# Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 3

**Yazar:** Ahmed Avni Konuk

> Ahmed Avni Konuk'un Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine yazdığı tercüme ve şerh. Yayına hazırlayanlar: Dr. Selçuk Eraydın, Prof. Dr. Mustafa Tahralı (Kitabevi Yayınları).

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/mesnevi-i-serif-serhi-cilt-3
**Sayfa:** 499

---

1. Bu Mesnevî bir müddet gecikti; kan süt olmak için bir mühlet lazımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1. Bu Mesnevî bir süre gecikti; kanın süt olması için bir mühlet gereklidir.

Mesnevî-i Şerîf'in gecikmesinin görünen sebebi, birinci cildin sonlarında da açıklandığı üzere, Hüsâmeddîn Çelebî hazretlerinin eşinin hastalanması ve bu sebeple Hazret'in kalbinde beşeriyet gereği ailevi kaygıların ortaya çıkmasıdır. Manevî sebebe gelince: Her şeyin kemal derecesine yükselmesi, tedricen ve erteleme yoluyladır. Ve bunun hikmeti, bu cildin dibacesinde belirtildiği gibi, Mesnevî-i Şerîf'in birçok yerinde de uygun düştükçe türlü türlü örneklerle açıklanır. Gecikme sebebi olan görünen hâl iki yıl kadar bir süre devam edip, ortadan kalktıktan sonra, Çelebî Hüsâmeddîn efendimiz hazretleri Mesnevî-i Şerîf'in tamamlanmasını Hz. Pîr efendimizden rica ederler. Cenâb-ı Pîr efendimiz de eskiden olduğu gibi ikinci cilde başlarlar. Buna göre, birinci cildde olduğu gibi ikinci cildden itibaren hakikat taliplerine bolca verilen hakikatleri ve Rabbanî bilgileri Çelebî hazretlerinin yüce yatkınlığı cezb etmiştir.

Bilinmeli ki, "isti'dâd" (yatkınlık) iki çeşittir: Birisi yapılmamış/verilmemiş istidat, diğeri kılınmış yatkınlıktır. Yapılmamış/verilmemiş istidat, ilâhî isimlerin gölgesi olan sabit hakikatlerin ezelî yatkınlıklarıdır. Bu yatkınlık, isimlerin özelliği olduğundan, doğal olarak kılınmış değildir. Çünkü ilâhî isimler, müsemmâ olan Hakk'ın zâtının gayrı değildir. Bu şekilde onlarda kılınmışlık tasavvur edilemez. Kılınmış yatkınlık ise, sabit hakikatlerin gölgeleri olan oluşsal suretlere ve cisimler âlemine ilişkindir. Buna göre, ilâhî hazineler olan sabit hakikatlerin her birinden, ilişki kurdukları cisimlere an be an yatkınlıkları oluştukça ilâhî bağışlar iner. Nitekim dibacede zikredilen "وان من شيئ الأ عندنا خزائتُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ الا بقَدَرٍ معلوم" (Hicr, 15/21) [Kâinatta mevcut her şeyin hazineleri ancak bizim yanımızdadır. Biz onu, ancak belli bir miktar ile indiririz.] ayet-i kerimesinde bu hakikate işaret buyurulur. Örneğin yeni doğan bir çocuk insan olmak itibarıyla konuşma sıfatına sahiptir. Bu sıfat onun yapılmamış/verilmemiş istidadıdır. Fakat o anda konuşamaz. Çünkü cismin konuşmaya yatkınlığı yoktur. Konuşma yatkınlığı an be an cismin büyümesi ve eğitilmesi ile hâsıl olur. Ve diğer haller de buna kıyaslanır. Buna göre yapılmamış/verilmemiş istidadın zuhuru, kılınmış yatkınlığın gelişmesine bağlıdır.

Mesnevî-i Şerîfin te'hîri hakkındaki sebeb-i zâhirî, I. cildin nihâyetlerinde de îzâh edildiği üzere, Hüsâmeddîn Çelebî hazretlerinin hareminin hastalanması ve o sebeble Hazret'in kalb-i şerîflerinde bi-hasebi'l beşeriyye gâile-i âile zuhûrudur. Sebeb-i ma'nevîye gelince: Her bir şeyin derece-i kemâle terakkîsi tedrîc ve imhâl tarîkıyladır. Ve bunun hikmeti, bu cildin dîbâcesinde beyan buyurulduğu gibi, Mesnevî-i Şerîfin birçok mahallerinde de münasebet düşdükçe türlü türlü misaller ile îzah buyurulur. Sebeb-i teahhur olan hâl-i zâhirî iki sene kadar bir müddet devam edip, bertaraf olduktan sonra, Çelebî Hüsâmeddîn efendimiz hazretleri Mesnevî-i Şerîfin itmâmını Hz. Pîr efendimizden istirhâm ederler. Cenâb-ı Pîr efendimiz dahi kemâ-fi's-sâbık II. cilde mübâşeret buyururlar. Binâenaleyh, I. cildde olduğu gibi II. cildden i'tibâren hakîkat tâliblerine ibzâl buyurulan hakāyık ve maârif-i rabbâniyyeyi Çelebî hazretlerinin isti'dâd-ı âlîleri cezb etmiştir.

Ma'lûm olsun ki, "isti'dâd" iki nevi'dir: Birisi gayr-i mec'ûl, diğeri mec'ûldür. İsti'dâd-ı gayr-i mec'ûl, esmâ-i ilâhiyyenin zılli olan a'yân-ı sâbitenin isti'dâd-ı ezelîleridir. Bu isti'dâd hâssıyyet-i esmâ olduğundan, bittabi' mec'ûl değildir. Zîrâ esmâ-i ilâhiyye, müsemmâ olan zât-ı Hakk'ın gayri değildir. Bu sûretle onlarda mec'ûliyyet mutasavver olmaz. İsti'dâd-ı mec'ûl ise, a'yân-ı sâbitenin zılleri olan suver-i kevniyyeye ve âlem-i ecsâma taalluk eder. Binâenaleyh, hazâin-i ilâhiyye olan a'yân-ı sâbitenin her birinden, taalluk ettik- leri ecsâma ânen-fe-ânen isti'dâdları tekevvün ettikçe atâyâ-yı ilâhiyye nâzil olur. Nitekim dîbâcede mezkûr وان من شيئ الأ عندنا خزائتُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ الا بقَدَرٍ معلوم (Hicr, 15/21) [ Kâinatta mevcut her şeyin hazîneleri ancak bizim yanımızdadır. Biz onu, ancak belli bir mikdâr ile indiririz.] âyet-i kerimesinde bu hakîkate işâret buyurulur. Meselâ yeni doğan bir çocuk insan olmak i'tibariyle sıfat-ı kelâmı hâizdir. Bu sıfat onun isti'dâd-ı gayr-i mec'ûlüdür. Fakat o anda tekellüm edemez. Zîrâ cismin tekellüme isti'dâdı yoktur. Tekellüm isti'dâdı ânenfe-ânen cismi büyümek ve ta'lîm edilmek ile hâsıl olur. Ve ahvâl-i sâire de buna makıystir. Binâenaleyh isti'dâd-ı gayr-i mec'ûlün zuhûru, isti'dâd-ı mec'ûlün inkişafına mütevakkıftır.

2. Senin bahtın yeni bir evlâd doğurmadıkça, kan tatlı süt olmaz, iyi dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2. Senin bahtın yeni bir evlat doğurmadıkça, kan tatlı süt olmaz, iyi dinle!

Senin ana konumunda olan bahtın ve tekil sabit hakikatinin yapılmamış/verilmemiş istidadı bu cismaniyet âleminde yeni bir evlat konumunda olan bir kazanılmış istidat meydana getirmedikçe, görünür gıdadan oluşan ve kan konumunda bulunan düşünme kuvveti, tatlı süt konumunda olan ilahi hakikatlere ve bilgilere dönüşmez. Şimdi, beyan edeceğim bu hakikatleri dinlemeye sende yatkınlık oluştuğundan iyi dinle!

Senin ana mesâbesinde olan bahtın ve ayn-ı sabitenin isti'dâd-ı gayr-i mec'ûlü bu cismâniyyet âleminde yeni bir evlâd mesâbesinde olan bir isti'dâd-ı mec'ûl hâsıl etmedikçe, gıdâ-yı sûrîden hâsıl olan ve kan mesâbesinde bulunan kuvve-i müfekkire, tatlı süt mesâbesinde olan hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye tebeddül etmez. İmdi, beyân edeceğim bu hakāyıkı istimâ'a sende isti'dad hâsıl olduğundan iyi dinle!

3. Vaktaki Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn, inânı evc-i âsumândan geri çevirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3. Hakk'ın nuru olan Hüsameddin, dizgini gökyüzünün zirvesinden geri çevirdi.

Hüsameddin, sabit hakikati insân-ı kâmil olma yatkınlığını taşıması sebebiyle halkı doğru yola iletecek ve Hakk'ın Hâdî ismiyle aydınlatacak olan Hüsameddin, yatkınlığının dizginini gökyüzünün zirvesinden, yani sabit hakikatinin mertebesinden dış âleme çevirdi. Yani, doğuştan gelen yatkınlığının ortaya çıkış yeri olan kazanılmış yatkınlığı hazır ve nazır oldu.

Vaktâki ayn-ı sâbitesi insân-ı kâmil olmak isti'dâdını hâiz olmak i'tibâriyle halkı irşâd ve Hakk'ın ism-i Hâdî'si ile ziyâdâr edecek olan Hüsâmeddîn, isti'dâdının dizginini evc-i âsumândan ya'ni ayn-ı sâbitesinin mertebesinden âlem-i zâhire çevirdi, ya'ni isti'dad-ı gayr-i mec'ûlünün mahall-i inkişafı olan isti'dâd-ı mec'ûlü müheyyâ ve hâzır oldu.

4. Zîra hakāyık mi'racına gitmiş idi; onun baharı olmaksızın goncalar açılmamış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4. Çünkü hakikatlerin mi'racına gitmişti; onun baharı olmaksızın goncalar açılmamıştı.

"Hakikatler" ile sabit hakikatlere, "mi'rac" ile de ilâhî kazâdan ibaret olan sabit hakikatlerin hükümlerine ve tesirlerine, "bahar" ile Hz. Çelebî'nin oluş ve bozuluş âlemine ilişkin kılınmış yatkınlığının (sonradan kazanılan kabiliyetinin) gelişmesine ve "goncalar" ile de ilâhî bilgileri içeren Mesnevî-i Şerîf'in beyitlerine işaret buyrulur. Yani Çelebî Hüsâmeddîn hazretleri sabit hakikatlerin hükümlerini ve tesirlerini gözlemlemekle meşguldü. Bu sebeple kılınmış yatkınlığının baharı henüz gelmemiş olduğundan, Mesnevî-i Şerîf gülistanının goncaları hükmünde olan bilgi beyitleri bir süre açılmamıştı.

"Hakāyık" ile a'yân-ı sâbiteye ve "mi'râc" ile de kazâ-yı ilâhîden ibâret olan a'yân-ı sâbitenin ahkâm ve âsârına ve “bahar" ile Hz. Çelebî'nin âlem-i kevne taalluk eden isti'dâd-ı mec'ûlünün inkişafına ve "goncalar" ile de ma- ârif-i ilâhiyyeyi muhtevî olan Mesnevî-i Şerîfin beyitlerine işaret buyurulur. Ya'ni Çelebî Hüsâmeddîn hazretleri a'yân-ı sabitenin ahkâm ve âsârını müşâhede ile meşgül idi. Binâenaleyh isti'dâd-1 mec'ûlünün baharı henüz gelmemiş olduğundan, Mesnevî-i Şerîf gülistânının goncaları mesâbesinde olan ebyât-ı maarif bir müddet açılmamış idi.

5. Vaktaki deryadan sahil tarafına avdet etti, Mesnevî şiirinin çengi düzenli oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

5. Denizden sahil tarafına geri döndüğünde, Mesnevî şiirinin çengi düzenli oldu.

"Deniz"den kastedilen, sabit hakikatler, ilahi ilmin suretleri ve eşyanın hakikatleri olarak adlandırılan mertebedir. "Sahil tarafı"ndan kastedilen ise, bu eşyanın hakikatleri mertebesinin perdesi olan oluş âlemi suretleridir. Yani, Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri eşyanın hakikatlerini incelemekten perdelenerek oluş âlemi suretlerine döndüğünde, bir çalgı gibi akortlu ve ahenkli olan Mesnevî-i Şerif şiirine başlandı.

“Derya”dan murâd a'yân-ı sâbite, suver-i ilmiyye-i ilâhiyye ve hakāyık-ı eşyâ ta'bîr olunan mertebedir. “Sâhil tarafı”ndan murâd, bu hakāyık-ı eşyâ mertebesinin hicâbı olan suver-i kevniyye âlemidir. Ya'ni, Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri hakāyık-ı eşyayı mütâlaadan ihticâben suver-i kevniyye âlemine rücû' edince, bir çalgı gibi akordlu ve âhenkdâr olan Mesnevî-i Şerif şiirine mübâşeret olundu.

6. Mesnevî ki ruhların saykalı idi, onun tekrar söylenmesi yevm-i istiftah idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

6. Mesnevî ki ruhların cilası idi, onun tekrar söylenmesi açılış günü idi.

Ruhları cilalayacak bir araç olan Mesnevî-i Şerîf'in söylenmeye başlanması, onu dinleyenin cezbolmamasından dolayı kesintiye uğrayan ilahi feyizlerin açılış günü oldu. ("Rûz-i istiftâh"tan kasıt, Receb ayının ilk cuma günüdür. Onun gecesinde Regâib namazı kılınır. Ankaravî Şerhi.)

Ervâhı cilâlandıracak bir vâsıta olan Mesnevî-i Şerîfın söylenmeye başlanması, onu müstemi'in adem-i cezbinden nâşî inkıtâ'a uğrayan vâridât-ı ilâhiyyenin istiftâhı günü oldu. (“Rûz-i istiftâh”tan murad, Receb ayının ilk cum'a günüdür. Onun gecesinde Regâib namazı kılınır. Şerh-i Ankaravî.)

7. Bu sevda ve sûdün matlaının tarihi, altı yüz altmış iki senesinde idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

7. Bu sevda ve sûdun doğuşunun tarihi, altı yüz altmış iki senesinde idi.

Burada "sevda" arzu ve "sûd" fayda anlamındadır. Yani, halka faydası olan bu ikinci cilt Mesnevî-i Şerif'i söyleme arzusunun gönülde doğuşunun tarihi 662 senesinde idi. Hazreti Pîr efendimizin yüce doğumları 604 senesinde olduğuna göre, bu ikinci cilt Mesnevî-i Şerif'i 58 yaşlarında iken anlatmış oluyorlar. Vefat tarihleri 672 olduğuna göre, şerefli ömürleri on sene daha devam etmiştir.

“Sevda” burada arzû ve “sûd” fâide ma'nâsınadır. Ya'ni, halka faydası olan bu ikinci cild-i Mesnevî-i Şerifi söylemek arzûsunun bâtında tulû'u târîhi 662 senesinde idi. Hz. Pîr efendimizin vilâdet-i aliyyeleri 604 senesinde olduğuna göre, bu ikinci cild-i Mesnevî-i Şerîfi 58 yaşlarında iken takrîr buyurmuş oluyorlar. Târîh-i irtihâlleri 672 olduğuna göre, ömr-i şerîfleri on sene daha temâdî etmiştir.

8. Bir bülbül buradan gitti ve doğan kuşu oldu; bu ma'naları avlamak için avdet etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

8. Bir bülbül buradan gitti ve doğan kuşu oldu; bu anlamları avlamak için geri döndü.

9. Bu doğanın meskeni şahın bileği olsun; bu kapı halk üzerine ebede kadar açık olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

9. Bu doğanın meskeni şahın bileği olsun; bu kapı halk üzerine ebede kadar açık olsun.

"Şah"tan kasıt, Hak Teâlâ'dır. "Bilek"ten kasıt, Hz. Pîr efendimizin mübarek zâtıdır. Çünkü Hz. Pîr efendimiz "kutbiyyet" (kutup olma) makamında yerleşiktir ve Hak'ın isimlerine ait bağışları halka kutbun eliyle dağıtılır. "Kapı"dan kasıt, cenâb-ı Pîr efendimizin Hak'a ulaştıran yüce tarikatıdır. Yani "Doğan gibi olan Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin meskeni, Hak'ın huzûru olan kutbun yanı olsun ve artık ondan bir an bile ayrılmasın; ve kesintisiz bir şekilde yüce sırlarının halifelere intikali (geçmesi) yoluyla bu Mevlevî tarikatının kapısı sonsuza dek açık olsun."

"Şâh"tan murâd, Hak'tır. "Bilek"ten murâd, Hz. Pîr efendimizin zât-ı şerîfleridir. Zîrâ Hz. Pîr efendimiz makām-ı "kutbiyyet"te mütemekkindir ve Hakk'ın a'tıyât-ı esmâiyyesi halk-ı âleme kutbun yedi ile tevzî', olunur. "Kapı"dan murâd, cenâb-ı Pîr efendimizin Hakk'a mûsıl olan tarîkat-ı aliyyeleridir. Ya'ni "Doğan gibi olan Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin meskeni, Hakk'ın huzûru olan kutbun nezdi olsun ve artık ondan bir an infikâk etmesin; ve alâ-vechi't-teselsül sırr-ı âlîlerinin halâife intikâli sûretiyle bu tarîkat-ı Mevleviyye'nin kapısı ebede kadar açık olsun."

10. Bu kapının âfeti hevâ ve şehvettir; ve yoksa burada şerbet içinde şerbet vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

10. Bu kapının afeti heva ve şehvettir; yoksa burada şerbet içinde şerbet vardır.

Hakikat kapısı olan bu Mevlevî tarikatının afeti, nefsin hevası (nefsin boş ve geçici arzuları) ve şehvetidir. Yoksa, Hakk'a doğru hızla ilerleyenlerin yolu olan bu yüce tarikatta, "Rableri onlara tertemiz bir içki içirir" (İnsan, 76/21) ayet-i kerimesinde işaret buyurulan, iç içe ve derece derece ilahi aşk şarabı vardır.

Bâb-ı hakikat olan bu tarîkat-ı Mevleviyye kapısının âfeti, nefsin hevâsı ve şehvetidir. Yoksa tarîk-ı şuttâr olan bu tarikat-1 aliyyede وسقيهم ربهم شرابا طهورا (Insân, 76/21) [Rableri onlara tertemiz bir içki içirir] âyet-i kerîmesinde işaret buyurulan iç içe ve derece derece şarâb-ı aşk-ı ilâhî vardır.

11. Bu ağzı bağla, tâ ki aşikâre göresin; o cihanın gözbağı boğaz ve ağızdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

11. Bu ağzı bağla ki açıkça göresin; o dünyanın gözbağı boğaz ve ağızdır.

Birinci cildin sonlarında, yani, "Eyvah, bir-iki lokma yenilmiş oldu; fikrin kaynayışı ondan donmuş oldu," denilmişti. Ve bu konudaki açıklamalar da orada geçmişti. Bu ve sonraki beyitlerin, birinci cildin sonlarıyla bağlantısı açıktır. Bu sebeple "ağzı bağlamak"tan maksat, lezzetleri ve şehvetleri terk etmektir. Bilinmeli ki, tarikat ehlinin çoğu, sâlikin kendisini açlık ve susuzluk potasında eritmesi ve zayıf ve nahif kılması kanaatindedirler. Halbuki, tarikat büyükleri bu açlıktan Allah'a sığınırlar ve riyâzet ehlinin efendisi olan Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, sürekli oruç tutan ve gece ibadet eden için buyururlar ki: ان لنفسك عليك حقا ولعينك حقا ولزوجك حقا فصم وافطر وقم ونم yani "Muhakkak senin üzerinde nefsinin bir hakkı ve gözünün bir hakkı ve eşinin bir hakkı vardır; bu sebeple oruç tut ve iftar et; ve kalk ve uyu." Bundan anlaşılır ki, riyâzette aşırıya gitmek caiz değildir. Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'nin 106. bölümünde buyururlar ki: "Tarikatta istenen açlık o açlıktır ki, tabiatın fazlalığını hatıra gelenleri azaltmakla ve ihtiyaç tarafına hareketten sükûnet ve ilerleme ve yükselme talebi hatırı ile tercih edilir. Bizim katımızda güneşin batışına kadar oruç vardır. Eğer o hâlden ilerlerse, o seher vaktine kadar 'savm-ı visâl'dir (iftar etmeden peş peşe oruç tutmak) ve ancak bu açlık meşrûdur. Bu sebeple tâlibe, şeriat üzerine fazla tasarruf etmemek lazımdır. Zira o amel-i rahmânî değil, amel-i şeytânîdir." Böyle olunca, aşırı derecede açlık kötü olduğu gibi, aşırı derecede tokluk dahi kötüdür. Bu sebeple, mizacın ıslahı ve bünyenin kıvamı için, sâlikin nefsin hakkı olan gıdayı alması lazımdır. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîfin bir yerinde Cenab-ı Pîr (Mevlânâ), aşırı derecede olan açlığın ve tokluğun kötülüğünü şu beyitlerde beyan buyururlar (I. cilt 3915 ve 3916 numaralı beyitler):

I. cildin nihâyetlerinde, ya'ni, "Eyvah, bir-iki lokma yenilmiş oldu; fikrin kaynayışı ondan donmuş oldu," buyurulmuş idi. Ve bu bâbdaki îzâhât da orada geçti. Bu ve âtîdeki beyitlerin, cild-i evvelin nihâyetlerine irtibâtı zâhirdir. Binâenaleyh “ağzı bağlamak"tan murâd, lezzât ve şehevâtın terkidir. Ma'lûm olsun ki, ehl-i tarîkın çoğu, sâlikin kendisini açlık ve susuzluk potasında eritmesi ve zaîf ve nahîf kılması kanâatindedirler. Halbuki, ekâbir-i tarîkat bu açlıktan Hakk'a sığınırlar ve ehl-i riyâzetin seyyidi olan Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz sâimu'd-dehr ve kāimu'l-leyl için buyururlar ki: ان لنفسك عليك حقا ولعينك حقا ولزوجك حقا فصم وافطر وقم ونم ya'ni “Muhakkak senin üzerinde nefsinin bir hakkı ve aynının bir hakkı ve zevcenin bir hakkı vardır; binâenaleyh sâim ol ve iftar et; ve kāim ol ve uyu.” Bundan anlaşılır ki, riyâzette hadd-i i'tidâli tecavüz câiz değildir. Şeyh-i Ekber hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'nin 106 ncı bâbında buyururlar ki: “Tarîkta matlûb olan açlık o açlıktır ki, tab'ın fuzûlluğunu taklîl-i hâtır ile ve hâcet tarafına hareketten sükûn ve terakkî ve urûc talebi hâtırı ile ihtiyâr olunur. Bizim indimizde güneşin gurûbuna kadar oruç vardır. Eğer o halden terakkî ederse, o seher vaktine kadar “savm-ı visâl”dir ve ancak bu açlık meşrû'dur. Binâenaleyh tâlibe, şerîat üzerine zâid tasarruf etmemek lâzımdır. Zîrâ o amel-i rahmânî değil, amel-i şeytânîdir.” Böyle olunca, ifrat derecede açlık fenâ olduğu gibi, ifrat derecede tokluk dahi fenâdır. Binâenaleyh, mizâcın ıslâhı ve bünyenin kıvamı için, sâlik nefsin hakkı olan gıdâyı almak lâzımdır. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîfin bir mahallinde cenab-ı Pîr, ifrat derecede olan açlığın ve tokluğun fenâlığını şu beyitlerde beyan buyururlar (I. cilt 3915 ve 3916 numaralı beyitler):

3915. Aç olduğun vakit köpek gibi olursun; sert ve mukāreneti kötü ve fenâ damarlı olursun. Doyduğun vakit bir murdar tok oldun; bir duvar nakşı gibi habersiz ve ayaksız oldun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3915. Aç olduğun zaman köpek gibi olursun; sert, kötü huylu ve kötü damarlı olursun. Doyduğun zaman ise murdar bir tok oldun; bir duvar nakşı gibi habersiz ve ayaksız oldun.

Şimdi bu açlık ve tokluk meselesindeki denge, tabiatın hükmüyle sınırlı olanlar içindir. Yoksa, tabiatın hükmünden yakalarını kurtarmış ve Hakk'a ulaşmış olan insân-ı kâmiller için değildir. Çünkü evliyanın menkıbelerinde (kerametlerini anlatan hikâyelerde) âdet ve tabiatın aksine yiyen, içen ve aç duranların bulunduğu işitilmiştir; ve bu zatların halleri elbette harikulade (olağanüstü) sayılır. Bu sebeple bu öğütler henüz tabiatın hükmü altında bulunan sâlikleredir.

Şerefli beytin anlamı şudur ki: "Ey sâlik, bu ağzını gereksiz yeme ve içmeden bağla ki, melekût âlemini (görünmeyen, ruhani âlem) apaçık göresin. Çünkü melekût âlemini müşahede etmeye uygun olan kalp gözünün bağı, bu zahiri boğaz ve ağızdır."

İmdi bu açlık ve tokluk mes'elesindeki i'tidāl, hükm-i tabîat ile mukayyed olanlara göredir. Yoksa, hükm-i tabîattan yakalarını kurtarmış ve vâsıl-ı Hak olmuş bulunan kâmillere göre değildir. Zîrâ menâkıb-ı evliyâda âdet ve tabîat hilafında yiyen ve içen ve aç duranlar bulunduğu mesmû'dur; ve bu zevâtın ahvâli bittabi' havârıktan ma'dûddur. Binâenaleyh bu vesâyâ henüz hükm-i tabîat altında bulunan sâlikleredir.

Beyt-i şerîfin ma'nâsı budur ki; “Ey sâlik, bu ağzını fuzûlî olan ekl ve şürbden bağla ki, âlem-i melekûtu apaçık göresin. Zîrâ melekût âlemini müşâhedeye sâlih olan kalp gözünün bağı, bu sûrî boğaz ve ağızdır.”

12. Ey ağız, muhakkak sen cehennemin alevisin; ve ey cihân sen berzah misâlindesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

12. Ey ağız, muhakkak sen cehennemin alevisin; ve ey cihan sen berzah gibisin.

Bu şerefli beyitte "ağız" ifadesiyle, cüz'î olanı zikredip küllî olanı kastetme türünden mecazen nefis kastedilir. Çünkü nefsin kuvveti, ağız vasıtasıyla olan yeme ve içmenin aşırılığından meydana gelir. Ve nefis cehennem tabiatındadır. Asla dünya lezzetlerine doymak bilmez. Ve cehennem de böylece asla doymak bilmez. Nitekim kutsal ayette cehennem hakkında, يوم نقول لجهنم هل امتلأت و تقول هل من مزيد (Kaf, 50/30) yani "Biz o günde cehenneme, doldun mu? deriz ve o, daha var mı? der" buyurulur. Bu bakımdan, ağız cehennemin alevi konumunda olur. Ve bu görünen dünyanın berzah gibi olması şudur ki: "Berzah" sözlükte iki şey arasındaki ayırıcı sınıra denir. Ve suretler âlemi ise, varlık ile yokluk arasında bir ayırıcı sınırdır. Çünkü duyuya göre mevcuttur ve hakikate göre yok hükmündedir. Çünkü suret, latif âlemin yoğunluk kazanmasından ibarettir; ve yoğunluk ise daima bozulur, asla sabit değildir. Hakiki varlık ise latiflerin en latifi olan Hakk'ın zâtınındır. Nitekim kutsal ayette الله لطيف بعباده (Şûrâ, 42/19) ve ألا يعلم من خلق وهو اللطيف الخبير (Mülk, 67/14) ["Hiç yaratan bilmez mi? ve o Latif ve Habîr'dir"] buyurulur. Yoğun varlık ise arızî olup hakiki varlığın bağıntılarındandır.

Bu beyt-i şerîfte "ağız" ta'bîriyle, zikr-i cüz' ve irâde-i küll kabîlinden olarak mecâzen nefis murâd buyurulur. Zîrâ nefsin kuvveti, ağız vâsıtasıyla olan ekl ve şürbün ifrâtından olur. Ve nefis cehennem tabîatındadır. Aslâ lezâiz-i cihâna doymak bilmez. Ve cehennem de böylece aslâ doymak bilmez. Nitekim âyet-i kerîmede cehennem hakkında, يوم نقول لجهنم هل امتلأت و تقول هل من مزيد (Kaf, 50/30) ya'ni "Biz o günde cehenneme, doldun mu? deriz ve o, daha var mı? der" buyurulur. Bu i'tibarla, ağız cehennemin alevi mesâbesinde olur. Ve bu cihân-ı sûrînin berzah misâlinde olması budur ki: "Berzah" lügatta iki şey arasındaki hadd-i fâsıla derler. Ve âlem-i sûret ise, vücûd ile adem arasında bir hadd-i fâsıldır. Zîrâ hisse nazaran mevcûd ve hakîkata nazaran ma'dûmdur. Çünkü sûret, âlem-i latîfin kesâfet peydâ etmesinden ibârettir; ve kesâfet ise dâimâ bozulur, aslâ sâbit değildir. Vücûd-ı hakîkî ise eltaf-1 latîf olan zât-ı Hakk'ındır. Nitekim âyet-i kermede الله لطيف بعباده (Şûrâ, 42/19) ve ألا يعلم من خلق وهو اللطيف الخبير (Mülk, 67/14) ["Hiç yaratan bilmez mi? ve o Latif ve Habîr'dir"] buyurulur. Vücûd-ı kesîf ise ârızî olup vücûd-ı hakîkînin izâfâtındandır.

13. Bâkî nin nûru dünyâ-yı dunun yanındadır; sâfî olan süt kan ırmaklarının yanındadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

13. Bâkî'nin nuru alçak dünyanın yanındadır; saf süt kan ırmaklarının yanındadır.

Mademki dünya bir berzah (iki şey arasında bulunan engel) mesabesindedir ve berzah iki şey arasında bulunan ayırıcı sınıra denir; bu sebeple mutlak varlığın nuru, o varlığın tenezzüllerinin (aşağı inişlerinin) en alt mertebesi olan bu dünyaya bitişiktir. Çünkü bu dünya ve onun suretleri ilahi isimlerin tecelli yerleridir ki, her birinden Bâkî'nin Nur sıfatı görünür. Ve ey Hakk Yolcusu, sen de bu dünyanın suretlerinden bir suret olduğun için, senin de benzersiz Zât'a (Allah'ın özüne) bitişme yönlerinden bir yön ile bitişikliğin vardır. Ve senin ve alçak dünyanın benzersiz Zât'a bitişmesi, saf sütün kan ırmaklarına bitişmesine benzer. Bu teşbihte, Nahl Suresi'nde geçen şu ayet-i kerimeye işaret buyurulur: وَإِنَّ لَكُمْ فِى الأَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسقِيكُم مما في بطونه من بينِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَناً خالصاً سائغاً للشاربين (Nahl, 16/66) Yani “Muhakkak koyun ve inek gibi evcil hayvanlarda sizin için ibret vardır ki, size onların karnında ve içlerinde kan ve gübre arasından, içenlerin boğazından kolayca kayıp giden halis sütü içiririz." Şimdi bu

beyit-i şerifte Hakk'ın mutlak varlığının "nur"u saf "süt"e; ve "cisimler" evcil hayvanlara; ve bu cisimler üzerinde cereyan eden tabiatın hüküm ve halleri "kan ve gübre"ye benzetilmiştir. Yani "Ey Hakk Yolcusu, bu esfel-i safilin (aşağıların aşağısı) olan dünya ve oluş âlemi boşuna değildir, bir fayda için yaratılmıştır. Bu tecellilerde Bâkî'nin nuru vardır. Tabiatın hükümlerine esir olma. Âlemdeki tecellilerden ibret al ve cehaletten ilme geç! Ve Bâkî'nin nurunu, ruhani olan ağzın ile saf bir süt gibi iç!"

Mâdemki dünya berzah mesâbesindedir ve berzah iki şey arasında bulunan hadd-i fâsıla derler; binâenaleyh vücûd-ı mutlakın nûru, o vücudun tenezzülâtının en aşağı mertebesi olan bu dünyaya muttasıldır. Zîrâ bu dünyâ ve onun sûretleri mezâhir-i esmâ-i ilâhiyyedir ki, her birinden Bâkî'nin Nûr sıfatı zâhirdir. Ve ey sâlik, sen dahi bu dünyânın sûretlerinden bir sûret olduğun için, senin dahi zât-ı biçûna vücûh-ı ittisâlden bir vecih ile ittisâlin vardır. Ve senin ve dünyâ-yı dûnun zât-ı bîçûna ittisâli, sâfi olan sütün kan ırmaklarına ittisâline benzer. Bu teşbîhte, sûre-i Nahl'de vâki' olan âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: وَإِنَّ لَكُمْ فِى الأَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسقِيكُم مما في بطونه من بينِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَناً خالصاً سائغاً للشاربين (Nahl, 16/66) Ya'ni “Muhakkak koyun ve ínek gibi hayvânât-í ehliyýede sizin için ibret vardır ki, size onların karnında ve içlerinde kan ve gübre arasından, içenlerin boğazından kolayca kayıp giden hâlis sütü içiririz." İmdi bu beyt-i şerîfte vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın "nûr"u sâfi "süt"e; ve "ecsâm" hayvâ-nât-ı ehliyyeye; ve bu ecsâm üzerinde cârî olan ahkâm ve ahvâl-i tabîat "kan ve gübre"ye teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni "Ey sâlik, bu esfel-i sâfilîn olan dün-yâ ve âlem-i kevn beyhûde değildir, bir fâide için mahlûktur. Bu mezâhirde nûr-ı Bâkî vardır. Ahkâm-ı tabîata esîr olma. Mezâhir-i âlemden ibret al ve ce-hilden ilme geç! Ve nûr-ı Bâkî'yi, rûhânî olan ağzın ile sâfî bir süt gibi iç!"

14. Onda ihtiyatsız bir adım attığın vakit, ihtilattan dolayı senin sütün kan olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

14. Onda ihtiyatsız bir adım attığın zaman, karışmadan dolayı senin sütün kan olur.

Bu berzah olan oluş âlemi varlığında, ruhanî nur ile nefsanî ateş birbirine bitişik ve karışmıştır. Eğer ihtiyatsız adım atarsan, bu karışma ve bitişmeden dolayı senin süt gibi saf olan ruhanî sıfatların, kokmuş kan gibi olan nefsanî sıfatlar olur ve nurun ateşe dönüşür.

Bu berzah olan vücûd-ı kevnî âleminde, nûr-ı rûhâniyyet ile nâr-ı nefsâ-niyyet biribirine muttasıl ve muhtelıttır. Eğer ihtiyatsız adım atarsan, bu ihtilât ve ittisâldan dolayı senin süt gibi sâfî olan sıfât-ı rûhâniyyen, kokmuş kan gibi olan sıfât-ı nefsâniyye olur ve nûrun nâra mükalib olur.

15. Adem nefsinin zevki içine bir ayak attı, nefsinin gerdanlığı cennet sadrı-nın ayrılığı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

15. Âdem nefsinin zevki içine bir ayak attı, nefsinin gerdanlığı cennet sadrının ayrılığı oldu.

Görmez misin? Hz. Âdem nefsinin arzusuyla yasak ağaca bir adım attı; cennetin sadrından (göğsünden) esfel-i sâfilîn (aşağıların aşağısı) olan dünyaya düştü ve cennet ayrılığı nefsinin boynuna bir gerdanlık gibi takıldı.

Görmez misin? Hz. Adem nefsinin arzusuyla şecere-i menhiyyeye bir adım attı; cennetin sadrından esfel-i sâfilîn olan dünyaya düştü ve cennet ay-rılığı nefsinin boynuna bir gerdanlık gibi takıldı.

16. Melek ondan şeytan gibi kaçtı; bir ekmekten dolayı ne kadar göz yaşı döktü!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

16. Melek ondan şeytan gibi kaçtı; bir ekmekten dolayı ne kadar göz yaşı döktü!

"Melek", iyi düşünceleri (havâtır-ı mahmûde) ilham eden nurlu ruhlar (ervâh-ı nûriyye); ve "şeytan", kötü düşünceleri (havâtır-ı mezmûme) ilham eden ateşli ruhlardır (ervâh-ı nâriyye). Yukarıdaki 12 numaralı beyitte açıklandığı üzere insan "nur" ile "nar"ı bir araya getirendir (câmi'). Buna göre, insan hangi tarafa yönelirse o taraf üstün gelir ve diğer taraf ondan kaçar. Çünkü iki zıt bir araya gelmez. Bu durumda, şeytanın aldatmasıyla nefsinin zevkine adım atan insandan melek, kendisinin zıddı olan şeytandan kaçtığı gibi kaçar. Cenâb-ı Pîr efendimiz; "Behr-i nânî" ifadesiyle mutlak olarak nefsin hazzı olan gıdaya işaret buyururlar. Çünkü gıdada üç hal vardır: İhtiyaç, fazlalık, nefaset. İhtiyaç, bedenin sağlamlığına sebep olan gıdadır ki, bunu tercih etmek insan için zorunludur ve bu, nurluluğa engel değildir. Fazlalık, ihtiyaç miktarından fazla gıda almaktır ki, bu derecesi zorunluluk değildir. Buna göre nurluluğa engel olur. Nefaset, ihtiyacı gidermek için gıdada aşırıya kaçarak nefaset düşkünü olmaktır. Bu, nefsin hazzı olmakla

aynı şekilde nurluluğa engeldir. Âdem'in yasak ağaca yaklaşmasında gıdanın ihtiyaç türü de bulunmadığından, nefsin haz tarafına bir adım atmak oldu. Bu ifade, Ankaravî nüshasında yâ-yı vahdet ile "behr-i nânî" olarak geçmektedir. Bu durumda "çend" kelimesi "âb-ı çeşm"e bağlı olur. Hint nüshalarında بهر نان چند olarak geçmektedir. Bu durumda "çend", "behr-i nân"a muzaf olur ve anlamı: "Birkaç ekmekten dolayı göz yaşı döktü" demek olur.

"Melek" havâtır-ı mahmûde ilkā eden ervâh-ı nûriyye; ve “şeytan” havâ-tır-ı mezmûme ilkā eden ervâh-ı nâriyyedir. Yukarıki 12 numaralı beyitte îzâh olunduğu üzere insan "nûr" ile “nâr"ı câmi'dir. Binâenaleyh, insan han-gi tarafa meylederse o tarafı galib olur ve diğer taraf ondan kaçar. Zîrâ iki zıd ictimâ' etmez. Şu halde, iğvâ-yı şeytânî ile nefsinin zevkine adım atan âdem-den melek, kendinin zıddı olan şeytandan kaçtığı gibi kaçar. Cenâb-ı Pîr efen-dimiz; "Behr-i nânî" ta'bîri ile mutlakan hazz-ı nefs olan gıdâya işâret buyu-rurlar. Zîrâ gıdâda üç hal vardır: Hâcet, fuzûlluk, nefâsettir. Hâcet, bünyenin kıvamına sebep olan gıdâdır ki, bunun ihtiyârı âdem için zarûrîdir ve bu mâ-ni'-i nûriyyet değildir. Fuzûlluk, hâcet mikdârından fazla gıdâ almaktır ki, bu derecesi zarûret değildir. Binâenaleyh mâni'-i nûriyyet olur. Nefâset, def-i hâcet için gıdâda tekellüf ile nefâsete düşkün olmaktır. Bu, hazz-ı nefs ol- makla kezâlik mâni'-i nûriyyettir. Adem'in şecere-i menhiyyeye takarrubun- da gıdânın hâcet nev'i de bulunmadığından, hazz-ı nefs tarafına bir adım at- mak oldu. Bu ibâre, Ankaravî nüshasında yâ-yı vahdet ile "behr-i nânî” vâ- ki'dir. Bu sûrette "çend" kelimesi "âb-ı çeşm"e muallak olur. Hind nüshala- rinda بهر نان چند vaki'dir. Bu sûrette "çend", "behr-i nân" a muzâf olur ve ma'nâ: "Birkaç ekmekten dolayı göz yaşı döktü" demek olur.

17. Vakıa aradığı günah bir kıl idi; lâkin o kıl iki gözde bitmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

17. Gerçekte aradığı günah bir kıl idi; lâkin o kıl iki gözde bitmiş idi.

Hz. Adem'in yasak ağaca yaklaşması suretiyle işlediği zelle (küçük hata), ilahi rahmet katında bir kıl kadar önemsiz bir şey idi. Ancak o kıl, iki göz mesabesinde olan Adem'de bitmiş idi. Çünkü göz içinde biten kıl, diğer organlarda biten kıllara benzemez. Beyit: "Dostun ayrılığı az olsa bile az değildir; çünkü eğer göz içinde yarım kıl olsa çok gelir."

Hz. Adem'in şecere-i menhiyyeye takarrübü sûreti ile irtikâb ettiği zelle, rahmet-i ilâhiyye indinde bir kıl kadar ehemmiyetsiz bir şey idi. Velâkin o kıl iki göz mesâbesinde olan Adem'de bitmiş idi. Zîrâ göz içinde biten kıl, sâir a'zâda biten kıllara benzemez. Beyit: "Dostun firâkı az olsa bile az değildir; zîrâ eğer göz içinde yarım kıl olsa çok gelir."

18. Adem nûr-ı Kadîm'in gözü idi; kıl gözde büyük bir dağ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

18. Adem, öncesiz nurun gözü idi; kıl, gözde büyük bir dağ olur.

Pir efendimiz, "Adem" ifadesiyle insanî hakikate işaret buyururlar. Çünkü insanî hakikat, öncesiz nurun gözüdür. Ve ilk şanlı peygamber olan Hz. Adem, bu hakikatin taşıyıcısı olduğu gibi, ondan sonra gelen bütün peygamberler ve onların varisleri olan evliyanın seçkinleri de aynı şekilde bu hakikatin taşıyıcılarıdırlar. Bu sebeple bu oluş ve bozuluş âleminde Hakk'ın halifeleridirler ve Hakk'ın âlemi görmesi ve yönetmesi insan aracılığıyla olur. Nitekim Şeyh-i Ekber (İbn Arabî), Fusûsu'l-Hikem'de Adem fassında şöyle buyurur: هو للحق بمنزلة انسان العين من العين لله به يكون النظر وهو المعبر عنه بالبصر فهذا سمى انسانا فإنه به نظر الحق الى خلقه Yani "Adem, Hak için gözün gözbebeği menzilesindedir ki, bakış onunla meydana gelir ve ona 'basar' denir. İşte bunun için 'insan' diye adlandırıldı. Çünkü Hak onunla baktı." Pir efendimizin "nur"u "Kadîm" (öncesiz) ile nitelemesi, Adem'in ilmî ve ruhanî yaratılışı sebebiyle öncesizliğine işarettir. Nitekim Şeyh-i Ekber hazretleri aynı fassda şöyle buyurur: فهو الإنسان الحادث الأزلى والنشأة الدائم الأبدى yani "O, ezelî ve ebedî sürekli yaratılış olan hâdis (sonradan yaratılmış) insandır."

Cenâb-ı Pir efendimiz, "Adem” ta'bîri ile hakîkat-i insâniyyeye işaret bu- yururlar. Zîrâ hakîkat-i insâniyye nûr-ı Kadîm'in dîdesidir. Ve ilk nebiyy-i zî- şân olan Hz. Adem, bu hakîkatın hâmili olduğu gibi, ondan sonra gelen bil- cümle enbiyâ ve onların vârisleri olan havâss-ı evliyâ da kezâlik bu hakîka- tin hâmilidirler. Binâenaleyh bu âlem-i kevnde Hakk'ın halîfesidirler ve Hakk'ın âlemi şühûdu ve tedbîri insan vâsıtasıyla olur. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber, Fusûsu'l-Hikem'de fass-1 Ademî'de şöyle buyururlar هو للحق بمنزلة انسان العين من العين لله به يكون النظر وهو المعبر عنه بالبصر فهذا سمى انسانا فإنه به نظر الحق الى خلقه Ya'ni "Adem Hak için gözün insânu'l-ayni ya'ni gözbebeği menzilesindedir ki, nazar onunla vâki' olur ve ona "basar" ta'bîr olunur. İşte bunun için "in- san" tesmiye olundu. Zîrâ Hak onunla nazar etti." Cenâb-ı Pîr efendimizin "nûr"u "Kadîm” ile tavsîf buyurması, Adem'in ilmî ve rûhânî neş'eti hasebiy- le kıdemine işarettir. Nitekim Şeyh-i Ekber hazretleri aynı fassda فهو الإنسان الحادث الأزلى والنشأة الدائم الأبدى ya'ni "O ezelî ve neş'et-i dâimî-i ebedî olan insân-ı hâdistir" buyururlar.

19. Eğer Adem onda meşveret edeydi, pişmanlık içinde ma'zeret söylemezdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

19. Eğer Âdem onda istişare etseydi, pişmanlık içinde mazeret beyan etmezdi.

Bilinmeli ki, akıl öyle bir sıfattır ki, hem ruha hem de nefse ilişkindir. Ruha ilişkin olan sıfata "akl-ı maâd" (ahiret aklı) ve "akl-ı melekî" (melekî akıl); nefse ilişkin olan sıfata da "akl-ı maâş" (dünya aklı) derler. İnsan her iki sıfatı da kendinde toplayandır. "Akl-ı maâş" insanı nefsin zevkleri tarafına ve "akl-ı maâd" da ruhani zevklere davet eder. Bu sebeple insan, "akl-ı maâş" kendisini nefsani zevkler tarafına davet ettiği zaman, "akl-ı maâd"ı ile istişare ve muhakeme etmesi gerekir. Şimdi, Âdem bu şekilde istişareye ve muhakemeye başvursaydı, "akl-ı maâş"ın hükmü ile hareket etmez ve pişmanlık içinde, ربنا ظلمنا انفسنا (A'raf, 7/23) [Ey Rabbimiz! Biz nefislerimize zulmettik.] mazeretini yaratıcısına karşı arz etmezdi. Şerh eden yüce âlimler, "istişare"yi meleklerle istişare anlamında almışlardır. Çünkü orada başka bir akıl yoktu. Bu anlam da caizdir.

Malûm olsun ki, akıl bir sıfattır ki, hem rûha ve hem de nefse taalluk eder. Rûha taalluk eden sıfata "akl-ı maâd" ve "akl-ı melekî"; ve nefse taalluk eden sıfata da "akl-ı maâş” derler. İnsan her iki sıfatı da câmi'dir. "Akl-1 maâş" insanı nefsin ezvâkı tarafına ve "akl-ı maâd" da ezvâk-ı rûhâniyyeye da'vet eder. Binâenaleyh insan, "akl-ı maâş" kendisini ezvâk-ı nefsâniyye tarafına da'vet ettiği vakit, "akl-ı maâd"ı ile müşâvere ve muhâkeme etmek lâzım gelir. İm-di, Adem bu sûretle meşverete ve muhâkemeye müracaat etmiş olsa idi, "akl-ı maâş”ın hükmü ile hareket etmez ve pişmanlık içinde, ربنا ظلمنا انفسنا (A'raf, 7/23) [Ey Rabbimiz! Biz nefislerimize zulmettik.] ma'zeretini hâlıkına karşı arzetmezdi. Şurrâh-ı kirâm, “meşveret”i melâike ile meşveret ma'nâsına almışlardır. Zîrâ orada başka bir akıl yok idi. Bu ma'nâ da câizdir.

20. Zîra bir akıl bir akıla eş olduğu vakit, fenâ işin ve fenâ sözün mâni'i oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

20. Çünkü bir akıl bir akıla eş olduğu zaman, kötü işin ve kötü sözün engeli oldu.

"Ahiret aklı" "dünya aklı"na eş olduğu zaman, o ahiret aklı dünya aklının hükmünün uğursuzluğunu ortaya koyacağı için, dünya aklının hükmüyle ortaya çıkacak kötü işe ve kötü söze engel olur. Veyahut "iki akıllının bir işte istişare etmesi hayırlı sonuç verir" anlamı verilmek de caiz olur.

"Akl-ı maâd" "akl-ı maâş"a eş olduğu vakit, o akl-ı maâd akl-ı maâş hükmünün şeâmetini meydana koyacağı için, akl-ı maâş hükmü ile zuhûr edecek fenâ işe ve fenâ söze mâni olur. Veyâhud "iki âkılın bir işte meşveret etmesi hayırlı netîce verir" ma'nâsı verilmek de câiz olur.

21. Nefis nefs-i dîgere yar olduğu vakit, akl-ı cüz'î âtıl ve işsiz oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

21. Bir nefis diğer bir nefse dost olduğu zaman, cüz'î akıl atıl ve işsiz kaldı.

Şerefli beyitte Adem'in hâli kastedilmiş olduğuna göre, birisi Adem'in nefsi, diğeri Havva'nın nefsi olur. Yani, "Adem'in nefsi Havva'nın nefsine dost olduğu zaman, Adem'in cüz'î aklı faaliyetten kaldı"; ve genellik kastedilmiş olduğuna göre, "İki nefsanî olan kimse herhangi bir işte istişare ederse, nefsin hazzına dayanarak hüküm verirler ve o halde cüz'î akıl işlevsiz olarak bir tarafta kalır" demek olur.

Beyt-i şerîfte Adem'in hâli kasd buyurulmuş olduğuna göre, birisi Adem'in nefsi, diğeri Havvâ'nın nefsi olur. Ya'ni, "Adem'in nefsi Havvâ'nın nefsine yâr olduğu vakit, Âdem'in akl-i cüz’îsi faâliyetten kaldı”; ve umûmiyyet kasd buyurulmuş olduğuna göre, "İki nefsânî olan kimse herhangi bir işte meşveret ederse, nefsin hazzına müsteniden hüküm verirler ve o halde akl-ı cüz'î muattal olarak bir tarafta kalır" demek olur.

22. Eğer sen yalnızlıktan bir ümitsiz olursan, güneşe mensub olan yârin sayesi altında olasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

22. Eğer sen yalnızlıktan ümitsizliğe düşersen, güneşe ait olan yârin gölgesi altında olasın.

Ey Hakk Yolcusu, eğer sen ahiret işi hakkında bir hüküm vermek için yalnız kalıp da ümitsiz bir hâle gelirsen, hakikat güneşine ait olan yârin gölgesine sığın, yani insân-ı kâmil olan mürşidin hükmü altına gir.

Ey sâlik, eğer sen emr-i maâdın hakkında bir hüküm vermek için yalnız kalıp da ümitsiz bir hâle gelirsen, hakîkat güneşine mensûb olan yârin gölgesine sığın, ya'ni mürşid-i kâmilin hükmü altına gir.

23. Git, çabuk sen Huda'ya mensup olan yâri ara; böyle yaptığın vakit Huda senin yârin olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

23. Git, çabuk sen Allah'a ait olan yâri ara; böyle yaptığın zaman Allah senin yârin olur.

Bu görünür hayat yok olmadan önce, çabuk Hakk'a ulaşma yolunu bilen bir insân-ı kâmili ara. Eğer böyle yaparsan, Yüce Allah sana yardımcı olup, dostlarından birini buldurur ve seni kendisine çeker.

Bu hayât-ı sûrî zâil olmadan evvel, çabuk Hakk'a vusûl yolunu bilen bir insân-ı kâmili ara. Eğer böyle yaparsan, Hak Teâlâ sana muîn olup, dostlarından birisini buldurur ve seni kendisine cezb eyler.

24. Nazarı halvette dikmiş olan kimse, nihayet onu da yardan öğrenmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

24. Halvette nazarı sabitleyen kimse, nihayet onu da mürşitten öğrenmiştir.

Sultan Veled hazretleri, "nazar ber-dûhten"in "duyuları kontrol ederek murakabe etmek" anlamına geldiğini beyan buyurmuşlardır. Yani bir kimse, "Mürşidin emri altına girmeye ne gerek vardır; halvete oturup duyuları kontrol ederek murakabe etmek yeterli değil midir?" diye bir itirazda bulunsa, bu şerefli beyit ile cevap verilip denir ki: "Ey iddia sahibi, bu usulü uygulayan kimse, bunu da insân-ı kâmil olan mürşitten öğrenmiştir. Bu sebeple bunda da o kâmile tabi olmuştur."

Sultan Veled hazretleri, "nazar ber-dûhten" "zabt-ı havâss ile murâkebe etmek" ma'nâsına olduğunu beyan buyurmuşlardır. Ya'ni bir kimse, "Mürşid emri altına girmeğe ne hâcet vardır; halvete oturup zabt-ı havâss ile murâkabe kâfi değil midir?" diye bir i'tirâzda bulunsa, bu beyt-i şerîf ile cevap verilip denir ki: "Ey müddeî, bu usûlü tatbîk eden kimse, bunu da mürşid-i kâmilden öğrenmiştir. Binâenaleyh bunda da o kâmile tâbi' olmuştur."

25. Halvet yardan değil ağyardan gerek; kürk bahar için değil kış içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

25. Halvet yardan değil ağyardan gerek; kürk bahar için değil kış içindir.

Bilinmeli ki, insân-ı kâmilin emri ve tasvibi olmaksızın bir kimsenin kendi fikri ile halvete girip murakabeye devam etmesi fayda vermez. Çünkü halvette meydana gelen rahmanî ve şeytanî tecellileri ayırt etmekten acizdir. Allah korusun, aksine manevî helake sebep olur. Bu sebeple mürşid-i kâmile ihtiyaç görmeyen kimse, o mürşid-i kâmili yabancılardan gördüğü için ona ihtiyaç görmemiş olur. Halbuki mürşid-i kâmil yabancı değil, dosttur. Mürşid-i kâmilden kaçıp halvete girmek, dosttan kaçmaktır. Sadreddin-i Konevî hazretlerinin bir müridi, kendilerinden izin almaksızın halvete girmiş, Hz. Sadreddin kaybolan müridin nerede olduğunu ihvanından sormuş, halvette olduğunu söylemişler. Cenab-ı Sadreddin o müridin halvetine gidip, elinde kağıt ve kalemle birçok yazılar yazmakla meşgul olduğunu görmüş; aralarında şu konuşma geçmiştir:

Hz. Sadreddin: Ne ile meşgulsün? Mürid: Halvete girdiğimde, Hz. Cibril zuhur etti ve "Sana ledün ilimleri getirdim" dedi, ağzıma tükürdü. Kalbimden birçok acayip ilimler fışkırmaya başladı. Zayi olmamak için yazıyorum. Hz. Sadreddin: Sen halvete girdiğin zaman ne ile meşguldün? Mürid: Zikrullah ile meşguldüm. Hz. Sadreddin: Hiç Hz. Cibril zikrullah ile meşgul olan bir kimseyi zikrinden çevirir mi? Sana zuhur eden İblis idi. Seni zikrullahtan alıkoymak için sana karşı bu hileyi yaptı. Bu yazdıklarının hepsi şeytanî ilimlerdir. O lanetli ben halvette iken bana da gelmişti. Fakat ben halvete mürşidimin emri ile girmiş olduğum için hilesi başarılı olamadı, ben ona galip geldim. Şimdi halvetten çık ve bu yazdıklarının hepsini yak! Aynı şekilde Menakıb-ı Sipehsalar'da şu olay da yer almaktadır: "Ashaptan olan Mevlana Mecdüddin Atabek daima halvete girmek isterdi. Bir gün Hz. Mevlana efendimizden rica ve iltimas etti. Kabul edildikten sonra onu kendi refiki ile medresede birbirine bitişik iki hücrede halvete oturttular. Birkaç gün sonra ona açlık tesir edip takati tükendi. Refikiyle açlık zaruretinden bahsederek, gece birlikte hücrelerinden çıkıp ahbaplarından birinin evine gittiler ve açlıklarının derecesini söylediler. O aziz onlar için bir kaz dolması hazırladı. Onu yedikten sonra gelip hücrelerinde oturdular. Sabah olduğunda, Hz. Hüdavendigâr âdetleri üzere hücrenin kapısına geldiler ve mübarek parmaklarını hücrenin kapısına sürüp kokladılar ve ondan sonra buyurdular ki: "Ashabımıza, bu hücreden riyazet kokusu değil, kaz dolması kokusu geliyor!" Her ikisi de mübarek ayaklarına kapandılar ve tövbe ve istiğfar edip: "Böyle bir rahmet denizi dururken insanın kendisini halvet köşelerinde hapsetmesi saadetsizliktir" dediler."

Küfr oldu yüzün terk ile ma'nâlara dalmak, Yâ bir varakı bâğ-ı safâya satın almak

Bu açıklamalar anlaşıldıktan sonra, beytin özet anlamı şöyle olur: "Ey Hakk Yolcusu, halvet yabancılardan sakınmak için tercih edilir; gerçek dost olan mürşid-i kâmilden sakınmak için değildir. Eğer lüzum olursa, o halveti insân-ı kâmil sana yaptırır. Çünkü kürk lazım olduğu zaman giyilir; onun lazım olma vakti kıştır, bahar değildir."

Ma'lûm olsun ki, insân-ı kâmilin emir ve tasvîbi olmaksızın bir kimsenin kendi fikri ile halvete girip murâkabeye devamı semere-bahş olamaz. Zîrâ halvette vâki' olan rahmânî ve şeytânî tecelliyâtı tefrikten âcizdir. Neûzü billâh, bilakis helâk-i ma'nevîye sebep olur. Binâenaleyh mürşid-i kâmile ihtiyaç görmeyen kimse, o mürşid-i kâmili ağyârdan gördüğü için ona ihtiyaç görmemiş olur. Halbuki mürşid-i kâmil ağyâr değil yârdır. Mürşid-i kâmilden kaçıp halvete girmek, yârdan kaçmaktır. Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin bir mürîdi, kendilerinden izin almaksızın halvete girmiş, Hz.Sadreddîn gaybûbet eden mürîdin nerede olduğunu ihvândan sormuş, halvette olduğunu söylemişler. Cenâb-ı Sadreddîn o mürîdin halvetine gidip, elinde kâğıt ve kalem birçok yazılar yazmakla meşgül olduğunu görmüş; aralarında şu mükâleme cereyân etmiştir:

Hz. Sadreddîn: Ne ile meşgülsün? Mürîd: Vaktâki halvete girdim, Hz. Cibrîl zuhûr etti ve "Sana ulûm-ı ledün-niyye getirdim" dedi, ağzıma tükürdü. Kalbimden birçok ulûm-ı acîbe nebeân etmeye başladı. Zâyi' olmamak için yazıyorum. Hz. Sadreddîn: Sen halvete girdiğin vakit ne ile meşgül idin? Mürid: Zikrullah ile meşgül idim. Hz. Sadreddîn: Hiç Hz. Cibrîl zikrullâh ile meşgül olan bir kimseyi zikrinden çevirir mi? Sana zuhûr eden İblîs idi. Seni zikrullâhtan alıkoymak için sana karşı bu hîleyi yaptı. Bu yazdıklarının hepsi ulûm-ı şeytâniyyedir. O laîn ben halvette iken bana da gelmiş idi. Fakat ben halvete mürşidimin emri ile girmiş olduğum için hîlesi müsmir olamadı, ben ona galebe ettim. Şimdi halvetten çık ve bu yazdıklarının hepsini yak! Ve kezâ Menâkıb-ı Sipehsâlâr da şu vak'a da mündericdir: "Zümre-i ashâbdan bulunan Mevlânâ Mecdüddîn Atabek dâimâ halvete girmek ister idi. Bir gün Hz. Mevlânâ efendimizden ricâ ve iltimâs etti. Ba'de'l-kabûl onu kendi refîki ile medresede yekdîğerine muttasıl iki hücrede halvete oturttular. Birkaç gün sonra ona açlık te'sîr edip tâkatı tâk oldu. Refikiyle açlık zarûretinden bahisle, gece müttefikan hücrelerinden çıkıp ahbablarından birinin hânesine gittiler ve açlıklarının derecesini söylediler. O azîz onlar için bir kaz dolması tertip etti. Onu yedikten sonra gelip hücrelerinde oturdular. Sabah oldukta, Hz. Hüdâvendigâr âdet-i seniyyeleri vech ile hücrenin kapısına geldiler ve mübarek parmaklarını hücrenin kapısına sürüp kokladılar ve ondan sonra buyurdular ki: "Ashâbunâ, bu hücreden riyâzet kokusu değil, kaz dolması kokusu geliyor!" Her ikisi de mübarek ayaklarına kapandılar ve tövbe ve istiğfâr edip: "Böyle bir bahr-i rahmet dururken insanın kendisini halvet köşelerinde habsetmesi saâdetsizliktir" dediler." ? "Küfr oldu yüzün terk ile ma'nâlara dalmak, Yâ bir varakı bâğ-ı safâya satın almak" Bu îzâhât anlaşıldıktan sonra, beyt-i şerîfin hülâsa-i ma'nâsı şöyle olur: "Ey sâlik, halvet ağyârdan ihticâb için ihtiyâr olunur; yâr-ı hakîkî olan mürşid-i kâmilden ihticâb için değildir. Eğer lüzûm olursa, o halveti insân-ı kâmil sana yaptırır. Zîrâ kürk lâzım olduğu vakit giyilir; onun vakt-i lüzûmu kıştır, bahâr değildir."

26. Akıl diğer akıl ile iki kat olur; nûr ziyade olur ve yol zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

26. Akıl diğer akıl ile iki kat olur; nur artar ve yol belirginleşir.

Hakk Yolcusu'nun "akl-ı maâd"ı (ahiret aklı), insân-ı kâmil olan mürşidin aklına yakın olduğu zaman, iki kat olup kuvvet bulur ve aklının idrak nuru çoğalır; ve Hakk yolu kendisine açık ve belirgin olur.

Sâlikin "akl-ı maâd"ı, mürşid-i kâmilin aklına mukārin olduğu vakit, iki kat olup kuvvet bulur ve aklının nûr-ı idrâki çoğalır; ve tarîk-ı Hak kendisine zâhir ve âşikâr olur.

27. Nefis diğer bir nefis ile handân olursa zulmet ziyâde olur ve yol da gizli olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

27. Nefis başka bir nefis ile sevinirse karanlık artar ve yol da gizli olur.

Nefsin sıfatı olan "akl-ı maâş" (geçim aklı, dünyevî işlere yönelik akıl), kendisi gibi nefsânî olan birinin akl-ı maâşı ile birleşip tabiat âlemine dalarsa ve nefse ait hazlar ile sevinir ve neşelenirse, öyle bir kimsenin kalbinin karanlığı artar ve Hakk yolu da onun idrakine gizli kalır ve hatta inkâr etmeye başlar.

Nefsin sıfatı olan "akl-ı maâş", kendisi gibi nefsânî olan birinin akl-ı maâşı ile mukārenet edip âlem-i tabîata dalar ve huzûzât-ı nefsâniyye ile mesrûr ve handân olursa, öyle bir kimsenin kalbinin zulmeti ziyâdeleşir ve târik-ı Hak da onun idrâkine gizli kalır ve hattâ inkâr etmeğe başlar.

28. Ey av adamı, yar senin gözündür; onu çörçöpten temiz tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

28. Ey av adamı, yar senin gözündür; onu çörçöpten temiz tut!

"Yâr"dan kasıt mürşid-i kâmil (irşat eden olgun rehber), "av"dan kasıt varlığın hakikati, "av adamı"ndan kasıt hakikat yolunun sâliki (Hakk yolcusu), "has ü hâşâk"tan kasıt ise itirazlardır. Yani "Ey varlığın hakikatini idrak etmek isteyen hakikat yolunun sâliki, mürşid-i kâmil senin gözündür; ve sen Hakk yolunda körler gibisin. Bu sebeple sen Hakk yolunun zorluklarını onun gözüyle görüp geçersin. Şimdi, zahir gözünü çörçöpten koruduğun gibi, mürşide karşı da itirazları terk et ve kendini ondan müstağni (ihtiyaçsız) sanma ki, Hakk yolunu göresin!"

“Yâr”dan maksûd mürşid-i kâmil, “av”dan murâd hakîkat-i vücûd, “av adamı”ndan murâd sâlik-i râh-ı hakîkat, “has ü hâşâk”ten murâd i'tirâzâttır. Ya'ni “Ey hakikat-ı vücûdu idrak etmek isteyen hakîkat yolunun sâliki, mürşid-i kâmil senin gözündür; ve sen tarîk-ı Hak'ta körler mesâbesindesin. Binâenaleyh sen tarîk-ı Hakk'ın akabelerini onun gözü ile görüp geçersin. İm-di, zâhir gözünü çörçöpten muhafaza ettiğin gibi, mürşide karşı da i'tirâzâtı terk et ve kendini ondan müstağnî bilme ki, tarîk-ı Hakk'ı göresin!”

29. Sakın dil süpürgesi ile toz kaldırma; göze çöp cinsinden tuhfe yapma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

29. Sakın dil süpürgesi ile toz kaldırma; göze çöp cinsinden hediye yapma!

"Dil süpürgesi"nden kastedilen, sırların sahibi olan mürşidin huzurunda cahilce ve edepsizce sözlere cüret etmektir. "Toz kaldırmak"tan kastedilen, mürşidin feyzinin aksine engel olan nefsaniyetin karanlığını perde yapmaktır. "Çöp cinsinden olan hediye"den kastedilen, ledün ilimlerinin kaynağı olan kâmilin huzurunda bilgiçlik taslamaktır. Yani "Ey başlangıç seviyesindeki Hakk yolcusu, sırların sahibi olan mürşidin huzurunda cahilce ve edepsizce sözlere cüret ederek nefsaniyetin karanlığını kaldırıp, mürşidin feyzinin kalbine yansımasına engel olma! Göz konumunda olan mürşide karşı bilgi satma!"

“Dil süpürgesi”nden murâd, sâhib-i esrâr olan mürşidin huzûrunda câhilâne ve bî-edebâne sözlere cür'ettir. “Toz kaldırmak”tan murâd, feyz-i mürşidin aksine mâni' olan enâniyyet-i nefsâniyye zulmetini hâil kılmaktır. “Çöp cinsinden olan tuhfe”den murâd, ulûm-ı ledünniyye menba'ı olan kâmilin huzûrunda ma'lûmât-fürûşluk etmektir. Ya'ni “Ey sâlik-i mübtedî, sâhib-i esrâr olan mürşidin huzûrunda câhilâne ve bî-edebâne sözlere cür'etle enâniyyet-i nefsâniyyenin zulmetini kaldırıp, feyz-i mürşidin kalbine aksetmesine mâni' olma! Göz mesâbesinde olan mürşide karşı ma'lûmât satma!”

30. Çünkü mü'min mü'minin aynasıdır; onun yüzü bulaşıklıktan eymindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

30. Çünkü mü'min mü'minin aynasıdır; onun yüzü bulaşıklıktan emindir.

Bu şerefli beyitte, "Mü'min mü'minin aynasıdır." hadis-i şerifine işaret buyrulur. Bu hadis-i şerifin incelikleri uzundur. Burada birinci "mü'min"den kasıt mürşit (manevi rehber) ve ikinci "mü'min"den kasıt mürittir (manevi yolda ilerleyen kişi). Yani, insân-ı kâmil olan mürşit, müridin iç âleminin ve ruhunun aynasıdır. Mürid o aynada kendisini gözlemler. Çünkü mürşidin manevi güzelliği, nefse ait sıfatların ve yaratılış kusurlarının tozlarından arınmış ve saftır. Bu anlama göre Mısrî Niyâzî hazretleri buyurur:

Halk içre bir âyîneyim, her kim bakar bir ân görür, Her ne görür, kendi yüzün ger yahşi ger yaman görür.

