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1966. Yürü ki, benimle işitir ve benimle görür olan sensin. Sır sensin; ne yeri vardır? Sır sahibi sensin.

Yukarıdaki beyit, “Kulum, ben onu sevinceye kadar, nafile ibadetlerle daima bana yaklaşır. Ben onu sevdiğim zaman, ben onun kulağı, gözü, dili ve eli olurum. Bu sebeple benimle işitir ve benimle görür ve benimle söyler ve benimle tutar” hadîs-i kudsîsinin anlamıdır. Ve bu şerefli beytin ikinci mısraında da “İnsan, benim sırlarımdan bir sırdır” hadîs-i kudsîsine işaret buyrulur. Kulun Hak'ka yaklaşması iki şekilde olur: Birine “kurb-i nevâfil” (nafilelerle yakınlaşma) derler. Bu mertebede Hak, kulun bâtını (iç yüzü) ve kul, Hakk'ın zâhiri (dış yüzü) olur. Ve diğerine “kurb-i ferâiz” (farzlarla yakınlaşma) derler. Bu mertebede de Hak kulun zâhiri ve kul, Hakk'ın bâtını olur. Ve başka bir ifadeyle “kurb-i nevâfil”de kul, Hakk'ın âleti; ve “kurb-i ferâiz”de Hak, kulun âleti olur. Onun için bu mertebelere işaretle kâmillerden (olgun insanlardan) birisi demiştir ki: “Şimdiye kadar Hak dedi, ben yaptım; bundan sonra ben söylerim, Hak yapar.”

Bu açıklamadan anlaşılır ki, şerefli beytin birinci mısraında “kurb-i nevâfil”e ve ikinci mısraında hem “kurb-i nevâfil”e ve hem de “kurb-i ferâiz”a işaret buyrulmuş olur. Çünkü “kurb-i nevâfil”de Hak, kulun bâtını olunca kul sır sahibi olur; ve “kurb-i ferâiz”de kul Hakk'ın bâtını olunca, kendisi Hakk'ın sırrı olmuş olur.

Yukarıdaki beyit ile bu beyt-i şerîf لا يزال عبدي يتقرب الى بالنوافل حتى أحبه فاذا احببت كنت له سمعا و بصرا و لسانا و يدا فبي يسمع و بي يبصر و بی ینطق و بی یبطش ya'nî “Kulum, ben onu sevinceye kadar, nevâfil ile dâimâ bana yaklaşmakda olur. Vaktâki ben onu severim; ben onun sem'i ve basarı ve lisânı ve eli olurum. Binâenaleyh benim ile işitir ve benim ile görür ve benim ile söyler ve benim ile tutar” hadîs-i kudsîsinin meâl-i şerîfidir. Ve bu beyt-i şerîfin ikinci mısrâ'ında da الانسان سر من اسراری ya'nî “İnsan, benim sırlarımdan bir sırdır” hadîs-i kudsîsine işâret buyrulur. Ve abdin Hakk'a takarrubu iki vech ile olur: Birisine “kurb-i nevâfil” derler. Bu mertebede Hak, abdin bâtını ve abd, Hakk'ın zâhiri olur. Ve diğerine “kurb-i ferâiz” derler. Bu mertebede de Hak abdin zâhiri ve abd, Hakk'ın bâtını olur. Ve ta'bîr-i dîger ile “kurb-i nevâfil”de abd, Hakk'ın âleti; ve “kurb-i ferâiz”de Hak, abdin âleti olur. Onun için bu merâtibe işareten kâmillerden birisi demiştir ki: “Şimdiye kadar Hak dedi, ben yaptım; bundan sonra ben söylerim, Hak yapar.”

Bu îzâhdan anlaşılır ki, beyt-i şerîfin birinci mısra'ında “kurb-i nevâfil”e ve ikinci mısra'ında hem “kurb-i nevâfil”e ve hem de “kurb-i ferâiz”a işâret buyrulmuş olur. Zîrâ “kurb-i nevâfil”de Hak, abdin bâtını olunca abd sahib-i sır olur; ve “kurb-i ferâiz”de abd Hakk'ın bâtını olunca, kendisi Hakk'ın sırrı olmuş olur.

1967. Vaktaki sen hayretden Allah için olan kimse oldun; ben de senin için olurum; zira كان الله له )kanallahu lehû)dur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1967. Ne zaman ki sen hayretten dolayı Allah için olan kimse oldun; ben de senin için olurum; çünkü كان الله له (Allah onun için oldu)dur.

Bu şerefli beyitte "Kim ki Allah için oldu; Allah da onun için olur" hadis-i şerifinin anlamı açıklanır.

Yani "Ey kulum, mademki sen nefsine ait sıfatlarını benim yolumda feda ettin; ve benim için vehmedilmiş benliğini kurban ettin; ve benim yüce şanlı Zât ve sıfatlarım karşısında hayrette kaldın; ben de hakiki varlığımla senin kulluk varlığını örttüm ve tamamen senin için oldum."

Bu beyt-i şerifde من كان لله كان الله له Ya'ni “Kim ki Allah için oldu; Allah da onun için olur” hadîs-i şerîfinin ma'nâsı beyân buyrulur.

Ya'nî “Ey abdim, mâdemki sen sıfât-ı nefsâniyyeni benim yolumda fedâ ettin; ve benim için enâniyyet-i mevhûmeni kurbân ettin; ve benim Zât ve sıfât-ı azîmü'ş-şânımın muvâcehesinde hayretde kaldın; ben de vücûd-ı hakkānîm ile senin vücûd-ı abdânîni setr ettim ve kâmilen senin için oldum.”

1968. Sana gâh sensin ve gâh benim derim. Her ne dersem, ben parlak güneşim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1968. Sana bazen sensin ve bazen benim derim. Her ne dersem, ben parlak güneşim.

Senin belirlenmen ve şeklin yönünden bazen sana kulum derim; ve iç yüzün ve hakikatin yönünden de bazen sana, benim derim. Sana ister “sensin” diyeyim ve ister “benim” diyeyim, her ne dersem, ben varlık âleminde parlak bir güneşim; çünkü senin belirlenmen ve şeklin dahi, ilahi sıfatlarım ve isimlerim sebebiyle mertebelere inişten meydana gelmiştir ve bütün varlıklar parlak bir güneş gibi olan benim varlığımdan ibarettir.

Senin taayyünün ve sûretin cihetinden ba'zan sana abdim derim; ve bâtının ve hakikatin cihetinden de ba'zan sana, benim derim. Sana ister “sensin” diyeyim ve ister “benim” diyeyim, her ne dersem, ben âlem-i vücûdda parlak bir güneşim; zîrâ senin taayyünün ve sûretin dahi, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyem hasebiyle merâtibe tenezzülden hâsıl olmuştur ve cemî-i mevcûdât bir parlak güneş gibi olan benim varlığımdan ibaretdir.

1969. Bir dem senin mişkâtından her nereye parlarsam, ehl-i âlemin müşkilâtı orada halloldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1969. Bir an senin kandilliğinden her nereye parlarsam, âlem ehlinin zorlukları orada çözüldü.

"Mişkât" (kandillik), duvar içinde kandil veya lamba koydukları yere denir. Bundan kastedilen, bütün ilahi isim ve sıfatların tecelli yeri olan insân-ı kâmilin şerefli kalbidir. Ve bu şerefli zât, âlemde zamanın biricik varlığı olup, hakikat-i Muhammediyye'yi taşır. Bütün âlem ehline ilahi feyizler, onun şerefli kalbinden dağıtılır. Ona "kutbu'l-aktâb" (kutbun kutbu) da derler. Kevn ağacının (oluş ağacının) yegâne meyvesidir.

"Parlamak"tan kastedilen feyz-i mukaddestir (kutsal feyiz); çünkü ilahi feyiz iki çeşittir. Birine "feyz-i akdes" (en kutsal feyiz), diğerine "feyz-i mukaddes" derler. Feyz-i akdes ile bütün eşyanın hakikatleri ilahi ilimde sabit olur; ve feyz-i mukaddes ile bu hakikatlerin gereklilikleri, taayyünler (belirginleşmeler) âleminde varlık bulur. Ve bu feyz-i mukaddese, taayyünler âleminde kutbu'l-aktâbın kalp kandilliği aracı olur; çünkü bu şerefli zât yeryüzünde Hakk'ın halifesidir.

“Mişkât” duvar içinde kandîl veyâ lamba koydukları mahalle derler. Bundan murâd cemî-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mazharı olan insân-ı kâmilin kalb-i şerîfidir. Ve bu zât-ı şerîf âlemde vâhidü'z-zamân olup, hakikat-ı muhammediyyeyi hâmildir. Bilcümle ehl-i âleme füyûzât-ı ilâhiyye, onun kalb-i şerîfinden tevzî olunur. Ona “kutbu'l-aktâb” dahi derler. Şecere-i kevnin semere-i yegânesidir.

“Parlamak”dan murâd feyz-i mukaddestir; zîrâ feyz-i ilâhî iki nevi'dir. Birisine “feyz-i akdes”, diğerine “feyz-i mukaddes” derler. Feyz-i akdes ile bilcümle eşyânın hakāyıkı ilm-i ilâhîde sabit olur; ve feyz-i mukaddes ile bu hakāyıkın îcâbâtı, âlem-i taayyünâtda vücûd bulur. Ve bu feyz-i mukaddese âlem-i taayyünâtda kutbu'l-aktabın mişkât-ı kalbi vâsıta olur; çünkü bu zât-ı şerîf yeryüzünde halîfe-i Hak'dır.

1970. O karanlığı ki, onu güneş kaldıramadı, o zulmet bizim nefsimizden kuşluk vakti gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1970. O karanlığı ki, onu güneş kaldıramadı, o zulmet bizim nefsimizden kuşluk vakti gibi olur.

1971. Her nereye ki, nâ-sezâ bir karanlık geldi; bizim ziyâmızdan kuşluk vaktinin güneşi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1971. Nereye ki uygunsuz bir karanlık geldi; bizim ışığımızdan kuşluk vaktinin güneşi olur.

Yani güneş maddî ve görünen karanlığı kaldırsa da, manevî karanlıkları kaldıramaz. Biz onu, ey halifem, senin kalbinin kandilinden yansıttığımız hidayet güneşimiz ile kaldırırız ve o manevî karanlığa maruz kalan kalpleri, kuşluk vakti gibi nurlu bir hâle getiririz.

Ya'nî güneş maddî ve zâhirî karanlığı kaldırır ise de, ma'nevî zulmetleri kaldıramaz. Biz onu, ey halîfem, senin mişkât-ı kalbinden aksettirdiğimiz şems-i hidâyetimiz ile kaldırır ve o ma'nevî karanlığa ma'rûz kalan kalbleri, kuşluk vakti gibi nûrânî bir hâle getiririz.

1972. Âdem'in kendisine ve benî-âdeme esmâyı gösterdi; ve başkalarına Âdem'den esmâyı açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1972. Âdem'e ve insanoğluna isimleri gösterdi; ve başkalarına Âdem'den isimleri açtı.

Yani, en güzel biçimde yaratılmış olan Âdem'in bu belirlenimi, bütün ilahi isimlerin ve sıfatların ortaya çıkmasına elverişli olduğundan, Yüce Allah hem Hz. Âdem'in kendisine hem de onun evlatlarına bütün ilahi isimlerini ve sıfatlarını fiilen ve zevken gösterdi. Başka ilahi yaratılmışlar, bu ilahi isimlerin ve sıfatların hükümlerini ve eserlerini insanda gözlemlediler.

Ya'nî ahsen-i takvîm üzere mahlûk olan Âdem'in bu taayyünü, cemî-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin zuhûruna musâid olduğundan, gerek Hz. Âdem'in kendisine ve gerek onun evlâdına bilcümle esmâ' ve sıfât-ı ilâhiyyesini Hak fiilen ve zevkan gösterdi. Başka mahlûkāt-ı ilâhiyye, bu esmâ' ve sıfât-ı ilâhiyyenin ahkâm ve âsârını insanda müşâhede ettiler.

1973. Onun nûrunu ister Âdem'den, ister O'ndan al; ister küpten, ister su kabağından al!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1973. Onun nurunu ister Âdem'den, ister O'ndan al; ister küpten, ister su kabağından al!

"Onun nuru"ndan kasıt, Hakk'ın isim ve sıfatlarının tecellileridir (ortaya çıkışlarıdır). Yani ey Hakk Yolcusu, bu ilahi tecellileri ister kutbu'l-aktabdan (kutbun kutbu, en büyük kutup) ve onun tâbi olduğu diğer kâmil insanlardan al; ister doğrudan doğruya Hak'tan aldığını gör, hepsi eşittir. Örneğin suyu ister küpten alırsın; ister maşraba (su kabı) yerine kullanılan su kabağından alırsın, ikisi de birdir.

“Onun nûru”dan murâd, Hakk'ın tecelliyât-ı esmâ ve sıfatıdır. Ya'nî ey sâlik, bu tecelliyât-ı ilâhiyyeyi, ister kutbu'l-aktabdan ve onun tevâbi'i olan sâir kâmillerden al; ister doğrudan doğruya Hak'dan aldığını gör, hep müsâvîdir. Meselâ suyu ister küpten alırsın; ister maşraba makāmında kullanılan su kabağından alırsın, ikisi de birdir.

1974. Bu su kabağı küpe pek bitişiktir; iyi bahtlı olan su kabağı, senin gibi mesrûr değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1974. Bu su kabağı küpe pek bitişiktir; iyi bahtlı olan su kabağı, senin gibi sevinçli değildir.

"Küp"ten kasıt, Hakk'ın hakiki varlığıdır. "Su kabağı"ndan kasıt, kâmil izafî varlıktır (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık). "İyi bahtlı"dan kasıt, ezelî saadettir. Yani kâmil izafî varlık ile Hakk'ın hakiki varlığı arasında vehmedilmiş benlik (sadece sanıda var olan benlik) olmadığından, birbirine pek bitişiktir. O ezelî saadet sahibi olan kâmil izafî varlık, senin gibi vehmedilmiş benliğiyle sevinçli ve mesrur değildir.

"Küp"den murâd, vücûd-ı hakiki-i Hak'dır. "Su kabağı"ndan murâd, vücûd-ı izâfi-i kâmildir. "Nik-baht"dan murâd, saâdet-i ezeliyyedir. Ya'nî vücûd-ı izâfî-i kâmil ile vücûd-ı hakîkî-i Hak arasında enâniyyet-i mevhûme olmadığından, yekdîğerine pek muttasıldır. O saâdet-i ezeliyye sahibi olan vücûd-ı izâfî-i kâmil, senin gibi enâniyyet-i mevhûmesiyle şâdân ve mesrûr değildir.

1975. Mustafa (a.s.) buyurdu ki: Saadet, beni gören kimseye ve beni gören kimseyi gören kimseye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1975. Mustafa (a.s.) buyurdu ki: Saadet, beni gören kimseye ve beni gören kimseyi gören kimseye!

Bu şerefli beyit, "Pek çok saadet, o kimseye ki, beni gördü ve iman etti; ve yine saadet o kimseye ki, beni göreni gördü ve iman etti" hadis-i şerifine işarettir. Bu hadis-i şerif, insân-ı kâmilin Hakk'a olan şiddetli bağlılığını teyit etmesi itibarıyla şerefli beyitte zikredilmiştir.

Bu beyt-i şerif طوبى لمن رأنی و آمن بی و طوبی لمن رأى من رآنی و آمن بی ya'ni "Pek ziyâde saâdet, o kimseye ki, beni gördü ve îmân etti; ve yine saâdet o kimseye ki, beni göreni gördü ve îmân etti" hadîs-i şerîfine işarettir. Bu hadis-i şerîf, insân-ı kâmilin Hakk'a olan şiddet-i ittisâlini müeyyid olmak i'tibariyle beyt-i şerîfde zikr edilmiştir.

1976. Vaktaki bir çerâğ bir şem'in nûrunu çekti, her kim onu gördü ise muhakkak o şem'i gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1976. Bir kandil bir mumun ışığını çektiği zaman, onu kim gördüyse muhakkak o mumu gördü.

Yanmayan bir mum, yanan bir mumdan yandığı zaman, onun ışığı bu muma geçer; bu sebeple önceki mumun ışığını görmek isteyen, bu mumun ışığını ve aydınlığını görsün.

Yanmayan bir mum, yanan bir mumdan yandığı vakit, onun ziyâsı bu muma intikāl eder; binâenaleyh evvelki mumun nûrunu görmek isteyen, bu mumun nûrunu ve ışığını görsün.

1977. Eğer böylece yüz çerağa kadar nakl olunsa, sonu görmek, aslın likāsı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1977. Eğer böylece yüz çerağa kadar nakledilse, sonunu görmek, aslın buluşması oldu.

1978. İstersen sen o nûru sonraki nûrdan istersen cân şem'inden al, hiç fark yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1978. İstersen sen o nuru sonraki nurdan istersen can mûmundan al, hiç fark yoktur.

"Can mûmu"ndan maksat, (s.a.v.) Efendimiz'dir; çünkü kendileri "ruhların babası"dır ve bütün ruhlar ondan dallanıp budaklandı. Yani sen, hidayet nurunu ister doğrudan doğruya canların mûmu olan risalet sahibi Efendimiz'den al, ister ondan sonra gelen, onun vârislerinden al, hiçbir fark yoktur.

"Şem'-i cân"dan murâd, (s.a.v.) Efendimiz'dir; zîrâ kendileri "ebu'l-ervâh"dır ve bilcümle ervâh ondan inşiâb etti. Ya'nî sen, nûr-i hidâyetini ister doğrudan doğruya canların şem'i olan risâlet-penâh Efendimiz'den al, ister ondan sonra gelen, onun vârislerinden al, hiçbir fark yoktur.

1979. Nûru ister sonraki çerâğdan gör; ister onun nûrunu geçmişlerin şem'inden gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1979. Nuru ister sonraki kandilden gör; ister onun nurunu geçmişlerin mumundan gör!

Yani ilahi feyzi ister en sonra taayyün (belirginleşme) âleminde ortaya çıkan insân-ı kâmilden gör; ve ister o feyzi bu taayyün âleminden göç etmiş olan kâmillerden gör! Örneğin Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz, bu taayyün âleminde değildirler; fakat onların her zamanda halifeleri ve kendi nurlarından ve feyizlerinden parlayan varisleri vardır. İster bu feyzi bu Mesnevî-i Şerif aracılığıyla onlardan al; ister varisi olan zattan al, eşittir.

"Muhakkak Rabbinizin, sizin zamanınızın günlerinde rahmet rüzgârları vardır. Uyanık olun, onlara yönelin!" hadis-i şerifinin anlamı hakkındadır.

Ya'nî feyz-i ilâhîyi ister en sonra âlem-i taayyünde zâhir olan insân-ı kâmilden gör; ve ister o feyzi bu âlem-i taayyünden intikāl etmiş olan kâmillerden gör! Meselâ Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz, bu âlem-i taayyünde değildirler; fakat onların her zamanda halîfeleri ve kendi nûrlarından ve feyizlerinden parlayan vârisleri vardır. İster bu feyzi bu Mesnevî-i Şerif vâsıtasıyla onlardan al; ister vârisî olan zâtdan al, müsâvîdir.

در معنی حدیث ان لربكم في ايام دهر كم نفحات الا فتعرضوا لها

"Muhakkak Rabb'inizin, sizin dehrinizin günlerinde kokuları vardır. Agâh olun, onlara teveccüh edin!" hadîs-i şerîfinin ma'nâsı hakkındadır

1980. Peygamber (a.s.) buyurdu ki: Hakk'ın nefhaları bu günler içinde yarış [1951] ediyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1980. Peygamber (a.s.) buyurdu ki: Hakk'ın nefhaları (ilahi lütufları) bu günler içinde yarış ediyor.

Yani, Hakk'ın ilahi feyizleri ve hidayetiyle olan Rabbanî tecellileri, Son Peygamber Efendimiz'in saadetli zamanlarında diğer zamanlardan daha fazla olduğuna işaret buyrulur.

Ya'nî Hakk'ın füyûzât-ı ilâhiyyesi ve hidâyetiyle olan tecelliyât-ı rabbâniyyesi, Hâtem-i enbiyâ Efendimiz'in zamân-ı saâdetlerinde ezmine-i sâireden daha ziyâde olduğuna işâret buyrulur.

1981. Bu evkāta kulak ve akıl tutunuz; böyle nefhaları kapınız!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1981. Bu vakitlere kulak ve akıl veriniz; böyle esintileri yakalayınız!

1982. Nefha size geldi, gördü ve gitti. Her kimin için dilediyse can bağışladı ve gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1982. Nefes size geldi, gördü ve gitti. Her kimin için dilediyse can bağışladı ve gitti.

Hakk'ın nefesi olan insân-ı kâmil geldi ve sizi gördü; sonra taayyün (belirginleşme) âleminden çıkıp gitti. Öncesiz olarak her kimin mutluluktan nasibi varsa, onun hayvani ruhunu izafî ruha dönüştürdü de öyle gitti.

Hakk'ın nefhası olan kâmil geldi ve sizi gördü; ba'dehû âlem-i taayyün-den çıkıp gitti. Ezelde her kimin saâdetden nasîbi var ise, onun rûh-ı hayvânîsini rûh-ı izâfiye tebdil etti de öyle gitti.

1983. Agah ol, bir nefha daha erişdi; hâce-taş nihayet bundan dahi geri kal-miyasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1983. Uyanık ol, bir nefes daha erişti; ey kapı yoldaşı, nihayet bundan da geri kalmayasın.

İlahi nefes olan insân-ı kâmilin biri gitti, diğeri geldi; geçip gidenin farkına varmadın ve ondan faydalanamadın; bari bu gelenden faydalan ve faydadan mahrum olma, ey kapı yoldaşı!

Cenâb-ı Pîr bu şerefli beyit ile kendi şerefli zâtlarına işaret buyururlar. Nitekim Dîvân-ı Kebîr'lerindeki şu şerefli beyitleri bu anlamı doğrular.

Nazmen tercüme: "Açtılar feyiz hazinesini, hil'at giyen olun, Mustafa geldi yine, hepiniz iman ediniz!"

Nefha-i ilâhî olan insân-ı kâmilin birisi gitti, diğeri geldi; geçip gidenin far-kına varmadın ve istifade edemedin; bâri bu gelenden istifade et ve istifâde-den mahrûm olma, ey kapı yoldaşı!

Cenâb-ı Pîr bu beyt-i şerîf ile kendi zât-ı şerîflerine işâret buyururlar. Nite-kim Dîvân-ı Kebîr' lerindeki şu beyt-i şerîfleri bu ma'nâyı müeyyeddir.

Nazmen tercüme: "Açtılar kenz-i füyûzu olunuz hil'at-pûş Mustafa geldi yine, cümleniz îmân ediniz!"

1984. Nârî olan can ondan ateş söndürücülük buldu. Ölü can ondan hareket buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1984. Ateşli olan can ondan ateş söndürücülüğü buldu. Ölü can ondan hareket buldu.

Gazap ve şehvet ateşlerini içeren hayvanî ruh, o insân-ı kâmilden bu ateşlerin söndürücülüğünü buldu ve hissetti. Hayvanî ruhun kahredici etkisi altında ölü gibi hareketsiz kalmış olan izafî ve insanî ruh, o insân-ı kâmilin nefesinden harekete geldi ve dirildi.

Gazab ve şehvet ateşlerini hâvî olan rûh-ı hayvânî, o kâmilden bu ateşle-rin söndürücülüğünü buldu ve hissetti. Rûh-ı hayvânînin taht-ı kahrında ölü gibi hareketsiz kalmış olan rûh-ı izâfî ve insânî, o kâmilin nefhasından hare-kete geldi ve dirildi.

1985. Nârî olan can, ondan intıfâ buldu; ölü onun bakāsından kaba giydi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1985. Ateşli olan can, ondan sönme buldu; ölü onun kalıcılığından elbise giydi.

Hayvanî ruhun gazap ve şehvet ateşi ondan söndü; ölü olan izafî ruh (bağıntılı ruh) onun kalıcı hayatından bir elbise giydi ki, o elbise o kalıcı hayat cinsindendir. Yani insân-ı kâmil, hayvanî insanı kendisi gibi beka-billah (Allah ile kalıcılık) mertebesine getirdi.

Rûh-ı hayvânînin gazab ve şehvet ateşi ondan söndü; ölü olan rûh-ı izâfi onun hayât-ı bakıyesinden bir libâs giydi ki, o libâs o hayât-ı bâkıye cinsinden- dir. Ya'nî kâmil, insân-ı hayvânı kendisi gibi bakā-billah mertebesine getirdi.

1986. O tûbânın tâzeliği ve kımıldamasıdır; o halaikın hareketleri gibi değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1986. O, tûbânın tazeliği ve kımıldamasıdır; o, yaratılmışların hareketleri gibi değildir.

İnsân-ı kâmilin nefeslerindeki tazelik ve onun fiilleri ile hareketleri, cismanî cennetteki tûbâ ağacına benzer; o ağacın tazeliği ve latif hareketleri süreklidir. Bu sebeple insân-ı kâmilin fiillerini ve hareketlerini, diğer noksan insanların hareketlerine benzetmek uygun değildir.

Insân-ı kâmilin nefehâtındaki tarâvet ve onun efâl ve harekâtı, cennet-i cismânîdeki tûbâ ağacına benzer ki, o ağacın tarâveti ve harekât-ı latîfi dâ- imîdir. Binâenaleyh kâmilin efâl ve harekâtını, sâir nâkıs insanların harekâ- tına benzetmek münasib değildir.

1987. Eğer yere ve göğe düşerse, onların zehreleri derhal su olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1987. Eğer yere ve göğe düşerse, onların zehirleri derhal su olur.

Yani eğer o ilahi nefesler yeryüzüne ve göğe isabet etse, onlardaki zehirler hemen suya dönüşür, yani ödleri kopar. "Zehre" öd anlamına gelir. Burada "Eğer biz bu Kur'ân'ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdün" (Haşr, 59/21) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bu beyit, gelecek beytin önceki mısraı ile tamam olur.

Ya'nî eğer o nefehât-ı ilâhiyye yeryüzüne ve göğe isabet etse, onlardaki zehreler hemen suya inkılâb eder ya'nî ödleri kopar. "Zehre” öd ma'nâsınadır. Burada لَوْ أَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ (Haşr, 59/21) ["Eğer biz bu Kur'ân'ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdün"] âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu beyit, âtîdeki beytin evvelki mısrâ'ı ile tamâm olur.

1988. Bu nihayetsiz demin korkusundan dolayı فابين أن يحملنها ya'nî "Onu yük- lenmekten ibâ ettiler" âyetini tekrar oku.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1988. Bu sonsuz anın korkusundan dolayı "Onu yüklenmekten çekindiler" anlamına gelen âyeti tekrar oku.

1989. Ve yoksa "Ondan korktular" ne vakit olurdu? Eğer onun korkusundan, dağın kalbi kan olmasa idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1989. Ve yoksa "Ondan korktular" ne zaman olurdu? Eğer onun korkusundan, dağın kalbi kan olmasa idi.

Yukarıdaki beyit ile bu beyitte, şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَينَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَ حَمَلَهَا الْإِنْسَانُ (Ahzâb, 33/72) Yani “Biz emâneti göklere ve yere ve dağlara arz ettik. Şimdi onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular; ve onu insan yüklendi.” Önceki beyitte "dem-i bî-müntehâ"dan kasıt, hiçbir an kesilmeyen ve sonu bulunmayan "nefes-i rahmânî"dir ki, isim ve sıfatların tecellileri olan kâinatın bütünlüğüne kesintisiz varlık bahşeder. Fakat âlemin bütünlüğü, insan gibi isimlerin bütünlüğünü kabule yatkın değildir. Örneğin âlem fertlerinden hiçbir fert Gaffâr isminin tecellisi olamaz; çünkü mükellef olmadığı için, kendisinden isyanın ortaya çıkması mümkün değildir; ve isyan olmayan yerde, mağfiret de olamaz. Bu tecelli ancak insana özgüdür. Aynı şekilde Adl ve Muntakim ve diğer isimler de böyledir. Bu sebeple isimlerin bütünlüğünü kabule uygun olan ancak insandır; ve ayet-i kerimede de arz edildiği beyan buyrulan emanet de budur. Üç şerefli beytin anlam özeti böyle olur: "Eğer o ilahi nefesler yere ve göğe inse, bu nihayetsiz olan isimler bütünlüğünü taşıyan nefes-i rahmânînin korkusundan ödleri patlayıp erir ve su olurdu. Eğer bu anlama delil istersen أَنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ (Ahzab, 33/72) ["Biz emaneti arz ettik"] ayet-i kerimesindeki فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا (Ahzab, 33/72) [Onu yüklenmekten çekindiler]i tekrar oku. Eğer o nefesin korkusundan dağların kalbi kan olmasa idi, ayet-i kerimede وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا (Ahzab, 33/72) [Ondan korktular] buyrulur muydu?

Yukarıki beyit ile bu beyitte, şu âyet-i kerîmeye işaret buyrulur: إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَينَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَ حَمَلَهَا الْإِنْسَانُ (Ahzâb, 33/72) Ya'nî “Biz emâneti göklere ve yere ve dağlara arz ettik. İmdi onu yüklenmek- ten istinkâf ettiler ve ondan korktular; ve onu insan yüklendi." Evvelki beyitte "dem-i bî-müntehâ" dan murâd, hiç bir an munkatı' olma- yan ve nihâyeti bulunmayan "nefes-i rahmânî"dir ki, esmâ ve sıfatın mezâ- hiri olan kâinâtın hey'et-i mecmûasına lâ-yenkatı' vücûd-bahş olur. Fakat âlemin hey'et-i mecmuası, insan gibi cem'iyyet-i esmâiyyeyi kabûle müstaid değildir. Meselâ efrâd-ı âlemden hiçbir ferd ism-i Gaffâr'ın mazharı olamaz; çünkü mükellef olmadığı cihetle, kendisinden isyân zuhûr etmek mümkin değildir; ve isyân olmayan mahalde, mağfiret dahi olamaz. Bu mazhariyyet ancak insana mahsûsdur. Ve kezâ Adl ve Muntakim vesâir isimler de böyledir. Binâenaleyh cem'iyyet-i esmâiyyeyi kabûle müsâid olan ancak insandır; ve âyet-i kerîmede de arz edildiği beyân buyrulan emânet dahi budur. Üç beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı böyle olur: "Eğer o nefehât-ı ilâhiyye yere ve göğe nâzil olsa, bu nihâyetsiz olan cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâmil nefes-i rahmânînin korkusundan ödleri patlayıp erir ve su olurdu. Eğer bu ma'nâya delîl istersen أَنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ (Ahzab, 33/72) ["Biz emâneti arz ettik"] âyet-i kerîmesindeki فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا (Ahzab, 33/72) [Onu yüklenmekten istinkâf ettiler]i tekrar oku. Eğer o nefesin korkusundan dağların kalbi kan olmasa idi, âyet-i kerîmede وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا (Ahzab, 33/72) [Ondan korktular] buyrulur mu idi.

1990. Dün gece bu, başka türlü el verdi; birkaç lokma geldi, yolu bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1990. Dün gece bu, başka türlü el verdi; birkaç lokma geldi, yolu bağladı.

Dün gece bu rahmanî nefesten başka türlü bir esinti ve latif bir koku ortaya çıktı. Fakat birkaç lokma feyiz yolunu tıkadı.

Bu lokmanın yiyicisi hakkında değerli şârihlerin (açıklayıcıların) görüşleri farklıdır. İsmail-i Ankaravî hazretleri lokmanın yiyicisinin Hz. Pîr olduğunu ve kalbine gelen ilhamın bu lokma sebebiyle söz mertebesine gelemediğini belirtir. Hint şârihleri ise, bu lokmanın yiyicisinin dinleyiciler olduğunu ve yedikleri yemeğin onların kalplerine bu esintilerin aksine engel olduğunu açıklarlar. Ben de Hint şârihlerinin görüşünü uygun bulurum. Çünkü eğer lokmanın yiyicisi Cenâb-ı Pîr olmuş olsaydı, bu ilhamlar kalbine inmezdi. Nitekim Mesnevî-i Şerîf'te bu anlamlar, ileride "Allah Teâlâ vaizlerin diline hikmeti, dinleyenlerin yatkınlığı kadar telkin eder" bahsinde bolca gelecektir. Ve aynı şekilde Cenâb-ı Pîr Fîhi Mâ Fîh adlı yüce eserlerinde bunu bir örnekle de açıklayıp derler ki: “Kadının memesine süt gelir; fakat çocuk tarafından çekilmesi lazımdır. Bana söyle diyorsunuz; fakat siz niçin çekmiyorsunuz?"

Bu görüşlere göre beytin anlamı şöyle olur: "Dün gece bize bu esintiler başka bir renkte geldi; fakat dinleyicilerin ruhlarının kulaklarını, yedikleri birkaç lokma tıkamış olduğundan, o anlamları çekemediler."

Dün gece bu nefes-i rahmânîden başka türlü bir nefha ve bir latîf koku zâhir oldu. Fakat birkaç lokma mecrâ-yı feyzi tıkadı.

Bu lokmanın âkili hakkında şurrâh-ı kirâmın nokta-i nazarları muhteliftir. İsmâîl-i Ankaravî hazretleri lokmanın âkili Hz. Pîr olduğunu ve kalb-i şerîflerine vârid olan ilhâmın bu lokma sebebiyle mertebe-i kelâma gelemediğini beyân eder. Hind şârihleri ise, bu lokmanın âkili sâmi'ler olduğunu ve yedikleri taâm onların kalblerine bu nefehâtın aksine mâni' olduğunu îzâh ederler. Fakîr de Hind şârihlerinin mütâlaasını muvâfik bulurum. Zîrâ eğer lokmanın âkili Cenâb-ı Pîr olmuş olsa idi, bu ilhâmât kalb-i şerîflerine nâzil olmaz idi. Nitekim Mesnevî-i Şerîfde bu ma'nâlar, âtîde "Allah Teâlâ vâizlerin lisânına hikmeti, dinleyenlerin isti'dâdı kadar telkîn eder" bahsinde mebzûlen gelecektir. Ve kezâ Cenâb-ı Pîr Fîhi Mâ Fîh nâmındaki eser-i âlîlerinde bunu bir misâl ile de tavzîh buyurup derler ki: “Kadının memesine süt gelir; fakat çocuk tarafından cezb edilmek lazımdır. Bana söyle diyorsunuz; fakat siz niçin cezb etmiyorsunuz?"

Bu mütâlaâta göre beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle olur: "Dün gece bize bu nefehât başka bir renkte geldi; fakat sâmi'lerin rûhlarının kulaklarını, yedikleri birkaç lokma tıkamış olduğundan, o maânîyi cezb edemediler."

1991. Lokma için bir Lokman rehin olmuştur; Lokman'a mensub olan vakit-dir; ey lokma git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1991. Lokma için bir Lokman rehin olmuştur; Lokman'a ait olan vakittir; ey lokma git!

"Lokman"dan kasıt, ilahi hikmetlerle nitelenmiş olan Cenâb-ı Pîr'in (mürşit, yol gösterici) yüce zâtıdır. "Rehin" sözlükte hapsetmek anlamındadır. "Lokmanî vakit"ten kasıt, yüce zâtının irşat (doğru yolu gösterme) zamanıdır.

Yani dinleyicilerin yedikleri birkaç lokmadan dolayı, bir Lokman olan zâtım hapsolup kaldı; istediğim gibi dinleyicilere hakikatleri ve marifetleri (ilahi bilgileri) açıklayamıyorum. Ey lokma ve onun kötü etkileri, şimdi benim irşat zamanımdır, gidin ve yok olun ki, irşat vazifemi layıkıyla yapabileyim.

"Lokman"dan murâd hikemiyyât-ı ilâhiyye ile muttasıf olan Cenâb-ı Pîr'in zât-ı şerîfleridir. "Rehin" lügatte habs etmek ma'nâsınadır. "Vakt-i lokmânî"den murâd, zât-ı şerîflerinin zamân-ı irşâdlarıdır.

Ya'nî sâmi'lerin yedikleri birkaç lokmadan dolayı, bir Lokman olan zâtım mahbûs olup kaldı; istediğim gibi sâmi'lere beyân-ı hakāyık ve maârif edemiyorum. Ey lokma ve onun sû'-i te'sîrâtı, şimdi benim zamân-ı irşadımdır, gidin ve zâil olun ki, vazîfe-i irşâdımı lâyıkıyla yapayım.

1992. Bu ıztırab, bir lokmanın hevâsındandır; Lokman'ın avucundan dikeni çıkarın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1992. Bu ıstırap, bir lokmanın hevesindendir; Lokman'ın avucundan dikeni çıkarın.

Bu şerefli beyit, noksan insanın insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olan etkisini açıklar; şöyle ki: İnsân-ı kâmilin şerefli kalbi, bütün nefsanî heveslerden arınmış ve saftır. Onun huzuruna noksan bir insan geldiği zaman, o noksan insanın kalbindeki nefsanî heves ve dünyevî düşünceler derhal yansır. İşte bu yansımadan mürşid (manevî rehber), müridin (manevî yolcunun) hâlini bilir. Bu hâlde olmayan bir zat, mürşid-i kâmil değildir; ancak bir vaiz ve nasihatçidir. Eğer mürşidliğe kalkışırsa halkı aldatmış olur.

Şimdi müritten meydana gelen bu yansıma, kâmil insanın kalbinde bir diken ve bir meşguliyet oluşturur. Yani kendisine gelen hakikatlerin açıklamasını bırakıp müridin hâlini düzeltmekle meşgul olur. İşte bu meşguliyet, mürşid-i kâmilin tasarruf eline batmış bir diken gibidir. Bu dikenin çıkması, müridin bu düşünceleri yok edip mürşidin kalbî feyizlerine yönelmesiyle olur.

Anlamın özeti şudur: "Bana gelen ilahî nefeslerin ortaya çıkmasına engel olan hâl, dinleyenlerin yediği birkaç lokma sebebiyle kalplerinde oluşan nefsanî hevestir. Bu düşünceleri yok edip, hikmet söyleyen Lokman'ın tasarruf elinden bu yansıma dikenini çıkarınız ve benim söylediğim anlama dalınız!"

Bu beyt-i şerîf, insân-ı nâkısın insân-ı kâmile olan te'sîrini beyân buyurur; şöyle ki: İnsân-ı kâmilin kalb-i şerîfi, bilcümle hevâ-yı nefsânîden hâlî ve musaffâdır. Onun huzûruna bir insân-ı nâkıs geldiği vakit, onun kalbindeki hevâ-yı nefsânî ve havâtır-ı dünyevî derhal aks eder. İşte bu akisden mürşid, mürîdin hâlini bilir. Bu hâlde olmayan bir zât, mürşid-i kâmil değildir; ancak bir vâiz ve nâsihdir. Eğer mürşidliğe kıyâm ederse halkı aldatmış olur.

İmdi mürîdden vâki' olan bu akis, kâmilin kalbinde bir hârhâr ve bir meşgale peydâ eder. Ya'nî kendisine vârid olan hakāyıkın beyânını bırakıp mürîdin hâlini ıslah ile meşgûl olur. İşte bu meşgale, mürşid-i kâmilin yed-i tasarrufuna batmış bir diken gibidir. Bu dikenin çıkması, mürîdin bu havâtırı nefy edip mürşidin füyûzât-ı kalbiyyesine teveccühü ile olur.

Hulâsa-i ma'nâ şudur: “Bana vârid olan nefehât-ı ilâhiyyenin ızhârına mâni' olan hâl, sâmi'lerin yediği birkaç lokma sebebiyle kalblerinde hâsıl olan hevâ-yı nefsânîdir. Bu havâtırı nefy edip, nâtık-ı hikmet olan Lokman'ın yed-i tasarrufundan bu akis dikenini çıkarınız ve benim söylediğim ma'nâda müstağrak olunuz!"

1993. Onun avucunda diken vardır ve onun sâyesi keskin değildir; lakin size hırstan o temyîz yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1993. Onun avucunda diken vardır ve onun gölgesi keskin değildir; lakin size hırstan o ayrım yoktur.

Mürşidin tasarrufundaki dikenin etkisi keskin ve şiddetli değildir; o onu kalbinden kolayca giderebilir. Fakat siz eksik olan hırsları fark ve ayırt edemediğinizden, biri gidip biri geliyor ve benim kalbime olan yansımalar da art arda devam ediyor. Eğer feyiz almak isterseniz, o nefse ait hırsları bırakınız.

Mürşidin yed-i tasarrufundaki dikenin te'sîri keskin ve şedîd değildir; o onu kalbinden kolayca izâle edebilir. Fakat siz noksânî olan hırsları fark ve temyîz edemediğinizden, biri gidip biri geliyor ve benim kalbime olan akisler de tevâlî ediyor. Eğer feyz almak isterseniz, o nefsânî hırsları bırakınız.

1994. Diken bil, onu ki hurma görmüşsün; zîrâ sen çok nankörsün ve çok görmemişsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1994. Diken bil, onu ki hurma görmüşsün; çünkü sen çok nankörsün ve çok görmemişsin.

Hurma diye üzerine atılıp yediğin şey, mana âleminde dikendir. Senin ruhunun boğazına saplanıp kalıyor ve ruhuna hikmetli sözleri ve ilahi bilgileri yutturmuyor. Ben senin önüne bu kadar hakikatler ve bilgiler serdiğim halde, onların fikriyle meşgul olmayıp, yediğin birkaç lokmanın verdiği etki sebebiyle nefsine ait düşüncelerinle meşgulsün. Bu sebeple sen ilahi bilgiler nimetlerinin nankörüsün ve mana âleminden çok görmemişsin ve hiç nasip almamışsın.

Hurma diye üzerine atılıp yediğin şey, âlem-i ma'nâda dikendir. Senin rûhunun boğazına saplanıp kalıyor ve rûhuna hikemiyyât ve maârif-i ilâhiyye lokmalarını yutturmuyor. Ben senin önünde bu kadar hakāyık ve maârif ibzâl ettiğim halde, onların fikriyle meşgül olmayıp, yediğin birkaç lokmanın verdiği te'sîr sebebiyle havâtır-ı nefsâniyyen ile meşgülsün. Binâenaleyh sen maârif-i ilâhiyye ni'metlerinin nankörüsün ve âlem-i ma'nâdan çok görmemişsin ve hiç nasib almamışsın.

1995. Lokman'ın cânı ki, o Hakk'ın gülistanıdır, onun cânının ayağı niçin bir dikenin bağlanmışıdır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1995. Lokman'ın canı ki, o Hakk'ın gülistanıdır, onun canının ayağı niçin bir dikenin bağlanmışıdır?

Bu şerefli beyit, önceden sorulmuş bir soruya cevaptır. Sanki birisi çıkıp der ki: "Ey Hazret-i Pîr, bizim yemek yememize itiraz ediyorsun; hâlbuki sen de insansın, bu sebeple bizim gibi yiyip içersin." Cenâb-ı Pîr bu soruya cevaben buyururlar ki: Lokman gibi olan bir insân-ı kâmilin canı, ilahi marifetlerin ve hakikatlerin gülistanıdır. Onun canının ayağı, yani kuvveti, niçin diken gibi olan birkaç lokma ile bağlanmış olsun? Yani onun yediği ve içtiği, ilahi ilhamlara engel olmaz.

Bu beyt-i şerîf bir suâl-i mukaddere cevabdır. Gûyâ birisi çıkıp der ki, ey hazret-i Pîr, bizim taâm yememize ta'rîz ediyorsun; halbuki sen de beşersin, binâenaleyh bizim gibi yiyip içersin. Cenâb-ı Pîr bu suâle cevâben buyururlar ki: Lokman gibi olan bir kâmilin cânı, maârif ve hakäyık-ı ilâhiyyenin gülistânıdır. Onun cânının ayağı, ya'nî kuvveti niçin diken gibi olan birkaç lokma ile bağlanmış olsun? Ya'nî onun yediği ve içtiği, ilhâmât-ı ilâhiyyeye sed olmaz.

1996. Bu diken yiyici vücûd, deve olarak geldi. Bir Mustafa-zâde de, bu deve üzerine binicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1996. Bu diken yiyici vücut, deve olarak geldi. Bir Mustafa-zâde de, bu deve üzerine binicidir.

"Bir Mustafa-zâde"den kasıt, kendileri ve bütün insân-ı kâmillerdir. Ve "deve"den kasıt, bedendir. Bedene "deve" denilmesi dikenle olan ilgisindendir. Çünkü develer diken yemeyi çok severler; hatta dikenli bir bitki türünün adı "deve dikeni"dir.

Bu şerefli beyit de, yukarıdaki varsayılan sorunun cevabının tamamlayıcısıdır.

"Bir Mustafa-zâde"den murâd, zât-ı şerîfleri ve bilcümle kâmillerdir. Ve "deve"den murâd, ceseddir. Ve cesede "deve" ta'bîr buyrulması diken alâkasıyladır. Zîrâ develer diken yemeyi pek severler; hattâ dikenli bir nevi' nebâtın adı "deve dikeni"dir.

Bu beyt-i şerîf dahi, yukarıdaki suâl-i mukaddere olan cevabın mütemmimidir.

1997. Ey deve! Senin arkanda bir gül dengi vardır ki, onun nesîminden sende yüz gülzar bitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1997. Ey deve! Senin arkanda bir gül dengi vardır ki, onun rüzgârından sende yüz gül bahçesi bitti.

1998. Senin meylin mugaylan ve kum tarafınadır; acaba kıymetsiz dikenden ne gül toplayabilirsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1998. Senin eğilimin mugaylan ve kum tarafınadır; acaba kıymetsiz dikenden ne gül toplayabilirsin?

Bu beyit, noksan kişinin (sâil-i nâkıs) varsayılan sorusuna (suâl-i mukadder) cevap verdikten sonra, onun hâlini açıklamaktadır. "Mugaylân" Arabistan'da bulunan bir tür dikenli ağaçtır. "Mürde rîk" ise bir ölünün başından arta kalmış olan kıymetsiz eşyadır. Kıymetsiz ve itibarsız maddeler hakkında kullanılan bir ifadedir.

Yani, "Ey noksan kişi! Kâmil insanların deve gibi olan bedenlerinin de bu dikenleri yemesi zorunludur. Fakat onların bu yeme ve içmede asla eğilimleri ve ilgileri yoktur; ancak senin eğilimin ve muhabbetin mugaylan ve kum mesabesinde olan zahirî gıdayadır. Onlar yaşamak için yerler; fakat sen yemek ve içmek için yaşarsın. Bu sebeple sen, bu kıymetsiz ve sıradan dikenden acaba hangi ilahi bilgi ve hakikat güllerini toplayabilirsin?"

Bu beyit, sâil-i nâkısın suâl-i mukadderine cevâbdan sonra, onun hâlini îzahdır. "Mugaylân" Arabistan'da bulunan bir nevi' dikenli ağaçtır. "Mürde rîk" bir ölünün başından arta kalmış olan kıymetsiz eşyâdır. Kıymetsiz ve i'tibârsız mevâd hakkında kullanılan bir ta'bîrdir.

Ya'nî, “Ey nâkıs! Kâmillerin deve gibi olan cesedleri de, bu dikenleri yemek zarûrîdir. Fakat onların bu yemede ve içmede aslâ meyilleri ve alâkaları yoktur; fakat senin meylin ve muhabbetin mugaylân ve kum mesâbesinde olan gıdâ-yı sûrîyedir. Onlar yaşamak için yerler; fakat sen yemek ve içmek için yaşarsın. Binâenaleyh sen, bu kıymetsiz ve âdî dikenden acaba hangi maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye güllerini toplayabilirsin?"

1999. Ey bu talebden dolayı köyden köye dolaşmış olan kimse, ne zamâna kadar dersin ki bu gülistan hani, hani?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1999. Ey bu arayıştan dolayı köyden köye dolaşmış olan kimse, ne zamana kadar "bu gülistan nerede, nerede?" dersin?

Ey dikenli çalıya ve kuma benzeyen nefse ait hazlar (huzûz-ı nefsâniyye) peşinde köyden köye dolaşmış olan kimse: Ne zamana kadar "Bunca zamandır dolaştım, mana gülistanı olan bir insân-ı kâmil bulamadım" dersin?

Nasıl ki dervişin birisi Dar isminde bir insân-ı kâmilin huzuruna gelip demiş ki: "Ey şeyh, dünyayı dolaştım; ne rahat ettim, ne de rahat etmiş bir kimse gördüm. Şimdi sana geldim ki, birkaç gün seninle rahat edeyim." O şerefli zât ona cevaben demiş ki: "Niçin kendi nefsinden el çekmedin ki, hem sen hem de halk rahat etselerdi."

Ey mugaylân ve kuma müşâbih olan huzûz-ı nefsâniyye arkasında köyden köye dolaşmış olan kimse: Ne vakte kadar "Bunca zamandır dolaştım, gülistân-ı ma'nâ olan bir kâmil bulamadım" dersin?

Nitekim dervişin birisi Dar isminde bir kâmilin huzûruna gelip demiş ki: "Ey şeyh, dünyayı dolaştım; ne râhat ettim, ne de râhat etmiş bir kimse gördüm. Şimdi sana geldim ki, birkaç gün seninle müsterîh olayım." O zât-ı şerîf ona cevâben demiş ki: "Niçin kendi nefsinden el çekmedin ki, hem sen ve hem de halk müsterîh olsalar idi."

2000. Ayağın dikenini çıkarmadan evvel gözün karanlıktır; nasıl cevelân [1970] edersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2000. Ayağın dikenini çıkarmadan evvel gözün karanlıktır; nasıl dolaşırsın?

Ey noksan kişi! Senin ruhunun ayağında nefse ait sıfatların dikenleri var ve gözü de kördür ve karanlıktır. Sen bu hâlde, olgun bir velî (Allah dostu) aramak için nasıl dolaşabilirsin; ve bu ayak ve göz ile ne görebilir ve ne bulabilirsin?

Ey nâkıs! Senin ruhunun ayağında sıfât-ı nefsâniyye dikenleri var ve gözü de kördür ve karanlıktır. Sen bu hâlde bir veliyy-i kâmil aramak için nasıl dolaşabilirsin; ve bu ayak ve göz ile ne görebilir ve ne bulabilirsin?

2001. Ademî ki, cihana sığmaz, bir dikenin ucunda nihan olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2001. Âdem ki, cihana sığmaz, bir dikenin ucunda gizlenir.

İnsanın varlığı, gerçekte büyük âlemdir ve âlemin varlığı ise, küçük âlemdir. Nasıl ki Mesnevî-i Şerif'in IV. cildinde: ["Sûrette küçük âlem sensin; mânâda ise büyük âlem sensin"] beytinde işaret buyrulmuştur.

Şimdi bu açıdan bakıldığında, Âdem'in hakikati âleme sığmadığı hâlde, şaşılacak bir şeydir ki, bu hakikat bu âlemin cinsinden olup diken hükmünde bulunan âlem suretlerinden birinin ucunda gizli ve örtülü kalıyor. Bu sebeple hakikat gizleniyor ve ortaya çıkamıyor.

Benî-âdemin vücûdu, hakikatde âlem-i kübrâdır ve âlemin vücûdu ise, âlem-i suğrâdır. Nitekim Mesnevî-i Şerif in IV. cildinde: ["Sûretde küçük âlem sensin; ma'nâda ise büyük âlem sensin"] beytinde işâret buyrulmuştur."

İmdi bu i'tibâr ile Adem'in hakikati âleme sığmadığı halde, acib bir şeydir ki, bu hakikat bu âlemin cinsinden olup diken mesâbesinde bulunan suver-i âlemin birinin ucunda mahfî ve mestûr kalıyor. Bu sebeble hakikat gizleniyor ve meydana çıkamıyor.

2002. Mustafa (a.s.) geldi ki: "Ey kırmızıcık bana söyle, bana söyle"yi bir hemdem ittihaz ede.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2002. Mustafa (a.s.) geldi ki: "Ey kırmızıcık bana söyle, bana söyle"yi bir hemdem edine.

Yani yerlere ve göklere sığmayan bir hakikati taşıyan (s.a.v.) Efendimiz, bu oluş âleminde bu hakikatin hükümlerinin üzerlerine üstün geldiği zamanda, beşeriyet mertebesine inmek ve bu sebeple halkı davetle meşgul olmak için âlem suretlerinden biri olan Hz. Aişe (r.a.) validemizi, yüce zâtlarına hemdem ve arkadaş edinirler ve ona: "Ey latif yüzlü, benimle konuş, benimle konuş!" buyururlardı. Ve bu meşguliyet ile Muhammedî hakikatleri gizlenir ve suret âlemine ait olan nübüvvet yönleri ortaya çıkardı.

"Humeyra" kelimesi "hamra" kelimesinin küçültme ismidir ve "hamra" kırmızı anlamına gelse de, Araplar pembe ve beyaz olana "hamra" derler; ve "humeyra" müennes bir lafızdır.

Bu şerefli beyit, önceki şerefli beytin açıklaması maksadıyla getirilmiştir; fakat insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), beşeriyet mertebesine ve kesretlere (çokluklara) iniş zamanında da mazharlarda (tecelli yerlerinde) Hakk'ı müşahede ettiğinden, herhangi bir mazhara yönelmiş olsa, onda Hakk'ın özel bir tecellisini görür ki, o özel tecelli, asla başka bir mazharda bulunmaz. Bu anlama göre (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Aişe (r.a.) validemize çok muhabbet ederlerdi; ve bu anlama göre خذوا شطر دينكم من حميراء yani "Dininizin yarısını Humeyra'dan, yani Aişe'den alınız!" buyurdular.

Ya'nî yerlere ve göklere sığmayan bir hakikati hâmil bulunan (s.a.v.) Efendimiz, bu âlem-i taayyünde bu hakikat ahkâmının üzerlerine galebesi zamânında, mertebe-i beşeriyyete tenezzül etmek ve binâenaleyh halkı da'vetle meşgûl olmak için suver-i âlemden biri olan Hz. Aişe (r.a.) vâlidemizi, zât-ı seniyyelerine hemdem ve musâhib ittihâz buyururlar ve ona: “ Ey vech-i latîfi beyaz olan, benim ile konuş, benim ile konuş!" buyururlar idi. Ve bu meşgale ile hakikat-ı muhammediyyeleri gizlenir ve âlem-i sûrete âid olan cihet-i nübüvvetleri zâhir olur idi.

“Humeyra” kelimesi “hamrâ” kelimesinin tasgîridir ve “hamra” kırmızı ma'nâsına gelir ise de, Arablar penbe ve beyaz olana “hamra” derler; ve “humeyra” lafz-ı müennesdir.

Bu beyt-i şerîf, evvelki beyt-i şerîfin îzâhı maksadıyla îrâd buyrulmuştur; fakat insân-ı kâmil, mertebe-i beşeriyyete ve keserâta nüzûl zamânında da mezâhirde Hakk'ı müşâhede buyurduğundan, her hangi bir mazhara teveccüh buyurmuş olsa, onda Hakk'ın bir tecellî-i hâssını görür ki, o tecellî-i hâs, aslâ başka bir mazharda bulunmaz. Bu ma'nâya binâen (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Aişe (r.a.) vâlidemize ziyâde muhabbet ederler idi; ve bu ma'nâya binâen خذوا شطر دينكم من حميراء ya'nî Dîninizin nısfını Humeyra'dan, ya'nî Âişe'den alınız!" buyurdular.

2003. Ey Humeyra, sen na'li ateş içine koy; ta ki senin na'linden bu dağ la'l olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2003. Ey Humeyra, sen nalini ateş içine koy; ta ki senin nalinden bu dağ lâl olsun.

"Hamse-i muhtefiyye" (gizli beş ilim) olarak adlandırılan ilimlerden, "kimya ilmi" ameliyatlarından biri de şudur ki; ne zaman bir kölenin veya serkeş bir sevgilinin ismini yeni bir nal üzerine yazıp ateşe koyarlarsa; derhal o köle geri döner; ve o sevgili de âşığına itaatkâr ve boyun eğen olurmuş. Bu sebeple bu şerefli beyitteki "nalini ateşe koymak" ifadesinde bu teshire (boyun eğdirmeye) işaret buyrulur.

Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ) bu şerefli beyitte, Muhammedî hakikatlerinin ortaya çıkmasıyla gizlenen yüce peygamberlik hükümlerinin geri dönmesi için, "nal"e benzeyen unsurlardan oluşan suretini, mükâleme (konuşma) ateşine koy; senin nal gibi olan unsurlardan oluşan suretinden bu dağ, yani benim unsurlardan oluşan taayyünüm (belirginleşmem) lâl olsun; yani bir dağ büyüklüğünde olan bu unsurlardan oluşan suretimden, din ve hikmet nuru parlasın.

(S.a.v.) Efendimiz'den bunun aksi de meydana gelirdi. Peygamberlik görevinin gereği olarak halk ile çok meşgul olsalar ve bu münasebetle kendilerine beşeriyet hükümleri galip gelse, sesi ve nağmeleri güzel olan Bilâl-i Habeşî'ye hitaben: ارحنا يا بلال Yani "Ey Bilâl bizi dinlendir!" buyururlardı. Çünkü musiki nağmeleri, ruhlar âlemindendir; gönül ehli olanlar onu işittikleri zaman, beşeriyetlerinden ruhanîyetlerine yönelirler.

"Hamse-i muhtefiyye" ta'bîr olunan ulûmdan, “ilm-i hîmyâ” ameliyatından birisi de budur ki; kaçan bir kölenin veyâ serkeş bir ma'şûkun ismini bir yeni na'l üstüne yazıp ateşe koyarlar; derhal o köle avdet eder; ve o ma'şûk dahi âşıkına mutî ve münkād olur imiş. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfde na'li ateşe koymak" ta'bîrinde bu teshîre işaret buyrulur.

Cenâb-ı Pîr bu beyt-i şerîfde, hakikat-ı muhammediyyelerinin inkişafıyla istitâr eden nübüvvet-i seniyyeleri ahkâmının avdeti için, "na'l"e müşâbih olan sûret-i unsuriyyeni, âteş-i mükâlemeye koy; senin na'l gibi olan sûret-i unsuriyyenden bu dağ, ya'nî benim taayyün-i unsurîm la'l olsun; ya'nî bir dağ mesâbesinde olan bu sûret-i unsuriyyemden, nûr-i dîn ve hikmet lemeân etsin.

(S.a.v.) Efendimiz'den bunun aksi de vâki' olurdu. Vazîfe-i nübüvvet îcâbı olarak halk ile çok meşgûl olsalar ve bu münasebetle kendilerine ahkâm-ı beşeriyyet gâlib olsa, sesi ve negamâtı güzel olan Bilâl-i Habeşîye hitâben: ارحنا يا بلال Ya'ni “Ey Bilâl bizi dinlerdir!" buyururlar idi. Zîrâ negamât-ı mûsıkıyye, âlem-i ervâhdandır; ehl-i dil olanlar onu işittikleri vakit, beşeriyyetlerinden rûhâniyyetlerine müteveccih olurlar.

2004. Bu "Humeyra" lafz-ı te'nîsdir ve can da. Bu Arablar ona te'nîs nâmını koyarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2004. Bu "Humeyra" lafzı dişilik ifade eder ve can da öyledir. Araplar ona dişilik adını verirler.

Bu "Humeyra" kelimesi lafız ve sıfat bakımından dişildir ve can da dişildir. Çünkü Araplar ruhu dişil kabul edip, onun için ifadede dişil zamirini kullanırlar.

Bu "Humeyra" kelimesi lafız ve na't i'tibariyle müennesdir ve can dahi müennesdir. Zîrâ Arablar rûhu müennes i'tibâr edip, onun için ibârede müennes zamîrini kullanırlar.

2005. Fakat câna te'nîsden korku yoktur. Rûhun erkek ve kadın ile iştiraki yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2005. Fakat cana alışmaktan korku yoktur. Ruhun erkek ve kadın ile ortaklığı yoktur.

Yani ruh, nuranî ve soyut bir cevher olduğu için, Arapların dilde onu dişi kabul etmelerinden bir korku yoktur; çünkü hakikatte ruhun erkeklik ve kadınlık ile asla bir ilişkisi ve ortaklığı yoktur.

Ya'nî rûh bir cevher-i mücerred-i nûrânî olduğu için Arabların lisanda onu müennes i'tibâr etmelerinden bir korku yoktur; çünkü hakikatde rûhun erkeklik ve kadınlık ile aslâ bir münasebeti ve iştirâki yoktur.

2006. Müennesden ve müzekkerden pek âlîdir; bu, o can değildir ki, kurudan ve yaşdandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2006. Dişiden ve erkekten çok yücedir; bu, o can değildir ki, kurudan ve yaştandır.

İzafî ve insânî ruh, dişi ve erkek olmaktan çok uzak ve yücedir. Ve bizim bahsettiğimiz ruh, o hayvansal ruh değildir. Çünkü o hayvansal ruh, unsurların tabiî erkânı olan kuruluk, yaşlık, soğukluk ve sıcaklık tesirleri altında bir araya gelmesinden meydana gelir; ve birtakım haller ve şartlar dairesinde meydana gelen bu bir araya gelme ve terkipden, kan ve içgüdüsel hararet ortaya çıkar ve bundan da vücutta his ve hareket belirir. Bu ruh ve hayat bütün hayvanlarda da vardır. Filozofların ve tabiatçıların bildikleri ruh ve hayat budur. Ve izafî ruh, bu insânî bedene tarife sığmaz bir şekilde ilişkindir; çünkü o bir haldir. Sanatın ele ve gamzenin göze ilişkinliği tarif edilemediği gibi, bunun da ilişkinlik niteliği tarif edilemez. Onun için filozofların bir kısmı ve tabiatı inceleyenler, buna vakıf olamadıklarından inkâr ederler.

Rûh-i izâfî ve insânî müennes ve müzekker olmaktan pek münezzeh ve âlîdir. Ve bizim bahs ettiğimiz rûh, o rûh-i hayvânî değildir. Zîrâ o rûh-i hayvânî, anâsırın erkân-ı tabîat olan kuruluk ve yaşlık ve soğukluk ve sıcaklık te'sîrâtı altında ictimâ'ından hâsıl olur; ve birtakım ahvâl ve şerait dâiresinde vâki' olan bu ictimâ' ve terekkübden, kan ve harâret-i garîziyye peydâ ve bundan da vücûdda his ve hareket zâhir olur. Bu rûh ve hayât bilcümle hayvânâtda da vardır. Hakîmlerin ve tabîiyyûnun bildikleri rûh ve hayât budur. Ve rûh-ı izâfî, bu cesed-i insânîye ta'rîfe sığmaz bir sûretde taalluk eder; zîrâ bir şe'ndir. San'atın ele ve gamzenin göze taalluku ta'rîf olunamadığı gibi, bunun da keyfiyyet-i taalluku ta'rîf olunamaz. Onun için hakîmlerin bir kısmı ve tabîatı tedkîk edenler, buna vakıf olamadıklarından inkâr ederler.

2007. Bu o can değildir ki, ekmekten ziyadeleşir. Ya ba'zan böyle, ba'zan şöyle olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2007. Bu, ekmekle artan o can değildir. Aksine, bazen böyle, bazen şöyle olur.

Bu, bazen güçlü bazen zayıf olan ve yemek içmekle kuvvet bulan izafî ruh (bedene bağlı ruh), hayvanî ruh değildir.

Bu rûh-ı izâfî, ba'zan kavî ve ba'zan zayîf olan ve yemek ve içmek ile kuvvet bulan rûh-ı hayvânî değildir.

2008. Hoş edicidir ve hoştur ve hoşluğun aynıdır. Ey mürteşî, hoşluk, hoşluksuzluk olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2008. Hoş edicidir ve hoştur ve hoşluğun aynısıdır. Ey mürteşî (rüşvet alan, vesile edinen), hoşluk, hoşluksuzluk olmaz.

"Mürteşî" "reşâ"dandır ve "reşâ" sözlükte, kendisiyle bir ihtiyaca ulaşılan şeye denir. Ve "rüşvet" de bu anlamdandır.

Yani bu izafî ruhun hoşluğu ve inceliği ve kuvveti, yemekten ve içmekten gelmez. Kendisi insanî varlığa bir incelik ve manevî zevk verir ve hoş eder. Esasen kendisi hoştur ve incedir; ve kendisi hoşluğun ve zevkin aynısıdır. Ey ihtiyaca vesile edinen Hakk yolunun sâliki! Hoşluk ve zevk kendisinin zıddı olan hoşluksuzluk ve zevksizlik olmaz; çünkü iki zıt, bir arada bulunmaz. Hakk'a ulaşmanın vasıtası ancak bu ruhtur. Hint şarihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî şöyle der: "Menâkıbü'l-Arifin'de zikredilmiştir ki, Hz. Mevlânâ efendimiz buyurmuşlardır ki, bütün peygamberler ve evliyalar Yüce Allah Hazretleri'nin hakikatinden bahsetmediler; ve ben Muhammedî ruh (s.a.v.) Efendimiz'in siretinden bahsediyorum ki, bütün zevkin gıdasıdır, من لم يذق لم يدر [Tatmayan anlamaz]; ve ben o zevk içinde tamamen batmış durumdayım. Âlem ehlinin zevki, o zevkin aksi üzerindedir; çünkü الايمان كله ذوق و شوق yani "İmanın tamamı zevk ve şevktir."

“Mürteşî” “reşâ”dandır ve “reşâ” lügatte, kendisiyle bir hâcete vâsıl olunan şeye derler. Ve "rüşvet" dahi bu ma'nâdandır.

Ya'nî bu rûh-ı izâfînin hoşluğu ve letâfeti ve kuvveti, yemeden ve içmeden gelmez. Kendisi vücûd-ı insânîye bir letâfet ve zevk-i ma'nevî verir ve hoş eder. Esâsen kendisi hoşdur ve latîfdir; ve kendisi hoşluğun ve zevkın aynıdır. Ey hâcete vesîle ittihâz edici olan Hak yolunun saliki! Hoşluk ve zevk kendisinin zıddı olan hoşluksuzluk ve zevksizlik olmaz; zîrâ iki zıd, müctemi' olmaz. Hakk'a vusûlun vâsıtası ancak bu rûhdur. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî şöyle der: "Menâkıbü'l-Arifin'de mezkûrdur ki, Hz. Mevlânâ efendimiz buyurmuşlardır ki, bütün enbiyâ ve evliyâ Bârî Teâlâ Hazretleri'nin hakîkatinden bahs etmediler; ve ben rûh-ı Muhammedî (s.a.v.) Efendimiz'in sîretinden bahs ediyorum ki, bütün zevkin gıdasıdır, من لم يذق لم يدر [Tatmayan anlamaz]; ve ben o zevk içinde külliyyen müstağrakım. Ehl-i âlemin zevki, o zevkın aksi üzerindedir; zîrâ الايمان كله ذوق و شوق ya'ni "Imanın küllîsi zevk ve şevkdir."

2009. Vaktaki sen şekerden tatlı olasın, olur ki şeker bir vakit senden gâib ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2009. Ne zaman ki sen şekerden tatlı olasın, olur ki şeker bir vakit senden kaybolur.

Bu şerefli beyitte, izafî ruhun (bedene bağlı ruh), hayvanî ruha (canlılık veren ruh) ilişkin halleri açıklanır. "Şeker"den kasıt, izafî ruh ve "sen"den kasıt, benlik perdesine sebep olan hayvanî ruhtur. Ve "tatlılık"tan kasıt, izafî ruhun, hayvanî ruha üstün geldiği zamanki manevî zevktir. Yani sen, izafî ruhun tatlılığından ve zevkinden hoşnut olduğun zaman, o manevî zevk ve tatlılık, ara sıra senden kaybolur. O zaman vücudundaki hayvanî ruhun hükmü geçerli olur; ve o manevî tatlılık kalmaz ve sen kendinde yoğunluk ve tatsızlık hissedersin. Nasıl ki bu hali herkes ibadet ve zikir meclisinde hisseder.

Bu beyt-i şerîfde, rûh-ı izâfinin, rûh-ı hayvânîye taalluku ahvali beyân buyrulur. "Şeker"den murâd, rûh-ı izâfî ve "sen"den murâd hicâb-ı enâniyete bâdî olan rûh-ı hayvânîdir. Ve "tatlılık"dan murâd, rûh-ı izâfînin, rûh-ı hayvânîye galebesi hâlindeki zevk-ı ma'nevîdir. Ya'nî sen, rûh-ı izâfînin halâvet ve zevkinden hoş hâl olduğun vakit, o zevk ve halâvet-i ma'neviyye, ara sıra senden gâib olur. O zaman vücûdundaki rûh-ı hayvânînin hükmü cârî olur; ve o halâvet-i ma'nevî kalmaz ve sen kendinde kesâfet ve tatsızlık duyarsın. Nitekim bu hâli herkes meclis-i ibâdet ve zikirde hisseder.

2010. Vaktaki te'sîr-i vefâdan şeker olursun, binâenaleyh şekerlik şekerden ne [1980] vakit cüdâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2010. Vaktaki vefa tesirinden şeker olursun, bu sebeple şekerlik şekerden ne zaman ayrı olur?

Bu beyit de ruhun tesirini açıklamaktadır. Yani, şeker hakkıyla hükmünü vermesinin tesiri yönünden, sen şeker olduğun vakit, artık şekerlik, şekerden asla ayrılmaz. Ruh, mutlak varlığın, başkalık elbisesiyle tenezzül ettiği (aşağı indiği) nurani bir cevher mertebesidir ki, Hak ile onun arasında vasıta yoktur. Şimdi bu ruh sana hakkıyla hükmünü verdiği ve hayvanî ruhun onun sıfatıyla nitelenmesinin tesirinden sen ruhun ta kendisi olursun. Nasıl ki bu hal ile nitelenen zatlar "ارواحنا اشباحنا و اشباحنا ارواحنا" yani "Bizim ruhlarımız, şahıslarımızdır ve şahıslarımız ruhlarımızdır" buyururlar; ve böyle olunca, artık o ruhun tatlılığı ve zevki senden ayrılmaz.

Bu beyit dahi rûhun te'sîrini beyandır. Ya'nî vaktāki şeker hakkıyla hükmünü vermesinin te'sîri cihetinden, sen şeker olduğun vakit, artık şekerlik, şekerden aslâ münfek olmaz. Rûh vücûd-ı mutlakın, gayriyyet libâsıyla tenezzül ettiği bir cevher-i nûrânî mertebesidir ki, Hak ile onun arasında vâsıta yoktur. İmdi bu rûh sana hakkıyla hükmünü verdiği ve rûh-ı hayvânîn onun sıfatıyla muttasıf olmasının te'sîrinden sen ayn-ı rûh olursun. Nitekim bu hâl ile muttasıf olan zevat ارواحنا اشباحنا و اشباحنا ارواحنا ya'ni "Bizim ervâhımız, şahıslarımızdır ve şahıslarımız rûhlarımızdır" buyururlar; ve böyle olunca, artık o rûhun halâveti ve zevki senden münfek olmaz.

2011. Aşık, vaktaki rahîkı kendisinden gıda bulur, ey refîk, akıl orada gaib olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2011. Ey dost, âşık, o saf şarabı kendisinden gıda bulduğu zaman, akıl orada kaybolur.

"Rahîk" saf şarap anlamına gelir. Burada manevî şarap kastedilir. Ve bu manevî şarap, Hakk Yolcusu'nun kendinden geçme hâlidir ki, buna "bî-hodluk" (kendinden geçme) derler. Nitekim Nizâmeddîn Gencevî hazretleri şu mısrada işaret buyurur: "Ben şaraptan hep kendinden geçmeyi murad ettim."

Bu öyle acayip bir şaraptır ki, onun mezesi Hak Zâtı'nı müşahede etmektir. Beytin anlam özeti şudur: "Âşık, ruhunun hükümlerinin kendisini tamamen istila etmesinden dolayı, manevî şarabı kendi hakikatinden gıda olarak bulur ve kendinden geçer. Artık akıl burada kaybolur." Fakat bu kendinden geçme, mizacın üstün gelmesinden dolayı da Hakk Yolcularına meydana gelir. İstenen kendinden geçme bu değildir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn b. Arabî efendimiz, et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye adlı yüce eserlerinin sonlarına doğru bu hususta açıklamalar vermişlerdir; burada zikri uzun olur.

"Rahîk" hâlis şarâb ma'nâsınadır. Burada şarâb-ı ma'nevî murâd olunur. Ve bu şarâb-ı ma'nevî sâlikin kendinden geçmesi hâlidir ki, buna "bî-hodluk" derler. Nitekim Nizâmeddîn Gencevî hazretleri şu mısra'da işâret buyurur: "Ben meyden hep bî-hodluğu murâd ettim."

Bu acíb bir şarâbdır ki, onun mezesi müşâhede-i Zât-ı Hak'dır. Beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı budurki: "Aşık, ahkâm-ı ruhunun kendisini kâmilen istílâsından dolayı, şarâb-ı ma'nevîyi kendi hakîkatinden gıdâ olarak bulur ve bî-hod kalır ve kendinden geçer. Artık akıl burada gâib olur." Fakat bu bî-hodluk, galebe-i mizâcdan dahi sâliklere vâki' olur. Matlûb olan bî-hodluk bu değildir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn b. Arabî efendimiz et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye nâmındaki eser-i âlîlerinin nihâyetlerine doğru bu husûsda îzâhât i'tâ buyurmuşlardır; burada zikri uzun olur.

2012. Akl-ı cüz'î her ne kadar sahib-i sır görünürse de, aşkı münkirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2012. Cüz'î akıl her ne kadar sır sahibi gibi görünse de, aşkı inkâr eder.

Cüz'î akıl her ne kadar mantık, beyan, bedî' (edebî sanatlar), maânî (anlam bilim) gibi ilimleri bilmek ve anlamakta sır sahibi gibi görünse de, bî-hodluk (kendinden geçme) âleminin hallerine vâkıf olamadığı için, bu hâli saçma ve hurafeler sayar ve aşk denildiği zaman, nefsânî eğilimi anlar.

Akl-ı cüz'î her ne kadar mantık, beyân, bedî', maânî gibi ulûmu bilmek ve anlamakda sahib-i sır görünürse de, bî-hodluk âleminin ahvâline vakıf olamadığı için, bu hâli saçma ve hurâfât addeder ve aşk denildiği vakit, meyl-i nefsânîyi anlar.

2013. Zekîdir ve âlimdir; fakat yok değildir. Melek "la" olmadıkça bir Ehri-men'dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2013. Zekidir ve âlimdir; fakat yok değildir. Melek "la" olmadıkça bir Ehrimen'dir.

Yani zekâvet, fetanet (anlayış keskinliği) ve ilim, cüz'î aklın (sınırlı aklın) şanındandır; fakat enaniyet sahibidir. Hak'ın varlığı karşısında kendisini fani kılmamıştır. Bu enaniyet kendisini iddiaya ve inkâra sevk eder ve aslında kendisi melek cinsindendir; fakat nefsanî kuvvetler ve vehim kuvveti ile karışması sebebiyle kendisini şeytanlar zümresine katmıştır. "Ehrimen" Hint mezheplerinden birine ait tabirlerdendir ki, bu mezhebin yolcuları bir "şer yaratıcısı" hayal ederler ve ona "Ehrimen" derler. Bu şerefli beyitte şerlerin kaynağı olan "şeytan" kastedilir ve şeytanlığın özü enaniyettir ve kendisinde varlık görmektir.

Yani, melek cinsinden olan cüz'î akıl, kendisini hiçe sayıp küllî aklın (mutlak aklın) hükmü olan vücudî tevhid'i (varlığın birliğini) kabul etmedikçe, şeytanlık mertebesinden kurtulup, kendi cinsi olan melekler sınıfına dahil olamaz, demek olur.

Ya'nî zekâvet ve fetânet ve ilim, akl-ı cüz'înin şânındandır; fakat enâniyet sahibidir. Vücûd-ı Hak muvâcehesinde kendisini fânî kılmamıştır. Bu enâniyet kendisini da'vâya ve inkâra sevk eder ve hadd-i zâtında kendisi melek cinsindendir; fakat kuvâ-yı nefsâniyye ve kuvve-i vâhime ile muhâlatası hasebiyle kendisini zümre-i şeyâtîne ilhâk etmiştir. "Ehrimen" mezâhib-i hindiyyeden birisine aid ta'bîrâtdandır ki, bu mez-hebin sâlikleri bir "hâlık-ı şer" tahayyül ederler ve ona "Ehrimen" derler. Bu beyt-i şerîfde menba'-ı şurûr olan “şeytân" murâd olunur ve şeytanlığın hu-lâsası enâniyettir ve kendisinde varlık görmektir.

Ya'nî, melek cinsinden olan akl-ı cüz'î, kendisini hiçe sayıp akl-ı küllînin hükmü olan tevhîd-i vücûdîyi kabûl etmedikçe, şeytâniyet mertebesinden kurtulup, kendi cinsi olan melâike sınıfına dâhil olamaz, demek olur.

2014. O kavil ile ve fiil ile bizim yarimiz olur; hâl hükmüne geldiğin vakit "la" olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2014. O, söz ve fiil ile bizim yardımcımız olur; hâl hükmüne geldiği zaman "yok" olur.

O cüz'î akıl, sözde ve fiilde bize güzel bir yardımcıdır. O bizi güzel güzel konuşturur ve bize faydalı işler yaptırır; fakat hâle ilişkin konuya gelince hiç olur. Orada şaşkın şaşkın baka kalır. Örneğin aşkı tanımlamak konusunda âciz ve dilsiz kalır; çünkü aşk bir hâldir. Nitekim Hz. Pîr bir beytinde şöyle buyurur:

"Birisi âşıklık nedir diye sordu. Benim gibi ol ki, bilesin diye cevap verdim."

O akl-ı cüz'î, sözde ve fiilde bize güzel bir yardımcıdır. O bizi güzel güzel söyletir ve bize fâideli işler gördürür; fakat hâle taalluk eden bahse gelince hiç olur.. Orada sersem sersem baka kalır. Meselâ aşkı ta'rîf etmek husûsunda âciz ve dilsiz kalır; zîrâ aşk bir hâldir. Nitekim Hz. Pîr bir beyt-i şerîflerinde şöyle buyururlar:

"Birisi âşıklık nedir diye sordu. Benim gibi ol ki, bilesin diye cevab ver-dim."

2015. Mâdemki o varlıktan yok olmadı, "la" olur; vaktaki tav'an "la" olma-dı, kerhen olmak kâfidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2015. Mademki o varlıktan yok olmadı, "yok" olur; ne zaman ki isteyerek "yok" olmadı, zorla olması yeterlidir.

Mademki cüz'î akıl, mecazî ve izafî olan kendi varlığından yok olmadı ve kendi isteğiyle bu yokluğu kabul etmedi, doğal ölüm geldiği zaman, ilişkili olduğu unsurlardan oluşan varlığın beyni bozulur. Hem kendisi hem de bilgileri zorla yok olur.

Mâdemki akl-ı cüz'î mecâzî ve izâfi olan kendi varlığından yok olmadı ve kendi ihtiyârıyla bu yokluğu kabûl etmedi, mevt-i tabîî geldiği vakit, taalluk ettiği vücûd-ı unsurînin dimâğı bozulur. Hem kendisi ve hem de bilgileri ker-hen yok olur.

2016. Can kemâldir ve onun nidası da kemâldir. Mustafa "Ey Bilal, bizi dinlerdir!" buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2016. Can kemâldir ve onun nidası da kemâldir. Mustafa "Ey Bilal, bizi dinlendir!" buyurdu.

Bu şerefli beyit, biraz yukarıda geçen "Hoş edicidir ve hoş ve hoşluğun ta kendisi" beytine bağlıdır. Yani izafî ruh, kemâlin ta kendisidir ve nefse ait sıfatların, aklın, dimağın ve vehim kuvvetinin rengine boyanmaksızın ruhtan gelen nida ve kelam dahi, kemâlin ta kendisidir. Onun için (s.a.v.) Efendimiz, risalet nurlarının gölgesinde ruhu arınmış olan Bilal-i Habeşî (r.a.) efendimize: "Ey Bilal güzel sesin ile bize ezan oku ve kasideler söyle ve kesret âleminde bizlere hâsıl olan yorgunluklardan bizi dinlendir!" buyururlardı. Hz. Bilal efendimizin okuduğu kasidelerden birisinin iki beyti şudur: "Ey uyuyanlar, uyanın uyanın! Sabah, karanlık ordularını bozguna uğrattı. Ey uykusunda derinleşmiş olan kimse, sen uyuyorsun ama Rabbin (celle şânuhû) uyumuyor."

Bu beyt-i şerîf, biraz yukarıda geçen خوش کننده است و خوش و عين خوشی beytine merbûtdur. Ya'nî rûh-ı izâfi, kemâlin aynıdır ve sıfât-ı nefsâniyye- nin ve akıl ve dimâğın ve kuvve-i vâhimenin rengine boyanmaksızın rûhdan gelen nidâ ve kelâm dahi, ayn-ı kemâldir. Onun için (s.a.v.) Efendimiz, nûr-ı risâlet-penâhîlerinin sâyesinde rûhu musaffâ olan Bilâl-i Habeşî (r.a.) efendimize: "Ey Bilal güzel sesin ile bize ezan oku ve kasîdeler söyle ve âlem-i keserâtda bizlere hâsıl olan yorgunluklardan bizi dinlendir!" buyururlar idi. Hz. Bilâl efendimizin okuduğu kasîdelerden birisinin iki beyti budur: "Ey uyuyanlar, uyanın uyanın! Sabah, karanlık ordularını münhezim kıldı. Ey uykusunda müstağrak olan kimse, sen uyuyorsun ammâ Rabb'in (celle şânuhû) uyumuyor."

2017. Ey Bilal, senin kalbine nefh ettiğim nefesden, müselsel sesini yükselt!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2017. Ey Bilal, senin kalbine üflediğim nefesten, kesintisiz sesini yükselt!

2018. O nefesden ki, Adem ondan hayran oldu; asumân ehlinin aklı kendinden geçti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2018. O nefesten ki, Âdem ondan hayran oldu; gök ehlinin aklı kendinden geçti.

Yani bu şerefli beyitte Âdem hakkında "Ona ruhumdan üfledim" buyrulan ayet-i kerimeye işaret edilir. Yani "İlahi halifeliğim sebebiyle senin kalbine üflediğim o nefhâdan, Hz. Âdem hayran kaldı ve o nefhânın azameti karşısında melekût ehlinin (melekler âleminin sakinleri) akılları kendinden geçti de, akla ait sıfat kalmadı.

Ya'nî bu beyt-i şerîfde Adem hakkında وَ نَفَحْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي (Hicr, 15/29) ya'nî "Ona rûhumdan nefh ettim" buyrulan âyet-i kerîmeye işaret olunur Ya'nî "Hilafet-i ilâhiyyem hasebiyle senin kalbine nefh ettiğim o nefhadan, Hz. Adem hayran kaldı ve o nefhanın azameti karşısında ehl-i melekûtun akılları kendinden geçti de, sıfat-ı akliyyet kalmadı.

2019. Mustafa güzel sesten kendinden geçti; ta'rîs gecesinde namazı fevt oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2019. Mustafa güzel sesten kendinden geçti; ta'rîs gecesinde namazı kaçırdı.

"Ta'rîs", bir yolcunun gecenin başından sonuna kadar yürüyerek, gecenin sonunda uyku ve dinlenmek için bir yerde kalmasına denir. Resûl-i Ekrem efendimiz bazı savaşlarında ta'rîs buyururlar ve bir yere indiklerinde "Erihnâ yâ Bilâl" ["Ey Bilal, bizi dinlendir!"] buyururlar ve değerli sahabelerini istirahata sevk ederler imiş. Bu şerefli beyte göre Risâlet-penâh Efendimiz de Hz. Bilal'in latif nağmelerinin etkisiyle kendilerinden geçerler ve vahdet deryasına dalarlar imiş. Bu hâlin birçok defa meydana geldiğini değerli sahabeler rivayet ederler. Ve bu ta'rîs gecelerinde sabah namazı kaçmış ve kuşluk vaktine kadar değerli sahabeler uykuda ve Resûl-i Ekrem Efendimiz de istiğrak (kendinden geçme) hâlinde kalmışlardır; ve kuşluk vaktinde (s.a.v.) Efendimiz, kaçan sabah namazını cemaatle kaza buyururlar imiş. Bu hâl bizim gibi âcizlere özellikle yazın, kısa gecelerde çoğunlukla meydana gelmektedir.

"Ta'rîs" bir yolcunun gece ibtidâsından sonuna kadar yürüyerek, gecenin sonunda uyku ve istirahat için bir mahalde ikâmet etmesine derler. Resûl-i Ekrem efendimiz ba'zı gazâlarında ta'rîs buyururlar ve bir mahalle nüzûl eylediklerinde "Erihnâ yâ Bilâl" ["Ey Bilal, bizi dinlerdir!"] buyururlar ve ashâb-ı kirâmı istirahata sevk ederler imiş. Bu beyt-i şerîfe nazaran Risâlet-penâh Efendimiz dahi Hz. Bilâl'in nega-mât-ı latîfesinin te'sîriyle kendilerinden geçerler ve deryâ-yı vahdete dalarlar imiş. Bu hâlin müteaddid def'alar vâki' olduğunu sahâbe-i kirâm hazarâtı ri-vâyet ederler. Ve bu ta'rîs gecelerinde sabah namazı fevt olmuş ve kuşluk vaktine kadar ashâb-ı kirâm uykuda ve Resûl-i Ekrem Efendimiz dahi hâl-i istiğrâkda kalmışlardır; ve kuşluk vaktinde (s.a.v.) Efendimiz, fevt olan sa-bah namazını cemâatle kazâ buyururlar imiş. Bu hâl bizim gibi acezeye hu-sûsiyle yazın, kısa gecelerde alelekser vâki' olmaktadır.

2020. O mübarek uykudan baş kaldırmadı; nihayet sabah vaktinin namazı kuş-[1990] luğa geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2020. O mübarek uykudan başını kaldırmadı; sonunda sabah namazının vakti kuşluk vaktine kadar uzadı.

2021. Ta'rîs gecesinde o arûsun huzurunda, onların ruh-ı mukaddesi el öpme-yi buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2021. Düğün gecesinde o gelinin huzurunda, onların kutsal ruhu el öpmeyi buldu.

Cenâb-ı Pîr efendimiz "ta'rîs" kelimesinden "arûs"a geçiş yapmışlardır. "Arûs" sözlükte "gelin" anlamındadır; burada gerçek maşuk olan Hakk'a işaret edilir. Yani Resûl-i Ekrem Efendimiz'in uykuları "تنام عيناي و لا ينام قلبي" yani "Benim gözlerim uyur ve kalbim uyumaz" buyurdukları şekil ile sıradan insanların uykusuna benzemezdi. Onlar mübarek gözlerini kapadıkları zaman, Muhammedî ruhları Hakk'ın cemalini müşahede etmekle (görmekle) meşgul olurdu. Nitekim, ikinci mısrada onların kutsal ruhları "Gerçek maşukun elini öpmek mertebesini buldu" buyrulur. Ve "el öpmek" çok fazla yaklaşmak anlamını içeren zahirî bir ifadedir.

Cenâb-ı Pîr efendimiz "ta'rîs" kelimesinden "arûs"a intikāl buyurmuşlar-dır. "Arûs" lügatte "gelin" ma'nâsınadır; burada ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'a işâret buyrulur. Ya'nî Resûl-i Ekrem Efendimiz'in uykulan تنام عيناي و لا ينام قلبي ya'nî “Benim gözlerim uyur ve kalbim uyumaz" buyurdukları vecih ile âhâd-ı nâsın uykusuna mümâsil değil idi. Onlar mübarek gözlerini kapadık-ları vakit, rûh-ı Muhammedî'leri cemâl-i Hakk'ın müşâhedesinde müstağrak olur idi. Nitekim, ikinci mısra'da onların rûh-ı mukaddesleri "Ma'şûk-ı hakî-kînin elini öpmek mertebesini buldu" buyururlar. Ve "el öpmek" pek ziyâde yaklaşmak ma'nâsını mutazammın olan bir ta'bîr-i zâhirîdir.

2022. Aşk ve can, her ikisi gizli ve mestûrdur; eğer ona arûs ta'bîr edersem, ayba mensûb tutma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2022. Aşk ve can, her ikisi gizli ve örtülüdür; eğer ona gelin dersem, bunu ayıp sayma!

Burada aşk, ilgi ve bağlantı alakasıyla mecaz-ı mürsel (bir sözcüğün kendi anlamı dışında, ilgili olduğu başka bir anlamda kullanılması) olarak "maşuk" demektir. Âlemin bütünsel yapısının ve bu sebeple eşyanın fertlerinden her birinin hakikati olan Hak'ın mutlak varlığı maşuktur. Çünkü o, her şeyin bâtınının bâtınıdır ve gizlidir; ve taayyünler (belirginleşmeler) perdesi altında örtülüdür. Aynı şekilde, bu mutlak varlığın başkalık elbisesiyle tenezzül ettiği, ilk mertebe olan izafî ruh da, beşerî taayyünlerde gizli ve örtülüdür. Bu sebeple ben, gizli ve örtülü olan hakiki varlığı halkın gözlerinden gizlenen geline ve makam-ı قاب قوسين أو أدني (Necm, 53/9) [İki yay kadar, yahut daha yakın oldu] da Muhammedî ruhun ona yakınlığını, damadın zifafına benzetirsem ayıplama!

Aşk burada müteallıkıyyet alakasıyla mecâz-ı mürsel olmak üzere "ma'şûk" demek olur. Hey'et-i mecmûa-i âlemin ve binâenaleyh efrâd-ı eşyâ-dan her birinin hakîkati olan vücûd-ı mutlak-ı Hak ma'şûkdur. Zîrâ o her şe-yin bâtınının bâtınıdır ve gizlidir; ve taayyünât perdesi altında mestûrdur. Ve kezâ bu vücûd-ı mutlakın gayriyyet libâsıyla tenezzül eylediği, ilk mertebe olan rûh-ı izâfi dahi, taayyünât-ı beşeriyyede gizli ve mestûrdur. Binâenaleyh ben giz- li ve mestûr olan vücûd-ı hakîkîyi enzâr-ı halkdan gizlenen arûsa ve makām-ı قاب قوسين أو أدني (Necm, 53/9) [İki yay kadar, yahut daha yakın oldu] da rûh-ı Muhammedî'nin ona kurbünü, damâdın zifâfına teşbîh edersem ayıplama!

2023. Eğer o, bir dem bana mühlet de vermiş olsa idi, ben yârin melüllüğünden sakit olurdum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2023. Eğer o, bir an bana mühlet vermiş olsaydı, ben yârin üzüntüsünden susardım.

Gerçek sevgiliye (Hak Teâlâ) benim onun hakkında bu gibi oluşsal ifadelerle söz söylemem çirkin gelmiş olsaydı, eğer bu hususta bana bir an izin vermiş olsa bile, böyle sözleri söylemeyi caiz görmez ve susardım.

Ma'şûk-ı hakîkîye benim onun hakkında bu gibi ta'bîrât-ı kevniyye ile söz söylemem çirkin gelmiş olsa idi, eğer bu husûsda bana bir an müsâade etmiş olsa bile, böyle sözleri söylemeyi câiz görmez ve susar idim.

2024. Fakat söyle, sakın ha ayıp değildir; gaybın takāzāsından gayri değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2024. Fakat söyle, sakın ha ayıp değildir; gaybın gerektirmesinden başka bir şey değildir.

Fakat ne yapayım ki, gerçek sevgili (Hak Teâlâ) şöyle buyuruyor: Bu gibi sözleri söyle; sakın hiç çekinme, bana karşı asla ayıp değildir. Çünkü senin bu sözlerinin ortaya çıkışı, ancak gaybın kazâsının (Allah'ın ezelî hükmünün) gereğidir; zira ezelde bu Mesnevî-i Şerîf'in, insanları irşat etmek (doğru yola iletmek) için, ilahi bir rahmet olarak ortaya çıkmasına ilahi ve kesin kazâ (Allah'ın ezelî ve değişmez hükmü) ilişmiştir. Fakat hâlin hakikatinden cahil olan suretperestler (şekle takılıp kalanlar) kendi dar görüşleriyle onu ayıp görürler.

Fakat ne yapayım ki, ma'şûk-ı hakîkî: Bu gibi sözler söyle; sakın hiç çekinme, bana karşı aslâ ayıp değildir. Zîrâ senin bu sözlerinin zuhûru, ancak gaybın kazâsının muktezâsıdır; zîrâ ezelde bu Mesnevî-i Şerîf'in, irşâd-ı beşer için, bir rahmet-i ilâhiyye olmak üzere zuhûruna kazâ-yı mübrem-i ilâhî taalluk etmiştir. Fakat hakikat-ı hâlden câhil olan sûret-perestler kendi dar nazarlarıyla onu ayıp görürler, buyuruyor.

2025. Aybın gayrini görmeyen kimse, ayb olur; gaybın rûh-i pâki ne vakit ayb görür?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2025. Ayıptan başkasını görmeyen kimse, ayıp olur; gaybın pak ruhu ne zaman ayıp görür?

Şekil âleminde ve kendisinin nefsanî sıfatlarında boğulmuş olan kimse, zuhur meydanında hep ayıp ve kusur görür. Bu görüşüyle kendisinin ayıp ve kusur olduğunu ispat etmiş olur. Çünkü insanın özü görüştür. Görüşü eksik olan kimse elbette baştan ayağa kadar ayıp ve kusur olur; fakat nefsanî sıfatlardan ve şekilperestlikten kurtulmuş ve artık kendi varlığında gayb âleminin pak ruhu hâkim bulunmuş olan kimsenin nazarında, kâinatın hiçbir ayıp ve kusuru kalmaz. Çünkü bâtılı da kendi dairesinde hak görür. Nitekim Ebû Medyen Mağribî hazretleri buyurur: لا تنكر الباطل في طوره فانه من بعض ظهوراته "Bâtılı kendi tavrında inkâr etme; çünkü o da Hakk'ın zuhurlarından bir parçadır."

Âlem-i sûretde ve kendinin sıfât-ı nefsâniyyesinde müstağrak olan kimse, meydân-ı zuhûrda hep ayıp ve kusûr müşâhede eder. Bu müşâhedesiyle kendisinin ayıp ve kusûr olduğunu isbât etmiş olur. Zîrâ insanın hulâsası rü'yettir. Görüşü noksan olan kimse elbette baştan ayağa kadar ayıp ve kusûr olur; fakat sıfât-ı nefsâniyyeden ve sûret-perestlikten kurtulmuş ve artık kendi vücûdunda âlem-i gaybın pâk olan rûhu hâkim bulunmuş olan kimsenin nazarında, kâinâtın hiçbir ayıp ve kusûru kalmaz. Zîrâ bâtılı da kendi dâiresinde hak görür. Nitekim Ebû Medyen Mağribî hazretleri buyurur: لا تنكر الباطل في طوره فانه من بعض ظهوراته "Bâtılı kendi tavrında inkâr etme; zîrâ o da Hakk'ın zuhûrâtından bir cüz'dür."

2026. Hudâvend-i kabûle nisbet değil, cehûl olan mahluka nisbet ayıp oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2026. Kabul eden Allah'a nispetle değil, cahil olan yaratılmışa nispetle ayıp oldu.

Görünen âlemde ayıp ve kusur gibi görünen şeyler, kabul edici olan Yüce Allah'a karşı ayıp ve kusur değildir; aksine, ilahi hakikatlerden cahil olan yaratılmışa nispetle ayıp ve kusur oldu. Çünkü eşyanın suretleri, ilahi isimlerin tecelli yerleridir ve her birinden bir ilahi ismin hükümleri ve eserleri ortaya çıkar. Örneğin mümin, Hâdî (doğru yola ileten) isminin tecelli yeridir ve ondan iman, hayır ve güzellikler meydana gelir. Kâfir ise Mudil (saptıran) isminin tecelli yeridir; ondan da küfür, şer ve kötülükler ortaya çıkar. Yüce Allah onların iman ve küfre olan eğilimlerini kabul eder ve fiillerini yaratır.

Âlem-i sûretde ayıp ve kusûr görünen şeyler, kabûl edici olan Hak Teâlâ'ya karşı ayıp ve kusûr değildir; belki hakāyık-ı ilâhiyyeden câhil olan mahlûka nisbet ile ayıp ve kusûr oldu. Zîrâ suver-i eşyâ, mezâhir-i esmâ-i ilâhiyyedir ve her birinden bir ism-i ilâhînin ahkâm ve âsârı zâhir olur. Meselâ mü'min, ism-i Hâdî'nin mazharıdır ve ondan îmân ve hayır ve hasenât sâdır olur. Ve kâfir, Mudil isminin mazharıdır; ondan da küfür ve şer ve seyyiât zâhir olur. Ve Hak Teâlâ onların îmân ve küfre olan meyillerini kabûl ve efâlini halk eder.

2027. Küfür dahi Hâlık'a nisbetle hikmettir; bize nisbet ettiğin vakit, küfür âfettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2027. Küfür dahi Yaratıcı'ya göre hikmettir; bize göre küfür bir afettir.

Küfrün Yaratıcı'ya göre hikmet olması şudur: İlahi isimler Hâdî (doğru yolu gösteren) ve Mudil (saptıran) ve benzerleri gibi birbirine zıttır. Bunların belirlenmiş âlemde hükümlerinin ortaya çıkışı hikmete dayanır. Nitekim ayet-i kerimede وَ مَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَاً باطلاً (Sâd, 38/27) yani "Ve biz göğü ve yeri ve onların arasındakileri boş yere yaratmadık" buyrulur. Şimdi, Hakk'ın küfrü takdir etmesi, sabit hakikatlerin yatkınlığına göre gerçekleşir. Bu sebeple takdir, Hakk'ın fiilî sıfatlarındandır ve bu takdire rıza göstermek farzdır; fakat bu takdir, takdir edilen şeyden başkadır; takdir edilen şeye mutlak olarak rıza göstermek farz değildir; çünkü takdir edilen şey kulun fiilindendir. Bu sebeple kula isnat edilir. Şu halde küfür, takdir olması yönünden Hakk'a göre hikmet ve takdir edilen şey olup kula ait olması yönünden afettir.

Bu konu Mesnevî-i Şerîf'in III. cildinde راضیم در کفر زان و که قضاست beytinin şerhinde daha fazla ayrıntılandırılır. (Söz konusu cildin 1365 numarasına bakınız.)

Küfürün Hâlik'a nisbet ile hikmet olması budur ki: Esmâ-i ilâhiyye Hâdî ve Mudil ve emsâli gibi mütekābildir. Bunların âlem-i taayyünde zuhûr-ı ahkâmi, hikmete müsteniddir. Nitekim âyet-i kerimede وَ مَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَاً باطلاً (Sâd, 38/27) ya'nî "Ve biz semâyı ve arzı ve onların arasındakilerini bâtıl olarak yaratmadık" buyrulur. İmdi Hakk'ın küfrü kazâ buyurması, a'yân-ı sâbitenin isti'dâdına nazaran vâki' olur. Binâenaleyh kazâ, Hakk'ın sıfât-ı fiiliyyesindendir ve bu kazâya rızâ farzdır.; fakat bu kazâ makzînin gayridir; makzîye rızâ mutlakā farz değildir; zîrâ makzî abdin fiilindendir. Binâenaleyh abde izâfe olunur Şu halde küfür, kazâ olması cihetinden Hakk'a nisbetle hikmet ve makzî olup abde muzâf olması cihetinden âfettir.

Bu bahis Mesnevî-i Şerîf in III. cildinde راضیم در کفر زان و که قضاست beytinin şerhinde daha ziyâde tafsil olunur. (Cild-i mezkûrun 1365 numarasına müracaat.)

2028. Eğer birisi yüz dirilik ile ayba mensub olsa, nebâtta çöp misali üzeredir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2028. Eğer birisi yüz dirilik ile ayıba mensup olsa, bitkide çöp misali üzeredir.

Yani bizim aşırı aşktan dolayı söylediğimiz sözlerin birisi, pek kuvvetli olarak ayıplı ve kusurlu olsa, sebzeler arasında incecik çöplere benzer.

Ya'nî bizim ifrât-ı aşkdan dolayı söylediğimiz sözlerin birisi, pek kuvvetli olarak ayıplı ve kusûrlu olsa, sebzevât arasında incecik çöplere benzer.

2029. Terazide her ikisini bir çekerler; zîrâ o her ikisi cisim ve can gibi hoşdurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2029. Terazide her ikisini bir çekerler; çünkü o her ikisi cisim ve can gibi hoştur.

Örneğin bir okka ıspanak alınsa, arasındaki çöpleri de beraber tartarlar; çünkü yenecek ıspanakla, yenmeyecek olan çöpler birbiriyle karışmıştır; herkes onu hoş görür ve alırken itiraz etmezler.

Meselâ bir okka ıspanak alınsa, arasındaki çöpleri de beraber tartarlar; zîrâ yenecek ıspanakla, yenmeyecek olan çöpler yekdîğeriyle mümtezicdir; herkes onu hoş görür ve alırken i'tirâz etmezler.

2030. Binaenaleyh büyükler bunu boşuna söylemediler: Pâklerin cismi sâfî cânın aynı vâki oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2030. Bu sebeple büyükler bunu boşuna söylemediler: Temizlenmiş olanların cismi, saf canın aynısı oldu.

Yani tarikat ve marifet önderleri, "Nefsani sıfatlardan temizlenmiş olanların cisimleri, tam saflıkları sebebiyle canlarının aynısıdır; ve onların şahısları ruhları, ruhları da şahıslarıdır" sözünü boşuna söylemediler. Örneğin, Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) şu beyti söylediler: رق الزجاج و رقت الخمر فكانما خمر و لا قدح فتشابها و تشاكل الامر و كانما قدح و لا خمر "Kadehin şeffaflığı ve şarabın inceliği birbirine benzedi ve durum karmaşıklaştı. Sanki sadece şaraptır ve kadeh yoktur; ve sanki sadece kadehtir ve şarap yoktur."

Ya'nî rüesâ-yı tarîkat ve ma'rifet "Sıfât-ı nefsâniyyeden temizlenmiş olanların cisimleri kemâl-i safvetleri sebebiyle canlarının aynıdır; ve onların şahısları rûhları ve rûhları şahıslarıdır" sözünü beyhûde söylemediler. Meselâ ezcümle Hz. Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) şu beyti söylediler: رق الزجاج و رقت الخمر فكانما خمر و لا قدح فتشابها و تشاكل الامر و كانما قدح و لا خمر "Kadehin şeffaflığı ve şarabın inceliği birbirine benzedi ve emir müşkil oldu. Gûyâ sâde şarâbdır ve kadeh yoktur; ve sanki sâde kadehdir ve şarâb yoktur."

2031. Onların sözleri ve nefisleri ve nakışları, hep nişansız mutlak can geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2031. Onların sözleri, nefisleri ve nakışları, hep nişansız mutlak can geldi.

"Nefis"ten kasıt, can ile ruhun bütün hâli; "nakış"tan kasıt yalnız cisim ve suret; ve "mutlak can"dan kasıt, Hakk'ın Zât'ının kendisidir. Çünkü onların bedensel varlıkları gitmiş, yerine Hakk'a ait varlık kaim olmuştur. Ve Hakk'ın mutlak varlığı nişansızdır. Sırf maddeden arınmış olarak görünmez; ancak insân-ı kâmilin varlığıyla görünür. Nasıl ki Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî efendimiz Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de beyan ve izah buyurmuşlardır; bunu inkâr edenler, hâlin hakikatinden gafil olanlardır.

"Nefis"den murâd, can ile rûhun hey'et-i mecmûası; "nakış"dan murâd yalnız cisim ve sûret; ve "cân-ı mutlak"dan murâd, ayn-ı Zât-ı Hak'dır. Zîrâ onların vücûd-ı abdânîleri gitmiş, yerine vücûd-ı hakkānî kāim olmuştur. Ve vücûd-ı mutlak-ı Hak bî-nişandır. Sırfen, maddeden mücerred olarak görünmez; ancak kâmilin vücûduyla görünür. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî efendimiz Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de beyân ve îzâh buyurmuşlardır; bunu inkâr edenler, hakikat-ı hâlden gâfil olanlardır.

2032. Onları düşman tutan can, sırf cisimdir; o tavla oyunundan "ziyâd" gibi sırf isimdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2032. Onları düşman tutan can, sırf cisimdir; o tavla oyunundan "ziyâd" gibi sırf isimdir.

Yani peygamberler ve evliya hazretlerine karşı düşmanlık eden ve onları düşman kabul eden can, sırf cisimden ibarettir; izafî ruhun (bedene bağlı ruh) hükümlerinden nasipsizdir. O kimse tavla oyununda "ziyâd" dedikleri tek ve açık pul gibi kuru bir isimdir. Tavla oyununa vâkıf olanlarca bilinir ki, her hanede birbiri üstünde iki pul bulunursa, o hane düşmana karşı kapalıdır. Düşman o hane üzerine kendi pullarını koyamaz; fakat bir tek pul kalırsa, düşman kendi pullarıyla o pulu def edip yerine kendi pullarını koyar; ve bu pulun adına Fars dilinde "ziyâd" ve Türkçede "açık" derler. Bu sebeple evliyayı düşman kabul edenlerin vücudu da tavla oyunu sahasına benzeyen bu âlemde "açık" pullara benzer; kuru bir isim ve bir şekilden ibarettirler.

Ya'nî enbiyâ ve evliyâ hazarâtına karşı adâvete kıyâm eden ve onları düşman ittihâz eden can, sırf cisimden ibârettir; rûh-ı izâfî ahkâmından bî-nasibdir. O kimse tavla oyununda "ziyâd" dedikleri tek ve açık pul gibi bir kuru isimdir. Tavla oyununa vâkıf olanlarca ma'lumdur ki, her hânede birbiri üstünde iki pul bulunursa, o hâne hasma karşı kapalıdır. Hasım o hâne üzerine kendi pullarını koyamaz; fakat bir tek pul kalırsa, hasım kendi pullarıyla o pulu def' edip yerine kendi pullarını koyar; ve bu pulun adına lisân-ı Fârisîde "ziyâd" ve Türkçede "açık" ta'bîr ederler. Binâenaleyh evliyâyı düşman addedenlerin vücûdu da tavla oyunu sâhasına benzeyen bu âlemde "açık" pullara benzer; kuru bir isim ve bir sûretden ibaretdirler.

2033. O toprağa gitti, külliyyen toprak oldu. Bu tuz içine gitti, külliyyen pâk oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2033. O toprağa gitti, tamamen toprak oldu. Bu tuz içine gitti, tamamen tertemiz oldu.

Sadece cisim olanlar toprak içine gittiler ve tamamen toprağa dönüştüler; cisimleri ruh olan yüce evliyalar ise, tuzlaya düşen organik cisim gibi tertemiz oldular. Çünkü hayvanlardan birisi tuz madeni içine düşüp ölse, günler geçtikçe onun cismi buharlaşır ve yekpare tuz parçası olur; ve onda asla çürüme ve organik yapıdan eser kalmaz, tamamen tuzun aynısı ve tuz gibi temiz bir hâle gelir.

Sırf cisim olanlar toprak içine gittiler ve kâmilen toprağa münkalib oldular; ve cisimleri rûh olan evliyâ-yı kirâm hazarâtı ise, tuzlaya düşen cism-i uzvî gibi tertemiz oldular. Zîrâ hayvânâttan birisi tuz ma'deni içine düşüp ölse, mürûr-ı eyyâm ile onun cismi tebahhur edip yekpâre tuz parçası olur; ve onda aslâ taaffün ve uzviyyetden eser kalmaz, tamâmiyle tuzun aynı ve tuz gibi temiz bir hâle gelir.

2034. O tuz ki, ondan Muhammed emlahdır, o nemekli olan hadîsden efsahdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2034. O tuz ki, ondan Muhammed daha güzeldir, o tuzlu olan hadisten daha fasihdir.

"Emlah" sözlükte çok fazla güzellik sahibi olana denir ve Cenâb-ı Pîr efendimiz tuz anlamına gelen "milh" kelimesinden güzelliğe geçiş yapmışlardır. "Nemek" Farsçada tuz anlamındadır; mecazen zevk anlamında kullanılır. Örneğin "Şi'rî bî-nemek" "tuzsuz şiir" derler ki, zevk veren anlamı taşımayan bir şiir demektir. Beyt-i şerifin anlamı şu demektir:

"Ulu evliyalar öyle bir tuzun içine düşüp arınmışlardır ki, peygamberlerin sonuncusu Muhammed (a.s.) Efendimiz, o tuzdan daha güzel olmuştur; yani latif ve zevk dolu olmuştur. O âlemlerin efendisi Efendimiz, tuzlu, zevk veren "Ben kardeşim Yusuf'tan daha güzelim ve Yusuf benden daha güzeldir" hadis-i şerifinde beyan buyurdukları anlamdan dolayı Arap'ın en fasihidir. Nasıl ki "Ben Arap'ın en fasih söz söyleyeniyim" buyururlar.

"Melîh" ile "cemîl" arasındaki fark şudur ki, melîhin güzelliği ilk bakışta göze çarpmaz; dikkat ettikçe yavaş yavaş anlaşılır; fakat cemîlin güzelliği ilk bakışta göze çarpar. Şimdi "tuzla"dan kastedilen, Hakk'ın mutlak varlığıdır ki, peygamberler ve evliyalar kendi cismanî sıfatlarından fani olmuşlar ve ruhlarının hükümleri ile baki kalmışlar ve Hakk'ın mutlak varlığında kaybolmuşlardır. Bu sebeple onlardaki güzellik ve fesahat tamamen Hakk'a aittir.

"Emlah" lügatte pek ziyâde melâhat sahibi olana derler ve Cenâb-ı Pîr efendimiz tuz ma'nâsına gelen "milh"den melâhata intikāl buyurmuşlardır. "Nemek" Fârisîde tuz ma'nâsınadır; mecâzen zevk ma'nâsında isti'mâl olunur. Meselâ “Şi'rî bî-nemek" "tuzsuz şiir" derler ki zevk-âver ma'nâyı hâiz olmayan bir şiir demek olur. Beyt-i şerîfin ma'nâsı şu demek olur:

"Evliyâ-yı kirâm öyle bir tuzun içine düşüp pâk olmuşlardır ki, Hâtem-i enbiyâ Muhammed (a.s.) Efendimiz, o tuzdan emlah olmuştur; ya'nî latîf ve pür-zevk olmuştur. O server-i âlem Efendimiz, nemekli zevk-âver olan انا املح من اخي يوسف و يوسف اجمل مني ya'nî "Ben kardeşim Yûsuf'dan emlahım ve Yûsuf benden ecmeldir" hadîs-i şerîfinde beyân buyurdukları ma'nâdan dolayı Arab'ın efsahıdır. Nitekim انا افصح العرب "Ben Arab'ın en ziyâde fasih söz söyleyeniyim" buyururlar.

"Melîh" ile "cemîl" arasındaki fark budur ki, melîhin güzelliği vehleten göze çarpmaz; dikkat ettikçe tedrîcen anlaşılır; fakat cemîlin güzelliği ilk nazarda göze çarpar. İmdi "tuzla"dan murâd vücûd-ı mutlak-ı Hak'dır ki enbiyâ ve evliyâ kendi sıfât-ı cismâniyyelerinden fânî ve rûhlarının ahkâmı ile bâkî ve vücûd-ı mutlak-ı Hak'da müstağraktırlar. Binâenaleyh onlardaki melâhat ve fesâhat kâmilen Hakk'a râci'dir.

2035. Bu tuz onun mîrâsından bâkîdir; onun varisleri seninle beraberdir; onu iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2035. Bu tuz onun mirasından kalmıştır; onun varisleri seninle beraberdir; onu iste!

Bu güzellik ve fesahat zevki, o âlemlerin Efendisi Peygamberimiz'in mirasından olmak üzere bugün de kalıcıdır; hatta o varisler seninle beraberdir; sen o varislerini kalpten gelen bir arzuyla iste!

Bu zevk-ı melâhat ve fesâhat o Server-i âlem Efendimiz'in mîrâsından olmak üzere elyevm bâkîdir; hattâ o vârisler senin ile beraberdir; sen o vârislerini iştiyâk-ı kalbî ile taleb et!

2036. Senin önünde oturmuştur; senin önün ise hani! Senin varlığının önünde ön düşünücü can hani!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2036. Senin önünde oturmuştur; senin önün ise nerede! Senin varlığının önünde ön düşünen can nerede!

Yani o peygamberlerin vârisleri senin önünde oturmuştur. Sen önünün nerede olduğunu görüyor musun?

Yani senin önün, canının önüdür; fakat sende bu canın önünü görecek kalp gözü var mıdır; senin o varlığının ve bedensel benliğinin önünde ön düşünen ve manevî huzuru gören can nerededir?

Ya'nî o enbiyânın vârisleri senin önünde oturmuştur. Sen önünün nerede olduğunu görüyor musun?

Ya'nî senin önün, canının önüdür; fakat sende bu canın önünü görecek kalb gözü var mıdır; senin o varlığının ve enâniyyet-i cismâniyyenin önünde ön düşünen ve huzûr-ı ma'nevîyi gören can nerededir?

2037. Eğer sen kendi zâtına ön ve arka zannı tutarsan, cisme bağlanmışsın va candan mahrumsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2037. Eğer sen kendi zâtına ön ve arka zannı tutarsan, cisme bağlanmışsın ve candan mahrumsun.

Eğer sen kendi zâtının ve hakikatinin önü ve arkası vardır sanısında bulunursan, sen onu kendi cismine kıyas etmiş olursun; ve bu halde de manadan gafil ve candan mahrum olmuş bulunursun.

Eğer sen kendi zâtının ve hakîkatinin önü ve arkası vardır zanında bulunur isen, sen onu kendi cismine kıyâs etmiş olursun; ve bu halde de ma'nâdan gâfil ve candan mahrûm olmuş bulunursun.

2038. Alt ve üst, ön ve arka tenin vasfıdır; cihetsizlikler rûşen olan cânın zâtıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2038. Alt ve üst, ön ve arka bedenin özelliğidir; yönsüzlükler açıkça görünen canın özüdür.

Beden ve cisim için yön ve taraf vardır; fakat soyut bir nur cevheri olan canın özü için yön tasavvuru caiz değildir.

Ten ve cisim için taraf ve cihet vardır; fakat bir cevher-ı nûr-ı mücerre olan cânın zâtı için cihet tasavvuru câiz değildir.

2039. Şahın nûr-ı pakinden nazarı aç; tâ ki kısa bakışlı gibi zannetmeyesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2039. Şahın pak nurundan bakışını aç; tâ ki kısa bakışlı gibi zannetmeyesin.

Yani kendine Hakk'ın nuru ile bak; tâ ki kendini cismin kısa bakışı dairesinde sınırlı bırakmış olan kimse gibi sadece cisimden ibaret görmeyesin.

Ya'nî kendine nûr-ı Hak ile nazar et; tâ ki kendini cismin kısa bakışı dâiresinde mahsûr bırakmış olan kimse gibi cisimden ibâret görmeyesin.

2040. Sen ancak gam ve şâdî içindesin ve bu kadar; ey adem, muhakkak ade- [2010] min önü ve arkası hani?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2040. Sen ancak gam ve sevinç içindesin ve bu kadar; ey insan, muhakkak yokluğun önü ve arkası hani?

Senin belirlenmişlik âlemindeki ve suretteki hâlin, genel olarak gam ve sevinçten ibarettir. Bazen gamlı ve bazen sevinçli olursun. Ve senin bu cismanî âlemdeki duyguların ancak bu kadardır; fakat kendinin hakikatine bakarsan, bu cismin bu âlemde meydana gelmeden önce yoktu; doğal ölümle yine yok olur. Bununla birlikte senin bu cismin yoktan var olmadı; çünkü yoktan hiçbir şey çıkmaz; ancak vardan var oldu. Ne zaman ki doğal ölümle bu cismin bozuldu ve suretin yok oldu, fakat yine evvelce içinde bulunduğun varlık içine daldın, şu halde cismaniyet ve suret âlemi, yokluktan ibaret kaldı. Ey cismanî suretine dayanarak benlik davasında bulunan insan! Muhakkak yokluğun önü ve arkası ve diğer yönleri olur mu? Eğer bulabilirsen bu yokluğun önünü arkasını göster!

Senin âlem-i taayyünde ve sûretdeki hâlin, umûmiyet i'tibariyle gam ve şâdîden ibaretdir. Gâh mağmûm ve gâh mesrûr olursun. Ve senin bu âlem-i cismânîdeki duyguların ancak bu kadardır; fakat kendinin hakikatine bakarsan, bu cismin bu âlemde hâdis olmazdan mukaddem yok idi; mevt-i tabîî ile yine yok olur. Maahâzâ senin bu cismin yoktan vâr olmadı; zîrâ yoktan hiçbir şey çıkmaz; ancak vardan var oldu. Vaktâki mevt-i tabîî ile bu cismin bozuldu ve sûretin yok oldu, fakat yine evvelce içinde bulunduğun varlık içine daldın, şu halde cismâniyet ve sûret âlemi, ademden ibâret kaldı. Ey sûret-i cismâniyyesine istinâden enâniyet da'vâsında bulunan adem! Muhakkak ademin önü ve arkası ve cihât-ı sâiresi olur mu? Eğer bulabilir isen bu yokluğun önünü arkasını göster!

2041. Yağmur günüdür, geceye kadar yürü! Bu yağmurun cinsinden değildir; Rabb'in bârânı cinsindendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2041. Yağmur günüdür, geceye kadar yürü! Bu yağmurun cinsinden değildir; Rabb'in bârânı (yağmuru) cinsindendir.

"Gün"den kasıt, zahirî ve dünyevî hayattır. "Yağmur"dan kasıt, ilâhî nefesler ve Rabbanî feyizlerdir. "Gece"den kasıt ise doğal ölümdür.

Yani "bu dünyevî hayatta Yüce Allah Hazretleri'nin nefesleri ve feyizleri vardır. Bu Rabbanî feyizlerden faydalanmak için, doğal ölüme kadar marifet yolunda yürü! Çünkü bu yağmur, dünyevî hayata sebep olan maddî yağmur cinsinden değildir; aksine ruhanî hayata sebep olan Âlemlerin Rabbi Hazretleri'nin mana âlemine ait esmaî bağışları yağmurlarının cinsindendir."

"Gün"den murâd, hayât-ı sûriyye ve dünyeviyyedir. "Yağmur"dan murâd, nefehât-ı ilâhiyye ve füyûzât-ı rabbâniyyedir. "Gece"den murâd mevt-i tabîîdir.

Ya'nî “bu hayât-ı dünyeviyyede Allah Teâlâ Hazretleri'nin nefehâtı ve füyûzâtı vardır. Bu nefehât-ı rabbâniyyeden müstefîd olmak için, mevt-i tabîîye kadar tarîk-ı ma'rifetde yürü! Zîrâ bu yağmur, hayât-ı dünyeviyyeye sebeb olan maddî yağmûr cinsinden değildir; belki hayât-ı rûhâniyyeye sebeb olan Rabbü'l-âlemîn Hazretleri'nin âlem-i ma'nâya âid atâyâ-yı esmâiyyesi yağmurlarının cinsindendir.

## Aişe-i Sıddîka'nın Hz. Mustafâ (s.a.v.)den "Bugün yağmur yağdı ve siz kabristan tarafında idiniz; niçin elbisen ıslanmamıştır?" diye suâl etmesidir

2042. Mustafa (a.s.) bir gün kabristana gitti. Ashabdan bir kişinin cenazesiyle beraber gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2042. Mustafa (a.s.) bir gün kabristana gitti. Ashabdan bir kişinin cenazesiyle beraber gitti.

2043. Toprağı onun kabrine doldurdu; o, toprak altında o dâneyi diri etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2043. Toprağı onun kabrine doldurdu; o, toprak altında o dâneyi diri etti.

Yani Resûl-i Ekrem Efendimiz o sahâbîyi defnetti ve toprak altında bir tohum tanesine benzeyen o zâtı, berzahî hayat (ölümden sonraki ara âlemdeki hayat) ile diri kıldı ve onun `و هو معكم اينما كنتم` (Hadîd, 57/4) yani "Nerede olursanız olun, O sizin ile beraberdir" ayet-i kerîmesi gereğince Hak ile beraberlik hakkındaki ilim ve müşâhedesi kuvvetlendi.

Ya'nî Resûl-i Ekrem Efendimiz o sahâbîyi defn etti ve toprak altında bir tohum dânesine müşâbih olan o zâtı, hayât-ı berzahiyye ile diri kıldı ve onu `و هو معكم اينما كنتم` (Hadîd, 57/4) ya'nî "Nerede olursanız olun, O sizin ile beraberdir" âyet-i kerîmesi mûcibince maiyyet-i Hak hakkındaki ilim ve müşâhedesi kuvvetlendi.

2044. Bu ağaçlar toprağa mensub olanlar gibidirler; ellerini arzdan yukarı kaldırmışlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2044. Bu ağaçlar toprağa ait olanlar gibidirler; ellerini yerden yukarı kaldırmışlardır.

2045. Halaik tarafına yüz işaret ediyorlar; ona kulak tut, hoş ibaret ediyorlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2045. Yaratılmışlar tarafına yüz işaret ediyorlar; ona kulak ver, hoş ibareler söylüyorlar.

Şerefli beyitteki "gûş dâr ân" Ankaravî nüshasında "gûşdârân" şeklindedir ve o hazret buna "o kimse ki, onun kulağı vardır" anlamını vermiştir. Bu nüshaya göre "gûşdâr" birleşik sıfat olup "kulak tutucu" demektir. "Ân" çoğul edatıdır. Bu durumda bu terkip "kulak tutucular" anlamına gelir. Yani "Ey kulak tutucular, o yüz işarette latif ibareler söylüyorlar" demek olur. Hint nüshalarında ise "vân ki gûşesteş" şeklindedir. Bunun anlamı da "o kimse ki, onun kulağı vardır" demektir. Ben ise "gûş"u isim, "dâr"ı şimdiki zaman emir kipi ve "ân"ı işaret ismi olarak aldım; ve işaret ismini "yüz işaret" tarafına yönelttim ve aşağıdaki anlama gittim: "Bu ağaçlar, idrak sahibi olan insanlara ellerini yerden yukarı kaldırmakla, berzahî hayat (ölümden sonraki ara âlemdeki hayat) ve çeşitli başkalaşmalar ve haşr u neşir (diriliş ve yayılma) hakkında yüz işaret ediyorlar. Ey idrak eden insan, o işarete kulak ver, onların latif görünen ibareler olduğunu anlarsın."

Beyt-i şerîfdeki "gûş dâr ân” Ankaravî nüshasında "gûşdârân" tarzında olup, o hazret buna "o kimse ki, onun gûşu vardır" ma'nâsı vermiştir. Bu nüshaya göre "gûşdâr” vasf-ı terkibi olup “kulak tutucu" demek olur. “Ân edât-ı cemi'dir. Bu sûretde bu terkib “kulak tutucular" ma'nâsına gelir. Ya'nî "Ey kulak tutucular, o yüz işâretde latîf ibâre söylüyorlar" deme olur. Hind nüshalarında ise "vân ki gûşesteş" sûretindedir. Bunun ma'nâsı da "o kimse ki, onun kulağı vardır" demektir. Fakîr ise "gûş"u isim, "dâr"ı emr-i hâzır ve "ân”ı ism-i işâret olarak aldım; ve ism-i işareti "sad işâret" tarafına ircâ' ettim ve âtîdeki ma'nâya zâhib oldum: "Bu ağaçlar, idrâk sahibi olan insanlara ellerini arzdan yukarı kaldırmakla, hayât-ı berzahiyye ve istihâlât-ı mütenevvia ve haşr u neşir hakkında yüz işaret ediyorlar. Ey müdrik olan insan, o işârete kulak tut, onların latîf ibârât-ı zâhire olduğunu anlarsın."

2046. Uzun el ile ve yeşil dil ile, toprağın zamîrinden sır söylüyorlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2046. Uzun el ile ve yeşil dil ile, toprağın içinden sır söylüyorlar.

Bu ağaçlar, işaret şeklinde, yeşil dil olan yapraklarıyla, uzun el gibi olan dallarıyla toprağın içinden ve melekûtundan (varlıkların iç yüzü, görünmeyen âlemi) açıkça beliren ifadeler olarak sırlar söylüyorlar.

Bu ağaçlar, işâret sûretinde, yeşil dil olan yapraklarıyla, uzun el gibi olan dallarıyla toprağın bâtınından ve melekûtundan ibârât-ı zâhire olmak üzere sırlar söylüyorlar.

2047. Kazlar gibi suya baş daldırmışlar, tavuslar olmuşlar ve karga gibi olmuşlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2047. Kazlar gibi suya baş daldırmışlar, tavuslar olmuşlar ve karga gibi olmuşlar.

Kış mevsiminde yapraklarını, çiçeklerini ve meyvelerini gizlemişler ve kazlar gibi başlarını suya daldırmışlardır; bu sebeple bahar mevsiminde parlak tüylü tavus kuşları gibi süslerini ortaya çıkarmışlar ve kış mevsiminde kargalar gibi kapkara bir çalı yığını hâline gelmişlerdir.

Kış mevsiminde yapraklarını, çiçeklerini ve meyvelerini gizlemişler ve kazlar gibi başlarını suya daldırmışlardır; binâenaleyh bahar mevsiminde parlak tüylü tâvus kuşları gibi müzeyyenâtlarını ızhâr etmişler ve kış mevsiminde kargalar gibi kapkara bir çalı yığını hâline gelmişlerdir.

2048. Eğer kış onları mahbus ettiyse, o kargaları Hak Teâlâ tâvus etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2048. Eğer kış onları hapsettiyse, Yüce Allah o kargaları tavus kuşu yaptı.

2049. Vâkıa onlara kış ölüm verdi; bahardan onları diri kıldı ve yaprak verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2049. Gerçekte kış onlara ölüm verdi; bahar onları diri kıldı ve yaprak verdi.

Bu şerefli beyitte, Rum Suresi'nde geçen "İmdi Allah'ın rahmetinin eserlerine bakın ki, ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltti? İşte muhakkak bunun gibi elbette ölüleri dirilticidir ve O her şeye kadirdir" (Rum, 30/50) ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Rum'da vâki فَانْظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ ذَلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (Rum, 30/50) ya'nî “İmdi Allah'ın rahmetinin âsârına bakın ki, ölümünden sonra arzı nasıl ihyâ etti? İşte muhakkak bunun gibi elbette ölüleri dirilticidir ve O her şeye kādirdir” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

2050. Münkirler derler ki: Bu muhakkak kadîmdir; niçin bunu Rabb-i kerîme rabt edelim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2050. Münkirler derler ki: Bu muhakkak kadîmdir; niçin bunu Rabb-i kerîme bağlayalım?

İlâhlığı inkâr eden ve her şeyi tabiata bağlayan dinsizler derler ki: Bu âlemin mevsimleri ve her mevsimin hükümleri ve eserleri eskiden beri böyle devam edip gider. Bu hâl tabiatın gereklilikleridir. Bu halleri hayal edilen bir Rabb-i kerîme (cömert Rab) bağlamakta ve isnat etmekte ne anlam vardır? derler. Nitekim son dönem ahmaklardan birinin manzum hezeyanlarından bir ikisini örnek olarak burada zikretmeyi uygun gördüm: Düzme Allah'ı gibi şeytanı Buda'sı, Ehrimen'i Yezdân'ı Topunun yaratıcısı bir alçak vehim Gölgeler gölgeler onlar da derin. Bu zavallı, İslam dininin inanç temeli olan Allah ile şeytanı da Hintlilerin Ehrimen'ine ve Yezdan'ına benzetmiş, hepsine birden vehim demiş. Bu kadar varlık ayeti içinde kendi karanlık vehmine dalmış olduğunu bilememiştir. Bu körler alayı her zamanda ve her asırda mevcut olduğundan Cenâb-ı Pîr-i destgîr (yardımcı pir) Mesnevî-i Şeriflerinde bunların vehimler zincirini sırası geldikçe ikna edici delillerle çürütürler.

Münkir-i ulûhiyyet olup, her şeyi tabîata atf eden dinsizler derler: Bu âlemin mevsimleri ve her mevsimin ahkâmı ve âsârı eskiden beri böyle devân edip gider. Bu hâl tabîatın îcâbâtıdır. Bu halleri tahayyül olunan bir Rabb-kerîme bağlamakda ve atf etmekte ne ma'nâ vardır? derler. Nitekim humakāyı müteahhirînden birinin manzûm hezeyanlarından bir ikisini nümûne olarak burada zikrini münasib gördüm: Düzme Allâh'ı gibi şeytanı Buda'sı, Ehrimen'i Yezdân'ı Topunun hâlıkı bir vehm-i cebîn Gölgeler gölgeler onlar da derin. Bu zavallı dîn-i İslâm'ın binâ-yı i'tikādı olan Allah ile şeytanı da Hindlilerin Ehrimen'ine ve Yezdan'ına benzetmiş, hepsine birden vehim demiş. Bu kadar âyât-ı vücûd içinde kendi vehm-i muzliminde müstağrak olduğunu bilememiştir. Bu körler alayı her zamanda ve her asırda mevcûd olduğundan Cenâb-ı Pîr-i destgîr Mesnevî-i Şeriflerinde bunların silsile-i evhâmını sıras düşdükçe delâil-i muknia ile tahrib buyururlar.

2051. Hak Teâlâ onların körlüğüne dostların batınında bağ ve bostan bitirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2051. Yüce Allah onların körlüğüne karşılık dostların iç dünyasında bağ ve bostan bitirdi.

Yani Yüce Allah, o ilâhlığı inkâr eden ahmakların körlüğüne karşılık, dostlarının kalbinde iman bağlarını ve irfan bostanlarını bitirdi ve yeşertti.

Ya'nî Hak Teâlâ o münkir-i ulûhiyyet olan humakānın körlüğüne, dostlarının kalbinde îmân bağlarını ve irfân bostanlarını bitirdi ve yeşillendirdi.

2052. Her bir gül ki, içeride kokucu olur, o gül, esrar-ı gülden söyleyici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2052. Her bir gül ki, içeride kokulu olur, o gül, gülün sırlarını söyleyici olur.

Gönül bahçesinde bitip, ruhun koku alma duyusuna (meşâmm-ı rûha) hoş kokular veren her bir marifet gülü, o marifetin sırlarından ruhun kulağına söyleyici olur.

Gönül bağında bitip, meşâmm-ı rûha latîf kokular veren her bir ma'rife gülü, o ma'rifetin esrârından rûhun kulağına söyleyici olur.

2053. Onların kokusu, münkirlerin burnunu sürtmek için, perde yırtıcı olarak âlemin etrafında koşar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2053. Onların kokusu, inkârcıların burnunu sürtmek için, perde yırtıcı olarak âlemin etrafında koşar.

"Rağm" toprağa sürtmek ve alçaltmak anlamındadır. "Rağm-ı enf" burnunu toprağa sürtmek demektir. "İnkârcıların burnunu sürtmek, onların saçmalıklarını geçersiz kılmak ve kendilerini alçaltmak için bu dostların marifet (Allah'ı bilme) güllerinin kokuları, bâtıl fikirlerin perdelerini yırtıcı olduğu hâlde âlemin her tarafına yayılır." Nasıl ki Cenâb-ı Pîr efendimizin bu yüce haberleri zamanımızda da böyledir.

“Rağm” toprağa sürtmek ve zelîl etmek ma'nâsınadır. “Rağm-ı enf” burnunu toprağa sürtmek demek olur. "Münkirlerin burnunu sürtmek ve onların hezeyanlarını ibtâl ve kendilerini zelîl etmek için bu dostların ma'rifet güllerinin kokuları, bâtıl fikirlerin perdelerini yırtıcı olduğu halde aktâr-ı âleme münteşir olur." Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimizin bu ihbâr-ı âlíleri zamânımız

2054. Münkirler gülün kokusundan bok böceği gibidirler; yahud davulun sesinden dimağı zayıf olan kimse gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2054. İnançsızlar gülün kokusundan rahatsız olan bok böceği gibidirler; yahut davul sesinden beyni zayıf düşen kimse gibidirler.

Yani bok böceği gülün kokusundan nasıl rahatsız olursa, inançsızlar da peygamberlerin ve yüce evliyaların irfanından (sezgisel ve derin bilgisi) öylece rahatsız olurlar. Yahut beyni ve bütün sinir sistemi zayıf olup davul sesinin gürültüsünden rahatsız olan hastalara benzerler.

Ya'nî bok böceği gülün kokusundan nasıl müteezzî olur ise, münkirler de enbiyâ ve evliyâ-yı kirâmın irfânından öylece müteezzî olurlar. Yâhud dimâğı ve cümle-i asabiyyesi zayıf olup davul sesinin gürültüsünden muztarib olan hastalara benzerler.

2055. Kendilerini meşgul ve gark kılarlar; bu parlamadan ve şimşekten göz kaparlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2055. Kendilerini meşgul ve gark ederler; bu parlamadan ve şimşekten gözlerini kapatırlar.

İnkârcılar, peygamberlerin ve evliyaların bu görünen âlemin bâtınına (iç yüzüne) dair bolca verdikleri hakikatleri ve bilgileri dinlememek için kendilerini âlemin görünen şeyleriyle meşgul ederler ve kendi düşüncelerini bu görünen şeylere daldırırlar. Nasıl ki Kur'an-ı Kerim'de bu topluluk hakkında şöyle buyrulur: "يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَ هُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ" (Rum, 30/7) Yani "Onlar dünya hayatından sadece görüneni bilirler; hâlbuki onlar ahiretten gâfildirler." Bu sebeple onlar, peygamberlerin ve evliyaların açık delillerinin parlaklığına ve şimşek gibi çakan kesin kanıtlarına akıllarının gözleri dayanmadığı ve gözleri kamaştığı için, bu akıl gözlerini kapatırlar.

Münkirler enbiyâ ve evliyânın bu âlem-i zâhirin bâtınına dair olan ibzâl eyledikleri hakāyık ve maârifi dinlememek için kendilerini zevâhir-i âlem ile meşgûl ederler ve kendi fikirlerini bu zevâhire daldırırlar. Nitekim âyet-i kerîmede bu tâife hakkında buyrulur: "يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَ هُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ" (Rum, 30/7) Ya'nî "Onlar hayât-ı dünyadan zâhiri bilirler; halbuki onlar âhiretden gâfildirler." Binâenaleyh onlar, enbiyâ ve evliyânın dėlâil-i vâzıhalarının parlaklığına ve şimşek gibi çakan burhanlarına akıllarının gözleri dayanmadığı ve gözleri kamaştığı için, bu akıl gözlerini kaparlar.

2056. Göz kaparlar; orada göz yoktur; göz o olur ki, bir me'men göre.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2056. Göz kaparlar; orada göz yoktur; göz o olur ki, bir güvenli yer göre.

İnkârcılar, geçimlerini sağlayan akıllarının perdesi ile ruhlarının gözlerini kaparlar; çünkü geçim aklı mertebesinde peygamberlerin ve evliyaların irfanını görecek göz yoktur. Göz, hakikatte ancak kendi dışındakini ve kendisinin güvenebileceği bir yeri görebilirse, göz olur.

Münkirler akl-ı maaşlarının perdesi ile rûhlarının gözlerini kaparlar; zîrâ akl-ı maaş mertebesinde enbiyâ ve evliyânın irfanını görecek göz yoktur. Göz hakîkatde ancak kendi maâdını ve kendinin emniyyet edebileceği bir mahalli görebilir ise, göz olur.

2057. Vaktaki Peygamber kabristandan avdet etti, Sıddika tarafına gitti ve sırdaş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2057. Peygamber kabristandan döndüğünde, Sıddıka tarafına gitti ve sırdaş oldu.

2058. Sıddıka'nın gözü onun yüzüne düştüğü vakit, huzûra geldi, onun üzerine el koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2058. Sıddıka'nın gözü onun yüzüne düştüğü zaman, huzura geldi, onun üzerine el koydu.

2059. Onun sarığı ve yüzü ve saçı, sakalı üzerine, yakası üzerine ve göğsüne ve koluna.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2059. Onun sarığına ve yüzüne ve saçına, sakalına, yakasına ve göğsüne ve koluna.

Yani Resûl-i Ekrem Efendimiz kabristandan Aişe-i Sıddíka (r.a.) validemizin yanına döndükleri zaman, validemiz hazretleri, onların sarıklarına ve yüzlerine ve saç ve sakallarına ve yakalarına ve göğüslerine ve kollarına el sürerek yokladı.

Ya'nî Resûl-i Ekrem Efendimiz kabristandan Aişe-i Sıddíka (r.a.) vâlidemizin nezdine avdet buyurdukları vakit, vâlidemiz hazretleri, onların sarıklarına ve yüzlerine ve saç ve sakallarına ve yakalarına ve göğüslerine ve kollarına el sürerek yokladı.

2060. Peygamber buyurdu ki: Sür'atle ne arıyorsun? (Hz. Sıddîka) dedi ki: [2030] Bugün buluttan yağmur geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2060. Peygamber buyurdu ki: "Süratle ne arıyorsun?" Hz. Sıddîka dedi ki: "Bugün buluttan yağmur geldi."

2061. (Yağmur eserini) talebde esvablarını arıyorum; acibdir ki, yağmurdan ıslak görmüyorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2061. (Yağmurun eserini) arayışta elbiselerini arıyorum; şaşırtıcıdır ki, yağmurdan ıslanmış görmüyorum.

2062. (Peygamber) buyurdu ki: Baş üzerine örtüden ne bıraktın? (Hz. Sıddîka) dedi: Senin hırkanı örtü yaptım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2062. (Peygamber) buyurdu ki: Baş üzerine örtüden ne bıraktın? (Hz. Sıddîka) dedi: Senin hırkanı örtü yaptım.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, başına örtünmek için örtü olarak ne aldın? buyurdular. Vâlidemiz hazretleri de, senin mübarek hırkanı örtü yaptım buyurdu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, başına tesettür için örtü olarak ne aldın? buyurdular. Vâlidemiz hazretleri de, senin hırka-i şerîfini örtü yaptım buyurdu.

2063. (Resûl-i Ekrem) buyurdu ki: Ey gömleği pâk olan, senin pâk olan gözüne Hak Teâlâ gayb yağmurunu onun için gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2063. Resûl-i Ekrem buyurdu ki: Ey gömleği temiz olan, senin temiz olan gözüne Yüce Allah gayb yağmurunu onun için gösterdi.

"Ceyb" (cep) kelimesi, Müntehabu'l-Lügât'a (seçme sözlük) göre yaka ve göğüs anlamlarından başka, gömlek anlamına da gelir. Burada hırkaya mecâzen (benzetme yoluyla) gömlek denilmiştir.

"Ceyb" Müntehabu'l-Lügât' a göre yaka ve göğüs ma'nâlarından başka, gömlek ma'nâsına da gelir. Burada hırkaya mecâzen gömlek ta'bîr buyrulmuştur.

2064. O yağmur bu göğün bulutundan değildir; başka bir bulut ve başka bir gök vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2064. O yağmur bu göğün bulutundan değildir; başka bir bulut ve başka bir gök vardır.

2065. Gaybın başka bir bulutu ve bir suyu vardır. Başka bir göğü ve güneşi vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2065. Gaybın başka bir bulutu ve bir suyu vardır. Başka bir göğü ve güneşi vardır.

"Gayb âlemi"nden kastedilen, misal âlemidir; çünkü ilahi ilimde ortaya çıkan isimlere ait suretler, nurani mücerret cevherler olarak ruhlar mertebesinde ve ondan sonra şehadet âleminde (görünen âlem) kazanacağı unsuri belirlenimin misali suretiyle misal âlemine iner. Bu sebeple bu misal âlemi, Hakim Senâî hazretlerinin beytinde olduğu üzere can vilayetidir ve onda gökler ve inişler ve yokuşlar ve yüksek dağlar ve denizler vardır. Bu misal âlemi, şehadet âleminin bâtını (iç yüzü) ve melekûtu (gayb âlemi) olup şehadet âleminin suretlerine bu âlemden yardım olunur. Ve Yüce Allah hangi kulunun kalp gözünü açarsa, o kimse bu âlemin hallerini görür; ve bazı kimselerin rüya âleminde, dünyada meydana gelecek olayları görmeleri bu âlemdendir.

“Âlem-i gayb”dan murâd, âlem-i misâldir; zîrâ ilm-i ilâhîde peyda olan suver-i esmâiyye, cevâhir-i mücerrede-i nûrâniyye olarak mertebe-i ervâhda ve ondan sonra âlem-i şehadetde iktisâb edeceği taayyün-i unsurînin sûret-i misâliyyesi ile âlem-i misâle tenezzül eder. Binâenaleyh bu âlem-i misâl Hakîm Senâî hazretlerinin beytinde olduğu üzere vilâyet-i cân olup, onda gökler ve inişler ve yokuşlar ve yüksek dağlar ve denizler vardır. Bu âlem-i misâl, âlem-i şehadetin bâtını ve melekûtu olup âlem-i şehadetin sûretlerine bu âlemden imdâd olunur. Ve Hak Teâlâ hangi kulunun kalb gözünü açarsa, o kimse bu âlemin ahvâlini görür; ve ba'zı kimselerin âlem-i rü'yâda, dünyâda vâki' olacak hâdisâtı görmeleri bu âlemdendir.

2066. O, ancak haslara zahir olarak gelir; bâkîler halk-ı cedîdden lebs içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2066. O, ancak haslara zahir olarak gelir; diğerleri yeni yaratılışın şüphe ve zan içindedir.

Bu şerefli beyitte, Kaf Suresi'ndeki "أَفَعَبِينَا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِن خلق جديد" (Kaf, 50/15) yani "İlk yaratılışla bize acizlik ve yorgunluk mu geldi; aksine onlar yeni yaratılışın şüphe ve zan içindedirler." ayetine işaret edilmektedir.

Bu kutsal ayet, yeniden dirilişi ve haşr u neşri (öldükten sonra dirilip toplanmayı) inkâr eden kimselere karşıdır ve teceddüd-i emsâle (benzerlerin sürekli yenilenmesine) işarettir. Teceddüd-i emsâl hakkında yukarıda 1170 numaralı beyitte yeterli açıklamalar geçmişti. Yani bu şehadet âleminin (görünen âlemin) bütünlüğü, Hakk'ın her bölünmez an içinde meydana gelen tecellileriyle (ortaya çıkışlarıyla) var olmakta ve yok olmaktadır. Yok olmak, ölüm ve kıyamettir; tekrar var olmak ise yeniden diriliş ve haşr u neşr hâlidir. Fakat bu var etme ve yok etme, elektriksel titreşimlerle sabit olan şiddetli hız dairesinde meydana geldiğinden, asla dış âlemde ve iç âlemde hissedilemez. Ve eşya sabit bir halde zannedilir. Bunu ancak kendi nefsindeki var etme ve yok etmeye vâkıf olan evliyanın seçkinleri görür; ve bu hâl ancak onlara zahir olur. Onlardan başkaları eşyayı sabit zannettiklerinden, bu yeni yaratılış hakkında şüphe ve zan içindedirler.

Bu beytin, yukarıdaki beyte bağlılık yönü şudur: Misal âlemi (hayal âlemi), şehadet âleminin bâtınıdır (iç yüzüdür). Bu sebeple bu teceddüd-i emsâl, içli ve dışlı meydana geldiğinden, her bölünmez an içinde misal âleminden şehadet âlemine olan bâtınî imdat (içsel yardım) da beraberce meydana gelir. Çünkü bütün varlık mertebeleri Hakk'ındır; ve celâlî (kahredici) ve cemâlî (güzelleştirici) olan bütün esma tecellileri (isimlerin ortaya çıkışları) de Hakk'ındır.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Kāf'da olan أَفَعَبِينَا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِن خلق جديد (Kāf, 50/15) ya'nî “Halk-ı evvel ile bize acz ve yorgunluk mu geldi; belki onlar halk-ı cedîdden lebs içindedirler."

Bu âyet-i kerîme ba'si ve haşr u neşri inkâr eden kimselere karşıdır ve teceddüd-i emsâle işâretdir; ve teceddüd-i emsâl hakkında yukarıda 1170 nu- maralı beyitte îzâhât-ı kâfiye geçmiş idi. Ya'nî bu âlem-i şehadetin hey'et-i mecmuası, Hakk'ın her ân-ı gayr-i münkasım içinde vâki' olan tecelliyâtı ile mevcûd ve ma'dûm olmaktadır. Ma'dûm olmak, mevt ve kıyâmetdir; ve tekrâr mevcûd olmak, ba's ve haşr u neşr hâlidir. Fakat bu îcâd ve i'dâm, ihtizâzât-ı elektrīkiyye ile sabit olan sür'at-ı şedîde dâiresinde vâki' olduğundan, aslâ âfakda ve enfüsde hissolunamaz. Ve eşyâ sâbit bir halde zannolunur. Bunu ancak kendi nefsindeki îcâd ve i'dâma vakıf olan havâss-ı evliyâ görür; ve bu hâl ancak onlara zâhir olur. Onlardan başkaları eşyayı sâbit zannettiklerinden, bu halk-ı cedîdden şübhe ve zan içindedirler.

Bu beytin, yukarıki beyte cihet-i merbûtıyyeti budur ki: Alem-i misâl, âlem-i şehadetin bâtınıdır. Binâenaleyh bu teceddüd-i emsâl, içli ve dışlı vâki' olduğundan, her ân-ı münkasımda âlem-i misâldan, âlem-i şehadete olan imdâd-1 bâtınî dahi berâberce vâki' olur. Zîrâ bilcümle merâtib-i vücûd Hakk'ındır; ve celâlî ve cemâlî olan bilcümle tecelliyât-ı esmâiyye dahi Hakk'ındır.

2067. Perverdelikten dolayı yağmur vardır; pejmürdelikten dolayı yağmur vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2067. Besleyip büyütmekten dolayı yağmur vardır; perişan etmekten dolayı yağmur vardır.

Gerek maddî ve gerek manevî anlamda, cemâlî (güzellik ve lütuf tecellileri) ve latîfî (incelik ve lütuf tecellileri) tecellilerin gereği olan yağmur vardır ki, maddî ve manevî hayat bahşeder ve varlıkları besler. Aynı şekilde celâlî (azamet ve kahır tecellileri) ve kahrî (ezici güç tecellileri) tecellilerin gereği olan yağmur vardır ki, manevî ve maddî inceliği ve tazeliği harap eder.

Gerek sûretde ve gerek ma'nâda, tecelliyât-ı cemâliyye ve latîfiyyenin îcâbı olan yağmur vardır ki, hayât-ı sûrî ve ma'nevî bahş eder ve mevcûdâtı besler. Ve kezâ tecelliyât-ı celâliyye ve kahriyyenin îcâbı olan yağmur vardır ki, letâfet ve tarâvet-i ma'neviyye ve sûriyyeyi harâb eder.

2068. Baharların yağmurunun niamı çok acibdir; sonbaharın yağmuru bağa sıtma gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2068. Bahar yağmurlarının nimetleri çok şaşırtıcıdır; sonbahar yağmuru ise bağa sıtma gibidir.

2069. O baharlar onu nâz ile terbiye eder; ve bu hazâna mensub olan, onu nâhoş ve sarı yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2069. O baharlar onu naz ile terbiye eder; ve bu hazana mensup olan, onu nahoş ve sarı yapar.

O baharların yağmuru, bağı naz ile terbiye edip yemyeşil yapar ve bu sonbahara ait olan yağmur ise o bağın manzarasını çirkin yapar ve yeşilliklerini sarartır.

O baharların yağmuru, bağı nâz ile terbiye edip yemyeşil yapar ve bu sonbahara mensûb olan yağmur ise o bağın manzarasını çirkin yapar ve yeşilliklerini sarartır.

2070. Soğuğu ve rüzgârı ve güneşi böylece tefâvüt üzere bil ve ipin ucunu bul!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2070. Soğuğu, rüzgârı ve güneşi böylece farklılıklar üzere bil ve ipin ucunu bul!

Görünen âlemdeki etkileyicilerin böyle birbirinden farklı farklı olduğunu bilirsen, ipin ucunu bulursun; çünkü bunlar sana ilâhî isimlerden ve sıfatlardan haber verir; ve bundan çoklukların varoluş hikmetini anlarsın; ve isimlerin isimlendirdiği varlığın ve sıfatların nitelendirdiği varlığın bir olduğunu bilip, bu çokluk içinde birliği görürsün.

Alem-i şehadetdeki müessirâtın böyle yekdîğerinden başka başka olduğunu bilirsen, ipin ucunu bulursun; zîrâ bunlar sana esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyeden haber verir; ve bundan keserâtın hikmet-i vücudunu anlarsın; ve esmânın müsemmâsı ve sıfatın mevsûfu bir olduğunu bilip, bu keserât içinde vahdeti görürsün.

2071. Gaybda da, ziyanda ve fâidede; ve meşakkatde ve hüsranda böyle bu enva vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2071. Gaybda da, zararda ve faydada; ve zorlukta ve hüsranda böyle bu türler vardır.

Görünen âlemde böyle çeşitli etkileyiciler olunca, onun bâtını olan misâlî gayb âleminde de böyle türlü türlü karşılıklı etkileyicilerin olması tabiîdir.

Alem-i şehadetde böyle muhtelif müessirât olunca, onun bâtını olan âlem-i gayb-ı misâlîde de böyle türlü türlü müessirât-ı mütekābile olmak tabîîdir.

2072. Abdalın nefesi o bahardan olur; gönülde ve canda ondan yeşillik biter.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2072. Abdalın nefesi o bahardan olur; gönülde ve canda ondan yeşillik biter.

"Abdal", beşerî sıfatlarını ilâhî sıfatlara ve bedenî varlığını Hakk'ın varlığına dönüştüren evliyâya denir. Yani bu Hakk evliyâsının etkili nefesleri, gayb âleminin baharındandır; ve onların mübarek nefeslerinden gönüllerde ve canlarda ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) çiçekleri ve ilâhî bilgiler yeşillikleri gelişir.

"Abdal" sıfât-ı beşeriyyesini sıfât-ı ilâhiyyeye ve vücûd-ı abdânîsini vücûd-ı hakkānîye tebdîl eden evliyâya derler. Ya'nî bu evliyâ-yı Hakk'ın müessir olan nefesleri, âlem-i gaybın baharındandır; ve onların enfâs-ı mübârekelerinden gönüllerde ve canlarda ulûm-ı ledünniyye çiçekleri ve maârif-i ilâhiyye yeşillikleri neşv ü nemâ bulur.

2073. Bahara mensûb yağmurun ağaca olan fiili, ehl-i saadete onların nefeslerinden gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2073. Bahara ait yağmurun ağaca olan etkisi, mutlu kişilere onların nefeslerinden gelir.

Maddî bahara ait olan yağmurun etkisi, maddî ağaçları yeşillendirmek ve onlara hayat ve tazelik vermektir. Mutlu kişiler olan kimsenin kalbine ve canına da manevî hayat ve tazelik, Hakk dostlarının nefeslerinden gelir.

Bu beytin ikinci mısrası Hint nüshalarında "der nîk-baht" yerine "ey nîk-baht" yazılmıştır. Bu nüshaya göre anlam: "Ey mutlu kişi, bahara ait olan yağmurun etkisi, ağaca, onların nefeslerinden gelir" demek olur.

Bu şekilde "bahar"dan kasıt, gayb âleminin baharı ve "ağaç"tan kasıt insan vücudu; ve "yağmur"dan kasıt da gayb âleminin yağmuru olur. Fakat Ankaravî nüshası, maddî ve manevî âlemi kapsadığı için tercih edilir.

Bahâr-ı sûrîye mensûb olan yağmurun fiili, sûrî ağaçları yeşillendirmek ve onlara hayât ve tarâvet vermektir. Ehl-i saâdet olan kimsenin kalbine ve canına da hayât ve tarâvet-i ma'neviyye, evliyâ-yı Hakk'ın nefeslerinden gelir.

Bu beytin mısra'-1 sânîsi Hind nüshalarında “der nîk-baht" yerine "ey nîk-baht" yazılmıştır. Bu nüshaya göre ma'nâ :" Ey saâdetli kimse, bahâra mensûb olan yağmurun fiili, ağaca, onların enfâsından gelir" demek olur.

Bu sûretle "bahar"dan murâd, âlem-i gaybın baharı ve “ağaç"dan murâd vücûd-ı beşer; ve "yağmur"dan murâd dahi âlem-i gaybın yağmuru olur. Fakat Ankaravî nüshası, âlem-i sûret ve ma'nâyı câmi' olduğundan müreccahdır.

2074. Eğer bir mekânda kuru ağaç olursa, kusûru o can artırıcı rüzgârdan bilme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2074. Eğer bir mekânda kuru ağaç olursa, kusuru o can artırıcı rüzgârdan bilme!

Eğer maddî âlemde bir yerde kuru bir ağaç olursa, kusur, hayat veren rüzgârın etkisinden değildir; aksine ağacın temelinde ve yapısında olan bozukluğundandır. Bunun gibi, irfandan (hakikat bilgisi) nasipsiz kalan Hakk Yolcusu hakkında da kusur evliyaların mübarek nefeslerinde değil, aksine o Hakk Yolcusu'nun yatkınlığındadır.

Eğer âlem-i sûretde bir yerde kuru bir ağaç olursa, kusûr, hayat-bahş olan rüzgârın te'sîrinden değildir; belki ağacın esâsında ve bünyesinde olan bozukluğundandır. Bunun gibi, irfandan bî-nasib kalan sâlik hakkında da kusûr evliyânın enfâs-ı mübârekesinde değil, belki o sâlikin isti'dâdındadır.

2075. Rüzgâr kendi işini yaptı ve esti; o kimse ki, bir can tuttu, onu cânı üzerine kabul etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2075. Rüzgâr kendi işini yaptı ve esti; o kimse ki, bir can tuttu, onu canı üzerine kabul etti.

Görünen baharın ve rüzgârının görevi esmek ve bitkilere de büyüme ve gelişme vermektir. Nasıl ki Hicr Suresi 22. ayette, "Biz bitkiye ve hayvanlara hayat aşılayan rüzgârı gönderdik" buyrulur. Şimdi, aşılamayı kabul etmeye yatkın olan bitki ve hayvan, ondan faydalandı ve büyüyüp gelişti; yatkın olmayanlar ise kurudu ve öldü. Bunun gibi, evliyaların nefesleri ve mübarek soluklarını daima kabul etmeye yatkın olanların gönülleri ve canları, onların feyizlerini kapar ve onlardan hayat ve büyüme ve gelişme bulur.

معنی این حدیث که اغتنموا برد الربيع فَإِنَّهُ يَعْمَلُ بِأَبْدَانِكُمْ كَمَا يَعْمَلُ بِأَشْجَارِكُمْ وَاجْتَنِبُوا بَردَ الخريف فَإِنَّه يَعْمَلُ بِابَدَانِكُمْ كَمَا يَعْمَلُ بِأَشْجَارِكُمْ

Bu, "İlkbaharın soğuğunu ganimet sayın; çünkü ağaçlarınıza ne yaparsa, bedenlerinize de onu yapar; ve sonbaharın soğuğundan kaçının; çünkü ağaçlarınıza ne yaparsa, bedenlerinize de onu yapar" hadis-i şerifinin anlamının açıklamasındadır.

Bahâr-ı sûrî ve rüzgârının vazîfesi esmek ve nebâtâta da neşv ü nemâ vermektir. Nitekim âyet-i kerîmede وَ أَرْسَلْنَا الرياح واقِحَ (Hicr, 15/22) ya'nî “Biz nebâta ve hayvânâta telkîh-ı hayât edici olan rüzgârı gönderdik" buyrulur. İmdi telkîhi kabûle müstaid olan nebât ve hayvân, ondan istifade etti ve neşv ü nemâ buldu; müstaid olmayanlar kurudu ve öldü. Bunun gibi evliyânın nefehâtı ve enfâs-ı mübarekeleri[ni] dâimâ üssü kabûle müstaid olanların gönülleri ve canları, onların feyizlerini kapar ve onlardan hayât ve neşv ü nemâ bulur.

معنی این حدیث که اغتنموا برد الربيع فَإِنَّهُ يَعْمَلُ بِأَبْدَانِكُمْ كَمَا يَعْمَلُ بِأَشْجَارِكُمْ وَاجْتَنِبُوا بَردَ الخريف فَإِنَّه يَعْمَلُ بِابَدَانِكُمْ كَمَا يَعْمَلُ بِأَشْجَارِكُمْ

Bu "İlkbaharın soğuğunu ganîmet addedin; zîrâ ağaçlarınıza ne yaparsa, bedenlerinize de onu yapar; ve sonbaharın soğuğundan kaçının; zîrâ ağaçlarınıza ne yaparsa, bedenlerinize de onu yapar" hadîs-i şerîfinin ma'nâsı beyânındadır.

2076. Peygamber buyurdu ki: Ey yârân, baharın soğuğundan teninizi asla örtmeyin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2076. Peygamber buyurdu ki: Ey dostlar, baharın soğuğundan bedeninizi asla korumayın!

2077. Zîrâ baharlar ağaçlara yaptığını, sizin cânınıza yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2077. Çünkü baharların ağaçlara yaptığını, sizin canınıza yapar.

2078. Fakat sonbaharın soğukluğundan kaçınız; zîrâ asmaların bağına yaptığını yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2078. Fakat sonbaharın soğukluğundan kaçının; çünkü asmaların bağına yaptığını yapar.

2079. Râvîler bunu zâhire götürmüşler, o sûret üzerine de kanâat etmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2079. Rivayet edenler bunu görünen anlama götürmüşler, o şekil üzerine de kanaat etmişlerdir.

Bu hadis-i şerifin rivayet edenleri, görünen anlamını alıp onunla yetinmişler, bâtınî (içsel) anlamından gafil olmuşlardır.

Bu hadis-i şerîfîn râvíleri, ma'nâ-yı zâhirini alıp onunla iktifâ etmişler, ma'nâ-yı bâtınîsinden gâfil olmuşlardır.

2080. O taife candan bî-haber oldular; dağı görmüş, dağdaki ma'deni görmemiştir. [2050]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2080. O topluluk candan habersiz oldular; dağı görmüş, dağdaki madeni görmemiştir.

Bu hadis-i şerîfin görünenini ve dışını görüp, içini ve özünü görmeyenler, dağın görünenini görüp içindeki madeni görmeyenlere benzer.

Bu hadis-i şerîfin zâhirini ve dışını görüp, bâtınını ve içini görmeyenler, dağın zâhirini görüp içindeki ma'deni görmeyenlere benzer.

2081. O sonbahar Hakk'ın indinde nefis ve hevâdır; akıl ve can, ilkbaharın ve bakānın aynıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2081. O sonbahar, Hakk'ın katında nefis ve hevâdır; akıl ve can ise ilkbaharın ve kalıcılığın ta kendisidir.

Yani Hakk'ın katında ve hakikat ehli nezdinde sonbahar, nefsin ve nefsin hevâsının (nefsin arzu ve isteklerinin) üstün gelmesinden ibarettir ve bu üstün gelme, insandaki ruhanî idrakleri giderir; ve insanı Hak'tan uzaklaştırır. Nefsin hevâsından arınmış olan akıl ve can ise ruhanî idrakleri taşıdığından ilkbaharın ta kendisidir. Bunun için arifler derler ki: Nefis diri oldukça gönül ölüdür ve gönül dirildiği vakit de nefis ölür. (Hz. İmdâdullah şerhinden.)

Ya'nî ind-i Hak'da ve ehl-i hakikat nezdinde hazân, nefsin ve hevâ-yı nefsin galebesinden ibaretdir ve bu galebe insandaki idrâkât-ı rûhâniyyeyi izâle eder; ve insanı Hak'dan uzaklaştırır. Ve hevâ-yı nefisden hâlî olan akıl ve can, idrâkât-ı rûhâniyyeyi hâiz olduğundan ayn-ı bahardır. Bunun için urefâ derler ki: Nefis diri oldukça gönül ölüdür ve gönül dirildiği vakit de nefis ölür. (Hz. İmdâdullah şerhinden.)

2082. Muhakkak gizlide senin için bir akl-ı cüz'î vardır; cihanda bir aklı kâmil olanı ara!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2082. Şüphesiz gizlide senin için cüz'î bir akıl vardır; dünyada kâmil bir akıl olanı ara!

Ey Hakk Yolcusu, insan olman sebebiyle şüphesiz senin varlığında örtülü ve gizli cüz'î bir akıl vardır ki, sen onunla geçim işlerini ve dünyevî ilişkilerini idare edersin; fakat bunun üstünde olan gaybî işleri idrak edemezsin. İşte bu cüz'î akıl ile düşün ki, bu gaybî işleri idrak etmek için, bu aklın derecesini yükseltmek ve ilerleme kazanmak için de kâmil bir akıl olanı bulup rehber edinmek gereklidir. Bu sebeple bu kâmil akıl olanı ara!

Ey sâlik, insan olman i'tibariyle muhakkak senin vücûdunda mestûr ve gizli bir akl-ı cüz'î vardır ki, sen onunla umûr-ı maâşını ve muâmelât-ı dünyeviyyeni idare edersin; fakat bunun fevkınde olan umûr-ı gaybiyyeni idrak edemez- sin. İşte bu akl-ı cüz'î ile teemmül et ki, bu umûr-ı gaybiyyeyi idrâk için, bu aklın derecesini yükseltmek ve iktisâb-ı terakkî için de bir aklı kemâle gelmiş olanı bulup rehber ittihâz etmek lâzımdır. Binâenaleyh bu aklı kâmil olanı ara!

2083. Senin cüz'ün, onun küllünden küllî olsun; akl-ı kül, nefis üzerinde bir zincir gibi olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2083. Senin cüz'ün, onun küllünden küllî olsun; küllî akıl, nefis üzerinde bir zincir gibi olsun.

Senin cüz'î aklın, o insân-ı kâmilin küllî aklı altında terbiye edilmek suretiyle küllî olsun ve onun küllî aklı, senin nefse ait sıfatların üzerinde bir demir bağ ve zincir gibi olarak, onu serbest bırakmasın.

Senin akl-ı cüz'în, o kâmilin akl-ı küllîsi tahtında terbiye olunmak sûretiyle küllî olsun ve onun akl-ı küllîsi, senin sıfât-ı nefsâniyyenin üzerinde bir demir-bend ve zincir gibi olarak, onu serbest bırakmasın.

2084. Küllün cüz'ü, onun küllünden zâhir olur; aklın sarhoşluğu şarâbdan olduğu gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2084. Bütünün cüz'ü, onun bütününden ortaya çıkar; aklın sarhoşluğu şaraptan olduğu gibi.

Akıl şarabın tesirinden nasıl sarhoş olursa, cüz'î akıl da küllî aklın tesiri altında öylece boyun eğer ve onun hâliyle hâllenir.

Akıl şarabın te'sîrinden nasıl sarhoş olursa, akl-ı cüz'î dahi, akl-ı küllün te'sîri altında öylece zebûn olur ve onun hâliyle hallenir.

2085. İmdi te'vîl ile bu olur ki, enfâs-ı pak, bahar ve yaprağın ve asmanın hayatı gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2085. Şimdi, yorumla bu olur ki, temiz nefesler, baharın ve yaprağın ve asmanın hayatı gibidir.

Zikredilen hadîs-i şerîfin yorumla olan bâtınî anlamı şudur ki: Peygamberlerin ve evliyânın kutsal nefesleri ilkbahar gibidir; onların bahar rüzgârı gibi olan nefesleri gönüllerin bağına estiği zaman, orada manevî hayat sebebi olur.

Zikr olunan hadîs-i şerîfin te'vîl ile olan ma'nâ-yı bâtınîsi budur ki: Enfâs-ı mukaddese-i enbiyâ ve evliyâ ilkbahar gibidir; onların bahâr rüzgârı gibi olan nefesleri gönüllerin bağına estiği vakit, orada sebeb-i hayât-ı ma'nevî olur.

2086. Evliyânın yumuşak ve sert sözlerinden tenini örtme; zîrâ dînin için zahîrdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2086. Evliyânın yumuşak ve sert sözlerinden bedenini örtme; çünkü dinin için yardımcıdır.

Mürşid-i kâmilin (irşad eden, olgun rehber) acı ve yumuşak sözlerini dikkate al; o sözleri işitmemek için örtünme; çünkü onun sözleri, senin dinine yardımcıdır ve ebedî mutluluğuna hizmet edicidir.

Mürşid-i kâmilin acı ve mülayim sözlerini nazar-ı i'tibâre al; o sözleri işitmemek için örtünme; zîrâ onun sözleri, senin dînine yardımcıdır ve saâdet-i ebediyyene hâdimdir.

2087. Sıcak söylesin, soğuk söylesin hoş tut! Tâ ki sıcaktan ve soğuktan ve cehennemden sıçrayasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2087. Sıcak söylesin, soğuk söylesin hoş tut! Tâ ki sıcaktan ve soğuktan ve cehennemden sıçrayasın.

Mürşid-i kâmil (irşad eden, yol gösteren olgun kişi), ister senin tabiatına uygun, ister uygun olmayan söz söylemiş olsun, sen onların ikisini de tek bir anlamda görüp hoş karşıla. Çünkü onun bunlardan amacı seni olgunlaştırmaktır. Eğer böyle yaparsan, sıcağı ve soğuğu ve acıyı ve tatlıyı ayırt eden ve cehennem tabiatında olan nefisten kurtulursun.

Mürşid-i kâmil, ister senin tab'ına mülayim ve ister gayr-i mülayim söz söylemiş olsun, sen onların ikisini de bir ma'nâda görüp hoş tut. Zîrâ onun bunlardan kasdı seni kâmil kılmaktır. Eğer böyle yaparsan, sıcağı ve soğuğu ve acı ve tatlıyı tefrîk eden ve cehennem tabîatında olan nefisden kurtulursun.

2088. Onun soğuğu ve sıcağı diriliğin nev-baharıdır; ve sıdk ve yakînin ve kul- luğun mâyesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2088. Onun soğuğu ve sıcağı diriliğin ilkbaharıdır; ve doğruluk ve kesin inancın ve kulluğun özüdür.

2089. Zîra ki canların bostanı, ondan dirilmiştir; gönül denizi bu cevherlerden dolmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2089. Çünkü canların bahçesi, ondan dirilmiştir; gönül denizi bu cevherlerden dolmuştur.

Canların bahçesi, onların bu acı ve tatlı sözleriyle manevî hayat bulmuş ve gönül denizi de, onların beyan buyurdukları ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) ve ilahî bilgiler cevherleriyle dolmuştur.

Canların bostanı, onların bu acı ve tatlı sözleriyle hayât-ı ma'nevî bulmuş ve gönül denizi de, onların beyân buyurdukları ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye cevherleriyle dolmuştur.

2090. Eğer gönül bağından bir hılâl eksik olursa, akılin gönlünde binlerce gam [2059] olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2090. Eğer gönül bağından bir hilâl eksik olursa, akıllı kişinin gönlünde binlerce gam [2059] olur.

"Hilâl" kelimesinin çeşitli anlamları vardır; burada, iki şey arasındaki aralık ve fasıla ve zaman ve vakit anlamlarındadır.

Yani evliyânın manevî hayat veren nefeslerinde ve kutsî nefeslerinde biraz fasıla olsa ve biraz zaman eksik olsa ve gönül bağına esmese, akıllı Hakk Yolcusu'nun gönlü binlerce gam ve kabz (manevî sıkıntı) ve sıkıntı duyar.

"Hılâl" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır; burada, iki şey arasında- ki aralık ve fâsıla ve zaman ve vakit ma'nâlarınadır.

Ya'nî evliyânın hayât-ı ma'neviyye veren nefhalarında ve kudsî nefesle- rinde biraz fâsıla olsa ve biraz zaman eksik olsa ve gönül bağına esmese, sâ- lik-i âkılin gönlü binlerce gam ve kabz ve sıkıntı duyar.

## Hz. Mustafa (s.a.v.)e Hz. Aişe'nin diğer suâli

2091. Sıddîka dedi ki: Ey vücudun zübdesi, bugünkü yağmurun hikmeti ne idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2091. Sıddîka dedi ki: Ey varlığın özü, bugünkü yağmurun hikmeti neydi?

2092. Bu, rahmet yağmurlarından mı idi, yahud tehdîd ve Kibriya'nın adli için midir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2092. Bu, rahmet yağmurlarından mı idi, yahut tehdit ve Kibriya'nın adli için midir?

Benim bu gördüğüm gayb âleminin yağmuru, kullara lütuf ve rahmet mi getirdi, yoksa kulların isyanlarına ve başkaldırılarına karşı, Kibriya'nın adili olan Yüce Allah Hazretleri'nden bir kahır ve ceza mı getirdi?

Benim bu gördüğüm âlem-i gaybın yağmuru, kullara lutuf ve rahmet mi getirdi, yoksa kulların ma'sıyetlerine ve serkeşliklerine karşı, âdil-i Kibriyâ olan Hak Teâlâ Hazretleri'nden bir kahır ve cezâ mı getirdi?

2093. Bu o bahariyatın lutfundan mı idi; yahud afetler ile dolu olan bir hazândan mı idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2093. Bu, o baharî şeylerin lütfundan mıydı; yoksa afetlerle dolu bir hazandan mıydı?

Bu gayb yağmuru, manevî bahara ait olan ilahî lütuflardan mı, yoksa kahırlar ve azaplarla dolu olan manevî hazandan mıydı?

Bu gayb yağmuru, bahar-ı maʼnevîye mensûb olan eltâf-ı ilâhiyyeden mi, yoksa kahırlar ve azâblar ile dolu olan hazân-ı ma'nevîden mi idi?

2094. Buyurdu ki: Bu, musibetden âdemin tab'ı üzerinde olan gamın teskîni içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2094. Buyurdu ki: Bu, musibetten insanın tabiatı üzerinde olan kederin yatışması içindir.

Yani bu gayb yağmurunun inmesi, senin sorduğun her iki sebepten başka bir sebebe bağlıdır. O yağmur, bu dünya evinin ayakta kalması içindir ve dünyanın düzeni ayakta kaldıkça, unsurlardan oluşmuş varlığa sahip olan insan bu düzenden ve kendi hayatının devamından ferahlar ve ölüm kederi gider. Çünkü âlem düzeninin bozulması ve ölüm, insan tabiatı için musibettir. Örneğin, pek fazla sıcak veya pek fazla soğuk ve ölüm, beşer tabiatı için musibettir ve bu musibetler gönüllere keder verir. İşte bu yağmur, dünyanın düzeninin korunması için olduğundan dünyaya rahmettir. Ve bunun neticesi olarak, bu musibetler yüzünden beşer tabiatı üzerindeki kederin yatışması içindir. Fakat dünyanın ayakta kalması, iki zümre hakkında başka başka neticeler verir. Sırları bilen kalpler hakkında da rahmet olduğu için, bahar yağmuru sayılsa caizdir. Ve avam hakkında gaflet getirdiği ve hırsı artırdığı için zararlıdır; çünkü nefse ait hazların kazanılmasına sebeptir. Bu yönden sonbahar yağmuru derlerse yine caizdir. Bununla birlikte, bu gayb yağmurunun indirilmesinden maksat ne ilahi tehdittir ne de kalplere kemal akıtılmasıdır; aksine dünyanın ayakta kalması içindir ve halka ölüm musibetinden hâsıl olacak kederi unutturmak içindir.

Ya'nî bu gayb yağmurunun nüzûlü, senin sorduğun her iki sebebden başka bir sebebe mebnîdir. O yağmur, bu dâr-ı dünyanın kıyâmı içindir ve dünyanın nizâmı kāim oldukça taayyün-i unsurî sâhibi olan insan bu in-tizamdan ve kendi hayâtının devamından münşerih olur ve ölüm gamı gi-der. Zîrâ nizâm-ı âlemin fesâdı ve ölüm tab'-1 âdeme musíbetdir. Meselâ pek fazla sıcak veyâ pek fazla soğuk ve ölüm, tab'-ı beşer için musíbetdir ve bu musíbetler gönüllere gam verir. İşte bu yağmur dünyanın muhafa-za-i intizâmı için olduğundan dünyaya rahmetdir. Ve bunun netîcesi ola-rak bu musíbetler yüzünden tab'-ı beşer üzerindeki gamın teskîni içindir. Fakat dünyanın kıyâmı, iki tâife hakkında başka başka netîceler verir. Arif-i esrâr olan kalbler hakkında da rahmet olduğu için, bahar yağmuru addedilse câizdir. Ve avâm hakkında gaflet getirdiği ve hırsı artırdığı için muzırdır; zîrâ huzûzât-ı nefsâniyyenin kesbine sebebdir. Bu cihetden son-bahar yağmuru derlerse yine câizdir. Maahâzâ bu gayb yağmurunun inzâ-linden garaz ne tehdîd-i ilâhîdir ve ne de kalblere ifâza-i kemâldir; belki dünyanın kıyâmı içindir ve halka musíbet-i mevtden hâsıl olacak gamı unutdurmak içindir.

2095. Eğer âdem o ateş üzerinde kala idi, çok harablık ve noksanlık vâki' olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2095. Eğer insan o ateş üzerinde kalsaydı, çok harabiyet ve eksiklik meydana gelirdi.

Eğer insan büyük kıyamet olan dünyanın bozulmasını ve küçük kıyamet olan kendisinin ölümünü düşünse ve sürekli o musibetlerin gam ateşi üzerinde kalsaydı, âlem asla mamur olmaz ve çok harabiyetler ve eksiklikler ortaya çıkardı.

Eğer âdem büyük kıyâmet olan dünyanın bozulmasını ve küçük kıyâmet olan kendisinin ölümünü düşünse ve dâimâ o musibetlerin âteş-i gamı üzerinde kalsa idi, âlem aslâ ma'mûr olmaz ve çok harâblıklar ve noksân zâhir olur idi.

2096. Bu cihân derhal vîrân olurdu; ademlerden hırslar dışarı giderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2096. Bu cihan derhal viran olurdu; yokluklardan hırslar dışarı giderdi.

Kıyamet musibeti ve ölüm musibeti kaygısı insanda sürekli olsa, kimse âlemi imar etmeye önem vermezdi; ve işe, kazanca ve ticarete sebep olan hırs, insanların gönüllerinden çıkardı.

Musîbet-i kıyamet ve musîbet-i mevt gamı âdemde dâim olsa, kimse âlemi ma'mûr etmeğe iltifat etmezdi; ve kâr ve kesbe ve ticarete sebeb olan hırs, âdemlerin gönüllerinden çıkardı.

2097. Ey can, bu âlemin direği gafletdir. Ayıklık bu cihan için âfetdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2097. Ey can, bu âlemin direği gaflettir. Ayıklık bu dünya için afettir.

Gaflet şudur ki, işlerin sonuçlarını düşünmek istemeyip dünyanın imarına çaba harcamak ve kişi yaşadığı sürece, nefsinin hazlarından meşru ve gayrimeşru şekilde faydalanmaya kanaat etmek ve her hususta ancak kendini düşünmek ve tamamen Hak'tan gafil olmaktır. Bu zümre hem Allah katında hem de insanlar katında kınanmış ve insan toplumu için zararlıdır. Bunlar "hodbin" (bencil) dedikleri adamlardır. لولا الحمقاء لخربت الدنيا yani "Eğer ahmaklar olmasaydı, dünya harap olurdu" hadis-i şerifi bu zümre hakkındadır.

Ayıklık şudur ki, işlerin sonuçlarına vakıf ve Hak'tan haberdar olmakla beraber, insan hayatına lazım olan dünyevi işlere de çaba göstermektir. Nitekim رِجَالٌ لَا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ (Nûr, 24/37) yani "Erler vardır ki, onları ticaret ve alışveriş Allah'ın zikrinden meşgul etmez" ayet-i kerimesi bu zümre hakkındadır.

Ve Cenab-ı Pir yukarıda 997 numaralı beyitte چیست دنیا از خدا غافل بدن نی قماش و نقره و فرزند و زن yani "Dünya nedir, Hak'tan gafil olmaktır; yoksa kumaş ve gümüş ve evlat ve kadın değildir" buyurmuştu. Bu sınıf insanlar hem Allah katında hem de halk katında makbuldür; çünkü Hak'tan gafil olmadıklarından dünyevi çalışmalarında çevrelerine karşı adalet ve insaf dairesinde muamele ederler; ve bunlar yalnız nefislerini düşünmediklerinden bunlara "hakbin" (hakkı gören) derler. Bu sebeple bu zümrenin varlıkları insan toplumu için faydalıdır ve nazarlarında dünyanın hiçbir kıymeti yoktur.

Gaflet odur ki, avâkıb-ı umûru düşünmek istemeyip dünyanın ma'mûriyetine hasr-ı himmet etmek ve kişi yaşadığı kadar, nefsinin huzûzâtından meşrû' ve gayr-i meşrû' istifadeye kanâat eylemek ve her husûsda ancak nefsini düşünmek ve tamâmiyle Hak'dan gâfil olmaktır. Bu tâife hem Allah indinde ve hem de nâs indinde mezmûm ve cem'iyyet-i beşeriyye için muzırdır. Bunlar "hodbîn" dedikleri adamlardır. لولا الحمقاء لخربت الدنيا Ya'ni "Eğer ahmaklar olmasa idi, dünyâ harâb olurdu" hadis-i şerîfi bu tâife hakkındadır.

Ayıklık odur ki, avâkıb-ı umûra vâkıf ve Hak'dan âgâh olmakla beraber, hayât-ı beşere lâzım olan umûr-ı dünyeviyyeye de sa'y etmektir. Nitekim رِجَالٌ لَا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ (Nûr, 24/37) ya'nî "Ricâl vardır ki, onları ticâret ve alış veriş Allah'ın zikrinden meşgûl etmez" âyet-i kerîmesi bu tâife hakkındadır.

Ve Cenâb-ı Pîr yukarıda 997 numaralı beyitte چیست دنیا از خدا غافل بدن نی قماش و نقره و فرزند و زن ya'ni "Dünya nedir, Hak'dan gâfil olmaktır; yoksa kumaş ve gümüş ve evlâd ve kadın değildir" buyurmuş idi. Bu sınıf insanlar hem Allah indinde ve hem de halk indinde makbûldür; zîrâ Hak'dan gâfil olmadıklarından mesâî-i dünyeviyyelerinde muhîtlerine karşı adl ve insâf dâiresinde muâmele ederler; ve bunlar yalnız nefislerini düşünmediklerinden bunlara "hakbîn" derler. Binâenaleyh bu tâifenin vücûdları cem'iyyet-i beşeriyye için nâfi'dir ve nazarlarında dünyânın hiçbir kıymeti yoktur.

2098. Ayıklık o cihandandır; ve o galib geldiği vakit bu cihan alçak olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2098. Ayıklık o âlemdendir; ve o üstün geldiği zaman bu âlem alçak olur.

Ayıklık o ruhanî âlemdendir; ve o âlemin hükmü üstün geldiği zaman, bakışta bu âlemin hâli ve şanı alçak ve önemsiz kalır.

Ayıklık o rûhâniyet âlemindendir; ve o âlemin hükmü galebe ettiği vakit, nazarda bu cihânın hâl ve şânı alçak ve ehemmiyetsiz kalır.

2099. Ayıklık güneş ve hırs buzdur. Ayıklık su, bu âlem kirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2099. Ayıklık güneş ve hırs buzdur. Ayıklık su, bu âlem kirdir.

Güneş buzu erittiği gibi, ayıklık da dünya hırsını eritir; aynı şekilde su kiri ve pisliği temizlediği gibi, ayıklık da gönüllerde bu âleme olan ilgi kirlerini temizler.

Buzu güneş erittiği gibi, dünyâ hırsını da ayıklık eritir; ve kezâ su kiri ve pis-liği temizlediği gibi, ayıklık da gönüllerde bu âleme olan alâka kirlerini temizler.

2100. O cihandan az tereşşuh erişir; ta ki cihanda hırs ve hased kalkmıya. [2069]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2100. O âlemden az sızıntı ulaşır; tâ ki âlemde hırs ve haset kalkmasın. [2069]

Ankaravî nüshasında "tâ nehîzed" yerine "tâ negurred" geçmiştir. Fakîr, Hind nüshalarını sonraki beytin anlamına daha uygun buldum. Yani "O gayb âleminden bu görünen âleme ayıklık az sızar; tâ ki dünyanın imarına sebep olan hırs ve haset gibi nefse ait sıfatlar tamamen kalkmasın. Eğer çok sızarsa, her ferdin artık dünya işlerine ilgisi kalmaz ve âlemin düzeni bozulur. Bu da ilâhî hikmete aykırı bir hâl olur; çünkü dünyaya dünya ehli de lâzımdır."

Ankaravî nüshasına göre de anlam şöyle olur: "Ayıklık o âlemden az sızar, tâ ki âlemde hırs ve haset şiddetli bağırmasın." Çünkü hırs ve haset, şiddetli olursa, insanoğluna gaflet üstün gelir ve tamamen dünya işleriyle meşgul ederdi; fakat önceki anlam daha tercih edilirdir.

Ankaravî nüshasında "tâ nehîzed" yerine "tâ negurred" vâki' olmuştur. Fakîr, Hind nüshalarını âtîdeki beytin ma'nâsına daha muvafik buldum. Ya'nî "O âlem-i gaybdan bu âlem-i şehadete ayıklık az sızar; tâ ki dünyânın ma'mûriyyetine sebeb olan hırs ve hased gibi sıfât-ı nefsâniyye büsbütün kalkmasın. Eğer çok sızarsa, her ferdin artık dünyâ umûruna alâkaları kal-maz ve nizâm-ı âlem bozulur. Bu da hikmet-i ilâhiyyeye münâfî bir hâl olur; zîrâ dünyaya ehl-i dünyâ da lâzımdır."

Ankaravî nüshasına göre de ma'nâ şöyle olur: “Ayıklık o cihândan az sı-zar, tâ ki cihânda hırs ve hased şiddetli bağırmıya." Zîrâ hırs ve hased, şid-detli olursa, benî âdeme gaflet galebe eder ve tamâmiyle dünyâ umûruna meşgül kılardı; fakat evvelki ma'nâ daha müraccahdır.

2101. Eğer gaybdan pek çok sızarsa, bu âlemde ne hüner kalır; ne de ayb!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2101. Eğer gaybdan pek çok sızarsa, bu âlemde ne hüner kalır; ne de ayıp!

Gayb âleminden açıklık pek çok sızarsa, birbirine zıt ve karşıt olan ilâhî isimlerin hükümleri ortadan kalkar ve o zaman dünyada ne hüner ve marifet kalır, ne de ayıp! Yani ne iyilikler ne de kötülükler kalır; bu sebeple dünyanın hükmü kalkıp âhiret hallerine dönüşmüş olur.

Alem-i gaybdan ayıklık pek çok sızarsa, yekdîğerine zıd ve mukābil olan esmâ-i ilâhiyye ahkâmı kalkar ve o vakit dünyâda ne hüner ve ma'rifet ka-lır, ne de ayıp! Ya'nî ne hasenât ve ne de seyyiât kalır; binâenaleyh dünyâ-nın hükmü kalkıp ahvâl-i âhirete mübeddel olmuş olur.

2102. Bunun haddi yoktur; ibtida tarafına yürü; yine çalgıcı adamın kıssası ta-rafına yürü!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2102. Bunun sınırı yoktur; başlangıç tarafına yürü; yine çalgıcı adamın hikâyesi tarafına yürü!

## İhtiyar çalgıcı kıssasının bakıyyesi ve onun hülâsasının beyânı

2103. Bir mutrib ki cihan ondan pür-tarab oldu, onun sadasından hayalât-ı acîbe bitmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2103. Öyle bir çalgıcı ki dünya ondan neşeyle doldu, onun sesinden acayip hayaller bitmişti.

Bu öyle bir şarkıcıydı ki, her dinleyen, sesinden ve nağmelerinden mest olur ve onlardan acayip haller ortaya çıkardı.

Bu öyle bir mugannî idi ki, her dinleyen, sesinden ve nağmelerinden mest olur ve onlardan acîb haller zuhûr eder idi.

2104. Onun nevâsından can kuşu uçucu olurdu ve onun sadasından gönlün aklı hayran olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2104. Onun nağmesinden can kuşu uçucu olurdu ve onun sesinden gönlün aklı hayran olurdu.

2105. Vaktāki zaman geldi ve ihtiyar oldu, onun cânının doğanı aczden sivrisinek tutucu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2105. Vakti gelip yaşlandığında, canının doğanı acizlikten sivrisinek tutucu oldu.

Yani gençliğinde çok kazanan bu çalgıcı, yaşlanınca çok az bir şey kazanmaya başladı.

Ya'nî gençliğinde çok kazanan bu çalgıcı, ihtiyâr olunca pek az bir şey kazanmağa başladı.

2106. Onun arkası küp sırtı gibi kambur, kaşları göz üzerine paldum gibi olmuştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2106. Onun arkası küp sırtı gibi kambur, kaşları göz üzerine paldum gibi olmuştu.

Yani ihtiyarlığından dolayı çalgıcının beli bükülmüş ve kaşları uzayıp gözlerinin üzerine doğru inmiş; ve hayvan paldumuna dönmüş idi.

Ya'nî ihtiyârlığından mutrıbın beli bükülmüş ve kaşları uzayıp gözlerinin üzerine doğru inmiş; ve hayvan paldumuna dönmüş idi.

2107. Onun can artırıcı latîf sadası çirkin olmuştu ve kimsenin indinde hiçbir şeye değmez idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2107. Onun can artıran latif sesi çirkinleşmişti ve kimsenin yanında hiçbir şeye değmezdi.

"Be-lâş"ta "bâ" mef'ûlün-ileyh edatıdır; "lâş", "lâ şey"in kısaltılmışıdır; "hiçbir şeye" demektir. Yani sesi yaşlılıktan çirkinleştiği için, hiçbir kimsenin yanında kıymeti kalmamıştı.

"Be-lâş"da "bâ" edât-ı mef'ûlün-ileyh; “lâş”, “lâ şey"in muhaffefidir; "hiçbir şeye" demek olur. Ya'nî sadâsı ihtiyârlıktan çirkinleşmiş olduğu için, hiçbir kimsenin indinde kıymeti kalmamış idi.

2108. Zühre'nin reşki gelmiş olan bu neva, bir ihtiyâr eşeğin sadası gibi olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2108. Zühre'nin kıskançlığını uyandıran bu nağme, yaşlı bir eşeğin sesi gibi olmuştu.

"Zühre", yedi gezegenden birinin adıdır; astroloji ilmine göre her gezegenin bir ruhanî tesiri vardır ve yeryüzündekiler üzerinde etkilidir. Zühre'nin ruhanî tesiri ise zevk ve neşe ehli ile müzik ustalarıyla ilişkilidir. Nasıl ki Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ) Dîvân-ı Kebîr'indeki şu mısrada bu anlama işaret eder: من طريم طرب منم زهره زند نوای من Yani "Ben neşeyim, neşe de benim; Zühre benim nağmelerimi çalar." Aynı şekilde bu şerefli beyitte de aynı anlama işaret ederek buyururlar ki: "Zühre'nin haset ettiği o çalgıcının nağmeleri artık, yaşlı bir eşeğin anırması gibi olmuştu."

"Zühre" seb'a-i seyyâreden birisinin adıdır; ilm-i nücûma göre her bir seyyârenin bir rûhâniyyeti olup ehl-i arz üzerinde müessirdir. Ve Zühre'nin rûhâniyyeti, ehl-i zevk ve tarab ve mûsikî erbâbı ile münasebetdârdır. Nitekim Cenâb-ı Pîr Dîvân-ı Kebîrlerindeki şu mısra'da bu ma'nâya işâret buyururlar: من طريم طرب منم زهره زند نوای من Ya'nî “Ben tarabım, tarab da benim; Zühre benim nağmelerimi çalar." Ve kezâ bu beyt-i şerîfde de aynı ma'nâya işâreten buyururlar ki:" Zührenin hased ettiği o mutrıbın nağmeleri artık, bir ihtiyar eşeğin anırması gibi olmuş idi.

2109. Muhakkak hangi hoşdur ki, o nâhoş olmadı; yahut hangi tavandır ki o döşeme olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2109. Şüphesiz hangi hoş şey vardır ki, o nahoş olmadı; yahut hangi tavan vardır ki o döşeme olmadı.

2110. Sudûrda olan azîzlerin sadasından gayri ki, onların nefeslerinin aksin- [2079] den nefh-i sûr olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2110. Azizlerin sesinden başka bir şey sudûr etmez ki, onların nefeslerinin aksinden sûr üflenir.

Bu âlemde güzel ve latîf olan her şeyin sonu bozulmaya varıp çirkinleşir. Bu kuraldan istisna olan ancak Hakk dostlarının mübarek nefesleridir. Ve onların makamları insanlık mertebesinin en başındadır; onların sözleri ve kutsal nefesleri zamanın geçmesiyle bozulmaz ve çirkinleşmez. Onların yüce sözlerinin kalplere olan tesirinden, hayvanlık mertebesinde kalan insanların izafî ruhlarına sûr üflenmesi gerçekleşir. Bu sebeple ölü bir hâlde iken dirilirler.

Bu âlemde güzel ve latîf olan her bir şeyin sonu fesâda varıp çirkin olur.Bu kāideden müstesnâ olan ancak evliyâ-yı Hakk'ın enfâs-ı mübârekeleridir. Ve onların makāmları mertebe-i insâniyyenin en başındadır; onların kelâmları ve enfâs-ı mukaddeseleri mürûr-ı zamân ile bozulmaz ve çirkinleşmez. Onların kelâm-ı âlílerinin kalblere olan te'sîrinden, hayvâniyyet mertebesinde kalan insanların rûh-ı izâfilerine nefh-i sûr vâki' olur. Binâenaleyh ölü bir halde iken dirilirler.

2111. Derûna mensubdur ki, derûnlar ondan mestdir; bir yoktur ki, bizim varlıklarımız ondan vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2111. O, içe aittir ki, içler ondan mesttir; bir yoktur ki, bizim varlıklarımız ondan vardır.

O azizlerin sözleri ve nefesleri, içlerin içleri olan Hakk'a aittir ki, Hak talep edenlerin içleri, o sözlerden ve o nefeslerden sarhoş olurlar; çünkü o azizler mecazî varlıktan yok olup, hakiki varlık ile kalıcı olmuşlardır; ve bizim manevî varlıklarımız, ondan vardır; çünkü azizler, hayvanlık mertebesinde kalan insanları kutsal nefesleriyle diriltirler ve onlara manevî varlık bağışlarlar.

O azîzlerin kelâmı ve enfâsı ebtan-ı butûn olan Hakk'a mensûbdur ki, Hak tâliblerinin bâtınları, o kelâmlardan ve o nefeslerden sarhoş olurlar; zîrâ o azîzler vücûd-ı mecâzîden yok olup, vücûd-ı hakkānî ile bâkî olmuşlardır; ve bizim ma'nevî varlıklarımız, ondan vardır; zîrâ azîzân, mertebe-i hayvaniy-yetde kalan insanları nefehât-ı kudsiyyeleriyle diriltirler ve onlara ma'nevî varlık bahş ederler.

2112. O, fikrin ve her âvâzın kehrübâsıdır. O ilhamın ve vahyin ve sırrın lez-zetidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2112. O, fikrin ve her sesin kehribarıdır. O, ilhamın ve vahyin ve sırrın lezzetidir.

Yani Hakk'ın mukarreblerinin (Allah'a yakın olanların) iç dünyası, her fikri ve her sesi, kehribar gibi kabul edilebilirliğe çeker ve ilahi ilhamın ve vahyin ve rabbani sırların lezzetiyle lezzetlenir.

Ya'nî Hakk'ın mukarreblerinin bâtını, her fikri ve her âvâzı, kehrübâ gibi makbûliyyete cezb eder ve ilhâm ve vahy-i ilâhînin ve esrâr-ı rabbâniyyenin lezzetiyle mütelezzizdir.

2113. Vaktaki mutrıb ziyade ihtiyar ve zayıf oldu kazançsızlıktan, incecik bir pideye muhtaç oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2113. Vakti geldiğinde, çalgıcı çok yaşlı ve zayıf oldu kazançsızlıktan, incecik bir pideye muhtaç oldu.

2114. Dedi: Ey Huda bana çok ömür ve mühlet verdin; bir alçağa lutuflar ettin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2114. Dedi: Ey Allah'ım, bana çok ömür ve süre verdin; bir alçağa lütuflar ettin.

2115. Yetmiş sene ma'sıyete sa'y ettim; bir gün benden atânı geri tutmadın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2115. Yetmiş sene günah işlemeye çalıştım; bir gün benden ihsanını geri tutmadın.

2116. Bugün kazancım yoktur; senin misafirinim; çalgıyı senin için çalarım; zîrâ ben seninim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2116. Bugün kazancım yoktur; senin misafirinim; çalgıyı senin için çalarım; çünkü ben seninim.

2117. Çalgıyı yukarı kaldırdı; Allah isteyici olduğu halde, ah diyerek Medî-ne-i Münevvere kabristanı tarafına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2117. Çalgıyı yukarı kaldırdı; Allah isteyici olduğu hâlde, ah diyerek Medine-i Münevvere kabristanı tarafına gitti.

2118. Dedi ki: Hak'dan ibrişim-bahâ isterim; zîra o, lutuf ile kalpları kabul eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2118. Dedi ki: Hak'tan ibrişim-bahâ (saz telinin cüz'î bir bedeli) isterim; çünkü O, lütuf ile kalpleri kabul eder.

"İbrişim-bahâ" saz telinin cüz'î bir bedeli demektir ve az bir şey anlamına gelir. Yani mutrip (çalgıcı) dedi ki: Ben çaldığım kıymetsiz çalgıma karşılık Hak'tan cüz'î bir şey isterim. Çünkü Yüce Allah lütuf ve ihsanıyla kalpleri ve kıymetsiz şeyleri kabul eder.

"İbrişim-baha" sâz telinin cüz'î bir semeni demek olup, az bir şey ma'nâsınadır. Ya'nî mutnb dedi ki: Ben çaldığım kıymetsiz çalgıma mukābil Hak'dan cüz'î bir şey isterim. Zîrâ Hak Teâlâ lutuf ve ihsânıyla kalpları ve kıymetsiz şeyleri kabûl eder.

2119. Çok çeng çaldı ve ağlıyarak baş koydu; çengi yastık yaptı ve bir kabir üstüne düştü, (yattı.)&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2119. Çok çeng çaldı ve ağlayarak baş koydu; çengi yastık yaptı ve bir kabir üstüne düştü.

2120. Onu uyku kaptı; can kuşu hapisten kurtuldu. Çalgıyı ve çalgıcılığı bırak-[2089] tı ve sıçradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2120. Onu uyku bastı; can kuşu hapisten kurtuldu. Çalgıyı ve çalgıcılığı bıraktı ve sıçradı.

Çalgıyı yastık yapıp kabir üzerine yatar yatmaz, onu uyku bastı ve "Uyku ölümün kardeşidir" hadis-i şerîfi gereğince, canının kuşu, bu uyku sebebiyle bedenin hapsinden kurtuldu ve o hâl içinde çalgıyı ve çalgıcılığı terk etti ve canı başka bir âleme sıçradı.

Çalgıyı yastık yapıp kabir üzerine yatar yatmaz, onu uyku kaptı ve الموت اخ النوم "Uyku ölümün kardeşidir" hadis-i şerîfi mûcibince, cânının kuşu, bu uyku sebebiyle tenin habsinden kurtuldu ve o hâl içinde çalgıyı ve çalgıcılığı terk etti ve cânı başka bir âleme sıçradı.

2121. Sâf bir âlemde ve cân sahrâsında, tenden ve dünyanın meşakkatinden âzâd oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2121. Saf bir âlemde ve can sahrasında, bedenden ve dünyanın zorluklarından kurtuldu.

2122. Onun cânı mâ-cerâ tegannî edici idi; şöyle ki, eğer beni burada bıraksalar idi;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2122. Onun canı, olup bitenleri terennüm edici idi; şöyle ki, eğer beni burada bıraksalardı;

2123. Bu bağ ve bahar içinde bu sahrâ-yı gayb lalezarının sarhoşu olarak cânım hoş olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2123. Bu bağ ve bahar içinde bu gayb sahrasının lalezarının sarhoşu olarak canım hoş olurdu.

2124. Kanatsız ve ayaksız sefer ederdim; dudaksız ve dişsiz şeker yer idim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2124. Kanatsız ve ayaksız yolculuk ederdim; dudaksız ve dişsiz şeker yerdim.

2125. Dimağın zikir ve fikre mensub olan rencinden fâriğ olarak, çerhin sâkinleriyle latîfe ederdim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2125. Beynimin zikir ve fikirle ilgili yorgunluğundan kurtulmuş olarak, göğün sakinleriyle şakalaşırdım.

"Göğün sakinleri"nden kasıt, yüce âleme yükselmiş olan yüce ruhlar ve keremli meleklerdir. "Zikr ü fikrî"deki "yâ" nispet içindir. Yani unsurlar âlemi olan dünyada, zikir ve fikir için mutlaka beyni yormak gerekir; hâlbuki ruhanî âlemin ve bu can sahrasının hâli gariptir. Uçmak için kanada, yürümek için ayağa ve bir şey yemek için dudağa ve dişe ihtiyaç yoktur. Bunun gibi, zikir ve fikir için de beyne ve beyni yormaya gerek yoktur. Ne olurdu beni, bu saf âlem içinde bıraksalardı da, yüce ruhlar ve meleklerle bu âleme özgü şakalaşmalar yapsaydım.

"Sâkinân-ı çerh"den murâd, âlem-i illiyyîne urûc etmiş olan ervâh-ı âliye ile melâike-i kirâmdır. "Zikr ü fikrî"deki “yâ” nisbet içindir. Ya'nî âlem-i unsuriyyât olan dünyâda, zikir ve fikir için mutlakā dimâğı yormak lâzımdır; halbuki âlem-i rûhâniyyetin ve bu cân sahrâsının hâli acibdir. Uçmak için kanada ve yürümek için ayağa ve bir şey yemek için dudağa ve dişe ihtiyâç yoktur. Bunun gibi, zikir ve fikir için de dimâğa ve dimâğı yormağa lüzûm yoktur. Ne olurdu beni, bu âlem-i sâf içinde bıraka idiler de, ervâh-ı âliye ile ve melâike ile bu âleme mahsûs latîfeler ede idim.

2126. Gözü bağlanmış olarak bir âlem göre idim; gülü ve fesleğeni elsiz toplaya idim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2126. Gözü bağlanmış olarak bir âlem görüyordum; gülü ve fesleğeni elsiz topluyordum.

Unsuriyet (dört ana maddeden oluşan) âleminde muhtaç olduğum gözüm kapalı olduğu hâlde, saf bir âlem görüyordum ve o âlemin güllerini ve çiçeklerini, ele muhtaç olmaksızın derip topluyordum.

Unsuriyât âleminde muhtaç olduğum gözüm kapanmış olduğu halde, bir âlem-i sâfî göre idim ve o âlemin güllerini ve çiçeklerini, ele muhtaç olmaksızın derip toplaya idim.

2127. Bal denizine batmış su kuşu, şarâb ve muğtesel olan çeşme-i Eyyubî.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2127. Bal denizine batmış su kuşu, şarap ve yıkanılacak yer olan Eyyubî çeşmesi.

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu şerefli beyitte çalgıcının hâlini tasvir buyururlar. Yani "Çalgıcının uyku hâlinde can sahrasına giden ruhu, sanki bal denizine batmış bir su kuşu idi; ve can âlemi de hasta olan Eyyub (a.s.)a ihsan olunduğu ارْكُضْ بِرِجْلِكَ هَذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَ شَرَ (Sâd, 38/42) yani “Ayağın ile yere vur, işte bu, sana yıkanacak ve içilecek soğuk sudur” ayet-i kerimesinde beyan buyurulan pınar idi.

Bu şerefli beyitte çalgıcının ruhu su kuşuna; ve nefse ait illetlerle hasta olması sebebiyle de maddî hastalıklarla hasta olan Eyyub (a.s.)a; ve can sahrası, lezzetinin ve letafetinin kemâli sebebiyle, bal deryasına ve ruhu nefse ait hastalıklardan temizlemesi yönüyle de Eyyub (a.s.)ın pınarına benzetilmiştir.

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfde çalgıcının hâlini tasvîr buyururlar. Ya'nî "Mutribin uyku hâlinde sahrâ-yı câna giden rûhu, gûyâ bal denizine batmış olan bir su kuşu idi; ve cân âlemi dahi marîz olan Eyyub (a.s.)a ihsân olunduğu ارْكُضْ بِرِجْلِكَ هَذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَ شَرَ (Sâd, 38/42) ya'nî “Ayağın ile yere vur, işte bu, sana yıkanacak ve içilecek soğuk sudur” âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan pınar idi.

Bu beyt-i şerîfde mutribin rûhu su kuşuna; ve ilel-i nefsâniyye ile ma'lûl olması hasebiyle de emrâz-ı maddiyye ile ma'lûl olan Eyyûb (a.s.)a; ve sahrâ-yı cân, kemâl-i lezzeti ve letâfeti hasebiyle, bal deryâsına ve rûhu emrâz-ı nefsâniyyeden mutahhar kılması cihetiyle de Eyyûb (a.s.)ın pınarına teşbîh buyrulmuştur.

2128. Zîra onda Eyyub, ayaktan başa kadar, marazlardan nûr-ı şark gibi pâk oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2128. Çünkü onda Eyyub, ayaktan başa kadar, hastalıklardan doğu nuru gibi temizlendi.

O pınarda Eyyûb (a.s.) yıkandı ve sudan içti; bedensel hastalıklarından, baştan ayağa kadar güneş gibi parlak ve tertemiz oldu.

O pınarda Eyyûb (a.s.) yıkandı ve sudan içti; emrâz-ı cismâniyyesinden, baştan ayağa kadar güneş gibi parlak ve tertemiz oldu.

2129. Eğer Mesnevî hacimde çerh gibi olaydı, ona, ondan yarısının bir parçası sığmazdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2129. Eğer Mesnevî hacim olarak felek gibi olsaydı, ona, ondan yarısının bir parçası sığmazdı.

Eğer bu Şerefli Mesnevî'nin dış hacmi, uzayda güneş sistemimizin kapladığı yer kadar geniş olsaydı, ona bu ruhlar âleminin ayrıntıları hakkındaki açıklamalardan yarısının bir parçası bile sığmazdı.

Eğer bu Mesnevî-i Şerîfin hacm-i sûrîsi fezâda manzûme-i şemsiyyemizin kapladığı mahal kadar geniş olsa idi, ona bu âlem-i ervâhın tafsilâtı hakkındaki beyânâttan nısfının bir parçası bile sığmaz idi.

2130. Zîrâ o çok geniş olan yer ve gök, darlığından gönlümü pâre pâre etti. [2099]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2130. Çünkü o çok geniş olan yer ve gök, darlığından gönlümü parça parça etti.

Şekil âleminden olan yerin ve göğün darlığı, mana âlemine yönelmiş olan kalbimi sıktı ve rahatsız etti.

Âlem-i sûretten olan yerin ve göğün darlığı, âlem-i ma'nâya müteveccih olan kalbimi sıktı ve iz'âc etti.

2131. Bana uyku içinde görünen bu bir cihan, açıklığı içinde kanadımı açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2131. Bana uyku içinde görünen bu bir cihan, açıklığı içinde kanadımı açtı.

Maddi beden bağı ile bağlanmış olan aklımı ve ruhumu, bu manevî cihan, tam genişliğinden dolayı serbest bir hâle getirdi. Cenâb-ı Pîr (Hz. Mevlânâ), bu şerefli beyti çalgıcının dilinden söylerler.

Cismâniyet bağı ile bağlanmış olan aklımı ve rûhumu kemâl-i vüs'atinden dolayı bu cihân-ı ma'nevî, serbest bir hâle getirdi. Cenâb-ı Pîr, bu beyt-i şerîfi mutribin lisânından söylerler.

2132. O cihân ve onun yolu eğer zâhir olaydı, az kimse bir lahza burada olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2132. O cihan ve onun yolu eğer görünseydi, az kimse bir an burada kalırdı.

Eğer o ruhlar âlemi ve onun yolu bu dünya âleminde kalplere görünseydi, sayıları pek az miktara ulaşacak olan körler bu dünyada biraz kalmak isterlerdi; görenler derhal dünya hayatından bir an evvel kurtulma çaresini ararlardı.

Eğer o âlem-i ervâh ve onun yolu bu âlem-i dünyâda kalblere zâhir olaydı, adedleri pek az mikdâra bâliğ olacak olan körler bu dünyâda biraz kalmak isterler idi; görenler derhal hayât-ı dünyeviyyeden bir an evvel kurtulmak çâresini ararlar idi.

2133. Emir geldi ki, hayır tâmi' olma! Mâdemki ayağından diken çıktı, git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2133. Emir geldi ki, hayır, tamahkâr olma! Mademki ayağından diken çıktı, git!

Mutribin ruhuna emir geldi ki: Hayır, bu âlemde kalmaya tamah etme; mademki ilahi lütfa mazhar oldun ve ruhunun ayağına batmış olan nefse ait sıfatlar dikenleri çıktı, artık doğal ölüm zamanına kadar dünya hayatına geri dön! Ayağından bu diken çıkmış olduğu için, doğal ölümden sonra senin bu âleme gelmen pek kolay olur.

Mutribin rûhuna emir geldi ki: Hayır, bu âlemde kalmağa tama' etme; mâdemki mazhar-ı inâyet oldun ve ruhunun ayağına batmış olan sıfât-ı nefsâniyye dikenleri çıktı, artık mevt-i tabîî zamânına kadar hayât-ı dünyeviyyeye rücû' et! Ayağından bu diken çıkmış olduğu için, mevt-i tabîîden sonra senin bu âleme gelmen pek kolay olur.

2134. Onun cânı orada, onun rahmet ve ihsân fezâsında mola mola vuruyordu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2134. Onun canı orada, onun rahmet ve ihsan sahasında mola mola vuruyordu.

"Mola mola" durmak, durmak demektir. Nasıl ki hamallar bu sözü "mola" şeklinde alıp, ağır yük altında yoruldukları için, yol esnasında yüklerini yüksek bir taş üzerine koyup durarak dinlenirler ve o taşlara "mola taşı" derler. İşte bunun gibi, mutribin (müzisyen) canı da maddî bedenin yükü altında yorgun bulunduğu için, o can sahrasında ve Yüce Allah'ın o rahmet ve ihsan meydanında "mola, mola!" nidasını vuruyordu.

"Moli moli" tevakkuf, tevakkuf demektir. Nitekim hamallar bu lafzı "mola" sûretinde alıp, ağır yük altında yoruldukları için, esnâ-yı râhda yüklerini bir yüksek taş üzerine koyup tevakkuf ederek dinlenirler, ve o taşlara “mola taşı" derler. İşte bunun gibi, mutribin canı da cism-i unsurînin yükü altında yorgun bulunduğu için, o can sahrâsında ve Hak Teâlâ'nın o rahmet ve ihsân meydanında "mola, mola!" na'rasını vurur idi.

2135. O zaman Hak, Ömer üzerine bir uyku havale etti, ta ki kendisini uykudan tutamadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2135. O zaman Hak, Ömer üzerine bir uyku gönderdi, öyle ki kendisini uykudan alıkoyamadı.

2136. Ucbe düştü ki, bu ma'had değildir. Bu gaybdan vaki' oldu, maksûdsuz değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2136. Şaşkınlık düştü ki, bu alışılmış bir durum değildir. Bu gaybdan meydana geldi, maksatsız değildir.

Hz. Ömer, kendisinin uyku zamanı olmadığı için, birdenbire ortaya çıkan bu uykuya şaşırarak, kendi kendine, benim alışkanlığım değilken bana böyle vakitsiz bir uykunun üstün gelmesi mutlaka gayb tarafından meydana gelen bir işarettir; ve bu işaret ise boş değildir, elbette bir maksat vardır dedi.

Hz. Ömer, kendisinin uyku zamânı olmadığı için, birdenbire ârız olan bu uykuya taaccüb ederek, kendi kendine, benim mu'tâdım değil iken bana böyle vakitsiz bir uykunun galebesi mutlakā cânib-i gaybdan vâki' olan bir işârettir; ve bu işâret ise boş değildir, elbette bir maksad vardır dedi.

2137. Baş koydu ve onu uyku kaptı; rüya gördü ki, ona Hak'dan nidâ geldi, onun cânı işitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2137. Başını koydu ve onu uyku bastı; rüya gördü ki, ona Hak'tan bir ses geldi, onun canı işitti.

2138. O bir nidâ ki, her sesin ve nidânın aslıdır. Muhakkak nidâ odur; bu bâkî sadadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2138. O bir nida ki, her sesin ve nidanın aslıdır. Muhakkak nida odur; bu kalıcı sestir.

Her kayıtlı ve mümkün varlığın içine gelen her fikrin aslıdır; ve fikirden meydana gelen her bir söz ve fiil, mutlak olarak onun hallerinden bir hal ve iştir. (Şerh-i İmdadullah) (k.s.)

Her vücûd-ı mukayyedin ve mümkinin zamîrine gelen her fikrin aslıdır; ve fikirden hâsıl olan her bir kavil ve fiil, mutlak onun şuûnâtından bir şe'n ve emirdir. (Şerh-i İmdadullâh) (k.s.)

2139. O nidâyı Türk ve Kürd ve Farisî söyleyen ve Arab, kulaksız ve dudaksız anlamışlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2139. O nidâyı Türk, Kürt ve Farsî söyleyen ve Arap, kulaksız ve dudaksız anlamışlardır.

Yüce Allah'ın dudak kullanmaya ihtiyaç duymaksızın meydana gelen o nidâsını (ilahi çağrısını), her millet kulak kullanmaya ihtiyaç duymaksızın harfsiz ve sâvtsız (sestiz) bir şekilde içlerinde anlamışlar ve işitmişlerdir; çünkü kalplere gelen hâtıralar (ilhamlar) O'nun nidâsıdır.

Hak Teâlâ'nın dudak isti'mâline muhtaç olmaksızın vâki' olan o nidâsını, her millet kulak isti'mâline muhtaç olmaksızın harfsiz ve savtsız zamîrlerinde anlamışlar ve işitmişlerdir; zîrâ kalblere vârid olan hâtırât O'nun nidâsıdır.

2140. Hoş, Türk'ün ve Tâcik'in ve Zencînin ne yeri vardır; o nidâyı tahta [2109] ve taş da anlamıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2140. Hoş, Türk'ün ve Tacik'in ve Zenci'nin ne yeri vardır; o nidâyı tahta ve taş da anlamıştır.

Akıl sahiplerinin dışındakilerin Hakk'ın nidâsını anladığını kabul etmek, maddiyata batmış olanlara zor gelir. Bu zorluk, varlığın mertebelerini layıkıyla anlayamamaktan kaynaklanır; çünkü varlık birdir ve onun çeşitli mertebeleri ve her bir mertebede isimlere göre çeşitli belirli suretleri vardır; ve her bir mertebe diğer mertebenin hakikat yönünden aynısıdır ve suret yönünden farklıdır. Buna göre hakiki tek varlık bir mertebesinde söyleyen ve bir mertebesinde işiten olur. Ve cansız varlık, bitki, hayvan ve insan bu varlığın şehadet mertebesindeki birer belirli suretlerinden ibaret olduğundan, her bir suret kendi hâl ve şanına göre kendi hakikatlerinden gelen emri ve nidâyı işitip anlarlar ve bu emir dairesinde dönüşüm ve hareket ederler. Nasıl ki yer ve gök hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de انتتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائعين (Fussilet, 41/11) yani "İster istemez vücuda geliniz; ikisi de itaat edici olarak geldik dediler" buyrulur. Bu hâlin insan varlığında da benzeri vardır. İnsan dışı ve içi ile tek bir hakikattir, fikrinde maddi bir suret yoktur; onun eli ve ayağı birer maddi surettir. Fikrine gelen emir üzerine eli ve ayağı hareket eder ve iş görür. Buna göre kişi, fikir mertebesinden harfsiz ve sessiz söyleyen ve fiil mertebesi olan azalarından dahi kulaksız işiten olur. Buna göre söyleyicilik ve işiticilik tek bir hakikat olan bir varlık içinde gerçekleşmiş olur.

Zevi'l-ukülün gayrisinin nidâ-yı Hakk'ı anladığını kabûl etmek, maddiyyatda müstağrak olanlara güç gelir. Bu güçlük, merâtib-i vücûdu lâyıkıyle anlıyamamaktandır; zîrâ vücûd birdir ve onun merâtib-i muhtelifesi ve her bir mertebede bi-hasebi'l-esmâ muhtelif suver-i muayyenesi vardır; ve her bir mertebe diğer mertebenin hakikat cihetinden aynıdır ve sûret cihetinden gayridir. Binâenaleyh vücûd-ı vâhid-i hakîkî bir mertebesinde kâil ve bir mertebesinde sâmi' olur. Ve cemâd ve nebât ve hayvân ve insân bu vücudun mertebe-i şehadetindeki birer suver-i müteayyinesinden ibâret bulunduğundan, her bir sûret kendi hâl ve şânına göre kendi hakikatlerinden vârid olan emri. ve nidâyı işitip anlarlar ve bu emir dairesinde inkılâb ve hareket ederler. Nitekim arz ve semâ hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de انتتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائعين (Fussilet, 41/11) ya'nî "İster istemez vücûda geliniz; ikisi de itâat edici olâ- rak geldik dediler" buyrulur. Bu hâlin vücûd-ı insânîde de nazîri vardır. İnsan zâhiri ve bâtını ile vâhidü'l-ayndır, fikrinde maddî bir sûret yoktur; onun eli ve ayağı birer sûret-i maddiyyedir. Fikrine vârid olan emir üzerine eli ve ayağı hareket eder ve iş görür. Binâenaleyh şahıs, mertebe-i fikrinden bî-harf ü savt kāil ve mertebe-i fiili olan a'zâsından dahi kulaksız sâmi' olur. Binâenaleyh kāiliyyet ve sâmiiyyet vâhidü'l-ayn olan bir vücûd içinde vâki' olmuş olur.

2141. Her bir dem ondan "Elestü" [Değil miyim?] geliyor. Cevher ve arazlar mevcud oluyorlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2141. Her an ondan "Elestü" [Değil miyim?] geliyor. Cevher ve arazlar var oluyorlar.

Yani, bölünmez her bir anda, mutlak varlık tarafından "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (A'râf, 7/172) hitabı gelir ve bu hitap Rahman nefesiyle (Allah'ın varlığı yaratma ve sürdürme nefesi) gerçekleşir. Eşyayı o an içinde yok edip var kılmak suretiyle terbiye eder ve cevherlere ve arazlara varlık bağışlanır. "Cevher"den maksat melekût âlemi (gayb âlemi), "arazlar"dan maksat ise şehadet âleminin (görünen âlemin) taayyünleridir (belirginleşmiş şekilleri). Çünkü şehadet âleminin bütün yapısı arazlardan ibaret olduğu, yukarıda "teceddüd-i emsâl"den (benzerlerin yenilenmesi) bahsedildiği sırada açıklanmıştı.

Ya'nî her ân-ı gayr-i münkasimde vücûd-ı mutlak canibinden الست بربكم (A'râf, 7/172) "Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?" hitâbı gelir ve bu hitâb nefes-i rahmânî ile vâki' olup, eşyayı ol ân içinde ma'dûm ve mevcûd kılmak sûretiyle terbiye eder ve cevhere ve arazlara vücûd bahş olur. "Cevher"den murâd âlem-i melekût ve "a'râz"dan murâd âlem-i taayyünât-ı şehâdiyyedir. Zîrâ âlem-i şehadetin hey'et-i mecmûası arazlardan ibaret olduğu yukarıda "teceddüd-i emsâl"den bahis olunduğu sırada îzâh olundu.

2142. Gerçi onlardan "Belî" gelmiyor; fakat onların ademden gelmesi "Belî" olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2142. Gerçi onlardan "Evet" gelmiyor; fakat onların yokluktan gelmesi "Evet" olur.

Gerçekten onlardan "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitabına karşı, harf ve ses ile "evet" cevabı gelmiyor; fakat onların izafî yokluk âleminden, yani ilâhî ilim mertebesinden, fiiller mertebesi olan belirlenmeler âlemine gelmesi fiilen "evet" cevabı olur. Nasıl ki önceki beyitte açıklandı.

Vâkıa onlardan السْتُ بربِّكُمْ (A'râf, 7/172) [Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?] hitâbına karşı, harf ve savt ile "belî" (Evet) cevabı gelmiyor; fakat onların adem-i izâfi âleminden, ya'nî ilm-i ilâhî mertebesinden, mertebe-i efâl olan âlem-i taayyünâta gelmesi fiilen "belî" cevabı olur. Nitekim evvelki beyitte îzah olundu.

2143. O şeyden ki, ben taşın ve tahtanın idrakinden söyledim, onun beyanında bir kıssaya güzel akıl tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2143. O şeyden ki, ben taşın ve tahtanın idrakinden söyledim, onun beyanında bir kıssaya güzel akıl tut!

Ben taşın ve tahtanın ilâhî emri işitip idrak ettiklerinden bahsettim. Sen bunu hurafeler ve efsane sanma! Bu söylediğim anlamın açıklanması ve ayrıntısı hakkındaki bir kıssaya güzelce aklını ver!

Ben taşın ve tahtanın emr-i ilâhîyi işitip, idrak ettiklerinden bahs ettim. Sen bunu hurâfât ve efsâne zannetme! Bu söylediğim ma'nânın beyân ve tafsili hakkındaki bir kıssaya güzelce aklını ver!

2144. Tahtanın ve taşın âgâhlığından söylediğim şeyin beyanında bî-tevakkuf kıssayı dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2144. Tahtanın ve taşın idrak sahibi olmasından bahsettiğim şeyin açıklamasında, duraksamadan kıssayı dinle!

Cansız varlıkların doğaları gereği Hak'tan idrak sahibi olduğuna dair söylediğim şeyin açıklamasında ve gelecek kıssayı, aklını maddiyat dairesinde hapsetmiş olarak dinleme; aksine, akıl beyninin hükmünden sıyrılarak ve asla duraksamayarak dinle ki, وَ إِنْ مِنْ شَيْء إِلا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَ لَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) yani “Allah'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; fakat siz onların tesbihlerinin özünü idrak edemezsiniz” ayet-i kerimesinin sırrı nazarında sabit olsun.

Cemaat çoğalıp, biz vaaz esnasında, senin mübarek yüzünü göremiyoruz dedikleri için, Peygamber (s.a.v.)e özel minber yaptıkları vakit, hannâne direğinin inlemesi ve Resul ile ashabın o inlemeyi işitmesi ve Mustafa (a.s.)ın direk ile açıkça soru ve cevabı

Cenab-ı Pir efendimizin bu yüce açıklamaları, Buhari ve Nesai ve Ebu Davud'un Hz. Cabir'den ittifakla rivayet ettikleri hadise dayanmaktadır; o hadisin anlamı şudur: “Resul-i Ekrem (s.a.v.) hutbe okuduğu zaman bir hurma ağacına dayanırdı ki, o ağaç mescidin direklerinden birisi idi. Ne zaman ki onun için bir minber yaptılar ve onun üzerine çıkıp oturdu. Daha önce yanında hutbe okuduğu direk öyle bir feryat etti ki, az kaldı çatlayacak idi. Bu sebeple (s.a.v.) indi ve onu tutup kucakladı. Şimdi o direk susturulan bir çocuğun inlemesi gibi inledi ve nihayet feryadı dindi. Peygamber (a.s.v.) "İşittiği zikirden ayrılması üzerine ağladı" buyurdular. Ve bazı rivayette Server-i enbiya Efendimiz direğe hitaben "Sana dua edeyim, yeşillenmek mi istersin, yahut cennet ağacı olmak mı istersin?" buyurdular. Direk de cennet ağacı olmayı tercih etti; bunun üzerine defnini emir buyurdular. Direk defnedildi. Bu direğe "sütun-ı hannâne" denilmesinin sebebi budur; Türkçesi "İnleyici direk" demek olur.

Cemâdâtın tab'an Hak'dan âgâhlığına dair söylediğim şeyin beyânında ve âtîdeki kıssayı, aklını maddiyyât dâiresinde habs ederek dinleme; belki akıl dimâğının hükmünden tecerrüd ederek ve aslâ tevakkuf etmiyerek dinle, tâ وَ إِنْ مِنْ شَيْء إِلا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَ لَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) ya'nî “Allâh'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; velâkin siz onların tesbihlerinin künhünü idrâk edemezsiniz” âyet-i kerîmesinin sırrı nazarında sabit olsun.

Cemâat çoğalıp, biz va'z esnasında, senin mübarek yüzünü göremiyoruz dedikleri için, Peygamber (s.a.v.)e mahsûs minber yaptıkları vakit, hannâne direğinin nâlesi ve Resûl ve ashâbın o nâleyi işitmesi ve Mustafa (a.s.)ın direk ile sarâhaten suâl ve cevabı

Cenâb-ı Pîr efendimizin bu beyânât-ı aliyyeleri Buhârî ve Nesâî ve Ebû Dâvud'un Hz. Câbir'den müttefikan rivâyet ettikleri hadîse müsteniddir; o hadîsin ma'nâsı budur: “Resûl-i Ekrem (s.a.v.) vakt-i hitâbetde bir hurma ağacına dayanırdı ki, o ağaç mescidin direklerinden birisi idi. Vaktâki onun için bir minber yaptılar ve onun üzerine çıkıp oturdu. Mukaddemâ nezdinde hitâbet buyurduğu direk öyle bir feryâd etti ki, az kaldı çatlayacak idi. Binâenaleyh (S.a.v.) indi ve onu tutup kucakladı. İmdi o direk susturulan bir çocuğun inlemesi gibi inledi ve nihâyet feryâdı dindi. Peygamber (a.s.v.) "İşittiği zikirden ayrılması üzerine ağladı" buyurdular. Ve ba'zı rivâyette Server-i en- biyâ Efendimiz direğe hitâben "Sana duâ edeyim, yeşillenmek mi istersin, yâhut cennet ağacı olmak mı istersin?" buyurdular. Direk dahi cennet ağacı olmayı ihtiyâr etti; bunun üzerine defnini emir buyurdular. Direk defn olundu. Bu direğe "sütûn-ı hannâne" denilmesinin sebebi budur; Türkçesi "İnleyici direk" demek olur.

2145. Hannâne direği Resûl'ün hecrinden erbâb-ı ukül gibi feryad ediyordu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2145. Hannâne direği, Resûlullah'tan (a.s.) ayrılığından dolayı akıl sahipleri gibi feryat ediyordu.

2146. Va'z meclisi ortasında öyle ki, ondan ihtiyar ve genci dahi âgah oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2146. Vaaz meclisinin ortasında öyle ki, ondan yaşlısı ve genci dahi haberdar oldu.

Direğin feryadı, vaaz meclisinde bulunanların hepsi tarafından his kulaklarıyla işitildi.

Direğin feryâdı meclis-i va'zda bulunanların hepsi tarafından his kulaklarıyla işitildi.

2147. Direk enine boyuna neden nâle ediyor, diye ashâb-ı Resûl hayrette kaldılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2147. Resûl'ün ashâbı, direk enine boyuna neden inliyor diye hayrette kaldılar.

Ashâb-ı kirâmın hayreti, cansız varlık türünden olan bu direğin, böyle bir çocuk gibi feryat etmesine değildi. Çünkü onlar, Peygamberlik gölgesinde, beyin aklının sınırlı dairesinden kurtulmuş ve bitki, hayvan ve cansız varlığın ilâhî emirle, akıl sahipleri gibi bir hâl ve durumda ortaya çıkabileceklerini anlamışlardı. Onların hayreti, direğin feryadındaki sebebe idi; ve niçin böyle acı acı feryat ettiğine hayrette idiler.

Ashâb-ı kirâmın hayreti cemâd nev'inden olan bu direğin, böyle bir çocuk gibi feryâd etmesine değil idi. Zîrâ onlar sâye-i Risâlet-penâhîde akl-ı dimâğînin mahdûd dâiresinden kurtulmuş ve nebât ve hayvân ve cemâdın emr-i ilâhî ile, akıl sahibleri gibi bir şe'n ve hâlde zâhir olabileceklerini anlamış idiler. Onların hayreti, direğin feryâdındaki sebebe idi; ve niçin böyle acı acı feryâd ettiğine hayrette idiler.

2148. Peygamber dedi: Ey direk! Ne istersin? (Direk) dedi: Benim cânım senin ayrılığından hûn oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2148. Peygamber dedi: Ey direk! Ne istersin? (Direk) dedi: Benim canım senin ayrılığından kan ağladı!

2149. Senin dayanacak yerin ben idim, benden gittin; sen minberin başı üzerine istinad-gah yaptın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2149. Senin dayanacak yerin ben idim, benden gittin; sen minberin başı üzerine dayanak yaptın.

2150. Buyurdu ki: İster misin ki, seni bir hurma ağacı yapsınlar; şark ve garb ehli senden meyve toplasınlar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2150. Buyurdu ki: İster misin ki, seni bir hurma ağacı yapsınlar; doğu ve batı ehli senden meyve toplasınlar?

2151. Yahut Hak seni o âlemde bir servi ağacı mı yapsın? Tâ ki ebede kadar ter ü tâze kalasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2151. Yahut Yüce Allah seni o âlemde bir servi ağacı mı yapsın? Tâ ki sonsuza dek taze ve canlı kalasın.

Yani Yüce Allah seni ahiret âleminde cennet ağaçlarından bir ağaç mı yapsın ki, cennetin sonsuzluğuna ve ebediliğine bağlı olarak, sen de sonsuza dek yemyeşil bir hâlde kalasın.

Ya'nî Hak Teâlâ seni âlem-i âhirette cennet ağaçlarından bir ağaç mı yapsın ki, cennetin hulûd ve ebediyyetine tebean, sen dahi ebede kadar yemyeşil bir halde kalasın.

2152. Direk dedi, onu isterim ki, onun bakāsı daim ola. Ey gâfil, işit bir ağaçtan, noksan olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2152. Direk dedi ki, ben onu isterim ki, onun kalıcılığı sürekli olsun. Ey gafil, bir ağaçtan duy da, eksik kalma!

Direk, bir ağaç parçası iken kalıcı hayatı, geçici hayata tercih etti. Ey insanlık mertebesinde görünen gafil, bunu duy da, bir ağaç parçasından daha himmetsiz ve aşağı olma!

Direk bir ağaç parçası iken hayât-ı bakıyeyi, hayât-ı fâniyeye tercih etti. Ey mertebe-i insâniyyede zâhir olan gâfil, bunu işit de, bir ağaç parçasından daha dûn-ı himmet ve aşağı olma!

2153. Yevm-i kıyamette insan gibi haşı olmak için, direği arza defn etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2153. Kıyamet gününde insan gibi haşrolmak için, direği yeryüzüne gömdü.

2154. Tâ bilesin ki Hak Teâlâ her kimi da'vet etti ise, dünya işinin hepsinden işsiz kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2154. Ta ki bilesin ki Yüce Allah her kimi davet ettiyse, dünya işlerinin hepsinden işsiz kaldı.

Yani Yüce Allah hazretleri hikmetine dayanarak bazı kullarını dünyanın imarı görevine atar ve onlara dünya sevgisini musallat eder. Bazılarını ise ezelî inayeti sebebiyle ilahi marifetine tahsis eder ve onları kendi tarafına davet eder ve kalplerine kendi muhabbetini ilka eder. Bu sebeple bu zatlar dünya işlerinin hepsinden işsiz kalır ve dünyadan ancak kendi zahirî ihtiyacına yetecek bir miktar ile yetinir. Nasıl ki ayet-i kerimede مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثه وَ مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُوته مِنْهَا فَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصيب (Şûrâ, 42/20) yani “Kim ki ahiret ekinini isterse, onun ekinini artırırız; ve kim ki dünya ekinini isterse, ona o cinsten veririz; ona ahirette nasip yoktur" buyrulur.

Ya'nî Hak Teâlâ hazretleri hikmetine mební bâzı kullarını dünyanın ma'mûriyyeti vazîfesine nasb eder ve onlara hubb-i dünyayı musallat eder. Ba'zılarını inâyet-i ezeliyyesi sebebiyle ma'rifet-i ilâhiyyesine tahsîs ve onları kendi cânibine da'vet eder ve kalblerine kendi muhabbetini ilkā eyler. Binâenaleyh bu zevât dünyâ umûrunun kâffesinden muattal kalır ve dünyâdan ancak kendi ihtiyac-ı sûrîsine kifayet edecek bir mikdâr ile iktifâ eder. Nitekim ayet-i kerîmede مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثه وَ مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُوته مِنْهَا فَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصيب (Şûrâ, 42/20) ya'ní “Kim ki âhiret harsını isterse, onun harsında ziyâde ederiz; ve kim ki dünyâ harsını isterse, ona o cinsden veririz; ona âhirette nasib yoktur" buyrulur.

2155. Her kime ki Hak canibinden iş-güç oldu, o tarafa ruhsat buldu ve işten çıktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2155. Her kime ki Hak tarafından iş-güç oldu, o tarafa ruhsat buldu ve işten çıktı.

Yani Hak tarafından üzerine iş ve yük yüklenen kimse, Hak tarafına dönmeye izin ve icazet buldu ve dünya işlerinden dışarıya çıktı.

Ya'nî Hak tarafından üzerine iş ve yük tahmil olunan kimse, Hak tarafına dönmeğe izin ve icâzet buldu ve dünyâ umûrundan dışarıya çıktı.

2156. O kimseye ki, esrardan atâ olmaya, o cemâdın feryadını ne vakit tasdîk eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2156. O kimseye ki, sırlardan bağışlanma olmaz, o cansız varlığın feryadını ne zaman tasdik eder?

Bilinmeli ki, cansız varlıkların konuşması bu âlemde sabittir ve gerçekleşir. Arifler onu açık bir dille işitirler; fakat herkesin işitmesi alışılmış değildir. Bu sebeple onu işitmek âdet dışı bir durumdan olur; ve bu konuşma bu âlem içinde gerçekleşir; ve ârif onu bu dünya âleminde kendi sır kulağı ile işitir. Bazı kimselerin zannettikleri gibi, cansız varlığın konuşması misal âleminde değildir ki o âlemde işitilmiş olsun. Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) bu husustaki metinleri yüce eserlerinde beyan buyurmuşlardır. (Bahrü'l-Ulûm Şerhinden alındı.)

Fakir derim ki, bunu inkâr edenler "merâtib-i vücûd"u (varlık mertebelerini) anlayamamış olanlardır. Çünkü kelâm (konuşma) Hakk'ın sıfatıdır ve varlık ancak Hakk'ındır; fakat bu varlığın çeşitli mertebeleri vardır. Bu sebeple Hakk'ın sıfatları her mertebeyi kuşatır; ancak zuhuru (ortaya çıkışı), taayyünâtın (belirginleşmelerin) gerekliliklerine göredir. Örneğin kelâm cansız varlıkta ve bitkide gizlidir; ve hayvanda eksiktir ve insanda tamdır. Şimdi sır kulağı açılmış olanlar gizli ve eksik kelâmı işitebilirler; ve kapalı olanlar ancak "ahsen-i takvîm" (en güzel biçimde) üzere yaratılmış olan insanın görünen kelâmını işitirler. Bu sebeple inkârın sebebi ancak cehalettir.

Ma'lum olsun ki, cemâdâtın tekellümü bu âlemde sâbit ve vâki'dir. Arifler lisân-ı fasîh ile işitirler; fakat herkesin işitmesi mu'tâd değildir. Binâenaleyh onu işitmek hark-ı âde nev'inden olur; ve bu tekellüm bu âlem içinde vâki' olur; ve ârif onu bu âlem-i dünyâda kendisinin sır kulağı ile işitir. Ba'zı kimselerin zâhib oldukları gibi, cemâdın tekellümü âlem-i misâlde değildir ki o âlemde işitilmiş olsun. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber bu husûstaki nusûsu âsâr-ı aliyyelerinde beyân buyurmuşlardır. (Bahrü'l-Ulûm Şerhinden alındı.)

Fakîr derim ki, bunu inkâr edenler “merâtib-i vücûd"u anlıyamamış olanlardır. Zîrâ kelâm sıfat-ı Hak'dır ve vücûd ancak Hakk'ındır; fakat bu vücûdun merâtib-i muhtelifesi vardır. Binâenaleyh sıfât-ı Hak her mertebesini muhîttir; velâkin zuhûru, taayyünâtın îcâbâtına göredir. Meselâ kelâm cemâd ve nebâtda bâtındır; ve hayvanda nâkıstır ve insanda kâmildir. İmdi sır kulağı açılmış olanlar kelâm-ı bâtını ve nâkısı işitebilirler; ve kapalı olanlar ancak "ahsen-i takvîm" üzere mahlûk olan insanın kelâm-ı zâhirîsini işitirler. Binâenaleyh inkârın sebebi ancak cehildir.

2157. Ona, ehl-i nifakdır dememeleri için, muvafakatdan dolayı "Evet" der, gönülden değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2157. Ona, nifak ehli dememeleri için, muvafakatten dolayı "Evet" der, gönülden değil.

Yani, âlemin tabiî kanunlarına aykırı olarak meydana gelen peygamberlerin mucizelerini ve evliyaların kerametlerini dinleyen ve Kur'an'a iman ettiklerini ve peygamberlere uyduklarını söyleyen bazı kimseler, Kur'an metinleriyle sabit olan, örneğin Nemrud'un ateşinin serin ve selametli olmasını ve Ebabil kuşlarının Mekke'yi kuşatmaya gelen Yemen hükümdarı Ebrehe'nin askerlerini havadan taşlayıp helak etmesini ve cansız varlıkların ve her bir şeyin Hakk'a hamd ile tesbihlerini görünüşte tasdik ederler; fakat içlerinden, ateş hiçbir zaman gülistana dönüşemez ve kuşlar akıl sahipleri gibi bir askerin helakı için taş atamaz; ve cansız ve bitkilerin dili olmadığı için, onlar tesbih edemez diyerek, eksik akılları dairesinde te'villere kalkışırlar. Bu gibi zatlar cehaletlerini gidermek suretiyle kendilerini te'vil etseler daha iyi olurdu. Dinsizlere gelince, onlar bu taifeden daha kördürler; bunlara hurafeler deyip geçerler.

Ya'nî kavânîn-i tabîiyye-i âlem hilafında olarak vâki' olan mu'cizât-ı enbiyâ ve kerâmât-ı evliyâyı dinleyen ve Kur'ân'a îmân ve enbiyâya tebaiyyet ettiklerini beyân eden ba'zı kimseler, nusûs-ı kur'âniyye ile sabit olan meselâ Nemrûd'un ateşinin berd ve selâm olmasını ve Ebâbil kuşlarının Mekke'yi muhâsaraya gelen Yemen hükümdarı Ebrehe'nin askerlerini havadan taşlayıp helâk etmesi ve cemâdâtın ve her bir şeyin Hakk'a hamd ile tesbihlerini zâhiren tasdík ederler; fakat içlerinden, ateş hiç bir vakitte gülistâna inkılâb edemez ve kuşlar erbâb-ı ukül gibi bir askerin helâki için taş atamaz; ve cemâd ve nebâtın lisânı olmadığı cihetle, onlar tesbih edemez diyerek, ukūl-i nâkısaları dâiresinde te'vílâta kıyâm ederler. Bu gibi zevât cehillerini izâle et- mek sûretiyle kendilerini te'vil etseler daha iyi olurdu. Dinsizlere gelince, onlar bu tâifeden daha kördürler; bunlara hurâfât deyip geçerler.

2158. Eğer "Kün" emrine vakıf olmasalar idi, cihanda bu söz red olunmuş olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2158. Eğer "Ol" emrine vakıf olmasalar idi, dünyada bu söz reddedilmiş olurdu.

Eğer cansız varlık, bitki ve hayvan Yüce Allah'tan gelen "Ol" emrine vakıf olmasalar idi, âlemde fiilen bu "ol" sözü reddedilmiş olur ve hiçbir şey var olmazdı. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de Yüce Allah hazretleri انما قَوْلُنَا لشَيْئ إذا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (Nahl, 16/40) yani "İrade ettiğimiz bir şeye bizim sözümüz “Ol!” dememizdir; bu sebeple o var olur" buyurur. Ve yaratma niteliği, Yüce Şeyh-i Ekber hazretlerinin Fusûsu'l-Hikem'de Sâlihî Fassı'nda açıkladığı şekilde "üçlü ferdiyet" (yaratma eyleminin üç temel unsura dayanması) üzerine kuruludur. Allah tarafından "zât" ve "irâde" ve "söz"; ve şey tarafından da onun ilâhî ilimde sabit olan "şey'iyyeti" (bir şey olma durumu)dir, "ol, ilâhî sözünü işitmesi"dir ve "Yaratıcısı tarafından gelen emre bağlanması"dır. Bunlardan birisi eksik olsa yaratma niteliği gerçekleşmez. Bu hakikatleri bilmeyen ve anlamayan kimselere bitkinin, cansız varlığın ve hayvanın işitmesini ve söylemesini tasdik etmek zor gelir.

Eğer cemâd, nebât ve hayvan Cenâb-ı Hak'dan vâki' olan “Kün” ya'nî "Ol" emrine vakıf olmasalar idi, âlemde fiilen bu "kün" sözü merdûd olur ve hiçbir şey mevcud olmazdı. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'de Hak Teâlâ hazretleri انما قَوْلُنَا لشَيْئ إذا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (Nahl, 16/40) ya'nî "İrâde ettiğimiz bir şeye bizim kavlimiz “Kün!” demekliktir; binâenaleyh o mevcûd olur” buyurur. Ve tekvîn keyfiyyeti, Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretlerinin Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Sâlihîde beyân buyurdukları vech ile "ferdiyyet-i selâsiyye" üzerine müsteniddir. Hak tarafından "zât" ve "irâde" ve "kavil"; ve şey tarafından dahi onun ilm-i ilâhîde sabit olan "şey'iyyeti"dir, "kün, kavl-i ilâhîsini işitmesi"dir ve "Mükevvin'i tarafından vâki' olan emre ittisâl etmesi"dir. Bunlardan birisi noksân olsa tekvîn keyfiyyeti vâki' olmaz. Bu hakāyıkı bilmeyen ve anlamayan kimselere nebât ve cemâdın ve hayvanın işitmesini ve söylemesini tasdîk etmek güç gelir.

2159. Yüz binlerce ehl-i taklîd ve nişanı, bir yarım vehim şekke düşürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2159. Yüz binlerce taklit ehli ve nişanı, bir yarım vehim şüpheye düşürür.

"Taklit ehli"nden kasıt, akıllarına güvenen zahir ulemasıdır ve "nişan"dan kasıt da akli delildir. Yani yüz binlerce zahir ilmi ve akli delil sahibini, cüz'i bir vehim kuvveti, mucizeler ve kerametler konusunda şüpheye düşürür ve bu şüphe sebebiyle tevil (yorumlama) yoluna sapar. Fakat şanlı peygambere (a.s.) taklit edenler, kendi vehimlerinin etkisinden uzaktır.

"Ehl-i taklîd"den murâd akıllarına i'timâd eden ulemâ-yı zâhire ve "nişân"dan murâd delîl-i aklidir. Ya'nî yüzbinlerce ilm-i zâhir ve delil-i aklî erbâbını, cüz'î bir vehim kuvveti, mu'cizât ve kerâmât emrinde şekke düşürür ve bu şekki sebebiyle te'vil yoluna sapar. Fakat Nebiyy-i zîşâna taklîd edenler kendi vehimlerinin te'sîrinden âzâdedir.

2160. Zîra onların taklîd ve istidlâli ve bütün perr ü bâlleri zan ile kāimdir. [2126]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2160. Çünkü onların taklitleri ve çıkarımları ve bütün kanatları zan ile ayakta durur.

Yani, zahirî ilimler sahiplerinin taklitleri ve çıkarımları ve akıllarının bütün kanatları zan ile ayakta durur; çünkü hakikat onların nazarında açıkça belirmemiştir. Nitekim ayet-i kerîmede وَمَا يَتَّبِعُ أَكْثَرُهُمْ إِلَّا ظَنَا إِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا (Yunus 10/36) yani "Onların çoğu ancak zanna uyar; muhakkak ki zan, Hak tarafından hiçbir şeyi faydalı kılmaz" buyrulur.

Ya'nî ulûm-i zâhire erbâbının taklîdleri ve istidlâlleri ve bütün akıllarının kanadları zan ile kāimdir; zîrâ nazarlarında hakikat münkeşif değildir. Nitekim ayet-i kerîmede وَمَا يَتَّبِعُ أَكْثَرُهُمْ إِلَّا ظَنَا إِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا (Yunus 10/36) ya'nî "Onların çoğu ancak zanna tâbi'dir; muhakkak zan Hak cihetinden bir şeyi müfid olmaz" buyrulur.

2161. Alçak şeytan bir şübhe koparır; bu körlerin hepsi baş aşağı düşerler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2161. Alçak şeytan bir şüphe koparır; bu körlerin hepsi baş aşağı düşerler.

Yani lanetlenmiş şeytan, bu delil düşkünlerinin kalbine "Eyvah! Aklın yok mu; hiç cansız varlıklar ve bitkiler insan gibi söz söyleyebilir mi? Bu kadar dirayetin ve aklın ile böyle hurafelere ve efsanelere inanmaktan utanmaz mısın?" diyerek bir vesvese (içine doğan kötü düşünce) atar. Körün değneği gibi, akıllarına ve çıkarımlarına dayanarak yürüyen bu zavallılar da baş aşağı düşerler.

Ya'nî şeytân-ı laîn bu delîl düşkünlerinin kalbine "Yâhû! aklın yok mu; hiç cemâdât ve nebâtât insan gibi söz söyliyebilir mi? Bu kadar dirâyetin ve aklın ile böyle hurâfâta ve efsânelere inanmaktan utanmaz mısın?" diyerek bir vesvese ilkâ eder. Körün değneği gibi, akıllarına ve istidlâllerine dayanarak yürüyen bu zavallılar da baş aşağı düşerler.

2162. İstidlâle mensûb olanların ayağı ağaçtan olur. Ağaç ayak ise, pek kuvvetsiz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2162. Akıl yürütmeye dayananların ayağı ağaçtan olur. Ağaç ayak ise, pek kuvvetsiz olur.

Akıl yürütmeye dayalı olan ilim ve inanç sebatsızdır; çünkü bir delilin diğer bir delil ile geçersiz kılınması mümkündür.

İstidlâlî olan ilim ve i'tikād sebatsızdır; zîrâ bir delîlin dîğer delîl ile ibtâli mümkindir.

2163. Gözlü olan o “kutb-ı zamân"ın gayri ki, onun sebâtından dağ sersem olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2163. Gözlü olan o "kutb-ı zamân"dan başkası değildir ki, onun sebatından dağ sersem olur.

Akla dayalı delil getirenler arasında "kutb-ı zamân" olan kâmil velînin getirdiği deliller istisnadır; onun ilminin sebatından, dağ gibi olan bir zahir âliminin zihni sersem olur. Çünkü onun delilleri vehim kuvvetinin etkisi altında değildir; çünkü onun kalp gözü eşyanın hakikatlerini görür ve getirdiği deliller de müşâhedeleri üzerine gerçekleşir. Bu sebeple onun delilleri, dağ gibi azamet sahibi görünen zahir ulemasını sersem eder ve onları susturur; ve bu sebeple ona karşı çıkmaktan âciz kalırlar; çünkü bunların delilleri zanna, "kutb-ı zamân"ın delilleri ise yakîne dayanır. Şüphe ile yakîn ortadan kalkmaz; fakat yakîn ile şüphe ortadan kalkar.

Delîl-i aklî ikāme edenler arasında "kutb-ı zamân" olan veliyy-i kâmilin ikāme ettiği delâil müstesnâdır; onun ilminin sebâtından dağ gibi olan bir âlim-i zâhirînin dimâğı sersem olur. Zîrâ onun delâili kuvve-i vâhimenin te'sîri altında değildir; çünkü onun kalb gözü hakāyık-ı eşyayı görür ve ikāme ettiği delâil dahi müşâhedâtı üzerine vâki' olur. Binâenaleyh onun delâili, dağ gibi azamet sahibi görünen ulemâ-yı zâhireyi sersem eder ve mülzem kılar; ve bu sebeble ona muârazadan âciz kalırlar; çünkü bunların delîlleri zanna ve "kutb-ı zamân"ın delilleri ise yakîne müsteniddir. Şek ile yakîn zâil olmaz; fakat yakîn ile şek zâil olur.

2164. Taş kırıkları üzerine baş aşağı düşmemek için, körün ayağı asa olur asa!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2164. Taş kırıkları üzerine baş aşağı düşmemek için, körün ayağı asa olur asa!

Yani körün gözü görmediği için, değnek kullanmaya mecburdur ve o değnek onun ayağı hükmündedir. Yürürken önce basacağı yeri yoklar, sonra ayağını basar. Bunun gibi, kalp gözü kör olduğu için Hak yolunda yürümek isteyen zahir uleması (dış görünüşe ve lafza önem veren âlimler) dahi, körün değneği mesabesinde olan vehim (sanı, zan) ile dolu delilleri kullanırlar, kelâmcılar ve diğer meslek sahipleri gibi.

Ya'nî körün gözü görmediği için, değnek kullanmağa mecburdur ve o değnek onun ayağı hükmündedir. Yürürken evvelâ basacağı mahalli yoklar, sonra ayağını basar. Bunun gibi, kalb gözü kör olduğu için Hak yolunda yürümek isteyen ulemâ-yı zâhire dahi, körün değneği mesâbesinde olan vehim ile meşûb delâili kullanırlar, mütekellimîn vesâir mesâlik erbâbı gibi.

2165. O süvârî ki, askere zafer oldu, ehl-i dîn için kimdir? Sultan-ı basardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2165. O süvari ki, askere zafer oldu, din ehli için kimdir? Göz sultanıdır.

Kumandan askere zafer sağlar; ve bu kumanda usulü din ehli için de geçerlidir. Acaba din ehlinin kumandanı kimdir, diye sorarlarsa, basar (görme) kuvvetidir derim ve hakiki basar kuvveti sahibi "Muhammedî fert" olan "kutbü'l-aktâb"dır (kutubların kutbu, en büyük veli). Çünkü o, cihanın gözbebeğidir. Bu sebeple hakikatleri olduğu hal üzere gören ancak odur; diğer yüce evliyalar onun takipçileri ve âlem halkı onun asalaklarıdır. Bu sebeple din ehli için nefis ve şeytan ordularına karşı zafer sağlayan o şerefli zattır.

Kumandan askere zafer temîn eder; ve bu kumanda usûlü ehl-i dîn için de vâki'dir. Acabâ ehl-i dînin kumandanı kimdir, diye sorarlarsa, kuvve-i basardır derim ve hakîkî kuvve-i basar sahibi "ferd-i muhammedî" olan "kutbü'l-aktâb"dır. Zîrâ o, cihânın gözbebeğidir. Binâenaleyh hakāyıkı olduğu hâl üzere gören ancak odur; diğer evliyâ-yı kirâm onun tevâbi'i ve halk-ı âlem onun tufeylidir. Binâenaleyh ehl-i din için nefis ve şeytan ordularına karşı zafer temîn eden o zât-ı şerîfdir.

2166. Vakıû körler asâ ile yol görmüşlerdir, onlar gözleri rûşen olan halkın penahındadırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2166. Körler değnekle yol görmüşlerdir, onlar gözleri açık olan halkın himayesindedirler.

Körler değnekleri aracılığıyla yol görüp yürürler; fakat onların insan hayatı için gerekli olan ihtiyaçlarının karşılanması, gören halkın sayesinde ve himayesindedir.

Körler değnekleri vâsıtasıyla yol görüp yürürler; fakat onların hayât-ı beşere lâzım olan ihtiyaçlarının te'mîni, gözlü olan halkın sâyesinde ve penâhındadır.

2167. Eğer görücüler ve şahlar olmaya idi, körlerin hepsi cihanda ölmüş olurlardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2167. Eğer görenler ve şahlar olmasaydı, körlerin hepsi dünyada ölmüş olurlardı.

2168. Körlerden ne ekmek, ne de biçmek, ne imâret ve ne ticaretler ve ne de fâide gelir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2168. Körlerden ne ekmek, ne de biçmek, ne imar etme ve ne ticaretler ve ne de fayda gelir idi.

2169. Size fazılların rahmetini etmese idi, sizin istidlal ağaçlarınız kırılır idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2169. Size faziletli kişilerin rahmetini etmeseydi, sizin istidlal ağaçlarınız kırılırdı.

Eğer yüce evliyaların, dış âlimler olan istidlal ehli kişilere faziletlerinin rahmeti gerçekleşmeseydi, onların kurdukları ağaçtan yapılmış ayaklara benzeyen delilleri, karşıtların önünde kırılır ve derhal geçersiz kılınırdı. Hz. Pîr'in yüce menkıbelerinde (kerametlerinde) zikredilmiştir ki, şerefli zamanlarında âlimler ile doktorlar arasında bir anlaşmazlık ortaya çıkmıştır. Âlimler insanın ruhtan yaşadığını ve doktorlar ise kandan yaşadığını iddia ederler; ve doktorların iddiasını âlimler kendi delilleriyle çürütemezler; bu meseleyi Hz. Pîr'e arz ederler. Şerefli huzurlarında bir tarafta âlimler ve bir tarafta da doktorlar otururlar. Cenâb-ı Pîr âlimlere yönelip, doktorlar haklıdır, elbette insan kandan yaşar buyururlar. Ve o anda bir hacamatçı çağırıp, mübarek kollarındaki atardamarlardan birini deldirirler ve bir leğen içine kanlarını akıtırlar ve doktorlar telaş ettikleri halde, Cenâb-ı Pîr sükûnet emrederler. Şerefli vücutlarında akacak kan kalmadığı vakit, doktorlara yönelip: "Aksine bizim mezhebimizde insan ruhtan yaşar" buyururlar. Ve bu şekilde doktorları sustururlar. Ve aynı şekilde Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tabiatçılardan (doğa bilimcilerinden) birisiyle bir mecliste Nemrud'un ateşinin İbrahim'i (a.s.) yakmaması mevzu bahis olur. O filozof bunu tevil etmeye (yorumlamaya) kalkışır. Cenâb-ı Şeyh, ortada bulunan mangaldaki ateşi filozofun elbisesine döker ve elbise yanmaz ve bu şekilde filozofu sustururlar. Evliyâullâhın bu gibi menkıbeleri (kerametleri) pek çoktur; bu sebeple yüce evliyaların dış âlimlere bu gibi yardımları olmasa, karşıtlara kendi delilleriyle karşılık vermeleri mümkün olamazdı.

Eğer evliyâ-yı kirâmın, erbâb-ı istidlâl olan ulemâ-yı zâhireye fazıllarının rahmeti vâki' olmasa idi, onların ikāme ettikleri ağaçtan yapılmış ayaklara benzeyen delilleri, muârızların önünde kırılır ve derhal ibtâl edilmiş olurdu. Hz. Pîr'in menâkıb-ı aliyyelerinde mezkûrdur ki, zamân-ı şerîflerinde ulemâ ile doktorlar arasında bir ihtilaf zuhûr etmiştir. Ulemâ insanın rûhdan yaşadığını ve doktorlar ise kandan yaşadığını iddia ederler; ve doktorların iddiasını ulemâ kendi delilleriyle çürütemezler; bu mes'eleyi Hz. Pîr'e arz ederler. Huzûr-ı şerîflerinde bir tarafta ulemâ ve bir tarafta da doktorlar otururlar. Cenâb-ı Pîr ulemâya teveccüh edip, doktorlar haklıdır, elbette insan kandan yaşar buyururlar. Ve o anda bir hacamatçı celb edip, mübarek kollarındaki şiryanlardan birisini deldirirler ve bir leğen içine kanlarını akıtırlar ve doktorlar telâş ettikleri halde, Cenâb-ı Pîr sükûnet emr ederler. Vücûd-ı şerîflerinde akacak kan kalmadığı vakit, doktorlara teveccüh edip: "Ammâ bizim mezhebimizde insan rûhdan yaşar" buyururlar. Ve bu sûretle doktorları ilzâm buyururlar. Ve kezâ Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tabiiyyûndan birisiyle bir meclisde Nemrûd'un ateşinin İbrâhîm (a.s.)ı yakmaması mevzû'-i bahs olur. O hakîm bunu te'víle kıyâm eder. Cenâb-ı Şeyh, ortada bulunan mangaldaki ateşi hakîmin elbisesine döker ve elbise yanmaz ve bu sûretle hakîmi ilzâm buyururlar. Evliyâullâhın bu gibi menâkıbı pek çoktur; binâenaleyh evliyâ-yı kirâmın ulemâ-yı zâhireye bu gibi yardımları olmasa, muârızlara kendi delilleriyle mukābeleleri mümkin olamaz idi.

2170. Bu asa ne olur? Kıyaslar ve delildir; o asayı onlara kim verdi? Basîr [2136] olan Celil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2170. Bu asa ne olur? Kıyaslar ve delildir; o asayı onlara kim verdi? Basîr (her şeyi gören) olan Celil (ulu, yüce)!

Zahir ulemasının bu asaları nedir? Onların vehim (sanı, zan) ile karışık olan kıyasları ve delilleridir; fakat evliyanın ortaya koyduğu asayı kim verdi? O mucize ve keramet asasını onlara Celil ve Basîr olan Yüce Allah ihsan etti.

Ulemâ-i zâhirenin bu asâları nedir? Onların vehim ile karışık olan kıyâsları ve delilleridir; fakat evliyânın ızhâr ettiği asâyı kim verdi? O asâ-yı mu'cizât ve kerâmâtı onlara Celîl ve Basîr olan Allah Teâlâ hazretleri ihsân buyurdu.

2171. Vaktaki asâ cenk ve nefîr âleti oldu, ey kör, o asayı ufalıyarak kır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2171. Vakti geldiğinde asa savaş ve nefret aracı oldu, ey kör, o asayı ufalayarak kır!

Ey hakikati kalp gözüyle görmeyip, geçim aklı gözüyle hazırladığı delil ve kıyas ile görmeye çalışan kişi; senin bu delilin ve kıyasın evliyaya karşı çekişme, uzaklaşma ve nefret aracı olduğu zaman, artık sen delil asasını terk et ve parça parça edip kır!

Ey hakikati kalb gözüyle görmeyip, akl-i maâş gözüyle ihzâr eylediği delil ve kıyâs ile görmeğe çalışan kimse; senin bu delîlin ve kıyâsın evliyâya karşı nizâ' ve bu'd ve nefret âleti olduğu vakit, artık sen delîl asâsını terk et ve parça parça edip kır!

2172. O asayı size verdi, nihayet ileri geldiniz; o asâyı da gazabdan ona vurdunuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2172. O asayı size verdi, nihayet ileri geldiniz; o asayı da gazaptan ona vurdunuz.

Yani Peygamber-i zîşân (şanlı/yüce peygamber), getirdiği şeriatle (ilahi yasa) kıyas ve delil asasını sizin elinize verdi; ve siz bu asayı silah gibi çekip ileriye geldiniz. Peygamberlerin mucizelerini ve evliyanın kerametlerini tevil (yorumlamak) ile iptal etmeye kalktınız; bu sebeple size o asayı veren Nebiyy-i zîşân (şanlı/yüce peygamber) hazretlerinin aleyhine kullanmaya kalktınız.

Ya'nî kıyas ve delîl asâsını getirdiği şerîatle sizin elinize Peygamber-i zîşân verdi; ve bu asâyı silâh gibi çekip ileriye geldiniz. Mu'cizât-ı enbiyâ ve kerâ- mât-ı evliyâyı te'vîl ile ibtâle kıyâm ettiniz; binâenaleyh size o asâyı veren Nebiyy-i zîşân hazretlerinin aleyhine kullanmağa kalktınız.

2173. Ey körler halkası! Ne iştesiniz? Ortaya görücüyü getiriniz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2173. Ey körler halkası! Ne iştesiniz? Ortaya görücüyü getiriniz!

Ey geçim akıllarının gözü, kalplerinin gözüne perde olmuş olan körler topluluğu! Ne yapıyorsunuz, bu körlük ile peygamberlerin ve evliyaların hâllerinden bahsetmek size uygun değildir. Öncelikle aranıza kalp gözü açık olan kâmil bir velîyi getiriniz ve kibir ile benlikten vazgeçip, ona tâbi olunuz.

Ey akl-ı maaşlarının gözü, kalblerinin gözüne perde olmuş olan körler tâ-ifesi! Ne yapıyorsunuz, bu körlük ile enbiyâ ve evliyânın ahvâlinden dem vurmak size muvâfık değildir. Evvelen aranıza kalb gözü açık olan bir veliyy-i kâmili getiriniz ve kibir ve enâniyetten vazgeçip, ona tâbi' olunuz.

2174. Onun eteğini tut ki, sana asayı o verdi; bak ki âdem asadan neler gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2174. Onun eteğini tut ki, sana asayı o verdi; bak ki âdem asadan neler gördü.

Yani şanlı peygamberin sana verdiği şeriat asâsından ayrılma. Kıyas ve akli delil ile tevillere kalkışmayı terk et ve (S.a.v.) Efendimiz'in "Acûzelerin dinini üzerinize lazım kılın" hadis-i şerifiyle amel et; çünkü senin kalp gözün açık değildir ki, melekût âleminin hallerini idrak edebilesin. Akli delilin ve kıyasın hükmündeki sakatlığı ve vahâmeti anlamak istersen, Ebû'l-Beşer olan Adem (a.s.)ın haline bak. Onun akli delili, kendisini yasak ağaçtan men edemedi. Nitekim bu husustaki ayrıntılar 1274 numaralı beyitte geçti.

Ya'nî Peygamber-i zîşânın sana verdiği asâ-yı şerîatten ayrılma. Kıyas ve delîl-i aklî ile te'vîlâta kıyâmı terk ve (S.a.v.) Efendimiz'in عليكم بدين العجائز ya'ni "Acûzelerin dînini üzerinize lâzım kılın" hadîs-i şerîfiyle âmil ol; zîrâ senin kalb gözün açık değildir ki, ahvâl-i melekûtu idrâk edebilesin. Delîl ve kıyâs-ı aklînin hükmündeki sakāmet ve vehâmeti anlamak istersen Ebû'l-Beşer olan Adem (a.s.)ın hâline nazar et. Onun delîl-i aklîsi, kendisini şecere-i menhiyyeden men' edemedi. Nitekim bu husûstaki tafsîlât 1274 numaralı beyitte geçti.

2175. Mûsa'nın ve Ahmed'in mu'cizesine bak; nasıl asâ yılan ve direk haberli oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2175. Musa'nın ve Ahmed'in mucizesine bak; nasıl asa yılan ve direk haberli oldu.

Musa ve Ahmed (a.s.) hazretlerinin mucizelerine bak da, eksik aklınla yapacağın yorumları terk et. Çünkü Musa (a.s.)'ın asasının his gözüyle görülecek şekilde büyük bir yılana dönüştüğü tarih ile; ve inleyen direğin Peygamber Efendimiz'in kendisini terk etmesinden haberdar olarak çocuk gibi feryat ettiği tevatüren (nesilden nesile aktarılarak) sabittir; ve bu mucizeleri görenlerin akılları senden daha fazla idi; ve bu mucizelerin önünde hepsi hayrette kaldılar.

Mûsâ ve Ahmed (aleyhime's-selâm) hazretlerinin mu'cizelerine bak da, akl-ı nâkısınca yapacağın te'vílâtı terk et. Zîrâ Mûsâ (a.s.)ın asâsının his gözüyle görülecek sûrette bir azîm yılana inkılâb ettiği târih ile; ve sütûn-ı hannânenin Peygamber Efendimiz'in kendisini terkinden haberdar olarak çocuk gibi feryâd eylediği tevâtüren sâbittir; ve bu mu'cizeleri görenlerin akılları senden daha ziyâde idi; ve bu mu'cizelerin önünde hepsi hayrette kaldılar.

2176. Asadan bir yılan ve direkten de nâle; din için beş nevbet çağırırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2176. Asadan bir yılan ve direkten de nâle; din için beş nevbet çağırırlar.

Ey mucizeleri inkâr eden veya iman edip tevil eden kimse! Hz. Musa'nın asâsından meydana gelen yılan ve (s.a.v.) Efendimiz'in mescid-i şeriflerindeki direğin inlemesi, bugün beş vakitte dini ayakta tutmak açısından minarelerden bağırıyorlar. Çünkü bu mucizeleri görmüş olanların imanıdır ki, bugün bizlere kadar zincirleme olarak ulaştı. Eğer senin zannın gibi bu mucizeler hurafeler ve efsane türünden olmuş olsalardı, o Hazret'in şerefli zamanında yaşayan ve senin kadar ve hatta senden daha fazla akıl ve dirayeti olanlar, tek başlarına ortaya çıkan bu şerefli zatların etrafına toplanıp onlara yardım etmezlerdi ve bu Hak din de zamanımıza kadar ayakta kalarak beş vakitte minarelerde ilan olunmazdı.

Ey mu'cizâtı inkâr eden veyâ îmân edip te'víl eden kimse! Hz. Mûsâ'nın asâsından hâsıl olan yılan ve (S.a.v.) Efendimiz'in mescîd-i şerîflerindeki di- reğin nâlesi, bugün beş vakitte dîni ikāme etmek cihetinden minârelerden ba- ğırıyorlar. Zîrâ bu mu'cizeleri görmüş olanların îmânıdır ki, bugün bizlere ka- dar müteselsilen vâsıl oldu. Eğer senin zannın gibi bu mu'cizeler hurâfât ve efsâne nev'inden olmuş olsalar idi, o Hazret'in zamân-ı şerîflerinde yaşayan ve senin kadar ve belki senden daha ziyâde akıl ve dirâyeti olanlar, tek baş- larına zuhûr eden bu zevât-ı şerîfenin etrafına toplanıp onlara yardım etmez- ler ve bu dîn-i Hak dahi zamânımıza kadar pâyidâr olarak beş vakitte minâ- relerde i'lân olunmaz idi.

2177. Eğer bu meze nâ-ma'kül olmasa idi, bu kadar mu'cizeye ne vakit hâcet olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2177. Eğer bu mesele akla aykırı olmasaydı, bu kadar mucizeye ne zaman ihtiyaç olurdu?

Eğer Hak tarafından, insan cinsinden birinin peygamber olarak gönderilmesi ve onun aracılığıyla insanlığa şeriat gönderilmesi meselesi ve niteliği, geçim aklının (dünyevi işlerle uğraşan akıl) sınırına sığar bir şey olsaydı ve akla aykırı olmasaydı, insanları ikna etmek için, bu kadar aklın sınırları dışındaki harikalara ve mucizelere gerek kalır mıydı?

Eğer cânib-i Hak'dan, insan cinsinden birinin peygamber olarak irsâli ve onun vâsıtasıyla beşeriyyete şerîat irsâli mezesi ve keyfiyyeti, akl-ı maaşın tavrına sığar bir şey olsa idi ve nâ-ma'kūl olmasa idi, beşeri iknâ' için, bu ka- dar tavr-ı akıl hâricinde hârikalara ve mu'cizeye lüzûm kalır mı idi?

2178. Her ne ma'küldür, akıl onu mu'cize ızhârı olmaksızın ve ileri geri çek- meksizin yutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2178. Akıl, mucize göstermeksizin ve ileri geri çekmeksizin, akla uygun olan her şeyi kabul eder.

Akıl, kendi sınırları içinde gördüğü her şeyi, harika bir şeyin ortaya çıkmasına gerek kalmaksızın hemen kabul eder. Bu sebeple, peygamberlerin gönderilmesi ve şeriatların tebliği akla uygun olmadığı için, peygamberler (a.s.) harikalar ve mucizeler göstermek zorunda kaldılar ve insanlar bunları görünce anladılar ki, aklın sınırlarının ötesinde, bildikleri âlemden başka âlemler de vardır.

Akıl kendi tavrı dâiresinde gördüğü her şeyi, hârika ızhârına hâcet olmak- sızın derhal kabûl eder. Binâenaleyh irsâl-i rüsul ve tebliğ-i şerâyi' nâ-ma'kūl olduğu için, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) hârikalar ve mu'cizeler ızhârına mec- bûr oldular ve beşer bunları görünce bildi ki, tavr-ı aklın arkasında bildikleri âlemden başka, âlemler de vardır.

2179. Bu tarîk-ı acibi nâ-ma'kūl gör; her bir mukbilin gönlünde makbûl gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2179. Bu şaşılacak yolu akla aykırı gör; her bir makbul kişinin gönlünde kabul edilmiş gör!

Peygamberlerin gönderilmesini, şeriatların tebliğ edilmesini ve tevhid idrakinin zevkini ve tadını şaşılacak bir yol ve aklın dışında bir tavır olarak bil. İlahi reddedilmişlerin inkârına rağmen, Allah katında makbul olan her bir kimsenin gönlünde bunların kabul edildiğini bil. Çünkü hidayet ve dalalet Allah'tandır. Ancak inkâr ve dalaletin sebebi, enaniyet ve serkeşliğin sevk etmesiyle akli tasarruflara kalkışmaktır; ikrar ve hidayete sebep de, peygamberler ve evliya karşısında akli tasarrufları tevazu ile terk etmektir.

İrsâl-i rüsul ve tebliğ-i şerâyi' ve idrâk-i tevhîd zevkini ve mezesini acīb bir yol ve tavr-ı aklın haricinde bil. Merdûd-i ilâhî olanların inkârına rağmen ind-i ilâhîde makbûl olan her bir kimsenin gönlünde bunların makbûl oldu- ğunu bil. Zîrâ hidâyet ve dalâlet Hak'dandır. Ancak sebeb-i inkâr ve dalâlet, enâniyyet ve serkeşlik sevkıyle tasarrufât-ı akliyyeye kıyâmdır; ve ikrar ve hidâyete sebeb de, muvâcehe-i enbiyâ ve evliyâda tasarrufât-ı akliyyeyi te- vâzu' ile terk etmektir.

2180. Nitekim âdemin korkusundan, cin ve yırtıcı hayvan hasedden cezîrelere ürktüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2180. Nasıl ki insanın korkusundan, cin ve yırtıcı hayvanlar hasetten dolayı adalara ürktüler.

İnsan oğlunun tasarruflarından korkarak ve onun kemâline haset ederek, cinler ve yırtıcı hayvanlar adalar ve ıssız yerlere ürküp kaçtıkları gibi.

Benî âdemin tasarrufâtından korkarak ve onun kemâline hased ederek, cinler ve yırtıcı hayvanlar cezîreler ve ıssız mahallere ürküp kaçtıkları gibi.

2181. Münkirler de, enbiyanın mu'cizeleri korkusundan ot altına baş çekmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2181. İnkârcılar da, peygamberlerin mucizeleri korkusundan ot altına baş çekmişlerdir.

Yani cinler ve yırtıcı hayvanlar, ıssız yerlere kaçtıkları gibi, inkârcılar da peygamberlerin olağanüstü hallerinden, ot gibi değersiz olan kendi akli delillerinin altına saklanmışlardır; fırsat buldukça oradan baş çıkarıp, insanları saptırmaya çalışırlar.

Ya'nî cinler ve yırtıcı hayvanlar, ıssız mahallere kaçtıkları gibi, münkirler de enbiyânın hârikalarından, ot gibi kıymetsiz olan kendi delâil-i akliyyeleri altına saklanmışlardır; fırsat buldukça oradan baş çıkarıp, beşeri ıdlâl etmeğe sa'y ederler.

2182. Ta ki müslümanlık nâmûsu ile yaşayalar; tâ ki, riya edince kim olduklarını bilmiyesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2182. Ta ki Müslümanlık namusu ile yaşasınlar; ta ki, riya ettiklerinde kim olduklarını bilmeyesin.

Yani bu gibi felsefeci kafası taşıyıp, kendilerini İslâmî kurallar dairesinde gösteren kimseleri, sen gerçekten Peygamber'e iman etmiş sanırsın. Halbuki o, fırsat buldukça miraçı ve Kur'an'ın mucizelerini türlü türlü yorumlarla, senin de ayağını kaydırmaya çabalar.

Ya'nî bu gibi feylesof kafası taşıyıp, kendilerini kavâid-i islâmiyye dâiresinde gösteren kimseleri, sen hakikaten Peygamber'e îmân etmiş zannedersin. Halbuki o fırsat buldukça mi'râcı ve acâibât-ı kur'âniyyeyi türlü türlü te'vilât ile, senin dahi ayağını kaydırmağa çabalar.

2183. O bozuk nakid üzerine, padişah nâmına gümüş süren kalpazanlar gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2183. O bozuk para üzerine, padişah adına gümüş süren kalpazanlar gibi.

Bu gibi yorumların sahipleri, bozuk paraların üzerine gümüş sürüp geçirmeye çalışan kalpazanlara benzerler. Güya bu gibi yorumlarla dine rağbet kazandırmak niyetinde bulunurlar.

Bu gibi te'vîlât sâhibleri bozuk paraların üzerine gümüş sürüp geçirmeğe çalışan kalpazanlara benzerler. Gûyâ bu gibi te'vilât ile dîne revâç vermek azminde bulunurlar.

2184. Onların lafızlarının zahiri şer'in tevhîdidir; onun bâtını ekmek içinde delice tohumu gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2184. Onların sözlerinin görünen anlamı şeriatın tevhididir; onun iç anlamı ekmek içindeki delice tohumu gibidir.

Örneğin bu filozoflar Nemrud'un ateşinin gülistana dönüşmesini yorumlayıp derler ki, "ateş"ten kasıt Nemrud'un gazabı; ve "ateşin serin ve selamet" olmasından kasıt, İbrahim'in (a.s.) akli delil getirerek onun gazabını yatıştırmasıdır. Yoksa görünen ateşin soğuyup bir anda gülistan olmasını akıl uygun göremez. Bu sebeple görünüşte Kur'an'ı inkâr etmiyorlar; fakat bunun örtülü anlamında Hakk'ın kudretini uzak görüyorlar; bu sebeple onların sözleri ekmek içindeki delice tohumuna benzer ki, yiyenler sara hastalığına yakalanırlar.

Meselâ bu feylesoflar nâr-ı Nemrûd'un gülistâna inkılâbını te'vîl edip derler ki, "ateş"ten murâd Nemrûd'un gazabı; ve "ateşin berd ü selâm" olmasın- dan murâd, İbrâhîm (a.s.)ın hüccet-i akliyye getirerek onun gazabını teskîn etmesidir. Yoksa zâhirî ateşin soğuyup ân-ı vâhidde gülistân olmasını akıl tecvîz edemez. Binâenaleyh sûret-i zâhirede gûyâ Kur'ân'ı inkâr etmiyorlar; fakat bunun zımnında kudret-i Hakk'ı istib'âd ediyorlar; binâenaleyh onların sözleri ekmek içindeki delice tohumuna benzer ki, yiyenler sar'aya mübtelâ olurlar.

2185. Felsefînin dem vurmak için mecâli yoktur; dem vurursa dîn-i hak onu çarpar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2185. Filozofun söz söylemeye imkânı yoktur; söz söylerse hak din onu çarpar.

Cansız varlıkların ve bitkilerin tesbihini, Ebâbil kuşlarının taş atmasını, asânın yılan olmasını ve sütun-ı hannânenin (hurma kütüğünün) feryadını inkâr eden veya tevil eden filozoflar, dinî gayretin hüküm sürdüğü yerde ağız açıp bozuk fikirlerini söyleyemezler; eğer fırsat bulup söylerlerse hak din onları çarpar. Hak dinin çarpması çeşitli şekillerde olur. Eğer dinî gayretin hâkim olduğu bir yerde olursa, onu öldürürler; eğer hâkim olmayan bir yerde olursa, Hz. Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) ve Hz. Mevlânâ efendilerimiz gibi bir zât ortaya çıkıp halkın gözünde onu gösterdikleri harikalar ile kepaze ve maskara eder; ve bunlar ortaya çıkmazsa, Hakk'ın başka şekillerle gazabı ve terbiye etmesi ortaya çıkar. Ve bu tarz terbiye birçok defa görülmüştür.

Cemâdât ve nebâtâtın tesbihini ve Ebâbîl kuşlarının taş atmasını ve asânın yılan olmasını ve sütûn-ı hannânenin feryadını münkir olan veyâhud te'vil eden feylesoflar, gayret-i dîniyyenin hükümrân olduğu yerde ağız açıp fikr-i fâsidlerini söyliyemezler; eğer fırsat bulup söylerlerse dîn-i hak onu çarpar. Dîn-i hakkın çarpması muhtelif sûretle olur. Eğer gayret-i dîniyye hâkim olan yerde olursa, onu öldürürler; eğer hâkim olmayan yerde olursa, Hz. Şeyh-i Ekber ve Hz. Mevlânâ efendilerimiz gibi bir zât zuhûr edip enzâr-ı nâsda onu gösterdikleri hârikalar ile kepâze ve maskara eder; ve bunlar zuhûr etmezse, Hakk'ın suver-i sâire ile gazabı ve te'dîbi zuhûr eder. Ve bu tarz te'dib çok def'alar görülmüştür.

2186. Onun eli ve ayağı cemâddır ve onun cânı her ne derse, o ikisi onun emrindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2186. Onun eli ve ayağı cansızdır ve onun canı her ne derse, o ikisi onun emrindedir.

Cansız varlığın konuşmasını inkâr eden o filozof, kendi varlığına dikkat etmez mi ki, eli ve ayağı ve diğer organları cansız varlıktan ibarettir; ve onların hareket ettiricisi ise canıdır; ve canın canlılığı da Hakk'ın hayat sıfatındandır. Hakk'ın kudreti, cansız varlıktan ibaret olan organlarını ruhu vasıtasıyla hareket ettirdiği ve dilini konuşturduğu hâlde, zâtının her şeye yayılmasıyla bütün eşyayı kuşatan Hak niçin eli ve ayağı konuşturamasın? Fakat ilâhî âdet, cansız varlıktan ibaret iken dilin konuşmasıdır; başka organlar konuşursa olağanüstü olur.

Cemâdın tekellümünü inkâr eden o feylesof, kendi vücûduna dikkat etmez mi ki, eli ve ayağı vesâir a'zâsı cemâddan ibârettir; ve onların muharriki ise canıdır; ve canın canlığı da Hakk'ın sıfat-ı hayatındandır. Hakk'ın kudreti cemâddan ibaret olan a'zâsını rûhu vâsıtasıyla tahrîk ettiği ve dilini söylettiği halde, sereyân-ı zâtîsi ile kâffe-i eşyayı muhît olan Hak niçin eli ve ayağı söyletemesin? Fakat âdet-i ilâhiyye, cemâddan ibâret iken dilin söylemesidir; başka a'zâ söylerse hârikulâde olur.

2187. Vakıa lisân ile töhmet koyarlar, el ve ayakları şehadet verirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2187. Gerçekte dilleriyle töhmet koyarlar, el ve ayakları şahitlik ederler.

Gerçekte filozoflar, cansız varlıklar cinsinden olup konuşmaları âdet olan dilleriyle, cansız varlıkların konuşmasına dair haberlerin hakikate aykırı olduğunu belirtirler. Fakat cansız varlıklardan ibaret oldukları halde, ruhun idrakiyle akla uygun hareketler yapan elleri ve ayakları ve konuşan dilleri, her an iddiaları aleyhine şahitlik etmektedir. وَانَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهيَ الْحَيَوَانُ (Ankebut, 29/64) [Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur] ayet-i kerimesi gereğince hayat yurdu olan ahirette ise, elin ve ayağın konuşacağı Kur'an-ı Kerim'de الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَ تَشهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (Yasin, 36/65) yani “Biz o günde onların ağızlarını mühürleriz; elleri ve ayakları, kazandıkları şeyi bize söyler" ve قَالُوا لِجُلُودهمْ لِمَ شَهِدتُّمْ عَلَيْنَا قَالُوا انْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ (Fussilet, 41/21) yani “Onlar azalarına niçin şahitlik ettiniz derler; onlar da her şeyi söyleten Yüce Allah bizi söyletti derler" ayetleri ile sabittir.

Vâkıâ feylesoflar cemâd nev'inden olup söylemeleri âdet olan dilleri ile cemâdâtın tekellümüne dâir olan ihbârâtın, hilaf-ı hakikat olduğunu beyân ederler. Fakat cemâddan ibaret oldukları halde, rûhun idrâki ile harekât-ı ma'kūle yapan elleri ve ayakları ve söyleyen dilleri, her an da'vâları aleyhine şehadet etmektedir. وَانَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهيَ الْحَيَوَانُ (Ankebut, 29/64) [Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayât odur] âyet-i kerîmesi mûcibince dâr-ı hayât olan âhirette ise, elin ve ayağın söyleyeceği Kur'ân-ı Kerîm'de الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَ تَشهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (Yasin, 3665) ya'nî “Biz o günde onların ağızlarını mühürleriz; elleri ve ayakları, kazandıkları şeyi bize söyler" ve قَالُوا لِجُلُودهمْ لِمَ شَهِدتُّمْ عَلَيْنَا قَالُوا انْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ (Fussilet, 41/21) ya'nî “Onlar a'zâlarına niçin şehâdet ettiniz derler; onlar da her şeyi söyleten Allah Teâlâ bizi söyletti derler" âyetleri ile sâbittir.

## Resûl (a.s.)ın mu'cizesinin ızhârı ve Ebû Cehl'in elinde taş parçalarının söze gelmesi ve taş parçalarının onun risâletine şehadet etmesi

2188. Ebû Cehl'in avucunda taşlar var idi, dedi ki: Ey Ahmed, çabuk söyle ki, bu nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2188. Ebû Cehl'in avucunda taşlar vardı, dedi ki: Ey Ahmed, çabuk söyle bu nedir?

Bir gün Ebû Cehil, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) huzuruna geldi, avucunda ufak taşlar vardı. Avucunu yumup Resûl-i Ekrem Efendimiz'e dedi ki: Çabuk söyle şu avucumun içindeki nedir?

(S.a.v.) Efendimiz'in huzûr-ı saâdetlerine bir gün Ebû Cehil geldi, avucunda ufak taşlar var idi. Avucunu yumup Resûl-i Ekrem Efendimiz'e dedi ki: Çabuk söyle şu avucumun içindeki nedir?

2189. Eğer resûl isen, eğer göğün esrarından haberin varsa, avucumdaki gizli olan nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2189. Eğer resûl isen, eğer göğün sırlarından haberin varsa, avucumdaki gizli olan nedir?

2190. (Resûl-i Ekrem) buyurdu ki: Nasıl istersin? Onun neler olduğunu mu söyliyeyim; yahut onlar bizim hak ve sadık olduğumuzu mu söylesinler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2190. (Resûl-i Ekrem) buyurdu ki: Nasıl istersin? Onun neler olduğunu mu söyleyeyim; yahut onlar bizim hak ve sadık olduğumuzu mu söylesinler?

2191. Ebû Cehil dedi ki, bu ikinci pek ziyade acibdir. (Resûl-i Ekrem) buyurdu: Evet Hak ondan daha kadirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2191. Ebû Cehil dedi ki, bu ikinci pek ziyade acayiptir. (Resûl-i Ekrem) buyurdu: Evet, Hak ondan daha kadirdir.

Ebû Cehil, kendi geçim aklına göre avucunda olan taş parçalarının söz söyleyemeyeceğine emin olduğundan, bunların Resûl-i Ekrem Efendimiz'in peygamberliğini doğrulayamayacaklarını iddia ederek, bu pek acayip ve imkânsızdır dedi. Bu sebeple, peygamberlerin mucizelerini ve evliyanın kerametlerini inkâr edenlerde Ebû Cehil damarı ve meşrebi (karakteri) olduğuna işaret buyrulur. Buna cevaben A'ref-i enbiya (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: Yüce Allah, cansız varlıktan benim peygamberliğimi doğrulamaktan daha fazla işler çıkarmaya kadirdir.

Ebû Cehil, kendi akl-ı maaşına göre avucunda olan taş parçalarının söz söyliyemiyeceğine emîn olduğundan, bunların Resûl-i Ekrem Efendimiz'in nübüvvetlerini tasdîk edemiyeceklerini iddia ederek, bu pek acîb ve gayr-i mümkindir dedi. Binâenaleyh mu'cizât-ı enbiyâ ve kerâmât-ı evliyâyı inkâr edenlerde Ebû Cehil damarı ve meşrebi olduğuna işâret buyrulur. Buna cevâben A'ref-i enbiya (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: Hak Teâlâ Hazretleri cemâddan benim tasdîk-i nübüvvetimden daha fazla işler çıkarmağa kādirdir.

2192. Onun avucunun içindeki her taş parçası, bilâ- tevakkuf şehadet söylemeğe geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2192. Onun avucunun içindeki her taş parçası, duraksamadan şehadet getirmeye geldi.

2193. "Lâ ilahe" dedi ve "illallah" dedi. "Ahmed Resûlullah" gevherini deldi. Taşlar "Lâ ilahe illallâh, Ahmed Resûlullâh" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2193. "Lâ ilahe" dedi ve "illallah" dedi. "Ahmed Resûlullah" cevherini deldi. Taşlar "Lâ ilahe illallâh, Ahmed Resûlullâh" dedi.

2194. Vaktaki Ebû Cehil taşlardan bunu işitti, öfkeden o taşları yer üzerine vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2194. Ebû Cehil taşlardan bunu işittiği vakit, öfkeden o taşları yer üzerine vurdu.

2195. (Ebû Cehil) dedi: Senin gibi başka sihirbaz olmaz. sihirbazların reîsi ve baş tacı sensin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2195. (Ebû Cehil) dedi: Senin gibi başka sihirbaz olmaz. Sihirbazların reisi ve baş tacı sensin.

Bu iki beytin, Cenâb-ı Pîr'in büyük ve yüce oğlu Sultan Veled hazretleri tarafından eklendiğini, Ankaravî hazretleri kendi şerhlerinde açıklarlar. Bu beyitler Hindistan nüshalarında da yer almaktadır.

Bu iki beytin, Cenâb-ı Pîr'in büyük mahdûm-ı âlîleri Sultan Veled hazretleri tarafından ilâve buyrulduğunu, Ankaravî hazretleri kendi şerhlerinde beyân buyururlar. Bu beyitler Hind nüshalarında da mündericdir.

2196. Onun başına toprak ki, kör ve laîn idi, onun gözü toprak görücü İblîs geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2196. Onun başına toprak ki, kör ve lâin idi, onun gözü toprak görücü İblîs geldi.

Yani İblîs'in gözü Âdem'in şeklini gördüğü gibi, Ebû Cehl'in gözü de İblîs'in gözünün cinsinden olup (s.a.v.) Efendimiz'in yüce şekillerini gördü. Her iki lânetlenmişin iç gözleri de kör idi.

Ya'nî İblís'in gözü âdemin sûretini gördüğü gibi, Ebû Cehl'in gözü de İblîs'in gözünün cinsinden olup (S.a.v.) Efendimiz'in sûret-i seniyyelerini gördü. Her iki mel'ûnun bâtın gözleri de kör idi.

2197. Dön ve mutribin hâline kulak tut; zîrâ mutrib beklemekten aciz oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2197. Dön ve mutribin (çalgıcının) hâline kulak ver; çünkü mutrib beklemekten âciz oldu.

## Kıssa-i mutribin bakıyyesi ve hâtifin nidâ ettiği şeyi ona Hz. Ömer'in haber eriştirmesi

2198. Hz. Ömer'e bir nidâ geldi, şöyle ki: Ey Ömer! Bizim kulumuzu hâcetten geri satın al!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2198. Hz. Ömer'e bir seslenme geldi, şöyle ki: Ey Ömer! Bizim kulumuzu ihtiyaçtan geri satın al!

2199. Bizim hâs ve muhterem kulumuz vardır; sen kabristan tarafına ayağına zahmet et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2199. Bizim özel ve saygıdeğer bir kulumuz vardır; sen kabristan tarafına zahmet edip git!

2200. Ey Ömer sıçra, beytü'l-mal-i âmdan avucuna tamamen yedi yüz dînâr [2164] koy!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2200. Ey Ömer, sıçra, beytü'l-mal-i âmdan (devlet hazinesinden) avucuna tamamen yedi yüz dinar koy!

2201. Onun önüne götür, böyle diye ki, sen bizim makbûlümüzsün ; şimdilik bu kadar al, ma'zûr tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2201. Onu onun önüne götür, şöyle de ki, sen bizim makbulümüzsün; şimdilik bu kadar al, mazur gör!

2202. Bu kadar altın, ibrişim-baha içindir; harc et, harc olunduğu vakit bura-ya gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2202. Bu kadar altın, ibrişim fiyatı içindir; harca, harcandığı zaman buraya gel!

2203. İmdi Ömer o âvâzın heybetinden sıçradı; tâ ki miyanı bu hizmet için bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2203. Şimdi Ömer o sesin heybetinden sıçradı; öyle ki belini bu hizmet için bağladı.

2204. Hz. Ömer kabristan tarafına yüz koydu; koltukta kese, cüst ü cû içinde koşucu olduğu halde.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2204. Hz. Ömer kabristan tarafına yüzünü döndü; koltuğunda kese, arayış içinde koşan biri olarak.

2205. Kabristan etrafını çok koşucu oldu. O, orada ihtiyardan başka bir kim-se görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2205. Kabristan etrafını çok koşan oldu. O, orada ihtiyardan başka bir kimse görmedi.

2206. Bu değildir dedi, bir kere daha koştu. O, âciz kaldı ve o ihtiyardan baş-kasını görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2206. Bu değildir dedi, bir kere daha koştu. O, âciz kaldı ve o ihtiyardan başkasını görmedi.

Yüce Allah'ın kabristandaki özel ve saygıdeğer kulu, "Bu değildir" deyip, onu aramak için tekrar kabristanın etrafını dolaşarak koştu; sonunda yoruldu ve o çalgıcı ihtiyardan başkasını göremedi.

Hak Teâlâ'nın kabristandaki hâs ve muhterem kulu bu değildir deyip, onu aramak için tekrâr kabristanın etrâfını devr ederek koştu; nihâyet yoruldu ve o çalgıcı ihtiyardan başkasını göremedi.

2207. (Hz. Ömer) dedi: Hak buyurdu ki, bizim bir kulumuz vardır; sâfî ve lâyık ve mübarektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2207. (Hz. Ömer) dedi: Hak buyurdu ki, bizim bir kulumuz vardır; saf, lâyık ve mübarektir.

2208. İhtiyar çalgıcı ne vakit Allah adamı olur? Ne güzelsin ey sırr-ı mestûr, ne güzelsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2208. İhtiyar çalgıcı ne zaman Allah adamı olur? Ne güzelsin ey gizli sır, ne güzelsin!

"Gizli sır"dan kastedilen, kader sırrıdır; çünkü görünen âlemde isyankâr olan birçok kişinin hakikati hidayet üzeredir ve itaatkâr görünenlerin hakikati de sapkınlık üzeredir. Ve çünkü ilahi emir iki çeşittir. Birisi "iradî emir" (Allah'ın dilemesiyle olan emir) ve diğeri "teklifî emir"dir (insanlara yüklenen sorumluluk emri). "İradî emir", kulun sabit hakikatinin (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) yatkınlığına göre meydana gelen ilahi kazâdır (Allah'ın küllî hükmü). "Teklifî emir" ise şanlı peygamber (a.s.) aracılığıyla halka tebliğ buyurulan ilahi emirdir. Ve bu hususta etkili olan "iradî emir"dir; ve kader sırrı, bu "iradî emir"e ilişkindir. Ve Hz. Ömer efendimizin beğendiği gizli sır, bu kader sırrıdır.

“Sırr-ı pinhân”dan murâd, sırr-ı kaderdir; zîrâ zâhirde âsî olan çok kimselerin hakikatı hidâyet üzere ve mutî görünenlerin hakikati dahi dalâlet üzeredir. Ve çünkü emr-i ilâhî iki nevi'dir. Birisi “emr-i irâdî” ve diğeri “emr-i teklîfî”dir. “Emr-i irâdî”, abdin “ayn-ı sâbite”sinin isti'dâdına göre vâki' olan ka- zâ-yı ilâhîdir. "Emr-i teklîfî” Nebiyy-i zîşân vâsıtasıyla âmmeye tebliğ buyru-lan emr-i ilâhîdir. Ve bu husûsta müessir olan "emr-i irâdî"dir; ve sırr-ı kader, bu "emr-i irâdî"ye taalluk eder. Ve Hz. Ömer efendimizin tahsîn buyurduğu sırr-ı pinhân, bu sırr-ı kaderdir.

2209. O avcı, arslanın sahra etrafını dolaştığı gibi, yine kabristanın etrafını dolaştı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2209. O avcı, aslanın çölün etrafında dolaştığı gibi, yine kabristanın etrafında dolaştı.

2210. İhtiyardan başka olmadığı ona yakîn olduğu vakit dedi ki, zulmet için-[2174] de çok parlak gönül vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2210. İhtiyardan başka bir şeyin olmadığı ona kesinleştiği zaman dedi ki: "Karanlığın içinde çok parlak bir gönül vardır."

2211. Geldi ve yüz edeb ile oraya oturdu. Ömer'e aksırık vâki' oldu ve ihtiyar sıçradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2211. Geldi ve yüz edep ile oraya oturdu. Ömer'e aksırık meydana geldi ve ihtiyar sıçradı.

2212. Vaktaki Ömer'i gördü taaccübde kaldı; ve kaçmağa azm etti ve titreme tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2212. Ömer'i görünce şaşkınlık içinde kaldı; ve kaçmaya karar verdi ve titremeye başladı.

2213. İçinden dedi ki: Yâ Rab! İnâyet senden. Polis bir ihtiyar çalgıcı üzerine düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2213. İçinden dedi ki: Yâ Rab! Yardım senden. Polis bir ihtiyar çalgıcı üzerine düştü.

"Muhtesib" (iyiliği emredip kötülükten men eden görevli) iyiliği emreden ve kötülükten men eden kişiye denir ki, günümüzde zabıta-i mânia (suçları önleyen zabıta) demek olur.

İhtiyar, Hz. Ömer efendimizi görünce, kendi kendine dedi ki: Eyvah! Yâ Rab, yardım senden; polis bir ihtiyar çalgıcıyı yakaladı.

"Muhtesib" emr-i ma'rûf ve nehy-i münker eden kimseye derler ki, zamâ-nımızda zabıta-i mânia demek olur.

İhtiyâr Hz. Ömer efendimizi görünce, kendi kendine dedi ki: Eyvah! Yâ Rab, inâyet senden; polis bir ihtiyar çalgıcıyı yakaladı.

2214. Vaktaki o ihtiyarın yüzüne baktı, onu utanmış ve yüzü sararmış gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2214. O ihtiyarın yüzüne baktığı vakit, onu utanmış ve yüzü sararmış gördü.

2215. Binaenaleyh Hz. Ömer ona dedi ki, korkma, benden ürkme; zîrâ Hak'dan sana müjdeler getirmişim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2215. Bu sebeple Hz. Ömer ona dedi ki, korkma, benden ürkme; çünkü Allah'tan sana müjdeler getirmişim.

2216. Cenab-ı Hak senin huyunu o kadar medh etti ki, Ömer'i senin yüzünün âşıkı yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2216. Yüce Allah senin huyunu o kadar övdü ki, Ömer'i senin yüzünün âşıkı yaptı.

2217. Benim önümde otur ve ayrılık yapma; tâ ki senin kulağına ikbal cihetinden sır söyliyeyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2217. Benim önümde otur ve ayrılık yapma; tâ ki senin kulağına ikbal (yönelme, teveccüh) cihetinden sır söyleyeyim.

2218. Hak sana selâm eder. Hadsiz meşakkat ve gamlarından nasılsın diye seni sorar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2218. Hak sana selâm eder. Sınırsız zorluk ve üzüntülerinden nasılsın diye seni sorar.

2219. İşte birkaç altın kırığı, saza tel bedeli; bunu harc et ve yine buraya gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2219. İşte birkaç altın kırığı, saza tel bedeli; bunu harca ve yine buraya gel!

2220. Bunu işitince ihtiyar titredi ve elini çiğnedi ve kendi kendine çarpındı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2220. Bunu işitince ihtiyar titredi ve elini çiğnedi ve kendi kendine vurdu.

2221. Ey Hudâ-yı bî-nazîr! Yeter ki, zavallı ihtiyar hayadan eridi, diye bağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2221. Ey eşsiz Tanrı! Yeter ki, zavallı ihtiyar utancından eridi, diye bağırdı.

2222. Vaktaki çok ağladı ve derdi hadden geçti, çalgıyı yere vurdu ve paraladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2222. Vakti geldiğinde çok ağladı ve derdi haddini aştı, çalgıyı yere vurdu ve parçaladı.

2223. Dedi: Ey Allah'dan bana hicab olmuş. Ey sen bana caddeden yol vurucusun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2223. Dedi: Ey Allah'tan bana perde olmuş. Ey sen bana caddeden yol kesicisin.

Ey yüce ilâhım ile benim aramda perde olmuş olan çalgı: Ey çalgı! Sen Muhammedî tertemiz şeriat caddesi üzerinde benim yolumu kesici oldun.

Ey ilâh-ı kerîmim ile benim aramda perde olmuş olan çalgı: Ey çalgı! Sen şerîat-ı mutahhara-i muhammediyye caddesi üzerinde benim yolumu vurucu oldun.

2224. Ey, yetmiş yıl benim kanımı içmiş; ey, senden huzûr-ı kemâlde yüzüm kara olmuş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2224. Ey, yetmiş yıl benim kanımı içmiş; ey, senden olgunluk huzurunda yüzüm kara olmuş!

2225. Ey atâlı, vefâlı olan Huda! Cefâ içinde geçmiş olan ömre rahmet et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2225. Ey ihsan sahibi, vefalı olan Allah! Cefa içinde geçmiş olan ömre rahmet et!

2226. Hak bir ömür verdi ki, ondan her bir günün kıymetini cihanda kimse bilmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2226. Yüce Allah bir ömür verdi ki, o ömrün her bir gününün kıymetini dünyada kimse bilmez.

Çalgıcının yakarışı üzerine Yüce Allah, tövbesinden sonra bir ömür verdi ki, o ömrün her bir gününün manevî kıymetini dünya ehlinden kimse bilemez. Bu anlam, mevcut şerhlere göredir ve Cenâb-ı Pîr efendimizin yüce bir haberidir; fakat çalgıcının yakarışı ileride devam ettiğine göre, bu da çalgıcının yakarışından olmak caiz olabilir; ve bu durumda da anlam şöyle olur: "Yüce Allah insana bir ömür verdi ki, dünyada o ömrün bir gününün kıymetini kimseler takdir edemiyor ve böyle birtakım eğlencelere harcıyor. Ve bu kadar kıymetli bir ömürden hakkıyla istifade edemiyor." Ben, bu anlamı, önceki anlama tercih ederim.

Çalgıcının münâcâtı üzerine Hak Teâlâ tövbesinden sonra, bir ömür verdi ki, o ömürden her bir gününün kıymet-i ma'neviyyesine, ehl-i cihândan kimse vakıf olamaz. Bu ma'nâ mevcûd şerhlere göredir ve Cenâb-ı Pîr efendimizin bir ihbâr-ı âlîleridir; fakat mutribin münâcâtı âtîde devam ettiğine göre, bu da münâcât-ı mutribden olmak câiz olabilir; ve bu sûretde de ma'nâ böyle olur: "Hak Teâlâ beşere bir ömür verdi ki, cihânda o ömrün bir gününün kıymetini kimseler takdîr edemiyor ve böyle birtakım lehviyyâta sarf ediyor. Ve bu kadar kıymetli bir ömürden hakkıyla istifade edemiyor." Fakîr, bu ma'nâyı, evvelki ma'nâya tercih ederim.

2227. Ömrümü dembedem sarf ettim; hepsini zîr ü bemde üfürdüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2227. Ömrümü an be an harcadım; hepsini tiz ve pes seste üfledim.

Ömrümü an be an boşuna harcadım; ve ömrümün hepsini müziğin tiz ve pes seslerine ve nağmelerine üfledim.

Ömrümü dembedem boşuna sarf ettim; ve ömrümün hepsini mûsikînin tîz ve pest sadâlarına ve nağmelerine üfledim.

2228. Ah, makām ve ırak perdesinin hatırasından, firakın acı demi hatırımdan gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2228. Ah, makam ve Irak perdesinin hatırasından, ayrılığın acı anı hatırımdan gitti.

"Râh" kelimesi, makam, nağme ve ahenk anlamlarına gelen Hint dillerinden Bahar-ı Acem ve Heft Kulzüm isimli lügat kitaplarında zikredilmiştir. "Perde-i Irak" müzikte "rast" ve "aşiran" perdeleri arasındaki bir perdedir; notada "fa" kelimesiyle işaret edilir. Tiz olarak karşılığı "evc" perdesidir. Yani mutrip (çalgıcı) diyor ki: "Ah! Müzik makamlarına ve 'Irak' perdesinin hatırasına daldım; Kerim olan Hakk'ın fikrinden acı ayrılığın anı hatırımdan gitti; bunlar bana Allah'ımı düşündürmedi." Yahut, "dünya hayatının acı bir ayrılık vakti olan ölümü hatırımdan sildi."

“Râh" makām ve nağme ve âheng ma'nâlarına geldiği Hind lügatlerinden Bahar-ı Acem ve Heft Kulzüm isimlerindeki lügat kitaplarında mezkûrdur. "Perde-i ırâk" mûsikîde "rast" ve "aşîrân" perdelerinin arasındaki bir perdedir; notada "fa" lafzıyla işaret olunur. Tîz olarak mukābili "evc" perdesidir. Ya'nî mutrib diyor ki: “Âh! Makāmât-ı mûsikîyyeye ve “ırâk” perdesinin hâtırasına daldım; Kerîm olan Hakk'ın fikrinden acı ayrılığın demi vakti hâtırımdan gitti; bunlar bana Allah'ımı düşündürmedi." Yâhut, "hayât-ı dünyeviyyenin acı bir ayrılık vakti olan ölümü hâtırımdan sildi."

2229. Vây! "Zîrefkend-i hurd"un tâzeliğinden, gönlümün ekini kurudu ve gönül öldü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2229. Vay! "Zîrefkend-i hurd"un tazeliğinden, gönlümün ekini kurudu ve gönül öldü.

"Zîrefkend-i hurd" (müzik makamlarından biri) müzik makamlarından biridir ve günümüzde seyri ve çeşnisi bilinmemektedir. Ankaravî hazretleri şerhinde bu makama "küçek" de dediklerini belirtiyor; ve bugün "küçek" makamının seyri düzenli ve çeşnisi bilinmektedir. Ve Hint şerhlerinde müziğin yirmi dört şubesinden bir şubenin adıdır; ve "zîrefkend-i hurd" "zîrefkend-i büzürk"ün karşılığıdır denilir.

Beytin anlamı şöyle olur: "Yazık ki, zîrefkend makamının inceliği, gönlümün şeriat sevgisi ekinini kuruttu ve gönlümün manevî hayatı öldü."

"Zîrefkend-i hurd" makāmât-ı mûsikîyyeden birisi olup zamânımızda seyri ve çâşnîsi mechûldür. Ankaravî hazretleri şerhinde bu makāma “kûçek" dahi dediklerini beyân ediyor; ve elyevm "kûçek" makāmının seyri mazbût ve çâşnîsi ma'lumdur. Ve Hind şerhlerinde mûsikînin yirmi dört şu'besinden bir şu'benin adıdır; ve "zîrefkend-i hurd" "zîrefkend-i büzürk"ün mukābilidir denilir.

Ma'nâ-yı beyt şöyle olur: "Yazık ki, zîrefkend makāmının letâfeti, gönlümün hubb-i şerîat ekinini kuruttu ve gönlümün hayât-ı ma'nevîsi öldü."

2230. Vay ki, bu yirmi dört avâzeden, kervân geçti ve gün vakitsiz oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2230. Vay ki, bu yirmi dört sesten kervan geçti ve gün vakitsiz oldu.

"Yirmi dört ses"ten kastedilen, müziğin yirmi dört makamıdır; ve gece ile gündüzü oluşturan yirmi dört saate de işaret edilir. Yani, yazık ki yirmi dört makam ile yirmi dört saatlik günlük ömür kervanı geçti ve gün vakitsiz oldu ve kıymeti kalmadı. Yani, Hakk'a ulaşma ilmine çalışmak gerekirken, müzik ilminin inceliklerine ulaşmak için ömrümü israf ettim.

"Yirmi dört âvâze"den murâd, mûsikînin yirmi dört makāmıdır; ve gece ve gündüzü teşkil eden yirmi dört sâate de işâret buyrulur. Ya'nî, yazık ki yirmi dört makām ile yirmi dört sâatlik ömr-i yevmî kervanı geçti ve gün vakitsiz oldu ve kıymeti kalmadı. Ya'nî, Hakk'a vusûl ilmine çalışmak lâzım iken ilm-i mûsikînin gavâmızına vusûl için ömrümü israf ettim.

2231. Ey Huda! Bu feryad isteyiciden feryad; adil ve ihsânı kimseden değil, bu adil ve ihsân isteyiciden isterim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2231. Ey Allah'ım! Bu feryadı isteyen benden feryat; adil ve ihsan sahibi kimseden değil, bu adil ve ihsanı isteyen benden isterim.

Ey Rabbim, bana kendi varlığından varlık bahşettin ve o varlık benim benliğim oldu; ve işte bu varlıktır ki, bu anda sana karşı zelilce ve yalvarırcasına feryat istiyor ve onun bu feryadı da şu anda, feryat isteyen o benlikten geliyor. Bu sebeple ben anlıyorum ki bana gelen tecelli nasibi, ancak kendi hakikatimden geliyor, dışarıdan bir şey gelmiyor. Bu sebeple adaleti ve ihsanı, şu anda adalet ve ihsan isteyen benim benliğimden isterim ki, hakikatte o ancak sensin.

Cenâb-ı Pîr (Hz. Mevlânâ), bu şerefli beyitte mutribin (şarkı söyleyenin) dilinden şu hadis-i şerife işaret buyururlar: "Kim ki hayır bulursa Allah'a hamd etsin ve onun dışındakini bulan kimse dahi ancak nefsini kınasın." Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) Fusûsu'l-Hikem'de Sâlih Fassı'nın sonlarında bu hakikati beyan eder ve "Ellerin bağladı ve ağzın üfürdü" darb-ı meselini (atasözünü) zikreder. Bu darb-ı meselin sebebi şudur ki, birisi bir tulumu şişirip ağzını bağlamış ve bir su üzerinde bu tuluma binerek geçmek istemiş. Su üzerinde iken tulumun ağzı çözülmüş. Batmaya başlayınca binen kişi bağırarak sahilden yardım istemiş. Bu hali gören biri de bu darb-ı meseli söylemiştir. Şu beyit dahi bu anlamı ifade eder: "İyi ve kötü her kim ne yaparsa kendine yapar; kendi eliyle yaptığı şeyi, onun hakkında kimse yapmaz."

Yâ Rab, bana kendi vücûdundan vücûd bahş ettin ve o vücûd benim benliğim oldu; ve işte bu vücûddur ki, bu anda sana karşı zelílâne ve mutazarrıâne feryâd istiyor ve onun bu feryâdı da şu anda, feryâd isteyen o benlikten geliyor. Binâenaleyh ben anlıyorum ki bana gelen nasîb-i tecellî, ancak kendi hakikatimden geliyor, hâriçten bir şey gelmiyor. Bu sebeble adl ü ihsânı, şu anda adl ü ihsân isteyen benim benliğimden isterim ki, hakîkatte o ancak sensin.

Cenâb-ı Pîr, bu beyt-i şerîfde mutribin lisânından şu hadîs-i şerîfe işâret buyururlar: `من وجد خيرا فليحمد الله و من وجد غير ذلك فلا يلومن الا نفسه` Ya'nî "Kim ki hayır bulursa Allah'a hamd etsin ve onun gayrini bulan kimse dahi ancak nefsine levm eylesin." Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Sâlihî nihâyetlerinde bu hakikati beyân ve يداك او كنا و فوك نفخ ya'ni "Ellerin bağladı ve ağzın üfürdü" darb-ı meselini îrâd buyururlar. Bu darb-ı meselin sebebi budur ki, birisi bir tulumu şişirip ağzını bağlamış ve bir su üzerinde bu tuluma binerek geçmek istemiş. Su üzerinde iken tulumun ağzı çözülmüş. Batmağa başlayınca râkib bağırarak sâhilden istimdâd etmiş. Bu hâli gören biri de bu darb-ı meseli söylemiştir. Şu beyit dahi bu ma'nâyı ifade eder: "İyi ve kötü her kim ne yaparsa kendine yapar; kendi eliyle yaptığı şeyi, onun hakkında kimse yapmaz."

2232. Kendi nasibimi kimseden bulmam, ancak bana benden daha yakın olan ondan bulurum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2232. Kendi nasibimi kimseden bulmam, ancak bana benden daha yakın olan ondan bulurum.

İlahi tecellilerden (Allah'ın isim ve sıfatlarının varlıkta görünmesi) olan nasibimi ben dışarıdan hiçbir kimseden almam; o nasibimi ancak bana benim hakikatim olup, benim bu yoğun belirlenimimden (kesif taayyün: varlığın maddî ve somutlaşmış hâli) meydana gelen benim benliğime bu benliğimden daha yakın olan Hak'tan bulurum.

Bu şerefli beyitte وَ نَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kaf, 50/16) "Biz ona şah damarından daha yakınız" ve وَ نَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لَا تُبْصِرُونَ (Vâkıa, 56/85) yani "Biz ona sizden daha yakınız, velâkin görmezsiniz" ayet-i kerimelerine işaret buyrulur. Bu şerefli beyitteki "meger" kelimesi vezni tamamlamak için fazladan kullanılmıştır.

Tecelliyât-ı ilâhiyyeden olan nasîbimi ben hâriçten hiçbir kimseden almam; o nasíbimi ancak bana benim hakikatim olup benim bu taayyün-i kesîfimden mütehassıl olan benim benliğime bu benliğimden daha yakın olan Hak'dan bulurum.

Bu beyt-i şerîfde وَ نَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kaf, 50/16) "Biz ona şah damarından daha yakınız" ve وَ نَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لَا تُبْصِرُونَ (Vâkıa, 56/85) ya'nî "Biz ona sizden daha yakınız, velâkin görmezsiniz" âyet-i kerîmelerine işâret buyrulur. Bu beyt-i şerîfdeki "meger" kelimesi tekmîl-i vezn için zâid olarak vâki' olmuştur.

2233. Bu benlik bana vakit vakit ondan erişir; binaenaleyh bu benim için kem olduğu vakit onu görürüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2233. Bu benlik bana zaman zaman ondan gelir; bu sebeple bu benim için kötü olduğu zaman onu görürüm.

Her bölünmez anda, benim bu yoğun varlığım, Hakk'ın bir tecellisiyle yok olur ve diğer hızlı tecellisiyle var olur. Şu halde benim benliğimi oluşturan belirlenimim, birbirini takip eden "benzerlerin yenilenmesi" ile devam eder. Ne zaman ki bu yoğun belirlenimim yok olur ve ortadan kalkar, ben ancak benim varlığımı ayakta tutan Hakk'ın varlığını görürüm.

Her ân-ı gayr-ı münkasimden benim bu vücûd-ı kesîfim, Hakk'ın bir tecellîsi ile ma'dûm ve diğer tecellî-i serî'i ile mevcûd olur. Şu halde benim benliğimi teşkil eden taayyünüm, "teceddüd-i emsâl-"i müteâkıbe ile durur. Vaktâki bu taayyün-i kesîfim mahv ve zâil olur, ben ancak benim kayyûmum olan vücûd-ı Hakk'ı görürüm.

2234. O kimse gibi ki, sana altın sayıcısı olur, sen nazarını onun tarafına tutarsın, kendi tarafına değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2234. O kimse gibi ki, sana altın sayıcısı olur, sen dikkatini onun tarafına tutarsın, kendi tarafına değil.

Yani, her bölünmez anda sana varlık veren Hak, sana birer birer altın sayıp veren kimse gibidir. Sen, sana altın veren kimseye dikkatle bakarsın; hiç kendi nefsine bakıp kendin ile meşgul olmazsın; ve sana altın sayıp verende kaybolursun. İşte bunun gibi her an sana varlık bağışlayan Hakk'a bakıp kendin ile meşguliyetten vazgeç ki, onda kaybolasın ve ehlullahın (Allah dostlarının) "fenâ-fillâh" (Allah'ta yok olma) ve "bakā-billâh" (Allah ile var olma) dedikleri hâle nail olasın. Şerefli beyitteki "zer şumer" "zer şumâr"ın kısaltılmışı olup birleşik sıfattır, "altın saçıcı" demek olur.

Ya'nî, her ân-ı gayr-i münkasimde sana vücûd veren Hak, sana birer birer altın sayıp veren kimse gibidir. Sen, sana altın veren kimseye dikkatle bakarsın; hiç kendi nefsinin tarafına bakıp kendin ile meşgûl olmazsın; ve sana altın sayıp verende müstağrak olursun. İşte bunun gibi her ân sana vücûd bahş eden Hakk'a nazar edip kendin ile meşgûliyyetten vazgeç ki, onda müstağrak olasın ve ehlullâhın "fenâ-fillâh" ve "bakā-billâh" dedikleri hâle nâil olasın. Beyt-i şerîfdeki "zer şumer" "zer şumâr"ın muhaffefi olup vasf-ı terkîbîdir, "altın saçıcı" demek olur.

2235. O girye ve nâle içinde böylece bu kadar yıllık kabahatini saydı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2235. O ağlama ve inleme içinde böylece bu kadar yıllık kabahatini saydı.