Bu beyt-i şerîfte, [المؤمن مرآة المؤمن] [Mü'min mü'minin aynasıdır.] hadîs-i şe- rîfine işâret buyurulur. Bu hadîs-i şerîfin dakâyıkı uzundur. Burada birinci “mü'min”den murâd mürşid ve ikinci “mü'min”den murâd mürîddir. Ya'ni, mürşid-i kâmil mürîdin bâtınının ve cânınının aynasıdır. Mürîd o aynada ken- disini müşâhede eder. Çünkü mürşidin cemâl-i ma'nevîsi, sıfât-ı nefsâniyye ve keserât-ı halkıyyle tozlarından ârî ve musaffâdır. Bu ma'nâya binâen Mıs- rî Niyâzî hazretleri buyurur. Beyit:

Halk içre bir âyîneyim, her kim bakar bir ân görür, Her ne görür, kendi yüzün ger yahşi ger yaman görür.

31. Yâr, hüzünde cânın âyînesidir; ey cân, âyînenin yüzüne nefes vurma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

31. Yâr, hüzünde canın aynasıdır; ey can, aynanın yüzüne nefes vurma!

Mürşid-i kâmil (irşad eden, yol gösteren olgun insan), bedensel gam ve sıkıntı içinde kalan ruhun aynasıdır. Ruh, bu kesret (çokluk) âleminin gamı ve hüznü içinde bunalmış kaldığından, kendi aslını unutmuştur. O, kendisini ancak mürşid-i kâmilin aynasında görebilir. Ey can, yani ey mürid (tasavvuf yoluna girmiş kişi), o aynanın yüzüne benliğinin harareti ile çıkardığın itiraz nefesini vurup buğulandırma ve bulandırma!

Mürşid-i kâmil, cismâniyyet gamı ve sıkıntısı içinde kalan rûhun aynası- dır. Rûh bu âlem-i keserâtın gamı ve hüznü içinde bunalmış kalmış olduğun- dan, kendi aslından gâfildir. O kendisini ancak mürşid-i kâmilin âyînesinde müşâhede edebilir. Ey cân, ya'ni ey mürîd, o aynanın yüzüne enâniyyetinin harâreti ile çıkardığın nefes-i i'tirâzı vurup buğulandırma ve bulandırma!

32. Tâ ki derhal sana yüzünü örtmesin; sana her dem nefesi yutmak lâzımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

32. Tâ ki hemen sana yüzünü örtmesin; sana her an nefesi yutmak gerekir.

Yani, insân-ı kâmilin şerefli kalbinden doğan ilâhî feyizler, senin itiraz nefesinle hemen kesilmesin. Bu sebeple, kâmil bir zatın huzurunda sana gereken şey, daima zâhiren ve bâtınen (dıştan ve içten) susmaktır.

Ya'ni, insân-ı kâmilin kalb-i şerîfinden tulû' eden füyûzât-ı rabbâniyye, senin nefes-i i'tirâzın ile hemen munkatı' olmasın. Binâenaleyh huzûr-ı kâ- milde sana lâzım olan şey, dâimâ zâhiren ve bâtınen sükûttur.

33. Topraktan aşağı mısın? [Vaktâki] bir toprak [yâr buldu], baharlıktan yüz bin çiçek buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

33. Topraktan daha mı aşağısın? Bir toprak, baharı bulduğunda, baharlıktan yüz bin çiçek buldu.

Değerli şârihlerden bazıları, "bahâr" kelimesindeki "yâ" harfini bir kez "vahdet" (birlik), bir kez de "nisbet" (bağıntı) için alıp, iki farklı şekilde anlamlandırmışlardır. Fakat fakirâne zevkime göre, "masdariyyet" (kaynaklık) olması daha uygun görünür; ve bu durumda anlam "baharlık" demek olur. "Envâr" kelimesi, ağaç çiçeği anlamına gelen "nevr" kelimesinin çoğuludur. Yani, "Ey Hakk Yolcusu, sen her türlü tasarruftan arınmış ve sessiz olan topraktan daha mı aşağısın? Çünkü bir toprak, bahar mevsimine yâr ve yakın olup, o mevsimin hükmüne boyun eğdiği zaman, kendisinden yüz binlerce çiçek fışkırdı. Bu sebeple sen de bahar meşrebinde olan insân-ı kâmilin huzurunda sessiz ve tasarruftan arınmış olursan ve ona tam anlamıyla teslim olursan, senin toprağa benzeyen varlığında yüz binlerce ilahi bilgi ve hakikat çiçeği biter."

“Bahâr”deki “yâ”yı, şurrâh-ı kirâmdan ba'zıları bir kerre “vahdet”, bir kerre de “nisbet” için alıp, iki sûrete göre ma'nâ vermişlerdir. Fakat zevk-i fa- kîre göre “masdariyyet” olması daha münâsib görünür; ve bu sûrette ma'nâ “bahârlık” demek olur. “Envâr” ağaç çiçeği ma'nâsına olan “nevr” kelimesi- nin cem'idir. Ya'ni "Ey sâlik, sen her türlü tasarruftan ârî ve sâkit olan topraktan daha aşağı mısın? Zîrâ bir toprak bahâr mevsimine yâr ve mukārin ve o mevsimin hükmüne münkād olduğu vakit, kendisinden yüz binlerce çiçekler fışkırdı. Binâenaleyh sen dahi bahâr meşrebinde olan veliyy-i kâmilin huzûrunda sâkit ve tasarruftan ârî olursan ve ona kemâliyle teslîm olur isen, senin hâkî olan vücûdunda yüz binlerce maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye çiçekleri biter."

34. O bir ağaç ki, yâre eş oldu, latîf havadan baştan ayağa kadar açıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

34. O bir ağaç ki, sevgiliye eş oldu, latif havadan baştan ayağa kadar açıldı.

"Ağacın sevgiliye eş olması"ndan kastedilen, bahar mevsimine yakın olmasıdır. Bitki biliminde açıklandığı üzere, bitkilerde de erkeklik ve dişilik durumları vardır. Baharın latif ve ılıman havası ve rüzgârları aracılığıyla bitkilerin erkeklerinin tohumları dişilerine aşılanır. Nitekim Hicr Suresi'nde, "و أرسلنا الرياح لواقع" (Hicr, 15/22) yani "Biz rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik" buyrulur. Bu sebeple ağaçların meyveleri bu latif rüzgârlar aracılığıyla olan aşılar sebebiyle açılır. Bu aşılamayı, meyve daha çok olsun diye hurma ağaçlarına yapay olarak da yaparlar. Yani "Ey Hakk Yolcusu, görmez misin? Ağaçlar baharın latif havası aracılığıyla erkeklikleri dişiliklerine yâr ve yakın olup aşılandıkları için, baştan ayağa kadar donanır. Sen de bahar meşrebine sahip olan insân-ı kâmilin latif nefesi ile aşılandığın zaman, ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) meyveleriyle baştan ayağa donanırsın."

"Ağacın yâre eş olması"ndan murâd, bahar mevsimine mukārenetidir. İlm-i nebâtâtta îzâh olunduğu üzere, nebâtâtta da zükûret ve ünûset i'tibârâtı vardır. Bahârın latîf ve mu'tedil havâsı ve rüzgârları vasıtasıyla nebâtâtın erkeklerinin tohumları dişilerine telkîh olunur. Nitekim sûre-i Hicr'de, و أرسلنا الرياح لواقع (Hicr, 15/22) ya'ni “Biz rüzgârları ilkāh edici olarak gönderdik" buyurulur. Binâenaleyh ağaçların meyveleri bu latîf rüzgârlar vâsıtasıyla olan aşılar sebebiyle açılır. Bu ilkähı, meyve daha çok olmak için hurma ağaçlarına sun'î olarak dahi yaparlar. Ya'ni "Ey sâlik, görmez misin? Ağaçlar baharın latîf havası vasıtasıyla zükûretleri ünûsetlerine yâr ve mukārin olup aşılandıkları için, baştan ayağa kadar donanır. Sen dahi meşreb-i bahâra mâlik olan insân-ı kâmilin nefha-i latîfi ile aşılandığın vakit, ulûm-ı ledünniyye meyveleriyle baştan ayağa donanırsın."

35. O, sonbaharda yar-i muhalif gördüğü vakit yüzünü başını yorgan altına çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

35. O, sonbaharda muhalif dostu gördüğü zaman yüzünü başını yorgan altına çekti.

Yani, yine ağaç, muhalif dost olan sonbahara yakın olunca, çiçeklerini ve meyvelerini ve yapraklarını örtü altına çeker; ve bu muhalif dost onun içindeki olgunlukların ortaya çıkmasına engel olur. Ey Hakk Yolcusu, sen de muhalif dost olan nefsanî kişilerin yakınlığından kaç! Çünkü sendeki insânî olgunlukların ortaya çıkmasına engel olur.

Ya'ni, yine ağaç yâr-i muhâlif olan sonbahara mukārin olunca, çiçeklerini ve meyvelerini ve yapraklarını örtü altına çeker; ve bu yâr-i muhâlif onun bâtınındaki kemâlâtın zuhûruna mâni' olur. Ey sâlik, sen dahi yâr-i muhalif olan nefsânî kimselerin mukārenetinden kaç! Zîrâ sendeki kemâlât-ı insâniyyenin zuhûruna mâni' olur.

36. Dedi ki, kötü refîk püsküllü belâdır; o geldiği vakit benim âdetim uyumaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

36. Dedi ki, kötü arkadaş püsküllü beladır; o geldiği zaman benim âdetim uyumaktır. Yani, ağaç hâl diliyle der ki: "Kötü arkadaş olan sonbahar mevsimi benim için püsküllü beladır ve belanın şiddetlenmesidir. O bela gelince artık benim olgunluklarımın uyumak ve işlevsiz kalmak zamanıdır."

Ya'ni, ağaç lisân-ı hâl ile der ki: "Kötü refik olan sonbahar mevsimi benim için püsküllü belâdır ve belânın şiddetlenmesidir. O belâ gelince artık benim kemâlâtımın uyumak ve muattal kalmak zamânıdır."

37. Binaenaleyh uyurum, ashâb-ı Kehf'ten olurum; mağaranın uykusu Dıkyânus'tan iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

37. Bu sebeple uyurum, Ashâb-ı Kehf'ten olurum; mağaranın uykusu Dıkyânus'tan iyidir.

Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ) yukarıdaki beyit ile bu beyiti, ağaç dilinden Hakk Yolcularına öğretmek için açıklarlar. Yani muhalif bir dosta yakın ve arkadaş olmaktan ise, Ashâb-ı Kehf grubuna dahil olup uyumak iyidir. Nitekim Ashâb-ı Kehf, Dıkyânus gibi kâfir bir emîre tâbi olmaktan ise, kaçıp mağarada uykuya dalmayı daha uygun gördüler. Dıkyânus, zamanının peygamberine muhalif olan inkârcı bir hükümdar adıdır. Ashâb-ı Kehf, mümin olan yedi kişiden ibarettir. İsimlerini şöyle açıklarlar: Yemlîhâ, Mekselînâ, Mislînâ, Mernûş, Debernûş, Şâzenûş, Kefestatayyûş. Uykuya yattıkları mağaranın, Adana tarafında bulunan Tarsus'ta olduğunu rivayet edip ziyaret ederler. Olayın ayrıntısı Kehf Sûresi'nde ve tefsir kitaplarında yer almaktadır.

Cenâb- Pîr yukarıdaki beyit ile bu beyiti, ağaç lisânından sâliklere ta'lîmen beyân buyururlar. Ya'ni yâr-i muhâlife mukārin ve musahip olmaktan ise, ashâb-ı Kehf zümresine dâhil olup uyumak iyidir. nitekim ashâb-ı Kehf, Dıkyânus gibi bir emîr-i kâfire tâbi' olmaktan ise, kaçıp mağarada uykuya dalmayı daha evlâ gördüler. Dıkyânus, zamânının peygamberine muhâlif olan münkir bir hükümdar adıdır. Ashâb-ı Kehf, mü'min olan yedi kimseden ibârettir. İsimlerini şöyle beyân ederler: Yemlîhâ, Mekselînâ, Mislînâ, Mernûş, Debernûş, Şâzenûş, Kefestatayyûş. Uykuya yattıkları mağara, Adana cihetinde kâin Tarsus'ta olduğunu rivâyet edip ziyaret ederler. Vak'anın tafsîli sûre-i Kehf'te tefsîr kitaplarında mündericdir.

38. Onların uyanıklıkları Dıkyanus'a masrûf idi; uykuları sermaye-i nâmûs idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

38. Onların uyanıklıkları Dıkyanus'a yönelikti; uykuları namusun sermayesiydi.

Ashâb-ı Kehf'in uyanıklıkları, Dıkyanus ismindeki kâfir hükümdarın emrine harcanmıştı. Uykuları ise insanlık namusunun sermayesi oldu. Çünkü küfür ve küfre hizmet, Rabb'i tanımak için yaratılmış olan insanlığın namusuna ve kanununa aykırıdır. Ashâb-ı Kehf ise küfürden ve küfre hizmetten kaçtılar ve uykuya yattılar. Bu uyku, insanlık kanununun korunmasına bir sermaye oldu. Bu sebeple uykuları uyanıklıklarından daha hayırlı oldu.

Ashâb-ı Kehf'in uyanıklıkları, Dıkyanus ismindeki kâfir hükümdarın emrine sarf olunmuş idi. Uykuları ise nâmûs-ı insânînin sermâyesi oldu. zîrâ küfür ve küfre hizmet, ma'rifet-i rabbâniyyeye için mahlûk olan insanlığın namûsuna ve kānûnuna muhâliftir. Ashâb-ı Kehf ise küfürden ve küfre hizmetten kaçtılar ve uykuya yattılar. Bu uyku kānûn-ı insâniyyetin muhafazasına bir sermâye oldu. Binâenaleyh uykuları uyanıklıklarından daha hayırlı oldu.

39. Uyku ilim ile olduğu vakit uyanıklıktır; câhil ile oturan uyanığın vay hâline!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

39. Uyku ilim ile olduğu vakit uyanıklıktır; câhil ile oturan uyanığın vay hâline!

Bozgunculuktan kaçmak niyetiyle uykuya dalmak uyanıklık hükmündedir. Fâsık ve fâcir olan câhiller ile sohbet eden uyanık kimselerin vay hâline!

Fesâddan kaçmak niyetiyle uykuya dalmak uyanıklık hükmündedir. Fâsık ve fâcir olan câhiller ile sohbet eden uyanık kimselerin vay haline!

40. Kargalar behmen üzerine çadır kurdukları vakit bülbüller saklanırlar ve susarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

40. Kargalar behmen üzerine çadır kurdukları vakit bülbüller saklanırlar ve susarlar.

"Behmen" "mahzen" vezninde olup birçok anlamı vardır. Burada kış mevsiminde çiçek açan bir bitkinin ismidir. Yani kış mevsimi gelip de, kargalar "behmen" ismindeki bitkinin üzerine toplanıp öttükleri vakit, bülbüller saklanırlar ve ötmez olurlar. "Karga"dan maksat, dış görünüşe önem verenler ve dünya ehli; ve "bülbül"den maksat iç âleme önem verenler ve Hakk ehli'dir. Yani bir ortamda dünya ehli ve dış görünüşe önem verenler çoğaldığı vakit, iç âleme önem verenler ve Hakk ehli gizlenirler ve ilahi hakikatlerden bahsetmez olurlar.

"Behmen" "mahzen" vezninde olup birçok ma'nâları vardır. Burada kış mevsiminde çiçek açan bir nebâtın ismidir. Ya'ni kış mevsimi gelip de, kargalar "behmen" ismindeki nebâtın üzerine toplanıp öttükleri vakit, bülbüller saklanırlar ve ötmez olurlar. "Karga"dan murâd, ehl-i zâhir ve ehl-i dünyâ; ve "bülbül"den murâd ehl-i bâtın ve ehl-i Hak'tır. Ya'ni bir muhîtte ehl-i dünyâ ve ehl-i zâhir çoğaldığı vakit, ehl-i bâtın ve ehl-i Hâk ihtifâ ederler ve hakāyık-ı ilâhiyyeden bahsetmez olurlar.

41. Zîra gülzarsız bülbül sakittir; güneşin gaib oluşu uyanıklığı öldürücüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

41. Çünkü gül bahçesi olmayan yerde bülbül sessizdir; güneşin kaybolması uyanıklığı öldürücüdür.

Yani, sonbaharda gül bahçesinin şenliği gidince bülbül susar. Maddi güneş batıp kaybolduğu zaman da uyku vakti olan gece olur ve uyanıklığı öldürüp yok eder. Bu beyitlerde, birbirine karşılık gelen ilahi isimlerin tecellilerine (ortaya çıkışlarına) işaret edilir ve zıt isimler birbirini ortadan kaldırır.

Ya'ni, sonbaharda gülistânın şenliği gidince bülbül susar. Sûrî güneş gurûb edip gâib olduğu vakit dahi uyku vakti olan gece olur ve uyanıklığı öldürüp izâle eder. Bu beyitlerde, mütekābil olan esmâ-i ilâhiyyenin tecelliyâtına işâret buyurulur ve esmâ-i mütezâdde yekdîğerini nefyeder.

42. Ey güneş, arzın altını aydınlatmak için bu gülşeni terk edersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

42. Ey güneş, arzın altını aydınlatmak için bu gülşeni terk edersin!

Bu şerefli beyit de anlam zenginliğini taşır. Zahirî anlamı şudur: "Ey ufukların güneşi, eğer sen bu taraftan batarsan, bu tarafın ayak bastığı yer olan yerkürenin altını aydınlatırsın." Batınî anlamı ise şudur: "Ey ruh güneşi, ilahi fiillerin tecellilerinin gül bahçesi olan bu bedeni terk edersen, beden arzının altı olan ruhaniyet âlemine geçip orada tecelli edersin." Arzın kendi etrafında ve güneş etrafında dönüşünü Kopernik'in 1543 miladi yılında ilk defa keşfettiği belirtilir. Bu miladi yıl, 962 hicri yılına denk gelir. Cenab-ı Pir efendimiz ise bu ikinci cildi 662 hicri yılında yazdıklarından, bu hakikati Kopernik'ten üç yüz sene önce keşfetmiş oluyorlar.

Bu beyt-i şerîf dahi cem'iyyet-i ma'nâyı hâizdir. Ma'nâ-yı zâhirîsi: "Ey âfâkın güneşi, eğer sen bu taraftan gurûb edersen, bu tarafın semt-i kademi olan kürre-i arzın altını ziyâdâr edersin. "Manâ-yı bâtınîsi: “Ey rûh güneşi, ef'âl-i ilâhiyye tecelliyâtının gülşeni olan bu cismi terk edersen, arz-ı cismin altı olan âlem-i rûhâniyyete intikal edip orada cilvelenirsin. Arzın kendi etrâfında ve güneş etrafında devrini Kopernik 1543 sene-i mîlâdîsinde ilk defa olarak keşf ettiği beyân olunur. Bu sene-i mîlâdî, 962 sene-i hicrîsine müsâdiftir. Cenâb-ı Pîr efendimiz ise bu II. cildi 662 sâl-i hicrîde te'lîf buyurduklarından, bu hakîkatı Kopernik'ten üç yüz sene evvel keşf buyurmuş oluyorlar.

43. Ma'rifet güneşi için nakil yoktur; onun maşrıkı can ve aklın gayri değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

43. Marifet güneşi için bir geçiş yoktur; onun doğuş yeri can ve akıldan başkası değildir.

Yani, maddî olan güneşin doğudan doğup batıda batması şeklinde bir geçişi olduğu gibi, ruh güneşinin de cismanî doğuş yerinden doğup ruhanî batış yerine batması şeklinde bir geçişi vardır. Fakat ilahî marifet güneşi için asla bir geçiş yoktur. Çünkü onun doğuş yeri ruh ve ruhun sıfatı olan akıldır. Ruh ve akıl ise, gerek cismanî gerekse ruhanî âlemlerde mevcuttur. Eğer bir kimsenin aklında ve canında ilahî marifet güneşi parlarsa, hiçbir yerde batmaz ve geçiş yapmaz.

Ya'ni, sûrî olan güneşin maşrıktan doğup mağribde batmak sûretiyle intikāli olduğu gibi, rûh güneşinin dahi maşrık-ı cismâniyyetten doğup mağrib-i rûhâniyyete batmak sûretiyle intikāli vardır. Fakat ma'rifet-i ilâhiyye güneşi için asla intikāl yoktur. zîrâ onun maşrıkı rûh ve rûhun sıfatı olan akıldır. Rûh ve akıl ise, gerek cismâniyyet ve gerek rûhâniyyet âlemlerinde mevcuttur. Eğer bir kimsenin akıl ve canında ma'rifet-i ilâhiyye güneşi parlarsa, hiçbir mevtında gurûb ve intikāl etmez.

44. Hususiyle o kemâle mensup olan güneş ki o tarafa mensubdur, onun işi gece gündüz aydınlatıcılıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

44. Özellikle o kemâle ait olan güneş ki o tarafa aittir, onun işi gece gündüz aydınlatıcılıktır.

"Hûrşîd-i kemâlî"den kasıt "hakîkat-ı muhammediyye"dir (Hz. Muhammed'in hakikati). Ve ona "mertebe-i vahdet" (birlik mertebesi) de derler. "O tarafa mensûbiyyet"ten kasıt, Allah'ın Zât'ına ait olmaktır. Nasıl ki "Ben Allah'tanım ve mü'minler benim nurumdandır" hadîs-i şerîfinde bu ait olmaya işaret buyurulmuştur. "Gece"den kasıt cismaniyet âlemi ve "gündüz"den kasıt ruhanîyet âlemidir. Yani, "Özellikle o "hakîkat-ı muhammediyye" güneşi ki İlahi Zât'a aittir, arada hiçbir aracı yoktur; onun işi cismaniyet ve ruhanîyet âlemlerini aydınlatıcılıktır."

"Hûrşîd-i kemâlî"den murâd "hakîkat-ı muhammediyye"dir. Ve ona "mertebe-i vahdet" dahi derler. "O tarafa mensûbiyyet"ten murâd, zât-ı Hakk'a mensûbiyyettir. Nitekim انا من الله والمؤمنون من نوری [Ben Allah'danım ve mü'minler benim nûrumdandır] hadîs-i şerîfinde bu mensûbiyyete işaret buyurulmuştur. "Gece"den murâd âlem-i cismâniyyet ve "gündüz"den murâd âlem-i rûhâniyyettir. Ya'ni, "Husûsiyle o "hakîkat-ı muhammediyye" güneşi ki Zât-ı ulûhiyyete mensûbdur, arada hiçbir vâsıta yoktur; onun işi cismâniyyet ve rûhâniyyet âlemlerini aydınlatıcılıktır."

45. Eğer İskender isen matla'-1 şemse gel; ondan sonra her nereye gidersen çok parlaksın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

45. Eğer İskender isen güneşin doğduğu yere gel; ondan sonra her nereye gidersen çok parlaksın.

Eğer âb-ı hayatı aramaya azmeden İskender-i Zülkarneyn meşrebinde (yaratılışında) isen, "hakîkat-ı muhammediyye" (Hz. Muhammed'in hakikati) güneşinin doğduğu yer olan Zât-ı ahadiyyet (Allah'ın biricik Zâtı) tarafına yönel ve kendi vehmedilmiş varlığından kurtulup fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) mertebesini bul. Ondan sonra gerek cismanî âlemde ve gerek ruhanî âlemde Hak ile bâki kalarak pırıl pırıl parlarsın. İskender-i Zülkarneyn'in kıssası Kehf Suresi'nde anılmış olup, ayrıntısı tefsir kitaplarında yer almaktadır.

Eğer âb-ı hayatı aramağa azmeden İskender-i Zülkarneyn meşrebinde isen, "hakîkat-ı muhammediyye" güneşinin matla'ı olan Zât-ı ahadiyyet tarafına teveccüh et ve kendi vücûd-ı mevhûmundan kurtulup fenâ-fillâh mertebesini bul. Ondan sonra gerek âlem-i cismâniyyette ve gerek âlem-i rûhâniyyette bakā-yı Hak ile kāim olarak parıl parıl parlarsın. İskender-i Zülkarneyn'in kıssası sûre-i Kehf'te mezkûr olup, tafsîli tefsîr kitaplarında mündericdir.

46. Ondan sonra her nereye gidersen maşrık olur; şarklar senin mağribine âşık olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

46. Ondan sonra her nereye gidersen doğu olur; doğular senin batına âşık olur.

Yani, vehmedilmiş varlığın kalkıp Hakk'ın varlığı ile kalıcı olduğun zaman, görünüşte çeşitli duraklara geçişlerin, yani görünüşteki ölüm ile berzah durağına ve berzahtan cismanî diriliş durağına ve haşir durağına ve haşir durağından cismanî cennet durağına geçişlerin hep doğu olur. Çünkü sen hakikat güneşinin tekil hakikati olursun. Battığın durak senin doğun olur. Nasıl ki görünüşteki güneşin kendisi ışık kaynağı olduğundan, battığı nokta aynı zamanda doğu olur ve mademki senin batın doğun ile aynı oluyor, o hâlde doğular senin batına âşık olurlar ve batınına intizar ederler. Çünkü bir noktanın doğu olması için aynı zamanda o noktanın batı olması gerekir. Bu şerefli beyitte Pir efendimiz, yeryüzü üzerinde güneşin doğu ve batı noktalarındaki durumlarını da tasvir buyurmuş oluyorlar.

Ya'ni, vücûd-ı mevhûmun kalkıp vücud-ı Hak ile bâkî olduğun vakit, sûrette mevâtın-ı muhtelifeye intikālâtın, ya'ni mevt-i sûrî ile mevtın-ı berzaha ve berzahtan ba's-i cismânî mevtınına ve mevtın-i haşre ve mevtın-i haşrden cennet-i cismânî mevtınına intikāllerin hep maşrık olur. Zîrâ sen hakîkat gü-neşinin "ayn"ı olursun. Gurûb ettiğin mevtın senin maşrıkın olur. Nitekim sûrî güneşin kendisi menba'-ı ziyâ olduğundan, gurûb ettiği nokta aynı za-mânda maşrık olur ve mâdemki senin mağribin maşrıkın aynı oluyor, o hal-de şarklar senin mağribine âşık olurlar ve mağribine intizâr ederler. Zîrâ bir nokta şark olmak için aynı zamanda o noktanın mağrib olması iktizâ eder. Bu beyt-i şerîfte cenâb-ı Pîr efendimiz, kürre-i arz üzerinde güneşin maşrık ve mağrib noktalarındaki evzâ'ını da tasvîr buyurmuş oluyorlar.

47. Senin yarasa kuşu olan hissin mağrib tarafına koşucudur; senin inci saçıcı olan hissin maşrık tarafına gidicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

47. Senin yarasa kuşu olan hissin batı tarafına koşucudur; senin inci saçıcı olan hissin doğu tarafına gidicidir.

"Yarasa kuşu olan his"ten kastedilen, hayvaniyyete özgü olan dış duyulardır ki, onlar işitme, görme, koklama, tatma ve dokunma kuvvetleridir. "Batı"dan kastedilen, cismaniyet yönüdür ki, marifet perdesidir. "İnci saçıcı olan his"ten kastedilen, insaniyete özgü olan iç duyulardır. Onlar da, ortak duyu, vehim kuvveti, düşünme kuvveti, hayal kuvveti ve hafıza kuvvetidir. "Doğu"dan kastedilen insan ruhudur ki, ondan ilahi marifetler güneşi doğar. İnsanın iki tür duyusu vardır. Birincisi, tamamen cismaniyetle ilgili olan dış duyulardır. Bu hisler baskın oldukça cismaniyetin hükümleri baskın gelir ve cismaniyet ise ilahi marifetlerin batısı ve gizlenme yeridir. Diğeri ise, insanın yüce şeyleri bu hislerle idrak ettiği iç duyulardır ve bunlar insan ruhuyla ilişkilidir. Bu hisler baskın oldukça ruhaniliğin hükümleri baskın gelir ve ruhanilik ise ilahi marifetlerin doğusu ve doğuş yeridir.

"Yarasa kuşu olan his"ten murâd, hayvâniyyete mahsûs olan havâss-i zâhiredir ki, onlar, kuvve-i sâmia, bâsıra, şâmme, zâika, lâmisedir. "Mağrib"den murâd, cihet-i cismâniyyettir ki, hicâb-ı ma'rifettir. "İnci saçıcı olan his"ten murâd, insâniyyete mahsûs olan havâss-i bâtınedir. Onlar da, hiss-i müşterek, kuvve-i vâhime, kuvve-i mütefekkire, kuvve-i hayâliyye ve kuvve-i hafızadır. "Maşrık"tan murâd rûh-ı insânîdir ki, ondan maârif-i rabbâniyye güneşi tulû' eder. İnsânın iki nevi' havâssi vardır. Birisi havâss-i zâhiredir ki, sırf cismâniyyet ile alâkadardır. Bu hisler gālib oldukça cismâniyyet ahkâmı galib olur ve cismâniyyet ise maârif-i rabbâniyyenin mağribi ve mahall-i istitârıdır. Diğeri havâss-i bâtınedir ki, insan maâliyâtı bu havâss ile idrâk eder ve bunlar rûh-ı insânî ile alâkadârdır. Bu hisler galib oldukça rûhâniyyetin ahkâmı galib olur ve rûhâniyyet ise maârif-i ilâhiyyenin maşrıkı ve mahall-i tulû'udur.

48. Ey binici, his yolu eşeklerin yoludur; ey kimse, sen eşeklere müzâhimsin, utan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

48. Ey binici, his yolu eşeklerin yoludur; ey kimse, sen eşeklere müzâhimsin, utan!

Ey unsurlardan oluşmuş beden hayvanına binmiş olan insan, dış duyular yolu eşeklerin yoludur. Çünkü sende olan cisim ve cismin dış duyuları eşeklerde de vardır. Bu sebeple cismin ve dış duyuların gerektirdiği şeylerde eşeklere müzâhimsin (sıkıntı veriyorsun, onlarla aynı seviyede bulunuyorsun).

Ve onlarla ortaksın. Bu cismaniyet ve dış duyular dairesinde kaldığından dolayı utan! "Müzâhame" sözlükte, sıkıntı vermek ve izdiham edip kalabalık oluşturmak anlamındadır. Burada, hayvanlık mertebesine ortak olup, hayvanlar topluluğunda kalabalık oluşturmak kastedilmiştir.

Ey cesed-i unsurî hayvânına binmiş olan insan, hiss-i zâhir yolu eşeklerin yoludur. Zîrâ sende olan cisim ve cismin havâss-i zâhiresi eşeklerde de vardır. Binâenalleyh cismin ve hiss-i zâhirin îcâbâtında eşeklere müzâhimsin ve onlarla müştereksin. Bu cismiyyet ve hiss-i zâhir dairesinde kaldığından dolayı utan! "Müzâhame" lügatta, sıkıntı vermek ve izdihâm edip kalabalık husûle getirmek ma'nâsınadır. Burada, hayvaniyyet mertebesine iştirak edip, cem'iyyet-i hayvaniyyede kalabalık husûle getirmek murâd buyurulmuştur.

49. Bu beş histen başka bir beş his vardır; o kızıl altın gibi ve bu hisler bakır gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

49. Bu beş histen başka bir beş his vardır; o kızıl altın gibi ve bu hisler bakır gibidir.

Cisim ile ilgili olan bu beş dış histen başka, ruh ile ilgili olan bir beş iç his vardır. O iç hisler kızıl altın gibi kıymetlidir. Bu dış hisler ise bakır gibi kıymetsizdir.

Cisim ile alâkadâr olan bu beş hiss-i zâhirîden başka, rûh ile alâkadâr olan bir beş hiss-i bâtınî vardır. O bâtınî hisler kızıl altın gibi kıymetlidir. Bu zâhirî hisler ise bakır gibi kıymetsizdir.

50. Mahşer ehli olan o pazarda bakır hissi, ne vakit altın his gibi satın alırlar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

50. Mahşer ehli olan o pazarda bakır hissi, ne vakit altın his gibi satın alırlar?

"Mahşer ehli"nden kasıt, "cem'" (bütün varlıkları bir görme makamı) ve "cem'ul-cem'" (bütün varlıkları hem bir hem de ayrı ayrı görme makamı) makamına ulaşmış kişilerdir. Çünkü onlar görüneni ve görünmeyeni birleştirip varlığın hakikatini idrak etmişlerdir. Bu sebeple, onların pazarında ve meclisinde, bakır değerindeki dış duyuları, altın değerindeki iç duyular gibi mi satın alırlar? Çünkü dış duyuların bakır gibi oluşu, hakikatleri idrak etmede birçok hatasının sabit olmasındandır. Örneğin, bu dış göz, çok uzak mesafede olan büyük bir cismi çok küçük görür. Nasıl ki güneşin cismi çok büyük olduğu halde dış göz onu bir tepsi büyüklüğünde görür. Halbuki bu görüş yanlıştır ve hatalıdır. Onun büyüklüğünü ve hakikatini ancak iç duyulardan olan düşünme kuvveti idrak edebilir. Bu ise insana özgü özelliklerdendir. Diğer hislerin idrakleri de buna kıyas edilsin.

"Ehl-i mahşer"den murâd, makām-ı "cem'e ve "cem'ul-cem'"e vâsıl olan zevâttır. Zîrâ onlar zâhir ve bâtını cem' edip hakîkat-ı vücûdu idrak etmişlerdir. Binâenaleyh onların pazarında ve meclisinde bakır mesâbesinde olan havâss-i zâhireyi, altın mesâbesinde olan havâss-i bâtıne gibi satın alırlar mı? Zîrâ havâss-i zâhirenin bakır gibi oluşu, idrâk-ı hakāyıkta birçok galatâtı sâbit olduğu içindir. Meselâ bu zâhir gözü, gâyet uzak mesafede olan bir büyük cismi gâyet küçük görür. Nitekim güneşin cirmi pek büyük olduğu halde zâhir gözü onu bir tepsi cirminde görür. Halbuki bu görüş yanlıştır ve galattır. Onun cesâmetini ve hakîkatini ancak havâss-i bâtıneden olan kuvve-i müfekkire idrak edebilir. Bu ise hasâis-ı insâniyyedendir. Diğer hislerin idrâkâtı da buna kıyâs olunsun.

51. Bedenlerin hissi zulmet gıdâsını yer; cânın hissi ise bir güneşten otlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

51. Bedenlerin duyusal karanlık gıdasını yer; canın duyusu ise bir güneşten otlar.

Cismin dış duyuları karanlık ve yoğunluk âleminden gıdasını alır ve bu gıda ile kuvvet bulur. İç duyulardan ibaret olan ruhun duyusu ise hakikat güneşinden ve incelikler âleminden gıdalanır ve bu gıdadan kuvvet bulur. Davud-ı Kayserî hazretleri Fusûsu'l-Hikem Şerhi'nin mukaddimesinde buyurur ki: فإن للقلب عينا وسمعا وغير ذلك من الحواس وتلك الحواس الروحانية اصل هذه الحواس الجسمانية فإذا إرتفع الحجاب بينها و بين الخارجية تجد الأصل مع الفرع فيشاهد بهذه الحواس ما يشاهد بها - Yani "Muhakkak kalbin bir gözü ve kulağı ve duyulardan bunların gayrısı vardır; ve bu ruhanî duyular bu cismanî duyuların aslıdır. Şimdi, onlar ile dış duyular arasındaki perde kalktığı zaman asıl, fer' (dal) ile birleşir. Bu sebeple onlar ile müşahade ettiği şeyi bu duyular ile müşahade eder." İşte, asıl ile fer'i birleştirenler, yukarıdaki şerefli beyitte beyan buyurulan mahşer ehlidirler ve bu birleşme neticesinde dış duyuların yanlışları görülür ve dışa dönük olanların karanlık âlemine mensubiyetlerinden dolayı inkâr ettikleri ve uzak gördükleri birçok hakikat bu birleşme neticesinde sabit olur. Çünkü ruh hislerinin idrakleri hakikat güneşinden kuvvet bulur. Fakat bu açıklamalardan hikmet sahiplerinin ve felsefe ehlinin dahi hakikatleri idrak mertebesine ulaştıkları zannedilmesin. Çünkü onların iç duyularının hükmü, dış duyularının verdiği vehmedilmiş bilgiler ile karışıktır. Bu sebepten inançlarında bozukluk ve hükümlerinde isabet etmeme vardır.

Cismin havâss-i zâhiresi zulmet ve kesâfet âleminden gıdâsını alır ve bu gıdâ ile kuvvet bulur. Havâss-i bâtıneden ibaret olan rûhun hissi ise hakîkat güneşinden ve âlem-i letâfetten gıdâlanır ve bu gıdâdan kuvvet bulur. Dâvûd-ı Kayserî hazretleri Fusûsu'l-Hikem Şerhi'nin mukaddimesinde buyurur ki: فإن للقلب عينا وسمعا وغير ذلك من الحواس وتلك الحواس الروحانية اصل هذه الحواس الجسمانية فإذا إرتفع الحجاب بينها و بين الخارجية تجد الأصل مع الفرع فيشاهد بهذه الحواس ما يشاهد بها -Ya'ni "Muhak- kak kalbin bir gözü ve kulağı ve havâsden bunların gayri vardır; ve bu havâss-i rûhâniyye bu havâss-i cismâniyyenin aslıdır. İmdi, onlar ile havâss-i hâriciyye arasındaki hicâb kalkdığı vakit asl fer' ile ittihad eder. Binâenaleyh onlar ile müşâhede ettiği şeyi bu havâss ile müşâhede eder." İşte, asl ile fer'i cem' edenler, yukarıki beyt-i şerîfte beyân buyurulan ehl-i mahşerdirler ve bu ittihad neticesinde havâss-i zâhirenin galatâtı meşhûd olur ve ehl-i zâhirin âlem-i zulmânîye mensûbiyetlerinden dolayı inkâr ettikleri ve müsteb'ad gör-dükleri birçok hakāyık bu ittihâd netîcesinde sabit olur. Zîrâ rûh hislerinin id-râkâtı hakîkat güneşinden kuvvet bulur. Fakat bu îzâhâttan hükemânın ve ehl-i felsefenin dahi idrâk-i hakāyık mertebesine vâsıl oldukları zannolunma-sın. Zîrâ onların havâss-i bâtınelerinin hükmü, havâss-i zâhirelerinin verdiği ulûm-ı mevhûme ile karışıktır. Bu sebepten i'tikādlarında fesâd ve hükümle-rinde adem-i isâbet vardır.

52. Ey hislerin yükünü gayb tarafına götürmüş olan, Mûsâ gibi elini koynun-dan çıkar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

52. Ey hislerin yükünü gayb tarafına götürmüş olan, Mûsâ gibi elini koynundan çıkar!

Bu şerefli beyit ile sonraki beyitlerde, Pîr-i destgîr efendimizin yüce nefsine, yani mürşitlik vasfına hitap edildiği anlaşılır. Çünkü kendileri, beka-billah mertebesi olan "cem'u'l-cem'" (cem'in cem'i) makamında sabit bulunan ümmetin büyüklerindendir. Yani "Ey dış duyuların yüklerini gayb âlemine ve inceliğe götürmüş olan zâtım, Mûsâ (a.s.)'ın bembeyaz eli gibi olan bu Şerefli Mesnevî'yi nurlu bir şekilde kalbinden hakikat talep eden Hakk yolcularına ortaya çıkar ki faydalansınlar!" denilmektedir.

Bu beyt-i şerîf ile âtîdeki beyitlerde cenâb-ı Pîr-i destgîr efendimizin nefs-i nefîs-i mürşidânelerine hitâb olunduğu anlaşılır. Zîrâ zât-ı şerîfleri bakā-billâh mertebesi olan "cem'u'l-cem'" makāmında sâbit bulunan ekâbir-i ümmetten-dir. Ya'ni "Ey havâss-i zâhire yüklerini âlem-i gayb ve letâfete götürmüş olan zâtım, Mûsâ (a.s.)ın yed-i beyzâsı gibi olan bu Mesnevî-i Şerîfi pür-nûr ola-rak kalbinden tâlib-i hakîkat olan sâliklere ızhâr et, intifa' etsinler!"

53. Ey kimse, senin sıfatların ma'rifet güneşidir; ve feleğin güneşi bir sıfatın bendidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

53. Ey kimse, senin sıfatların marifet güneşidir; ve feleğin güneşi bir sıfatın bendidir.

Ey insân-ı kâmil, sen bütün ilahi sıfatları ve isimleri toplayan "Allah" ism-i zâtının tecelli yerisin ve bu sıfatların ve isimlerin hükümleri ve eserleri senin varlığından fiilen ortaya çıktığı için, sen bunları zevkî marifetle bilirsin ve sen yeryüzünde Hakk'ın halifesisin. Bu sebeple senin sıfatlarından her biri bir marifet güneşidir ki, sen bu Rabbanî marifetlerle karanlık ve bulanık olan kalpleri nurlandırırsın. Feleğin o maddî güneşi ise ancak Hakk'ın bir sıfatının tecelli yeridir ki, o sıfat ile dünyadan maddî karanlığı kaldırır ve geceyi gündüz yapar. Cenâb-ı Pîr efendimizin maddî güneşin bir sıfat ile sınırlı olduğunu beyan buyurması, üstün gelen sıfat açısından bakıldığındandır. Yoksa her bir üstün sıfatın içinde birçok sıfat gizlidir. Nasıl ki güneş "hayat" sıfatının da tecelli yeridir ve ondan bitkisel ve hayvansal hayat gelişir. Ve aynı şekilde "kahr" sıfatının da tecelli yeridir; "teşemmüs" dedikleri illet ile hayvansal hayatı kahreder. Fakat üstün ve daha açık ve özgü olan sıfat nuriyettir. Nasıl ki ayet-i kerimede bu üstün sıfata işaretle, هُوَ الَّذِى جَعَلَ الشَّمْسَ ضياء ["Güneşi ziyâ kılan"] (Yunus, 10/5) ve, وَجَعَلْنَا سَرَاجاً وَهَاجَاً ["Ve (oraya) parlak kandiller astık"] (Nebe', 78/13) buyurulur. Fakat Hakk'ın halifesi olan Allah'ı bilen kişi böyle değildir. Bütün ilahi sıfatların ve isimlerin hükümleri ve eserleri oluş ve bozuluş âlemine onun eliyle dağıtılır. Bunun için onun hakkında, لولاك لولاك لما خلقت الافلاك yani "Sen olmasaydın, felekleri yaratmazdım" buyurulur.

Ey insân-ı kâmil, sen bilcümle sıfât ve esmâ-i ilâhiyyeyi câmi' olan "Al-lâh" ism-i zâtının mazharısın ve bu sıfat ve esmânın ahkâm ve âsârı senin vücudundan fiilen zâhir olduğu için, sen bunları ma'rifet-i zevkiyye ile ârif-sin ve sen yeryüzünde Hakk'ın halîfesisin. Binâenaleyh senin sıfatlarından her birisi bir ma'rifet güneşidir ki, sen bu maârif-i rabbâniyye ile muzlim ve bulanık olan kalbleri nurlandırırsın. Feleğin o sûrî güneşi ise ancak Hakk'ın bir sıfatının mazharıdır ki, o sıfat ile cihândan sûrî zulmeti kaldırır ve gece-yi gündüz yapar. Cenâb-ı Pîr efendimizin sûrî güneşin bir sıfat ile mukay- yed olduğunu beyân buyurması, gālib olan sıfat nokta-i nazarındandır. Yoksa her bir sıfat-ı galibin zımnında birçok sıfat mündemicdir. Nitekim güneş sıfat-ı "hayât"ın dahi mazharıdır ve ondan hayât-ı nebâtiyye ve hayvâniyye neşv ü nemâ bulur. Ve kezâ sıfat-ı "kahr"ın dahi mazharıdır; "teşemmüs" dedikleri illet ile hayât-ı hayvâniyyeyi kahreder. Fakat galib ve azhar ve mahsüs olan sıfat nûriyyettir. Nitekim âyet-i kerîmede bu sıfat-ı galibeye işareten, هُوَ الَّذِى جَعَلَ الشَّمْسَ ضياء ["Güneşi ziyâ kılan"] (Yūnus, 10/5) ve, وَجَعَلْنَا سَرَاجاً وَهَاجَاً )"Ve (oraya) parlak kandiller astık"] (Nebe', 78/13) buyurulur. Fakat halîfe-i Hak olan ârif-i billâh böyle değildir. Bilcümle sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin ahkâm ve âsârı âlem-i kevne onun yedi ile tevzî' buyurulur. Bunun için onun hakkında, لولاك لولاك لما خلقت الافلاك ya'ni "Sen olmasa idin, eflâki yaratmaz idim" buyurulur.

54. Ba'zan güneş ve ba'zan derya olursun; ba'zan Kaf dağı ve ba'zan Ankā kuşu olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

54. Bazen güneş ve bazen deniz olursun; bazen Kaf dağı ve bazen Anka kuşu olursun.

"Güneş olmak"tan kasıt, ilahi marifetlerin nurlarıyla, karanlık idraklerin aydınlatılmasıdır. "Deniz olmak"tan kasıt, çeşitli tecellileri (ilahi görünüşleri) kabul edip hiçbir tecelliden bulanmamaktır. "Kaf dağı olmak"tan kasıt, oluş ve bozuluş âlemini kuşatan hakikatiyle ortaya çıkmasıdır. "Anka olmak"tan kasıt, zâtına ait kemallerini (olgunluklarını) gizleyerek isimsiz ve nişansız olmasıdır. Yani "Ey kâmil insan, sen Allah'ın halifesi olduğun için, Allah'ın, كل يوم هو في شأن (Rahman, 55/29) ["O her an bir şe'ndedir"] sıfatının da mazharı (tecelli yeri) olup, her anda bir şe'n (ilahi durum) ile ortaya çıkarsın. Bazen karanlık idrakleri ilahi marifetlerle aydınlatırsın; ve bazen de celâl (ululuk) ve cemâl (güzellik) tecellilerinin art arda gelmesinden dış görünüşün asla rahatsız olmayıp, dalgasız deniz gibi berrak ve durgun bir halde bulunursun; ve bazen oluş ve bozuluş âlemini kuşatan hakikatin ile ortaya çıkıp, ölüyü diriltmek ve diriyi öldürmek gibi türlü türlü harikalarla (olağanüstü olaylarla) görünürsün; ve bazen zâtına ait kemallerini gizleyip, halk arasında hiçbir şey gibi görünürsün!

"Güneş olmak"tan murâd, envâr-ı maârif-i ilâhiyye ile, idrâkât-ı muzlimenin tenvîridir. "Deryâ olmak'tan murâd, tecelliyât-ı muhtelifeyi kabûl edip hiçbir tecellîden bulanmamaktır. "Kaf dağı olmak"tan murâd, âlem-i kevni muhît olan hakîkati ile zuhûrudur. "Ankā olmak"tan murâd, kemâlât-ı zâtiyyesini setr ile bî-nâm u nişân olmasıdır. Ya'ni "Ey kâmil, sen halîfe-i Hak olduğun için, Hakk'ın, كل يوم هو في شأن (Rahman, 55/29) ["O her an bir şe'ndedir") sıfatının dahi mazharı olup, her anda bir şe'n' ile zâhir olursun. Ba'zan idrâkât-ı muzlimeyi maârif-i ilâhiyye ile tenvîr edersin; ve ba'zan dahi tecelliyât-ı celâliyye ve cemâliyyenin tevâlîsinden zâhirin aslā muztarib olmayıp, dalgasız deryâ gibi berrak ve râkid bir halde bulunursun; ve ba'zan âlem-i kevni muhît hakîkatin ile zuhûr edip, ölüyü diriltmek ve diriyi öldürmek gibi türlü tülü havârık ile zâhir olursun; ve ba'zan kemâlât-ı zâtiyyeni setr edip, halk arasında lâ-şey görünürsün!

55. Sen ise kendi zâtında ne osun ne de busun; ey kimse, sen vehimlerden artıksın ve ziyadenin ziyadesisin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

55. Sen ise kendi zâtında ne osun ne de busun; ey kimse, sen vehimlerden (gerçek olmayan tahayyüllerden) artıksın ve ziyadenin ziyadesisin!

Ey kâmil, sen kendi zâtında ne güneş ne de deryasın; ne Kaf dağı ne de Anka'sın! Çünkü bunlar surettir. Senin hakikatin ise biçimsiz olup, vehimlere sığmaz ve sözler ve kelam ile seni tarif etmek mümkün olmadığı için, bu söylediğimiz şeylerden ziyadenin ziyadesisin!

Ey kâmil, sen kendi zâtında ne güneş ve ne de deryâsın; ne Kaf dağı ve ne de Ankā'sın! Zîrâ bunlar sûrettir. Senin hakîkatin ise bî-sûret olup, vehim- lere sığmaz ve elfâz ve kelâm ile seni ta'rîf etmek mümkin olmadığı için, bu söylediğimiz şeylerden ziyâdenin ziyâdesisin!

56. Rûh ilim ile ve akıl ile yardır; rûhun Arabî ve Türkî ile ne işi vardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

56. Ruh ilim ve akıl ile dosttur; ruhun Arapça ve Türkçe ile ne işi vardır?

Ruh ilim ile dosttur; çünkü ilim idrakin ürünüdür ve idrak ise ruhun özelliğidir. Aynı şekilde akıl ile dosttur; çünkü akıl ruhun sıfatıdır; ve sıfat ise nitelenen ile ayakta durur. İnsân-ı kâmil bedenin yoğunluğundan kurtulmuş ve ruhsal incelik kazanmıştır. Nasıl ki "ارواحنا اشباحنا و اشباحنا ارواحنا" yani "Bizim bedenlerimiz ve şahsiyetimiz ruhumuzdur ve ruhumuz bedenlerimizdir" derler. Bu sebeple onlardan ruhanî tesirler ortaya çıkar. Ruh ise tarife sığacak bir şey değildir. Böyle olunca, insân-ı kâmilin zâtını Arapça ve Türkçe lafızlarla ve diğer dillerle tarif etmek mümkün değildir. Nasıl ki Cenâb-ı Pîr Efendimizin yüce mürşidi Seyyid Burhaneddîn Muhakkık-ı Tirmizî hazretleri bir gün söz söylerdi. Bir kişi: "Senin övgünü filan kimseden işittim" dedi. Buyurdular ki: "Önce göreyim ki, o kimse nasıl bir kimsedir? Onda o mertebe var mıdır ki, beni anlayıp övsün! Eğer o beni söz ile tanımış ise, muhakkaktır ki tanımamıştır; çünkü bu söz ve o harf ve ses ve o dudak ve ağız kalmaz; bu arazdır. Ve eğer fiil ile tanımış ise yine böyledir. Ve eğer benim zâtımı tanımış ise, suret zâta uymaz ki övsün!"

Rûh ilim ile yârdır; zîrâ ilim idrâkin mahsûlüdür ve idrâk ise rûhun hâs-sasıdır. Ve kezâ akıl ile yârdır; zîrâ akıl rûhun sıfatıdır; ve sıfat ise mevsûf ile kāimdir. İnsân-ı kâmil kesâfet-i tabîiyyeden kurtulmuş ve letâfet-i rûhiyye kesbetmiştir. Nitekim ارواحنا اشباحنا و اشباحنا ارواحنا ya'ni "Bizim eşbâhımız ve şahsiyetimiz rûhumuzdur ve rûhumuz eşbâhımızdır" derler. Bu münasebetle onlardan âsâr-ı rûhiyye zâhir olur. Rûh ise ta'rîfe sığar bir şey değildir. Böyle olunca, insân-ı kâmilin zâtını lafız-ı Arabî ve Türkî ve diğer lisânlar ile ta'rif etmek kābil değildir. Nitekim Cenâb-ı Pîr Efendimizin mürşid-i âlîleri Seyyid Burhaneddîn Muhakkık-ı Tirmizî hazretleri bir gün söz söyler idi. Bir şahıs: "Senin medhini filan kimseden işittim" dedi. Buyurdular ki: "İbtidâ göreyim ki, o kimse nasıl bir kimsedir? Onda o mertebe var mıdır ki, beni anlayıp medh etsin! Eğer o beni söz ile tanımış ise, muhakkaktır ki tanımamıştır; zîrâ bu söz ve o harf ve savt ve o dudak ve ağız kalmaz; bu arazdır. Ve eğer fiil ile tanımış ise yine böyledir. Ve eğer benim zâtımı tanımış ise, sûret zâta uymaz ki medh eyleye!"

57. Ey nakışsız, bu kadar süretler ile beraber hem muvahhid, hem müşebbih senden hayrandır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

57. Ey nakışsız, bu kadar suretlerle beraber hem muvahhid, hem müşebbih senden hayrandır!

Ey kendi özünde renksiz olan insân-ı kâmil, sen halkın gözünde türlü türlü renklerle ortaya çıktığın için, hem tevhid ehli olanlar hem de teşbih ehli olanlar senin hâl ve şânında hayrete düşerler. "Muvahhid"den kasıt, halife kılan Hak ile halife olan insân-ı kâmili bir görenlerdir; "müşebbih"den kasıt ise halife olan insân-ı kâmili halife kılan Hak'ka benzetenlerdir. Buna göre tevhid ehli olanlar insân-ı kâmilin hakikatine bakıp ayniyet (bir ve aynı olma) görürler ve teşbih ehli olanlar insân-ı kâmilin belirlenmişliğine bakıp gayriyet (başka olma) görürler. Fakat her ikisini, yani "tevhid" ve "teşbih"i birleştirerek bakanlar yakalarını "hayret"ten kurtarırlar. Çünkü mutlak varlığın her bir mertebesinin hükmünü bilirler. Değerli şârihlerin bu beyitlerde çok zorlamaları vardır. Fakat şerefli beyitler arasındaki bağlantılara dikkat edilirse, Hazret-i Pîr'in kendi yüce zevklerine göre "insân-ı kâmil"i açıkladıkları anlaşılır. Nitekim, gelecek beyitler de bu anlamı doğrular:

Ey hadd-i zâtında bî-renk olan insân-ı kâmil, sen nazar-ı halkta türlü türlü renkler ile zâhir olduğun için, hem muvahhid olanlar ve hem de müşebbih olanlar senin hâl ve şânında hayrete düşerler. "Muvahhid”den murâd, müstahlif olan Hak ile halîfe olan insân-ı kâmili müttehit görenler ve "müşebbih"den murâd halîfe olan insan-ı kâmili müstahlif olan Hakk'a teşbîh edenlerdir. Binâenaleyh muvahhid olanlar kâmilin hakîkatine nazar edip ayniyyet görürler ve müşebbih olanlar kâmilin taayyününe nazar edip gayriyyet görürler. Fakat her ikisini, ya'ni "tevhîd" ve "teşbîh"i cem' ile nazar edenler yakalarını "hayret"ten kurtarırlar. Zîrâ vücûd-ı mutlakın her bir mertebesinin hükmüne âriftirler. Şurrâh-ı kirâm hazarâtının bu beyitlerde çok tekellüfatı vardır. Fakat ebyât-ı şerîfe arasındaki revâbıta dikkat olunursa, cenâb-ı Pîr'in kendi zevk-i

âlîlerine göre "insân-ı kâmil”i beyân buyurdukları anlaşılır. Nitekim, âtîdeki beyitler dahi bu ma'nâyı te'yîd buyurur:

58. Ba'zan müşebbihi muvahhid yapar; ba'zan da muvahhidin yolunu sûretler vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

58. Bazen müşebbihi (Allah'ı yaratılmışlara benzeten kişiyi) muvahhid (Allah'ı birleyen kişi) yapar; bazen de muvahhidin yolunu suretler vurur.

İnsân-ı kâmil bazen öyle bir hal ile ortaya çıkar ki, müşebbih olan kimse o hali görünce başkalık fikrinden vazgeçerek aynılığa hükmeder. Ve bazen öyle bir renk ve bir şekil ile ortaya çıkar ki, muvahhid olan bu sureti görünce, yanıldığını anlayıp başkalığına hükmeder. Nasıl ki (s.a.v.) Efendimiz bu iki hale de işaretle "Beni gören Hakk'ı gördü" ve "Ben ancak sizin gibi beşerim" (Kehf, 18/110) buyurdular. Sözün özü, insân-ı kâmilin hem aynılığı hem de başkalığı sabittir ve onun hakkında tevhid ve teşbih ile hükmedenler "hayret"ten kurtulurlar. Çünkü bu aynılık ve başkalık, varlık mertebelerinin gerekliliklerindendir. Nasıl ki, Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde şu beyit ile işaret buyururlar:

`[ يا ليت شعرى من المكلف` `وان قلت [رب فأني] يكلف` `والرب حق والعبد حق` `فإن قلت عبد فذاك ميت`

"Rab Hak'tır, kul da Hak'tır. Mükellef olanın kim olduğuna şuûrum olaydı ne olurdu! Eğer sen kul dersen o ölüdür; ve eğer [Rab] dersen, teklif olunan nerede?"

İnsân-ı kâmil ba'zan öyle bir hâl ile zâhir olur ki, müşebbih olan kimse o hâli görünce gayriyyet fikrinden vazgeçerek ayniyyete hükmeder. Ve ba'zan öyle bir renk ve bir sûret ile zâhir olur ki, muvahhid olan bu sûreti görünce, yanıldığını anlayıp gayriyyetine hükmeder. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz bu iki hâle de işâretle `من رآني فقد رأى الحق` ya'ni "Beni gören Hakk'ı gördü “ ve `إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ` (Kehf, 18/110) ya'ni "Ben ancak sizin gibi beşerim" buyurdular. Velhâsıl insân-ı kâmilin hem ayniyyeti ve hem de gayriyyeti sâbittir ve onun hakkında tevhîd ve teşbîh ile hükmedenler "hayret"ten kurtulurlar. Zîrâ bu ayniyyet ve gayriyyet merâtib-i vücûdun iktizââtındandır. Nitekim, Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde şu beyit ile işâret buyururlar:

`[ يا ليت شعرى من المكلف` `وان قلت [رب فأني] يكلف` `والرب حق والعبد حق` `فإن قلت عبد فذاك ميت`

"Rab Hak'tır, abd de Hak'tır. Mükellef olanın kim olduğuna şuûrum olaydı ne olurdu! Eğer sen abd dersen o ölüdür; ve eğer [Rab] dersen, teklif olunan nerede?"

59. Ba'zan bû'l-hasen, sarhoşluktan sana "Ey yaşı küçük, ey bedeni tâze!" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

59. Bazen Ebü'l-Hasan, sarhoşluktan sana "Ey yaşı küçük, ey bedeni taze!" der.

Bu şerefli beyitte yer alan "Ey yaşı küçük, ey bedeni taze!" mısraı, Cenab-ı Pîr efendimizin Dîvân-ı Kebîr'inden olan şu gazelindendir:

`يا غزالا بين غزلان اليمن` `انت عيني انت روحي في البدن` `يا صغير السن يا رطب البدن` `يا قريب العهد من شرب اللبن` `صح عند الناس اني عاشق` `غير ان لم يعرفوا عشقى لمن` `روحه روحی و روحی روحه` `من رأى روحين عاشا في البدن`

"Ey Yemen ceylanları arasındaki bir ceylan, sen bedende benim gözüm ve ruhumsun! Ey yaşı küçük ve bedeni taze, ey süt içmekten yeni ayrılmış! İnsanlar katında benim âşık olduğum sabit oldu; ancak aşkımın kime olduğunu bilmediler. Onun ruhu benim ruhum ve benim ruhum da onun ruhudur; bir bedende iki ruhun yaşadığını kim gördü?"

Bu gazelin "Ey yaşı küçük" beyti ile sonrasını, musiki sırlarının hazinesi üstadım Eyyûbî Mehmed Zekâî Dede Efendi, Sûz-i Dil makamından bestelemiş olduğu Ayin-i Şerif'in başlangıcına koymuştur. Ve Cenab-ı Şeyh-i Ekber efendimiz de, "İnsanlar katında sabit oldu" beytini Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de zikretmiştir. Ve bu gazelin şerhi uzundur.

Şimdi, bu mısraın söyleyeni Hazret-i Pîr efendimizin şerefli zatları olduğu için, yukarıdaki acizane açıklamalarım doğrultusunda, bu şerefli beyitlerin Hakk'a değil insân-ı kâmile ait olduğu açıktır.

Şerh eden büyükler "Ebü'l-Hasan" tabiri hakkında çeşitli görüşler belirtmişlerdir. Fakat benim acizane zevkime göre, insân-ı kâmilin bütün güzel isimlere mazhar olmasına işaretle belirtilen bir tabirdir. Cenab-ı Pîr efendimiz de güzel isimlerin bütünlüğüne mazhar olmaları sebebiyle bu tabiri kendilerine atfetmişlerdir. Yani "Bütün güzel isimlere mazhar olan insân-ı kâmil, bu tecelliyat (ilahi görünüşler) sarhoşluğu içinde, yeni yaratılmış bir çocuğu görünce, onda görüneni müşahede edip 'Ey yaşı küçük, ey bedeni taze!' diye hitap eder. Çünkü dış âleme yeni gelenler, eski gelenleri etkiler. Bu yüzden büyükler küçük çocukların mertebesine inip onları terbiye ederler. Bu konunun ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Mûsevî'dedir.

Bu beyt-i şerîfte olan, `يا صغير السن يارطب البدن` mısrâı, Cenâb-ı Pîr efendimizin Dîvân-ı Kebîrlerinden olan şu gazelindendir:

`يا غزالا بين غزلان اليمن` `انت عيني انت روحي في البدن` `يا صغير السن يا رطب البدن` `يا قريب العهد من شرب اللبن` `صح عند الناس اني عاشق` `غير ان لم يعرفوا عشقى لمن` `روحه روحی و روحی روحه` `من رأى روحين عاشا في البدن`

"Ey Yemen âhûları arasındaki bir âhû, sen bedende benim gözüm ve rûhumsun! Ey yaşı küçük ve bedeni tâze, ey süt içmekten karîbu'l-ahd! Nâs indinde benim âşık olduğum sâbit oldu; şu kadar ki, aşkımın kime olduğunu bilmediler. Onun rûhu benim rûhum ve benim rûhum da onun rûhudur; bir bedende iki rûhun yaşadığını kim gördü?"

Bu gazelin "Yâ sagîre's-sinni" beyti ile mâba'dini, kenz-i esrâr-ı mûsikî üstâdım Eyyûbî Mehmed Zekâî Dede Efendi, Sûz-i dil makâmından bestelemiş olduğu Ayîn-i Şerîfin ibtidâsına vaz'etmiştir. Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimiz dahi, صح عند الناس beytini Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de zikr eylemiştir. Ve bu gazelin şerhi uzundur.

İmdi, bu mısrâ'ın kāili hazret-i Pîr efendimizin zât-ı şerîfleri olduğu için, yukarıdaki îzâhât-ı hakîrânem vech ile, bu ebyât-ı şerîfenin Hakk'a değil insân-ı kâmile râci olduğu meydandadır.

Şurrâh-ı kirâm "bû'l-hasen” ta'bîri hakkında muhtelif mütâlâat beyân buyurmuşlardır. Fakat zevk-i fakîre göre, insân-ı kâmilin bilcümle esmâ-i hüsnâya mazhariyyetlerine işareten beyân buyurulan bir ta'bîrdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz dahi esmâ-i hüsnâ cem'iyyetine mazhariyyetleri hasebiyle bu ta'bîri kendilerine izâfe buyurmuşlardır. Ya'ni "Bilcümle esmâ-i hüsnâya mazhar olan insân-ı kâmil bu tecelliyatta istiğrâk sarhoşluğu içinde bir hadîsü't-tekvîn olan çocuğu görünce, onda zâhiri müşâhede edip يا صغير السن يا رطب البدن diye hitâb eder. zîrâ âlem-i zâhire yeni gelenler eski gelenleri teshîr eder. Onun için büyükler küçük çocukların mertebesine tenezzül edip onları terbiye ederler. Bu bahsin tafsîli Fusûsu'l Hikem'de Fass-ı mûsevî'dedir.

60. Ba'zan kendi nakşını vîrân eder; cânânın tenzihinden dolayı yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

60. Bazen kendi nakşını viran eder; cananın tenzihinden dolayı yapar.

Bazen insân-ı kâmil, hakiki canan olan Hakk'ı kul suretiyle görünmekten tenzih etmek için, kendi kul oluşunu viran edip kaldırır ve Hakk'ın sıfatlarıyla görünerek, "Enel-Hak" ve "Kendimi tesbih ederim, benim şânım ne büyüktür" ve "Cübbemde Allah'tan gayrisi yoktur" gibi sözler söyler ve bu surette kendisinin kendiliği kalmaz. Örneğin demir ateşte kızdığı zaman onda demirlik sıfatı kalmaz, ateş olur; ve demir o vakit "Ben ateşim" dese doğrudur. Bu hâl, insân-ı kâmilin kendi kul nakşını viran edip, fiilen Hakk'ı ispat etmesi ve Hakk'ı kulluk elbisesiyle görünmekten tenzihidir. Çünkü hakiki varlık o mazhardan, kulluk elbisesinden çıplak olarak görünür. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'te buyururlar ki, "Ene'l-Hak" sözü büyük tevazudur; "Ene'l-abd" iddiası büyüktür. Çünkü bu iddiada hem Hakk'ın

ve hem de kulun varlığı iddia edilmiş olur. "Ene'l-Hak" iddiasında ise kul kendi varlığını reddetmiş olur. Muhakkıklar bu hâle "ittihad" derler. Fakat bu hâl daimi değildir. Çünkü beşeri kuvvet bu hâlin devamına güç yetiremez. (S.a.v.) Efendimiz "Benim Allah ile bir vaktim vardır" hadis-i şerifinde bu hâle işaret buyurmuşlardır. Hüseyin b. Mansûr Hallâc hazretleri bu parıltının son derecede müştakı olduğundan, daima bu hâlde kalmak isterdi. Halbuki devamına beşeri kuvvet tahammül etmezdi. Bu sebeple o hazret münacatında, "Yâ Rab, nâsûtiyyetimi (beşeriyetimi) senin lâhûtiyyetinde (ilâhîliğinde) yok ettim; şimdi lâhûtiyyetinde olan nâsûtiyyetim hakkı için benim katlime çalışanlara rahmet edesin!" buyurmuştur. Ve Cenâb-ı Mevlânâ efendimizin bu ittihad makamına işaret eden çok sözleri vardır. Nitekim buyururlar: "Ben tamamıyla herkesin üzerine yemin ettiği şey oldum."

Ba'zan insân-ı kâmil cânân-ı hakîkî olan Hakk'ı sûret-i abdâniyye ile zuhûrdan tenzîh için, kendi taayyün-i abdânîsini vîrân edip kaldırır ve sıfât-ı Hak ile zahir olup, "Enel-Hak ve سبحانی ما اعظم شانی [Kendimi tesbih ederim, benim şânım ne büyüktür] ve ليس في جبتى سوى الله [Cübbemde Allah'tan gayrisi yoktur.] gibi sözler söyler ve bu sûrette kendinin kendiliği kalmaz. Meselâ demir ateşte kızdığı vakit onda demirlik sıfatı kalmaz, ateş olur; ve demir o vakit "Ben ateşim" dese doğrudur. Bu hâl, insân-ı kâmilin kendi nakş-ı abdânîsini vîrân edip, fiilen Hakk'ı isbât etmesi ve Hakk'ı libâs-ı abdiyyet ile zuhûrdan tenzîhidir. Zîrâ vücûd-ı hakîkî o mazhardan, abdiyyet libâsından üryân olarak zâhir olur. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'te buyururlar ki, "Ene'l-Hak" sözü azîm tevâzu'dur; "Ene'l-abd" da'vâsı büyüktür. Zîrâ bu da'vâda hem Hakk'ın ve hem de abdin vücûdu iddia edilmiş olur. "Ene'l-Hak" da'vâsında ise abd kendi vücûdunu nefyetmiş olur. Muhakkıklar bu hâle "ittihâd" derler. Fakat bu hâl dâimî değildir. Zîrâ kuvvet-i beşeriyye bu hâlin devamına tâkat getiremez. (S.a.v.) Efendimiz لى مع الله وقت [Benim Allah ile bir vaktim vardır] hadîs-i şerîfinde bu hâle işaret buyurmuşlardır. Hüseyin b. Mansûr Hallâc hazretleri bu bârikanın son derecede müştâkı olduğundan, dâimâ bu hâlde kalmak isterdi. Halbuki devâmına kuvve-i beşeriyye tahammül etmezdi. Bu sebeble o hazret münâcâtında, الهی افنيت ناسوتيتي في لاهوتيتك فبحق ناسو تيتي في لاهوتيتك ان ترحم على من سعی في قتلى ya'ni "Yâ Rab, nâsûtiyyetimi senin lâhûtiyyetinde ifnâ ettim; imdi lâhûtiyyetinde olan nâsûtiyyetim hakkı için benim katlime sa'y edenlere rahmet edesin!" buyurmuştur. Ve Cenâb-ı Mevlânâ efendimizin bu makām-ı ittihâda işâreten çok sözleri vardır. Nitekim buyururlar: "Ben tamâmiyle herkesin üzerine yemin ettiği şey oldum."

61. His gözünün mezhebi İ'tizal'dir; aklın gözü visal içinde Sünnî'dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

61. His gözünün mezhebi İ'tizal'dir; aklın gözü visal içinde Sünnî'dir.

His gözü, insân-ı kâmilin insani suretine ve dış görünüşüne baktığı için, "Hakk'ın insandan zuhûru (ortaya çıkışı) ne demektir?" der ve hakikat ehlinin mezhep ve yolundan ayrılır. Bu sebeple onun mezhebi İ'tizâl (ayrılık) olur. Fakat ruhun sıfatı olan aklın gözü, yukarıda açıklanan ittihad (birleşme) makamındaki visali (kavuşmayı) hakikat ehlinin müşahedesini kabul ettiği için Sünnî'dir. Çünkü Kitap ve Sünnet, Hakk'ın görülmesini ispat etmektedir. Visal ise zevkî (tadılarak anlaşılan) bir hâldir; onu tadan inkâr edemez. Tatmayan ise dış gözüyle bakar ve iç gözü kör olduğundan inkâr eder. Nasıl ki Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar:

"Hak ağaçtan, ben, dedi âlemin kabul ettiği bu oldu, Eğer insandan söylese körlükten inkâr etme!"

His gözü insân-ı kâmilin sûret-i insâniyyesine ve zâhirine nazar ettiği cihetle, "Hakk'ın insândan zuhûru ne demektir?" der ve ehl-i hakîkat mezheb ve mesleğinden ayrılır. Binâenaleyh onun mezhebi İ'tizâl olur. Ve fakat rûhun sıfatı olan aklın gözü, yukarıda îzâh olunan makām-ı ittihâddaki visâl içinde ehl-i hakîkatin müşâhedesini kabûl ettiği için Sünnî'dir. Zîrâ Kitap ve Sünnet rü'yet-i Hakk'ı isbat etmektedir. Ve visâl zevkî bir hâldir; onu tadan inkâr edemez. Tatmayan, zâhir gözü ile bakar ve bâtın gözü kör olduğundan inkâr eder. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar:

"Hak şecerden, ben, dedi makbûl-i âlem oldu bu, Ger beşerden söylese körlükten inkâr eyleme!"

62. Ehl-i İ'tizal, hissin maskarasıdır; şaşkınlıktan kendisini Sünnî gösterir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

62. İ'tizal ehli, hissin maskarasıdır; şaşkınlıktan kendisini Sünnî gösterir.

Yani Mu'tezile dedikleri topluluk, beş dış duyularının (havâss-i hamse-i zâhire) esiri ve mağlubu oldukları için, Hakk'ın görülmesini inkâr ederler. Çünkü onlar "görmeyi", insanın dış gözüyle ayı ve güneşi gördüğü gibi görür zannederler. Halbuki bu görüş, şekil ve yoğunluk âlemine ait bir görüştür. Şekilsiz olan incelikler âlemini gören, ancak akıl gözüdür. Dış duyuların maskarası olanlar o kadar şaşkındır ki, içlerinde Allah'ın varlığını bile inkâr edenler vardır! "Eğer var olsaydı onu da görürdük" derler. Halbuki kendi akıllarını his gözüyle görmedikleri halde varlığını tasdik ederler ve eğer kendilerine "Senin aklın yoktur" dense kızarlar. Şimdi bu hâl şaşkınlık değil de nedir? Bununla beraber doğru yol (silk-i müstakîm) üzerinde olduklarını iddia ederler.

Ya'ni Mu'tezile dedikleri tâife, havâss-i hamse-i zâhirelerinin zebûnu ve mağlûbu oldukları için, rü'yet-i Hakk'ı inkâr ederler. Zîrâ onlar "rü'yet”i, insân zâhir gözü ile ayı ve güneşi gördüğü gibi görür zannederler. Halbuki bu görüş âlem-i sûret ve kesâfete âid bir görüştür. Sûretsiz olan âlem-i letâfeti gören, ancak akıl gözüdür. Hiss-i zâhirin maskarası olanlar o kadar şaşkındır ki, içlerinde Allah'ın vücûdunu bile inkâr edenler vardır! "Eğer mevcûd olaydı onu da görür idik" derler. Halbuki kendi akıllarını his gözüyle görmedikleri halde vücûdunu tasdîk ederler ve eğer kendilerine "Senin aklın yoktur" dense kızarlar. İmdi bu hâl şaşkınlık değil de nedir? Bununla beraber silk-i müstakîm üzerinde olduklarını iddia ederler.

63. Her kim ki hisde kaldı, o Mu'tezilî'dir; her ne kadar Sünnî'yim derse, câhilliğindendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

63. Kim ki duyuda kaldı, o Mu'tezilî'dir; her ne kadar Sünnî'yim dese de, bu cehaletindendir.

Dış duyuların hükmü altında zayıf düşen her bir kimse, Mu'tezile mezhebine mensup olan kimselerdendir. Çünkü o kimse, dış duyularına yenik düşmesi sebebiyle iç halleri ve hakikat ehlinin zevkî müşahedelerini inkâr eder. Bu inkârıyla beraber Sünnîlik iddiasında bulunması cehaletindendir.

Hiss-i zâhirin hükmü altında zebûn olan her bir kimse, Mu'tezile mezhebine sâlik olan kimselerdendir. Zîrâ o kimse havâss-i zâhiresine mağlûbiyyeti hasebiyle ahvâl-i bâtıneyi ve ehl-i hakîkatin müşâhede-i zevkiyyelerini münkirdir. Bu inkârıyla beraber Sünnîlik iddiasında bulunması cehâletindendir.

64. Her kim hisden dışarıya çıktı ise Sünnî odur; görüş ehli, latîf izli olan aklın gözüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

64. Kim duyudan dışarı çıktıysa, Sünnî odur; görüş ehli, latif izli olan aklın gözüdür.

Yani Sünnî ve Peygamber'e tâbi olan o kimsedir ki, beş dış duyusunun etkisi altında kalmaktan kurtulmuştur. Böyle bir kimse, içsel işlerde beden gözünü değil, akıl gözünü kullanır. Aklın gidişi ve izi latiftir. Bu sebeple bu kimse müşâhede (gözlem) ehli ve kendisi aklın gözü olur ve bedenin gözü olmaktan kurtulur.

Ya'ni Sünnî ve Peygamber'e tâbi olan o kimsedir ki, havâss-i hamse-i zâhiresinin te'sîri altında kalmaktan kurtulmuştur. Böyle bir kimse, umûr-ı bâtınede cisim gözünü değil, akıl gözünü kullanır. Aklın gidişi ve izi latîftir. Binâenaleyh bu kimse müşâhede ehli ve kendisi aklın gözü olur ve cismin gözü olmaktan kurtulur.

65. Eğer hayvân hissi şahı göre idi, imdi öküz ve eşek Allah'ı görür idi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

65. Eğer hayvanî his padişahı görebilseydi, şimdi öküz ve eşek Allah'ı görürdü!

66. Eğer senin hiss-i hayvandan mâada, heva haricinden başka hissin olmaya idi;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

66. Eğer senin hayvanî histen başka, heva dışından başka bir hissin olmasaydı;

67. İmdi benî Adem ne vakit mükerrem olur idi; hiss-i müşterek sebebi ile ne vakit mahrem olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

67. Şimdi Âdem oğulları ne zaman değerli olurdu; ortak duyu sebebiyle ne zaman sırdaş olurdu?

Ey Hakk Yolcusu, hayvanlarla ortak olan beş dış duyudan başka, nefsin hevesleri dışından olan iç duyular olmasaydı, "Biz hakîkaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık" âyet-i kerîmesindeki ilâhî tavsifin şerefine ulaşamazdın; ve yalnız hayvanla ortak olan duyularınla kalmış olsaydın, ilâhî sırlara sırdaş olabilir miydin?

Ey sâlik, hayvanlar ile müşterek olan havâss-i hamse-i zâhirenden başka, hevâ-yı nefsânî hâricinden olan havâss-i bâtınen olmasa idi ولقد كرمنا بنی آدم (İsrâ, 17/50) ["Biz hakîkaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık"] âyet-i kerîmesindeki şeref-i tavsîf-i ilâhîye nâil olamaz idin; ve yalnız hayvan ile müşterek olan hislerin ile kalmış olsa idin, esrâr-ı ilâhîye mahrem olur mu idin?

68. Senin sûretsiz ve süretli demekliğin, sen sûretten gitmeksizin bâtıl geldi&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

68. Senin sûretsiz ve sûretli demen, sen sûretten gitmeksizin bâtıl geldi.

"Sûretsiz" ile Hakk'ın tenzihine (eksikliklerden arınmışlığına) ve "sûretli" ile Hakk'ın teşbihine (yaratılmışlara benzetilmesine) işaret edilir. "Sûretten gitmek"ten kasıt, somut sûretleri idrak eden dış duyuların hükmü altından çıkmaktır. Yani "Ey henüz hayvansal duyuları (beş duyu) baskın olan Hakk Yolcusu, bu sûret âleminden çıkmadan Hakk'ın tenzihinden veya teşbihinden bahsetmen geçersizdir. Çünkü tenzihin sözdedir, fiilî ve hâlî (hâle uygun) değildir. Zira sen eşyadan Hakk'ı tenzih ettiğin zaman, Hak ile eşyanın sınırını birbirinden ayırmış olursun. Ve teşbihin dahi, Hakk'ı sûretlerde sınırlı kılmaktan ibaret olur. Bu sebeple sûret ehlinin tenzih ve teşbihden bahsetmesi geçersiz oldu."

"Nâ-musavver" ile Hakk'ın tenzîhine ve "musavver" ile Hakk'ın teşbîhine işâret buyurulur. "Sûretten gitmek"ten murâd, suver-i mahsûseyi idrâk eden havâss-i zâhirenin hükmü altından çıkmaktır. ya'ni "Ey henüz havâss-i hayvânîsi galib olan sâlik, bu sûret âleminden çıkmadan Hakk'ın tenzîhinden veyâ teşbîhinden bahsetmen bâtıldır. Zîrâ tenzîhin kavlîdir, fiilî ve hâlî değildir. Çünkü sen eşyâdan Hakk'ı tenzîh ettiğin vakit, Hak ile eşyâının hudûdunu birbirinden ayırmış olursun. Ve teşbîhin dahi, Hakk'ı sûretlerde mukayyed kılmaktan ibaret olur. Binâenaleyh ehl-i sûretin tenzîh ve teşbîhden bahsetmesi bâtıl oldu."

69. Sûretsiz veya sûretli onun önündedir ki, o hep içtir ve kabuktan dışarıya çıkmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

69. Suretsiz veya suretli, onun önündedir ki, o hep içtir ve kabuktan dışarıya çıkmıştır.

Hakk'ın gerçek tenzihi (eksikliklerden arındırılması) ve teşbihi (benzetilmesi), kabuk gibi olan suretten soyunup, hep iç olan ve varlığın hakikatini ittihad (birlik) makamında zevk yoluyla idrak eden insân-ı kâmile özgüdür; ve onun tenzihi, 59. şerefli beyitte açıklandığı üzere hâlîdir (boştur, yani sadece tenzih değildir). Bu iki şerefli beytin yukarıdaki şerefli beyitlerle olan kuvvetli bağlantıları açık olduğundan, açıklamaya muhtaç değildir.

Hakk'ın tenzîh ve teşbîh-i hakîkîsi, kabuk gibi olan sûretten soyunup, hep iç olan ve hakîkat-ı vücûdu makām-ı ittihâdda zevken idrâk eden insân-ı kâmile mahsûstur; ve onun tenzîhi, 59. beyt-i şerîfte îzah olunduğu üzere hâlîdir. Bu iki beyt-i şerîfin yukarıki ebyât-ı şerîfeye şiddet-i irtibâtları zâhir olduğundan, vâreste-i îzâhdır.

70. Eğer sen kör isen a'mâya teklîf yoktur; ve eğer değil isen, git ki sabır sürûrun anahtarıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

70. Eğer sen kör isen, kör olana teklif yoktur; ve eğer değil isen, git ki sabır sevincin anahtarıdır.

Eğer dış duyuların kalbinin gözüne perde çekmiş olması sebebiyle varlığın hakikatini görmekten kör isen, (Nûr, 24/61) [Köre güçlük yoktur] ayet-i kerimesi gereğince köre teklif yoktur. Bu durumda, toplu olan gaybî iman (görünmeyene iman) ile yetin; ve sana bu hâlin içinde hakikati görme teklifi caiz değildir. Ve eğer hakikat talep edeni isen, git Hakk yoluna girip, mücâhede (nefisle mücadele) zorluklarına sabret! Çünkü sabır sevincin anahtarıdır, yani sabır ile muradına erip sevinirsin.

Eğer havâss-i zâhiren kalbinin gözüne perde çekmiş olması sebebiyle hakîkat-ı vücûdu müşahededen kör isen لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ )Nûr, 24/61) [A'mâya güçlük yoktur] âyet-i kerîmesi mûcibince a'mâya teklîf yoktur. Bu halde, mücmel olan îmân-ı gaybî ile iktifâ et; ve sana bu hâlin içinde müşâhede-i hakîkat teklifi câiz değildir. Ve eğer tâlib-i hakîkat isen, git tarîk-ı Hakk'a sülûk edip, mücâhede zorluklarına sabret! Zîrâ sabır meserretin anahtarıdır, ya'ni sabır ile murâdına erip sevinirsin.

71. Sabrın ilacı hem gözün perdelerini yakar, hem de sadrı şerh eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

71. Sabrın ilacı hem gözün perdelerini yakar, hem de göğsü genişletir.

Hakk yolunun mücâhedesinde sabretmek, kalp gözünün perdeleri olan dış duyuların hükmünü ortadan kaldırır. Nasıl ki güneş doğduğu zaman yıldızların ışıkları gizlenir ki, buna astronomi ilminde "ihtirâk" (yanma, görünmez olma) derler. Kalp gözü güneş gibi ve dış duyular da yıldızlar gibidir. Kalp gözünün güneşi doğunca duyuları yakar ve aynı zamanda göğse de genişlik verir; artık dış görünüşe önem verenler gibi âlemin sıcak ve soğuğundan ona sıkıntı ve darlık gelmez.

Hak yolunun mücâhedesinde sabretmek, kalb gözünün perdeleri olan havâss-i zâhire hükmünü kaldırır. Nitekim güneş doğduğu vakit yıldızların ziyâları gizlenir ki, buna ilm-i nücûmda “ihtirâk” derler. Kalb gözü güneş gibi ve havâss-i zâhire dahi yıldızlar gibidir. Kalb gözünün güneşi doğunca havâssi yakar ve aynı zamanda sadra da genişlik verir; artık ehl-i sûret gibi âlemin germ ü serdinden ona sıkıntı ve darlık gelmez.

72. Gönül aynası pak ve sâfî olduğu vakit, sudan ve topraktan hariç nakışlar görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

72. Gönül aynası temiz ve saf olduğu zaman, sudan ve topraktan ayrı nakışlar görürsün.

Yani gönül aynası, dış duyuların sudan ve topraktan, yani unsurlara ait suretlerden aldığı düşünceler ve hayallerden temiz ve saf olduğu zaman, artık bu unsurlara ait suretlerin dışında olarak melekût âleminin (melekler ve ruhlar âlemi) suretlerini görürsün. Çünkü kalp fotoğraf camı gibidir; ona cismaniyet âleminin suretleri işlenince, melekût âleminin nakışlarını kabul etmez olur.

Ya'ni gönül aynası, havâss-i zâhirenin sudan ve topraktan, ya'ni suver-i unsuriyyeden aldığı havâtır ve hayâlâttan sâfî ve pâk olduğu vakit, artık bu suver-i unsuriyye hâricinde olarak âlem-i melekûtun sûretlerini müşâhede edersin. Zîrâ kalb fotoğraf camı gibidir; ona cismâniyyet âleminin sûretleri menkūş olunca, âlem-i melekûtun nakışlarını kabûl etmez olur.

73. Hem nakşı ve hem nakkāşı, devletin ferşini ve hem ferrâşını görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

73. Hem nakşı hem de nakkaşı, devletin döşeğini ve hem de döşeyicisini görürsün.

"Nakş"tan kastedilen, mülkî ve melekûtî olan suretlerdir. "Nakkaş"tan kastedilen, sıfatlar ve isimlerle birlikte İlahi Zât'tır. "Ferş" sözlükte, geniş alan anlamına da gelir. "Devlet, aynısıyla elden ele geçen şeyin ismidir" denilir. Buna göre "ferş-i devlet"ten kastedilen, kendisinde Rahman nefesiyle âlemlerin yaratılışının elden ele geçtiği geniş alandır. "Ferraş"tan kastedilen, yüce meleklerdir ki, onlar isimlerin hizmetkârlarıdır. Suretler onların hizmetleriyle ortaya çıkar.

Yani "Kalp gözü açılınca hem mülkî ve melekûtî olan suretleri görürsün ve hem de bu suretlerin nakkaşı olan İlahi sıfatları ve isimleri görür ve ondan da isimlenmiş olan İlahi Zât'ı müşahede edersin; ve hem de "ferş-i devlet" olan geniş alanı ve onların ferraşı olan yüce melekleri görürsün!" Nitekim, kalp gözü açılmış olanlardan bir zat buyurur:

“Nakş”tan murâd, mülkî ve melekûtî olan sûretlerdir. “Nakkāş"tan murâd, maa's-sıfât ve'l-esmâ zât-ı ilâhiyyedir. "Fers" lügatta, fezâ-i vâsi' ma'nâsına da gelir. يقال الدولة اسم الشيئ الذى يتداول بعينه ya'ni "Devlet, ayniyle tedâvül eden şeyin ismidir." Binâenaleyh "ferş-i devlet"ten murâd, kendisinde nefes-i rahmânî ile hilkat-i avâlim tedâvül eden fezâ-yı vâsi' olur. "Ferrâş"tan murâd, melâike-i kirâmdır ki, onlar sedene-i esmâdır. Sûretler onların hizmetleriyle zuhûra gelir. Ya'ni "Kalb gözü açılınca hem mülkî ve melekûtî olan sûretleri görürsün ve hem de bu sûretlerin nakkāşı olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyyeyi görür ve ondan da müsemmâ olan zât-ı ilâhiyyeyi müşâhede edersin; ve hem de "ferş-i devlet" olan fezâ-yı vâsi'i ve onların ferrâşı olan melâike-i kirâmı görürsün!" Nitekim, kalb gözü açılmış olanlardan bir zât buyurur:

74. Vaktaki benim yârimin hayali Halil geldi; onun sûreti büt, ma'nâsı büt-şikendir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

74. Vaktaki benim yârimin hayali Halil geldi; onun sûreti put, ma'nâsı put kırıcıdır!

Bu şerefli beyitte de anlam bütünlüğü vardır. Birinci anlam: "Yârin hayalinden maksat, bütün isimleri ve sıfatları kendinde toplayan İlahi Zât'tır. Yani "Bu hakikatleri açıklarken, hakiki nakkaşın, yani bütün sıfatları ve isimleri kendinde toplayan İlahi Zât'ın hayali araya girdi, nakışlar silindi. Çünkü onun sıfatlarının ve isimlerinin suretleri puttur; ve onların anlamı, müsemması (adlandırılanı) ve mevsufu (niteleneni) olan İlahi Zât put kırıcıdır."

İkinci anlam: "Çün" teşbih edatıdır ve "Halil" İbrahim (a.s.)'ın yüce sıfatıdır. Yani "Nakşı görürsün! dediğim zaman, bütün ilahi isimlerin ve sıfatların tecelli yeri olan kâmil mürşidin hayal nakşı Halil (a.s.) gibi geldi ve hayalimde ne kadar yansımış suret varsa hepsini sildi süpürdü. Çünkü onun beşeri sureti büyük puttur; fakat anlamı, ne kadar küçük putlar varsa hepsini kırıcıdır!" Bu anlam, tarikatta yerleşmiş olan "râbıta" (mürşidin hayalini kalpte canlandırma) usulüne işarettir. Çünkü mürşidin hayali, Hakk Yolcusu'nun kalbindeki masiva (Allah dışındaki her şey) hayallerini gidermede etkilidir.

Bu beyt-i şerîfte de cem'iyyet-i ma'nâ vardır. Birinci ma'nâ: "Yârin hayâ-linden murâd, câmi'-i cemî'-i esmâ ve sıfat olan zât-ı ulûhiyyettir. Ya'ni "Vaktâki bu hakäyıkı beyân ederken nakkāş-ı hakîkînin, ya'ni câmi'-i cemî'-i sıfât ve esmâ olan zât-ı ulûhiyyetin hayali araya girdi, nukūş mahv oldu. Zîrâ onun sıfât ve esmâsının sûretleri puttur; ve onların ma'nâsı ve müsemmâsı ve mevsûfu olan zât-ı ulûhiyyet put kırıcıdır."

İkinci ma'nâ “Çün" edâd-ı teşbîh ve “Halîl” İbrâhîm (a.s.)ın sıfat-ı aliy-yesidir. Ya'ni "Nakşı görürsün! dediğim vakit, cemî'-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiy-yenin mazharı olan mürşid-i kâmilin hayâl-i nakşı Halîl (a.s.) gibi geldi ve hayâlimde ne kadar suver-i mün'akise varsa hepsini sildi süpürdü. Zîrâ onun sûret-i beşeriyyesi büyük puttur; fakat ma'nâsı, ne kadar küçük putlar varsa hepsini kırıcıdır!" Bu ma'nâ, tarîkatta müesses olan "râbıta” usûlüne işarettir. Zîrâ hayâl-i mürşid, sâlikin kalbindeki hayâlât-ı mâsivânın izâlesin-de müessirdir.

75. Yezdân'a şükür ki, o zahir olduğu vakit, onun hayalinde cân kendi hayalini gördü!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

75. Yüce Allah'a şükürler olsun ki, O ortaya çıktığı zaman, O'nun hayalinde can kendi hayalini gördü!

Bu şerefli beyitte "fenâ-fi'ş-şeyh" (mürşidde fani olma) mertebesine işaret buyrulur. Hakk Yolcusu, mürşidine olan bağlılığında meleke (alışkanlık, yetenek) kazanınca, kendisini mürşidin tekil hakikati ve mürşidini kendisinin tekil hakikati olarak görür. Öyle ki, mürşidi ile kendi arasında bir ayrılık göremez. Ve fenâ-fi'ş-şeyh mertebesinde mürşidinin kalbine inen ilahi feyizler, kendi yatkınlığı dairesinde Hakk Yolcusu'nun kalbine de yansır. Ve bu şekilde mürşidin hayalinde, Hakk Yolcusu'nun canı kendi hayalini görmüş olur.

Bu beyt-i şerîfte "fenâ-fi'ş-şeyh" mertebesine işaret buyurulur. Sâlik mürşidine olan râbıtasında meleke hâsıl edince, kendisini mürşidin "ayn"ı ve mürşidini kendisinin aynı görür. O vech ile ki, mürşidi ile kendi arasında ayrılık göremez. Ve fenâ-fi'ş-şeyh mertebesinde mürşidinin kalbine nâzil olan füyûzât-ı ilâhiyye, kendi isti'dâdı dâiresinde sâlikin kalbine de akseder. Ve bu sûretle mürşidin hayâlinde, sâlikin canı kendi hayalini görmüş olur.

76. Senin dergahının toprağı gönlümü cezbetti; toprak o kimsenin üzerine olsun ki, senin toprağından i'râz etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

76. Senin dergâhının toprağı gönlümü cezbetti; toprak o kimsenin üzerine olsun ki, senin toprağından yüz çevirdi.

"Dergâh"tan kasıt, mürşidin kalbidir. "Toprak"tan kasıt, onun maddî bedenidir. "Hâk ber vey" (toprak onun üzerine olsun) ifadesi, matemden kinayedir. Yani "Ey insân-ı kâmil mürşid, senin maddî bedenin benim gönlümü cezbetti. Senin maddî bedenini görüp kendi bedenine kıyasla, kendisini senden müstağnî (ihtiyaçsız) bilen kimse matem etsin!"

"Dergâh"tan murâd, mürşidin kalbidir. "Toprak"tan murâd, cism-i unsurî-sidir. "Hâk ber vey" mâtemden kinâyedir. Ya'ni "Ey mürşid-i kâmil, sûret-i cismâniyyen benim gönlümü cezbetti. Senin sûret-i cismâniyyeni görüp ken-di cismine kıyâsen, kendisini senden müstağnî bilen kimse mâtem etsin!"

77. Dedim ki, eğer ben güzel isem ondan bunu kabul ederim; ve yoksa çirkin yüzlüler bana gülerler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

77. Dedim ki, eğer ben güzel isem ondan bunu kabul ederim; ve yoksa çirkin yüzlüler bana gülerler!

Cenâb-ı Pîr efendimiz, Hakk Yolcularına öğretmek amacıyla kendi nefislerine dönüp şöyle buyururlar: "Ben kendi kendime dedim ki: Eğer ben güzel isem, yani ben hidayet ehli isem, insân-ı kâmil mürşitten bu çekimi kabul ederim. Aksi halde bana çirkin yüzlüler, yani ism-i Mudill'in (saptıran ismin) tecelligâhı olan insan ve cin şeytanları gülerler; yani dalâlet ehline katıldığım için o topluluk sevinir ve gülerler."

Cenâb-ı Pîr efendimiz, sâliklere ta'lîmen kendi nefislerine dönüp buyurur-lar ki: "Ben kendi kendime dedim ki: Eğer ben güzel isem, ya'ni ben ehl-i hi-dâyetten isem, mürşid-i kâmilden bu incizâbı kâbul ederim. Aksi halde bana çirkin yüzlüler, ya'ni ism-i Mudill'in mazharı olan şeyâtîn-i ins ü cin güler-ler; ya'ni ehl-i dalâlete iltihâk ettiğim için o tâife mesrûr olup gülerler."

78. Çâre o olur ki, kendime nazar edeyim; ve yoksa mâdemki ben eşeğim, o ba-na güler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

78. Çare o olur ki, kendime bakayım; yoksa mademki ben eşeğim, o bana güler!

Hz. Pîr (Mevlânâ), kendi yüce nefsini Hakk Yolcusu (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi) mertebesine indirip, yine onun dilinden buyururlar ki: "Kâmil mürşit ile olan ilişkimde öncelikle kendi içime bakmam ve bende bir çekim (ilahi aşka yöneliş) var mıdır, yok mudur bunu araştırmam gerekir. Eğer böyle bir çekim hissedersem, anlarım ki yatkınlığımda güzellik vardır. Aksi halde, mademki benim içimde hayvan gibi hiçbir duygu ve çekim olmadığı halde taklitle mürşidin huzuruna gidersem, o benim içime bakıp güler." Ankaravî şerhinde "har-em" kelimesine, خریدن (satın almak) mastarından muzari (geniş zaman) mütekellim (birinci tekil şahıs) kipi anlamı verilmiştir.

Hz. Pîr nefs-i şerîflerini sâlik menzilesine tenzîl edip, yine onun lisânından buyurururlar ki: "Mürşid-i kâmil ile olan münasebetimde evvelâ kendi bâtı-nıma nazar etmem ve bende bir incizâb var mıdır, yok mudur bunu tedkîk et-mem lâzımdır. Eğer böyle bir incizâb hissedersem, anlarım ki isti'dâdımda gü-zellik vardır. Aksi halde, mâdemki benim bâtınımda hayvan gibi hiçbir duy-gu ve incizâb olmadığı halde taklîden huzûr-ı mürşide gidersem, o benim bâ-tınıma nazar edip güler." Ankaravî'de "har-em" kelimesine, خریدن masdarın-dan muzâri' mütekellim sîgası ma'nâsı verilmiştir.

79. O cemîldir, cemâli sevicidir; tâze civân bunak ihtiyarı ne vakit intihâb eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

79. O güzeldir, güzelliği sevicidir; taze genç, bunak ihtiyarı ne zaman seçer?

"تخلقوا باخلاق الله" [Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanınız] sırrına mazhar olan insân-ı kâmil güzeldir; yani, Hâdî isminin mazharıdır ve güzelliğini, yani Hâdî isminin mazharını sever. Çünkü kendi cinsindendir. Nasıl ki taze bir genç, bunak bir ihtiyar kadının dengi ve arkadaşı olur mu?

تخلقوا باخلاق الله [Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanınız] sırrına mazhar olan in-sân-ı kâmil cemîldir; ya'ni, ism-i Hâdî'nin mazharıdır ve cemâli, ya'ni ism-i Hâdî'nin mazharını sever. Zîrâ kendi cinsindendir. Nitekim tâze bir civân bunak bir ihtiyar kadının küfüvü ve musâhibi olur mu?

80. Güzel bir güzeli çeker, bunu bil; "tayyibâtü't-tayyibîn"i onun üzerine oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

80. Güzel bir şey güzeli çeker, bunu bil; "tayyibâtü't-tayyibîn"i (iyi kadınlar iyi erkekler içindir) onun üzerine oku!

"Cins cinsine meyleder" (benzer benzerini ister) kuralınca, güzel güzeli çeker. Bu genel bir kuraldır. Eğer sen bu kuralın doğruluğuna ilâhî sözden delil istersen, الطيبات للطيبين والطيبون للطيبات (Nûr, 24/26) yani “İyi kadınlar iyi erkekler içindir ve iyi erkekler de iyi kadınlar içindir" yüce ayetini oku! Türkçede bu kuralın atasözü, "tencere yuvarlandı, kapağını buldu" sözüdür.

[81]"Cins cinsine meyleder" kāidesince, güzel güzeli çeker. Bu bir kāide-i umûmiyyedir. Eğer sen bu kāidenin sıhhatine kelâm-ı ilâhîden delîl istersen, الطيبات للطيبين والطيبون للطيبات (Nûr, 24/26) ya'ni “İyi kadınlar iyi erkekler içindir ve iyi erkekler de iyi kadınlar içindir" âyet-i kerîmesini oku! Türkçe'de bu kāidenin darb-ı meseli, "tencere yuvarlandı, kapağını buldu" sözüdür.

81. Cihânda her şey bir şeyi cezbetti; sıcak sıcağı ve soğuk da soğuğu çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

81. Cihanda her şey bir şeyi çekti; sıcak sıcağı ve soğuk da soğuğu çekti.

82. Bâtıl kısmı batılları çekerler; bâkîler de bâkîlerden sarhoşturlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

82. Bâtıl olanlar bâtıl olanları çekerler; bâkî olanlar da bâkî olanlardan sarhoşturlar.

"Bâkîler"den kasıt, bâtılın zıddı olan haktır. Yani eğri eğriyi ve doğru da doğruyu çeker; aynı şekilde hidayet ehli hidayet ehlini ve dalalet ehli de dalalet ehlini çeker.

"Bâkîler"den murâd, bâtılın zıddı olan haktır. Ya'ni eğri eğriyi ve doğru da doğruyu çeker; ve kezâ ehl-i hidâyet ehl-i hidâyeti ve ehl-i dalâlet de ehl-i dalâleti çeker.

83. Nârîler muhakkak nârileri câzibdirler; nûrîler de muhakkak nûrîlere talibdirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

83. Ateşîler kesinlikle ateşîleri çekerler; nuranîler de kesinlikle nuranîleri isterler.

"Ateşîler"den kasıt, sapkınlık ehli olan insan ve cin şeytanlarıdır; "nuranîler"den kasıt ise, doğru yol ehli olan insanlar ve meleklerdir.

"Nârîler"den murâd, ehl-i dalâlet olan şeyâtîn-i ins ü cindir; ve "nûrîler"den murâd, ehl-i hidâyet olan ins ü melâikedir.

84. Gözünü kapadığın vakit seni sıkıntı basar; gözün aydınlığı pencerenin aydınlığından ne vakit sabreder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

84. Gözünü kapattığın zaman seni sıkıntı basar; gözün aydınlığı pencerenin aydınlığından ne zaman sabreder?

Görmek aydınlıktır ve görmemek karanlıktır. Bu sebeple, görmek kendi cinsinden olan aydınlığı ister. Bu sebeple, gözünü kapattığın zaman içini sıkıntı basar ve görme görevini yerine getirmek için göz, pencereden girecek olan aydınlığa karşı sabredemez; o aydınlığa bir an önce ulaşmak için acele eder.

Rü'yet aydınlıktır ve adem-i rü'yet zulmettir. Binâenaleyh rü'yet kendi cinsinden olan aydınlığı ister. Bu sebeple, gözünü kapadığın vakit içini sıkıntı basar ve vazîfe-i rü'yeti îfâ için göz, pencereden girecek olan aydınlığa karşı sabredemez; o aydınlığa bir an evvel nâil olmak için isti'câl eder.

85. Göz kapadığın vakit senin için ıztırab vardır; gözün pencerenin nûrundan sabrı yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

85. Gözünü kapattığın zaman senin için ıstırap vardır; gözün pencerenin nurundan sabrı yoktur.

86. Senin ıztırabın derhal gündüzün nuruna vusûl için, gözün nurunu çekici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

86. Senin ıztırabın, hemen gündüzün nuruna ulaşmak için, gözün nurunu çekici olur.

Yani gözünü kapattığın zaman, görmeme karanlığından dolayı kalbinde bir ıztırap oluşur ve bu ıztırap, görme nuruna bir an önce ulaşmak için sabırsızlık meydana getirir; "Aman hemen gözümü açıp etrafı göreyim!" dersin.

Ya'ni gözünü kapadığın vakit, adem-i rü'yet zulmetinden dolayı kalbinde bir ıztırâb hâsıl olur ve bu ıztırâb nûr-ı rü'yete bir an evvel vâsıl olmak için sabırsızlık tevlîd eder; "Aman derhal gözümü açıp etrafı göreyim!" dersin.

87. Eğer açık göz sana gam verirse, bil ki gönül gözünü bağladın, aç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

87. Eğer açık göz sana gam verirse, bil ki gönül gözünü bağladın, aç!

Görünen âleme açık olan gözünü geçici olarak kapattığın zaman sende sıkıntı meydana gelirse, daima kapalı tuttuğun gönül gözünün senin iç dünyanda ne derece sıkıntı doğuracağını tasavvur et! Bu sebeple bu gönül gözünü aç!

Âlem-i sûrete açık olan gözünü muvakkaten kapadığın vakit sende iztırâb hâsıl olursa, ya âlem-i hakîkate karşı dâimâ kapamış olduğun kalb gözün se-nin bâtınında ne derece iztırâb tevlîd edeceğini tasavvur et! Binâenaleyh bu kalb gözünü aç!

88. Onu kalbin iki gözünün bî-kıyas bir ziya arayan takāzāsı tanı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

88. Onu, kalbin iki gözünün ölçüsüz bir ışık arayan şiddetli isteği olarak tanı!

"Kalbin iki gözü"nden kastedilen, basiret gözü ile yakin gözüdür. Basiret gözü, ilim yakînidir; duyusal görmenin hatalarını ancak bu göz görür. Ve yakin gözü, Hakk'a hidayet eden nura bakar. Bu yakin gözüne ait olan nur hakkında Yüce Allah, يَهْدَى الله لنُورِه مَنْ يَشَاءُ (Nur, 24/35) yani "Yüce Allah nuruna dilediği kimseyi irşad eder" buyurur. Bu nur, yakin nurudur. Basiret gözüne ait olan nur hakkında da يَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ (Hadid 57/28) yani "Sizin için bir nur yaptı ki, siz onunla yürürsünüz" buyurur. Bu da ilim yakînidir.

Şimdi, basiret görmesinin nuru olan ilim yakîni, yakin gözünün nuru olan yakin nuruna ulaştığı zaman, insan göklerin ve yerin melekûtunu, yani iç yüzlerini inceler ve müşahade eder. Yüce Allah'ın keşfetmeyi dilediği miktar kadar eşyanın hakikatlerine ve sabit hakikatlere bakar ve yaratılmışlar hakkında kader sırrının nasıl hükmettiğini yakin gözüyle görür. İşte şerefli beyitte, "kalbin iki gözünün aradığı ölçüsüz ışık" bu nurlardır. Ve kalbin bu iki gözü kalıcıdır; cismin iki gözü gibi fani ve sebatsız değildir.

"Kalbin iki gözü"nden murâd, ayn-i basîret ile ayn-i yakîndir. Ayn-i basîret ilm-i yakîndir; basar-ı hissinin galatâtını gören ancak bu gözdür. Ve ayn-i yakîn Hakk'a hidâyet eden nûra nazar eder. Bu ayn-i yakîne taalluk eden nûr, hakkında Hak Teâlâ يَهْدَى الله لنُورِه مَنْ يَشَاءُ (Nûr, 24/35) ya'ni "Hak Teâlâ nûruna dilediği kimseyi irşad eder" buyurur. Bu nûr, nûr-ı yakîndir. Ayn-i basîrete taalluk eden nûr hakkında dahi يَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ (Hadid 57/28) ya'ni "Sizin için bir nûr yaptı ki, siz onunla yürürsünüz" buyurur. Bu da ilm-i yakîndir.

İmdi, basar-ı basîretin nûru olan ilm-i yakîn, ayn-i yakînin nûru olan nûr-ı yakîne muttasıl olduğu vakit, insan semâvât ve arzın melekûtunu, ya'ni bevâtınını muayene ve müşâhede eder. Hak Teâlâ'nın keşfini murâd eylediği mikdâr hakāyık-ı eşyaya ve a'yân-ı sâbiteye nazar edip, halâik hakkında sırr-ı kaderin nasıl hükmettiğini ayn-i yakîn ile görür. İşte beyt-i şerîfte, "kalbin iki gözünün aradığı bî-kıyâs ziyâ" bu nûrlardır. Ve kalbin bu iki gözü pâyidârdır; cismin iki gözü gibi fânî ve sebâtsız değildir.

89. Mâdemki sebâtsız olan o iki nûrun firâkı sana gam getirdi, gözlerini açtın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

89. Mademki kararsız olan o iki nurun ayrılığı sana üzüntü getirdi, gözlerini açtın.

90. O halde, pâyidar olan o iki nûrun firakı da gam getirir, muhakkak onu mu- [89] hafaza et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

90. O halde, kalıcı olan o iki nurun ayrılığı da gam getirir, muhakkak onu koru!

Yani "Mademki fani olan güneş ışığı ile cismin iki gözündeki görme nuru kesildiği zaman sıkılıp hemen gözlerini açıyorsun; o halde kalıcı ve daimi olan kalbin basiret ve yakin gözleri kapalı olup da onlara özgü olan nurlardan mahrumiyet ruha ızdırap vermez mi? Öyle olunca, bu gözleri açmaya bak!"

Ya'ni "Mâdemki fânî olan ziyâ-yı şems ile cismin iki gözündeki nûr-ı rü'yet munkati' olduğu vakit için sıkılıp hemen gözlerini açıyorsun; o hâlde pâyidâr ve dâim olan kalbin basîret ve yakîn gözleri kapalı olup da onlara mahsûs olan nûrlardan mahrûmiyyet rûha ıztırâb vermez mi? Öyle olunca, bu gözleri açmağa bak!"

91. Vaktaki o beni da'vet eder, ben nazar ederim: Cezbe lâyık mıyım, veya bed-peyker miyim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

91. O beni davet ettiğinde, ben bakarım: Cezbeye layık mıyım, yoksa kötü huylu muyum?

Ankaravî hazretleri "o" zamirini ve "davet"i, Allah'a ait göstermiştir. Fakat bu şerefli beytin 74 ve 75. beyitler ile bağlantısına göre, bu davetin Hakk'ın halifesi olan mürşid-i kâmile ait olması daha zevkli görülür. Yani "Mürşid-i kâmil beni dergâhına davet ediyor; fakat davete icabet etmeden önce bir kere benim kendi içime bakmam lazımdır. İçimde Hakk yoluna ciddi ve gerçek bir çekim var mıdır; yoksa içim dünya sevgisi ile mi doludur? Ve benim bu davete icabetim, dünya ilgilerinden kurtulmak niyeti olmadığı halde, sırf dervişlik bir moda hükmünde olduğu için mi gerçekleşiyor?"

Bu şerefli beyit, Hakk yoluna girecek olanlara bir uyarıdır; ve bu sözleri, hikmetli bir üslup üzere kendi şerefli nefislerine hitaben beyan ederler.

Ankaravî hazretleri "o" zamîrini ve "da'vet"i, Hakk'a râci' göstermiştir. Fakat bu beyt-i şerîfin 74 ve 75 inci beyitler ile irtibâtına nazaran, bu da'vet halîfe-i Hak olan mürşid-i kâmile râci' olmak daha zevk-âver görülür. Ya'ni "Mürşid-i kâmil beni dergâhına da'vet ediyor; fakat da'vete icâbetten evvel bir kerre benim kendi bâtınıma nazar etmem lâzımdır. Bâtınımda tarîk-ı Hakk'a ciddî ve hakîkî bir incizâb var mıdır; yoksa bâtınım mâsivâ muhabbeti ile mi doludur? Ve benim bu da'vete icâbetim alâkāt-ı mâsivâdan kurtulmak niyeti olmadığı halde, mahzâ dervîşlik bir moda hükmünde olduğu için mi vâki' oluyor?"

Bu beyt-i şerîf, tarîk-ı Hakk'a sülûk edecek olanlara tenbihtir; ve bu sözleri, üslûb-ı hakîmâne üzere kendi nefs-i şerîflerine hitâben beyân buyururlar.

92. Eğer bir latîf çirkini arkasına çekerse, o onunla istihzâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

92. Eğer bir latîf (ince ve güzel olan) bir çirkini arkasına çekerse, o onunla alay edilmiş olur.

Yani bir güzelin bir çirkini peşine takması, o güzelin o çirkin ile alay etmesi ve eğlenmesi olur. Bunun gibi, iç âlemi ince ve güzel olan insân-ı kâmilin, iç âlemi nefsanî sıfatlarla kirlenmiş ve çirkin olan bir kimseyi arkasına takması, onunla alay etme mahiyetinde bir şey olur.

Ya'ni bir güzelin bir çirkini peşine takması, o güzelin o çirkin ile istihzâ etmesi ve eğlenmesi olur. Bunun gibi bâtını latîf ve güzel olan insân-ı kâmilin, bâtını sıfât-ı nefsâniyye ile mülevves ve çirkin olan bir kimseyi arkasına takması onunla istihzâ mâhiyetinde bir şey olur.

93. Acaba kendi yüzümü ne vakit görebilirim; acaba ne rengim vardır, gündüz gibi miyim, yahut gece gibi miyim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

93. Acaba kendi yüzümü ne zaman görebilirim; acaba ne rengim vardır, gündüz gibi miyim, yoksa gece gibi miyim?

Yani ruhumun misal âlemindeki suretini ne zaman görebilirim; bakalım ruhumun yüzü ak mıdır, kara mıdır?

Ya'ni rûhumun sûret-i misâliyyesini ne vakit görebilirim; bakalım rûhumun yüzü ak mıdır, kara mıdır?

94. Kendi cânımın nakşını çok istedim; benim nakşım hiçbir kimseden görünmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

94. Kendi canımın nakşını çok istedim; benim nakşım hiçbir kimseden görünmedi.

Bu şerefli beyti de Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî), hikmetli bir üslûpla kendi nefsine atfederek Hakk yolunun taliplerine açıklarlar. "Canın nakşı"ndan maksat, onun misalî suretidir. Yani "Canımın misalî suretini müşahede etmeyi çok istedim ve şunun bunun meclisine devam ettim; ne akılda istidlâl (çıkarım) yoluyla ne de hayal âleminde onların hiçbirisinin delaletiyle müşahede edemedim. Yani resmî şeyhlerin hiçbirisinden fayda görmedim!"

Bu beyt-i şerîfi dahi Cenâb-ı Pîr üslûb-ı hakîmâne üzere kendi nefislerine izâfeten tarîk-ı Hak tâliblerine beyân buyururlar. "Cânın nakşı"ndan murâd, onun sûret-i misaliyyesidir. ya'ni "Cânımın sûret-i misâliyyesini müşâhede etmeyi çok istedim ve şunun bunun meclisine devam ettim; ne tarîk-ı istidlâl ile akılda ve ne de âlem-i hayâlde onların hiçbirisinin delâletiyle müşâhede edemedim. Ya'ni meşâyih-i rüsûmun hiçbirisinden fâide görmedim!"

95. Nihayet dedim ki, ayna ne içindir? Her bir kimse ne şey ve kim olduğunu bilmek içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

95. Sonunda dedim ki, ayna ne içindir? Her bir kimse ne şey ve kim olduğunu bilmek içindir.

"Ayna"dan kasıt, Hakk'ın halifesi olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mürşittir. Nasıl ki ilerideki beyitte açıklanacaktır.

"Ayna"dan murâd, halîfe-i Hak olan mürşid-i kâmildir. Nitekim âtîdeki beyitte îzâh buyurulur.

96. Demir ayna postlar içindir; sîmâ-yı cânın aynası ağır bahalıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

96. Demir ayna bedenler içindir; canın yüzünün aynası çok değerlidir.

"Madenî ayna"dan kasıt, eski zamanlarda madene cila vermek suretiyle yapılan aynadır. Zamanımızda bilindiği üzere böyle aynalar kullanılmamaktadır, sırlı camlardan yapılmaktadır. Böyle aynalar ancak cismin şeklini görmek içindir. Fakat ruhun misalî şeklini (ruhun soyut âlemdeki sureti) gösterecek olan ayna çok değerlidir; varlığı nadir olan insân-ı kâmildir. Gerçi tarikat şeyhleri çoktur, fakat Hakk Yolcusu'na ruhun misalî şeklini gösterecek olan insân-ı kâmil iksir gibi nadir ve gizlidir.

"Ma'denî ayna"dan murâd, eski zamanlarda ma'dene cilâ vermek sûretiyle yapılan aynadır. Zamânımızda ma'lûm olduğu üzere böyle aynalar müsta'mel değildir, sırlı camlardan ma'mûldür. Böyle aynalar ancak cismin sûretini görmek içindir. Fakat rûhun sûret-i misâliyyesini gösterecek olan ayna gâyet bahalıdır; vücudu nâdir olan insân-ı kâmildir. Gerçi meşâyih-i tarîkat çoktur, fakat sâlike rûhun sûret-i misâliyyesini gösterecek olan insân-ı kâmil iksîr gibi nâdir ve mahfidir.

97. Cânın aynası ancak yârin yüzüdür; o yârin yüzü ki, o diyârdan ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

97. Canın aynası ancak yârin yüzüdür; o yârin yüzü ki, o diyardan ola!

"Yâr"dan kasıt, Hakk yolunun mürşididir. "O diyar"dan kasıt, vehmedilmiş varlığından fani ve Hak'tan gelen varlık ile baki olmaktır. Yani "Canın misalî sureti için tek ayna, ancak kendisinden fani ve Hak ile baki olan kâmil mürşiddir; 94 numaralı beyitte işaret edilen geleneksel şeyhler değildir. Nasıl ki Hz. Pîr efendimiz Divan-ı Kebirlerinde şöyle buyururlar:

"Onlar ki, "Elestü bi-rabbiküm" (A'râf, 7/172) [Ben sizin Rabbiniz değil miyim] hitabına tutkun kalmışlardır; "Elestü bi-rabbiküm" ahdinden beri dahi sarhoşturlar. Dert ve ıstırap menzilinde ayakları bağlanıp, can vermek için el açmışlardır. Kendilerinden fani ve gerçek dost olan Hak ile bakidirler; bu acayiptir ki, hem yokturlar ve hem de vardırlar! İşte tevhid ehli olan ancak bu topluluktur; geri kalanı hep kendilerine tapıcıdırlar!"

Şimdi, sâlik ancak böyle bir mürşidin terbiyesi ile tamamen muradına ulaşabilir. Ankaravî hazretleri şerhlerinde buyururlar ki: "Bu kâmil, sırlar ve faziletler okyanusudur; ve diğer şeyhler buna nispetle nehirler ve kanallar gibidir. Nehirler gibi olanlardan iş bitmez ve sâlik onlardan küllî muradını bulamaz."

"Yâr"dan murâd, tarîk-ı Hakk'ın mürşididir. "O diyar"dan murâd vücûd-1 mevhûmundan fânî ve vücûd-ı Hakkānî ile bâkî olmaktır. Ya'ni "Cânın sûret-i misâliyyesi için yegâne ayna, ancak kendisinden fânî ve Hak ile bâkî olan mürşid-i kâmildir; 94 numaralı beyitte işaret olunan meşâyih-i rüsûm değildir. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar:

"Onlar ki, "Elestü bi-rabbiküm" (A'râf, 7/172) [Ben sizin Rabbiniz değil miyim] hitâbına meftûn kalmışlardır; "Elestü bi-rabbiküm" ahdinden beri dahi sarhoşturlar. Derd ve ıztırâb menzilinde ayakları bağlanıp, can vermek için el açmışlardır. Kendilerinden fânî ve dost-ı hakîkî olan Hak ile bâkîdirler; bu acîbdir ki, hem yokturlar ve hem de vardırlar! İşte ehl-i tevhîd olan ancak bu tâifedir; mütebâkîsi hep kendilerine tapıcıdırlar!"

İmdi, sâlik ancak böyle bir mürşidin terbiyesi ile tamâmen murâdına nâil olabilir. Ankaravî hazretleri şerhlerinde buyururlar ki: "Bu kâmil, bahr-i muhît-i esrâr ve fezâildir; ve sâir meşâyih buna nisbetle nehirler ve cedveller gibidir. Nehirler gibi olanlardan iş bitmez ve sâlik onlardan murâd-ı küllî bulamaz."

98. Bu talebden dolayı köle senin mahallene erişti; derd Meryem'i hurma dibine çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

98. Bu istekten dolayı kul senin mahallene ulaştı; dert Meryem'i hurma ağacının dibine çekti.

Pîr efendimiz bu yüce beyti kendi latif zâtlarına nispet ederek, kendilerine bağlanan müridlerin dilinden söylerler. Burada kâmil mürşit, meyve veren hurma ağacına ve Hakk yolcusu, Îsâ (a.s.)'ı doğurmak için sancısı tutan Hz. Meryem'e benzetilmiştir. Çünkü Îsâ (a.s.) Allah'ın ruhudur ve Hz. Meryem'in sancısı da bu Allah'ın ruhunu doğurmak içindi. Hakk yolcusunun bedeni de kendi ruhunu taşıyan Hz. Meryem gibidir. Onda ruhun doğma ızdırabı meydana gelince, Hz. Meryem'in hurma ağacının dibine gittiği gibi, o da kâmil mürşidin dergâhına koşar. Yani "Ey kâmil mürşit, ruhumun misalî suretini doğurup, onu müşahede etmek isteğinden dolayı, Hz. Meryem'in Hz. Îsâ (a.s.)'ı doğurma sancısı tuttuğu zaman hurma ağacı dibine koştuğu gibi, bu kul da senin yüce dergâhına koştu!" Hakk yolcusu kendi iradesini mürşidinin iradesine tabi kılacağı için, "köle" tabiri kullanılmıştır.

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfi zât-ı latîflerine izâfe ederek, kendilerine intisâb eden müridlerin lisânından buyururlar. Burada mürşid-i kâmil, meyve veren hurma ağacına ve sâlik, Îsâ (a.s.)ı doğurmak için ağrısı tutan Hz. Meryem'e teşbîh buyurulmuştur. Zîrâ Îsâ (a.s.) Rûhullâh'tır ve Hz. Meryem'in ağrısı da bu Rûhullâh'ı doğurmak için idi. Sâlikin vücudu dahi kendi rûhunu hâmil olan Hz. Meryem gibidir. Onda rûhun doğmak ızdırabı hâsıl olunca, Cenâb-ı Meryem'in hurma ağacının dibine gittiği gibi, o da mürşid-i kâmilin dergâhına koşar. Ya'ni "Ey mürşid-i kâmil, rûhumun sûret-i misâliyyesini doğurup, onu müşâhede etmek talebinden dolayı, Cenâb-ı Meryem'in Hz. Îsâ (a.s.)ı doğurmak ağrısı tuttuğu vakit hurma ağacı dibine koştuğu gibi, bu köle dahi senin dergâh-ı şerîfine koştu!" Sâlik kendi irâdesini mürşidinin irâdesine tâbi kılacağı için, "köle" ta'bîri isti'mâl buyurulmuştur.

99. Vaktaki senin gözün benim kalbime göz oldu, bu görmemiş olan kalb göze gark oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

99. Senin gözün benim kalbime göz olduğu vakit, bu görmemiş olan kalp göze battı!

Bu şerefli beyitte de "fenâ-fi'ş-şeyh" (mürşitte fani olma) mertebesine işaret edilir. Buna dair açıklamalar 75 numaralı beyitte geçti. Yani "Ben senin muhabbetinde boğulmak ve irademi senin iradene tabi kılmak suretiyle sen olduğum vakit, senin gözün benim kalbimin gözü oldu. Evvelce kapalı olan kalbimin basiret gözü ve yakin gözü açıldı, mülk ve melekût âlemini layık olduğu şekilde müşahede eder oldu." "Basiret gözü" ve "yakin gözü" hakkındaki açıklamalar da 88 numaralı beyitte geçti.

Bu beyt-i şerîfte de "fenâ-fi'ş-şeyh" mertebesine işaret buyurulur. Buna dâir olan îzâhât 75 numaralı beyitte geçti. Ya'ni "Vaktâki ben senin muhabbetinde müstağrak olmak ve irâdemi senin irâdene tâbi' kılmak sûretiyle sen oldum, senin gözün benim kalbimin gözü oldu. Evvelce kapalı olan kalbimin ayn-i basîreti ile ayn-i yakîni açıldı, âlem-i mülk ve melekûtu lâyıkı vech ile müşâhede eder oldu." "Ayn-ı basîret" ile "ayn-ı yakîn" hakkındaki îzâhât dahi 88 numaralı beyitte geçti.

100. Ebedî ûyîne-i küllî seni gördüm; senin gözünün içinde ben kendi nakşımı gördüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

100. Ebedî küllî ayna seni gördüm; senin gözünün içinde ben kendi nakşımı gördüm.

Bilinmeli ki, ilâhî ilimde sabit olan "şey"in şey'iyyeti (şey oluşu) ebedîdir. Ruh, misal (benzerlik), şehadet (şahitlik), berzah (geçiş âlemi), ba's (diriliş) ve haşr (toplanma) ve mizan (terazi) ve a'raf (cennet ile cehennem arası yer) ve cismânî cennet ve cehennem mevtınlarında (yerlerinde) ve onların zevalinden sonra hilkat devrinin sonsuza dek yeniden başlamasında çeşitli suretler (şekiller) libaslarıyla (giysileriyle) zahir olur. Gerek esmâ (Allah'ın isimleri) cemiyetine mazhar olan insân-ı kâmilin ve gerek onun müridlerinin sabit hakikatleri dahi ebedîdir; ve her insân-ı kâmil kendi tabi olanlarının imamıdır; ve "hakîkat-ı muhammediyye" (Hz. Muhammed'in hakikati) ise hepsinin imamıdır. Bu sebeple insân-ı kâmil kendisinin müntesibi (bağlısı) olan bir mürid için bir küllî aynadır ve "hakîkat-ı muhammediyye" ise küllün (bütünün) küllî aynasıdır.

Şimdi, müridin fenâ-fi'ş-şeyh (şeyhte fani olma) mertebesinde ayn-ı basîreti (basiret gözü) ile ayn-ı yakîni (yakîn gözü) açıldığı vakit, şeyhinin bâtın gözünde kendi nakşını (izini) müşâhede eder (görür). Ve mertebeden terakkî edip (ilerleyip) fenâ-fi'r-resûl (resulde fani olma) mertebesinde de bu nakşını hakîkat-i muhammediyye aynasında müşâhede eder. Nasıl ki his gözlerinde de bu hâle işaret vardır: İki kimse birbirinin gözbebeğine baktığında birbirinin cismânî suretinin hayalini müşâhede ederler.

Ma'lûm olsun ki, ilm-i ilâhîde sâbit olan "şey"in şey'iyyeti ebedîdir. Rûh, misâl, şehadet, berzah, ba's ve haşr ve mîzân ve a'râf ve cismânî cennet ve cehennem mevtınlarında ve onların zevâlinden sonra devr-i hilkatin ilâ-mâ-lâ-nihâye istînâfında suver-i muhtelife libaslarıyla zâhir olur. Gerek cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar olan insân-ı kâmilin ve gerek onun mürîdlerinin a'yân-ı sâbiteleri dahi ebedîdir; ve her insân-ı kâmil kendi tevâbiinin imâmıdır; ve "hakîkat-ı muhammediyye" ise cümlesinin imâmıdır. Binâenaleyh insân-ı kâmil kendisinin müntesibi olan bir mürîd için bir âyîne-i küllîdir ve "hakîkat-ı muhammediyye" ise âyîne-i küllü'l-külldür.

İmdi, mürîdin fenâ-fi'ş-şeyh mertebesinde ayn-ı basîreti ile ayn-ı yakîni açıldığı vakit, şeyhinin bâtın gözünde kendi nakşını müşâhede eder. Ve mertebeden terakkî edip fenâ-fi'r-resûl mertebesinde de bu nakşını hakîkat-i muhammediyye aynasında müşâhede eder. Nitekim his gözlerinde de bu hâle işâret vardır: İki kimse birbirinin gözbebeğine nazar ettikde yekdiğerinin sûret-i cismâniyyesinin hayalini müşâhede ederler.

101. Dedim: "Nihayet ben kendimi buldum; ben onun iki gözünde açık yol buldum"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

101. Dedim: "Nihayet ben kendimi buldum; ben onun iki gözünde açık yol buldum"

Ben fenâ-fi'ş-şeyh (şeyhte fani olma) mertebesinde kendimi şeyhin tekil hakikati olmuş görünce, onun kalbine ulaşan nurdan pay alıp kendi hakikatimin ilâhî ilimde sabit olmuş bir ismin nakşı olduğunu anladım. Ve onun basiret gözü ile yakin gözü vasıtasıyla Hakk'a giden yolu açık ve net olarak buldum.

Ben fenâ-fi'ş-şeyh mertebesinde kendimi şeyhin "ayn"ı olmuş görünce, onun kalbine vâsıl olan nûrdan hisseyâb olup kendi hakîkatimin ilm-i ilâhîde sabit olmuş bir ismin nakşı olduğunu anladım. Ve onun ayn-ı basîreti ile ayn-ı yakîni vâsıtasıyla Hakk'a giden yolu vâzıh ve açık olarak buldum.

102. Agah ol, benim vehmim ki senin hayalindir, kendi zâtını kendi hayalinden bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

102. Agah ol, benim vehmim ki senin hayalindir, kendi zâtını kendi hayalinden bil!

Benim vehmim (sanım) dedi ki, "Mürşidin (manevi rehberin) kalp aynasında gördüğün şey, senin icat etmiş olduğun bir hayaldir; kendi zâtının (özünün) görülmesini hayalinden doğmuş bir şey bil ve onu hakikat zannetme!"

Vehmim dedi ki, “Mürşidin âyîne-i kalbinde müşâhede ettiğin şey, senin îcâd etmiş olduğun bir hayâldir; kendi zâtının müşâhedesini hayâlinden doğmuş bir şey bil ve onu hakîkat zannetme!"

103. Benin nakşım ittihadda, "Ben senim, sen bensin" diye senin gözünden sadâ verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

103. Benim nakşım, birlik hâlinde, "Ben senim, sen bensin" diye senin gözünden ses verdi.

Benim vehim kuvvetimin bu yanıltmasına cevaben: "Ey mürşidim, benim nakşım, "Birlik makamında sen benim, ben de sensin!" diye senin gözünden bağırdı. Çünkü eşyanın hakikatleri olan sabit hakikatler (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) her ne kadar ilmen birbirinden ayrı olsalar da, dış varlıkta başkalık elbisesiyle ortaya çıkmadıklarından, oluş âlemine göre birlik içindedirler ve onların farklılaşması ve değişimi aklın bir kabulüdür. Çünkü bu mertebe, Hakk'ın kendi zâtına, kendi zâtı ile, kendi zâtında tecellî etmesinden ibarettir."

Kuvve-i vâhimemim bu ıdlâline cevaben: "Ey mürşidim, benim nakşım, "Makām-ı ittihâdda sen benim, ben de sensin!" diye senin gözünden bağırdı. Zîrâ hakāyık-ı eşyâ olan a'yân-ı sâbite her ne kadar ilmen yekdîğerinden ayrı iseler de, vücûd-ı hâricîde libâs-ı gayriyyet ile zâhir olmadıklarından, âlem-i kevne nazaran ittihâd içindedirler ve onların temâyüz ve tegayyürü aklın i'tibârıdır. Zîrâ bu mertebe, Hakk'ın kendi zâtına, kendi zâtı ile, kendi zâtında tecellîsinden ibârettir."

104. Zîrâ bî-zeval olan çeşm-i münîr içinde, hayal hakāyıktan ne vakit yol bulur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

104. Çünkü zeval bulmayan aydınlık göz içinde, hayal hakikatlere ne zaman yol bulur?

Ebedî olan insân-ı kâmilin kalbinin aydınlık gözü, eşyanın hakikatlerine bakar. Çünkü 17 numaralı beyitte açıklandığı üzere, insân-ı kâmil, Hak için gözbebeği konumundadır ve onun gözüne, oluşa ait hayaller, eşyanın hakikatlerinin yansımasından dolayı asla yol bulamaz. Nasıl ki duyu organı olan göz, bir şeyi müşahede etmekle meşgulken, ona diğer şeylerin sureti yansıyamaz.

Ebedî olan insân-ı kâmilin çeşm-i münîr-i kalbi hakāyık-ı eşyâya nâzırdır. Zîrâ 17 numaralı beyitte îzâh olunduğu üzere, insân-ı kâmil, Hak için gözbebeği menzilesindedir ve onun gözüne hayâlât-ı kevniyye, intibâ' eden hakāyık-ı eşyâdan dolayı asla yol bulamaz. Nitekim his gözü bir şeyin müşâhedesinde müştağrak iken, ona diğer şeylerin sûreti intibâ' edemez.

105. Eğer sen benim gayrimin gözü içinde kendi nakşını görür isen, onu bir hayal ve merdûd bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

105. Eğer sen benim dışımdakinin gözünde kendi nakşını görürsen, onu bir hayal ve reddedilmiş bil!

Bu söz insân-ı kâmil tarafından Hakk Yolcusu'nadır. Yani "Ey Hakk Yolcusu, eğer sen kendi nakşını benim dışımdakinin, yani insân-ı kâmilin dışındakinin gözünde görür ve aklî bakışınla mutluluğuna veya mutsuzluğuna hükmedersen, onu bir hayal ve reddedilmiş bir hüküm bil!"

Nitekim bu anlamı Cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde kendi şerefli nefsine atfen beyan buyururlar:

"Bana bak, eğer benim dışımda olan her kime bakarsan, muhakkaktır ki Hakk'ın nurundan habersizsin!"

Bu söz insân-ı kâmil tarafından sâlikedir. Ya'ni "Ey sâlik, eğer sen kendi nakşını benim gayrimin, ya'ni insân-ı kâmilin gayrinin gözü içinde görür ve nazar-ı aklîn ile saâdetine veya şekāvetine hükmedersen, onu bir hayâl ve merdûd bir hüküm bil!"

Nitekim bu ma'nâyı Cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde nefs-i şerîfleri-ne atfen beyân buyururlar:

"Bana bak, eğer benim gayrim olan her kime nazar edersen, muhakkakdır ki Hakk'ın nûrundan bî-habersin!"

106. Zîra ki yokluk sürmesini çeker; bâdeyi şeytanın tasvîrinden tadar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

106. Çünkü yokluk sürmesini çeker; şarabı şeytanın tasvirinden tadar.

Çünkü benim dışımdaki varlık, manevî gözüne yokluk sürmesini çeker. Yani onun gözünde, yokluktan ibaret olan oluş âlemine ait suretler hayallerle nakşedilmiştir ve Hak'tan başka olan bu hayaller onun gözüne yansımış ve kalmıştır. Aşk şarabını şeytanın tasvirinden içmektedir.

Bilinmeli ki, "şeytan" şatn / şutun masdarından türemiştir; ve anlamı uzaklık ve ıraklıktır. Oluş âlemine ait suretler, Hak Zât'ına göre en aşağıların aşağısıdır ve çok uzaktır. Bu sebeple, başkalık vehmi bu oluş âleminde şiddetle hüküm sürmektedir; ve bu âlem, vehim şeytanının saltanatı altındadır. Bu sebeple Yüce Allah İblis hakkında "وَإِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَتِي إِلَى يَوْمِ الدِّينِ" (Sâd, 38/38) yani "Benim lanetim senin üzerine kıyamet gününe kadardır" buyurur. Ve "yevm-i dîn" tabiat âleminin ortadan kalktığı kıyamet günüdür; ve "lanet" kovma ve uzaklaştırma anlamınadır. Yani "Ey İblis, senin hükmün tabiatın hükümleri ortadan kalkıncaya kadardır. Ondan sonra hayal âlemi kalkar ve hakikat âlemi ortaya çıkar ve artık uzaklık kalmaz" demektir. Bu anlama göre, Pir efendimiz oluş âlemine ait suretlere "şeytanın tasviri" tabirini kullanmışlardır.

Şimdi, kâmil olmayan insanların kalp gözleri oluş âlemine ait hayallerle doludur ve muhabbet şarabını bu şeytanın tasvirinden içerler.

Zîrâ benim gayrim çeşm-i ma'nevîsine yokluk sürmesini çeker. Ya'ni onun gözünde ademden ibaret olan suver-i kevniyye hayâlâtı menkūştur ve mâsivâ-yı Hak olan bu hayâlât onun gözüne mün'akis olup kalmıştır. Aşk şarabını şeytanın tasvîrinden içmektedir.

Ma'lûm olsun ki, "şeytân" شطن / شطون masdarından müştaktır; ve ma'nâsı bu'd ve uzaklıktır. Suver-i kevniyye zât-ı Hakk'a nazaran esfel-i sâfilîndir ve gâyet baîddir. Binâenaleyh vehm-i gayriyyet bu âlem-i kevn-de şiddetle hüküm-fermâdır; ve bu âlem şeytân-ı vehmin taht-ı saltanatı-dır. Bu sebeble Hak Teâlâ İblîs hakkında وَإِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَتِي إِلَى يَوْمِ الدِّينِ (Sâd, 38/38) ya'ni "Benim la'netim senin üzerine yevm-i dîne kadardır" buyu-rur. Ve "yevm-i dîn" âlem-i tabîatın zâil olduğu kıyâmet günüdür; ve "la'n" tard ve teb'îd ma'nâsınadır. Ya'ni "Ey İblîs, senin hükmün tabîatın ahkâ-mı zâil oluncaya kadardır. Ondan sonra âlem-i hayal kalkar ve âlem-i ha-kîkat inkişaf eder ve artık bu'd kalmaz" demektir. Bu ma'nâya binâen ce-nâb-ı Pîr efendimiz suver-i kevniyyeye "tasvîr-i şeytân" ta'bîr buyurmuş-lardır.

İmdi, kâmil olmayan insanların kalb gözleri hayâlât-ı kevniyye ile dolu-dur ve muhabbet şarabını bu tasvîr-i şeytândan içerler.