Çalgıcı bir yandan ağlar, bir yandan da birçok seneden beri yaptığı kabahatlerini sayıp döker; ve Yüce Allah'ın huzurunda kendisini alçaltırdı.

Emîrü'l-Mü'minîn Ömer (r.a.)ın, onun bakışını, varlık olan ağlama makamından, mestlik olan istiğrak (kendinden geçme) makamına çevirmesi

Çalgıcı bir taraftan ağlar, bir taraftan da birçok senelerden beri yaptığı kabâhatlerini sayıp döker; ve huzûr-ı Hak'da kendisini terzîl ederdi.

Emîrü'l-Mü'minîn Ömer (r.a.)ın, onun nazarını, varlık olan makām-ı giryeden, mestlik olan makām-ı istiğrâka çevirmesi

2236. Böyle olunca, Ömer ona dedi ki, senin bu ağlaman da, senin ayıklığının eseridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2236. Böyle olunca, Ömer ona dedi ki, senin bu ağlaman da, senin ayıklığının eseridir.

Yani sen kendinde bir varlık ve mevcudiyet vehmettin (sadece sanıda var olduğunu düşündün) ve bu varlığının sonucu olarak ona birtakım haller yükledin; bu sebeple sen varlığından geçmiş oldun; henüz ayık bir haldesin.

Ya'nî sen kendinde bir vücûd ve varlık tevehhüm ettin ve bu varlığının netîcesi olarak ona birtakım haller izâfe ettin; binâenaleyh sen varlığından geçmiş oldun; henüz ayık bir haldesin.

2237. Fânî olmuşun yolu başka bir yoldur; zîrâ ayıklık diğer bir günahtır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2237. Fânî olmuşun yolu başka bir yoldur; çünkü ayıklık başka bir günahtır.

Kendi vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) varlığından fânî olmuş olan kimsenin yolu, başka bir yoldur. Onlar varlık âleminde Hak'tan başka bir şey görmezler; çünkü bu zâtlar derler ki "Vücudun, başka günahlara kıyas olunmayan bir günahtır." Çünkü bütün karşı çıkmalar, kişi kendisinde varlık görmesinden kaynaklanır.

Kendi mevhûm olan varlığından fânî olmuş olan kimsenin yolu, başka bir yoldur. Onlar vücûdda Hak'dan başka bir şey görmezler; çünkü bu zevât derler ki `وجودك ذنب لا يقاس عليه ذنب آخر` ya'ni "Vücudun, başka günahlara kıyas olunmayan bir günahdır." Zîrâ bilcümle muhâlefetler, kişi kendisinde varlık görmesinden inbiâs eder.

2238. Mâ-mezâ yolundan ayıklık vardır; mâzî ve müstakbel sana Hakk'ın hicabıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2238. Geçmiş yolundan ayıklık vardır; geçmiş ve gelecek sana Hakk'ın perdesidir.

Hak yoluna tam bir samimiyetle girdikten sonra, artık geçmişten bahsetmek ve sürekli geçmişte şöyle ve böyle yapmıştım diye onları anmak, yokluk yolunun gidişatı değildir. Aksine, bu geçmişi anma yolundan sana ayıklık gelir; halbuki senin amacın yok olmaktır. Bu sebeple geçmiş ve gelecek senin ile Hak arasında bir perde ve engeldir.

Tarîk-ı Hakk'a kemâl-i hulûs ile sülûk ettikten sonra, artık geçmişten bahsetmek ve dâimâ mâzîde şöyle ve böyle yapmış idim diye onları yâdetmek, yokluk yolunun revişi değildir. Belki bu mâzîyi anmak yolundan sana ayıklık gelir; halbuki senin murâdın yok olmaktır. Binâenaleyh geçmiş ve gelecek senin ile Hak arasında bir perde ve hicâbdır.

2239. Her ikisine ateş vur, ne zamâna kadar kamış gibi o her ikiden boğum boğum olursun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2239. Her ikisine ateş vur, ne zamana kadar kamış gibi o her ikiden boğum boğum olursun?

Geçmişin ve geleceğin her ikisini de ilâhî aşk ateşi ile yak! Ne zamana kadar ruhunu, kamışların düğümleri gibi geçmiş ve gelecek gamlarıyla düğümlersin?

Geçmişin ve geleceğin her ikisini de aşk-ı ilâhî ateşi ile yak! Ne zamâna kadar rûhunu, kamışların düğümleri gibi geçmiş ve gelecek gamlarıyla düğümlersin?

2240. Kamış ile boğum hem-râz oldukça, o dudağın ve sadanın hem-nişîni de- [2204] ğildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2240. Kamış ile boğum sırdaş oldukça, o dudağın ve sesin yoldaşı değildir.

Kamışın boğumları var oldukça, içi kapalı olacağından neyzenin dudağına yaklaşamaz ve kendisinden ses de çıkmaz. İnsan vücudu da kamış gibidir ve onun boğumları geçmiş ve gelecek gamlarıdır. İnsanın içinde bu gamlar bulundukça, hakiki üfleyici olan Hak'tan, onun kalbine marifet üflemesi (ilahi bilgilerin ilhamı) gerçekleşmez ve onun dilinden de ilahi marifetlerin ve ledün ilimlerinin (Allah katından gelen gizli ilimler) sesleri çıkmaz.

Kamışın boğumları mevcûd oldukça içerisi kapalı olacağından neyzenin dudağına yaklaşamaz ve kendisinden sadâ dahi çıkmaz. Vücûd-ı insânî dahi kamış gibidir ve onun ukdeleri mâzî ve müstakbel gamlarıdır. İnsanın içinde bu gamlar bulundukça, nâfih-i hakîkî olan Hak'dan, onun kalbine nefh-i maârif vâki' olmaz ve onun lisânından dahi maârif-i ilâhiyye ve ulûm-i ledünniyye sadâları çıkmaz.

2241. Vaktaki sen kendinin tavfında bir tavf ile mürtedsin, haneye geldiğin vakit de kendin ilesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2241. Ne zaman ki sen kendinin etrafında bir dönüş ile dinden dönmüş isen, Kâbe'ye geldiğin zaman da kendinlesin.

Yani ne zaman ki sen nefsinin etrafında dönmekteki bir dönüş ile hâlin hakikatinden dönmüş isen, kalbinin evine geldiğin ve yöneldiğin zaman dahi, orada Hakk'ı değil, ancak kendi nefsini bulursun. Çünkü senin tövben ve dönüşün, Hakk'ın lütfuna erişmekten dolayıdır; ve nefis kendisine uygun olan lütfundan memnun ve kahırdan nefret edicidir. Halbuki hakikatte lütuf ve kahrın kaynağı birdir. Bu sebeple lütfundan memnun olarak Hakk'a dönmek, kendinden ayıklık ve Hak'tan gaflettir; ve kendi nefsine ilişkin olduğu içindir ki geçmişi ve geleceği anıp durursun.

Ya'nî vaktâki sen nefsinin etrâfini devr etmekteki bir dönüş ile hakikat-i halden irtidâd etmişsin, kalbin evine geldiğin ve teveccüh ettiğin vakit dahi, orada Hakk'ı değil, ancak kendi nefsini bulursun. Zîrâ senin tövben ve rücû'un lutf-ı Hakk'a nâiliyyetten dolayıdır; ve nefis kendisine mülayim olan lutfundan memnûn ve kahırdan müteneffirdir. Halbuki hakikatte lutuf ve kahrın menba'ı birdir. Binâenaleyh lutfundan memnûnen Hakk'a rücû' etmek, kendinden ayıklık ve Hak'dan gaflettir; ve kendi nefsine taalluk ettiği içindir ki mâzî ve müstakbeli yâd edip durursun.

2242. Ey kimse! Senin haberlerin haber vericiden habersizdir; senin tövben günâhından beterdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2242. Ey kimse! Senin haberlerin haber vericiden habersizdir; senin tövben günâhından beterdir.

Ey mutrip (çalgıcı)! Senin Allah'tan haberdar olmaların, Kur'ân-ı Kerîm ile kendisini haber veren Yüce Allah hazretlerinden tam bir gaflettir. Çünkü Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de كُلُّ شَيْئً هَالِكَ الَّا وَجْهَهُ (Kasas, 28/88) yani "Onun vechi ve Zât'ından başka her şey yok olucudur" diye bizlere haber veriyor; sen ise kendi nefsini ortaya koydun ve ona geçmiş ve gelecek gamlarını yükledin; bu sebeple kendini haber verici olan Hakk'ın bu haberinden haberdar olmadın. Bu sebeple senin tövben, günâhından daha beter oldu. Çünkü gafleti, diğer bir gaflet ile gidermeye çalıştın; bu ise gaflet içinde gaflet olur.

Ey mutrib! Senin Hak'dan âgâhlıkların, Kur'ân-ı Kerîm ile kendisini haber veren Allah Teâlâ hazretlerinden ayn-ı gaflettir. Zîrâ Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de كُلُّ شَيْئً هَالِكَ الَّا وَجْهَهُ (Kasas, 28/88) ya'nî "Onun vechi ve Zât'ından gayri her şey hâliktir" diye bizlere haber veriyor; sen ise kendi nefsini ortaya koydun ve ona mâzî ve müstakbel gamlarını yükledin; binâenaleyh kendini haber verici olan Hakk'ın bu haberinden âgâh olmadın. Binâenaleyh senin tövben, günâhından daha beter oldu. Çünkü gafleti, dîğer bir gaflet ile izâleye çalıştın; bu ise gaflet içinde gaflet olur.

2243. Ey geçmiş hâlden tövbe isteyici olan sen, bu tövbeden ne vakit tövbe edersin, söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2243. Ey geçmiş hâlden tövbe isteyici olan sen, bu tövbeden ne vakit tövbe edersin, söyle!

Ey Hakk Yolcusu, sen vehmedilmiş varlığının (sadece sanıda var olan varlığının) hazzına ait olarak yaptığın geçmiş günahlardan tövbe etmek istersin. Halbuki bu günahların sebebi, senin senliğin idi. Şimdi ise, sen yine senliğin ile tövbeye başlıyorsun; bu sebeple tövbeden dahi tövbe etmen lâzımdır. Söyle bakalım bu tövbeyi ne vakit yapacaksın?

Ey sâlik, sen vücûd-ı mevhûmunun hazzına aid olarak yaptığın geçmiş günahlardan tövbe etmek istersin. Halbuki bu günahların sebebi, senin senliğin idi. Şimdi ise, sen yine senliğin ile tövbeye mübâşeret ediyorsun; binâenaleyh tövbeden dahi tövbe etmen lâzımdır. Söyle bakalım bu tövbeyi ne vakit yapacaksın?

2244. Gâh bang-i zîri kible edersin, gâh hüzün ile ağlamaya bûse vurursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2244. Bazen alçak sesi kıble edinirsin, bazen hüzünle ağlamaya öpücük kondurursun.

"Bang-i zîr" müzik teriminde pes sese ve alçak sese denir. Yani bir süre kendine ve nefsine müziğin pes seslerini kıble yaptın ve ona yöneldin; şimdi de hüzünle ağlamayı nefsin sevgili ve âşık edinip öpmektedir. Bu gerçek bir tövbe değildir; aksine, daha önce nefsine yöneldiğin gibi, sonra da yine nefsine yönelmendir. Bu anlam, aşağıdaki rubaiden güzelce açıklanır. Rubai:

"Günâh yaptım; tövbem günâhtan beter oldu; zîrâ bu tövbede üç boş da'vâ vardır ki, varlık ve vücûd da'vâsı ve kuvvet ve fiil da'vâsıdır. Halbuki Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'inde hareket ve kuvvet ancak Allah iledir, buyurur."

"Bang-i zîr" mûsikî ıstılâhında pest sadâya ve alçak sese derler. Ya'nî bir müddet kendine ve nefsine mûsikînin pest sadâlarını kıble yaptın ve ona teveccüh ettin; ve şimdi de hüzün ile ağlamayı nefsin mahbub ve ma'şûk ittihâz edip öpmektedir. Bu hakîkî bir tövbe değildir; belki evvelce nefsine müteveccih olduğun gibi, sonra da yine nefsine teveccüh etmendir. Bu ma'nâ, âtîdeki rubâîden güzel tavazzuh eder. Rubâî:

"Günâh yaptım; tövbem günâhtan beter oldu; zîrâ bu tövbede üç boş da'vâ vardır ki, varlık ve vücûd da'vâsı ve kuvvet ve fiil da'vâsıdır. Halbuki Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'inde hareket ve kuvvet ancak Allah iledir, buyurur."

2245. Vaktaki Faruk esrârın âyînesi oldu, ihtiyarın cânı içinden uyandı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2245. Faruk sırlar aynası olduğunda, ihtiyarın canı içinden uyandı.

Yani Ömeru'l-Fârûk (r.a) efendimiz, mutribin önünde ilâhî sırların aynası oldu ve mutrib bu sırları onun manevî yüzünde gördü. İhtiyarın canı nefsanî mertebeden, kendi mertebesine yöneldi.

Ya'nî Ömeru'l-Fârûk (r.a) efendimiz, mutribin önünde esrâr-ı ilâhiyyenin âyînesi oldu ve mutrib onun vech-i ma'nevîsinde bu esrârı gördü. İhtiyarın cânı mertebe-i nefsâniyyeden, kendi mertebesine teveccüh etti.

2246. Mutrib cân gibi ağlamasız ve gülmesiz oldu; onun cânı gitti ve başka cân diri oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2246. Çalgıcı can gibi ağlamasız ve gülmesiz oldu; onun canı gitti ve başka can diri oldu.

Yaşlı çalgıcı nefsanî sıfatlardan kurtuldu, ruhun kendisi gibi ağlama ve gülme sıfatlarını terk etti; ve onun hayvanî ruhunun hükümleri ortadan kalktı ve izafî ruhu dirildi.

İhtiyâr çalgıcı sıfât-ı nefsâniyyeden kurtuldu, ayn-ı rûh gibi ağlama ve gülme sıfatlarını terk etti; ve onun rûh-i hayvânîsinin ahkâmı zâil oldu ve rûh-i izâfîsi dirildi.

2247. O zaman, onun bâtınına bir hayret geldi ki, yerden ve gökten dışarıya gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2247. O zaman, onun iç dünyasına bir hayret geldi ki, yerden ve gökten dışarıya gitti.

Mutribin (müzisyen) iç dünyasında dirilen izafî ruhunun (bağıntılı ruhunun) hâlinden kendisine bir hayret geldi ki, bu kendisi için ruhun hallerini müşahede etme (gözlemleme) mertebesi idi; ve kendisi bu ruhunun hükümlerinde ve hallerinde kaybolup yerin ve göğün suretlerinden ve belirginleşmelerinden dışarıya çıkıyordu.

Mutribin bâtınında dirilen rûh-i izâfisinin hâlinden kendisine bir hayret geldi ki, bu kendisi için ahvâl-i rûhu müşâhede mertebesi idi; ve kendisi bu rûhunun ahkâm ve ahvâlinde müstağrak olup yerin ve göğün sûret ve taayyünlerinden hârice çıkıyordu.

2248. Cüst ü cunun verâsından bir cüst ü cû ki, ben bilmiyorum; sen biliyor isen söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2248. Bir arayışın ötesinden öyle bir arayış ki, ben bilmiyorum; sen biliyorsan söyle!

İnsan görmediği bir şeyi görünce hayrete düşer ve mahiyetini ve hakikatini araştırmaya başlar. Mutrib (çalgıcı) dahi izafî ruhunun (bağıntılı ruhunun) hâllerini görünce hayrette kaldı ve ne olduğunu araştırmaya başladı. Bu öyle bir arayıştı ki, görünen âlemdeki araştırmanın ötesinde ve üstünde bir araştırmadır. Bu araştırmanın kelimelerle tanımlarını ben bilmiyorum. Ey dinleyici! Sen biliyorsan ve tanımlayabilirsen, söyle de dinleyelim. Çünkü bu büyük bir zevkti; zevkî ve vicdanî olan şeylerin kelimelerle tanımlanması mümkün değildir.

İnsan görmediği bir şeyi görünce hayrete düşer ve mahiyyetini ve hakikatini araştırmağa başlar. Mutrib dahi rûh-i izâfisinin ahvâlini görünce hayrette kaldı ve ne olduğunu araştırmağa başladı. Bu bir cüst ü cû idi ki, âlem-i sûretteki araştırmanın verâsında ve fevkınde bir araştırmadır. Bu araştırmanın elfâz ile ta'rîfâtını ben bilmiyorum. Ey sâmi'! Sen biliyor isen ve ta'rîf edebilir isen, söyle de dinleyelim. Zîrâ bu zevk-ı azîm idi; zevkî ve vicdânî olan şeylerin elfâz ile ta'rîfi mümkin değildir.

2249. Bir hâl ü kāl ki, hâl ve kalin verâsındadır; Zü'l-Celal'in Cemâl'inden gark olmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2249. Bir hâl ve söz ki, hâl ve sözün ötesindedir; Yüce Allah'ın Cemâl'inden gark olmuş.

Mutribin o andaki hâli ve sözü, sûret âleminin hâl ve sözünün üstündeydi. O, Yüce Allah hazretlerinin Cemâl denizine batmış ve onda boğulup benliği yok olmuştu.

Mutribin o anda ki hâli ve kāli âlem-i sûretin hâli ve kalinin fevkınde idi. O Allah Zü'l-Celâl hazretlerinin deryâ-yı Cemâl'ine müstağrak olmuş ve onda boğulup enâniyeti mahv olmuş idi.

2250. Bir gark değil ki, ona bir halās ola. Yâhut onu deryadan gayri bir kim-[2214] se anlıya.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2250. Bir boğulma değil ki, ona bir kurtuluş olsun. Yahut onu denizden başka bir kimse anlasın.

Yani mutrip, İlahi Cemal denizine öyle bir şekilde batmış idi ki, o "fenâ-yı küllî" (tamamen yok olma) denizinden onun kurtulması mümkün değildi. Yahut vahdet (birlik) denizine öyle bir şekilde dalmış idi ki, onun istiğrak (kendinden geçme) hâlini ancak deniz anlar; ve o denize dalıp denizin kendisi olmayanlar anlamaz. Denizden maksat burada makam-ı ittihada (birlik makamına) ulaşmış kâmil velilerdir. Buna göre mutribin hâli kelimelerle ancak bu kadar açıklanabilir; ve kelimelerle açıklama dahi aşağıdaki sebep altında gerçekleşir.

Ya'nî mutrib deryâ-yı Cemâl-i ilâhîye öyle bir sûrette gark olmuş idi ki, o "fenâ-yı küllî" deryâsından onun kurtulması mümkin değil idi. Yâhut deryâ-yı vahdete öyle bir vech ile dalmış idi ki, onun hâl-i istiğrâkını ancak deryâ anlar; ve o deryâya dalıp ayn-ı deryâ olmayanlar anlamaz. "Derya'dan murâd burada makām-ı ittihada vâsıl olan kümmel-i evliyâdır. Binâenaleyh mutribin hâli elfâz ile ancak bu kadar tefhîm olunabilir; ve elfâz ile tefhîm dahi âtîdeki sebeb tahtında vâki' olur.

2251. Eğer takāzā, takāzā üzerine olmasa idi, akl-ı cüz', külden söyleyici olmaz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2251. Eğer gereklilik, gereklilik üzerine olmasaydı, cüz'î akıl, külden söz edici olmazdı.

"Kül"den kasıt mutlak zâttır. "Cüz'î akıl"dan kasıt ise "küllî akıl"dan yansıyan insan akıllarıdır. "Gereklilik"ten kasıt, mutlak varlığın vahdet mertebesinde (Allah'ın birliği mertebesi) içkin olan sıfat ve isimlerin dış varlık talep etmeleridir. Yani, eğer vahdet mertebesinde ilâhî isimler ve sıfatlar ısrarla dış varlık talebinde bulunmasalardı, mutribin (ilâhî aşkla coşan kişinin) müstağrak olduğu (kendinden geçtiği) Zü'l-Celâl'in (Celâl sahibi Allah'ın) Cemâl denizi olan mutlak varlıktan ve onun bağıntılarından cüz'î akıl bahsedici olmazdı. Çünkü ilâhî isimler ve sıfatlar o sonsuz denizi dalgalandırdı.

"Kül"den murâd zât-ı mutlaktır. "akl-ı cüz"den murâd "akl-ı kül"den in'ikâs eden ukul-i beşerdir. "Takāzâ”dan murâd" vücûd-ı mutlak'ın merte- be-i vahdetinde mündemic olan sıfât ve esmânın vücûd-1 hâricî taleb etmeleridir. Ya'nî, eğer mertebe-i vahdette esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye musırran vücûd-1 hâricî talebinde bulunmasalar idi, mutribin müstağrak olduğu deryâ-yı Cemâl-i Zü'l-Celâl olan vücûd-ı mutlakdan ve onun izafatından akl-ı cüz'î bahs edici olmaz idi. Zîrâ esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye o deryâ-yı bî-pâyânı dalgalandırdı.

2252. Vaktāki takāzā takāzā üzerine erişir, o deryânın dalgası, buraya vâsıl olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2252. Gereklilik gerekliliğin üzerine geldiğinde, o denizin dalgası buraya ulaşır.

Yani, vahdet mertebesinde (Allah'ın birliği makamında) içkin olan sıfat ve isimlerin dış varlık talepleri birbirini takip ettiği zaman, o denizin dalgası, yani sıfat ve isimlerin eserleri ve hükümleri bu suret âleminde (maddî dünyada) sözler, harfler ve ses kılıklarıyla ortaya çıkar.

Ya'nî, mertebe-i vahdette mündemic sıfât ve esmânın vücûd-1 hâricî talepleri birbirini ta'kîb ettiği vakit, o deryânın dalgası, ya'nî sıfât ve esmânın âsârı ve ahkâmı bu âlem-i sûrette elfâz ve harf ve savt kisveleriyle zahir olur.

2253. Vaktaki ihtiyarın halinin kıssası buraya erişti, ihtiyar ve onun hali yüzünü perdeye çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2253. İhtiyarın hâlinin hikâyesi buraya ulaştığında, ihtiyar ve onun hâli yüzünü perdeye çekti.

İhtiyar çalgıcının hâli, "fenâ-fillâh" (Allah'ta yok olma) hâli olduğu zaman, gerek ihtiyarın kendisi gerekse hâli, kendi varlıklarından gizlendi; yani çalgıcıya vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrı ortaya çıktı ve onun nazarında kendisinin benliği Hakk'ın varlığı ile örtüldü.

İhtiyar çalgıcının hâli, “fenâ-fillâh” hâli olduğu vakit, gerek ihtiyarın kendisi ve gerek hâli, kendi varlıklarından ihtifâ etti; ya'nî çalgıcıya vahdet-i vücûd sırrı zâhir oldu ve nazarında kendisinin kendiliği Hakk'ın vücûdu ile tesettür etti.

2254. İhtiyar güft ü gû sırrının eteğini yaydı; onun ağzında yarım söz kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2254. İhtiyar, söz sırrının eteğini yaydı; onun ağzında yarım söz kaldı.

Çalgıcıya vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrı ortaya çıkınca, söyleyicilik sırrının, yani Hakk'ın kelâm sıfatının, kendi mazharından (tecelli ettiği yerden) zuhûru (ortaya çıkışı) sırrının eteğini yaydı; yani bu sırdan söylemeye başladı; fakat onun ağzında bu vahdet-i vücûd sırrından yarım söz kaldı. Çünkü vahdet-i vücûd sırrı zevkî (tadılarak anlaşılan) ve vicdânî (kalben hissedilen) bir şey olduğu için, kelimeler elbisesine büründürülmek istendiği zaman o söz yarım olur, tamam olmaz. Bunun için nazarlarında (bakış açılarında) kesâret (çokluk) galip olan kimseleri bu vahdet-i vücûd meselesi şaşırtır. Nasıl ki birçok kimseler yanlış anlamak yüzünden sapkınlığa düşmüşlerdir.

Bu şerefli beyitte, değerli şarihlerden (şerh edenlerden) bazıları "Dâmen râ zi güft"teki "râ"yı, mef'ûl edatı ve "ze" harfini de teb'îz (bir kısmını belirtme) için alıp "Pir eteğini sözden silkti" diye anlam vermişlerdir; ve "feşânden" masdarını, silkmek anlamına almışlardır. Ve ikinci mısradaki "o" zamirini "nîm güfte"ye (yarım söze) döndürmüşlerdir. Fakat ben, bu tarzda zorlama gördüm ve Hintli şarihlerin görüşünü zevke daha uygun buldum. Beytin anlamını ona göre şerh ettim. Bu durumda "dâmen-i râz"ı izafet terkibi olarak almak gerekir.

Çalgıcıya vahdet-i vücûd sırrı zâhir olunca söyleyicilik sırrının, ya'nî Hakk'ın sıfat-ı kelâmının, kendi mazharından zuhûru sırrının eteğini yaydı; ya'nî bu sırdan söylemeğe başladı; fakat onun ağzında bu vahdet-i vücûd sırrından yarım söz kaldı. Zîrâ vahdet-i vücûd sırrı zevkî ve vicdânî bir şey olduğu için, kisve-i elfâza büründürülmek istenildiği vakit o söz yarım olur, tamam olmaz. Bunun için nazarlarında keserât gâlib olan kimseleri bu vahdet-i vücûd meselesi şaşırtır. Nitekim birçok kimseler yanlış anlamak yüzünden dalâlete düşmüşlerdir.

Bu beyt-i şerîfde, şurrâh-ı kirâmdan ba'zıları “Dâmen râ zi güft"daki "râ"yı, edât-ı mef'ûl ve "ze" harfini de teb'îz için alıp "Pîr eteğini güft ü gû- dan silkti" diye ma'nâ vermişlerdir; ve "feşânden" masdarını, silkmek ma'nâ-sına almışlardır. Ve ikinci mısra'daki "o" zamîrini "nîm güfte"ye irca' etmiş-lerdir. Fakat fakîr, bu tarzda tekellüf gördüm ve şurrâh-ı Hind'in zehâbını zevke daha muvâfik buldum. Beytin ma'nâsını ona göre şerh ettim. Bu sû-retde "dâmen-i râz"ı terkib-i izâfî olarak almak îcâb eder.

2255. Bu ayş u işreti tertib etmek için, yüz binlerce cân fedâ etmek lazımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2255. Bu yaşayışı ve zevki düzenlemek için, yüz binlerce can feda etmek gerekir.

Mutribin (ilahi aşkla coşan, çalgı çalan kişi) ulaştığı yaşayışı ve zevki elde etmek için, insanın yüz binlerce canı olup onların hepsini bu uğurda feda etmesi gerekir. Bu sebeple bu hâl, mutribe ilahi bir yardım ve özel bir lütuf idi ki, Hz. Ömer (r.a.) gibi kâmil bir mürşide (manevi rehber) onu kavuşturdu ve onu çalgısıyla münacata (Allah'a yakarışa) çekti. وَ اللَّهُ يَختص برحمته مَنْ يَشَاءُ (Bakara, 2/105) Yani "Yüce Allah dilediğini rahmetine özel kılar."

Mutribin nâil olduğu ayş u işreti elde etmek için, insanın yüz binlerce cânı olup onların hepsini bu uğurda fedâ etmek lâzımdır. Binâenaleyh bu hâl mut-ribe bir inâyet ve ihtisâs-ı ilâhî idi ki, Hz. Ömer (r.a.) gibi bir mürşid-i kâmile onu mülâkî eyledi ve onu çalgısı ile münacata çekti. وَ اللَّهُ يَختص برحمته مَنْ يَشَاءُ (Bakara, 2/105) Ya'nî "Allah Teâlâ dilediğini rahmetine muhtass kılar."

2256. Cân meşeliğinin avında doğan kuşu ol; cihan güneşi gibi cân feda edici ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2256. Can meşeliğinin avında doğan kuşu ol; cihan güneşi gibi can feda edici ol!

Ey Hakk Yolcusu, meşeliğe benzeyen bu kesret âleminde (çokluk dünyasında), can avlamak için doğan kuşu gibi keskin bir avcı ol. Güneş sistemimizin kalbi olan güneş gibi can feda edici ve kendi varlığını kemirici ol!

Ey sâlik, meşeliğe benzeyen bu âlem-i keserâtda, cân avlamak için doğan kuşu gibi keskin bir avcı ol. Manzûme-i şemsiyyemizin kalbi olan güneş gi-bi cân fedâ edici ve kendi vücudunu kemirici ol!

2257. Yüksek güneş, cân saçıcı vâki' oldu; her dem kamış olur, doldururlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2257. Yüksek güneş, can saçıcı olarak meydana geldi; her an kamış olur, doldururlar.

Yani, güneş sistemimizi oluşturan gezegenlere güneş, harareti ve ışığı ile can ve hayat yayar; ve saçtığı hararet ve ışık, kendi varlığından eksilir; bu sebeple kendi varlığından fedakârlık eder ve kamış gibi içini boşaltır; fakat milyarlarca seneden beri meydana gelen bu fedakârlığından dolayı tamamen yok olmaz. Çünkü verdiği şeye karşılık, gerçek Vehhâb (bolca bağışlayan) olan Yüce Allah ona her an bedelini ihsan eder.

Ya'nî, manzûme-i şemsiyyemizi teşkil eden seyyârâta güneş harâret ve ziyâsı ile cân ve hayât neşr eder; ve saçtığı harâret ve ziyâ, kendi vücûdun-dan eksilir; binâenaleyh kendi varlığından fedakârlık eder ve kamış gibi içini boşaltır; fakat milyarlarca senelerden beri vâki' olan bu fedakârlığından dola-yı büsbütün mahv olmaz. Çünkü verdiği şeye mukābil Vehhâb-ı hakîkî olan Hak Teâlâ hazretleri ona her ân bedelini ihsân eder.

2258. Ey ma'nevî güneş! Cân saç; eski cihana yenilik göster!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2258. Ey manevî güneş! Can saç; eski cihana yenilik göster!

Değerli şârihler (şerh edenler), "manevî güneş"ten maksadın sâlik olduğunu belirtmişlerdir, bu da bir yöndür; fakat Cenâb-ı Pîr'in, güneşin âleme sıcaklık ve ışık saçmasından hareketle, kendi yüce zâtlarını kastettiği anlaşılır; ve bu durumda bu beytin anlamı, yukarıda geçen 2247 ve 2248 numaralı beyitlere bağlı bulunur. Yani “Ey manâ âlemine mensup olan güneş, maddî güneş nasıl kendi uyduları olan gezegenlere kendi varlığından sıcaklık ve ışık saçarsa, sen de kendi canında olan ilâhî sırların ve hakikatlerin sıcaklık ve ışıklarını bu Mesnevî-i Şerîf'te kendi çevrene öylece bolca ver; çünkü hakikat deryasında, bunların ortaya çıkması için, gereklilik üstüne gereklilik meydana gelmektedir ve bunları bu Mesnevî-i Şerîf'te açıklamakla, herkesin öğrendiği ve eskiden beri bildiği ilâhî bilgiler âleminde bir yenilik göster; çünkü ilâhî tecellilerin sonu yoktur." Şu halde Cenâb-ı Pîr bu beyitte "وانفقوا مما جعلكم مسْتَخْلَفَينَ فيه" (Hadîd, 57/7) yani “Allah Teâlâ'nın sizi onda müstahlef (halife) kıldığı şey cinsinden infak ediniz (harcayınız)” âyet-i kerîmesindeki ilâhî emri kendi yüce nefislerine tebliğ buyurmuş olurlar. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (İbn Arabî), bu istihlâf (halife kılınma) meselesini Fusûsu'l-Hikem'de "Fass-ı Nûhî"de izah buyururlar.

Şurrâh-ı kirâm "âfitâb-ı ma'nevî"den murâdın sâlik olduğunu beyân bu-yurmuşlardır, bu da bir vecihtir; fakat Cenâb-ı Pîr güneşin âleme harâret ve zıyâ saçmasından intikālen, kendi zât-ı şerîflerini murâd buyurdukları anlaşılır; ve bu sûretde bu beytin ma'nâsı, yukarıda geçen 2247, 2248 numaralı beyitlere merbût bulunur. Ya'nî “Ey âlem-i ma'nâya mensûb olan güneş, sûrî güneş nasıl kendi peykleri olan seyyârâta kendi vücûdundan harâret ve ziyâ saçarsa, sen de kendi cânında olan esrâr ve hakāyık-ı ilâhiyye harâret ve ziyâlarını bu Mesnevî-i Şerîf'de kendi muhîtine öylece ibzâl et; zîrâ deryâ-yı hakikatte, bunların zuhûru için, takāzā takāzā üzerine vâki' olmaktadır ve bunları bu Mesnevî-i Şerîf'de ızhâr etmekle, herkesin bellediği ve eskiden beri bildiği maârif-i ilâhiyye âleminde bir yenilik göster; zîrâ tecelliyyât-ı ilâhiyyenin nihâyeti yoktur." Şu halde Cenâb-ı Pîr bu beyitte وانفقوا مما جعلكم مسْتَخْلَفَينَ فيه (Hadîd,57/7) ya'nî “Allah Teâlâ'nın sizi onda müstahlef kıldığı şey cinsinden infâk ediniz” âyet-i kerîmesindeki emr-i ilâhîyi kendi nefs-i nefislerine tebliğ buyurmuş olurlar. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber, bu istihlâf mes'elesini Fusûsu'l-Hikem'de "Fass-ı Nûhî"de îzâh buyururlar.

2259. Vücud-ı âdemîye cân ve rûh, akıcı su gibi gaybdan erişir. [2222]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2259. İnsan vücuduna can ve ruh, akıcı su gibi gayb âleminden ulaşır.

Yani Yüce Allah, kesret âlemine (çokluk âlemi) sürekli tecelli eder. Her bölünmez anda, bütün varlıklar bir tecelli ile yok olur ve onu tam bir hızla takip eden başka bir tecelli ile var olur ki, buna "teceddüd-i emsâl" (benzerlerin yenilenmesi) derler; bu durum yukarıda 2066 numaralı beyitte açıklanmıştı. Bu sebeple sen, sana ihsan edilen ilahi nimetleri harcadıkça, eksilenin yerine daima yenisi gelir. Şerefli beyitte "can"dan maksat hayvanî ruh ve "revân"dan maksat izafî ruhtur.

Ya'nî Hak Teâlâ âlem-i keserâta dâimü't-tecellîdir. Her ân-ı gayr-ı münkasimde bilcümle mevcûdât bir tecellî ile ma'dûm ve kemâl-i sür'atle onu ta'kíb eden dîger bir tecellî ile mevcûd olur ki, buna "teceddüd-i emsâl" derler ki, yukarıda 2066 numaralı beyitte îzâh edilmiş idi. Binâenaleyh sen, sana ihsân olunan niam-ı ilâhiyyeyi infâk ettikçe, eksilenin yerine dâimâ yenisi gelir. Beyt-i şerîfde "cân"dan murâd rûh-i hayvânî ve "revân"dan murâd rûh-ı izâfidir.

2260. Her zaman gaybdan yeni yeni erişir; ve "Ten cihanından dışarıya çık!" erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2260. Her zaman gaybdan yeni yeni erişir; ve "Ten cihanından dışarıya çık!" erişir.

Gayb âleminden her bölünmez anda yeni yeni ilâhî vâridât (ilhamlar, feyizler) gelir; ve geldikten sonra da, "Ten âleminden dışarıya çık!" hitabı ulaşır. Yani yukarıdaki beyitte açıklandığı gibi Yüce Allah sürekli tecellî halindedir; kesret (çokluk) âlemi her bölünmez anda ardı ardına "yeni yaratılış" içindedir. Varlığa gelen şey durmaz, derhal çıkar; ve yerine hemen yenisi gelir; ve bir gelen bir daha gelmez. Çünkü tecellîde tekrar yoktur; çünkü tekrar darlıktan gelir ve Yüce Allah ise, "Şüphesiz Allah'ın rahmeti geniştir; O her şeyi bilendir" (Bakara, 2/115) ayet-i kerimesinde beyan buyrulduğu üzere geniştir.

O iki meleğin duasının anlamının açıklamasındadır. Her gün pazar başında şöyle seslenirler: "Ey Rabbim! Her infak edene karşılık ver ve ey Rabbim, her cimrilik edene telef ver!" Ve o infak edenin, Hak yolunun mücahidi olup hevâ (nefsî istekler) yolunun israf edeni olmadığı açıklamasındadır.

Yukarıda zikredilen meleklerin seslenişi, Buhârî ve Müslim ve Nesâî'nin, Ebû Hüreyre (r.a.)'dan naklettikleri hadis-i şerife dayanmaktadır. Yani iki melekten birisi cömertler için Hak'tan hayır talep eder; ve diğeri de cimriler için beddua eder.

Âlem-i gaybdan her ân-ı gayr-ı münkasimde yeni yeni vâridât-ı ilâhiyye gelir; ve geldikten sonra da, ten âleminden dışarıya çık! hitâbı vâsıl olur. Ya'nî yukarıki beyitte îzah olunduğu gibi Hak Teâlâ dâimü't-tecellîdir; âlem-i keserât her ân-ı gayr-ı münkasimde mütevâliyen "halk-ı cedîd" içindedir. Vücûda gelen şey durmaz, derhal çıkar; ve yerine hemen yenisi gelir; ve bir gelen bir daha gelmez. Zîrâ tecellîde tekrâr yoktur; çünkü tekrâr darlıktan gelir ve Hak Teâlâ ise إِنَّ اللَّهَ وَاسِعٌ عَلِيمٌ (Bakara,2/115) [ Şübhesiz Al- lah'ın rahmeti geniştir; O her şeyi bilendir) âyet-i kerîmesinde beyân buy-rulduğu üzere vâsi'dir.

O iki meleğin duâsının ma'nâsı beyânındadır. Her gün pazar başında şöyle nidâ ederler: "Yâ Rab! Her infâk edene ivaz ver ve yâ Rab, her imsâk edene telef ver!" Ve o münfık, Hak yolunun mücâhidi olup hevâ yolunun müsrifi olmadığı beyânındadır

Yukarıda zikr olunan meleklerin nidâsı Buhârî ve Müslim ve Nesâî'nin, Ebû Hüreyre (r.a.) dan nakl ettikleri hadîs-i şerîfe müsteniddir. Ya'nî iki melekten birisi sahiler için Hak'dan hayır taleb eder; ve diğeri de bahiller için bedduâ eder.

2261. Peygamber buyurdu ki: Dâimâ nasîhat için, iki melek latîf nidâ ederler. [2223]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2261. Peygamber buyurdu ki: Daima nasihat için, iki melek latif nida ederler.

2262. Şöyle ki ey Hudâ, münfıkları tok tut; her kuruşuna yüz bin bedel ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2262. Şöyle ki ey Allah'ım, münafıkları tok tut; her kuruşuna yüz bin karşılık ver!

2263. Ey Huda cihanda bahillere sen ancak ziyân içinde ziyan ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2263. Ey Allah'ım, dünyada cimrilere sen ancak zarar içinde zarar ver!

2264. Ey çok imsak ki, infâkdan iyidir; Hakk'ın malını, Hakk'ın gayrisine verme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2264. Ey çok tutumluluk ki, infaktan daha iyidir; Hakk'ın malını, Hakk'ın gayrısına verme!

Yani bazı tutumluluk vardır ki, yerine harcandığı için iyidir; ve bazı infak vardır ki, yerine harcanmadığı için kötüdür. Bu sebeple Hakk'ın nimet olarak verdiği malı, Hakk'ın emri olmadığı yere harcama; eğer böyle yaparsan hayırlı bir tutumluluk etmiş olursun.

Ya'nî ba'zı imsâk vardır ki, mahalline masrûf olduğu için iyidir; ve ba'zı infâk vardır ki, mahalline masrûf olmadığı için fenâdır. Binâenaleyh Hakk'ın ni'met olarak verdiği malı, Hakk'ın emri olmadığı yere sarf etme; eğer böyle yaparsan hayırlı bir imsâk etmiş olursun.

2265. Tâ ki sen, nihayetsiz hazîneyi ivaz bulasın; ta ki kafirler idâdından ol-mayasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2265. Ta ki sen, sonsuz hazineyi karşılık bulasın; ta ki kâfirler sayısından olmayasın!

Yani sen Allah'ın malını, Allah'ın emriyle verdiğin zaman, ona karşılık olmak üzere Allah tarafından sana sonsuz nimet hazinesi ihsan olunur ve sen kâfirler zümresine dâhil olmazsın. Çünkü kâfirler mallarını Allah'ın emrettiği yere değil, kendi nefis ve heveslerinin emrettiği yere harcarlar. Nitekim hadis-i şerifte خير المال ما انفق في سبيل الله yani "Malın hayırlısı Allah yolunda harcanan şeydir" buyrulur.

Ya'nî sen Hakk'ın malını, Hakk'ın emriyle verdiğin vakit, ona bedel ol-mak üzere Hak tarafından sana nihâyetsiz hazîne-i ni'met ihsân olunur ve sen kâfirler zümresine dâhil olmazsın. Zîrâ kâfirler mallarını Allah'ın emr et-tiği yere değil, kendi nefis ve hevâlarının emr ettiği mahalle sarf ederler. Nitekim hadîs-i şerifde خير المال ما انفق في سبيل الله ya'ni "Malın hayırlısı Allah yo-lunda sarf olunan şeydir" buyrulur.

2266. Kılıçları, Mustafa (a.s.)a gâlib olmak için develer kurban ederler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2266. Kılıçları, Mustafa (a.s.)a galip gelmek için develer kurban ederlerdi.

Kâfirler, Yüce Peygamber'e üstün gelmek için deve kurban ederlerdi ve kurbanları Allah için değil, aksine Allah'a karşı savaşma niyetiyle olurdu.

Kâfirler, Cenâb-ı Peygamber'e galebe için [deve] kurban ederler ve kur-banları Allah için değil, belki Allah'a karşı muhârebe niyyetiyle olur idi.

2267. Kur'ân'da ehl-i gafletin inzârı vardır; şöyle ki, onların o bütün infâk-ları hasrettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2267. Kur'ân'da gaflet ehlinin uyarılması vardır; şöyle ki, onların o bütün harcamaları hasrettir.

Bu şerefli beyitte, şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ لِيَصُدُّوا عَن سَبِيلِ اللَّهِ فَسَيُنفِقُونَهَا ثُمَّ تَكُونُ عَلَيْهِمْ حَسْرَةً ثُمَّ يُغْلَبُونَ (Enfâl, 8/36) Yani “Şüphesiz inkâr eden kimseler, halkı Allah'ın yolundan alıkoymak için harcama yaparlar. Şimdi onlar yakında harcayacaklardır; sonra o harcama onların üzerine hasret olacaktır; sonra da mağlup olacaklardır." İşte Yüce Allah kâfirleri bu ayet-i kerime ile uyarır ve korkutur.

Bu beyt-i şerîfde, şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ لِيَصُدُّوا عَن سَبِيلِ اللَّهِ فَسَيُنفِقُونَهَا ثُمَّ تَكُونُ عَلَيْهِمْ حَسْرَةً ثُمَّ يُغْلَبُونَ (Enfâl, 8/36) Ya'nî “Muhak-kak küfr eden kimseler, halkı Allah'ın yolundan alıkoymak için harc ederler. İmdi onlar yakında infâk edeceklerdir; sonra o infâk onların üzerine hasret olacaktır; sonra da mağlûbdurlar." İşte Allah Teâlâ kâfirleri bu âyet-i kerîme ile inzâr eder ve korkutur.

2268. Resûl-i Ekrem'in harbinde Mekke büyüklerinin kurbanları, kabûl ümîdiyle idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2268. Resûl-i Ekrem'in (a.s.) savaşında Mekke büyüklerinin kurbanları, kabul ümidiyle idi.

2269. Adl eden bâgî bir köle gibi ki, şahın malını o âsîlere bezl etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2269. Adaletli davranan âsi bir köle gibi ki, padişahın malını o âsilere dağıttı.

Peygamber ile olacak savaşta galip gelmek için kâfirlerin kestikleri kurban, kendi sanılarına göre bir ibadet ve kabul edilme sebebiydi. Bu durum şuna benzer ki, âsi olan bir köle, kendince adalet ve iyilik yaptığını zannederek, padişahının malını isyancılara dağıtır. Onun bu hâli, yakınlık sebebi olmadığı gibi, üzerine padişahın kahır ve gazabını çekmeye sebep olur.

Peygamber ile olacak harbde muzaffer olmak için kâfirlerin kestikleri kurban, kendi zanlarınca bir ibâdet ve sebeb-i makbûliyyet idi. Bu hâl ona benzer ki, âsî olan bir köle, kendisince adl ve ihsân ettiğini zannederek, pâdişâhının malını ehl-i isyâna tevzî eder. Onun bu hâli, sebeb-i kurbiyyet olmadıktan başka, üzerine pâdişâhın kahır ve gazabını celbe sebeb olur.

2270. Bu âsînin adli ve onun ihsanı nezd-i şâhda ne artırır? Uzaklık ve kara yüz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2270. Bu âsînin adaleti ve onun ihsanı şahın katında ne artırır? Uzaklık ve kara yüz!

Bu kulun fiili padişahın katında onun kovulmasına ve yüzünün kara olmasına sebep olur.

Bu kölenin fiili pâdişâhın indinde onun matrûdiyyetine ve yüzünün kara olmasına sebeb olur.

2271. Bunun için mü'min, korkudan daima namazda اهدنا الصراط المستقيم [Doğru yola ilet] demektedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2271. Bunun için mü'min, korkudan daima namazda اهدنا الصراط المستقيم [Doğru yola ilet] demektedir.

Bunun için mü'min, korkudan namazda اهْدِنَا الصِّرَاطَ المُسْتَقيم (Fâtiha, 1/6) "Ey Rabbimiz, bizi doğru yola ilet!" demektedir. Çünkü doğru yolu görmek Yüce Allah'ın yardımındandır ve bu "doğru yol"u bulmak kolay bir şey değildir. Çünkü "doğru yol" itidal yoludur (orta yol) ve itidal yolunun bir tarafı aşırılık (ifrât), diğer tarafı ise eksikliktir (tefrît). Bu iki taraf da ilâhî katında sevilmeyen şeylerdir.

Bunun için mü'min korkudan namazda اهْدِنَا الصِّرَاطَ المُسْتَقيم (Fâtiha, 1/6) “Yâ Rab, bizi doğru yola hidâyet et!" demektedir. Zîrâ doğru yolu görmek Hakk'ın inâyetindendir ve bu "sırât-ı müstakîm"i bulmak kolay bir şey değildir. Zîrâ "sırât-ı müstakîm" tarîk-ı i'tidâldir ve tarîk-ı i'tidâlin bir tarafı ifrât ve diğer tarafı tefrîtdır. Bu iki taraf dahi ind-i ilâhîde mebgûzdür.

2272. O, para vermek cömerde lâyıktır; cân teslîm etmek ise âşıkın cömertliğidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2272. O, para vermek cömerde lâyıktır; cân teslîm etmek ise âşıkın cömertliğidir.

Yani sâlihler (Allah dostları) maldan cömertlik gösterirler; âşıklar ise candan fedakârlık ederler.

Ya'nî sâlihler maldan sehâvet gösterirler; âşıklar ise candan fedakârlık ederler.

2273. Hak için ekmek verirsen sana ekmek verirler; Hak için cân verirsen, sana cân verirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2273. Hak için ekmek verirsen sana ekmek verirler; Hak için can verirsen, sana can verirler.

2274. Eğer o çınarın yaprakları dökülürse, fail-i mutlak ona yapraksızlık azığını bağışlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2274. Eğer o çınarın yaprakları dökülürse, mutlak fail ona yapraksızlık azığını bağışlar.

Eğer görünür âlemdeki çınarın nefes alıp vermesine hizmet eden yaprakları dökülürse, Yüce Allah, yapraksız olana ait ve özgü olan azığı ve yaşaması için gerekli olan gıdayı ve havayı ihsan eder. Bu da Hakk'ın görünen âlemde lütuflarına gösterdiği örneklerden biridir.

Eğer âlem-i sûretteki çınarın teneffüsüne hâdim olan yaprakları dökülürse Hak Teâlâ, yapraksıza mensûb ve mahsûs olan azığı ve yaşamasına lâzım olan gıdâyı ve havayı ihsân eder. Bu da Hakk'ın âlem-i zâhirde atâsına gösterdiği misallerden birisidir.

2275. Eğer senin elinde cömertlikten mal kalmazsa, Allah Teâla'nın fazlı seni ne vakit pâymâl eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2275. Eğer senin elinde cömertlikten mal kalmazsa, Yüce Allah'ın lütfu seni ne zaman perişan eder?

2276. Her kim ekerse onun anbarı boş olur; fakat tarlada ona iyilik olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2276. Her kim ekerse onun ambarı boş olur; fakat tarlada ona iyilik olur.

Yani her kim ekin ekerse, öncelikle onun ambarında olan buğday tarlaya gider ve ambar boşalır; fakat tarlada iyilik meydana gelir ve bir buğday tanesi orada çoğalır.

İkinci mısradaki "bihî" kelimesi Farsça olduğuna göre bu anlam verilir; ve kelimedeki "bâ" esreli okunur. Sonundaki "yâ" dahi, mastariyet olur. Eğer kelime Arapça olursa "bâ" üstün okunup "güzel" anlamına gelir; ve bu durumda "der mezra'a"daki "der" vezni tamamlamak için fazladan gelir; ve bu durumda da "Lakin o kimsenin güzel tarlası olur" anlamı verilir. Ve "tehî" ile "behî" birbirine tamamen uygun bir kafiye olur.

Ya'nî her kim ekin ekerse, evvelâ onun anbarında olan buğday tarlaya gider ve anbar boşalır; fakat tarlada iyilik hâsıl olur ve bir buğday tânesi orada çoğalır.

İkinci mısra'daki "bihî" kelimesi Fârisî olduğuna göre bu ma'nâ verilir; ve kelimedeki “bâ" meksûr okunur. Ahirindeki “yâ” dahi, masdariyyet olur. Eğer kelime Arabî olursa "bâ” meftûh okunup “güzel" ma'nâsına gelir; ve bu sûrette "der mezra'a"daki "der" tekmiîl-i vezn için zâid olarak gelir; ve bu sûretde de "Lâkin o kimsenin güzel tarlası olur" ma'nâsı verilir. Ve "tehî" ile "behî" yekdiğerine tamâmen mutâbık bir kāfiye olur.

2277. O kimse ki, anbarda kodu ve tasarruf etti, onu hadisat biti ve fâresi yedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2277. O kimse ki, ambarda sakladı ve tasarruf etti, onu olaylar biti ve faresi yedi.

Buğdayını tarlaya ekmeyip ambarda saklayan ve tasarruf eden kimsenin buğdaylarına, oluş âlemindeki olaylar musallat olur; ya zamanın geçmesiyle bitlenir ve böceklenir; veya fareler ambarı delip yerler. Aynı şekilde bu misale uygun olarak, bir kimse malını Hak yolunda harcamayıp cimrilik ve el sıkılık ederse, ne dünyada ne de ahirette ondan faydalanamaz. Dünyada hırsızlık ve yangın gibi afetlere maruz kalır ve hastalık gibi birtakım belalar ortaya çıkıp doktorlara ve ilaçlara para harcamak zorunda kalır; ve Hak yoluna infak olunmamış olan bu malın ahirette de ona faydası olmaz. Nitekim hadis-i şerifte بشروا مال البخيل بحادث او وارث yani "Cimrinin malını hadiseye veya varise müjdeleyin" buyrulur. Cimriler bütün hallerde Yüce Allah hazretlerinin lütfuna güvenmeyi unutup, "ak akçe kara gün içindir" atasözünü icat etmiş ve kendi mallarının kuvvetine güvenmişlerdir. Halbuki âlemdeki olaylar çoğunlukla bu atasözünün aksini ispat ettiğine dikkat etmemişlerdir.

Buğdayını tarlaya ekmeyip anbarda saklayan ve tasarruf eden kimsenin buğdaylarına, hâdisât-ı kevniyye musallat olur; yâ mürûr-ı eyyâm ile bitlenir ve böceklenir; veyâ fâreler anbarı delip yerler. Kezâ bu misâle mutâbık olarak, bir kimse malını Hak yolunda sarf etmeyip buhl ve imsâk ederse, ne dünyâda ve ne de âhirette ondan intifa' edemez. Dünyada hırsız ve yangın gibi âfetlere ma'rûz kalır ve hastalık gibi birtakım ibtila zuhûr edip etıbbâya ve ilaçlara bezle mecbûr olur; ve Hak yoluna infâk olunmamış olan bu malın âhiretde de ona fâidesi olmaz. Nitekim hadîs-i şerifde بشروا مال البخيل بحادث او وارث ya'ni "Bahilin malını hadise veyâ vârise müjdeleyin" buyrulur. Bahiller cemî'-i ahvâlde Hak Teâlâ hazretlerinin lutfuna i'timâdı unutup, "ak akçe kara gün içindir" darb-ı meselini îcâd ve kendi mallarının kuvvetine i'timâd etmişlerdir. Halbuki hâdisât-ı âlem ekseriyâ bu darb-ı meselin aksini isbât ettiğine dikkat etmemişlerdir.

2278. Bu cihân nefydir, isbatda ara! Senin sûretin sıfırdır, ma'nanın içinde ara!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2278. Bu cihan nefydir, ispatta ara! Senin suretin sıfırdır, mananın içinde ara!

Bu cihan, yani maddi yoğunluk âlemi, nefydir (yokluktur) ve fanidir. Nitekim Yüce Allah, "Yeryüzünde bulunan her şey fanidir" (Rahmân, 55/26) ve yine "O'nun zatından başka her şey helak olucudur" (Kasas, 28/88) buyurur. Böyle olunca sen, hakiki olan varlığı, yokluk olan bu maddi yoğunluk âleminde değil, ispatta, yani mana âleminde ara; ve senin varlığın ve suretin de, fani olan bu oluş âleminin yoğun mayasından yaratılmış olduğundan, o da sıfırdır ve hiçtir. Böyle olunca o hakikati sen, mananın içinde ara! Çünkü onun varlığı senden ayrı değildir; aksine senin manan ve hakikatin Allah'ın Zâtı'dır.

Hint şarihlerinden İmdâdullah (k.s.) hazretleri buyururlar ki: "Eğer der isen ki, mademki bu cihan yokluktur, o halde onun varlığı zaten yoktur ve yokluktur. Yokluk olan şeyi tekrar yok etmeye ne gerek vardır? Ve yokluğu yok etmek mümkün değildir." Cevaben deriz ki: Bu cihan hakikatte ve gerçekte yokluk ve fanidir; ne zaman ki vehim ve hayalde bir varlık meydana getirmiştir, o vehmî ve hayalî varlığı yok etmek lazımdır; çünkü başkalık yönünden ancak vehim ve hayalde mevcuttur. Böyle olunca bu yok etme, başkalığa döner ve başkasını yok etmede de Allah'ı ispat vardır.

Bu cihân, ya'nî âlem-i kesâfet nefydir ve fânîdir. Nitekim Hak Teâlâ كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ (Rahmân, 55/26) ya'nî "Âlemde olan her bir kimse fânîdir" ve kezâ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ (Kasas, 28/88) ya'nî "Hakk'ın vechinden gayri her şey hâliktir" buyurur. Öyle olunca sen, hakîkî olan vücûdu menfi olan bu kesâfet âleminde değil, isbâtda, ya'nî âlem-i ma'nâda ara; ve senin vücûdun ve sûretin dahi, fâni olan bu kevnin mâye-i kesîfinden mahlûk olduğundan, o da sıfırdır ve hiçtir. Öyle olunca o hakikatı sen, ma'nânın içinde ara! Zîrâ onun vücûdu senden ayrı değildir; belki senin ma'nân ve hakîkatin zât-ı Hak'dır.

Hind şârihlerinden İmdâdullâh (k.s.) hazretleri buyururlar ki: "Eğer der isen ki, mâdemki bu cihân menfîdir, o halde onun vücûdu zâten yoktur ve menfidir. Menfi olan şeyi tekrâr nefy etmeğe ne hâcet vardır? Ve nefyi nefy etmek mümkin değildir." Cevâben deriz ki: Bu cihân hakikatte ve vâki'de nefy ve fânîdir; vaktâki vehim ve hayâlde bir varlık hâsıl etmiştir, o vücûd-ı vehmî ve hayâlîyi nefy etmek lâzımdır; çünkü gayriyyet cihetinden ancak vehim ve hayâlde mevcûddur. Öyle olunca bu nefy, gayriyyete râci' olur ve gayrin nefyinde de isbât-ı Hak vardır."

2279. Acı ve tuzlu canı kılıcın önüne götür; tatlı deniz gibi olan canı satın al!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2279. Acı ve tuzlu canı kılıcın önüne götür; tatlı deniz gibi olan canı satın al!

"Acı ve tuzlu olan can"dan kasıt, hayvani ruhtur ve "tatlı deniz"e benzetilen can, izafî ruhtur (mutlak varlığa göre bağıntılı ruh). "Kılıç"tan kasıt ise ilahi aşktır. Yani nefsani sıfatlarla acı ve tuzlu suya benzeyen canı, ilahi aşk kılıcının önüne götür; bu kılıç o nefsin kellesini uçursun ve ondan sonra sana Hakk'ta fani olma hali ortaya çıksın; ve bunun karşılığında sende izafî ruhun hükümleri görünsün ve sonuçta acılık ve tuzluluktan kurtulup tatlı su deryasına dalasın.

"Acı ve tuzlu olan can"dan murâd, rûh-i hayvânî ve "tatlı deniz"e teşbîh olunan can, rûh-i izâfîdir. Ve "kılıç"tan murâd dahi aşk-ı ilâhîdir. Ya'nî sıfât-ı nefsâniyye ile acı ve tuzlu suya benzeyen canı, aşk-ı ilâhî kılıcının önüne götür; bu kılıç o nefsin kellesini uçursun ve ondan sonra sana Hak'da fânî olmak hâli zuhûra gelsin; ve bunun mukābilinde sende rûh-i izâfînin ahkâmı zâhir olsun ve netîcede acılık ve tuzluluktan kurtulup tatlı su deryâsına müstağrak olasın.

2280. Ve eğer sen bu eşikten gitmeyi bilmiyor isen, bârî benden bu hikâyeyi dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2280. Ve eğer sen bu eşikten gitmeyi bilmiyor isen, bari benden bu hikâyeyi dinle!

Yani sen bu hayvanî ruh kapısının eşiğinden ayrılmasını ve gitmesini bilmiyorsan, benden aşağıdaki kıssayı dinle de, bu alçak mertebeden yüksek mertebeye nasıl çıkılabileceğini anla! Bu şerefli beyitte "Şuden" masdarını "olmak" anlamına alan şârihler de vardır. Ben, Hint şârihleri gibi "gitmek" anlamına aldım ve yukarıdaki anlamı verdim.

Ya'nî sen bu rûh-i hayvânî kapısının eşiğinden ayrılmasını ve gitmesini bilmiyorsan benden âtîdeki kıssayı dinle de, bu alçak mertebeden yüksek mertebeye nasıl çıkılabileceğini anla! Bu beyt-i şerîfde "Şuden" masdarını "olmak" ma'nâsına alan şârihler de vardır. Fakîr, Hind şârihleri gibi "gitmek" ma'nâsına aldım ve yukarıdaki ma'nâyı verdim.

## O halîfenin kıssasıdır ki, kendi zamânında kerem cihetinden Hâtem-i Tâîden ileriye geçmiş idi

2281. O zamanda bir halîfe var idi, Hâtem'i kendi sehâvetinin kölesi etmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2281. O zamanda bir halîfe vardı, Hâtem'i kendi cömertliğinin kölesi etmişti.

Geçmiş zamanda bir halîfe vardı ki, Tay kabilesine mensup olup cömertliği ile meşhur olan Hâtem ismindeki kişinin cömertliği, onun cömertliğinin yanında çok aşağı kalmıştı.

Geçmiş zamanda bir halîfe var idi ki, Tay kabîlesine mensûb olup cömertliği ile meşhûr olan Hâtem ismindeki zâtın sehâveti, onun sehâvetinin yanında pek aşağı kalmış idi.

2282. İkrâm ve seha bayrağını açmış, fakr ve ihtiyacı ortadan kaldırmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2282. İkram ve cömertlik bayrağını açmış, fakirlik ve ihtiyacı ortadan kaldırmış idi.

2283. İnci denizi onun atasından saf gelmiş idi; onun ihsânı Kāf'tan Kāf'a kadar gelmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2283. İnci denizi onun atasından saf gelmiş idi; onun ihsanı Kaf'tan Kaf'a kadar gelmiş idi.

"Kaf dağı" hakkında bu vesileyle açıklamalar yapmak faydalıdır. Araştırmacıların eserlerinde sıkça rastlanan "Kaf Dağı"nın, eskiden yeryüzünün çevresi tamamen bilinmediğinden, bazı kişilerce, şekil ve belirginliği ile yeryüzünü kuşatmış olan bir dağ olduğu sanılmıştır. Halbuki bugün yeryüzünün etrafını çeşitli vasıtalarla dolaşmak ve duyusal gözle seyretmek mümkündür; ve gezenlerden hiçbiri de, şimdiye kadar böyle bir dağ görmemiştir. Hz. Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) dahi bu dağdan ve dağın çevresine sarılmış olan büyük bir yılandan bahsederler. Bundan kastedilen, ikilik âlemini (âlem-i isney-niyyet) kuşatan şeriattır; ve varlığın hakikatinde ikilik olmayıp bu ikilik vehmedilmiştir. Bu sebeple "yılan"dan kastedilen, şeriatın sağlam dağını kuşatan vehimdir. Nitekim Yunus Emre hazretlerinin bu gibi sembolleri içeren bir gazelinde şöyle buyrulur: Kaf dağından bir taş şöyle attılar bana, Öylelik yola düştü, boza yazdı yüzümü. Hz. Mısrî-i Niyâzî bu gazeli şerh etmiş ve Yunus Emre hazretleri de misal âleminde onun şerhini tashih buyurmuşlardır. Bu şerh kısaca şöyledir: "Ben hakikat diliyle konuştum; fakat Kaf dağından, yani şeriatın sağlam dağından, şeriat uleması bana itiraz taşlarını attılar; bereket versin ki, şeriat dili ile hakikat dilini uzlaştırdım, itiraz taşları yarı yolda kaldı. Yoksa az kaldı, Hz. Mansur gibi beni de helak edeceklerdi." İşte Mevlana efendimiz hazretleri, bu şerefli beyitte, halifenin adalet ve ihsanının kuşatıcılığını, insanlar arasında meşhur olan Kaf dağının âlemi kuşatmasına benzetmişlerdir. "İnci denizi"nden kastedilen, kerem denizidir ki, ondan bağış incileri çıkar. "Saf"tan kastedilen, halifenin kereminin dünyevi bir maksada dayanarak gerçekleşmeyip, halisane bir şekilde Allah rızası için olduğuna işarettir.

“Kāf dağı” hakkında bilmünâsebe burada îzâhât i'tâsı fâidelidir. Muhakkıkînin âsârında ekseriyâ tesadüf olunan "Kāf Dağı"nın, evvelce küre-i arzın muhîti tamâmen ma'lûm olmadığından, birtakım zevât, şekil ve taayyünü ile arzın etrafını ihâta etmiş olan bir dağ olduğuna zâhib olmuşlardır. Halbuki bugün arzın etrafını vesâit-i muhtelife ile devr etmek ve basar-ı hissî ile temâşâ eylemek mümkindir; ve gezenlerden hiçbirisi de, şimdiye kadar böyle bir dağ görmemiştir. Hz. Şeyh-i Ekber dahi bu dağdan ve dağın muhîtine sarılmış olan bir büyük yılandan bahs buyururlar. Bundan murâd, âlem-i isney- niyyeti muhît olan şerîatdır; ve hakikat-i vücûdda isneyniyyet olmayıp bu isneyniyyet mevhûmdur. Binâenaleyh "yılan"dan murâd, cebel-i râsih-i şerîatı muhît olan vehimdir. Nitekim Yunus Emre hazretlerinin bu gibi rumûzu hâvî olan bir gazellerinde şöyle buyrulur: Kaf dağından bir taş şöyle attılar bana, Öylelik yola düştü, boza yazdı yüzümü. Hz. Mısrî-i Niyâzî bu gazeli şerh etmiş ve Yûnus Emre hazretleri de âlem-i misâlde onun şerhini tashíh buyurmuşlardır. Bu şerh icmâlen şöyledir: "Ben lisân-ı hakikatle mütekellim oldum; fakat Kāf dağından ya'nî cebel-i râsih-i şerîatden, ulemâ-yı şerîat bana i'tirâz taşlarını attılar; bereket versin ki, lisân-ı şer' ile lisân-ı hakîkati tevfik ettim, i'tirâz taşları yarı yolda kaldı. Yoksa az kaldı, Hz. Mansûr gibi beni de helâk edeceklerdi." İşte Mevlânâ efendimiz hazretleri, bu beyt-i şerîfde, halîfenin adl ü ihsânının ihâtasını, beyne'n-nâs meşhûr olan Käf dağının âlemi ihâtasına teşbîh buyurmuşlardır. "İnci denizi"nden murâd, kerem denizidir ki, ondan atâ incileri çıkar. "Sâf"dan murâd, halîfenin keremi bir kasd-ı dünyeviyyeye müsteniden vâki' olmayıp hâlisan-ı li-vechillâh olduğuna işarettir.

2284. Toprak dünyasında bulut ve su idi; Vehhab'ın atasının mazharı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2284. Toprak dünyasında bulut ve su idi; Vehhab'ın (karşılıksız veren) atasının mazharı (tecelli yeri) idi.

Yüce Allah hazretleri bu toprak âleminde bulut ve sudan Vehhab ismiyle nasıl ortaya çıkıp yeryüzünü diriltirse, insanlık âlemine de bu halifeden Vehhab ism-i şerîfiyle ortaya çıkıp bağışları ve ihsanları ile halkı diriltmekte idi.

Hak Teâlâ hazretleri bu toprak âleminde bulut ve sudan nasıl Vehhab ismiyle zâhir olup arzı ihyâ buyurur ise, âlem-i beşeriyyete bu halîfeden dahi Vehhab ism-i şerîfiyle zâhir olup atâları ve ihsanları ile halkı ihyâ etmekte idi.

2285. Onun atasından deniz ve ma'den zelzele içinde, onun sehâsı tarafına kāfile kāfile üzerine idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2285. Onun atasından deniz ve maden, zelzele içinde, onun cömertliği tarafına kafile kafile üzerine idi.

2286. Onun kapısı ve kal'a kapısı, hâcet kıblesi idi; onun sıytı sehavet ile âleme gitmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2286. Onun kapısı ve kale kapısı, ihtiyaçların yöneldiği kıble idi; onun ünü cömertlik ile âleme yayılmıştı.

2287. Hem Acem, hem Rûm, hem Türk ve Arab, onun cömertliğinden ve sehavetinden taaccüb içinde kalmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2287. Hem Acem, hem Rum, hem Türk ve Arap, onun cömertliğinden ve el açıklığından hayret içinde kalmış idi.

2288. Ab-ı hayat ve kerem deryası idi; ondan hem Arab ve hem Acem diri olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2288. Hayat suyu ve kerem deryası idi; ondan hem Arap hem de Acem diri olmuş idi.

"Acem", Arap olmayan milletlerin hepsine denir. Yani halifenin varlığı hayat suyu ve kerem denizi idi; ondan hem Arap hem de Arap olmayan milletler canlanmış idi.

"Acem", Arab'ın gayri olan milletlerin hepsine ıtlâk olunur. Ya'nî halîfenin vücudu âb-ı hayât ve kerem denizi idi; ondan hem Arab ve hem de Arab'ın gayri olan milletler ihyâ olunmuş idi.

## A'râbî ve onun zevcesinin ihtiyaç sebebiyle olan mâcerâsının kıssası

2289. Bir gece, a'rîbî olan bir kadın kocasına dedi; ve güft ü guyu hadden götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2289. Bir gece, bedevî bir kadın kocasına dedi; ve konuşmayı haddinden fazla uzattı.

"A'râbî" çöllerde göçebe hâlinde yaşayan Araplara denir. Bunlardan bir kadın kocasına konuşmaya başladı ve yoksulluk ve ihtiyaç zeminindeki dedikodusunu haddinden fazla yaptı.

"A'râbî" sahrâlarda göçebe hâlinde yaşayan Arablara derler. Bunlardan bir kadın kocasına söylemeğe başladı ve fakr u ihtiyaç zemînindeki dedikodusunu hadden ziyâde yaptı.

2290. Şöyle ki, bütün bu fakr u cefâyı biz çekiyoruz; herkes âlemde hoştur ve [2253] biz nâ-hoşuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2290. Şöyle ki, bütün bu fakirliği ve cefayı biz çekiyoruz; herkes âlemde hoşnut ve biz hoşnut değiliz.

2291. Bizim ekmeğimiz yok, bizim ekmek katığımız elem ve haseddir. Testimiz yok, suyumuz gözden yaştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2291. Bizim ekmeğimiz yok, bizim ekmek katığımız elem ve hasettir. Testimiz yok, suyumuz gözden yaştır.

2292. Bizim elbisemiz gündüz güneşin harâretidir; gece yatak ve yorgan mâhtabdandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2292. Bizim elbisemiz gündüz güneşin sıcaklığıdır; gece yatak ve yorgan ay ışığındandır.

2293. Ayın kursu kıt'asını, ekmek kursu ve kıt'ası zannedip eli gök tarafına kaldırmışız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2293. Ayın yuvarlaklığını bir ekmek yuvarlaklığı ve parçası sanıp elimizi göğe kaldırmışız.

2294. Bizim fukaralığımızdan gece ve gündüz, bizim nafaka düşünmekliğimizden fukaralara âr vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2294. Bizim fakirliğimizden gece ve gündüz, bizim nafaka düşünmemizden fakirlere ayıp vardır.

Biz öyle fakiriz ki, bizim fakirliğimizin derecesinden ve gece gündüz işimiz gücümüz nafaka düşünmekten ibaret olmasından dolayı, diğer fakirler bu mertebede zorunluluk içinde bulunmadıkları için, fakirlik adına bizden utanırlar ve utandıklarından semtimize de uğramazlar.

Biz öyle fakîriz ki, bizim fukaralığımızın derecesinden ve gece gündüz işimiz, gücümüz nafaka düşünücülüğünden ibaret olmasından dolayı, diğer fakirler bu mertebede zarûret içinde bulunmadıkları için, fakirlik nâmına bizden âr ederler ve utandıklarından semtimize de uğramazlar.

2295. İnsanlardan nefret eden Sâmirî misali üzere, akraba ve yabancı bizden ürkücü olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2295. İnsanlardan nefret eden Sâmirî örneğinde olduğu gibi, akraba ve yabancı bizden ürkücü olmuştur.

"Sâmirî", Musa (a.s.) zamanında, Musa (a.s.) ümmetine buzağı şeklinde bir put yapıp: هَذَا الهُكُمْ وَالهُ مُوسَى فَنَسَيَ (Tâhâ, 20/88) yani "Bu sizin ve Musa'nın unuttuğu bir ilahtır" diyerek taptırmıştır. Bu olay, Musa (a.s.) Tur'da iken meydana gelmişti. Musa (a.s.) Tur'dan döndüğünde kavminin bu halini görüp çok fazla öfkelendi ve Sâmirî'ye de فَاذْهَبْ فَإِنَّ لَكَ فِي الحَيَوة انْ تَقُولَ لاَمسَاس (Tâhâ, 20/97) yani "Defol, senin için dünya hayatında 'lâ-misâs', yani 'Bana dokunmayın ve temas etmeyin!' demek olsun" diyerek beddua etti. Adı geçen kişi de çöllere kaçmış ve bir kimseye rastladığı zaman "lâ-misâs" diye haykırırdı. Bedevi kadın, kendilerini bu Sâmirî'ye benzetmiştir.

“Sâmirî” Mûsâ (a.s.) zamânında, ümmet-i Mûsâ (a.s.) a buzağı şeklinde bir put yapıp : هَذَا الهُكُمْ وَالهُ مُوسَى فَنَسَيَ (Tâhâ, 20/88) ya'nî “Bu sizin ve Mûsâ'nın unuttuğu bir ilâhdır" diyerek taptırmıştır. Bu vak'a Mûsâ (a.s.), Tûr'da iken hâdis olmuş idi. Mûsâ (a.s.) Tûr'dan avdetinde kavminin bu hâlini görüp pek ziyâde hiddet buyurdu ve Sâmirî'ye de فَاذْهَبْ فَإِنَّ لَكَ فِي الحَيَوة انْ تَقُولَ لاَمسَاس (Tâhâ, 20/97) ya'nî “Defol, senin için hayât-ı dünyeviyyede lâ-misâs, ya'nî “Bana dokunmayın ve temâs etmeyin!" demek olsun diyerek bedduâ buyurdular. Merkûm dahi sahrâlara firâr etmiş ve bir kimseye tesadüf ettiği vakit “lâ-misâs" diye haykırır idi. A'râbî kadını, kendilerini bu Sâmirî'ye teşbîh etmiştir.

2296. Eğer bir kimseden bir avuç mercimek istesem, bana "Sus ölüm ve bela!" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2296. Eğer bir kimseden bir avuç mercimek istesem, bana "Sus ölüm ve bela!" der.

Yani dilenmek için bir kimseye başvursam, bana "lütuf olsun" demek yerine, sus bizi rahatsız etme; ölüm ve bela gibi musallat olma derler.

Ya'nî tese'ül için bir kimseye müracaat etsem, bana "inâyet ola" yerine, sus bizi rahatsız etme; ölüm ve belâ gibi musallat olma derler.

2297. Muhakkak Arab'ın fahri ve izzeti ve atâsı vardır; sen ise Arab içinde, yazı içinde hatâ gibisin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2297. Muhakkak ki Arap'ın övüncü, yüceliği ve ihsanı vardır; sen ise Arap içinde, yazı içinde hata gibisin.

2298. Gaza nedir? Biz muhakkak gazasız ölmüşüz. Biz fakr kılıcı ile başsız olmuşuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2298. Gazâ nedir? Biz muhakkak gazâsız ölmüşüz. Biz fakirlik kılıcı ile başsız olmuşuz.

Yani çöllerde yaşayan Araplar, övünmek ve yücelik için düşman kabilelerle savaşırlar ve orada ölürler; bizim için gazâ nedir? Biz gazâ etmeksizin ölmüşüz; fakirlik kılıcı bizim başımızı kesmiştir.

Ya'nî bâdiye-nişîn Arablar fahr ve izzet için muhâlif ve düşman kabileler ile harb ederler ve orada ölürler; bizim için gazâ nedir? Biz gazâ etmeksizin ölmüşüz; fukaralık kılıcı bizim başımızı kesmiştir.

2299. Ata nedir? Biz dilencilik üzerinde dolanıyoruz; muhakkak havada sineğin damarını vuruyoruz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2299. Ata nedir? Biz dilencilik üzerinde dolanıyoruz; muhakkak havada sineğin damarını vuruyoruz.

Arap kavminin cömertlik sıfatı bizim için ne demektir? Çünkü biz, dilencilik üzerinde dolanıyoruz ve havada uçan sineğin incecik damarlarına tamah edip saldırıyoruz; yani değersiz şeylere bile muhtacız.

Arab kavminin sıfat-ı atâsı bizim için ne demektir? Zîrâ biz, dilencilik üzerinde dolanıyoruz ve havada uçan sineğin incecik damarlarına tama' edip saldırıyoruz; ya'nî hakîr şeylere bile muhtâçız.

2300. Eğer bir kimse misafir olarak erişse, eğer ben ben isem, gece uyuyunca, [2263] onun eski püskü libasını teninden soyarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2300. Eğer bir kimse misafir olarak erişse, eğer ben ben isem, gece uyuyunca, onun eski püskü elbisesini teninden soyarım.

Cenâb-ı Pîr efendimiz, çölde yaşayan Arap kadınından, yalancı mürşidlerin hâline; ve barınacak bir yer arayan misafirden de, Hakk yolunda kendisine bir sığınak arayan müridin hâline geçiş yaparak aşağıdaki irşatlara başlarlar.

Muhtaç olan müridlerin, düzenbaz iddia sahiplerine aldanması ve onları şeyh, muhteşem ve Hakk'a ulaşmış zannetmesi ve nakli nakitten fark etmeyi bilmemesi ve ber-besteyi ber-resteden tanımaması

"Nakl"den kasıt, gerçek şeyhlerin nakledilmekte olan halleri ve "nakd"den kasıt ise, hâlihazırda o şerefli halleri taşıyan insân-ı kâmildir. Ve Hint şarihlerine göre "ber-beste"den kasıt, nefsânî isteklere ve cismânî hazlara ve dünyevî bağıntılara tutulmuş olan kimsedir. Ve "ber-reste"den kasıt, nefsânî istekler yolundan kurtulmuş ve kayıt cehenneminden kurtuluş ve hürriyet cennetine ulaşmış olan kimsedir. Ve İsmail-i Ankaravî hazretlerine göre "ber-beste" demek, tedbir ve sanat ile bir şeyi güzelleştirmek demektir. Ve "ber-reste" zâtından güzel olan şeye denir. Örneğin kâğıtlardan yapılmış gül ve çiçek şekilleri "ber-beste"dir; ve topraktan biten gül çiçekleri ise "ber-reste"dir.

Cenâb-ı Pîr efendimiz sahrâ-nişîn olan Arab kadınından, yalancı mürşidlerin hâline; ve barınacak bir yer arayan misâfirden dahi, tarîk-ı Hak'da kendisine bir melce' arayan mürîdin hâline intikāl edip âtîdeki irşâdâta mübâşeret buyururlar.

Muhtâç olan mürîdlerin, müzevvir olan müddeîlere aldanması ve onları şeyh ve muhteşem ve vâsıl zannetmesi ve nakli nakidden fark etmeyi bilmemesi ve ber-besteyi ber-resteden tanımaması

"Nakl"den murâd, meşâyih-i hakîkiyyenin nakledilmekte olan halleri ve "nakd"den murâd dahi, hâl-i hazırda o ahvâl-i şerîfeyi hâmil olan mürşid-i kâmildir. Ve Hind şârihlerine göre "ber-beste"den murâd, nefsânî isteklere ve cismânî hazlara ve taallukāt-ı dünyeviyyeye giriftâr olmuş olan kimsedir. Ve "ber-reste"den murâd, nefsânî istekler yolundan kurtulmuş ve kayıt cehenneminden necât ve hürriyyet cennetine vâsıl olmuş olan kimsedir. Ve İsmâîl-i Ankaravî hazretlerine göre "ber-beste" demek, tedbîr ve san'at ile bir şeyi güzelleştirmek demektir. Ve "ber-reste" zâtından güzel olan şeye derler. Meselâ kâğıtlardan yapılmış gül ve çiçek şekilleri "ber-beste"dir; ve arzdan nâbit olan gül çiçekleri ise "ber-reste"dir.

2301. Bunun için âlimler fen ile derler ki, muhsinlerin misafiri olmak lazımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2301. Bu sebeple âlimler, fen ile derler ki, iyilik edenlerin misafiri olmak gerekir.

Âlemde insanın görünen ve görünmeyen elbiselerini soyan kimseler bulunduğu için âlimler, fen ve hikmetle, bir kimse misafir olacak ise mutlaka iyilik eden kimselere misafir olmak gerektiğini söylerler. "İyilik eden"den kasıt, görünen nimetlerle ikram eden kimseler olduğu gibi, görünmeyen nimetlerle kalpleri nurlandıran insân-ı kâmillerdir.

Âlemde insanın zâhirî ve bâtınî libaslarını soyan kimseler bulunduğu için âlimler, fen ve hikmetle, bir kimse misafir olacak ise mutlakā muhsin olan kimselere misafir olmak lâzımdır. "Muhsin"den murâd, niam-ı zâhire ile ikrâm eden kimseler olduğu gibi niam-ı bâtıne ile kalbleri nurlandıran insân-ı kâmillerdir.

2302. Sen o kimsenin müridi ve misafirisin ki, o kimse denâetinden dolayı senin hâsılını alır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2302. Sen o kişinin müridi ve misafirisin ki, o kişi alçaklığından dolayı senin kazancını alır.

Yani sen şeyh ve mürşid diye bir kişiye kendini teslim etmişsin ki, o kişi senin takva nurunu ve inançlarının doğruluğunu bozar ve seni ilahi nurdan mahrum bırakır ve sapkınlığa düşürür.

Ya'nî sen şeyh ve mürşid diye bir kimseye teslîm-i nefs etmişsin ki, o kimse senin nûr-ı takvânı ve sıdk-ı i'tikādâtını bozar ve seni nûr-ı ilâhîden mahrûm bırakır ve dalâlete düşürür.

2303. Kavî değildir, seni nasıl kavî eder? Nûr veremez, seni bulandırır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2303. Güçlü değildir, seni nasıl güçlü kılar? Nur veremez, seni bulandırır.

Hak yolunda yürümek için o yalancı iddia sahibinin kendisinde kuvvet ve cesaret yoktur; bu yolda nasıl sana rehber olup kuvvet ve cesaret verebilir? Onda ilahi nur yoktur ki, sana nur verebilsin; o kendisindeki nefse ait sıfatlarla seni büsbütün bulandırır.

Tarík-ı Hak'da yürümek için o müddeî-i kâzibin kendisinde kuvvet ve cesâret yoktur; bu yolda nasıl sana rehber olup kuvvet ve cesâret verebilir? Onda nûr-i ilâhî yoktur ki, sana nûr verebilsin; o kendindeki sıfât-ı nefsâniyye ile seni büsbütün bulandırır.

2304. Mâdemki onun için bir nûr olmadı, başkaları mukārenetinde ondan ne vakit nûr bulurlar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2304. Mademki onun için bir nur olmadı, başkalarının yakınlığında ondan ne zaman nur bulurlar?

2305. Gözüne ilaç yapan a'meş gibidir; gözlere ne çeker? Ancak yeşim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2305. Gözüne ilaç yapan a'meş gibidir; gözlere ne çeker? Ancak yeşim.

"A'meş" hastalık sebebiyle gözünde zayıflık olup, gözünden yaş akan kişiye denir. "Yeşim" bir taşın adıdır ki, göze sürülürse zarar verir. Yani yalancı mürşidin (manevi rehberin) kalp gözü hastadır; sâlikin (Hakk yolcusunun) gözüne sürme veya tûtiyâ (göz ilacı) yerine, büsbütün gözünü kör edecek yeşim taşı cinsinden şeyler çeker. Nasıl ki zahir gözü hasta olan kimse, kendi gözünü tedavi etmekle meşgulken başkalarının gözünü nasıl tedavi eder? Eğer ederse, gözü görmediği için, hastanın gözüne hiç de uygun olmayan şeyler sürer ve mahveder.

Bazı nüshalarda "yeşim" yerine "yün" anlamına gelen "peşm" geçmiştir; ve "peşm"den maksat, göze zarar veren şeylerdir.

"A'meş" hastalık sebebiyle gözünde za'f olup, su akan kimseye derler. "Yeşim" bir taşın adıdır ki, göze sürülürse zarar verir. Ya'nî yalancı mürşidin kalb gözü hastadır; sâlikin gözüne sürme veyâ tûtiyâ yerine, büsbütün gözü-nü kör edecek yeşim taşı kabîlinden şeyler çeker. Nitekim zâhir gözü hasta olan kimse, kendi gözünü tedâvî ile meşgûl iken başkalarının gözünü nasıl tedâvî eder? Eğer ederse, gözü görmediği için, hastanın gözüne hiç de münâ-sib olmayan şeyler sürer ve berbâd eder.

Ba'zı nüshalarda "yeşim" yerine "yün" ma'nâsına olan "peşm" vâki' ol-muştur; ve "peşm"den murâd, göze zarar veren şeylerdir.

2306. Fakr u keder içinde bizim hâlimiz budur; hiçbir misafir bizim mağrûru-muz olmasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2306. Fakirlik ve keder içinde bizim hâlimiz budur; hiçbir misafir bizim mağrurumuz olmasın.

"Mebâ" "kabâ" vezninden "me-bâd"ın kısaltılmışıdır; "Olmasın!" anlamına gelen nehy-i gâibdir (üçüncü şahsa yasaklama). Yani "Bizim fakirliğimiz ve zaruretimiz yukarıdan beri tasvir ettiğimiz derecede olduğundan, hiçbir misafir bizim çadırımıza aldanıp gelmesin." Bu söz, Arap kadınının kocasına yaptığı ifadelerdendir.

"Meba" "kabâ" vezninden "me-bâd"ın muhaffefidir; "Olmasın!" ma'nâsı-na nehy-i gâibdir. Ya'nî “Bizim fakr u zarûretimiz yukarıdan beri tasvîr etti-ğimiz derecede olduğundan, hiçbir misafir bizim çadırımıza aldanıp gelme-sin." Bu söz Arab kadınının kocasına vâki' olan ifâdâtı cümlesindendir.

2307. On yılın kıtlığını eğer sûretlerde görmedin ise gözlerini aç ve bize bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2307. On yılın kıtlığını eğer sûretlerde görmedin ise gözlerini aç ve bize bak!

On yıl kıtlık içinde yaşayanların hallerini fiilen görmedin ise, işte bizim hâlimize bak da bu yaşayışın nasıl olduğunu gör!

On yıl kıtlık içinde yaşayanların hallerini fiilen görmedin ise, işte bizim hâ-limize bak da bu yaşayışın nasıl olduğunu gör!

2308. Bizim zâhirimiz müddeînin bâtını gibidir; kalbinde zulmet, hâricinde parlaklık vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2308. Bizim görünenimiz, iddia sahibinin bâtını gibidir; kalbinde karanlık, dışarısında parlaklık vardır.

Bizim görünenimizin perişanlığı, yalancı bir şeyhin bâtınına benzer ki, o şeyhin içinde karanlık ve dışında da parlaklık, debdebe ve ihtişam vardır. İşte bizim dışımız, hilekâr iddia sahibinin içine benziyor.

Bizim zâhirimizin perîşanlığı, yalancı bir şeyhin bâtınına benzer ki, o şey-hin içinde zulmet ve dışında da parlaklık ve debdebe ve ihtişâm vardır. İşte bizim dışımız zulmette müddeî-i müzevvirin içine benziyor.

2309. Onun Hak'dan ne bir kokusu ve ne de eseri vardır; onun da'veti Şîs'den ve Ebu'l-Beşer'den ziyâdedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2309. Onun Hak'tan ne bir kokusu ne de eseri vardır; onun daveti Şîs'ten ve İnsanlığın Babası'ndan daha fazladır.

Yalancı mürşid (manevi rehber), ilahi hakiki birlikten hiçbir koku ve eser almamıştır; fakat halkı Hakk'a davetine gelince; onun daveti Şîs ve İnsanlığın Babası Âdem (a.s.)'dan daha fazla hararetlidir. Hâlbuki bu daveti Hakk'a değil, kendisinedir. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'de zikredildiği üzere Yûsuf b. el-Hüseyin hazretlerinin dayısı Abdullah ibn Hâzır hazretleri ona nasihat ederken "Sakın halkı Hakk'a davet ediyorum diyerek, kendine davet etme!" demiştir.

Yalancı mürşid, vahdet-i hakîkıyye-i ilâhiyyeden hiçbir koku ve eser almamıştır; fakat halkı Hakk'a da'vetine gelince; onun da'veti Şîs ve Ebû'l-Beşer Adem (aleyhime's-selâm)dan daha ziyâde harâretlidir. Halbuki bu da'veti Hakk'a değil, kendisinedir. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'de zikr olunduğu üzere Yûsuf b. el-Hüseyin hazretlerinin dayısı Abdullah ibn Hâzır hazretleri ona nasîhat ederken "Sakın halkı Hakk'a da'vet ediyorum diyerek, kendine da'vet etme!" demiştir.

2310. Şeytan ona nakşını bile göstermemiştir; o ise daima "Biz abdaldanız ve ziyadeyiz" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2310. Şeytan ona nakşını bile göstermemiştir; o ise daima "Biz abdaldanız ve ziyadeyiz" der.

Şeytan bile bu yalancı iddia sahibine (müddeî-i müzevvire) görünmeye ve suretini göstermeye tenezzül etmemiştir. Böyleyken o biçare, "Biz abdallar zümresindeniz ve daha ilerideyiz," yani evliyanın havas (seçkinler) zümresindeniz, der.

Bu müddeî-i müzevvire şeytan bile temessül edip sûretini göstermeğe tenezzül etmemiştir. Böyle iken o bîçâre "Biz abdâl zümresindeniz ve daha ilerideyiz." Ya'nî evliyânın havâssı zümresindeniz, der.

2311. Dervişlerin sözünü çok çalmış; tâ gümân gelsin ki muhakkak o bir kimsedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2311. Dervişlerin sözünü çok çalmış; tâ ki kesinlikle o bir kimse zannedilsin.

Gerçek derviş olan Allah dostlarının ilahi hakikatleri ve bilgileri açıklama konusunda kullandıkları sözleri ve terimleri, o yalancı şeyh efendi, kendisinin de bilgi âleminde bir şahsiyet olduğunu herkesin zannedebilmesi için çalmış ve etrafına toplananlara onlardan bahsetmiştir; hâlbuki söylediği terimlerin anlamından ve hakikatinden hiçbir koku almamıştır. Onun amacı ancak kendisini halkın kabul etmesinde ve gurur sermayesi olan müridlerinin çoğalmasındadır.

Hakîkî derviş olan evliyâullâhın hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi beyân husûsunda kullandıkları elfâz ve ıstılâhâtı, o yalancı şeyh efendi, kendisinin dahi âlem-i maârifde bir şahsiyyet olduğunu herkes zannedebilmek için, çalmış ve etrâfına toplananlara onlardan bahs etmiş durmuştur; halbuki söylediği ıstılâhâtın ma'nâsından ve hakîkatinden hiçbir koku almamıştır. Nazarı ancak kendisini halkın kabûl etmesinde ve sermâye-i gurûru olan mürîdlerinin çoğalmasındadır.

2312. Sözde Bâyezîd üzerine hurde tutar; onun bâtınından Yezîd âr tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2312. Sözde Bâyezîd üzerine ince eleştiri yapar; onun iç yüzünden Yezîd utanır.

O yalancı iddia sahibi, şeytanî zekâsının sürüklemesiyle müridlerinin karşısında konuşurken sözlerini inceltip, güya Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin hakikatlerini ve irfanını eleştirmeye yeltenir ve zekâsını gösterir. Hâlbuki onun iç yüzünün berbatlığından ve kirliliğinden, Resûlullah'ın evladına ihanet eden Yezîd bile utanır.

O müddeî-i kâzib kendi zekâ-yı şeytânîsi sâikasıyla mürîdlerinin karşısında söz söylerken sözlerini inceltip, gûyâ Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin hakāyık ve maârifini tenkîde yeltenir ve ızhâr-ı zekâ eder. Halbuki onun bâtınının berbadlığından ve mülevvesliğinden, evlâd-ı Resûlullah'a ihanet eden Yezîd bile utanır.

2313. Asumanın ekmeğinden ve sofrasından nasibsizdir; Hak Teâlâ onun önüne bir kemik atmamıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2313. Manevi göğün ekmeğinden ve sofrasından nasipsizdir; Yüce Allah onun önüne bir kemik atmamıştır.

Manevi göğün sofrası olan ledün ilimlerinden (Allah katından gelen gizli ilimler) ona bir nasip ve hisse verilmemiştir; Yüce Allah ona en aşağı bir bilgiyi bile layık görmemiştir.

Âsumân-ı ma'nevînin mâidesi olan ulûm-i ledünniyyeden ona bir nasib ve hisse verilmemiştir; Hak Teâlâ ona en dûn bir ma'rifeti bile lâyık görmemiştir.

2314. O nidâ etmiştir ki, sofra kurmuşum, Hakk'ın naibiyim, halife-zâdeyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2314. O nidâ etmiştir ki, sofra kurmuşum, Hakk'ın naibiyim, halife-zâdeyim.

2315. Saladır, ey birbirine dolaşan sâde diller; ta ki benim sehâ soframdan yiyiniz; tok hîçtir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2315. Ey birbirine dolaşan sade diller, çağrıdır; ta ki benim cömertlik soframdan yiyesiniz; tok olan hiçtir.

Cenâb-ı Pîr (Hz. Mevlânâ), yalancı iddia sahibinin (müddeî-i kâzib) dış görünüşünün parıltısına aldanıp ona mürid olmak için tekkesine koşan ahmakların (humakā) durumlarını, yalancı şeyhin davet şeklini tasvir ederler. Yalancı iddia sahibi der ki: "Ey birbirlerini ite kaka tekkeme koşan ahmaklar! Zikir soframa çağrıdır. Zikir halkama girip benim cömertlik ve ihsan soframdan yiyiniz ki, o sofrada hakiki sofradan tok olan hiç kimse yoktur. Yalnızca zikir meclisimde bir sürü gürültü patırtı kopar; oradan çıktıktan sonra herkes yine nefislerinin kulluğuna devam eder."

Cenâb-ı Pîr, müddeî-i kâzibin şa'şa'a-i zâhirîsine aldanıp mürid olmak için onun tekkesine koşan humakānın ahvâlini, yalancı şeyhin sûret-i da'vetini tasvîr buyururlar. Müddeî-i kâzib der ki: "Ey birbirlerini ite kaka tekyeme koşan humakā! Sofra-i zikrime salâdır. Halka-i zikrime girip benim cûd u sehâ soframdan yiyiniz ki, o sofrada mâide-i hakîkıyyeden hiçbir tok olan yoktur. Yalnız meclis-i zikrimde bir sürü vâveylâ kopar; oradan çıktıktan sonra herkes yine nefislerinin kulluğuna devam eder.

2316. Çok kimseler, senelerce va'de-i ferda üzerine, ferda erişmeyici olduğu halde o kapının etrafını dönmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2316. Çok kimseler, senelerce yarın vaadi üzerine, yarın gelmeyecek olduğu halde o kapının etrafını dönmüştür.

Yani yalancı iddia sahibine mürid olan birçok kimseler, Hakk yolunda şerefli bir hal kazanacağız diye o yalancı şeyhin kapısının etrafında dönüp durmuşlar ve şeyhe "Efendim, bu kadar zamandır hizmet ediyoruz; kendimizde hiçbir başka bir hale geçme görmüyoruz" deseler; o şeyh onlara: "Sabrediniz, bu istediğiniz hal size gelecekte hâsıl olacaktır" diye yarın vaadinde bulunmuştur; fakat o vaat olunan yarın ve zaman dahi bir türlü gelmemiştir.

Ya'nî müdeî-i kâzibe mürîd olan birçok kimseler, râh-ı Hak'da bir hâl-i şerîf kazanacağız diye o yalancı şeyhin kapısının etrafını devr edip durmuşlar ve şeyhe "Efendim, bu kadar zamandır hizmet ediyoruz; kendimizde hiçbir tebeddül görmüyoruz" deseler; o şeyh onlara: "Sabr ediniz, bu istediğiniz hâl size âtîde hâsıl olacaktır" diye va'de-i ferdâda bulunmuştur.; fakat o va'd olunan ferdâ ve zaman dahi bir türlü gelmemiştir.

2317. Ziyâdeden ve mükemmellikten adamın sırrı aşikâr olmak için medîd-i zamân lâzımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2317. İnsanın sırrının ziyadelikten ve mükemmellikten ortaya çıkması için uzun zaman gereklidir.

Ey Hakk Yolcusu, sen mürşittir diye duyduğun kimselere gidip hemen biat etme; çünkü insan kapalı bir kutudur, içinde mükemmellikten ve eksiklikten neler olduğu kısa bir zaman diliminde gerçekleşen görüşme ile anlaşılamaz. Onun sırrı ve iç halleri ortaya çıkabilmek için çok zaman gereklidir. Çünkü olduğu gibi görünmek ve göründüğü gibi olmak her insanın işi değildir. Kâmil, eğer içi halkın gözünde ortaya çıksa, asla utanacak bir hali olmayan kimseye denir.

Ey sâlik, sen mürşiddir diye işittiğin kimselere gidip derhal bîat etme; zîrâ adam kapalı bir kutudur, içinde kemâlden ve noksandan neler olduğu az bir zaman zarfında vâki' olan mülākāt ile anlaşılamaz. Onun sırrı ve ahvâl-i bâ- tınesi zâhir olabilmek için çok zaman lâzımdır. Zîrâ olduğu gibi görünmek ve göründüğü gibi olmak her insanın kârı değildir. Kâmil, eğer bâtını enzâr-ı halkta zâhir oluverse, asla utanacak bir hâli olmayan kimseye derler.

2318. Beden duvarının altında bir hazîne mi vardır; yahut yılan ve karınca ve ejderha yuvası mıdır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2318. Beden duvarının altında bir hazine mi vardır; yoksa yılan, karınca ve ejderha yuvası mıdır?

Ey tasavvuf yoluna yeni girmiş kişi (sâlik-i mübtedî), sen henüz ne hikmetli sezgiye (firâset-i hikemiyye) vâkıfsın ne de şeriat sezgisine (firâset-i şer'iyye) sahipsin. Bu sebeple, sana bir mürşid olarak tavsiye edilen bir kimsenin bedensel görünüşünün (sûret-i cismâniyye) altında ilahi bilgiler ve hakikatler hazinesi mi vardır; yoksa bozuk inançlar (akāid-i fâside), kötü ahlaklar (ahlâk-ı seyyie) ve bâtıl düşünceler (efkâr-ı bâtıle) yuvaları mı vardır, bilemezsin. Bu hususta çok basiretli (mutabassırâne) hareket etmek gerekir.

Ey sâlik-i mübtedî, sen henüz ne firâset-i hikemiyyeye vakıf ve ne de firâset-i şer'iyye sahibisin. Binâenaleyh sana bir mürşid olarak tavsiye edilen bir kimsenin sûret-i cismâniyyesinin altında maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye hazînesi mi vardır; yoksa akāid-i fâside ve ahlâk-ı seyyie ve efkâr-ı bâtıle yuvaları mı vardır, bilemezsin. Bu husûsta çok mutabassırâne hareket lâzımdır.

2319. Vaktaki onun bir şey olmadığı zahir oldu, talibin ömrü gitti, âgahlık ne faide!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2319. Onun bir şey olmadığı ortaya çıktığında, Hakk Yolcusu'nun ömrü boşa gitti, uyanışın ne faydası var!

Hakk Yolcusu, böyle yalancı bir şeyhe senelerce hizmet edip kendisindeki nefsanî sıfatlardan hiçbirinin yok olmadığını ve malen ve bedenen hizmetinin boşa gittiğini görür. Aklı başına gelir; fakat bu kadar senelik ömrü de boşuna geçmiş ve israf edilmiş olur ki, bu ayılmanın faydası yoktur.

Bu, bir müridin yalancı bir iddiacıya (müddeî-i müzevvir: sahte iddia sahibi) o kimse diye samimiyetle inanç bağlaması ve bu inanç sebebiyle şeyhinin rüyasında görmediği bir makama ulaşmasının nadiren gerçekleştiğini ve su ile ateşin ona zarar etmediğini ve şeyhine zarar verdiğini beyan etmektedir; ancak bu, nadirin nadiri (çok nadir) bir durumdur.

Vaktāki sâlik, böyle bir yalancı şeyhe senelerce hizmet edip kendisindeki sıfât-ı nefsâniyyeden hiçbirisinin zâil olmadığını ve mâlen ve bedenen hizmetinin boşa gittiğini görür. Aklı başına gelir; fakat bu kadar senelik ömrü de boşuna geçmiş ve isrâf edilmiş olur ki, bu ayılmanın fâidesi yoktur.

Onun beyânındadır ki, bir mürîdin müddeî-i müzevvire o bir kimsedir diye sıdk ile i'tikād bağlaması ve bu i'tikād sebebi ile şeyhinin rü'yâsında görmediği bir makāma vâsıl olması nâdiren vâki' olur ve su ve ateş ona zarar etmez ve şeyhine zarar eder; velâkin nâdirin nâdiri olur

2320. Lakin nadir talib gelir ki, fürüğdan onun hakkında o yalan nâfi' ola. [2283]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2320. Lakin nadir Hakk yolcusu gelir ki, onun hakkında o yalan faydalı olsun.

Yani yalancı şeyhe mürid olan Hakk yolcuları arasında, nadiren bir Hakk yolcusu ortaya çıkabilir ki, ezelî yatkınlığı parlak ve doğruluk ile samimiyeti de hiçbir şüphe ile sarsılmaz bir halde bulunur. Buna göre bu müride şeyhinden değil, mensup olduğu yüce tarikatın pîrinden ilâhî feyizler ulaşır; ve şeyhin yalanı böyle bir Hakk yolcusu hakkında faydalı olmuş bulunur. Fakat böyle parlak bir yatkınlık ve bu kadar kuvvetli doğruluk ile samimiyet, binde bir kişide bulunmaz.

Ya'nî yalancı şeyhe mürîd olan tâlibler arasında, nâdiren bir tâlib zuhûr edebilir ki, isti'dâd-ı ezelîsi parlak ve sıdk u hulûsu da hiçbir şübhe ile sarsılmaz bir halde bulunur. Binâenaleyh bu mürîde şeyhinden değil, mensûb olduğu tarikat-ı aliyyenin pîrinden füyûzât-ı ilâhiyye vâsıl olur; ve şeyhin yalanı böyle bir tâlib hakkında nâfi' olmuş bulunur. Fakat böyle parlak bir isti'dâd ve bu kadar kuvvetli sıdk u hulûs, binde bir kişide bulunmaz.

2321. O kendinin iyi kasdı sebebiyle bir makāma erişir; gerçi cân zannetti, o cesed geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2321. O, kendisinin iyi niyeti sebebiyle bir makama erişir; gerçi can zannetti, o ceset geldi.

O mürid, kendisinin iyi niyeti sebebiyle ilahi feyze nail olur ve bir makama ulaşır. Her ne kadar, o yalancı şeyhte ruhani hükümlerin galip olduğunu zannetmiş ise de, onun sırf cismani bir adam olduğu ortaya çıktı.

O mürid, kendisinin niyyet-i hasenesi sebebiyle feyz-i ilâhîye nâil ve bir makāma vâsıl olur. Her ne kadar, o yalancı şeyhde ahkâm-ı rûhiyye gâlib olduğunu zannetmiş ise de, onun sırf cismânî bir adam olduğu zâhir oldu.

2322. Gece içinde kıbleyi aramak gibi. Bir kıble yok; halbuki onun o namazı câiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2322. Gece içinde kıbleyi aramak gibi. Bir kıble yok; halbuki onun o namazı caiz.

Böyle bir Hakk yolcusunun (sâlik), bilinmezlikler içinde kâmil bir mürşit araması, gece ortasında kıble arayan kişinin hâline benzer. Onun yalancı iddia sahibini gerçek mürşit zannedip bağlanarak yüce makamlara yükselmesi ve Hakk yolculuğunun (sülük) faydalı olması, bu gece kıbleyi arayıp da bulamadığı hâlde namaz kılmış olan kişinin şeriaten namazının caiz olması gibidir.

Böyle bir sâlikin, mechûlât içinde bir mürşid-i kâmil araması, gece ortasında kıble arayan kimsenin hâline benzer. Onun müddeî-i kâzibi, mürşid-i hakîkî zannedip intisâb ederek makāmât-ı aliyyeye terakkîsi ve sülükünün fâide-bahş olması, bu gece kıbleyi arayıp da bulamadığı halde namaz kılmış olan kimsenin şer'an namazı câiz olması gibidir.

2323. Müddeînin can kıtlığı sırdadır; fakat bizim ekmek kıtlığımız zahirdedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2323. İddia sahibinin can kıtlığı sırda; fakat bizim ekmek kıtlığımız zahirdedir.

Bu söz, Arap kadınının kocasına söylediği bir sözdür. Yalancı iddia sahibi ile kendi hâllerini karşılaştırır; yalancı şeyhin can kıtlığı gizlidir ve bizim kıtlığımız ekmek olup meydandadır.

Bu söz Arab kadınının kocasına söylediği bir sözdür. Müddeî-i kâzib ile kendi hallerini kıyâs eder; yalancı şeyhin fıkdânı canı olup gizlidir ve bizim fıkdânımız ekmek olup meydandadır.

2324. Biz niçin müddeî gibi gizliyelim; müzevvir olan nâmûs için can çekişelim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2324. Biz niçin iddiacı gibi gizleyelim; müzevvir olan namus için can çekişelim?

Bizim için ne zorunluluk vardır ki iflasımızı saklayalım? Nasıl ki yalancı iddiacı, halkın gözünden kendisinin hiçliğini gizler; ve biz halkın hakaretine maruz kalacağız diye, aslı olmayan bir namus için can çekişelim ve bu fakirliğin meşakkatleri içinde kıvranıp duralım? Hâlimizi açıklayıp bu iflas hâlinin giderilmesine çare arayalım.

Bizim için ne zarûret vardır ki iflâsımızı saklıyalım? Nitekim müddeî-i kâzib halkın nazarından kendisinin hiçliğini setr eder; ve biz halkın hakâretine ma'rûz kalacağız diye, aslı olmayan bir nâmûs için can çekişelim ve bu fakirliğin meşakkatleri içinde kıvranıp duralım? Hâlimizi ızhâr edip bu hâl-i iflâsın define çâre arıyalım.

## A'râbînin ve kadının kıssasına rücû' ve çok acîb temsiller

2325. Kocası ona dedi: Nice bir îrâd ve ziraati söylersin; ömürden ise ne kaldı? En çoğu geçti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2325. Kocası ona dedi: Ne kadar daha gelir ve ekimi söylersin; ömürden ise ne kaldı? En çoğu geçti.

2326. Akil ziyadeye ve noksana bakmaz; zîrâ her ikisi bir sel gibi geçer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2326. Akıl, fazlalığa ve eksikliğe bakmaz; çünkü her ikisi bir sel gibi geçer.

2327. Sel ister berrak, ister bulanık yüzlü olsun, mâdemki sebât etmiyor, bir an ondan söyleme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2327. Sel ister berrak, ister bulanık yüzlü olsun, mademki durmuyor, bir an ondan bahsetme!

İnsan ömrü sele, refah hâli selin berraklığına ve zorunluluk hâli selin bulanık yüzlü olmasına benzetilmiştir. Yani insan ömrü mademki sel gibi hızlı akıp geçmektedir ve sabit kalmamaktadır; bu ömür ister refah içinde ister zorunluluk içinde geçmiş olsun, sonuçta hepsi aynıdır. Nasıl ki şair der: Ya ipek döşekte ya viranede can ver, Çünkü zengin ile fakir toprağa beraber girecektir.

Ömr-i beşer sele ve hâl-i refâh selin berraklığına ve hâl-i zarûret selin bulanık yüzlü olmasına teşbîh olunmuştur. Ya'nî ömr-i beşer mâdemki sel gibi sür'atli akıp geçmektedir ve sâbit kalmamaktadır; bu ömür ister refâh içinde ve ister zarûret içinde geçmiş olsun, netîcede hep beraberdir. Nitekim şâir der: Yâ bister-i kemhâda ya vîrânede can ver, Çün bây u gedâ hâke beraber girecektir.

2328. Bu âlemde binlerce zî-rûh, altüst olmaksızın maîşetini latif olarak yaşar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2328. Bu âlemde binlerce canlı, altüst olmadan geçimini rahatça yaşar.

Bu âlemde türlü türlü hayvanlar vardır; hiçbirisi gelecek günleri için yiyecek ve içecek kaygısı çekmezler; her zaman rızıklarını gerçek rızık verici tarafından hazırlanmış bir şekilde bulurlar ve bu hususta rahat yaşarlar.

Bu âlemde türlü türlü hayvanlar vardır, hiçbirisi eyyâm-ı müstakbeleleri için yiyecek ve içecek gamı çekmezler; her vakit rızıklarını birer sûretle Rezzâk-ı hakîkî tarafından hazırlanmış bir halde bulurlar ve bu husûsta râhat yaşarlar.

2329. Gece, gıdâsı tertib olunmamış olduğu halde, üveyik kuşu ağaç üzerinde Hakk'a şükür söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2329. Gece, yiyeceği hazırlanmamış olduğu hâlde, üveyik kuşu ağaç üzerinde Hakk'a şükür söyler.

2330. Bülbül, "Ey talebleri kabul eden, rızkın i'timâdı senin üzerinedir!" diye [2293] Hak Teala'ya hamd okur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2330. Bülbül, "Ey talepleri kabul eden, rızkın güvenilirliği senin üzerinedir!" diye [2293] Yüce Allah'a hamd okur.

Bu şerefli beyitte وَمَا مِن دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا (Hûd, 11/6) yani "Yeryüzünde Allah'ın rızıklarını üstlenmediği bir canlı yoktur" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde وَمَا مِن دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا (Hûd, 11/6) ya'nî "Yeryüzünde Allah'ın rızıklarını deruhte etmediği bir zî-rûh yoktur" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

2331. Doğan kuşu şahın elini müjde yapmış, bütün leşlerden ümîdini kesmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2331. Doğan kuşu şahın elini müjde yapmış, bütün leşlerden ümidini kesmiştir.

Bilinmeli ki, doğan kuşunu avcılar alıştırıp besler ve kuş avına çıkacakları zaman onu ellerinde tutarlar. Doğan alışık olduğu için kaçmaz, av üzerine saldırır; ve yine avcının yanına geri döner. Ve ava çıkan hükümdarların dahi doğanları vardır. Beyitte bu anlamı açıklayarak buyrulur ki, doğan kuşu padişahın elini kendi rızkının müjdesi yapmış ve ümidini bütün leşlerden kesmiştir; çünkü rızkı şahın elinde hazırdır. "Nüvîd" hoşluk ve hoş haber anlamlarına da geldiği için, burada müjde anlamı uygun görülmüştür.

Ma'lûmdur ki, doğan kuşunu avcılar alıştırıp besler ve kuş avına çıkacakları vakit onu ellerinde tutarlar. Doğan alışık olduğu için kaçmaz av üzerine saldırır; ve yine avcının nezdine avdet eder. Ve ava çıkan hükümdarların dahi doğanları vardır. Beyt-i şerîfde bu ma'nâyı beyânen buyrulur ki, doğan kuşu pâdişâhın elini kendi rızkının müjdesi yapmış ve ümîdini bütün lâşelerden kesmiştir; çünkü rızkı şâhın elinde hazırdır. "Nüvîd" hoşluk ve hoş haber ma'nâlarına da geldiği cihetle, burada müjde ma'nâsı münasib görülmüştür.

2332. Böylece sivrisinekten tutasın, tâ file kadar, Allah'ın ıyâli oldu, Hak ne güzel muîldir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2332. Böylece sivrisinekten tut da, file kadar, hepsi Allah'ın ailesi oldu, Yüce Allah ne güzel yardımcıdır!

Yani en küçük hayvandan tut da, en büyük hayvanlara varıncaya kadar, hepsi Yüce Allah hazretlerinin ailesidir ve Yüce Allah hazretleri ne güzel aile sahibidir ki, hiçbirini aç bırakmaksızın hepsinin hisselerini çeşitli sebepler altında kendilerine dağıtır. Nasıl ki hadis-i şerifte "Halk Allah Teâlâ'nın ailesidir; ve halkın Allah Teâlâ'ya en sevgilisi, ailesine sevgi gösterenlerdir" buyrulur.

Ya'nî en küçük hayvandan tut da, en büyük hayvanlara varıncaya kadar, hepsi Allah Teâlâ hazretlerinin ıyâlidir ve Hak Teâlâ hazretleri ne güzel ıyâl sâ- hibidir ki, hiç birisini aç bırakmaksızın hepsinin hisselerini muhtelif sebebler tahtında kendilerine tevzî' buyurur. Nitekim hadis-i şerîfde الخلق عيال الله و احب الخلق اليه احبهم لعياله ya'ni "Halk Allah Teâlâ'nın ıyâlidir; ve halkın Allah Teâlâ'ya en sevgilisi, ıyâline muhib olanlardır" buyrulur.

2333. Bütün bu gamlar ki, sînelerde vardır, bizim varlığımızın gubârından ve tozundandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2333. Bütün bu gamlar ki, sinelerde vardır, bizim varlığımızın tozundan ve gubarındandır.

Bizim rızkımız için kalplerimize musallat olan gamlar ve kederler, hep Hakk'ın varlığı karşısında kendi varlığımızı ve bağımsızlığımızı ispat etmiş olmamızdandır. Bu varlık ve benlik fikri beynimizde nefse ait heves kasırgaları koparır; ve nefse ait sıfatların tozlarını kaldırır ve bu esnada kalbimizin gözü, Hakk'ın varlığını ve Rızık Vericiliğini görmez olur.

Bizim rızkımız için kalblerimize musallat olan gamlar ve kederler, hep vücûd-ı Hakk'ın muvâcehesinde kendi vücûdumuzu ve istiklâlimizi isbât etmiş olmamızdandır. Bu vücûd ve enâniyyet fikri dimâğımızda hevâ-yı nefsânî kasırgaları koparır; ve sıfât-ı nefsâniyye tozlarını kaldırır ve bu esnâda kalbimizin gözü, Hakk'ın varlığını ve Râzık'lığını görmez olur.

2334. Bu kök koparıcı gamlar bizim orağımız gibidir; böyle ve şöyle oldu demek bizim vesvâsımızdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2334. Bu kök koparıcı gamlar bizim orağımız gibidir; böyle ve şöyle oldu demek bizim vesvesemizdir.

Ömrümüzün kökünü koparan ve kemiren rızık ve geçim dertleri, elinizi biçen orak gibidir. Gelirimiz azaldı, giderlerimize karşılık gelmiyor; yahut filan iş böyle oldu, bu hâl bizim rızkımızın kesilmesine ve aç kalmamıza sebep olacaktır gibi düşünceler, bizim vesvese veren şeytanımızdır ki, يوسوس في صُدُورِ النَّاسِ (Nâs, 114/5) [İnsanların kalplerine vesvese veren...] ayet-i kerimesinde bunlara işaret buyrulur.

Bizim ömrümüzün kökünü koparan ve kemiren rızık ve maîşet gamları, elinizi biçen orak gibidir. Vâridâtımız azaldı, mesârifimize tekabül etmiyor; yahut filân iş böyle oldu, bu hâl bizim rızkımızın inkıtâına ve aç kalmamıza sebeb olacaktır gibi, düşünceler bizim vesvâs olan şeytanımızdır ki يوسوس في صُدُورِ النَّاسِ (Nâs, 114/5) [İnsanların kalblerine vesvese veren...] âyet-i kerîmesinde bunlara işâret buyrulur.

2335. Bil ki, her bir hastalık ölmekten bir parçadır; eğer çâre varsa ölümün cüz'ünü kendinden kov!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2335. Bil ki, her bir hastalık ölmekten bir parçadır; eğer çare varsa ölümün cüz'ünü kendinden kov!

Hastalık insana acizlik veren bir acıdır ve ölüm de böyledir; bu sebeple hastalık, ölüm tadının bir parçasıdır; eğer çaren ve kuvvetin varsa, ölümün parçası olan o hastalığı kendinden def et bakalım!

Hastalık insana acz veren bir elemdir ve ölüm de böyledir; binâenaleyh hastalık, ölüm çeşnisinin bir parçasıdır; eğer çâren ve kuvvetin varsa, ölümün cüz'ü olan o marazı kendinden def' et bakalım!

2336. Vaktaki ölümün cüz'ünden kaçmağa kādir değilsin, bil ki onun küllünü senin başına dökeceklerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2336. Mademki ölümün cüz'ünden kaçmaya gücün yetmiyor, bil ki onun bütününü senin başına dökeceklerdir.

2337. Ölümün cüz'ü eğer sana tatlı geldi ise, bil ki Hak Teâlâ küllü de tatlı eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2337. Ölümün bir parçası eğer sana tatlı geldiyse, bil ki Yüce Allah bütünü de tatlı eder.

2338. Marazlar ölümden elçi olarak gelir; onun elçisinden ey fuzûl, yüz çevirme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2338. Hastalıklar ölümden elçi olarak gelir; ey boşboğaz, onun elçisinden yüz çevirme!

2339. Her kim tatlı yaşarsa, o acı öldü. Her kim tene taptı ise can götürmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2339. Her kim tatlı yaşarsa, o acı öldü. Her kim tene taptı ise can götürmedi.

Bilinmeli ki insan, ilâhî isimler topluluğunun tecellîsine mazhar olan bir sûrettir. Yüce Allah ona bazen Mün'im (nimet veren) ve bazen Müntakim (intikam alan) isimleriyle; ve bazen Mâni' (engelleyen) ve bazen Mu'tî (veren) isimleriyle tecellî eder; ve ilâhî isimler karşılıklı olduğundan Mün'im ismiyle meydana gelen tecellîyi, Müntakim ismi takip eder. Bu hâl daima başımızdadır. Dikkat edenler, bu tecellîleri oluş ve bozuluş âleminde de daima zevk yoluyla gözlemleyebilirler. Örneğin, lezzetli yiyecekleri Mün'im bize ikram eder; bir süre sonra Müntakim bir karın ağrısı musallat eder; tuvalet ihtiyacı için helâya gitmek ve orada murdar kokular içinde kalmak gerekir. Bu sebeple her tatlının sonunun acı ve her acının sonunun tatlı gelmesi bu tecellîlerin sonucudur. Aynı şekilde, yoğun olan cisminin inceliğini korumak için ona hizmet ederek tapmak, latîf olan ruhun tesirlerinden ve hükümlerinden mahrumiyeti gerektirir.

Ma'lûm olsun ki insan, esmâ-i ilâhiyye cem'iyyetinin tecellîsine mazhar olan bir sûrettir. Hak Teâlâ hazretleri ona gâh Mün'im ve gâh Müntakim isimleriyle; ve gâh Mâni' ve gâh Mu'tî isimleriyle tecellî eyler; ve esmâ-i ilâhiyye mütekābil olduğundan Mün'im ismiyle vâki' olan tecellîyi, Müntakim ismi ta'kîb eder. Bu hâl dâimâ başımızdadır. Dikkat edenler zevkan bu tecelliyâtı âlem-i kevnde de dâimâ müşâhede edebilirler. Meselâ lezîz taâmları Mün'im bize in'âm eder; bir müddet sonra Müntakim bir karın ağrısı taslît eder; kazâ-yı hâcet için helâya gitmek ve orada murdar kokular içinde kalmak îcâb eder. Binâenaleyh her tatlının sonu acı ve her acının sonu tatlı gelmek bu tecelliyâtın netîcesidir. Ve kezâ kesîf olan cisminin muhafaza-i letâfeti için ona hizmet ile tapmak, latîf olan rûhun âsâr ve ahkâmından mahrûmiyyeti iktizâ eder.

2340. Koyunları sahradan çekerler; o ki en semizdir, onu öldürürler. [2303]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2340. Koyunları sahradan çekerler; o ki en semizdir, onu öldürürler.

2341. Ey Temer, gece geçti ve sabah geldi; ne vakte kadar bu efsaneyi baştan tutarsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2341. Ey Temer, gece geçti ve sabah geldi; ne zamana kadar bu efsaneyi baştan tutarsın?

Bazı nüshalarda "Temer" yerine "semer" (kalbin meyvesi) geçmektedir. "Temer" Arap kadınının ismidir ve bu söz, kocasının sözüdür. "Gece"den kasıt, dünya hayatıdır; "sabah"tan kasıt ise ahirete geçiş ve ölüm vaktidir. Nitekim hadis-i şerifte الناس نيام فاذا ماتوا فانتبهوا yani "İnsanlar uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar" buyrulur. Dünya hayatının gece ve ölümün sabah olduğuna işaret edilir. "Efsane"den kasıt, gece masalıdır ki, kadının dünya hayatı geçimine dair söylediği sözler ve düşündüğü fikirlerdir. Yani erkek, eşine diyor ki: "Yahu! Dünya hayatımız sona ermek üzeredir ve ölüme doğru gidiyoruz; ne zamana kadar bu geçimle ilgili vehmedilmiş fikirlerin gamıyla sıkıntı çekeceksin?"

Ba'zı nüshalarda "Temer" yerine "semer" vâki'dir; kalbin meyvesi murâd olunur. "Temer" Arab kadının ismidir ve bu söz, kocasının sözüdür. "Gece"den murâd, hayât-ı dünyâdır; "sabah"dan murâd âhirete intikāl ve ölüm vaktidir. Nitekim hadis-i şerifde الناس نيام فاذا ماتوا فانتبهوا ya'ni "Nas uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar" buyrulur. Hayât-ı dünyeviyyenin gece ve ölümün sabâh olduğuna işâret olunur. “Efsâne"den murâd, gece masalıdır ki, kadının hayât-ı dünyeviyye maîşetine dâir söylediği sözler ve düşündüğü fikirlerdir. Ya'nî erkek, zevcesine diyor ki: Yâhû! dünyâ hayâtımız munkatı' olmak üzeridir ve ölüm tarafına gidiyoruz; ne zamâna kadar bu geçinmek efkâr-ı mevhûmesi gamı ile muztarib olacaksın?"

2342. Sen genç idin ve daha kanaatkâr idin, altın isteyici oldun; halbuki evvelce altın idin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2342. Sen gençtin ve daha kanaatkârdın, altın isteyici oldun; oysa öncesinde altındın.

2343. Üzümü çok asma idin, nasıl kasid oldun; meyven olmak vakti fâsid oldun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2343. Üzümü çok asma idin, nasıl kasid oldun; meyven olmak vakti fâsid oldun.

Yani sen evvelce taze ve körpe bir asmaya benzerdin ve sende sabır ve kanaat gibi çok meyveler vardı. Şimdi nasıl oldu da, yaşın olgunlaşıp tam meyvelerin olan ahlakının ortaya çıkma vaktinde böyle bozuk oldun.

Ya'nî sen evvelce ter ü tâze bir asmaya benzerdin ve sende sabır ve kanâat gibi çok meyveler var idi. Şimdi nasıl oldu da, yaşın kemâl bulup tam meyvelerin olan ahlâkının olmak vaktinde böyle fâsid oldun.

2344. Senin meyvenin pek tatlı olması lazımdır; ip bükenler gibi ziyade geriye gitmesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2344. Senin meyvenin çok tatlı olması gerekir; ip bükenler gibi çok geriye gitmesin.

İp bükenler, ipin liflerini bir bir bağlayıp, bu ipin uzunluğu kadar büke büke geriye giderler; meyvenin de oluşma tarafına doğru ileriye gitmesi gerekir ki, ip büken gibi geriye geriye gitmemek gerekir demek olur. Burada insanın günden güne ahlâken ve hâl olarak ilerlemesi ve gerilemekten sakınmasına işaret buyrulur. Nitekim hadîs-i şerîfte "İki günü eşit olan kimse aldanmıştır ve dünden bu günü daha kötü olan kimse lanetlenmiştir" buyrulur.

İp bükenler, ipin elyâfını bir bir rabt edip, bu ipin uzunluğu kadar büke büke geriye giderler; meyve de olmak tarafına ileriye doğru gitmek lâzım gelir ki, ip büken gibi gerisi geriye gitmemek lâzımdır demek olur. Burada insanın günden güne ahlâkan ve ahvâlen terakkî etmesi ve tedennîden sakınmasına işâret buyrulur. Nitekim hadîs-i şerîfde من استوي يوماه فهو مغبون و من كان يومه شرا من امسه فهو ملعون ya'nî “İki günü müsâvî olan kimse aldanmıştır ve dünden bu günü şerli olan kimse mel'undur" buyrulur.

2345. Sen bizim eşimiz isen eş hem-sıfat gerektir; ta ki işler maslahat içinde zahir ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2345. Sen bizim eşimiz isen eşin aynı sıfatta olması gerekir; tâ ki işler maslahat içinde ortaya çıksın.

Ey eşim, ben sabrı ve kanaati seçtim; eğer sen benim eşim isen, senin de bu sıfatlarla nitelenmen gerekir, tâ ki dünyevî işlerimiz düzgün bir şekilde gerçekleşsin.

Ey zevcem, ben sabır ve kanâatı ihtiyâr ettim; eğer sen benim eşim isen, senin dahi bu sıfatlar ile muttasıf olman lâzımdır, tâ ki umûr-ı dünyeviyye-miz salah içinde hâsıl olsun.

2346. Çift, yekdiğerinin misali gerektir; pabucun ve çizmenin iki çiftine bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2346. Çift, birbirinin benzerini gerektirir; pabucun ve çizmenin iki çiftine bak!

2347. İki pabuçtan birisi ayağa dar gelirse, onun her iki çifti senin işine gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2347. İki ayakkabıdan birisi ayağa dar gelirse, onun her iki çifti senin işine yaramaz.

2348. Kapının eşini, biri küçük ve o dîğeri büyük, meşe arslanının eşini de kurt gördüm mü?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2348. Kapının eşiğini, biri küçük diğeri büyük, meşe aslanının eşiğini de kurt gördüm mü?

2349. Devenin üzerindeki çuvalın eşi, bu birisi boş ve o biri maldan dolu olarak doğru gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2349. Devenin üzerindeki çuvalın eşi, bu birisi boş ve o biri maldan dolu olarak doğru gelmez.

2350. Ben kanâat tarafına gönlü metîn olarak giderim; sen niçin şenâat tarafına gidersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2350. Ben kanaat tarafına gönlü sağlam olarak giderim; sen niçin kötülük tarafına gidersin?

2351. Kanâatkâr olan adam ihlas ve söz cihetinden bu üslübdan, kadına gündüze kadar söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2351. Kanaatkâr olan adam ihlas ve söz yönünden bu üsluptan, kadına gündüze kadar söyledi.

Sabır ve kanaat sahibi olan koca, ihlas ve kalp sıcaklığı ile bu şekilde kendi eşine birçok nasihatte bulundu.

Kadının kocasına, "Sözü kendi mertebe ve makamından çok fazla söyleme; çünkü Yüce Allah buyurur ki لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ (Sâf, 61/2) 'Yapmadığınız şeyi niçin söylersiniz?' Ve her ne kadar bu söz doğru ise de, bu tevekkül makamı senin için değildir. Ve kendi davranışının üstünde olarak bu sözü söylemen zarar getirir, vesselam" diye nasihat etmesi

Sabr u kanâat sâhibi olan zevc, ihlâs ve harâret-i kalb ile bu minvâl üzere kendi zevcesine birçok nasîhatlerde bulundu.

Kadının kocasına, “Sözü kendi kadem ve makāmından pek ziyâde söyleme; zîrâ Hak (celle ve alâ) buyurur ki لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ (Sâf, 61/2) "Yapmadığınız şeyi niçin söylersiniz?" Ve her ne kadar bu söz doğru ise de, bu makām-ı tevekkül senin için değildir. Ve kendi muâmelenin fevkı olarak bu sözü söylemen ziyân tutar, ve's-selâm” diye nasîhat etmesi

2352. Kadın onun üzerine bağırdı, şöyle ki: Ey nâmûs mezhebli, ben senin efsûnunu artık yemiyeceğim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2352. Kadın onun üzerine bağırdı, şöyle ki: Ey namus mezhepli, ben senin efsununu artık yemeyeceğim.

"Namus" ün, şöhret, ev sahibi, ismet (günahsızlık), iffet, savaş ve mücadele, melekler, ilahi hükümler ve avcının pususu anlamlarına gelir. Burada, kendi halinin halka açıklanmasından utanmak anlamındadır. Nasıl ki bazı kimseler halk nazarında zelil olmamak için fakirlik hallerini gizler; bu kibir ve gururdan ileri gelir. "Füsûn horden" yani efsun yemek, efsundan etkilenmektir. Ve efsun, "büyü" anlamındadır. Türkçede bozup "apsun" derler; burada yalanın etkisi demek olur. Nasıl ki Türkçede "kırk yalan bir büyü yerini tutar" atasözü vardır. Kadın kocasına bağırarak dedi ki: "Ey hakikati bırakıp, yalan sözlerle kibir ve azamet satan namus mezhepli! Ben artık senin halin hakikatine aykırı olan sözlerini yutmayacağım." İşte yalancı mürşitlerin sözleri de böyledir.

“Nâmûs” sıyt ve şöhret ve ev sahibi ve ismet ve iffet ve ceng ü cidâl ve melâike ve ahkâm-ı ilâhiyye ve avcının pususu ma'nâlarına gelir. Burada, kendi hâlinin halka ızhârından utanmak ma'nâsınadır. Nitekim ba'zı kimseler halk nazarında zelil olmamak için fakr hallerini gizler; bu kibir ve nahvetten ileri gelir. “Füsûn horden” ya'nî efsûn yemek, efsûndan müteessir olmaktır. Ve efsûn, “büyü” ma'nâsınadır. Türkçe'de tahrif edip “apsun” derler; burada yalanın te'sîri demek olur. Nitekim Türkçe'de “kırk yalan bir büyü yerini tutar” darb-ı meseli vardır. Kadın zevcine bağırarak dedi ki:"Ey hakîkati bırakıp, yalan sözler ile kibir ve azamet satan nâmûs mezhebli! Ben artık senin hakikat-ı hâle muhâlif olan sözlerini yutmayacağım." İşte yalancı mürşidlerin sözleri de böyledir.

2353. Da'vâ ve da'vetten türrehât söyleme; git, kibir ve nahvetten söz söyleme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2353. İddia ve davetten saçma sözler söyleme; git, kibir ve gururdan söz söyleme!

"Türrehât" ana yol dışındaki ince yol anlamındadır. Eğretileme yoluyla saçma ve anlamsız sözlere denir. Ve şeyhlerin şathiyelerine (tasavvufî coşkunluk hâlinde söylenen sözler) de derler. "Türrehe" kelimesinin çoğulu olup Kāmûs'ta bâtıl anlamındadır. "Nahvet" naz, büyüklük, sarhoşluk ve kibir anlamlarındadır. Kibir ile eş anlamlı olarak kullanılır. Yani kadın diyor ki: İstiğna (ihtiyaçsızlık) iddiasından ve güçsüzlükle beraber misafir davetinden bahsederek, saçma söz söyleme; git nefsinin kibir ve gururundan bahsetme!

“Türrehât” cadde hâricindeki ince yol ma'nâsınadır. İstiâre tarîkıyla saçma ve ma'nâsız sözlere ıtlâk olunur. Ve meşâyihin şathiyyatına da derler. “Türrehe” kelimesinin cem'i olup Kāmûs'da bâtıl ma'nâsınadır. “Nahvet” nâz ve büyüklük ve sarhoşluk ve tekebbür ma'nâlarınadır. Kibir ile müterâdifen kullanılır. Ya'nî kadın diyor ki: İstiğnâ da'vâsından ve adem-i kudret ile beraber misafir da'vetinden bahisle, saçma söz söyleme; git nefsinin kibir ve nahvetinden bahs etme!

2354. Nice bir tumturak ve kâr u bâr sözü; kendi işini ve halini gör ve utan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2354. Ne kadar da tumturaklı ve iş güçle ilgili sözler; kendi işini ve hâlini gör ve utan!

"Tamtırak" kelimesi "tam" ve "tırâk" kelimelerinden oluşmuştur. "Tam", doldurulmuş olan bir şey; "tırâk" ise sevinç sebebiyle çıkarılan sestir. Bu iki kelimenin birleşiminin anlamı ise gösterişten ibarettir ve kendini beğenmişlik anlamına da gelir. Ayrıca meşâyihin (tasavvuf büyüklerinin) şathiyelerine (sözlerine) de denir. (Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî). "Kâr u bâr" ise iş güç ve meşguliyet anlamındadır. Yani "Ne zamana kadar kendini beğenmişliğe ve işe güce dair söz söyleyeceksin; kendi işini ve hâlini gör; bir de söylediğin tumturaklı sözlere bak da utan!" (Bu sözün yalancı şeyhlere bir azarlama olduğu açıktır.)

“Tamtırak” “tam” ile “tırâk” kelimesinden mürekkebdir. “Tam” doldurulmuş olan bir şey ve “tırâk” ferah sebebiyle çıkarılan sadâ; ve mecmû'unun ma'nâsı kerr ü ferrden ibârettir ve hod-nümâlık ma'nâsına da gelir. Ve meşâyihin şathiyyatına da derler. (Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî). "Kâr u bâr" iş güç ve meşgûliyyet ma'nâsınadır. Ya'nî “Ne zamâna kadar hod-nümâlığa ve işe ve güce dâir söz söyleyeceksin; kendi işini ve hâlini gör; ve bir de söylediğin tumturaklı sözlere bak da utan!" (Yalancı şeyhlere tevbîh olduğu âşikârdır.)

2355. Kibir çirkindir ve dilencilerden daha çirkindir. Gün soğuk ve kar; ve ondan sonra elbise de ıslak.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2355. Kibir çirkindir ve dilencilerden daha çirkindir. Gün soğuk ve kar; ve ondan sonra elbise de ıslak.

Hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur: ثلثة لا يكلمهم الله يوم القيامة و لا ينظر اليهم ولا يزكيهم ولهم عذاب اليم شيخ زان و ملك كذاب و فقير متكبر yani “Üç kimse vardır ki Yüce Allah kıyamet gününde onlara hitap etmez, yüzlerine de bakmaz ve onları temizlemez; ve onlar için acı bir azap vardır. Bunlar zinâ eden ihtiyar, yalancı padişah ve kibirli fakirdir.” Yani kadın kocasına der ki: “Nefsin kibri çirkin bir şeydir; hele bu kibir dilencilerde olursa, çirkinlik çirkinlik üstüne olduğu için daha çirkin olur. Nasıl ki Türkçede “Gönüllü dilencinin torbası boş kalır” atasözünü söylerler. Bu hâl ona benzer ki, soğuk bir gün, kar yağıyor, elbise de ıslak bir hâldedir; bu hâl içinde olan adamı hayal ediniz.”

Hadîs-i şerîfde ثلثة لا يكلمهم الله يوم القيامة و لا ينظر اليهم ولا يزكيهم ولهم عذاب اليم شيخ زان و ملك كذاب و فقير متكبر ya'nî “Üç kimse vardır ki Allah Teâlâ yevm-i kıyâmette onlara hitâb buyurmaz ve yüzlerine de bakmaz ve onları tathîr buyurmaz; ve onlar için azâb-ı elîm vardır. Zinâ eden ihtiyâr ve yalancı pâdişâh ve mütekebbir olan fakîr” buyrulur. Ya'nî kadın zevcine der ki: “Kibr-i nefis çirkin bir şeydir; hele bu kibir dilencilerde olursa çirkinlik çirkinlik üstüne olduğu için, daha çirkin olur. Nitekim Türkçede “Gönüllü dilencinin torbası boş kalır” darb-ı meselini söylerler. Bu hâl ona benzer ki, soğuk bir gün, kar yağıyor, elbise de ıslak bir haldedir; bu hâl içinde olan adamı tasavvur ediniz.”

2356. Nice bir da'vâ ve dem ve bıyık havası; ey kimse senin evin örümcek avı gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2356. Ne kadar da iddia, kibir ve bıyık havası; ey kimse, senin evin örümcek ağı gibidir.

"Dem" kelimesi nefes ve hile, kibir ve gurur, koku ve kuyumcuların potası; ve ah ve efsun ve vakit ve zaman ve insan ve hayvanın ağzı anlamlarına gelir; burada kibir ve gurur demektir. Ve "bâd-ı bürût" yani bıyık havasından kastedilen, kibir ve azamet eseri olarak, dudakları kabartıp burundan bıyık üzerine salıverilen nefestir. Nasıl ki kibirli olan kimselerde bu durum çokça gözlemlenir. Ve "örümcek ağı"ndan kastedilen, karı kocanın oturduğu çürük çadırdır.

“Dem” nefes ve hud'a, nahvet ve kibir ve koku ve kuyumcuların potası; ve âh ve efsûn ve vakit ve zaman ve insan ve hayvanın ağzı ma'nâlarına gelir; burada kibir ve nahvet demek olur. Ve “bâd-ı bürût” ya'nî, bıyık havasından murâd, kibir ve azamet eseri olarak, dudaklarını kabartıp burnundan bıyık üzerine salıverilen nefesdir. Nitekim müteazzım olan kimselerde bu vazı' çok müşâhede olunur. Ve “örümcek ağı”ndan murâd, zevc ve zevcenin sâkin olduğu çürük çadırdır.

2357. Sen kanâattan ne vakit cân parlattın? Sen kanâatlardan nâm öğrendin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2357. Sen kanaatten ne zaman can parlattın? Sen kanaatlerden isim öğrendin.

Yani sen kanaatle nefsinde gerçekleşmedin; aksine kanaatlerin yalnızca adını işittin.

Ya'nî sen kanâatla nefsinde tahakkuk etmedin; belki kanâatların yalnız adını işittin.

2358. Peygamber buyurdu ki: Kanâat nedir? Hazînedir. Sen hazîneyi, kederden açık bilemiyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2358. Peygamber buyurdu ki: Kanaat nedir? Hazine. Sen hazineyi, kederden dolayı açıkça bilemiyorsun.

Yani Peygamber (s.a.v.) Efendimiz "القناعة كنز لا يفني" yani "Kanaat tükenmez bir hazinedir" buyurdu. Sen bu iflas hali içinde kederden dolayı, bu hazinenin farkında değilsin. Kanaat, alıştığın şeyin yokluğu zamanında nefsinin sükûnetidir. Buna göre zenginlik vaktinde gönül nasıl mutmain ve sakin olursa, fakirlik zamanında da gönül, rızkı hakkında öylece mutmain ve sakin olursa, o hale kanaat derler. Eğer iflas hali içinde kalp sıkıntı ve elem duyarsa, bu kanaat değildir; aksine şer (kötülük) ortaya çıkaran bir kalp elemidir; ve böyle fakirlikten Yüce Allah'a sığınmak lazımdır.

Ya'nî Peygamber (s.a.v.) Efendimiz القناعة كنز لا يفني ya'ni “Kanâat tükenmez bir hazînedir" buyurdu. Sen bu hâl-i iflâs içinde kederden dolayı, bu hazînenin farkında değilsin. Kanâat, alıştığın şeyin yokluğu zamânında nefsinin sükûtudur. Binâenaleyh zenginlik vaktinde gönül nasıl mutmain ve sâkin olursa, züğürtlük zamânında da gönül, rızkı hakkında öylece mutmain ve sâkin olursa, o hâle kanâat derler. Eğer hâl-i iflâsın içinde kalb sıkıntı ve elem duyarsa, bu kanâat değildir; belki şerâret peydâ eden bir elem-i kalbdir; ve böyle züğürtlükten Allah Teâlâ'ya sığınmak lâzımdır.

2359. Bu kanâat ruhun hazînesinden gayri değildir; ey rûhun gamı ve elemi sen öğünme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2359. Bu kanaat ruhun hazinesinden başka bir şey değildir; ey ruhun gamı ve elemi, sen övünme!

2360. Sen bana çift ta'bîr etme; az koltuk vur! Ben insafın eşiyim, hîlenin eşi [2323] değilim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2360. Sen bana çift ta'bîr etme; az koltuk vur! Ben insafın eşiyim, hîlenin eşi değilim.

Sen beni kendine eş sayma, benim koltuğuma az gir! Ben insaf ehlinin eşi olurum; senin gibi hilekârların eşi olmam.

Sen beni kendine eş addetme, benim koltuğuma az gir! Ben ehl-i insâfın eşi olurum; senin gibi hílekârların eşi olmam.

2361. Emîr ile ve bey ile beraber nasıl adım atarsın? Mâdemki havada sinek damarını vurursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2361. Emir ve beyle nasıl beraber adım atarsın? Mademki havada sinek damarını vurursun.

Yani sen yoksulluktan havada sinek avlamaya tenezzül ettiğin hâlde, nasıl emir ve beyle beraber yürüyebilirsin?

Ya'nî sen züğürtlükten havada sinek avlamağa tenezzül ettiğin halde, nasıl emîr ve bey ile beraber yürüyebilirsin?

2362. Köpekler ile beraber bu kemikten niza' içindesin. İçi boş ney gibi nâledesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2362. Köpekler ile beraber bu kemik yüzünden çekişme içindesin. İçi boş ney gibi inliyorsun.

"Köpekler"den kasıt, dünya peşinde koşanlardır ve "kemik"ten kasıt dünya malıdır. Nitekim hadis-i şerifte الدنيا جيفة وطالبها كلاب yani "Dünya bir leştir ve onun peşinde koşanlar köpeklerdir" buyrulur.

"Köpekler"den murâd, tâlib-i dünyâ olanlar ve "kemik"ten murâd metâ'-1 dünyâdır. Nitekim hadis-i şerîfde الدنيا جيفة وطالبها كلاب ya'ni "Dünyâ cîfedir ve onun tâlibleri köpeklerdir" buyrulur.

2363. Benim tarafıma hakāretle müstehziyâne bakma; tâ ki senin damarlarında olan şeyi söylemiyeyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2363. Benim tarafıma hakaretle, alaycı bir şekilde bakma; tâ ki senin damarlarında olan şeyi söylemeyeyim.

2364. Kendi aklını benden ziyade görmüşsün; ben nâkısu'l-aklı nasıl görmüşsün?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2364. Kendi aklını benden daha üstün görmüşsün; beni aklı noksan birini nasıl görmüşsün?

2365. Gâfil kurt gibi bize sıçrama; ey kimse, senin aklının arından aklımız yeğdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2365. Ey kimse, gafil kurt gibi bize sıçrama; bizim aklımız senin aklından daha üstündür.

"Me-cih" "cihîden" mastarından emir kipinin şimdiki zamanıdır, sıçramak anlamına gelir. Düşmanını âciz sanıp hücum eden gafil bir kurt gibi, beni de aklı noksan görüp hücum etme! İnsan akıl adına, senin aklının mertebesini görünce, böyle bir akla sahip olmaktansa, akılsız kalmayı tercih ederim.

"Me-cih" "cihîden" masdarından emr-i hâzırdır, sıçramak ma'nâsınadır. Hasmını âciz zannedip hücûm eden gâfil bir kurt gibi, beni de nâkısu'l-akl görüp hücum etme! İnsan akıl nâmına, senin aklının mertebesini görünce, böyle akla mâlik olmaktan ise, akılsız kalmayı tercih ederim.

2366. Mâdemki aklın adamların ayak bağıdır, o şey ki akıl değildir, o yılan ve akrebdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2366. Mademki akıl, insanların ayak bağıdır, o şey ki akıl değildir, o yılan ve akreptir.

"Akile" devenin ayak bağı anlamına gelir; burada, insanların ayak bağı kastedilmiştir.

"Akile" devenin ayak bağı ma'nâsınadır; burada, insanların ayak bağı murâd olunmuştur.

2367. Senin mekrinin ve zulmünün hasmı Allah Teâlâ olsun; senin aklının mekri bizden kısa olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2367. Senin tuzağının ve zulmünün düşmanı Yüce Allah olsun; senin aklının tuzağı bizden uzak olsun.

Yukarıdan beri söylenen sözler, ihlas sahibi olan ve aldatıldıklarını anlayan müridlerin yalancı mürşide karşı söyledikleri sözlerdir. Bu beyit de onlar tarafından yalancı iddia sahibine karşı edilen bedduadır. Yani, ey yalancı iddia sahibi, kalp evin bomboş ve kendin manevî iflas içinde olduğun hâlde, kendini muhteşem bir şeyh gibi gösterip halkı aldattın. Seni Yüce Allah'a havale ettik; bundan sonra senin tuzağın bizden uzak olsun demek olur.

Yukarıdan beri îrâd buyrulan sözler, ihlás sahibi olan ve aldandıklarını anlayan mürîdlerin yalancı mürşide karşı söyledikleri sözlerdir. Bu beyit dahi onlar tarafından müddeî-i müzevvire karşı olan bedduâdır. Ya'nî, ey müddeî-i müzevvir, hâne-i kalbin bomboş ve kendin iflâs-ı ma'nevî içinde olduğun halde, kendini bir şeyh-i muhteşem gösterip, halkı aldattın. Seni Allah Teâlâ hazretlerine havâle ettik; bundan sonra senin mekrin bizden uzak olsun demek olur.

2368. Ey aceb! Sen hem yılansın, hem efsuncusun. Ey Arab'ın aybı, sen yılan tutucusun, yılansın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2368. Ey şaşılacak şey! Sen hem yılansın, hem büyücüsün. Ey Arap'ın ayıbı, sen yılan tutucusun, yılansın.

"Yılan"dan kasıt, "nefs-i emmâre"dir (kötülüğü emreden nefis). "Füsûn-ger"den (büyücü) kasıt, hilekâr olan yalancı şeyhtir. Yani şaşılacak bir durumdur ki, sen tamamen nefs-i emmârenin hükmü altında zayıf ve güçsüz iken mürşitlik iddiasına kalkışıp hilelerle nefs-i emmâre sahibi olan halkı başına topladın. Bu sebeple ey Arap kavminin lekesi! Sen hem yılansın hem de yılan tutucu oldun. Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ), yalancı şeyhlerin hâllerini, para kazanmak için yılanları tutup oynatan bazı Araplara benzetirler.

"Yılan"dan murâd, "nefs-i emmâre"dir. "Füsûn-ger"den murâd hîlekar olan şeyh-i kâzibdir. Ya'nî taaccüb olunacak şeydir ki, sen tamâmiyle nefs-i emmârenin hükmü altında zebûn iken mürşidlik da'vâsına kalkıp hileler ile nefs-i emmâre sahibi olan halkı başına topladın. Binâenaleyh ey Arab kavminin lekesi! Sen hem yılansın ve hem de yılan tutucu oldun."Cenâb-ı Pîr, şeyh-i kâziblerin ahvâlini, para kazanmak için havâss ile yılanları tutup oynatan ba'zı Arablara teşbîh buyururlar.

2369. Eğer karga kendi çirkinliğini tanıya idi, derd ve gamdan kar gibi erir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2369. Eğer karga kendi çirkinliğini tanısaydı, dert ve gamdan kar gibi erirdi.

Hakikatleri ve marifetleri açıklamakta sesi karga gibi çirkin çıkan yalancı iddiacı, kendi iç dünyasının çirkinliğini bilmiş olsaydı, berzah hayatında ortaya çıkacak olan bir çirkinliğin dert ve gamından kar gibi erirdi.

Beyân-ı hakāyık ve maârifde sesi karga gibi çirkin çıkan müddeî-i kâzib, kendi bâtınının çirkinliğini bilmiş olsa idi, hayât-ı berzahiyyede zâhir olacak olan bir çirkinliğin derd ve gamından kar gibi erir idi.

2370. Efsûncu adam düşman gibi okur; o yılana efsûnu, yılan da ona efsûnu. [2333]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2370. Efsuncu adam düşman gibi okur; o yılana efsunu, yılan da ona efsunu.

Efsuncu olan adam, düşman gibi yılana efsun okur, ancak yılan da ona efsun okur. Yani yalancı iddiacı (müddeî-i kâzib) görünüşte halka karşı hile yapar, ancak halk da kendi iç dünyasıyla ona hile yapar. Çünkü yalancı şeyh zâlim, aldatılan müridler ise mazlum olurlar. Zâlim, her ne kadar görünüşte üstün gelse de, iç dünyasında mazlumların mağlubudur. Nasıl ki şu beyit meşhurdur: "Zâlimin ikbal ipini bir âh keser, rızkın anlamı olanın rızkını Allah keser."

Efsûncu olan adam, düşman gibi yılana efsun okur, velâkin yılan dahi ona efsûn okur. Ya'nî müddeî-i kâzib zâhiren halka karşı hîle yapar velâkin halk dahi kendi bâtınıyle ona hîle yaparlar. Zîrâ şeyh-i kâzib zâlim ve aldatılan müridler mazlûm olurlar. Zâlim, her ne kadar zâhirde gâlib ise de, bâtında mazlûmların mağlûbudur. Nitekim bu beyit meşhurdur: Zâlimin rişte-i ikbâlini bir âh keser Ma'ni-i rızk olanın rızkını Allâh keser

2371. Eğer yılanın efsûnu onun tuzağı olmasa idi, ne vakit yılanın efsûnuna şikâr olur idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2371. Eğer yılanın büyüsü onun tuzağı olmasaydı, ne zaman yılanın büyüsüne av olurdu?

"Yılanın büyüsü"nden kasıt, kendisini avlamak isteyen kişiyi, bu faydasız av ile meşgul etmiş olmasıdır ki, bu bir büyü ve tuzaktır ve manevî bedbahtlığa (şekavet-i maneviyye) sebeptir.

"Yılanın efsûnu"ndan murâd, kendisini avlamak isteyen kimseyi, bu faidesiz av ile meşgûl etmiş olmasıdır ki, bu bir efsûn ve tuzaktır ve şekāvet-i ma'neviyyeye sebebdir.

2372. Efsûncu olan adam kesb ü kâr hırsından, o zamanda yılanın efsûnunu anlıyamaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2372. Efsuncu olan adam, kesb ve kazanç hırsından dolayı o zamanda yılanın efsununu anlayamaz.

Yılanı avlayıp oynatarak para kazanmak isteyen kişi, aklını geçici ve fani menfaatlere bağlayıp onlarla meşgul olduğundan, bu av sırasında düştüğü tuzağı anlayamaz. Bu tuzak manevi bir bedbahtlıktır.

Yılanı avlayıp oynatarak para kazanmak isteyen kimse, fikrini menâfi'-i zâile ve fâniyeye nasb edip onda meşgül olduğundan, bu av zımnında düştüğü tuzağı anlayamaz. Bu tuzak şekāvet-i ma'neviyyedir.

2373. Yılan der: Ey efsûncu, âgâh ol, âgâh ol! Kendi hâssıyyetini gördün, benim efsunumu da gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2373. Yılan der ki: Ey efsuncu, uyanık ol, uyanık ol! Kendi özelliğini gördün, benim efsunumu da gör!

2374. Sen beni, şerr ü şûrun rüsvayı etmek için, Hakk'ın ismi ile aldatırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2374. Sen beni, kötülüğün ve şerrin rezil etmesi için, Hakk'ın ismi ile aldatırsın.

Ey hilekâr şeyh, sende benim uğrayacağım manevî zorluklardan beni kurtaracak tasarruf (manevî güç) ve kuvvet olmadığı halde, Hakk'ı anmayı vesile edinerek beni aldattın ve kendine mürid yaptın.

Ey şeyh-i müzevvir, sende benim uğrayacağım akabât-ı ma'neviyyeden beni kurtaracak tasarruf ve kuvvet olmadığı halde, zikr-i Hakk'ı vesile ittihâz ederek beni aldattın ve kendine mürîd yaptın.

2375. Beni Hakk'ın namı bağladı, senin o re'yin değil. Hakk'ın nâmını tuzak yaptın, vay sana!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2375. Beni Hakk'ın adı bağladı, senin o görüşün değil. Hakk'ın adını tuzak yaptın, yazık sana!

2376. Benim hakkımı senden Hakk'ın nâmı alsın; ben cân ve teni Hakk'ın nâmına ısmarladım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2376. Benim hakkımı senden Hakk'ın adı alsın; ben canı ve bedeni Hakk'ın adına ısmarladım.

2377. Ya benim cerhim senin canının damarını keser, yahut benim gibi seni zindana götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2377. Ya benim yaram senin canının damarını keser, yahut benim gibi seni zindana götürür.

Bu söz, görünen anlamıyla, havas ilmi (gizli ilimler) ile yılanları kendine bağlayıp halka keramet satan kimselere, yılanın hâl diliyle söylediği sözlerdir; fakat bu örnek altında, yalancı şeyhlere karşı aldanan müridlerin hâl diliyle söyledikleri sözlerdir. Yani, "Ey hilekâr şeyh, Allah'ın ismini zikrederek tarikat adına beni aldattın ve beni ruhanî mertebeye ulaştıramayıp tabiat zindanı içinde bıraktın; fakat ya benim kalbimin saflığı yara açarak senin canının damarını, yani canının mutluluk özelliğini keser; veyahut seni de benim gibi dünyada tabiat zindanı içine ve ahirette de hasret hapsi içine götürür."

Bu söz zâhirde havâss ile yılanları teshîr edip halka kerâmet satan kimselere, yılanın lisân-ı hâl ile söylediği sözlerdir; fakat bu misâl altında yalancı şeyhlere karşı aldanan müridlerin lisân-ı hâl ile söyledikleri sözlerdir. Ya'nî, "Ey şeyh-i müzevvir, Allah'ın ismini zikr ederek tarîkat nâmına beni aldattın ve beni mertebe-i rûhâniyyete îsâl edemeyip tabîat zindanı içinde bıraktın; fakat ya benim kalbimin safveti yara açarak senin canının damarını, ya'nî ca- nının hâssa-i saâdetini keser; veyâhut seni de benim gibi dünyâda tabîat zin-danı içine ve âhirette de habs-i hasret içine götürür."

2378. Kadın bu nevi' sert sözlerden, kendi kocasına o tomarları okudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2378. Kadın bu tür sert sözlerden, kendi kocasına o tomarları okudu.

Yani kadının kocasına söylediği sözler sanki yazılmış bir risalenin içeriğiydi; ve bunları kadın kocasına birer birer okudu.

Ya'nî kadının zevcine söylediği sözler gûyâ yazılmış olan bir risâlenin münderecâtı idi; ve bunları kadın zevcine birer birer okudu.

2379. Vaktaki erkek bu ta'nları kadından işitti, müstemi' oldu, bundan sonra gör ki ne söyledi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2379. Erkek, bu kınamaları kadından işittiği, dinlediği zaman, bundan sonra gör ki ne söyledi?

## "Fakîrlere hakāretle bakma, Hak emrinde zann-ı kemâl ile bak! Fakîre ve fakîrlere kendi hayâlin ve zarûretin sebebiyle ta'n etme!" diyerek erkeğin kendi kadınına nasîhat etmesi

2380. (Erkek) dedi: Ey kadın! Sen kadın mısın, yoksa keder saçıcı mısın? [2342] Fakr bana fahr geldi, başıma kakma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2380. (Erkek) dedi: Ey kadın! Sen kadın mısın, yoksa keder saçıcı mısın? Fakirlik bana övünç geldi, başıma kakma!

Yani sen, tabiatı zarif ve nazik olması gereken kadın mısın, yoksa sert ve kaba bir yer misin? "Hazen" sözlükte sert ve kaba yere denir; gam ve keder anlamına da gelir. Ben fakirlikle övünürüm; çünkü (s.a.v.) Efendimiz "Fakirlik, benim övüncümdür ve ben onunla övünürüm" buyurdular. Bu sebeple benim fakirliğimi ayıp görüp, başıma kakma!

Ya'nî sen, tab'ı zarîf ve nâzik olması lâzım gelen kadın mısın, yoksa sert ve galîz bir mahal misin? "Hazen" lügatte sert ve galîz mahalle derler; gam ve keder ma'nâsına da gelir. Ben fakr ile müftehırim; zîrâ (S.a.v.) Efendimiz الفقر فخري و به افتخر ya'nî "Fakr, benim fahrimdir ve ben onunla iftihâr ederim" buyurdular. Binâenaleyh benim fakrimi ayıb görüp, başıma kakma!

2381. Mal ve altın başa külâh gibi olur; kel olur o kimse ki külahtan penâh ittihaz eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2381. Mal ve altın başa külâh gibi olur; kel olur o kimse ki külâhtan penâh ittihaz eder.

Mal ve altın, insanın başındaki külâha benzer. Başını açmayan ve daima başını külâhın koruması altında tutan kimsenin başında saçı yoktur ve o kimse mutlaka keldir; kelliğini saklamak için başındaki külâhı asla çıkaramaz.

Mal ve altın, insanın başındaki külâha benzer. Başını açmayan ve dâimâ başını külâhın hıfzı altında tutan kimsenin başında saçı yoktur ve o kimse mutlakā keldir; kelliğini saklamak için başının külâhını asla çıkaramaz.

2382. O kimsenin kıvırcık ve güzel zülfü olur; onun külâhı gittiği vakit, ona daha latîf gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2382. O kimsenin kıvırcık ve güzel zülfü olur; onun külahı gittiği zaman, ona daha latif gelir.

2383. Hak adamı göz gibi olur; binâenaleyh nazar örtülü olmaktan, açık olmak evladır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2383. Hak adamı göz gibi olur; bu sebeple nazarın örtülü olmasından, açık olması daha iyidir.

Bu beyit de diğer bir temsildir. Yani Hakk yolcusu, göz konumundadır ve göze uygun olan şey açılma ve örtülü olmama hâlidir; mal ise perde ve engeldir. Bu sebeple göz gibi olan Hakk yolcusunun, maldan arınmış olması ve zaruret hâlinde bulunması daha iyi olur.

Bu beyit de diğer bir temsildir. Ya'nî Hak adamı, göz mesâbesindedir ve göze münasib olan inkişaf ve adem-i tesettürdür ve mal ise perde ve hicâbdır. Binâenaleyh göz gibi olan Hak adamının, maldan üryân olması ve hâl-i zarûreti daha hoş olur.

2384. Arz vaktinde o esîr satıcı, köleden ayıb örtücü olan libası soyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2384. Satış anında o esir satıcısı, köleden ayıbı örten elbiseyi soyar.

"Berde" esir anlamına gelir. Yani bir kimse esir satıcısından köle satın alacağı zaman, esir satıcısı, kölesinde bir ayıp ve bir kusur yoksa, hemen elbisesini soyup vücudunu gösterir. Bu da başka bir temsildir.

"Berde" esîr ma'nâsınadır. Ya'nî bir kimse esîrciden köle satın alacağı vakit esîrci, kölesinde bir ayıb ve bir kusûr yoksa, derhal elbisesini soyup vücûdunu gösterir. Bu da diğer bir temsildir.

2385. Eğer bir aybı varsa onu ne vakit üryân eder; belki elbise ile ona bir hîle eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2385. Eğer bir ayıbı varsa onu ne zaman çıplak bırakır; aksine elbise ile ona bir hile yapar.

2386. (Esîrci) der ki: Bu üryân olmaktan dolayı, iyiden ve kötüden utangandır; senden ürker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2386. (Esîrci) der ki: Bu, çıplak olmaktan dolayı, iyiden ve kötüden utangandır; senden ürker.

Esîrci müşteriye der ki: Eğer bu köleyi elbisesinden soyarsan, vücudunun iyi ve kötü yerlerinin açığa çıkmasından utanır; çünkü çok utangandır, sonra senin laubali hâlinden ürker; iyi bir köle alamamış olursun. Bu beyit de bir temsildir.

Esîrci müşteriye der ki: Eğer bu köleyi elbisesinden soyar isen vücûdunun iyi ve kötü mahallerinin inkişafından utanır; zîrâ pek utangandır, son- ra senin lâubâli hâlinden ürker; iyi bir köle alamamış olursun." Bu beyit dahi bir temsildir.

2387. Efendi, kulağına kadar ayıb içinde müstağrakdır. Efendinin malı vardır ve onun malı ayıb örtücüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2387. Efendi, kulağına kadar ayıp içinde batmıştır. Efendinin malı vardır ve onun malı ayıpları örtücüdür.

Bu şerefli beyitte, şu şerefli hadise işaret buyrulur: العلم و المال يستران كل عيب والفقر والجهل يكشفان كل عيب Yani "İlim ve mal, her bir ayıbı örterler ve fakirlik ve cehalet her bir ayıbı ortaya çıkarırlar." Çünkü ilim sevenler âlime muhabbet ederler ve mal sevenler de zenginlere muhabbet ederler; ve bir kimse bir şeyi severse, onun kusurunu görmez olur. Zira حبك الشي يعمى و يصم yani "Senin bir şeyi sevmen kör ve sağır eder" buyrulmuştur. Ve fakir ve cahili sevmedikleri için, herkes onların daima kusurlarını ve ayıplarını görür. Nitekim "Fakirden kaç, zengine sürün de geç!" darb-ı meseli meşhurdur.

Bu beyt-i şerîfde, şu hadîs-i şerîfe işaret buyrulur: العلم و المال يستران كل عيب والفقر والجهل يكشفان كل عيب Ya'ni "İlim ve mal, her bir aybı örterler ve fakr ve cehil her bir aybı ızhâr ederler." Zîrâ muhibb-i ilim olanlar âlime muhabbet ederler ve muhibb-i mâl olanlar da zenginlere muhabbet ederler; ve bir kimse bir şeye muhabbet ederse, onun kusûrunu görmez olur. Zira حبك الشي يعمى و يصم ya'ni "Senin bir şeyi sevmen kör ve sağır eder" buyrulmuştur. Ve fakîr ve câhili sevmedikleri cihetle, herkes onların dâimâ kusûrlarını ve ayıblarını görür. Nitekim "Fakîrden kaç, zengine sürün de geç!" darb-ı meseli meşhurdur.

2388. Zîra bir tama'kâr tama'dan dolayı onun aybını görmez. Tama'lar gönülleri bir cem' edici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2388. Çünkü bir tamahkâr, tamahından dolayı onun ayıbını görmez. Tamahlar gönülleri bir araya getirici oldu.

2389. Ve eğer fakîr altın ma'deni gibi söz söylese onun meta'ı dükkâna yol bulmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2389. Ve eğer fakir, altın madeni gibi söz söylese, onun malı dükkâna yol bulmaz.

Fakirin sözü ne kadar kıymetli olursa olsun, hiçbir kimse kıymet verip dinlemez; çünkü fakirdir; fakat zengin birtakım saçmalıklar söylese bile etrafındaki dalkavuklar "Efendim, hikmetin ta kendisidir" derler.

Fakîrin sözü ne kadar kıymetli olursa olsun, hiçbir kimse kıymet verip dinlemez; çünkü fakîrdir; fakat zengin birtakım herzeler söylese bile etrafındaki müdâhinler "Efendim, ayn-ı hikmettir" derler.

2390. Fakîrin emri senin anlayışının verâsındadır; fakîr tarafına zayıf zayıf [2352] nazar etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2390. Fakirin emri senin anlayışının ötesindedir; fakir tarafına zayıf zayıf [2352] bakma!

Gerçek fakirin manevi bir emri vardır ki, o emir senin anlayışının üstündedir, onu görüp anlayamazsın. Bu sebeple ona hakaret ve alay nazarıyla bakma!

Fakîr-i hakîkînin bir emr-i ma'nevîsi vardır ki, o emir senin fehminin fevkındedir, görüp anlıyamazsın. Binâenaleyh ona nazar-ı hakāret ve istihzâ ile bakma!

2391. Zîrâ fakîrlerin mülk ü mâlın verâsında celâl sahibinden azîm bir rızıkları vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2391. Çünkü fakirlerin mal ve mülkün ötesinde, celâl sahibi Allah'tan büyük bir rızıkları vardır.

2392. Hak Teâlâ âdildir; ve âdiller gönülsüzlere ne vakit sitemgerlik eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2392. Yüce Allah âdildir; ve âdiller gönülsüzlere ne zaman sitem eder?

"Bî-dil" (gönülsüz) âşık anlamına geldiği gibi, gönlü kırık kimselere de denir. Yani Yüce Allah âdil olduğu hâlde, kalbi mahrumiyetler içinde kırılmış ve hüzünlenmiş olanlara hiç zulmeder mi?

"Bî-dil" âşık ma'nâsına geldiği gibi, gönlü kırık kimselere de ıtlâk olunur. Ya'nî Hak Teâlâ âdil olduğu halde, kalbi mahrûmiyetler içinde kırılmış ve mahzûn olmuş olanlara hiç zulm eder mi?

2393. O birine ni'met ve meta' vere; ve bu birini ateşin başı üzerine koya.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2393. O, birine nimet ve mal verir; ve bu birini ateşin başına koyar.

2394. Onu ateş yaka; her iki cihanın Hâlik'ı olan Huda'ya bunu kim zanneder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2394. Onu ateş yaka; her iki cihanın Yaratıcısı olan Allah'a bunu kim yakıştırır?

Yani sen zanneder misin ki, Yüce Allah bir kuluna nimet ve dünya malı versin ve bir kulunu da fakirlik ve mahrumiyet ateşi içine atsın; sonra da o ateş o kulu yaksın. Bu bir zulümdür; böyle bir zulmü kim Yüce Allah hazretlerine isnat etmeye cüret edebilir? Eğer dersen ki, biz âlemde kullardan bir kısmının nimetlere gark olduğunu ve bir kısmının da fakirlik ve eleme gark olduğunu görüyoruz, bu haller قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ yani “Her şey Yüce Allah tarafından gelir" ayet-i kerimesi gereğince Hakk'ın tecellilerinden (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünür olması) değil midir?

Biz deriz ki, evet, bunların hepsi Hakk'ın tecellilerinden olduğuna şüphe yoktur; fakat tecelli isti'dada (yatkınlığa, kabiliyete) göredir. Her kim isti'dad diliyle neyi talep ederse Yüce Allah onu ihsan eder; çünkü cömertlik elinde cimrilik yoktur. Bu talep bahsi uzundur. 625 numaralı şerefli beytin şerhinde kısaca açıklamalar verildi. Bu anlamın ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şîsî'de zikredilmiştir. Sözün özü, Hakk'ın tecellileri hikmet üzerinedir ve yerli yerindedir, asla zulüm yoktur. Her ferdin zulmü kendi nefsinden, yine kendi nefsine meydana gelir. Nitekim ayet-i kerimede وَ مَا ظَلَمُونَا وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ yani "Biz onlara zulmetmedik, aksine onlar kendi nefislerine zulmeder oldular" buyrulur.

Ya'nî sen zanneder misin ki, Hak Teâlâ bir kuluna ni'met ve metâ' versin ve bir kulunu da fakr u mahrûmiyyet ateşi içine atsın; sonra da o ateş o kulu yaksın. Bu bir zulümdür; böyle bir zulmü kim Hak Teâlâ hazretlerine isnâd etmeğe cür'et edebilir? Eğer dersen ki, biz âlemde kullardan bir kısmının müstağrak-ı niam ve bir kısmının dahi müstağrak-ı fakr u elem olduklarını görüyoruz, bu haller قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ (Nisâ, 4/78) ya'nî “Her şey Allah Teâlâ cânibindendir" âyet-i kerîmesi mûcibince Hakk'ın tecelliyâtı cümlesinden değil midir.

Biz deriz ki, evet, bunların cümlesi Hakk'ın tecelliyâtından olduğuna şübhe yoktur; fakat tecellî isti'dâda göredir. Her kim lisân-ı isti'dâd ile neyi taleb ederse Hak Teâlâ onu ihsân eder; zîrâ yed-i feyyâzda buhül yoktur. Bu taleb bahsi uzundur. 625 numaralı beyt-i şerîfin şerhinde muhtasaran îzâhât verildi. Bu ma'nânın tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şîsî'de mezkûrdur. Velhâsıl Hakk'ın tecelliyâtı hikmet üzerinedir ve yerli yerindedir, aslâ zulüm yoktur. Her ferdin zulmü kendi nefsinden, yine kendi nefsine vâki' olur. Nitekim âyet-i kerîmede وَ مَا ظَلَمُونَا وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (Bakara, 2/57) ya'nî "Biz onlara zulm etmedik, velâkin onlar kendi nefislerine zulm eder oldular" buyrulur.

2395. "Fakr fahri" beyhûde ve mecazdan mıdır, binlerce izz ü nâz gizli değil midir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2395. "Fakr benim fahrimdir" sözü boş ve mecazdan mıdır, binlerce izzet ve naz gizli değil midir?

"Fakr benim fahrimdir" hadîs-i şerîfi anlamsız olarak buyrulmamıştır; ve mecaz yönünden de değildir; aksine hakikat yönündendir. Bilinmeli ki, bazı kimseler dervişliği görünüşteki yoksulluktan ve bu sebeple çalışan ve zengin olanların himayesi altına girip yaşamaktan ibaret zannettiklerinden bu hususta kendi zanları dairesinde dervişlere kusur bulur ve itiraz ederler. Halbuki fakr, onların zannı gibi değildir; aksine hakiki fakr, dünyaya ve dünyanın izzet ve makamına ve malına olan sevgiyi kalbinden koparıp atmaktır. Dünya sevgisini kalbinden koparıp atamamış olan kimselerin görünüşteki yoksullukları başlarında ilahi bir beladır; bu beladan kurtulmak için Allah'a yalvarmak lazımdır. Bu sebeple kalbinde zerre kadar dünya sevgisi kalmamış olan bir dervişin, milyonlara malik olmasında hiçbir zarar yoktur. Aksine böyle bir milyoner insan topluluğunun en faydalı bir ferdi olur. Çünkü cömertlik ve ihsan ve hemcinsine bol bol yardım etmek, böyle bir kimsenin en çok söylediği şeylerdendir. Fakat dünya sevgisine düşkün olup, görünüşteki yoksulluk içinde bulunan bir kimsenin elinde bir parça ekmek olsa ve yanında açlıktan inleyen bir adam bulunsa, bu dünya sevgisi ve nefis sebebiyle, kendi nefsini tercih eder. Efendimiz (s.a.v.)'in ve değerli sahabelerden bazılarının görünüşteki yoksullukları zorunlu değil, isteğe bağlı idi. Çünkü ellerine milyonlar geçse halka dağıtırlar idi; çünkü şerefli kalplerinde zerre kadar dünya ve mal sevgisi yok idi. İşte "Fakr benim fahrimdir" hadis-i şerifinden zevk alan topluluk bunlardır ve bunlar yaratılmışa el açmazlar ve kimseye yük olmazlar. Hakiki rızık veren ile kendi aralarındaki perde kalkmıştır ve bizlerin hakiki rızık veren önündeki perdelerimiz, mecazi rızık veren olan insanlardır. İmam Ali (k.v.) efendimiz şu şerefli beyitte ne güzel buyururlar:

رضينا قسمة الجبار فينا لَنَا عِلْمٌ وَ لِلْجُهَالِ مَالُ فان المال يفنى عن قريب و إِنَّ العِلْمَ بَاقِ لَا يَزَالُ

"Biz, bizim hakkımızda Hz. Cebbâr'ın taksimine razı olduk; bizim için ilim ve cahiller için mal vardır. Şimdi muhakkak mal yakında fani olur; halbuki ilim, sonsuz olan bir bakidir."

Ve bu gibi zatların görünüşteki yoksullukları altında izzet ve nazları ve halka ihtiyaç arz etmekten müstağni olmaları vardır.

"الفقر فخري" "Fakr benim fahrimdir" hadîs-i şerîfi ma'nâsız olarak buyrulmamıştır; ve mecâz cihetinden de değildir; belki hakikat cihetindendir. Ma'lûm olsun ki, ba'zı kimseler dervişliği sûrî züğürtlükden ve binâenaleyh erbâb-ı sa'y ve gınânın himâyesi altına girip yaşamaktan ibâret zannettiklerinden bu husûsta kendi zanları dairesinde dervişlere ta'n ve i'tirâz ederler. Halbuki fakr, onların zannı gibi değildir; belki fakr-ı hakîkî, dünyaya ve dünyânın izz ü câhına ve malına olan muhabbetleri kalbinden koparıp atmaktır. Muhabbet-i dünyayı kalbinden koparıp atamamış olan kimselerin fakr-ı sûrîleri başlarında bir belâ-yı ilâhîdir; bu belâdan kurtulmak için Hakk'a yalvarmak lâzımdır. Binâenaleyh kalbinde zerre kadar dünyâ muhabbeti kalmamış olan bir dervişin, milyonlara malik olmasında hiçbir zarar yoktur. Belki böyle bir milyoner cem'iyyet-i beşeriyyenin en nâfi' bir ferdi olur. Çünkü sehâ ve ihsân ve hemcinsine bol bol muâvenet, böyle bir kimsenin en ziyâde söylediği şeylerdendir. Fakat hubb-i dünyaya mübtelâ olup, sûrî züğürtlük içinde bulunan bir kimsenin elinde bir parça ekmek olsa ve yanında açlıktan inleyen bir adam bulunsa, bu hubb-i dünyâ ve nefis sebebiyle, kendi nefsini tercih eder. (S.a.v.) Efendimiz'in ve ashâb-ı kirâmdan ba'zılarının fakr-ı sûrîleri cebrî değil, ihtiyârî idi. Çünkü ellerine milyonlar geçse halka tevzî ederler idi; çünkü kulûb-ı şeriflerinde zerre kadar hubb-i dünyâ ve mal yok idi. İşte الفقر فخري hadis-i şerifinden zevk alan tâife bunlardır ve bunlar ferd-i âferîdeye el açmazlar ve kimseye bâr olmazlar. Rezzâk-ı hakîkî ile kendi aralarındaki hicâb kalkmıştır ve bizlerin Rezzâk-ı hakîkî önündeki perdelerimiz, rezzâk-ı mecâzî olan insanlardır. İmâm-ı Ali (k.v.) efendimiz şu beyt-i şerîfde ne güzel buyururlar:

رضينا قسمة الجبار فينا لَنَا عِلْمٌ وَ لِلْجُهَالِ مَالُ فان المال يفنى عن قريب و إِنَّ العِلْمَ بَاقِ لَا يَزَالُ

"Biz, bizim hakkımızda Hz. Cebbâr'ın taksîmine râzı olduk; bizim için ilim ve câhiller için mal vardır. İmdi muhakkak mal an-karīb fânî olur; halbuki ilim, lâ-yezâl olan bir bâkıdir."

Ve bu gibi zevâtın fakr-ı sûrîleri altında izz ü nâzları ve halka arz-ı ihtiyâçtan istiğnâları vardır.

2396. Gazabdan benim üzerime lakablar takdın. Yâr tutucuyum; bana yılan tutucu ta'bîr ettin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2396. Gazaptan benim üzerime lakaplar taktın. Yâr tutucuyum; bana yılan tutucu tabir ettin.

Öfkenden bana birtakım lakaplar taktın; ben gerçek sevgili olan Hakk'a yönelmiş olduğum hâlde, bana yılan tutuculuk isnat ettin.

Öfkenden bana birtakım lakablar takdın; ben yâr-ı hakîkî olan Hakk'a müteveccih olduğum halde, bana yılan tutuculuk isnâd ettin.

2397. Eğer tutarsam yılanın dişini koparırım; tâ ki baş döğmekten ona zarar olmaya.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2397. Eğer tutarsam yılanın dişini koparırım; tâ ki baş dövmekten ona zarar olmasın.

Ben eğer yılanı tutmuş olsam bile, onun dişlerini sökerim, tâ ki başı ezilerek hayatına son vermek suretiyle küllî zarara uğramasın.

Bilinmeli ki, yukarıdan beri zikredilen sözler, mürşid-i kâmil (irşad edici olgun rehber) tarafından söylenen sözlerdir. Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ) bunları kocanın dilinden söyler ve mürşid-i kâmilin hâlini açıklar. Yani ben nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) sahibi olan kimseleri terbiyem altına alırsam, onların hâllerinde tasarruf edip kötü ahlâklarını gideririm ve bu sebeple onları dünyada türlü belalara müptela olmak suretiyle başları ezilmekten ve ahirette de nefsanî sıfatlarının türlü çirkin suretlerde cisimleşerek kendilerini azap etmelerinden kurtarırım.

Ben eğer yılanı tutmuş olsam bile, onun dişlerini sökerim, tâ ki başı ezilerek ona hayâtına hâtime çekmek sûretiyle küllî zarara dûçâr olmasın.

Ma'lûm olsun ki, yukarıdan beri zikr olunan sözler, mürşid-i kâmil tarafından söylenen sözlerdir. Cenâb-ı Pîr bunları zevcin lisânından îrâd ve mürşid-i kâmilin hâlini îzâh buyururlar. Ya'nî ben nefs-i emmâre sahibi olan kimseleri terbiyem altına alırsam, onların ahvâlinde tasarruf edip ahlâk-ı zemîmelerini izâle ederim ve bu sebeble onlar dünyâda envâ'-ı belâlara mübtelâ olmak sûretiyle başları ezilmekten ve âhirette de sıfât-ı nefsâniyyelerinin türlü suver-i kabîhada temessül ederek kendilerini ta'zîb etmelerinden kurtarırım.

2398. Zîra o diş onun canının düşmanıdır; ben düşmanı bu ilimden dost ederim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2398. Çünkü o diş onun canının düşmanıdır; ben düşmanı bu ilimden dost ederim.

Benim mürid olarak terbiye ettiğim kişinin, yılanın dişi gibi olan nefsine ait sıfatları, onun insanî ruhunun düşmanıdır. Ben onun düşman olan bu nefsine ait sıfatlarını, insân-ı kâmil mürşidlere ilâhî bir bağış olan ilm-i ledünnî (Allah katından gelen ilim) kuvveti ile dost yaparım. Örneğin nefiste hırs sıfatı vardır, bu sıfatın hakikatini insandan yok etmek mümkün değildir; çünkü sabit olan bir hakikattir; ve hakikatler ne yok olur ne de başka bir hâle geçer. Fakat sâlik bu hırsı dünyaya ve mal kazanmaya ve bütün fani şeylerin elde edilmesine harcadığı ve onu bu hizmetlerde kullandığı hâlde, ben onun harcama yönünü değiştiririm; ilim tahsili yönüne harcamaya başlar ve kalıcı işlerde kullanmaya hevesli olur. Diğer nefsine ait sıfatlar da bunun gibidir.

Benim mürîd olarak terbiye ettiğim kimsenin yılanın dişi gibi olan sıfât-ı nefsâniyyesi, onun rûh-i insânîsinin düşmanıdır. Ben onun düşman olan bu sıfât-ı nefsâniyyesini, mürşid-i kâmillere mevhûb-i ilâhî olan ilm-i ledünnî kuvveti ile dost yaparım. Meselâ nefiste sıfat-ı hırs vardır, bu sıfatın hakîkatini insandan izâle etmek mümkin değildir; zîrâ sâbit olan bir hakikattir; ve hakāyık ne zâil olur ve ne de tebeddül eder. Fakat sâlik bu hırsı dünyâya ve celb-i emvâle ve bilcümle fâniyâtın tahsiline sarf ettiği ve onu bu hizmetlerde kullandığı halde, ben onun cihet-i sarfını tebdîl ederim; ilim tahsili cihetine sarfa başlar ve umûr-ı bakıyâtta kullanmağa heveskâr olur. Sâir sıfât-ı nefsâniyye de bunun gibidir.

2399. Asla tama'dan dolayı efsûn okumam; ben bu tama'ı baş aşağı etmişimdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2399. Asla tamahkârlıktan dolayı efsun okumam; ben bu tamahkârlığı baş aşağı etmişimdir.

2400. Tenzîh Allah'a mahsustur ki, benim tama'ım halktan değildir; benim gönlümde kanaattan bir büyük âlem vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2400. Tenzih Allah'a mahsustur ki, benim tamahım halktan değildir; benim gönlümde kanaatten büyük bir âlem vardır.

"Hâşe-lillâh" tenzih (Allah'ı eksikliklerden uzak tutma) kelimesidir. Bir kimse bir iyiliği ve bir kemali açıklayacağı zaman, söze bu kelime ile başlar. Yani ben halkı kendime mürid yapmakla, onlardan bir menfaat elde etmeye tamah etmiş değilim. Bana dünya malını verseler asla iltifat etmem; hediye adıyla bir eşya getirseler, derhal orada muhtaç olanlara dağıtırım; çünkü benim kalbimde kanaatten büyük bir âlem vardır.

"Hâşe-lillâh" kelime-i tenzíhiyyedir. Bir kimse bir iyiliği ve bir kemâli beyân edeceği vakit, söze bu kelime ile başlar. Ya'nî ben halkı kendime mürid yapmakla, onlardan bir menfaat istihsâline tama' etmiş değilim. Bana mâl-i dünyayı verseler aslâ iltifat etmem; hediye nâmıyla bir metâ' getirseler, derhâl orada muhtâç olanlara tevzî ederim; zîrâ benim kalbimde kanâattan bir âlem-i azîm vardır.

2401. Armudun tepesi üzerinde dibini öyle görürsün; bu zan kalmamak için ondan aşağıya gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2401. Armudun tepesi üzerinde dibini öyle görürsün; bu zan kalmamak için ondan aşağıya gel!

Bu beyit, bir hikâyeye dayanan bir atasözüne işarettir. Bir kimsenin yanlış bir sanı ve düşüncesine karşı "Armut ağacından aşağıya in ki, şüphen kalmasın" derler. Hikâye Mesnevî-i Şerîf'in dördüncü cildinde geçmektedir. Hikâyenin özeti şudur: Bir kimse eşiyle beraber ağaçlık ve otlak bir yerde gezintiye çıkmış. Eşinin bir âşığı varmış, onların arkasına saklanmış. Daha önce tasarladıkları plan gereğince kadın eşine, ben bu armut ağacının üstüne çıkmak istiyorum, demiş; ve eşinin onayı üzerine çıkmış. Aşağıya bakıp, eşine seslenerek bağırmış, o senin yanındaki yabancı kadın kimdir? diye sormuş. Eşi, burada böyle bir şey yok, demiş. Kadın ısrar etmiş. Eşi, aşağıya in de gör, demiş. Kadın inmiş; gerçekten yokmuş. Acayip şeydir, ağacın üstünde bana böyle bir şey göründü, demiş. Ve erkeğin de ağaca çıkmasını teklif etmiş, kocası da ağaca çıkmış. Erkek ağaçta iken, otların arasında saklanan âşığı çıkmış, kucak kucağa gelmişler. Bu defa yukarıdan eş bağırmaya başlamış; o yabancı erkek kimdir, diye sormuş. Kadın, öyle bir şey yok, aşağıya gel de gör, demiş. Erkek ağaçtan ininceye kadar zanpara da kaçmış. İkisi de karar vermişler ki, bu ağacın tepesinde olanların, ağacın dibini böyle görmeleri bu ağacın özelliğindendir. Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ) eşin dilinden kadının hâlini bu şerefli beyitte, ağaç üzerinde bulunanın hâline benzetirler.

Bu beyit, bir hikâyeye müstenid olan bir darb-ı mesele işarettir. Bir kimsenin yanlış bir zan ve zehâbına karşı "Armut ağacından aşağıya in ki, şübhen kalmasın" derler. Hikâye Mesnevî-i Şerîfin dördüncü cildinde mezkûrdur. Hikâyenin hülâsası budur ki: "Bir kimse zevcesiyle beraber ağaçlık ve otlak bir mahalde teferrüce çıkmış. Zevcesinin bir âşıkı varmış, onların arkasına saklanmış. Evvelce tasarladıkları plan mûcibince kadın zevcine, ben bu armut ağacının üstüne çıkmak istiyorum, demiş; ve zevcinin muvâfakatı üzerine çıkmış. Aşağıya bakıp, zevcine hitâben bağırarak, o senin yanındaki yabancı kadın kimdir? diye sormuş. Zevci, burada böyle bir şey yok, demiş. Kadın ısrar etmiş. Zevci, aşağıya in de gör, demiş. Kadın inmiş; hakikaten yok imiş. Acib şeydir, ağacın üstünde bana böyle bir şey göründü, demiş. Ve erkeğin de ağaca çıkmasını teklif etmiş, kocası da ağaca çıkmış. Erkek ağaçta iken, otların arasında saklanan âşıkı çıkmış, kucak kucağa gelmişler. Bu def'a yukarıdan zevc bağırmağa başlamış; o yabancı erkek kimdir, diye sormuş. Kadın, öyle bir şey yok, aşağıya gel de gör, demiş. Erkek ağaçtan ininceye kadar zanpara da kaçmış. İkisi de karar vermişler ki, bu ağacın tepesinde olanların, ağacın dibini böyle görmeleri bu ağacın hâssasındandır. Cenâb-ı Pîr zevcin lisânından kadının hâlini bu beyt-i şerîfde, ağaç üzerinde bulunanın hâline teşbíh buyururlar.

2402. Vaktaki dönesin, sen sersem olursun; evi dönücü görürsün, o sensin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2402. Vaktaki dönesin, sen sersem olursun; evi dönücü görürsün, o sensin.

Bulunduğun oda içinde biraz döndüğün zaman başın döner. Durduğun zaman evi dönüyor sanırsın. Halbuki dönen ev değildir, senin başının dönmesidir. Yani, ey insân-ı kâmile itiraz eden kimse, sende dünya hırsı vardır ve bu hırstan başın dönmüştür; insân-ı kâmili de kendin gibi dünyaya düşkün sanırsın. Bu sebeple hikmet sahipleri demişlerdir ki, bir kimsenin diğer bir kimsede gördüğü ilk kusur, kendi nefsinin pek aşina olduğu bir kusurdur. Örneğin kibirli olan kimsenin, karşısındaki kimsenin kusurlarından en evvel gözüne çarpan kibirdir. Bunun için Türkçede “Kişiyi nasıl bilirsin? Kendin gibi” darb-ı meseli meşhurdur.

در بیان آنکه جنبیدن هر کسی از آنجا که ویست هر کس را از چنبره وجود خود بیند تابه کبود آفتابرا کبود نماید و سرخ سرخ نماید چون تا بها از رنگها بیرون آید سپید شود از همه تابهای دیگر اوراست گوتر باشد و امام همه باشد

Onun beyanındadır ki, her bir kimsenin hareketi kendisinin bulunduğu yerdendir ki, herkesi kendi varlığının dairesinden görür. Mavi cam, güneşi mavi gösterir ve kırmızı cam, kırmızı gösterir. Camlar renklerden arınmış olduğu zaman beyaz olur. Diğer camların hepsinden daha doğru söyleyici olur ve hepsinin imamı olur.

Bulunduğun oda içinde biraz döndüğün vakit başın döner. Durduğun vakit ev dönüyor zannedersin. Halbuki dönen ev değildir, senin başının dönmesidir. Ya'nî, ey mürşid-i kâmile i'tirâz eden kimse, sende hırs-ı dünyâ vardır ve bu hırstan başın dönmüştür; mürşid-i kâmili de kendin gibi dünyaya harîs zannedersin. Onun için hükemâ demişlerdir ki, bir kimsenin diğer bir kimsede gördüğü ilk kusûr, kendi nefsinin pek âşinâ olduğu bir kusûrdur. Meselâ mütekebbir olan kimsenin, karşısındaki kimsenin kusûrlarından en evvel gözüne çarpan kibirdir. Bunun için Türkçede “Kişiyi nasıl bilirsin? Kendin gibi” darb-ı meseli meşhûrdur.

در بیان آنکه جنبیدن هر کسی از آنجا که ویست هر کس را از چنبره وجود خود بیند تابه کبود آفتابرا کبود نماید و سرخ سرخ نماید چون تا بها از رنگها بیرون آید سپید شود از همه تابهای دیگر اوراست گوتر باشد و امام همه باشد

Onun beyânındadır ki, her bir kimsenin hareketi kendisinin bulunduğu yerdendir ki, herkesi kendi vücûdunun dâiresinden görür. Mâvi sırça, güneşi mâvi gösterir ve kırmızı, kırmızı gösterir. Sırçalar renklerden ârî olduğu vakit beyaz olur. Diğer sırçaların hepsinden daha doğru söyleyici olur ve hepsinin imâmı olur

2403. Ahmed (a.s.) Ebû Cehil gördü ve dedi: Benî Hâşim'den bir çirkin nakış açıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2403. Ahmed (a.s.) Ebû Cehil'i gördü ve dedi: Benî Hâşim'den çirkin bir nakış ortaya çıktı.

2404. Ahmed (a.s.) ona buyurdu ki: Doğrusun; her ne kadar iş artırıcı isen de, doğru söyledin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2404. Ahmed (a.s.) ona buyurdu ki: Doğrusun; her ne kadar işi artırıcı isen de, doğru söyledin.

Her ne kadar edep dairesini aştın ise de, doğru söyledin.

Her ne kadar dâire-i edebi tecavüz ettin ise de, doğru söyledin.

2405. Onu Sıddîk gördü, dedi: Ey güneş, ne şarktansın, ne de garbdansın, latif parla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2405. Onu Sıddîk gördü, dedi: Ey güneş, ne doğudansın ne de batıdansın, latif parla!

2406. Ahmed (a.s.) buyurdu ki: Ey azîz, ey dünyâ-yı nâçîzden kurtulmuş, doğru söyledin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2406. Ahmed (a.s.) buyurdu ki: Ey aziz, ey değersiz dünyadan kurtulmuş, doğru söyledin.

2407. Hazır olanlar dediler: Ey halkın sadrı; iki zid söyleyiciye, niçin doğru söyleyici dedin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2407. Hazır olanlar dediler: Ey halkın sadrı; iki zıt söyleyiciye niçin doğru söyleyici dedin?

2408. Buyurdu ki: Ben elin cila verilmiş âyînesiyim; Türk ve Hindû bende onu görür ki mevcuddur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2408. Buyurdu ki: Ben elin cila verilmiş aynasıyım; Türk ve Hindu bende onu görür ki mevcuttur.

(S.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: Ben Hakk'ın kudret elinin cilaladığı bir aynayım; Türk ve Hindu gibi mezhepleri ve meşrepleri birbirine zıt olanlar bana baktıkları zaman, bende kendilerinde mevcut olan şeyin yansımasını görürler ve gördükleri şeyi bana ait zannederler. Halbuki bir aynanın yansıyan suretlerle olan ilişkisi ancak bir yansımadan ibarettir. Bu sebeple herkes beni kendi yatkınlığı ve vasıfları kadar görür; yoksa aynanın sırrı mesabesinde olan benim Muhammedî sırrımı göremez. Bu anlama dayanarak Hz. Mısrî-i Niyâzî şöyle buyurur: Halk içinde bir aynayım her kim bakar bir an görür Her ne görür kendi yüzün ister iyi ister kötü görür

Mevcut Mesnevî-i Şerîf şerhlerinde bu anlamda bir hadîs-i şerîfe rastlayamadım; yalnız İsmâîl-i Ankaravî hazretleri kendi şerhinde نحن مرآة مجلوة قد يرى كل احد فينا صورته yani "Biz cilalanmış bir aynayız; her bir kimse bizde kendi suretini görür" sözünü nakletmiş; ve bunun bazılarınca hadis ve bazılarınca da kelâm-ı kibâr (büyüklerin sözü) sayıldığını beyan etmiştir. Bu olayın meydana gelmesini takiben Resûl-i Ekrem Efendimiz'in hazır bulunanları irşad buyurmuş olacakları açıktır. Cenâb-ı Pîr, Muhammedî vâris olmak itibarıyla bu nübüvvet-penâhî (peygamberlik sığınağı) irşadına keşfen muttali (keşif yoluyla vakıf) olup bu anlamı beyan buyurmuş oldukları fakirce kesindir.

(S.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: Ben Hakk'ın yed-i kudretinin cilâ vermiş olduğu bir âyîneyim; Türk ve Hindu gibi mezhebleri ve meşrebleri yekdîğerine muhâlif olanlar bana baktıkları vakit, bende kendilerinde mevcûd olan şeyin aksini görürler ve gördükleri şeyi bana aiddir zannederler. Halbuki bir âyînenin suver-i mün'akise ile olan münasebeti ancak bir in'ikâsten ibârettir. Binâenaleyh herkes beni kendi isti'dâdı ve evsâfı kadar görür; yoksa âyînenin sırrı mesâbesinde olan benim sırr-ı Muhammedî'mi göremez. Bu ma'nâya binâen Hz. Mısrî-i Niyâzî şöyle buyurur: Halk içre bir âyîneyim her kim bakar bir ân görür Her ne görür kendi yüzün ger yahşi ger yâman görür

Mevcûd Mesnevî-i Şerîf şerhlerinde bu meâlde bir hadîs-i şerîfe tesadüf edemedim; yalnız İsmâîl-i Ankaravî hazretleri kendi şerhinde نحن مرآة مجلوة قد يرى كل احد فينا صورته ya'ni "Biz cilâ verilmiş bir âyîneyiz; her bir kimse bizde kendi sûretini görür" sözünü nakl etmiş; ve bunun ba'zılarınca hadîs ve ba'zılarınca da kelâm-ı kibâr addedildiğini beyân eylemiştir. Bu vak'anın vukū'unu müteâkıb Resûl-i Ekrem Efendimiz'in huzzân irşâd buyurmuş olacakları derkârdır. Cenâb-ı Pîr, vâris-i Muhammedî olmak i'tibâriyle bu irşâd-ı nübüvvet-penâhîye keşfen muttali' olup bu ma'nâyı beyân buyurmuş oldukları fakîrce meczûmdur.

2409. Ey kadın, eğer beni çok tama' edici görüyor isen, bu kadınca olan taharrîden yukarıya gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2409. Ey kadın, eğer beni çok tamahkâr görüyorsan, bu kadınlara özgü araştırmadan daha öteye geç!

Yani kadınların dünya süslerine meyil ve rağbetleri olduğu için araştırmaları ve merakları da bu alanın dışına çıkamaz. Bu sebeple bu kadınlara özgü meraktan vazgeç, bende tamahkâr görünüşlü hâlin sırrına nüfuz et.

Ya'nî kadınların âlâyiş-i dünyâya meyil ve rağbetleri olduğu için taharrî ve tecessüsleri de bu sâhadan dışarıya çıkamaz. Binâenaleyh bu kadınca olan tecessüsten vaz geç, bende tama' sûretinde gördüğün hâlin sırrına nüfûz et.

2410. O, tama'a benzer ve rahmet olur; orada tama' nerede ki, o ni'met olur. [2372]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2410. O, tamaha benzer ve rahmet olur; orada tamah nerede ki, o nimet olur.

Halkı irşat etmekle görevli olan kâmil insanın halk ile olan ilişkileri tamaha benzer; ancak o tamaha benzeyen hâl, rahmet olur. Nasıl ki Mesnevî-i Şerif'in bir beytinde زان بیاورد اولیا را بر زمین تا کند شان رحمة للعالمين yani "Yüce Allah evliyayı yeryüzüne onun için gönderdi ki, âlemlere rahmet olsunlar" buyrulur. Kâmil insanların ulaştıkları "fenâ-fillâh" (Allah'ta yok olma) ve "bekā-billâh" (Allah ile var olma) mertebelerinde tamahın varlığı olur mu? Orada tamah, nimetin ta kendisi olur; çünkü kâmil insanların tamahı halkın hidayetindedir; bu ise nimetin ta kendisidir.

İrşâd-ı halka me'mûr olan kâmilin halk ile olan münâsebâtı tama'a benzer; velâkin o tama'a benzeyen hâl, rahmet olur. Nitekim Mesnevî-i Şerîfin bir beytinde زان بیاورد اولیا را بر زمین تا کند شان رحمة للعالمين ya'nî "Hak Teâlâ evliyâyı yeryüzüne onun için gönderdi, tâ ki âlemlere rahmet olalar" buyururlar. Kâmillerin vâsıl oldukları "fenâ-fillâh" ve "bekā-billâh" mertebelerinde tama'ın vücûdu olur mu? Orada tama' ayn-ı ni'met olur; çünkü kâmillerin tama'ı halkın hidâyetindedir; bu ise ayn-ı ni'mettir.

2411. Sen fakrı bir iki gün tecrübe et; tâ fakrı iki kat gınâ içinde göresin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2411. Sen fakirliği bir iki gün tecrübe et; tâ ki fakirliği iki kat zenginlik içinde göresin.

Sen, halkı gözünden düşürüp, tasarruf sahibi olarak Hakk'ı ispat etmek ve kendini halka değil, Hakk'a muhtaç görmek suretiyle fakirliği bir tecrübe et; o zaman bu fakirlik halini iki kat zenginlik içinde görürsün. İki katın birincisi şudur ki, Yüce Allah senin kalbinde rızkın için bir tatmin duygusu uyandırır, kalbinin ıstırabı sakinleşir. Bu hal kalbî ve manevî zenginliktir. İkincisi, bu kalbî zenginliğin tesiri dış görünüşüne de sirayet edip aç kalmış olsan bile, kendini halktan müstağni (ihtiyaçsız) sayarsın; ve hatta elinde bulunan cüz'î (azıcık) bir malı bile şuna buna sadaka olarak verirsin.

Sen nazarından halkı ıskāt ve mutasarrıf olarak Hakk'ı isbat etmek ve kendini halka değil, Hakk'a muhtaç görmek sûretiyle fakrı bir tecrübe et; o vakit bu hâl-i fakrı iki kat gınâ içinde görürsün. İki katın birisi budur ki, Hak Teâlâ senin kalbinde rızkın için bir itmi'nân duygusunu uyandırır, ıztırâb-ı kalbin sâkin olur. Bu hâl gınâ-yı kalbî ve ma'nevîdir. İkincisi, bu gınâ-yı kalbînin te'sîri zâhirine de sirâyet edip aç kalmış olsan bile, kendini halktan müstağnî addedersin; ve hattâ elinde bulunan cüz'î bir malı bile şuna buna tasadduk edersin.

2412. Fakra sabr et ve bu melâli bırak; Zü'l-Celal'in izzeti fakr içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2412. Fakirliğe sabret ve bu üzüntüyü bırak; Yüce Allah'ın izzeti fakirliktedir.

Fakirlik hâline sabret ve kalbî sıkıntıları ve üzüntüyü terk et; ve bu sabır neticesinde sende, yukarıda açıklanan iki kat zenginlik meydana gelsin. İşte böyle bir fakirlik hâli içinde Yüce Allah'ın izzeti vardır; nasıl ki bu anlama işaretle İmam Ali (k.v.) efendimiz "Kanâat eden kimse aziz oldu ve tamah eden kimse zelil oldu" buyururlar.

Gerçekte dikkatle bakılacak olursa, yüz bin lira sahibi olan bir tüccar, servetine kanaat etmeyip bunu iki yüz bine ve daha fazlasına ulaştırmak için, gece gündüz işinin çıkarı için halka yüz suyu döküp dalkavukluk ve yaltaklanmaktan yakasını kurtaramaz. Böyle bir kimse görünüşte zengin ise de, iç yüzüne bakılırsa dilenciden başka bir şey değildir, zillet içindedir. Fakat kalp zenginliğine sahip olup ihtiyacını Hak kapısına bağlamış olan kimse, kendisini halkın kapılarını çalmaktan müstağni saydığı için, hakiki bir izzet içindedir. Birincisi serveti artırma arzusuyla kalben sıkıntılıdır; ikincisi kalp rahatlığına sahip olup sürekli bir huzur içindedir.

Hâl-i fakra sabr edip ıztırâbât-ı kalbiyyeyi ve melâli terk et; ve bu sabır neticesinde sende, yukarıda îzah olunan iki kat gınâ hâsıl olsun. İşte böyle bir hâl-i fakr içinde Zü'l-Celâl olan Allah Teâlâ'nın izzeti vardır; nitekim bu ma'nâya işâreten İmâm-ı Ali (k.v.) efendimiz عز من قنع ذل من طمع ya'ni "Kanâat eden kimse azîz oldu ve tama' eden kimse zelîl oldu" buyururlar.

Filhakîkada nazar-ı teemmül ile bakılacak olursa, yüz bin lira sâhibi olan bir tâcir, servetine kanâat etmeyip bunu iki yüzbin ve daha ziyâdeye iblâğ için, gece gündüz işinin çıkarı için halka yüz suyu döküp temelluk ve tabasbus etmekten yakayı sıyıramaz. Böyle bir kimse sûrette zengin ise de, iç yüzüne bakılırsa dilenciden başka bir şey değildir, zillet içindedir. Fakat gınâ-yı kalb sahibi olup ihtiyacını Hak kapısına bağlamış olan kimse, kendisini halkın kapılarını çalmaktan müstağnî addettiği için, hakîkî bir izzet içindedir. Evvelkisi tezyîd-i servet dâiyesiyle kalben muztaribdir; ikincisi ferâğ-ı kalb sâhibi olup istirahat-i dâime içindedir.

2413. Sirke satma, binlerce canı kanâatden bal denizine batmış gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2413. Sirke satma, binlerce canı kanaatten bal denizine batmış gör!

Zahirî fakirlik sebebiyle yüzünü ekşitme; binlerce olgun insanın yüce ruhlarını kanaat yüzünden manevî lezzet ve ruhanî zevk denizine batmış gör.

Fakr-ı sûrî sebebiyle yüzünü ekşitme; binlerce kâmillerin ervâh-ı aliyyelerini kanâat yüzünden lezzet-i ma'nevî ve zevk-i rûhânî deryâsına gark olmuş gör.

2414. Yüz binlerce acılık çeken câna bak, gül gibi gülşekere karışmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2414. Yüz binlerce acılık çeken câna bak, gül gibi gülşekere karışmıştır.

Nefse acı gelen mücâhede (nefisle mücadeleler) ve riyâzet (nefsî perhizler) zahmetlerini çeken Hakk yolcusu kişilerin hâline dikkatle bak; gül nasıl şeker ile karışıp gülşeker olmuş ise, onlar da bu riyâzetlerinin tesiriyle şeker gibi tatlı olan ruhanî hallerine kavuşmuşlar ve maksatlarına bu ruhanî halleri vasıtasıyla ulaşmışlardır.

Nefse acı gelen mücâhede ve riyâzet zahmetlerini çeken ehl-i sülükün hâline dikkatle bak; gül nasıl şeker ile ihtilât edip gülşeker (gül-be-şeker) olmuş ise, onlar da bu riyâzetlerinin te'sîriyle şeker gibi tatlı olan rûhâniyetlerine kavuşmuşlar ve maksadlarına bu rûhâniyetleri vâsıtasıyla vâsıl olmuşlardır.

2415. Ey yazık, senin havsalan geniş olaydı; ta ki canımdan gönül şerhi zahir olaydı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2415. Ey yazık, senin kavrayışın geniş olsaydı; ta ki canımdan gönül şerhi ortaya çıksaydı.

2416. Bu söz cân memesinde süttür, çekici olmaksızın iyi akmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2416. Bu söz can memesinde süttür, çekici olmaksızın iyi akmaz.

2417. Dinleyen teşne ve talib olduğu vakit vaiz ölü bile olsa söyleyici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2417. Dinleyen susamış ve istekli olduğu zaman, vaiz ölü bile olsa söyleyici olur.

Bu anlam, Mesnevî-i Şerîf'in altıncı cildinde "Muhakkak Yüce Allah, vaizlerin dili üzerine, onların miktarınca telkin buyurur" şerhinde Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) tarafından daha fazla açıklanmıştır.

Bu ma'nâ Mesnevî-i Şerîf'in altıncı cildinde ان الله يلقن الحكمة علي لسان الواعظين بقدرهم ya'ni Muhakkak Allah Teâlâ, vâizlerin lisânı üzerine, onların mikdârınca telkîn buyurur" sürh-i şerîfinde Cenâb-ı Pîr tarafından daha ziyâde îzâh buyrulmuştur.

2418. Dinleyici olan kimse vaktaki melâlsiz tâze gele, dilsiz sözde yüz dilli olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2418. Dinleyici olan kimse, usanmadan taze bir şekilde geldiği zaman, dilsiz olan kişi sözde yüz dilli olur.

Marifetleri (Allah'ı bilme yollarını) ve hakikatleri dinlemeye talip olan kimse, usanmış olarak değil, hevesli olarak geldiği vakit, söyleyecek olan kimse dilsiz, yani söylemeye isteği olmasa bile, yüz dilli olur.

Maarif ve hakāyıkı dinlemeğe tâlib olan kimse usanmış olarak değil, heveskâr olarak geldiği vakit, söyleyecek olan kimse dilsiz, ya'nî söylemeğe isteği olmasa bile, yüz dilli olur.

2419. Kapımdan namahrem içeriye girdiği vakit, ehl-i harem perde içinde saklanır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2419. Kapımdan yabancı içeriye girdiği zaman, harem ehli perde içinde saklanır.

2420. Ve eğer zarardan uzak bir mahrem içeriye gelirse, o mestûrlar nikābını [2382] açarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2420. Ve eğer zarardan uzak bir mahrem içeriye gelirse, o örtülü kadınlar peçelerini açarlar.

2421. Her kimi güzel ve latîf ve yakışıklı yaparlarsa, görücünün gözü için yaparlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2421. Her kimi güzel, latif ve yakışıklı yaparlarsa, onu görenin gözü için yaparlar.

2422. Çengin ve zîr ve bamın avâzı, hissiz olan sağırın kulağı için ne vakit olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2422. Çengin, tiz ve pes seslerin ahengi, hissiz olan sağırın kulağı için ne zaman olur?

"Çenk" müzik aletlerinden biridir; ve "tiz" ve "pes", müzik teriminde birbirinin zıttı olan yüksek ve alçak perdelere denir. Örneğin yegâh perdesinin pesi nevâ ve nevâ perdesinin tizi yegâhtır; ve bunlara "pes" ve "tiz" de denir. Aynı şekilde ırak perdesinin pesi ve tizi evc'dir ve evc perdesinin tizi ve pesi ırak'tır. Yani müziğin bu konuya ait kuralları sağırlar için değildir, işitenler içindir.

"Çenk" âlât-ı mûsikıyyeden birisidir; ve "zîr" ve "bam", mûsîkî ıstılâhında birbirinin mülayimi olan yüksek ve alçak perdelere itlâk olunur. Meselâ yegâh perdesinin bamı nevâ ve nevâ perdesinin zîri yegâhdır; ve bunlara "pest" ve "tîz" de ta'bîr olunur. Ve kezâ ırak perdesinin bamı ve tîzi evcdir ve evc perdesinin zîri ve pesti ırakdır. Ya'nî mûsikînin bu mevzû' olan kavâidi sağırlar için değildir, işitenler içindir.

2423. Hak Teâlâ miski boşuna latîf kokulu etmedi, his için yaptı, burnu koku almayan için yapmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2423. Yüce Allah miski boş yere latif kokulu yapmadı, onu his için yaptı, burnu koku almayan için yapmadı.

2424. Hak Teâlâ yeri ve göğü tertib etmiştir; arada çok nûr ve nar yükseltmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2424. Yüce Allah yeri ve göğü düzenlemiştir; aralarında çok nur ve nar yükseltmiştir.

2425. Bu yeri hâkîler için, göğü de eflâke mensub olanların meskeni yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2425. Bu yeri toprak ehli için, göğü de göklere ait olanların meskeni yaptı.

Yer ehlinin ruhlarına bu yer tuzak oldu, bu tuzağa tutuldular ve onlara fiil aracı olmak üzere yer cinsinden bir kalıp verildi. Göklere ait olanların ruhlarına da, gökleri oluşturan cisimler tuzak oldu; onlara da onların cinsinden bir elbise giydirildi.

Yer ehlinin ervâhına bu arz tuzak oldu, bu tuzağa tutuldular ve onlara âlet-i fiil olmak üzere arz cinsinden bir kalıb verildi. Eflâke mensûb olanların ervâhına da, eflâki teşkil eden ecrâm tuzak oldu; onlara da onların cinsinden bir libâs giydirildi.

2426. Süflî âdem yukarının düşmanı olur; her mekânın müşterîsi zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2426. Aşağılık insan, yukarının düşmanı olur; her mekânın müşterisi ortaya çıkar.

Bilinmeli ki sonsuz uzayda mevcut olan cisimlerin her biri birer mekândır ve bu sınırsız uzay, mutlak varlığın ta kendisidir; nuranî, soyut ruhlar, başkalık elbisesiyle bu varlıkta ortaya çıkmışlar ve mekân ile zaman kayıtlarından bağımsız olarak bu varlık deryasında balıklar gibi tam bir zevk ve şevk ile yüzmekte bulunmuşlardır. Balıklar oltaya tutuldukları gibi, onlar da bu cisimlerden hangilerine tutulmaları mukadder ise, ona tutulurlar. Yeryüzü oltasına tutulan ruhların bu tuzaktan kurtulup daha latif olan âlemlere yükselmeleri, peygamberler vasıtasıyla tebliğ buyrulan ilahi emirlere uymakla mümkündür. Uymayanlar, yeryüzü hayvanları mesabesinde olup kalıplarından ölüm vasıtasıyla sıyrılınca, bu tabiat âleminin bâtınında hapsolmuş kalırlar. Nitekim ayet-i kerimede انَّ الَّذِينَ كَذَّبُوا بآيَاتِنَاً وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لاَ تفتح لهم أبوَابُ السَّمَاءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ (A'raf, 7/40) yani “Bizim ayetlerimizi yalanlayan ve ona uymaktan kibirlenen kimselere semanın kapıları açılmaz ve cennete girmezler" buyrulur. İşte bu şerefli beyitte bu anlama işaret olunmaktadır. Yani unsurlardan oluşan bedenin aşağılık hükümlerinin altında ezik kalan insan, latif olan yüce âlemin düşmanı olur ve onu inkâr eder ve yüce âlemden bahsedenler ile alay eder. Çünkü o, bu aşağılık mekânın müşterisidir. İşte böylece ulvi ve süfli her bir mekânın müşterisi ortaya çıkar.

Ma'lûm olsun ki fezâ-yı bî-nihâyede mevcûd olan ecrâmın her birerleri birer mekândır ve bu fezâ-yı nâmütenâhî ayn-ı vücûd-ı mutlaktır; ervâh-ı mücerrede-i nûrânî olarak gayriyyet libâsıyla bu vücûdda peyda olmuşlar ve mekân ve zaman kayıtlarından vâreste olarak bu deryâ-yı vücûdda balıklar gibi kemâl-i zevk ve şevk ile yüzmekte bulunmuşlardır. Balıklar oltaya tutuldukları gibi, onlar da bu ecrâmdan hangilerine tutulmaları mukadder ise, ona tutulurlar. Arz oltasına tutulan ervâhın bu tuzaktan kurtulup daha latîf olan avâlime terakkileri, peygamberler vâsıtasıyla tebliğ buyrulan evâmir-i ilâhîye ittibâ' ile mümkindir. İttibâ' etmeyenler, hayvânât-ı arziyye mesâbesinde olup kalıplarından ölüm vâsıtasıyla insilâh edince, bu âlem-i tabîatin bâtınında mahbûs kalırlar. Nitekim âyet-i kerîmede انَّ الَّذِينَ كَذَّبُوا بآيَاتِنَاً وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لاَ تفتح لهم أبوَابُ السَّمَاءِ وَلَا يَدْخَلُونَ الْجَنَّةَ (A'raf,7/40) ya'nî “Bizim âyâtımızı tekzíb ve ona ittibâ'dan istikbâr eden kimselere semânın kapıları açılmaz ve cennete girmezler" buyrulur. İşte bu beyt-i şerîfde bu ma'nâya işâret olunmaktadır. Ya'nî cism-i unsurînin ahkâm-ı süfliyyesi altında zebûn kalan adam, latîf olan âlem-i bâlânın düşmanı olur ve onu inkâr eder ve âlem-i bâlâdan bahs edenler ile istihzâ eder. Zîrâ o bu mekân-ı süflînin müşterisidir. İşte böylece ulvî ve süflî her bir mekânın müşterisi zahir olur.

2427. Ey örtülmüş, sen hiç kalktın da kendini kör için süsledin mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2427. Ey örtülmüş, sen hiç kalktın da kendini kör için süsledin mi?

Erkek, eşine hitaben "Ey örtülü kadın, sen kendini süslediğin zaman körler için mi süslersin?" diyor. Bunun gibi Yüce Allah, isimlerinin tecellileri olan kevnî suretleri (yaratılmış varlıkların biçimlerini) "ülü'l-ebsâr" (basiret sahipleri) için var etmiş ve ortaya çıkarmıştır. Aynı şekilde Allah dostları, ilahi marifetleri (bilgileri) ve hakikatleri işitenler için söyler, sağırlar için değil!

Erkek, zevcesine hitâben "Ey mestûre, sen kendini süslediğin vakit körler için mi süslersin?" diyor. Bunun gibi Hak Teâlâ hazretleri mezâhir-i esmâiyyesi olan suver-i kevniyyeyi "ülü'l-ebsâr" için îcâd ve ızhâr buyurmuştur. Ve kezâ evliyâullâh maârif ve hakāyık-ı ilâhiyyeyi işitenler için söyler, sağırlar için değil!

2428. Eğer cihânı dürr-i meknûn ile doldursam, senin nasibin olmayınca, ne yapayım?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2428. Eğer dünyayı saklı inci ile doldursam, senin nasibin olmayınca, ne yapayım?

Yani, ben dünyayı inci gibi hikmetler ve marifetler (Allah'ı bilme bilgileri) ile doldursam, senin nasibin olmayınca, sana bir şey anlatamam.

Ya'nî, ben cihânı inci gibi hikem ve maârif ile doldursam, senin nasîbin olmayınca, sana bir şey anlatamam.

2429. Ey kadın! Niza'ın ve yol vuruculuğun terkini söyle ve eğer söylemez isen benim terkimi söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2429. Ey kadın! Niza'ın ve yol vuruculuğun terkini söyle ve eğer söylemez isen benim terkimi söyle!

Bana artık münakaşadan ve yol kesicilikten vazgeçtiğini söyle; ve eğer bundan bahsetmez de fikrinde ısrar edersen, benden vazgeçtiğini söyle!

Bana artık münâzaadan ve yol vuruculuğundan vazgeçtiğini söyle; ve eğer bundan bahs etmez de fikrinde ısrar edersen, benden vazgeçtiğini söyle!

2430. Benim için niza'ın ve iyinin ve kötünün ne yeri vardır ki bu gönlüm [2392] sulhlerden dahi ürker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2430. Benim için çekişmenin, iyinin ve kötünün ne yeri vardır ki bu gönlüm [2392] barışlardan dahi ürker.

Yani barış ve çekişme, çokluk âlemine ait olan bir hâldir; benim gönlüm ise vahdette (birlik hâlinde) batmıştır. Mademki çokluk âlemine aittir; barış dahi olsa gönlüm ondan kaçar ve kendi vahdet zevkine döner.

Ya'nî sulh ve nizâ' âlem-i keserâta taalluk eder bir haldir; benim gönlüm ise vahdette müstağrakdır. Mâdemki keserât-ı âleme taalluk ediyor; sulh dahi olsa gönlüm ondan kaçar ve kendi zevk-ı vahdetine rücû' eder.

2431. Ya susarsın veyahut onu yaparım ki, bu demde evi barkı terk ederim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2431. Ya susarsın veyahut onu yaparım ki, bu anda evi barkı terk ederim.

## Kadının zevcine riâyet etmesi ve kendi sözünden rücû' eylemesi

2432. Kadın onu sert ve serkeş gördüğü vakit ağlayıcı oldu; ağlama ise kadı- nın tuzağıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2432. Kadın onu sert ve serkeş gördüğü zaman ağlayıcı oldu; ağlama ise kadının tuzağıdır.

Arap kadını kocasını sert, serkeş ve kararında kesin olduğunu gördüğü zaman ağlamaya başladı; çünkü kadınlar dış görünüşlerinin inceliği oranında tabiat inceliğine ve kalp zayıflığına sahip olduklarından, erkekten biraz sertlik görseler ağlamaya başlarlar ve erkek de onların gözyaşlarını görünce derhal gevşer ve onların arzularına eğilim gösterir. Bu sebeple ağlamak kadınların erkeklere karşı olan tuzaklarıdır.

Arab kadını zevcini sert ve serkeş ve karârında kat'î olduğunu gördüğü va- kit ağlamağa başladı; zîrâ kadınlar letâfet-i sûriyyeleri nisbetinde nezâket-i tab'a ve za'f-1 kalbe mâlik olduklarından, biraz erkekten huşûnet görseler ağ- lamağa başlarlar ve erkek dahi onların göz yaşlarını görünce derhal gevşer- ler ve onların arzûlarına mütemâil olurlar. Binâenaleyh ağlamak kadınların erkeklere karşı olan tuzaklarıdır.

2433. Dedi ki: Ne vakit senden böyle sandım; ben senden başka ümîd tutar- dım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2433. Dedi ki: Ne zaman senden böyle sandım; ben senden başka ümit tutardım.

Ben senin böyle olduğunu zannetmiyordum; benim senden başka ümidim vardı.

Ben senin böyle olduğunu zanetmiyordum; benim senden başka ümîdim var idi.

2434. Kadın yokluk yolundan geldi; dedi ki: Ben sizin toprağınızım, hanımı- nız değilim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2434. Kadın yokluk yolundan geldi; dedi ki: Ben sizin toprağınızım, hanımınız değilim.

"Sitî" Arapça "seyyidetî" kelimesinin kısaltılmışıdır. Arapça bu kısaltmayı "sittî" şeklinde, "tâ" harfini şeddeli (çift) kullanarak yaparlar. Bu şerefli beyitte vezin (ölçü) için şedde kaldırılıp hafifletilerek "sitî" şeklinde kullanılmıştır; "hanım" anlamına gelir. Yani kadın, eşinin şiddetini görünce, kendisini yokluk tarafına çekti: Ben sizin ayağınızın bastığı toprağım; sizin gibi kemâl sahibi (olgun) bir zâta hanım olmaya lâyık değilim.

“Sitî” Arabça “seyyidetî” kelimesinin muhaffefidir; Arabça bu tahvîfi “sittî" tarzında "tâ" harfini teşdîd ile kullanırlar. Beyt-i şerîfde vezn için teşdîd kaldı- rılıp tahfif ile "sitî" vâki' olmuştur; "hanım" ma'nâsınadır. Ya'nî kadın zevci nin şiddetini görünce, kendisini yokluk tarafına çekti: Ben sizin ayağınızın bastığı toprağım; senin gibi sâhib-i kemâl bir zâta hanım olmağa lâyık değilim.

2435. Cismim ve canım her ne varsa senindir; hüküm ve fermân hep senin fermânındır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2435. Cismim ve canım her ne varsa senindir; hüküm ve ferman hep senin fermanındır.

2436. Eğer benim gönlüm fakîrlikten dolayı sabırdan sıçradı ise kendim için değildir; o senin içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2436. Eğer benim gönlüm fakirlikten dolayı sabırdan sıçradı ise kendim için değildir; o senin içindir.

2437. Sen bana derdlerde deva oldun; ben istemem ki sen bî-neva olasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2437. Sen bana dertlerde deva oldun; ben istemem ki sen yoksul olasın.

2438. Cânın hakkı için, bu kendim için değildir; bu nâle ve ağlama senin içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2438. Canın hakkı için, bu kendim için değildir; bu inleme ve ağlama senin içindir.

Senin hayatına yemin ederim ki bu geçimde genişlik istemem kendim için değildir ve fakirlikten ağlama ve inleme, senin içindir.

Senin hayâtına yemîn ederim ki bu maîşette vüs'at talebi kendim için değildir ve fakîrlikten ağlama ve inleme, senin içindir.

2439. Benim kendim vallâhi senin zatın içindir; her dem ister ki senin önünde ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2439. Vallahi benim kendim senin zâtın içindir; her an senin önünde olmayı ister.

2440. Keşke senin canın ki, ona benim rûhum fedadır, benim canımın zamî- [2402] rinden vakıf olaydı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2440. Keşke senin canın ki, ona benim ruhum fedadır, benim canımın iç yüzünden haberdar olsaydı.

Yani benim canımın feda olduğu senin canın, o sana kurban olan canımın iç yüzünden ve sırrından haberdar olsaydı, ne olurdu? O zaman anlardın ki ben senin iyiliğini isteyenim ve asla senin kötülüğünü istemem.

Ya'nî benim canımın fedâ olduğu senin canın, o sana kurbân olan canımın zamîrinden ve sırrından âgâh olaydı, ne olurdu? O vakit anlardın ki ben senin hayır-hâhınım ve aslâ senin fenâlığını istemem.

2441. Mâdemki sen zanda benim ile böyle oldun, ben candan da bîzâr oldum, tenden de.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2441. Mademki sen zanda benim ile böyle oldun, ben candan da bîzâr oldum, tenden de.

Sen mademki bana karşı böyle kötü zan beslemekte oldun, ben de hem canımdan ve hem de tenimden bıktım, yani hayattan usandım.

Sen mâdemki bana karşı böyle sûizan etmekte oldun, ben de hem canımdan ve hem de tenimden bıktım, ya'nî hayattan usandım.

2442. Ey canımın sükûnu, mâdemki sen benim ile böylesin, gümüş ve altın üzerine toprak ettik.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2442. Ey canımın sükûnu, mademki sen benim ile böylesin, gümüş ve altın üzerine toprak ettik.

Ey ruhuma sükûnet veren eşim, mademki sen benim ile bu haldesin, ben artık altın ve gümüş üzerine toprak saçtım; yani onları toprağa gömdüm ve onlarla olan ilgimi terk ettim.

Ey rûhuma sükûnet veren zevcim, mâdemki sen benim ile bu haldesin, ben artık altın ve gümüş üzerine toprak saçtım; ya'nî onları toprağa gömdüm ve alâkalarını terk ettim.

2443. Sen ki benim canımda ve gönlümde yer edersin, bu kadardan benden teberrî ediyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2443. Sen ki benim canımda ve gönlümde yer edersin, bu kadardan benden uzaklaşıyorsun.

Benim canımda ve gönlümde senin önemli bir yerin vardır; böyle olduğu hâlde benim bu kadarcık sitemimden etkilendin ve benden yüz çevirdin.

Benim canımda ve gönlümde senin mühim bir mevkiin vardır; böyle olduğu halde benim bu kadarcık ta'rîzimden müteessir oldun ve benden yüz çevirdin.

2444. Sen teberrî et ki, sana destgah vardır. Ey kimse, senin teberrâna can özr-hahdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2444. Sen yüz çevir ki, sana güç ve kudret vardır. Ey kimse, senin yüz çevirmene can özür dileyicidir.

Senin benden yüz çevirmeye hakkın vardır; çünkü senin kuvvetli bir gücün vardır; ve sen güçlü bir erkeksin, ben ise âciz bir kadınım; sana karşı gelmeye gücüm ve takatim yoktur. Ancak senin yüz çevirmene karşı acizlik saikasıyla canım özür dileyici olur, işte bu kadar!

Senin benden yüz çevirmeğe hakkın vardır; çünkü senin destgâh-ı kuvvetin vardır; ve sen kavî bir erkeksin, ben ise âciz bir kadınım; sana muhâlefete kudret ve tâkatım yoktur. Ancak senin teberrâna karşı sâika-i acz ile canım özür dileyici olur, işte bu kadar!

2445. O zamanı yad et ki, ben put gibi idim, sen putperest gibi idin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2445. O zamanı hatırla ki, ben put gibi idim, sen putperest gibi idin.

O zamanı hatırına getir ki, ben sana karşı bir put gibi ve sen de bana karşı bir puta tapan gibi idin. Yani ben senin pek çok sevdiğin bir sevgili ve sen de benim âşıkım idin.

O zamanı hatırına getir ki, ben sana karşı bir put gibi ve sen de bana karşı bir puta tapan gibi idin. Ya'nî ben senin pek çok sevdiğin bir ma'şûkan ve sen de benim âşıkım idin.

2446. Kul, senin vefkın üzerine gönül parlatmıştır; her neyi pişmiş midir? dersen, yanmıştır derim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2446. Kul, senin vefkın üzerine gönül parlatmıştır; her neyi pişmiş midir? dersen, yanmıştır derim.

Yani ben senin kulun gibiyim; senin rızanı elde etmek için o kadar çabalarım ki eğer bir yemek istersen ve pişmiş midir diye sorarsan, cevaben derim ki, çoktan beri pişmiştir; hatta tencerede çok kaldığı için yanmıştır bile. Yahut eğer bir şey hakkında pişmiş midir diye sorarsan, pişmek ne demek, yanmıştır bile diye cevap veririm. Yani senin emrini yerine getirme konusunda çok ileriye giderim. Bu yorum Hind şarihlerinden Mir Nurullah'ın yorumudur. Bu beytin ikinci mısraı Ankaravî nüshasında "Her neyi pişmiş midir dersen, yanmıştır derim" şeklindedir ve o hazretin bu mısraa verdiği anlam şudur: "Her ne işi ki pişir ve hazırla der isen bende, derim ki gönül yanmıştır." Bu iki şerh dahi fakire zevk vermez; çünkü Hind şarihinin yorumuna göre kadın kocasından aldığı emrin sınırını aşıyor; bu ise uygunluk değil muhalefet olur. Ankaravî hazretlerinin şerhinde de zorlama görünür. Fakirin anladığı budur: "Suhtest" "efrûhtest" kelimesine kafiye olarak gelmiş ve pişmek anlamında kullanılmıştır. Çünkü pişen şey ateş üzerinde elbette yanmak zorundadır. Bu sebeple anlam şöyle olur: "Ben senin gönlünün muradı üzerine o derece hareket ederim ki, örneğin benden bir yemeğin pişirilip hazırlanmasını murad etsen ve bana, pişmiş midir diye sorsan; efendim pişmiştir ve hazırlanmıştır, cevabını veririm."

Ya'nî ben senin kulun mesâbesindeyim; senin rızânı tahsîle o kadar sa'y ederim ki eğer bir taâm taleb eder ve pişmiş midir dersen, cevâben derim ki, çoktan beri pişmiştir; maahâzâ tencerede çok kaldığı için yanmıştır bile. Yâhut eğer bir şey hakkında pişmiş midir dersen, pişmek ne demek, yanmıştır bile diye cevab veririm. Ya'nî senin emrini icrâ hususunda çok ileriye giderim.Bu mütâlaa Hind şârihlerinden Mîr Nûrullah'ın mütâlaasıdır. Bu beytin ikinci mısrâ'ı Ankaravî nüshasında هر چه کویی پخت گوید سوختست sûretindedir ve o hazretin bu mısrâ'a verdiği ma'nâ şudur: "Her ne işi ki pişir ve hazırla der isen bende, derim ki gönül yanmıştır." Bu iki şerh dahi fakîre zevk-âver gelmez; zîrâ Hind şârihinin mütâlaasına göre kadın zevcinden aldığı emrin haddini tecavüz ediyor; bu ise muvâfakat değil muhalefet olur. Ankaravî hazretlerinin şerhinde de tekellüf görünür. Fakîr anladığı budur: "Suhtest" "efrûhtest" kelimesine kāfiye olarak gelmiş ve pişmek ma'nâsında isti'mâl buyrulmuştur. Zîrâ pişen şey ateş üzerinde elbette yanmak lâzımdır. Binâenaleyh ma'nâ şöyle olur: "Ben senin gönlünün murâdı üzerine o derece hareket ederim ki, meselâ benden bir taâmın pişirilip hazırlanmasını murâd etsen ve bana, pişmiş midir diye sorsan; efendim pişmiştir ve hazırlanmıştır, cevâbını veririm."

2447. Ben senin ıspanakınım; ya ekşi ile ya tatlı ile, her ne ile layık görürsen beni pişirirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2447. Ben senin ıspanağınım; ister ekşiyle ister tatlıyla, her ne ile uygun görürsen beni pişirirsin.

Ben senin emrine itaatkârım, beni istediğin şekilde idare edebilirsin.

Ben senin emrine mutî'im, beni istediğin vech ile idâre edebilirsin.

2448. Küfür söyledim, işte îmâna geldim; meyl-i candan dolayı senin hükmünün önüne geldim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2448. Küfür söyledim, işte imana geldim; canımın isteğinden dolayı senin hükmünün önüne geldim.

"Ser-i can"daki "ser" kelimesi meyil ve arzu anlamındadır. Yani sana itaatim zorla değil, canımın isteği ve arzusuyladır.

"Ser-i cân" da "ser" meyil ve arzû ma'nâsınadır. Ya'nî sana itâatım zor ile değil, canımın isteği ve arzûsuyladır.

2449. Senin şâhâne olan huyunu anlamadım; senin önünde küstah olarak koştum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2449. Senin şâhâne olan huyunu anlamadım; senin önünde küstah olarak koştum.

Senin cömert huyunu keşfedip anlayamadım; senin huzurunda edebe riayet etmeksizin koştum, ağzıma gelen sözleri söyledim.

Senin tab'-ı kerîmâneni keşf edip anlıyamadım; senin huzûrunda edebe riâyet etmeksizin koştum, ağzıma gelen sözleri söyledim.

2450. Vaktaki senin afvından bir çerâğ tertib ettim, tövbe ettim, i'tirazı attım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2450. Senin affından bir ışık düzenlediğim zaman, tövbe ettim ve itirazı bıraktım.

2451. Kılıcı ve kefeni senin önüne koyuyorum; boynumu senin önüne uzatıyorum, vur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2451. Kılıcı ve kefeni senin önüne koyuyorum; boynumu senin önüne uzatıyorum, vur!

2452. Acı ayrılıktan söz söylüyorsun; her neyi istersen yap, velâkin onu yapma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2452. Acı ayrılıktan söz söylüyorsun; her neyi istersen yap, ama onu yapma!

2453. Sende benim tarafımdan gizli bir özür dileyici vardır; sana bensiz o mestûr şefidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2453. Sende benim tarafımdan gizli bir özür dileyici vardır; sana bensiz o gizli şefaatçidir.

Senin varlığın içinde benim tarafımdan gizli bir özür dileyici vardır; o benim için sana karşı gizli ve saklı bir şefaatçidir, onun şefaati benim görünen etkim olmaksızın meydana gelir.

Senin varlığın içinde benim tarafımdan gizli bir özür dileyici vardır; o benim için sana karşı mestûr ve gizli bir şefâatçidir, onun şefâati benim te'sîr-i zâhirîm olmaksızın vâki' olur.

2454. Benim özür dileyicim senin batınında senin hulkundur; ona i'timâddan dolayı benim gönlüm cürüm istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2454. Benim özür dileyicim senin bâtınındaki ahlâkındır; ona güvenmekten dolayı gönlüm suç işlemek istedi.

Benim gizli şefaatçim ve özür dileyicim senin bâtınında bulunan güzel ahlâkındandır; ben senin o kerem sahibi ahlâkına dayandığım için kabahat işlemeye cüret ettim.

Benim gizli şefâatçim ve özür dileyicim senin bâtınında olan ahlâk-ı hamîdendir; ben senin o hulk-ı kerimine dayandığım için kabâhat yapmağa cür'et ettim.

2455. Ey öfkeli! Zâtından bana gizli merhamet et, ey zevcim! Senin hulkun yüz batman baldan iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2455. Ey öfkeli! Zâtından bana gizli merhamet et, ey zevcim! Senin hulkun yüz batman baldan iyidir.

Ey öfkeli olan eşim, görünüşünden değil, özünden ve ruhundan bana gizlice merhamet et! Ey ahlakı latif olan eşim, senin tatlı ahlakın yüz batman baldan daha zevk vericidir.

Ey öfkeli olan zevcim, sûretinden değil, zâtından ve rûhundan bana gizlice merhamet et! Ey ahlâkı latîf olan zevcim, senin tatlı hulkun yüz batman baldan daha zevk-âverdir.

2456. Yumuşaklık ve inşirah ile bu üslûbdan söylüyordu; arada ona bir ağlama vâki' oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2456. Yumuşaklık ve gönül açıklığı ile bu üsluptan söylüyordu; arada ona bir ağlama meydana geldi.

2457. Vaktaki ondan ağlama ve âh, âh deme hadden geçti, zâten ağlamasız da o gönül kapıcı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2457. Vaktaki ondan ağlama ve âh, âh deme haddi aştı, zaten ağlamasız da o gönül kapıcı idi.

Kadının ağlaması ve âh, âh demeleri haddini aştı ve gözyaşları narin yanaklarından aşağıya dökülmeye başladı; esasen kadın ağlamasa bile şuh işvesiyle erkeğin gönlünü kapmaya yeterli idi. Bu beytin ikinci mısraı Hind nüshalarında از حنینش مرد را شد دل ز جای şeklindedir; bu halde anlamı şöyle olur: "Vaktaki ağlama ve âh, âh deme haddi aştı, onun inlemesinden erkeğin gönlü birden gitti."

Kadının ağlaması ve âh, âh demeleri haddini tecavüz etti ve göz yaşları latif yanaklarından aşağıya dökülmeğe başladı; esâsen kadın ağlamasa bile işve-i şûhânesiyle erkeğin gönlünü kapmaya kâfi idi. Bu beytin ikinci mısrâ'ı Hind nüshalarında از حنینش مرد را شد دل ز جای suretindedir; bu halde ma'nâsı şöyle olur: "Vaktâki ağlama ve âh, âh deme hadden geçti, onun nâlesinden erkeğin gönlü birden gitti."

2458. O yağmurdan bir şimşek zâhir oldu; vahîd olan adamın gönlüne bir kıvılcım çarptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2458. O yağmurdan bir şimşek ortaya çıktı; tek olan adamın gönlüne bir kıvılcım çarptı.

Kadının gözyaşlarından bir merhamet ve şefkat şimşeği çaktı; riyâzât ve tevekkül âleminde teklerden olan adamın gönlüne o şimşekten bir kıvılcım ve yıldırım isabet etti.

Kadının göz yaşlarından bir rahm ve şefkat şimşeği çaktı; riyâzet ve tevekkül âleminde teklerden olan adamın gönlüne o şimşekten bir kıvılcım ve yıldırım isâbet etti.

2459. O kimse ki, erkek onun güzel yüzünün kölesi idi, bendeliğe başladığı vakit nasıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2459. O kimse ki, erkek onun güzel yüzünün kölesi idi, bendeliğe başladığı vakit nasıl olur?

Erkek, kadının güzel yüzünün âşığı ve kölesi olmuş iken, o kadın o erkeğin önünde alçalır ve ona karşı kul ve kölelik etmeye başlarsa, o erkeğin hâlinin nasıl olacağını tahmin et!

Erkek, kadının güzel yüzünün âşığı ve kölesi olmuş iken, o kadın o erkeğin önünde tezellül eder ve ona karşı kul ve kölelik etmeğe başlarsa, o erkeğin hâli nasıl olacağını tahmîn et!

2460. O kimse ki, onun kibrinden senin gönlün titreyici olur, senin önünde ağladığı vakit nasıl olursun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2460. O kimse ki, onun kibrinden senin gönlün titreyici olur, senin önünde ağladığı vakit nasıl olursun?

Yüksek bir makam sahibi olup kibir ve azametinden titremekte ve korkmakta olduğun bir kimse, makamından düşüp senin önünde alçak gönüllülükle ağlamaya başlarsa, ne hâle gelirsin, tasavvur et?

Bir mansıb-ı âlî sahibi olup kibir ve azametten titremekte ve korkmakta olduğun bir kimse, mertebesinden sukūt edip senin önünde tezellül ile ağlamağa başlarsa, ne hâle gelirsin tasavvur et?

2461. O kimse ki, onun nâzından gönlü ve canı hûn ola, niyaza geldiği vakit, o nasıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2461. O kimse ki, onun nazından gönlü ve canı kan ağlaya, niyaza geldiği vakit, o nasıl olur?

2462. O kimse ki, onun cevr ü cefâsından bizim tuzağımız vardır; o özre kalkınca bizim özrümüz ne olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2462. O kimse ki, onun eziyet ve cefasından bizim tuzağımız vardır; o özür dilemeye kalkınca bizim özrümüz ne olur?

O sevgili ki, onun eziyet ve cefası tuzak olup bizi avlamıştır; o bize karşı özür dilemeye kalkınca, ona karşı bizim dileyeceğimiz özrün mahiyeti ne olur? Derhal gevşeyiveririz.

O ma'şûka ki, onun cevr ü cefâsı tuzak olup bizi avlamıştır; o bize karşı özür dilemeğe kalkınca, ona karşı bizim dileyeceğimiz özrün mâhiyyeti ne olur? Derhal gevşeyiveririz.

2463. Nâs için tezyîn olundu; Hak süslemiştir; Hakk'ın süslediği şeyden nasıl sıçramayı bilirler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2463. İnsanlar için süslendi; Hak süslemiştir; Hakk'ın süslediği şeyden nasıl kaçmayı bilirler?

Bu şerefli beyitte Âl-i İmrân sûresindeki şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: زين للناس حب الشهوات من النساء والبنين والقناطير المقنطرة من الذهب والفضة والحيل المسومة والأنعام والحرث ذلك متاع الحيوة الدنيا والله عنده حسن المأب (Âl-i İmrân, 3/14) Yani "Kadın ve evlat ve kantarlar dolusu altın ve gümüş ve nişanlı atlar (yani hünerli ve nişanlı atlar) ve hayvanlar (yani deve, koyun ve keçi gibi hayvanlar) ve ekin isteklerinin sevgisi insanlar için süslendi; bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir ve nihayet varılacak yer Allah katındadır." Hak Teâlâ dünya hayatında faydalanılacak şeyleri genel olarak bu ayet-i kerimede özetlemiş ve kadın isteğine ait olan sevgiyi bunların en başında zikretmiştir. Biz görüyoruz ki, hangi cinsten olursa olsun, insan fertlerinin hayatının özeti çalışıp az çok servet elde etmek ve ondan sonra evlenip aile kurmaktır. Hak Teâlâ insan gözüne dünya hayatını bu şekilde süslü göstermiştir. Bu açıklamalara göre şerefli beytin anlamı şöyle olur: "Züyyine linnas... ayet-i kerimesinde beyan buyrulduğu üzere kadın isteği sevgisi ile insan hayatını süslemiştir. Hakk'ın süslemiş olduğu şeyden herkes nasıl yakasını kurtarabilir? Yani kadını sevmemek ve ona tutkun olmamak mümkün olur mu?"

Bu beyt-i şerîfde Al-i İmrân sûre-i şerîfesindeki şu âyet-i kerîmeye işaret buyrulur: زين للناس حب الشهوات من النساء والبنين والقناطير المقنطرة من الذهب والفضة والحيل المسومة والأنعام والحرث ذلك متاع الحيوة الدنيا والله عنده حسن المأب (Al-i İmrân, 3/14) Ya'nî “Kadın ve evlâd ve kantarlar ile altın ve gümüş ve hayl-i müsevveme (ya'nî hünerli ve nişanlı atlar) ve en'âm (ya'nî deve ve koyun ve keçi gibi hayvânât) ve ekin isteklerinin muhabbeti nâs için tezyîn olundu; bunlar hayât-ı dünyâ metâ'ıdır ve nihâyet karargâh Allah'ın indindedir." Hak Teâlâ hayât-ı dünyâda istifade edilecek şeyleri sûret-i umumiyyede bu âyet-i kerîmede hulâsa buyurmuş ve kadın isteğine âid olan muhabbeti bunların en başında zikr etmiştir. Biz görüyoruz ki, her hangi cinsten olursa olsun, efrâd-ı beşerin hulâsa-i hayâtı çalışıp az çok servet elde etmek ve ondan sonra teehhül edip âile teşkil eylemektir. Hak Teâlâ beşerin gözüne hayât-ı dünyeviyyeyi bu sûretle süslü göstermiştir. Bu îzâhâta nazaran beyt-i şerîfin ma'nâsı şöyle olur. "Züyyine linnas... âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere kadın isteği muhabbeti ile hayât-ı beşeri tezyîn etmiştir. Hakk'ın süslemiş olduğu şeyden herkes nasıl yakasını kurtarabilir? Ya'nî kadını sevmemek ve ona meftûn olmamak kābil olur mu?"

2464. Mâdemki ona, onu sükûn için yarattı; Adem Havva'dan ne vakit munkatı' olabilir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2464. Mademki onu, kendisiyle sükûn bulması için yarattı; Âdem Havva'dan ne zaman ayrılabilir?

Bu şerefli beyitte, A'râf Sûresi'nde bulunan şu yüce ayete işaret buyrulur: هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا (A'râf, 7/189) Yani “O Yüce Allah sizi tek bir nefisten yarattı ve eşini de kendisiyle sükûn bulması için ondan yaptı.” Yani Yüce Allah âlemi yarattı; Âdem'in zahirî hayatında kendisini teskin edecek ilahi bir nimet olmak üzere Havva'yı eş kılıp ona zevce yaptı ve Hz. Âdem Havva ile ünsiyet kurdu ve sükûnet buldu. Şimdi mademki Âdem Havva'yı kendisiyle ünsiyet hâsıl olan bir nimet buldu, hiç böyle bir nimetten yüz çevirebilir mi?

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i A'râf'da olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا (A'râf, 7/189) Ya'nî “O Allah Teâlâ sizi nefs-i vâhideden yarattı ve zevcini onunla sükûn bulmak için, ondan yaptı." Ya'nî Hak Teâlâ âlemi yarattı; Adem'in hayât-ı sûriyyesinde kendisini teskîn edecek bir ni'met-i ilâhiyyesi olmak üzere Havvâ'yı yâr edip ona onu zevce yaptı ve Hz. Adem Havvâ ile istînâs etti ve sükûnet buldu. Imdi mâdemki Adem Havvâ'yı kendisiyle istînâs hâsıl olan bir ni'met buldu, hiç böyle bir ni'metten yüz çevirebilir mi?

2465. Eğer Rüstem-i Zâl olsa ve Hamza'dan ziyade olsa, kendi Zâl'inin fermânında esîrdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2465. Eğer Rüstem-i Zâl olsa ve Hamza'dan daha üstün olsa, kendi Zâl'inin fermanında esirdir.

Birinci mısradaki "Zâl", Rüstem'in babasının adıdır ki, hikâyesi Şehnâme'de anılmıştır; ve çok kuvvetli bir pehlivan ve kahramandır. Hamza (r.a.) ise Resûl-i Ekrem Efendimiz'in amcası olup, Uhud gazvesinde şehit olmuşlardır. Şerefli zâtları ashâb-ı kirâmın (Peygamber'in yüce sahabeleri) kahramanlarından idi. İkinci mısradaki "Zâl"dan kastedilen kadındır. Şerefli beytin anlamı şöyle olur: Bir kimse Rüstem-i Zâl gibi cesur ve kuvvetli olsa ve Hamza (r.a.)'dan daha kahraman olsa, emre itaat etme konusunda kendi eşinin esiridir.

Birinci mısra'daki "Zâl", Rüstem'in pederinin adıdır ki, kıssası Şehnâmede mezkûrdur; ve gâyet kuvvetli bir pehlivân ve kahramandır. Ve Hamza (r.a.) Resûl-i Ekrem Efendimiz'in amcaları olup, Uhud gazâsında şehîd olmuşlardır. Zât-ı şerîfleri ashâb-ı kirâmın kahramanlarından idi. İkinci mısra'daki "Zâl"dan murâd kadındır. Beyt-i şerîfin ma'nâsı şöyle olur: Bir kimse Rüstem-i Zâl gibi şecî ve kavî olsa ve Hamza (r.a.)dan daha kahraman olsa, emre itâat hususunda kendi zevcesinin esîridir.

2466. O kimse ki, âlem onun sözünün mesti gelirdi “kellimînî ya Humeyra!" buyururdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2466. O kimse ki, âlem onun sözünün sarhoşu gelirdi, "Ey Humeyra, benimle konuş!" buyururdu.

Peygamberlerin en bileni (s.a.v.) Efendimiz'in yüce sözlerinin zevkinden âlem sarhoş olduğu hâlde, kendi muhterem eşleri olan Müminlerin Annesi Aişe (radıyallâhu anhâ)ya hitaben "Ey pembe beyaz, söyle!" buyurur ve onların konuşmalarından ferahlık duyarlardı. Nasıl ki bu husustaki açıklamalar 2002 numaralı beyitte geçti.

A'ref-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'in kelâm-ı âlîlerinin zevkınden âlem sarhoş olduğu halde, kendi zevce-i muhteremeleri bulunan Ümmü'l-mü'minîn Aişe (radıyallâhu anhâ)ya hitâben "Ey penbe beyaz, söyle!" buyurur ve onların konuşmalarından münşerih olurlar idi. Nitekim bu husustaki îzâhât 2002 numaralı beyitte geçti.

2467. Su, nehib olması cihetinden ateşe galib geldi; hicab içinde olduğu vakit ateş onu kaynatır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2467. Su, heybetli olması yönünden ateşe üstün geldi; örtü içinde olduğu zaman ateş onu kaynatır.

"Nehîb" heybet ve azamet anlamındadır. "Hicîb" hicâb kelimesinin imâle (eğilimli okuma) olunmuş şeklidir. Yani su doğrudan doğruya ateş üzerine dökülürse, tam azametiyle ona üstün gelir ve o ateşi söndürür; fakat su bir örtü içinde, yani bir kap ve tencere içinde bulunduğu hâlde ateş üzerine konursa, ateş onu fokur fokur kaynatır.

"Nehîb" şükûh ve azamet ma'nâsınadır. "Hicîb" hicâb kelimesinin imâle olunmuş sûretidir. Ya'nî su doğrudan doğruya ateş üzerine dökülürse, kemâl-i azametiyle ona gâlib gelir ve o ateşi söndürür; fakat su hicâb içinde ya'nî bir kab ve tencere içinde bulunduğu halde ateş üzerine konursa, ateş onu fıkır fıkır kaynatır.

2468. Vaktaki her ikisine bir zarf hâil gele, o suyu yok eder ve onu hava yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2468. O vakit ki her ikisine bir zarf engel olur, o suyu yok eder ve onu hava yapar.

Su ile ateş arasına bir kap engel olduğu zaman, ateş suyu kaynatır ve buharlaştırıp havaya dönüştürür ve kap içindeki suyu yok eder.

Su ile ateş arasına bir kab hâil olduğu vakit, ateş suyu kaynatır ve tebahhur ettirip havaya inkılâb ettirir ve kab içindeki suyu yok eder.

2469. Vâkıa su gibi zahiren kadına gâlibsin, bâtınen mağlub olup kadına talibsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2469. Gerçekte sen, görünüşte kadınlara üstünsün, ama içten içe yenik düşmüş ve kadınlara istekli hâldesin.

2470. Böyle bir hâssıyet ademîdedir; hayvanın muhabbeti nâkıstır, o noksanlık-[2432] tandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2470. Böyle bir özellik insana mahsustur; hayvanın muhabbeti eksiktir, o eksikliktendir.

Kadına muhabbet etmek ve ona içten mağlup olmak insanlığın özelliklerindendir; çünkü insanlığın kadına olan muhabbeti sadece şehveti gidermek için değildir; aksine onda gözlemlediği ilahi güzellik tecellileri kendisini ona çekmiştir. Ve hayvanda bu tür bir muhabbet yoktur; onun dişisine olan eğilimi ancak şehveti gidermek içindir. Şehveti giderdikten sonra artık dişisinde görebileceği bir şey kalmaz; bu da hayvanın insanlık mertebesinden eksik olarak yaratılmış olmasındandır.

"Hünne" zamirleri kadınlara aittir. Yani akıl sahipleri insanlık mertebelerini idrak ettikleri için, onlarda ilahi güzelliğin tecellisini gözlemleyerek onlara çekilir ve mağlup olurlar. "Akıl"dan kasıt, varlık mertebelerini bilen kişilerdir; fakat cahiller nefsani sıfatlarının esiri olup onların kadınlara eğilimleri ancak şehvani hislerini yatıştırmak için olduğundan, hayvani arzuları giderildikten sonra, nazarında artık onlara boyun eğmezler ve bu itibarla galip konumda bulunurlar.

Kadına muhabbet etmek ve ona bâtınen mağlub olmak insanlığın hâssasındandır; zîrâ insanlığın kadına olan muhabbeti yalnız kazâ-yı şehvet için değildir; belki onda müşâhede ettiği tecelliyât-ı cemâliyye-i ilâhiyye kendisini ona cezb etmiştir. Ve hayvanda bu nevi' muhabbet yoktur; onun dişisine meyli ancak kazâ-yı şehvet içindir. Kazâ-yı şehvetten sonra artık dişisinde görebileceği bir şey kalmaz; bu da hayvanın mertebe-i insâniyyeden noksan olarak mahlûk olmasındandır.

"Hünne" zamîrleri kadınlara râci'dir. Ya'nî âkıller mertebe-i insâniyyelerini müdrik oldukları için, onlarda tecellî-i cemâl-i ilâhîyi müşâhede ederek onlara müncezib ve mağlub olurlar. "Akıl"den murâd, merâtib-i vücûdu arif olan zevâttır; fakat câhiller sıfât-ı nefsâniyyelerinin esîri olup onların kadınlara meyilleri ancak hissiyyât-ı şehevâniyyelerini teskîn için olduğundan, müşteheyât-ı hayvaniyyeleri bertaraf olduktan sonra, nazarlarında artık onlara serfürû etmezler ve bu i'tibâr ile gâlib mevkiinde bulunurlar.

## در بیان این خبر که انهن يَغْلِبْنَ الْعَاقِلَ وَ يَغْلِبُهُنَّ الْجَاهِلِ Bu "Muhakkak onlar akıle galebe çalar ve câhil onlara galebe çalar" hadîs-i şerîfinin beyânındadır

2471. Peygamber buyurdu ki: Kadın akıllere ve sahib-dillere pek galib gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2471. Peygamber buyurdu ki: Kadın, akıl sahiplerine ve gönül ehline çok üstün gelir.

2472. Yine kadın üzerine câhiller gâlib olurlar; zîrâ ki onlar sert ve pervâsız giderler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2472. Yine kadın üzerine cahiller üstün gelirler; çünkü onlar sert ve pervasız giderler.

2473. Onların rikkati ve lutfu ve muhabbeti az olur; zîrâ tab'ına hayvanlık gâlibdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2473. Onların inceliği, lütfu ve sevgisi az olur; çünkü tabiatına hayvanlık baskındır.

Çünkü cahiller, kadınların mazharında (tecelli ettiği yerde) ortaya çıkan Hakk'ın tecellilerini idrak edemediklerinden, onlara karşı kalplerinde incelik, lütuf ve sevgi az olur; çünkü onların tabiatlarına hayvanlık üstün gelmiştir; bu sebeple hayvanlar dişilerine karşı ne muamelede bulunabilirse, bunlarınki de o kadar olur.

Zîrâ câhiller, kadınların mazharında zahir olan tecelliyât-ı Hakk'ı idrâk edemediklerinden, onlara karşı kalblerinde rikkat ve lutuf ve muhabbet az olur; zîrâ onların tabîatlerine hayvanlık galebe etmiştir; binâenaleyh hayvanlar dişilerine karşı ne muâmelede bulunabilirse, bunlarınki de o kadar olur.

2474. Muhabbet ve rikkat insanlığın vasfı olur; gazab ve şehvet hayvanlığın vasfı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2474. Sevgi ve şefkat insanlığın özelliği olur; gazap ve şehvet hayvanlığın özelliği olur.

2475. Hakk'ın pertevidir, o ma'şûk değildir; o Hâlık'tır, gûyâ mahluk değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2475. Hakk'ın ışığıdır, o maşuk değildir; o Yaratıcı'dır, sanki yaratılmış değildir.

Pir Efendimizin irfan denizi burada şiddetle dalgalanmış ve bu şerefli beyti dinleyenlerin önüne koymuştur. Bu sebeple bu şerefli beyit, Mesnevî'nin ince anlamlarındandır. Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Efendimiz, Fusûsu'l-Hikem adlı eserlerinde, Fass-ı Muhammedi'de "Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi ki, kadınlar ve güzel kokular ve namaz içinde gözümün aydın olmasıdır" hadis-i şerifini tefsir ederek kadın hakkındaki ilahi tecellilere dair birtakım hakikatler beyan buyurmuşlardır. Hint şarihlerinden Mükâşefât-ı Rızevî sahibi Şeyh Muhammed Rıza hazretleri şöyle özetler: "Erkek, bütün ilahi isim ve sıfatları toplayan bir varlık olduğu için ilahi suret üzere olduğu gibi, kadın da erkek sureti üzeredir. Bu sebeple kadın, Allah'ın aynasının aynası olur. Şimdi ilahi suret erkekten kaynaklanıp kadında belirir ve bu yansıma başka bir şan ortaya çıkarır; ve kadın, sureti üzere olduğu erkekten etkilenir; ve erkek, erkek ve kadın arasında en büyük vuslat olan cinsel birleşme vaktinde kadında faildir ve kadın onun münfailidir ve cinsel birleşme vaktinde erkek kadında fani olur. Bu ise kadının erkeğe olan etkisinden ve failliğindendir. Bu sebeple kadında Hakk'ı müşahede etmek en tam müşahededir; çünkü failde ve münfailde müşahededir. Ve kainatın Efendisi (s.a.v.)'in kadına olan muhabbetinin sırrı bu idi. Arif, bütün tecellilerde Hakk'ın cemalini müşahede eder ve kadın aynasında cemal sıfatlarının ışığını açıkça görür ve maşukun çekimini, maşuktan bilmez; aksine onu Yaratıcı'nın çekimiyle çekici bilir; yoksa yaratılmıştan ibaret olan kendi çekimiyle değil. Böyle olunca anlamın özü şu olur: Arifin nazarı Hakk'ın ışığı üzerinedir, yoksa kadının güzelliği üzerine değildir; ve o Hakk'ın ışığı sanki Yaratıcı'dır. Yani arifin kalbinde muhabbet ve incelik meydana getirir; ve yaratılmış değildir, yani sonradan var olmuş değildir. Çünkü Zât'ın ışığı daima Zât ile beraber olur ve ondan ayrılmaz.

Geçim talebi yönünden kadının iltimas ettiği şeye erkeğin kendisini teslim etmesi ve kadının o itirazını Hakk'ın işareti bilmesi. Beyit: "Her bilicinin aklı katında sabittir ki, dönücü ile bir döndürücü vardır."

Bu beytin söyleyeni hakkında Mesnevî-i Şerif şerhlerinde açıklamalar yoktur. Hint şarihleri bu beytin devamı olmak üzere bir beyit daha ilave etmişlerdir ki şudur:

Cenâb-ı Pîr efendimizin deryâ-yı irfanları burada şiddetle dalgalanmış ve bu beyt-i şerîfi müstemi'lerin önüne koymuştur. Binâenaleyh bu beyt-i şerîf dekāyık-ı Mesnevîdendir. Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî efendimiz Fusûsu'l-Hikem'lerinde Fass-ı Muhammedi'de حبب الى من دنياكم ثلاث النساء والطيب و جعلت قرة عينى في الصلاة ya'ni "Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi ki, kadınlar ve güzel kokular ve namaz içinde gözümün aydın olmasıdır" hadis-i şerîfini tefsîren kadın hakkındaki tecelliyât-ı ilâhiyyeye dâir birtakım hakāyık beyân buyurmuşlardır. Hind şârihlerinden Mükâşefât-ı Rızevî sâhibi Şeyh Muhammed Rızâ hazretleri şöyle hulâsa buyurur: "Erkek, câmi'-i cemî'-i es- mâ ve sıfât-ı ilâhiyye olduğu cihetle sûret-i ilâhiyye üzerine olduğu gibi, kadın dahi erkek sûreti üzerinedir. Binâenaleyh kadın Allah'ın âyînesinin âyînesi olur. İmdi sûret-i ilâhiyye erkekten münbais olup kadında zâhirdir ve bu in'ikâs dîğer şân peydâ eder; ve kadın, sûreti üzerine olduğu erkekten münfaildir; ve erkek, erkek ve kadın arasında a'zam-ı vuslat olan vakt-i cimâ'da kadında fâildir ve kadın onun münfailidir ve vakt-i cimâ'da erkek kadında fânî olur. Bu ise kadının erkeğe olan te'sîrinden ve fâiliyyetindendir. Binâenaleyh kadında müşâhede-i Hak etemm-i müşâhededir; zîrâ fâilde ve münfailde müşâhededir. Ve Server-i kâinât (s.a.v.) Efendimiz'in kadına olan muhabbetin sırrı bu idi. Ârif kâffe-i mezâhirde cemâl-i Hakk'ı müşâhede eder ve kadın âyînesinde sıfât-ı cemâliyyenin pertevini ayân görür ve cezb-i ma'şûku, ma'şûktan bilmez; belki onu cezb-i Hâlık ile cezzâb bilir; yoksa mahlûktan ibaret olan kendi cezbiyle değil. Böyle olunca hâsıl-ı ma'nâ bu olur ki: Nazar-ı ârif Hakk'ın pertevi üzerinedir, yoksa kadının güzelliği üzerine değildir; ve o pertev-i Hak gûyâ Hâlık'tır. Ya'nî kalb-i ârifde muhabbet ve rikkat îcâd eder; ve mahlûk değildir, ya'nî hâdis değildir. Zîrâ pertev-i Zât dâimâ Zât ile beraber olur ve münfek olmaz.

Taleb-i maîşet cihetinden kadının iltimâs ettiği şeye erkeğin kendisini teslîm etmesi ve kadının o i'tirâzını işâret-i Hak bilmesi. Beyit: "Her bilicinin aklı indinde sâbittir ki, dönücü ile bir döndürücü vardır"

Bu beytin kâili hakkında Mesnevî-i Şerîf şerhlerinde îzâhât yoktur. Hind şârihleri bu beytin mâba'di olmak üzere bir beyit daha ilave etmişlerdir ki şudur:

2476. Erkek o sözden öyle pişman oldu ki, bir avân ölmek saatinde avânlıktan, pişman oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2476. Erkek o sözden öyle pişman oldu ki, bir zalim yöneticiye yardım eden kişinin ölüm saatinde bu yardımından pişman olması gibi pişman oldu.

"Avân" zalim bir yöneticinin zulmüne yardım eden kimsedir. Yani erkek, eşine karşı söylemiş olduğu sert ve haşin sözlerden, bir zalimin zulmüne yardım eden kimsenin öleceği saatte bu yardımından pişman olması gibi pişman oldu. Çünkü can çekişme hâlinde bulunan kişiye berzah (kabir hayatı) hâlleri açığa çıkar ve kendi amellerinin suretlerini görmeye başlar ve gördüğü suretler üzerine sözler söyler; bu sözlerin dünya hâlleri ile asla münasebet ve alakası bulunmadığı için, etrafında olanlar sayıkladığına hükmederler. Bu anlama göre Cenâb-ı Pîr efendimiz erkeğin hâlini can çekişen avânın hâline benzetirler.

“Avân” bir âmir-i zâlimin muîn-i zulmü olan kimsedir. Ya’nî erkek zevcesine karşı söylemiş olduğu sert ve haşîn sözlerden, bir zâlimin zulmüne yardım eden kimsenin öleceği sâatte bu yardımdan pişman olması gibi, pişmân oldu. Zîrâ hâl-i ihtizârda bulunan kimseye ahvâl-i berzah münkeşif olup kendi a’mâlinin sûretlerini müşâhede etmeğe başlar ve gördüğü sûretler üzerine sözler söyler; bu sözlerin ahvâl-i dünyeviyye ile aslâ münasebet ve alakası bulunmadığı cihetle, etrafında olanlar sayıkladığına hükmederler. Bu ma’nâya binâen Cenâb-ı Pîr efendimiz erkeğin hâlini muhtezır olan avânın hâline teşbih buyururlar.

2477. (Erkek) dedi: Niçin cânın cânının hasmı geldim? Ben cânın başı üzerine niçin tekmeler vurdum?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2477. (Erkek) dedi: Niçin canın canının düşmanı olarak geldim? Ben canın başı üzerine niçin tekmeler vurdum?

"Can" kelimesi kadından kinayedir. Yani can nasıl bedenin hayatı ise, âşık olunan kadın da âşık olan erkeğin canının varlık sebebi ve hayatıdır. İkinci mısradaki "can"dan maksat da yine kadındır. Ve "tekme vurmak"tan maksat da aşağılama ve ihanettir.

“Cân” kadından kinâyedir. Ya’nî cân nasıl tenin hayâtı ise, ma’şûka olan kadın dahi âşık olan erkeğin cânının sebeb-i bakāsı ve hayatıdır. İkinci mısra’daki “cân”dan murâd dahi yine kadındır. Ve “tekme vurmak”tan murâd dahi izlâl ve ihanettir.

2478. Kaza geldiği vakit basarı görmekten örter; nihayet bizim aklımız baştan ayağı bilmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2478. Kazâ geldiği zaman göz görmekten kör olur; nihayet bizim aklımız baştan ayağı bilmez.

Yani bir şey hakkında ilâhî kesin kazâ ilişirse, göz görmez olur. Aklımız ne başı ne de ayağı fark edemeyecek bir hâle gelir. Nasıl ki İmâm-ı Alî (kerremallâhu vechehu) efendimiz "Kazâ geldiği zaman göz kör olur" buyurmuşlardır.

Ya’nî bir şey hakkında kazâ-yı mübrem-i ilâhî taalluk ederse, göz görmez olur. Aklımız ne başı, ne de ayağı fark edemiyecek bir hâle gelir. Nitekim İmâm-ı Alî (kerremallâhu vechehu) efendimiz اذا جاء القضا عمى البصر ya’nî “Kazâ geldiği vakit göz kör olur” buyurmuşlardır.

2479. Kazâ geçtiği vakit kendisini yer; perde yırtılmış, yaka yırtar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2479. Kazâ geçtiği vakit kendisini yer; perde yırtılmış, yaka yırtar.

Yani bir kimsenin istemediği bir şeyin başına gelmesine ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) ilişkin olduğu zaman, o kimse o istemediği şeyin üzerine kendi irâdesiyle gider; fakat kazâ hükmü geçip o istemediği şey meydana geldikten sonra bakar ki, aklının ve fikrinin perdesi yırtılmış. "Ben nasıl oldu da bu fenalığı düşünemedim?" diyerek kendisini yer ve üzüntüsünden yakasını yırtar.

Ya'nî bir kimsenin istemediği bir şeyin başından geçmesine kazâ-yı ilâhî taalluk ettiği vakit, o kimse o istemediği şeyin üzerine kendi irâdesiyle gider; fakat hükm-i kazâ geçip o istemediği şey vâki' olduktan sonra bakar ki, aklının ve fikrinin perdesi yırtılmış. Ben nasıl oldu da bu fenâlığı düşünemedim? diyerek kendini yer ve yakasını teessüründen yırtar.

2480. Erkek dedi: Ey kadın nadim oluyorum; eğer kâfir idiysem müslüman olu-[2442]yorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2480. Erkek dedi: Ey kadın, pişman oluyorum; eğer kâfir idiysem müslüman oluyorum.

Ben sana karşı meydana gelen inkârımdan pişmanım, eğer evvelce inkâr eden olduysam, şimdi boyun eğiyorum.

Ben sana karşı vâki' olan inkârımdan peşîmânım, eğer evvelce münkir oldum ise, şimdi münkādım.

2481. Ben senin günahkârınım, bana merhamet et; birdenbire beni kökten ve dipten koparma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2481. Ben senin günahkârınım, bana merhamet et; birdenbire beni kökten ve dipten koparma!

Ben kabahat işledim, sen merhamet edip affet; beni bir günah için böyle birdenbire geri çevirme!

Ben kabâhat yaptım, sen merhamet edip afv et; beni bir günâh için böyle birdenbire reddetme!

2482. İhtiyar kafir eğer peşîmân olursa, özür getirdiği vakit müslüman olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2482. İhtiyar kâfir eğer pişman olursa, özür getirdiği vakit Müslüman olur.

Senelerce yanlış inanç içinde ihtiyarlamış olan bir kimse, hakikati idrak edip bu inancından vazgeçer ve anlayışı açısından bu inancında mazur bulunduğunu beyan ederse, gerçekte onun reddi imkânsız olmaz; çünkü o, hakikatine boyun eğmiş olur ve artık onun hakikate uygun olan fikir ve inancını kendisinden söküp atmak mümkün olmaz.

Senelerce yanlış i'tikād içinde ihtiyarlamış olan bir kimse, hakîkatı idrâk edip bu i'tikādından vaz geçer ve anlayışı nokta-i nazarından bu i'tikādında ma'zûr bulunduğunu beyân ederse, nefsü'l-emirde onun reddi mümkin olmaz; zîrâ o, hakikatine münkād olmuş olur ve artık onun hakikate mukārin olan fikir ve i'tikādını kendisinden nez' etmek kābil olmaz.

2483. Senin hazretin pür-rahmet ve pür-keremdir; hem varlık ve hem yokluk onun âşıkıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2483. Senin varlığın rahmet ve keremle doludur; hem varlık hem de yokluk ona âşıktır.

Pir Efendimiz (k.s.) kesret âlemine (çokluk âlemi) ait olan kadın ve erkeğin mazharından (tecelli yeri) ortaya çıkan hakiki tek varlığa ve Hakk'ın mutlak Zât'ına dönerek şöyle buyurur: Senin varlığın, yani hakiki varlığın rahmet ve keremle doludur. Hem izafî varlık âlemi hem de izafî yokluk âlemi, kendi asılları olan Senin Zât'ına âşıktır; çünkü bu âlemlerin ikisi de ondan rahmet ve kerem görmüştür. İzafî varlık âleminin gördüğü rahmet ve kerem şudur ki, Hak Zât'ı, ilahi ilminde sabit olan, fakat dış varlıkta faaliyetleri bulunmayan ve ilahi isimlerin suretlerinden ibaret olan sabit hakikatlere, kendi latif varlığından yoğunlaştırma yoluyla, peyderpey izafî varlık bahşeder. 625 numaralı beyitte bu konuda açıklamalar geçti. Aynı şekilde teceddüd-i emsâl (benzerlerin yenilenmesi) hakkında da yukarıda 2066 numaralı beyitte açıklamalar verildi. Bekabillah (Allah ile beka bulma) mertebesinde sabit olan kâmil velilerin nazarında kesret âleminin varlığı, Hakk'ın hakiki varlığına perde olmadığı gibi, Hakk'ın hakiki varlığı da izafî varlık âlemine perde olmaz.

Cenâb-ı Pîr efendimiz âlem-i keserâta mensûb bulunan kadın ve erkeğin mazharından zâhir olan vücûd-ı vâhid-i hakîkîye ve Zât-ı mutlaka-i Hakk'a rücû' edip buyururlar ki: Senin hazretin ya'nî vücûd-ı hakîkîn rahmet ve kerem ile doludur. Hem vücûd-ı izâfî âlemi ve hem de adem-i izâfî âlemi, kendi asılları olan Zât-ı Hazret'ine âşıkdırlar; çünkü bu âlemlerin ikisi de ondan rahmet ve kerem görmüştür. Vücûd-ı izâfî âleminin gördüğü rahmet ve kerem budur ki, Zât-ı Hak ilm-i ilâhîsinde sâbit ve fakat vücûd-1 hâricîde faâliyetleri ma'dûm olan ve esmâ-i ilâhiyye sûretlerinden ibâret bulunan a'yân-ı sâbiteye kendi vücûd-ı latîfinden alâ-vechi't-teksîf, peyderpey vücûd-ı izâfi bahş eder. 625 numaralı beyitte bu husûsta îzâhât geçti. Ve kezâ teceddüd-i emsâl hakkında da yukarılarda 2066 numaralı beyitte îzâhât verildi. Bakābillah mertebesinde sabit olan kümmel-i evliyânın nazarlarında âlem-i keserâtın vücûdu, Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsine hicâb olmadığı gibi, Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsi de vücûd-ı izâfî âlemine hicâb olmaz.

2484. Küfür ve îmân o Kibriya'nın âşıkıdır; bakır ve gümüş o kimyanın bendesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2484. Küfür ve iman o Kibriya'nın âşığıdır; bakır ve gümüş o kimyanın kuludur.

Küfür ve iman, izafî varlık âlemine ait ilahi oluşlardan bir oluş halidir; çünkü iman Hâdî isminin (doğru yolu gösteren) ve küfür Mudill isminin (saptıran) gereklilikleridir ve bu isimlerin hükümleri ve eserleri kesret (çokluk) âleminde ortaya çıkar. Çünkü imanı temsil eden müminlerin sureti ve küfrü temsil eden de kafirlerin suretidir; ve bu isimler onların özel Rabbi'dir ve Rablerin Rabbi Yüce Allah'tır.

Şimdi, her mazhar (tecelli yeri) kendi özel Rabbi olan ismin ve her bir isim de kendilerinin müsemması (adlandırıldığı varlık) olan Hakk'ın âşığıdır. Buna göre küfür ve iman o Kibriya'nın âşığı olmuş olurlar. Ve aynı şekilde bakır ve gümüş, oluş âleminde, bakır ve gümüş olmak için hakiki kimya olan Hakk'ın varlığının tesirleri ve tasarrufları altında olup O'nun kuludur; çünkü "hamse-i muhtefiye" (beş gizli ilim) tabir edilen ilimlerden birisi kimya olup, bu ilim vasıtasıyla elde edilen iksir sayesinde bakır ve gümüş, altına ve diğer madenler bakıra ve gümüşe dönüştürülebilirler. Fen bilimcileri yakın zamanlara kadar basit elementlerin birbirine dönüşemeyeceklerini ve iksir ilminin vehmedilmiş cahilce bir sanıdan ibaret olduğunu iddia ederlerdi. Ne zaman ki son zamanlarda elektron teorisi keşfedildi, yani basit elementlerin zerrelerinin farklı sayılarda pozitif ve negatif elektronlardan oluştuğu ve bu elektron sayılarının artırılması veya azaltılması halinde latif cisimlerin birbirine dönüşebileceği anlaşıldı. Buna göre inkar edilen iksir ilminin tasdiki zorunlu bir hale geldi. Bu açıklamalardan anlaşıldı ki bu izafî varlıklar âleminde elde edilen iksir ve kimya, izafî kimya ve mecazî iksirdir. Bütün basit cisimler bu izafî ve mecazî olan kimya ve iksirin kulu değil, hakiki kimya olan Hakk'ın varlığının tasarrufları altında olup, O'nun kuludur.

Küfür ve îmân vücûd-ı izâfî âlemine âid şuûnât-ı ilâhiyyeden bir şe'ndir; zîrâ îmân ism-i Hâdî'nin ve küfür ism-i Mudill'in îcâbâtıdır ve bu isimlerin ahkâm ve âsârı âlem-i keserâtda zahir olur. Çünkü îmânı temsil eden mü'minlerin sûreti ve küfrü temsil eden de kâfirlerin sûretidir; ve bu isimler onların Rabb-i hâslarıdır ve Rabbü'l-erbab Allah Zü'l-Celâl hazretleridir.

İmdi her mazhar kendi Rabb-i hâssı olan ismin ve her bir isim de kendilerinin müsemmâsı olan Hakk'ın âşıkıdır. Binâenaleyh küfür ve îmân o Kibriyâ'nın âşıkı olmuş olurlar. Ve kezâ bakır ve gümüş âlem-i kevnde, bakır ve gümüş olmak için kimyâ-yı hakîkî olan vücûd-ı Hakk'ın te'sîrâtı ve tasarrufâtı altında olup onun bendesidir; zîrâ "hamse-i muhtefiye" ta'bîr olunan ulûmdan birisi kimyâ olup, bu ilim vâsıtasıyla elde edilen iksîr sâyesinde bakır ve gümüş, altına ve diğer mâdenler bakıra ve gümüşe tebdil olunabilirler. Ehl-i fen yakın vakitlere kadar anâsır-ı basîtanın yekdîğerine inkılâb edemiyeceklerini ve ilm-i iksîrin mevhûm bir zehâb-ı câhilâneden ibâret bulunduğunu iddia ederler idi. Vaktâki son zamanlarda elektron nazariyyesi keşf olundu, ya'nî anâsır-ı basîta zerrelerinin a'dâd-ı muhtelifede müsbet ve menfi elektronlardan teşekkül ettiği ve bu elektron adedlerinin tezyîd veyâ tenkîsi hâlinde ecsâm-ı latîfenin yekdîğerine inkılâb edebileceği anlaşıldı. Binâenaleyh inkâr edilen ilm-i iksîrin tasdîki zarûrî bir hâle geldi. Bu îzâhâttan anlaşıldı ki bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde elde edilen iksîr ve kimyâ, kimyâ-yı izâfî ve iksîr-i mecâzîdir. Bilcümle ecsâm-ı basîta bu izâfî ve mecâzî olan kimyâ ve iksîrin bendesi değil, kimyâ-yı hakîkî olan vücûd-ı Hakk'ın tasarrufâtı altında olup, O'nun bendesidir.

## Onun beyânındadır ki, Mûsâ ve Fir'avn'ın her ikisi de, zehir ve panzehir ve zulumât ve nûr gibi müsahhar-ı meşiyyettirler; ve nâmûs kırılmaması için Fir'avn'ın halvette münâcât etmesi

2485. Mûsâ ve Fir'avn ma'nânın bendesidir. Zâhirde o yol tutar ve bu, yolsuzluk.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2485. Musa ve Firavun, mananın kuludur. Görünen o ki, biri doğru yolu tutar, diğeri ise yolsuzluk yapar.

Birinci mısradaki "rehî" kelimesi, "ra" harfinin üstün ve esre okunmasıyla köle, kul ve hizmetkâr anlamına gelir. Bilinmeli ki emir iki çeşittir: Birincisi "iradî emir" (Allah'ın küllî iradesiyle olan emir), diğeri "teklifî emir"dir (şeriat hükümleri). "İradî emir", kulun ilahi ilimde sabit olan hakikatinin ve sabit hakikatinin, yatkınlık diliyle talep ettiği şey üzerine Hakk'ın verdiği hükümdür. Sabit hakikatler, ilahi isimlerin ilimdeki suretleridir. Örneğin, Hâdî (doğru yola ileten) isminin ilimdeki sureti, Hak'tan kendisine hidayetle hükmedilmesini talep eder; ve Hak da öyle hükmeder. Aynı şekilde Mudill (saptıran) isminin ilimdeki sureti de Hak'tan kendisine dalaletle hükmedilmesini ister; Hak da öyle hükmeder. Bu hükümler ilahi kaza olup asla değişmezler. Şu halde kul, kendi üzerine olan hükmü kendisi istemiştir; bu sebeple Yüce Allah, "Allah yaptığından sorumlu tutulmaz" (Enbiya, 21/23) hükmüne uygun olur. Yani, işlediği şeyden Hakk'a soru yöneltilmez; çünkü Hak, kulun istediğini vermiştir. Şu halde "Onlar ise sorguya çekileceklerdir" (Enbiya, 21/23) gereğince, soru onlara yöneltilir; ve kulun mazharı olan o isim onun "özel Rabbi" olup bütün durumlarda onun alnından tutup, kendi doğru yolu üzerinde yürütür. Fiillerin ortaya çıktığı izafî varlıklar âleminde bu hakikatlerin ilişki kuracağı unsurlardan oluşan binekler ve cismanî vasıtalar ortaya çıktığında, her ferdin kuvvede (potansiyel olarak) bulunan yatkınlığı fiil âleminde ortaya çıkmak için, peygamberler (a.s.) vasıtasıyla "teklifî emir" tebliğ olunur ve tebliğ neticesinde Hâdî ismi ile Mudill isminin kulları birbirinden ayrılır. Musa Firavun'dan ve Sıddık Ebu Cehil'den ayrılır. Bu sebeple "teklifî emir"i kabul edenlerin fiili, hem "iradî emir"e hem de "teklifî emir"e uygun olur. Ve "teklifî emir"e muhalefet edenler, yalnız "iradî emir"e uygunluk göstermiş olurlar. Şu halde her iki zümre de hakikatte "iradî emir"e itaat etmiş olurlar.

Bu giriş anlaşıldıktan sonra şerefli beytin anlamı açıklığa kavuşur. Yani Musa ve Firavun'un her ikisi de, manaları olan kendi sabit hakikatlerinin kullarıdırlar. Gerçi o Hz. Musa görünüşte "teklifî emir"e hizmet edip hidayet yoluna sâliktir; Firavun ise "teklifî emir"e göre görünüşte yolsuzluk ve muhalefet eder; fakat "iradî emir"e göre itaatkârdır. Şu halde her ikisi de kendi doğru yolları üzere yürürler.

Birinci mısra'daki "rehî" "ra"nın fethi ve kesri ile gulâm ve bende ve çâker ma'nâsına gelir. Ma'lûm olsun ki emir ikidir: Birisi "emr-i irâdî", diğeri "emr-i teklîfî"dir. "Emr-i irâdî" abdin ilm-i ilâhîde sabit olan hakikatinin ve "ayn-ı sâbite"sinin lisân-ı isti'dâd ile taleb ettiği şey üzerine Hakk'ın verdiği hükümdür. Ve "a'yân-ı sâbite" suver-i esmâ-i ilâhiyyedir. Meselâ ism-i Hâdî'nin sûret-i ilmiyyesi Hak'dan kendi üzerine hidâyetle hükmolunmasını taleb eder; ve Hak da öyle hükmeder. Ve kezâ ism-i Mudill'in sûret-i ilmiyyesi de Hak'dan kendi üzerine dalâletle hükmolunmasını ister; Hak dahi öyle hükmeder. Bu hükümler kazâ-yı ilâhî olup aslâ tebeddül etmezler. Şu halde abd, kendi üzerine olan hükmü kendi istemiştir; binâenaleyh Hak Teâlâ hazretleri لَا يُسْتَلُ عَمَّا يَفْعَلُ (Enbiya, 21/23) [Allah yaptığından sorumlu tutulmaz] olur. Ya'nî, işlediği şeyden Hakk'a suâl teveccüh etmez; zîrâ Hak, kulun istediğini vermiştir. Şu halde و هم يسئلون (Enbiya, 21/23) [Onlar ise sorguya çekileceklerdir] mûcibince, suâl onlara teveccüh eder; ve abdin mazharı olan o isim onun "Rabb-i hâssı" olup bilcümle mevâtında onun nâsiyesinden tutup, kendi sırât-ı müstakîmi üzerinde yürütür. Vaktâki mevtın-i efâl olan vücûdât-ı izâfiyye âleminde bu hakāyıkın taalluk edeceği matâyâ-yı unsuriyye ve merâkib-i cismâniyye zâhir olur, her ferdin kuvvede olan isti'dâdı âlem-i fiilde zâhir olmak için, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) vâsıtasıyla "emr-i teklîfî" tebliğ olunur ve tebliğ netîcesinde ism-i Hâdî ile, ism-i Mudill'in bendeleri birbirinden temeyyüz eder. Mûsâ Fir'avn'dan ve Sıddîk Ebû Cehil'den ayrılır. Binâenaleyh "emr-i teklîfî"yi kabûl edenlerin fiili, hem "emr-i irâdî"ye ve hem de "emr-i teklîfî"ye muvâfik olur. Ve "emr-i teklîfî"ye muhalefet edenler, yalnız "emr-i irâdî"ye muvâfakat etmiş olurlar. Şu halde her iki tâife hakikatte "emr-i irâdî"ye mutî olmuş olurlar.

Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra beyt-i şerîfin ma'nâsı tavazzuh eder. Ya'nî Mûsâ ve Fir'avn'ın her ikisi de, ma'nâları olan kendi "ayn-ı sâbite"lerinin bendesidirler. Gerçi o Hz. Mûsâ zâhirde "emr-i teklîfî"ye hâdim olup râh-ı hidâyete sâliktir; Fir'avn ise "emr-i teklîfî"ye nazaran zâhirde yolsuzluk ve muhalefet eder; fakat "emr-i irâdî"ye nazaran mutî'dir. Şu halde her ikisi de kendi sırât-ı müstakîmleri üzere yürürler.

2486. Mûsâ gündüz huzûr-ı Hak'da nâlân olmuştur; Fir'avn dahi gece yarısı giryan olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2486. Mûsâ gündüz Hak huzurunda inlemiştir; Fir'avn dahi gece yarısı ağlamıştır.

2487. Şöyleki: Ey Huda, boynumda bu ne zincirdir ve eğer zincir olmasa, kim "Ben benim" der idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2487. Şöyle ki: Ey Allah, boynumdaki bu ne zincirdir ve eğer zincir olmasa, kim "Ben benim" derdi?

Yani Firavun gece yarısı ağlayarak şöyle derdi: Ey Rabbim, benim bu boynumdaki enaniyet (benlik) zinciri nedir? Bir türlü bu enaniyet ve gurur zincirini koparıp kendimi Musa'nın önünde küçültemiyorum. Musa'yı gördüğüm zaman bu enaniyet ve gurur duygusu şiddetleniyor. Ve eğer boynumdaki bu zincir olmasaydı, ben, benim der miydim?

Ya'nî Fir'avn gece yarısı ağlıyarak böyle derdi ki: Yâ Rab benim bu boynumdaki enâniyyet zinciri nedir? Bir türlü bu enâniyyet ve gurûr zincirini koparıp kendimi Mûsâ'nın önünde küçültemiyorum. Mûsâ'yı gördüğüm vakit bu enâniyyet ve gurûr duygusu şiddetleniyor. Ve eğer boynumdaki bu zincir olmasa idi, ben, benim der mi idim?

2488. Ondan ki Mûsa'yı münevver etmişsin, muhakkak beni de ondan mükedder etmişsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2488. Ondan ki Musa'yı aydınlatmışsın, muhakkak beni de ondan kederlendirmişsin.

"Ondan ki" işaret ismi, şerefli kırmızı renkteki "ilahi meşiyet"e (Allah'ın dilemesi) aittir. "Meşiyet"ten kasıt, yukarıda açıklanan "iradî emir"dir. Yani Musa'yı "ilahi iradî emir"den aydınlattın ve beni de o "iradî emir"den karanlık ve kederli kıldın. İkimizin hâli de bir kaynaktan çıkıyor; çünkü iman ve küfür, kabul ve ret, yakınlık ve uzaklık "iradî emir"in neticesidir. Musa bu "iradî emir" hükmüne uygun olarak "teklifî emir"e (şeriat emirleri) hizmet edip iman, kabul ve yakınlık içindedir; ve ben yine bu "iradî emir" hükmüne tabi olarak "teklifî emir"e muhalefetimden dolayı küfür, ret ve uzaklık içindeyim.

"Ondan ki" ism-i işareti sürh-i şerîfdeki "meşiyyet-i ilâhî"ye râci'dir. "Meşiyyet"ten murâd, yukarıda îzah olunan “emr-i irâdî"dir. Ya'nî Mûsâ'yı "emr-i irâdî-i ilâhiyye"nden münevver ettin ve beni de o "emr-i irâdî"den muzlim ve mükedder ettin. İkimizin hâli de bir menba'dan sudûr ediyor; zî-râ îmân ve küfür ve kabûl ve red ve kurb ve bu'd "emr-i irâdî"nin netîcesi-dir. Mûsâ bu "emr-i irâdî" hükmüne tevfikan "emr-i teklîfî"ye hâdim olup îmân ve kabûl ve kurb içindedir; ve ben yine bu "emr-i irâdî" hükmüne te-bean "emr-i teklîfî"ye muhalefetimden dolayı küfür ve red ve bu'd içindeyim.

2489. Ondan ki, sen Mûsa'yı ay yüzlü etmişsin; benim cânımın ayını, kara yüzlü etmişsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2489. Ondan ki, sen Musa'yı ay yüzlü etmişsin; benim canımın ayını, kara yüzlü etmişsin.

O ilahi iradeden sen Musa'nın yüzünü mana aleminde ve suret aleminde ay gibi parlak etmişsin; benim canımın yüzünü ise, mana aleminde "iradî emrin" ile ve suret aleminde de "teklifî emrin" (şeriat hükümleri) ile kara yaptın.

O meşiyyetten sen Mûsâ'nın yüzünü âlem-i ma'nâda ve âlem-i sûrette ay gibi parlak etmişsin; benim cânımın yüzünü, âlem-i ma'nâda "emr-i irâdî"n ile ve âlem-i sûrette de “emr-i teklîfî"n ile kara yaptın.

2490. Benim yıldızım bir aydan daha iyi olmadı; vaktaki husuf geldi, çârem ne olur? [2452]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2490. Benim yıldızım bir aydan daha iyi olmadı; vakti geldiğinde tutulma oldu, çarem ne olur?

Benim talihimin yıldızının parlaklığı ay kadardır ve ondan fazla değildir; fakat böyleyken, benim o yıldızıma manevî tutulma (husûf-ı ma'nevî) meydana geldi ve tutuldu. Bu manevî tutulmayı def etmeye asla çarem yoktur. "Yıldız"dan kasıt, Firavun'un saltanat ve görünen gücünü gerektiren tekil sabit hakikati (ayn-ı sabite)dir; ve "tutulma"dan kasıt, kendisine Hz. Musa (a.s.) tarafından gelen teklif emridir.

Benim tâli'imin yıldızının parlaklığı ay kadardır ve ondan fazla değildir; fakat böyle iken, benim o yıldızıma husûf-ı ma'nevî vâki' oldu ve tutuldu. Bu ma'nevî husûfun define aslâ çârem yoktur. "Yıldız"dan murâd Fir'avn'ın sal-tanat ve kuvvet-i zâhiresini iktizâ eden "ayn-ı sabite"sidir; ve "husûf"tan murâd, kendisine Hz. Mûsâ tarafından vâki' olan "emr-i teklîfî"dir.

2491. Gerçi nevbetimi Rab ve sultan vurdular; ay tutuldu ve halk tas çalarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2491. Gerçi nöbetimi Rab ve sultan vurdular; ay tutuldu ve halk tas çalarlar.

Yani halk, benim saltanatım ve görünen gücüm sebebiyle etrafımda toplanıp nöbet müziğini çalarlar. Nasıl ki padişahların sarayları etrafında belirli zamanlarda nöbet müziğini çalarlardı; bugün onları tasvir ve temsil eden mehterler teşkil edilip müzik çaldırılmaktadır. Halkın benim etrafımda nöbet müziği çalmaları, ay tutulduğu vakit, ay tutulmasını ilan etmek için halkın tepsi ve tas çalmalarına ve tüfek ve tabanca atmalarına benzer; çünkü benim de manevî ayım tutulmuştur. Önceleri ay tutulduğu vakit, halk ilan için tepsi ve tas gibi şeyler çalıp gürültü ederlerdi. Bunun sebebi "Ay tutuldu haberiniz olsun, husûf namazı kılınız" demek içindi. Çünkü husûf (ay tutulması), felekî hallerde istisnai bir halin meydana gelmesinden ibaret olup, bu gibi zamanlarda halkın Hakk'a yönelmesi maksadıyla husûf namazı edası yüce sünnettir. Sonraları cahiller bu ilanı hurafeye çevirip, güya ayın bir ejderha tarafından tutulduğu ve bu ejderhayı ürkütmek için bu gibi gürültüler yapıldığı fikrine kapılmışlar ve bu suretle fen ve heyet (astronomi) ehlini kendilerine güldürmüşlerdir.

Ya'nî halk benim saltanat ve kuvvet-i zâhirem sebebiyle etrafımda topla-nıp nevbet mızıkasını çalarlar. Nitekim pâdişâhların sarayları etrafında mu-ayyen zamanlarda nevbet mızıkasını çalarlar idi; elyevm onları tasvîr ve tem-sil eden mehterler teşkil olunup mızıka çaldırılmaktadır. Halkın benim etrâ-fımda nevbet mızıkası çalmaları, ay tutulduğu vakit, husûfu i'lân için halkın tepsi ve tas çalmalarına ve tüfek ve tabanca atmalarına benzer; zîrâ benim de ma'nevî ayım tutulmuştur. Evvelce ay tutulduğu vakit, halk i'lân için tepsi ve tas gibi şeyler çalıp gürültü ederler idi. Bunun sebebi "Ay tutuldu haberi-niz olsun, husûf namazı kılınız" demek için idi. Zîrâ husûf, ahvâl-i felekiyye-de müstesnâ bir hâl vukū'undan ibaret olup, bu gibi zamanlarda halkın Hakk'a teveccühü maksadıyla salât-ı husûf edâsı sünnet-i seniyyedir. Sonraları câhiller bu i'lânı hurâfâta kalb edip, gûyâ ayın bir ejderha tarafından tutulduğu ve bu ejderhâyı ürkütmek için bu gibi gürültüler yapıldığı fikrine zâhib olmuşlar ve bu sûretle ehl-i fen ve hey'eti kendilerine güldürmüşlerdir.

2492. O tası çalarlar ve gürültü ederler; o darbeden ayı rüsvâ ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2492. O tası çalarlar ve gürültü ederler; o darbeden ayı rüsvâ ederler.

Halk, benim o tutulmuş olan ayıma karşı tas çalarlar ve gürültü ederler; oysa o tasa vurdukları darbelerden benim tutulan ayımı rezil ederler. Çünkü ayın tutulup kara yüzlü olduğunu halka ilan ederler.

Halk benim o tutulmuş olan ayıma karşı tas çalarlar ve gürültü ederler; halbuki o tasa vurdukları darbelerden benim tutulan ayımı rüsvây ederler. Çünkü ayın tutulup kara yüzlü olduğunu halka i'lân ederler.

2493. Ben ki Fir'avn'ım, benim eyvâyım halktandır; o benim Rabbiye'l-a'lâm, tas darbesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2493. Ben ki Firavun'um, benim eyvahım halktandır; o benim Rabbiye'l-a'lâm, tas darbesidir.

Ben ki Mısır sultanı olan Firavun'um, benim eyvahım ve benim helakım beni halkın alkışlamasındandır. Çünkü halkın alkışlamasından bende azamet ve gurur duyguları kabarır. O halkın "Rabbiye'l-a'lâ" yani "Benim en yüce Rabbim" demeleri, benim tutulmuş olan ayıma tas çalmalarıdır ve tasa vurdukları darbelerdir.

Ben ki Mısır sultânı olan Fir'avn'ım, benim eyvâyım ve benim helâkim beni halkın alkışlamasındandır. Zîrâ halkın alkışlamasından bende azamet ve gurûr duyguları kabarır. O halkın "Rabbiye'l-a'lâ" ya'nî "Benim Rabb-i a'lâm" demeleri, benim tutulmuş olan ayıma tas çalmalarıdır ve tasa vurdukları darbelerdir.

2494. Biz hâce-taşız; ammâ senin baltan, senin meşeliğinde dalı yarar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2494. Biz kapı yoldaşıyız; ama senin baltan, senin meşeliğinde dalı yarar.

"Hâce-taş" bir efendiye hizmet eden kimseye denir, Türkçesi "kapı yoldaşı"dır. "Balta"dan kasıt, "iradî emir"dir. "Meşelik"ten kasıt ise izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) âlemindeki belirli ve çok sayıdaki suretlerdir. Yani "Ey Rabbim, Musa ile ben bir kapı yoldaşıyız ve vahdeti sabit olan senin gibi bir efendinin kapısında hizmetkârız; ama senin 'iradî emrin'in baltası, bu dünya âleminde ve bu çokluk meşeliğinde benim gibilerin izafî varlıkları dallarını 'teklifî emir' (sorumluluk yükleyen emir) vasıtasıyla yarar ve keser, yine sapkınlığa düşürür."

“Hâce-taş” bir efendiye hizmet eden kimseye derler, Türkçesi “kapı yoldaşı”dır. “Balta”dan murâd, “emr-i irâdî”dir. Ve “meşelik”ten murâd vücûdât-ı izâfiyye âlemindeki suver-i müteayyene ve kesîredir. Ya'nî “Yâ Rab, Mûsâ ile ben bir kapı yoldaşıyız ve vahdeti sabit olan senin gibi bir seyyidin kapısında hizmetkârız; ammâ senin “emr-i irâdî”nin baltası, bu âlem-i dünyâda ve bu keserât meşeliğinde benim gibilerin vücûdât-ı izâfiyyeleri dallarını “emr-i teklîfî”n vâsıtasıyla yarar ve kat' eder, yine dalâlete düşürür.

2495. Kezâ bir dalı bitiştirir, diğer dalı muattal eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2495. Aynı şekilde bir dalı bitiştirir, diğer dalı işlevsiz bırakır.

Yine o "iradî emir"in bir dalını faydalı meyveler vermek için bitiştirir ve sabit kılar ve hidayete ulaştırır; diğer bir dalı da işlevsiz, umduğunu bulamamış ve zararlı bırakır.

Yine o “emr-i irâdî”n bir dalı semerât-ı nâfia vermek için bitiştirir ve tesbît eder ve hidâyete îsâl eder; dîğer bir dalı da muattal ve hâib ü hâsir bırakır.

2496. Dal için balta üzerine bir el var mıdır? Hayır, hiç dal balta elinden sıçradı mı? Hayır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2496. Dal için balta üzerinde bir el var mıdır? Hayır, hiç dal balta elinden sıçradı mı? Hayır!

Bir fert için "iradî iş" (kulun iradesiyle yaptığı iş) üzerinde kimsenin tasarruf hakkı var mıdır? Hiç bu izafî varlık âleminde bir fert "iradî iş"in hükmünden kendisini kurtarabilir mi? Hayır. Bu şerefli beytin zevkine varmak için 623, 624, 625 numaralı beyitler ile, onları takip eden beyitleri ve açıklamalarını incelemek lazımdır; çünkü bu konularda cebir meselesi açıklanmıştır; burada tekrarı uzatmaya sebep olur.

Bir ferd için "emr-i irâdî" üzerinde kimsenin dest-i tasarrufu var mıdır? Hiç bu âlem-i izâfide bir ferd "emr-i irâdî"nin hükmünden kendisini kurtarabilir mi? Hayır. Bu beyt-i şerîfin zevkıne varmak için 623, 624, 625 numaralı beyitler ile, onları ta'kîb eden ebyâtı ve îzâhâtını mütâlaa etmek lâzımdır; zîrâ bu bahislerde cebir mes'elesi îzâh edilmiştir; burada tekrârı mûcib-i tatvil olur.

2497. O kudret hakkı için ki, o balta sana mahsustur, sen kereminden bu eğrilikleri doğru et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2497. O kudret hakkı için ki, o balta sana özgüdür, sen kereminden bu eğrilikleri doğru et!

Ey Rabbim, o mutlak kudret hakkı için ki, o irade baltası senindir ve sana özgüdür. Sen rahmetinin eseri olan rahîmiyetinle bu görünen âlemdeki eğrilikleri doğru et! Bu istek, kader sırrının bilinmezliğine dayanarak meydana gelmiştir. Çünkü hiçbir kimse, sabit hakikatinin hangi bir ismin tecelligâhı olarak ilâhî ilimde sabit olduğunu bilemez. Bu sebeple, görünen âlemde sapıklık üzere gidenlerden bazıları, sonradan hidayet bulur; ve hidayet üzere gidenlerden bazıları da sapıklığa düşer. Nasıl ki Firavun'un boğulması anında iman ettiği ve bu iman üzere dünyadan gittiği, Fusûsu'l-Hikem'de Musa Fassı'nda Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî efendimiz tarafından Kur'anî delillerle ispat edilmiştir.

Yâ Rab, o kudret-i mutlakan hakkı için ki, o meşiyyet baltası senindir ve sana mahsûstur. Sen rahmet-i rahîmiyyen ile bu âlem-i sûrîdeki eğrilikleri doğru et! Bu taleb, sırr-ı kaderin mechûliyyetine binâen vâki' olmuştur. Zîrâ hiçbir kimse ayn-ı sâbitesinin hangi bir ismin mazharı olarak ilm-i ilâhîde sâbit olduğunu bilemez. Binâenaleyh âlem-i sûretde dalâlet üzere gidenlerden ba'zıları, bilâhire hidâyet bulur; ve hidâyet üzere gidenlerden ba'zıları da dalâlete düşer. Nitekim Fir'avn'ın garkı hengâmında îmân ettiği ve bu îmân üzere âlemden gittiği Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Mûsevîde cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî efendimiz tarafından delâil-i kur'âniyye ile isbât buyrulmuştur.

2498. Tekrâr Fir'avn kendi kendine dedi ki: Acîb şey; bütün geceler ben yâ Rabbena'da değil miyim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2498. Tekrar Firavun kendi kendine dedi ki: Acayip şey; bütün geceler ben "Ey Rabbimiz!" demekte değil miyim?

Firavun, Hakk'a karşı meydana gelen yakarışının ardından kendi nefsine dönerek hitap edip, "Şaşılacak şeydir, ben bütün geceler 'Ey bizim Rabbimiz!' diyerek yalvarıp yakarmakta değil miyim?" dedi.

Fir'avn, Hakk'a karşı vâki' olan münâcâtını müteâkıb kendi nefsine rücû'an hitâb edip taaccüb olunacak şeydir, ben bütün geceler, "Ey bizim Rabbimiz!" diyerek tazarru' ve niyâz etmekte değil miyim? dedi.

2499. Gizlide hâkî ve mevzûn olurum; Mûsâ'ya eriştiğim vakit, nasıl olurum?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2499. Gizlide toprak gibi ve ölçülü olurum; Mûsâ'ya eriştiğim zaman, nasıl olurum?

Kendi kendime kaldığım zaman Mûsâ'nın manevî yüceliğini düşünerek toprak gibi, mütevazı ve akıl ile mantık dairesinde ölçülü olurum; Mûsâ ile karşılaştığım zaman, o muhakeme ve tevazu hemen yok olur; bende kibir, benlik ve gurur duyguları kabarır.

Kendi kendime kaldığım vakit Mûsâ'nın azamet-i ma'neviyyesini tefekkür edip hâkî ve mütevâzi' ve akıl ve mantık dairesinde mevzûn olurum; Mû- sâ'ya mülâkî olduğum vakit, o muhâkeme ve tevâzu' derhal zâil olur; bende kibir ve enâniyyet ve gurûr duyguları kabarır.

2500. Kalp altının rengi on kat olur; ateşin önünde nasıl kara yüzlü olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2500. Kalp altının rengi on kat olur; ateşin önünde nasıl kara yüzlü olur?

Firavun, kalp altını kendi nefsine ve Hz. Musa'yı da ateşe benzetiyor.

[2462] Fir'avn, kalp altını kendi nefsine ve Hz. Mûsâ'yı da ateşe teşbih ediyor.

2501. Benim kalbim ve kalıbım O'nun hükmünde değil midir; beni bir lahza iç ve bir lahza kabuk eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2501. Benim kalbim ve kalıbım O'nun hükmünde değil midir; beni bir lahza iç ve bir lahza kabuk eder.

Benim anlamım ve şeklim, o mutlak fail olan Hakk'ın hükmü altında değil midir? İşte O'nun ilâhî kazâsı (Allah'ın küllî hükmü) beni bazen anlam ve bazen şekil tarafına çeker; bu sebeple bazen iç ve bazen kabuk olurum.

Benim ma'nâm ve sûretim o fâil-i mutlak olan Hakk'ın hükmü tahtında değil midir? İşte O'nun kazâ-yı ilâhîsi beni gâh ma'nâ ve gâh sûret tarafına çeker; binâenaleyh ba'zan iç ve ba'zan kabuk olurum.

2502. Ekin ol, dediği vakit yeşil olurum; çirkin ol dediği vakit de sarı olurum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2502. Ekin ol, dediği vakit yeşil olurum; çirkin ol dediği vakit de sarı olurum.

Yani ben, mutlak hâkim olan Hakk'ın emrine boyun eğmişimdir; ekin ol derse, zümrüt gibi yemyeşil bir ekin olurum; o inceliği terk et, kuru ve çirkinleş derse, kuruyup sapsarı saman olurum.

Ya'nî ben, hâkim-i mutlak olan Hakk'ın emrine münkādım; ekin ol derse, zümrüt gibi yemyeşil bir ekin olurum; o latâfeti terk et, kuru ve çirkinleş derse, kuruyup sapsarı saman olurum.

2503. Beni bir lahza ay, bir dem kara eder; muhakkak Allah'ın işi bunun gayri ne olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2503. Beni bir an ay, bir an kara eder; muhakkak Allah'ın işi bundan başka ne olur?

Yani benim ay gibi olan canımı bir an iman tarafına götürüp parlatır; ve bir an da küfür tarafına sevk edip karanlık kılar. Muhakkak Yüce Allah'ın işi böyle karşılıklı tecellilerden başka ne olur? Yani Hakk'ın tecellileri sürekli böyle cemalî (güzellik ve lütuf tecellisi) ve celalîdir (azamet ve kahır tecellisi). Eğer bu hal cebir değil midir ve bu tecellilere göre herkes mecbur değil midir? diye soru sorulursa; Hakk'ın fiili kudretine, kudreti iradesine, iradesi ilmine ve ilmi de bilinen şeye tabidir. Bilinen şey ise kulun hakikati ve tekil sabit hakikatidir; ve sabit hakikatler ise, isimlerin gölgeleridir ve isimler, isimlendirilenden ayrı değildir deriz. Nitekim bu konudaki ayrıntılı açıklamalar 625 numaralı beytin şerhinde geçti. Burada cebri (zorunluluğu) ortaya çıkaran vehmedilmiş varlık ve varlığın vehmidir.

Ya'nî benim ay gibi olan canımı bir lahza îmân tarafına götürüp parlatır; ve bir dem de küfür tarafına sevk edip zulmânî kılar. Muhakkak Allah Teâlâ'nın işi böyle mütekābil tecelliyâtın gayri ne olur? Ya'nî Hakk'ın tecelliyâtı ale'd-devâm böyle cemâlî ve celâlîdir. Eğer bu hâl cebir değil midir ve bu tecelliyâta nazaran herkes mecbûr değil midir? diye suâl olunursa; Hakk'ın fiili kudretine ve kudreti irâdesine ve irâdesi ilmine ve ilmi ma'lûma tâbi'dir. Ve ma'lûm ise abdin hakîkati ve "ayn-ı sâbite"sidir; ve "a'yân-ı sabite" ise, zılâl-i esmâdır ve esmâ, müsemmânın gayri değildir deriz. Nitekim bu babdaki îzâhât-ı mufassala 625 numaralı beytin şerhinde geçti. Burada cebri îcâd eden vücûd-1 vehmî ve vehm-i vücûdîdir.

2504. "Kün fekân!" hükmünün çevganları önünde, mekânda ve la-mekânda koşmaktayız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2504. "Ol!" emrinin çevganları önünde, mekânda ve mekânsızlıkta koşmaktayız.

"Ol!" emrinden kasıt, "Bizim irâde ettiğimiz şeye ancak sözümüz, ol dememizdir; şimdi o şey olur" (Nahl, 16/40) ayet-i kerimesine işarettir.

"Çevgan", cirit oyununda topu çeldikleri ucu eğri sopadır. İnsan varlığı, çevgan önündeki topa benzetilmiştir. "Mekân"dan kasıt, şekiller âlemidir; çünkü şekil mekânı gerektirir. "Mekânsızlık"tan kasıt, mana âlemidir; çünkü mana, belirli bir mekân ile nitelenmiş değildir. Mananın özeti şöyle olur: "Bizim top gibi olan varlıklarımız, senin çevgan gibi olan 'Ol!' emirlerinin hükmü önünde çelindikçe, bazen şekiller âlemi içinde ve bazen mana âlemi içinde, oraya buraya yuvarlanıp koşmaktadır."

"Kün fekân"dan murad انما قَوْلُنَاً لشئ إذا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (Nahl, 16/40) ya'nî "Bizim irâde ettiğimiz şeye ancak kavlimiz, ol dememizdir; imdi o şey olur" âyet-i kerîmesine işarettir.

"Çevgân" cirit oyununda top çeldikleri ucu eğri sopadır. Vücûd-ı beşer, çevgân önündeki topa teşbîh buyrulmuştur. "Mekân"dan murâd, âlem-i sûrettir; zîrâ sûret mekânı iktizâ eder. “Lâ-mekân"dan murâd, âlem-i ma'nâdır; zîrâ ma'nâ, mekân-ı mahsûs ile muttasıf değildir. Hulâsa-i ma'nâ böyle olur: "Bizim top gibi olan vücûdlarımız, senin çevgân gibi olan "Kün!" emirlerinin hükmü önünde çelindikçe, gâh âlem-i sûret içinde ve gâh âlem-i ma'nâ içinde, oraya buraya yuvarlanıp koşmaktadır."

2505. Vaktaki renksizlik rengin esîri oldu; bir Mûsa, bir Mûsâ ile cenkte oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2505. Renksizlik, rengin esiri olduğu vakit; bir Musa, bir Musa ile savaşta oldu.

"Renk"ten kasıt, oluşa ait şekiller ve kayıtlı varlıklardır. "Renksizlik"ten kasıt ise, hakiki varlığın mutlaklık mertebesidir ki, bütün sıfatlar, nitelikler ve isimler o mertebede yok olmuş ve erimiş durumdadır. "Esir olmak"tan kasıt, Hakk'ın mutlak varlığının, isimleri gereği, oluşa ait şekillerle kayıtlanması ve belirginleşmesidir. İkinci mısradaki birinci "Musa"dan kasıt, genel anlamı itibarıyla mutlak olarak Hâdî isminin mazharı (tecelli yeri) olan bir şekildir; özel anlamı itibarıyla ise, şeriat getiren peygamber olan Hz. Musa (a.s.)'dır. İkinci "Musa"dan kasıt, aynı şekilde genel anlamı itibarıyla mutlak olarak Mudill isminin mazharı olan bir şekildir; özel anlamı itibarıyla ise, bir adı Musa olan Sâmirî'dir. Çünkü Sâmirî, Kur'an-ı Azîmü'ş-şân'da kıssası beyan buyrulduğu üzere, Hz. Cibril'in atının bastığı yerden bir avuç toprak alıp İsrailoğulları'nın ziynet eşyalarını ve süslerini toplayarak eritti ve içine toprağı da karıştırdı, buzağı heykeli döktü; heykel ses vermeye başladı. Bunun üzerine Samiri İsrailoğulları'na هَذَا الَهُكُمْ وَالَهُ مُوسَى فَنسى (Tâhâ, 20/88) yani "İşte bu sizin ve Musa'nın ilâhıdır ki, Musa onu unuttu" dedi. Bu olay Hz. Musa Tur'da iken meydana gelmişti. Bu anlama işaret ederek ariflerden biri, bu beyti söylemiştir: "O Musa'yı ki Cibril terbiye etti, kâfirdir; ve o Musa'yı ki Firavun terbiye etti, mürseldir." Bu açıklamalar anlaşıldıktan sonra şerefli beytin anlamı şöyle olur: "Vaktaki şekilden uzak olan mutlak varlık, isimleri gereği, oluşa ait şekillerle kayıtlandı ve belirginleşti, bu isimlerin gereği olarak bir Musa, bir Musa ile savaş ve muhalefet içinde bulundu."

"Renk"ten murâd, suver-i kevniyye ve vücûdât-ı mukayyededir. "Renksizlik"den murâd vücûd-ı hakîkînin mertebe-i ıtlâkıdır ki, bilcümle sıfât ve nuût ve esmâ o mertebede mahv ve müstehlektir. "Esîr olmak"tan murâd, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın sûret-i kevniyye ile, bi-hasebi'l-esmâ takayyüd ve taayyünüdür. İkinci mısra'daki birinci "Mûsâ"dan murâd, ma'nâ-yı umûmîsi i'tibariyle mutlakan ism-i Hâdî'nin mazharı olan bir sûrettir; ve ma'nâ-yı husûsîsi i'tibariyle, nebiyy-i mürsel olan Hz. Mûsâ (a.s.) dır. İkinci "Mûsâ"dan murâd, kezâ ma'nâ-yı umûmîsi i'tibâriyle mutlakan, ism-i Mudill'in mazharı olan bir sûrettir; ve ma'nâ-yı husûsîsi i'tibâriyle, bir adı Mûsâ olan Sâmirîdir. Zîrâ Sâmirî, Kur'ân-ı Azîmü'ş-şanda kıssası beyân buyrulduğu üzere, Hz. Cibril'in atının bastığı mahalden bir avuç toprak alıp Benî İsrail'in huliyyâtını ve müzeyyenâtını toplayarak eritti ve içine toprağı da karıştırdı, buzağı heykeli döktü; heykel sadâ vermeğe başladı. Bunun üzerine Samiri Beni İsrail'e هَذَا الَهُكُمْ وَالَهُ مُوسَى فَنسى (Tâhâ, 20/88) ya'nî "İşte bu sizin ve Mûsâ'nın ilâhıdır ki, Mûsâ onu unuttu" dedi. Bu vak'a Hz. Mûsâ Tûr'da iken vâki' olmuş idi. Bu ma'nâya işâreten ârifin biri, bu beyti söylemiştir: O Mûsâ'yı ki Cibril terbiye etti, kâfirdir; ve o Mûsâ'yı ki Fir'avn terbiye etti, mürseldir." Bu îzâhât anlaşıldıktan sonra beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle olur: “Vaktâki sûretten münezzeh olan vücûd-ı mutlak, esmâsı hasebiyle, sûret-i kevniyye ile takayyüd ve taayyün etti, bu esmânın iktizâsı olmak üzere bir Mûsâ, bir Mûsâ ile cenk ve muhalefet içinde bulundu."

2506. Vaktaki bî-renkliğe erişesin ki, onu tuttun idi, Mûsâ ve Fir'avn sulh tutarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2506. Renksizliğe ulaştığında, ki onu tutmuştun, Musa ve Firavun barışırlar.

Ey Hakk Yolcusu, bir zamanlar senin bu kayıtlı varlığın yoktu; sen Hakk'ın ilminde sabit olmuş bir ismin gölge suretiydin; ve ondan önce de Hakk'ın mutlak varlığında yok olmuş ve erimiş durumdaydın. Daha sonra, o ilahi ilimde sabit olan hakikatinin gölgesi, Hakk'ın latif varlığının mertebe mertebe yoğunlaşması yoluyla, sana verdiği izafî bir varlıkta yansıdı. Şimdi ya derin düşünme ve tefekkür ile yahut sülûk (tasavvuf yolculuğu) yoluyla doğru keşif ve müşahede ile o mutlaklık âlemini ve o renksiz ve suretsiz âlemi idrak edesin ve ona ulaşasın; o zaman görürsün ki, o mertebede Hz. Musa ile Firavun, tek bir hakikatten ibaret olup, barış ve birlik içindedir ve aralarındaki zahirî çekişme ve muhalefet ortadan kalkmıştır.

Ey sâlik, bir vakit senin bu vücûd-ı mukayyedin yok idi; sen Hakk'ın ilminde sabit olmuş bir ismin sûret-i zıllîsi idin; ve ondan mukaddem dahi vücûd-ı mutlak-ı Hak'da mahv ve müstehlek idin. Ba'dehû o ilm-i ilâhîde sâbit olan hakikatinin zılli, vücûd-ı latîf-i Hakk'ın mertebe mertebe kesâfeti tarîkıyla, sana verdiği bir vücûd-ı izâfide mün'akis oldu. Şimdi ya teemmül ve tefekkür ile veyâhut sülük tarîkıyle keşf-i sahîh ve şühûd ile o âlem-i ıtlâkı ve o renksiz ve sûretsiz âlemi idrâk edesin ve ona vâsıl olasın o vakit görürsün ki, o mertebede Hz. Mûsâ ile Fir'avn, hakikat-i vâhideden ibaret olup, sulh ve ittihâd içindedir ve aralarındaki nizâ' ve muhalefet-i sûrî mürtefi'dir.

2507. Eğer sana bu nüktede suâl gelirse, renk ne vakit kıyl u kālden hâlî olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2507. Eğer sana bu incelikte soru gelirse, renk ne zaman sözden ve dedikodudan uzak olur?