107. Onların gözleri hayal ve adem hânesidir; şübhesiz yokları var görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

107. Onların gözleri hayal ve yokluk evidir; şüphesiz yokları var görür.

Eksik insanların gözleri hayallerle ve hâl ve şanları yokluktan ibaret olan kevnî suretlerin (oluş âlemindeki biçimlerin) nakışlarıyla doludur. Bu sebeple, hakikatte yok olan bu suretleri var görürler. Gerek kendilerinin gerekse çevrelerinin benliklerinde boğulmuş olurlar. Senin onlarda göreceğin şeyler de hep bu hayallerdir.

İnsân-ı nâkısların gözleri hayâlâttan ve hâl ve şânları ademden ibaret olan suver-i kevniyyenin nukūşu ile doludur. Bu sebeble, hakîkatte yok olan bu sûretleri var görürler. Gerek kendilerinin ve gerek muhîtlerinin enâniyyetlerinde müstağrak olurlar. Senin onlarda göreceğin şeyler de hep bu hayallerdir.

108. Mâdemki benim gözüm Zülcelal'den sürme gördü, hayal hanesi değil, vücûd hânesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

108. Mademki benim gözüm Yüce Allah'tan sürme gördü, hayal hanesi değil, varlık hanesidir.

İnsân-ı kâmil makamından Pîr efendimiz buyururlar ki: "Benim kalbimin gözü, Yüce Allah olan hakiki varlık sürmesini çekti; artık o göze hayal ve yokluk yansıyamaz; o, hakikatin ve varlığın yansıma yeridir."

İnsân-ı kâmil makāmından cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: "Benim kalbimin gözü, Zülcelâl olan vücûd-ı hakîkî sürmesini çekti; artık o göze hayal ve yokluk aksedemez; o hakîkatin ve varlığın ma'kesidir."

109. Senin gözünün önünde bir kıl oldukça, senin hayalinde bir gevher yün gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

109. Senin gözünün önünde bir kıl oldukça, senin hayalinde bir cevher yün gibi olur.

"Kıl"dan kasıt, başkalık ve yabancılıktır. "Cevher"den kasıt, insân-ı kâmildir (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan). "Yün"den kasıt, noksan insandır. Yani "Ey dış görünüşe bakan kimse, senin kalbinin gözü, insân-ı kâmili Allah'tan ayrı ve her yönden O'ndan başka gördükçe, senin hayalinde bir insân-ı kâmil, yün gibi bol ve kıymetsiz olan diğer noksan insanlar gibi olur."

Nasıl ki Cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazelinde şöyle buyururlar: "Ey Hakk'ın evliyalarını Hak'tan ayrı saymış olan kimse; eğer evliyalara iyi zan beslesen ne olur?"

Ve aynı şekilde bu Mesnevî-i Şerîflerinde de şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: "Oturmak isteyen Allah katında / Otursun o evliyanın huzurunda"

"Kıl"dan murâd, gayriyyet ve yabancılıktır. "Gevher"den murâd, insân-ı kâmildir. "Yün'den murâd, insân-ı nâkıstır. Ya'ni "Ey zâhir-bîn olan kimse, senin kalbinin gözü, insân-ı kâmili Hak'tan ayrı ve her vech ile onun gayrı gördükçe, senin hayâlinde bir insân-ı kâmil, yün gibi mebzûl ve kıymetsiz olan sâir insân-ı nâkıslar gibi olur."

Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: "Ey evliyâ-yı Hakk'ı Hak'tan ayrı saymış olan kimse; eğer evliyâya hüsn-i zann etsen ne olur?

Ve kezâ bu Mesnevî-i Şerîflerinde de şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: "Oturmak isteyen nezd-i Hudâ'da Otursun o huzûr-ı evliyâda"

110. Yünü cevherden o vakit tanırsın ki, kendi hayalinden tamâmen geçesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

110. Yünü cevherden o zaman tanırsın ki, kendi hayalinden tamamen vazgeçesin.

Eksiği tam olandan, ancak kendi hayal ölçütünü kullanmaktan tamamen vazgeçtiğin zaman tanıyabilirsin. Çünkü senin hayal ölçütün ve kıyas terazisi, saç ve sakal ve kılık ve kıyafet ve dış görünüş ve hareketleri tartmakla meşguldür. Onunla mana tartılamaz!

Nâkısı kâmilden, ancak kendi mîzân-ı hayalini kullanmaktan tamâmen vazgeçtiğin vakit tanıyabilirsin. Zîrâ senin mîzân-ı hayalin ve terâzû-yi kıyâsın, saç ve sakal ve kılık ve kıyafet ve evzâ' ve harekât-ı zâhiriyye vezn etmekle meşgüldür. Onunla ma'nâ vezn olunamaz!

111. Ey gevheri tanıyan, bir hikâye dinle; ta ki sen ayânı kıyastan bilesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

111. Ey cevheri tanıyan, bir hikâye dinle; ta ki sen sabit hakikatleri kıyas yoluyla bilesin!

Ey zeki Hakk Yolcusu, sana aşağıdaki hikâyeyi anlatayım da dinle ve bu hikâyeden ibret alıp, açıkça görünen şey ile, kıyas yoluyla bilinen şeyin mahiyetleri (gerçek nitelikleri) gözünde belirginleşsin.

Ey sâlik-i fatîn, sana âtîdeki hikâyeyi beyân edeyim de dinle ve bu hikâyeden ibret alıp, ayânen müşâhede olunan şey ile, kıyâsen bilinen şeyin mâhiyetleri nazarında inkişaf etsin.

## O şahsın Ömer (r.a.) zamânında hayâli hilâl zannetmesi

112. Ahd-i Ömer'de oruç ayı oldu; o cemaat bir dağın başına koştular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

112. Ömer'in döneminde oruç ayı oldu; o cemaat bir dağın başına koştular.

Ömer (r.a.) efendimizin hilafet zamanlarında ramazan ayı geldi; bir cemaat aceleyle dağ başına çıktılar.

Ömer (r.a.) efendimizin zamân-ı hilâfetlerinde ramazân oldu; bir cemâat acele dağ başına çıktılar.

113. Tâ ki ramazanın hilalini fal tutalar; o biri dedi ki: "Ey Ömer, işte hilal!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

113. Tâ ki ramazanın hilalini fal tutalar; o biri dedi ki: "Ey Ömer, işte hilal!"

Ramazan hilalini tebrik etmek için dağ başına çıkanlardan birisi, "Ey Hz. Ömer, işte hilali ben görüyorum" dedi.

Hilal-i ramazânı tebrîk için dağ başına çıkanlardan birisi, "Ey Hz. Ömer, işte hilâli ben görüyorum" dedi.

114. Vaktaki Ömer gökyüzünde ayı görmedi, dedi ki: "Bu ay senin hayalinden zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

114. Ömer gökyüzünde ayı görmediği vakit dedi ki: "Bu ay senin hayalinden ortaya çıktı.

115. Ve yoksa ben eflâki daha ziyade görücüyüm; hilal-i paki niçin görmüyorum?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

115. Yoksa ben gökleri daha iyi görüyorum; o temiz hilali niçin görmüyorum?

Hz. Ömer o kişiye dedi ki: "Benim gözüm daha keskin ve gökleri daha iyi görüyorum ve havada bulut yok; buluttan temiz olan hilali niçin görmüyorum?"

Hz. Ömer o kimseye dedi ki: "Benim gözüm daha keskin ve eflâki daha iyi görüyorum ve havada bulut yok; buluttan pâk olan hilâli niçin görmüyorum?

116. (Hz. Ömer) dedi ki: "Elini ıslat ve kaşına sür; sen ondan sonra hilal tarafına bak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

116. (Hz. Ömer) dedi ki: "Elini ıslat ve kaşına sür; sen ondan sonra hilal tarafına bak!"

117. Vaktaki o kaşını ıslattı, ayı görmedi: “Ey şah, ay gaib oldu!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

117. O, kaşını ıslattığı vakit ayı görmedi: "Ey şah, ay kayboldu!" dedi.

Hilale bakan kişi yaşlı bir zattı ve kaşlarının kılları çok fazla uzamıştı ve bir kıl eğrilip gözünün üstüne sarkmıştı. Gökyüzüne baktığı zaman, o sarkmış olan eğri kılı hilal şeklinde görüyordu. Elini ıslatıp kaşlarının kılını düzeltince, o sarkan kıl da düzelip hilal hayali ortadan kalktı.

Hilâle bakan kimse ihtiyar bir zât idi ve kaşlarının kılları pek ziyâde uzamış ve bir kıl eğrilip gözünün üstüne sarkmış idi. Semâya baktığı vakit, o sarkmış olan eğri kılı hilâl sûretinde müşâhede ediyordu. Elini ıslatıp kaşlarının kılını düzeltince, o sarkan kıl da düzelip hayâl-i hilâl zâil oldu.

118. Dedi: "Evet kaş kılı zann oldu; senin tarafına yaydan bir ok düşürdü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

118. Dedi: "Evet kaş kılı zan oldu; senin tarafına yaydan bir ok düşürdü."

Hz. Ömer buyurdu ki: "Evet, kaşının kılı sanı doğurdu; o sanı ve vehim (gerçek olmayan tahayyül) yayı senin tarafına bir hayâl oku düşürdü."

Hz. Ömer buyurdu ki: "Evet, kaşının kılı zan tevlîd etti; o zan ve vehim yayı senin tarafına bir hayâl oku düşürdü."

119. Vaktaki bir eğri kıl onun yolunu vurdu, akıbet "Ayı gördü" da'vâsı ile laf vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

119. Vaktaki bir eğri kıl onun yolunu vurdu, akıbet "Ayı gördü" davası ile laf vurdu.

"Râh zeden" "yoldan alıkoymak ve saptırmak" anlamındadır. "Lâf zeden" "övünmek" demektir. Yani "Vaktaki o kimseyi bir kılın eğriliği şaşırttı ve akıbet o kimse, "Ayı gördüm" davasıyla ve gözünün keskinliğini beyan ederek övündü."

“Râh zeden” “yoldan alıkoymak ve ıdlâl etmek” ma’nâsınadır. “Lâf zeden” “öğünmek” demektir. Ya’ni “Vaktâki o kimseyi bir kılın eğrilmesi şaşırttı ve âkıbet o kimse, “Ayı gördüm” da’vâsıyla ve gözünün keskinliğini beyân ile öğündü.”

120. Vaktaki eğri kıl feleğin hicabı oldu, senin bütün eczân eğri olunca nasıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

120. Eğri bir kıl feleğin perdesi olunca, senin bütün parçaların eğri olunca nasıl olur?

Duyusal bakışın önündeki bir kıl feleğe perde ve engel olursa, senin vücudundaki eğri fikirler ve düşünceler senin akli bakışını nasıl şaşırtacağını bundan kıyas et!

Nazar-ı hissî önündeki bir kıl feleğe perde ve hicâb olursa, ya senin vücûdunda olan eğri fikirler ve düşünceler senin nazar-ı aklîni nasıl şaşırtacağını bundan kıyâs et!

121. Eczânı doğrulardan doğrult; ey doğru gidici, o âsitândan baş çekme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

121. Parçalarını doğrulardan doğrult; ey doğru giden, o eşikten başını çevirme!

Varlığının parçaları olan fikirlerindeki ve amellerindeki eğrilikleri, doğruları yani insân-ı kâmilleri örnek alarak düzelt! Ey doğru giden Hakk yolunun sâliki, o doğruların kapı eşiğinden başını çevirme ve onlara karşı gelme!

Vücûdunun cüz'lerinden olan efkâr ve a'mâlindeki eğrilikleri, doğruları ya'ni insan-ı kâmilleri nümûne ittihâz ederek doğrult! Ey doğru gidici olan Hak yolunun sâliki, o doğruların kapı eşiğinden baş çekme ve onlara karşı serkeş olma!

122. Terâzîyi de terâzî doğru yaptı; yine terâzîyi terâzî noksan yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

122. Teraziyi de terazi doğru yaptı; yine teraziyi terazi eksik yaptı.

Bu durumun görünen âlemde de örneği vardır. Nasıl ki terazinin doğru tartıp tartmadığını anlamak için, doğruluğu kesin olan bir terazi ile dener ve ayar ederler. Eğer elindeki teraziyi ayar etmek için eksik tartan bir terazi ile dener ve ayar edersen, o elindeki terazi de onun gibi eğri olur.

Bu hâlin zâhirde de misâli vardır. Nitekim terâzînin doğru tartıp tartmadığını anlamak için, doğruluğu sâbit olan bir terâzî ile tecrübe ve ayâr ederler. Eğer elindeki terâziyi ayâr etmek için eksik tartan bir terâzî ile tecrübe ve ayâr edersen, o elindeki terâzî de onun gibi eğri olur.

123. Her kim doğru olmayanlar ile hem-dirhem oldu, noksanlığa düştü ve onun aklı şaşkın oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

123. Her kim doğru olmayanlar ile arkadaş oldu, noksanlığa düştü ve onun aklı şaşkın oldu.

Her kim fikirleri ve amelleri eğri olan kimselere arkadaş ve dost oldu ise, fikirlerinde ve amellerinde noksanlığa düştü ve onun aklı şaşkın bir hâle gelip muhakemesi bozuk oldu.

Her kim efkârı ve a'mâli eğri olan kimselere refîk ve musâhib oldu ise, efkârında ve a'mâlinde noksanlığa düştü ve onun aklı şaşkın bir hâle gelip muhâkemesi bozuk oldu.

124. Git, “Küffâr üzerine eşidda” ol; ağyârın dostluğu üzerine toprak saç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

124. Git, "Kâfirler üzerine şiddetli ol"; yabancıların dostluğu üzerine toprak saç!

Bu şerefli beyitte, Fetih Suresi'nde bulunan şu ayet-i kerimeye işaret buyurulur: مُحَمَّدٌ رَسُولُ الله وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشدَاء عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاء بينهم (Fetih, 48/29) Yani "Muhammed Allah'ın elçisidir; iman edenler ve onunla beraber olanlar kâfirlere karşı şiddetlidir, kendi aralarında ise merhametlidirler." Cenab-ı Pir efendimiz "küffâr" tabirini, Hakk'ı örtenlere genelleştirerek tefsir buyururlar. Çünkü onların hepsi yabancıdır ve Hakk'ın dışındaki şeylerdir. "Ağyâr" tabirine, dinde, imanda ve amelde eksik olan insanlar ile diğer bütün eşya dahildir.

Yani "Ey Hak yolunun sâliki, git, fikirleri, amelleri ve suretleri ile Hakk'ı örtenlere karşı şiddetli davrananlardan ol ve senin mesleğine yabancı olanların muhabbetleri ve dostlukları üzerine toprak saç ve onların sohbet ve muhabbetinden kaç!"

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Feth'de olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: مُحَمَّدٌ رَسُولُ الله وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشدَاء عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاء بينهم (Feth, 48/29) Ya'ni “Muhammed Allâh'ın, resûlüdür; îman edenler ve onunla beraber olanlar kâfirlere karşı şedîddir, kendi aralarında ise merhametlidirler." Cenâb-ı Pîr efendimiz "küffâr" ta'bîrini, Hakk'ı setr edenlere ta'mîmen tefsîr buyururlar. Zîrâ onların cümlesi ağyâr ve Hakk'ın mâsivâsıdır. "Ağyâr" ta'bîrinde, dînde ve îmânda ve amelde nâkıs olan insanlar ile diğer bilcümle eşyâ dâhildir. Ya'ni "Ey Hak yolunun sâliki, git, fikirleri ve amelleri ve sûretleri ile Hakk'ı setr edenlere karşı şedîd davrananlardan ol ve senin mesleğine yabancı olanların muhabbetleri ve dostlukları üzerine toprak saç ve onların sohbet ve muhabbetinden kaç!"

125. Ağyârın başı üzerine kılıç gibi ol; sakın tilkilik etme, arslan ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

125. Başkalarının üzerine kılıç gibi ol; sakın tilkilik etme, aslan ol!

"Rûbâh-bâzî" (tilkilik), çıkarları sağlamak için dalkavukluk ve yaltaklanmaktan kinayedir. Yani "Hakk Yoluna tam bir samimiyetle gir ve nazarından başkalarını kaldırmak hususunda aslan gibi cesur ol!"

“Rûbâh-bâzî” te'mîn-i menâfi' için müdâheneden ve yaltaklanmaktan kınâyedir. Ya'ni "Tarîk-ı Hakk'a kemâl-i hulûs ile sülûk et ve nazarından ağyârı kaldırmak hususunda arslan gibi şecî' ol!"

126. Ta ki dostlar gayretlerinden dolayı senden munkatı' olmasınlar; zîrâ ki o dikenler bu gülün düşmanıdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

126. Ta ki dostlar gayretlerinden dolayı senden kopmasınlar; çünkü o dikenler bu gülün düşmanıdırlar.

"Dostlar"dan kasıt, Hakk yolunun rehberi olan insân-ı kâmildir. "Dikenler"den kasıt, zahir ehli olanlardır. "Gül"den kasıt, aynı şekilde batın ehli olan insân-ı kâmildir. Yani, zahir ehli, batın ehlinin düşmanıdır. Ey Hakk Yolcusu, sen onların düşmanlarıyla dost olursan, elbette seni terk ederler!

"Dostlar"dan murâd, tarîk-ı Hakk'ın rehberi olan insân-ı kâmildir. "Dikenler"den murâd, ehl-i zâhirdir. "Gül"den murâd, kezâ ehl-i bâtın olan insân-ı kâmildir. Ya'ni, ehl-i zâhir ehl-i bâtının düşmanıdır. Ey sâlik, sen onların düşmanlarıyla dost olursan, elbet seni terkederler!

127. Buhûr gibi kurtlara âteş vur; zîrâ o kurtlar Yūsuf'un düşmanıdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

127. Buhur gibi kurtlara ateş vur; çünkü o kurtlar Yusuf'un düşmanıdırlar.

"Sipend" tütsü ve buhur anlamındadır. Züleyha, Hz. Yusuf'u meclisine davet edeceği zaman buhurlar yakarak onu yüceltirdi. "Kurtlar"dan maksat, yırtıcı olan nefs ehli ve zahir ehli kişilerdir. "Yusuf"tan maksat, bâtınî güzellik sahibi olan insân-ı kâmildir. Yani "Ey Hakk Yolcusu, Züleyha, güzelliğine tutkun olduğu Hz. Yusuf'u meclisine davet ettiği zaman, onu yüceltmek için nasıl ateşe buhur atar idiyse, sen de manevî Yusuf olan insân-ı kâmili yüceltmek için nefs ehlinin üzerine gazap ve şiddet ateşini dök! Çünkü onlar insân-ı kâmilin düşmanıdırlar."

"Sipend" tütsü ve buhûr ma'nâsınadır. Züleyha Hz. Yûsuf'u meclisine da'vet edeceği vakit buhûrlar yakarak ta'ziz ederdi. "Kurtlar"dan murâd, yırtıcı olan ehl-i nefs ve ehl-i zâhirdir. "Yûsuf"dan murâd, cemâl-i bâtınî sâhibi olan insân-ı kâmildir. Ya'ni "Ey sâlik, Züleyha, cemâline meftûn olduğu Hz. Yûsuf'u meclisine da'vet ettiği vakit, onu ta'zîz için nasıl ateşe buhûr atar idiyse, sen de Yûsuf-ı ma'nevî olan insân-ı kâmili ta'zîz için ehl-i nefsin üzerine gazab ve şiddet ateşini dök! Zîrâ onlar insân-ı kâmilin düşmanıdırlar."

128. Müteyakkız ol, İblîs, şeytân-ı laîn söz ile seni aldatmak için, sana "baba-canı der!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

128. Uyanık ol, İblis, lânetli şeytan söz ile seni aldatmak için, sana "baba-canı" der!

Ey Hakk Yolcusu, İblis, İlahi huzurdan kovulmuş olan şeytan, senin iç dünyana latif gibi görünen vesveseleri (içten gelen kötü düşünceleri) atar ve senin iç kulağına harfsiz ve sessiz olan latif

sözleriyle Hakk'ın yüzünden görünerek seni aldatmaya çalışır; ve örneğin insân-ı kâmile bağlı ve onunla beraber olan kimseye der ki: "Ey baba-canı gibi aziz olan kimse, sen hür bir insan iken, kendin gibi bir adamın iradesine tabi olup esir olman layık mıdır? Sen zeki ve anlayışlı ve âlim ve çeşitli ilimlere sahip bir adamsın. Hakk'a ulaşmak istersen, işte sana Kur'ân-ı Kerîm kâfi değil midir? Şunun bunun esiri olmak senin dirayet ve anlayışına yakışır mı? Nefsini Yüce Allah'ın mübah kıldığı nimet ve nefse ait hazlardan niçin men ediyorsun? Nihayet birtakım kişisel riyâzât ve mücâhedât ile vücudunu zayıf düşürüp, şer'î amelleri de yerine getirmekten aciz kalacaksın!" Sözün özü, İblis'in her sınıf insana atacağı vesveselerin çeşitleri çoktur. Bu kadarı örnek olarak zikredildi.

Ey sâlik, İblîs, huzûr-ı ilâhîden matrûd olan şeytan, senin bâtınına latîf gibi görünen havâtırı ilkā eder ve senin bâtın kulağına bî-harf ü savt olan latîf sözleriyle rûy-i Hak'tan görünerek seni aldatmağa çabalar; ve meselâ insân-ı kâmile müntesib ve musahib olan kimseye der ki: "Ey baba-canı gibi azîz olan kimse, sen hür bir insân iken, kendin gibi bir adamın irâdesine tâbi' olup esîr olman lâyık mıdır? Sen zekî ve fatîn ve âlim ve mütefennin bir adamsın. Hakk'a vâsıl olmak istersen, işte sana Kur'ân-ı Kerîm kâfî değil midir? Şunun bunun esîri olmak senin dirâyet ve fetânetine yakışır mı? Nefsini Hak Teâlâ'nın mübah kıldığı niam ve huzûzâttan niçin men' ediyorsun? Nihâyet birtakım indî riyâzât ve mücâhedât ile vücudunu zaîf düşürüp, a'mâl-i şer'iyyeyi de îfâdan âciz kalacaksın!" Velhâsıl, İblîs'in her sınıf insâna ilkā edeceği havâtırın envâ'ı çoktur. Bu kadarı nümûne olarak îrâd olundu.

129. Böyle telbîsi babana da yaptı; bu siyah-rüh Adem'i mat etti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

129. Böyle aldatmayı babana da yaptı; bu siyah-ruh Âdem'i mat etti!

"Siyah-ruh" ifadesinde cinas (iki anlamlılık) meydana gelmiştir. Bir anlamı "kara yüzlü" demektir. Diğer anlamı da satranç oyununda kullanılan taşlardan "ruh" (kale) denilen taşın siyah renkli olanıdır. Çünkü bu oyunda kullanılan taşların birisi siyah ve diğeri beyaz renklidirler ve her bir renk iki oyuncudan birine aittir. "Mat", mağlup anlamında olarak aynı oyunda kullanılan bir terimdir. Yani, "O İblis, baban olan Hz. Âdem'e de yasak ağaçtan yeme konusunda böyle bir aldatma yapmıştı ve bu aldatma ile Âdem'i yasak ağaca yaklaştırıp, yüzü/ruhu karanlık olan o İblis ve o siyah-ruh, Hz. Âdem'i mağlup ve mat etti."

"Siyeh-ruh" ta'bîrinde cinâs vâki' olmuştur. Bir ma'nâsı "kara yüzlü" demektir. Diğer ma'nâsı da şatranc oyununda müsta'mel şekillerden "ruh" tesmiye olunan şeklin siyah renkli olanıdır. Zîrâ bu oyunda müsta'mel şekillerin birisi siyah ve diğeri beyaz renklidirler ve her bir renk iki oyuncudan birine mahsûstur. "Mat", mağlûb ma'nâsına olarak aynı oyunda müsta'mel bir ıstılâhtır. Ya'ni, "O İblîs, baban olan Hz. Adem'e de şecere-i menhiyyenin ekli için böylece bir telbîs yapmış idi ve bu telbîs ile Adem'i şecere-i menhiyyeye takrîb edip, vech-i rûhu muzlim olan o Iblis ve o siyah-ruh, Hz. Adem'i mağlûb ve mat etti."

130. Satranç oyunu üzerinde bu karga çeviktir; sen yarım uykulu göz ile oyuna bakma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

130. Satranç oyunu üzerinde bu karga çeviktir; sen yarım uykulu göz ile oyuna bakma!

Bu şerefli beyitte, zahirî hayat satranç tahtasına; insan ile İblis de satranç oyuncularına benzetilmiştir. "Karga"dan maksat İblis'tir. Benzetme yönü şudur: Karga sesi çirkin olduğu gibi, İblis'in vesveseleri de çirkindir. Yani "Satranç tahtası gibi olan bu zahirî hayat üzerinde karga gibi çirkin çirkin öten İblis çevik bir oyuncudur. Ey Hakk Yolcusu, bu oyunda gayet uyanık ol!"

Bu beyt-i şerîfte, hayât-ı sûrî şatranç tahtasına; ve beşer ile İblîs şatranç oyuncularına teşbîh buyurulmuştur. "Karga"dan murâd İblîs'tir. Vech-i şebeh; karga sadâsı çirkin olduğu gibi, ilkāât-ı İblîs'in dahi çirkin olmasıdır. Ya'ni "Şatranç tahtası gibi olan bu hayât-ı sûrî üzerinde karga gibi çirkin çirkin öten İblîs çevik bir oyuncudur. Ey sâlik, bu oyunda gâyet müteyakkız ol!"

131. Zîrâ çok ferzîn-bendler bilir; öyle ki, bir çöp gibi boğazında takılır. "Ferzîn", şatranç oyununda müsta'mel şekillerden birisinin adıdır ve "şâh" tesmiye olunan şeklin vezîri makāmındadır. "Ferzîn-bendler", ferzînin harekâtına mâni' olup yolunu kapamak oyunudur. Burada, sâlikin Hakk'a giden yolunu kapamak hîleleri murâd buyurulur. Ya'ni “İblîs benî Adem'in Hakk'a vusûl yolunu kapamak için çok hîleler bilir ve nihâyet sâlikin ma'nevî boğazında onun hîleleri bir çöp gibi takılır; füyûzât-ı ilâhiyye o ma'nevî boğazdan geçmez olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

131. Çünkü çok ferzîn-bendler bilir; öyle ki, bir çöp gibi boğazında takılır. "Ferzîn", satranç oyununda kullanılan taşlardan birinin adıdır ve "şah" denilen taşın veziri makamındadır. "Ferzîn-bendler", ferzînin hareketlerine engel olup yolunu kapama oyunudur. Burada, Hakk Yolcusu'nun Hakk'a giden yolunu kapama hileleri kastedilir. Yani "İblis, Âdemoğlu'nun Hakk'a ulaşma yolunu kapamak için çok hileler bilir ve nihayet Hakk Yolcusu'nun manevî boğazında onun hileleri bir çöp gibi takılır; ilâhî feyizler o manevî boğazdan geçmez olur."

132. Onun çöpü senelerce boğazda kalır; o çöp nedir? Câh ve malların muhabbetidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

132. Onun çöpü senelerce boğazda kalır; o çöp nedir? Makam ve malların sevgisidir.

Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinde buyururlar ki: "Yüce Allah Firavun'a çok ömür verdi ve mülk, padişahlık ve bütün arzularını ihsan etti. Bunların hepsi onu Yüce Hak'tan uzaklaştıran bir perde idi. Hakk'ı zikretmemesi için ona arzusuzluk ve baş ağrısı vermedi; ve ona, "Arzularınla meşgul ol ve bizi anma!" dedi."

Hz. Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinde buyururlar ki: "Hak Teâlâ Fir'avn'a çok ömür verdi ve mülk ve pâdişâhlık ve cemî'-i murâdâtını ihsân eyledi. Bunların cümlesi onu Hz. Hak'tan teb'îd eyleyen hicâb idi. Hakk'ı zikretmemesi için murâdsızlık ve baş ağrısı vermedi; ve ona, "Arzûlarına meşgül ol ve bizi yâd etme!" dedi."

133. Bir hîlekâr düşman senin malını götürürse, bir rehzen bir rehzeni götürmüş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

133. Bir hilekâr düşman senin malını götürürse, bir yol kesen bir yol keseni götürmüş olur.

Yani görünüşte yol kesen bir eşkıya, senin Hakk'a giden manevî yolunu kesen malını gasp eder veya çalarsa, bir yol kesen, bir yol keseni götürmüş ve sonuç olarak iyilik etmiş olur.

Ya'ni sûret yolunu kesen bir şakî, senin Hakk'a giden ma'nevî yolunu kesen malını gasb eder veya çalarsa, bir yol kesen, bir yol keseni götürmüş ve binnetîce iyilik etmiş olur.

## Bir yılan tutucunun diğer yılan tutucudan yılan çalması

134. Bir hırsızcık bir yılan tutucudan yılanı götürdü; ahmaklıktan onu ganîmet saydı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

134. Bir hırsız, bir yılan tutucudan yılanı çaldı; ahmaklığından onu ganimet sandı.

135. O yılan tutucu yılanın sokmasından kurtuldu; yılan o hırsızı inleye inleye öldürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

135. O yılan tutucu yılanın sokmasından kurtuldu; yılan o hırsızı inleye inleye öldürdü.

Hindistan'da ve Arabistan'da yılanları tutup terbiye eden ve onları düdük çalıp raks ettiren bazı kimseler vardır ki, onlara "mâr-gîr" (yılan tutucu) derler. Bunlardan bazıları tuttukları yılanların sokmasından etkilenerek ölürler. Bu kıssada, bu sınıfın hallerine işaret buyurulur. Yani "Yılan tutucudan, bir hırsız tuttuğu yılanı çaldı ve yılan elinden gitmekle onun sokmasından kurtuldu. Aksine o çalınan yılan o hırsızı sokup zehirledi ve onu inleye inleye öldürdü."

Hindistan'da ve Arabistan'da yılanları tutup terbiye eden ve onları düdük çalıp raks ettiren ba'zı kimseler vardır ki, onlara "mâr-gîr" derler. Bunlardan ba'zıları tuttukları yılanların sokmasından müteessiren ölürler. Bu kıssada, bu sınıfın ahvâline işâret buyurulur. Ya'ni “Mârgîrden, bir hırsız tuttuğu yılanı çaldı ve yılan elinden gitmekle onun sokmasından kurtuldu. Halbuki o çalınan yılan o hırsızı sokup zehirledi ve onu inleye inleye öldürdü."

136. Yılan tutucu onu gördü, ba'dehû onu tanıdı; dedi ki: "Benim yılanım onu candan hâlî kıldı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

136. Yılan tutucu onu gördü, sonra onu tanıdı; dedi ki: "Benim yılanım onu candan hâlî kıldı."

"Perdâht" burada "hâlî kıldı" anlamındadır.

"Perdâht" burada "hâlî kıldı" ma'nâsınadır.

137. "Duâda benim canım ondan isterdi ki, onu bulayım ve yılanı ondan alayım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

137. "Duâda benim canım ondan isterdi ki, onu bulayım ve yılanı ondan alayım."

"Yüce Allah'a duâ ederken benim hırsızdan canımın istediği, ancak onu bulmak ve çaldığı yılanımı elinden almak idi."

"Cenâb-ı Hakk'a duâ ederken benim hırsızdan canımın matlûbu, ancak onu bulmak ve çaldığı yılanımı elinden almak idi."

138. "Hakk'a şükür ki o duâ merdûd oldu; ben zarar zannederdim, o fâide oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

138. "Hakk'a şükür ki o duâ reddedildi; ben zarar sanırdım, o fayda oldu."

"Duamı kabul etmediği için Hakk'a hamd ve senâ ederim. Ben duamın kabul edilmemesini zarar sanıyordum; aksine o hakkımda fayda oldu."

"Duâmı kabûl buyurmadığı için Hakk'a hamd ü senâ ederim. Ben duâmın kabûl olunmamasını zarar zannediyordum; halbuki o hakkımda fâide oldu."

139. Çok dualar vardır ki, o ziyan ve helâktir; ve Yezdân-ı pak keremden nâşî dinlemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

139. Çok dualar vardır ki, o ziyan ve helâktir; ve Yüce Allah kereminden dolayı dinlemez.

Kulların birçok duaları vardır ki, onları kendileri için faydalı görüp yaparlar. Halbuki o isteklerin yerine getirilmesi onların ziyanlarına ve helâklerine sebep olacağı Allah tarafından bilindiği için, sırf kereminden dolayı Yüce Allah onları kabul etmez.

Kulların birçok duâları vardır ki, onları kendileri hakkında fâideli görüp ederler. Halbuki o taleblerin is'âfı ziyânlarına ve helâklerine sebep olacağı ma'lûm-ı ilâhî olduğu için, mahzâ kereminden nâşî Hak Teâlâ hazretleri onları kabûl etmez.

## Refîk-i Îsâ (a.s.) in, Îsâ (a.s.) dan kemikleri diriltmesini iltimâs etmesi

140. İsâ ile bir ahmak refîk oldu; derin bir çukurda kemikleri gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

140. İsâ (a.s.) ile bir ahmak arkadaş oldu; derin bir çukurda kemikleri gördü.

141. Dedi ki: "Ey arkadaş, o nâm-ı âlîyi, ki sen onunla ölüyü diri edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

141. Dedi ki: "Ey arkadaş, o yüce ismi, ki sen onunla ölüyü diriltirsin.

142. Bana öğret, tâ ki ihsân edeyim; onunla kemikleri canlı edeyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

142. Bana öğret ki ihsan edeyim; onunla kemikleri canlandırayım."

143. (Hz. İsâ) dedi: "Sus ki, o senin işin değildir; senin nefeslerine ve söz-lerine layık değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

143. (Hz. İsâ) dedi: "Sus ki, o senin işin değildir; senin nefeslerine ve sözlerine layık değildir!"

İsâ (a.s.) o ahmak adama buyurdu ki: "İsm-i a'zam senin ağzına yakışmaz ve sana öğretmiş olsam bile senin nefesinle ve telaffuzun ile onun bir etkisi meydana gelmez."

Cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'in 34. bölümünde bu anlamı şu şekilde açıklar: "Bu ince sırlar (rakāyık) senin diline ve idrakine geldiği zaman ince sır olarak kalmaz; aksine sana ulaşması sebebiyle bozulur. Nasıl ki ârifin ağzına ve idrakine gelen her bozuk ve sağlam şey olduğu gibi kalmaz; aksine başka bir şey olur; ilahi yardımlar ve kerametlerle bürünür ve örtünür. Asayı görmüyor musun? Mûsâ (a.s.)'ın elinde nasıl örtündü, asa şeklinde olduğu gibi kalmadı. Resûl (a.s.)'ın elinde hannâne direği ve kamış; ve İsâ (a.s.)'ın ağzında dua; ve Dâvûd (a.s.)'ın elinde demir ve dağın onunla hâli, kendi şekilleri üzere kalmadı. Aksine olduğu şeyden başka bir şey oldu. İşte bunun gibi ince sırlar ve dualar zulmanî ve cismanî bir varlıkta meydana geldiği zaman bulundukları hal üzere kalmazlar.

Îsâ (a.s.) o ahmak adama buyurdu ki: "İsm-i a'zam senin ağzına yakışmaz ve sana öğretmiş olsam bile senin nefesinle ve telaffuzun ile onun bir te'sîri hâsıl olmaz."

Cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'in 34. faslında bu ma'nâyı şu sûretle tavzîh buyururlar: "Bu rakāyık lisânına ve idrâkine geldiği vakit rakāyık olarak kalmaz; belki sana ittisâli sebebiyle fâsid olur. Nasıl ki ârifin femine ve idrâkine vâki' olan her fâsid ve sâlih alâ-hâlihî kalmaz; belki başka bir şey olur; inâyât ve kerâmâta bürünür ve örtünür. Asâyı görmüyor musun? Mûsâ (a.s.)ın yedinde nasıl örtündü, asâ hey'etinde olduğu üzere kalmadı. Resûl (a.s.)ın yedinde sütûn-ı hannâne ve kamış; ve Îsâ (a.s.)ın feminde duâ; ve Dâvûd (a.s.)ın elinde demir ve dağın onun ile hâli, hey'etleri üzere kalmadı. Belki olduğu şeyden başka bir şey oldu. İşte bunun gibi rakāyık ve deavât bir zulmânî ve cismânîde vâki' olduğu vakit bulunduğu hal üzere kalmazlar.

144. Zîrâ o, yağmurdan daha temiz ve reviş de melekten daha ziyade müdrik nefes ister.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

144. Çünkü o, yağmurdan daha temiz ve gidişat da melekten daha fazla idrak eden nefes ister.

Bilinmeli ki yağmurlar, yerkürenin yüzeyindeki sular, denizler, nehirler, göller ısındıkça buharlaşıp havaya karıştığı ve doygunluk hâline gelen havadan tekrar yeryüzüne dökülen süzülmüş su damlalarından ibaret olduğu için çok temiz ve berraktır. Bu sebeple Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de "Ve gökten tertemiz su indirdik." (Furkan, 25/48) ayetinde yağmura "mâ-i tahûr" (tertemiz su) demiştir. "Derrâk" idrakten türemiş, anlamı pekiştirilmiş bir fail ismidir ve "çok erişici" ve "yetişici" anlamındadır. Ve bunda tam bir sürat anlamı vardır. Çünkü melekler latif ruhlardır. Ve latif ruhların idraklerine zaman, mekân ve eşyanın yoğunluğu engel teşkil etmez. Buna göre, ism-i a'zamın (Allah'ın en büyük isminin) tesiri ortaya çıkabilmesi için bu ismi telaffuz edenin nefesi son derece saf ve berrak olmalı ve maksatlanan anlama yetişip tesir etmesi için de nihayet derecede latif ve süratli olması gerekir. Bundan anlaşılır ki her okuyucunun nefesi etkili değildir. Nitekim üfürükçü denilen cerrârların (üfürükçülerin) hâli ortadadır.

Ma'lûm olduğu üzere yağmurlar küre-i arzın sathındaki sular, denizler, nehirler, göller ısındıkça tabahhur edip havaya karıştığı ve hâl-i işba'a gelen havadan tekrar sath-ı arza dökülen süzülmüş su damlalarından ibaret bulunduğu cihetle pek ziyâde temiz ve berraktır. Bu sebeple Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm de وَأَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاء مَاءً طَهوراً (Furkan, 25/48) ["Ve gökten tertemiz su indirdik."] âyetinde yağmura “mâ-i tahûr" ta'bir buyurmuştur. "Derrâk" idrakten mübâlağalı ism-i fâil olup ma'nâsı "ziyâde erişici" ve "yetişici" ma'nâsınadır. Ve bunda kemâl-i sür'at ma'nâsı vardır. Zîrâ melâike ervâh-ı latîfedir. Ve ervâh-ı latîfenin idraklerine zaman, mekân ve kesâfet-i eşyâ mâni' teşkil etmez. Binâenaleyh ism-i a'zamın te'sîri zahir olabilmek için bu ismi telaffuz edenin nefesi son derece saf ve berrak ve maksûd olan ma'nâya yetişip te'sîr etmesi için de nihâyet derecede letâfet ve sür'atte bulunması îcâb eder. Bundan anlaşılır ki her okuyucunun nefesi müessir değildir. Nitekim üfürükçü ta'bîr olunan cerrârların hâli meydandadır.

145. Nefes, temiz olmak, eflâk hazînesinin emîni olmak için, ömürler lazımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

145. Nefsin temiz olması, felekler hazinesinin emini olması için ömürler gerekir.

Oluş âleminde (âlem-i imkân) kötülüğü emredici nefis (nefs-i emmâre) olarak ortaya çıkan nefsin, levvâme, mülhime, mutmainne, râzîye, merzıyye mertebelerini geçip sâfiye mertebesinde yerleşmesi için çok seneler terbiye edilmesi gerekir. Nefis ancak sâfiye mertebesinde temiz ve Hakk'ın hazinesinin emini olur.

Alem-i imkânda emmârelik ile zuhûr eden nefsin levvâme, mülhime, mutmainne, râzîye, merzıyye, mertebelerini kat'edip sâfiye mertebesinde temekkünü için çok seneler terbiye olunması lazımdır. Nefis ancak mertebe-i sâfiyede temiz ve hazîne-i Hakk'ın emîni olur.

146. Haydi bu âsâyı sağ elinde tuttun! El için Mûsa'nın kıssası nerededir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

146. Haydi bu asayı sağ elinde tuttun! El için Musa'nın kıssası nerededir?

Hz. Musa'nın bir asası vardı. Ve onu tuttuğu zaman, yılan yapardı. Haydi farz edelim ki, sen de o asayı sağ eline aldın? Onu senin elin için Musa'nın kıssasına benzeterek yılan yapma gücü nerededir? "Destân" kelimesi kıssa anlamına geldiği gibi, "dest" (el) kelimesi ile çoğul eki olan "ân"dan da oluşarak "eller" anlamına da gelebilir. Bu durumda anlam: "Senin elin için Musa'nın ellerinin gücü nerededir?" demek olur.

Hz. Mûsâ'nın bir asâsı var idi. Ve onu tuttuğu vakit, yılan yapardı. Haydi farz edelim ki, sen de o asâyı sağ eline aldın? Onu senin elin için kıssa-i Mûsâ'yı tanzîren yılan yapmak kudreti nerededir? "Destân" kıssa ma'nâsına geldiği gibi "dest" ile edât-ı cem' olan "ân"dan dahi mürekkep olarak "eller" ma'nâsına da gelebilir. Bu sûrette ma'nâ: "Senin elin için Mûsâ'nın ellerinin kudreti nerededir?" demek olur.

147. Ahmak dedi: "Eğer ben esrar okuyucu değil isem, kemik üzerine ismi yine sen oku."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

147. Ahmak dedi: "Eğer ben sırları okuyan değil isem, kemik üzerine ismi yine sen oku."

148. Isâ dedi: "Ya Rab! Bu esrâr nedir? Bu ahmağın bu cidale meyli nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

148. İsa (a.s.) dedi: "Ey Rabbim! Bu sırlar nedir? Bu ahmağın bu kavgaya eğilimi nedir?"

149. "Bu hastanın niçin kendi gamı yoktur? Bu murdara niçin kendi canının gamı yoktur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

149. "Bu hastanın niçin kendi gamı yoktur? Bu murdara niçin kendi canının gamı yoktur?"

Bu adamın düşüncesi ve hayalî idrakleri mâsivâ (Allah dışındaki şeyler) ile bozulmuş ve canı nefsanî sıfatlarla kirlenmiş olduğu hâlde, niçin kendi gamını yemez ve canının gamını çekmez de böyle kendisine gerekli olmayan boş bir talepte bulunur.

Bu adamın fikri ve idrâk-i hayâlâtı mâsivâ ile ma'lûl ve cânı nefsânî sıfatlar ile mülevves olduğu halde niçin kendi gamını yemez ve canının gamını çekmez de böyle kendisine lâzım olmayan fuzûlî taleb de bulunur.

150. O kendi ölüsünü bırakmış da yabancının ölüsüne yama ister.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

150. O kendi ölüsünü bırakmış da yabancının ölüsüne yama ister.

[151] Ölü olan kendi kalbinin ve manasının dirilmesini istemeyi bırakmış da yabancı bir ölünün zahirî hayatını talep etmektedir.

[151] Ölü olan kendi kalbinin ve ma'nâsının dirilmesini istemeyi bırakmış da yabancı bir ölünün hayât-ı sûriyyesi talebindedir.

151. Hak buyurdu ki: "İdbar sahibi idbar isteyicidir. Bitmiş diken onun zer'inin cezasıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

151. Hak buyurdu ki: "İdbar sahibi idbar isteyicidir. Bitmiş diken onun ekiminin cezasıdır."

Yüce Allah, İsa (a.s.)'ın sorusuna cevap olarak vahiy yoluyla buyurdu ki: İdbar sahibi (haktan yüz çeviren) olan şakî (talihsiz kişi), dünyada ancak idbar (haktan yüz çevirme) arar ve idbarın arkasından koşar. Çünkü büyüyüp gelişmiş olan diken, onun ekilmiş olmasının sonucudur. Zira ekilmeyen şey bitmez. Ankaravî de ikinci mısrada "hâr cûyende" (diken arayan) ve Hind nüshalarında "hâr rûîde" (bitmiş diken) şeklindedir. Ben Hind nüshasını daha uygun buldum.

Hak Teâlâ hazretleri Îsâ (a.s.) in suâline cevâben vahiy tarîkiyla buyurdu ki: İdbâr sahibi olan şakî, âlemde ancak idbâr arar ve idbâr arkasında koşar. Zîrâ neşv ü nemâ bulmuş olan diken onun ekilmiş olmasının netîcesidir. Çünkü ekilmeyen şey bitmez. Ankaravî de ikinci mısra'da "hâr cûyende" ve Hind nüshalarında "hâr rûîde" vaki'dir. Fakir Hind nüshasını daha muvâfık buldum.

152. O kimse ki cihanda diken tohumu eker, sakın ve sakın onu gülistan içinde arama.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

152. O kimse ki dünyada diken tohumu eker, sakın ve sakın onu gül bahçesi içinde arama.

153. Eğer elinde bir gül tutsa, bir diken olur. Ve eğer bir yar tarafına gitse bir yılan olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

153. Eğer elinde bir gül tutsa, bir diken olur. Ve eğer bir yar tarafına gitse bir yılan olur.

Ezelî bedbahtlık (şekavet-i ezeliyye) sahiplerinin bu âlemdeki işi, diken gibi nefsanî sıfatları güçlendirmek ve geliştirmektir. Bu sebeple böyle bir kimseyi ruhanîlik gülistanı içinde arama! Eğer böyle bir şahıs ruhanîliğe ait bir meseleye karışsa, ona nefsaniyeti karıştırması sebebiyle, ruhanîlik âlemi için zararlı olur. Bu sebeple onların dinî işlere karışmaları asla caiz değildir ve eğer böyle bir kimse bir insân-ı kâmil tarafına yönelse, ondan nefsaniyeti ve bedbahtlığı artar, o insân-ı kâmil ona dost değil, bir yılan gibi olur. Çünkü insân-ı kâmil tabip gibidir. Eğer hastanın sonu helak ise, tabip onu ne kadar tedavi etse hastalığı şiddetlenir ve helakine hizmet etmiş olur. Bu bahsin ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kûbî'dedir. Ben Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhte bu hususta açık ifadelerle açıklamalar sundum.

Şekāvet-i ezeliyye ashâbının işi bu âlemde diken gibi sıfât-ı nefsâniyyeyi takviye ve tenmiye etmektir. Binâenaleyh böyle bir kimseyi rûhâniyyet gülistânı içinde arama! Eğer böyle bir şahıs rûhâniyyete âid bir mes'eleye karışsa, ona nefsâniyyet mezc ettiği için, âlem-i rûhâniyyet için muzır olur. Binâenaleyh onların umûr-ı dîniyyeye karışmaları asla câiz değildir ve eğer böyle bir kimse bir insân-ı kâmil tarafına teveccüh etse, ondan nefsâniyyet ve şekāveti ziyâdeleşip, o insân-ı kâmil ona yâr değil bir yılan gibi olur. Zîrâ insân-ı kâmil tabîb gibidir. Eğer hastanın meâli helâke ise, tabîb onu ne kadar tedâvî etse marazı müştedd olur ve helâkine hâdim olmuş olur. Bu bahsin tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kûbî'dedir. Fakîr Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhde bu husûsda açık ibâreler ile arz-ı îzâhât ettim.

154. O şakî, müttakînin kimyası hilafına, yılanın zehri olan kimyadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

154. O şakî (kötü kişi), müttakînin (Allah'tan korkan kişinin) kimyasının aksine, yılanın zehri olan kimyadır.

"Kimya", iksir dedikleri bir maddedir ki, madenin şeklini değiştirir ve örneğin bakırı altın yapar. Burada mutlak olarak "değiştirici madde" anlamındadır. Yani şakî bir kimyadır ve onda değiştiricilik özelliği vardır. Fakat o şakî yılanın zehri gibidir. Yakın olduğu ve arkadaşlık ettiği kimsenin manasını zehirleyip helak eder. Müttakî ise arkadaşlık ettiği kimsenin manasına hayat verir. Bu sebeple, şakînin kimyası, müttakînin kimyasının zıddı olur. Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ), şakînin uğursuzluğuna örnek olarak aşağıdaki kıssayı beyan buyururlar.

“Kimya”, iksîr dedikleri bir maddedir ki, ma'denin sûretini tebdîl eder ve meselâ bakırı altın yapar. Burada mutlakan “madde-i mübeddile” ma'nâsınadır. Ya'ni şakî bir kimyâdır ve onda tebdîl edicilik hâssası vardır. Fakat o şakî yılanın zehri gibidir. Mukārin ve musâhib olduğu kimsenin ma'nâsını zehirleyip helâk eder. Müttakî ise musâhib olduğu kimsenin ma'nâsına hayat verir. Binâenaleyh, kimyâ-yı şakî kimyâ-yı müttakînin zıddı olur. Cenâb-ı Pîr, şakînin şeâmetine misâlen âtîdeki kıssayı beyân buyururlar.

## Hayvânı tımar etmesi hakkında sûfînin hâdime vasiyet etmesi ve hâdimin “lâ havle” demesi

155. Bir sufî ufkun devrinde geziyordu; nihayet bir gece bir tekyede konuk oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

155. Bir sufi dünyanın çevresinde geziyordu; nihayet bir gece bir tekkede konuk oldu.

Sufilerden biri dünya turuna çıkmış ve seyahat ediyordu. Bir gece bir tekkeye misafir oldu. "Konuk", Türkçe "konmak" fiilinden gelir, misafir anlamındadır. Eski imlaya göre "vav" harfi olmadan yazılmıştır. Günümüzde bazı yerlerin halkı arasında kullanılmaktadır.

Sûfînin birisi devr-i âleme çıkmış idi ve seyahat ediyor idi. Bir gece bir tekyeye misafir oldu. "Konuk”, Türkçe "konmak" masdarından, misafir ma'nâsınadır. Eski imla üzerine "vav"sız yazılmıştır. Zamânımızda ba'zı mahaller ahâlîsi indinde müsta'meldir.

156. Bir hayvanı vardı, ahıra bağladı; o da sofanın sadrında arkadaşları ile oturdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

156. Bir hayvanı vardı, ahıra bağladı; o da sofanın başköşesinde arkadaşları ile oturdu.

157. Vaktaki arkadaşlarıyla murakıb oldu, yârin huzuru mühim bir kitab olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

157. Arkadaşlarıyla murakabeye daldığında, sevgilinin huzuru önemli bir kitap olur.

Sûfî, tekkenin sofasındaki sedirde oturup, arkadaşlarıyla birlikte tarikat usulüne uygun olarak murakabeye vardı. "Murakabe"nin anlamı, akla gelen düşünceleri yok edip kendi kalbine yönelerek Hakk'ın tecellilerini beklemekten ibarettir. İkinci mısraın metni Ankaravî nüshasında baskı hatası olarak "huzur-u yâr-ı hîş" ve şerhinde de "huzur-u yâr pîş" şeklinde geçmektedir. Hint nüshalarında metin hem Farsça "pîş" (ön) hem de Arapça "bîş" (daha çok, fazla) ile gösterilmiştir. Ben, Arapça "bîş" kelimesini, "ziyade" ve "önemli" anlamına geldiği için daha uygun buldum. Yani, kalbi düşüncelerden temizleyip saf hâle getirdikten sonra, gerçek sevgili olan Hakk'ın huzurunda bulunmak, kalbi önemli bir kitap hâline getirmek olur. Çünkü Hakk'ın nazarı kalbedir. Kalp, Allah'tan gayrı şeylerden arındığında, Hakk'ın türlü tecellileri gelir. Nitekim Şems-i Sivasî hazretleri buyurur: "Sür çıkar [ağyarı dilden] ta tecelli ede Hak, Padişah konmaz saraya hane mamur olmadan."

Sûfî tekyenin sofasındaki sedir üstünde oturup, arkadaşlarıyla beraber tarîkat usûlü vech ile murâkabeye vardı. "Murâkabe"nin ma'nâsı, havâtırı nefyedip kendi kalbine müteveccih olarak Hakk'ın tecelliyâtını beklemekten ibârettir. İkinci mısrâ'ın metni Ankaravî nüshasında sehv-i tab' olarak حضور یارخویش ve şerhinde de حضور یار پیش vaki'dir. Hind nüshalarında metin hem bâ-yı Fârisî ile "pîş" ve hem de bâ-yı Arabî ile "bîş" gösterilmiştir. Fakîr bâ-yı Arabî ile olan "bîş" kelimesini, "ziyâde" ve "mühim" ma'nâsına olarak daha muvâfik buldum. Ya'ni, kalbi havâtırdan tathîr edip, saf kıldıktan sonra, yâr-ı hakîkî olan Hakk'ın huzûrunda bulunmak, kalbi mühim bir kitâb hâline getirmek olur. Zîrâ Hakk'ın nazarı kalbedir. Kalb mâsivâdan hâlî olunca, Hakk'ın envâ'-1 tecelliyâtı vârid olur. Nitekim Şems-i Sîvâsî hazretleri buyurur: Sür çıkar [ağyârı dilden] tâ tecellî ede Hak, Pâdişâh konmaz sarâya hâne ma'mûr olmadan

158. Sûfînin kitabı harf karalığı değildir; kar gibi beyaz kalbden gayri değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

158. Sûfînin kitabı harf karalığı değildir; kar gibi beyaz kalpten başka bir şey değildir.

Sûfînin kitabı, kara mürekkeple yazılmış olan harf ve kelimelerden oluşan dışsal bir kitap değildir. Aksine onun kitabı, ancak evrensel nakışlardan arınmış ve kar gibi bembeyaz ve saf olan kalptir.

Sûfinin kitabı kara mürekkep ile yazılmış olan hurûf ve kelimelerden terekküb eden kitâb-ı sûrî değildir. Belki onun kitâbı, ancak nukūş-ı kevniyyeden ârî ve kar gibi bembeyaz ve sâfî olan kalbdir.

159. Dânişmendin zâdı kalem eserleridir; sufînin zâdı nedir? Asar-ı kademdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

159. Bilginin azığı kalem eserleridir; sûfînin azığı nedir? Ayak izlerinin eserleridir.

Dış âlimlerin ilim sermayesi, kalem ve mürekkeple yazılmış olan zahirî kitaplardır. Sûfînin ilim sermayesi ise, Hakk Yolculuğu'ndaki ayak izlerinin sonucudur. "Kadem"in "kaf"ı üstün okunursa anlam budur; ve eğer esre okunursa "ezel" anlamına gelir. Bu durumda "kıdem eserleri"nden kastedilen, ilâhî sıfatlar ve isimler olur. Yani sûfînin ilim sermayesi, kadîm olan Hakk'ın sıfat ve isimlerine ait bulunan bilgilerdir. Hint nüshalarında "kıdem eserleri" yerine "kıdem nurları" yazılmıştır. "Kıdem nurları" dahi Hakk'ın sıfat ve isimlerinin nurları anlamına gelir ve anlamın özü aynı olur. Ve "Hakk Yolculuğu'ndaki ayak izleri" ile de aynı sonuç hâsıl olduğu için, "kaf"ın üstün okunmasında da anlamın özü değişmez.

Bilinmeli ki, ilim iki çeşittir: Birisi kesbî (kazanılmış), diğeri vehbîdir (Allah vergisi). Kesbî olan ilim, kitapların incelenmesi ile hâsıl olur. Bu kesbde akıl yürütme etkindir. Bu sebeple bu ilmin dayandığı esaslar, zan ve kıyas ve akıl yürütmedir. Kelâm âlimleri ve Meşşâî filozoflar bu sınıftandır. Vehbî olan ilim, riyâzât ve kalbin arındırılması ile hâsıl olur. Bu sebeple bu ilmin dayandığı esas, doğrudan doğruya kalbe gelen ilâhî sıfat ve isimlerin nurlarıdır. Ve bu sınıf, akıl delillerine ve naklî kanıtlara muhtaç değildir. Sûfî şeyhleri ve İşrâkî filozoflar bu sınıftandır.

Ulemâ-i zâhirenin sermâye-i ilmi, kalem ve mürekkep ile yazılmış olan sûrî kitaplardır. Sûfînin sermâye-i ilmi ise, kadem-i sülûk netîcesidir. "Kadem"in "kāf"ı üstün okunursa ma'nâ budur; ve eğer esre okunursa "ezel" ma'nâsına gelir. Bu sûrette "âsâr-ı kıdem"den murâd, sıfât ve esmâ'-i ilâhiyye olur. Ya'ni sûfinin sermâye-i ilmi, kadîm olan Hakk'ın sıfât ve esmâsına aid bulunan ma'lûmâttır. Hind nüshalarında "âsâr-ı kıdem" yerine "envâr-ı kıdem" yazılmıştır. “Envâr-ı kıdem" dahi Hakk'ın sıfât ve esmâsının nûrları ma'nâsına gelir ve rûh-ı ma'nâ aynı olur. Ve "kadem-i sülûk" ile de aynı netice hâsıl olduğu için, “kāf"ın üstün okunmasında da rûh-ı ma'nâ değişmez.

Ma'lûm olsun ki, ilim iki nevi'dir: Birisi kesbî, diğeri vehbîdir. Kesbî olan ilim, kitapların mütâlaası ile hâsıl olur. Bu kesbde nazar-ı aklî fa'âldir. Binâenaleyh bu ilmin istinad ettiği esâsât, zan ve kıyâs ve istidlâl-i aklidir. Ulemâ-i kelâmiyye ve hükemâ-i meşşâiyye bu sınıftandır. Vehbî olan ilim, riyâzet ve tasfiye-i kalb ile hâsıl olur. Binâenaleyh bu ilmin istinad ettiği esâs, doğrudan doğruya kalbe vârid olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyye envârıdır. Ve bu sınıf, delâil-i akliyye ve berâhîn-i nakliyyeye muhtaç değildir. Meşâyih-i sûfiyye ve hükemâ-i işrâkiyye bu sınıftandır.

160. Bir avcı gibi ki av tarafına gitti; ahûnun izini gördü ve âsâr üzerine gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

160. Bir avcı gibi ki av tarafına gitti; ceylanın izini gördü ve izler üzerine gitti.

Değerli şârihler (açıklayıcılar) "avcı" teşbihini "sûfi"ye (tasavvuf yolunda ilerleyen kişiye) ait kılıp sonraki beyitlerde zorlamalara mecbur olmuşlardır. Halbuki bu teşbih "dânişmend"e (bilgin kişiye) aittir. Yani, "Zahir uleması (dış görünüşe önem veren bilginler) hakikat ceylanını avlamak için ceylanın izi mesabesindeki lafızları ve kelimeleri ve kitapların yazılarını gördü ve yazılı eserler üzerine gitti ve kitapları incelemeye meşgul oldu."

Şurrâh-ı kirâm “avcı" teşbîhini “sûfi"ye râci' kılıp âtîdeki beyitlerde tekellüfâta mecbûr olmuşlardır. Halbuki bu teşbîh "dânişmend"e râci'dir. Ya'ni, "Ulemâ-i zâhire âhû-yi hakîkatı avlamak için âhûnun izi mesâbesinde olan elfâz ve kelimâtı ve nuküş-ı kütübü gördü ve âsâr-ı kalemiyye üzerine gitti ve kitapların mütâlaasına meşgül oldu."

161. Nice zaman ona ahûnun izi lâyıktır; ondan sonra ahûnun göbeği rehberdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

161. Nice zaman ona ceylanın izi uygundur; ondan sonra ceylanın göbeği rehberdir.

O görünen âlime, nice zaman gerçek ceylanın izi mesabesinde olan görünen sözler ve ifadelerle meşgul olmak uygundur. Ondan sonra hakikat ceylanının göbeği olan insân-ı kâmil rehber olur.

Nitekim Hz. Pîr'in zamanında Şemseddîn-i Mardînî adında, gayet şeriata bağlı, görünen ilim sahiplerinden bir zat vardı. Cenâb-ı Pîr efendimizin semâ'ına itiraz ediyordu. Çünkü onun ilmi kazanımları "öncesiz nurlar"dan değil, kalem eserlerinden idi. Bir hayli zaman bu halde devam etti. Ne zaman ki bir semâ meclisinde cenâb-ı Pîr efendimizin kalplerin hallerine vâkıf olduğunu gözlemledi, sonunda ailesiyle birlikte Hz. Pîr efendimize bağlandı ve cenâb-ı Pîr efendimiz Hakk'a ulaşması için o zata rehber oldular. Olayın ayrıntısı, fakir tarafından tercüme edilmiş ve basılmış olan Menâkıb-ı Sipehsâlâr'dadır.

O zâhirî âlime nice zamân âhû-yı hakîkînin izi mesâbesinde olan elfâz ve ibârât-ı zâhire ile iştigāl lâyıktır. Ondan sonra âhû-yı hakîkatın göbeği olan mürşid-i kâmil rehber olur.

Nitekim zamân-ı Hz. Pîr'de Şemseddîn-i Mardînî nâmında, gâyet müteşerri', ulemâ-i zâhireden bir zât var idi. Cenâb-ı Pîr efendimizin semâ'ına mu'teriz idi. Zîrâ onun müktesebât-ı ilmiyyesi "envâr-ı kıdem"den değil, âsâr-ı ka- lemden idi. Bir haylî zaman bu halde devam etti. Vaktâki bir meclis-i semâ'da cenâb-ı Pîr efendimizin kulûb ahvâline ıttılâ'larını müşâhede etti, âkıbet maa-âile Hz. Pîr efendimize intisâb eyledi ve cenâb-ı Pîr efendimiz Hakk'a vusûl için o zâta rehber oldular. Vak'anın tafsîlî, fakîr tarafından mütercem ve matbû' olan Menâkıb-ı Sipehsâlâr'dadır.

162. Vaktaki izin şükrünü yaptı ve yol kat' eyledi; şübhesiz o izden diğer bir ize erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

162. Vaktaki izin şükrünü yaptı ve yol katetti; şüphesiz o izden başka bir ize erişti.

O bilgin ve dış görünüşe ait ilimleri bilen kişi, kelâm ve şeriat kitaplarını sadece yüce Muhammedî sünnetlere ve Ahmedî tertemiz şeriata hizmet amacıyla okuyup bu iznin şükrünü yerine getirdi ve onun bu amacı ve niyeti Hakk yolunda ilerlemesine sebep olup, şüphesiz bu izden başka bir iz olan ve hakikat ceylanının göbeği hükmünde bulunan insân-ı kâmili buldu.

Nasıl ki Şemseddîn-i Mardînî (Allah ona rahmet etsin) nakleder ki: "Bir gece rüyada (s.a.v.) Efendimiz'i gördüm. Huzurlarına gidip selâm verdim. Mübarek yüzlerini çevirdiler. Çevirdikleri tarafa gittim, diğer tarafa çevirdiler. Sonunda dedim ki: 'Ey Resûlallah, bu kadar sene ümit ve şefkatiniz ve yardımınız ile zahmetler çektim ve hadislerin ve şeriat hükümlerinin araştırılmasına gayret edip, İslâm ehlinin zorluklarını çözmeye çalıştım. Şimdi bu zayıfın mahrum kalmasına hiçbir sebep göremiyorum!' Risâletpenâh Efendimiz buyurdular ki: 'Evet bunların hepsi doğrudur. Fakat sen bizim kardeşlerimize inkâr gözüyle bakıyorsun. Bu ise bütün günahların üstündedir!' O günden beri cenâb-ı Pîr'e muhabbetim arttı ve geçmiş hâllerimden istiğfar ettim."

Vaktāki o dânişmend ve âlim-i zâhirî kütüb-i kelâmiyye ve şer'iyye mütâlaasına mahzâ sünen-i seniyye-i muhammediyye ve şerîat-ı mutahhara-i ahmediyyeye hizmet maksadıyla meşgül olup bu izin şükrünü îfâ etti ve onun bu kasd ve niyeti tarîk-ı Hak'da terakkîye sebep olup, şübhesiz bu izden diğer bir iz olan ve âhû-yi hakîkatin göbeği mesâbesinde bulunan insân-ı kâmili buldu.

Nitekim Şemseddîn-i Mardînî (rahmetullahi aleyh) nakleder ki: "Bir gece rüyada (s.a.v.) Efendimiz'i gördüm. Huzûr-ı saâdetlerine gidip selâm verdim. Mübarek yüzlerini çevirdiler. Çevirdikleri tarafa gittim, diğer tarafa çevirdiler. Nihâyet dedim ki: "Yâ Resûlallâh, bu kadar sene ümîd ve âtıfet ve inâyetiniz ile zahmetler çektim ve ahâdîs ve ahkâm-ı şer'iyyenin tahkîkine gayret edip, ehl-i İslâm'ın müşkillerini halle sa'y eyledim. Şimdi bu zaîfin mahrûmiyyetime hiçbir sebeb göremiyorum!' Risâletpenâh Efendimiz buyurdular ki: 'Evet bunların hepsi doğrudur. Fakat sen bizim ihvânımıza nazar-ı inkâr ile bakıyorsun. Bu ise bütün günahların fevkindedir!' O günden beri cenâb-ı Pîr'e muhabbetim ziyâde olup, ahvâl-i mâziyeden istiğfâr ettim."

163. Göbek kokusu üzerine bir menzil gitmek, yüz menzilden ve tavaf izinden daha iyidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

163. Göbek kokusu üzerine bir menzil gitmek, yüz menzilden ve tavaf izinden daha iyidir!

"Göbek kokusu", yani insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) talebi üzerine bir menzil yürümek, görünen ilimlerin tahsili için kat edilen yüz menzilden ve görünen ilimlerin âlimlerinin etrafını dolaşmaktan daha üstündür!

"Göbek kokusu", ya'ni insân-ı kâmil talebi üzerine bir menzil yürümek, ulûm-ı zâhiriyye tahsîli için kat' olunan yüz menzilden ve ulemâ-i zâhire etrâfını dolaşmaktan daha efdaldir!

164. O bir gönül ki, mehtabların matla'ıdır, arif için kapıların açılmasıdır. Ahûnun misk göbeği mesâbesinde olan o insân-ı kâmilin kalbi, mehtâb mesâbesinde olan esmâ-i ilâhiyye tecelliyâtının matla'ıdır ve böyle bir ârif için her bir ism-i ilâhî cennet-i zâta açılan birer kapıdır. Zîrâ “isim" "müssemmâ"ya delâlet eder. Nitekim Mısrî Niyâzî hazretleri buyurur: Arife eşyâda esmâ görünür. Cümle esmâdan müsemmâ görünür. Bu Niyâzî'den de Mevlâ görünür. Adem isen "semme vechullâh"ı bul! Kande baksan ol güzel Allâh'ı bul!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

164. O bir gönül ki, mehtapların doğuş yeridir, arif için kapıların açılmasıdır.

İnsân-ı kâmilin kalbi, misk kokulu ceylanın göbeği gibi, mehtap gibi olan ilahi isimlerin tecellilerinin doğuş yeridir ve böyle bir arif için her bir ilahi isim, zât cennetine açılan birer kapıdır. Çünkü "isim", "müsemmâ"ya (ismin işaret ettiği şeye) delalet eder. Nasıl ki Mısrî Niyâzî hazretleri şöyle buyurur: Arife eşyada esmâ görünür. Cümle esmâdan müsemmâ görünür. Bu Niyâzî'den de Mevlâ görünür. Adem isen "semme vechullâh"ı (Allah'ın vechini her yerde) bul! Nereye baksan o güzel Allah'ı bul!

165. Sana duvardır ve onlara kapıdır; sana taş ve azîzlere gevherdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

165. Sana duvardır ve onlara kapıdır; sana taş ve azîzlere cevherdir.

Ey himmeti (manevî gayreti) zâhirî ilme sınırlı olan kimse, sana göre kalp bir duvar gibi yoğundur; ona yansıyan ay ışıklarının nurunu göremezsin. Halbuki âriflere göre ay ışıklarının yansıdığı ve çıktığı yer olan kalp, hakiki cennetin kapısıdır. Bu sebeple kalp, sana göre taş ve azîz olan insân-ı kâmiller'e göre de değerli bir cevherdir. Ârifin kalbi hakkındaki ayrıntılar, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şuaybî'dedir.

Ey himmeti ilm-i zâhire maksûr olan kimse, sana nazaran kalb bir duvar gibi kesîftir; ona mün'akis olan mehtâbların nûrunu göremezsin. Halbuki âriflere nazaran mehtâbların ma'kesi ve matia'ı olan kalb, cennet-i hakîkatin kapısıdır. Binâenaleyh kalb, sana göre taş ve azîz olan kâmillere göre de girân-bahâ bir cevherdir. Kalb-i ârif hakkındaki tafsîlât, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şuaybî'dedir.

166. O şeyi ki, sen aynada aşikâr görürsün, pîr kerpiçte ondan ziyade görür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

166. O şeyi ki, sen aynada açıkça görürsün, pîr kerpiçte ondan daha fazlasını görür!

Senin topraktan olan oluş âlemine ait eşya aynasında açık ve görünen olarak gördüğün şeyi, insân-ı kâmil daha fazla görür. Onun bakışında bir kerpiç büyük bir âlemdir ve damla deryadır. Nitekim Şeyh Sa'dî hazretleri buyurur: "Ağaçların yeşil yaprağının her bir yaprağı, ayık olan kâmilin bakışında ilâhî marifete özgü bir kitaptır!"

Senin hâkî olan eşyâ-yı kevniyye aynasında açık ve zâhir olarak gördüğün şeyi, insân-ı kâmil daha ziyâde görür. Onun nazarında bir kerpiç bir âlem-i azîmdir ve katre deryâdır. Nitekim Şeyh Sa'dî hazretleri buyurur: "Ağaçların yeşil yaprağının her bir varakı, ayık olan kâmilin nazarında ma'rifet-i ilâhiyyeye mahsûs bir kitabdır!"

167. Pîr onlardır ki, âlem yok idi, onların cânı deryâ-yı cûd içinde idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

167. Pîr onlardır ki, âlem yok iken, onların canı cömertlik denizinin içindeydi.

Mürşid-i kâmil (olgun rehber) onlardır ki, bu maddî âlem var olmadan önce onların ruhları ilâhî cömertlik denizinde var olup yüzerlerdi.

Bilinmeli ki, filozoflar, küllî nefislerin (evrensel ruhların) bedenlerden önce, cüz'î nefislerin (bireysel ruhların) ise bedenlerden sonra meydana geldiğini kabul etmişlerdir; ve İmam Gazâlî hazretleri de aynı görüşte bulunmuştur. Sadreddin-i Konevî hazretleri de Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) hazretlerinden naklen bu hususu beyan etmişlerdir. Nitekim Mevlânâ Câmî hazretleri Kasîde-i Hamriyye'nin başlangıç beytine yazdığı şerhte bu konuda açıklamalar vermiştir. Ve Mevlânâ efendimiz bu şerefli beyitte bu hakikate işaret ettiği gibi, ilerideki gazellerinde de şöyle buyururlar:

"Alemin bağı, meyi, üzümü mevcud olmadan, şarâb-ı lâ-yezâlîden cânımız mahmûr idi. Biz can âleminin Bağdad'ında "ene'l-Hak" na'rasını vurur idik; Hallâc-ı Mansûr'un dâr u gîr ve nüktesinden evvel, nefs-i küll suda ve çamurda mi'mârlık etmezden mukaddem, hakāyık meyhanesinde bizim ıyşimiz ma'mûr idi!"

Bu mezhebi kabul etmeyenler genellikle küllî ve cüz'î ruhların bedenlerden önce oluştuğunu beyan ederler.

Birinci şıkka göre, küllî ruhlar ruhlar âlemindeki السْتُ ِبرَبِّكُمْ (A'raf, 7/172) [Ben sizin Rabbiniz değil miyim?] hitabını ve bedenlere bağlanmadan önceki halleri idrak ederler. Nitekim Bayezid-i Bistâmî hazretlerine: "Elestü birabbiküm hitabı hatırında mıdır?" denildiğinde, "Üzerinden hiç gün geçmedi" buyurmuştur. Zira idrak eden küllî ruhlar üzerinden zaman geçmez. Zamana tabi olan ancak bedenlerdir. Cüz'î ruhlar ise bedenlere bağlanmadan önceki halleri idrak etmezler. Hadis-i şerifte ان الله تعالى خلق الارواح قبل الاجساد yani, "Muhakkak Yüce Allah ruhları bedenlerden önce yarattı" buyurulmasından maksat, varlık silsilesinin başlangıçları olan melekî ruhlar ve küllî ruhlardır. Şimdi, küllî ruhlar, küllün küllü olan Muhammedî ruh'tan nuranî mücerred bir cevher olarak ruhlar âleminde ortaya çıkmışlar ve onların her birinin şehadet âleminde (görünen âlemde) zuhurlarıyla davetleri vaktinde fiilen ortaya çıkan cüz'î nefisler, ruhlar âleminde bilkuvve (potansiyel olarak) onların hükmü altında bulunmuşlardır. Ve küllî ruh, o cüz'î ruhların imamı olur. (Mevcut olan bir çekirdek içindeki ağaçlar ve meyveler gibi.) Şimdi, bütün insanoğlunun

da olan insanî cüz'î nefisler, mizaçlarının oluşumundan sonra meydana gelir ve evvela hayvanî mertebede ortaya çıkarlar. Eğer onların meyli tabiat tarafına olursa, bedende egemen ve tasarruf sahibi olan ancak tabiat olup, daima lezzetleri ve şehvetleri tatmin etme hissi ile emreder ve kötü ahlakın madeni, kötü fiillerin kaynağı ve çirkin vasıfların menşei olduğu için, ona "nefs-i emmâre" (kötülüğü emreden nefis) denir; ve eğer terbiye edilirse "levvâme" (kendini kınayan), "mülhime" (ilham alan), "mutmainne" (huzura ermiş), "râzıye" (razı olan) ve "marzıyye" (razı olunmuş) mertebelerini kat edip, kendi küllüne ve kemaline doğru ilerler.

Mürşid-i kâmil onlardır ki, bu âlem-i cismânî mevcûd olmadan mukaddem onların ruhları cûd-ı ilâhî deryâsında mevcûd olup yüzerler idi.

Ma'lum olsun ki, hükemâ, nüfûs-ı külliyyenin kable'l-ecsâm ve nüfûs-i cüz'iyyenin ba'de'l-ecsâm husûlüne kāil olmuşlar; ve İmâm-ı Gazâlî hazretleri dahi aynı mütâlaada bulunmuştur. Sadreddin-i Konevî hazretleri dahi cenâb-ı Şeyh-i Ekber'den naklen bu hususu beyân buyurmuşlardır. Nitekim Mevlânâ Câmî hazretleri Kasîde-i Hamriyye'nin ibtidâsı olan beytine yazdığı şerhte bu bâbda îzâhât vermiştir. Ve cenâb-ı Mevlânâ efendimiz bu beyt-i şerîfte bu hakîkate işaret buyurdukları gibi, âtîdeki gazellerinde de şöyle buyururlar:

"Alemin bağı, meyi, üzümü mevcud olmadan, şarâb-ı lâ-yezâlîden cânımız mahmûr idi. Biz can âleminin Bağdad'ında "ene'l-Hak" na'rasını vurur idik; Hallâc-ı Mansûr'un dâr u gîr ve nüktesinden evvel, nefs-i küll suda ve çamurda mi'mârlık etmezden mukaddem, hakāyık meyhanesinde bizim ıyşimiz ma'mûr idi!"

Bu mezhebe kāil olmayanlar alelumûm ervâh-ı külliyye ve cüz'iyyenin ecsâddan mukaddem tekevvününü beyân ederler.

Şıkk-ı evvele göre, ervâh-ı külliyye âlem-i ervahdaki السْتُ ِبرَبِّكُمْ (A'raf, 7/172) [Ben sizin Rabbiniz değil miyim?] hitâbını ve ecsâda taalluktan evvelki ahvâli müdriktirler. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine: "Elestü birabbiküm hitâbı yâdında mıdır?” denildikte, "Üzerinden hiç gün geçmedi" buyurmuştur. Zîrâ ervâh-ı külliyye-i müdrike üzerinden zaman geçmez. Zamâna tâbi' olan ancak ecsâddır. Ervâh-ı cüz'iyye ise ecsâda taalluktan mukaddemki ahvâli müdrik değildir. Hadis-i şerifte ان الله تعالى خلق الارواح قبل الاجساد ya'ni, "Muhakkak Allâh Teâlâ ervâhı ecsâddan mukaddem halk eyledi" buyurulmasından murâd, mebâdî-i silsile-i vücûd olan ervâh-ı melekiyye ve ervâh-ı külliyyedir. İmdi, ervâh-ı külliyye, küllü'l-küll olan rûh-ı Muhammedî'den cevher-i mücerred-i nûrânî olarak âlem-i ervâhta zahir olmuşlar ve onların her birinin âlem-i şehadette zuhûrlarıyla da'vetleri vaktinde fiilen zâhir olan nüfûs-ı cüz'iyye, âlem-i ervâhta bilkuvve onların taht-1 hîtalarında bulunmuşlardır. Ve rûh-ı küllî, o ervâh-ı cüz'iyyenin imâmı olur. (Mevcûd olan bir çekirdek içindeki ağaçlar ve meyveler gibi.) İmdi, umûm-ı âdemiyân- da olan nüfüs-ı cüz'iyye-i insânî, mizâclarının husûlünden sonra olup, evvelâ mertebe-i hayvânîde zahir olurlar. Eğer onların meyli tabîat tarafına olursa, bedende müstevlî ve mutasarrıf olan ancak tabîat olup, dâimâ istîfâ-yı lezzât ve şehevât hissi ile emreder ve ahlâk-ı zemîme ma'deni ve efâl-i seyyie menba'ı ve evsâf-ı kabîha menşe'i olduğu için, ona "nefs-i emmâre"; ve eğer terbiye olunursa "levvâme”, “mülhime", "mutmainne", "râzıye" ve "marzıyye" mertebelerini kat' edip, kendi küllü ve kemâli cânibine terakkî eyler.

168. Bu tenden evvel ömürler geçirdiler; zirâattan çok evvel mahsul kaldırdılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

168. Bu bedenden önce ömürler geçirdiler; ziraattan çok önce ürün kaldırdılar.

169. Ten nakşından daha evvel can kabul etmişlerdir; denizden daha evvel incileri delmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

169. Beden nakşından daha önce can kabul etmişlerdir; denizden daha önce incileri delmişlerdir.

Kâmil ruhlar (ervâh-ı kümmelîn) bedenlerden önce mevcuttu. Mümkün varlıklar (deryâ-yı mümkinât) denizinin ortaya çıkmasından önce onlar hakikat incilerini delmişler ve onlarla süslenmişlerdir.

Ervâh-ı kümmelîn kable'l-ecsâd mevcûd idi. Deryâ-yı mümkinâtın hudûsünden mukaddem onlar hakāyık incilerini delmişler ve onlar ile tezeyyün etmişlerdir.

## Hak Teâlâ'nın îcâd-ı halk hususunda melekler ile meşveret buyurması kıssasıdır

170. İcad-ı halkta meşveret etti; onların canı boğazlarına kadar kudret derya-[171] sında idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

170. Halkın yaratılışında istişare etti; onların canı boğazlarına kadar kudret denizinde idi.

Melekler, ilahi kudretin tecellileri olup, dört mertebe üzerinedir: Bir kısmı ceberutîdir (ceberut âlemine ait). Yüce melekler gibi. Bir kısmı melekutîdir (melekut âlemine ait). Misalî ve berzahî olanlar gibi. Bir kısmı nasutîdir (insanlık âlemine ait). Unsurlara ait kuvvetler gibi. Bir kısmı da cisimlere ait olan küllî insan ruhlarıdır. Peygamberlerin ve evliyanın ruhları gibi ki,

bunlar bütün mertebeleri kendinde toplar. Bunlardan melekutî ve nasutî olanlar Adem'e secde ve boyun eğmekle yükümlü oldular, yani Ademî suretin oluşumuna hizmet ettiler. Yüce meleklerin âlem ve Adem ile ilişkileri olmadığından, secde ve boyun eğmekle yükümlü olmadılar. Bu bahsin ayrıntısı uzundur. Burada bu kadar özet yeterlidir.

Yani "Yüce Allah hazretleri, kesafet âlemi olan halk âlemini ve onun özü olan Adem'i yaratma hususunda, yüce meclis olan meleklerle istişare buyurdu; peygamberlerin ve olgun evliyanın ruhları da keremli melekler arasında kudret denizinde gark olmuş idi."

Bundan anlaşılır ki, keremli melekler kendi aralarında bulunan o ruhları kendi cinslerinden zannedip, ezelî yatkınlıklarına vakıf değillerdi. Bu istişare keyfiyeti Kur'an-ı Kerim'de وَاذْقَالَ رَبُّكَ للملائكة أني جاعل في الأرض خليفة قالُوا أَتَجْعَلُ فِيها من يفسد فيها ويسفك الدماء ونحن نسبح بحمدك ونقدس لكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ (Bakara, 2/30) yani, "Ey sevgilim, senin Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde halife yapacağım,' dediği vakit, onlar: 'Ey Rabbimiz, sen orada fesat çıkaran ve kan döken kimseleri halife yapar mısın? Halbuki biz seni hamd ile tesbih eder ve seni takdis ederiz!' dediler. Yüce Allah da: 'Ben muhakkak sizin bilmediğinizi bilirim!' buyurdu" ayet-i kerimesinde hikaye buyurulmuştur. Meleklerin bu çekişme ve ihtilafı hakkındaki açıklamalar, fakir tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhte Adem Fassı'nda ayrıntılı olarak anlatılmıştır.

Melâike, kudret-i ilâhiyyenin mezâhiri olup, dört mertebe üzerinedir: Bir kısmı ceberûtîdir. Melâike-i âlîn gibi. Bir kısmı melekûtîdir. Misâlî ve berzahî olanlar gibi. Bir kısmı nâsûtîdir. Kuvâ-yı unsuriyye gibi. Bir kısmı da ecsâma taalluk eden ervâh-ı külliyye-i beşerdir. Enbiyâ ve evliyânın ervâhı gibi ki, bunlar bilcümle merâtibi câmi'dir. Bunlardan melekûtî ve nâsûtî olanlar Adem'e secde ve serfürû ile mükellef oldular, ya'ni sûret-i Ademî'nin tekevvününe hâdim oldular. Melâike-i âlînin âlem ve Adem ile münasebetleri olmadığından, secde ve serfürû ile mükellef olmadılar. Bu bahsin tafsîli uzundur. Burada bu kadar hülâsa kâfidir.

Ya'ni "Hak Teâlâ hazretleri, âlem-i kesâfet olan âlem-i halkı ve onun zübdesi olan Adem'i îcâd hususunda, mele'-i a'la olan melâike ile meşveret buyurdu; enbiyâ ve kümmelîn-i evliyânın ervâhı da melâike-i kirâm arasında kudret deryâsında müstağrak idi."

Bundan anlaşılır ki, melâike-i kirâm kendi aralarında bulunan o ervâhı kendi cinslerinden zannedip, isti'dâdât-ı ezeliyyelerine vakıf değil idiler. Bu meşveret keyfiyyeti Kur'an-ı Kerim'de وَاذْقَالَ رَبُّكَ للملائكة أني جاعل في الأرض خليفة قالُوا أَتَجْعَلُ فِيها من يفسد فيها ويسفك الدماء ونحن نسبح بحمدك ونقدس لكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ (Bakara, 2/30) ya'ni, "Yâ habîbim, senin Rabbin melâikeyé, 'Ben yeryüzünde halîfe yapacağım, dediği vakit, onlar: 'Yâ Rab, sen orada fesâd yapan ve kan döken kimseleri halîfe yapar mısın? Halbuki biz seni tahmîd ile tenzîh ederiz!' dediler. Hak Teâlâ da: 'Ben muhakkak sizin bilmediğinizi bilirim!' buyurdu" âyet-i kerîmesinde hikâye buyurulmuştur. Melâikenin bu nizâ' ve ihtisâmı hakkındaki îzâhât, fakîr tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhte Fass-1 Ademî'de tafsîl edilmiştir.

171. Vaktaki melekler onun mâni'i oldular, melaike üzerine gizlice ıslık çaldılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

171. Melekler ona engel olduklarında, melekler üzerine gizlice ıslık çaldılar.

"Hunbük" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. "Hummük" şeklinde de telaffuz edilir. Burada, alay ederek el çırpmak ve alay ederek ıslık çalmak anlamları uygun olur. Yani, Yüce Allah "Yeryüzünde halife yapacağım" buyurduğu zaman, melekler tarafından yapılan itiraz üzerine, onların arasında mevcut olan peygamberlerin ve evliyaların ruhlarının hakikatleri alaycı bir şekilde el çırptılar veya ıslık çaldılar. Çünkü bunlar, ilahi mertebelere tam bir bilgiye sahip olmaları sebebiyle, ilahi iradeye vakıf idiler.

Bu hususta Birinci ciltte geçen 1467 ve 1468 numaralı beyitlerdeki açıklamalara başvurulursa, ruhların durumu daha fazla açıklığa kavuşur.

"Hunbük" kelimesinin muhtelif ma'nâları vardır. "Hummük" sûretinde de telaffuz olunur. Burada, istihzâ ile el çırpmak ve istihzâ ile ıslık çalmak ma'nâları münasib olur. Ya'ni, Hak Teâlâ hazretleri "Yeryüzünde halîfe yapacağım" buyurduğu vakit, melâike tarafından vâki' olan i'tirâz üzerine, onların aralarında mevcûd olan enbiyâ ve evliyânın ervâhının hakîkatları müstehziyâne el çırptılar veyâ ıslık çaldılar. Zîrâ bunlar merâtib-i ilâhiyyeye kemâl-i ıttıla'ları hasebiyle, irâde-i ilâhîye vakıf idiler.

Bu husûsta I. cildde vâki' 1467 ve 1468 numaralı beyitlerdeki îzâhâta müracaat olunursa, vaz'iyyet-i ervâh daha ziyâde tevazzuh eder.

172. Nefs-i küll ayak bağlamazdan evvel, var olan her kimsenin nakşına muttali'dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

172. Küllî Nefs, ayak bağlamadan önce, var olan her kimsenin nakşına vâkıftır.

Peygamberlerin ve evliyaların ruhları, ilâhî ilimde sabit hakikatleri olan her bir kimsenin manevî ve maddî nakşına, izafî varlıklar âlemini kuşatan Küllî Nefs henüz kesafet (yoğunluk) mertebesine inmeden önce vâkıf olmuşlardı. Hint nüshalarında "Küllî Nefs" yerine "nakş-ı gil" (toprak nakşı) geçmektedir. Bu durumda anlam "toprağın nakşı" demek olur ki, maksat insan bedeni demektir. Fakat "Küllî Nefs" daha tercih edilendir.

Ervâh-ı enbiyâ ve evliyâ, ilm-i ilâhîde a'yânı sabit olan her bir kimsenin nakş-ı ma'nevîsine ve sûrîsine, vücûdât-ı izâfiyye âlemini muhît olan nefs-i küll henüz mertebe-i kesâfete tenezzül etmezden mukaddem muttali' olmuş idiler. Hind nüshalarında "nefs-i küll" yerine "nakş-ı gil" vâkı'dir. Bu sûrette ma'nâ "toprağın nakşı" demek olur ki, murâd cesed-i insânî demektir. Fakat "nefs-i küll" daha müreccahtır.

173. Eflâkden evvel Zühal i görmüşlerdir; dânelerden evvel ekmeği görmüşlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

173. Feleklerden önce Zühal'i görmüşlerdir; tanelerden önce ekmeği görmüşlerdir.

"Felekler" ifadesiyle güneş sistemine işaret edildiği anlaşılır. Çünkü Zühal gezegeni bu sistemin bir parçasıdır. Yani, bu yüce ruhlar, uzayda güneş sistemimizin oluşmasından önce Zühal gezegenini görmüşlerdir. Cenâb-ı Pîr efendimizin burada özellikle Zühal gezegenini zikretmesinde bir incelik olması gerekir. Çünkü bu gezegenin durumu bir gariplik arz eder. Gözlemcilerin çıkarımsal keşiflerine göre bu gezegen yerküreden 750 kat büyüktür. Kendi ekseni etrafındaki hareketini 10 saat 14 dakikada tamamlar. Bu yönden orada günler kısadır. Etrafında dönen sekiz kadar ay keşfedilmiştir. Çok küçük gök cisimlerinden oluşması muhtemel olan bir de halkası vardır. Bu sebeple bu gezegenin yüzeyi, gündüzleri güneş ile aydınlandığı gibi geceleri de çok sayıda ay ve halkanın bir kısmı ile aydınlıktır. Etrafında hava tabakası bulunduğu ve bulutlar oluştuğu tahmin edildiğinden, bazı astronomlar bu gezegenin meskûn (yaşanılır) olduğunu zannediyorlar.

Yani, "O yüce ruhlar, bu gezegenin cismani sureti oluşmadan önce, sabit hakikatler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) âleminde onu gördüler" demek olur.

"Eflâk" ta'bîriyle manzûme-i şemsiyyeye işaret buyurulduğu anlaşılır. Zîrâ, Zühal seyyâresi bu manzûmenin bir cüz'üdür. Ya'ni, bu ervâh-ı âliye, fezâda manzûme-i şemsiyyemizin tekevvününden evvel Zühal seyyâresini görmüşlerdir. Cenâb-ı Pîr efendimizin burada bilhassa Zühal seyyâresini zikr buyurmasında bir nükte olması îcâb eder. Zîrâ bu seyyârenin vaz'iyyeti bir garâbet arzeder. Ehl-i rasadın keşfiyyât-ı istidlâlîlerine nazaran bu seyyâre küre-i arzdan 750 def'a büyüktür. Hareket-i mihveriyyesini 10 sâat 14 dakîkada bitirir. Bu cihetle orada günler kısadır. Etrâfında devr eden sekiz kadar ay keşf edilmiştir. Gâyet küçük ecrâm-ı semâviyyeden mürekkeb olması muhtemel olan bir de halkası vardır. Binâenaleyh bu seyyârenin sathı, gündüzleri güneş ile münevver olduğu gibi geceleri de müteaddid aylar ve halkanın bir kısmı ile de münevverdir. Etrâfında hava tabakası bulunduğu ve bulutlar teşekkül ettiği tahmîn olunduğundan, ba'zı hey'et-şinâslar bu seyyârenin meskûn olduğunu zannediyorlar.

Ya'ni, “O ervâh-ı aliyye bu seyyârenin sûret-i cismâniyyesi tekevvün etmezden mukaddem, a'yân-ı sâbite âleminde onu gördüler" demek olur.

174. Dimâğsız ve kalbsiz fikirden dolu idiler; askersiz ve cenksiz nusret üzerine vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

174. Beyinsiz ve kalpsiz olarak fikirle dolu idiler; askersiz ve savaşsız bir şekilde ilahi yardım üzerine vurdular.

Yani, cismani olan beyin ve kalp olmaksızın külli ruhlar (ervâh-ı külliyye) fikir ve idrak ile dolu idiler. Fikir ve muhakemenin yardımcısı ve askeri konumunda olan cismani duyular (havâss-i cismânî) olmaksızın ve duyuların verdiği bilgileri düzenli bir hale getirmek için akıl kuvveti (kuvve-i akliyye) ile vehim kuvveti (kuvve-i vâhime) arasında tartışma ve çatışmaya gerek kalmaksızın, hakikatleri idrak etmede ilahi yardım (nusret-i ilâhiyye) üzerine idiler.

Ya'ni, cismânî olan dimâğ ve kalb olmaksızın ervâh-ı külliyye fikir ve idrâk ile mâlî idiler. Fikir ve muhâkemenin muîni ve askeri makāmında olan havâss-i cismânî olmaksızın ve havâssin verdiği ma'lûmâtı münakkad bir hâle getirmek için kuvve-i akliyye ile kuvve-i vâhime arasında münâzaa ve müsâdemeye hâcet kalmaksızın, idrâk-ı hakāyıkda nusret-i ilâhiyye üzerine idiler.

175. O i'yân onlara nisbetle fikrettir; ve yoksa bunlara nisbet rü'yettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

175. O sabit hakikatler onlara göre fikirdir; yoksa bunlara göre görüştür.

O sabit hakikatlerin, yani ilahi ilimdeki suretlerden ibaret olan sabit hakikatlerin müşahedesi (gözlemle idrak edilmesi), kâmil ruhlara göre fikir (düşünce) mesabesindedir. Çünkü onların dış varlıkları olmadığı gibi, bu mertebede geçmiş ve gelecek de yoktur. Fakat halife yaratılışına itiraz eden melekler bu mertebeye vakıf olmayıp, onlar ancak bu sabit hakikatlerin gölgeleri dış varlık ile ortaya çıktığı zaman görmekle muttali olacaklarından (haberdar olacaklarından), o sabit hakikatler onlara göre görüş olur.

O ıyân, ya'ni suver-i ilmiyyeden ibaret olan a'yân-ı sâbitenin müşâhedesi, ervâh-ı kümmelîne nisbetle fikret mesâbesindedir. Zîrâ onların vücûd-ı hâricîleri olmadığı gibi, bu mertebede mâzî ve müstakbel dahi yoktur. Fakat halk-ı halîfeye i'tirâz eden melâike bu mertebeye vakıf olmayıp, onlar ancak bu a'yânın zılleri vücûd-ı hâricî ile zâhi olduğu vakit görmek ile muttali' olacaklarından, o a'yân onlara nisbetle rü'yet olur.

176. Fikret geçmiş ve gelecekten olur; mâdemki bundan uzaktır, müşkil hallolur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

176. Düşünce geçmiş ve gelecekten oluşur; mademki bundan uzaktır, sorun çözülür.

Yani "düşünce" denilince, filozofların terimlerinden olan öncülleri düzenleme anlaşılmasın. Zira o öncülleri düzenleme, geçmiş ve gelecek etkisi altında olur. Bizim "düşünce"den kastımız, Hakk'ın kendi zâtında, kendi zâtına ve kendi zâtı ile meydana gelen tecellîsinden (Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellisi) ibaret olan ilâhî suretlerdir ki, insanda bunun benzeri zihinsel suretlerdir. Fakat insan varlığı sonradan meydana gelmiş ve zaman ile sınırlı olduğundan onun zihinsel ve ilâhî suretleri de geçmiş ve gelecek ile sınırlı bir düşünce olur. Fakat Hakk'ın hakiki varlığı zaman ile sınırlı değildir. Doğal olarak onun ilâhî suretleri de geçmiş ve gelecekten münezzeh (uzak, beri) olur. Ve bizim söylediğimiz "düşünce", mademki zamandan uzaktır, o halde bu anlamı anlamak hususundaki sorun çözülmüş olur.

Ya'ni "fikret" denilince, hükemânın ıstılâhından olan tertîb-i mukaddimât anlaşılmasın. Zîrâ o tertib-i mukaddimât, geçmiş ve gelecek te'sîri altında olur. Bizim "fikret"ten maksadımız, Hakk'ın kendi zâtında, kendi zâtına ve kendi zâtı ile vâki' olan tecellîsinden ibaret olan suver-i ilmiyyedir ki, insanda bunun nazîri suver-i zihniyyedir. Fakat vücûd-ı insânî hâdis ve zamân ile mukayyed olduğundan onun suver-i zihniyye ve ilmiyyesi de mâzî ve müstakbel ile mukayyed bir fikret olur. Fakat vücûd-ı hakîkî-i Hak zamân ile mukayyed değildir. Bittabi' onun suver-i ilmiyyesi de mâzî ve müstakbelden münezzeh olur. Ve bizim söylediğimiz "fikret", mâdemki zamandan uzaktır, o halde bu ma'nâyı anlamak husûsundaki müşkil halledilmiş olur.

177. Her keyfiyyetli olanı keyfiyyetsiz gibi görmüşlerdir; halisi ve kalbi ma'denden evvel görmüşlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

177. Her nitelikli olanı niteliksiz gibi görmüşlerdir; halisi ve kalbi madenden önce görmüşlerdir.

"Nitelikli"den kasıt, eşyanın yoğun suretleri; "niteliksiz"den kasıt ise onlarda gizli olan anlamdır. "Sahih"ten kasıt mutlu olan ve "kalp"ten kasıt ise mutsuz olandır. Yani, "Kâmil ruhlar, taayyün (belirginleşme) elbisesine bürünmüş olan şehadet âleminin suretlerini mücerretler (soyut varlıklar) gibi görmüşlerdir. Ve bu suret âlemi içinde mutlu olanı ve mutsuz olanı görmüşlerdir." Yani, onların bakışları surete değil, onlarda gizli olan anlamlara ve isimleredir. Bu sebeple her bir sureti, anlamlarından dolayı nakışlı görürler.

"Bâ-keyf" den murâd, suver-i kesîfe-i eşyâ; "bî-keyf" den murâd, onlarda mündemic olan ma'nâdır. "Sahîh"ten murâd saîd ve "kalp"dan murâd şakîdir. Ya'ni, "Ervâh-ı kümmel libâs-ı taayyüne bürünmüş olan suver-i şehâdiyyeyi mücerredât gibi görmüşlerdir. Ve bu âlem-i sûret içinde saîdi ve şakîyi görmüşlerdir." Ya'ni, onların nazarları sûrete değil, onlarda mündemic olan ma'nâlara ve esmâyadır. Binâenaleyh her bir sûreti ma'nâlarından dolayı menküş görürler.

178. Üzümün içinde meyi görmüşlerdir; fenâ-yı mahz içinde şeyi görmüşlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

178. Üzümün içinde şarabı görmüşlerdir; mutlak yokluk içinde varlığı görmüşlerdir. Üzümün içinde gizli olan şarap ve rakıyı ve sadece fânî olan izafî varlıklar içinde her bir şekilde "bilinen şey" denilen hakikatini gözlemlemişlerdir.

Üzümün içinde gizli olan şarâb ve rakıyı ve mahzâ fânî olan vücûdât-ı izâfiyye içinde her bir sûrette "şey'-i ma'lûm" ta'bîr olunan hakîkatini müşâhede etmişlerdir.

179. Üzümlerin yaradılışından daha evvel mey içmişler ve sarhoşluklar göstermişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

179. Üzümlerin yaratılışından daha önce şarap içmişler ve sarhoşluklar göstermişlerdir.

Cenâb-ı Pîr efendimizin bu anlamdaki yüce gazellerinden bazı beyitler yukarıda 167 numaralı yüce beytin açıklamasında zikredilmiştir.

Cenâb-ı Pîr efendimizin bu ma'nâdaki gazel-i şerîflerinden ba'zı beyitler yukarıda 167 numaralı beyt-i şerîfin îzâhında zikredilmiştir.

180. Sıcak temmuz içinde kışı görürler; güneşin şua'ı içinde gölgeyi görürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

180. Sıcak temmuz içinde kışı görürler; güneşin ışını içinde gölgeyi görürler.

Yaz ve kış ile güneş ve gölge birbirinin zıddı olan şeylerdendir; ve bunların her biri de ilahi isimlerden bir ismin tecelli yeridir. Şimdi, Allah'ı bilen peygamberler ve olgun veliler (Allah dostları) herhangi bir şekle baksalar, onun üstün gelen ismini görürler ve herhangi bir ismi gözlemleseler, o ismin zıddını da beraber görürler. Çünkü herhangi bir isim alınsa, o isimde bütün isimler gizlidir. Bu konudaki ayrıntılar Fusûsu'l-Hikem'de yer almaktadır.

Yaz ve kış ve güneş ve gölge birbirinin zıddı olan şeylerdendir; ve bunların her birisi de esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin mazharıdırlar. İmdi, ârif-i billâh olan enbiyâ ve kümmel-i evliyâ herhangi bir sûrete nazar etseler, onun ism-i gālibini görürler ve herhangi bir ismi müşâhede etseler, o ismin zıddını da beraber görürler. Zîrâ herhangi bir isim alınsa, o isimde bilcümle esmâ mündemicdir. Bu bâbdaki tafsîlât Fusûsu'l-Hikem'de mündericdir.

181. Bu felek onların devrinde cür'a-nûşdur; güneş onların cûdundan sırmalı libāsa bürünmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

181. Bu felek onların devrinde kadeh artığı içicidir; güneş onların cömertliğinden sırmalı elbiseye bürünmüştür.

Yani, bu felek, insân-ı kâmillerin ezelî meclislerinde elden ele dolaşan ilâhî aşk şarabı kadehlerinin artığını içmiştir. Güneş, onların cömertliğinden dolayı "zerbeft" denilen kumaşa benzeyen ışık demetine bürünmüştür. Çünkü kâinatın efendisi (s.a.v.) Efendimiz hakkında buyurulan "لولاك لولاك لما خلقت الافلاك" yani "Eğer sen olmasaydın, yerleri ve gökleri yaratmazdım" hadîs-i kudsîsinde bu kâmil varisler de dahildirler.

Ya'ni, bu felek kâmillerin meclis-i ezelîlerinde elden ele devredilen şarâb-ı aşk-ı ilâhî kadehlerinin artığını içmiştir. Güneş onların kereminden dolayı "zerbeft" ta'bîr olunan kumaşa müşâbih harmân-ı ziyâiyyeye bürünmüştür. Zîrâ server-i kâinât (s.a.v.) Efendimiz hakkında buyurulan لولاك لولاك لما خلقت الافلاك ya'ni "Eğer sen olmasa idin, yerleri ve gökleri yaratmaz idim" hadîs-i kudsîsinde bu verese-i kümmelîn dahi dâhildirler.

182. Onlardan iki yari müctemi' gördüğün vakit, hem bir olurlar ve hem altı yüz bin olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

182. Onlardan iki yâri bir arada gördüğün zaman, hem bir olurlar hem de altı yüz bin olurlar.

Her bir insân-ı kâmil, yakîn mertebesine ulaşmış olduğu için bir yerde toplandıklarında, suretleri ve cisimleri ayrı görünse de, anlamları birdir.

Böyle olunca, anlamları itibarıyla bir ve suretleri itibarıyla çoğalırlar. Nasıl ki cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 32. bölümünde bu anlamı şöyle ifade buyururlar: "Yakîn sıfatı, kâmil bir şeyhtir. Doğru olan hüsn-i zanlar da onun müridleridir. Zan farklı farklıdır. Böyle derece derece daha baskın ve daha fazla olan her bir zan, yakîne daha yakın ve inkârdan daha uzaktır. Bütün doğru zanlar yakînden süt emerler ve çoğalırlar. Ve o süt emmek ve çoğalma, ilim ve amel ile o zannın artışının elde edilmesinin işaretidir. Bu şekilde o zanlar yakîn mertebesine gelirler ve yakînde fânî olurlar. Çünkü o zanlar yakın oldukları zaman, kalmazlar ve bu şeyh ile müridler, o yakîn şeyhin ve onun müridlerinin cisimler âleminde ortaya çıkmış nakışlarıdır." Bu açıklamalardan anlaşılır ki, yakîn ehli bir yerde toplandıkları zaman, surette çok, anlamda bir olurlar. Onların dışındakiler ise zan sahiplerinden olup, zanların da dereceleri olduğundan, bunlar bir yerde toplansalar, hem suretleri hem de anlamları çoğalmış olur.

Her bir insân-ı kâmil, mertebe-i yakîni bulmuş olduğu için bir yerde toplandıkları vakit, sûretleri ve cisimleri ayrı görünür ise de, ma'nâları birdir. Böyle olunca, ma'nâları i'tibariyle bir ve sûretleri i'tibariyle taaddüd ederler. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fîh'te 32. fasılda bu ma'nâyı şu yolda ifâde buyururlar: "Sıfat-ı yakîn bir şeyh-i kâmildir. Savâb olan hüsn-i zanlar da onun mürîdleridir. Zan mütefävittir. Böyle derece derece ağleb ve ezyed olan her bir zan yakîne akreb ve inkârdan eb'addır. Bütün savâb olan zanlar yakînden süt emerler ve ziyâdeleşirler. Ve o süt emmek ve tezâyüd, ilim ve amel ile o zannın tahsîl-i efzâyiş alâmetidir. Bu sûretle o zanlar yakîn mertebesine gelirler ve yakînde fânî olurlar. Zîrâ o zanlar yakın oldukları vakit, kalmazlar ve bu şeyh ile mürîdler, o şeyh-i yakînin ve onun mürîdlerinin âlem-i ecsâmda zahir olmuş nakışlarıdır. Bu îzâhâttan anlaşılır ki, ehl-i yakîn bir yerde toplandıkları vakit, sûrette müteaddid, ma'nâda vâhid olurlar. Ve onların gayrileri ise ashâb-ı zunûndan olup, zunûnun da dereceleri olduğundan, bunlar bir yerde müctemi' olsalar, hem sûretleri ve hem de ma'nâları taaddüd etmiş olur.

183. Onların adedleri dalgalar misali üzeredir; rüzgârlar onları adede getirmiş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

183. Onların sayıları dalgalar gibidir; rüzgârlar onları sayılır hâle getirmiş olur.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki şerefli beytin duyusal bir örnekle açıklanmasıdır. Yani onların belirli suretleri denizin dalgaları gibidir. Deniz bir olduğu hâlde dalgaları çok sayıdadır. Dalgalar rüzgârdan meydana geldiği gibi, belirli suretler de hakiki varlık denizinin çeşitli isimler rüzgârlarıyla hareketlenip dalgalanmasından ibarettir.

Bu beyt-i şerîf, yukarıdaki beyt-i şerîfin misâl-i hissî ile tavzîhidir. Ya'ni onların sûret-i müteayyineleri denizin dalgaları gibidir. Deniz bir olduğu halde dalgaları müteaddiddir. Dalgalar rüzgârdan hâsıl olduğu gibi, suver-i müteayyine dahi vücud-ı hakîkî denizinin esmâ-i muhtelife rüzgârlarıyla müteharrik olup dalgalanmasından ibaret olur.

184. Canların güneşi bedenlerin penceresinde müfterık oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

184. Canların güneşi bedenlerin penceresinde ayrıldı.

"Canların güneşi"nden kastedilen, küllî Muhammedî ruhtur. Çünkü bu küllî ruh, mutlak varlığın dördüncü iniş mertebesidir ki, bunlar da "ahadiyyet" (birlik), "vahdet" (biriciklik), "vâhidiyyet" (çokluk içinde birlik) ve "ruh" mertebeleridir. Hakiki tek varlık, bu ruh mertebesinde başkalık elbisesiyle ortaya çıkmıştır. İşte bu küllî Muhammedî ruh güneşi, insan bedenlerinin pencerelerine yansımak suretiyle ayrı ayrı görünmüştür.

"Canların güneşi"nden murâd, rûh-ı küllî-i Muhammedî'dir. Zîrâ bu rûh-ı küllî vücûd-ı mutlakın dördüncü mertebe-i tenezzülüdür ki, bunlar da "ahadiyyet", "vahdet" "vâhidiyyet" ve "rûh" mertebeleridir. Vücûd-ı vâhid-i hakîkî bu mertebe-i rûhiyyette gayriyyet libâsıyla zâhir olmuştur. İşte bu rûh-ı küllî-i Muhammedî güneşi, ecsâd-ı beşeriyye pencerelerine aksetmek sûretiyle ayrı ayrı görünmüştür.

185. Kursa nazar ettiğin vakit birdir; halbuki bedenlerin mahcûbu bir şübhededir. Nitekim güneşin kursuna baktığın vakit bir görürsün. Fakat pencerelerin adedi kadar onun ziyası ayrı ayrı görünür. İmdi, nazarları cisme mün'atıf olmakla hakikatten gāfil olan kimseler "rûh-ı izâfî"yi müteaddid zannederler. Halbuki âyât-ı kur'âniyyede rûh müfred olarak zikredilmiştir. Nitekim وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي (Isrâ, 17/85) ya'ni "Ve sana rûhtan soruyorlar. De ki: Rûh rabbimin şe'nindendir." buyurulmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

185. Güneş kursuna baktığın zaman birdir; hâlbuki bedenlerin perdelenmesi bir şüphe içindedir. Nasıl ki güneşin kursuna baktığın zaman onu bir görürsün. Fakat pencerelerin sayısı kadar onun ışığı ayrı ayrı görünür. Şimdi, bakışları cisme yansıdığı için hakikatten gafil olan kimseler "izafî ruh"u çok sayıda zannederler. Hâlbuki Kur'an ayetlerinde ruh tekil olarak zikredilmiştir. Nasıl ki وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي (İsrâ, 17/85) yani "Ve sana ruhtan soruyorlar. De ki: Ruh Rabbimin işlerindendir." buyrulmuştur.

186. Tefrika rûh-ı hayvânîde olur; rûh-ı insanî ise nefs-i vahid olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

186. Ayrılık hayvanî ruhta olur; insanî ruh ise tek bir nefistir.

İnsanlar maddî beden itibarıyla diğer hayvanlarla ortaktırlar ve bu maddî bedenin hareketleri ve faaliyetleri, gıda vasıtasıyla bedende oluşan kanın dolaşımı ve sinirlerin kuvveti ile meydana gelir ki, buna "hayvanî ruh" derler.

İnsanlar cism-i unsurî i'tibariyle hayvânât-ı sâire ile müşterektirler ve bu cism-i unsurînin harekâtı ve faâliyyeti, gıdâ vâsıtasıyla cisimde peydâ olan kanın cereyânı ve a'sâbın kuvveti ile vâki' olur ki, buna “rûh-ı hayvânî" derler.

188. Ey yoldaş, bir zaman melâli bırak, tâ ki cemâlden bir benin vasfını söyleyeyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

188. Ey yoldaş, bir zaman sıkıntıyı bırak, tâ ki güzellikten bir benin vasfını söyleyeyim!

"Ey Hakk yoluna sâlik olan yoldaş, benim ruha ait olan ince sözlerimden sana sıkıntı ve bıkkınlık geldiyse, bir süre bu bıkkınlığı bırak. Tâ ki sana mutlak güzelliğin bir beninin vasfını söyleyeyim!" "Ben"den kastedilen "hakîkat-ı muhammediyye"dir (Hz. Muhammed'in hakikati). Çünkü bu mertebe, mutlak varlığın "ahadiyet mertebesinden" (Allah'ın birliği mertebesi) "vahdet mertebesine" (birlik mertebesi) inişidir. Çünkü önceki mertebe vasıf, nitelik ve isimden münezzeh olduğu halde, bu mertebede vasıf, nitelik ve isim konu olur; ve bu mertebe, mutlak vechin bir beni gibidir.

"Ey tarîk-ı Hakk'a sâlik olan yoldaş, benim rûha âid olan dakîk sözlerimden sana melâl ve usanç geldi ise, bir müddet bu usanmayı bırak. Tâ ki sana cemâl-i mutlakın bir beninin vasfını söyleyeyim!" "Ben"den murâd "hakîkat-ı muhammediyye"dir. Zîrâ bu mertebe vücûd-ı mutlakın "mertebe-i ahadiyyesinden "mertebe-i vahdet"ine tenezzülüdür. Zîrâ evvelki mertebe vasıf ve na't ve isimden münezzeh olduğu halde, bu mertebede vasıf ve na't ve isim mevzû'-ı bahs olur; ve bu mertebe, vech-i mutlakın bir beni mesâbesindedir.

189. Onun beninin cemâli beyana gelmez. Her iki âlem nedir? Onun beninin aksidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

189. Onun beninin güzelliği anlatılamaz. Her iki âlem nedir? Onun beninin yansımasıdır.

Mutlak varlığın ben'i olan "hakîkat-ı muhammediyye"nin güzelliği anlatılabilecek bir şey değildir. Çünkü dünya ve ahiret ve mülk (görünen) ve melekût (görünmeyen) âlemleri, o mutlak varlığın ben'i olan o hakikatin yansımasıdır.

Bu şerh Ankaravî'ye göredir. Çünkü mısraların ikisinde de خال (hal) yazılmıştır. Ve kafiye hususunda bir mütalaa yazılmamıştır. İmdâdullâh nüshasında birinci mısradaki حال (hal)dir ve "san" anlamına gösterilmiştir. Bu surette şerh şöyle olur: "O Hakk'ın hâlinin ve şânının güzelliği anlatılamaz. Her iki âlem nedir? Onun beninin yansımasıdır."

Hint şerhlerinden Letâif-i Ma'nevî'de de şu beyanatlar vardır: "İkisi de خال (hâl) olursa, birinci خال varlığın güzelliğinin zuhurundan ibarettir; ve ikinci خال Hakk'ın taayyünüdür (belirlenmesidir)."

Şu halde her iki خال (hal)in anlamında ihtilaf olduğu için, kafiye doğru olur; fakat birincisi "şân" anlamına olan حال (hâl) olursa, bu surette bu kadar tekellüfe (zorlamaya) de hacet kalmaz.

Vücûd-ı mutlakın beni olan “hakîkat-ı muhammediyye'nin cemâli beyâna sığar şey değildir. Zîrâ dünyâ ve âhiret ve âlem-i mülk ve melekût o vücûd-ı mutlakın beni olan o hakîkatın aksidir.

Bu şerh Ankaravî'ye göredir. Zîrâ mısrâ'ların ikisinde de خال hal yazılmıştır. ve kāfiye husûsunda bir mütâlaa yazılmamıştır. İmdâdullâh nüshasında birinci mısra'daki حال ]hal] dir ve "san" ma'nâsına gösterilmiştir. Bu sûrette şerh şöyle olur:" O Hakk'ın hâlinin ve şânının cemâli beyâna gelmez. Her iki âlem nedir? Onun beninin aksidir."

Hind şerhlerinden Letâif-i Ma'nevîde de şu beyânât vardır: "İkisi de خال ]hâl] olursa, birinci خال vücudun hüsnünün zuhûrundan ibarettir; ve ikinci خال Hakk'ın taayyünüdür."

Şu halde her iki خال ]halin ma'nâsında ihtilaf olduğu için, kāfiye doğru olur; fakat birincisi “şân” ma'nâsına olan حال ]hâl] olursa, bu sûrette bu kadar tekellüfe de hâcet kalmaz."

190. Vaktaki ben onun güzel beninden dem vururum, nutk ister ki benim tenimi yara.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

190. Ne zaman ki ben onun güzel beninden bahsederim, söz benim bedenimi yarmak ister.

Ne zaman ki ben o hakiki varlığın güzel beni olan hakikat-i Muhammediyye'den (Hz. Muhammed'in hakikati) bahsedip söz etmeye başlarım, sözüm coşup taşarak benim bedenimi parça parça etmek ister.

"Vaktāki ben o vücûd-ı hakîkînin güzel beni olan hakîkat-i muhammediyyeden dem vurup bahsetmeğe başlarım, nutkum cûş u hurûşa gelip benim bedenimi parça parça etmek ister."

191. Bir karınca gibi kendimden ziyade bir yükü çekmek için ben bu harmanda hoşum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

191. Bir karınca gibi kendimden fazla bir yükü çekmek için ben bu harmanda hoşum.

Cenâb-ı pîr efendimiz bu şerefli beyitte, kendi unsurî varlıklarını bir karıncaya, "hakîkat-ı muhammediyye"yi (Hz. Muhammed'in hakikati, evrensel nuru) ağır bir yüke ve unsurî varlık âlemini de harmana benzetirler. Yani, "Hakîkat-ı muhammediyye'nin vârisi olduğum için, kendimden fazla olan bu ağır yükü bir karınca gibi çekmek ve taşımak için bu izafî ve unsurî varlık harmanında hoşum." Nasıl ki hakîkat-ı muhammediyye'yi taşıdıklarını sonraki beyitlerinde açıkça beyan ederler:

Nazmen tercüme: "Açtılar feyiz hazinesini, giyinin hil'atları. Mustafa geldi yine, hepiniz iman edin!"

Cenâb-ı pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte taayyün-i unsurîlerini bir karıncaya ve "hakîkat-ı muhammediyye"yi ağır bir yüke ve vücûd-ı unsurî âlemini de harmana teşbîh buyururlar. Ya'ni, "Hakîkat-ı muhammediyyenin vârisi olduğum için, kendimden ziyâde olan bu ağır yükü bir karınca gibi çekmek ve taşımak için bu vücûd-ı izâfî ve unsurî harmanında hoşum." Nitekim hakîkat-ı muhammediyyeyi hâmil olduklarını âtîdeki beyitlerinde açık olarak beyân buyururlar:

Nazmen tercüme: "Açtılar kenz-i füyûzu olunuz hil'at-pûş. Mustafa geldi yine cümleniz îmân ediniz!"

## Müstemi'in, hikâye sûret-i zâhirinin istimâ'ına meyli sebebiyle hikâye ma'nâlarının takrîri bağlanmış olmasıdır

192. Rûşenliğin reşki olan o kimse beni ne vakit bırakır? Ta ki söylenmesi farz olanı söyleyeyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

192. O aydınlığın kıskandığı kimse beni ne zaman bırakır? Ta ki söylenmesi gerekeni söyleyeyim!

Değerli şârihler (açıklayıcılar), "aydınlığın kıskandığı" zâtın Yüce Allah olduğunu belirtmişlerdir. Bu durumda anlam şöyle olur: "Aydınlığın kıskandığı zât, söylenmesi gereken birtakım hakikatleri söylemem için beni hiç bırakır mı? Yani bütün nurların kıskandığı Yüce Hakk'ın kutsal zâtı, Hakk yolunun yolcularına söylenmesi gereken ve vâcip olan ilimleri ve hakikatleri serbestçe söylemem için beni bırakmaz, engeller çıkarır."

Fakat şerhin (açıklamanın) kırmızı yazılı kısmında, dinleyicinin hikâye anlatımına olan eğilimi sebebiyle anlamların açıklanmasının kapanmış olduğu belirtilmişti. Halbuki Hazret-i Pîr (Mevlânâ), Mesnevî-i Şerif'i Çelebî Hüsâmeddîn hazretlerine hitaben söylemiş, onlar da yazmış olduklarından, o mecliste dinleyicinin Hz. Çelebî olması gerekir. Şu halde "aydınlığın kıskandığı zât" ifadesi, zâtî yatkınlığının (doğuştan gelen kabiliyetinin) çok fazla parlaklığı sebebiyle Hz. Çelebî'ye ait olur.

Şurrâh-ı kirâm hazarâtı, "rûşenliğin reşki olan" zâtın Hak Teâlâ hazretleri olduğunu beyân etmişlerdir. Bu sûrette ma'nâ böyle olur: "Aydınlığın kıskandığı zât, söylenmesi lâzım olan birtakım hakāyıkı söylemem için hiç beni bırakır mi? Ya'ni bilcümle nûrların kıskandığı zât-ı akdes-i Hak, tarîk-ı Hak sâliklerine söylenmesi lâzım ve vacib olan maârif ve hakäyıkı serbestçe söylemem için beni bırakmaz, mâni'ler îcâd eder." Fakat sürh-ı şerîfte müstemi'in hikâye sûretine meyli sebebiyle takrîr-i maânînin kapanmış olduğu beyân buyurulmuş idi. Halbuki cenâb-ı Pîr Mesnevî-i Şerîfi Çelebî Hüsâmeddîn hazretlerine hitâben buyurup, onlar da yazdıkları cihetle, o mecliste müstemi' Hz. Çelebî olmak îcâb eder. Şu halde "aydınlığın reşki olan zât" ta'bîri, isti'dâd-ı zâtîsinin pek ziyâde parlaklığı hasebiyle Hz. Çelebî'ye aid olur.

193. Deniz, köpüğü ileri götürür ve bir sed yapar; cerr eder ve cerden sonra da bir medd yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

193. Deniz, köpüğü ileri götürür ve bir set yapar; geri çeker ve geri çekmeden sonra da bir ileri atılım yapar.

Değerli şârihlerin (açıklayıcıların) görüşlerine göre anlam şöyle olur: "Nasıl ki deniz köpüğünü ileriye götürür ve bir engele çarpıp daha ileriye gidemez. Ve aynı şekilde denizin gelgit (cezir ve med) hâlleri vardır ki, sebepleri ve ayrıntıları coğrafya kitaplarında yazılıdır. Bunun gibi, varlık denizi olan Hak, sözler köpüklerini şekil sahiline götürür; fakat onları bir engel sebebiyle daha ileriye götürmez. Ve aynı şekilde Bâsıt (genişleten) ve Feyyaz (bolca veren) isimleri hakikatleri ileri atar ve ondan sonra Kābız (daraltan) ve Mâni' (engelleyen) isimleri geri çeker."

Bu fakirin (benim) görüşüme göre anlam şöyle olur: "Hakikatler ve bilgiler denizi olan kalbim, sözler köpüklerini şekil sahiline götürür ve bir sete çarpar. Kalp denizim çeşitli sebeplerle bu hakikatleri ve bilgileri geri çeker ve içeriye alır; ondan sonra da bir davetçi ortaya çıkıp ileri atar ve genişletir."

Şurrâh-ı kirâmın zehâblarına göre ma'nâ böyle olur: "Nitekim deniz köpüğünü ileriye götürür ve bir mâni'e çarpıp daha ileriye gidemez. Ve kezâ denizin cezir ve med halleri vardır ki, esbâbı ve tafsîlâtı coğrafya kitaplarında mündericdir. Bunun gibi vücûd deryâsı olan Hak, elfâz köpüklerini sâhil-i sûrete götürür; fakat onları bir mâni' sebebiyle daha ileriye götürmez. Ve kezâ Bâsıt ve Feyyaz ism-i şerîfleri hakāyıkı medd eder ve ondan sonra Kābız ve Mâni' isimleri cerr eder."

Zehâb-ı fakîre göre ma'nâ şöyle olur: "Hakāyık ve maârif deryâsı olan kalbim, elfâz köpüklerini sâhil-i sûrete götürür ve bir sedde çarpar. Deryâ-yı kalbim muhtelif sebebler ile bu hakāyık ve maârifi cerr eder ve içeriye çeker; ondan sonra da bir dâiye zuhûr edip medd ve bast eder."

194. Dinle! Bu zaman da ne mâni' oldu? Müstemi'in kalbi başka yere gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

194. Dinle! Bu zaman da ne engel oldu? Dinleyicinin kalbi başka yere gitti.

Bilir misin, denizin kabarmasına ve söz köpüklerini ileri götürmesine bu zamanda engel olan ne oldu? Dinleyicinin kalbi bunları dinlemekten kaçınıp başka yönlere gitti.

İşte deryânın meddine ve elfâz köpüklerini ileri götürmesine bu zamanda mâni' olan ne oldu bilir misin? Müstemi'in kalbi bunları dinlemekten yan çizip başka taraflara gitti.

195. Onun hâtırı, misafir olan sûfî tarafına gitti; o sevdâ içinde boynuna kadar aşağıya gitti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

195. Onun hatırı, misafir olan sûfî tarafına gitti; o sevda içinde boynuna kadar aşağıya gitti!

O başka taraf da misafir olan sûfînin hikâyesidir ki, dinleyicinin hatırında, "Acaba bu hikâyenin sonucu ne olacaktır?" diye bir merak oluştu ve tepeden tırnağa kadar bu merak ve arzuya battı.

O başka taraf dahi misafir olan sûfinin hikâyesidir ki, müstemi'in hâtırında, "Acabâ bu hikâyenin netîcesi ne olacaktır?" diye bir merak hâsıl oldu ve tepeden tırnağa kadar bu merak ve arzûya battı.

196. Vasf-ı hâl için bu makālden o efsane tarafına geri gitmek lazım geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

196. Hâlin vasfı için bu makamdan o efsane tarafına geri dönmek gerekti.

Dinleyicinin eğilimi hikâyenin dış görünüşü tarafına olunca, artık bu hakikatleri ve bilgileri bırakıp, misafir sûfinin hâlini anlatmak için tekrar o hikâye tarafına gitmek gerekti.

Müstemi'in meyli hikâyenin sûreti tarafına olunca, artık bu hakāyıkı ve maârifi bırakıp, misafir sûfinin hâlini vasf için tekrar o hikâye tarafına gitmek lâzım geldi.

197. Ey azîz, sûfiyi o sûret sanma; çocuklar gibi ne vakte kadar cevizden ve kuru üzümden!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

197. Ey aziz, sûfiyi o şekil sanma; çocuklar gibi ne zamana kadar cevizden ve kuru üzümden ibaret kalacaksın!

Ey azizim Çelebi Hüsameddin, bizim hikâyeden maksadımız sadece masal anlatmak değildir. Sûfiyi o şekilden ibaret sanma! Çocuklar gibi ne zamana kadar gönül ceviz ve kuru üzüme bağlı kalacaktır?

Ey azîzim Çelebî Hüsâmeddîn, bizim hikâyeden maksadımız mahzâ masal söylemek değildir. Sûfiyi o sûretten ibâret sanma! Çocuklar gibi ne vakte kadar gönül ceviz ve kuru üzüme bağlı kalacaktır?

198. Ey oğul, bizim cismimiz ceviz ve kuru üzümdür; eğer sen er isen bu iki şeyden geç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

198. Ey oğul, bizim bedenimiz ceviz ve kuru üzümdür; eğer sen er isen bu iki şeyden geç!

Bizim bedenimiz ve şeklimiz, çocukları aldatmak ve avutmak için verilen ceviz ve kuru üzüm gibidir. Eğer sen Hakk yolunda er isen bu iki şeyden geç ve ciddi işlerle meşgul ol!

Bizim cismimiz ve sûretimiz, çocukları aldatmak ve avutmak için verilen ceviz ve kuru üzüm mesâbesindedir. Eğer sen tarîk-ı Hak'ta er isen bu iki şeyden geç ve ciddiyât ile meşgul ol!

199. Ve eğer sen geçemezsen, Hakk'ın ikramı seni dokuz tabakadan geçirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

199. Ve eğer sen geçemezsen, Hakk'ın ikramı seni dokuz tabakadan geçirir.

Ve eğer sen şekil ve cisimden geçemezsen, Yüce Allah hazretlerinin yardımı ve ikramı, evliyanın huzurunda, onların nazarında bulunman sebebiyle, feleğin şekli olan dokuz tabakadan öteye geçirir.

Ve eğer sen sûret ve cisimden geçemez isen, Hak Teâlâ hazretlerinin inâyet ve ikrâmı seni huzûr-ı evliyâda onların nazarında bulunman sebebi ile, feleğin sûreti olan dokuz tabakadan ileriye geçirir.

200. Şimdi efsanenin sûretini dinle; fakat müteyakkız ol, dâneyi samandan ayır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

200. Şimdi efsanenin şeklini dinle; fakat uyanık ol, taneyi samandan ayır!

Mademki hikâyenin şeklini istedin, şimdi onun şeklini dinle! Fakat şekilde boğulma, uyanık olup buğday tanesini saman çöplerinden ayır ve şekilden anlamlara geçip ibret al!

Mâdemki hikâyenin sûretini istedin, şimdi onun sûretini dinle! Fakat sûrette müstağrak olma, müteyakkız olup buğday dânesini saman çöplerinden ayır ve sûretten maânîye intikal edip ibret al!

## Hâdimin hayvanı taahhüdü iltizâm etmesi ve tahallüf eylemesi

201. O müstefîd olan sûfilerin halkası vaktāki vecd ve tarabda nihayete erişti,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

201. O feyizlenen sûfilerin halkası vecd ve coşkuda sona erdiğinde,

Hâl ve zevklerden feyizlenen sûfilerin zikir ve semâ halkası vecd ve coşku işinde sona erdiğinde ve semâları ile hay huy sesleri bittiğinde,

Vaktāki hâl ve ezvâktan müstefid olan sûfilerin halka-i zikri ve semâ'ı vecd ve tarab emrinde nihâyete erişti ve semâ'ları ve hây u hûyları bitti,

202. Misafir için sofra getirdiler; o o zaman hayvandan yad etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

202. Misafir için sofra getirdiler; o o zaman hayvandan söz etti.

Yani misafir olan sûfi için yemek getirdikleri zaman, sûfinin aklına hayvan geldi.

Ya'ni misafir olan sûfi için taâm getirdikleri vakit, sûfînin hâtırına hayvânı geldi.

203. Hâdime dedi ki: "Ahıra git, hayvan için saman ve arpayı nizama koy!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

203. Hizmetçiye dedi ki: "Ahıra git, hayvan için samanı ve arpayı düzene koy!"

204. (Hâdim) dedi: "Lâ havle ve lâ kuvvete!.. Bu ne zaid sözdür! Bu işler eskiden beri benim işimdir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

204. (Hizmetçi) dedi: "Güç ve kuvvet ancak Allah'tandır!.. Bu ne gereksiz bir sözdür! Bu işler eskiden beri benim işimdir!"

205. (Sûfî) dedi: "Onun arpasını evvelden ıslat. Zîrâ o eşekceğiz ihtiyardır ve dişleri zaîftir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

205. (Sûfî) dedi: "Onun arpasını önceden ıslat. Çünkü o eşekçik yaşlıdır ve dişleri zayıftır."

206. (Hâdim) dedi: “Lâ havle!.. Ey azîz bu söylediğin nedir? Bu tertibleri benden öğrenirler!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

206. (Hizmetçi) dedi: "Lâ havle!.. Ey aziz, bu söylediğin nedir? Bu düzenlemeleri benden öğrenirler!"

207. (Sûfî) dedi: "Onun palanını öne indir öne, arka yarası üzerine münbil ilacı koy!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

207. (Sûfî) dedi: "Onun palanını öne indir öne, arka yarası üzerine münbil ilacı koy!"

"Menbel" kelimesi "kâhil ve tembel" anlamındadır. "Mim" harfi ötreli ve "ba" harfi esreli okunmak suretiyle "münbil", bitkisel bir ilaçtır ki, yeni yaraları tedavi etmede kullanırlar ve ona "münbil-dârû" da derler.

Bu anlam, Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî şerhinden alındı. Ankaravî şerhinde, "Menbel" her ne kadar "inatçı ve tembel" anlamında ise de; bunda güçlü ve yerinden kalkmayacak ilaç demekten istiare olunur" denilmiştir. Tercih edilen anlam ilkinidir.

"Menbel" kelimesi "kâhil ve tenbel" ma'nâsınadır. "Mîm" ötre ve "bâ" esre okunmak sûretiyle "münbil" nebâtî bir ilâçtır ki, yeni yaraları tedâvîde kullanırlar ve ona "münbil-dârû" dahi derler.

Bu ma'nâ Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî şerhinden alındı. Ankaravî şerhinde, "Menbel" egerçi "muânid ve tenbel" ma'nâsınadır; ammâ bunda kavî ve yerinden kalkmayıcı dârû demekten istiâre olunur" denilmiştir. Müreccah olan ma'nâ evvelkisidir.

208. (Hâdim) dedi: "Lâ havle!.. Artık bu hikmeti bırak, bana senin cinsin yüz bin misafir geldi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

208. (Hizmetçi) dedi: "Lâ havle!.. Artık bu hikmeti bırak, bana senin cinsinden yüz bin misafir geldi!"

Yani, "Ey sûfi efendi, artık bana karşı hikmet satmayı bırak; bana senin gibi pek çok misafirler geldi ve ben onları memnun ettim!"

Ya'ni, "Ey sûfi efendi, artık bana karşı hikmet-fürûşluğu bırak; bana senin gibi pek çok misafirler geldi ve ben onları memnûn ettim!"

209. "Hepsi bizim yanımızdan râzı olarak gitmişlerdir; misafir bizim canımızdır ve akrabamızdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

209. "Hepsi bizim yanımızdan razı olarak gitmişlerdir; misafir bizim canımızdır ve akrabamızdır."

210. (Sûfî) dedi: “Ona su ver ve lakin ılık!” (Hâdim) dedi: “Lâ havle!.. [212] Senden utanırım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

210. (Sûfî) dedi: “Ona su ver ama ılık!” (Hizmetçi) dedi: “Lâ havle!.. [212] Senden utanırım!”

Ankaravî'de, "sîr-germ" ifadesindeki "sîr"e "ziyade" anlamı verilip, "ılık" anlamı kastedilmiştir. Yahut, "sîr" "tok" ve "germ" de "tamam" anlamlarına gelip, "Eşeğe doyuncaya kadar su ver!" demek olur denilmiştir. Hint nüshalarında ise, "şîr-germ" olarak yazılmış ve "yarı sıcak" anlamı verilmiştir.

Bahâr-ı Acem sözlüğünde "sîr"in "çok" ve "pek çok" anlamına mecazen kullanıldığı ve "germ-i sîr" denildiği gösterilmiştir.

Ankaravî'de, "sîr-germ" ta'bîrindeki "sîr"e "ziyâde" ma'nâsı verilip, "ılık" ma'nâsı murâd olunmuştur. Veyâhut, "sîr" "tok" ve "germ" dahi "tamâm" ma'nâlarına olup, "Eşeğe doyuncaya kadar su ver!" demek olur" denilmiştir. Hind nüshalarında ise, "şîr-germ" olarak yazılmış ve "yarı sıcak" ma'nâsı verilmiştir.

Bahâr-ı Acem lügatinde "sîr" "kesîr" ve "bisyâr" ma'nâsına mecâzen müsta'mel olduğu ve "germ-i sîr" denildiği gösterilmiştir.

211. (Sûfî) dedi: "Sen arpa içine samanı az koy!" (Hâdim) dedi: “Lâ havle!.. Bu sözü kısa yap!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

211. (Sûfî) dedi: "Sen arpa içine samanı az koy!" (Hâdim) dedi: “Lâ havle!.. Bu sözü kısa yap!"

212. (Sûfî) dedi: "Onun yerini taştan ve gübreden süpür ve eğer yaş ise onun üstüne kuru toprak dök!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

212. (Sûfî) dedi: "Onun yerini taştan ve gübreden süpür ve eğer yaş ise onun üstüne kuru toprak dök!"

213. (Hadim) dedi: "Lâ havle!.. Ey baba 'la havle!' de! Ehil olan resûle sözü az söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

213. (Hâdim) dedi: "Lâ havle!.. Ey baba 'lâ havle!' de! Ehil olan resûle sözü az söyle!"

Hâdim, sûfînin bu gevezeliğine karşı kendisi "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" demekle beraber, sûfîye de "Lâ havle..." okumasını tavsiye etti. Hayvana bakma hususunda ehliyeti sabit olan bir resûle böyle sözleri az söylemesini tavsiye etti.

Hâdim sûfinin bu gevezeliğine karşı kendisi "Lâ havle ve lâ kuvvete ilh!.." demekle beraber sûfiye de "Lâ havle..." okumasını tavsiye etti. Hayvana bakmak husûsunda ehliyeti sâbit olan bir resûle böyle sözleri az söylemesini tavsiye etti.

214. (Sûfî) dedi: "Tarağı al da eşeğin arkasını kaşı!" (Hadim) dedi: “Lâ havle!.. Ey baba utan!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

214. (Sûfî) dedi: "Tarağı al da eşeğin arkasını kaşı!" (Hizmetçi) dedi: "Lâ havle!.. Ey baba utan!"

215. Hadim bunu dedi, hemen belini bağladı: "Gideyim ibtida saman ve arpa getireyim" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

215. Hadim bunu dedi, hemen belini bağladı: "Gideyim önce saman ve arpa getireyim" dedi.

"Miyân besten" yani "bel bağlamak", hizmete hazır olmaktan kinayedir (dolaylı anlatım).

"Miyân besten" ya'ni "bel bağlamak", hizmete hâzır olmaktan kinâyedir.

216. (Hadim) gitti ve o ahırdan asla yad etmedi; o sufîye tavşan uykusu verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

216. (Hizmetçi) gitti ve o ahırdan asla söz etmedi; o sufîye tavşan uykusu verdi.