Ey Hakk Yolcusu, sana bu bizim söylediğimiz tevhid inceliğinde bir soru gelip de şöyle dersen: "Hz. Musa (a.s.) şanlı bir peygamberdi ve Firavun ise inatçı, zalim ve inkârcı bir hükümdardı. الضدان لا يجتمعان (İki zıt bir araya gelmez) kuralınca, bu iki zıddın barışması ve birleşmesi nasıl mümkün olur?" Biz de cevap olarak deriz ki: "Evet, renk âleminde zıtlar bir araya gelmez; çünkü renk ve suret âlemi hiçbir zaman sözden ve dedikodudan uzak değildir. Bu bizim söylediğimiz barışma ve birleşme, hakikatin asıl mertebesine göredir."

Ey sâlik, sana bu bizim söylediğimiz tevhîd nüktesinde bir suâl gelip der isen ki: "Hz. Mûsâ (a.s.) bir nebiyy-i zîşân idi ve Fir'avn ise bir muannid ve zâlim ve münkir bir hükümdar idi. الضدان لا يجتمعان iki zid müctemi' olmazlar" kāidesince bu iki zıddın sulhü ve ittihâdı nasıl mümkin olur?" Biz de cevâben deriz ki: "Evet renk âleminde ezdâd müctemi' olmaz; zîrâ renk ve sûret âlemi hiçbir vakit kıyl u kālden hâlî değildir. Bu bizim söylediğimiz sulh ve ittihad, asl-ı hakîkî mertebesine göredir."

2508. Bu acibdir ki, bu renk, renksizden kalktı; renk, renksiz ile niçin cenge kalktı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2508. Bu şaşılacak bir şeydir ki, bu renk, renksizden ortaya çıktı; renk, renksiz ile niçin savaşa kalktı?

Yani sen dikkat etmez misin ki, bu renk renksizden ve şekil şekilsizden meydana geldi ve ortaya çıktı. Daha sonra bu renk ve şekil, kendi aslı olan renksizlik ve şekilsizlik ile niçin karşıtlığa ve zıtlığa kalkıştı; bu şaşılacak bir şey değil midir? Eğer bunun ne demek olduğunu anlamak istersen, aşağıdaki örneklere dikkat et!

Ya'nî sen dikkat etmez misin ki, bu renk renksizden ve sûret sûretsizden peydâ ve zâhir oldu. Ba'dehû bu renk ve sûret kendi aslı olan renksizlik ve sûretsizlik ile niçin muhalefete ve ziddiyyete kıyâm etti; bu acib bir şey değil midir? Eğer bunun ne demek olduğunu anlamak ister isen, âtîdeki misallere dikkat et!

2509. Yağın aslı sudan ziyade olur; sonunda su ile nasıl zıd olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2509. Yağın aslı sudan daha fazla olur; sonunda su ile nasıl zıt olur?

Yani zeytin yağının aslı zeytin ağacıdır, bu ağaç "وجَعَلْنَا مِنَ الماءِ كُلِّ شَيْئ حى" (Enbiyâ, 21/30) yani "Her şeyin hayatı sudandır" ayet-i kerimesi gereğince sudan gelişip büyür ve hayat bulur; ve onun meyvesi olan zeytin yetişir, ondan yağ çıkarırlar. Sudan hayat bulmuş, lakin nihayet ona zıt olur ve bir türlü su ile karışamaz.

Ya'nî zeytin yağının aslı zeytin ağacıdır, bu ağaç وجَعَلْنَا مِنَ الماءِ كُلِّ شَيْئ حى (Enbiyâ, 21/30) ya'nî "Herşeyin hayatı sudandır" âyet-i kerîmesi mûcibince sudan neşv ü nemâ ve hayât bulur; ve onun semeresi olan zeytin yetişir, ondan yağ çıkarırlar. Sudan hayât bulmuş, lâkin nihâyet ona zid olur ve bir türlü su ile imtizâc edemez.

2510. Mâdemki yağı su ile yoğurmuşlardır, su ile yağ niçin zid olmuşlardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2510. Mademki yağı su ile yoğurmuşlardır, su ile yağ niçin zıt olmuşlardır?

[2471]

2511. Mâdemki gül dikenden ve diken de güldendir; niçin her ikisi cenkde ve mâcerâ içindedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2511. Mademki gül dikenden ve diken de güldendir; niçin her ikisi savaşta ve macera içindedir?

Bu şerefli beyit de başka bir oluşsal örnektir. Yani gül ve diken, özde birleşmiş, görünüşte ve şekilde birbirine aykırı ve zıttır. Şekil âleminde gül makbul ve diken zemmedilmiştir; gül güzel kokusuyla burunları hoş kokutur ve diken herkesin ellerini yırtar; görevleri başka başkadır. Bunun gibi müminler ile kâfirler özde birleşmiş oldukları hâlde, görünüşte ve şekilde birbirinin zıddıdır; bu farklılık ve zıtlık, hakiki tek varlığın isim ve sıfatlarının eserleri ve hükümleridir.

Bu beyt-i şerîf dahi diğer bir misâl-i kevnîdir. Ya'nî gül ve diken asılda müttehid ve zuhûrda ve sûrette birbirine mugâyir ve muhâliftir. Alem-i sûrette gül makbûl ve diken mezmûmdur; gül güzel kokusuyla meşâmmı ta'tîr eder ve diken herkesin ellerini yırtar; vazîfeleri başka başkadır. Bunun gibi mü'minler ile kâfirler asılda müttehid oldukları halde, zuhûrda ve sûrette yekdîğerinin zıddıdır; bu tehâlüf ve tezâd, vücûd-ı vâhid-i hakîkînin esmâ ve sıfâtının âsâr ve ahkâmıdır.

2512. Yahut bu cenk değildir; hikmet içindir, eşek satanların nizā'ı gibi san'attır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2512. Yahut bu savaş değildir; hikmet içindir, eşek satanların çekişmesi gibi bir sanattır.

Yani bir asıldan ortaya çıkan bu kevnî (oluş ve bozuluş âlemine ait) görünümler arasındaki ihtilaf ve çekişme, hakikaten ihtilaf ve çekişme değildir; aksine, bunun izafî varlık âleminde böyle görünmesi bir hikmete dayanır ve o hikmet de kevnî suretler aynasında hakiki tek varlığın kendi hallerinin hükümlerini ve eserlerini müşahede etmesidir. Çünkü bilmek, görmek gibi değildir. Örneğin, doğduğu günden beri hiçbir aynaya bakmamış olan kimse, kendisini bilir fakat görmez. Ne zaman ki aynaya bakar, bu müşahededen önceki bilgisine ek olarak, kendi zatına dair başka bir bilgi elde eder. Ve o kimse bu ek bilgiyi yine kendisinden almış bulunur. Böyle olunca, bu suret ve taayyünler (belirginleşmeler) âleminde görülen ihtilaf ve çekişme, at pazarında eşek satan tellalların, müşterinin tamahkâr bakışını çekmek için birbirleriyle pazarlıkta mücadele ve çekişmeye girişmelerine benzer. Görünüşte iki kişi pazarlık konusunda birbirleriyle kavgaya tutuşmuş görünür; fakat hakikatte çekişme ve muhalefet yoktur; aksine bir sanat vardır ki, zamanımızda bunlara "tavcı" derler.

Ya'nî bir asıldan neş'et eden bu mezâhir-i kevniyye arasında görünen ihtilâf ve nizâ' hakikaten ihtilaf ve nizâ' değildir; belki bunun vücûd-ı izâfi âleminde böyle görünüşü bir hikmete müsteniddir ve o hikmet dahi suver-i kev- niyye âyînesinde vücûd-i vâhid-i hakîkînin kendi şuûnâtının ahkâm ve âsârını müşâhededir. Zîrâ bilmek, görmek gibi değildir. Meselâ doğduğu günden beri hiçbir aynaya bakmamış olan kimse, kendisini bilir ve fakat görmez. Vaktâki aynaya bakar, bu müşâhededen evvelki ilmi üzerine zâid olarak, kendi zâtına dîğer bir ilim hâsıl olur. Ve o kimse bu ilm-i zâidi yine kendisinden almış bulunur. Böyle olunca, bu âlem-i sûret ve taayyünâtta görülen ihtilaf ve nizâ', at pazarında eşek satan dellâlların, müşterinin nazar-ı tama'ını celb için birbirleriyle pazarlıkta mücadele ve nizâ'a girişmelerine benzer. Zâhirde iki kişi pazarlık hususunda birbirleriyle kavgaya tutuşmuş görünür; fakat hakikatte nizâ' ve muhalefet yoktur; belki bir san'at vardır ki, zamânımızda bunlara "tavcı" derler.

2513. Yahut ne budur ne odur; hayranlıktır. Hazîneyi iste; hazîne vîranlıktadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2513. Yahut ne budur ne odur; hayranlıktır. Hazîneyi iste; hazîne vîranlıktadır.

Yahut bir asıldan kaynaklandıkları hâlde, bu çokluklar arasında meydana gelen hâller ne gerçek bir çekişme ve anlaşmazlıktır ne de tellalların yapmacık çekişmeleri gibi bir sanattır; aksine, Hakk'ın gerçek varlığının, izafî varlık âleminde kendi ilâhî oluşlarını gözlemlemesinden ibarettir ki, bu nihai amaca vâkıf olmak ve bu tecellîleri seyretmek, ârifleri hayrette bırakır; ve ârif, bu bakış içinde "seyr-fillâh"tadır (Allah'ta seyir hâlindedir); ve "seyr-fillâh"ın ise sonu yoktur. Bu sebeple ey sâlik, sen bakışından vehmedilmiş olan bu suret perdelerini yırt ve kaldır! Bu tecellîlerin hazînesi olan gerçek varlığı iste; çünkü bu vehmedilmiş suret perdeleri kalkmadıkça ve taayyünler (belirginleşmeler) âlemi viran ve harap olmadıkça, o hakikat sana açığa çıkmaz. Bu sebeple o hazîne viranlıktadır. Bu şerefli beyit, Enbiyâ Sûresi'nde geçen şu âyet-i kerîmenin tefsiridir: وَ مَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَ مَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ لَوْ أَرَدْنَا أَنْ نَتَّخِذَ لَهْوًا لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا إِنْ كُنَّا فَاعِلِينَ بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَإِذَا هُوَ ذَاهَقَ وَ لَكُمْ الْوَيْلُ مِّمَّا تَصِفُونَ (Enbiyâ, 21/16-18) Yani “Biz gökleri ve yeri ve aralarındaki şeyleri oyun ve boş yere yaratmadık. Eğer biz eğlence edinmeyi isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik; bunu yapmayız, aksine Hakk'ı bâtıl üzerine atarız da Hak onu mahveder ve helâk eder; çünkü Hakk'ın zuhûru ile bâtıl yok olur. Vasfettiğiniz şeyden dolayı vay size!"

Bu âyet-i kerîmede gök ve yer ve aralarındaki şey ile, izafî varlıklar âlemine ve çokluklara işaret buyrulur ki, bunların ortaya çıkarılması oyun ve boş yere değildir; aksine Hakk'ın, izafî bâtıl olan vehmedilmiş çokluklar âleminde kendi isim ve sıfatlarının hükümlerini ve eserlerini gözlemlemesidir. Şimdi Hak, zâtına ait tecellîleriyle izafî bâtıl olan vehmedilmiş varlıkları ortadan kaldırır; bu sebeple Hakk'ı, bu vehmedilmiş izafî varlıklara ait sözlerle vasfedenlerin vay hâline!

Yâhut bir asıldan neş'et ettikleri halde bu keserât arasında vâki' olan ahvâl ne nizâ' ve ihtilaf-ı hakîkîdir ve ne de dellâlların münâzaât-ı ca'liyyesi gibi san'attır; belki vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın, vücûd-ı izâfî âleminde kendi şuûnât-ı ilâhiyyesini müşâhedesinden ibarettir ki, bu illet-i gâiyyeye vuküf ve bu tecelliyâtın seyri, ârifleri hayrette bırakır; ve ârif, bu nazar içinde "seyr-fillâh"dadır; ve "seyr-fillâh"ın ise nihâyeti yoktur. Binâenaleyh ey sâlik, sen nazarından mevhûm olan bu sûret perdelerini yırt ve kaldır! Bu tecelliyâtın hazînesi olan vücûd-ı hakîkîyi iste; zîrâ bu mevhûm olan sûret hicabları kalkmadıkça ve taayyünât âlemi vîrân ve harâb olmadıkça, o hakikat sana inkişaf etmez. Binâenaleyh o hazîne vîranlıktadır. Bu beyt-i şerîf, Sûre-i Enbiyâ'da vâki' olan şu âyet-i kerîmenin tefsiridir: وَ مَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَ مَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ لَوْ أَرَدْنَا أَنْ نَتَّخِذَ لَهْوًا لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا إِنْ كُنَّا فَاعِلِينَ بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَإِذَا هُوَ ذَاهَقَ وَ لَكُمْ الْوَيْلُ مِّمَّا تَصِفُونَ (Enbiyâ, 21/16-18) Ya'ni “Biz semâvâtı ve arzı ve aralarında olanları oyun ve abes halk etmedik. Eğer biz lehv ittihâz etmeyi isteseydik, kendi indimizden ittihâz ederdik; bunu yapmayız, belki Hakk'ı bâtıl üzerine taslît ederiz Hak onu mahv ve helâk eder; zîrâ zuhûr-ı Hak ile bâtıl zâildir. Vasf ettiğiniz şeyden dolayı vay size!"

Bu âyet-i kerîmede semâ ve arz ve aralarındaki şey ile, vücûdât-ı izâfiyye âlemine ve keserâta işâret buyrulur ki, bunların ızhârı oyun ve abes tarîkıyla değildir; belki Hakk'ın bâtıl-ı izâfi olan keserât-ı mevhûme âleminde kendi esmâ ve sıfatı ahkâm ve âsârını müşâhededir. İmdi Hak, tecelliyât-ı zâ- tiyyesiyle bâtıl-ı izâfi olan vücûdât-ı mevhûmeyi izâle eder; binâenaleyh Hakk'ı, bu mevhûm olan vücûdât-ı izâfiyyeye âid elfâz ile vasf edenlerin vay hâline!

2514. O şey ki, sen onu hazîne tevehhüm ediyorsun, o tevehhümden hazîneyi zâyi' ediyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2514. O şeyi ki, sen onu hazine sanıyorsun, o sanıdan dolayı hazineyi kaybediyorsun.

Eğer sen akıl ve fikir ile idrak ettiğin şeyi gerçek varlık hazinesi sanıyor isen, bu sanıdan dolayı o hazineyi kaybediyorsun; çünkü akıl ve fikir perdesi ile o hazineyi örtmüş oluyorsun.

Bilinmeli ki insan fertleri dört kısımdır: Birincisi, bunlardır ki, varlıkları halk görürler; işte bu kadar. Ve bunlar bütün yönleriyle varlıkları Hakk'ın gayrisi bilirler. Bunlar perdelilerdir ki, suret âleminde bir Musa'yı bir Musa ile kavga ve çekişme içinde görürler.

İkincisi, onlardır ki, varlıkları Hakk'ın gayrisi görmezler ve bütün yönleriyle Hakk'ın aynısı bilirler; ve bunlara "muvahhidîn" (Allah'ı birleyenler) derler. Bu topluluk, zahirî çekişmeyi, eşek satan tellalların sanatı gibi görürler.

Üçüncüsü, onlardır ki, görüşlerinde hem Hak ve hem halk sabit olur; fakat Hakk'ın hükümleri ile halkın hükümleri arasını ayırt edemezler; onlar hayret içindedirler. Varlıklara Hak mı, yoksa halk mı desinler kesin bir hüküm veremezler. Bunlar hayret ehli (şaşkınlık içinde olanlar)dir. Yukarıdaki şerefli beyitte bu topluluğa işaret buyrulur. Bunların mertebesi, önceki iki fırkadan yüksektir.

Dördüncüsü, onlardır ki, varlıkları bir yönden Hak ve bir yönden halk görürler ve ayniyetin (birliğin) varlığıyla beraber Hak ve halk arasındaki değişimi ve nefsü'l-emrî (gerçekte var olan) itibari ayrımı ve her ikisinin hükümlerini göz önünde bulundururlar ve kul, kul ve Rab de Rab derler ve bunlar "muhakkıkîn" (gerçekleri araştırıp bulanlar) topluluğudur ve bu mertebe marifetin (bilginin) sonudur.

Eğer sen akıl ve fikir ile idrak ettiğin şeyi vücûd-ı hakîkî hazînesi zan ve tevehhüm ediyor isen, bu tevehhümden dolayı o hazîneyi gâib ediyorsun; çünkü akıl ve fikir perdesi ile o hazîneyi örtmüş oluyorsun.

Ma'lûm olsun ki efrâd-i insânî dört kısımdır: Birincisi, bunlardır ki, mevcûdâtı halk görürler; işte bu kadar. Ve bunlar cemî-i vücûh ile mevcûdâtı Hakk'ın gayri bilirler. Bunlar mahcûblardır ki, âlem-i sûrette bir Mûsâ'yı bir Mûsâ ile cenk ve nizâ' içinde görürler.

İkincisi, onlardır ki, mevcûdâtı Hakk'ın gayri görmezler ve cemî-i vücûh ile Hakk'ın aynı bilirler; ve bunlara "muvahhidîn" derler. Bu tâife nizâ'-ı sûrîyi, eşek satan dellâlların san'atı gibi görürler.

Üçüncüsü, onlardır ki, nazarlarında hem Hak ve hem halk sâbit olur; fakat ahkâm-ı Hak ile ahkâm-ı halk arasını tefrík edemezler; onlar hayret içindedirler. Mevcûdâta Hak mı, yoksa halk mı desinler bir hükm-i kat'î veremezler. Bunlar ehl-i hayrettir. Yukarıki beyt-i şerîfde bu tâifeye işaret buyrulur. Bunların mertebesi, evvelki iki fırkadan yüksektir.

Dördüncüsü, onlardır ki, mevcûdâtı bir vecihten Hak ve bir vecihten halk görürler ve ayniyyetin vücûduyla beraber Hak ve halk arasındaki tegâyür ve imtiyaz-ı i'tibârî-i nefsü'l- emrîyi ve her ikisinin ahkâmını mülâhaza ederler ve abd, abd ve Rab de Rab derler ve bunlar "muhakkıkîn" tâifesidir ve bu mertebe ma'rifetin nihâyetidir.

2515. Sen vehmi ve re'yleri ma'mûre gibi bil; ma'mûre içinde hazîne yerleri olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2515. Sen vehmi ve görüşleri mamur bir yer gibi bil; mamur bir yer içinde hazine yerleri olmaz.

Yani define ve hazine harabelerde olur, mamur yerlerde olmaz. Sen vehmi ve fehmi ve görüşü kendi varlığında mamur bir yer seviyesinde bil! Sen kendindeki varlık sanısıyla Hak hazinesini bulamazsın.

Ya'nî defîne ve hazîne harâbelerde olur, ma'mûrelerde olmaz. Sen vehmi ve fehmi ve re'yi vücudunda ma'mûre mesâbesinde bil! Sen kendindeki varlık tevehhümü ile vücûd-ı Hak hazînesini bulamazsın.

2516. Ma'mûre içinde varlık ve niza' olur; yoka varlıklardan ar-ı azîm olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2516. Ma'mûre içinde varlık ve niza' olur; yoka varlıklardan ar-ı azîm olur.

Ma'mûre (yerleşim yeri) kalabalık bir yer olduğu için, onda varlıklar birbirine karşılık gelip muhalefet ve niza' (çekişme) meydana gelir. Senin varlığında vehim (sanı) ve re'yler (görüşler) kalabalığı vardır. Bu çokluklar içinde birlik nasıl olur? Halbuki yok olan fenâ ehli (varlığını Allah'ta yok edenler) için bu varlıklardan ve çokluklardan büyük bir ayıp ve perde vardır.

Ma'mûre kalabalık bir mahal olduğu için, onda varlık yekdîğerine tekabül edip muhalefet ve nizâ' vâki' olur. Senin vücûdunda vehim ve re'yler kalabalığı vardır. Bu keserât içinde vahdet nasıl olur? Halbuki yok olan ehl-i fenâ için bu varlıklardan ve keserâttan azîm âr ve hicâb vardır.

2517. Öyle değildir ki var, bir yoktan feryad ede; belki yok, o vara adl etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2517. Öyle değildir ki var olan, bir yok olandan feryat etsin; aksine yok olan, o var olana adalet etti.

Yani kendi varlığına tutulmuş olan kimse, fenâ ehli (varlığını Allah'ta yok etmiş) bir velîden feryat edip kaçmadı; aksine yok olan ve fânî-fillâh (Allah'ta yok olmuş) olan zât, o kendi varlığına düşkün olan kimseye, kendi yatkınlığına göre adalet etti. Yani kendinden uzaklaştırdı. Nasıl ki bu anlamı Şeyh Gâlib hazretleri aşağıdaki beyitlerde şöyle açıklar: Gelenler evliyaların eşiğine / Bütün davetlidir Gâlib, safaya / Sakın sûrette kalma, aldanırsın / Komazlar, yoksa sen gelmem sanırsın.

Ya'nî kendi varlığına giriftâr olan kimse, bir fenâ ehli olan velîden feryâd edip firâr etmedi; belki yok ve fânî-fillâh olan zât, o kendi varlığına mübtelâ olan kimseye isti'dâdına göre adl etti. Ya'nî kendinden teb'îd etti. Nitekim bu ma'nâyı Şeyh Gâlib hazretleri âtîdeki beyitlerde şöyle beyân eder: Gelenler âsitân-ı evliyâya Bütün da'vetlidir Gâlib safâya Sakın sûrette kalma aldanırsın Komazlar, yoksa sen gelmem sanırsın.

2518. Sen deme ki, ben yoktan kaçıcıyım; belki o senden yirmi kaçıcıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2518. Sen deme ki, ben yoktan kaçıcıyım; aksine o senden yirmi kaçıcıdır.

Yani, ey kendi benliğine ve varlığına tutulmuş olan zahir ehli, sen deme ki, ben yok ve Allah'ta fani olmuş bir veliden kaçıyorum; hayır öyle değil, aksine o senden yirmi derece daha nefret edicidir ve kaçıcıdır; ve senin ondan kaçman, onun seni reddetmesinden ve senden kaçmasındandır.

Ya'nî, ey kendi enâniyyetine ve varlığına giriftâr olan ehl-i sûret, sen deme ki, ben yok ve fânî-fillâh olan bir velîden kaçıyorum; hayır öyle değil, belki o senden yirmi derece daha müteneffirdir ve kaçıcıdır; ve senin ondan kaçman, onun seni reddetmesinden ve senden kaçmasındandır.

2519. O zâhiren seni kendi tarafına da'vet eder ve içinden seni red sopası ile kovar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2519. O, görünüşte seni kendi tarafına davet eder ve içinden seni red sopası ile kovar.

Yani kendi nefsine ait sıfatlardan arınmış olan kâmil veli (Allah dostu), cinsiyet ve mezhep ayrımı yapmaksızın insanlara ve bütün ilahi yaratılmışlara karşı görünüşte güler yüzlü ve yumuşak huylu olur; ve bu güler yüzlülüğü ve yumuşak huyluluğu sebebiyle görünüşte seni kendi yanına davet eder ve senin ziyaretine gelir; fakat sende gurur ve benlik gördüğü için iç dünyası senden nefret eder ve senin iç dünyanı, kendi iç dünyasından manevi red sopasıyla uzaklaştırır. Sen görünüşte bu benlik ve gururunla beraber bu zatın iltifatına mazhar olduğunu sanırsın; fakat onun iç dünyasının nefreti, senin iç dünyanda ondan kaçma duygusunu ortaya çıkarır ve sen bu kaçışı kendinden sanırsın.

Ya'nî kendi nefsinin sıfatından yok olan veliyy-i kâmil bilâ-tefrîk-i cins ve mezheb insanlara ve bilcümle mahlûkāt-ı ilâhiyyeye karşı zâhiren beşûş ve mülâyim olur; ve bu beşâşet ve mülâyemeti sebebiyle zâhirde seni kendi nezdine da'vet eder ve senin ziyâretine gelir; fakat sende gurûr ve enâniyet gördüğü için bâtını senden nefret eder ve senin bâtınını, kendi bâtınından ma'nevî red sopasıyla kovar. Sen zâhirde bu enâniyyet ve gurûrunla beraber bu zâtın mazhar-ı iltifatı olduğunu zannedersin; fakat onun bâtınının nefreti, senin bâtınında ondan firâr duygusunu peydâ eder ve sen bu firârı kendinden zannedersin.

2520. Ey sâf kimse, ters nallardır; Fir'avn'ın nefretini Kelîm'den bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2520. Ey saf kimse, ters nallardır; Firavun'un nefretini Kelîm'den bil!

Ey hakikatin hâline vâkıf olamayan saf gönüllü kimse, fenâ ehlinin (dünyadan el çekmiş kişilerin) dünya ehlini çağırdığı hâlde, onların bu zâtlardan nefret etmeleri ve kaçmaları, ters nallara benzer. Nasıl ki atların izlerini kaybettirip düşmanları takip konusunda şaşırtmak için atlara ters nal çakarlar. Bu zâtlar da, bu sûret âleminde şakî (kötü) ve saîd (iyi) birbirinden ayırt edilemesin diye böyle yaparlar. Çünkü şakî ile saîdin kesin bir şekilde ayrılması ve ayırt edilmesi ancak ahirette gerçekleşecektir; nitekim ayet-i kerîmede "Ey mücrimler, bu günde ayrılın" (Yasin, 36/59) buyrulur. Bu âlemde eşkıya, kâmil velîden kaçmaları ve nefret etmeleriyle sezilebilir, o da kesin değildir. İşte Firavun'un Musa Kelîmullah'tan (a.s.) nefret etmesini ve kaçmasını da bu kuraldan bil!

Ey hakikat-i hâle vakıf olamayan sâde-dil kimse, ehl-i fenânın, ehl-i dünyayı çağırdığı halde, onların bu zevâttan nefret ve firâr etmeleri, ters nallara benzer. Nitekim atların izlerini gâib edip düşmanları ta'kîb hususunda şaşırtmak için atlara ters nal mıhlarlar. Bu zevât da, bu âlem-i sûrette şakî ve saîd birbirinden temeyyüz edememek için böyle yaparlar. Zîrâ şakî ile saîdin sûret-i kat'iyyede tefrîk ve imtiyazları ancak âhirette vâki' olacaktır; nitekim ayet-i kerîmede وامتازوا اليوم ايها المجرمون (Yasin, 36/59) ya'nî "Ey mücrimler, bu günde ayrılın" buyrulur. Bu âlemde eşkıyâ, veliyy-i kâmilden firâr ve nefretleriyle sezilebilir, o da kat'î değildir. İşte Fir'avn'ın Mûsâ Kelîmullah (a.s.) dan nefret ve firârını da bu kāideden bil!

## Eşkıyânın dünyada ve âhirette ziyanda kalıp, iki cihândan mahrûm olmaları sebebinin beyânındadır

2521. Vaktaki feylesofcuk bir i'tikād etmiştir ki, gök yumurta ve küre-i arz sarısı gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2521. O feylesofçuk, göğün yumurta, yeryüzünün de yumurta sarısı gibi olduğuna inanmıştır.

Cenâb-ı Pîr efendimiz, onun astronomi bilgisindeki eksikliğine işaretle "feylesofçuk" der. Çünkü göğün bir yumurta, yeryüzünün de o yumurtanın ortasındaki sarısı gibi olmadığı, günümüz astronomi bilginlerince bilinmektedir.

Cenâb-ı Pîr efendimiz, ilm-i heyetteki anlayışının nâkıs olduğuna işâreten "feylesofcuk" buyurur. Zîrâ göğün bir yumurta ve küre-i arzın dahi ortasında o yumurtanın sarısı gibi olmadığı, hey'et-i şinâsân-ı hâzıraca ma'lûmdur.

2522. Sâil dedi: Bu âsumânın muhîti ortasında, bu hâkdân nasıl kaldı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2522. Soru soran kişi dedi: Bu göğün kuşattığı ortasında, bu yeryüzü nasıl kaldı?

Yani, o küçük filozofun bu düşüncesini işittiği zaman, birisi çıkıp, yeryüzünü kaplamış olan göğün ortasında, bu yoğun toprak küre nasıl kaldı; sağa ve sola ve yukarı ve aşağı fırlamadı? diye bir soru sordu.

Ya'nî feylesofcuğun bu mütâlaasını işittiği vakit, birisi çıkıp yeryüzünü kaplamış olan göğün ortasında, bu kesîf olan toprak küre nasıl kaldı; sağa ve sola ve yukarı ve aşağı fırlamadı? diye bir suâl sordu.

2523. Bir kandil gibi havada muallak; ne aşağıya gider, ne yukarıya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2523. Bir kandil gibi havada asılı; ne aşağıya gider, ne yukarıya!

2524. O feylesof ona dedi ki: Göğün altı cihetten cezbinden dolayı havada kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2524. O filozof ona dedi ki: Göğün altı yönden çekiminden dolayı havada kaldı.

2525. Mıknatıstan dökülmüş kubbe gibi, asılmış bir demir ortada kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2525. Mıknatıstan dökülmüş kubbe gibi, asılmış bir demir ortada kaldı.

Yani o filozof, soru soran kimseye cevap olarak dedi ki: Göğü mıknatıstan dökülmüş, içi boş bir küre gibi hayal et ve ortasına da bir demir yuvarlak as! Mıknatıs her taraftan o demiri kendine çeker. Bu sebeple hiçbir tarafa gidemez. Bu karşılıklı çekimler sebebiyle ortada kalır. Gerçekte günümüzde dahi astronomi bilginleri katında çekim kanunu vardır; fakat bu bilginin inancı gibi değildir; ehli katında bilinmektedir.

Ya'nî o feylesof suâl soran kimseye cevâben dedi ki: Göğü mıknatıstan dökülmüş, içi boş bir küre gibi tasavvur et ve ortasına da bir demir yuvarlak as! Mıknatıs her tarafdan o demiri kendine çeker. Binâenaleyh hiçbir tarafa gidemez. Bu mütekābil cezbler sebebiyle ortada kalır. Vâkıa zamânımızda dahi ehl-i hey'et indinde câzibe kānûnu vardır; fakat bu hakîmin i'tikādı gibi değildir; ehli indinde ma'lûmdur.

2526. O diğeri dedi: Asumân-ı bâ-safâ, kesîf olan zemîni kendisine ne vakit çeker?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2526. O diğeri dedi: Berrak gökyüzü, yoğun olan yeryüzünü kendisine ne zaman çeker?

O diğer bir filozof, önceki filozofun inancına itiraz ederek dedi ki: Saflık ve incelik sahibi olan gök, yoğun olan toprak küreyi kendisine nasıl çekebilir?

O dîğer bir feylesof, evvelki feylesofun i'tikādına i'tirâzen dedi ki: Safvet ve letâfet sahibi olan gök, kesîf olan toprak küreyi kendisine nasıl çekebilir?

2527. Belki onu altı cihetten def' eder; ondan dolayı âsıfat arasında kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2527. Aksine onu altı yönden def eder; bu sebeple fırtınalar arasında kaldı.

Yani gök çekemez; aksine latif olan gök, kesif olan arzı her yönden kendisinden def eder ve uzaklaştırır; işte bu def etme sebebiyle arz, fırtınalar, yani şiddetli ve sert rüzgârların ortasında asılı kaldı. Bu da ikinci filozofun görüşüdür ki, itici kuvveti açıklar. Bu sebeple her iki filozofun fikirleri birleşirse çekim ve itim kanunları ortaya çıkmış olur. Bununla birlikte, bunların fikirleri ayrı ayrı alındığında eksik olduğu gibi, ikisinin fikirleri birleşince de yine doğru değildir. Çünkü gökteki tasavvurları yanlıştır. Cenab-ı

Ya'nî gök cezb edemez; belki latîf olan gök, kesîf olan arzı her cihetten kendisinden def' ve teb'îd eder; işte bu def'den dolayı arz âsıfât, ya'nî şiddetli ve sert rüzgârların ortasında muallak kaldı. Bu da ikinci feylesofun mütâlaasıdır ki, kuvve-i dâfiayı beyân eder. Binâenaleyh her iki feylesofun fikirleri birleşirse câzibe ve dâfia kānunları meydana çıkmış olur. Maahâzâ bunların fikirleri ayrı ayrı alındığına göre, nâkıs olduğu gibi, ikisinin fikirleri ictimâ' edince de yine doğru değildir. Zîrâ semâdaki tasavvurları yanlıştır. Cenâb-ı

2528. Böyle olunca, ehl-i kemâlin hâtırının def'inden, Fir'avnların canı dalâlet içinde kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2528. Böyle olunca, olgun kişilerin gönlünün defetmesinden dolayı, Firavunların canı sapkınlık içinde kaldı.

İşte yaratılışta var olan defetme kanunu gereğince, latif olan olgun kişilerin gönlünün, yoğun olan benlik ve gurur ehli kişilerin canlarını defetmesinden dolayı, o Firavunlar gibi olan gurur ve benlik sahibi kişilerin canları karanlık ve sapkınlık içinde kaldı.

İşte hilkatte olan dâfia kânûnu mûcibince latîf olan ehl-i kemâlin hâtırının, kesîf olan ehl-i enâniyyet ve gurûrun canlarını def' etmesinden dolayı, o Fir'avnlar gibi olan gurûr ve enâniyyet sahiblerinin canları zulmet ve dalâlet içinde kaldı.

2529. İmdi bu cihanın ve o cihanın def'inden bu yolsuzlar, bunsuz ve onsuz kalmışlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2529. Şimdi bu dünyanın ve o dünyanın defedilmesinden bu yolsuzlar, bunsuz ve onsuz kalmışlardır.

Yani Firavunvari gurur ve benlikleri sebebiyle peygamberleri ve evliyayı inkâr eden şakiler (Allah'ın emirlerine karşı gelenler), bu dünyada peygamberlerin ve evliyanın latif olan batınları (iç yüzleri) onları defeder; ve ahiret alemi ki, letafetinin kemali (tam inceliği) sebebiyle hayat yurdudur; nasıl ki Kur'an-ı Kerim'de وَ إِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهَى الْحَيَوَانُ (Ankebût, 29/64) [Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur] buyrulur. Bu alem de şakileri defeder. Bu sebeple onlar, ahiretin tarlası olan bu dünyada ziyan içindedirler; ve ahirette de hasılsız (verimsiz) oldukları cihetle, orada da hüsran içindedirler. Böyle olunca bu yolsuz olan inkarcılar, bunsuz ve onsuz kalmışlardır. Nasıl ki Hac Suresi'nde Yüce Allah bunların halinden haber verir. خُسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ (Hac, 22/11) Yani “Dünyada ve ahirette hüsrana uğradılar; işte bu apaçık ziyandır.”

Ya'nî gurûr ve enâniyyet-i fir'avnâneleri sebebiyle enbiyâ ve evliyâyı münkir olan şakileri, bu cihânda enbiyâ ve evliyânın latîf olan bâtınları def' eder; ve âlem-i âhiret ki, kemâl-i letâfeti hasebiyle dâr-ı hayattır; nitekim Kur'ân-ı Kerim'de وَ إِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهَى الْحَيَوَانُ (Ankebût, 29/64) [Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur] buyrulur. Şakîleri bu âlem dahi def' eder. Binâenaleyh onlar mezrea-i âhiret olan bu dünyâda ziyân içindedirler; ve âhirette dahi bî-hâsıl oldukları cihetle, orada da hüsrân içindedirler. Böyle olunca bu yolsuz olan münkirler, bunsuz ve onsuz kalmışlardır. Nitekim sûre-i Hac'da Hak Teâlâ bunların hâlinden haber verir. خُسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ (Hac, 22/11) Ya'nî “Dünyâda ve âhirette hâsir oldular; işte bu apaçık ziyândır.”

2530. Zü'l-Celal'in kullarından baş çekersen, bil ki senin vücudundan melal [2491] tutarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2530. Yüce Allah'ın kullarından yüz çevirirsen, bil ki senin varlığından sıkıntı duyarlar.

Allah'ta fani olmuş ve tamamen kul hâline gelmiş kişilerden yüz çevirip onlara karşı asi olursan, bil ki onlar senin varlığından sıkılırlar ve senin iç dünyana red sopası vurup seni kovarlar.

Fânî-fillâh ve abd-i mahz olan zevâttan yüz çevirip onlara karşı serkeş olur isen, bil ki onlar senin varlığından melûl olurlar ve senin bâtınına red sopası vurup kovarlar.

2531. Kehrübâ tutarlar; vaktaki izhar ederler, senin çöp varlığını deli ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2531. Kehribar tutarlar; vakti gelince ortaya çıkarırlar, senin çöp varlığını deli ederler.

Yani, tamamen kul olan evliyaların iç âlemlerinin çekim kuvveti kehribar gibidir; senin varlığın da saman çöpü gibidir. Kehribar saman çöpünü nasıl çekerse, olgunluğa ermiş kişiler de istedikleri zaman seni öylece çekerler; ve onların bu manevî çekimlerinden sen şaşkına dönersin.

Ya'nî abd-i mahz olan evliyânın bâtınının kuvve-i câzibesi kehrübâ gibidir; ve senin varlığın dahi saman çöpü gibidir. Kehrübâ saman çöpünü nasıl çekerse, ehl-i kemâl dahi istedikleri vakit seni de öylece cezb ederler; ve onların bu cezb-i ma'nevîlerinden sen şûrîde olursun.

2532. Kendi kehrübâlarını sakladıkları vakit, senin teslîmini derhal tuğyan ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2532. Kendi kehribarlarını sakladıkları zaman, senin teslimiyetini derhal isyana çevirirler.

Yani Allah dostları (evliyâullâh) iç âlemlerinin çekim kuvvetlerini sakladıkları zaman, senin onlara karşı olan teslimiyetini ve boyun eğmeni, isyana ve başkaldırıya dönüştürüverirler. Sen de zannedersin ki o veliyi ben reddettim ve tanımadım. Bu anlamı, İsmail Ankaravî hazretleri kendi şerhlerinde bir menkıbe ile teyit ederler, şöyle ki: Gavsü'l-a'zam Abdülkadir Geylânî efendimizin müridlerinden birisi nakleder ki: Ben çoğunlukla Hz. Şeyh ile beraber cuma namazına giderdim. Halk onlara ilgi göstermez ve hürmet etmezdi. Kendi kendime, böyle şerefli bir zâta halkın ilgi ve hürmette kusur etmesi şaşılacak bir şeydir dedim. Bu düşünceden sonra cuma namazını kılıp dışarıya çıktık; halk hazretin elini öpmek için hücum etmeye başladı ve güçlükle aralarından kurtulup saadetli evlerine gidebildiler. Daha sonra bana hitaben buyurdular ki: "Bunların kalpleri bizim irade elimizdedir. Bize ilgi göstermeyen ve hürmet etmeyen onlar değil, aksine bizim iç âlemimizin nefreti onları benden uzaklaştırır."

Ya'nî evliyâullâh bâtınlarının kuvve-i câzibelerini sakladıkları vakit, senin onlara karşı olan teslîm ve inkıyâdını, tuğyân ve serkeşliğe tahvíl ediverirler. Sen de zannedersin ki o velîyi ben reddettim ve tanımadım. Bu ma'nâyı, İsmâîl-i Ankaravî hazretleri kendi şerhlerinde bir menkabe ile te'yîd buyururlar, şöyle ki: Gavsü'l-a'zam Abdülkadir Gílânî efendimizin müridlerinden birisi nakl eyler ki: Ben ekseriyâ Hz. Şeyh ile beraber cum'a namazına giderdim. Halk onlara iltifat ve hürmet etmezler idi. Kendi kendime, böyle bir zât-ı şerîfe halkın iltifat ve hürmette kusûru taaccüb olunacak bir şeydir dedim. Bu hâtıradan sonra cum'a namazını kılıp dışarıya çıktık; halk hazretin elini öpmek için hücum etmeğe başladı ve güç hâl ile aralarından kurtulup hâne-i saâdetlerine gidebildiler. Ba'dehû bana hitâben buyurdular ki: "Bunların kalbleri bizim dest-i irâdemizdedir. Bize iltifat ve hürmet etmeyen onlar değil, belki bizim bâtınımızın nefreti onları benden teb'îd eder."

2533. Nitekim hayvanlık mertebesidir ki, o insanlığın esîri ve muti'idir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2533. Nasıl ki hayvanlık mertebesi, o insanlığın esiri ve itaatkârıdır.

"Suğbe", "sîn" harfinin üstün ve ötreli okunmasıyla âşık, tutkun ve itaatkâr anlamlarına gelir. Yani hayvanlık mertebesi nasıl ki insanlık mertebesinin esiri ve itaatkârı ise...

"Suğbe" "sîn" in fethi ve zammı ile âşık ve firîfte ve mutî ma'nâlarına gelir. Ya'nî hayvanlık mertebesi nasıl ki insanlık mertebesinin esîri ve mutî'i ise...

2534. İnsan mertebesi evliyânın elinde hayvan gibi mutî'dir; onu anla ey büyük!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2534. İnsan mertebesi evliyânın elinde hayvan gibi itaatkârdır; onu anla ey büyük!

Yukarıdaki beyit ile bu beyit birbirini tamamlar. Yani "Hayvanlık mertebesi insanlık mertebesinin nasıl esiri ve itaatkârı ise, insanlık mertebesi de, evliyânın tasarrufunda hayvan gibi öylece itaatkârdır. Ey büyük yatkınlık (kabiliyet) sahibi olan Hakk Yolcusu, bu anlamı iyi anla da, iç dünyanı da dış görünüşün gibi insan etmeye çalış!" demek olur.

Yukarıki beyit ile bu beyit yekdîğerinin mütemmimidir. Ya'nî "Hayvanlık mertebesi insanlık mertebesinin nasıl esîri ve mutî'i ise, insanlık mertebesi de, evliyânın yed-i tasarrufunda hayvan gibi öylece mutî'dir. Ey büyük isti'dâd sahibi olan sâlik, bu ma'nâyı iyi anla da, bâtınını da sûretin gibi insan etmeğe çalış!" demek olur.

2535. İrşadda Ahmed (a.s.) kendi kulu ta'bîr etti; cümle âleme "Kul yâ ibâd"ı oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2535. İrşadda Ahmed (a.s.) kendi kulu tabir etti; bütün âleme "Kul yâ ibâd"ı oku!

Bu şerefli beyitte, Zümer suresinde geçen قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (Zümer, 39/53) yani "Ey sevgilim, de ki: Ey nefislerine aşırı giden kullarım; Yüce Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. Şüphesiz Yüce Allah bütün günahları bağışlar; çünkü O çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ayet-i kerimeyi insân-ı kâmilin, diğer insanlar üzerindeki tasarrufuna delil olarak zikrederler; çünkü ayet-i kerimedeki "Ey benim kullarım" tabirini Peygamber Efendimiz (s.a.v.), kendi şerefli nefsine nispet ederler ve bu nispet Kur'an ile ve Allah'ın emri ile gerçekleşir. Fakat tefsir âlimlerine göre "Yâ ibâdî" Allah'ın sözüdür ve âlemlerin efendisi Peygamberimiz onu hikâye etmekle görevlendirilmiştir. Hz. Mevlânâ efendimizin yüce tefsirlerine göre "Yâ ibâdî" Allah tarafından bir hikâye değil, aksine Risâlet-penâh Efendimiz'in kendi nefsine nispetidir; çünkü bütün âlem feyiz alma hususunda o hazretin kulluk ve manevi köleliği altındadır. Buna göre Yüce Allah Hazretleri "Ey sevgilim, kullarımın kulluğunu kendi nefsine nispet ederek söyle; çünkü senin lisanın, benim lisanımdır" buyurur. Nitekim ileride Şerefli Mesnevî'de de bu hakikati çok açık olarak Cenâb-ı Pîr efendimiz şu şerefli beyitlerinde beyan buyururlar:

"Kulu efendisinden ayrı gördüğün zaman, kâinat kitabının hem metnini hem de önsözünü kaybedersin."

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Zümer'de vaki olan قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (Zümer, 39/53) ya'nî "Yâ Habîbim, de ki: Ey nefislerine isrâf eden kullarım; Allah Teâlâ'nın rahmetinden me'yûs olmayınız. Muhakkak Allah Teâlâ bütün günahları mağfiret eder; zîrâ O çok mağfiret edici ve rahmet eyleyicidir" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu âyet-i kerîmeyi insân-ı kâmilin, sâir insanlar üzerindeki tasarrufuna delil olarak îrâd buyururlar; zîrâ âyet-i kerîmedeki "Ey benim kullarım" ta'bîrini (S.a.v.) Efendimiz, kendi nefs-i şerîflerine izâfe buyururlar ve bu izâfet Kur'ân ile ve emr-i Hak ile vâki' olur. Fakat ehl-i tefsîre göre "Yâ ibâdî" kavl-i Hak'dır ve Server-i âlem Efendimiz onu hikâyeye me'mûr olmuşlardır. Hz. Mevlânâ efendimizin tefsîr-i âlîlerine göre "Yâ ibâdî” cânib-i Hak'dan hikâye değil, belki Risâlet-penâh Efendimiz'in nefs-i nefislerine izâfedir; zîrâ cümle âlem istifâza hususunda o hazretin rıkkıyyet ve ubûdiyyet-i ma'neviyyesi altındadır. Binâenaleyh Hak Teâlâ Hazretleri "Yâ Habîbim kullarımın ubûdiyyetini nefsine izâfe ederek söyle; zîrâ senin lisânın, benim lisânımdır" buyurur. Nitekim âtîde Mesnevî-i Şerîf de bu hakikati pek açık olarak Cenâb-ı Pîr efendimiz şu beyt-i şerîflerinde beyân buyururlar:

"Kulu efendisinden ayrı gördüğün vakit, kitâb-ı kâinâtın hem metnini ve hem dîbâcesini gâib edersin."

2536. Senin aklın deveci, sen de deve gibisin; acı hükümde seni her tarafa çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2536. Senin aklın deveci, sen de deve gibisin; acı hükümde seni her tarafa çeker.

Bu "akıl"dan kasıt, geçim aklıdır (akl-ı maâş) ki, insanı ancak dünyevî işlerle meşgul eder; dünyevî işler ise, uhrevî işlere göre acıdır ve deve dikeni gibidir. Bu sebeple geçim aklı insanı bu dünya dikenlikleri arasında ve acı hükümler içinde her tarafa çekip durur.

Bu "akıl”dan murâd, akl-ı maâşdır ki, insanı ancak umûr-ı dünyeviyye ile meşgûl eder; ve umûr-ı dünyeviyye ise, umûr-ı uhreviyyeye nazaran acıdır ve deve dikeni gibidir. Binâenaleyh akl-ı maâş insanı bu dünyâ dikenlikleri arasında ve acı hükümler içinde her tarafa çekip durur.

2537. Evliyâ aklın aklıdırlar; ve akıllar, nihayete kadar develer misalidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2537. Evliyâ, aklın aklıdırlar; ve akıllar, sonuna kadar develer gibidir.

2538. Nihayet i'tibâr cihetinden onlara bak, yüzbinlerce câna bir kılavuzdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2538. Sonuç olarak, itibar yönünden onlara bak; yüzbinlerce cana bir kılavuzdur.

Evliyâ-yı kirâm (Allah dostları), akılları idare eden akıllardır; ve kendileri akl-ı küll'e (evrensel akıl) ulaştıklarından, bütün akılları bu akl-ı küll mertebesine kadar, develere yular takıp çektikleri gibi, çekip götürürler. Bu sebeple evliyânın akıllarına göre diğer akıllar, tabi olmakta, develere benzerler. Sonuç olarak ibretle bir bak, enbiyâ (peygamberler) ve evliyâ yüz binlerce cana kılavuz ve rehber olmuşlardır. Bugün görünen dünyada canları ve manaları Server-i âlem Efendimiz'e (Hz. Muhammed'e) tabi olan üç yüz milyon insan bireyi vardır ve onun vârisleri olan evliyânın binlerce mu'tekidleri (inananları) ve müridleri vardır.

Evliyâ-yı kirâm, akılları idâre eden akıldırlar; ve kendileri akl-ı külle vâsıl olduklarından, bütün akılları bu akl-ı kül mertebesine kadar, develere yular takıp çektikleri gibi, çekip götürürler. Binâenaleyh evliyânın akıllarına naza- ran sâir akıllar, tâbi' olmakta, develere benzerler. Nihâyet ibretle bir bak, en- biyâ ve evliyâ yüz binlerce câna kılavuz ve rehber olmuşlardır. Elyevm zâhir dünyâda canları ve ma'nâları Server-i âlem Efendimiz'e tâbi' olan üç yüz mil- yon efrâd-ı beşer vardır ve onun vârisleri olan evliyânın binlerce mu'tekidle- ri ve müridleri vardır.

2539. Kılavuz nedir ve deveci nedir? Bir göz bul ki, o göz güneşi görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2539. Kılavuz nedir ve deveci nedir? Bir göz bul ki, o göz güneşi görür.

Yani biz evliyaya kılavuz ve deveci gibi benzetmeler yaptık; fakat bu benzetmeler akla yaklaştırmak için meydana geldi. Yoksa onların yüce şanlarına karşı bu temsiller nedir, hiçtir! Öyle bir veliyi sen bu âlemde hakikat güneşini gören bir göz olarak bul ve anla! Çünkü insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) gözbebeği gibidir.

Ya'nî biz evliyâya kılavuz ve deveci gibi teşbîhler yaptık; fakat bu teşbîh- ler akla takrîb için vâki' oldu. Yoksa bunların şân-ı azîmlerine karşı bu tem- sílât nedir, hiçtir! Öyle bir velîyi sen bu âlemde hakikat güneşini gören bir göz olarak bul ve anla! Zîrâ insân-ı kâmil gözbebeği mesâbesindedir.

2540. İşte cihân gecede mıhlanıcı kalmıştır; güneşe muntazır ve gündüze [2501] mevkūfdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2540. İşte cihan gecede mıhlanmış kalmıştır; güneşi bekler ve gündüze bağlıdır.

İşte cihan ehli, tabiî karanlık ve hayvani yoğunluk içinde mıhlanıp kalmıştır. Bu cihanın karanlıkları ile cehalet ve hayvaniyet yoğunlukları ortadan kalkması için, güneş gibi olan peygamberleri ve evliyayı bekler; ve onların gündüz mesabesinde olan ledün ilimlerini (Allah katından gelen gizli ilimler) beklerler.

İşte cihân ehli zulmet-i tabîiyye ve kesâfet-i hayvâniyye içinde mıhlanıp kalmıştır. Bu cihânın karanlıkları ve cehâlet ve hayvâniyyet kesâfetleri zâil olmak için, güneş gibi olan enbiyâ ve evliyâya muntazırdır; ve onların gün- düz mesâbesinde olan ulûm-ı ledünniyyelerini beklerler.

2541. İşte sana bir zerre içinde gizli güneş; bir kuzu postu içinde bir erkek arslan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2541. İşte sana bir zerre içinde gizli güneş; bir kuzu postu içinde bir erkek arslan!

Sen oluş ve bozuluş âleminde peygamberlerin ve evliyaların küçücük cisimlerine ve kalıplarına bakma, onlar bir zerre içinde saklanmış güneştir. Kuzu gibi âciz beşeriyet postu içinde, gayet kuvvetli bir erkek arslanıdır.

Sen âlem-i kevnde enbiyâ ve evliyânın küçücük cisimlerine ve kalıplarına bakma, onlar bir zerre içinde saklanmış güneştir. Kuzu gibi aciz beşeriyyet postu içinde, gâyet kavî bir erkek arslandır.

2542. İşte sana çöp altında gizli deniz; sakın bu çöpün üzerine iştibâh ile ayak koyma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2542. İşte sana çöp altında gizli deniz; sakın bu çöpün üzerine şüpheyle ayak koyma!

Yani Hakk velîsi (Allah dostu), beşerî suretiyle dış görünüşe aldananların gözünde bir saman çöpü gibi görünür; fakat bu hakir görünen beşerî suret altında hakikat denizi gizlenmiştir. Sakın ey dış görünüşe aldanan kimse, bu hakir surette ne olabilir diye şüpheye düşüp onu hakaret ayağıyla çiğneme; altında deniz vardır, sonra boğulursun ve seni bu boğulmaktan kurtaran da bulunmaz.

Ya'nî veliyy-i Hak, sûret-i beşeriyyesiyle zâhir-bîn olanların nazarında bir saman çöpü gibi görünür; fakat bu hakîr görünen sûret-i beşeriyye altında deryâ-yı hakikat gizlenmiştir. Sakın ey zâhir-bîn olan kimse, bu hakîr sûrette ne olabilir diye şübheye düşüp onu pây-i hakāret ile çiğneme; altında deryâ vardır, sonra gark olursun ve seni bu garktan kurtaran da bulunmaz.

2543. Bir iştibah ve bir zan bâtında, yol gösterici için Hakk'ın rahmetidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2543. Bir şüphe ve bir zan, iç âlemde, yol gösterici için Hakk'ın rahmetidir.

Bu şerefli beyit, önceden sorulmuş bir sorunun cevabıdır. Bir soru soran çıkıp şöyle diyebilir: "Ey Hz. Mevlânâ, görünüşte hakir görünen evliya hakkında şüphe etme! buyurdun. Halbuki irşad iddiasıyla ortaya çıkan birtakım kimseler var. Biz bunların Hak velisi olup olmadıklarını bilemiyoruz. Acaba bunların davetleri doğru mudur; yoksa benlik vehimlerine kapılmış olan ve halkı Hakk'a değil, kendi nefislerine davet eden kimseler midir, diye şüphe edersek ve bu şüphemiz gerçekten bir insân-ı kâmile de denk gelirse, bizim gibi hâlin hakikatinden gafil olan acizler ne yapsınlar?" Buna cevaben Hz. Pîr buyururlar ki: "Müridlerin iç âleminde bu maksatla oluşan şüphe ve bir mürşid aramak hususunda meydana gelen zan, Hakk'ın rahmetidir; çünkü bu araştırmak talibin hakkıdır; mesele hiçbir kimseye hakaret nazarıyla bakmamaktadır."

Bu beyt-i şerîf, bir suâl-i mukadderin cevabıdır. Bir sâil çıkıp diyebilir ki: “Yâ Hz. Mevlânâ, sûretâ hakîr görünen evliyâ hakkında iştibâh etme ! buyurdun. Halbuki da'vâ-yı irşâd ile zahir olan birtakım kimseler var. Biz bunların veliyy-i Hak olup olmadıklarını bilemiyoruz. Acabâ bunların da'vetleri doğru mudur; yoksa evhâm-ı enâniyyete kapılmış olan ve halkı Hakk'a değil, kendi nefislerine da'vet eden kimseler midir, diye iştibâh edersek ve bu iştibâhımız hakikaten bir veliyy-i kâmile de tesadüf ederse, bizim gibi hakîkat-ı halden gâfil olan aceze ne yapsınlar?" Buna cevâben Hz. Pîr buyururlar ki: "Müridlerin bâtınında bu maksad ile hâsıl olan iştibâh ve bir mürşid aramak husûsunda vâki' olan zan, Hakk'ın rahmetidir; zîrâ bu araştırmak tâlibin hakkıdır; mes'ele hiçbir kimseye nazar-ı hakāretle bakmamaktadır."

2544. Her peygamber cihana ferd geldi; ferd idi ve ona gizlide yüz cihan var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2544. Her peygamber dünyaya tek başına geldi; tek idi ve ona gizlide yüz cihan vardı.

İlahi hükümleri tebliğ etmekle görevli olan her peygamber bu âleme tek başına ve yardımcısız olarak geldi; ve onun yardımcıları sonradan ortaya çıktı. Örneğin Musa (a.s.) peygamberlikle yalnız başına gönderildi; fakat kardeşi Harun (a.s.)'ın kendisine ortak olmasını Hak'tan niyaz etmesi üzerine, o onun yardımcısı oldu. Diğer peygamberlerin yardımcıları da böyledir; fakat bu yalnızlık görünen duruma göredir, yoksa iç yüzüne bakılırsa, onların her birinin iç dünyasında yüz cihan gizlidir. Nitekim Peygamber (a.s.) Efendimiz'e yüce meleklerin yardımları, bu gizli olan cihan mülkünün, onların iç dünyasında toplanmış olduğuna delildir.

Ahkâm-ı ilâhîyi tebliğa me'mûr olan her bir peygamber bu âleme münferid ve muînsiz olarak geldi; ve onun muînleri ba'dehû peyda oldu. Meselâ Mûsâ (a.s.) nübüvvetle yalnız başına meb'ûs oldu; fakat birâderi Hârûn (a.s.)ın teşríkini Hak'dan niyâz etmesi üzerine, o onun muîni oldu. Sâir enbiyânın avenesi de bunun gibidir; fakat bu infirâd zâhire göredir, yoksa bâtı- na bakılırsa, onların her birinin bâtınında yüz cihân gizli. Nitekim Peygam-ber (a.s.) Efendimiz'e melâike-i kirâmın muâvenetleri, bu gizli olan cihân mülkünün, onların bâtınında indimâcına delîldir.

2545. Âlem-i kübra kudret ile sihir etti; kendisini küçük bir nakış içinde tayy etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2545. Büyük âlem kudret ile sihir yaptı; kendisini küçük bir nakış içinde dürdü.

"Büyük âlem"den kasıt, görünen âlemin bütünlüğüdür ki, bütün sıfatları ve isimleriyle beraber Hak'tan başkasıdır. Ve varlığı görünen âlemde ortaya çıkan insân-ı kâmil ise, büyük âlemin görünen kısmına göre "küçük âlem"dir. Ve insan, büyük âlemin bütünlüğünün özeti olduğu için ona küçük âlem derler. Halbuki onun bâtını, âlemi ve Hakk'ı ve Hakk'ın sıfatlarını ve isimlerini kapsamak itibarıyla, hakikatte büyük âlemdir. Yani büyük âlem, Hakk'ın kudretiyle sihir yaptı da, kendisini küçük bir nakış ve belirginleşme sahibi olan insân-ı kâmilin bâtınına sığdırdı.

“Âlem-i kübrâ”dan murâd, âlem-i şehadetin hey'et-i mecmûasıdır ki, bil-cümle sıfatı ve esmâsı ile beraber mâsivâ-yı Hak'dır. Ve vücûdu âlem-i şe-hâdette peyda olan insân-ı kâmil ise, âlem-i kübrânın zâhirine nazaran, “âlem-i suğrâ”dır. Ve insan, âlem-i kebîrin hey'et-i mecmûasının icmâli ol-duğu için, âlem-i suğrâ derler. Halbuki onun bâtını, âlemi ve Hakk'ı ve Hakk'ın sıfatını ve esmâsını câmi' olmak i'tibariyle, hakikatte âlem-i kübrâ-dır. Ya'nî âlem-i kübrâ, kudret-i Hak ile sihir etti de, kendisi küçük bir nakış ve taayyün sâhibi olan insân-ı kâmilin bâtınına sığdırdı.

2546. Ahmaklar onu ferd ve zayıf gördüler; şâha musahib olan o kimse ne va-kit zayıftır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2546. Ahmaklar onu tek ve zayıf gördüler; padişaha yakın olan o kimse ne zaman zayıftır?

Dış görünüşe aldanan ahmaklar peygamberleri tek, yardımcısız ve zayıf gördüler. Hiç gerçek padişah olan Hakk'ın muhatabı ve sırdaşı olan kimse zayıf olur mu?

Zahir-bîn olan humakā peygamberleri münferid ve muînsiz ve zayıf gör-düler. Hiç şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın muhâtabı ve mahremi olan kimse zayıf olur mu?

2547. Ahmaklar dediler ki: "Bir adamdır, ziyade değildir." Vay o kimseye ki akıbeti düşünücü değildir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2547. Ahmaklar dediler ki: "Bir adamdır, ziyade değildir." Vay o kimseye ki akıbeti düşünücü değildir!

Peygamberlerin (a.s.) görünen hâllerine ve bedenlerine bakan ahmaklar dediler ki: "Bu da bizim gibi bir adamdır; bizden fazla bunun ne meziyeti olabilir? O da bizim gibi yer, içer ve uyur ve evlenip, çoluk çocuk sahibi olur." Yazık o kimselere ki, akıbeti düşünücü değildir; yani peygamberlerin davetlerinin neticesini ve semerelerini göremezler. Gerçekten de bu kadar ukala ve filozoflar geldiler ve herkesi kendi mesleklerine teşvik ettiler; bunlara tabi olan kaç kişi oldu? Sonra Hz. Musa'ya ve Hz. İsa'ya ve peygamberlerin efendisi (a.s.) hazretlerine tabi olanlar kaç kişi oldular? Bu akıbeti düşünmeyen ahmaklar bir türlü bu yönü muhakeme edemezler. Onların her birinin bâtınında yüz cihan gizli. Nasıl ki Peygamber (a.s.) Efendimiz'e kerem sahibi meleklerin yardımları, bu gizli olan cihan mülkünün, onların bâtınında iç içe olmasına delildir.

Enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın zâhirine ve cisimlerine bakan humakā dedi-ler ki: "Bu da bizim gibi bir adamdır; bizden fazla bunun ne meziyyeti olabi-lir? O da bizim gibi yer, içer ve uyur ve evlenip, çoluk çocuk sahibi olur. " Ya-zık o kimselere ki, âkıbet düşünücü değildir; ya'nî enbiyânın da'vetlerinin ne-tîcesini ve semerâtını göremezler. Filhakîka da bu kadar ukalâ ve feylesoflar geldiler ve herkesi kendi mesleklerine teşvik ettiler; bunlara tâbi' olan kaç ki-şi oldu? Sonra Hz. Mûsâʼya ve Hz. Îsâ'ya ve Server-i enbiyâ (aleyhimü's-se-lâm) hazarâtına tabi' olanlar kaç kişi oldular? Bu âkıbet-endîş olmayan hu-makā bir türlü bu ciheti muhakeme edemezler. na bakılırsa, onların her birinin bâtınında yüz cihân gizli. Nitekim Peygam-ber (a.s.) Efendimiz'e melâike-i kirâmın muâvenetleri, bu gizli olan cihân mülkünün, onların bâtınında indimâcına delîldir.

2545. Âlem-i kübra kudret ile sihir etti; kendisini küçük bir nakış içinde tayy etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2545. Büyük âlem kudret ile sihir yaptı; kendisini küçük bir nakış içinde dürdü.

"Büyük âlem"den kastedilen, görünen âlemin bütün hâlidir ki, bütün sıfatları ve isimleriyle birlikte Hak'tan başkasıdır. Ve varlığı görünen âlemde ortaya çıkan insân-ı kâmil ise, büyük âlemin görünen kısmına göre "küçük âlem"dir. Ve insan, büyük âlemin bütün hâlinin özeti olduğu için ona "küçük âlem" derler. Hâlbuki onun bâtını, âlemi ve Hakk'ı ve Hakk'ın sıfatlarını ve isimlerini kapsadığı itibarıyla, hakikatte büyük âlemdir. Yani büyük âlem, Hakk'ın kudretiyle sihir yaptı da, kendisini küçük bir nakış ve belirgin bir varlık sahibi olan insân-ı kâmilin bâtınına sığdırdı.

“Âlem-i kübra”dan murâd, âlem-i şehadetin hey'et-i mecmûasıdır ki, bil-cümle sıfatı ve esmâsı ile beraber mâsivâ-yı Hak'dır. Ve vücûdu âlem-i şe-hâdette peyda olan insân-ı kâmil ise, âlem-i kübrânın zâhirine nazaran,“âlem-i suğrâ”dır. Ve insan, âlem-i kebîrin hey'et-i mecmûasının icmâli ol-duğu için, âlem-i suğrâ derler. Halbuki onun bâtını, âlemi ve Hakk'ı ve Hakk'ın sıfatını ve esmâsını câmi' olmak i'tibariyle, hakikatte âlem-i kübrâ-dır. Ya'nî âlem-i kübrâ, kudret-i Hak ile sihir etti de, kendisi küçük bir nakış ve taayyün sahibi olan insân-ı kâmilin bâtınına sığdırdı.

2546. Ahmaklar onu ferd ve zayıf gördüler; şaha musahib olan o kimse ne va-kit zayıftır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2546. Ahmaklar onu tek ve zayıf gördüler; şaha yakın olan o kimse ne zaman zayıftır?

Dış görünüşe bakan ahmaklar peygamberleri tek, yardımcısız ve zayıf gördüler. Hiç gerçek şah olan Hakk'ın muhatabı ve sırdaşı olan kimse zayıf olur mu?

Zahir-bîn olan humakā peygamberleri münferid ve muînsiz ve zayıf gör-düler. Hiç şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın muhâtabı ve mahremi olan kimse zayıf olur mu?

2547. Ahmaklar dediler ki: "Bir adamdır, ziyâde değildir." Vay o kimseye ki akıbeti düşünücü değildir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2547. Ahmaklar dediler ki: "Bir adamdır, ziyâde değildir." Vay o kimseye ki akıbeti düşünücü değildir!

Peygamberlerin (a.s.) dış görünüşlerine ve bedenlerine bakan ahmaklar dediler ki: "Bu da bizim gibi bir adamdır; bizden fazla bunun ne meziyeti olabilir? O da bizim gibi yer, içer ve uyur ve evlenip, çoluk çocuk sahibi olur." Yazık o kimselere ki, akıbeti düşünücü değildir; yani peygamberlerin davetlerinin neticesini ve semerelerini göremezler. Gerçekten de bu kadar ukala ve filozoflar geldiler ve herkesi kendi mesleklerine teşvik ettiler; bunlara tabi olan kaç kişi oldu? Sonra Hz. Musa'ya ve Hz. İsa'ya ve peygamberlerin efendisi (a.s.) hazretlerine tabi olanlar kaç kişi oldular? Bu akıbeti düşünmeyen ahmaklar bir türlü bu ciheti muhakeme edemezler.

Salih (a.s.)ı ve Salih (a.s.)ın devesini his gözünün hakir ve hasımsız görmesi. Hak Teâlâ bir orduyu helak etmek istediği vakit, onların nazarında hasımlarını hakir ve az gösterir. Her ne kadar o hasım galip olursa da. Nitekim Allah Teâlâ buyurur: "Mef'ûl ve mukadder olan emri kaza etmesinden dolayı, Allah Teâlâ sizi, onların gözlerinde az gösterdi."

Zikredilen ayet-i kerime Enfal Suresi'ndedir ve başlangıcı budur: وَإِذْ يُرِيكُمُوهُمْ إِذِ الْتَقَيْتُمْ فِي أَعْيُنِكُمْ قَلِيلاً وَيُقَلِّلُكُمْ فِي أَعْيُنِهِمْ لِيَقْضِيَ اللَّهُ أَمْراً كَانَ مَفْعُولاً (Enfal, 8/44) Yani "Şu vakti hatırlayınız ki, kafirlerle karşılaştığınız vakitte Allah Teâlâ onları sizin gözlerinizde az gösterdi ve onların gözlerinde de, mukadder olan emrini Allah Teâlâ icra etmek için sizi azalttı."

Enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın zâhirine ve cisimlerine bakan humakā dedi-ler ki: "Bu da bizim gibi bir adamdır; bizden fazla bunun ne meziyyeti olabi-lir? O da bizim gibi yer, içer ve uyur ve evlenip, çoluk çocuk sahibi olur. " Ya-zık o kimselere ki, âkıbet düşünücü değildir; ya'nî enbiyânın da'vetlerinin ne-tîcesini ve semerâtını göremezler. Filhakîka da bu kadar ukalâ ve feylesoflar geldiler ve herkesi kendi mesleklerine teşvik ettiler; bunlara tâbi' olan kaç ki-şi oldu? Sonra Hz. Mûsâ'ya ve Hz. Îsâ'ya ve Server-i enbiyâ (aleyhimü's-se-lâm) hazarâtına tâbi' olanlar kaç kişi oldular? Bu âkıbet-endîş olmayan hu-makā bir türlü bu ciheti muhâkeme edemezler.

Sâlih (a.s.)ı ve Sâlih (a.s.)ın devesini his gözünün hakîr ve hasımsız görmesi. Hak Teâlâ bir orduyu helâk etmek istediği vakit, onların nazarında hasımları hakîr ve az gösterir. Her ne kadar o hasım gâlib olursa da. Nitekim Allah Teâlâ buyurur: "Mef'ûl ve mukadder olan emri kazâ etmesinden dolayı, Allah Teâlâ sizi, onların gözlerinde az gösterdi."

Zikr olunan âyet-i kerîme Sûre-i Enfâl'dedir ve ibtidası budur: وَإِذْ يُرِيكُمُوهُمْ إِذِ الْتَقَيْتُمْ فِي أَعْيُنِكُمْ قَلِيلاً وَيُقَلِّلُكُمْ فِي أَعْيُنِهِمْ لِيَقْضِيَ اللَّهُ أَمْراً كَانَ مَفْعُولاً (Enfal, 8/44) Ya'nî "Şu vakti tahattur ediniz ki, kâfirlere mülâkî olduğunuz vakitte Allah Teâlâ onları sizin gözlerinizde az gösterdi ve onların gözlerinde de, mukadder olan emrini Allah Teâlâ icra etmek için sizi taklîl etti."

2548. Salih'in nâkası sûrette deve idi; o acı kavim cehlinden, onun sinirlerini kestiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2548. Salih'in devesi görünüşte deveydi; o acımasız kavim, bilgisizliklerinden dolayı onun sinirlerini kestiler.

Bilinmeli ki, Salih (a.s.) Semûd kavmine peygamber olarak gönderildi ve kayadan deve yavrusu çıkarmak suretiyle onlara mucize gösterdi. Bu deve yavrusu, Semûd kavminin hayvanlarını suladıkları yerden su içecekti. Onlar, bu devenin suyu bitireceği ve kendi hayvanlarının susuz kalacağı korkusuyla, onu engellemeye teşebbüs ettiler. Salih (a.s.), "Bu Allah'ın devesidir, onu engellemeyiniz," diye nasihat etti; dinlemediler, hayvanı kestiler. Nitekim Şems Suresi'ndeki ayet-i kerimede buyrulur: كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوَاهَا إِذِ انْبَعَثَ أَشْقَاهَا فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ نَاقَةَ اللَّهِ وَسُقْيَاهَا فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوهَا (Şems, 91/11-14) Yani "Semûd kavmi azgınlıkları sebebiyle Salih (a.s.)'ı yalanladı ve o vakitte onların en şakisi deveyi kesmeye atıldı. Allah'ın Resulü onlara dedi ki: Allah'ın devesini öldürmekten ve su içmesini engellemekten sakının!" Şimdi onlar Salih (a.s.)'ı yalanlayıp, deveyi öldürdüler. Beyit-i şerifteki "Pey", sinir anlamındadır. Yani Salih (a.s.)'ın mucizesi olan deve, görünüşte deve olduğu için, o zahir-bîn (dış görünüşe bakan) ve zehir gibi acı olan kavim, tam bir cehaletlerinden dolayı onun sinirini kestiler, yani öldürdüler.

Ma'lumdur ki, Sâlih (a.s.) Semûd kavmine meb'ûs oldu ve kayadan deve yavrusu izhârı sûretiyle onlara mu'cize gösterdi. Bu deve yavrusu, Semûd kavminin hayvanlarını suladıkları yerden su içecek idi. Onlar, bu deve suyu bitirir ve kendi hayvanları susuz kalır korkusuyla, onu men'e teşebbüs ettiler. Salih (a.s.), bu nâkatullahdır onu men' etmeyiniz, diye nasîhat etti; dinlemediler, hayvanı kestiler. Nitekim Sûre-i Şems'deki âyet-i kerîmede buyrulur: كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوَاهَا إِذِ انْبَعَثَ أَشْقَاهَا فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ نَاقَةَ اللَّهِ وَسُقْيَاهَا فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوهَا (Şems, 91/11-14) Ya'nî "Semûd kavmi azgınlıkları sebebiyle Salih (a.s.)ı tekzîb ve o vakitte onların eşkıyâsı deveyi zebha mübâderet ettiler. Allah'ın resûlü on- lara dedi ki: Allah'ın nâkasını öldürmekten ve su içmesini men' etmekten sakının!" İmdi onlar Sâlih (a.s.)ı tekzib edip, deveyi öldürdüler." Beyt-i şerîfdeki "Pey", sinir ma'nâsınadır. Ya'nî Sâlih (a.s.)ın mu'cizesi olan nâka, sûrette deve olduğu için, o zâhir-bîn ve zehir gibi acı olan kavim, kemâl-i cehâletlerinden dolayı onun sinirini kestiler, ya'nî öldürdüler.

2549. Vaktaki sudan dolayı ona düşman oldular; onlar nânkör ve abkör oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2549. Su yüzünden ona düşman olduklarında, onlar nankör ve abkör oldular.

"Nankör", yediği ekmeğe karşı ihanet eden kimseye denir ve "abkör" içtiği suyun hakkını ödemeyen demektir; her iki ifade de nimete nankörlük etme anlamına gelir. Ankaravî hazretleri, "kör" kelimelerinin Farsça "kâf" harfiyle okunduğuna göre de bir anlam vermiştir. Bu durumda "gûr" mezar anlamına gelir ve mısraın anlamı da şöyle olur: "Onlar mezarın ekmeği ve suyu oldular." Yani bu sebeple üzerlerine ilahi azap inip helak oldular ve sonuç olarak mezarın ve toprağın gıdası oldular, demektir.

"Nânkör" yediği ekmeğe karşı ihanet eden kimseye derler ve “Ab-kör" içtiği suyun hakkını ödemeyen demek olur; ve her iki ta'bîr dahi küfrân-ı ni'met ma'nâsına gelir. Ankaravî hazretleri "kör" kelimelerinin kâf-ı fârisî ile okunduğuna göre de bir ma'nâ vermiştir. Bu sûrette "gûr" mezar ma'nâsına olur ve mısrâ'ın ma'nâsı da şöyle olur: "Onlar mezarın ekmeği ve suyu oldular." Ya'nî bu sebeble üzerlerine azâb-ı ilâhî nâzil olup helâk oldular ve binnetîce mezarın ve toprağın gıdâsı oldular, demek olur.

2550. Allah'ın nâkası ırmaktan ve buluttan su içer idi; Hakk'ın suyunu, [2511] Hak'dan diriğ tuttular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2550. Allah'ın devesi ırmaktan ve buluttan su içerdi; Hakk'ın suyunu, Hak'tan esirgediler.

Allah'ın mucize yoluyla yarattığı deve yavrusu, yine Allah'ın ırmaktan ve buluttan yaratıp akıttığı suyu içerdi. Deve ve su suretleri Hakk'ın isimleri sebebiyle belirginleşmesinden ibaret olmakla, bu şakiler gerçekte, Hakk'ın suyunu, Hak'tan esirgemiş oldular. Nasıl ki Yüce Allah Hz. Musa'ya "Hasta oldum, hatırımı sormadın; acıktım beni doyurmadın" buyurmuştur. Hakk'ın suyunu, Hak'tan esirgemek de bu türdendir.

Allah'ın mu'cize tarîkıyla halk buyurduğu deve yavrusu, yine Allah'ın ırmaktan ve buluttan halk edip akıttığı suyu içer idi. Deve ve su sûretleri Hakk'ın esmâsı hasebiyle taayyününden ibaret olmakla bu şakiler hakîkatte, Hakk'ın suyunu, Hak'dan esirgemiş oldular. Nitekim Hak Teâlâ Hz. Mûsâ'ya "Hasta oldum, hatırımı sormadın; acıktım beni doyurmadın" buyurmuştur. Hakk'ın suyunu, Hak'dan diriğ etmek dahi bu kabildendir.

2551. Salih'in nakası, salihlerin cismi gibi, tâlıhların helâkinde bir pusu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2551. Salih'in devesi, salihlerin bedeni gibi, kötülerin helakinde bir pusu oldu.

Yani kavimlerin eşkıyalarının helak olması ve ilahi azabın onların üzerine inmesi, kendi zamanlarında bulunan salihlere muhalefet etmelerinden ve onlara zulmetmelerinden kaynaklanmıştır. Bu sebeple Salih (a.s.)'ın devesi de o zamanki eşkıyaların helak sebebi olduğu için, salihlerin bedeni gibi oldu.

Ya'nî eşkıyâ-yı akvâmın helâki ve onların üzerine azâb-ı ilâhînin nüzülü, zamanlarında bulunan sâlihlere muhalefet ve onlara zulm etmelerinden neş'et etmiştir. Binâenaleyh Salih (a.s.)ın devesi de o vakitteki eşkıyânın sebeb-i helâki olduğu için, sâlihlerin cismi gibi oldu.

2552. Akibet o ümmet üzerinde ölümün ve derdin hükmünden Allah'ın nakası ve onun su içmesi ne yaptı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2552. Sonunda o ümmet üzerinde ölümün ve derdin hükmünden Allah'ın devesi ve onun su içmesi ne yaptı?

Semûd kavminin şakileri Salih (a.s.)a ve sâlihlerin cismi gibi olan onun devesine tecavüz ettikleri ve onu su içmekten men ettikleri için, o ilâhî deve Semûd kavmi üzerine ölümün ve bedensel acıların hükmünden sonunda neler yaptığını gör!

Semûd kavminin şakileri Salih (a.s.)a ve sâlihlerin cismi gibi olan onun devesine tecavüz ettikleri ve onu su içmekten men' ettikleri için, o nâka-i ilâhî Semûd kavmi üzerine ölümün ve âlâm-ı cismiyyenin hükmünden âkıbet neler yaptığını gör!

2553. Hakk'ın zabıta-i kahrı onlardan bir devenin kan bahası olarak tamam bir şehir istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2553. Hakk'ın kahır zabıtası onlardan bir devenin kan bedeli olarak tam bir şehir istedi.

"Şıhne", şehrin genel işlerini düzenlemekle görevli kişidir, "polis müdürü" diye çevrilebilir. Yani, eşkıyaların yaptığı tecavüzün cezası olarak Hakk'ın kahır zabıtası onlardan, oturdukları şehrin ve kendilerinin harap olmasını istedi.

"Şıhne" şehrin zabt-ı umûruna me'mûr olan kimsedir "polis müdürü" diye tercüme olunabilir. Ya'nî şakilerin yaptığı tecavüzün cezası olarak Hakk'ın kahır zabtiyesi onlardan sâkin oldukları şehrin ve kendilerinin harâbîsini istedi.

2554. Ruh Salih ve ten naka gibidir; rûh vasl içinde ve ten fâka içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2554. Ruh Salih ve ten deve gibidir; ruh kavuşma içinde ve ten yoksulluk içindedir.

Evliyaların ruhu, Salih (a.s.) ve teni, Salih (a.s.)'ın devesi gibidir. Onların ruhu Hakk'a kavuşmuştur; fakat teni ve beşerî sureti, beşerî ihtiyaçlar içindedir.

Evliyânın ruhu, Sâlih (a.s.) ve teni, Sâlih (a.s.)ın devesi gibidir. Onların rûhu Hakk'a vâsıldır; fakat teni ve sûret-i beşeriyyesi ihtiyâcât-ı beşeriyye içindedir.

2555. Salih olan ruh, kabil-i afât değildir; yara deve üzerine olur, zât üzerine değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2555. Salih olan ruh, afetlere açık değildir; yara deve üzerine olur, zât üzerine değildir.

Evliyaya saldıran eşkıyanın zararları, onların zâtı olan ruhları üzerine meydana gelmez; ancak bedenleri ve beşerî suretleri üzerine olur.

Evliyâya tecavüz eden eşkıyânın zararları, onların zâtı olan rûhları üzerine vâki' olmaz; ancak tenleri ve sûret-i beşeriyyeleri üzerine olur.

2556. Salih olan rûh incitilemez; Yezdân'ın nûru, kâfirlerin münkādı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2556. Salih olan ruh incitilemez; Yüce Allah'ın nuru, kâfirlerin boyun eğeni değildir.

Salihlerin ruhu, hakikati inkâr eden zahirî kâfirler tarafından ve bâtınî kâfirler olan şeytanların ve nefsin sıfatı taraflarından incitilemez; çünkü o ruhlar Hakk'ın nurudur ve Hakk'ın nuru bunların mağlûbu değildir.

Sulehânın ruhu, münkir-i hakikat olan küffâr-ı zâhirî tarafından ve küffâr-ı bâtınî olan şeyâtîn ve nefsin sıfatı taraflarından incitilemez; zîrâ o ervâh Hakk'ın nûrudur ve Hakk'ın nûru bunların mağlûbu değildir.

2557. Onları incitsinler ve imtihan görsünler diye, Hak ondan dolayı cisme gizli muttasıl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2557. Hak, onları incitsinler ve imtihan görsünler diye, bu sebeple cisme gizlice bitişti.

Hakikat ehli katında cismin bâtını (iç yüzü) ruh, ruhun bâtını ise Hak'tır. Bâtının zâhire (dış yüze) bitişme niteliği kıyasa ve tanıma gelmez. Yüce Allah'ın bu şekilde cisimlere olan, niteliksiz (keyfiyetsiz) bitişmesinin sırlarından biri de şudur: Zâhirî hayatta dağınık olanlar, ruhun hükümlerinden gafil olmak ve hayvanlık dairesine dalmak suretiyle ruhu incittikleri zaman, türlü türlü belalara ve imtihanlara yakalanırlar; bu da bazı ilahi isimlerin hükümlerinin ve eserlerinin ortaya çıkması içindir.

Ehl-i hakikat indinde cismin bâtını ruh ve rûhun bâtını Hak'dır. Bâtının zâhire ittisali keyfiyyeti ve kıyâsa ve ta'rîfe gelmez. Hak Teâlâ'nın bu sûretle ecsâma vâki' olan bî-tekeyyüf ittisâlinin esrârından birisi de budur ki, hayât-ı zâhirede müteferrık olanlar, rûhun ahkâmından gâfil olmak ve hayvâniyyet dairesine dalmak sûretiyle rûhu incittikleri vakit, türlü türlü belâlara ve imtihanlara giriftâr olurlar; ve bu da ba'zı esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsârının zuhûru içindir.

2558. Habersizdir ki, bunun âzârı onun âzârıdır; bu küpün suyu ırmağın suyuna muttasıldır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2558. Habersizdir ki, bunun incitmesi onun incitmesidir; bu küpün suyu ırmağın suyuna bitişiktir.

İnsân-ı kâmili inciten kimsenin haberi yoktur ki, bu insân-ı kâmili incitmek, Hakk'ı incitmektir. Nasıl ki âyet-i kerîmede "Şu kimseler ki, Allah ve Resûl'üne ezâ ederler" (Ahzâb, 33/57) buyrulur. Çünkü insân-ı kâmil, kendi nefsine ait sıfatlarından boşalmış ve onların yerine ilâhî sıfatlar ırmakları akmıştır.

Kâmili inciten kimsenin haberi yoktur ki, bu kâmili incitmek, Hakk'ı incitmektir. Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Ahzâb, 33/57) ya'nî "Şu kimseler ki, Allah ve Resûl'üne ezâ ederler" buyrulur. Zîrâ taayyün-i kâmil, kendi sıfât-ı nefsâniyyesinden boşalmış ve onların yerine sıfât-ı ilâhiyye ırmakları akmıştır.

2559. İlâh, ondan dolayı bir cisme taalluk etti; tâ ki cümle âleme penâh ola. [2521]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2559. İlâh, ondan dolayı bir cisme ilişti; tâ ki bütün âleme sığınak olsun.

Yüce Allah, peygamberlerin ve evliyaların bedenlerinden bir bedene, sırf âleme bir sığınak ve barınak olması için, niteliksiz bir şekilde ilişti. Nasıl ki Yüce Allah, şanlı Peygamber hakkında "Allah Teâlâ, sen onların arasında bulunduğun halde onları azap etmez." (Enfal, 8/33) buyurdu.

Allah Teâlâ enbiyâ ve evliyânın cisimlerinden bir cisme, mahzâ âleme bir melce' ve penâh olması için bî-tekeyyüf taalluk etti. Nitekim Hak Teâlâ Peygamber-i zîşân hakkında وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنْتَ فِيهِمْ (Enfal, 8/33) ya'nî “Allah Teâlâ, sen onların arasında bulunduğun halde onları ta'zîb etmez" buyurdu.

2560. Onların gönlü üzerine kimse zafer bulmaz; zarar sadef üzerine gelir, güher üzerine değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2560. Onların gönlü üzerine kimse zafer bulmaz; zarar sadef üzerine gelir, güher üzerine değil.

Evliyânın bâtınları (iç dünyaları) korunmuştur; onlara kimse zarar veremez. Zarar verenler, onların sûretlerine (dış görünüşlerine) verirler. Nasıl ki bir kimse sadef üzerine vursa, ancak sadef kırılır, içindeki inciye zarar gelmez.

Evliyânın bâtınları mahfûzdur; onlara kimse zarar îrâs edemez. Zarar îrâs edenler sûretlerine iderler. Nitekim bir kimse sadef üzerine vursa, ancak sadef kırılır, içindeki inciye zarar gelmez.

2561. Velînin deve gibi olan cismine bende ol; tâ ki Salih olan rûh ile kapı yoldaşı olasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2561. Velînin deve gibi olan bedenine kul ol; tâ ki Salih olan ruh ile kapı yoldaşı olasın.

Velînin şeklini hor görme; ona köle gibi hizmet et; tâ ki onun Salih olan ruhuyla beraber Hakk'ın huzurunda ayakta durasın.

Velînin sûretini hakîr görme; ona köle gibi hizmet et; tâ ki onun Sâlih olan rûhuyla beraber huzûr-ı Hak'da kāim olasın.

2562. Salih (a.s.) dedi: Mâdemki bu hasedi yaptınız; üç gün sonra Hak'dan ukūbet erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2562. Salih (a.s.) dedi: Mademki bu hasedi yaptınız; üç gün sonra Allah'tan ceza gelir.

2563. Diğer üç gün sonra can alıcıdan bir âfet gelir ki, üç alâmeti vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2563. Diğer üç gün sonra can alıcıdan bir âfet gelir ki, üç alâmeti vardır.

2564. Cümlenizin yüzünün rengi, nazarda renk renk muhtelif olarak başka olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2564. Hepinizin yüzünün rengi, bakışta renk renk farklı olarak başka olur.

2565. Evvelki günde yüzünüz zağferân gibi, ikincide erguvân gibi yüz kırmızıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2565. İlk günde yüzünüz safran gibi, ikincide erguvan gibi kırmızıdır.

Birinci günde yüzünüz sararır; ikinci günde kızarır.

Birinci günde yüzünüz sararır; ikinci günde kızarır.

2566. Üçüncüde bütün yüzler siyah olur; ondan sonra Allah Teâlâ'nın kahrı erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2566. Üçüncüde bütün yüzler siyah olur; ondan sonra Yüce Allah'ın kahrı erişir.

2567. Eğer benden bu vaîdden alâmet isterseniz, devenin yavrusuna dağ tarafına koşunuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2567. Eğer benden bu tehditten bir alâmet isterseniz, devenin yavrusuna dağ tarafına koşunuz.

2568. Eğer onu tutabilir iseniz çare vardır; ve yoksa muhakkak ümîd kuşu tuzaktan sıçradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2568. Eğer onu tutabilirseniz çare vardır; ve yoksa muhakkak ümit kuşu tuzaktan sıçradı.

Yani devenin yavrusunu tutmak için dağ tarafına koşunuz; eğer tutabilirseniz ilahi azaptan kurtulmak çaresi vardır; ve eğer tutamazsanız, yakanızı ilahi azaptan kurtarma ümidi kalmadığını anlayınız.

Ya'nî devenin yavrusunu tutmak için dağ tarafına koşunuz; eğer tutabilirseniz azâb-ı ilâhîden kurtulmak çâresi vardır; ve eğer tutamaz iseniz, yakanızı azâb-ı ilâhîden kurtarmak ümîdi kalmadığını anlayınız.

2569. Kimse o yavruya yetişemedi; dağlar içine gitti, na-bedîd oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2569. Kimse o yavruya yetişemedi; dağların içine gitti, kayboldu.

2570. Temiz olan rûh gibi ki, ten aybından ihsanların sahibi tarafına kaçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2570. Temiz olan ruh gibi ki, bedenin ayıbından ihsanların sahibi tarafına kaçar.

Yani dağlar içine kaçıp kaybolan Salih (a.s.)'ın devesinin yavrusu, cisme ait olan ayıplardan ve noksanlardan, ihsanların ve nimetlerin sahibi bulunan Yüce Allah tarafına kaçtığı gibi, Semud kavminden kaçtı.

Ya'nî dağlar içine kaçıp gâib olan Sâlih (a.s.)ın devesinin yavrusu, cisme âid olan ayıplardan ve noksanlardan, ihsanların ve ni'metlerin sahibi bulunan Hak Teâlâ cânibine kaçtığı gibi, Semûd kavminden kaçtı.

2571. Dedi ki, gördünüz mü? O kaza mübrem olmuştur; ümîd sûretinin boynunu vurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2571. Dedi ki, gördünüz mü? O kaza kesinleşmiş, ümit suretinin boynunu vurmuştur.

Sâlih (a.s.) kavmine dedi ki: "İşte yaptığınızı gördünüz mü? O size haber verdiğim ilâhî azap, kesinleşmiş kazâ hâline gelmiştir; bu sebeple hiçbir sebeple defedilmesi mümkün değildir. Artık kurtuluş ümidi kalmamıştır." Kesinleşmiş kazâ hakkındaki açıklamalar 1256 numaralı beytin açıklamasında geçti.

Sâlih (a.s.) kavmine dedi ki: "İşte yaptığınızı gördünüz mü? O size haber verdiğim azâb-ı ilâhî, kazâ-yı mübrem hâline gelmiştir; binâenaleyh hiçbir sebeb ile def'i mümkin değildir. Artık necât ümîdi kalmamıştır." Kazâ-yı mübrem hakkındaki îzâhât 1256 numaralı beyt-i şerîfin îzâhında geçti.

2572. Deve yavrusu ne olur? Onun hatırıdır ki, ihsân ve iyilik cihetinden onu yerine getiriniz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2572. Deve yavrusu ne olur? Onun hatırıdır ki, ihsan ve iyilik yönünden onu yerine getiriniz!

Bu meydana gelen hâl, devenin yavrusu için değildir; çünkü bir deve yavrusunun ne hükmü vardır; ortada Salih (a.s.)ın hatırı vardır ki, ihsan ve iyilik yönünden onun hatırına riayet etme vazifesini yerine getiriniz.

Bu vâki' olan hâl, devenin yavrusu için değildir; zîrâ bir deve yavrusunun ne hükmü vardır; ortada Sâlih (a.s.)ın hâtırı vardır ki, ihsân ve iyilik cihetinden onun hâtırına riâyet etmek vazîfesini yerine getiriniz.

2573. Eğer onun gönlünü yerine getirir iseniz ondan kurtuldunuz; ve yoksa ümidsizsiniz ve bileklerinizi ısırıcısınız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2573. Eğer onun gönlünü yerine getirirseniz ondan kurtuldunuz; yoksa ümitsizsiniz ve bileklerinizi ısırırsınız.

2574. Vaktaki bulanık vaîdi işittiler; göz kodular ve ona muntazır oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2574. Bulanık tehdidi işittikleri vakit; gözlerini diktiler ve ona bekler oldular.

"Çeşm nihâden" gözünü bir yere dikip, beklemek anlamına gelir.

"Çeşm nihâden" gözünü bir yere dikip, beklemek ma'nâsınadır.

2575. Birinci gün yüzlerini sarı gördüler; ümidsizlikten soğuk ah çektiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2575. Birinci gün yüzlerini sarı gördüler; ümitsizlikten soğuk ah çektiler.

2576. İkinci gün, hepsinin yüzü kırmızı oldu; ümîd ve tövbe nöbeti gaib oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2576. İkinci gün, hepsinin yüzü kırmızı oldu; ümit ve tövbe nöbeti kayboldu.

2577. Üçüncü gün hepsinin yüzü kara oldu; Salih'in hükmü cenksiz doğru oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2577. Üçüncü gün hepsinin yüzü kara oldu; Salih'in hükmü savaşsız doğru oldu.

Salih (a.s.)ın kavmine haber verdiği alâmetler tamamen ortaya çıktı; ve onun hükmü, kavmi ile savaşa ve mücadeleye girişmeksizin, kendi kendine gerçekleşti.

Sâlih (a.s.)ın kavmine haber verdiği alâmetler tamâmiyle zuhûr etti; ve onun hükmü, kavmi ile muhârebeye ve cidâle girişmeksizin, kendi kendine vâki' oldu.

2578. Vaktaki hepsi ümîdsizliğe baş vurdular, kuşlar gibi iki diz üstü geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2578. Vaktaki hepsi ümitsizliğe başvurdular, kuşlar gibi iki diz üstü geldiler.

Semûd kavmi helâk alâmetlerinin ortaya çıkışını görünce, hayatlarından ümit kesip artık evlerine çekilip, kuşların ayaklarını altlarına çekip oturdukları gibi, onlar da diz çöküp oturdular ve başlarına gelecek belâyı beklediler.

Semûd kavmi helâk alâmetlerinin zuhûrunu görünce, hayatlarından ümîd kesip artık evlerine çekilip, kuşların ayaklarını altlarına çekip oturdukları gibi, onlar da diz çöküp oturdular ve başlarına gelecek belâyı beklediler.

2579. Cibril-i Emîn, bu diz çökmenin şerhini Kur'ân'da "câsimîn" olarak getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2579. Cibril-i Emîn, bu diz çökmenin açıklamasını Kur'ân'da "câsimîn" olarak getirdi.

Bu beyt-i şerîfte فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَأَصْبَحُوا في دارهم جاثمين (A'raf, 7/78) ayet-i kerîmesinde işaret buyrulur. Parlak anlamı "Semûd kavmini zelzele ve ıztırâb yakaladı, bu sebeple onlar evlerinde diz çökücü olarak sabahladılar" demek olur.

Bu beyt-i şerîfte فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَأَصْبَحُوا في دارهم جاثمين (A'raf, 7/78) ayet-i kerîmesinde işâret buyrulur. Ma'nâ-yı münîfi “Semûd kavmini zelzele ve ıztırâb yakaladı, binâenaleyh onlar evlerinde diz çökücü olarak sabahladılar' demek olur.

2580. Sana ta'lîm ettikleri ve böyle diz çökmekten seni korkuttukları vakit, diz [2540] çök!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2580. Sana öğrettikleri ve böyle diz çökmekten seni korkuttukları zaman, diz çök!

Ey belâ vaktinde diz çöküp Hak'a yalvaran kişi! Kâmil insanlar sana nasihat edip Hak'ın emrini sana öğrettikleri ve sana böyle diz çökülüp yalvarılacak zamanlar geleceğini söyleyerek korkuttukları zaman, onların huzurunda diz çöküp, başın bu gibi belâlara yakalanmadan önce Hak'a yalvar ve niyaz et!

Ey belâ vaktinde diz çöküp Hakk'a yalvaran kimse! Kâmiller sana nasîhat edip emr-i Hakk'ı sana ta'lîm ettikleri ve seni böyle diz çökülüp yalvarılacak zamanlar geleceğini söyleyerek korkuttukları vakit, onlar huzûrunda diz çöküp, başın bu gibi belâlara giriftâr olmazdan mukaddem Hakk'a tazarru' ve niyâz et!

2581. Cezbe-i kahra muntazır oldular; kahır geldi, o şehri yok etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2581. Kahır cezbesine (ilahi gazabın çekimine) bekler oldular; kahır geldi, o şehri yok etti.

Semûd kavmi evlerinde iki diz üstü çöküp ilahi kahır darbesine bekler oldular; ve nihayet sarsıntı ve zelzele başladı. Bulundukları şehri altüst etti.

Semûd kavmi evlerinde iki diz üstü çöküp kahr-ı ilâhî darbesine muntazır oldular; ve nihâyet recfe ve zelzele başladı. Bulundukları şehri altüst etti.

2582. Salih halvette şehir tarafına gitti; şehri duman ve harâret içinde gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2582. Salih halvette şehir tarafına gitti; şehri duman ve harâret içinde gördü.

Yani Salih (a.s.) üzerlerine ilâhî kahrın inecek olduğu kavminden daha önce ayrılmış ve şehir dışında bir yerde tek başına oturmuştu. Bu ilâhî kazânın (Allah'ın küllî hükmü) inmesinden sonra Filistin tarafında bulunan kavminin şehrine gitti; şehri, zelzeleden meydana gelen duman ve harâret içinde gördü.

Ya'nî Sâlih (a.s.) üzerlerine kahr-ı ilâhî nâzil olacak olan kavminden evvelce ayrılmış ve şehir hâricinde bir mahalde tek ü tenhâ oturmuş idi. Bu kazâ-yı ilâhînin nüzülünden sonra Filistin tarafında vâki' olan kavminin şehrine gitti; şehri, zelzeleden mütehassıl duman ve harâret içinde gördü.

2583. Onların eczâsından nâle işitirdi; nevha zahir, nevha ediciler gaib idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2583. Onların bedenlerinden inleme işitirdi; inleme belirgin, inleyenler ise görünmezdi.

Salih (a.s.) bu harap şehri dolaşırken, meskenleri başlarına yıkılıp enkaz altında ezilmiş ve henüz hayatları sona ermemiş olan kavminin bedenlerinden inlemeler ve feryatlar işitirdi; inlemeler ve ahlar, feryatlar belirgin ve işitilir idiyse de, inleyenlerin kendileri enkaz altında kaldıklarından, görünmez bir halde idiler. Şerh edenlerden bazıları, Semûd kavminin zahirî hayatları sona ermiş olsa da, onların bedenlerinin melekûtî (gaybî) inlemeleri vardı ve bu inlemeleri ve feryatları Salih (a.s.) ruhunun işitme duyusuyla işitirdi, anlamını vermişlerdir. Bu da bir yöndür ve sonraki beyit ile bağlantısı vardır.

Sâlih (a.s.) bu harâb şehri dolaşırken meskenleri başlarına yıkılıp enkāz altında ezilmiş ve henüz hayatları munkatı' olmamış olan kavminin eczâ-yı vücûdundan nâleler ve iniltiler işitirdi; nevhalar ve âh u enînler zâhir ve işitilir idiyse de, nevha edenlerin kendileri enkāz altında kaldıklarından, görünmez bir halde idiler. Şurrâhdan ba'zıları Semûd kavminin hayât-ı zâhiriyyeleri munkatı' olmuş ise de, onların eczâ-yı vücûdlarının melekûtî olan enînleri var idi ve bu enînleri ve nâleleri Salih (a.s.) sem'-i rûhu ile işitir idi, ma'nâsını vermişlerdir. Bu da bir vecihtir ve âtîdeki beyit ile râbıtası vardır.

2584. Onların kemiklerinden o nâleleri işitti; onların canı çiğ dâneleri gibi gözyaşı dökücü idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2584. Onların kemiklerinden o iniltileri işitti; onların canı çiğ taneleri gibi gözyaşı dökücü idi.

Salih (a.s.) zahirî hayatları kesilip ölenlerin kemiklerinden berzah âlemine ait iniltilerini işitti; çünkü onlar berzah âlemine geçtikten sonra, onların canı çiğ taneleri gibi gözyaşı dökücü idi.

Sâlih (a.s.) hayât-ı zâhiriyyeleri munkatı' olup ölenlerin kemiklerinden âlem-i berzaha âid nâlelerini işitti; çünkü onlar âlem-i berzaha intikāl ettikten sonra, onların canı çiğ dâneleri gibi göz yaşı dökücü idi.

2585. Salih onu işitti, ağlamağa başladı; nevha edicilere, nevhaya âgâz etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2585. Salih onu işitti, ağlamaya başladı; ağıt yakanlara, ağıt yakmaya başladı.

Salih (a.s.) ağlayanları ve inleyenleri işittiği zaman, mübarek kalbine incelik gelip bunların hâline ağlamaya başladı.

Sâlih (a.s.) ağlayan ve inleyenleri işittiği vakit, mübarek kalb-i şerîfine rikkat gelip bunların hâline ağlamağa başladı.

2586. Buyurdu ki: Ey bâtıl ile yaşamış bir kavim! Ve ben sizden dolayı hu- zûr-ı Hak'da ağlamışım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2586. Buyurdu ki: Ey bâtıl ile yaşamış bir kavim! Ve ben sizden dolayı Hak huzurunda ağlamışım.

Salih (a.s.)'ın hitabı, helak olan kavminin ruhlarınadır. Nitekim Bedir gazvesinin bitiminden sonra (S.a.v.) Efendimiz harp meydanını dolaşırken Kureyş müşriklerinin büyüklerinin öldürülmüş olduklarını görüp, onlara hitaben "انا وجدنا ما وعد ربنا حقا فهل وجدتم ما وعد ربكم حقا" yani "Biz Rabb'imizin vaat ettiği şeyi dosdoğru bulduk; siz de Rabb'inizin vaat ettiği şeyi dosdoğru buldunuz mu?" buyurdu. Hz. Ömer (r.a.): "Ya Resûlallah, niçin ölülere hitap buyuruyorsunuz, onlar işitirler mi?" dedi. Risalet-penah Efendimiz buyurdular ki: "Onlar sizden daha iyi işitirler; velakin cevap veremezler." Salih (a.s.)'ın hitabı dahi bu türdendir.

Sâlih (a.s.)ın hitâbı helâk olan kavminin ervâhınadır. Nitekim Bedir gazâ- sının hitâmından sonra (S.a.v.) Efendimiz harb meydanını dolaşırken müşri- kîn-i Kureyş'in ekâbirinin maktûl olduklarını görüp, onlara hitaben انا وجدنا ما وعد ربنا حقا فهل وجدتم ما وعد ربكم حقا ya'ni “Biz Rabb'imizin va'd ettiği şeyi dosdoğru bulduk; siz de Rabb'inizin va'd ettiği şeyi dosdoğru buldunuz mu?" buyurdu. Hz. Ömer (r.a.): “Yâ Resûlallâh, niçin ölülere hitâb buyuruyorsunuz, onlar işi- tirler mi?" dedi. Risâlet-penâh Efendimiz buyurdular ki: "Onlar sizden daha iyi işitirler; velâkin cevab veremezler." Sâlih (a.s.)ın hitâbı dahi bu kabildendir.

2587. Hak demiş idi ki: Onların cevrine sabr et; onlara nasihat ver, onların devrinden çok kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2587. Hak demişti ki: Onların zulmüne sabret; onlara nasihat ver, onların devrinden çok kalmadı.

Yani Salih (a.s.) kendi kendine dedi ki: Hak bana, onların cefasına tahammül et ve nasihat ver; çünkü onların ilâhî ilimde sabit olan yatkınlıklarına göre, dünya hayatlarının süresi çok kalmamıştır ve yakında indireceğim azap ile helakleri kesinleşmiştir, buyurmuştu.

Ya'nî Sâlih (a.s.) kendi kendine dedi ki: Hak bana, onların cefâsına ta- hammül et ve nasîhat ver; zîrâ onların ilm-i ilâhîde sâbit olan isti'dâdlarına nazaran, hayât-ı dünyeviyyelerinin devri çok kalmamıştır ve yakında inzâl edeceğim azâb ile helâkleri mukarrer olmuştur, buyurmuş idi.

2588. Ben de demiş idim ki: Nasihat cefâdan bağlandı; nasihat sütü muhab- betten ve safâdan kaynar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2588. Ben de demiştim ki: Nasihat cefadan bağlandı; nasihat sütü muhabbetten ve safadan kaynar.

Yani Hak'tan gelen hitaba cevaben ben de demiştim ki: İlahi! Onların eziyet ve cefası, benim nasihat verme kabiliyetimi bağladı; çünkü nasihat sözünün kaynayıp akmasına sebep, muhabbet ve kalbin safasıdır. Onların eziyeti ise bende kendilerine karşı muhabbet bırakmadı ve kalbimin saflığını bulandırdı.

Ya'nî hitâb-ı Hakk'a cevâben ben de demiş idim ki: İlâhî! onların cevr ü cefâsı benim nasihat vermek isti'dâdımı bağladı; zîrâ nasîhat sözünün kay- nayıp akmasına sebeb muhabbet ve safâ-yı kalbdir. Onların cevri ise bende kendilerine karşı muhabbet bırakmadı ve kalbimin safvetini bulandırdı.

2589. Benim makāmıma yaptığınız çok cefâdan dolayı, nasihat sütü damarla- rımda dondu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2589. Benim makamıma yaptığınız çok cefadan dolayı, nasihat sütü damarlarımda dondu.

Yani ey zalim kavim, benim peygamberlik makamıma karşı yaptığınız hakaret ve cefadan dolayı, benim peygamberlik özümde gizli olan nasihat sütü, canımın manevi damarlarında dondu, akmaz bir hale geldi.

Ya'nî ey kavm-i zâlim, benim makām-ı nübüvvetime karşı yaptığınız hakāret ve cefâdan dolayı, benim zât-ı nübüvvetimde meknûz olan nasihat sütü, canımın ma'nevî damarlarında dondu, akmaz bir hâle geldi.

2590. Hak bana demiştir ki: Ben sana lutf-ı azîm veririm; o yaraların başı üzerine merhem koyarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2590. Hak bana demiştir ki: Ben sana büyük lütuf veririm; o yaraların başı üzerine merhem koyarım.

2591. Hak Teâlâ benim gönlümü semâ gibi saf etmiştir; hâtırımdan sizin cevrinizi süpürmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2591. Yüce Allah benim gönlümü gökyüzü gibi saf etmiştir; hatırımdan sizin eziyetinizi süpürmüştür.

2592. Ben tekrar nasihatte olmuşumdur; şeker gibi meseller ve sözler söylemişimdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2592. Ben tekrar nasihatte bulunmuşumdur; şeker gibi meseller ve sözler söylemişimdir.

2593. Şekerden tâze süt çıkarmış, sütü ve balı söz ile karıştırmış idim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2593. Şekerden taze süt çıkarmış, sütü ve balı söz ile karıştırmıştım.

2594. Sizde o söz zehir gibi olmuş idi; zîrâ ki aslından ve temelinden zehristan idiniz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2594. O söz size zehir gibi olmuştu; çünkü siz aslınızdan ve temelinizden zehirli bir yer idiniz.

Yani ezelî yatkınlığınız küfür ve sapkınlık üzerine olduğundan, tatlı söz sizin ezelî zehirli yer olan varlığınızda zehre dönüştü. Nasıl ki zamanımızda küfründe ve sapkınlığında direnen inatçı birine çeşitli delillerle ve akla uygun açıklamalarla ilahî hakikatlerden bahsetseniz, o kişi susturulup cevap bulamadıkça kızar ve öfkelenir ve sonunda ağzını bozar.

Ya'nî isti'dâd-ı ezelîniz küfür ve dalâlet üzerine olduğundan, tatlı söz sizin zehristân-ı ezelî olan vücûdunuzda, zehre inkılâb etti. Nitekim zamânımızda küfründe ve dalâletinde sâbit-kadem olan bir muannide envâ'-ı delâil ile ve ma'kulât ile hakāyık-ı ilâhiyyeden bahs etseniz, mülzem olup cevâb bulamadıkça kızar ve hiddet eder ve nihâyet ağzını bozar.

2595. Niçin gamlı olayım ki, gam baş aşağı oldu. Ey serkeş kavim, gam siz idiniz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2595. Niçin gamlı olayım ki, gam baş aşağı oldu. Ey serkeş kavim, gam siz idiniz.

Ben peygamberlikle nitelenmiş olduğum için, benim dünya ile olan ilişkim ancak sizin sapkınlıktan doğru yola yönlendirilmenizden ibaretti ve başka dünya ilişkim yoktu. Bu sebeple bende dünya işlerinden dolayı gam bulunma ihtimali yoktur. Ne zaman ki sizi davet ettim, sapkınlıkta ısrar ettiniz; bu sebeple benim dünyadaki tek gamım bana siz oldunuz. Şimdi ise helak oldunuz ve benim gamım da baş aşağı olmuş oldu.

Ben nübüvvetle muttasıf olduğum için, benim dünyâ ile olan alâkam ancak sizin dalâletten hidâyete sevkinizden ibâret idi ve başka dünyâ alâkam yok idi. Bu sebeble bende dünyâ umûrundan dolayı gam bulunmak ihtimali yoktur. Vaktâki sizi da'vet ettim, dalâlette musırr oldunuz; binâenaleyh benim dünyâda yegâne gamım bana siz oldunuz. Şimdi ise helâk oldunuz ve benim gamım da baş aşağı olmuş oldu.

2596. Hiçbir kimse gamın ölmesi üzerine feryad eder mi? Başın yarası gittiği vakit, bir kimse saçını yolar mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2596. Hiçbir kimse gamın ölmesi üzerine feryat eder mi? Başın yarası gittiği vakit, bir kimse saçını yolar mı?

Yani gamlı bir kimsenin gamı gitse, "Eyvah benim gamım vardı, gitti!" diye feryat eder mi? Yahut bir kimsenin başında yarası olsa ve o yara ortadan kalksa, "Eyvah, benim başımın yarası geçti!" diye saçını, başını yolar mı?

Ya'nî gamlı bir kimsenin gamı gitse "Eyvah benim gamım var idi, gitti!" diye feryâd eder mi? Veyâhut bir kimsenin başında yarası olsa ve o yara mündefi' olsa, "Eyvah, benim başımın yarası geçti!"diye saçını, başını yolar mı?

2697. Kendisine teveccüh etti ve dedi: Ey feryad edici! O taife senin nevhana değmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2697. Kendisine yöneldi ve dedi: Ey feryat eden! O topluluk senin ağıtına değmez.

Sâlih (a.s.) kendi nefsine yönelip: Ey bu topluluğun helâkine ağlayan Sâlih! Bu topluluk senin ağıtına ve ağlamana lâyık değildir.

Sâlih (a.s.) kendi nefsine teveccüh edip: Ey bu tâifenin helâkine ağlayan Sâlih! Bu tâife senin nevhana ve ağlamana lâyık değildir.

2598. Eğri okuma; ey mübîni doğru okuyan, ben zalim kavmin arkasında nasıl mahzun olurum?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2598. Eğri okuma; ey doğru okuyan, ben zalim kavmin arkasında nasıl mahzun olurum?

Bu şerefli beyitte, A'raf Suresi'nde geçen الَّذِينَ كَذَّبُوا شعيبًا كَانُوا هم الخاسرين فتولى عنهم وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَد ابلغتكم رسالات ربى و نَصَحْتُ لَكُمْ فَكَيْفَ آسَى عَلَى قَوْمٍ كَافِرِينَ (A'raf, 7/92-93) yani “Şuayb'ı yalanlayanlar ziyana uğradılar; şimdi onlardan yüz çevirip dedi: Ey kavim, muhakkak ben size Rabb'imin risaletini ulaştırdım ve size nasihat ettim; böyle olunca kafir kavim üzerine nasıl mahzun olurum?” ayet-i kerimesine işarettir. İlk mısradaki "mübîn" Kur'an'ın sıfatıdır ve sıfat zikredilip mevsuf (nitelenen) kastedilmiştir. Bazı şerhlerde "mübîn" kelimesi "mim"in fethasıyla Farsça bir kelime olarak alınmış ve "Ey doğru okuyan, eğri okuma ve eğri görme" anlamı verilmiştir. Ve bazı nüshalarda “be-bîn” geçmiştir; bu nüshaya göre anlam "Ey doğru okuyan, کیف آسی ayet-i kerimesini gör de, eğri okuma!" demek olur. Ayet-i kerime, Şuayb (a.s.) hakkında olduğu halde, bu beyitte Salih (a.s.) tarafından zikredilmesi nübüvvet duygusunun birliğine ve ayet Kur'an'da "kafirîn" ile sona erdiği halde "zalimîn" denilmesi, küfrün zulüm olduğuna göre, onun yerinde kullanılmasının caiz olduğuna işarettir. Aslında Cenab-ı Pir (Mevlana) ayet-i kerimenin ifadesini tamamen iktibas etmeyip, yalnız anlamını almıştır; bu sebeple kelime kullanımında kayıtlı değildirler.

Bu beyt-i şerîfde Sûre-i A'raf'da vaki الَّذِينَ كَذَّبُوا شعيبًا كَانُوا هم الخاسرين فتولى عنهم وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَد ابلغتكم رسالات ربى و نَصَحْتُ لَكُمْ فَكَيْفَ آسَى عَلَى قَوْمٍ كَافِرِينَ (A'raf, 7/92-93) ya'nî “Şuayb'ı tekzîb edenler ziyana uğradılar; imdi onlardan yüz çevirip dedi: Ey kavim, muhakkak ben size Rabb'imin risâletini iblâğ ettim ve size nasihat ettim; böyle olunca kâfir kavim üzerine nasıl mahzûn olurum?" âyet-i kerîmesine işarettir. Mısrâ'-ı evveldeki "mübîn" sıfat-ı Kur'ân'dır ve sıfat zikr olunup mevsûf murâd olunmuştur. Ba'zı şerhlerde "mübîn" kelimesi "mîm"in fethiyle kelime-i fârisî olarak alınmış ve "Ey doğru okuyan, eğri okuma ve eğri görme" ma'nâsı verilmiştir. Ve ba'zı nüshalarda “be-bîn” vâki' olmuştur; bu nüshaya göre ma'nâ "Ey doğru okuyan کیف آسی âyet-i kerîmesini gör de, eğri okuma!" demek olur. Ayet-i kerîme, Şuayb (a.s.) hakkında olduğu halde, bu beyitte Sâlih (a.s.) tarafından îrâdı nübüvvet duygusunun vahdetine ve âyet Kur'ân'da "kâfirîn” ile nihâyet bulduğu halde "zâlimîn" denilmesi, küfrün zulüm olduğuna nazaran, onun yerinde isti'mâli câiz olduğuna işarettir. Hadd-i zâtında Cenâb-ı Pîr tamâmiyle âyet-i kerîmenin ibâresini iktibâs buyurmayıp, yalnız ma'nâsını almıştır; binâenaleyh kelime isti'mâlinde mukayyed değildirler.

2599. Yine gözünde ve gönlünde o girye buldu; bir sebebsiz rahmet-i azîm onda zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2599. Yine gözünde ve gönlünde o ağlayış belirdi; onda sebepsiz büyük bir rahmet ortaya çıktı.

2600. Katre yağdırdı ve hayran olmuştu. Kerem deryasından sebebsiz bir katre idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2600. Damla yağdırdı ve hayran olmuştu. Kerem deryasından sebepsiz bir damla idi.

Sâlih (a.s.), “Ey zalim kavim, size acımayacağım" dediği hâlde, içinde sebepsiz olarak onların hâline karşı bir ağlama geliyor ve gözlerinin yaşları dökülüyordu.

Sâlih (a.s.), “Ey zâlim kavim, size acımıyacağım" dediği halde, içinde sebebsiz olarak onların hâline karşı bir ağlama geliyor ve gözlerinin yaşları dökülüyor idi.

2601. Akıl ona dedi ki: Bu ağlama nedendir? Böyle istihzâ edenlere ağlamak layık mıdır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2601. Akıl ona dedi ki: Bu ağlama nedendir? Böyle alay edenlere ağlamak uygun mudur?

Sâlih (a.s.)ın aklı, merhamet duyan kalbine dedi ki: "Bu ağlamak neden kaynaklanıyor? Sen onlara akla uygun örnekler ve nasihatler ederek, onları Hakk yoluna davet ettiğin zaman onlar seninle alay edip eğleniyorlardı. Bunlara ağlamak uygun mudur?"

Sâlih (a.s.)ın aklı, merhamet duyan kalbine dedi ki: "Bu ağlamak neden neş'et ediyor? Sen onlara ma'kül misaller ve nasihatler ederek, onları tarîk-ı Hakk'a da'vet ettiğin [vakit] onlar seninle istihzâ edip eğleniyorlar idi. Bunlara ağlamak lâyık mıdır?"

2602. Niye ağlıyorsun söyle? Onların fiiline mi, onların fenâ nallı kîn askerine mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2602. Niye ağlıyorsun söyle? Onların fiiline mi, onların fenâ nallı kin askerine mi?

"Senin etkili nasihatlerinle değişmemiş olan onların kötü fiillerinin ortadan kalktığına mı ağlıyorsun; yoksa onların nalları kötü vurulmuş olduğu için gidişleri bozuk olan onların kin ve düşmanlık askerinin yok olmasına mı ağlıyorsun?"

"Serin müessir nasîhatlerinle tebeddül etmemiş olan onların kötü fiillerinin ortadan kalktığına mı ağlıyorsun; yoksa onların nalları fenâ vurulmuş olduğu için gidişleri bozuk olan onların kin ve adâvet askerinin mahv ve helâkine mi ağlıyorsun?"

2603. Onların paslı karanlık gönlüne mi, onların yılan gibi zehirli diline mi ağlarsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2603. Onların paslı, karanlık gönlüne mi, yoksa onların yılan gibi zehirli diline mi ağlarsın?

2604. Onların köpek gibice olan kuyruğuna ve dişine mi; onların akrep yuvası olan ağızlarına ve gözlerine mi ağlarsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2604. Onların köpek gibi olan kuyruğuna ve dişine mi; onların akrep yuvası olan ağızlarına ve gözlerine mi ağlarsın?

Gıyâsü'l-Lügât'te "Seg-sâr" kelimesinin "seg" ve "sâr" kelimelerinden oluştuğu gösterilmiş ve "sâr"ın "gibi" anlamına geldiği açıklanmıştır. Bu durumda "Segsâr" köpek gibi demektir. "Âne" nispet edatıdır; bu edatla birlikte terkibin tamamına "köpek gibice" anlamı verilir. Şerefli beyitte Semûd kavmi köpeğe benzetilmiştir ve onların kötü bakışları ile kötü sözleri insanın kalbini akrep gibi soktuğu için, gözleri ve ağızları akrep yuvasına benzetilmiştir. "Dem" kelimesi Ankaravî'de ötre ile [düm] kuyruk anlamına ve Hind şerhlerinde "dâl" harfinin üstünü ile nefis ve kelâm anlamına alınmıştır.

Gıyâsü'l-Lügât'de "Seg-sâr", "seg" ile "sâr"dan mürekkeb olduğu gösterilmiş ve "sâr"ın misil ma'nâsına geldiği beyân olunmuştur. Şu halde "Segsâr" köpek gibi demek olur. "Âne" edât-ı nisbettir; bu edât ile beraber terkibin hepsine "köpek gibice" ma'nâsı verilir. Beyt-i şerîfde Semûd kavmi köpeğe ve onların fenâ nazarları ve fenâ sözleri insanın kalbini akrep gibi soktuğu için, gözleri ve ağızları akrep yuvasına teşbih buyrulmuştur. “Dem” kelimesi Ankaravîde zamme ile [düm] kuyruk ma'nâsına ve Hind şerhlerinde “dâl”in fethi ile nefis ve kelâm ma'nâsına alınmıştır.

2605. Onların inadına ve seni maskara saydıklarına ve istihzalarına mı ağlarsın? Hak onları mahbus ettiği için şükr et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2605. Onların inadına ve seni maskara saydıklarına ve alaylarına mı ağlarsın? Hak onları hapsettiği için şükret!

Sen onları Hak'ka davet ettikçe, onlar sapkınlık yollarında inat ederler ve seni kendi aralarında eğlence vesilesi edinip alay ederlerdi. Yüce Allah onların dünya hayatlarını alıp ruhlarını siccînde (amel defterlerinin kaydedildiği yer) hapsetti ve orada fiillerinin cezasına kavuştular; buna ağlayacağına, şükret!

"Sen onları Hakk'a da'vet ettikçe, onlar meslek-i dalâletlerinde inâd ederler ve seni kendi aralarında eğlence vesîlesi ittihâz edip alay ederler idi. Hak Teâlâ onların hayât-ı dünyeviyyelerini nez' edip rûhlarını siccînde habs etti ve orada fiillerinin mücâzâtına kavuştular; buna ağlıyacağına, şükr et!"

2606. Onların eli eğri, ayağı eğri, gözü eğri; muhabbetleri eğri, sulhleri eğri ve gazabları eğridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2606. Onların eli eğri, ayağı eğri, gözü eğri; sevgileri eğri, barışları eğri ve öfkeleri eğridir.

Bu eğriliklerin hepsi anlama ilişkindir. Yani "Elleri Hakk'a uzanmaz ve ayakları Hak tarafına yürümez; aksine günah ve zulüm tarafına gider. Gözleri fenalık niyetiyle bakar, sevgileri zulme ve günahadır"; ve barışları günah ve sapkınlık esasına dayanır; ve öfkeleri Hakk'a ve akla uygun olan şeylere karşıdır."

Bu eğriliklerin hepsi ma'nâya râci'dir. Ya'nî "Elleri Hakk'a uzanmaz ve ayakları Hak tarafına yürümez; ve fisk ve zulüm cânibine gider. Gözleri fenâlık niyyeti ile bakar, muhabbetleri zulme ve fıskadır"; ve sulhları fisk ve dalâlet esâsına müsteniddir; ve öfkeleri Hakk'a ve ma'kūlâta karşıdır."

2607. Taklîd eserinden ve nakil bayrağından dolayı bu pîr-i aklın başı üzerine ayak koymuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2607. Taklit eserinden ve nakil bayrağından dolayı bu akıl pîrinin başı üzerine ayak koymuşlardır.

Yani Semûd kavmi taklit izine tabi olmuşlar ve nakil ve rivayetler bayrağını açıp akıl denilen manevî pîri ayakları altında çiğnemişlerdir. Bu şerefli beyitte, قَالُوا يَا صَالِحُ قَدْ كُنْتَ فِينَا مَرْجُوا قَبْلَ هَذا أتنهينا أَنْ نَعْبُدَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا (Hûd, 11/62) yani “Semûd kavmi dediler ki: "Ey Salih, bundan evvel aramızda hayır umulur bir kimse idin; sen bizi babalarımızın taptığı şeye tapmaktan men mi ediyorsun?" ayet-i kerimesine işaret olunur. Yani Semûd kavmi, akli muhakemelerini terk edip taklit izine tabi olarak yürüdüler ve babalarımızdan bize intikal eden usul ve kaide bize böyle rivayet edilmiştir, diyerek nakil bayrağını açtılar ve akıl pîrini çiğnediler. "Akıl pîri"nden maksat peygamberleri olan Salih (a.s.)'dır.

Ya'nî Semûd kavmi taklîd izine tâbi' olmuşlar ve nakil ve rivâyât bayrağını açıp akıl denilen pîr-i ma'nevîyi ayakları altında çiğnemişlerdir. Bu beyt-i şerîfde قَالُوا يَا صَالِحُ قَدْ كُنْتَ فِينَا مَرْجُوا قَبْلَ هَذا أتنهينا أَنْ نَعْبُدَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا (Hûd, 11/62) ya'nî “Semûd kavmi dediler ki: "Ey Salih, bundan evvel aramızda hayır umulur bir kimse idin; sen bizi babalarımızın taptığı şeye tapmaktan men' mi ediyorsun?" âyet-i kerîmesine işaret olunur. Ya'nî Semûd kavmi, muhâkemât-ı akliyyelerini terk edip taklîd izine tâbi' olarak yürüdüler ve babalarımızdan bize intikāl eden usûl ve kāide bize böyle rivâyet edilmiştir, diyerek nakil bayrağını açtılar ve pîr-i aklı çiğnediler. "Pîr-i akıl” dan murâd peygamberleri olan Sâlih (a.s.) dır.

2608. Pîr satın alıcı değil; hepsi birbirlerinin gözünün ve kulağının riyasından dolayı pîr-i har oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2608. Pîr satın alıcı değil; hepsi birbirlerinin gözünün ve kulağının riyasından dolayı pîr-i har oldular.

"Pîr" baba ve "har" harîden (satın almak) mastarından emir kipinin şimdiki zamanıdır. Şu halde "Pîr-har" birleşik bir sıfat olup "pîr satın alıcı" anlamına gelir ki "aslı elde eden" demektir. Hint nüshalarında böyledir. Ankaravî nüshasında noktasız "hür" olarak geçmektedir; ve "pîr-i hür" hür ve özgür olan pîr demektir ki; bundan kastedilen, nefsin heva ve heveslerinden ve dünyevî bağlılıklardan özgürleşmiş bulunan Hz. Salih (a.s.) olur. İkinci "pîr-i har"daki "har" eşek anlamına gelir ve birleşimin anlamı "hepsi eşek babası" oldular demektir. Yani birbirlerinin gözüne hoş görünmek ve birbirlerinin hâli birbirlerine uygun işitilmek için Salih (a.s.)'a tâbî olmayı terk ettiler ve akıl ve muhakemeyi terk etmek suretiyle her biri eşek babası oldular.

"Pîr" peder ve "har" harîden masdarından emr-i hâzırdır. Şu halde "Pîr-har" vasf-ı terkîbi olup "pîr satın alıcı" ma'nâsına gelir ki "aslı elde eden" demek olur. Hind nüshalarında böyledir. Ankaravî nüshasında noktasız "hür" vâki'dir; ve "pîr-i hür" hür ve âzâd olan pîr demek olur ki; bundan murâd hevâ ve hevesât-ı nefsâniyye ve taallukāt-ı dünyeviyyeden âzâd olmuş bulunan Hz. Sâlih (a.s.) olur. İkinci "pîr-i har"daki "har" eşek ma'nâsına gelir ve terkîbin ma'nâsı "hepsi eşek babası" oldular demek olur. Ya'nî birbirlerinin gözüne hoş görünmek ve birbirlerinin hâli yekdiğerlerine mutâbık işitilmek için Sâlih (a.s.) a tebaiyyeti terk ettiler ve akıl ve muhâkemeyi terk etmek sûretiyle her birerleri eşek babası oldular.

2609. Hak Teâlâ onlara sakar-perverdeleri göstermek için, cennetten bendeler getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2609. Yüce Allah, onlara sakar-perverdeleri (cehennemlikleri) göstermek için, cennetten kullar getirdi.

Yani Hakk'ın cemâlî ve celâlî tecellileri vardır; cennetten, yani cemâl âleminden birtakım kullar, yani peygamberler ve evliyalar gönderdi ki, onlara bu fiiller âlemi olan dünyada cehennem, yani celâl âlemi için beslediği kullarını gösterebilsin. Çünkü peygamberlerin ve evliyaların müşahedesi, Hakk'ın kendi isim ve sıfatlarının eserlerini fiiller âleminde müşahede etmesidir. Çünkü peygamberler ve evliyalar Hakk'ın gözbebeği mesabesindedir. Onun için "insân-ı kâmil" derler. Ve insân-ı kâmilin bir anlamı, kâmil olan ve tamamıyla gören gözbebeği demektir.

Bu ayet-i kerime Rahman Suresi'nde yer almaktadır: مرج البحرين يلتقيان بينهما برزخ لا يبغيان فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (Rahmân, 55/19-21) Yani "Yüce Allah birbirine bitişen acı ve tatlı denizi salıverdi; aralarında bir berzah vardır ki, birbirlerine tecavüz edip karışmazlar. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini, yani sıfat ve isimlerini yalanlar ve inkâr edersiniz?" "İki deniz"den maksat, ilahi zıt isim ve sıfatların eserleri ve hükümleri olup, bu fiiller âlemi olan dünyada birbirinden ayrılmıştır; asla birbirlerine karışıp kaynaşamazlar. Nitekim bu anlam, nur ve zulmet (karanlık) ve acı ve tatlı ve gam ve sevinç ve küfür ve iman vb. gibi zıtların hepsini kapsar.

Ya'nî Hakk'ın mezâhir-i cemâliyye ve celâliyyesi vardır; cennetten ya'nî âlem-i cemâlden birtakım kullar, ya'nî enbiyâ ve evliyâ gönderdi ki, onlara bu âlem-i efâl olan dünyâda cehennem, ya'nî âlem-i celâl için beslediği kullarını göstere. Zîrâ enbiyâ ve evliyânın müşâhedesi, Hakk'ın kendi esmâ ve sıfatının âsârını âlem-i efâlde müşâhedesidir. Çünkü enbiyâ ve evliyâ Hakk'ın gözbebeği mesâbesindedir. Onun için “insân-ı kâmil" derler. Ve insân-ı kâmilin bir ma'nâsı kâmil olan ve tamâmiyle gören gözbebeği demektir.

Bu âyet-i kerîme Sûre-i Rahmân'da vâki'dir: مرج البحرين يلتقيان بينهما برزخ لا يبغيان فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (Rahmân, 55/19-21) Ya'nî "Hak Teâlâ birbirine bitişen acı ve tatlı denizi salıverdi; aralarında bir berzah vardır ki, birbirlerine tecavüz edip karışmazlar. İmdi Rabb'inizin hangi âlâsını, ya'nî sıfât ve esmâsını tekzîb ve inkâr edersiniz?" "İki deniz"den murâd, esmâ ve sıfât-ı mütezâdde-i ilâhiyye âsâr ve ahkâmıdır ki, bu âlem-i efâl olan dünyâda yekdiğerinden ayrılmıştır; asla birbirlerine karışıp imtizâc edemezler. Nitekim bu ma'nâ nûr ve zulmet ve acı ve tatlı ve gam ve sürür ve küfür ve îmân ilh... gibi ezdâdın cümlesine şâmildir.

## "Birbirine bitişen iki denizi salıverdi" ma'nâsı beyânındadır

2610. Cennet ve cehennem ehlini bir dükkânda gör; onların arasında bir berzah vardır ki, birbirine tecavüz etmezler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2610. Cennet ve cehennem ehlini bir dükkânda gör; onların arasında bir berzah (geçiş yeri, engel) vardır ki, birbirine tecavüz etmezler.

Yani cennet ehli ve cehennem ehli her ikisi de fiiller âlemi olan dünya dükkânında yaşarlar ve iş görürler; dış görünüşte ikisi de yerler, içerler, uyurlar, evlenirler ve ölürler; bu gibi hususlarda hep birbirine benzerler. Bu sebeple dış görünüşlerine bakıp bunları ayırt etmek mümkün değildir; fakat manalarına ve inançlarına gelince, aralarında bir berzah ve perde vardır ki asla o perde sebebiyle biri diğeri ile karışamaz.

Ya'nî ehl-i cennet ve ehl-i cehennemin her ikisi de âlem-i ef'âl olan dünyâ dükkânında yaşarlar ve iş görürler; sûret-i zâhirede ikisi de yerler, içerler, uyurlar, evlenirler ve ölürler; bu gibi husûsâtta hep birbirine benzerler. Binâenaleyh zâhirlerine bakıp bunları ayırd etmek kābil değildir; fakat ma'nâlarına ve i'tikādlarına gelince, aralarında bir berzah ve perde vardır ki aslâ o perde sebebiyle biri dîğeri ile imtizâc edemez.

2611. Nâr ehli ve nûr ehli karışmıştır, aralarında Kāf dağı yapılmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2611. Ateş ehli ve nur ehli karışmıştır, aralarında Kaf dağı yapılmıştır.

"Engîhten" kelimesinin birden fazla anlamı vardır. Burada, yükseltmek, meydana getirmek ve yapmak anlamları uygundur.

“Engîhten” müteaddid ma'nâsı vardır. Burada, yükseltmek, peydâ etmek ve yapmak ma'nâları münasibtir.

2612. Toprak ile altının menba'da ihtilât ettikleri gibi, aralarında yüz beyâbân ve ribât vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2612. Toprak ile altının kaynakta karıştıkları gibi, aralarında yüzlerce çöl ve kervansaray vardır.

Dünya maden kaynağına benzer. Cennet ehli ile cehennem ehli görünüşte birbirleriyle karışırlar; aralarında birçok birlik ve ilişki bulunur; fakat anlamları tamamen birbirinden ayrılır. Nitekim maden kaynağında altın toprak ile karışmış olarak bulunur. Halbuki toprak ile altının anlamları arasında yüzlerce çöl ve kervansaray vardır. Çünkü toprağı ve diğer madenleri, sadece altını elde etmek için kullanırlar; altın bizatihi istenen şeydir, diğerleri altına ulaşmak için sebeptir. Altın ile toprak arasında yüzlerce çöl ve kervansaray bulunduğu beyan buyrulmasındaki işaret şudur ki, yeryüzünde ortaya çıkan bütün madenlerin aslı topraktır ve toprak hararet, ışık ve elektrik gibi birtakım tabiî kuvvetlerin etkisi ve terbiyesi altında, birtakım tekâmül (evrim) menzilleri kat eder; ve her kat ettiği menzilde yolcuların ikametine mahsus olan kervansaraylarda ve hanlarda durdukları gibi durur ve tekrar tekâmül çöllerini kat etmek için sefere çıkar; sözün özü altın oluncaya kadar, böyle yüzlerce tekâmül çölünü kat eder ve yüzlerce menzilde ve kervansarayda durur ve nihayet altın olur. Buna göre altının önceki toprak haliyle arasında yüzlerce çöl ve kervansaray bulunur.

Dünyâ ma'den menba'ına benzer. Ehl-i cennet ile ehl-i cehennem sûrette yekdîğeri ile ihtilât ederler; aralarında birçok ittihâd ve muâmelât bulunur; fakat ma'nâları kâmilen yekdîğerinden ayrılır. Nitekim ma'den menba'ında altın toprak ile memzûc olarak bulunur. Halbuki toprak ile altının ma'nâları arasında yüzlerce sahrâlar ve ribâtlar vardır. Zîrâ toprağı ve sair maâdini, mahzâ altını elde etmek için kullanırlar; altın maksûdun-bi'z-zâttır, diğerleri altına vusûl için sebebdir. Altın ile toprak, aralarında yüz beyâbân ve ribât bulunduğu beyân buyrulmasındaki işâret budur ki, arzda zuhûr eden bilcüm- le maâdinin aslı topraktır ve toprak harâret ve ziyâ ve elektrik gibi birtakım kuvâ-yı tabiiyyenin te'sîri ve terbiyesi altında, birtakım tekâmül menzilleri kat' eder; ve her kat' ettiği menzilde yolcuların ikāmetine mahsûs olan ribâtlarda ve kervansaraylarda tevakkuf ettikleri gibi tevakkuf eder ve tekrar tekâmül beyâbanlarını kat' etmek için sefere çıkar; velhâsıl altın oluncaya kadar, böyle yüzlerce tekâmül sahrâlarını kat' eder ve yüzlerce menzillerde ve ribâtlarda tevakkuf eder ve nihâyet altın olur. Binâenaleyh altının evvelki toprak hâliyle aralarında yüzlerce beyâbân ve ribât bulunur.

2613. Gerdanlıktaki inci ve şebe gibidir, bir gecelik misafir gibi muhtelitdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2613. Gerdanlıktaki inci ve şebe gibidir, bir gecelik misafir gibi karışmıştır.

"Şebe" siyah ve parlak Yemen taşıdır; inci ile birlikte dizip gerdanlık yaparlar. "Güzellik ehli" inciye ve "celâl ehli" siyah taşa benzetilmiştir. Her ikisinin görünüş âleminde birbiriyle ilişkide bulunmaları ve bir yerde sakin olmaları gerdanlığa benzetilmiştir. İkinci mısra da başka bir benzetmedir. Bunlar, bir gecelik bir yerde misafir kalanlara benzetilmiştir; çünkü güzellik ehli ile celâl ehlinin suretlerini tabiatın karanlığı kaplamıştır, onlar bu karanlık içinde misafirdirler.

"Şebe" siyah ve parlak Yemen taşıdır; inci ile beraber dizip gerdanlık yaparlar. "Ehl-i cemâl" inciye ve "ehl-i celâl" siyah taşa ve her ikisinin âlem-i sûrette yekdiğeri ile muâmelâtta bulunmaları ve bir mahalde sâkin bulunmaları, gerdanlığa teşbih buyrulmuştur. İkinci mısra' dahi diğer bir teşbîhdir. Bunlar, bir gecelik bir mahalde misafir kalanlara benzetilmiştir; zîrâ ehl-i cemâl ile ehl-i celâli sûretleri i'tibariyle zulmet-i tabîat istîlâ etmiştir, onlar bu zulmet içinde misafirdirler.

2614. Denizin yarısı şeker gibi tatlı, tu'mu lezzetli, rengi ay gibi parlaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2614. Denizin yarısı şeker gibi tatlı, tadı lezzetli, rengi ay gibi parlaktır.

2615. Diğer yarısı yılanın zehiri gibi acı, tu'mu acı ve rengi zift gibi muzlimdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2615. Diğer yarısı yılanın zehri gibi acı, tadı acı ve rengi zift gibi karanlıktır.

Halk denizinin yarısı tatlı ve yarısı da böyle yılanın zehri gibi acı ve bağıntısı zararlı ve manevî rengi kapkara ve ışıksızdır. "Kîr" Burhan'ın açıklamasına göre iki anlama gelir: Birisi, develer gergin olduğu zaman vücutlarına sürdükleri kara bir yağdır ve diğeri bildiğimiz zift anlamınadır. Beyitte her iki anlama da işaret edilebilir.

Halk denizinin yarısı tatlı ve yarısı da böyle yılanın zehiri gibi acı ve münâsebeti muzır ve reng-i ma'nevîsi kapkara ve nûrsuzdur. "Kîr" Burhân'ın beyânına göre iki ma'nâya gelir: Birisi bir kara yağdır ki, develer gergin olduğu vakit vücûdlarına sürerler ve diğeri bildiğimiz zift ma'nâsınadır. Beyitte her iki ma'nâya da işâret olunabilir.

2616. Her ikisi, dalga dalga olan deniz suyunun misali üzere, aşağıdan ve yukarıdan birbirine vururlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2616. Her ikisi, dalga dalga olan deniz suyunun misali üzere, aşağıdan ve yukarıdan birbirine vururlar.

2617. Dar cisimden birbirine vurmanın sûreti, sulhda ve cenkde canların ihtilafıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2617. Dar cisimden birbirine vurmanın şekli, barışta ve savaşta canların anlaşmazlığıdır.

Bilinmelidir ki, cismin şeklini hareket ettiren irâdedir; ve irâde ruhtan kaynaklanır. İzafî varlık denizinin dalgaları hükmünde olan insan bireylerinin barış veya anlaşmazlık hâli üzere birbirleriyle temasları, ancak ruhlarının ve anlamlarının şeklidir; çünkü anlam şekil ile hissedilir. Eğer anlaşmazlık ederlerse, ruhlarında ve anlamlarında anlaşmazlık olduğu ve eğer barış ve selamet dairesinde temas ederlerse ruhlarında ve anlamlarında birlik bulunduğu anlaşılır. Bu sebeple şakiler (kötüler) ile saîdler (iyiler), cisim âleminde daima çekişme ve muhalefet içindedirler. Nasıl ki Cenâb-ı Peygamber Ebû Cehil ve benzerlerine ve Cenâb-ı Mûsâ Fir'avn'a ve Cenâb-ı Îsâ Yahudilere ve İbrâhîm (a.s.) Nemrûd'a hayvanlıktan ve nefse ait sıfatlardan vazgeçiniz ve insanlık ve ruhanî sıfatlar tarafına geliniz dediler. Bunlar kötülükleri sebebiyle, bu davete hiddetlenip daima muhalefet üzere bulundular. Cisimler âleminde bu genel ilâhî kural cismaniyetin yok oluşuna kadar sürekli bâkidir.

Ma'lûmdur ki, sûret-i cismin muharriki irâdedir; ve irâde rûhdan inbiâs eder. Vücûd-ı izâfi denizinin dalgaları mesâbesinde olan efrâd-ı beşerin sulh veyâ nizâ' hâli üzere birbirleriyle temasları, ancak rûhlarının ve ma'nâlarının sûretidir; zîrâ ma'nâ sûret ile mahsüs olur. Eğer nizâ' ederlerse, rûhlarında ve ma'nâlarında ihtilaf olduğu ve eğer sulh ve selâmet dâiresinde temâs ederlerse rûhlarında ve ma'nâlarında ittihâd bulunduğu anlaşılır. Bu sebeble şakiler ile saîdler, âlem-i cisimde dâimâ münâzaa ve muhalefet içindedirler. Nitekim Cenâb-ı Peygamber Ebû Cehil ve emsâline ve Cenâb-ı Mûsâ Fir'avn'a ve Cenâb-ı Îsâ yahûdîlere ve İbrâhîm (a.s.) Nemrûd'a hayvanlıktan ve sıfât-ı nefsâniyyeden vazgeçiniz ve insanlık ve sıfât-ı rûhâniyye tarafına geliniz dediler. Bunlar şekāvetleri hasebiyle, bu da'vete hiddet edip dâimâ muhalefet üzere bulundular. Cismâniyet âleminde bu kāide-yi umûmiyye-i ilâhiyye zevâl-i cismâniyyete kadar ale'd-devâm bâkîdir.

2618. Sulh dalgaları birbirine çarpar; sînelerden kinleri koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2618. Barış dalgaları birbirine çarpar; gönüllerden kinleri koparır.

2619. Cenk dalgaları başka şekil üzere muhabbetleri altüst eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2619. Savaş dalgaları başka bir şekilde sevgileri altüst eder.

2620. Muhabbet, acıları tatlıya çeker; zîrâ muhabbetlerin aslı reşed olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2620. Muhabbet, acıları tatlıya çeker; çünkü muhabbetlerin aslı doğru yoldur.

"Reşed" sözlükte, doğru yol anlamına gelir. Yani âlem, ilahi isimlerin tecelli yerlerinden oluşmuştur ve isimler karşılıklı ve zıttır; bu sebeple âlemdeki suretlerin bir kısmı lütuf ve cemal tecellisi, bir kısmı ise kahr ve celal tecellisidir. Cemal tecellileri sevilen ve arzu edilen, celal tecellileri ise gazap olunan ve reddedilendir. Tatlı deniz dalgalandığı, yani cemal isimleri coştuğu zaman, kalplerden kinleri ve düşmanlıkları giderip muhabbet getirir. Acı deniz dalgalandığı zaman da, ilahi tecelliler başka bir şekil alır; ve muhabbetleri altüst eder. Cemal tecellileri kalplerde muhabbet oluşturduğundan tatlı deniz tarafına çeker; çünkü muhabbetlerin aslı hidayet ve doğru yoldur.

[2580] "Reşed" lügatte, doğru yol ma'nâsınadır. Ya'nî âlem, mezâhir-i esmâ-i ilâhiyyeden müteşekkildir ve esmâ mütekābildir ve mütezâddır; binâenaleyh suver-i âlemin bir kısmı mazhar-ı lutf u cemâl ve bir kısmı, mazhar-ı kahr u celâldir. Ve mezâhir-i cemâliyye mahbûb ve mergûb ve mezâhir-i celâliyye mağzûb ve merdûddur. Tatlı deniz dalgalandığı, ya'nî esmâ-i cemâliyye feyezân ettiği vakit, kalblerden kinleri ve adâvetleri izâle edip muhabbet getirir. Acı deniz dalgalandığı vakit de, tecelliyât-ı ilâhiyye başka bir şekil alır; ve muhabbetleri altüst eder. Tecelliyât-ı cemâliyye kalblerde muhabbet peydâ ettiğinden tatlı deryâ tarafına çeker; çünkü muhabbetlerin aslı hidâyet ve doğru yoldur.

2621. Kahır, tatlıyı acılığa götürür; acı tatlı ile nerede lâyık olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2621. Kahır, tatlıyı acılığa götürür; acı tatlı ile nerede uygun olur?

Kahır ve celâl tecellileri (Allah'ın kudret ve azametinin görünüşleri), lütuf ve cemâl tecellilerini (Allah'ın güzellik ve ihsanının görünüşleri) ortadan kaldırır; çünkü biri diğerinin zıddıdır ve iki zıddın bir yerde ve bir anda birleşmesi ve bütünleşmesi imkânsızdır. Birinin hükmü üstün geldiği zaman, diğerinin hükmü gizlenir; çünkü acının tatlı ile bir yerde bulunması uygun ve münasip olmaz.

Tecelliyât-ı kahriyye ve celâliyye, tecelliyât-ı lutfiyye ve cemâliyyeyi izâle eder; zîrâ biri diğerinin zıddıdır ve iki zıddın bir yerde ve bir anda ictimâ'ı ve ittihâdı mümkin değildir. Birinin hükmü gâlib olduğu vakit, dîğerinin hükmü ihtifa eder; zîrâ acının tatlı ile bir yerde bulunması lâyık ve münasib olmaz.

2622. Acı ve tatlı bu nazardan zahir gelmez; akıbet penceresinden görmeyi bilirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2622. Acı ve tatlı bu bakış açısından görünmez; sonun penceresinden görmeyi bilirler.

Acı ve tatlı denize ait olanlar, bu beden gözüyle görünmez; çünkü beden gözü ancak şekli gözlemler. Basiret ehli olanlar sonun gözüyle görmeyi bilirler.

Acı ve tatlı denize mensûb olanlar, bu cisim gözüyle görünmez; zîrâ cisim gözü ancak sûreti müşâhede eder. Ehl-i basîret olanları akıbet gözüyle görmeyi bilirler.

2623. Son görücü olan göz doğruyu görebilir; ahırı görücü olan göz gurûr ve hatâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2623. Son görücü olan göz doğruyu görebilir; ahırı görücü olan göz gurur ve hatadır.

İlahi tecellilerin (Allah'ın isim ve sıfatlarının varlık âleminde görünmesi) sonunu gören göz doğru görebilir ve tecellinin maksadını hakkıyla idrak edebilir. İzafî ruhun (bedene bağlı ruh) sonu mesabesinde olan cismi gören ve ilahi tecellileri cismin hükümlerine göre muhakeme eden kimse, tecellinin maksadını anlayamaz, hata eder ve aldanır. Örneğin, fakirlik ve ihtiyaç, cismanî âleme göre nahoş bir şeydir ve Hakk'ın Mâni' (engelleyici) isminin gereği olan bu tecellisini, cismanî olan kimseler hoş görmezler; fakat "Siz tayyibâtınızı dünya hayatınızda tükettiniz" (Ahkaf, 46/20) ayet-i kerimesine bakanlar, akıbete ve sona baktıkları için, doğru görürler. Diğer tecelliler de bunun gibidir.

Tecelliyât-ı ilâhiyyenin sonunu gören göz doğru görebilir ve kasd-1 tecellîyi hakkıyla idrâk edebilir. Rûh-ı izâfinin ahırı mesâbesinde olan cismi gören ve tecelliyât-ı ilâhiyyeyi ahkâm-ı cisme göre muhâkeme eden kimse, kasd-1 tecelliyi anlıyamaz, hatâ eder ve aldanır. Meselâ fakr u ihtiyaç âlem-i cismâniyyete nazaran nâhoş bir şeydir ve Hakk'ın Mâni' ismi îcâbından olan bu tecellîsini, cismânî olan kimseler hoş görmezler; fakat أذهبتم طيباتكم فى حياتكُمُ الدُّنْيَا (Ahkaf, 46/20) ya'nî “Siz tayyibâtınızı dünyâ hayatınızda tükettiniz” âyet-i kerîmesine nâzır olanlar, âkıbete ve sona nazar ettikleri için, doğru görürler. Diğer tecelliyât dahi bunun gibidir.

2624. Ey, nice tatlı vardır ki, şeker gibi olur; fakat şeker içinde zehir muzmer olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2624. Ey, nice tatlı vardır ki, şeker gibi olur; fakat şeker içinde zehir gizli olur.

Yani bu dünyanın birçok cismanî ve manevî lezzetleri ve nefse ait hazları vardır ki, nefse şeker gibi tatlı gelir; fakat o lezzetler ve nefse ait hazlar içinde gizli zehirler vardır. Örneğin birçok haram şey nefse hoş ve bedene lezzetli gelir. Aynı şekilde riya (gösteriş) ve süm'a (duyurma) gibi, kendisini halka övdürecek bazı faziletli ahlaklar da nefsin manevî hazzıdır. Fakat sırf bedenin ve nefsin hazzına ait olan bu şeylerin altında, sonuçta mahrumiyet ateşi vardır. Nasıl ki (s.a.v.) Efendimiz buyururlar: حفت الجنة بالمكاره و حفت النيران بالشهوات Yani “Cennet nefsin hoşlanmadığı şeylerle örtülmüştür ve cehennem de şehvetlerle örtülmüştür." Bu sebeple cennet bu âlemde nefsin kerih gördüğü ve iğrendiği şeylerin altındadır; ve cehennem de nefsin sevdiği ve imrendiği şeyler altındadır. İşte bu görüş, sonucu gören bir görüştür; ve hayvanlık ahırı olan âlemin görünen yüzünü görmek değildir.

Ya'nî bu dünyânın birçok lezâiz ve huzûzât-ı cismâniyye ve ma'neviyyesi vardır ki, nefse şeker gibi tatlı gelir; fakat o lezâiz ve huzûzât içinde gizli zehirler vardır. Meselâ birçok muharremât nefse hoş ve cisme lezîz gelir.Ve kezâ riyâ ve süm'a gibi kendisini halka medh ettirecek ba'zı ahlâk-ı fâzıla da nefsin hazz-ı ma'nevîsidir. Fakat sırf cismin ve nefsin hazzına aid olan bu şeylerin altında, âkıbette nâr-ı hırmân vardır. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz buyururlar: حفت الجنة بالمكاره و حفت النيران بالشهوات Ya'ni “Cennet mekrûhlar ile örtülmüştür ve cehennem de şehvetler ile örtülmüştür." Binâenaleyh cennet bu âlemde nefsin kerîh gördüğü ve iğrendiği şeylerin altındadır; ve cehennem de nefsin sevdiği ve imrendiği şeyler altındadır. İşte bu görüş, âkıbeti görüştür; ve hayvâniyet ahırı olan âlemin zâhirini görüş değildir.

2625. O kimse ki, pek zekî olur, onu tanır. Ve o birisi dudağına ve dişine vurduğu vakit tanır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2625. O kimse ki, çok zeki olur, onu tanır. Ve o birisi dudağına ve dişine vurduğu zaman tanır.

Akıllı ve zeki olan kimse, altında zehir olan nefse ait hazları uzaktan görünce bilir; akıl ve zekâca onlardan aşağı olan kimseler ise, o hazları ve şehvetleri dudağına ve dişine vurduğu, yani temas ettiği zaman bilirler.

Akıllı ve zekî olan kimse o altında zehir olan huzûzât-ı nefsâniyyeyi uzaktan görünce bilir; akıl ve zekâca onlardan aşağı olan kimseler ise, o huzûz ve şehevâtı dudağına ve dişine vurduğu, ya'nî temâs ettiği vakit bilirler.

2626. İmdi boğazından evvel onu dudağı reddeder; her ne kadar şeytan, yiyiniz na'rasını vursa da!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2626. Şimdi boğazından önce dudağı onu reddeder; şeytan ne kadar "yiyiniz" diye bağırsa da!

Yani o altında zehir ve ateş bulunan nefse ait hazları ve şehvetleri dudağına ve dişine götürdüğü ve temas ettiği zaman, kötülüğünü anlayabilen kimselere, insanların kalplerine vesvese veren şeytan, "ye, iç ve icra et!" diye bağırsa da, onlar bunları yutmadan, yani icra etmeden önce reddederler.

Ya'nî o altında zehir ve ateş bulunan huzûz ve şehevât-ı nefsâniyyeyi dudağına ve dişine götürdüğü ve temâs ettiği vakit, fenâlığını anlıyabilen kimselere, nâsın kalblerine vesvese ilkā eden şeytan, "ye, iç ve icrâ et!" diye na'ra vurursa da, onlar bunları yutmadan, ya'nî icra etmeden evvel reddederler.

2627. Ve o birine boğazında zahir kılar ve o birini bedende rüsvay eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2627. Ve o birine boğazında görünür kılar ve o birini bedende rezil eder.

Yani, irfanı (bilgisi) öncekilerden daha az olan kimseye haram lokmayı yutacağı veya meşru şehvetleri yerine getireceği zaman, onun kötülüğü ortaya çıkar; ve bu mertebeden daha aşağı olan kimseyi de o yaptığı haramlar, işlendikten sonra perişan eder. Ve eğer yediği haram lokma ise vücuduna zarar ve fikrine sakamet (bozukluk) verir; veya riya (gösteriş) ve süm'a (duyurma isteği) gibi ahlak ise, halk nazarında fesadı (bozukluğu) ortaya çıkıp rezil ve rüsvay olur.

Ya'nî irfânı evvelkilerden daha az olan kimseye lokma-i harâmı yutacağı veya şehevât-ı meşrû'u icrâ edeceği vakit, onun fenâlığı zâhir olur; ve bu mertebeden daha aşağı olan kimseyi de o yaptığı muharremât, ba'de'l-icrâ perîşân eder. Ve eğer yediği lokma-i harâm ise vücuduna zarar ve fikrine sakāmet verir; veyâ riyâ ve süm'a gibi ahlâk ise, halk nazarında fesâdı zâhir olup rezîl ve rüsvây olur.

2628. Ve o birine hades vaktinde yakma verir; onun zevkı ciğer delici yara verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2628. Ve o birine hades (kötü olay) vaktinde yakma verir; onun zevki ciğer delici yara verir.

Yaptığı fiil haram yemek ise, tuvalet ihtiyacını giderdiği vakitte bağırsaklarına ve makatına yanma verir; ve eğer zina ise, cinsel organına hastalık verir. Sözün özü, o haram zevk vücutta ciğer delici elemli yara verir.

Yaptığı fiil ekl-i harâm ise kazâ-yı hâcet vaktinde em'âsına ve mak'adına yanma verir; ve eğer zinâ ise âlet-i tenâsülüne illet verir. Velhâsıl o zevk-ı harâm vücûdda ciğer delici elemli yara verir.

2629. Ve o birine günler ve aylar sonra; ve o birine ölümden sonra mezar dibinde.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2629. Ve o birine günler ve aylar sonra; ve o birine ölümden sonra mezar dibinde.

Bu meşru olmayan hazların ve şehvetlerin kötü etkisi, bazı kimselere dünya hayatında günler ve aylar geçtikten sonra isabet eder ve bazı kimselere de, öldükten sonra mezarında ortaya çıkar.

Bu nâmeşrû' huzûz ve şehevâtın sû-i eseri, ba'zı kimselere hayât-ı dünyâda günler ve aylar geçtikten sonra isabet eder ve ba'zı kimselere de, öldükten sonra mezarında zâhir olur.

2630. Ve eğer ona mezar dibinde mühlet verirlerse, labüd o, yevm-i nüşûrda zâ- [2590] hir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2630. Ve eğer ona mezar dibinde mühlet verirlerse, kaçınılmaz olarak o, diriliş gününde ortaya çıkar.

Yani, haramları işleyen kimseye kabirde mühlet verip azap etmezlerse, mutlaka onun eseri haşir ve diriliş gününde ortaya çıkar. Şimdi, işlenen haram hazların ve meşru olmayan şehvetlerin mahiyetinde birleşildiği halde, bunları işleyenler üzerindeki tesirlerin, farklı zaman ve şekillerde ortaya çıkmasının hükmü nedir? diye bir soru gelebilir. Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ) bunun cevabını ileride açıklarlar.

Ya'nî, irtikāb-ı muharremât eden kimseye kabirde mühlet verip azâb etmezlerse, mutlakā onun eseri haşr u neşr gününde zahir olur. İmdi irtikâb olunan huzûz ve şehevât-ı nâ-meşrûanın mâhiyyetinde ittihad olunduğu halde, mürtekibleri üzerindeki te'sîrâtın, muhtelif zaman ve sûretlerde zuhûrunun hükmü nedir? diye bir suâl vârid olabilir. Cenâb-ı Pîr bunun cevâbını âtîde beyân buyururlar.

2631. Her nebât ve şeker için cihanda, devr-i zamandan bir mühlet zahirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2631. Her bitki ve şeker için dünyada, zamanın döngüsünden bir süre ortaya çıkar.

Yani toprağa ekilen bitki tohumlarının hepsi aynı zamanda çıkmaz; aksine kimi bir ayda, kimi iki ve kimi üç ve kimi altı ayda ve kimi de bir senede büyüyüp gelişir. Bu sebeple her biri için görünür âlemde zamanın döngüsü cinsinden bir süre gereklidir. Şeker kamışından ve pancardan ve diğer bitkilerden çıkarılan şekerler de, bu bitkinin büyüyüp gelişme sürelerine bağlı olarak, farklı zamanlarda üretilir. İşte bunun gibi her bir ferdin amel tohumlarının etkileri de böyle sürelere bağlıdır; bu da yatkınlıkların sonuçlarıdır.

Ya'nî yere dikilen nebât tohumlarının hepsi bir zamanda çıkmaz; belki kimi bir ayda, kimi iki ve kimi üç ve kimi altı ayda ve kimi de bir senede neşv ü nemâ bulur. Binâenaleyh her birisi için âlem-i sûrette devr-i zamân cinsinden bir mühlet lâzımdır. Şeker kamışından ve pancardan ve sâir nebâttan çıkarılan şekerler de, bu nebâtın neşv ü nemâ mühletlerine tâbi' olarak, muhtelif zamanlarda istihsal olunur. İşte bunun gibi her bir ferdin amel tohumlarının te'sîrâtı da böyle mühletlere tâbi'dir; bu da isti'dâdâtın netâicidir.

2632. Yıllar gerektir ki, güneşte, la'l, renk ve berraklık ve parlaklık bula.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2632. Yıllar gerekir ki, güneşte, lâl, renk ve berraklık ve parlaklık bulsun.

Lâl denilen kırmızı renkteki parlak ve şeffaf kıymetli taş, o rengi ve parlaklığı ve şeffaflığı bulmak için, senelerce güneşin sıcaklığı ve ışığı altında terbiyeye muhtaçtır.

La'l denilen kırmızı renkteki parlak ve şeffaf kıymetli taş, o rengi ve parlaklığı ve şeffaflığı bulmak için, senelerce güneşin harâret ve ziyası altında terbiyeye muhtaçtır.

2633. Kezâ sebze iki ayda yetişir; kezâ kırmızı gül bir seneye kadar erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2633. Aynı şekilde sebze iki ayda yetişir; aynı şekilde kırmızı gül bir seneye kadar olgunlaşır.

2634. Bunun için Hak (azze ve cell) Sûre-i En'âm'da ecel zikri hakkında buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2634. Bunun için Hak (azze ve cell) En'âm Sûresi'nde ecel zikri hakkında buyurdu.

Bu şerefli beyitte, şu kutsal ayete işaret buyrulur: هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طين ثُمَّ قَضَى أَجَلاً وَ أَجَل مسمى عنده ثم انتم تمترون (En'âm, 5/2) Yani "O" Allah ki, sizi topraktan yarattı; sonra eceli ve kendi katında belirlenmiş olan ecel-i müsemmâyı takdir etti; sonra da siz, Allah'ın varlığında ve kudretinde şüphe edersiniz." Cenâb-ı Pîr'in yukarıdan beri açıkladığı anlamlar ile kutsal ayetin parlak içeriğinin ilişkisi düşünülecek olursa, kutsal ayette zikredilen ecelin birinin tekâmül süresine ve diğerinin, tekâmülden sonra suretin yok olmasına ait olduğu anlaşılır. İnsan türünün topraktan ortaya çıkan bitki ve hayvanların tekâmülü sonucunda ortaya çıktığına inananlara göre kutsal ayetin içeriği "Yüce Allah bizim aslımızı topraktan yarattı; sonra bu aslın, yeryüzünde, insanlık sureti mertebesine tekâmül ederek ilerleyinceye kadar, bir ecel ve bir süre takdir etti ve insanlık suretini kazanıp mükellef olduktan sonra da, her bir insan ferdi için, ilahi katında sabit olan ecel-i müsemmâyı takdir etti" demek olur ki, Ni'metullah Nahcivânî hazretlerinin tefsirinde وَاللهُ أَنْبَتَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ نَبَاتًا (Nûh, 71/17) [Allah sizi de yerden ot gibi bitirmiştir.] kutsal ayetinin tefsirinde bu tekâmüle açık bir şekilde işaret buyrulmuştur. Ve bu anlam Hz. Mevlânâ efendimizin yukarıdaki beyitte "La'l, güneşte renk ve berraklık ve parlaklık bulmak için yıllar gerektir" sözüyle ilişkilidir.

Ama Âdem'in aslının böyle tekâmül suretiyle değil, aniden topraktan yaratıldığına inananlara göre önceki ecel, ölüm zamanına kadar geçen süre ve ecel-i müsemmâ da kıyamete kadar geçen süredir. Ey değerli okuyucu, sen bu tefsirleri zevkine göre al, çünkü her iki durumda da Hakk'ın varlığı ve kudreti sabit olur.

Bu beyt-i şerîfde, şu âyet-i kerîmeye işaret buyrulur : هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طين ثُمَّ قَضَى أَجَلاً وَ أَجَل مسمى عنده ثم انتم تمترون (En'âm, 5/2) Ya'nî "O"Allah ki, sizi topraktan yarattı; sonra eceli ve kendi indinde müsbet olan ecel-i müsemmâyı kazâ etti; sonra da siz, Allah'ın vücudunda ve kudretinde şekkedersiniz." Cenâb-ı Pîr'in yukarıdan beri beyân buyurduğu maânî ile âyet-i kerîme mazmûn-ı münîfinin münasebâtı teemmül olunursa, âyet-i kerîmede zikr buyurulan ecelin birisi müddet-i tekâmüle ve diğeri, tekâmülden sonra sûretin fenâsına aid olduğu anlaşılır. Nev'-i beşerin topraktan zuhûr eden nebât ve hayvânâtın tekâmülü neticesinde zuhûruna kāil olanlara göre mazmûn-ı âyet-i kerîme "Hak Teâlâ bizim aslımızı topraktan yarattı; sonra bu aslın, rûy-i arzda, sûret-i beşeriyye mertebesine bi't-tekâmül terakkî edinceye kadar, bir ecel ve bir müddet kazâ etti ve sûret-i beşeriyyeyi iktisab edip mükellef olduktan sonra da, her bir ferd-i beşer için, ind-i ilâhîsinde sabit olan ecel-i müsemmâyı kazâ eyledi" demek olur ki, Ni'metullah Nahcivânî hazretlerinin tefsîrinde وَاللهُ أَنْبَتَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ نَبَاتًا (Nûh, 71/17) [Allah sizi de yerden ot gibi bitirmiştir.] âyet-i kerîmesinin tefsîrinde bu tekâmüle sarîh bir sûrette işaret buyrulmuştur. Ve bu ma'nâ Hz. Mevlânâ efendimizin yukarıki beyitte "La'l, güneşte renk ve berraklık ve parlaklık bulmak için yıllar gerektir" kelâmıyla münasebetdârdır.

Amma asl-ı Adem'in böyle tekâmül sûretiyle değil, def'î olarak topraktan yaratıldığına kāil olanlara göre evvelki ecel, ölüm zamânına kadar geçen müddet ve ecel-i müsemmâ dahi kıyâmete kadar geçen müddettir. Ey kāri-i muhterem, sen bu tefsîrleri zevkine göre al, zîrâ her iki sûrette de Hakk'ın varlığı ve kudreti sabit olur.

2635. Bunu işittin ise her bir kılın kulak olsun; âb-ı hayattır, içtin ise, âfiyet olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2635. Bunu işittin ise her bir kılın kulak olsun; âb-ı hayattır, içtin ise, afiyet olsun.

2636. Âb-ı hayat de, buna söz deme; eski harfin teni içinde yeni rûh gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2636. Hayat suyu de, buna söz deme; eski harfin bedeni içinde yeni ruh gör!

Yani meşru ve gayrimeşru nefse ait hazların ve şehvetlerin, farklı kişiler üzerindeki etkilerinin, farklı zamanlarda ve mekânlarda tekâmül kaidesine uygun olarak ortaya çıkışı hakkındaki açıklamalar ve bu hususta ileri sürülen kevnî misaller (oluşsal örnekler) ve Kur'an-ı Kerim'deki ecel ve ecel-i müsemmânın (belirlenmiş ecelin) tefsiri, ilahi marifetlere ve hakikatlere susamış olan kimse için hayat suyudur, söz değildir. O latif anlamlar, eskiden beri kullandığımız harflerin ve kelimelerin bedeni içinde ilişki kurmuş olan yeni ruhlardır. Cenab-ı Pir efendimiz, insan varlığının, tekâmül kaidesine uygun olarak istihaleler (başkalaşımlar) dairesinde ortaya çıkışını Fîhi Mâ Fîh adlı yüce eserlerinde de şöyle beyan buyururlar: فَأَيْنَمَا تَوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ الله (Bakara, 2/1157) [Nereye dönerseniz, Allah'ın vechi oradadır] ayetinden murat, kesintisiz akan ve geçerli olan o vecihtir ki, bakidir. Âşıklar kendilerini bu vecih ile feda etmişlerdir ve karşılık talep etmezler. Onlardan geriye kalanı en'âm, yani evcil hayvanlar gibidir. Gerçekten onlar en'âmdırlar, yani hayvandırlar; fakat in'âma (nimete) müstahaktırlar. Ve gerçekten ahırdadırlar; velakin ahırın emîrinin makbulüdürler. İsterse onları bu ahırdan kurtarıp, nakleder ve özel ahırına götürür. Nitekim onun başlangıcı yokluk idi, ona varlık verdi ve varlığını cansızlar ahırına getirdi; ve cansızlar ahırından bitkiler ahırına ve bitkiler ahırından hayvanlar ahırına ve hayvanlar ahırından insanlar ahırına ve insanlar ahırından melekler ahırına sonsuza dek getirdi. Şimdi bunların hepsini, onun bu cinsten ahırları çok olduğu ve طَبَقًا عَنْ طَبَقَ فَمَا لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (İnşikâk, 84/19-20) [Halden hâle geçersiniz. Onlar acaba neden iman etmezler?] ayet-i kerimesi gereğince, birinin diğerinden daha yüce bulunduğunu ikrar etmek için sana gösterdi.

Ya'nî meşrû' ve gayr-i meşrû' huzûzât ve şehevât-ı nefsâniyyenin, muhtelif kimseler üzerindeki te'sîrâtının, muhtelif zamanlarda ve mevtinlerde kāide-i tekâmüle tebean zuhûru hakkındaki beyânât ve bu husûsta îrâd olunan kevnî misaller ve Kur'ân-ı Kerîm'deki ecel ve ecel-i müsemmânın tefsîrî maârif ve hakāyık-ı ilâhiyyeye susamış olan kimse için âb-ı hayattır, söz değildir. O maâni-i latîfe, eskiden beri kullandığımız harflerin ve kelimelerin teni içinde taalluk etmiş olan yeni rûhlardır. Cenâb-ı Pîr efendimiz vücûd-ı beşerin, kāide-i tekâmüle tebean istihâlât dâiresinde zuhûrunu Fîhi Mâ Fîh nâmındaki eser-i âlîlerinde de şöyle beyân buyururlar: فَأَيْنَمَا تَوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ الله (Bakara, 2/1157) [Nereye dönerseniz, Allah'ın vechi oradadır] dan murâd lâ-yenkatı' cârî ve râyic olan o vecihdir ki, bâkîdir. Âşıklar kendilerini bu vech ile fedâ etmişlerdir ve ivaz taleb etmezler. Onlardan mütebâkîsi en'âm, ya'nî hayvânât-ı ehliyye gibidir. Vâkıâ onlar en'âmdırlar, ya'nî hayvandırlar; fakat müstehakk-ı in'âmdırlar. Ve vâkıâ ahırdadırlar; velâkin emîr-i ahırın makbûlüdürler. İsterse onları bu ahırdan halâs edip, nakl eyler ve tavîle-i hâssına götürür. Nitekim onun mebdei adem idi, ona vücûd verdi ve vücûdunu tavîle-i cemâdîye getirdi; ve tavîle-i cemâdîden nebâtîye ve nebâtîden hayvânîye ve hayvânîden insânîye ve insânîden melekîye ilâ-mâ-lâ-nihâye getirdi. İmdi bunların cümlesini, onun bu cinsten tavîleleri çok olduğu ve طَبَقًا عَنْ طَبَقَ فَمَا لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (İnşikâk, 84/19-20) [Halden hâle geçersiniz. Onlar acabâ neden îmân etmezler?] âyet-i kerîmesi mûcibince, birinin diğerinden daha âlî bulunduğunu ikrâr etmek için sana gösterdi."

2637. Ey refîk, sen başka bir nükteyi dinle; o, cân gibi pek gizli ve incedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2637. Ey dost, sen başka bir inceliği dinle; o, can gibi çok gizli ve incedir.

2638. Bir makāmda da bu yılanın zehri, Huda'nın tasriflerinden hazmı kolay oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2638. Bir makamda da bu yılanın zehri, Allah'ın tasarruflarından dolayı hazmı kolay oldu.

2635. Bunu işittin ise her bir kılın kulak olsun; âb-ı hayattır, içtin ise, afiyet olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2635. Bunu işittin ise her bir kılın kulak olsun; âb-ı hayattır (ebedî hayat veren su), içtin ise, afiyet olsun.

2636. Ab-ı hayat de, buna söz deme; eski harfin teni içinde yeni rûh gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2636. Buna âb-ı hayat de, söz deme; eski harfin teni içinde yeni ruh gör!

Yani meşru ve gayrimeşru nefse ait hazların ve şehvetlerin, farklı kişiler üzerindeki tesirlerinin, farklı zamanlarda ve mekanlarda tekamül kaidesine uygun olarak ortaya çıkışı hakkındaki açıklamalar ve bu hususta ileri sürülen kevnî misaller (oluşsal örnekler) ve Kur'an-ı Kerim'deki ecel ve ecel-i müsemmanın tefsiri, ilahi marifetlere ve hakikatlere susamış olan kimse için âb-ı hayattır, söz değildir. O latif anlamlar, eskiden beri kullandığımız harflerin ve kelimelerin teni içinde ilişki kurmuş olan yeni ruhlardır. Cenab-ı Pir efendimiz, beşer vücudunun, tekamül kaidesine uygun olarak istihaleler (başkalaşımlar) dairesinde ortaya çıkışını Fîhi Mâ Fîh isimli yüce eserlerinde de şöyle beyan buyururlar: `فاينما تولوا فثم وجه الله` (Bakara, 2/1157) [Nereye dönerseniz, Allah'ın vechi oradadır] ayetinden murat, kesintisiz akan ve geçerli olan o vecihtir ki, bakidir. Aşıklar kendilerini bu vecih ile feda etmişlerdir ve karşılık talep etmezler. Onlardan geriye kalanlar en'am, yani evcil hayvanlar gibidir. Gerçekte onlar en'amdırlar, yani hayvandırlar; fakat in'ama (nimete) müstahaktırlar. Ve gerçekte ahırdadırlar; velakin ahırın emîrinin makbulüdürler. İsterse onları bu ahırdan kurtarıp, nakleder ve özel ahırına götürür. Nitekim onun başlangıcı yokluk idi, ona varlık verdi ve varlığını cansız varlık ahırına getirdi; ve cansız varlık ahırından bitkisel varlık ahırına ve bitkisel varlık ahırından hayvansal varlık ahırına ve hayvansal varlık ahırından insani varlık ahırına ve insani varlık ahırından meleki varlık ahırına sonsuza dek getirdi. Şimdi bunların hepsini, onun bu cinsten ahırları çok olduğu ve `طبقاً عَنْ طَبَقَ فَمَا لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ` (İnşikâk, 84/19-20) [Halden hâle geçersiniz. Onlar acaba neden iman etmezler?] ayet-i kerimesi gereğince, birinin diğerinden daha yüce bulunduğunu ikrar etmek için sana gösterdi.

Ya'nî meşrû' ve gayr-i meşrû' huzûzât ve şehevât-ı nefsâniyyenin, muhtelif kimseler üzerindeki te'sîrâtının, muhtelif zamanlarda ve mevtinlerde kāide-i tekâmüle tebean zuhûru hakkındaki beyânât ve bu husûsta îrâd olunan kevnî misaller ve Kur'ân-ı Kerîm'deki ecel ve ecel-i müsemmânın tefsîrî maârif ve hakāyık-ı ilâhiyyeye susamış olan kimse için âb-ı hayattır, söz değildir. O maâni-i latîfe, eskiden beri kullandığımız harflerin ve kelimelerin teni içinde taalluk etmiş olan yeni rûhlardır. Cenâb-ı Pîr efendimiz vücûd-u beşerin, kāide-i tekâmüle tebean istihâlât dâiresinde zuhûrunu Fîhi Mâ Fîh nâmındaki eser-i âlîlerinde de şöyle beyân buyururlar: `فاينما تولوا فثم وجه الله` (Bakara, 2/1157) [Nereye dönerseniz, Allah'ın vechi oradadır] dan murâd lâ-yenkatı' cârî ve râyic olan o vecihdir ki, bâkîdir. Âşıklar kendilerini bu vech ile fedâ etmişlerdir ve ivaz taleb etmezler. Onlardan mütebâkîsi en'âm, ya'nî hayvânât-ı ehliyye gibidir. Vâkıâ onlar en'âmdırlar, ya'nî hayvandırlar; fakat müstehakk-ı in'âmdırlar. Ve vâkıâ ahırdadırlar; velâkin emîr-i ahırın makbûlüdürler. İsterse onları bu ahırdan halâs edip, nakl eyler ve tavîle-i hâssına götürür. Nitekim onun mebdei adem idi, ona vücûd verdi ve vücûdunu tavîle-i cemâdîye getirdi; ve tavîle-i cemâdîden nebâtîye ve nebâtîden hayvânîye ve hayvânîden insânîye ve insânîden melekîye ilâ-mâ-lâ-nihâye getirdi. İmdi bunların cümlesini, onun bu cinsten tavîleleri çok olduğu ve `طبقاً عَنْ طَبَقَ فَمَا لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ` (İnşikâk, 84/19-20) [Halden hâle geçersiniz. Onlar acabâ neden îmân etmezler?] âyet-i kerîmesi mûcibince, birinin dîğerinden daha âlî bulunduğunu ikrâr etmek için sana gösterdi."

2637. Ey refîk, sen başka bir nükteyi dinle; o, cân gibi pek gizli ve incedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2637. Ey dost, sen başka bir inceliği dinle; o, can gibi çok gizli ve incedir.

2638. Bir mukāmda da bu yılanın zehri, Huda'nın tasriflerinden hazmı kolay oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2638. Bir makamda da bu yılanın zehri, Allah'ın tasarruflarından dolayı hazmı kolay oldu.

Yani o gizli ve ince nokta şudur ki, meşru nefsanî hazlar, hakikatte yılanın zehri gibi ruhun sıfatlarını iptal etmekte etkili olduğu halde, insanlığın bir mertebesinde Yüce Allah hazretlerinin yönlendirmesiyle kolayca hazmedilebilir olur ve asla ruhun sıfatlarını işlevsiz kılmaz.

Ya'nî o nükte-i nihân ve dakîk budur ki, huzûzât-ı meşrûa-i nefsâniyye, hakikatte yılanın zehri gibi sıfât-ı ruhu ibtâl etmekte müessir olduğu halde, insâniyyetin bir mertebesinde Hak Teâlâ hazretlerinin döndürmesiyle kolayca kābil-i hazm olur ve aslâ sıfât-ı rûhunu muattal kılmaz.

2639. Bir makāmda zehir ve bir yerde ilaçtır; bir makāmda küfür ve bir yerde câizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2639. Bir makamda zehir ve bir yerde ilaçtır; bir makamda küfür ve bir yerde caizdir.

2640. Vâkia orada o cânın zararı olur; vaktaki buraya erişir, dermân olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2640. Olay orada o canın zararı olur; buraya eriştiği zaman derman olur.

"Orada" ifadesiyle Cenâb-ı Pîr (Hz. Mevlânâ) Hakk yolcularına, "buraya" ifadesiyle de kemâl makamına (olgunluk derecesine) işaret ederler. Yani o nefse ait hazlar, insanın Hakk yolculuğu mertebesinde canına zarar verir ve ruhanî sıfatlarını işlevsiz kılar; fakat burada, yani benim bulunduğum kemâl makamına ulaştığı zaman, ilahî ilimlere ve marifetlere dönüşerek insanlığa derman olur. Çünkü kâmil insan yer ve içer; ve ondan ortaya çıkan sonuçlar ancak bunlar olur. Fakat henüz nefsine ait sıfatlara dalmış olan Hakk yolcusu yer ve içerse, vücudunda oluşan kuvvet onu hayvanlık tarafına sürükleyip götürür; çünkü henüz nefsine hâkim değildir.

"Orada" ta'bîriyle Cenâb-ı Pîr sâliklere ve "buraya" ta'bîriyle, makām-ı kemâle işâret buyururlar. Ya'nî o huzûz-ı nefsâniyye insanın sâliklik mertebesinde canına zarar olur ve sıfât-ı rûhâniyyesini muattal kılar; fakat burada, ya'nî benim bulunduğum makām-ı kemâle vâsıl olduğu vakit, ulûm ve maârif-i ilâhiyyeye inkılâb edip beşeriyyete dermân olur. Zîrâ kâmil yer ve içer; ve ondan hâsıl olan netâyic ancak bunlar olur. Fakat henüz sıfât-ı nefsâniyyesinde müstağrak olan sâlik yer ve içerse, vücûdunda hâsıl olan kuvvet onu hayvaniyyet tarafına sürükleyip götürür; zîrâ henüz nefsine hâkim değildir.

2641. Su, koruk mertebesinde ekşi olur; velâkin üzümlüğe eriştiği vakit tatlı ve iyi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2641. Su, koruk mertebesinde ekşi olur; aksine üzümlüğe eriştiği zaman tatlı ve iyi olur.

Hakk Yolcusu koruğa, insân-ı kâmil üzüme ve gıda suya benzetilmiştir.

Sâlik koruğa ve üzüm kâmile ve gıdâ suya teşbíh buyrulmuştur.

2642. Tekrar küp içinde o acı ve harâm olur; sirkelik makāmında ne güzel katık olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2642. Tekrar küp içinde o acı ve haram olur; sirkelik makamında ne güzel katık olur!

Maddî gıda, insan vücudunda biri maddî ve diğeri manevî olmak üzere iki yolu takip eder. Bir kısmı vücudun kuvveti ve diğer kısmı vücudun salgıları olur. Eğer vücutta hayvani sıfatlar üstün gelirse, bu gıda bu sıfatları azdırır; ve eğer insani sıfatlar üstün gelirse, bu sıfatların olgunlukla gelişmesine sebep olur. Bu sebeple su gibi olan bu gıda, ham ve koruk gibi olan noksan kişinin bedeninde ekşi ve olmuş üzüm gibi olan olgun kişinin vücudunda tatlı olur. Fakat bir küpe benzeyen hem noksan kişinin hem de olgun kişinin maddî vücutlarında, bu gıdanın maddî yolu takip eden kısmı, küp içinde kalıp şarap olan üzüm suyu haram olur. Ne zaman ki bu salgılar sebze ve meyveyi takviye ettiği veya diğer şekillerle çözülüp maddî âleme karıştığı vakit, içine tuz atılarak sirkeye dönüştürülmüş olan şarap gibi helal olur ki, sirke hakkında hadis-i şerifte نعم الادام الخل yani "Sirke ne güzel katıktır!" buyrulmuştur.

Gıdâ-yı unsuri, vücûd-ı beşerde sûret-i umûmiyyede birisi sûrî ve diğeri ma'nevî olmak üzere iki mecrâyı ta'kîb eder. Bir kısmı vücûdun kuvveti ve dîğer kısmı vücûdun ifrâzâtı olur. Eğer vücûdda sıfât-ı hayvaniyye gâlib ise, bu gıda bu sıfatları azdırır; ve eğer sıfât-ı insâniyye gâlib ise, bu sıfatların kemâliyle inkişafına sebeb olur. Binâenaleyh su gibi olan bu gıdâ, ham ve koruk gibi olan nâkısın bedeninde ekşi ve olmuş üzüm gibi olan kâmilin vücû- dunda tatlı olur. Fakat bir küpe mümâsil olan hem nâkısın ve hem kâmilin vücûd-ı unsurilerinde, bu gıdânın mecrâ-yı sûrîyi ta'kîb eden kısmı, küp içinde kalıp şarâb olan üzüm suyu harâm olur. Vaktâki bu ifrâzât sebze ve meyveyi takviye ettiği veyâ suver-i sâire ile inhilâl edip âlem-i unsuriyyâta karıştığı vakit, içine tuz atılarak sirkeye tahvíl edilmiş olan şarâb gibi helâl olur ki, sirke hakkında hadis-i şerifde نعم الادام الخل ya'ni "Sirke ne güzel katıktır!" buyrulmuştur.

2643. Eğer velî bir zehir içse bir bal şerbeti olur ve eğer talib içse, bir muzlim akıllı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2643. Eğer velî bir zehir içse, o zehir bir bal şerbeti olur ve eğer talip içse, o talip karanlık bir akıllı olur.

2644. Bu mülkü ve desti benim gayrime verme! diye رَبِّ هَبْ لِى Süleyman'dan gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2644. Bu mülkü ve desti benim gayrime verme! diye رَبِّ هَبْ لِى Süleyman'dan gelmiştir.

Bu şerefli beyit, Sâd sûresinde geçen رَبِّ اغْفِرْلِي وَهَبْ لِي مِلْكًا لَا يَنْبَغِي لَاَحد من بعدى (Sâd, 38/35) yani “Ey Rabbim, beni bağışla ve bana öyle bir mülk bağışla ki, benden sonra hiç kimseye layık olmasın” ayet-i kerimesine işaret eder.

Bu beytin önceki beyitle bağlantı yönü şudur: Mülk ve dışsal saltanat, nefse gurur ve benlik verdiği için öldürücü bir zehir gibidir. Bu gibi dışsal tasarruflar insân-ı kâmil için zararlı değildir; çünkü o, zehrin etkisinden kurtulmuştur ve çünkü onda nefsanî sıfatlardan eser kalmamıştır. Fakat nefis ehli olanlar için bu mülk ve saltanat son derecede zararlıdır. Nitekim tarihler bu gibi nefsanî hükümdarların zulüm olaylarıyla doludur. Burada bir soru ortaya çıkar: "Süleyman (a.s.) böyle bir talepte bulundu ve Yüce Allah da bu tasarrufu kendisine ihsan etti. Bu sebeple, kendisinden sonra gelecek olan hiçbir kimseye bu tasarruf verilmemesi gerekir. Şu halde bütün yüce peygamberlerin özelliklerini ve manevî zevklerini kendinde toplayan peygamberlerin sultanı ve son peygamber Efendimiz hazretlerinin bu tasarruf hususundaki yüce hali nedir?" Bu yönü Müslim ve Buhârî'nin ittifakla bildirdikleri bir hadis-i şerif açıklar; hadis-i şerif şudur: ان عفريتا من الجن تفلت البارحة ليقطع على صلوتى فامكننی الله منه فاخذته فاردت ان اربطه على سارية من سوارى المسجد حتى ينظروا اليه كلكم فذكرت دعوة اخي سلیمان فرددته خاسئا Yani "Muhakkak cinden bir ifrit dün gece namazımı kesmek için bana saldırdı; hemen Yüce Allah bana güç verdi, şimdi onu tuttum. Sizin hepiniz onu görmeniz için, onu mescidin direklerinden bir direğe bağlamak istedim; derhal kardeşim Süleyman'ın duasını hatırladım; bu sebeple onu zelil olarak geri çevirdim." Bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki, bu kuvvet ve tasarruf son peygamber Efendimiz'de mevcuttu; fakat Yüce Allah'ın sevgili habibi Efendimiz, tam bir edep ile isteyerek bu tasarrufu terk ettiler. Bu konudaki açıklamalar Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Süleymanî'de Şeyh-i Ekber efendimiz tarafından verilmiştir.

Bu beyt-i şerîf Sâd sûre-i şerifesinde vaki رَبِّ اغْفِرْلِي وَهَبْ لِي مِلْكًا لَا يَنْبَغِي لَاَحد من بعدى (Sâd, 38/35) ya'nî “Yâ Rab, beni mağfiret et ve bana bir mülk bağışla ki, benden sonra bir kimseye lâyık olmasın" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

Bu beytin evvelki beyte cihet-i merbûtıyyeti budur ki, mülk ve saltanat-ı sûrî, nefse gurûr ve enâniyyet verdiği için bir zehr-i kātil mesâbesindedir. Bu gibi tasarrufât-ı sûriyye insân-ı kâmil için muzır değildir; çünkü o, zehrin te'sîrinden kurtulmuştur ve çünkü onda sıfât-ı nefsâniyyeden eser kalmamıştır. Fakat ehl-i nefis olanlar için bu mülk ve saltanat son derecede muzırdır. Nitekim târihler bu gibi nefsânî hükümdarların vekāyi'-i zulümleriyle doludur. Burada bir sual vârid olur: "Süleyman (a.s.) böyle bir talebde bulundu ve Hak Teâlâ da bu tasarrufu kendisine ihsân etti. Binâenaleyh, kendisinden sonra gelecek olan hiçbir kimseye bu tasarruf verilmemek îcâb eder. Şu halde bilcümle enbiyâ-yı izâm hazarâtının hasâis ve ezvâkını câmi' olan Sultân-ı enbiyâ ve Hâtem-i enbiyâ Efendimiz hazretlerinin bu tasarruf husûsundaki hâl-i âlîleri nedir?" Bu ciheti Müslim ve Buhârî'nin müttefikan beyân ettikleri bir hadîs-i şerîf îzah eder; hadîs-i şerif budur: ان عفريتا من الجن تفلت البارحة ليقطع على صلوتى فامكننی الله منه فاخذته فاردت ان اربطه على سارية من سوارى المسجد حتى ينظروا اليه كلكم فذكرت دعوة اخي سلیمان فرددته خاسئا Ya'nî " Muhakkak cinden bir ifrît dün gece namazımı kesmek için bana taarruz etti; hemen Allah Teâlâ bana kudret verdi, imdi onu tuttum. Sizin hepiniz onu temâşâ etmeniz için, onu mescidin direklerinden bir direğe bağlamak istedim; derhal kardeşim Süleyman'ın duâsını tahattur ettim; binâenaleyh onu zelil olarak reddettim." Bu hadis-i şerîfden anlaşılıyor ki, bu kuvvet ve tasarruf Hâtem-i enbiyâ Efendimiz'de mevcûd idi; fakat Habib-i edib-i Kibriyâ Efendimiz, kemâl-i edeblerinden bi'l-ihtiyâr bu tasarrufu terk buyurdular. Bu bâbdaki îzâhât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Süleymânî'de Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimiz tarafından i'tâ buyrulmuştur.

2645. Sen benim gayrime bu lütuf ve cûdu yapma! Bu, hasede benzer ammâ bu olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2645. Sen benim dışımdakine bu lütuf ve cömertliği yapma! Bu, kıskançlığa benzer ama bu olmadı.

Yani Süleyman (a.s.) "Ey Rabbim, Sen bu lütuf ve cömertliği benden başkasına yapma" dedi; ve bu söz kıskançlığa benzedi; ancak kıskançlık türünden değildi.

Ya'nî Süleyman (a.s.) Yâ Rab, Sen bu lutuf ve cûdu benden başkasına yapma dedi; ve bu söz hasede benzedi; velâkin hased cinsinden değil idi.

2646. "Lâyık olmasın" nüktesini cân ile oku! "Benden sonra" sırrını onun buhlünden bilme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2646. "Lâyık olmasın" nükteyi can ile oku! "Benden sonra" sırrını onun cimriliğinden bilme!

Yani Süleyman (a.s.)'ın "Lâyık olmasın" demesini sen nefsinin sıfatıyla ölçerek okuma; aksine ruhunun sıfatıyla dengeleyerek oku! Onun "Benden sonra" demesindeki sırrı da, nefsin sıfatından olan cimrilikten bilme; aksine nefis ehli olanlara karşı hissettiği şefkatinden ve onlara olan şefaat cinsinden bil!

Ya'nî Süleyman (a.s.)ın "Lâyık olmasın" demesini sen nefsinin sıfatıyla vezn ederek okuma; belki rûhunun sıfatıyla muvâzene ederek oku! Onun "Benden sonra" demesindeki sırrı da, nefsin sıfatından olan buhülden bilme; belki ehl-i nefis olarlara karşı hissettiği şefkatinden ve onlara olan şefâat cinsinden bil!

2647. Belki o, mülkte yüz hatar gördü; mülk-i cihan inceden inceye baş korkusu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2647. Aksine o, mülkte yüz tehlike gördü; dünya mülkü inceden inceye baş korkusu oldu.

Yani Süleyman (a.s.) dünya mülküne sahip olmakta pek çok tehlikeler gördü de, Allah'ın kullarına olan tam şefkatinden dolayı bu mülke sahip olmayı caiz görmedi. Çünkü cihanın mülküne sahip olmakta ince ince baş korkuları, nefsin helak olma tehlikeleri vardır. Hint şairlerinden Mir-i İlahi bu anlamı bir beytinde güzel tasvir eder:

سر برهنه خورشید را زوالی نیست / ز شمع پرس که چون تاج میخورد سر را

"Güneşin çıplak başına bir zeval yoktur; tacın nasıl baş yediğini mumdan sor!"

Yani mumun başında alev nasıl mumu başından eritmekte ise, saltanat tacı dahi mumun alevi gibi sahibinin başını yer.

Ya'nî Süleyman (a.s.) mülk-i dünyaya mâlik olmakta, pek çok tehlikeler gördü de, ibâdullâha kemâl-i şefkatinden bu mülke mâlikiyyeti câiz görmedi. Zîrâ cihânın mülküne mâlikiyyette ince ince baş korkuları, helâk-i nefs tehlikeleri vardır. Şuarâ-yı hindiyyeden Mîr-i İlâhî bu ma'nâyı bir beytinde güzel tasvîr eder:

سر برهنه خورشید را زوالی نیست / ز شمع پرس که چون تاج میخورد سر را

"Güneşin çıplak başına bir zevâl yoktur; tâcın nasıl baş yediğini şem'den sor!"

Ya'nî mumun başında alev nasıl mumu başından eritmekte ise, tâc-ı saltanat dahi mumun alevi gibi sahibinin başını yer.

2648. Din korkusu ile, can korkusu ile, baş korkusu! Bize bunun gibi bir imtihan yoktur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2648. Din korkusu ile, can korkusu ile, baş korkusu! Bize bunun gibi bir imtihan yoktur!

Çünkü dünya mülküne sahip olmada, çevresindekilerin kıskançlığı sebebiyle baş korkusu vardır ve mülk işleriyle meşguliyet sebebiyle de, Mülkün Sahibi'nden (Allah'tan) gaflet korkusu vardır; kulluğu terk etme ve benlik davası sebebiyle de din korkusu vardır. Bu sebeple Yüce Allah, bir kuluna bu üç korkuyu içeren dünya mülkünü verdiği zaman, onu pek büyük bir imtihana ve azîm bir belaya çekmiş olur.

Zîrâ mülk-i dünyaya mâlikiyyette, muhîtinin hasedi sebebiyle baş korkusu vardır ve umûr-ı mülküne meşgûliyyet hasebiyle de, Mâlikü'l-mülkten gaflet korkusu vardır; ve terk-i ubûdiyyet ve da'vâ-yı enâniyyet sebebiyle de din korkusu vardır. Binâenaleyh Hak Teâlâ hazretleri bir kuluna bu üç korkuyu hâvî olan mülk-i dünyayı verdiği vakit, onu pek büyük bir imtihâna ve azîm bir ibtilâya çekmiş olur.

2649. Böyle olunca bir Süleyman-himmet lâzımdır ki o, bu yüzbinlerce renkten ve kokudan geçsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2649. Böyle olunca, yüz binlerce renkten ve kokudan geçecek bir Süleyman-himmet (Hz. Süleyman gibi yüksek gayret sahibi) gereklidir.

Yani, bu dünyanın yüz bin türlü süsüne kapılmamak için, Süleyman (a.s.) gibi yüksek gayret sahibi bir kimse olmalıdır; böyle bir gayret sahibi olmak ise pek zordur.

Ya'nî bu cihânın yüz bin türlü âlâyişine kapılmamak için, Süleyman (a.s.) gibi himmeti âlî bir kimse olmalıdır; böyle bir himmet sahibi olmak ise pek güçtür.

2650. Ona mahsus olan öyle kuvvet ile dahi onun mülkünün dalgası, nefesini bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2650. Ona özgü olan öyle bir kuvvetle dahi, onun mülkünün dalgası nefesini bağladı.

Bu şerefli beyitte, Sâd sûresinin şerefli 38/31-32. ayetlerinde geçen, yani “Vaktaki ona öğle vaktinden sonra makbul ve hızlı koşan atlar sunuldu. Bunun ardından dedi ki: Ben bunların seyredilmesine muhabbet ettim. Hayırlı muhabbet olan Rabb'imin zikrinden perde arkasına gidinceye kadar gaflet ettim” ayet-i kerimesine işaret buyrulmuştur.

Şimdi "Süleyman (a.s.)ın mülkünün dalgası" bu güzel atlar ve "onun nefesinin tutulması" da bu güzel atların seyredilmesine dalmış olmasıdır. Bununla birlikte, şanlı bir peygamberin bu gibi ilahi tecellileri seyretmesindeki dalgınlığı, sıradan insanların dalgınlığına benzemez; ve onlar bilirler ki bu tezahür, ilahi sıfatların ve isimlerin yansımalarıdır; fakat onların yönelişi Zât olmak itibarıyla, sıfatları ve isimleri Zât'ın perdesi olarak görürler. Fakat ne çare ki, beşeriyet âleminde sıfatların ve isimlerin hükümlerinden tamamen bağımsız kalmak mümkün değildir. Çünkü bu izafî varlıklar ikilik zevki içinde yuvarlanmaktadır. Bunun için Kur'an-ı Kerim'de bir taraftan “Dünyadan nasibini unutma!” buyurmakla beraber, diğer taraftan da “Ve unuttuğun vakit Rabb'ini zikret!” buyrulur. Bu görüş, “Ticaret ve satışın kendilerini Allah'ın zikrinden alıkoymadığı adamlar vardır” ayet-i kerimesindeki yüce beyana aykırı değildir. Çünkü ticaret ve alışveriş kesret (çokluk) âleminde meydana gelir ve kesret âleminin, sıfatlar ve isimler âlemi olduğunu bilenler, bu muameleler içinde Hak'kı zikirden gafil ve dünya ile meşgul sayılmazlar; fakat yönelişleri daima mutlak Kibriya Zâtı olan peygamberler ve evliyanın seçkinleri için, sıfatlar ve isimler âlemi bir perde kabul edilir. Bu anlama binaen İbrahim (a.s.) “Ya Rab, beni ve oğlumu puta tapmaktan uzak kıl!” buyurdu.

Bu beyt-i şerîfde, Sâd sûre-i şerîfesinde vaki `اذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشَى الصَّافَنَاتُ الجَيَادُ فَقَالَ أني أحببت حب الخير عن ذكر ربى حتى توارت بالحجاب` (Sâd, 38/31-32) ya'nî “Vaktâki ona öğle vaktinden sonra makbûl ve serî koşan atlar arz olundu. Onu müteâkıb dedi ki: Ben bunların temâşâsına muhabbet ettim. Hayırlı muhabbet olan Rabb'imin zikrinden hicâb arkasına gidinceye kadar gaflet ettim” [âyet-i kerîmesine işaret buyrulmuştur.]

İmdi "Süleyman (a.s.)ın mülkünün dalgası" bu güzel atlar ve "onun nefesinin tutulması" da bu güzel atların temâşâsında müstağrak olmasıdır. Maahâzâ bir nebiyy-i zîşânın bu gibi mezâhir-i ilâhiyyeyi temâşâsındaki istiğrâkı âhâd-ı nâsın istiğrâkına benzemez; ve onlar bilirler ki bu tezâhür, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin ma'kesleridir; fakat onların teveccühü Zât olmak i'tibariyle, sıfât ve esmâyı hicâb-ı Zât görürler. Fakat ne çâre ki, beşeriyyet âleminde sıfât ve esmâ ahkâmından tamâmiyle vâreste kalmak kābil değildir. Zîrâ bu vücûdât-ı izâfiyye zevk-ı isneyniyyet içinde yuvarlanmaktadır. Bunun için Kur'ân-ı Kerîm'de bir taraftan `وَلاَ تَنسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيا` (Kasas, 28/77) ya'nî "Dünyâdan nasîbini unutma!" buyurmakla beraber, diğer taraftan da `واذكرْ رَبَّكَ اذَا نَسَيْتَ` (Kehf, 18/24) ya'nî "Ve unuttuğun vakit Rabb'ini zikr et!" buyrulur. Bu re'yis `رِجَالٌ لاَ تُلْهِيهِمْ تِجَارَة وَ لاَ بَيْعٌ عَن ذِكْرِ اللَّهِ` (Nûr, 24/37) ya'nî "Ricâl vardır ki, onları ticaret ve satış Allah'ın zikrinden meşgûl etmez" âyet-i kerîmesindeki beyân-ı âlîye muhâlif değildir. Zîrâ ticaret ve bey' âlem-i keserâtta vâki' olur ve âlem-i keserâtın, âlem-i sıfât ve esmâ olduğuna vâkıf olanlar, bu muâmelât içinde zikr-i Hak'dan gâfil ve dünyâ ile meşgûl sayılmazlar; fakat teveccühleri dâimâ mahz-ı Zât-ı Kibriyâ olan enbiyâ ve ehass-ı evliyâ için, âlem-i sıfât ve esmâ hicâb addolunur. Bu ma'nâya binâen İbrâhîm (a.s.) `وَاجْنُبْنِي وَ بَنِيَّ أَن نَّعْبُدَ الأَصْنَامَ` (İbrâhîm, 14/35) ya'nî “Yâ Rab, beni ve oğlumu puta sapmaktan müctenib kıl!” buyurdu.

2651. Vaktaki bu gamdan onun üzerine toz oturdu, bütün âlemin şahlarına merhamet etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2651. O gamdan onun üzerine toz oturduğu vakit, bütün âlemin şahlarına merhamet etti.

Süleyman (a.s.) sıfatların ve isimlerin, İlahi Zât'a perde olduğunu gördüğü zaman, onun şerefli kalbine gam tozu kondu; kendisinden sonra gelecek olan âlemin padişahlarına acıdı; çünkü onlarda suretleri (görünen varlıkları) tesir altına almaktan yakalarını kurtarabilecek kuvvet olmadığını, nübüvvet irfanı (peygamberlik bilgisi) ile bildi.

Süleyman (a.s.) sıfât ve esmânın, Zât'a hicâb olduğunu gördüğü vakit, onun kalb-i şerîfi üzerine gam tozu kondu; kendisinden sonra gelecek olan âlemin pâdişahlarına acıdı; zîrâ onlarda teshîr-i suverden yakalarını kurtarabilecek kuvvet olmadığını, irfân-ı nübüvvet ile bildi.

2652. Şefi oldu ve dedi: Bu mülk ve livâyı bana verdiğin bir kemâl ile ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2652. Şefaatçi oldu ve dedi: Bu mülkü ve sancağı bana verdiğin bir mükemmellikle ver!

Yani Süleyman (a.s.) kendisinden sonra gelecek olan hükümdarlara Allah katında şefaat edip "Ey Allah'ım! Bu mülkü ve saltanatı ve devlet sancağını, benden sonra gelecek olan şahlara, bana ihsan etmiş olduğun bir mükemmellik ve kuvvet ile beraber ihsan et! Çünkü onlar zayıftır; bu zahirî mülkün fitneleri içinde boğulur ve nefsanî sıfatlarına mağlup olurlar ve seni unuturlar" dedi.

Ya'nî Süleyman (a.s.) kendisinden sonra gelecek olan hükümdârlara nezd-i ilâhîde şefâat edip "İlâhî! Bu mülk ve saltanatı ve devlet sancağını, benden sonra gelecek olan şâhlara, bana ihsân etmiş olduğun bir kemâl ve kuvvet ile beraber ihsân et! Zîrâ onlar zayıftır; bu mülk-i sûretin fitneleri içinde müstağrak ve sıfât-ı nefsâniyyelerine mağlûb olurlar ve seni unuturlar" dedi.

2653. Her kime verir ve o keremi ederse, o Süleyman'dır; o kimse de benim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2653. Her kime verir ve o keremi ederse, o Süleyman'dır; o kimse de benim.

Her kime mülk ve sancağı verir ve o mülkün fitnesine aldanmamak keremini edersen, o kimse Süleyman olmuş olur ve o kimse benim tekil hakikatimdir.

Her kime mülk ve sancağı verir ve o mülkün fitnesine aldanmamak keremini edersen, o kimse Süleyman olmuş olur ve o kimse benim "ayn"ımdır.

2654. O "ba'di" olmaz, o "maî" olur; "mai" ne olur? Bî-müddeî benim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2654. O "benden sonra" olmaz, o "benimle beraber" olur; "benimle beraber" ne olur? İddiasız benim.

"Ey Allah'ım, Sen'in tam kuvvet ve sağlamlıkla birlikte mülk ve saltanat vermiş olduğun kimse, "Benden sonra" gelenler arasına dâhil değildir; o kimse benimle beraber olur. Benimle beraber olur ne demek? Aksine o kimse, iddiaya ve ispat etmeye ihtiyaç duymaksızın "Ben" olur ve aramızda ikilik bağıntısı bulunmaz."

"İlâhî, Sen'in kemâl-i kuvvet ve metânet ile beraber mülk ve saltanat vermiş olduğun kimse, "Benden sonra" gelenler meyânına dâhil değildir; o kimse benim ile beraber olur. Benim ile beraber olur ne demek? Belki o kimse müddeîsiz ve isbâta muhtâç olmaksızın "Ben" olur ve aramızda ikilik nisbeti bulunmaz."

2655. Bunun şerhini söylemek farzdır; velâkin yine ben, erkek ve kadın kıssasına rücû' ediyorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2655. Bunun açıklamasını söylemek farzdır; ancak yine ben, erkek ve kadın kıssasına dönüyorum.

Yani bu beraberliğin ne demek olduğunu açıklamak farzdır; ancak konu uzadı. Ben kadın ve erkek kıssasının açıklamasına dönüyorum. Bu beraberlik hakkında Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî'nin şerhinde bulunan aşağıdaki açıklamaları tercüme ederek naklediyorum: “Bilinmeli ki, ümmetin evliyasından bazısı Âdem'in kalbi ve bazısı Şîs, İbrahim, Musa ve İsa (a.s.)'nın kalbi üzerinedir. Bu sebeple, peygamberlerden bir peygamberin makamı üzerine olan her bir velî, hakikatte o peygamberin ayn'ıdır (tekil hakikatidir). Fütuhât-ı Mekkiyye'nin yetmiş üçüncü bölümünde yazılıdır ki: Din bir ev gibidir; ve onun rükünleri risâlet (peygamberlik görevi), nübüvvet (peygamberlik), velâyet (evliyalık) ve imandır. Ve risâlet, evin ve onun rükünlerinin kapsayıcı rüknüdür ve insan türünden maksat ancak bu risâlettir. Böyle olunca, insan türünde resûllerden (elçilerden) bir resûl daimidir ve o resûl de, Hakk'ın nazarının mevzii olan kutubdur (manevî âlemin merkezi). Şimdi Yüce Allah, dünya yurdunda bu insan türünü o resûl ile ayakta tutar; ve kendi cismi ve ruhu ve hakikati ile dünya yurdunda mevcut olmadıkça insana, insan denilmesi doğru değildir. Bu sebeple bu tür içinde, bu türün koruyucusu olan resûlün kendi cismi ve ruhu ile mevcut olması zorunludur. Şu halde, yeryüzü cisim ile diri olan bir resûlden hâlî (boş) değildir. Zira o, insan âleminin kutbudur. Eğer bin resûl olsa bile, onlardan birinin imam olması zorunludur. Bu sebeple Yüce Allah, Resûlullah (s.a.v.)'dan sonra, bu dünya yurdunda resûllerden, bedenleri ile diri olan üç kişiyi baki tuttu. Birisi İdris (a.s.)'dır ki, dördüncü gökte diridir; ve yedi gök dünya âlemindendir. Diğerleri İlyas ve İsa (a.s.)'dır. Bu sebeple risâleti üzerinde ittifak edilmiş olan bu üç kişidir. Hızır'a gelince, bu dördüncüdür. Bu, bizim dışımızdakilerin indinde ihtilaflıdır; bizim indimizde değildir. İşte bu dört kişi, dünya yurdunda kendi cesetleriyle bakidirler. Ve bu dört kişi evtâddırlar (manevî direkler); onlardan ikisi imamdır ve birisi kutubdur. Şimdi onlardan birisi ile iman; ikincinin birisi ile velâyet, üçüncü ile nübüvvet ve dördüncü ile risâlet korunmuştur. Ve hepsi ile hanif dini (İslam) hıfz olunur. Ve muhakkak bu dört kişiden her birisine mahsus olarak bu ümmet içinde, her zamanda onun "kalb"i üzerine bir şahıs vardır; ve onların kalbi üzerine olanlar, onların vekilleridir. Şimdi ümmetten ve onun takipçilerinden resûlleri devr ettiren Muhammed (s.a.v.)'in kerametidir. Her ne kadar halk tarafına gönderilmemiş ise de, onlar makam-ı risâletin sahibidirler ve bundan evvel de resûl idiler. İşte Fütûhât-ı Mekkiyye'deki beyanların özeti budur; ve buradan anla ki, bütün peygamberlerin ve elçilerin hükmü böyledir, bu dörde sınırlı değildir. علماء امتى کانبیاء بنی اسرائل [Ümmetimin alimleri, Benî İsrâîl nebîleri gibidir] bu anlama işarettir. Bu sebeple önceki şerefli beyitte peygamberlerden bir peygamberin kalbi üzerine bir şahsın belirlenmesi ve şahsiyet kazanması itibarıyla onun gayri (başkası) ve onun naibi (vekili) olduğuna ve hakikati ve ruhu itibarıyla da onun ayn'ı (tekil hakikati) olduğuna işaret buyrulur. Zira görünen, mazharın (tecelli yerinin) ve naip, menubun (vekili olunanın) ayn'ıdır. Nasıl ki Fütûhât'ın ibaresinde de bu iki ibare (ifade) mevcuttur. Bu şerefli beyitte "Bunun şerhi farzdır" buyrulması ile Fütûhât'tan nakledilen bu anlama işaret buyrulur.”

Ya'nî bu beraberlik ne demek olduğunu şerh etmek farzdır; velâkin bahis uzadı. Ben kadın ve erkek kıssasının beyânına rücû' ediyorum. Bu beraberlik hakkında Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî şerhinde münderic âtîdeki îzâhâtı bi't-tercüme nakl ediyorum: “ Ma'lûm olsun ki, evliyâ-yı ümmetten ba'zısı kalb-i Âdem ve ba'zısı kalb-i Şîs ve İbrâhîm ve Mûsâ ve Îsâ ilh... (aleyhimü's-selâm) üzerinedir. Binâenaleyh enbiyâdan bir nebînin kademi üzerine olan her bir velî, hakikatte o nebînin "ayn"ıdır. Fütuhât-ı Mekkiyye'nin yetmiş üçüncü bâbında mastûrdur ki: Din beyt menzilesindedir; ve onun rükünleri risâlet ve nübüvvet ve velâyet ve îmândır. Ve risâlet beytin ve onun erkânının rükn-i câmiidir ve nev'-i insânîden maksûd olan ancak bu risâlettir. Böyle olunca, nev'-i insânîde rusülden bir resûl dâimdir ve o resûl de, nazar-ı Hakk'ın mevzi'i olan kutubdur. İmdi Hak Teâlâ dâr-ı dünyâda bu nev'-i insânîyi o resûl ile kāim tutar; ve kendi cismi ve rûhu ve hakîkati ile dâr-ı dünyâda mevcûd olmadıkça insana, insan ıtlâkı sahih değildir. Binâenaleyh bu nev' içinde, bu nev'in hafızı olan resûlün kendi cismi ve rûhu ile mevcûd olması zarûrîdir. Şu halde, yeryüzü cisim ile diri olan bir resûlden hâlî değildir. Zîrâ o âlem-i insânînin kutbudur. Eğerçi bin resûl olsa bile, onlardan birinin imâm olması zarûrîdir. Binâenaleyh Hak Teâlâ, Resûlullâh (s.a.v.) den sonra, bu dâr-ı dünyâda rusülden, ecsâd ile diri olan üç kimseyi bâkî tuttu. Birisi İdrîs (a.s.) dır ki, dördüncü gökte diridir; ve semâvât-ı seb'a âlem-i dünyâdandır. Diğerleri İlyas ve Îsâ (aleyhimü's-selâm)dır. Binâenaleyh risâleti müttefekun-aleyh olan bu üç kimsedir. Hızr'a gelince, bu dördüncüdür. Bu bizim gayrimizin indinde muhtelefun-fihtir; bizim indimizde değildir. İşte bu dört kimse, dâr-ı dünyâda kendi cesedleriyle bâkîdirler. Ve bu dört kimse evtâddırlar; onlardan ikisi imâmdır ve birisi kutubdur. İmdi onlardan birisi ile îmân; ikincinin birisi ile velâyet, üçüncü ile nübüvvet ve dördüncü ile risâlet mahfûzdur. Ve mecmû'u ile dîn-i hanifi hifz olunur. Ve muhakkak bu dört kimseden her birisine mahsûs olarak bu ümmet içinde, her zamanda onun "kalb"i üzerine bir şahıs vardır; ve onların kalbi üzerine olanlar, onların nüvvâbıdır. İmdi ümmetten ve onun etbâ'ından resûlleri devr ettiren Muhammed (s.a.v.) in kerâmetidir. Her ne kadar halk tarafına gönderilmemiş ise de, onlar makām-ı risâletin sâhibidirler ve bundan evvel de resûl idiler. İşte Fütûhât-ı Mekkiye'deki beyânâtın hulâsası budur; ve buradan anla ki, cemî-i enbiyâ ve rüsulün hükmü böyledir, bu dörde münhasır değildir. علماء امتى کانبیاء بنی اسرائل [Ümmetimin alimleri, Benî İsrâîl nebîleri gibidir] bu ma'nâya işarettir. Binâenaleyh evvelki beyt-i şerîfde enbiyâdan bir nebînin kalbi üze- rine bir şahsın taayyün ve teşahhus i'tibariyle onun gayri ve onun nâibi olduğuna ve hakikati ve rûhu i'tibâriyle da onun "ayn"ı olduğuna işâret buyrulur. Zîrâ zâhir mazharın ve nâib menûbun aynıdır. Nitekim Fütûhâtın ibâresinde de bu iki ibâre vâki'dir. Bu beyt-i şerîfde "Bunun şerhi farzdır" buyrulması ile Fütûhât'dan nakl olunan bu ma'nâya işâret buyrulur."

## Arabın ve onun zevcesinin mâcerâsının mahlası (ya'nî zübdesi mahalli)

2656. Erkek ve kadın mâcerâsının bir zübde mahallini bir muhlasın bâtını tekrâr istiyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2656. Erkek ve kadın macerasının bir özet yerini, bir muhlasın (içten, riyasız dost) iç dünyası tekrar istiyor.

Birinci mısradaki "mahlas", "mîm" harfinin üstün okunmasıyla ism-i mekân (yer ismi) olup, özet yeri yani süzgü mahalli demektir. İkinci mısradaki "muhlas" ise "mîm" harfinin ötre okunmasıyla, temiz ve riyasız dost anlamına gelir ki, kastedilen, şerefli adına bu Mesnevî-i Ma'nevî'nin ithaf edildiği Hüsâmeddîn Çelebi hazretleridir. Yani Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin şerefli kalbi, erkek ve kadından kastedilenin ne olduğunu özetle ve açıkça beyan etmemi istiyor.

Birinci mısra'daki "mahlas" "mîm"in fethi ile ism-i mekân olup, mahall-i hülâsa ya'nî süzgü mahallî demek olur. Ve ikinci mısra'daki "muhlas" "mîm”in zammı ile, temiz ve riyâsız dost ma'nâsınadır ki, murâd, nâm-ı şerîfine bu Mesnevî-i Ma'nevî ithaf buyrulan Hüsâmeddîn Çelebi hazretleridir. Ya'nî Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin kalb-i şerîfi, erkek ve kadından murâd ne olduğunu hulâsaten ve açık olarak beyân etmemi istiyor.

2657. Kadın ve erkek sergüzeşti nakil vâki' oldu; bunu nefsinin ve aklının misali bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2657. Kadın ve erkek serüveni nakledildi; bunu nefsinin ve aklının misali bil!

Bu kadın ve erkek serüveni bir hikâye şeklinde meydana geldi; bu hikâyedeki kadını nefsinin ve erkeği de aklının misali olmak üzere bil ve düşün! Bu hikâyedeki ayrıntıların zevkine var!

Bu kadın ve erkek sergüzeşti bir hikâye sûretinde vâki' oldu; bu hikâyedeki kadını nefsinin ve erkeği de aklının misâli olmak üzere bil ve teemmül et! Bu hikâyedeki tafsilâtın zevkıne var!

2658. Bu kadın ve erkek ki nefistir ve akıldır; iyi ve kötü için pek lazımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2658. Bu kadın ve erkek ki nefistir ve akıldır; iyi ve kötü için pek gereklidir.

2659. Ve bu toprağa mensub olan evde ayağı bağlanmış olan bu iki, gece ve gündüz niza'da ve macerâ içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2659. Ve bu toprağa ait olan evde ayağı bağlanmış olan bu iki şey, gece ve gündüz çekişme ve macera içindedir.

Yani akıl ve nefis, toprağın dönüşümlerinden meydana gelen bu unsurlardan oluşmuş bedende, daima birbirine karşı çıkar ve mücadele ederler. Çünkü nefis, dünya âlemindendir; akıl ise ruhun sıfatı olup emir âlemindendir (yaratılmamış, doğrudan Allah'ın emriyle var olan âlem). Bu mücadele ve çekişme, ait oldukları yerlerin hükümlerinin birbirine zıt olmasındandır.

Ya'nî akıl ve nefis, toprağın istihâlâtından husûle gelen bu cism-i unsurî-de, dâimâ yekdiğerine muhalefet ve mücadele ederler. Zîrâ nefis, âlem-i dünyâdandır; ve akıl rûhun sıfatı olup âlem-i emirdendir. Bu mücadele ve nizâ', mevtınleri ahkâmının yekdiğerine muhâlif olmasındandır.

2660. Kadın daima evin levâzımını ister; ya'nî âb-ı rû ve ekmek ve sofra ve [2620] câh.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2660. Kadın daima evin ihtiyaçlarını ister; yani itibar, ekmek, sofra ve mevki.

Kadın, oturduğu evin içini gösterişli ve görkemli ister. Yani kendisi hanım olup, hizmetçilerin ve cariyelerin kendisine karşı itibar göstermelerini ve erkeğin kendisine boyun eğmesini ve yiyecek ve türlü yemekleri içeren gösterişli sofra ve izzet ve mertebe ve güzel giyinip kuşanma ve herkesten daha üstün olmak ve parmakla gösterilmek ister. İşte bu sıfatlar tamamen nefsin sıfatlarıdır; ve nefis, bunlardan başka bir şey istemez; çünkü benlik, hükmetme ve tek olma, nefsin şanındandır.

Kadın sâkin olduğu evin içini mükellef ve muhteşem ister. Ya'nî kendisi hanım olup, hizmetçiler ve câriyelerin kendisine karşı yüz suyu dökmelerini ve erkeğin kendisine serfürû etmesini ve gıdâ ve türlü yemekleri hâvî mükel-lef sofra ve izzet ve mertebe ve güzel giyinip kuşanma ve herkesten daha yu-karı olmak ve parmakla gösterilmek ister. İşte bu sıfatlar tamâmiyle nefsin sı-fatlarıdır; ve nefis, bunlardan başka bir şey istemez; zîrâ enâniyet ve tahak-küm ve teferrüd, nefsin şânındandır.

2661. Nefis kadın gibi çâre edicilik için gâh hâkî ve gâh serverlik ister.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2661. Nefis, kadın gibi çare bulmak için bazen alçakgönüllülük, bazen de efendilik ister.

Nefis, amacına ulaşmak için bazen alçalır ve tevazu gösterir; bazen de büyüklük taslamak ve başkanlık etmek ister. Nasıl ki nefis ehli olanların hâli ortadadır. Kendisinden üstün olana yaltaklanır ve dalkavukluk eder; kendisinden aşağıda olanlara da büyüklük taslar ve hükmetmeye çalışır.

Nefis, maksadını elde etmek için ba'zan tezellül ve tevâzu' eder ve ba'zan da azamet ve riyâset satmak ister. Nitekim ehl-i nefs olanların hâlî meydan-dadır. Kendisinin mâfevkıne temelluk ve tabasbus eder; ve kendisinden aşa-ğı olanlara da azamet satar ve tahakküm eder.

2662. Akıl ise bu fikirlerden âgâh değildir; onun dimağında Allah gamından başkası yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2662. Akıl ise bu fikirlerden haberdar değildir; onun zihninde Allah kaygısından başkası yoktur.

"Akıl"dan kastedilen, geçim aklı (dünyevî işlerle ilgili akıl) değildir, ahiret aklıdır (manevî işlerle ilgili akıl). Çünkü geçim aklı, nefsanî kuvvetten (nefse ait güçten) meydana gelen idraktir; ahiret aklı ise ruhanî kuvvetten (ruha ait güçten) meydana gelen aklın idrakidir. Ve onun sıfatı olan ahiret aklı da doğal olarak ona tabidir.

"Akıl"dan murâd, akl-ı maâş değildir, akl-ı maâddır. Zîrâ akl-ı maâş kuvve-i nefsâniyyeden mütehassıl olan idrâkdir; ve akl-ı maâd ise kuvve-i rûhâniyyeden mütehassıl olan aklın idrâkidir. Ve onun sıfatı olan akl-ı maâd dahi bittabi' ona tâbi'dir.

2663. Gerçi kissanın sırrı bu dâne ve tuzaktır; şimdi kissanın süretinin tamamını dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2663. Gerçi hikâyenin sırrı bu tane ve tuzaktır; şimdi hikâyenin tüm şeklini dinle!

Hikâyenin görünen ve görünmeyen yönleri vardır. Bu hikâyenin şekli tuzaktır ve onun anlamı olan akıl ve nefis tanedir. Bu sebeple anlam tanesi, hikâye şeklindeki tuzağa konulmuştur. Nasıl ki ruh, anlamdır ve maddî beden onun tuzağıdır; çünkü şekilsiz anlam ve anlamsız da şekil olmaz. Böyle olunca, şimdi hikâyenin tüm şeklini dinle de, bu şekil tuzağına ne gibi anlam taneleri konulmuş olduğunu anla!

Hikâyenin zahiri ve bâtını vardır. Bu kıssanın sûreti tuzaktır ve onun ma'nâsı olan akıl ve nefis dânedir. Binâenaleyh ma'nâ dânesi, sûret-i kıssa tuzağına vaz' edilmiştir. Nitekim rûh, ma'nâdır ve cism-i unsurî onun tuzağıdır; zîrâ sûretsiz ma'nâ ve ma'nâsız da sûret olmaz. Böyle olunca, şimdi kıssanın sûretinin tamâmını dinle de, bu sûret tuzağına ne gibi ma'nâ dâneleri vaz' edilmiş olduğunu anla!

2664. Eğer beyân-ı ma'nevî kâfî olaydı, âlemin halkı atıl ve bâtıl olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2664. Eğer manevî açıklama yeterli olsaydı, âlemin yaratılışı boş ve anlamsız olurdu.

Yani, manadan ibaret olan ilahi sevgi ve onun açıklaması yeterli olsaydı, ilahi emre itaat etmek ve ilahi yasaktan kaçınmak gerekmezdi; ve âlemin yaratılışı, suretten ibaret olan amelden boş kalır ve aynı şekilde suret âlemine ait olan emir ve yasak anlamsız olurdu.

Ya'nî ma'nâdan ibaret olan hubb-i ilâhî ve onun beyânı kâfi olaydı, emr-i ilâhîye itâat ve nehy-i ilâhîden ictinâb etmek îcâb etmez idi; ve halk-ı âlem, sûretten ibaret olan amelden âtıl ve kezâ âlem-i sûrete taalluk eden emir ve nehiy bâtıl olurdu.

2665. Eğer muhabbet senin fikrin ve ma'nan olaydı, senin orucunun ve namazının süreti olmaz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2665. Eğer muhabbet senin fikrin ve anlamın olsaydı, senin orucunun ve namazının sureti olmazdı.

İlahi muhabbet senin bir fikrin ve anlamından ibarettir. Eğer muhabbet sadece bundan ibaret olsaydı, suretten ibaret olan oruç ve namaz gibi ibadete ihtiyaç olmazdı. Çünkü bu âlem fiiller âlemidir; fiil, kişinin fikrinin ve anlamının şahididir.

Muhabbet-i ilâhî senin bir fikrin ve ma'nândan ibarettir. Eğer muhabbet mücerred bundan ibaret olaydı, sûretten ibaret olan oruç ve namaz gibi ibâdete hâcet olmaz idi. Zîrâ bu âlem âlem-i efâldir; fiil, kişinin fikrinin ve ma'nâsının şâhididir.

2666. Dostların birbirine hediyeleri, dostluk hususunda ancak süretlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2666. Dostların birbirine hediyeleri, dostluk hususunda ancak şekillerdir.

2667. Ta ki gizlide mestûr olan muhabbetler üzerine hediyeler şahidlik vermiş ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2667. Tâ ki gizlide örtülü olan sevgiler üzerine hediyeler şahitlik etmiş olsun.

2668. Ey azîz! Zîra zahir ihsanlar, gizlide olan muhabbetler üzerine şâhiddirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2668. Ey aziz! Çünkü görünen ihsanlar, gizlide olan muhabbetler üzerine şahittirler.

2669. Senin şahidin gâh doğru, gâh yalan olur; sarhoş gâh meyden ve gâh ayrandan olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2669. Senin şahidin bazen doğru, bazen yalan olur; sarhoş bazen şaraptan ve bazen ayrandan olur.

Sen, sevmediğin bir adama, dış görünüşte sevgi göstererek hediyeler gönderdiğin zaman bu fiilin yalancı şahit olur; ve gerçekten sevdiğin bir adama gönderdiğin hediyeler ise, sevginin doğru bir şahidi olur. Nasıl ki şarap içen bir adamın gösterdiği sarhoşluk doğrudur ve onun gerçek hâlidir; fakat ayran içen kimse sarhoşluk tavrı gösterirse, bu onun gerçek hâli değildir, yalandır.

Sen, sevmediğin bir adama, sûret-i zâhirede muhabbet ızhârıyla hediyeler gönderdiğin vakit bu fiilin yalancı şâhid olur; ve hakikaten sevdiğin bir adama gönderdiğin hediyeler ise, muhabbetinin doğru bir şâhidi olur. Nitekim mey içen bir adamın ızhâr ettiği sarhoşluk doğrudur ve onun hakîkî hâlidir; fakat ayran içen kimse sarhoşluk reftârı ızhâr ederse, bu onun hakîkî hâli değildir, yalandır.

2670. Ayran içmiş olan bir sarhoşluk izhar eder; kafa tutmanın hây u huyunu yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2670. Ayran içmiş olan bir sarhoşluk gösterir; kafa tutmanın gürültüsünü yapar.

Ayran içtiği hâlde, sanki şarap içmiş gibi sarhoşluk gösteren kişi sarhoş taklitleri yapar; onun hâli, gerçek sarhoşun hâli değildir.

Ayran içtiği halde, gûyâ mey içmiş gibi sarhoşluk ızhâr eden kimse sarhoş taklidleri yapar; onun hâli, hakîkî sarhoşun hâli değildir.

2671. O mürâî, kendisinin mest-i muhabbet olduğu zannı gelmek için, oruçta ve namazdadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2671. O riyakâr, kendisinin ilahi aşkla sarhoş olduğu sanısı oluşsun diye, oruçta ve namazdadır.

Yani riyakâr olan kimse, halk kendisini ilahi aşkla sarhoş olmuş ve olgunluk mertebesine ulaşmış sansın diye, sürekli oruç tutar ve namaz kılar ve bunları da halka gösterir.

Ya'nî riyâkâr olan kimse, halk kendisini hubb-i ilâhî ile sarhoş olmuş ve ehl-i kemâl mertebesini bulmuş zannetmek için, dâimâ oruç tutar ve namaz kılar ve bunları da halka gösterir.

2672. Elhasıl, ef'al-i hâriciyye, muzmer olan şey üzerine alâmet olmak için, başkadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2672. Sözün özü, dış fiiller, gizli olan şey üzerine alâmet olmak için başkadır.

Dış fiiller, insanın iç hâline alâmet olduğu için, görünüş âleminde başka bir oluş sahibidir ve gereklidir; fakat bu dış fiiller ya doğru olur ya da yalan olur. Bu doğruyu ve eğriyi ayırt edebilmek, doğru bir ayırt etme gücüne muhtaçtır.

Efâl-i zahiriyye, insanın hâl-i bâtınına alâmet olduğu için, âlem-i sûrette başka bir şe'n sahibidir ve lâzımdır; fakat bu zâhirî fiiller ya doğru olur veyâhud yalan olur. Bu doğruyu ve eğriyi tefrík edebilmek, temyîz-i sahíhe muhtâçtır.

2673. Yâ Rab! O eğri nişanı doğrudan tanımamız için, bize taleb sebebiyle, o temyîzi ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2673. Yâ Rab! O eğri nişanı doğrudan tanımamız için, bize talep sebebiyle, o temyizi ver!

Mademki iç hallerden doğru ve eğri haber veren şahitler ve alametler vardır, yâ Rabbî, doğru ve eğri alametleri fark etmemiz için bize, niyazımız sebebiyle bu temyizi (ayırt etme gücünü) ihsan et!

Mâdemki ahvâl-i bâtıneden doğru ve eğri haber veren şâhidler ve alâmetler vardır, yâ Rabbî, doğru ve eğri alâmetleri fark etmemiz için bize, niyâzımız sebebiyle bu temyîzi ihsân et!

2674. His için temyîz nasıl olur bilir misin? O his ki ينظر بنورالله ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2674. His için temyiz nasıl olur bilir misin? O his ki Allah'ın nuruyla bakar.

Hissin bir temyizi (ayırt etme yeteneği) vardır, o temyizin nasıl olduğunu bilir misin? O temyiz, Allah'ın nuruyla bakan hisste olur. Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) "Et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fî Islâhı Memleketi'l-İnsâniyye" adlı yüce eserinde buyurur ki, firaset (sezgi) iki çeşittir: Birisi hikmetli firaset, diğeri şer'î firasettir. Hikmetli firaset, insanın dış görünüş ve kıyafetinden iç hallerine geçiş yapmaktır; şer'î firaset ise kalpteki ilahi nur ile insanın içini müşahede etmektir. Bu şerefli beyitte "Müminin firasetinden sakının; çünkü o Allah'ın nuruyla bakar" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Nefehâtü'l-Üns'te açıklandığı üzere Hz. Cüneyd'in meclisine Müslüman kıyafetinde bir Hristiyan genç gelip "Ey Şeyh, Resûlullah (s.a.v.)'in 'Müminin firasetinden sakının...' hadis-i şerifinin anlamı nedir?" diye sorar. Hz. Cüneyd bir müddet başını önüne eğip durur, sonra "Müslüman ol ki, senin Müslüman olma vaktin gelmiştir" der. Ve o genç, hazretin bu nurani bakışını görmesiyle derhal Müslüman olur.

Hissin bir temyîzi vardır, o temyîzin nasıl olduğunu bilir misin? O temyîz, Allah'ın nûruyla nazar eden hisde olur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fî Islâhı Memleketi'l-İnsâniyye nâmındaki eser-i âlîlerinde buyururlar ki, firâset iki nevi'dir: Birisi firâset-i hikemiyye, dîğeri firâset-i şer'iyyedir. Firâset-i hikemiyye insanın eşkâl ve kıyafet-i zâhiriyyesinden ahvâl-i bâtınesine intikāldir; ve firâset-i şer'iyye ise kalbdeki nûr-i ilâhî ile insanın bâtınını müşâhededir. Bu beyt-i şerîfde اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakının; zîrâ Allah'ın nûruyla nazar eder" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Nefehâtü'l-Üns'de beyân olunduğu üzere Hz. Cüneyd'in meclisine müslümanlar kıyafetinde bir hıristiyan genci gelip "Ey Şeyh, Resûlullah (s.a.v.)'in اتقوا فراسة المؤمن .... الخ hadis-i şerîfinin ma'nâsı nedir? diye sorar. Hz. Cüneyd bir müddet başını önüne eğip tevakkuf buyurur, ba'dehû "Müslüman ol ki, senin islâmiyyetinin vakti gelmiştir" der. Ve o genç, hazretin bu nûr-ı nazarını görmesiyle derhal müslüman olur.

2675. Eğer eser olmasa, muhabbetten haber veren yakınlık gibi sebeb de muzhirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2675. Eğer eser olmasa, muhabbetten haber veren yakınlık gibi sebep de ortaya çıkarıcıdır.

"Hediyeleşin, sevişin!" anlamındaki "Tehâdû tehâbbû" hadîs-i şerîfindeki işaret gereğince, dostlar arasında hediyeleşmek gibi sevgiyi ortaya çıkarmaya vesile olan eserler olmasa bile, sevgiden haber veren yakınlık gibi sebep de kalpteki sevgiyi ortaya çıkarır. Çünkü bir kimseyi, başka bir kimseye yaklaştıran ve sohbet etmeye sevk eden sebep, kalpteki sevgidir. Kişi elbette sevmediğinden kaçar.

تهادوا تحابوا ya'ni "Hediyeleşin, sevişin!" hadîs-i şerîfindeki işaret mûcibince dostların arasında hediyeleşmek gibi ızhâr-ı muhabbete vesile olan âsâr olmasa, muhabbetten haber veren yakınlık gibi sebeb de, kalbdeki muhabbeti muzhirdir. Zîrâ bir kimseyi, bir kimseye takrîb ve musâhabete sevk eden sebeb, muhabbet-i kalbiyyedir. Kişi elbette sevmediğinden kaçar.

2676. Kendisine nûr-ı Hak imâm olan kimse, muhakkak esere, yâhut sebeblere köle olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2676. Kendisine Hakk'ın nuru imam olan kimse, kesinlikle esere yahut sebeplere köle olmaz.

İç gözünün önünde Hakk'ın nuru imam olan kimse, hikmetli sezgiye veya görünen fiiller gibi sebeplere bağlı olmaz; çünkü hikmetli sezgide veya görünen fiillerde aldanabilir; fakat şer'î sezgide aldanmak olmaz.

Çeşm-i bâtınîsinin önünde nûr-ı Hak imâm olan kimse, firâset-i hikemiyyeye veyâ ef'âl-i zâhiriyye gibi esbâba bağlı olmaz; zîrâ firâset-i hikemiyyede veyâ ef'âl-i zâhiriyyede aldanabilir; fakat firâset-i şer'iyyede aldanmak olmaz.

2677. Nihayet muhabbet bâtında şu'le vurur; kavî olur ve eserden fâriğ eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2677. Sonunda muhabbet içte parlar; kuvvetli olur ve eserden uzaklaştırır.

İlahi nurun meydana gelmesine sebep olan hâl, içte ilahi muhabbetin parlamasıdır. Bu muhabbet parıltısı kuvvet bulunca, o kalbin sahibi artık görünen eserlerden bağımsız kalır.

Nûr-i ilâhînin husûlüne sebeb olan hâl bâtında muhabbet-i ilâhiyyenin parlamasıdır. Bu şu'le-i muhabbet kuvvet bulunca, o kalbin sahibi artık âsâr-ı zâhiriyyeden vâreste kalır.

2678. Muhabbet kendi nûrunu sipihr üzerine vurduğu vakit, mihrin i'lâmı için ona hâcet olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2678. Muhabbet kendi nurunu gökyüzüne vurduğu zaman, güneşin bildirmesine ihtiyaç duymaz.

Yani iç hallerin şahidi olan ameldir ve amelin ihlâsa (samimiyete) dayanması gerekir; ihlâsın gerçekleşmesi ise ancak ilahi sevgi nurunun kalbe hâkim olmasına bağlıdır. Böyle bir kalbe sahip olan kişinin hâli, dış belirtilere muhtaç değildir. Onun kalbindeki muhabbet nuru dışına yansır; aynı şekilde, amel sahiplerinin hallerini ayırt etmede böyle bir kimsenin hatası olmaz; çünkü o, şer'î firaset (sezgi) sahibidir.

Ya'nî ahvâl-i bâtınenin şâhidi olan ameldir ve amelin ihlâsa müstenid olması lazımdır; ve ihlâsın husûlü ise ancak hubb-i ilâhî nûrunun kalbe istîlâsına mütevakkıftır. Böyle bir kalb sahibinin hâli âsâr-ı zâhiriyyeye muhtâç değildir. Onun kalbindeki muhabbetin nûru zâhirine aks eder; ve kezâ amel sâhiblerinin ahvâlini temyîzde böyle bir kimsenin hatâsı vâki' olmaz; zîrâ firâset-i şer'iyye sahibidir.

2679. Bu söz tamam olmak için tafsilât vardır; lakin sen iste ve selâmette ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2679. Bu sözün tamam olması için ayrıntılar vardır; fakat sen iste ve güvende ol!

Yani ilahi sevgi hakkında çok sözler ve ayrıntılar vardır; ancak sevgi dediğimiz hâl, vicdanî ve zevkî bir şey olduğundan, tarif edilse, dinleyeni doyurmaz. Nasıl ki Cenâb-ı Pîr bir beytinde buyururlar: "Birisi âşıklık nedir diye sordu; dedim ki, benim gibi ol ki, bilesin."

Bu sebeple sen o hâli bir mürşid-i kâmile (olgun rehbere) bağlanıp Allah'tan iste; sana bu sevgi ihsan edildiği zaman, dünyada ve ahirette güvende olursun.

Ya'nî muhabbet-i ilâhiyye hakkında çok sözler ve tafsilât vardır; velâkin muhabbet dediğimiz hâl, vicdânî ve zevkî bir şey olduğundan, ta'rîf olunsa, dinleyeni doyurmaz. Nitekim Cenâb-ı Pîr bir beyt-i şerîflerinde buyururlar: "Birisi âşıklık nedir diye sordu; dedim ki, benim gibi ol ki, bilesin."

Binâenaleyh sen o hâli bir mürşid-i kâmile intisâb edip Hak'dan iste; sana bu muhabbet ihsân olunduğu vakit, dünyada ve âhirette selâmette olursun.

2680. Gerçi ma'na, bu sûrette zahir oldu. Sûret, ma'nâdan yakındır ve uzaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2680. Gerçi anlam, bu şekilde ortaya çıktı. Şekil, anlamdan hem yakındır hem uzaktır.

Anlamdan ibaret olan aşk ve muhabbet hakkındaki ayrıntıları açıklamak için söz kullanılacaktır; çünkü anlam, şekil aracılığıyla ortaya çıkar; fakat şekil anlama hem yakındır hem de uzaktır. Örneğin balı tanımlamak için, şekilden ibaret olan söz ve ses ile onun özelliklerini açıkladığımız zaman, bu tanım, bal kavramını yaklaştırır, fakat onun lezzeti bu tanımlar şeklinden pek uzaktır. Bu anlama göre Hakîm Senâî hazretleri şöyle buyururlar: "Söylediğim şeyden döndüm; çünkü sözde anlam ve anlamda da söz yoktur."

Ma'nâdan ibaret olan aşk ve muhabbet hakkındaki tafsîlâtı beyân için söz istî'mâl edilecek; çünkü ma'nâ, sûret vâsıtasıyla zahir olur; fakat sûret ma'nâya hem yakındır ve hem de uzaktır. Meselâ balı ta'rîf etmek için, sûretten ibaret olan lafız ve savt ile onun evsâfını beyân ettiğimiz vakit, bu ta'rîf, bal mefhûmunu yaklaştırır, fakat onun lezzeti bu ta'rîfât sûretinden pek uzaktır. Bu ma'nâya binâen Hakîm Senâî hazretleri şöyle buyururlar: "Söylediğim şeyden rücû' ettim; zîrâ sözde ma'nâ ve ma'nâda da söz yoktur."

2681. Delâlette su ve ağaç gibidir; vaktaki mahiyete gidersin, pek uzaktırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2681. Delâlette su ve ağaç gibidir; vaktaki mahiyete gidersin, pek uzaktırlar.

Bu şerefli beyit, suretin manaya hem uzak hem de yakın olduğuna bir örnektir. Yani suretin manaya delaleti, ağacın suya delaleti gibidir; çünkü bitkiler sudan büyüyüp gelişir. Ve bitkilerin olduğu yerlerde, suyun varlığını görmediğimiz halde, su bulunduğuna hükmederiz. Bitkinin varlığı suya delalet eder; fakat mahiyetlerine gelince, birbirlerinden uzaklaşırlar; çünkü suyun terkibi başka, ağacın terkibi başkadır ve ikisinin özellikleri farklıdır. İşte bunun gibi, mümkün varlıkların suretlerinin varlığı, Hakk'ın varlığına delalet eder. Nasıl ki ayet-i kerimede وَ مَنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَتْ فِيهِمَا مِنْ دَابَّةٍ (Şuarâ, 42/29) yani "Semavat ve arzı yaratması ve onlarda hayvanat cinsinden şeyler yayması, Yüce Allah'ın varlığının alametlerindendir" buyrulur. Fakat mahiyete gelince vacip varlık başka ve mümkün varlık başkadır.

Bu beyt-i şerîf, sûretin ma'nâya hem uzak ve hem de yakın olduğuna mi-sâldir. Ya'nî sûretin ma'nâya delâleti, ağacın suya delâleti gibidir; zîrâ nebâ-tât sudan neşv ü nemâ bulur. Ve nebâtât olan mahallerde, suyun vücûdunu görmediğimiz halde, su bulunduğuna hükm ederiz. Nebâtın vücûdu suya de-lâlet eder; fakat mâhiyetlerine gelince, birbirlerinden uzaklaşırlar; zîrâ suyun terkibi başka, ağacın terkîbi başkadır ve ikisinin evsâfi muhteliftir. İşte bunun gibi, suver-i mümkinâtın vücûdu, vücûd-ı Hakk'a delâlet eder. Nitekim âyet-i kerîmede وَ مَنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَتْ فِيهِمَا مِنْ دَابَّةٍ (Şuarâ, 42/29) ya'ni "Se-mâvât ve arzı yaratması ve onlarda hayvânât cinsinden şeyler neşr etmesi, Allah Teâlâ'nın varlığının alâmetlerindendir" buyrulur. Fakat mâhiyyete ge-lince vücûd-ı vacib başka ve vücûd-ı mümkin başkadır.

2682. Mâhiyyat ve hâssuyyatın terkini söyle; o iki mah-runun ahvalini şerh et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2682. Mahiyetlerin ve özelliklerin terkini söyle; o iki ay yüzlünün hâllerini açıkla!

Yani mutlak varlığın mertebelerinden her bir mertebenin bir mahiyeti ve özelliği vardır. Örneğin şehadet âleminin, misal âleminin, ruhlar âleminin, sabit hakikatlerin ve isimlerle sıfatların başka başka mahiyetleri ve özellikleri vardır. Bunların her birinden bahsetmek uzundur. Sonra İlahi mahiyet de vardır ki, o mahiyet cins ve fasıldan oluşmuş değildir; bu sebeple o asla bahse sığmaz. Nasıl ki Şeyh-i Ekber (k.s.) "Fass-ı Mûsevî"de Firavun'un "وَ مَا رَبُّ الْعَالَمِينَ" (Şuarâ, 26/23) [Âlemlerin Rabbi'nin mahiyeti nedir?] tarzında gerçekleşen İlahi mahiyetten sorusu hakkında bu bölümde ayrıntılar verdi; bu sebeple bunların ayrıntılarını bırak. O iki ay yüzlünün, yani Arap kadını ile erkeğinin hâllerini açıkla!

Hz. Pîr ikisine "ay yüzlü" derler; çünkü biri aklın ve diğeri nefsin temsilcisidir; ve ay güneşten nur aldığı gibi, akıl ve nefis de manevi hayatlarının nurunu Zât güneşinden alırlar.

Eşinin ricası üzerine, Arap erkeğinin kabul etmesi ve bu boyun eğmede "Benim bir hilem ve imtihanım yoktur" diye yemin etmesi.

Ya'nî vücûd-ı mutlakın merâtibinden her bir mertebenin bir mâhiyyet ve hâssıyyeti vardır. Meselâ hazret-i şehadetin ve misâlin ve ervâhın ve a'yân-ı sâbitenin ve esmâ ve sıfatın başka başka mâhiyyât ve hâssıyyatı vardır. Bunların her birerlerinden bahs etmek uzundur. Sonra mâhiyyet-i ilâhiyye de vardır ki, o mâhiyyet cins ile fasıldan mürekkeb değildir; binâenaleyh o aslâ bahse sığmaz. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber "Fass-1 Mûsevî"de Fir'avn'ın وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ, 26/23) [Âlemlerin Rabbi'nin mahiyeti nedir?] tarzında vâki' olan mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâli hakkında bu babda tafsîlât i'tâ bu- yurmuşlardır; binâenaleyh bunların tafsilâtını bırak. O iki mâh-rûnun, ya'nî Arab kadını ile erkeğin ahvâlini şerh et!

Hz. Pîr ikisine "ay yüzlü" ta'bîr buyururlar; zîrâ biri aklın ve dîğeri nefsin timsâlidir; ve ay güneşten nûr aldığı gibi, akıl ve nefis dahi hayât-ı ma'neviyyeleri nûrunu şems-i Zât'dan alırlar.

Zevcesinin iltimâsı üzerine, Arab erkeğinin muvâfakat etmesi ve bu inkıyâdda "Benim bir hîlem ve imtihanım yoktur" diye yemîn etmesi.

2683. Erkek dedi: Şimdi muhalefetten geçtim; hüküm tutarsın; kılıcı kınından çek!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2683. Erkek dedi: Şimdi muhalefetten geçtim; hüküm tutarsın; kılıcı kınından çek!

2684. Her ne söylersen ben sana muti'im; bana iyi ve kötü de gelmesine bakmam.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2684. Her ne söylersen ben sana itaat ederim; bana iyi ve kötü gelmesine bakmam.

Yani sen hüküm sahibisin; artık senin söylediğin şeylerin iyi veya kötü olmasına bakmayarak kabul ederim ve muhalefet etmem.

Ya'nî sen hüküm sâhibisin; artık senin söylediğin şeylerin iyi veyâ fenâ olmasına bakmıyarak kabûl ederim ve muhalefet etmem.

2685. Ben senin vücudunda mün`adim olurum; çünkü ben muhibbim, muhabbet kör ve sağır eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2685. Ben senin varlığında yok olurum; çünkü ben sevenim, sevgi kör ve sağır eder.

Bu şerefli beyitte "Senin bir şeye olan sevgin, seni kör ve sağır eder" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Çünkü seven kişinin kalbini, sevdiğinin sevgisi kapladığı zaman kendi iradesini, sevdiğinin iradesine tabi kılar ve kendi iradesinden vazgeçer; çünkü insanın varlığını oluşturan şey, ancak kendisinin iradesidir; ve benlik de ancak bundan ibarettir. Ve nasıl ki Firavun'u Firavun yapan ancak iradesinde tek olma isteğidir; bu sebeple iradesinde tek olma isteği olan kimsede, bu tek olma isteği ne derecede ise, Firavunluğu da o oranda olur. Şimdi kıssada "erkek"ten maksat akıl ve "kadın"dan maksat nefis olduğundan, bu nefis, mürşidin terbiyesi ile mutmainne (huzura ermiş) mertebesine geldiği zaman aklın sıfatına bürünür ve akıl da kendi sıfatını görüp nefse tabi olur.

Bu beyt-i şerifde حبك الشى يعمى و يصم ya'ni "Senin bir şeye muhabbetin, seni kör ve sağır eder" hadis-i şerîfine işâret buyrulur. Zîrâ muhibbin kalbini, mahbûbunun muhabbeti kapladığı vakit kendi irâdesini, mahbûbunun irâdesine tâbi' kılar ve kendi irâdesinden geçer; zîrâ insanın varlığını ihdâs eden şey, ancak kendisinin irâdesidir; ve enâniyet de ancak bundan ibarettir. Ve nitekim Fir'avn'ı Fir'avn yapan ancak irâdesinde teferrüd dâiyesidir; binâenaleyh irâdesinde teferrüd dâiyesi olan kimsede, bu teferrüd dâiyesi ne derecede ise, Fir'avunluğu da o nisbette olur. İmdi kıssada "erkek"ten murâd akıl ve "kadın"dan murâd nefis olduğundan, bu nefis, terbiye-i mürşid ile mutmainne mertebesine geldiği vakit aklın sıfatına bürünür ve akıl da kendi sıfatını görüp nefse tâbi' olur.

2686. Kadın dedi, sen bana birr ahengi mi ediyorsun; yahud hîle ile benim sırrımı mı keşf ediyorsun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2686. Kadın dedi, sen bana bir uyum mu sağlıyorsun; yahut hile ile benim sırrımı mı keşfediyorsun?

Ey eşim, sen bana itaat etmekle, evlilik hayatımızda lütuf ve ihsan uyumu mu düzenliyorsun; yoksa bu itaat bir hile midir ve bu hile ile benim içimi keşfetmeyi mi kastediyorsun?

Ey zevcem, sen bana münkād olmakla, hayât-ı zevciyyetimizde lutuf ve ihsân âhengi mi tertib ediyorsun; yoksa bu inkıyâdın bir hile midir ve bu hîle ile benim zamîrimi keşf etmek mi kasd ediyorsun?

2687. (Erkek) dedi, Adem-i safiyi topraktan yaratan, gizliyi ve aşikârı bilici Allah Teâla'ya yemîn ederim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2687. (Erkek) dedi, saf Adem'i topraktan yaratan, gizliyi ve aşikârı bilici Yüce Allah'a yemin ederim.

"Saf Adem"den kastedilen, nefs-i sâfiye (nefsin arınmışlık mertebesi) mertebesinde gerçekleşen her bir insân-ı kâmildir.

"Adem-i safi"den murâd, nefs-i sâfiye mertebesinde tahakkuk eden her bir insân-ı kâmildir.

2688. İnsân-ı kâmile verdiği üç arşın kalıbta, elvahda ve ervâhda her ne var idiyse, açık gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2688. İnsân-ı kâmile verdiği üç arşın kalıpta, levhalarda ve ruhlarda ne var idiyse, açıkça gösterdi.

Yani Yüce Allah, insân-ı kâmile verdiği üç arşın uzunluğundaki unsurlardan oluşan beden içinde, bütün mertebelerinin hükümlerini topladı ve her bir varlık mertebesi bir levha olduğundan, bu levhalarda olan şeyleri ve her bir mertebenin üstündeki mertebe altındakinin ruhu olduğundan, bu ruhlarda olan şeyleri o insân-ı kâmile açık bir şekilde gösterdi. Çünkü unsurlardan oluşan suretin ruhu, misalî suret (maddî olmayan, hayalî suret) ve misalî suretin ruhu, mücerret cevher (soyut öz) nuru; ve bunun ruhu, onun sabit hakikatinden ibaret olan ilmî suret; ve ilmî suretin ruhu, onun tâbi olduğu isim; ve ismin ruhu, onun kaynağı olan Hak sıfatı ve bu sıfatın ruhu, Hak Zât'ıdır. Nitekim ayet-i kerimede وَإِنْ إِلَى رَبِّكَ الْمُنْتَهَى (Necm, 53/42) [Ve şüphesiz en son varış Rabb'inedir] buyrulur. Ve bunların hepsi toplu olarak yedi mertebedir; ve her birisi bir levhadır ki, "kazâ levhası" ve "kader levhası" ve "mahv ve isbat levhası" (yazılanın silinip yerine yenisinin yazıldığı levha) bunlara dahildir. Ve Mesnevî sahibi hazretleri de bu saf ve seçkin kullardan birisidir.

Ya'nî Hak Teâlâ Hazretleri, insân-ı kâmile verdiği üç arşın tûlundaki cism-i unsurî içinde, bilcümle merâtibinin ahkâmını cem' etti ve her bir mertebe-i vücûd bir levh olduğundan, bu levhalarda olan şeyleri ve her bir mertebenin mâfevkı mâdûnunun rûhu olduğundan, bu ervâhda olan şeyleri o insân-ı kâmile açık bir sûrette gösterdi. Zîrâ sûret-i unsurînin ruhu, sûret-i misâliyye ve sûret-i misâliyyenin rûhu, cevher-i mücerred nûru; ve bunun rûhu, onun ayn-ı sâbitesinden ibaret olan sûret-i ilmiyye; ve sûret-i ilmiyyenin rûhu onun tâbi' olduğu isim; ve ismin rûhu, onun menşei olan sıfat-ı Hak ve bu sıfatın ruhu, Zât-ı Hak'dır. Nitekim âyet-i kerîmede وَإِنْ إِلَى رَبِّكَ الْمُنْتَهَى (Necm, 53/42) [Ve şübhesiz en son varış Rabb'inedir] buyrulur. Ve bunların cümlesi icmâlen yedi mertebedir; ve her birisi bir levhdir ki, “levh-i kazâ" ve "levh-i kader" ve "levh-i mahv ve isbât" bunlarda dâhildir. Ve sahib-i Mesnevî haz-retleri dahi bu asfiyâdan birisidir.

2689. O ebede kadar her ne var idiyse evvel be-evvel, kendi "alleme'l-esma"sından ders aldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2689. O, sonsuza dek ne varsa, baştan sona, kendi "isimleri öğreten" özelliğinden ders aldı.

Bu şerefli beyitte, "Ve Allah Teâlâ Adem'e isimlerin hepsini öğretti" (Bakara, 2/31) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bu şekilde, insân-ı kâmilin isimleri öğreten özelliği Hak olur; çünkü insân-ı kâmil, bütün isimleri kapsayan "Allah" ism-i şerifinin mazharıdır ve Hak'ın halifesidir.

Bu beyt-i şerîfde وَ عَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا (Bakara, 2/31) ya'nî “Ve Allah Teâlâ Adem'e esmânın hepsini ta'lîm etti" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu sûretle kâmilin alleme'l-esmâsı Hak olur; zîrâ insân-ı kâmil cemi'-i esmâyı câmi' olan "Allah" ism-i şerîfinin mazharıdır ve halîfe-i Hak'dır.

2690. Nihayet melek onun tedrîsinden kendisinden geçti; onun takdîsinden [2650] başka kuds buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2690. Sonunda melek, onun öğretisinden kendisinden geçti; onun takdisinden [2650] başka kutsallık buldu.

Yani Yüce Allah meleklere: "Ben yeryüzünde halife yapacağım" buyurduğu zaman, melekler "Ey Rabbimiz, yeryüzünde fesat çıkaran ve kan döken kimseyi nasıl halife yaparsın? Biz sana tesbih eder ve seni takdis ederiz" dediler. Yüce Allah onlara, "Siz benim bildiğimi bilmezsiniz" buyurdu. (Bakara, 2/30) Ve Adem'e de "Ey Adem, onlara isimlerden haber ver!" buyurunca Adem, meleklerin bilmediği isimlerden haber verdi; melekler hayrette kaldı. سُبْحَانَكَ لَا عَلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا yani "Ey Rabbimiz, biz seni tenzih ederiz ve ancak senin bildirdiğini biliriz" dediler. Çünkü melekler, Adem gibi isimlerin bütünlüğüne sahip değildirler; onlar ancak "Sübhân, Kuddûs, Tayyib, Tâhir, Nûr, Ahad, Vâhid ve Aliyy gibi kendilerine özgü olan tenzih ve takdise ait ilahi isimleri bilirler. Diğer isimlerin de bulunduğunu bilmezler. Ve Hakk'ı ancak, bildikleri isimler ile tesbih ve takdis ederler. Nasıl ki bu bahsin ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Adem Fassı'nda açıklanmıştır.

Şimdi diğer ilahi isimleri bilmemeleri sebebiyle amelleri noksan olan melekler, Adem'in o isimleri onlara haber vermesi ve öğretmesi üzerine, ilim yönünden ilerlediler ve cehalet kirliliğinden temizlendiler.

Ya'nî Hak Teâlâ melâikeye:"Ben yeryüzünde halîfe yapacağım" buyurduğu vakit, melâike "Yâ Rab, yeryüzünde fesâd yapan ve kan döken kimseyi nasıl halîfe yaparsın? Biz sana tesbih ve seni takdîs ediyoruz, dediler. Hak Teâlâ onlara, siz benim bildiğimi bilmezsiniz buyurdu." (Bakara, 2/30) Ve Adem'e de "Ey Adem, onlara esmâdan haber ver!" buyurunca Adem, melâikenin bilmediği esmâdan haber verdi; melâike hayrette kaldı. سُبْحَانَكَ لَا عَلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا (Bakara 2/32) ya'nî "Yâ Rab, biz seni tenzih ederiz ve ancak senin bildirdiğini biliriz" dediler. Zîrâ melâike, Adem gibi cem'iyyet-i esmâiyyeye mâlik değildirler; onlar ancak "Sübhân, Kuddûs, Tayyib, Tâhir, Nûr, Ahad, Vâhid ve Aliyy gibi kendilerine mahsûs olan tenzîh ve takdîse müteallık esmâ-i ilâhiyyeye vakıfdırlar. Diğer esmânın dahi bulunduğunu bilmezler. Ve Hakk'ı ancak, bildikleri isimler ile tesbih ve takdîs ederler. Nitekim bu bahsin tafsili Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Âdemî'de beyân buyrulmuştur.

İmdi sâir esmâ-i ilâhiyyeye adem-i vukūfları hasebiyle amelleri noksan olan melâike, Adem'in o isimleri onlara haber vermesi ve tedrîs etmesi üzerine, ilim cihetinden terakkî ettiler ve cehil kirliliğinden temizlendiler.

2691. Onlara Adem'den yüz gösteren açıklık; onlara göklerin açıklığından ol-madı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2691. Onlara Âdem'den yüz gösteren açıklık; onlara göklerin açıklığından ol-madı.

Âdem, meleklere ilâhî isimlerden haber verdiği zaman, onlar bilmediklerini öğrendiler. Bu haber vermeden onlara marifet (Allah'ı bilme) işinde bir genişlik ve açıklık meydana geldi ki, bu marifet, onlara göklerin açıklığından, yani semavî tezahürlerden meydana gelmedi; çünkü semavî cisimler, cisim ve suret itibarıyla, Âdem'in cisminden daha büyüktür. Nasıl ki âyet-i kerîmede `لخلق السموات والأرض أكبر من خلق الناس` (Mü'min, 40/57) yani “Göklerin ve yerin yaratılışı, insanların yaratılışından elbette daha büyüktür" buyrulur. Fakat itibar manayadır; Âdem'deki mana ve isimlerin toplanmışlığı onların hiçbirisinde yoktur. Bu sebeple ilâhî kudretin tezahürlerinden olan meleklerin ruhlarına, Âdem gibi unsurlardan oluşan bedende kayıtlı olmayıp semalarda dolaşma özelliği bahşedilmiş olması, onlara böyle bir marifet vermedi.

Adem, melâikeye esmâ-i ilâhiyyeden haber verdiği vakit, onlar bilmedik-lerini öğrendiler. Bu ihbârdan onlara emr-i ma'rifette bir küşâdelik ve açıklık hâsıl oldu ki, bu ma'rifet, onlara göklerin açıklığından, ya'nî mezâhir-i se-mâviyyeden hâsıl olmadı; zîrâ ecrâm-ı semâviyye cirm ve sûret i'tibariyle, cism-i Ademîden azîmdir. Nitekim âyet-i kerîmede `لخلق السموات والأرض أكبر من خلق الناس` (Mü'min, 40/57) ya'nî “Göklerin ve yerin halkı, nâsın halkından pek büyüktür" buyrulur. Fakat i'tibâr ma'nâyadır; Ademdeki ma'nâ ve cem'iyyet-i esmâiyye onların hiçbirisinde yoktur. Binâenaleyh mezâhir-i kudret-i ilâhiyyeden olan ervâh-ı melâikeye, Adem gibi cism-i unsurîde mu-kayyed olmayıp semâvâtta seyerân hassası bahş edilmiş olması, onlara böy-le bir ma'rifet vermedi.

2692. O temiz canın meydanının genişliğinde, yedi göğün meydanı dar geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2692. O temiz canın meydanının genişliğinde, yedi göğün meydanı dar geldi.

İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) anlamdan ibaret olan kutsal ruhunun alanı çok geniştir. Çünkü bütün ilahi isimlerin tecellilerini (yansımalarını) kabul eder; fakat yedi gök şekil ve belirginlik sahibi olduğundan, sonsuz uzayda kapladığı alan, bu anlama göre çok dardır.

İnsân-ı kâmilin ma'nâdan ibaret olan rûh-ı mukaddesinin meydanı gâyet geniştir. Zîrâ bilcümle tecelliyât-ı esmâiyyeyi kabûl eder; fakat yedi gök sû-ret ve taayyün sahibi olduğundan, fezâ-yı bî-nihâyede işgal ettiği sâha, bu ma'nâya nisbeten gâyet dardır.

2693. Peygamber buyurdu ki: Hak Teâlâ "Ben asla yukarıya ve aşağıya sığ-madım" buyurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2693. Peygamber buyurdu ki: Yüce Allah "Ben asla yukarıya ve aşağıya sığmadım" buyurmuştur.

"Yukarı"dan kastedilen gökler ve "aşağı"dan kastedilen de yeryüzüdür. Nitekim sonraki beyitte açıklanır.

"Yukarı"dan murâd semâvât ve "aşağı”dan murâd dahi arzdır. Nitekim âtîdeki beyitte tefsîr buyrulur.

2694. Ey azîz, yakînen bil ki, ben yere ve göğe ve arşa da sığmadım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2694. Ey aziz, kesin olarak bil ki, ben yere ve göğe ve arşa da sığmadım.

"Yer"den kasıt yeryüzü ve "gök"ten kasıt tüm semavî tecelliler ve "arş"tan kasıt ise, oluşmuş ve oluşacak olan tüm izafî varlıklar âlemidir. Çünkü izafî varlıklar âlemi Rahmânî rahmetin istivâ ettiği yerdir; bu sebeple Kur'ân-ı Kerîm'de الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) yani "Rahmân, arş üzerine istivâ etti" buyrulur. Ve rahmet, ilâhî sıfatlardan bir sıfat olduğundan, tüm ilâhî isim ve sıfatların toplamı ona sığmaz; buna göre bu toplam arşa da sığmaz.

"Yer"den murâd küre-i arz ve “gök"ten murâd bilcümle taayyünât-ı semâ-viyye ve "arş"dan murâd dahi, tekevvün etmiş ve edecek olan bilcümle vü-cûdât-ı izâfiyye âlemidir. Zîrâ vücûdât-ı izâfiyye âlemi rahmet-i rahmâniyye- nin müstevâsıdır; onun için Kur'ân-ı Kerîm'de الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) ya'nî "Rahmân, arş üzerine müstevî oldu" buyrulur. Ve rahmet, sıfât-ı ilâhiyyeden bir sıfat olduğundan, kâffe-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin hey'et-i mecmuası ona sığmaz; binâenaleyh bu hey'et-i mecmûa arşa da sığmaz.

2695. Acibdir ki, mü'minin kalbine sığarım; eğer beni istersen o gönüllerde iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2695. Şaşılacak şeydir ki, müminin kalbine sığarım; eğer beni istersen o gönüllerde iste!

Yani insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), bütün isimleri toplayan "Allah" isminin mazharı (tecelli yeri) olduğundan, bütün ilahi isimler ve sıfatların toplamı insân-ı kâmilin kalbine sığar. Bu anlama dayanarak Bayezid-i Bistami hazretleri "Eğer arş ve onun içindekilerin milyonlarca misli, ârifin kalbinin köşelerinden bir köşesinde olsa, onu hissetmezdi" buyurur. Çünkü izafî varlıklar (mutlak varlığa göre bağıntılı varlıklar) olan arş, taayyünâttan (belirginleşmelerden) ibaret olduğundan sınırlıdır; ve sınırlı olan şey, sınırsız olanı içine alamaz; fakat ârifin kalbi, sınırsız bir anlamdan ibaret olduğundan, sınırsız olan ilahi isimler ve sıfatların tecellilerini kabul eder; ve kalp denildiği zaman, insân-ı kâmilin kalbi kastedilir. Bazı isimleri bilen cüz'î kalplere ve ârif olmayan kişinin kalbine ve âsinin ve cahilin ve şakînin kalplerine "kalp" denilmesi, mecazen (benzetme yoluyla) gerçekleşir. Bir rubaisinde Efdalüddin Hakanî buyurur:

Nazmen tercüme: "Gönül sahrası dünyadan daha geniştir. O, yerden ve gökten dışarıdadır. Genişliğinden dolayı şaşılacak bir şey olmazsa, onun içine sığan ancak mekânsızlıktandır."

Şimdi bu üç şerefli beyitte "Ben yerime ve göğüme sığmadım; velakin takva sahibi ve temiz olan mümin kulumun kalbine sığdım" hadis-i kudsîsine işaret buyrulur. Onun için insân-ı kâmilin kalbine "beytullah" (Allah'ın evi) ve "arşullah" (Allah'ın arşı) derler. Böyle olunca Hakk'ı talep eden noksan insanların, onların muhabbeti vasıtasıyla insân-ı kâmilin kalbine girmeleri gerekir.

Ya'nî insân-ı kâmil, kâffe-i esmâyı câmi' olan "Allah" isminin mazharı olduğundan, bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin hey'et-i mecmuası insân-ı kâmilin kalbine sığar. Bu ma'nâya mebnî Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri "Eğer arş ve onun muhtevâsının milyonlarca misli, ârifin kalbinin köşelerinden bir köşesinde olsa, onu hissetmezdi” buyurur. Zîrâ vücûdât-ı izâfiyye arşı taayyünâttan ibaret olduğundan mütenâhîdir; ve mütenâhî olan şey, nâmütenâhîyi istîâb edemez; fakat kalb-i ârif, bir ma'nâ-yı nâmütenâhîden ibaret olduğundan, nâmütenâhî olan esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin tecelliyâtını kabûl eder; ve kalb denildiği vakit, insân-ı kâmilin kalbi murâd olunur. Ba'zı esmâyı ârif olan kulûb-ı cüz'iyyeye ve gayr-i ârifin kalbine ve âsînin ve câhilin ve şakînin kalblerine "kalb" denilmesi, mecâzen vâki' olur. Bir rubâîsinde Efdalüddîn Hâkānî buyurur:

Nazmen tercüme: "Gönül sahrâsı efzûndur cihândan O hâricdir zemînden, âsumândan Acib olmaz olursa vüs'atinden Onun mazrûfu ancak lâ-mekândan."

İmdi bu üç beyt-i şerîfde لا يسعنى ارضى ولا سمائى ولكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى ya'ni "Ben yerime ve göğüme sığmadım; velâkin takî ve nakî olan mü'min kulumun kalbine sığdım" hadîs-i kudsîsine işâret buyrulur. Onun için insân-ı kâmilin kalbine "beytullâh" ve "arşullâh" ta'bîr ederler. Böyle olunca Hakk'ı taleb eden insân-ı nâkısların, onların muhabbeti vâsıtasıyla insân-ı kâmilin kalbine girmeleri îcâb eder.

2696. (Hak) dedi: Ey muttakî, benim kullarıma dâhil ol, benim rü'yetimden cennete dâhil olasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2696. (Hak) dedi: Ey muttakî, benim kullarıma dâhil ol, benim rü'yetimden cennete dâhil olasın.

Bu şerefli beyit, Fecr Suresi'nin sonundaki يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِى الى رَبِّكَ رَاضِيَةٌ مَرْضِيَةٌ فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَ ادْخُلَي جنتي (Fecr, 89/27-30) yani "Ey mutmain olmuş nefis, razı olmuş ve kendisinden razı olunmuş olarak Rabb'ine dön; benim kullarıma dâhil ol ve cennetime gir!" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz, cenneti rü'yet makamı (Allah'ı görme makamı) ve kullara dâhil olmayı da seçkin kulların bâtını (iç âlemi) ve kalbi ile tefsir buyurmuşlardır. Bunun özeti şudur ki: "Ey mutmain olmuş nefis, seçkin kullarımın kalbine gir ve o kullarımın kalbinde olanı gör ve benim rü'yetime dâhil ol ki, ben seçkin kullarımın kalbindeyim."

Bu beyt-i şerîf, sûre-i Fecr'in ahirindeki يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِى الى رَبِّكَ رَاضِيَةٌ مَرْضِيَةٌ فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَ ادْخُلَي جنتي (Fecr, 89/27-30) ya'nî "Ey nefs-i mutmainne, râzıyye ve merzıyye olarak Rabb'ine rücû' et; benim kullarıma dâhil ol ve cennetime gir!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz, cenneti makām-ı rü'yet ve ibâda duhûlü de havâss-ı ibâdın bâtını ve kalbi ile tefsîr buyurmuşlardır. Hulâsası budur ki: "Ey nefs-i mutmainne, havâss-ı ibâdımın kalbine gir ve o kullarımın kalbinde olanı gör ve benim rü'yetime dâhil ol ki, ben havâss-ı ibâdımın kalbindeyim."

2697. Arş kendisinin o genişliği nûru ile beraber, onu gördüğü vakit kendi yerinden gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2697. Arş, kendisinin o genişliği nuru ile beraber, onu gördüğü zaman kendi yerinden gitti.

Sonsuz uzaydaki izafî varlıklar arşı, ucu bucağı bulunmayan genişliğin nuru ile beraber Âdem cinsinin manevî azametini gördüğü zaman, kendi zahirî ve cismanî azametini hiçe saydı ve kendisinin azamet makamını terk edip o büyüklüğü Âdem'e verdi.

Fezâ-yı bî-nihâyedeki vücûdât-ı izâfiyye arşı, ucu bucağı bulunmayan genişliğin nûru ile beraber Âdem cinsinin azamet-i ma'neviyyesini gördüğü vakit, kendi azamet-i sûriyye ve cismâniyyesini hiçe saydı ve kendisinin makām-ı azametini terk edip o büyüklüğü âdeme verdi.

2698. Muhakkak arşın büyüklüğü çok zahir olur; lakin ma'na eriştiği vakit sûret kimdir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2698. Şüphesiz arşın büyüklüğü çok açıkça belirir; ancak anlam ortaya çıktığında suret kimdir?

"Arş", taht ve bina anlamlarına gelir; izafî varlıklar, mutlak varlığın tenezzüllerinden (aşağı inişlerinden) meydana gelmiş olduğundan, hakiki varlığın tahtı ve binasıdır; ve sonsuz uzayda sayılamayacak kadar çok olan güneş sistemlerinin suretî azametleri ise astronomi bilginleri nazarında pek açıktır. Fakat bu bütünün hiçbirisinde "âdem"deki (insandaki) anlam azameti yoktur. Anlam azameti yanında suret büyüklüğünün kıymeti yoktur. Örneğin yüz kiloluk altın kütlesi yanında, yüz bin kiloluk toprak yığınının ne kıymeti olur?

"Arş", taht ve binâ ma'nâlarına gelir; vücûdât-ı izâfiyye, vücûd-ı mutlakın tenezzülâtından husûle gelmiş olduğundan, vücûd-ı hakîkînin tahtı ve binâsıdır; ve fezâ-yı bî-nihâyede gayr-i kābil-i ta'dâd olan manzûme-i şemsiyyelerin azamet-i sûriyyeleri ise erbâb-ı hey'et nazarında pek âşikârdır. Fakat bu hey'et-i mecmûanın hiçbirisinde "âdem"deki azamet-i ma'nâ yoktur. Azamet-i ma'nâ indinde sûret büyüklüğünün kıymeti yoktur. Meselâ yüz kiloluk altın kütlesinin indinde, yüz bin kiloluk toprak yığınının ne kıymeti olur?

2699. Her bir melek diyor idi ki: Bundan evvel bizim için yeryüzü üzerinde bir ülfet var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2699. Her bir melek diyordu ki: Bundan önce bizim için yeryüzü üzerinde bir yakınlık vardı.

2700. Arzda hizmet tohumunu ekdik; o taalluktan biz taaccübe düştük.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2700. Yeryüzünde hizmet tohumunu ektik; o tohumun ilişki kurmasından dolayı şaşkınlığa düştük.

2701. (Dedik) ki: Mâdemki bizim hilkatimiz asumândan olmuştur; bizim toprağa taallukumuz nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2701. Dedik ki: Mademki bizim yaratılışımız gökten olmuştur; bizim toprağa ilgimiz nedir?

2702. Biz nûrların zulmetler ile ülfeti nedir; nûr zulmet ile nasıl yaşayabilir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2702. Nurların karanlıklarla alışkanlığı nedir; nur karanlıkla nasıl yaşayabilir?

2703. Ey âdem, o ülfet senin kokundan idi; zîrâ arz senin cismine arış ve argaç idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2703. Ey insan, o alışkanlık senin kokundan idi; çünkü yeryüzü senin bedenine arış ve argaç idi.

2704. Senin toprak cismini buradan dokudular; senin nûr-ı pakini burada buldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2704. Senin toprak cismini buradan dokudular; senin temiz nurunu burada buldular.

2705. Bunu ki bizim canımız senin rûhundan bulmuştur, o evvel be-evvel topraktan parlamıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2705. Bizim canımız senin ruhundan bulmuştur ki, o öncesiz olarak topraktan parlamıştır.

2706. Zemînde idik ve zemînden gâfil idik; onda medfûn olan bir hazîneden gâfil idik.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2706. Yeryüzünde idik ve yeryüzünden habersiz idik; onda gömülü olan bir hazineden habersiz idik.

2707. Vaktaki o makāmdan bize sefer emr etti, o tahvil-i mekândan dimağımız acı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2707. O makamdan bize sefer emri verildiğinde, o yer değişikliğinden dimağımız acı duydu.

2708. Tâ ki ey Huda, bizim yerimize kim gelecek diye biz hüccetler söyledik.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2708. Ey Allah'ım, bizim yerimize kim gelecek diye biz deliller söyledik.

2709. Bu tesbih ve tehlilin nûrunu, kuyl u kāl için satar mısın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2709. Bu tesbih ve tehlilin (Allah'ı anma ve birleme) nurunu, boş sözler ve dedikodular için satar mısın?

2710. Tarîk-ı inbisattan söyleyiniz diye hükm-i Hak bize bisât döşedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2710. Genişleme yolundan söyleyiniz diye Hakk'ın hükmü bize bir zemin hazırladı.

2711. Yegâne çocuklar babalarına söyledikleri gibi, dilinize ne gelirse korkusuz söyleyin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2711. Tek çocuklar babalarına söyledikleri gibi, dilinize ne gelirse korkusuzca söyleyin.

2712. Zîrâ bu sözler her ne kadar lâyıksız ise de, benim rahmetim gazabım üzerine sabıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2712. Çünkü bu sözler her ne kadar uygunsuz ise de, benim rahmetim gazabımı geçmiştir.

Yani, "Ey meleklerim, biz seni tesbih ve takdis edip dururken, yeryüzünde kan döken ve fesat çıkaran Âdem'i kendine halife mi yapacaksın?" demeniz, bana karşı bir çekişme ve itiraz olmak itibarıyla her ne kadar uygunsuz ise de, bu sözler çocukların babalarına durumun hakikatini idrak etmeksizin söyledikleri sözler cinsinden olduğundan, sırf benim rahmetim gazabımdan fazla olduğu için, bu uygunsuz sözlerinizden dolayı sizi sorgulamam. Bu şerefli beyitte سبقت رحمتى على غضبی yani "Benim rahmetim, gazabımı geçmiştir" hadis-i kudsîsine işaret buyrulur.

Ya'nî, "Ey melâikem, biz seni tesbih ve takdîs edip dururken, yeryüzün- de kan döken ve fesâd yapan Âdem'i kendine halîfe mi yapacaksın? deme- niz, bana karşı bir nizâ' ve i'tirâz olmak i'tibariyle her ne kadar lâyıksız ise de, bu sözler çocukların babalarına hakikat-ı hâli müdrik olmaksızın söyle- dikleri söz kabîlinden olduğundan, mahzâ benim rahmetim, gazabımdan fazla olduğu için, bu lâyıksız sözlerinizden dolayı sizi muâheze etmem. Bu beyt-i şerîfde سبقت رحمتى على غضبی ya'ni "Benim rahmetim, gazabımı geçmiş- tir" hadîs-i kudsîsine işâret buyrulur.

2713. Ey melek, bu sebkati izhar için, sana işkâl ve şek dâiyesi koyarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2713. Ey melek, bu önceliği ortaya koymak için, sana zorluk ve şüphe sebebi koyarım.

Ey melekler topluluğu, rahmetimin gazabımı geçtiğini fiilen ortaya koymak için yaptığım işler hakkında senin içine zorluk, şüphe ve kuşku sebebini koyarım. Fiillerimin hükmünü ve sırrını idrak edemediğin için sana benim fiillerimin kabulü güç görünür ve ilahi fiillerimdeki isabetten şüpheye düşersin.

Ey melek zümresi, rahmetimin gazabımı geçtiğini fiilen ızhâr için yaptığım işler hakkında senin içine işkâl ve şek ve şübhe dâiyesini koyarım. Ef'âlimin hükmünü ve sırrını idrâk edemediğin için sana benim fiillerimin kabûlü güç görünür ve ef'âl-i ilâhiyyemdeki isâbetten şekke düşersin.

2714. Nihayet söylersin ve ben seni muâheze etmem; hilmimi inkâr eden dem vuramaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2714. Nihayet söylersin ve ben seni muâheze etmem; hilmimi inkâr eden dem vuramaz.

Nihayet idrak edemediğin için, yakışıksız sözleri söylersin; ben de bundan dolayı seni azarlamam. Benim bu azarlamamam, Halîm ism-i şerîfimin hükmünü fiilen ortaya koyar ve artık fiilî eseriyle görünen hilmimi inkâr edenlerin söz söylemeye güçleri kalmaz.

Buraya kadar olan şerefli beyitlerde, yüce Pîr-i destgîr (mürşid), insân-ı kâmili yer, gök ve arş ile karşılaştırdılar ve ondan sonra da melekler âlemine geçtiler. Ve Yüce Allah hazretlerinin meleklerle konuşmasını açıkladılar. Bu konuşmada Kur'ân-ı Kerîm'de Bakara sûresinde وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُوا أَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَ يَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَ نَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَ نُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ (Bakara, 2/30) yani "Ey Habîbim, senin Rabbin meleklere muhakkak ben yeryüzünde halife yapacağım dediği vakit, melekler, 'Ya Rab, sen orada, fesat çıkaran ve kan döken kimseyi halife yapar mısın? Halbuki biz sana tesbih ediyoruz ve seni takdis ediyoruz' dediler. Yüce Allah, muhakkak ben sizin bilmediğiniz şeyi bilirim, buyurdu" ayet-i kerîmesinde ve Âdem'in fazileti de bu ayeti takip eden ayetlerde zikredilmiştir. Ancak yukarıdaki beyitlerde Âdem'den önce meleklerin yeryüzüne ilişkin olmaları ve hizmetleri açıklanmış olduğundan, bu hususta açıklamalar yapılması faydadan uzak değildir.

Malumdur ki bir varlığın kudreti olmasa, ondan hiçbir eser ortaya çıkmaz. Onun için Allah'ın varlığından sonra, onun meleklerine inanmak dahi imanın şartlarından birisi olmuştur. Meleklerin çekişmesi ve Âdem'in meleklerden üstünlüğü meselesi Fusûsu'l-Hikem'de Âdem Fassı'nda ve hizmetleri dahi yine Fusûsu'l-Hikem'de İsâ Fassı'nda zikredilmiştir. Meleklerin yeryüzüne ilişkin olmaları ve hizmetlerinin özeti şudur ki, uzayda âlemlerin oluşumu "nefes-i rahmânî"nin (Rahman'ın nefesi, ilahi nefes) yayılmasındandır ve bu nefes, âlem suretleri için heyulânî cevher (ilk madde) gibidir; ve bu nefes-i rahmânî rutubet ve kuruluk ve sıcaklık ve soğukluğun toplamından ibaret olan tabiat tezgahında yayılır ve ilahi nefes zuhur etme sevgisiyle üflendiği için hararetlidir. Aşağı mertebelere inişinde, isimlere göre farklı suretlerle belirlenir. Âlem suretlerinin heyulâsı olan bu nefes-i rahmânî "amâ" (görünmezlik, belirsizlik) halindedir; ve "amâ" lügatte ince bulut anlamına gelir; bu da ince dumandan başka bir şey değildir. Ayet-i kerîmede ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ وَ هِيَ دُخَانٌ (Fussilet, 41/11) [Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi] buyrulmakla, bu mertebeye işaret buyrulur. Bu bulutlar, güneş sistemlerinin heyulâsıdır ve gaz kitleleridir; ve terkîbleri, basit unsurların zerrelerinden oluşmuştur ve bu ilahi nefesden ilahi kudretin mazharları olan ruhlar, yani unsurlara ait kuvvetler oluştu. Bunlara şeriat dilinde Âdem'e secde ve boyun eğme ve hizmet ile yükümlü olan melekler derler. ve "Melek" lügatte kuvvet anlamına gelir. Bu kuvvetlerin eserleri duyusal olarak görülebilir ise de, kendilerinin mahiyet ve hakikatleri görünmezdir. Bu kuvvetler, külliyatı itibarıyla sayılabilir ise de, cüz'iyatı itibarıyla sayılamaz ve hesaplanamazdır. Nitekim her bir yağmur tanesinin bir melek tarafından indirilip, bir taneyi indiren meleğin, bir daha geri dönmediği haber buyrulur. Filhakika da hiç şüphe yok ki, yağmur tanesinin yeryüzüne inişi bir kuvvetle olur; ve ondan sonraki tanenin inişi için harcanan kuvvet, önceki kuvvetin aynısı değildir; ve önceki kuvvetin geri dönme imkanı yoktur. Diğer kuvvetler de buna kıyaslanır. Bunlara "melâike-i unsuriyyûn" (unsurî melekler) derler ki, unsur âleminden ayrılmazlar ve daima Âdem'e hizmetle yükümlüdürler. Bir de unsurların üstünde olan melekler vardır. Bunlar yoğun cisimler arasındaki uzayda olup Âdem'e secde ve boyun eğme ile yükümlü değildirler. Bunlara "ervâh-ı ulviyye" (yüce ruhlar) derler. Nitekim Âdem'e boyun eğmeyen İblis'e أم كنت من العالين (Sâd, 38/75) yani "Sen yücelerden misin?" tarzında azarlama vaki oldu. Bu ervâh-ı ulviyye tabii suretlerdendir; ve tabiat rutubet, kuruluk, sıcaklık ve soğukluktan ibaret olan dört esasın toplamıdır. Ve unsurlardan hali olan uzayda bu dört esas mevcuttur. Nitekim cismaniyetleri hava ile sıcaklıktan mürekkep olan cin ve şeytanlar, bu ervâh-ı ulviyyeden kulak hırsızlığı (gizlice dinleme) için uzaya çıkmak istediklerinde, bunlar tarafından kovulurlar. Kendi mertebelerine göre, bu ervâh-ı ulviyyede zuhur vardır ve "nefes-i rahmânî” bunlara nazaran bâtındır; velakin bu ruhlar unsurî sabit hakikatlere nispeten bâtın ve unsurî sabit hakikatler, bunlara nazaran zahirdir. Diğer bir ifadeyle ervâh-ı ulviyye, insanın nefesini çıkardığı vakit yavaş ve sessiz söz söylemesine, ve unsurî sabit hakikatler ise yüksek sesle ve sesli konuşmasına benzer; ve çekişme ve nizâ ile zahir olan melekler, bu ervâh-ı ulviyyedir. Nitekim ayet-i kerîmede مَا كَانَ لِى مِنْ عِلْمٍ بالملاء ألاَ عَلَى اذْ يَختصمون (Sâd, 38/69) [Mele-i a'lâda, kendi aralarındaki tartışmalarına dair benim hiçbir bilgim yoktu] buyrulur; zira bunlar tabiat ehli olanlardır. Ve tabiat, birbirinin zıddı olan dört esastan ibarettir. Ve tabii suretler ise kendilerine unsurlar ilişkin olmaksızın bu dört esas dairesinde oluşurlar.

Şimdi, yukarıdaki şerefli beyitlerde açıklandığı üzere, bu ervâh-ı ulviyye unsurî cisimlerin oluşumuna hizmet ettiler; fakat yoğun cisimlerin oluşumundan sonra kendi âlemlerine çekildiler ve unsurî varlıklar âleminden göç ettiler; ve bu yoğun cisimlerde yalnız unsurlardan oluşan ruhlar kaldı ki, bunlar her an Âdem'e secde ve boyun eğme ve hizmet ile yükümlüdürler.

Nihâyet adem-i idrâkinden, lâyıksız sözleri söylersin; ben de bundan dolayı seni muâheze etmem. Benim bu adem-i muâhezem Halîm ism-i şerîfimin hükmünü fiilen ızhâr eder ve artık eser-i fiilîsi ile zâhir olan hilmimi münkir olanların söz söylemeğe mecalleri kalmaz.

Buraya kadar olan ebyât-ı şerîfede Cenâb-ı Pîr-i destgîr, insân-ı kâmili yer, gök ve arş ile mukāyese buyurdular ve ondan sonra da âlem-i melekiyyete geçtiler. Ve Hak Teâlâ hazretlerinin melâike ile muhâtabasını beyân buyurdular. Bu muhâtabada Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Bakara'da وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُوا أَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَ يَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَ نَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَ نُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ (Bakara, 2/30) ya'nî "Ey Habîbim, senin Rabb'in melâikeye muhakkak ben yeryüzünde halîfe yapacağım dediği vakit, melâike, “Yâ Rab, sen orada, fesâd eden ve kan döken kimseyi halîfe yapar mısın? Halbuki biz sana tesbîh ediyoruz ve seni takdîs ediyoruz" dediler. Hak Teâlâ, muhakkak ben sizin bilmediğiniz şeyi bilirim, buyurdu" âyet-i kerîmesinde ve Âdem'in fazlı da bu âyeti ta'kîb eden âyetlerde mezkûrdur. Ancak yukarıki beyitlerde Âdem'den evvel melâikenin arza taallukları ve hizmetleri beyân buyrulmuş olduğundan, bu husûsta îzâhât i'tâsı fâideden hâlî değildir.

Ma'lumdur ki bir vücûdun kudreti olmasa, ondan hiçbir eser zuhûra gelmez. Onun için Allah'ın vücudundan sonra, onun meleklerine inanmak dahi îmânın şartlarından birisi olmuştur. Melâikenin nizâ'ı ve Âdem'in melâikeden efdaliyyeti mes'elesi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Âdemî'de ve hizmetleri dahi yine Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Îsevî'de mezkûrdur. Melâikenin arza taalluk ve hizmetlerinin hulâsası budur ki, fezâda avâlimin teşekkülü "nefes-i rahmânî"nin inbisâtındandır ve bu nefes, suver-i âlem için cevher-i heyûlânî gibidir; ve bu nefes-i rahmânî rutûbet ve yübûset ve harâret ve bürûdetin hey'et-i mecmûasından ibaret olan destgâh-ı tabîatte inbisât eder ve nefes-i ilâhî hubb-i zuhûr ile menfûh olduğu için hârdır. Merâtib-i süfliyyeye tenez-zülünde bi-hasebi'l-esmâ suver-i muhtelife ile müteayyen olur. Suver-i âlemin heyûlâsı olan bu nefes-i rahmânî “amâ” hâlindedir; ve "amâ" lügatte rakîk bulut ma'nâsınadır; bu da rakîk dumandan başka bir şey değildir. Âyet-i kerîmede ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ وَ هِيَ دُخَانٌ (Fussilet, 41/11) [Sonra duman hâlinde bulunan göğe yöneldi] buyrulmakla, bu mertebeye işaret buyrulur. Bu sehâbeler, manzûme-i şemsiyyelerin heyûlâsıdır ve gaz kitleleridir; ve terkîbleri, anâsır-ı basîta zerrâtından müteşekkildir ve bu nefes-i ilâhîden kudret-i ilâhiyyenin mezâhiri olan ervâh, ya'nî kuvâ-yı unsuriyye tekevvün eyledi. Bunlara lisân-ı şerîatte Âdem'e secde ve serfürû ile ve hizmet ile mükel- lef olan melâike derler. ve "Melek" lügatte kuvvet ma'nâsına gelir. Bu kuv- vetlerin âsârı nazar-ı hissî ile görülebilir ise de, kendilerinin mâhiyyet ve ha- kîkatleri gayr-i mer'îdir. Bu kuvâ, külliyyatı i'tibariyle ta'dâd olunabilir ise de, cüz'iyyatı i'tibariyle lâ-yüad ve lâ-yuhsâdır. Nitekim her bir yağmur dânesi- nin bir melek tarafından inzâl olunup, bir dâneyi indiren meleğin, bir daha rücû' etmediği ihbâr buyrulur. Filhakîka da hiç şübhe yok ki, yağmur dâne- sinin sath-ı arza nüzûlü bir kuvvetle olur; ve ondan sonraki dânenin nüzûlü için masrûf olan kuvvet, evvelki kuvvetin aynı değildir; ve evvelki kuvvetin rücû'u imkânı yoktur. Sâir kuvâ da buna makıystir. Bunlara "melâike-i un- suriyyûn" derler ki, âlem-i anâsırdan münfekk değildirler ve dâimâ âdeme hizmetle mükelleftirler. Bir de anâsırın fevkınde olan melâike vardır. Bunlar ecrâm-ı kesîfe arasındaki fezâda olup Âdem'e secde ve serfürû ile mükellef değildirler. Bunlara “ervâh-ı ulviyye" derler. Nitekim Âdem'e serfürû etme- yen İblis'e أم كنت من العالين (Sâd, 38/75) ya'nî “Sen âlîn cinsinden misin?" tar- zında itâb vâki' oldu. Bu ervâh-ı ulviyye suver-i tabiiyyedendir; ve tabîat ru- tûbet, yübûset, harâret ve bürûdetten ibaret olan erkân-ı erbaanın hey'et-i mecmûasıdır. Ve anâsırdan hâlî olan fezâda bu erkân-ı erbaa mevcuddur. Ni- tekim cismâniyetleri hava ile harâretten mürekkeb olan cin ve şeyâtîn, bu er- vâh-ı ulviyyeden istirâk-ı sem' için fezâya çıkmak istediklerinde, bunlar ta- rafından tard olunurlar. Kendi mertebelerine göre, bu ervâh-ı ulviyyede zu- hûr vardır ve "nefes-i rahmânî” bunlara nazaran bâtındır; velâkin bu ervâh a'yân-ı anâsıra nisbeten bâtın ve a'yân-ı anâsır, bunlara nazaran zâhirdir. Ta'bîr-i dîğer ile ervâh-ı ulviyye, insanın nefesini ihrâc ettiği vakit yavaş ve bilâ-sadâ söz söylemesine, ve a'yân-ı anâsır ise cehren ve sadâ ile tekellü- müne müşâbihtir; ve ihtisâm ve nizâ' ile zâhir olan melâike, bu ervâh-ı ul- viyyedir. Nitekim âyet-i kerîmede مَا كَانَ لِى مِنْ عِلْمٍ بالملاء ألاَ عَلَى اذْ يَختصمون (Sâd, 38/69) [Mele-i a'lâda, kendi aralarındaki tartışmalarına dair benim hiçbir bil- gim yoktu] buyrulur; zîrâ bunlar tabiiyyûndur. Ve tabîat, yekdîğerinin zıddı olan erkân-ı erbaadan ibarettir. Ve suver-i tabîiyye ise kendilerine anâsır ta- alluk etmeksizin bu dört esas dâiresinde mütekevvin olurlar.

İmdi, yukarıdaki ebyât-ı şerîfede beyân buyrulduğu üzere, bu ervâh-ı ul- viyye ecrâm-ı unsuriyyenin tekevvününe hâdim oldular; fakat ecrâm-ı ke- sîfenin tekevvününden sonra kendi âlemlerine çekildiler ve unsuriyât âle- minden sefer ettiler; ve bu ecrâm-ı kesîfede yalnız unsuriyâttan mütekevvin olan ervâh kaldı ki, bunlar her ân âdeme secde ve serfürû ve hizmet ile mü- kelleftirler.

2715. Bizim hilmimizde her nefes yüz baba, yüz ana doğar, fenâya düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2715. Bizim hilmimizde her nefes yüz baba, yüz ana doğar, yokluğa düşer.

Babalar ve analar Halîm ismimizin tecelli yerleri ve aynasıdır; onların birçoğu bozulup yokluğa gider. Halbuki bizim Halîm ismimiz kalıcıdır ve onun hükümleri ve eserleri "yeni yaratılış" içinde olan tecelli yerlerinde geçerlidir.

Babalar ve analar Halîm ismimizin mezâhiri ve âyînesidir; onların birçoğu bozulup fenâya gider. Halbuki bizim Halîm ismimiz bâkî ve onun ahkâm ve âsârı "halk-ı cedîd" içinde olan mezâhirde cârîdir.

2716. Onların hilmi bizim hilim denizimizin köpüğüdür; köpük gider gelir; fakat deniz yerindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2716. Onların hilmi bizim hilim denizimizin köpüğüdür; köpük gider gelir; fakat deniz yerindedir.

Yani bu tecellilerin (ilahi isimlerin göründüğü yerler) her biri, deniz konumunda olan bir ismin tecelli yeridir; ve onlardan ortaya çıkan hükümler ve eserler ise denizin köpüğü konumundadır. Köpük gibi olan tecelliler bir taraftan gider ve bir taraftan gelir; isimler ise kalıcı kalır. Çünkü isimler, kalıcı olan isimlendirilenden (Allah'tan) ayrılmaz.

Ya'nî bu mezâhirin her biri, deniz mesâbesinde olan bir ismin mazharıdır; ve onlardan zahir olan ahkâm ve âsâr ise denizin köpüğü mesâbesindedir. Köpük gibi olan mezâhir bir taraftan gider ve bir taraftan gelir; esmâ ise bâkî kalır. Zîrâ esmâ, bâkî olan müsemmâdan münfekk değildir.

2717. Hoş, ben o incinin önünde bu sadefi ne söyliyeyim? O ancak köpüğün köpüğünün köpüğünün köpüğüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2717. Hoş, ben o incinin önünde bu sadefi ne söyleyeyim? O ancak köpüğün köpüğünün köpüğünün köpüğüdür.

Bu şerefli beyitte, müsemmânın (isimlendirilmiş olanın) tekil hakikati olan isim inciye, onun izafî varlık âleminde belirlenmiş olan mazharı (tecelli yeri) sadefe ve o sedef dahi o isim deryasında yoğunlaşmış olan köpüğe benzetilmiştir. Köpüğün dört mertebe üzerine zikredilmesi ile tenezzül (ilahi hakikatlerin aşağı mertebelere inmesi) mertebelerine işaret edilmiştir. Çünkü her bir mazhar, misalî suretinin gölgesi, misalî suret ruhun gölgesi, ruh, sabit hakikatinin gölgesi ve sabit hakikat ise mazhar olduğu ismin gölgesidir.

Bu beyt-i şerîfde, müsemmânın "ayn"ı olan isim inciye ve onun vücûd-i izâfî âleminde müteayyen olan mazharı sadefe ve o sadef dahi o isim deryâsında mütekâsif olan köpüğe teşbîh buyrulmuştur. Köpüğün dört mertebe üzerine zikr edilmesi ile merâtib-i tenezzülâta işâret buyrulmuştur. Zîrâ her bir mazhar sûret-i misâliyyesinin zılli ve sûret-i misâliyye rûhun zılli ve rûh, ayn-ı sâbitesinin zılli ve ayn-ı sâbite ise mazhar olduğu ismin zıllidir.

2718. O köpüğün hakkı, o sâf denizin hakkı için ki, bu söz bir imtihan ve lâf değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2718. O köpüğün hakkı, o saf denizin hakkı için ki, bu söz bir imtihan ve boş lâf değildir.

O isimlerin tecelli ettiği izafî varlıklar (vücûdât-ı izâfiyye) hakkı için ve onlarda görünen isimler denizi hakkı için, benim bu söylediklerim, senin iç dünyanı (zamîrini) ortaya çıkarma amacıyla gerçekleşen bir imtihan ve kuru bir lâf değildir. Bu sözler, görünüşte Arap erkeği tarafından eşine ve iç anlamda akıl tarafından nefse yöneltilen bir hitaptır.

O mezâhir-i esmâ olan vücûdât-ı izâfiyye hakkı için ve onlarda zâhir olan esmâ denizi hakkı için, benim bu söylediklerim, senin zamîrini izhar kasdıyla vâki' bir imtihân ve bir kuru lâf değildir. Bu sözler zâhirde Arab erkeği tarafından zevcesine ve bâtında akıl tarafından nefse vâki' bir hitâbdır.

2719. Kendisine rücû'um olan zât hakkı için, muhabbet ve safvet ve huzû' cihetindendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2719. Kendisine dönüşüm olan zât hakkı için, muhabbet ve safvet ve huzû' yönündendir.

"Sonunda bize döndürüleceksiniz" (Ankebut, 29/57) ayet-i kerimesinde açıklandığı üzere, kendisine dönecek olduğum En Yüce ve En Ulu Zât'a yemin ederim ki, sözlerimi sevgi, saflık ve tevazu (alçakgönüllülük) yönünden söyledim.

ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ (Ankebut, 29/57) [Sonunda bize döndürüleceksiniz] âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, kendisine dönecek olduğum Zât-ı Ecell ve A'lâ'ya yemîn ederim ki, sözlerimi muhabbet ve safvet ve tevâzu' cihetinden söyledim.

2720. Eğer bu heves senin önünde imtihan ise, bir nefes benim imtihanımı imtihân et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2720. Eğer bu heves senin önünde imtihan ise, bir nefes benim imtihanımı imtihân et!

Eğer benim sana karşı itaate meylimin ve hevesimin, seni tecrübe ve imtihan etmek için olduğunu zannediyorsan, benim bu tecrübemi bir an için olsun tecrübe edebilirsin.

Eğer benim sana karşı itâata meylimin ve hevesimin, seni tecrübe ve imtihân etmek için olduğunu zannediyor isen, benim bu tecrübemi bir an için olsun tecrübe edebilirsin.

2721. Benim sırrım zahir gelmek için sırrını örtme! Sen bana emr et, her şeye ki, ben onun üzerine kādirim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2721. Benim sırrım ortaya çıkmak için sırrını örtme! Sen bana emret, her şeye ki, ben onun üzerine kadirim.

Yani içindekini benden saklama ki, ben de içimde olan şeyi açığa çıkarayım; ta ki iki tarafta birbirine karşı kin ve hile kalmasın. Benim elimden gelebilen bir şey hakkında bana emret, derhal yapayım.

Ya'nî zamîrini benden saklama ki, ben de zamîrimde olan şeyi ızhâr edeyim; tâ ki iki tarafda yekdiğerine karşı gıll ü gış kalmasın. Benim elimden gelebilen bir şey hakkında bana emr et, derhal yapayım.

2722. Benim kalbim zahir gelmek, kābil olduğum her şeyi kabûle getirmek için kalbini örtme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2722. Benim kalbim, görünür olmak ve kabule yatkın olduğum her şeyi kabul etmek için kalbini örtme!

Benim kalbimin hâli ortaya çıkmak ve yatkınlığımın kabul edebileceği her şeyi kabul edebilmek için, sen de kalbinin hâlini ortaya koy!

Benim kalbimin hâli meydana çıkmak ve isti'dâdımın kabûl edebileceği her bir şeyi kabûl edebilmek için, sen de kalbinin hâlini meydana koy!

2723. Nasıl edeyim? Benim elimde ne çâre vardır; bak acaba benim cânım ne emre meşguldür?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2723. Nasıl edeyim? Benim elimde ne çare vardır; bak acaba benim canım ne emre meşguldür?

Yani bana olan emrini tebliğ edeceğin zaman, benim elimden ne gibi bir tedbir gelebileceğini ve benim canımın yatkınlığı (isti'dâd), senin istediğin geçim işinin genişlemesi (emr-i ma-îşetin tevsîi) hususunda ne gibi işle meşguliyete uygun olduğuna dikkat et!

Ya'nî bana olan emrini tebliğ edeceğin vakit, benim elimden ne gibi bir tedbîr gelebileceğini ve benim cânımın isti'dâdı, senin istediğin emr-i ma-îşetin tevsîi hususunda ne gibi işle meşgûliyyete müsâid olduğuna nazar et!

## Kadının rızık talebi yolunu kendi zevcine ta'yîn etmesi, onun dahi kabûl eylemesi

2724. Kadın dedi ki: Bir azîm güneş parlamıştır; tamâmen âlem ondan ay- dınlık bulmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2724. Kadın dedi ki: Büyük bir güneş parlamıştır; bütün âlem ondan aydınlık bulmuştur.

2725. Rahmân'ın naibi fail-i hakîkînin halîfesidir; Bağdad şehri ondan ba- hâr gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2725. Rahman'ın naibi, gerçek failin halifesidir; Bağdat şehri ondan bahar gibidir.

Yani kadın, hayatın devamına sebep olan rızkın elde edilmesi için, kocasına Bağdat şehrinde Rahman'ın naibi ve gerçek fail olan Hakk'ın halifesi olan bir padişahın ortaya çıktığını haber veriyor. "Rahman'ın naibi" ve "Hakk'ın halifesi"nden kastedilen, âlemin kutbu olan insân-ı kâmildir. Ve "Bağdat şehri"nden kastedilen, ruhlar âleminin merkezi olan "velâyet-i hâssa-i muhammediyye"dir (Hz. Muhammed'e özgü velilik makamı). Nasıl ki Hz. Pîr bir gazelinde şöyle der:

ما ببغداد جهان جان انا الحق میزدیم پیش از ان کین دارو گیر و نکته منصور بود "Biz dünya karmaşasından ve Mansur'un nüktesinden önce, can âleminin Bağdat'ında "Ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) narasını atardık."

Mürşid-i kâmilin (irşad eden olgun rehber) zahirde Bağdat'a nispeti, Bağdat şehrinin birçok zaman hilafet merkezi olmasındandır. Ve bâtında "bâğ-ı dâd" (ihsan bahçesi) terkibinin hafifletilmesiyle, "âlem kutbunun ihsan ve bağış bahçesi" olduğuna işaret edilir; çünkü ilahi bağışlar âlem kutbunun eliyle âlem ehline dağıtılır.

Ya'nî kadın devâm-ı hayâta sebeb olan rızkın tahsili için, zevcine Bağdâd şehrinde Rahmân'ın nâibi ve fail-i hakîkî olan Hakk'ın halîfesi olan bir pâdi- şâhın zuhûr ettiğini ihbâr ediyor. "Nâib-i Rahmân” ve “halîfe-i Hak"dan mu- râd, kutb-ı âlem olan insân-ı kâmildir. Ve "Bağdâd şehri"nden murâd "velâ- yet-i hâssa-i muhammediyye"dir ki, âlem-i ervâhın merkezidir. Nitekim Hz. Pîr bir gazellerinde:

ما ببغداد جهان جان انا الحق میزدیم پیش از ان کین دارو گیر و نکته منصور بود "Biz dünyâ ma'rekesinden ve Mansûr'un nüktesinden evvel, cân âleminin Bağdad'ında "Ene'l-Hak" na'rasını vurur idik."

Mürşid-i kâmilin zâhirde Bağdad'a nisbeti, Bağdâd şehrinin birçok zaman- lar makarr-ı hilâfet olmasındandır. Ve bâtında “bâğ-ı dâd” terkibinin tahfifiy- le, "kutb-ı âlemin ihsân ve atâ bağı" olduğuna işâret olunur; zîrâ atâyâ-yı ilâ- hiyye kutb-ı âlem yediyle ehl-i âleme tevzî olunur.

2726. Eğer o şâha vâsıl olursan şah olursun; Ne vakte kadar her idbar tarafı- na gidersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2726. Eğer o şaha ulaşırsan şah olursun; Ne zamana kadar her başarısızlık tarafına gidersin?

Ey Hakk Yolcusu, eğer hakikate uyanmak istersen insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tarafına git; ne zamana kadar insân-ı kâmil zannıyla noksanların arkasında koşup duracaksın?

Ey sâlik, eğer hakikate âgâh olmak istersen insân-ı kâmil tarafına git; ne vakte kadar insân-ı kâmil zannı ile nâkısların arkasında koşup duracaksın?

2727. Mukbillerin hem-nişinliği kimya gibidir; onların nazarı gibi bir kimya ise nerededir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2727. Makbul kulların arkadaşlığı kimya gibidir; onların bakışı gibi bir kimya ise nerededir?

Yüce Allah katında makbul olan insân-ı kâmillerle oturup kalkmak, "kimya" dedikleri "iksir" gibidir. İksir bakıra katıldığı zaman mahiyeti nasıl altına dönüşürse, bakır gibi olan noksan kişiler de, onların iksir gibi olan bakışlarıyla olgunlaşırlar. Onların bakışları gibi etkili bir iksir var mıdır? Nasıl ki Hz. Mevlânâ efendimiz bir gazelinde buyurur: ای عاشقان ای عاشقان من خاگرا كوهر کنم Yani "Ey âşıklar, ey âşıklar, ben toprağı cevher yaparım."

Makbûl-i ilâhî olan insân-ı kâmillerle beraber oturup kalkmak, "kimya" dedikleri "iksîr" gibidir. İksîr bakıra katıldığı vakit mâhiyyeti nasıl altına inkılâb ederse, bakır gibi olan nâkıslar dahi, onların iksîr gibi olan nazarlarıyla kâmil olurlar. Onların nazarları gibi müessir bir iksîr var mıdır? Nitekim Hz. Mevlânâ efendimiz bir gazellerinde buyururlar: ای عاشقان ای عاشقان من خاگرا كوهر کنم Ya'ni "Ey âşıklar, ey âşıklar, ben toprağı gevher yaparım."

2728. Ahmed (a.s.)ın gözü bir Ebû Bekir üzerine çarpmış, o bir tasdikden Sıddik gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2728. Ahmed (a.s.)ın gözü bir Ebû Bekir üzerine çarpmış, o bir tasdikden Sıddik gelmiştir.

Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) mübarek bakışları Hz. Ebû Bekir (r.a.) üzerine isabet etti ve iksir gibi olan mübarek bakış, Hz. Ebû Bekir'i mucize görmeye gerek kalmaksızın hemen peygamberliği tasdik etmeye sevk edip, sıddîkıyyet mertebesine çıkardı. Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) Hazretleri Fütûhât'ta "sıddîk" ve "sıddîkıyyet"i açıklayıp şöyle buyurur: "Sıddîk, sadece haber verenin sözünden dolayı Allah'a ve Resûl'üne iman eden bir kimsedir ki, kalbine yerleşen iman nuru, haber verenin sözü hakkında şüphe ve tereddüt oluşmasına engel olur. Sıddîkıyyete gelince o, resûle iman ile muteber olur; ancak sıddîkın Allah'a imanda bazen nazarı (delile bakışı) olur; çünkü Kur'ân-ı Kerîm nazarı emreder; fakat sıddîkın resûle imanı, nurun istilası sebebiyle delilsiz gerçekleşir; ve sıddîk nur sahibidir. O nuru, basar nuru (göz nuru) gibi kalbinde bulur. Ve sıddîkıyyet ile nübüvvet-i teşrî (şeriat getiren peygamberlik) arasında bir makam vardır ki, sıddîkıyyetin üstü ve nübüvvet-i teşrî'in altıdır, bu da risalettir. Ve bu makama "nübüvvet-i âmme" (genel peygamberlik) ve "makām-ı kurbet" (yakınlık makamı) derler; ve bu makamın sahibi Resûl'ün (s.a.v.) gördüğünü görür ve Hak'tan aldığını alır; ve bu mertebeye hadîs-i şerîfte Ebû Bekir Hazretlerinin kalbine dökülmüş olan sır ile işaret buyrulmuştur. Buna göre Ebû Bekir (r.a) sıddîk olup, bu mertebe sebebiyle diğer sıddîklar üzerine üstün kılınmıştır ve Peygamber (s.a.v.) ile Hz. Ebû Bekir arasında hiçbir kimse yoktur. Eğer bir kimse bu mertebeye gelirse Hz. Ebû Bekir ile beraber olur, onun üstü olamaz." Bu açıklamalar Şeyh-i Ekber Efendimizin sözünden özetlenmiştir. Bu şerefli beyitte Hz. Mevlânâ Efendimiz de bu anlama işaret buyurmuşlardır.

(S.a.v.) Efendimiz'in nazar-ı saâdetleri Hz. Ebû Bekir (r.a.) üzerine isâbet etti ve iksîr gibi olan nazar-ı mübarek, Hz. Ebû Bekir'i mu'cize görmeğe hâcet kalmaksızın derhal tasdîk-i nübüvvete sevk edip, sıddíkıyyet mertebesine çıkardı. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fütûhât'da "sıddîk" ve "sıddîkıyyet"i îzâh edip buyururlar ki: "Sıddîk mücerred muhbirin kavlinden Allah'a ve Resûl'üne îmân eden bir kimsedir ki, kalbine istîlâ eden nûr-i îmân, muhbirin kavli hakkında şek ve tereddüd vukū'una mâni' olur. Sıddīkıyyete gelince o, resûle îmân ile mu'teber olur; velâkin sıddîkın Allah'a îmânda ba'zan nazarı olur; zîrâ Kur'ân-ı Kerîm nazarı âmirdir; fakat sıddıkın resûle îmânı istílâ-yı nûr sebebiyle bila- delíl vâki' olur; ve sıddîk sahib-i nûrdur. O nûru nûr-ı basar gibi kalbinde bulur. Ve sıddîkıyyet ile nübüvvet-i teşrî arasında bir makām vardır ki, sıddıkıyyetin fevkı ve nübüvvet-i teşrî'in tahtıdır, bu da risâlettir. Ve bu makāma "nübüvvet-i âmme" ve "makām-ı kurbet" derler; ve bu makāmın sahibi Resûl (s.a.v.) in gördüğünü görür ve Hak'dan aldığını alır; ve bu mertebeye hadîs-i şerîfde Ebû Bekir hazretlerinin kalbine dökülmüş olan sır ile işaret buyrulmuştur. Binâenaleyh Ebû Bekir (r.a) siddik olup, bu mertebe sebebiyle sâir sıddíklar üzerine tafdíl edilmişdir ve (S.a.v.) ile, Hz. Ebû Bekir arasında hiçbir kimse yoktur. Eğer bir kimse bu mertebeye gelirse Hz. Ebû Bekir ile beraber olur, onun fevkı olamaz." Bu îzâhât cenâb-ı Şeyh-i Ek- ber efendimizin kavlinden hulâsâ olunmuştur. Bu beyt-i şerîfde Hz. Mevlânâ efendimiz dahi bu ma'nâya işâret buyurmuşlardır.

2729. (Erkek dedi): Ben şâhı nasıl kabul edici olurum; ben bahanesiz onun tarafına nasıl giderim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2729. (Erkek dedi): Ben şahı nasıl kabul edici olurum; ben bahanesiz onun tarafına nasıl giderim?

Şahın huzuruna gitmek için bir sebep lazım; onun tarafına bir sebep olmaksızın nasıl gideyim?

Şâhın huzûruna gitmek için bir sebeb lâzım; onun tarafına bir sebeb olmaksızın nasıl gideyim?

2730. Bana bir münasebet veya bir vesile lâzımdır; hiç aletsiz san'at doğru olur [2690] mu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2730. Bana bir uygunluk veya bir sebep gereklidir; hiç aletsiz sanat doğru olur mu?

2731. Leyla'ya biraz hastalık geldi diye birisinden işiten Mecnun gibi ki;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2731. Leyla'ya biraz hastalık geldi diye birisinden işiten Mecnun gibi ki;

2732. Dedi: Eyvah bahanesiz nasıl giderim; ve eğer iyâdetten kalır isem, nasıl olurum?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2732. Dedi: Eyvah, bahanesiz nasıl giderim; ve eğer ziyaretten geri kalırsam, nasıl olurum?

2733. لَيْتَنِي كُنْتُ طَبِيباً حَاذِقاً كُنْتُ أَمْشِي نَحْوَ لَيْلى سابقاً Keşke ben bir tabib-i hâzık olsa idim de, Leylâ tarafına koşa koşa yürüye idim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2733. Keşke ben usta bir hekim olsaydım da, Leyla'ya doğru koşarak yürüseydim.

2734. Bil ki bize haya kırıcılığa nişan olmak için, Hak Teâlâ bize قل تعالوا [Kul teâlev) buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2734. Bil ki bize haya kırıcılığa işaret olmak için, Yüce Allah bize "Kul teâlev" buyurdu.

Gerçekte biz Yüce Allah'ın azamet ve kudreti karşısında, kendi hiçliğimize ve tam zilletimize bakarak, o yüce dergâha yaklaşmaya utanırız; fakat kerîm olan Yüce Allah bizim bu hayamızın kırılmasına işaret olmak ve bu hususta bizim cüretimizi artırmak için, bize Kur'ân-ı Kerim'de: "De ki: Gelin!" (En'âm, 6/151) yani "Ey Habibim, kullarıma gelin, de!" buyurdu. "Kul teâlev" ile başlayan Kur'an ayetleri çoktur; değerli şârihler bu ayetlerden bazılarını alıp tefsir etmişlerdir; fakat hangi ayet olursa olsun yalnız "Tealev" hitabının, Hz. Pîr efendimizce ilâhî cezbe işaret olduğunu beyan buyururlar. Ve nitekim bir gazellerinde de şöyle buyururlar: "Kul teâlev", Yüce Allah'ın kullarını ilâhlık tarafına çekmesine alamettir. Bu sebeple biz Yüce Allah'ın cezbi ile gideriz."

Vâkıâ biz Hak Teâlâ'nın azamet ve kudreti karşısında, kendi hiçliğimize ve kemâl-i zilletimize bakarak, o dergâh-ı azamete yaklaşmağa utanırız; fakat kerîm olan Hak Teâlâ bizim bu hayâmızın inkisârına nişân olmak ve bu husûsta bizim cüretimizi artırmak için, bize Kur'ân-ı Kerim'de: قُلْ تَعَالُوا (En'âm, 6/151) ya'nî “Yâ Habibim, kullarıma gelin, de!" buyurdu. قل تعالوا "Kul teâlev" ile başlayan âyât-ı kur'âniyye müteaddiddir; şurrâh-ı kirâm hazarâtı bu âyetlerden ba'zılarını alıp tefsîr buyurmuşlardır; fakat hangi âyet olursa olsun yalnız تعالوا [Tealev] hitâbının, Hz. Pîr efendimiz cezb-i ilâhîye nişân olduğunu beyân buyururlar. Ve nitekim bir gazellerinde de şöyle buyururlar: قل تعالوا [Kul teâlev], Hak Teâlâ'nın kullarını cânib-i ulûhiyyete cezbine alâmettir. Binâenaleh biz Hak Teâlâ'nın cezbi ile gideriz."

2735. Yarasaların eğer nazarı ve âleti olaydı, gündüz onlara cevelân ve hoş hâlet olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2735. Yarasaların eğer görüşleri ve görme araçları olsaydı, gündüz onlara dolaşma ve hoş bir hâl olurdu.

Yarasa kuşlarının eğer ışıktan etkilenmeyen görüşleri ve görme araçları olsaydı, diğer kuşlar gibi gündüz tam bir şevkle uçarlardı.

Yarasa kuşlarının eğer ziyâdan müteessir olmayan nazarları ve âlet-i basarları olaydı, sâir kuşlar gibi gündüz kemâl-i şevk ile uçarlar idi.

2736. (Kadın) dedi: Kerem şâhı meydana gittiği vakit, her bir âletsizin aynı, âlet olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2736. (Kadın) dedi: Kerem şahı meydana gittiği zaman, her bir âletsizin kendisi, âlet olur.

Kadın kocasına dedi: Hakk'ın vekili olan şahın huzuruna yaklaşmak için, bir uygunluk ve sebep gerekir deme; çünkü cömertliğini bolca veren o Hakk'ın halifesinin cömertliği ortaya çıkınca, her bir âletsizlik ve sebepsizlik, âletin ve sebebin kendisi olur. Çünkü cömert olan, cömertliğini bolca vermek için karşısında yoksul ister; bu sebeple şahın huzuruna yaklaşmak için amelini ve hünerini ve yatkınlığını görme ve şöyle söyle: Beyit: Lütfuna yatkınlığım yoksa bile beni yatkın kıl, ey cömertliği âdet edinmiş şahım, sana zorluk mu var?

Kadın zevcine dedi: Nâib-i Hak olan şâhın huzûruna yaklaşmak için, bir münasebet ve sebeb lâzımdır deme; zîrâ dâmâ keremini ibzâl eden o halîfe-i Hakk'ın keremi zâhir olunca, her bir âletsizlik ve sebebsizlik, âletin ve sebebin "ayn"ı olur. Çünkü kerîm, keremini ibzâl için karşısında müflis ister; binâenaleyh huzûr-ı şâha takarrub için amelini ve hünerini ve isti'dâdını görme ve şöyle söyle: Beyit: Müstaid kıl, yok ise lutfuna isti'dâdım Sana güçlük mü var ey şâh-ı kerem-mu'tâdım.

2737. Zîrâ ki alet da'vâ ve varlıktır; iş âletsizlikte ve zillettedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2737. Çünkü alet, iddia ve varlıktır; iş aletsizlikte ve zillettedir.

Yani, "Benim elimde padişahın huzuruna sunulmaya layık amel ve hüner vardır ve bu amel ve hüner yakınlaşma vesilesidir" fikrini beslemek, benlik iddiası ve varlıktır. Asıl amel, kişinin amelini görmemesi ve kendisini padişahın huzurunda iflas etmiş ve zelil görmesidir.

Bu kıssada kadın nefsin timsali (sembolü) idi; bu sebeple nefis kendi benliğini terk etmemiş iken, kendisini iflas etmiş zannederek bu düşüncede bulunur.

Ya'nî benim elimde huzûr-ı şâha takdîme lâyık amel ve hüner vardır ve bu amel ve hüner vesile-i takarrübdür fikrini beslemek, da'vâ-yı enâniyyet ve varlıktır. Asıl amel, kişi amelini görmemekte ve kendisini huzûr-ı şâhda müflis ve zelîl görmektedir.

Bu kıssada kadın nefsin timsâli idi; binâenaleyh nefis kendi enâniyyetini terk etmemiş iken, kendisini müflis zannederek bu fikirde bulunur.

2738. (Erkek) dedi: Ben âletsizlik peyda etmedikçe, ne vakit âletsizliğe heves ederim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2738. (Erkek) dedi: Ben âletsizlik peyda etmedikçe, ne vakit âletsizliğe heves ederim?

Aklın timsâli olan erkek dedi ki, bende henüz irâde ve tedbir bâkî olduğu için, kendimi âletsiz görmüyorum. Ben bu hâl içinde iken nasıl âletsizliğe heves ederim ve kendimi Hak'ın vekili karşısında irâdesiz ve tedbirsiz gösterebilirim?

Aklın timsâli olan erkek dedi ki, bende henüz irâde ve tedbîr bâkî olduğu için, kendimi âletsiz görmüyorum. Ben bu hâl içinde iken nasıl âletsizliğe heves ederim ve kendimi nâib-i Hak muvâcehesinde irâdesiz ve tedbirsiz gösterebilirim?

2739. Binâenaleyh şah-ı azîm bana mûnislik ile merhamet etmek için, bana çok şahid lazımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2739. Bu sebeple yüce şahın bana dostlukla merhamet etmesi için, bana çok şahit lazımdır.

"Gevâhî" ve "şehî" kelimelerindeki "yâ" harfleri yüceltme içindir. "Müflis", elinde "benimdir" diyecek bir malı olmayan kişiye denir; ve bu durumu ispat etmek için de gerektiğinde hâkim huzurunda şahitler getirmek gerekir. Halbuki ben daima "benim görüşüm" ve "benim tedbirim" ve "benim varlığım" diyerek gezip duruyorum. Bu hâl içinde iken kuru laf ile müflislik iddiasında bulunmak yalan olmaz mı?

“Gevâhî” ile “şehî”de “yâ”lar ta'zîm içindir. “Müflis”, elinde “benimdir” diyecek bir malı olmayan kimseye derler; ve bu hâli isbât için de inde'l-îcâb huzûr-ı hâkimde şâhidler ikāmesi lâzım gelir. Halbuki ben dâimâ “benim re'yim" ve "benim tedbîrim" ve "benim vücûdum" diyerek gezip duruyorum. Bu hâl içinde iken kuru laf ile müflislik iddiasında bulunmak yalan olmaz mı?

2740. Şah-ı zarîf, merhamet getirmek için, sen güft ü gûdan ve renkten başka [2700] bir şahid göster!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2740. Ey zarif şah, merhamet getirmek için, sen sözden ve renkten başka bir şahit göster!

"Şenk" kelimesi serkeş, şuh ve zarif anlamlarına gelir. Burada zarif anlamını almak uygun olur. Yani sen, Muhammedî irfanı taşıyan ve kemal derecede zarafetle nitelenen Hakk'ın vekilinin merhametini çekmek için kuru laftan ve riyadan, yani müflis rengine bürünmekten başka, iflasa işaret edecek bir şahit göster.

“Şenk” serkeş ve şûh ve zarîf ma'nâlarına gelir. Burada zarîf ma'nâsını almak münasib olur. Ya'nî sen irfân-ı Muhammedî'yi hâiz ve kemâl-i zerâfet ile muttasıf olan nâib-i Hakk'ın merhametini celb için kuru lâftan ve riyâdan, ya'nî müflis rengine bürünmekten başka, iflâsa delâlet edecek bir şâhid göster.

2741. Zîra lâftan ve renkten olan bu şahid, o kadıların kadısı indinde mecrûh oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2741. Çünkü sözden ve renkten olan bu şahit, o kadıların kadısı katında yaralı/geçersiz oldu.

Eğer sen müflisliği söz ile ve dış görünüş ile ispat etmeye kalkarsan, bu şahitler insanın hakikatine ve iç yüzüne bakan o kadıların kadısı huzurunda reddedilmiştir.

"Kadıların kadısı" ifadesi, gerçek padişah olan Hakk'a dönebileceği gibi, Hakk'ın halifesine de dönebilir; çünkü halife, halife tayin edenin aynısıdır.

Eğer sen müflisliği söz ile ve şekl-i zâhirî ile isbâta kalkar isen, bu şâhidler insanın hakikatine ve bâtınına nâzır olan o kadıların kadısı huzûrunda merdûddur.

"Kadıların kadısı" ta'bîri, şâh-ı hakîkî olan Hakk'a râci' olabileceği gibi, halîfe-i Hakk'a dahi râci' olabilir; zîrâ halîfe, müstahlifin aynıdır.

2742. Onun nûru, kāli olmaksızın parlamak için, onun halinin şahidi, sıdk ister.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2742. Onun nuru, sözü olmaksızın parlamak için, onun hâlinin şahidi, doğruluk ister.

Gerçek müflisin kalbinde ihlâs nuru vardır ve bu ihlâs nuru onun içinden dışına da taşar; çünkü bu taşma onun hâlinin doğru bir şahidi olur. Zira her bir kabın içindeki şey dışarısına sızar.

Hakîkî müflisin kalbinde nûr-ı ihlâs vardır ve bu nûr-ı ihlâs onun bâtınından zâhirine de taşar; ve bu taşkınlık onun hâlinin doğru bir şahidi olur. Zîrâ her bir kabın içindeki şey dışarısına sızar.

## Orada su kıtlığı vardır zannı üzerine, Arab'ın bâdiye ortasından yağmur suyu testisini Bağdad tarafına Emîrü'l-mü'minîne hediye götürmesi

2743. Kadın dedi: Sıdk o olur ki, kendi vücudundan pak olarak kendi mecdan kalkasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2743. Kadın dedi: Sıdk o olur ki, kendi varlığından arınmış olarak kendi yüceliğinden kalkasın.

Kadın dedi ki: Sen sıdktan bahsediyorsun; sıdk şudur ki, kendi varlığından ve kendi kudret ve çabandan soyutlanıp, hediyesiz ve hizmetsiz şahın huzuruna gidesin; fakat mademki bakışın sebebe ve aracıya ilişkindir, bu da mevcuttur.

Kadın dedi ki: Sen sıdktan bahsediyorsun; sıdk budur ki, kendi varlığından ve kendi kudret ve sa'yinden tecerrüd edip, hediyesiz ve hizmetsiz şâhın huzûruna gidesin; fakat mâdemki nazarın sebebe ve vesîleyedir, bu da mevcûddur.

2744. Bizim için testide yağmur suyu vardır; senin mülkün ve sermayen ve esbabındır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2744. Bizim için testide yağmur suyu vardır; senin mülkün ve sermayen ve sebeplerindir.

2745. Bu su testisini kaldır ve git; hediye yap ve şâhenşâhın huzuruna git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2745. Bu su testisini kaldır ve git; hediye yap ve şâhenşâhın huzuruna git!

2746. De ki: Bizim bundan başka esbabımız yoktur; sahrâda hiç bundan iyi su yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2746. De ki: Bizim bundan başka sebeplerimiz yoktur; çölde bundan daha iyi su yoktur.

2747. Gerçi onun hazînesi meta'-ı fahir ile doludur; onun böyle suyu olamaz, nadirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2747. Gerçi onun hazinesi övünülecek eşya ile doludur; onun böyle suyu olamaz, nadirdir.

O şahın hazinesinde övünmeye değer eşyalar çoktur; fakat onun böyle latif suyu yoktur; çünkü bu su her zaman ele geçmez, nadirdir.

O şâhın hazînesinde şâyân-ı iftihâr eşyâ çoktur; fakat onun böyle latîf suyu yoktur; zîrâ bu su her vakit ele geçmez, nâdirdir.

2748. O testi nedir? Bizim mahsûr olan tenimizdir. Onun içinde bizim şûr olan havassimizin suyu vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2748. O testi nedir? Bizim mahsur kalmış bedenimizdir. Onun içinde bizim şûr olan (karışık, bulanık) duyularımızın suyu vardır.

O çöl sakini Arab'ın "testi"sinden maksat, bizim tabiî hükümler içinde mahsur kalmış olan unsurlardan meydana gelmiş bedenimizdir; bizim beş duyumuz da testi içindeki suya benzer.

O bâdiye-nişîn Arab'ın "testi"sinden murâd, bizim ahkâm-ı tabîiyye içinde mahsûr kalmış olan ten-i unsurîmizdir; bizim havâss-i hamsemiz dahi testi içindeki suya mümâsildir.

2749. Ey efendim, bu benim küpümü ve testimi الله اشترى fazlından kabul et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2749. Ey efendim, bu benim küpümü ve testimi Allah'ın fazlından kabul et!

Bu şerefli beyitte, Tevbe suresinde yer alan "İnne'llâhe'şterâ mine'l-mu'minîne enfusehum ve emvâlehum bi-enne lehumu'l-cennete" (Tevbe, 9/111) yani "Yüce Allah müminlerden, canlarını ve mallarını, cennet karşılığında satın aldı" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani "Ey Rabbim, küpe ve testiye benzeyen bu topraktan yaratılmış, unsurlardan oluşan vücudumuzda birikmiş ve doğal hükümlerin pisliğiyle kirlenmiş olan inanç ve inkâr suyunu, sırf 'İnne'llâhe'şterâ' ayet-i kerimesiyle vaat buyurduğun fazlın sebebiyle kutsal huzuruna kabul buyur" demek olur.

Bu ayet-i kerime, Hak yolunda can feda etmeye ve mal harcamaya teşviktir; çünkü nefis şerrin ve kötülüğün kaynağı, mal ise azgınlığın ve gururun sebebidir. Yani "Bu iki eksik ve kusurlu şeyi bizim yolumuzda feda et ve arzu edilen ebedî cenneti al" demektir. Nazım: "Taşı at, cevheri al; toprağı yere saç! Altını al, zelil ve değersiz olan fani karşılığında, baki olan tertemiz nimeti al!"

Hâlin hakikati şudur ki, Yüce Allah kullarına canları ve malları önce ihsan buyurdu ve kullar onlara sahip oldular. Bundan sonra onları müminlerden satın aldı; yani bedava verdi, karşılığında aldı. Buna göre "El-mulku yevmeizin lillâh" (Hac, 22/56) [O gün mülk Allah'ındır] ayet-i kerimesinde işaret buyrulduğu üzere, mülk hakikatte Hakk'ındır ve müminlerin elinde emanettir. Böyle olunca mümin, nefsinde ve malında emanet yoluyla tasarruf eder; mülkiyet yoluyla tasarruf etmez. Buna göre mümin bu hakikati zihnine yerleştirirse, Allah yolunda harcadığı şeyin, kendi elinde emanet olan Hakk'ın mülkü olduğunu bilir ve canın ve malın harcanması bu zihniyet ile kendisine kolay gelir.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Tevbe'de olan إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالُهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ (Tevbe, 9/111) ya'nî “Allah Teâlâ mü'minlerden, nefislerini ve mallarını, cennet mukābilinde satın aldı" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'nî “Yâ Rab, küpe ve testiye müşâbih olan bu topraktan mahlûk, vücûd-i unsurîmizde müterâkim olup ahkâm-ı tabîiyye levsiyle mülevves olan i'tikād ve inkâr suyunu mahza ان الله اشتري [İnnallâhe'ş-terâ] âyet-i kerîmesiyle va'd buyurduğun fazlın cihetinden huzûr-ı kudsüne kabûl buyur" demek olur.

Bu âyet-i kerîme, Hak yolunda fedâ-yı nefse ve bezl-i emvâle teşviktir; zîrâ nefis şerr ü şûrun mâyesi ve mal, tuğyân ve gurûrun sebebidir. Ya'nî bu iki nâkıs ve ma'yûb olan şeyleri bizim yolumuzda fedâ et ve mergûb olan cennet-i bâkîyi al, demektir. Nazım: "Taşı at, cevheri al; toprağı zemîne saç! Altını al, zelil ve hakîr olan fânîye mukābil, bâkî olan ni'met-i tâhireyi al!"

Hakikat-i hâl budur ki, Allah Teâlâ kullarına enfüs ve emvâli evvelen ihsân buyurdu ve kullar ona mâlik oldular. Bundan sonra onları mü'minlerden satın aldı; ya'nî bedava verdi, ivaz mukābilinde aldı. Binâenaleyh المُلْكُ يَوْمَعَدُ لله (Hac, 22/56) [O gün mülk Allah'ındır] âyet-i kerîmesinde işaret buyrulduğu üzere, mülk hakikatte Hakk'ındır ve mü'minlerin elinde âriyettir. Böyle olunca mü'min, nefsinde ve malında âriyet tarîkıyle tasarruf eder; mülkiyet tarîkıyla tasarruf etmez. Binâenaleyh mü'min bu hakîkati zihnine yerleştirirse Allah yolunda sarf ettiği şey, kendi elinde âriyet olan Hakk'ın mülkü olduğunu bilir ve nefsin ve malın sarfı bu zihniyyet ile kendisine kolay gelir.

2750. Beş lüleli beş hissin testisini, bu suyu her necisten pâk tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2750. Beş lüleli beş duyunun testisini, bu suyu her necasetten temiz tut!

Bu şerefli beyit, münacatın (Allah'a yakarışın) devamı olarak kabul edilirse Hakk'a; kabul edilmezse Hz. Pîr (Mevlânâ) tarafından Hakk Yolcusu'na hitaptır. "Beş duyu"dan kasıt işitme, görme, koklama, tatma ve dokunma kuvvetleridir; "beş lüle"den kasıt ise bu duyulara özgü olan kulak, göz, burun, ağız, el ve diğer organlardır. İnsanın düşünme ve hayal etme kuvvetinde toplanan fikirler ve haller, hep bu lülelerden bu duyulara gelen şeylerin toplamıdır ki, "küp"e benzeyen unsurlardan oluşan bedende su gibi birikir. Şeriata uygun olan fikirler ve hayaller saf ve temiz su gibidir; aykırı olanlar ise kirli ve pis su gibidir.

[2710] Bu beyt-i şerîf münâcâtın mâba'di i'tibâr olunursa Hakk'a; ve i'tibâr olunmazsa Hz. Pîr tarafından sâlike hitâbdır. "Beş his"den murâd sâmia, bâsıra, şâmme, zâika ve lâmise kuvvetleridir; ve "beş lüle"den murâd, bu hislere mahsûs olan, kulak, göz, burun, ağız, el ve a'zâ-yı sâiredir. İnsanın kuvve-i müfekkire ve hayâliyyesinde toplanan efkâr ve hâlât, hep bu lülelerden bu hislere gelen şeylerin hey'et-i mecmûasıdır ki, “küp"e müşâbih olan vücûd-ı unsurîde su gibi terâküm eder. Muvâfık-ı şer' olan efkâr ve hayâlât sâf ve temiz su ve muhâlif olanlar da mülevves ve münecces olan su gibidir.

2751. Tâ ki bu testiden deniz tarafına menfez ola, tâ ki benim testim denizin huyunu tuta.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2751. Tâ ki bu testiden deniz tarafına bir geçit olsun, tâ ki benim testim denizin huyunu edinsin.

Bu şerefli beyit de münâcâtın (Allah'a yakarışın) devamı olarak kabul edilirse, "Ey Allah'ım, vücudumun testisi içindeki inanç ve düşünce suyumu, şeriatına aykırı olmaktan koru ki kirlenmesin; ve bu temizlik sebebiyle benim testimden senin mutlaklık denizine saf bir geçit oluşsun ve benim bu testim, 'Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanın' emri gereğince, senin mutlaklık denizinin huyunu edinsin ve nefsanî sıfatlar içinde sınırlı kalmasın" demek olur. Ve eğer münâcâtın devamı olarak kabul edilmeyip, Hakk Yolcusu'na hitap olursa; "Ey Hakk Yolcusu, hissinden gelen inanç ve düşünceleri temiz tut ki, beden testisinden mutlaklık denizine bir geçit olsun ve ilâhî bağış testisi ilâhlık denizinin huyunu edinsin, bu durumda 'kûze-i men'deki 'men' Farsça birinci tekil şahıs zamiri değil, ihsan (bağış) anlamına gelen Arapça kelimedir; ve bu durumda 'kûze-i men' ilâhî bağış testisi anlamına gelir.

Bu beyt-i şerîf dahi münâcâtın mâba'di i'tibâr olunursa “İlâhî, vücudumun testisindeki i'tikād ve efkâr suyumu, şer'ine muhalefetten hifz eyle ki mülevves olmasın; ve bu tahâret sebebiyle benim testimden sâf olan deryâ-yı ıtlâkına menfez hâsıl olsun ve benim bu destim تخلقوا باخلاق الله Allah'ın ahlâkıyla mütehallî olunuz] emri mûcibince, senin deryâ-yı ıtlâkının huyunu tutsun ve sıfât-ı nefsâniyye içinde mahsûr kalmasın" demek olur. Ve eğer münâcâtın mâba'di i'tibâr olunmayıp, sâlike hitâb olursa; "Ey sâlik, hissinden gelen i'tikād ve efkârı temiz tut ki, cisim testisinden deryâ-yı ıtlâka menfez olsun ve atâ-yı ilâhî testisi deryâ-yı ulûhiyyetin huyunu tutsun, bu sûrette "kûze-i men" deki "men" Fârisî zamîr-i mütekellim değil, ihsân ma'nâsına olan kelime-i Arabîdir; ve bu sûrette "kûze-i men" ihsân-ı ilâhî testisi ma'nâsına gelir.

2752. Nihayet sen hediyyeyi sultanın huzûruna götürdüğün vakit, temiz görsün de şah ona müşteri olsun...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2752. Nihayet sen hediyeyi sultanın huzuruna götürdüğün zaman, temiz görsün de şah ona müşteri olsun...

Ey Hakk Yolcusu, Yüce Allah, "Muhakkak ki Allah müminlerden satın aldı" (Tevbe, 9/111) ayet-i kerimesinde müşteri olduğunu beyan buyurduğu nefis, temiz olursa satın alır. Senin nefsin ise duyularının (havâss) bütününün toplamıdır ve bunların her biri sana ilahi bir ihsandır. Bu sebeple senin bu unsurlardan oluşan cismin, ilahi ihsanın testisi gibidir. Eğer bu ilahi ihsanın değerini bilip duyularının lülelerini şeriat dairesinde kullanırsan, bu testi ilahi ilimler suyu ile dolar.

Ey sâlik, Allah Teâlâ إِنَّ اللَّهَ اسْتَرَي مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (Tevbe, 9/111) [Allah Teâlâ mü'minlerden satın aldı] âyet-i kerîmesinde müşteri olduğunu beyân buyur-duğu nefis, temiz olursa satın alır ve senin nefsin, havâssinin hey'et-i mec-mûasıdır ve bunların her birisi sana ihsân-ı ilâhîdir. Binâenaleyh senin bu unsurî olan cismin ihsân-ı ilâhî testisidir; eğer bu ihsân-ı ilâhînin kadrini bi-lip havâs lülelerini şerîat dâiresinde kullanır isen bu testi, ulûm-ı ilâhiyye su-yu ile dolar.

2753. Ondan sonra onun suyu nihayetsiz olur, atâ testisinden yüz cihan dolar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2753. Ondan sonra onun suyu sonsuz olur, ilahi bağış testisiyle yüz cihan dolar.

İlahi ilimler suyu dolduktan sonra, artık o testi boşalmak bilmez, sarf ettikçe artar ve bu ilahi bağış testisiyle, her biri bir cihan değerinde olan yüzlerce insan faydalanır ve senin harcadığın ledün ilimleriyle (Allah katından gelen gizli ilimler) onlar da dolar.

Ulûm-ı ilâhiyye suyu dolduktan sonra, artık o testi boşalmak bilmez, sarf ettikçe ziyâdeleşir ve bu atâ-yı ilâhî testisinden, her biri bir cihân mesâbesin-de olan yüzlerce insan istifade eder ve senin bezl ettiğin ulûm-ı ledünniyye ile onlar da dolar.

2754. Lüleleri bağla ve onu küpten dolu tut; basarlarınızı hevadan bağlayın, dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2754. Lüleleri bağla ve onu küpten dolu tut; basarlarınızı hevadan bağlayın, dedi.

Lüleler hükmünde olan beş duyu organını yasaklara karşı bağla ve nefsanî kuvvetler bardaklarını ilahî ilimler küpü olan kendi varlığının küpünden doldur; yani duyularını dışarıdan gelen heva (nefsanî istekler) ile değil, içeriden gelen ilahî ilhamlarla doldur. Çünkü Yüce Allah, gözlerinizi hevadan yumun, dedi.

Bu şerefli beyit, Nûr Suresi'nde geçen قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَ يَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذَلِكَ أَزْكَى لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ (Nûr, 24/30) yani "Ey Peygamberim, müminlere söyle ki, gözlerini yasak olan şeylerden kapasınlar ve ferçlerini saklasınlar; bu onlar için pek temizdir. Muhakkak Yüce Allah onların yaptıkları şeyi zevkî ilmiyle bilir" ayet-i kerimesine işarettir. Ayetin zahiri, müminlerin haram olan kadınlara bakmamalarını ve kendilerini fuhuştan korumalarını emreder; fakat Hz. Pîr (Mevlânâ), cüzden küle geçişle, bütün nefsanî arzulardan göz yummak gibi kapsamlı bir anlam verirler.

Lüleler mesâbesinde olan havâss-i hamse âletlerini menhiyyâta karşı bağ-la ve kuvâ-yı nefsâniyye bardaklarını ulûm-ı ilâhiyye küpü olan vücûdunun küpünden doldur; ya'nî havâssini hâriçten gelen hevâ ile değil, içeriden ge-len vâridât-ı ilâhiyye ile doldur. Çünkü Hak Teâlâ gözlerinizi hevâdan yu-mun, dedi.

Bu beyt-i şerîf sûre-i Nûr'da vaki قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَ يَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذَلِكَ أَزْكَى لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ (Nûr, 24/30) ya'nî "Ey Peygamberim, mü'min-lere söyle ki, gözlerini menhî olan şeylerden kapasınlar ve ferclerini saklasın-lar; bu onlar için pek temizdir. Muhakkak Allah Teâlâ onların yaptıkları şeyi ilm-i zevkî ile bilir" âyet-i kerîmesine işarettir. Zâhir-i âyet, mü'minlerin ha-râm olan kadınlara bakmamalarını ve kendilerini fuhuştan muhâfaza etmele-rini âmirdir; fakat Hz. Pîr, cüz'den külle intikālen bilcümle hevâ-yı nefsânî-den göz yummak ma'nâ-yı şâmilini verirler.

2755. O, kimin bu hediyesi vardır; onun gibi bir şâha lâyık budur; uygundur diye sakalı pür-baddır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2755. O, kimin bu hediyesi vardır; onun gibi bir şâha lâyık budur; uygundur diye sakalı rüzgârla doludur.

Arap erkeği testideki yağmur suyunu şâha hediye olarak götürmeye niyetlendiği zaman, suyunun inceliğine aldanıp başını havaya kaldırdı ve esen rüzgârlar sakalına ıslık çaldırdı ve aşırı gururundan "Kimin böyle bir hediyesi vardır? Öyle bir şâha ancak, böyle bir hediye lâyıktır ve onun şân ve şevketi ile bu hediye orantılıdır!" dedi. "Rîş-i pür-bâd" (rüzgârla dolu sakal) gururdan kinayedir. Nasıl ki Türkçemizde "etekleri ıslık çalmak" aceleden kinayedir; çünkü aceleyle giden kişinin eteğine rüzgâr çarpıp aşırı hızından ıslık çaldırır. Gururlu olan kişi de başını havaya kaldırır; sakalı göğsüne değmekten uzak kalınca, rüzgâr ona da ıslık çaldırır.

Arab erkeği testideki yağmur suyunu şâha hediye olarak götürmeğe kasd ettiği vakit, suyunun letâfetine mağrûr olup başını havaya kaldırdı ve esen rüzgârlar sakalına ıslık çaldırdı ve kemâl-i gurûrundan "Kimin böyle bir hediyesi vardır? Öyle bir şâha ancak, böyle bir hediye lâyıktır ve onun şân ve şevketi ile bu hediye mütenâsibdir!" dedi. "Rîş-i pür-bâd" gurûrdan kinâyedir. Nitekim Türkçemizde "etekleri ıslık çalmak" aceleden kinâyedir; zîrâ acele ile giden kimsenin eteğine rüzgâr çarpıp kemâl-i sür'atinden ıslık çaldırır. Mağrûr olan kimse de başını havaya kaldırır; sakalı göğsüne temâstan hâlî kalınca, rüzgâr ona da ıslık çaldırır.

2756. Kadın bilmezdi ki orada, geçecek yerde, şeker gibi bir Dicle cârîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2756. Kadın bilmezdi ki orada, geçilecek yerde, şeker gibi bir Dicle akmaktadır.

Eşine yağmur suyu hediye götürmesini tavsiye eden kadın, şahın şehrinde, geçiş yolunda, suyu şeker gibi tatlı olan bir Dicle nehrinin akmakta olduğunu bilmezdi.

Zevcine yağmur suyu hediye götürmeyi tavsiye eden kadın, şâhın şehrinde güzergâhda, suyu şeker gibi tatlı olan bir Dicle nehri akmakta olduğunu bilmez idi.

2757. Şehrin ortasında gemilerden ve balıkların oltasından dolu deniz gibi cârîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2757. Şehrin ortasında gemilerden ve balıkların oltasından dolu deniz gibi akmaktadır.

O suyu şeker gibi olan Dicle nehrinde çok gemiler yüzer ve balıkçılar birçok oltalar atıp balık tutarlar. İşte o nehir, böyle bir nehirdir.

O suyu şeker gibi olan Dicle nehrinde çok gemiler yüzer ve balıkçılar bir çok oltalar atıp balık tutarlar. İşte o nehir, böyle bir nehirdir.

2758. Sultanın nezdine git ve azamet ve şevketi gör! تجري تحتها الانهار - Tecri tahtiha'l-enhar] hissini gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2758. Sultanın katına git ve azamet ve şevketi gör! [Tecri tahtiha'l-enhar] hissini gör!

Hakikat âleminden perde içinde olan her insanın ilmi, beş duyu vasıtasıyla beynine yansıyan şekillerin ve anlamların idraklerinden ibarettir. Sen hakiki sultanın katına git de, oradaki ilmin azamet ve şevketini gör! Peşin cennet olan ilahi vuslat (Allah'a kavuşma) gerçekleştiği zaman, o cennetin altında akan his ve idrak nehirlerini seyret ve bak ki, senin zahiri hissinden akan şekiller ve anlamlar ırmaklarına benzer mi? Bu şerefli beyit, Tevbe suresinde geçen وَالَّذِينَ اتَّبَعوهم باحسان رضى اللهُ عَنْهُمْ وَ رَضُوا عَنْهُ واعدلهم جنات تجري تحتها الأنهار خالِدِينَ فِيهَا أَبَداً ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (Tevbe, 9/100) yani "Ve o kimseler ki, ihsana tabi oldular; Allah onlardan razı oldu ve onlar da Allah'tan razı oldular ve Allah onlar için ebedi oldukları halde, altından nehirler akan cennetler hazırladı; işte bu, büyük bir kurtuluştur" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. "İhsan"ın anlamı ان تعبد الله كانك تراه و ان لم تكن تراه فانه يراك yani "Senin Yüce Allah'a O'nu görür gibi kulluk etmendir ve eğer sen O'nu görür gibi olmazsan, O seni görür olarak kulluk etmendir." Ve ihsan mertebesi müşahade (gözlemleme) mertebesidir.

Âlem-i hakikatten hicâb içinde olan her insanın ilmi, havâss-i hamse vâsıtasıyla dimâğına aks eden suver ve maânînin idrâkâtından ibarettir. Sen sultân-ı hakîkatin nezdine git de, oradaki ilmin azamet ve şevketini gör! Cennet-i âcile olan vuslat-ı ilâhî hâsıl olduğu vakit, o cennetin altında akan his ve idrâk nehirlerini temâşâ et ve bak ki, senin hiss-i zâhirînden cârî olan suver ve maânî ırmaklarına benzer mi? Bu beyt-i şerif sûre-i Tevbe'de olan وَالَّذِينَ اتَّبَعوهم باحسان رضى اللهُ عَنْهُمْ وَ رَضُوا عَنْهُ واعدلهم جنات تجري تحتها الأنهار خالِدِينَ فِيهَا أَبَداً ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (Tevbe, 9/100) ya'nî "Ve o kimseler ki, ihsâna tâbi' oldular; Allah onlardan râzı oldu ve onlar da Allah'dan râzı oldular ve Allah onlar için ebedî oldukları halde, altından nehirler akan cennetler hazırladı; işte bu, büyük bir kurtuluştur" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. "İhsân”ın ma'nası ان تعبد الله كانك تراه و ان لم تكن تراه فانه يراك ya'nî "Senin Allah Teâlâ'yı görür gibi O'na kulluk etmendir ve eğer sen O'nu görür gibi olmazsan, O seni görür olarak kulluk etmendir." Ve mertebe-i ihsân müşâhede mertebesidir.

2759. Bizim böyle hislerimiz ve idrâklerimiz, o safvet denizinde bir katre olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2759. Bizim böyle hislerimiz ve idraklerimiz, o saflık denizinde bir damla olur.

Bizim bu beş duyumuz ve bunlar vasıtasıyla olan idraklerimiz, o saf olan hakikat denizinde bir damla mesabesindedir.

Bizim bu havâss-i hamsemiz ve bunlar vâsıtasıyla olan idrâklerimiz, o sâf olan hakikat denizinde bir katre mesâbesindedir.

## Arab kadınının yağmur suyu testisine keçe dikmesi ve Arab'ın son derecede olan i'tikādından dolayı ona mühür vaz' etmesi

2760. Adam dedi ki: Evet testinin başını bağla; âgâh ol ki, bu hediye bizim için fâidelidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2760. Adam dedi ki: Evet testinin başını bağla; uyanık ol ki, bu hediye bizim için faydalıdır.

Koca, karısına dedi ki: "Aman gözünü aç, bu hediye bizim için faydalıdır; testinin ağzını iyice bağla!

Zevc, zevcesine dedi ki: "Aman gözünü aç, bu hediye bizim için fâidelidir; testinin ağzını iyice bağla!

2761. Şah bu hediye ile orucunu açmak için, sen bu testiye keçe dik!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2761. Şah, bu hediye ile orucunu açmak için, sen bu testiye keçe dik!

2762. Zîra böylesi bütün âfakta yoktur; rahîkın ve mâye-i ezvākın gayri değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2762. Çünkü böylesi bütün dış âlemde yoktur; saf suyun ve zevklerin özünün dışında değildir.

"Rahîk" saf su ve halis şarap anlamlarına gelir. Yani "Bu suyun benzeri dünyanın hiçbir yerinde yoktur; öyle halis bir sudur ki, bütün zevklerin esasını oluşturur."

"Rahîk" sâf su ve hâlis şarâb ma'nâlarına gelir. Ya'nî "Bu suyun misli dünyanın hiçbir tarafında yoktur; öyle bir hâlis sudur ki, bütün zevklerin esâsını teşkil eder."

2763. Zîrâ ki, onlar acı ve tuzlu sudan daimâ pür-illettirler ve yarım kördürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2763. Çünkü onlar acı ve tuzlu sudan daima hastalıklarla doludurlar ve yarı kördürler.

Bu şerefli beyitte "hediye götürülecek şah"tan kasıt, mürşid-i kâmil (irşat eden olgun rehber) ve ona tabi olanlardır. "Su"dan kasıt ise zahir ulemasının (dış görünüşe ve lafza bağlı âlimlerin) ilmidir; ve "erkek" de zahir ulemasının temsilcisidir; çünkü zahir ilmi uleması kendi ilimlerini çok yüksek görüp hakikat ehlinin ilmini acı ve tuzlu su gibi ve onları da inanç bozukluğuyla hasta görürler ve onları hakiki ilmi görmekten kör zannederler.

Bu beyt-i şerîfde "hediye götürülecek şâh"dan murâd, mürşid-i kâmil ve onun tevâbiidir. "Su"dan murâd dahi ulemâ-i zâhirin ilmidir; ve "erkek" dahi ulemâ-i zâhirin timsâlidir; zîrâ ilm-i zâhir ulemâsı kendi ilimlerini pek yüksek görüp ehl-i hakikatin ilmini acı ve tuzlu [su] gibi ve onları da fesâd-ı i'tikād ile ma'lûl görürler ve onları ilm-i hakîkîyi rü'yetten kör zannederler.

2764. Bir kuş ki, onun meskeni tuzlu su ola; onun berrâk suyunun yerini o, ne bilir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2764. Bir kuş ki, onun meskeni tuzlu su ola; o, berrak suyunun yerini ne bilir?

"Kuş"tan maksat ruhtur. Yani bir ruh ki, tuzlu su gibi olan beş duyunun verdiği ilmi mesken edinmiş ola; o ruh, hakikat ehlinin berrak su gibi olan ledün ilimlerinin (Allah katından gelen gizli ilimler) yerini ne bilir? Yani öyle bir ruh, oluş âlemine ait gelenlerle meşguldür, ilahi gelenlerin ne demek olduğunu bilmez.

"Kuş"dan murâd rûhdur. Ya'nî bir rûh ki, tuzlu su gibi olan havâss-i hamsenin verdiği ilmi mesken ittihâz etmiş ola; o rûh, ehl-i hakikatin berrâk su gibi olan ulûm-ı ledünniyyesinin mahallini ne bilir? Ya'nî öyle bir rûh vâridât-ı kevniyye ile meşgüldür, vâridât-ı ilâhiyyenin ne demek olduğunu bilmez.

2765. Ey kimse ki, senin yerin tuzlu su pınarındadır; sen Şatt'ı ve Ceyhun'u ve Fırat'ı ne bilirsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2765. Ey kimse ki, senin yerin tuzlu su pınarındadır; sen Şatt'ı ve Ceyhun'u ve Fırat'ı ne bilirsin?

Ey zâhirî ilim sahibi olan kimse, sen henüz tuzlu su pınarı olan dış duyularınla sınırlısın ve makamın sûret âlemidir. Sen insân-ı kâmilin bulunduğu doğruluk makamında, Şattü'l-Arab ve Ceyhun ve Fırat nehirlerinin tatlı suları gibi sürekli akan ledün ilimlerini (Allah katından gelen gizli ilimler) ne bilirsin?

Ey ilm-i zâhirî sâhibi olan kimse, sen henüz tuzlu su pınarı olan havâss-i zâhiren ile mukayyedsin ve makāmın âlem-i sûrettir. Sen insân-ı kâmilin mukîm bulunduğu mak'ad-i sıdkda, Şattu'l-arab ve Ceyhun ve Fırat şehirlerinin tatlı suları gibi dâimü'l-cereyân olan ulûm-ı ledünniyyeyi ne bilirsin?

2766. Ey bu fânî ribattan kurtulmamış olan kimse, sen mahvi ve sekri ve inbisâtı ne bilirsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2766. Ey bu fani handan kurtulmamış olan kimse, sen mahvı ve sekri ve inbisâtı ne bilirsin?

Ey bu fani olan suret âlemi misafirhanesinden yakasını kurtaramamış olan kimse, sen hakikat ehlinin bahsettikleri "mahv" (benliğin yok olması), "sekir" (manevi sarhoşluk) ve "inbisât" (kalbin genişlemesi) hallerinin zevkini ne bilirsin? "Mahv", kulun aklından kaybolması sebebiyle, kendisinden alışılmış sıfatların kalkması ve ondan şaraptan sarhoş olan gibi, aklın müdahalesi olmayan fiiller ve sözler meydana gelmesidir. "Sekir", güçlü bir ilahi tecelli (vârid) sebebiyle kendinden geçmektir ki, bu hal, neşe ve haz verir; ve bu hal, "gaybet" (gaflet) halinden daha güçlüdür. "İnbisât", rahmet ve ünsiyete işaret etmeyi gerektiren ilahi bir tecellidir ve inkıbâzın (kalbin daralmasının) zıddıdır. Bu açıklamalar, Hz. Şeyh-i Ekber'in (İbn Arabî) yüce beyanlarından nakledilmiştir ve zahir uleması bu zevklerden habersizdirler.

Ey bu fânî olan âlem-i sûret misafirhanesinden yakasını kurtaramamış olan kimse, sen ehl-i hakîkatin bahs ettikleri "mahv" ve "sekir" ve "inbisât" hallerinin zevkıni ne bilirsin? "Mahv" abdin, aklından gâib olması haysiyetiyle, kendisinden evsâf-ı âdetin kalkması ve ondan şarâbdan sarhoş olan gibi, aklın medhali olmayan efâl ve akvâl hâsıl olmasıdır. "Sekr" kavî bir vârid sebebiyle kendinden gâib olmaktır ki, bu hâl, tarab ve iltizâz verir; ve bu hâl, "gaybet" hâlinden akvâdır. “İnbisât” rahmet ve ünse işareti mûcib olan bir vârid-i ilâhîdir ve inkıbâzın zıddıdır. Bu îzâhât, Hz. Şeyh-i Ekber'in beyânât-ı aliyyelerinden nakl edilmiştir ve ulemâ-i zâhire bu ezvâkdan bî-haberdirler.

2767. Ve eğer bilir isen, senin naklin babadan ve ceddendir; senin indinde bu isimler ebced gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2767. Ve eğer bilirsen, senin aktarımın babadan ve dededendir; senin yanında bu isimler ebced gibidir.

Ey zahirî ilim sahibi; sen hakikat ehlinin bu terimlerini bilsen bile, şundan bundan işitmek veya bir kitapta okumak suretiyle bilir ve aktarırsın.

Ey ilm-i zâhirî sâhibi; sen ehl-i hakikatin bu ıstılâhâtını bilsen bile şundan bundan işitmek veyâ bir kitabda okumak sûretiyle bilir ve nakl edersin.

2768. Ebced ve hevvez gerçi çocuklara zahir ve aşikardır; ma'na ise çok uzaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2768. Ebced ve hevvez, gerçi çocuklara açık ve bellidir; anlamı ise çok uzaktır.

Yani ebced ve hevvezin lafızlarını çocuklar pek iyi bilirler ve daima okurlar; fakat anlamlarından asla haberleri yoktur ve anlamı, onların zevkinden pek uzaktır. Çünkü bu ebcedin her bir kelimesi, Arap dilinde, bir anlama delalet eder ve bunlara şöyle anlamlar verilir: "Ebced" ابى آدم عن الطاعة جد "Adem itaatten kaçınıp ağaca yaklaşmaya çalıştı." "Hevvez" تحرك الى التوبة "Tövbe etmeye yöneldi." "Hutti" حط و سقط عنه الذنب "Ondan günahı düştü." "Kelemen" تلقى الكلام من ربه "Rabbinden kelam aldı." "Safas" سعى فصار مقبولا "Çalıştı, makbul oldu." "Karaşet" کسبت نفس آدم درجة عالية و فضائل سامية "Adem'in nefsi yüksek derece ve yüce faziletler kazandı." "Sehaz" انعم الله عليه "Yüce Allah ona nimet verdi." "Daziglen" خلص من الغل والغش "Kin ve hileden kurtuldu."

İşte çocuklar böylece bu lafızları okuyup anlamlarının zevkine vakıf olmadıkları gibi, zahir ehli (dış görünüşe önem verenler) de evliyanın ıstılahlarını (özel terimlerini) böylece işitip telaffuz ederler; fakat zevklerinden ve anlamlarından pek uzaktırlar.

Ya'nî ebced ve hevvezin lafızlarını çocuklar pek iyi bilirler ve dâimâ okurlar; fakat ma'nâlarından aslâ haberleri yoktur ve ma'nâsı, onların zevkınden pek uzaktır. Zîrâ bu ebcedin her bir kelimesi, lisân-ı Arab'da, bir ma'nâya delâlet eder ve bunlara şöyle ma'nâlar verilir: "Ebced" ابى آدم عن الطاعة جد " "Adem tâattan ibâ edip şecereye takarrübe mücidd oldu." "Hevvez" تحرك الى التوبة Rücû'a hareket etti" "Hutti" حط و سقط عنه الذنب "Ondan günâhı sukūt etti" "Kelemen" تلقى الكلام من ربه Rabbinden kelâm telakkî etti." "Safas" سعى فصار مقبولا “Çalıştı, makbûl oldu." "Karaşet" کسبت نفس آدم درجة عالية و فضائل سامية Adem'in nefsi yüksek derece ve âlî faziletler kazandı." "Sehaz" انعم الله عليه "Allah Teâlâ ona in'âm etti." "Daziglen" خلص من الغل والغش "Gill ü gışdan kurtuldu."

İşte çocuklar böylece bu elfâzı okuyup ma'nâlarının zevkıne vakıf olmadıkları gibi, ehl-i zâhir dahi ıstılâhât-ı evliyâyı böylece işitip telaffuz ederler; fakat zevklerinden ve ma'nâlarından pek uzaktırlar.

2769. İmdi o Arab erkeği testiyi kaldırdı, sefere gitti; gece gündüz onu taşıdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2769. Şimdi o Arap erkeği testiyi kaldırdı, sefere gitti; gece gündüz onu taşıdı.

2770. Dehrin afetlerinden testi üzerine titreyici oldu; o testiyi sahradan şehre [2730] kadar taşıdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2770. Zamanın afetlerinden testinin üzerine titreyici oldu; o testiyi çölden şehre kadar taşıdı.

Bu şerefli beyitte aklın ve nefsin Hakk yolculuğuna ve Hakk'a yönelişine işaret edilir.

Bu beyt-i şerîfde akıl ve nefsin sülüküne ve Hakk'a teveccühüne işaret buyrulur.

2771. Kadın seccadesini açmış, niyaz cinsinden "Ya Rab, selâmet ver!" demeyi namazda vird etmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2771. Kadın seccadesini açmış, niyaz cinsinden "Ya Rab, selâmet ver!" demeyi namazda vird (sürekli tekrar edilen dua) edinmişti.

2772. (Derdi) ki: Bizim suyumuzu alçaklardan hifz et; yâ Rabb, o gevheri o deryaya ulaştır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2772. (O) derdi ki: Bizim suyumuzu alçaklardan koru; ey Rabb, o cevheri o denize ulaştır!

2773. Vâkia zevcim müteyakkızdır ve zû-fünûndur; fakat gevherin binlerce düşmanı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2773. Gerçekte eşim uyanıktır ve çok bilgilidir; fakat cevherin binlerce düşmanı vardır.

2774. Hoş, gevher ne ola, âb-ı kevserdir; gevherin aslı olan şey bundan bir katredir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2774. Hoş, cevher ne ola ki, Kevser suyudur; cevherin aslı olan şey bundan bir damladır.

Bu suya cevher demek ne demektir? O Kevser suyudur. Cevherin aslı olan şey bu suyun damlasıdır. Bu şerefli beyitte, Hakk Yolcusu'nun ilim ve ameline çok kıymet verdiğine ve ona güvendiğine işaret buyrulur. Çünkü Hakk Yolcusu, seyr-ü sülûkünün (manevî yolculuğunun) başlangıcında derin görüş gücüne sahip değildir. Sâib'in beyti şöyledir: "Kimsenin kendi ibadetinin hayrına güveni yoktur; o, değneğe dayanan kördür."

Bu suya gevher demek ne demek? O âb-ı kevserdir. Gevherin aslı olan şey bu suyun katresidir. Bu beyt-i şerîfde sâlikin ilim ve ameline ziyâde kıymet verdiğine ve ona i'timâd ettiğine işâret buyrulur. Zîrâ sâlik, bidâyet-i sülûkünde nüfüz-ı nazara mâlik değildir. Beyt-i Sâib: "Kimsenin kendi tâatının hayrına i'timâdı yoktur; o bî-basardır ki, değneğe dayanır."

2775. Kadının dualarından ve onun niyazından ve erkeğin gamından ve onun ağır yüklülüğünden;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2775. Kadının dualarından ve onun yakarışından ve erkeğin kederinden ve onun ağır yükünden;

2776. Hırsızlardan ve taş zararından tevakkufsuz dârü'l-hilafeye kadar götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2776. Hırsızlardan ve taş zararından duraksamadan halifelik makamına kadar götürdü.

Bir yandan kadının duaları ve Hakk'a olan yakarışı, diğer yandan erkeğin testiye zarar gelme ihtimali endişesi ve taşıdığı testinin ve suyun ağırlığı, ilahi rahmetin tecellisine sebep oldu ve yol boyunca hırsızların saldırısına uğramadan ve testi bir taşa çarpıp kırılmadan, duraksamadan halifenin bulunduğu şehre kadar o testiyi götürdü. "Hırsızlar"dan kasıt, kalplere vesvese (şüphe ve kuruntu) veren şeytanî tabiatlardır ve "taş"tan kasıt ise, yol kesen insan şeytanlarıdır.

Bir taraftan kadının duâları ve Hakk'a olan münâcâtı ve erkeğin testiye zarar isâbeti ihtimali gamı ve hâmil olduğu testi ve suyun ağırlığı, rahmet-i ilâhiyyenin tecellîsine sebeb olduğu ve esnâ-yı râhda hırsızların tecavüzüne ma'rûz kalmaksızın ve testi bir taşa çarpıp kırılmaksızın bilâ-tevakkuf halîfenin bulunduğu şehre kadar o testiyi götürdü. "Hırsızlar”dan murâd, sudûra vesvese ilkā eden gülâne tabîattır ve "taş"tan murâd dahi, rehzen-i tarîk olan insan şeytanlarıdır.

2777. İn'amlardan dolu bir dergah gördü; ehl-i hâcet tuzaklar döşemişler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2777. İhsanlarla dolu bir dergâh gördü; ihtiyaç sahipleri tuzaklar döşemişler.

Erkek, hediyesiyle birlikte hilafet merkezine ulaştığında, ihsanlar ve bağışlarla dolu bir dergâh gördü ki, ihtiyaç sahiplerinden her biri, bu ihsanları avlamak için birer tuzak kurmuş, yani bir vesile hazırlamış idi.

Erkek hediyesiyle beraber dârü'l-hilâfeye vusûlünde in'âm ve ihsânlardan dolu bir dergâh gördü ki, ehl-i hâcetten her birisi ihsânları avlamak için birer tuzak kurmuş, ya'nî bir vesile ihzâr etmiş idi.

2778. Her dem, her tarafta bir sahib-i hâcet, o kapıdan atâ ve bir hil'at bulmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2778. Her an, her yerde bir ihtiyaç sahibi, o kapıdan bağış ve bir hil'at (özel elbise) bulmuştur.

2779. Kâfir ve mü'min ve güzel ve çirkin için, güneş ve yağmur gibi idi; cennet gibi değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2779. Kâfir ve mümin ve güzel ve çirkin için, güneş ve yağmur gibi idi; cennet gibi değil.

Dergâhtan çıkan ihsan, güneş ve yağmur gibi kâfir ve mümin ve güzel ve çirkin olanların üzerine eşit şekilde yayılırdı. O dergâhın ihsanı, cennetin nimetleri gibi, yalnız müminlere sınırlı değildi. Yani onun tecellisi "rahmet-i rahmâniyye" idi ki, bu, sıfatlara ait genel rahmettir; ve kâfir ve müminin hepsi ve hatta İblis bu rahmet ile merhamet olunmuştur; fakat cennetteki tecelli "rahmet-i rahîmiyye"dir ki, bu rahmet sıfatlara ait özel rahmettir. Bazı nüshalarda bu şerefli beytin ikinci mısraı "همچو خورشید و مطر بل چون بهشت" şeklinde geçmektedir. Bu durumda anlam "O dergâhın ihsanı, güneş ve yağmur gibi idi ve aksine herkes istediğine ulaşmakta, cennete benzer idi" demek olur.

Hint nüshalarında ise bu mısra, tamamen başka olarak "کستریده حضرتی همچون بهشت" suretinde geçmektedir. "O dergâhta cennet gibi bir huzur düzenlenmişti" demek olur ki, bu ikinci anlama uygun düşer.

Dergâhdan çıkan ihsân, güneş ve yağmur gibi kâfir ve mü'min ve güzel ve çirkin olanların üzerine müsâvâten müstevlî olurdu. O dergâhın ihsânı, cennetin in'âmı gibi, yalnız mü'minlere münhasır değil idi. Ya'nî onun tecellîsi "rahmet-i rahmâniyye" idi ki, rahmet-i âmme-yi sıfâtiyyedir; ve kâfir ve mü'minin kâffesi ve hatta İblîs bu rahmet ile merhûmdur; fakat cennetteki tecellî "rahmet-i rahîmiyye"dir ki, bu rahmet rahmet-i hâssa-i sıfatiyyedir. Ba'zı nüshalarda bu beyt-i şerîfin ikinci mısra'1 همچو خورشید و مطر بل چون بهشت vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ "O dergâhın ihsânı, güneş ve yağmur gibi idi ve belki herkes istediğine nâil olmakta, cennete müşâbih idi" demek olur.

Hind nüshalarında ise bu mısra', büsbütün başka olarak کستریده حضرتی همچون بهشت suretinde vâki'dir. "O dergâhda cennet gibi bir hazret müretteb idi" demek olur ki, ikinci ma'nâya muvâfik olur.

2780. Bir kavmi nazarda müzeyyen, diğer kavmi de ayakta muntazır gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2780. Bir topluluğu gözünde süslenmiş, diğer topluluğu da ayakta bekler gördü.

Erkek Arap, halifenin huzuruna gittiği zaman, iki topluluk gördü. Birisi halifenin gözünde süslenmiş ve mükemmel olmuş, biri de emre hazır bir hâlde ayakta bulunmuştur. Süslenmiş olanlar, mürşid-i kâmil (irşad edici olgun rehber) olan halifenin terbiye ve irşadıyla Hakk'a ulaşanlardır; ayakta olanlar ise henüz seyr ü sülûkünü (tasavvuf yolculuğunu) tamamlamamış olanlardır.

Erkek Arab, halîfenin huzûruna gittiği vakit, iki tâife gördü. Birisi halîfenin nazarında müzeyyen ve mükemmel olmuş, biri de emre müheyyâ bir halde ayakta bulunmuştur. Müzeyyen olanlar, mürşid-i kâmil olan halîfenin terbiye ve irşadıyla vâsıl-ı Hak olanlardır; ayakta olanlar ise henüz sülûkünü itmâm etmemiş bulunanlardır.

2781. Süleyman'dan karıncaya kadar, hâs ve âm, cihân gibi nefh-i sûrdan diri olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2781. Süleyman'dan karıncaya kadar, özel ve genel herkes, âlem gibi sûra üflenmesiyle diri olmuştur.

Yani âlem, İsrafil (a.s.)ın sûra üflemesiyle nasıl diri olursa, âlemin kutbu olan halifenin sûra üflemesiyle de, Süleyman'dan karıncaya varıncaya kadar; yani yukarı sınıftan, aşağı sınıfa varıncaya kadar bütün özel ve genel kişiler diri olmuş idi. Nasıl ki Mesnevî-i Şerîf'in aşağılarda gelecek olan bir beytinde هین که اسرافیل و قتند اوليا yani "Uyanık ol ki evliyâ vaktin İsrafil'idirler" buyrulur. Çünkü âlemin mamuriyeti, Hakk'ın halifesinin varlığı iledir; ve âlemin kutbu olmaksızın âlemin varlığı, ruhsuz bir ceset hükmündedir. Nasıl ki Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Adem Fassı'nda bu anlamı açıklamışlardır. Ve Tedbîrât-ı İlâhiyye ismindeki yüce eserlerinin girişinde de واباح له التصرف في الاكوان yani "Varlıklarda tasarrufu ona mübah kıldı" buyururlar. Ve bir fıkrada da و سوى قبضته الاخذ بين من آمن به و كفره واشهده على تلك القبضة yani "İman eden ile küfür eden kimse arasında almayı, onun kabzasında eşit kıldı ve bu kabza üzerinde gösterdi" buyururlar. Hakk'ın halifesi, yeryüzünde ilahi hazinenin emini olduğundan Zâhir ve Bâtın isimlerinin tecellileri, âlemin bütün zerrelerine halifenin kabzasından meydana gelir ve o kabzadan dağıtılır. Ve iman ve küfür, isimlerin tecellilerinden ibaret olup bu her iki durumun gereklilikleri, onların mazharları olan müminler ile kâfirlere, yani şerefli ve alçak olanlara dağıtılır.

Ya'nî cihân, İsrafil (a.s.)ın nefh-i sûrundan nasıl diri olursa, kutb-ı âlem olan halîfenin nefh-i sûrundan dahi, Süleyman'dan karıncaya varıncaya kadar; ya'nî yukarı sınıftan, aşağı sınıfa varıncaya kadar bütün havâss ve avâm diri olmuş idi. Nitekim Mesnevî-i Şerîf'in aşağılarda gelecek olan bir beytinde هین که اسرافیل و قتند اوليا ya'nî "Âgâh ol ki evliyâ vaktin İsrafil'idirler" buyrulur. Zîrâ ma'mûriyyet-i âlem halîfe-i Hakk'ın vücûdu iledir; ve kutb-ı âlem olmaksızın vücûd-ı âlem, rûhsuz bir cesed hükmündedir. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ademî'de bu ma'nâyı îzâh buyurmuşlardır. Ve Tedbîrât-ı İlâhiyye nâmındaki eser-i âlîlerinin dîbâcesinde de واباح له التصرف في الاكوان ya'nî "Ekvânda tasarrufu ona mübah kıldı" buyururlar. Ve bir fıkrada da و سوى قبضته الاخذ بين من آمن به و كفره واشهده على تلك القبضة ya'nî "Îmân eden ile küfür eden kimse arasında ahzı, onun kabzasında müsâvî kıldı ve bu kabza üzerinde ızhâr eyledi" buyururlar. Halîfe-i Hak, yeryüzünde hazîne-i ilâhiyyenin emîni olduğundan ism-i Zâhir ve Bâtın'ın tecelliyâtı, cemî-i zerrât-ı âleme halîfenin kabzasından vâki' olur ve o kabzadan tevzî' olunur. Ve îmân ve küfür, tecelliyât-ı esmâiyyeden ibaret olup bu her iki şe'nin iktizââtı, onların mezâhiri olan mü'minler ile kâfirlere, ya'nî şerîf ve vazî' olanlara tevzî' olunur.

2782. Ehl-i sûret, cevherler içinde örülmüş; ehl-i ma'na da ma'na bahrini bulmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2782. Şekil ehli, cevherler içinde örülmüş; mana ehli de mana denizini bulmuştur.

Şekil ehli olan zahir uleması ve kelamcılar, âlemdeki suretleri "cevher" ve "araz" kısımlarına ayırmışlardır; ve cevher "suret"ten, araz ise "mana"dan ibaret bulunmuştur. Mana ehli ise, âlemin bütününü arazdan ibaret görüp mana denizine dalmışlardır. Örneğin kelamcılar, "Cisim cevherdir" derler ve cismi, "Kendisinde uzunluk, genişlik ve derinlik olan şey" diye tanımlarlar. Halbuki uzunluk, genişlik ve derinlik ise arazdır (bir şeye bağlı olarak var olan nitelik); çünkü bunlar, bir cisme eşlik etmeksizin görünmezler. Ve bu arazlar cismin zâtî sınırlarıdır; bu sebeple birtakım arazlar toplanıp cismi meydana getirmişlerdir. Böyle olunca cisim hakikatte cevher değildir; aksine arazların bütününden ibarettir. Fakat zahir uleması ve kelamcılar surette ve cevherlerde boğulmuş olduklarından bu hakikati idrak edememişlerdir; bu hakikati ancak mana ehli görürler.

Ehl-i sûret olan ulemâ-i zâhire ve mütekellimîn, suver-i âlemi "cevher" ve "araz" kısımlarına taksîm etmişlerdir; ve cevher "sûret" ve "araz" ise "ma'nâ" dan ibaret bulunmuştur. Ve ehl-i ma'nâ ise, âlemin hey'et-i mecmû-asını arazdan ibaret görüp ma'nâ denizine dalmışlardır. Meselâ mütekellimîn, "Cisim cevherdir" derler ve cismi, "Kendisinde tûl ve arz ve umk olan şey" diye ta'rîf ederler. Halbuki tûl ve arz ve umk ise arazdır; zîrâ bunlar, bir cis-me mukārin olmaksızın görünmezler. Ve bu arazlar cismin hudûd-ı zâtiyye-sidir; binâenaleyh birtakım arazlar toplanıp cismi vücûda getirmişlerdir. Böy-le olunca cisim hakikatte cevher değildir; belki a'râzın hey'et-i mecmûasıdır. Fakat ulemâ-i zâhire ve mütekellimîn sûrette ve cevherlerde müstağrak ol-duklarından bu hakikati idrak edememişlerdir; bu hakikatı ancak ehl-i ma'nâ görürler.

2783. Ne acibdir ki, himmetsiz olan kimse himmetli olmuş; ve ne acibdir ki, himmetli olan kimse de ni'met bulmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2783. Ne gariptir ki, himmetsiz olan kişi himmetli olmuş; ve ne gariptir ki, himmetli olan kişi de nimete kavuşmuştur.

Şaşılacak şeydir ki, Hakk'a yönelme hususunda, himmet sahibi olmayan kişiye, Hakk'ın halifesi (insân-ı kâmil) huzurunda himmet gelmiş ve Hakk'a yönelmiştir; ve himmeti yüce olan kişiye de Hakk'a ulaşma nimeti nasip olmuştur.

در بیان آنکه چنانکه گدا عاشق کرمست عاشق كريم كرم كريم هم عاشق گداست . اگر گدا را صبر بیش بود کریم بر در او آید. و کریم را صبر بیش بود . گدا بر در او آید اما صبر گدا کمال گداست و صبر كريم نقصان اوست

Onun açıklamasıdır ki, fakir nasıl cömertliğin aşığı, cömert olanın aşığı ise, cömert olanın cömertliği de fakirin aşığıdır. Eğer fakirin sabrı fazla olursa cömert olan onun kapısına gelir; ve cömert olanın sabrı fazla olursa fakir onun kapısına gelir; ancak fakirin sabrı fakirin kemalidir; ve cömert olanın sabrı onun noksanlığıdır.

Taaccüb olunacak şeydir ki, Hakk'a teveccüh hususunda, himmet sahibi olmayan kimseye, halîfe-i Hak huzûrunda himmet gelmiş ve Hakk'a teveccüh etmiştir; ve himmeti âlî olan kimseye de Hakk'a vusûl ni'meti hâsıl olmuştur.

در بیان آنکه چنانکه گدا عاشق کرمست عاشق كريم كرم كريم هم عاشق گداست . اگر گدا را صبر بیش بود کریم بر در او آید. و کریم را صبر بیش بود . گدا بر در او آید اما صبر گدا کمال گداست و صبر كريم نقصان اوست

Onun beyânındadır ki, fakîr nasıl keremin âşıkı kerîmin âşıkı ise, kerîm keremi dahi fakîrin âşıkıdır. Eğer fakîrin sabrı ziyâde olursa kerîm onun kapısına gelir; ve kerîmin sabrı ziyâde olursa fakîr onun kapısına gelir; lâkin fakîrin sabrı fakîrin kemâlidir; ve kerîmin sabrı onun noksânıdır

2784. Nidâ geldi ki: Ey talib gel! Cûd, dilenci gibi, dilencilere muhtaçdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2784. Çağrı geldi ki: Ey talip, gel! Cömertlik, dilenci gibi, dilencilere muhtaçtır.

İnsân-ı kâmil mürşidin ihsanı ve irşadı, bir dilenci gibi, noksanlara muhtaçtır; ve irşad için noksanları arar.

Mürşid-i kâmilin ihsân ve irşâdı, bir dilenci gibi, nâkıslara muhtâçdır; ve irşâd için nâkısları arar.

2785. Sâf ayna isteyen gözler gibi, cûd fakîrleri ve zayıfları ister.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2785. Saf ayna isteyen gözler gibi, cömertlik fakirleri ve zayıfları ister.

Bilinmeli ki, âlemin sıfat ve Hak'ın isimlerine mazhar olması iki yöndendir: Birincisi şudur ki, isimlerin eserleri mazhar üzerine sıralanır; nitekim kul rızıklandırılmış ve Yüce Allah Rezzâk'tır (rızık verendir); rızıklandırılmış olmak, rızık vericiliğin eseri olup kul üzerinde gerçekleşmiştir; bu sebeple rızık vericilik de ortaya çıkmıştır. Eğer rızıklandırılmış olmasaydı Yüce Hak Rezzâk olmazdı. Aynı şekilde kul, ibadet eden olunca, Yüce Hak da Ma'bûd (ibadet edilen) olmuş olur. İşte ilâhî isimlerin hepsi böyledir. Mazhar olmanın diğer yönü de şudur ki, Hak o sıfatla nitelenir ve o isimle adlandırılır. Nitekim bir kişi, diğer bir kişiye bir şey bağışlasa, o kişi Hak'ın Vâhib (bağışlayan) olması gibi vâhib olur. Mezâhirde (tecelli yerlerinde) ortaya çıkan bu ilâhî sıfatlar, mezâhirde görünen Hak'ın sıfatlarıdır ve mazharın sıfatı değildir; o ancak tesir sebebiyle mazharın sıfatıdır. Ve Efendimiz Mevlânâ Hazretleri işaret buyururlar ki, cömertlik sıfatı ihsan etmek için fakir ister ki, o ihsan edilen olsun. Eğer bu olmasa, Hak Muhsin (ihsan eden) ve Cevâd (cömert) olmazdı. Güzelin maşuk olmak için âşık istemesi de böyledir. Ve işte Hak'ın cömertliği ortaya çıkmak için şeriatında, dilenciyi dilenmesinden men etmek yasaklandı. (Bu konu, Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullâh (sırları mukaddes olsun) şerhlerinden tercüme edilmiştir.)

Ma'lûm olsun ki, âlemin sıfât ve [esmâ-i] Hakk'a mazhariyyeti iki vecih iledir: Birisi odur ki, âsâr-ı esmâ mazhar üzerine müretteb olur; nitekim abd merzûk ve Allah Teâlâ Rezzâk'tır; ve merzûkıyyet, rezzâkıyyetin eseri olup abd üzerinde mütehakkık olmuştur; binâenaleyh râzıkıyyet de zahir olmuştur. Eğer merzûk olmasa idi Hak Teâlâ Rezzâk olmazdı. Ve kezâ abd, âbid olunca, Hak Teâlâ da Ma'bûd olmuş olur. İşte esmâ-i ilâhiyye hepsi böyledir. Ve mazhariyyetin dîğer vechi de budur ki, Hak o sıfatla mevsûf ve o isim ile müsemmâ olur. Nitekim bir şahıs, diğer bir şahsa, bir şey hibe etse, o şahıs Hakk'ın Vâhib olması gibi vâhib olur. Ve mezâhirde zuhûr eden bu sıfât-ı ilâhiyye, mezâhirde zâhir olan sıfât-ı Hak'dır ve mazharın sıfatı değildir; ve o ancak te'sîr sebebiyle mazharın sıfâtıdır. Ve Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz işâret buyururlar ki, sıfat-ı cûd ihsân etmek için fakîr ister ki, o muhsenün-ileyh olsun. Eğer bu olmasa, Hak Muhsin ve Cevâd olmaz idi. Güzelin ma'şûk olmak için âşık istemesi de böyledir. Ve işte Hakk'ın cûdu zâhir olmak için şer'-i şerîfinde, sâili suâlinden zecr etmek memnû' oldu. (Bu bahis, Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullâh (kuddise sırruhuma) şerhlerinden tercüme edilmiştir.)

2786. Güzellerin yüzü aynadan yakışıklı olur; ihsanın yüzü de fakîrden zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2786. Güzellerin yüzü aynadan yakışıklı olur; ihsanın yüzü de fakirden ortaya çıkar.

2787. Binâenaleyh bu sebebden Hak والضحى [Ve'd-duhâ]da, ey Muhammed (s.a.v.) sâil üzerine ses vurma buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2787. Bu sebeple Hak, Duhâ Sûresi'nde, ey Muhammed (s.a.v.) dilenci üzerine ses vurma buyurdu.

Bu şerefli beyit, "Ey Habibim, dilenciyi kovma!" (Duhâ, 93/10) ayet-i kerimesine işaret eder. Ve dilencinin azarlanmamasının hikmeti yukarıda açıklandı.

Bu beyt-i şerif وَ َأمَّا السَّائِلَ فَلَا تَنْهَرْ (Duhâ, 93/10) ya'nî "Ey Habibim, dilenciyi kovma!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ve sâilin zecr olunmamasının hikmeti yukarıda îzâh olundu.

2788. Mâdemki sâil cûdun âyînesidir, sakın ki o nefes âyînenin yüzüne ziyân olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2788. Mademki dilenci cömertliğin aynasıdır, sakın ki o nefes aynanın yüzüne zarar verir.

Yani dilenciyi kovman, ihsan aynasının yüzeyini nefesle bulandırmak ve içine yansıyacak surete engel olmak gibidir.

Ya'nî sâili kovman, ihsân âyînesinin sathını nefesle bulandırmak ve içine aks edecek sûrete mâni' olmak kabílindendir.

2789. O birisi, cûş-ı fakîri zahire getirir; ve bu birisi sâillere ziyadelik bahş eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2789. O birisi, fakirin coşkusunu ortaya çıkarır; ve bu birisi dilencilere fazlalık bağışlar.

O birisi, yani fakirin cömertliğe âşık olması, fakirde coşku ve hareket ortaya çıkararak onu cömert olanın kapısına götürür; ve cömert olanın fakire âşık olması da fakirlere fazlalık ve ihsan bağışlar.

O birisi, ya'nî fakîrin kereme âşık olması, fakîrde cûş ve hareket ızhâr ederek onu kerîmin kapısına götürür; ve kerîmin fakîre âşık olması da fakîrlere ziyâdelik ve ihsân bahş eder.

2790. Böyle olunca, fakîrler cûd-ı Hakk'ın aynasıdırlar ve o kimseler ki, [2750] Hak iledirler, cûd-ı mutlakdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2790. Böyle olunca, fakirler Hakk'ın cömertliğinin aynasıdırlar ve o kimseler ki, Hak ile birliktedirler, mutlak cömertliktirler.

Yani, “Allah Teâlâ zengindir ve sizler muhtaçsınız” (Muhammed, 47/38) ayet-i kerimesinde beyan buyrulduğu üzere, mümkün varlıkların sabit hakikatlerinin hepsi fakirler sınıfına dahil olup Hakk'ın ihsanına muhtaçtırlar; ve peygamberler ve evliyalar ise, kendilerinden fani olup Hakk'ın sıfatıyla kaim bulunduklarından, onların cömertliği ve ihsanı dahi, mutlak Hakk'ın cömertliği ve ihsanı olmuş olur. Ve Hafız Şirazi hazretleri dahi bu anlamı şu beyitte şöyle buyururlar: “Gerçek maşukun gölgesi aşığın üzerine düştü ise ne oldu? Biz varlıkta O'na muhtaçtık; O da zuhurda bize müştaktı.”

Ya'nî وَ اللهُ الْغَنِيُّ وَأَنْتُمُ الْفُقَرَاءِ ( Muhammed, 47/38) ya'nî “Allah Teâlâ ganîdir ve sizler muhtaçsınız" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, a'yân-ı mümkinâtın hepsi fukarâ sınıfına dâhil olup Hakk'ın ihsânına muhtâçdırlar; ve enbiyâ ve evliyâ ise, kendilerinden fânî olup Hakk'ın sıfatıyla kāim bulunduklarından, onların cûd ve ihsânı dahi, Hakk-ı mutlakın cûd ve ihsânı olmuş olur. Ve Hafız Şîrâzî hazretleri dahi bu ma'nâyı şu beyitte şöyle buyururlar: “Ma'şûk-i hakîkînin sâyesi âşık üzerine düştü ise ne oldu? Biz vücûdda O'na muhtaç idik; O da zuhûrda bize müştâk idi."

2791. Ve o kimse ki, bu ikiden gayridir, o bir ölüdür. O, bu kapı üzerinde değildir, bir perdenin nakşıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2791. Ve o kimse ki, bu ikisinden başkadır, o bir ölüdür. O, bu kapı üzerinde değildir, bir perdenin nakşıdır.

Yani Allah'a muhtaç olmayan veya Allah'ta fani olmayan kimse, bir ölüdür. O, bu Hak kapısında değildir; aksine bir perde hükmünde olan halkın kapısındadır ve bu perdenin nakşıdır. Çünkü yaratılmış fertlerden her birinin sureti, bu âlemde bir anlamdan dolayı nakşedilmiştir; ve onun anlamı mazhar olduğu isimdir; ve o nakış, kendi anlamının perdesi ve örtüsüdür. Bu sebeple yaratılmış kapısına sığınanlar, o perdenin nakşı olur. O kimsenin arasını farktır ki, Hakk'a muhtaç ve Hakk'ın susamışıdır; ve o kimsenin arasını farktır ki, Allah tarafından fakirdir ve O'nun dışındakine susamışıdır.

Bu bahiste, Hakk'a muhtaç olan ve Hakk'ın susamış ve âşıkı olan kimse ile, Allah tarafından, kendisine hidayet adına bir şey verilmemiş ve fakir bırakılmış ve Hakk'ın dışındakine susamış ve âşık olmuş olan kimse arasındaki fark açıklanır.

Ya'nî Allah'a muhtaç olmayan veyâ Allah'da fânî olmayan kimse, bir ölüdür. O, bu Hak kapısında değildir; belki bir perde mesâbesinde olan halkın kapısındadır ve bu perdenin nakşıdır. zîrâ efrâd-ı mahlûkāttan her birisinin sûreti, bu âlemde bir ma'nâdan dolayı nakş olunmuştur; ve onun ma'nâsı mazhar olduğu isimdir; ve o nakış, kendi ma'nâsının perdesi ve hicabıdır. Binâenaleyh mahlûk kapısına ilticâ edenler, o perdenin nakşı olur. O kimsenin arasını farktır ki, Hakk'a muhtaç ve Hakk'ın teşnesidir; ve o kimsenin arasını farktır ki, Hudâ cânibinden fakîrdir ve O'nun gayrinin teşnesidir

Bu bahiste, Hakk'a muhtaç olan ve Hakk'ın teşnesi ve âşıkı olan kimse ile, Hak cânibinden, kendisine hidâyet nâmına bir şey verilmemiş ve fakîr bırakılmış ve Hakk'ın mâsivâsına teşne ve âşık olmuş olan kimse arasındaki fark beyân olunur.

2792. O fakîrin nakşıdır, ehl-i cân değildir; köpek nakşına kemik atma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2792. O fakirin suretidir, can sahibi değildir; köpek suretine kemik atma!

Kendisine Yüce Allah tarafından hidayet verilmemiş olan kimse de muhtaç ve fakirdir; ancak o, fakirin sureti ve heykelidir, can sahibi değildir. Hiç sen, köpek suretini ve heykelini görsen, onun önüne kemik atar mısın? Yani insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) huzuruna, Hakk'a ulaşma niyetiyle değil, aksine dünya ve ahiretin nimet hırsı emeliyle giden bir derviş, can sahibi olmadığı için, insân-ı kâmil ona manevi gıda olan ilahi feyzi layık görmez. Çünkü dünyanın hazları ve şehvetleri insanı cehenneme, ahiretin hazları ve şehvetleri ise cennete götürür; zât cennetine götürmez.

Kendisine Allah Teâlâ cânibinden hidâyet verilmemiş olan kimse dahi muhtâç ve fakîrdir; velâkin fakîrin nakşı ve heykelidir, cân sâhibi değildir. Hiç sen, köpek nakşını ve heykelini görsen, onun önüne kemik atar mısın? Ya'nî insân-ı kâmiliin huzûruna, Hakk'a vusûl kasdıyla değil, belki dünyâ ve âhiretin hırs-ı ni'meti emeliyle giden bir derviş, ehl-i cân olmadığı için, insân-ı kâmil ona gıdâ-yı ma'nevî olan feyz-i ilâhiyi lâyık görmez. Zîrâ dünyânın huzûz ve şehevâtı insanı cehenneme ve âhiretin huzûz ve şehevâtı cennete götürür; cennet-i zâta götürmez.

2793. O, lokma fakrını tutar, fakr-ı hakkı değil; ölü nakşın önüne sen tabak koyma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2793. O, lokma fakirliğini tutar, gerçek fakirliği değil; ölü nakşın önüne sen tabak koyma!

Böyle bir derviş, bir insân-ı kâmilin dergâhına gelirse, dünyada ve cennette yemek ve içmek için ve nefsinin hazları için gelir; İlahi Zât'tan gelen feyze (manevi berekete) muhtaç olduğu için gelmez. Bu sebeple o kimse, ölü bir ceset hükmündedir. Sen, ölmüş bir cesedin önüne manevi gıda tabağı koyma!

Öyle bir dervîş, bir kâmilin dergâhına gelirse, dünyâda ve cennette yemek ve içmek için ve nefsinin hazzı için gelir; ve feyz-i zâta muhtâç olduğu için gelmez. Binâenaleyh o kimse, bir ölü cesed hükmündedir. Sen, ölmüş bir cesedin önüne gıdâ-yı ma'nevî tabağı koyma!

2794. Ekmek fakîri toprağa mensub balık olur, balık şeklidir; lakin denizden ürkücüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2794. Ekmek fakiri, toprağa mensup balık olur, balık şeklindedir; lakin denizden ürkücüdür.

Görünen gıdanın arkasından koşan fakir, kara balığı gibidir. Gerçekte şeklen balığa benzer ama denize tahammülü yoktur, kaçar. Yani şekil fakiri ile mana fakiri, muhtaçlık açısından birbirine benzerler; ancak şekil ehli manadan ürkerler ve bu sebeple iki fakir birbirinden ayrılır.

Gıdâ-yı sûrî arkasında koşan fakîr, kara balığı gibidir. Vâkıâ şeklen balığa benzer ammâ, denize tahammülü yoktur, kaçar. Ya'nî sûret fakîri ile ma'nâ fakîri muhtaçlık nokta-i nazarından birbirine benzerler; velâkin ehl-i sûret ma'nâdan ürkerler ve bu sebeble iki fakîr birbirinden ayrılır.

2795. O ev kuşudur; sîmurg-ı hava değildir; o gıda yer, Hak'dan yemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2795. O ev kuşudur; hava simurgu değildir; o gıda yer, Hak'tan yemez.

O ekmek fakiri, beden evinde hapsedilmiş bir kuştur; çok geniş olan hakikat havasının zümrüd-ü anka kuşu değildir. Öyle bir fakir, zahirî gıda yer, içer. "Ben Rabb'imin katında gecelerim; bana yedirir ve içirir" hadis-i şerifinde işaret buyrulduğu üzere, Yüce Allah'tan yiyip içmez.

O ekmek fakîri, cisim evinde mahbûs olan bir kuştur; gâyet geniş olan havâ-yı hakikatin zümrüd-i ankāsı değildir. Öyle bir fakîr gıdâ-yı sûrî yer, içer. ابیت عند ربی یطعمنی و یسقینی ya'ni "Ben Rabb'imin indinde beytûtet ederim; bana yedirir ve içirir" hadîs-i şerîfinde işaret buyrulduğu üzere, Allah Teâlâ'dan yiyip, içmez.

2796. O atâ için Hakk'ın âşıkıdır; onun cânı, hüsn-i cemâlin âşıkı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2796. O, ihsan için Hakk'ın âşığıdır; onun canı, güzelliğin âşığı değildir.

Bu şerefli beyitte iki sınıfa işaret edilir: Birincisi, insân-ı kâmilin huzuruna zahirî gıdadan faydalanmak için gidenlerdir; ikincisi de uhrevî zahirî nimetlere tamah edenlerdir. Bunların her ikisi de Hakk'ın Zât'ının âşığı değil, aksine kendi nefislerinin âşığıdırlar. Mutlak güzelliğin âşığı olanlar, bu iki tamahdan uzaktırlar. Nitekim "Dünya, âhiret ehline haramdır ve âhiret de, dünya ehline haramdır ve onların ikisi de Allah ehline haramdır" buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde iki sınıfa işâret buyrulur: Birisi insân-ı kâmilin huzûruna gıdâ-yı sûrîden intifa' için gidenlerdir; ve diğeri de ni'am-ı sûriyye-i uhreviyyeye tama' edenlerdir. Bunların her ikisi de Zât-ı Hakk'ın âşıkı değil, belki kendi nefislerinin âşıkıdırlar. Hüsün ve cemâl-i mutlakın âşıkı olanlar, bu iki tama'dan varestediler. Nitekim الدنيا حرام على اهل الآخرة والآخرة حرام على اهل الدنيا و هما حرامان على اهل الله ya'ni "Dünyâ, ehl-i âhirete harâmdır ve âhiret de, ehl-i dünyaya harâmdır ve onların ikisi de ehlullâha harâmdır" buyrulur.

2797. Eğer o, aşk-ı zâtı tevehhüm ederse, esma' ve sıfat vehmi, zât olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2797. Eğer o, zât aşkını vehmederse, isimler ve sıfatlar vehmi, zât olmaz.

Birisi çıkıp da "Yukarıda zikredilen her iki sınıf, tecellilerde görünen ilahi sıfatların ve isimlerin âşığıdırlar; ve sıfat mevsufun (nitelenenin) ve isim müsemmânın (isimlendirilmiş olanın) aynısıdır" derse, biz şöyle cevap veririz: Sıfat ve isimlerin âşığı, zâtın âşığı gibi değildirler; çünkü zât mertebesinde, sıfat, niteleme ve isim yok olmuş ve erimiştir; ve sıfatlar ve isimler ancak, zâtî tenezzül (aşağı iniş) neticesinde meydana gelen taayyünler (belirlemeler) mertebesinde söz konusu olur; ve bu taayyünler mertebesi ise vehmedilmiş ve itibari olan mertebelerdir. Ve biz sıfatlara ve isimlere bu âlemin varlığından geçiş yaparız; âlem ise hakiki varlık sahibi değildir, onun varlığı vehmedilmiştir; bu sebeple isimler ve sıfatlar vehmi, zât değildir. Çünkü sıfatlar ve isimler akıl ile kavranır, zât ise, senin akıl ile kavradığın ve vehmettiğin şeyden uzaktır. Hz. Pîr, bu şerefli beyit ile sonraki beyitlerde tam bir tenzihi (Allah'ı eksikliklerden arındırmayı) beyan buyururlar.

Birisi çıkıp derse ki "Yukarıda zikr olunan her iki sınıf, mezâhirde zâhir olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin âşıkıdırlar; ve sıfât mevsûfun ve isim müsemmânın aynıdır." Biz cevab veririz ki: Sıfat ve esmânın âşıkı, zâtın âşıkı gibi değildirler; zîrâ zât mertebesinde, sıfat, na't ve isim mahv ve müstehlektir; ve sıfât ve esmâ ancak, tenezzül-i zâtî neticesinde vâki' olan taayyünât mer- tebesinde mevzû'-i bahs olur; ve bu mertebe-i taayyünât ise mevhûm ve i'tibârî olan merâtibdir. Ve biz sıfât ve esmâya bu âlemin vücudundan intikāl ederiz; âlem ise vücûd-ı hakîkî sâhibi değildir, onun varlığı mevhûmdur; binâenaleyh esmâ ve sıfât vehmi, zât değildir. Çünkü sıfât ve esmâ taakkul olunur, zât ise, senin taakkul ve tevehhüm ettiğin şeyden münezzehtir. Hz. Pîr, bu beyt-i şerîf ile âtîdeki beyitlerde kemâl-i tenzihi beyân buyururlar.

2798. Vehim mahluktur ve mevlûd gelmiştir; Hak doğurmamıştır, O doğrulmamıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2798. Vehim yaratılmıştır ve sonradan meydana gelmiştir; Hak doğurmamıştır, O doğrulmamıştır.

Ey Hakk Yolcusu, senin akıl ve vehim (gerçek olmayan tahayyül) ile düşündüğün şey yaratılmıştır ve senden doğmuştur. Hâlbuki Hakk'ın Zâtı kendisi doğmamıştır ve bir şeyi de doğurmamıştır. Eğer biri çıkıp derse ki: "Bu gördüğümüz eşyanın suretleri nereden çıktı?" Cevaben deriz ki: Bu eşya ve yaratılmışlar, Hakk'ın Zâtının, kendi Zâtı ile, kendi Zâtına, yine kendi Zâtında meydana gelen bir tecellîsidir (yansımasıdır). Yani Zâtın kendi varlığında çeşitli mertebelere meydana gelen tenezzülü (aşağı inmesi) ve her bir tenezzül mertebesinde o mertebeye özgü olan sıfatlar ve isimler ile ortaya çıkışıdır; ve bu mertebeler, hakikatleri itibarıyla birbirinin aynı iseler de, tayinleri (belirginleşmeleri) itibarıyla birbirinin gayrıdırlar (başka şeylerdir); ve bu mertebeler ve onların sıfatları ve isimleri ve başkalıkları hep hayaldir ve vehmedilmiştir (sadece sanıda var olandır); ve varlığın hakikati ancak Hakk'ın Zâtınındır. Buna göre her kim bu mertebelerin eserlerine âşık olur ve bu aşkı Zâta olan aşkı zannederse, hata eder; çünkü sıfatlar ve isimler vehmedilmiş olan bu mertebelerden doğmuştur ve onların eserleri ise, aynı şekilde vehmedilmiştir; ve vehim ise yaratılmıştır ve sonradan meydana gelmiştir. Buna göre varlığın hakikati ne doğurmuştur ne de bir yerden doğmuştur. Çünkü varlığın hakikatine menşe (kaynak) tasavvuru; evvelce yok idi, sonradan var oldu demek, anlamına gelir; bu ise varlık olmaz, onun zıddı olan yokluk olur. Hâlbuki kendi özünde yoktan hiçbir şey çıkmaz, her şey vardan var olur ve var olan şeyler de izafî (bağıntılı) ve mecazî ve hayalî ve vehmedilmiş olan varlıklardır; başka türlü olmak ihtimali yoktur.

Ey sâlik, senin taakkul ve tevehhüm ettiğin şey mahlûktur ve senden doğmuştur. Halbuki zât-ı Hakk'ın kendisi doğmamıştır ve bir şeyi de doğurmamıştır. Eğer biri çıkıp derse ki: "Bu gördüğümüz suver-i eşyâ nereden çıktı?" Cevâben deriz ki: Bu eşyâ ve mahlûkāt, zât-ı Hakk'ın, kendi zâtı ile, kendi zâtına, yine kendi zâtında vâki' olan bir tecellîsidir. Ya'nî zâtın kendi vücûdunda merâtib-i muhtelifeye vâki' olan tenezzülü ve her bir mertebe-i tenezzülünde o mertebeye mahsûs olan sıfât ve esmâ ile zuhûrudur; ve bu merâtib, hakikatleri i'tibariyle birbirinin aynı iseler de, taayyünleri i'tibariyle birbirinin gayridirler; ve bu merâtib ve onların sıfât ve esmâsı ve gayriyyetleri hep hayâldir ve mevhûmdur; ve hakikat-ı vücûd ancak zât-ı Hakk'ındır. Binâenaleyh her kim bu merâtibin âsârına taaşşuk eder ve bu aşkı zâta olan aşkı zannederse, hatâ eder; zîrâ sıfât ve esmâ mevhûm olan bu merâtibden doğmuştur ve onların âsârı ise, kezâlik mevhûmdur; ve vehim ise mahlûktur ve hâdistir. Binâenaleyh hakikat-ı vücûd ne doğurmuştur ve ne de bir yerden doğmuştur. Zîrâ hakikat-ı vücûda menşe' tasavvuru; evvelce yok idi, sonradan var oldu demek, ma'nâsınadır; bu ise varlık olmaz, onun zıddı olan yokluk olur. Halbuki hadd-i zâtında yoktan hiçbir şey çıkmaz, her şey vardan vâr olur ve var olan şeyler de izâfî ve mecâzî ve hayâlî ve mevhûm olan vücûdlardır; başka türlü olmak ihtimali yoktur.

2799. Kendi tasvîrinin ve vehminin âşıkı, ne vakit zü'l-minenin âşıklarından olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2799. Kendi tasvirinin ve vehminin âşıkı, ne zaman ihsanlar sahibinin âşıklarından olur?

Hakiki varlığın mertebelerinin sıfatlarına ve isimlerinin eserlerine âşık olan kimse, eğer kendisi, bütün sıfat ve isimlerin içinde eridiği ahadiyet zâtına âşık olmuş zannederse, o kimse kendi tasvirine ve vehmine âşık olmuş olur. Kendi tasvirine ve vehmine âşık olan bir kimse, ihsanlar sahibinin âşıklarından olur mu?

Vücûd-ı hakîkî merâtibinin sıfatı ve esmâsı âsârına âşık olan kimse, eğer kendisi, bilcümle sıfât ve esmânın müstehlek olduğu zât-ı ahadiyyeye âşık ol- muş zannederse, o kimse kendi tasvîr ve vehmine âşık olmuş olur. Kendi tasvirine ve vehmine âşık olan bir kimse, ihsânlar sahibinin âşıklarından olur mu?

2800. O vehmin âşıkı eğer sadık olursa, onun o mecâzı, hakikat çekici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2800. O vehmin âşığı eğer sadık olursa, onun o mecazı, hakikat çekici olur.

Bir sâlik (Hakk yolcusu), zât aşkı hayali ile hakiki varlık mertebelerinin eserlerine ve izafî (bağıntılı) ve mecazî (gerçek olmayan) varlığa âşık olursa, onun o mecazı, o sâliki hakiki varlık tarafına çeker. Sâlikin seyr-ü sülûkünün (manevi yolculuğunun) başlangıcında Hakk'a ulaşmasına delil, onun hayalidir; onun için sâliklerden birçokları sıfat tecellisini (Allah'ın sıfatlarının görünmesini), zât tecellisi (Allah'ın özünün görünmesi) zannedip aldanırlar. Bu tehlikelerden geçmek için mutlaka bir mürşid-i kâmil (olgun rehber) gereklidir.

[2760] Bir sâlik, aşk-ı zât hayâli ile vücûd-ı hakîkî merâtibinin âsârına ve vücûd-ı izâfî ve mecâzîye âşık olursa onun o mecâzı, o sâliki vücûd-ı hakîkî cânibine cezb edici olur. Sâlikin bidâyet-i sülükünde Hakk'a vusûlüne delîl, onun hayâlidir; onun için sâliklerden birçokları tecellî-i sıfatîyi, tecellî-i zâtî zannedip aldanırlar. Bu vartalardan murur için behemehâl bir mürşid-i kâmil lâzımdır.

2801. Bu sözün beyânı şerh ister; fakat eski fehimlerden korkarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2801. Bu sözün açıklaması şerh ister; fakat eski anlayışlardan korkarım.

Hz. Pîr efendimiz buyururlar ki: Gerçek varlığın birliği ve mertebelere inişi ile isimler ve sıfatlar sözünün gereği gibi açıklanması ve beyanı, şerhe ve ayrıntılara muhtaçtır; fakat zahir ulemasının, kelamcıların fikirleriyle dolu olan eski anlayışlarından korkarım; ve zayıf akıl sahiplerinin birtakım incelikleri kavrayamayarak, şeriatı inkâr etme vadisine sapmalarından çekinirim.

Hz. Pîr efendimiz buyururlar ki: Vücûd-ı hakîkînin vahdeti ve merâtibe tenezzülü ve esmâ ve sıfât sözünün lâyıkıyla ızhâr ve beyânı, şerhe ve tafsilâta muhtaçdır; fakat ulemâ-i zâhirenin, mütekellimînin efkârıyla meşbû' olan eski fehimlerinden korkarım; ve ukul-i zaîfe erbâbının birtakım dekāyıkı ihâta edemiyerek, ta'til-i şerîat vâdîsine sapmalarından havf ederim.

2802. Kısa nazarın eski anlayışları, fikirlere yüz kötü hayal getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2802. Kısa görüşün eski anlayışları, fikirlere yüz kötü hayal getirir.

Örneğin, Zât'ı ve Yaratıcı'yı yaratılmıştan tenzih edeyim derken, görüşünün kısalığı kendisini Vacibü'l-Vücud olan Zât'ı sınırlamaya düşürür ve onun kısa görüşü bu sınırlamayı göremez; aynı şekilde yukarıda 2782 numaralı beyitte açıklandığı üzere cismi cevher sayar ve arazlar (nitelikler) ile tanımlar; ve arazların cismin zâtî sınırı olduğunun ve bu sebeple cismin arazların toplamı olduğunun farkına varamaz; fakat bu eski anlayış içinde sınırlı kalır. Eğer ben ona vahdet-i vücûdu (varlığın birliği) ve mertebelerini açıklarsam, bana, sen Yaratıcı'yı yaratılmış ve öncesizi sonradan olan yaptın diye itiraz eder ve bu gibi birçok kötü ve yakışıksız hayalleri fikrine getirir.

Meselâ zâtı ve Hâlık'ı mahlûktan tenzih edeyim derken, nazarının kısalığı kendisini zât-ı vacibi tahdîde düşürür ve onun kısa nazarı bu tahdîdi göremez; ve kezâ yukarıda 2782 numaralı beyitte îzâh olduğu üzere cismi, cevher addeder ve arazlar ile ta'rîf eder; ve arazlar cismin hadd-ı zâtīsi olduğunun ve binâenaleyh cisim, a'râzın hey'et-i mecmuası olduğunun farkına varamaz; fakat bu eski anlayış içinde mahsûr kalır. Eğer ben ona vahdet-i vücûdu ve merâtibi îzâh edersem, bana, sen Hâlık'ı mahlûk ve kadîmi hâdis yaptın diye i'tirâz eder ve bu gibi birçok kötü ve nâ-sezâ hayalleri fikrine getirir.

2803. Doğru işitmeğe herkes kādir değildir; her bir kuşcağızın lokması incir değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2803. Doğru işitmeye herkes kadir değildir; her bir kuşcağızın lokması incir değildir.

2804. Hususiyle ölmüş ve çürümüş bir kuş; bir hayal dolu gözsüz bir kör.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2804. Özellikle ölmüş ve çürümüş bir kuş; bir hayal dolu, gözsüz bir kör.

"Kuş"tan kasıt ruhtur; yani özellikle bir ruh ki, zahirî ilimlerle veya nefsanî sıfatlarla ölmüş ve çürümüş ve vehim kuvvetinin (gerçek olmayan tahayyül gücünün) etkisiyle batıl hayallerle dolmuş ve bu sebeple evliyanın ilimlerini göremeyecek derecede basiretsiz ve kör kalmış olursa, artık ona ilahî hakikatleri ve marifetleri işittirmek ve göstermek mümkün olmaz.

"Kuş"tan murâd, rûhdur; ya'nî husûsiyle bir rûh ki, ulûm-ı zâhiriyye ile veyâ sıfât-ı nefsâniyye ile ölmüş ve çürümüş ve kuvve-i vâhimenin te'sîriyle hayali bâtıl ile dolmuş ve binâenaleyh ulûm-ı evliyâyı göremiyecek derecede basîretsiz ve kör kalmış olursa, artık ona hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi işittirmek ve göstermek kābil olmaz.

2805. Balığın nakşına deniz ne ve kara ne? Hindûnun rengine sabun ne ve zâc ne?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2805. Balığın nakşına deniz ne ve kara ne? Hintlinin rengine sabun ne ve zaç ne?

Balık resmini ve heykelini ister denize bırak, ister karaya bırak; ne denizden hayat bulur, ne de karadan ölüm gelir; ona ikisi de eşittir. Aynı şekilde, kara renkli olan Hintliyi ister sabun ile yıkamış ol, ister vücuduna zaç yağı sürmüş ol, ikisi de birdir; sabun beyazlatmaz, zaç da karartmaz. Bunun gibi, ilâhî sırlara ait bilgilere (ulûm-ı ledünniyye) veya imana asıl yatkınlığı olmayan kimselere ne kadar telkin edilse fayda vermez; onlar insan resmine veya heykeline benzerler.

Balık resmini ve heykelini ister denize bırak, ister karaya bırak; ne denizden hayât bulur, ne de karadan mevt ârız olur; ona ikisi de müsâvîdir. Kezâ kara renkli olan Hindûyu ha sabun ile yıkamışsın, ha vücuduna zâc yağı sürmüşsün, ikisi de birdir; sabun beyazlatmaz, zâc da karartmaz. Bunun gibi, ulûm-ı ledünniyyeye veyâ îmâna ehliyyet-i asliyyesi olmayan kimselere ne kadar telkîn olunsa fäide vermez; onlar insan resmine veyâ heykeline benzerler.

2806. Süreti kâğıt üzerine gamlı nakş edersen, o gam ve şâdîden sebat tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2806. Şekli kâğıt üzerine gamlı nakşedersen, o gam ve sevinçten sebat tutmaz.

Eğer bir kâğıt üzerine gamlı bir insan şekli çizersen, o şeklin gamdan ve onun zıddı olan sevinçten haberi yoktur. Onun gamlı şekli mecazîdir, hakikî değildir.

Eğer bir kâğıt üzerine gamlı bir insan sûreti tersîm etsen, o sûretin gamdan ve onun zıddı olan şâdîden haberi yoktur. Onun gamlı sûreti mecâzîdir, hakîkî değildir.

2807. Onun sûreti gamlıdır ve o ondan fâriğdir; onun sûreti handandır ve o, ondan nişansızdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2807. Onun sûreti gamlıdır ve o ondan uzaktır; onun sûreti güler yüzlüdür ve o, ondan izsizdir.

Kendi tasvirine ve vehmine âşık olanlar ile Hak'ın zâtına âşık olanların ikisi de görünüşte âşık görünürler ve ah, of ederler; fakat ikisi kâğıt üzerine yapılan gamlı resme benzer; gerçek aşktan habersizdir ve onun aşkı mecazîdir.

Kendi tasvîr ve vehmine âşık olanlar ile zât-ı Hakk'a âşık olanların ikisi de sûrette âşık görünürler ve âh, of ederler; fakat ikisi kâğıt üzerine yapılan gamlı resme benzer; aşk-ı hakîkîden bî-haberdir ve onun aşkı mecâzîdir.

2808. Ve bu gam ve şâdî ki, gönülde bir hazdır, o şâdî ve gamın önünde nakşın gayri değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2808. Ve bu gam ve sevinç ki, gönülde bir hazdır, o sevinç ve gamın önünde nakıştan başka bir şey değildir.

Şekle âşık olanların gamı ve sevinci, sevgililerinin ayrılığı ve kavuşması ile gönülde oluşan bir haz ve hâldir; fakat zâta âşık olanların gam ve sevincinin önünde nakıştan başka bir şey değildir. Çünkü avamın gam ve sevinci korku ve ümittir; ve korku ve ümit ise nefis sevgisinden ortaya çıkar; nefis ise vehmedilmiş varlıktan ibarettir. Bu sebeple bunlar vehmin âşıkıdırlar; fakat insân-ı kâmile cemâlî tecellîden (güzellik tecellîsi) ünsiyet ve bu tecellînin gizlenmesinden ibaret olan celâlî tecellîden (ululuk tecellîsi) de heybet gelir. Bu sebeple gerçek olan gam ve sevinç bunlardır.

Sûret âşıklarının gamı ve meserreti, ma'şûklarının firâkı ve visâli ile gönülde hâsıl olan bir haz ve hâlettir; fakat zâta âşık olanların gam ve şâdîsinin önünde nakıştan başka bir şey değildir. Zîrâ avâmın gam ve şâdîsi havf ve recâdır; ve havf ve recâ ise hubb-i nefisten zuhûr eder; nefis ise vücûd-ı vehmîden ibârettir. Binâenaleyh bunlar vehmin âşıkıdırlar; fakat kâmile tecellî-i cemâlîden üns ve bu tecellînin istitârından ibaret olan tecellî-i celâlîden de heybet ârız olur. Binâenaleyh hakîkî olan gam ve şâdî bunlardır.

2809. Nakşın gamlı sûreti bizim içindir; ta ki doğru yol bizim hâtırımıza gele.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2809. Nakşın gamlı sureti bizim içindir; ta ki doğru yol bizim hatırımıza gelsin.

İnsan nakşı gibi olan suret ehlinin gamlı suretini görmek, bizim gibi mürşitler (doğru yolu gösterenler) zümresi içindir; ve bizim işimize yarar. Çünkü bu suret, bizim gibi mürşitlere maşuk (sevilen) ve matluptur (istenen); ayrılığı ve bir doğru yol olan maşukun vuslat (kavuşma) yolunda sebatı hatırlatır.

İnsan nakşı gibi olan ehl-i sûretin gamlı sûretini görmek, bizim gibi zümre-i mürşidân içindir; ve bizim işimize yarar. Çünkü bu sûret, bizim gibi mürşidlere ma'şûk ve matlûbdur; firâkı ve bir doğru yol olan ma'şûkun tarîk-ı vuslatında sebâtı ihtâr eder.

2810. Nakşın handân olan sûreti senin içindir; tâ ki o sûretten ma'na dürüst ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2810. Gülen nakış sureti senin içindir; tâ ki o suretten mana doğru olsun.

Yine o suret sahibinin gülen ve neşeli hâli, ey Hakk Yolcusu, senin içindir; çünkü sen o gülen sureti gördüğün zaman, onun istediğini ve sevdiğini elde edip keyiflenmiş olduğunu anlarsın; ve senin istediğin ve sevdiğin ise, Hak olup, O'na kavuşmak için çaba göstermenin gerekliliğini idrak edersin. Bu sebeple o gülen suret senin mananı doğru kılar. Nasıl ki Cenâb-ı Şâh-ı Nakşbend buyururlar ki: "Yolculuğum esnasında, oyun oynayan iki kumarbazla karşılaştım; birisi yenildiği halde arkadaşına derdi ki: 'Ey arkadaş, bu uğurda başımı bile feda etmekten çekinmem.' Bunu işitince Hakk'a kavuşmak için olan gayretimde bir kat daha şiddetli bir yol ortaya çıktı."

Yine o ehl-i sûretin gülen ve beşûş olan hey'eti, ey sâlik senin içindir; çünkü sen o sûret-i handânı gördüğü vakit, onun matlûbunu ve ma'şûkunu elde edip keyiflenmiş olduğunu anlarsın; ve senin matlûbun ve ma'şûkun ise, Hak olup, O'na vuslat için bezl-i himmet lüzûmunu idrâk edersin. Binâenaleyh o sûret-i handân senin ma'nânı dürüst kılar. Nitekim Cenâb-ı Şâh-ı Nakşbend buyururlar ki: Sülüküm esnasında, oyun oynayan iki kumarbaza rast geldim; birisi yutulduğu halde refîkına der idi ki: "Ey arkadaş, bu uğurda başımı bile fedâdan çekinmem." Bunu işitince Hakk'a vusûl için olan himmetimde bir kat daha reh-i şiddet peydâ oldu."

2811. Bu hamamlarda olan nakışlar, câmekânın haricinden, elbiseler gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2811. Bu hamamlarda olan nakışlar, câmekânın dışından, elbiseler gibidir.

Bu şerefli beyitte, Hz. Pîr'in zamanındaki hamamların iç düzenlemelerine ait bir örnek olduğu anlaşılır; fakat ne Ankaravî şerhinde ne de Hind şerhlerinde "Câmekân" hakkında açık bir anlam görülemedi. Hind şerhlerinden bir dereceye kadar anlaşılan anlam şudur: O zamanlarda hamamlarda, soyunanların elbiselerini asmaları için camlı dolaplar varmış; ve bu câmekânların iç tarafı duvar olup, oralara asılmış elbise nakışları yaparlarmış. Zamanımızdaki hamamlarda böyle şeyler görmediğimiz için, bu örneği anlamak bize zor gelir. Şerefli beyitte hamamlarda olan bu resimlerin câmekânın dışından bakıldığı zaman, asılmış elbiseler gibi göründükleri belirtilir ki, benzetme yönü sonraki beyitte açıklanır.

Bu beyt-i şerîfde, zamân-ı Hz. Pîr'deki hamamların tertibât-ı dâhiliyyele-rine taalluk eden bir misâl olduğu anlaşılır; fakat ne Ankaravîde ve ne de Hind şerhlerinde "Câme-ken" hakkında vâzıh bir ma'nâ görülemedi. Hind şerhlerinden bir dereceye kadar anlaşılan ma'nâ şudur: O vakitte hamamlarda, soyunanlar elbiselerini asmak için camlı dolaplar varmış; ve bu câmekân- ların iç tarafı duvar olup, oralara asılmış elbise nakışları yaparlarmış. Zamânımızdaki hamamlarda böyle şeyler görmediğimiz için, bu misâli anlamak bize müşkil gelir. Beyt-i şerîfde hamamlarda olan bu resimlerin câmekânın hâricinden bakıldığı vakit, asılmış elbiseler gibi göründükleri beyân buyrulur ki, vech-i teşbîh âtîdeki beyitte îzâh olunur.

2812. Sen hâricte oldukça elbiseler görürsün ve bu kadar. Ey hem-nefes, elbiseyi çıkar, içeriye gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2812. Sen dışarıda oldukça elbiseler görürsün ve bu kadar. Ey hem-nefes, elbiseyi çıkar, içeriye gel!

Ey Hakk Yolcusu olan arkadaş, henüz riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) hamamının içine girmeyenler, vehmî âşık ile Hakk âşığını ayırt edemezler. Onların görüşü, hamam camekânının dışarısından bakıp da içindeki elbise resimlerini, gerçek elbise görmelerine benzer. Nefsin enâniyet elbisesini soyun da, riyâzât ve mücâhedât hamamının içine gir, o zaman nakış ile elbiseyi ve vehmî âşık ile Hakk âşığını fark edesin.

Ey tarîk-ı Hakk'ın sâliki olan arkadaş, henüz riyâzet ve mücâhede hamamının içine girmeyenler, âşık-ı vehm ile, âşık-ı Hakk'ı tefrîk edemezler. Onların görüşü, hamam câmekânının hâricinden bakıp da içindeki elbise resimlerini, hakîkî elbise görmelerine benzer. Nefsin enâniyeti libâsını soyun da, riyâzet ve mücâhede hamamının içine gir, o vakit nakış ile libâs ve âşık-ı vehim ile âşık-ı Hakk'ı fark edesin.

2813. Zîrâ elbise ile o tarafa yol yoktur; ten cândan, elbise de tenden âgâh değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2813. Çünkü elbise ile o tarafa yol yoktur; ten candan, elbise de tenden haberdar değildir.

Maddî varlık (taayyün-i unsurî) ile hakikat âlemi tarafına yol yoktur, çünkü ten canın elbisesi gibidir; bu sebeple elbise tenden nasıl haberdar değilse, ten de candan öylece habersizdir.

Taayyün-i unsurî ile âlem-i hakikat tarafına yol yoktur, zîrâ ten cânın libâsı gibidir; binâenaleyh elbise tenden nasıl haberdâr değilse, ten de candan öylece bî-haberdir.

## A'râbîye ikrâm ve onun hediyesini kabûl için, halîfenin bekçilerinin ve nakîblerinin ileriye gelmesi

2814. O a'rabî, uzak sahradan vaktâki dârü'l-hilâfe kapısına erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2814. O bedevi, uzak çölden halifelik makamının kapısına ulaştığı zaman.

2815. İmdi nakîbler onun önüne geldiler; onun ceybine çok lutuf gül suyunu döktüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2815. Şimdi nakîbler onun önüne geldiler; onun cebine çok lütuf gül suyunu döktüler.

A'râbî'nin ihtiyacını o nakîbler söz söylemeksizin anladılar; onların işi, istemeden önce ihsan ve bağışta bulunmaktı.

A'râbînin ihtiyacını söz söylemeksizin o nakîbler anladılar; onların işi, talebden evvel ihsân ve atâ idi.

2816. Onun hâceti, söz söylemeksizin onların fehmi oldu. Onların işi talebden evvel atâ idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2816. Onun ihtiyacı, söz söylemeksizin onların anlayışı oldu. Onların işi talepten önce bağıştı.

Bedevînin ihtiyacını söz söylemeksizin o nakîbler (kavmin ileri gelenleri) anladılar; onların işi, talepten önce ihsan ve bağıştı.

A'râbînin ihtiyacını söz söylemeksizin o nakîbler anladılar; onların işi, talebden evvel ihsân ve atâ idi.

2817. Böyle olunca, ona dediler: Ey Arab'ın vechi neredensin; yoldan ve zahmetten nasılsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2817. Böyle olunca, ona dediler: Ey Arab'ın yüzü, neredensin; yoldan ve zahmetten nasılsın?

Bir insan bir kimsenin yüzünü gördüğü zaman, onun kim olduğunu tanıyabilir. Bu sebeple tanımak hususunda insan vücudunun özü, yüzdür. Bu anlama dayanarak "Ya veche'l-Arab" ey Arab'ın özü, demek olur. Halife nakîbleri "Ey Arab'ın özü, nerelisin, yani nefsin hangi mertebededir; ve Hakk yolculuğu sırasında çektiğin riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) sonucunda ne haldesin?" diye sordular.

Bir insân bir kimsenin yüzünü gördüğü vakit, onun kim olduğunu tanıyabilir. Binâenaleyh tanımak hususunda vücûd-ı insânînin zübdesi, vecihdir. Bu ma'nâya binaen يا وجه العرب "Ya veche'l-Arab" ey Arabın zübdesi, demek olur. Halife nakîbleri "Ey Arabın zübdesi, nerelisin, ya'nî nefsin hangi mertebededir; ve esnâ-yı sülükde çektiğin riyâzet ve mücâhededen ne haldesin?" diye sordular.

2818. (Arab) dedi: Eğer bana vecih verir iseniz, ben vechim; beni arkanıza koyduğunuz vakit, ben bî-vücûhum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2818. (Arab) dedi: Eğer bana değer verirseniz, ben değerliyim; beni arkanıza attığınız zaman, ben değersizim.

Eğer bana yüz verir ve beni yüceltirseniz, ben öz ve şerefli olurum; ve eğer bana iltifat etmezseniz, benim şeref ve yücelik yönlerinden hiçbir değerim olmaz.

Eğer bana yüz verir ve beni ta'zîz ederseniz, ben zübde ve şerîf olurum; ve eğer bana iltifat etmezseniz, benim vücûh-ı şeref ve izzetten hiçbir vechim olmaz.

2819. Ey kimseler ki, sizin yüzünüzde büyüklük alâmeti vardır; sizin fikriniz Ca'ferî altından daha hoştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2819. Ey yüzünüzde büyüklük alâmeti olan kimseler; sizin fikriniz Ca'ferî altından daha hoştur.

Ey Hakk'ın halifesinin (Allah'ın yeryüzündeki temsilcisinin) vekilleri, sizin yüzlerinizde manevî büyüklük alâmeti görüyorum; sizin yüzlerinizdeki ilâhî nurun parlaklığı, Abbasi halifelerinin vezirlerinden Ca'fer Bermekî'nin bastırdığı hâlis altının parlaklığından daha latif ve daha hoştur. Tarihte yazılıdır ki, Ca'fer Bermekî'nin vezirliğinden önce, bakır ile karışık sikke basarlarmış. Kimyager olan Ca'fer Bermekî, vezir olunca sikkelerin hâlis altından basılmasını emretmiş. Nasıl ki Enverî'nin kasidelerinde zikredilmiştir. Bu anlama göre hâlis altın denecek yerde, "Ca'ferî altın" tabiri kullanılmaya başlanmıştır.

Ey halîfe-i Hakk'ın nakîbleri, sizin yüzlerinizde ma'nevî büyüklük alâmeti görüyorum; sizin yüzlerinizdeki nûr-ı ilâhî parlaklığı, hulefâ-yı Abbasiyye vüzerâsından Ca'fer Bermekî'nin darb ettirdiği hâlis altının parlaklığından da- ha latîf ve daha hoştur. Târihte mastûrdur ki, Ca'fer Bermekî'nin vezâretinden evvel, bakır ile karışık sikke darb ederlermiş. Kimyâger olan Ca'fer Bermekî, vezîr olunca sikkelerin hâlis altından darbını emr etmiş. Nitekim Enverî'nin kasîdelerinde mezkûrdur. Bu ma'nâya binâen hâlis altın denecek yerde, "Ca'ferî altın" ta'bîri kullanılmağa başlanmıştır.

2820. Ey kimseler, sizin bir dîdârınız dîdârlardır. Ey kimseler, sizin dîdârınız [2779] za altınlar saçılsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2820. Ey kimseler, sizin bir görüşünüz birçok görüştür. Ey kimseler, sizin görüşünüze altınlar saçılsın!

Yani sizi bir kere görmek, birçok görmeye karşılıktır ve sizin bir kere görülmenize altınlar feda olsun. Yani "Ben sizin huzurunuza dünyevi menfaat elde etme kastıyla geldim; fakat sizi gördüğümde ve sizin bakışınızdan hâlim değişti ve bende manevi fayda kastı oluştu. Bu sebeple sizin bu bir bakışınıza dünyevi menfaat feda olsun" demek olur.

Ya'nî sizi bir kere görüş, birçok görüşlere mukābildir ve sizin bir kere görülmenize altınlar fedâ olsun. Ya'nî "Ben sizin huzûrunuza menfaat-i dünyeviyye istihsâli kasdıyla geldim; fakat vaktāki sizi gördüm ve sizin nazarınızdan hâlim başkalaştı ve bende nef-i ma'nevî kasdı hâsıl oldu. Binâenaleyh sizin bu bir nazarınıza menfaat-i dünyeviyye fedâ olsun" demek olur.

2821. Ey kimseler, hepiniz Allah'ın nûruyla nazar eder olup, şahın kapısında atâ için gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2821. Ey kimseler, hepiniz Allah'ın nuruyla bakar olup, şahın kapısına bağış için gelmiştir.

Bu şerefli beyit, "Müminin ferasetinden sakınınız, çünkü o Allah'ın nuruyla bakar" hadis-i şerifine işaret eder. Bu hadis-i şerifte "şer'î feraset"e işaret edilmiştir; ve feraset iki çeşittir: birisi "hikemî feraset" (şekil ve dış görünüşten kişinin hâllerini keşfetme), diğeri "şer'î feraset" (kişinin iç dünyasından hâllerine vâkıf olma). Yani "Sizin hepiniz, iç hâllere bakar bir durumda olup, zamanın kutbu olan şahın kapısına bağış dilemek için gelenlere bahşiş ve bağış dağıtma kastıyla o kapıda durmuşsunuz" demektir. Bu şerefli beyitte aynı şekilde "Yüce Allah'ın üç yüz kimsesi vardır ki, kalpleri Âdem'in kalbi gibidir" hadis-i şerifinde beyan edilen ilahi nakîblere (Allah'ın seçkin kulları) işaret edilir. Bu zatlar "ebrar" (iyiler) ve "ahyâr" (hayırlılar) zümresinden daha ileridir. İçlerinden birisi vefat ederse, yerine Allah'ın kullarından uygun birini getirirler. Bunların görevi, muhtaç olan kulların işlerini düzeltmektir; hepsi zamanın kutbunun emri altındadır.

Bu beyt-i şerif اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakınınız, zîrâ o Allah'ın nûruyla nazar eder" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Bu hadis-i şerîfde "firâset-i şer'iyye'ye işaret buyrulmuştur; ve firâset iki nevi' olup, birisi "firâset-i hikemiyye", diğeri "firâset-i şer'iyye"dir. Firâset-i hikemiyye, şekil ve şemâilden şahsın ahvâlini keşiftir; ve firâset-i şer'iyye ise şahsın bâtınından ahvâline ıttıla'dır. Ya'nî "Sizin hepiniz, ahvâl-i bâtıneye nazar eder bir hâlde olup, kutb-ı zamân olan şâhın kapısına isti'tâf için gelenlere bahşiş ve atâ ibzāli kasdıyla o kapıda durmuşsunuz" demek olur. Bu beyt-i şerîfde keza ان لله ثلاثمأة قلوبهم كقلب آدم ya'ni "Allah Teâlâ'nın üç yüz kimsesi vardır ki, kalbleri kalb-i Adem gibidir" hadis-i şerîfinde beyân buyrulan nukabâ-i ilâhiyyeye işâret olunur. Bu zevât "ebrâr" ve "ahyâr" tâifesinden daha ileridir. İçlerinden birisi fevt olursa yerine ibâdullâhdan bir münasibini getirirler. Bunların vazîfeleri muhtâç olan ibâdın umûrunu tesviye etmektir; cümlesi kutb-ı zamânın emri altındadır.

2822. Tâ ki o nazar kimyalarını, beşer şahıslarının başı üzerine vurasınız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2822. O bakış kimyalarını, insan şahıslarının başı üzerine vurasınız.

Padişahın kapısında durmanızın sebebi, kimya değerinde olan bakışlarınızı, tabiat kanunları altında bakır gibi eksik bir maden hâlinde kalan insan şahıslarının başı üzerine yöneltip, onları altın yapma amacıdır. Hafız Şîrâzî de bu anlamda şöyle buyurur: "O kimseler ki, toprağı bakışlarıyla kimya ederler; olabilir mi ki, bize de göz ucuyla baksınlar."

Şâhın kapısında durmanızın sebebi, kimyâ mesâbesinde olan nazarlarınızı, ahkâm-ı tabîat altında bakır gibi nâkıs bir ma'den hâlinde kalan, eşhâs-ı beşerin başı üzerine atf edip, onları altın yapmak kasdıdır. Hafız Şîrâzî dahi bu ma'nâda buyururlar: "O kimseler ki, toprağı nazarlarıyla kimyâ ederler; olabilir mi ki, bize de göz ucu ile baksınlar."

2823. Ben garîbim, sahradan geldim, sultanın lutfu ümidi üzerine geldim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2823. Ben garibim, sahradan geldim, sultanın lütfu ümidi üzerine geldim.

Ben garibim, tabiatın en aşağı derecesindeki sahradan geldim; ve bu kapıya gelişim, zamanın sultanı olan kutbun (tasavvufta manevi önder) ve Hakk'ın halifesinin lütfuna erişme ümidi iledir.

Ben garībim, esfel-i sâfilîn-i tabîat sahrâsından geldim; ve bu kapıya gelişim sultân-ı vakt olan kutbun ve halîfe-i Hakk'ın lutfuna nâiliyyet ümîdi iledir.

2824. Onun lutfunun kokusu sahraları tuttu; kumun zerreleri de cânları tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2824. Onun lütfunun kokusu sahraları tuttu; kumun zerreleri de canları tuttu.

Zamanın kutbunun (manevi liderinin) feyzinin kokusu bütün çöllere yayıldı; kumların zerreleri bile manevi hayat bulup canlara karıştı ve tesir etti. Bu duygu üzerine feyze nail olmak için, ben de bu kapıya geldim.

Kutb-ı zamânın feyzinin kokusu bütün çöllere yayıldı; kumların zerrâtı bile hayât-ı ma'neviyye bulup cânlara karıştı ve te'sîr etti. Bu duygu üzerine nâil-i feyz olmak için, ben de bu kapıya geldim.

2825. Buraya kadar dînâr için geldim, vaktaki eriştim, dîdârın sarhoşu oldum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2825. Buraya kadar dinar için geldim, eriştiğim zaman, didarın sarhoşu oldum.

Buraya kadar, para ve geçim gibi dünyevi menfaatler kastıyla geldim; huzura eriştiğim zaman; manevi güzelliğin sarhoşu oldum ve artık gönülde dünyevi menfaatlere dair bir ilgi kalmadı.

Buraya kadar, para ve maîşet gibi menfaat-i dünyeviyye kasdıyla geldim; vaktāki huzûra eriştim; cemâl-i ma'nevînin sarhoşu oldum ve artık gönülde menfaat-i dünyeviyye alâkası kalmadı.

2826. Bir şahıs ekmek için, ekmekçi tarafına koştu; ekmekçinin hüsnünü gördüğü vakit cân verdi. Bir kimsenin, bir maksad ile bir yere gidip, orada bu maksadından başka bir netîce hâsıl olduğunu beyân için getirilmiş olan bir misâldir ki, bu misâl Arabın hâlini tasvîr eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2826. Bir kişi ekmek için ekmekçiye koştu; ekmekçinin güzelliğini gördüğü zaman can verdi. Bir kimsenin, bir maksat ile bir yere gidip, orada bu maksadından başka bir sonuç hâsıl olduğunu beyan için getirilmiş olan bir örnektir ki, bu örnek Arab'ın hâlini tasvir eder.

2827. Birisi teferrüc için gülistana gitti; onun teferrücü, bahçıvanın cemâli oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2827. Birisi gezmek için gül bahçesine gitti; onun gezmesi, bahçıvanın güzelliği oldu.

Bu da, başka bir örnektir.

Bu da, dîğer bir misâldir.

2828. A'râbî gibi ki, kuyudan su çekti; Yûsuf'un yüzünden âb-ı hayatı tattı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2828. Arabî gibi ki, kuyudan su çekti; Yusuf'un yüzünden âb-ı hayatı tattı.

Bilinmeli ki Yusuf (a.s.) kardeşleri tarafından kıskançlık sebebiyle kuyuya atıldı ve oraya bir kervan kondu. Kervan fertlerinden bir Arap, su çekmek için kovasını kuyuya salıverdi. Yusuf (a.s.) kovaya sarılıp yukarıya çıktı. Su çeken Arap, Yusuf'u "يا بشري هذا غلام" yani "Müjde yahu! İşte bir köle!" diye bağırarak karşıladı. Nasıl ki kıssası Yusuf Suresi'nde açıklanır. Su çekmek amacıyla gelen Arap, başka bir sonuç elde etmiş olduğundan, bu da halifenin huzuruna gelen Arabî'nin hâlini tasvir eden diğer bir örnek olarak zikredilmiştir.

Ma'lumdur ki Yûsuf (a.s.) birâderleri tarafından sâika-i hased ile kuyuya atıldı ve oraya bir kervân kondu. Kervan efrâdından bir Arab su çekmek için kovasını kuyuya salıverdi. Yûsuf (a.s.) kovaya sarılıp yukarıya çıktı. Su çeken Arab cenab-ı Yusuf'u يا بشري هذا غلام ya'ni “Müjde yâhû! İşte bir köle!" diye bağırdı. Nitekim kıssası sûre-i Yûsuf'da beyân buyrulur. Su çekmek maksadıyla gelen Arab, başka bir netîce elde etmiş olduğundan, bu da huzûr-ı halîfeye gelen A'râbînin hâlini tasvîren diğer bir misal olarak zikr olunmuştur.

2829. Mûsâ gitti ki, ele bir ateş getire; bir ateş gördü ki, o ateşten kurtuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2829. Musa gitti ki, eline bir ateş getire; bir ateş gördü ki, o ateşten kurtuldu.

Bilinmeli ki Musa (a.s.) Medyen tarafına gittiği zaman Şuayb (a.s.)'ın kız kardeşiyle evlenmişti. Annesini ve kardeşini görmek için Şuayb (a.s.)'dan izin alıp eşiyle beraber yola çıktı. Yolculuk esnasında yolu kaybedip Vadi-i Eymen tarafına düştüler. Gece karanlık olmakla beraber, hava da pek soğuktu. O sırada eşi de doğum yapıyordu. Biraz ateş yakmak gerekti. Musa her ne kadar çakmak ile ateş yakma teşebbüsünde bulunduysa da, bir türlü ateş tutturamadı. Bu sırada uzaktan bir ateş gördü; o ateşe doğru gittiği zaman, beyaz ateşle çevrili yeşil bir ağaç gördü ki, o ateşin asla yeşil ağaca zararı yoktu. Ve o çevrede tek bir kişi de mevcut değildi. Musa (a.s.) bu hâlle şaşkınlık içindeyken, ağaçtan "Muhakkak ki ben, Allah'ım" (Tâhâ, 20/14) hitabı geldi. Şeyh-i Ekber, Musa Fassı'nın sonunda buyururlar ki: "Ateş, Musa'nın muhtaç olduğu bir şey olduğu için, Yüce Allah ona istediği şeyde tecelli etti ve bu tecelliyi de, O'na yönelmesi ve O'ndan yüz çevirmemesi için yaptı. Zira Musa'ya o sırada istediği ateş suretinden başka bir surette tecelli etseydi, Musa (a.s.) dikkatini ateş aramak gibi özel bir isteğe topladığı için, istediği şeyin dışındaki suretteki tecelliye iltifat etmezdi ve derdi ki: "Bana şimdi ateş lazımdır; hele ben ihtiyacım olan ateşi tedarik edeyim; sonra şu acayip hâlin tahkikine başlayayım." Bu sebeple o, Hak'tan yüz çevirmiş olurdu; ve o Hak'tan yüz çevirince, Hak dahi ondan yüz çevirirdi. Bundan anlaşılır ki, Yüce Allah lütfedeceği bir kuluna istediği surette tecelli buyurur." İşte şerefli beyitte bu olaya ve hakikate işaret buyrulur.

Ma'lumdur ki Mûsâ (a.s.) Medyen tarafına gittiği vakit Şuayb (a.s.)ın kerîmesini tezevvüc etmiş idi. Vâlidesini ve kardeşini görmek için, Şuayb (a.s.)dan izin alıp harem-i âlîsiyle beraber yola çıktı. Esnâ-yı seferde yolu gâib edip Vâdî-i Eymen tarafına düştüler. Gece karanlık olmakla beraber, hava da pek soğuk idi. O esnâda harem-i muhteremleri de vaz'-ı haml ediyordu. Biraz ateş yakmak îcâb etti. Cenâb-ı Mûsâ her ne kadar çakmak ile ateş yakmak teşebbüsünde bulundu ise de, bir türlü ateş tutturamadı. Bu sırada uzaktan bir ateş gördü; o ateşten tarafa gittiği vakit, beyaz ateşle muhît yeşil bir ağaç gördü ki, o ateşin aslâ yeşil ağaca zararı yok idi. Ve o havâlide ferd-i vâhid de mevcûd değil idi. Mûsâ (a.s.) bu hâlle tahayyürde iken, ağaçtan إنى أنا الله (Tâhâ, 20/14) [Muhakkak ki ben, Allah'ım] hitâbı geldi. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fass-1 Mûsevî nihâyetinde buyururlar ki: “Ateş cenâb-ı Mûsâ'nın muhtâç olduğu bir şey bulunduğu için, Allah Te- âlâ hazretleri ona matlûbunda tecellî etti ve bu tecellîyi de, O'na teveccüh etmesi ve O'ndan i'râz etmemesi için yaptı. Zîrâ cenâb-ı Mûsâ'ya o sırada matlûbu olan ateş sûretinden gayri bir sûrette tecellî ede idi, Mûsâ (a.s.) himmetini ateş aramak gibi bir matlûb-ı hâs üzerine cem' ettiği için, matlûbunun gayri olan sûretteki tecellîye iltifat etmez idi ve der idi ki: "Bana şimdi ateşin lüzûmu vardır; hele ben ihtiyacım olan ateşi tedârik edeyim; sonra şu hâl-i acîbin tahkîkıne mübâşeret edeyim." Binâenaleyh o Hak'dan yüz çevirmiş olur idi; ve o Hak'dan yüz çevirince, Hak dahi ondan yüz çevirir idi. Bundan anlaşılır ki, Hak Teâlâ lutf edeceği bir kuluna matlûbu sûretinde tecellî buyurur." İşte beyt-i şerîfde bu vak'aya ve hakîkate işaret buyrulur.

2830. Îsâ düşmanlardan kurtulmak için sıçradı; o sıçramak, dördüncü asumâna götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2830. İsa düşmanlardan kurtulmak için sıçradı; o sıçramak, dördüncü göğe götürdü.

Yani İsa (a.s.)a kasteden düşmanların teşebbüsleri başka bir sonuç verdi. Nasıl ki bu olay Nisa suresinin sonlarında beyan buyrulmuştur; bu da diğer bir örnektir.

Ya'nî Îsâ (a.s.)a kasd eden düşmanların teşebbüsleri başka bir netîce verdi. Nitekim bu vak'a sûre-i Nisâ'nın nihâyetlerinde beyân buyrulmuştur; bu da diğer bir misâldir.

2831. Âdem'in tuzağı buğday başağı olmuş; nihayet onun vücudu, insanların başağı olmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2831. Âdem'in tuzağı buğday başağı olmuş; nihayet onun vücudu, insanların başağı olmuş.

Yani Âdem, yasak ağaca bir niyetle yöneldi; fakat bunun içinde başka bir sonuç ortaya çıktı. Bu da diğer bir örnektir.

Ya'nî Adem, şecere-i menhiyyeye bir niyyetle kasd etti; fakat onun zımnında başka netîce hâsıl oldu. Bu da diğer bir misâldir.

2832. Doğan kuşu gıda için tuzak tarafına gelir; şahın bileğini ve ikbal ve fer bulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2832. Doğan kuşu gıda için tuzak tarafına gelir; şahın bileğini ve ikbal ve fer bulur.

Bilinmeli ki doğan kuşunu tutup terbiye ederler ve avlarda, kuşları tutmak için kullanırlar; ve bunları avcılar bileklerinin üstünde tutarlar; ve böyle terbiyeli doğan kuşları, çoğunlukla ava giden padişahların kolları üzerinde ikbal (talih açıklığı) ve fer (parlaklık) içinde yaşarlar. Yani doğan kuşu gıda bulmak amacıyla gelir tuzağa tutulur; ve neticede şahın kolu üzerinde devlet içinde yaşar. Bu da diğer bir örnektir.

Ma'lumdur ki doğan kuşunu tutup terbiye ederler ve avlarda, kuşları tutmak için istihdâm ederler; ve bunları avcılar bileklerinin üstünde tutarlar; ve böyle terbiyeli doğan kuşları, ekseriyâ ava giden pâdişâhların kolları üzerinde ikbâl ve fer içinde yaşarlar. Ya'nî doğan kuşu gıdâ bulmak kasdıyla gelir tuzağa tutulur; ve netîcede şâhın kolu üzerinde devlet içinde yaşar. Bu da dîğer bir misâldir.

2833. Çocuk kuş ümîdi üzere ve babasının lutfu ile kesb-i hüner için mektebe gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2833. Çocuk, kuş ümidi üzerine ve babasının lütfu ile hüner kazanmak için okula gitti.

Çocuğu okulda öğrenime teşvik etmek için babası, lütuf ve ikramlar vaat eder ve "Sana güzel kuşlar alacağım, okula git oku" der.

Çocuğu mektebde tahsile teşvik için babası, lutuf ve ikramlar va'd eder ve sana güzel kuşlar alacağım, mektebe git oku, der.

2834. O birisi mektebden sonra sadra mensub olmuş, aylık vermiş ve bir bedir olmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2834. O birisi okuldan sonra sadra mensup olmuş, aylık almış ve bir dolunay olmuş.

Çocuk, babasının vaat ettiği kuşa kavuşup oynamak için okula gider ve bu amaçla eğitimine çaba gösterir. Çocuklardan birisi sonunda devlet yönetiminde sadra geçer ve başkan olur; ve önce eğitim için aylık alır; sonra da ayın dolunay hâlindeki parlaklığı gibi, ilim ve makam bakımından akranları ve benzerleri arasında parlak olur.

Çocuk, babasının va'd ettiği kuşa nâil olup oynamak için mektebe gider ve bu maksad ile tahsîle sa'y eder. Çocuklardan birisi nihâyet idâre-i hükûmette sadra geçer ve reîs olur; ve evvelen tahsîl için aylık verir; sonra da ayın bedir hâlindeki parlaklığı gibi, ilim ve mansıb i'tibariyle akrân ve emsâli arasında parlak olur.

2835. Kîn için, Ahmed'in kam'ı, din inadı için Abbâs harbe gelmiş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2835. Kin için, Ahmed'in kahretmesi için, din inadı için Abbas harbe gelmiş.

Ahmed (a.s.) Efendimiz'in amcaları olan Hz. Abbas (r.a.) cahiliyet döneminde intikam almak ve (S.a.v.) Efendimiz'i kahretmek için kin ve din taassubu (bağnazlığı) sebebiyle Bedir muharebesinde hazır bulunmuştu. O harp neticesinde mağlup ve esir oldu; ve o esnada da İslamiyet'i kabul etti.

Ahmed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz'in amcaları olan Hz. Abbâs (r.a.) zamân-ı câhiliyyette intikām almak ve (S.a.v.) Efendimiz'i kahr etmek için kîn ve taassub-ı dîn sâikasıyla Bedir muhârebesinde hâzır olmuş idi. O harb neticesinde mağlûb ve esîr oldu; ve o esnâda da İslâmiyyeti kabûl etti.

2836. Hilafette o ve onun evladı, kıyamete kadar dîne zahîr ve muîn oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2836. Hilafette o ve onun evladı, kıyamete kadar dine yardımcı ve destekçi oldu.

Hz. Abbas (r.a.) Müslüman olduktan sonra, kendisi dine yardımcı olduğu gibi İbn Abbas hazretleri de peygamberlik makamının yönlendirmesiyle Kur'an-ı Kerim hakkında müfessirlerin sultanı oldu; ve onun evladı Bağdat'ta hilafete nail olup, İslam dinine hizmet ettiler. Bu şerefli beyitte "kıyamete kadar" ifadesi hakkında Ankaravî hazretleri "Onun neslinden olanlar manevi hilafete mazhar olup, yüce dine kıyamete kadar yardımcı ve destekçi olsa şaşılacak bir şey değildir" buyururlar. Hint şarihleri bu konuda bir şey yazmamışlardır.

Hz. Abbas (r.a.) islâm olduktan sonra, kendisi dîne zahîr olduğu gibi Ibn Abbâs hazretleri de tevcîh-i risâlet-penâhî ile Kur'ân-ı Kerîm hakkında sultânü'l-müfessirîn oldu; ve onun evlâdı Bağdad'da nâil-i hilâfet olup, dîn-i Îslâm'a hizmet ettiler. Bu beyt-i şerîfde "kıyâmete kadar" ta'bîri hakkında Ankaravî hazretleri "Onun neslinden olanlar hilâfet-i ma'neviyye mazharı olup dîn-i mübîne, kıyâmete kadar zahîr ve muîn olsa aceb değildir" buyururlar. Hind şârihleri bu husûsta bir şey yazmamışlardır.

2837. Ben bu kapıya, bir şey isteyici olarak geldim; dehlîze geldiğim vakit sadr oldum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2837. Ben bu kapıya, bir şey isteyici olarak geldim; dehlize geldiğim vakit sadr oldum.

Halifenin huzuruna yağmur suyu getiren Arap der ki: "Ben bu halifenin kapısına, geçimime yardımcı olması için bir şey istemek üzere geldim; yüce bir manevî mertebeye ulaştım."

Huzûr-ı halîfeye yağmur suyu getiren Arab der ki: "Ben bu halîfenin kapısına, emr-i maîşetime medâr olmak için bir şey istemek üzere geldim; âlî bir mertebe-i ma'neviyyeye nâil oldum."

2838. Ekmek için hediye olarak su getirdim; ekmek kokusu, beni cennetlerin sadrına götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2838. Ekmek için hediye olarak su getirdim; ekmek kokusu, beni cennetlerin sadrına götürdü.

2839. Ekmek âdemîyi cennetten dışarıya sürdü; ekmek beni cennetliklere karıştırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2839. Ekmek insanı cennetten dışarıya sürdü; ekmek beni cennetliklere karıştırdı.

Tabiatın en aşağı derecesi içinde gıda bağımlılığı, insanları ruhanî zevkler cennetinden dışarıya çıkardı; aksine yine o ekmek ve gıda bağımlılığı, beni cennete ait olan ruhanîler arasına karıştırdı.

Esfel-i sâfilîn-i tabîat içinde kayd-ı gıdâ, insanları ezvâk-ı rûhâniyye cennetinden hârice çıkardı; halbuki yine o ekmek ve gıda kaydı, beni cennete mensûb olan rûhânîler arasına karıştırdı.

2840. Melek gibi sudan ve ekmekten kurtuldum; bu kapıda felek gibi garaz-[2799] sız oldum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2840. Melek gibi sudan ve ekmekten kurtuldum; bu kapıda felek gibi garazsız oldum.

Melekler gibi ruhanî olup yemek ve içmek bağından kurtuldum; artık ben, bu Hakk'ın halifesinin kapısında, felekler gibi asla nefsanî bir garaz (gizli amaç, kötü niyet) olmaksızın dönüyorum.

Melekler gibi rûhânî olup yemek ve içmek kaydından kurtuldum; artık ben, bu halîfe-i Hakk'ın kapısında, felekler gibi asla bir garaz-ı nefsânî olmaksızın devr ediyorum.

2841. Cihanda âşıkların cisminden gayri ve canından gayri garazsız devr olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2841. Âşıkların bedeninden ve canından başka, dünyada garazsız bir dönüş olmaz.

Dünyada hiçbir kimsenin dönüşü ve hareketi garazsız ve maksatsız değildir. Ya dünyevî ya da uhrevî bir garaz ile gerçekleşir; fakat âşıklarda ne dünyevî ne de uhrevî bir emel kalmamış olduğu için, onların dönüş ve hareketleri, bir garaz ve maksada dayanmaz.

Onun beyanındadır ki, dünyanın âşıkı, üzerine güneşin ışığı yansımış olan duvarın âşıkı gibidir; ve o, bu ışık ve parlaklığın duvardan olmayıp, dördüncü felekteki güneşin cisiminden olduğunu anlamak için çaba ve gayret etmedi; şüphesiz gönlünü tamamen duvara verdi; ve ne zaman ki güneşin ışığı güneşe ulaştı, o mahrum kaldı. "Onların arası ile iştah ettikleri şeyin arasına engel olundu." "Zina ettiğin vakit hür kadınla et ve çaldığın vakitte dahi büyük inci çal" Arap atasözüdür.

Hz. Pîr 2797 numaralı beyitte "Esmâ ve sıfât vehmine âşık olan kimse, zât âşıkı değildir" buyurmuşlardı. Bu anlamı, bu bahiste teyit ve izah buyururlar. Bilinmeli ki, dünya dediğimiz bu kesif ve çokluk yurdu, hakikî varlığın mertebelere inişlerinden bir mertebedir. Mutlak Zât mertebesinde müstağrak ve muzmahil olan esmâ ve sıfât, o Mutlak Zât'ın her bir mertebeye inişinde, bu mertebenin yatkınlığına göre ortaya çıkarlar ve her mertebe birbirinden farklıdır. Nasıl ki melekler âlemi, insanlık âleminin aynısı değildir ve her biri başka başkadır. Ve bu mertebeler itibarî oldukları için, asla sabit değildir; hepsi bozulup kendi asılları olan zâta dönerler. Nitekim ayet-i kerîmede كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Kasas, 28/88) yani "O'nun zâtı müstesna olmak üzere her bir şey helak olacaktır; hüküm O'nundur ve O'na döndürüleceksiniz" buyrulur. Mademki dünya dahi, ilahî mertebelerden bir mertebe olup vehmedilmiş ve helak olacak ve aslına dönecektir; bu sebeple dünyaya âşık olan kimse, üzerine güneş ışığı yansımış olan duvarın âşıkı gibi olur. Ne zaman ki o âşık olduğu vehmedilmiş şekil yok olur, artık âşıkın aşkının ilişki kuracağı yer kalmaz. Bu sebeple iştah ettiği şey ile âşık arasında Hak engel olur. Böyle olunca, eğer âşık olacak isen esmâ ve sıfâtın gölgelerine değil, zâta âşık ol! Nitekim bu anlamda Arapların kullandığı bir atasözü akla gelir ki, şöyle söylerler: "Eğer zina edersen hür kadınla et ve eğer çalarsan, büyük inciyi çal!" Yani bir şeyin iyisini ve en üstününü seç, demektir. Bunun Türkçede karşılığı olan "Eğer asılırsan, frenk sicimine asıl" atasözüdür.

Cihânda hiçbir kimsenin devri ve hareketi garazsız ve maksadsız değildir. Ya dünyevî veyâ uhrevî bir garaz ile vâki' olur; fakat âşıklarda ne dünyevî ve ne de uhrevî bin emel kalmamış olduğu için, onların devir ve hareketleri, bir garaz ve maksada müstenid değildir.

Onun beyânındadır ki, dünyânın âşıkı, üzerine güneşin ziyâsı aksetmiş olan duvarın âşıkı gibidir; ve o, bu ziyâ ve parlaklık duvardan olmayıp, dördüncü felekteki güneş cirminden olduğunu anlamak için cehd ve sa'y etmedi; şübhesiz gönlünü kâmilen duvara verdi; ve vaktâki güneşin ziyâsı güneşe ulaştı, o mahrûm kaldı. "Onların arası ile iştihâ ettikleri şeyin arasına hâil olundu." "Zinâ ettiğin vakit hürre ile et ve çaldığın vakitte dahi büyük inci çal" Arab darb-ı meselidir

Hz. Pîr 2797 numaralı beyitte "Esmâ ve sıfât vehmine âşık olan kimse, âşık-ı zât değildir" buyurmuşlar idi. Bu ma'nâyı, bu bahiste te'yîd ve îzâh buyururlar. Ma'lûm olsun ki, dünyâ dediğimiz bu mevtın-ı kesîf-i keserât, vücûd-ı hakîkînin merâtibe tenezzülâtından bir mertebedir. Zât-ı mutlak mertebesinde müstağrak ve muzmahil olan esmâ ve sıfât, o Zât-ı mutlakın her bir mertebeye tenezzülünde, bu mertebenin isti'dâdına göre zâhir olurlar ve her mertebe yekdiğerinin gayridir. Nitekim âlem-i melekiyyet, âlem-i insâniyyetin aynı değildir ve her birerleri başka başkadır. Ve bu merâtib i'tibârî oldukları için, aslâ sâbit değildir; cümlesi bozulup kendi asılları olan zâta rücû' ederler. Nitekim âyet-i kerîmede كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Kasas, 28/88) ya'nî "O'nun zâtı müstesnâ olmak üzere her bir şey hâliktir; hüküm O'nundur ve O'na rücû' olunur" buyrulur. Mâdemki dünyâ dahi, merâtib-i ilâhiyyeden bir mertebe olup mevhûm ve hâliktir ve aslına rücû' edecektir; binâenaleyh dünyâya âşık olan kimse, üze- Onun beyânındadır ki, dünyanın âşıkı, üzerine güneşin ziyâsı aksetmiş olan duvarın âşıkı gibidir; ve o, bu ziyâ ve parlaklık duvardan olmayıp, dördüncü felekteki güneş cirminden olduğunu anlamak için cehd ve sa'y etmedi; şübhesiz gönlünü kâmilen duvara verdi; ve vaktāki güneşin ziyâsı güneşe ulaştı, o mahrûm kaldı. "Onların arası ile iştihâ ettikleri şeyin arasına hâil olundu." "Zinâ ettiğin vakit hürre ile et ve çaldığın vakitte dahi büyük inci çal" Arab darb-ı meselidir

Hz. Pîr 2797 numaralı beyitte "Esmâ ve sıfât vehmine âşık olan kimse, âşık-ı zât değildir" buyurmuşlar idi. Bu ma'nâyı, bu bahiste te'yîd ve îzâh buyururlar. Ma'lûm olsun ki, dünyâ dediğimiz bu mevtın-ı kesîf-i keserât, vücûd-ı hakîkînin merâtibe tenezzülâtından bir mertebedir. Zât-ı mutlak mertebesinde müstağrak ve muzmahil olan esmâ ve sıfât, o Zât-ı mutlakın her rine güneş ziyası aks etmiş olan duvarın âşıkı gibi olur. Vaktâki o âşık olduğu sûret-i mevhûme zâil olur, artık âşıkın aşkının taalluk edeceği mahal kalmaz. Binâenaleyh iştihâ ettiği şey ile âşık arasında Hak hâil olur. Böyle olunca, eğer âşık olacak isen zılâl-ı esmâ ve sıfâta değil, zâta âşık ol! Nitekim bu ma'nâda Arabların kullandığı bir darb-ı mesel hâtıra gelir ki, şöyle söylerler : "Eğer zinâ edersen hürre ile et ve eğer çalar isen, büyük inciyi çal!" Ya'nî bir şeyin iyisini ve a'lâsını intihâb et, demektir. Bunun Türkçe'de mukābili olan "Eğer asılır isen, frenk sicimine asıl" darb-ı meselidir.

2842. Küllün âşıkları cüz'ün âşıkları değildir; cüz'ün müştâkı olan kimse, küllden kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2842. Bütünün âşıkları, parçanın âşıkları değildir; parçaya düşkün olan kimse, bütünden uzak kaldı.

"Bütün"den kasıt, mutlak varlıktır ve "parça"dan kasıt kayıtlı varlıktır. Çünkü bütün mertebelerde, isimler ve sıfatlar sebebiyle kayıtlanan ve belirginleşen mutlak varlıktır. Ve "parça"dan kasıt, bir şeyin bütününü oluşturan kısımlar değildir; aksine mutlak varlığın her mertebesinde, isimlerin ve sıfatların etkilerinin ilişkili olduğu tecelli yerleridir.

“Küll”den murâd, mutlak ve “cüz”den murâd mukayyeddir. Zîrâ cemî-i merâtibde esmâ ve sıfât hasebiyle takayyüd ve taayyün eden vücûd-ı mutlak-tır. Ve “cüz”den murâd, bir şeyin küllünü terkîb eden eczâ değildir; belki vücûd-ı mutlakın her mertebesinde, esmâ ve sıfatın âsârının taalluk ettiği mezâhirdir.

2843. Vaktaki bir cüz' bir cüz'e âşık olur, onun ma'şûku çabuk kendi küllüne gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2843. Bir cüz bir cüze âşık olduğunda, onun maşuku çabuk kendi bütününe gider.

Yani, tecellilerden biri diğer bir tecelliye âşık olursa, o âşıkın maşuku olan suret hemen yok olmaya yüz tutar ve kendi bütününe geri döner. Örneğin, birisi güzel bir kadına âşık olur; günler geçtikçe onun güzelliği kalmaz, yaşlanır. Ondaki güzellik, mutlak güzellikten bir parıltı olmakla, kendi bütününe geri döner.

Ya'nî mezâhirden birisi diğer bir mazhara âşık olursa, o âşıkın ma'şûku olan sûret derhal fenâ-pezîr olup kendi küllü tarafına avdet eder. Meselâ birisi bir güzel kadına âşık olur; mürûr-ı eyyâm ile onun güzelliği kalmaz, ihtiyarlar. Ondaki hüsün, hüsn-i mutlaktan bir pertev olmakla, kendi küllü tarafına rücû' eder.

2844. O bir gayrin kulunun maskarası oldu; o gark oldu, elini bir zayıfa vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2844. O, bir başkasının kulunun maskarası oldu; o boğuldu, elini bir zayıfa vurdu.

Cüz'ün (parçanın) aşığı olan ve varlık mertebelerinde görünen isim ve sıfatların eserlerine gönül bağlayan kişi, Hakk'ın Zât'ının kulu değil, Zât'ın kulunun kulu, maskarası ve mağlubu oldu. O kişi gerçekten aşk deryasına boğulmuştur; fakat kurtulmak için elini, zayıf olan bir şeye atıp çabalar durur. Çünkü eşya, isim ve sıfatın perdesi ve isim ve sıfat da Zât'ın perdesidir; bu durumda eşya, Zât'ın perdesinin perdesi olur; ve eşyada bir şeye aşık olan kişi ise, bir başkasının kulunun maskarası ve mağlubu olmuş olur.

Cüz'in âşıkı olan ve merâtib-i vücûdda zâhir olan esmâ ve sıfatın âsârına gönül bağlayan kimse, Zât-ı Hakk'ın kulu değil, zâtın kulunun kulu ve maskarası ve mağlûbu oldu. O kimse filhakîka aşk deryâsına gark olmuştur; fakat kurtulmak için elini, bir zayıf olan şeye atıp çabalar durur. Zîrâ eşyâ, esmâ ve sıfatın hicâbı ve esmâ ve sıfât dahi zâtın hicabıdır; şu halde eşyâ, zâ- tın hicabının hicabı olur; ve eşyâda bir şeye âşık olan kimse ise, bir gayrin kulunun maskarası ve mağlûbu olmuş olur.

2845. Hâkim değildir, ta ki ona tîmâr etsin; ya kendi efendisinin kârını veya kendi kârını yapsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2845. Hâkim değildir, ta ki ona bakım yapsın; ya kendi efendisinin işini veya kendi işini yapsın.

Cüze âşık olan kimsenin, o âşık olduğu şey hâkim ve tasarruf sahibi değildir ki, o aşk hastasını tedavi edip çaresini bulsun; yahut efendinin isteğine uygun bir işi yapsın veya kendi arzusuna uygun bir iş yapabilsin. Çünkü bütün eşya, Hakk'ın kudret elinde zayıf ve mağlûptur. Onlardan ortaya çıkan fiillerin hepsi, Hakk'ın tasarrufu iledir.

Cüz'e âşık olan kimsenin, o âşık olduğu şey hâkim ve tasarruf sahibi değildir ki, o aşk hastasını tedâvî edip çâresini bulsun; veyâhut efendinin murâdına muvâfık bir işi yapsın veyâ kendi arzûsuna mutâbık bir iş yapabilsin. Zîrâ bilcümle eşyâ yed-i kudret-i Hak'da zebûn ve mağlûbdur. Onlardan zâhir olan ef'âlin cümlesi, Hakk'ın tasarrufu iledir.

2846. "Hürre ile zinâ et!" bunun için mesel oldu; "Büyük inciyi çal!" bu sebeb ile müntekıl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2846. "Hür kadınla zina et!" bunun için atasözü oldu; "Büyük inciyi çal!" bu sebeple aktarıldı.

Arapların "إذا زنيت فازن بالحرة الخ" atasözü bunun için, yani yapacağın işin en iyisini yap diye seni uyarmak için nakledildi. Mesnevî-i Şerif'te, haklarında şeriatça yasak olan zina ve hırsızlığın atasözü olarak zikredilmesine, bazı kimseler tarafından itiraz edilmiş ise de, bunların Kur'ân-ı Kerîm'in üslubundan habersiz oldukları anlaşılır. Çünkü Kur'ân-ı Kerim'de "إن الله لا يستحيى أن يضرب مثلاً ما بعوضة" (Bakara, 2/26) yani "Yüce Allah sivrisineği atasözü olarak zikretmekten çekinmez" buyrulur. Çünkü atasözünden kastedilen anlam, ancak insan akıllarını doğru ve meşru yollara sevk etmektir. Bu sebeple dış görünüşü ne olursa olsun, ona itibar edilmez; ancak kastedilen doğru ve meşru anlama bakılır. Bu anlam ileride Mesnevî-i Şerif'te gelecektir.

Arabların اذا زنيت فازن بالحرة الخ darb-ı meseli bunun için, ya'nî yapacağın işin en iyisini yap diye seni îkāz için nakl edildi. Mesnevî-i Şerif de, haklarında şer'an memnû' olan zinâ ve sirkatin darb-ı mesel olarak îrâdına, ba'zı kimseler tarafından i'tirâz edilmiş ise de, bunların üslûb-ı Kur'ân-ı Kerîm'den gâfil oldukları anlaşılır. Zîrâ Kur'ân-ı Kerim'de ان الله لا يستحيى أن يضرب مثلاً ما بعوضة (Bakara, 2/26) ya'nî "Allah Teâlâ sivrisineği darb-ı mesel olarak îrâd etmekten istihyâ muâmelesi yapmaz" buyrulur. Çünkü darb-ı meselden murâd olunan ma'nâ, ancak ukūl-i beşeri doğru ve meşrû' yollara sevktir. Binâenaleyh zâhiri ne olursa olsun, ona iltifật olunmaz; ancak maksûd olan doğru ve meşrû' ma'nâya bakılır. Bu ma'nâ âtîde Mesnevî-i Şerîf de gelecektir.

2847. Kul, efendisinin tarafına gitti, o mahzûn kaldı. Gülün kokusu gül tarafına gitti, ona diken kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2847. Kul, efendisinin tarafına gitti, o üzgün kaldı. Gülün kokusu gül tarafına gitti, ona diken kaldı.

Parça, bütün tarafına gitti; o parçaya âşık olan kimse, onun ayrılığından dolayı üzgün kaldı demek olur.

Cüz', kül tarafına gitti, o cüz'e âşık olan kimse, onun firâkından dolayı mahzûn kaldı demek olur.

2848. O kendi matlûbundan uzak, sa'yi zâyi', zahmeti bâtıl, ayağı mecrûh kalmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2848. O, kendi istediğinden uzak, çabası boşa gitmiş, zahmeti geçersiz, ayağı yaralı kalmıştır.

2849. Bir gölge tutan avcı gibi ki, gölge ne vakit ona bir sermaye olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2849. Bir gölge tutan avcı gibi ki, gölge ne zaman ona bir sermaye olur?

Yaratılmışlardan bir şeye âşık olan kimse, havada uçan kuşun, yere düşen gölgesini tutan avcıya benzer. O gölge, o avcıya sermaye olur mu?

Mahlûkāttan bir şeye âşık olan kimse, havada uçan kuşun, yere düşen gölgesini tutan avcıya benzer. O gölge, o avcıya sermâye olur mu.

2850. Adam bir kuşun gölgesini sıkı tutmuş; kuş ise ağacın dalı üzerinde hayrân olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2850. Adam bir kuşun gölgesini sıkı tutmuş; kuş ise ağacın dalı üzerinde hayran olmuştur.

Ahmak adam, ağaç üstünde duran bir kuşun yerdeki gölgesini sıkı sıkı tutmuş; kuş dahi o adamın hareketine hayretle baka kalmıştır. İşte esmâ ve sıfatın (Allah'ın isim ve sıfatlarının) gölgesi olan bir mahlûku (yaratılanı) sıkı sıkı tutan ve ona âşık olan kimsenin hâli de buna benzer.

Ahmak adam, ağaç üstünde duran bir kuşun yerdeki gölgesini sıkı sıkı tutmuş; kuş dahi o adamın hareketine hayretle baka kalmıştır. İşte esmâ ve sıfatın zılli olan bir mahlûku sıkı sıkı tutan ve ona âşık olan kimsenin hâli de buna benzer.

2851. Şöyle ki, bu dimağı ezilmiş acaba kime gülüyor? Acib batıl, acıb çürümüş sebeb!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2851. Şöyle ki, bu dimağı ezilmiş acaba kime gülüyor? Acayip batıl, acayip çürümüş sebep!

Yani gölgesi tutulan kuş, o ahmak adam hakkında hayretle der ki: Bu beyinsizin sıkı sıkı tuttuğu nedir ki sevinip gülüyor? Ne acayip batıl hareket ve sevinerek gülmesi için dahi ne acayip çürük bir sebep! Bu âlemin hayalî suretlerine âşık olanların ve onları elde etmekle mutlu, elden çıkarmakla üzgün olanların hâli de böyledir.

Ya'nî gölgesi tutulan kuş, o ahmak adam hakkında hayretle der ki: Bu beyinsizin sıkı sıkı tuttuğu nedir ki sevinip gülüyor? Ne acîb bâtıl hareket ve sevinerek gülmesi için dahi ne acîb çürük bir sebeb! Bu âlemin suver-i hayâliyesine âşık olanların ve onları elde etmekle mesrûr ve elden çıkarmakla mağmûm olanların hâli de böyledir.

2852. Ve eğer sen, cüz' külle muttasıldır dersen; diken ye, diken makrûn-ı güldür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2852. Ve eğer sen, cüz' (parça) küll'e (bütüne) bitişiktir dersen; diken ye, diken güle yakındır.

Vahdet-i vücûd (varlığın birliği) hakikatlerinin zevkine varmayanlardan birisi çıkıp: "Bu mertebeler, Hak Zât'ının mertebeleri ve onlardaki eserler ve mertebeler de, Hak'ın sıfat ve isimlerinin eserleri değil midir; bu sebeple parçaya muhabbet bütüne muhabbeti gerektirmez mi?" diyecek olursa, ona cevaben deriz ki: Mademki öyledir, git diken ye! Çünkü diken güle yakındır ve çünkü gül ağacının ortaya çıkışı güldendir ve onun dikenleri de aynı şekilde güldendir. Gülün mertebesi başka, dikenin mertebesi başkadır.

Vahdet-i vücûd hakāyıkının zevkıne varmayanlardan birisi çıkıp: “Bu merâtib, Zât-ı Hakk'ın merâtibi ve onlardaki âsâr ve merâtib de, Hakk'ın sıfat ve esmâsının âsârı değil midir; binâenaleyh cüz'e muhabbet külle muhabbeti iktizâ etmez mi?" Diyecek olursa, ona cevâben deriz ki: Mâdemki öyledir, git diken ye! Zîrâ diken güle mukārindir ve çünkü gül ağacının zuhûru güldendir ve onun dikenleri de kezâlik güldendir. Gülün mertebesi başka, dikenin mertebesi başkadır.

2853. Cüz' bu yüzden külle muttasıl değildir; ve yoksa muhakkak ba's-i rusül bâtıl olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2853. Cüz, bu yüzden küle bitişik değildir; yoksa peygamberlerin gönderilmesi kesinlikle geçersiz olurdu.

Evet, cüz küle bir yönden bitişiktir; fakat bir yönden de bitişik değildir. Yani âlem, belirlenim yönünden Hakk'ın gayrısıdır ve hakikati yönünden Hakk'ın tekil hakikatidir. Vahdet-i vücuda itiraz edenler veya bu meselede büsbütün aşırılığa düşüp şeriatı geçersiz kılma fikrine gidenler, bu ayniyet (aynı olma) ve gayriyet (başka olma) meselesini layıkıyla idrak edememe hatasına düşmüşlerdir. Bu sebeple, bu ayniyet ve gayriyet meselesini layıkıyla idrak etmemiş olanların vahdet-i vücuttan bahsetmeleri caiz değildir. Cenab-ı Şeyh-i Ekber (İbn Arabî), Fusûsu'l-Hikem'in Süleyman Fassı'nda şöyle buyurur: انما الكون خيال و هو حق في الحقيقة والذي يفهم هذا حاز اسرار الطريق "Oluş ve bozuluş âlemi ancak bir hayaldir ve o hakikatte Hak'tır; ve bunu anlayan kimse yolun sırlarına sahip olur."

Şimdi, belirlenim yönüyle oluş ve bozuluş âlemi ve şehadet âlemi Hakk'ın gayrısı olduğu için, peygamberler vasıtasıyla şeriat gönderilmiştir; ve eğer her yönden Hak eşyanın tekil hakikati olsaydı, şeriata ve peygamberlerin gönderilmesine ne lüzum kalırdı?

Evet cüz' külle bir yüzden muttasıldır; fakat bir yüzden de muttasıl değildir. Ya'nî âlem taayyün cihetinden Hakk'ın gayridir ve hakîkati cihetinden Hakk'ın "ayn"ıdır. Vahdet-i vücûda i'tirâz edenler veyâhut bu mes'elede büsbütün gulüvve düşüp şerîatı ta'til fikrine gidenler bu ayniyyet ve gayriyyet mes'elesini lâyıkıyla idrak edememek vartasına düşmüşlerdir. Binâenaleyh bu ayniyyet ve gayriyyet mes'elesini lâyıkıyla idrak etmemiş olanların vahdet-i vücûddan bahs etmeleri câiz değildir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fass-ı Süleymânî'de şöyle buyururlar: انما الكون خيال و هو حق في الحقيقة والذي يفهم هذا حاز اسرار الطريق "Kevn ancak hayâldir ve o hakîkatte Hak'dır; ve bunu anlayan kimse esrâr-ı tarîkı hâiz olur."

İmdi taayyün cihetiyle âlem-i kevn ve şehadet Hakk'ın gayri olduğu için, peygamberler vâsıtasıyla şerîat gönderilmiştir; ve eğer her cihetten Hak eşyânın aynı ola idi, şerîata ve peygamberler irsâline ne lüzûm kalırdı?

2854. Mâdemki peygamberler ulaştırmak içindirler, imdi bir ten oldukları vakit, neyi ulaştırırlar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2854. Mademki peygamberler tebliğ etmek içindirler, şimdi bir beden oldukları zaman neyi tebliğ ederler?

2855. Ey gulâm, bu sözün nihayeti yoktur. Gün vakitsiz oldu, hikâyeyi tamâm et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2855. Ey genç, bu sözün sonu yoktur. Gün vakitsiz oldu, hikâyeyi tamamla!

Varlık birliği (vahdet-i vücûd) ve aynılık (aynı olma) ile başkalık (gayrılık) meselesinin sonu yoktur; geç kaldık, hikâyeyi bitirelim.

Vahdet-i vücûd ve ayniyyet ve gayriyyet mes'elesinin nihâyeti yoktur; geç kaldık, hikâyeyi bitirelim.

## Arab'ın hediyeyi, ya'nî testiyi, halîfenin gulâmlarına tevdî etmesi

2856. O su testisini ileri tuttu; o hazret de hizmet tohumunu ekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2856. O su testisini ileri tuttu; o hazret de hizmet tohumunu ekti.

2857. Dedi ki: Bu hediyeyi o sultana götürünüz; şahın saili için hacet cinsinden satın alınız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2857. Dedi ki: Bu hediyeyi o sultana götürünüz; şahın dilencisi için ihtiyaç cinsinden satın alınız.

Yani hediyem karşılığında benim ihtiyacımı satın alınız.

Ya'nî hediyem mukābilinde benim ihtiyacımı satın alınız.

2858. Tatlisu ve yeni ve yeşil testidir; çukurda toplanmış yağmur suyundandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2858. Tatlı su ve yeni ve yeşil testidir; çukurda toplanmış yağmur suyundandır.

Yani Hakk Yolcusu, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olan mürşidin kapısına, kendi unsurlardan oluşan bedenindeki ilim ve idrakini önemli ve kıymetli bir şey zannederek sundu ve övdü.

Ya'nî sâlik, mürşid-i kâmil kapısına, vücûd-ı unsurî testisindeki ilim ve idrâkini mühim ve kıymetli bir şey zannederek takdîm ve medh ü senâ etti.

2859. Ondan nakîblere gülme geldi; fakat onu cân gibi kabûl ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2859. Ondan nakîblere gülme geldi; fakat onu can gibi kabul ettiler.

O dergâhta Hakk Yolcusu'nun getirdiği akıl ve cüz'î ilmin (parçalı bilgi) üstünde pek çok ilim, irfan ve idrak olduğundan; onun getirdiği şeyi, büyük bir şey zannetmesine nakîbler güldüler; fakat onu mahcup etmeyerek kabul de ettiler.

O dergâhda sâlikin getirdiği akıl ve ilm-i cüz'înin fevkınde pek çok ilim ve irfan ve idrâk olduğundan; onun getirdiği şeyi, büyük bir şey zannetmesine nakîbler güldüler; fakat onu mahcûb etmiyerek kabûl de ettiler.

2860. Zîrâ haberli olan güzel şâhın lutfu, bütün erkâna eser etmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2860. Çünkü haberli olan güzel şahın lütfu, bütün erkâna etki etmişti.

[2819] تَخَلَّقُوا بِأَخْلَاقِ اللَّهِ [Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanınız!] hadis-i şerifi gereğince, ilahi ahlâk ile ahlâklanmış olan Hakk'ın halifesinin latif ahlâkı, bütün erkânına ve tâbilerine de tesir etmişti.

[2819] تَخَلَّقُوا بِأَخْلَاقِ اللَّهِ [Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanınız!] hadîs-i şerîfi mûcibince, ahlâk-ı ilâhiyye ile tahalluk etmiş olan halîfe-i Hakk'ın ahlâk-ı latîfi, bütün erkânına ve tevâbiine de te'sîr etmiş idi.

2861. Şahların huyu tebeada yer eder; yeşil felek toprağı yeşil yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2861. Şahların huyu tebaada yerleşir; yeşil felek toprağı yeşil yapar.

2862. Şahı bir havuz gibi, tevabii de lüleler gibi bil; su lüleden bardaklara câridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2862. Şahı bir havuz gibi, tebaasını da lüleler gibi bil; su lüleden bardaklara akar.

"Lüle" su olukları anlamına geldiği gibi, musluk anlamına da gelir. "Gûl" su hazinesi ve bardak anlamındadır. Yani şah, şadırvanın havuzu gibi ve yakınları da musluklar gibidir. Ve şahın ahlakı yakınlarına sirayet eder ve yakınlarından da halkın fertlerine tesir eder.

"Lüle" su olukları ma'nâsına geldiği gibi, musluk ma'nâsına da gelir. "Gûl" su hazînesi ve bardak ma'nâsınadır. Ya'nî şâh, şadırvanın havuzu gibi ve kurenâsı da musluklar gibidir. Ve şâhın ahlâkı kurenâsına sirâyet eder ve kurenâsından da efrâd-ı ahâlîye te'sîr eder.

2863. Mâdemki cümlesinin suyu temiz bir havuzdandır; her birisi latîf zevkli bir su verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2863. Mademki hepsinin suyu temiz bir havuzdandır; her biri latif, zevkli bir su verir.

2864. Ve eğer o havuzdaki su acı ve pis ise, her bir lüle ancak onu zâhire getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2864. Ve eğer o havuzdaki su acı ve pis ise, her bir lüle ancak onu ortaya çıkarır.

2865. Zîra ki o lüle havuza muttasıldır; bu havuz kelimesinin ma'nâsına havz et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2865. Çünkü o lüle havuza bağlıdır; bu havuz kelimesinin anlamına iyi odaklan!

Yani biz her lüle havuza bağlıdır diyoruz; fakat sen bu "havuz" kelimesinin anlamına iyice dal ve ne demek istediğimizi düşün! Çünkü bu örnek çeşitli derecelerde, çeşitli anlamları içerir. Öncelikle "zât birliği", "isimler ve sıfatlar birliği" ve "fiiller birliği"ne işarettir. İkinci olarak, "havuz" tabiri ile ilahi bağışların kaynağı olması itibarıyla, âlemin kalbi olan "zamanın kutbu"na ve lüleler ile "imamlar"a ve "evtâd"a (dört büyük veli) ve "yedi abdal"a ve "kırklar"a ve "üç yüzler"e; ve bardaklar ile âlem fertlerine işaret buyrulur. Üçüncü olarak, görünen yönetimde havuz ile "hükümdar"a ve lüleler ile "vezirleri"ne ve bardaklar ile tebaa fertlerine işaret olunur. Dördüncü olarak, havuz ile insan bedeninin kalbine ve lüleler ile beş duyusuna ve bardaklar ile dış organlarına işaret buyrulur. Nitekim hadîs-i şerifte القلب ملك اذا صلح الملك صلحت جنوده و اذا فسد الملك فسدت جنوده yani "Kalb padişahtır, padişah iyi olduğu zaman, onun askerleri de iyi olur ve bozuk olduğu zaman, onun askerleri de bozuk olur" buyrulur. Birinci mısradaki "havuz" noktasız "hâ" iledir, ikinci mısradaki "havuz" kelimeleri, noktalı "hâ" iledir.

Ya'nî biz her lüle havuza muttasıldır diyoruz; fakat sen bu "havuz" kelimesinin ma'nâsına iyice dal ve ne demek istediğimizi teemmül et! Zîrâ bu misâl muhtelif derecelerde, muhtelif ma'nâları hâizdir. Evvelen "tevhîd-i zât" ve "tevhîd-i esmâ ve sıfât" ve "tevhîd-i ef'âl"e işarettir. Sâniyen, "havuz" ta'bîri ile atâyâ-yı ilâhiyyenin mevridi olmak i'tibariyle, kalb-i âlem olan "kutb-1 zamân"a ve lüleler ile "imâmân"a ve "evtâd"a ve "abdal-ı seb'a"ya ve "kırklar"a ve "üç yüzler"; ve bardaklar ile efrâd-ı âleme işâret buyrulur. Sâlisen, hükümet-i sûriyyede havuz ile "hükümdâr"a ve lüleler ile "vüzerâ”sına ve bardaklar ile efrâd-ı tebeaya işâret olunur. Râbian, havuz ile cism-i beşerin kalbine ve lüleler ile havâss-i hamsesine ve bardaklar ile a'zâ-yı zâhirîsine işâret buyrulur. Nitekim hadîs-i şerifde القلب ملك اذا صلح الملك صلحت جنوده و اذا فسد الملك فسدت جنوده ya'ni "Kalb pâdişâhtır, pâdişâh sâlih olduğu vakit, onun cünûdu da sâlih olur ve fâsid olduğu vakit, onun cünûdu da fâsid olur" buyrulur. Birinci mısra'daki "havuz" noktasız "hâ"ile, ikinci mısra'daki "havuz" kelimeleri, noktalı "hâ" iledir.

2866. Bî-vatan olan can şahının lutfu, tenin küllüne nasıl eser etmiştir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2866. Vatansız olan can şahının lütfu, bedenin bütününe nasıl etki etmiştir?

Bu beyit, "havuz" anlamına dalmak için Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) tarafından söylenmiş bir örnektir. Mekânsız ve vatansız olan can şahının inceliği ve sıfatları, bedenin bütün yapısına nasıl etki eder? Çünkü beden cansızdır; ona ait olan can ise bir anlamdır; ve anlam, ait olduğu şeklin ne içinde ne de dışındadır; bu sebeple mekânsızdır ve vatansızdır. Ve bedenin bütün yapısında his, hareket ve idrak gibi ince olan sıfatları ortaya çıkarır.

Bu beyit "havuz" ma'nâsına dalmak için Cenâb-ı Pîr tarafından îrâd buyrulan bir meseldir. Lâ-mekân ve bî-vatan olan can şâhenşâhının letâfeti ve sıfâtı tenin hey'et-i mecmûasına nasıl te'sîr eder? Zîrâ ten cemâddır; ona taalluk eden can ise bir ma'nâdır; ve ma'nâ taalluk ettiği sûretin ne dâhilinde ve ne de hâricindedir; binâenaleyh lâ-mekândır ve bî-vatandır. Ve tenin hey'et-i mecmûasında his ve hareket ve idrak gibi latîf olan sıfatları ızhâr eder.

2867. Nisbetleri güzel olan hoş tabîatlı aklın letafeti bütün teni nasıl edebe getirir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2867. Güzel nispetleri olan hoş tabiatlı aklın inceliği, bütün bedeni nasıl edebe getirir?

Akıl, insan ruhunun bir sıfatı olduğundan, aslı ve tabiatı incedir. Bu sebeple ona ait olan haller de incedir. Aklın aslının ve hallerinin inceliği, insan bedeninin dışına etki edip onu insani kurallar dairesine getirir. Bu beyit de bir örnektir. Akıl havuza ve aklın nispetlerinin ortaya çıkışına işaret eden uzuvlar lülelere benzetilmiştir.

Akıl, rûh-i insânînin sıfatı olduğundan, aslı ve tabîatı latîftir. Binâenaleyh ona mensûb olan şuûnât dahi latîftir. Aklın aslının ve şuûnâtının letâfeti, cesed-i insânînin zâhirine te'sîr edip, onu kavâid-i insâniyye dâiresine getirir. Bu beyit dahi bir misâldir. Akıl havuza ve aklın zuhûr-ı nisebine delâlet eden a'zâlar lülelere teşbîh buyrulmuştur.

2868. Sükûnsuz, kararsız olan aşk, bütün teni nasıl cünûna getirir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2868. Kararsız, durulmayan aşk, bütün bedeni nasıl deliliğe sürükler?

İnsana gelen aşk, ya Hak'ka duyulan gerçek aşktır ya da yaratılmışa duyulan mecazi aşktır. Hangisi olursa olsun, aşk hareketli, kararsız ve durulmayan bir hâldir. İnsana geldiği zaman, bedeni ve insan uzuvlarını deli gibi harekete geçirir ve akla uygun olmayan, mantıksız sözler söyletir. Nasıl ki Fütûhât-ı Mekkiyye'de belirtilmiştir ki, Süleyman (a.s.) zamanında, Süleyman Mescidi'nin kubbesinde bulunan kırlangıçlardan biri dişisine: "Emret, şu kubbeyi Süleyman'ın başına yıkayım!" der. Hayvanların dilini bilen Hz. Süleyman bu sözü işitince kırlangıcı huzuruna çağırır ve "Söylediğin söz nedir?" diye sorar. Hayvan cevaben der ki: "Ey Allah'ın peygamberi, o dişi kuşun âşığıyım ve benim sözüm aşk dilidir; beni mazur gör!" Ve Cenâb-ı Süleyman, bu sözlerden tebessüm eder. Bu gibi söz ve fiillerin benzeri, insan âşıkları arasında pek çoktur.

İnsana ârız olan aşk, ya aşk-ı hakîkî-i Hak'dır veyâ aşk-ı mecâzî-i mahlûktur. Her hangisi olursa olsun aşk oynak, kararsız ve sükûnsuz bir hâldir. İnsana ârız olduğu vakit, cesedi ve a'zâ-yı insânîyi deli gibi harekete sevk eder ve gayr-i ma'kül ve mantıkî sözler söyletir. Nitekim Fütûhât-ı Mekkiyye'de mezkûrdur ki, Süleymân (a.s.) zamânında, mescid-i Süleymânî'nin kubbesinde olan kırlangıcın birisi dişisine: "Emr et, şu kubbeyi Süleymân'ın başına yıkayım!" der. Lisân-ı hayvânâta vâkıf olan Hz. Süleymân bu sözü işitince kırlangıcı huzûruna celb edip ve "Söylediğin söz nedir?" diye sorar. Hayvan cevâben der ki: "Yâ nebiyyallâh, o dişi kuşun âşıkıyım ve benim sözüm lisân-ı aşktır; beni ma'zûr gör!" Ve Cenâb-ı Süleymân, bu sözlerden tebessüm buyurur. Bu gibi akvâl ve efâlin nazîri, uşşâk-ı insâniyye arasında pek çoktur.

2869. Deniz suyunun letafeti ki, kevser gibidir, onun taşının kırıntısı hep inci ve gevherdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2869. Deniz suyunun letafeti ki, kevser gibidir, onun taşının kırıntısı hep inci ve gevherdir.

Deniz suyunun letafeti (inceliği, saflığı) parlaklıkta kevser suyuna benzer; onun taşının kırıntısı, yani tuzlarının yoğunlaşması hep inci ve mercan gibi değerli taşlardır. Bu şerefli beyitte "O iki denizden inci ve mercan çıkar" (Rahmân, 55/22) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bu şerefli beyitte denizin çeşitli değerli taşların kaynağı olduğuna işaret buyrulur. Bunların elde edilmesi, fen (bilim) ehlinin keşfine bağlıdır. Anlamın özeti şudur: Bir şeyin aslı temiz ve latif (ince, saf) olursa, onun ürünleri de temiz ve latif olur.

Deniz suyunun letâfeti parlaklıkta âb-ı kevsere benzer; onun taşının kırıntısı, ya'nî emlâhının tekâsüfü hep inci ve mercan gibi gevherlerdir. Bu beyt-i şerîfde يخرج منهمَا اللُّؤْلُؤُ وَ الْمَرْجَانَ (Rahmân, 55/22) ya'nî “O iki denizden inci ve mercân çıkar" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Bu beyt-i şerîfde denizin muhtelif gevherlerin menba'ı olduğuna işâret buyrulur. Bunların istihsâli erbâb-ı fennin keşfine muallaktır. Hulâsa-i ma'nâ, bir şeyin aslı temiz ve latîf olursa, onun hâsılâtı da temiz ve latîf olur, demektir.

2870. Her hüner ki, usta onunla ma'ruf oldu, şakirdlerin canı da onunla mev- [2829] suf oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2870. Her hüner ki, usta onunla tanındı, şakirtlerin canı da onunla nitelendi.

Bir ustanın hüneri ve bilgisi ne ise, ona hizmet eden çıraklar da o hüneri ve bilgiyi öğrenirler. İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tek hüneri ise Hakk yolunda yok olma ve fena bulma olduğu için ona hizmet eden sâlikler (Hakk Yolcusu) de bunu öğrenirler ve kendilerini benlik ve varlık cehenneminden kurtarırlar.

Bir ustanın hüneri ve ma'rifeti ne ise, ona hizmet eden çıraklar da o hüneri ve ma'rifeti öğrenirler. İnsân-ı kâmilin yegâne hüneri ise tarîk-ı Hak'da mahv ve fenâ olduğu için ona hizmet eden sâlikler de bunu öğrenirler ve kendilerini enâniyet ve varlık cehenneminden tahlîs ederler.

2871. Usûle mensub olan muallim önünde de, o husûllü zeyrek olan şakird usûl okudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2871. Usûle mensup olan öğretmen önünde de, o başarılı zeki öğrenci usûl okudu.

"Usûl-i fıkıh" (İslâm hukuku metodolojisi) ilmini bilen öğretmenin huzurunda da, eğitimi verimli, zeki ve çabuk kavrayan öğrenci, fıkıh meselelerini şer'î delillerden çıkarma ve hüküm istinbat etme ilmi olması itibarıyla zor olan bu usûl ilmini okur ve bu ilmi öğrenir.

"Usûl-i fıkıh" ilmini bilen muallimin huzûrunda da, tahsili müsmir ve zeyrek ve serîu'l-intikāl olan şâkird, mesâil-i fıkhiyyeyi edille-i şer'iyyeden istihrâc ve istinbât ilmi olmak i'tibariyle çetin olan bu ilm-i usûlü okur ve bu ilmi öğrenir.

2872. Fakih olan muallimin önünde de o fıkıh okuyucu, beyanda usûl değil, fı- kih okudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2872. Fakih olan öğretmenin önünde de o fıkıh okuyucusu, açıklamada usûl değil, fıkıh okudu.

Yalnızca fıkıh meselelerini bilen öğretmenin huzurunda öğrenci, usûl ilmini değil, açıklama ve izah konusunda sadece fıkıh okur.

Yalnız mesâil-i fikhiyyeyi bilen muallimin huzûrunda şâkird, ilm-i usûlü değil, beyân ve îzâh hususunda sâdece fıkıh okur.

2873. Nahvî olan muallimin önünde de şakirdin canı, ondan nahvî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2873. Nahivci olan öğretmenin önünde de öğrencinin canı, ondan nahivci olur.

2874. Keza bir üstâd ki, o tarîkın mahvıdır, şakirdin canı ondan şahın mah- vıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2874. Aynı şekilde bir üstat ki, o yolun yok oluşudur, öğrencinin canı ondan şahın yok oluşudur.

Hak yolunda yok olmuş ve fani olmuş bir üstadın hizmetinde bulunan öğrencinin canı da o üstattan, kendi varlığını ve benliğini, gerçek şah olan Hakk'ın huzurunda yok etmeyi öğrenir.

Tarîk-ı Hak'da mahv ve fânî olan bir üstâda hizmet eden şâkirdin canı da o üstâddan, kendi varlığını ve enâniyyetini, şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın huzûrunda mahv etmeyi öğrenir.

2875. Bütün bu enva'-ı ilimden ölüm günü, yolun azığı ve düzeni ilm-i fakrdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2875. Bütün bu ilim çeşitlerinden ölüm günü, yolun azığı ve düzeni fakr ilmidir.

Yani bu saydığımız ilimlerden hiçbiri, ölüm günü insana fayda etmez; çünkü hepsi söz ilmidir, hâl ilmi değildir; hâl ilmi ancak fakirlik ve yokluktur ve vehmedilmiş olan benliği terk etmektir. Ve ahiret yolunun azığı ve erzağı da ancak bu fakr ilmidir. Eğer şeriat ilmini, Hakk yolunda yok olmak ve kendi varlığını terk etmeye araç olmak için okursa, fayda verir; ve eğer, bana âlim desinler ve herkes beni parmakla göstersinler ve bana hürmet edip yüce makam versinler kastıyla okursa, ahiret yolunda başına bela olur vesselam.

Ya'nî bu saydığımız ilimlerden hiçbirisi, ölüm günü insana fâide etmez; zîrâ hepsi ilm-i kāldir, ilm-i hâl değildir; ilm-i hâl ancak fakr u fenâdır ve mevhûm olan enâniyyeti terktir. Ve tarîk-ı âhiretin zâd u zahîresi de ancak bu ilm-i fakrdır. Eğer ilm-i şerîatı, tarîk-ı Hak'da fanî olmak ve kendi varlığını terk etmeğe âlet olmak için okursa, fâide verir; ve eğer, bana âlim desinler ve herkes beni parmakla göstersinler ve bana hürmet edip mansıb-ı âlî versinler kasdıyla okursa, râh-ı âhirette başına belâ olur vesselâm.

## Nahvî ile gemici mâcerâsının hikâyesi

2876. Nahvînin biri gemiye bindi; o hod-perest gemiciye teveccüh etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2876. Nahivci (dilbilgisi uzmanı) biri gemiye bindi; o kendini beğenmiş gemiciye yöneldi.

2877. Dedi ki: Sen hiç nahiv okudun mu? Hayır! dedi. Ömrün yarısı fenâya gitti, dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2877. Dedi ki: Sen hiç nahiv okudun mu? Hayır! dedi. Ömrün yarısı fenâya gitti, dedi.

Nahiv hocası gemiciye: "Sen hiç nahiv okudun mu?" dedi. Gemici de: "Hayır!" diye cevap verdi. Nahivci: "Vah vah ömrünün yarısı boşa gitti," dedi.

Nahiv hocası gemiciye: "Sen hiç nahiv okudun mu?" dedi. Gemici de: "Hayır!" diye cevâb verdi. Nahvî: “Vâh vâh ömrünün yarısı boşa gitti," dedi.

2878. Gemici hiddetten dil-şikeste oldu; fakat o anda cevabtan sâkit oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2878. Gemici, hiddetten dili yaralanmış oldu; fakat o anda cevaptan sustu.

Gemici, nahivcinin bu sözünden öfkelenerek incindi; fakat sustu, cevap vermedi.

Gemici nahvînin bu sözünden öfkelenerek incindi; fakat sükût etti, cevâb vermedi.

2879. Rüzgâr gemiyi bir girdaba düşürdü; gemici o nahvîye bağırıp dedi:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2879. Rüzgâr gemiyi bir girdaba düşürdü; gemici o nahivciye bağırıp dedi:

2880. Hiç yüzmek bilir misin söyle? Ey hoş sözlü, güzel yüzlü! Hayır! dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2880. Hiç yüzmek bilir misin söyle? Ey hoş sözlü, güzel yüzlü! Hayır! dedi.

2881. (Gemici) dedi ki: Ey nahivci ömrünün hepsi fenâdır; zîrâ ki gemi, bu girdabların garkıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2881. (Gemici) dedi ki: Ey nahivci ömrünün hepsi boştur; çünkü gemi, bu girdapların batırdığıdır.

Gemici nahivciye cevap olarak dedi ki: "Mademki yüzmek bilmiyorsun, ömrünün hepsi gitti; çünkü bu girdaplar gemiyi batırır."

Gemici nahivciye cevâben dedi ki: “Mâdemki yüzmek bilmiyorsun, ömrünün hepsi gitti; zîrâ bu girdâblar gemiyi batırır."

2882. Bil ki burada nahiv değil, mahv lazımdır; eğer sen mahvî isen tehlikesiz suya sür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2882. Bil ki burada nahiv değil, mahv lazımdır; eğer sen mahvî isen tehlikesiz suya sür!

"Nahiv"den kasıt şekil ve "mahv"den kasıt fenâ (yok olma) hâlidir. Yani "Hakikat âlemine ulaşma anı olan ölüm günü, şeklin ve cismaniyetin faydası olmaz; fenâ hâli gereklidir. Eğer sen, sözlü bilgiyi bırakıp fenâ hâli ehli olmuş isen, korkusuz ve tehlikesiz olarak hakikat denizine atıl!"

"Nahiv"den murâd sûret ve "mahv"den murâd fenâ hâlidir. Ya'nî "Âlem-i hakîkate vusûl ânı olan ölüm günü, sûretin ve cismâniyetin fâidesi olmaz; hâl-i fenâ lâzımdır. Eğer sen, ilm-i kāli bırakıp hâl-i fenâ ehli olmuş isen, korkusuz ve tehlikesiz olarak deryâ-yı hakikate atıl!"

2883. Denizin suyu, ölüyü başı üzere koyar; ve eğer diri olursa, ne vakit deryadan kurtulur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2883. Denizin suyu, ölüyü suyun yüzeyinde tutar; peki diri olursa, ne zaman denizden kurtulur?

Denize düşen kişide bir denizin, bir de düşen kişinin hareketi vardır. İki hareket birbirine karşı geldiğinde, deniz onu boğar. Ne zaman ki boğulup ölür; artık onun hareketi kalmaz ve sadece denizin hareketi kalır. Bu şekilde boğulan kişinin hareketsiz cesedi, denizin yüzeyinde yüzmeye başlar. Bu sebeple boğulmanın sebebi, düşen kişinin irâdesi ve hareketi olmuş olur.

Denize düşen kimsede bir denizin, bir de düşenin hareketi vardır. İki hareket birbirine taâruz edince, deniz onu boğar. Vaktâki boğulup ölür; artık onun hareketi kalmaz ve ancak denizin hareketi kalır. Bu sûretle boğulan kimsenin hareketsiz olan cesedi, denizin sathında yüzmeğe başlar. Binâenaleyh boğulmanın sebebi, düşenin irâdesi ve hareketi olmuş olur.

2884. Sen beşer vasıflarından öldüğün vakit, esrar denizi seni başı üzerine koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2884. Sen beşerî vasıflardan öldüğün zaman, sırlar denizi seni başı üzerine koyar.

Yukarıdaki örneğe uygun olarak, ey Hakk Yolcusu, sen beşerî vasıflardan "Ölmeden evvel ölünüz!" emri gereğince ölür; ve irâdeni terk edersen, sırlar denizinin hareket ettiricisi olan ilâhî irâdeye tâbi olursun; ve sırlar denizi artık seni başı üstünde tutar.

Yukarıdaki misâle mutâbık olarak, ey sâlik sen evsâf-ı beşeriyyeden موتوا قبل ان تموتوا ya'ni “Ölmeden evvel öl[ünüz!]” emri mûcibince ölür; ve irâdeni terk edersen, esrâr denizinin muharriki olan irâde-i ilâhiyyeye tâbi' olursun; ve esrâr denizi artık seni başı üstünde tutar.

2885. Ey kimse ki sen halâyıka eşek ta'bîr edersin, bu zaman eşek gibi buz üzerinde kalmışsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2885. Ey sen ki insanlara eşek dersin, bu zamanda eşek gibi buz üzerinde kalmışsın.

Bu şerefli beyit, ilimlerine aldanıp insanları hor gören ve cahil sayan zahir ulemasına (dış görünüşe önem veren bilginlere) hitaptır. Yani "Ey nahiv (dilbilgisi), mantık ve benzeri zahirî ilimlere aldanmış olan kimse, sen bunları bilmeyen kimseleri gördüğün zaman, onlara 'eşek' ve 'hayvan' gibi ifadeleri uygun görürsün. Halbuki bu dedikodu ilmi (kıyl u kal ilmi) bu âlemin şekline ilişkindir. Bu şekil âlemi ise, donma ve yoğunluk âlemidir ki, her an ve zaman yok olmaya ve çözülmeye mahkûmdur. Bu sebeple asıl senin kendin, buz üzerinde tırmanıp ayakları kayan eşeğe benzersin. İşte sen, bu donma ve yoğunluk âleminde tırmana tırmana kayıp düşmüş ve ileriye gidememişsin.

Zahirî ilimler hakkında Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) Fîhi Mâ Fîh adlı eserinde şöyle buyururlar: "Sen özür dileyip dersin ki, ben kendimi yüce hizmetlere meşgul ediyorum; fıkıh, hikmet, tıp, mantık ve nücum (yıldız bilimi) ve benzeri ilimleri tahsil ediyorum. Cevap veririm ki, nihayet bunların hepsi kendin içindir; eğer fıkıh tahsilinde isen bunu, elinden ekmeğini bir kimse kapmasın ve elbiseni yırtmasın ve seni öldürmesin, ta ki selametle yaşayasın diye öğreniyorsun. Ve eğer nücum tahsil ediyor isen, feleğin halleri ve onun tesirleri ve yeryüzündeki bolluk ve kıtlık ve emniyet ve korku hep senin hallerine ilişkindir ve senin içindir ilh..."

Bu beyt-i şerîf ilimlerine mağrûr olup halkı tahkîr ve techîl eden ulemâ-i zâhireye hitâbdır. Ya'nî "Ey nahiv ve mantık vesâire gibi ulûm-ı zâhireye mağrûr olmuş olan kimse, sen bunları bilmeyen kimseleri gördüğün vakit, onlara "eşek" ve "hayvan" gibi ta'bîrleri revâ görürsün. Halbuki bu kıyl u kāl ilmi bu âlemin sûretine taalluk eder. Bu âlem-i sûret ise, incimâd ve kesâfet âlemidir ki, her ân ve zamân fenâya ve inhilâle mahkûmdur. Binâenaleyh asıl senin kendin buz üzerinde tırmanıp ayakları kayan eşeğe benzer. İşte sen, bu âlem-i incimâd ve kesâfette tırmana tırmana kayıp düşmüş ve ileriye gidememişsin.

Ulûm-ı zâhire hakkında Cenâb-ı Pîr Fihi Mâ Fíh'lerinde şöyle buyururlar: "Sen i'tizâr edip dersin ki, ben kendimi âlî hizmetlere meşgûl ediyorum; fıkıh ve hikmet ve tıb ve mantık ve nücûm vesâire gibi ulûm tahsil ediyorum. Cevâb veririm ki, nihâyet bunların cümlesi kendin içindir; eğer fıkıh tahsilinde isen bunu, elinden ekmeğini bir kimse kapmasın ve elbiseni yırtmasın ve seni öldürmesin, tâ ki selâmetle yaşayasın diye öğreniyorsun. Ve eğer nücûm tahsil ediyor isen, ahvâl-i felek ve onun te'sîrâtı ve zemîndeki bolluk ve kesâdlık ve emn ü havf hep senin ahvâline taalluk eder ve senin içindir ilh..."

2886. Eğer sen cihanda zamanın allâmesi isen, işte bu cihanın ve zamanın fenâsını gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2886. Eğer sen dünyada zamanın en bilgili kişisi isen, işte bu dünyanın ve zamanın yok oluşunu gör!

Ey görünen bilgisine aldanıp kendisini zamanının en bilgili kişisi sanan kimse! Eğer bilginde bir değer varsa, içinde yaşadığın dünyanın ve geçirmekte olduğun zamanın an be an yok oluşunu gör ve her bölünmez anda âlemin kahredici tecelli ile yok olduğunu ve lütfedici tecelli ile var olduğunu, kendi nefsinde zevk yoluyla müşahede et!

Ey ilm-i zâhirine mağrûr olup, kendisini zamânının allâmesi gören kimse! Eğer ilminde kıymet varsa, içinde yaşadığın cihânın ve geçirmekte olduğun zamânın ânen-fe-ânen fenâsını gör ve her ân-ı gayr-i münkasimde âlemin tecellî-i kahrî ile ma'dûm ve tecellî-i lutfi ile mevcûd olduğunu, kendi nefsinde zevkan müşâde et!

2887. Size mahv nahvini öğrenmemiz için, nahvî âdemini o cihetten diktik.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2887. Size mahv nahvini öğrenmemiz için, nahvî âdemini o cihetten diktik.

"Mahv" sözlükte kasıt, örnek, yön, miktar, tür ve isim anlamlarına gelir. Burada, yön ve taraf anlamı uygundur. Yani "Ey Hakk yolcularım, bu A'râbî kıssasına nahvî hikâyesini eklememizin ve ilave etmemizin sebebi, sizlere mahv (yok olma) ve fenâ (yokluk) yönünü öğretmemizdir. Çünkü bu beden gemisi, Hak'ın hakiki varlık denizinde yatıp yok olması takdir edilmiştir. Bu sebeple, zorunlu ve doğal yok oluştan önce, iradî yok olma tarafını öğrenirseniz, hakiki varlığın herhangi bir mertebesine geçiş yaparsanız rahatlık ve cennet içinde bulunursunuz.

“Mahv” lügatte kasd, misâl, cihet, mikdâr, nev' ve isim ma'nâlarına gelir. Burada, cihet ve taraf ma'nâsı münasibdir. Ya'nî “Ey sâliklerim, bu A'râbî kıssasına nahvî hikâyesini zam ve ilave etmemizin sebebi, sizlere mahv ve fenâ ciheti öğretmemizdir. Zirâ bu cisim gemisi, vücûd-ı hakîkî-i Hak deryâ- sında yatıp mahv olmak mukarrerdir. Binâenaleyh mahv-ı ıztırârî ve tabîîden evvel, mahv-ı ihtiyârî tarafını öğrenirseniz, vücûd-ı hakîkînin herhangi bir mertebesine intikāl ederseniz râhat ve cennet içinde bulunursunuz.

2888. Ey yâr-ı şigerf, fıkhın fıkhını ve nahvin nahvini ve sarfın sarfını yok- lukta bulursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2888. Ey yüce dost, fıkhın fıkhını ve nahvin nahvini ve sarfın sarfını yoklukta bulursun.

"Şigerf" sözlükte büyük, iyi, muhteşem, güçlü, kalın, heybetli ve yakışıklı anlamlarına gelir. "Fıkıh" kavram, "nahiv" amaçlanan ve "sarf" değiştirme ve başkalaştırma anlamlarındadır. Yani "Ey latif dostum, kavramın kavramını ve amaçlananın amaçlananı ve değişimin değişimini yoklukta ve kendi benliğinin terkinde bulursun." Çünkü kavramın kavramı anlamanın özüdür; ve amaçlananın amaçlananı da sonuçtur: Örneğin alet, doğramacının amaçladığıdır; fakat bu amaçlanan, dolap vesaire yapmak amacıyla amaçlanandır. Buna göre yapılan şey, amaçlananın amaçlananıdır; ve hâl ilmini öğrenmek cehaletin değişimi içindir ve cehalet hâlinin değişimi de hakikatleri idrak etmek içindir. Ve hakikatleri idrak etmeye ulaştıramayan ilim ise boşunadır.

“Şigerf” lügatte büyük, iyi, muhteşem, kavî, kalın, heybetli ve yakışıklı ma'nâlarına gelir. “Fıkıh” mefhûm ve “nahiv” maksûd ve “sarf” tebdîl ve tağyîr ma'nâlarınadır. Ya'nî “Ey latîf olan dostum, mefhûmun mefhûmunu ve maksûdun maksûdunu ve tebdîlin tebdîlini yoklukta ve kendi enâniyeti- nin terkinde bulursun.” Zîrâ mefhûmun mefhûmu anlamanın zübdesidir; ve maksûdun maksûdu da netîcedir: Meselâ âlet, doğramacının maksûdudur; fa- kat bu maksûd, dolap vesâire yapmak maksadıyla maksûddur. Binâenaleyh masnû' olan şey, maksûdun maksûdudur; ve tahsil-i ilm-i hâl cehlin tebdîli içindir ve hâl-i cehlin tebdîli de idrâk-i hakāyık içindir. Ve idrâk-i hakāyıka îsâl edemeyen ilim ise beyhûdedir.

2889. O su testisi, bizim ilimlerimizdir; ve o halife, ilm-i Huda'nın Dicle'sidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2889. O su testisi, bizim ilimlerimizdir; ve o halife, Allah bilgisinin Dicle'sidir.

Bu A'râbî kıssasında zikrettiğimiz "su testisi"nden kastedilen, bizim ilimlerimizdir. Ve "Arab"dan kastedilen de, eksik ilimler sahipleri olan bizleriz; ve "halife"den kastedilen ise, ilahi bilginin Dicle'si konumunda olan zamanın kutbu (tasavvufî terim: manevi önder) ve insân-ı kâmildir.

Bu A'râbî kıssasında zikr ettiğimiz “su testisi”nden murâd, bizim ilimleri- mizdir. Ve “Arab”dan murâd dahi, ulûm-ı nâkısa erbâbı olan bizleriz; ve “ha- lîfe”den murâd, ilm-i ilâhînin Dicle'si mesâbesinde olan kutb-ı zamân ve in- sân-ı kâmildir.

2890. Biz dolu testilerimizi Dicleye götürürüz; eğer biz kendimizi eşek bilmez [2849] isek, biz eşekleriz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2890. Biz dolu testilerimizi Dicle'ye götürürüz; eğer biz kendimizi eşek bilmez isek, biz eşekleriz.

Şerefli beyitteki "eşek" ifadesi, ahmak anlamına gelir. Bu hayvanın tam bir anlayışsızlık içinde olması sebebiyle isminin insanlara yakıştırılması, ahmaklığı açıklamak içindir. Yani biz, bir şey zannettiğimiz ilimlerimizle dolu olan bedenimizi, Hakk'ın ilminin Dicle'si olan insân-ı kâmilin huzuruna götürürüz ve bu ilmimize güveniriz. Eğer bu hâlimizden dolayı kendi ahmaklığımızı idrak etmez isek, gerçekten ahmak oluruz, demek olur.

Beyt-i şerîfdeki "eşek” ta'bîri, ahmak ma'nâsınadır. Bu hayvanın kemâl-i belâdeti hasebiyle isminin insanlara izâfesi, hamâkatın beyânı içindir. Ya'nî biz, bir şey zannettiğimiz ilimlerimiz ile dolu olan cismimizi, ilm-i Hakk'ın Dicle'si olan insân-ı kâmilin huzûruna götürürüz ve bu ilmimize mağrûr oluruz. Eğer bu hâlimizden dolayı kendi hamâkatımızı idrâk etmez isek hakîkaten ahmak oluruz, demek olur.

2891. Bârî, Arabî ondan ma'zûr idi; zîrâ Dicle'den gâfil ve çok uzak idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2891. Bari, Arabî ondan mazur idi; çünkü Dicle'den gafil ve çok uzak idi.

"A'râbî"den maksat, görünen ilimlerden nasipsiz olan cahil ve okuma yazma bilmeyen kimselerdir. Böyle bir kimse, hiç olmazsa, kendi idrakini bir şey bilmek ve ona kıymet vermekte mazurdur; çünkü o, ilahi ilimlerin kaynağı olan kutbun (evrenin manevi direği) ve insân-ı kâmilin hâlinden gafildir ve onu idrak edebilmekten çok uzaktır.

"A'râbî"den murâd, ulûm-ı zâhireden bî-behre olan âmmî ve ümmî kimselerdir. Böyle bir kimse, hiç olmazsa, kendi idrâkini bir şey bilmek ve ona kıymet vermekte ma'zûrdur; çünkü o, ulûm-ı ilâhiyyenin mevridi olan kutbun ve insân-ı kâmilin hâlinden gâfildir ve onu idrâk edebilmekten çok uzaktır.

2892. Eğer bizim gibi Dicle'den haberi ola idi, o testiyi, o menzil be-menzil götürmezdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2892. Eğer bizim gibi Dicle'den haberi olsaydı, o testiyi, o menzil menzil taşımazdı.

Eğer avamdan ve okuma yazma bilmeyen kimse, görünen ilimlerle vasıflanmış bizler gibi, âlemde zamanın kutbunun varlığından haberdar olsaydı, bilgisine aldanarak bu varlık testisini gurur ve benlik menzillerinden taşımazdı. Bu durumun benzeri Hz. Pîr efendimizin şerefli zamanlarında da meydana gelmiştir. Çünkü görünen ilimlerin âlimlerinden bazıları kendi ilimlerine aldanıp, kendi anlayışlarını şeriatın ta kendisi zannederek, Cenâb-ı Pîr efendimizin semâlarına itiraz etmişlerdir. Nitekim şerefli menkıbelerinde Mevlânâ Şemseddin Mardînî ve benzerleri ile olan macera zikredilmiştir. Ve Allah ilmi Dicle'lerinden birisi de bu Mesnevî-i Şerîf'in sahibi olan Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî efendimiz hazretleri olduğu açıktır.

Eğer âmmî ve ümmî olan kimse, ulûm-ı zâhiriyye ile muttasıf olan bizler gibi, âlemde kutb-ı zamânın vücûdundan haberdar olsa idi, bilgisine mağrûren bu vücûd testisini gurûr ve enâniyet menzillerinden nakl etmezdi. Bu hâlin nazîri Hz. Pîr efendimizin zamân-ı şerîflerinde de vâki' olmuştur. Zîrâ ulemâ-i zâhireden ba'zıları kendi ilimlerine mağrûr olup, kendi anlayışlarını ayn-ı şerîat zannederek, Cenâb-ı Pîr efendimizin semâ'larına i'tirâz etmişlerdir. Nitekim menâkıb-ı şerîfelerinde Mevlânâ Şemseddin Mardînî ve emsâli ile olan mâcerâ mezkûrdur. Ve ilm-i Hudâ Dicle'lerinden birisi de bu Mesnevî-i Şerîf'in sahibi olan Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî efendimiz hazretleri olduğu meydandadır.

2893. Belki Dicleden âgâh geldiği vakit, o testiyi bir taşın başına vururdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2893. Aksine, Dicle'den haberdar olduğu zaman, o testiyi bir taşın başına vururdu.

Halktan ve okuma yazma bilmeyen kişi, zamanın kutbu (manevî lideri) ile karşılaşıp onun hallerinin yüceliğine vâkıf olduğu zaman, hemen kendi bilgilerini terk eder ve yokluk tarafına giderdi. Nitekim Ebû Hasan eş-Şâzelî (k.s.) şöyle buyurur: “Kâmil (olgun) o kimse değildir ki, bin avâmı (halktan kişiyi) Hakk yoluna getirsin; aksine kâmil o kimsedir ki, zâhir ulemâsından (dış ilimlere sahip âlimlerden) birini yüz yılda Hakk yoluna çevirsin."

Âmmî ve ümmî olan kimse, kutb-ı zamâna mülâkî olup onun azamet-i ahvâline muttali' olduğu vakit, derhal kendi bilgilerini terk eder ve yokluk tarafına gider idi. Nitekim Ebû Hasan eş-Şâzelî (k.s.) buyururlar ki: “Kâmil o kimse değildir ki, bin avâmı tarîk-ı Hakk'a getire; belki kâmil o kimsedir ki, ulemâ-i zâhireden birisini yüz yılda tarîk-ı Hakk'a çevire."

## Halîfenin hediyeyi kabûl etmesi ve o hediyeden ve o testiden bî-niyâzlığın kemâli ile beraber atâ buyurması

2894. Vaktaki halife gördü ve onun ahvalini işitti, o testiyi altından dolu ve ihsânı ziyade etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2894. Halife, gördüğü ve onun hâllerini işittiği zaman, o testiyi altınla doldurdu ve ihsanını artırdı.

2895. O Arabı fakadan kurtardı; bahşişler ve has hil'atler verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2895. O, Arabı fakirlikten kurtardı; bağışlar ve özel kaftanlar verdi.

2896. İmdi o Kubad, o bahşiş cihânı ve adl deryası nakîblere emir buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2896. Şimdi o Kubad, o bağış dünyası ve adalet denizi, nakîblere emir buyurdu.

"Kubad", İran şahlarından Nûşirevân'ın babasının adıdır. Ve yüceltme amacıyla her padişaha söylenir. "Nakîb" iş başı ve işleri gören (maslahat-güzar) demektir. Burada halifenin emriyle işlerin düzeltilmesine memur olanlar demek olur.

“Kubâd” Îrân şâhlarından Nûşirevân'nın babasının adıdır. Ve ta'zîm maksadıyla her pâdişâha itlak olunur. “Nakîb” iş başı ve maslahat-güzar demektir. Burada halîfenin emriyle işlerin tesviyesine me'mûr olanlar demek olur.

2897. Ki bu altın dolu testiyi onun eline veriniz; avdet ettiği vakit, onu Dicle tarafına götürünüz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2897. Ki bu altın dolu testiyi onun eline veriniz; geri döndüğü zaman, onu Dicle tarafına götürünüz.

2898. Kara yolundan gelmiştir; halbuki seferden Dicle yolundan daha yakın olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2898. Kara yolundan gelmiştir; halbuki seferden Dicle yolundan daha yakın olur.

Yani Arap buraya gelirken karadan, bu maddî âlemden gelmiştir. Halbuki mekânı ve vatanı olan kendi hakikatine Dicle yolundan ve marifet yolundan dönmesi ve bu yoldan sefer etmesi daha kestirme ve daha yakın olur. Marifet yolunun mecazî yoldan daha kestirme olduğuna işaret buyrulur.

Ya'nî Arab buraya gelirken karadan, bu unsuriyyet âleminden gelmiştir. Halbuki mekânı ve vatanı olan kendi hakîkatine Dicle yolundan ve tarîk-ı ma'rifetten avdet etmesi ve bu tarîkten sefer etmesi daha kestirme ve daha yakın olur. Tarík-ı ma'rifetin tarîk-ı mecâzîden daha kestirme olduğuna işâret buyrulur.

2899. Vaktaki gemiye bindi ve Dicle'yi gördü, utanmaktan secde etti ve eğildi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2899. Vaktaki gemiye bindi ve Dicle'yi gördü, utanmaktan secde etti ve eğildi.

Yani Hakk yolunun sâliki (Hakk Yolcusu) olan Arap, insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bağlandı ve ondaki ilâhî bilgiyi gördü ve kendi bilgisinin hiçliğini anlayarak utandı ve yerlere eğildi. Nasıl ki Cenâb-ı Pîr, Mesnevî-i Şerîf'in diğer bir yerinde şöyle buyurur:

"Şeyhinle beraber olduğun vakit, sen çirkinlikten uzaksın, gece gündüz seferîsin ve bir gemi içindesin."

Ya'nî sâlik-i tarîk-ı Hak olan Arab, insân-ı kâmile intisâb etti ve ondaki ma'rifet-i ilâhiyyeyi gördü ve kendi bilgisinin hiçliğini idrak ederek utandı ve yerlere eğildi. Nitekim Cenâb-ı Pîr, Mesnevî-i Şerîfin dîğer bir mahallinde şöyle buyururlar:

"Şeyhinle beraber olduğun vakit, sen çirkinlikten uzaksın, gece gündüz seferîsin ve bir gemi içindesin."

2900. Dedi ki: Bu Vehhab olan şahın acıb lutfu vardır; ve çok taaccüb olunacak şeydir ki, o suyu aldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2900. Dedi ki: Bu Vehhab olan şahsın şaşılacak bir lütfu vardır; ve çok şaşılacak şeydir ki, o suyu aldı.

2901. O deryâ-yı cûd öyle hakîr nakdi, benden çabuk çabuk nasıl kabûl etti?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2901. O cömertlik denizi, o değersiz parayı benden nasıl çabucak kabul etti?

2902. Ey oğul, bütün âlemi testi bil ki o, başa kadar ilimden güzellik olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2902. Ey oğul, bütün âlemi testi bil ki o, baştan başa ilimden güzellik olur.

Cenâb-ı Pîr (Hz. Mevlânâ), hâl ilimlerinden ilâhî ilme geçerek buyururlar ki: Ey Hakk yolcusu oğlum; âlem dediğimiz bu eşya suretlerinin bütününü, baştan başa ilâhî ilimden ve O'nun sıfat ve isimlerinin güzelliklerinden ortaya çıktığını bil!

Cenâb-ı Pîr, ilm-i halîfeden ilm-i ilâhîye intikāl edip buyururlar ki: Ey sâlik oğlum; âlem dediğimiz bu sûret-i eşyânın hey'et-i mecmûasını baştan başa ilm-i ilâhîden ve O'nun sıfât ve esmâsının güzelliklerinden zâhir olduğunu bil!

2903. Onun güzelliğinin Dicle'sinden bir katredir ki, o doluluktan post altına sığmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2903. Onun güzelliğinin Dicle'sinden bir damladır ki, o doluluktan post altına sığmaz.

Yani âlem, O'nun güzelliğinin Dicle'sinden bir damladır ki, o güzellik Dicle'si doluluğundan, suret perdesi altına tamamıyla sığmaz. Âlemin suretinde görünen güzellik ve mükemmellik, o sürekli akan lütuf nehrinin güzellik ve mükemmelliğinden bir damladır.

Ya'nî âlem O'nun güzelliğinin Dicle'sinden bir katredir ki, o güzellik Dicle'si doluluğundan, sûret perdesi altına tamâmiyle sığmaz. Alemin sûretinde görünen cemâl ve kemâl o nehr-i letâfetin dâimü'l-cereyân olan cemâl ve kemâlinden bir katredir.

2904. Gizli hazîne idi, doluluktan çak etti; toprağı eflâkten pek ziyâde tâbân etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2904. Gizli hazîne idi, doluluktan çak etti; toprağı göklerden pek ziyâde parlattı.

Bu yüce beyitte "Ben bir gizli hazîne idim; bilinmeye muhabbet ettim; halkı bilinmek için yarattım" hadîs-i kudsîsine işaret buyrulur. Hz. Şeyh-i Ekber buyururlar ki: "Bu hadis-i şerîf seneden zayıf ve keşfen (sezgi yoluyla) sahihtir." Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz tarafından dahi işaret buyrulması, keşfen olan sıhhatini teyit eder. Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî bu yüce beytin şerhinde şöyle buyururlar: "Dâvûd (a.s.) Yüce Allah hazretlerine olan münâcâtında arz eyledi ki: Yâ Rab, halkı niçin yarattın? Hak (Celle ve Âlâ) hazretleri buyurdu ki: Ben esmâ ve sıfât ve zâta ait hallerimden dolayı gizli bir hazîne idim, bilinmeye muhabbet ettim; bu sebeple halkı bilinmem için yarattım. Zât'ın ve esmâ ve sıfatın kabiliyetleri mazharlarda (tecelli yerlerinde) zâhir ve cilveger oldular. Burada Hakk'ın Zât'ının bir vakit gizli ve saklı olduğunu ve âlem ve Adem'in mevcut olmamış bulunduğunu vehmetme; asla böylesi meydana gelmiş değildir."

Fakir bu bahsi biraz daha açıklayarak arz ederim ki, Yüce Allah hazretleri Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimizin buyurdukları gibi öncesiz olarak ve sonsuza dek yaratıcıdır. Halkın ne başlangıcı ne de sonu vardır; fakat her bir mahlukun elbette bir başlangıcı ve sonu vardır. Şimdi henüz yaratılış sahasında mevcut olmamış olan herhangi bir mahlukun, Yüce Allah'ın "gizli hazînesi"dir; ve yaratılış sahası ise, varlığın özü olan sonsuz uzay olup, her bir bölünmez anda kâinat ve zâilâttan (yok olanlardan) hâlî değildir. Bu sebeple "كنت كنزا مخفيا" ibaresindeki "كنت [Kün-tü]" kelimesi Hakk'a nispeten geçmiş zaman kipi değildir; çünkü yaratılış keyfiyetinin evveli ve âhiri yoktur; fakat mahluka nispeten geçmiş zaman kipidir; çünkü mahlukun evveli ve âhiri vardır. Şu halde yüce beytin birinci mısraının anlamı böyle olur: "Hakk'ın Zât'ı gizli bir hazîne idi; zâta ait hallerinin doluluğundan o hazîneyi yırttı ve çatlattı." İkinci mısrada "Toprağı, yani yeryüzünü göklerden pek ziyâde parlattı" buyrulur. Bunda da iki anlama işaret buyrulur; birisi: "Yeryüzünü göklerden daha ziyâde parlattı" demek olur ki; bu surette arz, göklere üstün tutulmuş ve onun nuru, üstünde zuhur eden peygamberlerin ve evliyaların manevî nurları olmuş olur. İkinci anlam budur ki: "İnkâr edenler bakmazlar mı ki, gökler ve yer bitişik idiler; biz onları ayırdık" (Enbiyâ, 21/30) ayet-i kerîmesinde beyan buyrulduğu üzere, "Arz, Rabb'inin nuruyla ışıklandı" ayet-i kerîmesinde işaret buyrulduğu üzere, üstünde insanların zuhuruyla pek ziyâde münevver olmasıdır.

Bu beyt-i şerîfde كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف ya'nî "Ben bir gizli hazîne idim; bilinmeğe muhabbet ettim; halkı bilinmek için yarattım" hadîs-i kudsîsine işaret buyururlar. Hz. Şeyh-i Ekber buyururlar ki: " Bu hadis-i şerîf seneden zayıf ve keşfen sahîhdir." Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz tarafından dahi işâret buyrulması, keşfen olan sıhhatini te'yîd eder. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî bu beyt-i şerîfin şerhinde şöyle buyururlar: "Dâvûd (a.s.) Hak Teâlâ hazretlerine olan münâcâtında arz eyledi ki: Yâ Rab, halkı niçin yarattın? Hak (Celle ve Âlâ) hazretleri buyurdu ki: Ben esmâ ve sıfât ve şuûnât-ı zâtiyyemden dolayı gizli bir hazîne idim, ma'rûf olmaya muhabbet ettim; binâenaleyh halkı bilinmem için yarattım. Zât'ın ve esmâ ve sıfatın kābiliyyetleri mezâhirde zâhir ve cilveger oldular. Burada Zât-ı Hakk'ın bir vakit mahfi ve pinhân olduğunu ve âlem ve Adem'in mevcûd olmamış bulunduğunu tevehhüm etme; asla böylesi vâki' değildir."

Fakîr bu bahsi birâz daha tavzîhan arz ederim ki, Hak Teâlâ hazretleri Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimizin buyurdukları gibi ezelen ve ebeden hâlıktır. Halkın ne ibtidâsı ve ne de intihâsı vardır; fakat her bir mahlûkun elbette bir ibtidâsı ve intihâsı vardır. İmdi henüz sâha-i hilkatte mevcûd olmamış olan herhangi bir mahlûkun, Hak Teâlâ "kenz-i mahfî"sidir; ve saha-i hilkat ise, ayn-ı vücûd olan fezâ-yı bî-nihâye olup, her bir ân-ı gayr-i münkasimde kâinât ve zâilâttan hâlî değildir. Binaenaleyh کنت کنزا مخفیا ibaresindeki كنت [Kün-tü] kelimesi Hakk'a nisbeten sîga-i mâzî değildir; zîrâ keyfiyyet-i hilkatin evveli ve âhiri yoktur; fakat mahlûka nisbeten sîga-i mâzîdir; çünkü mahlûkun evveli ve âhiri vardır. Şu halde beyt-i şerîfın mısrâ'-ı evvelinin ma'nâsı böyle olur: "Zât-ı Hak gizli bir hazîne idi; şuûnât-ı zâtiyyesinin doluluğundan o hazîneyi yırttı ve çatlattı." İkinci mısra'da "Toprağı, ya'nî küre-i hâki eflâkten pek ziyâde parlattı" buyrulur. Bunda da iki ma'nâya işâret buyrulur; birisi: "Küre-i arzı eflâkten daha ziyâde parlattı" demek olur ki; bu sûrette arz, eflâke tafdîl edilmiş ve onun nûru, üstünde zuhûr eden enbiyâ ve evliyânın nûr-i ma'nevîleri olmuş olur. İkinci ma'na budur ki: أَوْلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّموات والأَرْضَ كَانَتَا رَتْقاً فَفَتَقْنَاهُمَاً (Enbiyâ, 21/30) Ya'nî "Münkirler nazar etmezler mi ki, semâvât ve arz bitişik idiler; biz onları ayırdık" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere kü- ya'nî “Arz, Rabb'inin nûruyla işrâk eyledi” âyet-i kerîmesinde işâret buyrulduğu üzere, üstünde benî beşerin zuhûruyla pek ziyâde münevver olmasıdır.

2905. Kenz-i mahfî idi, doluluktan kaynadı; toprağı atlas giyici sultan etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2905. Gizli bir hazine idi, doluluktan coştu; toprağı atlas giyen bir sultan yaptı.

Âlemin bütün yapısı, Zâhir isminin (Allah'ın görünen, açıkça beliren isminin) tecelli yeridir ve âlem fertlerinden her biri, bu ismin hükmü altında özel bir ismin tecelli yeridir. Kimisi Azîz isminin (Allah'ın yüce, güçlü isminin) tecelli yeri olup, üstün ve kahredici bir kuvveti haiz olarak atlaslar ve mükemmel elbiseler giymiş bir sultan olur; kimisi de Müzill isminin (Allah'ın zelil eden isminin) tecelli yeri olmakla, hor ve hakir olup alçalır ve dilenir. Ve bunların her biri de topraktan meydana gelir; ve bu tecelli yerlerinde görünen eserler ve hükümler, gizli hazineden fışkırır.

Âlemin hey'et-i mecmuası, ism-i Zâhir'in mazharıdır ve efrâd-ı âlemden her birisi bu ismin taht-ı hîtasında bir ism-i hâssın mazharıdır. Kimisi Azîz isminin mazharı olup kuvve-i zâhire-yi kāhireyi hâiz olarak atlaslar ve mükemmel libâslar giymiş bir sultân olur; ve kimisi Müzill isminin mazharı olmakla, hor ve hakîr olup tezellül ve tese'ül eder. Ve bunların her birisi de topraktan peyda olur; ve bu mezâhirde zâhir olan âsâr ve ahkâm, kenz-i mahfiden fışkırır.

2906. Ve eğer Dicle-i Hak'dan bir cedveli göre idi, o testiyi o fenâ ederdi, fena!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2906. Ve eğer Hak Dicle'sinden bir kanal görseydi, o testiyi yok ederdi, yok!

Yağmur suyunu hediye götüren Arap, Hakk'ın ilim Dicle'sinin bir kanalını ve bir kolunu görmüş olsaydı, o götürdüğü ilim testisini kesinlikle yok ederdi ve ortadan kaldırırdı. "Arap"tan kasıt, cüz'î (parçalı) ve zahirî ilmine aldananlardır; "Allah'ın Dicle'sinin şahı"ndan kasıt ise, ledün ilimlerinin (Allah katından gelen ilimler) kaynağı olan insân-ı kâmildir.

Yağmur suyunu hediye götüren Arab, Hakk'ın Dicle-i ilminin bir cedvelini ve bir şu'besini görmüş olsa idi, o götürdüğü ilim testisini muhakkak sûrette mahv ve ifnâ ederdi. "Arab"dan murâd, ilm-i cüz'î-i sûrîsine mağrûr olanlar; ve "Dicle-i Hudâ'nın şâhı"ndan murâd, ulûm-ı ledünniyyenin mevridi olan insân-ı kâmildir.

2907. Onu gören kimseler dâima bî-hoddurlar; testi üzerine bî-hodça bir taş vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2907. Onu gören kimseler daima kendilerinden geçmişlerdir; testi üzerine kendilerinden geçmiş bir şekilde bir taş vurdular.

O Allah bilgisinin Dicle nehrinin kolunu görenler, daima kendilerinden geçtiler ve kendilerinden geçmiş bir hâlde, topraktan yapılmış olan bu beden testisi üzerine riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) taşını vurdular. Yani bir mürşid-i kâmile (olgun rehbere) bağlanıp onun yüce hâlini görenler, kendi varlıklarını hiçe saydılar ve onun emriyle cismanî varlık kaydından da geçtiler.

O ilm-i Hudâ Dicle'sinin şu'besini görenler, dâimâ kendilerinden geçtiler ve kendilerinden geçmiş bir halde, topraktan ma'mûl olan bu cisim testisi üzerine riyâzet ve mücâhede taşını vurdular. Ya'nî bir mürşid-i kâmile intisâb edip onun azamet-i hâlini görenler, kendi varlıklarını hiçe saydılar ve onun emriyle vücûd-ı cismânî kaydından da geçtiler.

2908. Ey o kimse ki, gayretten testi üzerine bir taş vurmuş ve bu testi kırılmaktan daha ziyade kâmil olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2908. Ey o kimse ki, gayretten testi üzerine bir taş vurmuş ve bu testi kırılmaktan ziyade olgunlaşmıştır.

Himmetinin yüksekliğinden ve Hakk yolunda gayretinden dolayı, bu izafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) testisi üzerine mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) taşlarının darbelerini indirmiş olan kişinin bedenselliğinde ruhanî tesirler meydana gelmekle, daha ziyade olgun bir hâle gelmiş olur.

Himmetinin yüksekliğinden ve tarîk-ı Hak'da gayretinden dolayı, bu vü-cûd-ı izâfisi testisi üzerine mücâhede ve riyâzet taşları darbelerini indirmiş olan kimsenin cismâniyetinde âsâr-ı rûhâniyyet hâsıl olmakla, daha ziyâde kâmil bir hâle gelmiş olur.

2909. Küp kırılmış ve ondan su dökülmemiş; ve bu kırılmadan yüz sağlamlık koparmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2909. Küp kırılmış ve ondan su dökülmemiş; ve bu kırılmadan yüz sağlamlık koparmıştır.

Bu varlık küpünün benliği kırılmış ve onun suyu olan beş dış duyunun ürünü olan bilgiler dökülmemiştir. Fakat bu bilgilerin özü ve sırları kendisine açığa çıktığı için, bilgide, amelde ve inançta birçok sağlamlıklar meydana gelmiştir.

Bu vücûd küpünün enâniyyeti kırılmış ve onun suyu olan havâss-i ham-se-i zâhire mahsûlü bulunan ilimler dökülmemiştir. Fakat bu ilimlerin künhü ve esrârı kendisine münkeşif olmakla, ilimde ve amelde ve i'tikādda birçok sağlamlıklar hâsıl olmuştur.

2910. Küpün parçasının parçası raks u hal içindedir; akl-ı cüz'îye bu, muhal [2868]. görülmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2910. Küpün parçasının parçası raks ve coşku içindedir; bu durum cüz'î akla imkânsız görünmüştür.

Değerli şârihler, "cüz'-i cüz'-i hum" ifadesine izafet terkibi üzere anlam vermişlerdir. Yani bu, cisim küpünün parçasının parçası demektir. Ankaravî hazretleri "cüz"den maksat uzuvlar; ve onların cüz'ünden maksat, onların tâbîleri (bağımlıları)dir, buyurur. Eğer izafet terkibi olarak alınmazsa, kırılmış olan küp, parça parça raks ve coşku içindedir, demek olur; ve bu durumda yukarıdaki beytin anlamı daha ziyade bir bağlantı kazanır. Yani bu varlık, kırılmaktan daha ziyade kâmil bir hâle gelmiş ve bu kırık küp, parça parça olduğu hâlde raks etmeye başlamıştır. Fakat cüz'î akıl, bir küpün hem kırılıp parçalanmış ve hem de daha sağlam bir hâlde raks etmiş olmasını imkânsız görür.

“Cüz'-i cüz'-i hum” ibâresine şurrâh-ı kirâm, terkîb-i izâfi üzere ma'nâ vermişlerdir. Ya'nî bu cisim küpünün parçasının parçası demek olur. Ankara-vî hazretleri “cüz”den murâd a'zâ; ve onların cüz'ünden murâd, onların te-vâbiidir, buyurur. Eğer terkîb-i izâfî olarak alınmazsa, kırılmış olan küp, par-ça parça raks u hâl içindedir, demek olur; ve bu sûrette yukarıki beyitin ma'nâsı daha ziyâde kesb-i râbıta eder. Ya'nî bu vücûd, kırılmaktan daha zi-yâde kâmil bir hâle gelmiş ve bu kırık küp, parça parça olduğu halde raks et-meğe başlamıştır. Fakat akl-ı cüz'î bir küpün hem kırılıp parçalanmış ve hem de daha sağlam bir halde raks etmiş olmasını muhâl görür.

2911. Bu halet içinde ne testi, ne su zahirdir; hoş gör! Allah Teâlâ doğruyu daha çok bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2911. Bu hâl içinde ne testi, ne su görünür; hoş gör! Yüce Allah doğruyu daha çok bilir.

Bu şerefli beyitte, seyr ü sülûkun ortasında sâlikin varlığının, Hakk'ın vücudunun birliğinde yok olduğuna işaret buyrulur. Örneğin, içi su dolu bir testiyi denize atınca batar. Ne testi ne de su görünmez. Bu, "fenâ-fillâh" (Allah'ta yok olma) makamıdır. Bu makamda sâlikin bakışında ne kendisi ne de ilmi kalır; ancak Hakk'ın Zât'ı bâkîdir. Ey sâlik, bizim bu sözlerimizi hoş gör; insân-ı kâmilin mazharında (tecelli ettiği yerde) söyleyen Hakk'tır; ve Yüce Allah doğruyu çok bilir.

Bu beyt-i şerîfde, vasat-ı sülükde sâlikin varlığı, vahdet-i vücûd-ı Hak'da nâ-bûd olduğuna işâret buyrulur. Meselâ içi su ile dolu olan bir testiyi, deni-ze atınca gark olur. Ne testi ve ne de su görünmez. Bu “fenâ-fillâh” makāmı-dır. Bu makāmda sâlikin nazarında ne kendi ve ne de ilmi kalır; ancak Zât-ı Hak bâkîdir. Ey sâlik, bizim bu sözlerimizi hoş gör; insân-ı kâmilin mazha-rında söyleyen Hak'dır; ve Allah Teâlâ doğruyu çok bilir.

2912. Ma'nâ kapısını çaldığın vakit sana açarlar. Fikir kanadını çırp ki, seni şehbâz etsinler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2912. Anlam kapısını çaldığın zaman sana açarlar. Fikir kanadını çırp ki, seni şahin yapsınlar.

Ey Hakk yolcusu, sen tezahürlerin (varlıkların) şekillerine bakma, anlamlarına dikkat et; çünkü her bir tezahürden türlü türlü ilahi haller (oluşlar) ortaya çıkar. Bu sebeple onların sözlerini, hallerini ve fiillerini de Hakk'ın yarattığı bil! Eğer bu şekilde anlam kapısını çalarsan, sana açarlar; ve anlam kapısını çalmak da, fikir kanadını çırpmak ve ilahi isimleri ve sıfatları derinlemesine düşünmek ile olur. Nasıl ki hadis-i şerifte "Allah Teâlâ'nın nimetlerinde tefekkür ediniz" buyrulur.

Ey sâlik, sen mezâhirin sûretlerine bakma, ma'nâlarına nazar et; zîrâ her bir mazhardan türlü türlü şuûnât-ı ilâhiyye zâhir olur. Binâenaleyh onların akvâl ve ahvâl ve ef'âlini de Hakk'ın mahlûku bil! Eğer bu sûretle ma'nâ kapısını çalarsan, sana açarlar; ve ma'nâ kapısını çalmak dahi, fikir kanadını çırpmak ve esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyeyi tefekküre dalmak ile olur. Nitekim hadîs-i şerîfde تَفَكَّرُوا فِى آلاَءِ اللَّهِ “Allah Teâlâ'nın âlâsında tefekkür ediniz” buyrulur.

2913. Senin fikrinin kanadı çamura bulaşık ve ağır oldu; zîrâ ki çamur yiyicisin; senin için çamur ekmek gibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2913. Senin fikrinin kanadı çamura bulaşık ve ağır oldu; çünkü sen çamur yiyicisin; senin için çamur ekmek gibi oldu.

Yani yaşamayı yemek için zannettin ve gece gündüz fikrin, görünür gıdayı tedarik etmekle meşguldür; ve gıda ise, senin cismin gibi çamur ve topraktır. Bu sebeple fikrinin kanadı çamura bulaşmıştır ve fikrinin ekmeği ve gıdası mana olduğu halde, o çamur, senin fikrine ekmek gibi olmuştur.

Ya'nî yaşamayı yemek için zannettin ve gece ve gündüz fikrin, gıdâ-yı sûrî tedâriki ile meşgûldür; ve gıdâ ise, senin cismin gibi çamur ve topraktır. Binâenaleyh fikrinin kanadı çamura bulaşmıştır ve fikrinin ekmeği ve gıdâsı ma'nâ olduğu halde, o çamur, senin fikrine ekmek gibi olmuştur.

2914. Ekmek ve et çamurdur, bundan az ye! Tâ ki çamur gibi arzda kalmıyasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2914. Ekmek ve et çamurdur, bundan az ye! Tâ ki çamur gibi yerde kalmayasın.

Bu şerefli beyitte yemeği azaltmaya ve riyâzâta (nefsî perhizlere) işaret buyrulur; çünkü yemeğin çokluğu bedenin yoğunluğuna; bedenin yoğunluğu da ruhun yoğunluğuna sebep olur ve bu sebeple ruh, tabiî yoğunluk âleminde tutsak kalır. Buna göre aşırılıktan kaçınmak gerekir.

Bu beyt-i şerîfde taklîl-i taâma ve riyâzete işâret buyrulur; zîrâ kesret-i taâm kesâfet-i cisme; ve kesâfet-i cisim kesâfet-i rûha sebeb olur ve bu sebeble rûh kesâfet-i tabîiyye âleminde mahbûs kalır. Binâenaleyh ifrâtdan ictinâb lâzımdır.

2915. Açlığın vakit köpek olursun. Sert ve mukâreneti kötü ve fenâ damarlı olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2915. Açlığın vakti geldiğinde köpek olursun. Sert ve kötü huylu, kötü damarlı olursun.

Bu şerefli beyitte de aşırılıktan (tefrit) sakınmaya işaret buyrulur. Nasıl ki hadis-i şerifte "Nefsin senin binek hayvanındır, ona yumuşaklıkla davran!" buyrulur. Yani nefsini çok aç bırakma ki, köpek gibi hırslı olup saldırmasın ve kötü huylu olmasın.

Bu beyt-i şerîfde de tefrîtden ictinâba işâret buyrulur. Nitekim hadîs-i şerîfde نَفْسُكَ مَطِيَّتُكَ فَارْفُقْ بِهَا Ya'nî “Nefsin senin binek hayvanındır, ona rıfk ile muâmele et!” buyrulur. Ya'nî nefsini çok aç bırakma ki, köpek gibi harîs olup saldırmasın ve kötü huylu olmasın.

2916. Doyduğun vakit bir murdar oldun; bir duvar gibi habersiz ve ayaksız oldun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2916. Doyduğun vakit bir murdar oldun; bir duvar gibi habersiz ve ayaksız oldun!

Bu şerefli beyitte de gıdada aşırıya gitmenin kötülüğüne işaret buyrulur. Çok yer isen bir leş gibi ağırlaştın ve bir duvar gibi mana âleminden habersiz oldun; ve o âlem için hareketsiz kaldın.

Bu beyt-i şerîfde dahi gıdâda ifrâtın fenâlığına işâret buyrulur. Pek çok yer isen bir leş gibi sakîl oldun ve bir duvar gibi âlem-i ma'nâdan habersiz oldun; ve o âlem için bî-hareket kaldın.

2917. İmdi bir vakit murdarsın ve diğer vakit köpeksin; arslanların yolunda nasıl koşu yaparsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2917. Şimdi bir vakit murdarsın ve diğer vakit köpeksin; aslanların yolunda nasıl koşu yaparsın?

Gıdada aşırıya kaçtığın vakit, bir leşe döndün; ve az yiyip büsbütün aç kaldığın vakit de hırslı bir köpeğe benzedin. Bu haller içinde Allah'ın aslanları olan evliyanın yolunda nasıl iyi koşabilirsin?

Gıdâda ifrât ettiğin vakit, bir leşe döndün; ve tefrît edip büsbütün aç kaldığın vakit de harîs bir köpeğe benzedin. Bu haller içinde Allah'ın arslanları olan evliyânın yolunda nasıl iyi koşabilirsin?

2918. Şikârının aletini köpekten başka bilme; kemiği köpeğe azıcık at!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2918. Avının aletini köpekten başka bilme; kemiği köpeğe azıcık at!

Av aleti hayvani nefistir; çünkü teşbihî (benzetmeli) bilgi ona bağlıdır; yoksa soyut ruhtan ve saf akıldan ancak tenzihî (Allah'ı her türlü eksiklikten uzak tutan) bilgi elde edilir. Nasıl ki hayvani nefisten arınmış olan melekler Yüce Allah'a, "Biz seni hamd ile tenzih ederiz ve seni takdis ederiz" (Bakara, 2/30) dediler; fakat teşbihî bilgiyi avlamaya memur olan hayvani nefsi zayıf bırakmaya da gelmez, bünyeyi ve beyni güçlendirecek kadar gıda vermek lazımdır.

Av âleti nefs-i hayvaniyyedir; zîrâ maʼrifet-i teşbîhî ona vâbestedir; yoksa rûh-ı mücerredden ve akl-ı sırfdan ancak ma'rifet-i tenzîhî hâsıl olur. Nitekim nefs-i hayvaniyyeden ârî olan melâike Hak Teâlâya وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ (Bakara, 2/30) ya'nî "Biz seni hamd ile tenzîh ederiz ve seni takdîs ederiz" dediler; fakat ma'rifet-i teşbîhîyi avlamaya me'mûr olan nefs-i hayvâniyyeyi zayıf bırakmaya da gelmez, bünyeyi ve dimâğı takviye edecek kadar gıdâ vermek lâzımdır.

2919. Zîrâ köpek tok olduğu vakit serkeş olur; latif olan sayd ve şikâr tarafına ne vakit koşar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2919. Çünkü köpek tok olduğu zaman serkeş olur; latif olan av ve şikâr tarafına ne zaman koşar?

"Köpek"ten kasıt, hayvani nefistir; "av" ve "şikâr"dan kasıt ise Hakk yolculuğundaki latif ruhani haller ve ledün ilimleridir (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler).

"Köpek"ten murâd, nefs-i hayvaniyyedir; "sayd" ve "şikâr"dan murâd sülükdeki hâlât-ı latîfe-i rûhâniyye ve ulûm-ı ledünniyyedir.

2920. O Arabı azıksızlık çekti; nihayet dergâha ve o devlete erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2920. O Arab azıksızlık çekti; sonunda dergâha ve o devlete erişti.

"Arab"dan kasıt, tabiat çölünde ilahi bilgilere (maârif-i ilâhiyye) nasipsiz kalmış olan kimsedir. Böyle bir kimse, kendisini ilahi bilgiler fakirliği ve ihtiyacı içinde görür ve kalbinde bu bilgiyi elde etmek için bir gayret uyanırsa, bu gayret, o kimseyi insân-ı kâmilin kapısına götürür.

[2878] "Arab"dan murâd, sahrâ-yı tabîatte maârif-i ilâhiyyeden bî-behre kalmış olan kimsedir. Böyle bir kimse, kendisini maârif-i ilâhiyye fakr ve ihtiyacı içinde görür ve kalbinde bu ma'rifetin tahsili için bir himmet uyanırsa, bu himmet, o kimseyi insân-ı kâmilin kapısına götürür.

2921. Hikâyede o penahsız olan azıksız hakkında, şâhın ihsanını söylemişiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2921. Hikâyede o azıksız ve himayesiz kişi hakkında, şahın ihsanını söylemişiz.

Yüce bir gayretle insân-ı kâmilin kapısına giden bir Hakk Yolcusu'na, Hakk'ın halifesinin ihsanını hikâye yoluyla söylemiş bulunuyoruz.

Bir himmet-i âlî ile insân-ı kâmilin kapısına giden bir sâlike, halîfe-i Hakk'ın ihsânını hikâye zımnında söylemiş bulunuyoruz.

2922. Aşık adam her ne söylerse, aşk mahallesinde onun ağzından aşk kokusu sıçrar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2922. Âşık adam her ne söylerse, aşk mahallesinde onun ağzından aşk kokusu sıçrar.

Yani, söylediğimiz bu hikâyede "Arap erkeği, Arap kadını, testi, yağmur suyu ve Bağdat ve halife gibi" görünen lafızları bir masal gibi dinleme; biz ilahi aşk ile yanıp tutuşan zümreden olduğumuz için, bu görünen lafızlar altında gerçek sevgiliye ait türlü türlü anlamlar söyledik.

Ya'nî, söylediğimiz bu hikâyede “Arab erkeği, Arab kadını, testi, yağmur suyu ve Bağdâd ve halîfe gibi" elfaz-ı zâhiriyyeyi bir masal gibi dinleme; biz aşk-ı ilâhî ile yanıp tutuşan zümreden olduğumuz için, bu elfaz-ı zâhiriyye altında ma'şûk-ı hakîkîye âid türlü türlü ma'nâlar söyledik.

2923. Eğer fıkıh söylerse bütün fakr gelir; o demdemesi hoş olandan fakr kokusu gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2923. Eğer fıkıh söylerse bütün fakirlik gelir; o hoş sesli olandan fakirlik kokusu gelir.

2924. Ve eğer küfür söylerse din kokusu tutar; onun şek sözünden yakın kokusu gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2924. Ve eğer küfür söylerse din kokusu tutar; onun şüphe sözünden yakın kokusu gelir.

Örneğin, Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri "Sübhânî mâ a'zame şânî" [Kendimi tesbih ederim, benim şânım ne büyüktür!] buyurdu. Bu ve benzeri sözler, şeriatın zahirine göre küfür gibi görünür. Fakat "Bir kulumu sevdiğim zaman, onun kulağı, gözü ve lisânı olurum ilh." hadîs-i kudsîsi gereğince Yüce Allah, Bâyezîd'in dili olup cenâb-ı Bâyezîd, Hakk'ın sözüyle konuştuğundan, bu sözden din kokusu gelir; ve aynı şekilde insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), bir sâlike (Hakk Yolcusu) hitaben "Hak" var mı ve nerededir? gibi zahiren şüphe gibi görünen bir sözü söylerse, maksadı o sâliki yakîne (kesin bilgiye) teşviktir.

Meselâ Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri "Sübhânî mâ a'zame şânî" [Kendimi tesbih ederim, benim şâhım ne büyüktür!] buyurdu. Bu ve emsâli sözler zâhir-i şer'a nazaran küfür görünür. Fakat اذا احببت عبدا كنت له سمعا و بصرا و لسانا الخ [Bir kulumu sevdiğim zaman, onun kulağı, gözü ve lisânı olurum ilh.] hadîs-i kudsîsi mûcibince Hak Teâlâ Bâyezîd'in lisânı olup cenâb-ı Bâyezîd, nutk-ı Hak ile nâtık olduğundan, bu sözden din, kokusu gelir; ve kezâ insân-ı kâmil, bir sâlike hitâben "Hak" var mı ve nerededir? gibi zâhiren şek görünen bir sözü söylerse, maksadı o sâliki yakîne teşvîktir.

2925. Eğri köpük ki, bahr-ı sâfîden kalkmıştır, sâf olan asıl, o fer'i tezyîn etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2925. Eğri köpük ki, saf denizden kalkmıştır, saf olan asıl, o fer'i süslemiştir.

"Eğri köpük"ten kasıt, şeriatın zahirine aykırı görünen sözdür ve "saf deniz"den kasıt, Hakk'ın hakiki varlığıdır. Örneğin Ebu'l-Hasen Harakānî (k.s.) "Ben Rabb'imin iki seneden daha azıyım" buyurur. Bu söz eğri bir köpüktür; fakat hakikat deryasının dalgalarından meydana gelmiştir. Anlamı "Bende bütün ilahi sıfatlar mevcuttur; ancak iki sıfat yoktur ki, birisi zâtî zorunluluk, diğeri zâtî zenginliktir" demek olur. Bu sebeple asıl saf olan Hakk'ın hakiki varlığı, fer' olan Harakānî'nin izafî varlığını bir köpük ile süslemiş ve onun yüce mertebesini hakikat ehlinin nazarında göstermiştir.

"Eğri köpük"ten murâd, zâhir-i şer'a muhalif görünen söz ve "bahr-ı sâfî"den murâd, vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır. Meselâ Ebu'l-Hasen Harakānî (k.s.) انا اقل ربي من سنتين ya'ni "Ben Rabb'imin iki seneden daha ekalliyim" buyurur. Bu söz eğri bir köpüktür; fakat hakikat deryâsının dalgalarından peyda olmuştur. Ma'nâsı "Bende cemî-i sıfât-ı ilâhî mevcûddur; ancak iki sıfat yoktur ki, birisi vücûb-ı zâtî, diğeri gınâ-yı zâtîdir" demek olur. Binâenaleyh asıl sâf olan vücûd-ı hakîkî-i Hak, fer' olan vücûd-ı izâfi-i Harakānî'yi bir köpük ile tezyîn etmiş ve mertebe-i ulyâsını ehl-i hakikat nazarında göstermiştir.

2926. Onun o köpüğünü sâfî ve doğru bil; ma'şûkun dudağının söğmesi gibi bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2926. Onun o köpüğünü saf ve doğru bil; sevgilinin dudağının söğmesi gibi bil!

2927. Eğer eğri söylerse doğruluk gösterir; ey bir eğri ki, doğruyu söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2927. Eğer eğri söylerse doğruluk gösterir; ey bir eğri ki, doğruyu söyledi.

Allah âşıklarının sözleri görünüşte eğri görünür. Fakat görünüşteki doğru sözleri süsler. Örneğin Hafız Şîrâzî (k.s.) şöyle buyurur: "Babam cennet bahçesini iki buğdaya sattı; eğer ben bir arpaya satmazsam hayırsız evlât olayım."

Bu söz, görünüşte ilâhî emre karşı gelen Hz. Adem'in hareketini beğenme gibi görünür; fakat Yüce Allah'ın meleklere hitaben "Ben yeryüzünde halîfe yapacağım" (Bakara, 2/30) buyurması sebebiyle, ilâhî muradın gerçekleşmesine yönelme anlamını içerdiğinden çok doğrudur; bu sebeple bu öyle bir eğridir ki, doğruya güzellik verir.

Allah âşıklarının sözleri zâhirde eğri görünür. Fakat zâhirî olan doğru kelâmları süsler. Meselâ Hafız Şîrâzî (k.s.) şöyle buyurur: "Babam cennet bahçesini iki buğdaya sattı; eğer ben bir arpaya satmazsam hayırsız evlât olayım."

Bu kelâm zâhirde emr-i ilâhîye muhalefet eden Hz. Adem'in hareketini tahsîn gibi görünür; fakat Hak Teâlâ'nın meleklere hitaben اني جاعل فِي الْأَرْضِ خليفة (Bakara, 2/30) ya'nî "Ben yeryüzünde halîfe yapacağım" buyurması cihetiy-le, murâd-ı ilâhînin husûlüne teveccüh ma'nâsını mutazammın olduğundan pek doğrudur; binâenaleyh bu öyle bir eğridir ki, doğruya letâfet verir.

2928. Eğer şekerden bir ekmek şekli pişirir isen, onu emdiğin vakit sana şeker tu'mu gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2928. Eğer şekerden bir ekmek şekli pişirir isen, onu emdiğin zaman sana şeker tadı gelir.

"Şeker"den kasıt, Hakk'ın gerçek varlığıdır; "ekmek"ten kasıt ise kulun izafî varlığıdır. Yani kulun izafî varlığı, fenâ makamında (kulun kendi varlığından geçip Hakk'ın varlığında yok olması hâli) kulluk sıfatlarından fani olup ilahî sıfatlarla ayakta durduğu zaman, artık o şekerden yapılmış bir ekmeğe benzer. Senin kulağın onun sözlerini emdikçe, ilahî hakikatler ve bilgiler lezzetlerini duyarsın.

"Şeker"den murâd, vücûd-ı hakîkî-i Hak; “ekmek"ten murâd, vücûd-ı izâfi-i abddir. Ya'nî vücûd-ı izâfi-i abd, makām-ı fenâda sıfât-ı abdânîsinden fânî olup sıfât-ı hakkānî ile kāim olduğu vakit, artık o şekerden yapılmış bir ekmeğe benzer. Onun sözlerini kulağın emdikçe, hakāyık ve maârif-i ilâhiyye lezzetlerini duyarsın.

2929. Ve eğer mü'min altın put bulursa, ne vakit onu her putpereste bırakır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2929. Ve eğer mü'min altın put bulursa, onu ne zaman her putpereste bırakır?

Yani istenen şekil değildir, anlamdır. Bu sebeple insân-ı kâmile anlamından dolayı itibar edilir. Nasıl ki bir mü'min altından yapılmış bir put bulursa, onu putpereste vermez.

Ya'nî matlûb olan sûret değildir, ma'nâdır. Binâenaleyh insân-ı kâmile ma'nâsından dolayı i'tibâr olunur. Nitekim bir mü'min altından ma'mûl bir put bulursa, onu putpereste vermez.

2930. Belki tutar ateşe atar; onun âriyet olan sûretini kırar. [2889]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2930. Aksine ateşe atar; onun ödünç olan sûretini kırar.

2931. Tâ ki altın üzerinde put nakşı kalmıya; zîrâ sûret mâni'dir ve yol vurucudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2931. Ta ki altın üzerinde put nakşı kalmasın; çünkü suret engeldir ve yol kesicidir.

2932. Onun altın olan zâtı, rabbaniyyetin atasıdır; putun nakşı altın nakdi üzerine âriyettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2932. Onun altın olan zâtı, rabbaniyyetin atasıdır; putun nakşı altın nakdi üzerine âriyettir.

İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) altın olan zâtı ve hakikati, ilâhîliğin (rabbaniyyet) bağışıdır ve onun put gibi olan nakşı ve belirginleşmesi, kendi hakikati üzerine ödünçtür. Sakın bu şekle aldanıp "Bu da bizim gibi bir insandır, yer, içer ve uyur" diyerek hakikatinden habersiz olma! Nasıl ki kâfirler, şanlı peygamberin hakikatinden habersiz olup مَالِ هَذَا الرَّسُولُ يَا كُلِّ الطَّعَامَ وَيُمْشَى فِي الْأَسْوَاقِ (Furkān, 25/7) yani “Bu Resûle ne oldu ki yemek yer ve çarşılarda gezer!" dediler.

İnsân-ı kâmilin altın olan zâtı ve hakîkati rabbâniyyetin atâsıdır ve onun put gibi olan nakşı ve taayyünü, kendi hakikati üzerine âriyettir. Sakın bu sûrete aldanıp "Bu da bizim gibi beşerdir, yer içer ve uyur" diyerek hakikatinden gâfil olma! Nitekim küffâr, Pelgamber-i zîşânın hakikatinden gâfil olup مَالِ هَذَا الرَّسُولُ يَا كُلِّ الطَّعَامَ وَيُمْشَى فِي الْأَسْوَاقِ (Furkān, 25/7) ya'nî “Bu Resûle ne oldu ki, taâm yer ve sokaklarda gezer!" dediler.

2933. Sen bir pire için bir kilimi yakma; ve her sineğin sadasından günü bırakma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2933. Sen bir pire için bir kilimi yakma; ve her sineğin sesinden günü bırakma!

Şekil, pire gibi önemsiz bir şeydir; ve hakikat, kilim gibi kuşatıcıdır. Sen bir pire için bir kilimi yakma; ve seni insân-ı kâmilden uzaklaştırmak ve nefret ettirmek isteyen şekilci kişilerin sözleri, sinek vızıltısı gibidir; bu vızıltılardan dolayı gün gibi aydınlık olan ruhanîlik âlemini terk etme ve karanlık olan tabiat ve bedenin yoğunluğu âleminde kalma.

Sûret, pire gibi ehemmiyetsiz bir şeydir; ve hakikat, kilim gibi ihâta sâhibidir. Sen bir pire için bir kilimi yakma; ve seni insân-ı kâmilden teb'îd ve tenfir etmek isteyen ehl-i sûretin sözleri, sinek vızıltısı gibidir; bu vızıltılardan dolayı gün gibi aydınlık olan rûhâniyet âlemini terk etme ve karanlık olan tabîat ve kesâfet âleminde kalma.

2934. Sûretlerde kaldığın vakit putperestsin; onun sûretini bırak ve ma'nâya bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2934. Şekillerde kaldığın zaman putperestsin; onun şeklini bırak ve anlama bak!

2935. Hacca mensub adam isen ister Hindu, ister Türk veyâ Arab bir hacıyı yoldaş iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2935. Hacca mensup bir kişi isen, ister Hindu, ister Türk veya Arap bir hacıyı yol arkadaşı iste!

2936. Onun nakşına ve rengine bakma; onun azmine ve âhengine bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2936. Onun nakşına ve rengine bakma; onun azmine ve âhengine bak!

2837. Eğer siyah olsa da, o senin hem-ahengindir; sen ona beyaz de; zîrâ senin hem-rengindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2837. Eğer siyah olsa da, o seninle uyumludur; sen ona beyaz de; çünkü seninle aynı renktedir.

2938. Bu hikâye âşıkların başsız ve ayaksız fikri gibi, altüst söylenmiş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2938. Bu hikâye, âşıkların başsız ve ayaksız düşüncesi gibi, altüst söylenmiş oldu.

Gerçekleri araştıranlar (muhakkikîn) katında bir "ezel" ve bir de "ezel-i âzâl" vardır. Ezel-i âzâl, vahdet (birlik) mertebesidir. Bu mertebede ilâhî isimler ve sıfatlar birleşmiş olup, birbirinden ayırt edilemez. Ezel ise vâhidiyyet (çokluk içinde birlik) mertebesidir ki, sonsuza dek sürecek haller hakkında işaret olduğundan, ezelden daha önce olan ezel-i âzâl'e bağıntısı sebebiyle başı ve başlangıcı yoktur; ve sonsuzluğa yakın ve onunla beraber olduğu için ayağı ve sonu da yoktur. Bu sebeple bu hikâyeden herkes kendi mertebesinin zevkini duyar.

Muhakkıkîn indinde bir "ezel" ve bir de "ezel-i âzâl" vardır. Ezel-i âzâl mertebe-i vahdettir. Bu mertebede esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye müttehid olup, birbirinden mütemeyyiz değildir. Ve ezel, mertebe-i vâhidiyyettir ki, ebede kadar olan ahvâl hakkında işâret olduğundan, ezelden ileri olan ezel-i âzâle taalluku hasebiyle başı ve ibtidâsı yoktur; ve ebede mukārin ve onunla beraber olduğu için ayağı ve nihâyeti de yoktur. Binâenaleyh bu hikâyeden herkes kendi mertebesinin zevkıni duyar.

2939. Başı yoktur; çünkü ezelden ileridir; ayağı yoktur, ebede karabeti vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2939. Başı yoktur; çünkü öncesiz olarak ileridir; ayağı yoktur, sonsuzluğa yakınlığı vardır.

"Ezel"den kasıt, sabit hakikatler mertebesidir. "Ebed"den kasıt, sabit hakikatlerden ibaret olan ilahi ilmi suretlerin Hak'ın varlığı ile kâim olup, asla yok olmamasıdır. Yani bu Mesnevî-i Şerîf'te açıklanan sırlar ve hakikatler, sabit hakikatler mertebesinden ileri ve Hak'ın Zât'ında gizli olan isim ve sıfatlardan, yani vahdet mertebesindendir. Ve vahdet mertebesi, vahidiyet mertebesi olan sabit hakikatlerden ileridir. İlahi ilimde sabit olan suretlerin, insani ilmi suretler gibi, yok olması mümkün olmadığından, sonsuzluk ile alakası ve yakınlığı vardır.

"Ezel"den murâd, a'yân-ı sâbite mertebesidir. "Ebed"den murâd, a'yân-ı sâbiteden ibaret olan suver-i ilmiyye-i ilâhiyyenin vücûd-ı Hak ile kāim olup, aslâ fenâ bulmamasıdır. Ya'nî bu Mesnevî-i Şerîf'de beyân olunan esrâr ve hakāyık, a'yân-ı sâbite mertebesinden ileri ve Zât-ı Hak'da mahfi olan esmâ ve sıfattan, ya'nî mertebe-i vahdettendir. Ve mertebe-i vahdet, vâhidiyyet mertebesi olan a'yân-ı sâbiteden ileridir. İlm-i ilâhîde sâbit olan sûretlerin suver-i ilmiyye-i insâniyye gibi, fânî olması mümkin olmadığından, ebed ile alâkası ve karâbeti vardır.

2940. Belki su gibidir; ondan her katre hem baştır ve ayaktır ve hem de o iki- [2899] sizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2940. Aksine su gibidir; ondan her damla hem baştır hem ayaktır ve hem de o ikisizdir.

Bu hikâyede öncesizlikten sonsuzluğa kadar olan mutlak varlığın mertebelerine işaret edildiğinden, iniş ve yükseliş bir akarsu gibidir; ve bu iniş ve yükseliş, mutlak varlığın o mertebelerde kayıtlanmasıyla meydana geldiğinden ve her bir mertebenin bir başlangıcı ve sonu bulunduğundan, bu akarsuyun her damlası, yani her bir mertebesi bir baş ve ayaktır; çünkü kayıtlıdır. Ve mahiyeti ancak mutlak varlığın mertebelere inişi ve bu mertebelerden yükselişi olması itibarıyla, genel yapısı başsız ve ayaksızdır. Yani bu iniş ve yükselişin ne başlangıcı ne de sonu vardır; çünkü Hak öncesiz olarak ve sonsuza dek Yaratıcı'dır ve İlâh'tır ve Rab'dir. Bu sebeple mutlak varlığın iniş ve yükselişinin asla kesintisi yoktur.

Bu hikâyede ezel-i âzâlden ebede kadar olan vücûd-ı mutlakın merâtibi-ne işaret olunduğundan nüzûl ve urûc bir akarsu gibidir; ve bu nüzûl ve urûc, vücûd-ı mutlakın o merâtibde takayyüdü ile vâki' olduğundan ve her bir mertebenin bir ibtidâ ve intihâsı bulunduğundan, bu akar suyun her kat-resi ya'nî her bir mertebesi bir baş ve ayaktır; zîrâ mukayyeddir. Ve mâhiy-yeti ancak vücûd-ı mutlakın merâtibe nüzûlü ve bu merâtibden urûcu olmak i'tibariyle, hey'et-i umumiyyesi başsız ve ayaksızdır. Ya'nî bu nüzûl ve urû-cun ne ibtidâsı ve ne de intihâsı vardır; zîrâ Hak ezelen ve ebeden Hâlık'tır ve İlâh'tır ve Rab'dir. Binâenaleyh vücûd-ı mutlakın nüzûl ve urûcunun as-lâ inkıtâ'ı yoktur.

2941. Ben Allah'ı tenzih ederim ki, bu hikâye değildir. Agâh ol, bu bizim ve senin nakd-i hâlimizdir; iyi bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2941. Ben Allah'ı eksikliklerden uzak tutarım ki, bu hikâye değildir. Bilinçli ol, bu bizim ve senin şimdiki hâlimizdir; iyi bak!

Bu hikâyeyi masal olarak dinleme! Ey Hakk Yolcusu, bu bizim şimdiki hâlimizi tasvir eder. Yani bu hikâyede "Bağdat", halifenin dergâhı, Hz. Pîr efendimizin irşat dergâhıdır ve Hakk Yolcularının her biri de tabiat sahrasında çaresiz kalan "Arap erkeği"; ve onların nefisleri de, onların "eş"leridir. Ve bu hikâye her zamanda, her bir mürşid-i kâmil (irşat eden olgun rehber) ile Hakk Yolcularının hâlinden haber verir.

Bu hikâyeyi masal olarak dinleme! Ey sâlik, bu bizim şimdiki hâlimizi tasvîr eder. Ya'nî bu hikâyede "Bağdad", halîfenin dergâhı, Hz. Pîr efendi-mizin dergâh-ı irşadıdır ve sâliklerin her birisi de sahrâ-yı tabîatte bî-nevâ kalan "Arab erkeği"; ve onların nefisleri de, onların "zevce"leridir. Ve bu hikâye her zamanda, her bir mürşid-i kâmil ile sâliklerinin hâlinden haber verir.

2942. Zîrâ sûfî kerr ü ferli olur; her ne ki o mâzîdir “lâ-yüzker" olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2942. Çünkü sûfî, şanlı ve şerefli olur; geçmiş olan her şey "zikredilmez" olur.

Yani sûfî olan kişinin geçmiş ve gelecek ile bağlantısı yoktur; çünkü geçmişin faydası olmadığı için, onu zikretmeye ve uzun uzadıya onunla meşgul olmaya değmez. Onun için "Geçmiş zikredilmez" darb-ı meseli meşhurdur ve geleceğin de ne olacağı bilinmez; çünkü âlemdeki olaylar, hiçbir zaman insanın görüş ve tedbirine uymaz. Şu hâlde sûfînin gözünde önemli olan zaman, ancak şimdiki zamandır. Bu sebeple onların gözünde geçmiş olaylardan olan hikâyelerin kıymeti yoktur ki, birtakım hikâyeler ile meşgul olsunlar. Eğer bir hikâye söylerlerse, şimdiki zamana ait olduğu için söylerler.

Ya'nî sûfî olan kimsenin geçmiş ve gelecek ile alakası yoktur; zîrâ geçmi-şin fâidesi olmadığı için, zikre ve uzun uzadıya onunla meşgûl olmağa değ-mez. Onun için الماضى لا يذكر “Geçmiş zikr olunmaz” darb-ı meseli meşhurdur ve geleceğin de ne olacağı mechûldür; çünkü hâdisât-ı âlem, hiçbir vakitte in-sanın re'y ve tedbîrine uymaz. Şu halde sûfînin nazarında mühim olan za-man, ancak zamân-ı hâldir. Binâenaleyh onların nazarında vukūât-ı mâziy-yeden olan hikâyâtın kıymeti yoktur ki, birtakım hikâyât ile meşgül olsunlar. Eğer bir hikâye söylerlerse hâle taalluku olduğu için söylerler.

2943. Arab da biziz, testi de biziz, şâh da biziz, hep biziz. Dönen ondan dön-dürüldü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2943. Arab da biziz, testi de biziz, şah da biziz, hep biziz. Dönen ondan döndürüldü.

Bu hikâye içinde açıkladığımız şeylerin hepsi, şu anda biziz. Tabiat çölünde kalmayı seçip, irşat dergâhımızın kapısından dönen kimseler, ezelî yatkınlıkları gereğince döndürülmüş olanlardır. Bu şerefli beyitte şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: يؤفك عنه من أفك قتل الخراصون الَّذِينَ هُم فِي غَمَرَةِ سَاهُونَ (Zariyat, 51/9-11) Yani "Dönenler döndürüldü. Kur'an'ı yalanlayanlar kovulmuş olsunlar ki, onlar cehalete batmış gafillerdir." Şerefli beyit ile bağlantı şekli şudur ki, القرآن و الانسان توأمان yani "Kur'an ve insan, ikizdirler" buyrulduğu gibi, insân-ı kâmil konuşan Kur'an'dır; onu yalanlayıp irşat dergâhından dönenler, ezelde döndürülmüş ve mahrum edilmiş olan kimselerdir.

Bu hikâye zımnında beyân ettiğimiz şeylerin hepsi, şimdiki halde biziz. Sahrâ-yı tabîatte kalmayı ihtiyâr edip, dergâh-ı irşâdımızın kapısından dönen kimseler, isti'dâd-ı ezelîleri iktizâsınca döndürülmüş olanlardır. Bu beyt-i şerîfde şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur : يؤفك عنه من أفك قتل الخراصون الَّذِينَ هُم فِي غَمَرَةِ سَاهُونَ (Zariyat, 51/9-11) Ya'nî "Dönenler döndürüldü. Kur'ân'ı tekzib edenler matrûd olsunlar ki, cehaletde müstağrak olan gâfillerdir." Beyt-i şerîfe vech-i rabtu budur ki القرآن و الانسان توأمان ya'nî "Kur'an ve insân, ikizdirler" buyrulduğu vech ile, insân-ı kâmil Kur'ân-ı nâtıktır; onu tekzîb edip dergâh-ı irşâddan dönenler, ezelde döndürülmüş ve mahrûm edilmiş olan kimselerdir.

2944. Aklı zevc ve kadını da nefis ve tama' bil! Bu ikisi zulmânî ve şem olan aklı münkirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2944. Aklı eş, kadını da nefis ve tamah bil! Bu ikisi karanlık ve şems olan aklı inkâr eder.

İnsan aklı, küllî aklın bir parçasıdır ve insan nefsi de küllî nefsin bir parçasıdır. Küllî nefsin tabiatında çekme ve itme kuvvetleri olduğu gibi, insan varlığında da aynı kuvvetler mevcuttur. Küllî akıl, küllî nefsin idare edicisi olduğu gibi, cüz'î akıl da cüz'î nefiste aynı mahiyettedir. Küllî akıl, Bâtın isminin (Allah'ın gizli ve içsel yönünü ifade eden isim) ve küllî nefis de Zâhir isminin (Allah'ın açık ve dışsal yönünü ifade eden isim) tecellileridir. Ve bu isimlerin hükümleri ise birbirine zıttır. Zâhir ismi "benim" der; Bâtın ismi "hayır, benim" der. Zâhir isminin tecellileri olan nefis ve tabiat âlemi karanlıktır ve Bâtın isminin tecellisi olan akıl âlemi nurânîdir.

Akl-ı beşer, akl-ı küllün cüz'ü ve nefs-i beşer dahi nefs-i küllün cüz'üdür. Nefs-i küllün tab'ında cezb ve def' kuvvetleri olduğu gibi, vücûd-ı beşerde dahi aynı kuvvetler mevcûddur. Akl-ı küll, nefs-i küllün müdebbiri olduğu gibi, akl-ı cüz'î dahi nefs-i cüz'îde aynı mâhiyyettedir. Akl-ı küll, ism-i Bâtın'ın ve nefs-i küll, ism-i Zâhir'in mazharlarıdır. Ve bu isimlerin ahkâmı ise yekdîğerine zıddır. İsm-i Zâhir "benim" der; ism-i Bâtın "hayır, benim" der. İsm-i Zâhir'in mezâhiri olan nefis ve tabîat âlemi zulmânî ve ism-i bâtının mazharı âlem-i akıl nûrânîdir.

2945. Şimdi dinle ki, inkârın aslı neden kalktı? Küllün türlü türlü cüz'leri vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2945. Şimdi dinle ki, inkârın aslı neden kalktı? Küllün türlü türlü cüz'leri vardır.

İnkârın sebebi şudur ki, küllî nefsin ve küllî aklın türlü türlü cüz'leri vardır. Çünkü görüyoruz ki, âlemde cüz'î nefisler arasında türlü türlü farklılık ve zıtlık olduğu gibi, cüz'î akıllar da farklılık ve mertebeler üzerinedir. Ve bu farklılık ve zıtlıkların kaynağı, ilâhî sıfatlar ve isimler arasındaki farklılık ve karşılıklıktır. Ve çeşitli yatkınlıklar, bu sıfatlar ve isimlerin özellikleridir. Örneğin Nâfi' ismi, Dârr ismine; Bâsıt ismi, Kābız ismine; Muhyî ismi, Mümît ismine muhaliftir. Bunların zuhur yerleri olan nefisler ve akıllar da doğal olarak birbirini inkâr ederler.

İnkârın sebebi budur ki, nefs-i küllün ve akl-ı küllün türlü türlü cüz'leri vardır. Zîrâ görüyoruz ki, âlemde nüfûs-i cüz'iyye arasında türlü türlü tefâvüt ve ziddiyyet olduğu gibi, ukūl-i cüz'iyye dahi tefâvüt ve merâtib üzerinedir. Ve bu tefâvüt ve ziddiyyetlerin menşe'i, sıfât ve esmâ-i ilâhiyye arasındaki tefâvüt ve tekabüldür. Ve isti'dâdât-ı mütenevvi'a, bu sıfât ve esmânın hâssıyetleridir. Meselâ ism-i Nâfi', ism-i Dârr'a ve ism-i Bâsıt, ism-i Kābız'a ve ism-i Muhyî, ism-i Mümît'e muhâliftir. Bunların mezâhiri olan nüfûs ve ukūl dahi bittabi' yekdîğerini münkir olurlar.

2946. Küllün cüz'ü, külle nisbet olunan cüz'ler değildir; gülün kokusu gibi değildir ki, gülün cüz'ü olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2946. Küllün cüz'ü, küll'e nispet edilen cüz'ler değildir; gülün kokusu gibi değildir ki, gülün cüz'ü olsun.

Yani benim bu sözümden hakiki olan külliyet ve cüz'iyeti anlama! Çünkü küll, cüz'den oluşur ve bileşik varlık da kendi cüz'lerine muhtaç olduğu için eksik olur. Ve aynı şekilde küll, her cüz'üne yüklenemez; örneğin Zeyd'in eline "Zeyd" denemez; ve Hakk'ın varlığının kuşatıcılığı, küllün cüz'lerini kuşatması gibi değildir ve aynı şekilde cüz'lerden de oluşmamıştır. Aksine bizim bu sözden maksadımız, mutlak varlığın sıfatları ve isimleri itibarıyla kayıtlanmasını ve kayıtlı olanların mutlağa bağıntısını açıklamaktır. Ve mutlak, kendi özünde taayyün (belirlenme) ve kayıtlanmaktan ve kayıtlanmamaktan münezzehtir. Ve zuhur mertebesinde hakikat yönünden her kayıtlı olanın tekil hakikatidir; fakat belirlenme itibarıyla akılda onun gayrıdır. Bu sebeple sözümüzü gülün kokusuna benzetme!

Ya'nî benim bu sözümden hakîkî olan külliyyet ve cüz'iyyeti anlama! Zîrâ küll, cüz'den mürekkeb olur ve mürekkeb vücûd da kendi cüz'lerine muhtâç olduğu için nâkıs olur. Ve kezâ küll, her cüz'üne mahmûl olamaz; meselâ Zeyd'in eline "Zeyd" denemez; ve vücûd-ı Hakk'ın ihâtası küllün cüz'lerini ihâtası gibi değildir ve kezâ cüz'lerden de mürekkeb değildir. Belki bizim bu sözden maksadımız, vücûd-ı mutlakın sıfâtı ve esmâsı hasebiyle takayyüdünü ve mukayyedâtın mutlaka nisbetini beyândır. Ve mutlak, hadd-i zâtında taayyün ve takayyüd etmekten ve etmemekten müberrâdır. Ve mertebe-i zuhûrda hakîkat cihetinden her mukayyedin "ayn"ıdır; velâkin taayyün i'tibâriyle akılda onun gayridir. Binâenaleyh sözümüzü gülün kokusuna teşbîh etme!

2947. Yeşilliğin letafeti gülün letafetinin cüz'ü olur; kumrunun sadası, o bülbülün cüz'ü olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2947. Yeşilliğin inceliği gülün inceliğinin bir parçası olur; kumrunun sesi, o bülbülün bir parçası olur.

Bu şerefli beyit, cüz (parça) ve külden (bütün) maksadın ne olduğunu akıllara yaklaştırmak için kevnî (varoluşsal) bir örnektir. Örneğin, gülün latif (ince, hoş) bir hâli vardır; bu hâli gül farz edersen, yeşilliklerdeki latif oluşlar onun bir parçasıdır denilebilir. Aynı şekilde, bülbülün sesindeki latif hâl, mutlak olarak bir bütün farz olunursa, kumrunun sesindeki incelik onun bir parçası kabul edilebilir. Bu sebeple, bu külliyet (bütünlük) ve cüz'iyet (parçalı olma) maddiyat âlemindeki külliyet ve cüz'iyet anlamına değildir.

Bu beyt-i şerîf cüz' ile küllden maksad ne olduğunu ukūle takrib için bir misâl-i kevnîdir. Meselâ gülün bir şe'n-i latîfi vardır; bu şe'ni gül farz edersen, yeşilliklerde olan şuûnât-ı latîfe onun cüz'üdür denebilir. Ve kezâ bülbülün sadâsındaki şe'n-i latîf, alelıtlâk bir küll farz olunursa, kumrunun sadâsındaki letâfet onun cüz'ü addolunabilir. Binâenaleyh bu külliyyet ve cüz'iyyet maddiyyât âlemindeki külliyyet ve cüz'iyyet ma'nâsına değildir.

2948. Eğer işkâl ve cevaba meşgül olursam, susamışlara ne vakit su verebilirim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2948. Eğer itiraz ve cevapla meşgul olursam, susamışlara ne zaman su verebilirim?

Ey Hakk Yolcusu, benim bu sözlerimden senin zihninde bazı zorluklar ortaya çıkar ve onları çözmek için sorular sormak istersin; fakat bu konuda sana gelecek zorlukları tek tek zikredip cevaplarıyla meşgul olursam, ilahi bilgilere susamış olan kimselere marifet suyunu ne zaman verebilirim?

Ey sâlik, benim bu sözlerimden senin fikrinde bâzı müşkiller peyda olur ve onları halletmek için suâller sormak istersin; fakat bu bahiste sana vârid olacak müşkilatı birer birer zikr edip cevablarıyla meşgül olursam, maarif-i ilâhiyyeye susamış olan kimselere ma'rifet suyunu ne vakit verebilirim?

2949. Eğer sen kâmilen işkâle ve zahmete mensub isen, sabr et, sabır ferahın anahtarıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2949. Eğer sen tamamen zorluğa ve zahmete ait isen, sabret, sabır ferahın anahtarıdır.

Eğer benim söylediklerim sana tamamen zor gelmiş ve anlayamama zahmetine düşmüş isen, sabret ki, ileride sana yavaş yavaş anlama yatkınlığı gelecektir; çünkü الصبر مفتاح الفرج ["Sabır, ferahın anahtarıdır"] hadis-i şerifi gereğince sabır ferah ve sevincin anahtarıdır.

Eğer benim söylediklerim büsbütün sana müşkil gelmiş ve anlıyamamak zahmetine düşmüş isen, sabr et ki, âtîde sana yavaş yavaş anlamak isti'dâdı gelecektir; zîra الصبر مفتاح الفرج ["Sabır, ferahın anahtarıdır"] hadis-i şerîfi mûcibince sabır ferah ve sürûrun anahtarıdır.

2950. Düşüncelerden perhîz et, perhîz! Fikir arslan ve yaban eşeği; ve gönüller meşeliktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2950. Düşüncelerden sakın, sakın! Fikir aslan ve yaban eşeği gibidir; gönüller ise meşeliktir.

Yani fikirler iki kısımdır: Birisi Hakk'a ulaştıran fikirlerdir ki, aslan gibidir; diğeri de Hak'tan uzaklaştıran fikirlerdir ki, onlar da yaban eşeği gibidirler; gönüller de meşeliğe benzer. Bu iki tür fikir gönül meşeliğinde dolaşırlar. Sen bu fikirleri ayırt edemediğin için, hakikati idrak etme zamanına kadar fikirlerden sakın!

Ya'nî fikirler iki kısımdır: Birisi Hakk'a îsâl eden fikirlerdir ki, arslan gibidir; dîğeri de Hak'dan teb'îd eden fikirlerdir ki, onlar da yaban eşeği gibidirler; ve gönüller dahi meşeliğe benzer. Bu iki nevi' fikirler gönül meşeliğinde dolaşırlar. Sen bu fikirleri temyîz edemediğin için, idrâk-i hakikat zamânına kadar fikirlerden perhîz et!

2951. Perhîzler ilaçlar üzerinde serverdir; zîrâ ki kaşımak uyuzun ziyâdeliğidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2951. Perhizler ilaçlar üzerinde efendidir; çünkü kaşımak uyuzun artmasıdır.

Bu Mesnevî-i Şerîf'te cehalet hastalığının giderilmesi için beyan ettiğimiz ilahi hakikatler ve bilgiler ilaçtır; ve perhizlerin ilaçlar üzerinde büyük etkisi vardır. Ey Hakk Yolcusu, nasıl ki kaşımak uyuz hastalığının artmasına sebep olursa, senin de çeşitli fikirlerle gönlünü meşgul etmen öylece cehalet hastalığını artırır.

Bu Mesnevî-i Şerîf de illet-i cehlin izâlesi için beyân ettiğimiz hakāyık ve maârif-i ilâhiyye ilâcdır; ve perhîzlerin ilaçlara büyük te'sîri vardır. Ey sâlik, kaşımak nasıl ki uyuz hastalığının tezâyüdüne sebeb olursa, senin de muhtelif fikirler ile gönlünü meşgûl etmen öylece illet-i cehli ziyâdeleştirir.

2952. Perhîz yakînen devânın aslı geldi; perhîz et, canının kuvvetini gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2952. Perhiz, kesinlikle devanın aslıdır; perhiz et, canının kuvvetini gör!

2953. Bu nükteleri kulak gibi kabul edici ol; tâ ki ben sana altından küpe yapayım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2953. Bu ince anlamları kulak gibi kabul edici ol; tâ ki ben sana altından küpe yapayım.

2954. Kuyumcu olan ayın kulağında halka olasın; aya kadar ve Süreyya'ya kadar gidesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2954. Kuyumcu olan ayın kulağında halka olasın; aya kadar ve Süreyya'ya kadar gidesin.

Yani, seni âlemi aydınlatan ayın kulağına halka yapayım; güneş sistemi içinde olan aya kadar ve bu sistem dışında olan Süreyya'ya kadar gidesin. "Süreyya" uzayda "Pervin" dedikleri altı yıldızdan oluşan bir topluluktur. Bunlar benzetmelerdir. "Kuyumcu ay"dan maksat ruhtur; çünkü maddî ay, güneşten aldığı ışıkla yeryüzünü nasıl bir kuyumcu gibi yaldızlarsa, insan ruhu da zât güneşinden aldığı hayat sıfatıyla, yeryüzü mesabesinde olan bedeni öylece nurlandırır. Yani, seni ruhun kulağına küpe yapayım ve bu hakikatler ve bilgilerle aya, yani varlık sisteminden olan ruhunun âlemine yükseleceksin; ve daha sonra ondan ileri olan Süreyya'ya, yani varlık sisteminden daha ileri olan fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) mertebesine ve mutlak âleme kadar gidesin. Bu şerefli beyitte sâlikin (Hakk Yolcusu) önce ruhanî tecellilere ve daha sonra Rabbanî tecellilere yükselişine işaret buyrulur.

Ya'nî, seni âlemi ziyâdâr eden ayın kulağına halka yapayım; manzûme-i şemsiyye dâhilinde olan aya kadar ve bu manzûme hâricinde olan Süreyya'ya kadar gidesin. "Süreyya" fezâda "Pervîn" dedikleri altı yıldızdan mü- rekkeb bir hey'et-i mecmûadır. Bunlar teşbîhâttır. "Meh-i zerger"den murâd rûhdur; zîrâ sûrî ay güneşten aldığı ziyâ ile nasıl bir kuyumcu gibi yeryüzünü yaldızlarsa, rûh-i insânî dahi şems-i zâttan aldığı sıfat-ı hayât ile, arz mesâbesinde olan cesedi, öylece nûrlandırır. Ya'nî, seni rûhun kulağına küpe yapayım ve bu hakäyık ve maârif ile aya, ya'nî manzûme-i vücûdundan olan rûhunun âlemine terakkî edesin; ve ba'dehû ondan ileri olan Süreyya'ya, ya'nî manzûme-i vücudundan daha ileri olan fenâ-fillâh mertebesine ve âlem-i ıtlâka kadar gidesin. Bu beyt-i şerîfde sâlikin evvelen tecelliyât-ı rûhâniyyeye ve ba'dehû tecelliyât-ı rabbâniyyeye terakkîsine işâret buyrulur.

2955. Evvelâ dinle ki, muhtelif olan halk, ya'dan elif'e kadar muhtelif candırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2955. Önce dinle ki, farklı olan halk, "ya"dan "elif"e kadar farklı canlardır.

Pir Hazretleri 2845 numaralı beyitte "Dinle ki inkârın aslı neden meydana geldi?" buyurmuşlardı. Buradan itibaren de bu hususa ilişkin nüktelerin açıklamasına başlarlar. Ey Hakk Yolcusu, dikkatle dinle ki, "ya" harfinden "elif" harfine kadar olan harfler nasıl şekil ve telaffuzda birbirlerine aykırı ise, görünüşte hâl ve şanları birbirine uymayan halk da öylece farklı ruhlara sahiptirler.

Bilinmeli ki, suret âleminde ne mevcut ise, hepsi ilahi sıfat ve isimlerin mazharıdırlar; ve bu sıfat ve isimler karşılıklı ve birbirine zıt özelliklere sahip olmakla beraber, sayılamaz ve kuşatılamazdır. Bu sebeple halk âleminde bu farklılık süreklidir. Nitekim ayet-i kerimede وَ لَا يَزَالُونَ مُخْتَلَفِينَ (Hûd, 11/118) [Onlar ihtilafa düşmeye devam ederler] buyrulur. Bu sebepten insan fertlerinin kimi mümin, kimi kâfir, kimi fasık ve kimi salih olarak birçok farklı şanlarda ortaya çıkar.

Hece harflerinin başlangıcı "elif" harfi olduğu halde, Pir Hazretleri'nin, son harf olan "ya"dan "elif"e kadar buyurması, varlık mertebelerine riayet ederek meydana gelmiştir. Çünkü gerek kendi şerefli taayyünleri (belirginleşmeleri) ve gerek diğer halkın taayyünleri, esfel-i safilin (aşağıların aşağısı) olan şehadet âlemi mertebesinde oluşmuştur; bu sebeple sülukde (manevi yolculukta) aşağıdan yukarıya yükselişe işaret buyururlar.

Cenâb-ı Pîr 2845 numaralı beyitte "Dinle ki inkârın aslı neden vâki' oldu?" buyurmuşlar idi. Buradan i'tibâren dahi bu husûsa müteallık olan nüktelerin beyânına başlarlar. Ey sâlik dikkatle dinle ki "ya" harfinden "elif" harfine kadar olan hurûf nasıl şekilde ve telaffuzda birbirlerine muhâlif ise, zâhiren hâl ve şânları birbirine uymayan halk dahi öylece muhtelif rûhlara mâliktirler.

Ma'lûm olsun ki, âlem-i sûrette her ne mevcûd ise, cümlesi sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin mazharıdırlar; ve bu sıfât ve esmâ mütekābil ve yekdîğerine zıd hâssiyetleri hâiz olmakla beraber, gayr-i kābil-i ta'dâd ve ihâtadır. Binâenaleyh âlem-i halkta bu ihtilaf dâimîdir. Nitekim âyet-i kerîmede وَ لَا يَزَالُونَ مُخْتَلَفِينَ (Hûd, 11/118) [Onlar ihtilafa düşmeğe devam ederler] buyrulur. Bu sebebden efrâd-ı beşerin kimi mü'min, kimi kâfir, kimi fâsık ve kimi sâlih olarak birçok muhtelif şânlarda zahir olur.

Hurûf-1 teheccînin ibtidâsı "elif" harfi olduğu halde, Hz. Pîr'in, son harf olan "ya"dan "elif'e kadar buyurması, merâtib-i vücûda riâyeten vâki' olmuştur. Zîrâ gerek kendi taayyün-i şerîfleri ve gerek diğer halkın taayyünâtı, esfel-i sâfilîn olan âlem-i şehadet mertebesinde mütekevvindir; binâenaleyh sülükde esfelden a'lâya urûca işâret buyururlar.

2956. Huruf-ı muhtelifede bir şûr u şek vardır; gerçi bir cihetten baştan ayağa kadar birdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2956. Farklı harflerde bir karışıklık ve şüphe vardır; gerçi bir yönden baştan ayağa kadar birdir.

Yani harflerin şekillerinde, telaffuzlarında ve bâtınî özelliklerinde bir farklılık ve kargaşalık vardır; çünkü kiminin çıkış yeri "mim" gibi dudak, kiminin "ha" gibi boğaz ve kiminin "sin" gibi dişlerin arası ve kiminin "nun" gibi dil ile damak arasıdır. Ve özellikler itibarıyla da kiminin tabiatı ateşî, kiminin toprakî, kiminin havaî ve kiminin suîdir; ve aynı şekilde kimi mülkî (maddî âleme ait), kimi melekûtîdir (manevî âleme ait). Bunların bâtınî özellikleri ve halleri hakkında Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin başlangıcında bilgi vermişlerdir. Bu farklılığın varlığına rağmen, bunların hepsi de bir yönden baştan ayağa kadar bir ve aynıdırlar. Bu şerefli beyitler, 2505 ve 2506 numaralı şerefli beyitlerin de açıklamasıdır. ["Vaktâki renksizlik, rengin esîri oldu, bir Mûsâ bir Mûsâ ile cenkte oldu."] ["Vaktâki bî-renkliğe erişesin ki, onu tuttun idi, Mûsâ ve Fir'avn sulh tutarlar."] Yani harflerin hepsi çizgiden ve çizgi de noktadan oluşur. Nitekim geometri ilminin başlangıçlarında çizginin noktadan meydana geldiği gösterilir. Bu itibarla varlıkta hepsi bir asıldandır. Bu durum şekilde böyledir; telaffuza gelince hepsinin aslı nefesle çıkarılan bir sestir. Elif harfini üstünlü olarak telaffuz edersek, sesi mutlak olarak salıveririz. Diğerlerinde bu mutlak sesi ağzımızın farklı mahallerine çarptırıp kısıtlayarak çıkarırız. Şu halde bu elifteki mutlak ses, harflerin hepsine yayılmıştır. Nitekim Mevlânâ Câmî (k.s.) bir rubâîsinde şöyle buyurur: "Harflerin özleri suretlerde farklıdırlar; fakat hepsi elif'in zâtında birleşmişlerdir. Taayyün (belirginleşme) yönünden hepsi birbirinin gayrıdırlar; ve hakikat yönünden hepsi elif'in aynıdırlar."

Adı geçen bu rubâîsini ayrıca şerh dahi buyurmuştur; burada ayrıntısı uzun olur.

Ya'nî hurûfun şekillerinde, telaffuzlarında ve havâss-ı bâtınelerinde bir ihtilâf ve kargaşalık vardır; zîrâ kiminin mahreci "mîm" gibi dudak ve kiminin “hâ" gibi boğaz ve kiminin "sîn” gibi dişlerin arası ve kiminin "nûn” gibi dil ile damak arasıdır. Ve havâs i'tibâriyle de kiminin tab'ı nârî ve kiminin hâkî, kiminin havâî ve kiminin mâîdir; ve kezâ kimi mülkî, kimi melekûtîdir. Bunların havâss-ı bâtıniyyeleri ve ahvâli hakkında Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin ibtidâsında ma'lûmât i'tâ buyurmuşlardır. Bu ihtilafın mevcûdiyeti ile beraber, bunların hepsi de bir cihetten baştan ayağa kadar bir ve müttehiddirler. Bu ebyât-ı şerîfe 2505 ve 2506 numaralı beyt-i şerîflerin de îzâhıdır. ["Vaktâki renksizlik, rengin esîri oldu, bir Mûsâ bir Mûsâ ile cenkte oldu."] ["Vaktâki bî-renkliğe erişesin ki, onu tuttun idi, Mûsâ ve Fir'avn sulh tutarlar."] Ya'nî hurûfun hepsi çizgiden ve çizgi de noktadan hâsıl olur. Nitekim ilm-i hendesenin mebâdîsinde hattın noktadan terekküb ettiği gösterilir. Bu i'tibâr ile vücûdda hepsi bir asıldandır. Bu hâl şekilde böyledir; telaffuza gelince hepsinin aslı nefesle çıkarılan bir sadâdır. Elif harfini meftûh olarak telaffuz edersek, sadâyı ıtlak üzere salıveririz. Diğerlerinde bu sadâ-yı mutlakı ağzımızın muhtelif mahallerine çarptırıp takyîd ile çıkarırırz. Şu halde bu elifdeki sadâ-yı mutlak, hurûfun hepsine sârîdir. Nitekim Mevlânâ Câmî (k.s.) bir rubâîsinde şöyle buyurur: "Hurûfun aynları sûretlerde muhtelifdirler; fakat hepsi elif'in zâtında mü'teliflerdir. Taayyün cihetinden hepsi birbirinin gayridirler; ve hakikat cihetinden hepsi elif'in aynıdırlar."

Müşârünileyh bu rubâîsini ayrıca şerh dahi buyurmuştur; burada tafsili uzun olur.

2957. Bir yüzden zid ve bir yüzden müttehiddirler; bir yüzden hezl ve bir yüzden ciddirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2957. Bir yönden zıt, bir yönden birleşiktirler; bir yönden şaka, bir yönden ciddidirler.

Harflerin zıtlıkları ve birleşmeleri yukarıda açıklandı. Bir yönden şaka olmaları şudur: Her bir harfin ayrı ayrı telaffuzu hiçbir anlamı sınırlamaz. Örneğin "mim" harfi yüz defa telaffuz edilse, dış âlemde şaka ve boş olur; fakat bu harfler birleşip kelimeler oluşturursa, anlama işaret ettikleri için ciddiyet meydana gelir. Aynı şekilde harflerin yalnız başına dışarıda yazılması veya telaffuz edilmesi şakadır ve boştur; fakat iç yüzüne bakılırsa, özellikleri ve işaret etmesi itibarıyla ciddidir. Nasıl ki Kur'an'daki mukattaa harfler dışarıda anlamsız görünür; fakat iç yüzünde büyük işaret ve anlam sahibi olduğundan, şeklinde ve telaffuzunda ciddiyet vardır. İşte yaratılmışlar âlemindeki tecelliler de tamamen bu örneğe uygundur.

Hurûfun zıddıyyet ve ittihâdları yukarıda îzâh olundu. Bir yüzden hezl olmaları budur ki: Her bir harfin ayrı ayrı telaffuzu hiçbir ma'nâyı mukayyed değildir. Meselâ "mîm” harfi yüz def'a telaffuz olunsa, âlem-i sûrette hezl ve beyhûde olur; fakat bu hurûf birleşip kelimeler teşkil ederse, ma'nâya delâlet ettikleri için ciddiyyet hâsıl olur. Ve kezâ hurûfun yalnız başına zâhirde resm edilmesi veyâ telaffuz olunması hezldir ve boştur; fakat bâtınına nazar olunursa havâssı ve delâleti i'tibariyle ciddir. Nitekim hurûf-ı mukattaât-ı kur'âniyye zâhirde bî-ma'nâ görünür; fakat bâtında azîm delâlet ve ma'nâ sâhibi olduğundan, şeklinde ve telaffuzunda ciddiyyet vardır. İşte âlem-i halktaki mezâhir de tamâmiyle bu misâle mutâbıktır.

2958. İmdi kıyamet arz-ı ekber günüdür; arzı zîb ve ferli olan kimse ister.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2958. Şimdi kıyamet, en büyük arz günüdür; arzı süslü ve parlak olan kimse ister.

Mademki hâl ve şanları görünüşte farklı olan halkın canları ve iç dünyaları da farklıdır, büyük kıyamet (kıyâmet-i kübrâ) meydana geldiği zaman, bu belirginleşmeler (taayyünât) ortadan kalkar ve ahiret hayatı (neş'et-i âhiret) ortaya çıkarak herkesin iç hâlleri (ahvâl-i bâtinesi) meydana çıkar. Bu sebeple kıyamet, en büyük arz günüdür; bu en büyük arz gününü ancak iç yapısı (hey'et-i bâtınesi) süslü ve parlak olan kimse ister.

Mâdemki hâl ve şânları zâhiren muhtelif olan halkın cânları ve bâtınları da muhteliftir, kıyâmet-i kübrâ vâki' olduğu vakit, bu taayyünât kalkar ve neş'et-i âhiret zâhir olup herkesin ahvâl-i bâtinesi meydana çıkar. Binâenaleyh kıyâmet, arz-ı ekber günüdür; bu arz-ı ekber gününü ancak hey'et-i bâtınesi zînetli ve parlak olan kimse ister.

2959. Her kim ki, kötü Hintli gibi sevdaîdir, arz günü ona rüsvaylıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2959. Her kim ki, kötü Hintli gibi sevdaîdir, arz günü ona rüsvaylıktır.

"Kötü Hintli" ile eşkıya kastedilir; çünkü Hint halkının büyük kısmı sapkınlık ehli ve putperest olduğundan "şaki"ye (kötü kişiye) sembol olarak kullanılmıştır. Yani sapkınlık yoluna mensup olan kötü Hintli gibi, iç yüzü kara olan kimseler, arz günü olan kıyamette, iç yüzleri ortaya çıkınca rezil ve rüsvay olurlar.

"Hindû-yı bed" ile eşkıyâ murâd buyrulur; çünkü Hind halkının kısm-ı a'zamı ehl-i dalâlet ve putperest olduğundan “şakî”ye alem olarak isti'mâl buyrulmuştur. Ya'nî meslek-i dalâlete mensûb olan kötü Hindli gibi bâtınının yüzü kara olan kimseler, arz günü olan kıyâmette, bâtınları meydana çıkınca rezîl ve rüsvây olurlar.

2960. Çünkü onda güneş gibi yüz yoktur; o nikāb gibi olan geceden başkasını [2919] istemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2960. Çünkü onda güneş gibi yüz yoktur; o, nikap gibi olan geceden başkasını istemez.

"Gece"den maksat, beşerî tabiatın karanlıklarıdır; çünkü dünyada cisim ve şekil itibarıyla mümin ve kâfir birdir; eğer iç âlemlerini sözleri vasıtasıyla açığa vurmazlarsa, ikisi de insan görünürler. Fakat iç âlemleri açığa çıkınca birinin nurlu, diğerinin karanlık olduğu görülür. Nasıl ki karanlıkta beyaz ile zenci bir görünür; fakat ışık karanlığı giderince ayırt edilirler. Bu sebeple beşerî suret, gece karanlığı gibi bir nikaptır.

"Gece"den maksad zulumât-ı tabîiyye-i beşeriyyedir; zîrâ dünyâda cisim ve sûret i'tibariyle mü'min ve kâfir birdir; bâtınlarını sözleri vâsıtasıyla ızhâr etmezlerse, ikisi de insân görünürler. Fakat bâtınları inkişâf edince birinin nûrânî, dîğerinin zulmânî olduğu müşâhede olunur. Nitekim karanlıkta beyaz ile zenci bir görünür; fakat ziyâ karanlığı izâle edince tefrík olunurlar. Binâenaleyh sûret-i beşeriyye gece karanlığı gibi nikābdır.

2961. Onun dikeni bir gül yaprağına malik olmayınca, baharlar onun esrarına düşman oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2961. Onun dikeni bir gül yaprağına sahip olmayınca, baharlar onun sırlarına düşman oldu.

Öyle bir kimsenin unsurlardan oluşan bedeni, gül yaprağı gibi olan güzelliklerden bir şeye sahip olmazsa, baharlara benzeyen ölüm ve kıyamet, onun sırlarına ve iç dünyasına düşman olur. Kıyametin çeşitleri vardır; birisi de "Ölen kimsenin kıyameti kopar" hadis-i şerifi gereğince ölümdür; diğeri de en büyük arz günü olan büyük kıyamettir. "Sırların ortaya çıktığı günde o kimse için kuvvet ve yardımcı yoktur" ayet-i kerimesine işaret buyrulmuştur.

Öyle bir kimsenin vücûd-ı unsurîsi gül yaprağı gibi olan hasenâttan bir şeye mâlik olmazsa, bahârlara müşâbih olan ölüm ve kıyâmet, onun esrârına ve bâtınına düşman olur. Kıyâmetin envâ'ı vardır, birisi de من مات فقد قامت قيامته ya'nî "Ölen kimsenin kıyâmeti kopar" hadîs-i şerîfi mûcibince ölümdür; ve dîğeri de arz-ı ekber günü olan kıyâmet-i kübradır. يوم تبلى السرائر فماله من قوة ولا ناصر (Tânk, 86/9-10) Ya'nî “Zamâirin âşıkâr olduğu günde o kimse için kuvvet ve yardımcı yoktur" âyet-i kerîmesine işâret buyrulmuştur.

2962. O kimse ki, baştan ayağa kadar gül ve susen çiçeğidir, imdi bahar onun için iki parlak gözdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2962. O kişi ki, baştan ayağa kadar gül ve susen çiçeğidir, şimdi bahar onun için iki parlak gözdür.

2963. Yanını gülistana vurmak için ma'nâsız olan diken hazân ister hazân!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2963. Yanını gülistana dayamak için anlamsız olan diken, hazan ister hazan!

"Pehlû-zeden" yanını dayamak ve beraber oturmak anlamındadır. İnsan şeklinde olup insanlık karakterini taşımayan kimse, dışı ve içi insan olan kimseler ile beraber oturmak ve onlarla eşitlik iddiasında bulunmak için dünya hayatının devamını ister.

"Pehlû-zeden" yanını dayamak ve beraber oturmak ma'nâsınadır. İnsân sûretinde olup sîret-i insâniyyeyi hâiz olmayan kimse, zâhiri ve bâtını insan olan kimseler ile beraber oturmak ve onlar ile müsâvât da'vâsında bulunmak için hayât-ı dünyeviyyenin devamını ister.

2964. Tâ ki onun hüsnünü ve bunun aybını örte; tâ ki onun rengini ve bunun pasını görmiyesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2964. Tâ ki onun güzelliğini ve bunun ayıbını örte; tâ ki onun rengini ve bunun pasını görmeyesin.

Sonbaharda yaprakları dökülen gül ağacı ile diken ağacı, eşit bir görünüm alırlar. Bu sebeple sonbahar, birinin güzelliğini ve diğerinin kusurunu ve ayıbını örtmüş olur.

Sonbaharda yaprakları dökülen gül ağacı ile diken ağacı, müsâvî bir manzara alırlar. Binâenaleyh hazân birinin hüsnünü ve diğerinin kusûrunu ve aybını örtmüş olur.

2965. Böyle olunca hazân, onun için bahar ve hayattır; taş ve yakūt-ı zekât bir görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2965. Böyle olunca sonbahar, onun için ilkbahar ve hayattır; taş ve temiz yakut bir görünür.

"Yâkût-ı zekât" çok temiz yakut anlamına gelir. Çünkü "zekât" sözlükte temizlik anlamına gelir. Mastarın sıfat makamında yakuta izafe edilmesi, anlamı pekiştirme yoluyladır. Nasıl ki "âdil adam" deneceği yerde, "adalet adamı" derler.

"Yâkût-ı zekât" pek temiz yâkut ma'nâsınadır. Zîrâ "zekât” lügatte tahâret ma'nâsına gelir. Masdarın sıfat makāmında yâkūta izâfesi, mübâlağa tarîkıyladır. Nitekim "recül-i âdil" deneceği yerde, "recül-i adl" derler.

2966. Bağbân hazânda da onu bilir; lakin birinin görüşü, cihanın görüşünden iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2966. Bağban sonbaharda da onu bilir; lakin birinin görüşü, cihanın görüşünden iyidir.

Bahçıvan sonbaharda dahi yaprakları dökülmüş olan gül ve diken ağaçlarını bilir; çünkü bitkilerin sırlarına vâkıftır. Bunun gibi zamanın tek olanı ve Muhammedî kalp üzere bulunan kutbu'l-aktab (kutbun kutbu, en büyük kutup) dahi, ahiret oluşmadan önce, sonbahara benzeyen dünyada da mutlu ile mutsuzun ve salih ile fasığın iç yüzlerini ve sırlarını müşahede eder. "Dünyada herkes birbirinin iç yüzünü görse de mutlu mutlu ile ve mutsuz mutsuz ile arkadaş olsa daha iyi olmaz mı?" şeklindeki varsayılan soruya cevaben Hz. Pîr: "Fakat cihanın görmesinden, birinin görmesi daha iyidir" buyururlar. Çünkü kutbu'l-aktab Yüce Allah'ın halifesi ve emînidir; cihanın gözbebeği mesabesindedir. Bu makamı haiz olmayanlarda bu derece emanet yoktur; ve insanın azalarının her tarafının göz olmasından, bir tarafının görme yeri olması hikmete daha uygundur; çünkü her tarafın göz olmasından varlık düzeni bozulur; ve herkesin sırlara vakıf olmasından dahi âlem düzeni bozulur.

Hintli şarihlerden Hz. İmdâdullah (k.s.) bu şerefli beytin şerhinde şöyle buyururlar: "Kutbu'l-aktab mutluyu ve mutsuzu dünya yurdunda bilir; kutbu'l-aktab kendi seyrini tamam ettikten ve fenadan sonra, bekaya ulaştıktan sonra sabit hakikatleri müşahede eder ve o hakikatlerin yatkınlığı ona açılır. Buna göre hakikatlerden akan ve akacak bulunan her bir hal toplu olarak açığa çıkar. Böyle olunca ezelî saadet ve şekavetin her ikisi ona aşikâr olur. Ve bu beyan ona tamamıyla mümkün varlıkların ayrıntılı olarak bütün halleriyle açığa çıkması anlamına değildir. Bu, beşer hakkında imkânsızdır; ve böylesi nasıl meydana gelir? Ve aksi takdirde onun Yüce Allah ile eşit olması lazım gelir." Bu izahtan dahi anlaşılır ki, vahdet-i vücud (varlığın birliği) meselesinde gayet derin nükteler vardır; bunlar layıkıyla anlaşılmazsa itikatta bozulma meydana gelir ve itikat bozulması, fiillere de sirayet eder ve nihayet beşeriyetin şanından olan şer'î tekliflerin iptali cihetine gidilir. Yüce Allah Hakk Yolcusunu bu halden muhafaza buyursun.

Bahçıvan sonbaharda dahi yaprakları dökülmüş olan gül ve diken ağaçlarını bilir; zîrâ nebâtâtın esrârına vakıftır. Bunun gibi zamânın yektâsı ve kalb-i Muhammedî üzere bulunan kutbu'l-aktab dahi, neş'et-i âhiret olmazdan mukaddem, hazâna müşâbih olan dünyada da saîd ile şakînin ve sâlih ile fâsıkın bâtınlarını ve esrârını müşâhede eder. "Dünyâda herkes birbirinin bâtınını görse de saîd saîd ile ve şakî şakî ile musahib olsa daha iyi olmaz mı?" Suâl-i mukadderine cevâben Hz. Pîr: "Fakat cihânın görmesinden, birinin görmesi daha iyidir" buyururlar. Zîrâ kutbu'l-aktab Allah Teâlâ'nın halîfesi ve emînidir; cihânın gözbebeği mesâbesindedir. Bu makāmı hâiz olmayanlarda bu derece emânet yoktur; ve insanın a'zâsının her tarafı göz olmaktan, bir tarafının mahall-i rü'yet olması hikmete daha muvâfıktır; zîrâ her tarafın göz olmasından nizâm-ı vücûd bozulur; ve herkesin esrâra vukūfundan dahi nizâm-ı âlem muhtell olur.

Şurrâh-ı hindiyyeden Hz. İmdâdullah (k.s.) bu beyt-i şerîfin şerhinde şöyle buyururlar: "Kutbu'l-aktab saîdi ve şakîyi dâr-ı dünyâda bilir; kutbu'l-aktâb kendi seyrini tamâm ettikten ve fenâdan sonra, bakāya vâsıl olduktan sonra a'yân-ı sâbiteyi müşâhede eder ve o a'yânın isti'dâdı ona münkeşif olur. Binâenaleyh a'yândan cârî olan ve olacak bulunan her bir hâl icmâl üzere münkeşif olur. Böyle olunca saâdet ve şekāvet-i ezeliyyenin her ikisi ona âşikâr olur. Ve bu beyân ona tamâmiyle a'yân-ı mümkinâtın tafsil üzere bilcümle ahvâliyle münkeşif olması ma'nâsına değildir. Bu, beşer hakkında muhâldir; ve böylesi nasıl vâki' olur? Ve illâ onun Allah Teâlâ ile müsâvî olması lâzım gelir." Bu îzâhdan dahi anlaşılır ki, vahdet-i vücûd mes'elesinde gâyet gâmız nükteler vardır; bunlar lâyıkıyla anlaşılmazsa i'tikādda fesâd hâsıl olur ve fesâd-ı i'tikād, efâle de sirâyet eder ve nihâyet beşeriyyetin şânından olan teklifât-ı şer'iyyenin ta'tili cihetine gidilir. Allah Teâlâ ehl-i sülûkü bu halden muhafaza buyursun.

2967. Cihân muhakkak o bir kimsedir; o eblehdir; her yıldız felek üzerinde ayın cüz'üdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2967. Cihan kesinlikle o bir kimsedir; o eblehtir; her yıldız felek üzerinde ayın cüz'üdür.

Bu şerefli beytin kelimeleri nüshalarda farklıdır. Fakir, Ankaravî'deki şeklini aldım; bu nüshaya göre şerhi şöyle olur: Cihan kesinlikle o kutbu'l-aktâb (kutbun kutbu, en büyük kutup) olan şerefli bir zattan ibarettir; o eblehtir. "Ebleh" ahmak anlamına geldiği gibi, selamet-i sadrın (kalp temizliğinin) üstün gelmesi anlamına da gelir. Nitekim hadis-i şerifte "اكثر اهل الجنة البله" yani "Cennet ehlinin çoğu ebleh ehlidir" buyrulur. Bu anlama göre, o kutbu'l-aktâbın şerefli kalbi zulmet ve nur perdelerinden arınmıştır ve zâta ait hallere bakar. Bütün ilahi feyizler âlem ehline, yatkınlıklarına göre bu saadet nişanlı zatın şerefli kalbinden dağıtılır. Nitekim Cenab-ı Şeyh-i Ekber, Tedbirat-ı İlâhiyye'sinde ve Fusûsu'l-Hikem'lerinde bu hakikati beyan ve izah buyururlar. Ve Ankaravî hazretleri "ebleh" tabirinden meşhur olan ahmak anlamına göre insanlara kerahat (hoşnutsuzluk) gelmemesi için "o eblehest" ifadesini istifham (soru) kabul etmenin de uygun olacağını beyan buyurmuştur. Bu şekilde anlam "Cihan o bir kimseden ibarettir, o ahmak mıdır?" demek olur. Şerefli beytin diğer nüshalarda birinci mısraının şekilleri şunlardır: 1. خود جهان آن يك كسست او آگهست Yani "Cihan kesinlikle o kimsedir ve âgâhtır (haberdardır)." 2. خود جهان آن يك كسست و آن مهست Yani "Cihan kesinlikle o kimsedir ve o büyüktür." Bununla birlikte yukarıdaki izahat bu şekillere de şamildir (kapsar). "Her sitare"den (yıldızdan) maksat, kutba tabi olan diğer evliyalardır.

Bu beyt-i şerîfin elfâzı nüshalarda muhteliftir. Fakîr, Ankaravî'deki sûreti aldım; bu nüshaya göre şerhi şöyle olur: Cihân muhakkak o kutbu'l-aktâb olan bir zât-ı şerîfden ibârettir; o eblehdir. "Ebleh" ahmak ma'nâsına olduğu gibi, selâmet-i sadrın galebesi ma'nâsına da gelir. Nitekim hadîs-i şerîfde اكثر اهل الجنة البله ya'nî "Ehl-i cennetin çoğu ehl-i belehdir" buyrulur. Bu ma'nâya göre, o kutbu'l-aktâbın kalb-i şerîfi hicâbât-ı zulmâniyye ve nûrâniyyeden sâlimdir ve tecelliyât-ı zâtiyyeye nâzırdır. Bilcümle füyûzât-ı ilâhiyye ehl-i âleme, isti'dâdlarına göre bu zât-ı saâdet-simâtın kalb-i şerîfinden tevzî' olunur. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Tedbîrât-ı İlâhiyye'sinde ve Fusûsu'l-Hikem'lerinde bu hakîkati beyân ve îzâh buyururlar. Ve Ankaravî hazretleri "ebleh" ta'bîrinden meşhûr olan ahmak ma'nâsına göre nâsa kerâhat gelmemek için "o eblehest" ibâresini istifhâm i'tibâr etmek de münasib olacağını beyân buyurmuştur. Bu sûrette ma'nâ "Cihân o bir kimseden ibârettir, o ahmak mıdır?" demek olur. Beyt-i şerîfin diğer nüshalarda birinci mısrâ'ının sûreti şunlardır: 1. خود جهان آن يك كسست او آگهست Ya'nî "Cihân muhakkak o kimsedir ve âgâhdır." 2. خود جهان آن يك كسست و آن مهست Ya'nî "Cihân muhakkak o kimsedir ve o büyüktür." Maahâzâ yukarıdaki îzâhât bu sûretlere de şâmildir. "Her sitâre"den murâd, kutba tâbi' olan evliyâ-yı sâiredir.

2968. Binâenaleyh her nakış ve nigar, müjde müjde! işte bahar geliyor, demektedirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2968. Bu sebeple her nakış ve her resim, müjde müjde! işte bahar geliyor, demektedirler.

Her rengi latif ve sureti güzel olanlar, işte bahar geliyor; letafetimiz ortaya çıkacak diye sevinip birbirlerine müjde verirler. İman ehli ve iyilik sahipleri de böylece ölüme ve kıyamete isteklidirler.

Her rengi latîf ve sûreti güzel olanlar, işte bahâr geliyor; letâfetimiz meydana çıkacak diye sevinip birbirlerine müjde verirler. Ehl-i îmân ve erbâb-ı hasenât dahi böyle mevte ve kıyâmete müştâktırlar.

2969. Nihayet çiçekler zırh gibi tâbân olur; o meyveler ne vakit düğüm peydâ ederler? Nihâyet bahâr gelir; ağaçların çiçekleri zırhlar gibi parlamağa başlar; çiçekler bu hâlde iken meyvelerin tomurcukları zâhir olur mu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2969. Nihayet çiçekler zırh gibi parlar; o meyveler ne zaman düğüm peydâ ederler? Nihayet bahar gelir; ağaçların çiçekleri zırhlar gibi parlamaya başlar; çiçekler bu haldeyken meyvelerin tomurcukları ortaya çıkar mı?

2970. Vaktaki çiçekler dökülür, meyveler baş gösterir; vaktaki ten kırılır, cân [2929] baş kaldırır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2970. Çiçekler dökülüp meyveler baş gösterdiğinde; ten kırıldığında, can baş kaldırır.

Çiçekler dökülüp meyve tomurcukları nasıl baş gösterirse, bahar gibi olan ölüm geldiğinde çiçekler hükmünde olan beden yok olur; o zaman ruh berzah âleminde (ölümden sonraki âlem) baş kaldırır.

Çiçekler dökülüp meyve tomurcukları nasıl baş gösterirse, bahâr gibi olan mevt gelince çiçekler mesâbesinde olan cisim fenâ bulur; o vakit rûh âlem-i berzâhda baş kaldırır.

2971. Meyve ma'nâ ve çiçek onun sûretidir; o çiçek müjdedir, meyve onun ni'metidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2971. Meyve anlamdır ve çiçek onun şeklidir; o çiçek müjdedir, meyve onun nimetidir.

Ağacın meyvesi anlamıdır ve çiçek o anlamın şeklidir. Aynı şekilde çiçek, gelecek olan meyvenin müjdesidir ve meyve ise müjdenin nimetidir; çünkü müjde, gelecek olan bir nimetten haber vermektir.

Ağacın meyvesi ma'nâsı ve çiçek o ma'nânın sûretidir. Ve kezâ çiçek, gelecek olan meyvenin müjdesidir ve meyve ise müjdenin ni'metidir; zîrâ müjde, gelecek olan bir ni'metten haber vermektir.

2972. Çiçek döküldüğü vakit meyve zahir oldu; o gaib olduğu vakit, bu ziyadelik içinde oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2972. Çiçek döküldüğü zaman meyve ortaya çıktı; o kaybolduğu zaman, bu artış içinde oldu.

2973. Ekmek parçalanmadıkça ne vakit kuvvet verir; sıkılmamış olan salkımlar ne vakit mey verir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2973. Ekmek parçalanmadıkça ne zaman kuvvet verir; sıkılmamış olan salkımlar ne zaman meyve verir?

Cenâb-ı Pîr (Hz. Mevlânâ) Hakk yolcusunun (sâlik) varlığını ekmeğe ve üzüm salkımına benzetirler. Ekmek ve üzüm salkımı akıllı bir kimse tarafından parçalanmadıkça ve sıkılmadıkça kuvvet verecek ve şarap olacak hâle gelmediği gibi, Hakk yolcusunun varlığı da, olgun ve akıllı bir mürşid tarafından riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ile kırılmadıkça manevî kuvvet elde etmez ve salkım gibi olan varlığından ilâhî aşk şarabı çıkmaz.

Cenâb-ı Pîr sâlikin vücûdunu ekmeğe ve üzüm salkımına teşbih buyururlar. Ekmek ve üzüm salkımı bir akıl kimse tarafından parçalanmadıkça ve sıkılmadıkça kuvvet verecek ve şarâb olacak hâle gelmediği gibi, sâlikin vücûdu dahi, bir mürşid-i kâmil ve âkıl tarafından riyâzet ve mücâhede ile kırılmadıkça kuvve-i ma'neviyye hâsıl etmez ve salkım gibi olan vücûdundan aşk-ı ilâhî şarabı çıkmaz.

2974. Helîle edviye ile döğülmedikçe, muhakkak edviye ne vakit sıhhat-efzâ olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2974. Helile ilaçlarla dövülmedikçe, ilaçlar ne zaman sağlık verici olur?

"Helile" bitkisel bir çekirdektir, bağırsakların faaliyetini artırmak için kullanılır. Bu helile, ıslah edici ilaçlarla birlikte dövülmedikçe, o ilaçlar vücudun sağlığını artırmaz. Yani helile gibi olan Hakk yolcusunun (sâlik) varlığı, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mürşidin belirleyeceği riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ile terbiye edilmedikçe, enaniyet ve cehalet hastalığından kurtulup manevî sağlığı kazanamaz.

"Helîle" nebâtî bir çekirdektir, bağırsakların faâliyyetini tezyîd için isti'mâl olunur. Bu helîle muslih olan devâlar ile beraber döğülmedikçe, o devâlar vücûdun sıhhatini ziyâdeleştirmez. Ya'nî helîle gibi olan vücûd-ı sâlik, mürşid-i kâmilin ta'yîn edeceği riyâzât ve mücâhedât ile terbiye edilmedikçe, illet-i enâniyyet ve cehâletten kurtulup sıhhat-ı ma'neviyyeyi iktisab edemez.

## Pîrin vasfı ve onun mutâvaatı hakkındadır

2975. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn! Bir iki kâğıt al, pîrin vasfında ziyade et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2975. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn! Bir iki kâğıt al, pîrin vasfında ziyade et!

Yukarıda da açıklandığı üzere, Hz. Hudavendigâr efendimiz Mesnevî-i Şerîf'i bizzat kendileri yazmazlar, onların yüce dillerinden bu hakikatler akan su gibi akar ve Hüsâmeddîn Çelebi efendimiz tarafından kaydedilirdi. Bu yüce beyit de o durumu gösterir. Buyururlar ki: "Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsâmeddîn Çelebi! Mürşid-i kâmilin (olgun rehberin) vasıfları hakkında daha fazla ayrıntı ihsan edeceğim; bir iki kâğıt al da, onları kaydet!"