"Hâb-ı hargûş" yani "tavşan uykusu" gafletten kinayedir. Yani, "Hizmete hazır olmuş bir halde görünerek çıkıp gitti ve asla ahırı hatırına bile getirmedi ve güven veren sözleriyle sufiyi gaflete düşürdü."

"Hâb-ı hargûş" ya'ni "tavşan uykusu" gafletten kinâyedir. Ya'ni, "Hizmete hâzır olmuş bir halde görünerek çıkıp gitti ve aslâ ahırı hâtırına bile getirmedi ve itmi'nân-bahş sözleriyle sûfiyi gaflete düşürdü."

217. Hadim birkaç âdî kimselerin tarafına gitti; sûfînin tavsiyesine rîş-hand etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

217. Hadim birkaç âdî kimselerin tarafına gitti; sûfînin tavsiyesine alaycı bir şekilde güldü.

"Evbâş", idrakten yoksun avam tabakasına denir. "Rîş-hand", "rîş" ve "hand" kelimelerinden oluşmuş olup, "sakala gülmek", yani alay etmekten kinayedir. Yani hadim sûfînin tavsiyelerine karşı fiilen alay etti.

"Evbâş" bî-idrâk olan avâm tâifesine derler. "Rîş-hand", "rîş" ile "hand" kelimelerinden mürekkeb olup, "sakala gülmek", ya'ni istihzâ etmekten kinâyedir. Ya'ni hâdim sûfînin tavsiyelerine karşı fiilen istihzâ etti.

218. Sûfî yoldan aciz kalmış idi ve uzandı; kapanmış gözüyle rüyalar görüyor idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

218. Sûfî yoldan aciz kalmış idi ve uzandı; kapanmış gözüyle rüyalar görüyor idi.

"Ferâz" kelimesi, "namâz" kelimesiyle aynı vezinde olup, Burhân-ı Kâtı'ın açıklamasına göre on yedi anlamı vardır. Hem "kapalı" hem de "açık" anlamlarına gelir. Burada "kapalı" anlamındadır. Yani, sûfî çok yorgun olduğundan uzanıp yatmış ve kapalı gözüyle de rüya âleminde birtakım şeyler görmeye başlamış idi. "Ferâz" kelimesi "açık" anlamına geldiğine göre: "Sûfî yorgunluktan gözü açık olup, uyku ile uyanıklık arasında rüyalar görmeye başladı" demek olur.

“Ferâz” “namâz” vezninde, Burhân-ı Kâtı’ın beyânına göre on yedi ma’nâsı vardır. Hem “kapalı” ve hem de “açık” ma’nâlarına gelir. Burada “kapalı” ma’nâsınadır. Ya’ni, sûfi pek yorgun olduğundan uzanıp yatmış ve kapalı gözüyle de rü’yâ âleminde birtakım şeyler görmeğe başlamış idi. “Ferâz” “açık” ma’nâsına geldiğine göre: “Sûfi yorgunluktan gözü açık olup, uyku ile uyanıklık arasında rü’yâlar görmeğe başladı” demek olur.

219. Şöyle ki, onun eşeği bir kurdun pençesinde kalmış idi; sırtından ve baldırından parçalar kapıyor idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

219. Şöyle ki, onun eşeği bir kurdun pençesinde kalmış idi; sırtından ve baldırından parçalar kapıyordu.

220. Dedi: “Lâ havle ve lâ kuvvete!.. Bu ne mâlihülyadır! Acaba o şefkat-[222]li hâdim nerededir?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

220. Dedi: "Lâ havle ve lâ kuvvete!.. Bu ne melankoli (halel-i dimâğî: zihin bozukluğu, hayâl-i hâm: boş hayal)dir! Acaba o şefkatli hizmetçi nerededir?"

Melankoli veya melankoli "zihin bozukluğu" ve "boş hayal" anlamındadır. Melankoli de aynı anlama gelen bir kelimedir. Eski tıbba göre dört hılttan (ahlât-ı erbaa) kara safranın (hılt-ı sevdâ) baskın gelmesinden meydana gelir.

Yani, Hakk Yolcusu yorgunluktan uyku ile uyanıklık arasında eşeğinin bir kurt tarafından parçalandığını görüp "lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-azîm" dedi ve bunun boş bir hayal olduğunu düşünmekle beraber, o sayıklama arasında şefkatli hizmetçiyi de hatırladı.

مالخوليا [mâlihulya] veya ماليخوليا [mâlîhulya] “halel-i dimâğî” ve “hayâl-i hâm” ma’nâsınadır. ماليخ [mâlih] de aynı ma’nâya olan lügattır. Tıbb-ı atîka göre ahlât-ı erbaadan hılt-ı sevdânın galebesinden hâsıl olur.

Ya’ni, sûfi yorgunluktan uyku ile uyanıklık arasında eşeğinin bir kurt tarafından parçalandığını görüp “lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-azîm” dedi ve bunun hayâl-i hâm olduğuna zâhib olmakla beraber, o sayıklama arasında müşfik olan hâdimi de tahattur etti.

221. Yine o eşeği görüyordu, yola gitmekte; gâh bir kuyuya ve gâh çukura düşüyordu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

221. Yine o eşeği görüyordu, yola gitmekte; bazen bir kuyuya ve bazen çukura düşüyordu.

"Gev" alçak zemin ve "çukur" anlamındadır. Yani, sûfi o hayaller arasında yine eşeğini başka bir tehlikede görüyordu.

“Gev” “alçak zemîn ve “çukur” ma’nâsınadır. Ya’ni, sûfi o hayâlât arasında yine eşeğini başka bir tehlikede görüyordu.

222. Türlü türlü nâhoş vakıa görüyordu; Fâtiha ile el-Kāria okurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

222. Türlü türlü nahoş olaylar görüyordu; Fâtiha ile el-Kāria okurdu.

Sufi, bu bozuk haller içinde eşeğinin başına türlü türlü nahoş olaylar geldiğini görüyor ve Fâtiha sûresi ile "el-Kariatü me'l-kāria" sûresini okuyordu. Sufinin el-Kāria sûresini okuduğunu belirtmede şu hadis-i şerife işaret buyrulur: "من قرأ القارعة امن من فتنة الدجال و شدائد يوم القيامة" yani, "el-Kāria sûresini okuyan kimse Deccal'ın fitnesinden ve kıyamet gününün şiddetlerinden emin olur."

Sufi bu hâlât-ı fâside içinde eşeğinin başına türlü türlü nâhoş vak'alar geldiğini görüyor ve Fâtiha-i şerîfe ile "el-Kariatü me'l-kāria" sûresini okuyor idi. Sûfînin el-Kāria sûre-i şerîfesini okuduğunu beyânda şu hadîs-i şerîfe işâret buyurulur: من قرأ القارعة امن من فتنة الدجال و شدائد يوم القيامة ya'ni, el-Karia sûresini okuyan kimse Deccâl'ın fitnesinden ve yevm-i kıyâmetin şiddetlerinden emîn olur."

223. Dedi: "Çâre nedir? Dostlar dağılmışlardır, gitmişlerdir ve bütün kapıları kapamışlardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

223. Dedi: "Çare nedir? Dostlar dağılmışlardır, gitmişlerdir ve bütün kapıları kapamışlardır!"

Sûfi, sayıklama esnasında kendi kendine söylenip diyordu ki: "Hayvanın yardımına yetişmenin çaresi yoktur. Çünkü kardeşler dağılıp gitmişler ve tekkenin bütün kapılarını da kapamışlardır." Böyle dedikten sonra dönüp:

Sûfi sayıklama esnâsında kendi kendine söylenip diyor idi ki: "Hayvanın imdâdına yetişmek çâresi yoktur. Zîrâ ihvân dağılıp gitmişler ve tekyenin bütün kapılarını da kapamışlardır." Böyle dedikten sonra dönüp:

224. Yine diyordu: "Acaba o hadimcik bizim ile hem-nân u nemek olmadı mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

224. Yine diyordu: "Acaba o hizmetçi bizimle ekmeğimizi ve tuzumuzu paylaşmadı mı?"

Yine kendi kendine diyordu ki: "Acaba o benim eşeğime bakmayı üstlenen küçük hizmetçi bizimle beraber yiyip içmedi mi?"

Yine kendi kendine diyor idi ki; "Acaba o benim eşeğime tımarı taahhüd eden hâdimcik bizim ile beraber yeyip içmedi mi?"

225. Ben ancak ona lütuf ve mülâyemet ettim; o bana niçin aksi üzere kîn yapar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

225. Ben ancak ona lütuf ve yumuşaklık gösterdim; o bana niçin aksine kin besler?

Ben ona lütuf ve yumuşaklıktan başka bir muamelede bulunmadığım hâlde o bana niçin böyle aksini yapıyor?

Ben ona lütuf ve mülâyemetten başka bir muamelede bulunmadığım halde o bana niçin böyle aksini yapıyor?

226. Her adâvete sened olarak sebeb lâzımdır; ve yoksa cinsiyet vefâ telkîn eder."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

226. Her düşmanlığa dayanak olarak bir sebep gereklidir; yoksa cinsiyet vefa telkin eder.

Her düşmanlığın dayandığı bir sebep gereklidir. Böyle bir düşmanlığın dayandığı bir sebep olmayınca, cinsiyet insanlara vefa hissini telkin eder. Çünkü o hizmetçi mümin ve sufi, ben de mümin ve sufi olduğumuzdan, aramızda cinsiyet sabittir. Bu sebeple bana karşı vefalı olması gerekir.

Her düşmanlığın istinad ettiği bir sebeb lâzımdır. Böyle adâvetin dayandığı bir sebeb olmayınca, cinsiyet insanlara vefâ hissini telkîn eder. Zîrâ o hâdim mü'min ve sûfî ve ben dahi mü'min ve sûfi olduğumuzdan, aramızda cinsiyet sâbittir. Binâenaleyh bana karşı vefâkâr olması îcâb eder."

227. Tekrar der idi ki: "Lütuf u cûd ile âdemî İblîs'e ne vakit ceur etmiş idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

227. Tekrar derdi ki: "Lütuf ve cömertlikle insan İblis'e ne zaman zulmetmişti?"

Sûfi, yukarıdaki düşüncesinden sonra dönüp yine derdi ki: "Hayır, lütuf ve kerem sahibi olan Âdem, İblis'e bir zulüm mü etmişti ki, İblis ona karşı düşmanlık etti?"

Sûfi yukarıdaki mütâlaasından sonra dönüp yine der idi ki: "Hayır, lütuf ve kerem sâhibi olan Adem Iblîs'e bir zulüm mü etmiş idi ki, İblîs ona karşı adâvet etti?

228. Benî Adem yılana ve akrebe ne yaptı ki, o ona ölüm ve derd ister?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

228. İnsanoğlu yılana ve akrebe ne yaptı ki, o ona ölüm ve dert ister?

İnsanoğlu yılana ve akrebe ne kötülük etmişti ki, onlar insana karşı düşmanlık göstererek sokup öldürmek ve vücuduna acı vermek kastında bulunurlar? Bu ancak onların tabiatlarının gereğidir.

Benî Adem yılana ve akrebe ne fenâlık etmiş idi ki, onlar âdeme karşı düşmanlık göstererek sokup öldürmek ve vücûduna elem îrâs etmek kasdında bulunurlar? Bu ancak onların tabîatları iktizâsındandır.

229. Kurdun tab'ı ve huyu muhakkak yırtmaktır; nihayet bu hased halkta vâzıhtır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

229. Kurdun tabiatı ve huyu kesinlikle yırtmaktır; nihayet bu haset halkta açıktır.

Çünkü kurdun tabiatı ve huyu elbette yırtmaktır. Hizmetçinin hâli de işte bunlara benzer. Hizmetçinin bana karşı olan bu kötü muamelesi haset sebebiyledir. Çünkü bu haset, halkta görünen bir kötü huydur.

Zîrâ kurdun tabîatı ve huyu elbette yırtmaktır. Hâdimin hâli de işte bunlara benzer. Hâdimin bana karşı olan bu fenâ muâmelesi hased sâikasıyladır. Zîrâ bu hased, halkta zâhir olan bir kötü huydur".

230. Tekrar der idi ki: "Bu sû'-i zan hatâdır; biradere benim böyle zannım ne [232] içindir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

230. Tekrar derdi ki: "Bu kötü zan hatadır; biraderime karşı benim böyle bir zannım ne [232] içindir?"

Sûfi bu sözlerinden de geri dönüp derdi ki: "Hizmetçiye yaptığım bu kötü zan hatadır. Çünkü انما المؤمنون اخوة (Hucurat, 49/10) [Muhakkak mü'minler kardeştir] ayet-i kerimesi gereğince o benim kardeşimdir ve kardeşime karşı niçin böyle kötü zan etmeliyim?"

Sûfi bu sözlerinden de rücû' edip der idi ki: "Hâdime yaptığım bu sû'-i zan hatadır. Zira انما المؤمنون اخوة (Hucurat, 49/10) [Muhakkak mü'minler kardeştir] âyet-i kerîmesi mûcibince o benim kardeşimdir ve kardeşime karşı niçin böyle sû'-i zan etmeliyim?"

231. Tekrar der idi ki: "Hazm senin sû'-i zannındır; bed-zan olmayan her bir kimse ne vakit salim kalır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

231. Tekrar derdi ki: "Tedbir senin kötü zannındır; kötü zan beslemeyen her bir kimse ne zaman sağlam kalır?"

Bu sözden de dönerek derdi ki: "Hayır, tedbir ve ihtiyat dediğimiz hâl, ancak kötü zandan ileri gelir. Halbuki şerden emin olmak için işlerde

tedbir ve ihtiyat gereklidir. Çünkü şeytanlık damarı herkeste mevcuttur. Her ne kadar imanın gereği bir kimseye zarar vermemek ise de, mademki insanda şeytanlık damarı vardır ve üzerinde nefsin hileleri etkilidir, bu sebeple muamelede tedbir ve ihtiyat gerekir. Bu ise mümin kardeşine iyi zan besleme zorunluluğuna engel değildir. Çünkü tedbir ve ihtiyat, kötü zan ile iyi zan arasında bir duraksamadan ibarettir. Böyle olunca, tedbir ve ihtiyat, nefis ve şeytanın şerlerine karşı makbul bir hâl olur."

Bu sözden dahi rücû' edip der idi ki: "Hayır, hazm ve ihtiyât dediğimiz hâl, ancak sû'-i zandan ileri gelir. Halbuki şerden emîn olmak için umûrda hazm ve ihtiyat lâzımdır. Çünkü şeytanlık damarı herkeste mevcuddur. Her ne kadar muktezâ-yı îmân bir kimseye zarar îrâs etmemek ise de, mâdemki insanda şeytanlık damarı vardır ve üzerinde nefsin hîleleri müeesirdir, binâ-enaleyh muamelede hazm ve ihtiyât îcâb eder. Bu ise mü'min kardeşine hüsn-i zan etmek vücûbuna mâni' değildir. Zîrâ hazm ve ihtiyât, sû'-i zan ile hüsn-i zan arasında bir tevakkuftan ibarettir. Böyle olunca, hazm ve ihtiyât, nefis ve şeytânın şürûruna karşı makbûl bir hâl olur."

232. Sûfî vesvese içinde ve eşek de öyle ki, düşmanların cezası öyle olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

232. Sûfî vesvese içinde ve eşek de öyle ki, düşmanların cezası öyle olsun!

Zavallı sûfî böyle vesvese içinde ve eşek de öyle kötü bir hâl içinde idi ki, düşmanların cezası da eşeğin başına gelen hâl gibi olsun!

Zavallı sûfî böyle vesvese içinde ve eşek de öyle bir fenâ hâl içindė idi ki, düşmanların cezâsı da eşeğin başına gelen hâl gibi olsun!

233. O miskîn eşek toprak ve taş arasında, palanı eğrilmiş, kuskunu yırtılmış!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

233. O zavallı eşek toprak ve taş arasında, palanı eğrilmiş, kuskunu yırtılmış!

"Pâleheng", "pâlâheng" kelimesinin kısaltılmış hâlidir ve "pâlâheng" aslında "pâlâ" ile "âheng" kelimelerinden oluşmuştur. "Pâlâ" hayvanın başlığının kenarına ve yularına bağladıkları ipe denir ki, hayvanı bunu tutarak çekerler. Türkçesi "kuskun"dur. Ve "âheng" "çekmek" anlamına gelir. Fars dili âlimleri arasında yerleşmiş bir kuraldır ki, iki kelime birleştirildiğinde, birincinin sonu ve ikincinin başı aynı cinsten olursa, harflerden birini düşürürler. Bu kurala dayanarak "âheng" kelimesinin elifini düşürüp, پالاهنگ (pâlâheng) derler.

"Pâleheng", "pâlâheng"in muhaffefidir ve "pâlâheng" aslında “pâlâ" ile "âheng" kelimelerinden mürekkebdir. “Pâlâ” hayvanın başlığının kenarına ve yulara bağladıkları ipe derler ki, hayvanı bunu tutarak yederler. Türkçesi "kuskun"dur. Ve "âheng" "çekmek" ma'nâsına gelir. Lisân-ı Fürs ulemâsı arasında mukarrerdir ki, iki kelime terkîb olunup, evvelkinin âhiri ve sonra-kinin evveli bir cinsten olursa, harfin birini ıskāt ederler. Bu kāideye binâen "âheng" kelimesinin elifini hazf edip, پالاهنگ (pâlâheng) derler.

234. Yoldan ölmüş, bütün gece de yemsiz; gâh can çekişmekte ve gâh telefte!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

234. Yoldan ölmüş, bütün gece de yemsiz; gâh can çekişmekte ve gâh telefte!

Çok yol yürümekten ölmüş, bitmiş iken bütün gece de yemsiz kalmış olduğundan, gâh yorgunluktan ve açlıktan didinmekte ve gâh bitap kalıp yatmakta idi.

Çok yol yürümekten ölmüş, bitmiş iken bütün gece de yemsiz kalmış ol-duğundan, gâh yorgunluktan ve açlıktan didinmekte ve gâh bîtâb kalıp yat-makta idi.

235. Eşek bütün gece zikr ederdi: "Ey İlâh, arpadan vazgeçtim, hiç olmazsa bir avuç saman!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

235. Eşek bütün gece zikrederdi: "Ey İlâh, arpadan vazgeçtim, hiç olmazsa bir avuç saman!"

Eşeğin hâl diliyle zikri şuydu ki: "Ey Rabbim, arpa şöyle dursun, bari bir avuç saman veren olsaydı, ona da razı olurdum!"

Eşeğin lisân-ı hâl ile zikri bu idi ki: "Yâ Rab, arpa şöyle dursun, bâri bir avuç saman veren olsa idi, ona da râzı olurdum!"

236. Hâl dili ile der idi ki: "Ey şeyhler, bir merhamet ki, bu çiğ edebsizden yandım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

236. Hâl diliyle derdi ki: "Ey şeyhler, bir merhamet edin ki, bu çiğ ve edepsizden yandım!"

"Rahmetî"deki "yâ" Ankaravî'de "vahdet" olarak gösterilmiştir. Hint nüshalarında رحمتی کن (rahmet et) şeklinde geçmektedir. Yani, "Eşek hâl diliyle derdi ki: "Ey şeyhler, bir merhamet! Çünkü bu çiğ ve edepsiz olan hizmetkârın elinden yandım!"

"Rahmetî" deki "yâ" Ankaravîde "vahdet” olarak gösterilmiştir. Hind nüshalarında رحمتی کن vaki'dir. Ya'ni, "Eşek lisân-ı hâl ile der idi ki: "Ey şeyhler, bir merhamet! Zîrâ bu çiğ ve edebsiz olan hâdimin elinden yandım!"

237. Mihnet ve azab cinsinden eşeğin gördüğü şeyi, sel suyunda murg-i hâkî görür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

237. Eşeğin mihnet ve azap cinsinden gördüğü şeyi, sel suyunda murg-i hâkî (toprak kuşu) görür!

"Murg-i hâkî"den kasıt, tavuk ve horoz cinsidir. Çünkü bunlar su içinde kaldıkları zaman çok zahmet çekerler.

"Murg-1 hâkî"den murâd, tavuk ve horoz cinsidir. Zîrâ bunlar su içinde kaldıkları vakit çok zahmet çekerler.

238. Binâenaleyh o gece seher vaktine kadar o bîçâre eşek cûu'l-bakar dan yan üstü yuvarlandı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

238. Bu sebeple o gece seher vaktine kadar o çaresiz eşek cûu'l-bakar (doymak bilmez bir hastalık) hastalığından yan üstü yuvarlandı!

"Cû'u'l-bakar" bir hastalığın adıdır ki, bu hastalığa yakalananlar doymak bilmezler.

"Cû'u'l-bakar" bir hastalığın adıdır ki, bu hastalığa tutulanlar doymak bilmezler.

239. Gündüz oldu, hâdim sabahleyin geldi; hemen palanı aradı ve onun arkasına koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

239. Gündüz oldu, hizmetçi sabahleyin geldi; hemen palanı aradı ve onu hayvanın sırtına koydu.

240. Har-fürûşca ona iki üç darbe vurdu; eşeğe o kelbden lâyık olan şeyi [242] yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

240. Oduncu ona iki üç darbe vurdu; eşeğe o köpekten lâyık olan şeyi [242] yaptı.

Müşteriye hayvanı kuvvetli göstermek için, eşek satanların yaptığı tarz üzere, hizmetçi eşeğe iki üç darbe vurdu. Sözün özü, köpek tabiatında olan o hizmetçi, köpek tabiatına lâyık olan muameleyi o eşeğe yaptı.

Müşteriye hayvanı kuvvetli göstermek için, eşek satanların yaptığı tarz üzere, hâdim eşeğe iki üç darbe vurdu. Velhâsıl köpek tabîatında olan o hâdim, tabîat-ı kelbânesine lâyık olan muameleyi o eşeğe yaptı.

241. Darbenin şiddetinden eşek sıçrayıcı oldu; eşek kendi halini söylemek için dil nerede?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

241. Darbenin şiddetinden eşek sıçrayıcı oldu; eşek kendi hâlini söylemek için dil nerede?

## Sûfînin hayvanını kervan halkının hasta zannetmesi

242. Vaktaki sûfî bindi ve revân oldu, o her zaman yüz üstü düşmeğe başladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

242. Sûfî bindiği ve yola çıktığı zaman, o her zaman yüz üstü düşmeye başladı.

243. Her zaman onu halk kaldırırlar idi; hepsi onu hasta zannederler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

243. Her zaman onu halk kaldırırlardı; hepsi onu hasta zannederlerdi.

244. O birisi onun kulağını şiddetli burar idi ve o diğeri de damağının altında yara yoklar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

244. O birisi onun kulağını şiddetli buruyordu ve o diğeri de damağının altında yara arıyordu.

254. Ve o diğeri onun na'linde taş arardı ve o diğeri de onun gözünde çapak görürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

254. Ve o diğeri onun nalınında taş arardı ve o diğeri de onun gözünde çapak görürdü.

246. Sonra derler idi ki: "Ey şeyh, bu nedendir? Sen dün, 'Şükür bu eşek kavîdir' demiyor mu idin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

246. Sonra diyorlardı ki: "Ey şeyh, bu nedendir? Sen dün, 'Şükür bu eşek güçlüdür' demiyor muydun?"

Kervan halkı, yürümekten âciz kalan bu eşeğin her tarafını yokladıktan sonra görünen bir sebep göremeyince sûfiye dediler ki: "Sen dünkü gün eşeğin kuvvetinden bahsedip şükrederken, bu hayvanın yürümekteki âcizliği nedendir?"

Kervan halkı, yürümekten aciz kalan bu eşeğin her tarafını yokladıktan sonra bir sebeb-i zâhirî göremeyince sûfiye dediler ki: "Sen dünkü gün eşeğin kuvvetinden bahsedip hamd ederken, bu hayvanın yürümekteki aczi nedendir?"

247. (Sûfî) dedi: “O eşek ki gece "lâ havle" yiye, bu şîveden başka yol etmek bilmez!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

247. (Sûfî) dedi: "O eşek ki gece "lâ havle" yiye, bu tarzdan başka yol bilmez!"

248. Zîrâ eşeğin gıdâsı gecede "lâ havle" idi; gece müsebbih idi ve gündüz sücûdda oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

248. Çünkü eşeğin gıdası gecede "lâ havle" idi; gece tesbih ediyordu ve gündüz secde hâlinde oldu.

"Gece hizmetçinin "lâ havle" sözleri gıdası olan eşek, elbette gece tesbih ve gündüz de böyle secdeler eder!"

"Gece hâdimin "lâ havle" sözleri gıdâsı olan eşek, elbette gece tesbîh ve gündüz de böyle secdeler eder!"

249. İnsanların pek çoğu adam yiyicidirler; onların “selâmün aleyke"lerinden az eman dile!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

249. İnsanların pek çoğu adam yiyicidirler; onların "selâmün aleyke"lerinden az eman dile!

Bu şerefli beyitte, وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثيراً من الجن والانس لَهُمْ قُلُوبٌ لا يَفْقَهُونَ بِها وَلَهُمْ أعين , لا يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَا أَوْلَئِكَ كَا الْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ (A'râf, 7/179) yani, "Andolsun ki cin ve insanlardan çoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, onunla anlamazlar; gözleri vardır, onunla görmezler; kulakları vardır, onunla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar!" ayet-i kerimesine işaretle buyururlar ki: Bu dünya halkının çoğu insan helak edicidirler. Sen onların "selâmün aleyk" yani "selamet senin üzerine olsun!" demelerinden az emin ol! Çünkü bu söz içinde, "Benden emin ol, sana zararım dokunmaz!" anlamı vardır. Fakat sen hazmet ve ihtiyatlı ol! Onların çoğunun dillerinde olan bu gibi sözlerin anlamı kalplerinde yoktur.

Bu beyt-i şerîfte, وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثيراً من الجن والانس لَهُمْ قُلُوبٌ لا يَفْقَهُونَ بِها وَلَهُمْ أعين , لا يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَا أَوْلَئِكَ كَا الْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ (A'râf, 7/179) ya'ni, "Cin ve insan cinsinden olanların çoğunu biz cehennem için halk ettik ki, onların kalbleri vardır onunla teferrüs etmezler ve gözleri vardır onunla ibretle bakmazlar ve kulakları vardır onunla hakîkati dinlemezler, İşte onlar hayvan gibidirler, belki daha şaşkındırlar!" âyet-i kerîmesine işaretle buyururlar ki: Bu cihan halkının çoğu insan helâk edicidirler. Sen onların "selâmün aleyk" ya'ni "selâmet senin üzerine olsun!" demelerinden az emîn ol! Zîra bu söz içinde, "Benden emîn ol, sana zararım dokunmaz!" ma'nâsı vardır. Fakat sen hazm ve ihtiyât et! Onların çoğunun lisanlarında olan bu gibi sözlerin ma'nâsı kalblerinde yoktur."

250. Hepsinin gönülleri şeytan evidir; insan şeytanından demdemeyi az kabul et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

250. Hepsinin gönülleri şeytan evidir; insan şeytanından sözlü sataşmayı az kabul et!

Çünkü onların kalplerinde şeytan tasarruf sahibidir; onları istediği tarafa yönlendirir. Bu sebeple onların suretleri insandır; fakat kalplerinde tasarruf sahibi olan şeytan olduğu için, her biri insan şeytanıdır. İnsan şeytanından bu gibi sözlü sataşmaları az kabul et ve sözlerinden emin olma! "Demdeme"nin birkaç anlamı vardır. Burada "sözlü ses" anlamındadır.

[252] Zîrâ onların kalblerinde şeytan mutasarrıftır; onları istediği tarafa sevk eder. Binâenaleyh onların sûretleri insandır; fakat kalblerinde mutassarrıf olan şeytan olduğu için, her birisi insan şeytanıdır. İnsan şeytanından bu gibi demdeme-i elfâzı az kabûl et ve sözlerinden emîn olma! "Demdeme"nin birkaç ma'nâsı vardır. Burada "sadâ-yı lafzî" ma'nâsınadır.

251. O kimse ki şeytanın nefesinden "lâ havle" yedi, o eşek gibi cenkte başı üzerine gelir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

251. O kimse ki şeytanın nefesinden "lâ havle" yedi, o eşek gibi savaşta başı üzerine gelir!

Yani, kalbinde tasarruf eden şeytanın üflemesinden, sadece diliyle "lâ havle" deyip, anlamı asla kalbine etki etmez ve sözü ile fiilini birbirine uydurmazsa, görünür ve manevi savaşında o kimse tepesi üzerine düşer. Çünkü لا حول ولا قوة الا بالله العلى العظيم [Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm] demek, "Kımıldanmak ve kuvvet ancak yüce ve azametli olan Yüce Allah iledir" demek olur. Bu sözün doğruluğuna tam imanı olan kimse, kime karşı hile ve aldatma yapabilir?

Ya'ni, kalbinde mutasarrıf olan şeytanın nefhasından, yalnız dili ile “lâ havle" deyip, ma'nâsı asla kalbine müessir olmaz ve kavli ile fiilini birbirine uydurmazsa, hayât-ı sûrî ve ma'nevî cidâlinde o kimse tepesi üzerine düşer. Zira لا حول ولا قوة الا بالله العلى العظيم [Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm] demek, "Kımıldanmak ve kuvvet ancak âlî ve azîm olan Allah Teâlâ iledir" demek olur. Bu kelâmın sıdkına îmân-ı kâmili olan kimse, kime karşı hîle ve hud'a yapabilir?

252. Her kim dünyada şeytanın telbîsini ve dost yüzlü düşmanın taʼzîmini ve hîlesini yerse;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

252. Her kim dünyada şeytanın aldatmasını ve dost yüzlü düşmanın yüceltmesini ve hilesini yerse;

Bu şerefli beyitte, "Şeytan onların amellerini süsler." (Nahl, 16/63) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani cin ve insan şeytanları, kötü şeylere, nefse hoş görünen elbiseler giydirirler; ve insan şeytanları sadık bir dost suretinde görünüp, tuzaklara düşürmek için yüceltmeler ve hileler yaparlar. Her kim bu sahte yüceltmeleri ve hileleri yutarsa;

Bu beyt-i şerîfte, فزين لهم الشيطان أعمالهم (Nahl, 16/63) ya'ni, “Şeytan onların amellerini süsler.” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni cin ve insan şeytanları, kötü şeylere, nefse hoş görünen libaslar giydirirler; ve insan şeytanları muhibb-i sâdık sûretinde görünüp, tuzaklara düşürmek için ta'zîm ve hîleler yaparlar. Her kim bu ca'lî ta'zîm ve hîleleri yutarsa;

253. İslâm yolunda Sırât köprüsü üstünde o eşek gibi sersemlikten başı üzerine gelir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

253. İslâm yolunda Sırât köprüsü üstünde o eşek gibi sersemlikten başı üzerine gelir!

"Hubât", "cinnet"e benzeyen bir hastalığın adıdır. پل صراط [Pûl-i sırât] "Sırât köprüsü"dür. Yani "Şeytanın aldatmasına ve düşmanın güler yüzüne aldanan kimseler, Sırât köprüsü üstünde başı dönerek, o sûfînin eşeği gibi tepesi üstüne düşer!"

Bilinmeli ki, Sırât köprüsüne iman haktır; ve ona incelikte kılı örnek göstermek, onun hakkında eksik bir tanımlamadır. Aksine o Sırât kıldan daha incedir ve hatta onun bu benzetmeyle bir bağıntısı yoktur. Örneğin güneş ile gölge arasındaki ayırıcı sınır ne güneşten ne de gölgedendir. İşte Sırât'ın inceliği de bu ayırıcı sınıra benzer. Ve "sırât-ı müstakîm", zıt ahlâklar arasındaki gerçek orta yoldan ibarettir. Örneğin "sehâvet" güzel ahlâktır ve "tebzîr" (saçıp savurma) ile "buhl" (cimrilik) arasındaki ayırıcı sınırdır. Aşırı uç tarafı "tebzîr" ve eksik uç tarafı "buhl" olur. Ve aynı şekilde "şecâat" (cesaret) da böyledir. Aşırısı "tehevvür" (pervasızlık), eksikliği "cübn"dür, yani korkaklıktır. Ve "tevâzu" (alçakgönüllülük), "tekebbür" (kibir) ile "zillet"in (aşağılanma) ayırıcı sınırıdır; ne "tekebbür"dür ne de "zillet"tir. Ve "iffet", "şehvet" ile "humûd" (şehvetsizlik) arasındaki ayırıcı sınırdır. İşte bu ayırıcı sınırlar sırât-ı müstakîmdir ve

itidal hattıdır. Bu sırât-ı müstakîm üzerinde yürüyen kimseler dünya hayatının belalarından emin olacağı gibi, ahiret hayatında da saadete mazhar olur. Örneğin "tebzîr", malını lüzumsuz, bilinen sınırdan fazla harcamaktır; neticesi fakirlik ve zarurettir ve iflastır. Ve "buhl", yememek ve yedirmemektir. Bunun neticesi kendi nefsine zulüm ve insanlar arasında zillet-tir. İşte diğer aşırılıklar ve eksiklikler de böyle kötü sonuçlar doğururlar ve bunların hepsi sırât-ı müstakîm üzerinde dünya hayatında baş aşağı düşmektir. Huccetü'l İslâm İmâm-ı Gazâlî hazretleri Risale-i Rûhiyye'sinin bir bölümünde bu "sırât" hakkında gerekli ayrıntıları vermiştir. Ahiret belasına gelince; Sırât köprüsü şeriatın suretidir. Haşir gününde şeriat Sırât köprüsü suretinde tasvir olur. Çünkü bütün arazlar (nitelikler) kıyamet gününde kendilerine uygun olan suretlerde ortaya çıkacaktır ki, buna dair olan açıklamalar ileride Mesnevî-i Şerîf'te gelecektir. Dünyada şer'î işler üzerinde kaim olan kimseler ceza gününde bu köprüden yıldırım hızıyla geçecektir. Bu geçişin bu âlemde de benzeri vardır. Nitekim rüyada insan bazen kendini uçsuz bucaksız bir çölde uçar gibi yürüdüğünü görür. Ve şeriatta istikameti az olanlar ok hızında geçerler. Ve istikamette ondan daha aşağı olanlar, ağır yürüyen bir atın yürüyüşü gibi geçerler. Ve şer'î sınırları aşanlar, eğer ilâhî affa mazhar olmazlarsa, ayakları kayıp bu sırâtın altına düşerler.

"Hubât" "cinnet"e müşâbih olan bir illetin adıdır. پل صراط [Pûl-i sırât] "Sırât köprüsü"dür. Ya'ni "Şeytanın telbîsine ve düşmanın güler yüzüne aldanan kimseler, Sırât köprüsü üstünde başı dönerek, o sûfînin eşeği gibi tepesi üstüne düşer!"

Ma'lûm olsun ki, Sırât köprüsüne îmân haktır; ve ona incelikte kılı misâl getirmek, onun hakkında noksan tavsîftir. Belki o Sırât kıldan daha incedir ve hatta onun bu teşbîh ile münasebeti yoktur. Meselâ güneş ile gölge arasındaki hadd-i fâsıl ne güneşten ve ne de gölgedendir. İşte Sırat'ın inceliği de bu hatt-ı fâsıla benzer. Ve "sırât-ı müstakîm", ahlâk-ı mütezâdde arasındaki vasat-ı hakîkîden ibarettir. Meselâ “sehâvet" güzel hulktur ve "tebzîr" ile "buhl" arasındaki hatt-1 fâsıldır. İfrât tarafı "tebzîr" ve tefrît tarafı "buhl" olur. Ve kezâ "şecâat" da böyledir. İfrâtı “tehevvür", tefrîti "cübn"dür, ya'ni korkaklıktır. Ve "tevâzu", "tekebbür" ile "zillet"in hatt-1 fâsılıdır; ne "tekebbür"dür ve ne de "zillet"tir. Ve "iffet", "şehvet" ile "humûd" (şehvetsizlik) arasındaki hadd-i fâsıldır. İşte bu hatt-ı fâsıllar sırât-ı müstakîmdir ve hatt-1 i'tidâldir. Bu sırât-ı müstakîm üzerinde yürüyen kimseler hayât-ı dünyeviyye belâlarından emîn olacağı gibi, hayât-ı uhreviyyede de mazhar-ı saâdet olur. Meselâ "tebzîr", malını lüzumsuz, hadd-i ma'rûftan fazla sarf etmektir; netîcesi fakr u zarûrettir ve iflastır. Ve "buhl", yememek ve yedirmemektir. Bunun netîcesi kendi nefsine zulüm ve beyne'n-nâs zillet-tir. İşte diğer ifrât ve tefrîtler de böyle sû'-i âkıbet tevlîd ederler ve bunların cümlesi sırât-ı müstakîm üzerinde hayât-ı dünyeviyyede baş aşağı düşmektir. Huccetü'l İslâm İmâm-ı Gazâlî hazretleri Risale-i Rûhiyye'sinin bir faslında bu "sırât" hakkında tafsîlât-ı lâzime i'tâ buyurmuştur. Belâ-yı uhrevîye gelince; Sırât köprüsü şerîatın sûretidir. Yevm-i haşrde şerîat Sırât köprüsü sûretinde musavver olur. Zîrâ bilcümle a'râz yevm-i kıyâmette kendilerine münasib olan sûretlerde zâhir olacaktır ki, buna dâir olan beyânât âtîde Mesnevî-i Şerîfte gelecektir. Dünyada umûr-ı şer'iyye üzerinde kāim olan kimseler rûz-i cezâda bu köprüden yıldırım sür'atiyle geçecektir. Bu revîşin bu âlemde de nazîri vardır. Nitekim rü'yâda insan ba'zan kendini bir sahrâ-yı bî-pâyânda uçar gibi yürüdüğünü görür. Ve şerîatta istikāmeti az olanlar ok sür'atinde geçerler. Ve istikâmette ondan daha aşağı olanlar, rehvâr bir atın yürüyüşü gibi geçerler. Ve hudûd-ı şer'iyyeyi tecâvüz edenler, eğer mazhar-ı afv-ı ilâhî olmazlarsa, ayakları kayıp bu sırâtın altına düşerler.

254. Müteyakkız ol, kötü dostun işvelerini dinleme; tuzağı gör, sen yeryüzünde eymin yürüme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

254. Uyanık ol, kötü dostun cilvelerini dinleme; tuzağı gör, sen yeryüzünde emin yürüme!

"İşve", naz ve eda demektir; منیوش (niyûşîden) mastarından nehy-i hâzır (yasaklama bildiren emir kipi) kipidir. "Niyûşîden" Heft Kulzüm adlı lügatte, "dinlemek" ve "istemek" ve "araştırmak ve merak etmek" anlamlarındadır. Burada "dinlemek" anlamındadır.

"İşve", nâz ve eda; منیوش (نیوشیدن) masdarından nehy-i hâzır sîgasıdır. "Niyûşîden" Heft Kulzüm nâmındaki lügatta, "dinlemek" ve istemek" ve "tefahhus ve tecessüs etmek" ma'nâlarınadır. Burada "dinlemek" ma'nâsınadır.

255. Yüz bin “lâ havle" getirici İblîs'i gör; ey âdem, İblîs'i yılanda Gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

255. Yüz bin "lâ havle" getiren İblîs'i gör; ey insan, İblîs'i yılanda gör!

Ey Hakk Yolcusu, uyanık ol da "lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" diyen birçok insan şeytanlarını gör! Bunların her biri insanı sokmakta yılan gibidir ve şeytan onların kalplerinde tasarruf sahibidir (hükmeder). Bu sebeple ey insanoğlu, sen görünmeyen İblîs'i görmek istersen bu gibi yılanların sözlerine ve fiillerine bak da İblîs'i o yılanların sözlerine ve fiillerine bürünmüş bir halde gör!

Ey sâlik, müteyakkız ol da, “lâ havle ve lâ kuvvete ilh..." diyen birçok insan şeytanlarını gör! Bunların her birisi insan sokmakta yılan gibidir ve şeytan onların kalblerinde mutasarrıftır. Binâenaleyh ey âdem oğlu, sen görünmeyen İblîs'i görmek istersen bu gibi yılanların akvâl ve efâline bak da İblîs'i o yılanların akvâl ve efâline bürünmüş bir halde gör!

256. Sana, "Ey dostun cânı!" der, dem verir; tâ ki bir kasap gibi dosttan postu çeke!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

256. Sana, "Ey dostun cânı!" der, dem verir; tâ ki bir kasap gibi dosttan postu çeke!

Ey Hakk Yolcusu, böyle bir kimse, dost edindiği kimsenin postunu bir kasap gibi yüzmek için sana "Ey dostun cânı!" yani "Ey benim canım!" diye latif sözler söyler. Kasap bir koyunun postunu yüzmek için üfleyerek şişirdiği gibi, o da bu sözler ile üfleyerek senin nefsini şişirtir ve kabartır ve seni mağrur edip, senden alacağını alıp faydalanır!

Ey sâlik, böyle bir kimse, dost ittihâz ettiği kimsenin postunu bir kasap gibi yüzmek için sana "Ey dostun cânı!" ya'ni "Ey benim cânım!" diye latîf sözler söyler. Kasap bir koyunun postunu yüzmek için üfleyerek şişirdiği gibi, o da bu sözler ile üfleyerek senin nefsini şişirtir ve kabartır ve seni mağrûr edip, senden alacağını alıp istifade eder!

257. Senin postunu dışarıya çekmek için dem verir; düşmanlardan afyon tadan kimsenin vay hâline!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

257. Senin postunu dışarıya çekmek için dem verir; düşmanlardan afyon tadan kimsenin vay hâline!

Kasap gibi senin postunu yüzmek için sana güzel sözlerle böyle dem verir. Düşmanların kahvesini içen, yani onlarla dostluk edip karışıp görüşen kimselerin vay hâline!

Kasap gibi senin postunu yüzmek için sana elfâz-ı latîfe ile böyle dem verir. Düşmanların kahvesini içen, ya'ni onlar ile dostluk edip muhâlata ve musâhabe eden kimselerin vay hâline!

258. Kasap gibi senin ayağının üzere baş koyar; senin kanını zâr zâr dökmek için dem verir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

258. Kasap gibi senin ayağının üzerine baş koyar; senin kanını acı acı dökmek için dem verir!

259. Kendi avını bir arslan gibi kendin yap; yabancının ve hısımın işvesini terk et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

259. Kendi avını bir aslan gibi kendin yap; yabancının ve akrabanın işvesini terk et!

Yani kendi işini kendin gör; kendi işini ne yabancıya, ne de akrabaya teslim et ve onların iltifatlarına kulak asma!

Ya'ni kendi işini kendin gör; kendi işini ne yabancıya, ne de akrabâya tevdî' etme ve onların iltifatlarına kulak asma!

260. Alçakların riayetlerini hadim gibi bil; nâ-keslerin işvesinden bî-keslik daha iyidir! [262]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

260. Alçakların riayetlerini hizmetçi gibi bil; nâ-keslerin işvesinden kimsesizlik daha iyidir! [262]

Alçak kimselerin sana karşı olan riayetlerini, hizmetçinin sûfiye (tasavvuf yolunda ilerleyen kişiye) olan riayetleri gibi bil! Adi kimselerin sana yakınlaşarak iltifat ve nazik davranmalarından, senin kimsesizliğin daha iyidir!

Edânîden olan kimselerin sana karşı olan riâyetlerini, hâdimin sûfiye olan riâyetleri gibi bil! Adî kimselerin sana takarrüb ile iltifât ve nevâziş etmelerinden, senin kimsesizliğin daha iyidir!

261. Adamların zemîninde ev yapma; kendi işini yap, yabancının işini yapma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

261. Adamların zemininde ev yapma; kendi işini yap, yabancının işini yapma!

İnsanların zemini olan bedeni imar etmeye çalışma. Çünkü beden ruha yabancıdır ve senin senliğin ancak ruhundur. Bu sebeple kendi işini yap, yani ruhunu nurlandırmaya ve imar etmeye çalış; ruhuna yabancı olan bedeninin hizmetçisi olma!

İnsanların zemîni olan cismi ma'mûr etmeğe çalışma. Zîrâ cisim rûha yabancıdır ve senin senliğin ancak rûhundur. Binâenaleyh kendi işini yap, ya'ni ruhunu nurlandırmağa ve ma'mûr etmeğe çalış; rûhuna yabancı olan cisminin hâdimi olma!

262. Sen tenine yağlı ve tatlı verdikçe, kendi cevherin için semizlik görmezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

262. Sen bedenine yağlı ve tatlı verdikçe, kendi cevherin için semizlik görmezsin.

Sen cismini nefse ait hazlarınla besledikçe, kendi cevherin olan ruhunun semizliğini göremezsin. Bu hâlden kalbin kör, ruhun karanlık ve zayıf olur.

Sen cismini huzûzât-ı nefsâniyyen ile besledikçe, kendi cevherin olan rûhunun semizliğini göremezsin. Bu halden kalbin kör rûhun muzlim ve zaîf olur.

263. Eğer cismin misk içinde yeri olsa, ölüm günü onun pis kokusu zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

263. Eğer cismin misk içinde yeri olsa, ölüm günü onun pis kokusu zâhir olur.

Eğer cismini misk içine batırsan, onu latif yapamazsın. Çünkü onun tabiatı murdar olduğu için, ölüm günü o cisim bir leş olup, pis kokusu ortaya çıkar.

Eğer cismini misk içine gark etsen, onu latîf yapamazsın. Zîrâ onun tab'ı murdar olduğu için, ölüm günü o cisim bir leş olup, pis kokusu meydana çıkar.

264. Miski ten üzerine vurma, kalb üzerine sür! Misk nedir? Zü'l-celâl'in nâm-ı mukaddesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

264. Miski ten üzerine vurma, kalp üzerine sür! Misk nedir? Yüce ve celâl sahibi Allah'ın kutsal adıdır.

Misk makamında olan tesbihi, tehlili (Lâ ilâhe illallah demeyi) ve Allah'ı zikretmeyi sadece dilinle söyleme; aksine gönülden söyle ve o miski kalbine sür! Misk nedir? Yüce ve celâl sahibi Allah Teâlâ hazretlerinin kutsal adıdır.

Misk makāmında olan tesbîh ve tehlili ve zikrullâhı yalnız lisânın ile söyleme; belki gönülden söyle ve o miski kalbine sür! Misk nedir? Zü'l-celâl olan Allah Teâlâ hazretlerinin nâm-ı mukaddesidir.

265. O münafık, miski ten üzerine koyar; rûhu külhanın dibine koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

265. O münafık, miski ten üzerine koyar; ruhu külhanın dibine koyar.

Görmez misin? O münafık, misk olan ilahi ismi kalben değil, halkı aldatmak için dille zikrettiği için, ruhunu cehennemin dibine koyar.

Bilinmeli ki, zikirde dört şekil vardır. Birisi münafığın zikridir. Münafık kalben inkârcı ve dille zikredicidir. Bu sebeple bu amelin faydası yoktur.

İkincisi riyakârın zikridir. Riyakâr, kalben Hakk'a ve Peygamber'e iman etmekle beraber, nefsinin hazzına uyarak amelini halka göstermeyi ve bununla dünyevi menfaati amaçlar ve dille zikreder. Bu amelin de faydası yoktur ve onun ameli ve zikri bizzat günahtır; ve kendisi amelsiz bir mümin olduğu için, eğer affa mazhar olmazsa ahiret cezasına da uğrar. Değerli âlimler "riyâ"yı "şirk" sayarlar. Üçüncüsü gafil müminin zikridir. Gafil, Hakk'ı zikrederken fikri başka yerde olur. Düşüncelerin baskın gelmesi sebebiyle kalben zikredici olamaz. Halbuki amacı riyâ değil, ibadettir. Bu mümin niyetine göre ödüllendirilir. لیس من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی

Görmez misin? O münafık, misk olan nâm-ı ilâhîyi kalben değil, halkı aldatmak için lisânen zikrettiği için, rûhunu külhanın dibine koyar.

Ma'lûm olsun ki, zikirde dört sûret vardır. Birisi münafıkın zikridir. Münâfık kalben münkir ve lisânen zâkirdir. Binâenaleyh bu amelin fâidesi yoktur.

İkincisi mürâînin zikridir. Mürâî kalben Hakk'a ve Peygamber'e îmân etmekle beraber, hazz-ı nefsine tebean amelini halka göstermeyi ve bununla men- faat-ı dünyeviyyeyi kasd eder ve lisânen zikreder. Bu amelin de fâidesi yoktur ve onun ameli ve zikri ayn-ı ma'siyettir; ve kendisi amelsiz bir mü'min olduğu cihetle, eğer mazhar-ı afv olmazsa cezâ-yı uhreviyeye de dûçâr olur. Ulemâ-i kirâm “riyâ”yı “şirk” addederler. Üçüncüsü mü'min-i gâfilin zikridir. Gafil, Hakk'ı zâkir iken fikri başka yerde olur. Galebe-i havâtır sebebiyle kalben zâkir olamaz. Halbuki kasdı riyâ değil, ibâdettir. Bu mü'min niyetine göre me'cûr olur. لیس من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من ذکرنی من zikr-i lisânîsinden hâsıl olan suver-i latîfeyi de o münafıkın ma'nâsında bırakmayıp, âlem-i letâife naklederler.

269. Tayyib olanlar tayyiblerin tarafına gelir; âgâh ol, habîs olanlar habîsler içindir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

269. İyi olanlar iyilerin tarafına gelir; uyanık ol, kötü olanlar kötüler içindir!

Çünkü iyi olanlar iyilerin tarafına gelir. Uyanık ol ki, kötüler kötüler içindir. Her şey kendi cinsine katılır.

Zîrâ iyi olanlar iyilerin tarafına gelir. Müteyakkız ol ki, kötüler kötüler içindir. Her şey kendi cinsine iltihâk eder.

270. Kînden gümrah olanlara kîn tutma! Onların mezarını kîn tutucuların yanına koyarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

270. Kin yüzünden yoldan çıkmış olanlara kin besleme! Onların mezarını kin besleyenlerin yanına koyarlar.

İşte bu hakikate dayanarak, "kin" denilen kötü huy ile nitelenmiş olanlara kin besleme. Eğer sen de onlara kin beslersen, onların cinsinden olursun. Çünkü kin besleyenlerin mezarını kin besleyenlerin yanına koyarlar.

Hz. Pîr efendimizin bu tavsiyeleri, şeriatta olan "Allah için buğzetme" (buğz-fillâh) ile çelişmez. Çünkü "buğz", "muhabbet"in zıddıdır ve "buğz", intikam hissi olmaksızın kalbî bir nefrettir. Ve kötü huy ile nitelenmiş olanlar elbette sevilmez. "Kin"de ise kahır ve intikam duygusu vardır.

İşte bu hakîkata mebnî, "kîn" denilen kötü huy ile muttasıf olanlara kîn tutma. Eğer sen de onlara kîn tutarsan onların cinsinden olursun. Zîrâ kîn tutanların mezârını kîn tutanların yanına koyarlar.

Hz. Pîr efendimizin bu tavsiyeleri, şer'de olan "buğz-fillâh"a mugâyir değildir. Zîrâ, “buğz" "muhabbet"in zıddıdır ve "buğz”, hiss-i intikām olmaksızın nefret-i kalbiyyedir. Ve kötü huyla muttasıf olanlar elbette sevilmez. "Kîn"de ise kahır ve intikam duygusu vardır.

271. Kînin aslı cehennemdir ve senin kînin o küllün cüz'üdür, dînin düşmanıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

271. Kin'in aslı cehennemdir ve senin kinin o bütünün parçasıdır, dinin düşmanıdır.

Çünkü kinin aslı cehennemdir. Çünkü cehennem Kahhâr (her şeye gücü yeten, ezici) ve Müntakim (intikam alan) isimlerinin tecelli yeridir. Bu sebeple senin kinin dahi o cehennem bütününün bir parçasıdır; ve kötü huylardan olan kin, dinin düşmanıdır. Çünkü cehennemin azap aletleri, kötü huyların suretlerinden oluşur. Ve cehennem hakkındaki ayrıntılar, Fütûhât-ı Mekkiyye'nin 61. bölümünde yer almaktadır.

Zîrâ kînin aslı cehennemdir. Çünkü cehennem Kahhâr ve Müntakim isimlerinin mazharıdır. Bu sebeble senin kînin dahi o cehennem küllünün cüz'üdür; ve ahlâk-ı zemîmeden olan kîn, dînin düşmanıdır. Zîrâ cehennemin âlât-ı azabı, ahlâk-ı zemîme sûretlerinden tekevvün eder. Ve cehennem hakkındaki tafsîlât, Fütûhât-ı Mekkiyye'nin 61. bâbında mündericdir.

272. Mâdemki sen cehennemin cüz'üsün, binâenaleyh akılı ol! Cüz' kendinin küllü tarafında karar tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

272. Mademki sen cehennemin parçasısın, bu sebeple akıllı ol! Parça kendisinin bütününün tarafında karar kılar.

Ey insan, mademki sen tuttuğun kin sebebiyle cehennemin parçası oluyorsun, o halde düşün ve aklını başında tut ki, her parçanın kendi bütününün tarafına katılması genel bir kuraldır.

Ey kimse, mâdemki sen tuttuğun kîn sebebiyle cehennemin cüz'ü oluyorsun, o halde düşün ve aklını başında tut ki, her cüz'ün kendi küllü tarafına iltihâk etmesi kāide-i umûmiyyedir.

273. Ey nâm-dâr, eğer sen de cennetin cüz'ü isen, senin ayşin dâimâ cennetten olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

273. Ey şöhretli kişi, eğer sen de cennetin bir parçası isen, senin yaşayışın daima cennetten olur.

Şimdi, kötü ahlâk cehennemin bir parçası olunca, iyi ahlâk da onun zıddı olarak cennetin bir parçası olur. Bu sebeple ey insanlar arasında ün ve şöhret sahibi olan kimse, sen iyi huylar ile cennetin bir parçası isen, hem dünyada hem de ahirette yaşayışın daima cennetin cinsinden olur.

İmdi, kötü ahlâk cehennemin cüz'ü olunca, iyi ahlâk da onun aksi olarak cennetin cüz'ü olur. Binâenaleyh ey nâs arasında nâm ve şöhret sahibi olan kimse, sen iyi huylar ile cennetin cüz'ü isen, hem dünyada ve hem de âhirette yaşayışın dâimâ cennetin cinsinden olur.

274. Muhakkak acı acılara mülhak olur, Dem-i bâtıl ne vakit hakka karîn olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

274. Muhakkak acı acılara katılır, bâtıl söz ne zaman hakka yakın olur?

Kin duygusu insanın kalbine elem ve rahatsızlık verdiğinden, acı bir histir; ve cehennem dahi acıların yeridir. Bu sebeple acı acılara katılır ve kalpteki kin insana daima kötü sözler söyletmeye sebep olduğundan, bu kötü ve acı sözler ve bâtıl demler hiçbir zaman hakka yakın olmazlar. Çünkü insanlığa aykırı olan ve uygun olmayan sözler bâtıldır; ve bâtıl hakkın zıddı olup birbirinin cinsi olmadığından, elbette bâtıl haktan uzak olur.

Kîn duygusu insanın kalbine elem ve rahatsızlık verdiğinden, acı bir histir; ve cehennem dahi mahall-i âlâmdır. Binâenaleyh acı acılara mülhak olur ve kalbdeki kîn insana dâimâ fenâ sözler söyletmeğe sebep olduğundan, bu fenâ ve acı sözler ve bâtıl demler hiçbir vakit hakka karîn olmazlar. Zîrâ insâniyyete muğâyir olan bâtıl ve [nâ-]muvâfik olan sözler [bâtıl]dır; ve bâtıl hakkın zıddı olup yekdiğerinin cinsi olmadığından, elbette bâtıl haktan uzak olur.

275. Ey birâder, sen ancak endîşesin; bâkî olan şeyin kemik ve rîşedir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

275. Ey kardeş, sen ancak düşüncesin; geriye kalan şey kemik ve liftir!

Bu şerefli beyit, Fîhi Mâ Fîh'in 52. bölümünde Hz. Pîr efendimiz tarafından bizzat şerh edilmiştir. Fakat bu şerh ne Hint şerhlerinde ne de Ankaravî hazretlerinin şerhinde yer almamaktadır. Buna göre ben, Fîhi Mâ Fîh'in ifadesini tercüme ederek aynen naklediyorum: Hz. Pîr efendimize bu şerefli beytin anlamını sordular; cevaben buyurdular ki: "Bunun anlamını iyice düşün! همان اندیشه [Ancak düşüncesin, yani düşüncesin] özel düşünceye işarettir ve kolay anlaşılması için onu 'düşünce' lafzıyla ifade ettik. Aksine hakikatte o düşünce değildir. Olsa dahi herkesin anladığı düşünce cinsinden değildir. Fakat 'düşünce'den bizim kastımız bu anlam idi. Ve eğer bir kimse avamın anlaması için çok ince bir yorum yapmak isterse الانسان حيوان ناطق [İnsan konuşan hayvandır] der. 'Nutk' (konuşma) ise, ister gizli ister açık olsun, 'düşünce'dir ve bu hayvanın dışındadır. Şimdi, insanın düşünceden ibaret bulunması ve geri kalanının kemik ve lif olması doğru olur. Söz güneş gibidir; bütün insanlar ondan sıcaklık ve hayat bulurlar. Güneş ise, daima mevcuttur ve bütün eşya daima ondan sıcaklık kazanırlar. Ancak güneş göze gelmez ve ondan hayat ve sıcaklık bulunduğu bilinmez. Ama ister şükür, ister şikâyet, ister hayır, ister şer olsun, bir lafız ve ifade ile söylenildiği zaman göze gelir. Gökyüzünün güneşi gibi daima parlar. Ve lakin ışını duvar üzerine yansımadıkça göze gelmez. Nasıl ki harf ve ses vasıtası olmazsa, daima mevcut olmakla beraber, kelam güneşinin ışını ortaya çıkmaz. Çünkü güneş latiftir ve hava latiftir. Yoğunluk lazımdır ki, o yoğunluk vasıtasıyla göze gelsin ve ortaya çıksın.

Bir kimse, Yüce Allah'ın kendisine hiçbir anlam göstermemesi sebebiyle sıkıntılı ve üzgün bir halde kaldığından bahsetti; Yüce Allah şöyle etti, böyle buyurdu dedikleri zaman sıcaklık hissetti ve anlamı gördü. Şimdi, her ne kadar Hakk'ın latifliği mevcut ve ona yansımış idiyse de görmezdi. Emir ve nehiy ve yaratma ve kudret vasıtasıyla ona açıklanmadıkça göremedi. Bazı kimseler vardır ki, zayıflıklarından dolayı bir yemek arasında bala tahammül edemediklerinden, pilav, zerde ve helva ve saire yerler; ta ki kuvvet bulup vasıtasız bal yiyebilsinler. Şimdi bilindi ki, nutk (konuşma), latif, parlak ve kesintisiz bir güneştir. Ancak sen güneş ışınını görmek ve haz almak için yoğun bir vasıtaya muhtaçsın. O güneşin ışınını ve latifliğini yoğunluk vasıtası olmaksızın gördüğün ve onu görmeye alıştığın zaman, o güneşin temaşasında cesur ve güçlü olursun; ve o latiflik denizinin içinde acayip renkler ve garip manzaralar görürsün. Ve ne acayip şeydir ki, söylesen de söylemesen de, o nutk daima sende mevcuttur. Eğerçi düşüncenin içinde bir nutk; fakat söylenildiği dakikada nutk daima mevcuttur. Nasıl ki الانسان حيوان ناطق [İnsan konuşan hayvandır] derler. O hayvaniyet daima sende mevcuttur ve sen hayatta oldukça böylece nutkun dahi daima seninle beraber olması lazım gelir. Nasıl ki bu alemde uyumak, hayvaniyetin ortaya çıkışının gereğidir; uyumak şart değildir. Ve aynı şekilde nutk için söylemenin ve konuşmanın gereği vardır ve söylemek ise şart değildir."

Cenab-ı Pîr efendimizin yüce şerhlerinden anlaşılan budur ki: İnsan fertlerinde ortaya çıkan kelam ve nutk, Hakk'ın en üstün latiflik mertebesinde olan kelam sıfatının yansımasıdır. Hakk'ın latif varlığı nasıl ki yoğunluk mertebelerine tenezzül etti ise, bu kelam sıfatı dahi öylece evvela ruhaniyet mertebesine, saniyen misal mertebesine ve salisen şehadet mertebesine tenezzül eder. Ve ruhaniyet mertebesinde idrak düşüncesi olur ve misal mertebesinde o düşüncenin hayali suretleri ve cisim mertebesinde harf ve ses halinde ortaya çıkar. Ve o kelamın şanı ve dereceleri, yansıdığı ruh ve misal ve cisimlerin yatkınlıklarına göre olur. Şimdi, sabit hakikatleri Hâdî isminin mazharı olanların düşünceleri gül gibi olan imandır ve Mudill isminin mazharı olanların düşünceleri de diken gibi olan küfürdür. Nasıl ki ilerideki şerefli beyitlerde buyurulur. Bu bahsin incelikleri uzundur. Burada bu kadarı yeterlidir.

Bu beyt-i şerîf, Fihi Mâ Fih'in 52. faslında Hz. Pîr efendimiz tarafından bizzât şerh buyurulmuştur. Fakat bu şerh ne Hind şerhlerinde ve ne de Ankaravî hazretlerinin şerhinde münderic değildir. Binâenaleyh fakîr, Fihi Mâ Fîh'in ibâresini tercümeten aynen naklediyorum: Hz. Pîr efendimize bu beyt-i şerîfin ma'nâsını sordular; cevâben buyurdular ki: "Bunun ma'nâsını teemmül et! همان اندیشه [Ancak endîşesin, yâni düşüncesin] endîşe-i mahsûsa işarettir ve sühûlet-i fehm için onu endîşe lafzıyla ta'bîr ettik. Velâkin hakîkatte o endîşe değildir. Olsa dahi herkesin anladığı endîşe cinsinden değildir. Fakat "endîşe"den bizim garazımız bu ma'nâ idi. Ve eğer bir kimse fehm-i avâm için pek rakîk te'vîl etmek isterse الانسان حيوان ناطق [İnsan hayvân-ı nâtıktır] der. “Nutk” ise, ister muzmer ve ister muzhar olsun, "endîşe"dir ve bu hayvânın gayridir. İmdi, insanın endîşeden ibâret bulunması ve mütebâkîsinin kemik ve elyaf olması doğru olur. Kelâm güneş gibidir; bütün insanlar ondan harâret ve hayât bulurlar. Güneş ise, dâimâ mevcûddur ve kâffe-i eşyâ dâimâ ondan iktisâb-ı harâret eylerler. Ancak güneş nazara gelmez ve ondan hayât ve harâret bulunduğu bilinmez. Ammâ ister şükür, ister şikâyet, ister hayır, ister şer olsun, bir lafız ve ibâre ile söylenilmiş olduğu vakit nazara gelir. Afitâb-ı felekî gibi dâimâ tâbândır. Ve lâkin şuâ'ı duvar üzerine mün'akis olmadıkça nazara gelmez. Nitekim harf ve savt vâsıtası olmazsa, dâimâ mevcût olmakla beraber, âfitâb-ı kelâmın şuâ'ı zâhir olmaz. Çünkü âfitâb latîftir ve hava latîftir. Kesâfet lâzımdır ki, o kesâfet vâsıtasıyla nazara gelsin ve zâhir olsun.

Bir kimse, Hak Teâlâ'nın kendisine hiçbir ma'nâ göstermemesi hasebiyle munkabız ve efsürde bir halde kaldığından bahsetti; Hak teâlâ şöyle etti, böyle buyurdu dedikleri vakit harâretlendi ve ma'nâyı gördü. İmdi, her ne kadar Hakk'ın letâfeti mevcûd ve ona mün'akis idiyse de görmez idi. Emir ve nehiy ve halk ve kudret vâsıtasıyla ona şerh olunmadıkça göremedi. Ba'zı kimseler vardır ki, za'flarından bir taâm arasında bala tâkat getiremediklerinden, pilâv, zerde ve helva ve sâire yerler; tâ ki kuvvet bulup bî-vâsıta bal yiyebilsinler. İmdi ma'lûm oldu ki, nutk, latîf, tâbân ve gayr-i munkatı' bir güneştir. Ancak sen şuâ'-ı âfitâbı görmek ve haz almak için kesîf bir vâsıtaya muhtâçsın. O âfitâbın şuâ'ını ve letâfetini kesâfet vâsıtası olmaksızın gördüğün ve onu görmeğe alıştığın vakit, o güneşin temâşâsında cür'etkâr ve kavî olursun; ve o deryâ-yı letâfetin aynı içinde acîb renkler ve garîb manzaralar görürsün. Ve ne acîb şeydir ki, söylesen de söylemesen de, o nutk dâimâ sende mevcûddur. Eğerçi endîşenin içinde bir nutk; fakat söylenildiği dakîkada nutk dâimâ mevcuddur. Nitekim الانسان حيوان ناطق [Insan hayvân-ı nâtıktır] derler. O hayvâniyyet dâimâ sende mevcûddur ve sen hayâtta oldukça böylece nutkun dahi dâimâ seninle beraber olmak lâzım gelir. Nitekim bu âlemde uyumak, zuhûr-ı hayvâniyyet îcâbıdır; uyumak şart değildir. Ve kezâ nutk için söylemenin ve mükâlemenin mûcibi vardır ve söylemek ise şart değildir."

Cenâb-ı Pîr efendimizin şerh-i âlîlerinden anlaşılan budur ki: Efrâd-ı beşerde zâhir olan kelâm ve nutk, Hakk'ın gâyet-i mertebe-i letâfette olan sıfat-ı kelâmının aksidir. Vücûd-ı latîf-i Hak nasıl ki merâtib-i kesâfete tenezzül buyurdu ise, bu sıfat-ı kelâm dahi öylece evvelâ mertebe-i rûhiyyete, sâniyen mertebe-i misâle ve sâlisen mertebe-i şehadete tenezzül eder. Ve mertebe-i rûhiyyette endîşe-i idrâk olur ve mertebe-i misâlde o endîşenin suver-i hayâliyyesi ve mertebe-i cismiyyette harf ve savt hâlinde zâhir olur. Ve o kelâmın şe'ni ve dereceleri, aks eylediği rûh ve misâl ve cisimlerin isti'dâdlarına göre olur. İmdi, "ayn-ı sâbite"leri ism-i Hâdî'nin mazharı olanların endîşeleri gül gibi olan îmândır ve ism-i Mudill'in mazharı olanların endîşeleri de diken gibi olan küfürdür. Nitekim âtîdeki ebyât-ı şerîfede buyurulur. Bu bahsin dakāyıkı uzundur. Burada bu kadarı kâfidir.

276. Eğer senin endîşen gül ise, gülşensin; ve eğer bir diken olursa, sen bir külhanın odunusun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

276. Eğer senin endişen gül ise, gül bahçesisin; ve eğer bir diken olursa, sen bir külhanın odunusun.

Eğer senin endişen iman ve imanın ayrıntıları olan güzel ahlak ise, dünyada ve ahirette bir gülistana benzersin. Ve eğer endişen bir diken gibi olan küfür ve küfrün ayrıntıları olan kötü ahlak olursa, bunlar yüreğinde bir ateş gibi olup daima seni yakar ve sen bir külhanın odunu mertebesinde olursun. Nasıl ki ayet-i kerimede işaret buyurulur: نَارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ (Hümeze, 104/6-7) yani, "Allah'ın öyle bir yanmış ateşidir ki, kalplere musallat olur!"

Eğer senin endîşen îmân ve îmânın teferruâtı olan ahlâk-ı hamîde ise, dünyâda ve âhirette bir gülistâna benzersin. Ve eğer endîşen bir diken gibi olan küfür ve küfrün teferruâtı olan kötü ahlâk olursa, bunlar yüreğinde bir ateş gibi olup dâimâ seni yakar ve sen bir külhanın odunu mesâbesinde olursun. Nitekim âyet-i kerîmede işaret buyurulur : نَارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ (Hümeze, 104/6-7) ya'ni, "Allah'ın öyle bir yanmış ateşidir ki, kalblere musallat olur!"

277. Eğer sen gül suyu isen, seni ceyb üzerine sürerler; ve eğer sidik gibi isen, seni dışarıya atarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

277. Eğer sen gül suyu isen, seni cep üzerine sürerler; ve eğer sidik gibi isen, seni dışarıya atarlar.

278. Attarların önündeki tablaları gör; cinsi kendi cinsine karîn etmiş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

278. Attarların önündeki tablaları gör; cinsi kendi cinsine karîn etmiş.

Pazar yerlerinde sergi kuran aktarların tablalarına bak; biberi biberin kutusuna ve karanfili ve zencefili karanfil ve zencefil kutularına koymuş ve her bir cins maddeyi kendi cinsi ile birleştirmiştir.

Pazar yerlerinde sergi kuran aktârların tablalarına bak; biberi biberin kutusuna ve karanfili ve zencefîli karanfil ve zencefîl kutularına koymuş ve her bir cins maddeyi kendi cinsi ile birleştirmiştir.

279. Cinsleri cinslere karıştırmış, bu tecânüsten bir zînet peyda etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

279. Cinsleri cinslere karıştırmış, bu uyumdan bir süs ortaya çıkarmıştır.

280. Eğer mercimek onun şekerine karışırsa, onu bir bir yekdiğerinden ayırır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

280. Eğer mercimek onun şekerine karışırsa, onu tek tek birbirinden ayırır.

281. Bu dâneleri tabak üzerinde seçmek için, Hak peygamberleri varak ile gönderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

281. Bu taneleri tabak üzerinde seçmek için, Hak peygamberleri kitap ile gönderdi.

"Tane"den kastedilen, insan bedenleridir. "Tabak"tan kastedilen, yeryüzüdür. "Kitap"tan kastedilen, ilahi kitaptır. "Seçmek"ten kastedilen, Hâdî (doğru yola ileten) ve Mudil (saptıran) isimlerinin tecellilerini birbirinden ayırmaktır. Yani, "Yüce Allah yeryüzünde görünen insan bireylerinden müminler ile inkârcıları birbirinden ayırmak için, indirilmiş kitaplar ile peygamberleri gönderdi."

"Dâne"den murâd, ecsâm-ı beşeriyyedir. "Tabak"tan murâd, rûy-i arzdır. "Varak"tan murâd, kitâbdır. “Seçmek"ten murâd, Hâdî ve Mudil isimlerinin mezâhirini birbirinden tefrîktir. Ya'ni, "Hak Teâlâ yeryüzünde zahir olan efrâd-ı beşeriyyeden mü'minler ile münkirleri yekdîğerinden tefrîk etmek için, kütüb-i münzele ile peygamberleri gönderdi."

282. Bundan evvel biz ümmet-i vâhide idik; kimse bilmez idi ki, biz iyiyiz ve kötüyüz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

282. Bundan önce biz tek bir ümmet idik; kimse bilmezdi ki, biz iyiyiz ve kötüyüz.

Bu şerefli beyitte, Bakara Suresi'nde yer alan كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللَّهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَ مُنْذِرِينَ (Bakara, 2/213) yani, "İnsanlar tek bir ümmet idi; şimdi Yüce Allah peygamberleri müjdeciler ve korkutucular olarak gönderdi" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani peygamberlerin gönderilmesinden önce, insanların hepsi dış görünüşte birleşmiş olup, hepsi hâl diliyle: "Milletim insanlık türüdür, vatanım yeryüzüdür" derlerdi ve iç hallerini harekete geçiren bir şey olmadığından ortaya çıkmazdı.

Burada bir soru ortaya çıkar: Ehl-i kitabın hepsi nezdinde insanoğlu Adem (a.s.)'dan yayıldı. Halbuki Hz. Adem on suhuf (ilahi kitapçık) ile gelmişti ve ondan sonra Şîs (a.s.) ve diğer peygamberler peyderpey gönderildiler. Ve Hz. Adem'den itibaren, kendilerine gönderilen vahiylere tabi olanlar ile olmayanlar oldu. Bu itibarla insanoğlunun tek bir ümmet halinde olduğu zamanların olmaması gerekir. Şu halde bu ayet-i kerimenin anlamı olan bu şerefli beytin manası nedir?

Eğer cevap olarak denirse ki, Hz. Adem'in vefatından sonra getirdiği Adem şeriatının hükümleri bozuldu, halk dağıldı; deriz ki; bu bozulan hükümlerde halk ya birleşti veya ihtilaf üzere oldular. Eğer birleştiler ise, bir peygamberin dinini bozarak birleştiler. Halbuki ne ayet-i kerimeden ne de bu şerefli beyitten bu mana anlaşılmaz. Ve eğer ihtilaf ettiler ise, bu ihtilaf hali tek bir ümmet hali değildir. Demek ki, beşerin peygamber gelmezden önce tek bir ümmet olduğu zaman ve hal vardır ve bu da ilk peygamber olan Hz. Adem'den önceki zaman ve hal ve topluluklar olması gerekir. Ve bundan da, insanoğlunun ortaya çıkışı meselesinin incelenmesi ve derinlemesine düşünülmesi lazım gelir. Fütûhât-ı Mekkiyye'de Şeyh-i Ekber hazretleri buyururlar ki: "Mekke-i Mükerreme'de tavaf esnasında ruhlardan bir ruhla karşılaştım. Kim olduğunu sordum; 'Ecdadınızdanım' dedi ve ismini söyledi. Vefatını sordum: 'Kırk bin sene oluyor' dedi. 'Bu senin dediğin, bizim

nezdimizde yerleşmiş olan tarihe uymuyor' dedim. 'Sen hangi Adem'den soruyorsun, yakın Adem'den mi?' dedi." Sözün özü, Kur'an'ın remizleri (işaretleri) ve şerefli hadislerin, keşif ehli olan peygamberlerden ve büyük evliyadan başkasına henüz açıklanmadığına hükmetmek gerekir vesselam!

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Bakara'da olan كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللَّهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَ مُنْذِرِينَ (Bakara, 2/213) ya'ni, "Nâs ümmet-i vahide idi; imdi Allâh Teâlâ peygamberleri müjdeciler ve korkutucular olarak ba's buyurdu" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni peygamberlerin irsâlinden mukaddem, insanların hepsi sûret-i zâhirede müttehid olup, cümlesi lisân-ı hâl ile: "Milletim nev'-i beşerdir, vatanım rûy-i zemîn" derler ve ahvâl-i bâtınelerinin muharriki olmadığından zahir olmaz idi.

Burada bir suâl teveccüh eder: Ehl-i kitâbın cümlesi indinde benî-beşer Adem (a.s.) dan intişâr etti. Halbuki Hz. Adem on suhuf ile gelmiş idi ve ondan sonra Şîs (a.s.) ve sair enbiyâ peyderpey ba's olundular. Ve Hz. Adem'den i'tibâren, kendilerine gönderilen vahiylere tâbi' olanlar ile olmayanlar oldu. Bu i'tibâr ile benî-Adem'in ümmet-i vâhide hâlinde olduğu zamanlar olmaması îcâb eder. Şu halde bu âyet-i kerîmenin müfâdı olan bu beyt-i şerîfin ma'nâsı nedir?

Eğer cevâben denirse ki, Hz. Adem'in intikālinden sonra getirdiği şerîat-ı âdemiyyenin ahkâmı bozuldu, halk müteferrik oldu; deriz ki; bu bozulan ahkâmda halk ya ittihâd etti veya ihtilaf üzere oldular. Eğer ittihad ettiler ise, bir peygamberin dînini bozarak ittihad ettiler. Halbuki ne âyet-i kerîmeden ve ne de bu beyt-i şerîften bu ma'nâ anlaşılmaz. Ve eğer ihtilaf ettiler ise, bu hâl-i ihtilaf ümmet-i vâhide hâli değildir. Demek ki, beşerin peygamber gelmezden mukaddem bir ümmet-i vâhide olduğu zamân ve hâl vardır ve bu da ilk peygamber olan Hz. Adem'den evvelki zamân ve hâl ve cem'iyyetler olmak îcâb eder. Ve bundan da, benî-beşerin sûret-i zuhûru mes'elesinin tedkîk ve teemmülü lâzım gelir. Fütûhât-ı Mekkiyye'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber buyururlar ki: "Mekke-i Mükerreme'de esnâ-yı tavâfda ervâhtan bir rûha mülâkî oldum. Kim olduğunu sordum; “Ecdâdınızdanım" dedi ve ismini söyledi. Vefâtını sordum: "Kırk bin sene oluyor" dedi. "Bu senin dediğin, bizim indimizde tekarrur eden târîhe uymuyor" dedim. "Sen hangi Âdem'den so- ruyorsun, Âdem-i kurbdan mı?" dedi." Velhâsıl, rumûzât-ı kur'âniyye ve ahâdîs-i şerîfenin ehl-i keşf olan enbiyâdan ve ekâbir-i evliyâdan gayrisine henüz mekşûf olmadığına hükmetmek îcâb ediyor vesselâm!

283. Kalp ve sağ, cihanda cârî idi; zîrâ hep gece idi ve biz gece gidiciler idik.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

283. Kalp ve sağ, dünyada geçerliydi; çünkü hep geceydi ve biz gece yolcularıydık.

"Kalp", yani inkârcı ve "sağ", yani mümin, dünyada eşitlik üzere yaşarlardı. Çünkü vahiy güneşiyle doğmuş bir peygamber gelmemişti; ve biz insan topluluğu, tabiatın karanlığı içinde yürür ve yaşardık.

"Kalp", ya'ni münkir ve "sağ" ya'ni mü'min, cihânda müsâvât üzere ya- şarlar idi. Zîrâ vahiy güneşi ile doğmuş bir peygamber gelmemiş idi; ve biz tâife-i beşer zulmet-i tabîat içinde yürür ve yaşar idik.

284. Vaktaki peygamberler güneşi zâhir oldu, dedi: "Ey mağşûş uzak ol, ey sâ- fî gel!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

284. Peygamberler güneşi ortaya çıktığında, dedi: "Ey karışık olan, uzak ol; ey saf olan, gel!"

"Gışş", hile, aldatma, ihanet, kin, buğz, düşmanlık ve garaz anlamlarına gelir. Burada, bu gibi kötü huylarla içi karışık olan kimseler anlamındadır. Yani, tabiat ve hayvanlık karanlığı içinde yaşayan insanlara güneş gibi olan peygamber geldi, mana âlemi aydınlandı. Onlar dediler ki: "Ey suretleri insan ve siretleri hayvan olanlar, geri durun; ve ey sureti ve sireti insan olanlar, buraya gelin!"

"Gışş”, hîle, hud'a, hiyânet ve hıkd ve buğz ve adâvet ve garaz ma'nâla- rına gelir. Burada, bu gibi zemâim ile bâtını karışık olan kimseler ma'nâsına- dır. Ya'ni, zulmet-i tabîat ve hayvaniyyet içinde yaşayan insanlara vaktâki güneş gibi olan peygamber geldi, ma'nâ âlemi aydınladı. Onlar dediler ki: "Ey sûretleri insan ve sîretleri hayvan olanlar, geri durun; ve ey sûreti ve sîreti in- san olanlar, beriye gelin!"

285. Rengi fark etmeyi göz bilir; la'li ve taşı göz bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

285. Rengi fark etmeyi göz bilir; la'li ve taşı göz bilir.

"Göz"den maksat, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olan peygamberlerdir. Çünkü onlar gözbebeği konumundadırlar ve eşyanın hakikatlerini onlar görürler. Bu konudaki ayrıntılar Birinci ciltte geçmişti.

"Göz"den murâd, insân-ı kâmil olan peygamberlerdir. Zîrâ onlar gözbe- beği mesâbesindedirler ve hakâyık-ı eşyayı onlar görürler. Bu bâbdaki tafsî- lât I. cildde geçmiş idi.

286. Gevheri ve çörçöpü göz bilir; ondan dolayı o çörçöp göze batar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

286. Gevheri ve çörçöpü göz bilir; ondan dolayı o çörçöp göze batar.

"Gevher"den kasıt, iman ve irfan sahibi kişilerdir; "çörçöp"ten kasıt ise küfür ve cahillik ehli kişilerdir. Yani, peygamberler iman ehli ile inkâr ehli olanları ayırdıkları için, çörçöp hükmünde olan inkâr ve cahillik ehli kişiler daima onlara karşıdırlar. Çünkü peygamberler onların ahmaklıklarını ortaya çıkarırlar. Bu sebeple onlar peygamberlerin ve evliyanın düşmanıdırlar.

"Gevher"den murâd, ehl-i îmân ve irfân; ve "çörçöp"ten murâd, ehl-i kü- für ve cühhâldir. Ya'ni, enbiyâ ehl-i imân ile ehl-i inkârı tefrîk ettikleri için, çörçöp mesâbesinde bulunan ehl-i inkâr ve cühhâl dâimâ onlara muârızdır- lar. Zîrâ enbiyâ onların hamâkatlarını meydana çıkarırlar. Bu sebeble onlar enbiyâ ve evliyânın düşmanıdırlar.

287. Bu kallabekler, gündüzün düşmanıdırlar o kânın altınları gündüzün âşıkıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

287. Bu kalpazanlar gündüzün düşmanıdırlar, o madenin altınları ise gündüzün âşığıdır.

"Kallab", kalpazan ve sahte para yapan kimselerdir; "kâf" küçültme edatıdır. "Lâm"ın şeddeli kullanılması vezin zorunluluğundandır. Anlamı, "kalpazancıklar" demektir. "Kallâbekân"dan maksat, inkâr edenlerdir. "Altın"dan maksat, iman edenlerdir.

“Kallab”, kalb-zen ve sahte para yapan kimselerdir; “kâf” edât-ı tasğîrdir. “Lâm”ın teşdîdiyle isti'mâli zarûret-i vezinden nâşîdir. Ma'nâsı, “kalb-zencikler” demektir “Kallâbekân”dan murâd, ehl-i inkârdır. “Altın”dan murâd, ehl-i îmândır.

288. Zîra onun ta'rîfinin aynası gündüzdür, tâ ki eşrefî onun teşrifini göre.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

288. Çünkü onun tanımının aynası gündüzdür, tâ ki eşrefî onun şereflendirmesini göre.

Gıyâsu'l-Lügat'ta "eşrefî" şöyle tanımlanmıştır: "Şin harfi sâkin, ra harfi üstün olarak 'eşrefî', altın para demektir ve bu, Eşref adında bir padişaha nispet edilmiştir." Yani "Eşref adındaki padişaha mensup hâlis altın sikkedir." Bu altının ismi, Efdaluddîn-i Hâkānî Dîvân'ında da zikredildiğine göre, Hz. Pîr'in zamanında da revaçta ve şöhretli bir altın sikke olduğu anlaşılır. Yani o altını tanıtmanın aynası gündüzdür. Tâ ki "eşrefî" diye adlandırılan hâlis altın sikke o gündüzün şereflendirmesini göre. Çünkü altının halk nazarındaki şerefi aydınlıktadır. Karanlıkta mangır ile altın birdir. Bu sebeple, kalpazanlar yaptıkları kalp altınları piyasaya sürmek için karanlığı severler.

اشرفی بسكون شين معجمه وفتح رای مهمله در مست زر و این منسوبست با شرف که پادشاهی بود Gıyâsu'l-Lügat'ta “eşrefî” böyle ta'rîf olunmuştur. Ya'ni “Eşref nâmındaki pâdişâha mensûb hâlis altın sikkedir.” Bu altının ismi, Efdaluddîn-i Hâkānî Dîvân'ında da mezkûr olduğuna nazaran, zamân-ı Hz. Pîr'de dahi revâcı ve şöhreti olan bir altın sikke olduğu anlaşılır. Ya'ni o altını tanıtmanın aynası gündüzdür. Tâ ki “eşrefî” tesmiye olunan hâlis altın sikke o gündüzün şereflendirmesini göre. Zîrâ altının halk nazarındaki şerâfeti aydınlıktadır. Karanlıkta mangır ile altın beraberdir. Binâenaleyh, kalb-zenler yaptıkları kalp altınları sürmek için karanlığı severler.

289. Ondan dolayı Hak kıyamete “gün” lakab yaptı; kızılın ve sarının cemâlini gün gösterir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

289. Bu sebeple Hak, kıyamete "gün" adını verdi; kızılın ve sarının güzelliğini gün gösterir.

"Kızıl"dan maksat bakır; "sarı"dan maksat ise altındır. Yani, kızıl olan bakır ile sarı olan altının güzelliğini gündüz gösterdiği gibi; bakır hükmünde olan şakî (Allah'ın rahmetinden uzak düşen kişi) ile altın hükmünde olan saîdin (Allah'ın rahmetine kavuşan kişi) güzelliklerini kıyamet ortaya çıkaracağı için, Yüce Allah kıyamete "gün" ifadesini ekleyerek "kıyamet günü" dedi. Nitekim ayet-i kerimede, يَوْمَ تَبْلَى السَّرَائِرُ فَمَا لَهُ مِنْ قُوَّةَ وَلاَ نَاَصْر (Târık, 86/9) buyrulur. Çünkü kıyamet gününde herkesin iç yüzü ortaya çıkacak ve bütün sırları açığa çıkacaktır.

“Kızıl”dan murâd bakır; ve “sarı”dan murâd altındır. Ya'ni kızıl olan bakır ile sarı olan altının cemâlini gündüz gösterdiği gibi; bakır mesâbesinde olan şakî ile altın mesâbesinde olan saîdin cemâllerini kıyamet ızhâr edeceği için, Hak Teâlâ kıyâmete “gün” ta'bîrini izâfe buyurdu da, “yevm-i kıyâmet” dedi. Nitekim âyeti kerîmede, يَوْمَ تَبْلَى السَّرَائِرُ فَمَا لَهُ مِنْ قُوَّةَ وَلاَ نَاَصْر (Târık, 86/9) buyurulur. Zîrâ yevm-i kıyâmette herkesin bâtını zâhir olup, bilcümle esrârı meydâna çıkar.

290. İmdi, hakîkatta gün evliyânın sırrıdır; gündüz onların ayı indinde gölge-[293] ler gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

290. Şimdi, hakikatte gün evliyânın sırrıdır; gündüz onların ayı yanında gölgeler gibidir.

Bilinmeli ki, kıyamette gündüz ve gece yoktur. Çünkü gündüz ve gece, yerkürenin dönmesi sebebiyle güneşin konumundan kaynaklanır. Şimdi, kıyamet gününde "Güneş dürüldüğü zaman" (Tekvir, 81/1) ayet-i kerimesinde haber verildiği üzere, güneş kararınca, elbette kıyamet gününde gece ve gündüz olamaz. Buna rağmen, Yüce Allah o kıyamete "gün" adını verdi. Çünkü kıyamette her şey olduğu gibi açık ve aşikâr olur ve görünürlük gizliliğe dönüşür. Ve bâtınlar zâhir olur ve "Yer, Rabbinin nuruyla aydınlanır" (Zümer, 39/69) ayet-i kerimesinde haber verildiği şekilde, yeryüzü kendiliğinden aydınlık olur. Bu hâl, uzayda oluşacak olan ahiret küresinin tabiî kurallarının gereğindendir. Şimdi, Yüce Allah ahiret küresine Bâtın isminin nuru ile tecelli buyurduğu vakit, yeryüzü aydınlanınca, Hakk'ın bu ismini taşıyan peygamberlerin ve evliyânın sırrı hakikatte "gündüz" olmuş olur. Çünkü onların aydınlanması arızî ve mecazî değil, kendindendir. Güneşin nurundan meydana gelen gün ise, arızî ve mecazî olduğundan, onların ay gibi olan sırlarının gölgesi mesabesinde olur.

Şerefli beyitte "peygamberlerin sırrı" denilmeyip "evliyânın sırrı" buyurulması ile, nübüvvetin bâtınına işaret buyurulur. Çünkü nübüvvetin bâtını velayettir ve her peygamberin velayeti nübüvvetinden daha üstündür. Çünkü nübüvvet halka ve velayet Hakk'a ilişkindir. Bu sebeple, bu üstünlük Hakk'a ve halka olan ilişkisine göredir. Ama kader sırrına göre nübüvvet velayetten daha üstündür. Çünkü her velî peygamber olamaz; fakat her peygamber velîdir. Bu sebeple bu üstünlük hakkında muhakkiklerin birbirine muhalif görünen sözlerinin vechini anlayamayanlar boş yere dedikodu ederler. Bu açıklamalardan anlaşılır ki, şerefli beyitteki evliyânın sırrı tabirinde hem peygamber hem de velî dahildir.

Ma'lûm olsun ki, kıyâmette gündüz ve gece yoktur. Zîrâ gündüz ve gece, küre-i arzın devri sebebiyle güneşin vaz'iyetindendir. İmdi, kıyamet gününde `إذا الشمس كورت` (Tekvir, 81/1) âyet-i kerîmesinde ihbâr buyurulduğu üzere, güneş kararınca, elbette kıyamet gününde gece ve gündüz olamaz. Maahâzâ, Hak Teâlâ o kıyamete "gün" lakabını verdi. Zîrâ kıyâmette her şey olduğu gibi zâhir ve âşikâr olur ve zuhûr butûna inkılâb eder. Ve bâtınlar zâhir ve `وَأَشْرَقَ الأَرْضِ بنور رَبِّها` (Zümer, 39/69) âyet-i kerîmesinde ihbâr buyurulduğu vech ile, zemîn kendinden aydınlık olur. Bu hâl, fezâda tekevvün edecek olan küre-i âhiretin kavâid-i tabîiyyesi îcâbındandır. İmdi, Hak Teâlâ küre-i âhirete ism-i Bâtın'ın nûru ile tece.lî buyurduğu vakit, küre-i zemîn ziyâdâr olunca, Hakk'ın bu ismini hâmil olan enbiyâ ve evliyâ-nın sırrı hakîkatta "gündüz" olmuş olur. Zîrâ onların işrâkı ârızî ve mecâzî değil, kendindendir. Güneşin nûrundan peyda olan gün ise, ârızî ve mecâzî olduğundan, onların ay gibi olan sırlarının zıllı ve gölgesi mesâbesinde olur.

Beyt-i şerîfte "sırr-ı enbiya" denilmeyip "sırrı-ı evliyâ" buyurulması ile, nübüvvetin bâtınına işâret buyurulur. Zîrâ nübüvvetin bâtını velâyettir ve her nebînin velâyeti nübüvvetinden efdaldir. Çünkü nübüvvet halka ve velâ-yet Hakk'a taalluk eder. Binâenaleyh, bu efdaliyyet Hakk'a ve halka taallukuna nazarandır. Ammâ sırr-ı kadere nazaran nübüvvet velâyetten efdaldir. Zîrâ her velî nebî olamaz; fakat her nebî velîdir. Binâenaleyh bu efdaliyyet hakkında muhakkıkların yekdiğerine muhâlif görünen sözlerinin vechini anlayamayanlar beyhûde kıyl ü kāl ederler. Bu îzâhâttan anlaşılır ki, beyt-i şerîfteki sırr-ı evliyâ ta'bîrinde hem nebî ve hem de velî dâhildir.

291. Günü merd-i Hakk'ın sırrının aksi biliniz; onun settârlığının aksi göz örtücü olan akşamdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

291. Hakk erinin sırrının yansımasını gün biliniz; onun örtücülüğünün yansıması ise gözü örten akşamdır.

Mecazî olan günü, Hakk erinin, yani peygamberlerin ve evliyaların iç yüzlerinin yansıması olarak biliniz. Çünkü mecazî olan güneşin ışığı ve göklerin dönüşü, insân-ı kâmilin ortaya çıkması amacıyla düzenlenmiştir. Ve insân-ı kâmil, "Allah" ism-i zâtının (Allah'ın öz isminin) mazharı (tecelli yeri) olduğundan, bütün isimleri taşır. Şimdi, onun iç yüzü Hak'tır; bu sebeple o, saf nurdur. Ve topraktan ibaret olan dış yüzü kul olup, iç yüzünün nurunu örter. Nasıl ki gözün görüş alanı çok genişken, üzerine konulan bir parmak ucu bu genişliği örter. Şimdi, âlemin bütün yapısının yaratılış sebebi insân-ı kâmildir. Ve insân-ı kâmilin iç yüzü saf nur ve dış yüzü karanlık olduğundan, onunla var olan âlem de bu düzen üzere oluştu. Bu sebeple, göz nurunun faaliyetine engel olan akşam, yani gece, insân-ı kâmilin örtücülüğünün yansıması, gölgesi ve örneği oldu.

Mecâzî olan günü, merd-i Hakk'ın ya'ni enbiyâ ve evliyânın bâtınlarının aksi biliniz. Zîrâ bir nûr mecâzî olan güneşin ziyâsı ve devr-i eflâk, insân-ı kâmilin zuhûru kasdıyla mürettebdir. Ve insân-ı kâmil "Allah" ism-i zâtının mazharı olduğundan, bilcümle esmâyı hâmildir. İmdi, onun bâtını Hak'tır; binâenaleyh nûr-ı mahzdır. Ve cism-i hâkîden ibaret olan zâhiri abd olup, bâtının nûrunu setr eder. Nitekim gözün dâire-i rü'yeti gâyet vâsi' iken, üzerine konulan bir parmak ucu bu vüs'ati örter. İmdi, âlemin hey'et-i mecmûasının sebeb-i îcâdı "insân-ı kâmil"dir. Ve insân-ı kâmilin bâtını nûr-ı mahz ve zâhiri muzlim olduğundan, onun tufeylîsi olan âlem dahi bu tertîb üzere te- kevvün etti. Binâenaleyh nûr-ı basarın faâliyyetine mâni' olan akşam, ya'ni gece, insân-ı kâmilin settârlığının aksi ve zıllı ve nümûnesi oldu.

292. Yezdân o sebebden "Ve'd-duha" buyurdu; “Ve'd-duha" Mustafa'nın zamîrinin nûrudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

292. Yüce Allah o sebeple "Ve'd-duhâ" buyurdu; "Ve'd-duhâ" Mustafa'nın iç dünyasının nurudur.

İşte yukarıda açıklanan sebepten dolayı Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de "duhâ"ya, yani kuşluk vaktine yemin ederek, والضحى (Duhâ, 93/1) yani "Duhâ hakkı için" buyurdu. Bu "Ve'd-duhâ", peygamberlerin efendisi Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'in iç dünyasının ve sırrının nurudur. Çünkü güneşin doğuşundan batışına kadar, dünyanın dönüşü sebebiyle çeşitli durumları vardır. Kuşluk vakti ise, güneşin yükselerek kuvvetini şiddetlendirdiği bir zamandır. Âdem döneminden beri gelen peygamberlerin (a.s.) her birinin iç dünyaları ve sırları birer güneş idi. Fakat peygamberler sultanının iç dünyası ve sırrı, kuşluk vaktindeki güneşin nurunun şiddeti mesabesinde olduğundan, Kur'ân-ı Kerîm'de "duhâ" üzerine olan ilâhî yemin ile, peygamberler sultanının iç dünyasının nuruna işaret buyuruldu.

İşte yukarıda îzah olunan sebebden dolayı Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de "duhâ"ya ya'ni kuşluk vaktine yemîn ederek, والضحى (Duhâ, 93/1) ya'ni "Duhâ hakkı için" buyurdu. Bu "Ve'd-duha", server-i enbiyâ Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'in zamîrinin ve sırrının nûrudur. Zîrâ güneşin tulû'undan gurûbuna kadar, arzın devri sebebiyle muhtelif vaz'iyyetleri vardır. Kuşluk vakti ise, güneşin yükselerek kuvvetini şiddetlendirdiği bir zamandır. Devr-i Adem'den beri gelen enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın her birerlerinin zamîrleri ve sırları birer güneş idi. Fakat Sultân-ı enbiya'nın zamîri ve sırrı, "duhâ vaktindeki güneşin şiddet-i nûru mesâbesinde olduğundan, Kur'ân-ı Kerîm'de "duhâ" üzerine olan kasem-i ilâhî ile, Sultân-ı enbiya'nın nûr-ı zamîrine işâret buyuruldu.

293. Kavl-i diğer ki, dost duhayı diledi; hem onun içindir ki, bu da onun aksidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

293. Başka bir görüşe göre, dost kuşluk vaktini diledi; hem onun içindir ki, bu da onun yansımasıdır.

Bizim işaret ettiğimiz bu anlamdan başka, zahir ulemasının (dinin dış görünüşüyle ilgilenen bilginler) beyan ettikleri bir görüş daha vardır ki, onlar, "Yüce Allah yemin için, görünen kuşluk vaktini seçti" derler. Yüce Allah'ın bu seçimi de onun içindir ki, bu görünen "kuşluk vakti", yukarıda açıklandığı üzere Resullerin En Mükemmeli Efendimiz'in (a.s.) iç nurunun yansıması ve gölgesidir. Çünkü yansımayı ve gölgeyi övmek, yansıyanı ve gölgenin sahibini övmektir.

Bu bizim işaret ettiğimiz ma'nâdan başka, ulemâ-i zâhirenin beyân ettikleri bir kavl daha vardır ki, onlar, "Hak Teâlâ kasem için, zâhirî olan kuşluk vaktini intihâb etti" derler. Hak Teâlâ'nın bu intihabı da onun içindir ki, bu zâhirî "duhâ", yukarıda îzah olunduğu üzere Ekmel-i rusül Efendimiz'in nûr-ı zamîrinin aksidir ve zıllidir. Zîrâ aksi ve zılli medh etmek âkisi ve zî-zılli medh etmektir.

294. Ve yoksa fânî üzerine kasem söylemek hatâdır. Muhakkak fena Huda'nın kelâmına ne layıktır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

294. Ve yoksa fani üzerine yemin etmek hatadır. Muhakkak fena, Yüce Allah'ın kelamına nasıl layık olur!

Yoksa, fani olan gölgeyi bağımsız görüp, onun üzerine fani olan kulların bile yemin etmeleri hatadır. Hiç baki olan Hak Zât, faniye yemin eder mi? Bu sebeple ey zahirde gören kişi, "Ve'd-duha"daki ilahi yemini sakın fani olan kuşluk vaktine sınırlama! Çünkü muhakkak fani olan gölge nedir ki, Yüce Allah hazretlerinin kelamına layık olsun!

Yoksa, fânî olan zılli müstakil görüp, onun üzerine fânî olan kulların bile yemîn etmeleri hatâdır. Hiç bâkî olan zât-ı Hak fânîye yemîn eder mi? Binâenaleyh ey zâhir-bîn "Ve'd-duha"daki kasem-i ilâhîyi sakın fânî olan kuş- luk vaktine hasr etme! Zîrâ muhakkak fânî olan zıll nedir ki, Hak Teâlâ hazretlerinin kelâmına lâyık olsun!

295. Bir Halil'den "Ben ufûl edenleri sevmem..."; imdi Rabbü'l-âlemîn fenâyı nasıl istedi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

295. Bir Halil'den "Ben batanları sevmem..."; şimdi âlemlerin Rabbi yok olmayı nasıl istedi?

Görmez misin, bir Halil'in dilinden Yüce Allah, "Ben batan ve kaybolanları sevmem." (En'âm, 6/76) dedi. Buna göre, Hak o dilden bu şekilde söylemişken, nasıl olur da, âlemlerin Rabbi olan o Yüce Allah, batan ve yok olma özelliği taşıyan görünen kuşluk vaktini seçerek yemin etti? Bu imkânsız bir şeydir.

Görmez misin, bir Halîl'in lisânından Hak Teâlâ, "Ben ufül eden ve gâib olanları sevmem." (En'âm, 6/76) dedi. Binâenaleyh Hak o lisândan bu sûretle kāil olmuş iken, nasıl olur da, âlemlerin Rabbi olan o Hak Teâlâ, ufül eden ve fenâ sâhibi bulunan zâhîrî kuşluk vaktini intihâb ederek kasem buyurdu? Bu olmaz şeydir.

296. O Halil, "Ben ufûl edenleri sevmem." dedi; Rabb-i celîl bundan fenâyı ne vakit murad eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

296. O Halil, "Ben batanları sevmem." dedi; Yüce Rab bundan fenayı ne zaman murat eder?

O Halil (a.s.) kulluk diliyle, "Ben batanları sevmem" (En'âm, 6/76) dedi. Mutlak ve yüce Rab hazretleri, bu "Ve'd-duhâ" (Kuşluk Vakti) yemininden ne zaman fani olan kuşluk vaktini murat eder? İfadeye dikkat edilirse görülür ki, yukarıdaki beyit ile bu beyit arasında tekrar yoktur. Önceki şerefli beyitte "Ben batanları sevmem" (En'âm, 6/76) sözünün söyleyeni, Halil suretinde Hak olduğuna ve bu beyitte Halil (a.s.)'ın kulluk tecellisinden sadır olan söze işaret buyurulur. Çünkü yukarıda "insân-ı kâmil"in bâtını gün ve topraktan olan cismi gece olduğuna işaret buyurulmuş olduğundan, önceki beyit bâtınî söze ve bu beyit zâhirî söze ilişkindir. Bu sebeple her iki beyit leff ü neşr (sözleri önce topluca zikredip sonra her birine uygun düşenleri ayrı ayrı açıklama sanatı) kaidesi üzerine meydana gelmiştir.

O Halîl (a.s.) lisân-ı abdânîsi ile, "Ben ufûl edenleri sevmem" (En'âm, 6/76) dedi. Celîl olan Rabb-i mutlak hazretleri, bu "Ve'd-duhâ" kaseminden ne vakit fânî olan kuşluk vaktini murâd eder? İfadeye dikkat olunursa görülür ki, yukarıki beyit ile bu beyit arasında tekrar yoktur. Evvelki beyt-i şerîfte لا أحب الأفلين (En'âm, 6/76) sözünün nâtıkı, sûret-i Halîliyyede Hak olduğuna ve bu beyitte Halîl (a.s.)ın taayyün-i abdânîsinden sâdır olan kavle işâret buyurulur. Zîrâ yukarıda "insân-ı kâmil”in bâtını gün ve cism-i hâkîsi gece olduğuna işâret buyurulmuş olduğundan, evvelki beyit kavl-i bâtına ve bu beyit kavl-i zâhire taalluk eder. Binâenaleyh her iki beyit leff ü neşr kāidesi üzerine vâki' olmuştur.

297. Sonra "Ve'l-leyli" onun settarlığıdır; ve o, onun jengârı olan ten-i hâkîsidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

297. Sonra "Ve'l-leyli" onun örtücülüğüdür; ve o, onun pası olan topraktan bedeni/tenidir.

Yani وَالضَّحَى وَالَّيْلِ إِذَا سَجَى (Duha, 93/1) ayet-i kerimesinde "duhâ"dan sonra "leyl"e, yani geceye yemin edilmiştir. Bu "leyl" ise, Peygamberler Efendisi'nin (s.a.v.) örtücülüğüdür; ve o örtücülük dahi Peygamberler Efendisi'nin (s.a.v.) yoğun ve topraktan olan şerefli bedenidir ki, "Ve'd-duha" ile işaret edilen iç nurunun perdesi ve örtüsüdür. Şimdi, insân-ı kâmil Settâr isminin dahi mazharıdır; ve

DEVAM isim sıfatın görüneni ve sıfat ismin bâtını olduğundan, insân-ı kâmil bu sıfat ile nitelenmiştir ve bu sıfattan yayılan Settâr isminin mazharı, peygamberlik unsurî taayyünüdür (peygamberin maddî varlık olarak belirginleşmesi). Buna göre "Ve'l-leyli"deki ilahi yemin, fani olan peygamberlik taayyünü üzerine değil, baki olan örtücülük sıfatı üzerine gerçekleşmiş olur. Çünkü yukarıda açıklandığı üzere, Hakk'ın faniye yemin etmesi akla gelemez.

Ya'ni وَالضَّحَى وَالَّيْلِ إِذَا سَجَى (Duha, 93/1) âyet-i kerîmesinde "duhâ"dan sonra "leyl"e, ya'ni geceye kasem buyurulmuştur. Bu "leyl" ise, Server-i enbiya'nın settârlığıdır; ve o settârlık dahi Server-i enbiya'nın kesîf ve topraktan olan cism-i şerîfidir ki, "Ve'd-duha" ile işaret buyurulan nûr-ı zamîrinin sütresi ve nikābıdır. İmdi, insân-ı kâmil Settâr isminin dahi mazharıdır; ve isim sıfatın zâhiri ve sıfat ismin bâtını olduğundan, insân-ı kâmil bu sıfat ile mevsûftur ve bu sıfattan münteşî olan Settâr isminin mazharı, taayyün-i unsurî-i nebevîdir. Binâenaleyh "Ve'l-leyli" deki kasem-i ilâhî, fânî olan taayyün-i nebevî üzerine değil, bâkî olan sıfat-ı settâriyyet üzerine vâki' olmuş olur. Zîrâ yukarıda îzâh olunduğu üzere, Hakk'ın fânîye kasem etmesi vârid-i hâtır olamaz.

298. Vaktaki onun güneşi bu felekte zahir oldu, "ten gecesine âgâh ol, seni terk etmedi!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

298. Onun güneşi bu felekte ortaya çıktığında, "ten gecesine uyanık ol, seni terk etmedi!" dedi.

Onun güneşinin doğmasından kastedilen, "hakîkat-ı muhammediyye" (Hz. Muhammed'in hakikati) mertebesinden inen vahye işarettir. Yani, Peygamberlerin Efendisi Efendimiz'in hakîkat-ı muhammediyyesi mertebesinde gizli olan Hakk'ın vahiy güneşi doğduğu zaman, onun gece hükmünde olan maddî bedenine Yüce Allah, مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ (Duhâ, 93/3) yani, "Rabbin seni terk etmedi" dedi.

Onun güneşinin doğmasından murâd, "hakîkat-ı muhammediyye" mertebesinden nâzil olan vahye işarettir. Ya'ni, Server-i enbiyâ Efendimiz'in hakîkat-ı muhammediyyesi mertebesinde meknûz olan Hakk'ın vahiy güneşi doğduğu vakit, onun gece mesâbesinde olan cism-i unsurîsine Hak Teâlâ, مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ (Duhâ, 93/3) ya'ni, "Rabbin seni terk etmedi" dedi.

299. Belânın aynından vasl peyda oldu; “Mâ kala” o halavetten ibaret oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

299. Belânın kendisinden kavuşma ortaya çıktı; "Terk etmedi" o tatlılıktan ibaret oldu.

Bir süre vahyin kesilmesi sebebiyle, peygamberlerin efendisi olan efendimiz (s.a.v.) üzüntü duymuştu ve bu hâl bir belâ idi. Ne zaman ki Duhâ sûresi vahyolundu ve Yüce Allah "Rabbin seni terk etmedi" وَمَا قَلَى (Duhâ, 93/3) yani "Sana buğz etmedi" buyurdu; o kesilme belâsının "kendisinden" tekrar ilâhî vahye kavuşma zevki ve tatlılığı ortaya çıktı.

Bu şerefli beyitte başka bir ince anlama da işaret buyurulur. O da şudur ki; "belâ aynından" kasıt, peygamberlerin efendisi olan Efendimiz'in (s.a.v.) maddî bedeni sebebiyle aslından ayrılmasıdır. Çünkü bu ayrılık, gerçek efendilikten kulluk belâsına iniştir. Nasıl ki Mesnevî-i Şerif'in I. cildinin başlangıcında, 4 numaralı: ["Her bir kimse ki, o kendi aslından uzak kaldı, tekrar kendi vaslının zamânını ister."]

beytinde bu anlama işaret buyurulmuştu. Şanlı Resûl Efendimiz (s.a.v.) bu ayrılık belâsını düşündükleri zaman, يَا لَيْتَ رَبِّ مُحَمَّد لَمْ يَخْلُق مُحَمَّداً yani "Muhammed'in Rabbi Muhammed'i yaratmasaydı ne olurdu!" buyurmuşlardır.

Ve büyük evliyaların bu anlamdaki sözleri çoktur; ve cenâb-ı Pîr efendimiz bu hadîs-i şerifi Fîhi Mâ Fîh'te açıklamışlardır. Burada zikri uzatmaya sebep olur.

Bir müddet vahyin inkitâ'ı sebebiyle, Server-i enbiyâ efendimiz muztarib olmuş idi ve bu hâl bir belâ idi. Vaktâki Ve'd-duhâ sûre-i şerîfesi vahy olundu ve Hak Teâlâ "Rabbin seni terk etmedi" وَمَا قَلَى (Duhâ, 93/3) ya'ni "Sana buğz etmedi" buyurdu; o inkıtâ belâsının "ayn"ından tekrar vahy-i ilâhîye vuslat zevki ve tatlılığı zâhir oldu.

Bu beyt-i şerîfte diğer bir dakîk ma'nâya da işâret buyurulur. O da budur ki; "ayn-ı bela"dan murâd, Server-i enbiyâ Efendimiz'in cism-i unsurîsi sebebiyle aslından iftirakıdır. Zîrâ bu iftirâk siyâdet-i hakîkıyyeden belâ-yı abdiyyete nüzüldür. Nitekim Mesnevî-i Şerîfin I. cildinin ibtidâsında, 4 numaralı: ["Her bir kimse ki, o kendi aslından uzak kaldı, tekrar kendi vaslının zamânını ister."]

beytinde bu ma'nâya işâret buyurulmuş idi. Resûl-i zîşân Efendimiz bu belâ-yı iftirakı tezekkür buyurdukları vakit, يَا لَيْتَ رَبِّ مُحَمَّد لَمْ يَخْلُق مُحَمَّداً ya'ni "Muhammed'in Rabbi Muhammed'i halk buyurmasa idi ne olurdu!" buyurmuş- lardır. Ve ekâbir-i evliyânın bu ma'nâdaki sözleri çoktur; ve cenâb-ı Pîr efendimiz bu hadîs-i şerîfi Fihi Mâ Fih'te îzâh buyurmuşlardır. Burada zikri tatvîli mûcib olur.

300. Her ibâre muhakkak bir hâlin nişanıdır. Hâl el gibi ve ibâre bir âlettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

300. Her ifade kesinlikle bir hâlin işaretidir. Hâl el gibidir ve ifade bir araçtır.

301. Kuyumcunun âleti kunduracının elinde, kuma ekilmiş olan dâne gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

301. Kuyumcunun âleti kunduracının elinde, kuma ekilmiş olan dâne gibidir.

Narin sanatkâr olan kuyumcunun âleti, eğer kaba bir sanatkâr olan kunduracının eline verilirse, kuma ekilmiş olan tahıllar gibidir. Kuma ekilen tahıllar ürün vermediği ve içindeki olgunlukları ortaya çıkaramadığı gibi, kuyumcunun âleti de kunduracının elinde verimsiz kalır. Bunun gibi, Kur'ân-ı Kerîm'in narin ifadelerinin ince anlamı da, kaba ve sınırlı düşünen zihinlerde gelişemez.

Nâzik san'atkâr olan kuyumcunun âleti, eğer haşîn bir san'atkâr olan kunduracının eline verilirse, kuma ekilmiş olan hubûbât mesâbesinde olur. Kuma ekilen hubûbât semere vermediği ve bâtınındaki kemâlâtı ızhâr edemediği gibi, kuyumcunun âleti de kunduracının elinde akîm kalır. Bunun gibi, Kur'ân-ı Kerîm'in ibârât-ı nâzikesinin ma'nâ-yı dakîkası da, kaba ve mahdûd düşünen dimâğlarda inkişaf edemez.

302. Ve pabuç dikicinin aleti rençberin önünde, köpeğin önünde saman ve eşeğin önünde kemiktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

302. Ve pabuç dikicinin aleti rençberin önünde, köpeğin önünde saman ve eşeğin önünde kemiktir.

Her şeyi yerli yerine koymak gerekir. Bu sebeple her hâlin nişanı ve aleti olan lafız ve ibareyi yerinde kullanmak gerekir.

Her şeyi yerli yerine koymak lâzımdır. Binâenaleyh her hâlin nişânı ve âleti olan lafız ve ibâreyi yerinde kullanmak lâzımdır.

303. Mansûr'un dudağında "ene'l-Hak" nûr idi; Fir'avn'ın dudağında "ene'llah" yalan idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

303. Mansûr'un dudağında "ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) nur idi; Fir'avn'ın dudağında "ene'llah" (Ben Allah'ım) yalan idi.

Yerinde kullanılmamış olan söz ve ifadeye örnek istersen, Mansûr ile Fir'avn'dır. Nasıl ki, Mansûr'un dudağından çıkan "Ene'l-Hak" sözü onun hâlinin nişanı olduğundan yerinde idi. Beyit: Mansûr 'ene'l-Hak' söyledi. Haktır sözü Hak söyledi.

Fakat Fir'avn'ın dudağından çıkan "ene'llah" sözü onun hâlinin nişanı ve aracı olmadığından yerinde değildi. Bu sebeple yalan idi. Nasıl ki Fir'avn ilâh olmadığı hâlde يَا أَيُّهَا الْمَلأُ مَا عَلَمْتُ لَكُمْ مِنْ إِلَهُ غَيْرِى (Kasas, 28/38) yani "Ey insanlar, ben benden başka sizin için ilâh bilmiyorum" demişti.

Yerinde kullanılmamış olan lafız ve ibâreye misâl istersen, Mansûr ile Fir'avn'dır. Nitekim, Mansûr'un dudağından çıkan "Ene'l-Hak" sözü onun hâlinin nişânı olduğundan yerinde idi. Beyit: Mansûr 'ene'l-Hak' söyledi. Haktır sözü Hak söyledi.

Fakat Fir'avn'ın dudağından sâdır olan “ene'llâh" lafzı onun hâlinin nişânı ve âleti olmadığından yerinde değil idi. Binâenaleyh yalan idi. Nitekim Fir'avn ilâh olmadığı halde يَا أَيُّهَا الْمَلأُ مَا عَلَمْتُ لَكُمْ مِنْ إِلَهُ غَيْرِى (Kasas, 28/38) ya'ni "Ey nâs, ben benden başka sizin için ilâh bilmiyorum" demiş idi.

304. Musa'nın avucunda asa şahid oldu; sâhirin avucunda asa heba oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

304. Musa'nın avucunda asa şahit oldu; sihirbazın avucunda asa heba oldu.

"Heba", havaya dağılan ince toz anlamındadır. Yani, her ifade ve şekil bir hâlin ve anlamın nişanı olduğundan, Hz. Musa'nın elindeki değnek şekli onun peygamberliğinin nişanı ve şahidi oldu; sihirbazların ellerindeki değnek şekilleri de onların kendi hayallerinden ibaret olan yalanlarının nişanı olduğundan, kendi hayalleri gibi heba oldu ve yılan şekline giren Musa'nın asası tarafından yutularak yok oldular.

Bu konuda ince açıklamalar, fakir tarafından şerh edilen Fusûsu'l-Hikem'de Musevî Fass'ında yazılmıştır.

"Heba", havaya dağılan ince toz ma'nâsınadır. Ya'ni, her ibâre ve sûret bir hâlin ve ma'nânın nişanı olduğundan, Hz. Mûsâ'nın elindeki değnek sû- reti onun nübüvvetinin nişanı ve şâhidi oldu; ve sihirbazların ellerindeki değ- nek sûretleri de onların kendi hayallerinden ibaret olan kizblerinin nişânı ol- duğundan, kendi hayalleri gibi hebâ oldu ve yılan sûretine giren asâ-yı Mû- sâ tarafından yutularak yok oldular.

Bu bâbda îzâhât-ı dakîka, fakîr tarafından şerh olunan Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de yazılmıştır.

305. Bu sebebden Isâ o kendi refîkıne; o ism-i Samed'i öğretmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

305. Bu sebeple İsa, o kendi arkadaşına; o Samed ismini öğretmedi.

Her şeyin yerli yerine konulması gerektiği için, İsa (a.s.) yukarıda 140 numaralı beyitten itibaren zikredilen kıssada, kendisine eşlik eden ahmak kişiye, ölü hayvanın kemiklerini diriltmek için ilahi ismi öğretmedi. Çünkü o arkadaş bu ilahi ismin verilmesine ehil değildi.

Her şeyin yerli yerine vaz'ı lâzım olduğu için, Îsâ (a.s.) yukarıda 140 nu- maralı beyitten i'tibâren zikr olunan kıssada, kendisine refâkat eden ahma- ğa, ölü hayvanın kemiklerini diriltmek için ism-i ilâhîyi öğretmedi. Zîrâ o re- fik bu ism-i ilâhînin tevdî'ine ehil değil idi.

306. Zîrâ o bilmez naks âlet üzerine koyar; taşı çamura vur ne vakit ateş sıçrar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

306. Çünkü o bilmez, eksikliği âlet üzerine koyar; taşı çamura vur, ne zaman ateş sıçrar?

Çünkü o ahmak olan arkadaş bilmez de o ilâhî ismi kendisinin eksik bir âlet olan dilinin üzerine koyar. Zira ismin özelliği mevcut olmakla beraber, bu ismin özelliğinin ortaya çıkacağı yer, onun eksik olan hayvansı dili değildir. Nitekim çakmak taşını çamura vurduğun zaman kıvılcım çıkmaz. Kusur taşta değil, çamurun yatkınlık (istidat) yokluğundadır. O çakmak taşı, karşısında demir ve çelik ister.

Çünkü o ahmak olan refik bilmez de o ism-i ilâhîyi kendisinin nâkıs bir âlet olan lisânı üzerine koyar. Zîrâ ismin hâssası mevcûd olmakla beraber, bu ismin hâssasının zûhur edeceği mahal, onun nâkıs olan lisân-ı hayvânîsi de- ğildir. Nitekim çakmak taşını çamura vurduğun vakit kıvılcım çıkmaz. Kusûr taşta değil, çamurun adem-i isti'dâdındadır. O çakmak taşı, karşısında demir ve çelik ister.

307. El ve âlet, taş ve demir gibidir; çift lazımdır, çift doğmanın şartıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

307. El ve âlet, taş ve demir gibidir; çift lazımdır, çift doğmanın şartıdır.

Yani elin âlete bağıntısı, çakmak taşının demire bağıntısı gibidir. Buna göre, kâinatın genel tabiî kuralı, etkileyen ile kendisinde etki edilenin varlığını gerektirir. Etkileyen ile kendisinde etki edilen birbirlerine eş olmadıkça bir eser ortaya çıkmaz. Doğmanın şartı, mutlaka bir şekilde eş olmaktır. Nitekim insan eşekle

çiftleşse, ondan bir yavru doğmaz. Aynı şekilde bitkilerin aşılanmasında da bu bağıntı kuralı geçerlidir. Sözün özü, izafî varlıkların meydana gelmesinde şart budur. Hintli İmdadullah (k.s.) hazretleri bu yüce beytin şerhinde şöyle buyururlar: "Sonradan olan (muhdes) nikâhsız gerçekleşmez ve nikâh bütün mümkün varlıklarda yaygındır; ve var olan şey ancak babadır, çocuk suretiyle ortaya çıkar. Buna göre evvela meydana gelen nikâh, Yüce Allah'ın mümkün varlıkların sabit hakikatleri ile olan nikâhıdır. Şimdi, Yüce Allah ruhtur ve mümkün varlığın tekil hakikati gelindir ve Hakk'ın onun tarafına yönelmesi nikâhtır. Ondan mümkün varlık vücuda geldi; ve o, Allah'ın zâtının kendisidir ki, imkân suretiyle ortaya çıktı. Ve böylece "akl-ı küll" (evrensel akıl) ruhtur ve onun eşi "nefs-i küll"dür (evrensel nefis); ve onun evliliğinden tabiat ve hebâ (atomlar) meydana geldi. Ve bu evlilikten her iki cisimler âlemi meydana geldi; ve ilâhî latîfe olan ruhun cüz'î tabiat ile evliliğinden, cüz'î ruhlar meydana geldi ki, ona "hayvanî ruh" demişlerdir. Ve bu nikâh cisimler âleminde hissîdir ki, ondan evlatlar ortaya çıkar."

Ya'ni elin âlete nisbeti, çakmak taşının demire nisbeti gibidir. Binâenaleyh kâinâtın kāide-i umumiyye-i tabîiyyesi, müessir ile müesserün-fihin vücûdu- nu iktizâ eder. Müessir ile müesserün-fih birbirlerine eş olmadıkça bir eser çık- maz. Doğmanın şartı, mutlakā bir süretle eş olmaktır. Nitekim insan merkeb ile çiftleşse, ondan bir yavru doğmaz. Ve kezâ nebâtâtın aşılanmasında da bu kāide-i nisbet cârîdir. Velhâsıl, vücûdât-ı izâfiyyenin husûlünde şart budur. Hindli İmdadullâh (k.s.) hazretleri bu beyt-i şerîfin şerhinde şöyle buyu- rurlar: "Muhdes nikâhsız mütehakkık olmaz ve nikâh bütün mümkinâtta sâ- rîdir; ve kâin olan şey ancak vâliddir, veled sûreti ile zâhir olur. Binâenaleyh evvelâ vâki' olan nikâh, Allah Teâlâ'nın a'yân-ı mümkinât ile olan nikâhıdır. İmdi, Allâh Teâlâ rûhtur ve mümkinin "ayn"ı gelindir ve Hakk'ın onun tara- fına teveccühü nikâhtır. Ondan mümkin vücûda geldi; ve o nefs-i zâtullâhtır ki, sûret-i imkâniyye ile zuhûr etti. Ve böylece "akl-ı küll" rûhtur ve onun zevcesi "nefs-i küll"dür; ve onun izdivacından tabîat ve hebâ (atomlar) pey- da oldu. Ve bu izdivâcdan her iki âlem-i ecsâm peyda oldu; ve latîfe-i ilâhiy- ye olan rûhun tabîat-ı cüz'iyye ile izdivacından, ervâh-ı cüz'iyye hâsıl oldu ki, ona "rûh-ı hayvânî" demişlerdir. Ve bu nikâh âlem-i ecsâmda hissîdir ki, ondan evlâd zuhûra gelir."

308. O ki çiftsiz ve âletsizdir, birdir; adedde şek vardır ve o bir, bir şeksizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

308. O ki çiftsiz ve âletsizdir, birdir; sayıda şüphe vardır ve o bir, şüphesiz bir olandır.

O hakiki varlık ki, onun varlığı çiftten ve âletten meydana gelmiş değildir, o hakiki birlik ile birdir ve o kendisinden sonra 2 gelen 1 değildir. Çünkü sayıda şüphe vardır. Yani sayının varlığında hakiki bir sabitlik yoktur. Örneğin 2 sayısı, birin iki defa tekrarlanmasından meydana gelir. Eğer 1 çıkarılır veya eklenirse ikilik kalmaz. Aynı şekilde 9 ve 10 gibi sayılar da böyledir. Bu sebeple sayıda şüphe vardır. Hâlbuki o hakiki Bir, sayı olmadığından, o ahadiyyet mertebesinin bozulma ihtimali yoktur, sabitliği şüphesizdir.

O vücûd-ı hakîkî ki, onun varlığı çiftten ve âletten husûle gelmiş değildir, o vahdet-i hakîkiyye ile birdir ve o kendisinden sonra 2 gelen 1 değildir. Zî- râ adedde şek vardır. Ya'ni adedin vücûdunda sübût-ı hakîkî yoktur. Mese- lâ 2 adedi, vâhidin iki def'a tekerrüründen husûle gelir. Eğer 1 çıkar veyâ ilâve edilirse ikilik kalmaz. Ve kezâ 9 ve 10 ilh. adedler de böyledir. Binâ- enaleyh adedde şekk vardır. Halbuki o Vâhid-i hakîkî aded olmadığından, o mertebe-i ahadiyyenin bozulmak ihtimali yoktur, sübūtu şeksizdir.

309. O kimse ki 2 dedi ve 3 ve bundan ziyade dedi, muhakkak vâhidde müt-tefik olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

309. O kimse ki 2 dedi ve 3 ve bundan daha fazla dedi, muhakkak birde birleşirler.

Yani 2 ve 3 ve 4 ve 5 ve benzerleri sayı mertebeleridir. Bunların hepsi birin tekrarından ibarettir. 1 ise sayı değildir; aksine bütün sayı mertebelerinin kaynağıdır. Nitekim matematiksel şekilde, 1 + 1 = 2; 1 + 1 + 1 = 3 ve benzeri suretiyle gösterilir. Buna göre 2, 3 ve 4 ve daha fazla sayı mertebelerini sayanlar, muhakkaktır ki birde ittifak etmiş olurlar. Çünkü bir olmaksızın sayıların çokluğu ortaya çıkmaz. Bir, bu sayıların hepsine yayılmıştır. Fakat her sayısal mertebe birin tekil hakikati değildir; başkası da değildir. Çünkü birden meydana gelmiştir. Buna göre hepsinin hakikatleri birdir, fakat şekilleri bir değildir. Bunun gibi, bu eşyanın çokluğu, hakiki Bir Varlıktan meydana gelmiştir. Hepsinin hakikati o hakiki Varlıktır ve bu hakiki Varlık hepsinde yayılmıştır. Fakat taayyünleri (belirginleşmeleri) o Varlığın başkasıdır.

Şimdi, bu âlemde çeşitli din sahipleri vardır. Kimi Brahmanlar gibi "Biri Yezdan diğeri Ehrimen olmak üzere Allah ikidir" derler; ve kimisi İseviler gibi إِنَّ اللَّهَ ثَالث ثلاثة (Maide, 5/73) yani “Allah üçün üçüncüsüdür" derler; ve kimisi putların sayısı kadar daha çok itikat ederler. Şimdi, mademki sayıyorlar ve sayılar ise birden oluşur, şu halde hepsi birde ittifak ediyorlar.

Ya'ni 2 ve 3 ve 4 ve 5 ilh. merâtib-i a'dâddır. Bunların cümlesi vâhidin tekerrüründen ibârettir. 1 ise aded değildir; belki bilcümle merâtib-i a'dâdın menşe'idir. Nitekim şekl-i riyâzîde, 1 + 1 = 2; 1 + 1 + 1 = 3 ilh... sûretiyle gösterilir. Binâenaleyh 2, 3 ve 4 ve daha ziyâde merâtib-i a'dâdı ta'dâd eden- ler, muhakkaktır ki vâhidde ittifak etmiş olurlar. Zîrâ vâhidsiz keserât-ı a'dâd zâhir olmaz. Vâhid bu a'dâdın hepsine sârîdir. Fakat her mertebe-i adediyye vâhidin "ayn"ı değildir; gayrı da değildir. Zîrâ vâhidden sudûr etmiştir. Binâ- enaleyh hepsinin hakîkatları vâhiddir, fakat şekilleri vâhid değildir. Bunun gibi, bu keserât-ı eşyâ, vücûd-1 Vâhid-i hakîkîden sudûr etmiştir. Hepsinin hakîkatı o Vücûd-ı hakîkîdir ve bu Vücûd-ı hakîkî hepsinde sârîdir. Fakat ta- ayyünleri o Vücûd'un gayridir.

İmdi, bu âlemde muhtelif edyân sâhibleri vardır. Kimi brahmanlar gibi "Bi- risi Yezdân diğeri Ehrimen olmak üzere Allâh ikidir" derler; ve kimisi Îsevîler gibi إِنَّ اللَّهَ ثَالث ثلاثة (Maide, 5/73) ya'ni “Allâh üçün üçüncüsüdür" derler; ve kimisi putların adedince daha çok i'tikād ederler. İmdi, mâdemki ta'dâd edi- yorlar ve adedler ise vâhidden terekküb eder, şu halde hepsi vâhidde ittifak ediyorlar.

310. Şaşılık def olduğu vakit müttehid olurlar; iki, üç diyenler bir diyen olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

310. Şaşılık ortadan kalktığı zaman birleşirler; iki, üç diyenler bir diyen olurlar.

"Şaşılık"tan kasıt, gerçek olan Tek Varlık'ı, izafî varlıkların dışında ayrı görmektir. Bu görüş, biri iki görmektir. Bu şaşılık ya dünyada gider ya da ahirette gider. Dünyada gitmesi, bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında, hâlî ledün ilimlerini (Allah vergisi ilimler) öğrenmekle olur; ve ahirette gitmesi, o alemde hakikatlerin ortaya çıkmasıyla gerçekleşir. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 8. bölümünde Pir efendimiz şöyle buyururlar: "Vahdet (birlik) kıyamette olur; bu dünyada mümkün değildir. Çünkü burada her birinin türlü türlü muradı ve hevesi vardır. Vahdet burada mümkün olmaz. Ancak kıyamette hep bir olurlar ve bir yere bakarlar ve bir kulak ve dil olurlar. Velakin Yüce Allah'ın öyle kulları vardır ki, kıyametten evvel böyledirler ve onlar hakikati görürler. Nitekim Hz. Ali (k.v.) efendimiz "لو كشف الغطاء ما ازددت يقينا" buyurdular. Yani "Bu perde kaldırılıp kıyamet ortaya çıksa, benim yakînim (kesin inancım) artmaz." Benzeri şöyledir ki; birtakım kimseler karanlık gecede bir ev içinde her tarafa yönelerek namaz kılarlar; gündüz olunca, yönelişlerinde hata edenler kıbleye dönerler. Velakin, daima gece kıbleye yönelmiş olan kimse niçin geri dönsün? Çünkü herkes onun döndüğü tarafa döner. Şimdi, bütün dünya gecesinde yüzlerini Hakk'a çevirip Allah'tan başkasından yüz çeviren kullar hakkında kıyamet hazırdır. Bu sözün sonu yoktur; ve lakin talibin (Hakk yolcusunun) yatkınlığına göre gelir."

[312] "Şaşılık"tan murâd, vücûd-ı Vâhid-i hakîkîyi vücûdat-ı izâfiyye hâricin- de ayrı görmektir. Bu görüş, biri iki görüştür. Bu şaşılık ya dünyâda gider, veyâhud âhirette gider. Dünyâda gidişi, bir insân-ı kâmilin terbiyesi altın- da ulûm-ı ledünniyye-i hâliyye tahsîliyle olur; ve âhirette gidişi, o âlemde hakāyıkın inkişafıyla vâki olur. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 8. faslında cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "Vahdet kıyâmette olur; bu dünyada müm- kin değildir. Zîrâ burada her birinin türlü türlü murâdı ve hevesi vardır. Vahdet burada mümkin olmaz. Ancak kıyâmette hep bir olurlar ve bir ma- halle nazar ederler ve bir kulak ve dil olurlar. Velâkin Hak Teâlâ'nın kulla- rı vardır ki, kıyâmetten evvel böyledirler ve onlar hakîkatı görürler. Nitekim Hz. Alî (k.v.) efendimiz لو كشف الغطاء ما ازددت يقينا buyurdular. Ya'ni "Bu ka- lıp kaldırılıp kıyamet zâhir olsa, benim yakînim ziyâde olmaz." Nazîri böy- ledir ki; birtakım kimseler karanlık gecede bir hâne içinde her tarafa tevec- cüh ederek namaz kılarlar; gündüz olunca, teveccühlerinde hatâ edenler kıbleye dönerler. Velâkin, dâimâ gece kıbleye müteveccih olan kimse niçin rücû etsin? Çünkü herkes onun döndüğü tarafa döner. İmdi, bütün şeb-i dünyada yüzlerini Hakk'a tevcîh edip mâsivâdan i'râz eden kullar hakkın- da kıyamet hâzırdır. Bu sözün nihâyeti yoktur; ve lâkin tâlibin isti'dâdınca vârid olur."

311. Eğer sen onun meydanında bir top isen, onun çevgânının etrafını dolaş! "Top", cirit oyununda çeldikleri toptur. "Çevgân", ucu eğri değnektir ki, onunla topu çelerler. İngilizlerin "tenis"* dedikleri oyun, bu ciritten muaddel bir oyundur. Cenâb-ı Pîr efendimiz vücûd-ı sâliki topa ve kazâ-yı ilâhîyi de çevgâna teşbîh buyururlar. Ya'ni "Ey sâlik, Hakk'ın meydân-ı vahdetinde fâil-i hakîkî ancak Hak olduğunu görüp, kendini, cirit oyununda çeldikleri top gibi biliyor isen, onun çevgân-ı kazâsı ve kudret ve tasarrufu etrâfını dolan! Ya'ni kendi irâdeni Hakk'ın iradesinde mahv et ve kazâsına râzî ol!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

311. Eğer sen onun meydanında bir top isen, onun çevgânının etrafını dolaş!

"Top", cirit oyununda çeldikleri toptur. "Çevgân", ucu eğri değnektir ki, onunla topu çelerler. İngilizlerin "tenis" dedikleri oyun, bu ciritten değiştirilmiş bir oyundur. Cenâb-ı Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) sâlikin (Hakk yolcusunun) varlığını topa ve ilâhî kazâyı (Allah'ın küllî hükmünü) da çevgâna benzetirler. Yani "Ey sâlik, Hakk'ın vahdet meydanında gerçek failin ancak Hak olduğunu görüp, kendini, cirit oyununda çeldikleri top gibi biliyor isen, onun kazâ çevgânı ve kudret ve tasarrufu etrafını dolaş! Yani kendi irâdeni Hakk'ın iradesinde yok et ve kazâsına razı ol!"

312. Top o zaman dürüst ve noksânsız olur ki, o şâhın elinin darbesinden raksân ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

312. Top o zaman dürüst ve noksânsız olur ki, o şâhın elinin darbesinden raksân ola!

Cirit oyununda padişahın vurduğu top, onun değneğinin darbesinden kolayca hareket ederse, dürüst ve sağlam bir top olduğu anlaşılır. Top gibi olan vücudun, gerçek padişah olan Hakk'ın değnek gibi olan kudret elinin darbesinden raksân olmak, yani ilâhî kazâya razı olup, gerçek sevgili önünde raks eden bir halde bulunmak ve gaflet ehli gibi karşı çıkma ve şikâyet etmemek gerekir.

Cirit oyununda pâdişâhın çeldiği top, onun çevgânının darbesinden kolayca müteharrik olursa, dürüst ve sağlam bir top olduğu anlaşılır. Top gibi olan vücudun, şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın çevgân gibi olan yed-i kudretinin darbesinden raksân olmak, ya'ni kazâ-yı ilâhîye râzı olup, mahbûb-i hakîkî önünde raks edici bir halde bulunmak ve ehl-i gaflet gibi muhalefet ve şikâyet etmemek îcâb eder.

313. Ey şaşı, bunlara akıl ile kulak tut; kulak yolundan göze ilaç çek!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

313. Ey şaşı, bunlara akıl ile kulak ver; kulak yolundan göze ilaç sür!

Ey biri iki gören şaşı, bu söylediklerime, ilâhî bir nimet olan aklını kullanmak suretiyle kulak ver! Çünkü sözlerim her ne kadar senin sanına aykırı ise de, sağduyuya aykırı değildir. Bu sebeple kulak yolundan ve dinleme tarzından kalbinin gözüne ilaç sür ki, kapalı olan o göz açılsın!

Ey biri iki gören şaşı, bu söylediklerime, bir ni'met-i ilâhî olan aklını kullanmak sûretiyle kulak tut! Zîrâ sözlerim her ne kadar senin vehmine muhâlif ise de, akl-ı selîme muhâlif değildir. Binâenaleyh kulak yolundan ve dinlemek tarîkından kalbinin gözüne ilâç sür ki, kapalı olan o göz açılsın!

314. İmdi temiz söz kör kalblerde karar etmez. Nûrun aslına kadar gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

314. Şimdi temiz söz kör kalplerde karar kılmaz. Nurun aslına kadar gider.

Yani, temiz sözün nuru kalp gözüne yansır; eğer onu kör bulursa doğal olarak orada yansıma yeri bulamayıp, o nur çıktığı yere, yani yine Hâdî isminin (doğru yolu gösteren) tecelli ettiği kâmil insanın kalbine geri döner.