Yukarılarda dahi beyân olunduğu üzere, Hz. Hudavendigâr efendimiz Mesnevî-i Şerîfi bizzât kendileri yazmazlar, onların lisân-ı şerîflerinden bu hakāyık mâ-i cârî gibi akar ve Hüsâmeddîn Çelebi efendimiz tarafından zabt buyurulur idi. Bu beyt-i şerîf dahi o vaziyeti gösterir. Buyururlar ki: "Ey Hakk'ın ziyâsı olan Hüsâmeddîn Çelebi! Mürşid-i kâmilin evsâfı hakkında daha tafsilât ihsân edeceğim; bir iki kâğıt al da, onları kayd ve zabt et!"

2976. Vâkia senin nâzik cisminin kuvveti yoktur; lâkin güneşsiz bize nûr yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2976. Gerçek şu ki senin narin bedeninin kuvveti yoktur; fakat güneşsiz bize ışık yoktur.

Riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ile senin bedenin narinleşmiştir ve maddî kuvvetinde zayıflık vardır; aksine ruhun güneş gibi parlaktır; senin ruhunun yardımı olmaz ve Mesnevî'yi yazdırmaz isen âlem Mesnevî'nin nuru ile aydınlanmaz.

Riyâzât ve mücâhedât ile senin cismin nâzik olmuştur ve kuvvet-i unsuriyyesinde za'f vardır; velâkin rûhun güneş gibi parlaktır; senin rûhunun yardımı olmaz ve Mesnevîyi imlâ etmez isen âlem nûr-ı Mesnevî ile münevver olmaz.

2977. Gerçi sen kandil ve kandilin camı gibi olmuşsun; lâkin sen bir gönlün ser-haylisin ve ipliğin ucusun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2977. Gerçi sen kandil ve kandilin camı gibi olmuşsun; lâkin sen bir gönlün ser-haylisin ve ipliğin ucusun.

Ey Hz. Çelebi Hüsâmeddîn! Sen Hakk yolunda tam bir sakınma, takva, mücâhedât ve riyâzât ile nûranîlik kazanıp şerefli kalbin kandil gibi parıldar ve şerefli bedeninin yoğunluğu ortadan kalkıp kandilin camı gibi şeffaf bir hâle gelmiştir. Kalbinin nurunun dışarıya yayılmasına engel olmaz. Bu sebeple Hakk yolunun insân-ı kâmili oldun; fakat sen benim gönlüme gelen ilâhî ilhamlar ve ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli bilgiler) kervanının başısın; ve makaradan çekilip uzayan iplik gibi kesintisiz kalbime gelen bu Mesnevî-i Şerîf beyitlerinin ucundasın. Çünkü bu hakikatleri senin gayet geniş olan latif yatkınlığın çeker.

Ey Hz. Çelebi Hüsâmeddîn! Sen tarîk-ı Hak'da kemâl-i vera' ve takvâ ve mücâhede ve riyâzet ile nûrâniyet iktisab edip kalb-i şerîfin kandíl gibi parıldar ve cism-i şerîfinin kesâfeti zâil olup kandílin camı gibi şeffaf bir hâle gelmiştir. Kalbinin nûrunun hârice intişârına mâni' olmaz. Binâenaleyh Hak yolunun mürşid-i kâmili oldun; fakat sen benim gönlüme vârid olan ilhâmât-ı ilâhiyye ve ulûm-ı ledünniyye kāfilesinin başısın; ve makaradan sağılıp uzayan iplik gibi lâ-yenkatı' kalbime vârid olan bu Mesnevî-i Şerîf ebyâtının ucusun. Çünkü bu hakāyıkı senin gâyet vâsi' olan isti'dâd-ı latîfîn cezb eder.

2978. Mâdemki iplik ucu senin elinde ve muradındadır, gönül gerdanlığının incileri senin in'âmındandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2978. Mademki iplik ucu senin elinde ve muradındadır, gönül gerdanlığının incileri senin ihsanındandır.

Gönüllere gerdanlık gibi takılacak olan bu Mesnevî'nin inciler gibi olan latif beyitleri, senin ihsanındandır. Çünkü bu incileri dizdiğimiz ipliğin ucu senin elindedir ve bu Mesnevî-i Şerîf senin talebine dayanarak ortaya çıktı.

Gönüllere gerdanlık gibi takılacak olan bu Mesnevînin inciler gibi olan ebyât-ı latîfesi, senin ihsânın cümlesindendir. Çünkü bu incileri dizdiğimiz ipliğin ucu senin elindedir ve bu Mesnevî-i Şerîf senin talebine müsteniden zâhir oldu.

2979. Yol bilen mürşidin ahvalini yaz; ve mürşidi ihtiyâr et ve yolun "ayn"ı bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2979. Yol bilen mürşidin hâllerini yaz; ve mürşidi seç ve yolu "ayn"ı (özü) bil!

Eline aldığın kâğıda, Hak yolunu bilen mürşidin hâllerini söyleyeyim de yaz; ve Hak yoluna mürşitsiz gidilemeyeceğinden, onu seç ve mürşidi Hak yolunun "ayn"ı (özü) bil!

Eline aldığın kâğıda, Hak yolunu bilen mürşidin ahvâlini söyleyim de yaz; ve tarîk-i Hakk'a mürşidsiz gidilemiyeceğinden, onu ihtiyâr et ve mürşidi Hak yolunun "ayn"ı bil!

2980. Mürşid yaz ve halaik sonbahardır; halk gece ve mürşid ay gibidirler. [2939]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2980. Mürşid yaz ve yaratılmışlar sonbahardır; halk gece ve mürşid ay gibidirler.

İnsân-ı kâmil sıcaklık ve incelikte yaza benzer ve noksan insanlar ise soğuklukta ve gerilemede sonbahara benzerler; aynı şekilde halk tabiat karanlıkları içinde batmışlardır. Mürşid ise o karanlıklar içinde ay gibi nur saçar.

Insân-ı kâmil harâret ve letâfette yaza benzer ve nâkıs insanlar ise bürûdette ve zevâlde sonbahâra benzerler; ve kezâ halk zulumât-ı tabîat içinde müstağraktırlar. Mürşid ise o zulumât içinde ay gibi nûr saçar.

2981. Ben genç olan bahtıma pîr tesmiye etmişimdir ki, o Hak'dan pîrdir; günlerden pîr değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2981. Ben genç olan bahtıma pîr adını vermişimdir ki, o Hak'tan pîrdir; günlerden pîr değildir.

Ben daima genç halde bulunan bahtıma ve hakikatime "pîr" adını verdim; benim o hakikatim, üzerinden günler ve seneler geçerek uzun tecrübeler sonucunda aklı kemale ermiş olan bir ihtiyar değildir; aksine, öncesiz olarak Hak tarafından aklın kemalini bulmuş olan bir pîrdir.

Ben dâimâ genç halde bulunan bahtıma ve hakîkatime "pîr” nâmını verdim; benim o hakîkatim üzerinden günler ve seneler geçerek tecârib-i medî- de neticesinde aklı kemâle ermiş olan bir ihtiyâr değildir; belki ezelde Hak cânibinden kemâl-i aklı bulmuş olan bir pîrdir.

2982. O öyle pîrdir ki, ona ibtida yoktur; böyle bir dürr-i yetîme şerîk yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2982. O öyle bir pîrdir ki, ona başlangıç yoktur; böyle eşsiz bir inciye ortak yoktur.

Benim hakikatim öyle bir pîrdir ki, ona başlangıç yoktur; çünkü o, Muhammedî hakikattir ve "Muhammedî hakikat"in başlangıcı yoktur. O öyle nadir bir incidir ki, onun ortağı ve benzeri yoktur. Bu şerefli beyitte Hz. Hudâvendigâr efendimiz kutbiyetlerini (evliyanın en yücesi olma hâli) haber verirler; çünkü kutup, Muhammedî kalp üzere olup zamanın tek ferdidir ve kendi şerefli çağında bu makamda kendisine asla ortak ve benzer bulunmaz. Nasıl ki Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar:

Nazmen tercüme: "Açtılar feyiz hazinesini, hil'at giyenler olun, Mustafa geldi yine, hepiniz iman edin."

Benim hakikatim öyle bir pîrdir ki, ona ibtidâ yoktur; zîrâ o hakikat-i muhammediyyedir ve "hakîkat-ı muhammediyye"nin ibtidâsı yoktur. O öyle bir nâdir incidir ki, onun şerîki ve nazîri yoktur. Bu beyt-i şerîfde Hz. Hudâvendigâr efendimiz kutbiyyetlerini haber verirler; zîrâ kutb, kalb-i Muhammedî üzere olup zamânın ferîdidir ve asr-ı şerîfinde bu makāmda kendilerine asla şerîk ve nazîr bulunmaz. Nitekim Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar:

Nazmen tercüme: "Açtılar kenz-i füyûzu olunuz hil'at-pûş Mustafa geldi yine, cümleniz îmân ediniz."

2983. Muhakkak eski şarab pek kuvvetli olur; hususiyle o bir şarab ki Allah indinden ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2983. Şüphesiz eski şarap çok kuvvetli olur; özellikle o şarap Allah katından olursa.

Aşıkların Sultanı efendimiz bu şerefli beyitte ezelî aşklarına işaret buyururlar. Yani benim hakikatime içirilen ilahi aşk şarabı ezelîdir ve şüphesiz eski şarap elbette çok kuvvetli olur; hele o aşk şarabı, uzun süreli sülük (Hakk yolculuğu) ve mücahedelerden sonra kazanılmış olmayıp da vehbî (Allah vergisi) olursa, artık kuvvetini tasavvur et! Bu hâli açıklayarak Divan-ı Kebirlerinde de şöyle buyururlar:

"İlahi, benim aşkım sabit hakikatler mertebesinden beri kemalinde idi. Ne yer vardı, ne de gökler var idi. Benim talebimi işitirdin. Ne bir güneş var idi, ne de bir ay! Ne bir baş ve ne de bir külah var idi ki, sen beni aşkın için seçilmişler içinden seçtin."

Sultânü'l-âşıkîn efendimiz bu beyt-i şerîfde aşk-ı ezelîlerine işaret buyururlar. Ya'nî benim hakîkatime içirilen şarâb-ı aşk-ı ilâhî ezelîdir ve muhakkak eski şarâb elbette pek kuvvetli olur; hele o şarâb-ı aşk, sülük ve mücâhedât-ı medîdeden sonra iktisab edilmiş olmayıp da vehbî olursa, artık kuvvetini tasavvur et! Bu hâli beyânen Dîvân-ı Kebîrlerinde de şöyle buyururlar:

"İlâhî, benim aşkım a'yân-ı sâbite mertebesinden beri kemâlinde idi. Ne arz vardı, ne de eflâk var idi. Benim talebimi işitir idin. Ne bir güneş var idi, ne de bir ay! Ne bir baş ve ne de bir külâh var idi ki, sen beni aşkın için seçilmişler içinden seçtin."

2984. Pîri ihtiyâr et ki, pîrsiz bu sefer, çok âfet ve korku ve tehlike ile doludur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2984. Yaşlı bir rehber seç ki, rehbersiz bu yolculuk, çok afet, korku ve tehlike ile doludur.

Ey Hakk Yolcusu, hakikat âlemine yükselme yolculuğunda, kendine bu yolu bilen bir mürşit ve bir rehber seç ve belirle; çünkü bu yolda çok afetler, korkular ve türlü türlü tehlikeler vardır.

Ey sâlik, âlem-i hakikate urûc seferinde, kendine bu yolu bilen bir mürşid ve bir rehber ihtiyâr ve intihâb et; zîrâ bu yolda çok âfetler ve korkular ve türlü türlü tehlikeler vardır.

2985. O bir yola ki, sen def'alarca gitmişsin, kılavuzsuz o yolda şaşırmışsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2985. O bir yola ki, sen defalarca gitmişsin, kılavuzsuz o yolda şaşırmışsın.

Görünen âlemde birkaç defa geçmiş olduğun yolları bile, kılavuzsuz gittiğin halde şaşırdığın meydana gelmiştir.

Âlem-i sûrette birkaç def'alar geçmiş olduğun yolları bile, kılavuzsuz gittiğin halde şaşırdığın vâki'dir.

2986. İmdi, bir yolu ki, sen hiç görmemişsindir, sakın yalnız gitme, rehberden baş çevirme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2986. Şimdi, bir yolu ki, sen hiç görmemişsindir, sakın yalnız gitme, rehberden yüz çevirme!

2987. Eğer sen gûl üzerine onun sâyesi olmazsa, gülün nidası seni hayrân tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2987. Eğer sen gûl üzerine onun gölgesi olmazsa, gülün nidası seni hayran tutar.

"Gûl" ahmak, cahil, mekr (tuzak) ve baykuş anlamlarına gelir; burada cahil anlamı uygundur. Ve "gül" cin taifesinin bir türüdür ki, istedikleri şekle girip yolcuları şaşırtırlar ve onları helak olacak vadilerde düşürürler. Cin hakkındaki ayrıntılı bilgiler, Mısır'da basılmış olan Akâmü'l-Mercân fi-Ahkâmi'l-Cân isimli Arapça bir kitapta mevcuttur. Yani senin gibi Hakk yolunun korkularından ve tehlikelerinden cahil olan bir kimsenin üzerinde bir mürşid-i kâmilin (olgun rehberin) gölgesi ve himayesi olmazsa; tabiat sahrasında dolaşan gulyabanilerin sesleri seni sersem eder. "Gül"den maksat, görünmeyen ve görünen insan ve cin şeytanlarıdır ki, Hakk yoluna giden kimseleri daima saptırmaya çalışırlar. İnsan şeytanlarının türleri vardır; bir kısmı hakikat ehlini inkâr eden zahir ulemasıdır ki, bunlar kendi kısa görüşleriyle tarikatı ve evliyanın marifetlerini şeriata aykırı görürler. Ve bir kısmı, tarikat kisvesine bürünen zındıklardır ki, bunlar da müminleri tarikat adına şeriattan uzaklaştırırlar. Ve bir kısmı da din ile alakaları olmayan ahmaklardır ki, bunlar şeriat ve tarikatın hurafeler olduğunu iddia edip insanları hayvaniyet sahasına davet ederler. Ve görünmeyen şeytanlar ise يوسوس فِي صُدُورِ النَّاسِ (Nâs, 114/5) [İnsanların sadırlarına vesvese sokar] olan beşerî tabiat gulyabanileridir ki, onlar da nefis ve heva ve bilcümle nefse ait sıfatlardır ve bunların tahrik edicisi İblis'tir.

"Gûl" ahmak ve câhil ve mekr ve baykuş ma'nâlarına gelir; burada câhil ma'nâsı münasibdir. Ve "gül" tâife-i cinnin bir nev'idir ki, istedikleri şekle girip yolcuları şaşırtırlar ve onları helâk olacak vâdílerde düşürürler. Cin hakkındaki ma'lûmât-ı mufassala Mısır'da tab' edilmiş olan Akâmü'l-Mercân fi-Ahkâmi'l-Cân ismindeki Arabça bir kitâbda mevcuddur. Ya'nî senin gibi tarik-ı Hakk'ın korkularından ve tehlikelerinden câhil olan bir kimsenin üzerinde bir mürşid-i kâmilin sâyesi ve himâyesi olmazsa; sahrâ-yı tabîatta dolaşan gūlyabânílerin sesleri seni sersem eder. "Gül”den murâd, görünmeyen ve görünen ins ve cin şeytanlarıdır ki, tarîk-ı Hakk'a giden kimseleri dâimâ inhirâf ettirmeğe çabalar. İnsan şeytanlarının envâ'ı vardır; bir kısmı ehl-i hakikati inkâr eden ulemâ-i zâhiredir ki, bunlar kendi kısa nazarlarıyla tarîkati ve evliyâullâhın maârifini şer'a muhâlif görürler. Ve bir kısmı, ehl-i tarîkat kisvesine bürünen zındıklardır ki, bunlar da mü'minleri tarîkat nâmına şerîatten teb'îd ederler. Ve bir kısmı da din ile alâkaları olmayan humakādır ki, bunlar şerîat ve tarikatın hurâfât olduğunu iddia edip insanları hayvaniyyet sahasına da'vet ederler. Ve görünmeyen şeytanlar ise يوسوس فِي صُدُورِ النَّاسِ (Nâs, 114/5) [İnsanların sadırlarına vesvese sokar] olan tabíat-ı beşeriyye gūlya- bânîleridir ki, onlar da nefis ve hevâ ve bilcümle sıfât-ı nefsâniyyedir ve bunların muharriki İblîs'dir.

2988. Gul seni yoldan zarara bırakır; bu yolda senden daha zekî, çok idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2988. Gul seni yoldan zarara bırakır; bu yolda senden daha zeki, çok idiler.

2989. Yolcuların şaşkınlığını Kur'ân'dan dinle ki, kötü rûhlu şeytan onlara ne yaptı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2989. Yolcuların şaşkınlığını Kur'ân'dan dinle ki, kötü ruhlu şeytan onlara ne yaptı?

Yolculukta olan dünya ehlinin peygamberlerini yalanlamaları yüzünden uğradıkları tehlikeli sonuçları dinle de gör ki, bak kötü ruh sahibi olan o şeytan, çeşitli aldatmalarıyla onlara neler yaptı.

Seferde olan ehl-i dünyanın peygamberlerini tekzib yüzünden uğradıkları avâkıb-ı mühlikeyi dinle de gör ki, bak rûh-ı habîs sahibi olan o şeytan envâ'-i iğvâlarıyla onlara neler yaptı.

2990. Onları caddeden yüz binlerce yıllık yol uzak götürdü ve onları idbîr ve ûr [2949] eyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2990. Onları caddeden yüz binlerce yıllık yol uzak götürdü ve onları idbîr ve ûr eyledi.

"İdbîr", "idbar" kelimesinin imâle edilmiş hâlidir. Geri gitmek ve talihin tersine dönmesi anlamına gelir. Burada mef'ûl (edilgen) anlamında kullanılmıştır; "müdbir" (geri dönmüş, talihsiz) demektir.

Yani şeriat caddesinde yürüyerek Hakk yoluna giden sâlikleri (Hakk yolcusu), görünen ve görünmeyen şeytanlar şaşırttı ve onları bu caddeden çok uzak vadilere düşürdü. Bu sebeple onları "müdbir" yaptı; ve takva ve şeriat elbisesinden soyup çırılçıplak bıraktı. "Ûr" ise çıplak anlamına gelir.

"İdbîr" "İdbar"ın imâle olunmuşudur. Geri gitmek ve tâli'i tersine dönmek ma'nâsınadır. Burada mefûl ma'nâsına müsta'meldir; "müdbir" demek olur.

Ya'nî cadde-i şerîatte yürüyerek tarîk-ı Hakk'a giden sâlikleri, görünen ve görünmeyen şeytanlar şaşırttı ve onları bu caddeden pek uzak vâdîlere düşürdü. Binâenaleyh onları "müdbir" yaptı; ve libâs-ı takvâ ve şerîatten soyup çırçıplak bıraktı. “Ûr” üryân ma'nâsınadır.

2991. Onların kemiklerini ve kıllarını gör; bir ibret al ve eşeği onlar tarafına sürme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2991. Onların kemiklerini ve kıllarını gör; bir ibret al ve eşeği onlar tarafına sürme!

قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (Enam, 6/11) Yani "Ey Peygamberim! Ümmetine de ki, yeryüzünde geziniz; peygamberleri yalanlayanların sonu nasıl oldu, görünüz!" ayet-i kerimesinde emredildiği üzere, Yüce Allah'ın helak ettiğini haber verdiği geçmiş ümmetlerin yaşadığı şehirlerin hâline bakınız ve kazılar sonucunda oralarda çıkan kemiklere ve onların diğer eserlerine ibretle bakınız ve bu unsurlardan oluşan beden eşeğini, onların gittiği yola sürmeyiniz.

قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (Enam, 6/11) Ya'nî “Ey Peygamberim! Ümmetine de ki, arzda geziniz; enbiyâyı tekzib edenlerin âkıbeti nasıl olduğunu görünüz!" âyet-i kerîmesinde emir buyrulduğu üzere, Hak Teâlâ'nın helâk ettiğini haber verdiği geçmiş ümmetlerin sâkin oldukları şehirlerin hâline bakınız ve hafriyât neticesinde oralarda çıkan kemiklere ve onların âsâr-ı sâiresine ibretle bakınız ve bu cism-i unsurî eşeğini, onların gittikleri yola sürmeyiniz.

2992. Eşeğin boynunu tut, yol tarafına, hoş olan yolcular ve yol biliciler tarafına çek!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2992. Eşeğin boynunu tut, yol tarafına, hoş olan yolcular ve yol biliciler tarafına çek!

Hayvanî nefsin yularını çek; Hakk yoluna ve Hakk yolunda doğru giden Hakk Yolcuları ile yol bilici olan mürşidler tarafına döndür.

Nefs-i hayvâniyyenin yularını çek; tarîk-ı Hakk'a ve tarîk-ı Hak'da doğru giden sâlikler ve yol bilici olan mürşidler tarafına döndür.

2993. Sakın eşeği bırakma ve ondan el kaldırma; zîra onun meyli yeşillik tarafınadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2993. Sakın eşeği bırakma ve ondan el kaldırma; çünkü onun meyli yeşillik tarafınadır.

Nefis eşeğini serbest bırakma ve yularını elinden salıverme; çünkü onun meyli dünyevî hazlar tarafınadır.

Nefis eşeğini serbest bırakma ve yularını elinden salıverme; çünkü onun meyli huzûzât-ı dünyeviyye tarafınadır.

2994. Eğer sen bir an onu gafletle salıverirsen, o fersahlarca otlak tarafına gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2994. Eğer sen bir an onu gafletle salıverirsen, o fersahlarca otlak tarafına gider.

Yani şeriat ve mücâhede yularını eğer elinden bir an gaflet ile bırakıverirsen, nefis hayvanı fersahlarca nefse ait hazlar ve dünyevî lezzetler tarafına koşa koşa gider.

Ya'nî şerîat ve mücâhede yularını eğer elinden bir an gaflet ile bırakıverirsen, nefis hayvanı fersahlarca huzûzât ve lezzât-ı dünyeviyye tarafına koşa koşa gider.

2995. Eşek yolun düşmanıdır; yemek sarhoşudur; hey gidi hey!...O çok har-bendeyi telef etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2995. Eşek yolun düşmanıdır; yemek sarhoşudur; hey gidi hey!...O çok har-bendeyi (nefsinin kölesi olan kişiyi) telef etti.

Har-bende, hayvani nefse boyun eğmiş ve onun emrine girmiş kimsedir.

"Har-bende" nefs-i hayvâniyyeye münkād ve musahhar olan kimsedir.

2996. Eğer yol bilmezsen, eşeğin istediği her bir şeyin aksini yap; muhakkak o doğru yoldur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2996. Eğer yol bilmezsen, eşeğin istediği her bir şeyin aksini yap; muhakkak o doğru yoldur.

Hayvanî nefsin bütün arzularına karşı gel ki, doğru yol o karşı gelmededir.

Rivayet edilir ki, Ma'rûf-ı Kerhî hazretleri zamanında bir rahip ortaya çıkmış; kendisinden olağanüstü haller (hâvârık-ı âdât) belirirmiş. Müslümanlar arasında dedikodu olmuş ve demişler ki: Bu rahibe görünen olağanüstü haller, bizim evliyalarımızın hallerine benzerdir. Halbuki adı geçen kişi İslamiyet'i tasdik etmiyor; bundaki hikmet nedir? Zahir uleması onlara susturucu bir cevap verememiş. Araştırmacılardan Ma'rûf-ı Kerhî hazretlerine başvurmuşlar. Hz. Ma'rûf kalkıp rahibin yanına gitmiş ve rahibe selam verip derhal Müslüman olmasını teklif etmiş. Rahip, olmam demiş. Hz. Ma'rûf, "Niçin olmazsın?" buyurmuşlar. Rahip, “Çünkü bu kadar zamandır bağlı kaldığım bir dini değiştirmeyi nefsim çirkin görür," demiş. Hz. Ma'rûf, "Sen bu olağanüstü hallere ne ile ulaştın?" demiş. Rahip, “Riyâzât (nefsî perhizler) sebebiyle," demiş. Hz. Ma'rûf, “Bu riyâzâtı nefsin çirkin görmemiş miydi?" diye sormuş. Rahip, “Evet çirkin gördü, fakat ben onun çirkin görmesine bakmayıp riyâzâtı tercih ettim," demiş. Hz. Ma'rûf cevaben: "Demek ki nefsinin çirkin gördüğü şeyi yapmada isabet varmış; eğer mesleğinin eri isen nefsinin çirkin gördüğü İslamiyet'i de kabul etmen gerekir," demiş ve rahip bir hayli düşündükten sonra İslamiyet'i de kabul etmiştir.

Nefs-i hayvaniyyenin bütün arzûlarına muhalefet et ki, doğru yol o muhalefettedir.

Mervîdir ki, Ma'rûf-ı Kerhî hazretleri zamânında bir râhib zuhûr etmiş; kendisinden hâvârık-ı âdât zâhir olur imiş. Müslümanlar arasında kıyl ü kāl vâki' olup demişler ki: Bu râhibe zâhir olan havârık bizim evliyâmızın ahvâline mümâsildir. Halbuki mûmâileyh İslâmiyet'i musaddık değildir; bun- daki hikmet nedir? Ulemâ-yı zâhire onlara bir cevâb-ı müskit verememiş. Muhakkıkînden Marûf-ı Kerhî hazretlerine mürâcaât etmişler. Hz. Ma'rûf kalkıp râhibin yanına gitmiş ve râhibe selâm verip derhal müslüman olmasını teklif etmiş. Râhib, olmam demiş. Hz. Ma'rûf, "Niçin olmazsın?" buyurmuşlar. Râhib, “Çünkü bu kadar zamandır temessük ettiğim bir dîni tebdîl etmeyi nefsim kerîh görür," demiş. Hz. Ma'rûf, "Sen bu havârıka ne ile nâil oldun?" demiş. Râhib, “Riyâzât sebebiyle," demiş. Hz. Ma'rûf, “Bu riyâzâtı nefsin kerîh görmemiş mi idi?" diye sormuş. Râhib, “Evet kerîh gördü, fakat ben onun kerâhatine bakmayıp riyâzâtı ihtiyâr ettim," demiş. Hz. Ma'rûf cevâben: "Demek ki nefsinin kerîh gördüğü şeyi icrâda isâbet var imiş; eğer mesleğinin eri isen nefsinin kerîh gördüğü İslâmiyet'i de kabûl etmen îcâb eder, demiş ve râhib bir hayli teemmülden sonra İslâmiyet'i de kabûl etmiştir.

2997. Onunla müşavere ediniz ve ondan sonra muhalefet ediniz; muhakkak ona âsî olmayanlar telef oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2997. Onunla istişare ediniz ve ondan sonra muhalefet ediniz; muhakkak ona âsî olmayanlar telef oldular.

Bu şerefli beyitte "Kadınlar ile istişare ediniz ve onlara muhalefet ediniz" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Bu hadis-i şerifin görünen anlamı kadınlar hakkındadır; çünkü kadınlar doğaları gereği şöhrete, temayüze (öne çıkmaya), övülmeye, nefse ait hazlara ve süslenmeye düşkündürler. Bu haller ise tamamen beşerî nefislerin sıfatı olup, bunları kadınlar temsil ederler.

Bilinmeli ki, Hristiyan âlimleri, erkekler ile kadınlar arasında bir fark olmadığını iddia edip, İslamiyet'te erkekler ile kadınlar arasında fark olduğu iddiasının boş bir fikirden ve cehaletten kaynaklandığını beyan ederler; ve kadınların akılda ve dinde noksan oldukları anlamındaki hadis-i şerife itiraz ederler. Fakat tıp ehli tarafından son zamanlarda yapılan bilimsel araştırmalar neticesinde kadınların beyni, yaratılışta erkeklerin beyninden ortalama bir hesap ile 150 gram eksik olduğu gerçekleşmiş ve bilim onların inkâr ağızlarını tıkayarak, aksine hadisin anlamını tasdik etmiş ve onların cehaletlerini ortaya koymuştur. Eğer erkekler de nefsin bu temayüllerine uyarlarsa, görünüşte her ne kadar erkek iseler de, özde kadın hükmüne girerler. Buna göre kadınlar ile istişare edip onlara muhalefet etmek, hakikatte nefse ait sıfatlara muhalefet etmek demek olur. Bu münasebetle Cenâb-ı Pîr bu hadis-i şerifi, hayvanî nefis hakkında irad buyurmuşlardır. "Telfû" kelimesinde Ankaravî hazretleri üç vecih (yorum) beyan buyururlar: Birincisi "tâlefû" "telef"ten, geçmiş zaman fiilinin çoğulu olmaktır; bu durumda anlam "Muhakkak nefsine âsî olmayanlar, nefislerini telef ettiler" demek olur. İkincisi "ülfet"ten "teâlefû" okunmaktır. Bu durumda da anlam, "Nefisle istişare edin ve sonra da ona muhalefet edin; çünkü ona âsî olmayanlar muvafakat ettiler" demek olur. Üçüncü vecih de "teellifû" (تألفوا) emir kipi olmaktır. Bu durumda anlam "Nefislerine isyan etmeyen kimselere nefsinizi te'lif ediniz (alıştırınız, ısındırınız) deriz" demek olur. Ankaravî hazretleri bu üçüncü vecihi en uygun görürler.

Bu beyt-i şerîfde شاوروهن خالفوهن ya'ni "Kadınlar ile müşâvere ediniz ve onlara muhalefet ediniz" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Bu hadis-i şerîfin zâhiri kadınlar hakkındadır; zîrâ kadınlar tab'an iştihâr ve temeyyüze ve medh olunmaya ve huzûzât-ı nefsâniyyeye ve tezeyyünâta meclûbdurlar. Bu haller ise tamâmiyle nüfüs-ı beşeriyyenin sıfatı olup, bunları kadınlar temsil ederler.

Ma'lûm olsun ki, hıristiyan uleması, erkekler ile kadınlar arasında bir fark olmadığını iddia edip, İslâmiyet'te erkekler ile kadınlar arasında fark olduğu iddiasının boş bir fikirden ve cehilden münbais olduğunu beyân ederler; ve kadınların akılda ve dinde nâkıs oldukları meâlindeki hadîs-i şerîfe i'tiraz ederler. Fakat erbâb-ı tıb tarafından son zamanlarda yapılan tedkîkāt-ı fenniyye neticesinde kadınların beyni, hilkatte erkeklerin beyninden vasatî bir hesab ile 150 gram noksan olduğu tahakkuk etmiş ve fen onların inkâr ağızlarını tıkayarak, bilakis ma'nâ-yı hadîsi tasdîk etmiş ve onların cehillerini meydana koymuştur. Eğer erkekler de nefsin bu temâyülâtına mümâşât ederler ise, sûrette her ne kadar erkek iseler de, sîrette kadın hükmüne girerler. Binâenaleyh kadınlar ile müşavere edip onlara muhalefet etmek, hakikatte sıfât-ı nefsâniyyeye muhalefet demek olur. Bu münasebetle Cenâb-ı Pîr bu hadîs-i şerîfi, nefs-i hayvâniyye hakkında îrâd buyurmuşlardır. تلفوا talef kelimesinde Ankaravî hazretleri üç vecih beyân buyururlar: Birisi "tâlefû" "telef"ten, fiil-i mâzînin cem'i olmaktır; bu sûrette ma'nâ "Muhakkak nefsine âsî olmayanlar, nefislerini telef ettiler" demek olur. İkincisi "ülfet"ten "t(e)âlefû" kırâat olunmaktır. Bu sûrette de ma'nâ, nefisle müşâvere edin ve sonra da ona muhalefet edin; zîrâ ona âsî olmayanlar muvafakat ettiler" demek olur. Üçüncü vecih de "t(e)ellifû" (تألفوا) emir sîgası olmaktır. Bu sûrette ma'nâ "Nefislerine isyân etmeyen kimselere nefsinizi te'lîf ediniz deriz" demek olur. Ankaravî hazretleri bu üçüncü vechi en muvâfık görürler.

2998. Hevâ ve arzû ile az dost ol; çünkü seni Allah'ın yolundan şaşırtan odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2998. Hevâ ve arzu ile az dost ol; çünkü seni Allah'ın yolundan şaşırtan odur.

Bu yüce beyit, "Eğer sen yeryüzünde olanların çoğuna uyarsan, seni Allah'ın yolundan şaşırtırlar." anlamındaki وَ إِنْ تُطِعْ أَكْثَرَ مَنْ فِي الْأَرْضِ يُضِلُّوكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ (En'âm, 6/116) ayet-i kerimesine ve yine "Ey Dâvud biz seni yeryüzünde halife yaptık, insanlar arasında doğrulukla hükmet ve hevâya tâbi' olma ki, seni Allah yolundan şaşırtır." anlamındaki يَا دَاوُدُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ فَاحْكُم بين الناس بالحق و لا تتبع الْهَوَيِ فَيُضِلُّكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ (Sâd, 38/26) ayet-i kerimesine işaret eder. Yüce beyitteki "az dost ol" ifadesiyle bir inceliğe işaret edilir; şöyle ki: Hayvanî nefs, kendi varlığını sürdürmesine ait olan yemek, içmek, uyumak ve evlenmek gibi hazları istemekten asla vazgeçmez. Sözü edilen hazlar şeriat sınırları içinde olursa, bütün müminler için mübah (helal) olur; fakat Hakk Yolcusu sâlikler için bu mübah olan şeylere de dalmak asla caiz değildir. Çünkü bu durum, maddî bedenin yoğunluğuna ve ruhanî incelikten mahrum kalmaya sebep olur. Bu sebeple Hz. Pîr, "hevâ ve arzu ile az dost ol"; yani nefsin arzularını zaruret miktarından fazla verme buyururlar.

Bu beyt-i şerîf وَ إِنْ تُطِعْ أَكْثَرَ مَنْ فِي الْأَرْضِ يُضِلُّوكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ (En'âm, 6/116) ya'nî "Eğer sen yeryüzünde olanların çoğuna uyarsan, seni Allah'ın yolundan şaşırtırlar." Ve kezâ يَا دَاوُدُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ فَاحْكُم بين الناس بالحق و لا تتبع الْهَوَيِ فَيُضِلُّكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ (Sâd, 38/26) ya'nî "Ey Dâvud biz seni yeryüzünde halife yaptık, nâs arasında doğrulukla hükmet ve hevâya tâbi' olma ki, seni Allah yolundan şaşırtır" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Beyt-i şerîfde کم باش دوست ta'bîriyle bir nükteye işâret buyrulur; şöyle ki: Nefs-i hayvânî kendi kıvamına âid olan yemek ve içmek ve uyumak ve nikâh gibi hazları talebden aslâ fâriğ olmaz. Huzûzât-ı mezkûre hudûd-ı şer'iyye dâiresinde olursa, umûm mü'minler için mubâh olur; fakat tarîk-ı Hak sâlikleri için bu mubâhâta da dalmak aslâ câiz değildir. Zîrâ vücûd-ı unsurînin kesâfetine ve letâfet-i rûhâniyyeden mahrûmiyyete sebeb olur. Onun için Hz. Pîr hevâ ve arzû ile az dost ol; ya'nî nefsin arzûlarını zarûret mikdârından fazla verme buyururlar.

2999. Bu hevâyı, cihanda hem-râhların sâyesi gibi hiçbir şey kırmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2999. Bu hevesi, dünyada yol arkadaşlarının gölgesi gibi hiçbir şey kırmaz.

"Yol arkadaşları"ndan maksat, mürşid-i kâmillerdir (manevi rehberler). Yani sâliklerin (Hakk Yolcusu) gayrimeşru olan heveslerini ve meşru arzularındaki aşırılığı ancak dünyada mürşid-i kâmilin gölgesi, terbiyesi ve himayesi kırabilir. Sâlikin hiçbir tedbiri, mürşid-i kâmilin terbiyesi ve himayesi kadar etkili olamaz.

"Hem-râhlar"dan murâd, mürşid-i kâmillerdir. Ya'nî sâliklerin gayr-i meşrû' olan hevâ ve hevesâtını ve meşrû' olan arzûlarındaki mübâlagayı ancak cihânda mürşid-i kâmilin sâyesi ve terbiye ve himâyesi kesr edebilir. Sâlikin hiçbir tedbîri, mürşid-i kâmilin terbiye ve himâyesi kadar müessir olamaz.

3000. Peygamber Ali'ye buyurdu ki: Ey Ali; Hakk'ın arslanısın, pehlivansın, kalbi kuvvetlisin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3000. Peygamber Ali'ye buyurdu ki: Ey Ali; Hakk'ın arslanısın, pehlivansın, kalbi kuvvetlisin.

3001. Fakat arslanlığa da i'timâd etme; ümîd nahlinin gölgesine gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3001. Fakat aslanlığına da güvenme; ümit hurma ağacının gölgesine gel!

"İ'temîd", i'timâd (güvenmek) masdarının imâle edilmiş (uzatılmış) şeklidir ki, Mesnevî-i Şerîf'te bu gibi imâleler çokça meydana gelmiştir. "Nahl" hurma ağacıdır; kastedilen, ilâhî feyizlerin meyvelerini taşıyan insân-ı kâmildir. Yani, ey Ali, aslanlığına dayanma; ümit hurma ağacı olan insân-ı kâmilin terbiyesi altına gir demektir. Bu konu şu hadis-i şerife dayanır: "يا على اذا تقرب الناس الى خالقهم بانواع البر فتقرب الى ربك بانواع العقل تسبقهم درجة و زلفى عند الناس في الدنيا و عند الله في الآخرة" - Yani Ey Ali, insanlar Yaratanlarına çeşitli iyiliklerle yaklaşırken, sen Rabbine çeşitli akıl yollarıyla yaklaş ki, dünyada insanlar katında ve ahirette Yüce Allah katında derece ve yakınlıkta onları geçesin.

"İ'temîd" i'timâd masdarının imâle olunmuşudur ki, Mesnevî-i Şerîf de bu gibi imâlât çok vâki' olmuştur. "Nahl" hurma ağacıdır; murâd, semerât-ı füyûzât-ı ilâhiyyeyi hâiz olan insân-ı kâmildir. Ya'nî, yâ Ali, arslanlığına dayanma; nahl-i ümîd olan insân-ı kâmilin terbiyesi altına gir demek olur. Bu bahis şu hadis-i şerîfe müsteniddir: يا على اذا تقرب الناس الى خالقهم بانواع البر فتقرب الى ربك بانواع العقل تسبقهم درجة و زلفى عند الناس في الدنيا و عند الله في الآخرة -Yanî Ya Ali, vaktâki nâs hâlıklarına envâ'-ı birr ile takarrub ederler, sen Rabb'ine envâ'-ı akl ile takarrub et ki, dünyâda nâs indinde ve âhirette Allah Teâlâ indinde derece ve yakınlıkta onları geçesin."

3002. O bir âkılin sâyesine gel ki, onu bir nakil yoldan götüremez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3002. O bir akıl sahibinin himayesine gel ki, onu hiçbir nakil yolundan götüremez.

Hakk'a ulaşmış ve hakikati zevk yoluyla ve hâl olarak idrak eden bir akıl sahibinin himayesi altına gir ki, onu görünen ve görünmeyen şeytanlardan hiçbiri kendi yolundan ve makamından çeviremez.

Hakk'a vâsıl ve hakikati zevkan ve hâlen müdrik olan bir âkılin himâyesi altına gir ki, onu görünen ve görünmeyen şeytânlardan hiçbirisi kendi yolundan ve makāmından çeviremez.

3003. Onun sâyesi yeryüzünde Kāf dağı gibidir; onun ruhu da alî-tavaf olan sîmurgdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3003. Onun gölgesi yeryüzünde Kaf dağı gibidir; onun ruhu da yüce tavaf eden simurgdur.

"Kaf dağı"ndan kasıt taayyün âlemi (varlıkların belirli şekillerde ortaya çıktığı âlem) ve "simurg"dan kasıt, Muhammedî hakikati taşıyan kutbu'l-aktâbın (kutbun kutbu, en büyük kutup) yüce ruhlarıdır. Ve o mübarek ruh, âlemin taayyünlerini kuşatır, hepsinin üzerinde uçar ve tasarruf eder. Bu sebeple Fusûsu'l-Hikem şârihi Abdullah Bosnevî (k.s.) hazretlerinin buyurdukları gibi, kutbu'l-aktâbın terbiyesine isabet eden sâlik (Hakk yolcusu) tamamen "ayn"a (tekil hakikat) isabet eder. Peygamberlik zamanında insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) asıl olarak (s.a.v.) Efendimiz'in nübüvvet sahibi zâtlarıdır; ve onlardan sonra taayyün âleminde onların hakikatlerini miras yoluyla taşıyan aktâbdır (kutup). Ve Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz de onlardan birisidir.

"Kāf dağı"ndan murâd âlem-i taayyün ve "sîmurg"dan murâd hakikat-ı muhammediyyeyi hâmil olan kutbu'l-aktâbın rûh-ı şerîfleridir. Ve o rûh-ı mübarek taayyünât-ı âlemi muhît olup, cümlesinin fevkınde uçar ve tasarruf eyler. Binâenaleyh Fusûsu'l-Hikem şârihi Abdullâh Bosnevî (k.s.) hazretlerinin buyurdukları gibi, kutbu'l-aktâbın terbiyesine isâbet eden sâlik tamâmiyle "ayn"a isâbet eder. Zamân-ı Risâlet-penâhîde insân-ı kâmil bi'l-asâle (S.a.v.) Efendimiz'in zât-ı nübüvvet-penâhîleridir; ve onlardan sonra âlem-i taayyünde onların bi'l-verâse hakikatlerini hâmil olan aktâbdır. Ve Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz dahi onlardan birisidir.

3004. Eğer kıyamet kadar onun na'tını söylersem; onun için asla makta' ve ni-hâyet isteme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3004. Eğer kıyamete kadar onun övgüsünü söylersem; onun için asla son ve nihayet isteme!

"Na't", güzel vasıflara denir. Yani insân-ı kâmil, "Allah" ism-i câmi'inin (tüm isimleri kendinde toplayan ismin) mazharı (tecelli yeri) olup, taayyün (belirginleşme) âleminde ilahi sıfatlarla göründüğünden, kıyamete kadar onun güzel vasıflarından bahsedilse, sonu gelmez.

"Na't" evsâf-ı haseneye derler. Ya'nî insân-ı kâmil "Allah” ism-i câmi'inin mazharı olup, âlem-i taayyünde sıfât-ı ilâhiyye ile zâhir olduğundan kıyâmete kadar evsâf-ı cemîlesinden bahs edilse, nihâyeti gelmez.

3005. Güneş beşerde nikāb yapmıştır; anla! Doğrusunu en çok Allah Teâlâ bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3005. Güneş, beşerde (insanda) bir peçe yapmıştır; anla! Doğrusunu en çok Yüce Allah bilir.

İnsân-ı kâmilin (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) belirlenmesinden, sıfatları ve isimleriyle ortaya çıkan ve güneş gibi bütün belirlenmiş varlıklar âlemine ışık saçan Hak'tır; ve Hak, insân-ı kâmilin belirlenmiş suretini peçe yapmıştır. İyi anla da, insân-ı kâmili Hak'tan ayrı görme. Bu bakımdan (S.a.v.) Efendimiz ile, onların vârislerinin yüce dilleri Hak'kın dilidir ve onların sözü de, Hak'kın sözüdür; ve doğruyu en çok bilen ise yine Hak'tır. Bu sebeple bu sözleri kabul et! Cenâb-ı Pîr efendimiz bu anlamı Dîvân-ı Kebîrlerinde şu yüce beyitlerinde de açıklarlar: "Bu insan bedeni peçedir; biz bütün secdelerin kıblesiyiz."

İnsân-ı kâmilin taayyününden sıfatı ve esmâsıyla zâhir olan ve güneş gibi bilcümle taayyünât âlemine ziyâ-pâş olan Hak'dır; ve Hak insân-ı kâmilin sûret-i müteayyinesini nikāb yapmıştır. İyi anla da, insân-ı kâmili Hak'dan ayrı görme. Bu i'tibâr ile (S.a.v.) Efendimiz ile, onların vârislerinin lisân-ı şerîfleri lisân-ı Hak'dır ve onların kelâmı da, kelâm-ı Hak'dır; ve doğruyu en çok bilen ise yine Hak'dır. Binâenaleyh bu sözleri kabûl et! Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâyı Dîvân-ı Kebîrlerinde şu beyt-i şerîflerinde de beyân buyururlar: "Bu heykel-i âdem nikābdır; biz bütün secdelerin kıblesiyiz."

3006. Ya Ali, yolun taatlarının cümlesinden sen hâss-ı ilâhın sayesini ihtiyar et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3006. Ey Ali, yolun bütün ibadetlerinden sen Allah'ın özel kulunun gölgesini seç!

Hak yolunun türlü türlü ibadetleri vardır; en önemlisi de Yüce Allah'ın özel bir kulunun terbiyesi altına girmeyi seçmektir. Bunların içinden sen bu önemli olanı seç!

Hak yolunun türlü türlü tâatları vardır; en mühimmi de Allah Teâlâ hazretlerinin bir abd-i hâssının terbiyesi altına girmeyi ihtiyâr etmektir. Bunların içinden sen bu mühim olanı ihtiyâr et!

3007. Her bir kimse ki, bu tâate kaçtılar, kendilerine bir mahall-i halas ihdas ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3007. Her bir kimse ki, bu itaate kaçtılar, kendilerine bir kurtuluş yeri oluşturdular.

3008. Sen git, akılin sâyesine kaç, tâ ki o inadı gizli olan düşmandan kurtulasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3008. Sen git, aklın gölgesine sığın ki o inadı gizli olan düşmandan kurtulasın.

"İnadı gizli olan düşman"dan kasıt nefs-i hayvaniyyedir (hayvanî nefis); çünkü nefis arzularında inatçıdır; bu sebeple tasavvuf ehli, nefsanî vesveseleri (nefisten gelen fısıltıları) onun kuvvet ve ısrarından bilir. Çünkü şeytanî vesveseler zayıftır ve kuvveti ile ısrarı yoktur; çabuk kaybolur.

“İnadı gizli olan düşman”dan murâd nefs-i hayvaniyyedir; zîrâ nefis arzûlarında muanniddir; onun için ehl-i tarîk, havâtır-ı nefsâniyyeyi kuvvet ve ısrârından bilir. Zîrâ havâtır-ı şeytâniyye zayıftır ve kuvvet ve ısrârı yoktur; çabuk zâil olur.

3009. Bu sana bütün taatlerden daha iyidir; mevcud olan her bir sabık üzere sebk bulursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3009. Bu sana bütün ibadetlerden daha iyidir; var olan her bir öncüden daha önde olursun.

Nefsin kuvvetini ve ısrarını insân-ı kâmil olan mürşidin terbiyesi kırdığı için, onun himayesine sığınmak senin için bütün ibadetlerden daha hayırlıdır. Eğer böyle yaparsan, Hakk yolunda her biri birer ibadet türüyle yarışa girmiş olanların hepsinden ileriye geçersin.

Nefsin kuvvet ve ısrârını mürşid-i kâmilin terbiyesi kesr ettiği için, onun sâyesine ilticâ etmek senin için bütün tâatlerden daha hayırlıdır. Eğer böyle yaparsan, tarîk-ı Hak'da her biri birer nevi'-i tâatla müsabakaya girmiş olanların hepsinden ileriye geçersin.

3010. Pîri tuttuğun vakit sakın ha! teslîm ol, Mûsâ gibi Hızır'ın hükmü al-[2969] tında git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3010. Pîri tuttuğun zaman sakın ha! teslim ol, Musa gibi Hızır'ın hükmü altında git!

İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bir mürşide kavuştuğun zaman, sakın ha! ona itiraz etme; her emrine teslim ol! O şerefli zât, ilm-i ledün (Allah katından gelen ilim) konusunda Hızır (a.s.)'a benzer; Musa (a.s.) şanlı bir peygamber iken, nasıl Hızır (a.s.)'ın hükmü altında hareket ettiyse sen de öyle yap!

Mürşid-i kâmile mülâkî olduğun vakit, sakın hâ! ona i'tirâz etme; her emrine teslîm ol! O zât-ı şerîf ilm-i ledünde Hızır (a.s.) a benzer; Mûsâ (a.s.) bir nebiyy-i zîşân iken, nasıl cenâb-ı Hızr'ın hükmü altında hareket etti ise sen de öyle yap!

3011. Hızr'a mensub olan işe nifaksız sabr et, tâ ki Hızır, git bu firâkdır, demesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3011. Hızır'a ait olan işe içtenlikle sabret ki Hızır, "Git, bu ayrılıktır!" demesin.

Ey Hakk Yolcusu, bilinir ki Hızır (a.s.), Hz. Musa'nın karşısında bir çocuğu öldürdü ve bir gemiyi deldi; görünüşte hiçbir sebep yoktu. Peygamberliği sebebiyle görünen âleme bakan Hz. Musa itiraz etti. Ve Hızır (a.s.) da, üç defa gerçekleşen itirazından sonra "İşte bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır." (Kehf, 18/78) buyurdu. Nasıl ki kıssanın ayrıntısı Kur'an-ı Kerim'de zikredilmiştir. Ve Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) bu konudaki hikmetleri Fusûsu'l-Hikem'de Musa Fassı'nda açıklamışlardır; burada ayrıntısı uzundur. Ey Hakk Yolcusu, insân-ı kâmil olan mürşit de görünüşte senin bakış açına uymayan işler yapar; sakın itiraz etme! Sabret ki, o yüce zât sana "Senin hakikat yolunda yürümeye yatkınlığın yoktur; git, yalnız şeriatın zahiriyle amel etme dairesinde ol!" demesin.

Ey sâlik, ma'lumdur ki cenâb-ı Hızır, Hz. Mûsâ muvâcehesinde bir çocuğu öldürdü; ve bir gemiyi deldi; zâhirde hiçbir sebeb yok idi. Nübüvveti hasebiyle zâhire nâzır olan Hz. Mûsâ i'tirâz buyurdu. Ve cenâb-ı Hızır da, üç defa vâki' olan i'tirazından sonra هذا فراق بينى وبينك (Kehf, 18/78) [İşte bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır] buyurdu. Nitekim kıssanın tafsili Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûrdur. Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber bu bâbdaki hikmetleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de beyân buyurmuşlardır; burada tafsîli uzundur. Ey sâlik, mürşid-i kâmil dahi zâhirde senin nokta-i nazarına uymayan işler yapar; sakın i'tiraz etme! Sabr et ki, o zât-ı şerîf sana "Senin tarîk-ı hakikatte yürümeğe isti'dâdın yoktur; git yalnız zâhir-i şerîatle amel dâiresinde kāim ol!" demesin.

3012. Eğer gemiyi delerse, sen söyleme. Eğerçi bir çocuğu öldürürse, sen saç yolma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3012. Eğer gemiyi delerse, sen söyleme. Eğer bir çocuğu öldürürse, sen saç yolma!

Yani eğer insân-ı kâmil olan mürşid, senin maddî varlığının gemisini riyâzât ve mücâhedât ile delerse, itiraz etme; ve eğer senin çocuk gibi olan akıl ve tedbirini işlevsiz hâle getirirse, sakın saçını yolup feryat etme!

Ya'nî eğer mürşid-i kâmil senin vücûd-ı unsurînin gemisini riyâzet ve mücâhede ile rahnedâr ederse, i'tirâz etme; ve eğer senin çocuk gibi olan akıl ve tedbîrini amelden iskāt ederse, sakın saçını yolup, feryâd etme!

3013. Hak mâdemki onun eline kendi eli ta'bir etti, nihayet يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهم [Allah'ın eli, onların ellerinin üstündedir) diye da'va buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3013. Mademki Hak, onun elini kendi eli olarak ifade etti, nihayet "Allah'ın eli, onların ellerinin üstündedir" diye iddia etti.

Hudeybiye Antlaşması'nda, Rıdvan Biatı sırasında inen Fetih Suresi'nde Yüce Allah, "Ey Peygamberim, sana biat edenler, ancak Allah'a biat ederler; Allah'ın eli, onların ellerinin üstündedir" (Fetih, 48/10) buyurdu. Ve hadis-i kudsîde de "Ben bir kulumu sevdiğim vakit, onun işitmesi, görmesi, dili ve eli olurum" buyrulur. Gerçekleştirici âlimler bu mertebeye "kurb-i ferâiz" (farzlarla yakınlaşma) derler; ve bu mertebe, şanlı peygamber efendimizin ümmetinden kâmil olanlara miras kalmıştır. Bu sebeple, kâmil mürşidin eli, Hakk'ın elidir.

Hudeybiye musâlahasında Bîat-ı Rıdvân'da nâzil olan sûre-i Fetih'de Hak Teâlâ أَنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ أَنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ (Fetih, 48/10) ya'nî "Ey Peygamberim, sana bîat edenler, ancak Allah'a bîat ederler; Allah'ın eli, onların ellerinin üstündedir" buyurdu. Ve hadîs-i kudsîde de اذا احببت كنت له سمعا و بصرا و لسانا و يدا الخ ya'nî "Ben bir kulumu sevdiğim vakit, onun sem'i ve basarı ve lisânı ve eli ilh... olurum" buyrulur. Muhakkıkın hazarâtı bu mertebeye "kurb-i ferâiz" derler; ve bu mertebe Nebiyy-i zîşân efendimizin ümmetinden kâmil olanlara mevrûsdur. Binâenaleyh mürşid-i kâmilin yedi, yed-i Hak'dır.

3014. Hakk'ın eli onu öldürür; onu diri eder. Diri nedir? Onu cân-ı bâkî yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3014. Hakk'ın eli onu öldürür; onu diri eder. Diri nedir? Onu bâkî can yapar.

"Onu" zamirleri, yukarıda işaret buyrulan Hızır'ın öldürdüğü çocuğa ve dolaylı olarak insân-ı kâmilin terbiye ettiği Hakk Yolcularına işaret buyrulur.

"şın" zamirleri yukarıda işâret buyrulan Hızır'ın öldürdüğü çocuğa ve bi'l-intikāl insân-ı kâmilin terbiye ettiği sâliklere işâret buyrulur.

3015. Bu yolu nadiren yalnız kat' eden bir kimse dahi, pîrlerin himmetinin yardımı ile erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3015. Bu yolu nadiren yalnız kat' eden bir kimse dahi, pîrlerin himmetinin yardımı ile erişti.

Görünüşte bir mürşide bağlanmaksızın bu Hakk yolunu yalnızca kat' edenler de bulunur; fakat bu nadirdir ve bunlar da yine pîrler (tasavvuf yolunun önderleri) hazretlerinin manen ruhanî tesirlerinden yardım görmek suretiyle ilerlerler ve bunlara tasavvuf büyüklerinin terminolojisinde "Üveysî" denir.

Zâhiren bir mürşide intisâb etmeksizin bu tarîk-ı Hakk'ı yalnızca kat' edenler de bulunur; fakat nâdirdir ve bunlar da yine pîrân hazarâtının ma'nen rûhâniyetlerinden yardım görmek sûretiyle terakkî ederler ve bunlara ıstılâh-ı meşâyihde "Üveysî" ta'bîr olunur.

3016. Pîrin eli gâiblerden kısa değildir; onun eli Allah'ın kabzasından başka değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3016. Pîrin eli gayb âlemindekilerden kısa değildir; onun eli Allah'ın kudretinden başka değildir.

Mürşid-i kâmil (Allah'a ulaştıran olgun rehber), huzurundan uzak olan sâliklerini (Hakk yolcularını) terbiye etmekten âciz değildir. Kendisi doğuda ve müridi batıda olsa bile, onun yardımına yetişir. Evliyaların menkıbelerinde (kerametlerinde) bunun pek çok örneği vardır. Bu günahkâr fakir de bu tasarrufu (manevî etkiyi) gözle görmüştür. Çünkü mürşidin eli, Hakk'ın kudretinden başka bir şey değildir. Bu şerefli beyit, yukarıdaki şerefli beytin anlamını da teyit eder. Yani "Bir tarikata bağlı olmaksızın, yalnızca Hakk yoluna sâlik olan kimselere pîrlerin himmeti (manevî yardımı) nasıl yardım edebilir?" sorusuna cevaben "Pîrlerin eli, gayb âlemindekilere de yetişir" buyrulur.

Mürşid-i kâmil, huzûrundan gâib olan sâliklerini terbiyeden âciz değildir. Kendisi şarkta ve mürîdi garbta olsa, onun imdadına yetişir. Menâkıb-ı evliyâda emsâli pek çoktur. Bu fakîr-i pür-taksîr dahi bu tasarrufu re'ye'l-ayn müşâhede etmiştir. Çünkü mürşidin eli, kabza-i Hak'dan başka bir şey değildir. Bu beyt-i şerîf, yukarıdaki beyt-i şerîfin ma'nâsını dahi te'yîd eder. Ya'nî "Bilâ-intisâb, yalnızca tarîk-ı Hakk'a sâlik olan kimselere pîrlerin himmeti nasıl yardım edebilir?" suâline cevâben "Pîrlerin eli, gâiblere de yetişir" buyrulur.

3017. Mâdemki gâiblere böyle hil'at verirler, şübhesiz hazırlar gâiblerden daha iyidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3017. Mademki görünmeyenlere böyle hilat verirler, şüphesiz hazır olanlar görünmeyenlerden daha iyidirler.

Hazır olanların, görünmeyenlerden daha iyi olmasının sebebi şudur ki, Hakk Yolcusu seyr-ü sülûkunun (manevi yolculuğunun) başlangıcında kolay kolay maddî şekilden soyutlanarak, mana âlemine yönelemez. Bu sebeple kendi duyularından uzaklaşmak için, onun gözünde mürşidin belirli şekli pek etkilidir. Nasıl ki Gülşen-i Râz'da Mahmud Şebisterî hazretlerine sorular yönelten Emir Hüseynî hazretleri buyururlar:

Hâzırların, gâiblerden daha iyi olmasının vechi budur ki, sâlik bidâyet-i sülükünde kolay kolay sûretten tecerrüd ederek, âlem-i ma'nâya teveccüh edemez. Binâenaleyh kendi havâssinden gâib olmak için, onun nazarında mürşidin sûret-i müteayyinesi pek müessirdir. Nitekim Gülşen-i Râz'da Mahmûd Şebisterî hazretlerine suâlleri îrâd buyuran Emîr Hüseynî hazretleri buyururlar:

3018. Mâdemki gâiblere nevale verirler, acaba misafirlerin önüne ne ni'metler koyarlar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3018. Mademki gayb âlemindekilere yiyecek verirler, acaba misafirlerin önüne ne nimetler koyarlar?

3019. Kapının dış tarafında olan bir kimseye kadar, onların huzurunda kemer bağlayan bir kimse hani?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3019. Kapının dış tarafında olan bir kimseye kadar, onların huzurunda kemer bağlayan bir kimse nerede?

"Kemer-besten" hizmet etmek anlamına gelir; burada tam bir yönelişe işaret edilir. Bu şerefli beytin anlamında iki yön vardır; birincisi: "Kâmil mürşide gerek zâhirde (dışarıdan) bağlanarak kalben ilgi duyan ve gerek zâhirde bağlanmaksızın tam bir yönelişle onun yoluna ve usulüne riayet eden nerede?" Bu şekilde anlamın özeti şudur: Halk, tabiî hükümlere dalmış olup, ne yakından ne de uzaktan insân-ı kâmile yönelmezler, demek olur. Hintli şârihlerin (açıklayıcıların) beyan ettikleri yön de şudur: "Onların hizmetinde olan bir kimsenin mertebesi ile, onlardan uzak olan bir kimsenin mertebesi nerede! Bu mertebeden, o mertebeye kadar çok fark vardır."

"Kemer-besten" hizmet etmek ma'nâsınadır; burada kemâl-i teveccühe işâret buyrulur. Bu beyt-i şerîfin ma'nâsında iki vecih vardır; birisi: “Mürşid-i kâmile gerek zâhirde intisâb ile rabt-ı kalb eden ve gerek zâhirde intisâbsız teveccüh-i kâmil ile onun tarîkıne ve usûlüne riâyet eden hani?" Bu sûretle hulâsa-i ma'nâ: Halk ahkâm-ı tabîatte müstağrak olup, ne yakından ne de uzaktan insân-ı kâmile müteveccih olmazlar, demek olur. Şurrâh-ı Hind'in beyân ettikleri vecih dahi şudur: "Onların hizmetinde olan bir kimsenin mertebesi ile, onlardan uzak olan bir kimsenin mertebesi nerede! Bu mertebeden, o mertebeye kadar çok tefâvüt vardır."

3020. Vaktaki pîri ihtiyar ettin nazik-dil olma; su ve çamur gibi sa'yi gevşek [2979] olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3020. Yaşlı bir rehber edindiğinde nazik kalpli olma; su ve çamur gibi gevşek davranma!

Yani, insân-ı kâmil bir mürşide bağlandıktan sonra onun emrini cesurca kabul et; naziklik ve kibarlık gösterip emirlerini yerine getirmede gevşek olma! Eğer sana kuru ekmek yemeyi teklif ederse, ye! "Benim vücudum buna dayanamaz" deme! Eğer seni yalın ayak ve başı açık gezdirirse, "Akrânım ve benzerlerim arasında bunu nasıl yapabilirim, bana deli olmuş derler ve ayıplarlar" deme; ve su ve çamur gibi şekil kabul etme hususunda gevşek olma!

Ya'nî mürşid-i kâmile intisâbdan sonra onun emrini cesûrâne kabûl et; nâziklik ve kibarlık gösterip emirlerini icrâda gevşek olma! Eğer sana kuru ekmek yemeyi teklif ederse, ye! Benim vücûdum buna tahammül edemez de- me! Eğer seni yalın ayak ve baş açık gezdirirse, akrân ve emsâlim arasında bunu nasıl yapabilirim, bana deli olmuş derler ve ta'yîb ederler deme; ve su ve çamur gibi şekil kabûlü husûsunda gevşek olma!

3021. Ve eğer bir darbeden dolayı sen pür-kîne olursan, imdi cilâsız ayna olman nerede olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3021. Eğer bir darbeden dolayı sen kinle dolarsan, cilasız ayna olman nerede kalır?

Mürşidim benim hâlimi ve şanımı dikkate almaksızın emirler veriyor deyip gönlün incinirse, Hakk yolundan faydalanamazsın; çünkü üzeri kirli paslı olan bir ayna silinmek ister. Senin gönlünün aynası da kir, enaniyet (benlik) ve nefsanî taşkınlıklar pasları ile kararmıştır; mürşidin onları bu tedbirler ile temizlemek ister.

Bazı kimseler, bedenlerini iğne ile deldirip sonra çivit veya barut ile o delikleri doldururlar ve bu şekilde vücutlarına hayvan resimleri veya diğer şekiller çizerler. Bu nişan, yıkamak ile çıkmaz ve daima bedende kalır. Buna Arapçada "veşm" derler. "Kebûdî zeden" veşm yaptırmak anlamına gelir. Nasıl ki kabadayılık sevdasında bulunan balıkçılar ve tulumbacılar gibi bazı kişilerin bugün kollarında veya göğüslerinde görülür.

Mürşidim benim hâl ve şânımı nazar-ı i'tibâre almaksızın emirler veriyor deyip gönlün incinirse, tarîk-ı Hak'dan behre-yâb olamazsın; zîrâ üzeri kirli paslı olan bir âyîne silinmek ister. Senin gönlünün âyînesi dahi kir ve enâniyet ve ruûnât-ı nefsiyye pasları ile kararmıştır; onları mürşidin bu tedbîrler ile temizlemek ister.

Ba'zı kimseler, bedenlerini iğne ile deldirip ba'dehû çivit veyâ barut ile o delikleri doldururlar ve bu sûretle vücûdlarına hayvânât resimleri veyâ sâir eşkâl tersîm ederler. Bu nişan, yıkamak ile çıkmaz ve dâimâ bedende kalır. Buna Arabî'de "veşm" derler. "Kebûdî zeden" veşm yaptırmak ma'nâsınadır. Nitekim kabadayılık sevdâsında bulunan balıkçılar ve tulumbacılar gibi ba'zı eşhâsın elyevm kollarında veyâ göğüslerinde görülür.

## Kazvinli'nin sırtına arslan sûretinde mâvilik vurdurması ve iğne darbesi sebebiyle onun pişman olması

3022. Sahib-i beyandan Kazvinliler'in tarîkı ve âdeti hakkındaki bu hikâyeyi dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3022. Kazvinliler'in yolu ve âdeti hakkındaki bu hikâyeyi, söz sahibi olan kişiden dinle!

Bu dövme usulüne Hz. Pîr zamanında Kazvinliler'in düşkün oldukları anlaşılır.

Bu veşm usûlüne zamân-ı Hz. Pîr'de Kazvinliler'in mübtelâ oldukları anlaşılır.

3023. Tenleri ve elleri ve omuzları üzerine zararsız, iğne ucundan mâvilikler vururlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3023. Bedenleri, elleri ve omuzları üzerine zararsız, iğne ucuyla mavilikler vururlar.

3024. Bir Kazvinli bana mâvilik vur; tatlılık et diye bir dellâk canibine gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3024. Bir Kazvinli, "Bana mavilik vur; tatlılık et," diye bir tellak tarafına gitti.

3025. (Dellâk) dedi: Ey pehlivân ne sûret vurayım? Kükremiş arslan sûreti vur, dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3025. (Dellâk) dedi: Ey pehlivan, nasıl bir şekil çizeyim? Kükremiş aslan şekli çiz, dedi.

3026. Benim tali'im arslandır; arslan nakşı vur; gayret et, mâvilik rengini tok vur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3026. Benim tali'im aslandır; aslan nakşı vur; gayret et, mavilik rengini tok vur!

Ben yıldıznamede tali'ime baktırdım. Aslan burcuna aitliği vardır; bu sebeple aslan suretini isterim; fakat maviliğin koyu olmasına da gayret et!

Ben yıldıznâmede tâli'ime baktırdım. Esed burcuna taalluku vardır; binâ-enaleyh arslan sûretini isterim; fakat mâviliğin koyu olmasına da gayret et!

3027. (Dellâk) dedi: Sûreti ne tarafına vurayım? O nişanı sırtıma vur! dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3027. (Dellâk) dedi: Şekli ne tarafına vurayım? O nişanı sırtıma vur! dedi.

3028. Vaktaki o iğneyi batırmağa başladı, onun acısı sırtta mesken tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3028. O iğneyi batırmaya başladığında, onun acısı sırtta yerleşti.

3029. Pehlivan, ey ulu beni öldürdün, ne sûret vuruyorsun? diye feryâda geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3029. Pehlivan, "Ey ulu, beni öldürdün, ne biçim vuruyorsun?" diye feryat etmeye başladı.

3030. (Dellâk) dedi: Nihayet bana arslan emr ettin. (Kazvinli) dedi: Han-gi a'zâdan başladın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3030. (Dellâk) dedi: Sonunda bana aslan emrettin. (Kazvinli) dedi: Hangi uzuvdan başladın?

3031. Kuyruk mahallinden başlamışım, dedi. Ey iki gözüm, kuyruğu bırak! dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3031. Kuyruk yerinden başlamışım, dedi. Ey iki gözüm, kuyruğu bırak! dedi.

3032. Arslanın kuyruğundan ve kuyruk mahallinden benim nefesim tutuldu; onun kuyruk yeri, benim nefes yerimi sıkı tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3032. Aslanın kuyruğundan ve kuyruk yerinden benim nefesim tutuldu; onun kuyruk yeri, benim nefes yerimi sıkıca tuttu.

3033. Ey arslan yapıcı de, arslan kuyruksuz olsun; zîrâ kalbimi iğne darbesinden zayıflık yakaladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3033. Ey arslan yapıcı de, arslan kuyruksuz olsun; çünkü kalbimi iğne darbesinden bir zayıflık yakaladı.

3034. O şahıs darbeyi çekmeksizin ve müdârâsız ve merhametsizce başka tarafa tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3034. O şahıs, darbeyi çekmeden, müdârâsız ve merhametsizce başka tarafa tuttu.

3035. O, ondan, bu ne endâmdır? diye bağırdı. Ey iyi adam, bu kulaktır, dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3035. O, ondan, "Bu ne biçim bir şeydir?" diye bağırdı. O da, "Ey iyi adam, bu kulaktır," dedi.

3036. 'Dedi, ey hakîm, kulağı da olmasın; kulağı bırak kilimi kısa et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3036. 'Dedi, ey hakîm, kulağı da olmasın; kulağı bırak kilimi kısa et!

"Kûteh kün kilîm" kilimi kısa etmek, işi kısaltmaktan kinayedir.

“Kûteh kün kilîm" kilimi kısa etmek, işi ihtisâr etmekten kinâyedir.

3037. Diğer tarafa batırmağa başladı; Kazvinli de figāna başladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3037. Diğer tarafa batırmaya başladı; Kazvinli de feryat etmeye başladı.

3038. (Dedi) bu üçüncü taraf dahi ne endâmdır? Ey azîz bu arslanın karnıdır, dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3038. (Dedi) bu üçüncü taraf da ne biçimdir? Ey aziz, bu aslanın karnıdır, dedi.

3039. Dedi: Arslanın karnı da olmasın, acı ziyade oldu, darbeleri az vur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3039. Dedi: Aslanın karnı da olmasın, acı çok oldu, darbeleri az vur!

3040. Dellak uyuştu ve çok hayran kaldı, çok vakte kadar parmağı dişinde kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3040. Dellak uyuştu ve çok hayran kaldı, uzun süre parmağı ağzında kaldı.

3041. Üstad öfkesinden iğneyi yere vurdu; dedi ki: Âlemde bir kimseye vâki' oldu mu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3041. Üstad öfkesinden iğneyi yere vurdu; dedi ki: Âlemde bir kimseye meydana geldi mi?

3042. Kuyruksuz ve başsız ve karınsız arslanı kim gördü? Hak Teâlâ da böyle bir arslan yaratmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3042. Kuyruksuz, başsız ve karınsız arslanı kim gördü? Yüce Allah da böyle bir arslan yaratmadı.

3043. Ey birader iğnenin acısına sabr et, tâ ki kafir nefsinin iğnesinden kurtulasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3043. Ey kardeş, iğnenin acısına sabret ki kâfir nefsinin iğnesinden kurtulasın.

Bu kıssada "Kazvinli"den maksat Hakk Yolcusu (sâlik), "dellâk"tan maksat mürşid-i kâmil (olgun rehber), "iğne"den maksat insân-ı kâmilin vehmedilmiş varlığını yok eden riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler); "arslan resmi"nden maksat, Hakk Yolcusu'nun vehmedilmiş varlığına, arslan gibi olan hakikatin hâl ve zevk yoluyla ilka edilmesi ve "iğnenin acısından meydana gelen feryat"tan maksat, riyâzât ve mücâhedât sebebiyle Hakk Yolcusu'nun nefsinin kıvranmasıdır. Bu işarete göre Pîr Hazretleri buyururlar ki: Ey Hakk Yolcusu kardeşim, nefsine acı gelen mürşidin terbiyesine sabret ki, hakiki varlık karşısında daima "ben, ben" diye bağıran bu benlik davası sebebiyle hakiki varlığı fiilen örten ve inkâr eden nefsinin, her an ruhuna sapladığı iğnelerden kurtulasın.

Bu kıssada "Kazvinli"den murâd sâlik ve "dellâk"dan murâd mürşid-i kâmil ve "iğne"den murâd kâmilin mevhûm olan varlığını ifnâ eden riyâzât ve mücâhedât; ve "arslan resmi"nden murâd, sâlikin mevhûm olan vücûduna, arslan gibi olan hakîkatin hâlen ve zevkan ilkāsı ve “iğnenin acısından vâki' olan feryâd"dan murâd, riyâzet ve mücâhedât sebebiyle nefs-i sâlikin kıvranmasıdır. Bu işârete binâen cenâb-ı Pîr buyururlar ki: Ey sâlik kardeşim, nefsine acı gelen mürşidin terbiyesine sabr et, tâ ki vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde dâimâ "ben, ben" diye bağıran bu da'vâ-yı enâniyyeti hasebiyle vücûd-ı hakîkîyi fiilen setr ve inkâr eden nefsinin, her an rûhuna sapladığı iğnelerden kurtulasın.

3044. Zîra o bir taife ki vücuddan kurtuldular, felek ve güneş ve ay onlara secde getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3044. Çünkü o bir topluluk ki varlıktan kurtuldular, felek ve güneş ve ay onlara secde eder.

Çünkü hakiki varlık karşısında vehmedilmiş olan varlıklarından kurtulan bir topluluğun önünde bütün varlıklar secde ve baş eğerler ve onların tasarrufları altına girerler.

Zîrâ vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde mevhûm olan varlıklarından kurtulan bir tâifenin önünde mevcûdâtın kâffesi secde ve serfürû ederler ve onların tasarrufları altına girerler.

3045. Her kimin teninde onun kafir nefsi ölürse, güneş ve bulut ona fermân götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3045. Her kimin bedeninde onun kâfir nefsi ölürse, güneş ve bulut ona ferman götürür.

Kâfir nefsi ölmüş olan kişinin emrine güneş ve bulut itaat eder.

Kâfır nefsi ölmüş olan kimsenin, güneş ve bulut emrine mutî olur.

3046. Çünkü onun kalbi şem' parlatmayı öğrendi, güneş onu yakamaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3046. Çünkü onun kalbi mum parlatmayı öğrendi, güneş onu yakamaz.

Bedenî varlığı, Hakk'ın varlığı ile ayakta duran kimsenin kalbi artık çevresine rahmet olur. Nasıl ki Hazret-i Pîr (Mevlânâ) Mesnevî'sinde başka bir beytinde buyururlar: Bu sebeple onlar, mum gibi olan müminlerin kalplerinin nasıl parlatılacağını öğrenir ve Allah'ın kullarını doğru yola iletmekle meşgul olurlar. Böyle bir velînin bir kere hakikat güneşi ile yanmış olan bedeni, artık o hakikat güneşi karşısında bir daha yanmaz. Böyle bir kimseyi zahirî güneş yakabilir mi?

Vücûd-ı abdânîsi vücûd-ı Hakkānî ile kāim olan kimsenin kalbi artık muhîtine rahmet olur. Nitekim cenâb-ı Pîr Mesnevîde diğer bir beyitlerinde buyururlar: Binâenaleyh onlar şem' gibi olan kulûb-ı mü'minînin nasıl parlatılacağını öğrenir ve irşâd-ı ibâdullah'a meşgül olurlar. Böyle bir velînin bir kere hakîkat güneşi ile yanmış olan vücûdu, artık o hakikat güneşi muvâcehesinde bir daha yanmaz. Böyle bir kimseyi sûrî güneş yakabilir mi?

3047. Hak Teâlâ âfitâb-ı müntecimde buyurdu: "Tezâver an kehfihim" âyetinde keza zikr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3047. Yüce Allah, parlayan güneş hakkında buyurdu: "Tezâver an kehfihim" ayetinde aynı şekilde zikretti.

"Parlayan güneş"ten maksat, Hint şârihlerinden bazılarına göre Kur'ân-ı Kerîm'dir. Ankaravî hazretlerine göre ise "gökyüzündeki güneş"tir. Kehf Sûresi'nde geçen وَتَرَى الشمس اذا طَلَعَتْ تَزَاور عَنْ كهفهم (Kehf, 18/17) yani "Ve sen güneşi doğuş vaktinde onların mağarasından eğilir bir halde görürdün" ayet-i kerîmesine işaret buyrulur. Bu ayet-i kerîme, kâfirlerin şerrinden mağaraya sığınan Ashâb-ı Kehf'in halini açıklamak üzere zikredilmiştir; ayrıntısı tefsir kitaplarında belirtilmiştir.

Yani, eğer maddî güneşin Hakk'ın evliyasına etki edemediğine dair delil istersen, Kehf Sûresi'nde geçen bu ayet-i kerîmeye bak. Şerefli beyitte "tezâveru" kelimesinin şeddeli olarak zikredilmesi, vezin zorunluluğundan kaynaklanır; bu da şiir kurallarındandır. Tercüme, Hint şârihlerine göre yazıldı, Ankaravî hazretlerinin şerhine göre tercüme şöyle olur: "Yüce Allah, gökyüzündeki güneş hakkında aynı şekilde "tezâverü an kehfihim" ayetinin zikrini buyurdu."

"Afitâb-ı müntecim"den murâd Hind şârihlerinden ba'zılarına göre Kur'ân-ı kerîmdir. Ankaravî hazretlerine göre "âfitâb-ı felekî"dir. Sûre-i Kehf'de olan وَتَرَى الشمس اذا طَلَعَتْ تَزَاور عَنْ كهفهم (Kehf, 18/17) ya'ni "Ve sen güneşi tulû' vaktinde onların mağarasından meyl eder bir halde görür idin" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîme, küffârın şerrinden mağaraya ilticâ eden Ashâb-ı Kehf'in hâlini beyânen zikr olunmuştur, tafsili kütüb-i tefâsirde mezkûrdur.

Ya'nî sûrî güneşin evliyâ-yı Hakk'a te'sîr edemediğine delîl istersen, sûre-i Kehf'de olan bu âyet-i kerîmeye nazar et. Beyt-i şerîfde "tezâveru" kelimesinin teşdîd ile zikri, zarûret-i vezinden nâşîdir; bu da kavâid-i şi'riyyedendir. Tercüme, Hind şârihlerine göre yazıldı, Ankaravî hazretlerini şerhine göre tercüme şöyle olur: "Hak Teâlâ şems-i felekî hakkında kezâ "tezâverü an kehfihim" âyetinin zikrini buyurdu."

3048. Diken, gül tarafına giden bir cüz'ün indinde, gül gibi hep latîf olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3048. Diken, gül tarafına giden bir parçanın yanında, gül gibi hep latif olur.

"Diken"den kasıt, Hakk Yolcusu'nun benlik iddiasına sebep olan izafî varlığıdır. "Gül"den kasıt, isim ve sıfatlarının latifliğiyle tecelli eden Hak'ın hakiki varlığıdır. "Bir parça"dan kasıt, insân-ı kâmilin bedensel varlığıdır. "Gül"den kasıt aynı şekilde, Hak'ın hakiki varlığıdır. Yani Hakk'a ulaşmış ve bedensel varlığı Hak'ın varlığıyla ayakta duran kâmil mürşidin yanında terbiye görüp Hakk'a ulaşan bir Hakk Yolcusu, kâmil olur ve bütün ilahi isim ve sıfatların tecelli yeri olur. Ve diken gibi olan izafî varlığı, gül gibi olan Hak'ın varlığıyla ayakta durur ve kalıcı olur.

"Diken"den murâd, sâlikin enâniyyet da'vâsına sebeb olan vücûd-ı izâfisidir. "Gül"den murâd letâfet-i esmâ ve sıfatıyla tecellî buyuran vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır. "Bir cüz"den murâd, insân-ı kâmilin vücûd-ı abdânîsidir. "Gül"den murâd kezâ, vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır. Ya'ni Hakk'a vâsıl ve vücûd-1 abdânîsi vücûd-ı hakkānî ile kāim bulunan mürşid-i kâmilin indinde terbiye görüp Hakk'a vâsıl olan bir sâlik, kâmil olup bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mazharı olur. Ve diken gibi olan vücûd-ı izâfisi, gül gibi olan vücûd-ı hakkānî ile kāim ve bâkî olur.

3049. Hak Teâla'nın ta'zîmini yükseltmek nedir? Kendini zelîl ve toprağa mensub tutmaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3049. Yüce Allah'ın yüceliğini artırmak nedir? Kendini zelil ve toprağa ait saymaktır.

3050. Tevhîd-i Hakk'ı öğrenmek nedir? Kendini Vâhid'in önünde yakmaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3050. Hakk'ın birliğini öğrenmek nedir? Kendini Bir olanın önünde yakmaktır.

Hakk'ın birliği, ancak varlıkta birlik ve teklik sahibi olan Hakk'ın bu varlığı önünde, kendi vehmedilmiş varlığını terk edip, bütün varlıkları O'nun varlığına bırakmaktır; ve bakış açısında kökleşen ikiliği kaldırmaktır.

Tevhîd-i Hak, ancak vücûdda vahdâniyyet ve ferdâniyyet sahibi olan Hakk'ın bu varlığı önünde, kendi mevhûm olan varlığını terk edip, bütün varlıkları O'nun varlığına bırakmaktır; ve nazarında kökleşen ikiliği kaldırmaktır.

3051. Eğer istersen ki gündüz gibi parlayasın, kendinin gece gibi olan varlığını yak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3051. Eğer gündüz gibi parlamak istersen, gece gibi olan kendi varlığını yak!

3052. Varlığını, varlık okşayıcı olan O'nun varlığında, kimya içindeki bakır gibi erit!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3052. Varlığını, varlık okşayıcı olan O'nun varlığında, kimya içindeki bakır gibi erit!

Yani vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) varlığını, Hakk'ın her bölünmez anda bu izafî varlıklar (mutlak varlığa göre) âlemine tecellileriyle yardım buyuran hakiki varlığı içinde erit de, bedensel varlığını hakiki varlığa dönüştür! Nasıl ki kimyacılar bakırı iksir içine atıp, altına çevirirler.

Ya'nî mevhûm olan varlığını, Hakk'ın her ân-ı gayr-i münkasimde bu vücûdât-ı izâfiyye âlemine tecelliyâtıyla imdâd buyuran hakîkî varlığı içinde erit de, vücûd-ı abdânîni vücûd-ı hakkānîye tebdíl et! Nitekim kimyacılar bakırı iksîr içine atıp, altına kalb ederler.

3053. "Ben"e ve "biz"e elini sıkı yaptın; bütün bu harablık iki varlıktandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3053. "Ben"e ve "biz"e elini sıkı yaptın; bütün bu harablık iki varlıktandır.

Ey Hakk Yolcusu, sen izafî varlığın gereği olan bu "ben" ve "biz" ifadelerine sıkı sıkıya yapıştın; bu sebeple senin görüşünde bir Hakk'ın varlığı, bir de senin varlığın kökleşti. Halbuki senin varlığın nedir? Buzun sudan meydana gelmesi gibi izafî bir varlıktır. Suyun karşısında buzun varlığının ne kıymeti olur? Eğer dikkatle bakarsan ortada ancak suyun varlığı vardır; buzların varlığı bir gösteriden ibarettir. İşte bütün bu izafî varlıklar âleminde gördüğün savaş ve mücadeleler, çekişmeler ve sonuç olarak harablık hep iki varlıktan ve iki görüşten kaynaklanır. Bu sebeple, benlikten kurtulmayan kimselerin akıbetini temsil etmek üzere Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ), aşağıdaki kıssayı anlatmaya başlarlar.

Ey sâlik, sen vücûd-ı izâfînin iktizâsı olan bu "ben" ve "biz" ta'bîrlerine sıkı sıkı yapıştın; onun için nazarında bir Hakk'ın varlığı, bir de senin varlığın kökleşti. Halbuki senin varlığın nedir? Buzun sudan husûlü gibi izâfî bir varlıktır. Suyun muvâcehesinde buzun varlığının ne kıymeti olur? Eğer dikkatle bakarsan meydanda ancak suyun vücûdu vardır; buzların vücûdu bir nümâyişten ibarettir. İşte bütün bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde gördüğün ceng ü cidâl ve münâzaât ve binnetîce harâblık hep iki varlıktan ve iki görüşten neş'et eder. Binâenaleyh enâniyetten kurtulmayan kimselerin âkıbetini temsîlen Cenâb-ı Pîr, âtîdeki kıssanın beyânına şurû' buyururlar.

## Ava gitmiş olan arslan ve kurt ve tilkinin kıssasıdır

3054. Arslan ve bir kurt ve bir tilki av için, talebden dolayı dağlığa gitmiş idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3054. Aslan, kurt ve tilki, avlanmak için, istek üzerine dağlık bir yere gitmişlerdi.

3055. Tâ ki birbirinin müzâheretiyle avlara yolları ve bağları sıkı bağlıyalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3055. Tâ ki birbirinin yardımıyla avlara giden yolları ve bağları sıkıca bağlasınlar.

Yani aslan kuvvetini, kurt keskin görüşünü, tilki hilesini kullanarak çok güzel avlar yakalamak üzere birleştiler.

Ya'nî arslan kuvvetini, kurt keskin görüşünü, tilki hilesini isti'mâl ederek gâyet güzel avlar yakalamak üzere ittihâd ettiler.

3056. Her üçü birbiriyle o geniş sahrada çok ve büyük avlar tutalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3056. Her üçü birbiriyle o geniş ovada çok ve büyük avlar tutarlar.

Bu kıssada "arslan"dan kasıt, kendini Hakk'ta fâni kılan ve Hakk'ın varlığıyla bâki olan insân-ı kâmildir. "Kurt"tan kasıt, benliğini terk edemeyen ve kendi kuvvetine ve ilmine mağrur olan sâlik (Hakk Yolcusu); ve "tilki"den kasıt, insân-ı kâmilin tasarruf kuvvetini (manevî yönlendirme gücü) idrak edip, kendi iradesini ona teslim eden sâliktir; "ava çıkmak"tan kasıt, mürşidin müridlerini yola sokması ve sülûk (manevî yolculuk) esnasında onların yatkınlıklarını tecrübe etmesidir; ve "av"dan kasıt da Hakk'ın tecellileridir (ilahi zuhurlar).

Bu kıssada "arslan"dan murâd, kendini Hak'da fânî ve vücûd-ı Hak'la bâ-kî olan insân-ı kâmildir. "Kurt"dan murâd, enâniyyetini terk edemeyen ve kendi kuvvetine ve ilmine mağrûr olan sâlik; ve “tilki”den murâd, insân-ı kâmilin kuvve-i tasarrufiyyesini müdrik olup, kendi irâdesini ona teslîm eden sâlik; "ava çıkmak"tan murâd, mürşidin müridlerini teslíki ve esnâ-yı sülûkde onların isti'dâdlarını tecrübe etmesidir; ve "av"dan murâd dahi tecelliyât-ı Hak'dır.

3057. Vâkıa erkek arslana onlardan âr var idi; lakin onlara ikram etti ve yoldaşlık gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3057. Gerçekte erkek aslanın onlardan utanması vardı; ancak onlara ikram etti ve yoldaşlık gösterdi.

Yani insân-ı kâmil "seyr-fillâh" (Allah'a doğru yolculuk) içinde bulunduğundan, kendisi için tasavvuf yolculuğunda onlara yoldaş olmaya gerek yoktu; fakat onlara merhametinden dolayı meydana gelen ikram sebebiyle refakat etti; çünkü cömertlik ve kerem insân-ı kâmilin yegâne özelliğidir.

Ya'nî insân-ı kâmil "seyr-fillâh" içinde bulunduğundan, kendisince sülûkde onlara yoldaş olmağa lüzûm yok idi; fakat onlara merhameten vâki' olan ikrâmdan dolayı refakat etti; zîrâ sehâ ve kerem insân-ı kâmilin yegâne hasletidir.

3058. Böyle bir şâha leşkerden zahmet vardır; lakin yoldaş oldu, cemaat rahmettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3058. Böyle bir şaha askerden zahmet vardır; lakin yoldaş oldu, cemaat rahmettir.

İnsân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) müridlerden zahmet vardır; çünkü müridleri terbiye etmek için mutlaka halk tarafına yönelmek ve onlarla meşgul olmak gerekir. Fakat "Cemaat rahmettir" hadis-i şerîfi gereğince onlara yoldaş oldu.

İnsân-ı kâmile müridlerden zahmet vardır; çünkü müridleri terbiye için mutlakā cihet-i halkıyyete teveccüh ve onlar ile meşgül olmak lâzımdır. Fakat الجماعة رحمة ya'nî "Cemaat rahmettir" hadis-i şerîfi mûcibince onlara yoldaş oldu.

3059. Böyle aya, yıldızlardan ar vardır; o, yıldızlar arasında seha içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3059. Böylece aya, yıldızlardan utanma vardır; o, yıldızlar arasında cömertlik içindir.

"Allah" ism-i câmi'ine (tüm isimleri kapsayan isme) mazhar olması sebebiyle ay gibi olan insân-ı kâmile, ayrı ayrı isimlere mazhar olmaları sebebiyle yıldızlara benzeyen Hakk yolcularından utanma vardır; fakat onların arasında bulunması, kendisine ihsan olunan ilahî feyizleri, وَانْفَقُوا مما جَعَلَكُمْ مُسْتَحْلَفَينَ فيه (Hadid, 57/7) yani "Yüce Allah'ın sizi halife kıldığı şeyden infak ediniz!" ayet-i kerimesindeki emir gereğince, sırf cömertlik yönünden onlara infak etmek içindir.

"Allah" ism-i câmi'ine mazhariyyeti hasebiyle ay gibi olan insân-ı kâmile, esmâ-i müteferrikaya mazhariyetleri hasebiyle yıldızlara müşâbih bulunan sâliklerden ona âr vardır; fakat onların arasında bulunması kendisine ihsân olunan füyûzât-ı rabbaniyyeyi وَانْفَقُوا مما جَعَلَكُمْ مُسْتَحْلَفَينَ فيه (Hadid, 57/7) ya'nî "Allah Teâlâ'nın sizi müstahlef kıldığı şeyden infâk ediniz!" âyet-i kerîmesindeki emir mûcibince, mahzâ sehâvet cihetinden onlara infâk içindir.

3060. "Şavir-hüm!" [Onlarla müşavere et!] emri Peygamber'e erişti; her ne [3019] kadar onun re'yine nedîd bir re'y yok ise de.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3060. "Şavir-hüm!" [Onlarla müşavere et!] emri Peygamber'e ulaştı; her ne kadar onun görüşüne denk bir görüş yok ise de.

Yani, aslen insân-ı kâmil olan Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) yüce görüşünün bu âlemde bir benzeri yok iken, yine Yüce Allah Âl-i İmrân sûresinde وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ (Âl-i İmrân, 3159) yani "İşlerde onlarla müşavere et!" buyurdu. Çünkü dağınık isimlerin (esmâ-i müteferrika) mazharı (tecelli yeri) olan Müslüman topluluğuna Hakk'ın rahmet-i rahîmiyyesiyle (rahmet edici merhametiyle) bir tecellisi (ortaya çıkışı) vardır.

Ya'nî bi'l-asâle insân-ı kâmil bulunan Server-i enbiya (s.a.v.) Efendimiz'in re'y-i âlîlerinin bu âlemde bir nazîri yok iken, yine Hak Teâlâ azretleri Al-i İmran sûresinde وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ (Al-i İmrân, 3159) ya'nî “Emirde onlar ile müşâvere et!" buyurdu. Zîrâ esmâ-i müteferrikanın mazharı olan cemâat-i müslimîne Hakk'ın rahmet-i rahîmiyyesiyle tecellîsi vardır.

3061. Terazide arpa, altına refîk olmuştur; ondan dolayı değildir ki, arpa altın gibi cevher olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3061. Terazide arpa, altına arkadaş olmuştur; bu, arpanın altın gibi bir cevher olmasından dolayı değildir.

Eski ağırlık ölçülerinde "arpa", dirhemin parçalarındandır ve altının kesirli dirhemleri "arpa" ile tartılır. Bu sebeple altını tartmak için terazinin bir kefesine arpaları, diğer kefesine de altını koyup tartarlar. Burada insân-ı kâmilin görüşü altına, Hakk Yolcularının görüşleri de "arpa"ya benzetilmiştir.

Evzân-ı atīkada "arpa," dirhemin eczâsındandır ve altının dirhem-i kesirleri "arpa" ile vezn olunur. Binâenaleyh altını vezn etmek için terâzinin bir gözüne arpaları ve bir gözüne de altını koyup tartarlar. Burada insân-ı kâmilin re'yi altına ve sâliklerin re'yleri de "arpa"ya teşbîh buyrulmuştur.

3062. Rûh şimdi kalıba yoldaş olmuştur; bir müddet köpek, dergahın bekçisi olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3062. Ruh şimdi bedene yoldaş olmuştur; bir süre köpek, dergâhın bekçisi olmuştur.

İnsân-ı kâmilin (olgun insanın) noksan olana yoldaşlık etmesinin birçok sırrı ve hikmeti vardır. Nitekim yaratılmışlar âleminde latif ruh, yoğun bedene yoldaş olmuştur. Bunun sırrı ve hikmeti yukarıda Hz. Ömer (a.s.) efendimize gelen Rum elçisi kıssasında açıklanmıştır. Bu hâl, bir süre köpeğin kapı bekçisi olmasına benzer; çünkü hayvani nefs köpek tabiatındadır; ruh ise, emir âleminden olup yüce bir mertebe sahibidir.

Kâmilin, nâkısa refakatinin birçok sır ve hikmetleri vardır. Nitekim âlem-i halkta rûh-ı latîf cism-i kesîfe yoldaş olmuştur. Bunun sır ve hikmeti yukarıda Hz. Ömer (r.a.) efendimize gelen Rum elçisi kıssasında îzâh olundu. Bu hâl, bir müddet köpeğin kapı bekçisi olmasına benzer; zîrâ nefs-i hayvâniyye köpek tabîatındadır; ve rûh ise, âlem-i emirden olup ulüvv-i mertebe sahibidir.

3063. Vaktaki bu cemâat, şevketli ve azametli olan arslanın rikabında dağ tarafına gittiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3063. O cemaat, şevketli ve azametli arslanın ardında dağ tarafına gittiler.

"Dağ"dan maksat, kalptir. Yani Hakk Yolcuları, zât isminin tecelligâhı olan kâmil mürşidin ardında kalp tarafına yöneldiler.

"Dağ"dan murâd, kalbdir. Ya'nî sâlikler mazhar-ı ism-i zât olan mürşid-i kâmilin rikâbında kalb cânibine teveccüh ettiler.

3064. Dağ sığırı ve keçi ve semiz tavşan buldular; ve onların işi ileriye gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3064. Dağ sığırı ve keçi ve semiz tavşan buldular; ve onların işi ileriye gitti.

"Dağ sığırı"ndan kasıt, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kalbine olan büyük tecellîdir (ilahi nurun yansıması). "Keçi" ve "tavşan"dan kasıt ise, Hakk yolcusu olan sâliklerin (Hakk yolunda ilerleyen kişi) yatkınlıklarına göre olan çeşitli tecellîlerdir.

"Dağ sığırı"ndan murâd, mürşid-i kâmilin kalb-i şerîfine olan tecellî-i azîmdir. "Keçi" ve "tavşan"dan murâd, sâliklerin isti'dâdına göre olan tecelliyât-ı muhtelifedir.

3065. Her kim muhârib arslanın izinde olursa, gece ve gündüz ona kebab eksik olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3065. Her kim savaşçı arslanın izinde olursa, gece ve gündüz ona kebap eksik olmaz.

Her kim nefis ve şeytan ile savaşan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) izini takip ederse, ona gece ve gündüz ruhun gıdası olan Hakk'ın tecellileri (ilahi görünüşler) eksik olmaz.

Her kim nefis ve şeytân ile harb edici olan mürşid-i kâmilin izini ta'kīb ederse, ona gece ve gündüz gıdâ-yı rûh olan tecelliyât-ı Hak eksik olmaz.

3066. Vaktaki onları dağdan çekerek öldürülmüş ve yaralanmış ve kan içinde meşeliğe getirdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3066. Vaktaki onları dağdan çekerek öldürülmüş ve yaralanmış ve kan içinde meşeliğe getirdiler.

O zaman kalbe yönelmekten vazgeçerek insanlık âlemine geri döndüler.

Vaktâki kalbe teveccühten ferâgatle, âlem-i beşeriyyete rücû' ettiler.

3067. Taksîm, hüsrevlerin adliyle olsun diye, onlarda kurdun ve tilkinin tama'i var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3067. Paylaşım, hükümdarların adaletiyle olsun diye, onlarda kurdun ve tilkinin tamahı vardı.

Yani Hakk Yolcuları, kalp âlemindeki bu tecellilerde kendi çabalarının etkisi olduğu zannına kapılıp kendilerine birer pay ayrılması tamahına düştüler ve bu tecellilerin, insân-ı kâmil olan mürşidin himayesi ve terbiyesi altında meydana geldiğinin farkına varamayıp benliklerine yöneldiler.

Ya'nî sâlikler kalb âlemindeki bu tecelliyâtta kendi sa'ylerinin medhali olduğu zehâbına düşüp kendilerine birer hisse ayrılması tama'ına düştüler ve bu tecelliyâtın ve mürşid-i kâmilin himâye ve terbiyesi altında vâki' olduğunun farkına varamayıp enâniyetlerine müteveccih oldular.

3068. Onların her ikisinin tama'i arslana aks etti; arslan o tama'ların senedini bildi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3068. Onların her ikisinin tamahı arslana yansıdı; arslan o tamahların dayanağını bildi.

Onların bu avlara olan tamahları insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kalbine yansıdı ve bu tamahın kaynağının, onların benlikleri olduğunu bildi.

Onların bu avlara tama'ları mürşid-i kâmilin kalbine aksetti ve bu tama'ın menbaı, onların enâniyeti olduğunu bildi.

3069. Her kim ki esrârın arslanı ve emîri olur, o, zamîrin düşündüğü her şeyi bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3069. Her kim ki sırların arslanı ve emîri olur, o, içten geçen her şeyi bilir.

Yani sır âleminin arslanı ve beyi olan insân-ı kâmil, kalplere gelen düşünceleri bilir; çünkü hadîs-i şerîfte اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله yani "Mü'minin firâsetinden (sezgisinden) sakınınız; çünkü o Allah'ın nuruyla bakar" buyrulmuştur.

Ya'nî âlem-i esrârın arslanı ve beyi olan mürşid-i kâmil, kalblere vârid olan hâtırâtı bilir; zîrâ hadîs-i şerîfde اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله ya'nî "Mü'minin firâsetinden sakınınız; zîrâ o Allah'ın nûruyla nazar eder" buyrulmuştur.

3070. Ey düşünce huylu gönül, müteyakkız ol! Gönlü onun önünde fena düşün[3029] ceden hifz et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3070. Ey düşünce huylu gönül, uyanık ol! Gönlü onun önünde kötü düşünceden koru!

Ey gönlüne sürekli çeşitli düşüncelerin gelmesi özelliği olan Hakk Yolcusu, uyanık ol! insân-ı kâmilin huzurunda gönlü kötü düşüncelerden koru!

Ey gönlüne mütevâliyen havâtır-ı mütenevvia gelmek şânından olan sâlik, müteyakkız ol! İnsân-ı kâmilin huzûrunda gönlü havâtır-ı mezmûmeden hifz et!

3071. O bilir; eşeği sakit sürer; setr için senin yüzüne güler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3071. O bilir; eşeği sessizce sürer; örtmek için senin yüzüne güler.

İnsân-ı kâmil (olgun insan), senin kalbine gelen düşüncelere vâkıf olur; fakat senin bedenini Hakk yolunda sessizce sürer. Senin içindekileri örtmek için hiçbir şey bilmiyormuş gibi yüzüne güler. Sen de onun bu hâlinden, düşüncelerine vâkıf olmadığını zannedersin.

Mürşid-i kâmil, senin kalbine gelen havâtıra muttali' olur; fakat senin merkeb-i vücudunu tarîk-ı Hak'da sakit olarak sürer. Senin zamâirini örtmek için hiçbir şey bilmiyormuş gibi yüzüne güler. Sen de onun bu hâlinden havâtırına muttali' olmadığını zannedersin.

3072. Vaktaki arslan onların o vesvâsını bildi, açık söylemedi ve o anda onları mahfûz tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3072. Aslan onların o vesvesesini bildiği vakit, açıkça söylemedi ve o anda onları korudu.

İnsân-ı kâmil (olgun insan) mürşid, Hakk Yolcularına vesvese veren enâniyet (benlik) vesvesesini anladığı vakit, görünüşte onların bu iç düşüncelerini yüzlerine vurmadı ve o anda onların iç düşüncelerine karşı itirazdan onları korudu.

Vaktāki mürşid-i kâmil, sâliklere vesvese ilkā eden enâniyet vesvâsını anladı, zâhirde onların bu havâtırını yüzlerine vurmadı ve o anda onların havâtırına karşı i'tirâzdan onları mahfüz tuttu.

3073. Lakin kendi kendine dedi ki: Ey hasîsler ve dilenciler; muhakkak size lâyıkı göstereyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3073. Lakin kendi kendine dedi ki: Ey hasisler ve dilenciler; muhakkak size lâyık olanı göstereyim.

İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kendi kendine dedi ki: Ey nefse ait sıfatların esiri olan hasisler; ve ey Hakk'ın feyizlerinin dilencileri! Muhakkak ben size, bu nefse ait sıfatların içinde size lâyık olan mertebeyi fiilen göstereyim.

Mürşid-i kâmil kendi kendine dedi ki: Ey sıfât-ı nefsâniyyenin zebûnu olan hasîsler; ve ey füyûzât-ı Hak dilencileri! Muhakkak ben size bu sıfât-ı nefsâniyyelerin içinde lâyıkınız olan mertebeyi fiilen göstereyim.

3074. Size benim re'yim kâfî gelmedi; benim ihsânımda sizin zannınız bu mudur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3074. Size benim görüşüm yeterli gelmedi; benim ihsanımda sizin zannınız bu mudur?

Ben sizi kalbime aldım ve görüşüm ve tedbirimle sizi yola soktum. Ulaştığınız ilâhî feyizler, benim kalbime olan feyizlerdendir. Benim aracılığımla olan ihsanda, siz kendinizi görmek zannına düştünüz öyle mi?

Ben sizi kalbime aldım ve re'y ve tedbîrimle sizi teslík ettim. Nâil olduğunuz füyûzât-ı ilâhiyye, benim kalbime olan füyûzâttandır. Benim vâsıtam ile olan ihsânda, siz kendinizi görmek zannına düştünüz öyle mi?

3075. Ey kimseler, sizin akıllarınız ve re'yiniz, benim re'yimdendir ve benim cihânı süsleyen atalarımdandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3075. Ey kimseler, sizin akıllarınız ve görüşünüz, benim görüşümdendir ve benim dünyayı süsleyen atalarımdandır.

Ey Hakk Yolcuları, sizin akla ait gelen bilgileriniz ve görüşünüz, benim görüşümden ve tedbirimden meydana gelir; ve benim dünyayı kuşatan bağışlarımdandır. Bu sözler kutbiyyet (evliyanın en yücesi olma) makamının gereğindendir. Nasıl ki kutbu'l-aktab (kutbun kutbu) hakkındaki açıklamalar biraz yukarıda “Kaf dağı” hakkındaki 3003 numaralı beyitte geçti.

Ey sâlikler sizin vâridât-ı akliyyeniz ve re'yiniz, benim re'y ve tedbîrimden ve benim tasarrufumdan vâki' olur; ve benim cihânşümûl atâlarımdandır. Bu sözler makām-ı kutbiyyet îcâbındandır. Nitekim kutbu'l-aktab hakkındaki îzâhât biraz yukarıda “Kāf dağı” hakkındaki 3003 numaralı beyitte geçti.

3076. Nakış nakkāşa ne zan eder? Çünkü zannı ve haberi dahi ona o bahş etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3076. Nakış, nakkaşa ne zan eder? Çünkü zannı ve haberi dahi ona o bahşetti.

Bu şerefli beytin düz yazı ile açıklaması şöyle olur: نقش نسبت به نقاش چه سگالد چون سگالش و خبر را هم اوش بخشید Yani "Nakış, nakkaşa göre ne zan ve düşüncede bulunabilir? Mademki zannını ve haberini dahi o nakşa nakkaş bahşetti." Açıklayıcı anlamı şöyle olur: "Bakınız ki nakış, nakkaşa karşı ne düşüncede bulunuyor. Nakış, nakkaşın eseri olduğu hâlde, o nakış enâniyet (benlik) ve istiklâl (bağımsızlık) davasına kalkışıyor; hâlbuki zanlar ve hatıralar dahi o nakış mesabesinde (derecesinde) olan sâliklerin kalbine mürşitlerinden bahşolunur; zira mürşit, sâliklerin kalplerinde tasarruf sahibidir."

Bu beyt-i şerîfin nesren beyânı böyle olur : نقش نسبت به نقاش چه سگالد چون سگالش و خبر را هم اوش بخشید Ya'ni "Nakış nakkāşa nisbetle ne zan ve zehâbda bulunabilir? Mâdemki zannı ve haberi dahi o nakşa nakkāş bahş etti." Tavzîhan ma'nâ böyle olur: "Bakınız ki nakış nakkāşa karşı ne zehâbda bulunuyor. Nakış, nakkāşın eseri olduğu halde, o nakış enâniyet ve istiklâl da'vâsına kıyâm ediyor; halbuki zunûn ve havâtır dahi o nakış mesâbesinde olan sâliklerin kalbine mürşidlerinden bahş olunur; zîrâ mürşid, sâliklerin kalblerinde mutasarrıftır.

3077. Ey zamanın ârları, bana böyle hasîsâne zan, sizin için mi oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3077. Ey zamanın ayıpları, bana böyle değersiz bir zan, sizin için mi oldu?

Ey zamanlarının noksanları, beni kendinize yol gösterici bildiğiniz hâlde, benim sizler üzerinde tasarruf etme gücümün olmadığına dair değersiz zan size mi kaldı?

Ey zamanlarının nâkısları, beni kendinize mürşid-i râh bildiğiniz halde, benim sizler üzerinde tasarrufa adem-i kudretim zann-ı hasîsânesi size mi kaldı?

3078. Eğer Allah'a kötü zannı, zan edicilerin başını kesmezsem, ayn-ı hatâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3078. Eğer Allah'a kötü zanda bulunanların başını kesmezsem, bu hatanın ta kendisi olur.

Bu şerefli beyitte, Fetih Suresi'nde geçen "وَ يُعَذِّبَ الْمُنَافِقِينَ وَ الْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِكِينَ وَالْمُشْرِكَاتِ الظَّانِّينَ بِاللَّهِ ظَنَّ السُّوءِ" (Fetih, 48/6) yani "Allah'a kötü zanda bulunan münafık erkeklere ve münafık kadınlara, müşrik erkeklere ve müşrik kadınlara Yüce Allah azap eder" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), bütün ilahi sıfatların ve isimlerin mazharı olan Hakk'ın halifesidir ve halife, hakikat açısından kendisini halife tayin edenin "aynı" (tekil hakikat) olduğundan, insân-ı kâmile karşı kötü zan beslemek, Hakk'a karşı kötü zan beslemek olur. Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ) bu anlama dayanarak, insân-ı kâmil dilinden bu ayet-i kerimeyi zikrettiler; yani "Sizin bana olan kötü zannınız, Allah'a olan kötü zandır. Bu sebeple eğer ben sizin nefse ait sıfatlarınızın başı olan vehmedilmiş benliğinizi kesmezsem, bu hatanın ta kendisi olur; çünkü vazifemde kusur etmiş olurum ve benim Hakk yoluna iletmedeki vazifem, Hakk yolcularının vehmedilmiş benliklerini ortadan kaldırmaktır."

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Fetih'de vaki وَ يُعَذِّبَ الْمُنَافِقِينَ وَ الْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِكِينَ وَالْمُشْرِكَاتِ الظَّانِّينَ بِاللَّهِ ظَنَّ السُّوءِ (Fetih, 48/6) ya'nî “Allah'a kötü zannı zannedici olan münâfik erkeklere ve münafık kadınlara ve müşrik erkeklere ve müşrik kadınlara, Allah Teâlâ azâb eder" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. İnsân-ı kâmil bilcümle sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin mazharı olan halîfe-i Hak'dır ve halîfe müstahlifin min-haysü'l-hakîka "ayn"ı olduğundan, insân-ı kâmile olan sû'-i zan, Hakk'a sû'-i zan olur. Cenâb-ı Pîr bu ma'nâya binâen insân-ı kâmil lisânından bu âyet-i kerîmeyi zikr ettiler; ya'nî "Sizin bana olan kötü zannınız, Allah'a olan kötü zandır.Binâenaleyh eğer ben sizin sıfât-ı nefsâniyyenizin başı olan enâniyet-i mevhûmenizi kesmezsem, ayn-ı hatâ olur; zîrâ vazîfemde kusûr etmiş olurum ve benim teslîkdeki vazîfem, sâliklerin enâniyet-i mevhûmelerini kaldırmaktır.

3079. Çerhı sizin aybınızdan kurtarayım; tâ ki bu kıssa cihanda kalsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3079. Çarkı sizin ayıbınızdan kurtarayım; tâ ki bu kıssa dünyada kalsın.

Nefsinize ait sıfatlarınızı kırıp sizi olgunluk mertebesine ulaştırayım. Felek çarkında dünya halkı sizin nefsinize ait ayıplarınızdan kurtulsun ve sizin bu tasavvuf yolculuğunuzun kıssası ve menkıbeleri dünyaya yayılsın.

Sıfât-ı nefsâniyyenizi kesr edip sizi mertebe-i kemâle getireyim. Çerh-ı felekte halk-ı âlem sizin ma'yûbât-ı nefsâniyyenizden kurtulsun ve sizin bu sülükünüzün kıssası ve menâkıbı cihâna şâyi' olsun.

3080. Arslan bu fikir ile açık hande vurdu; arslanın tebessümleri üzerine ey-min olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3080. Aslan bu düşünceyle açıkça güldü; aslanın tebessümlerine güvenme!

İnsân-ı kâmil (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), Hakk yolcularının kötü düşüncelerine karşı hiçbir şey söylemeksizin açıkça güldü. Ey Hakk yolcusu, kâmil mürşid (irşad eden, doğru yolu gösteren olgun kişi) dış görünüşte sana güler ve iltifat ederse sakın aldanma ve seni beğendiği için iltifat ettiğini sanma; kendi iç dünyana ve sıfatlarına bak!

İnsân-ı kâmil, sâliklerin havâtır-ı mezmûmelerine karşı bir şey söylemeksizin âşikâr olarak güldü. Ey sâlik, mürşid-i kâmil sûret-i zâhirede sana güler ve iltifat eylerse sakın aldanma ve seni beğendiği için iltifat ettiğini zannetme; kendi bâtınına ve sıfâtına nazar et!

3081. Dünyanın malı, Hakk'ın tebessümleri oldu; bizi sarhoş ve mağrûr ve pejmürde etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3081. Dünyanın malı, Hakk'ın tebessümleri oldu; bizi sarhoş, mağrur ve perişan etti.

Bu şerefli beytin açıklamasında, Hint şârihlerinden Cenâb-ı İmdâdullah (k.s.) şöyle buyururlar: "Tebessüm, ilâhî mekrden (gizli yönlendirme) kinayedir. İlâhî mekr, avam (halk) hakkında günah işlemekle birlikte nimet vermektir; sâlik (Hakk Yolcusu) hakkında edebe aykırı davranmakla birlikte hâlini devam ettirmektir; kâmil olmayan ârif hakkında Hak'tan emir olmaksızın harikulade olaylar (havârik-ı âdât) göstermeye meşguliyettir; kâmil hakkında ise, hiç durmaksızın art arda gelen tecellîlerin (ilâhî zuhurlar) kendisinde gizli rahmet olan gazap tecellîleri sınırına kadar meydana gelmesidir. Buna göre avama, nimetle mağrur olmayıp nefs muhasebesi yapmak ve günah işlemekten vazgeçmek lazımdır. Sâlike de, kendi hâline mağrur olmayıp nefs muhasebesi yapmak ve âdâbı korumak lazımdır. Ârife dahi, harikulade olaylara kudret ihsanına karşı şükrün vacip olduğunu ve bu şükrün ihlalinin, yüce mertebeden aşağı mertebeye düşüreceğini düşünmek lazımdır. Kâmile de, ilimler ve müşâhede (gözlem) her an yenilenmek için, himmetini yüce tutmak ve tecellîlere kanaat etmemek ve 'Daha var mı?' (Kâf, 50/30) nârasını vurmak lazımdır."

Bu beyt-i şerîfin şerhinde şurrâh-ı hindiyyeden Cenâb-ı İmdâdullâh (k.s.) buyururlar ki: "Tebessüm, mekr-i ilâhîden kinâyedir ve mekr-i ilâhî avâm hakkında irtikâb-ı ma'sıyet ile beraber i'tâ-yı ni'mettir; ve sâlik hakkında sû'-i edeb ile beraber ibkā-yı hâldir; ve ârif-i gayr-ı kâmil hakkında emr-i Hak olmaksızın havârik-ı âdât ızhârına meşgûliyettir; ve kâmil hakkında dahi, hiç durmaksızın tecelliyât-ı mütevâride-i mütetâliye ile kendisinde rahmet-i hafiyye olan tecelliyât-ı gazabiyye haddine kadar tecellî vukū'udur. Binâenaleyh avâma, ni'metle mağrûr olmayıp muhasebe-i nefs etmek ve irtikāb-ı ma'sıyetten vazgeçmek lazımdır. Ve sâlike de, kendi hâline mağrûr olmayıp muhasebe-i nefs etmek ve âdâbı muhafaza eylemek lazımdır. Ve ârife dahi havârık-ı âdâta kudret ihsânına karşı şükür vacib olduğunu ve bu şükrün ihlâli, mertebe-i ulyâdan mertebe-i süflâya düşüreceğini mülâhaza etmek lâzımdır. Ve kâmile de, ulûm ve müşâhede her an teceddüd etmek için, himmetini âlî tutmak ve tecelliyâta kāni' olmamak ve هل من مزيد (Kâf, 50/30) ya'nî "Daha var mı?" na'rasını vurmak lâzımdır.

3082. Ey âlî-kadr, sana fakr u hastalık iyidir; zîrâ o tebessüm, kendi tuzağını döşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3082. Ey yüce değerli, sana fakirlik ve hastalık iyidir; çünkü o tebessüm, kendi tuzağını döşer.

Ey himmeti yüksek ve değeri yüce olan Hakk Yolcusu! Tasavvuf yolculuğunu tamamlayıncaya kadar, senin için fakirlik iyidir; çünkü henüz terbiye olmamış olan nefsin, heva ve heveslerin aracı olan serveti bulamaz; ve eğer servetin varsa hastalık da iyidir. Çünkü vücudunda kudret olmadığı için yine nefse ait heva ve hevesleri icra etmeye muktedir olamazsın. Eğer sıhhatin ve servetin yerinde olursa, bu ilâhî gizli yönlendirme muhakkak surette senin nefsine güzel bir tuzak kurmuş olur.

Ey himmeti yüksek ve kadri âlî olan sâlikim! Sülükünü itmâm edinceye kadar, senin için fukaralık iyidir; zîrâ henüz terbiye olmamış olan nefsin, âlet-i hevâ ve hevesât olan serveti bulamaz; ve eğer servetin varsa hastalık dahi iyidir. Çünkü vücudunda kudret olmadığı için yine hevâ ve hevesât-ı nefsâ- niyyeyi icrâya muktedir olamazsın. Eğer sıhhatin ve servetin yerinde olursa, bu mekr-i ilâhî muhakkak sûrette senin nefsine güzel bir tuzak kurmuş olur.

## Arslanın kurdu tecrübe etmesi ve "Ey kurt, ileriye gel! bizim aramızda avları taksîm et!" demesi

3083. Arslan dedi: Ey kurt, bunu taksîm et! Ey eski kurt, adâleti tecdîd et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3083. Aslan dedi: Ey kurt, bunu taksim et! Ey eski kurt, adaleti yenile!

3084. Senin ne gevher olduğun zahir olmak için, kassamlıkta benim nâibim ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3084. Senin nasıl bir cevher olduğun ortaya çıkması için, taksim etme işinde benim vekilim ol!

3085. (Kurt) Ey şah, yaban sığırı senin hissendir, o büyüktür; sen de büyüksün ve azîm ve çeviksin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3085. (Kurt) Ey şah, yaban sığırı senin payındır, o büyüktür; sen de büyüksün ve azametli ve çeviksin.

3086. Keçi banadır; zîrâ orta ve vasattır. Ey tilki, tavşanı al, galatsız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3086. Keçi bana aittir; çünkü o orta ve vasattır. Ey tilki, tavşanı al, hatasız.

Yani bu taksim böyle olursa, hatasız ve yanlışsız olur demektir.

Ya'nî bu taksîm böyle olursa, galatsız ve hatâsız olur demektir.

3087. Arslan dedi: Ey kurt nasıl dedin? Söyle benim bulunduğum vakit sen, biz ve sen diyorsun ha!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3087. Aslan dedi: Ey kurt, nasıl dedin? Söyle, benim bulunduğum vakit sen, biz ve sen mi diyorsun ha!

3088. Kurt ne köpek oluyor ki, benim gibi misilsiz ve nazîrsiz arslanın huzûrunda kendini gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3088. Kurt ne köpek oluyor ki, benim gibi eşsiz ve benzersiz arslanın huzurunda kendini gördü.

3089. (Arslan) dedi: Ey kendini satın alan bir eşek, ileriye gel! Önüne geldi, pençe vurdu, onu yırttı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3089. (Arslan) dedi: Ey kendini satın alan bir eşek, ileriye gel! Önüne geldi, pençe vurdu, onu yırttı.

"Kendini satın almak", kendine değer biçmek anlamına gelir. Yani insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olan mürşid, iddialı Hakk Yolcusu'na: Ey kendine değer biçen eşek, ileriye gel! dedi; ve Hakk Yolcusu huzuruna gelince, ona kahr edici bir tecelli (ilahi bir zuhur) ile baktı ve onun nefsinin hayvanlığını ezdi. Bu kahr edici tecelli, iki türlü olur. Birincisi, Hakk Yolcusu'nu bâtınen veya zâhiren reddetmek ve diğeri, Hakk Yolcusu'nu kabul edip onun nefsanî kuvvetini kahretmektir. İlki, şeklen ve manen helake yol açar. İkincisi ise Hakk Yolcusu'nun mutluluğunun başlangıcıdır. Bunların her ikisi de Hakk Yolcusu'nun yatkınlığına göre gerçekleşir; çünkü insân-ı kâmil olan mürşid, Hakk Yolcusu'nun sabit hakikatini ve özünü müşahede eder.

"Kendini satın almak", kendine kıymet takdîr etmek ma'nâsınadır. Ya'nî mürşid-i kâmil, sâlik-i müddeîye: Ey kendine kıymet takdîr eden eşek, ileriye gel! dedi; ve huzûruna gelince, ona tecellî-i kahrî ile nazar etti ve onun nefsinin hayvanlığını ezdi. Bu tecellî-i kahrî, iki türlü olur. Birisi sâliki bâtınen veyâ zâhiren red ve diğeri sâliki kabûl ve onun kuvve-i nefsâniyyesini kahırdır. Evvelki sûrî ve ma'nevî helâki müeddîdir. İkincisi sâlikin bâdî-i saâdetidir. Bunların her ikisi de sâlikin isti'dâdına göre vâki' olur; zîrâ mürşid-i kâmil, sâlikin ayn-ı sâbitesini ve hakîkatini müşâhede eder.

3090. Vaktaki onu mağz ve doğru tedbir görmedi, siyasette onun postunu başından çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3090. Vaktaki onu öz ve doğru tedbir görmedi, siyasette onun postunu başından çekti.

Yani mürşid-i kâmil (irşad eden olgun rehber) sâlik-i müddeîyi (iddiacı Hakk yolcusunu) iç ve doğru tedbir görmedi, yani aklın ve doğru tedbirin aynısı görmedi, mürşidâne siyasetiyle onu helak etti. "Postunu başından çekmek" helak etmekten kinayedir. Nasıl ki Türkçede dahi "postunu yüzdü" tabiri bu manada kullanılır.

Ya'nî mürşid-i kâmil sâlik-i müddeîyi iç ve doğru tedbîr görmedi ya'nî aklın ve doğru tedbîrin aynı görmedi, siyaset-i mürşidânesiyle onu helâk etti. "Posteş ber-ser-keşîden" helâk etmekten kinâyedir. Nitekim Türkçe'de dahi "postunu yüzdü" ta'bîri bu ma'nâda müsta'meldir.

3091. (Arslan) dedi: Mâdemki senin beni görmen kendinden gidermedi, böyle câna zâr olman lâzımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3091. (Arslan) dedi: Mademki senin beni görmen kendinden gidermedi, böyle cana zâr olman lazımdır.

Mürşid-i kâmil (olgun rehber), iddialı sâlike (Hakk yolcusuna) dedi: "Sen benim huzuruma geldin ve beni gördün; fakat beni görmen, ne yazık ki ezelî yatkınlığın hükmünce seni kendinden ve benliğinden fani kılmadı; böyle cana hakir olmak gerekir."

Mürşid-i kâmil, sâlik-i müddeîye dedi: "Sen benim huzûruma geldin ve beni gördün; fakat beni görmen, ne çâre ki isti'dâd-ı ezelînin hükmünce seni kendinden ve enâniyetinden fânî kılmadı; böyle câna hakîr olmak îcâb eder."

3092. Mâdemki benim önümde fânî olmadın, senin boynunu vurmak bana farz geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3092. Mademki benim önümde fani olmadın, senin boynunu vurmak bana farz geldi.

"Benim huzurumda fani olmayıp, benlik davasına kalkan Hakk Yolcusu'nun nefsinin boynu olan benliğini, ilmi giderme veya serveti giderme veya sağlığı giderme gibi tedbirlerle vurmak bana farz oldu."

"Benim huzûrumda fânî olmayıp, da'vâ-yı enâniyyete kıyâm eden sâlikin nefsinin boynu olan enâniyyeti selb-i ilim veyâ selb-i servet veyâ selb-i sıhhat gibi tedâbîr ile vurmak bana farz oldu."

3093. O'nun vechinden gayri her bir şey hâliktir; mâdemki sen O'nun vechinde değilsin, varlık arama!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3093. O'nun zâtından başka her bir şey yok olucudur; mademki sen O'nun zâtında değilsin, varlık arama!

Çünkü كُلُّ شَيْئً هَأَلَكَ الَّا وَجْهَهُ (Kasas 28/88) [O'nun zâtından başka her bir şey yok olucudur] yüce ayetinde açıklandığı üzere, O'nun zâtından ve vechinden (yüzünden/özünden) başka her bir şey yok olucudur. Mademki sen O'nun vechinde, yani zâtında değilsin ve kendi vehmedilmiş varlığından fani olup O'nunla bâkî olmadın, artık varlık arama. insân-ı kâmil ise Hakk'ın zâtıyla ve sıfatıyla kâimdir; ve onun varlığı, Hakk'ın varlığıdır.

Zira كُلُّ شَيْئً هَأَلَكَ الَّا وَجْهَهُ (Kasas 28/88) [O'nun vechinden başka her bir şey hâliktir] âyet-i kerîmesinden beyân buyrulduğu üzere, O'nun zâtından ve vechinden gayri her bir şey hâliktir. Mâdemki sen O'nun vechinde, ya'nî zâtında değilsin ve kendi vücûd-ı mevhûmundan fânî olup O'nunla bâkî olmadın, artık varlık arama. Mürşid-i kâmil ise Hakk'ın zâtıyla ve sıfatıyla kāimdir; ve onun varlığı, Hakk'ın varlığıdır."

3094. Her şey ki bizim vechimizde fani ola; كل شيئ هالك [Küllü şey'in hâlikün ona cezâ olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3094. Her şey ki bizim vechimizde fani ola; كل شيئ هالك [Her şey helak olucudur] ona ceza olmaz.

Bu şerefli beyitte Hz. Mevlânâ (r.a.), Rablık yönünde, kulluk yönünün yok olması sebebiyle, Hakk'ın diliyle konuşarak şöyle buyurur: "Bizim vechimizde (yüzümüzde, özümüzde) ve zâtımızda fani olan her bir şey hakkında كل شيئ هالك [Her şey helak olucudur] hükmü uygulanabilir değildir; çünkü helak, varlıkta mevcudiyete ilişkindir ve zâtımızda fani olan her bir şeyde varlık kalmamıştır ki helak olsun."

Bu beyt-i şerîfde Hz. Mevlânâ (r.a.) cihet-i rubûbiyyette, cihet-i ubûdiyyetin fenâsı sebebiyle, zebân-ı Hak'la mütekellim olup buyururlar ki: "Bizim vechimizde ve zâtımızda fânî olan her bir şey hakkında كل شيئ هالك [Her şey helak olucudur] hükmü kābil-i tatbîk değildir; zîrâ helâk, vücûdda varlığa taalluk eder ve zâtımızda fânî olan her bir şeyde vücûd kalmamıştır ki hâlik olsun."

3095. Zîra ki “illa"dadır; o "la"dan geçti. Her kim ki "illa"dadır, o fânî olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3095. Çünkü "illa"dadır; o "la"dan geçti. Her kim ki "illa"dadır, o fânî olmadı.

Yani "insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), hakiki varlığın ispatı mertebesi olan "illa"dadır ve "İllallah" der ki, varlıkta ancak Hak vardır, başka bir şey yoktur demektir ve o, izafî varlıkları ve vehmedilmiş olan varlıkları reddetme mertebesinden, yani "lâ ilâhe"den geçmiştir. "İllallah"da olan kimsede ise fânî olmak yoktur. Çünkü onun vehmedilmiş olan ikiliği kalkmış ve hakiki varlık ile ayakta durmuştur. Hakiki varlık için yok olmak düşünülemez."

Ya'nî "Mürşid-i kâmil, isbât-ı vücûd-ı hakîkî mertebesi olan "illa"dadır ve "İllallâh" der ki, vücûdda ancak Hak vardır, başka bir şey yoktur demektir ve o vücûdât-ı izâfiyyeyi ve mevhûm olan varlıkları nefy etmek mertebesinden, ya'nî “lâ ilâhe”den geçmiştir. "İllallâh"da olan kimsede ise fânî olmak yoktur. Zîrâ onun mevhûm olan ikiliği kalkmış ve vücûd-ı hakkānî ile kāim olmuştur. Vücûd-ı hakkānî için fenâ mutasavver değildir."

3096. Kapı üzerinde "ben" ve "biz" vuran her bir kimse, redd-i bâbdır; ve o "la" üzerinde dolaşır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3096. Kapı üzerinde "ben" ve "biz" diyen her bir kimse, kapıdan reddedilmiştir; ve o "la" üzerinde dolaşır.

"Her kim, Hakk'ın varlığıyla ayakta duran insân-ı kâmilin kapısı önünde "ben" ve "biz" sözlerini söylerse, o henüz Hakk'ın varlığıyla ayakta durma kapısından reddedilmiştir ve vehmedilmiş olan izafî varlığın reddi zevkinde dolaşıp durur."

O kimsenin hikâyesidir ki, bir dostun kapısını çaldı; içeriden, "Kimdir o?" dedi. "Benim" dedi. "Mademki sen sensin, kapıyı açmam. Dostlarımdan hiçbir kimseyi tanımıyorum ki, o "ben" olsun", dedi.

Hz. Pîr efendimiz bu konuda şu hadis-i şerife işaret buyururlar: قال جابر رضی الله عنه اتيت باب النبي صلى الله عليه و سلم فدققت الباب فقال من ذا فقلت انا فقال انا انا كأنه كرهها Yani "Câbir (r.a.) buyurdu ki, Nebî (s.a.v.)in kapısına geldim; kapıyı çaldım. "Kimdir o?" buyurdu. Benim, dedim."Ben, ben!" buyurdu; sanki onu çirkin gördüler." Bu hadis-i şeriften anlaşılır ki, şanlı peygamber Efendimiz, benlik davasını bildiren "ben" ifadesini Hakk'ın varlığı karşısında çirkin görmüşlerdir. İşte bunun için Mevlevî tarikatında “ben” yerine "fakir" ve sen yerine de "nazarın" ifadeleri kullanılır.

"Her kim vücûd-ı hakkānî ile kāim olan kâmilin kapısı önünde "ben" ve "biz" sözleri söylerse, o henüz vücûd-ı hakkānî ile kıyâm kapısından merdûddur ve mevhûm olan vücûd-ı izâfînin nefyi zevkınde dolaşıp durur."

O kimsenin kıssasıdır ki, bir dostun kapısını çaldı; içeriden, "Kimdir o?" dedi. "Benim" dedi. "Mâdemki sen sensin, kapıyı açmam. Dostlarımdan hiçbir kimseyi tanımıyorum ki, o "ben" olsun", dedi

Hz. Pîr efendimiz bu bahiste şu hadîs-i şerîfe işâret buyururlar: قال جابر رضی الله عنه اتيت باب النبي صلى الله عليه و سلم فدققت الباب فقال من ذا فقلت انا فقال انا انا كأنه كرهها Ya'nî "Câbir (r.a.) buyurdu ki, Nebî (s.a.v.)in kapısına geldim; kapıyı çaldım. "Kimdir o?" buyurdu. Benim, dedim."Ben, ben!" buyurdu; sanki onu çirkin gördüler." Bu hadis-i şerîfden anlaşılır ki, Nebiyy-i zîşân Efendimiz da'vâ-yı enâniyyeti müş'ir olan "ben" ta'bîrini vücûd-ı Hak muvâcehesinde kerîh görmüşlerdir. İşte bunun için tarîkat-ı Mevleviyye'de “ben” yerine "fakîr" ve sen yerine de "nazarın" ta'bîrleri kullanılır.

3097. O birisi geldi, bir dostun kapısını çaldı; dostu,"Kimsin ey mu'temed?" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3097. O birisi geldi, bir dostun kapısını çaldı; dostu, "Kimsin ey güvenilir kişi?" dedi.

3098. "Ben", dedi, ona: "Git vakti değildir; böyle bir sofra üzerinde çiğin makāmı yoktur!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3098. "Ben", dedi, ona: "Git vakti değildir; böyle bir sofra üzerinde çiğin makamı yoktur!" dedi.

Kendisinin vehmedilmiş varlığında (sadece sanıda var olan varlık) boğulmuş olan kimse bir insân-ı kâmilin kapısına geldi ve benlik davasında bulundu. insân-ı kâmil ona dedi ki: "Bizim marifet soframızda çiğ olan kimselerin makamı ve irfan meclisimizde benlik sahiplerinin yeri yoktur."

Kendisinin vehmî olan varlığında müstağrak olan kimse bir kâmilin kapısına geldi ve da'vâ-yı enâniyyette bulundu. Kâmil ona dedi ki: "Bizim sofra-i ma'rifetimizde çiğ olan kimselerin makāmı ve meclis-i irfânımızda enâniyet sahiblerinin yeri yoktur."

3099. Hamı, hecr ve firâk ateşinden gayri kim pişirir? Nifaktan kim kurtarır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3099. Ayrılık ve ayrılık ateşinden başka kim pişirir? Nifaktan kim kurtarır?

3100. O miskin gitti ve bir yıl seferde dostun firakı içinde şererden yandı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3100. O miskin gitti ve bir yıl seferde dostun ayrılığı içinde kıvılcımdan yandı.

3101. O yanmış, pişmiş oldu, ba'dehû avdet etti; yine şerîkinin evinin etrafını dolaştı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3101. O yanmış, pişmiş oldu, sonra geri döndü; yine ortağının evinin etrafını dolaştı.

3102. Dudağından edebsiz bir lafız sıçramamak için, yüz havf ve edeb ile kapı üzerindeki halkayı vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3102. Dudağından edepsiz bir söz çıkmaması için, yüz korku ve edep ile kapı üzerindeki halkayı vurdu.

3103. "Kapıda olan kimdir?" diye onun dostu bağırdı. “Ey gönül alıcı, kapıda olan da sensin!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3103. "Kapıda olan kimdir?" diye onun dostu bağırdı. "Ey gönül alıcı, kapıda olan da sensin!" dedi.

3104. Dedi ki: "Mâdemki şimdi bensin, ey ben, içeriye gel; iki benin ev içine sığması yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3104. Dedi ki: "Mademki şimdi bensin, ey ben, içeriye gel; iki benin ev içine sığması yoktur."

3105. İğne için, iki kat iplik ucu yoktur; mâdemki bir katsın, bu iğnenin içine gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3105. İğne için, iki kat iplik ucu yoktur; mademki bir katsın, bu iğnenin içine gel!

3106. İpliğin iğneye irtibatı geldi; iğnenin deliği deveye layık değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3106. İpliğin iğneye bağlantısı geldi; iğnenin deliği deveye uygun değildir.

Bu şerefli beyitte, A'râf Suresi'nde geçen إِنَّ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لاَ تُفَتَّحَ لَهُمْ ابواب السَّمَاء وَ لا يَدْخُلُونَ الجَنَّةَ حتى يلج الجَمَلُ فِي سم الخياط (A'râf, 7/40) yani "Bizim ayetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklük taslayanlara göğün kapıları açılmaz ve deve iğne deliğinden geçmedikçe cennete giremezler" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Buna göre Yüce Allah, müşriklerin cennete girmesini, devenin iğne deliğinden geçmesine bağladı. Şirk iki çeşittir; birisi açık, diğeri gizlidir. Açık şirk, iman ile; gizli şirk ise evliya yoluna girmekle ortadan kalkar. Nitekim iman ehlinin şirki hakkında hadis-i şerifte buyrulur: الشرك في امتى اخفى من دييب النمل على الصفا Yani "Benim ümmetimde şirk, pürüzsüz bir yerdeki karıncanın yürümesinden daha gizlidir." Bu şirk, ameller cennetine girmeye engel değildir; fakat zât cennetine girmeye engeldir. Şerefli beyitte bu ayet-i kerimenin bâtınî (iç) anlamına geçilerek, zât cennetine girmek kastedilir.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i A'râf'da vaki إِنَّ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لاَ تُفَتَّحَ لَهُمْ ابواب السَّمَاء وَ لا يَدْخُلُونَ الجَنَّةَ حتى يلج الجَمَلُ فِي سم الخياط (A'râf, 7/40) ya'nî "Bizim âyâtımızı tekzib eden ve onlardan istikbâr edenlere semânın kapıları açılmaz ve deve iğne deliğinden geçmedikçe cennete girmezler" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Binâenaleyh Hak Teâlâ müşriklerin cennete girmesini, devenin iğne deliğinden geçmesine ta'lik buyurdu. Ve şirk iki nevi'dir; birisi celî, dîğeri hafidir. Şirk-i celî, îmân ile ve şirk-i hafi, tarîk-ı evliyâya sülûk ile zâil olur. Nitekim ehl-i îmânın şirki hakkında hadis-i şerîfde buyrulur: الشرك في امتى اخفى من دييب النمل على الصفا Ya'nî "Benim ümmetimde şirk, musaffâ bir mahal üzerindeki karıncanın yürümesinden daha gizlidir." Bu şirk cennet-i a'mâle duhûle mâni' değildir; fakat cennet-i zâta duhûle mâni'dir. Beyt-i şerîfde bu âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı bâtınîsine intikālen, cennet-i zâta duhûl murâd buyrulur.

3107. Devenin vücudu ne vakit, riyâzât ve amel makasının gayri ile ince olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3107. Devenin vücudu ne zaman, riyâzât ve amel amacının dışında bir şeyle ince olur?

Ey Hakk Yolcusu, nefis devesinin vehmedilmiş varlığı, ancak evliyâ yolunda seçilecek riyâzât (nefsî perhizler) ve ameller ile yontulup inceltilebilir.

Ey sâlik, nefis devesinin vücûd-ı mevhûmu, ancak tarîk-i evliyâda ihtiyâr olunacak riyâzetler ve ameller ile yontulup incelebilir.

3108. Ey filân, ona Hakk'ın eli lâzımdır ki, o herbir muhal üzere "Kün fe-kân" olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3108. Ey filan, ona Hakk'ın eli lazımdır ki, o her bir imkânsız şey üzerine "Ol!" emriyle var olur.

Yani ey Hakk Yolcusu, devenin iğne deliğinden geçmesi için Hakk'ın kudret eline ihtiyaç vardır; çünkü o kudret eli, her bir imkânsız şey üzerine "Ol!" emrini verdiği zaman, o imkânsız olan şey hemen varlık âlemine gelir. Hint şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri kendi şerhlerinde buyururlar ki: "حتى يلج الجمل في سم الخياط (A'râf, 7/40) ayet-i kerimesinin görünen anlamı, iman edilmesi zorunlu olandır. Bu sebeple Yüce Allah kudretiyle, deveyi büyüklüğü ile beraber iğne deliğinden geçirir. Çünkü Yüce Allah bu âlemde cüz'î aklın "Ol!" emrinden olmasını imkânsız gördüğü şeyi ortaya çıkarmaya kadirdir. Nasıl ki Şeyh-i Ekber, Fütûhât-ı Mekkiyye'nin üç yüz dördüncü bölümünde buyururlar ki: فيعلم ان الله قادر على المحال العقلى كاد خال الجمل في سم الخياط مع بقاء هذا على صغره و ذلك على كبره yani “Bilinir ki, muhakkak Yüce Allah, devenin iğne deliğinden geçmesi gibi; bunun küçüklüğü ve onun büyüklüğü baki kalmakla beraber, aklî imkânsıza kadirdir."

Bu hâl, cüz'î akıl dairesinde sınırlı kalanlar için uzak görülür; çünkü cüz'î akıl sahibi, kendini idrak ettiği bir zamandan beri çevresinde gördüğü kurallara alışmıştır; bunun aksine olan bir durum kendisine şaşırtıcı gelir. Hâlbuki daima görmeye alıştığı bu tabiî kuralları düşünecek olursa, hepsi harika türündendir. Örneğin, insan yaratılışının bir damla sudan, anne rahminde gelişip büyümesi ve geçirdiği çeşitli evreler ve sonra akıl ve tasarruf mertebesine gelmesi hayret verici değil midir? Fakat insan bunu görmeye alışmıştır. Görmeye alışmadığı bir şeyi gördüğü zaman şaşırır; ve görmediği böyle bir harika kendisine nakledilse, hurafedir deyip inkâr eder. Bu sebeple muhakkikler (hakikatleri araştıranlar) katında, cüz'î aklın imkânsız gördüğü her şey mümkündür. Nasıl ki zamanın kısalması (bast-ı zaman), mekânın katlanması (tayy-ı mekân) ve az bir yiyeceğin dışarıdan bir şey eklenmeksizin çoğalması, muhakkikler katında sıradan işlerdendir.

Ya'nî ey sâlik, devenin iğne deliğinden geçmesine Hakk'ın yed-i kudreti lâzımdır; zîrâ o yed-i kudret, her bir muhâl üzerine Kün= "Ol!" emrini verdiği vakit, o muhâl olan şey derhal vücûda gelir. Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri kendi şerhlerinde buyururlar ki: "حتى يلج الجمل في سم الخياط (A'râf, 7/40) âyet-i kerîmesinin zâhiri, vâcibü'l-îmândır. Binâenaleyh Hak Sübhânehû kudreti, deveyi büyüklüğü ile beraber iğne deliğinden geçirir. Zîrâ Hak Teâlâ bu âlemde akl-ı cüz'înin "Kün!" emrinden olmasını muhâl gördüğü şeyi ızhâr etmeğe kādirdir. Nitekim Şeyh-i Ekber, Fütûhât-ı Mekkiyye'nin üç yüz dördüncü bâbında buyururlar ki: فيعلم ان الله قادر على المحال العقلى كاد خال الجمل في سم الخياط مع بقاء هذا على صغره و ذلك على كبره yanî “Bilinir ki, muhakkak Allah Teâlâ, devenin iğne deliğinden geçmesi gibi; bunun küçüklüğü ve onun büyüklüğü bâkî olmakla beraber, muhâl-i aklîye kādirdir."

Bu hâl, akl-ı cüz'î dâiresinde mahsûr kalanlar için müsteb'addir; zîrâ akl-ı cüz'î sâhibi kendini müdrik olduğu bir zamandan beri muhîtinde gördüğü kāidelere alışmıştır; bunun hilafı kendisine acîb gelir. Halbuki dâimâ görmeğe alıştığı bu kavâid-i tabiiyyeyi teemmül edecek olursa, hepsi hârika nev'indendir. Ezcümle hilkat-ı beşerin bir katre sudan, rahm-i mâderde neşv ü nemâsı ve geçirdiği etvâr-ı muhtelife ve sonra mertebe-i akl ve tasarrufa gelmesi hayret-efzâ değil midir? Fakat insan bunu görmeğe alışmıştır. Görmeğe alışmadığı bir şeyi gördüğü vakit taaccüb eder; ve görmediği böyle bir hârika kendisine nakl edilse, hurâfâttır deyip inkâr eder. Binâenaleyh muhakkikler indinde, akl-ı cüz'înin muhâl gördüğü her şey mümkindir. Nitekim bast-ı zamân, tayy-ı mekân ve az bir taâmın hâriçten bir şey ilave etmeksizin çoğalması, muhakkikler indinde umûr-ı âdiyedendir.

3109. Her muhal, O'nun elinden mümkin olur; her serkeş O'nun korkusundan sakin olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3109. Her imkânsız, O'nun elinden mümkün olur; her başkaldıran O'nun korkusundan sakinleşir.

3110. Anadan doğma kör ve ebras ne olur! O azîzin efsûnundan ölü dahi di-[3069] ri olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3110. Anadan doğma kör ve abraş ne olur! O azîzin efsunundan ölü dahi diri olur.

"Ekmeh" yani anadan doğma körün gözünü açmak ve baras (alaca hastalığı) illetine tutulmuş hastayı şifaya kavuşturmak nedir; ve bunların ne önemi olur! O azîz olan Yüce Allah hazretlerinin efsun gibi olan isim tecellilerinden ve O'nun "Ol!" emrinden ölüler dahi dirilir.

"Ekmeh" ya'nî anadan doğma körün gözünü açmak ve baras illetine mübtelâ olan hastayı şifâyâb etmek nedir; ve bunların ne ehemmiyeti olur! O azîz olan Hak Teâlâ hazretlerinin efsûn gibi olan tecelliyât-ı esmâiyyeden ve O'nun "Kün!" emrinden ölüler dahi dirilir.

3111. Ve o adem ki, ölüden daha ölü olur, O'nun kabza-i îcâdında muztar olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3111. Ve o yokluk ki, ölüden daha ölü olur, O'nun yaratma kudretinde çaresiz kalır.

"Yokluk"tan kasıt, izafî yokluktur; çünkü yokluk, yani "yokluk", "varlığın yokluğu" diye tanımlanır. Örneğin, çekirdeğin içindeki ağaç ve babanın sulbündeki evlat, yokluk hâlindedir; fakat onun yokluğu, mutlak ve gerçek bir yokluk değildir; aksine varlıkta yok olmuş ve erimiş bir yokluktur. Çünkü mutlak yokluk için dışarıda bir varlık olamaz; eğer olsaydı, o yokluk sıfatından çıkıp varlığın kendisi olmuş olurdu. Ve gerçek varlığın bir sonu yoktur ki, onun sınırları bitsin de yokluğun sınırları başlasın. Sözün özü, gerçek yokluk meydana gelmez. Bu sebeple bu şerefli beyitteki "yokluk"tan kasıt, ilahi sıfat ve isimlerin, ahadiyet zâtındaki erime ve gizlenme hâlidir; ve onun ölüden daha ölü olması şudur ki, ölü izafî yokluk mertebesinden çıkıp şehadet mertebesinde (görünen âlemde) ortaya çıkmıştır. Ve izafî yokluk ise henüz zuhur mertebesinde değildir; ve Hakk'ın yaratma kudretinde çaresiz olan da işte bu izafî yokluktur.

"Adem"den murâd, adem-i izâfidir; zîrâ adem, ya'nî "yokluk" ademü'l-vücûd, ya'nî "varlığın yokluğu" diye ta'rîf olunur. Meselâ çekirdek içindeki ağaç ve sulb-i pederdeki evlâd, hâl-i ademdedir; fakat onun yokluğu, mutlak ve hakîkî bir yokluk değildir; belki varlıkta mahv ve müstehlek olan bir yokluktur. Zîrâ adem-i mutlak için hâricde bir vücûd olamaz; eğer olsa, o sıfat-ı ademiyyetten çıkıp ayn-ı vücûd olmuş olur. Ve vücûd-ı hakîkînin nihâyeti yoktur ki, onun hudûdu bitsin de ademin hududu başlasın. Velhâsıl adem-i hakîkî vâki' değildir. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfdeki "adem"den murâd sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin, zât-ı ahadiyyetteki hâl-i istihlâki ve ihtifâsıdır; ve onun ölüden ölü olması budur ki, ölü adem-i izâfî mertebesinden çıkıp mertebe-i şehadette zâhir olmuştur. Ve adem-i izâfi ise henüz zuhûr mertebesinde değildir; ve Hakk'ın kabza-i îcâdında muztar olan dahi işte bu adem-i izâfidir.

3112. كُلِّ يوم هوفى شأن ]Külle yevmin hüve fî şe'n] âyetini oku; muhakkak onu işsiz ve fiilsiz bilme.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3112. "Her gün O, bir iştedir" âyetini oku; muhakkak O'nu işsiz ve fiilsiz bilme.

Rahman Sûresi'nde yer alan "Göklerde ve yerde olanlar O'ndan isterler; O her anda bir şândadır" (Rahman, 55/29) âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Yani Yüce Allah, izafî yokluk mertebesinden, her bölünmez anda Rahmânî nefesiyle sıfatlarını ve isimlerini açığa çıkarır ve onlara kendi hakiki varlığından başkalık elbisesiyle izafî varlık bahşeder. Göklerde ve yerde olanlar, kendisinden yatkınlıklarının gerektirdiği bağışları talep ederler. Yüce Allah da her bölünmez anda onlara müstahak oldukları, yani ezelî yatkınlıklarının gerektirdiği bağışları ihsan eder. İşte Yüce Allah, gerek göklerde gerekse yerde bu şekilde her anda bir işte bulunduğundan, sen O'nu işsiz ve fiilsiz bilme!

Sûre-i Rahman'da olan يَسْتَلُهُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلِّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَأْن (Rahman, 55/29) ya'nî "Göklerde ve yerde olanlar O'ndan isterler; O her anda bir şândadır" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'nî Hak Teâlâ hazretleri, adem-i izâfî mertebesinden, her ân-ı gayr-i münkasimde nefes-i rahmânîsi ile sıfât ve esmâsını tenfis eder ve onlara kendi vücûd-ı hakîkîsinden libâs-ı gayriyyetle vücûd-ı izâfî bahş eder. Semâvât ve arzda olanlar, kendisinden isti'dâdlarının iktizâsı olan atâyâyı taleb ederler. Hak Teâlâ da her ân-ı gayr-i münkasimde onlara müstehak oldukları, ya'nî isti'dâd-ı `ezeliyyelerinin iktizâ ettiği atâyâyı ihsân eder. İşte Hak Teâlâ hazretleri gerek göklerde ve gerek yerde bu sûretle her anda bir şe'nde bulunduğundan, sen O'nu işsiz ve fiilsiz bilme!

3113. O'nun en ehemmiyetsiz işi her günde o olur ki, üç orduyu seferber eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3113. O'nun en önemsiz işi her günde o olur ki, üç orduyu seferber eder.

3114. Bir orduyu rahimde nebât bitmek için, sulblerden analar tarafına;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3114. Bir orduyu rahimde bitki bitirmek için, sulblerden analar tarafına;

3115. Bir orduyu, cihan erkekten ve dişiden dolmak için, rahimlerden arz tarafına;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3115. Bir orduyu, cihan erkekten ve dişiden dolmak için, rahimlerden yeryüzü tarafına;

3116. Bir orduyu, herbir kimse hüsn-i ameli görmek için, topraktan ecel tarafına.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3116. Bir orduyu, her bir kimse güzel ameli görmek için, topraktan ecel tarafına.

3117. Bu sözün nihayeti yoktur; müteyakkız ol, âgâh ol, o sîreti pâk olan iki temiz dost tarafına koş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3117. Bu sözün sonu yoktur; uyanık ol, bilgili ol, o temiz huylu iki temiz dost tarafına koş!

etmesi ve ev sahibinin, "Kapıda olan kimdi?" diye sorması ve o af dileyenin, "Kapıda olan da sensin." diye cevap vermesi

etmesi ve sahib-i hânenin, "Kapıda olan kimdi diye sorması ve o müstağfirin, "Kapıda olan da sensin diye cevâb vermesi

## "O benim" diyen kāilin pişman olması ve istiğfâr için onun bir sene riyâzet çekmesi; ve o müstağfirin o evin kapısına avdet

3118. Onun dostu dedi: Çimenin gülü ve dikeni gibi muhalif değilsin; ey hep ben, içeriye gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3118. Onun dostu dedi: Çimenin gülü ve dikeni gibi muhalif değilsin; ey hep ben, içeriye gel!

Mademki benim "Kimdir?" soruma, "Sensin" diye cevap verdin; ve sen, ben oldun; ve bir asıldan oldukları halde, birbirine muhalif olan çimenin gülü ve dikeni gibi olmayıp aradan muhalefeti kaldırdın ve ikilik sanısını giderdin; artık içeriye gel!

Mâdemki benim "Kimdir?" suâlime, "Sensin" diye cevab verdin; ve sen, ben oldun; ve bir asıldan oldukları halde, yekdîğerine muhâlif olan çimenin gülü ve dikeni gibi olmayıp aradan muhalefeti kaldırdın ve ikilik vehmini izâle ettin; artık içeriye gel!

3119. İplik bir kat oldu, galat şimdi gaib oldu; gerçi “kâf” ve “nûn" harflerini iki kat görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3119. İplik bir kat oldu, hata şimdi kayboldu; gerçi "kâf" ve "nûn" harflerini iki kat görürsün.

Birer iplik gibi olan benim ve senin varlığın bir kat oldu ve şekiller âleminde bir hakikati iki görmek hataydı; şimdi bu hata ortadan kalktı. Örneğin "Kün!" (Ol!) emri olan "kâf" ve "nûn" harfleri şekilde ikidir; fakat bir anlamı taşır ve etkisi de birdir.

Birer iplik gibi olan benim ve senin varlığın bir kat oldu ve âlem-i sûrette bir hakîkati iki görmek galat idi; şimdi bu galat zâil oldu. Meselâ “Kün!" emri olan "kâf" ve "nûn" harfleri sûrette ikidir; fakat bir ma'nâyı hâizdir ve te'sîri de birdir.

3120. "Kâf" ve "nûn" ademi büyük işlere çekmek için kemend gibi çekici geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3120. "Kâf" ve "nûn" harfleri, yokluğu büyük işlere çekmek için kemend gibi çekici geldi.

"Hutûb", "hatb" kelimesinin çoğuludur; büyük işler anlamına gelir. "Adem"den kasıt, yukarıda 3111 numaralı beyitte açıklanan izafî yokluktur. Şekilde iki harften ve anlamda bir emir ve etkiden ibaret olan "kâf" ve "nûn", yani "Kün!" (Ol!) kelimesi, izafî yokluğu Hak'ın varlığının mertebelerinde, sonsuz tecelliler olarak ortaya çıkarmak için kemend gibi çekici olarak meydana geldi.

"Hutûb" hatbın cem'idir; büyük işler ma'nâsınadır. "Adem"den murâd, yukarıda 3111 numaralı beyitte îzâh olunan, adem-i izâfidir. Sûrette iki harften ve ma'nâda bir emir ve te'sîrden ibaret olan "kâf" ve "nûn" ya'nî "Kün!" kelimesi, adem-i izâfiyi vücûd-ı Hakk'ın merâtibinde, mezâhir-i nâmütenâhiye ızhâr etmek için kemend gibi çekici olarak vâki' oldu.

3121. Binâenaleyh kemend sûretlerde iki kat gerektir; gerçi eserde o iki, bir kat olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3121. Bu sebeple kemend, şekillerde iki kat gereklidir; gerçi eserde o iki, bir kat olur.

Örneğin vahşi bir hayvanı yakalamak için kemend atarlar; o kemend şekilde iki kat ipten ibarettir; o iki kat ipin etkisi birdir ki, o da o hayvanı çekme anlamından ibarettir.

Meselâ vahşî bir hayvanı tutmak için kemend atarlar; o kemend sûrette iki kat ipten ibarettir; o iki kat ipin te'sîri birdir ki, o da o hayvanı çekmek ma'nâsından ibârettir.

3122. Gerek iki ayak, gerek dört ayak, yola götürür; iki kat makas gibi bir kat keser.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3122. İster iki ayak, ister dört ayak olsun, yola götürür; makasın iki katı gibi bir kat keser.

Ayak, insanda, horozda ve tavukta olduğu gibi ister iki olsun; yahut at ve koyun ve benzerlerinde olduğu gibi dört olsun, yola götürmekte eşittir. Nasıl ki makas görünüşte iki kat bıçaktan ibaret olduğu halde, kesme fiili birdir. Sözün özü, suretin çoğalması, mananın çoğalmasını gerektirmez.

Ayak insanda ve horoz ve tavukta olduğu gibi ister iki olsun; veyâhut at ve koyun vesâire gibi dört olsun, yola götürmekte müsavîdir. Nitekim makas sûrette iki kat bıçaktan ibaret olduğu halde, kesmek fiili birdir. Velhâsıl sûretin taaddüdü, ma'nânın teksîrini îcâb etmez.

3123. O iki, bez yıkayan ortakları gör; zâhirde bunun ve onun bir hilafı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3123. O iki, bez yıkayan ortakları gör; görünen o ki bunun ve onun bir zıtlığı vardır.

Örneğin bez yıkama sanatı ile meşgul olan iki ortağın fiillerine bak; görünen biçimde birisi, diğerinin yaptığı işin aksini yapar; fakat sonuçta ikisi de bir şey yapmış olurlar.

Meselâ bez yıkamak san'atı ile meşgûl olan iki ortağın fiillerine bak; sûret-i zâhirede birisi, dîğerinin yaptığı işin aksini yapar; fakat netîcede ikisi de bir şey yapmış olurlar.

3124. O birisi kirpası suya çarpar; ve o diğer ortak onu kurutur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3124. O birisi bezi suya çarpar; ve o diğer ortak onu kurutur.

Yani iki ortaktan birisi "kirpas" denilen bezi suya çarpar, ıslatır; birisi de kurutur. Bu işler birbirinin zıddı olur; fakat ikisi de bir sanata hizmet ederler.

Ya'nî iki ortaktan birisi "kirpâs" denilen bezi suya çarpar, ıslatır; birisi de kurutur. Bu işler birbirinin zıddı olur; fakat ikisi de bir san'ata hizmet ederler.

3125. Tekrar o, o kuruyu ıslatır; sanki inadına zid üzerine dolanır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3125. Tekrar o, o kuruyu ıslatır; sanki inadına zıt üzerine dolanır.

Yani birinin ıslatıp diğerinin kurutması ve aynı şekilde birinin o kuruyanı ıslatması, aynı sanatın gereği olmakla beraber, birbirine karşı inat üzere zıtlıkla hareket eder gibi görünürler.

Ya'nî birinin ıslatıp dîğerinin kurutması ve kezâ birinin o kuruyanı ıslatması aynı san'atın îcâbından olmakla beraber, birbirine karşı inâd üzere zıddiyyetle hareket eder gibi görünürler.

3126. Lakin bu iki inad gösterici zid, rızâda bir gönül ve bir iş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3126. Lakin bu iki inatçı zıt, rızada tek bir gönül ve tek bir iş olur.

3127. Her nebînin ve her velînin bir mesleki vardır; fakat Hakk'a kadar götürür; hepsi birdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3127. Her peygamberin ve her velînin bir yolu vardır; fakat Hakk'a kadar götürür; hepsi birdir.

Her bir peygamberin kendi zamanlarında bir şeriatı (ilahi yasa) ve Hakk yolunda bir yolu vardır ki, ümmetinin yatkınlığına göredir. Ve her bir velî de aynı şekilde bir yol sahibidir. Kimi Kadirî, kimi Mevlevî, kimi Nakşî ve kimi Rifaî'dir. O Hakk yolculuğunda kimi ruh ve kimi nefis yollarından gider ve hepsi başka başka üslup ve âdâb üzeredir; fakat hepsi Hakk yolcularını Hakk'a götürür. Görünüşte üslup ve âdâbın farklılığı, Hakk'a ulaşma sonucuna engel değildir.

Her bir peygamberin kendi zamanlarında bir şerîatı ve tarîk-i Hak'da bir mesleki vardır ki, ümmetinin isti'dâdına göredir. Ve her bir velî de böyle ay- ın bir meslek sahibidir. Kimi Kādirî, kimi Mevlevî, kimi Nakşî ve kimi Rifâî'dir. O sülûkde kimi rûh ve kimi nefis yollarından gider ve hepsi başka başka üslûb ve âdâb üzeredir; fakat cümlesi sâliklerini Hakk'a götürür. Sûrette üslûb ve âdâbın ihtilâfı, Hakk'a vusûl netîcesine mâni' değildir.

3128. Vaktaki müstemi' cem'ini uyku götürdü, değirmenin taşlarını su götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3128. Dinleyici topluluğunu uyku bastığında, değirmenin taşlarını su götürdü.

Bu şerefli beytin yukarıdaki beyitlerle bağlantısı şudur ki, her peygamberin ve her velînin bir yolu vardır; fakat bu yolların Hakk'a ulaştırması ancak dinleyenlerin gaflete dalmayıp kabul ve icra etmesiyle mümkündür. Dinleyenler gaflet uykusuna daldıkları zaman, ilahi hakikatlerin ve bilgilerin sahibi olan velîye de gevşeklik ve suskunluk gelir.

Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî ve Şeyh Muhammed Efdal (sırları kutsal olsun) "iki dudağı" değirmenin iki taşına; "nutuk" ve "ilm"i de suya ve "değirmen taşlarını suyun götürmesini" de suskunluğa benzeterek açıkladıklarını belirtirler. Bu yüce açıklamadan, Mesnevî-i Şerîf'in yazıldığı mecliste bulunanlardan bazılarına insanlık icabı uyku veya esneme geldiği ve bu sebeple Hz. Hudâvendigâr efendimiz tarafından da bu konuda nasihatlere başlandığı anlaşılır. Nasıl ki bu haller, günümüzde bazı vaaz meclislerinde de görülür.

Bu beyt-i şerîfin yukarıya rabtı budur ki, her nebînin ve her velînin bir mesleki vardır; fakat bu mesâlikin Hakk'a götürmesi ancak dinleyenlerin gaflete dalmayıp kabûl ve icrâ etmesiyledir. Dinleyenler gaflet uykusuna daldıkları vakit, hakäyık ve maârif-i ilâhiyyenin nâili olan velîye de fütür ve sükût ârız olur.

Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî ve Şeyh Muhammed Efdal (kuddise sırruhümâ) “İki dudağı” değirmenin iki taşına; ve "nutuk" ve "ilm"i de suya ve "değirmen taşlarını suyun götürmesini" de sükûte teşbíh buyurduğunu beyân ederler. Bu beyân-ı âlîde Mesnevî-i Şerîfin yazıldığı meclisde bulunanlardan ba'zılarına bi-hasebi'l-beşeriyye uyku veyâ esneme ârız olduğu ve binâenaleyh Hz. Hudâvendigâr efendimiz tarafından dahi bu vâdîde nasâyiha mübâşeret buyrulduğu anlaşılır. Nitekim bu haller, zamânımızda ba'zı va'z meclislerinde de görülür.

3129. Bu suyun gitmesi, değirmenin fevkındedir; onun değirmene gitmesi sizin içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3129. Bu suyun gitmesi, değirmenin üstündedir; onun değirmene gitmesi sizin içindir.

Yani "değirmen"den kasıt, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) maddî bedenidir. "Değirmenin üstü"nden kasıt ise insân-ı kâmilin feyiz dolu ruhudur. Yani bu ilahî bilgiler ve ledün ilimleri suları, insân-ı kâmilin maddî bedeninin üstünde olan feyiz dolu ruhundan akar. Konuşma hâlinde onun maddî bedeninden ortaya çıkması, sırf, ey dinleyiciler, sizin faydanız içindir.

Ya'nî "değirmen"den murâd, insân-ı kâmilin vücûd-ı unsurîsidir. "Değirmenin fevkı"nden murâd kâmilin rûh-ı pür-fütûhudur. Ya'nî bu maârif ve ulûm-i ledünniyye suları, insân-ı kâmilin vücûd-ı unsurîsinin fevkı olan rûh-ı pür-fütûhundan akar. Nutuk hâlinde onun vücûd-ı unsurîsinden zuhûru, mahzâ, ey müstemi'ler sizin fâideniz içindir.

3130. Vaktaki sizin için değirmene hâcet kalmadı, suyu, asla mensub olan ır- [3089] mağa geri sürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3130. Sizin için değirmene ihtiyaç kalmadığında, suyu, ait olduğu ırmağa geri sürdü.

Yani insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) dinleyenlerde dinleme şevki olmadığını görünce, su gibi olan zâhirî sözlerini, bu sözün aslı olan ruh ırmağı tarafına çevirir. Nasıl ki değirmenci, öğütülecek buğday olmadığı zaman, suyun akış yönünü ırmak tarafına çeviriverir.

Ya'nî mürşid-i kâmil, dinleyenlerde şevk-ı istima' olmadığını görünce, su gibi olan nutk-ı zâhirilerini, bu nutkun aslı olan rûh ırmağı tarafına çevirir. Nitekim değirmenci, öğütülecek buğday olmadığı vakit, suyun mecrâsını ırmak tarafına çeviriverir.

3131. Nâtıka, ağız tarafından ta'lîm içindir; yoksa o nutuk için ayrı bir ırmak vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3131. Konuşma, ağız tarafından öğretmek içindir; yoksa o konuşma için ayrı bir ırmak vardır.

Yani harf ve ses ile ağızdan çıkan konuşma, sadece dinleyenlere ilahi bilgileri öğretmek içindir. Eğer öğretme amacı olmazsa o konuşma, harf ve ses elbisesiyle dışarı çıkmayıp, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) içinde cereyan eder. Çünkü aslında insan dışarıdan konuşsa da konuşmasa da, konuşma kendisinde mevcuttur ve harf ve ses ile söyleyeceği sözü önce içinde söyler, sonra ağzından çıkarır.

Ya'nî harf ve savt ile ağızdan çıkan nutuk mahzâ sâmi'lere maârif-i ilâhiyyeyi ta'lîm etmek içindir. Eğer kasd-1 ta'lim olmazsa o nutuk, harf ve savt kisvesiyle zâhire çıkmayıp, kâmilin bâtınında cereyân eder. Zîrâ hadd-i zâtında insan zâhiren söylese de söylemese de, nutuk kendisinde mevcûddur ve harf ve savt ile söyleyeceği sözü evvelen bâtınında söyler, sonra ağzından çıkarır.

3132. Sesler ve tekrarlar olmaksızın, onun altında nehirler gülzarlara kadar gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3132. Sesler ve tekrarlar olmaksızın, onun altında nehirler gül bahçelerine kadar gider.

Konuşma iki kısımdır: Birisi görünen kısımdır ki, söz söylemektir; diğeri ise içsel kısımdır ki, idrak ve müşahededir. İçsel kısım, görünen kısmın aslıdır ve burada kastedilen içsel konuşmadır; bu sebeple ilahi bilgiler, ruhun yatkınlığı kadar, önce ruhtan kalbe gelir ve orada içsel konuşma meydana gelir. Ve bu konuşmada ses ve kelimelerin tekrarı yoktur. Yani bir kere içselden ve bir kere de dışsal olarak söylemek yoktur. Eğer ilahi ilham sahibi dinleyici bulamazsa, bu anlamları harf ve ses elbisesiyle dışarı çıkarmaz. Bu bilgiler nehirleri, bu dışsal konuşmanın altında gül bahçelerine kadar gider. "Gül bahçeleri"nden kastedilen, yatkın olan müridlerin kalpleridir; çünkü insân-ı kâmil, yatkın olan müridlerinin saf kalplerine harf ve ses ile konuşmaksızın, kendi şerefli kalbine gelen anlamları dökmek ve yerleştirmek gücüne sahiptir.

Nutuk iki kısımdır: Birisi zâhirdir ki, tekellümdür; dîğeri bâtındır ki, idrâk ve müşâhededir. Bâtın, zâhirin aslıdır ve burada murâd nutk-ı bâtındır; binâenaleyh rûhun isti'dâdı mikdârı maârif-i ilâhiyye, evvelen rûhdan kalbe vârid olur ve orada nutk-ı bâtın hâsıl olur. Ve bu nutukta savt ve tekrâr-ı elfâz yoktur. Ya'nî bir kere bâtından ve bir kere de zâhirden söylemek yoktur. Eğer sahib-i vâridât müstemi' bulamazsa, bu maânîyi harf ve savt kisvesiyle çıkarmaz. Bu maârif nehirleri, bu nutk-ı zâhirînin altında gülzârlara kadar gider. "Gülzârlar"dan murâd müstaid olan mürîdlerin kalbleridir; zîrâ kâmil, müstaid olan mürîdlerinin kulûb-i sâfiyelerine harf ve savt ile nutuk etmeksizin, kendi kalb-i şerîfine vârid olan maânîyi dökmek ve intıba' ettirmek kuvvetini hâizdir.

3133. Ey Huda, sen o makāmı cânlara göster ki, onda kelâm harfsiz biter.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3133. Ey Allah'ım, sen o makamı canlara göster ki, orada kelâm harfsiz biter.

Harfsiz ve sessiz olan kelâm, kelâm-ı nefsîdir (içsel konuşma); ve kelâm-ı nefsînin mertebeleri vardır. İlk mertebesi, sıfat ve ilahi isimlerin birbirinden ayrılmamış olduğu ulûhiyyet ve vahdet mertebesidir. Burada sıfat ve isimler, mevsûfları (kendilerine ait oldukları) ve müsemmâları (adlandırılanları) olan İlahi Zât'tan harfsiz ve sessiz bir şekilde ortaya çıkmayı talep ederler. İkinci mertebesi, insani hakikat ve vahidiyyet (birlik) mertebesidir. Bu mertebede isimler ve sıfatlar, zâtî yatkınlıklarına ve özelliklerine göre, harfsiz ve sessiz bir şekilde temayüz etmeyi ve ilahi kazâyı isterler; ve ondan sonra da yine harfsiz ve sessiz bir şekilde gayriyyet (başkalık) elbisesiyle ortaya çıkmayı talep ederler; ve suretten soyutlanmış nurani bir elbise giyerler. Ve bunlar ruhlar olup Hakk'ın hitabını harfsiz ve sessiz işitirler ve harfsiz ve sessiz Hakk'a hitap ederler; ve ondan sonra da, yine harfsiz ve sessiz suret elbisesine bürünmek isterler. Yüce Allah onları misalî suretlerle melekût âleminde ortaya çıkarır. Burada hem kelâm-ı nefsî hem de kendi âlemlerine özgü lafzî kelâm (sözlü konuşma) vardır; fakat bunları dış kulakla işitmek mümkün değildir. Nasıl ki rüya âleminde meydana gelir, ondan sonra da kesafet (yoğunluk) âlemine inmeyi talep ederler. Burada da hem kelâm-ı nefsî hem de kelâm-ı lafzî vardır. Hz. Pîr efendimiz bu şerefli beyitte buyururlar ki: "Yâ Rab, benim Hakk Yolcularımın canına da inayetinle kendisinde harfsiz kelâm bulunan ve kendi mertebelerinin üstünde olan vahdet mertebesini göster ki, kendilerinde olan bu gayriyyet elbisesinin vehmî (sadece sanıda var olan) olduğunu anlasınlar."

Harfsiz ve savtsız olan kelâm-ı nefsîdir; ve kelâm-ı nefsînin merâtibi vardır. İlk mertebesi sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin gayr-i mütemeyyiz olduğu mertebe-i ulûhiyyet ve vahdettir. Burada sıfât ve esmâ mevsûfları ve müsemmâları olan zât-ı ilâhîden bî-harf ve savt zuhûr taleb ederler. İkinci mertebesi hakîkat-ı insâniyye ve vâhidiyyet mertebesidir. Bu mertebede esmâ ve sıfât, isti'dâd-ı zâtiyyelerine ve hâssıyetlerine göre, bî-harf ve savt temeyyüzü ve kazâ-yı ilâhîyi isterler; ve ondan sonra da yine bî-harf ve savt gayriyyet li- bâsısıyla zuhûr taleb ederler; ve sûretten mücerred bir libâs-ı nûrânî giyerler. Ve bunlar ervâh olup hitâb-ı Hakk'ı bî-harf ü savt işitirler ve bî-harf ü savt Hakk'a hitâb ederler; ve ondan sonra da, yine bî-harf ve savt sûret libâsına bürünmek isterler. Allah Teâlâ onları suver-i misâliyye ile âlem-i melekûtta ızhâr eder. Burada hem kelâm-ı nefsî ve hem de kendi âlemlerine mahsûs kelâm-ı lafzî vardır; fakat bunları sem'-i sûrî ile işitmek mümkin değildir. Nitekim rü'yâ âleminde vâki' olur, ondan sonra da kesâfet âlemine nüzûlü taleb ederler. Burada da hem kelâm-ı nefsî ve hem de kelâm-ı lafzî vardır. Hz. Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfde buyururlar ki: "Yâ Rab, benim sâliklerimin cânına da inâyetinle kendisinde harfsiz kelâm bulunan ve kendi mertebelerinin fevkı olan mertebe-i vahdeti göster ki, kendilerinde olan bu gayriyyet libâsının vehmî olduğunu anlasınlar."

3134. Tâ ki cân-ı pak uzak ve geniş olan adem arsası tarafına baştan ayak yapsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3134. Tâ ki temiz can, uzak ve geniş olan yokluk arsası tarafına baştan ayak yapsın!

"Uzak ve geniş olan yokluk arsası"ndan kastedilen, İlahi Zât'ın vahdet mertebesidir ki, o mertebede sabit hakikatler dahi yokluk hâlindedir; ve bütün sıfatlar ve ilahi isimler arasında bir ayrım olmayıp ittihad hâlindedir. Ve o varlık arsası, eşyanın hakikatlerine nispetle yokluk sahası olmakla beraber, gayet geniştir. Çünkü إِنَّ اللَّهَ وَاسِعٌ عَلِيمٌ (Bakara, 2/115) [Şüphesiz Allah'ın rahmeti geniştir ve O alîmdir] buyrulmuştur. Ve şehadet mertebesine nispeten bu mertebe uzaktır; ve İlahi Zât'a nispetle bütün mertebeler yakındır. Nitekim âyet-i kerîme- سَأَلَ سَائِلٌ بِعَذَابٍ وَاقِعٍ لِلْكَافِرِينَ لَيْسَ لَهُ دَافِعٌ مِنَ اللَّهِ ذِي الْمَعَارِجِ تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيدًا وَ نَرَاهُ قَرِيبًا (Meâric, 72/1-7) yani “Bir soran, gerçekleşecek bir azabı sordu. Kâfirler için o azabı defedecek yoktur; o, mertebeler ve dereceler sahibi olan Allah tarafındandır ki, melekler ve ruh ona, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselir; şimdi güzel bir sabırla sabret; muhakkak onlar onu uzak görürler, halbuki biz onu yakın görürüz" buyrulmuştur. Bu âyet-i kerîmenin ince anlamları uzundur. Şerif beyitte bu anlama işaret buyrulur. "Temiz canın, baştan ayak yapması" enaniyet başını, zillet ayağına çevirip hakiki varlık mertebesinde kendini yok etmesidir.

"Uzak ve geniş olan adem arsası"ndan murâd, zât-ı ulûhiyyetin mertebe-i vahdetidir ki, o mertebede a'yân-ı sâbite dahi hâl-i ademdedir; ve bilcümle sıfât ve esmâ-i ilâhiyye arasında temeyyüz olmayıp hâl-i ittihaddadır. Ve o arsa-i vücûd, hakāyık-ı eşyaya nisbetle sâha-i adem olmakla beraber, gâyet geniştir. Zira إِنَّ اللَّهَ وَاسِعٌ عَلِيمٌ (Bakara, 2/115) [Şübhesiz Allah'ın rahmeti geniştir ve O alîmdir] buyrulmuştur. Ve mertebe-i şehâdete nisbeten bu mertebe uzaktır; ve zât-ı ilâhiyyeye nisbetle cemî'-i merâtib karîbdir. Nitekim âyet-i kerîme- سَأَلَ سَائِلٌ بِعَذَابٍ وَاقِعٍ لِلْكَافِرِينَ لَيْسَ لَهُ دَافِعٌ مِنَ اللَّهِ ذِي الْمَعَارِجِ تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيدًا وَ نَرَاهُ قَرِيبًا (Meâric, 72/1-7) ya'nî “Bir sâil azâb-ı vâki'i súâl etti. Kâfirler için o azabı def' edici yoktur; maâric ve merâtib sâhibi olan Allah tarafındandır ki, melâike ve rûh ona, mikdârı elli bin yıl olan bir günde urûc eder; imdi sabr-ı cemîl ile sabr et; muhakkak onlar onu uzak görürler, halbuki biz onu yakın görürüz" buyrulmuştur. Bu âyet-i kerîmenin maânî-i dakikası uzundur. Beyt-i şerîfde bu ma'nâya işâret buyrulur. "Cân-ı pâkin, baştan ayak yapması" ser-i enâniyyeti, pây-ı zillete tahvíl edip vücûd-ı hakíîkî mertebesinde kendini mahv etmesidir.

3135. Çok küşadlı ve vüs'atlı bir arsadır; ve bu hayal ve vücûd ondan nevâ bulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3135. Çok geniş ve ferah bir alandır; ve bu hayal ve varlık ondan güç bulur.

O vahdet alanı çok açık ve geniş bir alandır; ve bizim bu hallerimiz ve izafî varlığımız, o vahdet mertebesinden güç ve kuvvet bulur.

O arsa-i vahdet çok açık ve geniş bir arsadır; ve bizim bu hallerimiz ve vü-cûd-ı izâfîmiz, o mertebe-i vahdetten küt ve kuvvet bulur.

3136. Hayâlât ademden pek ziyâde dar geldi; o sebebden hayal esbâb-ı gam olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3136. Hayaller yokluktan çok daha dar geldi; bu sebeple hayal gamın sebebi olur.

Bilinmeli ki, bir "hakikat" ve bir de "hayal" vardır; hakikat ancak Hak'ın tek varlığıdır. Ve bu hakikat, Hakk'ın vahdet mertebesi olup, bu mertebede çokluklar yok sayılır. Buna göre bu mertebe çokluklar için, yokluk mertebesidir. Ve bu mertebenin altındaki bütün mertebeler, yani "sabit hakikatler", "ruhlar" ve "misal" ve "şehadet âlemi" mertebeleri hep "hayal"dir. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf'in başlangıcında 72 numaralı beyitte Cenâb-ı Pîr, sabit hakikatler âlemi hakkında [O] آن خیالاتی که دام اولیاست عکس مهرویان بوستان خداست (o hayaller ki evliyânın tuzağıdır; Allah'ın güzellerinin aksidir) buyurmuşlardı. Şu kadar var ki, hayalî mertebeler dahi birbirlerinden latif ve kesif (yoğun) olmak üzere oluşmuştur. En kesifi, şehadet mertebesi ve en latifi, "sabit hakikatler" âlemidir. Bu iki mertebenin berzahları (geçiş bölgeleri) "ruhlar" ve "misal" mertebeleridir. Ve bu hayalî mertebelerin arasında birbirine göre genişlik ve darlık vardır; en darı şehadet mertebesidir ve en genişi sabit hakikatler âlemidir. Ve bunların hepsi, bu hayallerin yokluk mertebesi olan gerçek tek varlığa nispetle pek dardır. Bu sebeple hepsi gamın sebebi olur. Örneğin sabit hakikatler mertebesi, ezelî yatkınlıkların ilmen belirlendiği bir mertebedir; ve burada ezelî saadet ve şekavet (mutsuzluk) ve yapılmamış/verilmemiş yatkınlıkların yücesi ve aşağısı sabit olur; işte bu sübut (sabit olma), gamın sebebi olur. Onun altındaki hayalî mertebelerin hepsi de böyledir. Bu zikredilen şeyler hakikat düsturlarıdır. Söyleyen kişi kendi zevkine ve irfanının genişliğine göre bu düsturları açıklayabilir.

Ma'lûm olsun ki, bir "hakîkat” ve bir de "hayâl" vardır; hakikat ancak vü-cûd-1 vâhid-i Hak'dır. Ve bu hakîkat, Hakk'ın mertebe-i vahdeti olup, bu mer-tebede keserât ma'dûmdur. Binâenaleyh bu mertebe keserât için, mertebe-i ademdir. Ve bu mertebenin mâdûnu olan merâtibin cümlesi, ya'nî "a'yân-ı sâ-bite", "ervâh" ve "misâl" ve "âlem-i şehadet" mertebeleri hep "hayâl"dir. Nite-kim bu Mesnevî-i Şerîfin ibtidâsında 72 numaralı beyitte Cenâb-ı Pîr, a'yân-ı sâbite âlemi hakkında [O] آن خیالاتی که دام اولیاست عکس مهرویان بوستان خداست hayaller ki evliyânın tuzağıdır; Hudâ'nın mehrûlarının aksidir] buyurmuşlar idi. Şu kadar var ki, merâtib-i hayâliyye dahi yekdîğerinden latîf ve kesîf ol-mak üzere tekevvün etmiştir. Eksefi, mertebe-i şehâdet ve eltafi, "a'yân-ı sâ-bite" âlemidir. Bu iki mertebenin berâzihi "ervâh" ve "misâl" mertebeleridir. Ve bu merâtib-i hayâliyyenin arasında yekdîğerine nazaran genişlik ve darlık var-dır; en darı mertebe-i şehadettir ve en genişi a'yân-ı sâbite âlemidir. Ve bun-ların cümlesi, bu hayâlâtın adem mertebesi olan vücûd-ı vâhid-i hakîkîye nis-beten pek dardır. Bu sebebden cümlesi esbâb-ı gam olur. Meselâ a'yân-ı sâbi-te mertebesi, isti'dâdât-ı ezeliyyenin ilmen taayyün ettiği bir mertebedir; ve burada saâdet ve şekāvet-i ezeliyye ve isti'dâdât-ı gayr-i mec'ûlenin âlîsi ve sâfili sabit olur; işte bu sübût, esbâb-ı gam olur. Onun mâdûnu olan merâtib-i hayâliyyenin hepsi de böyledir. Bu zikr olunan şeyler desâtîr-i hakikattir. Kāil kendi zevkine ve vüs'at-ı irfânına göre bu desâtîri tevsî edebilir.

3137. Keza varlık hayalden daha dar olur; ondan dolayı ayın yüzü hilal gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3137. Aynı şekilde varlık hayalden daha dar olur; ondan dolayı ayın yüzü hilal gibi olur.

Aynı şekilde bu yoğun bir varlık âlemi olan şehadet âlemleri (duyularla algılanan âlemler) mertebesi, üstündeki "hayal" mertebesine göre daha dardır. Ondan dolayı biz ayın yüzünü olduğu gibi göremeyiz. Aksine, engelleyici sebeplerin araya girmesiyle hilal gibi görürüz. Çünkü hissî görüşümüzde darlık vardır. Aksine biz ayın hâlini, aklî bakışımız ve çıkarımımız ile görür ve anlarız. Bu görüşümüz ise, hissî görüşümüzün üstünde olan hayal âlemine geçmemiz ile gerçekleşir; çünkü "hayal" âlemi, bu yoğun varlık âleminden daha geniştir. Bu şerefli beyitte uzayda bulunan bütün şehadet âlemlerine işaret buyrulur.

Kezâlik bu kesîf bir varlık âlemi olan avâlim-i şehâdiyye mertebesi, mâ-fevkı olan "hayâl" mertebesine nazaran daha dardır. Ondan dolayı biz ayın yüzünü olduğu gibi göremeyiz. Belki esbâb-ı mânia haylûletiyle hilâl gibi gö-rürüz. Zîrâ hissî görüşümüzde darlık vardır. Belki biz ayın hâlini, nazar-ı ak-lî ve istidlâlimiz ile görür ve anlarız. Bu görüşümüz ise, basar-ı hissîmizin fev- kınde olan hayâl âlemine geçmemiz ile vâki' olur; çünkü “hayâl” âlemi, bu kesîf varlık âleminden daha geniştir. Bu beyt-i şerîfde fezâda kâin bilcümle avâlim-i şehâdiyyeye işaret buyrulur.

3138. Keza güzellik ve renk âleminin varlığı, pek dar geldi; zîra dar bir zindandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3138. Aynı şekilde güzellik ve renk âleminin varlığı çok dar geldi; çünkü dar bir zindandır.

Bu şerefli beyitte de şehadet âlemlerinden güzellik ve renk dünyası olan arzımızın varlığına işaret buyrulur. Gerçekte diğer şehadet âlemleri de güzellik ve renk dünyası olsa da, onların bizim duyusal bakışlarımıza yakınlığı yoktur; ve biz onların güzellik ve renk dünyası olduğunu çıkarımlarımıza ve haberlere dayanarak idrak ederiz. Duyularımızla idrak ettiğimiz âlem, ancak içinde yaşadığımız arzımızdır; ve bizim duyularımızı taşıyan unsurlardan oluşan varlığımız, hakikatimizin ve ruhumuzun zindanıdır.

Bu beyt-i şerîfde de avâlim-i şehâdiyyeden hüsün ve renk cihânı olan arzımızın vücûduna işâret buyrulur. Vâkıâ sâir avâlim-i şehâdiyye dahi hüsün ve renk cihânı ise de, onların ebsâr-ı hissiyyemize kurbiyyeti yoktur; ve biz onların hüsün ve renk cihânı olduğunu istidlâlâtımıza ve ihbârâta müsteniden idrâk ederiz. Havâssimiz ile idrak ettiğimiz âlem, ancak içinde yaşadığımız arzımızdır; ve bizim havâssimizi hâmil olan vücûd-ı unsurîmiz, hakîkatimizin ve rûhumuzun zindanıdır.

3139. Darlığın illeti terkib ve adeddir; hisler terkib tarafına çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3139. Darlığın sebebi terkip ve sayıdır; duyular terkip tarafına çeker.

Yani darlığın sebebi, unsurlardan oluşan varlığın bileşik olması ve sayı dairesinde sınırlı ve kayıtlı olmasıdır. Örneğin insan varlığındaki idrak, on duyu olarak adlandırılan, beş dış duyu ile beş iç duyunun birleşiminden meydana gelir. İnsan duyularını, hayallerini, vehimlerini ve akıl yürütmelerini hep bunlar ile idrak eder; ve bu kuvvetleri ile tasarruflarda bulunur. Bunlar olmasa unsurlardan oluşan varlık cansız madde mertebesinde kalır. İşte bu duyular, insanın idrakini terkip ve sayı, yani çokluklar tarafına çekip götürür ve bir hakikati bin olarak görür.

Ya'nî darlığın sebebi, vücûd-ı unsurînin mürekkeb olması ve aded dâiresinde mahsûr ve mukayyed olmasıdır. Meselâ vücûd-ı insânîdeki idrâk, meşair-i aşere tesmiye edilen, beş havâss-i zâhire ile, beş havâss-i bâtınenin terekkübünden husûle gelir. İnsan mahsûsâti ve tahayyülâtı ve mevhûmâtı ve ma'kūlâtı hep bunlar ile idrak eder; ve tasarrufâta bu kuvâsı ile kıyâm eder. Bunlar olmasa vücûd-ı unsurî cemâd mertebesinde kalır. İşte bu hisler, beşerin idrâkini terkîb ve aded, ya'nî keserât tarafına çekip götürür ve bir hakîkati bin görür.

3140. O his tarafından âlem-i tevhîdi bil; eğer birlik istersen, o tarafa sür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3140. O his tarafından tevhîd âlemini bil; eğer birlik istersen, o tarafa sür!

Böyle olunca ey sâlik (Hakk Yolcusu) sen, hissinin seni sürükleyip çektiği çokluklar tarafına gitme; aksine yine o duyuların verdiği idrak sebebiyle tevhîd âlemini bil! Eğer birliği istersen, hislerini o tarafa sür!

Böyle olunca ey sâlik sen, hissinin seni sürükleyip çektiği keserât tarafına gitme; belki yine o havâssin verdiği idrâk sebebiyle âlem-i tevhîdi bil! Eğer birliği istersen, hislerini o tarafa sür!

3141. "Kün!" emri bir fiil oldu ve “nûn" ve "kâf" sözde vâki' oldu; ve ma'na saf oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3141. "Ol!" emri bir fiil oldu ve "nûn" ve "kâf" sözde meydana geldi; ve anlam saf oldu.

Bilinmeli ki Arapçada "Ol!" sözü şimdiki zaman emridir ve bir fiildir. Hâlbuki bu bir emri söylerken "nûn" ve "kâf" harflerini birleştiririz. Bu sebeple şekilde bir birleşim meydana gelir; fakat anlamda saf ve sadece "Ol!" emrini vermekten ibarettir.

Ma'lumdur ki Arabîde "Kün!" lafzı emr-i hâzırdır ve bir fiildir. Halbuki bu bir emri söylerken "nûn" ve "kâf" harflerini terkîb ederiz. Binâenaleyh sûrette bir terkib vâki' olur; fakat ma'nâda sâf ve sadece "Ol!" emrini vermekten ibârettir.

3142. Bu sözün nihayeti yoktur, rücû' et; acaba kurdun ahvali niza'da ne oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3142. Bu sözün sonu yoktur, geri dön; acaba kurdun hâlleri çekişmede ne oldu?

## Taksîmde edebsizlik ettin diye, arslanın kurdu te'dîb etmesi

3143. O ser-firâz, iki reîs ve imtiyaz kalmamak için, kurdun başını kopardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3143. O yüce kişi, iki reis ve ayrıcalık kalmaması için, kurdun başını kopardı.

"Ser-firâz" kelimesi, "ser" (baş) ve "efrâhten" (kaldırmak) mastarının emir kipi olan "firâz" kelimelerinden oluşmuş birleşik bir sıfattır; başını yukarı kaldıran anlamına gelir. Mevki yüceliği, izzet, itibar ve devlet anlamlarından kinayedir; mütekebbir (kibirli) anlamına da gelir. Burada "âlî-kadr" (yüce mertebeli) anlamı uygundur. Yani o yüce mertebeli aslan, başkanlık makamında iki varlık, ayrıcalık ve başkalık olmaması için kurdun başını kopardı. Yani insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olan mürşid, huzurunda benlik davasında bulunan kimsenin benlik sermayesini ortadan kaldırdı.

"Ser-firâz" "ser" ile "efrâhten" masdarının emr-i hâzırı olan "firâz" dan mürekkeb olarak vasf-ı terkîbîdir; başını yukarı kaldırıcı ma'nâsınadır. Rif'at-i câh ve izzet ve i'tibâr ve devlet ma'nâlarından kinâyedir; ve mütekebbir ma'nâsına da gelir. Burada "âlî-kadr" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî o âlî-kadr olan arslan makām-ı riyâsette iki vücûd ve imtiyaz ve gayriyyet olmamak için kurdun başını kopardı. Ya'nî mürşid-i kâmil, huzurunda da'vâ-yı enâniyyette bulunan kimsenin sermâye-i enâniyyetini izâle etti.

3144. Ey koca kurt, mâdemki emîrin huzurunda ölmüş olmadın; "fe'ntekamna minhüm"dür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3144. Ey koca kurt, mademki emirin huzurunda ölmüş olmadın; "fe'ntekamna minhüm"dür.

Kur'ân-ı Kerim'de "فانتقمنا منهم" (A'raf, 7/136) yani "Biz onlardan intikam aldık" ayet-i kerimesi birçok yerde geçer. Örneğin Zuhruf suresinde "فانتقمنا منهم فانظر كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ" (Zuhruf, 43/25) yani "Biz onlardan intikam aldık; şimdi bak ki, yalanlayanların akıbeti nasıl oldu?" ayet-i kerimesi bulunmaktadır. Bu şerefli beyitte bu ayetlere işaret buyrulur. Yani ey kibirli kişi, Hakk'ın halifesinin huzurunda kendi benliğini ve tedbirini terk edip, ölmüş gibi olman lazımdı. İşte ey kurt tabiatlı kibirli kişi, benim sana bu yaptığım ceza, "fe'ntekamnâ minhüm" ayet-i kerimesinin anlamıdır.

Kur'ân-ı Kerim'de فانتقمنا منهم (A'raf, 7/136) ya'nî "Biz onlardan intikām aldık" âyet-i kerîmesi müteaddiddir. Ezcümle sûre-i Zuhruf'da فانتقمنا منهم فانظر كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (Zuhruf, 43/25) ya'nî "Biz onlardan intikām aldık; imdi bak ki, mükezzib olanların akıbeti nasıl oldu?" âyet-i kerîmesi vâki'dir. Bu beyt-i şerîfde bu âyetlere işaret buyrulur. Ya'nî halîfe-i Hak huzûrunda ey mütekebbir, kendi enâniyyetini ve tedbîrini terk edip, bir ölmüş gibi olman lâ- zım idi. İşte ey kurt sîretinde olan mütekebbir, benim sana bu yaptığım cezâ, "fe'ntekamnâ minhüm" âyet-i kerîmesinin ma'nâsıdır.

3145. Ondan sonra arslan tilkiye teveccüh etti; dedi ki: "Bunu taâm için taksîm et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3145. Ondan sonra aslan tilkiye yöneldi; dedi ki: "Bunu yemek için bölüştür!"

3146. Secde etti ve dedi ki: "Ey şâh-ı güzîn! Bu semiz sığır senin kuşluk taâmın olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3146. Secde etti ve dedi ki: "Ey seçkin şah! Bu semiz sığır senin kuşluk yemeğin olsun."

Aslanın bu emri üzerine tilki, saygı görevini yerine getirmek için secde etti, dedi ki: "Bu semiz sığırı kuşluk vaktinde ye!"

Arslanın bu emri üzerine tilki, vecíbe-i ta'zîmi îfâ için secde etti, dedi ki: "Bu semiz sığırı kuşluk vaktinde ye!"

3147. Ve o keçi öğle vakti için, şah-ı muzaffere yahni olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3147. Ve o keçi öğle vakti için, muzaffer şaha yahni olsun.

3148. Ve o tavşan dahi akşam için de, bu lutuf ve keremili olan şahın gece taâmı olsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3148. Ve o tavşan da akşam için, bu lütuf ve kerem sahibi şahın gece yemeği olsun."

"Şeb-çere" gece yemeği anlamındadır.

"Şeb-çere" gece taâmı ma'nâsınadır.

3149. (Arslan) dedi: "Ey tilki, sen adli parlattın; böyle taksîmi kimden öğrendin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3149. (Arslan) dedi: "Ey tilki, sen adaleti parlattın; böyle bir taksimi kimden öğrendin?"

3150. Ey büyük! Bunu nereden öğrendin? (Tilki) dedi: "Ey cihânın şahı kur-[3109] dun halinden."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3150. Ey büyük! Bunu nereden öğrendin? (Tilki) dedi: "Ey cihanın şahı, kurdun hâlinden."

Aslan tilkiye dedi ki: "Sen kendi benliğini ortadan kaldırmak suretiyle yapmış olduğun bu güzel taksimi nereden öğrendin?" Tilki de cevap olarak "Kurdun başına gelen beladan ibret almak suretiyle öğrendim," dedi.

Arslan tilkiye dedi ki: "Sen kendi enâniyyetini ortadan kaldırmak şûretiyle yapmış olduğun bu güzel taksîmi nereden öğrendin?" Tilki de cevâben "Kurdun başına gelen belâdan ibret almak sûretiyle öğrendim," dedi.

3151. (Arslan) dedi: “Mâdemki bizim aşkımızda rehin oldun, her üçünü de kaldır ve al ve git!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3151. (Arslan) dedi: "Mademki bizim aşkımızda rehin oldun, her üçünü de kaldır ve al ve git!"

"Girev" rehin anlamındadır. Ve "rehin", Arap dilinde, hapsetmek anlamına gelir. Nasıl ki bir borç karşılığında alacaklıya bir mal verilir ve borç ödeninceye kadar alacaklı, o malı yanında tutar. Yani mademki sen bizim aşkımızda kendi benliğini ve tasarrufunu hapsettin, biz de senin huzurumuzda varlığını yok etmene karşılık bunların hepsini sana verdik.

"Girev" rehin ma'nâsınadır. Ve "rehin", lügat-ı Arabîde, habsetmek ma'nâsına gelir. Nitekim bir deyn mukābilinde dâyine bir mal verilir ve borç ödenin- ceye kadar dâyin, nezdinde o malı habs eder. Ya'nî mâdemki sen bizim aşkımızda kendi enâniyyetini ve tasarrufunu mahbûs kıldın, biz de senin muvâcehemizde varlığını ifnâ etmene mükâfâten bunların hepsini sana verdik.

3152. Ey tilki, mâdemki sen hep bizim için oldun; seni nasıl incitelim, çünkü sen, biz oldun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3152. Ey tilki, mademki sen hep bizim için oldun; seni nasıl incitelim, çünkü sen, biz oldun!

3153. Biz seniniz ve bütün avlar da senindir; ayağını yedi felek üzerine koy, yukarıya gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3153. Biz seniniz ve bütün avlar da senindir; ayağını yedi felek üzerine koy, yukarıya gel!

Bu şerefli beyitte "Kim ki Allah için oldu; Allah da onun için oldu" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Yani "Mademki sen bizim için oldun; benim zâtım da senin için oldu; ve sıfat ve isimlerim de senin oldu. Bu sebeple sen, ben oldun; artık ikilik ve taayyün (belirginleşme) âlemleri olan yedi feleğin üstüne, yani "lâ-taayyün (belirginleşmeme) âlemi"ne yüksel!"

Bu şerefli beyitte maksada ulaşmak için nefs mertebelerinin tamamıyla aşılması gerektiğine de işaret vardır; o nefs mertebeleri de "emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râzıye, marzıyye ve bakıye"dir. Ve yedi felek tabiriyle bu mertebelere işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde من كان لله كان الله له ya'ni "Kim ki Allah için oldu; Allah da onun için oldu" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Ya'nî "Mâdemki sen bizim için oldun; benim zâtım da senin için oldu; ve sıfât ve esmâm dahi senin oldu. Binâenaleyh sen, ben oldun; artık isneyniyet ve taayyün âlemleri olan yedi feleğin fevkıne, ya'nî "lâ-taayyün âlemi"ne yüksel!"

Bu beyt-i şerîfde maksada vusûl için merâtib-i nefsiyyenin tamâmiyle kat'edilmesi lâzım geleceğine de işâret vardır; o merâtib-i nefsiyye de “emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râzıye, marzıyye ve bakıye"dir. Ve yedi felek ta'bîriyle bu merâtibe işâret buyrulur.

3154. "Mâdemki alçak kurttan ibret aldın, binâenaleyh sen tilki değilsin, benim arslanımsın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3154. "Mademki alçak kurttan ibret aldın, bu sebeple sen tilki değilsin, benim aslanımsın."

3155. Akil o olur ki, ihtirâz olunmuş olan belâ içinde, dostların ölümünden ibret alır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3155. Akıllı kişi odur ki, sakınılmış olan belâ içinde, dostların ölümünden ibret alır.

3156. Tilki, o anda arslan beni kurttan sonra çağırdı diye lisânı üzerinde yüz şükür sürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3156. Tilki, o anda aslan beni kurttan sonra çağırdı diye dili üzerinde yüz şükür sürdü.

Tilki diliyle, "Yüce Allah'a hamd ve övgü olsun ki, aslan beni kurttan sonra avı taksim etmeye davet etti. Eğer bu taksimi önce bana teklif etseydi, hâlim ne olurdu?" dedi.

Tilki lisânen, "Cenâb-ı Hakk'a hamd ve senâ olsun ki, arslan beni kurtdan sonra avlan taksîme da'vet etti. Eğer bu taksîmi evvelen bana teklif ede idi, hâlim ne olurdu?" dedi.

3157. Eğer, bunu sen taksîm et diye evvel bana emr ede idi, ondan kim cân kurtarır idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3157. Eğer, bunu sen taksim et diye evvel bana emredeydi, ondan kim can kurtarırdı?

3158. Binaenaleyh şükür ona ki, bizi cihanda evvelkilerin arkasından izhar etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3158. Bu sebeple şükür ona ki, bizi dünyada öncekilerin ardından ortaya çıkardı.

Bu şerefli beyit, Hz. Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) tarafından bütün müminlere hitaptır. Buyururlar ki: "Ey müminler, bu kıssadan ders çıkarınız. Yüce Allah'a şükredelim ki bizi, dünyada bizden önce yaşamış kavimlerden sonra ortaya çıkardı."

Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr efendimiz tarafından âmme-i mü'minîne hitâbdır. Buyururlar ki, "Ey mü'minler bu kıssadan hisse alınız. Hak Teâlâ'ya şükr edelim ki bizi, cihânda bizden evvel geçen akvâmdan sonra ızhâr buyurdu."

3159. Tâ ki sebakda kurûn-ı mâziye üzerinde Hakk'ın o siyasetlerini işitelim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3159. Ta ki geçmiş çağlar üzerinde Hakk'ın o siyasetlerini derste işitelim.

Yüce Allah, bizim bu geciktirme lütfunu, geçmiş kavimler hakkında geçmiş çağlarda uyguladığı siyasetlerini işitmemiz için yaptı.

Hak Teâlâ bizim bu lutf-ı te'hîrimizi, akvâm-ı sabıka hakkında kurûn-ı mâziyede icrâ buyurduğu siyasetlerini işitmemiz için yaptı.

3160. Tâ ki bir o evvelki kurtların halinden, tilki gibi kendimizi ziyade muhafaza edelim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3160. Ta ki o önceki kurtların halinden, tilki gibi kendimizi daha fazla koruyalım.

Kurt tabiatında olup benlik davasıyla peygamberlerini yalanlayan ve onlara karşı çıkan ümmetlerin uğradıkları felaketlerden, tilki gibi ibret alıp kendimizi son derece korumamız için Yüce Allah bizi sonradan dünyaya getirme lütfunda bulundu.

Kurt sîretinde olup enâniyyet da'vâsıyla peygamberlerini tekzîb eden ve onlara muârız bulunan ümmetlerin uğradıkları felâketlerden, tilki gibi ibret alıp kendimizi son derece muhafaza etmemiz için Hak Teâlâ bizi sonradan cihâna getirmek lutfunda bulundu.

3161. O Hakk'ın resûlü ve beyanında sadık, bize o cihetten ümmet-i merhûme ta'bîr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3161. O Hakk'ın elçisi ve sözünde doğru olan, bize o yönden "ümmet-i merhûme" (rahmet olunmuş ümmet) diye ifade etti.

Sözünde doğru olan o şanlı Peygamber Efendimiz (s.a.v.), geçmiş ümmetlerden sonra gelip, onların hâllerinden ibret alabilecekleri için "Ümmetî ümmetün merhûmetün" yani "Benim ümmetim, rahmet olunmuş bir ümmettir" buyurdu.

Sözünde sâdık olan o Hakk'ın Resûl-i zîşânı (s.a.v.) Efendimiz, ümem-i mâziyeden sonra gelip, onların hallerinden ibret alabilecekleri için امتى امة مرحومة ya'nî "Benim ümmetim, ümmet-i merhûmedir" buyurdu.

3162. Ey büyükler, o kurtların kemiğine ve kılına açık nazar ediniz ve nasihat tutunuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3162. Ey büyükler, o kurtların kemiğine ve kılına açıkça bakın ve nasihat alın.

Ey tefekkür sahibi büyükler; o kurt tabiatında olan geçmiş ümmetlerin yeryüzündeki silinmiş eserlerine apaçık bakın ve onların hâllerinden ibret alın. Nitekim ayet-i kerîmede "Yeryüzünde geziniz de, peygamberleri yalanlayanların akıbeti nasıl olduğuna bakınız" (Âl-i İmrân, 3/137) buyrulur.

Ey tefekkür sahibleri olan büyükler; o kurt sîretinde olan geçen ümmetlerin yeryüzündeki âsâr-ı münderiselerine apaçık nazar ediniz ve onların hallerinden mütenassıh olunuz. Nitekim âyet-i kerîmede فَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (Al-i İmrân, 3/137) ya'nî "Yeryüzünde geziniz de, enbiyâyı tekzib edenlerin akıbeti nasıl olduğuna bakınız" buyrulur.

3163. Akıl, Fir'avnlar'ın ve Ad'in akıbetini işittiği vakit, başından bu varlığı ve hevâyı bırakır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3163. Akıl, Firavunların ve Ad kavminin akıbetini işittiği zaman, başından bu varlığı ve hevesi bırakır.

Akıllı olan kişi, peygamberlerine karşı çıkan Firavun ve Ad kavimlerinin akıbetlerini Kur'an-ı Kerim'de duyduğu zaman, zihninde yerleşmiş olan vehmedilmiş varlığını ve nefsinin heveslerini terk eder.

Akıl olan kimse, peygamberlerine muhalefet eden Fir'avn ve Âd kavimlerinin âkıbetlerini Kur'ân-ı Kerîm'de duyduğu vakit, dimâğında yerleşmiş olan mevhûm varlığını ve nefsinin hevâlarını terk eder.

3164. Ve eğer bırakmazsa, başkaları onun hâlinden ve idlâlinden bir ibret alırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3164. Ve eğer bırakmazsa, başkaları onun hâlinden ve saptırmasından bir ibret alırlar.

Bütün bu ilâhî tebliğleri, ümmetler arasında farklılık iddiasıyla ortaya çıkan akıllı bir kişinin uydurduğu hükümlerden ibaret sayıp "Benim de onlar kadar aklım ve zekâm vardır" diyerek vehmedilmiş benliğine ve nefsanî hevesine uyan ahmaklar, Hakk'ın kudret pençesinden asla yakalarını kurtaramazlar; ve bunlar geçmiş ümmetlerin hallerinden ibret almamış oldukları halde, onların başına gelen felaketten ve halkı saptırmalarından bu defa da başkaları ibret alırlar. insân-ı kâmilde bütün isim ve sıfatlarıyla, eser ve hükümleriyle tecelli ettiğinden, onun beşerî sureti şehadet âleminde Hakk'ın perdesidir. Nasıl ki yukarıda da münasebetle zikredildiği üzere Hz. Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr'lerinde şu beyit ile bu hakikate işaret buyururlar: "Ademin bu heykeli perdedir; biz bütün secdelerin kıblesiyiz." Bu anlama dayanarak Nûh (a.s.) ümmetine hitaben buyururlar ki: "Beni size gönderen Hak'tır; ve benim ortaya çıkışım Hakk'ın ortaya çıkışıdır; benim beşerî suretim hakikatte ancak bir perdeden ibarettir. Bu sebeple bana hücum edip sarılmayınız. Ey hakir ve terk edilmiş millet, Yüce Allah'a sarılınız!"

Bütün bu teblîgât-ı ilâhiyyeyi, ümmetler arasında teferrüd dâiyesiyle çıkan bir âkılin uydurmuş olduğu ahkâmdan ibâret telâkkî edip "Benim de onlar kadar aklım ve zekâvetim vardır" diyerek enâniyyet-i mevhûmesine ve hevâyı nefsâniyyesine tâbi' olan ahmaklar, Hakk'ın pençe-i kudretinden aslâ yakalarını kurtaramazlar; ve bunlar ümem-i mâziyenin ahvâlinden ibret almamış bulundukları halde, onların başlarına gelen felâketten ve halkı ıdlâllerinden bu def'a da başkaları ibret alırlar. kâmilde cemî'-i esmâ ve sıfatıyla, âsâr ve ahkâmıyla mütecellî olduğundan, onun sûret-i beşeriyyesi âlem-i şehadette Hakk'ın nikābıdır. Nitekim yukarıda dahi bilmünâsebe zikrolunduğu üzere Hz. Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr'le-rinde şu beyit ile bu hakikate işaret buyururlar: "Ademin bu heykeli nikābdır; biz bütün secdelerin kıblesiyiz." Bu ma'nâya mebnî Nûh (a.s.) ümmetine hitâben buyururlar ki: "Beni size ba's eden Hak'dır; ve benim zuhûrum zuhûr-ı Hak'tır; benim sûret-i beşeriyem hakikatte ancak bir nikābdan ibarettir. Binâenaleyh bana hücum edip sarılmayınız. Ey hakîr ve metrûk olan millet, Hak Teâlâ'ya sarılınız!"

## Nûh (a.s.)ın kavmini "Ey mahzûller bana sarılmayınız; zîrâ ben nikābım. Bu arada hakîkatte Hakk'a sarılınız" diye tehdîd etmesi

3165. Nûh (a.s.) dedi: Ey serkeşler! Ben, ben değilim; ben cândan öldüm, cânân ile yaşıyorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3165. Nûh (a.s.) dedi: Ey serkeşler! Ben, ben değilim; ben candan öldüm, canan ile yaşıyorum.

Yani ben, hayvani ruhtan öldüm, bende "Ona ruhumdan üfürdüm" (Sâd, 38/72) sırrı ortaya çıktı. Hakk'ın hayat sıfatı ile ayaktayım ve o hayat ile yaşamaktayım.

Ya'nî ben, rûh-i hayvânîden öldüm, bende وَنَفَخْتُ فيه من روحى (Sâd, 38/72) [Ona rûhumdan üfürdüm] sırrı zâhir oldu. Hakk'ın sıfat-ı hayatı ile kāimim ve o hayât ile yaşamaktayım.

3166. Vaktāki beşerin babasının havassinden öldüm, Hak benim sem'im ve idrâkim ve basarım oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3166. Vakti geldiğinde, beşerin babasının (Hz. Âdem'in) duyularından öldüm, Hak benim işitmem, idrakim ve görmem oldu.

Yani, hayvanî ruhun gerektirdiği ve beşerin aslına özgü olan dış ve iç duyuların hükmünden ve etkisinden kurtuldum. "Bir kulumu sevdiğim zaman, onun işitmesi, görmesi ve dili olurum" kudsî hadisi gereğince, Hak benim işitmem, idrakim ve görmem oldu; bu sebeple bendeki izafî sıfatlar gitti, yerine Hak'ın sıfatları kaim oldu.

Ya'nî rûh-i hayvânînin iktizâsı olan ve beşerin aslına mahsûs bulunan havâss-i zâhire ve bâtınenin hüküm ve te'sîrinden kurtuldum. اذا احببت عبدا كنت له سمعا وبصرا و لسانا الخ [Bir kulumu sevdiğim zaman, onun sem'i, basarı ve lisanı ilh... olurum] hadîs-i kudsîsi mûcibince, Hak benim sem'im ve idrâkim ve basarım oldu; binâenaleyh bendeki izâfî sıfatlar gitti, yerine sıfât-ı Hak kāim oldu.

3167. Mâdemki ben ben değilim, bu nefes Hu'dandır; her kim bu nefes önünde dem vurursa o kafirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3167. Mademki ben ben değilim, bu nefes Hu'dandır; her kim bu nefes önünde dem vurursa o kafirdir.

Yani benim benliğim fani olmuştur; bedenime ait varlığımı, Hakk'a ait varlık istila etmiştir. Bu sebeple artık benim bu nefesim Hakk'ın hüviyetindendir (kimliğindendir). Her kim Hakk'ın hüviyetinden ortaya çıkan bu nefes önünde, ona karşı söz söylerse, o kimse kafirdir; yani o kimse tam cehaletinden dolayı hakikati beşerî suret ile inkar eder ve örter.

Ya'nî benim benliğim fânî olmuştur; vücûd-ı abdânîmi, vücûd-ı hakkānî istîlâ etmiştir. Binâenaleyh artık benim bu nefesim hüviyyet-i Hak'dandır. Her kim hüviyyet-i Hak'dan zâhir olan bu nefes önünde, ona karşı söz söy- lerse, o kimse kâfirdir; ya'nî o kimse kemâl-i cehâletinden dolayı hakikati sûret-i beşeriyye ile tenkîr eder ve setr eyler.

3168. Bu tilkinin nakşında bu dem arslan vardır; bu tilki tarafına cesûr olarak gitmek lâyık değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3168. Bu tilkinin nakşında bu an aslan vardır; bu tilki tarafına cesur olarak gitmek uygun değildir.

Bu tilkinin şeklinde ve belirginleşmesinde bu anda aslan gizlidir ve aslan tilki postuna bürünmüştür; bu sebeple onu tilki sanıp, onun huzuruna cesurca ve pervasız olarak gitmek uygun değildir.

Bu tilkinin sûretinde ve taayyününde bu anda arslan muhtefidir ve arslan tilki postuna bürünmüştür; binâenaleyh onu tilki zannedip, onun huzûruna cesûrâne ve pervâsız olarak gitmek münasib değildir.

3169. Eğer sûret cihetinden ona inanmıyor isen, ondan arslanların na'rasını işitmiyor musun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3169. Eğer görünüş itibarıyla ona inanmıyorsan, ondan aslanların kükremesini işitmiyor musun?

Eğer peygamberlerin ve evliyanın beşerî görünüşlerine bakıp onların kutsal kuvvet (ilahi güç) sahibi olduklarına inanmıyorsan, onlardan ortaya çıkan mucizelere ve ilahi tasarruflara bakmıyor musun? Eğer görmediysen, kıssalarını işitmiyor musun? Niçin onları da kendin gibi âciz görürsün?

Eğer enbiyâ ve evliyânın sûret-i beşeriyyelerine bakıp onların kuvve-i kudsiyye sahibi olduklarına inanmıyor isen, onlardan zâhir olan mu'cizâta ve tasarrufât-ı ilâhiyyeye bakmıyor musun? Eğer görmedin ise, kıssalarını işitmiyor musun? Niçin onları da kendin gibi âciz görürsün?

3170. Eğer Nuh'un Hak'dan bir eli olmasa idi, o hâlde koca âlemi niçin birbirine vurur idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3170. Eğer Nuh'un Hak'tan bir eli olmasa idi, o hâlde koca âlemi niçin birbirine vurur idi?

Eğer Nuh (a.s.)'ın eli, Hak tarafından kendisine verilmiş olan bir kudret eli olmasa idi, koskoca bir âlemi tufan ile altüst edebilir mi idi?

Eğer Nûh (a.s.)ın eli, Hak tarafından kendisine mevhûb olan bir yed-i kudret olmasa idi, koskoca bir âlemi tûfân ile altüst edebilir mi idi?

3171. O bir tende, yüz binlerce arslan idi; o ateş gibi ve âlem bir harman idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3171. O bir bedende, yüz binlerce aslan idi; o ateş gibi ve âlem bir harman idi.

Hz. Nûh'un beşerî sureti altında yüz binlerce aslan vardı. Yani onun izafî varlığı içinde büyük bir kuvvet mevcuttu; ve örneğin ateşin cismi küçük ve harmanın cismi büyük olduğu hâlde, o küçük ateş, koca harmanı nasıl harap ederse, Hz. Nûh'un küçük görünen beşerî sureti de böyle bir ateş gibi ve koca âlem de bir harman gibi idi.

Hz. Nûh'un sûret-i beşeriyyesi tahtında yüz binlerce arslan var idi. Ya'nî onun vücûd-ı izâfisi zımnında kuvvet-i azîme mevcûd idi; ve meselâ ateşin cirmi küçük ve harmanın cirmi büyük olduğu halde, o küçük ateş, koca harmanı nasıl harâb ederse, Hz. Nûh'un küçük görünen sûret-i beşeriyyesi de böyle bir ateş gibi ve koca âlem de bir harman gibi idi.

3172. Mâdemki harman onun öşrünü muhafaza etmedi, o böyle şu'leyi, o harman üzerine havâle etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3172. Mademki harman onun öşrünü korumadı, o böyle bir alevi o harmanın üzerine yöneltti.

Cenâb-ı Pîr (Hazret-i Mevlânâ), suret âlemini harmana ve ilâhî emirleri öşre benzetirler. Yani Nuh kavmi, bu suret âleminin gerektirdiği itaat vazifesini yerine getirmediler ve Hz. Nuh'a karşı çıktılar; Hz. Nuh da tufan gibi ilâhî bir kahır kıvılcımını, âlem sureti harmanına yöneltti.

Cenâb-ı Pîr, sûret âlemini harmana ve evâmir-i ilâhiyyeyi öşre teşbîh buyururlar. Ya'nî kavm-i Nûh, bu âlem-i sûretin iktizâsı olan vazîfe-i tâatı îfâ etmediler ve Hz. Nûh'a muhalefet ettiler; Hz. Nûh dahi tûfân gibi bir kahr-ı ilâhî kıvılcımını, sûret-i âlem harmanına havâle etti.

3173. Her kim ki o, bu gizli arslanın huzurunda, kurt gibi edebsiz ağız açar,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3173. Her kim ki o, bu gizli arslanın huzurunda, kurt gibi edepsizce ağız açar,

3174. O arslan, kurt gibi, onu yırtar; ona "Fe'ntekamna minhüm"ü okur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3174. O aslan, kurt gibi, onu parçalar; ona "Fe'ntekamna minhüm"ü okur.

Yani her kim Yüce Allah'ın insan şeklinde aslanları olan peygamberlerin ve evliyanın huzurunda, kendi benliğini ve egosunu ortaya koyar ve onlara karşı gelmeye kalkışırsa, bu zikrettiğiniz kıssadaki aslanın kurdu parçaladığı gibi, onlar da bu iddia sahiplerine ilahi kahr ile görünürler ve "فانتقمنا منهم" (A'râf, 7/136) [Kendilerinden intikam aldık] ayet-i kerimesinin anlamını fiilen ve zevken okurlar.

Ya'nî her kim Allah Teâlâ'nın beşer sûretinde arslanları olan enbiyâ ve evliyânın huzûrunda, kendi enâniyyetini ve benliğini ortaya koyar ve onlara muhalefete kıyâm ederse, bu zikr ettiğiniz kıssadaki arslanın kurdu parçaladığı gibi, onlar da bu müddeîlere kahr-ı ilâhî ile zahir olup فانتقمنا منهم (A'râf, 7/136) [Kendilerinden intikām aldık] âyet-i kerîmesinin ma'nâsını fiilen ve zevkan okurlar.

3175. Arslanın elinden kurt gibi yara bulur; arslanın önünde cesûr olan ahmak olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3175. Aslanın elinden kurt gibi yara alır; aslanın önünde cesur olan ahmak olur.

3176. Keşke o yara, cisim üzerine gele idi; ola idi de, îmân ve gönül sâlim olaydı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3176. Keşke o yara, cisim üzerine gelseydi; yeter ki iman ve gönül sağlam kalsaydı.

Bilinmeli ki, peygamberlerin diliyle gelen Allah'ın emrine ve basirete (hakikati görme yeteneği) davet eden evliyaya karşı muhalefet ve kibir, öncelikle kalbi karartır ve emrin hakikati ona giremez olur; kalp katılaşır ve Allah korkusundan nasipsiz kalır. Bu sebeple ona iman girmez; onun muhalefeti ve inadı artar. Sonunda Muntakim (intikam alan) isminden intikam ortaya çıkar ve onu helak eder ve bu intikam sonucunda, kalbi imandan yoksun olduğu halde ahiret âlemine intikal eder. Pir Efendimiz; "Keşke bu intikamın etkisi sadece bedene olsaydı; o kadar önemli olmazdı; ancak batını helak eder ve bu helak ise, ebedî helaktir," buyururlar.

Ma'lûm olsun ki, lisân-ı enbiyâ ile vâki' olan Hakk'ın emrine ve basîrete da'vet eden evliyâya karşı muhalefet ve tekebbür, evvelen kalbi karartır ve hakîkat-ı emr ona giremez olur; ve kasâvet ârız olup haşyet-i Hak'dan bî-nasîb kalır. Binâenaleyh ona îmân dâhil olmaz; onun muhalefeti ve inâdı artar. Nihâyet ism-i Muntakim hazretinden intikām zâhir olup helâk eder ve bu intikām neticesinde, kalbi îmândan hâlî olduğu halde neş'e-i uhrâya intikāl eder. Cenâb-ı Pîr efendimiz; "Keşke bu intikāmın te'sîri yalnız cesede ola idi; o kadar ehemmiyeti haiz olmaz idi; velâkin bâtını helâk eder ve bu helâk ise, helâk-i ebedîdir," buyururlar.

3177. Vaktaki buraya erişti, kuvvetim geldi, bu sırrı nasıl ızhar edebilirim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3177. Buraya geldiğimde kuvvetim yerine geldi, bu sırrı nasıl açıklayabilirim?

Yani söz intikam ve iman konusuna geçtiği zaman, kader sırrı karşısında kaldım ve bu kader sırrını halka açıklamak caiz olmadığından, konuşma gücüm kesildi. Bilinmeli ki Pir Efendimiz yukarıda "Musa (a.s.) ile Firavun'un her ikisi de ilahi iradenin emrindedirler" bahsinde kader sırrına ait gizemleri bir miktar açıklamışlardı. Burada ise bir hikmetten dolayı bu sırrın açıklanmasından dilini çekip, kurtuluş ve necat yolunu öğretirler:

Ya'nî söz intikām ve îmân bahsine intikāl ettiği vakit, sırr-ı kader muvâ- cehesinde kaldım ve bu sırr-ı kaderin ifşâsı ise âmmeye karşı câiz olmadığın- dan, nutkumun kuvveti kesildi. Malûm olsun ki Cenâb-ı Pîr efendimiz yukarıda “Mûsâ (a.s.) ile Fir'avn'ın her ikisi de meşiyyet-i ilâhiyyenin musahharıdırlar" bahsinde sırr-ı kadere âid esrârı bir nebze beyân buyurmuş idiler. Burada ise li-hik- metin bu sırrın îzâhından keff-i lisân buyurup, halâs ve necât yolunu ta'lîm buyururlar:

3178. O tilki gibi karnı nâkıs ediniz; o tilkinin önünde oyunu az yapınız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3178. O tilki gibi karnı eksik ediniz; o tilkinin önünde oyunu az yapınız.

Değerli şârihler bu şerefli beyte çeşitli anlamlar vermişlerdir; fakirin anladığı anlam şudur ki, "tilki"den maksat, insân-ı kâmildir. Çünkü kıssada tilki, arslanın huzurunda kendi benliğini terk edip avların hepsini arslana bıraktı. Ve "arslan"dan maksat da Hak'tır; ve insân-ı kâmil, Hak huzurunda, kıssadaki tilki gibi kendi varlığını ve benliğini tamamen Hakk'a terk etmiş ve varlık lokmasını benlik karnına doldurmaktan vazgeçmiştir; buna karşılık da Yüce Allah, kendi sıfatları ve isimleriyle zuhur kuvvetini ihsan etmiştir. Bu sebeple kıssadaki tilki gibi benliğinden ve benliğinden vazgeçmiş olan insân-ı kâmilin huzurunda Hakk'a karşı varlık ve benlik oyununu az yapınız ve onun gibi Hakk'a karşı varlık lokmasını benlik karnına az doldurunuz.

Şurrâh-ı kirâm bu beyt-i şerîfe muhtelif ma'nâlar vermişlerdir; fakîrin an- ladığı ma'nâ budur ki, "tilki"den murâd, insân-ı kâmildir. Zîrâ kıssada tilki, arslanın huzûrunda kendi enâniyyetini terk edip avların hepsini arslana bı- raktı. Ve "arslan"dan murâd dahi Hak'dır; ve insân-ı kâmil huzûr-ı Hak'da, kıssadaki tilki gibi kendi varlığı ve enâniyyetini kâmilen Hakk'a terk etmiş ve varlık lokmasını batn-ı enâniyyete doldurmaktan vaz geçmiştir; buna mukābil de Hak Teâlâ, kendi sıfât ve esmâsı ile zuhûr kuvvetini ihsân etmiş- tir. Binâenaleyh kıssadaki tilki gibi enâniyetinden ve benliğinden vazgeçmiş olan insân-ı kâmilin huzûrunda Hakk'a karşı varlık ve enâniyet oyununu az yapınız ve onun gibi Hakk'a karşı varlık lokmasını batn-ı enâniyyete az dol- durunuz.

3179. Cümle bizi ve beni onun önüne koyunuz. Mülk O'nun mülküdür, mül- kü O'na veriniz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3179. Bütün bizi ve beni O'nun önüne koyunuz. Mülk O'nundur, mülkü O'na veriniz.

Yani bütün bizlikleri ve benlikleri, gerçek varlık sahibi olan Hakk'ın önüne koyunuz. الْمُلْكُ يَوْمَئِدُ لله (Hac (22/56) Yani "Bugünde mülk Allah'ındır" ayet-i kerimesinde açıklandığı üzere, bütün durumlarda her an ve her oluşta mülk, hakikatte O'nun mülküdür; bu sebeple Hakk'ın mülküne ortaklık iddiasına kalkışmayıp, kendi mülkünü kendisine bırakınız.

Ya'nî bütün bizlikleri ve benlikleri, hakîkî varlık sahibi olan Hakk'ın önü- ne koyunuz. الْمُلْكُ يَوْمَئِدُ لله (Hac (22/56) Ya'nî “Bugünde mülk Allah'ındır" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, cemî-i mevâtında her ân ve şe'nde mülk, hakikatte O'nun mülküdür; binâenaleyh Hakk'ın mülküne işti- râk da'vâsına kıyâm etmeyip, kendi mülkünü kendisine bırakınız.

3180. Siz doğru yola fakîr olarak geldiğiniz vakit, arslan ve arslanın adı mu- [3139] hakkak sizin içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3180. Siz doğru yola fakir olarak geldiğiniz vakit, arslan ve arslanın adı muhakkak sizin içindir.

Yani ey Hakk Yolcuları, siz doğru yol olan Hakk yolunda bütün hareket ve duruşlarınızda Hakk'a muhtaç olduğunuzu kesin olarak idrak ederek geldiğiniz vakit, Hakk'ın zâta, sıfatlara ve isimlere ait tecellileri hep sizin içindir. Nasıl ki "Kim Allah için olursa, Allah da o kimse için olur" hadis-i şerifi, yukarıda geçti.

Ya'nî ey sâlikler, siz doğru yol olan tarîk-ı Hak'da bilcümle harekât ve sekenâtınızda Hakk'a muhtâç olduğunuzu yakînen idrâk ederek geldiğiniz vakit, Hakk'ın tecelliyât-ı zâtiyye ve sıfatıyye ve esmâiyyesi hep sizin içindir. Nitekim من كان لله كان الله له [Kim Allah için olursa, Allah da o kimse için olur] hadîs-i şerîfi, yukarıda geçti.

3181. Zîra ki O mukaddestir ve Sübhân O'nun vasfıdır; nağz ve mağzdan ve kışırdan ârîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3181. Çünkü O mukaddestir ve Sübhân O'nun vasfıdır; nağzdan, mağzdan ve kışırdan arınmıştır.

Yani Hakk'ın zâtı mukaddestir ve "Sübhân" şânına layık olmayan eksikliklerden uzak ve mukaddes olmak O'nun vasfıdır. O'nun zâtı "nağz"dan, yani ruhlar gibi latif olan şeylerin hepsinden ve "mağz"dan, yani zâtında esmâ ve sıfatlardan ve "post"tan, yani maddi âlemden müstağnidir. Yani şerefli zâtının zâtîliği için, bunların hiçbirine lüzum yoktur ve Yüce Allah bunların hepsinden ganidir. Nitekim إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمينَ (Ankebut, 29/6) [Şüphesiz Allah âlemlerden müstağnidir] buyrulur.

Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî bu beytin şerhinde şöyle buyurur: "Mağz lafzının zikredilmesi, sadece "şîr" lafzının münasebeti içindir; ve ondan murat, kemâlât ve kerâmetlerdir. "Nağz"dan murat, bâtınî kemâlâttır; ve "post"tan murat, ibadetler ve mücâhedât ve zâhirî riyâzâttır. Ve bu her iki lafızda arslanla münasebet vardır. Yani insân-ı kâmilin zâhirî ve bâtınî kemâlâttan her neyi varsa, tâlipler ve müridler içindir; aksi takdirde onun için bunlara ihtiyaç kalmamıştır; çünkü o zâtın "ayn"ında istiğrakı sebebiyle, zât olmuştur. Beşerî eksikliklerden ve kemâlâttan münezzeh ve pak olmuştur. Şimdi eğer onun riyâzet ve mücâhedesi varsa, halk içindir. Nitekim III. ciltte Davud (a.s.) lisanından gelecektir ki:

"Ben güneş gibi nur içine garkım; kendi muhitimi nurdan ayrı bilmiyorum. Benim namaz ve halvet tarafına gidişim, halka yolu öğretmek içindir."

Ve eğer bâtınî kemâlât varsa, o da onlar içindir; çünkü onun fena âleminden, beka âlemine dönüşü ve kemâlât süsleriyle süslenmiş ve kerâmet nakışlarıyla bezenmiş hilâfet hil'atine bürünmesi, yaratılmışların irşadı ve hidayeti içindir. Ta ki her bir kimse onun ahlakıyla ahlaklanması ve vasıflarıyla vasıflanması miktarınca Hakk'a ulaşsın. Bu sebeple o getirdiği kemâlâtı onlar için getirmiştir; ta ki o kemâlâtı, onun sohbeti ve hizmeti sebebiyle kendilerine çeksinler ve Hz. Hakk'a ulaşsınlar ve onun kemâlâtını kendilerine çekmeleri, aynen Hakk'a ulaşmaktır. Nitekim onu görmek, aynen Hakk'ı görmektir. Ne zaman ki Bayezid-i Bistâmî hazretlerine Cenâb-ı Hak hilâfetini ve niyâbetini giydirdi ve buyurdu ki: "Benim suretim ile benim halkım tarafına git; seni görmek isteyen kimse, beni görmek ister; ve halkı benim tarafıma davet et!" Bayezid hazretleri bayıldı ve kendinden geçti. Sonra nida geldi ki, "Benim habibimi tekrar bana getiriniz ki, onun benim ayrılığıma sabrı ve takati yoktur." Bu sebeple Hz. Bayezid müstehleklerden (Allah'ta yok olanlardan) olmuştur. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Esrârü'l-Halvet risalelerinde buyururlar ki و ان منهم المستهلك في ذلك المقام کابی عقال المغربی و غیره کابی یزید البسطامی و منهم المردود الى بداية و هو اكمل من المستهلك -Yani “Muhakkak bu makamda onlardan bazıları Ebi İkal Mağribî vesaire ve Ebi Yezid-i Bistâmî gibi müstehlektir. Ve onlardan bazıları da başlangıca geri döndürülmüştür; ve o geri döndürülenler müstehlekten daha mükemmeldir." Şimdi anlaşıldı ki, kâmilin her neyi varsa, hep halk içindir.

Yine Hint şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri buna itirazen şöyle buyururlar: “Şeyh Velî Muhammed (Allah ona rahmet etsin) demiştir ki, “mağz”dan murat bâtınî kemâlâttır ilh... Bu takdirde "Sübhân” ve “paklık”ın insana isnat edilmesi gerekir; bu ise edeplilerden uzaktır. Bununla birlikte onun açıklamasından bâtınî kemâlâta da muhtaç olmaması gerekir; bu ise yanlıştır. Çünkü bâtınî kemâlâta sınır yoktur. Fenâdan sonra bekaya, inişten sonra, her vakit kemâlâtın artmasına muhtaçtır ve zâtta istiğrakından onun taayyünü (belirginleşmesi) gerçekte ortadan kalkmış değildir, ancak şühûddan (görmekten) ortadan kalkmıştır. Ve bu şühûdun kalkması, fenâdan sonra bekada değildir. Şimdi mademki o kuldur, ibadete muhtaçtır. Evet, o kendini tamamlamak için menduplara (yapılması tavsiye edilen şeylere) muhtaç değildir. Nitekim III. ciltte açıklanacaktır; velakin farzları yerine getirme ve haramlardan ve mekruhlardan kaçınma zaruridir, bir vakit düşmez. Ve kâmilin ibadeti şükür için olur; yoksa halk için ve tabi olanlar için değildir."

Bu itirazlara da şöyle cevap vermişlerdir: "Bahru'l-Ulûm hazretlerinin "Sübhân" ve "Kuddûs"ün insana isnat edilmesi gerekir buyurmasında ne uzaklık vardır. Çünkü insân-ı kâmil ne zaman ki Hakk'ın ayn'ı (özü) olmuştur ve beşerî sıfatlardan fani olmuştur; bu sebeple elbette Hakk'ın sıfatlarıyla vasıflanır. Evet, vücub (vacip olma) sıfatı bir mazharda (tecelli yerinde) zuhur etmez; ve nitekim Mevlânâ Câmî (Allah ona rahmet etsin) buyurmuşlardır: "..ve kötü edep bir vakit gerekir ki, o insân-ı kâmil kendisini "Sübhân" ile kıla ve kulluk ile zuhur etmeye ve kendi fakr u ihtiyacına bakmaya; ve ama eğer diğer bir şahıs o insân-ı kâmilin beka-billahına (Allah ile beka bulmasına) nazaran onu Hakk'ın sıfatlarıyla vasıflarsa, kötü edep değildir." Fakir derim ki, şerefli beytin manası Hakk'a yönlendirilirse bu açıklamalara lüzum kalmaz. Nitekim yukarıda yazıldı ve İsmail-i Ankaravî hazretleri dahi bu suretle yönlendirmiştir; ve insân-ı kâmile yönlendirilmesi için de bir zaruret yoktur.

Ya'nî Hakk'ın zâtı mukaddestir ve "Sübhân" şânına lâyık olmayan nakāyisden münezzeh ve mukaddes olmak O'nun vasfıdır. O'nun zâtı "nağz"dan, ya'nî ervâh gibi latîf olan şeylerin cümlesinden ve "mağz"dan, ya'nî zâtında esmâ ve sıfâttan ve "post"tan, ya'nî âlem-i kesâfetten bî-niyâzdır. Ya'nî zât-ı şerîfinin zâtıyyeti için, bunların hiç birisine lüzûm yoktur ve Hak Teâlâ bunların cümlesinden ganîdir. Nitekim إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمينَ (Ankebut, 29/6) [Şübhesiz Allah âlemlerden müstağnîdir] buyrulur.

Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî bu beytin şerhinde şöyle buyurur: "Mağz, lafzının îrâdı, mahza “şîr" lafzının münasebeti içindir; ve ondan murâd, kemâlât ve kerâmâttır. "Nağz”dan murâd, kemâlât-ı bâtınîdir; ve "post"tan murâd, ibâdât ve mücâhedât ve riyâzât-ı zâhirîdir. Ve bu her iki lafızda arslanla münasebet vardır. Ya'nî insân-ı kâmilin kemâlât-ı zâhire ve bâtıneden her nesi varsa, tâlibler ve mürîdler içindir; ve illâ onun için bunlara ihtiyaç kalmamıştır; zîrâ ki o zâtın "ayn"ında istiğrâkı sebebiyle, zât olmuştur. Nakāis ve kemâlât-ı beşeriyyeden münezzeh ve pâk olmuştur. İmdi eğer onun riyâzet ve mücâhedesi varsa, halk içindir. Nitekim III. cildde Dâvud (a.s.) lisânından gelecektir ki:

"Ben güneş gibi nûr içine garkım; kendi muhitimi nûrdan ayrı bilmiyorum. Benim namaz ve halvet tarafına gidişim, halka yolu ta'lîm içindir."

Ve eğer kemâlât-ı bâtınî varsa, o da onlar içindir; zîrâ onun âlem-i fenâdan, âlem-i bakāya rücû'u ve tırâz-ı kemâlâttan mutarraz ve nukūş-ı kerâmât ile münakkaş olan hil'at-ı hilâfete bürünmesi, halâikın irşâd ve hidâyeti içindir. Tâ ki her bir kimse onun ahlâkıyla tahalluku ve evsâfıyla ittisafı mikdârınca Hakk'a vâsıl ola. Binâenaleyh o getirdiği kemâlâtı onlar için getirmiştir; tâ ki o kemâlâtı, onun sohbeti ve hizmeti sebebiyle kendilerine çeksinler ve Hz. Hakk'a vâsıl olsunlar ve onun kemâlâtını kendilerine çekmeleri, ayniyle Hakk'a vusûldür. Nitekim onu görmek, ayniyle Hakk'ı görmektir. Vaktâki Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine Cenâb-ı Hak hilâfetini ve niyâbetini giydirdi ve buyurdu ki: "Benim sûretim ile benim halkım tarafına git; seni görmek isteyen kimse, beni görmek ister; ve halkı benim tarafıma da'vet et!" Bâyezîd hazretleri bayıldı ve bî-hûş oldu. Ba'dehû nidâ geldi ki, "Benim habîbîmi tekrâr bana getiriniz ki, onun benim ayrılığıma sabrı ve tâkatı yoktur." Binâenaleyh Hz. Bâyezîd müstehleklerden olmuştur. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Esrârü'l-Halvet risâlelerinde buyururlar ki و ان منهم المستهلك في ذلك المقام کابی عقال المغربی و غیره کابی یزید البسطامی و منهم المردود الى بداية و هو اكمل من المستهلك -Yani “Muhahhak bu makāmda onlardan ba'zıları Ebî İkāl Mağribî vesâire ve Ebî Yezîd-i Bistâmî gibi müstehlektir. Ve onlardan ba'zıları da bidâyete redd olunmuştur; ve o merdûd olanlar müstehlekten ekmeldir." İmdi anlaşıldı ki, kâmilin her nesi varsa, hep halk içindir.

Yine Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri buna i'tirâzen şöyle buyururlar: “Şeyh Velî Muhammed (rahimehullâh) demiştir ki, “mağz”dan murâd kemâlât-ı bâtıniyyedir ilh...Bu takdirde "Sübhân” ve “pâkî”nin insana ıtlâkı lâzım gelir; bu ise müteeddiblerden baîddir. Maahâzâ onun takrîrinden kemâlât-ı bâtıneye de muhtaç olmaması lâzım gelir; bu ise galattır. Zîrâ kemâlât-ı bâtıneye had yoktur. Fenâdan sonra bakāya, nüzûlden sonra, her vakit izdiyâd-ı kemâle muhtâçdır ve zâtta istiğrâkından onun taayyünü vâki'de mürtefi' değildir, ancak şühûddan mürtefi'dir. Ve bu şühûdun kalkması, fenâdan sonra bakāda değildir. İmdi mâdemki o abddir, ibâdete muhtaçdır. Evet, o kendini tekmîl için mendûbâta muhtaç değildir. Nitekim III. cildde tavzîh olunacaktır; velâkin ferâiz[i îfâ] ve muharremâttan ve mekrûhâttan ictinâb zarûrîdir, bir vakit sâkıt olmaz. Ve kâmilin ibâdeti şükür için olur; yoksa halk için ve ittibâ' edenler için değildir."

Bu i'tirâzâta da şöyle cevab vermişlerdir: "Bahru'l-Ulûm hazretlerinin "Sübhân" ve "Kuddûs"ün insana ıtlâkı lâzım gelir buyurmasında ne bu'd vardır. Zîrâ insân-ı kâmil vaktâki ayn-ı Hak olmuştur ve sıfât-ı beşerîden fânî olmuştur; binâenaleyh elbette sıfât-ı Hak ile muttasıf olur. Evet, sıfat-ı vücûb bir mazharda zâhir olmaz; ve nitekim Mevlânâ Câmî (aleyhi'r-rahme) buyurmuşlardır: "..ve sû-i edeb bir vakit lâzım gelir ki, o insân-ı kâmil kendisini "Sübhân" ile kıla ve abdiyyet ile zâhir olmaya ve kendi fakr u ihtiyacına nazar etmiye ve ammâ eğer diğer bir şahıs o insân-ı kâmilin bakā-billâhına nazaran onu sıfât-ı Hak ile mevsûf kılarsa, sû'-i edeb değildir." Fakîr derim ki, beyt-i şerîfin ma'nâsı Hakk'a tevcîh olunursa bu tavzîhâta lüzûm kalmaz. Nitekim yukarıda yazıldı ve İsmâîl-i Ankaravî hazretleri dahi bu sûretle tevcîh buyurmuştur; ve insân-ı kâmile tevcîhi için de bir zarûret yoktur.

3182. Mevcud olan her şikâr ve her kerâmât, o şahın kulları içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3182. Mevcut olan her av ve her keramet, o şahın kulları içindir.

İnsân-ı kâmilden ortaya çıkan ilahi isim ve sıfatların eserleri ve olağanüstü haller (hâvârık-ı âdât) hep Yüce Allah'ın kullarını Hakk tarafına çekmek içindir.

İnsân-ı kâmilden zâhir olan esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin âsârı ve hâvârık-ı âdât hep Hak Teâlâ'nın kullarını cânib-i Hakk'a celb içindir.

3183. Şahın tama'ı yoktur; bütün bu devleti halk için yaptı; saâdet o kimseye ki, anladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3183. Şahın tamahı yoktur; bütün bu devleti halk için yaptı; saadet o kişiye ki, anladı.

Yüce Allah mutlak ganiydir (hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır); âlemi yaratması, bir şeye tamahından dolayı değildir; aksine, isimlerine ve sıfatlarına ve onların mazharlarına (tecelli yerlerine) rahmet-i rahmâniyyesi (her şeyi kuşatan rahmeti) olduğu için, onları ortaya çıkardı ve bu rahmet sebebiyle onları yokluk karanlığından, izafî varlık âlemine çıkardı; ve yok olan şeyin var olması, onun hakkında rahmet ve devlettir. Ne mutlu o kişiye ki, bu hakikati anlayıp kendisinin ve bütün âlemlerin merhum (rahmet olunmuş) olduğunu bildi!

Hak Teâlâ ganiyy-i mutlaktır; âlemi halk buyurması, bir şeye tama'ından dolayı değildir; belki esmâsına ve sıfatına ve onların mezâhirine rahmet-i rahmâniyyesi olduğu için, onları ızhâr buyurdu ve bu rahmet sebebiyle onları ketm-i ademden, vücûd-ı izâfî âlemine çıkardı; ve ma'dûm clan şeyin mevcûd olması, onun hakkında rahmet ve devlettir. Ne mutlu o kimseye ki, bu hakikatı anlayıp kendisinin ve bilcümle avâlimin merhûm olduğunu bildi!

3184. O zât ki, devleti ve iki serâyı yarattı; mülk ve devletler O'nun ne işine yarar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3184. O zât ki, devleti ve iki sarayı yarattı; mülk ve devletler O'nun ne işine yarar?

Devleti, dünyayı ve ahireti yaratan Yüce ve Ulu Zât'ın, dünyevî ve uhrevî mülkler ile onların devlet ve saadetleri ne işine yarar? O'nun biricik Zât'ı tam bir müstağnilik (hiçbir şeye ihtiyacı olmama) hâlindedir.

Devleti ve dünyayı ve âhireti yaratan Zât-ı Ecell ve A'lâ'nın emlâk-i dünyeviyye ve uhreviyye ve onların devlet ve saâdetleri ne işine yarar? Zât-ı ahadiyyesi kemâl-i istiğnâdadır.

3185. Sû'-i zandan hacil olmamanız için, Sübhan'ın huzurunda kalbi hıfz ediniz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3185. Kötü zandan utanmamanız için, Yüce Allah'ın huzurunda kalbi koruyunuz.

Allah'a karşı kötü zannın çeşitleri vardır; hepsinin kaynağı cehalet ve gaflettir. Bir çeşidi, âlemdeki suretleri her yönüyle Allah'tan başka görmek; bu görüş insana benlik, varlık ve gurur verir; ve bu, sırf tenzih (Allah'ı her türlü eksiklikten arındırma)dir. Bir çeşidi de âlemdeki suretleri her yönüyle Allah'ın Zâtı'nın "aynı" (özü) görmek; bu da kulluk mertebesinin ve şeriatların geçersiz kılınmasını gerektirir; ve bu, sırf teşbih (Allah'ı yaratılmışlara benzetme)dir. Bu iki görüşün içinde Cebriyye ve Kaderiyye (kader konusunda aşırı görüşlere sahip iki mezhep) topluluklarının inançları gibi birçok kötü inanç gizlidir. Bu sebeple Allah'ın huzurunda bu gibi kötü zanlardan kalbinizi koruyunuz ve Kur'ân-ı Kerîm'in öğrettiği şekilde Allah'ı tenzih ederken teşbih, teşbih ederken tenzih ediniz.

Hakk'a sû'-i zannın nevi'leri vardır; cümlesinin menşe'i cehl ve gaflettir. Bir nev'i, suver-i âlemi her vech ile Hakk'ın gayri görmektir; bu görüş insana enâniyyet ve varlık ve gurûr verir; ve bu tenzîh-i sırfdır. Ve bir nev'i dahi suver-i âlemi her vech ile zât-ı Hakk'ın "ayn”ı görmektir; bu da mertebe-i abdiyyetin ve şerâyi'in ibtâlini îcâb eder; ve bu teşbîh-i sırfdır. Bu iki görüşün zımnında Cebriyye ve Kaderiyye tâifelerinin i'tikādları gibi birçok kötü i'tikādlar mündemicdir. Binâenaleyh Hakk'ın huzurunda bu gibi sû'-i zanlardan kalbinizi muhafaza ediniz ve Kur'ân-ı Kerîm'in ta'lîmi vech ile Hakk'ı tenzîhde teşbih ve teşbîhde tenzîh ediniz.

3186. Zîra ki o, hâlis süt içindeki saç teli gibi sırrı ve fikri ve cüst ü cûyu görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3186. Çünkü o, saf süt içindeki saç teli gibi sırrı ve fikri ve araştırmayı görür.

Yani kalbinizi Allah'ın huzurunda koruyunuz, çünkü فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَىٰ (Tâhâ, 20/7) yani “Çünkü O, sırrı ve daha gizli olanı bilir” ve إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفَىٰ عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ (Âl-i İmrân, 3/5) yani “Şüphesiz Yüce Allah'a yerde ve gökte hiçbir şey gizli kalmaz” ayet-i kerimelerinde açıklandığı üzere gizliyi ve düşünceyi ve iç âlemin araştırılmasını bilir; çünkü bu düşünceler, saf süt gibi temiz olan insan ruhuna arız olan ve saç teline benzeyen şeylerdir.

Ya'nî kalbinizi huzûr-ı Hak'da muhafaza ediniz, çünkü فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَىٰ (Tâhâ, 20/7) ya'nî “Zîrâ O, sırrı ve ahfayı bilir ve إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفَىٰ عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ (Al-i İmrân, 3/5) ya'nî “Muhakkak Allah Teâlâ'ya arzda ve semâda olan bir şey gizli değildir" âyet-i kerîmelerinde beyân buyrulduğu üzere gizliyi ve düşünceyi ve bâtının taharrîsini bilir; zîrâ bu havâtır, hâlis süt gibi sâf olan rûh-ı insânîye ârız olan ve saç teline müşâbih olan şeylerdir.

3187. O kimse ki, nakışsız sade-sîne oldu, gaybın nakışlarına ayîne oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3187. O kimse ki, nakışsız sade bir gönle sahip oldu, gaybın nakışlarına ayna oldu.

Yani kötü ve iyi düşüncelerden arınmış olan kimsenin kalbi, bir ayna gibi parlak olunca, ona gayb âleminin nakışları, yani ilahi ilme ait suretler yansır ve o zaman mazharların (tecelli yerlerinin) yatkınlıklarına ve kader sırrına vâkıf olur.

Ya'nî havâtır-ı mezmûme ve mahmûdeden sâf olan kimsenin kalbi, bir âyîne gibi mücellâ olunca, ona âlem-i gaybın nakışları, ya'nî suver-i ilmiyye-i ilâhiyye aks eder ve o vakit mezâhirin isti'dâdâtına ve sırr-ı kadere muttali' olur.

3188. Bizim sırrımıza şübhesiz mûkın olur; zîrâ ki mü'min, mü'minin aynası olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3188. Bizim sırrımıza şüphesiz kesin bilgiyle vâkıf olur; çünkü mümin, müminin aynası olur.

Kalbi saf olan velî (Allah dostu), şüphesiz bizim sırrımıza tam bir kesin bilgiyle muttali olur. Çünkü "Mümin müminin aynasıdır" hadis-i şerifi gereğince, Mümin müminin aynasıdır. Birinci "mümin"den kasıt Hak'tır; çünkü "Mümin" "O Melîk'tir, Selâm'dır, Mümin'dir, Müheymin'dir" (Haşr, 59/23) ayet-i kerimesinde beyan buyrulduğu üzere "esmâ-i hüsnâ"dandır; ve anlamı emniyet vericidir. "Mümin" olan Yüce Allah, kalbi saf olan müminde, bu isim ile ortaya çıktığı zaman, ona şüphelerden emniyet verir; ve onun sırları, kesin bilgiyle ona açılır ve malum olur. Bundan anlaşılır ki, kalbi saf olmayan bir mümine ilahi sırlar açılmaz.

Kalbi sâf olan velî, şübhesiz bizim sırrımıza kemâl-i yakîn ile muttali' olur. Çünkü الْمُؤْمِنُ مِرْآةُ الْمُؤْمِنِ [Mü'min mü'minin aynasıdır] hadîs-i şerîfi mûcibince, Mü'min mü'minin aynasıdır. Birinci "mü'min"den murâd Hak'dır; zîrâ “Mü'min” الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ (Haşr, 59/23) [O Melîk'dir, Selâm'dır, Mü'min'dir, Müheymin'dir] âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere “esmâ-i hüs- nâ"dandır; ve ma'nâsı emn bahş edicidir. "Mü'min" olan Hak Teâlâ, kalbi sâf olan mü'minde, bu isim ile zâhir olduğu vakit, ona şeklerden emn bahş eder; ve onun esrârı, ber-vech-i yakîn ona mekşûf ve ma'lûm olur. Bundan anlaşı- lır ki, kalbi sâf olmayan bir mü'mine esrâr-ı ilâhiyye münkeşif olmaz.

3189. O bizim nakdimizi mihek üzerine vurduğu vakit, imdi yakîni şekden açık olarak bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3189. O bizim nakdimizi mihenk taşına vurduğu zaman, şimdi yakîni (şüpheye yer bırakmayan kesin bilgi) şekten (şüpheden) açıkça bilir.

"Nakid"den kasıt, duyularımız aracılığıyla kalbimize gelen fikrî ilhamlar (vâridât-ı fikriyye) ve "mihenk"ten kasıt, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) temiz ruhudur. Yani bizim fikrî ilhamlarımızı, insân-ı kâmil temiz ruhunun mihenk taşına vurduğu zaman, onların şüphe dairesinde mi olduğunu, yoksa yakîn mertebesinde mi olduğunu; onları açıkça görür ve bilir.

"Nakid"den murâd, havâssimiz vasıtasıyla kalbimize gelen vâridât-ı fik- riyye ve "mihek"den murâd, insân-ı kâmilin rûh-ı pâkidir. Ya'nî bizim vâri- dât-ı fikriyyemizi, insân-ı kâmil rûh-ı pâkinin mihekkine vurduğu vakit, on- lar şek dairesinde midir, yoksa yakîn mertebesinde midir; onları açıktan açı- ğa görür ve bilir.

3190. [3149] Mâdemki onun cânı nakidlerin mihekki olur, binâenaleyh nakdi ve kal- pı görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3190. [3149] Mademki onun canı nakitlerin mihenk taşı olur, bu sebeple nakdi ve kalbini görür.

İnsân-ı kâmilin mihenk taşı hükmünde olan canı, nakit para hükmünde olan yakin derecesindeki fikirleri ve kalp para hükmünde olan şüphe ve zan derecesindeki kalbe gelen düşünceleri görür; ve bu sebeple karşısında olan kişinin kalbine gelen şeylerin kıymetini takdir eder.

Insân-ı kâmilin mihek mesâbesinde olan cânı, nakid para mesâbesinde olan yakîn derecesindeki efkârı ve kalp para mesâbesinde olan şek ve zan de- recesindeki havâtırı görür; ve binâenaleyh karşısında olan şahsın vâridât-ı kalbiyyesinin kıymetini takdîr eder.

## Gözleri onlar ile rûşen olmak için, pâdişâhların ârif sûfīleri

3191. Padişahların öyle âdeti var idi ki, bunu, eğer hâtırında ise, işitmiş olacaksın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3191. Padişahların öyle âdeti vardı ki, bunu, eğer hatırlıyorsan, işitmiş olacaksın.

Yukarıda "Mü'min, mü'minin aynasıdır" hadis-i şerifinin anlamı geçmişti. Dünya ve ahiret devletinin korunması için geçmiş padişahların, saf olan sûfîleri ayna makamında karşılarına oturttuklarını açıklayarak Cenâb-ı Pîr bu kıssayı anlatmışlardır. Çünkü hakiki mü'min olan sûfîlerin kalpleri, Mü'min ism-i şerifiyle tecelli eden Hakk'ın aynasıdır; ve Hakk'ın bu ism-i şerifinin tecelli mahalli olan sûfîlerin karşısında oturmak kalplerin temizlenmesine sebeptir. Nasıl ki Mesnevî-i Şerif'te şöyle buyrulur: (Cilt II, 3149 numaralı beyit.) Nazmen tercüme: "Allah katında oturmak isteyen, evliyanın huzurunda otursun."

Yukarıda "Mü'min, mü'minin âyînesidir" hadîs-i şerîfinin ma'nâsı geçmiş idi. Dünyâ ve âhiret devletinin hıfzı için selâtîn-i mâziyenin, sâfî olan sûfîleri âyîne makāmında karşılarına oturttuklarını beyânen Cenâb-ı Pîr bu kıssayı îrâd eylemişlerdir. Zîrâ mü'min-i hakîkî olan sûfîlerin kalbleri, Mü'min ism-i şerîfiyle tecellî buyuran Hakk'ın âyînesidir; ve Hakk'ın bu ism-i şerîfinin mazhar-ı tecellîsi olan sûfîlerin karşısında oturmak tahâret-i kulûba sebebdir. Nitekim Mesnevî-i Şerîf'de şöyle buyrulur: (Cild II, 3149 numaralı beyit.) Nazmen tercüme: "Oturmak isteyen nezd-i Huda'da Otursun o, huzûr-ı evliyâda."

3192. Onların sol yanlarında pehlivanlar dururlar; zîra ki kalb sol yanda bend-de olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3192. Onların sol yanlarında pehlivanlar dururlar; çünkü kalp sol yanda bağlıdır.

Yine geçmiş padişahların, pehlivanlarını sol taraflarında oturtmaları âdetleri idi; çünkü insanın kalbi sol tarafına bağlıdır ve pehlivanların kalp tarafında oturtmaları, onların kuvvet ve cesaretlerinin padişahların kalplerine yansıması içindir. Nasıl ki birlikte yemek yiyenlerin iştahları birbirine sirayet eder.

Yine selâtîn-i mâziyenin, pehlivanları sol taraflarında oturtmaları âdetleri idi; çünkü kalb-i insânî sol tarafına bağlıdır ve pehlivanların kalb tarafında oturtmaları, onların kuvvet ve şecâatlerinin kulûb-ı selâtîne aks etmesi içindir. Nitekim birlikte taâm edenlerin iştihâları birbirine sirâyet eder.

3193. Defterdar ve ehl-i kalem sağ taraftadır; zîrâ ki ilim ve yazı ve sebt o el içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3193. Defterdar ve kalem ehli sağ taraftadır; çünkü ilim, yazı ve kaydetme o el içindir.

"Müşrif" defterdar ve "ehl-i kalem" kâtip demektir. Yani eski padişahlar defterdarları ve kâtipleri sağ taraflarına oturturlardı; çünkü ilmi kâğıt üzerine yazı ile tespit etmek, sağ elin sanatıdır. İşte vaktiyle yer belirlemede böyle münasebetler gözetilirdi.

"Müşrif" defterdâr ve "ehl-i kalem" kâtib demektir. Ya'nî eski pâdişahlar defterdârları ve kâtibleri sağ taraflarına oturturlar idi; çünkü ilmi kâğıt üzerine yazı ile tesbît etmek, sağ elin san'atıdır. İşte vaktiyle ta'yîn-i mevâzi'de böyle münasebetler gözetilir idi.

3194. Sûfilere muvâcehede mevzi' verirler; zîra cânın âyînesidirler ve âyîneden iyidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3194. Sûfilere yüzleşmede yer verirler; çünkü canın aynalarıdırlar ve aynadan daha iyidirler.

3195. Gönül aynası nakş-ı bikri kabul etmek için, zikir ve fikirde sîneye saykaller vurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3195. Gönül aynası, bakir nakşı kabul etmek için, zikir ve fikirde sîneye cilâlar vurmuştur.

"Nakş-ı bikr"den (ilk defa ortaya çıkan, bakir nakış) kastedilen, işitilmemiş ve görülmemiş olan ilahi bilgiler ve hakikatlerdir. Yani gönül aynası, işitilmemiş ve görülmemiş olan ledün ilimlerinin (Allah katından gelen ilimler) nakışlarını kabul etmek için, zikir ve ilahi fikirde derinleşmek suretiyle sîneye cilâ vurup parlatmıştır. "Saykal" (cilâ aleti) eskiden madenlerden yapılan aynalara cilâ vermek için kullanılan bir alettir. Mutlaka cilâlı olan şeylerdeki pası giderecek bir alet anlamında kullanılır; buna "mıskale" (cilâ aleti) de derler. "Zikr ü fikr-i ilâhî" (Allah'ı anma ve düşünme) de kalbin cilâlarıdır; Allah'tan başka şeylerin paslarını kalpten giderir.

"Nakş-ı bikr"den murâd, işitilmemiş ve görülmemiş olan maârif ve hakāik-ı ilâhiyyedir. Ya'nî gönül âyînesi işitilmemiş ve görülmemiş olan ulûm-ı ledünniyye nukūşunu kabûl etmek için, zikir ve fikr-i ilâhîde müstağrak olmak sûretiyle şîneye saykal vurup parlatmıştır. "Saykal" eskiden ma'deniyyâttan yapılan âyînelere cilâ vermek için müsta'mel âlettir. Mutlakā mücellâ olan şeylerdeki pası izâle edecek bir âlet ma'nâsında kullanılır; buna "mıskale" de derler. "Zikr ü fikr-i ilâhî" dahi kalbin saykalleridir; mâsivâ paslarını kalbden izâle eder.

3196. Her kim ki o, sulb-i fıtratdan güzel doğdu, aynayı onun önüne koymak lâzımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3196. Her kim ki o, fıtratın özünden güzel doğdu, aynayı onun önüne koymak lâzımdır.

"Sulb" sözlükte, bel kemiğine denir; ve "fıtrat" yaratılış ve işlerin başlangıcı anlamındadır. Burada "sulb-i fıtrat" (fıtratın özü) tabiri ile yaratılışın aslı anlamı kastedilir; ve yaratılışın aslı ise, ilahi ilimdeki suretler mertebesinden başlar. Yani ilahi ilimde sabit hakikati mutlu olarak doğan bir kimseyi, saf ayna olan insân-ı kâmilin karşısına koymak lâzımdır ki, böyle bir kimseye fesat âleminde arız olan mâsivâ (Allah dışındaki her şey) pasları, insân-ı kâmilin telkin edeceği zikir ve fikirler ile silinerek, kendi kalbinin saflığını o saf aynada müşahade etsin.

"Sulb" lügatte, bel kemiğine derler; ve "fitrat" yaradılış ve işlerin bidayeti ma'nâsınadır. Burada "sulb-i fıtrat" ta'bîri ile asl-ı hilkat ma'nâsı murâd buyrulur; ve asl-ı hilkat ise, suver-i ilmiyye-i ilâhiyye mertebesinden başlar. Ya'nî ilm-i ilâhîde ayn-ı sâbitesi saîd olarak doğan bir kimseyi, âyîne-i sâf olan insân-ı kâmilin karşısına koymak lâzımdır ki, böyle bir kimseye âlem-i fesâdda ârız olan mâsivâ pasları, onun telkîn edeceği zikir ve fikirler ile silinerek, kendi kalbinin safvetini o âyîne-i sâfda müşâhede etsin.

3197. Güzel yüz ayînenin âşıkı olur; cânın saykali de takve'l-kulûbdan geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3197. Güzel yüz aynanın âşıkı olur; canın cilası da kalplerin takvasından geldi.

Yani yüzü güzel olan kimse daima aynaya bakmak ister ve aynanın âşıkıdır ve ayna onun dostudur; çirkin olan kimsenin ise ayna düşmanıdır. Bu sebeple, yaratılış itibarıyla güzel olarak doğanlar, ayna hükmünde olan insân-ı kâmilin âşıkı olur ve canların cilası da kalplerin temizliğinden ve kalplerin temizliği de şeriata uymaktan olur. Çünkü beş duyu, şer'î hükümlerin sınırları dâhilinde kullanılırsa, kalp kötü düşüncelerden temizlenir ve kalp temizlenince ruh da parlar.

Ya'nî yüzü güzel olan kimse dâimâ âyîneye bakmak ister ve âyînenin âşıkıdır ve âyîne onun dostudur; ve çirkin olan kimsenin ayna düşmanıdır. Binâenaleyh sulb-i fıtratdan güzel olarak doğanlar, ayna mesâbesinde olan insân-ı kâmilin âşıkı olur ve cânların saykali de kalblerin tahâretinden ve kalblerin tahâreti şerîata riâyetten olur. Zîrâ havâss-i hamse, ahkâm-ı şer'iyye hudûdu dâiresinde kullanılırsa, kalb havâtır-ı mezmûmeden pâk ve kalb pâk olunca rûh da mücellâ olur.

## Yûsuf (a.s.)ın huzûruna misafir gelmesi ve Yûsuf (a.s.)ın tuhfe ve hediye taleb etmesi

3198. Afakdan merhametli bir dost geldi; Yûsuf-ı sıddîka misafir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3198. Dış âlemden merhametli bir dost geldi; Yusuf-ı Sıddık'a misafir oldu.

3199. Ki çocukluk vaktinde aşina idiler; aşinalık yastığı üzerine dayanıcı idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3199. Çocukluk vaktinde aşina idiler; aşinalık yastığı üzerine dayanıcı idiler.

3200. Ona kardeşlerinin cevrini ve hasedini hatırlattı; dedi ki: O zincîr idi ve [3158] biz arslan.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3200. Ona kardeşlerinin eziyetini ve kıskançlığını hatırlattı; dedi ki: O zincir idi ve biz arslan.

Misafir, Yusuf'a (a.s.) kardeşlerinin kendisine karşı yaptıkları eziyeti ve kıskançlığı hatırlattı. Hz. Yusuf ona cevap olarak dedi ki: O eziyet ve kıskançlık zincir gibi idi ve biz de bir arslan gibi idik.

Misafir Yûsuf (a.s.)a, kardeşlerinin kendisine karşı yaptıkları cevri ve hasedi hatırlattı. Hz. Yûsuf ona cevâben dedi ki: O cevir ve hased zincir gibi idi ve biz de bir arslan gibi idik.

3201. Arslana zincirden âr olmaz; ve bizim için kazâ-yı Hak'dan şikâyet yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3201. Arslana zincirden utanmak olmaz; ve bizim için Allah'ın kazâsından şikâyet yoktur.

Kardeşlerin kıskançlığı yüzünden başımıza gelen eziyet, bir arslanın zincire bağlanması türünden ilâhî bir kazâ idi. Arslanın zincire bağlanması, kendisinin kuvvetinin şiddetini ilân ettiği için, ona utanılacak bir durum değildir. Biz peygamberler topluluğunun Allah'ın kazâsından şikâyetimiz yoktur.

İhvânın hasedi yüzünden başımıza gelen cevr, bir arslanın zincire bağlanması kabílinden bir kazâ-yı ilâhî idi. Arslanın zincire bağlanması, kendisinin şiddet-i kuvvetini i'lân olduğu için, ona âr değildir. Biz zümre-i enbiyânın kazâ-yı Hak'dan şikâyetimiz yoktur.

3202. Arslanın boynunda zincir var idi; bütün zincir yapanların üzerine bey oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3202. Aslanın boynunda zincir vardı; bütün zincir yapanların üzerine bey oldu.

Gerçekten benim boynuma esaret zincirini takıp köle diye sattılar; fakat sonradan Mısır hükümetinde bey oldum ve bütün zincir yapan ustalar benim idarem altında kaldılar.

Vâkıâ benim boynuma esâret zincirini takıp köle diye sattılar; fakat bilâhare Mısır hükümetinde bey oldum ve bütün zincir yapan ustalar zîr-i idâremde kaldılar.

3203. Dedi: Zindandan ve kuyudan nasıl oldun? Dedi: Muhakda ve noksânda ay gibi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3203. Dedi: Zindandan ve kuyudan nasıl oldun? Dedi: Muhakda ve noksânda ay gibi!

"Muhâk" (ayın sonunda görünmez hâle gelmesi) kamerî ayların sonunda ayın görünmez bir hâle gelmesi anlamındadır. Yani misafir dedi ki: "Seni kardeşlerin kuyuya attıkları ve seni Mısır'a köle diye sattıkları zaman, Mısır azizinin eşi olan Züleyha'nın iftirası yüzünden seni hapse koydular. Sen kuyuda ve zindanda ne halde idin?" Hz. Yusuf cevaben: "Muhak halinde, nuru görünmez olan ay gibi oldum" buyurdu.

"Muhâk" şuhûr-ı kameriyyede ayın nihâyetinde ayın görünmez bir hâle gelmesi ma'nâsınadır. Ya'nî misafir dedi ki: "Seni kardeşlerin kuyuya attılar ve seni Mısır'a köle diye sattıkları vakit, azîz-i Mısr'ın zevcesi olan Züleyhâ'nın iftirası yüzünden seni habse koydular. Sen kuyuda ve zindanda ne halde idin?" Hz. Yûsuf cevâben: “Muhâk hâlinde, nûru görünmez olan ay gibi oldum" buyurdu.

3204. Muhakda her ne kadar yeni ay iki kat olur; nihayette gök üzerinde bedir olmaz mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3204. Muhakda her ne kadar yeni ay iki kat olur; nihayette gök üzerinde bedir olmaz mı?

Muhak (ayın son günleri) hâlinde yeni ay hilâl olup beli bükülerek iki kat görünür; sonra gitgide gökyüzünde bedir hâline gelmez mi? İşte ben de böyle oldum.

Muhâk hâlinde yeni ay hilâl olup beli bükülerek iki kat görünür; sonra git gide gökyüzünde bedir hâline gelmez mi? İşte ben de böyle oldum.

3205. Gerçi inci dânesini havanda döğdüler, gözün ve gönlün nûru oldu, yüksek görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3205. Gerçi inci tanesini havanda dövdüler, gözün ve gönlün nuru oldu, yüksek görür.

İnci tanesini havanda dövüp gözlere sürme yaparlar ve macun terkibi yapıp yerler. Gözün nurunu artırır ve keskin görür; macunu da kalbe kuvvet verir. Hz. Yusuf kendisini inciye, kuyuyu ve zindanı havana, çektiği eziyet ve cefayı dövülmeye benzetir; ve neticede peygamberlik yatkınlıklarının (isti'dâd-ı nübüvvet-penâhî) daha çok parladığına işaret ederler.

İnci dânesini havanda döğüp gözlere sürme yaparlar ve ma'cûn terkibi yapıp yerler. Gözün nûrunu ziyâdeleştirir ve keskin görür ve ma'cûnu da kalbe kuvvet verir. Hz. Yûsuf kendisini inciye ve kuyu ve zindanı havana ve çektiği ezâ ve cefâyı döğülmeğe teşbîh buyururlar; ve netîcede isti'dâd-ı nübüvvet-penâhîlerinin ziyâde parladığına işaret ederler.

3206. Birçok buğdayı toprak altına attılar; sonra topraktan ona başaklar yaptılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3206. Birçok buğdayı toprak altına attılar; sonra topraktan ona başaklar yaptılar.

Bu da Hz. Yûsuf'un hâline bir örnektir.

Bu da Hz. Yûsuf'un hâline bir misâldir.

3207. Tekrar onu değirmenden döktüler; onun kıymeti ziyâde oldu, cân artırıcı ekmek oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3207. Onu tekrar değirmenden döktüler; onun değeri arttı, can artıran ekmek oldu.

3208. Yine ekmeği diş altında ezdiler; akıl ve cân ve fehm-i akılân oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3208. Yine ekmeği diş altında ezdiler; akıl, can ve akıllıca bir anlayış oldu.

3209. Yine o cân aşkın mahvı olduğu vakit, ekinden sonra zürra'ı i'câb eder geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3209. Yine o can aşkın mahvolduğu vakit, ekinden sonra çiftçiyi hayran bırakır geldi.

Bu yüce beyitlerde varlığın sürekli iniş ve yükselişine ve bir yandan da yaratılıştaki tekâmül (evrim) kuralına işaret buyrulur. Nasıl ki buğday toprağa ekilir; gelişip büyüyerek başak mertebesine gelir; ve bir buğday, birçok buğday olur. Onlar değirmende öğütülüp un olur; sonra ekmek yapılır. Ondan sonra insan varlığına gıda olur. Ve gıda, hayvanî ruhun kuvveti olur ve duyuların kuvveti de hayvanî ruhun kuvveti derecesinde artar; beynin faaliyeti çoğalır. Bu sebeple o ekmek, sürekli dönüşümlerden sonra, akıl ve idrak derecelerine yükselir; ve akıl ve idrak kuvvetlenince, kendi aslı olan hakiki varlığı idrak edip, ona ulaşma sebeplerine başvurur ve sonuç olarak onun aşkında mahvolur. Ve tahılların bu iniş ve yükselişi çiftçileri hayran bırakır. Yüce beyitte Feth Suresi'nde geçen "Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki, bu zirâatçıların da hoşuna gider" (Feth, 48/29) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bu ayet-i kerimenin tefsiri, yukarıda 1369 numaralı beytin şerhinde geçti. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ayet-i kerimede misal olarak zikredilen yere ekilmiş buğdayın filizlenip sapı üzerinde kalınlaşarak, birçok buğdayları içeren başak hâline gelmesini genişleterek tefsir eder ve buğdayın başak hâlinden sonra, insanlık mertebesine ve ondan sonra ruh ve aşk mertebelerine yükselişini beyan buyururlar.

Bu beyt-i şerîflerde vücûdun nüzûl ve urûc-ı dâimîsine ve bir tarafdan da hilkatteki kāide-i tekâmüle işaret buyrulur. Nitekim buğday toprağa ekilir; neşv ü nemâ bulup başak mertebesine gelir; ve bir buğday, birçok buğday olur. Onlar değirmende öğütülüp un olur; sonra ekmek yapılır. Ondan sonra vücûd-ı beşere gıda olur. Ve gıdâ rûh-ı hayvânînin kuvveti olur ve havâssın kuvveti dahi rûh-i hayvânînin kuvveti derecesinde tezâyüd eder; dimâğın fa'âliyyeti çoğalır. Binâenaleyh o ekmek, istihâlât-ı dâimeden sonra, akıl ve idrâk derecelerine urûc eder; ve akıl ve idrâk kuvvetlenince, kendi aslı olan vücûd-ı hakîkîyi müdrik olup, ona vusûl esbâbına tevessül eder ve binnetîce onun aşkında mahv olur. Ve hubûbâtın bu nüzül ve urûcu ekincileri taaccübe sevk eder. Beyt-i şerîfde sûre-i Feth'de vâki' كزرع اخرج شطأه فَآذَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوِي على سوقه يعجب الزراع (Feth, 48/29) [Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki, bu zirâatçıların da hoşuna gider] âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîmenin tefsîri, yukarıda 1369 numaralı beytin şerhinde geçti. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu âyet-i kerîmede misâlen zikr buyrulan yere ekilmiş buğdayın filizlenip sâkı üzerinde kalınlaşarak, birçok buğdayları hâvî başak hâline gelmesini tevsîan tefsîr ve buğdayın başak hâlinden sonra, mertebe-i insâniyyeye ve ondan sonra rûh ve aşk mertebelerine terakkîsini beyân buyururlar.

3210. Bu sözün nihayeti yoktur; rücû' et! Ta ki o iyi adam Yusuf ile ne [3169] yaptı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3210. Bu sözün sonu yoktur; geri dön! Ta ki o iyi adam Yusuf (a.s.) ile ne [3169] yaptı?

## Yûsuf (a.s.)ın misâfirden hediye taleb etmesi

3211. Ona kıssayı söyledikten sonra dedi ki: Ey filân! Agah ol, bize hediye olarak ne getirdin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3211. Ona kıssayı söyledikten sonra dedi ki: Ey filan! Bil ki, bize hediye olarak ne getirdin?

3212. Dostların kapısına eli boş gelmek, değirmen tarafına buğdaysız gitmektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3212. Dostların kapısına eli boş gelmek, değirmen tarafına buğdaysız gitmektir.

Bu yüce beyitte "Hediyeleşin, sevişin" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Bu sebeple dostların kapısına hediyeler ile gitmek, peygamberler hazretlerinin yüce sünnetlerindendir.

Bu beyt-i şerîfde تَهَادَوا تحابوا ya'ni “Hediyeleşin, sevişin” hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Binâenaleyh dostların kapısına hediyeler ile gitmek, peygamberân hazarâtının sünnet-i seniyyeleridir.

3213. Hak Teâlâ haşirde halka der: Neşir günü için hediye hani?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3213. Yüce Allah haşirde halka der: Dağılma günü için hediye nerede?

"Haşir" toplanmak ve "neşir" dağılmak anlamındadır; her ikisi de kıyamet gününe işarettir. Çünkü kıyamet gününde âlemdeki tüm suretler ilahi kudret elinde toplanır. Nitekim ayet-i kerimede وَالْأَرْضِ جَمِيعاً قَبْضَتُهُ يَوْمَ القِيَامَةِ وَالسَّمَوَاتُ مطويات بيمينه (Zümer, 39/67) [Yeryüzü O'nun tasarrufundadır; gökler O'nun sağ eliyle dürülmüş olacaktır] buyrulur. Ondan sonra ahiret hayatına dağıtılır. "Hediye"den maksat, ilahi marifet ve salih amellerdir. Yani Yüce Allah kıyamet gününde halka der ki: "Dağılma günü olan ahiret hayatı için ne getirdiniz?" Bu hâlin benzeri âlemde şu an görülmektedir. Örneğin kış günü bütün ağaçların yaprakları ve çiçekleri ve meyveleri ağaçların kendisinde toplanmıştır. Dağılma günü olan bahar geldiği vakit, onlara ne getirdiniz? diye hitap vâki olur. Hepsi yatkınlıklarında olan şeyleri ortaya çıkarırlar. Nitekim ayet-i kerimede bu hâle işareten buyrulur: فَسَقْنَاهُ إِلَى بَلَدَ مَيِّتَ فَأَحْيَيْنَا به الأَرْضَ بعد موتها كذلك النشور (Fâtır, 35/9) Yani "Biz bulutları ölü bir beldeye sevk ettik, onunla ölümünden sonra arzı dirilttik; işte diriliş böyledir."

“Haşir” toplanmak ve “neşir” dağılmak ma'nâsınadır; her ikisi de kıyâmet gününe işarettir. Zîrâ yevm-i kıyâmette suver-i âlemin kâffesi yed-i kudret-i ilâhiyyede cem' olur. Nitekim âyet-i kerîmede وَالْأَرْضِ جَمِيعاً قَبْضَتُهُ يَوْمَ القِيَامَةِ وَالسَّمَوَاتُ مطويات بيمينه (Zümer, 39/67) [Yeryüzü O'nun tasarrufundadır; gökler O'nun sağ eliyle dürülmüş olacaktır] buyrulur. Ondan sonra neş'e-i uhrâya neşr olunur. “Hediye”den murâd, ma'rifet-i ilâhiyye ve a'mâl-i sâlihadır. Ya'nî Hak Teâlâ yevm-i kıyâmette halka der ki: “Neşir günü olan hayât-ı uhreviyye için ne getirdiniz?” Bu hâlin nazîri âlemde el-ân meşhûddur. Meselâ kış günü bütün ağaçların yaprakları ve çiçekleri ve meyveleri ağaçların kendinde cem' olunmuştur. Neşir günü olan bahâr geldiği vakit, onlara ne getirdiniz? diye hitâb vâki' olur. Hepsi isti'dâdlarında olan şeyleri ızhâr edeler. Ni- tekim âyet-i kerîmede bu hâle işareten buyrulur: فَسَقْنَاهُ إِلَى بَلَدَ مَيِّتَ فَأَحْيِينَا به الأَرْضَ بعد موتها كذلك النشور (Fâtır, 35/9) Ya'nî "Biz bulutları beled-i meyyite sevk ettik, onunla ölümünden sonra arzı dirilttik; işte nüşür böyledir."

3214. Siz bana azıksız ve münferid olduğunuz halde geliniz; hem o üslûb ile ki, sizi öylece halk eyledik.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3214. Siz bana azıksız ve tek başınıza olduğunuz hâlde geliniz; hem de sizi öylece yarattığımız üslupla.

Bu şerefli beyitte, En'âm Sûresi'nde geçen "وَ لَقَدْ جِئْتُمُونَا فُرَادَي كَمَا خَلَقْنَاكُمْ أَوَّلَ مَرَّة" (En'âm, 6/94) yani "Siz muhakkak, sizi ilk defa yarattığımız gibi, bize tek başınıza geldiniz" kutsal ayetine işaret buyrulur. Yani Yüce Allah, "Ey kullarım, sizi ilk defa ana rahminde yalın ayak, başı açık ve çırılçıplak olarak tek başınıza yarattığım gibi; öldüğünüz zaman da öylece çırılçıplak ve tek başınıza geldiniz" buyurur.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i En'am'da vaki وَ لَقَدْ جِئْتُمُونَا فُرَادَي كَمَا خَلَقْنَاكُمْ أَوَّلَ مَرَّة (En'âm, 6/94) ya'nî "Siz muhakkak, sizi ilk defa halk ettiğimiz gibi, bize münferid olarak geldiniz" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'nî Hak Teâlâ, ey kullarım sizi evvelki def'a da ana rahminde yalın ayak, başı kabak ve çırıl çıplak olarak münferid bir hâlde yarattığım gibi; öldüğünüz vakit dahi öylece çırçıplak ve münferid olarak geldiniz, buyurur.

3215. Agah olun! Tevessül için kıyamet gününe bir armağan ne getirdiniz?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3215. Bilin ki! Kıyamet gününe ulaşmak için bir armağan olarak ne getirdiniz?

"Dest-âvîz" elin asılacağı şey demektir; tevessül edilecek şey anlamındadır. Ve kıyamette insanın tevessül edeceği şey, ancak salih amelleridir. Nitekim ayet-i kerimede كُلِّ نَفْسٍ بمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ (Müddessir, 74/38) yani "Her bir nefis kazandığı şey sebebiyle rehinedir" buyrulur. Kıyamet günü, hesap günüdür ve ektiğini biçme zamanıdır.

"Dest-âvîz" elin asılacağı şey demektir; tevessül olunacak şey ma'nâsınadır. Ve kıyâmette insanın tevessül edeceği şey, ancak a'mâl-i sâlihasıdır. Nitekim âyet-i kerîmede كُلِّ نَفْسٍ بمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ (Müddessir, 74/38) ya'nî "Her bir nefis kazandığı şey sebebiyle rehînedir" buyrulur. Yevm-i kıyâmet, muhâsebe günüdür ve ekdiğini biçme zamânıdır.

3216. Ya size rücû' ümîdi olmadı mı? Bugünün va'di size bâtıl mı göründü?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3216. Yoksa size geri dönme ümidi olmadı mı? Bugünün vaadi size boş mu göründü?

Sizde dünya hayatından ahiret hayatına geri dönme ümidi yok muydu? Sizlere peygamberler ve kitaplar gönderdim; ahiret hallerini haber verdim. Bugünün vaadi size boş mu göründü? Bu şerefli beyitte "Biz sizi boş yere yarattığımızı ve bize geri dönmeyeceğinizi mi zannettiniz?" (Mü'minun, 23/115) ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Sizde hayât-ı dünyeviyyeden hayât-ı uhreviyyeye rücû' etmek ümîdi yok mu idi? Sizlere peygamberler ve kitablar gönderdim; ahvâl-i âhireti haber verdim. Bugünün va'di size bâtıl mı göründü? Bu beyt-i şerifde أَفَحَسبتم أنما خَلَقْنَاكُم عَبَثًا وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ (Mü'minun, 23/115) ya'nî "Biz sizi abes olarak halk ettiğimizi mi ve bize rücû' etmiyeceğinizi mi zannettiniz?" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

3217. Onun misafirliğini eşeklikten münkir isen, imdi matbahtan toprak ve kül götürürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3217. Onun misafirliğini eşeklikten inkâr ediyorsan, şimdi mutfaktan toprak ve kül götürürsün.

Sen bu dünyadan ahiret âlemine, Hakk'ın huzuruna misafirliğe gidersin. Ve misafirin uygun bir hediye götürmesi gerekir. Eğer sen, ahmaklık sebebiyle O'nun misafirliğini inkâr ediyorsan, O'nun huzuruna layık olmayan kötü amellerle gidersin. "Toprak ve kül" kötü amellerden kinayedir. Bu şerefli beyit Hz. Pîr efendimizin dilinden söylenmiştir.

Sen bu âlemden âlem-i âhirete, Hakk'ın huzûruna misafirliğe gidersin. Ve misafirin bir münasib hediye götürmesi lâzımdır. Eğer sen, hamâkat sebebi ile O'nun misafirliğini münkir isen, O'nun huzûruna lâyık olmayan a'mâl-i seyyie ile gidersin. "Hâk ve hâkister" a'mâl-i seyyieden kinâyedir. Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr efendimizin lisânından vâki'dir.

3218. Ve eğer münkir değil isen, o dostun kapısına böyle boş el, nasıl ayak basarsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3218. Ve eğer inkâr eden değilsen, o dostun kapısına böyle boş el, nasıl ayak basarsın?

3219. Uykudan ve yemeden biraz tasarruf et; O'nun mülakātı için hediye götür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3219. Uykudan ve yemekten biraz tasarruf et; O'nun buluşması için hediye götür.

3220. Uyuyanlardan uykusu az olan kimse ol; seherlerde istiğfâr edenlerden ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3220. Uyuyanlardan uykusu az olan kimse ol; seherlerde istiğfâr edenlerden ol!

Bu şerefli beyit, Zâriyât Sûresi'nde geçen "Muhakkak muttakiler Rablerinin verdiği şeyleri alarak cennetlerde ve pınarlardadır; çünkü onlar bundan önce iyilik edenlerdi; geceden az uyurlardı ve seherlerde onlar istiğfâr ederlerdi" (Zâriyât, 51/15-18) ayet-i kerimesine işaret eder. Cenâb-ı Abdürrezzâk Kâşânî, Tefsiri'nde şöyle buyurur: "Tabiî bağıntılardan ve hayvanî nefsin sıfatından arınan kimseler, sıfat tecellilerinin nurlarından Rablerinin verdiği şeyleri alarak, sıfat cennetleri ve onların ilimleri içindedirler. Onlar, sıfat tecellileri makamına ulaşmadan önce, ibadetler ve muameleler ve ihsan makamındadırlar; ve ihsan, 'Senin O'nu görür gibi ibadet etmendir; ve eğer sen O'nu görür gibi olmazsan, O seni görür gibi ibadet etmendir' demektir; ve onlar, Hakk yolculuğundan gaflet veren nefsin karanlık perdesinden az şey içinde idiler. Tecelliyat nurlarının doğuşu ve nefsin sıfatlarının karanlıklarının açılması vaktinde, nefsin sıfatlarını örten nurları talep ederlerdi."

[3179] Bu beyt-i şerîf sûre-i Zâriyât'da vâki `إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَ عُيُونٍ آخِذِينَ مَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ` `أَنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ مُحْسِنِينَ كَانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ وَ بِالْأَسْحَارِهِمْ يَسْتَغْفِرُونَ` (Zâriyât, 51/15-18) ya'nî “Muhakkak muttakiler Rablerinin verdiği şeyleri alarak cennetlerde ve pınarlardadır; zîrâ onlar bundan evvel muhsinîn idiler; geceden biraz uyurlar idi ve seherlerde onlar istiğfâr ederler idi” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Cenâb-ı Abdürrezzāk Kāşânî Tefsîri'nde şöyle buyurur: "Taallukāt-ı tabiiyyeden ve nefs-i hayvâniyye sıfatından tecerrüd eden kimseler, tecelliyât-ı sıfatın nûrlarından Rablerinin verdiği şeyleri alarak, sıfât cennetleri ve onların ulûmu içindedirler. Onlar, tecelliyât-ı sıfât makāmına vusûlden evvel, ibâdât ve muâmelât ve ihsân makāmındadırlar; ve ihsân `ان تعبد الله كانك تراه فان لم تكن تراه فانه يراك` ya'nî “Senin O'nu görür gibi ibâdet etmendir; ve eğer sen O'nu görür gibi olmazsan, O seni görür gibi ibâdet etmendir”; ve onlar sülükden gaflet veren zulmet-i nefs hicabından az şey içinde idiler. Tecelliyât nûrlarının tulû'u ve sıfât-ı nefs zulmetlerinin ingışâsı vaktinde, sıfât-ı nefsi örten nûrları taleb ederler idi."

3221. Cenîn gibi biraz hareket et, tâ ki sana nûr görücü havâs bağışlasınlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3221. Cenîn gibi biraz hareket et, tâ ki sana nûr görücü havâs bağışlasınlar.

Ana rahmindeki çocuk gibi biraz kımılda; çocuğun bu hareketi üzerine kendisine duyular (havâs) bağışlandığı gibi, sen de dünyanın karanlık perdesinde (meşîme-i zulmet-i dünyâda) Hakk'a itaat yolunda hareket et! Bu hareketin üzerine duyularına ilâhî nuru idrak edebilecek kuvvet ihsan etsinler.

Ana rahmindeki çocuk gibi biraz kımılda; çocuğun bu hareketi üzerine kendisine havâs bağışlandığı gibi, sen de meşîme-i zulmet-i dünyâda tâat-ı Hak yolunda hareket et! Bu hareketin üzerine havâssine nûr-ı ilâhîyi idrak edebilecek kuvvet ihsân etsinler.

3222. Ve rahim gibi olan bir cihandan hârice gidesin; zemînden geniş olan arsada olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3222. Ve rahim gibi olan bir dünyadan dışarı çıkasın; yeryüzünden geniş olan bir alanda olursun.

Dünya âlemi unsurların yoğunluğundan meydana geldiği için, ana rahmi gibi dar ve karanlıktır. Ne zaman ki iradî ölümle veya zorunlu ölümle bu mülk âleminin dışına çıkarsın, ondan sonra bu yeryüzünden çok geniş bir alan ve âlem olan melekût âlemine gidersin; ve orada, bu yoğunluk âleminin kurallarına ve âdetlerine uymayan şeyler görürsün.

Dünyâ âlemi kesâfet-i unsuriyyeden mütehassıl olduğundan, ana rahmi gibi dar ve karanlıktır. Vaktâki mevt-i ihtiyârî ile veyâ mevt-i ıztırârî ile bu âlem-i mülkün hâricine çıkarsın, ondan sonra bu zemînden gâyet geniş bir sâha ve âlem olan melekût âlemine gidersin; ve orada, bu âlem-i kesâfetin kāidelerine ve âdetlerine uymayan şeyler görürsün.

3223. Allah'ın arzı geniştir, demiş oldukları o yeri, enbiyanın gitmiş oldukları bir arsa bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3223. Allah'ın arzı geniştir, demiş oldukları o yeri, peygamberlerin gitmiş oldukları bir alan bil!

Bizim zikrettiğimiz bu alan, "Allah'ın arzı geniştir" dedikleri bir alan ve sahadır ki, peygamberler (a.s.) miraçlarında bu alana gitmişlerdir. Nitekim وَكَذَلِكَ نُرِي إِبْرَاهِيمَ مَلَكُوتَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ (En'âm, 6/75) [Böylece biz İbrâhîm'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk] ayet-i kerimesinde bu alana işaret buyrulur. Aynı şekilde (S.a.v.) Efendimiz hakkında da سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا (İsrâ, 17/1) [Bir gece kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir] ayet-i kerimesinde bu anlama işaret buyrulmuştur.

Bu bizim zikr ettiğimiz arsa, "Allah'ın arzı geniştir" dedikleri bir arsa ve sâhadır ki, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) mi'râclarında bu arsaya gitmişlerdir. Nitekim وَكَذَلِكَ نُرِي إِبْرَاهِيمَ مَلَكُوتَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ (En'âm, 6/75) [Böylece biz İbrâhîm'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk] âyet-i kerîmesinde bu arsaya işâret buyrulur. Ve kezâ (S.a.v.) Efendimiz hakkında da سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا (İsrâ, 17/1) [Bir gece kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehdir] âyet-i kerîmesinde bu ma'nâya işâret buyrulmuştur.

3224. Geniş arsadan gönül dar olma; ten nahlinin dalı orada kurumaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3224. Geniş arsadan gönül dar olma; ten nahlinin dalı orada kurumaz.

Yani o melekût âleminde (melekler ve ruhlar âlemi) gönle darlık ve sıkıntı gelmez. Melekûtî olan ten ağacının dalı ve uzuvları o melekût âleminde kurumaz, daima taze ve canlı olur. Çünkü melekût âleminin suretleri basit unsurlardandır; bu unsurlardan oluşan âlemin suretleri gibi bileşik unsurlardan değildir. Orada bu unsurlardan oluşan varlıkta meydana gelen hastalık ve yaşlılık gibi yok oluş belirtileri bulunmaz. Nasıl ki Reşehât-ı Aynü'l-Hayât'ta zikredilmiştir ki: Bir zat, Nakşî büyüklerinden Razıyyüddîn Abdülgafur hazretlerini vefatından sonra mana âleminde görüp "O âlemde aşk ve âşıklık var mıdır?" diye sorar. Abdülgafur hazretleri de cevaben "Ne söylersin? Asıl aşk ve aşıklık bu âlemdedir; çünkü bu âlemin suretleri basit unsurlardandır; onlara asla bozulma gelmez ve aşk bir karar üzere bulunur" buyurdular.

Ya'nî o âlem-i melekûtda gönüle darlık ve sıkıntı ârız olmaz. Melekûtî olan ten nahlinin dalı ve a'zâsı o âlem-i melekûtda kurumaz, dâimâ ter ü tâze olur. Zîrâ âlem-i melekûtun sûretleri besâitdendir; bu âlem-i unsurînin sûretleri gibi mürekkebâtdan değildir. Orada bu vücûd-ı unsurîde vâki' olan hastalık ve ihtiyârlık gibi âsâr-ı inkırâz bulunmaz. Nitekim Reşehât-ı Ay-nu'l-Hayât'da mezkûrdur ki: Bir zât, kümmel-i Nakşiyye'den Razıyyüddîn Abdülgafür hazretlerini vefâtından sonra âlem-i ma'nâda görüp "O âlemde aşk ve âşıklık var mıdır?" diye sorar. AbdülGafûr hazretleri de cevâben "Ne söylersin? Asıl aşk ve âşıklık bu âlemdedir; zîrâ bu âlemin sûretleri besâitdendir; onlara aslâ fesâd târî olmaz ve aşk bir karâr üzere bulunur" buyurdular.

3225. Şimdiki halde sen havassini hamilsin; yorgun ve aciz ve ser-nigun olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3225. Şimdiki hâlde sen duyularını taşıyorsun; yorgun, âciz ve düşkün olursun.

Sen şu an dünya hayatında duyularını yüklenmişsin ve duyuların seni yorgun, âciz ve düşkün bir hâle getirmiştir. Yani konuşman, dinlemen, düşünmen, bakman, yemen ve içmen hep senin maddî bedenine yorgunluklar getirir. Bu sebeple gece olunca uyku hâli içinde düşüp kalırsın.

Sen el-ân hayât-ı dünyeviyyede havâssini yüklenmişsin ve havâssin seni yorgun ve âciz ve düşkün bir hale getirmiştir. Ya'nî söylemen, dinlemen, düşünmen, bakman ve yemen ve içmen hep senin vücûd-ı unsurîne yorgunluklar getirir. Binâenaleyh gece olunca uyku hâli içinde düşüp kalırsın.

3226. Vaktāki uyku zamanında mahmulsun, hamil değilsin; acizlik gitti ve meşakkatsiz ve harâretsiz oldun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3226. Uyku zamanında taşınansın, taşıyan değilsin; acizlik gitti ve meşakkatsiz ve hararetsiz oldun.

3227. Evliyâ halinin mahmul olması önünde, uyku hâlini sen bir çâşni bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3227. Evliyâ halinin anlaşılması önünde, uyku hâlini sen bir tat bil!

Yüce evliyâların hâlini anlamak istersen, kendi uyku hâlini, onların hâlinden bir tat bil!

Evliyâ-yı izâm hazarâtının hâlini anlamak istersen, kendinin uyku hâlini, onların hâlinden bir çeşni bil!

3228. Ey inadçı, evliyâ ashâb-ı Kehf'dirler; kıyamda ve tekallübde onlar uykudadırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3228. Ey inatçı, evliyâ Ashâb-ı Kehf'tirler; kıyamda ve hareketlenmede onlar uykudadırlar.

Kehf Sûresi'nde geçen "وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ" (Kehf, 18/18) yani "Sen onları uyanık sanırsın, hâlbuki onlar uykudadırlar" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Yani, ey evliyânın hâlini ve şanını inkârda inat eden kimseler; evliyânın hâli, Ashâb-ı Kehf'in hâllerinin aynısıdır. Uykuda olanların hareketleri ve duruşları, idraklerini kullanma ve iradelerini sarf etme yoluyla olmadığı gibi, onların da kıyamları ve sağa sola hareketleri kendi iradeleriyle değildir. Onlar da uykudadırlar.

Sûre-i Kehf de vaki وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ (Kehf, 18/18) ya'nî “Sen onları uyanık zannedersin, halbuki onlar uykudadırlar" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'nî, ey evliyânın hâl ve şânını inkârda inâd eden kimseler; evliyânın hâli, ashâb-ı Kehf'in hallerinin aynıdır. Uykuda olanların harekât ve sekenâtı, idrâklerini isti'mâl ve irâdelerini sarf sûretiyle olmadığı gibi, onların da kıyâmları ve sağa ve sola hareketleri kendi irâdeleriyle değildir. Onlar da uykudadırlar.

3229. Hak Teâlâ onları habersiz oldukları halde sağ yanına, sol yanına, tekellüfsüz fillere çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3229. Yüce Allah onları habersiz oldukları halde sağ yanına, sol yanına, zorlanmasız fiillere çeker.

Yani insân-ı kâmil (olgun insan), mahviyet (benliğini yok etme) içinde şeriat hükümlerinde ve yeme içme gibi bedenin gereklerine ait meşguliyetlerde Hak tarafından korunur. Bu şerefli beyitte de, yukarıdaki ayet-i kerimenin devamı olan "و نقلبهم ذات اليمين و ذات الشمال" (Kehf, 18/18) [Biz onları sağ ve sol taraflarına çeviririz] ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Ya'nî insân-ı kâmil mahviyyet içinde ahkâm-ı şer'iyyede ve ekl ve şürb gibi cismin levâzımına aid meşâgilde Hak cânibinden hifz olunur. Bu beyt-i şerîfde dahi, yukarıdaki âyet-i kerîmenin maba'di olan و نقلبهم ذات اليمين و ذات الشمال (Kehf, 18/18) [Biz onları sağ ve sol taraflarına çeviririz] âyet-i kerîme-sine işâret buyrulur.

3230. O sağ yan nedir? Güzel fiildir; o sol yan nedir? Tenin şugulleridir. [3189]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3230. O sağ yan nedir? Güzel fiildir; o sol yan nedir? Tenin meşguliyetleridir.

Yani "sağ taraf"tan kastedilen, ruhsal meşguliyetlerden ibaret olan güzel amellerdir ve "sol taraf"tan kastedilen de yeme, içme ve evlenme gibi bedenin meşguliyetleridir.

Ya'nî "zâtü'l-yemîn" den murâd, meşâgil-i rûhiyyeden ibaret olan a'mâl-i hasenedir ve "zâtü'ş-şimâl”den murâd dahi, ekl ve şürb ve nikâh vesâire gibi cismin meşâgilidir.

3231. Bu her iki fiil enbiyadan sâdır olur; onlar bu her ikiden sadâ gibi habersizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3231. Bu her iki fiil peygamberlerden meydana gelir; onlar bu her ikisinden yankı gibi habersizdir.

Ruha ve bedene ait olan bu her iki türlü fiil, peygamberlerden ve onların vârisleri olan evliyalardan meydana gelir. Onlar ise bu iki çeşit fiilden, dağlardan çıkan yankıdan dağlar nasıl habersiz bulunurlarsa, öylece habersiz olurlar. Çünkü iradelerini Hakk'ın iradesinde yok etmişlerdir. Bu bir hâldir ki, tatmayan bilmez.

Rûha ve cisme âid olan bu her iki türlü fiil, enbiyâdan ve onların vârisle-ri olan evliyâdan sâdır olur. Onlar ise bu iki nevi' fiilden, dağlardan çıkan aks-i sadâdan dağlar nasıl bî-haber bulunurlar ise, öylece habersiz olurlar. Zî-râ irâdelerini Hakk'ın irâdesinde mahv etmişlerdir. Bu bir hâldir ki, tatmayan bilmez.

3232. Eğer sana hayır ve şer olan sadayı işittirir ise, dağın zâtı her ikisinden habersiz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3232. Eğer sana hayır ve şer olan sesi işittirirse, dağın zâtı her ikisinden habersiz olur.

Örneğin bir kimse dağa karşı iyi ve kötü sözleri bağırarak söylese, dağ bu sözleri ona aynen işittirir; fakat dağın kendisi, bu sözlerden ve onların anlamlarından habersizdir. Bu sebeple insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) vücûdu dağ gibidir ve onun sesleneni Yüce Allah'tır. Ondan ortaya çıkan hâl ve sözden onun haberi ve irâdesi olmaz. Böyle olunca insân-ı kâmilin söz ve fiiline itiraz, Yüce Allah'a itiraz olacağı için, ondan sakınmak gerekir. İnsân-ı kâmilleri kendi hâllerine kıyas eden noksan kişiler aldanırlar.

Meselâ bir kimse dağa karşı iyi ve fenâ sözleri bağırarak söylese, dağ bu sözleri ona aynen işittirir; fakat dağın kendisi, bu sözlerden ve onların ma'nâlarından bî-haberdir. Binâenaleyh kâmilin vücûdu dağ gibidir ve onun nâdîsi Hak'dır. Ondan sudûr eden hâl ve kalden onun haberi ve irâ-desi olmaz. Böyle olunca kâmilin kavl ü fiiline i'tirâz, Hakk'a i'tirâz olaca-ğı için, ondan tevakkî lâzımdır. Kâmilleri kendi hallerine kıyâs eden nâkıs-lar aldanırlar.

## Misafirin Yûsuf (a.s.)a "Hediye olarak sana âyîne getirdim; tâ ki her ne zaman ona bakar isen, kendinin güzel yüzünü göresin ve beni hatırlayasın" demesi

3233. Yusuf (a.s.) dedi: Agah ol, hediye getir. O bu talebe karşı utanmaktan figān etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3233. Yusuf (a.s.) dedi: Bilin ki, hediye getirin. O, bu isteğe karşı utanmaktan feryat etti.

Yusuf (a.s.) misafire hitaben dedi ki: "Hediye getirmek âdettir; ne hediye getirdin?" Misafir de bu isteğe karşı utanıp içinden ıstıraba düştü.

Yûsuf (a.s.) misâfire hitâben dedi ki: "Hediye getirmek âdettir; ne hediye getirdin?" Misafir de bu talebe karşı utanıp içinden ıztırâba düştü.

3234. Dedi ki: Ben senin için o kadar hediye aradım; lâyık olan bir hediye nazara gelmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3234. Dedi ki: Ben senin için o kadar hediye aradım; lâyık olan bir hediye gözüme çarpmadı.

Yani senin için o kadar uygun bir hediye aradığım hâlde, bulamadım.

Ya'nî senin için o kadar münasib bir hediye aradığım halde, bulamadım.

3235. Bir habbeyi kân tarafına nasıl götüreyim; bir katrayı ummân tarafına nasıl götüreyim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3235. Bir habbeyi kân tarafına nasıl götüreyim; bir katrayı ummân tarafına nasıl götüreyim?

"Bulacağım hediye her ne olursa olsun, sana karşı bir altın tanesinin altın madenine ve bir damla suyun da Umman Denizi tarafına götürülmesi gibiydi."

"Bulacağım hediye her ne olursa olsun, sana karşı bir altın habbesinin altın menba'ı tarafına ve bir katre suyun da Ummân Denizi cânibine götürülmesi kabilinden idi."

3236. Dil ve cânı senin huzuruna getirsem, kimyonu Kirman'a götürürüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3236. Dil ve cânı senin huzuruna getirsem, kimyonu Kirman'a götürürüm.

Yani "Senin huzuruna gönlümü ve canımı sunsam, değersiz şeyleri sunmuş olurum. Kirman vilayetinde çok bol olan kimyonu, Kirman vilayetine götürmüş gibi olurum."

Ya'nî “Senin huzûruna gönlümü ve cânımı takdîm etsem, kıymetsiz şeyleri takdîm etmiş olurum. Kirmân vilâyetinde pek mebzûl olan kimyonu, Kirmân vilâyetine götürmüş gibi olurum."

3237. Nazîri olmayan senin hüsnünden başka, bu anbarda olmayan bir tohum yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3237. Senin güzelliğinden başka naziri olmayan, bu ambarda olmayan bir tohum yoktur.

Yani "Senin katında benzeri ve misli olmayan güzelliğin bulunduğu gibi, ondan başka eşya cinsinden getireceğim hediyelerin hepsi de boldur; bu sebeple nazarımda senin huzuruna uygun olan bir hediye kalmamıştır."

Ya'nî "Senin indinde nazîr ve misli olmayan hüsnün bulunduğu gibi, ondan başkaca da eşyâ cinsinden getireceğim hediyelerin hepsi de mebzûldür; binâenaleyh nazarımda senin huzûruna münasib olan bir hediye kalmamıştır."

3238. Onu lâyık gördüm ki, senin huzuruna, bir sînenin nûru gibi olan bir ayîneyi getireyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3238. Onu lâyık gördüm ki, senin huzuruna, bir sinenin nuru gibi olan bir aynayı getireyim.

Bu şekil, Ankaravî hazretlerinin verdiği anlamdır. "Çü nûr-ı sîneî" ifadesinde yer alan "çü" edatı teşbih (benzetme) edatı olduğuna göre, anlam böyle olur. Fakat sebep bildirmek için olma ihtimali de vardır. Bu durumda tercüme şöyle olur: "Sen sinenin nuru olduğun için, senin huzuruna bir ayna getirmeyi lâyık gördüm." Yani senin yüzün, kalp nuru gibi parlaktır; bunun için sana ayna getirdim, demek olur.

Bu sûret Ankaravî hazretlerinin verdiği ma'nâdır. “Çü nûr-ı sîneî" de olan "çü" edât-ı teşbîíh olduğuna göre, ma'nâ böyle olur. Fakat ta'lîl için olmak ihtimâli de vardır. Bu sûrette tercüme şöyle olur: "Sen sînenin nûru olduğu için, senin huzûruna bir ayna getirmeyi lâyık gördüm." Ya'nî senin vechin, nûr-ı kalb gibi parlaktır; bunun için sana ayna getirdim, demek olur.

3239. Ta ki kendinin güzel yüzünü onda göresin; ey sen ki semânın şem'i olan güneş gibisin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3239. Ta ki kendinin güzel yüzünü onda göresin; ey sen ki gökyüzünün mumu olan güneş gibisin.

3240. Ey nûrânî, kendi yüzünü gördüğün vakit, beni hatırlaman için sana ay-[3199] na getirdim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3240. Ey nûrânî, kendi yüzünü gördüğün zaman, beni hatırlaman için sana ayna getirdim.

3241. Aynayı o koltuğundan çıkardı; ayna güzelin mahall-i iştigali olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3241. Aynayı o koltuğundan çıkardı; ayna güzelin meşguliyet yeri olur.

Misafir, hediye olarak getirdiği aynayı koltuğunun altından çıkarıp Yûsuf (a.s.)'a sundu. Çünkü güzeller daima aynaya bakarlar ve ayna onların daima seyir yeridir. Bu şerefli beyitte, Yüce Allah'ın, mümkün varlıkların aynalarında kendi güzelliğini daima müşahede ettiğine işaret buyrulur. Nasıl ki Hâce Muhammed Pârsa hazretleri Risale-i Kudsiyye'lerinin başlangıcında "دليل وجود او وجود اوست و شهود او شهود اوست" yani "O'nun varlığının delili yine kendi varlığıdır; ve O'nun müşahedesi, ancak kendisinin müşahedesidir" buyururlar. Çünkü her varlıktan görünen varlık, Hakk'ın varlığıdır ve her gözden meydana gelen müşahede, ancak Hakk'ın müşahedesidir.

Misafir hediye olarak getirdiği aynayı koltuğunun altından çıkarıp, Yûsuf (a.s.) a takdîm etti. Zîrâ güzeller dâimâ aynaya nâzırdır ve ayna onların dâimâ temâşâ mahallidir. Bu beyt-i şerîfde, vücûd-ı mümkinât aynalarında Hak Teâlâ hazretlerinin cemâlini dâimâ müşâhede buyurduğuna işâret buyrulur. Nitekim Hâce Muhammed Pârsa hazretleri Risale-i Kudsiyye'lerinin ibtidâsında دليل وجود او وجود اوست و شهود او شهود اوست ya'ni O'nun vücudunun delîli yine kendi vücûdudur; ve O'nun şühûdu, ancak kendisinin şühûdudur" buyurur- lar. Zîrâ her vücûddan zâhir olan varlık, Hakk'ın vücûdudur ve her gözden vâki' olan müşâhede, ancak Hakk'ın müşâhedesidir.

3242. Varlığın aynası ne olur? Yokluk. Eğer ahmak değil isen, yokluk götür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3242. Varlığın aynası ne olur? Yokluk. Eğer ahmak değilsen, yokluk götür!

Yani eşya zıddı ile ortaya çıktığı için, varlığın karşılığı da yokluktur. Gerçek varlık, ancak Hakk'ın varlığıdır; bu sebeple Hakk'ın varlığı ortaya çıkmak için, gerçek varlığın bağıntılarından olan kendi vehmedilmiş varlığını gözünden kaldır ve Hakk'ın huzuruna yokluk götür. Sen kendi varlığını kaldırınca, karşına Hakk'ın varlığı dikilir.

Ya'nî eşyâ zıddı ile inkişaf ettiği için, varlığın mukābili de yokluktur. Hakîkî varlık, ancak Hakk'ın varlığıdır; binâenaleyh Hakk'ın varlığı zahir olmak için, vücûd-ı hakîkînin izafatından olan kendi vücûd-ı mevhûmunu nazarından kaldır ve huzûr-ı Hakk'a yokluk götür. Sen kendi varlığını kaldırınca, karşına Hakk'ın varlığı dikilir.

3243. Varlık, yoklukta görünebilir; mal sahibleri fakîr üzerine cûd götürürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3243. Varlık, yoklukta görünebilir; mal sahipleri fakir üzerine cömertlik gösterirler.

Yokluklardan ibaret olan mümkün varlıkların an be an yok olması, bize Hakk'ın varlığını gösterir ve bu yokluk, varlığın aynası olur. Nasıl ki hep zengin olup hiçbir fakir bulunmasa, cömertlik ve el açıklığının ve fakirlik ve zenginliğin anlamları anlaşılmazdı. Bu sebeple fakirlik zenginliğin ve zenginlik de fakirliğin aynası olur.

Ma'dûmâttan ibaret olan vücûd-ı mümkinâtın ânen-fe-ânen helâk olması, bize Hakk'ın varlığını gösterir ve bu yokluk, varlığın aynası olur. Nitekim hep zengin olup hiçbir fakîr bulunmasa, cûd ve sehânın ve fakr u gınânın ma'nâları anlaşılmaz idi. Binâenaleyh fakr gınânın ve gınâ da fakrın aynası olur.

3244. Muhakkak ekmeğin sâfî aynası açtır; kav dahi çakmağın aynasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3244. Şüphesiz ekmeğin saf aynası açtır; kav da çakmağın aynasıdır.

Ekmeğin özelliği ve etkisi, karnı aç olan kimsede ortaya çıkar; çakmağın eseri de kavda ve fitilde görünür. Aç olunmasa, ekmeğin ve kav olmasa çakmağın kıymeti kalmaz.

Ekmeğin hâssıyyeti ve te'sîri, karnı aç olan kimsede zahir olur; ve çakmağın eseri de kavda ve fitilde görünür. Aç olmasa, ekmeğin ve kav olmasa çakmağın kıymeti kalmaz.

3245. Her yerde hâsıl olan yokluk ve noksan, bütün sıfatların güzelliğinin aynasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3245. Her yerde meydana gelen yokluk ve eksiklik, bütün sıfatların güzelliğinin aynasıdır.

Örneğin, evi olmayıp yaptırmak isteyen kişi, mimârın sanatına muhtaç olur ve bu yokluk mimârın sanatının güzelliğinin aynası olur. Nasıl ki ilerideki beyitlerde Cenâb-ı Pîr efendimiz örneklerle bu anlamı açıklarlar.

Meselâ hânesi olmayıp yaptırmak isteyen kimse, mi'mârın san'atına muhtâç olur ve bu yokluk mi'mârın san'atının güzelliğinin aynası olur. Nitekim âtîdeki beyitlerde Cenâb-ı Pîr efendimiz misâller ile bu ma'nâyı tavzîh buyururlar.

3246. Elbise sağlam ve dikilmiş olduğu vakit, nasıl terzinin san'atının mazharı olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3246. Elbise sağlam ve dikilmiş olduğu zaman, terzinin sanatının tecelli ettiği yer nasıl olur?

3247. Cüzû' yontulmamış olmalıdır ki, dülger asıl, veyâ fer' yapsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3247. Cüz, yontulmamış olmalıdır ki, dülger asıl veya fer' yapsın.

Ağaç kütükleri yontulmamış olmalıdır ki, dülger onlardan temel direği veya döşeme ve kaplama tahtaları yapsın ve sanatını göstersin.

Ağaç kütükleri yontulmamış olmalıdır ki, dülger onlardan temel direği veyâ döşeme ve kaplama tahtaları yapsın ve san'atını göstersin.

3248. Kırık bağlayıcı efendi, kırılmış ayak olan yere gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3248. Kırık bağlayıcı efendi, kırılmış ayak olan yere gider.

3249. Hasta ve zayıf olmadığı vakit, tıb san'atının cemâli ne vakit aşikâr olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3249. Hasta ve zayıf olmadığı zaman, tıp sanatının güzelliği ne zaman ortaya çıkar?

3250. Bakırların enzâr-ı nâsda horluğu ve aşağılığı olmasa idi, ne vakit kimya görünürdü?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3250. Bakırların insanların gözünde horluğu ve aşağılığı olmasa idi, ne zaman kimya görünürdü?

Bakır, halkın gözünde değersiz ve kıymetsiz bir maden olup, kimya ehli katında bilinen iksir vasıtasıyla altına dönüştürüldüğü için, "kimya sanatı" ortaya çıkmıştır.

Bakır halk nazarında mübtezel ve kıymetsiz bir ma'den olup, ehl-i kimyâ indinde ma'lûm olan iksîr vâsıtasıyla altına kalb olunduğu için, “san'at-ı kimya" zâhir olmuştur.

3251. Noksanlar vasf-ı kemâlin aynasıdır; ve o hakāret izz ü celâlin aynasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3251. Noksanlar, kemal sıfatının aynasıdır; ve o hakirlik, izzet ve celalin aynasıdır.

Ne kadar noksanlar varsa, yukarıda gösterildiği şekilde hepsi kemalin ortaya çıkışı için bir aynadır; ve yaratılmışların hakirliği ve zilleti ise Hakk'ın izzet ve celalinin aynasıdır.

Ne kadar noksanlar varsa, yukarıda gösterildiği vech ile hepsi zuhûr-ı kemâl için bir aynadır; ve mahlûkātın hakāret ve zilleti ise Hakk'ın izzet ve celâlinin aynasıdır.

3252. Zîrâ ki muhakkak zıddı, zıd peydâ eder; zîrâ ki bal, sirke ile zâhirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3252. Çünkü muhakkak zıt, zıddı meydana getirir; çünkü bal, sirke ile belirginleşir.

Yani bir şeyin varlığı, onun zıddı ile bilinir. Örneğin aydınlığın varlığı, karanlık ile ve tatlı, ekşi ile ve soğuk, sıcak ile bilinir. Diğer zıtlar da böyledir. Bu sebeple "Eşyâ zıddıyla inkişaf eder" yani "Nesneler zıddıyla ortaya çıkar" denilmiştir.

Ya'nî bir şeyin vücûdu onun zıddı ile bilinir. Meselâ aydınlığın vücudu, karanlık ile ve tatlı, ekşi ile ve soğuk, sıcak ile bilinir. Sâir zıdlar da böyledir. Onun için الاشياء تنكشف باضدادها ya'nî “Eşyâ zıddıyla inkişaf eder" denilmiştir.

3253. Her kim ki, kendi noksanını gördü ve anladı, kendinin istikmâlinde on at ile koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3253. Her kim ki, kendi noksanını gördü ve anladı, kendinin olgunlaşmasında on at ile koştu.

"Deh esbe tâhten" (on atla koşmak), elinde on at olduğu hâlde koşmak anlamına gelir ki, bu, aşırı hızdan kinayedir. Nasıl ki vaktiyle hükümet tarafından görevlendirilen posta tatarları, gidecekleri yerlere hızla ulaşmak için gece ve gündüz atları koşturarak giderler ve bindikleri hayvan çatlarsa, yanlarındaki yedek hayvanlarına binerlerdi. Eğer yedek hayvan bir ise "Yek esbe" (tek atla), iki ise "dü esbe" (iki atla) ve on ise "deh esbe" (on atla) derler. Yani kendisinin noksanını görüp anlayan kimse, kendisinde olgunluk meydana gelmesi için son derece hızla çaba gösterdi; çünkü noksanını gören kimse irfan sahibidir ve o irfan onu olgunluğu elde etmeye sevk eder.

"Deh esbe tâhten" yedinde on at olduğu halde koşmak ma'nâsınadır ki, kemâl-i sür'atten kinâye olur. Nitekim vaktiyle hükümet tarafından çıkarılan posta tatarları, gidecekleri mahallere sür'atle vusûl için, gece ve gündüz atların koşturarak giderler ve bindikleri hayvan çatlarsa, yanlarındaki yedek hayvanlarına binerler idi. Eğer yedek hayvan bir ise "Yek esbe", iki ise "dü esbe" ve on ise "deh esbe" derler. Ya'nî kendinin noksânını görüp anlayan kimse, kendinde kemâl husûlü için son derece sür'atle sa'y etti; zîrâ noksânını gören kimse sâhib-i irfandır ve o irfân onu tahsil-i kemâle sevk eder.

3254. Kendinin kemâlini zanneden kimse, o sebebden Zü'l-Celâl tarafına uçmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3254. Kendisinin kemâlini zanneden kimse, o sebeple Yüce Allah tarafına uçmaz.

Kendisini kemâl ehli (olgunluğa erişmiş kişi) zanneden ve vehmeden kimse; bu zannı sebebiyle Yüce Allah tarafına uçup gidemez.

Kendinin ehl-i kemâlden olduğunu zan ve tevehhüm eden kimse; bu zannı sebebinden Zü'l-Celâl olan Hak tarafına uçup gidemez.

3255. Ey nâz sahibi, senin canında kemâl vehminden beter bir illet yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3255. Ey naz sahibi, senin canında kemâl sanısından daha kötü bir hastalık yoktur.

Ey kendini beğenip kibirlenen ve nazlanan kimse; senin iç dünyanda yerleşmiş olan kemâl sanısından daha kötü bir hastalık yoktur. Çünkü sen kendinde kemâl gördükçe, asla kendi noksanlığını anlayamazsın.

Ey kendini beğenip kibr eden ve nazlanan kimse; senin bâtınında merkûz olan kemâl vehminden berbâd bir hastalık yoktur. Çünkü sen kendinde kemâl gördükçe, aslâ kendi noksânına vakıf olamazsın.

3256. Bu mu'ciblik senden dışarıya gidinceye kadar, gönlünden ve gözünden çok kan gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3256. Bu kendini beğenme duygusu senden dışarıya gidinceye kadar, gönlünden ve gözünden çok kan gider.

Bu kendini beğenme duygusu, senin içinden çıkıncaya kadar, kalbin çok ezilir ve sıkıntılar çeker ve gözlerin kanlı yaşlar döker. Yani bu duygu senden kolay kolay def olmaz. Nasıl ki bir ilmî tartışmada hakikati kabul etmek, ilim sahiplerinden pek çok kimsenin nefsine ağır gelir.

Bu kendini beğenmek duygusu, senin içinden çıkıncaya kadar, kalbin çok ezilir ve sıkıntılar çeker ve gözlerin kanlı yaşlar döker. Ya'nî bu duygu senden kolay kolay mündefi' olmaz. Nitekim bir bahs-i ilmîde hakikatı teslîm etmek, ashâb-ı ilimden pek çok kimselerin nefislerine ağır gelir.

3257. İblîsin illeti "Ene hayrun" [Ben hayırlıyım] olmuştur; ve bu maraz her mahlûkun nefsinde vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3257. İblis'in hastalığı "Ben hayırlıyım" olmuştur; ve bu hastalık her yaratılmışın nefsinde vardır.

İblis'in ilahi huzurdan kovulmasına sebep olan hastalık, "Ben Adem'den hayırlıyım" demesi ve olgunluk iddiasında bulunması olmuştur. Nasıl ki ayet-i kerimede, قَالَ أَنَا خَيْرٌ منْهُ خَلَقْتنى من نار وَ خَلَقْتَهُ من طين (A'raf, 7/12) yani "İblis dedi ki, ben ondan hayırlıyım; beni ateşten, onu ise topraktan yarattın" buyrulur. Ve bu "Ben ondan hayırlıyım" deme hastalığı, her yaratılmışın nefsinde vardır. Kiminde açıktır, kiminde gizlidir ve kiminde daha da gizlidir.

İblîs'in huzûr-ı ilâhîden koğulmasına sebeb olan hastalık "Ben Adem'den hayırlıyım" demesi ve da'vâ-yı kemâlde bulunması olmuştur. Nitekim âyet-i kerîmede قَالَ أَنَا خَيْرٌ منْهُ خَلَقْتنى من نار وَ خَلَقْتَهُ من طين (A'raf, 7/12) ya'nî "İblîs dedi, ben ondan hayırlıyım; beni ateşten ve onu topraktan yarattın, dedi" buyrulur. Ve bu "Ben ondan hayırlıyım" demek marazı, her mahlûkun nefsinde vardır. Kiminde zâhirdir ve kiminde hafidir ve kiminde ahfâdır.

3258. Gerçi o kendisini çok şikeste görür; ab-ı sâfî ve ırmak altında gübre bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3258. Gerçi o kendisini çok kırık görür; onu saf su ve ırmak altında gübre bil!

Gerçekte o, nefsinde olgunluk vehmeden kimse, kendisini halka karşı çok kırık ve mütevazı görür; fakat onun hâli, dibinde gübre tortusu bulunan ve üstünde berrak su akan bir ırmağa benzer. Görünüşte latif görünen onun tevazusunun altında, berbat bir enaniyet (benlik, kibir) gizlidir.

Vâkıâ o nefsinde kemâl tevehhüm eden kimse, kendisini halka karşı çok kırık ve mütevâzi' görür; fakat onun hâli, dibinde gübre tortusu bulunan ve üstünde berrâk su akan bir ırmağa benzer. Zâhiren latîf görünen onun tevâzu'u altında, berbâd bir enâniyet mahfidir.

3259. İmtihanda seni karıştırdığı vakit, su derhal gübre renkli olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3259. İmtihanda seni karıştırdığı vakit, su derhal gübre renkli olur.

Ey kendini mütevazı gören kimse, herhangi bir şekilde imtihan için Yüce Allah kullarından birisini senin üzerine musallat edip, o kimse sözlü veya fiilî olarak seni karıştırdığı vakit, saf ve berrak su gibi olan tevazun, gübre gibi olan enaniyet (benlik) rengine boyanıverir.

Ey kendini mütevâzi' gören kimse, herhangi bir sûretle imtihân için Hak Teâlâ hazretleri kullarından birisini senin üzerine musallat edip, o kimse kavlî veyâ fiilî ile seni karıştırdığı vakit, sâfî ve berrâk su gibi olan tevâzu'un, gübre gibi olan enâniyet rengine boyanıverir.

3260. Ey delikanlı, ırmak sana sâfî görünürse de ırmağın dibinde gübre var- [3219] dır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3260. Ey delikanlı, ırmak sana saf görünse de ırmağın dibinde gübre vardır.

Ey genç Hakk yolcusu, senin kırıklığın ve boyun bükmen, sana bir ırmağın suyu gibi saf ve berrak görünse de, onun altında vehmedilmiş benlik gübresi vardır.

Ey genç sâlik, senin kırıklığın ve boyun bükmen, sana bir ırmağın suyu gibi sâfî ve berrâk görünürse de, onun tahtında enâniyyet-i mevhûme gübresi vardır.

3261. Fatîn olan yol bilici pîr, nefs-i kül bağlarına ırmak kazıcıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3261. Akıllı olan yol bilen pîr, küllî nefsin bağlarına ırmak kazıcıdır.

Bu şerefli beytin anlamı, "kül" kelimesi Arapça olduğuna göre verilmiştir. Bu anlama göre "pîr"den kastedilen, kutbiyyet makamında bulunan zâta işaret edilir. Çünkü bu izafî varlıklar âlemine meydana gelen ilâhî tecellilerin dağıtım yeri, bu şerefli zâtın kalbidir; ve ilâhî feyizler, âlem ehline onun şerefli kalbinden dağıtılır. "Küllî nefs"ten kastedilen, izafî varlık âleminin bütünsel yapısıdır. "Küllî nefsin bağları"ndan kastedilen, insan bireyleridir. "Irmak kazmak"tan kastedilen, insan bireylerinin kalplerindeki gübrelerin temizlenmesidir. "Gil" kelimesi Farsça olduğuna göre, şerefli beytin anlamı şöyle olur: "Akıllı olan yol bilen pîr, çamur olan nefsin bağlarına ırmak kazıcıdır." Bu durumda "pîr"den kastedilen, beka-billah mertebesinde kaim olan ve irşada izinli bulunan bütün yüce evliyalardır. "Nefs-i Gil"den kastedilen, topraktan yaratılmış olan insan bireyleridir; ve "bağ"dan kastedilen onların kalpleridir. "Irmak kazmak"tan kastedilen, kalpteki enaniyet (benlik) pisliğinin temizlenmesidir. Hint nüshalarında "nefs ü ten" ve "nefs ü gil" şeklinde geçmekte olup, bu ikinci anlam verilmiştir; ve bu anlamın, gerçeğe uygun olması gerekir. Çünkü âlemde kutbu'l-aktâb (kutbun kutbu), her zamanda tek bir zâttan ibaret olduğu halde, irşada izinli olan Hakk evliyaları çoktur ve onların hepsi kalpleri temizlemekle görevlidir. İsmail Ankaravî hazretleri de kendi şerhlerinde bu iki nüsha üzerine anlam vermiştir.

Bu beyt-i şerîfin ma'nâsı "kül" kelimesi Arabî olduğuna göre verilmiştir. Bu ma'nâya göre "pîr"den murâd, makām-ı kutbiyyette bulunan zâta işâret olunur. Zîrâ bu vücûdât-ı izâfiyye âlemine vâki' olan tecelliyât-ı ilâhiyyenin maksemi, bu zât-ı şerîfin kalbidir; ve füyûzât-ı ilâhiyye, ehl-i âleme onun kalb-i şerîfinden tevzî' olunur. "Nefs-i kül"den murâd, vücûd-ı izâfî âleminin hey'et-i mecmûasıdır. "Nefs-i kül bağları"ndan murâd, efrâd-ı beşerdir. "Irmak kazmak"dan murâd, efrâd-ı beşerin kalblerindeki gübrelerin tathîridir. "Gil" kelimesi Fârisî olduğuna göre, beyt-i şerîfin ma'nâsı şöyle olur: "Fatîn olan yol bilici pîr, çamur olan nefsin bağlarına ırmak kazıcıdır." Bu sûretde "pîr"den murâd, bakā-billâh mertebesine kāim ve irşâda meʼzûn bulunan bilcümle evliyâ-yı izâmdır. "Nefs-i Gil"den murâd, topraktan mahlûk olan efrâd-ı beşerdir; ve "bağ"dan murâd onların kalbleridir. "Irmak kazmak"tan murâd, kalbdeki neces-i enâniyetin tathîridir. Hind nüshalarında "nefs ü ten" ve "nefs ü gil" vâki' olup, bu ikinci ma'nâ verilmiştir; ve bu ma'nâ, vâkıa mutâbık olmak îcâb eder. Çünkü âlemde kutbu'l-aktâb, her zamanda zât-ı vâhidden ibaret olduğu halde, irşâda me'zûn olan evliyâ-yı Hak çoktur ve onların cümlesi tathîr-i kulûba me'mûrdur. İsmâîl-i Ankaravî hazretleri dahi kendi şerhlerinde bu iki nüsha üzerine ma'nâ vermiştir.

3262. Kendi ırmağını ne vakit temizleyip kişinin ilmi, ilm-i Hudâ'dan nâfi' oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3262. Kendi ırmağını ne zaman temizleyip kişinin ilmi, Allah'ın ilminden faydalı oldu?

Yani bir kimse kendi kalbini, kendi kendine temizleyip duyularından kalbine doğan bilgileri, Allah'ın ilmine dönüştürmek suretiyle fayda elde edebilir mi? O kimsenin beş duyusu yoluyla kalbine doğan bilgileri, irşat yoluyla Allah'ın ilmine dönüştürmek suretiyle kalbini temizleyecek bir mürşid-i kâmil (olgun rehber) gereklidir.

Ya'nî bir kimse kendi kalbini, kendi kendine tathîr edip havâssından kalbine lâyih olan ulûmu, ilm-i Hakk'a tahvîl etmek sûretiyle menfaat hâsıl edebilir mi? O kimsenin havâss-ı hamsesi yolundan kalbine lâyih olan bilgileri, bi'l-irşad ilm-i Hakk'a tebdîl sûretiyle kalbini temizliyecek bir mürşid-i kâmil lâzımdır.

3263. Kılıç kendi sapını ne vakit yontar; git bu yarayı bir cerraha tevdî' et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3263. Kılıç kendi sapını ne zaman yontar; git bu yarayı bir cerraha teslim et!

Örneğin kılıç kendi sapını yapabilir mi? Ona bir usta gereklidir; aynı şekilde kişi kendi yarasını tedavi etmesi pek zordur. Onu bir cerrahın tedavi etmesi gerekir. Bu sebeple ey Hakk Yolcusu, git kalbindeki nefse ait hazlar (alâkāt-ı nefsâniyye) yarasını tedavi etmek için, onu cerrah hükmünde olan bir mürşid-i kâmile teslim et!

Meselâ kılıç kendi sapını i'mâl edebilir mi? Ona bir usta lâzımdır; ve kezâ kişi kendi yarasını tedâvî etmek pek zordur. Onu bir cerrâh tedâvî etmek îcâb eder. Binâenaleyh ey sâlik, git kalbindeki alâkāt-ı nefsâniyye yarasını tedâvî için, onu cerrâh mesâbesinde olan bir mürşid-i kâmile tevdî' et!

3264. Kişi kendi yarasının çirkinliğini görmemek için, her yaranın başı üzerine sinekler toplandı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3264. Kişi kendi yarasının çirkinliğini görmemek için, her yaranın başı üzerine sinekler toplandı.

3265. O sinek, düşüncelerin ve o malındır; yaran o ahvalinin zulmetidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3265. O sinek, düşüncelerin ve o malındır; yaran o hallerinin karanlığıdır.

Yani çevrenden duyuların aracılığıyla kalbine bin türlü düşünce gelir; ve malına ve mülküne ilgi ve sevgi duyguları toplanır. Bunların hepsi senin ruhunun nuraniyeti önünde birer karanlık oluşturur. Bu sebeple hallerin nefsanî ve karanlık olur. Kalbinde toplanan bu düşünceler ve ilgiler, sinekler gibi senin kalbinde yer tutan benlik yarası üzerine konarlar.

Ya'nî muhîtinden havâssin vâsıtasıyla kalbine bin türlü düşünceler gelir; ve mâl ve mülküne alâkāt ve muhabbet duyguları toplanır. Bunların hepsi senin ruhunun nûrâniyyeti önünde birer zulmet peydâ eder. Binâenaleyh ahvâlin nefsânî ve zulmânî olur. Kalbinde toplanan bu efkâr ve alâkāt, sinekler gibi senin kalbinde yer tutan benlik yarası üzerine konarlar.

3266. Eğer pîr, senin o yaran üzerine merhem koyarsa, derd ve figān o zaman sakin olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3266. Eğer pîr, senin o yaran üzerine merhem koyarsa, dert ve feryat o zaman sakin olur.

3267. Hatta zanneder ki sıhhat bulmuştur; merhemin pertevi onun üzerine parlamıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3267. Hatta zanneder ki iyileşmiştir; merhemin ışığı onun üzerine parlamıştır.

Yani Hakk yolcusu, insân-ı kâmil mürşidin manevî tasarrufu ile hâlinde düzelme olduğunu görünce, kendisinin manevî hastalıklardan kurtulduğunu ve olgunluğa eriştiğini zanneder. Halbuki onun bu zannı hatadır; çünkü bu düzelme, mürşidin manevî merheminin etkisidir. Eğer mürşid onu bırakıverse, yarası yine azmaya başlar. Bu engel, Hakk yolcuları için pek tehlikeli bir engeldir; çünkü kendisinin irşad makamına geldiğini zanneden Hakk yolcularından reddedilmiş olanlar çoktur. Ve bunlara "sâlik-i ebter" (nesli kesik Hakk yolcusu) derler; çünkü kendilerinde benlik illeti kalıcı olduğu halde, irşada kalkışırlar ve bunlara aldanan kimseler de acınacak bir halde bulunurlar.

Ya'nî sâlik, mürşid-i kâmilin tasarruf-ı ma'nevîsi ile hâlinde salah olduğunu görünce, kendisinin emrâz-ı ma'neviyyeden kurtulduğunu ve kemâle geldiğini zanneder. Halbuki onun bu zannı hatâdır; zîrâ bu salâh, mürşidin merhem-i ma'nevîsinin te'sîridir. Eğer mürşid onu bırakıverse, yarası yine azmağa başlar. Bu akabe, sâlikler için pek tehlikeli bir akabedir; zîrâ kendisinin makām-ı irşâda geldiğini zanneden sâliklerden merdûd olanlar çoktur. Ve bunlara "sâlik-i ebter" derler; çünkü kendilerinde illet-i enâniyyet bâkî olduğu halde, irşâda kıyâm ederler ve bunlara aldanan kimseler de acınacak bir halde bulunurlar.

3268. Ey arkası yaralı, kendine gel; merhemden baş çekme ve onu pertevden bil; kendi aslından bilme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3268. Ey arkası yaralı, kendine gel; merhemden baş çekme ve onu ışıktan bil; kendi aslından bilme!

Ey manevî hastalıklarla hasta olan kimse, mürşidin tasarrufuna ihtiyacım kalmadı deyip ona karşı gelme; ve o kalbinde oluşan iyiliği ve manevî ilhamları, ancak onun teveccühünden ve manevî tasarrufundan bil, kendi aslından bilme! Gerek Ankaravî'de ve gerek diğer Hint şârihlerinde, bu mürted olan vahiy kâtibinin Abdullah b. Sa'd ibn Ebî Serh olduğu zikredilir. Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî şerhinde bunun Müseylemetü'l-Kezzâb olduğu beyan olunmakta ise de, adı geçenin vahiy kâtibi olduğu sabit değildir. Peygamber Efendimiz'in huzurunda ancak bir defa bulunabilmiş ve eğer kendilerinden sonra riyaseti bana verirse tabi olurum demiş idi. Buna göre Abdullah ibn Sa'd ibn Ebî Serh'in vahiy kâtibi olup irtidat etmesi sahih ve sabittir. Vakanın özeti şudur: Mü'min Suresi nazil oldu. (s.a.v.) Efendimiz okur ve vahiy kâtibi olan Abdullah da yazar idi. وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ طِينٍ ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِي قَرَارٍ مَكِينٍ ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ أَنْشَأْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ (Mü'min, 23/12-14) [Andolsun biz insanı çamurdan bir sülâleden yarattık; sonra onu emîn ve sağlam bir karargâhda nutfe hâline getirdik; sonra nutfeyi bir kan pıhtısı hâline soktuk; müteâkıben kan pıhtısını, bir lokmacık et yaptık; ve bir lokmacık eti, kemiklere çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonunda onu bambaşka bir mahlûk olarak teşekkül ettirdik.] Ayet-i kerîmesini yazdığı vakit, beşerin yaratılışının hallerine hayret edip, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in kıraatinden evvel فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ (Mü'min, 23/14) [Yapıp-yaratanların en güzeli olan Allâh pek yücedir] dedi. Şanlı peygamber Efendimiz de "Evet böyle yaz!" buyurdular. Abdullah "Eğer Muhammed kendisine vahy olunan peygamber ise, ben de bana vahy olunan peygamberim" deyip irtidat etti ve Mekke'ye gitti. Hz. Pîr Efendimiz, müridin kalbine meydana gelen ilhamların, mürşidinin ışığının yansıması olduğunu açıklamak için bu kıssayı beyan buyurmuşlardır.

Ey emrâz-ı ma'neviyye ile ma'lûl olan kimse, mürşidin tasarrufuna ihtiyacım kalmadı deyip ona karşı serkeş olma; ve o kalbinde hâsıl olan salâhı ve vâridât-ı ma'neviyyeyi, ancak onun teveccühünden ve tasarruf-ı ma'nevîsinden bil, kendi aslından bilme! Gerek Ankaravî'de ve gerek diğer Hind şârihlerinde, bu mürted olan vahiy kâtibinin Abdullah b. Sa'd ibn Ebî Serh olduğu zikr olunur. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî şerhinde bunun Müseylemetü'l-Kezzâb olduğu beyân olunmakta ise de, merkūmun vahiy kâtibi olduğu sâbit değildir. Huzûr-ı Risâlet-penâhîde ancak bir def'a bulunabilmiş ve eğer kendilerinden sonra riyâseti bana verirse tâbi' olurum demiş idi. Binâenaleyh Abdullah ibn Sa'd ibn Ebî Serh'in kâtib-i vahy olup irtidâd etmesi sahih ve sâbittir. Vâk'anın hulâsası budur: Sûre-i Mü'min nâzil oldu. (S.a.v.) Efendimiz okur ve kâtib-i vahy olan Abdullah dahi yazar idi. وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ طِينٍ ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِي قَرَارٍ مَكِينٍ ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ أَنْشَأْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ (Mü'min, 23/12-14) [Andolsun biz insanı çamurdan bir sülâleden yarattık; sonra onu emîn ve sağlam bir karargâhda nutfe hâline getirdik; sonra nutfeyi bir kan pıhtısı hâline soktuk; müteâkıben kan pıhtısını, bir lokmacık et yaptık; ve bir lokmacık eti, kemiklere çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonunda onu bambaşka bir mahlûk olarak teşekkül ettirdik.] Âyet-i kerîmesini yazdığı vakit, hilkat-i beşerin etvârına taaccüb edip, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in kırâatinden evvel فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ (Mü'min, 23/14) [Yapıp-yaratanların en güzeli olan Allâh pek yücedir] dedi. Nebiyy-i zîşân Efendimiz dahi "Evet böyle yaz!" buyurdular. Abdullâh "Eğer Muhammed kendisine vahy olunan peygamber ise, ben de bana vahy olunan peygamberim" deyip irtidâd etti ve Mekke'ye gitti. Hz. Pîr Efendimiz, mürîdin kalbine vâki' olan sünûhâtın, mürşidinin aks-i pertevi olduğunu îzâh için bu kıssayı beyân buyurmuşlardır.

## Vahyin pertevi onun üzerine vurması, o âyeti Peygamber (a.s.v.)dan evvel okuması sebebiyle, kâtib-i vahyin mürted olması ve "İmdi ben de mahall-i vahyim!" demesi

3269. Osman'dan evvel bir yazıcı var idi ki, o vahiy yazmakta azîm cidd gösterirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3269. Osman'dan önce bir yazıcı vardı ki, o vahiy yazmakta büyük bir ciddiyet gösterirdi.

Osman Zinnûreyn (r.a.) hazretlerinden önce, ilâhî vahyi yazan bir kâtip vardı ki, o kâtip vahyin yazılması işinde büyük bir gayret gösterirdi.

Osman Zi'n-nûreyn (r.a.) hazretlerinden evvel, vahy-i ilâhîyi istinsâh eden kâtib vardı ki, o kâtib vahyin istinsâhı emrinde büyük bir gayret gösterirdi.

3270. Vaktaki Peygamber vahiyden ta'lîm buyurdu, o, onu hemen kâğıt üzerine yazdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3270. Peygamber vahiyden öğrendiği zaman, onu hemen kâğıt üzerine yazdı.

3271. O vahyin pertevi onun üzerine parlar idi; o kendi bâtınında, hikmet bulur idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3271. O vahyin parıltısı onun üzerine parlardı; o kendi iç dünyasında hikmet bulurdu.

3272. Peygamber o hikmetin “ayn"ını buyururdu; o bü'l-fuzûl, bu kadardan gümrah oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3272. Peygamber o hikmetin tekil hakikatini buyururdu; o haddi aşan kişi, bu kadardan doğru yoldan çıktı.

"Bü'l-fuzûl" her şeyde haddi aşan kimsedir. "Güm-râh" doğru yoldan çıkan demektir. Yani Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.), vahiy ışığının kalbine yansımasından dolayı, o kâtibin kendi iç dünyasında bulduğu hikmeti söyleyince, vahiy kâtibi bu hikmeti kendi yatkınlığından bildi; ve bu kadar bir nura tahammül edemeyip, yolunu şaşırıp dinden dönme karanlığına düştü.

"Bü'l-fuzûl" her şeyde haddi tecavüz eden kimsedir. "Güm-râh" doğru yoldan çıkan demekdir. Ya'nî Resûl-i Ekrem Efendimiz, vahiy pertevinin kalbine aks etmesinden dolayı, o kâtibin kendi bâtınında bulduğu hikmeti söyleyince, vahiy kâtibi bu hikmeti kendi isti'dâdından bildi; ve bu kadar bir nûra tahammül edemeyip, yolunu şaşırıp zulmet-i irtidâda düştü.

3273. Dedi ki: O şeyi ki, müstenîr olan Resûl söylüyor, o hakikat muhakkak benim zamîrimde vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3273. Dedi ki: O şeyi ki, nurlanmış olan Resûl söylüyor, o hakikat muhakkak benim içimde vardır.

Vahiy kâtibi, kendi iç âlemine yansıyan vahyin ışığını görünce dedi ki: Hak tarafından vahiy nurunun talibi olan Peygamber'in söylediği hakikat, muhakkak benim de içimde vardır.

Kâtib-i vahy kendi bâtınına mün'akis olan vahyin pertevini görünce dedi ki: Cânib-i Hak'dan nûr-i vahyin talibi olan Peygamber'in söylediği hakikat, muhakkak benim de bâtınımda vardır.

3274. Onun düşüncesinin pertevi Resûl'e vurdu; Hakk'ın kahrını onun canı üzerine nüzûl getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3274. Onun düşüncesinin ışığı Resûl'e vurdu; Hakk'ın kahrını onun canı üzerine indirdi.

Vahiy kâtibinin bu kötü düşüncesinin eseri, Efendimiz'in (s.a.v.) mübarek kalbine yansıdı; bu yansıma, Hakk'ın kahrını kâtibin canı üzerine indirdi.

Kâtib-i vahyin bu fenâ düşüncesinin eseri, (S.a.v.) Efendimiz'in kalb-i şerîflerine aks etti; bu akis, Hakk'ın kahrını kâtibin canı üzerine indirdi.

3275. Hem katiblikten, hem dinden çıktı; kin sebebiyle Mustafa'ya ve dînine düşman oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3275. Hem kâtiplikten, hem dinden çıktı; kin sebebiyle Mustafa'ya ve dinine düşman oldu.

3276. Mustafa buyurdu ki: Ey inadçı kâfir! Eğer nûr senden idiyse, niçin kara oldun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3276. Mustafa (s.a.v.) buyurdu ki: Ey inatçı kâfir! Eğer nur senden idiyse, niçin kara oldun?

3277. Eğer sen yenbû'-i ilâhî ola idin, böyle kara suyu açmazdın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3277. Eğer sen ilâhî bir pınar olsaydın, böyle kara suyu açmazdın.

"Yenbû'" büyük pınar demektir. "Kara su"dan kasıt, küfür ve inkâr karanlığıdır. Yani eğer senin kalbin, içinde ilâhî vahiy nurunun fışkırdığı büyük bir pınar olsaydı, o kalbindeki küfür ve inkâr karanlığını açığa çıkarmazdın.

"Yenbû'" büyük pınar demektir. "Kara su"dan murâd, zulmet-i küfür ve inkârdır. Ya'nî eğer senin kalbin, içinde nûr-i vahy-i ilâhî fışkıran büyük bir pınar olaydı, o kalbindeki küfür ve inkâr zulmetini açıp ızhâr etmezdin.

3278. Bunun ve onun önünde nâmûs kırılmamak için bu, onun ağzını bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3278. Bunun ve onun önünde namus kırılmamak için bu, onun ağzını bağladı.

Şunun bunun önünde vehmedilmiş namusu kırılmamak, yani kendisi için, "Bu adam mesleksiz ve daima dönektir" dedirtmemek için, bu vehmedilmiş namus, yaptığı büyük hatadan dönmekten ve tövbe ve istiğfardan ağzını bağladı.

Şunun bunun önünde nâmûs-ı mevhûmu kırılmamak, ya'nî kendisi için, "Bu adam mesleksiz ve dâimâ mütelevvindir" dedirtmemek için, bu nâmûs-ı mevhûm, yaptığı hatâ-yı azîmden rücû'dan ve tövbe ve istiğfârdan ağzını bağladı.

3279. Bu sebebden de içi yandı; tövbe etmeğe kādir olmadı; bu acibdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3279. Bu sebeple de içi yandı; tövbe etmeye güç yetiremedi; bu şaşılacak bir durumdur.

Hint şârihlerinden Bahrü'l-Ulûm hazretleri kendi şerhinde buyururlar ki: "Eğer o kâtip Müseylemetü'l-Kezzâb ise durum açıktır ve sonraki beyitlerle tam bir uyum sağlanır. Ve eğer Abdullah b. Sa'd ibni Ebî Serh ise, bu beyitlere uyumu zordur. Çünkü o, Mekke'nin fethinden sonra İslam'a gelip Resûl-i Ekrem Efendimiz'e biat etti. Onun için tövbeye ilâhî yardım oldu. Ve tarih kitaplarında muhaddisler onun iman kıssasını şöyle nakletmişlerdir ki: Mekke'nin fethi günü Resûl-i Ekrem Efendimiz birkaç kişinin kanını helal kılmıştı; ve buyurdular ki: "Kim bulursa, eğer Kâbe'nin örtüsüne yapışmış olsalar bile onları öldürsün." Onlardan birkaç kişi iman etti ve imanlarını kabul buyurdular; lakin Abdullah ibn Sa'd Emîrü'l-Mü'minîn Hz. Osman'ın evinde saklandı. Hz. Osman efendimiz ise onu Server-i âlem Efendimiz'in huzuruna getirdi, 'Ya Resûlallah, biat eden Abdullah'tır' dedi ve onun biatını kabul buyurdular. Bu rivayet Kitâbü'l-İsâbe'de geçtiği gibi, Emîrü'l-Mü'minîn Hz. Osman efendimizden İbn Asâkir de rivayet etmiştir. Ondan sonra Abdullah İbn Sa'd cihada iştirak etti. Kitâbü'l-İsâbe'de sahabelerin isimleri arasında geçmektedir. İmâm Beğavî Yezîd ibn Ebî Habîb'den sahih bir senedle rivayet eder ki Abdullah ibn Sa'd ibn Ebî Serh, Remle tarafında sabah vakti olunca اللهم اجعل آخر عملى صلوة الصبح yani "Ya Rab, benim son amelimi sabah namazı kıl!" diye dua etti; ondan sonra abdest alıp sabah namazını kıldı; ve sağa ve sola selam verdi, Allah Teâlâ ruhunu kabz etti. Şimdi bu sahih rivayetler, ona tövbe nasip olduğuna delildir. Buna göre Hz. Mevlânâ (k.s.)'nun yüce maksatları şudur ki, hatasından dolayı içi yanardı; fakat vehmedilmiş namusunu kırmamak için derhal tövbe edemedi.

Bu açıklamalara göre şerefli beyitteki anlam şöyle olur: Yaptığı hatadan dolayı Abdullah'ın içi yandı; fakat bir kere irtidat ederek Mekke'ye gitmiş ve irtidadını ilan etmiş olduğundan, vehmedilmiş namusunu kırıp tövbe edemedi; ve bu tövbesini İslam ehlinin kılıç üstünlüğü olan Mekke'nin fethi gününe kadar erteledi.

Hind şârihlerinden Bahrü'l-Ulûm hazretleri kendi şerhinde buyururlar ki : "Eğer o kâtib Müseylemetü'l-Kezzâb ise emr-i zâhirdir ve âtîdeki beyitler ile intibâk-ı tâm hâsıl olur. Ve eğer Abdullah b. Sa'd ibni Ebî Serh ise, bu ebyâta intibâkı müşkildir. Zîrâ o, feth-i Mekke'den sonra islâma gelip Resûl-i Ekrem Efendimiz'e bîat etti. Onun için tövbeye tevfik-ı ilâhî oldu. Ve târîh kitablarında muhaddisler onun îmânı kıssasını böyle nakl etmişlerdir ki: Feth-i Mekke günü Resûl-i Ekrem Efendimiz birkaç kişinin kanını mübâh kılmış idi; ve buyurdular ki: "Kim bulursa, eğer Ka'be'nin örtüsüne yapışmış olsalar bile onla- rı öldürsün." Onlardan birkaç kişi îmân etti ve îmânlarını kabûl buyurdular; lâkin Abdullah ibn Sa'd Emîrü'l-Mü'minîn Hz. Osman'ın evinde saklandı. Hz. Osman efendimiz ise onu Server-i âlem Efendimiz'in huzûruna getirdi, yâ Resûlallâh, bâyi' Abdullah'dır dedi ve onun bîatını kabûl buyurdular. Bu rivâyet Kitâbü'l-İsâbe'de mezkûr olduğu gibi, Emîrü'l-Mü'minîn Hz. Osman efendimizden İbn Asâkir de rivâyet etmiştir. Ondan sonra Abdullah İbn Sa'd cihâda iştirak etti. Kitâbü'l-İsâbe'de esâmî-i ashâb arasında mezkûrdur. İmâm Beğavî Yezîd ibn Ebî Habîb'den sened-i sahîh ile rivâyet eder ki Abdullâh ibn Sa'd ibn Ebî Serh, Remle tarafında sabah vakti olunca اللهم اجعل آخر عملى صلوة الصبح ya'ni "Yâ Rab, benim son amelimi sabah namazı kıl!" diye duâ etti; ondan sonra abdest alıp sabah namazını kıldı; ve sağa ve sola selâm verdi, Allah Teâlâ rûhunu kabz etti. İmdi bu rivâyât-ı sahîha, ona tövbe nasib olduğuna delîldir. Binâenaleyh Hz. Mevlânâ (k.s.) nun murâd-ı âlîleri budur ki, hatâsından dolayı içi yanardı; fakat nâmûsu kırılmamak için derhal tövbe edemedi.

Bu îzâhâta nazaran beyt-i şerîfdeki ma'nâ şöyle olur: Yaptığı hatâdan dolayı Abdullah'ın içi yandı; fakat bir kere irtidâden Mekke'ye gitmiş ve irtidadını i'lân eylemiş olduğundan, nâmûs-ı mevhûmunu kırıp tövbe edemedi; ve bu tövbesini ehl-i İslâm'ın galebe-i seyfi olan feth-i Mekke gününe kadar te'hîr etti.

3280. Ah ederdi ve ona ah faide olmadı; vaktaki kılıç geldi ve başı kaptı. [3239]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3280. Ah ederdi ve ona ah fayda vermedi; vakit geldiğinde kılıç geldi ve başı kesti.

Yani vahiy kâtibi hatasından pişman olup ah ediyorduysa da, kendisi dinden dönerek Mekke'ye gitmiş olduğu ve vehmedilmiş namusunu ortadan kaldıramadığı için, fayda vermedi. Vakit geldiğinde İslam ehlinin baş kesen kudret kılıcı ortaya çıkıp, Mekke-i Mükerreme fethedildi, vahiy kâtibi de o vehmedilmiş namusunu çiğneyip tövbe ve istiğfar ile boyun eğmeye ve içindeki pişmanlığı açığa vurmaya muvaffak oldu.

Ya'nî kâtib-i vahy hatâsından pişmân olup âh eder idiyse de, kendisi irtidâden Mekke'ye azîmet etmiş olduğu ve nâmûs-ı mevhûmunu bertaraf edemediği için, fâide vermedi. Vaktâki ehl-i İslâm'ın baş kesen seyf-i satveti zâhir olup, Mekke-i Mükerreme feth olundu, kâtib-i vahy dahi o mevhûm olan nâmûsunu çiğneyip tövbe ve istiğfâr ile serfürû etmeğe ve içinin nedâmetini ızhâra muvaffak oldu.

3281. Hak nâmûsu yüz batman demir yapıp, ey, çok kimseyi zahir olmayan bağla bağlamıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3281. Hak, namusunu yüz batman demir yapıp, ey, çok kimseyi görünmeyen bağla bağlamıştır.

İnsanlık fertlerinin iç dünyasını sınırlayan birtakım gizli bağlar vardır; onlardan birisi de halkın kendisini ayıplayacağı düşüncesidir; bu düşünce çoğunlukla kendisini Hak'ka ve hakikate boyun eğmekten vazgeçirir.

Efrâd-ı beşeriyyenin bâtınını takyîd eden birtakım gizli bağlar vardır; onlardan birisi de halkın kendisini ta'yib edeceği düşüncesidir; bu düşünce ekseriyâ kendisini Hak ve hakikate inkıyâd etmekten vazgeçirir.

3282. Kibir ve küfür o mertebe yolu bağladı ki, o kimse âhı zâhire getirmeğe kādir olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3282. Kibir ve küfür o mertebe yolu bağladı ki, o kimse âhı zâhire getirmeğe kādir olmaz.

Kibir ve inkâr, o pişmanlık ve tövbe yolunu öyle bağladı ki, pişman olan kimse içindeki âhı ve pişmanlığı ortaya çıkaramaz.

Kibir ve inkâr, o nedâmet ve tövbe yolunu öyle bağlayış bağladı ki, nâdim olan kimse bâtınındaki âhı ve nedâmeti ızhâr edemez.

3283. Hak Teâlâ أغلالاً فَهُمْ مُقْمَحُون buyurdu: zincirler bizim üzerimize hâricden değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3283. Yüce Allah "zincirler bizim üzerimize dışarıdan değildir" buyurdu.

Bu şerefli beyitte, Yâsîn Sûresi'nde yer alan "Biz onların boyunlarına zincirler vurduk da çenelerine kadar dayandı; bu yüzden başları yukarı kalkık, gözleri kapalı kalır" (Yâsîn, 36/8) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Hz. Pîr efendimiz buyururlar ki: Yüce Allah'ın, kibirlenenlerin ve inkâr edenlerin çenelerine kadar dolayarak taktığı zincirler, biz insanların kendi varlığımızın dışından değildir; aksine bu zincirleri bizler, içimizde kendimiz icat ettik ve bu zincirlerin kimi kibir ve inkâr, kimi çeşitli dünyevî bağlar ve kimi de vehmedilmiş itibardır. Bu zincirler kat kat boynumuza sarılmış ve çenelerimize kadar dayanmıştır. Bu sebeple başımız gurur ve benlik ile yukarıya kalkmış ve gözlerimiz Hak ve hakikati görmekten kapanmıştır.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Yâsîn'de olan إِنَّا جَعَلْنَا فِي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلَالًا فَهِيَ إِلَى الْأَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ (Yâsîn, 36/8) ya'nî "Biz onların boyunlarına, çenelerine kadar zincirler taktık; binâenaleyh onların başları yukarıda kalmış ve gözleri kapanmıştır" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Hz. Pîr efendimiz buyururlar ki: Hak Teâlâ hazretlerinin, mütekebbirlerin ve münkirlerin çenelerine kadar dolayarak taktığı zincirler, biz insanların kendi vücûdumuzun hâricinden değildir; belki bu zincirleri bizler, bâtınımızda kendimiz îcâd ettik ve bu zincirlerin kimi kibir ve inkâr ve kimi alâkāt-ı muhtelife-i dünyeviyye ve kimi, haysiyyet-i mevhûmedir. Bu zincirler kat kat boynumuza sarılmış ve çenelerimize kadar dayanmıştır. Bu sebeble başımız gurûr ve enâniyet ile yukarıya kalkmış ve gözlerimiz Hak ve hakikati görmekten kapanmıştır.

3284. Biz onların arkalarında sed kıldık ve onların gözlerini örttük; o önünde ve arkasındaki bağı görmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3284. Biz onların arkalarında bir set kıldık ve onların gözlerini örttük; o, önündeki ve arkasındaki bağı görmez.

Bu şerefli beyitte de yukarıdaki ayet-i kerimenin devamı olan وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ (Yâsîn, 36/9) yani "Ve biz onların önlerine ve arkalarına set ve engel koyduk; onların gözlerini örttük; bu sebeple onlar görmezler" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde de yukarıki âyet-i kerîmenin maba'di olan وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ (Yâsîn, 36/9) ya'nî "Ve biz onların önlerine ve arkalarına sed ve hâil koyduk; onların gözlerini örttük; binâenaleyh onlar görmezler" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

3285. O hâsıl olan sed, sahrâ rengini tutar; o bilmez ki, o kaza seddidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3285. O oluşan set, çöl rengini alır; o bilmez ki, o kaza setidir.

Yani Yüce Allah'ın, önde ve arkada kurduğu set ve engel, bu izafî varlık çölünde bulunan şeylerin renginde ve gerekliliklerindedir. Ve örneğin bu izafî varlık çölünün rengi, ar ve namus, kibir ve gurur, inkâr ve taassup ve benlik davası gibi sıfatlardır ki, bunların her biri, kişinin etrafındaki Hakk'ı ve hakikati görmesine engel olan birtakım setlerdir; ve bu izafî varlık âleminin temeli, ikilik vehmi (ikilik sanısı) üzerine kurulmuş ve ilâhî kaza bu âlemde bu setleri ve engelleri meydana getirmiştir.

Ya'nî Hak Teâlâ hazretlerinin, önde ve arkada ikāme ettiği sed ve hâil, bu vücûd-ı izâfi sahrâsında olan şeylerin renginde ve îcâbâtındadır. Ve meselâ bu vücûd-ı izâfi sahrâsının rengi âr ve nâmûs ve kibir ve nahvet ve inkâr ve taassub ve da'vâ-yı enâniyet gibi sıfatlardır ki, bunların her birerleri, kişinin etrâfındaki Hak ve hakikati görmeğe hâil olan birtakım sedlerdir; ve bu vücûd-ı izâfî âleminin temeli, vehm-i isneyniyyet üzerine kurulmuş ve kazâ-yı ilâhî bu âlemde bu sedleri ve hâilleri ihdâs eylemiştir.

3286. Senin şahidin, şahidin yüzünün seddidir; senin mürşidin, mürşid sözlerinin seddidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3286. Senin şahidin, şahidin yüzünün perdesidir; senin mürşidin, mürşid sözlerinin perdesidir.

Ankaravî hazretleri buyururlar ki: "Senin sûret âlemindeki sevgilin, gerçek sevgilinin yüzünün perdesidir; ve seni kesret (çokluk) âleminde dalgınlığa sevk eden rehberin, sana vahdet (birlik) âleminden bahseden olgun velînin sözünün perdesidir." Burada başka bir anlam daha akla gelir: Birinci "şâhid"den kasıt, Arapça'daki ve delil anlamına gelen şâhiddir. İkinci "şâhid"den kasıt, Farsça'daki ve sevgili anlamına gelen şâhiddir. Birinci "mürşid"den kasıt, nefse ait kuvvetler ve ikinci "mürşid"den kasıt, Hakk yoluna rehber olan olgun velîdir. Yani, ey izafî varlık çölünde şaşkın olan kimse, senin kâinatın Yaratıcısı ve eşyanın hakikatleri hakkında zâhirî ve bâtınî duyularla hazırladığın deliller ve kanıtlar, gerçek sevgilinin yüzünün perdesidir. Nitekim Hz. Mısrî buyurur: Mısra': O açıkça ortadayken, deliller ve kanıtlar onu örter. Ve senin bu hususta mürşidin olan aklî bakışın, Hakk yolunun rehberi olan olgun velî sözünün perdesi ve engelidir. Çünkü sen bu rehberi sûrette kendine kıyas edip, ona tâbi olmayı kendince zül addedersin; ve kibir ve gururun hakikati idrak etmene engel olur.

Ankaravî hazretleri buyururlar ki: "Senin âlem-i sûretteki mahbûbun, mahbûb-i hakîkînin yüzünün hicabıdır; ve seni âlem-i keserâtta istiğrâka sevk eden rehberin, sana âlem-i vahdetden bahs eden veliyy-i kâmilin sözünün hicabıdır." Burada diğer bir ma'nâ daha hâtıra gelir: Birinci "şâhid"den murâd Arabî ve beyyine ma'nâsına olan şâhiddir.İkinci "şâhid"den murâd Fârisî ve mahbûb ma'nâsına gelen şâhiddir. Birinci "mürşid"den murâd kuvâ-yı nefsâniyye ve ikinci "mürşid"den murâd, Hak yoluna rehber olan veliyy-i kâmildir. Ya'nî, ey vücûd-ı izâfi sahrâsında hayrân olan kimse, senin Sâni'-i kâinât ve hakāyık-ı eşyâ hakkında havâss-i zâhiren ve bâtınen ile ihzâr eylediğin beyyinât ve delâil, mahbûb-ı hakîkînin vechinin hicabıdır. Nitekim Hz. Mısrî buyurur: Mısra': Zâhir iken ol anı örter delâil beyyinât Ve senin bu husûsta mürşidin olan nazar-ı aklîn, Hak yolunun rehberi olan veliyy-i kâmil sözünün seddi ve hicabıdır. Zîrâ sen bu rehberi sûrette kendine kıyâs edip, ona tâbi' olmayı kendince zül addedersin; ve kibir ve gurûrun idrâk-i hakîkate mâni' olur.

3287. Ey, çok küffârın din sevdası vardır; onların bağı nâmûs ve kibir ve bu ve odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3287. Ey, çok kâfirin din sevdası vardır; onların bağı namus ve kibir ve bu ve odur.

Yani peygamberleri ve evliyayı inkâr eden birçok kimseler vardır ki, içlerinde, onların dinini ve mesleğini kabule eğilimleri vardır; fakat din ve meslek değiştirdi diye, şunun bunun kendilerine gerçekleşecek kınama ve ayıplamaları, namuslarına ve kibirlerine dokunacağı için, bu eğilimlerini bir türlü açığa vuramazlar.

Ya'nî enbiyâ ve evliyâyı münkir olan birçok kimseler vardır ki, bâtınlarında, onların din ve meslekini kabûle meyilleri vardır; fakat tebdîl-i din ve meslek etti diye, şunun bunun kendilerine vâki' olacak ta'n ve ta'yîbleri, nâmûslarına ve kibirlerine dokunacağı için, bu meyillerini bir türlü ızhâr edemezler.

3288. Bağ gizlidir; fakat demirden beterdir; demir bağı balta parçalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3288. Bağ gizlidir; fakat demirden daha kötüdür; demir bağı balta parçalar.

3289. Demir bağı ayırmak mümkündür; gaybî olan bağa kimse ilac bilmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3289. Demir bağı ayırmak mümkündür; gaybî olan bağa kimse ilaç bilmez.

Nefse ait sıfatların bağları insan kalbinde gizlidir; fakat demir zincirden daha kuvvetlidir. Çünkü demir zinciri balta ve keski ile parçalamak kolaydır; fakat gizli olan nefse ait sıfatların bağlarını çözmenin çaresini bir kimse kendi kendine bilemez.

Sıfât-ı nefsâniyye bağları kalb-i beşerde gizlidir; fakat demir zincirden daha kuvvetlidir. Zîrâ demir zinciri balta ve keski ile parçalamak kolaydır; fakat gizli olan sıfât-ı nefsâniyye bağlarını çözmenin çâresini bir kimse kendi kendine bilemez.

3290. Eğer adamı arı soksa, o lahza onun tab'ı def'i üzere sa'y eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3290. Eğer arı bir adamı soksa, o an onun tabiatı onu defetmek için çabalar.

Yani kendini arı sokan bir kimse, o arının sapladığı iğneyi çıkarmaya çalışır; ve bunu çıkarmadıkça tabiatında rahat olmaz.

Ya'nî kendini arı sokan bir kimse, o arının sapladığı iğneyi çıkarmağa çalışır; ve bunu çıkarmadıkça tab'ında rahat olmaz.

3291. İğnenin yarasına gelince, mâdemki o senin varlığındandır, gam kavî olur ve derd zayıf olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3291. İğnenin yarasına gelince, mademki o senin varlığındandır, gam güçlü olur ve dert zayıf olmaz.

Senin içindeki iğnenin yarasına gelince; o yara mademki senin vehmedilmiş olan varlığından ve benliğinden ortaya çıkmaktadır, bu vehmedilmiş olan varlığından vazgeçmedikçe gamın kuvvetli ve şiddetli olur; ve içinde sürekli duyduğun elem ve ıstırap gevşemez ve zayıf olmaz.

Senin bâtınındaki iğnenin yarasına gelince; o yara mâdemki senin mevhûm olan varlığından ve enâniyyetinden peyda olmaktadır, bu mevhûm olan varlığından geçmedikçe gamın kuvvetli ve şiddetli olur; ve bâtınında dembedem duyduğun elem ve ıztırâb gevşer ve zayıf olmaz.

3292. Bunun şerhi sîneden dışarıya sıçrıyor; lakin korkuyorum ki ümidsizlik verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3292. Bunun açıklaması gönülden dışarıya fışkırıyor; ancak korkuyorum ki ümitsizlik verir.

Bu bağ meselesinin açıklaması, yukarıdaki "رنك صحرا دارد آن سدی که خاست او نمی داند که آن سد قضاست" beytinde açıkladığımız "kaza seddi"nin izahını gerektiriyor; ve bu izahatlar da içimden dışarı fışkırmak üzeredir; fakat korkarım ki, gönüllere ümitsizlik ve yeis verir; bu sebeple kader sırrının gizli kalması hikmettir.

Bu bağ mes'elesinin şerhi yukarıdaki şu رنك صحرا دارد آن سدی که خاست او نمی داند که آن سد قضاست beytinde beyân eylediğimiz “Sedd-i kazâ”nın îzâhını iktizâ ediyor; ve bu îzâhât dahi bâtınımdan dışarı sıçramak üzeredir; fakat korkarım ki, gönüllere ümidsizlik ve ye's verir; binâenaleyh sırr-ı kaderin mestûr kalması hikmettir.

3293. Hayır, ümidsiz olma, kendini şad et! O feryad-resin huzurunda feryad et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3293. Hayır, ümitsiz olma, kendini sevindir! O feryada yetişenin huzurunda feryat et!

Her ne kadar kader sırrı, ezelî yatkınlığa bağlı ve mutluluk ile mutsuzluk da bu yatkınlıklara tâbi ise de, özünde gizli olan bu mesele hakkında ümitsiz olma ve o feryada yetişen Hakk'ın huzurunda:

Her ne kadar sırr-ı kader, isti'dâd-ı ezelîye muallak ve saâdet ve şekāvet de bu isti'dâdâta tâbi' ise de, hadd-i zâtında mestûr olan bu mes'ele hakkında me'yûs olma ve o feryâda yetişen Hakk'ın huzûrunda:

3294. De ki: Ey afvın muhibbi, bizden afv et; ey eski nasır zahmetinin tabibi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3294. De ki: Ey affın seveni, bizden affet; ey eski nasır zahmetinin tabibi!

Yardım eden Allah'a yakarışında şöyle de ki: "Ey affı seven Rabbim, bizi affet! Ey bizim eski nasırımızdan meydana gelen ağrı ve hastalıklarımızı tedavi eden gerçek tabibimiz!” "Eski nasır"dan kasıt, insanın bu izafî âleme göz açtığı günden beri kendisinde oluşan enaniyet (benlik) duygusudur. Bu duygu, insan bireylerinin her yaş döneminde kat kat nasırlaşır; ve eğer serbest kalır ve fırsat da bulursa, Firavunluk mertebesinde soluklanır.

Feryâd-res olan Hakk'a münâcâtında şöyle de ki: "Ey afvı seven Rabbim, bizi afv et! Ey bizim eski nasırımızdan hâsıl olan ağrı ve sayrılarımızı tedâvî eden tabib-i hakîkîmiz!” “Eski nasır"dan murâd, beşerin bu âlem-i izâfîye göz açtığı günden beri kendisinde hâsıl olan enâniyyet duygusudur. Bu duygu efrâd-ı beşerin her devre-i sinninde kat kat nasırlaşır; ve eğer serbest kalır ve fırsat da bulursa, soluğu Fir'avnlık mertebesinde alır.

3295. Hikmetin aksi o şakîyi zâyi' etti; kendini görme, tâ ki senden toz kaldırmasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3295. Hikmetin zıddı o şakiyi mahvetti; kendini görme ki senden toz kaldırmasın.

Mademki bizdeki bu eski nasır, benliktir ve insanın kendisini görmesidir; böyle olunca, sen de kendini görme ki, bu benlik kalbinde inkâr tozlarını kaldırıp karanlık oluşturmasın. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz'in mübarek kalbinden yansıyan hikmeti, vahiy kâtibinin kendinden bilmesi ve peygamberin huzurunda kendisini görmesi, o şakiyi inkâr karanlığı içine düşürüp, geri dönüş anına kadar, ömrünün bir kısmını boşa harcadı.

Mâdemki bizdeki bu eski nasır, enâniyyettir ve insanın kendisini görmesidir; böyle olunca, sen de kendini görme ki, bu enâniyyetin kalbinde inkâr tozlarını kaldırıp zulmet peydâ etmesin. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz'in kalb-i şerîfinden aks eden hikmeti, vahiy kâtibinin kendinden bilmesi ve huzûr-ı risâletde kendisini görmesi, o şakîyi zulmet-i inkâr içine düşürüp, hîn-i rücû'a kadar, ömrünün bir kısmını zâyi' etti.

3296. Ey birâder, senin üzerine hikmet cârîdir; o, abdaldandır ve senin üzerinde âriyetdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3296. Ey birader, senin üzerine hikmet geçerlidir; o, abdaldandır ve senin üzerinde emanettir.

Ey Hakk Yolcusu kardeşim, senin kalbine gelen ilahi hikmetler, ilahi abdala gelen hikmetlerin yansımasıdır; ve yansıma şeklinde senin kalbinde geçerlidir. Bu sebeple sen onları kendinden bilme; çünkü sen henüz nefsine ait sıfatlarını Hakk'a ait sıfatlara dönüştürmediğin için ilahi abdal sırasında değilsin.

Ey sâlik kardeşim, senin kalbine vârid olan hikemiyât-ı ilâhiyye, abdal-ı ilâhîye vârid olan hikemiyâtın aksidir; ve akis sûreti ile senin kalbinde cârîdir. Binâenaleyh sen onları kendinden bilme; zîrâ sen henüz sıfât-ı nefsâniyyeni sıfât-ı hakkāniyyeye tebdíl etmediğin için abdâl-ı ilâhî sırasında değilsin.

3297. Vâkıa ev kendinde bir nûr bulmuştur; o münevver olan komşudan parlamıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3297. Gerçekte ev kendisinde bir ışık bulmuştur; o ışıklı olan komşudan parlamıştır.

Örneğin, karşı karşıya olan iki evden biri karanlık, diğeri ışıklı olsa; eğer karanlık ev bir ışık bulursa, bu ışık, komşunun penceresinden yansıyan ışık olur. Bu sebeple bu odanın ışığı kendisinden olmadığı hâlde "Benimdir" diye iddia etse, yalancı olur. insân-ı kâmilin kalbi ile noksan kişinin kalbi de tamamen bu örneğe uygundur.

Meselâ karşı karşıya olan iki evin birisi karanlık ve diğeri ışıklı olsa; eğer karanlık ev bir ışık bulursa, bu ışık, komşunun penceresinden aks eden ışık olur. Binâenaleyh bu odanın ışığı kendisinden olmadığı halde “Benimdir" diye da'vâ etse, kâzib olur. Kâmilin kalbi ile nâkısın kalbi de tamâmiyle bu misâle mutâbıktır.

3298. Şükr et, mağrûr olma, burun yapma, kulak tut; ve asla hodbînlik etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3298. Şükret, mağrur olma, burun yapma, kulak tut; ve asla kendini beğenmişlik etme!

"Bînî me-kün" (burun yapma) ifadesi kibirden kinayedir. Nitekim Türkçede de kibirli kişi yerine "burnu büyük" ve "burnu Kaf dağında" tabirleri kullanılır. Yani ey Hakk Yolcusu, eğer kalbine ilahi hikmetler ve ledünnî (Allah katından gelen) anlamlar gelirse şükret; buna mağrur olma ve kibirlenme. Bunları mürşidinin kalbinden yansıyan bir akis bil ve onun sözlerine kulak ver ve kendini ondan müstağni (ihtiyaçsız) sanma; ve asla kendini beğenmişlik etme!

"Bînî me-kün" tekebbürden kinâye olur. Nitekim Türkçe'de dahi mütekebbir yerine "burnu büyük" ve "burnu Kāf dağında" ta'bîrleri kullanılır. Ya'nî ey sâlik, eğer kalbine hikemiyât-ı ilâhiyye ve maânî-i ledünniyye vârid olursa şükr et; buna mağrûr olma ve kibirlenme. Bunları mürşidinin kalbinden vâki' olan bir akis bil ve onun sözlerine kulak tut ve kendini ondan müstağnî bilme; ve aslâ hodbînlik etme!

3299. Yüz teessüf ve elem ki, bu âriyeti, ümmetleri ümmetlikten dûr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3299. Yüz teessüf ve elem ki, bu emaneti, ümmetleri ümmetlikten uzaklaştırdı.

Çok teessüf edilir ki, bu emanete ait olan hâli birçok ümmet, kendilerinden bildiler de, peygamberlerinin ümmetliklerinden kovuldular.

Pek çok teessüf olunur ki, bu âriyete mensûb olan hâli birçok ümmetler, kendilerinden bildiler de, peygamberlerinin ümmetliklerinden matrûd oldular.

3300. Ben o kimsenin kölesiyim ki, o her rebâtda, kendisini simâta vâsıl bilmez. [3259]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3300. Ben o kimsenin kölesiyim ki, o her konakta, kendisini sofraya ulaşmış bilmez. [3259]

"Rebât", rânın fethi ile, kervanların konakladığı misafirhanedir ve zamanımızda "otel" derler. Ve "simât", sînin kesri ile, sofra anlamındadır. "Rebât"tan kasıt, Hakk yolunda seferde bulunan Hakk Yolcusu'nun uğradığı makamlar ve "simât"tan kasıt, asıl maksat olan kemâl makamıdır. Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: "Ben o Hakk Yolcusu'nun kölesiyim ki, o, seyr-ü sülûkü (tasavvuf yolculuğu) esnasında uğradığı her bir makamı, asıl maksat bilmeyip gayretini yüce tutar ve kendisini kemâl makamına ulaşmış bilmez ve mürşidinin terbiyesinden asla müstağni (ihtiyaçsız) görmez." Ve Hafız-ı Şîrâzî de bu anlamda buyurur: "Ben o gayretin kölesiyim ki, felek çarkı altında, bağımlılık renginden kabul ettiği her şeyden azattır."

"Rebât" rânın fethi ile, kervânların konduğu misafirhânedir ve zamânımızda "otel" derler. Ve "simât" sînin kesri ile, sofra ma'nâsınadır. "Rebât"dan murâd, tarîk-ı Hak'da seferde bulunan sâlikin uğradığı makāmât ve "simât"dan murâd, maksûd-ı aslî olan makām-ı kemâldir. Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: "Ben o sâlikin kölesiyim ki, o esnâ-yı sülükünde uğradığı her bir makāmı, maksûd-i aslî bilmeyip himmetini âlî tutar ve kendisini makām-ı kemâle vâsıl olmuş bilmez ve mürşidinin terbiyesinden asla müstağnî görmez." Ve Hafız-ı Şîrâzî dahi bu ma'nâda buyurur: "Ben o himmetin kölesiyim ki, çerh-i felek altında, reng-i taallukdan kabûl ettiği her şeyden âzâddır."

3301. Kişi bir gün meskenine erişmek için, çok rebâtı terk etmek lazımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3301. Kişi bir gün asıl yurduna ulaşmak için, birçok konaklama yerini terk etmesi gerekir.

Hakk Yolcusu, asıl maksat olan kemâl yurduna ulaşabilmek için, yolculuğu sırasında ulaştığı birçok makamın (manevî durak) ilgisini terk etmesi gerekir. Çünkü uğradığı makamlar, rehberinin kendisini götürdüğü makamlardır. Rehberi onun elini ancak kemâl mertebesine ulaşmasında bırakır. Eğer mürşidi (manevî rehber) onun makam ilgisini ve kendisinde kemâl duygusu oluşup mürşitten müstağni (ihtiyaçsız) olma duygusu oluştuğunu görürse, onu emanet olan o makamda bırakır ve Hakk Yolcusu da bu emanet olan makamdan düşer.

Sâlik, maksûd-ı aslî olan mesken-i kemâle vâsıl olabilmek için, esnâ-yı sülükünde vâsıl olduğu birçok makāmların alâkasını terk etmek lâzımdır. Çünkü uğradığı makāmlar kendisini rehberinin götürdüğü makāmlardır. Rehberi onun elini ancak mertebe-i kemâle vusûlünde bırakır. Eğer mürşidi onun makām alâkasını ve kendinde kemâl duygusu hâsıl olup, mürşidden istiğnâ duygusu hâsıl olduğunu görürse, onu âriyet olan o makāmda bırakır ve sâlik de bu âriyet olan makāmdan sukūt eder.

3302. Gerçi demir kırmızı oldu; kırmızı değildir; bir ateş vurucunun âriyet olan pertevîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3302. Gerçi demir kırmızı oldu; kırmızı değildir; bir ateş vurucunun ödünç olan ışığıdır.

Ateşte kızan bir demir, kıpkırmızı bir renge girer; fakat o kırmızılık demirin değildir; demirci onu ateşe koymuştur; ona ödünç olan ışık ateşten yansımıştır.

Ateşte kızan bir demir, kıpkırmızı bir renge girer; fakat o kırmızılık demirin değildir; demirci onu ateşe koymuştur; ona âriyet olan pertev ateşten aks etmiştir.

3303. Eğer pencere yahut hâne pür-nûr olursa, sen rûşen bilme; ancak güneşi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3303. Eğer pencere yahut hane ışıkla dolu olursa, sen onu aydınlık bilme; ancak güneşi (aydınlık bil)!

Eğer pencere veya ev nurlu olursa, sen onları hakikatte nurlu bilme; ancak güneşi nurlu bil!

Eğer pencere veyâhut ev nûrlu olursa, sen onları hakîkatte nûrlu bilme; ancak güneşi nûrlu bil!

3304. Her kapı ve duvar, ben nûrluyum, bir başkasının pertevini tutmam, bu benim der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3304. Her kapı ve duvar, ben nurluyum, bir başkasının ışığını tutmam, bu benim der.

3305. Böyle olunca güneş der ki: Ey nâ-reşîd, ben gurub ettiğim vakit, zâhir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3305. Böyle olunca güneş der ki: Ey olgunlaşmamış kişi, ben battığım zaman, ortaya çıkar.

Kapının ve duvarın iddiasına cevaben güneş der ki: "Ey lâyık olmayan, ben battığım zaman, senin iddianın geçersizliği ortaya çıkar. Ben ışığımı çektiğimde, karanlık içinde kaldığını görürsün."

Kapının ve duvarın da'vâsına cevâben güneş der ki: "Ey nâ-lâyık, ben gurûb ettiğim vakit, senin da'vânın butlânı zâhir olur. Ben pertevimi çekince, zulmet içinde kaldığını görürsün."

3306. Yeşillikler, biz kendimizden yeşiliz, şad ve handânız ve çok yüzü yakışıklıyız, derler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3306. Yeşillikler, "Biz kendimizden yeşiliz, neşeli ve güler yüzlüyüz ve çok güzel yüzlüyüz," derler.

3307. Yaz faslı der ki: Ey ümmetler, ben geçtiğim vakit kendinizi görün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3307. Yaz mevsimi der ki: Ey ümmetler, ben geçtiğim zaman kendinizi görün!

Yani ağaçlar yeşilliklerini ve güzelliklerini kendilerinden bilip, farz edelim ki deseler, "Bu güzellik ve yakışıklılık bizdendir." Yaz mevsimi, "Hele ben geçeyim, kış mevsimi gelsin, kendinizi görürsünüz" diye cevap verir. Bu örnekten anlaşılır ki, yatkınlıklar (isti'dâdât), tesir eden şeylerle (müessirât) ortaya çıkar.

Ya'nî ağaçlar yeşillikleri ve letâfeti kendilerinden bilip, bilfarz deseler ki, "Bu letâfet ve yakışıklılık bizdendir." Yaz faslı, "Hele ben geçeyim, kış faslı gelsin, kendinizi görürsünüz" diye cevab verir. Bu misâlden anlaşılır ki, isti'dâdât, müessirât ile zâhir olur.

3308. Ten güzellik ve cemâl ile nazlanır; rûh ise ferini ve perr ü bâlini gizlemiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3308. Ten güzellik ve cemâl ile nazlanır; ruh ise ferini ve kanatlarını gizlemiştir.

Yani ruhun parlaklığı ve kuvveti cisimde gizlidir.

Ya'nî rûhun parlaklığı ve kuvveti cisimde müstetirdir.

3309. Ona der ki: Ey mezbele! Sen kimsin? Bir iki gün benim pertevimden yaşadın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3309. Ona der ki: Ey mezbele! Sen kimsin? Bir iki gün benim ışığımla yaşadın.

Cenâb-ı Pîr (Hz. Mevlânâ) bedene "mezbele" (çöplük) derler. Gerçekten de çöplükten başka bir şey değildir. Çünkü başlangıcı iğrenç bir damla sudan, sonu da birkaç kürek leşten ibarettir. Bu iki hâl arasında ömür sürdükçe, burnunda, kulağında ve karnında pislik taşıyıcısıdır.

Cenâb-ı Pîr cisme "mezbele" ta'bîr buyururlar. Hakikaten de mezbeleden başka bir şey değildir. Zîrâ bidâyeti iğrenç bir katre sudan, nihâyeti de birkaç kürek cîfeden ibarettir. Bu iki hâl arasında muammer oldukça, burnunda, kulağında ve karnında hammâl-ı necâsettir.

3310. Senin şîven ve nâzın cihana sığmıyor; dur, tâ ki ben senden sıçrayıcı [3269] olayım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3310. Senin feryadın ve nazın cihana sığmıyor; dur, tâ ki ben senden sıçrayıcı olayım!

3311. Senin germ-dârların senin için mezar kazarlar; seni karıncaların ve yılanların tu'mesi ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3311. Senin sıcak dostların senin için mezar kazarlar; seni karıncaların ve yılanların yemi ederler.

"Germ-dârân" hararetle seven dostlardan kinayedir. Yani ruh der ki: "Ey mezbele olan ten! Seni hararetle seven dostların, mezarını kazıp seni haşerata gıda olmak üzere defn ederler; sana karşı olan muhabbetleri bu işi yapmaya mani olmaz."

"Germ-dârân" harâretle seven dostlardan kinâyedir. Ya'nî rûh der ki: "Ey mezbele olan ten! Seni harâretle seven dostların, mezarını kazıp seni haşerâ- ta gıda olmak üzere defn ederler; sana karşı olan muhabbetleri bu işi yapmağa mâni' olmaz."

3312. O bir kimse senin kokundan burnunu tutar ki, o senin huzurunda çokluk ölürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3312. O bir kimse senin kokundan burnunu tutar ki, o senin huzurunda çokluk ölürdü.

Senin üzerinde benim perdem mevcut iken, huzurunda sana karşı pek ziyade hürmetkâr olan bir kimse, senin berbat kokundan burnunu tutar.

Senin üzerinde benim pertevim mevcûd iken, huzûrunda sana karşı pek ziyâde hürmetkâr olan bir kimse, senin berbâd kokundan burnunu tutar.

3313. Söylemek ve görmek ve işitmek, ruhun pertevidir; suda olan kaynama, ateşin pertevi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3313. Söylemek, görmek ve işitmek, ruhun yansımasıdır; suda olan kaynama, ateşin yansıması olur.

Nasıl ki, söyleme, görme ve işitme ruhun yansıması ve eseri; ve suda olan kaynayış da ateşin eseri ve yansıması ise, ey Hakk Yolcusu, sende olan cezbe (ilahi çekim) ve aşk halleri ve ilahi vâridât (kalbe gelen ilahi ilhamlar) da, insân-ı kâmilin kalbinden yansıyan bir yansıma ve eserdir. Sakın bunları kendinden bilme!

Nasıl ki, söyleme ve görme ve işitme rûhun pertevi ve eseri; ve suda olan kaynayış da ateşin eseri ve pertevi ise, ey sâlik sende olan hâlât-ı cezbe ve aşk ve vâridât-ı ilâhiyye de, insân-ı kâmilin kalbinden aks eden pertev ve eserdir. Sakın bunları kendinden bilme!

3314. Ten üzerinde canın bir pertevi olduğu gibi, abdalın pertevi de benim canım üzerindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3314. Beden üzerinde canın bir parıltısı olduğu gibi, abdâlın parıltısı da benim canım üzerindedir.

Bedenin duyuları üzerinde canın parıltısı ve eseri bulunduğu gibi, benim canımın üzerinde de ilâhî abdâlın tesirleri vardır. "Abdâl"dan maksat, nefsine ait sıfatları, Hakk'a ait sıfatlara dönüşmüş olan olgun velîlerdir. Veyahut, evliyadan "abdâl" diye adlandırılan bir topluluktur ki, istedikleri yerde, kendilerinin benzeri olan ruhanî suretlerini bırakırlar ve görenler farkına varmazlar. Ve onlar yedi kişidir ki, her biri yedi iklimden birinin yöneticisidir. Ve Şeyh-i Ekber (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserlerinde buyururlar ki: "Abdâl yedi kimsedir. Ne fazla ne de eksik olurlar. Yüce Allah onlar sebebiyle yedi iklimi korur. Her biri bir iklime bedeldir. Onlardan birisi Halil'in (a.s.) makamı, ikincisi Kelîm'in (a.s.) makamı, üçüncüsü Hârûn'un (a.s.) makamı, dördüncüsü İdrîs'in (a.s.) makamı, beşincisi Yûsuf'un (a.s.) makamı, altıncısı Îsâ'nın (a.s.) makamı, yedincisi Âdem'in (a.s.) makamı üzerinedir. Ve onlara "abdâl" derler. Çünkü bunlardan birisi bir yerden ayrılacağı zaman, eğer bu yerde onların güvenliği için bir emirden dolayı bir maslahat (fayda) isterse, kendi sureti üzerine bir şahsı terk eder. Onu gören bir kimse bu şahsı görmekten şüphe etmez. Çünkü bu, o adamın aynısıdır; hâlbuki o değildir; belki o bir ruhanî şahıstır ki onu kastederek kendi yerine bıraktı." Fakat Hz. Pîr efendimizin bu beyitte buyurdukları "abdâl"dan maksat, önceki anlamın olması daha tercih edilir görünmektedir.

Cesedin havâssi üzerinde canın pertevi ve eseri bulunduğu gibi, benim canımın üzerinde de abdâl-i ilâhînin te'sîrâtı vardır. "Abdal"dan murâd, sıfât-ı nefsâniyyesi, sıfât-ı hakkāniyyeye mübeddel olan kümmel-i evliyâdır. Veyâhud, evliyâdan "abdâl" tesmiye olunan bir tâifedir ki, istedikleri yerde, kendilerinin misli olan sûret-i rûhâniyyelerini ikāme ederler ve görenler farkına varmazlar. Ve onlar yedi kişidir ki, her birisi ekālîm-i seb'adan birisinin müdebbiridir. Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde buyururlar ki: "Abdâl yedi kimsedir. Ne ziyâde ve ne de eksik olurlar. Allah Teâlâ onlar sebebiyle yedi iklîmi hifz eder. Her birisi bir iklîme bedeldir. Onlardan birisi kadem-i Halil, ikincisi kadem-i Kelîm, üçüncüsü kadem-i Hârûn, dördüncüsü kadem-i İdrîs, beşincisi kadem-i Yûsuf, altıncısı kadem-i Îsâ, yedincisi kadem-i Adem (aleyhimü's-selâm) üzerinedir. Ve onlara "abdâl" derler. Zîrâ bunlardan birisi bir mahalden mufârakat edeceği vakit, eğer bu mevzi'de onların emni için bir emirden dolayı maslahat murâd ederse, kendi sû- reti üzerine bir şahsı terk eder. Onu gören bir kimse bu şahsın rü'yetinden şekk etmez. Zîrâ bu, o adamın aynıdır; halbuki o değildir; belki o bir şahs-ı rûhânîdir ki onu kasd ile kendi bedeline bıraktı." Fakat Hz. Pîr efendimizin beyt-i şerîfde buyurdukları "abdâl"dan murâd, evvelķi ma'nâ olmak daha müreccah görünür.

3315. Cânın cânı candan ayak çektiği vakit, cân öyle olur ki, cansız ten bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3315. Canın canı candan ayak çektiği zaman, can öyle olur ki, cansız ten bil!

Hakk Yolcusu'nun canına kuvvet vermek itibarıyla canın canı olan insân-ı kâmil, Hakk Yolcusu'nun ruhunun terbiyesinden yüz çevirdiği zaman, cansız bir ceset nasıl ışıltısız olursa, o Hakk Yolcusu'nun ruhu da öylece ışıltısız olur ve onda potansiyel olarak gizli olan kemaller ortaya çıkmaz. Bu sebeple insân-ı kâmile karşı kendini müstağni bilme ve onun huzurunda enaniyetini kırıp alçakgönüllü ol! Çünkü kıyamet gününde o seni terbiye eden kâmil, senin şefaatçin ve şahidin olacaktır. Nasıl ki ayet-i kerimede buyrulur: وَ يَوْمَ نَبْعَثُ مِنْ كُلِّ أُمَّة شهيداً (Nahl, 16/84) Yani "Kıyamet gününde her ümmetten şahit getiririz."

Sâlikin cânına kuvvet vermek i'tibâriyle cânın cânı olan insân-ı kâmil, sâlikin terbiye-i rûhundan yüz çevirdiği vakit, cansız bir ceset nasıl bî-revnak olursa, o sâlikin rûhu dahi öylece bî-revnak olur ve onda bilkuvve mündemic olan kemâlât zuhûra gelmez. Binâenaleyh insân-ı kâmile karşı kendini müstağnî bilme ve onun huzûrunda enâniyyetini kırıp mütezellil ol! Zîrâ yevm-i kıyâmette o seni terbiye eden kamil senin şâfi'in ve şâhidin olacaktır. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: وَ يَوْمَ نَبْعَثُ مِنْ كُلِّ أُمَّة شهيداً (Nahl, 16/84) Ya'nî "Yevm-i kıyâmette her ümmetten şahid getiririz."

3316. O cihetten başı zemîn üzerine koyarım; ta ki yevm-i dînde benim şahidim olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3316. O yönden başı yer üzerine koyarım; ta ki kıyamet gününde benim şahidim olsun.

"Din" boyun eğme, ceza ve âdet anlamlarına gelir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) hazretleri bu üç anlamı Fusûsu'l-Hikem'de, Yakup Fassı'nda açıklar. "Yevm-i dîn" ceza günü demektir ki, "kıyamet günü" kastedilir. Çünkü kıyamet günü Yüce Allah hazretlerinin Hakem (hüküm veren) ve Adl (adaletli) isimleriyle olan tecellîsidir ve bu isimler kulların amellerinin dengelenmesini ve delil ve şahitlere dayanarak hüküm verilmesini gerektirir. Bu anlama göre Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ) bu şerefli beyitte yeryüzü üzerinde gerçekleşen secdenin sırrını açıklar.

"Dîn" inkıyâd ve cezâ ve âdet ma'nâlarına gelir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri bu üç ma'nâyı Fusûsu'l-Hikem'de, Fass-ı Ya'kūbîde îzâh buyururlar. "Yevm-i dîn" yevm-i cezâ demek olur ki, "yevm-i kıyâmet" murâd olunur. Zîrâ yevm-i kıyâmet Hak Teâlâ hazretlerinin Hakem ve Adl ism-i şerîfleriyle olan tecellísidir ve bu isimler a'mâl-i ibâdın muvâzenesini ve beyyine ve şühûda müsteniden hüküm i'tâsını îcâb eder. Bu ma'nâya binâen Cenâb-ı Pîr bu beyt-i şerîfde yeryüzü üzerinde vâki' olan secdenin sırrını beyân buyururlar.

3317. Yevm-i dîn ki, bir sarsılış sarsılır; bu yeryüzü hallerin şahidi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3317. Kıyamet günü ki, bir sarsılışla sarsılır; bu yeryüzü hallerin şahidi olur.

Kıyamet gününde yeryüzü bir sarsılışla sarsılır ve bu sarsılış içinde insanların hallerine şahit olur. Bu şerefli beyitte, "Vaktaki yeryüzü bir sarsılışla sarsılır ve yeryüzü ağırlıklarını dışarı çıkarır ve insan yeryüzüne ne oldu, der. Rabbinin yeryüzüne vahyetmesiyle işte bu günde haberlerini söyler" (Zilzal, 99/1-5) ayet-i kerimelerine işaret buyrulur. Nimetullah Nahcivani hazretleri bu şerefli surenin tefsirinde şöyle buyurur: "Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet eder ki: Resulullah (s.a.v.) Efendimiz يومئذ تَحَدَّثُ أَخْبَارَهَا ayet-i kerimesi hakkında buyurdular ki: 'Yeryüzünün haber verdiği şey nedir bilir misiniz?' Allah Teâlâ ve Resulü bilir dedik. Buyurdular ki: 'Onun haberleri, kendi üstünde her bir kulun ve ümmetin işledikleri şeye şehadetidir; yani benim üzerimde şu günde şunu ve şunu işlediler; işte yeryüzünün haberleri budur.' Bu hadis-i şeriften anlaşılır ki, yeryüzü kendi üzerinde secde eden kulların secdelerine de şehadet eder."

Yevm-i cezâda arz bir sarsılış sarsılır ve bu sarsılış içinde ahvâl-i beşerin şâhidi olur. Bu beyt-i şerîfde اذَا زُلْزِلَتِ الْأَرْضِ زَلْزَالَهَا وَأَخْرَجَتِ الْأَرْضِ أَثْقَالَهَا وَ َقالَ الإِنْسَانُ مَا لَهَا يَوْمَئِذٍ تَحَدَّثُ أَخْبَارَهَا بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحَى لَهَا (Zilzal, 99/1-5) ya'nî "Vaktáki arz bir sar- sılış sarsılır ve arz eskālini dışarıya çıkarır ve beşer arza ne oldu, der. Rabb'in arza vahyetmesiyle işte bu günde haberleri söyler" âyât-ı kerîmesine işâret buyrulur. Ni'metullâh Nahcivânî hazretleri bu sûre-i şerîfenin tefsîrinde şöyle buyurur: "Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet eder ki: Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz يومئذ تَحَدَّثُ أَخْبَارَهَا ayet-i kerîmesi hakkında buyurdular ki: “Arzın ihbâr ettiği şey nedir bilir misiniz?" Allah Teâlâ ve Resûlü bilir dedik. Buyurdular ki: "Onun haberleri kendi üstünde her bir abdin ve ümmetin işledikleri şeye şehadetidir; ya'nî benim üzerimde şu günde şunu ve şunu işlediler; işte arzın haberleri budur." Bu hadis-i şerîfden anlaşılır ki, arz kendi üzerinde secde eden kulların secdelerine de şehadet eder.

3318. Felsefî fikir ve zanda münkir olur; git başını o duvar üzerine vur, de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3318. Felsefî fikir ve zan ile inkâr eder; git başını o duvar üzerine vur, de!

Filozof, haşrı (öldükten sonra dirilmeyi) ve yeryüzünün haber vermesini, kendi duyularından ilham alan fikir ve zanna göre inkâr eder. Çünkü o, Zâhir isminin hükümlerinin altında sınırlı kalmıştır ve Bâtın isminin hükümlerinden habersizdir. Zâhir isminin hükümleri altında cansız varlıkların fiilî sözleri vardır; kavlî (sözlü) sözleri ise bâtınlarında gizlidir. Çünkü cansız varlıklardan her biri bir ismin mazharıdır (tecelli yeridir) ve her bir isim, bütün isimleri kapsar; fakat bu isimlerin hepsinin hükümlerinin ortaya çıkmasına onların belirlenimi (taayyünü) uygun değildir; bu uygunluk ancak beşerî belirlenime özgüdür. Kıyamet günü zuhur (görünen) bâtına (gizli olana) dönüştüğünde; onların bâtınlarındaki söz, o âleme göre ortaya çıkar. Nitekim âyet-i kerimede "Her şeyi söyleten Yüce Allah, bizi söyletti" (Fussilet, 41/21) derler. Şimdi filozof Zâhir isminin hükümleri altında sınırlı kaldığı için, Cenâb-ı Pîr efendimiz "Sen o filozofa de ki, git başını cansız varlıklardan olan duvara vur ki, sana fiilî sözü olan başını yarmakla karşılık versin; ve kavlî sözünü inkâr ediyorsun, bari bu şekilde onun fiilî sözü nazarında sabit olsun" buyurur.

Feylesof haşrı ve yeryüzünün haber vermesini, kendi havâssinden mülhem olan fikre ve zanna göre münkir olur. Zîrâ o, ism-i Zâhir'in ahkâmı tahtında mahsûr kalmıştır ve ism-i Bâtın'ın ahkâmından câhildir. İsm-i Zâhir'in ahkâmı altında cemâdın kelâm-ı fiilîleri vardır; kelâm-ı kavlîleri ise bâtınlarında mahfidir. Çünkü cemâddan her birisi birer ismin mazharıdır ve her bir isim, cemî'-i esmâyı hâvîdir; fakat bu esmânın kâffesinin zuhûr-ı ahkâmına onların taayyünü müsâid değildir; bu müsaade ancak taayyün-i beşerîye mahsûstur. Vaktāki kıyamet günü zuhûr butûna inkılâb eder; onların bâtınlarındaki kelâm o âleme göre zâhir olur. Nitekim âyet-i kerimede انطقنا الله الذي أَنْطَقَ كُلِّ شَيْئ (Fussilet, 41/21) ya'nî "Her şeyi söyleten Allah Teâlâ, bizi söyletti" derler. İmdi feylesof ism-i Zâhir'in ahkâmı tahtında mahsûr kaldığı için, Cenâb-ı Pîr efendimiz "Sen o feylesofa de ki, git başını cemâddan olan duvara vur ki, sana kelâm-ı fiilîsi olan başını yarmakla mukābele etsin; ve kelâm-ı kavlîsini inkâr ediyorsun, bâri bu sûretle onun kelâm-ı fiilîsi nazarında sabit olsun" buyurur.

3319. Suyun nutku ve toprağın nutku ve çamurun nutku; ehl-i dilin havassinin mahsüsüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3319. Suyun konuşması, toprağın konuşması ve çamurun konuşması; gönül ehli olanların seçkin kişilerine özgüdür.

Ey yalnızca Zâhir isminin hükümlerinde esir kalan filozof, cansız varlıkların konuşması, bâtın ehlinin seçkin kişileri tarafından hissedilir ve idrak edilir. Bu sebeple, onların sözlü kelamlarını duymak için kıyameti beklemezler. Onu bu görünen âlemin ötesinden duyarlar ve senin inkârına ve hurafeler demene gülerler.

Ey yalnız ism-i Zâhirin ahkâmında esîr kalan feylesof, cemâdâtın nutku ehl-i bâtının havâssi tarafından his ve idrâk olunur. Binhaenaleyh bunların ke- lâm-ı kavlîlerini duymak için onlar kıyâmete intizâr etmezler. Bu âlem-i zâhirin mâverâsından onu duyarlar ve senin inkârına ve hurâfât demene gülerler.

3320. Felsefî ki, o hannâneyi münkirdir, evliyânın havassinden bîgânedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3320. Felsefî olan kişi, o hannâneyi inkâr eder, evliyânın havassinden (özel hallerinden) habersizdir.

Sütûn-ı hannânenin (inleyen direğin) inlemesini inkâr eden o filozof, ehl-i bâtın (iç âlem ehli) olan evliyânın özel hallerine yabancıdır; çünkü onun inkârı, evliyâyı kendisine kıyas etmesinden ve onların içsel hallerine yabancı olmasındandır. Sütûn-ı hannânenin kıssası yukarıda 2145 numaralı şerefli beyitten itibaren zikredilmiştir.

[3280] Sütûn-ı hannânenin nâlesini inkâr eden o feylesof, ehl-i bâtın olan evliyânın havâssine yabancıdır; zîrâ onun inkârı, evliyâyı kendisine kıyâs etmesinden ve onların ahvâl-i bâtınesine yabancı olmasındandır. Sütûn-ı hannânenin kıssası yukarıda 2145 numaralı beyt-i şerîfden i'tibâren zikr edilmiştir.

3321. O der ki: Halkın sevdasının pertevi, halkın re'yine çok hayalât getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3321. O der ki: Halkın sevdasının parıltısı, halkın görüşüne çok hayaller getirir.

O, filozof evliyalar hakkında der ki: "Riyâzât ehli olan kimselerin açlık sebebiyle ve sevda hıltının (vücuttaki dört sıvıdan biri olan kara safranın) üstün gelmesiyle buhar beyinlerine çıkar ve melankoli meydana getirir; birtakım hayalî suretler görürler ve buna keşif ve aşk derler."

O feylesof evliyâ hakkında der ki: "Ehl-i riyâzet olan kimselerin açlık sebebiyle ve hılt-ı sevdânın galebesiyle buhâr dimâğına çıkar ve mâlihulyâ peydâ eder; birtakım suver-i hayâliyye görürler ve ona keşf ve aşk derler."

3322. Belki onun o fesâd ve küfrünün aksi, bu münkirlik hayalini onun üzerine vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3322. Aksine, onun o fesat ve küfrünün aksi, bu inkârcılık hayalini onun üzerine vurdu.

Filozofun cansız varlıkların konuşmasını inkâr etmesi, muhakemesinin ve aklının bozukluğundandır; ve bu bozukluk onun bakış açısında hakikati örtmüş olmasındandır. İşte bu fesat ve örtülmenin aksi onda bu inkâr hayalini onun üzerine musallat kıldı da, hakikate hayaller ve hurafeler dedi.

Feylesofun nutk-ı cemâdâtı inkâr etmesi, muhâkemesinin ve aklının bozukluğundandır; ve bu bozukluk onun nazarında hakikati örtmüş olmasındandır. İşte bu fesâd ve setrin aksi onda bu hayâl-i inkârı onun üzerine musallat kıldı da, hakikate hayâlât ve hurâfât dedi.

3323. Feylesof şeytanı münkir olur; o demde bir şeytanın maskarası olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3323. Filozof şeytanı inkâr eder; o zaman bir şeytanın maskarası olur.

Yani filozof, Zâhir isminin hükümlerinde sınırlı kaldığı için, Bâtın isminin tecellileri olan şeytanı, periyi ve cin türlerini inkâr eder. Onun bu inkârı, görünmeyen fakat etkileri açıkça beliren kuvvetleri inkâr etmek türünden olur. Şimdi, o filozof şeytanı inkâr edince, şeytan kendi âleminden onunla alay eder.

Ya'nî feylesof ism-i Zâhir'in ahkâmında mahsûr kaldığı için, ism-i Bâtın'ın mezâhiri olan şeytanı ve periyi ve cinnin envâ'ını inkâr eder. Onun bu inkârı görünmeyen ve fakat âsârı zâhir olan kuvâyı inkâr etmek kabîlinden olur. İm-di o feylesof şeytanı inkâr edince, şeytan kendi âleminden onun ile istihzâ eder.

3324. Eğer şeytanı görmedin ise, kendini gör! Cünûnsuz alın üzerinde mâvilik olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3324. Eğer şeytanı görmedin ise, kendini gör! Delilik olmadan alın üzerinde morluk olmaz.

Yani görünmeyen yaratılmış, eseri ile bilinir. Örneğin elektrik kuvveti görünmez; fakat eseri ile varlığı bilinir. "Ey filozof, eğer Mudil (saptıran) isminin mazharı (tecelli yeri) olan şeytanı dışarıda görmedin ise, kendini gör; çünkü onun saptırma eseri sende belirgindir. Nasıl ki delilik dışarıda görünen bir şey değildir; fakat bir deli kafasını taşa çarpıp alnı morarır ise, o morluk veya mavilik eserinden onda delilik olduğunu anlarsın.

Ya'nî görünmeyen mahlûk eseri ile bilinir. Meselâ elektrik kuvveti görünmez; fakat eseri ile vücûdu bilinir. "Ey feylesof, eğer Mudil isminin mazharı olan şeytanı zâhirde görmedin ise, kendini gör; zîrâ onun eser-i ıdlâli sende zâhirdir. Nitekim delilik zâhirde görünür bir şey değildir; fakat bir deli kafasını taşa çarpıp alnı morarır ise, o morluk veyâ mâvilik eserinden onda delilik olduğunu anlarsın.

3325. Her kimin gönlünde şek ve dolaşıklık varsa, o cihanda gizli feylesofdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3325. Her kimin gönlünde şüphe ve dolaşıklık varsa, o dünyada gizli bir filozoftur.

Yani Yüce Allah'a ve Peygamber'e iman eden kimselerden her kimin gönlünde, cansız varlıkların konuşması gibi olağanüstü olaylar hakkında şüphe veya onu yorumlama yoluna gitmek gibi bir dolaşıklık varsa, o kimse dünyada gizli bir filozoftur.

Ya'nî Cenâb-ı Hakk'a ve Peygamber'e îmân eden kimselerden her kimin gönlünde, nutk-ı cemâdât gibi havârık hakkında şübhe veyâhut onu te'vîl cihetine gitmek gibi bir dolaşıklık varsa, o kimse cihânda gizli bir feylesoftur.

3326. Vakit vakit i'tikād gösterir; o felsefe damarı yüzünü karartır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3326. Vakit vakit inanç gösterir; o felsefe damarı yüzünü karartır.

Cansız varlıkların konuşması ve âdetlerin (doğanın olağan akışının) dışına çıkan olaylar gibi görünenin aksine olan durumlardan bahsedilip, bazı güçlü delillerin getirilmesi üzerine, böyle bir kişi vakit vakit inanç gösterir; fakat kalbinde kökleşmiş olan felsefe damarı harekete geçince, "böyle şey olmaz" diye yine inkâr yoluna sapar; ve bu inkâr ruhunun yüzünü karartır, haberi olmaz.

Nutk-1 cemâdât ve havârık-ı âdât gibi zâhire muhâlif olan ahvâlden bahs olunup, ba'zı delâil-i kaviyye îrâdı üzerine, böyle bir kimse vakit vakit i'tikād gösterir; fakat kalbinde kökleşmiş olan felsefe damarı harekete gelince, böyle şey olmaz diye yine inkâr vâdîsine sapar; ve bu inkâr rûhunun yüzünü karartır, haberi olmaz.

3327. Ey mü'minler, sizde olandan korkun; sizde çok nihayetsiz âlem vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3327. Ey müminler, sizde olandan korkun; sizde çok sonsuz âlem vardır.

Ey müminler, sizin de içinizde bulunan felsefecilikten ve bozuk inançlardan korkun; çünkü farkında olmadığınız hâlde sizde de Cebrîlik (kulun iradesinin olmadığını savunan görüş) ve Kaderîlik (kulun iradesinin mutlak olduğunu savunan görüş) ve fiillerin yaratılması (kulun fiillerini kendisinin yarattığı görüşü) ve Hakk'ın rızık vericiliğine kötü zan gibi pek çok sonsuz âlemler vardır.

Ey mü'minler, sizin de zamîrinizde bulunan feylesofluktan ve akāid-i fasideden korkun; zîrâ farkında olmadığınız halde sizde de Cebrîlik ve Kaderîlik ve halk-ı efâl ve rezzâkıyyet-i Hakk'a sû-i zan gibi pek çok nihâyetsiz âlemler vardır.

3328. Bütün yetmiş iki millet sendedir; eyvâh ki, bir gün o senden el kaldırır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3328. Bütün yetmiş iki millet sendedir; eyvah ki, bir gün o senden el kaldırır.

Bu şerefli beyitte "Benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır; onlardan biri müstesna olmak üzere, hepsi ateştedir" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Çünkü bu hadis-i şerif gereğince yetmiş iki fırka sapıklık içindedir ve bu yetmiş iki fırkanın inançları "Millel ve Nihal" ismindeki kitapta sayılmış ve açıklanmıştır. Bu fırkalardan kurtulmuş olan bir fırka, Kur'an'a ve Peygamber'e iman edip asla zayıf akıllarıyla te'villere kalkışmayan kimselerdir. Onun için hadis-i şerifte "Kocakarıların dinini benimseyin!" buyrulur. Fakat bu derece teslimiyet kolay bir şey değildir; hele aklı felsefe ve mantık gibi nazarî ilimlerde (teorik bilimler) boğulmuş olan kimseler için pek zordur; meğer ki ilahi yardım yoldaş ola. Allah'ın kullarını bu gibi girdaplardan kurtarmak için, büyük pirler sülûk (tasavvuf yolunda ilerleme) usullerini koymuşlardır. Bu anlama göre Cenab-ı Pir buyururlar ki: "Ey akli görüşüne güvenmiş olan kimseler; Cebriye ve Kaderiyye ve Mücessime ve Müşebbihe gibi, bütün yetmiş iki fırkanın inançları sizlerde gizlidir; arazdan (cevherin zıddı, kendi başına var olamayan nitelik) ibaret olan bu inançlar, arazların şekil alacağı kıyamet gününde, çirkin suretlerde ortaya çıkıp ellerini kaldıracaklardır."

Bu beyt-i şerîfde ستفترق امتى ثلاثا و سبعين فرقة كلهم فى النار الا واحدة ya'nî “Benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır; onlardan birisi müstesnâ olmak üzere, hepsi nârdadır” hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Zîrâ bu hadis-i şerîf mûcibince yetmiş iki fırka dalâlet içindedir ve bu yetmiş iki fırkanın i'tikādları Mil- lel ve Nihal ismindeki kitâbda ta'dâd ve îzâh olunmuştur. Bu fırkalardan kur- tulmuş olan bir fırka, Kur'ân'a ve Peygambere îmân edip aslâ ukūl-i zaîfesiy- le te'vílâta kıyâm etmeyen kimselerdir. Onun için hadis-i şerîfde عليكم بدين العجائز ya'nî "Kocakarıların dînini iltizâm edin!" buyrulur. Fakat bu derece teslîmiyet kolay bir şey değildir; hele aklı felsefe ve mantık gibi ulûm-ı nazariyyede müs- tağrak olan kimseler için pek müşkildir; meğer ki tevfik-ı ilâhî refik ola. İbâ- dullâhı bu gibi girdâblardan tahlîs için, pîrân-ı izâm hazarâtı usûl-i sülûkü vaz' buyurmuşlardır. Bu ma'nâya binâen Cenâb-ı Pîr buyururlar ki: "Ey nazar-ı ak- lîsine i'timâd etmiş olan kimseler; Cebriye ve Kaderiyye ve Mücessime ve Mü- şebbihe gibi, bütün yetmiş iki fırkanın i'tikādları sizlerde gizlidir; arazdan ibâ- ret olan bu i'tikādlar a'râzın sûret bağlayacağı yevm-i kıyâmette, çirkin sûret- lerde zâhir olup ellerini kaldıracaklardır."

3329. Her kim ki, onun için o îmân yaprağı ola, onun korkusundan yaprak gibi lerzân olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3329. Her kim ki, onun için o iman yaprağı ola, onun korkusundan yaprak gibi titrer.

يوم تبلى السرائر (Tânk, 86/9) [Gizlenenlerin ortaya döküldüğü günde] ayet-i kerimesinde işaret buyrulduğu üzere, inançların ve amellerin birer suretle ortaya çıkacağı hakkında iman yaprağı olan kimse, bu ortaya çıkışın korkusundan ağaç yapraklarının rüzgârdan titrediği gibi, tir tir titrer.

يوم تبلى السرائر (Tânk, 86/9) [Gizlenenlerin ortaya döküldüğü günde] âyet-i kerîmesinde işâret buyrulduğu üzere, i'tikādât ve a'mâlin birer sûretle zâhir olacağı hakkında îmân yaprağı olan kimse, bu zuhûrun korkusundan ağaç yapraklarının rüzgârdan titrediği gibi, tir tir titrer.

3330. İblîs ve şeytan üzerine o sebebden gülmüşsün ki, sen kendini iyi adam görmüşsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3330. İblis ve şeytan üzerine o sebepten gülmüşsün ki, sen kendini iyi adam görmüşsün.

İblis'in ve onun avanesi olan şeytanların azgınlıklarına, sadece kendini iyi bir adam gördüğün için gülmektesin. Ey nefsinin azgınlığından gafil olan kimse! Sen nefsinin sıfatlarını inceleyip İblis ve şeytanlardan daha temiz mi gördün?

İblîs'in ve onun avanesi olan şeytanların azgınlıklarına, mahzâ kendini iyi bir adam gördüğün için gülmektesin. Ey nefsinin azgınlığından gâfil olan kimse! Sen nefsinin sıfatlarını tedkîk edip İblîs ve şeyâtînden daha temiz mi gördün?

3331. Can körüğü ters ettiği vakit, ehl-i dinden ne kadar vâveyla zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3331. Can körüğü ters döndüğü zaman, din ehlinden ne kadar feryat ortaya çıkar.

Kıyamet gününde, canın bâtını (iç yüzü) açığa çıktığı zaman, dünya âleminde din ehli geçinen kimselerden bilsen ne kadar feryat kopar. Nitekim Mücadele Sûresi'nde buyrulur: يوم يبعثهم الله جميعاً فَيَحْلِفُونَ لَهُ كَمَا يَحْلِفُونَ لَكُمْ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ عَلَى شَيئ الا أنهم هُمُ الْكَاذِبُونَ (Mücadele, 58/18) Yani "Kıyamet gününde Yüce Allah onların hepsini toplar, size yemin ettikleri gibi O'na da yemin ederler. Ve zannederler ki onlar bir şey üzerindedir. Bilin ki, onlar ancak yalancılardır." İşte din ehli geçinen sapkın fırkaların halleri budur.

Rûz-i cezâda, canın bâtını zâhire çıktığı vakit, âlem-i dünyâda ehl-i din geçinen kimselerden bilsen ne kadar vâveylâ kopar. Nitekim sûre-i Mücâde- le'de buyrulur. يوم يبعثهم الله جميعاً فَيَحْلِفُونَ لَهُ كَمَا يَحْلِفُونَ لَكُمْ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ عَلَى شَيئ الا أنهم هُمُ الْكَاذِبُونَ (Mücadele, 58/18) Ya'nî "Yevm-i kıyamette Allah Teâlâ onların hepsini cem' edip, size yemîn ettikleri gibi ona da yemîn ederler. Ve zannederler ki onlar bir şey üzeridedir. Âgâh ol ki, onlar ancak yalancılardır." İşte ehl-i dîn geçinen fırak-ı dâllenin halleri budur.

3332. Dükkân üzerinde her altın gösterici handân olmuştur; zîra imtihan taşı gizli olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3332. Dükkân üzerinde her altın gösterici mutlu olmuştur; çünkü imtihan taşı gizli olmuştur.

"Dükkân"dan maksat, irşat makamı (manevi rehberlik makamı); "altın gösterici"den maksat, görünüşte takva ve iyilik gösteren fakat iç dünyasında nefse ait sıfatların esiri olan kimsedir. "İmtihan taşı"ndan maksat mihenk taşıdır; ve mihenk taşı, kıyamet günüdür. Yani dünyada takva ve iyilik elbisesiyle görünüp; iç dünyası nefse ait sıfatlarla kirlenmiş olan kimse, irşat makamına geçip Allah'ın kullarını terbiye etme azminde bulunur ve herkes de buna aldanır. Çünkü dünyada içsel değeri ortaya çıkaran mihenk taşı gizlidir. Yüce Allah onu Settâr (ayıpları örten) ism-i şerifiyle örtmüştür.

"Dükkân"dan murâd, makām-ı irşâd; "altın gösterici"den murâd, zâhirde takvâ ve salâh gösteren ve fakat bâtında sıfât-ı nefsâniyyenin esîri bulunan kimsedir. "İmtihân taşı"ndan murâd mihekdir; ve mihek, rûz-i cezâdır. Ya'nî dünyâda takvâ ve salâh libâsı ile görünüp; bâtını sıfât-ı nefsâniyye ile mülevves olan kimse, makām-ı irşâda geçip ibâdullâhı terbiye azminde bulunur ve herkes de buna aldanır. Çünkü dünyada kıymet-i bâtıniyyeyi ızhâr eden mihek taşı gizlidir. Hak Teâlâ onu Settâr ism-i şerifiyle örtmüştür.

3333. Ey Settâr, bizden perdeyi kaldırma, imtihanda bize emân verici ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3333. Ey Settâr (ayıpları örten), bizden perdeyi kaldırma, imtihanda bize emân (güvenlik) verici ol!

3334. Kalp, geceleyin altına yan vurur; altın gündüze intizar tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3334. Kalp, geceleyin altına yan vurur; altın gündüze intizar tutar.

Kalp altın, gece vakti hâlis altın ile eşitlik iddiasında bulunur; hâlis altın ise "Dur, sabah olsun!" diyerek, gündüzü bekler. Bunun gibi dünya tılsımı içinde gerçek mürşid ile eşitlik iddiasında bulunan yalancı iddiacıya o gerçek mürşid, "Dur, kıyamet günü olsun, hakikatler ortaya çıksın, o vakit kıymetin anlaşılır," der.

Kalp altın gece vakti hâlis altın ile müsâvât da'vâsında bulunur; hâlis altın ise "Dur, sabah olsun!" diyerek, gündüze intizar eder. Bunun gibi dünyâ tılsımı içinde mürşid-i hakîkî ile müsâvât da'vâsında bulunan müddeî-i kâzibe o mürşid-i hakîkî, "Dur, rûz-ı kıyâmet olsun, hakikatler meydana çıksın, o vakit kıymetin anlaşılır," der.

3335. Hâl dili ile altın der ki: Dur, ey müzevvir gündüz zuhûra gelsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3335. Hâl dili ile altın der ki: Dur, ey müzevvir (hileci, düzenbaz)! Gündüz ortaya çıksın!

3336. İblîs-i laîn yüz binlerce sene, abdaldan ve emîrü'l-mü'minînden oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3336. Lânetli İblis, yüz binlerce sene abdallardan ve müminlerin emirlerinden oldu.

Yani, ilahi huzurdan kovulmuş olan İblis, yüz binlerce sene ibadet ettiği Rabbine karşı âbid ve alçakgönüllü olup abdallardan, yani nefsine ait sıfatlarını değiştirmiş olan kimselerden ve yüce meleklerin emiri oldu.

Ya'nî huzûr-ı ilâhîden matrûd olan İblîs, yüz binlerce sene ma'bûduna karşı âbid ve mütezellil olup abdâldan, ya'nî sıfât-ı nefsâniyyesini tebdîl etmiş olan kimselerden ve melâike-i kirâmın emîri oldu.

3337. Mâlik olduğu nâzdan dolayı, Âdem'e pençe vurdu; kuşluk vaktinde gübre gibi rüsvây oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3337. Sahip olduğu nazdan dolayı, Âdem'e pençe vurdu; kuşluk vaktinde gübre gibi rüsvay oldu.

Yani İblis, ibadetlerinin ve itaatlerinin çokluğundan dolayı kendisinde gördüğü kemale dayanarak nazlanıp Âdem'i hor görmek suretiyle, ona karşı muhalif bir vaziyet aldı ve Hakk'a karşı da serkeşlik etti. Bu hâl İblis'in gerçek mahiyetini ve ezelî yatkınlığını meydana çıkarmak için ilahi bir imtihandı. Onun içindeki kibir ve enaniyet gübre gibiydi ve Âdem'in ortaya çıkmasıyla ona karşı secde teklifi kuşluk vakti gibiydi. Kuşluk vaktinde güneş yükselip harareti şiddet kazanınca, gübre yığınında nasıl bir kokuşma meydana gelirse; bu hâlin zuhurunda da İblis'in enaniyet gübresi kokuşarak, mahiyeti ortaya çıktı. İşte insan da böyledir; çok kimselerin ucub (kendini beğenme) ve enaniyetleri nefislerinde gizlidir; bir muharrik (harekete geçirici) olmadıkça mütevazı ve nazik görünürler. Ne zaman ki bir muharrikin tahriki (harekete geçirmesi) ile ilahi imtihan meydana gelince, derhal o ucub ve enaniyet baş gösterir.

Tefsir kitaplarında zikredilmiştir ki: Bel'am-ı Bâûr, Hz. Musa (a.s.) zamanında, İbrahim (a.s.)'ın sahifelerini okuyan ve "İsm-i A'zam"ı bilen bir kul ve âlim olup, duası kabul olunurdu. Musa (a.s.) kavmi ile beraber onların şehrini kuşattığı vakit, o şehir ahalisi kendisine mal ve nimet arz ettiler ve Musa (a.s.)'ın muvaffakiyetsizliği için dua etmesini talep ettiler. Bundan vazgeçmesi manen kendisine işaret olunmuş iken, dikkate almayıp onların vaatlerine tamah ederek dua etti ve duası kabul oldu. Bunun üzerine Musa (a.s.) imanı çekilerek ona beddua etti; o sebeple ilahi kovulmuş oldu ve imandan ve "İsm-i A'zam"dan soyutlandı. İmam-ı Gazzâlî hazretleri Minhâcü'l-Abidîn ismindeki kitaplarında buyururlar ki: "Başlangıç hâlinde adı geçenin meclisinde pek çok kimseler, kendisinden ilim iktibas ederlerdi; ne zaman ki ilahi kovulmuş oldu; en evvel, âlemin yaratıcısı yoktur diye kitap yazan adı geçen oldu." Hint şarihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî hazretleri kendi şerhinde şöyle buyurur: "Musa (a.s.) Bel'am-ı Bâûr'un duası sebebiyle kırk sene Tih sahrasında kaldı; bazıları Yuşa (a.s.)'ın ve bazıları da Musa (a.s.)'ın duasıyla imanı selb olundu [derler]; ve esmaların hususiyetleri hil'atını kendisinden soydular. Ve kendi ismi Bel'am, babasının ismi Bâûr idi." Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de A'raf suresinde Bel'am'ın hâline işaret ederek buyurur: وَاتْلُ عَلَيْهِم نبا الذي آتيناه آياتنا فانسلخ منها فاتبعه الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الغَاوِينَ وَ لَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَ لَكِنَّهُ أَخْلَدَ إِلى الأَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الكَلْبِ انْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أو تتركه يلهث (En'âm, 7/175,176) Yani "Ey Habibim, ayetlerimizi verdiğimiz kimsenin haberini Yahudilere oku ki o, ayetlerimizden soyulup, şeytan onu kendisine uydurdu ve azgınlardan oldu; ve eğer biz isteseydik o kimseyi İbrahim sahifeleri ve İsm-i A'zam sebebi ile yükseltirdik; velakin o arz tarafına meyl etti ve hevasına tabi oldu. Onun misali o köpek gibidir ki, eğer üzerine hamle edip kovsan veyahut kendi hâline bıraksan, dilini çıkarıp solur."

Ya'nî İblîs, kesret-i ibâdât ve tâatından dolayı kendisinde gördüğü kemâle binâen nazlanarak Âdem'i hakîr görmek sûretiyle, ona karşı muhalif bir vaz'iyyet aldı ve Hakk'a karşı da serkeşlik etti. Bu hâl İblîs'in mâhiyyet-i hakîkiyyesini ve isti'dâd-ı ezelîsini meydana çıkarmak için bir imtihân-ı ilâhî idi. Onun bâtınındaki kibir ve enâniyet gübre gibi ve Âdem'in zuhûru ile ona karşı secde teklifi kuşluk vakti gibi idi. Kuşluk vaktinde güneş yükselip harâreti şiddet peydâ edince, gübre yığınında nasıl bir taaffün peydâ olursa; bu hâlin zuhûrunda da İblîs'in enâniyet gübresi taaffün ederek, mâhiyyeti zâhir oldu. İşte insan da böyledir; çok kimselerin ucub ve enâniyetleri nefislerinde gizlidir; bir muharrik olmadıkça mütevâzi' ve nâzik görünürler. Vaktâki bir muharrikin tahrîki ile imtihân-ı ilâhî vâki' olunca, derhal o ucub ve enâniyet baş gösterir.

Tefsîr kitablarında mezkûrdur ki: Bel'am-ı Bâûr, Hz. Mûsâ (a.s.) zamânında, İbrâhîm (a.s.)ın suhufunu okuyan ve “ism-i a'zam"ı bilen bir abid ve âlim olup, duâsı müstecâb idi. Mûsâ (a.s.) kavmi ile beraber onların şehrini muhâsara buyurduğu vakit, o şehir ahâlîsi kendisine mâl ve ni'met arz ettiler ve Mûsâ (a.s.)ın adem-i muvaffakıyyeti için duâ etmesini taleb ettiler. Bundan vazgeçmesi ma'nen kendisine işâret olunmuş iken, nazar-ı i'tibâra almayıp onların va'dlerine tama'an duâ etti ve duâsı müstecâb oldu. Bunun üzerine Mûsâ (a.s.) nez'-i îmânı ile ona bedduâ etti; o sebeble matrûd-ı ilâhî oldu ve îmândan ve "ism-i a'zam"dan tecrîd olundu. İmâm-ı Gazzâlî hazretleri Minhâcü'l-Abidîn ismindeki kitablarında buyu- rurlar ki: "Bidâyet-i hâlinde merkūmun meclisinde pek çok kimseler, kendi- sinden ilim iktibâs ederler idi; vaktâki matrûd-ı ilâhî oldu; en evvel, âlemin sâni'i yoktur diye kitâb yazan merküm oldu." Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî hazretleri kendi şerhinde şöyle buyurur: "Mûsâ (a.s.) Bel'am-ı Bâûr'un duâsı sebebiyle kırk sene Tîh sahrâsında kaldı; ba'zıları Yûşa' (a.s.)ın ve ba'zıları da Mûsâ (a.s.)ın duâsıy- la îmânı selb olundu [derler]; ve havâss-ı esmâ hil'atını kendisinden soydu- lar. Ve kendi ismi Bel'am, babasının ismi Bâûr idi." Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i A'râf'da Bel'am'ın hâline işâreten bu- yurur: وَاتْلُ عَلَيْهِم نبا الذي آتيناه آياتنا فانسلخ منها فاتبعه الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الغَاوِينَ وَ لَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَ لَكِنَّهُ أَخْلَدَ إِلى الأَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الكَلْبِ انْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أو تتركه يلهث (En'âm, 7/175,176) Ya'nî “Ey Habibim, âyâtımızı verdiğimiz kimsenin haberini ya- hûdîlere oku ki o, âyetlerimizden soyulup, şeytan onu kendisine uydurdu ve azgınlardan oldu; ve eğer biz istese idik o kimseyi suhuf-ı İbrâhîm ve ism-i a'zam sebebi ile yükseltir idik; velâkin o arz tarafına meyl etti ve hevâsına tâbi' oldu. Onun misâli o köpek gibidir ki, eğer üzerine hamle edip kovsan ve- yâhut kendi hâline bıraksan, dilini çıkarıp solur."

## Muhâsara etmiş oldukları bu şehirden Mûsâ (a.s.)ı ve kavmini bî-murâd olarak döndür diye Bel'am-ı Bâûr'un duâ etmesi ve onun duâsının müstecâb olması

3338. Bel'am b. Bâûr'a, zamanın İsa'sı gibi halk-ı cihan mağlub oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3338. Bel'am b. Bâûr'a, zamanın İsa'sı gibi dünya halkı mağlup oldu.

3339. Onun gayrine kimseler serfürû etmediler; onun efsûnu hastanın sıhhati idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3339. Onun dışındakilere kimseler boyun eğmediler; onun büyüsü hastanın sağlığı idi.

3340. Kibirden ve kemâlden dolayı Mûsâ ile pençeleşti; öyle oldu ki, sen hâ- [3300] li işittin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3340. Kibirden ve kemâlden dolayı Mûsâ ile pençeleşti; öyle oldu ki, sen hâli işittin.

Esmânın (Allah'ın isimlerinin) hususiyetlerine vâkıf olmasından dolayı kendisinde büyüklük ve kemâl görüp, Hz. Mûsâ (a.s.) gibi ulü'l-azm (azim sahibi) şanlı peygambere karşı tasarrufa ve karşı koymaya kalkıştı; nihayet o hâle geldi ki, sen onun kıssasını yukarıda zikredilen ayette ve tefsir kitaplarında işittin.

Havâss-ı esmâya vukūfundan dolayı kendisinde büyüklük ve kemâl gö- rüp, Hz. Mûsâ gibi ulü'l-azm bir peygamber-i zîşâna karşı tasarrufa ve mukābeleye kıyâm etti; nihâyet o hâle geldi ki, sen onun kıssasını yukarıda zikr olunan âyette ve kütüb-i tefâsîrde işittin.

3341. Cihânda zahir ve gizli yüz bin İblîs ve Bel'am böyle olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3341. Cihanda görünen ve gizli yüz bin İblis ve Bel'am böyle olmuştur.

Cihanda İblis'in ve Bel'am'ın yüz binlerce benzeri vardır ve bunlardan bazıları Nemrud ve Ebu Cehil gibi her zamanda görünürdür; ve bazıları da münafıklar gibi gizlidir. Fakat hepsinin hâllerinin sonu, İblis ve Bel'am'ın sonu gibi olmuştur.

Cihânda İblîs'in ve Bel'am'ın yüz binlerce nazîri vardır ve bunlardan ba'zıları Nemrûd ve Ebû Cehil gibi her zamanda zâhirdir; ve ba'zıları da münafıklar gibi gizlidir. Fakat cümlesinin âkıbet-i halleri, İblîs ve Bel'am'ın akıbeti gibi olmuştur.

3342. Allah Teâlâ bu ikisini meşhur etti; tâ ki bu ikisi bâkî üzerine şahid ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3342. Yüce Allah bu ikisini meşhur etti; tâ ki bu ikisi bâkî (kalıcı) üzerine şahit olsun.

3343. Bu iki hırsızı yüksek darağacı üzerine asdı; ve yoksa kahırda çok hırsızlar var idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3343. Bu iki hırsızı yüksek darağacı üzerine astı; yoksa kahırda çok hırsızlar vardı.

3344. Bu ikisinin perçemini şehir tarafına götürdü; kahrın ölmüşlerini saymak mümkin değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3344. Bu ikisinin perçemini şehir tarafına götürdü; kahrın ölmüşlerini saymak mümkün değildir.

Bu İblis ile Bel'am'ın benlik hâli, başkalarına etkili bir ibret olması için Yüce Allah tarafından ilan edildi; ve Yüce Allah, kendisinin Kibriya (büyüklük) sıfatını ve kemalini çalan bu iki hırsızı kâküllerinden tutup şöhret meydanına götürdü.

Şerefli beytin ikinci mısraı, önceden sorulmuş bir soruya cevaptır. Yani bir soran çıkıp der ki: "İlahi kahra uğrayanlar yalnız İblis ile Bel'am-ı Bâûr mudur? Ve Firavun ve Nemrut ve benzerleri Kur'an-ı Kerim'de teşhir buyrulmamış mıdır?" Cenab-ı Pir buna cevaben buyururlar ki: "Evet başkaları da vardır; ilahi kahrın öldürdüklerini bu âlemde saymak mümkün değildir. Bunlar örnek olmak üzere zikredildi."

Bazı nüshalarda "În dû-râ perçem" yerine "În du perçem-râ" geçmiştir; ve Hint şarihlerinin beyanına göre "perçem" kâkül anlamına geldiği gibi, "yaban öküzü" anlamına da gelir. Bu surette anlam "Bu iki yaban öküzünü şehir tarafına götürdü" demek olur.

Bu İblîs ile Bel'am'ın hâl-i enâniyyeti, başkalarına ibret-i müessire olmak üzere cânib-i Hak'dan i'lân buyruldu; ve Cenâb-ı Hak bu kendisinin sıfat-ı Kibriya'sını ve kemâlini çalan bu iki hırsızı kâküllerinden tutup şöhret meydanına götürdü.

Beyt-i şerîfin ikinci mısrâ'ı bir suâl-i mukaddere cevabdır. Ya'nî bir sâil çıkıp der ki: "Kahr-ı ilâhîye uğrayanlar yalnız İblîs ile Bel'am-ı Bâûr mudur? Ve Fir'avn ve Nemrûd ve emsâli Kur'ân-ı Kerîm'de teşhîr buyrulmamış mıdır? "Cenâb-ı Pîr buna cevâben buyururlar ki: "Evet başkaları da vardır; kahr-ı ilâhînin öldürdüklerini bu âlemde saymak mümkin değildir. Bunlar nümûne olmak üzere zikr olundu."

Ba'zı nüshalarda "În dû-râ perçem" yerine "În du perçem-râ" vâki' olmuştur; ve Hind şârihlerinin beyânına nazaran "perçem" kâkül ma'nâsına geldiği gibi, "yaban öküzü" ma'nâsına da gelir. Bu sûrette ma'nâ "Bu iki yaban öküzünü şehir tarafına götürdü" demek olur.

3345. Sen nâzenînsin ve fakat kendi haddinde. Sakın sakın hadden ziyade ayak koyma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3345. Sen nazeninsin ama kendi sınırında. Sakın sakın haddinden fazla ileri gitme!

Ey ilim ve irfan sahibi olan kimse, sen gerçekten nazeninsin; fakat kendi sınırında ve mertebende nazeninsin. Bu mertebenin dışına taşmaktan kork; çünkü her bir ilim sahibinin üstünde bir âlim vardır; ve her bir mertebenin üstünde de, birçok mertebeler vardır.

Ey ilim ve irfân sâhibi olan kimse, sen vâkıâ nâzenînsin; fakat kendi haddinde ve mertebende nâzenînsin. Bu mertebenin hâricine tecavüz etmekten kork; zîrâ her bir ilim sâhibinin fevkınde bir alîm vardır; ve her bir mertebenin üstünde de, birçok mertebeler vardır.

3346. Eğer kendinden daha nâzenîn üzerine vurur isen, seni yedinci yerin dibine götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3346. Eğer kendinden daha nazik birine vurursan, seni yedinci yerin dibine götürür.

Eğer sen haddini aşıp, kendinden daha nazik olan bir kimseye karşılık vermeye ve onu kınamaya kalkarsan, o karşılık verme seni yeryüzü tabakalarının en dibindeki tabakaya kadar düşürür; yani mertebeni de koruyamayıp aşağıların aşağısına düşersin. "Yedi kat yer" tabirinden, yerin yaratılışının başlangıcından beri geçirdiği değişimlerin yedi devre üzerine gerçekleştiği ve her bir devrede bir kat kabuk bağladığı anlaşılır. Çünkü bu yedi yer tabirine evliya eserlerinde rastlandığı gibi, hadis-i şerifte de "Kim ki yerden bir karış yer gasbederse, Yüce Allah yedi kat yeri boynuna geçirir" buyrulur.

Eğer sen haddini tecavüz edip, kendinden daha nâzenîn olan bir kimseye mukābeleye ve ta'n ve i'râza kalkarsan, o mukābele seni tabakāt-ı arzın en dibindeki tabakaya kadar tenzîl eder; ya'nî mertebeni de muhafaza edemeyip esfel-i sâfilîne düşersin. "Yedi kat arz" ta'bîrinden, arzın bidâyet-i halkından beri geçirdiği istihâlâtın yedi devre üzerine vâki' olup ve her bir devrede bir kat kışır bağladığı anlaşılır. Zîrâ bu yedi arz ta'bîrine âsâr-ı evliyâda tesadüf olunduğu gibi, hadis-i şerîfde de من غصب شبرا من ارض طوق الله تعالى من سبع ارضين ya'nî "Kim ki arzdan bir karış yer gasb ederse, Allah Teâlâ yedi kat arzı boynuna geçirir" buyrulur.

3347. Ad ve Semûd'un kıssası ne içindir? Ta bilesin ki, enbiyanın nezaketi vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3347. Ad ve Semûd'un kıssası ne içindir? Şunu bilmen içindir ki, peygamberlerin Allah katında bir değeri vardır.

Yani Kur'ân-ı Kerîm'de Ad ve Semûd kavminin peygamberleri olan Hûd ve Sâlih (a.s.)'a karşı çıkmalarına ve helak oluş biçimlerine dair zikredilmiş olan kıssaları Yüce Allah, peygamberlerin ilahi katındaki değerlerini bilmen için açıkladı. Çünkü onlar Hakk'ın sevgilileridir; ve Hakk'ın sevgililerine karşı yapılan hakaretin cezası da elbette ağır olur.

Ya'nî Kur'ân-ı Kerîm'de Ad ve Semûd kavminin peygamberleri olan Hûd ve Sâlih (aleyhime's-selâm)a olan muhalefetlerine ve sûret-i helâklarına dair zikr edilmiş bulunan kıssaları Hak Teâlâ hazretleri, enbiyâ hazarâtının ind-i ilâhîsindeki nezâketlerini bilmen için beyân etti. Zîrâ onlar Hakk'ın mahbûblarıdır; ve Hakk'ın mahbûblarına karşı olan hakāretin cezası da bittabi' ağır olur.

3348. Bu hasf ü kazf ve sâika alâmeti, nefs-i nâtıka izzetinin beyânı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3348. Bu yere batma, taş atma ve yıldırım alâmeti, konuşan nefsin yüceliğinin beyanı oldu.

"Hasf" yere batmak, "kazf" taş atmak ve "sâika" yıldırım anlamlarındadır. Yere batma ile Musa (a.s.)'a hakaret eden Karun'un, taş atma ile Lut (a.s.)'a hakaret eden Lut kavminin ve yıldırım ile de Semud kavminin helakine işaret buyrulur. Ve bu helak alâmetleri, peygamberlerin (aleyhimü's-selâm) kutsal nefislerinin yüceliğini ve şerefini ortaya koymak içindir. Ve şerefli beyitteki "konuşan nefis" tabirinde iki yön vardır: Birincisi, zahir ve batın itibarıyla insan olanlar, ancak peygamberler ile onların varisleri olan evliyalardır. Diğerleri her ne kadar surette insan iseler de, batınları hayvandır. Bu sebeple bu helak, onların konuşan nefislerinin yüceliğini beyan etmek içindir. Ve ikinci yön de, bu âlemde genel olarak insan suretinde zuhur, konuşan nefsin tekamülü için olduğu halde, bu suretin şerefini ve yüceliğini muhafaza edemeyip hayvanlığa meyleden ve kendini ona kaptıranlar, vazifelerini yapmadıklarından varlıkları ortadan kaldırılması vacip olur; ve onların kahredilmesi de bu konuşan nefsin yüceliğinin ve şerefinin diğer insan nefislerine karşı ortaya konulması ve beyanı için bulunur.

"Hasf" yere batmak ve "kazf" taş atmak ve "sâika" yıldırım ma'nâlarınadır. Hasf ile Mûsâ (a.s.)a hakāret eden Kārûn'un ve kazf ile Lut (a.s.)a hakāret eden Lut kavminin ve sâika ile de Semûd kavminin helâkine işâret buyrulur. Ve bu helâk alâmetleri enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın nüfûs-ı kudsiyyelerinin izz ü şerefini ızhâr içindir. Ve beyt-i şerîfdeki "nefs-i nâtıka" ta'bîrinde iki vecih vardır: Birisi zâhir ve bâtın i'tibâriyle insan olanlar, ancak enbiyâ ile onların vârisleri olan evliyâdır. Diğerleri her ne kadar sûrette insan iseler de, bâtınları hayvandır. Binâenaleyh bu helâk, onların nefs-i nâtıkala-rının izzetini beyân içindir. Ve ikinci vecih dahi bu âlemde alelumûm sûret-i insâniyyede zuhûr, nefs-i nâtıkanın tekmîli için olduğu halde, bu sûretin şe-refini ve izzetini muhafaza edemeyip hayvâniyyete meyl ve inhimâk eden-ler, vazîfelerini yapmadıklarından vücûdları vâcibü'l-izâle olur; ve onların kahrı da bu nefs-i nâtıka izzet ve şerefinin sâir nüfûs-ı insâniyyeye karşı ız-hâr ve beyânı için bulunur.

3349. Cümle hayvanı insan için öldür; cümle insanı da akıl için öldür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3349. Bütün hayvanları insan için öldür; bütün insanları da akıl için öldür!

İnsana gıda olmaya uygun olan hayvanların hepsi, insanın faydası için öldürülür; aynı şekilde insanın rahatını elinden alan hayvanların hepsini de öldürmek caizdir. Çünkü aklı sebebiyle insanın bu hayvanlar üzerine üstünlüğü ve şerefi vardır. Eğer insanlar akıl ve idrakten sapıp hayvanlık derecesine düşerse, onları da akıl için öldürmek gerekir. Bu öldürme eyleminde iki bakış açısı vardır: Birincisi, kalan insanlara ibret olması; diğeri de, düzelmesinden ümit kesilmiş zararlı varlığı ortadan kaldırmaktır. Bu şerefli beyitte "akıl"dan kastedilen, peygamberlerin (a.s.) akıllarıdır; bu sebeple peygamberlere karşı gelen ve muhalefet eden insanların öldürülmesi caiz olur.

İnsana gıda olmağa sâlih olan hayvanların hepsi, fâide-i insâniyye için öl-dürülür; ve kezâ insanın râhatını selb eden hayvanların hepsini de öldürmek câizdir. Zîrâ aklı sebebiyle insanın bu hayvânât üzerine fazl u şerefi vardır. Eğer insanlar akıl ve idrakten inhiraf edip hayvâniyet derekesine tenezzül ederse, onları da akıl için öldürmek îcâb eder. Ve bu katilde iki nokta-i nazar vardır: Birisi kalan insanlara ibret olmak, dîğeri de, salâhından ümîd munka-tı' olan vücûd-ı muzırrı izâle etmektir. Ve bu beyt-i şerîfde "akıl”dan murâd, enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın akıllarıdır; binâenaleyh enbiyâya mukābele ve muhalefet eden insanların öldürülmesi câiz olur.

3350. Akıl ne olur? Akıl sahibinin akl-ı küllüdür; akl-ı cüz'î de akıldır; am-[3310]mâ donuktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3350. Akıl ne olur? Akıl sahibinin küllî aklıdır; cüz'î akıl da akıldır; ama donuktur.

Akıldan kastımız nedir? Bilir misin? Akıllının küllî aklıdır. Bu akıl peygamberlerin ve onların vârisleri olan evliyaların akıllarıdır. Eksik olan insanların cüz'î akılları da akıldır; fakat pek kolaylıkla hayvanlık hâline eğilim gösterdiği için, bu akıl gayet zayıf ve donuktur.

Akıldan murâdımız nedir? Bilir misin? Akıllının akl-ı küllüdür. Bu akıl en-biyânın ve onların vârisleri olan evliyânın akıllarıdır. Nâkıs olan insanların akl-ı cüz'îleri de akıldır; fakat pek kolaylıkla hayvâniyyete meyl ettiği için, bu akıl gâyet zayıf ve donuktur.

3351. Ademîden vahşî olan hayvanatın hepsi, hayvânât-ı insiden noksanlıkta olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3351. İnsanlardan ürken vahşi hayvanların hepsi, insanlara alışkın olan hayvanlardan daha eksiktir.

İnsanlardan ürken vahşi hayvanların hepsi, insana alışkın olan evcil hayvanlardan daha eksiktir; yani vahşi hayvanların mertebesi, evcil hayvanların mertebesinden daha aşağıdır. Çünkü evcil hayvanlar cüz'î akıl sahiplerine (insanlara) yaklaşmıştır.

İnsanlardan ürken vahşî hayvanların hepsi, insana alışkın olan hayvâ-nât-ı ehliyyeden daha nâkıstır; ya'nî hayvânât-ı vahşiyyenin mertebesi, hay- vânât-ı ehliyye mertebesinden daha aşağıdır. Çünkü hayvânât-ı ehliyye ukūl-i cüz'iyye ashâbına yaklaşmıştır.

3352. Onların kanı halka sebil oldu; zîrâ akl-ı celîlden vahşîdirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3352. Onların kanı halka sebil oldu; çünkü yüce akıldan vahşîdirler.

"Sebil" yol anlamına gelse de, Farsçada "mübah" (helal, serbest) anlamında da kullanılır. Yani vahşî hayvanların kanı insana mübahtır; çünkü yüce ve şerefli olan akla karşı vahşîdirler.

“Sebîl” yol ma'nâsına ise de, Fârisîde “mübah” ma'nâsında da isti'mâl olunur. Ya'nî hayvânât-ı vahşiyyenin kanı insana mübahdır; çünkü celîl ve şerîf olan akla karşı vahşîdirler.

3353. Vahşînin izzeti bu sebeble aşağı vaki' oldu; zîrâ insana muhalif gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3353. Vahşînin izzeti bu sebeple aşağı düştü; çünkü insana muhalif gelmiştir.

Vahşi hayvanın izzeti ve şerefi, akla yabancı olması sebebiyle, aşağı mertebeye düştü; çünkü akıl sahibi olan insana muhalif olarak ortaya çıktı.

Vahşi hayvanın izzeti ve şerefi, akla yabancı olması sebebiyle, aşağı mertebeye düştü; çünkü akıl sahibi olan insana muhâlif olarak zâhir oldu.

3354. Böyle olunca ey nâdire, sen nefret eden vahşî eşek olduğun vakit, senin ne izzetin olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3354. Böyle olunca ey nadir bulunan, sen nefret eden vahşi eşek olduğun zaman, senin ne izzetin olur?

Akıl bu derece şerefli ve yüce olunca ey ahmak, sen peygamberlerin akıllarından nefret eden vahşi eşek olduğun zaman, sende insanlığın izzeti ve şerefi kalır mı?

Bu şerefli beyitte, Müddessir Suresi'nde geçen فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذكرة معرضين كانهم حمر مستنفرة فرت من قسورة (Müddessir, 74/49-51) yani “Nasihatten yüz çeviren o inkârcılara ne oldu? Sanki onlar nefret eden vahşi eşeklerdir ki, arslandan kaçarlar” ayet-i kerimesine işaret buyrulmuştur.

"Humurun" kelimesi şeddesiz olduğu halde, şerefli beyitte vezin zorunluluğu için şedde ile "hummurun" şeklinde yer almıştır.

Akıl bu derece şerîf ve celîl olunca ey ahmak, sen ukül-i enbiyâdan nefret eden vahşî eşek olduğun vakit, sende insanlığın izzeti ve şerefi kalır mı?

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Müddessir'de olan فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذكرة معرضين كانهم حمر مستنفرة فرت من قسورة (Müddessir, 74/49-51) ya'nî “Nasihatten yüz çeviren o münkirlere ne oldu? Gûyâ onlar nefret eden vahşî eşeklerdir ki, arslandan kaçarlar” âyet-i kerîmesine işâret buyrulmuştur.

“Humurun” kelimesi şeddesiz olduğu halde, beyt-i şerîfde zarûret-i vezn için şedde ile “hummurun” vâki' olmuştur.

3355. Salahdan dolayı eşeği öldürmek lâyık olmaz; vaktaki vahşî olur; onun kanı mübah olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3355. Faydalı olduğu için eşeği öldürmek uygun olmaz; vahşîleştiği zaman ise onun kanı helal olur.

İnsanın işine yaradığı için eşeği öldürmek caiz değildir; ancak vahşîleştiği zaman, onu öldürmek helal olur.

İnsanın işine yaradığı için eşeği öldürmek câiz değildir; ancak vahşî olduğu vakit, onu öldürmek mübah olur.

3356. Vâkıa eşeğin ilm-i zâciri olmaz; onu Vedûd ma'zûr tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3356. Gerçekte eşeğin zâcir ilmi (kendisini kötülükten alıkoyan bilgi) olmaz; onu Vedûd (Allah'ın sevgi ve merhamet ismi) mazur görmez.

Yaban eşeği kendisini vahşilikten alıkoyacak bir bilgiye sahip değildir; ve bu sebeple o vahşiliğin kötü olduğunu bilmez. Fakat Yüce Vedûd, onu, insana karşı olan vahşiliğinden dolayı mazur görmez; öldürülmesine izin verir. Çünkü "Vedûd" ism-i şerîfinin gereği, tecelliler arasında sevgi ve yakınlık hükmünün cereyanını gerektirir. Bu sebeple onun öldürülmesine olan izin, Yüce Allah'ın Vedûd ism-i şerîfinin hükmünden meydana gelir.

Yaban eşeği kendisini vahşilikten men' edecek bir ilme mâlik değildir; ve bu sebeble o vahşiliğin fenâ olduğunu bilmez. Fakat Hz. Vedûd, onu, insana karşı olan vahşiliğinden dolayı ma'zûr tutmaz; katline cevâz verir. Zîrâ "Vedûd" ism-i şerîfinin iktizâsı, mezâhir arasında muhabbet ve te'nîs hükmünün cereyânını iktizâ eder. Binâenaleyh onun katline olan mesâğ, Hak Teâlâ'nın Vedûd ism-i şerîfinin hükmünden vâki' olur.

3357. Ey âlî dost, böyle olunca âdemî, o demden vahşî olduğu vakit, ne vakit ma'zûr olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3357. Ey yüce dost, böyle olunca insan, o andan itibaren vahşî olduğu zaman, ne zaman mazur olur?

Ey insan suretinde belirginleşmekle yüceltilmiş ve yüce olan dostum. Vedûd ism-i şerîfinin hükmü böyle olunca, insan, peygamberlerin akıl ve sözünden ürküp kaçtığı zaman, mazur olur mu ve onun katli nasıl caiz olmaz?

Ey sûret-i insâniyyede müteayyen olmakla mükerrem ve âlî olan dostum. Vedûd ism-i şerîfinin hükmü böyle olunca, insan, enbiyânın akıl ve kelâmından vahşet edip firâr ettiği vakit, ma'zûr olur mu ve onun katli nasıl câiz olmaz?

3358. Şübhesiz vahşî gibi oklar ve mızraklar önünde, kâfirlerin kanı mübah oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3358. Şüphesiz vahşi gibi oklar ve mızraklar önünde, kâfirlerin kanı helal oldu.

"Nüşşâb", "nüşâbe" kelimesinin çoğuludur, oklar demektir. "Rimâh", mızrak anlamına gelen "rumh" kelimesinin çoğuludur. Yani, peygamberlere karşı olan vahşiliklerinden dolayı mazur görülmedikleri için, vahşi hayvanlar gibi kâfirlerin oklar ve mızraklar ile öldürülmesi helal oldu. Artık, aşağılık dünyevi çıkarlar için birbirini öldüren insanların kıymeti tasavvur olunsun.

"Nüşşâb" nüşâbenin cem'idir, oklar demektir. "Rimâh" mızrak ma'nâsına olan "rumh"un cem'idir. Ya'nî enbiyâya karşı olan vahşiliklerinden ma'zûr olmadıkları için, hayvânât-ı vahşiyye gibi kâfirlerin oklar ile ve mızraklar ile öldürülmesi mübâh oldu. Artık menâfi'-i hasîse-i dünyeviyye için birbirini öldüren insanların kıymeti tasavvur olunsun.

3359. Onların zevceleri ve evlatları hep mübahdır; zîrâ ki akılsızdırlar, merdûd ve zelîldirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3359. Onların eşleri ve çocukları hep helaldir; çünkü akılsızdırlar, reddedilmiş ve aşağılanmışlardır.

Kâfirlerin eşlerinin ve çocuklarının şeriatça esir edilmesinin sebebi, onların akla ve idrake karşı vahşi olmaları, kıymetlerini bilmeyip hayvanlık derecesine düşmeleri ve bu sebeple ilahi katında reddedilmiş ve aşağılanmış olmalarıdır. Esaretten sonra, insani terbiyeyi kazandıkları zaman, artık vahşilikleri ortadan kalkmış olacağından, Ahmediyye şeriatı, onların birer vesile ile azat edilmelerini emreder.

Küffârın zevcelerinin ve evlâtlarının şer'an esîr edilmesinin sebebi, onların akıl ve idrâke karşı vahşî ve kıymetlerini bilmeyip hayvaniyyet derekesine sukūt ederek, ind-i ilâhîde merdûd ve zelîl olmalarıdır. Esâretten sonra, terbiye-i insâniyyeyi iktisâb ettikleri vakit, artık vahşetleri zâil olmuş olacağından, şerîat-ı Ahmediyye, onların birer vesîle ile âzâd edilmelerini emir buyurur.

3360. Kezâ o bir akıl ki, aklın aklından ürker, akla mensubiyetten hayvânâta nakl olur. Bu beyt-i şerîf, yukarıki beyitlerin te'kîdidir. Ya'nî her ne kadar küffârın akl-ı cüz'îleri olup kendi aralarında medenî-bi't-tab' olarak yaşarlar ise de, aklın aklı olan akl-ı külden, ya'nî enbiyânın aklından ürküp kaçtıkları için, akl-ı cüz'îye mensûbiyetlerinin de hükmü kalmayıp insâniyyet rütbesinden, zekî hayvânât derekesine intikāl ve tenezzül ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3360. Aynı şekilde o bir akıl ki, aklın aklından ürker, akla mensubiyetten hayvanlara geçer.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki beyitlerin pekiştirmesidir. Yani her ne kadar inkârcıların cüz'î akılları olup kendi aralarında medenî-bi't-tab' (doğaları gereği medenî) olarak yaşasalar da, aklın aklı olan küllî akıldan, yani peygamberlerin aklından ürküp kaçtıkları için, cüz'î akla mensubiyetlerinin de hükmü kalmayıp insanlık rütbesinden, zeki hayvanlar derecesine intikal ve tenezzül ederler.

## Hârût ve Mârût'un kendi ismetlerine i'timâd etmesi ve ehl-i dünyaya karışmak istemesi ve fitneye düşmesi

3361. Meşhur olan Hârût ve Mârût gibi ki, gurûrdan zehirli ok yediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3361. Meşhur olan Hârût ve Mârût gibi ki, gururdan zehirli ok yediler.

Bakara Sûresi'nde "وَمَا أُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنَ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ" (Bakara/102) [Bâbil'de Hârût ve Mârût'a indirileni...] âyet-i kerîmesinde isimleri anılıp, tefsir kitaplarında kıssaları meşhur olan Hârût ve Mârût gibi ki, bu iki melek, meleklik mertebesindeki masumiyetlerine (günah işlememelerine) mağrur olmaları yüzünden, ilâhî kahrın zehirli okunu yediler ve akıl mertebesinden hayvanlık mertebesine indiler. Bu kıssa yukarıda 543 numaralı beyitte kısaca geçmişti.

Sûre-i Bakara'da وَمَا أُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنَ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ (Bakara/102) [Bâbil'de Hârût ve Mârût'a indirileni...] âyet-i kerîmesinde isimleri zikr olunup, kütüb-i tefâsîrde kıssaları iştihâr eden Hârût ve Mârût gibi ki, bu iki melek, mertebe-i melekiyyetteki ismetlerine mağrûr olmaları yüzünden, kahr-ı ilâhînin zehirli okunu yediler ve mertebe-i akıldan hayvaniyyet mertebesine tenezzül ettiler. Bu kıssa yukarıda 543 numaralı beyitte muhtasaran geçmiş idi.

3362. Onların kendi tahâretlerine büyük i'timâdları var idi; su sığırının arslan üzerine i'timâdı nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3362. Onların kendi temizliklerine büyük güvenleri vardı; su sığırının aslan üzerine güvenmesi nedir?

Bazı kişiler Hârût ve Mârût'un iki melek olup, insan suretinde Bâbil şehrine inerek şehvetlerine uyarak isyan ettiklerini; bazıları da aslında bunların iki insan olup, riyâzât ve mücâhedeleri sebebiyle insanlık mertebesinden meleklik mertebesine yükseldikleri halde, kendi temizliklerine güvendikleri için, tekrar şehvete düşüp mertebelerinden alçaldıklarını belirtirler. Hangisi olursa olsun, burada Hz. Pîr'in yüce maksadı, misal olarak, meşhur olan kıssayı anlatarak, kibir ve ucubun ilâhî kahra sebep olduğunu açıklamaktır. "Gâv-mîş" su sığırı, manda demektir ki, zayıf yaratıktan kinayedir. "Aslan"dan maksat, وَ هُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ (En'âm, 6/18) [O kullarının üstünde kahredicidir] ayet-i kerimesi gereğince Hak Teâlâ'nın Zât'ıdır ki, gerçek kutsallık O'nun Zât'ına özgüdür. Yani Hârût ve Mârût'un izafî (göreceli) kutsallıklarına dayanmaları, mandanın aslana dayanmasına benzer. Su sığırı ve manda, aslanı hiçe sayıp üzerine dayanırsa parçalanır; bunun gibi yaratılmış da kendinin zannettiği izafî kutsallık ve temizliğine güvenen ve gerçek kutsallık sahibinin önünde alçalmayıp, ucub ve kibre düşerse, neticesi ilâhî kahra yakalanmaktır. Değerli şârihlerden bazıları "aslan"dan maksat, ilâhî kazâdır derler. Bu anlam da uygun olur.

Ba'zı zevât Hârût ve Mârût'un iki melek olup, insan sûretinde Bâbil şehrine nüzûl ederek şehvetlerine tebean isyân ettiklerini; ve ba'zıları da hadd-i zâtında bunlar iki insan olup, riyâzet ve mücâhedeleri sebebiyle beşeriyyetten melekiyyet mertebesine irtikā ettikleri halde, kendi tahâretlerine i'timâd ettikleri için, tekrâr şehvete mübtelâ olup mertebelerinden sukūt ettiklerini beyân ederler. Herhangisi olursa olsun, burada Hz. Pîr'in murâd-ı âlîleri misâlen, meşhûr olan kıssayı beyân ile, kibir ve ucbun bâdî-i kahr-ı ilâhî olduğunu beyândır. "Gâv-mîş" su sığırı, manda demektir ki, mahlûk-ı zaîfeden kinâyedir. "Arslan"dan murâd وَ هُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ (En'âm, 6/18) [O kullarının üstünde kāhirdir] âyet-i kerîmesi mûcibince Zât-ı Hak'dır ki, kuddûsiyyet-i hakîkiyye Zât-ı hazretine mahsûstur. Ya'nî Hârût ve Mârût'un kudsiyyet-i izâfiyyelerine dayanmaları, mandanın, arslana dayanmasına benzer. Su sığırı ve manda, arslanı hiçe sayıp üzerine dayanırsa parçalanır; bunun gibi mahlûk dahi kendinin zannettiği kudsiyyet ve tahâret-i izâfiyyesine i'timâd eden ve kudsiyyet-i hakîkiyye sahibinin önünde tezellül etmeyip, ucb ve kibre mübtelâ olursa, netîcesi kahr-ı ilâhîye giriftâr olmaktır. Şurrâh-ı kirâmdan ba'zıları "arslan"dan murâd, kazâ-yı ilâhîdir derler. Bu ma'nâ dahi muvâfık olur.

3363. Gerçi o, boynuzu ile yüz tedbîr eder. Erkek arslan onu şah şah parçalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3363. Gerçi o, boynuzu ile yüz tedbir eder. Erkek aslan onu şah şah parçalar.

"Şah" boynuz anlamına geldiği gibi, "dal" anlamına da gelir. Yani her ne kadar su sığırı boynuzu ile aslana karşı koymaya kalkışsa da, erkek aslan onu dal dal parçalar ve dilim dilim yapar. Bunun gibi Yüce Allah'ın kutsallık sıfatına ve büyüklüğüne ortaklık iddiasında bulunanlar, ilahi kazâya (Allah'ın küllî hükmüne) karşı türlü türlü tedbirlerini kullansalar bile, Yüce Allah kahredici tecellisi (ortaya çıkışı) ile onları parça parça eder.

"Şâh" boynuz ma'nâsına geldiği gibi, "dal" ma'nâsına da gelir. Ya'nî her ne kadar su sığırı boynuzu ile arslana mukābeleye kıyâm ederse de, erkek arslan onu dal dal parçalar ve dilim dilim yapar. Bunun gibi Hakk'ın sıfat-ı kuddûsiyyetine ve kibriyâsına iştirâk da'vâsında bulunanlar, kazâ-yı ilâhîye karşı türlü türlü tedbîrlerini kullansalar bile, Hak Teâlâ tecellî-i kahrîsi ile onları parça parça eder.

3364. Eğer kirpi gibi boynuz dolu olsa, çaresiz arslan sığırı öldürecektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3364. Eğer kirpi gibi boynuz dolu olsa, çaresiz aslan sığırı öldürecektir.

Yaratılan varlık ne kadar kuvvetli olursa olsun ve ne kadar akıllıca tedbirler alırsa alsın, sonucu helaktir; çünkü كُلِّ شَيْئٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ (Kasas, 28/88) [O'nun vechinden başka her şey helâk olucudur] buyrulmuştur.

Mahlûk ne kadar kuvvetli olursa olsun ve ne kadar âkilâne tedbirler ittihâz ederse etsin, neticesi helaktir; zîra كُلِّ شَيْئٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ (Kasas, 28/88) [O'nun vechinden başka her şey helâk olucudur] buyrulmuştur.

3365. Vâkıâ sert rüzgâr çok ağaçları koparır; o, körpe nebâta ihsân eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3365. Gerçekte sert rüzgâr birçok ağacı kökünden söker; o, körpe bitkiye ihsan eder.

Yani yaratılmışın kuvveti ve karşı koyması çok olursa, ilâhî kahır şiddetli gelir; ve eğer zayıf olursa, kahır da hafif olur ve hafif kahır ise ihsanın ta kendisidir.

Ya'nî mahlûkun kuvveti ve mukābelesi çok olursa, kahr-ı ilâhî şiddetli gelir; ve eğer zayıf olursa, kahır da hafif olur ve kahr-ı hafif ise ayn-ı ihsândır.

3366. O sert rüzgâr nebatın zayıflığı üzerine merhamet etti; ey gönül sen kuvvetten laf etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3366. O sert rüzgâr bitkinin zayıflığına merhamet etti; ey gönül sen kuvvetten söz etme!

"Me-lund" lundîden (kendi kendine söylenmek) mastarından nehiydir (yasaklama kipidir). Bir kimsenin öfkelenip kendi kendine söylenmesi anlamına gelir. Ey gönül, mademki sert rüzgâr körpe ve zayıf olan bitkiye lütuf ve merhametle davranır, sen de nefsine hoş gelmeyen ilâhî kazâya karşı homurdanarak söylenme; çünkü bu söylenmek, karşılık verme ve kuvvet anlamını içerir.

“Me-lund” lundîden masdarından nehiydir. Bir kimsenin öfkelenip kendi kendine söylenmesi ma'nâsınadır. Ey gönül mâdemki sert rüzgâr körpe ve zayıf olan nebâta lutuf ve merhamet ile muâmele eder, sen de nefsine mülâyim gelmeyen kazâ-yı ilâhîye karşı, homurdanarak söylenme; zîrâ bu söylenmek, mukābele ve kuvvet ma'nâsını işrâb eder.

3367. Dalların ve ağacın sıklığından ve çokluğundan, baltaya ne vakit korku gelir? Parça parça keser.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3367. Dalların ve ağacın sıklığından ve çokluğundan, baltaya ne zaman korku gelir? Parça parça keser.

3368. Lakin kendisini bir yaprak üzerine vurmaz, nîşteri bir nîşterin gayrine vurmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3368. Lakin kendisini bir yaprak üzerine vurmaz, neşteri bir neşterin başkasına vurmaz.

Yani balta, kuvvetli olan ağaç dallarını kesmek içindir; bir yaprağı koparmak için balta kuvveti fazladır. Çünkü bir neşter, ancak neşter gibi keskin olan şey hakkında kullanılır; bu sebeple ilahi kahr (Allah'ın gazabı) zulümde güçlü olanlara şiddetle isabet eder ve hafif olanlara da yumuşaklıkla dokunup geçer.

Ya'nî balta, kuvvetli olan ağaç dallarını kesmek içindir; bir yaprağı koparmak için balta kuvveti zâiddir. Zîrâ bir nîşter, ancak nîşter gibi keskin olan şey hakkında isti'mâl olunur; binâenaleyh kahr-ı ilâhî zulümde kavî olanlara şiddetle isabet eder ve hafif olanlara da mülâyemetle dokunup geçer.

3369. Aleve odunun çokluğundan ne gam! Kasab, koyun sürüsünden ne vakit ürker?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3369. Aleve odunun çokluğundan ne gam! Kasap, koyun sürüsünden ne vakit ürker?

Bunlar, ilâhî kahredici gücün önünde, kahredilenlerin kuvvet ve çokluklarının bir önemi olmadığına dair birer örnektir.

Kahr-ı ilâhînin önünde, makhûrların kuvvet ve kesretlerinin ehemmiyeti olmadığına birer misâldir.

3370. Ma'nânın önünde sûret nedir? Çok zebûndur. Çerhi onun ma'nası aşağı tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3370. Anlamın önünde şekil nedir? Çok zayıftır. Felek onu anlamından aşağı tutar.

Âlemdeki şekillerden her ne meydana gelirse, hepsi onun anlamındandır; ve "anlam"dan kasıt Allah'ın Zâtı'dır; "şekil"den kasıt ise belirlenmiş varlıklardır. (Bahrü'l-Ulûm şerhinden.) Buradan itibaren kıssanın sonuna kadar, varlıklardan her bir varlık, hareketlerinde, duruşlarında, özelliklerinde ve tesirlerinde kendi anlamının tâbi'idir. Nasıl ki kalıp ruhun ve kalbin tâbi'idir; ve ruh ve kalp dahi "Kalp, Rahman'ın parmaklarından iki parmak arasındadır" hadis-i şerifi gereğince, ilâhî ferman olmaksızın bir iş yapamaz. (Hz. İmdâdullâh ve Muhammed Efdal şerhlerinden.)

Suver-i âlemden her ne vâki' olursa, hep onun ma'nâsındandır; ve “ma'nâ”dan murâd Zâtullâh'dır; “sûret”den murâd dahi müteayyinâttır. (Bahrü'l-Ulûm şerhinden.) Buradan i'tibâren kıssanın nihâyetine kadar mevcûdâttan her bir mevcûd harekât ve sekenât ve hâssiyât ve te'sîrâtta kendi ma'nâsının tâbi'idir. Nitekim kālıb rûhun ve kalbin tâbi'idir; ve ruh ve kalb dahi القلب بين اصبعين من اصابع الرحمن hadîs-i şerîfi mûcibince, fermân-ı ilâhî olmaksızın bir iş yapamaz. (Hz. İmdâdullâh ve Muhammed Efdal şerhlerinden.)

3371. Sen dolap gibi olan çerhden kıyas tut ki, onun dönüşü kimdendir? Mü-şîr olan akıldandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3371. Sen dolap gibi olan felekten kıyas et ki, onun dönüşü kimdendir? İşaret eden akıldandır.

Güneş sistemimizi oluşturan feleklerin ve sonsuz uzayda dönen diğer güneş sistemlerinin ve diğer âlemlerin dolap gibi dönmeleri kimin tesiriyledir? Mânâ âleminden olan küllî aklın tesiriyledir ve o küllî akıl, dışarıda yok olduğu hâlde, var olan üzerinde etkilidir; ve bu bütünlüğün idarecisidir.

Manzûme-i şemsiyyemizi teşkil eden eflâkin ve fezâ-yı nâmütenâhîde devr eden diğer manzûme-i şemsiyyelerin vesâir âlemlerin dolap gibi devr etmeleri kimin te'sîrindendir? Alem-i ma'nâdan olan akl-ı küllün te'sîrindendir ve o akl-ı kül hâricde ma'dûm olduğu halde, mevcûd üzerinde müessirdir; ve bu hey'et-i mecmûanın müdebbiridir.

3372. Ey oğul, bu felek gibi olan kalıbın dönüşü, örtülmüş olan ruhdandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3372. Ey oğul, bu felek gibi olan kalıbın dönüşü, örtülmüş olan ruhtandır.

Ey Hakk Yolcusu olan oğlum; bu felek gibi olan insan bedeninin dönüşü, bu bedenin şekli ile örtülmüş olan ruhtandır ve ruh ise manadır.

Ey tarîk-ı Hakk'ın sâliki olan oğlum; bu felek gibi olan cism-i beşerin devrânı, bu cismin sûreti ile örtülmüş olan rûhdandır ve rûh ise ma'nâdır.

3373. Irmak suyunun esîri olan bir çark gibi; bu rüzgârın devri onun ma'nâsındandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3373. Irmak suyunun esiri olan bir çark gibi; bu rüzgârın devri onun anlamındandır.

Irmak suyunun etkisiyle dönen bir çark gibi, yeryüzünde esen bu rüzgârın dönmesi ve hareketi, o rüzgârın anlamından dolayıdır. Çünkü rüzgâr dahi ilahi isimlerden bir ismin mazharıdır (tecelli ettiği yer) ve o isim o mazharın özel Rabbi'dir ve onun anlamıdır.

Irmak suyunun te'sîriyle dönen bir çark gibi, arz üzerinde cereyân eden bu rüzgârın devri ve hareketi, o rüzgârın ma'nâsından dolayıdır. Zîrâ rüzgâr dahi esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin mazharıdır ve o isim o mazharın Rabb-i hâssıdır ve onun ma'nâsıdır.

3374. Bu nefsin cerr ü meddi ve îrâd ve masrafı, pür-heves olan candan baş-ka kimden olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3374. Bu nefesin içeri çekilmesi ve dışarı verilmesi, azalıp çoğalması, heves dolu candan başka kimden olur?

Bazı nüshalarda "cerr" yerine "cezr" geçmiştir; her ikisi de aynı anlamı ifade eder. "Cerr"den kasıt, nefesin içeriye alınması ve "medd"den kasıt da dışarıya çıkarılmasıdır. "Dahl ü harc"dan kasıt da nefesin çok veya az alınıp verilmesidir. "Pür-heves" ifadesiyle candaki irâde sıfatına işaret edilir. Yani bu cismin hayatının devamına sebep olan nefesin alınıp verilmesi, cansız varlık türünden olan cismin özelliği değildir. İrade sahibi olan canın etkisiyle meydana gelir. Nitekim herhangi bir sebeple hayat kesilir ve can, bedenden alakasını keserse, nefes de kesilir.

Ba'zı nüshalarda "cerr" yerine "cezr" vâki' olmuştur; her ikisi de aynı ma'nâyı ifade eder. "Cerr"den murâd, nefesin içeriye alınması ve "medd"den murâd dahi dışarıya çıkarılmasıdır. "Dahl ü harc" dan murâd dahi nefesin çok veyâ az alınıp verilmesidir. "Pür-heves" ta'bîriyle candaki sıfat-ı irâdeye işâret buyrulur. Ya'ni bu cismin devâm-ı hayâtına sebeb olan nefesin alınıp verilmesi, cemâd nev'inden olan cismin şânından değildir. Sahib-i irâde olan canın te'sîriyle vâki' olur. Nitekim herhangi bir sebeble hayât munkatı' ve can, tenden alâkasını keserse, nefes dahi munkatı' olur.

3375. Onu gâh cîm ve hâ ve dâl eder; onu gâh sulh ve gâh cidal eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3375. Onu bazen cim, ha ve dal yapar; onu bazen barış ve bazen savaş yapar.

Can o nefesi bazen "cim, ha ve dal" harflerinden oluşan "cahd" yapar; ve "cahd" inkâr demektir. Çünkü insanın konuşması nefes iledir ve konuşma da düşünmeye dayanır ve düşünme ve idrak ise canın özelliğidir. Bu sebeple can nefesi bazen inkâr anlamını içeren sözlere sevk eder ve nefesi inkârın kendisi yapar ve bazen dostça ve bazen de düşmanca sözlere sevk edip barış ve savaşın kendileri yapar.

Can o nefesi ba'zan "cîm ve hâ ve dâl" harflerinden terekküb eden "cahd" yapar; ve "cahd" inkâr demektir. Zîrâ insanın tekellümü nefes iledir ve tekellüm de tefekküre müsteniddir ve tefekkür ve idrâk ise canın hâssasıdır. Binâenaleyh can nefesi ba'zan inkâr ma'nâsını hâvî olan sözlere sevk eder ve nefesi inkârın aynı yapar ve ba'zan dostâne ve ba'zan da düşmenâne sözlere sevk edip sulh ve cidâlin aynları yapar.

3376. Onu gâh sağa, gâh sola götürür; onu gâh gülistan, gâh diken yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3376. Onu bazen sağa, bazen sola götürür; onu bazen gülistan, bazen diken yapar.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki beytin açıklanması ve pekiştirilmesidir. "Sağ"dan maksat, saadet tarafı ve "sol"dan maksat da şekavet tarafıdır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de saadet ehli hakkında أصحاب اليمين (Vakia, 56/27) [Ashab-ı yemîn] ve şekavet ehli hakkında da أَصْحَابُ الشَّمَالَ (Vâkıa, 56/41) [Ashâb-ı şimâl] tabiri kullanılır. "Gülistan"dan maksat, iman ve "diken"den maksat, küfür ve inkârdır. Yani can nefesi bazen saadet ve bazen şekavet tarafına götürür ve bazen onu iman ve bazen küfür ve inkâr yapar. Bu sebeple tasavvuf ehli nezdinde "pâs-ı enfâs" yani nefesleri korumak, çok dikkat ve riayet edilecek bir şeydir.

Bu beyt-i şerîf yukarıki beytin tavzíh ve te'kîdidir. "Sağ"dan murâd, cânib-i saâdet ve "sol”dan murâd dahi cânib-i şekāvettir. Nitekim Kurân-ı Kerîm'de ashâb-ı saâdet hakkında أصحاب اليمين (Vakia, 5627) [Ashab-ı yemîn] ve ashâb-ı şekāvet hakkında da أَصْحَابُ الشَّمَالَ (Vâkıa, 56/41) [Ashâb-ı şimâl] ta'bîr buyrulur. "Gülistan"dan murâd, îmân ve “hâr”dan murâd, küfür ve inkârdır. Ya'nî can nefesi ba'zan saâdet ve ba'zan şekāvet tarafına götürür ve ba'zan onu îmân ve ba'zan küfür ve inkâr yapar. Bu sebeble ehl-i tarîk indinde "pâs-ı enfâs" ya'nî hifz-ı enfâs pek dikkat ve riâyet edilecek şeydir.

3377. Bizim Yezdân'ımız bu rüzgârı öylece Ad üzerine ejderha gibi etmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3377. Bizim Yüce Allah'ımız bu rüzgârı Ad kavmi üzerine ejderha gibi yapmıştı.

Bu şerefli beyitte "Rüzgâra sövmeyin; çünkü o, Rahman'ın nefesindendir" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Yukarıdaki beyitlerde insan nefesinden bahsedilmiş ve bu nefesin bazen dostça bazen düşmanca çıkacağı zikredilmişti. Bu şerefli beyitte de Rahman'ın nefesinden olan rüzgârın Ad kavmi üzerine düşmanca ve ejderha gibi estiği beyan buyrulur. Yani bizim nefesimiz dostça ve düşmanca çıktığı gibi, bizim Yüce Allah'ımız da, Rahman'ın nefesinden olan rüzgârı Ad kavmi üzerine ejderha gibi yapıp düşmanca salıvermişti.

Bu beyt-i şerîfde لا تسبوا الريح فانها من نفس الرحمن ya'ni Rüzgâra söğmeyin; zîrâ o, nefes-i rahmândandır" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Yukarıki beyitlerde nefes-i insânîden bahis buyrulmuş ve bu nefesin gâh dostça ve gâh düşmanca çıkacağı zikr edilmiş idi. Bu beyt-i şerîfde de nefes-i rahmânîden olan rüzgârın kavm-i Âd üzerine düşmanca ve ejderhâ gibi esdiği beyân buyrulur. Ya'nî bizim nefesimiz dostça ve düşmanca çıktığı gibi, bizim Yezdân'ımız da, nefes-i rahmânîden olan rüzgârı kavm-i Âd üzerine ejderhâ gibi yapıp düşmanca salıvermiş idi.

3378. Yine de o rüzgârı mü'minler üzerine sulh ve riâyet ve emân etmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3378. Yine de o rüzgârı müminler üzerine barış, gözetme ve emniyet kılmış idi.

Yüce Allah yine o rahmanî nefesinden olan rüzgârı, Ad kavminin müminleri üzerine dostça salıvermiş ve onlar hakkında nimet ve rahat kılmış idi.

Hak Teâlâ yine o nefes-i rahmânîsinden olan rüzgârı, Ad kavminin mü'minleri üzerine dostça salıvermiş ve onlar hakkında ni'met ve râhat kılmış idi.

3379. Rabbü'l-âlemînin ma'nalarının deryası olan şeyh-i dîn, ma'na ancak Allah'dır dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3379. Âlemlerin Rabbi'nin anlamlarının denizi olan din şeyhi, "Anlam ancak Allah'tır" dedi.

"Din şeyhi" ifadesinin kime ait olduğu hakkında değerli şârihler farklı görüşler belirtmişlerdir. Ankaravî hazretleri buyururlar ki: "Sürûrî ve Şem'î, Sadreddîn Konevî hazretleri demiş olsalar da, bunu özel olarak belirtmek için delilleri yoktur. Büyüklerden başka biri veya Şeyh-i Ekber olması uzak bir ihtimal değildir. Çünkü Hz. Şeyh-i Ekber'in bu anlamda kitaplarında çok sözü vardır; fakat 'el-ma'nâ hüvallâh' (anlam ancak Allah'tır) sözü aynen yaygın olan kitaplarında yoktur."

Hint şârihlerinden İmdâdullâh Çiştî (k.s.) ve Muhammed Rızâ hazretleri buyururlar ki: "Kastedilen ya Şeyh Cüneyd veya Şeyh-i Ekber'dir. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber 'فالكل عبارة وانت المعنى' (Her şey bir ifadedir ve anlam sensin) buyurur."

Yine Hint şârihlerinden Şeyh Muhammed Efdal hazretleri buyurur ki: "'Din şeyhi' Hz. Ali (k.v.) efendimizden ibarettir; ve 'el-ma'nâ hüvallâh' buyurmuştur. Yani nasıl ki lafızlarda anlamlar mevcutsa, böylece her bir şeyde Hak mevcuttur."

Fakir (ben), "din şeyhi" ile Ferîdüddîn Attâr hazretlerinin kastedildiğini sanıyorum. Çünkü Cenâb-ı Attâr 14 yaşlarında iken Hz. Pîr'e Esrarnâme'lerini hediye etmişlerdi; ve bu kitabı daima yanlarında bulundururlardı. Ve bu anlamı Hz. Attâr şu beytinde beyan etmiştir: "Anlam sensin ve senin dışın isimdir; sen hazînesin ve bütün âlem tılsımdır." Yani, sen anlamın kendisisin ve senin dışın ve gayrın olan suretler ancak isimdir; ve âlemdeki suretler senin varlık hazînen üzerine bir tılsımdan ibarettir. Cenâb-ı Attâr 124 yaşında iken Cengiz olayında şehit edilmiştir. "Din şeyhi" ile, dinin büyüğü ve eskisi anlamı kastedilir.

“Şeyh-i dîn”ta'bîrinin kime râci' olduğu hakkında şürrâh-ı kirâm hazarâtı muhtelif mütâlaalarda bulunmuşlardır. Ankaravî hazretleri buyururlar ki: “Sürûrî ve Şem'î, Sadreddîn Konevî hazretleri demiş iseler de, tahsîse delilleri yoktur. Kibârdan bir başkası veyâhud Şeyh-i Ekber olması baîd değildir. Çünkü Hz. Şeyh-i Ekber'in bu mazmûn üzere kitablarında kelâmı çoktur; fakat “el-ma'nâ hüvallâh” sözü aynen mütedâvil olan kitablarında yoktur.”

Hind şârihlerinden İmdâdullâh Çiştî (k.s.) ve Muhammed Rızâ hazretleri buyururlar ki: “Murâd ya şeyh Cüneyd veya Şeyh-i Ekberdir. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber فالكل عبارة وانت المعنى [Kül, bir ibâredir ve sen ma'nâsın] buyurur.

Yine Hind şârihlerinden Şeyh Muhammed Efdal hazretleri buyurur ki: “Şeyh-i din” Hz. Ali (k.v.) efendimizden ibârettir; ve “el-ma'nâ hüvallâh” buyurmuştur. Ya'nî nasıl ki elfâzda maânî mevcûd ise, böylece her bir şeyde Hak mevcûddur.”

Fakîr, “şeyh-i dîn” ile Ferîdüddîn Attâr hazretleri murâd buyrulduğuna zâhibim, Zîrâ cenâb-ı Attâr 14 yaşlarında iken Hz. Pîr'e Esrarnâme'lerini hediye etmişler idi; ve bu kitabı dâimâ yanlarında bulundururlar idi. Ve bu ma'nâyı Hz. Attâr şu beytinde beyân etmiştir: “Ma'nâ sensin ve senin hâricin isimdir; sen hazînesin ve bütün âlem tılsımdır. Ya'nî, sen ma'nâsın ve senin hâricin ve gayrin olan sûretler ancak isimdir; ve suver-i âlem senin hazîne-i vücudun üzerine bir tılsımdan ibârettir. Cenâb-ı Attâr 124 yaşında iken Cingiz vak'asında şehîd edilmiştir. “Şeyh-i dîn" ile, dînin büyüğü ve eskisi ma'nâsı murâd buyrulur.

3380. Bütün zemîn ve âsumânın tabakaları, o akıcı deryada bir haşak gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3380. Bütün yerin ve göğün katmanları, o akıcı denizde bir çer çöp gibidir.

Sonsuz uzay, mutlak varlığın kendisidir; yerin ve göğün katmanları ve uzayda belirli hâle gelmiş olan bütün kesif (maddî) ve latif (maddî olmayan) âlemler, Yüce Hakk'ın mutlak varlığında oluşmuştur; ve bu âlemlerin hepsi, akıcı deniz üzerinde yüzen çer çöp gibidir. Nasıl ki gök cisimleri hakkında "Hepsi bir yörüngede yüzerler" (Enbiyâ, 21/33) buyrulur. Yani güneş, ay ve yıldızlar hepsi, denizde yüzer gibi yüzerler.

[3339] Fezâ-yı bî-nihâye ayn-ı vücûddur ve zemînin ve âsumânın tabakaları ve fezâda müteayyen olan bilcümle avâlim-i kesîfe ve latîfe, vücûd-ı mutlak-ı Hak'da mütekevvendir; ve bu avâlimin kâffesi akıcı deryâ üzerinde yüzen çörçöp gibidir. Nitekim ecrâm hakkında كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ (Enbiyâ, 21/33) ya'nî "Hepsi felekte yüzerler" buyrulur. Ya'nî güneş ve ay ve nücûm hepsi, denizde yüzer gibi yüzerler.

3381. Suda hâşakın hamleleri ve oynamaları, hareket vaktinde sudan geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3381. Suda çerçöpün hareketleri ve oynamaları, hareket zamanında sudan geldi.

Cisimlerin kendi eksenleri üzerinde ve yörüngelerinde dönmeleri ve hareketleri, Yüce Allah'ın mutlak varlığındandır. Nasıl ki su üzerinde yüzen çerçöpün hareketleri ve oynamaları hep suyun kımıldamasındandır. Bu hakikat, "Allah ne dilerse o olur, kuvvet ancak Allah'tandır." (Kehf, 18/39) ayet-i kerimesinde açıklanır.

Ecrâmın mihverleri üzerinde ve mahreklerinde devir ve hareketleri vücûd-ı mutlak-ı Hak'dandır. Nitekim su üzerinde yüzen çörçöpün hamleleri ve oynamaları hep suyun kımıldamasındandır. Bu hakikat مَا شَاءَ اللَّهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ (Kehf, 18/39) [Mâşaallah kuvvet sâdece Allah'ındır] âyet-i kerîmesinde beyân buyrulur.

3382. Onu inaddan sakin etmek istediği vakit, hâşaki sahil tarafına götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3382. Onu inattan sakinleştirmek istediği zaman, haşa ki sahil tarafına götürür.

Yüce Allah, kendi mutlak varlığında çörçöp gibi yüzüp, hareketlerinde ısrar ve inat eden cisimlerin suretlerini sakin kılmak istediği zaman, onları bu izafî varlık âleminden izafî yokluk sahiline düşürür.

Hak Teâlâ kendi vücûd-ı mutlakında çörçöp gibi yüzüp, hareketlerinde ısrâr ve inâd eden suver-i ecsâmı sâkin kılmak istediği vakit, onları bu vücûd-ı izâfı âleminden adem-i izâfi sâhiline düşürür.

3383. Onu sâhilden dalga mahalline çektiği vakit, sarsarın nebâta yaptığını yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3383. Onu sahilden dalga mahalline çektiği vakit, kasırganın bitkiye yaptığını yapar.

Yine onları izafî yokluk (göreceli yokluk) sahilinden, izafî varlık dalgaları âlemine çektiği vakit, sert rüzgâr bitkileri nasıl hareket ettirirse, o da haşa, ilmî sureti mertebesinde sabit olan hakikatleri üzerine, yine suret âleminde harekete getirir.

Yine onları adem-i izâfî sâhilinden, vücûd-ı izâfî dalgaları âlemine çektiği vakit, sert rüzgâr nebâtâtı nasıl tahrîk ederse, o hâşâki, sûret-i ilmiyyesi mertebesinde sabit olan hakikatleri üzerine, yine sûret âleminde harekete getirir.

3384. Bu sözün sonu yoktur; ey genç yine Hârût ve Mârût tarafına sür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3384. Bu sözün sonu yoktur; ey genç yine Hârût ve Mârût tarafına sür!

Yani, şekilden anlama ve anlamdan şekle geçiş sözünün sonu yoktur. Ey ilâhî bilgilere ulaşma yolunda yeni hevesli olan Hakk Yolcusu; idrak merkebini Hârût ve Mârût tarafına sür!

Ya'nî sûretten ma'nâya ve ma'nâdan sûrete intikāl sözünün nihâyeti yoktur. Ey maârif-i ilâhiyye tahsilinde nev-heves olan sâlik; idrâk merkebini Hârût ve Mârût tarafına sür!

## Hârût ve Mârût kıssasının bakıyyesi ve onların dâr-ı dünyâda dahi Bâbil kuyusunda cezâ ve ukūbetleri

3385. Vaktaki cihan halkının günah ve fıskı ikisi üzerine rûşen olurdu, o zamân,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3385. Dünya halkının günah ve fıskı ikisi üzerine açıkça belli olduğu zaman,

3386. Öfkeden ellerini çiğnemeğe başlarlar idi; lakin göz ile kendi ayıplarını görmezler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3386. Öfkeden ellerini çiğnemeye başlarlardı; ancak gözle kendi ayıplarını görmezlerdi.

Harut ve Marut, dünya ehlinin günahlarını ve fısk u fesatlarını (günahkârlık ve bozgunculuklarını) gördükleri zaman pek çok hiddetlenip, öfkelerinden ellerini ısırmaya başlarlardı; ancak idrak gözüyle kendi kusurlarını görmezler ve aksine kendilerinin kutsallık ve temizliklerine güvenirlerdi.

Hârût ve Mârût, ehl-i âlemin günahlarını ve fısk u fesâdlarını gördükleri vakit pek ziyâde hiddet edip, öfkelerinden ellerini ısırmağa başlarlar idi; lâkin çeşm-i idrâk ile kendi kusûrlarını görmezler ve bilakis kendilerinin kudsiyyet ve tahâretlerine i'timâd ederler idi.

3387. O çirkin adam aynada kendini gördü; ondan yüz çevirdi ve öfkelendi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3387. O çirkin adam aynada kendini gördü; ondan yüz çevirdi ve öfkelendi.

Yani bu hâl, çirkin bir adamın, aynada kendisini görüp yansıyan suretin çirkinliğinden öfkelenerek, aynadan yüz çevirmesine benzer.

Ya'nî bu hâl, çirkin bir adamın, aynada kendisini görüp mün'akis olan sûretin çirkinliğinden öfkelenerek, aynadan yüz çevirmesine benzer.

3388. Kendini gören kimse, vaktaki bir kimseden bir cürüm gördü, onda cehennemden bir ateş peyda oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3388. Kendini gören kimse, bir kimseden bir suç gördüğünde, onda cehennemden bir ateş ortaya çıktı.

Yani kendini beğenmiş bir kimse, birinin kabahatini görüp öfkelenirse, onun iç dünyasında cehennem cinsinden bir ateş ortaya çıkar. Çünkü öfke, celâl (Allah'ın kahredici sıfatı) eseridir ve cehennem de celâl mazharıdır (tecelli yeridir). Bu sebeple bu eser, cehennem mazharından o kimsenin kalbine sıçrayan bir kıvılcımdır.

Ya'nî hodbîn olup kendini beğenen bir kimse, birinin kabahatini görüp gazab ederse, onun bâtınında cehennem cinsinden bir ateş peyda olur. Zîrâ gazab, eser-i celâldir ve cehennem de mazhar-ı celâldir. Binâenaleyh bu eser, cehennem mazharından o kimsenin kalbine sıçrayan bir kıvılcımdır.

3389. O, o kibre "hamiyyet-i dîn" ta'bîr eder; kendisinde olan kâfir nefse bakmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3389. O, o kibre "din gayreti" adını verir; kendisinde olan kâfir nefse bakmaz.

"Hamiyyet", "hama" mastarından gelir, hararetlenmek anlamındadır ki, gazap ve öfke de kanın hararetinden meydana gelir. Şerefli beyitte şeddesiz "hamyet" telaffuzu, vezin zorunluluğundan kaynaklanır. Yani birinin kabahatini gören kimse, kendisinin hakikati inkâr eden nefsine bakmaz da, o kabahate olan öfkesine ve kendisini ondan daha temiz görmekten kaynaklanan kibrine "din gayreti" ve "dinî kıskançlık" adını verir. Bu şerefli beyitte "İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz?" (Bakara, 2/44) ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

“Hamiyyet”, “hama” masdarından, harâretlenmek ma'nâsınadır ki, gazab ve öfke dahi kanın harâretinden hâsıldır. Beyt-i şerîfde şeddesiz “hamyet” te- laffuzu, zarûret-i vezinden nâşîdir. Ya'nî birinin kabâhatini gören kimse, ken- disinin kâfir-i hakikat olan nefsine bakmaz da, o kabâhate olan öfkesine ve kendisini ondan daha temiz görmekten mütehassıl olan kibrine “hamiyyet-i dîniyye” ve “gayret-i dîniyye” ta'bîr eder. Bu beyt-i şerifde أتأمرون الناس بالبر و تَنْسَوْنَ أَنْفُسِكُمْ (Bakara, 2/44) ya'nî “Kendi nefsinizi unutarak, nâsá takvâ ile mi emrediyorsunuz?” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

3390. Hamiyyet-i dîniyyenin başka alâmeti vardır ki, o ateşten bütün cihân [3349] yemyeşildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3390. Dinî gayretin başka bir alâmeti vardır ki, o ateşten bütün cihan yemyeşildir.

Yani gerçekten dinî gayret vardır; fakat bu dinî gayretin başka bir alâmeti vardır. Şöyle ki o ateşten bütün cihan cennet gibi yemyeşil ve ruhanî olur. Örneğin, bencil olan kimse birinin kabahatlerine öfkelendiği zaman, bu öfkesinin ateşiyle çevresini de ateşe çevirir ve muhalefet ile düşmanlığa sebep olur. Fakat Hak'ta fani olan Allah dostlarının dinî gayreti böyle değildir. Onlar kendi çevrelerine kendilerini sevdirerek halkı ıslah ederler; ve onların gayret ateşinden, kendi çevreleri cennet gibi ruhanî bir hal içine dalarlar. Nitekim Cenab-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinde buyururlar ki: "Bu halkın fiilleri eğridir; eğer onlara bu eğriliklerden bahsedilirse, Tanrı selamını vermezler. Onların terbiyesi mektepteki çocuklara benzer. Örneğin bir yazı hocası çocuğa yazı ödevi verir. Başlangıçta çocuğun bu yazısı tamamen eğridir; fakat öğretmen çocuğun yazısını gördüğü zaman beğenir; ve önce eliften başlayıp, bu yazının hepsi güzel olmuştur; fakat şu elifi eğer dikkat edip böyle yazarsan, yazın daha güzel olur, der. Çocuk elifi ıslah edince, böylece "be" harfine geçer ve sonuna kadar böyle yumuşak bir şekilde terbiye eder."

Ya'nî filhakîka hamiyyet-i dîniyye vardır; fakat bu hamiyyet-i dîniyyenin başka alâmeti vardır. Şöyle ki o ateşten bütün cihân cennet gibi yemyeşil ve rûhânî olur. Meselâ hodbîn olan kimse birinin kabâhatine öfkelendiği vakit, bu öfkesinin ateşi ile muhîtini de ateşe çevirir ve muhalefet ve adâvete sebeb olur. Fakat Hak'da fânî olan evliyâullâhın hamiyyet-i dîniyyesi böyle değil- dir. Onların kendi muhîtlerine, kendilerini sevdirerek halkı ıslâh ederler; ve onların âteş-i hamiyyetinden, kendi muhîtleri cennet gibi rûhânî bir hâl içine dalarlar. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz Fíhi Mâ Fíh'lerinde buyururlar ki: “ Bu halkın ef'âli eğridir; eğer onlara bu eğriliklerden bahs olunursa, Tanrı selâmı- nı vermezler. Onların terbiyesi mektebdeki sıbyâna benzer. Meselâ bir yazı hocası çocuğa meşk verir. Bidâyetinde çocuğun bu yazısı kâmilen eğridir; fa- kat muallim çocuğun yazısını gördüğü vakit tahsîn eder; ve evvelâ elifden başlayıp, bu yazının hepsi güzel olmuştur; fakat şu elifi eğer dikkat edip böyle yazarsan, yazın daha güzel olur, der. Çocuk elifi ıslâh edince, böylece "be" harfine geçer ve ilâ-âhirihi böyle mülayimâne terbiye eder."

3391. Hak onlara dedi: Gerçi nûrânîsiniz; gafletlenmiş olan günahkârlara bakmayınız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3391. Hak onlara dedi: Gerçi nûrânîsiniz; gafletlenmiş olan günahkârlara bakmayınız.

Yüce Allah, mülk mertebesinde bulunan Hârût ve Mârût'a buyurdu: "Gerçi sizde nefse ait sıfatların karanlıkları yoktur; nûrânîsiniz; fakat nefse ait sıfatlar perdesi altında aldanmış ve nûrâniyetten habersiz kalmış olan günahkârlara öfke ve hakaret nazarıyla bakmayınız."

Hak Teâlâ mertebe-i mülkde bulunan Hârût ve Mârût'a buyurdu: "Gerçi sizde sıfât-ı nefsâniyye zulmetleri yoktur; nûrânîsiniz; fakat sıfât-ı nefsâniyye perdesi altında aldanmış ve nûrâniyetten bî-haber kalmış olan günahkârlara nazar-ı hiddet ve hakâretle bakmayınız."

3392. Ey askerler ve köleler, şükür söyleyiniz; şehvetten ve baldır yarığından kurtulmuşsunuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3392. Ey askerler ve köleler, şükür söyleyiniz; şehvetten ve baldır yarığından kurtulmuşsunuz.

"Ey benim ilahi askerlerim ve kullarım olan meleklerim, hamd ve övgüye ait sözler söyleyiniz ki, varlık âleminde şehvetten ve fercden kurtulmuşsunuz."

"Ey cünûd-ı ilâhiyyem ve bendelerim olan melâikem, hamd ve senâya âid sözler söyleyiniz ki, âlem-i vücûdda şehvetten ve fercden kurtulmuşsunuz."

3393. Eğer ben size o ma'nadan koyarsam, muhakkak artık semâ sizi kabûl etmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3393. Eğer ben size o anlamdan koyarsam, muhakkak artık sema sizi kabul etmez.

"Eğer ben sizin varlığınıza o nefse ait sıfatlar anlamlarından yerleştirirsem, günahkârlar gibi karanlıklara ve yoğunluğa gömülürsünüz ve muhakkaktır ki artık letafet (incelik, saflık) âlemi olan semanın melekûtu (göklerin hükümranlığı) sizi kabul etmez."

"Eğer ben sizin varlığınıza o sıfât-ı nefsâniyye ma'nâlarından vaz' edersem, günahkârlar gibi zulümât ve kesâfette müstağrak olursunuz ve muhakkaktır ki artık âlem-i letâfet olan melekût-ı semâ sizi kabûl etmez."

3394. Sizin teninizde olan ismet, benim ismetimin aksinden ve hıfzımdandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3394. Sizin bedeninizdeki ismet, benim ismetimin yansımasından ve korumamdan kaynaklanır.

Sizin nûrânî varlığınızdaki ismet ve temizlik, benim kutsallığımın yansımasındandır ve bağıntılıdır ve benim korumamdandır. O kutsallık sizde aslî ve hakikî değildir.

“Sizin vücûd-ı nûrâniyyetinizdeki ismet ve tahâret, benim kudsiyyetimin aksindendir ve izâfîdir ve benim hıfzımdandır. O kudsiyyet sizde aslî ve hakîkî değildir.”

3395. Matrûd olan şeytân, sizin üzerinize gâlib olmamak için, sakın ve sakın, onu kendinizden değil, benden görünüz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3395. Kovulmuş olan şeytanın sizin üzerinize üstün gelmemesi için, sakın ve sakın, onu kendinizden değil, benden görünüz!

"O izafî olan temizliği ve masumiyeti kendinizden görüp kibir ve yücelik duygusuna tutulmayınız; aksine, şeytanlığın ruhu ve temeli olan kibriniz ve yüceliğiniz sebebiyle, kovulmuş olan şeytana uymuş olursunuz."

“O izâfi olan tahâreti ve ismeti kendinizden görüp kibir ve teâlî duygusu-na mübtelâ olmayınız; aksi halde şeytanetin rûhu ve esâsı olan kibriniz ve teâlîniz sebebiyle, matrûd olan şeytana tâbi' olmuş olursunuz."

3396. Nitekim Resûl'ün vahiy katibi, hikmeti ve usûlün nurunu kendinde gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3396. Nasıl ki Resûl'ün vahiy kâtibi, hikmeti ve usûlün nurunu kendinde gördü.

Nasıl ki Resûl (a.s.)'ın, yukarıda 3269 numaralı beyitten itibaren kıssası geçen vahiy kâtibi, hikmeti ve vahyin nurunu kendinde gördü ve kendinden bildi.

“Nitekim Resûl (a.s.)ın, yukarıda 3269 numaralı beyitten i'tibâren kıssası geçen vahiy kâtibi, hikmeti ve vahyin nûrunu kendinde gördü ve kendinden bildi.”

3397. Kendisini Huda'nın kuşlarının hem-savtı saydı; o sadâ gibi bir ıslık idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3397. Kendisini Allah'ın kuşlarının hem-sesi saydı; o ses gibi bir ıslık idi.

O vahiy kâtibi, kendisini Hakk'ın kuşları olan peygamberler (a.s.) ile bir saydı. Halbuki ondaki zuhûr (ortaya çıkış), taklitçi ses gibi bir ıslık idi.

“O kâtib-i vahy, kendisini Hakk'ın kuşları olan enbiyâ (aleyhimü's-selâm) ile bir addetti. Halbuki ondaki zuhûr, taklîdî sadâ gibi bir ıslık idi.”

3398. Eğer kuşların savtını vasıf olsan, kuşun muradı üzerine ne vakit, vakıf olursun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3398. Eğer kuşların sesini vasıf olsan, kuşun muradı üzerine ne zaman vakıf olursun?

"Eğer kuşların sesini taklit etsen, kuşların muradına vakıf olabilir misin?"

"Kuşlar"dan maksat peygamberler ve evliyadır. Örneğin evliyanın sözünü taklit edip söyleyenler vardır; fakat bu sözlerden onların zevkini ve muradını bilmek mümkün olur mu?

“Eğer kuşların sesini taklîd etsen, kuşların murâdına vakıf olabilir misin?”

“Kuşlar”dan murâd enbiyâ ve evliyâdır. Meselâ evliyânın kelâmını taklîd edip söyleyenler vardır; fakat bu sözlerden onların zevkini ve murâdını bilmek mümkin olur mu?

3399. Eğer bülbüle mensub olan sadayı öğrensen, sen ne bilirsin ki o, bir gül ile ne tutar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3399. Eğer bülbüle ait olan sesi öğrensen, sen ne bilirsin ki o, bir gül ile ne tutar?

"Bülbül"den maksat aynı şekilde peygamberler ve evliyâdır ve "gül"den maksat, gerçek maşuk olan Hak'tır. Yani "Ey taklitçi olan kişi, farz edelim ki, peygamberlerin ve evliyânın sözünü ezberleyip söyledin; onların Hak ile olan ilişkilerini ne bilirsin?"

“Bülbül”den murâd kezâlik enbiyâ ve evliyâdır ve “gül”den murâd, ma'şûk-ı hakîkî olan Hak'dır. Ya'nî “Ey mukallid olan kimse, farz edelim ki, enbiyânın ve evliyânın kelâmını ezberleyip söyledin; onların Hak ile olan muâmelelerini ne bilirsin?”

3400. Ve eğer bilirsen, sağırların dudaklarını kımıldatanlardan zanları gibi, o [3359] da zandan olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3400. Ve eğer bilirsen, sağırların dudaklarını kımıldatanlardan zanları gibi, o [3359] da zandan olur.

Ve eğer peygamberlerin ve evliyaların sözlerinden, Hak ile olan ilişkileri, yani fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) ve bakā-billâh (Allah ile var olma) gibi halleri hakkında sende bir fikir ve idrak oluşsa bile, bu anlayış zan ve tahmindir. Nasıl ki sağırlar, dudaklarını kımıldatan kimselerin, bu kımıldatmalarından birtakım zan ve tahmine düşüp kendilerini onların sözlerini doğru anladıklarını zannederler.

Ve eğer enbiyâ ve evliyânın kelâmından Hak'la olan muâmeleleri, ya'nî "fenâ-fillâh" ve "bakā-billâh" gibi halleri hakkında sende bir fikir ve idrâk hâsıl olsa bile, bu anlayış zan ve tahmîndir. Nitekim sağırlar, dudaklarını kımıldatan kimselerin, bu kımıldatmalarından birtakım zan ve tahmîne düşüp kendilerini onların sözlerini doğru anladıklarını zannederler."

## Sağırın hasta olan komşusunun iyâdetine gitmesi

3401. Bir fazl-ı zâtîsi olan kimse bir sağıra dedi ki: Senin bir komşun hasta oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3401. Zâtî bir fazileti olan bir kimse bir sağıra dedi ki: Senin bir komşun hasta oldu.

3402. Sağır kendi kendine dedi: Ağır kulak ile ben o civânın sözünden ne anlarım?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3402. Sağır kendi kendine dedi: Ağır işiten kulağımla ben o gencin sözünden ne anlarım?

3403. Hususiyle hasta ve sesi zayıf oldu; fakat oraya gitmek lâzımdır; çare yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3403. Özellikle hasta ve sesi zayıf oldu; fakat oraya gitmek gereklidir; çare yoktur.

3404. Onun dudağı kımıldandığını gördüğüm vakit, ben kendimden onu da kıyas tutarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3404. Onun dudağı kımıldandığını gördüğüm zaman, ben kendimden onu da kıyaslarım.

Hastanın dudağı kımıldanmaya başlayınca, ben onun hâlini, kendi hâlimden kıyas ederim; örneğin ben hasta olsam, birisi beni ziyarete gelse, bana benim söyleyeceğim sözleri söyler ve ben de ona tahmin ettiğim cevapları veririm.

Hastanın dudağı kımıldanmağa başlayınca, ben onun hâlini, kendi hâlimden kıyâs ederim; bilfarz ben hasta olsam, birisi beni iyâdete gelse, bana benim söyliyeceğim sözleri söyler ve ben de ona tahmîn ettiğim cevabları veririm.

3405. Ben, ey mihnet-keşim, nasılsın? dediğim vakit, o iyiyim, yahut hoşum diyecektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3405. Ben, ey mihnet çekenim, nasılsın? dediğim zaman, o iyiyim yahut hoşum diyecektir.

3406. Ben derim ki, şükür. Ne çorbası içtin? O, bir şerbet, yahut mercimek çorbası, der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3406. Ben derim ki, şükür. Ne çorbası içtin? O, bir şerbet, yahut mercimek çorbası, der.

3407. Ben derim ki, âfiyet olsun, o tabîblerden sana gelen kimdir? Filân, der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3407. Ben derim ki, afiyet olsun, o tabiplerden sana gelen kimdir? Filan, der.

3408. Ben derim ki, onun ayağı çok uğurludur; mâdemki o geliyor; senin işin iyi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3408. Ben derim ki, onun ayağı çok uğurludur; mademki o geliyor; senin işin iyi olur.

3409. Biz onun ayağını denemişiz; her nereye giderse, hâcet-revâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3409. Biz onun ayağını denemişiz; her nereye giderse, dileği yerine gelir.

3410. Kıyasî olan bu cevabları tesbît etti; o sâf adam, o hastanın huzuruna gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3410. Kıyasî olan bu cevapları tespit etti; o saf adam, o hastanın huzuruna gitti.

3411. Dedi, nasılsın? Dedi, öldüm; dedi Elhamdülillah. Hasta bundan çok bîzâr ve na-hoş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3411. Dedi ki, nasılsın? Dedi ki, öldüm; dedi ki, Elhamdülillah. Hasta bundan çok rahatsız ve hoşnutsuz oldu.

3412. Dedi ki: Bu ne şükürdür? Meğer o bizim ile fenâ olmuştur. Sağır bir kıyâs yaptı; o da eğri gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3412. Dedi ki: Bu ne şükürdür? Aksine o bizimle yok olmuştur. Sağır bir kıyas yaptı; o da eğri gelmiştir.

Hasta dedi ki: "Bu adam neye şükrediyor; aksine o bizimle kötü kişi olmuştur." Sağır kendi kendine bir kıyas yaptı; o da maksadına aykırı geldi.

Hasta dedi ki: "Bu adam neye şükr ediyor; meğer o bizim ile kötü kişi olmuştur." Sağır kendi kendine bir kıyâs yaptı; o da maksadına muhâlif geldi.

3413. Ondan sonra ona dedi ki: Ne yedin? Zehir! dedi. Afiyet olsun, dedi. Kahır ziyade oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3413. Ondan sonra ona dedi ki: Ne yedin? Zehir! dedi. Afiyet olsun, dedi. Kahır ziyade oldu.

Bu ters konuşmadan hastanın kahrı ve üzüntüsü arttı.

Bu ters mükâlemeden hastanın kahrı ve üzüntüsü ziyâde oldu.

3414. Ondan sonra dedi: Tabiblerden sana ilâç ile gelen kimdir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3414. Ondan sonra dedi: "Tabiplerden sana ilaç ile gelen kimdir?"

3415. Dedi: Azrâîl geliyor, def' ol! Dedi: Onun ayağı pek mübarektir; şad ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3415. Dedi: Azrâîl geliyor, def ol! Dedi: Onun ayağı pek mübarektir; sevin!

3416. Sağır dışarıya çıktı; o sevinerek: Şükür ki ona şimdi riayet ettim, dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3416. Sağır dışarıya çıktı; o sevinerek: Şükür ki ona şimdi riayet ettim, dedi.

3417. Hasta dedi ki: Bu bizim canımızın düşmanıdır; biz onun ma'den-i cefâ olduğunu bilmiyor idik.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3417. Hasta dedi ki: Bu bizim canımızın düşmanıdır; biz onun cefa kaynağı olduğunu bilmiyorduk.

3418. Hastanın hâtırı, yüz sakat arayıcı, tâ ki ona her nevi'den haber ede.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3418. Hastanın gönlü, yüz sakat arayıcıdır, tâ ki ona her çeşitten haber versin.

Hasta, sağırın ziyaretinden ziyade öfkelendi. Ona türlü türlü ifadelerle kötü haberler göndererek, üzüntüsünü ve öfkesini bildirmek için gönlü birçok etkileyici sözler arayıcı oldu.

Hasta sağırın iyâdetinden ziyâde hiddet etti. Ona türlü türlü ifadeler ile fenâ haberler göndererek, teessürünü ve öfkesini bildirmek için hâtırı birçok müessir sözler arayıcı oldu.

3419. Bir kimse fenâ taâm yediği vakit, kay edinceye kadar onun gönlünü bulandırır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3419. Bir kimse kötü yemek yediği zaman, kusuncaya kadar onun gönlünü bulandırır.

Kötü sözler, kötü yemek gibidir; kötü yemek yiyen kimse nasıl kusarsa, kötü sözleri işiten kimse de, o sözleri söyleyenine iade eder.

Fenâ sözler, fenâ taâm gibidir; fenâ taâm yiyen kimse nasıl istifrâğ ederse, fenâ sözleri işiten kimse de, öyle sözleri kāiline iade eder.

3420. Kezm-i gayz budur; onu kay etme; tâ ki cezasında tatlı söz bulasın. [3379]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3420. Öfkeyi yutmak budur; onu kusma; tâ ki cezasında tatlı söz bulasın.

Öfkeyi yutmak, kötü sözlere maruz kalındığı zaman, onu yutmak ve hazmetmektir. Ey Hakk Yolcusu, o öfkeyi geri çevirme; tâ ki sana kötü davranan, senden karşılık görmeyince utanıp, güzel sözlerle senden özür dilesin. İşte öfkeyi hazmetmenin dünyevî mükâfatı budur; uhrevî mükâfatı ise, ilâhî muhabbete erişmektir. Çünkü Yüce Allah Âl-i İmrân sûresinde الَّذِينَ يُنفِقُونَ فِي السَّرَّاءِ وَالضَّرَّاءِ وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَ اللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ (Âl-i İmrân, 3/134) yani "Cennet, sevinç ve sıkıntı içinde infak edenler ve öfkesini yutanlar ve insanları affedenler için hazırlanmıştır; Yüce Allah iyilik edenleri sever" buyurur.

Öfkeyi yutmak, fenâ sözlere maʼrûz kalındığı vakit, onu yutmak ve hazm etmektir. Ey sâlik, o öfkeyi iâde etme; tâ ki sana fenâ muâmele eden, senden mukābele görmeyince utanıp, kelimât-ı tayyibe ile senden özür dilesin. İşte öfkeyi hazm etmenin mükâfât-ı dünyeviyyesi budur; mükâfât-ı uhreviyyesi ise, muhabbet-i ilâhiyyeye nâiliyyettir. Zîrâ Hak Teâlâ sûre-i Âl-i İmrân'da الَّذِينَ يُنفِقُونَ فِي السَّرَّاءِ وَالضَّرَّاءِ وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَ اللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ (Âl-i İmrân, 3/134) yanî "Cennet, meserret ve meşakkat içinde infak edenler ve öfkesini yutanlar ve nâsı afv edenler için hazırlanmıştır; Allah Teâlâ muhsin olanları sever" buyrulur.

3421. Onun sabrı olmadığından o daralwerdi. Diyordu ki: Bu karısı fahişe olan kelb-i mef'ûl nerede?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3421. Onun sabrı olmadığından o daraldı. Diyordu ki: Bu karısı fahişe olan mef'ûl (cinsel ilişkiye zorlanan) köpek nerede?

3422. Tâ ki onun yüzüne söylediği şeyi dökeyim; zîrâ o zaman arslan gibi olan zamîrim uyumuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3422. Tâ ki onun yüzüne söylediği şeyi dökeyim; çünkü o zaman aslan gibi olan iç dünyam uyumuş idi.

3423. Mâdemki iyâdet gönül rahatı içindir, bu iyâdet değildir, düşman-murad-lılıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3423. Mademki ziyaret gönül rahatlığı içindir, bu ziyaret değildir, düşman muratlılıktır.

Aslında hastayı ziyaret gönül almak içindir; bu adamın yaptığı ziyaret değil, fırsat bulup düşmanca intikam almaktır.

Hadd-i zâtında hastanın iyâdeti gönül almak içindir; bu adamın yaptığı iyâdet değil, fırsat bulup düşmanca intikām almaktır.

3424. Ta ki kendi düşmanını zayıf göre; tâ ki onun kötü hatırı karar tuta.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3424. Tâ ki kendi düşmanını zayıf görsün; tâ ki onun kötü düşüncesi karar kılsın.

Yani bu sözleri o kimse, kendi düşmanını zayıf ve hasta gördüğü zaman, kötü düşüncesini yatıştırmak için söyledi.

Ya'nî bu sözleri o kimse kendi düşmanını zayıf ve hasta gördüğü vakit, kötü hâtırını teskîn için söyledi.

3425. Çok kimseler ki onlar taatdan gümrehdirler; gönlü, onun rıdvânına ve sevabına koyarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3425. Pek çok kimse vardır ki onlar ibadetten sapmışlardır; gönlü, onun rızasına ve sevabına verirler.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki "Gazabı yutmak işte budur..." beytine bağlıdır. Çünkü gazabı yutmak güzel ahlâktandır; ve güzel ahlâk ise "Sana gelen iyilik Allah'tandır" (Nisâ, 4/79) ayet-i kerimesi gereğince ilahi ahlâktandır. Çünkü Yüce Allah eğer sevmediği kötü hallere karşılık gazabıyla tecelli etseydi, kâinat karmakarışık olurdu. Ve açıktır ki Hakk'ın kötü hale karşı gazapla tecelli etmemesi bir ücret ve rıza karşılığında değildir. Bu sebeple kullar için "Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanın" emrine uyarak, ilahi ahlâkla ahlâklanmak gerekir. Ve ilahi ahlâkla ahlâklanan kimseler ise, ilahi emri hiçbir mükâfat duygusuna bağlı olmayarak yerine getirirler. Şimdi Hz. Pîr efendimiz bu şerefli beyitte bu anlama geçerek buyururlar ki: Pek çok kimse vardır ki, ibadetten sapıklığa düşmüşlerdir; çünkü onlar ibadeti Allah rızası için yapmayıp, cennetin nimetlerine ulaşmak gibi bir ücret karşılığında icra ederler ve ibadetlerinde "Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın" (Kehf, 18/110) ayet-i kerimesinin hükmüne muhalefet ederler ve Rab'lerinin ibadetine kendi nefislerinin hazzını ortak koşarlar.

Bu beyt-i şerîf, yukarıdaki .كظم غيظ اینست الخ beytine merbuttur. Zîrâ gazabı hazm etmek ahlâk-ı hasenedendir; ve ahlâk-ı hasene ise مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ (Nisâ, 4/79) [Sana gelen iyilik Allah'dandır] âyet-i kerîmesi mûcibince ahlâk-ı ilâhiyyedendir. Çünkü Allah Teâlâ eğer sevmediği sû'-i ahvâle mukābil gazabı ile tecellî buyursa idi, kâinât herc ü merc olurdu. Ve zâhirdir ki Hakk'ın sû'-i hâle karşı gazabla tecellî buyurmaması bir ücret ve rıdvân mukābilinde değildir. Binâenaleyh kullar için تَخَلَّقُوا بِأَخْلَاقِ اللَّهِ [Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanınız] emrine tebean, ahlâk-ı ilâhiyye ile tahalluk lâzımdır. Ve ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olan kimseler ise, emr-i ilâhîyi hiçbir mükâfât duygusuna tâbi' olmayarak îfâ ederler. İmdi Hz. Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfde bu ma'nâya intikālen buyururlar ki: Çok kimseler vardır ki, tâatdan dalâlete düşmüşlerdir; çünkü onlar tâatı li-vechillâh yapmayıp, cen- netin ni'metlerine nâiliyyet gibi bir ücret mukābilinde icrâ ve ibadetlerinde وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَة رَبِّهِ أَحَداً (Kehf, 18/110) [Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın] âyet-i kerîmesinin hükmüne muhalefet ederler ve Rab'lerinin ibâdetine kendi nefislerinin hazzını teşrîk ederler.

3426. Muhakkak hakîkatte gizli ma'siyet olur. Çok bulanıklık vardır ki, sen onu sâfî zannedersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3426. Gerçekte gizli bir günah olur. Çok bulanıklık vardır ki, sen onu saf zannedersin.

Yani, Allah'a ücret karşılığında kulluk etmek, gerçekte gizli bir günahtır. Ey kul, çok bulanık ameller vardır ki, sen onu saf ve parlak bir ibadet zannedersin. Bu sebeple, kul, ecir ve sevap beklentisinden vazgeçerse, sırf Allah ibadete layık olduğu ve emre itaat kulluğun şanından bulunduğu için Allah'a ibadet etmek gerekir. Aynı şekilde, Hakk yolcusu da mertebeler ve nurlar gibi manevi perdeler (hicâbât-ı ma'neviyye) üzerine gözünü dikerek çalışmamalı, aksine kendi vehmedilmiş varlığını, Allah'ın varlığı karşısında ortadan kaldırmak niyetiyle çaba göstermelidir.

Ya'nî Hakk'a ücret mukābilinde tapmak, hakikatte gizli bir ma'siyettir. Çok bulanık ameller vardır ki, ey âbid sen onu sâfî ve parlak bir ibâdet zannedersin. Binâenaleyh âbid ecr ü sevâb tama'ından kat'-ı nazar ederse mahza Hak, ibâdete lâyık olduğu ve emre itâat kulluğun şânından bulunduğu için Hakk'a ibâdet etmek lazımdır. Ve kezâ tarîk-ı Hak sâliki dahi merâtib ve envâr gibi hicâbât-ı ma'neviyyeye gözünü dikerek çalışmamak ve belki kendi mevhûm olan varlığını, vücûd-ı Hak muvâcehesinde kaldırmak kasdıyla sa'y etmek îcâb eder.

3427. O sağır gibi ki, o iyilik ettiğini zannederek oturmuştur ve o aks üzere sıçradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3427. O sağır gibi ki, o iyilik ettiğini zannederek oturmuştur ve o aksine sıçradı.

Yani bu şekilde ibadet eden kimsenin ameli, kıssasını zikrettiğimiz sağırın fiiline benzer. Çünkü o sağır, hastanın hatırını sormak gibi bir iyilik yaptığını zannettiği halde, yaptığı iş tersine çıktı.

Ya'nî bu sûretle ibâdet eden kimsenin ameli, kıssasını zikr ettiğimiz śağırın fiiline benzer. Zîrâ o sağır, hastanın hâtırını sormak gibi bir iyilik yaptığını zannettiği halde, yaptığı iş tersine çıktı.

3428. O hizmet ettim ve komşu hakkını yerine getirdim diye hoş oturmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3428. O, hizmet ettim ve komşu hakkını yerine getirdim diye hoş oturmuştur.

Sağır, yaptığı işten memnun olup, gönlü rahat olarak oturmuştur. Bunun gibi, ücret karşılığında Hak'a ibadet edenler de, ibadet ettim diye rahatça oturmuşlardır.

Sağır, yaptığı işten memnûn olup, gönlü râhat olarak oturmuştur. Bunun gibi ücret mukābilinde Hakk'a ibâdet edenler de, ibâdet ettim diye râhatça oturmuşlardır.

3429. O hastanın gönlünde, kendi için bir ateş yakmıştır; ve kendini de o ateşle yakmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3429. O hastanın gönlünde, kendi için bir ateş yakmıştır; ve kendini de o ateşle yakmıştır.

Sağır, ters sözleriyle hastanın gönlünde bir gazap ateşi yakmıştır ve hastanın gazabı gönderdiği haberler ile kendisine de aks ettiği için, o gazap ateşi onu yakmıştır. Bunun gibi, ücretle ibadet edenler de uhrevî nimetlere nail olsalar bile, gizli şirkleri sebebiyle Hakk'ın cemalinden mahrumiyet ateşi ile yanarlar.

Sağır, ters sözleriyle hastanın gönlünde bir gazab ateşi yakmıştır ve hastanın gazabı gönderdiği haberler ile kendisine de aks ettiği için, o âteş-i ga- zab onu yakmıştır. Bunun gibi, ücretle ibâdet edenler de naîm-i uhreviyyeye nâil olurlar ise de, şirk-i hafileri sebebiyle cemâl-i Hak'dan mahrûmiyet ateşi ile yanarlar.

3430. Yaktığınız ateşten sakınınız; muhakkak siz ma'siyette ziyade ettiniz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3430. Yaktığınız ateşten sakınınız; muhakkak siz günah işlemeyi artırdınız.

Yani, Allah'tan başkasına yönelip ibadet etmek, Hak'tan uzak düşme ateşine sebep olur. Allah'tan başkalarının çeşitleri çoktur; kimisi dünyevî, kimisi uhrevîdir. Dünyevî olanı riya (gösteriş) ve ucub (kendini beğenme); uhrevî olanı ise cennet ve uhrevî mükâfatlardır. Bunların her ikisi de Hak Zât'ından uzaklaşmayı gerektirir; halkın çoğu da bu gibi perdelere tutulmuştur. Onun için Cenâb-ı Pîr buyururlar ki: "Nazarınızı Hakk'ın gayrına yöneltmekten dolayı yaktığınız manevî ateşten sakınınız. Muhakkak siz ibadet şeklindeki günahı çoğaltmaktasınız." Bu sebeple cenâb-ı Şeyh-i Ekber buyururlar ki: "Seni Hak'tan uzaklaştıran her bir ibadet, günahın ta kendisidir; ve seni Hakk'a yaklaştıran her bir günah, itaatin ta kendisidir." Zira riya için yapılan ve kıymetine güvenilen ibadet, hakikatte günah olur; ve işlenen günahın ardından, kendini suçlu, âciz ve zelil görüp af dilemek için ağlamak ve Hakk'a yalvarmak, ibadetin ta kendisidir ve yakınlaşma sebebidir.

Ya'nî nazarı mâsivâllaha atf edip ibâdet etmek, Hak'dan uzak düşmek âteşine sebeb olur. Mâsivallâhın envâ'ı çoktur; kimi dünyevî, kimi uhrevîdir. Dünyevîsi riyâ ve ucb; ve uhrevîsi cennet ve mükâfât-ı uhreviyyedir. Bunların her ikisi de Zât-ı Hak'dan bu'du îcâb eder; ve halkın çoğu da bu gibi hicâblara mübtelâdır. Onun için Cenâb-ı Pîr buyururlar ki: "Nazarınızı Hakk'ın gayrine atfetmekten dolayı yaktığınız âteş-i ma'nevîden sakınınız. Muhakkak siz ibâdet şeklindeki ma'siyeti çoğaltmaktasınız. Bu sebeble cenâb-ı Şeyh-i Ekber buyururlar ki: "Seni Hak'dan teb'îd eden her bir ibâdet, ayn-ı ma'siyettir; ve seni Hakk'a takrib eden her bir ma'siyet, ayn-ı tâattır." Zîrâ riyâ için yapılan ve kıymetine i'timâd edilen ibâdet, hakikatte ma'siyet olur; ve icrâ edilen ma'siyeti müteâkib, kendini suçlu ve âciz ve zelîl görüp afv için ağlamak ve Hakk'a yalvarmak, ayn-ı ibâdettir ve sebeb-i kurbdur.

3431. Peygamber bir riya sahibine buyurdu ki: Ey delikanlı namaz kıl, zîrâ sen namaz kılmadın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3431. Peygamber bir riya sahibine buyurdu ki: Ey delikanlı namaz kıl, çünkü sen namaz kılmadın.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) kendisini göstermek için baştan savma namaz kılan bir kimseyi gördüler. "Kalk namaz kıl, çünkü sen namaz kılmadın" buyurdular. O kimse de namazını ta'dîl-i erkân (namazın rükünlerini hakkıyla yerine getirme) ile kıldıktan sonra, Risâletpenah Efendimiz (s.a.v.) "Namaz ancak kalbin huzuru ile olandır" buyurdular.

Resûl-i Ekrem Efendimiz kendisini göstermek için baştan savma namaz kılan bir kimseyi gördüler. قم صل فانك لم تصل Ya'nî "Kalk namaz kıl, zîrâ sen namaz kılmadın" buyurdular. O kimse de namazını ta'dîl-i erkân ile kıldıktan sonra, Risâletpenah Efendimiz لا صلوة الا بحضور القلب ya'ni "Namaz ancak huzûr-ı kalb ile olandır" buyurdular.

3432. Bu korkuların çaresinden dolayı, her namazda "ihdina" geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3432. Bu korkuların çaresinden dolayı, her namazda "ihdina" geldi.

Allah'tan başkasına yönelme (mâsivâ) zihniyeti ile ibadet etmiş olma korkularına karşı bir çare olmak üzere, her namazda Fâtiha-i şerîfeyi okuyup اهْدِنَا الصراط المستقيم (Fâtiha, 16) yani "Ey Rabbimiz, bizi doğru yola ilet" diye dua etmek gerekli oldu.

Meyl-i mâsivâ zihniyyeti ile ibâdet etmiş olmak korkularına karşı bir çâre olmak üzere her namazda Fâtiha-i şerîfeyi okuyup اهْدِنَا الصراط المستقيم (Fâtiha, 16) ya'nî “Yâ Rab bizi sırât-ı müstakîme hidâyet eyle" münâcâtında bulunmak lâzım geldi.

3433. Ey Huda, namazımı dalâlete düşenlerin ve ehl-i riyanın namazlarıyla karıştırma; diye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3433. Ey Allah'ım, namazımı sapkınlığa düşenlerin ve riyakârların namazlarıyla karıştırma; diye.

Yani, "Bizi doğru yola ilet!" demek; ey Rabbim, benim namazımı, senin gayrını ibadetine ortak koşan sapkınlık ehlinin ve riyakârların namazlarıyla karıştırma, demek olur.

Ya'nî, “Bizi sırât-ı müstakîme hidâyet et!" demek; yâ Rab benim namazımı, senin gayrini ibâdetine teşrîk eden ehl-i dalâlet ve riyânın namazlarıyla karıştırma, demek olur.

3434. Sağırın ihtiyar ettiği bir kıyastan, bu sebeble on senelik sohbet bâtıl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3434. Sağırın seçtiği bir kıyastan, bu sebeple on senelik sohbet geçersiz oldu.

Ey ibadet eden kişi, zan ve tahminin kötülüğüne bak ki, zikrettiğimiz kıssada, sağırın kendi zannıyla seçtiği bir kıyastan, komşusuyla ettiği on senelik sohbet ve dostluk geçersiz oldu.

Ey âbid, zan ve tahmînin fenâlığına bak ki, zikr ettiğimiz kıssada, sağırın kendi zannı ile ihtiyâr ettiği bir kıyâsdan, komşusuyla ettiği on senelik sohbet ve dostluk bâtıl oldu.

3435. Hususiyle ey efendi, hiss-i dûnun kıyası, o vahyde hadden ziyadedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3435. Özellikle ey efendi, aşağılık hissinin kıyası, o vahiyde haddinden fazladır.

Ey ilmine güvenen efendi, aşağı âlemden olan dış ve iç duyuların ilahi vahiy hakkındaki kıyasları, haddinden çok fazladır. Onlardan kimi mantık, kimi kelam ilmi, kimi beyan ve bedii gibi ilimlere uygulayarak kıyas yoluyla anlamlar çıkarırsın.

Ey ilmine i'timâd eden efendi, âlem-i süflîden olan havâss-i zâhire ve bâtınenin vahy-i ilâhî hakkındaki kıyasları, hadden pek ziyâdedir. Onlar[dan] kimi mantık ve kimi ilm-i kelâm ve kimi beyân ve bedîî gibi ilimlere tatbîkan alâtarîkı'l-kıyâs ma'nâlar çıkarırsın.

3436. Gerçi senin his kulağın kelâma liyakattedir; bil ki senin gayb tutucu kulağın sağırdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3436. Gerçi senin duyma kulağın söze lâyıktır; bil ki senin gaybı tutan kulağın sağırdır.

Ey âlim efendi, sen Kur'an'ın lafızlarını işittiğin zaman, duyma kulağın onların görünen anlamlarını anlar; fakat o lafızların bâtınî anlamlarını işitmekten bil ki senin bâtın kulağın sağırdır. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'te buyururlar ki: "Şeyh Nessâc (k.s.) ümmî idi. İlim ehli olan kimseler, huzuruna gelip bize Kur'an'ı tefsir et, derler ve o da, ben Arap diline vâkıf değilim; siz âyet-i kerîmenin anlamını söyleyin, ben de tefsir edeyim, buyururlardı. Ve âyetin anlamını söyledikleri zaman, buyururdu ki: Bu âyet, Risâletpenâh Efendimiz şu makamda iken nâzil olmuştur ve bu makamın halleri şöyledir, böyledir." Şimdi bâtın kulağı sağır olan zâhir ulemâsına, evliyâullahın beyan ettikleri anlamları inkâr etmemek gerekir ve insaf yolu budur.

Ey âlim efendi, sen Kur'ân'ın elfâzını işittiğin vakit, his kulağın onların maânî-i zâhirelerini anlar; fakat o elfâzın maânî-i bâtınesini işitmekten bil ki senin bâtın kulağın sağırdır. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fíh'de buyururlar ki: "Şeyh Nessâc (k.s.) ümmî idi. Ehl-i ilim olan kimseler, huzûruna gelip bize Kur'ân'ı tefsîr et, derler ve o da, ben lisân-ı Arabîye vakıf değilim; siz âyet-i kerîmenin ma'nâsını söyleyin, ben de tefsîr edeyim, buyururlar idi. Ve âyetin ma'nâsını söyledikleri vakit, buyurur idi ki: Bu âyet, Risâletpenâh Efendimiz şu makāmda iken nâzil olmuştur ve bu makāmın ahvâli şöyledir, böyledir. İmdi bâtın kulağı sağır olan ulemâ-i zâhireye, evliyâullâhın beyân ettikleri maânîyi inkâr etmemek îcâb eder ve tarîk-ı insâf budur.

## Nass mukābelesinde kıyâs getiren ilk kimse İblîs idi

3437. İbtida o kimse ki, envâr-ı Huda önünde bu kıyascıkları gösterdi, İblîs idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3437. Başlangıçta o kişi ki, Allah'ın nurları önünde bu kıyaslamaları gösterdi, İblis idi.

"Allah"ın nurlarından maksat, O'nun isimlerinin tecellileridir. İblis, Hakk'ın Adem'de bu isimlerinin bütünlüğüyle gerçekleşen tecellilerine karşı, kendince bir kıyaslama yaptı da; "O topraktan yaratıldı, ben ise ateşten yaratıldım; ateş topraktan daha hayırlıdır, bu sebeple ben ondan daha hayırlıyım; ve üstün olan aşağı olana boyun eğmez," diye mantıkî bir kıyaslama yaptı. Görünen biçimde mantık açısından bu doğru idi; fakat Adem'in hakikatine ve içindeki isimlerin bütünlüğüne göre pek eğri idi. Çünkü İblis'in iç gözü kör idi. Bu kıyaslamayı görünen gözüyle gördüğüne göre yaptı. Nasıl ki ileride buyururlar:

"Huda"nın nûrlarından murâd, tecelliyât-ı esmâiyyesidir. İblís, Hakk'ın Adem'de bu cem'iyyet-i esmâiyyesiyle vâki' olan tecelliyâtına karşı, kendince bir kıyâs yaptı da; "O topraktan yaratıldı, ben ise ateşten yaratıldım; ateş topraktan hayırlıdır, binâenaleyh ben ondan hayırlıyım; ve a'la olan ednâya serfürû' etmez," diye bir kıyâs-ı mantıkî yaptı. Sûret-i zâhirede mantık nokta-i nazarından bu doğru idi; fakat Adem'in hakikatine ve bâtınındaki cem'iyyet-i esmâiyyeye nazaran pek eğri idi. Çünkü İblîs'in bâtın gözü kör idi. Bu kıyâsı zâhir gözü ile gördüğüne göre yaptı. Nitekim âtîde buyururlar:

3438. Dedi ki: Ateş şübhesiz topraktan daha iyidir; ben ateşdenim, o eksef olan topraktandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3438. Dedi ki: Ateş şüphesiz topraktan daha iyidir; ben ateştenim, o ise daha yoğun olan topraktandır.

3439. İmdi fer'i, asıl üzerine kıyas edelim: O zulmetten, biz ise nûr-ı rûşeniz. deniz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3439. Şimdi fer'i (tali olanı), asıl üzerine kıyas edelim: O karanlıktan, biz ise parlak nurdanız.

Yani ateş asıl, toprak ise tali olandır. Çünkü âlemin yaratılış evrelerinde ateş topraktan öncedir; ve ateş küresi soğuduktan sonra, ondan arz kabuğu olan toprak meydana gelmiştir. Ve وَالْجَانَّ خَلَقْنَاهُ مِن قَبْلُ مِن نَّارِ السَّمُومِ (Hicr, 15/27) yani "Âdem'den önce cân ismindeki yaratıkları zehirli ateşten yarattık" ayet-i kerimesinde ateşin bu önceliğine işaret buyrulur. Bilim ehlinin çıkarımları da bu yöndedir. Ve görünen şekle göre ateş asıl, toprak ise tali olandır; ve aynı şekilde ateş latif ve nuranî, toprak ise kesif ve karanlıktır. Ve görünüşteki bağıntıları itibarıyla toprak ateştendir. Şerefli beyitte İblis'in dilinden geçen "mâ" (biz) tabiri, onun kibir ve gururuna işarettir.

Ya'nî ateş asıl ve toprak fer'dir. Zîrâ hilkat-i âlemin etvârında ateş topraktan evveldir; ve küre-i âteşîn teberrüd ettikten sonra, ondan kışr-ı arz olan toprak hâsıl olmuştur. Ve وَالْجَانَّ خَلَقْنَاهُ مِن قَبْلُ مِن نَّارِ السَّمُومِ (Hicr, 15/27) ya'nî "Adem'den evvel cân ismindeki mahlūkātı nâr-ı semûmdan halk ettik" âyet-i kerîmesinde ateşin bu takaddümüne işâret buyrulur. Ehl-i fennin istidlâlâtı dahi bu merkezdedir. Ve sûret-i zâhireye nazaran ateş asıl ve toprak fer'dir; ve kezâ ateş latîf ve nûrânî ve toprak kesîf ve zulmânîdir. Ve niseb-i sûrîsi i'tibariyle toprak ateştendir. Beyt-i şerîfde İblîs lisânından “mâ” (biz) ta'bîri, onun kibir ve gurûruna işarettir.

3440. Hak Teâlâ buyurdu: Hayır; belki la-ensab oldu; fazl için zühd ve takvâ mihrab oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3440. Yüce Allah buyurdu: Hayır; aksine soy sop kalmadı; fazilet için zühd ve takva mihrap oldu.

Yüce Allah buyurdu ki: “Hayır, gerçekte asıl ve fer' (tali) bağıntılarına itibar yoktur. Nitekim ayet-i kerimede فَإِذَا نُفِخَ فِي الصورِ فَلاَ أَنْسَابَ بينهم (Mü'minun, 23/101) yani “Sûra üflendiği zaman, yaratılmışların aralarında bağıntılar yoktur" buyrulur. Çünkü kıyamet günü, suretlerin ortadan kalktığı ve hakikatlerin ortaya çıktığı bir dönemdir. Ey İblis, senin yaptığın kıyas ise, surete ilişkindir. Hakikatler ortaya çıktığı zaman, fazilet ancak zühd ve takva sahipleri için sabit olur.

Hak Teâlâ buyurdu ki: “Hayır, hakikatte asıl ve fer' nisbetlerine i'tibâr yoktur. Nitekim âyet-i kerimede فَإِذَا نُفِخَ فِي الصورِ فَلاَ أَنْسَابَ بينهم (Mü'minun, 23/101) ya'nî “Sûra nefh olunduğu vakit, mahlûkātın aralarında nisbetler yoktur" buyrulur. Zîrâ yevm-i kıyâmet, sûretlerin mürtefi' ve hakikatlerin zâhir olduğu bir devirdir. Ey İblîs senin yaptığın kıyâs ise, sûrete taalluk eder. Hakikatler zâhir olduğu vakit, fazl ancak zühd ve takvâ sâhibleri için sâbit olur.

3441. Bu, fânî olan cihanın mîrâsı değildir ki, onu nisbetler ile bulasın; rûhânîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3441. Bu, fânî olan dünyanın mirası değildir ki, onu bağıntılar ile bulasın; ruhanîdir.

Bu lütuf, fânî olan suret âleminin mirası değildir ki, onu suret bağıntıları ile ispat edebilesin; o lütuf mirası ancak ruhanî ve manevîdir. Ruhanî bağıntılar ise peygamberlerin yüce anlamlarına olan bağlantıdır.

Bu fazl, fânî olan âlem-i sûretin mîrâsı değildir ki, onu sûret nisbetleri ile isbât edebilesin; o mîrâs-ı fazl ancak rûhânî ve ma'nevîdir. Niseb-i rûhânî ise enbiyânın ma'nâ-yı ulvílerine olan ittisâldir.

3442. Belki bu fazl, peygamberlerin mîrâsıdır; bunun varisi etkiyanın canlarıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3442. Aksine bu fazilet, peygamberlerin mirasıdır; bunun varisi takva sahiplerinin canlarıdır.

3443. O Ebû Cehl'in oğlu aşikâre mü'min oldu; o Nûh nebînin oğlu gümrahlardan oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3443. O Ebû Cehl'in oğlu açıkça mümin oldu; o Nûh peygamberin oğlu sapkınlardan oldu.

Görünen bağıntıların (niseb-i sûrî) muteber olmadığının açık bir delili bu âlemde de görünmektedir. Nasıl ki son nefesine kadar küfür ve inatçılığında ısrar eden Ebû Cehl'in oğlu İkrime (r.a.) apaçık imanını gösterdi; ve şanlı bir peygamber olan Nûh (a.s.)ın oğlu Ken'ân ise, küfür ve sapkınlık ehlinden oldu. Bu sebeple Hz. İkrime'ye Ebû Cehl'in oğlu olmak zarar vermedi ve Ken'ân'a da babasının peygamber olması fayda etmedi.

Niseb-i sûrî mu'teber olmadığının açık bir delili bu âlemde de zâhirdir. Nitekim son nefesine kadar küfür ve inâdında musırr olan Ebû Cehl'in oğlu İkrime (r.a.) apaçık îmânını ızhâr etti; ve bir peygamber-i zîşân olan Nûh (a.s.)ın oğlu Ken'ân ise, ehl-i küfür ve dalâletten oldu. Binâenaleyh Hz. İkrime'ye Ebû Cehl'in oğlu olmak zarar vermedi ve Ken'ân'a da babasının peygamber olması fâide etmedi.

3444. Toprağa mensub olan veled, ay gibi münevver oldu; sen ateşin veledisin, git kara yüzlü!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3444. Toprağa ait olan çocuk, ay gibi aydınlandı; sen ateşin çocuğusun, git kara yüzlü!

Topraktan doğan Âdem, alçakgönüllülüğü ve tevazuu sebebiyle, ilâhî katında yüceltilip ay gibi aydınlandı. Ey İblis, sen ateşten doğduğun için şanın üstünlük ve kibir olduğundan, kara yüzlü oldun, git!

Topraktan mütevellid olan Adem, zillet ve tevâzu'u sebebiyle, ind-i ilâhîde mükerrem olup ay gibi münevver oldu. Ey İblîs, sen ateşten mütevellid olduğun için şânın isti'lâ ve tekebbür olduğundan, kara yüzlü oldun, git!

3445. Âlim, bu kıyasları ve araştırmayı bulutlu günde, yahut gecede kible için yapmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3445. Âlim, bu kıyasları ve araştırmayı bulutlu günde yahut gecede kıble için yapmıştır.

Yani âlimler, bu akli kıyasları ve araştırmayı, bulutlu günde veya gece vaktinde namaz kılacağı zaman, kıbleyi bulmak için yapar. Çünkü şeriatta bir sahrada kıbleyi bulmak için güneşi sağ tarafına alıp, doğuya yönelirse kıble belirlenir; fakat bulutlu günde ve gecede güneş olmadığı için, kıble hakkında birtakım kıyaslar ve araştırmalar yapılır. "Habr" kelimesi, "ha" harfinin üstünlü ve esreli okunuşuyla, âlim anlamına gelir. Bazı nüshalarda "cebr" olarak geçmektedir.

Ya'nî ulemâ bu kıyâsât-ı akliyyeyi ve araştırmayı, bulutlu günde veyâ gece vaktinde namaz kılacağı vakit, kıbleyi bulmak için yapar. Zîrâ şer'de bir sahrâda kıbleyi bulmak için güneşi sağ tarafına alıp, şarka müteveccih olursa kıble ta'yîn olunur; fakat bulutlu günde ve gecede güneş olmadığı için, kıble hakkında birtakım kıyâsât ve taharriyât yapılır. “Habr” hâ'nın fethi ve kesri ile, âlim ma'nâsına gelir. Ba'zı nüshalarda "cebr" vâki'dir.

3446. Fakat güneş ile ve Ka'be yüz önünde olmakla, bu kıyas ve bu taharrîyi isteme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3446. Fakat güneş ile ve Kâbe yüz önünde olmakla, bu kıyaslamayı ve bu araştırmayı isteme!

3447. Kıyasdan dolayı Ka'be'yi görülmemiş etme; ondan yüz çevirme; Allah Teâlâ doğruyu pek ziyâde bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3447. Kıyastan dolayı Kâbe'yi görülmemiş etme; ondan yüz çevirme; Yüce Allah doğruyu pek ziyade bilir.

"Kâbe"den maksat, insân-ı kâmildir; çünkü insân-ı kâmil Kâbe gibi Zât isminin tecelli yeridir. Bu tecelli yerinden dolayı Kâbe'nin suretine yönelinir. Ve bu yöneliş hakikatte ancak Hakk'adır. Bunun gibi, aynı tecelli yerinde olan insân-ı kâmile de yönelmek ve baş eğmek gerekir. Nasıl ki bu anlama işaretle Hz. Pîr, Dîvân-ı Kebîr'lerinde şöyle der:

"Âdem'in bu heykeli maskedir; biz bütün secdelerin kıblesiyiz."

Ve diğer bir beytinde de şöyle buyurur:

"Âşıkların kıblesi benim; dilsizlerin Kâbesi benim. Kalk ve benim eşiğimin kapısına baş koy!" Şimdi şerefli beytin anlamı şudur ki: Ey zahire takılıp kalan; İblis Âdem'e secde etmesi ve baş eğmesi emredildiği vakit, birtakım küçük kıyaslar yapıp, kendisini daha hayırlı gördü ve ona baş eğmekten ve itaat etmekten kaçındı. Sen de zahir ilminle birtakım mantıkî kıyaslar yapıp, Hakk'ın Kâbe'si olan insân-ı kâmilden yüz çevirme ve onun beşerî suretine bakıp kendi hâline kıyas etme ve bu Kâbe'yi görülmemiş bir hâle getirme! Aksi takdirde İblis ile aynı durumda olmuş olursun; ve bizim bu doğru olan sözümüzden ürkme; Yüce Allah doğruyu bilir.

“Ka'be”den murâd, insân-ı kâmildir; zîrâ insân-ı kâmil Ka'be gibi mazhar-ı ism-i Zât'dır. Bu mazhariyetinden dolayı sûret-i Ka'be'ye teveccüh olunur. Ve bu teveccüh hakîkatte ancak Hakk'adır. Bunun gibi, ayn-ı mazhariyyette olan insân-ı kâmile de teveccüh ve serfürû lâzımdır. Nitekim bu ma'nâya işâreten Hz. Pîr, Dîvân-ı Kebîrlerinde:

“Adem'in bu heykeli nikābdır; biz cümle secdelerin kıblesiyiz.”

Ve dîğer bir beyitlerinde de şöyle buyururlar:

“Âşıkların kıblesi benim; bî-dillerin Ka'besi benim. Kalk ve benim âsitânımın kapısına baş koy!” İmdi beyt-i şerîfin ma'nâsı budur ki: Ey zâhir-perest; İblîs Adem'e secde ve serfürû ile emr olunduğu vakit, birtakım kıyâscıklar yapıp, kendisini hayırlı gördü ve ona serfürûdan ve itâatten imtina' etti. Sen de ilm-i zâhirin ile birtakım kıyâs-i mantıkîler yapıp, Ka'be-i Hak olan insân-ı kâmilden yüz çevirme ve sûret-i beşeriyyesine bakıp kendi hâline kıyâs etme ve bu Ka'be'yi görülmemiş bir hâle getirme! Aksi takdîrde İblîs ile hemhâl olmuş olursun; ve bizim bu doğru olan şözümüzden ürkme; Allah Teâlâ doğruyu bilir.

3448. Hak kuşundan bir ses işittiğin vakit, ders gibi onun zahirini hatırında tutarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3448. Hak kuşundan bir ses işittiğin vakit, ders gibi onun görünen anlamını hatırında tutarsın.

Ey görünen anlama bağlı olan kişi, sen Hakk'ın kuşları olan peygamberler ve evliyadan bir söz işittiğin vakit, ilkokullardaki çocukların anlamına nüfuz etmeksizin ezberledikleri ders gibi, o sözlerin görünen anlamını hatırında tutarsın.

Ey zâhir-perest, sen Hakk'ın kuşları olan enbiyâ ve evliyâdan bir söz işittiğin vakit, ibtidâî mekteblerindeki çocukların ma'nâsına nüfüz etmeksizin ezberledikleri ders gibi, o sözlerin zâhirini hâtırında tutarsın.

3449. Ondan sonra da kendinden birtakım kıyaslar yaparsın; muhakkak hayal-i mahzı zâtî edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3449. Ondan sonra da kendinden birtakım kıyaslar yaparsın; muhakkak sırf hayali zâtî kılarsın.

Ey görünenle yetinen, bu sözleri işittikten sonra dahi, kendi bilgine göre birtakım kıyaslar yaparsın; o kıyaslardan fikrinde birtakım hayaller ortaya çıkar; işte o sırf hayalleri, hakikat zannedersin ve bu hayaline göre inkâra ve itirazlara başlarsın.

Ey zâhir-perest, bu sözleri işittikten sonra dahi, kendi bilgine göre birtakım kıyaslar yaparsın; o kıyaslardan fikrinde birtakım hayaller peyda olur; işte o hayâlât-ı mahzayı, hakikat zanneder ve bu hayâline göre inkâra ve i'tirâzâta başlarsın.

3450. Muhakkak abdalın ıstılahları vardır ki, ondan kulların haberi olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3450. Şüphesiz ki abdalların (tasavvuf yolunda ilerlemiş dervişlerin) öyle terimleri vardır ki, onlardan kulların haberi olmaz.

Bedenî varlıkları Hakk'ın varlığına ve bedenî sıfatları ilâhî sıfatlara dönüşmüş olan peygamberlerin ve evliyaların birtakım terimleri vardır ki, onların görünen sözlerle ilgileri ve bağlantıları yoktur. Çünkü her ilmin teriminde o lafzın görünen anlamı kastedilmez. Aksine o terime ait olan anlam kastedilir. Örneğin "şarap" derlerse, kastettikleri, herkesin bildiği kokmuş üzüm suyu değildir. Ve "mahbub" (sevilen) derlerse, kastettikleri etten ve kandan oluşmuş olan cismanî sevgili değildir. Nasıl ki Hz. Pîr efendimiz bu Mesnevî-i Şerîf'te buyururlar: Ben dudak dediğim vakit, deniz kenarı olur; ben "lâ" (yok) dediğim vakit, kastedilen "illâ" (ancak) olur. İşte görünen ilim sahipleri evliyanın bu terimlerinden habersiz oldukları için, büyük şeyhlerden bazılarına inkâr ve itiraz ederler.

[3409] Vücûd-ı abdânîleri vücûd-ı hakkānîye ve sıfât-ı abdânîleri, sıfât-ı ilâhiyyeye mübeddel olan enbiyâ ve evliyânın birtakım ıstılâhları vardır ki, onların akvâl-i zâhire ile alâka ve münasebetleri yoktur. Zîrâ her bir ilmin ıstılâhında o lafzın ma'nâ-yı zâhirîsi murâd olunmaz. Belki o ıstılâha taalluk ettiği ma'nâ murâd olunur. Meselâ “şarâb" derlerse, murâdları, herkesin bildiği kokmuş üzüm suyu değildir. Ve "mahbub" derlerse, murâdları etten ve kandan mürekkeb olan mahbûb-i cismânî değildir. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bu Mesnevî-i Şerîf de buyururlar: Ben leb dediğim vakit, leb-i deryâ olur; ben "lâ" dediğim vakit, murâd “illâ” olur. İşte ulemâ-i zâhire evliyâullâhın bu ıstılâhlarından gâfil oldukları için, meşâyih-i kibârdan ba'zılarına inkâr ve i'tirâz ederler.

3451. Kuş dilini sadâ ile öğrendin; yüz kıyas ve yüz heves parlattın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3451. Kuş dilini ses ile öğrendin; yüz kıyas ve yüz heves parlattın.

Ey dış görünüşe tapan kişi, peygamberlerin ve evliyaların sözlerini hâl zevkiyle değil, harf ve ses ile öğrendin ve onların bu sözlerini de kendi dışa ait sözlerine uygulayıp birçok mantıkî kıyaslar ve birçok fikirler ve hayaller parlattın.

Ey zâhir-perest, enbiyâ ve evliyânın sözlerini zevk-ı hâlî ile değil, harf ve savt ile öğrendin ve onların bu sözlerini de kendi akvāl-ı zâhiriyyene tatbik edip birçok kıyâs-ı mantıkíler ve bir çok fikirler ve hayaller parlattın.

3452. O hasta gibi, gönüller senden hasta oldu; sağır isabet-i vehmî ile mest oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3452. O hasta gibi, gönüller senden hasta oldu; sağır vehmî isabet ile mest oldu.

Senin hâlin, yukarıda geçen sağır ile hastanın kıssasına benzedi. Nasıl ki o kıssada hastanın gönlü, sağırın ziyaretinden bedeni gibi hasta oldu ve acı duydu. Hâlbuki sağır çok doğru ve uygun bir iş yaptığını zannederek, sevincinden sarhoş oldu. İşte ey zâhir-perest (dış görünüşe aldanan), senin de bâtın kulağın (iç kulağın) sağır olduğu için, onların sözlerini dudak kımıldaması kabilinden anladın ve kendi tahminine göre anlam verdin ve verdiğin cevaplar tersine oldu. Bu sebeple peygamberlerin ve evliyaların gönüllerini incittin.

Senin hâlin, yukarıda geçen sağır ile hastanın kıssasına benzedi. Nitekim o kıssada hastanın gönlü, sağırın iyâdetinden cismi gibi hasta oldu ve elem duydu. Halbuki sağır pek doğru ve münasib bir iş yaptığını zannederek, sevincinden sarhoş oldu. İşte ey zâhir-perest, senin de bâtın kulağın sağır olduğu için, onların sözlerini dudak kımıldaması kabílinden anladın ve kendi tahmînine göre ma'nâ verdin ve verdiğin cevablar tersine oldu. Binâenaleyh enbiyâ ve evliyânın gönüllerini incittin.

3453. O vahiy katibi kuşun sesinden, o kuşun şerîki olduğuna bir zan götürmüş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3453. O vahiy kâtibi, kuşun sesinden, o kuşun ortağı olduğuna dair bir sanı edinmişti.

Yukarıda hikâyesi geçen vahiy kâtibi, kendisini peygamberin vahiyde ortağı sanmıştı.

Yukarıda kıssası geçen vahiy kâtibi, kendisini peygamberin vahiyde şerîki zannetmiş idi.

3454. Kuş ona bir kanad vurdu; muhakkak onu kör etti; işte onu merg ve derdin ka'rına götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3454. Kuş ona bir kanat vurdu; muhakkak onu kör etti; işte onu ölüm ve derdin dibine götürdü.

Peygamber (a.s.) ona manevi bir tokat vurdu; onun iç gözünü kör etti ve işte onu manevi ölümün ve elemin dibine kadar götürdü.

Peygamber (a.s.) ona bir sille-i ma'neviyye vurdu; onun bâtın gözünü kör etti ve işte onu ma'nevî ölümün ve elemin dibine kadar götürdü.

3455. Sakının, bir akis sebebiyle yahut bir zan sebebiyle siz dahi makāmât-ı semâdan düşmiyesiniz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3455. Sakının, bir yansıma sebebiyle yahut bir zan sebebiyle siz de gök mertebelerinden düşmeyin.

Ey Hakk yolcuları, sakının! Peygamberlerden ve evliyadan sizin kalbinize bir anlam ve bir zevk yansıdığı zaman, onu kendi faziletiniz zannedip kendini beğenmişliğe düşmeyin; yahut onların sözlerine karşı hayalî bir kıyas yapıp kötü düşünceye yönelmeyin. Aksi hâlde yüce mertebelerden aşağıların aşağısına düşersiniz.

Ey sâlikler, sakının! Enbiyâ ve evliyâdan sizin kalbinize bir ma'nâ ve bir zevk mün'akis olduğu vakit, onu kendi fazíletiniz zannedip ucba düşmeyin; veyâhut onların sözlerine karşı bir kıyâs-ı hayâlî yapıp sû-i fikre meyl etmeyin. Aksi halde makāmât-ı aliyyeden esfel-i sâfilíne sukūt edersiniz.

3456. Her ne kadar Hârût ve Marût iseniz de ve نحن الصافون damı üzerinde cümleden ziyade iseniz de.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3456. Her ne kadar Hârût ve Mârût iseniz de ve نحن الصافون damı üzerinde cümleden ziyade iseniz de.

Bu şerefli beyitte, Saffat Sûresi'nde yer alan وَإِنَّا لَنَحْنُ الصَّافُونَ وَإِنَّا لَنَحْنُ الْمُسَبِّحُونَ (Saffât, 37/165-166) yani "Biz melekler topluluğu ibadette saf bağlayıcıyız ve biz Hakk'ı eksikliklerden uzak tutan ve yüceltenleriz" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, ey Hakk Yolcuları, siz riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) sebebiyle her ne kadar Hârût ve Mârût gibi, melekî mertebede ve ruhanî âlemde iseniz de ve her ne kadar نحن الصافون [Nahnü's-sâffûn] diyen meleklerin bulunduğu ruhanî makamda hepsinden daha ileride iseniz de... Bu şerefli beytin anlamı, sonraki beyit ile tamamlanır.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Saffat'da olan وَإِنَّا لَنَحْنُ الصَّافُونَ وَإِنَّا لَنَحْنُ الْمُسَبِّحُونَ (Saffât, 37/165-166) ya'nî “Biz melâike tâifesi ibâdette saf bağlayıcıyız ve biz Hakk'ı tenzih ve tesbih ediciyiz" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'nî, ey sâlikler, siz sâika-i riyâzet ve mücâhede ile her ne kadar Hârût ve Mârût gibi, mertebe-i melekiyyette ve rûhâniyyet âleminde iseniz de ve her ne kadar نحن الصافون [Nahnü's-sâffûn] diyen melâikenin bulunduğu makām-ı rûhânîde hepsinden daha müterakkî iseniz de... Bu beyt-i şerîfin ma'nâsı, âtîdeki beyit ile itmâm buyrulur.

3457. Kötülerin kötülükleri üzerine merhamet edin; benlik ve hodbînlik üzerine az dolanın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3457. Kötülerin kötülükleri üzerine merhamet edin; benlik ve bencillik üzerine az dolanın.

İnkârcıların inkârını ve fâsıkların fıskını gördüğünüz zaman, kendinizi temiz bir hâlde görerek onları aşağılamayın; aksine onların hâllerine acıyın; çünkü birisini aşağılamak, kendisini ondan büyük ve üstün görmek demektir; bu ise benlik ve bencillikten başka bir şey değildir.

Keferenin küfrünü ve fesakanın fıskını gördüğünüz vakit, kendinizi temiz bir halde görerek onları tahkîr etmeyin; belki onların hallerine acıyın; zîrâ birisini tahkîr etmek, kendisini ondan büyük ve efdal görmek demektir; bu ise benlik ve hodbînlikden başka bir şey değildir.

3458. Sakınınız; olmaya ki pusudan gayret gele, başı aşağı yerin dibine düşesiniz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3458. Sakınınız; olmaya ki pusudan gayret gele, başı aşağı yerin dibine düşesiniz.

Ey ibadet edenler ve zâhidler, günahkârları hor görmekten sakınınız; olmaya ki pusudan ilahi bir gayret ortaya çıka da, yüce makamdan aşağı derekeye düşesiniz. Rivayet olunur ki İsa (a.s.) zâhidlerden biriyle yolda giderken, meşhur günahkârlardan biri onların nuraniyetlerine ve hallerinin güzelliğine hayran hayran bakıp içinden "Bunlar ne nurani adamlardır, günahkârlığım meşhur olduğu için beni yanlarına kabul etmezler ki, sohbetlerine katılayım!" demiş; ve birkaç adım da bu düşünce ile arkalarından gitmiş. Zâhid dönüp arkasına baktığı vakit, bu adamı görünce hiddetlenip kovmuş; bu biçarenin bu kovulmadan gönlü kırılmış olarak takibi bırakmış. Derhal İsa (a.s.)'a, o zâhidi kovması ve yanına o günahkârı alması için izzet hitabı (Allah'tan gelen yüce seslenme) vaki olmuştur.

Ey âbid ve zâhidler, ehl-i fiska hakāretten sakınınız; olmaya ki pusudan bir gayret-i ilâhiyye zuhûra gele de, makām-ı âlîden dereke-i süflîye düşesiniz. Rivâyet olunur ki Îsâ (a.s.) zühhaddan birisi ile yolda giderken fesaka-i meşhûreden birisi onların nûrâniyetlerine ve letâfet-i hallerine hayrân hayrân bakıp içinden "Bunlar ne nûranî adamlardır, fıskım meşhûr olduğu için beni refâkatlerine kabûl etmezler ki, sohbetlerine iştirak edeyim!" demiş; ve birkaç adım da bu düşünce ile arkalarından gitmiş. Zahid dönüp arkasına baktığı vakit, bu adamı görünce hiddet edip koğmuş; bu bîçârenin bu koğulmadan gönlü münkesir olarak ta'kîbde tevakkuf etmiş. Derhâl Îsâ (a.s.)a, o zâhidin tardıyla refâkatine o fâsıkı alması için hitâb-ı izzet vâki' olmuştur.

3459. Her ikisi dediler: Ey Huda fermân senindir; senin emânın olmaksızın bir emân ise nerededir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3459. Her ikisi dediler: Ey Allah, ferman senindir; senin güvencen olmaksızın bir güvence ise nerededir?

Harut ve Marut dediler ki, ey Rabbim, ferman senindir; senin koruman ve güvencen olmaksızın bir güvence ve kurtuluş bulmanın çaresi yoktur.

Hârût ve Mârût dediler ki, yâ Rab, fermân senindir; senin hifz u emânın olmaksızın bir emân ve halâs bulmanın çâresi yoktur.

3460. Bunu söylüyorlar idi ve gönülleri çırpınıyordu. Bizden kötülük nereden [3419] gelir; ne güzel kullarız!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3460. Bunu söylüyorlardı ve gönülleri çırpınıyordu. Bizden kötülük nereden [3419] gelir; ne güzel kullarız!

Onlar görünüşte bu yakarışı yapmakla beraber, gönüllerinde "biz ne güzel kullarız; hiç bizden kötülük meydana gelir mi?" düşüncesi çırpınıyordu.

Onlar zâhiren bu münâcâtı etmekle beraber, gönüllerinde biz ne güzel kullarız; hiç bizden kötülük sâdır olur mu? Hâtırası çırpınıyordu.

3461. Hodbînlik tohumunu ekmedikçe, iki meleğin ıztırabı da bırakmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3461. Kendini beğenmişlik tohumunu ekmedikçe, iki meleğin ıstırabı da bırakmadı.

Meleklik mertebesinde sabit olan Hârût ve Mârût'un içsel ıstırapları, kendini beğenmişlik tohumunu ekmedikçe yakalarını bırakmadı.

Mertebe-i melekiyyette sâbit olan Hârût ve Mârût'un ıztırâbât-ı derûnîleri, hodbînlik tohumunu ekmedikçe yakalarını bırakmadı.

3462. Binaenaleyh diyorlardı ki: Ey rûhânîlerin kudsiyyetinden bî-haber olan erkânîler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3462. Bu sebeple diyorlardı ki: Ey ruhanîlerin kutsallığından habersiz olan bedenîler!

Ey dört unsurdan, yani toprak ve su ve gaz ve ısıdan oluşmuş olarak yaratılan ve ruhanîlerin kutsallığından ve temizliğinden habersiz olan insanlar!

Ey erkân-ı erbaadan, ya'nî toprak ve su ve gaz ve harâretten mürekkeben mahlûk olan ve rûhânîlerin kudsiyyet ve tahâretinden habersiz olan insanlar!

3463. Biz bu felek üzerinde perdeler öreriz; yeryüzü üzerine gelir ve şadırvân vururuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3463. Biz bu felek üzerinde perdeler öreriz; yeryüzü üzerine gelir ve şadırvan vururuz.

"Tutuk" perde demektir. "Dal" harfinin zammı (ötre) ile okunan "şâdurvân", büyük perde ve paravan, nakışlı halı ve müzikte bir makamın adı; ve yüksek bina kubbesi anlamlarına gelir. Bilinmeli ki melekler iki çeşittir: Birisi unsurlardan (maddeden) olanlardır ki, Âdem'e hizmet ve boyun eğmekle yükümlüdürler; diğeri ise yüce meleklerdir ki, Âdem'e secde etmek ve boyun eğmekle yükümlü değildirler. Melekler, ilahi kudretin tecellileri (mezâhir) olan ruhlardır ki, onlar oluş ve bozuluş âleminde (âlem-i kevn) tecellilerin ortaya çıkmasına hizmet ederler. Bu şerefli beyitte, unsurlardan olan meleklerin hizmetlerine işaretle, onların dilinden şöyle buyrulur: "Biz felek üzerinde ilahi tecellilerin perdelerini vururuz ve yeryüzüne geliriz; türlü türlü nakışları içeren çayır ve çimen ve ağaçlar ve çiçekler döşeklerini sereriz."

"Tutuk" perde demektir. "Dal"ın zammı ile "şâdurvân", büyük perde ve paravana ve münakkaş halı ve mûsîkîde bir makāmın adı; ve yüksek binâ kubbesi ma'nâlarına gelir. Ma'lûm olsun ki melâike iki nevi'dir: Birisi unsuriyyûndandır ki Adem'e hizmet ve serfürû ile mükellefdir; ve dîğeri melâike-i âlîndir ki, Âdem'e secde ve serfürû ile mükellef değildirler. Ve melâike, kudret-i ilâhiyyenin mezâhiri olan ervâhdır ki, onlar âlem-i kevnde mezâhirin zuhûruna hâdimdirler. Bu beyt-i şerîfde, melâike-i unsuriyyûnun hizmetlerine işaretle, onların lisânından buyrulur. "Biz felek üzerinde mezâhir-i ilâhiyye perdelerini vururuz ve yeryüzüne geliriz; türlü türlü nukūşu hâvî çayır ve çimen ve eşcâr ve ezhâr döşeklerini döşeriz."

3464. Adle çalışırız ve ibadet getiririz; yine her gece felek tarafına uçarız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3464. Adalete çalışırız ve ibadet getiririz; yine her gece felek tarafına uçarız.

Sabit hakikatler (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) arasında, ilâhî irade dairesinde adalet ve dengeyi sağlamaya çalışırız ve kulluk görevini yerine getiririz; tekrar ruhanî âleme uçarız.

Suver-i müteayyine arasında meşiyyet-i ilâhiyye dâiresinde adl ü i'tidal ikāmesine çalışırız ve kulluk vazîfesini îfâ ederiz; tekrâr âlem-i rûhâniyyete uçarız.

3465. Nihayet devr-i zamanın a'cubesi oluruz; nihayet yeryüzünde emn ü emân vaz' ederiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3465. Sonunda zamanın devrinin acayibi oluruz; sonunda yeryüzünde emniyet ve güven yerleştiririz.

"A'cûbe" son derecede acayip demektir ve "elif"in ötresi ile "u'cûbe" denilmesi de caizdir. Yani "Sonunda yaptığımız çeşitli görevler ile acayip oluruz; ve nihayet bu hizmetlerimiz ile âlem düzenini sağlar ve yeryüzüne ilahi emniyet ve güveni yerleştiririz."

"A'cûbe" son derecede acíb demektir ve "elif"in zammı ile "u'cûbe" denilmek de câizdir. Ya'nî “Âkıbet yaptığımız vazâif-i muhtelife ile acîb oluruz; ve nihâyet bu hizmetlerimiz ile nizâm-ı âlemi te'mîn ve yeryüzüne emn ü emân-i ilâhîyi vaz' ederiz."

3466. O hal-i feleğin yeryüzüne kıyası doğru gelmez; pusuda fark tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3466. O feleğin hâlini yeryüzüne kıyaslamak doğru olmaz; pusuda fark tutar.

"Feleğin hâli"nden kasıt, latiflik ve ruhanilik âlemidir; "yeryüzü"nden kasıt ise yoğunluk ve nefsanilik âlemidir. Yani latiflik ve ruhanilik âleminin hallerini, yoğunluk ve nefsanilik âleminin hallerine kıyaslamak doğru değildir. Çünkü latiflik âlemi, yoğunluk âleminin arkasında ve pususundadır; ve aralarında büyük fark vardır. Bu sebeple gaflet ve cehalet ehli, ruhanî halleri nefsanî hallere kıyaslarlarsa, hata ederler.

"Hâl-i felek"den murâd, âlem-i letâfet ve rûhâniyyettir; ve "yeryüzü"nden murâd, âlem-i kesâfet ve nefsâniyyettir. Ya'nî âlem-i letâfet ve rûhâniyyetin ahvâlini, âlem-i kesâfet ve nefsâniyyetin ahvâline kıyâs etmek doğru değildir. Zîrâ âlem-i letâfet, âlem-i kesâfetin arkasında ve pususundadır; ve aralarında büyük fark vardır. Binâenaleyh ehl-i gaflet ve cehâlet, ahvâl-i rûhâniyyeyi ahvâl-i nefsâniyyeye kıyâs ederlerse, hatâ ederler.

## Kendi hâlini ve kendi mesleğini, câhillerden gizli tutmak lüzûmu beyânındadır

3467. Bir perdenin hakîminin lafızlarını dinle; bâde içmiş olduğun mahalle baş koy!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3467. Bir perdenin hakîminin sözlerini dinle; şarap içmiş olduğun yere baş koy!

"Perde hakîmi" ifadesiyle büyük evliyalardan, hâli gizli olan Hakîm Senâî hazretleri kastedilir. Şerefli beytin ikinci mısraı, onların şu şerefli beytinin anlamıdır:

"Sarhoşluk makamından ayak kaldırma; başını da şarap içtiğin yere koyasın."

"Şarap"tan kasıt, Hakk Yolcusu'na manevî sarhoşluk veren ilahî aşk şarabıdır. "Baş koymak"tan kasıt, manevî sarhoşluk hâsıl olduğu zaman, hâlini insanlara açıklamayarak gizlemektir. Nitekim maddî içkiden sarhoş olanlar, içtikleri meyhaneden dışarıya çıkarlarsa, sarhoşluk hâlini bilen çoluk çocuk onunla alay ederler. Şerefli beytin anlam özeti şudur: "Hâli gizli olan Hakîm Senâî hazretleri buyururlar ki: 'Şarap içmiş olduğun yerde kal, dışarıya çıkma. Ey Hakk Yolcusu, bu sözleri dinle!'"

"Hakîm-i perde-î" ta'bîri ile evliyâ-yı kibârdan mestûru'l-hâl olan Hakîm-i Senâî hazretleri murâd buyrulur. Beyt-i şerîfin ikinci mısrâ'ı, onların şu beyt-i şerîfinin mazmûnudur:

"Sarhoşluk makāmından ayak kaldırma; başını da mey içtiğin mahalle koyasın."

"Bâde"den murâd, aşk-ı ilâhî bâdesidir ki, sâlike sekr-i ma'nevî verir. "Baş koymak"dan murâd, sekr-i ma'nevî hâsıl olduğu vakit, hâlini nâsa ızhâr etmeyip hifz etmektir. Nitekim sûrî içkiden sarhoş olanlar, içtikleri meyhaneden dışarıya çıkarlarsa, hâl-i sekrine vakıf olan çoluk çocuk onunla istihzâ ederler. Beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı şudur: “Mestûru'l-hâl olan Hakîm Senâî hazretleri buyururlar ki: "Bâde içmiş olduğun yerde kal, dışarıya çıkma. Ey sâlik, bu sözleri dinle!"

3468. Bir sarhoş meyhaneden ayrıldığı vakit, çocukların maskarası ve oyuncağı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3468. Bir sarhoş meyhaneden ayrıldığı vakit, çocukların maskarası ve oyuncağı oldu.

"Dâll" burada ayrılmak anlamında kullanılmıştır.

"Dâll" burada ayrılmak ma'nâsında müsta'meldir.

3469. O her bir yol üzerinde taraf taraf çamur içine düşer; her bir ahmak ona güler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3469. O her bir yol üzerinde taraf taraf çamur içine düşer; her bir ahmak ona güler.

Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî), sarhoşun hâline gülenlere "ahmak" der. Çünkü sarhoşluk ya maddî şaraptan olur veya ilâhî aşk şarabından olur. Maddî şarap sarhoşlarının hâli, aklı başında olanlar için gülünecek bir hâl değil, aksine acınacak ve üzüntü duyulacak bir hâldir. Manevî şaraptan sarhoş olanların hâline gülmek ise ahmaklığın son derecesidir.

Cenâb-ı Pîr, sarhoşun hâline gülenlere "ahmak" ta'bîr buyururlar. Zîrâ sarhoşluk ya bâde-i sûrîden olur veyâ bâde-i aşk-ı ilâhîden olur. Bâde-i sûrî sarhoşlarının hâli, aklı başında olanlar için gülünecek bir hâl değil, belki acınacak ve teessüf edilecek bir hâldir. Bâde-i ma'nevîden sarhoş olanların hâline gülmek ise hamâkatın son derecesidir.

3470. O böyle, çocuklar da sarhoşluktan ve onun meyinin zevkından bî-haber olarak arkasında.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3470. O böyle, çocuklar da sarhoşluktan ve onun meyinin zevkinden habersiz olarak arkasında.

Sarhoş böyle düşe kalka yürür bir hâldedir; çocuklar da onun arkasından "Yuh!" diye bağırıp alay ederler; fakat o sarhoşla alay eden bu çocuklar, sarhoşluk hâlinden ve onun içtiği içkinin verdiği zevkten habersizdirler.

Sarhoş böyle düşe kalka yürür bir haldedir; çocuklar da onun arkasından "Yûhâ!" diye bağırıp istihzâ ederler; fakat o sarhoşla istihzâ eden bu çocuklar, sarhoşluk hâlinden ve onun içtiği içkinin verdiği zevkden bî-haberdirler.

3471. Allah sarhoşunun gayri olan halk çocukdurlar, hevadan kurtulmuş olandan gayrisi bâliğ değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3471. Allah sarhoşu olmayan halk çocuktur, hevasından kurtulmuş olandan başkası ergin değildir.

Bu nefsanî insanlar henüz çocuk hükmündedirler; çünkü nefsanî sıfatlarının vesayeti altındadırlar ve onların velileri, nefs-i emmareleridir (kötülüğü emreden nefis); bu velilerinin hükmü ile oturup kalkarlar. Allah sarhoşları ise, nefsanî sıfatların vesayeti altından çıkmışlar ve nefsanî hevalarından kurtulmuşlardır. Bu sebeple nefislerinin hevasından kurtulmuş olan kimselerden başkası ergin değildir.

Bu nefsânî olan insanlar henüz çocuk hükmündedirler; zîrâ sıfât-ı nefsâniyyelerinin vesâyeti altındadırlar ve onların velîleri, nefs-i emmâreleridir; bu velilerinin hükmü ile oturup kalkarlar. Allah sarhoşları ise, sıfât-ı nefsâniyye vesâyeti altından çıkmışlar ve hevâ-yı nefsânîlerinden kurtulmuşlardır. Binâenaleyh nefislerinin hevâsından kurtulmuş olan kimselerden başkası bâliğ değildir.

3472. Hak Teâlâ buyurdu ki: "Dünya laib ve lehvdir ve siz çocuklarsınız; ve Hak Teâlâ doğruyu buyurur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3472. Yüce Allah buyurdu ki: "Dünya oyun ve eğlencedir ve siz çocuklarsınız; ve Yüce Allah doğruyu buyurur."

Bu şerefli beyitte, Hadid Suresi'nde geçen "انما الْحَيَوَةُ الدُّنْيَا لَعَبٌ وَ لَهُوٌ" (Hadid, 57/20) yani "Dünya hayatı ancak oyun ve eğlencedir." ve En'âm Suresi'nde yine "وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا لَعِبٌ وَ لَهُوٌ" (En'âm, 6/32) [Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir] ayet-i kerimelerine işaret buyrulur; ve oyuncak ve boş şeylerle meşguliyet ise ancak çocuklara özgüdür. Ve oyun ve eğlenceden ibaret olan dünyanın lezzet ve şehvetlerine dalmış olan insanların çocuklardan farkı olmadığından, Yüce Allah dünyanın hallerini Kur'an-ı Kerim'de pek doğru olarak buyurdu.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Hadid'de vaki انما الْحَيَوَةُ الدُّنْيَا لَعَبٌ وَ لَهُوٌ (Hadid, 57/20) ya'nî "Hayât-ı dünyâ ancak oyun ve lehvdir." Ve sûre-i En'âm'da keza وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا لَعِبٌ وَ لَهُوٌ (En'âm, 6/32) [Dünyâ hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir] âyet-i kerîmelerine işaret buyrulur; ve oyuncak ve mâlâya'nî ile meşgûliyet ise ancak çocuklara mahsûstur. Ve laib u lehvden ibâret bulunan dünyanın lezzât ve şehevâtında müstağrak olan insanların çocuklardan farkı olmadığından, Hak Teâlâ dünyanın ahvâlini Kurân-ı Kerîm' de pek doğru olarak buyurdu.

3473. Sen oyundan dışarıya gitmedin, çocuksun; ruhun tahâreti olmaksızın ne vakit tahir olursun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3473. Sen oyundan dışarıya gitmedin, çocuksun; ruhun temizliği olmaksızın ne zaman temiz olursun?

Müminin görünen ve görünmeyen temizliği vardır. Görünen temizliği gusül, abdest, istincâ (büyük ve küçük abdest sonrası temizlik) ve istibrâ (idrar sonrası damlaların kesilmesi) yoluyla sağlanır. Görünmeyen temizlik ise ancak ruhun aşağı âleme (dünyaya) olan sevgi ve ilgilerini kesmek ve onun yerine ilâhî sevgiyi yerleştirmek ile olur. Ey Hakk Yolcusu, görüneni temizledin; fakat ruhunu dünyevî lezzetlere ve şehvetlere meyletmekten temizleyemedin. Ruhun temizlenmedikçe, temiz olmazsın.

Mü'minin tahâret-i zâhirîsi ve bâtınîsi vardır. Tahâret-i zâhirîsi gusül ve abdest ve istincâ ve istibrâ sûretiyle te'mîn olunur. Tahâret-i bâtınî, ancak rûhun âlem-i süflîye olan muhabbet ve alâkātını kesmek ve onun yerine hubb-i ilâhîyi ikāme etmek ile olur. Ey sâlik zâhirini temizledin; fakat rûhunu lezzât ve şehevât-ı dünyeviyyeye meyilden temizliyemedin. Rûhun temizlenmedikçe, tâhir olmazsın.

3474. Ey delikanlı, burada sürdükleri bu şehveti, çocuk cima'ı gibi bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3474. Ey delikanlı, burada sürdükleri bu şehveti, çocuk cima'ı gibi bil!

Yani bu aşağı âlemin hazları ve şehvetleri gerçek zevk değildir. Çocukların yaptıkları cima' taklidi gibi, gerçek zevkten uzaktır. Çünkü çocuklar bu taklidi yapsalar bile, boşalma zevkinden haberdar değildirler.

Ya'nî bu âlem-i süflînin huzûzât ve şehevâtı zevk-ı hakîkî değildir. Çocukların yaptıkları cimâ' taklîdi gibi zevk-i hakîkîden ârîdir. Zîrâ çocuklar bu taklîdi yapsalar bile, zevk-i inzâlden haberdâr değildirler.

3475. Çocuğun o cima'ı ne olur? Bir Rüstem'in, bir gazînin cima'ına nisbetle bir oyundur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3475. Çocuğun o cinsel birleşmesi ne olur? Bir Rüstem'in, bir gazinin cinsel birleşmesine oranla bir oyundur.

Bu sebeple çocukların cinsel birleşme taklidi, Rüstem gibi bir pehlivanın veya savaşın zorluklarından sarsılmayacak kadar kuvvetli sinirlere sahip olan bir gazinin cinsel birleşmesine oranla bir oyuncaktan ibarettir. Çünkü onlar cinsel birleşmenin lezzetini duyarlar; bu çocuklar ise, lezzetten habersiz olarak, ancak taklit yaparlar. Bunun gibi gerçek zevk ancak ruhanî olan zevktir, cismanî olan zevkler ancak çocuk oyuncağıdır.

Binâenaleyh çocukların cimâ' taklîdi, Rüstem gibi bir pehlivanın veyâ harbin meşakkatlerinden sarsılmayacak kadar kuvvetli a'sâba mâlik olan bir gâzînin cimâ'ına nisbetle bir oyuncaktan ibârettir. Zîrâ onlar cimâ'ın lezzetini duyarlar; bu çocuklar ise, lezzetten bî-haber olarak, ancak taklîd yaparlar. Bunun gibi zevk-i hakîkî ancak rûhânî olan zevkdir, cismânî olan zevkler ancak çocuk oyuncağıdır.

3476. Halkın cengi çocukların cengi gibidir; hep ma'nâsız ve içsiz ve hakîrdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3476. Halkın kavgası çocukların kavgası gibidir; hep anlamsız, içsiz ve değersizdir.

Yani çocukların arasında kavga çıkması, birbirlerinin oyunlarına saldırmaları sebebiyledir. Ve bu sebeple iki taraf olup kavga ederler. Dünya hayatının menfaatlerine dalmış olan insanların arasındaki kavga da birbirlerinin dünyevî menfaatlerine yapılan saldırıdan doğar. Buna göre çocukların kavgaları nasıl anlamsız, dipsiz ve değersiz ise; dünya halkının kavgaları da öyledir.

Ya'nî çocukların arasında kavga zuhûru, birbirinin oyunlarına taarruz etmeleri sebebiyledir. Ve bu sebeble iki taraf olup kavga ederler. Hayât-ı dünyeviyye menâfi'inde müstağrak olan insanların arasındaki kavga da yekdîğerinin menâfi'-i dünyeviyyelerine vâki' olan taarruzdan neş'et eder. Binâ- enaleyh çocukların kavgaları nasıl bî-ma'nâ ve dipsiz ve hakîr ise; halk-ı cihânın kavgaları da öyledir.

3477. Hepsinin cenkleri tahta kılıç iledir; hepsinin ahenkleri lâ-yenfa'î olan şeydedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3477. Hepsinin savaşları tahta kılıç iledir; hepsinin uyumları faydasız olan şeydedir.

Çocuklar birbirleriyle tahta kılıçlar ile kavga ederler. Hepsinin kavgadaki uyumları, gerçek bir faydası olmayan oyundadır.

Çocuklar birbirleriyle tahta kılıçlar ile kavga ederler. Hepsinin kavgadaki âhenkleri, bir nef-i hakîkîsi olmayan oyundadır.

3478. Hepsi, bu bizim Burak'ımızdır; ya Düldül gidişlimizdir diye bir kamı-şa süvar olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3478. Hepsi, bu bizim Burak'ımızdır; ya Düldül gidişlimizdir diye bir kamışa binmiştir.

Yani çocuklar iki taraf olup savaş taklidi yaptıkları zaman, bacaklarının arasına birer sırık alıp sürüyerek koşarlar ve kendilerini hayvana binmiş gibi gösterirler; ve bu bizim bindiğimiz sırık veya kamış Burak'ımızdır ve gidişi, Hz. Ali (kerremallâhu vechehû) efendimizin bindiği "Düldül" adlı hayvanın gidişine benzer derler. Hâlbuki çocuklar bu sırıkları kendileri taşıdıkları hâlde, onu kendilerinin binek hayvanı sayarlar.

Ya'nî çocuklar iki taraf olup muhârebe taklîdi yaptıkları vakit, bacaklarının arasına birer sırık alıp sürüyerek koşarlar ve kendilerini hayvana binmiş sûretinde gösterirler; ve bu bizim bindiğimiz sırık veyâ kamış Burak'ımızdır ve gidişi, Hz. Ali (kerremallâhu vechehû) efendimizin bindiği "Düldül” adlı hayvanın gidişine benzer derler. Halbuki çocuklar bu sırıkları kendileri taşıdıkları halde, onu kendilerinin merkûbu addederler.

3479. Hâmildirler, halbuki kendilerini cehilden yüksek tutmuşlardır; râkib ve yolun mahmûlü sanmışlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3479. Onlar yüklenmişlerdir, halbuki kendilerini cehaletten yüksek tutmuşlardır; kendilerini binici ve yolun yüklenilmişi sanmışlardır.

Âlem ehli hakikatte yüklenmişlerdir ve dünyanın yükleri altında kalmışlardır; fakat ilimsizliklerinden dolayı kendilerini üstte farz etmişler ve Hakk yolunda binici ve yüklenilmiş bir hâlde yürüdüklerini zannetmişlerdir. Yani âlem suretlerinin ilgisi ve muhabbeti, dünya ehlinin kalplerine oturmuş ve âlemdeki hareketleri sırf bu ilgi ve muhabbetin sürüklemesiyle meydana gelmekte bulunmuştur. Ve bununla birlikte kendilerini bu ilgi ve muhabbetin binicisi zannederler.

Ehl-i âlem hakîkatte yüklenmişlerdir ve dünyânın yükleri altında kalmışlardır; fakat ilimsizliklerinden dolayı kendilerini üstte farz etmişler ve tarîk-i Hak'da binici ve yüklenilmiş bir halde yürüdüklerini zannetmişlerdir. Ya'nî suver-i âlem alâkātı ve muhabbeti, ehl-i cihânın kalblerine oturmuş ve âlemdeki hareketleri mahzâ bu alâkāt ve muhabbet sâikasıyla vâki' olmakda bulunmuştur. Ve maahâzâ kendilerini bu alâkāt ve muhabbetin râkibi zannederler.

3480. Mahmulân-ı Hakk'ın at koşturarak dokuz tabakadan geçeceği güne [3439] kadar sabr et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3480. Hakk'ın yüklenmişlerinin at koşturarak dokuz tabakadan geçeceği güne kadar sabret!

"Hakk'ın yüklenmişleri"nden maksat, Allah dostlarıdır; ve "dokuz tabaka"dan maksat, keşif ehlinin ve şeriatın açıkladıkları felek tabakalarıdır ki, bunlardan biri arştır. Buna "küresel cisim" de derler. Biri "kürsî"dir; buna da "sabit yıldızlar feleği" ve "burçlar feleği" de derler; bunların cisimleri tabiîdir. Biri de "kürsî feleği"nin içinde olan "Zühal feleği"dir; biri onun altında olan "Müşteri feleği"dir. Biri "Merih feleği"dir. Biri "Güneş feleği"dir; biri "Zühre feleği"dir; biri "Utarid feleği"dir; biri de "Ay feleği"dir. Ve bu feleklerden her birinin ruhanîyetleri ve ruhanîyetlerinin birbirine tesirleri vardır; ve bunların felekleri arza göredir. Rasat ehline göre felekler başka türlü incelenir. Onlara göre güneş sistemimiz Utarid, Zühre, Arz, Merih, küçük gezegenler, Müşteri, Zühal, Uranüs, Neptün'dür. Ve Güneş, arz ile Merih arasında kendi ekseni etrafında dönerek, bu feleklerin hepsini aydınlatır. Şimdi keşif ehli, manen gördüklerini ve rasat ehli de maddî araçlarla görüp çıkarım yapabildiklerini söylerler. Aslında bu feleklerin hepsi suretler âlemidir. Mesnevî-i Şerîf'te suretten geçip, manaya ulaşma hususu açıklanır. Bu sebeple şekil ve suret tartışma yeri değildir.

Şu hâlde şerefli beytin özet anlamı şöyle olur: Hakk'ın birtakım kulları vardır ki, onların cisimleri ve suretleri, ruhları ve manaları üzerine binip, himmetlerinin atını koşturarak, suretler âlemi olan dokuz tabaka felekten geçerler ve asıl maksat olan Hakk'a ulaşırlar. Bunlar Hakk'ın yüklenmişleridir ve birtakım kulları da vardır ki, onların ruhlarına ve manalarına cisimleri binmiş ve suretler âleminin ilgi ve sevgisinde hapsolmuşlardır ve tabiatın en aşağı derecesinde esir olmuşlardır. Bunlar da yüklenmişlerdir. Hafız Şirazî'nin (k.s.) beyti: "Sen tabiat evinden dışarıya çıkmıyorsun; hakikat mahallesine sefer edebilmen nerede!"

"Mahmûlân-ı Hak"dan murâd, evliyâullâhdır; ve "dokuz tabaka"dan murâd, ehl-i keşfin ve şerîatın beyân ettikleri tabakāt-ı felektir ki, bunlardan birisi arşdır. Buna "cism-i kül" de derler. Birisi "kürsî"dir; buna da "felek-i sevâbit" ve "felekü'l-bürûc" da derler; bunların cisimleri tabiîdir. Birisi de "felek-i kürsî"nin cevfinde olan "felek-i Zühal"dir; birisi onun altında olan "felek-i Müşteri"dir. Birisi "felek-i Mirríh" (Merîh)dir. Birisi "felek-i Şems"dir; birisi "felek-i Zühre"dir; birisi "felek-i Utârid"dir; birisi de "felek-i Kamer"dir. Ve bu eflâkden her birinin rûhâniyetleri ve rûhâniyetlerinin yekdîğerine te'sîrâtı vardır; ve bunların felekleri arza nazarandır. Ehl-i rasada göre eflâk başka türlü mütâlaa olunur. Onlara göre manzûme-i şemsiyyemiz Utârid, Zühre, Arz, Merih, seyyârât-ı sagîre, Müşteri, Zühal, Urânüs, Neptün'dür. Ve Şems, arz ile Merih arasında mihveri etrafında dâir olup, bu eflâkin cümlesini tenvîr eder. İmdi ehl-i keşf, ma'nen gördüklerini ve ehl-i rasad dahi vesâit-ı sûriyye ile görüp istidlâl edebildiklerini söylerler. Hadd-i zâtında bu eflâkin cümlesi âlem-i suverdir. Mesnevî-i Şerîf de sûretten geçip, ma'nâya vusûl husûsu beyân buyrulur. Binâenaleyh şekil ve sûret mahall-i kıyl u kāl değildir.

Şu halde beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı böyle olur: Hakk'ın birtakım kulları vardır ki, onların cisimleri ve sûretleri, rûhları ve ma'nâları üzerine binip, himmetlerinin atını koşturarak, âlem-i sûret olan dokuz tabaka eflâkden geçerler ve maksûd-ı aslî olan Hakk'a vâsıl olurlar. Bunlar mahmûlân-ı Hak'dırlar ve birtakım kulları da vardır ki, onların rûhlarına ve ma'nâlarına cisimleri binmiş ve âlem-i suverin alâkāt ve muhabbetinde mahbûs kalmışlardır ve esfel-i sâfilîn-i tabîatte esîr olmuşlardır. Bunlar da hâmildirler. Beyt-i Hafız Şîrâzí (k.s.): "Sen tabiat evinden dışarıya çıkmıyorsun; hakikat mahallesine sefer edebilmen nerede!"

3481. Rûh ve melek ona urûc eder; rûhun urûcundan felek ihtizâz eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3481. Ruh ve melek ona yükselir; ruhun yükselişinden felek titrer.

Bu şerefli beyitte, Meâric Sûresi'ndeki ayet-i kerimeye işaret buyrulur. Ayet-i kerime şudur: تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ (Meâric, 70/4) Yani “Melekler ve ruh, ona miktarı elli bin yıldan ibaret olan bir günde yükselirler.” Melekler, ilahi kudretin tecellileri olup, yoğun bedene ait olmayan ruhlardır. İnsan ruhları ise, melek cinsinden oldukları halde yoğun bedene ait olmuşlardır. Ve ruhlar, hangi sınıftan olursa olsun بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Yâsîn, 36/83) yani “Her bir şeyin melekûtu (iç yüzü, görünmeyen yönü) Hakk'ın kudret elindedir ve O'na dönerler" ayet-i kerimesinde beyan buyrulduğu üzere, hepsi kendi asılları olan Hakk'a dönerler; ve her bir şeyin melekûtu, onun ruhudur. Şimdi bu yükselişin hızlısı ve yavaşı vardır. Hızlısı, bu suret âleminde şeriatın hükümlerine başvurmakla beraber, bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ile insan ömrü dahilinde ve Hakk'ın inayetiyle gerçekleşir. Ve yavaşı, ayet-i kerimede beyan buyrulduğu üzere elli bin yılda hâsıl olur. Eğer bu elli bin yılın her bir günü وَان يَوْماً عندَ رَبِّك كالف سنة مما تعدون (Hac, 22/47) yani "Rabbinin katında bir gün, sizin saydığınız senelerden bin sene gibidir" ayet-i kerimesi gereğince, zaman dünya ölçüsü ile hesap olunursa, milyonlarca senelere ulaşır ki, bu da ilahi katında bir gün, yani bir devir kabul edilmiştir. Bu yavaş yükseliş, güneş sistemimizin kıyamet-i kübrâsı (büyük kıyameti) kopup, uzayda cennet ve cehennem küresinin oluşumundan sonradır.

Şimdi şerefli beytin özet anlamı şudur: "Melek ve ruh, asıl hakikate milyonlarca senede yükseldikleri halde; Hakk'ın taşıyıcıları olan evliyanın kemal derecede hızla yükselişi gerçekleştiği zaman, felekler gıptasından titrer ve sarsılır; çünkü suret âleminin hepsi kendi aslına dönmeye aşıktır. Hatta suret âleminde mahpus kalan taşıyıcılarda da bu aşk mevcuttur; fakat kendileri farkında değildirler. Nitekim ilgi duydukları sureti elde etmek için, canlarını feda edecek derecede gayret ederler. Elde edip onunla istedikleri gibi faydalandıklarında, ondan da bıkarlar ve başka bir suretin arkasından koşarlar; elde etseler, ondan da bıkarlar. Bu sürekli usanmalar hep batınlarının asıl hakikati aramalarındandır; fakat kendileri farkında değildirler. Nitekim Mesnevî-i Şerîf'in başlangıcında, dördüncü şerefli beyitte şöyle buyrulmuş idi: [Her bir kimse ki, kendi aslından uzak kaldı; tekrar kendi kavuşmasının zamanını ister.]

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Meâric'de olan âyet-i kerîmeye işâret buyrulur. Âyet-i kerîme şudur: تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ (Meâric, 70/4) Ya'nî “Melâike ve ruh, ona mikdarı elli bin yıldan ibaret olan bir günde urûc ederler.” Melâike, kudret-i ilâhiyyenin mezâhiri olup, cism-i kesîfe taalluk etmeyen ervâhdırlar. Ervâh-ı insaniyye ise, melâike cinsinden oldukları halde cism-i kesîfe taalluk etmişlerdir. Ve ervâh, hangi sınıftan olursa olsun بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Yâsîn, 36/83) ya'nî “Her bir şeyin melekûtu Hakk'ın yed-i kudretindedir ve O'na rücû' ederler" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, hepsi kendi asılları olan Hakk'a rücû' ederler; ve her bir şeyin melekûtu, onun rûhudur. İmdi bu urûcun serî'i ve batîsi vardır. Serî'i, bu âlem-i sûrette şer'-i şerîfin ahkâmına tevessül ile berâber, bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında riyâzât ve mücâhedât ile ömr-i beşer dâhilinde ve inâyet-i Hak ile vâki' olur. Ve batîsi, âyet-i kerîmede beyân buyrulduğu üzere elli bin yılda hâsıl olur. Eğer bu elli bin yılın her bir günü وَان يَوْماً عندَ رَبِّك كالف سنة مما تعدون (Hac, 22/47) ya'nî "Rabb'inin indinde bir gün, sizin saydığınız senelerden bin sene gibidir" âyet-i kerîmesi mûcibince, zamân dünya ölçüsü ile hesab olunursa, milyonlarca senelere bâliğ olur ki, bu da ind-i ilâhîde bir gün, ya'nî bir devir i'tibâr edilmiştir. Bu urûc-ı batî, manzûme-i şemsiyyemizin kıyamet-i kübrâsı kopup, fezâda küre-i cennet ve cehennemin teşekkülünden sonradır.

İmdi beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı budur: "Melek ve rûh, asl-ı hakîkîye milyonlarca senede urûc ettikleri halde; mahmûlân-ı Hak olan evliyâullâhın kemâl-i sür'atle urûcu vâki' olduğu vakit, eflâk gıbtasından ihtizâz eder ve titrer; zîrâ âlem-i sûretin hepsi kendi aslına rücû'a âşıkdırlar. Hattâ âlem-i sûrette mahbûs kalan hâmillerde de bu aşk mevcûddur; fakat kendileri farkında değildirler. Nitekim alâka ettikleri sûreti elde etmek için, canlarını fedâ edecek derecede gayret ederler. Elde edip onunla istedikleri gibi intifa' edince, ondan da bıkarlar ve başka bir sûret arkasında koşarlar; elde etseler, ondan da bıkarlar. Bu müteselsil usanmalar hep bâtınlarının asl-ı hakîkîyi aramalarındandır; fakat kendileri farkında değildirler. Nitekim Mesnevî-i Şerîf'in ibtidâsında, dördüncü beyt-i şerîfde şöyle buyrulmuş idi: [Her bir kimse ki, kendi aslından uzak kaldı; tekrâr kendi vaslının zamânı-nı ister.]

3482. Cümleniz çocuklar gibi, eteğe binicisiniz; at gibi eteğin ucunu tutmuşsunuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3482. Hepiniz çocuklar gibi, eteğe binicisiniz; at gibi eteğin ucunu tutmuşsunuz.

Yani, ey dış görünüşe önem verenler! Çocuklar kamıştan at yapıp, yular yerine kendi eteklerinin ucunu nasıl ellerinde tutarsa, siz de vehim (gerçek olmayan tahayyül) ve kıyas (benzetme) bineğine binip yular yerine zan (sanı) ve fikrî bakış açılarınızı tutmuşsunuz; ve onları maksada ulaşmak için Burak ve Düldül (Hz. Peygamber'in binekleri) zannetmişsiniz.

Ya'nî, ey ehl-i sûret! Çocuklar kamıştan at yapıp, yular makāmında kendi eteklerinin ucunu nasıl ellerinde tutarsa, siz de vehim ve kıyâs merkebine binip yular makāmında da zan ve enzâr-ı fikriyyenizi tutmuşsunuz; ve onla- rı maksada vusûl için Burak ve Düldül zannetmişsiniz.

3483. Hak'dan "Muhakkak zan nef vermez" erişti; zan merkebi, felekler üzerine ne vakit koştu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3483. Hak'tan "Muhakkak zan fayda vermez" sözü geldi; zan merkebi, felekler üzerine ne zaman koştu?

Yani, ey düşünce nazarıyla hakikate ulaşmaya çalışanlar! Yüce Allah Necm sûresinde "Muhakkak zan Hak cinsinden bir şeyi faydalı kılmaz" (Necm, 53/28) buyurdu. Bu sebeple zan, kıyas ve vehim atı, maddî ve manevî felekler üzerine koşabilir mi?

Ya'nî, ey nazar-ı fikrî ile hakikate vusûle çalışanlar! Hak Teâlâ Necm sû- re-i şerifesinde إِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِى مِنَ الْحَقِّ شَيْئاً (Necm, 53/28) ya'ni "Muhakkak zan Hak cinsinden bir şeyi müfid olmaz" buyurdu. Binâenaleyh zan ve kıyâs ve vehim atı, sûrî ve ma'nevî felekler üzerine koşabilir mi?

3484. İki zannın en galibi, o birinin tercihindedir; sen güneşin aydınlığında inâd etmezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3484. İki zannın en baskını, o birinin tercih edilmesindedir; sen güneşin aydınlığında inat etmezsin.

Örneğin gece karanlığında, uzaktan gördüğün bir karartı hakkında, "Bu bir dikili taş mıdır, yoksa bir ağaç kütüğü müdür?" diye bir sorun ortaya çıksa; zihinsel bir kıyaslama yapıp zannının en baskını üzerine hükmeder ve yanındakilere bu baskın zannını kabul ettirmek için inat edersin. Ne zaman ki güneş doğar ve aydınlık oluşur, o karartının hakikati açıkça görüldüğünde, artık inat eder misin?

Meselâ gece karanlığında, uzaktan gördüğün bir karartı hakkında bir di- kili taş mıdır, yoksa bir ağaç kütüğü müdür? Diye bir müşkil ârız olsa; bir kıyâs-ı fikrî yapıp zannının en gâlibi üzerine hükm eder ve yanındakilere bu zann-ı gâlibini kabûl ettirmek için inâd edersin. Vaktāki güneş doğar ve aydınlık hâsıl olur, o karartının hakîkati meşhûd olunca, artık inâd eder mi- sin?

3485. Sonra kendi merkeblerinizi görürsünüz; kendi ayağınızdan bir merkeb yapmışsınız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3485. Sonra kendi bineklerinizi görürsünüz; kendi ayağınızdan bir binek yapmışsınız.

3486. Vehminiz ve fikriniz ve hissiniz ve idrakiniz kamış gibidir. Agah ol, çocuk merkebi bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3486. Vehminiz ve fikriniz ve hissiniz ve idrakiniz kamış gibidir. Haberdar ol, çocuk merkebi bil!

Beşi görünen ve beşi görünmeyen duyularınız cinsinden olan vehminiz ve fikriniz ve idrakiniz, çocukların at taklidi yaparak bindikleri kamışlar gibidir. Bu on duyu ile her neyi idrak ederseniz aldanırsınız. Nasıl ki peygamberlerin mucizelerini ve evliyanın kerametlerini inkâr edenler, bu duyularının hükmü altında zayıf kaldıkları için inkâr ederler ve bu sebeple peygamberleri ve Allah'ın kitabını ve ahiret hallerini inkâr eden olurlar.

Beşi zâhir ve beşi bâtın olan havâssiniz cinsinden bulunan vehminiz ve fikriniz ve idrâkiniz, çocukların at taklîdi yaparak bindikleri kamışlar gibi- dir. Bu meşâir-i aşere ile her neyi idrak ederseniz aldanırsınız. Nitekim mu'cizât-ı enbiyâyı ve kerâmât-ı evliyâyı inkâr edenler, bu havâslerinin hükmü altında zebûn kaldıkları için inkâr ederler ve bu sebeble enbiyâyı ve kitâbullâhı ve ahvâl-i âhireti münkir olurlar.

3487. Ehl-i dilin ilimleri, onların hammalıdır; ehl-i tenin ilimleri, onların yükleridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3487. Gönül ehlinin ilimleri, onların hammalıdır; beden ehlinin ilimleri, onların yükleridir.

Hakk dostlarının ilimleri, onları taşır ve dış görünüşe önem verenlerin dış ve iç duyularından oluşan ilimleri, onların üzerinde birer yüktür ve o yükleri taşıma zahmetine batmışlardır.

Evliyâ-yı Hakk'ın ilimleri, onları taşır ve ehl-i zâhirin havâss-i zâhire ve bâtınesinden hâsıl olan ilimleri, onların üzerinde birer yüktür ve o yükleri taşımak zahmetinde müstağrakdırlar.

3488. İlim kalb üzerine vurduğu vakit bir yâr olur; ilim ten üzerine vurduğu vakit, bir yük olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3488. İlim kalp üzerine vurduğu zaman bir dost olur; ilim ten üzerine vurduğu zaman, bir yük olur.

İlim, hakikat âleminden kalbe yansıdığı zaman, bütün işlerinde yardımcı bir dost olur; ve ilim, suret âleminden bedenin duyuları üzerine yansıdığı zaman, sahibine bir yük olur ve onun beynini yorar; ve çok meşgul olursa beyin hastalıklarına yakalanır. Nasıl ki örnekleri pek çoktur.

İlim, âlem-i hakikatten kalbe mün'akis olduğu vakit, bilcümle umûrunda yardımcı bir dost olur; ve ilim, âlem-i sûretten tenin havâssi üzerine mün'akis olduğu vakit, sahibine bir yük olur ve onun dimâğını yorar; ve çok meşgûl olursa ilel-i dimâğiyyede mübtelâ olur. Nitekim misâlleri pek çoktur.

3489. Hak Teâlâ يَحْمِلُ أَسْفَارَهُ buyurdu. İlim Hû'dan olmadığı vakit, yük olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3489. Hak Teâlâ "yüklerini taşır" buyurdu. İlim Allah'tan olmadığı zaman, yük olur.

Bu şerefli beyitte, Cum'a Suresi'nde geçen "Kendilerine Tevrat yükletildikten sonra, onu yüklenmeyenlerin misali, kitaplar taşıyan eşeklerin misali gibidir" (Cum'a, 62/5) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani ilahi vahiy ile amel etmeyip kendi akli kıyaslamalarıyla amel edenler, sırtlarına kitaplar yüklenmiş eşeklere benzerler; ve bu durumda olanların ilmi, ilahi hüviyetten (Allah'ın özünden) gelen ilim değil, aksine tabiatın en aşağı derecesi (esfel-i sâfilîn) vasıtasıyla gelen bir ilim olur ve böyle ilim de, hayvanlara yükletilmiş bir yük mahiyetinde bulunur.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Cum'a'da olan مَثَلُ الَّذِينَ حُمِلُوا التَّوْرَيَةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا (Cum'a, 62/5)ya'nî "Kendilerine Tevrât tahmil olunduktan sonra, onu yüklemeyenlerin misli, kitablar taşıyan eşeklerin misli gibidir" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'nî vahy-i ilâhî ile amel etmeyip kendilerinin kıyâsât-ı akliyyeleriyle amel edenler, arkalarına kitablar yükletilmiş olan eşeklere benzerler; ve bu halde olanların ilmi, hüviyyet-i ilâhiyyeden gelen ilim değil, belki esfel-i sâfilîn-i tabîat vâsıtasıyla gelen bir ilim olur ve böyle ilim de, hayvanlara yükletilmiş bir yük mâhiyyetinde bulunur.

3490. İlim ki, vasıtasız Hû'dan olmaya, o mâşıtanın rengi gibi, sâbit olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3490. Vasıtasız olarak Hak'tan gelmeyen ilim, o makyajcının rengi gibi, kalıcı olmaz.

Yani, vasıtasız olarak ilahi hüviyetten gelen ilmin ilişki yeri ruhtur ve ruh ise kalıcıdır. Tabiatın en aşağı derecesi vasıtasıyla gelen ilmin ilişki yeri bedenin duyularıdır; ve beden ise, gelinin yüzünü süsleyen makyajcının, gelinin yanaklarına ve dudaklarına sürdüğü pembe boyalar gibi kalıcı değildir. Ölüm hali gelip, bedenin duyuları işlevsiz kalınca, bu ilmin asla faydası olmaz; faydası olan ancak ruha ait olan ilimdir.

[3449] Ya'nî bila-vâsıta hüviyyet-i ilâhiyyeden gelen ilmin mahall-i taalluku rûhdur ve rûh ise bâkîdir. Esfel-i sâfilîn-i tabîat vâsıtasıyla gelen ilmin mahall-i taalluku havâss-i cisimdir; ve cisim ise, gelinin yüzünü süsleyen mâşıtanın, gelinin yanaklarına ve dudaklarına sürdüğü penbe boyalar gibi sâbit değildir. Mevt hâli gelip, cismin havâssi muattal kalınca, bu ilmin aslâ fâidesi olmaz; fâidesi olan ancak rûha taalluk eden ilimdir.

3491. Fakat bu ilim yükünü iyi çektiğin vakit, yükü kaldırırlar ve sana hoşluk bahş ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3491. Fakat bu ilim yükünü iyi çektiğin vakit, yükü kaldırırlar ve sana hoşluk bahş ederler.

Fakat bu görünen ilim yükünü, ledün ilimlerini (Allah katından gelen ilimler) ve keşfî ilimleri (sezgi yoluyla elde edilen ilimler) inkâr etmeyerek taşır ve bu ilim vasıtasıyla, evliyanın ilimlerine vâkıf olma ve intikal etme gibi halis bir niyetle taşır ve zahmet çekersen; bir gün gelir, benliğini feda etmenin mükâfatı olarak senden o görünen ilim yükünü kaldırıp, ona karşılık sana ledün ilimlerini vermek suretiyle hoşluk bahşederler.

Fakat bu ilm-i zâhirî yükünü, ulûm-i ledünniyye ve keşfiyyeyi münkir olmayarak taşır ve bu ilim vâsıtasıyla, ulûm-i evliyâya vukūf ve intikāl niyyet-i hâlisasıyla taşır ve zahmet çeker isen; bir gün gelir fedâ-yı enâniyyetinin mükâfâtı olarak senden o ilm-i zâhirî yükünü kaldırıp, ona bedel sana ulûm-i ledünniyye vermek sûreti ile hoşluk bahş ederler.

3492. Agah ol, o ilim yükünü hevâ için çekme; ta ki batındaki ilmin anbarını göresin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3492. Bil ki, o ilim yükünü nefsî isteklerin için çekme; ta ki içindeki ilim ambarını göresin.

Bu sebeple ey dış görünüşe düşkün olan, kendine gel! "Herkes bana âlim desinler ve beni övüp, hürmet ve saygı göstersinler, adım dillerde söylensin" diyerek nefsî arzuların sürüklemesiyle bu zâhirî ilim yükünü yüklenme ve kendini boş yere zahmete sokma. Eğer bu gibi benlik duygularından vazgeçersen, o zaman kendi içindeki ilim ambarını ve kaynağını görürsün. Çünkü senin kimliğin Hak'tır ve sen o kimliğini kendi benliğin ile örtüp durursun.

Binâenaleyh ey zâhir-perest, kendine gel! "Herkes bana âlim desinler ve beni tahsîn edip, hürmet ve riâyet etsinler, nâmım dillerde söylensin" diyerek hevâ-yı nefsânî sâikasıyla bu ilm-i zâhirî yükünü yüklenme ve kendini beyhûde zahmete sokma. Eğer bu gibi enâniyet duygularından vaz geçersen, o vakit kendi bâtınındaki ilmin anbarını ve menba'ını görürsün. Zîrâ senin hüviyyetin Hak'dır ve sen o hüviyyetini kendi enâniyyetin ile setr edip durursun.

3493. Tâ ki ilim rehvârı üzerine binesin; ondan sonra senin omuzundan yük düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3493. Tâ ki ilim rehvârı üzerine binesin; ondan sonra senin omuzundan yük düşer.

Yani, rahvan bir at gibi olan bâtınî ilim (içsel, gizli bilgi) üzerine bindiğin zaman, aklî kıyaslamalarla elde etmiş olduğun o zâhirî ilim (dışsal, görünen bilgi) yükü senin omuzundan kendiliğinden düşer.

Ya'nî rahvân bir at gibi olan ilm-i bâtınî üzerine bindiğin vakit, kıyâsât-ı akliyye ile tahsil etmiş olduğun o ilm-i zâhirî yükü senin omuzundan kendi kendine düşer.

3494. Ey Hudan, Hû nâmı ile kāni olmuş olan! Hu'nun kadehi olmaksızın ne vakit Hû'dan kurtulursun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3494. Ey Allah'tan, "Hû" ismiyle yetinmiş olan! "Hû" kadehi olmaksızın ne zaman "Hû"dan kurtulursun?

Varlığın bütün mertebeleri ilahi hüviyetten (Allah'ın mutlak gaybî zatı) kaynaklanır; ve dil ile "Hû" lafzını söylemek de bu ilahi hüviyetten gelir. Bu sebeple bir kimse dil ile "Hû" lafzını zikredip, zihnen başka şeyler düşünse, ilahi hüviyetten yalnızca "Hû" isminin telaffuzuna kanaat etmiş olur ve "Ben, beni zikredenin dostuyum" anlamındaki kudsî hadis gereğince Allah, bu zikredenin ancak dilinin dostu olur; zihninin ve diğer organlarının dostu olmaz. Çünkü o kimsenin ancak dili bu lafızda yoğunlaşmıştır; bunu zikrederken, başka söz söyleyemez; fakat zihni ve diğer organları "Hû"da yoğunlaşmış değildir. Ve mademki bu kimse zihnen "Hû"da yoğunlaşmış değildir, nefsanî ve şeytanî düşüncelerden korunmuş olmaz. Ve zihnin "Hû"da yoğunlaşması ise ilahi aşk şarabından sarhoş olmaya bağlıdır. Sarhoşların beynini içki nasıl uyuşturursa, "Hû" şarabı kadehi de nefsanî sıfatları öylece uyuşturur ve nefsanî arzulardan ancak bu şarabı içenler kurtulur.

Merâtib-i vücûdun kâffesi hüviyyet-i ilâhiyyedendir; ve lisânen "Hû" lafzını söylemek de bu hüviyyet-i ilâhiyyedendir. Binâenaleyh bir kimse lisânen "Hû” lafzını zikr edip, fikren başka şeyler düşünse, hüviyyet-i ilâhiyyeden yalnız "Hû” isminin telaffuzuna kanâat etmiş olur ve انا جليس من ذكرني ya'nî "Ben, beni zikr edenin celîsiyim" hadîs-i kudsîsi mûcibince Hak, bu zâkirin ancak lisânının celîsi olur; fikrinin vesâir a'zâ ve cevârihinin celîsi olmaz. Çünkü o kimsenin ancak dili bu lafızda müstağrakdır; bunu zikr ederken, başka söz söyleyemez; fakat fikri vesâir a'zâ ve cevârihi “Hû”da müstağrak değildir. Ve mâdemki bu kimse fikren "Hû"da müstağrak değildir, nefsânî ve şeytânî havâtırdan mahfûz olmaz. Ve fikrin "Hû"da istiğrâkı ise aşk-i ilâhî şarabından sarhoş olmağa mütevakkıftır. Sarhoşların dimâğını içki nasıl uyuşturur ise, şarâb-ı “Hû” kadehi dahi sıfât-ı nefsâniyyeyi öylece uyuşturur ve hevâ-yı nefsânîden ancak bu şarabı içenler kurtulur.

3495. Sıfatdan ve isimden ne doğar? Hayâl; ve o hayal ona visalin dellalı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3495. Sıfattan ve isimden ne doğar? Hayal; ve o hayal ona kavuşmanın dellalı olur.

Yani, sıfat bir nitelenene ve isim adlandırılana işaret eder. Bu sebeple bir sıfat veya bir isim işitildiği zaman, o sıfatın niteleneni ve o ismin adlandırılanı hayal edilir. İşte bu hayal, o nitelenene ve o adlandırılana ulaşmaya delil ve rehber olur. Çünkü işitilmeyen bir sıfat ve ismin, niteleneni ve adlandırılanı asla hayal edilmez.

Ya'nî, sıfat bir mevsûfa ve isim müsemmâya delâlet eder. Binâenaleyh bir sıfat veya bir isim işitildiği vakit, o sıfatın mevsûfu ve o ismin müsemmâsı tahayyül olunur. İşte bu hayâl, o mevsûfa ve o müsemmâya vusûle delîl ve rehber olur. Zîrâ işitilmeyen bir sıfat ve ismin, mevsûfu ve müsemmâsı aslâ tahayyül olunmaz.

3496. Hiç medlûlsüz dellal gördün mü? Cadde olmadıkça hiç gül olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3496. Hiç delilsiz bir delil gördün mü? Cadde olmadıkça hiç gulyabânî olmaz.

"Gul" Arapçadır; cinlerin bir türüdür ki, istediği şekle girip ortaya çıkar ve yolcuların yollarını şaşırtıp onları tehlikeli yerlere götürür. Türkçede "gulyabânî" demekle meşhurdur. Yani, delili olmayan bir delil yoktur ve cadde olmayan bir yerde de gulyabânî ortaya çıkmaz. Bunlar, birbirini gerektiren şeylerdendir. Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ), Hakk yolunu bir caddeye ve yolda da gulyabânî gibi Hakk yolcusunu yolundan şaşırtan hayallerin de bulunabileceğine işaret buyurur.

"Gul" Arabîdir; cinnin bir nev'idir ki, istediği şekle girip zâhir olur ve yolcuların yollarını şaşırtıp onları mühlik yerlere sevk eder. Türkçede "gulyabânî" demek ile meşhûrdur. Ya'nî medlûlü olmayan bir delîl yoktur ve cadde olmayan bir yerde de gulyabânî zâhir olmaz. Bunlar lâzım ve melzûm kabîlindendir. Cenâb-ı Pîr, tarîk-i Hakk'ı bir caddeye ve yolda da gulyabânî gibi sâliki yolundan şaşırtan hayaller de bulunabileceğine işaret buyrulur.

3497. Hiç hakikatsiz bir isim gördün mü? Yahud gülün "kâf"ından ve "lâm"ından gül topladın mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3497. Hiç hakikatsiz bir isim gördün mü? Yahut gülün "kâf"ından ve "lâm"ından gül topladın mı?

Yani, hakikati olmayan hiçbir isim yoktur. Örneğin "gül" isminin işaret ettiği bir hakikat vardır, o da bir çiçektir. İsim zikredilmekle hakikat elde edilmez; "gül" ismi zikredildiği zaman, o ismi oluşturan "kâf" ve "lâm" harflerinden gül toplamak ve gülü elde etmek mümkün olmaz. Bu sebeple gül ismini işitip, onun varlığının hayali oluşunca, o hayalin sevki ile, o ismin müsemmâsı (işaret ettiği şey) ve hakikati olan gülü elde etmek lazımdır.

Ya'nî, hakikati olmayan hiçbir isim yoktur. Meselâ "gül" isminin delâlet ettiği bir hakikat vardır, o da bir çiçektir. İsim zikr edilmekle hakikat elde edilmez; "gül" ismi zikr olunduğu vakit, o ismi terkib eden "kâf" ve "lâm" harf- lerinden gül toplamak ve gülü elde etmek mümkin olmaz. Binâenaleyh gül ismini işitip, onun vücûdunun hayâli hâsıl olunca, o hayâlin sevki ile, o ismin müsemmâsı ve hakikati olan gülü elde etmek lâzımdır.

3498. İsmi okudun, git müsemmâyı iste. Ayı ırmağın suyu içinde değil, yukarıda bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3498. İsmi okudun, git müsemmâyı iste. Ayı ırmağın suyu içinde değil, yukarıda bil!

Ey zikreden kişi, "Allah" ve "Hû" gibi ilahi isimleri telaffuz ettin; ve bunları telaffuz etmekle, yukarıda gül örneğinde zikredildiği üzere, bu isimlerin müsemmâsına (işaret ettiği varlığa) ve hakikatine ulaşmadın; çünkü bu harf ve lafızdan ibaret olan isimler müsemmânın gayrıdır (başka bir şeyidir). Çünkü bu harfler ve lafızlar taayyün (belirginleşme, sınırlanma) âlemindendir ve bunların müsemmâsı ise "lâ-taayyün"dür (sınırsızlık, belirginleşmemişlik). Ve taayyün, lâ-taayyünün aynısı olmaz; aksine bu taayyün, lâ-taayyünün adem-i izâfîden (izafî yokluktan) ibaret olan imkân âlemine tenezzülünden (inmesinden) hâsıl olmuştur. Ve Vâcib (zorunlu) varlığın vücûdu, mümkin (olabilir) varlığın "ayn"ı (özü) değildir; çünkü isim sıfatın ve sıfat zâtın zâhiridir (görünen yüzüdür); ve aksi olarak zât sıfatın bâtını (iç yüzü) ve sıfat da ismin bâtınıdır. Ve varlık her ne kadar bir ise de, mertebeleri birbirinin “ayn”ı değildir, gayrıdır. Bu sebeple bu ismin en gizli hakikatini iste! Bu başkalık tıpkı, ayın ırmak suyuna olan yansımasına benzer ve ırmağın içindeki ay, hakikat değildir; aksine yansıyan bir hayaldir. Böyle olunca o hakikati kayıtlı suretlerde değil, mutlaklık semasında bil.

Menkabe: Cenâb-ı Şems-i Tebrîzî (k.A.s.), güzel suretlerde Hakk'ın cemâlini müşâhede etmekle meşgul olan Evhadüddîn Kirmânî hazretlerine sormuşlar ki: "Ey Evhadüddîn, ne iştesin?" O hazret buyurmuş ki: "Ayı su leğeninde görüyorum." Yani mutlak cemâli, kayıtlı şeylerde müşâhede ediyorum. Hz. Şemseddîn efendimiz buyurmuşlar ki: "Eğer boynunda çıbanın yok ise, niçin semâda görmüyorsun?" Yani eğer hicap (perde) içinde değilsen, niçin mutlak cemâli mutlaklık semasında müşâhede etmezsin?

Sözün özü, harflerden oluşan isim başka, müsemmâ başkadır; eğer aynı olsa idi فَاعْبُدِ اللَّهَ مُخْلِصاً (Zümer, 39/2) [Allah'a ihlas ile ibadet et!] وَ مَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ (Beyyine, 98/5) [Sadece Allah'a ibadet etmekle emrolundular] ayetlerindeki ism-i Celâl suretlerine ibadet olunmak lazım gelirdi.

Ey zakir, "Allah" ve "Hû" gibi esmâ-i ilâhiyyeyi telaffuz ettin; ve bunları telaffuz etmekle, yukarıda gül misâlinde zikr olunduğu üzere, bu isimlerin müsemmâsına ve hakîkatine vâsıl olmadın; zîrâ bu harf ve lafızdan ibâret olan isimler müsemmânın gayridir. Çünkü bu harfler ve lafızlar âlem-i taayyündendir ve bunların müsemmâsı ise "lâ-taayyün"dür. Ve taayyün, lâ-taayyünün aynı olmaz; belki bu taayyün, lâ-taayyünün adem-i izâfîden ibâret olan âlem-i imkâna tenezzülünden hâsıldır. Ve vücûd-ı Vâcib, vücûd-ı mümkinin "ayn"ı değildir; zîrâ isim sıfatın ve sıfat zâtın zâhiridir; ve aksi olarak zât sıfatın bâtını ve sıfat da ismin bâtınıdır. Ve vücûd her ne kadar bir ise de, merâtibi yekdiğerinin “ayn”ı değildir, gayridir. Binâenaleyh bu ismin ebtan-ı butûn olan hakikatini iste! Bu gayriyyet tıpkı, ayın ırmak suyuna olan in'ikâsına benzer ve ırmağın içindeki ay, hakikat değildir; belki hayâl-i mün'akisdir. Böyle olunca o hakikati suver-i mukayyedâtda değil, semâ-i ıtlâkda bil.

Menkabe: Cenâb-ı Şems-i Tebrîzî (k.A.s.), suver-i cemîlede cemâl-i Hakk'ı müşâhede ile meşgûl olan Evhadüddîn Kirmânî hazretlerine sormuşlar ki: "Ey Evhadüddîn, ne iştesin?" O hazret buyurmuş ki: "Ayı su leğeninde görüyorum." Ya'nî cemâl-i mutlakı, mukayyedâtda müşâhede ediyorum. Hz. Şemseddîn efendimiz buyurmuşlar ki: "Eğer boynunda çıbanın yok ise, niçin semâda görmüyorsun?" Ya'nî eğer hicâb içinde değilsen, niçin cemâl-i mutlakı semâ-yı ıtlakda müşâhede etmezsin?

Velhâsıl harflerden mürekkeb olan isim başka, müsemmâ başkadır; eğer aynı olsa idi فَاعْبُدِ اللَّهَ مُخْلِصاً (Zümer, 39/2) [Allah'a ihlas ile ibadet et!] وَ مَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ (Beyyine, 98/5) [Sâdece Allah'a ibâdet etmekle emrolundular] âyetlerindeki ism-i Celâl sûretlerine ibâdet olunmak lâzım gelir idi.

3499. Eğer harften ve isimden geçmek istersen; âgâh ol, kendini tamâmiyle kendinden pâk et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3499. Eğer harften ve isimden geçmek istersen; uyanık ol, kendini tamamen kendinden temizle!

Eğer suretten ibaret olan harften ve isimden geçmek istersen, hakiki varlığa uyanık ol; kendini suretten ibaret olan kendi varlığından tamamen temizle ve varlığı tamamen Hakk'a bırak. Çünkü "Tevhid, izafetlerin (bağıntıların) düşürülmesidir" buyrulmuştur.

Eğer sûretten ibaret olan harften ve isimden geçmek istersen, vücûd-ı hakîkîye âgâh ol; kendini sûretten ibaret olan kendi varlığından tamâmiyle pâk et ve varlığı tamâmiyle Hakk'a bırak zîra التوحيد اسقاط الاضافات ya'nî "Tevhîd, izâfâtın ıskātıdır" buyrulmuştur.

3500. Demir gibi, demirlikten renksiz ol; riyazetde passız ayna ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3500. Demir gibi, demirlikten renksiz ol; riyâzatta passız ayna ol!

Eski zamanlarda aynayı, demire suret yansıyacak derecede cilâ vermek suretiyle demirden yaparlardı. Nasıl ki zamanımızda da gayet parlak olan maden tepsilerde ayna gibi suret görünür. Yani demir kara bir maden olup, içinde bir suret görünmezken, ona cilâ verip demirlik renginden çıkarırlar. Ey Hakk Yolcusu, sen de demir gibi riyâzât (nefsî perhizler) cilâsı ile kendi benliğini temizleyip, passız ayna ol; Hak'ın sıfatları sana yansısın.

Eski zamanlarda aynayı, demire sûret in'ikâs edecek derecede cilâ vermek sûretiyle demirden yaparlar idi. Nitekim zamânımızda da gâyet mücellâ olan ma'den tepsilerde ayna gibi sûret görünür. Ya'nî demir kara bir ma'den olup, içinde bir sûret görünmez iken, ona cilâ verip demirlik renginden çıkarırlar. Ey sâlik, sen de demir gibi riyâzet saykalı ile kendi enâniyyetini temizleyip, passız ayna ol; sıfât-ı Hak sana mün'akis olsun.

3501. Kendini kendi evsafından sâfî yap; tâ ki kendinin sâf olan zât-ı pakini göresin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3501. Kendini kendi niteliklerinden arındır; tâ ki kendinin arı olan pak özünü göresin.

Ey Hakk Yolcusu, sen ilâhî hüviyetten (Allah'ın özünden)sin; bu sebeple senin hakikatin "O"dur. Eğer sen kendini, nefsine ait sıfatlarından temizleyip arındırırsan, kendinin pak özünü görürsün; ve o zaman senin benliğinin vehmedilmiş olduğunu ve varlığın ancak Hak Zât'ın varlığı olduğunu anlarsın.

Ey sâlik, sen hüviyyet-i ilâhiyyedensin; binâenaleyh senin hakikatin "Hû" dur. Eğer sen kendini, sıfât-ı nefsâniyyenden temizleyip sâf edersen, kendinin pâk olan zâtını görürsün; ve o vakit senin senliğinin mevhûm olduğunu ve vücûd ancak Zât-ı Hakk'ın vücûdu bulunduğunu anlarsın.

3502. Gönülde kitabsız ve muîdsiz ve muallimsiz enbiyanın ilimlerini görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3502. Gönülde kitapsız, yardımcı hocasız ve öğretmensiz peygamberlerin ilimlerini görürsün.

Yani, kitap okumaya ve bir yardımcı hocanın ve öğretmenin açıklamasına ihtiyaç olmaksızın, senin kalbine hakikatin aslî kaynağından, peygamberlere (a.s.) gelen ilimlerin geldiğini görürsün.

Ya'nî, kitâb okumağa ve bir muîdin ve muallimin takrîrine hâcet olmaksızın senin kalbine asl-ı hakikatten, enbiya (aleyhimü's-selâm)a vârid olan ulûmun vürûdunu görürsün.

3503. Peygamber buyurdu ki: Ümmetimden ba'zıları benim hem gevherim, hem himmetimdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3503. Peygamber buyurdu ki: Ümmetimden bazıları benim hem cevherim, hem himmetimdir.

Bunlar, kendi vehmedilmiş varlıklarından kurtulup, kendi hakikatlerini zevk yoluyla müşâhede eden Allah dostlarıdır.

Bunlar kendi mevhûm olan varlıklarından kurtulup, kendi hakikatlerini zevkan müşâhede eden evliyâullâhdır.

3504. Muhakkak onların canı beni o nûrdan görür ki, ben dahi onları onunla görürüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3504. Muhakkak onların canı beni o nurdan görür ki, ben dahi onları onunla görürüm.

Ümmetimden olan o müminlerin ruhu beni, o ilahi kimliğin nuru ile görür ve ben de onları aynı şekilde o nur ile görürüm.

Ümmetimden olan o mü'minlerin rûhu beni, o hüviyyet-i ilâhiyyenin nûru ile görür ve ben de onları kezâlik o nûr ile görürüm.

3505. Sahîhayn ve hadîsler ve râvîler olmaksızın, belki ab-ı hayat meşrebinde.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3505. Sahîhayn ve hadîsler ve râvîler olmaksızın, belki ab-ı hayat meşrebinde.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki beytin devamıdır. Yani, o müminlerin canı, Peygamber Efendimiz'i, Buhârî ve Müslim gibi sahih hadis kitaplarını ve diğer kitaplardaki hadisleri ve bu hadislerin ravilerini okumaksızın görürler. "Âb-ı hayat meşrebi" (ölümsüzlük suyu içme yolu) tabiriyle, kalp nuruna işaret buyrulur. Yani, belki Peygamber Efendimiz'i kalp nurunda müşahede ederler ve ledün ilimlerini (Allah katından gelen gizli ilimler) hakikat-i Muhammediyye'den (Hz. Muhammed'in hakikati) alırlar. Bu sebeple büyük evliyanın yüce eserlerinde naklettikleri şerefli hadislerin hepsi, sahih hadislerdir; itiraz edenler, hâlin hakikatini bilmediklerinden itiraz ederler.

Bu beyt-i şerîf yukarıdaki beytin mâba'didir. Ya'nî, o mü'minlerin canı, cenâb-ı Peygamber'i, Buhârî ve Müslim gibi ahâdîs-i sahîha kitablarını ve dîğer kitablardaki ahâdîsi ve bu hadîslerin râvílerini okumaksızın görürler. "Meşreb-i âb-ı hayât" ta'bîriyle, nûr-ı kalbe işaret buyrulur. Ya'nî, belki cenâb-ı Peygamber'i nûr-i kalbde müşâhede ederler ve ulûm-ı ledünniyyeyi "hakikat-i muhammediyye'den alırlar. Binâenaleyh kibâr-ı evliyâullâhın âsâr-ı aliyyelerinde nakl ettikleri ahâdîs-i şerîfenin cümlesi, ahâdîs-i sahihadır; i'tiraz edenler hakikat-i hâle cehillerinden i'tiraz ederler.

3506. "Emseyna lekürdiyyen"nin sırrını bil; "Asbahnâ arabiyyen"nin sırrını oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3506. "Kürt olarak akşamladım" sırrını bil; "Arap olarak sabahladım" sırrını oku!

"Kürt olarak akşamladım ve Arap olarak sabahladım" sözlerini oku; bunun sırrına vâkıf ol! Bu sözün söyleyicisi, Mesnevî-i Şerîf'in önsözünde işaret edildiği üzere, ulu şeyhlerden Ebu'l-Vefa Ahî Türk diye bilinen Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) efendimizin atalarıdır. Adı geçen zat, Arap diline vâkıf olmadığı hâlde, Yüce Allah'ın "Alîm" (her şeyi bilen) ism-i şerîfiyle tecelli etmesi üzerine, bir gecede Arap diline vâkıf olmuş ve bu dil ile halka hitap ederek herkesi hayretlere düşürmüştür.

امسیت کردیا و اصبحت عربیا ya'ni “Kürd olarak akşamladım ve Arab olarak sabahladım” sözlerini oku; bunun sırrına vakıf ol! Bu kelâmın kāili Mesnevî-i Şerîfin dîbâcesinde işâret buyrulduğu üzere, meşâyih-i kirâmdan Ebu'l-Vefa Ahî Türk demekle ma'rûf Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) efendimizin cedleridir. Müşârunileyh hazretleri, lisân-ı Arab'a vakıf olmadığı halde, Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin “Alîm” ism-i şerîfiyle tecellî buyurması üzerine, bir gecede lisân-ı Arab'a vâkıf olmuş ve bu lisân ile âmmeye hitâb ederək herkesi hayretlere düşürmüştür.

3507. Eğer ilm-i gaybîden bir misal istersen Rûmîlerden ve Çinlilerden kıssa söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3507. Eğer gayb ilminden bir örnek istersen Rumlardan ve Çinlilerden kıssa söyle!

Eğer görünür sebeplere başvurarak elde edilmemiş olan gaybî ilimlerin meydana gelmesine bir örnek istersen, Rumların ve Çinlilerin aşağıdaki kıssasını zikret; bu örnek sana bu hususta bir fikir verir.

Eğer esbâb-ı sûriyyeye teşebbüs ile tahsil edilmemiş olan ulûm-ı gaybiyyenin husûlüne bir misâl istersen, Rûmîlerin ve Çinlilerin âtîdeki kıssasını zikr et; bu misâl sana bu husûsda bir fikir verir.

## Rûmîlerin ve Çinlilerin nakkāşlık ilminde ve sûret yapıcılıkta da'vâ etmelerinin kıssası

3508. Çinliler dediler: Biz daha nakkāşız; Rûmîler dediler yiğitlik bize mahsûstur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3508. Çinliler dediler: Biz daha nakkaşız; Rumlar dediler yiğitlik bize özgüdür.

Çinliler nakkaşlıkta biz daha ustayız; Rumlar da, bu hususta yiğitlik ve ustalık bizimdir diye iddia ettiler ve bu iddialarını zamanın padişahının huzurunda yaptılar.

Çinliler nakkāşlıkta biz daha mâhiriz; Rûmîler de, bu husûsda yiğitlik ve ustalık bizimdir diye da'vâ ettiler ve bu da'vâlarını pâdişâh-ı zamân huzûrunda yaptılar.

3509. Sultan dedi, bu hususda sizlerden da'vâda makbûl kimdir? Diye imtihân etmek isterim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3509. Sultan dedi ki: "Bu hususta sizlerden davası kabul edilecek olan kimdir? diye imtihan etmek isterim."

3510. Rûm ve Çin ehli vaktaki hazır oldular, Rûmîler ilimde daha vakıf idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3510. Rum ve Çin halkı hazır olduklarında, Rumlar ilimde daha bilgili idiler.

3511. Çinliler dediler: Hâssaten bir odayı bize teslîm edin; biri de sizin lâyıkınız olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3511. Çinliler dediler: Özellikle bir odayı bize teslim edin; biri de sizin lâyıkınız olsun.

Bu sözü Çinliler Rumlara söylediler. Sarayın odalarından birisini özellikle bize bırakın, biz sanatımızı o odanın duvarlarında gösterelim ve odanın birisi de sizin olsun; siz de sanatınızı o odada gösterin dediler.

Bu sözü Çinliler Rûmîlere söylediler. Sarayın odalarından birisini hâssaten bize bırakın, biz san'atımızı o odanın duvarlarında gösterelim ve odanın birisi de sizin olsun; siz de san'atınızı o odada gösterin dediler.

3512. Kapı kapıya mukābil iki oda var idi; ondan birisini Çinli ve diğerini Rûmî aldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3512. Karşılıklı iki oda vardı; onlardan birini Çinli ve diğerini Rum aldı.

3513. Çinliler şahdan yüz renk istediler; binâenaleyh o azîz hazîneyi açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3513. Çinliler şahtan yüz renk istediler; bu sebeple o yüce kişi hazineyi açtı.

3514. Her bir sabah hazîneden Çinliler için atâdan renkler ta'yîni var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3514. Her bir sabah hazineden Çinliler için bağıştan renkler tayin edilmesi vardı.

3515. Rûmîler dediler: Pasın def'inden gayri ne nakış, ne de renk iş için lâyık gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3515. Rûmîler dediler: Pasın giderilmesinden başka ne nakış, ne de renk iş için uygun gelmez.

Rûmîler dediler ki: Bizim yapacağımız iş için ne nakış ne de renk kullanılması uygun değildir; bize gerekli olan ancak pası gidermektir.

Rûmîler dediler ki: Bizim yapacağımız için ne nakış ve ne de renk isti'mâli lâyık değildir; bize lâzım olan ancak pası izâle etmektir.

3516. Kapıyı bağladılar ve saykal vurdular; felek gibi sâde ve sâfî oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3516. Kapıyı bağladılar ve saykal vurdular; felek gibi sâde ve sâfî oldular.

Yani, Rûmîler çalıştıkları odanın kapısını kapattılar ve duvara cila vurmaya başladılar. Gök kubbe nasıl sade ve saf ise, onlar da sanatlarında öyle sade ve saf oldular.

Ya'nî, Rûmîler çalıştıkları odanın kapısını kapadılar ve duvara cilâ vurmağa başladılar. Kubbe-i semâ nasıl sâde ve sâfî ise, onlar da san'atlarında öyle sâde ve sâfî oldular.

3517. İki yüz renklilikten, renksizliğe bir yol vardır; renk bulut gibidir ve renksizlik bir aydır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3517. İki yüz renklilikten, renksizliğe bir yol vardır; renk bulut gibidir ve renksizlik bir aydır.

Çokluklardan birliğe bir yol vardır ve belirlenmiş varlıkların şekilleri (suver-i müteayyinât) saf olan gerçek semânın perdesi ve bulutudur; ve renksizlik ay gibi parlak bir hakikattir.

Keserâttan vahdete bir yol vardır ve suver-i müteayyinât sâf olan semâ-yı hakîkînin hicabı ve bulutudur; ve renksizlik ay gibi parlak bir hakikattir.

3518. Bulutda her ne ziyâ ve parlaklık görürsen, onu yıldızdan ve aydan ve güneşten bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3518. Bulutta her ne ışık ve parlaklık görürsen, onu yıldızdan, aydan ve güneşten bil!

Bulutun ışığı ve parlaklığı kendinden olmadığı gibi, bu âlemdeki belirginleşmelerin (taayyünât-ı âlem: varlıkların belirginleşmesi) güzelliği ve parlaklığı da kendilerinden değildir.

Bulutun ziyâsı ve parlaklığı kendinden olmadığı gibi, bu taayyünât-ı âlemin güzelliği ve parlaklığı da kendilerinden değildir.

3519. Çinliler amelden fâriğ oldukları vakit, sevinçten davullar çaldılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3519. Çinliler işten boşaldıkları zaman, sevinçten davullar çaldılar.

3520. Şah içeriye geldi; orada nakışları gördü; o aklı ve fehmi kapardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3520. Şah içeriye geldi; orada nakışları gördü; o nakışlar aklı ve idraki kapardı.

Padişahın gördüğü nakışlar o kadar latif idi ki, aklı ve idraki hayretlere düşürürdü.

Pâdişâhın gördüğü nakışlar o kadar latîf idi ki, aklı ve fehmi hayretlere düşürür idi.

3521. Ondan sonra Rûmîler tarafına geldi; perdeyi ortadan yukarıya çektiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3521. Ondan sonra Rûmîler tarafına geldi; perdeyi ortadan yukarıya çektiler.

3522. O tasvîrin ve o amellerin aksi, o sâfî olmuş duvarların üzerine vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3522. O tasvirin ve o amellerin aksi, o saf hâle gelmiş duvarların üzerine vurdu.

3523. Her neyi ki orada gördü, burada iyi göründü; gözü, göz hanesinden kapardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3523. Orada ne gördüyse, burada iyi göründü; gözü, göz yuvasından kapadı.

Padişah, Çinliler tarafında hangi nakşı gördüyse, Rumiler tarafında o nakşları daha latif ve parlak gördü; öyle bir hâlde ki, letafetinin kemalinden gözünü kamaştırdı.

Pâdişâh Çinliler tarafında her ne nakış gördü ise, Rûmîler tarafında o nakışları daha latîf ve parlak gördü; bir hâlde ki, kemâl-i letâfetinden gözü kamaştırdı.

3524. Ey baba, Rûmîler o sûfilerdir, tekrarsız ve kitabsız ve hünersiz cinsden.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3524. Ey baba, Rûmîler o sûfilerdir, tekrarsız ve kitapsız ve hünersiz cinsten.

3525. Lakin saykal etmişlerdir; o sîneler hırstan ve buhülden ve şehvetten ve kînlerden pakdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3525. Lakin parlatmışlardır; o sineler hırstan, cimrilikten, şehvetten ve kinlerden temizdir.

Rumlar sûfilerin örneğidir ve o sûfiler kitap okumazlar, ders tekrarını bilmezler ve dış görünüşe ait hünerlerden haberleri yoktur; fakat kalp aynalarını parlatmışlar, tamah, cimrilik, dünya hırsı ve kin tutmak gibi nefse ait özelliklerden kalpleri temizlenmiştir.

Rûmîler sûfilerin misâlidir ve o sûfiler kitâb okumazlar ve ders tekrârını bilmezler ve sûrî hünerlerden haberleri yoktur; fakat âyîne-i kalblerini parlatmışlar, tama' ve buhül ve hırs-ı dünyâ ve kin tutmak gibi evsâf-ı nefsâniyyeden kalbleri temizlenmiştir.

3526. O âyînenin safveti gönül vasfıdır; nihayetsiz sûreti kabul edicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3526. O aynanın saflığı gönül vasfıdır; sonsuz sureti kabul edicidir.

Yani, suret âleminde gördüğümüz aynanın saflığı gönlün vasfıdır ve özünde gönül ayna sıfatlıdır. Ayna nasıl ki kendisine karşılık gelen suretlerin aksini kabul ederse, gönül de gayb âlemi nakışlarının aksini sonsuz olarak kabul eder; fakat aşağı âlemin nakışları onu paslandırdığı için asıl saflığı kalmaz, o pasları temizlemek gerekir. Beyit: Gönül aynasını sûfi eder isen eğer saf / Açılır sana bir kapı, ayan olur cemâlullâh.

Ya'nî, âlem-i sûrette gördüğümüz aynanın safveti gönlün vasfıdır ve hadd-i zâtında gönül ayna sıfatlıdır. Ayna nasıl ki kendisine mukābil olan sû- retlerin aksini kabûl ederse, gönül dahi, âlem-i gayb nakışlarının aksini bî-nihâye olarak kabûl eder; fakat âlem-i süflînin nakışları onu paslandırdığı için safvet-i asliyyesi kalmaz, o pasları temizlemek îcâb eder. Beyit: Gönül âyînesin sûfi eder isen eğer sâfi Açılır sana bir kapı ayân olur cemâlullâh.

3527. Gaybin hadsiz olan sûretsiz sûreti, Mûsa üzerine ceybinden gönül aynasından parladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3527. Gaybın sınırsız olan suretsiz sureti, Musa üzerine koynundan gönül aynasından parladı.

"Gayb âleminin sınırsız olan suretsiz sureti"nden kastedilen, sabit hakikatler (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri)dir; çünkü onlar ilahi ilmin suretleri olduklarından sonları yoktur; ve izafî varlık âlemine göre belirli bir suret kazanmamış olduklarından, onlara suretsiz denilebilir. Ve ilahi ilim mertebesinde sabit olduklarından gaybî suretler de denilebilir. İşte bu ilmi suretler, ulu'l-azm bir peygamber olan Musa (a.s.)ın saf olan gönlünün aynasına yansıdı ve varlığının koynundan çıkıp harika ve mucize olarak ortaya çıktı. Nasıl ki koynuna elini sokup şiddetli bir projektör gibi parlak bir hâlde çıkardı; ve asasını bırakıp, ejderha oldu ve asasıyla denize vurup yol açtı ve aynı şekilde asasıyla kayaya vurup sular akıttı ve bunun gibi diğer mucizeler gösterdi. Bunların hepsi gayb âleminin sonsuz ve suretsiz birer suretleri idi.

“Âlem-i gaybin hadsiz olan sûretsiz sûreti”nden murâd, a'yân-ı sâbitedir; zîrâ onlar suver-i ilmiyye-i ilâhiyye olduklarından nihâyetleri yoktur; ve vücûd-ı izâfî âlemine nazaran birer sûret-i müteayyine iktisab etmemiş olduklarından, onlara sûretsiz denebilir. Ve ilm-i ilâhî mertebesinde sâbit olduklarından suver-i gaybiyye de denebilir. İşte bu suver-i ilmiyye, ülü'l-azm bir peygamber olan Mûsâ (a.s.)ın sâf olan gönlünün aynasına aks etti ve ceyb-i vücûdundan çıkıp hârika ve mu'cize olarak zâhir oldu. Nitekim koynuna elini sokup şiddetli bir projektör gibi parlak bir halde çıkardı; ve asâsını bırakıp, ejderhâ oldu ve asâsıyla denize vurup yol açtı ve kezâ asâsıyla kayaya vurup sular akıttı ve bunun gibi diğer mu'cizeler gösterdi. Bunların cümlesi âlem-i gaybın nihâyetsiz ve sûretsiz birer sûretleri idi.

3528. Gerçi o sûret feleğe, arşa ve ferşe ve deryaya ve balığa sığmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3528. Gerçi o sûret feleğe, arşa, ferşe, deryaya ve balığa sığmaz.

Yani, ilâhî ilme ait sûretler (suver-i ilmiyye-i ilâhiyye), sûret âlemine sığmaz ve ona girmez; aksine bu sûret âlemi, ilme ait sûretlerin yansımaları ve gölgeleridir. Onun için hakikat ehli "الاعيان ما شمت رائحة الوجود" yani "Sabit hakikatler (a'yân-ı sâbite) izafî varlık kokusunu koklamamıştır" derler.

Ya'nî, suver-i ilmiyye-i ilâhiyye, âlem-i sûrete sığmaz ve hulûl etmez; belki bu âlem-i sûret, suver-i ilmiyyenin akisleri ve zılleridir. Onun için ehl-i hakikat الاعيان ما شمت رائحة الوجود ya'nî “A'yân-ı sâbite vücûd-ı izâfi kokusunu koklamamıştır” buyururlar.

3529. Zîra o mahdûddur ve ma'dûddur; bil ki gönül aynasına had olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3529. Çünkü o sınırlıdır ve sayılıdır; bil ki gönül aynasına sınır yoktur.

Sonsuz olan ilâhî ilmî tecelliler, âlemin şekline tamamıyla yansımaz; çünkü şekil âlemi dardır ve sayılıdır; ancak gönül aynasına yansır. Zira gönül aynasının sınırı yoktur. Nasıl ki hadîs-i kudsîde "Ben arzıma ve semâma sığmam; fakat temiz ve muttakî mü'min kulumun kalbine sığarım" buyrulur. Ve "gönül"den kasıt her insanın gönlü değil, ancak insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) gönlüdür. Beyit: "Gönül, rabbânî olan bir penceredir; sen şeytanın evine niçin gönül dersin? Mecazen gönül adını verdiğin şeyi, git mahallenin köpekleri önüne at!"

Nâmütenâhî olan tecelliyât-ı ilmiyye-i ilâhiyye, âlemin sûretine tamâmiyle aks etmez; çünkü âlem-i sûret dardır ve sayılıdır; ancak gönül aynasına aks eder. Zîrâ gönül aynasının hudûdu yoktur. Nitekim hadîs-i kudsîde لا يسعنى ارضى و لا سمائ و لكن يسعنى قلب عبدي المؤمن التقى النقى [Ben arzıma ve semâ- ma sığmam; fakat temiz ve muttakî mü'min kulumun kalbine sığarım] buyrulur. Ve "gönül"den murâd her insanın gönlü değil, ancak insân-ı kâmilin gönlüdür. Beyit: "Gönül, rabbânî olan bir penceredir; sen şeytanın evine niçin gönül ta'bîr edersin? Mecâzen gönül nâmını verdiğin şeyi, git mahallenin köpekleri önüne at!"

3530. Akıl burada sakit, yahut şaşkın geldi. O sebebden ki, gönül onunla mıdır, yahut gönül o mudur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3530. Akıl burada suskun, yahut şaşkın geldi. O sebeple ki, gönül onunla mıdır, yahut gönül o mudur?

Yani, ilahi ilim tecellilerinin gönle sığmasından dolayı akıl, "Gönül o ilim suretleriyle midir, yoksa gönül o ilim suretlerinin kendisi midir?" diye suskun ve şaşkın bir halde kaldı. "Gönül onunla mıdır?" ifadesi ile "ayne'l-yakîn" (gözle görme kesinliği) mertebesine; ve "Gönül o mudur?" ifadesiyle de "hakka'l-yakîn" (hakikatin kendisi olma kesinliği) mertebesine işaret buyrulur.

Ya'nî, tecelliyât-ı ilmiyye-i ilâhiyyenin gönle sığmasından dolayı akıl, "Gönül o suver-i ilmiyye ile midir, yoksa gönül o suver-i ilmiyyenin kendisi midir?" diye sakit ve şaşkın bir hâlde kaldı. "Gönül onunla mıdır?" ta'bîri ile "ayne'l-yakîn" mertebesine; ve "Ost dil" ta'bîriyle de "hakka'l-yakîn" mertebesine işâret buyrulur.

3531. Her bir nakşın aksi, hem adedli, hem adedsiz olan kalbin gayrine, ebede kadar parlamaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3531. Her bir nakşın yansıması, hem sayılı hem de sayısız olan kalbin dışına, sonsuza dek parlamaz.

İlahi ilimde bulunan sabit hakikatlerin (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) yansıması, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kalbinden başkasına asla yansımaz; ve insân-ı kâmilin kalbi şekil itibarıyla, kesret (çokluk) âleminde sayılanlar arasındadır ve mana itibarıyla vahdet (birlik) âleminde sayılanlar arasından dışarıdadır.

İlm-i ilâhîde olan a'yân-ı sâbitenin aksi, insân-ı kâmilin kalbinden başkasına aslâ in'ikâs etmez; ve insân-ı kâmilin kalbi sûret i'tibariyle, âlem-i keserâtda ma'dûdât arasındadır ve ma'nâ i'tibariyle âlem-i vahdetde ma'dûdât arasından hâriçtir.

3532. Ebede kadar ona gelen her yeni nakış, onda bir hicabsız görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3532. Ebede kadar ona gelen her yeni nakış, onda bir perdesiz görünür.

İlâhî ilmin suretlerinin sonu yoktur; bu sebeple bu mertebeden insân-ı kâmilin kalbine yansıyan her yeni nakış, o kalpte apaçık ve perdesiz görünür. Evliyanın seçkinleri (havâss-ı evliyâ), bu müşahede ile, oluş âleminin (suver-i kevniyye) geçmiş ve sonsuza dek gelecek olaylarına vâkıf olurlar.

İlm-i ilâhî sûretlerinin nihâyeti yoktur; binâenaleyh bu mertebeden insân-ı kâmilin kalbine mün'akis olan her yeni nakış, o kalbde apaçık ve hicâbsız görünür. Havâss-ı evliyâ, bu müşâhede ile, suver-i kevniyyenin geçmiş ve ebede kadar gelecek hâdisâtına muttali' olurlar.

3533. Ehl-i saykal, koku ve renkten kurtulmuşlardır; her bir demi bila-teemmül güzellik görürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3533. Cilâ ehli, koku ve renkten kurtulmuşlardır; her bir anı düşünmeksizin güzellik olarak görürler.

Kalplerinin aynasına cilâ vermiş olan evliyanın seçkinleri (havâss-ı evliyâ), sûret âleminde gördükleri kokulara ve renklere göre hüküm vermezler; çünkü onlar her bir rahmanî nefesi düşünmeksizin güzellik olarak görürler; çünkü sûret âlemi, bölünmez her bir anda kahrî tecelli (Allah'ın celâl sıfatıyla tecellisi) ile yok olur ve lutfî tecelli (Allah'ın cemâl sıfatıyla tecellisi) ile var olur; ve bu var etme ve yok etme, kesintisiz gelen rahmanî nefes ile olur. Ve rahmanî nefesin ardı ardına gelmesi o kadar süratle gerçekleşir ki, duyusal bakış benzerlerin yenilenmesinin farkında olamaz. Nasıl ki bu konudaki açıklamalar 2066 numaralı beyitte geçti. Saf olan kalpleriyle hakikate bakan evliyanın seçkinleri, ilahî tecellilerin her andaki güzelliğini, düşünme ve tefekkür ile değil, zevk ve hâl (manevî yaşantı) yoluyla müşahede ederler ve müşahedelerinden bilirler.

Kalblerinin âyînesine cilâ vermiş olan havâss-ı evliyâ, âlem-i sûrette gör-dükleri kokulara ve renklere nazaran hükm etmezler; zîrâ onlar her bir ne-fes-i rahmânîyi bila-teemmül güzellik görürler; zîrâ âlem-i sûret her ân-ı gayr-i münkasimde tecellî-i kahrî ile ma'dûm ve tecellî-i lutfi ile mevcûd olur; ve bu îcâd ve i'dâm lâ-yenkatı' vârid olan nefes-i rahmânî ile olur. Ve nefes-i rahmânînin tevâlîsi o kadar sür'atle vâki' olur ki, nazar-ı hissî teced-düd-i emsâlin farkında olamaz. Nitekim bu bâbdaki îzâhât 2066 numaralı beyitte geçti. Sâf olan kalbleriyle hakîkate nâzır olan havâss-ı evliyâ, tecel-liyât-ı ilâhiyyenin her andaki güzelliğini, teemmül ve tefekkür ile değil, zev-kan ve hâlen müşâhede ederler ve müşâhedelerinden bilirler.

3534. İlmin nakşını ve kışrını bıraktılar; ayne'l-yakîn bayrağını kaldırdılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3534. İlmin nakşını ve kabuğunu bıraktılar; ayne'l-yakîn (gözle görme kesinliği) bayrağını kaldırdılar.

Onların ilmi, beşerî duyular yoluyla, akla dayalı kıyaslamalarla vehim ve hayâl mertebesinde elde edilen ilim değildir. Çünkü bu ilim nakış ve kabuk mesabesindedir. O evliyanın seçkinlerinin ilmi, kalplerinin aynasına yansıyan ve akseden ilâhî ilimlerdir; ve o ilimleri kalplerinde yakîn gözü ile görürler.

Onların ilmi, havâss-i beşeriyye yolundan, kıyâsât-ı akliyye ile merte-be-i vehim ve hayâlde hâsıl olan ilim değildir. Zîrâ bu ilim nakış ve kabuk mesâbesindedir. O havâss-ı evliyânın ilmi âyîne-i kalblerine muntabı' ve mün'akis olan ulûm-ı rabbâniyyedir; ve o ulûmu kalblerinde yakîn gözü ile görürler.

3535. Fikir gitti ve rûşenîlık buldular; nahri ve aşinalığın bahrini buldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3535. Fikir gitti ve aydınlık buldular; boğazlamayı ve aşinalığın denizini buldular.

O insân-ı kâmillerden Hakk'ın birliği hicabı olan fikir gitti; hakikat güneşi ortaya çıktı, aydınlık buldular; göğsü ve yüzmenin denizini buldular. "Nahr" boğazlamak ve namazda sağ eli sol el üzerine koymak ve göğüs anlamlarına gelir; burada göğüs anlamı uygun olur. Yani o insân-ı kâmiller hem göğsü hem de hakikat denizini bulup, enine boyuna yüzdüler. Bazı nüshalarda "nahr" yerine "nehir" geçmektedir. Bu durumda anlam, yüzmenin nehrini ve denizini buldular demek olur.

O kâmillerden vahdet-i Hakk'ın hicabı olan fikir gitti; hakikat güneşi çık-tı, aydınlık buldular; sadrı ve yüzmenin denizini buldular. "Nahr" boğazla-mak ve namazda sağ eli sol el üzerine koymak ve sadır ma'nâlarına gelir; bu-rada sadır ma'nâsı münasib olur. Ya'nî o kâmiller hem sadrı ve hem deryâ-yı hakikati bulup, enine boyuna yüzdüler. Ba'zı nüshalarda “nahr" yerine "nehir" vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ, yüzmenin nehrini ve bahrini buldular de-mek olur.

3536. Ölüm ki hep ondan korkarlar; bu tâife ona rîş-hand ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3536. Ölüm ki hep ondan korkarlar; bu topluluk ona alaycı bir şekilde gülerler.

"Rîş-hand" alay ederek gülmek anlamındadır. Yani bu topluluk, herkesin korktuğu ölüme karşı alaycı bir şekilde gülerler.

"Rîş-hand" istihzâ ile gülmek ma'nâsınadır. Ya'nî bu tâife herkesin kork- tuğu ölüme karşı müstehziyâne gülerler.

3537. Kimse onların gönlü üzerine zafer bulmaz; zarar güher üzerine değil, sadef üzerine gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3537. Kimse onların gönlü üzerine zafer bulmaz; zarar güher üzerine değil, sadef üzerine gelir.

Yani o kâmillerin (olgun insanların) gönüllerinin saflığını kimse bozamaz; eğer dünya zalimlerinden birisi onlara zarar vermeye yönelirse, o zararı ancak onların sadef gibi olan cisimlerine yapabilir; yoksa sadef içindeki inciye benzeyen gönüllerine değil.

Ya'nî o kâmillerin gönüllerinin safvetini kimse bozamaz; eğer zaleme-i dünyâdan birisi onlara zarar îkāına müteveccih olursa, o zararı ancak onla- rın sadef gibi olan cisimlerine yapabilir; yoksa sadef içindeki inciye benzeyen gönüllerine değil.

3538. Vâkıa nahvi ve fıkhı terk ettiler; fakat mahvı ve fakrı kaldırdılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3538. O kâmiller nahiv ve fıkıh ilimlerini terk ettiler; fakat mahvı ve fakrı kaldırdılar.

O kâmiller nahiv ve fıkıh ilimleriyle meşgul olmayı terk ettiler; fakat Hakk'ın varlığında kendi benliklerini yok etme ilmini ve bütün hareket ve duruşlarda Hakk'a muhtaç olma ilmini seçtiler.

O kâmiller nahiv ve fıkıh ilimleriyle meşgûliyeti terk ettiler; fakat vücûd-ı Hak'da kendi enâniyetlerini mahv etmek ilmini ve bilcümle harekât ve seke- nâtda Hakk'a iftikār ilmini ihtiyâr ettiler.

3539. Nihayet sekiz cennetin nakışları parlamıştır; onların gönüllerinin levhi- ni kabul edici bulmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3539. Sonunda sekiz cennetin nakışları parlamıştır; onların gönüllerinin levhasını kabul edici bulmuştur.

Yani, elde ettikleri yokluk ve fakirlik (tasavvufî bir makam) sonucunda gönüllerine sekiz cennetin nakışları yansıdı; ve sekiz cennet, yansımak üzere onların gönüllerinin levhasını kabul eder bir halde buldu.

Ya'nî, tahsil ettikleri mahv u fakr neticesinde gönüllerine sekiz cennetin nakışları in'ikâs etti; ve sekiz cennet aksetmek üzere onların gönuilerinin lev- hini kabûl eder bir halde buldu.

3540. Arşdan ve kürsîden ve haladan çok yüksektirler; Hakk'ın mak'ad-1 [3499] sıdkının sakinleridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3540. Arş'tan, Kürsî'den ve boşluktan çok yüksektirler; Hakk'ın doğruluk makamının sakinleridir.

İnsân-ı kâmillerin makamı mekânsal değildir; onların makamı, şekil âleminin ve hatta esîrî alan olan boşluk âleminin üzerindedir. Onlar, Kamer Sûresi'nde geçen "ان المتقين في جنات ونهر في مقعد صدق عند مليك مقتدر" (Kamer, 54/54,55) [Takva sahipleri cennetler, genişlikler içindedirler, doğruluk makamındadırlar, kudretli bir padişahın yanındadırlar] ayet-i kerimesinde beyan buyrulduğu üzere, muktedir, mutasarrıf olan Hakk'ın katında, doğruluk makamında sakinlerdir.

Bu kıssa, şu hadis-i şerifin içeriğidir: قال النبي صلى الله عليه و سلم الحارثة يا حارثة كيف اصبحت قال اصبحت مؤمنا حقا قال لكل شئ حقيقة فما حقيقة ايمانك يا حارثة فاجاب و قال عزلت نفسى عن الدنيا فاستوى عندى حجرها و مدرها و ذهبها و فضتها واظمأت نهارى واسهرت لیلی و کانی انظر الى عرش ربی بارزا وانظر الى اهل الجنة يتزاورون فيها و اهل النار يتعاوون قال النبي صلى الله عليه و سلم اصبت فالزم Yani "(S.a.v.) Hz. Zeyd b. Harise'ye "Ey Harise, nasıl sabahladın?" buyurdular. O da cevaben "Gerçekten mümin olarak sabahladım" dedi. Buyurdular ki: "Her şeyin bir hakikati vardır; şimdi senin imanının hakikati nedir ey Harise?" Hz. Zeyd dedi ki: "Nefsimi dünyadan uzaklaştırdım, benim için taşı ve kerpici ve altını ve gümüşü eşit oldu. Ve gündüz susuz ve gece uykusuz oldum ve sanki Rabb'imin Arş'ına açıkça bakıyorum ve cennet ehline bakıyorum ki, orada birbirlerini ziyaret ederler; ve cehennem ehline bakıyorum ki, birbirlerine havlarlar." Nebi (s.a.v.) buyurdular ki: "Doğru söyledin, sus, ifşa etme!" Bu hadis-i şerifin bazı lafızlarında farklı rivayetler vardır; hepsi aynı anlamı ifade eder. Zeyd b. Harise (r.a.) Peygamber Efendimiz'in evlatlığıdır.

Kâmillerin makāmı mekânî değildir; onların makāmı, âlem-i sûretin ve hattâ sâha-i esîriyye olan, âlem-i halânın fevkındedir. Onlar sûre-i Ka- mer'de vaki' ان المتقين في جنات ونهر في مقعد صدق عند مليك مقتدر (Kamer, 54/54,55) [Takva sahibleri cennetler, genişlikler içindedirler, doğruluk makāmında- dırlar, kudretli bir pâdişâhın yanındadırlar] âyet-i kerîmesinde beyân buy- rulduğu üzere muktedir, mutasarrıf olan Hakk'ın indinde, makām-ı sıdkda sâkindirler.

Bu kıssa, şu hadis-i şerîfin mazmûnudur: قال النبي صلى الله عليه و سلم الحارثة يا حارثة كيف اصبحت قال اصبحت مؤمنا حقا قال لكل شئ حقيقة فما حقيقة ايمانك يا حارثة فاجاب و قال عزلت نفسى عن الدنيا فاستوى عندى حجرها و مدرها و ذهبها و فضتها واظمأت نهارى واسهرت لیلی و کانی انظر الى عرش ربی بارزا وانظر الى اهل الجنة يتزاورون فيها و اهل النار يتعاوون قال النبي صلى الله عليه و سلم اصبت فالزم Ya'nî “(S.a.v.) Hz. Zeyd b. Hârise'ye "Yâ Hârise, nasıl sabahladın?" buyurdular. O da cevâben "Hakk'an mü'min olarak sabahladım" dedi. Buyurdular ki: "Her bir şeyin bir hakîkatı vardır; imdi senin îmânının hakîkatı nedir yâ Hârise?" Hz. Zeyd dedi ki: "Nefsimi dünyâdan uzaklaştırdım, indimde taşı ve kerpici ve altını ve gümüşü müsâvî oldu. Ve gündüz susuz ve gece uykusuz oldum ve ke-ennehû açıktan açığa Rabb'imin arşına nazar ediyorum ve ehl-i cennete nazar ediyorum ki, orada birbirlerini ziyaret ederler; ve ehl-i cehenneme nazar ediyorum ki, birbirlerine havlarlar." Nebî (s.a.v.) buyurdular ki: "Doğru söyledin, sus fâş etme!" Bu hadîs-i şerîfin ba'zı lafızlarında muhtelif rivâyetler vardır; hepsi aynı ma'nâyı müfiddir. Zeyd b. Hârise (r.a.) Server-i Enbiyâ Efendimiz'in evlatlığıdır.

## Peygamber (a.s.)ın Zeyd'e "Bugün nasılsın ve nasıl kalktın?" diye sorması ve onun "Yâ Resûlallah hakkan mü'min olarak sabahladım" diye cevab vermesi

3541. Peygamber bir sabah Zeyd'e buyurdu ki: Ey safâlı olan arkadaş, nasıl sabahladın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3541. Peygamber bir sabah Zeyd'e buyurdu ki: Ey safâlı olan arkadaş, nasıl sabahladın?

3542. Mü'min bir kul olarak, dedi. Tekrar ona buyurdular ki: Eğer açıldı ise, îmân bağından nişan hani?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3542. Mü'min bir kul olarak, dedi. Tekrar ona buyurdular ki: Eğer açıldı ise, iman bağından nişan hani?

Eğer imanda ayne'l-yakîn (gözle görme kesinliği) mertebesine ulaştın ise, bu imanın alameti nedir?

Eğer îmanda ayne'l-yakîn mertebesine vâsıl oldun ise, bu îmânın alâmeti nedir?

3543. (Zeyd) dedi: Ben günlerce susuz olmuşum; gece aşktan ve harâretlerden uyumamışım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3543. (Zeyd) dedi: Ben günlerce susuz kalmışım; gece aşktan ve hararetlerden uyumamışım.

Yani, gündüzleri oruçlu ve geceleri de ibadetle ayakta durmuşum, dedi.

Ya'nî, gündüzleri sâim ve geceleri dahi ibâdetle kāim olmuşum, dedi.

3544. Nihayet gündüzden ve geceden öyle geçtim ki, mızrağın ucu kalkandan geçer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3544. Nihayet gündüzden ve geceden öyle geçtim ki, mızrağın ucu kalkandan geçer.

Yani mızrağın ucu kalkandan nasıl geçerse, ben de geceden ve gündüzden öyle geçtim.

Ya'nî mızrağın ucu kalkandan nasıl geçerse, ben de geceden ve gündüzden öyle geçtim.

3545. Öyle ki o tarafdan bütün milletler birdir; yüz binlerce yıl ve bir saat birdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3545. Öyle ki o taraftan bütün milletler birdir; yüz binlerce yıl ve bir saat birdir.

Yani beşerî kayıtlamalardan kurtuldum ve mutlaklık âlemine ve birlik mertebesine ulaştım; ve bu mertebeden bakılırsa, bütün milletler, yani taayyünlerin (belirginleşmelerin) çoklukları hep birdir; ve o mertebede zaman ve mekân kayıtları yoktur. Bu sebeple taayyünler âleminin yüz binlercesi ile bir saati orada hep birdir; çünkü bunların hepsi itibârîdir (varsayımsaldır).

Ya'nî kuyûd-ı beşeriyyeden kurtuldum ve âlem-i ıtlâka ve mertebe-i vahdete vâsıl oldum; ve bu mertebeden nazar olunursa, bütün milletler, ya'nî keserât-ı taayyünât hep müttehiddir; ve o mertebede zaman ve mekân kayıtları yoktur. Binâenaleyh âlem-i taayyünâtın yüz binlercesi ile bir sâati orada hep birdir; zîrâ bunların cümlesi i'tibârîdir.

3546. Ezelin ve ebedin ittihadı vardır. İftikād cihetinden akıl için o tarafa yolun yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3546. Ezelin ve ebedin birleşmesi vardır. İhtiyaç duyma yönünden akıl için o tarafa yolun yoktur.

Yani o birlik mertebesinde, ezel ile ebed birleşmiştir. Bu mertebeye yaklaştığında, akıl kendisini kaybetmesi yönünden, aklın bu anlama yolu yoktur; ve akıl bu mertebeye adım atmaktan acizdir. Çünkü bu mertebe, Hakk'ın Zât'ının birliği ve taayyünlerinin (belirginleşmelerinin) çokluğunun yok olması demektir; akıl ise çokluk âlemindendir. Taayyünlerin çokluğu yok olunca, bu arada akıl da yok olur. Yukarıda zikredilen hadiste gerçi Hz. Zeyd'in bu ifadeleri yoktur; fakat Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ), kendilerinin dahi ulaştığı o mertebenin hallerini Hz. Zeyd'in dilinden ayrıntılı olarak açıklarlar.

Ya'nî o mertebe-i vahdette, ezel ile ebed birleşmiştir. Bu mertebeye takarrüb edince, akıl kendisini gâib etmesi cihetinden, aklın bu ma'nâya yolu yoktur; ve akıl bu mertebeye adım atmaktan âcizdir. Zîrâ bu mertebe Zât-ı Hakk'ın vahdeti ve kesret-i taayyünâtının fenâsı demektir; akıl ise âlem-i keserâttandır. Keserât-ı taayyünât fânî olunca, bu meyanda akıl da fânî olur. Yukarıda zikr olunan hadîsde gerçi Hz. Zeyd'in bu ifadeleri yoktur; fakat Cenâb-ı Pîr, kendilerinin dahi vâsıl olduğu o mertebenin ahvâlini Hz. Zeyd'in lisânından tafsil buyururlar.

3547. (Resûl-i Ekrem) buyurdu ki: Bu yoldan azık getirdin ise, bu diyârın akıllarının anlayışına layık olarak getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3547. Resûl-i Ekrem buyurdu ki: Bu yoldan azık getirdin ise, bu diyarın akıllarının anlayışına layık olarak getir!

Yani Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Hz. Zeyd'in sözlerine cevaben "Eğer bu vahdet (birlik) yolundan hakikatler ve marifetler (Allah bilgisi) azıklarını getirdin ise, bu suret âlemi (maddi dünya) ehlinin akılları erebilecek tabirler ve sözlerle beyan et!" buyurdular. Çünkü öncesizlik ile sonsuzluğun birleşmesine ve yüz binlerce sene ile bir saatin bir olmasına, suret âlemi ehlinin akılları ermez.

Ya'nî (S.a.v.) Efendimiz, Hz. Zeyd'in sözlerine cevâben "Eğer bu vahdet yolundan hakāyık ve maârif azıklarını getirdin ise, bu âlem-i sûret ehlinin akılları erebilecek ta'bîrât ve elfâz ile beyân et!" buyurdular. Zîrâ ezel ile ebedin birleşmesine ve yüz binlerce sene ile bir sâatin bir olmasına, âlem-i sûret ehlinin akılları ermez.

3548. (Zeyd) dedi: Halaik gökyüzünü nasıl görürlerse, ben de arşiler ile arşı görüyorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3548. (Zeyd) dedi: Halk gökyüzünü nasıl görürse, ben de arş sakinleriyle arşı öyle görüyorum.

Peygamber Efendimiz hazretlerinin uyarıları üzerine, Hz. Zeyd, âlem halkının anlayabileceği ifadelerle söze başlayıp buyurdu ki: Ben yüce arşın sakinleriyle beraber, âlem halkının gökyüzünü apaçık gördükleri gibi arşı görüyorum.

Risâlet-penâh Efendimiz hazretlerinin ihtârları üzerine, Hz. Zeyd, ehl-i âlemin anlıyabilecekleri ta'bîrât ile söze şürü' edip buyurdu ki: Ben arş-ı a'lâ-yı arşın sakinleriyle beraber, âlem halkının gökyüzünü apaçık gördükleri gibi görüyorum.

3549. Sekiz cennet ve yedi cehennem benim önümde, putperestin önündeki put gibi aşikardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3549. Sekiz cennet ve yedi cehennem benim önümde, putperestin önündeki put gibi apaçıktır.

3550. Ben değirmende buğdayı arpadan anladığım gibi, halkı birer birer tanırım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3550. Ben değirmende buğdayı arpadan anladığım gibi, halkı tek tek tanırım.

3551. Öyle ki, cennetlik kimdir ve yabancı kimdir, benim önümde yılan ve balık gibi zahirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3551. Öyle ki, cennetlik kimdir ve yabancı kimdir, benim önümde yılan ve balık gibi görünür.

3552. Bu zamanda, yevm-i kıyamette yüzlerin beyaz ve kara olması bu gürûha zahir olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3552. Bu zamanda, kıyamet gününde yüzlerin beyaz ve kara olması bu zümreye açıkça görünmüştür.

Yani Âl-i İmrân suresinde geçen "O günde yüzler vardır ki, beyazdır; ve yüzler vardır ki karadır" (Âl-i İmrân, 3/106) ayet-i kerimesinin sırrı olan bu vahdet mertebesine ulaşan insân-ı kâmil'lere açıkça görünmüştür.

Ya'nî sûre-i Âl-i İmran'da يوم تبيض وجوه و تسود وجوه (Al-i İmrân, 3/106) ya'nî "O günde yüzler vardır ki, beyazdır; ve yüzler vardır ki karadır" âyet-i kerîmesinin sırrı olan bu mertebe-i vahdete vâsıl olan kâmillere zâhir olmuştur.

3553. Bundan evvel her ne kadar pür-ayıb olan cân var idi, rahimde idi ve halaikden gaib idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3553. Bundan önce ne kadar kusurlu can var idiyse, rahimde idi ve yaratılmışlardan gizli idi.

Yani, cisimler âlemine bağlanmadan önce henüz ana rahminde olup halleri dünya ehlinin gözünden gizli olan ne kadar ayıplı ve kusurlu ruhlar, yani eşkıya ruhları var idiyse, vahdet mertebesine ulaşan insân-ı kâmiller'e bu dünyada iken açığa çıkmıştır; çünkü bu zatlara, o mertebede sabit hakikatler açığa çıkar.

Ya'nî âlem-i ecsâda taalluktan evvel henüz ana rahminde olup ahvâli, ehl-i dünyâ nazarından gâib olan ne kadar ayıblı ve kusûrlu ervâh, ya'nî ervâh-ı eşkıyâ var idiyse, mertebe-i vahdete vâsıl olan kâmillere bu dünyâda iken mekşûf olmuştur; zîrâ bu zevâta, o mertebede a'yân-ı sâbite münkeşif olur.

3554. Şakî olan kimse, anasının karnında şakî oldu; onların hali cismin hey'etlerinden tanılır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3554. Şakî olan kişi, annesinin karnında şakî oldu; onların hâli cismin yapılarından tanınır.

3555. Cisim, ana gibi cân çocuğuna gebedir. Ölüm, doğum ağrısı ve sarsıntısıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3555. Cisim, ana gibi can çocuğuna gebedir. Ölüm, doğum ağrısı ve sarsıntısıdır.

3556. Geçmiş olan canların hepsi, acaba o mesrûr olan can ne türlü doğar diye muntazırdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3556. Geçmiş olan canların hepsi, acaba o mesrur olan can ne türlü doğar diye beklemektedir.

"Batır" sıfat-ı müşebbehedir (benzetme sıfatı), gafil anlamına gelir. Gafletten pek ziyade mesrur (sevinçli) olan kimse anlamına gelen "batar" kelimesinden türemiştir. Yani, cisimler âleminden, daha önce ölümle berzah âlemine (kabir hayatı) intikal etmiş olan ruhlar, ölüm hâliyle cisimden alakasını kesmek üzere bulunan bir ruh hakkında, acaba dünya hayatında gafletle sevinçli yaşayan bu ruh, bu âleme ne türlü doğacaktır; yani kara yüzlü mü, yoksa beyaz yüzlü mü? Nurani mi, zulmani mi? Said (mutlu) mi, şaki (bedbaht) midir diyerek beklerler.

“Batır” sıfat-ı müşebbehedir, gâfil ma'nâsına gelir. Gafletten pek ziyâde mesrûr olan kimse ma'nâsına gelen “batar”dan müştakdır. Ya'nî, âlem-i cisimden, evvelce âlem-i berzaha mevt ile intikal etmiş olan rûhlar, mevt-i hâli ile cisimden alâkasını kesmek üzere bulunan bir rûh hakkında, acabâ hayât-ı dünyeviyyede gafletle mesrûren yaşayan bu rûh, bu âleme ne türlü doğacaktır; ya'nî kara yüzlü mü, yoksa beyaz yüzlü mü? Nûrânî mi, zulmânî mi? Saîd mi, şakî midir diyerek beklerler.

3557. Zengîler, muhakkak o bizdendir derler. Rûmîler de, o çok yakışıklıdır derler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3557. Zenciler, muhakkak o bizdendir derler. Rumlar da, o çok yakışıklıdır derler.

"Zenciler"den kasıt, zulmanî (karanlık) olan eşkıya ruhlarıdır. "Rumlar"dan kasıt ise nuranî (aydınlık) olan mutlu ruhlardır. Yani, öleceği bekleyen geçmiş ruhlar, bu ruhun cinsi hakkında anlaşmazlık içindedirler.

“Zenciler”den murâd. zulmânî olan ervâh-ı eşkıyâdır. “Rûmîler”den murâd nûrânî olan ervâh-ı süadâdır. Ya'nî, öleceği bekleyen geçmiş rûhlar, bu rûhun cinsi hakkında ihtilaf içindedirler.

3558. Vaktaki vücud cân âlemine doğar, o hâlde beyaz ve kara ihtilafı kalmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3558. Varlık ruh âlemine doğduğu zaman, o hâlde beyaz ve kara ayrımı kalmaz.

Yani ruh, berzah âlemine (ölümden sonraki âlem) geçtiği zaman, daha önce geçen ruhların şekilleri ve farklılıkları ortadan kalkar.

Ya'nî rûh, âlem-i berzâha intikāl edince, evvelce geçen ervâhın şekilleri ve ihtilafları zâil olur.

3559. Eğer zenci olursa, onu zenciler götürür; rûmu da aradan rûmî götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3559. Eğer zenci olursa, onu zenciler götürür; Rum'u da aradan Rumî götürür.

"Zenciler"den kasıt, şakî ruhlardır (kötü kişilerin ruhları); "Rumîler"den kasıt ise saadetli ruhlardır (iyi kişilerin ruhları). Yani ölüm hâliyle bedenden ayrılan ruhu, kendi cinsinden olan ruhlar karşılarlar ve onu alıp kendi karargâhlarına götürürler. "Ruhlar"dan kasıt, iki sınıf insan ruhu olduğu gibi, iki sınıf melek de olabilir; çünkü melekler de iki çeşittir: Birisi rahmet melekleri, diğeri azap melekleridir. Nitekim, إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ المَلائِكَةُ اَلا تَخَافُوا وَ لا تَحْزَنُوا وَ أَبشروا بالجَنَّةِ الَّتِي كنتم توعدون (Fussilet, 41/30) yani "Bizim Rabb'imiz Allah Teâlâ'dır dedikten sonra, sebat edenlere, korkmayınız ve mahzun olmayınız ve vaat olunduğunuz cennet ile müjdelendiniz, diyerek melekler inerler" ayet-i kerimesi rahmet meleklerinin karşılamasına delildir.

"Zenciler"den murâd, ervâh-ı eşkıyâ, “Rûmîler”den murâd ervâh-ı süadâ-dır. Ya'nî mevt hâli ile cesedden infikâk eden rûhu, kendi cinsinden olan rûh-lar istikbâl ederler ve onu alıp kendi karârgâhlarına götürürler. “Rûhlar”dan murâd, iki sınıf ervâh-ı insâniyye olduğu gibi, iki sınıf melâike de olabilir; zî-râ melâike de iki nevi'dir: Birisi melâike-i rahmet, diğeri melâike-i azâbdır. Ni-tekim إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ المَلائِكَةُ اَلا تَخَافُوا وَ لا تَحْزَنُوا وَ أَبشروا بالجَنَّةِ الَّتِي كنتم توعدون (Fussilet, 41/30) ya'nî “Bizim Rabb'imiz Allah Teâlâ'dır dedikten sonra, sebât edenlere, korkmayınız ve mahzûn olmayınız ve va'd olunduğu-nuz cennet ile müjdelendiniz, diyerek melâike tenezzül ederler" âyet-i kerî-mesi melâike-i rahmetin istikbâline delildir.

3560. O doğmadıkça âlemin müşkilatıdır; doğmamışı anlayan azdır. [3519]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3560. O doğmadıkça âlemin müşkilatıdır; doğmamışı anlayan azdır. [3519]

Yani henüz doğmamış olan çocuğun hâlini ve özelliklerini kimse bilmez. Çünkü doğmamış olan çocuğun hâlini ve şanını anlayan azdır. Henüz şekil âlemine gelmemiş olanların hakikatlerine ve sabit hakikatlerine muttali olan (bilgi sahibi olan) ancak evliyanın seçkinleridir; bunların sayısı da çok değildir.

Ya'nî henüz doğmamış olan çocuğun hâlini ve evsâfını kimse bilmez. Zî-râ doğmamış olan çocuğun hâl ve şânını anlayan azdır. Henüz âlem-i sûrete gelmemiş olanların hakāyıkına ve a'yân-ı sâbitelerine muttali' olan ancak havâss-ı evliyâdır; bunların adedi de mebzûl değildir.

3561. O meğer Allâh'ın nûruyla nazar ede ki, onun için postun içine yol ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3561. O ancak Allah'ın nuruyla bakabilir ki, onun için postun içine yol olsun.

Yani henüz doğmamış olan çocuğun hâlini bilebilecek olan şerefli kişi, ancak Allah'ın nuruyla bakan bir kimse olabilir, çünkü onun kalp gözü için suretlerin içlerine ve anlamlarına nüfuz eden bir bakış vardır.

Ya'nî henüz doğmamış olan çocuğun hâlini bilebilecek olan zât-ı şerîf, meğer ki Allah'ın nûruyla nazar eden bir kimse olsa, zîrâ onun çeşm-i kalbi için sûretlerin içlerine ve ma'nâlarına nüfûz-ı nazar vardır.

3562. Nutfe suyunun aslı beyazdır ve latifdir; lakin Rûmî ve Habeş'in canının aksi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3562. Nutfe suyunun aslı beyazdır ve latiftir; ancak Rum ve Habeş'in canının aksidir.

3563. Ahsen-i takvîme renk verir; o yarısını esfele kadar götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3563. Ahsen-i takvîme (en güzel biçime) renk verir; o yarısını esfele (aşağıların aşağısına) kadar götürür.

İnsan vücudunun aslı olan nutfe (döl suyu) suyunun rengi beyazdır ve latîftir (ince, şeffaf); fakat o nutfe suretine saîdin (mutlu olanın) ve şakînin (bedbaht olanın) ruhlarının yansıması, o nutfenin dönüşümleri sonucunda, ahsen-i takvîm üzere (en güzel biçimde) oluşan insan suretine birtakım haller ve vasıflar verir. İşte bu yansıma, insanların bir kısmını, yani bedbahtlar zümresine dahil olanları, tabiatın aşağıların aşağısına kadar götürür. Ebû Zer hazretlerinden rivayet edilen hadis-i şerifte şöyle buyrulur: ان الله تعالى خلق آدم فضرب بيمينه على يمينه فاخرج ذرية بيضاء كالفضة فضرب بيسراه على اليسرى فاخرج ذرية كالحميمة ثم قال هؤلاء في الجنة لا ابالى و هؤلاء في النار و لا ابالى yani “Muhakkak Yüce Allah Adem'i yarattı. Sağ eli ile onun sağına vurdu; gümüş gibi beyaz zürriyet (nesil) çıktı; ve sol eliyle soluna vurdu; kömür gibi zürriyet çıktı. Sonra buyurdu: İşte bunlar cennettedir, benim için bir sakıncası yoktur; ve bunlar da ateşte (cehennemde)dir ve benim için bir sakıncası yoktur.” "Sağ el"den kasıt, cemâl (güzellik) kudretinin elidir; ve "sol el"den kasıt, celâl (ululuk) kudretinin elidir. Bu sebeple mutlu olanlar cemâl isimlerinin tecelligâhı ve bedbahtlar da celâl isimlerinin tecelligâhıdır.

Vücûd-ı beşerin aslı olan nutfe suyunun rengi beyazdır ve latîftir; fakat o nutfe sûretine saîdin ve şakînin rûhlarının aksi, o nutfenin istihâlât neticesinde, ahsen-i takvîm üzere tekevvün eden sûret-i beşere birtakım haller ve vasıflar verir. İşte bu akis, beşerin bir kısmını, ya'nî zümre-i eşkıyâda dâhil olanları esfel-i sâfilîn-i tabîata kadar götürür. Ebû Zer hazretlerinden mervî olan hadis-i şerîfde ان الله تعالى خلق آدم فضرب بيمينه على يمينه فاخرج ذرية بيضاء كالفضة فضرب بيسراه على اليسرى فاخرج ذرية كالحميمة ثم قال هؤلاء في الجنة لا ابالى و هؤلاء في النار و لا ابالى ya'nî “Muhakkak Allah Teâlâ Adem'i yarattı. Sağ eli ile onun sağına vurdu; gümüş gibi beyaz zürriyyet çıktı; ve sol eliyle soluna vurdu; kömür gibi zürriyyet çıktı. Sonra buyurdu: İşte bunlar cennettedir, pervâm yoktur; ve bunlar da nârdadır ve benim pervâm yoktur” buyrulur. "Sağ el"den murâd, yed-i kudret-i cemâl; ve "sol el"den murâd, yed-i kudret-i celâldir. Binâenaleyh süadâ mazhar-ı esmâ-i cemâliyye ve eşkıyâ, mazhar-ı esmâ-i celâliyyedir.

3564. Bu sözün nihayeti yoktur; kârvan katarından kalmamamız için, tekrar sür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3564. Bu sözün sonu yoktur; kervan katarından geri kalmamamız için, tekrar sür!

Bu mutlu ve mutsuz sözleri kader sırrına ait olup, bu husustaki hakikatlerin sonu yoktur. Anlam kervanının katarından geri kalmamak için Hz. Zeyd'in kıssasına dön!

Bu saîd ve şakî sözleri sırr-ı kadere âid olup, bu husûstaki hakāyıkın nihâyeti yoktur. Ma'nâ kârvânının katarından geri kalmamak için Hz. Zeyd'in kıssasına rücû' et!

3565. Yevm-i kıyamette yüzler vardır ki, beyaz ve karadır; o gürüh Türk ve Hindû zâhir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3565. Kıyamet gününde yüzler vardır ki, beyaz ve karadır; o topluluk Türk ve Hintli olarak ortaya çıkar.

Yani kıyamet gününde farklı milletlere mensup olan beyaz ve kara yüzlüler açıkça görünürler.

Ya'nî yevm-i kıyâmette muhtelif milletlere mensûb olan beyaz ve kara yüzlüler âşikâr olurlar.

3566. Sen saman çöpü müsün, yâhud ki dağ mısın? Hindû musun, yoksa Türk müsün? Her taife önünde zâhir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3566. Sen saman çöpü müsün, yoksa dağ mısın? Hintli misin, yoksa Türk müsün? Her topluluk senin önünde belirir.

"Hintli"den kasıt eşkıya ve "Türk"ten kasıt bahtiyarlardır. Benzerlik yönü, onların görünen renkleridir.

"Hindû"dan murâd eşkıyâ ve “Türk”den murâd süadâdır. Vech-i şebeh reng-i zâhirleridir.

3567. Rahimde Hind ve Türk belli olmaz; vaktaki doğar, onu zayıf ve kavî görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3567. Rahimde Hintli ve Türk belli olmaz; doğduğu zaman onu zayıf ve güçlü görür.

Ana rahminde iken çocuk beyaz mıdır ve esmer midir belli olmaz; doğduğu zaman zayıf olanlar ile güçlü olanlar, dış görünüş âleminde apaçık görürler. "Zayıf"tan kasıt, dış gözü açık ve iç gözü kapalı olanlardır; ve "güçlü"den kasıt, dış ve iç gözleri açık olan yüce evliyalardır.

Ana rahminde iken çocuk beyaz mıdır ve esmer midir belli olmaz; doğduğu vakit zayıf olanlar ile kavî olanlar, âlem-i sûrette apaçık görürler. "Zayıf"dan murâd, zâhir gözü açık ve bâtın gözü kapalı olanlar; ve “kavî"den murâd, zâhir ve bâtın gözleri açık olan evliyâ-yı kiramdır.

## Resûl (s.a.v.)e, Zeyd (r.a.)ın "Ahvâl-i halk bana âşikârdır ve mestûr değildir" diye cevab vermesi

3568. Ben kıyamet günü gibi, erkekten ve kadından cümleyi apaçık, zâhiren görüyorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3568. Ben kıyamet günü gibi, erkekten ve kadından tümünü apaçık, görünen bir şekilde görüyorum.

3569. Agah ol, söyliyeyim mi, yahud nefes bağlıyayım mı? Mustafâ ona dudak ısırdı ki, yetişir, demektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3569. Agah ol, söyleyeyim mi, yahut nefesimi tutayım mı? Mustafa ona dudak ısırdı ki, yeter, demektir.

Hz. Zeyd, büyük bir cezbe (ilahi aşk ve vecd hali) içinde, Efendimiz'e (s.a.v.) hitaben: "Ey Allah'ın Resulü, ben kıyamet gününde olduğu gibi, kadınlar ve erkekler ne halde ise onları aynen apaçık görüyorum; bunları açıktan açığa söyleyeyim mi, yoksa susayım mı?" dedi. Mustafa (s.a.v.) Efendimiz ona: "Sus, bu kadar yeterlidir!" demek olan dudaklarını ısırmakla işaret buyurdular.

Hz. Zeyd, azîm bir cezbe içinde, (S.a.v.) Efendimiz'e hitâben: “Yâ Resûlallâh, ben kıyâmet gününde olduğu gibi, kadınlar ve erkekler ne halde ise onları aynen apaçık görüyorum; bunları açıktan açığa söyliyeyim mi, yoksa susayım mı?" dedi. Mustafa (s.a.v.) Efendimiz ona: "Sus, bu kadar kâfidir!" demek olan dudaklarını ısırmakla işâret buyurdular.

3570. Yâ Resûlallah haşrın sırrını söyliyeyim; bugün âlemde neşri izhar ede- [3528] yim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3570. Ey Resûlallah, haşrin sırrını söyleyeyim; bugün âlemde yayılmasını ortaya koyayım.

Şerefli beyitte açıklanan haşir (yeniden diriliş), hem ruhanî hem de cismanî olan haşirlere aittir. Bu haşir meselesi hakkında filozoflar ve âlimler arasında çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. Kimisi bedenlerin haşrinin (haşr-ı ecsâd) gerçekleşeceğini söylerken, kimisi bedenlerin haşrini inkâr edip peygamberlerin sözlerinde zikredilen haşrin, ruhanî ve aklî haşir olduğunu; halka anlatmak için bedenlerin haşrine işaret eden cismanî azap ve sevap ifadeleriyle açıklandığını belirtmiştir. Bu sebeple bazıları, berzah âleminde (ölümden sonraki âlem) gayr-i mahsûs (duyularla algılanamayan) ve hayalî olan ruhların haşrine (haşr-ı ervâh) yormuşlardır; bazıları da tenasühe (ruh göçü) düşmüşlerdir. Gerçekten de insanın ölümüne kıyamet ve haşir denmesi doğrudur; fakat onların haşri, ruhanî haşre sınırlamaları bâtıldır ve gerçeğe aykırıdır. Tenasüh ehlinin zannı ise kesinlikle bâtıldır. İman ve irfan ehli her iki haşri de kabul ederler ve şeriat sahibinin sözünü tevil etmezler.

Beyt-i şerîfde beyân buyrulan haşir, hem rûhânî ve hem de cismânî olan haşirlere râci'dir. Bu haşir mes'elesi hakkında hükemâ ve ulemâ arasında muhtelif fikirler dermeyân olunmuştur. Kimi haşr-ı ecsâd vâki'dir der ve kimi haşr-ı ecsâdı inkâr edip kelâm-ı enbiyâda zikr olunan haşir, haşr-i rûhî ve aklîdir; tefhîm-i avâm için haşr-i ecsâma delâlet eden azâb ve sevâb-ı cismânî ibâreleriyle beyân olunmuştur. Binâenaleyh ba'zıları âlem-i berzahda gayr-i mahsüs ve hayâlî olan haşr-ı ervâha haml etmişlerdir; ve ba'zıları da tenâsühe düşmüşlerdir. Vâkıâ insanın ölümüne kıyâmet ve haşir denmesi doğrudur; fakat onların haşri, haşr-i rûhânîye hasr etmeleri bâtıldır ve hilâf-ı nefsü'l-emirdir. Ve ehl-i tenâsühün zu'mu ise bâtıl-ı muhakkakdır. Ehl-i îmân ve irfân her iki haşra da kāildirler ve kelâm-ı şâri'i te'vîl etmezler.

3571. Bırak beni, tâ ki perdeleri yırtayım; tâ ki gevherim bir güneş gibi parlasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3571. Bırak beni, tâ ki perdeleri yırtayım; tâ ki cevherim bir güneş gibi parlasın.

3572. Ta ki benden güneşe küsûf gelsin, tâ ki hurma ağacı ile söğüt ağacını göstereyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3572. Ta ki benden güneşe tutulma gelsin, tâ ki hurma ağacı ile söğüt ağacını göstereyim.

Yani, ey Resûlallah, bana izin ver ki, sırlar perdelerini yırtayım; benim güneş gibi olan hakikatim ve hüviyetim ortaya çıksın ve nihayet bu ortaya çıkıştan suret âleminin güneşine tutulma ve karanlık arız olsun. Meyveli hurma ağacı gibi olan sâlih kulları ve söğüt ağacı gibi meyvesiz olan fâsid kulları, birer birer ortaya çıkarayım.

Ya'nî, yâ Resûlallâh, bana müsâade buyur ki, esrâr perdelerini yırtayım; benim güneş gibi olan hakikatim ve hüviyyetim zâhir olsun ve nihâyet bu zuhûrdan âlem-i sûretin güneşine küsûf ve karanlık ârız olsun. Meyveli hurma ağacı gibi olan sâlih kulları ve söğüt ağacı gibi meyvesiz olan fâsid kulları, birer birer ızhâr edeyim.

3573. Kıyametin sırrını, nakd-i halisi ve kalp karışık olan nakdi göstereyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3573. Kıyametin sırrını, halis parayı ve kalp karışık olan parayı göstereyim.

3574. Elleri kesilmiş olduğu halde ashâb-ı şimali, küfrün rengini ve âlin rengini göstereyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3574. Elleri kesilmiş olduğu hâlde sol taraf ehli olanları, küfrün rengini ve serabın rengini göstereyim.

Şerefli beyitteki "âl" kelimesini Ankaravî hazretleri Arapça olarak "ehil" anlamına almışlar ve küfrün ve Muhammed ailesinin rengini göstereyim anlamını vermişlerdir. Hint şârihleri "âl" kelimesine Farsça olarak, kırmızı anlamını vermişler ve bu rengi, iman ehlinin rengine nispet etmişlerdir. Bana uygun gelen, "âl" kelimesinin Farsça olarak "serap" anlamına gelmesidir. Çünkü şerefli beyitte bu renkler ile sol taraf ehlinin hâli açıklanır. Bu sebeple "reng-i âl" tabiri ile serap gibi olan küfür ehlinin amellerine işaret buyrulmuş olması akla yatkın olur. Nasıl ki ayet-i kerimede "Küfredenlerin amelleri serap gibidir" (Nur, 24/39) buyrulur. Anlamın özeti "Elleri kesilmiş bir hâlde olarak Celâl ehli olan sol taraf ehli olanları ve onların küfürlerinin rengini ve serap gibi olan amellerinin rengini açıkça göstereyim" demek olur.

Beyt-i şerîfdeki "âl" kelimesini Ankaravî hazretleri Arabî olarak "ehil" ma'nâsına almışlar ve küfrün ve âl-i Muhammed'in rengini göstereyim ma'nâsı vermişlerdir. Hind şârihleri "âl" kelimesine Fârîsi olarak, kırmızı ma'nâsını vermişler ve bu rengi, ehl-i îmânın rengine nisbet etmişlerdir. Fakîre lâyih olan "âl" kelimesinin Fârisî olarak "serâb" ma'nâsına olmasıdır. Zîrâ beyt-i şerîfde bu renkler ile ashâb-ı şimâlin hâli tavzíh buyrulur. Binâena- leyh "reng-i âl" ta'bîri ile serâb gibi olan ehl-i küfrün a'mâline işâret buyrulmuş olması vârid olur. Nitekim âyet-i kerimede وَالَّذِينَ كَفَرُوا أعمالهم كَسَراب (Nûr, 24/39) ya'nî "Küfr edenlerin amelleri serâb gibidir" buyrulur. Hulâsa-i ma'nâ "Elleri kesilmiş bir hâlde olarak ehl-i Celâl olan ashâb-ı şimâli ve onların küfürlerinin rengini ve serâb gibi olan amellerinin rengini açık göstereyim" demek olur.

3575. Husufsuz ve mihaksız ayın ziyasında nifakın yedi delîlini açayım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3575. Ayın tutulmadığı ve görünmez olmadığı parlaklığında nifakın yedi delilini açıklayayım.

"Hasf" ayın tutulmasıdır; "mihâk" ise Arap ayları sonunda ayın görünmez olmasıdır. "Nifakın yedi delili"nden kasıt, yedi helak edici günahtır ki, Efendimiz (s.a.v.) onları hadis-i şeriflerinde buyururlar. Ebû Hüreyre (r.a.)'dan rivayet edilen hadis-i şerif şudur: اجتنبوا السبع الموبقات الشرك بالله و السحر و قتل النفس التي حرم الله الا بالحق و اكل الربا و اكل مال اليتيم والتولى يوم الزخف وقزف المحصنات المؤمنات الغافلات Yani "Yedi helak edici yerden sakının ki, onlar Allah'a şirk koşmak ve sihir yapmak, haklı olan durumlar müstesna olmak üzere, Allah'ın haram kıldığı canı öldürmek ve faiz yemek ve yetim malı yemek ve savaş gününde İslam ordusundan kaçmak ve iffetli mümin kadınlara zina isnat etmektir." Bu yedi helak edici günahtan her biri, cehennemin yedi kapısından bir kapısına karşılık gelir.

Hint şarihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazretlerinin şerhlerinde nifakın yedi deliği kibir, hırs, şehvet, haset, gazap, cimrilik ve kin olarak gösterilmiştir.

Anlamın özeti şudur: "Ey Resûlallah, senin ay gibi parlak olan peygamberliğinin nurunda asla bir engel olmaksızın, her biri cehennemin bir kapısına karşılık gelen nifak ve muhalefetin yedi deliğini açıklayayım."

"Hasf" ayın tutulması; "mihâk" Arabî aylarının nihâyetinde ayın görünmez olması. "Nifakın yedi delîli"nden murâd, mühlikât-ı seb'adır ki, onları (S.a.v.) Efendimiz hadîs-i şerîflerinde buyururlar. Ebû Hüreyre (r.a.)dan mervî olan hadîs-i şerîf budur: اجتنبوا السبع الموبقات الشرك بالله و السحر و قتل النفس التي حرم الله الا بالحق و اكل الربا و اكل مال اليتيم والتولى يوم الزخف وقزف المحصنات المؤمنات الغافلات Ya'nî "Yedi mevzi'-i helâkden sakının ki, onlar Allah'a şirk koşmak ve sihir etmek, haklı olan müstesnâ olarak, Allah'ın harâm ettiği nefsi katl etmek ve fâiz yemek ve yetim malını yemek ve mukābele ve mukātele gününde ehl-i İslâm tarafından kaçmak ve ehl-i iffet olan kadınlara zinâ isnâd etmektir." Bu yedi mühlikâtdan her birisi, cehennemin yedi kapısından bir kapısına tekabül eder.

Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazretlerinin şerhlerinde nifakın yedi deliği kibir, hırs, şehvet, hased, gazab, buhül ve hıkd olarak gösterilmiştir.

Hulâsa-i ma'nâ "Yâ Resûlallâh, senin ay gibi parlak olan nübüvvetinin nûrunda aslâ hicâb olmayarak, her biri cehennemin bir kapısına mukābil olan nifâk ve muhalefetin yedi deliğini açıvereyim."

3576. Ben eşkıyânın pelasını göstereyim; enbiyanın tablını ve kûsünü işittireyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3576. Ben eşkıyaların tarzını göstereyim; peygamberlerin davulunu ve nakkâresini işittireyim.

"Pelâs" dervişlerin giydikleri kaba yünden yapılmış aba ve tuzak, hile, tarz ve gidişat anlamlarına gelir; burada tarz ve gidişat anlamı uygun olur. "Tabl" davul, "kûs" büyük nakkâre anlamlarındadır. Yani eşkıyaların tarz ve gidişatlarını açıkça göstereyim ve peygamberlerin şan ve ihtişamlarını ve onların davetlerindeki hakikat sesini bütün ufuklara ilan edeyim; âlemde küfürden eser kalmasın.

"Pelâs" dervîşlerin giydikleri kaba yünden ma'mûl abâ ve mekr ve hîle ve tarz ve reviş ma'nâlarına gelir; burada tarz ve reviş ma'nâsı münasib olur. "Tabl" davul, "kûs” büyük nakkāre ma'nâlarınadır. Ya'nî eşkıyânın tarz ve revişlerini açık göstereyim ve enbiyânın câh ve haşmetlerini ve onların da'vetlerindeki sadâ-yı hakikati bütün âfâka i'lân edeyim; âlemde küfürden eser kalmasın.

3577. Ortada olan cehennemi ve cennetleri ve berzahı, kâfirlerin gözü önüne ayânen getireyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3577. Ortada olan cehennemi ve cennetleri ve berzahı, kâfirlerin gözü önüne açıkça getireyim.

3578. Cûşda olan havz-ı kevseri göstereyim; suyu onların yüzüne ve onun sadâsı kulağa vura.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3578. Coşkunlukta olan Kevser havuzunu göstereyim; suyu onların yüzüne ve onun sesi kulağa vursun.

Kaynamakta olan Kevser havuzunu kâfirlere göstereyim; o havuzun suyu onların yüzüne çarpsın ve suyun sesi de kulaklarına yansısın.

Kaynamada olan havz-ı kevseri kâfirlere göstereyim; o havzın suyu onların yüzüne çarpsın ve suyun sadâsı da kulaklarına aks etsin.

3579. O kimseler ki, susuz onun etrafında koşucu olmuşlardır; bu demde ben âşikâre göstereyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3579. O kimseler ki, susuz onun etrafında koşucu olmuşlardır; bu demde ben âşikâre göstereyim.

Kevser havuzunun etrafında susamış oldukları hâlde koşmakta olan kimseleri şimdi ben apaçık göstereyim.

Havz-ı kevserin etrafında susamış oldukları halde koşmakta olan kimseleri bu demde ben apaçık göstereyim.

3580. Onların omuzları benim omuzuma sürünür; onların na'raları benim kulağıma erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3580. Onların omuzları benim omzuma sürünür; onların naraları benim kulağıma erişir.

3581. Ehl-i cennet, ihtiyâr cihetinden gözümün önünde birbirini kenara çekmiş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3581. Cennet ehli, irâde yönünden gözümün önünde birbirini kenara çekmiş.

Cennet ehli, kendi arzu ve irâdeleriyle gözümün önünde birbirini kucaklamış.

Ehl-i cennet kendi arzû ve ihtiyârlarıyla gözümün önünde birbirini kucaklamış.

3582. El ele ziyaret ediyorlar; dudaklardan da bûse yağma ediyorlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3582. El ele ziyaret ediyorlar; dudaklardan da öpücük yağıyor.

Cennet ehli el ele tutuşup tokalaşır ve birbirlerini ziyaret ederler ve dudak dudağa da öpüşürler.

Ehl-i cennet el ele tutuşup musâfaha ve yekdîğerini ziyaret ederler ve dudak dudağa da öpüşürler.

3583. Bu kulağım âh âh sadasından, hüsünlerden ve vâ-hasretâh na'rasından sağır oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3583. Bu kulağım âh âh sesinden, hüsranlardan ve vâ-hasretâh feryadından sağır oldu.

Cennet ehli kişileri gördüğüm gibi, cehennem ehli kişilerin hallerini de görüyorum. Bu kulağım şakilerin (bahtsızların) âh âh seslerinden ve vâ-hasretâh feryatlarından sağır oldu.

Ehl-i cenneti gördüğüm gibi, ehl-i cehennemin ahvâlini de görüyorum. Bu kulağım şakilerin âh âh sadâlarından ve vâ-hasretâh na'ralarından sağır oldu.

3584. Bu işaretlerdir, derinden söylerim; fakat Resûl'ün âzârından korkarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3584. Bu işaretlerdir, derinden söylerim; fakat Resûl'ün azârından korkarım.

Yani benim bu söylediğim sözler birtakım işaretlerdir. Bu hakikatleri daha derin ve esaslı bir şekilde de söylerim; fakat Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (s.a.v.) halka bu sırların açıklanmasına razı olmayıp bana darılacağından korkarım.

Ya'nî benim bu söylediğim sözler birtakım işaretlerdir. Bu hakikatleri daha derin ve esaslı bir sûretde de söylerim; fakat Resûl-i Ekrem Efendimiz'in âmmeye bu esrârın ifşâsına râzı olmayıp bana darılacağından korkanım.

3585. Sermest ve harab olduğu halde böyle söylerdi; Peygamber onun yakasını tâba verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3585. Sarhoş ve harap olduğu hâlde böyle söylerdi; Peygamber onun yakasını tâba verdi.

Hz. Zeyd (r.a.) cezbe (ilahi aşkın verdiği coşkunluk hâli) içinde böyle sözler söylemekteydi. (S.a.v.) Efendimiz, artık sus! anlamına gelecek şekilde yakasını çekti.

Hz. Zeyd (r.a.) cezbe içinde böyle sözler söylemekte idi. (S.a.v.) Efendimiz, artık sus! ma'nâsına olarak yakasını çekti.

3586. Buyurdu: Agâh ol, çek ki, senin atın kızdı; hakkın aksi "lâ-yestahyî" vurdu ve utanma gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3586. Buyurdu: Haberdar ol, çek ki, senin atın kızdı; hakkın aksi "utanmazlık" vurdu ve utanma gitti.

Hz. Zeyd'in bu sözleri üzerine (S.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: Ruhunun atı cezbeden dolayı hararetlendi ve kızdı; şiddetli harekete başladı; dizginini çek, hakikatin senin ruhuna aksi, utanma, doğruyu söyle nidasını vurdu; ve senden utanma gitti. "Hakkın aksi utanmazlık vurdu" sözünde, Ahzâb Suresi'nde geçen وَاللّٰهُ لَا يَسْتَحْي۪ مِنَ الْحَقّ (Ahzâb, 33/53) yani "Yüce Allah doğrudan utanmaz" ayet-i kerimesi ile وَاللّٰهُ لَا يَسْتَحْي۪ اَنْ يَقُولَ الْحَقّ yani "Yüce Allah doğruyu söylemekten utanmaz" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Özeti şudur ki: Hakk'ın ahadiyet (birlik) güneşi doğdu ve Hz. Zeyd'in gölge gibi olan izafî varlığı ortadan kalktı; varlığı, hakikî varlık ve sıfatı da Rabbanî sıfatlar oldu. Yüce Allah hakikati söylemekten nasıl utanma muamelesi buyurmaz ise, Hz. Zeyd dahi inkişaf eden hakikatleri söylemekten ve açığa vurmaktan utanmadı ve çekinmedi.

Hz. Zeyd'in bu sözleri üzerine (S.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: Ruhunun atı cezbeden dolayı harâretlendi ve kızdı; şiddetli harekete başladı; dizginini çek, hakikatin senin rûhuna aksi, utanma, doğruyu söyle nidâsını vurdu; ve senden utanma gitti. "Aks-i hak lâ yestahyî zed" kelâmında, sûre-i Ahzâb'da vaki والله لا يستحيى من الحق (Ahzâb, 33/53) ya'nî “Allah Teâlâ doğrudan istihyâ etmez” âyet-i kerîmesi ile والله لا يستحيى ان يقول الحق ya'nî "Allah Teâlâ doğruyu söylemekten istihyâ etmez" hadis-i şerîfine işaret buyrulur. Hulâsası budur ki: Ahadiyyet-i Hak güneşi doğdu ve Hz. Zeyd'in gölge gibi olan vücûd-ı izâfîsi ortadan kalktı; vücûdu, vücûd-ı hakkānî ve sıfatı da sıfât-ı rabbânî oldu. Allah Teâlâ hakikati söylemekten nasıl istihyâ muâmelesi buyurmaz ise, Hz. Zeyd dahi inkişaf eden hakāyıkı söylemekten ve ızhâr etmekten utanmadı ve çekinmedi.

3587. Senin aynan gılafından dışarıya sıçradı; ayna ve mîzân nerede hilaf söyler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3587. Senin aynan kılıfından dışarıya sıçradı; ayna ve mizan nerede hilaf söyler?

Senin ruhunun aynası cisminin kılıfından dışarıya fırladı; ayna kendisine yansıyan sureti yanlış gösterir mi? Ve terazi, kendisiyle tartılan şeyin ağırlığında hata eder mi?

Senin ruhunun aynası cisminin kılıfından dışarıya fırladı; ayna kendisine aks eden sûreti yanlış gösterir mi? Ve terâzi, kendisiyle tartılan şeyin sıkletinde hatâ eder mi?

3588. Ayna ve terazi hiçbir kimsenin incinmesinden ve utanmasından dolayı, nerede nefes bağlar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3588. Ayna ve terazi hiçbir kimsenin incinmesinden ve utanmasından dolayı, nerede nefes bağlar?

Ayna ve terazi, bir kimse darılacak ve utanacak diye doğruyu söylemekten susarlar mı?

Ayna ve terâzi, bir kimse darılacak ve utanacak diye doğruyu söylemekten sükût ederler mi?

3589. Ayna ve terazi âlî miheklerdir; eğer sen ona iki yüz sene hizmetler edersen.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3589. Ayna ve terazi yüce mihenklerdir; eğer sen ona iki yüz sene hizmet edersen.

3590. Benim için doğruluğu ört, ziyade göster; eksikliği gösterme desen.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3590. Benim için doğruluğu ört, fazlasını göster; eksikliği gösterme desen.

3591. O sana der ki: Sakalına ve bıyığına gülme. Ayna ve terâzi! Sonra da mekr ü hîle ha!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3591. O sana der ki: Sakalına ve bıyığına gülme. Ayna ve terazi! Sonra da tuzak ve hile ha!

Farsçada "Ber rîş u seblet-i hod handîden" yani "Kendi sakalına ve bıyığına gülmek" ahmak olmaktan kinayedir. Yani, sen ayna ve teraziye, benim hatırım için doğru gösterme, diyerek dalkavukluk ve yağcılık etsen, onlar hâl diliyle sana derler ki: Ahmak olma! Bir yerde ayna ve terazi olsun da, sonra da tuzak ve aldatma olsun; bu ikisi bir yere sığmaz.

Fârisîde "Ber rîş u seblet-i hod handîden" ya'nî "Kendi sakalına ve bıyığına gülmek" ahmak olmaktan kinâyedir. Ya'nî, sen ayna ve terâziye, benim hatırım için doğru gösterme, diyerek temelluk ve müdâhane etsen, onlar lisân-ı hâl ile sana derler ki: Ahmak olma! Bir yerde ayna ve terâzi olsun da, sonra da mekr ve hud'a olsun; bu ikisi bir yere sığmaz.

3592. Mâdemki Hudâ bizi onun için yükseltti ki, hakîkati anlamak bizim ile mümkin ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3592. Mademki Yüce Allah bizi onun için yükseltti ki, hakikati anlamak bizimle mümkün olsun!

Yani, mademki Yüce Allah bizi bir şeyin mahiyetini olduğu gibi göstermek için ortaya çıkardı.

Ya'nî, mâdemki Hak Teâlâ bizi bir şeyin mâhiyyetini olduğu gibi göstermek için meydana çıkardı.

3593. Bu olmazsa, biz neye yararız, ey filân! Ne vakit iyilerin yüzünün lâyıkı oluruz?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3593. Bu olmazsa, biz neye yararız, ey filân! Ne vakit iyilerin yüzünün lâyıkı oluruz?

Bizim hak ve hakikatin ortaya çıkmasına hizmetimiz olmazsa, ne kıymetimiz olur? Biz iyilerin, yani hak ve hakikat âşıklarının ellerinde gezmeye lâyık olur muyuz?

Bizim hak ve hakikatin zuhûruna hizmetimiz olmazsa, ne kıymetimiz olur? Biz iyilerin, ya'nî hak ve hakikat âşıklarının ellerinde gezmeğe lâyık olur muyuz?

3594. Fakat aynayı koltuk altına çek; her ne kadar sîneye Sînâ tecellî etti ise de.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3594. Fakat aynayı koltuk altına çek; her ne kadar sîneye Sînâ tecellî etti ise de.

Bu şerefli beyitteki anlam, Resûl-i Ekrem Efendimiz tarafından Hz. Zeyd'e hitaptır. Yani senin ayna gibi olan göğsüne ve kalbine her ne kadar aydınlık, yani ilâhî nur tecellî etti ise de; ruhunun aynasını koltuk altına çek, yani maddî bedeninin altında sakla.

Bu beyt-i şerîfdeki ma'nâ, Resûl-i Ekrem Efendimiz tarafından Hz. Zeyd'e hitâbdır. Ya'nî senin ayna gibi olan sînene ve kalbine her ne kadar aydınlık, ya'nî nûr-ı ilâhî tecellî etti ise de; âyîne-i rûhunu koltuk altına çek, ya'nî cism-i unsurînin altında sakla.

3595. Dedi ki: Nihayet Hakk'ın güneşi ve ezelin güneşi, hiç koltuğa sığar mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3595. Dedi ki: Nihayet Hakk'ın güneşi ve ezelin güneşi, hiç koltuğa sığar mı?

Hz. Zeyd, Resûl-i Ekrem Efendimiz'e (a.s.) cevap olarak dedi ki: Ey Allah'ın Resûlü, güneş gibi olan Hakk'ın varlığının vahdet mertebesi ve ezelin güneşi, hiç maddî bedene sığar mı?

Hz. Zeyd, Resûl-i Ekrem Efendimiz'e cevâben dedi ki: Yâ Resûlallâh, gü-neş gibi olan vücûd-ı Hakk'ın mertebe-i vahdeti ve ezelin güneşi, hiç cism-i unsurîye sığar mı?

3596. Hem dağali, hem bağali yırtar; onun huzûrunda ne cünûn ve ne de akıl kalır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3596. Hem dağalı, hem bağalı yırtar; onun huzurunda ne delilik ne de akıl kalır.

"Dağal" ile nuranî perdeler (ilahi nurlardan kaynaklanan engeller) ve "bağal" ile zulmanî perdelere (maddi ve nefsanî engeller) işaret buyrulur. Yani Hakk'ın tecellisi (ortaya çıkışı) meydana gelince nuranî ve zulmanî olan perdeleri yırtar ve ikilik varlığı ortadan kalkar. Bu sebeple ikilik âlemine ait olan delilik ve akıl bağıntıları da kalmaz.

“Dağal” ile hicâbât-ı nûrâniyyeye ve “bağal” ile, hicâbât-ı zulmâniyyeye işâret buyrulur. Ya'nî Hakk'ın tecellîsi vâki' olunca nûrânî ve zulmânî olan hicâbları yırtar ve isneyniyyet-i vücûd mürtefi' olur. Binâenaleyh âlem-i is-neyniyyete taalluk eden cünün ve akıl nisbetleri de kalmaz.

3597. Buyurdu ki: Bir parmağı, bir göz üzerine koyduğun vakit âlemi güneş-ten hâlî görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3597. Buyurdu ki: Bir parmağı, bir göz üzerine koyduğun zaman âlemi güneşten boş görürsün.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) Hz. Zeyd'e hitaben buyurdular ki: Güneşi gören küçücük bir göz olduğu hâlde, o gözün üstüne parmağını koyduğun zaman, varlığının âlemini güneşten boş görürsün. Bu şerefli beyitte, insân-ı kâmilin gözbebeği mesabesinde (derecesinde) olduğuna işaret buyrulur.

Resûl-i Ekrem Efendimiz Hz. Zeyd'e hitâben buyurdular ki: Güneşi gören küçücük bir göz olduğu halde, o gözün üstüne parmağını koyduğun vakit, varlığının âlemini güneşten hâlî görürsün. Bu beyt-i şerîfde vücûd-ı kâmilin, gözbebeği mesâbesinde olduğuna işâret buyrulur.

3598. Parmağının ucu ayın hicabı oldu; ve bu Allah Teâlâ'nın settarlığının alâmeti oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3598. Parmağının ucu ayın perdesi oldu; ve bu Yüce Allah'ın örtücülüğünün alâmeti oldu.

Sen güneş koltuğa sığar mı diyorsun; fakat işte görüyorsun ki, bir parmağın ucu ayın görünmesine ve ortaya çıkmasına perde oldu. Bu durum Yüce Allah'ın "settâriyyet" (örtücülük) sıfatının ve "Settâr" (örtücü) ism-i şerîfinin varlığına bir alâmettir.

Sen güneş koltuğa sığar mı diyorsun; fakat işte görüyorsun ki, bir parmağın ucu ayın zuhûr ve bürûzuna hicâb oldu. Bu hâl Allah Teâlâ'nın "settâriyyet" sıfatının ve "Settâr" ism-i şerîfinin vücuduna alâmettir.

3599. Nihayet cihânı bir nokta örter; güneş bir sektadan münkesif olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3599. Sonunda dünyayı bir nokta örter; güneş bir tutulmadan kararır.

"Sekta", bir şeyden düşen şeye ve bulut parçasına denir. Burada, ay diskinin yeryüzüne düşen gölgesi kastedilir. Yani, güneş diskinin azametine göre bir nokta mesafesinde olan ay diski, güneşin ışığına engel olup dünyanın bir kısmını örter ve güneş, ay diskinin yeryüzüne düşen gölgesinden tutulmaya uğrar.

"Sekta" bir şeyden sâkıt olan şeye ve bulut parçasına derler. Burada, kurs-ı kamerin arz üzerine düşen gölgesi murâd buyrulur. Ya'nî kurs-ı şemsin azametine nazaran bir nokta mesâbesinde olan ayın kursu, ziyâ-yı şemse mâni' olup cihânın bir kısmını örter ve güneş kurs-ı kamerin arz üzerine düşen gölgesinden küsûfa dûçâr olur.

3600. Dudağı bağla, deryâ-yı azîmin umkuna bak! Hak deryayı beşere mahkûm etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3600. Dudağı bağla, büyük denizin derinliğine bak! Hak denizi insana boyun eğdirdi.

İlahi sırları açığa vurma; ağzını kapa ve sırlar ve hakikatler denizinin iç yüzüne bak! Çünkü Yüce Allah, "Göklerde ve yeryüzünde olan şeylerin hepsini Hak Teâlâ size boyun eğdirdi" (Câsiye, 45/13) ayet-i kerimesi gereğince, görünen denizi ve sırların âlemi olan bâtınî denizi insana boyun eğdirdi. İsterse söyler, isterse susar. Bu sebeple sırların açığa vurulmasını isteme ve sırları ve hakikatleri ifşa etmekten ağzını kapa!

Esrâr-ı ilâhiyyeyi fâş etme; ağzını kapa ve esrâr ve hakāyık deryâsının bâtınına bak! Zîrâ Hak Teâlâ Hazretleri وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ جميعاً (Câsiye, 45/13) ya'nî "Göklerde ve yeryüzünde olan şeylerin hepsini Hak Teâlâ size musahhar kıldı" âyet-i kerîmesi mûcibince zâhirî deryâyı ve bâtınî deryâ olan âlem-i esrârı beşere mahkûm kıldı. İsterse söyler, isterse sükût eder. Binâenaleyh esrârın ızhârını isteme ve ifşâ-yı esrâr ve hakāyıktan ağzını kapa!

3601. Nitekim Selsebîl ve Zencebil çeşmesi, celîl olan cennetliğin hükmündedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3601. Nasıl ki Selsebîl ve Zencebil çeşmesi, yüce cennetliğin hükmündedir.

"Zencebîl" cennette bir pınarın adıdır ve şarap anlamına da gelir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de فَيُسْقُونَ فيها كأساً كَانَ مزاجها زنجبيلاً (İnsan, 76/17) [Onlara orada bir kâseden içirilir ki, karışımında Zencebil vardır] buyrulur. "Selsebil" de aynı şekilde cennette bir pınarın adıdır. Yumuşak ve lezzetli olan şey anlamına da gelir. Ve nitekim Kur'an-ı Kerim'de عيناً فيها تسمى سلسبيلاً (İnsan, 76/18) [Orada bir pınardandır ki, adına Selsebîl denir] buyrulur. Yani, dışsal ve içsel deniz beşerin hükmü altında olduğu gibi, cennetin Zencebil ve Selsebil pınarları da, mutlu olan beşerin hükmü altındadır.

"Zencebîl" cennette bir pınarın adıdır ve şarâb ma'nâsına da gelir. Nitekim âyet-i kerimede فَيُسْقُونَ فيها كأساً كَانَ مزاجها زنجبيلاً (İnsân, 76/17) [Onlara orada bir kâseden içirilir ki, karışımında Zencebil vardır] buyrulur, "Selsebil" de kezâlik cennette bir pınarın adıdır. Mülâyim ve lezîz olan şey ma'nâsına da gelir. Ve nitekim âyet-i kerimede عيناً فيها تسمى سلسبيلاً (İnsân, 76/18) [Orada bir pınardandır ki, adına Selsebîl denir] buyrulur. Ya'nî deryâ-yı zâhirî ve bâtınî beşerin mahkûmu olduğu gibi, cennetin Zencebil ve Selsebil pınarları da, saîd olan beşerin taht-ı hükmündedir.

3602. Cennetin dört ırmağı bizim hükmümüzdedir; bu bizim kuvvetimiz ile değil, fermân-ı ilâhîdendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3602. Cennetin dört ırmağı bizim hükmümüzdedir; bu bizim kuvvetimiz ile değil, ilâhî emirdendir.

"Cennetin dört ırmağı"ndan kastedilen, Muhammed Sûresi'nde geçen مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِنْ مَاءٍ غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى (Muhammed, 47/15) yani "Takva sahiplerine vaat olunan cennetin misali şudur: Orada tadı bozulmayan su ırmakları, lezzeti değişmeyen süt ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır" âyet-i kerîmesinde zikredilen dört çeşit nehirdir.

"Cennetin dört ırmağı"ndan murâd, sûre-i Muhammed'de vâki' مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِنْ مَاءٍ غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى (Muhammed, 47/15) ya'nî "Muttakîlere va'd olunan cennetin meselidir ki, orada âb-ı zülâl nehirleri, tu'mu bozulmayan süt nehirleri, içlerinde lezîz şarâb nehirleri ve süzme bal nehirleri vardır" âyet-i kerîmesinde zikr olunan dört nevi' nehirlerdir.

3603. Her nerede istersen sâhirlerin muradında sihir gibi, onu cârî tutarız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3603. Her nerede istersen, sihirbazların isteğinde sihir gibi, onu geçerli kılarız.

Yani cennetin dört nehri, sihirbazların arzularına bağlı olan sihir gibi, bizim arzumuza bağlıdır. Yüce Allah'ın emri ile biz o nehirleri istediğimiz tarafa akıtırız.

Ya'nî cennetin dört nehri, sâhirlerin arzûlarına tâbi' olan sihir gibi, bizim arzûmuza tâbi'dir. Hakk'ın fermânı ile biz o nehirleri istediğimiz tarafa akıtırız.

3604. Nitekim bu iki akıcı olan gözlerin pınarı, kalbin hükmünde ve canın emrindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3604. Nasıl ki bu iki akıcı olan gözlerin pınarı, kalbin hükmünde ve canın emrindedir.

3605. Eğer isterse yılanın zehri tarafına gider; ve eğer dilerse i'tibâr tarafına gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3605. Eğer isterse yılanın zehri tarafına gider; ve eğer dilerse ibret alma tarafına gider.

Cennetin ırmaklarını istediğimiz tarafa akıtmamızın benzeri, daima akan ve hareket eden bakışlarımızdır; ve bizim bakışlarımız kalbimizin ve ruhumuzun hükmü ve emri altındadır. Eğer kalbimiz isterse yılanın zehri, yani nefse ait hazlar ve haram olan şeyler tarafına gider; ve eğer kalbimiz isterse فَاعْتَبِرُوا يَا أُولى الأبْصارِ (Haşr, 59/2) yani “Ey basiret sahipleri ibret alınız!” emrine uyarak, âlemdeki suretlerden ibret almak tarafına gider.

Cennetin ırmaklarını istediğimiz tarafa akıtmamızın nazîri, dâimâ cârî ve müteharrik olan bakışlarımızdır; ve bizim bakışlarımız kalbimizin ve rûhumuzun hükmü ve emri altındadır. Eğer kalbimiz isterse yılanın zehri, ya'nî huzûzât-ı nefsâniyye ve harâm olan şeyler tarafına gider; ve eğer kalbimiz isterse فَاعْتَبِرُوا يَا أُولى الأبْصارِ (Haşr, 59/2) ya'nî “Ey basarlar sahibleri ibret alınız!” emrine ittibâan, suver-i âlemden ibret almak tarafına gider.

3606. Eğer isterse mahsüsât tarafına gider; ve eğer isterse melbûsât tarafına gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3606. Eğer isterse duyularla algılanan şeyler tarafına gider; ve eğer isterse giyilen şeyler tarafına gider.

"Duyularla algılanan şeyler"den kasıt, beş dış duyu ile görülen eşyanın suretleridir; ve "giyilen şeyler"den kasıt, beş iç duyu ile idrak edilen şeylerdir. Yani gönül isterse bakışlarını eşyanın görünenlerine ve isterse iç yüzlerine yöneltir.

"Mahsüsât"dan murâd, havâss-i hamse-i zâhire ile meşhûd olan suver-i eşyâdır; ve "melbûsât"dan murâd, havâss-i hamse-i bâtine ile idrâk olunan şeylerdir. Ya'nî gönül isterse nazarları eşyânın zevâhirine ve isterse bevâtınına sevk eder.

3607. Eğer isterse külliyyat tarafına sürdü; ve eğer isterse, cüz'iyyatın mahbûsu kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3607. Eğer isterse küllîler tarafına yöneltti; ve eğer isterse, cüz'îlerin tutsağı olarak kaldı.

"Küllî" (genel, tümel) insan kavramının tasavvuru gibidir; ve "cüz'î" (özel, tikel) küllî olan bu insan kavramından Zeyd'in tasavvuru gibidir. Dış göz (zâhir gözü) cüz'îlerden başkasını idrak edemez. Küllîleri ve hayalî suretleri idrak etmek, dış duyuların (havâss-i zâhire) işi değildir; bunlar ancak iç duyular (havâss-i bâtıne) ile idrak edilir.

Anlamın özeti şudur ki: Gönül isterse akıl gözünü faal kılar, küllîler tarafına yöneltir; ve isterse dış gözü faal kılar; cüz'îlerin müşahedesi dairesinde hapseder.

"Küllî" insan mefhûmunun tasavvuru gibidir; ve “cüz'î” küllî olan bu insân mefhûmundan Zeyd'in tasavvuru gibidir. Zâhir gözü cüz'iyyattan başkasını idrâk edemez. Külliyyâtı ve suver-i hayâliyyeyi idrâk etmek, havâss-i zâhirenin işi değildir; bunlar ancak havâss-i bâtıne ile idrâk olunur.

Hulâsa-i ma'nâ budur ki: Gönül isterse akıl gözünü fa'âl kılar, külliyyât tarafına sürer; ve isterse zâhir gözünü fa'âl kılar; cüz'iyyatın müşâhedesi dâiresinde habs eder.

3608. Böylece her beş his lüle gibi, gönül emrinin muradı üzerine akıcı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3608. Böylece her beş duyu lüle gibi, gönül emrinin isteği üzerine akıcı oldu.

"Nâyize" masura ve lüle anlamlarındadır. Ve "câize" akıcı olmak anlamına gelen cevâzdan ism-i fâildir (yapanı bildiren isim). "Beş his"ten kasıt, işitme kuvveti, görme kuvveti, tatma kuvveti, koklama kuvveti ve dokunma kuvvetidir. Bu kuvvetlerin hepsi kalpten gelen emir ve irade üzerine hareket ederler.

"Nâyize" masura ve lüle ma'nâlarınadır. Ve "câize" akıcı olmak ma'nâsına gelen cevâzdan ism-i fâildir. "Beş his"den murâd, kuvve-i sâmia, kuvve-i bâsıra, kuvve-i zâika, kuvve-i şâmme ve kuvve-i lâmisedir. Bu kuvvetlerin cümlesi kalbden vârid olan emir ve irâde üzerine hareket ederler.

3609. Her taraf ki, gönül onlara işaret etti, her beş his etek çekici olduğu halde gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3609. Gönlün işaret ettiği her tarafa, beş duyu organı eteklerini toplayarak gider.

"Etek çekici" ifadesi aceleden kinayedir. Çünkü entari giyen kişi acele yürümek ve koşmak isterse, eteğini toplar. Yani beş duyu organından her biri, aceleyle kalbin emrettiği tarafa gider.

"Dâmen keşân" aceleden kinâyedir. Zîrâ entâri giyen kimse acele yürümek ve koşmak isterse, eteğini toplar. Ya'nî havâss-i hamseden her birisi alelacele kalbin emrettiği tarafa gider.

3610. El ve ayak gönlün emrinde; zâhirde Mûsa'nın elinde o asâ gibidir. [3568]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3610. El ve ayak gönlün emrindedir; görünen âlemde Mûsa'nın elindeki o asa gibidir.

Mûsâ (a.s.) elindeki meşhur asasını, görünen âlemde ve duyularla algılanan şeyler âleminde nasıl kendi emri ve iradesi altında kullanırsa, insan vücudunda kalp de eli ve ayağı öylece kendi emri altında kullanır.

Mûsâ (a.s.) elindeki asâ-yı meşhûrunu, zâhirde ve mahsüsât âleminde nasıl emri ve irâdesi altında isti'mâl ederse, vücûd-ı beşerde kalb dahi, eli ve ayağı öylece kendi emri altında kullanır.

3611. Gönül isterse ayak ondan raksa gider; yahud naksdan fazl tarafına kaçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3611. Gönül isterse ayak ondan raksa gider; yahut noksandan fazl tarafına kaçar.

Gönül isterse onun iradesinden ayak raks eder ve hora teper; yahut yine onun iradesiyle oyundan ve eğlencelerden vazgeçerek fazilet ve kemal ve ilim ve irfan tarafına döner.

Gönül isterse onun irâdesinden ayak raks eder ve hora teper; yâhud yine onun irâdesiyle oyundan ve lehviyyâttan vazgeçerek fazl u kemâl ve ilim ve irfân tarafına döner.

3612. Gönül isterse el parmaklar ile hesaba gelir; nihayet o defter yazar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3612. Gönül isterse el parmaklar ile hesaba gelir; nihayet o defter yazar.

3613. El, bir gizli elde kalmıştır; o içeride, teni dışarıda oturtmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3613. El, bir gizli elde kalmıştır; o içeride, teni dışarıda oturtmuştur.

Görünen el, bir gizli el olan kalbin iradesi altında kalmıştır. O gizli el, içeride ve bâtında oturmuş ve bedenin uzuvlarını dışarıda oturtmuştur. Beyit: Bütün uzuvlar tebaadır Sezâî, Vücut ülkesinin şahı gönüldür.

Zâhirî el, bir gizli el olan kalbin irâdesi altında kalmıştır. O gizli el, içeride ve bâtında oturmuş ve cismin a'zâsını zâhirde oturtmuştur. Beyit: Raiyyetdir bütün a'zâ Sezâî Vücûd ikliminin şâhı gönüldür.

3614. Eğer isterse taâmda bir kaşık; ve eğer isterse on batmanlık gürz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3614. Eğer isterse yemekte bir kaşık; ve eğer isterse on batmanlık gürz olur.

Eğer gönül isterse, görünen el, yemek yemede bir kaşıklık görevini yapar; ve eğer yine gönül isterse, birisine öfkelenip yumruk vurmak için on batman ağırlığında bir gürz ve topuz olur.

Eğer gönül isterse, zâhirî el, taâm yemekte bir kaşıklık vazîfesini yapar; ve eğer yine gönül isterse, birisine öfkelenip yumruk vurmak için on batman ağırlığında bir gürz ve topuz olur.

3615. Ey aceb, gönül onlara ne söylüyor, acib vuslat! Aceb gizli sebeb!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3615. Ey şaşılacak şey, gönül onlara ne söylüyor, şaşılacak bir kavuşma! Şaşılacak gizli sebep!

Kalp ile vücudun organları arasında iki tür bağlantı ve organların hareketleri açısından iki tür sebep vardır: Birisi, anatomi ilminin açıkladığı görünen bağlantı ve sebeptir. Diğeri ise, anatomi ilmiyle görülmesi ve bilinmesi mümkün olmayan manevî bağlantı ve sebeptir; çünkü bu, irade meselesidir ve irade duyularla algılanan şeylerden olmadığı için, onu görmek ve tanımlamak mümkün değildir. Örneğin, ayak, irade dediğimiz kalbin hükmüyle yürür, durur, raks eder ve birtakım başka çeşitli hareketler yapar. Bunların hepsi hayatın eseridir; ve kalbin atışı ile kanın dolaşımı organları hareket ettirendir; fakat organları çeşitli hareketlere sevk eden, ayağı yürürken durduran kalbin iradesidir. Bu da gizli bir sebep ve bağlantıdır.

Kalb ile a'zâ-yı vücûd arasında iki nevi' ittisâl ve a'zânın hareketleri nokta-i nazarından iki türlü sebeb vardır: Birisi zâhirî ittisâl ve sebebdir ki, bunu ilm-i teşríh îzâh eder. Diğeri de ma'nevî ittisâl ve sebebdir ki, bunu ilm-i teşrih ile görmek ve bilmek mümkin değildir; zîrâ bu, irâde mes'elesidir ve irâde mahsüsâttan olmadığı için, görmek ve ta'rîf etmek mümkin değildir. Meselâ ayak irâde dediğimiz kalbin hükmü ile yürür, durur, raks eder ve birtakım diğer muhtelif hareketler yapar. Bunların hepsi eser-i hayâttır; ve kalbin darabânı ve kanın cereyânı muharrik-i a'zâdır; fakat a'zâyı muhtelif hareket- lere sevk eden ayağı yürürken durduran kalbin irâdesidir. Bu da gizli bir sebep ve ittisâldir.

3616. Gönül galiba mühr-i Süleyman bulmuştur ki, beş hissin yularını bükmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3616. Gönül galiba Süleyman mührünü bulmuştur ki, beş hissin yularını bükmüştür.

Gönül galiba Süleyman (a.s.)ın tasarruf mührünü bulmuş olacaktır ki, böylece beş hissin yularını çekip istediği tarafa yönlendirmeye muktedir oluyor.

Gönül gâlibâ Süleymân (a.s.)ın mühr-i tasarrufunu bulmuş olacaktır ki, böyle beş hissin yularını çekip istediği tarafa sevka muktedir oluyor.

3617. Hisse mensub olan beş hariçden onun mahkûmudur.; hisse mensub olan beş de içeriden onun me'mûrudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3617. Hisse ait olan beş dış kuvvet onun mahkûmudur; hisse ait olan beş de içeriden onun memurudur.

His âlemine ait olan insan bedeninin beş kuvveti, dış yönden onun mahkûmudur; yani, görme, işitme, tatma, koklama, tutma kuvvetleri insan varlığının dışarıdaki fiili yönünden kalbin mahkûmudur ve bunlar kalbin iradesiyle dışarıda iş yaparlar; aynı şekilde yine his âlemine ait olan bedenin diğer beş kuvveti de içerideki faaliyette kalbin memurudur. Yani hiss-i müşterek (ortak duyu), hayal gücü, vehim gücü, hafıza gücü, mutasarrıfa gücü (tasarruf eden güç) hep kalbin iradesiyle işler. Örneğin kalp isterse hayal gücünü ve isterse vehim gücünü harekete geçirir.

His âlemine mensûb olan cism-i beşerin beş kuvveti, hâric cihetinden onun mahkûmudur; ya'nî, görme, işitme, tatma, koklama, tutma kuvvetleri vücûd-ı beşerin hâricdeki fiili cihetinden kalbin mahkûmudur ve bunlar kalbin irâdesiyle hâriçde iş işlerler; ve kezâ yine his âlemine mensûb olan cismin dîğer beş kuvveti de içerideki faâliyette kalbin me'mûrudur. Ya'nî hiss-i müşterek, kuvve-i hayâliyye, kuvve-i vâhime, kuvve-i hâfıza, kuvve-i mutasarrıfa hep kalbin irâdesiyle işler. Meselâ kalb isterse kuvve-i hayâliyyeyi ve isterse vâhimeyi tahrik eder.

3618. On his ve yedi a'zâ ve diğer saymakla söze gelmeyen şeyler vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3618. İnsanda on ve yedi organ ve diğer saymakla bitmeyen şeyler vardır.

İnsan vücudunda, yukarıdaki beytin açıklamasında sayılan beş dış ve beş iç olmak üzere on duyu vardır. Bunlara "on duyu" derler. Ve yedi adet de organ vardır ki, onlar da baş ve sırt ve karın, iki el ve iki ayaktır. Ve ayrıca bunlardan her birinin göz, kulak, burun ve ağız, dil, dudak ve parmak ve cinsel organ gibi dışsal; ve akıl kuvveti (kuvve-i akliyye), ilim kuvveti (kuvve-i ilmiyye) ve nazari kuvvet (kuvve-i nazariyye) gibi içsel olmak üzere sayarak dile getirmediğimiz parçaları vardır.

Vücûd-ı beşerde, yukarıki beytin şerhinde ta'dâd olunan beş zâhir ve beş bâtın olmak üzere on his vardır. Bunlara "meşâir-i aşere" derler. Ve yedi aded dahi a'zâ vardır ki, onlar da baş ve arka ve karın, iki el ve iki ayaktır. Ve başkaca bunlardan her birinin göz, kulak, burun ve ağız, dil, dudak ve parmak ve ferc gibi zâhirî; ve kuvve-i akliyye ve kuvve-i ilmiyye ve kuvve-i nazariyye gibi bâtınî olmak üzere sayarak söze getirmediğimiz cüz'leri vardır.

3619. Ey gönül sen hükûmette Süleyman gibisin, perî ve ifrît üzerine mührü vur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3619. Ey gönül, sen hükmetmede Süleyman gibisin, peri ve ifrit üzerine mührü vur!

"Engüşterî zeden" (mühür basmak) tâbi kılmak ve itaat ettirmekten kinayedir. Ey gönül, varlık ülkesine hükmetmede Süleyman (a.s.) gibisin; bu sebeple varlık ülkesinde yerleşmiş olup görünen organlar ve uzuvlar üzerine hükmettiğin gibi, görünmeyen kuvvetleri de tâbi kıl ve itaat ettir; ve görünmeyen kuvvetler heva emiri ve onun tâbileridir. Bu konudaki ayrıntılar, Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretlerinin Et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fî Islahi Memeleketi'l-İnsâniyye adlı eserlerine fakir tarafından yazılan şerhte açıklanmıştır.

"Engüşterî zeden" tâbi' ve mutî' etmekten kinâyedir. Ey gönül, vücûd iklîmine hükm etmekte Süleyman (a.s.) gibisin; binâenaleyh vücûd iklîminde sâkin olup görünen a'zâ ve cevârih üzerine hükm ettiğin gibi, görünmeyen kuvâyı da tâbi' ve mutî' kıl; ve görünmeyen kuvâ emîr-i hevâ ve onun tevâbiidir. Bu babdaki tafsilât Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretlerinin Et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fî Islahi Memeleketi'l-İnsâniyye nâmındaki eserlerine fakîr tarafından yazılan şerhde îzâh olunmuştur.

3620. Eğer sen memlekette hîleden berî olursan, senin elinden mührü üç cin [3579] alamaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3620. Eğer sen memlekette hileden uzak olursan, senin elinden mührü üç cin alamaz.

İkinci mısraın sonunda Hind nüshalarında "Se div" yerine "Sedîvü" yazılmış ve "Sedîvü"nün Süleyman (a.s.)ın suretine girip, Süleyman (a.s.) tarafından emaneten bir cariyeye bırakılmış olan mührü, o cariyenin elinden alan cinnin ismi olduğu söylenmiştir. Ve yine Hind şarihlerinden Hâce Eyyüb "Birçok tefsir kitabında mührü alan cinnin adı "Sahre" diye gösterilmiş ve başka isimler de söylenmiş olduğundan bir kitapta gördüğüm bu "Sedîvü" ismini güvenilir bulamam" demiştir. Ankaravî hazretleri şerhlerinde “Üç "Sedîvü"den maksat nefistir derler. Bunlardan her hangisi olursa olsun, Hz. Pir efendimizin yüce maksatları, vücut ikliminde görünmeyerek tasarruf eden saptırıcı kuvvetlerdir (kuvâ-yı mudılle) ve en başları heva emîridir ki, daima ruhun eşi olan nefse acil dünyevi hazlar göstererek hile ile aldatmaya çalışır ve nefsi ruha muhalif kılmak ister.

İkinci mısra'ın nihâyetinde Hind nüshalarında "Se div" yerine "Sedîvü" yazılmış ve "Sedîvü" Süleyman (a.s.)ın sûretine girip, Süleyman (a.s.) tarafından emâneten bir câriyeye bırakılmış olan mührü, o câriyenin elinden alan cinnin ismidir, demişlerdir. Ve yine Hind şârihlerinden Hâce Eyyüb "Birçok tefsîr kitablarında mührü alan cinnin adı "Sahre" diye gösterilmiş ve başka isimler de söylenmiş olduğundan bir kitabda gördüğüm bu "Sedîvü" ismini i'timâda şâyân göremem" demiştir. Ankaravî hazretleri şerhlerinde “Üç "Sedîvü"den murâd nefisdir derler. Bunlardan her hangisi olursa olsun, Hz. Pîr efendimizin murâd-ı şerîfleri vücûd iklîminde görünmeyerek tasarruf eden kuvâ-yı mudılledir ve en başları emîr-i hevâdır ki, dâimâ rûhun halîlesi olan nefse huzûzât-ı âcile-i dünyeviyye göstererek hîle ile iğfâle çalışır ve nefsi rûha muhâlif kılmak ister.

3621. Ondan sonra senin namın âlemi tutar; senin cismin gibi iki âlem senin mahkûmun olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3621. Ondan sonra senin adın âlemi kaplar; senin cismin gibi iki âlem senin emrine girer.

3622. Ve eğer cin senin elinden mührü götürdü ise padişahlık fevt oldu; bahtın öldü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3622. Ve eğer cin senin elinden mührü götürdü ise padişahlık elden gitti; bahtın öldü.

"Hâtem"den maksat, hilafet mührüdür; çünkü Yüce Allah, "وَ هُوَ الَّذِي جَعَلَكُمْ خَلَائِفَ الْأَرْضِ" (En'âm, 6/165) [O ki sizi yeryüzünün halîfeleri kıldı] ayet-i kerimesinde buyurduğu gibi, insanı yeryüzünde kendi halifesi olmak üzere yarattı. Eğer bu yatkınlık ile yaratılan insan, bu hilafet mührünü şeytana kaptırırsa, zahirî ve manevî tasarruftan mahrum kalır ve parlak olan talihi söner.

“Hâtem”den murâd, mühr-i hilâfettir; zîra Hak Teâlâ وَ هُوَ الَّذِي جَعَلَكُمْ خَلَائِفَ الْأَرْضِ (En'âm, 6/165) [O ki sizi yeryüzünün halîfeleri kıldı] âyet-i kerîmesinde buyurduğu vech ile, insanı yeryüzünde kendi halîfesi olmak üzere yarattı. Eğer bu isti'dâd ile yaratılan insan, bu mühr-i hilafeti şeytana kaptırır ise, tasarruf-ı sûrî ve ma'nevîden mahrûm kalır ve parlak olan tâli'i söner.

3623. Ondan sonra ey ibad, sizin üzerinize kıyamet gününe kadar "yâ hasretâ!" mahtum oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3623. Ondan sonra ey kullar, sizin üzerinize kıyamet gününe kadar "yâ hasretâ!" (eyvahlar olsun!) damgası vuruldu.

Hilafet mührünü şeytana kaptırdıktan sonra, ey şeytanın aldatmalarına kanan kullar, kıyamete kadar sizin üzerinize "yâ hasretâ!" feryadıyla hasreti davet etmek vacip oldu.

Mühr-i hilafeti şeytana kaptırdıktan sonra, ey şeytanın tezvîrâtına aldanan kullar, kıyamete kadar sizin üzerinize “yâ hasretâ!" nidâsıyla hasreti da'vet etmek vâcib oldu.

3624. Eğer sen kendi mekrine inkâr getirir isen, terâziden ve aynadan ne vakit can getirebilirsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3624. Eğer sen kendi tuzağını inkâr edersen, teraziden ve aynadan ne zaman canını kurtarabilirsin?

Yani, için bozuk olduğu hâlde, dışını iyi gösterir ve görünüşte kendini bir hilekâr saymaz isen, terazi ve ayna hükmünde olan Allah dostlarından canını saklayabilir misin? Çünkü onlar senin iç hâllerini tamamen gözlemlerler. Aynı şekilde ahiret günündeki ilahi mizan (terazi) ve ayna gibi olan amel defterinden de yakayı kurtaramazsın.

Ya'nî için fâsid olduğu halde, dışını sâlih gösterir ve zâhirde kendini bir hîlekâr addetmez isen, terâzi ve ayna mesâbesinde olan evliyâullahdan canını saklıyabilir misin? Zîrâ onlar senin ahvâl-i bâtıneni tamâmiyle müşâhede ederler. Ve kezâ yevm-i âhiretdeki mîzân-ı ilâhîden ve ayna gibi olan defter-i a'mâlinden yakanı kurtaramazsın.

## Getirdiğimiz olmuş ve seçilmiş meyveleri, o yemiştir diye Lokman'ı, kölelerin ve kapı yoldaşlarının müttehem kılması

3625. Lokmân efendisinin indinde, onun köleleri arasında, cismen hakîr idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3625. Lokman, efendisinin yanında, diğer köleleri arasında, bedenen zayıf idi.

Hz. Lokman esir düşüp birine köle olmuştu; efendisinin diğer, güçlü ve kuvvetli köleleri arasında Hz. Lokman bedenen çelimsiz, zayıf ve rengi de Habeşli idi.

Hz. Lokman peygamber midir, yoksa velî (Allah dostu) midir, bunda ihtilaf vardır. Bazıları nebî (peygamber) ve bazıları velîdir dediler. Hz. Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) efendimiz, Peygamberlik emrine uyarak yazdığı Fusûsu'l-Hikem'in bir bölümünü Hz. Lokman'a ayırıp, burada Hikmet-i İhsâniyye'yi (ihsan hikmeti) açıklamış olduklarından, onun peygamberliğine inanırlar. Bu kıssa, yukarıdaki (.....) numaralı beytin anlamına bağlıdır.

Hz. Lokmân esîr olup, birisine köle olmuş idi; ve efendisinin başka, güçlü ve kuvvetli köleleri arasında Hz. Lokman cismen çelimsiz ve hakîr ve rengi de Habeş idi.

Hz. Lokman peygamber midir, yoksa velî midir, bunda ihtilaf vardır. Ba'zıları nebî ve ba'zıları velîdir dediler. Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz, emr-i Ri- sâlet-penâhîye tebean yazdığı Fusûsu'l-Hikem'in bir fassını Hz. Lokmân'a tahsîs buyurup, burada Hikmet-i İhsâniyye'yi beyân buyurmuş olduklarından, nübüvvetine kāildirler. Bu kıssa, yukarıdaki (.....) numaralı beytin ma'nâsına merbûttur.

3626. O kölelerini bağa gönderdi; tâ ki ferağ için ona meyve getireler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3626. O, kölelerini bağa gönderdi; tâ ki rahatlamak için ona meyve getirsinler.

Lokman'ın efendisi, diğer kölelerini zevk almak için, kendisine meyve getirmeleri için bağa gönderdi.

Lokman'ın efendisi, diğer kölelerini telezzüz etmek için, kendisine meyve getirmeleri için bağa gönderdi.

3627. Lokman, köleler içinde tufeyl gibi, pür-maânî gece gibi sûreti kara idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3627. Lokman, köleler içinde asalak gibi, anlamlarla dolu gece gibi sureti karaydı.

Yani Lokman, köleler içinde, bedensel kuvvetle görülecek işlerde, o kölelerin asalağı ve tâbii gibiydi; ve sureti gece gibi karanlık olmakla beraber şerefli kalbi, gecelerde gizli olan ilahi sırlar gibi ledün ilimleriyle doluydu.

Ya'nî Lokman köleler içinde, kuvve-i cismâniyye ile görülecek işlerde, o kölelerin tufeyli ve tâbii gibi idi; ve sûreti gece gibi muzlim olmakla beraber kalb-i şerîfi, gecelerde mündemic olan esrâr-ı ilâhiyye gibi ulûm-ı ledünniyye ile dolu idi.

3628. O köleler toplanmış meyveleri, tama' galebesinden nâşî güzelce yediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3628. O köleler toplanmış meyveleri, açgözlülüğün üstün gelmesinden dolayı güzelce yediler.

3629. Efendiye, onları Lokman yedi, dediler. Efendi Lokman'a ekşi ve sakîl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3629. Efendiye, onları Lokman yedi, dediler. Efendi Lokman'a ekşi ve ağır geldi.

Yani efendi Lokman'a yüzünü ekşitti ve öfkelendi.

Ya'nî efendi Lokman'a yüzünü ekşitti ve öfkelendi.

3630. Vaktâki Lokman sebebden tefahhus etti, efendisinin itabında dudak açtı. [3589]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3630. Lokman, sebebi araştırdığında, efendisinin azarlamasına karşılık dudak açtı.

Hz. Lokman, efendisinin kendisine kızmasının sebebini araştırdı ve efendisine karşı bir azarlama olarak veya efendisinin azarlamasına karşı savunma amacıyla ağzını açtı.

Hz. Lokman efendisinin kendisine i'birârı sebebini araştırdı ve efendisine karşı bir itâb olarak; veyâhud efendisinin itâbına karşı müdafaaten ağzını açtı.

3631. Lokman dedi: Ey benim efendim, hâin kul Hak Teâlâ indinde makbûl olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3631. Lokman dedi: Ey benim efendim, hâin kul Yüce Allah katında kabul görmez.

3632. Ey kerîm, bizim hepimizi imtihan et; bizim tokumuza sen sıcak su ver.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3632. Ey cömert olan, bizim hepimizi imtihan et; bizim tokumuza sen sıcak su ver.

Meyveleri kimin yediği anlaşılsın diye bizi imtihan et; tok karnımıza bize sıcak su ver, içelim.

Meyveleri kimin yediği anlaşılmak için bizi imtihân et; tok karnımıza bize sıcak su ver, içelim.

3633. Ondan sonra sen râkib ve biz piyâde koşucu olarak, bizi sahrâya sür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3633. Ondan sonra sen süvari, biz yaya koşucu olarak, bizi sahraya sür!

3634. Ondan sonra sen kötü amelliye, sırları keşf edicinin san'atlarına bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3634. Ondan sonra sen kötü amelliye, sırları keşf edicinin sanatlarına bak!

3635. Efendi kölelerine sıcak suyun sâkîsi oldu; ve onu korkudan içtiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3635. Efendi kölelerine sıcak suyun sakisi oldu; ve onu korkudan içtiler.

3636. Ondan sonra onları sahrâlara sürdü; o tâife aşağıya, yukarıya koştular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3636. Ondan sonra onları çöllere sürdü; o topluluk aşağıya, yukarıya koştular.

3637. Onlar zahmetten kay etmeğe başladılar; su onlardan meyveleri çıkardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3637. Onlar zahmetten kaçınmaya başladılar; su onlardan meyveleri çıkardı.

3638. Vaktaki Lokman'ın göbeğinden kay geldi, onun içinden sâf olan su zâhir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3638. Lokman'ın göbeğinden dışkı geldiği vakit, onun içinden saf olan su ortaya çıktı.

3639. Mâdemki Lokman'ın hikmeti bu keşfi bilir, imdi vücud sahibinin hikmeti ne olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3639. Mademki Lokman'ın hikmeti bu keşfi bilir, şimdi varlık sahibinin hikmeti ne olur?

Hz. Lokman'ın hikmeti sonucunda yalan iddiaların hakikati ortaya çıkarsa, varlık sahibi olan Yüce Allah'ın, halkın içlerinde gizli olan hıyanet ve rezilliklerin ortaya çıkarılması hususundaki hikmetinin azametini kıyas et!

Hz. Lokman'ın hikmeti neticesinde yalan da'vâların hakikatı münkeşif olursa, vücûd sahibi olan Hak Teâlâ hazretlerinin, halkın bâtınlarında gizli olan hıyânet ve rezâilin keşfi husûsundaki hikmetin azametini kıyâs et!

3640. Sırların kaffesinin aşikar olduğu günde, zuhuru arzû olunmayan gizli-[3599] ler sizden zâhir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3640. Sırların hepsinin aşikâr olduğu günde, ortaya çıkması istenmeyen gizlilikler sizden belirir.

Bu şerefli beyit, Tarık Suresi'nde geçen يَوْمَ تَبْلَى السَّرَائِرُ فَمَا لَهُ مِنْ قُوَّةٍ وَ لا ناصر (Tarık, 86/9,10) [Gizlenen işlerin ortaya döküldüğü hesap gününde, insan için Allah'dan başka ne güç veren vardır, ne de yardım eden] ayet-i kerimesine işaret eder. Yani kıyamet gününde, varlık sahibi olan Hakk'ın hikmeti ile herkesin içinde gizli olup ortaya çıkmasından utanacakları sırlar meydana çıkar.

Bu beyt-i şerîf sûre-i Tarık'da vaki يَوْمَ تَبْلَى السَّرَائِرُ فَمَا لَهُ مِنْ قُوَّةٍ وَ لا ناصر (Tarık, 86/9,10) [Gizlenen işlerin ortaya döküldüğü hesap gününde, insan için Allah'dan başka ne güç veren vardır, ne de yardım eden] âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'nî yevm-i kıyâmette vücûd sahibi olan Hakk'ın hikmeti ile herkesin bâtınında gizli olup zuhûrundan utanacakları sırlar meydana çıkar.

3641. Vaktāki sıcak su içirildiler; onları rüsvay edecek cinsinden bütün perdeleri kat' olundu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3641. Sıcak su içirildiklerinde, onları rezil edecek türden bütün perdeleri kesilip atıldı.

Bu şerefli beyitte, Muhammed Suresi'nde geçen "كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاءً حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءَهُمْ" (Muhammed, 47/15) yani "O kimse, cehennemde ebedî kalacak kimse gibi midir ki, kaynar su içirilirler de bağırsakları parçalanır" ayet-i kerimesine işaret vardır. Cenâb-ı Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî), bu ayet-i kerimedeki bağırsakların parçalanmasını, işaret diliyle, perdelerin kesilmesi anlamına almıştır.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Muhammed'de olan كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاءً حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءَهُمْ (Muhammed, 47/15) ya'nî "O kimse cehennemde ebedî olan kimse gibi midir ki, kaynar su içirilirler, barsakları parçalanır" âyet-i kerîmesine işarettir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu âyet-i kerîmedeki kat'-ı em'âyı, lisân-ı işâretle, perdelerin kat'ı ma'nâsına almışlardır.

3642. Ateş, ondan dolayı kâfirlerin azabı geldi; zîrâ taşın imtihanı ateş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3642. Ateş, ondan dolayı kâfirlerin azabı geldi; çünkü taşın imtihanı ateş olur.

Yani kâfirlerin kalpleri taş gibi katı olduğundan, peygamberlerin ve evliyanın yumuşak olan sıcak nefesleri onları yumuşatmak için yeterli değildir; çünkü katı taşlar şiddetli ateş ile yumuşatıldığı ve kırıldığı için kâfirlerin azabı da şiddetli ateş ile olur.

Hint şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazretleri buyururlar ki: "Bu beyitte kâfirlerin azabının, onların kalplerindeki pası gidermek için geldiğine ve pas ortadan kalktığı zaman, azabın kalkacağına işaret vardır."

Ya'nî kâfirlerin kalbleri taş gibi katı olduğundan, onları enbiyâ ve evliyânın mülayim olan sıcak nefesleri yumuşatmak için kâfi değildir; zîrâ katı taşlar şiddetli ateş ile yumuşatıldığı ve kırıldığı için kâfirlerin azabı da şiddetli ateş ile olur.

Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazretleri buyururlar ki: "Bu beyitte kâfirlerin azabı, onların kalblerindeki pas def' olunmak için vârid olduğuna ve pas zâil olduğu vakit, azabın mürtefi' olacağına işaret vardır."

3643. O taş gibi gönüle, biz nice nice mülayim söyledik; nasihat kabul etmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3643. O taş gibi gönüle, biz nice nice yumuşak sözler söyledik; nasihat kabul etmedi.

3644. Kötü yara için damar kötü ilaç buldu; eşeğin başına köpek dişi lâyıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3644. Kötü yara için damar kötü ilaç buldu; eşeğin başına köpek dişi lâyıktır.

Azgın yaranın damarına, şiddetli ve ağır ilaç uygun olur.

Azgın yaranın damarına, şiddetli ve ağır ilâç münasib olur.

3645. Habîsâtın habîsler için olması hikmettir; çirkine de çirkin eş ve lâyıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3645. Kötü şeylerin kötü kimseler için olması hikmettir; çirkine de çirkin eş ve lâyıktır.

Kötü olan nefislere, kötü olan ruhun taalluk etmesi (ilişkin olması) hikmettir; çirkin olan bâtına (iç yüze) çirkin zâhir (dış görünüş) eş ve lâyıktır.

Habîsât olan nefislere, habîs olan rûhun taalluku hikmettir; çirkin olan bâtına çirkin zâhir eş ve lâyıktır.

3646. İmdi sen, her bir işi ki istersin, git onun mahvı ve hem şekil ve sıfatı ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3646. Şimdi sen, her bir işi ki istersin, git onun yok oluşu ve hem şekli ve sıfatı ol!

Yani, sen hangi sınıftan olan halkın işi ve düşüncesi olmak istersen, git onların arasına karış ve onlar ile bir şekilde ve bir sıfatta ol! Örneğin mümin olmak istersen müminlerin şekil ve sıfatına gir; kâfir olmak istersen, onların hâl ve şanlarını kabul et!

Ya'nî, sen hangi sınıftan olan halkın işi ve düşü olmak istersen, git onların arasına karış ve onlar ile bir şekilde ve bir sıfatda ol! Meselâ mü'min olmak istersen mü'minlerin şekil ve sıfatına gir; kâfir olmak istersen, onların hâl ve şânlarını kabûl et!

3647. Nûr istersen nûrun müstaiddi ol; uzaklık istersen, hodbîn olup uzak ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3647. Nur istersen nurun yatkını ol; uzaklık istersen, benliğini beğenip uzak ol!

Eğer ilâhî nuru istersen, bu nuru kabul etmek için nefsini mücâhede (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) ile yatkın kıl; eğer Hak'tan uzaklık istersen, kendi benliğine sarıl ve kendi varlığını Hakk'a perde edip uzak ol.

Eğer nûr-i ilâhîyi istersen, bu nûru kabûl için nefsini mücâhede ve riyâzet ile müstaid kıl; eğer Hak'dan uzaklık istersen, kendi enâniyyetine sarıl ve kendi varlığını Hakk'a hicâb edip uzak ol.

3648. Ve eğer bu vîrân olan hapisten bir yol istersen, dosttan baş çekme ve secde et ve yaklaş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3648. Ve eğer bu viran olmuş hapishaneden bir yol istersen, dosttan yüz çevirme ve secde et ve yaklaş!

Eğer bu harap ve viran olmuş dünyadan bir yol bulup kurtulmak istersen, gerçek dost olan Hakk'a karşı asi olma; baş eğ ve alçakgönüllü ol ve yaklaş! "Secde et ve yaklaş" (Alak, 96/19) Alak suresinin sonunda zikredilen bu ayet-i kerimedir ve secde ayetlerinden biridir.

Eğer bu harâb ve vîrân olan dünyâdan bir yol bulup kurtulmak istersen, dost-ı hakîkî olan Hakk'a karşı serkeş olma; serfürû ve tezelzül et ve yaklaş! وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ (Alak, 96/19) [Secde et ve yaklaş] sûre-i Alak'ın nihâyetinde mezkûr olan bu âyet-i kerîmedir ve secde âyetlerinden biridir.

## Resûl (a.s.)ın cevabı hakkında kıssa-i Zeyd'in bakıyyesi

3649. Bu sözün nihayeti yoktur; Zeyd kalk, nâtıka Burak'ı üzerine bağ bağla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3649. Bu sözün sonu yoktur; Zeyd kalk, konuşma Burak'ı üzerine bağ bağla!

Hz. Mevlânâ (r.a.) Muhammedî mirasçılardan olduğu için, bu kıssayı tamamen Âlemlerin Efendisi (s.a.v.) Efendimiz'in mübarek dilinden beyan ederler; ve kâmil nefislerinde bütün mertebeleri toplamış olduklarından, Hz. Zeyd'in dilinden de yukarıda zikri geçen birtakım sırları ve hakikatleri ortaya koydular. Şerefli beyitte Hz. Zeyd'in konuşması Burak'a benzetilmiştir. Çünkü Burak, miraçta Resûl-i Ekrem Efendimiz'e tahsis buyrulan melekûtî bir binektir. Hz. Zeyd'in konuşan nefsi de vahdet mertebesine yükseldi ve ondan sonra kesret mertebelerinde kelimelere geri döndü; ve sırları ifşa etmeye başladığı için, Cenâb-ı Pîr efendimiz nübüvvet diliyle Hz. Zeyd'e hitaben: "Kalk, yani tevhid zevkindeki istiğraktan (kendinden geçme halinden) kendine gel ve konuşma Burak'ını bağla; ilahi sırları ifşa etme!" buyururlar.

Hz. Mevlânâ (r.a.) verese-i muhammediyyeden olduklarından, bu kıssa-yı tamâmen Server-i Alem (s.a.v.) Efendimiz'in lisân-ı saâdetlerinden beyân buyururlar; ve nefs-i kâmilelerinde bilcümle merâtibi câmi' olduklarından, Hz. Zeyd'in lisânından da yukarıda zikri geçen birtakım esrâr ve hakāyıkı ızhâr eylediler. Beyt-i şerîfde Hz. Zeyd'in nâtıkası Burak'a teşbîh buyrulmuştur. Zîrâ Burâk, mi'râcda Resûl-i Ekrem Efendimiz'e tahsîs buyrulan bir merkeb-i melekûtîdir. Hz. Zeyd'in nefs-i nâtıkası da mertebe-i vahdete urûc ve ba'dehû mertebe-i keserâtda elfāza rücû' etti; ve ifşâ-yı esrâra başladığı için, Cenâb-ı Pîr efendimiz lisân-ı nübüvvetten Hz. Zeyd'e hitâben: "Kalk, ya'nî zevk-i tevhîddeki istiğrâkdan kendine gel ve nâtıka burâkını bağla; esrâr-ı ilâhiyyeyi ifşa etme!" buyururlar.

3650. Kuvve-i nâtıka aybı rüsvay edici geldiği vakit gaybın perdelerini yırtar. [3609]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3650. Konuşma kuvveti ayıbı rezil edici olarak geldiği zaman gaybın perdelerini yırtar.

Konuşma kuvveti nefsin ayıplı ve rezil sıfatlarını ortaya çıkarıp onu rezil edeceği zaman, gaybın ve bâtının (iç âlemin) perdelerini ve örtülerini yırtar ve o sıfatları tek tek sözlerle herkese işittirir ve bâtından zâhire (dışa) çıkarır.

Kuvve-i nâtıka nefsin sıfât-ı ma'yûbe ve rezîlesini meydana çıkarıp onu rezîl ve rüsvây edeceği vakit, gaybın ve bâtının perdelerini ve örtülerini yırtar ve o sıfatları birer birer elfâz ile herkese işittirir ve bâtından zâhire çıkarır.

3651. Nice zamân gayb Hakk'ın matlûbu geldi; bu davul çalanı kov, yolu bağla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3651. Nice zaman gayb Hak'ın isteği geldi; bu davul çalanı kov, yolu bağla!

Yani, dünya âlemi Zâhir isminin tecelli yeridir; ölüm gelip Bâtın isminin hükmü ortaya çıkıncaya kadar, bu ölümde Bâtın isminin hükümlerinin gizli kalması Hak'ın isteğidir. Bu sebeple bir davulcu gibi, âleme hakikatleri ilan etmeye başlayan konuşmacıyı kov ve sözler ile kelam yolunu kapa!

Ya'nî, âlem-i dünyâ ism-i Zâhir'in mazharıdır; ölüm gelip ism-i Bâtın'ın hükmü zuhûr edinceye kadar, bu mevtinde ism-i Bâtın ahkâmının mestûr kalması Hakk'ın matlûbudur. Binâenaleyh bir davulcu gibi, âleme i'lân-ı hakāyıka başlayan nâtıkanı kov ve elfâz ve kelâm yolunu kapa!

3652. Acele sürme, dizgini çek; mestûr olmak iyidir; herkes kendi zannından mesrûr olmak evladır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3652. Acele sürme, dizgini çek; gizli kalmak iyidir; herkesin kendi zannından mutlu olması daha iyidir.

Konuşma Burak'ını (Hz. Peygamber'in bineği olan Burak'a benzetilen konuşma yeteneği) sözler alanında acele acele sürme; yularını çek, ilahi sırların ve kader sırrının insanlar arasında gizli kalması iyidir. Ve öncesiz olarak mutlu ve mutsuz olanların kimler olduğunun bilinmemesi ve herkesin kendisinin İlahi dergâhta makbul bir kul olduğunu zannederek mutlu olması hikmete uygundur.

Nâtıka Burak'ını elfâz sâhasında acele acele sürme; yularını çek, esrâr-ı ilâhiyyenin ve sırr-ı kaderin halâyık arasında mestûr kalması iyidir. Ve ezelî olan saîd ve şakilerin kimler olduğu mechûl olması ve kendisinin dergâh-ı ulûhiyette makbûl bir kul olunduğunu zannederek herkesin mesrûr olması hikmete muvâfıktır.

3653. Hak ister ki onun nevmîdleri de bu ibadetten yüz çevirmesinler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3653. Hak, umutsuzların da bu ibadetten yüz çevirmemelerini ister.

"Umutsuzlar"dan kasıt, ilâhî ilimde sabit hakikatleri (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) şakilikle sabit olan kimselerdir. Yani, eğer kader sırrı bu dünya âleminde ortaya çıkar ve herkes kendi hakikatinin zorunlu hükümlerini ve eserlerini gözlemlerse, hem bahtiyarların hem de şakilerin ibadetlerinde gevşeklik meydana gelir. Çünkü bahtiyarlar, "Benim hakikatim Allah katında bahtiyar olarak sabit olmuştur, değişme ihtimali yoktur; amel etsem de etmesem de bahtiyarım" der ve amelden vazgeçer; şakiler ise "Mademki şakiliğim sabittir ve değişmeyecektir, amelin ne faydası olacaktır" der ve amelden vazgeçer. Hâlbuki Yüce Allah, bahtiyarların ve şakilerin ibadetini ve kendisine boyun eğmelerini ister. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de "Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım" (Zariyat, 51/56) buyrulur.

"Nevmîdler"den murâd, ilm-i ilâhîde a'yân-ı sâbiteleri şekāvetle sâbit olan kimselerdir. Ya'nî, eğer sırr-ı kader bu âlem-i dünyâda zahir olur ve herkes kendi hakikatinin ahkâm ve âsâr-ı zarûriyyesini müşâhede ederse, hem saîdlerin ve hem de şakilerin ibadetlerine fütûr vâki' olur. Zîrâ saîdler, "Benim hakîkatim ind-i ilâhîde saîd olarak sabit olmuştur, tebeddül ihtimali yoktur; amel etsem de, etmesem de saîdim" der ve amelden fâriğ olur; ve şakiler ise "Mâdemki şekāvetim sâbittir ve değişeceği yoktur, amelin ne fâidesi olacaktır" der ve amelden vaz geçer. Halbuki Hak Teâlâ'nın, süadânın ve eşkıyânın ibâdetini ve kendisine tezellüllerini murâd eder. Nitekim âyet-i kerîmede وَ ما خَلَقْتُ الجَنَّ وَالْأَنْسَ الَّا لِيَعْبُدُونَ (Zariyat, 51/56) ya'nî "Cin ve insi ancak ibâdet için halk ettim" buyrulur.

3654. Hem onun ibadetlerinde müşerref olarak, onun taatlarıyla müştagil olmuş olsunlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3654. Hem onun ibadetlerinde şereflenmiş olarak, onun itaatleriyle meşgul olmuş olsunlar.

3655. Hem de bir ümîd ile müşerref olsunlar; birkaç gün onun rikabında koşsunlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3655. Hem de bir ümit ile şereflensinler; birkaç gün onun ardında koşsunlar.

Yani bütün yaratılmışlar, kendi haklarında, öncesiz olarak belirlenmiş ilâhî kazâya vâkıf olmaksızın, hem Allah'ın kulluğu şerefiyle şereflenerek onun ibadetlerine meşgul olsunlar ve hem de bu ibadet ve tâatlarına güvenerek bir rahmet ümidi ile şereflensinler. Ve birkaç günlük dünya hayatında o rahmet ümidinin ardında koşsunlar. İşte Yüce Allah kullarının bu hâlini ister.

Ya'nî bilcümle halâik kendi haklarında, ezelde mesbûk olan kazâ-yı ilâhîye vâkıf olmaksızın, hem Hakk'ın kulluğu şerefiyle müşerref olarak onun tâatlerine meşgûl olsunlar ve hem de bu ibâdet ve tâatlarına i'timâden bir ümîd-i rahmet ile müşerref olsunlar. Ve birkaç günlük hayât-ı dünyeviyyede o ümîd-i rahmet rikâbında koşsunlar. İşte Hak Teâlâ kullarının bu hâlini murâd eder.

3656. İsterse o rahmet, cümle üzerine, merhametin umumundan kötü ve iyi üzerine parlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3656. İsterse o rahmet, herkes üzerine, merhametin genelinden kötü ve iyi üzerine parlar.

Eğer Yüce Allah isterse, o rahmet, herkes üzerine genel rahmet cinsinden olarak, kötü ve iyi üzerine parlar. Bu şerefli beyitte, A'raf Suresi'nde bulunan عَذَابِي أَصِيبُ بِهِ مَنْ أَشَاءُ وَ رَحْمَتِي وَسَعَتْ كُلِّ شئ (A'raf, 7/156) yani "Benim azabım dilediğim kimseye isabet eder; ve rahmetim her şeyi kaplamıştır" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Çünkü Yüce Allah'ın rahmeti her şeyi kuşatınca, kendilerine azap isabet eden kimseler de o her şey içinde dahil olurlar. Bu sebeple genel rahmet, kötülerin ve iyilerin hepsini kapsar.

Eğer Hak Teâlâ murâd ederse, o rahmet, cümle üzerine rahmet-i âmme cinsinden olarak, fenâ ve iyi üzerine parlar. Bu beyt-i şerîfde, sûre-i A'raf'da olan عَذَابِي أَصِيبُ بِهِ مَنْ أَشَاءُ وَ رَحْمَتِي وَسَعَتْ كُلِّ شئ (A'raf, 7/156) ya'nî “Benim azabım dilediğim kimseye isabet eder; ve rahmetim her şeyi kaplamıştır" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Zîrâ Hak Teâlâ'nın rahmeti her şeyi ihâta edince, kendilerine azâb isabet eden kimseler de o her şey içinde dâhil olurlar. Binâenaleyh rahmet-i âmme, kötülerin ve iyilerin hepsine şâmil olur.

3657. Hak ister ki, her bey ve esîr, recalı ve havflı ve perhizkâr olsunlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3657. Hak ister ki, her bey ve esir, ümitli ve korkulu ve perhizkâr olsunlar.

Yani eşyanın hakikatlerinin gizli olduğu bu dünya âleminde, Yüce Allah, efendi ve köle, şerefli ve alçak olan bütün kullarının korku ve ümit içinde perhizkâr olarak yaşamalarını ister.

Ya'nî hakāyık-ı eşyâ mestûr olan bu âlem-i dünyâda, Hak Teâlâ, efendi ve köle ve şerîf ve vazî' olan bilcümle kullarının havf ve recâ içinde perhizkâr olarak yaşamalarını murâd eder.

3658. Bu recâ ve havf perdede olsun; tâ ki bu perdenin arkasında perverde olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3658. Bu ümit ve korku perdede olsun; tâ ki bu perdenin arkasında beslensin.

Yani kulların her sınıfının ümidi ve korkusu, hâlin hakikatinden perde içinde oldukları hâlde gerçekleşsin; ve tâ ki bu perdenin arkasında, ümit ve korku duyguları ile beslensinler.

Ya'nî kulların her sınıfının ümîdi ve korkusu, hakikat-i hâlden hicâb içinde oldukları halde vâki' olsun; ve tâ ki bu hicabın arkasında, ümîd ve korku duyguları ile perverde olsunlar.

3659. Vaktaki perdeyi yırttın, havf ve recâ hani! Gaybın zahirde bir kerr ü ferri oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3659. Perdeyi yırttığın zaman, korku ve ümit nerede! Gaybın görünürde bir ihtişamı oldu.

Eğer perde kaldırılıp, herkese kendi hakikati gösterilse ve herkes görse ki, kendilerinin varlıkları, hep ilahi ilimde suretleri sabit olan ilahi isimlerin gölgeleridir ve varlık ancak Hakk'a aittir. Bu açığa çıkma sonucunda korku ve ümit kalır mı? Çünkü korku ve ümit ikilik gerektirir; ve nasıl ki Hakk'ın evliyasının nazarında bu hakikat zevk yoluyla sabit olduğu için, Yüce Allah onlar hakkında "İyi bilin ki, Allah'ın dostlarına korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklar" (Yunus, 10/62) buyurur. Halbuki bu dünya âlemi Zâhir isminin tecelli yeridir; ve Zâhir ismi ise, Bâtın isminin perdesidir. Bu sebeple Bâtın isminin tecelli yeri olan gayb âleminin ihtişamı, yani adının yüceliği, ancak görünen âlemdedir. Çünkü bilinmeyen bir âlem hakkında herkes, acaba nasıl bir şeydir? diye merak eder. Eğer perde kalkıp, o âlem görünür olursa, artık o merak kalmaz ve gayb âleminin ihtişamı da gider. Şerefli beytin ikinci mısraındaki "şud" kelimesi "oldu" anlamına gelirse "Gaybın görünürde bir ihtişamı oldu" diye tercüme edilir. Ve eğer "gitti" anlamına gelirse, "Gaybın görünür üzerinde olan bir ihtişamı gitti" diye tercüme edilir. Ve mananın ruhu her iki şekilde de değişmez. Nasıl ki açıklamalar bu iki şekil üzere gerçekleşti.

Eğer perdeyi kaldırıp, herkese kendi hakîkati gösterilse ve herkes görse ki, kendilerinin kendilikleri, hep ilm-i ilâhîde sûretleri sâbit olan esmâ-i ilâhiyyenin gölgeleridir ve vücûd ancak Hakk'ındır. Bu inkişâf netîcesinde havf ve recâ kalır mı? Zîrâ havf ve recâ isneyniyyet iktizâsıdır; ve nitekim evliyâ-yı Hak nazarlarında bu hakîkat zevkan sâbit olduğu için, Hak Teâlâ onlar hakkında ألاَ إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهُ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ) Yunus, 10/62) [İyi bilin ki, Allah'ın dostlarına korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklar] buyurur. Halbuki bu âlem-i dünyâ ism-i Zâhir'in mazharıdır; ve ism-i Zâhir ise, ism-i Bâtın'ın perdesidir. Binâenaleyh ism-i Bâtın'ın mazharı olan âlem-i gaybın kerr ü ferri, ya'nî nâmının ihtişamı, ancak âlem-i zâhirdedir. Zîrâ mechûl olan bir âlem hakkında herkes, acabâ nasıl şeydir? diye merak eder. Eğer perde kalkıp, o âlem zâhir olursa, artık o merâk kalmaz ve âlem-i gaybın kerr ü ferri de gider. Beyt-i şerîfin ikinci mısrâ'ındaki "şud" kelimesi "oldu" ma'nâsına olursa "Gaybın zâhirde bir kerr ü ferri oldu" diye tercüme olunur. Ve eğer "gitti" ma'nâsına olursa, "Gaybın zâhir üzerinde olan bir kerr ü ferri gitti" diye tercüme olunur. Ve rûh-i ma'nâ her iki sûrette de değişmez. Nitekim îzâhât bu iki şekil üzere vâki' oldu.

## Hikâye

3660. Bir delikanlı ırmak kenarında bir zan götürdü; dedi ki: Bizim balık tutucumuz Süleyman'dır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3660. Bir delikanlı ırmak kenarında bir zan besledi; dedi ki: Bizim balık tutucumuz Süleyman'dır.

3620 numaralı beytin açıklamasında belirtildiği üzere, mührünü cinnî çarptıktan sonra, Süleyman (a.s.) saltanatından düşüp, fakir bir balıkçı kılığında ırmak kenarında balık tutarken; daha önce Süleyman (a.s.)'ı saltanat hâlinde görmüş olan bir delikanlı onu tanıdı ve bu balık tutucu Süleyman (a.s.)'dır, dedi. Fakat Hz. Süleyman'ı tanıdığı hâlde, yine şüpheye düşüp şöyle dedi:

3620 numaralı beytin şerhinde beyân olunduğu üzere, mührünü cinnî çarptıktan sonra, Süleymân (a.s.)ın saltanatından sukūt edip, bir fakîr balıkçı kılığında ırmak kenârında balık tutarken; evvelce Süleymân (a.s.)ı hâl-i saltanatında görmüş olan bir delikanlı onu tanıdı ve bu balık tutucu Süleymân (a.s.)dır, dedi. Fakat Hz. Süleymân'ı tanıdığı halde, yine şübheye düşüp şöyle dedi:

3661. Eğer bu, o ise, neden yalnız ve gizlidir; ve eğer değil ise, onun Süleymânlık sîmâsı nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3661. Eğer bu, o ise, neden yalnız ve gizlidir; ve eğer değil ise, onun Süleymanlık siması nedir?

3662. O, bu düşünce içinde mütereddid idi; nihayet Süleyman Şah müstakil oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3662. O, bu düşünce içinde tereddütlü idi; nihayet Süleyman Şah bağımsız oldu.

"Dü dil bûd" yani iki gönül olmak, tereddütlü olmaktan kinayedir. Yani bu zat Süleyman (a.s.) mıdır, yoksa değil midir, diye o delikanlı tereddüt içinde kaldı; çünkü o hakkıyla tanımamış idi; eğer tanısa idi, asla tereddüt etmezdi.

"Dü dil bûd" ya'nî iki gönül olmak, mütereddid olmaktan kinâyedir. Ya'nî bu zât Süleymân (a.s.) mıdır, yoksa değil midir, diye o delikanlı tereddüd içinde kaldı; zîrâ o hakkıyla tanımamış idi; eğer tanısa idi, aslâ tereddüd etmezdi.

3663. Cin gitti; o onun mülk ve tahtından kaçtı; onun bahtının kılıcı o şeytanın kanını döktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3663. Cin gitti; o, onun mülk ve tahtından kaçtı; onun bahtının kılıcı o şeytanın kanını döktü.

Yani Süleyman (a.s.)ın şekline girip, cariyenin elinden yüzüğü alan cinnî kaçtı ve tasarruf eskisi gibi Süleyman (a.s.)ın eline geçti, o ifritin cezasını verdi.

Ya'nî Süleymân (a.s.)ın şekline girip, câriyenin elinden yüzüğü alan cinnî kaçtı ve tasarruf ke'l-evvel Süleymân (a.s.)ın yedine geçti, o ifrîtin cezâsını verdi.

3664. Yüzüğünü parmağına taktı; ifrit ve peri askeri toplandı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3664. Yüzüğünü parmağına taktı; ifrit ve peri askeri toplandı.

3665. Adamlar, temâşâ için geldiler; sahib-i hayal olan kimse de, onların arasında.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3665. Adamlar, seyretmek için geldiler; hayal sahibi olan kimse de, onların arasında.

Süleyman (a.s.)'ın ihtişamını ve saltanatını seyretmek için birçok halk toplanmıştı. Irmak kenarında balık tutarken Süleyman (a.s.)'ı görüp o mudur, değil midir, diye tereddüt eden delikanlı da o toplanan halk arasındaydı.

Süleymân (a.s.) ın ihtişâmını ve saltanatını temâşâ için birçok halk toplanmış idiler. Irmak kenârında balık tutarken Süleymân (a.s.)ı görüp o mudur, değil midir, diye tereddüd eden delikanlı da o toplanan halk arasında idi.

3666. Vaktaki yüzüğü onun parmağında gördü, onun düşüncesi ve zannı tamâmen gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3666. Yüzüğü onun parmağında gördüğü zaman, onun düşüncesi ve zannı tamamen ortadan kalktı.

3667. Vehim o vakit vardır ki, o mestûrdur; bu araştırma, görülmemiş şeyden nâşîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3667. Vehim o zaman vardır ki, o örtülüdür; bu araştırma, görülmemiş şeyden kaynaklanır.

Yani insanın vehmi (gerçek olmayan tahayyülü) ve sanısı, bir şey kendisine örtülü ve bilinmez olduğu zamandadır. Çünkü insan görmediği bir şeye vâkıf olmak için, onu araştırır.

Ya'nî insanın vehmi ve zannı, bir şey kendisine mestûr ve mechûl olduğu vakittedir. Zîrâ insan görmediği bir şeye muttali' olmak için, onu araştırır.

3668. Gaibin hayali sînede azîm oldu; vaktaki hazır oldu, onun hayali gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3668. Gaybın hayali gönülde büyük oldu; ne zaman ki hazır oldu, onun hayali gitti.

Yani insan görmediği bir şeyin hayalini kalbinde ve zihninde büyütür. O görmediği şey hazır olup ortaya çıkınca, o zihnindeki hayal yok olur, yerine hakikat gelir.

Ya'nî insan görmediği bir şeyin hayalini kalbinde ve zihninde büyütür. O görmediği şey hâzır olup meydana çıkınca, o zihnindeki hayâl zâil olur, yerine hakîkat gelir.

3663. Cin gitti; o onun mülk ve tahtından kaçtı; onun bahtının kılıcı o şeytanın kanını döktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3663. Cin gitti; o, onun mülk ve tahtından kaçtı; onun bahtının kılıcı o şeytanın kanını döktü.

Yani Süleyman (a.s.)ın şekline girip, cariyenin elinden yüzüğü alan cin kaçtı ve tasarruf eskisi gibi Süleyman (a.s.)ın eline geçti, o ifritin cezasını verdi.

Ya'nî Süleymân (a.s.)ın şekline girip, câriyenin elinden yüzüğü alan cinnî kaçtı ve tasarruf ke'l-evvel Süleymân (a.s.)ın yedine geçti, o ifrîtin cezasını verdi.

3664. Yüzüğünü parmağına taktı; ifrit ve peri askeri toplandı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3664. Yüzüğünü parmağına taktı; ifrit ve peri askeri toplandı.

3665. Adamlar, temâşâ için geldiler; sahib-i hayal olan kimse de, onların arasında.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3665. Adamlar, seyretmek için geldiler; hayal sahibi olan kişi de, onların arasında.

Süleyman (a.s.)ın ihtişamını ve saltanatını seyretmek için birçok halk toplanmıştı. Irmak kenarında balık tutarken Süleyman (a.s.)ı görüp o mudur, değil midir, diye tereddüt eden delikanlı da o toplanan halk arasındaydı.

Süleymân (a.s.)ın ihtişamını ve saltanatını temâşâ için birçok halk toplanmış idiler. Irmak kenârında balık tutarken Süleymân (a.s.)ı görüp o mudur, değil midir, diye tereddüd eden delikanlı da o toplanan halk arasında idi.

3666. Vaktaki yüzüğü onun parmağında gördü, onun düşüncesi ve zannı tamâmen gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3666. Yüzüğü onun parmağında gördüğü zaman, onun düşüncesi ve zannı tamamen ortadan kalktı.

3667. Vehim o vakit vardır ki, o mestûrdur; bu araştırma, görülmemiş şeyden nâşîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3667. Vehim o zaman vardır ki, o örtülüdür; bu araştırma, görülmemiş şeyden kaynaklanır.

Yani insanın vehmi (gerçek olmayan tahayyülü) ve sanısı, bir şey kendisine örtülü ve bilinmez olduğu zamandadır. Çünkü insan görmediği bir şeye vâkıf olmak için, onu araştırır.

Ya'nî insanın vehmi ve zannı, bir şey kendisine mestûr ve mechûl olduğu vakittedir. Zîrâ insan görmediği bir şeye muttali' olmak için, onu araştırır.

3668. Gâibin hayali sînede azîm oldu; vaktaki hazır oldu, onun hayali gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3668. Görünmeyenin hayali gönülde büyük oldu; hazır olunca, onun hayali gitti.

Yani insan, görmediği bir şeyin hayalini kalbinde ve zihninde büyütür. O görmediği şey hazır olup ortaya çıkınca, o zihnindeki hayal yok olur, yerine hakikat gelir.

Ya'nî insan görmediği bir şeyin hayalini kalbinde ve zihninde büyütür. O görmediği şey hâzır olup meydana çıkınca, o zihnindeki hayâl zâil olur, yerine hakikat gelir.

3669. Gerçi nûr semâsı yağışsız değildir; karanlık zemîn de bitirmesiz değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3669. Gerçi nur seması yağışsız değildir; karanlık zemin de bitirmesiz değildir.

"Bâlîden" kelimesi bitkiler hakkında uzamak, büyümek, bitmek anlamındadır. Yani, gerçekten de güneşin nuruyla aydınlanan gökten yağmur yağdığını ve kara topraktan ibaret olan yeryüzünden de güneş ve yağmurların etkisiyle bitkilerin büyüyüp bittiğini görmekle, bunların faili (yapanı) olan Hakk'ı ve O'nun varlığını idrak ediyorum ve bu idrakim vücudumun görünen ve görünmeyen duyuları pencerelerinden meydana geliyor.

“Bâlîden” nebâtât hakkında uzamak, büyümek, bitmek ma'nâsınadır. Ya'nî, vâkıâ güneşin nûruyla münevver olan gökten yağmur yağdığını ve kara topraktan ibaret olan küre-i zemînden de güneş ve yağmurlar te'sîriyle nebâtât büyüyüp bittiğini görmekle, bunların faili olan Hakk'ı ve onun varlığını idrak ediyorum ve bu idrâkim vücûdumun havâss-i zâhire ve bâtınesi pencerelerinden hâsıl oluyor.

3670. Bana "Yü'minûne bi'l-gaybi" lâyıktır. Ondan dolayı fânî ön penceresini [3628] bağladım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3670. Bana "Gayba inanırlar" ifadesi yakışır. Bu sebeple fânî ön penceresini [3628] kapattım.

Gerçi bana duyular pencerelerinden Hakk'ın Zât ve sıfat ve fiillerinin varlığı ve birliği hakkında idrak hâsıl olmakta ise de, Yüce Allah Bakara sûresinin başında الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ (Bakara, 2/3) [O kimseler ki, gayba inanırlar] buyurduğu ve gayba iman edip salih amel işleyenlerin hidayete mazhar olduğunu açıkladığı için, bana gayba iman etmek lazımdır. Bu gaybî imandan dolayı fânî bir evden ibaret olan bedenimin duyular penceresini kapattım ve imanımı, semanın yağışlı ve yeryüzünün bitkili olması gibi çıkarımlara dayandırmayı uygun görmedim. Ve عليكم بدين العجائز yani "Kocakarıların dinlerini üzerinize lazım kılın" hadis-i şerifine uydum. Çünkü meydanda olan bir şeye ister inanılsın, ister inkâr olunsun; o şey iman ile sabit ve inkâr ile yok olmaz.

Gerçi bana havâs pencerelerinden Hakk'ın Zât ve sıfât ve efâlinin vücûdu ve vahdâniyyeti hakkında idrâk hâsıl olmakta ise de, Hak Teâlâ sûre-i Bakara'nın ibtidasında الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ (Bakara, 2/3) [O kimseler ki, gayba inanırlar] buyurduğu vé gayba îmân edip amel-i sâlih işleyenlerin mazhar-ı hidâyet olduğunu beyân ettiği için, bana gayba îmân getirmek lazımdır. Bu îmân-ı gaybîden dolayı bir fânî evden ibaret olan cismimin havâs penceresini kapadım ve îmânımı, semânın yağışlı ve yeryüzünün nebâtlı olması gibi istidlâlâta istinad ettirmeyi münasib görmedim. Ve عليكم بدين العجائز ya'nî "Kocakarıların dinlerini üzerinize lâzım kılın" hadîs-i şerîfine ittibâ' ettim. Zîrâ meydanda olan bir şeye ister inanılsın, ister inkâr olunsun; o şey îmân ile sâbit ve inkâr ile zâil olmaz.

3671. Asumanı zuhûrda yardığım vakit "Onda bir yarık görür müsün" nasıl derim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3671. Gök kubbeyi zuhurda yardığım vakit, "Onda bir yarık görür müsün?" nasıl derim?

Anlam ve hakikat semasını açmak emrinde, suret perdelerini yardığım ve yırttığım vakit, Yüce Allah hazretlerinin, Mülk suresinde geçen "هل تري من فطور" (Mülk, 67/3) [Bir yarık görebiliyor musun?] yüce sözünü nasıl söyleyebilir? Çünkü Kur'an, görünen lafızlarla, Bâtın isminin hükümlerinden haber verici olduğu halde, Zâhir isminin saltanat ve ihtişam dairesi olan suret alemine geldi; ve Zâhir isminin saltanatı devam ettikçe, suret semasında bir bozukluk ve yarık yoktur. Ne zaman ki "اذا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ" (İnfitâr, 82/1) [Gökyüzü yarıldığı zaman] ayet-i kerimesinde haber verilen kıyamet günü, yani suret semasının yarılması gerçekleşir. İşte ancak o vakit alemde Zâhir isminin saltanatı ortadan kalkar ve Bâtın isminin debdebe ve ihtişamı belirginleşir.

Ma'nâ ve hakikat semâsını açmak emrinde, sûret perdelerini yardığım ve yırttığım vakit Hak Teâlâ hazretlerinin, sûre-i Mülk'de olan هل تري من فطور (Mülk, 67/3) [Bir yarık görebiliyor musun?] kelâm-ı celílini nasıl söyliyebilir? Zîrâ Kur'ân, elfaz-ı zâhire ile, ism-i Bâtın'ın ahkâmından haber verici olduğu halde, ism-i Zâhir'in dâire-i saltanat ve ihtişamı olan âlem-i sûrete geldi; ve ism-i Zâhirin saltanatı devam ettikçe, sûret semâsında fütûr ve yarık yoktur. Vaktaki اذا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ (İnfitâr, 82/1) [Gökyüzü yarıldığı zaman] âyet-i kerîme- sinde ihbâr buyrulan yevm-i kıyâmet, ya'nî semâ-yı sûretin yarılması vâki' olur. İşte ancak o vakit âlemde ism-i Zâhir'in saltanatı zâil ve ism-i Bâtın'ın debdebe ve ihtişâmı bâhir olur.

3672. Tâ ki bu zulmette taharrî döşesinler ve her bir kimse, yüzü bir tarafa götürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3672. Tâ ki bu karanlıkta araştırma yapsınlar ve her bir kimse, yüzünü bir tarafa çevirsin.

Tâ ki bu tabiat karanlığı içinde, şekil perdelerinin engel olmasıyla hakikati göremeyip araştırmaya başlasınlar; ve bu araştırma sırasında herkes yüzünü bir şekle çevirsin ve hakikat ondadır zannetsin. Bu hâl fincan ve yüzük oyununa benzer. Nasıl ki bir tepsi içine yirmi-otuz kadar kahve fincanını yüz üstü kapatıp, birinin altına bir taraf oyuncular görmeksizin bir yüzük koyarlar. Sonra o yüzüğü oyuncular ilk açışta bulmaya çabalarlar; ve çoğunlukla bulamayıp boş fincanları açarlar. İşte şekil âleminde hakikat arayanlar da böyledir. Hakikat, insân-ı kâmilin belirli şeklindedir. Çok kimseler, şekil perdesi arasında kâmil zannedip, noksan olana hizmet ederler. Hatta Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretleri buyururlar ki: “Üç yüz zındığa hizmet ettim; nihayet bir sıddîka eriştim.”

Tâ ki bu zulmet-i tabîat içinde, sûret perdelerinin haylûliyetiyle hakîkati göremeyip araştırmaya başlasınlar; ve bu taharrî esnâsında herkes yüzünü bir sûrete çevirsin ve hakîkat ondadır zannetsin. Bu hâl fincan ve yüzük oyununa benzer. Nitekim bir tepsi içine yirmi-otuz kadar kahve fincanını yüz üstü kapayıp, birinin altına bir taraf oyuncular görmeksizin bir yüzük koyarlar. Sonra o yüzüğü oyuncular ilk açışta bulmağa çabalarlar; ve ekseriyâ bulamayıp boş fincanları açarlar. İşte âlem-i sûrette hakîkat arayanlar da böyledir. Hakîkat, insân-ı kâmilin sûret-i müteayyinesindedir. Çok kimseler, sûret perdesi arasında kâmil zannedip, nâkısa hizmet ederler. Hattâ Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretleri buyururlar ki: “Üç yüz zındıka hizmet ettim; nihâyet bir sıddîka eriştim.”

3673. Bir müddet işler ma'kûs olur; şıhneyi hırsız dârlara götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3673. Bir süre işler tersine döner; şıhneyi hırsız darağaçlarına götürür.

"Şıhne" polis ve zabıta memuru anlamındadır. Yani hakikatin örtülü olduğu bu suretler âleminde, zahirî hükümler ortadan kalkıncaya kadar bir süre işler tersine olur. Polisi hırsız darağaçlarına götürür; yani bir kâmil insanı (olgun insanı) nâkıs (eksik) bir kişi mücâhede (nefisle mücadeleler) ve riyâzet (nefsî perhizler) darağaçlarına götürür ve aslında istidadı (yatkınlığı) kemalde (olgunlukta) olan bir sâliki (Hakk yolcusunu) zahirde irşat makamında görünen, istidadı eksik bir kimse yola sokar.

“Şıhne” polis ve zâbıta me'mûru ma'nâsınadır. Ya'nî hakîkat mestûr olan bu âlem-i sûretde, ahkâm-ı sûrî zâil oluncaya kadar bir müddet işler tersine olur. Polisi hırsız dârağaçlarına götürür; ya'nî bir kâmili bir nâkıs mücâhede ve riyâzet dârlarına götürür ve hadd-i zâtında isti'dâdı kemâlde olan bir sâliki sûrette makâm-ı irşâdda görünen nâkısu'l-isti'dâd bir kimse teslîk eder.

3674. Tâ ki çok sultân ve âlî himmetli, bir müddet kendi bendesinin bendesi gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3674. Ta ki çok sultan ve yüce himmetli, bir süre kendi kulunun kulu gelir.

Yukarıdaki şerefli beytin anlamını teyit eder. Yani manada sultan ve yüce himmetli olan Hakk Yolcusu, mana âleminde kendisinin kulu makamında olan kimseye, suret âleminde kul olarak ortaya çıkar.

Yukarıki beyt-i şerîfin ma'nâsını te'yîd eder. Ya'nî ma'nâda sultân ve âlî-himmetli olan sâlik, âlem-i ma'nâda kendisinin bendesi makâmında olan kimseye, âlem-i sûretde bende olarak zâhir olur.

3675. Bendelik gaybda hoş ve ra'nâ gelir; gaybın hıfzı kulluk etmekte hoş gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3675. Kulluk, gaybda hoş ve güzel gelir; gaybın korunması kulluk etmekte hoş gelir.

"Keş" hoş ve güzel anlamındadır. "İsti'bâd" kulluk etmek demektir. Yani bir kulun gözünde efendi görünmezken, onun hizmetinde durup emrini eksiksiz yerine getirmesi, kulluk açısından övgüye ve takdire layıktır. Çünkü bir kulun, efendisinin huzurunda, onun emrini eksiksiz yerine getirir görünmesinde riyakârlık şüphesi vardır. Fakat efendinin yokluğunda emrini eksiksiz yerine getirmekte, doğruluk ve sevginin etkisi baskındır. İbn Mes'ûd hazretlerinden rivayet edilen hadis-i şerifte والذي لا اله غيره و ما آمن احد ايمانا افضل من ايمان بغيب yani “Kendisinden başka ilâh olmayan Yüce ve Ulu Zât'a yemin ederim ki, hiçbir kimse gayba imandan daha üstün bir iman etmedi,” buyurmuş ve Resûl-i Ekrem Efendimiz bu yüce beyandan sonra والذين يؤمنون بالغيب (Bakara, 2/3) [O kimseler ki gayba inanırlar] ayet-i kerimesini okumuştur.

"Keş" hoş ve ra'nâ ma'nâsınadır. "İsti'bâd" kulluk etmek demektir. Ya'nî bir bendenin nazarında efendi gâib iken, onun hizmetinde kāim olup emrini tamâmiyle icra etmesi, kulluk nokta-i nazarından şâyân-ı tahsîn ve takdîrdir. Zîrâ bir bendenin, efendisinin huzûrunda, onun emrini tamâmiyle icrâ eder görünmesinde riyâkârlık şâibesi vardır. Fakat efendinin gıyâbında emrini tamâmiyle icrâ etmekde, sıdık ve muhabbetin te'sîri gâlibdir. İbn Mes'ûd hazretlerinden mervî olan hadîs-i şerifde والذي لا اله غيره و ما آمن احد ايمانا افضل من ايمان بغيب ya'nî “Kendisinden başka ilâh olmayan Zât-ı ecel ve a'lâya yemîn ederim ki, hiçbir kimse gayba îmândan efdal bir îmân etmedi, buyurmuş ve Resûl-i Ekrem Efendimiz bu beyân-ı âlîden sonra والذين يؤمنون بالغيب (Bakara, 2/3) [O kimseler ki gayba inanırlar] âyet-i kerîmesini okumuştur."

3676. Nerede o kimse ki, onun huzurunda şahın medhini söyler; nihayet o kimse ki, gaybında şerm-rû olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3676. Nerede o kimse ki, onun huzurunda şahın övgüsünü söyler; nihayet o kimse ki, gıyabında utangaç olur.

Şahın huzurunda şahı öven kimse nerede! Şahın gıyabında şahtan utanan kimse nerede! Çünkü şahın huzurunda, şaha karşı sadık ve seven görünmek kolaydır; bu sadakati ve sevgiyi, onun gıyabında göstermek herkesin işi değildir.

Şâhın huzurunda şâhı medh eden kimse nerede! Şâhın gıyâbında şâhdan hayâ eden kimse nerede! Zîrâ şâhın huzurunda, şâha karşı sadık ve muhib görünmek kolaydır; bu sıdk u muhabbeti, onun gıyâbında göstermek herkesin kârı değildir.

3677. Bir kal'a muhafızı ki, memleketin kenarından, sultândan ve sâye-i saltanatdan uzak ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3677. Bir kale muhafızı ki, memleketin kenarından, sultandan ve saltanatın gölgesinden uzak olsun.

Memleketin kenar tarafında bulunması sebebiyle sultanın huzurundan ve saltanatın gölgesinden uzak olan bir kale muhafızı;

Memleketin kenâr tarafında bulunması cihetinden sultânın huzûrundan ve saltanatın sâyesinden uzak olan bir kal'a muhafızı;

3678. Kal'ayı düşmanlardan hifz ede; kal'ayı bî-kerân mala satmıya.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3678. Kaleyi düşmanlardan korur; kaleyi sınırsız mala satmaz.

Kaleyi, düşmanların saldırısından korur ve padişaha ihanet edip, düşmandan sonsuz rüşvet alarak kaleyi satmaz ise,

Kal'ayı, düşmanların tecavüzünden hifz eder ve pâdişâha ihanet edip, düşmandan bî-nihâye rüşvet alarak kal'ayı satmaz ise,

3679. Hududların kenarında şahdan gaib olduğu halde, o hazır olan gibi vefâyı hıfz ede,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3679. Sınırların kenarında padişahtan uzak olduğu hâlde, o, hazır olan gibi vefayı korusun.

Sınırların kenarında padişahın huzurundan uzak olduğu hâlde, o muhafız, padişahın huzurunda olanlar gibi vefakârlık gösterirse,

Hudûdların kenârında şâhın huzûrundan uzak olduğu halde, o muhafız şâhın huzûrunda olanlar gibi vefâkârlık gösterirse,

3680. O şahın indinde, hizmette hazır olan ve can fedâ eden başkalarından iyidir. [3638]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3680. O şahın katında, hizmette hazır olan ve canını feda eden, başkalarından daha iyidir.

3681. Binâenaleyh gaybette yarım zerre işin hıfzı, hazırlıkta olan o yüz binden iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3681. Bu sebeple, gaybette yarım zerre işin korunması, hazırlıkta olan o yüz binden daha iyidir.

Yani bir kulun gözünden padişah uzakken, o kulun sadakatle az bir iş görmesi, padişahın huzurunda, gayret göstererek birçok iş görmesinden daha iyidir. Çünkü gıyabî hizmet, muhabbetin kemaline delildir; padişahın huzurundaki hizmette ise o huzurun etkisi vardır; çünkü kulun muhabbeti olmasa bile, hizmetini göstermek mecburiyeti altındadır.

Ya'nî bir bendenin nazarından pâdişâh gâib iken, o bendenin sadakatla az bir iş görmesi, pâdişâhın huzûrunda, gayret göstererek birçok iş görmesinden daha iyidir. Zîrâ hizmet-i gâibâne, kemâl-i muhabbete delildir; ve pâdişâhın huzûrundaki hizmette ise o huzûrun te'sîri vardır; çünkü bendenin muhabbeti olmasa bile, hizmetini göstermek mecbûriyyeti altındadır.

3682. Tâat ve îmân şimdi mahmud oldu; ölümden sonra ayân içinde merdûd oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3682. İtaat ve iman şimdi övülmüş oldu; ölümden sonra sabit hakikatler içinde reddedilmiş oldu.

Yüce Allah'ın peygamberleri aracılığıyla tebliğ buyurduğu emirlere ve yasaklara itaat ve ahiret hayatına iman, şimdi bu dünya hayatında övülmüş ve kabul edilmiş durumdadır. Öldükten ve ahiret hayatı kendisine açıkça göründükten sonra iman etmenin bir anlamı kalmaz; çünkü içinde yaşayıp hissettiği bir âlem için "Ben bu âleme inandım" demek soğuk/anlamsız bir hüküm olur. Nasıl ki bir kimse, ben şimdi dünya hayatı içinde yaşadığıma inandım dese, herkes onun bu hükmüne güler.

Allah Teâlâ'nın peygamberleri vâsıtasıyla tebliğ buyurduğu emir ve nehye itâat ve hayât-ı uhreviyyeye îmân, şimdi bu hayât-ı dünyeviyyede mahmûd ve makbûldür. Öldükten ve hayât-ı uhreviyye kendisine ayânen zâhir olduktan sonra îmân etmenin ma'nâsı kalmaz; zîrâ içinde yaşayıp hissettiği bir âlem için "Ben bu âleme inandım" demek bârid bir hüküm olur. Nitekim bir kimse, ben şimdi hayât-ı dünyeviyye içinde yaşadığıma inandım dese, herkes onun bu hükmüne güler.

3683. Mâdemki gayb ve gâiblik mestûr olmak iyidir, öyle olunca ağzı bağla ve susmak iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3683. Mademki gayb ve gaybda kalmak örtülü olmak iyidir, öyle olunca ağzı bağla ve susmak iyidir.

Yani mademki bu görünen âlemde, gayb âleminin yüzünün örtülü olması daha iyidir, o hâlde, kendisine gayb âleminin hâlleri açılan kişilerin ağızlarını kapatıp ehil olmayanlara sırları açıklamamaları iyidir; fakat ehil olanlar arasında kendi keşiflerine ve ilâhî sırlara dair sohbet caizdir. Nasıl ki evliya menkıbelerinde bunun benzeri çoktur. Ve özellikle bu Şerefli Mesnevî, ancak ehil olanlara hitaben ihsan buyrulan ilâhî sırlarla doludur. Ve önsözde beyan buyrulduğu üzere, ehil olmayanlara asla nikabını açmaz.

Ya'nî mâdemki bu âlem-i şehadetde, âlem-i gaybın yüzü örtülmüş olmak evlâdır, o halde, kendisine âlem-i gaybın ahvâli münkeşif olan zevâtın ağız- larını kapayıp nâ-ehil olanlara ifşâ-yı esrar etmemeleri iyidir; fakat ehil olanlar arasında kendi keşiflerine ve esrâr-ı ilâhiyyeye dâir sohbet câizdir. Nitekim menâkıb-ı evliyâda nazîri çoktur. Ve husûsiyle bu Mesnevî-i Şerîf, ancak ehil olanlara hitâben ibzâl buyrulan esrâr-ı ilâhiyye ile doludur. Ve dîbâcede beyân buyrulduğu üzere, nâ-ehil olanlara aslâ nikābını açmaz.

3684. Ey kardeş, elini sözden geri tut; muhakkak Hak Teâlâ ilm-i ledünnü ızhar eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3684. Ey kardeş, sözden elini çek; muhakkak Yüce Allah ledün ilmini (Allah katından gelen gizli ilim) açığa çıkarır.

Bâtınî ilimleri (içsel, gizli ilimler) ifşa etmekten vazgeç; çünkü bu ilim, zevkî (yaşayarak elde edilen) ve vicdanîdir; söz ile, tam olarak anlatılamaz. Bu sebeple bu ilmi Yüce Allah, emrine boyun eğen kullarından dilediği kimselerin kalbinde açığa çıkarır. Nitekim Câmi'u's-Sagîr'de yer alan bir hadis-i şerifte علم الباطن سر من اسرار الله و حكم من حكم الله يقذفه في قلوب من شاء من عباده yani "Bâtın ilmi Yüce Allah'ın sırlarından bir sır ve hükümlerinden birtakım hükümdür ki, kullarından dilediği kimselerin kalbine ilham eder" buyrulur.

Ulûm-i bâtıneyi ifşa etmekten el çek; zîrâ bu ilim, zevkî ve vicdânîdir; söz ile, kemâliyle tefhîm olunamaz. Binâenaleyh bu ilmi Hak Teâlâ, emrine münkād olan kullarından dilediği kimselerin kalbinde ızhâr eder. Nitekim Câmi'u's-Sagîr de münderic olan bir hadis-i şerifde علم الباطن سر من اسرار الله و حكم من حكم الله يقذفه في قلوب من شاء من عباده ya'ni "İlm-i batın Allah Teâlâ'nın sırlarından bir sırdır ve hükmünden birtakım hükümdür ki, kullarından dilediği kimselerin kalbine kazf buyurur" buyrulur.

3685. Güneşe, onun yüzü şahid olmak kâfî olur; şahidin en büyüğü hangi şeydir? Allah'dır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3685. Güneşe, onun yüzünün şahit olması yeterlidir; şahitlerin en büyüğü hangi şeydir? Allah'tır!

Yani güneşin yüzü, yine kendisinin varlığına şahit olmak için yeterlidir. Güneşin varlığını ispat etmek için başka bir delile ve şahide ihtiyaç yoktur; nasıl ki bu cildin 116 numaralı beytinde آفتاب آمد دلیل آفتاب [Güneşin delili yine güneş geldi] buyrulmuştu. Bu şerefli beyit de onun benzeridir. Ve bâtın ilminin özü ve hulâsası vahdet-i vücûd (varlığın birliği) güneşidir. Ne zaman ki Hakk Yolcusu'nun kalbine bu güneş doğar; artık onu ispat etmek için, başka bir delile ihtiyaç kalmaz. Çünkü bu birliğe Yüce Allah'ın kendisi, zuhûr (ortaya çıkma) yoluyla bizzat şahitlik eder; ve şahitlerin en büyüğü ise Yüce Allah'tır.

Ya'nî güneşin yüzü, yine kendisinin vücûduna şâhid olmak kâfidir. Güneşin vücudunu isbât için başka delîle ve şâhide hâcet yoktur; nitekim bu cildin 116 numaralı beytinde آفتاب آمد دلیل آفتاب [Güneşin delîli yine güneş geldi] buyrulmuş idi. Bu beyt-i şerîf de onun nazîridir. Ve ilm-i bâtının zübdesi ve hülâsası vahdet-i vücûd güneşidir. Vaktāki sâlikin kalbine bu güneş tulû' eder; artık onu isbât için, başka delîle hâcet kalmaz. Zîrâ bu vahdete Allah Teâlâ hazretlerinin kendisi, zuhûr tarîkıyla bizzât şehâdet buyurur; ve şâhidlerin en büyüğü ise Allah Teâlâ'dır.

3686. Hayır, söylerim; çünkü hem Hak ve hem melek, hem âlimler beyanda karîn oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3686. Hayır, söylerim; çünkü hem Hak, hem melek, hem de âlimler açıklamada yakın oldu.

Her ne kadar yukarıda "Ey kardeş, elini sözden geri tut!" dediysem de, hayır, ledünnî sırları söylerim; çünkü vahdet-i vücûdu açıklama konusunda Kur'ân-ı Kerim'de شَهِدَ اللَّهُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ وَالْمَلَائِكَةُ وَأُولُو الْعِلْمِ (Ali İmran, 3/18) [Yüce Allah, melekler ve ilim sahipleri şahitlik eder ki, Allah Teâlâ'nın mutlak hüviyetinden başka ilâh yoktur] buyruldu. Ve bu açıklamaya ve şahitliğe hem Yüce Allah, hem melekler, hem de âlimler yakın kılındı ve ortak edildi. Ve mademki Yüce Allah hazretleri beni de Allah'ı bilen âlimler zümresine dâhil etti, o halde bu şahitliğe ortak olarak, benim de bu konudaki sırları söylemem ve şahitlik etmem gerekir.

Her ne kadar yukarıda "Ey kardeş, elini sözden geri tut!" dedim ise de, hayır, esrar-ı ledünnîyi söylerim; çünkü vahdet-i vücûdu beyân husûsunda Kur'ân-ı Kerim'de شَهِدَ اللَّهُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ وَالْمَلَائِكَةُ وَأُولُو الْعِلْمِ (Ali İmran, 3/18) [Al- lah Teâlâ ve melâike ve ilim sâhibleri şehadet eder ki, Allah Teâlâ'nın hüviyyet-i mutlakasından başka ilâh yoktur] buyruldu. Ve bu beyâna ve şehadete hem Hak Teâlâ ve hem melâike ve hem de ulemâ mukārin kılındı ve iştirak ettirildi. Ve mâdemki Hak Teâlâ hazretleri beni de ulemâ-yı billâh silkine sâlik kıldı, o halde bu şehadete iştirâk ile, benim dahi bu bâbdaki esrârı söylemem ve şehâdet etmem îcâb eder.

3687. Allah ve melek ve ehl-i ulûm şehadet ederler ki, muhakkak dâim olan Ecel ve A'la'dan başka Rab yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3687. Allah, melekler ve ilim sahipleri şahitlik ederler ki, şüphesiz öncesiz ve yüce olandan başka Rab yoktur.

Bu şerefli beyitte, Âl-i İmran Suresi'nde yer alan "شَهَدَ اللَّهُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ الاّ هُوَ وَ الْمَلاَئِكَةُ وَ أُولُو العلم" (Âl-i İmran, 3/18) yani "Yüce Allah, melekler ve ilim sahipleri şahitlik ederler ki, Yüce Allah'ın mutlak hüviyetinden başka ilah yoktur" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yüce Allah'ın şahitliği, Zât'ı, sıfatı, esmâsı (isimleri) ve ef'âli (fiilleri) ile sürekli tecelli etmesidir. Çünkü bütün varlık mertebeleri ancak Hakk'a aittir. Esmânın hizmetkârları olan meleklerin şahitliği ise, âlem-i emirden (emir âlemi), âlem-i kevne (oluş âlemi) esmânın eserlerini ortaya koymada fiilen gerçekleşen hizmetleridir. Bu da hakiki varlığın mertebelerinden bir mertebedir. İlim sahipleri iki çeşittir; birisi zâhirî ilimler ehli, diğeri bâtınî ilimler ehlidir. Zâhirî ilimler ehlinin şahitliği, istidlallere (çıkarımlara) dayanan lafzî (sözlü) ve resmî (şeklî) tevhiddir. Bâtınî ilimler ehlinin şahitliği ise, hâlî (hâle ait), zevkî (tadılarak elde edilen) ve vicdanî (içsel) tevhiddir. Buna göre, Yüce Allah'ın ve meleklerin şahitliğine katılan ve onlarla ortak olan hâlî, fiilî ve zevkî olan şahitliktir ki, bu da ancak bâtınî ilimler ehlinin şahitlikleridir. Aynı şekilde bu da hakiki varlığın mertebelerinden bir mertebedir. Şimdi, ilahi şahitlikle, zâtî şahitliğe; meleklerin şahitliğiyle, hakiki varlığın melekûtî mertebesinin şahitliğine; ve ilim sahiplerinin şahitliğiyle de, mutlak varlığın son tecellisi olan insân-ı kâmil mertebesinin şahitliğine işaret buyrulur. Bu bahsin ayrıntısı çoktur, herkesin zevki tevhidi oranında uzayabilir.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Al-i İmran'da olan شَهَدَ اللَّهُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ الاّ هُوَ وَ الْمَلاَئِكَةُ وَ أُولُو العلم (Âl-i İmran, 3/18) ya'nî “Allah Teâlâ ve melâike ve ilim sahibleri şehadet eder ki, Allah Teâlâ'nın hüviyyet-i mutlakasından başka ilah yoktur" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Allah Teâlâ'nın şehadeti, Zât'ı ve sıfatı ve esmâsı ve efâli ile dâimü't-tecellî olmasıdır. Zîrâ bilcümle merâtib-i vücûd ancak Hakk'ındır. Ve hademe-i esmâ olan melâikenin şehadeti dahi, âlem-i emirden, âlem-i kevne âsâr-ı esmâyı ızhârda fiilen vâki' olan hizmetleridir. Bu da vücûd-ı hakîkînin mertebelerinden bir mertebedir. Ve ehl-i ulûm iki nevi'dir; birisi ulûm-i zâhire ehli ve diğeri ulûm-i bâtıne ehlidir. Ulûm-ı zâhire ehlinin şehadeti, istidlâlâta müstenid olan tevhîd-i lafzî ve resmîdir. Ulûm-ı bâtıne ehlinin şehadeti ise, tevhîd-i hâlî ve zevkî ve vicdânîdir. Binâenaleyh Allah Teâlâ'nın ve melâikenin şehadetine iktirân ve iştirak eden hâlî ve fiilî ve zevki olan şehadettir ki, bu da ancak ulûm-ı bâtıne ehlinin şehadetleridir. Kezâ bu da vücûd-ı hakîkînin merâtibinden bir mertebedir. İmdi şehadet-i ilâhiyye ile, şehadet-i zâtiyyeye ve melâikenin şehadetiyle, vücûd-ı hakîkînin mertebe-i melekûtiyyesinin şehadetine ve ehl-i ulûmun şehadeti ile de, vücûd-ı mutlakın tecellî-i ahîri olan insân-ı kâmil mertebesinin şehadetine işâret buyrulur. Bu bahsin tafsili çoktur, herkesin zevki tevhîdi nisbetinde uzayabilir.

3688. Nasıl Hakk'a şehadet eder; melek kim oluyor? Ta ki şehadette müşterek olsun? Yahut, "Vaktaki Hak şehadet etti, melek kim oluyor? Tâ ki şehadette müşterek olsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3688. Nasıl Hakk'a şehadet eder; melek kim oluyor? Ta ki şehadette ortak olsun? Yahut, "Vaktaki Hak şehadet etti, melek kim oluyor? Tâ ki şehadette ortak olsun?"

"Çün" kelimesi, soru anlamında olursa çeviri önceki gibi; ve zaman belirtmek için olursa, ikinci şekil gibi olması gerekir. Her iki şekilde de anlam değişmez. Yani melek Hakk'ın varlığının birliğine nasıl şehadet edebilir? Çünkü melek, ilahi kudretin tecellileri olan ruhlardır ki, onların varlıkları bağımsız değildir, aksine Hakk'ın varlığının bağıntılarındandır. Bu sebeple Hak, zâtı ve sıfatları ve isimleri ve fiilleri ile, sürekli meydana gelen tecellisi ile, kendi varlığının birliğine şehadet edip dururken, melek kim oluyor ki, bu şehadete güya bağımsız bir varlık sahibi imiş gibi iştirak edebilsin?

"Çün" kelimesi, istifhâm ma'nâsına olursa tercüme evvelki gibi; ve tevkît için olursa, ikinci sûret gibi olmak îcâb eder. Her iki sûretde de ma'nâ değiş- mez. Ya'nî melek Hakk'ın vahdet-i vücuduna nasıl şehâdet edebilir? Zîrâ melek, kudret-i ilâhiyyenin mezâhiri olan ervâhdır ki, onların vücûdları müstakil değil, belki vücûd-ı Hakk'ın izâfâtındandır. Binâenaleyh Hak zâtı ve sıfâtı ve esmâsı ve ef'âli ile, ale'd-devâm vâki' olan tecellîsi ile, kendi vücûdunun vahdetine şehadet edip dururken, melek kim oluyor ki, bu şehadete gûyâ bir vücûd-ı müstakil sahibi imiş gibi iştirak edebilsin?

3689. Zîrâ güneşin nûruna ve huzuruna, harab olan gözler ve gönüller tâkat getiremezler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3689. Çünkü güneşin nuruna ve huzuruna, harap olmuş gözler ve gönüller dayanamazlar.

Yani kadim olan, hakiki tek varlık güneşinin nuruna ve huzuruna, sonradan olan, fani ve izafî olan gözler ve gönüller dayanamazlar. Bu sebeple vahdaniyet güneşinin ortaya çıkışında, onların kendileri kalmaz ki, şahitlik edebilsinler.

Ya'nî kadîm olan vücûd-ı vâhid-i hakîkî güneşinin nûruna ve huzûruna, hâdis ve fânî ve izâfî olan gözler ve gönüller tâkat getiremezler. Binâenaleyh vahdâniyyet güneşinin zuhûrunda, onların kendileri kalmaz ki, şehadet edebilsinler.

3690. Bir yarasa gibi güneşin harâretine tâkat getiremez; ümîdi keser.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3690. Bir yarasa gibi güneşin sıcaklığına dayanamaz; ümidi keser.

İzafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) sahipleri, hakiki varlık güneşinin doğuşunda, şekil âleminde güneşin aydınlığına ve sıcaklığına dayanamayan yarasa kuşları gibi güçsüz kalırlar ve onun karşısında varlık davası ümidini keserler.

Vücûd-ı izâfi sâhibleri, vücûd-ı hakîkî güneşinin tulû'unda, âlem-i sûrette güneşin aydınlığına ve harâretine tâkat getiremiyen yarasa kuşları gibi bîtâb kalırlar ve onun muvâcehesinde da'vâ-yı vücûd ümîdini keserler.

3691. Böyle olunca melâikeyi de, âsumân üzerinde, güneşin cilvegeri olarak bizim gibi yar bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3691. Böyle olunca melekleri de, gökyüzü üzerinde, güneşin tecelli ettiği yer olarak bizim gibi dost bil!

Yukarıdan beri gelen açıklamalardan anlaşıldığı üzere, sûret âleminin göğü ve kuvveti olan melekût âlemindeki faal melekleri, sûret âleminin belirlenmişleri olan biz ilim ehli gibi, hakiki tek varlığın isimler ve sıfatlar itibarıyla belirlenmesinden bil; ve bütün izafî varlık sahiplerini, hakiki varlık güneşinin tecelli ettiği yer olmakta birbirine dost ve arkadaş bil!

Yukarıdan beri gelen îzâhâttan anlaşıldığı üzere, âlem-i sûretin semâsı ve kuvveti olan âlem-i melekûttaki melâike-i fa'âleyi, âlem-i sûretin müteayyenleri olan biz ehl-i ilim gibi, vücûd-ı vâhid-i hakîkînin bi-hasebi'l-esmâ ve's-sıfat taayyününden bil; ve bilcümle vücûd-ı izâfî sâhiblerini, vücûd-ı hakîkî güneşinin cilvegeri olmakta birbirine yâr ve refik bil!

3692. Zîra biz ziyâyı güneşten bulduk; halife gibi zayıflar üzerine parladık.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3692. Çünkü biz ışığı güneşten bulduk; halife gibi zayıflar üzerine parladık.

Çünkü şehadet âleminde (görünen âlemde) belirli olan biz ilim ehli, varlık nurunu, hakiki güneş olan Hak'tan bulduk ve O'nun bütün sıfatlarına, isimlerine ve fiillerine dair olan ilim nurunu O'ndan alıp cahillere dağıttık. Nasıl ki padişahların halifeleri zayıf olan halk üzerine adalet nurunu parlatırlar.

Çünkü âlem-i şehadette müteayyen olan biz ehl-i ilim, nûr-ı vücûdu, şems-i hakîkî olan Hak'dan bulduk ve O'nun bilcümle sıfât ve esmâsına ve efâline dâir olan nûr-ı ulûmu O'ndan alıp cühelâya tevzî ettik. Nitekim pâdişâhların halîfeleri zayıf olan ahâlî üzerine nûr-ı adli parlatırlar.

3693. Yeni, ya üç günlük, yahud ki bedir olan ay gibi, her melek kemâl ve nûr ve kadr tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3693. Yeni doğmuş, ya üç günlük, yahut da dolunay hâlindeki ay gibi, her melek kemâl, nûr ve kadr kazanır.

Yani, şehadet âleminde (görünen âlemde) belirli olan ilim ehlinin kemâlde, ilimde ve şerefte mertebeleri olduğu gibi, melekût mertebesinde (melekler âleminde) belirli olan meleklerden her birinin de yeni doğan veya üç günlük hilâl veyahut dolunay hâlindeki ay gibi kemâl, nûr ve şeref itibarıyla ayrı ayrı mertebeleri vardır.

Ya'nî âlem-i şehadetde müteayyen olan ehl-i ulûmun kemâlde ve ilimde ve şerefde mertebeleri olduğu gibi, mertebe-i melekûtda müteayyen olan melâikeden her birinin dahi yeni doğan veya üç günlük hilâl veyâhud bedir hâlindeki ay gibi kemâl ve nûr ve şeref i'tibâriyle ayrı ayrı mertebeleri vardır.

3694. Üçer, yahud dörder nûr kanadlardan mertebeleri üzerine o şua', her meleğe mahsûstur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3694. O ışık, her meleğe özgüdür; mertebeleri üzerine üçer yahut dörder nur kanattan oluşur.

Bu şerefli beyitte, Fâtır suresinin başındaki ayet-i kerimeye işaret buyrulur. الحَمْدُ لله فاطِرِ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ جاعل المَلائِكَةِ رُسُلاً أولى اجنحة مَثْنَى وَثُلاثَ وَرُبَاعَ (Fâtır, 35/1) Yani "Hamd ve övgü, gökleri ve yeri yoktan var eden ve ortaya çıkaran Yüce Allah'a mahsustur ki, ikişer, üçer ve dörder kanat sahibi olan melekleri elçiler kılmıştır." Melekler iki çeşittir: Birisi "yüce melekler" ve diğeri "unsurî melekler"dir. Yüce melekler, Adem'e secde etmek ve baş eğmekle yükümlü değildirler. Unsurî melekler ise Adem'e secde etmek ve baş eğmekle yükümlüdür. Suret âlemine, ilahi isimlerin tesirlerini ve hükümlerini göndermekle görevli olanlar unsurî meleklerdir. Ve Arâisü'l-Beyân'da Rûzbihân Baklî hazretleri buyururlar ki: "Meleklerin kanatları, onların tesir etme yönlerinden birer vecihtir." Şimdi, hakiki varlık sahibi olan Hakk'ın nuru, her bir meleğe, mertebelerine göre, onların nurdan olan kanatlarına, yani tesir etme yönlerine yardım eder. Kimi peygamberlere vahiy ile ve kimi evliyaya ilham ile ve kimi müminlere salih rüya ile ve kimi rahmet indirmekle ve kimi bitkilerin büyümesine hizmet etmekle; kısacası, sonsuz hizmetlerle Hak tarafından gönderilir.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Fâtır'ın ibtidâsındaki âyet-i kerîmeye işaret buyrulur. الحَمْدُ لله فاطِرِ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ جاعل المَلائِكَةِ رُسُلاً أولى اجنحة مَثْنَى وَثُلاثَ وَرُبَاعَ (Fâtır, 35/1) Ya'nî "Hamd ü sena, gökleri ve arzı ibdâ' ve ızhâr eden Allah Teâlâ'ya mahsûsdur ki, ikişer ve üçer ve dörder kanad sâhibi olan melâikeyi rusül kılıcıdır." Melâike iki nevi'dir: Birisi “melâike-i âlîn” ve diğeri “melâike-i unsuriyyûn"dur. Melâike-i âlîn Adem'e secde ve serfürû ile mükellef değildirler. Melâike-i unsuriyyûn ise Âdem'e secde ve serfürû ile mükellefdir. Alem-i sûrete, esmâ-i ilâhiyye âsâr ve ahkâmını irsâle me'mûr olanlar melâike-i unsuriyyûndur. Ve Arâisü'l-Beyân'da Rûzbihân Baklî hazretleri buyururlar ki: "Melâikenin kanadları, onların vücûh-ı te'sîrâtından birer vecihleridir." İmdi, vücûd-ı hakîkî sahibi olan Hakk'ın nûru her bir meleğe, mertebelerine göre, onların nûrdan olan kanadlarına, ya'nî vücûh-ı te'sîrâtına imdâd eder. Kimi enbiyâya vahy ile ve kimi evliyâya ilhâm ile ve kimi mü'minlere rü'yâ-yı sâliha ile ve kimi rahmet inzâli ile ve kimi nebâtâtın neşv ü nemâsına hizmet ile; velhâsıl nâmütenâhî hidemât ile taraf-ı Hak'dan irsâl olunur.

3695. İnsilerin akıllarının kanadları gibi ki, onların arasında çok fark vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3695. İnsanların akıllarının kanatları gibi ki, onların arasında çok fark vardır.

Yani meleklerin tesir etme yönleri olan kanatları, insanların akıllarının kanatlarına, yani tesir etme yönlerine benzer ki, o akıllar arasındaki tesir etme yönlerinde çok farklar vardır. Örneğin evliyanın aklı ile avamın aklı arasındaki fark açıktır; ve akıllar arasında nasıl farklılıklar varsa, melekler arasında da öylece farklılıklar vardır. Ve aklın hakikati, melekî hakikattir ki, insanda kuvvet olup ortaya çıkmıştır. Hint şarihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: “Ey aziz, Cenâb-ı Pîr, meleklerin hakikatini akıllara benzeterek açıkladılar diyerek buradan gaflet ile geçme! Melekler senin duyuların ve kuvvetlerindir, başkası değildir. Ruhani kuvvetler semavi meleklerdir; ve cismani kuvvetler arzî meleklerdir.”

Ya'nî melâikenin vücûh-1 te'sîrâtı olan kanadları, insanların akıllarının kanadlarına, ya'nî vücûh-ı te'sîrâtına benzer ki, o akılların arasındaki te'sîrâtda çok farklar vardır. meselâ akl-ı evliyâ ile, akl-ı avâm arasındaki fark zâhirdir; ve akıllar arasında nasıl tefâvüt varsa, melâike arasında dahi öylece tefâvüt vardır. Ve hakikat-ı akl hakikat-ı melekîdir ki, insanda kuvvet olup zâhir olmuştur. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: “ Ey azîz, Cenâb-ı Pîr hakikat-i melâikeyi ukūle temsîlen beyân buyurdular diyerek buradan gaflet ile geçme! Melâike senin havâs ve kuvândır, başkası değildir. Kuvâ-yı rûhâniyye melâike-i semâviyyedir; ve kuvâ-yı cismâniyye melâike-i arzîdir.”

3696. İmdi her beşerin iyide ve kötüde karîni o melek olur ki, onun mânendi ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3696. Şimdi her insanın iyi ve kötü durumda yoldaşı, onun benzeri olan o melek olur.

Yani iyi kimsenin yoldaşı, onun benzeri ve dengi olan rahmet ve lütuf meleği olur; ve kötü kimsenin yoldaşı da, aynı şekilde onun benzeri olan kahır ve azap meleği olur.

Ya'nî iyi kimsenin karîni onun nazîri ve mânendi olan rahmet ve lutuf meleği olur; ve kötü kimsenin karîni de, kezâlik onun misli olan kahır ve azâb meleği olur.

3697. Zaîfü'l-basar olan kimsenin gözü, güneşe tâkat getiremeyince, onun için yıldız şem' oldu, nihayet yolu buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3697. Gözü zayıf olan kimsenin gözü, güneşe dayanamayınca, onun için yıldız mum oldu, sonunda yolu buldu.

Yüce Allah'ın varlığının birliği güneş gibi açık ve belirgin olduğu hâlde, iç gözü zayıf olan kimselerin bu güneşi görmeye güçleri yetmeyince ve bunlar Yüce Allah'ın şahitliğini duymayınca, Allah'ın bu şahitliğine, yıldızlar seviyesinde olan ilim sahiplerinin şahitliğinin katılması gerekti; ve bu gözü zayıf olanlar, bu ilim sahiplerinin şahitliğiyle Hakk yoluna yol buldu.

Hakk'ın vahdet-i vücûdu güneş gibi zâhir ve bâhir olduğu halde, bâtın gözü zayıf olan kimselerin bu güneşi görmeye tâkatları olmayınca ve bunlar Allah Teâlâ'nın şehadetini duymayınca, Allâh'ın bu şehadetine, yıldızlar mesâbesinde olan ilim sâhiblerinin şehadeti iştirak etmek lâzım geldi; ve bu zaîfü'l-basar olanlar, bu ilim sâhiblerinin şehadetiyle tarîk-ı Hakk'a yol buldu.

## گفتن پیغمبر صلى الله عليه و سلم مرزید را که این سر را فاشتر ازین مگو و متابعت نگه دار

3698. Peygamber buyurdu ki, benim ashabım, yıldızlardır; yolcular için şem' ve şeytan için recimlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3698. Peygamber buyurdu ki, benim ashabım yıldızlardır; yolcular için ışık ve şeytan için taşlardır.

"Ashabım yıldızlardır" sözü ile "Benim ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz" hadis-i şerifine; "Yolcular için ışıktır" sözü ile de Nahl suresindeki "Ve yıldızlar onlara yol gösterirler" ayet-i kerimesine ve "şeytan için taştır" sözü ile de Mülk suresindeki "Biz yıldızları şeytanlar için taşlar kıldık" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Ve "rücûm", atılan taşlar anlamındadır. Bu şerefli beyitte, yüce ashabın, Yüce Allah'ın ve meleklerin, Hakk'ın varlığının birliği hakkındaki şahitliklerine katılan ilim sahibi olduklarına işaret buyrulur. Karanlık gecelerde yıldızlar, yolculara nasıl rehberlik ederlerse, hakikatlerin gizli olduğu bu tabiat karanlığı içinde, Hak yolunun yolcularına öylece rehberlik ederler; ve onlara uyanların manevi nurları, Hakk yolcusunun kalplerine arız olan şeytani vesveseleri taşlayıp, def ederler.

"Ashâbım yıldızlardır" sözü ile اصحابی کالنجوم بايهم اقتديتم اهتديتم ya'nî "Benim ashâbım yıldızlar gibidir, hangisine tâbi' olursanız, hidâyet bulursunuz" hadîs-i şerîfine; "Yolcular için şem'dir" sözü ile de sûre-i Nahil'deki و بالنجم هم يهتدون (Nahl, 16/16) ya'nî "Ve yıldızlar onlara yol gösterirler" âyet-i kerîmesine ve "şeytan için rücûmdur" sözü ile de sûre-i Mülk'deki وَ جَعَلْنَاهَا رُجُوماً للشياطين (Mülk, 67/5) ya'nî "Biz yıldızları şeytanlar için rücûm kıldık" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ve "rücûm", atılan taşlar ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfde ashâb-ı kirâmın, Allah Teâlâ'nın ve melâikenin, Hakk'ın vahdâniyyet-i vücûdu hakkındaki şehadetlerine iştirak eden ilim sâhibi olduklarına işâret buyrulur. Karanlık gecelerde yıldızlar, yolculara nasıl rehberlik ederlerse, hakāyıkın mestûr bulunduğu bu zulmet-i tabîat içinde, Hak yolunun yolcularına öylece rehberlik ederler; ve onlara tâbi' olanların nûr-ı ma'nevîleri, sâliklerin kalblerine ârız olan vesâvis-i şeytâniyyesini taşlayıp, def ederler.

3699. Eğer her bir kimsenin o çeşmi ve kuvveti olaydı ki, o çerhin güneşinden nûr tuta idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3699. Eğer her bir kimsenin o gözü ve kuvveti olaydı ki, o feleğin güneşinden nur alabilseydi.

Eğer her bir kimsenin hakikat feleğinin güneşinden nur alabilecek bir gözü ve kuvveti olaydı;

Eğer her bir kimsenin felek-i hakîkatin güneşinden nûr alabilecek bir gözü ve kuvveti olaydı;

3700. Ey zelîl, ne vakit yıldıza hâcet vardır? Ne vakit o güneşin nûruna delil [3658] olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3700. Ey zelil, ne zaman yıldıza ihtiyaç vardır? Ne zaman o, güneşin nuruna delil olurdu?

Bu iki beyit, bir cümleyi tamamlamaktadır. Yani eğer her bir kimse, hakikat feleğinin güneşi olan "hakikat-i Muhammediyye" (Hz. Muhammed'in hakikati) mertebesinden ilim nurunu alabilecek bir göz ve kuvvete sahip olsaydı, ey ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) önünde zelil kalmış olan kimse, yıldızlar mesabesinde olan âlimlerin irşadına (doğru yolu göstermesine) ihtiyaç kalır mıydı? Ve o hakikat-i Muhammediyye güneşinin nuruna, onların delil olmalarına lüzum görülür müydü?

Bu iki beyit, bir cümleyi itmâm etmektedir. Ya'nî eğer her bir kimse, felek-i hakîkatin güneşi olan "hakikat-i muhammediyye" mertebesinden nûr-ı ilmi alabilecek bir göz ve kuvvet sahibi olsa idi, ey ulûm-ı ledünniyye önünde zelîl kalmış olan kimse, yıldızlar mesâbesinde olan ulemânın irşâdına hâcet kalır mı idi? Ve o hakikat-ı muhammediyye güneşinin nûruna, onların delîl olmalarına lüzûm görülür mü idi?

3701. Ay toprağa, buluta ve zille der ki: 'Ben beşer olurum; velâkin bana vahy olunur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3701. Ay toprağa, buluta ve zille der ki: 'Ben beşer olurum; velâkin bana vahy olunur.

Yani, "hakikat-i muhammediyye"yi taşıyan ve ay gibi olan suret âlemindeki Muhammedî taayyün (Hz. Muhammed'in varlık mertebesindeki belirginleşmesi), manadan habersiz olmaları sebebiyle toprak hükmünde bulunan insanlara ve hakiki bir varlığa sahip olmamaları hasebiyle bulut ve gölge hükmünde olan beşerî suretlere hitaben buyurur ki: Ben de sizin gibi bir beşerim ve belirginleşmiş suretim, sizin gibi bir gölgeden ibarettir; ve hepimiz hakiki varlığa sahip olan Hakk'ın isimlerinin gölgeleriyiz; velakin benim sizden bir farkım vardır ki, o da bana hakikatim ve hüviyetim olan Hak tarafından vahy olunmuş olmasıdır. Bu şerefli beyitte "De ki: Ben de ancak sizin gibi bir beşerim; bana vahy olunuyor ki, sizin ilahınız tek bir ilahtır." (Kehf, 18/110) ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Ya'nî, "hakîkat-ı muhammediyye"yi hâmil ve ay gibi olan âlem-i sûretde- ki taayyün-i muhammedî, ma'nâdan bî-haber olmalarına mebnî, toprak me- sâbesinde bulunan insanlara ve bir vücûd-ı hakîkî sâhibi olmamaları hase- biyle bulut ve gölge mesâbesinde olan suver-i beşeriyyeye hitâben buyurur ki: Ben de sizin gibi beşerim ve sûret-i müteayyinem, sizin gibi bir zılden ibâ- rettir; ve hepimiz vücûd-ı hakîkî sâhibi olan Hakk'ın zılâl-i esmâsıyız; velâ- kin benim sizden bir farkım vardır ki, o da bana hakîkatim ve hüviyyetim olan Hak cânibinden vahy olunmuş olmasıdır. "Bu beyt-i şerîfde `قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ` (Kehf, 18/110) ya'nî "Yâ Habîbim, de ki, ben de sizin gibi beşerim; bana vahy olundu ki, sizin ilâhınız ancak ilâh-ı vâhiddir" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

3702. Güneşlere nisbetle bir zulmet tutarım; nüfûsun zulmetleri için nûr tutarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3702. Güneşlere göre bir karanlık tutarım; nefislerin karanlıkları için nur tutarım.

"Güneşler"den kastedilen, ilahi isimlerdir; "karanlık"tan kastedilen ise, ilahi isimler topluluğunun gölgesi olmaktır. Yani, her biri nurlarını ve eserlerini saçmakta birer güneş konumunda olan ilahi isimlere göre, benim beşerî izafî varlığımda bir karanlık vardır. Çünkü benim varlığım, ilahi isimler topluluğunun gölgesi ve mazharıdır; fakat bütün isimleri kapsayan Yüce Allah tarafından vahyolunduğu için, tabiat karanlığına gömülmüş nefisler için nur sahibiyim ve onlara o nuru yayarım.

"Güneşler"den murâd, esmâ-i ilâhiyyedir; "zulmet"den murâd, esmâ-i ilâhiyye cem'iyyetinin zıllî olmaktır. Ya'nî her birisi envânını ve âsârını salmakta birer güneş mesâbesinde olan esmâ-i ilâhiyyeye nisbetle, benim vücûd-ı izâfî-i beşeriyyemde bir zulmet vardır. Zîrâ benim vücûdum, esmâ-i ilâhiyyeye mecmû'unun zıllî ve mazharıdır; fakat câmi'-i cemî'-i esmâ olan Allah Teâlâ tarafından vahy olunduğu cihetle, zulmet-i tabîatde müstağrak olan nüfûslar için nûr sâhibiyim ve onlara o nûru îfâza ederim.

3703. Ondan zayıfım; tâ ki sen bir tâkat getiresin; zîrâ sen, pek nûrlu olan güneşin adamı değilsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3703. Ondan zayıfım; tâ ki sen bir güç getiresin; çünkü sen, pek nurlu olan güneşin adamı değilsin.

Yani, benim Muhammedî hakikatimin zayıf olan beşerî surette ortaya çıkışı, o hakikatimin nuruna senin güç getirebilmen içindir. Nasıl ki ayet-i kerimede `لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ` (Tevbe, 9/128) yani "Size, sizin nefsinizin cinsinden resûl geldi" buyrulur. Çünkü sen, pek ziyade nurlu olan güneşin nuruna güç getirebilecek bir adam değilsin. Eğer benim hakikatim ortaya çıksa, ey beşerî suret sahipleri, sizler değil, melekler bile tahammül edemezler. Nasıl ki Mesnevî-i Şerîf'in IV. cildinin bir beytinde şöyle buyrulur:

Ya'nî, benim hakîkat-ı muhammediyyemin zayıf olan sûret-i beşeriyyede zuhûru, o hakîkatimin nûruna senin tâkat getirebilmen içindir. Nitekim âyet-i kerîmede `لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ` (Tevbe, 9/128) ya'nî "Size, sizin nefsinizin cinsinden resûl geldi" buyrulur. Zîrâ sen, pek ziyâde nûrlu olan güneşin nûruna tâkat getirebilecek bir adam değilsin. Eğer benim hakîkatim zâhir olsa, ey sûret-i beşeriyye sâhibleri, sizler değil, melâike bile tahammül edemezler. Nitekim Mesnevî-i Şerîf'in IV. cildinin bir beytinde şöyle buyrulur:

3704. Bal ve sirke gibi karışık dokudum; nihayet ciğer hastalığı tarafına yol buldum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3704. Bal ve sirke gibi karışık dokudum; nihayet ciğer hastalığı tarafına yol buldum.

"Bal"dan kasıt, Hakk'ın varlığından ibaret olan peygamberlik hüviyetidir; "sirke"den kasıt ise peygamberin beşerî taayyünüdür (belirginleşmesi). "Ciğer hastalığı"ndan kasıt, hüviyete ulaşma ıstırabıdır. Yani, Hakk'ın mutlak varlığının latif (ince) ve kesif (yoğun) olan mertebelerini kendi suretimde topladım ve bu kesif suret, hüviyetime perde olması sebebiyle, nihayet o hüviyetime ve hakikatime ulaşma ıstırabına yöneldim.

"Bal" dan murâd, vücûd-ı Hak'dan ibaret olan hüviyyet-i nebeviyyedir; "sirke"den murâd taayyün-i beşerî-i nebeviyyedir. "Ciğer hastalığı"ndan murâd, hüviyyete vusûl ıztırabıdır. Ya'nî vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın latîf ve kesîf olan merâtibini sûretimde cem' ettim ve bu sûret-i kesîfe hüviyyetime hicâb olması hasebiyle, nihâyet o hüviyyetime ve hakîkatime vusûl ıztırabına müteveccih oldum.

3705. Ey rehîn, vaktaki illetten kurtuldun, sirkeyi bırak ve balı ye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3705. Ey esir, ne zaman ki illetten kurtuldun, sirkeyi bırak ve balı ye!

Ey bedenin şeklinde tutsak kalan Zeyd, ne zaman ki ikilik ve varlık ortaklığı illetinden kurtuldun ve sana varlığın hakikati ortaya çıktı; artık sirke gibi olan kulun varlığını ve onun sıfatını terk et; hakiki varlık ile ve o varlığın sıfatı ile ortaya çık! Nasıl ki hadis-i kudside "Benim sıfatım ile halkıma çık, seni kasd eden, beni kasd eder" buyrulur.

Ey cismin sûretinde mahbûs kalan Zeyd, vaktâki isneyniyet ve şirket-i vücûd illetinden kurtuldun ve sana hakikat-ı vücûd zâhir oldu; artık sirke gibi olan vücûd-ı abdânîyi ve onun sıfatını terk et; vücûd-ı hakkānî ile ve o vücûdun sıfatı ile zahir ol! Nitekim hadis-i kudside اخرج بصفاتي الى خلقى من قصدك تصدنی ya'ni "Benim sıfatım ile halkıma çık, seni kasd eden, beni kasd eder" buyrulur.

3706. Gönül tahtı hevadan pak olarak ma'mûr oldu; onun üzerinde "Er-rahmânü ale'l-arşistevâ"dır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3706. Gönül tahtı hevadan arınmış olarak mamur oldu; onun üzerinde "Er-rahmânü ale'l-arşistevâ"dır.

Gönül tahtı, yabancı heveslerden ve Allah'tan başka şeylerin sevgisinden temizlenerek mamur olursa, Tâhâ Suresi'nde geçen الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) yani "Rahmân arş üzerine müstevî oldu" ayet-i kerimesinin anlamı böyle bir kimseye zevken ve vicdanen ortaya çıkar.

Bilinmeli ki, "arş" kelimesinin birtakım lügat anlamları vardır: Taht, evin tavanı, kıvam, bir işin sağlamlığı ve bir şeyin güçlü tarafı, yükseklik ve bina anlamlarına gelir. Tefsir ve hadis âlimleri, Kur'an ve hadislerin anlamlarından arş hakkında iki anlama yönelmişlerdir. Bir görüşe göre arş, âlemi kuşatmıştır ve onun hakikatini ancak Yüce Allah bilir. Ve bu anlam "evin tavanı" lügat anlamına denk gelir. Ve diğer bir görüşe göre arş, mutlak varlığın bütün mertebeleriyle beraber şehadet âleminin (görünen âlem) toplam heyetidir; ve bu anlam da "taht" lügat anlamına denk gelir; ve bunda birlik anlamı vardır. Ve emir ve nehyin (yasaklama) kaynağı şehadet âlemi olduğundan, bunların menbaı, şehadet âlemini kuşatan veya mutlak varlığın bütün mertebeleriyle beraber şehadet âleminin toplam heyeti bulunan arştır.

Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) "Et-Tedbîrâtu İlâhiyye fĩ Islâhi Memleketi'l-İnsâniyye" adlı yüce eserlerinde buyururlar ki: "Mutlak Zât, kendi kemallerini ortaya çıkarmak için kayıtlı ve yoğun varlıklara müstevî olmuştur. Lakin burada bizim işaret ettiğimiz bir sır vardır ki, o sırrın sahibi ve maliki ona vakıf olduğu zaman, o sırrın açığa çıkmasından hasıl olan zevk ile lezzetlenir; o da şudur ki: Bu الرحمن على العرش استوي (Tâhâ, 20/5) ayet-i kerimesinde zikredilen arş, Rahmân'ın istivâ ettiği yerdir; ve o arş sıfatın mahallidir; yani Rahmâniyet sıfatının tecelli yeridir. Ve Rahmâniyet sıfatının arşı rubûbiyyetdir (Rablık); ve rubûbiyyet varlıkları gerektirir. Buna göre rubûbiyyetin arşı kayıtlı varlıklardır ki, onun ilk mertebesi, ruhlar mertebesidir. Ve Rahmâniyet, isim ve sıfatların hakikatleriyle zuhurdan ibaret olup, bütün gizli mertebelere mahsus olan bir isimdir; halka ait mertebelerin onda iştiraki yoktur. Ve ulûhiyyet (ilahlık), hakka ait ve halka ait hükümleri bir araya getirir. Buna göre Rahmâniyet ulûhiyetten daha özel ve ulûhiyet Rahmâniyetten daha genel olur. Ve insân-ı kâmil, hakikati itibarıyla, Rahmân isminin mazharıdır (tecelli yeridir) ve gerçekte ve taayyün (belirginleşme) ile, büyük âlem gibi "Allah" isminin mazharıdır. Ve insân-ı kâmil bu açıklamaya göre bir arştır. Bu ayet-i kerimede işaret buyrulan arşa, Rahmân'ın nasıl müstevî olduğunu tarif eden bir delil istersen, o delil, (s.a.v.) Efendimiz'in ان الله خلق آدم على صورته yani "Muhakkak Yüce Allah Adem'i kendi sureti üzerine halk etti" sözüdür. Zira Rahmân, Yüce Allah'ın zâta ait isimlerine ve manevi sıfatlarına ait bir isimdir. Ve O'nun zâta ait isimleri "ahadiyyet" (birlik), "vâhidiyyet" (teklik), "samediyyet" (ihtiyaçsızlık), "azamet" (büyüklük) ve "kuddûsiyyet" (kutsallık) ve benzerleri olup, ancak vacibü'l-vücud (varlığı zorunlu olan) Zât'ına mahsustur; ve manevi vasıfları da "Hayat, İlim, Semi' (işitme), Basar (görme), Kudret (güç), Kelâm (söz)"dan ibaret olup, bunlar halka ait mertebelerde zahirdir. Şimdi bu isim sebebiyle O'nun rahmeti, hakka ait ve halka ait bütün mertebeleri kapsar. Zira O'nun hakka ait mertebelerde zuhuru sebebiyle, halka ait mertebeler ortaya çıktı. Şimdi izafî varlıklar, mutlak varlığın tenezzüllerinden (aşağı inişlerinden) meydana gelmiş ve Zât'ında gizli olan ilahi nispet ve izafetlerinin hükümleri, gayriyet (başkalık) elbisesiyle zahir olan bu izafî varlıklar arşını istila etmiştir ve bu hükümlerin istilası, O'nun arşa istilasıdır. Kayıtlı ve izafî varlıklara "mahlûk" (yaratılmış) ismi verilmiştir; ve bu isim mutlak varlığa ödünç hükmü iledir. Hakikatte hepsi Hakk'ın varlığıdır; yoksa bazı kimselerin zannettiği gibi, mahlukun varlığı müstakil olup Sem' ve Basar gibi ilahi vasıflar onlarda ödünç değildir. Bu hal bir varlığın letafet (incelik) ve kesafet (yoğunluk) hükmü ile tecellisidir. İzafî varlıkların özü ve hulâsası insân-ı kâmildir; buna göre insân-ı kâmil, hakka ait ve halka ait mertebelerin taşıdığı her şeyi taşır. Böyle olunca, Yüce Allah Hazretleri Adem'i kendi sureti üzere halk etmiştir ve bütün ilahi vasıfların hükümleri ona istila ettiğinden, o "Rahmân'ın arşı"dır. O hakikati ile Zât'ı taşır ve ilahi vasıfların yüklenicisidir. Ey insani surette zahir olup, bizim bu sözlerimizi bilen kimse, kendi varlığına ve hallerine dikkat edip, hakikati anla! Ve ey bu marifete ârif olan kimse, başkalık gafletinden uyan! Ve ey nebevi ledünni ilimlerin varisi, bu marifet ile nimetlen! Bizim sözlerimiz Hakk'ın vâridâtıdır (ilhamlarıdır) ve Yüce Allah hakkı söyler ve doğru yola irşad eder."

Gönül tahtı, ağyâr hevâsından ve mâsivâ muhabbetinden temizlenerek ma'mûr olursa, sûre-i Tâhâ'da vaki olan الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) ya'nî "Rahmân arş üzerine müstevî oldu" âyet-i kerîmesinin ma'nâsı böyle bir kimseye zevkan ve vicdânen zâhir olur.

Ma'lum olsun ki, "arş" kelimesinin birtakım maânî-i lugaviyyesi vardır: Taht, sakf-ı hâne, kıvâm, bir işin sıhhati ve bir şeyin kavî tarafı, yükseklik ve binâ ma'nâlarına gelir. Ehl-i tefsîr ve hadîs maânî-i Kur'ân ve ahâdîsden arş hakkında iki ma'nâya zâhib olmuşlardır. Bir kavle göre arş, âlemi ihâta etmiştir ve onun hakikatini ancak Hak Teâlâ bilir. Ve bu ma'nâ "sakf-ı hâ-ne" ma'nâ-yı lügavîsine tevâfuk eder. Ve diğer kavle göre arş, vücûd-ı mut-lakın bilcümle merâtibi ile berâber âlem-i şehadetin hey'et-i mecmûasıdır; ve bu ma'nâ dahi "taht" ma'nâ-yı lügavîsine tevâfuk eder; ve bunda ma'nâ-yı ittihad vardır. Ve emir ve nehyin mevridi âlem-i şehadet olduğun-dan, bunların menba'ı, âlem-i şehadeti muhît olan veyâhud vücûd-ı mutla-kın bilcümle merâtibi ile beraber âlem-i şehadetin hey'et-i mecmûası bulu-nan arşdır.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Et-Tedbîrâtu İlâhiyye fĩ Islâhi Memleketi'l-İnsâniy-ye nâmındaki eser-i âlîlerinde buyururlar ki: "Zât-ı mutlak, kendi kemâlâtı-nı ızhâr için vücûdât-ı mukayyede ve kesîfeye müstevî olmuştur. Lakin bu-rada bizim remz ettiğimiz bir sır vardır ki, o sırrın sahibi ve mâliki ona vakıf olduğu vakit, o sırrın inkişafından hâsıl olan zevk ile mütelezziz olur; o da budur ki: Bu الرحمن على العرش استوي (Tâhâ, 20/5) âyet-i kerîmesinde mezkûr olan arş müstevâ-yı Rahmân'dır; ve o arş sıfatın mahallidir; ya'nî sıfat-ı rah-mâniyyetin mahall-i tecellîsidir. Ve sıfat-ı rahmâniyyetin arşı rubûbiyyetdir; ve rubûbiyyet mevcûdâtı iktizâ eder. Zîrâ rubûbiyyet merbûb ister. Binâena-leyh rubûbiyyetin arşı vücûdât-ı mukayyededir ki, onun ilk mertebesi, mer-tebe-i ervâhdır. Ve rahmâniyyet, hakāyık-ı esmâ ve sıfât ile zuhûrdan ibâret olup, cemî-i merâtib-i hafiyyeye mahsûs olan bir isimdir; merâtib-i halkıy-yenin onda iştiraki yoktur. Ve ulûhiyyet, ahkâm-ı hakkıyye ve halkıyyeyi câmi'dir. Binâenaleyh rahmâniyyet ulûhiyyetten ehas ve ulûhiyyet rahmâ-niyyetten eamm olur. Ve insân-ı kâmil, hakikati i'tibariyle, mazhar-ı ism-i Rahmândır ve maa'l-hakika ve't-taayyün, âlem-i kebîr misillü "Allah" ismi-nin mazharıdır. Ve insân-ı kâmil bu beyâna hamlen bir arşdır. Bu âyet-i ke-rîmede işâret buyrulan arşa, Rahmân'ın nasıl müstevî olduğunu ta'rîf eden bir delîl istersen, o delil, (S.a.v.) Efendimiz'in ان الله خلق آدم على صورته ya'ni "Muhakkak Allah Teâlâ Adem'i kendi sûreti üzerine halk etti" kavl-i münî-fidir. Zîrâ Rahmân Hak Teâlâ'nın esmâ-i zâtiyye ve sıfât-ı ma'neviyyesine râci' bir isimdir. ve onun esmâ-i zâtiyyesi “ahadiyyet ve “vâhidiyyet" ve "samediyyet" ve "azamet" ve "kuddûsiyyet" ve emsâli olup, ancak zât-ı vâ-cibü'l-vücuduna mahsûsdur; ve evsâf-ı ma'neviyyesi de "Hayât, İlim, Semi', Basar, Kudret, Kelâm"dan ibaret olup, bunlar merâtib-i halkıyyede zâhirdir. Imdi bu isim sebebiyle O'nun rahmeti kâffe-i merâtib-i hakkıyye ve halkıy-yeye şamil olur. Zîrâ O'nun merâtib-i hakkıyyede zuhûru sebebiyle, merâ-tib-i halkıyye zâhir oldu. İmdi vücûdât-ı izâfiyye, vücûd-ı mutlakın tenezzü- lâtından husûle gelmiş ve zâtında mahfi olan niseb ve izâfât-ı ilâhiyyesinin ahkâmı, gayriyyet libâsıyla zahir olan bu vücûdât-ı izâfiyye arşını istîlâ eylemiştir ve bu istîlâ-yı ahkâm, O'nun arşa istîlâsıdır. Vücûdât-ı mukayyedeye ve izâfiyyeye "mahlûk" ismi verilmiştir; ve bu isim vücûd-ı mutlaka âriyet hükmü iledir. Hakikatte cümlesi vücûd-ı Hak'dır; yoksa ba'zı kimselerin zannettiği gibi, mahlûkun vücudu müstakil olup Sem' ve Basar gibi evsâf-ı ilâhiyye onlarda âriyet değildir. Bu hâl bir vücûdun letâfet ve kesâfet hükmü ile tecellîsidir. Vücûdât-ı izâfiyyenin zübdesi ve hulâsası insân-ı kâmildir; binâenaleyh insân-ı kâmil merâtib-i hakkıyye ve halkıyyenin hâmil olduğu her şeyi hâmildir. Böyle olunca, Hak Teâlâ hazretleri Adem'i kendi sûreti üzere halk etmiştir ve bilcümle evsâf-ı ilâhiyyenin ahkâmı ona istîlâ eylediğinden, o "arş-ı Rahmân"dır. O hakikati ile Zât'ı hâmildir ve evsâf-ı ilâhiyyenin mahmûlüdür. Ey sûret-i insâniyyede zâhir olup, bizim bu sözlerimizi ârif olan kimse, kendi vücûdûna ve şuûnâtına dikkat edip, mütehakkık ol! Ve ey bu ma'rifete ârif olan kimse, gayriyyet gafletinden uyan! Ve ey ulûm-ı ledünniyye-i nebeviyyenin vârisi, bu ma'rifet ile mütena'im ol! Bizim sözlerimiz vâridât-ı Hak'dır ve Hak Teâlâ hakkı söyler ve doğru yola irşâd eyler."

3707. Vaktaki gönül bu rabıtayı bula, bundan sonra kalb üzerine hükmü vâsıtasız Hak eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3707. Gönül bu bağıntıyı bulduğu zaman, bundan sonra kalbin üzerine hükmü aracısız olarak Hak eder.

Yani, insanın kalbi Hak ile, yukarıda açıklanan bağıntıyı bulduğu zaman, artık ondan sonra Hakk'ın melekût (görünmeyen âlem) ve şehadet (görünen âlem) mertebeleri aracılık etmeksizin, o insan kalbi üzerine doğrudan doğruya hükmeden Hak olur. Böyle bir kalp, hükmü ne melekten ne de insandan almaz.

Ya'nî, insanın kalbi Hak ile, yukarıda îzah olunan râbıtayı bulduğu vakit, artık ondan sonra Hakk'ın melekût ve şehadet mertebeleri tavassut etmeksizin, o kalb-i beşer üzerine doğrudan doğruya hükm eden Hak olur. Böyle bir kalb, hükmü ne melekten ve ne de beşerden almaz.

3708. Bu sözün nihayeti yoktur; Zeyd nerede? Tâ ki ona rüsvaylık isteme diye nasihat edeyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3708. Bu sözün sonu yoktur; Zeyd nerede? Tâ ki ona rezillik isteme diye nasihat edeyim.

İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) Hak ile olan bağıntısına ait sırların ve marifetlerin sonu yoktur. Zeyd-meşrep (sıradan, avam) olan kimse nerededir ki, ona gizli sırları açığa vurup halkı rezil etmek isteme; yahut ilâhî sırları ifşa etmekle Allah katında edep dışına çıkıp ilâhî huzurda rezil olmayı isteme! diye nasihat vereyim.

İnsân-ı kâmilin Hak ile olan râbıtasına müteallik esrâr ve maârifin nihâyeti yoktur. Zeyd-meşreb olan kimse nerededir ki, ona esrâr-ı mektûmeyi ızhâr edip halkı rüsvây etmek isteme; veyâhud esrâr-ı ilâhiyyeyi ifşa etmekle edeb-maallah hâricine çıkıp ind-i ilâhîde rüsvây olmayı isteme! diye nasihat vereyim.

## Zeyd'in hikâyesine rücû'

3709. Şimdi Zeyd'i bulamazsın, zîrā o kaçtı. Saff-ı niâlden sıçradı ve na'li döktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3709. Şimdi Zeyd'i bulamazsın, çünkü o kaçtı. Ayakkabılık hizasından sıçradı ve ayakkabıyı döktü.

"Saff-ı niâl", sokak kapısından içeri girilip ayakkabı çıkarılan yerdir; kastedilen ise şehadet âlemidir (görünen âlem). "Na'l rîhten" yani ayakkabı dökmek, Farsçada "şitâb reften" (acele gitmek) ve "mânden esb ez reftâr" (atın yürümekten aciz kalması) anlamlarından kinayedir; burada, acele gitmek anlamı kastedilir. Anlamın özeti şudur: “Ey dinleyici, sen şimdi Hz. Zeyd'i bu suretler âleminde bulamazsın; çünkü o, bu suretler âleminden kaçtı ve ayakkabılık mesabesinde olan tabiatın en aşağı mertebesinden (esfel-i sâfilîn) yüce âleme (âlem-i illiyyîn) yükseldi; ve ruhun ayakkabısı mesabesinde olan cismini bu ayakkabılıkta bırakıp o tarafa acele koştu."

"Saff-ı niâl" sokak kapısından içeriye girilip ayakkabı çıkarılan mahaldir; murâd, âlem-i şehadettir. "Na'l rîhten" na'l dökmek Fârisî'de "şitâb reften" acele gitmek ve "mânden esb ez reftâr" at yürümekten âciz kalmak, ma'nâ-larından kinâyedir; burada, acele gitmek ma'nâsı murâd olunur. Hulâsa-i ma'nâ: “Ey sâmi' sen şimdi Hz. Zeyd'i bu âlem-i sûretde bulamazsın; çünkü o, bu âlem-i sûretden kaçtı ve saff-ı niâl mesâbesinde olan esfel-i sâfilîn-i ta-bîatden âlem-i illiyyîne urûc etti; ve rûhun pabucu mesâbesinde olan cismi bu pabuçlukta bırakıp o tarafa acele koştu."

3710. Sen kim oluyorsun? Zeyd dahi, üzerine güneş doğar yıldız gibi, kendi-[3669] sini bulamadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3710. Sen kim oluyorsun? Zeyd dahi, üzerine güneş doğar yıldız gibi, kendisini bulamadı.

Ey dinleyici, sen kim oluyorsun ki, şimdi bu suretler âleminde Zeyd'i bulacaksın? Güneşin ışığının şiddetinde nurları kaybolan yıldızlar gibi, Hakk'ın mutlak varlığının istilasıyla, artık Zeyd de kendisini bulamaz bir hâldedir.

Ey sâmi', sen kim oluyorsun ki, şimdi bu âlem-i sûretde Zeyd'i bulacak-sın? Güneşin şiddet-i ziyâsında nûrları gâib olan yıldızlar gibi, vahdet-i vü-cûd-ı Hakk'ın istílâsıyla, artık Zeyd de kendisini bulamaz bir hâldedir.

3711. Ondan ne bir nakış, ne de nişan bulursun; ne de saman uğrusu yolunda bir saman çöpü bulursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3711. Ondan ne bir nakış, ne de nişan bulursun; ne de saman uğrusu yolunda bir saman çöpü bulursun.

"Kehkeşân" geceleri gökyüzünde, uzunlamasına parlak bir bulut şeklinde görünen küçük yıldızlar kümesidir. Türkçede "Saman Uğrusu" ve "Hacılar Yolu" derler. "Kehkeşân" terimi ile, taayyünât âlemi (varlıkların belirli şekillerde ortaya çıktığı âlem) kastedilir. Yani "Bu taayyünât âleminde Hz. Zeyd'in nakşını ve nişanını ve hiçbir eserini bulamazsın" demektir.

"Kehkeşân" geceleri gökyüzünde, tûlânî parlak bir bulut şeklinde görünen küçük yıldızlar kümesidir. Türkçede "Saman Uğrusu" ve "Hacılar Yolu" der-ler. "Kehkeşân” ta'bîri ile, âlem-i taayyünât murâd buyrulur. Ya'nî “Bu taay-yünât âleminde Hz. Zeyd'in nakşını ve nişanını ve hiçbir eserini bulamazsın" demektir.

3712. Bizim havassimiz ve parlak olan nâtıkamız, sultanımızın ilminin nûrunun mahvı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3712. Bizim duyularımız ve parlak olan konuşma yeteneğimiz, sultanımızın ilminin nurunun içinde yok oldu.

Yani bizim hakikatlerimiz, tek ve gerçek varlığın ilminde sabit oldu ve o hakikatimiz, o gerçek varlığın her bir tenezzül (aşağı iniş) mertebesinde, o mertebenin gereğine göre bir taayyün (belirginleşme) elbisesine büründü. Sonunda varlığın son tecellisi olan insan sureti elbisesini giydik. Bu mertebede her birimizin dış ve iç duyuları ve parlak konuşma yeteneği ortaya çıktı. Ondan sonra ölüm hâli ile bu taayyün elbisesinden soyunduk; yine mertebe mertebe ilâhî ilme geri döndük. Ve bizim bu duyularımız ve konuşma yeteneğimiz, sultanımızın ilim denizinin nuru içinde yok oldu. Bu şerefli beyit, Mesnevî-i Şerîf'in III. cildinde gelecek olan, yani "İnsan mertebesinden ölüp melek mertebesine yükselirim; ve o mertebeden dahi öldükten sonra, ilâhî ilim mertebesinde, izafî yokluk hâlini kazanırım. O yokluk hâli, içinden ses çıkaran org çalgısı gibi bana, 'Biz O'na, yani Hakk'a dönenleriz' der. Ve bu dönüşü söyleyen, ilâhî ilimde sabit olan benim hakikatim olur; ve o hakikatim, Hakk'ın ilminin gayrı değildir ve Hakk'ın ilmi dahi, kendisinin gayrı değildir," bu şerefli beytinin benzeridir.

Ya'nî bizim hakîkatlerimiz, vücûd-ı vâhid-i hakîkînin ilminde sabit oldu ve o hakîkatimiz, o vücûd-ı hakîkînin her bir mertebe-i tenezzülünde, o mertebenin îcâbına göre bir kisve-i taayyüne büründü. Nihâyet vücudun tecellî-i ahîri olan sûret-i insâniyye kisvesini giydik. Bu mertebede her birerlerimizin havâss-i zâhire ve bâtınesi ve parlak nâtıkası peydâ oldu. Ondan sonra mevt hâli ile bu kisve-i taayyünden soyunduk; yine mertebe mertebe ilm-i ilâhîye rücû' ettik. Ve bizim bu havâssimiz ve nâtıkamız, sultânımızın ilim muhîtinin nûru içinde mahv oldu. Bu beyt-i şerîf, Mesnevî-i Şerîf'in III. cildinde gelecek olan ya'nî "Mertebe-i insânîden ölüp melek mertebesine urûc ederim; ve o mertebeden dahi öldükten sonra, ilm-i ilâhî mertebesinde, adem-i izâfi hâlini iktisab ederim. O hâl-i adem, içinden sadâ çıkaran erganûn çalgısı gibi bana, “Biz O'na, ya'nî Hakk'a rücû' edicileriz" der. Ve bu rücû'u söyleyen, ilm-i ilâhîde sabit olan benim hakîkatim olur; ve o hakîkatim, Hakk'ın ilminin gayri değildir ve Hakk'ın ilmi dahi, kendisinin gayri değildir," bu beyt-i şerîfinin nazîridir.

3713. Onların hisleri ve akılları batında لدينا محضرون dalgası içinde dalgadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3713. Onların hisleri ve akılları, iç âlemde "Bizim katımızda toplanmışlardır" dalgası içinde bir dalgadır.

İlahi ilmin nurunda yok olan kimselerin hisleri ve akılları, Yüce Allah katında toplanma ve hazır edilme dalgası içinde bir dalgadır. Bu şerefli beyitte, "Elbette onların hepsi karşımıza dikilecekler" (Yâsîn, 36/32) ve "Hepsi ancak bizim katımızda toplanıp hazır edilmişlerdir" (Yâsîn, 36/53) ayet-i kerimelerine işaret buyrulur. "Bizim katımızda toplanmışlardır dalgası"ndan kastedilen, varlık denizinin "Kâbız" (sıkıp tutan, daraltan) ism-i şerifinin dalgalanmasıdır. Sabit hakikatler ise, ilahi isimlerin tecellilerinin ilmi suretleridir; ve hepsi bu "Kâbız" ism-i şerifi dalgasının içinde birer dalgadır. Bilinmeli ki, ilahi ilimde sabit olan hakikatler ebedidir. Yüce Allah, onları daima görünür âlemden görünmez âleme toplar ve görünmez âlemden de görünür âleme yayar ve dağıtır; çünkü bunların hepsi isimlerin gölgeleridir ve gölgenin hâli daima uzayıp gölge sahibine dönmektir. Tenasüh (ruh göçü) fikri, bu hakikatleri layıkıyla kuşatamamaktan ortaya çıkmıştır. Bu konuda söz çoktur, ayrıntısı uzar.

İlm-i ilâhînin nûrunda mahv olan kimselerin hisleri ve akılları Allah Teâlâ indinde toplanmak ve ihzâr olunmak dalgası içinde dalgadır. Bu beyt-i şerîfde وَان كُلٌّ لَمَّا جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ (Yâsîn, 36/32) [Elbette onların hepsi karşımıza dikilecekler] ve فَإِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ (Yâsîn, 36/53) ya'nî “Hepsi ancak bizim indimizde toplanıp ihzâr olunmuşlardır" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. "Ledeysâ muhdarûn dalgası"ndan murâd, deryâ-yı vücûdun “Kābız” ism-i şerîfinin dalgalanmasıdır. Ve a'yân-ı sâbite ise, esmâ-i ilâhiyye tecelliyâtının suver-i ilmiyyeleridir; ve hepsi bu "Kābız” ism-i şerîfi dalgasının içinde birer dalgadır. Ve ma'lûm olsun ki ilm-i ilâhîde sâbit olan hakāyık ebedîdir. Hak Teâlâ hazretleri onları dâimâ zuhûrdan, butûna cem' eder ve butûndan dahi zuhûra bess ve neşr eder; zîrâ bunların cümlesi zılâl-i esmâdır ve zıllin hâli dâimâ uzayıp zî-zılle rücû' etmektir. Tenâsüh fikri bu hakāyıkı lâyıkıyle ihâta edememekten zuhûr etmiştir. Bu bahisde söz çoktur, tafsili uzar.

3714. Vaktaki gece gelir, tekrar icâzet vakti olur; gizli olmuş yıldızlar iş üzere olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3714. Vakti gelince gece gelir, tekrar izin vakti olur; gizli kalmış yıldızlar iş başında olur.

İlahi ilmin nurunda yok olmuş olan sabit hakikatler hükümlerinin gizlilikten tekrar ortaya çıkmalarına, karanlık gece gibi olan izafî varlık âleminde görünmelerine izin ve icazet vakti gelince, güneşin nurunda kaybolmuş olarak gizlenmiş olan yıldızlar gece vakti nasıl tekrar ışıldamaya başlarsa, bu sabit hakikatler de bedenin yoğunluğu sahasında, öylece hükümlerini icra etmeye başlarlar.

İlm-i ilâhînin nûrunda mahv olmuş olan a'yân-ı sâbite ahkâmının butûndan tekrâr zuhûra çıkmalarına, karanlık gece gibi olan vücûd-ı izâfî âleminde zuhûrlarına izin ve icâzet vakti gelince, güneşin nûrunda müstağrak olarak gizlenmiş olan yıldızlar gece vakti nasıl tekrâr ışıldamağa başlarsa, bu a'yân-ı sâbite dahi, kesâfet-i vücûd sahasında, öylece icrâ-yı ahkâma başlarlar.

3715. Hak Teâlâ bî-hūşlara tekrar akıllar, halka halka kulaklara halkalar verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3715. Yüce Allah, baygınlara tekrar akıllar, grup grup kulaklara halkalar verir.

"Grup grup"tan kasıt, bölük bölük ve fırka fırka; ve "kulaklara halka vermek"ten kasıt, işitme gücü bahşeder demektir. Yani izafî yokluk hâlini kazanan Cemâl ehli (güzellik ehli) ve Celâl ehli (celâl ehli) olanlara, yani bahtiyarlara ve bedbahtlara, izafî varlık âleminde tekrar akıllar, idrakler ve işitme güçleri bahşeder.

"Halka halka"dan murâd, gürûh gürûh ve fırka fırka; ve "kulaklara halka vermek"den murâd, kuvve-i sâmia bahş eder demektir. Ya'nî adem-i izâfî hâlini iktisab eden ehl-i Cemâl ve ehl-i Celâl'e, ya'nî saîdlere ve şakilere tekrâr vücûd-ı izâfî âleminde akıllar ve idrâkler ve kuvve-i sâmialar bahş eder.

3716. Senada ayak vurarak ve el açarak, nazlanarak: Ey bizim Rabb'imiz, bizi dirilttin, diyerek.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3716. Senada ayak vurarak ve el açarak, nazlanarak: Ey bizim Rabb'imiz, bizi dirilttin, diyerek.

"Pây Güften" (ayak vurmak) ve "dest-efşânden" (el açmak) semâ' (tasavvufî raks) hâline işarettir. Nitekim Mevlevîlerin semâ'ı bu tarzda meydana gelir. Yani, izafî yokluktan izafî varlık âlemine çıkmalarına izin verilenler, semâ' ederek ve nazlanarak "Ve ey bizim Rabb'imiz, bize hayat bahşettin" diyerek hamd ve senâ ederler. Bu beyitte, Mü'min Suresi'nde yer alan قالوا ربنا امتنا اثنتين و أحييتنا اثنتين (Mü'min, 40/11) yani "Dediler ki, ey bizim Rabb'imiz, bizi iki kere öldürdün ve iki kere dirilttin" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

"Pây Güften" ve "dest-efşânden" hâl-i semâ'a işarettir. Nitekim Mevlevîler'in semâ'ı bu tarzda vâki' olur. Ya'nî, adem-i izâfiden vücûd-ı izâfî âlemine çıkmalarına icâzet verilenler, semâ' ederek ve nazlanarak "Ve ey bizim Rabb'imiz, bize hayât bahş ettin" diyerek hamd ü senâ ederler. Bu beyitte, sûre-i Mü'min'de olan قالوا ربنا امتنا اثنتين و أحييتنا اثنتين (Mü'min, 40/11) ya'nî "Dediler ki, ey bizim Rabb'imiz, bizi iki kere öldürdün ve iki kere dirilttin" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

3717. O dökülmüş deriler ve o kemikler, toz koparmış atlılar oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3717. O dökülmüş deriler ve o kemikler, toz koparmış atlılar oldu.

3718. Hem çok şükr edenler ve hem çok küfr edenler, ademden vücûd tarafına, kāim oldukları halde hamle getirirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3718. Hem çok şükredenler hem de çok küfredenler, yokluktan varlık tarafına, ayakta durdukları halde hamle ederler.

Daha önce izafî varlık âleminde yaşayıp toprakta çürümüş olan o deriler ve o kemikler, koşarken tozlar kaldıran atlılar olup; hem şükredenler hem de kâfirler, sakin oldukları izafî yokluk dışından tekrar izafî varlık tarafına hamle ederler.

Mukaddemâ vücûd-ı izâfî âleminde yaşayıp toprakta çürümüş olan o deriler ve o kemikler, koşarken tozlar kaldıran atlılar olup; hem şâkirler ve hem de kâfirler, sâkin oldukları adem-i izâfî hâricinden tekrâr vücûd-i izâfî tarafına hamle ederler.

3719. Neye baş çeviriyorsun, görmemişlik ediyorsun? Evvelden ademde baş çevirmedin mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3719. Neye sırt çeviriyorsun, görmezden geliyorsun? Öncesiz olarak yoklukta sırt çevirmedin mi?

Yokluktan varlık tarafına gelmeyi neden imkânsız görüyorsun? Sen bu hâlin benzerini daha önce de görmüş değil misin? Nasıl ki bu dünyada izafî varlık âlemine gelmeden önce, o izafî yokluk âleminden değil miydin? O âlemden bu âleme gelmeyi istemezdin.

Ademden vücûd tarafına gelmeyi neden istib'âd ediyorsun? Sen bu hâlin nazîrini evvelce de görmüş değil misin? Nitekim bu dünyâda vücûd-ı izâfî âlemine gelmezden mukaddem, o adem-i izâfî âleminden değil mi idin? O âlemden bu âleme gelmeyi istemez idin.

3720. Ademde ayağını, beni yerimden kim koparır? Diye sıkmış idin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3720. Yoklukta ayağını, beni yerimden kim koparır? Diye sıkmıştın.

[3679] İlahi ilim mertebesinde sen, hâl diliyle "Beni yerimden kim koparır ve başka bir hâle çıkarır?" diyerek, ayağını sıkıca basmıştın.

[3679] İlm-i ilâhî mertebesinde sen, lisân-ı hâl ile “Beni yerimden kim koparır ve başka bir hâle çıkarır?" diyerek, ayağını sıkı basmış idin.

3721. Sen, Rabbânî olan sun'u görmüyor musun ki, o senin alnının saçını çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3721. Sen, ilâhî sanatı görmüyor musun ki, o senin alnının saçını çekti.

3722. Nihayet seni, senin zannında ve hayalinde olmayan bu enva'-i hâl içine çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3722. Sonunda seni, senin sanında ve hayalinde olmayan bu çeşitli hâller içine çekti.

Yani sen, ilahi ilim mertebesinde iken, senin cansız, bitki, hayvan ve insan mertebelerine gelmek için geçirdiğin çeşitli başkalaşmalar, sanına ve hayaline gelir bir şey miydi? Ve insan mertebesine geldikten sonra, her sendeki hâllerin ve tavırların aklına ve fikrine gelir miydi?

Ya'nî sen, ilm-i ilâhî mertebesinde iken, senin cemâd, nebât ve hayvân ve insân mertebelerine gelmek için geçirdiğin istihâlât-ı muhtelife, zannına ve hayaline gelir bir şey mi idi? Ve insan mertebesine geldikten sonra, her sendeki ahvâlin ve etvârın aklına ve fikrine gelir mi idi?

3723. O adem, ona dâimâ bendedir; ey cin, hizmet et; Süleyman diridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3723. O yokluk, ona daima kuldur; ey cin, hizmet et; Süleyman diridir.

O izafî yokluk âlemi, Yüce Allah hazretlerine daima kul ve itaatkârdır. Ey cinler gibi görünmeyen nefsanî kuvvetler! Hakiki Süleyman olan Yüce Allah hazretleri haydır ve diridir.

O adem-i izâfî âlemi, Hak Teâlâ hazretlerine dâimâ bende ve mutî'dir. Ey cinler gibi görünmeyen kuvâ-yı nefsâniyye! Süleymân-ı hakîkî olan Hak Teâlâ hazretleri haydır ve diridir.

3724. Cin, havuzlar gibi kâseler yapar; def' etmek, yâ cevab söylemek için takatı yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3724. Cin, havuzlar gibi kâseler yapar; def etmek veya cevap vermek için gücü yoktur.

Yani Süleyman (a.s.) cinleri kendi emri dairesinde çalıştırır ve onlar da mecburen iş yaparlardı. Hatta havuzlar gibi kâseler yaparlardı. Hiçbirinin muhalefet etmeye gücü yoktu. Süleyman (a.s.) vefat edince, hepsi bu hizmetlerden kaçtılar; çünkü o Süleyman faniydi. Ey nefis sahipleri, hakiki Süleyman olan Yüce Allah fani değildir ki, O'nun emrinden kurtulmak ve O'na muhalefet etmek mümkün olsun.

Bu şerefli beyitte, Sebe Suresi'nde yer alan يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَاءُ مِنْ مَحاريب و تماثيل و جفان كالجواب (Sebe', 34/13) yani “Cinler Süleyman (a.s.) için, istediği gibi mihraplar ve havuzlar gibi kâseler yaparlardı" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Ya'nî Süleymân (a.s.) cinleri emri dâiresinde istihdâm eder ve onlar da mecbûren iş işlerler idi. Hattâ havuzlar gibi kâseler yaparlar idi. Hiçbirisinin muhalefete mecâli yok idi. Süleymân (a.s.) vefât edince, hepsi bu hizmetlerden kaçtılar; çünkü o Süleymân fânî idi. Ey erbâb-ı nefs, Süleymân-ı hakîkî olan Hak Teâlâ fânî değildir ki, O'nun emrinden kurtulmak ve O'na muhâlefet etmek kābil olsun.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Sebe'de olan يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَاءُ مِنْ مَحاريب و تماثيل و جفان كالجواب (Sebe', 34/13) ya'nî “Cinler Süleyman (a.s.) için, istediği gibi mihrâblar ve havuzlar gibi kâseler yaparlar idi" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

3725. Kendini gör, korkudan nasıl titriyorsun; muhakkak ademi dahi dâimâ titreyici bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3725. Kendini gör, korkudan nasıl titriyorsun; muhakkak ademi dahi dâimâ titreyici bil!

Bir kere kendine bak; yok olmak korkusundan ve ölüm korkusundan tir tir titremektesin. İşte yokluğu da, var olmak korkusundan öylece titremekte bil! Yani herkes alıştığı hâlden ayrılmak istemez. Sen yokluktan ürkersin ve yokluk da varlıktan ürker.

Bir kere kendine bak; yok olmak korkusundan ve ölüm havfinden tir tir titremektesin. İşte ademi de, var olmak korkusundan öylece titremekte bil! Ya'nî herkes alıştığı halden ayrılmak istemez. Sen yokluktan ürkersin ve yokluk da varlıktan ürker.

3726. Ve eğer mansıblara el vurur isen dahi, korkundandır. Öyle ki, çok can çekişirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3726. Ve eğer makamlara el uzatırsan dahi, korkundandır. Öyle ki, çok can çekişirsin.

Yani, ey varlığına sıkı sıkı sarılmış olan kimse; senin üzerinde gerçek Süleyman'ın tasarrufunu görmek istersen, bir kere şu dünya hayatındaki hallerine bak! Eğer makamları elde etmek istersen, seni o makamlara sevk eden duygu, zilletle ve zaruretle yaşama korkusudur; ve zillet ve fakirlik ise Yüce Allah'ın bu hayatta tesis buyurduğu kurallardandır. Bu sebeple Yüce Allah kalplere ilka buyurduğu (bıraktığı) korkular ile tasarruf buyuruyor; ve sen bu korkular içinde çok can çekişirsin.

Ya'nî, ey varlığına sıkı sıkı sarılmış olan kimse; senin üzerinde Süleymân-ı hakîkînin tasarrufunu görmek istersen, bir kere şu hayât-ı dünyeviyyedeki hallerine bak! Eğer mansıbları elde etmek istersen, seni o mansıblara sevk eden duygu, zilletle ve zarûretle yaşamak korkusudur; ve zillet ve fakr ise Hak Teâlâ'nın bu hayatta te'sîs buyurduğu kāidelerdendir. Binâenaleyh Hak Teâlâ kulûba ilkā buyurduğu korkular ile tasarruf buyuruyor; ve sen bu korkular içinde çok can çekişirsin.

3727. Her ne ki en güzel ola, Huda'nın aşkının gayridir. Eğer şeker-hârlık ise de o can çekişmektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3727. En güzel olan her ne ise, Allah'ın aşkından başkadır. Eğer şeker yeme hâli ise de o can çekişmektir.

Ey nefis sahibi, gerçekte senin korkuların hep nefsini sevdiğindendir ve dünya hayatına el attığın şeylerin hepsi, nefsinin kurtuluşuna olan sevgindendir; gerçekte can çekişmektir. Çünkü bu sevgi, en güzel olan Yüce Allah'ın aşkından başkadır; ve Allah aşkının dışındaki şey, eğer şeker yemek, yani nefse ait çeşitli hazlar olsa bile, yine o can çekişmektir.

Ey sâhib-i nefs, hakikatte senin korkuların hep hubb-i nefsindendir ve hayât-ı dünyeviyyeye elini attığın şeylerin hepsi, nefsinin necâtına olan muhabbetindendir; hakikatte can çekişmekdir. Çünkü bu muhabbet, en güzel olan Allah Teâlâ'nın aşkının gayridir; ve Allah aşkının başkası, eğer şeker yemek, ya'nî envâ'-ı huzûzât-ı nefsâniyye olsa bile, yine o can çekişmektir.

3728. Can çekişmek nedir? Ölüm tarafına gelmektir; bir âb-ı hayata el vurmaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3728. Can çekişmek nedir? Ölüm tarafına gelmektir; bir âb-ı hayata el uzatmaktır.

"Ölüm tarafı"ndan kasıt, fani suretlere meyletmektir. "Âb-ı hayat"tan kasıt, Hak sevgisidir; ve Hak sevgisine vesile olan insân-ı kâmildir. Yani fani olan suretlere meyil ve muhabbet etmek, can çekişmektir; ve bir âb-ı hayat olan Hak aşkına yönelmemek ve Hak aşkının rehberi olan bir insân-ı kâmilin elini tutmamaktır.

“Ölüm tarafı”ndan murâd, suver-i fâniyeye meyildir. “Ab-ı hayât”dan murâd, muhabbet-i Hak’dır; ve muhabbet-i Hakk’a vesile olan insân-ı kâmildir. Ya’nî fânî olan sûretlere meyil ve muhabbet etmek, can çekişmektir; ve bir âb-ı hayât olan aşk-ı Hakk’a [yönelmemek] ve aşk-ı Hakk’ın rehberi olan bir insân-ı kâmilin elini tutmamaktır.

3729. Halkın iki gözü toprakta ve ölümdedir; âb-ı hayat hakkında yüz zan tutarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3729. Halkın iki gözü toprakta ve ölümdedir; âb-ı hayat hakkında yüz zan tutarlar.

Yani halkın iki gözü toprağa ait ve aşağılık olan fani suretlerde ve ölüm hükmünde olan onların sevgisindedir. Topraktan ve yok olmaktan yüce olan Hayy ve Lâyemût'un (diri ve ölümsüz olanın) aşkında ve insân-ı kâmilin rehberliği hakkında yüz şüpheleri vardır.

Ya’nî halkın iki gözü hâkî ve süflî olan suver-i fâniyede ve ölüm mesâbesinde olan onların muhabbetindedir. Topraktan ve fenâdan âlî olan Hayy ve Lâyemût’un aşkında ve insân-ı kâmilin rehberliği hakkında yüz şübheleri vardır.

3730. Cehd et, tâ ki yüz şübhe doksan olsun. Gece git; ve eğer sen uyur isen, [3688] gece gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3730. Çabala ki yüz şüphe doksan olsun. Gece yürü; ve eğer sen uyursan, gece gider.

"Gece"den kastedilen, beşeriyetin karanlığıdır. Yani, bu beşeriyet karanlığı içinde çalış ve bu gece karanlığı içinde yürü! Ta ki senin yüz şüphen azalarak doksana insin; ve eğer sen, gaflet uykusu içinde kalırsan, bir gün ömrün sona erer ve beşeriyetin karanlığı kaybolur. Hakikat âleminde ve gündüz olunca eli boş kalırsın.

“Gece”den murâd, zulmet-i beşeriyyedir. Ya’nî, bu zulmet-i beşeriyye içinde çalış ve bu gece karanlığı içinde yürü! Tâ ki senin yüz şübhen eksilerek doksana tenezzül etsin; ve eğer sen, gaflet uykusu içinde kalırsan, bir gün ömrün nihâyet bulur ve zulmet-i beşeriyye zâil olur. Alem-i hakîkatte ve gündüz olunca sıfru’l-yed kalırsın.

3731. O günü, karanlık gece içinde iste; o zulmet yakıcı olan aklı önüne al!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3731. O günü, karanlık gece içinde iste; o zulmet yakıcı olan aklı önüne al!

"Gün"den maksat, hakikat ve Hakk'ın aşkı ve marifetidir (Allah'ı bilme). "Zulmet yakıcı olan akıl"dan maksat, insân-ı kâmildir. Yani Hakk'ın o aşkını ve marifetini, bu beşerî karanlık içinde ara; ve o tabiî ve beşerî karanlığı yakıcı olan insân-ı kâmili önüne al ve rehber edin!

“Gün”den murâd, hakikat ve Hakk’ın aşkı ve ma’rifetidir. “Zulmet yakıcı olan akıl”dan murâd, insân-ı kâmildir. Ya’nî Hakk’ın o aşkını ve ma’rifetini, bu zulmet-i beşeriyye içinde ara; ve o zulmet-i tabiiyyeyi ve beşeriyyeyi yakıcı olan insân-ı kâmili önüne al ve rehber ittihâz et!

3732. Fenâ renkli olan gecede çok iyilik olur; âb-ı hayat karanlığın karîni olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3732. Fenâ renkli olan gecede çok iyilik olur; âb-ı hayat karanlığın yoldaşı olur.

"Fenâ renk"ten kasıt, nefse ait sıfatlardır. Yani, nefse ait sıfatlarla renklenmiş beşerî karanlık içinde çok iyilik vardır; çünkü âb-ı hayat (ölümsüzlük suyu) ve hakikat bu karanlığın içindedir.

"Fenâ renk"ten murâd, sıfât-ı nefsâniyyedir. Ya'nî, sıfât-ı nefsâniyye ile mülevven olan zulmet-i beşeriyye içinde çok iyilik vardır; zîrâ âb-ı hayât ve hakikat bu karanlığın içindedir.

3733. Böyle yüz gaflet tohumu ekmek ile, uyumaktan baş kaldırmak ne vakit mümkin olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3733. Böyle yüz gaflet tohumu ekmek ile, uyumaktan baş kaldırmak ne vakit mümkün olur?

Bu dünya hayatında birçok gaflet tohumu ekmek, yani gaflet sebeplerine başvurmak ile, uykudan baş kaldırmak mümkün müdür?

Bu hayât-ı dünyeviyyede birçok gaflet tohumu ekmek, ya'nî gaflet esbâbına tevessül etmek ile, uykudan baş kaldırmak mümkin midir?

3734. Ölmüş uyku, ölmüş lokma yâr oldu. Efendi uyudu ve hırsız gece iş üzerine oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3734. Ölmüş uyku, ölmüş lokma yâr oldu. Efendi uyudu ve hırsız gece iş üzerine oldu.

"Ölmüş uyku"dan kasıt, hâlin hakikatinden son derecedeki gaflettir. "Ölmüş lokma"dan kasıt, fani olan dünyevi faydalanmalardır. Nasıl ki ayet-i kerimede buyrulur: ذَرهم يأكلوا و يتمتعوا ويلههم الأمل فسوف يَعْلَمُونَ (Hicr, 15/3) Yani "Bırak onları, yesinler ve faydalansınlar ve emel onları meşgul etsin; yakında bileceklerdir." Yani hâlin hakikatinden son derecedeki gaflet ile fani olan dünyevi faydalanmalar, birbirinin gereği ve gerektirdiği şeyler gibidir. Örneğin efendi uyur ve hırsız ise gece faaliyete girer. "Hırsız"dan kasıt şeytandır. Yani bu gaflet uykusu içinde hırsız kalbe girer; ve sonunda iman sermayesini çalar.

"Ölmüş uyku”dan murâd, hakîkat-i halden son derecedeki gaflettir. "Ölmüş lokma"dan murâd, fânî olan temettuât-ı dünyeviyyedir. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: ذَرهم يأكلوا و يتمتعوا ويلههم الأمل فسوف يَعْلَمُونَ (Hicr, 15/3) Ya'nî "Bırak onları, yesinler ve temettu' etsinler ve emel onları meşgûl etsin; yakında bileceklerdir." Ya'nî hakîkat-i halden son derecedeki gaflet ile fânî olan temettuât-ı dünyeviyye, birbirinin lâzım ve melzûmu kabîlindendir. Meselâ efendi uyur ve hırsız ise gece faaliyete girer. "Hırsız"dan murâd şeytandır. Ya'nî bu hâb-ı gaflet içinde hırsız kalbe girer; ve nihâyet sermâye-i îmânı çalar.

3735. Sen, senin hasımlarının kim olduğunu bilmiyorsun; nâriler hâkîlerin vücûdlarının düşmanıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3735. Sen, senin düşmanlarının kim olduğunu bilmiyorsun; ateşten yaratılmış olanlar, topraktan yaratılmış olanların varlıklarının düşmanıdır.

"Ateşten yaratılmış olanlar"dan kasıt, Celâl (Allah'ın azamet ve kahredicilik sıfatları) ehli olan şeytanlardır; ve onlar, görünen ve görünmeyen şeytanlardır. Kur'ân-ı Kerîm'de bunlar hakkında شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ (En'âm, 6/112) yani “İnsan ve cin şeytanları" denilir; ve onlar ateş ehli olanlardır. “Topraktan yaratılmış olanlar”dan kasıt, Cemâl (Allah'ın güzellik ve lütuf sıfatları) ehli olan ve Âdem meşrebinde olup رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَاً (A'raf 7/23) yani “Ey Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik" diyenlerdir ki, bunlar topraktan yaratılmış, itaatkâr ve mütevazı kişilerdir. Nasıl ki İblîs'ten naklen âyet-i kerîmede خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ (A'raf, 7/12) yani "Sen beni ateşten ve onu topraktan yarattın" buyrulur.

"Nârîler"den murâd, ehl-i Celâl olan şeytanlardır; ve onlar, görünen ve görünmeyen şeytanlardır. Kur'ân-ı Kerîm'de bunlar hakkında شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ (En'âm, 6/112) ya'nî “İns ve cin şeytanları" ta'bîr buyrulur; ve onlar ehl-i nârdır. “Hâkîler”den murâd, ehl-i Cemâl olan ve Âdem meşrebinde olup رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَاً (A'raf 7/23) ya'nî “Yâ Rab biz nefsimize zulmettik" diyenlerdir ki, bunlar hâkî ve mutî ve mütevazi'lerdir. Nitekim İblîs'den naklen âyet-i kerîmede خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ (A'raf, 7/12) ya'nî "Sen beni ateşten ve onu topraktan halk ettin" buyrulur.

3736. Ateş suyun ve onun evladlarının düşmanıdır; nitekim su da onun canının düşmanıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3736. Ateş, suyun ve onun evlatlarının düşmanıdır; nasıl ki su da onun can düşmanıdır.

Ateşten yaratılmış olan şeytanlar, sudan, yani nutfeden yaratılmış olan Âdem'in ve onun evlatlarının düşmanıdır: Nasıl ki su da ateşin can düşmanıdır; çünkü su ateşe dökülürse hemen söndürür ve ateşliği kalmaz; ve bu hâl, ilâhî isimlerin zıt ve karşıt olduklarının işaretidir.

Ateşten mahlûk olan şeytanlar, sudan, ya'nî nutfeden mahlûk olan Adem'in ve onun evlâdlarının düşmanıdır: Nitekim su da ateşin hasm-ı cânıdır; zîrâ su ateşe dökülürse derhal söndürür ve ateşliği kalmaz; ve bu hâl esmâ-i ilâhiyyenin zid ve mütekābil olduklarının alâmetidir.

3737. Su ateşi söndürür, zîrâ ki o, suyun evladlarının hasmı ve düşmanıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3737. Su ateşi söndürür, çünkü o, suyun evlatlarının düşmanı ve hasmıdır.

Şeytanın Adem'e olan düşmanlığı, ateşin suya olan zıtlığına benzetilir. "Suyun evlatları"ndan kasıt, sudan yaratılmış olanların hepsini kapsar. Çünkü ilahi yaratılmışlar iki çeşittir. Biri sudan, diğeri ateştendir. Yeryüzündeki yaratılmışların hepsi sudandır; çünkü hepsi su ile büyüyüp gelişir. Nitekim ayet-i kerimede وَ جَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ (Enbiyâ, 21/30) [Biz her canlı şeyi sudan kıldık] buyrulur. Ve ateşten yaratılmış olanlar hakkında ayet-i kerimede وَالْجَانَّ خَلَقْنَاهُ مِن قَبْلُ مِن نَّارِ السَّمُومِ (Hicr, 15/27) [Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık] buyrulur. Yani yeryüzü, ateş buharı hâlinde olup henüz katılaşmadan önce, zehirli ateşten, "cânn" denilen bir topluluk yaratılmıştır. Ne zaman ki ateş buharları soğuyarak suya dönüştü ve yeryüzü kabuk bağladı ve tufanlar ortaya çıktı, yeryüzünün kabuğunda su kaynaklı yaratıklar belirdi; ve sıcaklık görünürden iç kısma geçti.

Şeytanın Adem'e olan adâveti, ateşin suya olan zıddıyyetine teşbîh buyrulur. "Suyun evlâdları"ndan murâd, sudan mahlûk olanların kâffesine şâmildir. Zîrâ mahlûkāt-ı ilâhiyye iki nevi'dir. Birisi sudan, dîğeri ateştendir. Mahlūkāt-ı arzıyyenin kâffesi sudandır; zîrâ hepsi su ile neşv ü nemâ olur. Nitekim âyet-i kerîmede وَ جَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ (Enbiyâ, 21/30) [Biz her canlı şeyi sudan kıldık] buyrulur. Ve ateşten mahlûk olanlar hakkında âyet-i kerîmede وَالْجَانَّ خَلَقْنَاهُ مِن قَبْلُ مِن نَّارِ السَّمُومِ (Hicr, 15/27) [Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık] buyrulur. Ya'nî arz, buhâr-ı nârî hâlinde olup henüz tasallub etmeden mukaddem, nâr-ı semûmdan, "cânn" denilen bir tâife halk olunmuştur. Vaktâki buhârât-ı nâriyye soğuyarak suya inkılâb etti ve arz kışır bağladı ve tûfânlar zuhûr etti, kışr-ı arzda mahlûkāt-ı mâiyye peyda oldu; ve harâret zuhûrdan butûna intikāl eyledi.

3738. Ondan sonra bu nâr, nâr-ı şehvettir; zîra onda günahın ve zellenin aslı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3738. Ondan sonra bu ateş, şehvet ateşidir; çünkü onda günahın ve hatanın aslı vardır.

Sıcaklık, görünür hâlden gizli hâle geçtikten sonra, bu ateş, su ile yaratılmış varlıkların bedenlerinde gizlenmiş olan şehvet ateşidir. Çünkü bu ateş de günahın ve doğru yoldan sapmanın ve eğilmenin aslıdır. İnsanı itidal yolu olan şeriat caddesinden çıkaran, bedeninde gizli olan şehvet ateşidir.

Harâret zuhûrdan butûna intikāl ettikten sonra, bu ateş mahlûkāt-ı mâiyyenin vücûdlarında ihtifâ eden şehvet ateşidir. Zîrâ bu ateş de günâhın ve tarîk-ı müstakîmden kaymanın ve inhiraf etmenin aslıdır. İnsanı tarîk-ı i'tidâl olan cadde-i şerîatten çıkaran bu vücûdunda mahfi olan şehvet ateşidir.

3739. Nâr-ı haricî bir su ile donar; nâr-ı şehvet cehenneme kadar götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3739. Dışarıdaki ateş bir su ile donar; şehvet ateşi cehenneme kadar götürür.

Dış âlemdeki ateş üzerine bir su dökülürse, donar ve söner; fakat insan vücudundaki şehvet ateşi ve nefsin arzularının harareti, insanı cehenneme kadar götürür.

Âfâkî olan ateş üzerine bir su dökülürse, donar ve söner; fakat vücûd-ı insânîdeki şehvet ateşi ve nefsin arzûlarının harâreti, âdemi cehenneme kadar götürür.

3740. Şehvet ateşi su ile sakin olmaz; zîrâ azabda cehennem tab'ını tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3740. Şehvet ateşi su ile sakinleşmez; çünkü azapta cehennem tabiatını taşır.

Nefsin isteklerinin hararetini su ile, yani istediklerini vermekle söndürmek mümkün değildir. Çünkü beşerî vücut, azap etmekte cehennem tabiatındadır. Nasıl ki ayet-i kerimede يَوْمَ نَقُولُ الجَهَنَّمَ هَلِ اسْتَلاتِ وَ تَقُولُ هَلْ مِنْ مَزيد (Kaf, 50/30) yani "O günde biz cehenneme doldun mu deriz; o ise daha var mı der?" buyrulur. İşte nefis de böyledir; onun istediklerini verdikçe, daha var mı? der.

Nefsin isteklerinin harâretini su ile, ya'nî istediklerini vermekle söndürmek kābil değildir. Zîrâ vücûd-ı beşerî ta'zîb etmekte cehennem tabîatındadır. Nitekim âyet-i kerîmede يَوْمَ نَقُولُ الجَهَنَّمَ هَلِ اسْتَلاتِ وَ تَقُولُ هَلْ مِنْ مَزيد (Kaf, 50/30) ya'nî "O günde biz cehenneme doldun mu deriz; o ise daha var mı der?" buyrulur. İşte nefis de böyledir; onun istediklerini verdikçe, daha var mı? der.

3741. Nar-ı şehvetin çaresi nedir? Nûr-ı dindir. Sizin nûrunuz kâfirlerin ateşinin itfâsıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3741. Şehvet ateşinin çaresi nedir? Din nurudur. Sizin nurunuz kâfirlerin ateşinin söndürülmesidir.

Yani, şehvetin ateşi dinin nuru ile söner; çünkü sizin nurunuz kâfirlerin ateşini söndürür. Nitekim hadis-i şerifte "تقول النار يوم القيامة جز يا مؤمن فان نورك اطفاً نارى" yani "Kıyamet günü cehennem der ki, ey mümin geç; çünkü senin nurun benim ateşimi söndürdü" buyrulur.

Ya'nî, şehvetin ateşi dînin nûru ile söner; zîrâ sizin nûrunuz kâfirlerin ateşini söndürür. Nitekim hadîs-i şerîfde تقول النار يوم القيامة جز يا مؤمن فان نورك اطفاً نارى ya'nî "Yevm-i kıyâmette cehennem der ki, ey mü'min geç; zîrâ senin nûrun benim ateşimi söndürdü" buyrulur.

3742. Bu ateşi ne söndürür? Nûr-ı Hudâ. Nûr-ı İbrâhîm'i usta yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3742. Bu ateşi ne söndürür? Allah'ın nuru. İbrahim'in nurunu usta yap!

Bu ateşi söndüren dinin nuru da, Allah'ın nurudur ve Hakk'ın nuru, İbrahim (a.s.)a ait olan nurdur. Ey mümin, sen o nuru kendine usta ve rehber yap; yani, o nuru taşıyan insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tabi ol!

Bu ateşi söndüren dînin nûru da, nûr-ı Hudâ'dır ve Hakk'ın nûru, İbrâhîm (a.s.)a mensûb olan nûrdur. Ey mü'min, sen o nûru kendine usta ve rehber yap; ya'nî, o nûru hâmil olan insân-ı kâmile tâbi' ol!

3743. Tâ ki senin Nemrûd gibi olan nefsinin ateşinden, senin bu ûd gibi cismin kurtulsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3743. Tâ ki senin Nemrut gibi olan nefsinin ateşinden, senin bu ud gibi cismin kurtulsun.

Tâ ki senin Nemrut'a benzeyen nefsinin ateşinden, senin bu öd ağacına benzeyen cismin sürekli yanmaktan kurtulsun.

Tâ ki senin Nemrûd'a benzeyen nefsinin ateşinden, senin bu öd ağacına benzeyen cismin dâimâ yanmaktan kurtulsun.

3744. Nara mensub olan şehveti sürmekle eksik olmadı; hiç şeksiz o kalmak ile nâkıs olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3744. Ateşe ait olan şehveti sürmekle eksik olmadı; hiç şüphesiz o, kalmak ile eksik olur.

Ateşe ait olan nefsin isteklerini yerine getirmekle şehvetin harareti eksilmez, aksine çoğalır. O hararet ancak bu istekleri terk etmek ve nefse vermemek ile eksilir.

Ateşe mensûb olan nefsin isteklerini vermek ile harâret-i şehvet eksilmez, bil'akis çoğalır. O harâret ancak bu istekleri terk etmek ve nefse vermemek ile eksilir.

3745. Sen bir ateşe odun koydukça, ateş odun çekicilikten ne vakit ölür?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3745. Sen bir ateşe odun koydukça, ateş odun çekicilikten ne zaman ölür?

Örneğin sen, yanmakta olan ateşe odun attıkça ateş söner mi? Attığın odunları peyderpey çeker ve yok eder ve ateşin harareti de artar.

Meselâ sen, yanmakta olan ateşe odun attıkça ateş söner mi? Attığın odunları peyderpey çeker ve mahv eder ve ateşin harâreti de ziyâdeleşir.

3746. Odunu geri tuttuğun vakit ateş söndü; zîrâ ki takvā, suyu ateş tarafına götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3746. Odunu geri çektiğin zaman ateş söndü; çünkü takva, suyu ateş tarafına götürdü.

Mademki ateşi odunu çektiğin zaman sönüyor, o hâlde takva (Allah'tan korkma) ve perhiz (sakınma), şehvet ateşi tarafına dökülmüş su hükmünde olur; ve şehvet ateşi perhiz ile söner.

Mâdemki ateş odunu çektiğin vakit sönüyor, o halde takvâ ve perhîz, âteş-i şehvet tarafına dökülmüş su hükmünde olur; ve şehvet ateşi perhîz ile söner.

3747. Güzel yüz ateşten ne vakit siyah olur ki o, takvâ-yı kulûbdan allık koyar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3747. Güzel yüz ateşten ne vakit siyah olur ki o, kalplerin takvâsından allık koyar?

Bir kimse ruhunun güzel yüzüne, kalplerin perhizinden allık sürerse, o güzel yüz artık şehvet ateşinden kararır mı?

Bir kimse rûhunun güzel yüzüne, kalblerin perhîzinden allık düzgünü sürerse, o güzel yüz artık şehvet ateşinden kararır mı?

## Emîrü'l-Mü'minîn Ömer (r.a.) zamânında şehre ateş düşmesi

3748. Hz. Ömer ahdinde bir yangın vaki' oldu; o taşı, kuru ağaç gibi yer idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3748. Hz. Ömer döneminde bir yangın meydana geldi; o (yangın), kuru ağaç gibi (her şeyi) yerdi.

3749. Binalara ve evlere düştü; nihayet kuşların kanadlarına ve yuvalarına vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3749. Binalara ve evlere düştü; nihayet kuşların kanatlarına ve yuvalarına vurdu.

O ateş ve yangın, binaları ve evleri yaktıktan sonra, kuşların kanatlarına ve yuvalarına da yayıldı.

O ateş ve yangın binalara ve evleri yaktıktan sonra, kuşların kanadlarına ve yuvalarına da sirâyet etti.

3750. Şehrin yarısı alevlerden ateş doldu; su ondan korktu ve müteaccib oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3750. Şehrin yarısı alevlerden ateş doldu; su ondan korktu ve şaşırdı.

Şehrin yarısı alevler içinde kalıp yandı; o ateşe su etki etmez oldu; ve suyun ateşi söndürme özelliği kalmayınca, bu hâl şaşkınlığa sebep oldu.

Şehrin yarısı alevler içinde kalıp yandı; o ateşe su te'sîr etmez oldu; ve suyun ateşi söndürmek hâssası kalmayınca, bu hâl taaccübe sebeb oldu.

3751. Akıllı olan kimseler, ateşin başı üzerine su ve sirke tulumlarını döktüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3751. Akıllı olan kimseler, ateşin başı üzerine su ve sirke tulumlarını döktüler.

3752. Ateş inadından ziyade olur idi; ona bir bî-hadden imdad erişirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3752. Ateş inadından daha fazla olurdu; ona sınırsız bir yerden yardım ulaşırdı.

"Sınırsız"dan kasıt, varlığı sınırdan uzak olan Yüce Allah'tır. Yani, o kadar su döküldüğü halde ateş sakinleşmez, aksine artardı. Bu duruma göre, o ateşe varlığı sınırdan uzak olan Yüce Allah'tan yardım gelirdi.

“Bî-had”den murâd vücûdu hadden münezzeh olan Hak Teâlâ’dır. Ya’nî ateş üzerine o kadar su döküldüğü halde sâkin olmaz, bil’akis ziyâdeleşir idi. Bu hâle nazaran o ateşe vücûdu hadden münezzeh olan Hak Teâlâ’dan yardım gelirdi.

3753. Halk: Bizim ateşimiz asla sudan sönmüyor? diyerek, acele Hz. Ömer cânibine geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3753. Halk: "Bizim ateşimiz asla sudan sönmüyor?" diyerek, acele Hz. Ömer tarafına geldi.

3754. (Hz. Ömer) dedi: O ateş, Hakk’ın alâmetlerindendir; sizin ateş-i buhlünüzden bir şu’ledir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3754. (Hz. Ömer) dedi: O ateş, Hakk’ın alâmetlerindendir; sizin cimrilik ateşinizden bir alevdir.

3755. Suyu bırakınız ve ekmek taksîm ediniz; eğer benim ehlim iseniz buhlü bırakınız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3755. Suyu bırakınız ve ekmek taksîm ediniz; eğer benim ehlim iseniz buhlü bırakınız.

Ateşe su dökmekten vazgeçiniz de, fakirlere ekmek dağıtınız; eğer bana tâbi iseniz cimrilikten vazgeçiniz.

Ateşe su dökmekten vazgeçiniz de, fukarâya ekmek dağıtınız; eğer bana tâbi’ iseniz cimrilikten vaz geçiniz.

3756. Halk ona dediler ki: Biz kapıyı açmışız; biz sahî ve fütüvvet ehli olmuşuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3756. Halk ona dediler ki: Biz kapıyı açmışız; biz cömertlik ve fütüvvet (yiğitlik, mertlik) ehli olmuşuz.

"Fütüvvet" cömertlik ve kerem anlamınadır. Yani halk Hz. Ömer'e cevap olarak dediler ki: Biz kerem kapısını açmışız, fakirlere sadaka veririz ve cömertiz.

"Fütüvvet" cömertlik ve kerem ma'nâsınadır. Ya'nî halk Hz. Ömer'e cevâben dediler ki: Biz kerem kapısını açmışız, fukarâya tasadduk ederiz ve cömertiz.

3757. (Hz. Ömer) dedi: Siz ekmeği resim ve âdet tarafından vermişsiniz; elinizi Allah için açmamışsınız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3757. (Hz. Ömer) dedi: Siz ekmeği resim ve âdet tarafından vermişsiniz; elinizi Allah için açmamışsınız.

Siz sadakayı, halk arasında bir âdet olduğu için, birbirinize gösteriş olmak üzere verdiniz; cömertlik elini Yüce Allah'ın şerefli rızası için açmadınız. Halk bana cimri demesinler ve beni cömerttir diye övsünler düşüncesiyle açtınız.

Siz sadakayı, halk arasında bir âdet olduğu için, birbirinize gösteriş olmak üzere verdiniz; kerem elini Allah Teâlâ'nın rızâ-yı şerîfi için açmadınız. Halk bana cimri demesinler ve beni sahîdir diye medh etsinler fikriyle açdınız.

3758. Havf ve takva ve niyaz için değil, fahr ve hod-nümâlık ve kibarlık için.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3758. Korku, takva ve niyaz için değil, övünme, kendini gösterme ve kibarlık için.

Yani sadakalarınızı ve ihsanlarınızı Allah korkusundan, takvadan ve bağışlayıcı olan Hakk'a yalvarmanız sebebiyle vermediniz; halk arasında cömertlikle övünmek, kendinizi göstermek ve kibarlık sergilemek için verdiniz.

Ya'nî sadakalarınızı ve ihsânlarınızı Allah korkusundan ve takvâ ve Vâhibü'l-atâyâ olan Hakk'a niyâzınız cihetinden vermediniz; halk arasında cömertlik ile iftihâr etmek üzere kendinizi göstermek ve kibarlık ızhâr etmek için verdiniz.

3759. Mal tohumdur ve her çorak yere vaz' etme; kılıcı her yol kesiciye verme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3759. Mal tohumdur ve her çorak yere koyma; kılıcı her yol kesiciye verme!

Mal, sâlih amelin tohumudur; onu bu gibi eksik fikirlerle harcamanın faydası yoktur; aksine zararı vardır ve tohumu çorak yere ekmektir. Bu hâl, kılıcı yol kesici olan bir eşkıyanın eline vermeye benzer.

Mal, amel-i sâlihin tohumudur; onu bu gibi noksânî fikirler ile bezl etmenin fâidesi yoktur; bil'akis zararı vardır, ve tohumu çorak yere ekmektir. Bu hâl, kılıcı yol kesici olan bir şakînin eline vermeğe benzer.

3760. Ehl-i dîni ehl-i kînden açık bil; Hakk'ın hem-nişînini iste; onunla otur! [3719]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3760. Din ehlini kin ehlinden açıkça ayırt et; Hakk'ın dostunu iste; onunla otur!

Din ehli ile kin ehlinin farkları vardır; bunları açıkça ayırt et ve nefis ehli olan kin ehli ile sohbet etmekten vazgeç; daima Hak ile oturup kalkan evliyayı iste ve onunla dost ol!

Ehl-i dîn ile ehl-i kînin farkları vardır; bunları açık olarak tefrík et ve ehl-i nefs olan ehl-i kîn ile musâhabeden vaz geç; dâimâ Hak'la oturup kalkan evliyâyı iste ve onunla musahib ol!

3761. Her bir kimse kendi kavmine îsar etti; ahmak zanneder ki, o muhakkak iş yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3761. Her bir kimse kendi kavmine iyilik etti; ahmak zanneder ki, o kesinlikle iyi bir iş yaptı.

Halkın çoğunun iyiliği ve cömertliği, kendisine faydası olacağı düşüncesiyle, kendi mensup olduğu topluluğa yönelik olur. Halbuki o, nefsin aldatmasıyla gerçekleşen bir cömertliktir; ve böyle yapan kimse ahmaktır. İyilik ve cömertlikte bulunduğunu zanneder. Allah rızası için yapılan cömertlik, kavmiyet ve akrabalık düşüncesinden uzak ve herkese şamil olur. Yönetici zümreden olan zenginlerin iyiliği çoğunlukla bu türdendir. Bu sebeple, gerek yakına gerek uzağa yapılan iyilikte, nefse fayda düşüncesi bulunmamak ve sadece Allah rızası için olmak gerekir. Nasıl ki aşağıdaki kıssa, amelde ihlasın ne demek olduğunu açıklayarak Cenab-ı Pîr efendimiz tarafından beyan buyrulur:

Halkın çoğunun îsârı ve sehâsı nefsine fâidesi olacağı mülâhazasıyla, kendine mensûb olan tâifeye vâki' olur. Halbuki o nefsin iğvâsıyla vâki' olan bir sehâdır; ve böyle yapan kimse ahmaktır. Îsâr ve sehâda bulunduğunu zanneder. Rızâ-yı Bârî için sehâ, kavmiyyet ve karâbet mülâhazasından ârî ve âmmeye şamil olur.. Erbâb-ı hükûmetten olan zenginlerin îsârı ekseriyâ bu kabîldendir. Binâenaleyh gerek karîbe ve gerek baîde vâki' olan îsârda, fâide-i nefs mülâhazası bulunmamak ve hâlisan li-vechillâh olmak iktizâ eder. Nitekim âtîdeki kıssa amelde ihlâsın ne demek olduğu tavzîhan Cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından beyan buyrulur:

## Emîrü'l-Mü'minîn Ali (kerremallâhu vechehû) efendimizin yüzüne düşmanın tükürmesi ve Hz. Ali'nin kılıcı elinden atması

3762. Amelin ihlasını Hz. Ali'den öğren; Hakk'ın arslanını hîleden tertemiz bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3762. Amelin ihlasını Hz. Ali'den öğren; Hakk'ın arslanını hileden tertemiz bil!

3763. Gazâda bir pehlivana galib geldi; hemen kılıcı kaldırdı ve acele etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3763. Savaşta bir pehlivana üstün geldi; hemen kılıcı kaldırdı ve acele etti.

3764. O, her nebînin ve her velînin iftihârı olan Ali'nin yüzüne tükürük attı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3764. O, her peygamberin ve her velînin övüncü olan Ali'nin yüzüne tükürük attı.

"Huduv" ve "hayû" tükürük anlamındadır. Yani velâyet şahı İmam Ali (k.v.) efendimiz hazretleri bir savaşta düşman tarafının bir pehlivanına üstün geldi ve kılıcını kaldırıp acele başını keseceği anda, o düşman pehlivan Hz. İmam'ın mübarek yüzlerine tükürdü.

Hz. İmam'ın, her peygamberin övüncü olması o yöndendir ki, Ahmedî şeriata tabi olan bütün peygamberlere tabi olur. Çünkü bütün peygamberlere iman farzdır. Bu sebeple Muhammed ümmetinin en seçkinleri arasında bulunan velâyet şahı, her peygamberin övüncüdür; ve her velînin övüncü o yöndendir ki, kendi aralarında nebevî ilimlerin vârisi olan böyle bir velâyet ve hakikat şahı vardır.

"Huduv" ve "hayû" tükürük ma'nâsınadır. Ya'nî Şâh-ı velâyet İmâm-ı Alî (k.v.) efendimiz hazretleri bir muhârebede düşman tarafının bir pehlivânına gâlib geldi ve kılıcını kaldırıp acele başını keseceği anda, o düşman pehlivân Hz. İmâm'ın mübarek yüzlerine tükürdü.

Hz. İmâm'ın, her nebînin iftihârı olması o cihettendir ki, şerîat-ı Ahmediyye'ye tabi' olan cemî-i enbiyâya tâbi' olur. Zîrâ bütün enbiyâya îmân farzdır. Binâenaleyh ümmet-i Muhammed'in ehassu'l-havâssı bulunan Şâh-ı velâyet, her nebînin iftihârıdır; ve her velînin iftihârı o cihetdendir ki, kendi aralarında vâris-i ulûm-i nebevî olan böyle bir şâh-ı velâyet ve hakikat vardır.

3765. O, bir yüze tükürdü ki, ayın yüzü secde edecek yerde, onun önüne secde getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3765. O, bir yüze tükürdü ki, ayın yüzü secde edecek yerde, onun önüne secde getirir.

O pehlivan öyle bir yüze tükürdü ki, o mübarek yüze ay secde eder.

O pehlivân öyle bir yüze tükürdü ki, o mübarek yüze ay secde eder.

3766. O Ali, derhal kılıcı elinden attı; o, onun gazasında kâhillik etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3766. O Ali, derhal kılıcı elinden attı; o, onun gazasında (savaşında) kâhillik (gevşeklik) etti.

İmam Ali (r.a.) o pehlivanın yüzüne tükürmesinden hemen sonra kılıcı elinden attı ve o pehlivan ile savaştan vazgeçti.

İmâm-ı Ali (r.a.) o pehlivânın yüzüne tükürmesini müteâkib hemen elinden kılıcı attı ve o pehlivân ile muhârebeden vaz geçti.

3767. O mübariz bu işten ve mahalsiz afv ü rahmet göstermekten hayran oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3767. O mübariz (Allah yolunda mücadele eden kişi) bu işten ve yersiz af ve merhamet göstermekten hayran oldu.

3768. Dedi ki: Benim üzerime keskin kılıcı kaldırdın, neden bırakdın; beni terk ettin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3768. Dedi ki: Benim üzerime keskin kılıcı kaldırdın, neden bıraktın; beni terk ettin?

3769. O benim cengimden daha iyi ne gördün; âkıbet benim şikârımda sen gevşek oldun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3769. Benim savaşımdan daha iyi ne gördün ki; sonunda benim avımda sen gevşek davrandın?

Benimle savaşmaktan daha üstün ne gördün ki, bana üstün gelmişken sonunda böyle gevşedin.

Benim ile harb etmekten daha efdal ne gördün ki, bana galebe etmiş iken nihâyet böyle gevşedin.

3770. O gördüğün nedir ki, böyle öfken sakin oldu; âkıbet öyle bir şimşek çak-[3729] tı ve geri sıçradı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3770. O gördüğün nedir ki, böyle öfken sakin oldu; âkıbet öyle bir şimşek çaktı ve geri sıçradı?

Ne gördün ki, böyle birdenbire öfken sakin oldu ve sonunda şimşek gibi çakan gazabın geri gitti ve böyle yumuşak huylu oluverdin?

Ne gördün ki, böyle birden bire öfken sâkin oldu ve âkıbet öyle bir şimşek gibi çakan gazabın geri gitti ve böyle halîm oluverdin?

3771. O gördüğün nedir ki, o görüşün aksinden bana gönülde ve canda bir şu'le zahir geldi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3771. O gördüğün nedir ki, o görüşün aksinden bana gönülde ve canda bir şule zahir geldi?

Sen ne gördün ki, senin o görüşünün aksinden benim gönlümde ve canımda da bir tesir şulesi meydana geldi?

Sen ne gördün ki, senin o görüşünün aksinden benim gönlümde ve canımda da bir şu'le-i te'sîr hâsıl oldu?

3772. O kevn ü mekândan daha yüksek ne gördün ki, candan iyi idi ve bana can bağışladın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3772. O oluş ve mekândan daha yüksek ne gördün ki, candan iyi idi ve bana can bağışladın?

"Bahşîdîm" geçmiş zaman fiili, birinci çoğul şahıs kipi değildir. "Bahşîdî" ve "mîm"den oluşmak üzere, geçmiş zaman ikinci tekil şahıs kipi olan "bahşîdî"dir. "Be-men-bahşîdî" ifadesi "Bana bağışladın" anlamındadır.

"Bahşîdîm" fiil-i mâzî, nefs-i mütekellim maa'l-gayr sîgası değildir. "Bahşîdî" ve "mîm" den mürekkeb olmak üzere, mâzî müfred muhâtab sîgasıdır. "Be-men-bahşîdî" Bana bağışladın takdîrindedir.

3773. Şecaatte Rabbânî olan arslansın; mürüvvette ise kim bilir kimsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3773. Şecaatte (yiğitlikte) Rabbânî (Allah'a ait) olan arslansın; mürüvvette (insanlık ve cömertlikte) ise kim bilir kimsin?

3774. Mürüvvette, Tîh'de Mûsa'ya mensub bulutsun ki, ondan misalsiz sofra ve ekmek geldi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3774. Mürüvvette, Tîh'de Musa'ya mensup bulutsun ki, ondan misalsiz sofra ve ekmek geldi?

Ey Ali, sen mürüvvette (insanlık ve cömertlikte) Tih sahrasında Musa (a.s.)'ın kavmine kudret helvası ve bıldırcın getiren bulut musun ki, bu buluttan, hiçbir kavme inmemiş olduğu için misalsiz olan, sofra ve gıda geldi?

Yâ Ali, sen mürüvvette Tih sahrâsında Mûsâ (a.s.)ın kavmine men ve selvâ getiren bulut musun ki, bu buluttan, hiçbir kavme nâzil olmadığı için misâlsiz olan, sofra ve gıdâ geldi?

3775. Bulutlar buğday verirler ki, onu insanlar çalışmak ile pişirip bal gibi tatlı yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3775. Bulutlar buğday verirler ki, onu insanlar çalışmak ile pişirip bal gibi tatlı yapar.

Şimdi bulutlar yeryüzüne yağmur getirip topraktan buğdayların çıkmasına sebep olurlar; ve insanlar bu buğdayı biçip çaba ve gayretle un yaptıktan sonra, pişirip bal gibi lezzetli ekmek ve gıda yaparlar.

El'ân bulutlar arza yağmur getirip topraktan buğdayların çıkmalarına sebeb olurlar; ve insanlar bu buğdayı biçip sa'y ü gayretle un yaptıktan sonra, pişirip bal gibi lezîz ekmek ve gıda yaparlar.

3776. Musa'nın bulutu ise, rahmet kanadını açtı; pişmiş ve tatlı ve zahmetsiz verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3776. Musa'nın bulutu ise, rahmet kanadını açtı; pişmiş ve tatlı ve zahmetsiz verdi.

3777. Keremin pişmiş yiyicileri için, onun rahmeti âlemde bayrak kaldırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3777. Keremin pişmiş yiyicileri için, onun rahmeti âlemde bayrak kaldırdı.

İlâhî keremin hazır yiyicileri için, Hakk'ın rahmeti zahmet âleminde bayrak kaldırırdı.

Kerem-i ilâhînin hazır yiyicileri için, Hakk'ın rahmeti zahmet âleminde bayrak kaldırırdı.

3778. Kırk yıla kadar o ta'yîn ve o ihsân, recâ ehlinden bir gün eksilmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3778. Kırk yıla kadar o tayin ve o ihsan, ümit ehli olanlardan bir gün eksilmedi.

Yani Musa (a.s.)'ın ümit ehli olan ümmeti üzerinden Tih sahrasında, kudret helvası ve pişmiş bıldırcın kuşları bir gün eksilmedi.

Ya'nî Mûsâ (a.s.)ın ehl-i recâ olan ümmeti üzerinden Tih sahrâsında, kudret helvası ve pişmiş selvâ kuşları bir gün eksilmedi.

3779. Nihayet onlar da hasîslikten kalktılar; pırasa ve tere ve yeşillik istediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3779. Nihayet onlar da hasislikten vazgeçtiler; pırasa, tere ve yeşillik istediler.

Bu, Bakara Sûresi'nde geçen "وَ إِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسَى لَنْ نَصْبِرَ عَلَى طعام واحد فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُخْرِجُ لنا مما تنبت الأرض من بقلها وقثائهَا وَقُومِهَا وَعَدَسَهَا وَبَصَلَهَا" (Bakara, 2/61) yani "Siz bir vakit dediniz ki, ey Musa, biz bir türlü yemeğe sabredemeyeceğiz; şimdi bizim için Rabb'inden iste ki, bize yeryüzünden biten şeyler cinsinden bakla, hıyar, mercimek, soğan ve sarımsak çıkarsın" ayet-i kerimesine işarettir. Bu ayet-i kerime, baş tarafta 81 numaralı şerefli beyitte de geçti.

Sûre-i Bakara'da olan وَ إِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسَى لَنْ نَصْبِرَ عَلَى طعام واحد فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُخْرِجُ لنا مما تنبت الأرض من بقلها وقثائهَا وَقُومِهَا وَعَدَسَهَا وَبَصَلَهَا" (Bakara, 2/61) ya'nî "Siz bir vakít dediniz ki, yâ Mûsa biz bir türlü taâma sabr edemiyeceğiz; imdi bizim için Rabb'inden taleb et ki, bize yeryüzünden biten şeyler cinsinden bakla ve hıyar ve mercimek ve soğan ve sarmısak çıkarsın" âyet-i kerîmesine işarettir. Bu âyet-i kerîme, baş tarafta 81 numaralı beyt-i şerîfde de geçti.

3780. Ümmet-i Ahmed ki, kiramdandırlar, kıyamete kadar o taâm bâkîdir. [3740]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3780. Ahmed ümmeti ki, kerem sahiplerindendir, kıyamete kadar o yiyecek kalıcıdır.

Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) ümmetinden olan velayet ehli için o zahmetsiz ve külfetsiz olarak inen ilahi yiyecek, kıyamete kadar kalıcıdır.

(S.a.v.) Efendimiz'in ümmetinden olan ehl-i velâyet için o zahmetsiz ve külfetsiz olarak nâzil olan taâm-ı ilâhî, kıyâmete kadar bâkîdir.

3781. Vaktaki "Ebitü inde Rabbî" meşhur oldu; "Yut'imu ve yüski" ondan kinâye oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3781. "Rabb'imin katında gecelerim" meşhur olduğunda; "Bana yedirir ve içirir" ondan kinaye oldu.

Bu şerefli beyitte, "Ben Rabb'imin katında gecelerim; bana yedirir ve içirir" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Bu hadis-i şerifin ortaya çıkış sebebi şudur ki: Resûl-i Ekrem Efendimiz akşamları iftar etmeksizin günlerin orucunu birbirine bitiştirirdi; değerli sahabelerden bazıları, biz de böyle yapalım, dediler. Resûl-i Ekrem Efendimiz onlara üç kere "Visâlden sakının!" buyurdular. Değerli sahabeler, "Ey Allah'ın Resûlü, sen vasl ediyorsun (oruçları birleştiriyorsun)" dedikleri vakit, Resûl-i Ekrem Efendimiz buyurdular ki: "Bu hususta siz benim gibi değilsiniz" "Ben Rabb'imin katında gecelerim; bana yedirir ve içirir." Şimdi, ruhanî ve manevî olan ve bu merhamet edilmiş ümmetin en seçkinlerinden bulunan değerli evliyalar, bu ilahi yemekle beslenirler. Ve Cenâb-ı Pîr-i destgîr efendimiz Divan-ı Kebirlerinde bu hali şu şerefli beyit ile beyan buyururlar:

"Bir kimse ki geceyi "Kabe kavseyn" (iki yay arası kadar yakınlık) meyhanesinde geçirmiştir; onun nur dolu olan gözünün içi likâ (Allah'a kavuşma) ve visâl (vuslat) mahmurudur. O meyhanenin adı "Ebîtü inde Rabbi"dir (Rabb'imin katında gecelerim). "Yut'imu ve yüskînî" (bana yedirir ve içirir) bizim Peygamber'imizden bizlere nişan ve alamettir."

Bu beyt-i şerîfde ابیت عند ربی یطعمنی و یسقینی ya'ni "Ben Rabb'imin indinde gecelerim; bana yedirir ve içirir" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Bu hadis-i şerîfin sebeb-i vürûdu budur ki: Resûl-i Ekrem Efendimiz akşamları iftâr etmeksizin günlerin orucunu birbirine bitiştirir idi; ashâb-ı kirâmdan ba'zıları, biz de böyle yapalım, dediler. Resûl-i Ekrem Efendimiz onlara üç kere اياكم والوصال yanî "Visâlden sakının!" buyurdular. Ashâb-ı kirâm, yâ Resûlullâh sen vasl ediyorsun, dedikleri vakit, Resûl-i Ekrem Efendimiz buyurdular ki: لستم في ذلك مثلى ya'ni "Bu husûsta siz benim gibi değilsiniz" ابيت عند ربی یطعمنی و یسقینی ya'ni "Ben Rabb'imin indinde gecelerim; bana yedirir ve içirir." İmdi rûhânî ve ma'nevî olan ve bu ümmet-i merhûmenin ehassu'l-havâssından bulunan evliyâ-yı kirâm, bu taâm-ı ilâhî ile mütegaddî olurlar.Ve Cenâb-ı Pîr-i destgîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde bu hâli şu beyt-i şerîf ile beyân buyururlar:

"Bir kimse ki geceyi "Kabe kavseyn" meyhanesinde geçirmiştir; onun nûr dolu olan gözünün içi likā ve visâl mahmûrudur. O meyhanenin adı "Ebîtü inde Rabbi'dir. "Yut'imu ve yüskînî" bizim Peygamber'imizden bizlere nişân ve alâmettir."

3782. Bunu hiç tevîlsiz kabul et, tâ ki boğaza bal ve süt gibi gelsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3782. Bunu hiçbir yorum yapmadan kabul et ki boğaza bal ve süt gibi gelsin.

Yani bu hadis-i şerifin anlamını yorumlamaya kalkma! Ve "yemek" ve "içecek"ten maksat kudrettir; ve yemek ve içecekten meydana gelecek bir tesirdir deme; çünkü ruhaniyet âleminde yemek ve içmek vardır; ve o yemeğin ve içeceğin tesiri, cismani vücudun ayakta kalmasına sebep olur. Evliyanın menkıbelerinde bunun birçok örneği vardır. Örneğin Abdullah Balyani (k.s.) Tefsirü Araisi'l-Beyan sahibi Ruzbihan Bakli hazretlerinin mübarek kabirlerini ziyarete gider; kabre yöneldiği sırada, bir zat gelir, kendisine selam verir; selamı almaz, bir hayli meşgul olur. O istiğraktan (kendinden geçme hâli) ayrıldıktan sonra, o zat selam verdiği hâlde niçin almadığını sorar. Hz. Abdullah buyururlar ki: "Ruzbihan elime bir nar vermişti; onu yemekle meşguldüm." Hicap (perde) içinde bulunan zahir ehli (dış görünüşe önem verenler) bu tarz beslenmeyi inkâr edip, hadis-i şerifi yorumlamaya kalkışırlar. Cenab-ı Pir, kendi yüce zevklerinden, bunu yorumlamaktan vazgeçmeyi tavsiye buyurur.

Ya'nî bu hadis-i şerîfin ma'nâsını te'víle kalkma! Ve "taâm" ve şarâb"dan murâd, kudretdir; ve taâm ve şarâbdan hâsıl olacak bir te'sîrdir deme; zîrâ âlem-i rûhâniyette yemek ve içmek vardır; ve o taâm ve şarabın te'siri, vücûd-ı cismânînin kıvâmına sebeb olur. Menâkıb-ı evliyâda bunun misâli çoktur. Ezcümle Abdullâh Balyânî (k.s.) Tefsîrü Arâisi'l-Beyân sâhibi Rûzbihân Baklî hazretlerinin kabr-i şerîflerine ziyarete gider; kabre müteveccih olduğu sırada, bir zât gelir, kendisine selâm verir; selâmı almaz, bir hayli meşgûl olur. O istiğrâkdan fâriğ olduktan sonra, o zât selâm verdiği hâlde niçin almadığını sorar. Hz. Abdullah buyururlar ki: “Rûzbihân elime bir nar vermiş idi; onu yemekle meşgûl idim." Hicab içinde bulunan ehl-i sûret bu tarz tegaddîyi inkâr edip, hadîs-i şerîfi te'víle kıyâm ederler. Cenâb-ı Pîr, kendi zevk-i âlîlerinden, bunu te'vilden vaz geçmeyi tavsiye buyurur.

3783. Zîra ki te'vîl atanın reddidir; çünkü o hakikati hatâ görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3783. Çünkü tevil, ihsanı geri çevirmektir; zira o, hakikati hatalı görür.

"Vâ dâd"daki "vâ", "bâz" yani geri anlamına geldiğine göre, "Vâ dâden" geri vermek demektir. "Vâ dâden atâ" ihsanı geri vermek demektir. "Rabbimin katında gecelerim..." hadis-i şerifinde açıklanan ilahi yedirme ve içirme, Muhammed ümmetinin seçkinlerine (havâssına) olan bir ihsandır. Cismani âlemde olduğu gibi, ruhani âlemde de yiyip içmek olup da, cismin bundan beslenmesi akla uzaktır diyerek hadis-i şerifin anlamını tevil etme yoluna gidersen, hakikatte meydana gelen bu ilahi ihsanı geri vermek ve reddetmek demek olur. Ve bunu reddedip tevil etme yoluna giden kimse, o hakikati hatalı ve gerçekleşmemiş görmüş olur.

“Vâ dâd”daki “vâ”, “bâz” ya'nî geri ma'nâsına olduğuna göre, "Vâ dâden" geri vermek demek olur. “Vâ dâden atâ" ihsânı geri vermek demektir. ابيت عند ربي الخ hadis-i şerîfinde beyân buyrulan it'âm ve iskā-yı ilâhî ümmet-i Muhammed'in havâssına olan bir atâdır. Âlem-i cismânîde olduğu gibi, âlem-i rûhânîde de yiyip içmek olup da, cisim bundan mütegaddî olmak akla baîddir diyerek hadis-i şerîfin ma'nâsını te'vil cihetine gider isen, hakikatte vâki' olan bu atâ-yı ilâhîyi geri vermek ve reddetmek demek olur. Ve bunu reddedip te'vîl cihetine giden kimse, o hakikati hatâ ve gayr-i vâki' görmüş olur.

3784. Onu hatâ görmek, onun aklının za'fındandır; akl-ı kül içtir ve akl-ı cüz' posttur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3784. Onu hata görmek, onun aklının zayıflığındandır; küllî akıl içtir ve cüz'î akıl kabuktur.

Bilinmeli ki "te'vil", bir sözü, kitap ve sünnete uygun ve o sözün yukarısına ve aşağısına mutabık olmak şartıyla, hakiki anlamından başka bir anlama çevirmektir; ve bu te'vil, o sözün hakiki anlamına yüklenmesi mümkün olmadığı zaman caiz olur. Örneğin يد الله فَوْقَ أيديهم (Fetih, 48/10) yani "Allah'ın eli, onların ellerinin üstündedir" ve يد الله مع الجماعة yani "Allah'ın eli, cemaatle beraberdir" ve مرضت فلم تعدنى yani "Hasta oldum, hatırımı sormadın" gibi müteşabihattan olan ayet ve hadislerin, "insanlar gibi Allah'ın eli olması" ve "hasta olması" gibi hakiki anlamlara yüklenmesi mümkün olmadığından, bunların mecazi anlamlarına gidilerek te'vil edilmesi gerekir; ancak ابيت عند ربي الخ hadis-i şerifinin hakikate yüklenmesinde kitap ve sünnete muhalefet olmadığından, akıl zayıflığı sebebiyle te'vil yoluna gitmek hatadır; ve halin hakikatinden gaflettir. Çünkü aklın küllî akıl mertebesine kadar birçok mertebesi vardır; ve her bir mertebe de yatkınlığa göre farklıdır. Örneğin geçim aklı mertebesinde olan akıllar arasında, yatkınlıklarına göre farklılık olduğu gibi, ahiret aklı mertebesinde bulunan akıllar arasında da yatkınlıklara göre farklılık vardır; ve yatkınlıkların farklılığının her birisi birer mertebedir. İlimler ve zevkler arasındaki farklılık da bundan kaynaklanır; ve bu ilimler ve zevklerin birleşmesi ancak küllî akıl mertebesine ulaşmada gerçekleşir. Onun için ehassu'l-havassın (seçkinlerin seçkinleri) özleri olan Allah dostlarının beyan ettikleri hakikatler ve ilahi bilgilerde asla ihtilaf gerçekleşmez. Nitekim Hz. Pir efendimizin bu Mesnevi-i Şerifindeki bilgiler ve hakikatler ile, Cenab-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabi efendimizin Fususu'l-Hikem ve Fütühat-ı Mekkiyye gibi yüce eserlerindeki bilgiler ve hakikatler birbirinin benzeridir; ve hiçbirisi, diğerinden alınmış olmayıp kendilerinin küllî akıl mertebesi olan "hakikat-i Muhammediyye"den bağışlanmıştır. Buna göre küllî akıl içtir ve cüz'î akıllar ise, beyin aklı olup kabuk ve dış kısım mesabesindedir.

Ma'lum olsun ki "te'vîl" bir kelâmı, kitâb ve sünnete muvâfik ve o kelâmın yukarısına ve aşağısına mutâbık olmak şartıyla, ma'nâ-yı hakîkîsinden dîğer bir ma'nâya çevirmektir; ve bu te'vîl, o kelâmın ma'nâ-yı hakîkîsine hamli mümkin olmadığı vakit, câiz olur. Meselâ يد الله فَوْقَ أيديهم (Fetih, 48/10) ya'nî "Allah'ın eli, onların ellerinin üstündedir ve يد الله مع الجماعة ya'ni "Allah'ın eli, cemâatle beraberdir ve مرضت فلم تعدنى ya'ni "Hasta oldum, hatırımı sormadın" gibi müteşâbihâttan olan âyât ve ahâdîsin, “insanlar gibi Allah'ın eli olması" ve "hasta olması” gibi hakîkî ma'nâlara hamli mümkin olmadığından, bunların ma'nâ-yı mecâzîlerine gidilerek te'vîli îcâb eder; velâkin ابيت عند ربي الخ hadîs-i şerîfinin hakîkate hamlinde kitâb ve sünnete muhalefet olmadığından, za'f-ı akl sâikasıyla te'vîl cihetine gitmek hatâdır; ve hakîkat-i hâlden gaflettir. Zîrâ aklın akl-ı kül mertebesine kadar birçok merâtibi vardır; ve her bir mertebe de isti'dâda göre mütefâvitdir. Meselâ akl-ı maâş mertebesinde olan akıllar arasında, isti'dâdlarına göre tefâvüt olduğu gibi, akl-ı maâd mertebesinde bulunan akıllar arasında da isti'dâdlara göre tefâvüt vardır; ve tefâvüt-i isti'dâdâtın her birisi birer mertebedir. Ulûm ve ezvâk arasındaki tefâvüt de bundan neş'et eder; ve bu ulûm ve ezvâkın ittihâdı ancak akl-ı kül mertebesine vüsûlde vâki' olur. Onun için ehassu'l-havâssın zübdeleri olan evliyâullâhın beyân ettikleri hakāyık ve maârif-i ilâhiyyede aslâ ihtilaf vâki' olmaz. Nitekim Hz. Pîr efendimizin bu Mesnevî-i Şerîfindeki maârif ve hakāyık ile, Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî efendimizin Fusûsu'l-Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiyye gibi âsâr-ı aliyyelerindeki maârif ve hakāyık yekdiğerinin nazîridir; ve hiçbirisi, diğerinden me'hûz olmayıp kendilerinin akl-ı kül mertebesi olan "hakîkat-ı muhammediyye"den mevhûbdur. Binâenaleyh akl-ı kül içtir ve ukūl-i cüz'iyye ise, akl-i dimâğî olup kışır ve kabuk mesâbesindedir.

3785. Ahbarı değil, kendini te'vîl et; gülzara değil, dimağa fenâ de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3785. Haberleri değil, kendini yorumla; gül bahçesine değil, dimağa fena de!

Şerif hadisleri yorumlamaktan vazgeç de kendi fikrini yorumla! Hakikatlerin ve marifetlerin gül bahçesi olan Muhammedî hakikate hata isnat etmekten sakın; kendi dimağî aklını eksik ve fena gör!

Ahâdîs-i şerîfeyi te'vîlden vaz geç de kendi fikrini te'víl et! Gülzar-ı hakāyık ve maârif olan hakîkat-i muhammediyyeye hatâ isnâd etmekten tevakkî et; kendi akl-ı dimâğîni nâkıs ve fenâ gör!

3786. Ey Ali, sen ki, bütün akılsın ve gözsün; gördüğün şeyden bir şemme açık söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3786. Ey Ali, sen ki, bütün akılsın ve gözsün; gördüğün şeyden bir koku açıkça söyle!

3787. Senin hilim kılıcın, bizim canımızı yırttı; senin ilim suyun, bizim toprağımızı temizledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3787. Senin hilim kılıcın, bizim canımızı yırttı; senin ilim suyun, bizim toprağımızı temizledi.

Senin kılıç gibi etkili olan yumuşaklığın, bizim canımızın küfür perdesini ve hicabını yırttı; o perdenin arkasında canımızın yatkınlığındaki iman ortaya çıktı ve senin berrak bir su gibi olan ilmin, bizim cismaniyetimizdeki nefsanî pisliği temizledi.

Senin kılıç gibi müessir olan yumuşaklığın, bizim canımızın küfür perdesini ve hicâbını yırttı; o perdenin arkasında canımızın isti'dâdındaki îmân zâhir oldu ve senin berrak bir su gibi olan ilmin, bizim cismâniyetimizdeki habâset-i nefsâniyyeyi temizledi.

3788. Açık söyle; bilirim ki bu esrar-ı Hû'dur; zîra ki kılıçsız öldürmek onun işidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3788. Açık söyle; bilirim ki bu, O'nun sırlarıdır; çünkü kılıçsız öldürmek O'nun işidir.

Bu sözler, pehlivanın yatkınlık diliyle Hz. Pîr efendimiz tarafından söylenmektedir. Yani, ey velayet şahı, açık söyle ve ortaya koy; ben biliyorum ki, senden ortaya çıkıp bende büyük etki bırakan bu hâl, ilahi hüviyetin (Allah'ın öz varlığı) sırlarından bir sırdır; ve bu büyük etki, benim nefsimin sıfatını giderdi ve nefsimi öldürdü ve kılıçsız öldürmek ise ancak Hakk'ın işidir.

Bu sözler, pehlivânın lisân-ı isti'dâdı ile Hz. Pîr efendimiz tarafından îrâd buyrulmaktadır. Ya'nî, ey Şâh-ı velâyet, açık söyle ve ızhâr et; ben biliyorum ki, bu senden zâhir olup bende te'sîr-i azîm bırakan bu hâl, hüviyyet-i ilâhiyyenin sırlarından bir sırdır; ve bu te'sîr-i azîm, benim nefsimin sıfatını izâle etti ve nefsimi öldürdü ve kılıçsız öldürmek ise ancak Hakk'ın işidir.

3789. Aletsiz ve a'zâsız olan sâni', fâideli olan bu hediyelerin vahibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3789. Aletsiz ve uzuvsuz olan sanatçı, faydalı olan bu hediyelerin bağışlayıcısıdır.

3790. Akla yüz binlerce mey tattırır ki, iki gözün, iki kulağın haberi olmaz?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3790. Akla yüz binlerce mey tattırır ki, iki gözün, iki kulağın haberi olmaz?

Yani organlardan ve araçlardan uzak olan gerçek yaratıcı, izafî varlık (mutlak varlığa göre) âlemine faydalı ve yararlı olan bu hediyelerin, yani isimlerinin tecellilerinin (Allah'ın isimlerinin görünür hâle gelmesi) vericisi, beşerî akıllara yüz binlerce fikir meyvelerini tattırıp o akılları, o fikir meyveleri ile sarhoş eder ki, bedenin iki gözü ve iki kulağı bu hediyelerden asla haberdar olmaz.

Ya'nî a'zâdan ve âletden münezzeh olan sâni'-i hakîkî, vücûd-ı izâfî âlemine fâideli ve nâfi' olan bu hediyelerin, ya'nî tecelliyât-ı esmâiyyesinin vâhibi, ukül-i beşeriyyeye yüz binlerce fikir meylerini tattırıp o akılları, o efkâr meyleri ile sarhoş eder ki, cismin iki gözü ve iki kulağı bu hediyelerden aslâ haberdar olmaz.

3791. Açık söyle, ey arşın latif avlayıcısı olan doğan; acaba bu zamanda Hak cânibinden ne gördün?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3791. Açık söyle, ey arşın latif avlayıcısı olan doğan; acaba bu zamanda Hak tarafından ne gördün?

Ey izafî varlık arşının latif avcısı olan doğan, sen bu şekil âlemi içinde, Hak tarafından mana âleminde acaba ne sır gördün, açık söyle!

Ey vücûd-ı izâfı arşının latîf avcısı olan doğan, sen bu âlem-i sûret içinde, cânib-i Hak'dan âlem-i ma'nâda acabâ ne sır gördün, açık söyle!

3792. Senin gözün gaybın idrakini öğrenmiş; hâzırların gözleri ise dikilmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3792. Senin gözün gaybın idrakini öğrenmiş; hâzırların gözleri ise dikilmiştir.

Benim ile olan bu görünen mücadelede, senin gözün gaybın idrakini, yani mücadelenin iç yüzünü görmeyi öğrenmiş; ve bu mücadelenin görünen kısmını gözlemlemekte olan hazırların gözleri bu iç yüzü görmekten dikilmiş ve kapanmıştır.

Benim ile olan bu zâhirî mübârezede, senin gözün gaybın idrâkini, ya'nî mübârezenin iç yüzünü görmeyi öğrenmiş; ve bu mübârezenin zâhirini müşâhede etmekte olan hazırların gözleri bu iç yüzü görmekten dikilmiş ve kapanmıştır.

3793. O birisi, bir ayı aşikâr görüyor; ve o birisi de, cihânı karanlık görüyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3793. O birisi, bir ayı açıkça görüyor; ve o birisi de, dünyayı karanlık görüyor.

3794. Ve o birisi de, üç ayı beraber görüyor; evet, bu üç kimse bir mevzi'de oturmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3794. Ve o birisi de, üç ayı beraber görüyor; evet, bu üç kimse bir mevzi'de oturmuştur.

Ey Ali, senin gözünün gaybı idrak edip de, hazır olanların görmemesinin misali şudur ki; üç kişi bir yerde oturmuş oldukları halde, birisi bir ayı açıkça görür; ikincisi asla ayı görmez; aksine ortalığı karanlık görür; ve üçüncüsü de üç ayı bir yerde toplanmış görür.

Değerli şarihler bu üç görüş hakkında çeşitli anlamlar vermişlerdir. Bunlardan fakirin en uygun gördüğü anlam şudur: Yani bu AHMED AVNİ KONUK cismani ve izafî varlık içinde bulunanların üç hali vardır: Birisi zahiri görür ve batını görmez; diğeri batını görür, zahiri görmez; ve üçüncüsü hem zahiri hem de batını görür. Birincisi, surette (şekilde) boğulmuş olan "ehl-i fark" (fark ehli)dır; ikincisi, nazarından sureti (şekli) kaybetmiş olan "ehl-i cem" (cem' ehli)dir; üçüncüsü ise, "cem'u'l-cem" (cem'lerin cem'i) veya "fark-ba'de'l-cem" (cem'den sonra fark) sahibidir. Birincisi, bir ay mesabesinde olan eşyanın zahirini (görünenini) duyu gözüyle açıkça görür ki, bu müşahedede cins ve mezhep ayrımı olmaksızın insanların hepsi eşittir. İkincisi, suret (şekil) alemini karanlık, yani yok olmuş görür ki, bu da "fenâ-fillâh" (Allah'ta yok olma) halidir. Üçüncüsü üç ayı, yani fiillerin ve sıfatların ve zatın vahdetini (birliğini) görür ki, bu da "bakā-billâh" (Allah ile beka bulma) halidir. Ve velayet şahı efendimizin hali, üçüncü hal olduğuna aşağıdaki beyit ile işaret buyrulur.

Yâ Ali, senin gözünün gaybı idrâk edip de, hâzır olanların görmemesinin misâli budur ki; üç kişi bir mahalde oturmuş oldukları halde, birisi bir ayı âşikâre görür; ikincisi aslâ ayı görmez; bil'akis ortalığı karanlık görür; ve üçüncüsü de üç ayı bir yerde cem' olmuş görür.

Şurrâh-ı kirâm hazerâtı bu üç görüş hakkında muhtelif ma'nâlar vermişlerdir. Bunlardan fakîrin en münasib gördüğü ma'nâ şudur: Ya'nî bu AHMED AVNI KONUK vücûd-ı cismânî ve izâfî içinde bulunanların üç hâli vardır: Birisi zâhiri görür ve bâtını görmez; diğeri bâtını görür, zâhiri görmez; ve üçüncüsü hem zâhiri ve hem bâtını görür. Birincisi sûretde müstağrak olan "ehl-i fark"dır; ikincisi, nazarından sûreti gâib etmiş olan "ehl-i cem"dir; üçüncüsü ise, “cem'u'l-cem" veyâ "fark-ba'de'l-cem" sâhibidir. Birincisi, bir ay mesâbesinde olan zâhir-i eşyayı basar-ı his ile âşikâre görür ki, bu müşâhedede bilâ-tefrîk-ı cins ve mezheb insanların hepsi müsâvîdir. İkincisi, âlem-i sûreti karanlık, ya'nî mahv olmuş görür ki, bu da "fenâ-fillâh” hâlidir. Üçüncüsü üç ayı, ya'nî ef'âlin ve sıfatın ve zâtın vahdetini görür ki, bu da "bakā-billâh” hâlidir. Ve Şâh-ı velâyet efendimizin hâli, üçüncü hâl olduğuna âtîdeki beyitle işaret buyrulur.

3795. Her üçün gözü açık ve her üçün kulağı keskindir; sana asılıcı ve benden kaçmaktadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3795. Her üçün gözü açık ve her üçün kulağı keskindir; sana asılıcı ve benden kaçmaktadır.

Bu üç mertebe ehlinin his gözleri açık ve kulakları keskindir. Hepsinin seninle ilişkisi olur ve benden kaçarlar; çünkü sen bu üç mertebe ehlinin hallerine vâkıfsın (bilgilisin) ve onların hallerine göre muamele edebilirsin; ben ise kendi mertebemden başka bir mertebe bilmediğim ve ancak kendi nefsimin hallerinde müstağrak (kendinden geçmiş) olduğum için, benden kaçarlar.

Bu üç mertebe ehlinin his gözleri açık ve kulakları keskindir. Hepsinin seninle münasebeti olur ve benden kaçarlar; zîrâ sen bu üç mertebe ehlinin hallerine vâkıfsın ve onların hallerine göre muâmele edebilirsin; ben ise kendi mertebemden başka bir mertebe bilmediğim ve ancak kendi nefsimin ahvâlinde müstağrak olduğum için, benden kaçarlar.

3796. Acaba bu gözün sihri midir, lutf-ı hafî midir? Senin üzeri de kurt, benim üzerimde bir Yūsuf nakşı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3796. Acaba bu gözün sihri midir, lutf-ı hafî midir? Senin üzeri de kurt, benim üzerimde bir Yūsuf nakşı vardır.

Bana üstün gelirken senin beni bırakman, acaba gözbağcılık mıdır; yoksa bunda gizli bir lütuf mu vardır? Senin bana saldırmana ve üstün gelmene bakılırsa, görünen o ki sende kurt nakşı vardır; benim de, senin elindeki yenilgime bakılırsa, bende bir Yûsuf nakşı vardır; bu nakışların içerdiği hikmet nedir?

Bana gâlib iken senin beni bırakman, acabâ gözbağcılık mıdır; yoksa bunda gizli bir lutuf mu vardır? Senin bana hücûm ve gâlib gelmene bakılırsa, zâhirde sende kurt nakşı vardır; benim de, senin elindeki makhûriyyetime bakılırsa, bende bir Yûsuf nakşı vardır; bu nakışların zımnındaki hikmet nedir?

3797. Alem on sekiz bindir ve ziyâdedir; bu on sekiz, her bir göz için zebûn değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3797. Âlem on sekiz bindir ve daha fazladır; bu on sekiz bin, her bir göz için zayıf değildir.

Hakk'ın sonsuz âlemleri vardır; fakat bu âlemler, her bir gözün tasarrufu altında değildir.

Hakk'ın avâlim-i bî-nihâyesi vardır; fakat bu âlemler, her bir gözün taht-ı tasarrufunda değildir.

3798. Ey Aliyy-i Mürteza, ey sû'-i kazanın arkası olan hüsn-i kazâ, sırrı aç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3798. Ey Aliyy-i Mürteza, ey kötü kazanın arkası olan iyi kaza, sırrı aç!

Beni öldürmeye yönelmekle, önce hakkımda kötü kaza ve ondan sonra beni öldürmekten vazgeçmekle, iyi kaza şeklinde tecelli eden ey Aliyy-i Mürteza; bu iki hâlin sırrını bana aç!

Beni öldürmeğe müteveccih olmakla, evvelen hakkımda sû'-i kazâ ve ondan sonra katlimden vazgeçmekle, hüsn-i kazâ sûretinde mütecellî olan ey Aliyyi-Mürtezâ; bu iki hâlin sırrını bana aç!

3799. Ya sen aklının bulduğu şeyi açık söyle; veyâ benim üzerime parlayan şeyi ben söyliyeyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3799. Ya sen aklının bulduğu şeyi açıkça söyle; veya benim üzerime parlayan şeyi ben söyleyeyim.

3800. Senden, benim üzerime parladı; niçin gizli tutarsın? Zebânsız ay gibi, [3759] nûr saçıyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3800. Senden, benim üzerime parladı; niçin gizli tutarsın? Dilsiz ay gibi, nûr saçıyorsun.

Senin şerefli kalbinden benim kalbime bir nûr yansıdı; bunu niçin saklıyorsun? Ay gibi hiç söz söylemeksizin nûr saçıyorsun.

Senin kalb-i şerîfinden benim kalbime bir nûr aks etti; bunu niçin saklıyorsun? Ay gibi hiç söz söylemeksizin nûr saçıyorsun.

3801. Fakat ayın kursu söze gelirse, gece yolcularını çabuk yola getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3801. Fakat ayın kursu söze gelirse, gece yolcularını çabuk yola getirir.

Ayın kursu gibi sözsüz nur saçan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) şerefli kalbi, lafız ve şekil ile doğru yolu gösterirse, tabiat karanlığı yolcuları olan inkârcı ve küfür ehli kişileri çabucak hidayet yoluna getirir; ve onların fikirlerinde açıklık belirir.

Ayın kursu gibi kelâmsız nûr saçan insân-ı kâmilin kalb-i şerîfi, lafız ve sûret ile irşâd ederse, zulmet-i tabîiyye yolcuları olan ehl-i küfür ve inkârı çabuk tarîk-i hidâyete getirir; ve onların fikirlerinde vuzûh peyda olur.

3802. Galatdan ve gafletden eymin olurlar; ayın sadası, gūlun sadası üzerine gâlib olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3802. Yanlış anlamaktan ve gafletten emin olurlar; aynın sesi, gûlun sesi üzerine üstün gelir.

Söz olarak da irşat (doğru yolu gösterme) sebebiyle sapkınlık ehli, yanlış anlamaktan ve kalplerine gelen akis (yansıma) hakkındaki gafletten emin olurlar. İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) şerefli kalbinin sesi, şeytanî telkinlere üstün gelir.

Lafzan dahi irşâd sebebiyle ehl-i dalâlet yanlış anlamaktan ve kalblerine vâki' olan akis hakkındaki gafletden eymin olurlar. İnsân-ı kâmilin kalb-i şerîfinin sadâsı ilkāât-ı şeytâniyyeye gâlib olur.

3803. Ay söylemeksizin yol gösterici olursa, söylediği vakit ziya içinde ziya olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3803. Ay söylemeksizin yol gösterici olursa, söylediği vakit ışık içinde ışık olur.

İnsân-ı kâmilin ay gibi olan kalbi, söz ile doğru yolu göstermeksizin tasarruf eder ve yol gösterici olursa, söz ile doğru yolu göstermeye de başladığı zaman, tabiat karanlığı içinde yollarını şaşıranlar iki kat ışık içinde doğru yolun izini görmüş olurlar.

İnsân-ı kâmilin ay gibi olan kalbi, lafız ile irşâd etmeksizin tasarruf eder ve yol gösterici olursa, lafız ile irşâda dahi başladığı vakit, zulmet-i tabîat içinde yollarını şaşıranlar iki kat ziyâ içinde tarîk-i hidâyeti görmüş olurlar.

3804. Mâdemki sen, o ilim şehrinin kapısısın, mâdemki hilim güneşinin şuâ'ısın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3804. Mademki sen, o ilim şehrinin kapısısın, mademki hilim (yumuşak huyluluk) güneşinin ışığısın!

3805. Ey kapı kapı arayanların üzerine açıl; tâ ki senden kışırlar içlere erişsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3805. Ey kapı kapı arayanların üzerine açıl; tâ ki senden kabuklar içlere erişsin!

Ey Yüce Ali! Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) "Ben ilmin şehriyim; ve Ali onun kapısıdır" buyurduğu için; mademki sen, ilim şehrinin kapısısın; ve hilim güneşi olan Efendimiz'in (s.a.v.) ışığı ve ilim ve hilimde onun vârisisin; o halde ey ilim şehrinin kapısı, bizler gibi o kapıyı arayanların üzerine açıl; tâ ki görünüşte kalmış olanlar, anlama erişsinler.

Bu hadis-i şerifi Tirmizî ve Hâkim rivâyet etmişler ve İmâm-ı Nevevî ve Zehebî sıhhati hakkında söz söylemişler ve İbn Cevzî uydurma hadislerden saymıştır. Fakat büyük evliyaların yüce eserlerinde zikrettikleri hadis-i şeriflerin sıhhatinde şüphe yoktur.

Yâ Aliyye'l-Mürteza! Resûl-i Ekrem Efendimiz انا مدينة العلم و على بابها ya'ni "Ben ilmin şehriyim; ve Ali onun kapısıdır" buyurduğu cihetle; mâdemki sen, şehr-i ilmin kapısısın; ve hilim güneşi olan (S.a.v.) olan Efendimiz'in şuâ'ı ve ilim ve hilimde onun vârisisin; o halde ey ilim şehrinin kapısı, bizler gibi o kapıyı arayanların üzerine açıl; tâ ki sûrette kalmış olanlar, ma'nâya erişsinler.

Bu hadis-i şerifi Tirmizî ve Hâkim rivâyet etmişler ve İmâm-ı Nevevî ve Zehebî sıhhati hakkında söz söylemişler ve İbn Cevzî mevzûâtdan saymıştır. Fakat ekâbir-i evliyânın âsâr-ı aliyyelerinde zikr ettikleri ahâdîs-i şerîfenin sıhhatinde şübhe yoktur.

3806. Ey rahmetin kapısı; kendisi için hiçbir nazîr olmayan Zât-ı ecellin bârigâhına ebede kadar açıl!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3806. Ey rahmetin kapısı; kendisi için hiçbir benzeri olmayan Yüce Zât'ın dergâhına sonsuza dek açık ol!

Yani, Hakk'ın evliyaları ilahi rahmetin kapısıdır. Nasıl ki Mesnevî-i Şerif'te: زان بیاورد اولیا را بر زمین تا کند شان رحمة للعالمين Yani "Yüce Allah evliyayı o sebeple yeryüzüne getirdi; ta ki onlar âlemlere rahmet olsunlar" buyrulmuştur. Velayet şahı efendimiz de en kâmil vârislerden oldukları için, ilahlık dergâhına açılmış bir kapıdır; ve bu rahmet kapısı dünyada açık olduğu gibi, ahirette de açıktır. Çünkü bu gibi en kâmil vâris olan zâtlar, Hakk yolcularının ahiret hayatında dahi ilerlemelerinde rehberdirler ve ahirette ilerleme olduğu şefaatin varlığı ile sabittir; çünkü şefaat sebebiyle bir kimse, bulunduğu halin üstüne çıkar. Örneğin cehennem ehli şefaatle cennete girerler; bu ise ilerlemeden başka bir şey değildir.

Ya'nî, evliyâ-yı Hak rahmet-i ilâhiyyenin kapısıdır. Nitekim Mesnevî-i Şerif'de: زان بیاورد اولیا را بر زمین تا کند شان رحمة للعالمين Ya'ni "Hak Teâlâ evliyâyı o sebebden yeryüzüne getirdi; tâ ki onlar âlemlere rahmet olsunlar" buyrulmuştur. Şâh-ı velâyet efendimiz dahi vâris-i ekmel bulunduklarından, dergâh-ı ulûhiyyete açılmış bir kapıdır; ve bu bâb-ı rahmet dünyâda açık olduğu gibi, âhiretde dahi açıktır. Zîrâ bu gibi vâris-i ekmel olan zevât, sâliklerin hayât-ı uhreviyyede dahi terakkilerinde rehberdirler ve âhiretde terakkî olduğu şefâatin vücûdu ile sâbittir; zîrâ şefâat sebebiyle bir kimse, bulunduğu hâlin fevkıne çıkar. Meselâ ehl-i cehennem şefâatle cennete dâhil olurlar; bu ise terakkîden başka bir şey değildir.

3807. Her bir hevâ ve zerre muhakkak açılmamış bir penceredir; kim söyler ki orada bir kapı vardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3807. Her bir heves ve zerre muhakkak açılmamış bir penceredir; kim söyler ki orada bir kapı vardır?

"Heves"ten kastedilen muhabbettir. "Zerre"den kastedilen ise izafî varlıklar âlemindeki mevcutların zerreleridir. Yani hangi cins muhabbet olursa olsun ve mevcutların zerrelerinden hangi bir zerre bulunursa bulunsun, marifet ve hakikat tarafına yönelmiş bir penceredir. Fakat suret âlemine dalmış olanlar için bunlar açılmamış birer penceredir. Surete dalmış olanların hangi birisi o heveste ve zerrede bir kapı vardır diyebilir? Bu kapıyı görmek ve sonra da açıp marifet ve hakikat güneşini seyretmek, cismanîler için kolay bir şey değildir.

"Hevâ"dan murâd muhabbettir. "Zerre"den murâd dahi vücûdât-ı izâfiyye âlemindeki mevcûdâtın zerreleridir. Ya'nî herhangi cins muhabbet olursa olsun ve zerre-i mevcûdâtdan herhangi bir zerre bulunursa bulunsun, ma'rifet ve hakikat tarafına müteveccih bir penceredir. Fakat âlem-i sûretde müstağrak olanlar için bunlar açılmamış birer penceredir. Bu sûretde müstağrak olanların hangi birisi o hevâda ve zerrede bir kapı vardır diyebilir? Bu kapıyı görmek ve sonra da açıp ma'rifet ve hakikat güneşini temâşâ etmek, cismânîler için kolay bir şey değildir.

3808. Gözcü bir kapıyı açmadıkça, o zan asla bâtında hareket etmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3808. Gözcü bir kapıyı açmadıkça, o zan asla bâtında hareket etmez.

Gözcü olan mürşid-i kâmil (irşad eden, doğru yolu gösteren olgun rehber) o hevâdan (nefsin boş arzu ve istekleri) ve zerreden (en küçük parçacık) sâlikin nazarına bir kapı açmadıkça, o hevâda ve zerrede asla bir kapı olduğu sanısı bile oluşmaz.

Gözcü olan mürşid-i kâmil o hevâdan ve zerreden sâlikin nazarına bir kapı açmadıkça, o hevâda ve zerrede aslâ bir kapı olduğu zannı bile hâsıl olmaz.

3809. Bir kapı açıldığı vakit hayran olur; ümîd ve tama' kuşu uçucu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3809. Bir kapı açıldığı zaman hayran olur; ümit ve tamah kuşu uçucu olur.

İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) irşadıyla bir havada ve bir zerrede bir marifet ve hakikat kapısı açıldığı zaman, Hakk Yolcusu o kapıdan gördüğü anlamlarda hayrette kalır; ve bu hayret, ilimden doğan övülmüş hayret olur ki, bu hayret hakkında Resûl-i Ekrem Efendimiz "رب زدنى فيك تحيرا" yani "Yâ Rab, benim, senin hakkındaki hayretimi artır" buyururlar ve bu müşahede sonucunda Hakk Yolcusu'nun ümit ve tamah kuşu uçar ve yok olur. Çünkü Hakk Yolcusu öncelikle müşahede ümidini besler ve müşahede tamahında bulunur; müşahede hâsıl olduğu zaman, artık bu ümit ve tamah kalmaz.

Vaktâki insân-ı kâmilin irşadıyla bir hevâda ve bir zerrede bir ma'rifet ve hakikat kapısı açıldığı vakit, sâlik o kapıdan gördüğü maânîde hayretde kalır; ve bu hayret, ilimden mütevellid olan hayret-i mahmûde olur ki, bu hayret hakkında Resûl-i Ekrem Efendimiz رب زدنى فيك تحيرا ya'ni “Yâ Rab, benim, senin hakkında hayretimi ziyâdeleştir” buyururlar ve bu müşâhede netîcesinde sâlikin ümîd ve tama' kuşu uçar ve zâil olur. Zîrâ sâlik evvelâ müşâhede ümîdini besler ve müşâhede tama'ında bulunur; vaktâki müşâhede hâsıl olur, artık bu ümîd ve tama' kalmaz.

3810. Bir gâfil ansızın harabede hazîne buldu; ondan sonra her harabe tarafına isti'câl etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3810. Bir gâfil ansızın harabede hazîne buldu; ondan sonra her harabe tarafına isti'câl etti.

Mürşidin irşadıyla, kendisine herhangi bir heves ve zerrede bir müşâhede (gözlem, idrak) kapısı açılan Hakk Yolcusu'nun misali şudur: Bir gâfil, hiç ümit etmediği hâlde ansızın bir harabede bir define bulur; ondan sonra da yine öyle bir define bulmak ümidiyle, her harabe tarafına koşar. Gâfil Hakk Yolcusu'nun hâli de böyledir. Hakk Yolcusu, o hayrette kaldığı müşâhedeye nail olmak için o heves ve zerrenin arkasından koşar. Nasıl ki Nefehâtü'l-Üns'de zikredilmiştir ki: Bir zat birçok seneler gece uykularını feda edip ibadetle meşgul olmuş ve maksadı olan müşâhedeye nail olamamış. Artık ümitsiz olup bir gece yastığını çekerek uykuya dalmış ve o esnada aradığı ilâhî tecellîye (Allah'ın görünmesi, açığa çıkması) nail olmuş. Ondan sonra o yastığı yanında gezdirir ve o tecellînin zuhuruna (ortaya çıkmasına) muntazır olurmuş.

İrşad-ı mürşid ile, kendisine herhangi bir hevâda ve zerrede bir müşâhede kapısı açılan sâlikin misâli budur ki: Bir gâfil, hiç ümîd etmediği halde ansı- zın bir harâbede bir define bulur; ondan sonra da yine öyle bir define bulmak ümîdi ile, her harâbe tarafına koşar. Sâlik-i gâfilin hâli de böyledir. Sâlik, o hayretde kaldığı müşâhedeye nâil olmak için o hevâ ve zerrenin arkasından koşar. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'de mezkûrdur ki: Bir zât birçok seneler gece uykularını fedâ edip ibâdetle meşgûl olmuş ve maksûdu olan müşâhedeye nâil olamamış. Artık nevmîd olup bir gece yastığını çekerek uykuya dalmış ve o esnâda matlûbu olan tecellî-i ilâhîye nâil olmuş. Ondan sonra o yastığı yanında gezdirir ve o tecellînin zuhûruna muntazır olurmuş.

3811. Nihayet sen bir dervîşden güher bulamazsan, başka bir dervîşden ne vakit güher ararsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3811. Nihayet sen bir dervişten cevher bulamazsan, başka bir dervişten ne zaman cevher ararsın?

"Derviş" fakir anlamına gelir. Tasavvuf teriminde, kendi varlığı nazarında kalmamış ve bedensel varlığı kalkıp hakikî varlık ile ayakta duran kişilere denir ki, bunlar zât, sıfat ve fiillerde Hakk'a muhtaç olduklarını gözlemleyerek bilirler. [Fakirlik tamam olduğunda, o Allah'tır] sözü bunların şanındandır. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in "Fakirlik benim iftiharımdır" buyurmaları, bu anlama göredir. Kastedilen, zahirî fakirlik değildir; çünkü bu zahirî fakirlik hakkında "Fakirlik küfre yakındır" hadis-i şerifi gelmiştir. Bu sebeple müminlere bu fakirlikten kaçınmak ve önceki fakirliği elde etmeye gayret etmek lazımdır. Çünkü bu fakirlik hakikî fakirliktir; ve mürşid olan insân-ı kâmillerin hâlidir.

Şimdi ey Hakk Yolcusu, sen hakikî bir dervişin huzuruna gidip, ondan hakikat cevherini bulamamış olursan, bil ki kusur senin içindedir. Bu sebeple ben bu kâmilden hakikat cevherini bulamadım diyerek, başka bir hakikî derviş ve insân-ı kâmil aramaya teşebbüs edersen ondan ne alabilirsin? Mısrî'nin (k.s.) beyti: Ey nice canlar yanını bekler / Bulmadık derler bunda lezzetleri / Neylesin talim, olamaz teslim / Şeyhi Hak bilmez yok riayetleri

"Derviş" fakîr ma'nâsınadır. Istılâh-ı tasavvufîde, nazarında kendi varlığı kalmamış ve vücûd-ı abdânîsi kalkıp vücûd-ı hakkānî ile kāim bulunmuş olan zevâta derler ki, bunlar zât ve sıfât ve ef'âlde, Hakk'a muhtâç olduklarını bi'l-müşâhede bilirler. اذا تم الفقر فهو الله Fakr tamam olduğunda, o Allah'dır] bunların şânıdır. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in الفقر فخری ya'nî "Fakîrlik benim iftihârımdır" buyurmaları, bu ma'nâya göredir. Murâd fakr-ı sûrî değildir; zîrâ bu fakr-ı sûrî hakkında كاد الفقر أن يكون كفرا ya'nî "Fakîrlik küfre karîbdir" hadîs-i şerifi vârid olmuştur. Binâenaleyh mü'minlere bu fakrdan ictinâb ve evvelki fakrın tahsiline gayret lâzımdır. Zîrâ bu fakr fakr-ı hakîkîdir; ve mürşid olan insân-ı kâmillerin hâlidir.

İmdi ey sâlik, sen bir dervîş-i hakîkînin huzûruna gidip, ondan hakîkat gevherini bulamamış olursan, bil ki kusûr senin bâtınındadır. Binâenaleyh ben bu kâmilden hakîkat gevherini bulamadım diyerek, başka bir dervîş-i hakîkî ve insân-ı kâmil aramağa teşebbüs edersen ondan ne alabilirsin? Beyt-i Mısrî (k.s.): Ey nice cânlar yanını bekler Bulmadık derler bunda lezzâtı Neylesin ta'lîm, olamaz teslîm Şeyhi Hak bilmez yok riâyâtı

3812. Eğer zan, senelerce iki ayağı ile koşsa, kendi burunlarının deliklerinden geçemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3812. Eğer zan, senelerce iki ayağı ile koşsa, kendi burunlarının deliklerinden geçemez.

Ey Hakk Yolcusu, kesin bilgi sahibi olan insân-ı kâmilden başkası hep zan sahipleridir ve Hakk'ı bilmek, kişinin kendi zannı dairesinde çalışması ile elde edilemez; ve zan sahibi, asla kendi vehmedilmiş olan varlığından kurtulamaz. Çünkü zanna dayalı ve kıyasa dayalı bakış, insanın burun deliklerinden ileriye geçemez. Bu sebeple zan sahibine, mutlaka kesin bilgi sahibi olan kâmil bir mürşid (doğru yolu gösteren rehber) gereklidir.

Ey sâlik, sâhib-i yakîn olan insân-ı kâmilden başkası hep erbâb-ı zunûn-dur ve ma'rifet-i Hak kişinin kendi zannı dâiresinde çalışması ile hâsıl olmaz; ve sâhib-i zan, aslâ kendi mevhûm olan varlığından kurtulamaz. Zîrâ nazar-ı zannî ve kıyâsî, insanın burnunun deliklerinden ileriye geçemez. Binâenaleyh sâhib-i zanna, mutlakā bir sahib-i yakın olan mürşid-i kâmil lâzımdır.

3813. Senin burnuna gaybdan koku gelmedikçe, söyle burundan gayri hiçbir şey görür müsün?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3813. Senin burnuna gaybdan koku gelmedikçe, söyle burundan başka hiçbir şey görür müsün?

Ey zan ve kıyas sahibi, senin zannın ve kıyasın, dış duyuların vasıtasıyla aldığın bilgilere dayanır. Bu sebeple koku alma kuvvetin ancak görünen şeylerin kokularını duyar. Hâlbuki gayb âleminin ve ruhanîyet âleminin de kokuları vardır. Senin bu dış burnun onları duymaz. Bu manevî kokulara göre, senin burnun ancak dışsal bir şekil ve resimden ibaret kalır. Nasıl ki bir hastalık sebebiyle görünen şeylerin kokularını da duymayan burunlar vardır. Böyle kimseler ancak burunlarının şekillerini görürler.

Ey zan ve kıyâs sâhibi, senin zannın ve kıyâsın havâss-i zâhiren vâsı-tasıyla aldığın ma'lûmâta müsteniddir. Binâenaleyh kuvve-i şâmmen ancak eşyâ-yı zâhirenin kokularını duyar. Halbuki âlem-i gaybın ve rûhâniyet âleminin dahi kokuları vardır. Senin bu zâhirî burnun onları duymaz. Bu ma'nevî kokulara nazaran, senin burnun ancak bir şekl ve resm-i zâhirîden ibâret kalır. Nitekim bir maraz sebebiyle eşyâ-yı zâhirenin kokularını da duymayan burunlar vardır. Böyle kimseler ancak burunlarının şekillerini görürler.

## Ali (k.v.) hazretlerinden o kâfirin, "Vaktâki benim üzerime muzaffer oldun, niçin kılıcı elinden attın?" diye suâl etmesi

3814. İmdi dost olan yeni müslüman, sarhoşluk ve zevk cihetinden dedi ki: yâ Ali!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3814. Şimdi dost olan yeni Müslüman, sarhoşluk ve zevk yönünden dedi ki: Ey Ali!

3815. Açık buyur ya Emîre'l-mü'minîn; tâ ki can tende cenîn gibi kımıldasın. Ey mü'minlerin beyi olan Aliyyü'l-Murtazâ, aramızda vâki' olan muâmelenin sırrını açık buyur, tâ ki senin güneş gibi nûrlu ve harâretli olan sözünden, canım cismimin içinde rahm-i mâderdeki cenîn gibi kımıldamağa başlasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3815. Açıkla ey Müminlerin Emiri; ta ki can bedende cenin gibi kımıldasın. Ey müminlerin beyi olan Aliyyü'l-Murtazâ, aramızda meydana gelen ilişkinin sırrını açıkla, ta ki senin güneş gibi nurlu ve hararetli olan sözünden, canım bedenimin içinde anne rahmindeki cenin gibi kımıldamaya başlasın.

3816. Yedi yıldız her cenîne, ey cân bir müddet nöbetle bir hizmet ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3816. Ey can, yedi yıldız her cenine bir süre nöbetleşe hizmet ederler.

Yıldız bilimiyle uğraşan filozofların düşüncelerine göre, nutfe anne rahmine düştüğünde, ilk ayda Zühal, ikinci ayda Müşteri, üçüncü ayda Merih, dördüncü ayda Güneş, beşinci ayda Zühre, altıncı ayda Utarid, yedinci ayda Ay, sekizinci ayda yine Zühal terbiye eder. Cenin, anne rahminde Güneş'in terbiyesinde iken hayat bulur; Ay'ın terbiyesinde iken doğarsa uzun ömürlü olması mümkündür; fakat Zühal'in terbiyesinde iken doğarsa, uzun ömürlü olmaz; çünkü Zühal'in tabiatı soğuk ve kurudur ve hem Zühal en büyük uğursuz yıldızdır. Dokuzuncu ayda yine Müşteri terbiye eder. Bu ay doğum zamanıdır. Ve bu ayda doğanların çok yaşamaları ümit olunur; çünkü Müşteri'nin tabiatı sıcak ve yaştır ki, doğal hayatın hâlidir ve hem uğurlu yıldızdır. Filozofların bu sözü, şairlerin geneli arasında meşhur olduğundan, Cenâb-ı Pîr efendimiz bu şöhrete dayanarak söz konusu sözü temsil yoluyla almışlardır. Ve "yedi yıldız"dan kastedilen de zikredilen bu gök cisimleridir.

Ilm-i nücûm ile meşgül olan hükemânın fikirlerine nazaran nutfe, rahm-i mâdere düşünce, ilk ayda Zühal ve ikinci ayda Müşterî ve üçüncü ayda Merîh, dördüncü ayda Güneş, beşinci ayda Zühre, altıncı ayda Utârid, yedinci ayda Ay, sekizinci ayda yine Zühal terbiye eder. Cenîn, rahm-i mâderde Güneş'in terbiyesinde iken hayât bulur; Ay'ın terbiyesinde iken doğarsa muammer olması câizdir; fakat Zühal'in terbiyesinde iken doğarsa, muammer olmaz; zîrâ Zühal'in tabîatı bârid ve yâbisdir ve hem Zühal nahs-ı ekberdir. Dokuzuncu ayda yine Müşteri terbiye eder. Bu ay vilâdet zamânıdır. Ve bu ayda doğanların çok yaşamaları ümîd olunur; zîrâ Müşteri'nin tabîatı sıcak ve yaştır ki, hayât-ı tabîînin hâlidir ve hem sa'ddır. Hükemânın bu kavli, âmme-i şuarâ arasında meşhûr olduğundan, Cenâb-ı Pîr efendimiz bu şöhrete binâen kavl-i mezkûru temsil tarîkıyle almışlardır. Ve "yedi yıldız"dan murâd dahi zikr olunan ecrâmdır.

3817. Çünki cenînin can tutması vakti gele, o zaman ona Güneş muîn olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3817. Çünkü ceninin canlanma vakti geldiğinde, o zaman ona Güneş yardımcı olur.

3818. Bu cenîn Güneş'ten harekete gelir; zîrâ Güneş ona acele cân bağışlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3818. Bu cenin Güneş'ten harekete gelir; çünkü Güneş ona aceleyle can bağışlar.

3819. Ona Güneş parlamadıkça bu cenîn diğer yıldızlardan bir nakıştan gayri bulmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3819. Ona Güneş parlamadıkça bu cenin diğer yıldızlardan bir nakıştan başka bir şey bulmadı.

Anne rahmindeki cenini Güneş terbiye etmeye başlamadıkça, diğer yıldızların terbiyesi onun üzerinde etkili olmadı.

Rahm-i mâderdeki cenîni Güneş terbiye etmeğe başlamadıkça, diğer yıldızların terbiyesi onun üzerine müessir olmadı.

3820. O, rahimde, güzel yüzlü Güneş'e hangi yoldan taalluk buldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3820. O, rahimde, güzel yüzlü Güneş'e hangi yoldan ilişti?

3821. Bizim hissimizden uzak olan gizli yoldan, çerhin güneşinin çok yolları vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3821. Bizim duyumuzdan uzak olan gizli yoldan, feleğin güneşinin çok yolları vardır.

3822. O bir yol ki, altın ondan gıda bulur ve o bir yol ki, taş ondan yakūt olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3822. O bir yol ki, altın ondan gıda bulur ve o bir yol ki, taş ondan yakut olur.

Güneşin, yeryüzündeki çeşitli şeyler üzerine, duyumuzun idrak edemediği gizli yoldan türlü türlü tesirleri ve terbiye edişleri vardır. Anne rahminde de cenin, o gizli yoldan gelen tesir ile hayat bulur. Topraktaki madenler, tedricen olgunlaşıp, güneşin tesiriyle altın olur, taşlar yakut hâline gelir.

Güneşin, küre-i arz üzerindeki eşyâ-yı muhtelife üzerine hissimizin idrâk edemediği gizli yoldan türlü türlü te'sîrleri ve terbiyeleri vardır. Rahm-ı mâderde de cenîn o gizli yoldan gelen te'sîr ile hayât bulur. Topraktaki ma'deniyât tedrîc ile kemâle gelip, güneşin te'sîriyle altın olur, taşlar yâkūt hâline gelir.

3823. O bir yol ki, la'li kırmızı yapar; ve o bir yol ki, çakmak demirine kıvılcım bahş eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3823. O bir yol ki, lâl taşını kırmızı yapar; ve o bir yol ki, çakmak demirine kıvılcım verir.

3824. O bir yol ki, meyveyi olmuş yapar; ve o bir yol ki korkağa şecâat verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3824. O bir yol ki, meyveyi olgunlaştırır; ve o bir yol ki korkağa cesaret verir.

Güneşin gizli bir yolda tesiriyle meyveler olgunlaşır ve karanlıkta korkan vehim sahipleri, güneşin doğuşu ile, kalp kuvveti ve cesaret sahibi olurlar.

Güneşin gizli bir yolda te'sîriyle meyveler kemâle erer ve karanlıkta korkan evhâm sâhibleri, güneşin tulû'u ile, kuvvet-i kalb ve cesâret sahibi olurlar.

3825. Açık söyle ey kanadı parlamış olan doğan, şâha ve onun bileğine alışmış!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3825. Açık söyle ey kanadı parlamış olan doğan, şâha ve onun bileğine alışmış!

Padişahlar doğan kuşunu besleyip ava çıktıkları zaman kullanırlar. Bu av için beslenen doğan kuşu, padişaha ve onun bileğine gelip konmaya alışmış olur. Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ), pehlivan dilinden, velayet şahı olan Hz. Ali'yi, hakiki şah olan Yüce Allah'ın beslediği doğan kuşuna benzetmiştir.

Pâdişâhlar doğan kuşunu besleyip ava çıktıkları vakit istihdâm ederler. Bu av için beslenen doğan kuşu, pâdişâha ve onun bileğine gelip konmağa alışmış olur. Pehlivân lisânından Cenâb-ı Pîr, Şâh-ı velâyet hazretlerini, şâh-ı hakîkî olan Cenâb-ı Hakk'ın beslediği doğan kuşuna teşbîh buyurmuştur.

3826. Açık söyle, ey Şah'ın ankā tutucu olan doğanı? Ey kendi kendine askerleri mağlub eden, asker ile değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3826. Açık söyle, ey Şah'ın anka tutucu olan doğanı? Ey kendi kendine askerleri mağlup eden, asker ile değil!

Ey hakiki şah olan Hakk'ın, anka gibi olan düşmanlarını yakalayıcı olan doğan; sen askerleri tek başına mağlup edersin; galibiyette askerlerin yardımına muhtaç olmazsın.

Ey şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın, ankā gibi olan düşmanlarını yakalayıcı olan doğan; sen askerleri tek başına mağlûb edersin; galebede askerlerin yardımına muhtaç olmazsın.

3827. Bir ümmetsin, birsin; halbuki yüz binsin; açık söyle ey kimse, bende senin bâzına şikârdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3827. Bir ümmetsin, birsin; halbuki yüz binsin; açık söyle ey kimse, bende senin bâzına şikârdır.

Sen öyle bir kahramansın ki, başlı başına bir ümmetsin. Şekilde birsin; aksine anlamda yüz binsin. Açık söyle ey yüce zât ki, bu âciz kul senin himmetinin doğanına av olmuştur.

Sen öyle bir kahramansın ki, başlı başına bir ümmetsin. Sûretde birsin; velâkin ma'nâda yüz binsin. Açık söyle ey âlî zât ki, bu bende-i âciz senin himmetinin doğanına şikâr olmuştur.

3828. Kahır mahallinde bu rahmet nedendir? Ejderhaya fırsat vermek kimin yoludur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3828. Kahır yerinde bu merhamet nedendir? Ejderhaya fırsat vermek kimin yoludur?

Beni öldüreceğin zaman, niçin merhamet edip bıraktın? Ben senin ejderha gibi bir düşmanın idim. Halbuki ejderhaya fırsat vermek hiç kimse tarafından uygun görülmez.

Beni öldüreceğin vakit, niçin merhamet edip bıraktın? Ben senin ejderhâ gibi bir düşmanın idim. Halbuki ejderhâya fırsat vermek hiç kimse tarafından câiz görülmez.

## Emîrü'l-Mü'minîn (r.a.) hazretlerinin kılıcı elden bırakması sebebi; o hâl içinde ne olmuş olduğu hakkında cevab vermesi

3829. Dedi ki: Ben kılıcı Hak için vururum; ben Hakk'ın kuluyum, tenin me'mûru değilim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3829. Dedi ki: Ben kılıcı Hak için vururum; ben Hakk'ın kuluyum, tenin memuru değilim.

Hz. Ali buyurdu ki: Ben Yüce Allah hazretlerinin rızası için kâfirlerle savaşırım ve kılıcımı ancak Hakk'ın emrine uyarak kullanırım. Nefsimin arzularını tatmin etmek için kılıç kullanmaya tenezzül etmem; çünkü ben Hakk'ın kuluyum; bedenimin ve nefsimin memuru değilim.

Hz. Ali buyurdu ki: Ben Allah Teâlâ hazretlerinin rızâsı için küffâr ile harb eder ve kılıcımı ancak Hakk'ın emrine imtisâlen kullanırım. Nefsimin arzûlarını tatmîn için kılıç kullanmağa tenezzül etmem; zîrâ ben Hakk'ın kuluyum; tenimin ve nefsimin me'mûru değilim.

3830. Hakk'ın arslanıyım, hevânın arslanı değilim; benim fiilim benim üze-[3798] rime şâhiddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3830. Hakk'ın arslanıyım, nefsin arslanı değilim; benim fiilim benim üzerime şahittir.

Ben Hakk'ın emrini yerine getirme hususunda arslan gibi cesurum; nefsimin arzularının emirlerini yerine getirmek için cesur değilim. Benim bu sözlerime fiilim şahitlik eder; çünkü sözler fiiller ile doğrulanmadıkça, yalandan ibaret kalır.

Ben Hakk'ın emrini icrâ hususunda arslan gibi şecî'im; hevâ-yı nefsimin emirlerini infâz için şecî değilim. Benim bu sözlerime fiilim şehadet eder; zî- râ sözler fiiller ile te'yîd edilmedikçe, kizibden ibâret kalır.

3831. Ben muharebede "Mâ remeyte iz remeyt"im; ben kılıç gibiyim ve O vurucu güneştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3831. Ben savaşta "Attığın zaman sen atmadın" âyetinin mazharıyım; ben kılıç gibiyim ve O vurucu güneştir.

"Hırâb", "fial" vezninde "müfâale babı"nın (karşılıklı yapılan işleri ifade eden fiil kalıbı) masdarıdır; savaş anlamına gelir. Yani ben savaşta, Enfal Suresi'nde geçen وَ مَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ (Enfal, 8/17) yani "Attığın vakit, sen atmadın" ayet-i kerimesinin mazharıyım (tecelli ettiği yerim); ve ben kılıç gibiyim ve o kılıcı vuran ise, hakikat güneşi olan Yüce Allah'tır. Bu durumda İmam Ali (k.v.) efendimizin "kurb-i ferâiz" (farz ibadetlerle Allah'a yakınlaşma) mertebesinde bulunduğu anlaşılır ve bu mertebede kul, Hakk'ın âletidir; "kurb-i nevâfil"de (nafile ibadetlerle Allah'a yakınlaşma) ise Hak, kula âlet olur.

"Hırâb" "fial” vezninde "müfâale babı"nın masdarıdır; muhârebe ma'nâ- sınadır. Ya'nî ben muhârebede sûre-i Enfal'de olan وَ مَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ (Enfal, 8/17) ya'nî "Attığın vakit, sen atmadın" âyet-i kerîmesinin mâsadakıyım; ve ben kılıç gibiyim ve o kılıcı vuran ise, hakikat güneşi olan Allah Zü'l-Celâl hazretleridir. Bu vakitde İmâm-ı Ali (k.v.) efendimizin “kurb-i ferâiz" merte- besinde bulundukları anlaşılır ve bu mertebede abd Hakk'ın âletidir; ve "kurb-i nevâfil"de ise Hak, abde âlet olur.

3832. Ben kendi yükümü yoldan kaldırdım; Hakk'ın gayrini ben adem tasavvur ettim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3832. Ben kendi yükümü yoldan kaldırdım; Hakk'ın gayrini ben yok tasavvur ettim.

Ben hayal yolunda bulunan varlığımın yükünü, o yoldan kaldırdım; Hakk'ın dışındaki her bir şeyi, ben yok bildim.

Ben tarîk-ı hayâlde bulunan varlığımın yükünü, o yoldan kaldırdım; Hakk'ın gayri olan her bir şeyi, ben yok bildim.

3833. Ben bir gölgeyim, sahibim güneştir; ben hâcibim, O'nun hicabı değilim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3833. Ben bir gölgeyim, sahibim güneştir; ben kapıcıyım, O'nun perdesi değilim.

Ben güneşin hareketlerine bağlı olan bir gölgeyim; yani varlıkta ve oluşta Hakk'ın isimlerinin gölgesiyim; bu sebeple ben Hakk'ın tecelliler kapısında bir kapıcı ve bir perdedârım. O'nun varlığının perdesi ve örtüsü değilim. Yani Hak kapısında yabancılara karşı perdedârım; O'nun huzuruna yabancıları koymam.

Ben güneşin harekâtına tâbi' olan bir gölgeyim; ya'nî vücûdda ve varlık- ta Hakk'ın esmâsının zılliyim; binâenaleyh ben Hakk'ın bâb-ı tecelliyâtında bir kapıcı ve bir perdedârım. O'nun vücûdunun perdesi ve hicabı deği- lim. Ya'nî Hak kapısında ağyâre karşı perdedârım; O'nun huzûruna ağyârı koymam.

3834. Ben visal cevherleriyle dolu kılıç gibiyim; kıtalde öldürülmüş değil, diri ederim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3834. Ben visal cevherleriyle dolu kılıç gibiyim; savaşta öldürülmüş değil, diri ederim.

Benim savaştan ve cihattan kastım, adam öldürmek değildir; aksine, nefsanî ve hayvansal sıfatlar içinde boğulmaları sebebiyle insanlık mertebesinden ölmüş olanları, kılıç korkusuyla iman ve insanlık mertebesine getirmek suretiyle diriltmektir.

Benim kıtâlden ve cihâddan kasdım, adam öldürmek değildir; belki sıfât-ı nefsâniyye ve hayvaniyye içinde istiğrâkları hasebiyle âdemiyyet mertebe- sinden ölmüş olanları, kılıç korkusuyla îmân ve insanlık mertebesine getir-mek sûretiyle diriltmektir.

3835. Benim kılıcımın cevherini kan örtmez; rüzgâr benim bulutumu ne vakit yerinden götürür?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3835. Benim kılıcımın cevherini kan örtmez; rüzgâr benim bulutumu ne zaman yerinden götürür?

"Kılıç ve bulut" Hz. Emîr'in (a.s.) şerefli zâtından, "kan" nefsanî saiklerle (nefsin dürtüleriyle) meydana gelen cinayetten, "kılıcın cevheri" kendisinde huy edindiği ilâhî ahlâktan ve "rüzgâr" nefsanî heveslerden kinayedir. Anlamın özeti şöyle olur: İlâhî kudret elinde kılıç gibi olan varlığımda görünen ilâhî ahlâk, nefsanî saiklerle cinayet işlemeye engeldir. Hiç nefsanî heves, benim ilâhî gölge olan varlığımı ortadan kaldırabilir ve ondan inecek rahmeti engelleyebilir mi?

“Kılıç ve bulut” Hz. Emîr'in zât-ı şerîfinden ve “kan”, sâika-i nefsâniyye ile vâki' olan katilden ve “kılıcın gevheri”, tahalluk buyurdukları ahlâk-ı ilâhiyye-den ve “rüzgâr”, hevâ-yı nefsâniyyeden kinâyedir. Hulâsa-i ma'nâ böyle olur: Kabza-i ilâhiyyede kılıç gibi olan vücûdumda zâhir olan ahlâk-ı ilâhiyye sâika-i nefsâniyyet ile katl îkāına mâni'dir. Hiç hevâ-yı nefsânî benim zıll-i ilâhî olan vücûdumu izâle ve ondan nâzil olacak rahmeti men' edebilir mi?

3836. Saman çöpü değilim, hilimden ve sabırdan ve atâdan dağım; sert rüzgâr dağı ne vakit kapar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3836. Saman çöpü değilim, hilimden (yumuşak huyluluktan) ve sabırdan ve bağıştan dağım; sert rüzgâr dağı ne zaman kapar?

Ben saman çöpü gibi zayıf ve nahif değilim ki, sert ve şiddetli olan nefsanî heves beni yerimden oynatsın; aksine ilahi ahlak ile ahlaklanmakta ve Yüce Allah'ın Halîm (yumuşak huylu), Sabûr (çok sabırlı) ve Mu'tî (çok bağışlayıcı) isimlerinin mazharı (tecelli yeri) olmakta dağ gibi sabit bir haldeyim. Yani ben makam-ı telvinde (hâl ve değişim makamında) değilim, makam-ı temkindeyim (istikrar ve yerleşme makamında).

Ben saman çöpü gibi zayıf ve nahîf değilim ki, sert ve şedîd olan hevâ-yı nefsânî beni yerimden oynatsın; belki ahlâk-ı ilâhiyye ile tahallukda ve Hak Teâlâ'nın Halîm ve Sabûr ve Mu'tî isimlerinin mazharı olmakda dağ gibi sâ-bit bir haldeyim. Ya'nî ben makām-ı telvînde değilim, makām-ı temkîndeyim.

3837. O kimse ki bir rüzgârdan yerinden giderse, bir çöptür; zîrâ ki birçok nâ-muvafık rüzgâr vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3837. O kimse ki bir rüzgârdan yerinden giderse, bir çöptür; çünkü birçok uygunsuz rüzgâr vardır.

Nefse ait bir hevesle Hakk'a itaatten sapan kimse, bir çöp gibi zayıftır; çünkü bu cismanî âlemde kalbin sahasına esen muhalif rüzgârlar pek çoktur. Bu sebeple nefsin bir hevesine dayanamayacak kadar zayıf olan bir kimse, bu kadar muhalif rüzgârlara nasıl dayanabilir?

Bir hevâ-yı nefsânî ile tâat-ı Hak'dan inhirâf eden kimse, bir çöp gibi za-yıftır; zîrâ bu âlem-i cismânîde sâha-i kalbe esen muhâlif rüzgârlar pek çok-tur. Binâenaleyh nefsin bir hevâsına dayanamıyacak kadar zayıf olan bir kimse, bu kadar muhâlif rüzgârlara nasıl tahammül edebilir?

3838. Gazab rüzgârı ve şehvet rüzgârı, hırs rüzgârı, ehl-i namaz olmayan o kimseyi götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3838. Gazap rüzgârı ve şehvet rüzgârı, hırs rüzgârı, namaz ehli olmayan o kimseyi götürür.

Nefsin gazabı, şehveti ve hırsı, o muhalif olarak esen rüzgârlardandır. İşte bu rüzgârlar, Hak huzurunda ve ilahi ahlakla ahlaklanmada sabit ve kararlı olmayan kimseleri esfel-i safilîne (aşağıların en aşağısına) götürür. "Namaz ehli"nden kastedilen, sürekli namaz kılan (salât-ı dâim) kimseler olan ehl-i temkindir (manevi makamında sebat edenler) ki, onlar nefsani sıfatlarından kurtulmuşlardır. Onlar hakkında ayet-i kerimede الذين هم على صلاتهم دائمون (Meâric, 70/23) [Onlar namazlarında devamlıdır] buyrulur. Ve ان الصلوة تنهى عَنِ الْفَحْشَاء والمنكر (Ankebût, 29/45) [Namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar] ayet-i kerimesinde hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyan namaz dahi, ancak bu namazdır; yoksa müminlerin avamının bin türlü masiva (Allah dışındaki şeyler) hatıralarıyla kıldıkları namaz değildir. Bunların namazlarının kıymeti ancak ilahi emre itaat etme ecrini kazandırır, işte bu kadar.

Nefsin gazabı ve şehveti ve hırsı o muhâlif olarak esen rüzgârlardandır. İşte bu rüzgârlara huzûr-ı Hak'da ve ahlâk-ı ilâhiyye ile tahallukda sâbit ve ber-karâr olmayan kimseleri esfel-i sâfilîne götürür. “Ehl-i namâz”dan murâd, salât-ı dâim ashâbı olan ehl-i temkîndir ki, onlar sıfat-ı nefsâniyyelerinden kurtulmuşlardır. Onlar hakkında âyet-i kerimede الذين هم على صلاتهم دائمون (Meâric, 70/23) [Onlar namazlarında devamlıdır] buyrulur. Ve ان الصلوة تنهى عَنِ الْفَحْشَاء والمنكر (Ankebût, 29/45) [Namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar] âyet-i kerîmesinde fahşâdan ve münkerden nehy eden salât dahi, ancak bu namazdır; yoksa avâm-ı mü'minînin bin türlü mâsivâ hâtıralarıyla kıldıkları namaz değildir. Bunların namazlarının kıymeti ancak emr-i ilâhîye itâat ecrini kazandırır, işte bu kadar.

3839. Bir dağım; ve benim vücudum onun bünyadıdır; ve eğer saman çöpü gibi olursam rüzgârım, onun rüzgârıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3839. Bir dağım; ve benim varlığım onun yapısıdır; ve eğer saman çöpü gibi olursam rüzgârım, onun rüzgârıdır.

Ben sabit bir dağım; ve benim varlığım onun yapısı ve mevcudiyetidir. Çünkü ben, hakiki varlık ile ayaktayım ve eğer saman çöpü gibi herhangi bir yöne eğilim ve hareketim meydana gelirse, bana etki eden rüzgâr, Hakk'ın iradesinin rüzgârıdır.

Ben sâbit bir dağım; ve benim vücudum onun bünyâdı ve varlığıdır. Zîrâ ben, vücûd-ı hakkānî ile kāimim ve eğer saman çöpü gibi herhangi bir tarafa meyil ve hareketim vâki' olursa, bana te'sîr eden rüzgâr, Hakk'ın iradesinin rüzgârıdır.

3840. Onun rüzgârının gayri ile benim meylim kımıldamaz; benim ser-askerim [3798] aşk-ı Ahad'in gayri değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3840. Onun rüzgârından başka bir şeyle benim meylim kımıldamaz; benim başkomutanım Ahad aşkından başkası değildir.

Hakk'ın iradesinin rüzgârından başka bir hava ile benim meyil ve iradem kımıldamaz. Benim varlığımdaki kuvvetler askerinin başkomutanı ancak Hak aşkıdır.

Hakk'ın iradesinin rüzgârından başka bir havâ ile benim meyil ve irâdem kımıldamaz. Benim vücûdumdaki kuvâ askerinin başkumandanı ancak aşk-ı Hak'dır.

3841. Gazab, padişahlar üzerinde şahdır ve bizim kölemizdir. Gazabı da yular altına bağlamışım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3841. Gazap, padişahlar üzerinde şahtır ve bizim kölemizdir. Gazabı da yular altına bağlamışım.

Nefsânî gazap padişahların üzerinde hâkimdir. Bu sebeple onlar gazaplarının emrine uyarak hareket ederler. O gazap bizim kölemiz ve esirimizdir; onu istediğimiz gibi kullanırız. Çünkü biz nefsimizin gazabına yular taktık.

Gazab-ı nefsânî pâdişâhların üzerinde hâkimdir. Binâenaleyh onlar gazablarının emrine tebean hareket ederler. O gazab bizim kölemiz ve esîrimizdir; onu istediğimiz gibi kullanırız. Zîrâ biz nefsimizin gazabına yular taktık.

3842. Hilmimin kılıcı, gazabımın boynunu vurmuştur; Hakk'ın gazabı benim üzerime rahmet gibi gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3842. Hilmimin kılıcı, gazabımın boynunu vurmuştur; Hakk'ın gazabı benim üzerime rahmet gibi gelmiştir.

Yani hilmim (yumuşak huyluluğum) gazabıma üstün gelmiştir; eğer benden gazap ortaya çıkarsa, nefsim için değil, Hak için ortaya çıkar. Bu sebeple kâfirlerle olan savaşta, benden ortaya çıkan gazap Hakk'ın gazabıdır; fakat sen bana hakaret edince, Hakk'ın o gazabı, benim üzerime rahmet gibi gelmiş ve o anda elimden kılıcı bırakmak doğal bir hâl olmuştur.

Ya'nî hilmim gazabıma galebe etmiştir; eğer benden gazab zâhir olursa, nefsim için değil, Hak için zuhûr eder. Binâenaleyh küffâr ile olan kıtâlde, benden zuhûr eden gazab Hakk'ın gazabıdır; fakat sen bana hakāret edince, Hakk'ın o gazabı, benim üzerime rahmet gibi gelmiş ve o anda elimden kılıcı bırakmak bir hâl-i tabîî olmuştur.

3843. Her ne kadar sakfım harab oldu ise de, nûra gark oldum; her ne kadar Bû-türab oldum ise de ravza oldum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3843. Her ne kadar tavanım harap oldu ise de, nura gark oldum; her ne kadar Ebû Türâb olduysam da, ravza oldum.

Her ne kadar varlığımın tavanı yıkıldı ise de, hakikat güneşinin nuruna gark oldum ve her ne kadar "Ebû Türâb" lakabını kazandıysam da, ilim ve marifet bahçesi oldum. Ebû Türâb lakabının sebebi şudur ki, bir gün Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Fâtıma validemizin saadet evlerini teşrif edip, "این ابن عمك" yani "Amcanın oğlu nerededir?" hitabıyla, Şâh-ı velâyet hazretlerini sordular. Müminlerin annesi (r.a.) hazretleri de, "Aramızda biraz kırgınlık oldu" buyurdu ve gitti dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, İmam Ali (k.v.) efendimizi arattılar. Mescitte yattığını haber vermeleri üzerine, mescidi teşrif edip Hz. İmam'ın topraklar üstünde yatmış olduğunu ve üstü başı toprak içinde kaldığını gördüler. Ve "قم يا ابا التراب قم يا ابا التراب" yani "Kalk, ey Ebû Türâb, kalk ey Ebû Türâb" buyurdular. Ve Ebû Türâb, yani "toprak babası" lakabı da, bu Nebevî hitaptan kaynaklandı. Bu lakap Hz. İmam'ın çok hoşuna giderdi.

Her ne kadar varlığımın tavanı yıkıldı ise de, hakikat güneşinin nûruna gark oldum ve her ne kadar "Bû Türâb" lakabını iktisâb ettim ise de, ilim ve maârif bahçesi oldum. Ebû Türâb lakabının sebebi budur ki, bir gün Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Fâtıma vâlidemizin hâne-i saâdetlerini teşrîf buyurup, این ابن عمك ya'ni "Amcanın oğlu nerededir?" hitâbıyla, Şâh-ı velâyet hazretlerini sordular. Ümmü'l-mü'minîn (r.a.) hazretleri de, “Aramızda birâz iğbirâr vâki' oldu" buyurdu ve gitti dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, İmâm-ı Ali (k.v.) efendimizi arattılar. Mescidde yattığını haber vermeleri üzerine, mescidi teşrîf buyurup Hz. İmâm'ın topraklar üstünde yatmış olduğunu ve üstü başı toprak içinde kaldığını gördüler. Ve قم يا ابا التراب قم يا ابا التراب ya'nî “Kalk, yâ Ebâ't-türâb, kalk yâ Ebâ't-türâb" buyurdular. Ve Ebû Türâb, ya'nî "toprak babası" lakabı da, bu hitâb-ı Nebevî'den inbiâs etti. Bu lakab Hz. İmâm'ın çok hoşuna giderdi.

3844. Vaktaki gazâda bir illet zâhir oldu, kılıcı saklamayı lâyık gördüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3844. Vaktaki savaşta bir illet ortaya çıktı, kılıcı saklamayı uygun gördüm.

Yüce Allah'ın takdiri için olan savaş esnasında, senin bana hakaretin sebebiyle, nefsanî bir illet (nefse ait bir hastalık) ortaya çıktı, kılıcı saklayıp savaştan vazgeçmeyi uygun gördüm.

Vaktāki nzâ-yı Bârî için olan mukātele esnasında, senin bana hakāretin sebebi ile, bir illet-i nefsâniyye zâhir oldu, kılıcı saklayıp mukāteleden vazgeçmeyi münasib gördüm.

3845. Tâ ki benim ismim "Ehabbe lillah" gelsin; tâ ki benim murâdım "Ebgaza lillah" gelsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3845. Benim ismim "Allah için sevgi" olarak gelsin; benim muradım "Allah için nefret" olarak gelsin.

Bu şerefli beyit, "من احب لله و ابغض لله و اعطى لله و منع لله فقد استكمل الايمان" yani "Allah için seven ve Allah için buğz eden ve Allah için veren ve Allah için men' eden kimse, muhakkak imanı tamamladı" hadis-i şerifine işaret eder. Yani ben savaşta kılıcı onun için çektim ki, adım Allah için muhabbet eden kimseler arasında bulunsun ve nefsimin muradına da Allah için buğz etmiş olayım.

Bu beyt-i şerîf من احب لله و ابغض لله و اعطى لله و منع لله فقد استكمل الايمان ya'nî “Allah için seven ve Allah için buğz eden ve Allah için veren ve Allah için men' eden kimse, muhakkak îmânı istikmâl etti" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Ya'nî ben mukātelede kılıcı onun için attım ki, nâmım muhabbeti Allâh için olan kimseler arasında bulunsun ve nefsimin murâdına da Allah için buğz etmiş olayım.

3846. Tâ ki benim cûdum, Allah için verdi gelsin; tâ ki benim vücudum Allah için imsak etti gelsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3846. Tâ ki benim cömertliğim, Allah için verdi gelsin; tâ ki benim varlığım Allah için kendini tuttu gelsin.

Seni öldürmekten vazgeçmem bir bağıştır ve benim bu bağışım Yüce Allah'ın rızâsı içindir. Aynı şekilde bu hâl nefsimin gazabını tutmak ve zapt etmektir; bu da Allah'ın rızâsı içindir. Bu beyit de yukarıdaki hadisi işaret eder.

Seni öldürmekten vazgeçmem bir atâdır ve benim bu atâm Allah Teâlâ'nın rızâsı içindir. Ve kezâ bu hâl nefsimin gazabını tutmak ve zabt etmektir; bu da rızâ-yı Bârî içindir. Bu beyit de yukarıki hadîsi îmâ eder.

3847. Benim buhlüm Allah içindir, atâm Allah içindir, işte bu kadar. Cümle Allah içinim, ben kimsenin tabi'i değilim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3847. Benim cimriliğim Allah içindir, bağışım Allah içindir, işte bu kadar. Bütünüyle Allah içinim, ben kimsenin tâbi'i değilim.

3848. Ve Allah için yaptığım şey taklîd değildir; tahyîl ve zan değildir; müşâhedenin gayri değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3848. Ve Allah için yaptığım şey taklit değildir; hayal ve zan değildir; müşahadenin (gözlemleyerek bilmenin) dışında değildir.

Benim ilahi rıza için yaptığım işler, kâmillerin (olgun insanların) fiillerine taklit yoluyla değildir; kendi zan ve hayalimde iyi görerek yapmak suretiyle değildir. Hakikatte yapılması lazım geldiğini görüp yapılmış olan işlerdir. Yani ben kader sırrına bakarım, icraatlarımı ona göre yaparım; bu sebeple ey pehlivan, kader sırrı gereğince senin öncesiz olarak mümin olduğunu gördüm ve seni öldürmekten vazgeçtim; çünkü eğer seni öldürseydim, bir mümini öldürmüş olacaktım; bu ise körlerin işidir.

Benim rızâ-yı ilâhî için yaptığım işler, kâmillerin efâline taklîd tarîkıyle değildir; kendi zan ve hayalimde iyi görerek yapmak sûretiyle değildir. Hakîkatde yapılması lâzım geldiğini görüp yapılmış olan işlerdir. Ya'nî ben sırr-ı kadere nazar ederim, icrââtımı ona göre yaparım; binâenaleyh ey pehlivân, sırr-ı kader îcâbınca senin ezelde mü'min olduğunu gördüm ve seni öldürmekten vazgeçtim; zîrâ eğer seni öldüre idim, bir mü'mini öldürmüş olacaktım; bu ise körlerin işidir.

3849. İctihaddan ve taharrîden kurtulmuşum; yenimi Hakk'ın eteğine bağlamışım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3849. İctihaddan ve araştırmadan kurtulmuşum; eteğimi Hakk'ın eteğine bağlamışım.

Herhangi bir meselede akıl yoluyla ictihad etmekten ve bir hüküm vermek için akli ve nakli deliller aramaktan kurtulmuşum. Hükümlerim, basiret gözümün önünde açığa çıkan eşyanın hakikatlerine göredir; çünkü eteğimi Hakk'ın eteğine bağlamışım. "Etek"ten maksat, ruhun ilgi yeri olan kalptir. "Hakk'ın eteği"nden maksat ise, esmaya ait ilahi suretler ve sabit hakikatler âlemidir. Yani kalbimi sabit hakikatler âlemine bağlamışımdır; ve kalbin sabit hakikatler âlemine bağlanması, kader sırrına vâkıf olmayı gerektirir. Nasıl ki bu cildin başında 72 numaralı beyitte "ان خیالاتیکه دام اولیاست" [Hayaller ki evliyanın tuzağıdır; Allah bostanının güzellerinin aksidir] buyrulmuştu. Bu beytin tercümesi ve açıklaması orada geçti.

Herhangi bir mes'elede nazar-ı aklî ile ictihâd etmekten ve bir hüküm vermek için aklî ve naklî delâil aramaktan kurtulmuşum. Hükümlerim, basar-ı basîretimin önünde mekşûf olan hakāyık-ı eşyaya nazarandır; zîrâ yenimi Hakk'ın eteğine bağlamışım. “Âstîn”den murâd, rûhun mahall-i taalluku olan kalbdir. “Dâmen-i Hak”dan murâd dahi, suver-i ilmiyye-i esmâ- iyye ve a'yân-ı sâbite âlemidir. Ya'nî kalbimi a'yân-ı sâbite âlemine ta'lîk etmişimdir; ve kalbin a'yân-ı sâbite âlemine rabtı, sırr-ı kadere ıttılâ'ı iktizâ eder. Nitekim bu cildin ibtidâsında 72 numaralı beyitte ان خیالاتیکه دام اولیاست hayaller ki evliyânın tuzağıdır; Hudâ bostânı mehrûlarının aksidir] buyrulmuş idi. Bu beytin tercümesi ve îzâhı orada geçti.

3850. Eğer uçarsam metârı görürüm; ve eğer dönersem, medârı görürüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3850. Eğer uçarsam uçulan yeri görürüm; ve eğer dönersem, dönülen yeri görürüm.

"Matâr" uçulan yer, "medâr" dönülen yer anlamlarındadır. Yani uçtuğum zaman, uçtuğum yeri göre göre uçarım ve dönersem, döneceğim yeri göre göre dönerim; yani bütün icraatım (yaptıklarım) benim müşahedeme (gözlemime) dayanır.

[3808] “Matâr” uçulan yer, “medâr” devr olunan yer ma'nâlarınadır. Ya'nî uçtuğum vakit, uçtuğum yeri göre göre uçarım ve devr edersem, devr edeceğim yeri göre göre devr ederim; ya'nî bütün icrââtım müşâhedeme müsteniddir.

3851. Ve eğer bir yükü çekersem nereye kadardır, bilirim; ben ayım ve önümde güneş pîşvâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3851. Ve eğer bir yükü çekersem nereye kadardır, bilirim; ben ayım ve önümde güneş önderdir.

Yani, eğer bir görevi yerine getirmeye memur olursam, onu ne dereceye kadar yerine getireceğimi bilirim; çünkü ben ay gibiyim ve önümde hakikat güneşi rehberimdir. Ay nasıl güneşten ışık alırsa, ben de bütün işlerimde öylece Hak'tan nur alırım.

Ya'nî, eğer bir vazîfeyi îfâya me'mûr olursam, onu ne dereceye kadar îfâ edeceğimi bilirim; zîrâ ben ay gibiyim ve önümde hakikat güneşi rehberimdir. Ay nasıl güneşten ziyâ alırsa, ben de bilcümle muâmelâtımda öylece Hak'dan nûr alırım.

3852. Halka bundan ziyade söylemek vecih değildir; denizin ırmağa sığıcılığı yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3852. Halka bundan daha fazlasını söylemek uygun değildir; denizin ırmağa sığması mümkün değildir.

Şekle dalmış olan halka, anlamı bundan daha fazla söylemek doğru bir yol değildir; çünkü anlam denizi, ırmak hükmünde olan sözlerin şekillerine sığmaz.

Sûretde müstağrak olan halka, ma'nâyı bundan ziyâde söylemek vech-i savâb değildir; zîrâ ma'nâ denizi, ırmak mesâbesinde olan elfâz sûretlerine sığmaz.

3853. Ben akılların ölçüsü ile aşağı söylüyorum; ayıp olmaz, bu Resûlün işi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3853. Ben akılların ölçüsü ile aşağı söylüyorum; ayıp olmaz, bu Resûlün işi olur.

Ben söylediklerimi akılların aşağı mertebesine göre söylüyorum; hakikatleri bu tarzda açıklamak bir kusur değildir. Çünkü Yüce Peygamber Efendimiz de böyle yaptı ve bize de كلموا الناس على قدر عقولهم yani “İnsanlara akılları kadar söyleyiniz” buyurdu.

Ben söylediklerimi akılların dûn mertebesine göre söylüyorum; hakāyıkı bu tarzda beyân etmek bir kusûr değildir. Zîrâ Resûl-i Ekrem Efendimiz de böyle yaptı ve bize de كلموا الناس على قدر عقولهم ya'ni “Nâsa akılları mikdârınca söyleyiniz” buyurdu.

3854. Garazdan hürüm, hürrün şehadetini dinle; zîrâ bendelerin şehadeti iki arpaya değmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3854. Garazdan hürüm, hürrün şehadetini dinle; çünkü kulların şehadeti iki arpaya değmez.

Ben nefsanî olan garazdan (kişisel çıkar ve kötü niyetten) azadım; söylediğim sözler hürdür. Bu sebeple nefsin kulluğundan kurtulmuş olan hür kişinin şehadetini dinle! Çünkü şeriatta kölelerin şehadeti iki arpa kıymetinde bile değildir. Bu sebeple hakikatlere ait olan sözleri, nefislerinin kulu olan kimselerden dinleme; çünkü söyledikleri sözler müşahadeye (gözlem ve deneyime) değil, işitmeye dayanır. Beyit: Nazmen tercüme: "Derviş sözünü görür de söyler Âmmî işitir de öyle söyler."

Ben nefsânî olan garazdan âzâdım; söylediğim sözler hürcedir. Binâenaleyh nefsin kulluğundan kurtulmuş olan hürrün şehadetini dinle! Zîrâ şer'-i şerîfde kölelerin şehadeti iki arpa kıymetinde bile değildir. Binâenaleyh hakāyıka müteallık olan sözleri, nefislerinin kulu olan kimselerden dinleme; zîrâ söyledikleri sözler müşâhedeye değil, sem'a müsteniddir. Beyit: Nazmen tercüme: "Derviş sözünü görür de söyler Âmmî işitir de öyle söyler."

3855. Şerîatde da'vâ ve hüküm vaktinde muhakkak kölenin şahidliğinin bir kadri yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3855. Şeriatte dava ve hüküm anında kölenin şahitliğinin kesinlikle bir değeri yoktur.

Köle, kendi hürriyetine sahip olmayıp etki altında bulunduğundan, şeriatte hâkim davada onun şahitliğini geçerli sayıp hüküm vermez. Nefislerinin kölesi olanlar da nefse ait hazlarının etkisi altında bulunduklarından, hakikatlere dair şahitlikte onların sözleri geçerli değildir.

Köle, kendi hürriyyetine mâlik olmayıp te'sîr altında bulunduğundan, şerîatde hâkim da'vâda onun şehadetini makbûl addedip hüküm vermez. Nefislerinin kölesi olanlar da ağrâz-ı nefsâniyyelerinin te'sîri altında bulunduklarından, hakāyıka olan şehadetde onların sözleri makbûl değildir.

3856. Eğer binlerce köle sana şahid olsalar, şerîat onları saman çöpüne tartmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3856. Eğer binlerce köle sana şahit olsalar, şeriat onları saman çöpüne tartmaz.

3857. Hak indinde şehvetin kölesi, gulâmdan ve istirkāk olunmuş olan bendelerden daha fenâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3857. Hak katında şehvetin kölesi, parayla satın alınmış köleden ve savaşta esir edilmiş kölelerden daha kötüdür.

"Gulâm" ifadesiyle barış hâlinde parayla satın alınmış köleye ve "istirkāk" (köleleştirme) ile de savaşta esir edilmiş köleye işaret buyrulur. "Şehvet"ten maksat, genel olarak nefsin istekleri ve arzularıdır. Şehvetin kölesi ise, bütün fiil ve hareketleri nefsinin arzularıyla meydana gelen kimsedir.

"Gulâm" ta'bîriyle para ile hâl-i sulhde satın alınmış köleye ve “istirkāk" ile de, harbde esîr edilmiş olan köleye işâret buyrulur. "Şehvet"den murâd, bilumûm nefsin murâdları ve istekleridir. Ve şehvetin kölesi, bilcümle efâl ve harekâtı nefsinin arzûlarıyla vâki' olan kimsedir.

3858. Zîrâ bu, bir lafız ile efendiden âzâd olur; halbuki o, tatlı yaşar ve pek acı ölür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3858. Çünkü bu, bir söz ile efendiden azat olur; oysa o, tatlı yaşar ve pek acı ölür.

Çünkü satın alınmış veya savaşta esir edilmiş olan köle, efendinin bir sözüyle, yani "Seni azat ettim" demesiyle azat olur ve esaretten kurtulur. Oysa şehvet esiri olan kişi, görünüşteki hayatında tatlı tatlı vakit geçirir; fakat pek acı bir şekilde ölür.

Zîrâ satın alınmış veyâ harbde esîr edilmiş olan köle, efendinin bir lafzı ile, ya'nî "Seni âzâd ettim" demesi ile âzâd olur ve esâretten kurtulur. Halbuki esîr-i şehvet olan hayât-ı sûrîsinde tatlı tatlı imrâr-ı evkāt eder; fakat pek acı bir sûrette ölür.

3859. Şehvetin kölesi ise, Hakk'ın fazlı ve husûsî olan in'âmından gayri halâs olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3859. Şehvetin kölesi ise, Hakk'ın lütfundan ve özel ihsanından başka bir şeyle kurtulamaz.

3860. Bir kuyuya düştü ki, dibi yoktur; ve o, onun günâhıdır, cebir ve cevr yoktur. [3818]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3860. Bir kuyuya düştü ki, dibi yoktur; ve o, onun günâhıdır, cebir ve cevr yoktur. [3818]

Yani şehvetin kölesi olan kimse, Hak Zât'tan (Allah'ın özünden) gayet uzak olan tabiat kuyusuna düştü ki, o kuyunun dibi yoktur. Çünkü tabiat, varlık mertebelerinin en aşağısıdır ve cehennemin ta kendisidir; ve "cehennem" gayet derin kuyu anlamına gelen "cihnâm" kelimesinden türemiştir. Ve onun bu kuyuya düşmesi, kendi günâhıdır. Yani onun sabit hakikatinin (ayn-ı sâbite) yatkınlık diliyle (lisân-ı isti'dâd) Yüce Hak'tan bunu talep etmesindendir; ve yatkınlığının uğursuzluğu (şeâmeti) sebebiyle Hâdî'nin (doğru yolu gösterenin) hidayetini kabul edememesindendir; ve yatkınlık ise kılınmış (mec'ûl) olmadığından, bu hususta cebir (zorlama) ve zulüm de yoktur. Nasıl ki Yüce Allah (c.c.) hazretleri وَ مَا ظَلَمْنَاهُمْ وَ لَكُنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (Nahl, 16/118) yani "Biz onlara zulmetmedik; fakat onlar kendi nefislerine zulmettiler" buyurur. Ve diğer bir ayet-i kerimede de لَا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَ هُمْ يُسْئَلُونَ (Enbiyâ, 21/23) yani "Yüce Allah işlediğinden sorumlu değildir ve ancak onlar sorumludurlar" buyurur. Şimdi bizim üzerimizde görünen ve meydana gelen her şey, ancak bizdendir; ve cebir ve zulüm dahi ancak bizim kendi hakikatimizden, yine kendimize meydana gelir. Cebir ve cebrîlik hakkındaki açıklamalar 625 numaralı şerefli beyitte geçti.

Ya'nî şehvetin kölesi olan kimse Zât-ı Hak'dan gâyet baîd olan tabîat kuyusuna düştü ki, o kuyunun dibi yoktur. Zîrâ tabîat, merâtib-i vücudun esfel-i sâfilînidir ve ayn-ı cehennemdir; ve "cehennem" gâyet derin kuyu ma'nâsına olan "cihnâm”dan müştakdır. Ve onun bu kuyuya düşmesi, kendi günâhıdır. Ya'nî onun ayn-ı sâbitesinin lisân-ı isti'dâd ile hazret-i Hak'dan bunu taleb etmesindendir; ve isti'dâdının şeâmeti hasebiyle Hâdînin hidâyetini kabûl edememesindendir; ve isti'dâd ise mec'ûl olmadığından, bu husûsda cebir ve zulüm de yoktur. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri وَ مَا ظَلَمْنَاهُمْ وَ لَكُنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (Nahl, 16/118) ya'nî "Biz onlara zulm etmedik; fakat onlar kendi nefislerine zulm ettiler" buyurur. Ve dîğer bir âyet-i kerîmede de لَا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَ هُمْ يُسْئَلُونَ (Enbiyâ, 21/23) ya'nî "Hak Teâlâ işlediğinden mes'ûl değildir ve ancak onlar mes'ûldürler" buyurur. İmdi bizim üzerimizde zâhir ve vâki' olan her şey, ancak bizdendir; ve cebir ve zulüm dahi ancak bizim kendi hakikatimizden, yine kendimize vâki' olur. Cebir ve cebbâriyyet hakkındaki îzâhât 625 numaralı beyt-i şerîfde geçti.

3861. O kendisini bir kuyuya attı ki, ben onun dibine lâyık bir ip bulamam.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3861. O kendisini bir kuyuya attı ki, ben onun dibine lâyık bir ip bulamam.

Şehvetin kölesi, kendisinin yatkınlığının uğursuzluğu sebebiyle kendisini tabiatın öyle derin bir kuyusuna attı ki, onun o kuyuya düşmesi ilahi hükümle gerçekleşmiş bir iştir. Bu sebeple ben onu oradan çıkarmak için bir araç ve sebep bulamam. Çünkü Hâdî isminin tecelligâhı olan peygamberler ve onların vârisleri olan evliyâ, "teklif emri"ne hizmet ederler; "irâdî emir"e hizmet etmezler; ve "irâdî emir" herkesin yatkınlık diliyle Hak'tan talep ettiği şey üzerine, Hak tarafından gerçekleşen hüküm ve kazâdır. Bu sebeple bunun hiçbir araç ve sebeple değişmesine imkân yoktur. Bu bahsin ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kūbî'dedir.

Şehvetin kölesi, kendi isti'dâdının şeâmeti hasebiyle kendisini tabîatın öyle bir derin kuyusuna attı ki, onun o kuyuya düşmesi emr-i makzîdir. Binâenaleyh ben onu oradan çıkarmak için bir vesîle ve sebeb bulamam. Zîrâ ism-i Hâdînin mazharı olan enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ, “emr-i teklîfi"ye hizmet ederler; "emr-i irâdî'ye hizmet etmezler; ve “emr-i irâdî" herkesin lisân-ı isti'dâd ile Hak'dan taleb ettiği şey üzerine, cânib-i Hak'dan vâki' olan hüküm ve kazâdır. Binâenaleyh bunun hiçbir vesile ve sebeb ile tebeddülüne imkân yoktur. Bu bahsin tafsili Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ya'kūbî'dedir.

3862. Kâfî görürüm; eğer bu söz ziyade olursa ciğer ne olur ki, mermer kan olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3862. Yeterli görürüm; eğer bu söz fazla olursa ciğer ne olur ki, mermer kan olur!

Bu sözleri yeterli görürüm; eğer [yapılmamış/verilmemiş istidat ve] kazanılmış istidada ilişkin bu sözleri daha fazla açıklarsam, aşırı üzüntüden ciğerlerin kan olması şöyle dursun, mermer taşı bile kana dönüşür. Çünkü kader sırrı meselesi, ikilik zevki içinde bulunanlara büyük bir acı verir; kişiyi bu acıdan ancak birlik zevki kurtarır.

Bu sözleri kâfi görürüm; eğer [isti'dâd-1 gayr-ı mec'ûl ve] isti'dâd-1 mec'ûle taalluk eden bu sözleri daha ziyâde tavzîh edersem, kemâl-i teessürden ciğerlerin kan olması şöyle dursun, mermer taşı bile kana tahavvül eder. Zîrâ sırr-ı kader mes'elesi zevk-ı isneyniyyet içinde bulunanlara elem-i azîm verir; kişiyi bu elemden ancak zevk-ı vahdet kurtarır.

3863. Bu ciğerler kan olmadı ise katılıktandır, gaflettendir ve meşguliyettendir ve bedbahtlıktandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3863. Bu ciğerler kan olmadı ise katılıktandır, gaflettendir ve meşguliyettendir ve bedbahtlıktandır.

"Ciğerin kan olması", etkilenmekten kinayedir. Bu ciğerler peygamberlerin ve evliyaların sözlerinden etkilenmedi ise, nefse ait özelliklerde (evsâf-ı nefsâniyye) boğulma sebebiyle katı bir hâle gelmiş olmasındandır; veya bilgi eksikliği sebebiyle gaflettendir; veya dünya sevgisi (hubb-i mâsivâ) ile dünya işlerine pek fazla meşgul olmaktan dolayıdır; veya doğuştan/özden gelen yatkınlığın (isti'dâd-ı gayr-i mec'ûl) uğursuzluğundan ve bedbahtlıktandır. Şimdi katılık ve gaflet ve meşguliyet, sonradan oluşan durumlardır; bunların çareleri sabır ve peygamberlerin ve evliyaların sözlerini dinlemek ve meşguliyeti terk etmektir. Fakat bedbahtlığın çaresi yoktur; nasıl ki yukarıda açıklandı.

“Ciğerin kan olması”, müteessir olmaktan kinâyedir. Bu ciğerler enbiyâ ve evliyânın sözlerinden müteessir olmadı ise, evsâf-ı nefsâniyyede istiğrâk sebebiyle katı bir hâle gelmiş olmasındandır; veyâ adem-i vuküf sebebiyle gafletdendir; veyâ hubb-i mâsivâ ile umûr-ı dünyaya pek ziyâde meşgûliyettendir; veyâ isti'dâd-ı gayr-i mec'ûlün şeâmetinden ve bedbahtlıktandır. İm-di katılık ve gaflet ve meşgûliyet, ârızîdir; bunların çâreleri sabır ve enbiyâ ve evliyânın sözlerini dinlemek ve terk-i meşgûliyyettir. Fakat bedbahtlığın çâresi yoktur; nitekim yukarıda îzah olundu.

3864. Bir gün kan olur ki, kan ona fâide değildir; o bir vakit kan ol ki, kan merdûd değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3864. Bir gün kan olur ki, kan ona fayda değildir; o bir vakit kan ol ki, kan reddedilmiş değildir.

Üzüntünün fayda verdiği bu dünya ortamında peygamberlerin ve evliyaların sözlerinden etkilenip, salih amele devam et; çünkü ahiret hayatında etkilenmek fayda vermez.

Teessürün fâide verdiği bu mevtın-ı dünyâda enbiyâ ve evliyânın sözlerinden müteessir olup, amel-i sâlihe müdavim ol; zîrâ hayât-ı uhreviyyede müteessir olmak fâide vermez.

3865. Mâdemki kölelerin şehadeti makbûl değildir; şahid-i adil o olur ki, gūlün kölesi değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3865. Mademki kölelerin şahitliği kabul edilmez; adil şahit o olur ki, gülün kölesi değildir.

Nefis ve şeytanın köleleri olan kimselerin sözlerine ve felsefelerine kulak asma! Gülün, yani nefis ve şeytanın köleleri olmayan peygamberlerin ve evliyanın hikmetli sözlerini ve öğütlerini dinle ki, onlar adil şahittir.

Nefis ve şeytanın köleleri olan kimselerin sözlerine ve felsefelerine kulak asma! Gülün, ya'nî nefis ve şeytanın köleleri olmayan enbiyâ ve evliyânın hikemiyâtını ve nesâyihini dinle ki, onlar şâhid-i âdildir.

3866. (Hak) Kur'ân'da "Erselnake şâhiden" buyurdu; zîrâ o kevnden hür oğlu hür idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3866. (Hak) Kur'ân'da "Seni şahit olarak gönderdik" buyurdu; çünkü o, kevn âleminden hür oğlu hür idi.

"Nüzür" Kur'ân-ı Kerîm'in isimlerinden biridir. Yani Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de, Ahzab sûresinde "Ey Peygamber, biz seni şahit olarak gönderdik" (Ahzab, 33/45) buyurdu. Çünkü şanlı peygamber, kevn âleminin esaretinden kurtulmuş olan hür oğlu hür idi; ve hür olanın şahitliği ise makbuldür. "Hür oğlu hür" ifadesiyle, şanlı peygamber Efendimiz'in, İbrahim ve İsmail (a.s.)'ın evlatlarından olduğuna işaret buyrulur. Ve peygamberlerin (a.s.) hepsi, dünya âlemine "nefs-i mutmainne" (tatmin olmuş nefis) mertebesinde gelmiş olduklarından, nefse ait hayvani sıfatlara esir olmaktan uzaktırlar. Ve nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) mertebesinden, nefs-i mutmainne mertebesine yükselen evliyâ (Allah dostları) dahi onların vârisi olarak hürdürler.

"Nüzür" Kur'ân-ı Kerîm'in isimlerinden birisidir. Ya'nî Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Ahzab'da يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ أَنا اَرْسَلْنَاكَ شَاهدًا (Ahzab, 33/45) ya'nî “Ey Peygamber, biz seni şâhid olarak gönderdik" buyurdu. Çünkü Peygamber-i zîşân, âlem-i kevnin esâretinden kurtulmuş olan hür oğlu hür idi; ve hürrün şehadeti ise makbûldür. “Hür oğlu hür" ta'bîri ile, Nebiyy-i zîşân Efendimiz'in, İbrâhîm ve İsmail (aleyhime's-selâm)ın evlâdlarından olduğuna işâret buyrulur. Ve enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın cümlesi, âlem-i dünyâya “nefs-i mutmainne" mertebesinde gelmiş olduklarından, sıfât-ı behîme-i nefsâniyyeye esîr olmaktan berîdirler. Ve nefs-i emmâre mertebesinden, nefs-i mutmainne mertebesine terakkî eden evliyâ dahi onların vârisi olarak hürdürler.

3867. Mâdemki hürrüm, gazab beni ne vakit bağlar? Gel ki, burada Hakk'ın sıfatından başkası yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3867. Mademki hürüm, gazap beni ne zaman bağlar? Gel ki, burada Hakk'ın sıfatından başkası yoktur.

Pîr efendimiz Şâh-ı velâyet İmâm-ı Ali (k.v.) dilinden buyururlar ki: Mademki ben oluş ve bozuluş âleminin esaretinden kurtulup hür oldum; nefse ait gazap beni bağlayabilir mi? Ey pehlivan, gel ki şimdi burada ancak Hak ve Hakk'ın sıfatı ayakta durandır; O'ndan başkası yoktur.

Cenâb-ı Pîr efendimiz Şâh-ı velâyet İmâm-ı Ali (k.v.) lisânından buyururlar ki: Mâdemki ben kevnin esâretinden kurtulup hür oldum; gazab-ı nefsânî beni bağlıyabilir mi? Ey pehlivân, gel ki şimdi burada ancak Hak ve Hakk'ın sıfatı kāimdir; O'ndan başkası yoktur.

3868. Gel ki seni fazl-ı Hak âzâd etti; zîrâ ki rahmeti O'nun gazabına sebkat tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3868. Gel ki seni Hakk'ın lütfu azat etti; çünkü O'nun rahmeti gazabını geçti.

Gel ki, seni hem zahirî helâktan hem de manevî helâktan Hakk'ın lütfu azat etti. Çünkü "Rahmetim gazabımı geçti" kutsî hadisi gereğince, O'nun rahmeti gazabını geçmiştir.

Gel ki, seni hem helâk-i sûrîden ve hem de helâk-i ma'nevîden Hakk'ın fazlı âzâd etti. Zira سبقت رحمتى على غضبی [Rahmetim gazabımı geçti] hadîs-i kudsîsi mûcibince, O'nun rahmeti, gazabını geçmiştir.

3869. Gel şimdi ki, hatardan kurtuldun. Taş idin, kimya seni gevher etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3869. Gel şimdi ki, tehlikeden kurtuldun. Taş idin, kimya seni cevher etti.

Gel, tehlikeden kurtulduğun şu anda, kimya olan Hakk'ın lütfu ve insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bakışı, senin bakırını altın yaptı.

Gel, hatardan kurtulduğun şu anda, kimyâ olan fazl-ı Hak ve insân-ı kâmilin nazarı, senin bakırını altın yaptı.

3870. Küfürden ve onun dikenliğinden kurtulmuşsun; Hu'nun serviliğinde [3828] açılmış gül gibisin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3870. Küfürden ve onun dikenliğinden kurtulmuşsun; O'nun serviliğinde açılmış gül gibisin.

Küfürden ve dikenlik derecesinde olan küfrün gerekliliklerinden ve yoğun nefsaniyetten kurtuldun; artık ilahi hüviyetin bahçesi olan iman mertebesinde terbiye edilerek ilerle ve gül gibi açıl!

Küfürden ve dikenlik mesâbesinde olan küfrün îcâbâtından ve nefsâniyyet-i kesîfeden kurtuldun; artık hüviyyet-i ilâhiyyenin bahçesi olan îmân mertebesinde terbiye olunarak terakkî et ve gül gibi açıl!

3871. Ey muhteşem, sen bensin ve ben senim; sen Ali oldun, Ali'yi nasıl öldüreyim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3871. Ey muhteşem, sen bensin ve ben senim; sen Ali oldun, Ali'yi nasıl öldüreyim?

Yani "Müslümanlar tek bir nefis gibidir" hadis-i şerifi gereğince, sen Müslüman olmakla ben oldun; ben kendimi nasıl öldüreyim?

Ya'nî “المسلمون كنفس واحدة” hadîs-i şerîfi mûcibince, sen müslüman olmakla, ben oldun; ben kendimi nasıl öldüreyim?

3872. Her bir taatdan iyi bir ma'sıyet yaptın; bir anda âsumânı tayy ettin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3872. Her bir ibadetten daha iyi bir günah işledin; bir anda gökyüzünü aştın.

Sen önce bir mümini öldürmeye kalkıştın; sonra da yenilip yüzüne tükürdün. Bu sebeple kabahat üstüne kabahat işledin; fakat senin bu kabahatin ve günahın, imanına sebep olmakla, her ibadetten daha iyi bir günah işlemiş oldun. Ne mutlu bir yatkınlığın varmış ki, onda ruhun iman göğüne yükseldi.

Sen evvelen bir mü'mini katle tasaddî ettin; ve sonra da mağlub olup yüzüne tükürdün. Binâenaleyh kabâhat kabâhat üstüne yaptın; fakat senin bu kabâhat ve ma'sıyetin, îmânına sebeb olmakla, her tâatdan daha iyi bir ma'sıyet yapmış oldun. Ne mes'ûd bir isti'dâdın var imiş ki, onda rûhun âsûmân-ı îmâna urûc etti.

3873. Çok mübarek ma'sıyetdir ki onu âdem yaptı; gülün yaprakları bir dikenden bitmez mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3873. Çok mübarek bir günahtır ki onu insan işledi; gülün yaprakları bir dikenden bitmez mi?

Bazen bir insanın işlediği bir günah çok mübarek olur ve o günahtan, ilahi rahmet ortaya çıkar. Ve kötülükten iyiliğin ortaya çıkışının, görünen âlemde örnekleri vardır. Nasıl ki narin gülün yaprakları da çirkin dikenlerden meydana gelir; ve böyle günahların örnekleri de çoktur, örneğin:

Ba'zan bir adamın yaptığı bir günâh çok mübarek olur ve o günâhdan, rahmet-i ilâhiyye zuhûra gelir. Ve fenâdan iyi zuhûrunun, âlem-i zâhirde misalleri vardır. Nitekim latîf gülün yaprakları da çirkin dikenlerden peydâ olur; ve böyle günahların misâlleri de müteaddiddir, ezcümle:

3874. Ömer'in günahı ve Resûl'e kasdı, onu dergâh-ı kabûle kadar çekmedi mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3874. Ömer'in günahı ve Resûl'e kastı, onu kabul dergâhına kadar çekmedi mi?

Hz. Ömer'in (r.a.) İslâmiyet'i kabul etmesi, İslâm tarihinde ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Adı geçen kişi, kız kardeşinin Müslüman olduğunu haber alarak, cahiliyet döneminde öfkelenmiş ve hemen kılıcını çekip hem kız kardeşinin hem de şanlı peygamber Efendimiz'in varlıklarına suikast için yola çıktı. Kız kardeşinin evine geldiği zaman "Tâhâ" sûre-i şerîfesinin okunduğunu işitti. Önce öfkelendi ve sonra Kur'an'ın anlamından etkilendi; ve şanlı peygamber Efendimiz'in bulundukları yere yöneldi. Oraya ulaştığında, Peygamberlik makamının bakışıyla kalbindeki feyz ve etki arttı; derhal İslâmiyet'i kabul etti. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu olayı, fakir tarafından tercüme edilmiş olan Fihi Mâ Fîh isimli yüce eserlerinde açıklamışlardır. Bu olay ile sabittir ki, Hz. Ömer'in günahı ve Resûl'e kastı, kendisini kabul dergâhına çekmiştir.

Hz. Ömer (r.a.)ın İslâmiyyet'i kabûl etmesi, târîh-i İslâm'da tafsîlen beyân olunmuştur. Müşârünileyh, hemşîresinin müslüman olduğunu haber alarak, zamân-ı câhiliyyetde, hiddet etmiş ve hemen kılıcını çekip hem hemşîresinin ve hem de Nebiyy-i zîşân Efendimiz'in vücûdlarına sûikasd için yola çıktı. Hemşîresinin evine geldiği vakit “Tâhâ” sûre-i şerîfesi okunduğunu işitti. Evvelâ hiddetlendi ve sonra ma'nâ-yı Kur'ân'dan müteessir oldu; ve Nebiyy-i zîşân Efendimiz'in bulundukları mahalle teveccüh etti. Oraya vusûlünde, nazar-ı Risâlet-penâhî ile kalbindeki feyz ve teessür ziyâdeleşti; derhâl İslâmiyyet'i kabûl etti. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu vak'ayı, fakîr tarafından tercüme edilmiş olan Fihi Mâ Fîh nâmındaki eser-i âlîlerinde beyân buyurmuşlardır. Bu vak'a ile sâbittir ki, Hz. Ömer'in günâhı ve Resûl'e kasdı, kendisini dergâh-ı kabûle çekmiştir.

3875. Sahirleri sihir ile, onların Fir'avn'ı çekmedi mi? Ve onların yardımı devlet olmadı mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3875. Firavun, sihirbazları sihirle çekmedi mi? Ve onların yardımı devlet olmadı mı?

Yani Firavun, Musa'nın (a.s.) asasının ejderha olmasını sihir zannedip, ona karşılık vermek üzere sihirbazları davet etti; ve onlar da sihirlerini yaparak, Firavun'un Hz. Musa'ya karşı olan muhalefetine yardım ettiler. Sonra, asa mucizesi önünde mağlup olduklarını görünce iman ettiler. Nasıl ki ayrıntıları tefsir kitaplarında zikredilmiştir. Halbuki onların Firavun'a yardımı ve Hz. Musa'ya muhalefetleri günah idi. Bu günah onların devlet ve saadet sebebi olmadı mı?

Ya'nî Fir'avn, Mûsâ (a.s.)ın asâsı ejderha olmasını sihir zannedip, ona mukābele etmek üzere sihirbazları da'vet etti; ve onlar da sihirlerini yaparak, Fir'avn'ın Hz. Mûsâ'ya karşı olan muhalefetine yardım ettiler. Sonra, mu'cize-i asâ önünde mağlûb olduklarını görünce îmân ettiler. Nitekim tafsilâtı tefsîr kitablarında mezkûrdur. Halbuki onların Fir'avn'a yardımı ve Hz. Mûsâ'ya muhalefetleri ma'sıyet idi. Bu ma'sıyet onların sebeb-i devlet ve saâdetleri olmadı mı?

3876. Eğer onların sihirleri ve o inkârı olmasa idi, ne vakit onları inadçı olan Fir'aun'a çekerdi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3876. Eğer onların sihirleri ve o inkârları olmasaydı, ne zaman onları inatçı Firavun'a çekerdi?

3877. Ne vakit asâyı ve mucizeleri görürler idi; ey âsîler taifesi, ma'sıyet tâ-at oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3877. Ne zaman asayı ve mucizeleri görselerdi; ey isyankârlar topluluğu, isyan itaat oldu.

Sihirbazların sihirleri ve inkârları olmasaydı, Firavun onları davet etmezdi ve sihirbazlar da Musa'nın (a.s.) asasını ve mucizelerini göremezlerdi. Ey her zamanda var olan isyankârlar topluluğu; işte görüyorsunuz ki, bazı kere isyan, ilahi katında itaatin ta kendisi oldu.

Sâhirlerin sihirleri ve inkârları olmasa idi, Fir'avn onları da'vet etmezdi ve sâhirler de Mûsâ (a.s.)ın asâsını ve mucizelerini göremezler idi. Ey her zamanda mevcûd olan âsîler fırkası; işte görüyorsunuz ki, ba'zı kere isyân ind-i ilâhîde ayn-ı tâat oldu.

3878. Mâdemki günah taat misali gelmiştir; Hak Teâlâ nâ-ümîdliğin boynunu vurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3878. Mademki günah ibadet gibi gelmiştir; Yüce Allah ümitsizliğin boynunu vurmuştur.

Yani Yüce Allah, kadim kelamında يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعاً إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (Zümer, 39/53) yani “Ey benim, nefisleri üzerinde israf eden kullarım; Allah'ın rahmetinden ümitsiz olmayınız. Muhakkak Yüce Allah bütün günahları bağışlar; çünkü O çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir” buyurmakla, ümitsizliğin boynunu vurmuş ve onu ortadan kaldırmıştır. Günahın ibadet gibi olmasının sebebi de, bu ümitsizliğin giderilmesi içindir.

Ya'nî Hak Teâlâ hazretleri kelâm-ı kadîminde يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعاً إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (Zümer, 39/53) ya'nî “Ey benim, nefisleri üzerinde israf eden kullarım; Allah'ın rahmetinden me'yûs olmayınız. Muhakkak Allah Teâlâ bütün günahları mağfiret eder; zîrâ O gafûr ve rahîmdir” buyurmakla, ümidsizliğin boynunu vurmuş ve ortadan kaldırmıştır. Günâhın tâat misâli olmasının sebebi de, bu ümîdsizliğin izâlesi içindir.

3879. O seyyiâtı tebdîl ettiği vakit, onu gammazlara rağmen bir tâat yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3879. O, kötülükleri değiştirdiği zaman, onu gammazlara rağmen bir ibadet yapar.

"Rağam" (üç hareke ile) toprağa bulanmak, kerih görmek ve zelil olmak anlamlarına gelir. "Vüşât", "vâşî"nin çoğuludur. Vâşî, söz taşıyan gammaza denir. Yani Yüce Allah, günahları değiştirdiği zaman, onları şeytanların körlüğüne karşı bir ibadet yapar. Nitekim ayet-i kerimede günahtan pişman olanlar hakkında فَأُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ (Furkan, 25/70) yani "İşte Allah Teâlâ'nın kötülüklerini iyiliklere çevirdiği kimseler onlardır" buyrulur.

Şerh eden büyük âlimlerden Bahru'l-Ulûm hazretleri, kötülüklerin iyiliklere çevrilmesi hakkındaki araştırmalara dair beyanları, Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) hazretlerinin Fütûhât-ı Mekkiyye'sinin 74. bölümünden özetlemiş olduğundan, tercümesini faydalı gördüm: "Bütün fiiller iyiliktir; çünkü Yüce Allah fiillerin yaratıcısı olduğu için, muhakkak bütün fiiller Hakk'a aittir. Ve fiiller, o fiilleri icra edenlerin mazhar oldukları isimlerin gerekliliği sebebiyledir. Bu sebeple fiil o ismin rızasına uygundur; ve o fiilin faili de o ismin terbiye ettiği kuldur; fakat diğer ismin rızasına uygun değildir. Ve genel olarak ilahi isimler güzeldirler ve güzelliğin gerektirdiği de ancak güzelliktir. Çünkü ilahi isimlerin kemali, o fiillerden ibaret olan isimlerin zuhuru olmaksızın mümkün değildir. Şimdi bütün fiiller bu yönden güzeldirler. Bu da her fiilin zâtî güzelliğidir; ancak onun isminin gerektirdiği meşru fiiller, kendi güzelliği üzerine kalıcıdır; ve meşruiyet yönünden güzellik, güzellik üzerine zahir olur. Ve yasaklanmış fiillere gelince, ona çirkinlik arız olur ve onun güzelliğini örter. Cemal sahibine arız olup, onun cemalini örten kir ve pas gibidir. İşte bunun için, şeriat ondan nehyetti ve şeriata muhalefet o fiili çirkin yaptı. Ve meşru fiil, cemalinde hicap olmayan bir cemal sahibine benzer. Yasaklanmış fiiller ise yüzlerine kir ve pas ve pislik bulaşmış olan cemal sahibine benzer ki, bu hicaplar, bakanların nazarında, onun cemalini örter. Şimdi asi olan kimse, yasaklanmış fiillerden tövbe edince, şeriata olan muhalefeti kalkar ve o muhalif fiilin çirkinliği zail olur ve kendi zâtî güzelliği üzerinde kalıcı kalır. Ve Yüce Allah onların fenalıklarını güzelliğe çevirir. Şu halde bu güzellik, zâtî güzellik üzerine ek olarak fiile arız olur; ve bu fiil ise güzellik üzerine güzellik olur. Ve muhalefeti terk etmek fiili, cemal sahibinin kendisine bulaşan kiri ve pislikleri giderip temiz elbise giymesi ve cemal kazanması mesabesinde olur ki, bunda birisi zâtî cemal, diğeri elbise cemali olmak üzere iki cemal hasıl olur. Bu sebeple o yasaklanmış fiilin güzel olması da, bunun gibi birisi zâtî, diğeri tebdilden hasıl olan güzellik olur. İşte kötülüklerin iyiliklere çevrilmesindeki hikmet budur."

"Rağam" (harekât-ı selâse ile) toprağa bulanmak ve kerîh görmek ve zelîl olmak ma'nâlarına gelir. "Vüşât” “vâşî”nin cem'idir. Vâşî, söz götürüp getiren gammâza derler. Ya'nî Hak Teâlâ hazretleri ma'sıyetleri tebdîl ettiği vakit, onları şeytanların körlüğüne bir tâat yapar. Nitekim âyet-i kerîmede ma'sıyetten pişman olanlar hakkında فَأُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ (Furkan, 25/70) ya'nî "İşte Allah Teâlâ'nın seyyiâtını hasenâta tebdîl ettiği kimseler onlardır" buyrulur.

Şurrâh-ı kirâmdan Bahru'l-Ulûm hazretleri, seyyiâtın hasenâta tebdîli hakkındaki tahkikâta dâir olan beyânâtı, Şeyh-i Ekber hazretlerinin Fütûhât-ı Mekkiyye'sinin 74. bâbından hulâsa etmiş olduğundan, tercümesini fâideli gördüm: "Ef'âlin kâffesi hasenedir; zîrâ Allah Teâlâ hâlik-ı ef'âl olduğu için, muhakkak ef'âlin kâffesi Hakk'ındır. Ve ef'âl, o ef'âli icrâ edenlerin mazhar oldukları esmânın iktizâsı hasebiyledir. Binâenaleyh fiil o ismin marzîsidir; ve o fiilin fâili de o ismin merbûbudur; fakat dîğer ismin marzîsi değildir. Ve bilcümle esmâ-i ilâhiyye hüsnâdırlar ve hüsnün muktezâsı da ancak hüsündür. Zîrâ esmâ-i ilâhiyyenin kemâli, o ef'âlden ibaret olan zuhûr-ı esmâî olmaksızın mümkin değildir. İmdi cemî-i ef'âl bu cihetle hüsündürler. Bu da her fiilin hüsn-i zâtîsidir; velâkin onun isminin muktezâsı olan ef'âl-i meşrûa, kendi hüsnü üzerine bâkîdir; ve meşrûiyyet cihetinden güzellik, güzellik üzerine zahir olur. Ve ef'âl-i menhiyyeye gelince, ona kubuh ârızdır ve onun hüsnünü setr eder. Cemâl sahibine ârız olup, onun cemâlini setr eden kir ve pas gibidir. İşte bunun için, şerîat ondan nehy buyurdu ve şer'a muhalefeti o fiili kabîh yaptı. Ve fiil-i meşrû', cemâlinde hicâb olmayan bir sahib-i cemâle benzer. Efâl-i menhiyye ise yüzlerine kir ve pas ve kazûrât bulaşmış olan sâhib-i cemâle benzer ki, bu hicâblar, râîlerin nazarında, onun cemâlini setr eder. İmdi âsî olan kimse, ef'âl-i menhiyyeden tövbe edince, emr-i şer'a olan muhalefeti kalkar ve o fiil-i muhâlifin kubhu zâil ve kendi hüsn-i zâtîsi üzerinde bâkî kalır. Ve Allah Teâlâ onların fenâlıklarını güzelliğe tebdîl eder. Şu halde bu hüsün, hüsn-i zâtî üzerine zâid olarak fiile ârız olur; ve bu fiil ise hüsün üzerine hüsün olur. Ve muhalefeti terk etmek fiili, sâhib-i cemâlin kendisine bulaşan kiri ve kazûrâtı izâle edip temiz libâs giymesi ve cemâl peydâ etmesi mesâbesinde olur ki, bunda birisi cemâl-i zâtî, dîğeri cemâl-i libâs olmak üzere iki cemâl hâsıl olur. Binâenaleyh o fiil-i menhînin güzel olması da, bunun gibi birisi zâtî, dîğeri tebdîlden hâsıl olan güzellik olur. İşte seyyiâtın hasenâta tebdîlindeki hikmet budur."

3880. Racîm olan şeytan, bundan mercûm olur; ve o hasedden çatlar, iki parça olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3880. Kovulmuş olan şeytan, bundan dolayı taşlanır; ve o hasetten çatlar, iki parça olur.

"Recm" taş atmak, reddetmek ve zan ile söz söylemek anlamlarındadır. Burada reddetmek anlamında kullanılmıştır. "Bitrakad" kelimesi Ankaravî'de "çatlar" anlamında tercüme edilmiş ise de, türemesi hakkında açıklamalar verilmemiştir. Hint şerhlerinde de açıklamalara rastlayamadım. Burhan ve Bahar-ı Acem ve Heft Kulzüm ve Gıyasü'l-Lügat ve Şemsü'l-Lügat ve Çerağ-ı Hidayet adlı lügat kitaplarında aradım, böyle bir kelime bulamadım. Fakirin düşüncesi şudur ki, bu kelime Arapça "tark" mastarından yapay bir mastardır ve aslı "tarkîden"dir; kural gereği muzarisi "tarkad" gelir. "Bâ" harfi, fiillere dahil olan fazladan "bâ" harfidir.

Yani şeytan insanoğlunu aldatıp günaha sevk eder ve bu aldatma sebebiyle insanoğlundan şeriata aykırı fiil ortaya çıkar. Ne zaman ki hakikat ehli olan insan Yaratıcısına karşı isyankârlıktan tövbe eder, onun bu kötülüğü, yukarıda açıklandığı gibi, iyiliğe dönüşür. Şeytan, aldatmasının sonuç vermediğini görünce, zaten Hakk'ın huzurundan kovulmuş olan o şeytan, bir kat daha kovulmuş olur ve tam bir benlikten dolayı isyankârlıktan dönmek ve tövbe etmek şeytanın elinden gelmediği için, insanın bu hâline haset eder ve aşırı üzüntüsünden çatlar.

"Recm" taş atmak, reddetmek ve zan ile söz söylemek ma'nâlarınadır. Burada reddetmek ma'nâsında müsta'meldir. "Bitrakad" kelimesi Ankaravî'de "çatlar" ma'nâsında tercüme buyrulmuş ise de, iştikākı hakkında îzâhât verilmemiştir. Hind şerhlerinde de îzâhâta tesadüf edemedim. Burhân ve Bahâr-ı Acem ve Heft Kulzüm ve Gıyâsü'l-Lügât ve Şemsü'l-Lügât ve Çerâğ-ı Hidâyet nâmındaki lügat kitablarında aradım, böyle bir kelime bulamadım. Fakîrin zehâbı budur ki, bu kelime "tark" masdar-ı Arabîsinden bir masdar-ı ca'lîdir ve aslı "tarkîden”dir; muzâri'i ale'l-kāide "tarkad" gelir. "Bâ" harfi, fiillere dâhil olan bâ-yı zâidedir.

Ya'nî şeytan benî Âdem'i iğvâ edip ma'sıyete sevk eder ve bu iğvâ sebebi ile benî âdemden şer'a muhâlif fiil zâhir olur. Vaktâki hâkî olan âdem Hâlık'ıne karşı serkeşlikten tövbe eder, onun bu seyyiesi, yukarıda îzah olunduğu vech ile, haseneye tebdîl olunur. Şeytan, iğvâsının müsmir olmadığı görünce, esâsen huzûr-ı Hak'dan merdûd olan o şeytan, bir kat daha merdûd olur ve kemâl-i enâniyyetinden dolayı serkeşlikten rücû' ve tövbe, şeytanın elinden gelmediği için, âdemin bu hâline hased eder ve kemâl-i teessüründen çatlar.

3881. O bir günahı terbiye etmek için çalışır; ondan bizi bir kuyuya getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3881. O bir günahı terbiye etmek için çalışır; ondan bizi bir kuyuya getirir.

Şeytan, insanın bir günahını kuvvetlendirip o günahta ısrarcı olması için çabalar. O günaha ısrarımızdan dolayı bizleri kendisi gibi ebedî hüsran (sonsuz kayıp) kuyusuna atmak ister.

Şeytan, âdemin bir günâhını kuvvetlendirip onda musırr olması için çaba-lar. O günaha ısrârımızdan dolayı bizleri kendisi gibi hüsrân-ı ebedî kuyusu-na atmak ister.

3882. O, günahın tâat olduğunu gördüğü vakit, ona na-mübarek bir saat olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3882. O, günahın ibadet olduğunu gördüğü zaman, ona uğursuz bir an olur.

3883. İçeriye gel, ben sana kapı açtım; sen tükürdün, ben sana hediye verdim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3883. İçeriye gel, ben sana kapı açtım; sen tükürdün, ben sana hediye verdim.

3884. Muhakkak cefâ edenlere böylelerini veririm; sol ayak önüne ne vech ile baş koyarım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3884. Muhakkak cefa edenlere böylelerini veririm; sol ayak önüne ne şekilde baş koyarım!

"Sol ayak" cefa edenden, düşmandan kinaye olur. Yani "Ben mürüvvet şahıyım; cefa edenlere böyle lütuf kapısını açarım; bak ki, sol ayak mesabesinde olan düşmanlara karşı nasıl tevazu ederim." Bu mana Ankaravî nüshasına göredir. Hint nüshalarında ikinci mısrada "çep" yerine "hibb" yazılmış ki, habib anlamına gelir. Mananın uyumu itibarıyla bu nüsha tercih edilir görünür. Yani "Ben cefa edenlere ve düşmanlara böyle lütuf kapısını açarım; habib, dost ve vefalı olanların ayağı önüne ise, ne şekilde baş koyacağımı ve onlara ne suretle ikram edeceğimi var kıyas et!" Aşağıdaki şerefli beyit dahi bu manayı ayrıntılandırır:

"Sol ayak" cefâgerden, düşmandan kinâye olur. Ya'nî "Ben mürüvvet şâhıyım; cefâgerlere böyle lutuf kapısını açarım; bak ki, sol ayak mesâbesinde olan düşmanlara karşı nasıl tevâzu' ederim." Bu ma'nâ Ankaravî nüshasına göredir. Hind nüshalarında ikinci mısra'da “çep" yerine "hibb" yazılmış ki, habib ma'nâsına gelir. Tenâzur-ı ma'nâ i'tibariyle bu nüsha müraccah görünür. Ya'nî "Ben cefâ edenlere ve düşmanlara böyle lutuf kapısını açarım; habîb, dost ve vefâger olanların ayağı önüne ise, ne vecih ile baş koyacağımı ve onlara ne sûretle ikrâm edeceğimi var kıyâs et!" Aşağıdaki beyt-i şerîf dahi bu ma'nâyı tafsil buyurur:

3885. İmdi vefâger olanlara ne bağışlarım, sen bil! Hazîneler ve ebedî mülkler!..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3885. Şimdi vefalı olanlara ne bağışlarım, sen bil! Hazineler ve ebedî mülkler!..

Vefalı ve dost olanlara ne ihsanlar edeceğimi artık kıyas et de bil! Onlara manevî hazineleri ve asla yok olmayan ruhani mülkleri bağışlarım.

Vefâger ve dost olanlara ne ihsânlar edeceğimi artık kıyâs eyle de bil! Onlara ma'nâ hazînelerini ve aslâ zevâli olmayan emlâk-i rûhâniyyeyi bağışlarım.

3886. Ben öyle adamım ki, benim lutfumun şerbeti, kātilim üzerine kahırda zehir olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3886. Ben öyle bir adamım ki, benim lütfumun şerbeti, katilim üzerine kahırda zehir olmadı.

İslam tarihinde ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, İmam Ali (k.v.) hazretlerini şehit eden kişi İbn Mülcem'dir. Ve İbn Mülcem, Hz. İmam'ı hilafeti zamanında şehit etti; ve Peygamber Efendimiz'i görmedi. Bu sebeple Hint şarihlerinden Bahru'l-Ulûm şöyle buyurur: "Bu ifadede kâtibin hatası vardır. Aslında 'be-dest-i tû' (senin elinle) yerine 'be-dest-i o' (onun eliyle) idi. Kâtip, hata sebebiyle 'o' lafzı yerine 'tu' lafzını yazdı." Fakat ifadenin genel yapısına ve ondan sonra gelen şerefli beyte bakılırsa, bunun kâtip hatasına yorulması zordur. Ankaravî'de bundan hiç bahsedilmemiştir. Fakire (bana) görünen şudur ki, Âlemlerin Efendisi Peygamberimiz bu sırrı Hz. İmam'a söylediler ve Hz. İmam da kendi seyisinin kulağına gizlice söyledi. Hz. Pîr efendimiz, risalet hilafetini zahiren ve manen haiz olmasından dolayı, Hz. İmam'ı Peygamber Efendimiz'den ayrı görmediler. Seyisin kulağına söyleyenin Risalet-penah Efendimiz olduğunu buyurdular. Çünkü halife, halef olunanın aynısıdır. Bu mana her ne kadar zahire aykırı görünse de, hakikate uygundur. Ve Hz. Pîr efendimizin marifet meşrebine (bilgi anlayışına) muvafıktır. Nitekim Mesnevî-i Şerîf'in bir beytinde şöyle buyururlar: چون جدا بینی ز بنده خواجه را کم کنی هم متن و هم دیباجه را yani “Sen efendiyi, kuldan ayrı gördüğün zaman, hakikat kitabının hem metnini hem de önsözünü kaybedersin." Şimdi Hz. İmam, Âlemlerin Efendisi Peygamberimiz'in kullarından ve Âlemlerin Efendisi Peygamberimiz, Hz. İmam'ın efendisi ve sahibidir. Bu sebeple hakikatte birbirinden ayrı değildir.

Târih-i İslâm'da tafsilen beyân olduğu üzere İmâm-ı Ali (k.v.) hazretlerini şehîd eden İbn Mülcem'dir. Ve İbn Mülcem Hz. İmâm'ı zamân-ı hilâfetlerinde şehîd etti; ve Server-i Enbiyâ Efendimiz'i görmedi. Bu sebeble Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm buyururlar ki: "Bu ibârede sehv-i kâtib vardır. Aslında "be-dest-i tû" yerine "be-dest-i o" idi. Kâtib, sehv sebebiyle "o" lafzı yerine "tu" lafzını yazdı." Fakat ibârenin hey'et-i umûmiyyesine ve ondan sonra gelen beyt-i şerîfe bakılırsa, bunun sehv-i kâtibe hamli müşkildir. Ankaravîde bundan hiç bahis buyrulmamıştır. Fakîre lâyih olan budur ki, Server-i Âlem Efendimiz bu sırrı Hz. İmâm'a söylediler ve Hz. İmâm dahi kendi seyisinin kulağına gizlice söyledi. Hz. Pîr efendimiz, hilâfet-i risâlet-penâhîyi zâhiren ve ma'nen hâiz olmasından dolayı, Hz. İmâm'ı Server-i Enbiyâ Efendimiz'in gayri görmediler. Seyisin kulağına söyleyen Risâlet-penâh Efendimiz' buyurdular. Zîrâ halîfe, müstahlifin aynıdır. Bu ma'nâ her ne kadar zâhire muhâlif görünür ise de, hakikate mutâbıkdır. Ve Hz. Pîr efendimizin meşreb-i ma'rifetlerine muvâfikdır. Nitekim Mesnevî-i Şerîf'in bir beytinde şöyle buyururlar: چون جدا بینی ز بنده خواجه را کم کنی هم متن و هم دیباجه را ya'nî “Sen efendiyi, bendeden ayrı gördüğün vakit, kitâb-ı hakîkatin hem metnini ve hem dîbâcesini gâib edersin." İmdi Hz. İmâm, Server-i Âlem Efendimiz'in bendeleri ve Server-i Âlem Efendimiz, Hz. İmâm'ın seyyidi ve efendisidir. Binâenaleyh hakikatde yekdîğerinden ayrı değildir.

## Peygamber (s.a.v.) in Emîrü'l-mü'minîn Ali (k.v.)'nin seyisinin kulağına "Ali'yi öldürmek senin elinde olacaktır" buyurması

3887. Peygamber, kölemin kulağına buyurdu ki: Bir gün o, bu başımı boynumdan götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3887. Peygamber, kölemin kulağına buyurdu ki: Bir gün o, bu başımı boynumdan götürür.

Hint şârihleri (şerh edenler) bu beyitte dahi kâtibin hatası meydana geldiğini zannederler. Yukarıdaki fakirâne açıklamalarıma göre, bu beytin yorumu da şöyle olur: "Benim seyisimin beni öldüreceği sırrı, Peygamber Efendimiz'in mübarek dilinden ortaya çıktı. Bu sırrı ben de seyisimin kulağına söyledim. Hakikatte bu sırrı seyisimin kulağına söyleyen, Peygamber Efendimiz oldu."

Hind şârihleri bu beyitte dahi sehv-i kâtib vukūuna zâhib olurlar. Yukarıdaki îzâhât-ı fakîre nazaran, bu beytin te'vîli de şöyle olur: "Benim seyisimin beni öldüreceği sırrı, Server-i enbiyâ Efendimiz'in lisân-ı saâdetlerinden zâhir oldu. Bu sırrı ben de seyisimin kulağına söyledim. Hakikatde bu sırrı seyisimin kulağına söyleyen, Server-i enbiyâ Efendimiz oldu."

3888. O Resûl, dostun vahyinden beni âgâh etti ki, akıbet helâkim onun elindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3888. O Resûl, dostun vahyinden beni haberdar etti ki, sonunda helâkim onun elindedir.

Bu şerefli beyit, fakirin mütalaalarını (derinlemesine incelemelerini) doğrulamaktadır. Yani "İmam Ali efendimiz buyururlar ki: O şanlı Peygamber Efendimiz, gerçek dost olan Yüce Allah'ın vahyinden 'Benim helâkimin sonunda seyisimin elinden olacağını bana bildirdi.' "

Bu beyt-i şerîf, fakîrin mütâlaâtını te'yîd buyurmaktadır. Ya'nî “İmâm-ı Ali efendimiz buyururlar ki: O Resûl-i zîşân Efendimiz, yâr-i hakîkî olan Allah Teâlâ'nın vahyinden "Benim helâkim âkıbet seyisimin elinden olacağını bana bildirdi.

3889. O derdi ki: Evvelen beni öldür; tâ ki bu münker olan hatâ benden gelmesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3889. O derdi ki: Önce beni öldür; tâ ki bu münker (kötü, çirkin) olan hata benden gelmesin.

Resûl-i Ekrem'in (a.s.) bana vâki olan ihbarı (bildirmesi) üzerine bu sırrı ben de seyisime söyledim; o seyisim bana derdi ki: Bu kötü hata benden zuhura gelmemek için, ey İmam, önce sen beni öldür!

Resûl-i Ekrem'in bana vâki' olan ihbârı üzerine bu sırrı ben de seyisime söyledim; o seyisim bana derdi ki: Bu fenâ hatâ benden zuhûra gelmemek için, yâ İmâm evvelen sen beni öldür!

3890. Ben, mâdemki ölümüm sendendir; ben kazâya nasıl hîle arayabilirim? [3848]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3890. Ben, mademki ölümüm sendendir; ben kazaya nasıl hile arayabilirim?

Ben seyisime cevap olarak: "Benim ölümümün, senin elinde olması, mademki ilahi kesin kazadır; ve kesin kazanın da çaresi yoktur, o halde ben bu kazaya karşı nasıl çare ve tedbir alabilirim?" derdim.

Ben seyisime cevâben: "Benim ölümümün, senin elinde olması, mâdemki kazâ-yı mübrem-i ilâhîdir; ve kazâ-yı mübremin de çâresi yoktur, o halde ben bu kazâya karşı nasıl çâre ve tedbîr ittihâz edebilirim?" der idim.

3891. O, önüme düşerdi, derdi ki: Ey kerîm, Allah için beni iki parça et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3891. O, önüme düşerdi, derdi ki: Ey cömert, Allah için beni iki parça et!

3892. Tâ ki bu fenâ son, benim üzerime gelmesin; tâ ki benim canım kendi canımın üzerinde yanmasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3892. Ta ki bu yok oluş sonu benim üzerime gelmesin; ta ki benim canım kendi canımın üzerinde yanmasın.

Şerefli beyitte anılan iki candan birisi, insanî ve izafî ruh, diğeri ise cismanî olan hayvanî ruhtur. Çünkü hayvanî ruh, izafî ruhun aletidir. Seni öldürmek gibi bir kötü son benim üzerimden geçmemesi için ve benim izafî ruhum, hayvanî ruhum üzerinde yanmaması için, beni öldür!

Beyt-i şerîfde mezkûr olan iki candan birisi, rûh-i insânî ve izâfî ve diğeri cismânî olan rûh-ı hayvânîdir. Zîrâ rûh-i hayvânî rûh-i izâfînin âletidir. Seni öldürmek gibi bir sû'-i hâtime benim üzerimden geçmemek için ve benim rûh-i izâfîm, rûh-i hayvânîm üzerinde yanmamak için, beni öldür!

3893. Ben der idim ki: Git, kalem kurudu; o kalemden çok bayrak baş aşağı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3893. Ben derdim ki: Git, kalem kurudu; o kalemden dolayı çok bayrak baş aşağı olur.

"Kalem kurumak", sabit hakikatlerin, yatkınlık dilleriyle talep ettikleri hükmün Hak tarafından verilmiş olmasından ve artık bu hükümlerin bozulması imkânının kalmamış olmasından kinayedir. Bu şerefli beyitte Ebû Hüreyre hazretlerinden rivayet edilen şu hadis-i şerife işaret buyrulur: قال قلت يا رسول الله انى رجل شاب و انا اخاف على نفسى العنت و لا اجد ما اتزوج النساء قال فسكت عنى قلت مثل ذلك فسكت عنى ثم قلت مثل ذلك فقال النبي صلى الله عليه و سلم یا ابا هريره جف القلم بما انت لاق فاختص على ذلك Yani “Ben dedim ki: Ey Allah'ın Resulü, ben genç bir adamım; nefsimin günah ve fücurundan korkuyorum. Hâlbuki kadınla evlenmeme lazım olan şeyi bulamıyorum.” Ebû Hüreyre hazretleri buyurdu ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz sustu; yine böyle söyledim; yine sustu. Sonra yine böyle söyledim, Nebî (s.a.v.) buyurdular ki, ey Ebû Hüreyre, karşılaşacağın şeye kalem kurudu; buna razı ol! Yani “Başına gelecek şey ne ise, öncesiz olarak kazâ kalemi onu yazdı ve kalem kurudu; bakışın bu ilâhî kazâya olsun.”

Şu hâlde şerefli beytin açıklayıcı beyanı şudur ki: "Ben dedim ki, ey İbn Mülcem git, kendini boşuna yorma; çünkü öncesiz olarak kazâ kalemi yazmış ve kurumuştur; ve pek çok yukarıya kaldırılmış olan bayraklar, yani galip olanlar, o kazâ kaleminden dolayı baş aşağı, yani mağlup olur."

"Kalem kurumak" a'yân-ı sâbitenin, lisân-ı isti'dâdlarıyla taleb ettikleri hükmün Hak tarafından verilmiş ve artık bu hükümlerin bozulması imkânı kalmamış olmasından kinâyedir. Bu beyt-i şerîfde Ebû Hüreyre hazretlerinden mervî olan şu hadis-i şerîfe işaret buyrulur: قال قلت يا رسول الله انى رجل شاب و انا اخاف على نفسى العنت و لا اجد ما اتزوج النساء قال فسكت عنى قلت مثل ذلك فسكت عنى ثم قلت مثل ذلك فقال النبي صلى الله عليه و سلم یا ابا هريره جف القلم بما انت لاق فاختص على ذلك Ya'nî “Ben dedim ki: Yâ Resûlallâh, ben genç bir adamım; nefsimin günâh ve fücûrundan korkuyorum. Halbuki kadın tezevvüc etméme lâzım olan şey bulamıyorum. "Ebû Hüreyre hazretleri buyurdu ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz sükût buyurdu; yine böyle söyledim; yine sükût buyurdu. Sonra yine böyle söyledim, Nebî (s.a.v.) buyurdular ki, yâ Ebâ Hüreyre mülâkāt edici olduğun şeye kalem kurudu; buna muhtas ol!" Ya'nî "Başına gelecek şey ne ise, ezelde kalem-i kazâ onu yazdı ve kalem kurudu; nazarın bu kazâ-yı ilâhîye olsun."

Şu halde beyt-i şerîfin îzâhen beyânı budur ki: "Ben dedim ki, ey İbn Mülcem git, kendini beyhûde yorma; zîrâ ezelde kalem-i kazâ yazmış ve kurumuştur; ve pek çok yukarıya kaldırılmış olan bayraklar, ya'nî gâlib olanlar, o kalem-i kazâdan dolayı baş aşağı, ya'nî mağlûb olur."

3894. Benim canımdan sende hiçbir buğz yoktur; zîra ki ben bunu senden bilmiyorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3894. Benim canımda sana karşı hiçbir kin yoktur; çünkü ben bunu senden bilmiyorum.

"Ben Zât'ın birliğini, sıfatların birliğini ve fiillerin birliğini (tevhîd-i Zât, tevhîd-i sıfat, tevhîd-i ef'âl) kapsayan bir mertebede olduğum için, kullardan ortaya çıkan fiilleri ancak Hakk'ın fiilleri olarak görüyorum; ve senin beni öldüreceğinden dolayı sana karşı canımda asla bir kin yoktur; çünkü bu fiili senden bilmiyorum."

Bundan anlaşılır ki, büyükler arasında meydana gelen anlaşmazlıkları eleştirip dedikodu ile meşgul olanlar ve onların fiillerine ve hareketlerine dil uzatanlar, hakiki birlik inancından (tevhîd-i hakîkî) uzaktırlar; ve bu dedikoduya devam etmekle birlikte birlik iddiasında (da'vâ-yı tevhîd) bulunanların hâlleri, sözlerini yalanlar.

"Ben tevhîd-i Zât ve tevhîd-i sıfat ve tevhîd-i ef'âl mertebelerini câmi' olduğum için, ibâddan zâhir olan ef'âli, ancak Hakk'ın ef'âli görüyorum; ve senin beni katl edeceğinden dolayı sana karşı aslâ canımda bir buğzum yoktur; çünkü bu fiili senden bilmiyorum."

Bundan anlaşılır ki, ekâbir arasında vâki' olan muhâlefâtı tenkîd edip kıyl u kāl ile meşgûl olanlar ve onların ef'âl ve harekâtına ta'n edenler, tevhîd-i hakîkîden uzaktırlar; ve bu kıyl ü kāle devâm ile beraber da'vâ-yı tevhîdde bulunanların halleri, kavillerini tekzîb eder.

3895. Sen Hakk'ın âletisin ve fail Hakk'ın elidir. Ben âlet-i Hak üzerine nasıl ta'n ve i'tirâz vururum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3895. Sen Hakk'ın âletisin ve fail Hakk'ın elidir. Ben Hakk'ın âleti üzerine nasıl kusur bulur ve itiraz ederim.

"Ey İbn Mülcem, sen ilâhî kesin kazânın (Allah'ın küllî hükmünün) yerine getirilmesi için, Hakk'ın kudret elinde bir âletsin. Ben Hakk'ın kullandığı bir âlete karşı nasıl kusur bulabilir ve itiraz edebilirim." "Dak" itiraz anlamındadır. Beyit: Hak kulundan intikamını yine kuluyla alır. İlm-i ledünnü (Allah katından gelen gizli ilmi) bilmeyen, onu kul yaptı sanır. Her işin fâili O'dur, kul eliyle işlenir. Karada veya denizde O'nsuz bir çöpün bile hareket ettiğini sanma.

"Ey İbn Mülcem, sen kazâ-yı mübrem-i ilâhînin infâzı için, Hakk'ın yed-i kudretinde bir âletsin. Ben Hakk'ın kullandığı bir âlete karşı nasıl ta'n ve i'tirâz edebilirim." "Dak" i'tirâz ma'nâsınadır. Beyit: Hak kulundan intikamın yine abdiyle alır Bilmeyen ilm-i ledünnü anı abd etti sanır Her işin fâili O'ldur, abd elinden işlenir Berr ü yâ bahr içre O'nsuz sanma bir çöp debrenir

3896. O dedi: Böyle olunca o kısâs ne içindir? Buyurdu: Hem Hak'dandır; o sırr-ı hafîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3896. O dedi: Böyle olunca o kısas ne içindir? Buyurdu: Hem Hak'tandır; o gizli bir sırdır.

İbn Mülcem dedi: "Mademki öldürme fiili ilahi bir kesin kaderdir ve gerçek fail Hak'tır; kul ancak ilahi kaderin yerine getirilmesi için bir araçtır; şu halde niçin kul, bu fiilinin cezası olmak üzere kısas olarak öldürülür?" Hz. Ali (k.v.) buyurdular ki: Kısas dahi Hak'kın aracı olan kul tarafından icra olunmakla o da Hak'tandır. Fakat Hak'kın bu şekilde, kendi fiiline itirazında gizli bir sır vardır."

İbn Mülcem dedi: “Mâdemki fiil-i katl bir kazâ-yı mübrem-i ilâhîdir ve fa-il-i hakîkî Hak'dır; abd ancak kazâ-yı ilâhînin infâzı için bir âlettir; şu halde niçin abd, bu fiilinin cezâsı olmak üzere kısâsen katl olunur?" Hz. Ali (k.v.) buyurdular ki: Kısâs dahi Hakk'ın âleti olan abd tarafından icra olunmakla o da Hak'dandır. Fakat Hakk'ın bu vech ile, kendi fiiline i'tirâzında gizli bir sır vardır."

3897. Eğer o kendi fiiline i'tiraz ederse, kendi i'tirazından bahçeler bitirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3897. Eğer o kendi fiiline itiraz ederse, kendi itirazından bahçeler bitirir.

Bilinmeli ki, yukarıda gerektiğince açıklandığı üzere, âlem ilahi isimlerin mazharıdır (tecelli yeridir); ve hakikatte varlık ancak Hakk'ındır. Bu izafî varlıklar âlemi, ancak isimlerin hükümlerinin ve eserlerinin zuhuruna (ortaya çıkmasına) mahsus bir tecelli yerinden ibaret olup, fiiller mertebesidir. Ve Hak bazı fiillerinden razıdır ve bazı fiillerinden de razı değildir. Nitekim ayet-i kerimede وَ لا يَرْضَى العباده الكفر (Zümer, 39/7) yani “Yüce Allah, kullarının küfrüne razı değildir" buyrulur. Ve küfür, Mudill (saptıran) isminin gereği olup, diğer isimlerin eserleri ve hükümleri gibi, bu âlemde zuhur etmesi zâtî gerekliliktir; bu sebeple zâtî gerekliliğin terk edilmesi söz konusu olmaz. Çünkü zuhuru, meşiyyetî (iradeye bağlı) değildir. Örneğin insanın öksürme, aksırma ve gülme ve ağlama gibi, birtakım halleri vardır. Bunlar insan razı olmadığı halde insan nefsinden, iradesiz zuhur eder. Ayet-i kerimenin delaletiyle anlaşıldığı üzere, ilahi hallerin zuhuru da ilahi ilimde böylece iradesiz meydana gelir. İşte bu zuhur, kader sırrı olup akıllardan gizlidir; ve Hakk'ın zuhuruna razı olmadığı fiile razı olduğu fiil ile, oluş ve bozuluş âleminde, şer'î hüküm ile meydana gelen itirazının sırrı budur. Şimdi Hakk'ın bu şekilde kendi fiiline itirazı hikmetine dayandığından, bu itirazdan bahçeler bitirir; yani cemalî tecelliler (güzellik tecellileri) zuhur eder. Nitekim ayet-i kerimede وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاتٌ يَا أُولى الألباب (Bakara, 2/179) yani “Ey akıl sahipleri, sizin için kısasta hayat vardır" buyrulur. Ve kısas, kahrî ve celalî tecelli (kahredici ve celalli tecelli); ve hayat ise, lütfî ve cemalî tecellidir (lütuf ve güzellik tecellisidir).

Ma'lum olsun ki, yukarıda îcâb ettikçe îzâh olunduğu üzere, âlem esmâ-i ilâhiyyenin mazharıdır; ve hakikatde vücûd ancak Hakk'ındır. Bu vücûdât-ı izâfiyye âlemi, ancak ahkâm ve âsâr-ı esmânın zuhûruna mahsûs bir meclâ-dan ibaret olup, mertebe-i ef'âldir. Ve Hak ba'zı efâlinden râzıdır ve ba'zı efâlinden de râzı değildir. Nitekim âyet-i kerimede وَ لا يَرْضَى العباده الكفر )Zümer, 39/7) ya'nî “Allah Teâlâ, ibâdının küfrüne râzı değildir" buyrulur. Ve küfür, ism-i Mudill'in îcâbı olup, sâir esmânın âsâr ve ahkâmı gibi, bu âlemde zâhir olmak muktezâ-yı zâtîdir; binâenaleyh iktizâ-yı zâtînin terki vârid olmaz. Zî-râ zuhûru, meşiyyetî değildir. Meselâ insanın öksürme, aksırma ve gülme ve ağlama gibi, birtakım şuûnâtı vardır. Bunlar insan râzı olmadığı halde nefs-i insânîden, irâdesiz zuhûr eder. Âyet-i kerîmenin delâletiyle anlaşıldığı üzere, şuûnât-ı ilâhiyyenin zuhûru da ilm-i ilâhîde böylece irâdesiz vâki' olur. İşte bu zuhûr, sırr-ı kader olup akıllardan gizlidir; ve Hakk'ın zuhûruna râzı ol-madığı fiile râzı olduğu fiil ile, âlem-i kevnde, hükm-i şer' ile vâki' olan i'ti-râzının sırrı budur. İmdi Hakk'ın bu vech ile kendi fiiline i'tirâzı hikmetine müstenid olduğundan, bu i'tirazdan bahçeler bitirir; ya'nî tecelliyât-ı cemâliyye zâhir olur. Nitekim âyet-i kerîmede وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاتٌ يَا أُولى الألباب (Bakara, 2/179) ya'nî “Ey akıl sahipleri, sizin için kısâsda hayât vardır" buyrulur. ve kısâs, tecellî-i kahrî ve celâlî; ve hayât ise, tecellî-i lutfî ve cemâlîdir.

3898. Kendi fiiline i'tiraz O'na erişir; zîrâ ki O, kahırda ve lutufda ahaddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3898. Kendi fiiline itiraz O'na ulaşır; çünkü O, kahırda ve lütufta tektir.

Hakk'ın kendi fiiline itiraz etmesi, yine kendisine yakışır; çünkü varlıkta tekliği sebebiyle, kahırda ve lütufta eşsizdir.

Hakk'ın kendi fiiline i'tirâz etmesi, yine kendine lâyık olur; zîrâ vücûdda ferdâniyyeti hasebiyle, kahırda ve lutufda yektâdır.

3899. Bu havādis şehrinde emîr O'dur; memleketlerde tedbirin mâliki O'dur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3899. Bu olaylar şehrinde emir O'dur; memleketlerde tedbirin sahibi O'dur.

Olaylardan ibaret olan bu izafî varlıklar âleminde tek hâkim O'dur. Nasıl ki Kur'an-ı Kerîm'de "Şüphesiz Allah dilediği şeyi yapar" (Mâide, 5/1) ve "Şüphesiz Allah irade ettiği şeye hükmeder" (Hac, 22/18) buyrulur. Ve kendi varlığının fiiller mertebesi olan mülk âleminde bütün tedbirlerin sahibi O'dur. Nasıl ki ayet-i kerîmede "İşleri tedbir eder" (Yûnus, 10/3,3, Ra'd, 12/2, Secde, 32/5) buyurur.

Hâdis olan bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde yegâne hâkim O'dur. Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ (Mâide, 5/1) ve إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ (Hac, 22/18) ya'nî "Dilediği şeyi yapar" ve "İrâde ettiği şeye hükmeder" buyrulur. Ve kendi vücûdunun mertebe-i efâli olan âlem-i mülkde bilcümle tedbirlerin mâliki O'dur. Nitekim âyet-i kerîmede يُدَبِّرُ الْأَمْرَ (Yûnus, 10/3,3, Ra'd, 12/2, Secde, 32/5) ya'nî "Emirleri tedbîr eder" buyurur.

3900. Eğer kendi âletini kırarsa, O, kırık olmuşu iyi yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3900. Eğer kendi âletini kırarsa, O, kırık olanı iyi yapar.

Örneğin, baharda ağaçların göze hoş görünen çiçeklerini bozup döker; fakat onlardan daha hoş ve lezzetli olan takım takım meyveler çıkarır. Bu sebeple, kendi tecelli âleti olan taayyünâtı (belirginleşmeleri), kahrî (kahredici) tecellisi ile kırar ve bozarsa, lütuf tecellisi ile daha iyilerini ortaya çıkarır.

Meselâ baharda ağaçların nazarlara hoş görünen çiçeklerini bozup döker; fakat onlardan daha hoş ve lezîz olan takım takım meyveler çıkarır. Binâenaleyh kendi âlet-i tecellîsi olan taayyünâtı, tecellî-i kahrîsi ile kırar ve bozarsa, tecellî-i lutfisi ile daha iyilerini ızhâr eder.

3901. Ey büyük, "Bir âyeti bozarız; yahud onu unuttururuz"un remzini, akabinde iyisini getiririz bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3901. Ey büyük, "Bir ayeti bozarız; yahut onu unuttururuz"un işaretini, ardından daha iyisini getiririz diye bil!

Bu şerefli beyit, Bakara Suresi'nde geçen مَا نَنْسَخْ مِنْ آيَةٍ أَوْ نُنسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَا أَوْ مِثْلِهَا (Bakara, 2/106) yani "Biz belirlenmiş varlıklar âleminden birini bozarız; veya onu unuttururuz; ondan daha hayırlısını, yahut onun benzerini getiririz" ayet-i kerimesinin içeriğidir. Yani "Ey âlemde diğer yaratılmışlar üzerine üstün ve şerefli kılınmış olan insan, Hakk'ın kendi fiiline itirazının ve birbirine zıt olan tecellilerinin sırrını bu ayet-i kerimeden anla ve bil ki, bu görünen âlem, sıfatlara ve isimlere ait tecellilerin aynasıdır. Latîf ve Kahhâr isimlerinin eserleri ve hükümleri, her bölünmez anda art arda bu aynada görünmelidir. Buna göre, kahredici tecellileriyle kış mevsiminde ağaçlar çalı kümesi hâline gelir; baharda lütufkâr tecellisiyle, giden yaprakların ve yeşilliklerin benzerini çıkarır; ve latif çiçekleri bozar, onlardan daha hayırlısı olan meyveleri ortaya çıkarır. Ve aynı şekilde kahredici tecellisiyle, insanın dünyevi hayatını ölüm ile bozar, lütufkâr tecellisiyle daha geniş olan berzah hayatına çıkarır. Böylece sonsuz misaller vardır."

Bu beyt-i şerîf, sûre-i Bakara'da vâki مَا نَنْسَخْ مِنْ آيَةٍ أَوْ نُنسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَا أَوْ مِثْلِهَا (Bakara, 2/106) ya'nî "Biz taayyünât âleminden birini bozarız; veyahud onu unutdururuz; ondan hayırlısını, yâhud onun mislini getiririz" âyet-i kerîmesinin mazmûnudur. Ya'nî "Ey âlemde mahlûk-ı sâire üzerine mufazzal ve mükerrem kılınmış olan insan, Hakk'ın kendi fiiline i'tirâzının ve yekdiğeri- ne zid olan tecelliyâtının sırrını bu âyet-i kerîmeden anla ve bil ki, bu âlem-i şehadet, tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyenin âyînesidir. Latîf ve Kähir isimlerinin âsâr ve ahkâmı her ân-ı gayr-i münkasimde müteâkıben bu âyînede görünmek lazımdır. Binâenaleyh tecelliyât-ı kahriyyesi ile kış mevsiminde ağaçlar çalı kümesi hâline gelir; baharda tecellî-i lutfisi ile, giden yaprakların ve yeşilliklerin mislini çıkarır; ve latîf çiçekleri bozar, onlardan daha hayırlısı olan meyveleri ızhâr eder. Ve kezâ tecellî-i kahrîsi ile, insanın hayât-ı dünyeviyyesini ölüm ile bozar, tecellî-i lutfîsi ile daha geniş olan hayât-ı berzahiyyeye çıkarır. Böylece nâmütenâhî misâller vardır."

3902. Her şerîati ki Hak mensûh kıldı, O, otu götürdü ve gülü bedel getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3902. Allah hangi şeriatı yürürlükten kaldırdıysa, O, otu götürdü ve yerine gül getirdi.

Yüce Allah bir peygamberin şeriatını, ondan sonra gelen bir peygamberin şeriatı ile bozduğu zaman, bu durum otu giderip, yerine gül getirmek gibi oldu. Yani o şeriattan daha yüksek bir şeriat getirdi. Çünkü şeriatın yürürlükten kaldırılması, ümmetlerin yatkınlıklarına bağlıdır. Ümmetlerin yatkınlıkları geliştikçe, onların yatkınlıklarına uygun şeriatlarla terbiye edilmeleri gerekir. Buna göre, ilerlemiş olan yatkınlık, kendisinden daha aşağı seviyede olan yatkınlığa göre güldür; ve kendisinden daha aşağı seviyede olan yatkınlık ot mesabesindedir. Örneğin, İsa şeriatında tam bir tevazu vardır; bir yanağına tokat vurulsa, diğer yanağını çevirmekle emrolunmuştur. Ve aynı şekilde, ilahi yakınlık için ruhbanlık vardır; bu sebeple evlenmezler. Halbuki Muhammed şeriatı, insanların gelişen yatkınlıklarına göre gelmiş olduğundan, tecavüze karşı karşılık vermeyi caiz görmüştür; ve evlenmek, ilahi yakınlığa engel değildir. Bugün İsevi olduklarını iddia eden insanlar, İsa şeriatı ile amel etmeye asla tahammül edemezler; aksine muamelelerinde İsa şeriatını terk edip Muhammed şeriatı dairesine gelirler; bir taraftan da Muhammed şeriatını inkâr ve küçümserler. Buna göre kendileri bu yatkınlıklarının farkında değildirler. Bu hususta Şeyh-i Ekber hazretlerinin Et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâhi Memleketi'l-İnsâniyye adlı yüce eserine, fakir tarafından yazılan şerhte yeterli açıklamalar vardır, burada zikri uzun olur.

Hak Teâlâ bir peygamberin şerîatini, ondan sonra gelen bir peygamberin şerîati ile bozduğu vakit, otu giderip, yerine gül getirmek kabílinden oldu. Ya'nî o şerîatden daha yüksek bir şerîat getirdi. Zîrâ nesh-i şerîat, ümmetlerin isti'dâdlarına tabi'dir. Ümmetlerin isti'dâdları tekemmül ettikçe, onların isti'dâdlarına, münasib şerâyi' ile terbiyeleri iktizâ eder. Binâenaleyh müterakkî olan isti'dâd, onun mâdûnu olan isti'dâda nazaran güldür; ve onun mâdûnu ot mesâbesindedir. Meselâ şerîat-ı Îseviyye'de kemâl-i tevâzu' vardır, bir yanağına tokat vurulsa, dîğer yanağını çevirmekle emr olunmuştur. Ve kezâ, kurb-i ilâhî için rûhbâniyyet vardır; binâenaleyh teehhül etmezler. Halbuki şerîat-ı Muhammediyye, insanların tekemmül eden isti'dâdlarına göre gelmiş olduğundan, tecavüze karşı mukābeleyi câiz görmüştür; ve teehhül, kurb-i ilâhîye mâni' değildir. Bugün Îsevî olduklarını iddia eden insanlar, şerîat-ı Îseviyye ile amele aslâ tahammül edemezler; belki muâmelelerinde şerîat-ı Îseviyyeyi terk edip şerîat-ı muhammediyye dâiresine gelirler; bir tarafdan da şerîat-ı muhammediyyeyi inkâr ve istihfâf ederler. Binâenaleyh kendileri bu isti'dâdlarının farkında değildirler. Bu husûsda Şeyh-i Ekber hazretlerinin Et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâhi Memleketi'l-İnsâniyye nâmındaki eser-i âlîlerine, fakîr tarafından yazılan şerhde îzâhât-ı kâfiye vardır, burada zikri uzun olur.

3903. Gece, gündüzün şuğlünü mensûh kılar; akıl parlatıcı olan cemâdlığı gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3903. Gece, gündüzün meşguliyetini ortadan kaldırır; aklı parlatan cansızlığı gör!

Gece vakti, insan bedeninin gündüzdeki meşguliyetlerini durdurur; ve insan bedeni uyku sebebiyle akılsız ve idraksiz, cansızlık mertebesinde kalır. Bu uyku hâli öyle bir cansızlık hâlidir ki, beden dinlenir ve beyin kuvvetlenir ve aklın parlaklığı artar.

Gece vakti, cism-i beşerin gündüzde olan meşgalelerini ta'til eder; ve cism-i beşer uyku sebebi ile bî-akıl ve idrâk cemâd mertebesinde kalır. Bu uyku hâli öyle bir cemâdlık hâlidir ki, cisim istirahat eder ve dimâğ kuvvetlenir ve aklın parlaklığı ziyâde olur.

3904. Tekrar gece gündüzün nurundan mensûh oldu; nihâyet cemâdlık o ateş parlatıcıdan yandı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3904. Tekrar gece gündüzün nurundan neshedildi; sonunda cansızlık o ateşi parlatan şeyden yandı.

Yine gecenin karanlığı, gündüzün nurundan bozuldu; ve sonunda insan bedeninin o cansızlık ve uyku hali, o ısı veren güneşin aydınlığından ortadan kalktı.

Yine gecenin zulmeti, gündüzün nûrundan bozuldu; ve nihâyet cism-i beşerin o cemâdlık ve uyku hâli, o harâret verici olan güneşin aydınlığından zâil oldu.

3905. Gerçi o, uyku ve sebât zulmet geldi; âb-ı hayat zulmet içinde değil midir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3905. Gerçi o, uyku ve sebat karanlığı geldi; âb-ı hayat (ebedî hayat suyu) karanlık içinde değil midir?

Gerçekte uyku ve hayvansal kuvvetlerin (bedensel güçlerin) atıl bir hâlde kalarak dinlenmesi görünüşte bir karanlık hâlinde belirir; fakat âb-ı hayatın karanlık ikliminde bulunması kıssası meşhurdur. Bu kıssa, İskender-i Zü'l-Karneyn'in âb-ı hayata ulaşmak için, daima karanlık içinde bulunan iklime sefer etmesidir. Bu kıssa aslında bir sembolden ibarettir. Çünkü âb-ı hayattan kastedilen, Hakk'ın hakiki varlığıdır; karanlıktan kastedilen ise, kesif taayyünler (yoğunlaşmış belirlemeler) âlemidir ki, bu hakiki varlık bu âlemde gizli ve örtülüdür.

Vâkıâ uyku ve kuvâ-yı hayvâniyyenin muattal bir hâlde kalarak istirahatı sûretâ bir zulmet hâlinde görünür; fakat âb-ı hayatın zulmet iklîminde bulunması kıssası meşhûrdur. Bu kıssa, İskender-i Zü'l-Karneyn'in âb-ı hayâta vâsıl olmak için, dâimâ karanlık içinde bulunan iklîme sefer etmesidir. Bu kıssa hadd-i zâtında bir remizden ibârettir. Zîrâ âb-ı hayattan murâd, vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır; zulmetden murâd, taayyünât-ı kesîfe âlemidir ki, bu vücûd-ı hakîkî bu âlemde mahfî ve müstetirdir.

3906. O zulmet içinde akıllar taze olmadı mı; bir sekte sermaye-i sada olmadı mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3906. O karanlık içinde akıllar tazelenmedi mi; bir sekte sesin sermayesi olmadı mı?

"Sekte", müzik eserlerinde, şarkıcıların nefes almak için, ritmin devamıyla birlikte sustukları yerdir ki, buna "ritmin konuşması" da derler. Yani görünüşte karanlık görünen uyku içinde beyinler dinlenip akıllar kuvvet bulmadı mı ve tazelenmedi mi? Ve sekte, şarkıcıların seslerinin kuvvet sermayesi olmadı mı? Nasıl ki uyku hakkında Yüce Allah buyurur: وَ جَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًاً (Nebe', 789) Yani "Biz sizin uykunuzu istirahat yaptık."

“Sekte” âsâr-ı mûsikıyyede, hânendelerin nefes almak için, darbın devamı ile beraber sustukları mahaldir ki, buna “nutk-ı darb” dahi derler. Ya'nî sûretâ zulmet görünen uyku içinde dimâğlar dinlenip akıllar kuvvet bulmadı mı ve tâzelenmedi mi? Ve sekte, hânendelerin seslerinin sermâye-i kuvveti olmadı mı? Nitekim uyku hakkında Hak Teâlâ buyurur : وَ جَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًاً (Nebe', 789) Ya'nî “Biz sizin uykunuzu istirahat yaptık.”

3907. Zîra zıdlardan zıdlar zahir olur; süveyda da rûşenâlık yarattı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3907. Çünkü zıtlardan zıtlar ortaya çıkar; süveyda da aydınlık yarattı.

"Eşyâ zıtlarıyla ortaya çıkar" şeklindeki meşhur söz gereğince, zıtlar zıtlardan ortaya çıkar. "Süveyda"dan maksat, ya gözün karası veya kalpte Hakk'ın tecellilerinin ilişkili olduğu siyah noktadır. Her ikisine de aydınlığın ilişkisi vardır. Çünkü gözbebeği görüneni ve kalbin siyah noktası görünmeyeni görür; kalb gözü dedikleri budur.

الاشياء تنكشف باضدادها [Eşyâ zıdlarıyla münkeşif olur] kavl-i meşhûru mûcibince, zıdlar zıdlardan zâhir olur. “Süveydâ”dan murâd, ya gözün karası, ve- yâ kalbde tecelliyât-ı Hakk'ın taalluk ettiği nokta-i siyahdır. Her ikisine de aydınlığın taalluku verdır. Zîrâ gözbebeği zâhiri ve kalbin nokta-i siyahı bâtını görür; kalb gözü dedikleri budur.

3908. Peygamberin cengi sulhün medârı oldu; bu âhir zamanın sulhü, o cenk-ten oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3908. Peygamberin savaşı barışın sebebi oldu; bu ahir zamanın barışı, o savaştan meydana geldi.

Bu şerefli beyit, "Cihad, kıyamete kadar geçerlidir" anlamındaki "الجهاد ماض الى يوم القيامة" hadis-i şerifine aykırı değildir. Cenab-ı Pir'in (Mevlana'nın) yüce maksatları, insanlığın vahşetini ortadan kaldırmak için Hz. Peygamber'in yaptığı savaşın verimli olduğu ve o vahşeti kaldırdığıdır. Nasıl ki bu ahir zamandaki medeniyet o savaştan meydana geldi demek olur. Gerçekten de insanlar, Peygamberlik döneminde sürekli savaş ve şakavet (kötülük) içindeydiler; ve savaşları da tam bir vahşet üzereydi. Galipler, mağlup olanların gözlerini oyarlar ve ellerini ve ayaklarını keserlerdi. İslam tarihini insaf dairesinde inceleyenler, Hz. Peygamber'in gazalarda düşmanlara nasıl muamele ettiğini görüp, bu sürekli vahşete nasıl engel olduğunu anlarlar. Sonunda insanlar, devletler hukuku kitaplarına "savaş hukuku" adıyla bir bölüm de ekleyerek, medeniyetin gerekliliklerini dikkate aldılar; ve insanlar artık son zamanlarda sürekli savaş içinde yaşamaktan vazgeçtiler ve mümkün olduğunca savaştan kaçınmaya gayret ediyorlar. Bu durum, dünyanın her yerine yayılmış olan Muhammedî feyizlerdir; bunu ancak, insafla dikkat eden gözler görürler.

Bu beyt-i şerif الجهاد ماض الى يوم القيامة ya'ni “Cihad, kıyâmete kadar cârîdir” hadîs-i şerîfine muhâlif değildir. Cenâb-ı Pîr'in murâd-ı âlíleri, vahşet-i beşeriyyeyi kaldırmak için Hz. Peygamber'in yaptığı cenk müsmir oldu ve o vahşeti kaldırdı. Nitekim bu âhir zamândaki medeniyyet o cenkden oldu demek olur. Filhakîka insanlar zamân-ı Risâlet-penâhîde harb ve şekāvet-i dâimî içinde idiler; ve harbleri de kemâl-i vahşet üzere idi. Gâlibler, mağlûbların gözlerini oyarlar ve ellerini ve ayaklarını keserler idi. Târîh-i İslâm'ı insâf dâiresinde mütâlaa edenler Hz. Peygamber'in gazalarda düşmanlara nasıl muâmele buyurduklarını görüp, bu vahşet-i dâimeye nasıl mâni' olduklarını anlarlar. Nihâyet insanlar hukūk-ı düvel kitablarına "hukūk-ı harb" nâmıyla bir bahis de ilave ederek, medeniyyetin îcâbâtını nazar-ı i'tibâra aldılar; ve insanlar artık son zamanlarda harb-i dâimî içinde yaşamaktan vazgeçtiler ve mehmâ-emken harbden de tevakkîye gayret ediyorlar. Bu hâl, aktâr-ı âleme münteşir olan füyûzât-ı Muhammediyye'dir; bunu ancak, insâf ile dikkat eden gözler görürler.

3909. O gönül alıcı, ehl-i cihanın başı emân bulmak için, yüz binlerce baş kesti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3909. O gönül alıcı, dünya ehlinin başı emân bulmak için, yüz binlerce baş kesti.

O gönül alıcı olan Resûl-i Ekrem Efendimiz (Peygamberimiz), sürekli savaş ve kötülüğü ortadan kaldırıp, dünya ehlinin emniyet ve huzura kavuşması için birçok gazve yaptı ve kötülüklerinde ısrar edenlerin varlıklarını ortadan kaldırdı. Bu şekilde kahredici tecelliyi (Allah'ın kudret ve azametinin tecellisi), lütuf tecellisi (Allah'ın merhamet ve ihsanının tecellisi) takip etti.

O gönül alıcı olan Resûl-i Ekrem Efendimiz, harb ve şekāvet-i dâimîyi kaldırıp, cihân ehli emniyyet ve âsâyişe nâil olmak için, birçok gazâlar yaptı ve şekāvetlerinde musırr olanların vücûdlarını kaldırdı ve bu sûretle tecellî-i kahrîyi, tecellî-i lutfi ta'kîb etti.

3910. Hurma ağacı kāmetler ve meyveler bulmak için, bahçıvan o sebebden [3868] muzır olan dalları keser.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3910. Hurma ağacı boylar ve meyveler bulmak için, bahçıvan o sebeple zararlı olan dalları keser.

Ağaçlar kuvvet bulup meyveleri iyi olmak için bazı lüzumsuz dalların kesilmesi, ziraat ilminin gereğindendir; bu sebeple zararlı olan insanların varlıkları da, bu zararlı ağaçların dallarına benzer; bunların varlığı ortadan kaldırılmadıkça insan toplulukları için rahat yoktur.

Ağaçlar kuvvet bulup meyveleri iyi olmak için ba'zı lüzûmsuz dalların kesilmesi, fenn-i zirâat îcâbındandır; binâenaleyh muzır olan insanların vücûd- ları da, bu muzır olan ağaçların dallarına benzer; bunların vücûdu izâle edil-medikçe cem'iyyât-ı beşeriyye için râhat yoktur.

3911. Bağ ve meyve ona hurremlik göstermek için, âlim olan kimse bağdan o otları koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3911. Bağ ve meyve ona tazelik göstermek için, âlim olan kimse bağdan o otları koparır.

Ziraat fennini (tarım bilimini) bilen bahçıvan, bağ kendisine taze görünmek için, bağdan yabani otları yolup atar. Bu da kahrın (zorluğun) içinde lütuf (iyilik) olduğuna dair başka bir örnektir.

Fenn-i zirâata vakıf olan bahçıvan, bağ kendisine tarâvetli görünmek için, bağdan yabânî otları yolup atar. Bu da kahrın zımnında lutuf olduğuna dîğer bir misâldir.

3912. Dost ağrıdan ve marazdan kurtulmak için, o tabib fenâ dişi koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3912. Dost, ağrıdan ve hastalıktan kurtulmak için, o tabip kötü dişi koparır.

Bu da kahrî tecellînin (Allah'ın kahredici tecellisi) bir gerekliliğe ve hikmete dayalı olup onun içinde lütuf bulunduğuna dair başka bir örnektir.

Bu da tecellî-i kahrînin bir lüzûm ve hikmete müstenid olup onun zımnında lutuf bulunduğuna diğer bir misâldir.

3913. İmdi ziyadeler, noksanların içindedir; muhakkak şehîdler için hayat fe-nâdadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3913. Şimdi fazlalıklar, eksikliklerin içindedir; muhakkak şehitler için hayat yok oluştadır.

Örneğin, insan fertlerinden birinin, şeriat hükmü üzerine kısas olarak öldürülmesi veya kâfirlerle olan savaşta öldürülmesi, görünen biçimde bir eksikliktir; fakat kısasta eşkıyanın korkutulması ve bunun sonucunda insan topluluğunun güvenliğinin sağlanması, o eksikliğin içinde bir fazlalıktır. Ve aynı şekilde kâfirlerle olan savaşta biri dünyevî, diğeri uhrevî iki fayda vardır. Dünyevî fayda, şehitlerin canlarını feda etmeleriyle din düşmanlarının tasallutlarının defedilmesi; ve uhrevî fayda da şehit ruhlarının, berzah âleminde hiçbir kayıt ile sınırlanmaksızın, özgürce bir hayat elde etmesidir. Bu da eksikliğin içinde bir fazlalıktır; bu sebeple her bir kahredici tecellî (ilahi tecelli) sonucunda daha fazla bir lütuf tecellîsi meydana gelir.

Meselâ efrâd-ı beşerden birinin, hükm-i şerî üzerine kısâsan katli veyâ küffâr ile olan harbde katl olunması, sûret-i zâhirede bir noksandır; fakat kısâsda terhîb-i eşkıyâ ve binnetîce cem'iyyet-i beşeriyyenin te'mîn-i selâmeti, o noksan içinde ziyâdeliktir. Ve kezâ küffâr ile olan harbde biri dünyevî, dîğeri uhrevî iki fâide vardır. Dünyevî fâide, şehîdlerin fedâ-yı nefisleriyle a'dâ-yı dînin tasallutlarının def'i; ve uhrevî fâide de ervâh-ı şühedânın, âlem-i berzâhda hiçbir kayıd ile mukayyed olmaksızın, hayât-ı ahrârâne ihrâz etmesidir. Bu da noksân içinde ziyâdeliktir; binâenaleyh her bir tecellî-i kahrî netîcesinde daha ziyâde bir tecellî-i lutfi hâsıl olur.

3914. Vaktāki rızık yiyici olan boğaz kesilmiş oldu, "Yürzekūne ferihîn" boğazdan kolayca geçer oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3914. Rızık yiyen boğaz kesildiğinde, "Yürzekūne ferihîn" (sevinç içinde rızıklanırlar) boğazdan kolayca geçer oldu.

Bu şerefli beyitte, Âl-i İmrân Suresi'nde yer alan وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتاً بل أحياء عند ربهم يرزقون فَرحِينَ بِمَا آتَيهم الله من فضله (Âl-i İmrân, 3/169,170) yani "Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın; aksine diridirler; Rableri katında, Yüce Allah'ın lütfundan verdiği şeye sevinerek rızıklanırlar" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Âl-i İmrân'da olan وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتاً بل أحياء عند ربهم يرزقون فَرحِينَ بِمَا آتَيهم الله من فضله (Âl-i İmrân, 3/169,170) ya'nî “Allah yolunda katl olunanları ölülerdir zannetmeyiniz; belki diridirler; Rabbleri in- dinde, Allah Teâlâ'nın fazlından verdiği şeye sevinerek rızıklanırlar" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

3915. Vaktaki hayvanın boğazı adl ile kesilmiş oldu, insanın boğazı muhkem oldu ve fazl artırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3915. Hayvanın boğazı adaletle kesildiği zaman, insanın boğazı sağlamlaştı ve faziletini artırdı.

Eti yenmesi helal olan hayvanın boğazı kesildiği zaman, onun eti insanın boğazına girip vücudunda kuvvet oluşturdu; ve hayvanlık mertebesinden insanlık mertebesine yükselerek faziletini ve şerefini artırdı. Bu ise hayvanlıktaki noksanlıktan, insanlıktaki fazlalığa sebep oldu.

Eti yenmesi meşrû' olan hayvanın boğazı kesildiği vakit, onun eti insanın boğazına dâhil olup vücudunda kuvvet peydâ etti; ve hayvâniyyet mertebesinden insanlık mertebesine terakkî edip fazlını ve şerefini artırdı. Bu ise hayvanlıktaki noksandan, insanlıktaki ziyâdeliğe sebeb oldu.

3916. Vaktaki insanın boğazı kesilir, âgâh ol gör, acaba ne doğar? Onun kıyasını bunun üzerine et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3916. İnsanın boğazı kesildiğinde, uyanık ol da gör, acaba ne doğar? Onun kıyasını bunun üzerine yap!

Hayvan kesilip insana gıda olduğunda, insanlık mertebesine yükselip şeref buluyor. İnsan şehitlik mertebesine ulaştığında, acaba onun boğazının kesilmesinden nasıl bir şeref meydana geleceğini bunun üzerine kıyas et!

Hayvan kesilip insana gıdâ olunca, mertebe-i insâniyyete terakkî edip şeref buluyor. Ya insan mertebe-i şehadete nâil olunca, acabâ onun boğazının kesilmesinden nasıl bir şerâfet hâsıl olacağını bunun üzerine kıyâs et!

3917. Üçüncü boğaz doğar ve onun tîmârı, Hakk'ın şerbeti ve O'nun nûrları olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3917. Üçüncü boğaz doğar ve onun bakımı, Hakk'ın şerbeti ve O'nun nurları olur.

"Üçüncü boğaz"dan kastedilen, meleki olan boğazdır. Çünkü insanın ölümünden meleki ruh ortaya çıkar. Nasıl ki Mesnevî-i Şerîf'in üçüncü cildinde 3889 numaralı beyitte حملهء دیگر بمیرم از بشر تا برآرم از ملائک پا و سر yani "Diğer bir hamlede beşer mertebesinden ölürüm; nihayet melekler arasından ayak ve baş çıkarırım" buyrulur. Buna göre birinci yaratılış hayvaniyet, ikinci yaratılış insaniyet, üçüncü yaratılış ise melekiyet mertebeleri demek olur. Ve o boğazın bakımı ve gıdası Hakk'ın şerbeti ve O'nun nurları olur.

“Üçüncü boğaz”dan murâd, melekî olan boğazdır. Zîrâ insanın mevtinden rûh-ı melekî peyda olur. Nitekim üçüncü cild Mesnevî-i Şerîf’de 3889 numaralı beyitte حملهء دیگر بمیرم از بشر تا برآرم از ملائک پا و سر ya'nî “Diğer bir hamlede beşer mertebesinden ölürüm; nihâyet melâike arasından ayak ve baş çıkarırım” buyrulur. Binâenaleyh halk-ı evvel hayvâniyyet, halk-ı sânî insâniyyet, halk-ı sâlis melekiyyet mertebeleri demek olur. Ve o boğazın tîmârı ve gıdâsı Hakk'ın şerbeti ve O'nun nûrları olur.

3918. Kesilmiş boğaz şerbeti içer; fakat "la"dan kurtulmuş "belî"de ölmüş olan boğaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3918. Kesilmiş boğaz şerbeti içer; fakat "la"dan kurtulmuş "belî"de ölmüş olan boğaz.

Yani, her boğazı kesilmiş olan bu şerbeti içemez. Bunu yalnız Hakk'ı inkâr etmekten kurtulmuş ve Hakk'ı ikrâr etmekte fânî (yok olmuş) ve müstağrak (tamamen batmış) olmuş olan boğaz içebilir.

Ya'nî, her boğazı kesilmiş olan bu şerbeti içemez. Bunu yalnız inkâr-ı Hak'dan kurtulmuş ve ikrâr-ı Hak'da fânî ve müstağrak olmuş olan boğaz içebilir.

3919. Yeter, ey parmak uçları kısa olan aşağı himmetli kimse! Ne vakte kadar canının hayatı ekmek ile olacaktır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3919. Yeter, ey parmak uçları kısa olan aşağı himmetli kimse! Ne vakte kadar canının hayatı ekmek ile olacaktır?

"Parmak uçları kısa olmak" acizlikten kinayedir. Yani o nefsanî arzularına karşı aciz kalıp, bütün himmeti aşağı âleme ait olmuş olan kimse, ne zamana kadar canının hayatı ve kalıcılığı, zahirî gıda ile olacağı hayalinde kalacaksın?

"Parmak uçları kısa olmak" aczden kinâyedir. Ya'nî o müşteheyât-ı nefsâniyyesine karşı âciz kalıp, bütün himmeti âlem-i süflîye taalluk etmiş olan kimse, ne vakte kadar canının hayâtı ve bakāsı, gıdâ-yı sûrî ile olacağı hayâlinde kalacaksın?

3920. Ondan dolayı söğüt gibi bir meyven yoktur; zîrâ yüzünün suyunu beyaz [3878] ekmek için giderdin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3920. Ondan dolayı söğüt gibi bir meyven yoktur; çünkü yüzünün suyunu beyaz ekmek için harcadın.

Canının bekasının gıda sebebiyle olduğu kanaatinden dolayı, mana âleminde söğüt ağacı gibi bir meyve veremedin; çünkü bu hayalinin sevk etmesiyle beyaz ekmek elde etmek için zilleti seçtin.

Bakā-yı cânının gıdâ sebebiyle olduğu kanâatından dolayı, âlem-i ma'nâda söğüt ağacı gibi bir meyve veremedin; zîrâ bu hayâlinin sevkı ile beyaz ekmek elde etmek için zilleti ihtiyâr ettin.

3921. Eğer his canı bu ekmekten sabır tutmazsa, kimyayı al ve sen bakırı altın yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3921. Eğer his canı bu ekmekten sabır tutmazsa, kimyayı al ve sen bakırı altın yap!

"His canı"ndan kasıt, hayvani ruhtur; "kimya"dan kasıt, kâmil mürşittir (manevi rehber). "Bakır"dan kasıt, nefse ait sıfatlardır. Yani eğer senin hayvani ruhunun bu zahiri gıdaya karşı sabrı ve dayanıklılığı yok ise, kâmil bir mürşidin terbiyesi altına gir ve bakır gibi olan nefse ait sıfatlarını altına, yani ruhani sıfatlara dönüştür!

"His canı"ndan murâd, rûh-i hayvânîdir; "kimya"dan murâd, mürşid-i kâmildir. "Bakır"dan murâd, sıfât-ı nefsâniyyedir. Ya'nî eğer senin rûh-ı hayvânînin bu gıdâ-yı sûrîye karşı sabır ve tahanımülü yok ise, bir mürşid-i kâmilin terbiyesi altına gir ve bakır gibi olan sıfât-ı nefsâniyyeni altına, ya'nî sıfât-ı rûhâniyyeye tebdíl et!

3922. Ey falan, çamaşırcılık etmek istersen, yüzünü bez yıkayıcıların mahallesinden çevirme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3922. Ey falan, çamaşırcılık yapmak istersen, yüzünü bez yıkayıcıların mahallesinden çevirme!

"Çamaşırcılık"tan kasıt, kalbi ve ruhu kirleten nefse ait sıfatları temizlemektir. "Gâzer" bez yıkayanlara denir; bundan kasıt insân-ı kâmildir ki, Hakk yolcusunun nefse ait sıfatlarını giderme çarelerini öğretir.

"Çamaşırcılık"tan murâd, kalbi ve rûhu kirleten sıfât-ı nefsâniyyeyi temizlemektir. "Gâzer" bez yıkayanlara derler; bundan murâd insân-ı kâmildir ki, sâlikin sıfât-ı nefsâniyyesini izâle çârelerini ta'lîm eder.

3923. Gerçi ekmek senin orucunu bozdu ise, kırık bağlayıcıya sarıl ve yukarıya gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3923. Gerçi ekmek senin orucunu bozdu ise, kırık bağlayıcıya sarıl ve yukarıya gel!

Yani yiyecek hırsı, ruhunun yükselmesine sebep olan riyâzâtını (nefsî perhizlerini) kırdı ve bozdu ve seni aşağı âleme düşürdü ise, kırık bağlayıcı olan insân-ı kâmilin eteğine sarıl ve yüksel!

Ya'nî hırs-ı gıdâ, rûhunun teâlîsine sebeb olan riyâzetini kırdı ve bozdu ve seni âlem-i süflîye düşürdü ise, kırık bağlayıcı olan mürşid-i kâmilin eteğine sarıl ve teâlî et!

3924. İmdi kırıkçı geldiği vakit, onun eli, onun kırması yakînen ıslah etmek olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3924. Şimdi kırıkçı geldiği zaman, onun eli, onun kırması kesinlikle düzeltmek olur.

"Refû" elbiseyi tamir etmek ve düzeltmek anlamındadır. Yani kırıkçı olan insân-ı kâmil mürşid geldiği zaman, eğer onun terbiye eli birtakım riyâzât ve mücâhedât ile senin bedeninin kuvvetini kırarsa, aksine onun bu terbiye eli ve senin hayvani kuvvetlerini zayıflatması, kesinlikle varlık elbisenin tamir ve düzeltilmesi olur.

"Refû" elbiseyi ta'mîr ve ıslâh etmek ma'nâsınadır. Ya'nî kırıkçı olan mürşid-i kâmil geldiği vakit, eğer onun dest-i terbiyesi birtakım riyâzât ve mücâhedât ile senin cisminin kuvvetini kırarsa, belki onun bu dest-i terbiyesi ve senin kuvâ-yı hayvâniyyeni za'fa düşürmesi, muhakkak sûretde libâs-ı vücûdunun ta'mîr ve ıslâhı olur.

3925. Eğer sen onu kırarsan, der ki: Gel senin eli ve ayağı ıslah edicin yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3925. Eğer sen onu kırarsan, der ki: Gel senin eli ve ayağı ıslah edicin yoktur.

Ey kişi, eğer sen kendi kendine mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) ile nefsini ıslah etmeye kalkışırsan, mürşid-i kâmil (olgun rehber), senin hâline bakıp acıyarak der ki: Ey çaresiz, gel ki kırmak ve yapmak benim işimdir. Senin eğri olan elini ve ayağını ıslah edecek bir tabibin yoktur.

Bu şerefli beyit ile, sonraki beyitlerde, birbirine zıt olan iki Hakk tecellîsinin hikmeti açıklanır.

Ey kimse, eğer sen kendi kendine mücâhedât ve riyâzât ile nefsini ıslâha teşebbüs edersen, mürşid-i kâmil, senin hâline bakıp acıyarak der ki: Ey bîçâre, gel ki kırmak ve yapmak benim işimdir. Senin eğri olan elini ve ayağını ıslâh edici bir tabîbin yoktur.

Bu beyt-i şerîf ile, âtîdeki beyitlerde, yekdiğerine zid olan iki tecellî-i Hakk'ın hikmeti beyân buyrulur.

3926. İmdi, kırmak onun hakkı olur ki o, kırık olmuşu ta'mîr etmeyi bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3926. Şimdi, kırmak, kırık olanı tamir etmeyi bilen kişinin hakkı olur.

3927. O kimse ki, dikmeyi bildi, o yırtmayı da bildi. O her neyi sattı ise, daha iyisini satın aldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3927. O kimse ki, dikmeyi bildi, o yırtmayı da bildi. O her neyi sattı ise, daha iyisini satın aldı.

3928. Hâneyi altüst vîrân eder; sonra bir anda daha ziyade ma'mûr eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3928. Evi altüst edip viran eder; sonra bir anda daha ziyade mamur eder.

Yüce Allah ölüm ile beden evini altüst edip harap eder; sonra derhal onu berzahî hayat (ölümden sonraki hayat) ile daha ziyade mamur eder.

Hak Teâlâ ölüm ile hâne-i cismi altüst edip harâb eder; sonra derhal onu hayât-ı berzahiyye ile daha ziyâde ma'mûr eder.

3929. Eğer cânîler üzerine bir kısâs emr etmese idi; yahud kısasda hayat geldi demese idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3929. Eğer suçlular üzerine bir kısas emretmeseydi; yahut kısasta hayat vardır demeseydi.

3930. Eğer bedenden birinin başını keser ise, derhal yüz binlerce baş çıkarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3930. Eğer bedenden birinin başını keser ise, derhal yüz binlerce baş çıkarır.

3931. Muhakkak kimin mecâli olurdu, tâ ki, o kendisinden, hükm-i Hakk'ın esîri üzerine bir kılıç vursun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3931. Muhakkak kimin gücü olurdu ki, o kendisinden, Hakk'ın hükmünün esiri üzerine bir kılıç vursun?

Yani, eğer Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de "وَ لَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌ يَا أُولِي الْأَلْبَابِ" (Bakara, 2/179) yani "Ey akıl sahipleri, sizin için kısasta hayat vardır" buyurmak suretiyle, caniler hakkında kısası emretmeseydi, fiilinde Hakk'ın hükmünün esiri olan caniyi, kendiliğinden öldürmeye kimin kudreti ve gücü olurdu? Çünkü yukarıda açıklandığı üzere cani Hakk'ın aletidir ve fail, caninin mazharında Hak'tır; bu sebeple cani ilahi kazanın esiridir; fakat Hakk'ın kısas suretiyle kendi hükmüne ve fiiline itirazı hikmetine dayanır. Nasıl ki yukarıda açıklandı.

Ya'nî, eğer Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصَ حَيَات يا أولي الألباب (Bakara, 2/179) ya'nî “Ey akıl sahibleri, sizin için kısâsda hayât vardır" buyurmak sûretiyle, cânîler hakkında kısâsı emr etmese idi, fiilinde hükm-i Hakk'ın esîri olan cânîyi, hod-be-hod katle kimin kudret ve mecâli olurdu? Zîrâ yukarıda îzah olunduğu üzere cânî Hakk'ın âletidir ve fâil, cânînin mazharında Hak'dır; binâenaleyh cânî kazâ-yı ilâhînin esîridir; fakat Hakk'ın kısâs sûretiyle kendi hükmüne ve fiiline i'tirâzı hikmetine müsteniddir. Nitekim yukarıda îzâh olundu.

3932. Zîrâ o, her kimin gözünü açtı ise, bilir ki o öldürücü takdirin mağlubu idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3932. Çünkü o, her kimin gözünü açtı ise, bilir ki o öldürücü takdirin mağlubu idi.

Yani Yüce Allah her kimin gözünü hâlin hakikatine açtı ise, o kimse katilin ilâhî takdirin emrine boyun eğmiş ve mağlup olmuş olduğunu bilir; dış görünüşte şer'î hükmü uygulamakla beraber içten katile de acır ve onu mazur görür. İşte dünya ehlinin hâllerini buna göre kıyas et!

Ya'nî Hak Teâlâ her kimin gözünü hakîkat-ı hâle açtı ise, o kimse kātilin takdîr-i ilâhînin müsahharı ve mağlûbu olduğunu bilir; sûret-i zâhirede de hükm-i şer'î icrâ etmekle beraber bâtınen kātile de acır ve onu ma'zûr görür. İşte ehl-i âlemin ahvâlini buna göre kıyâs et!

3933. O hüküm her kimin başı üzerine gelse idi, evladının başı üzerine de bir kılıç vururdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3933. O hüküm her kimin başı üzerine gelse idi, evladının başı üzerine de bir kılıç vururdu.

Yani, ilâhî kesin kazânın (Allah'ın küllî hükmünün) hükmü kaçınılması imkânsızdır. Eğer ilâhî kazâ önceden gerçekleşmiş olursa, kişi evladını bile öldürür.

Ya'nî kazâ-yı mübrem-i ilâhînin hükmü gayr-i kābil-i ictinâbdır. Eğer kazâ-yı ilâhî sebk etmiş olursa, kişi evlâdını bile öldürür.

3934. Git, kork ve kötüler üzerine az ta'n vur. Hüküm tuzağının önünde kendi aczini bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3934. Git, kork ve kötüler üzerine az kınama yönelt. Hüküm tuzağının önünde kendi acizliğini bil!

Ey sâlih olan kimse, bu hakikati dinledikten sonra, git ve ilâhî kazânın kötülüğünden kork; ve kendini sâlih görüp, kötüler ve bozguncular üzerine az kınama yönelt! Yani, görünüşte şeriat hükmünü yerine getirmekle yetin; ve içinden onlara kin besleme; çünkü o kötüler ilâhî kazâ tuzağına tutulmuş çaresizlerdir; bu sebeple bu ilâhî kazâ tuzağının önünde kendi acizliğini bil ve sâlih hâline şükret!

Ey sâlih olan kimse, bu hakikati dinledikten sonra, git ve sû'-i kazâ-yı ilâhîden kork; ve kendini sâlih görüp, kötüler ve fâsidler üzerine az ta'n et! Ya'nî zâhiren hükm-i şerîatı îfâ etmekle iktifâ et; ve bâtınından onlara buğz etme; zîrâ o kötüler kazâ-yı ilâhî tuzağına tutulmuş bîçârelerdir; binâenaleyh bu kazâ-yı ilâhî tuzağının önünde kendi aczini bil ve hâl-i salâhına şükr et!

## Adem (a.s.)ın, İblîs-i matrûdun dalâletinden taaccüb etmesi ve ucb getirmesi

3935. Adem'in gözü şakî olan bir İblîs üzerine hakāret ve za'f cihetinden baktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3935. Âdem'in gözü, şakî (isyankâr) olan bir İblis üzerine hakaret ve zayıflık yönünden baktı.

3936. Kendisini görücülük etti ve kendini beğenici geldi; matrûd olan İblîs'in işi üzerine güldü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3936. Kendisini görücü kıldı ve kendini beğenmiş olarak geldi; kovulmuş olan İblîs'in işine güldü.

3937. Hakk'ın gayreti nidâ etti ki: Ey Safî, sen hafî sırlardan bilmiyorsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3937. Hakk'ın gayreti şöyle seslendi: Ey Safî, sen gizli sırlardan bilmiyorsun!

3938. Eğer kürkü ters yaparsan, dağı kökünden ve dibinden koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3938. Eğer kürkü ters yaparsan, dağı kökünden ve dibinden koparır.

"Kürkü ters yapmak" emri, tersine çevirmekten kinayedir. Yani Yüce Allah'ın kudreti, dağlar gibi ibadette ve itaatte sabit olan kimselerin hallerini tersine çevirirse, onların o sebâtı kalmaz. Aynı şekilde, sapıklıkta ısrar edenlerin hallerini bir anda değiştirip hidayete getirir; ve yüzlerce şeytanın halleri tersine döner. Bu sebeple kişi kendini hayırlı görüp, şunun bunun hallerine gülmek ve onları aşağılamak asla caiz değildir.

"Kürkü ters yapmak" emri mün'akis yapmaktan kinâye olur. Ya'nî kudret-i Hak dağlar gibi ibâdetde ve tâatde sâbit olan kimselerin ahvâlini tersine çevirirse, onun o sebâtı kalmaz. Ve kezâ dalâletde musırr olanların ahvâlini bir anda tebdîl edip hidâyete getirir; ve yüzlerce şeytanların ahvâli mün'akis olur. Binâenaleyh kişi kendini hayırlı görüp, şunun bunun ahvâline gülmek ve onları tahkîr etmek aslâ câiz değildir.

3939. O demde yüz âdemin perdesini yırtar, yüz İblīs'i yeni müslüman getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3939. O anda yüz insanın perdesini yırtar, yüz İblis'i yeni Müslüman yapar.

"Perdesini yırtmak", kişinin hakkındaki ezelî kazâyı (Allah'ın küllî hükmünü) bâtından (gizli âlemden) zâhire (görünen âleme) çıkarmaktan kinayedir.

"Perdesini yırtmak" kişinin hakkındaki kazâ-yı ezelîyi bâtından zâhire çıkarmaktan kinâye olur.

3940. Adem dedi: Bu nazardan tövbe ettim, bir daha böyle küstah düşünmeyeyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3940. Adem dedi: Bu nazardan tövbe ettim, bir daha böyle küstah düşünmeyeyim.

Hz. Adem, gayretle meydana gelen ilâhî çağrı üzerine dedi ki, İblis'in sapkınlığına şaşırmak ve kendimin doğru yolda oluşuna gururlanmak gibi cüretkâr ve edepsiz düşüncelerden vazgeçtim ve tövbe ettim.

Hz. Adem, gayretle vâki' olan nidâ-yı ilâhî üzerine dedi ki, İblîs'in dalâletine taaccüb ve kendimin hidâyetine mağrûr olmak gibi cür'etkârâne ve bîedebâne düşüncelerden vazgeçtim ve tövbe ettim.

3941. Ey yardım isteyenlerin imdadına yetişen, bize hidayet et; bizim ilimler ile ve gına ile iftihârımız yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3941. Ey yardım isteyenlerin imdadına yetişen, bize hidayet et; bizim ilimler ile ve zenginlik ile övünmemiz yoktur.

3942. Kerem ile hidayet ettiğin kalbi çevirme; ve kalem kuruyan fenâyı döndür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3942. Kerem ile hidayet ettiğin kalbi çevirme; ve kalem kuruyan fenâyı döndür!

Bu şerefli beyit, Âl-i İmran Sûresi'nde bulunan "رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً أَنَّكَ أَنْتَ الْوَهَابُ" (Âl-i İmran, 3/8) yani "Ey bizim Rabb'imiz, bize hidayet ettikten sonra kalbimizi hidayetten çevirme, bize kendi katından rahmet bağışla! Muhakkak Vehhab olan ancak sensin" ayet-i kerimesine işaret eder.

Şerefli beytin anlam özeti şöyle olur: "Ey Rabb'im, bize keremin ile hidayet ettin. Kalbimizi hidayet yolundan çevirme ve ilahi kazânın kalemi tarafından yazılıp kuruyan fenâ hükmünü değiştir!"

Yukarıda 1256 numaralı beyitte de açıklandığı üzere, ilahi kazâ iki çeşittir: Birisi mübrem (kesinleşmiş), diğeri muallaktır (askıda kalmış). "Mübrem kazâ", asla değişmez; çünkü yapılmamış/verilmemiş istidadın (isti'dâd-ı gayr-i mec'ûl) talep ettiği hükümden ibarettir ve hakikatlerin değişmesi imkânsızdır; fakat ortaya çıktığı yer değişebilir. Örneğin, cinayet, hırsızlık, zina gibi fiillerin görünen âlemde meydana gelmesi mübrem kazâ ise, rüya âlemine nakledilir ve bu yerde ortaya çıkar; çünkü yer itibari bir şeydir. Bu intikal ise, kul hakkında büyük bir ilahi rahmettir. Diğeri, "muallak kazâdır"; ve muallak olan kazâ, sözlü ve fiili dua ile daima değişebilir. İşte bu şerefli beyitte "kalemin yazıp kuruduğu kötü kazânın değiştirilmesini talep", bu anlamlara göredir.

Bu beyt-i şerîf, sûre-i Al-i İmran'da olan رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً أَنَّكَ أَنْتَ الْوَهَابُ (Al-i İmran, 3/8) ya'nî “Ey bizim Rabb'imiz, bize hidâyet ettiğinden sonra kalbimizi hidâyetten çevirme, bize kendi indinden rahmet bağışla! Muhakkak Vehhab olan ancak sensin" âyet-i kerimesine işaret buyurulur.

Beyt-i şerifin hulâsa-i ma'nâsı böyle olur: "Yâ Rab, bize keremin ile hidâyet ettin. Kalbimizi tarîk-ı hidâyetten çevirme ve kazâ-yı ilâhînin kalemi tarafından yazılıp kuruyan fenâ hükmü tebdîl et!"

Yukarıda 1256 numaralı beyitte dahi îzah olunduğu üzere, kazâ-yı ilâhî iki nevi'dir: Birisi mübrem, dîğeri muallakdır. "Kazâ-yı mübrem", aslâ tebeddül etmez; zîrâ isti'dâd-ı gayr-i mec'ûlün taleb ettiği hükümden ibârettir ve tebdîl-i hakāyık mümkin değildir; fakat mevtın-ı zuhûru değişebilir. Meselâ katil, sirkat, zinâ gibi efâlin âlem-i şehadetde vukū'u kazâ-yı mübrem ise, mevtın-ı rü'yâya nakl olunur ve bu mevtında zuhûr eder; zîrâ mevtın i'tibârîdir. Bu intikāl ise, abd hakkında rahmet-i azîme-i ilâhiyyedir. Diğeri, “kazâ-yı muallakdır"; ve muallak olan kazâ, duâ-yı lafzî ve fiilî ile dâimâ tebeddül edebilir. İşte bu beyt-i şerîfde "kalemin yazıp kuruduğu sû'-i kazânın tebdîlini taleb", bu ma'nâlara göredir.

3943. Bizim canımızı sû'-i kazadan geçir; ihvân-ı safadan bizi munkatı' kıl-ma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3943. Canımızı kötü kazadan geçir; bizi safa ehli kardeşlerden ayırma!

"Ey Rabbim, eğer kötü kaza, sabit hakikatimizin gereği ise, canımızı kötü kazadan ya ölümün değiştirilmesiyle ya da amellerin değiştirilmesi suretiyle geçir ve bizi hidayet ehli olan safa ehli kardeşlerden ayırma!" Amellerin değiştirilmesi hakkındaki açıklamalar 3879 numaralı beyitte geçti.

"Yâ Rab, eğer sû'-i kazâ ayn-i sâbitemizin iktizâsı ise bizim canımızı sû'-i kazâdan ya tebdîl-i mevtın veyâ tebdîl-i a'mâl sûretiyle geçir ve bizi ashâb-ı hidâyetten olan ihvân-ı safâdan ayırma!" Tebdîl-i a'mâl hakkındaki îzâhât 3879 numaralı beyitte geçti.

3944. Senin firakından daha acı hiçbir şey yoktur; senin himâyesizliğin dola-şıklıktan gayri değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3944. Senin ayrılığından daha acı hiçbir şey yoktur; senin himayesizliğin karmaşıklıktan başka bir şey değildir.

"İlâhî, senin ayrılığın pek acıdır ve senin sığınağın ve himayen olmazsa, kulun halleri bu aşağı âlem içinde pek karmakarışık olur."

“İlâhî, senin ayrılığın pek acıdır ve senin penâhın ve himâyen olmazsa, abdin ahvâli bu âlem-i süflî içinde pek karmakarışık olur."

3945. Bizim yükümüz de, yükümüzün yol vurucusudur; cismimiz muhakkak canımızın libâs soyucusudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3945. Bizim yükümüz de, yükümüzün yol kesicisidir; cismimiz muhakkak canımızın elbise soyucusudur.

Bizim vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) varlığımız dahi, hakiki varlığımızın yol kesicisidir; nefsimiz ve nefse ait hazlarımız, canımızı kemâlât (olgunluklar) elbisesinden soyucudur.

Bizim mevhûm olan varlığımız dahi, hakîkî varlığımızın yol vurucusu-dur; nefsimiz ve taallukāt-ı nefsâniyyemiz, canımızı kemâlât libâsından so-yucudur.

3946. Mâdemki bizim elimiz ayağımızı yiyor; bir kimse senin emânın olmak-sızın, nasıl can götürür?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3946. Mademki bizim elimiz ayağımızı yiyor; bir kimse senin güvencen olmaksızın, nasıl canını kurtarır?

"El"den kasıt, iş yapma aracı olan beden; ve "ayak"tan kasıt, Hak'la buluşmaya vesile olan ruhtur. Yani bizim amellerimizin aracı olan bedenimiz, nefsanî sıfatlarıyla, Yüce huzuruna ulaşmaya vasıta olan ruhumuzun sıfatlarının ortaya çıkmasına engel olur. Eğer senin güvencen olmazsa, bir kimse canını Yüce huzuruna nasıl götürebilir?

"El"den murâd, âlet-i a'mâl olan cisim; ve "ayak”dan murâd, vesîle-i mü-lâkāt-ı Hak olan rûhdur. Ya'nî bizim amellerimizin âleti cismimiz, sıfât-ı nef-sâniyyesi ile, huzûr-ı izzetine vusûle vâsıta olan rûhumuzun zuhûr-ı sıfatına hicâb olur. Eğer senin emânın olmazsa, bir kimse canını huzûr-ı izzetine na-sıl götürebilir?

3947. Ve eğer bu azîm hatarlardan can götürür ise, idbar ve korku mayasını götürmüş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3947. Ve eğer bu büyük tehlikelerden canını kurtarırsa, bedbahtlık ve korku mayasını da götürmüş olur.

Ve eğer bir kimse, filozoflardan bir kısmının yaptığı gibi, zekâsı, aklı ve dirayeti ile bu suretler âleminin büyük nefsanî tehlikelerinden canını kurtarsa bile, eğer aslında senin ezelî yardımına dayanmazsa, gittiği yere bedbahtlık ve korku mayasını da beraber götürmüş olur. Çünkü onun nazarında akıl ve dirayeti, zekâsı ve kendisinin benliği mevcuttur; varlık iddiası ise, hem korkunun hem de hakikatten uzaklığın sermayesidir.

Ve eğer bir kimse, hükemâdan bir takımının yaptığı gibi, zekâsı ve akıl ve dirâyeti ile bu âlem-i sûretin azîm olan nefsânî tehlikelerinden canını kurtarsa bile, eğer hadd-i zâtında senin inâyet-i ezeliyyene müstenid olmazsa, gittiği yere bedbahtlık ve korku mayasını da beraber götürmüş olur. Zîrâ onun nazarında akıl ve dirâyeti ve zekâsı ve kendisinin kendiliği mevcûddur; ve vücûd da'vası ise, hem korkunun ve hem de hakikatten uzaklığın sermâyesidir.

3948. Zîra ki can, cânâna vâsıl olmadığı vakit, ebede kadar kendisi ile kör ve kebûddur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3948. Çünkü can, cânâna ulaşmadığı zaman, sonsuza dek kendisiyle kör ve kederlidir.

Can, kendiliğinden kurtulup hakiki cânân olan Hakk'ın varlığında yok olmadığı zaman, sonsuza dek geri bırakılmıştır ve kendi varlığında kederli ve acı çekicidir.

Can, kendisinin kendiliğinden kurtulup cânân-ı hakîkî olan Hakk'ın varlığında fânî olmadığı vakit, ebede kadar arkaya atılmıştır ve kendi varlığında mağmûm ve müteellimdir.

3949. Sen yol vermediğin vakit canı götürülmüş tut, sensiz diri olan canı, ölmüş tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3949. Sen yol vermediğin vakit canı götürülmüş tut, sensiz diri olan canı, ölmüş tut!

Sen yüce huzuruna yol vermedin. Farz edelim ki, canı senin vuslatına yönelttik ve o can da çaba ve gayrette dirilik gösterdi. Onun diriliği ve çaba ve gayreti senin yardımınla olmazsa, o canı ölü kabul ederiz.

Sen huzûr-ı izzetine yol vermedin. Farz edelim ki, canı senin visâline tevcîh ettik ve o can da sa'y ve ictihâdda dirilik gösterdi. Onun diriliği ve sa'y ve ictihâdı senin inâyetinle olmazsa, o canı ölü farz ederiz.

3950. Eğer sen, kullarına ta'n edersen, ey kâmrân, o sana lâyık olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3950. Eğer sen, kullarına kusur bulursan, ey mutlu kişi, o sana yakışır.

3951. Ve eğer sen, aya ve güneşe cefâ dersen ve eğer sen servinin boyuna iki kat dersen;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3951. Ve eğer sen, aya ve güneşe eziyet edersen ve eğer sen servinin boyuna iki kat dersen;

3952. Ve eğer sen çerha ve arşa hakîr ta'bîr edersen; ve eğer sen ma'dene ve denize fakîr der isen;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3952. Ve eğer sen feleğe ve arşa değersiz dersen; ve eğer sen madene ve denize fakir dersen;

3953. O senin kemâline nisbetle câizdir; ikmâlin ve fenaların mülkü senindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3953. O senin kemâline göre mümkündür; tamamlamaların ve yok etmelerin mülkü senindir.

Ey Allah'ım, sen izafî varlık âleminde mevcut olan tecellilere, kendi katından hangi ismi ve hangi sıfatı verirsen o mümkündür; çünkü senin mülkün olan bu izafî varlık âleminin tecellilerini tamamlamak ve yok etmek, senin dilemene bağlıdır.

İlâhî, sen vücûd-ı izâfî âleminde mevcûd olan mezâhire, kendi indinden ne isim ve ne sıfat verir isen câizdir; zîrâ senin mülkün olan bu vücûd-ı izâ-fî âleminin mezâhirini ikmâl ve ifnâ, senin meşiyyetine tâbi'dir.

3954. Zîrâ ki sen noksândan ve yokluktan mukaddessin; yokların mûcidi ve muğnîsisin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3954. Çünkü sen noksanlıktan ve yokluktan uzaksın; yokların var edicisi ve zenginleştiricisisin.

3955. O kimse ki, yetiştirir, yakmayı bilir; ve o kimse mâdemki yırtar, dikmeyi bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3955. O kimse ki, yetiştirir, yakmayı bilir; ve o kimse mademki yırtar, dikmeyi bilir.

"Rûyânîden" rûyîden fiilinin geçişli hâlidir. Bitki hakkında yetiştirmek anlamına gelir. Yani ekin ve sebze ve diğer bitkileri yetiştirmeyi bilen kimsenin, onları yakma hakkı olur; ve aynı şekilde yırtmak, dikmeyi bilen kimsenin hakkıdır.

“Rûyânîden" rûyîden fiilinin müteaddîsidir. Nebât hakkında yetiştirmek ma'nâsına gelir. Ya'nî ekin ve sebze ve sâir nebâtâtı yetiştirmeyi bilen kimsenin, onları yakmak hakkı olur; ve kezâ yırtmak dikmeyi bilen kimsenin hakkıdır.

3956. Hak Teâlâ her sonbaharda bağı yakar; tekrar rengîn olan gülü yetiştirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3956. Yüce Allah her sonbaharda bağı yakar; tekrar rengârenk olan gülü yetiştirir.

3957. Der ki: Ey yanmış dışarıya gel, tâze ol; tekrar sıytı güzel ve latîf ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3957. Der ki: Ey yanmış, dışarıya gel, taze ol; tekrar yüzü güzel ve latif ol!

Bilinir ki, sonbahar mevsiminde bağlar bozulur, yapraklar sararıp dökülür; güzellikler ve incelikler Hakk'ın kahredici tecellisi (Allah'ın celâl ve azametinin görünümü) ile yanar ve yok olur; ve bu mevsim bağların kıyamet günüdür. Bahar geldiği zaman, hesabı çabuk gören Yüce Allah, bağlardaki ağaçlara ve çiçeklere ve çeşitli bitkilere "Neyiniz varsa, içinizden dışınıza çıkarınız" diye seslenir. Hepsi, taşıdıkları şeyleri, yatkınlıkları (kabiliyetleri) gereğince yokluk hâlinden varlık alanına çıkarırlar; ve bu şekilde hesaplarını verirler. Bu sebeple bahar mevsimi lütuf tecellisidir ve bitkilerin yeniden diriliş günleridir; ve kabirlerinden kalkış günleridir. Nasıl ki Rum Suresi'nde buyrulur: فَانْظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِ الأَرْضِ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ ذَلِكَ مُحي الموتى وَ هُوَ عَلَى كُلِّ شَيْئ قَدِيرٌ (Rum, 30/50) Yani "Allah'ın rahmetinin eserlerine bak ki, yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltir; işte muhakkak ölüleri de böyle dirilticidir. Ve O her şeye kadirdir."

Ma'lumdur ki, mevsim-i hazânda bağlar bozulur, yapraklar sararıp dökülür; güzellikler ve letâfetler Hakk'ın tecellî-i kahrîsi ile yanar ve ma'dûm olur; ve bu mevsim bağların yevm-i kıyâmetidir. Vaktâki bahâr gelir, serîu'l-hisab olan Allah Teâlâ hazretleri bağlardaki ağaçlara ve çiçeklere ve envâ'-ı nebâtâta neniz varsa, bâtınınızdan zâhirinize çıkarınız diye hitâb eder. Hepsi hâmil oldukları şeyleri, isti'dâdları hasebiyle hâl-i ademden meydân-ı vücûda çıkarırlar; ve bu sûretle hesablarını verirler. Binâenaleyh bahâr mevsimi tecellî-i lutfidir ve nebâtâtın yevm-i ba'sleridir; ve yevm-i nüşürleridir. Nitekim sûre-i Rum'da buyrulur: فَانْظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِ الأَرْضِ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ ذَلِكَ مُحي الموتى وَ هُوَ عَلَى كُلِّ شَيْئ قَدِيرٌ (Rum, 30/50) Ya'nî "Rahmet-i ilahiyyenin âsârına bak ki, öldükten sonra arzı nasıl diriltir; işte muhakkak ölüleri de böyle dirilticidir. Ve O her şeye kâdirdir."

3958. Nergisin gözü kör oldu, onu yine yaptı; kamışın boğazını kesti ve onu yine okşadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3958. Nergisin gözü kör oldu, onu yine yaptı; kamışın boğazını kesti ve onu yine okşadı.

Nergis solup gözü kapandı; onu yeniden bitirdi; ve kamışı tarlasından kesti ve onu taze taze yetiştirdi.

Nergis solup gözü kapandı; onu yeniden bitirdi; ve kamışı tarlasından kesti ve onu tâze tâze yetiştirdi.

3959. Mâdemki biz masnu'uz ve Sâni' değiliz; zebûnun gayri ve kāni'in gayri değiliz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3959. Mademki biz yaratılmışız ve Yaratıcı değiliz; zayıf ve boyun eğenden başkası değiliz.

Mademki bizim varlığımızı yaratan Hak'tır; ve kendi varlığımızın Yaratıcısı değiliz; o halde biz ancak Yaratıcımız önünde zayıf ve âciz durumdayız. Ve O'ndan gelen her şeye kanaat etmek zorundayız. Çünkü gelen şeye kanaat etmeyip reddetmek ve kendi iradesine uygun olan şeyi elde etmek, yaratıcılık gereğidir; yaratıcılık ise bizden pek uzaktır.

Mâdemki bizim varlığımızı îcâd eden Hak'dır; ve kendi varlığımızın Mûcid'i değiliz; o halde biz ancak Mûcid'imiz önünde zebûn ve âciz vaziyetindeyiz. Ve O'ndan gelen her şeye kanâat etmek mecbûriyyetindeyiz. Zîrâ gelen şeye kanâat etmeyip reddetmek ve kendi irâdesine muvâfik olan şeyi elde etmek, mûcidlik iktizâsıdır; mûcidlik ise bizden pek uzaktır.

3960. Biz hep, nefsî ve nefsî vururuz; eğer sen çağırmaz isen biz hep Ehrimen'iz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3960. Biz hep nefsi ve nefsi vururuz; eğer sen çağırmaz isen biz hep Ehrimen'iz.

İlahi, hepimizin varlığı senin yaratman iken, biz kendi varlığımızda bağımsızlık vehmedip "Nefsim, nefsim!" diye bağırırız. Eğer sen bizleri durumun hakikati tarafına davet etmez ve gözümüzü o tarafa açmaz isen, hepimiz Ehrimen'iz ve şeytan gibi benlik davasında kalırız. "Ehrimen" Mecusilerin hayal ettikleri kötülüklerin kaynağı olan yaratıcıdır. Burada nefis ve şeytan kastedilir; çünkü bunların ikisi de kötülüklerin kaynağıdır.

İlâhî, hepimizin varlığı senin îcâdın iken, biz kendi varlığımızda istiklâl tevehhüm edip "Nefsim, nefsim!" diye bağırırız. Eğer sen bizleri hakikat-ı hâl tarafına da'vet etmez ve gözümüzü o tarafa açmaz isen, hepimiz Ehrimen'iz ve şeytan gibi da'vâ-yı enâniyyetde kalırız. "Ehrimen" mecûsîlerin tahayyül ettikleri menba'-ı şürür olan hâlıkdır. Burada nefis ve şeytan murâd olunur; zîrâ bunların ikisi de menba'-ı şürûrdur.

3961. Biz o sebebden Ehrimen'den kurtulduk ki, bizim canımızı körlükten satın aldın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3961. Biz o sebepten Ehrimen'den kurtulduk ki, bizim canımızı körlükten satın aldın.

İlâhî, sen bizim canımızı hakikat tarafına açtın da, biz Ehrimen'den, yani şerlerin ve fesadın kaynağı olan nefis ve şeytandan kurtulduk; çünkü onların hakikatini müşahede ettik.

İlâhî sen bizim canımızı hakikat tarafına açtın da, biz Ehrimen'den, ya'nî menba'-ı şürür ve fesâd olan nefis ve şeytandan kurtulduk; zîrâ onların hakîkatini müşâhede ettik.

3962. Her kimin ki, diriliği vardır, sen asa-keşsin; asasız ve asa-keşsiz kör nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3962. Her kimin ki, diriliği vardır, sen asa-keşsin; asasız ve asa-keşsiz kör nedir?

Ey İlâhî, sen, her hakiki hayatı bulan kimsenin değnekçisisin; çünkü bu tabiat âleminin karanlığı içinde kalanların hepsi, hâlin hakikatini göremeyen körlerdir. Bu sebeple değneksiz ve değnekçisiz kör nedir ve ne işe yarar?

İlâhî sen, her hayât-ı hakîkiyyeyi bulan kimsenin değnekçisisin; zîrâ bu tabîat âleminin zulmeti içinde kalanların hepsi, hakikat-i hâli göremeyen körlerdir. Binâenaleyh değneksiz ve değnekçisiz kör nedir ve ne işe yarar?

3963. Senin gayrin olan her ne ki hoştur ve nahoştur, âdem yakıcıdır ve ateşin aynıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3963. Senin dışındaki hoş ve nahoş her şey, insanı yakıcıdır ve ateşin ta kendisidir.

İlahi, hoş olsun veya nahoş olsun, senin dışındaki her şey ateşin ta kendisi olup insanı yakar. Nasıl ki kutsal ayette de أَنَّكُمْ وَ مَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ (Enbiyâ, 21/98) yani “Muhakkak siz ve Allah'tan başka ibadet ettiğiniz şeyler, cehennemin odunudur" buyrulur. Ve insan kendi nefsini Hakk'ın dışı görmekle birlikte, en çok sevdiği şey de, kendi nefsidir; ve ona olan tam sevgisinden dolayı daima nefsine ait hazlarına hizmetkârdır ve onun kulluğunda bulunur. Bu sebeple Hakk'ın dışı olarak o taptığı nefsi de, kutsal ayetin anlamı gereğince, ateşin ta kendisi olur.

İlâhî, hoş olsun veyâ nâhoş olsun, senin gayrin olan her şey âteşin aynı olup âdemi yakar. Nitekim âyet-i kerîmede de أَنَّكُمْ وَ مَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ (Enbiyâ, 21/98) ya'nî “Muhakkak siz ve Allah'ın gayri olarak ibâdet ettiğiniz şeyler, cehennemin odunudur" buyrulur. Ve insân kendi nefsini Hakk'ın gayri görmekle beraber, en ziyâde muhabbet ettiği şey de, kendi nefsidir; ve ona kemâl-i muhabbetinden dâimâ hazz-ı nefsânîsine hâdimdir ve onun kulluğunda bulunur. Binâenaleyh Hakk'ın gayri olarak o taptığı nefsi de, mazmûn-i âyet-i kerîme mûcibince, ayn-ı âteş olur.

3964. Her kim için ateş penah ve arka oldu ise, hem mecûsî oldu ve hem Zerdüşt oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3964. Her kim için ateş sığınak ve arka oldu ise, hem mecûsî oldu ve hem Zerdüşt oldu.

"Zerdüşt" ve "Zârtüşt", Menûçihr'in soyundan gelen ve filozof Eflâdus'un öğrencisi olan bir bilgenin ismidir. İlim tahsilinden sonra, Seylan sınırında bulunan bir dağda inzivaya çekilip riyâzât (nefsî perhizler) ile meşgul oldu. "Jend" isminde bir kitap yazdı. Keştâseb'in otuzuncu saltanat yılında dağdan indi ve ateşperestlik giysisini düzenleyip, Keştâseb'in yanına gitti ve peygamberlik iddiasında bulundu. Keştâseb âlimleri topladı. Ondan mucize istediler. Zerdüşt bakırı eritip başına dökmelerini söyledi. Öyle yaptılar; halbuki o evvelce vücuduna ateş tesir etmeyecek ilaçlar sürmüş idi. Bakırı döktüler, tesir etmedi. Bunu görünce hepsi ateşperestliği kabul ettiler; onun ümmetine de "mecûsî" denildi.

Şerefli beyitte buyrulur ki: Herhangi bir kimse, Hakk'ın gayrı olan ve ateşin ta kendisi olan hoş ve nahoş şeylerin sevgisine kapılıp, onları kendisine sığınak ve yardımcı edinirse, kendilerine ateşi yardımcı yapmış olan Zerdüşt ve mecûsî olmuş olur.

“Zerdüşt” ve “Zârtüşt” Menûçihr'in neslinden ve hakîm Eflâdus'un şâkirdi olan bir hakîmin ismidir. Tahsil-i ilimden sonra, Seylân hudûdunda kâin bir dağda inzivâ edip riyâzetle meşgül oldu. “Jend” isminde bir kitâb yazdı. Keştâseb'in otuzuncu sâl-i saltanatında dağdan indi ve âteşperestlik libâsını tertib edip, Keştâseb'in nezdine gitti ve peygamberlik da'vâ etti. Keştâseb ulemâyı topladı. Ondan mu'cize istediler. Zerdüşt bakırı eritip başına dökmelerini söyledi. Öyle yaptılar; halbuki o evvelce vücuduna ateş te'sîr etmiyecek eczâ sürmüş idi. Bakırı döktüler, te'sîr etmedi. Bunu görünce hepsi âteşperestliği kabûl ettiler; onun ümmetine de “mecûsî” denildi.

Beyt-i şerîfde buyrulur ki: Herhangi bir kimse, Hakk'ın gayri ve ayn-ı âteş olan hoş ve nâhoş şeylerin muhabbetine kapılıp, onları kendisine penâh ve zahîr ittihâz ederse, kendilerine ateşi zahîr yapmış olan Zerdüşt ve mecûsî olmuş olur.

3965. Allah'dan hâlî olan her şey bâtıldır; muhakkak Allah'ın fazlı yağdırıcı bir buluttur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3965. Allah'tan ayrı olan her şey bâtıldır; muhakkak Allah'ın lütfu yağdıran bir buluttur.

Bu şerefli beyitte, Müslim ve Buhârî'de sahihliğine ittifak edilen hadis-i şerife işaret buyrulur. Hadis-i şerif şudur: اصدق كلمة قالها الشاعر كلمة لبيد الا كل شيئ ما خلا الله باطل Yani "Sözün en doğrusunu şair söyledi ki, Lebîd'in sözüdür: Allah'tan başka her şey bâtıldır." Çünkü bu şehadet âlemi, Hak'ın mutlak varlığının mertebelerinden bir mertebedir. Buna göre Hak, zâtî yayılışı ile her şeyi kuşatmıştır. Nitekim ayet-i kerimede اَلاَ أنه بكل شيئ محيط (Fussilet, 41/54) [Gözünü aç! O, her şeyi kuşatmıştır] buyrulur. Ancak Hak Zâtı, bu taayyün (belirginleşme) mertebeleri itibarıyla aynı değildir; çünkü Hak Zâtı, bütün isim ve sıfatlardan münezzehtir ve hepsi O'nun ahadiyyet (biriciklik) Zâtında yok olmuştur. Sıfat ve isimlerin hüküm ve eserlerinin zuhuru (ortaya çıkışı) ise ancak taayyün âlemlerine sınırlıdır. Buna göre Hak, ancak eşyanın hakikatleri itibarıyla "ayn"ıdır (özüdür). Bu sebeple Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî efendimiz سبحان الذي اظهر الاشياء و هو عينها [Eşyayı ortaya çıkarana tesbih ederim ki, O eşyanın "ayn"ıdır (hakikatidir)] buyurmaları da bu anlama göredir. Şimdi, Hak zâtî yayılışı ile her şeyi kuşatmış olduğundan, izafî varlık âleminde Hak'tan ayrı hiçbir şey yoktur; ve insan nefsi de eşyadan bir şey olduğundan, o da Hak'tan ayrı değildir. Nitekim ayet-i kerimede و نحن أقرب اليه من حبل الوريد (Kaf, 50/16) yani "Biz ona şah damarından daha yakınız" buyrulur. Yunus Emre'nin (k.s.) beyti:

Dervişlik baştadır, tâcda değildir; Kızdırmak oddadır, sacda değildir; Ararsan Mevlâyı kendinde ara Kudüs'de, Mekke'de, hacda değildir.

Böyle olunca, eşyadan hiçbir şey bâtıl değildir. Gerçi şeriat nazarında eşyada bâtıl olan şeyler mevcut ise de, onlar hakiki bâtıl olmayıp izafî bâtıldır. Ve hakikatte bâtıl ve abes olan bir şey yoktur. Nitekim Enbiyâ suresinde وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَ ما بينهما لاعبين (Enbiyâ, 21/16) yani “Biz göğü ve yeri ve aralarında olan şeyleri oyun ve abes yaratmadık" ve Ahkâf suresinde de مَا خَلَقْنَا السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا الا بالحق (Ahkâf, 46/3) yani “Gökleri ve yeri ve onların arasındaki şeyleri ancak Hak ile yarattık" buyrulur. Bu anlama göre Ebû Medyen Mağribî (k.s.) لا تنكر الباطل في طوره فانه بعض ظهوراته yani “Bâtılı kendi hâlinde inkâr etme; çünkü o da Hakk'ın zuhurlarından (ortaya çıkışlarından) bazısıdır" buyurur. Ve bu bâtıl, şer'î ve izafî bâtıldır; hakiki bâtıl ancak mutlak yokluktur ki, onun için asla varlık tasavvur edilemez.

Bu beyt-i şerîfde Müslim ve Buhârî'de sıhhatine ittifak olunan hadîs-i şerîfe işaret buyrulur. Hadis-i şerîf budur: اصدق كلمة قالها الشاعر كلمة لبيد الا كل شيئ ما خلا الله باطل Ya'nî "Sözün en doğrusunu şâir dedi ki, Lebîd'in sözüdür: Allah'ın gayri olan her şey bâtıldır." Zîrâ bu âlem-i şehadet vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın merâtibinden bir mertebedir. Binâenaleyh Hak, sereyân-ı zâtîsi ile her şeyi muhîtdir. Nitekim âyet-i kerîmede اَلاَ أنه بكل شيئ محيط (Fussilet, 41/54) [Gözünü aç! O, her şeyi muhîtdir] buyrulur. Velâkin Zât-ı Hak, bu taayyünün merâtibi i'tibariyle aynı değildir; zîrâ Zât-ı Hak bilcümle esmâ ve sıfatdan ganîdir ve cümlesi Zât-ı ahadiyyetinde müstehlektir. Ve sıfât ve esmâ ahkâm ve âsârının zuhûru, ancak âlem-i taayyünâta münhasırdır. Binâenaleyh Hak ancak eşyânın hakikatleri i'tibariyle “ayn"ıdır. Binâenaleyh Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî efendimiz سبحان الذي اظهر الاشياء و هو عينها [Eşyayı izhâr edeni tesbih ederim ki, O eşyanın "ayn"ıdır (hakîkatidir)] buyurmaları dahi bu ma'nâya göredir. İmdi Hak, sereyân-ı zâtîsi ile her şeyi ihâta etmiş olduğundan, vücûd-ı izâfî âleminde Hak'dan hâlî hiçbir şey yoktur; ve nefs-i insânî dahi eşyâdan bir şey olduğundan, o da Hak'dan hâlî değildir. Nitekim âyet-i kerîmede و نحن أقرب اليه من حبل الوريد (Kaf, 50/16) ya'nî "Biz ona şah damarından daha yakınız" buyrulur. Beyt-i Yûnus Emre (k.s.):

Dervişlik baştadır, tâcda değildir; Kızdırmak oddadır, sacda değildir; Ararsan Mevlâyı kendinde ara Kudüs'de, Mekke'de, hacda değildir.

Böyle olunca, eşyâdan hiçbir şey bâtıl değildir. Gerçi nazar-ı şerîatde eşyâda bâtıl olan şeyler mevcûd ise de, onlar bâtıl-ı hakîkî olmayıp bâtıl-ı izâfidir. Ve hakikatde bâtıl ve abes olan bir şey yoktur. Nitekim sûre-i Enbiyâ'da وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَ ما بينهما لاعبين (Enbiyâ, 21/16) ya'nî “Biz göğü ve yeri ve aralarında olan şeyleri oyun ve abes yaratmadık" ve sûre-i Ahkāf'da da مَا خَلَقْنَا السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا الا بالحق (Ahkāf, 463) ya'nî “Gökleri ve yeri ve onların arasındaki şeyleri ancak Hak ile yarattık" buyrulur. Bu ma'nâya binâen Ebû Medyen Magribî (k.s.) لا تنكر الباطل في طوره فانه بعض ظهوراته ya'nî “Bâtılı tavrında inkâr etme; zîrâ o da Hakk'ın zuhûrâtının ba'zısıdır" buyurur. Ve bu bâtıl, bâtıl-ı şer'î ve izâfidir; bâtıl-ı hakîkî ancak adem-i mahzdır ki, onun için aslâ vücûd mutasavver değildir.

## Ali (k.v.)nin hikâyesine ve onun kendi kātiline müsâmaha etmesine rücû'

3966. Yine Ali ve onun kātili ve onun kātiline olan keremi ve fazlı tarafına git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3966. Yine Ali ve onun katili ve onun katiline olan keremi ve fazlı tarafına git!

Yani, yine Hz. Ali (k.v.) efendimizin ve onun katili olan İbn Mülcem'in ve Hz. İmam'ın kendi katiline gösterdiği kerem ve fazl hikâyesine dönelim.

Ya'nî, yine Hz. Ali (k.v.) efendimizin ve onların kātili olan İbn Mülcem ve Hz. İmâm'ın kendi kātiline keremi ve fazlı hikâyesine rücû' edelim.

3967. (Hz. İmâm) buyurdu ki: Gece ve gündüz düşmanı gözümle görüyorum; ona hiç öfkem yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3967. (Hz. İmâm) buyurdu ki: Gece ve gündüz düşmanı gözümle görüyorum; ona hiç öfkem yoktur.

3968. Zîrâ ki benim ölümüm, kudret helvası gibi latîf gelmiştir; benim ölümüm ba'se pençe vurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3968. Çünkü benim ölümüm, kudret helvası gibi latif gelmiştir; benim ölümüm dirilişe pençe vurmuştur.

Bu görünürdeki hayatımın yok oluşunu, kudret helvası gibi tatlı ve latif bilirim; çünkü benim ölümüm dirilişe, yani yeniden dirilmeye pençe atmıştır.

Bu hayât-ı sûrîmin zevâlini, kudret helvâsı gibi tatlı ve latif bilirim; zîrâ benim ölümüm ba'se, ya'nî diriliğe pençe atmıştır.

3969. Ölümsüzlük ölümü bize helâldır ve azıksızlık azığı bize ihsandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3969. Ölümsüzlük ölümü bize helâldir ve azıksızlık azığı bize ihsandır.

Doğal ölüm olmaksızın bize isteğe bağlı olarak ölmek ve "Ölmeden önce ölünüz!" sırrına mazhar olmak, bize helâldir; ve görünen azıksız ve nafakasız olmak, bize azık ve ihsandır. Nasıl ki "Açlık Allah'ın yemeğidir, onunla sıddıkların (doğruların) bedenleri hayat bulur" denmiştir.

Mevt-i tabîî olmaksızın bize ihtiyârî olarak ölmek ve موتوا قبل ان تموتوا [Ölmeden önce ölünüz!] sırrına mazhar olmak, bize helâldir; ve zâhirî azıksız ve nafakasız olmak, bize azık ve ihsândır. Nitekim الجوع طعام الله يحيى به ابدان الصديقين ya'nî “Açlık Allah'ın taâmıdır, onunla sıddıkların bedenleri hayat bulur" denmiştir.

3970. Onun zahiri ölümdür; bâtında diriliktir. Onun zâhiri ebterdir ve sırrı bâkîliktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3970. Onun görüneni ölümdür; iç yüzü diriliktir. Onun görüneni sonu kesiktir ve sırrı bâkîliktir.

Doğal ölümün görüneni ölümdür; fakat iç yüzü diriliktir. Ve onun görüneni duyusal hayattan kesilmektir; aksine iç yüzü beka âleminde ortaya çıkmaktır. Ve Cenâb-ı Pîr efendimiz ölüm hakkında Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: "Ey kafes-i tende uçan yâr-ı cân Tâze hayât gör de yaşa bâ'de-zîn Mevt hayâtdır ve hayâtdır ölüm Ger yıkılırsa ten evi ağlama Rahtını eflâke edersin resân Serseriyâne yaşamakdan usan Kâfir ânın aksini eyler gümân Mahbesini yıkdın efendi inân"

Mevt-i tabîînin zâhiri ölümdür; fakat iç yüzü diriliktir. Ve onun zâhiri hayât-ı hissiyyeden inkıtâ'dır; velâkin iç yüzü âlem-i bakāda zuhûrdur. Ve Cenâb-ı Pîr efendimiz ölüm hakkında Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: "Ey kafes-i tende uçan yâr-ı cân Tâze hayât gör de yaşa bâ'de-zîn Mevt hayâtdır ve hayâtdır ölüm Ger yıkılırsa ten evi ağlama Rahtını eflâke edersin resân Serseriyâne yaşamakdan usan Kâfir ânın aksini eyler gümân Mahbesini yıkdın efendi inân"

3971. Cenînin rahimden doğması gitmektir; cihanda onun için yeniden açılmak vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3971. Ceninin rahimden doğması gitmektir; cihanda onun için yeniden açılmak vardır.

Ceninin ana rahminden doğması, o ölümünden ölmesi ve gitmesidir; fakat o rahim âleminden ölür ve giderse, dünyada yeni bir hayat içinde gelişir; ve dar bir âlemden, daha geniş bir âleme çıkmış olur.

Cenînin ana rahminden doğması, o mevtinden ölmesi ve gitmesidir; fakat o rahim âleminden ölür ve giderse, dünyâda yeni bir hayât içinde inkişaf eder; ve dar bir âlemden, daha geniş bir âleme çıkmış olur.

3972. Mâdemki benim için ecel tarafına aşk ve muhabbet vardır لا تُلْقُوا بِأَيديكم nehyi benim içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3972. Mademki benim için ecel tarafına aşk ve muhabbet vardır, "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın" yasağı benim içindir.

Benim ecel ve ölüm tarafına aşkım ve muhabbetim olduğu için, Bakara Suresi'nde geçen "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın" (Bakara, 2/195) yani "Nefislerinizi, kendi ellerinizle tehlikeye atmayın" yasağı sanki benim için gelmiştir. Bu ayet-i kerimenin zahirî anlamı, kulları kendilerine zararlı olan şeyden menetmektir. Ancak Hz. Pîr efendimiz, işarî (işaret yoluyla anlaşılan) anlamını alıp şöyle buyururlar: Ölüm, ilahi kavuşmaya sebep olduğu için, ilahi âşıklar ölüme muhabbet ederler ve yasak ancak sevilen şeyler hakkında olur. Örneğin, taş ve zehir yemeyiniz diye yasaklanmaz; çünkü taş ve zehir sevilen şeyler değildir ve onlara kimsenin meyli yoktur. Nasıl ki ilerideki beyitte açıklanır.

Benim ecel ve mevt tarafına aşkım ve muhabbetim olduğu için, sûre-i Bakara'da olan وَلاَ تُلْقُوا بأيْدِيكُمْ إلى التهلكة (Bakara, 2/195) ya'nî "Nefislerinizi, elleriniz ile tehlikeye ilkā etmeyiniz" nehyi gûyâ benim için vâki' olmuştur. Bu âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı zâhirîsi, ibâdı, kendilerine zararlı olan şeyden nehy etmektir. Velâkin Hz. Pîr efendimiz, ma'nâ-yı işârîsini alıp buyururlar ki: Ölüm likā-yı ilâhîye sebeb olduğu için, uşşâk-ı ilâhî ölüme muhabbet eder- ler ve nehy ancak mahbûb olan şeyler hakkında olur. Meselâ taş ve zehir ye- meyiniz diye nehy olunmaz; zîrâ taş ve zehir mahbûb değildir ve onlara kim- senin meyli yoktur. Nitekim âtîdeki beyitte îzâh buyrulur.

3973. Zîra ki nehy, tatlı dâneden olur; acının nehyine ise, ne vakit hâcet olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3973. Çünkü yasaklama, tatlı taneden olur; acının yasaklanmasına ise, ne zaman ihtiyaç olur?

3974. Bir dânenin ki içi ve kabuğu acı ola, onun acılığı ve mekrûhluğu mu- hakkak onun nehyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3974. Bir danenin ki içi ve kabuğu acı ola, onun acılığı ve mekruhluğu muhakkak onun nehyidir.

3975. Ölümün dânesi bana tatlı olmuştur; "Belki onlar diridirler" benim için gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3975. Ölümün tanesi bana tatlı olmuştur; "Aksine onlar diridirler" benim için gelmiştir.

Bu şerefli beyitte, "Allah yolunda öldürülen kimseler için ölüdürler demeyiniz; aksine onlar diridirler; fakat sizin onların hayatına dair bilinciniz yoktur" (Bakara, 2/154) ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde وَ لَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتٌ بَلْ أَحْيَاءٌ وَلَكِنْ لَا تَشْعُرُونَ (Baka- ra, 2/154) ya'nî "Allah yolunda katl olunan kimseler için ölüdürler demeyi- niz; belki onlar diridirler; velâkin sizin onların hayâtına şuûrlarınız yoktur" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

3976. Ey ulular, melâmet edici olduğunuz halde beni öldürünüz; muhakkak be- nim katlimde dâimâ benim hayâtım vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3976. Ey ulular, melâmet edici olduğunuz halde beni öldürünüz; muhakkak benim öldürülmemde daima benim hayatım vardır.

"Sikāt" kelimesi, kesre ile "sika" kelimesinin çoğuludur; sağlam ve güçlü anlamındadır. Ve örfte, ilim ve dinde güçlü olan kişiye denir. Bu şerefli beyit, Hallâc-ı Mansûr hazretlerinin "اقتلوني يا ثقاتي ان في قتلى حياتي" [Ey dinde sağlam olan kimseler, beni öldürünüz; hayatım, öldürülmemdedir] beytinden alınmıştır.

"Sikāt" kesr ile "sika"nın cem'idir; muhkem ve kavî ma'nâsınadır. Ve örf- de, ilim ve dinde kavî olan şahsa ıtlâk olunur. Bu beyt-i şerîf Hallâc-ı Man- sûr hazretlerinin اقتلوني يا ثقاتي ان في قتلى حياتي [Ey dinde muhkem olan kimseler, beni öldürünüz; hayâtım, öldürülmemdedir] beytinden muktebesdir.

3977. Ey delikanlı, muhakkak benim mevtimde hayâtım vardır; ne vakte kadar vatanımdan ayrı kalacağım, ne vakte kadar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3977. Ey delikanlı, şüphesiz benim ölümümde hayatım vardır; ne zamana kadar vatanımdan ayrı kalacağım, ne zamana kadar?

3978. Eğer benim ayrılığım bu sükûn içinde olmasa idi, إِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ [İnnâ iley- hi râciûn] demez idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3978. Eğer benim ayrılığım bu sükûnet içinde olmasaydı, "Biz şüphesiz O'na döneceğiz" demezdi.

Bu yüce beyit hakkında değerli şarihlerin çeşitli görüşleri vardır; fakat Mesnevî-i Şerif'i yine Mesnevî-i Şerif ile açıklamak suretiyle fakirin anladığı anlam şudur: Yukarıdaki beyitte anılan "vatan"dan kasıt, ilâhî ilim mertebesidir. Çünkü bütün hakikatler o mertebede sabit olmuştur. Ruhlar, misal âlemi ve şehadet âlemi mertebeleri hep bu hakikatlerin, o mertebelerin gereğine göre birer elbise ile ortaya çıkmasından ibarettir; bu sebeple bunların hiçbirinde sükûnet yoktur. Sükûnet ancak asıl vatan olan ilâhî ilim mertebesindedir; ve bu mertebe, başkalığın ortadan kalktığı ve birliğin ortaya çıktığı bir mertebedir. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz III. cilt Mesnevî-i Şerif'in yükselişe dair olan III. cilt 3889-3892 numaralı yüce beyitlerinde şöyle buyururlar:

Bu beyt-i şerîf hakkında şurrâh-ı kirâmın muhtelif mütâlaâtı vardır; fakat Mesnevî-i Şerîfi yine Mesnevî-i Şerîf ile şerh etmek sûretiyle fakîrin anladığı ma'nâ şudur: Yukarıki beyitte mezkûr olan "vatan"dan murâd, ilm-i ilâhî mertebesidir. Zîrâ cemî-i hakāyık o mertebede sâbit olmuştur. Ervâh ve misâl ve şehâdet mertebeleri hep bu hakāyıkın, o merâtibin îcâbına göre birer libâs ile zuhûrundan ibaretdir; binâenaleyh bunların hiçbirisinde sükûn yoktur. Sükûn ancak vatan-ı aslî olan ilm-i ilâhî mertebesindedir; ve bu mertebe, gayriyyetin zâil ve vahdetin zâhir olduğu bir mertebedir. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz III. cild Mesnevî-i Şerîf'in urûca dâir olan III. cild 3889-3892 numaralı ebyât-ı şerîfede şöyle buyururlar:

3889. "Diğer hamlede beşer mertebesinden ölürüm; nihâyet melâike arasından ayak ve baş çıkarırım. Ve melekden dahi bana cûdan aramak lâzımdır. Onun vechinden başka her şey hâlikdir. Diğer def'ada melek mertebesinden kurbân olurum; o şey ki vehme gelmez; o olurum. Binâenaleyh adem olurum, adem erganûn gibi bana "Biz O'na dönücüleriz" der."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3889. "Diğer hamlede insanlık mertebesinden ölürüm; nihayet melekler arasından ayak ve baş çıkarırım. Ve melekten dahi bana cûdan (cömertlikten) aramak lazımdır. Onun yüzünden başka her şey yok olucudur. Diğer defada melek mertebesinden kurban olurum; o şey ki vehme gelmez; o olurum. Bu sebeple yokluk olurum, yokluk org gibi bana "Biz O'na dönücüleriz" der."

İşte nihayet yükseliş, izafî yokluktan ibaret ve asıl vatan olan ilahî ilim mertebesine kadardır. "Ve şüphesiz en son varış Rabb'inedir" (Necm, 53/42) ayet-i kerimesinde bu hakikate işaret buyrulur. Şu halde şerefli beytin anlamı böyle olur: "Eğer benim ayrılığım asıl vatanım olan bu ilahî ilim mertebesinin sükuneti içinde meydana gelmeseydi; Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de "Biz O'na dönücüleriz" (Bakara, 2/156) sözünü bizim dilimizden bize nakletmezdi." Gelecek şerefli beyitte bu anlam teyit buyrulur.

İşte nihâyet urûc, adem-i izâfiden ibâret ve vatan-ı aslî olan ilm-i ilâhî mertebesine kadardır. وَأَن إِلَى رَبِّكَ الْمُنْتَهَى (Necm, 53/42) [Ve şübhesiz en son varış Rabb'inedir] âyet-i kerîmesinde bu hakîkate işaret buyrulur. Şu halde beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle olur: "Eğer benim ayrılığım vatan-ı aslîm olan bu ilm-i ilâhî mertebesinin sükûneti içinde vâki' olmasa idi; Hak Teâlâ Hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ (Bakara, 2/156) ya'nî "Biz O'na râci'leriz" kavlini bizim lisânımızdan bize nakl etmez idi.” Âtîdeki beyt-i şerîfde bu ma'nâ te'yîd buyrulur.

3979. Raci' o olur ki, tekrar şehre gele; dehrin tefrîkınden vahdet tarafına gele.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3979. Geri dönen o olur ki, tekrar şehre gele; zamanın ayrılığından vahdet tarafına gele.

Geri dönen kimse, tekrar çıktığı şehre gelen kimsedir. Zamanın, yani varlık mertebelerinin ayrılığından ve çokluklarından geri dönüp, yine çıkmış olduğu vahdet (birlik) tarafına geri döner; ve o vahdet tarafı da, sükûn âlemi olan ilâhî ilim mertebesidir. "Dehr" (zaman) tabiriyle "Zamana sövmeyiniz, çünkü zaman Allah'tır" hadis-i şerifine işaret buyrulur.

Râci' olan kimse, tekrar çıktığı şehre gelen kimsedir. Dehrin, ya'nî merâtib-i vücudun tefrîkınden ve keserâtından rücû' edip, yine çıkmış olduğu vah- det tarafına avdet eder; ve o vahdet tarafı da, âlem-i sükûn olan ilm-i ilâhî mertebesidir. "Dehr" ta'biriyle لا تسبوا الدهر فان الدهر هو الله ya'ni "Dehre söğmeyiniz, zîrâ dehr Allah'dır" hadis-i şerîfine işâret buyrulur.

3980. Ey Ali, çabuk beni öldür; tâ ki o ekşi vakti ve demi görmeyeyim diye yine geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3980. Ey Ali, çabuk beni öldür; tâ ki o ekşi vakti ve demi görmeyeyim diye yine geldi.

Yani İbn Mülcem, Emîrü'l-mü'minîn hazretlerinin şerefli huzuruna tekrar gelip dedi ki: "Ey Ali el-Murtazâ, benim seni şehit etmem anını ve vaktini görmemem için, hemen beni öldür; çünkü benim için o vakit, pek acı ve elem verici bir an olacaktır."

Ya'nî İbn Mülcem Emîrü'l-mü'minîn hazretlerinin huzûr-ı şerîfine tekrâr gelip dedi ki: Yâ Aliyye'l-Murtezâ o, benim seni şehîd etmem ânını ve vaktini görmemekliğim için, hemen beni öldür; zîrâ benim için o vakit, pek elîm ve acı bir ân olacaktır."

3981. Ben sana helâl ediyorum, benim kanımı dök; tâ ki benim gözüm, o kıyamet gününü görmesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3981. Ben sana helâl ediyorum, benim kanımı dök; tâ ki benim gözüm, o kıyamet gününü görmesin.

3982. Dedim ki: Eğer her bir zerre kātil olsa, elinde hançer senin kasdına gitse;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3982. Dedim ki: Eğer her bir zerre katil olsa, elinde hançer senin kastına gitse;

3983. Mâdemki kalem senin üzerine böyle bir hat çekti, senden bir kıl ucunu kesemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3983. Mademki kalem senin üzerine böyle bir yazı yazdı, senden bir kıl ucunu kesemez.

Mademki ilâhî kazâ kalemi, senin tekil sabit hakikatin üzerine böyle bir yazı yazdı ve senin beni şehit etmen, kesinleşmiş bir kazâ oldu, mutlaka bu fiil senden ortaya çıkacaktır. Ve eğer her bir zerre, hançer ile senin üzerine hücum etmiş olsa, bu fiil ortaya çıkmadıkça senden bir kıl kesemez.

Mâdemki kazâ-yı ilâhî kalemi, senin ayn-ı sâbitenin üzerine böyle bir yazı yazdı ve senin beni şehîd etmen, bir kazâ-yı mübrem oldu, mutlakā bu fi- il senden zuhûr edecektir. Ve eğer her bir zerre, hançer ile senin üzerine hücûm etmiş olsa, bu fiil zuhûr etmedikçe senden bir kıl kesemez.

3984. Fakat gamsız ol, senin şefîün benim; ben ruhun efendisiyim, tenin kölesi değilim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3984. Fakat gamsız ol, senin şefaatçin benim; ben ruhun efendisiyim, tenin kölesi değilim.

Ey İbn Mülcem, niçin telaş ediyorsun? Benim şehit olmam senin elinden olacağından asla üzülme. Kıyamet gününde senin şefaatçin ben olacağım. Benim tasarrufum ruhum üzerinde gerçekleştiği hâlde, bedenimin mahkûmu olur muyum? Ve mana âleminin efendisi olduğum hâlde, suret âleminin esiri olmak benim için uzaktır.

Bu beytin açıklamasında Bahrü'l-Ulûm Abdü'l-Âlî hazretleri buyururlar ki: "Hz. Şâh-ı velâyetin (velilerin şahı, Hz. Ali) 'Ben senin şefaatçin'im buyurması tarih kitaplarında bulunamamıştır. Belki cenâb-ı Mevlânâ hazretleri bir yerde bulmuştur; veyahut keşif yoluyla bilgileri olmuştur." Fakir derim ki: Mesnevî-i Şerif'in bu cildinin 2505 ve 2506, 2512 ve 2513 numaralı beyitlerinde açıklanan hakikatlere bakılırsa, Cenâb-ı Şâh-ı velâyetin bu manayı açıkça dile getirmelerine gerek yoktur. Çünkü bu mana onların hakikatlerinde gizlidir; bu sebeple Hz. Hudâvendigâr (k.s.) efendimiz, "hakikat-ı muhammediyye"yi (Hz. Muhammed'in hakikati) taşıyan ve Hz. İmam'ın sırrını (Hz. Ali'nin manevi sırrı) haiz olmak itibarıyla, bu söz onların kemal zevkinden şeref-sudûr etmiştir (şerefli bir şekilde ortaya çıkmıştır).

Ey İbn Mülcem ne telâş ediyorsun? Benim şehadetim, senin elinden olacağından aslâ gam çekme. Rûz-ı cezâda senin şefâatçın ben olacağım. Benim tasarrufum, rûhum üzerinde vâki' olduğu halde, cismimin mahkûmu olur muyum? Ve âlem-i ma'nânın seyyidi olduğum halde, âlem-i sûretin esîri olmak benim için baîddir.

Bu beytin şerhinde Bahrü'l-Ulûm Abdü'l- Âlî hazretleri buyururlar ki:" Hz. Şâh-ı velâyetin -Ben senin şefi'inim- buyurması târih kitablarında bulunamamıştır. Belki cenâb-ı Mevlânâ hazretleri bir yerde bulmuştur; veyâhud keşf ile ma'lûmları olmuştur." Fakîr derim ki. Mesnevî-i Şerîfin bu cildinin 2505 ve 2506, 2512 ve 2513 numaralı beyitlerinde beyân buyrulan hakāyıka nazar olunursa, Cenâb-ı Şâh-ı velâyetin bu ma'nâyı lisân-ı zâhire getirmelerine hâcet yoktur. Zîrâ bu ma'nâ onların hakikatlerinde mündemicdir; binâenaleyh Hz. Hudâvendigâr (k.s.) efendimiz, "hakikat-ı muhammediyye"yi hâmil ve Hz. İmâm'ın sırrını hâiz olmak i'tibâriyle, bu kelâm onların kemâl-i zevkinden şeref-sudûr etmiştir.

3985. Bu tenin benim indimde bir kıymeti yoktur; ben tenim olmaksızın yiğit oğlu yiğitim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3985. Bu bedenin benim katımda bir değeri yoktur; ben bedenim olmaksızın yiğit oğlu yiğitim.

Şekil âlemine ait olan bu cismin benim katımda hiçbir değeri yoktur. Ben cismimin kuvvetine ihtiyaç duymaksızın genç ve güçlüyüm; benim hakikatim genç ve dinçtir. "Genç oğlu genç" ifadesiyle, Peygamber ilimlerinin vârisi olduklarına işaret buyururlar.

Sûret âlemine taalluk eden bu cismin benim indimde hiçbir kıymeti yoktur. Ben cismimin kuvvetine hâcet olmaksızın genç ve tuvânâyım; benim hakîkatim genç ve dinçtir. "Genç oğlu genç" ta'bîri ile, vâris-i ulûm-ı Nebevî olduklarına işâret buyururlar.

3986. Hançer ve kılıç benim reyhanım oldu; tenin ölümü benim bezmim ve nergistânım oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3986. Hançer ve kılıç benim reyhanım oldu; bedenin ölümü benim meclisim ve nergis bahçem oldu.

Allah'a yakın olanlar (mukarrabûn), dünyada yaşadıkları sürece, Hakk'a olan özlemleri ve ölümleri anında ortaya çıkan görme (rü'yet) özel niteliğiyle sakinleşirler. Bu sebeple, dünya âleminde iken, kalp gözünden imkân perdelerini ve beşerî sıfatların örtülerini atmak ve ölüm anında da beden perdesinin kalkmasıyla, Hakk'ı görme özel niteliğiyle şereflenmek gerekir. Nasıl ki Yüce Allah, tereddüde dair olan kutsî hadisinde şöyle buyurur: "Ben, yaptığım hiçbir şeyde, ölümü çirkin gören mümin kulumun ruhunu alırken tereddüt ettiğim gibi tereddüt etmedim. Ben onun çirkin görmesinden hoşlanmadım. Hâlbuki onun bana kavuşması kaçınılmazdır." İşte bu hakikate dayanarak, ilâhî âşıklar ölüme özlem duyarlar ve bedenin ölümü, onların sevgililerinin meclisi ve nergis bahçesidir. Bu konunun ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'dedir.

Mukarribler dünyada yaşadıkları müddetçe, Hakk'a olan iştiyâkları ve ölümleri vaktinde husûle gelen rü'yet sıfat-ı hâssasıyla sâkin olur. Binâena- leyh âlem-i dünyâda iken, dîde-i kalbden hicâbât-ı imkâniyyeyi ve sıfât-ı beşeriyye gışâvelerini atmak ve inde'l-mevt dahi hicâb-ı bedenin irtifâ'iyle, rü'yet-i Hak sıfat-ı hâssasıyla müşerref olmak iktizâ eder. Nitekim Hak Teâlâ tereddüde dâir olan hadis-i kudsîsinde ما ترددت في شيئ انا فاعله ترددي في قبض روح عبدي المؤمن يكره الموت و انا اكره مسائته و لا بد له من لقائ ya'nî "Ben fâil olduğum bir şeyde, mevti keríh gören mü'min kulumun ruhunun kabzında tereddüd ettiğim gibi tereddüd etmedim ve ben onun istikrâhını keríh gördüm. Halbuki ona benim likām labüddür" buyrulur. İşte bu hakikate binâen uşşâk-ı ilâhî ölüme müştâkdırlar ve tenin ölümü, onların ma'şûklarının bezmi ve nergistânıdır. Bu bahsin tafsili Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'dedir.

3987. Kendi cismini böyle fedâ eden kimse, ne vakit beylik ve halîfelik hırsını yapar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3987. Kendi bedenini böyle feda eden kimse, ne zaman beylik ve halifelik hırsı taşır?

Bu şerefli beyitte Şia'nın fikri reddedilir. Çünkü Şia der ki: Hz. İmam'da halife olmak arzusu vardı; fakat korkusundan dolayı üç halifeye biat etti; ve üç halife zamanında "takıyye" (inancını gizleme) yaptı. Eğer bu beyana itiraz edilerek denirse ki: "Hz. Osman efendimizin hilafetinden sonra, Şah-ı Velayet hazretleri, hilafete talip oldu ve hatta kendisine muhalefet eden Şam valisi ile muharebe bile etti." Bu itiraza Cenab-ı Pir efendimiz aşağıdaki beyitler ile cevap verirler:

Bu beyt-i şerîfde Şîa'nın fikri red olunur. Zîrâ Şîa derler ki: Hz. İmâm'da halîfe olmak arzûsu var idi; fakat havfından hulefâ-i selâseye bîat etti; ve hulefâ-i selâse zamânında "takıyye" etti. Eğer bu beyâna i'tirâzen denirse ki: "Hz. Osman efendimizin hilâfetinden sonra, Şâh-ı velâyet hazretleri, hilâfete tâlib oldu ve hattâ kendilerine muhalefet eden Şam vâlisi ile muhârebe bile etti." Bu i'tirâza Cenâb-ı Pîr efendimiz âtîdeki beyitler ile cevâb verirler:

3988. O sebebden mansıba ve hükme çalışır; ta ki ümerâya yol ve hüküm göstersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3988. O sebeple makama ve hükmetmeye çalışır; tâ ki yöneticilere yol ve hüküm göstersin.

İslâm tarihini okuyanların bildiği üzere, Hz. Ömer efendimizin hilafeti döneminde halk, fetihlerin çokluğu sebebiyle, ahlâkı bozulmuş olan çeşitli milletlerle temasa geçti ve servet ile zenginlik arttı. Nefse ait hazlar tarafına yönelmeye başladılar. Hz. Osman-ı Zü'n-Nûreyn efendimizin hilafeti döneminde halk arasında fitneler meydana gelmeye başladı; ve yöneticiler arasında makam hırsı ve nefsin arzusu kuvvetlendi. İşte bu sebeple Hz. Osman efendimizin hilafetinden sonra, sırf halkın ıslahı için Cenâb-ı Şâh-ı velâyet (velilerin şahı), hilafete ve makama talip oldu. Çünkü hilafet makamına sahip olmadıkça iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma görevini yerine getirmek ve adaleti uygulamak mümkün olmadığı açıktır; mutlaka görünürde kuvvet ve hüküm sahibi olmak gerekir.

Târíh-i İslâm'ı okuyanların ma'lûmudur ki, Hz. Ömer efendimizin zamân-ı hilafetinde halk kesret-i fütûhât sebebiyle, ahlâkı bozulmuş olan muhtelif milletler ile temâs etti ve servet ve gınâ ziyâdeleşti. Huzûzât-ı nefsâniyye tarafına meyl etmeğe başladılar. Hz. Osmân-ı Zü'n-Nûreyn efendimizin zamân-ı hilâfetinde halk arasında fitneler vâki' olmağa başladı; ve ümerâ arasında hırs-1 câh ve hevâ-yı nefs kuvvetlendi. İşte bu sebebden Hz. Osman efendimizin hilâfetinden sonra, mahzâ ıslâh-ı halk için Cenâb-ı Şâh-ı velâyet, hilâfete ve mansıba tâlib oldu. Zîrâ makām-ı hilâfeti hâiz olmadıkça emr-i bil-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker vazîfesini îfâ ve adâleti icrâ etmek mümkin olmadığı meydandadır; mutlakā zâhirde kuvvet ve hüküm sahibi olmak îcâb eder.

3989. Tâki emârete bir başka can vere; tâ ki hilafet nahline meyve vere.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3989. Tâ ki emirliğe başka bir can versin; tâ ki hilafet fidanına meyve versin.

"Emirliğe başka bir can vermek"ten kasıt, emirlere o makamın görevi olan adalet yolunu göstermektir; ve "Hilafet ağacına yemiş vermek"ten kasıt, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak ile halkın hâllerini düzeltmektir.

“Emârete bir başka can vermek”den murâd, ümerâya o makāmın vazîfesi olan tarîk-ı adli göstermektir; ve “Hilâfet ağacına yemiş vermek”ten murâd, emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker ile halkın ahvâlini ıslâh etmektir.

3990. Peygamber'in feth-i Mekke'ye cehdi, ne vakit dünyâ muhabbetinde [3948] müttehem olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3990. Peygamber'in Mekke'yi fethetme çabası, ne zaman dünya sevgisiyle suçlanır?

Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (a.s.) Mekke fethine yönelmesi ve bu husustaki gayretleri de, dünya sevgisine dayalı olmakla itham edilemez.

Resûl-i Ekrem Efendimiz'in Mekke fethine teveccühü ve bu husûsdaki gayretleri de, dünyâ muhabbetine müstenid olmakla ittihâm edilmez.

3991. O kimse ki, yedi göğün mahzeninden, imtihan günü kalbinin gözünü bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3991. O kimse ki, yedi göğün hazinesinden, imtihan günü kalbinin gözünü bağladı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz'e, bütün ilâhî mertebeleri kapsayan kendi hakikatleri, imtihan günü olan miraç vaktinde açığa çıktı; kendilerine, o ilâhî mertebelerdeki cismanî ve ruhanî olan acayiplikler sunuldu. Himmeti (manevî gayreti) ancak Hakk'a ulaşmaktan ibaret olan o Allah'ın sevgili ve edepli kulu, hiçbirine iltifat etmedi ve bu sebeple yüce katında مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَ مَا طَغَى (Necm, 53/17) yani "Mübarek gözü asla başka yöne kaymadı ve asla haddini aşmadı" buyrulmuştur. Nitekim Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ) bu hâle işaret ederek Dîvân-ı Kebîr'lerinde şöyle buyurur:

Resûl-i Ekrem Efendimiz'e bilcümle merâtib-i ilâhiyyeyi câmi' olan kendi hakîkatleri, imtihân günü olan mi'râc vaktinde inkişâf etti; kendilerine, o merâtib-i ilâhiyyedeki cismânî ve rûhânî olan acîbeler arz olundu. Himmeti ancak Hakk'a vusûlden ibaret olan o mahbûb-ı edib-i Hudâ, hiçbirine iltifat buyurmadı ve bu sebeble Hakk-ı âlilerinde مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَ مَا طَغَى (Necm, 53/17) ya'nî “Basar-ı mübâreki aslâ meyl etmedi ve aslâ haddini tecavüz etmedi" buyrulmuştur. Nitekim Cenâb-ı Pîr bu hâle işâreten Dîvân-ı Kebîr'lerinde şöyle buyururlar:

3992. Onun, hûrîleri ve canı temâşa etmesi için, her yedi göğün afakı dolmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3992. Onun, hûrileri ve canı seyretmesi için, her yedi göğün ufukları dolmuştur.

Mi'râcda (Peygamber'in göğe yükselişi) Kâinatın Övüncü (Hz. Muhammed)'nin seyretmesi için, her yedi göğün ufuklarına ait olan hûriler ve kutsal ruhlar (ervâh-ı kudsiyye) karşılamaya çıkmıştır. Hûriler, kendilerine değerli elbiseler giydirilmiş olan güzel amellerin suretleridir.

Mi'râcda Fahr-i kâinâtın temâşâ buyurması için, her yedi göğün âfâkına taalluk eden hûrîler ve ervâh-ı kudsiyye istikbâle çıkmıştır. Hûrîler, kendilerine hulle-i bahâ giydirilmiş olan a'mâl-i hasenenin sûretleridir.

3993. Onun için kendilerini tezyîn etmişler idi; halbuki onun için dostun gayrinin pervâsı nerede?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3993. Bu sebeple kendilerini süslemişlerdi; oysa onun için dosttan başkasının önemi nerede?

O Allah'ın sevgili ve edepli kulu için, huriler ve kutsal ruhlar ve yüce melekler, bulundukları âlemin gereğine göre, kendilerine çeki düzen vermişlerdi; fakat o Hazret'in Hak'tan başkasına önemi ve ilgisi nerede! Onun şerefli kalbinde bunların hiçbirine alaka meydana gelmedi.

O Habib-i Edib-i Hudâ için, hûrîler ve ervâh-ı kudsiyye ve melâike-i kirâm, bulundukları âlemin îcâbına göre, kendilerine çeki-düzen vermişler idi; fakat o Hazret'in Hak'dan gayrisine pervâsı ve taalluku nerede! Kalb-i şerîfinde bunların hiçbirisine alâka vâki' olmadı.

3994. İclal-i Hak'dan öyle dolmuş idi ki, ona al-i Hak dahi yol bulamaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3994. Hakk'ın yüceliğiyle öyle dolmuştu ki, Hakk'ın yüceleri bile ona yol bulamaz.

Onun şerefli kalbi, Hakk'ın yüceliğiyle, yani zâtî tecellî ile öyle dolmuştu ki, o şerefli kalbe, Hakk'ın yüceleri olan peygamberler, evliyalar ve mukarreb melek (Allah'a yakın melek) bile yol bulup giremez. Kalbe bu zâtî tecellî dolgunluğu, Muhammedî velâyetin (velilik) vârislerine de şâmil olup, Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz de onlardan birisi olduğundan, sonraki beyitte cem'-i mütekellim (birinci çoğul şahıs) zamirini kullanarak bu zevkten haber verirler. Bu söz, "Benim için Allah ile bir vakit vardır ki, o vakitte bana mukarreb melek ve gönderilmiş peygamber sığmazlar" hadîs-i şerîfinden alınmıştır; ve sonraki beyitte daha fazla açıklanır:

Onun kalb-i şerîfi iclâl-i Hak'dan, ya'nî tecellî-i zâtîden öyle dolmuş idi ki, o kalb-i şerîfe, âl-i Hak olan enbiyâ ve evliyâ ve melek-i mukarreb bile yol bulup giremez. Kalbe bu tecellî-i zâtî dolgunluğu, velâyet-i muhammediyyenin vârislerine de şâmil olup, Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz dahi, onlardan birisi olduğundan, âtîdeki beyitte cem'-i mütekellim zamîrini isti'mâl buyurarak bu zevkden haber verirler. Bu kelâm لى مع الله وقت لا يسعنى فيه ملك مقرب و لا نبي مرسل ya'nî "Benim için Allah ile bir vakit vardır ki, o vakitte bana melek-i mukarreb ve nebiyy-i mürsel sığmazlar" hadîs-i şerîfinden muktebesdir; ve beyt-i âtîde daha ziyâde tavzîh buyrulur:

3995. Bize nebiyy-i mürsel ve kezâ melek ve rûh sığmaz taakkul edin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3995. Bize gönderilmiş peygamber ve aynı şekilde melek ve ruh sığmaz, bunu akıl edin.

Muhammedî velâyetin (Hz. Muhammed'in manevî mirasçılığı) vârisleri olan bizlerin kalbine zâtî tecellî (Allah'ın zâtının tecellî etmesi) meydana geldiğinde ne gönderilmiş peygamber sığar ne de melekler ve diğer kutsal ruhlar sığar. Çünkü akıl edin ki, zâtî tecellî bütün taayyünleri (belirginleşmeleri) ve kesretleri (çoklukları) kaldırır ve kendisine tecellî edilen velînin dahi kendiliğinden bir varlığı kalmaz. Bu tecellîde gören ve görülen ve görme tek bir şey olur. Bu durumda, böyle bir kalbe gönderilmiş peygamber ve mukarreb melek (Allah'a yakın melek) ve diğer kutsal ruhlar sığmazsa şaşılır mı?

Velâyet-i muhammediyyenin vârisleri olan bizlerin kalbine tecellî-i zâtî vukū'unda ne nebiyy-i mürsel sığar ve ne de melâike ve sâir ervâh-ı kudsiyye sığar. Zîrâ taakkul edin ki, tecellî-i zâtî bilcümle taayyünâtı ve keserâtı kaldırır ve mütecellâ-leh olan velînin dahi kendisinin kendiliği kalmaz. Bu tecellîde râî ve mer'î ve rü'yet şey'-i vâhid olur. Bu halde, böyle bir kalbe nebiyy-i mürsel ve melek-i mukarreb ve ervâh-ı kudsiyye-i sâire sığmazsa taaccüb olunur mu?

3996. Buyurdu ki: Biz “Mã zâğ”ız, karga gibi değiliz. Biz sabbağın sarhoşuyuz ve bağın sarhoşu değiliz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3996. Buyurdu ki: Biz "Mã zâğ"ız, karga gibi değiliz. Biz sabahın sarhoşuyuz ve bağın sarhoşu değiliz.

Şanlı Peygamber Efendimiz buyurdular ki, ben ve benim Muhammedî velâyetimin (Allah dostluğunun) vârisleri olan ümmetimin seçkinleri, haklarında "Göz kaymadı" (Necm Sûresi, âyet 17) buyrulan topluluktanz; nefis ve heves kargası değiliz. Biz sabahın, yani taayyünâtın (belirginleşmelerin) sahibi olan ve onları türlü türlü renklerde ortaya çıkaran Hakk'ın Zât'ının sarhoşlarıyız; yoksa, türlü türlü renklerde görünen bu taayyünâtın sarhoşu değiliz ki, gönlümüzü suretlere bağlayalım.

Resûl-i zîşân Efendimiz buyurdular ki, ben ve benim velâyet-i muhammediyyemin vârisleri olan havâss-ı ümmetim, haklarında ما زاغ البصر buyrulan tâifedeniz; nefis ve hevâ kargası değiliz. Biz sabbâğın ya'nî taayyünâtın sâhibi olan ve onları türlü türlü renklerde ızhâr eden Zât-ı Hakk'ın sarhoşlarıyız; yoksa, türlü türlü renklerde zâhir olan bu taayyünâtın sarhoşu değiliz ki, gönlümüzü sûretlere bağlıyalım.

3997. Mâdemki eflâk ve ukülün mahzenleri, Resûl'ün gözünün önünde bir çöp gibi geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3997. Mademki göklerin ve akılların hazineleri, Resûl'ün gözünün önünde bir çöp gibi geldi.

Mademki cismanî âlemin ve ruhanî âlemin hazineleri Resûl-i Ekrem Efendimiz'in gözü önünde, İlahi Zât'a nispetle bir çöp gibi kıymetsiz ve önemsiz geldi; çünkü şerefli kalplerinin yönelişi İlahi Zât'a idi.

Mâdemki âlem-i cismâniyyetin ve rûhâniyyetin hazîneleri Resûl-i Ekrem Efendimiz'in gözü önünde, Zât-ı ahadîye nisbeten bir çöp gibi kıymetsiz ve ehemmiyetsiz geldi; ve zîrâ kalb-i şerîflerinin teveccühü Zât-ı ahadîye idi.

3998. O halde Mekke ve Şâm ve Irak ne olur ki, o, ceng ve iştiyak göstersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3998. O halde Mekke ve Şam ve Irak ne olur ki, o, savaş ve iştiyak göstersin?

O bakış ve çabanın önünde Mekke ve Şam ve Irak gibi memleketlerin ne kıymeti olur ki, bunların fetihlerine istekli olsun da onlar için savaş edip kan döksün.

O nazar ve sa'yin önünde Mekke ve Şâm ve Irâk gibi memleketlerin ne kıymeti olur ki, bunların fetihlerine müştâk olsun da onlar için ceng edip kan döksün.

3999. O zannı, onun üzerine kötü olan zamîr yapar; zîrâ o, kendi cehil ve hırsından kıyas eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3999. O sanıyı, onun üzerine kötü olan iç düşünce yapar; çünkü o, kendi cehaletinden ve hırsından kıyas eder.

Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (a.s.) savaşlarının, ülkeler fethedip padişah olmak ve halk üzerinde kendi nefis ve hevasına uyarak hükmetmek için olduğu vehmine düşmek, kötü olan bir kalbin sanısıdır. Çünkü o, peygamberlik makamına ait o fiilleri kendi cehaleti dairesinde muhakeme eder ve kendi nefsanî hırsıyla ölçer. Çünkü onun bakış açısında başka türlüsü olamaz.

Resûl-i Ekrem Efendimiz'in gazâları, memleketler zabt edip şehinşâh olmak ve halk üzerinde kendi nefis ve hevâsına tebean hükm etmek için olduğu vehmine düşmek, kötü olan bir kalbin zannıdır. Zîrâ o ef'âl-i Risâlet-penâhîyi kendi cehli dâiresinde muhakeme eder ve kendi hırs-ı nefsânîsi ile ölçer. Çünkü onun nazarında başka türlüsü olamaz.

4000. Sarı camı nikāb yaptığın vakit, güneşin nûrunu hep sarı görürsün. [3958]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4000. Sarı camı yüzüne örttüğün zaman, güneşin ışığını hep sarı görürsün.

4001. O mâvi ve sarı şişeyi kır; tâ ki tozu ve âdemi tanıyasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4001. O mavi ve sarı şişeyi kır; tâ ki tozu ve insanı tanıyasın.

"Mavi ve sarı şişe"den kastedilen, nefsin sıfatlarıdır. "Toz"dan kastedilen nefsânî olan kimseler ve "insan"dan kastedilen ise, hakikate uygun olan zâtlardır. Yani nefsinin sıfatları bâki oldukça, hâlin hakikatini görmezsin; onları yok et ki, nefsânîler ile, hakikate uygun olanları tanıyasın.

"Mâvi ve sarı şişe"den murâd, nefsin sıfatlarıdır. "Toz"dan murâd nefsânî olan kimseler ve "merd"den murâd dahi, hakkānî olan zâtlardır. Ya'nî nefsinin sıfatları bâkî oldukça, hakîkat-ı hâli görmezsin; onları izâle et ki, nefsânîler ile, hakkānîleri tanıyasın.

4002. Atlının etrafında toz baş yukarıya kaldırmış; sen tozu merd-i Hak zannetmişsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4002. Atlının etrafında toz baş yukarıya kaldırmış; sen tozu Hakk eri sanmışsın.

Hakk'ın tecellileri (ortaya çıkışları), bu taayyünât (belirginleşmeler) tozlarını yukarıya kaldırmıştır. Sende doğru ayırt etme yeteneği olmadığı için, sen o tozu Hakk eri sanmışsın. Yani her insan suretinde gördüğün kişi Hakk eri değildir. Onların bazısı Hakk eridir ve bazısı değildir. Nasıl ki bunun aksi de gerçekleşmiştir.

Tecelliyât-ı Hak, bu taayyünât tozlarını yukarıya kaldırmıştır. Sende temyîz-i sahih olmadığı için, sen o tozu merd-i Hak zannetmişsin. Ya'nî her sûret-i insâniyyede gördüğün merd-i Hak değildir. Onların ba'zısı merd-i Hak'dır ve ba'zısı değildir. Nitekim bunun aksi de vâki' olmuştur.

4003. İblîs tozu gördü ve dedi ki: Bu çamurun fer'i, ben ateş-cebîn üzerine nasıl tafazzul eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4003. İblis tozu gördü ve dedi ki: Bu çamurun fer'i (türemesi), ben ateşten yaratılmış olanın üzerine nasıl üstünlük kurar?

Nasıl ki İblis, Âdem'in belirlenmişliğini gördü; doğru bir ayrım yapamadığı için, "Bu çamurun türemesi olan suret, benim gibi ateşten yaratılmış olan bir belirlenmişlik üzerine nasıl üstünlük kurar?" dedi.

Nitekim İblîs taayyün-i Âdem'i gördü; temyîz-i sahîhi olmadığı için, "Bu çamurun fer'i olan sûret, benim gibi ateşten mahlûk olan bir taayyün üzerine nasıl tafazzul eder?" dedi.

4004. Sen azîzleri beşer gördükçe, bil ki o nazar, İblîs'in mîrâsıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4004. Sen azizleri insan olarak gördükçe, bil ki o bakış, İblis'in mirasıdır.

Bu insan heykellerinin bazıları boştur, bazıları da doludur. Sende doluyu boşu ayırt edecek bir fark etme yeteneği yoktur; bu sebeple sen bu fark etme yeteneğinin olmayışı sebebiyle, peygamberleri ve evliyaları, kendi nefsine kıyasla insan olarak gördükçe, bil ki bu bakış sana İblis'ten miras kalmış olan bir bakıştır.

Bu heykel-i âdemînin ba'zıları boşdur, ba'zıları da doludur. Sende doluyu boşu fark edecek temyîz yoktur; binâenaleyh sen bu temyîzsizlik sebebiyle, enbiyâ ve evliyâyı, kendi nefsine kıyâsen beşer gördükçe, bil ki bu nazar sana İblîs'den mîrâs kalmış olan bir nazardır.

4005. Ey serkeş, eğer sen İblîs'in evladı değil isen, o halde o köpeğin mîrâsı sana nasıl erişti?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4005. Ey başkaldıran, eğer sen İblis'in evladı değilsen, o halde o köpeğin mirası sana nasıl ulaştı?

4006. Ben köpek değilim; Hakk'a tapan Hakk'ın arslanıyım. Hakk'ın arslanı sûretden kurtulandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4006. Ben köpek değilim; Hakk'a tapan Hakk'ın arslanıyım. Hakk'ın arslanı şekilden kurtulandır.

Bu söz, velîlerin şahının (Hz. Ali) dilinden pehlivana hitaptır.

Bu söz şâh-ı velâyetin lisânından pehlivâna hitâbdır.

4007. Dünya arslanı bir av ve azık arar; Mevla'nın arslanı azadlık ve ölüm ister.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4007. Dünya aslanı bir av ve azık arar; Mevla'nın aslanı özgürlük ve ölüm ister.

4008. Ölümde yüz vücûd gördüğünden pervane gibi vücudunu yakar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4008. Ölümde yüz varlık gördüğünden, pervane gibi kendi varlığını yakar.

4009. Ölüm muhabbeti sadıkların gerdanlığı oldu; muhakkak bu dem yahudiler için imtihan oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4009. Ölüm sevgisi sadıkların gerdanlığı oldu; muhakkak bu an Yahudiler için imtihan oldu.

Ölüm sevgisi, ilahi aşk davasında sadık olanların boyunlarında gerdanlıktır. Bu ölüm vakti Yahudilerin imtihanı oldu. Çünkü Yahudiler, "Biz Allah'ın dostları ve sevenleriyiz" iddiasında bulundular. Cuma Suresi'ndeki şu ayet-i kerime nazil oldu: قُلْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا إِنْ زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أولياء لله مِن دُونِ النَّاسِ فَتَمنوا الموت ان كنتم صادقين و لا يتمنونَهُ أَبَدًا بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ وَ اللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ (Cum'a, 62/6-7) Yani "Ey habibim de ki: 'Ey Yahudiler, eğer siz kendinizi diğer ümmetlerden ayrıcalıklı olarak Allah Teâlâ'nın dostlarıyız sanırsanız, eğer doğru söylüyorsanız, ölümü temenni edin!' Onlar, sundukları küfür ve inat sebebiyle ebediyen ölümü temenni etmezler. Allah Teâlâ zalimleri bilir."

Ölüm muhabbeti, aşk-ı ilâhî da'vâsında sâdık olanların boyunlarında gerdanlıktır. Bu ölüm vakti yahûdîlerin imtihanı oldu. Zîrâ yahûdîler biz Allah'ın dostları ve muhibleriyiz da'vâsında bulundular. Sûre-i Cum'a'daki şu âyet-i kerîme nâzil oldu: قُلْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا إِنْ زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أولياء لله مِن دُونِ النَّاسِ فَتَمنوا الموت ان كنتم صادقين و لا يتمنونَهُ أَبَدًا بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ وَ اللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ (Cum'a, 62/6-7) Ya'nî "Ey habîbim de ki: "Ey yahûdîler, eğer siz kendinizi sâir ümmetlerden mümtâz olarak Allah Teâlâ'nın dostlarıyız zu'm ederseniz, eğer doğru söylüyorsanız, ölümü temennî edin!" Onlar takdîm ettikleri küfür ve inâd sebebiyle ebedî mevti temennî etmezler. Allah Teâlâ zâlimleri bilir."

4010. Fâide arzusu olduğu gibi, ölüm arzusu götürmek, ondan daha iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4010. Fayda arzusu olduğu gibi, ölüm arzusu götürmek, ondan daha iyidir.

Tüccarlarda nasıl ki ticarette kâr etme arzusu vardır; müminler için ölüm arzusunda bulunmak ondan daha hayırlıdır.

[3969] Tâcirlerde nitekim ticârette kâr etmek arzûsu vardır; ölüm arzûsunda bulunmak mü'minler için ondan daha hayırlıdır.

4011. Hak Teâlâ Kur'ân'da buyurdu ki: Ey yahûdî kavmi, ölüm sâdıkların hazînesi ve nef'idir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4011. Yüce Allah Kur'an'da buyurdu ki: Ey Yahudi kavmi, ölüm sadıkların hazinesi ve faydasıdır.

Yani yukarıda zikredilen ayet-i kerimede Yüce Allah, Yahudilerin iddiasını, ölüm talebi teklifi ile imtihan etti; çünkü "Ölüm sevgiliyi sevgiliye ulaştıran bir köprüdür" denilmiştir.

Ya'nî yukarıda zikr olunan âyet-i kerîmede Hak Teâlâ yahûdîlerin da'vâsını, ölüm talebi teklifi ile imtihan buyurdu; zîrâ الموت جسر يوصل الحبيب الى الحبيب ya'nî "Ölüm habîbi habîbe îsâl eden bir köprüdür" denilmiştir.

4012. Ey yahûdîler, hatırlı kimselerin nâmûsu için, bu temennîyi lisân üzerinde cârî kılın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4012. Ey Yahudiler, hatırlı kimselerin namusu için, bu temenniyi dil üzerinde cari kılın!

Ey Yahudiler, içinizde namus taşıyan, hatırı sayılır bir kimseniz yok mu? Bu ilahi hitap namusuna dokunsun da, bu ölüm temennisi lafzen söylensin!

Ey yahûdîler, içinizde nâmûs taşıyan hatırı sayılır bir kimseniz yok mu? Bu hitâb-ı ilâhî nâmûsuna dokunsun da, bu ölüm temennîsini lafzan söylesin!

4013. Muhammed (aleyhissalâtü ve's-selâm) bu bayrağı kaldırdığı vakit, bir yahûdînin bu kadar mecâli olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4013. Muhammed (a.s.) bu bayrağı kaldırdığı zaman, bir Yahudi'nin bu kadar gücü olmadı.

(a.s.) Efendimiz, ayet-i kerimedeki bu ilahi hitap bayrağını kaldırdığı zaman, bir Yahudi'nin namusunu korumak için, diliyle olsun ölümü temenni edecek kadar bir takati olmadı.

(S.a.v.) Efendimiz âyet-i kerîmedeki bu hitâb-ı ilâhî bayrağını kaldırdığı vakit, bir yahûdînin muhafaza-i nâmûsu için, lisânen olsun ölümü temennî edecek kadar bir tâkatı olmadı.

4014. Buyurdu ki: Eğer bunu zebân üzerine süre idiler; muhakkak cihânda bir yahûdî kalmazdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4014. Buyurdu ki: Eğer bunu dil üzerine sürselerdi; muhakkak dünyada bir Yahudi kalmazdı.

Eğer bu ilahi hitaba karşı, Yahudiler dilleriyle "Evet biz Allah'ın dostuyuz; O'na kavuşmak için ölümü temenni ederiz" demiş olsalardı, Yüce Allah onların bu talebine kahredici gücüyle icabet eder ve dünyada bir Yahudi kalmazdı.

Eğer bu hitâb-ı ilâhîye karşı, yahûdîler lisanlarıyla "Evet biz Allah'ın dostuyuz; ona vusûl için ölümü temennî ederiz" demiş olsa idiler, Hak Teâlâ onların bu talebine kahrı ile icâbet buyurur ve cihânda bir yahûdî kalmaz idi.

4015. Böyle olunca yahudiler: Ey sirâc, sen bizi rüsvay etme diyerek mal ve harâc götürdüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4015. Böyle olunca Yahudiler: Ey ışık, sen bizi rezil etme diyerek mal ve vergi götürdüler.

Yahudiler, gördükleri peygamberlik mucizeleri üzerine, eğer böyle bir talepte bulunurlarsa başlarına muhakkak bir bela geleceğine emin olduklarından, bu imtihanda aciz kaldılar ve şanlı Peygamber Efendimiz'in yüce huzuruna mal ve vergi götürmek suretiyle müminlerin gönlünü almaya çalıştılar.

Yahûdíler gördükleri mu'cizât-ı nebeviyye üzerine, eğer böyle bir talebde bulunurlarsa başlarına muhakkak bir belâ geleceğine mutmain olduklarından, bu imtihanda âciz kaldılar ve Resûl-i zîşân Efendimiz'in huzûr-ı sâdetlerine mâl ve harâc götürmek sûretiyle mü'minlerin tatyîbine sa'y ettiler.

4016. Bu sözün bir nihayeti zahir değildir; elini bana ver; çünkü gözün dostu gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4016. Bu sözün bir sonu görünmüyor; elini bana ver; çünkü gözün dostu gördü.

Bu şerefli beyit, velayet şahı (Hz. Ali) tarafından pehlivana hitaptır. Yani, bu maddî bedenin asla kıymeti olmaması ve ölüm ile Hak'ka kavuşma sözlerinin sonu yoktur. Mademki benimle olan mücadelede, sana gerçek dost olan Hakk'ın yüzü göründü, artık elini bana ver ve bana biat et!

Bu beyt-i şerîf Şâh-ı velâyet tarafından pehlivâna hitâbdır. Ya'nî bu sûrî cismin asla kıymeti olmaması ve ölüm ile Hakk'a vusûl sözlerinin nihâyeti yoktur. Mâdemki benim ile olan mübârezede, sana dost-ı hakîkî olan Hakk'ın vechi göründü, artık elini bana ver ve bana bîat et!

## Emîrü'l-mü'minîn Ali (k.v.) hazretlerinin kendi karînine "Sen benim yüzüme tükürdüğün vakit, benim nefsim hareket etti ve ihlâs-ı amel kalmadı; seni öldürmeğe mâni' o olmuş idi" diye söylemesi

4017. Emîrü'l-mü'minin mübareze esnasında o civâna, ey pehlivân, dedi:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4017. Müminlerin emîri, güreş esnasında o gence, ey pehlivan, dedi:

4018. Benim yüzüme tükürdüğün vakit; nefsim hareket etti ve benim huyum bozuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4018. Benim yüzüme tükürdüğün zaman; nefsim hareket etti ve benim huyum bozuldu.

4019. Yarısı Hak ve yarısı hevâ için oldu. Hak işinde şirk câiz olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4019. Yarısı Hak için ve yarısı heva için oldu. Hak işinde şirk caiz olmaz.

Yani ben seni Allah yolunda savaşırken öldürecektim; hâlbuki o esnada sen, yüzüme tükürdün; nefsimin gazabı hareket etti. Eğer o hâl içinde seni öldürmüş olsaydım, yarısı Allah için ve yarısı nefsimin hevası için olacaktı. Yüce Allah hazretleri "Rabb'inin ibadetine hiçbir kimseyi ortak etmesin" (Kehf, 18/110) buyurarak, salih amel isteyen kullarına doğru yolu gösteriyor.

Ya'nî ben seni Allah yolunda harb ederken katl edecektim; halbuki o esnâda sen, yüzüme tükürdün; nefsimin gazabı hareket etti. Eğer o hâl içinde seni katl etmiş olsa idim, yarısı Allah için ve yarısı hevâ-yı nefsim için olacaktı. Hak Teâlâ hazretleri وَلاَ يُشْرِكْ بعبَادَة رَبِّهِ أَحَداً (Kehf, 18/110) ya'nî "Rabb'inin ibadetine hiçbir kimseyi işrâk etmesin" buyurarak, amel-i sâlih isteyen kullarına tarîk-ı salâhı gösteriyor.

4020. Sen Mevlâ'nın keffinin nakş olunmuşusun; Hakk'ın ânısın, benim [3978] yaptığım değilsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4020. Sen Mevlâ'nın avucunun nakşedilmişisin; Hakk'ın anısın, benim yaptığım değilsin.

Sen Yüce Allah'ın kudret elinin nakşettiği bir şekilsin, Hakk'ın anısı ve san'at eserisin, benim yarattığım değilsin.

Sen Hak Teâlâ'nın yed-i kudretinin nakş ettiği bir sûretsin, Hakk'ın ânı ve masnû'usun, benim mahlûkum değilsin.

4021. Hakk'ın nakşını yine emr-i Hak'la kır; dostunun şişesine dostun taşını vur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4021. Hakk'ın nakşını yine Hakk'ın emriyle kır; dostunun şişesine dostun taşını vur!

Hakk'ın yaratılmışı olan insanın varlığını, yine Hakk'ın emriyle yok et.

Hakk'ın mahlûku olan insanın vücudunu, yine Hakk'ın emriyle izâle et.

4022. Mecûsî bunu işitti, gönlünde nûr zahir oldu; nihayet zünnârını kesti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4022. Mecûsî bunu işitti, gönlünde nûr zâhir oldu; nihayet zünnârını kesti.

Cenâb-ı Emîr ile savaşan mecûsî bu sözleri onlardan işitince, kalbinde iman nuru parladı ve küfür kuşağını belinden kesti.

Cenâb-ı Emîr ile mübariz olan mecûsî bu sözleri onlardan işitince, kalbinde nûr-i îmân parladı ve küfür kuşağını belinden kesti.

4023. Dedi ki: Ben cefâ tohumunu ekdim; ben seni başka türlü zannettim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4023. Dedi ki: Ben cefa tohumunu ektim; ben seni başka türlü zannettim.

Sana karşı savaşmaya kalkışmamın bir zulüm olduğunu anladım; çünkü ben seni birçok kimseler gibi nefsine ve hevesine yenik düşmüş bir insan zannetmiştim.

Sana karşı mukâteleye kıyâmım bir zulüm olduğunu anladım; zîrâ ben seni birçok kimseler gibi nefis ve hevâsına mağlûb bir insan zannetmiş idim.

4024. Sen Hudâ huylu terâzî olmuşsun; belki her terâzînin dili olmuşsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4024. Sen Allah huylu terazi olmuşsun; aksine her terazinin dili olmuşsun.

Sen ilahi ahlak ile ahlaklanmış olup, kullar arasında ilahi bir terazi olmuş bir insân-ı kâmilsin. Aksine her ilahi terazi olan insân-ı kâmilin, adalet ve doğruluk yolunda uyulanısın.

Sen ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olup, kullar arasında bir mîzân-ı ilâhî olmuş bir insân-ı kâmilsin. Belki her mîzân-ı ilâhî olan insân-ı kâmilin, tarík-ı adl ve istikāmetde metbû'usun.

4025. Sen benim kabilem ve aslım ve akrabamsın. Sen benim mezhebimin şem'inin fürûğusun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4025. Sen benim kabilem ve aslım ve akrabamsın. Sen benim mezhebimin mumunun ışığısın.

Sen benim ruhum itibarıyla kıblem ve aslım ve akrabamsın. Ben şimdiki halde hakiki din mumunu senden yaktım ve aydınlattım.

Sen benim rûhum i'tibâriyle kıblem ve aslım ve akrabâmsın. Ben şimdiki hâlde dîn-i hakîkî şem'ini senden yakdım ve ziyâlandırdım.

4026. Ben göz taleb eden çerağın kölesiyim ki, senin çerağın aydınlığı ondan kabul etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4026. Ben, göz talep eden kandilin kölesiyim ki, senin kandilinin aydınlığı ondan kabul etti.

"Göz isteyen kandil"den maksat, (s.a.v.) Efendimiz'in mübarek zâtıdır. Yüce Allah onlar hakkında وَ دَاعِيًا إِلَى اللَّهِ بِإِذْنِهِ وَ سِرَاجًا مُنِيرًا (Ahzab, 33/46) yani "Allah'ın izni ile Allah'a davet eden parlak bir kandildir" buyurur; ve "göz isteyen" tabiriyle Cenab-ı Pir efendimiz وَ تَرَيَهُمْ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ وَ هُمْ لَا يُبْصِرُونَ (A'raf, 7/198) yani "Sen onların sana baktıklarını görürsün; hâlbuki onlar görmezler" ayet-i kerimesine işaret buyururlar. Çünkü inkârcıların hakkı gören gözleri yoktur; onlar ancak cisim ve suret görürler.

Menkıbe: Sultan Mahmud-ı Gaznevî, Bayezid-i Bistamî hazretlerinin kabrini ziyaret ettiği zaman, orada Cenab-ı Bayezid'in müridlerinden birisini görüp der ki: Şeyhinin sözünden bana bir şey naklet!

Mürid: Benim şeyhim "Beni göreni cehennem ateşi yakmaz" buyurur idi.

Sultan Mahmud: Bu söz acayiptir, senin şeyhin Resûl-i Ekrem Efendimiz'den daha mı büyüktür? Ebu Cehil Cenab-ı Peygamber'i gördü, bununla birlikte onu cehennem ateşi yakacaktır.

Mürid: Hayır, Ebu Cehil Resûl-i Ekrem'i görmedi; o ancak Abdülmuttalib'in yetimini gördü. Eğer Resûl-i Ekrem'i göre idi, onu da cehennem ateşi yakmaz idi.

Sultan Mahmud müridin sözünü beğenmiş ve fikrini düzeltmiştir.

“Göz isteyen çerâğ”dan murâd, (S.a.v.) Efendimiz'in zât-ı mübarekidir. Hak Teâlâ onlar hakkında وَ دَاعِيًا إِلَى اللَّهِ بِإِذْنِهِ وَ سِرَاجًا مُنِيرًا (Ahzab, 33/46) ya'nî “Allah'ın izni ile Allah'a da'vet eden bir parlak çerâğdır” buyurur; ve"göz isteyen" ta'bîriyle Cenab-ı Pir efendimiz وَ تَرَيَهُمْ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ وَ هُمْ لَا يُبْصِرُونَ (A'raf, 7/198) ya'nî “Sen onların sana baktıklarını görürsün; halbuki onlar görmezler” âyet-i kerîmesine işâret buyururlar. Zîrâ münkirlerin hakbîn olan gözleri yoktur; onlar ancak cisim ve sûret görürler.

Menkabe: Sultân Mahmûd-ı Gazneví, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin kabrini ziyaret ettiği vakit, orada cenâb-ı Bâyezîd'in müridlerinden birisini görüp der ki: Şeyhinin kelâmından bana bir şey nakl et!

Mürîd: Benim şeyhim "Beni göreni cehennem ateşi yakmaz" buyurur idi.

Sultân Mahmûd: Bu söz acibdir, senin şeyhin Resûl-i Ekrem Efendimiz' den daha mı büyüktür? Ebû Cehil cenâb-ı Peygamber'i gördü, maahâzâ onu cehennem ateşi yakacaktır.

Mürid: Hayır, Ebû Cehil Resûl-i Ekrem'i görmedi; o ancak Abdü'l-Muttalib' in yetîmini gördü. Eğer Resûl-i Ekrem'i göre idi, onu da cehennem ateşi yakmaz idi.

Sultân Mahmûd mürîdin kelâmını tahsîn ve fikrini tashíh etmiştir.

4027. Ben o nûr denizinin dalgasının kölesiyim ki, böyle gevheri zuhûra getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4027. Ben o nur denizinin dalgasının kuluyum ki, böyle cevheri ortaya çıkarır.

"Nur denizi"nden kastedilen, Hak'ın Zâtı'dır. "Dalga"dan kastedilen, Sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz'dir. "Cevher"den kastedilen, İmam-ı Ali (k.v.) efendimizdir. Yani "Ben şimdiye kadar suret kulu idim, surete tapardım; bundan sonra الله نور السموات والأرض (Nur, 24/35) [Allah göklerin ve yerin nurudur] ayet-i kerimesinde işaret buyrulduğu üzere nur denizi olan Hak'ın pak Zâtı'nın kuluyum ve O'na tapacağım. O öyle bir nur denizidir ki, Hatem-i Enbiya Efendimiz O'nun dalgasıdır; ve o dalga dahi o denizden senin gibi bir cevher çıkarmıştır.

"Nûr denizi"nden murâd, Zât-ı Hak'dır. "Dalga"dan murâd, Sallallâhü aley- hi ve sellem Efendimiz'dir. "Gevher"den murâd, İmâm-ı Alî (k.v.) efendimiz- dir. Ya'nî "Ben şimdiye kadar sûret kulu idim, sûrete tapardım; bundan sonra الله نور السموات والأرض (Nûr, 24/35) [Allah göklerin ve yerin nûrudur] âyet-i kerî- mesinde işâret buyrulduğu üzere deryâ-yı nûr olan Zât-ı pâk-i Hakk'ın kuluyum ve O'na tapacağım. O öyle bir deryâ-yı nûrdur ki, Hâtem-i Enbiyâ Efendimiz O'nun dalgasıdır; ve o dalga dahi o deryâdan senin gibi bir gevher çıkarmıştır.

4028. Bana şehadeti arz et ki, ben muhakkak seni zamanın ser-firâzı gördüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4028. Bana şehadeti arz et ki, ben muhakkak seni zamanın en yücesi gördüm.

4029. Onun akrabasından ve kavminden elliye yakın kimse, âşıkca din tarafı- na yüz çevirdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4029. Onun akrabasından ve kavminden elliye yakın kimse, âşıkça din tarafına yöneldiler.

4030. O hilim kılıcı ile bu kadar boğazı ve kılıçtan bu kadar halkı satın aldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4030. O, hilim kılıcı ile bu kadar boğazı ve kılıçtan bu kadar halkı satın aldı.

"O" zamiri, yukarıda 3908 numaralı şerefli beyitte "Peygamber'in savaşı barışın sebebi oldu" karinesiyle, Peygamber Efendimiz'e ait olması gerekir. Çünkü siyer kitaplarını ve Peygamber'in gazalarını okuyanlarca bilindiği üzere, Resûl-i Ekrem Efendimiz, yırtıcı hayvanlar gibi öldürülmeye müstahak olan insanları, hilim silahı ile, insanlık yoluna getirdi ve ölümden kurtardı. Nitekim kutsal ayette "Senin onlar hakkında yumuşak olman Yüce Allah tarafından olan rahmet sebebiyledir. Ve eğer sen sert ve katı kalpli olsaydın etrafından dağılırlar idi" (Âl-i İmrân, 3/159) buyrulmuştur.

[3988] "O" zamîri, yukarıda 3908 numaralı beyt-i şerîfde "Peygamber'in cengi sulhun medârı oldu" karînesiyle, cenâb-ı Peygamber Efendimiz'e râci' olmak lâzım gelir. Zîrâ siyer kitâblarını ve gazevât-ı Risâlet-penâhîyi mütâlaa eden- lerce ma'lûm olduğu üzere, Resûl-i Ekrem Efendimiz, hayvânât-ı müfterise gibi katle müstehak olan insanları, hilim silâhı ile, tarîk-i insâniyyete getirdi ve katilden kurtardı. Nitekim âyet-i kerimede فَبِمَا رَحْمَةً مِنَ الله لَنْتَ لَهُمْ وَ لَوْ كُنْتَ فَظاً غَلِيظَ الْقَلْبِ لَا نُفَضُوا مِنْ حَوْلِكَ (Âl-i İmrân, 3/159) ya'nî "Senin onlar hakkında yumuşak olman Allah Teâlâ cânibinden olan rahmet sebebiyledir. Ve eğer sen sert ve galîzü'l-kalb olsa idin etrafından dağılırlar idi" buyrulmuştur.

4031. Hilim kılıcı, demir kılıçtan daha keskindir; belki yüz askerden daha zi- yâde zafer-engîzdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4031. Hilim kılıcı, demir kılıçtan daha keskindir; aksine yüz askerden daha fazla zafer kazandırıcıdır.

4032. Eyvah, bir iki lokma yenilmiş oldu; fikrin kaynayışı ondan donmuş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4032. Eyvah, bir iki lokma yenilmiş oldu; fikrin kaynayışı ondan donmuş oldu.

Bu şerefli beyitte açıklanan lokma ve lokmayı kimin yediği hakkında değerli şarihlerin (açıklayıcıların) farklı görüşleri vardır. Bazıları lokmanın Hz. Pîr (Mevlânâ) tarafından yenildiğini düşünmüşlerdir; bazıları da "lokma"dan maksadın, nazma (şiire) dökülen hikâyelerin suretleri olduğunu; yani surete (şekle) meşguliyetin hicaba (perdeye) sebep olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da lokmayı yiyenlerin dinleyiciler olduğunu ve bu sebeple Cenâb-ı Pîr efendimizin şerefli kalplerine inen hakikatleri ve manaları cezbedemediklerini belirtmişlerdir.

1631 numaralı beyitte "Gönül sahibi eğer zehri açıkça yese de zararı yoktur;" 2643 numaralı beyitte de "Eğer velî bir zehir içse, bir bal şerbeti olur; ve eğer tâlib içse bir karanlık akıllı olur" buyrulmuş olmasına göre, lokmanın Hz. Pîr efendimize etki edemeyeceği ve özellikle şerefli beyitte yani "Noksan olan kimse yer, buhl (cimrilik) ve hased (kıskançlık) olur ve o kâmil olan kimse yer, Ahad (Allah'ın birliği) nuru olur" buyrulmuş olduğundan, kâmil bir kalbin bir iki lokmadan karanlık olmayacağı açıktır. Ve bu lokma hakkındaki ayrıntılar 1990, 1991, 1992 numaralı beyitlerde de geçti. Buna göre lokma yeme meselesinin dinleyiciye ait olduğu anlaşılır. Nitekim fakir (yazar) tarafından tercüme edilmiş olan Cenâb-ı Pîr efendimizin Fîhi Mâ Fîh adlı yüce açıklamalarının 27. faslında şöyle buyrulur: "Söz, dinleyicinin isti'dâdı (kabiliyeti) kadar gelir; o ne kadar emer ve beslenirse hikmet sütü o kadar iner ve ortaya çıkar. O emmeyince, hikmet de dışarı çıkmaz ve yüz göstermez. Acayip şey! Niçin kelâm (söz) ortaya çıkmıyor dersin? Acayip şey! Sen kelâmı niçin cezbetmiyorsun? Sana işitme kuvvetini vermeyen Yüce Zât, konuşana da kelâm arzusunu vermiyor." Ve 26. fasılda da yine şöyle buyururlar: ان الله يلقن الحكمة على لسان الواعظين بقدر همم المستمعين yani "Yüce Allah, vaizlerin diline, dinleyenlerin gayretleri miktarınca hikmet telkin eder." Papuç dikiciyim, deri çoktur; ancak ayağın ölçüsü kadar dikerim." Ve Mesnevî-i Şerîf'in VI. cildinde de .... ان الله يلقن الحكمة الخ şerhine dair yüce beyanları vardır. Şimdi Mesnevî-i Şerîf'i yazan Çelebi Hüsâmeddin efendimizdir. Ve caizdir ki lokmayı onlar yemiş ve bu sebeple onların şerefli kalplerinde bir gevşeklik meydana gelmiş olsun. Özellikle bu I. cildin sonuna doğru o hazretin yüce eşleri hastalanmış ve bilahare de vefat etmiş idi. Aile perişanlığının zahiren, aile reisi üzerinde bir etki bırakacağı da meydandadır. Ve bu sebeple de II. cildin yazılması bir iki sene kadar gecikmiştir.

Bu beyt-i şerîfde beyân buyrulan lokma ve lokmayı kimin yediği hakkın- da şurrâh-ı kirâmın muhtelif mütâlaâtı vardır. Ba'zıları lokma Hz. Pîr tarafın- dan yenildiğine zâhib olmuşlardır; ba'zıları da "lokma"dan murâd, nazma getirilen hikâyelerin sûretleridir; ya'nî sûrete meşgûliyyet bâdî-i hicâb oldu demek olur, demişlerdir. Ba'zıları da lokmayı yiyenlerin müstemi'ler olduğunu ve binâenaleyh cenâb-ı Pîr efendimizin kalb-i şerîflerine nâzil olan hakāyıkı ve maânîyi cezb edemediklerini beyân etmişlerdir.

1631 numaralı beyitte "Gönül sahibi eğer zehri âşikâr yese de ziyânı yoktur;" 2643 numaralı beyitte de "Eğer velî bir zehir içse, bir bal şerbeti olur; ve eğer tâlib içse bir muzlim akıllı olur" buyrulmuş olmasına nazaran, lokmanın Hz. Pîr efendimize müessir olamıyacağı ve husûsiyle beyt-i şerîfde ya'ni "Nâkıs olan kimse yer buhl ve hased olur ve o kâmil olan kimse yer nûr-ı Ahad olur" buyrulmuş olduğundan, kalb-i kâmilin bir iki lokmadan muzlim olmıyacağı zâhirdir. Ve bu lokma hakkındaki tafsilât 1990,1991,1992 numaralı beyitlerde de geçti. Binâenaleyh ekl-i lokma mes'elesinin sâmi'a taalluk ettiği anlaşılır. Nitekim fakîr tarafından tercüme edilmiş olan Cenâb-ı Pîr efendimizin Fihi Mâ Fih nâmındaki tekārîr-i aliyyelerinin 27. faslında şöyle buyrulur: "Söz, müstemi'in isti'dâdı kadar gelir; o ne kadar emip mütegaddî olursa şîr-i hikmet o kadar nâzil ve zâhir olur. O emmeyince, hikmet dahi hârice çıkmaz ve yüz göstermez. Acîb şey! Niçin kelâm zuhûr etmiyor dersin? Acîb şey! Sen kelâmı niçin cezb etmiyorsun? Sana kuvvet-i istimâ'ı vermeyen Zât-ı Azîmü'ş-şân kāile de dâiye-i kelâmı vermiyor." Ve 26. fasılda da yine şöyle buyururlar: ان الله يلقن الحكمة على لسان الواعظين بقدر همم المستمعين ya'ni "Hak Teâlâ hazretleri vâizlerin lisânına, dinleyenlerin himmetleri mikdârınca hikmet telkîn eyler." Papuç dikiciyim, deri çoktur; ancak ayağın ölçüsü kadar dikerim." Ve Mesnevî-i Şerîfin VI cildinde de .... ان الله يلقن الحكمة الخ sürh-i şerîfine dâir beyânât-ı aliyyeleri vardır. İmdi Mesnevî-i Şerîfi yazan Çelebi Hüsâmeddin efendimizdir. Ve câiz ki lokmayı onlar ekl etmiş ve bu sebeble onların kalb-i şerîflerinde bir fütûr vâki' olmuş olsun. Husûsiyle bu I. cildin nihâyetine doğru o hazretin harem-i âlîleri hastalanmış ve bilâhire de vefât etmiş idi. Âile perîşanlığının bi-hasebi'z-zâhir, âile reîsi üzerinde bir te'sîr ilkā edeceği de meydandadır. Ve bu sebeble de II. cildin yazılması bir iki sene kadar teahhura uğramıştır.

4033. Bir buğday Adem'in güneşine küsûf getirdi; mesela "zeneb" bedir olmuş ayın şaşâının husufuna sebeb oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4033. Bir buğday Adem'in güneşine tutulma getirdi; örneğin "zeneb" (Ay'ın yörüngesinin ekliptikle kesiştiği nokta) dolunay hâlindeki Ay'ın parlaklığının tutulmasına sebep oldu.

Dinleyicinin kalbinde lokmadan meydana gelen perdeye şaşırma; çünkü Adem'in ilahi bilgi ile aydınlanmış güneş gibi aklı, bir buğday yemesiyle tutulmaya uğradı; ve aynı şekilde, güneş ile yeryüzü arasındaki yörüngesinde dönen Ay dolunay hâlinde bulunduğu zaman, astronomi bilginlerinin terimince "zeneb" denilen noktada iken, yeryüzünün gölgesinin Ay üzerine düşmesiyle tutulma meydana geldi.

Müstemi'in kalbinde lokmadan hâsıl olan hicâba taaccüb etme; zîrâ âdemin ilm-i ilâhî ile münevver olan güneş gibi aklı, bir buğday ekli ile küsûfa düştü; ve kezâ güneş ile arz arasındaki mahrekinde devr eden ay bedir hâlinde bulunduğu vakit, ehl-i hey'et ıstılâhınca "zeneb" ta'bîr olunan noktada iken, arzın zılli ay üzerine düşmesiyle husûf vâki' oldu.

4034. İşte sana gönül letafeti ki, bir avuç çamurdan, onun ayı nasıl pervîn-i güsil olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4034. İşte sana gönül letafeti ki, bir avuç çamurdan, onun ayı nasıl pervîn-i güsil olur?

"Bir avuç çamur"dan kasıt, aslı topraktan olan maddî gıdadır. "Onun ayı" ifadesinden kasıt, Muhammedî hakikat güneşinin nurunu saldığı kalbin süveydâsıdır (kalbin en iç noktası). "Pervîn" altı veya yedi yıldız kümesinin adıdır ki, kalbin süveydâsında toplanan inzal edilmiş (ilâhî kaynaktan gelen) marifetlerden kinayedir. "Güsil" azat et, parçala ve dağıt anlamlarında emir kipidir. "Pervîn-güsil" birleşik bir sıfattır, "pervîn dağıtıcı" anlamındadır.

Yani "Gönül letafetinin zayıflığına bak ki, toprak mahsulü olan birkaç lokma maddî gıda sebebiyle, Muhammedî hakikat güneşinden ışık alan kalbin süveydâsı, Pervîn yıldızları gibi, toplu bir halde inzal olan marifetleri ve hakikatleri nasıl dağıtıcıdır?"

"Bir avuç çamur"dan murâd, gıdâ-yı sûrîdir ki, aslı topraktandır. "Onun ayı" ta'bîrinden murâd, hakikat-ı muhammediyye güneşinin nûrunu saldığı süveydâ-yı kalbdir. "Pervîn” altı veyâ yedi yıldız kümesinin adıdır ki, süveydâ-yı kalbde toplanan maârif-i münzeleden kinâyedir. "Güsil” âzâd et, parçala ve dağıt ma'nâlarında emr-i hâzırdır. "Pervîn-güsil" vasf-ı terkîbîdir, "pervîn dağıtıcı" ma'nâsınadır.

Ya'nî "Gönül letâfetinin za'fına bak ki, toprak mahsûlü olan birkaç lokma gıdâ-yı sûrî sebebi ile, hakikat-i muhammediyye güneşinden ziyâ alan süveydâ-yı kalb, Pervîn yıldızları gibi, toplu bir hâlde olarak münzel olan maârif ve hakāyıkı nasıl dağıtıcıdır?"

4035. Ekmek ma'na olduğu vakit, onun ekli fâide olur; vaktaki sûret oldu, inkâra bâis olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4035. Ekmek mana olduğu zaman, onu yemek faydalı olur; ne zaman ki suret oldu, inkâra sebep olur.

Maddî gıda, bedende ruhun kuvvetini artırıp manaya ve ilahi bilgilere dönüştüğü zaman, onu yemek elbette faydalı ve hayırlı olur. Fakat manaya dönüşmeyip sadece hayvani ruhu ve bedeni güçlendirir ve dış âleme ait düşünceleri doğurursa, manayı inkâra sebep olur; yani manaya perde olur. Çünkü suret mananın zıddıdır ve zıt, zıddını ortadan kaldırır. Burada Çelebi Hüsameddin hazretlerinin, eşinin tedavisiyle meşgul olması sebebiyle, yüce düşüncelerinin zorunlu olarak dışsal hallere yöneldiğine işaret vardır.

Gıdâ-yı sûrî vücûdda rûhun kuvvetini artırıp, ma'nâya ve maârif-i ilâhiyyeye inkılâb ettiği vakit, onun yenmesi bittabi' fâideli ve hayırlı olur. Fakat ma'nâya inkılâb etmeyip yalnız rûh-ı hayvânîyi ve cismi takviye eder ve zâhir-i âleme taalluk eden efkârı tevlîd ederse, ma'nâyı inkâra bâis olur; ya'nî ma'nâya hicâb olur. Zîrâ sûret ma'nânın zıddıdır ve zid, zıddı nefy eder. Burada Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin, haremini tedâvî meşgalesiyle, efkâr-ı aliyyelerinin bizzarûre zâhir-i ahvâle masrûf olduğuna işâret vardır.

4036. Devenin yediği yeşil diken gibi ki, onu yemekten yüz nef' ve lezzet getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4036. Devenin yediği yeşil diken gibi ki, onu yemekten yüz fayda ve lezzet elde eder.

Müminin, manaya dönüşmek üzere yediği gıda, devenin fayda ve lezzet bularak yediği yeşil dikene benzer. İnsan bedeni burada deveye benzetilmiştir. Nitekim hadis-i şerifte "Nefsin senin binek hayvanındır; ona yumuşaklıkla davran!" buyrulmuştur.

Mü'minin ma'nâya inkılâb etmek üzere yediği gıdâ, devenin nef' ve lezzet bularak yediği yeşil dikene benzer. Cism-i beşer burada deveye teşbíh buyrulmuştur. Nitekim hadis-i şerifde نفسك مطيتك فارفق بها ya'ni "Nefsin senin binek hayvanındır; ona rıfk ile muâmele et!" buyrulmuştur.

4037. Vaktaki onun yeşilliği gitti ve kuru oldu; deve onu çölden yediği vakit,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4037. O bitkinin yeşilliği gidip kuruduğu vakit; deve onu çölden yediği zaman,

4038. Dimağını ve avurdunu yırtar. Ey yazık ki, öyle gül mürebbâsı kılıç oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4038. Beynini ve yanaklarını yırtar. Yazık ki, öyle gül reçeli kılıç oldu.

Helal olan zahirî gıda kesinlikle kötü değildir. Eğer gıda ruhu güçlendirip ilahi hakikatlerin ve bilgilerin ortaya çıkmasına engel olmazsa, devenin yediği yeşil diken gibi faydalı olur. Ve eğer sadece bedeni ve nefsanî kuvvetleri güçlendirir ve dış dünya ile meşguliyete sebep olursa, o gıda devenin çölde yediği kuru dikene benzer ve ruhun beynini ve yanaklarını yırtar. Yazık ki, gül reçeli gibi ilahi bir nimet olan bu gıda, insanların çoğu için keskin kılıç gibi oldu ve ruhunu yaraladı.

Helâl olan gıdâ-yı sûrî mutlakā mezmûm değildir. Eğer gıdâ rûhu takviye edip hakāyık ve maârif-i ilâhiyye zuhûruna mâni' olmazsa, devenin yediği yeşil diken gibi fâideli olur. Ve eğer yalnız cismi ve kuvâ-yı nefsâniyyeyi kuvvetlendirir ve zâhir ile meşgûliyyete sebeb olursa, o gıdâ devenin çölde yediği kuru dikene benzer ve rûhun dimâğını ve avurdunu yırtar. Yazık ki, gül reçeli gibi bir ni'met-i ilâhiyye olan bu gıdâ, beşerin çoğu için keskin kılıç gibi oldu ve ruhunu yaraladı.

4039. Vaktaki ekmek ma'nâ oldu, o yeşil diken oldu. Vaktaki sûret oldu, şimdi kuru ve serttir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4039. Ekmek mana olduğu zaman, o yeşil diken oldu. Suret olduğu zaman, şimdi kuru ve serttir.

4040. Ey vücud-i nâzenîn, sen bundan evvel o âdet ile ki, yemiş idin..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4040. Ey nazik varlık, sen bundan önce o âdet ile ki, yemiş idin..

Ey nazik varlık olan Hüsâmeddîn Çelebi, evvelce yediğin maddî gıdadan hâsıl olan fikirleri, hakikatlere ve ilâhî bilgilere sarf etmek âdetin idi.

[3998] Ey vücûd-ı nâzenîn olan Hüsâmeddîn Çelebi, evvelce yediğin gıdâ-yı sûrîden hâsıl olan efkârı, hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye sarf etmek âdetin idi.

4041. Yine o koku üzerine bu kuruyu yiyorsun; bundan sonra, ki ma'nâ nemnâk toprakla karıştı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4041. Yine o koku üzerine bu kuruyu yiyorsun; bundan sonra, ki mana nemli toprakla karıştı.

Yine o âdet üzerine, o görünürdeki gıdayı yiyorsun; aksine ailenin hastalığı sebebiyle, düşüncelerini dış işlere yöneltmek zorunda kaldın. Bu sebeple bu sırada yediğin yemek, devenin yediği kuru diken gibidir. Bundan sonra mana, rutubetli toprak ile karıştı.

Yine o âdet üzerine, o gıdâ-yı sûrîyi yiyorsun; velâkin ailenin hastalığı sebebiyle, efkârını umûr-ı zâhireye imâle etmek mecburiyyetinde kaldın. Binâenaleyh bu sırada yediğin taâm, devenin yediği kuru diken mesâbesindedir. Bundan sonra ma'nâ, rutûbetli toprak ile karıştı.

4042. Toprak karışık ve kuru ve et kesici oldu. Ey deve, şimdi o ottan perhîz et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4042. Toprak karışık ve kuru ve et kesici oldu. Ey deve, şimdi o ottan perhîz et!

Mademki o gıdadan kaynaklanan düşünceler, görünen işlerle karıştı, kuru diken gibi ve bedene zarar verici oldu, artık ey Hüsâmeddîn Çelebi'min şerefli bedeni, o gıdadan sakın!

Mâdemki o gıdâdan mütevellid olan efkâr, umûr-ı zâhire ile karıştı, kuru diken gibi ve cisme zarar verici oldu, artık ey Hüsâmeddîn Çelebi'min cism-i şerîfi, o gıdâdan perhîz et!

4043. Söz pek toprak bulaşmış bir halde geliyor; su bulanık oldu, kuyunun ağzını kapa!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4043. Söz, çok toprak bulaşmış bir hâlde geliyor; su bulanık oldu, kuyunun ağzını kapa!

Söz, dinleyicinin hâlinin etkisiyle çok zayıf geliyor. Su bulanık oldu; ilâhî bilgiler sularının kuyusu olan kalbinin ağzı durumundaki dilini sustur! Bu hitap, Hz. Pîr efendimiz tarafından, yine kendisinedir.

Söz müstemi'in te'sîr-i hâli ile pek zayıf geliyor. Su bulanık oldu; maârif-i ilâhiyye sularının kuyusu bulunan kalbinin ağzı olan lisânını iskât et! Bu hitâb Hz. Pîr efendimiz tarafından, yine zât-ı şerîflerinedir.

4044. O zamâna kadar ki Hudâ onu yine saf ve latif etsin; o ki bulandırdı, yine onu berrak yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4044. O zamana kadar ki Allah onu yine saf ve latif etsin; o ki bulandırdı, yine onu berrak yapar.

Yüce Allah o ilahi marifet sularını yine saf ve latif yapıncaya kadar sus; çünkü bulandıran Yüce Allah, yine onları berraklaştırır.

Hak Teâlâ hazretleri o maârif-i ilâhiyye súlarını yine sâf ve latîf yapıncaya kadar sükût et; zîrâ bulandıran Hak Teâlâ, yine onlan berraklaştırır.

4045. Arzûyu acele değil, sabır getirir; sabr et ve doğruyu Allah Teâlâ bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4045. Arzuyu acele değil, sabır getirir; sabret ve doğruyu Yüce Allah bilir.

Ey Çelebi Hüsâmeddîn, sen bu görünüşteki meşguliyetin içinde, yine Mesnevî'ye devam arzusunu beslersin. Fakat muratlar, acele ile değil, sabır ile meydana gelir. Nasıl ki الصبر مفتاح الفرج yani "Sabır ferahlığın ve genişliğin anahtarıdır" buyrulmuştur. Bu sebeple sabret, tecellilerin (ilahi zuhurların) istikametini yine Yüce Allah hazretleri bilir.

Ve'l-hamdülillâhi alâ zâlik. Son:

5 Rebiülevvel 1349 ve 31 Temmuz 1347-1930 Perşembe günü ortalama saat 10.30.

Ey Çelebi Hüsâmeddîn, sen bu meşgale-i sûriyyen içinde, yine Mesnevîye devâm arzûsunu beslersin. Fakat murâdât, acele ile değil, sabır ile husûle gelir. Nitekim الصبر مفتاح الفرج ya'ni "Sabır ferec ve küşâyişin anahtarıdır" buyrulmuştur. Binâenaleyh sabr et, tecelliyâtın istikāmetini yine Allah Teâlâ hazretleri bilir.

Ve'l-hamdülillâhi alâ zâlik. Hitâm:

5 Rebîü'l-evvel 1349 ve 31 temmuz 1347-1930 Yevm-i Pencşenbe sâat-i vasatî 10.30.