Ya'ni, temiz sözün nûru kalb gözüne aks eder; eğer onu kör bulursa bittabi' orada ma'kes bulamayıp, o nûr çıktığı yere, ya'ni yine ism-i Hâdî'nin mazharı olan kâmilin kalbine rücû' eder.

* "Çevgân"a benzer oyunun "tenis" değil, "hokey" veya "polo" olduğu söylenebilir. (Yayına hazırlayanların notu.)

315. Ve o şeytanın efsûnu eğri gönüllere gider; eğri pabuç eğri ayakta olduğu gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

315. Ve o şeytanın büyüsü eğri gönüllere gider; eğri pabuç eğri ayakta olduğu gibi.

İsm-i Mudill'in (saptıran ismin) tecelligâhı olan şeytanın büyüsü ve vesvesesi, eğri ayak eğri pabuca yerleştiği gibi eğri gönüllere girip yerleşir.

İsm-i Mudill'in mazharı olan şeytanın efsûnu ve vesvesesi, eğri ayak eğri pabuca yerleştiği gibi eğri gönüllere girip yerleşir.

316. Egerçi hikmeti tekrar getirsen, mâdemki sen nâ-ehilsin, senden berî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

316. Eğer hikmeti tekrar getirsen, mademki sen ehil değilsin, senden uzaklaşır.

Yani bu ilahi hikmetler ne kadar tekrar tekrar söylense de, ey muhatap, sen ona ehil olmadıkça, yani sen vehimlerine uymayan bu hikmetlere şüpheyle baktıkça, kalbinde yer tutmaz.

Ya'ni bu hikemiyyât-ı ilâhiyye her ne kadar tekrar tekrar söylense, ey muhatab sen ona ehil olmadıkça, ya'ni sen evhâmına uymayan bu hikemiyyâta şübhe ile baktıkça, kalbinde yer tutmaz.

317. Ve egerçi yazsan ve onu nişan etsen; ve egerçi söylesen ve onu beyân etsen;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

317. Ve eğer yazsan ve onu işaretlesen; ve eğer söylesen ve onu açıklasan;

Ve eğer o hikmetleri unutmamak için yazsan ve zihninde yerleştirmeye çalışsan ve lafız ile söylesen ve açıklama ile beyan etmeye çabalasan;

Ve eğer o hikemiyyâtı unutmamak için yazsan ve zihninde takarrur ettirmeğe çabalasan ve lafız ile söylesen ve şerh ile beyâna sa'y etsen;

318. Ey pür-sitîz o senden yüz çeker, bendleri kırar ve senden kaçar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

318. Ey itirazcı, o senden yüz çevirir, bağları kırar ve senden kaçar!

Ey itirazcı, o hikmetler senden yüz çevirir ve onu zihninde sabitlemek için kullandığın tedbir bağlarını koparır, yine senden kaçar; hepsini unutursun.

Ey mu'teriz, o hikemiyyât senden yüz çevirir ve onu zihninde tesbît için kullandığın tedbîr bağlarını koparır, yine senden kaçar; hepsini unutursun.

319. Ve eğer okumasan ve senin harâretini görse, ilim senin el bilici kuşun olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

319. Ve eğer okumasan ve senin harâretini görse, ilim senin el bilici kuşun olur.

Ve eğer sen ilim ve hikmetten bir şey okumasan, fakat o ilim ve hikmet sende aşk ve harâret görse, doğan kuşu öğrenme ve terbiye ile nasıl sahibinin elini bilip konarsa, o ilim de öylece senin himmet elini bilip konan bir kuş olur.

Ve eğer sen ilim ve hikmetten bir şey okumasan, fakat o ilim ve hikmet sende aşk ve harâret görse, doğan kuşu taallüm ve terbiye ile nasıl sahibinin elini bilip konarsa, o ilim de öylece senin dest-i himmetini bilip konan bir kuş olur.

320. O, köylünün evindeki bir tavus gibi, her na-ehilin önünde karar etmez. [322]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

320. O, köylünün evindeki bir tavus gibi, her ehil olmayanın önünde durmaz.

Yani o ilim ve hikmet, aşağıdaki kıssada açıklandığı üzere, köylünün evindeki bir kuş gibi her usta olmayanın ve ehil olmayanın önünde durmaz.

Ya'ni o ilim ve hikmet, âtîdeki kıssada beyân olunduğu üzere, köylünün evindeki bir kuş gibi her nâ-usta ve nâ-ehilin önünde karâr etmez.

## Pâdişâhın doğan kuşunu kocakarının hânesinde bulması

321. İlim o doğan değildir ki, padişahtan o kocakarı tarafına kaçtı ki o un eler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

321. İlim, o kocakarıdan padişaha kaçan doğan değildir ki, o kocakarı un elerdi.

"Kempîr", çok yaşlı, yani "bunayacak derecede pek ihtiyar olan" demektir.

"Kempîr" pîr-i sâl-hurde-i fertût, ya'ni "bunayacak derecede pek ihtiyar olan" demektir.

322. Tâ ki evladına bir tutmaç pişire; hoş-zâd olan o latîf doğanı gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

322. Tâ ki evladına bir tutmaç pişire; hoş-zâd olan o latîf doğanı gördü.

"Tutmaç", "bulamaç" dediğimiz yemektir. "Hoş-zâd" iki anlama gelir: Birincisi "zâden" (doğmak) mastarının şimdiki zaman emir kipi olan "zâd" ile "hoş"tan oluşmuş birleşik sıfattır. "Güzel doğucu" yani "aslı latîf" (ince, zarif) demektir. Diğeri, "gıdâ" anlamına gelen "zâd" ile "hoş"tan oluşmuş sıfat tamlamasıdır. "Gıdâsı latîf" demek olur. Bu iki anlam da makama uygundur. Yani, padişahın doğan kuşu kaçtı ve çocuklarına bulamaç pişirmek için un elemekle meşgul olan bunak bir kocakarının yanına geldi. Kocakarı hoş-zâd olan o latîf doğanı gördü.

"Tutmaç", "bulamaç" dediğimiz taâmdır. “Hoş-zâd" iki ma'nâya gelir: Birisi "zâden" masdarının emr-i hâzırı olan "zâd" ile "hoş"tan mürekkeb vasf-ı terkîbîdir. "Güzel doğucu" ya'ni "aslı latîf" demektir. Diğeri, "gıdâ” ma'nâsına olan "zâd" ile "hoş"tan mürekkeb terkîp-i tavsîfîdir. “Gıdâsı latîf" demek olur. Bu iki ma'nâ da makāma münasibdir. Ya'ni, padişâhın doğan kuşu kaçtı ve çocuklarına bulamaç pişirmek için un elemek ile meşgül olan bunak bir kocakarının nezdine geldi. Kocakarı hoş-zâd olan o latîf doğanı gördü.

323. Onun uyacığını bağladı ve kanadını kısalttı, tırnağını kesti ve gıdâsını saman yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

323. Onun uyacığını bağladı ve kanadını kısalttı, tırnağını kesti ve gıdâsını saman yaptı.

324. Dedi ki: "Nâ-ehiller seni düzeltmediler; hadden aştı ve tırnak uzun oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

324. Dedi ki: "Nâ-ehiller seni düzeltmediler; hadden aştı ve tırnak uzun oldu.

Kocakarı bu ameliyeyi yapmakla beraber dedi ki: "Vah, vah! Kıymet bilmezlerin eline geçtin, sana çeki düzen vermediler de böyle kanadın haddinden fazla oldu ve tırnakların da uzadı.

Kocakarı bu ameliyyeyi yapmakla beraber dedi ki: “Vâh, vâh! Kıymet bilmezlerin eline geçtin, sana çeki düzen vermediler de böyle kanadın hadden fazla oldu ve tırnakların da uzadı.

325. Her nâ-ehilin eli seni marîz eder; ana tarafına gel ki, sana tımar etsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

325. Her ehil olmayan kişinin eli seni hasta eder; annenin tarafına gel ki, sana bakım yapsın!

326. Ey arkadaş, câhilin muhabbetini böyle bil; zîra o yolda dâimâ eğri gidicidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

326. Ey arkadaş, cahilin sevgisini böyle bil; çünkü o yolda daima eğri gidicidir!

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu örnek ile, peygamberlerin ve evliyaların ilimlerini kendi eksik akıllarıyla yorumlayan idraksizlerin hâline işaret buyururlar. Nasıl ki, vahdet-i vücûda (varlığın birliği) dair olan peygamber hadislerini ve Kur'an ayetlerini ve evliyaların bu konudaki yüce açıklamalarını dar anlayışlarına sığdıramayanlar, o sözleri yorumlamaya kalkışıp, kocakarının doğana yaptığını yaparlar.

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu misâl ile, ulûm-ı enbiyâ ve evliyâyı kendi ukūl-i nâkısaları ile te'vîl eden idrâksizlerin hâline işâret buyururlar. Nitekim, vahdet-i vücûda dâir olan ahâdîs-i nebeviyyeyi ve âyât-ı kur'âniyyeyi ve evliyânın bu bâbdaki beyânât-ı aliyyelerini dar havsalalarına sığdıramayanlar, o kelâmları te'vîle kıyâm edip, kocakarının doğana yaptığını yaparlar.

327. Şahın günü cüst ü cû içinde bî-gâh oldu; ve o kocakarı ve o çergi tarafına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

327. Şahın günü arayıp taramakla akşama erdi; ve o kocakarı ve o çadır tarafına gitti.

Doğanı arayıp taramakta padişahın günü akşam oldu; nihayet o kocakarının ve onun çadırının tarafına gitti.

Doğanı arayıp taramakta pâdişâhın günü akşam oldu; nihâyet o kocakarının ve onun çergisinin tarafına gitti.

328. Nâgâh doğanı toz ve duman içinde gördü; pâdişâh onun üzerine ağladı ve zâr u nevha etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

328. Ansızın doğanı toz ve duman içinde gördü; padişah onun üzerine ağladı ve feryat etti.

329. Dedi: "Her ne kadar ise de bu senin fiilinin cezasıdır; Zîrâ sen bizim vefâmızda dürüst olmazsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

329. Dedi: "Her ne kadar ise de bu senin fiilinin cezasıdır; çünkü sen bizim vefamızda dürüst olmazsın.

"Her çend" kelimesini Ankaravî hazretleri "her ne kadar ise de" diye tercüme etmişlerdir. Yani "Çektiğin ceza her ne kadar ise de, bu senin fiilinin cezasıdır" demek olur.

Hint şârihlerinden bazıları, "muahhar" (sonraya bırakılmış) anlamına almıştır. Tercümesi şöyle olur: "Nihayet bu senin fiilinin cezasıdır." Ve bazıları da yukarıdaki beyite atfedip, "Padişah her ne kadar onun üzerine ağladı ise de, dedi ki" anlamını uygun bulmuştur. Ve bazıları da, "hod" (kendi) makamında kullanılmıştır demiştir ki, Türkçede: "Hoş, bu senin fiilinin cezasıdır" diye tercüme olunmak uygun olur.

"Her çend" kelimesini Ankaravî hazretleri "her ne kadar ise de" diye tercüme buyurmuşlardır. Ya'ni "Çektiğin cezâ her ne kadar ise de, bu senin fiilinin cezâsıdır" demek olur.

Hind şârihlerinden ba'zıları, "muahhar" ma'nâsına almıştır. Tercümesi şöyle olur: "Nihâyet bu senin fiilinin cezâsıdır." Ve ba'zıları da yukarıki beyite atf edip, "Pâdişâh her ne kadar onun üzerine ağladı ise de, dedi ki" ma'nâsını muvâfik bulmuştur. Ve ba'zıları da, "hod" makāmında müsta'meldir" demiştir ki, Türkçe'de: "Hoş, bu senin fiilinin cezasıdır" diye tercüme olunmak muvâfık olur.

330. Lâ yestevî ashâb-ı nâr"dan gafil olarak; niçin Huld'den cehennemde karâr edersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

330. "Cehennem ehli ile cennet ehli bir olmaz" ayetinden gafil olarak; niçin ebedî cennetten kaçıp cehennemde kalırsın?

Haşr Suresi'nde geçen "لاَ يَسْتَى أَصْحَابُ النَّارِ وَأَصْحَابُ الْجَنَّةَ" (Haşr, 59/20) yani "Cehennem ehli ile cennet ehli bir olmaz" ayet-i kerimesinden gafil olarak niçin ebedî cennetten kaçıp cehennemde kalırsın? Bu hitap, görünüşte padişahtan gelmektedir. Fakat iç anlamda Hakk Yolcularınadır. "Şah"tan kasıt, gerçek sevgili olan Hak'tır ve "kocakarı"dan kasıt "dünya"dır. Yani "Ey Hakk Yolcusu, niçin ebedî ve kalıcı cennet olan Hak'ka yakınlıktan kaçıp cehennemin ta kendisi olan fani dünya tarafında kalırsın?" demektir.

"Sure-i Haşr'de vaki لاَ يَسْتَى أَصْحَابُ النَّارِ وَأَصْحَابُ الْجَنَّةَ (Haşr, 59/20) ya'ni "Ashâb-ı nâr ile ashâb-ı cennet müsâvî olmaz" âyet-i kerîmesinden gâfil olarak niçin cennet-i Huld'den kaçıp cehennemde karâr edersin?" Bu hitâb, zâhirde pâdişâh tarafından doğanadır. Fakat bâtında sâlikleredir. “Şâh"tan murâd, mahbûb-ı hakîkî olan Hak'tır ve "kocakarı"dan murâd "dünya"dır. Ya'ni "Ey sâlik, niçin cennet-i ebedî ve bâkî olan kurb-ı Hak'tan kaçıp ayn-ı cehennem olan dünyâ-yı fânî tarafında karar edersin?" demek olur.

331. Bu o kimsenin lâyıkıdır ki, şâh-ı habîrden boş yere, kokmuş kocakarının hanesine kaçar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

331. Bu, o kimsenin lâyıkıdır ki, haberdar olan şahtan boş yere, kokmuş kocakarının evine kaçar!

Bu, aslî kıyafetini kaybetme cezası, haberdar olan padişahtan boş yere kokmuş kocakarının evine kaçan kimsenin lâyıkıdır!

Bu kıyafet-i asliyyesini gâib etmek cezası, habîr olan pâdişâhtan boş yere kokmuş kocakarının evine kaçan kimsenin lâyıkıdır!

332. Doğan kanadını şahın eli üzerine sürüyordu; dilsiz diyordu ki: "Ben kabahat ettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

332. Doğan, kanadını şahın eli üzerine sürüyordu; dilsiz bir şekilde diyordu ki: "Ben hata ettim."

333. İmdi ey kerîm, eğer sen iyiden gayriyi kabul etmezsen, alçak olan kimse nerede zâr eder ve nerede nâle eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

333. Şimdi ey kerîm, eğer sen iyiden başkasını kabul etmezsen, alçak olan kimse nerede inler ve nerede feryat eder?

Ey kerîm olan gerçek Şah, eğer sen saf ve günahtan arınmış bulunan iyilerden başkasını huzuruna kabul etmezsen, günaha batmış olan alçak kullar kimin önünde yalvarır, ağlar ve feryat eder; ve artık onlara af ve bağışlanma talebi için başka bir sığınak kalır mı?

Ey kerîm olan Şâh-ı hakîkî, eğer sen sâf ve kabâhattan ârî bulunan iyilerden başkasını huzûruna kabûl etmezsen, müstağrak-ı isyân olan alçak kullar kimin önünde yalvarır ve ağlar ve feryâd eder; ve artık onlara afv u mağfiret talebi için başka bir ilticâ-gâh kalır mı?

334. Padişahın lutfu, cânı cinayet isteyici eder; zîrî şah her çirkini iyi yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

334. Padişahın lütfu, canı cinayet isteyici eder; çünkü şah her çirkini iyi yapar.

Gerçek padişah olan Hakk'ın lütfu, kulların canlarını günaha ve kötülüğe yöneltir. Çünkü O'nun "Gaffar" (çok bağışlayıcı) ismi, affedecek ve bağışlayacak günahkâr arar.

Nitekim Ebâ Eyyüb el-Ensârî (r.a.) hazretlerinden rivayet edilen hadîs-i şerîfte şöyle buyurulur: لولا انكم تذنبون لذهب الله بكم وجاء بقوم يذنبون و يستغفرون الله فيغفر لهم yani "Eğer siz günah işlememiş olsaydınız, Yüce Allah sizi ortadan kaldırır ve günah işleyen, sonra Allah'tan bağışlanma dileyen bir kavim getirirdi de Yüce Allah onları bağışlardı." Ve Şeyh Nazîf-i Mevlevî (rahimehu'llâh) bir beytinde bu hadîs-i şerîfin anlamını şöyle açıklamıştır: Beyit: Mağfiret aynası isyan suretidir, Halk günah etmese, sonunda İlâh halk eder.

Fakat "Mademki Yüce Allah affedecekmiş, öyleyse günah işlemekte hiçbir sakınca yoktur," deyip günah işlemekte ısrarcı olmak bedbahtlık alâmetidir. Bu hâl, Allah korusun, imanın elden gitmesine de sebep olabilir. Onun için gelecek beyitte şöyle buyururlar:

Şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın lutfu, kulların canlarını günâha ve kabâhata meyl ettirir. Çünkü O'nun "Gaffar" ism-i şerîfi, afv ve mağfiret edecek günâhkâr arar.

Nitekim Ebâ Eyyüb el-Ensârî (r.a.) hazretlerinden mervî olan hadîs-i şerîfte şöyle buyurulur: لولا انكم تذنبون لذهب الله بكم وجاء بقوم يذنبون و يستغفرون الله فيغفر لهم ya'ni "Eğer siz günah etmeseniz, Allâh Teâlâ sizi giderir ve bir kavim getirir ki, günah yaparlar; akabinde Allah'a istiğfar ederler; Allâh Teâlâ da onları mağfiret eder." Ve Şeyh Nazîf-i Mevlevî (rahimehu'llâh) bir beytinde bu hadîs-i şerîfin ma'nâsını şöyle beyân etmiştir: Beyit: Âyine-i mağfiret sûret-i isyânadır, Halk günah etmese, halk eder âhir İlâh.

Fakat "Mâdemki Hak Teâlâ afv edecekmiş, öyle ise günâh yapmakta hiç mahzûr yoktur," deyip ma'sıyette musırr olmak bedbahtlık alâmetidir. Bu hâl maâzallâh selb-i îmâna da sebep olabilir. Onun için beyt-i âtîde şöyle buyururlar:

335. Git fenalık etme, zîrâ bizim iyiliklerimiz, bizim o güzelimiz indinde çirkin geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

335. Git fenalık etme, çünkü bizim iyiliklerimiz, bizim o güzelimiz katında çirkin geldi.

Ey mümin, Allah'ın bağışlamasına güvenip, O'nun yasakladığı fenalıkları yapma! Çünkü bizim kendimizce iyilik sandığımız amellerimiz, o güzel ve hoş olan gerçek sevgili (Allah) katında aslında birtakım çirkin şeylerdir. Örneğin ibadetimiz, cennetin nimetlerine tamah ederek ve cehennemin azabından korkarak gerçekleşir. Bunlar ise bizim nefsimizin hazzıdır. Bu sebeple biz hakikatte Allah'a değil, nefsimize tapmış oluruz. Hâlbuki ibadet ancak Allah'a tapmaktan ve O'nun azamet ve celâli önünde alçak gönüllü olmaktan ibarettir. Bizim bu duygularımız günah iken, bir de Allah'ın emrine karşı gelerek günah çirkefine batmak elbette büyük bir rezillik olur!

Ey mü'min, Hakk'ın mağfiretine dayanıp, O'nun nehy ettiği fenâlıkları yapma! Zîrâ bizim kendimizce iyilik zannettiğimiz amellerimiz, o güzel ve zîbâ olan mahbûb-ı hakîkî indinde hadd-i zâtında birtakım çirkin şeylerdir. Meselâ ibâdetimiz cennetin ni'metlerine tamaan ve cehennemin azabından havfen vâki' olur. Bunlar ise bizim nefsimizin hazzıdır. Binâenaleyh biz hakîkatta Hakk'a değil, nefsimize tapmış oluruz. Halbuki ibâdet ancak Hakk'a tapmaktan ve O'nun azamet ve celâli önünde mütezellil olmaktan ibârettir. Bizim bu duygularımız ma'sıyetten ibâret iken, bir de emr-i Hakk'a muhalefetle ma'sıyet çirkâbına batmak elbet azîm rezâlet olur!

336. Kendi hizmetini layık zannettin; sen ondan dolayı kabahat bayrağını kaldırdın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

336. Kendi hizmetini lâyık gördün; sen bu yüzden kabahat bayrağını kaldırdın.

337. Vaktaki sana zikir ve duâya izin oldu, o duâyı etmekten gönlün mağrûr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

337. Vaktaki sana zikir ve duâya izin oldu, o duâyı etmekten gönlün mağrûr oldu.

Yani, أدعوني أسْتَجِبْ لَكُمْ (Gafir, 40/60) yani "Benden isteyin, kabul edeyim!" ayet-i kerimesinde, Yüce Allah tarafından duâya ve talebe ruhsat ve-

rildiği için, muradını zikir ve talep ettin; ve bu duânın kabulüne mutmain ve duâna mağrur oldun.

Ya'ni, أدعوني أسْتَجِبْ لَكُمْ (Gafir, 40/60) ya'ni "Benden isteyin, kabûl edeyim!" âyet-i kerîmesinde, Hak Teâlâ cânibinden duâya ve talebe rûhsat ve- rildiği için, murâdını zikir ve taleb ettin; ve bu duânın kabûlüne mutmain ve duâna mağrûr oldun.

338. Sen kendini Hak ile hem-sühan gördün; hey gidi hey, çok kimseler bu zandan dolayı ayrı düştü!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

338. Sen kendini Hak ile konuşur gördün; hey gidi hey, çok kimseler bu sanıdan dolayı ayrı düştü!

Yani Yüce Allah sana duaya izin vermekle sen kendini Hak ile konuşmaya yetkili gördün. İşte böyle bir sanı sebebiyle çok kimseler, aslında yakın olan Hak'tan ayrı ve uzak düşer.

Ya'ni Hak Teâlâ sana duâya izin vermekle sen kendini Hak ile mükâlemeye salâhiyetdâr gördün. İşte böyle bir zan sebebiyle çok kimseler hadd-i zâtında karîb olan Hak'tan ayrı ve baîd düşer.

339. Gerçi şâh zemînde seninle oturur; kendini tanı, pek iyi otur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

339. Gerçi şah yeryüzünde seninle oturur; kendini tanı, pek iyi otur!

Gerçek şu ki, hakiki şah olan Hakk'ın zâtı, oluş âlemindeki tüm suretlere yayılmış olduğu ve sen de o oluş âlemindeki suretlerden bir suret olduğun için Hakk'ın zâtı senden dışarıda değildir. Fakat sen kendi benliğinde boğulmuş olduğun için, kendi hakikatinin Hak olduğundan habersizsin. Bu sebeple sen benliğini Hak'tan ayrı ve kendi varlığını bağımsız görüp, Hak ile arkadaş olduğunu zannedersen, varlıkta kendini Hakk'a ortak koşmuş olursun. Bu ise bütün günahların üstündedir. Nitekim büyükler "وجودك ذنب لا يقاس عليه ذنب آخر" yani "Senin varlığın öyle bir günahtır ki, başka günah ona kıyaslanamaz" buyurmuşlardır. Böyle olunca, sen kendinin ne olduğunu iyice tanı; ondan sonra Hakk'ın zâtı ile kâim olduğunu bilip, kulluk makamında O'nun emir ve yasaklarına tam bir teslimiyetle otur!

Vâkıâ şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın zâtı, suver-i kevniyyenin cümlesine sârî olduğu ve sen de o suver-i kevniyyeden bir sûret olduğun cihetle zât-ı Hak senden hâriç değildir. Fakat sen senliğinde müstağrak olduğun için, kendi hakîkatının Hak olduğundan gâfilsin. Binâenaleyh sen senliğini Hak'tan ayrı ve kendi vücûdunu müstakil görüp, Hak ile musahip olduğunu zannedersen, vücûdda kendini Hakk'a teşrîk etmiş olursun. Bu ise bütün günahların fevkindedir. Nitekim ekabir وجودك ذنب لا يقاس عليه ذنب آخر ya'ni "Senin vücûdun bir günâhtır ki, başka günâh ona kıyâs olunmaz” buyurmuşlardır. Böyle olunca, sen kendinin ne olduğunu iyice tanı; ondan sonra zât-ı Hak ile kāim olduğunu bilip, makām-ı abdiyyette O'nun emir ve nehyine kemâl-i inkıyâd ile otur!

340. Doğan dedi: “Ey şah peşîmân oluyorum; tövbe ettim, yeni müslüman olu- [342] yorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

340. Doğan dedi: “Ey şah pişman oluyorum; tövbe ettim, yeni Müslüman oluyorum.

"Doğan"dan kasıt, insân-ı kâmilin huzurundan kaçıp, kâmil mürşit zannıyla ehil olmayanlara yoldaş olan Hakk Yolcularının (sâlik) hâline işaret buyrulur. Ve Hakk Yolcusu bu hâliyle kâmil huzurda kazandığını kaybeder. Ve eğer mürşidi kayıtlı (mukayyed) olup, onu aramaz ve ona yönelmezse hâli tamamen berbat olur.

"Doğan"dan murâd, insân-ı kâmilin huzûrundan kaçıp, mürşid-i kâmil zannı ile nâ-ehillere musahip olan sâliklerin hâline işaret buyurulur. Ve sâlik bu hâli ile huzûr-ı kâmilde kazandığını gâib eder. Ve eğer mürşidi mukayyed olup, onu aramaz ve ona teveccüh etmezse hâli büsbütün berbâd olur.

341. O kimse ki sen onu sarhoş ve arslan tutucu edersin, eğer sarhoşluktan eğri giderse onun özrünü kabûl et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

341. O kimse ki sen onu sarhoş ve aslan tutucu edersin, eğer sarhoşluktan eğri giderse onun özrünü kabul et! Ey insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mürşid, senin sarhoş ve cezbedâr (ilahi aşkla kendinden geçmiş) ve hakikat aslanını avlayıcı yaptığın kimse, bu cezbesinden dolayı yanlış hareketler yaparsa onu mazur tut!

Ey mürşid-i kâmil, senin sarhoş ve cezbedâr ve hakîkat arslanını avlayıcı yaptığın kimse, bu cezbesinden dolayı yanlış hareketler yaparsa onu ma'zûr tut!

342. Vâkia tırnağım gitti, eğer sen benim için olursan, ben güneşin perçemini koparırım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

342. Gerçekten tırnağım gitti, eğer sen benim için olursan, ben güneşin perçemini koparırım.

"Tırnak"tan kasıt, ledün ilimlerini (Allah katından gelen gizli ilimler) elde etme gücüdür; "güneş"ten kasıt ise hakiki varlıktır. Ve "onun perçemi"nden kasıt, sıfatları ve isimleridir. Yani "Gerçekten senden kaçmakla utandım ve senin bana ihsanın olan ledün ilimlerini elde etme gücünü kaybettim; fakat senin kâmil bakışın bana yönelirse, güneşin ışığı olan perçemini koparırım, yani hakiki varlığın sıfat ve isimlerinin ilimlerini elde ederim."

“Tırnak”tan murâd, ulûm-ı ledünniyyeyi avlamak kudreti; “güneş”ten murâd, vücûd-ı hakîkîdir. Ve “onun perçemi”nden murâd, sıfât ve esmâsıdır. Ya’ni “Vâkıâ senden kaçmakla hicaba düştüm ve senin bana ihsânın olan ulûm-ı ledünniyyeyi avlamak kudretini zâyi’ettim; fakat senin nazar-ı kâmilânen bana mün’atıf olursa, güneşin ziyâsı olan perçemini koparırım, ya’ni vücûd-ı hakîkînin sıfât ve esmâsı ulûmunu elde ederim.

343. Ve gerçi kanadım gitti, eğer sen beni okşarsan, benim oyunumda çarh oyunu az yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

343. Ve gerçi kanadım gitti, eğer sen beni okşarsan, benim oyunumda çarh oyunu az yapar.

"Kanat"tan kasıt, Hakk Yolcusu'nun himmetidir (manevî gayreti). Nitekim, "Kuş kanadı ile ve insan himmeti ile uçar" buyurmuşlardır. Yani "Ey mürşidim, ben senden kaçmakla gerçi himmetime eksiklik geldi. Fakat sen bana güzellik nazarıyla bakarsan, benim ruhumun dönme ve hareket etmesinin yanında felek çarkının dönme ve hareket etmesi hiç kalır!"

“Kanat”tan murâd, sâlikin himmetidir. Nitekim, “Kuş kanadı ile ve insân himmeti ile uçar” buyurmuşlardır. Ya’ni “Ey mürşidim, ben senden firâr etmekle gerçi himmetime noksân ârız oldu. Fakat sen bana nazar-ı cemâl ile bakarsan, benim rûhumun devr ü hareketi yanında çarh-ı felekin devr ü hareketi hiç kalır!”

344. Eğer bana kemer bağışlarsan dağı koparırım; eğer bir kalem verirsen ilimleri kırarım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

344. Eğer bana kemer bağışlarsan dağı koparırım; eğer bir kalem verirsen ilimleri kırarım!

"Kemer bağışlamak"tan kasıt, mücadele gücü bahşetmektir. Yani "Ey mürşidim, sen bana Hakk yolunda mücadele gücünü bahşedersen, ben senin himmetin ile dağ gibi olan enâniyyetimi (benliğimi) ve varlığımı koparırım. Eğer isti'dâd (yatkınlık) kalemini verirsen, ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) karşısında zâhirî ilimleri (dışa ait ilimleri) gönül levhasından silerim!"

“Kemer bağışlamak”tan murâd, kudret-i mücâhede bahş etmektir. Ya’ni “Ey mürşidim, sen bana tarîk-ı Hak’ta mücâhede kudretini bahş edersen, ben senin himmetin ile dağ gibi olan enâniyyetimi ve varlığımı koparırım. Eğer kalem-i isti’dâdı verir isen, ulûm-ı ledünniyye muvâcehesinde ulûm-ı zâhiriyyeyi levh-i dilden silerim!”

345. Nihayet tenim sivrisinekten nâkıs değildir; Nemrûd’a mensub olan mülkü kanadımla birbirine çarparım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

345. Nihayet tenim sivrisinekten noksan değildir; Nemrut'a ait olan mülkü kanadımla birbirine çarparım.

Sonuç olarak, en güzel biçimde yaratılmış olan insan bedenim sivrisinekten daha aşağı değildir. Nemrut gibi hayvani nefse ait olan beden mülkünü, himmetin (manevi gayretin) kanadıyla altüst ederim.

Nihâyet ahsen-i takvîm üzere mahlûk olan cism-i beşeriyyem sivrisinek-ten daha aşağı değildir. Nemrûd gibi nefs-i hayvâniyyeye mensûb olan mülk-i cismi himmetin kanadı ile altüst ederim.

346. Sen beni zaîflikte ebabîl kuşu tut; benim hasmımın her birini fil gibi tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

346. Sen beni zayıflıkta ebabil kuşu tut; benim düşmanımın her birini fil gibi tut!

Ey mürşidim, sen beni zayıflıkta, Mekke'yi harap etmeye gelen Ebrehe ordusuna musallat olan "ebabil" kuşu farz et ve ilahi bakışın tecelli yeri olan kalp evimi yıkmak isteyen nefse ait sıfatlarımdan her birini de "fil" gibi kıyas et!

Ey mürşidim, sen beni zaîflikte, Mekke'yi harâb etmeğe gelen Ebrehe ordusuna musallat olan "ebâbîl" kuşu farz et ve nazargâh-ı ilâhî olan beyt-i kalbimi yıkmak isteyen sıfât-ı nefsâniyyemden her birini de “fil” gibi kıyâs et!

347. Yırtıcı mermiyi fındık kadar atsam, fındığım fiilde yüz mancınık gibidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

347. Yırtıcı mermiyi fındık kadar atsam, fındığım fiilde yüz mancınık gibidir!

"Fındık", bilinen meyvedir. "Bunduk" genellikle "mermi" anlamındadır. Zamanımızda "kurşun" denir. Yani "Düşmana fındık büyüklüğünde yırtıcı ve delici kurşun atsam, benim bu fındık kadar kurşunum, büyük taşlar atan yüz mancınık gibi etki yapar!" demektir.

Hint nüshalarında bu beytin ilk mısraı "قدر فندق افکنم گردر حریق" şeklinde geçmektedir. Ve "harîk" "yakıcı" anlamına gelir. Ankaravî hazretleri "قدر حبه افکنم بندق خريق" şeklinde bir nüsha daha olduğunu belirtir. Anlamın özü hepsinde birdir.

"Fındık", ma'lûm olan meyvedir. “Bunduk” umumiyetle “mermi" ma'nâ-sınadır. Zamânımızda "kurşun" ta'bîr olunur. Ya'ni "Düşmana fındık cesâmetinde yırtıcı ve yarıcı kurşun atsam, benim bu fındık kadar kurşunum, büyük taşlar atan yüz mancınık gibi te'sîr yapar!" demektir.

Hind nüshalarında bu beyitin mısrâ - evveli قدر فندق افکنم گردر حریق vaki'dir. Ve "harîk" "yakıcı" ma'nâsına gelir. Ankaravî hazretleri قدر حبه افکنم بندق خريق sûretinde bir nüsha daha olduğunu beyân buyurur. Rûh-ı ma'nâ hepsinde birdir.

348. Vâkıa benim taşım nohut kadardır; fakat cenkde ne baş kalır ne de tolga!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

348. Gerçekten benim taşım nohut kadardır; fakat savaşta ne baş kalır ne de tolga!

"Heycâ" Arapça olup, "savaş" anlamındadır. "Hûd" ise "toğulga", yani "tolga" dedikleri, başa giyilen zırh külâhtır.

“Heycâ” Arabî olup, “cenk" ma'nâsınadır. "Hûd" "toğulga", "tolga" dedikleri, başa giyilen zırh külâhtır.

349. Mûsâ cenge bir asâsı ile geldi; Fir'avn üzerine ve onun kılıçları üzerine vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

349. Musa savaşa bir asası ile geldi; Firavun'un ve onun kılıçlarının üzerine vurdu.

Azın çoğa tesir etmesinin örnekleri çoktur. Biri de Musa (a.s.)ın mücadeleye bir asası ile gelerek Firavun'a ve onun askerine galip gelmesidir; ve bu anlam Kur'an-ı Kerim'de كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَلِيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثِيرَةً بِإِذْنِ اللَّهِ (Bakara, 2/249) yani "Ne kadar az topluluk vardır ki, Allah'ın izni ile çok topluluğa galip gelmiştir!" ayet-i kerimesinde açıklanmıştır.

Azın çoğa te'sîrinin misâlleri çoktur. Biri de Mûsâ (a.s.)ın muhasamaya bir asâsı ile gelerek Fir'avn'a ve onun askerine galib olmasıdır; ve bu ma'nâ Kur'ân-ı Kerim'de كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَلِيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثِيرَةً بِإِذْنِ اللَّهِ (Bakara, 2/249) ya'ni "Ne kadar az tâife vardır ki, Allah'ın izni ile çok tâifeye galib gelmiştir!" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulmuştur.

350. Her bir resûl bir başına, ki o kapıyı çalmıştır, bütün âfâk üzerine yalnız galib gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

350. Her bir resûl bir başına, ki o kapıyı çalmıştır, bütün âfâk üzerine yalnız galib gelmiştir.

Hak kapısını tek başına çalan her bir resûl, bütün ufuklar üzerine yalnızca üstün gelmiştir.

Hak kapısını tek başına çalan her bir resûl, bütün âfāk üzerine yalnızca gālib gelmiştir.

351. Vaktaki Nûh ondan kılıç istedi, tûfân dalgası ondan kılıç huylu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

351. Nuh ondan kılıç istediği zaman, tufan dalgası ondan kılıç huylu oldu.

Nasıl ki Yüce Allah'tan Nuh (a.s.) karşıtlarına karşı savunma için silah istediği zaman, tufanın dalgaları Allah tarafından düşmanları öldürmede kılıç tabiatını kazandı.

Nitekim Hak Teâlâ'dan Nûh (a.s.) muârızlara karşı müdafaa için silâh istediği vakit, tûfânın dalgaları Hak tarafından katl-i a'dâda kılıç tabîatını iktisâb etti.

352. Ey Ahmed, yerin askeri kimdir? Çarh üzerindeki ayı gör ve onun alnını yar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

352. Ey Ahmed, yerin askeri kimdir? Çarh üzerindeki ayı gör ve onun alnını yar!

Cenâb-ı Pîr efendimizin yüce sırrındaki Muhammed sevgisi coşup, onun diğer peygamberler üzerindeki fazilet ve şereflerini açıklayarak, hitap yoluyla övgüye başlayıp şöyle buyururlar: "Ey Ahmed (sana salât ve selâm olsun), sana yardım etme konusunda yeryüzünün askeri kim oluyor? Yeryüzünün askerleri şöyle dursun, göklerin askerleri hizmetine hazırdır! Bu sebeple, felek çarkı üzerindeki aya bak ve sana Hakk'ın ihsanı olan tasarrufu göstererek 'ayın yarılması' mucizesini göster!"

Cenâb-ı Pîr efendimizin sırr-ı âlîlerindeki hubb-i Muhammedî cûşa gelip, onların sâir enbiya üzerindeki fazl ve şereflerini beyânen alâ-tarîkı'l-hitâb medhe şurû edip buyururlar ki: "Ey Ahmed (aleyke's-salâtü ve's-selâm), sana muâvenet husûsunda yeryüzünün askeri kim oluyor? Yeryüzünün cünûdu şöyle dursun, cünûd-ı semâviyye hizmetine hâzırdır! Binâenaleyh, çarh-ı felek üzerindeki aya nazar et ve sana Hakk'ın ihsânı olan tasarrufu ızhâren "şakk-ı kamer" mu'cizesini göster!"

353. Ta ki bî-haber olan sa'd ü nahs, devr, devr-i kamer değil, senin devrindir, bilsinler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

353. Ta ki habersiz olanlar, uğurlu ve uğursuzluğun, devrin, Ay'ın devri değil, senin devrin olduğunu bilsinler!

Filozoflar derler ki: "Nutfe ana rahmine düştüğü zaman, en büyük uğursuzluk olan Satürn gezegeninin terbiyesinde olur. İkinci ayda, en büyük uğur olan Jüpiter terbiye eder. Üçüncü ayda, en küçük uğursuzluk olan Mars'ın terbiyesinde olur. Dördüncü ayda, ne uğursuz ne de uğurlu olmayan Güneş'in terbiyesinde olup, hayat bulur. Beşincide, en küçük uğur olan Venüs; ve altıncıda uğurluluğu ve uğursuzluğu karışık olan Merkür; ve yedincide, ne uğurlu ne de uğursuz olmayan Ay'ın terbiyelerinde olur. Sekizinci ayda, yine Satürn terbiyesine girer ve bu Satürn terbiyesinde iken doğan çocuk uzun ömürlü olmaz. Çünkü Satürn'ün tabiatı soğuk ve kurudur; ölüm tabiidir. Dokuzuncu ayda yine Jüpiter terbiye eder ve bu ay doğum zamanıdır; ve doğan çocuğun uzun ömürlü olması ümit olunur. Çünkü Jüpiter'in tabiatı sıcak ve yaştır; hayat tabiidir. Buna göre doğacak çocuk üzerinde, uğurlu ve uğursuz olan gezegenlerin terbiyesi ve tasarrufu vardır." Şimdi, Pîr efendimiz bu şerefli beyitte, filozofların bu düşüncelerine işaret ederek buyururlar ki: "Ey Seçilmiş Ahmed (s.a.s.), sen Ay'ı yar ve onda tasarruf eyle! Nihayet senin tasarruflarından habersiz olan ve uğurlu ve uğursuz sıfatıyla nitelenen gezegenler bilsinler ki, bu senin devrin, iki nurdan biri olan Ay'ın tasarruf devri değildir; aksine göklerde ve Ay'da tasarruf eden senin zuhur devrindir!"

Hükemâ derler ki: "Nutfe ana rahmine düştüğü vakit, nahs-ı ekber olan Zühal seyyâresinin terbiyesinde olur. İkinci ayda, sa'd-ı ekber olan Müşterî terbiye eder. Üçüncü ayda, nahs-ı asgar olan Merîh'in terbiyesinde olur. Dördüncü ayda, ne nahs ve ne de sa'd olmayan Güneş'in terbiyesinde olup, hayât bulur. Beşincide, sa'd-ı asgar olan Zühre; ve altıncıda sa'diyyeti ve nahsiyyeti mümtezic olan Utarid; ve yedincide, ne sa'd ve ne de nahs olmayan Kamer'in terbiyelerinde olur. Sekizinci ayda, yine Zühal terbiyesine girer ve bu Zühal terbiyesinde iken mütevellid olan çocuk muammer olmaz. Zîrâ Zü- hal'in tabîatı bârid ve yâbistir; mevt tabîîdir. Dokuzuncu ayda yine Müşterî terbiye eder ve bu ay vilâdet zamânıdır; ve doğan çocuğun muammer olması ümîd olunur. Zîrâ Müşterî'nin tabîatı sıcak ve yaştır; hayât tabîîdir. Binâenaleyh doğacak çocuk üzerinde, sa'd ve nahs olan seyyârâtın terbiyesi ve tasarrufu vardır.' İmdi, cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte, hükemânın bu mütâlaalarına işâreten buyururlar ki: "Ey Ahmed-i Muhtâr (s.a.s.), sen Ay'ı şakk et ve onda tasarruf eyle! Nihâyet senin tasarrufatından bî-haber olan ve sa'd ve nahs sıfatıyla mevsûf bulunan seyyârât bilsinler ki, bu senin devrin neyyireynden birisi olan Kamer'in devr-i tasarrufu değildir; belki eflâkte ve Kamer'de mutasarrıf olan senin devr-i zuhûrundur!"

354. Senin devrindir; zîra ki Mûsâ-yı Kelîm dâimâ senin bu devrinden arzû ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

354. Senin devrindir; çünkü Musa-yı Kelîm daima senin bu devrinden arzu ederdi.

Evet, senin devrindir! Çünkü Kelîmullah olan Hz. Musa (a.s.) daima senin bu devrinin feyzinden isterdi ki, o feyz de rü'yettir (Allah'ı görmek). Bu sebeple رَبِّ أَرِنِي أَنْظُرُ إِلَيْكَ (A'râf, 7/143) yani "Ey Rabbim, bana görün; sana bakayım!" dedi.

Evet senin devrindir! Zîrâ Kelîmullâh olan Hz. Mûsâ (a.s.) dâimâ senin bu devrinin feyzinden isterdi ki, o feyz dahi rü'yettir. Bu sebeble رَبِّ أَرِنِي أَنْظُرُ إِلَيْكَ (A'râf, 7/143) ya'ni "Yâ Rab, bana görün; sana nazar edeyim!" dedi.

355. Çünkü Mûsa senin devrinin revnakını gördü ki, onda tecellî sabahı zâhir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

355. Çünkü Musa senin devrinin güzelliğini gördü ki, onda tecellî sabahı ortaya çıktı.

Musa (a.s.) senin devrinin güzelliğini ve nurunu keşif yoluyla gördüğünde, o devirde isim, sıfat ve zât tecellîlerinin sabahı ortaya çıktı.

Vaktāki Mûsâ (a.s.) senin devrinin revnakını ve nûrunu keşfen gördü ki, o devirde esmâ ve sıfât ve zât tecellîlerinin sabâhı zâhir oldu.

356. Dedi ki: "Ya Rab o ne devr-i rahmettir!" O rahmetten de geçti; orada rü'yet vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

356. Dedi ki: "Ya Rab o ne rahmet devridir!" O rahmetten de geçti; orada rü'yet (Allah'ı görme) vardır!

Hayret edip dedi ki: "Yâ Rab o ne rahmet devridir!" O rahmetten de ileriye gitti. Çünkü o devirde rü'yet vardır ve o devirde, لَن تَرَانِي (A'râf, 7/143) yani "Sen göremezsin!" hitabı yoktur.

Hayret edip dedi ki: "Yâ Rab o ne devr-i rahmettir!" O rahmetten de ileriye gitti. Çünkü o devirde rü'yet vardır ve o devirde, لَن تَرَانِي (A'râf, 7/143) ya'ni "Sen göremezsin!" hitâbı yoktur.

357. Kendi Mûsa'nı denizlere daldır; devre-i Ahmed arasından çıkar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

357. Kendi Musa'nı denizlere daldır; Ahmed devri arasından çıkar!

Bu sebeple o devrin feyizlerinden faydalanmak için, ey Rabbim, Musa'nı gayb denizine daldır da Ahmed devri arasından çıkar ve beni o devir içinde yaşayanlara kat! Cenâb-ı Pîr efendimiz "kendi Musa'nı" ifadesiyle, "Ve seni kendim için seçip yetiştirdim" (Tâhâ, 20/41) yüce ayetine işaret buyururlar.

Binâenaleyh o devrin füyûzâtından müstefid olmak için, yâ Rab, Mûsâ'nı gayb denizine daldır da devre-i Ahmedî arasından çıkar ve beni o devre içinde yaşayanlara ilhâk et! Cenâb-ı Pîr efendimiz “Mûsî-i hod" ta'bîriyle, وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي (Tâhâ, 20/41) "Ve seni nefsim için tasnî' ettim" âyet-i kerîmesine işaret buyururlar.

358. Buyurdu ki: "Ey Mûsâ, sana o sebeble gösterdim; sana o sebeble halvet yolunu açtım,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

358. Buyurdu ki: "Ey Mûsâ, sana o sebeple gösterdim; sana o sebeple halvet (yalnız kalma) yolunu açtım,

359. Ki ey Kelîm, sen bu devr içinde o devrdensin; ayak çek, zîrâ bu kilim uzundur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

359. Ey Kelîm, sen bu devir içinde o devirdensin; ayağını çek, çünkü bu kilim uzundur!

Birinci mısradaki "Kelîm", Mûsâ (a.s.)'ın sıfatıdır. İkinci mısradaki "gilîm" yere yayılan veya üste örtülen kilimdir. Bu iki beyit tam bir cümle oluşturur. Yani Hz. Mûsâ'ya yüce hitap şu şekilde gerçekleşti: "Ey Mûsâ, sana Ahmedî devrinin parlaklığını o sebeple keşif yoluyla gösterdim ve vuslat halveti yolunu sana o sebeple açtım ki, esasen ey zâtımla konuşma şerefini bahşettiğim peygamberim, sen bu devir içinde dahi manen o Ahmedî devrindensin; suret ayağını çek; çünkü bu kevniyet sureti kilimi, yani Ahmedî devrinin oluş ve bozuluş âlemindeki zuhur zamanı uzundur!" Kevnî zaman kilime ve Mûsâ (a.s.)'ın arzusu ayağa benzetilmiştir.

Bilinmeli ki, Resûl-i Ekrem efendimiz, كنت نبيا وآدم بين الماء والطين yani "Âdem su ile çamur arasında iken ben nebî idim" buyurdukları için, "hakîkat-ı muhammediyye" (Hz. Muhammed'in hakikati) bütün peygamberlerin devirlerini kuşatır. Peygamberlerin hepsi şeriatları ve hakikatleri ve bütün feyizleri hep hakîkat-ı muhammediyye'den alırlar. Ve hakîkat-ı muhammediyye'ye tasavvuf teriminde "mertebe-i vahdet ve ulûhiyyet" (birlik ve ilahlık mertebesi) de derler. Bu sebeple, Muhammediyet'i Mekke-i Mükerreme'de zuhur edip, Medîne-i Tâhire'de defnedilen bir taayyüne (belirginleşmeye) sınırlamak caiz değildir. O taayyün "hakîkat-ı muhammediyye"nin ancak yeryüzü üzerindeki inkişafına aittir; ve o hakikat, sonsuz uzayda öncesiz olarak sonsuza dek var olan ve yok olan şehadet âlemlerinde uygun taayyünlerle zuhur eder ve bütün hakikatleri kapsar. Bu sebeple ona "hakîkatü'l-hakāyık" (hakikatlerin hakikati) da derler.

İşte bu girişten anlaşılır ki, Mûsâ devri dahi mana âleminde Ahmedî devrinde dahildir. Fakat o devrin suret âleminde zuhurundan dışarıdadır. Şerefli beyitlerde işte bu hakikate işaret buyurulur.

Birinci mısra'daki "Kelîm", Mûsâ (a.s.)nın sıfatıdır. İkinci mısra'daki "gilîm" yere yayılan veyâ üste örtülen kilimdir. Bu iki beyit bir cümle-i tâm teşkil eder. Ya'ni Hz. Mûsâ'ya hitâb-ı izzet şu yolda vâki' oldu: "Ey Mûsâ, sana devr-i Ahmedî'nin revnakını o sebeble keşfen gösterdim ve halvet-i vuslat yolunu sana o sebeble açtım ki, esâsen ey zâtımla mükâleme şerefini bahş ettiğim peygamberim, sen bu devr içinde dahi ma'nen o devr-i Ahmedî'densin; sûret ayağını çek; zîrâ bu sûret-i kevniyye kilimi, ya'ni devre-i Ahmedî'nin âlem-i kevndeki zamân-ı zuhûru uzundur!" Zamân-ı kevnî kilime ve Mûsâ (a.s.)ın arzûsu ayağa teşbîh buyurulmuştur.

Ma'lûm olsun ki, Resûl-i Ekrem efendimiz, كنت نبيا وآدم بين الماء والطين ya'ni "Âdem su ile çamur arasında iken ben nebî idim" buyurdukları cihetle, "hakîkat-ı muhammediyye" bilcümle peygamberlerin devirlerini muhîttir. Enbiyânın kâffesi şerâyi'i ve hakāyıkı ve bilcümle füyûzâtı hep hakîkat-ı muhammediyyeden alırlar. Ve hakîkat-ı muhammediyyeye ıstılâh-ı sûfiyyede "mertebe-i vahdet ve ulûhiyyet" dahi derler. Binâenaleyh, Muhammediyyet'i Mekke-i Mükerreme'de zuhûr edip, Medîne-i Tâhire'de medfûn olan bir taayyüne hasr etmek câiz değildir. O taayyün "hakîkat-ı muhammediyye"nin ancak kürre-i arz üzerindeki inkişafına âiddir; ve o hakîkat, fezâ-yı Dî-nihâyede mine'l-ezel ile'l-ebed kâin ve zâil olan avâlim-i şehâdiyyede taayyünât-ı münasibe ile zâhir olur ve bilcümle hakāyıkı câmi'dir. Binâenaleyh ona "hakîkatü'l-hakāyık" dahi derler.

İşte bu mukaddemeden anlaşılır ki, devr-i Mûsâ dahi âlem-i ma'nâda dev- re-i Ahmedî'de dâhildir. Fakat o devrenin âlem-i sûrette zuhûrundan hâric-dir. Beyt-i şerîflerde işte bu hakîkata işâret buyurulur.

360. Ben Kerîm'im, kula ekmek gösteririm, tâ ki tama' o diriyi ağlata!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

360. Ben Kerîm'im, kula ekmek gösteririm, tâ ki tamah o diriyi ağlatsın!

Ben şanı yüce Kerîm'im; Kerîm ismimin gerçekleşmesi için kuluma nimetlerimden birini gösteririm; oluş mertebesinde izafî varlık ile diri olan o kulum, o nimetime tamah edip ağlar ve yalvarır.

Ben azîmü'ş-şân Kerîm'im; Kerîm ismimin tahakkuku için kuluma ni'met-lerimden birini gösteririm; mertebe-i kevnde hayât-ı izâfi ile hayy olan o ku-lum o ni'metime tama' edip ağlar ve yalvarır.

361. Bir ana bir çocuğun burnunu oğar, tâ ki bîdâr ola ve yiyecek isteye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

361. Bir anne bir çocuğun burnunu oğar, tâ ki uyanık olsun ve yiyecek istesin!

Nasıl ki bir anne, uyuyan bir çocuğunun, uyanıp yiyecek istemesi için burnunu oğup uyandırır.

Nitekim bir ana, uyuyan bir çocuğunun, uyanıp yiyecek istemesi için bur-nunu oğup uyandırır.

362. Zîra o bî-haber olarak aç uyumuş olur; ve o iki memeyi ondan süt muhab-beti deler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

362. Çünkü o, habersiz olarak aç uyumuş olur; ve o iki memeyi ondan süt sevgisi deler.

Çünkü o çocuk, süt lezzetinden habersiz olarak aç uyumuştur; ve o iki memeyi, çocuktan ortaya çıkan süt sevgisi yarar ve deler.

Çünkü o çocuk süt lezzetinden bî-haber olarak aç uyumuştur; ve o iki me-meyi çocuktan zâhir olan süt muhabbeti yarar ve deler.

363. "Ben rahmet-i mahfiyye hazînesi idim; bir hidayetlenmiş ümmet gön-derdim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

363. "Ben gizli bir rahmet hazinesi idim; hidayete ermiş bir ümmet gönderdim."

Rahmet dört temel üzerine kuruludur. Birincisi, zâta ait genel rahmettir. Bu rahmet, ahadiyet zâtında gizli olan nispetler ve oluşların, Hakk'ın kendi zâtında, kendi zâtına tecelli etmesi suretiyle ilim mertebesinde sabit hakikatler olarak bulunmalarıdır. İkincisi, zâta ait özel rahmettir. Bu rahmet, Hakk'ın bazı kullarına olan muhabbetinin eserlerinden olan ezelî inayettir; ve bu inayet için hiçbir sebep ve vesilenin etkisi yoktur. Örneğin şanlı peygamberler (a.s.) hakkında önceden var olan ezelî inayet bu türdendir. Zira onlardan hiçbir amel ve hizmet önceden gelmediği halde, sabit hakikatleri ilahi ilimde nübüvvetle sabit olmuştur. Üçüncü temel, sıfata ait genel rahmettir. Bu rahmet, eşyanın tamamına yayılmış olan zâta ait genel rahmetin hükmüdür. Zira zâta ait genel rahmetin gereği olarak âlemde sabit olan sabit hakikatlerin suretleri, bu hakikatlerin hükmünce kevnî hakikatler suretleriyle ortaya çıktılar. Dördüncüsü, sıfata ait özel rahmettir. Bu rahmet de zâta ait özel rahmetin hükmü olup, ezelî bahtiyarlara mahsustur. Zira Hakk'ın bazı kullarının sabit hakikatleri hakkında önceden var olan ezelî inayet hükmünün bu şehadet âleminde de ortaya çıkışı şüphesizdir. Şimdi, şerefli beyitteki "Ben gizli bir rahmet hazinesi idim" sözü, zâta ve sıfata ait genel rahmeti; ve "Hidayete ermiş bir ümmet gönderdim" sözü de zâta ve sıfata ait özel rahmeti beyan eder. Ve ilki, Rahmanî rahmet ve ikincisi, Rahimî rahmettir. Şimdi, kutsî hadiste geçen "كنت كنزا مخفيا فأحببت أن أعرف فخلقت الخلق لأعرف" yani "Ben bir gizli hazine idim; bilinmeyi sevdim, halkı bilinmem için yarattım" yüce beyanı, rahmetin her temeline şamildir. Ve nebevî hadiste "كنت رحمة مخفية فابتعثت أمة مهدية" yani "Ben gizli bir rahmet idim; hidayete ermiş ümmete gönderildim" buyurulması, zâta ve sıfata ait özel rahmete işarettir.

Rahmet dört asıl üzerine mebnîdir. Birincisi, rahmet-i âmme-i zâtiyyedir. Bu rahmet, zât-ı ahadiyyette mahfi olan niseb ve şuûnâtın, Hakk'ın kendi zâtında, kendi zâtına técellîsi sûretiyle mertebe-i ilimde sübût bulmalarıdır. İkincisi, rahmet-i hâssa-i zâtiyyedir. Bu rahmet, Hakk'ın ba'zı kullarına mu-habbeti âsârından olan inâyet-i ezeliyyedir; ve bu inâyet için hiçbir sebeb ve vesîlenin dahli yoktur. Meselâ enbiyâ-i zîşân (aleyhimü's-selâm) haklarında sebk eden inâyet-i ezeliyye bu nevi'dendir. Zîrâ onlardan hiçbir amel ve hiz-met sebk etmediği halde, a'yân-ı sabiteleri ilm-i ilâhîde nübüvvetle sübût bulmuştur. Üçüncü asıl, rahmet-i âmme-i sıfatiyyedir. Bu rahmet eşyânın kâffesine vâsi' olan rahmet-i zâtiyye-i âmmenin hükmüdür. Zîrâ rahmet-i âmme-i zâtiyye îcâbı ile âlemde sübût bulan a'yân-ı sâbitenin sûretleri bu a'yân hükmünce a'yân-ı kevniyye sûretleriyle zâhir oldular. Dördüncüsü, rahmet-i hâssa-i sıfatiyyedir. Bu rahmet dahi rahmet-i zâtiyye-i hâssanın hükmü olup, süadâ-yı ezeliyyeye mahsûstur. Zîrâ Hakk'ın ba'zı kullarının a'yân-ı sâbiteleri hakında mesbûk olan inâyet-i ezeliyye hükmünün bu hazret-i şehadette dahi zuhûru lâ-şekktir. İmdi, beyt-i şerîfteki "Ben rahmet-i mahfiyye hazînesi idim" kavli, rahmet-i âmme-i zâtiyye ve sıfatiyyeyi; ve “Bir hidâyetlenmiş ümmet gönderdim" kavli dahi rahmet-i hâssa-i zâtiyye ve sıfatiyyeyi beyân buyurur. Ve evvelki, rahmet-i rahmâniyye ve ikincisi, rahmet-i rahîmiyyedir. İmdi, hadîs-i kudsîde vâki' olan كنت كنزا مخفيا فأحببت أن أعرف فخلقت الخلق لأعرف ya'ni Ben bir gizli hazîne idim; bilinmekliğe muhabbet ettim, halkı bilinmem için yarattım" beyân-ı âlîsi, rahmetin her aslına şâmildir. Ve hadis-i nebevide كنت رحمة مخفية فابتعثت أمة مهدية ya'ni "Ben gizli bir rahmet idim; ümmet-i mehdiyyeye ba's olundum" buyurulması, rahmet-i hâssa-i zâtiyye ve sıfâtiyyeye işarettir.

364. Cân ile istediğin her bir kerâmâtı, onda tama' etmen için sana gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

364. Can ile istediğin her bir kerâmeti, onda tamah etmen için sana gösterdi.

Senin can ve gönülden istediğin her bir kerâmeti ve nimeti, öncelikle Yüce Allah sana manevî mertebede göstermiş ve senin hayaline sokmuştur. Ondan sonra sende o kerâmete ve nimete tamah oluşup, ona ulaşmak için çabalarsın.

Senin cân u gönülden istediğin her bir kerâmâtı ve ni’meti, evvelâ Hak Teâlâ sana mertebe-i ma'nâda göstermiş ve senin hayâline sokmuştur. Ondan sonra sende o kerâmâta ve ni'mete tama' hâsıl olup, ona vâsıl olmak için sa'y edersin.

365. Ahmed cihanda ne kadar put kırdı, ta ki ümmetler "Ya Rab!" deyici oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

365. Ahmed dünyada ne kadar put kırdı ki ümmetler "Ya Rab!" der oldular.

Görmez misin, Ahmed (a.s.) Efendimiz, Hakk'ın gizli olan rahmet-i rahîmiyyesinin (Allah'ın merhametinin) oluş ve bozuluş âleminde ortaya çıkmasına tamah ederek ne kadar çalıştı ve dünyada ne kadar put kırdı! Sonunda o tamah ve çaba sonucunda ümmetler gerçek Hakk'a tapar ve "Yâ Rab!" der oldular.

Görmez misin, Ahmed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz, mahfi olan rahmet-i rahîmiyye-i Hakk'ın âlem-i kevnde zuhûruna tamaan ne kadar çalıştı ve cihânda ne kadar put kırdı! Nihâyet o tama' ve sa'y neticesinde ümmetler Hakk-ı hakîkîye tapıcı ve "Yâ Rab!" deyici oldular.

366. Eğer Ahmed'in sa'yi olmasa idi sen dahi ecdâdın gibi puta tapardın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

366. Eğer Ahmed'in çabası olmasaydı sen de ataların gibi puta tapardın.

Eğer Ahmed (a.s.) Efendimiz'in rahmetin zuhuruna olan isteği ve çabası olmasaydı, sen de gerçek Hak'tan gafil olup, ataların gibi puta tapardın.

Eğer Ahmed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz'in zuhûr-ı rahmete olan tama'ı ve sa'yi olmasa idi, sen dahi Hakk-ı hakîkîden gāfil olup, ecdâdın gibi puta tapardın.

367. Eğer söylersen, bu kurtulmanın şükrünü söyle ki, o seni bâtın putundan dahi kurtarsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

367. Eğer söylersen, bu kurtuluşun şükrünü söyle ki, o seni içsel puttan dahi kurtarsın!

Eğer şükredersen, ancak bu suret putlarından kurtuluşunun şükrünü yerine getir ki, o şükür seni içinde olan gerçek Hak hakkındaki hayal putundan dahi kurtarsın! Çünkü ayet-i kerimede لئن شكرتم لأزيدنكم (İbrahim, 14/7) yani "Eğer şükrederseniz, nimetinizi artırırım" buyurulur.

Eğer şükr edersen, ancak bu sûret putlarından kurtuluşun şükrünü edâ et ki, o şükür seni bâtınında olan Hakk-ı hakîkî hakkındaki hayâl putundan dahi kurtarsın! zîrâ âyet-i kerîmede لئن شكرتم لأزيدنكم (İbrâhîm, 14/7) ya'ni "Eğer şükrederseniz, ni'metinizi ziyâdeleştiririm” buyurulur.

368. Dînin şükründen ondan dolayı baş çevirdin ki, onu babadan bedava mîrâs buldun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

368. Dinin şükründen ondan dolayı baş çevirdin ki, onu babadan bedava miras buldun!

Hak dinine nail olmanın şükründen vazgeçişinin sebebi, o dini baba mirası olarak bedava ve zahmetsiz bulmandır!

Dîn-i Hakk'a nailiyyet şükründen ferâgatinin sebebi, o dîni baba mîrâsı olarak bedâva ve zahmetsiz bulmandır!

369. Mîrâsa mensub olan adam malın kadrini ne bilir? Rüstem can çekişti ve Zâl bedava buldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

369. Mirasa mensup olan adam malın değerini ne bilir? Rüstem can çekişti ve Zâl bedava buldu!

Mirasyedi olan adam elindeki malın değerini ne bilir! İkinci mısradaki ifade bir atasözüdür. Bu atasözü, ayrıntısı Şehnâme'de geçen bir kıssadan alınmıştır. "Zâl", Rüstem'in oğludur. Yani "Babası çalışarak can feda etti, kazandı ve oğlu bedava buldu!" demek olur ki; Türkçede "Kim yıkadı, kim taradı; sohbet kime yaradı?" atasözüne karşılık gelir.

Mirâsyedi olan adam elindeki malın kadrini ne bilir! İkinci mısra'daki ta'bîr bir darb-ı meseldir. Bu darb-ı mesel, tafsîli Şâh-nâme'de mezkûr olan bir kıssadan alınmıştır. "Zâl", Rüstem'in oğludur. Ya'ni "Babası çalışarak cân fedâ etti, kazandı ve oğlu bedava buldu!" demek olur ki; Türkçe'de "Kim yudu, kim taradı; sohbet kime yaradı?" darb-ı meseline tekabül eder.

370. Ağlattığım vakit rahmetim cûş eder; o hurûş edici ni'metimi yer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

370. Ağlattığım zaman rahmetim coşar; o coşkun nimetimi yer.

Bu beyit, izzet hitabı makamındadır. Yani "Ben bir kulumu ağlattığım zaman, rahmet denizim kaynar ve dalgalanır; sonunda o feryat eden kulum benim lütfuma ve nimetime ulaşır." Hakk'ın bu tecellîsinin (ilahi tecelli, görünme) yansıması kulların iç dünyasına da akseder. Nasıl ki bir âcizin gözyaşı bazen çok katı yürekleri bile yumuşatır!

Bu beyit, hitâb-ı izzet makāmındadır. Ya'ni "Ben bir kulumu ağlattığım vakit, deryâ-yı rahmetim kaynar ve dalgalanır; nihâyet o feryâd eden kulum benim lutfuma ve ni'metime nâil olur." Bu tecellî-i Hakk'ın pertevi kulların bâtınına da mün'akistir. Nitekim bir âcizin göz yaşı ba'zan pek katı yürekleri bile yumuşatır!

371. Eğer istemezsem atâmı ona göstermem; onu beste-dil ettiğim vakit onu açarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

371. Eğer istemezsem, bağışımı ona göstermem; onu gönlü bağlı kıldığım zaman onu açarım.

Eğer istemezsem, bağışlarımdan ve cömertliklerimden kulun kalbini haberdar etmem. Bu sebeple hayatında hiçbir şey ile huzur ve rahat bulamaz bir hale gelir. Ne zaman ki kalbinin sıkıntısı bu bağlanma sebebiyle en üst dereceye ulaşır ve ıstırabı artar, ondan sonra onun kalbine bir açılma ihsan ederim.

Eğer istemezsem, atâlarımdan ve keremlerimden kulumun kalbini haberdâr etmem. Binâenaleyh hayâtında hiçbir şey ile ârâm ve râhat bulamaz bir hâle gelir. Vaktâki muzâyaka-i kalbiyyesi bu bağlanmak sebebi ile derece-i gâye-ye vâsıl olur ve ıztırabı ziyâdeleşir, ondan sonra onun kalbine bir güşâyiş ihsân ederim.

372. Rahmetim o latîf ağlamalara mevkūftur; vaktaki ağladı, rahmet denizinden dalga kalktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

372. Rahmetim o latîf ağlamalara bağlıdır; vaktaki ağladı, rahmet denizinden dalga kalktı.

Benim rahmetimin ortaya çıkışı, kullarımın o latîf ağlamalarına bağlıdır. Kullarım daraldıkları vakit, bana yönelip ağlayarak yalvarıp yakarınca, rahmet denizimin dalgaları harekete gelir.

Ahmed-i Hadraveyh hazretleri, Bâyezîd-i Bistâmî hazretleriyle çağdaş olan evliyâullahtandır. Menkıbeleri, Tezkiretü'l-Evliyâ ile Nefehâtü'l-Üns'de zikredilmiştir. Künyesi Ebû Hâmid'dir. Horasan şeyhlerinin büyüklerindendir. Hicret'in 240'ında vefat etti. Kendisi Belh şehrinden olduğu gibi, mübarek kabri de oradadır, halk ziyaret eder.

Benim rahmetimin zuhûru, kularımın o latîf ağlamalarına bağlıdır. Kullarım daraldıkları vakit, bana teveccüh edip ağlayarak tazarru' ve niyâz edince, deryâ-yı rahmetimin dalgaları harakete gelir.

Ahmed-i Hadraveyh hazretleri, Bâyezîd-i Bistâmî hazretleriyle muâsır olan evliyâullâhtandır. Menâkıbı, Tezkiretü'l-Evliyâ ile Nefehâtü'l-Üns'de zikredilmiştir. Künyesi Ebû Hâmid'dir. Horasan meşâyihinin büyüklerindendir. Hicret'in 240'ında vefât etti. Kendisi Belh şehrinden olduğu gibi, kabr-i şerîfi de oradadır, halk ziyaret eder.

## Şeyh Ahmed-i Hadraveyh'in alacaklılar için Hak Teâlâ'nın ilhâmı ile helva satın alması

373. Bir şeyh var idi; o cömertlikten daima borçlu idi, zîra o meşhur idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

373. Bir şeyh vardı; o, cömertliğinden dolayı daima borçlu idi, çünkü o meşhur idi.

374. Büyüklerden on binlerce borç etti; cihanın fakîrlerine harc etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

374. Büyüklerden on binlerce borç etti; cihanın fakirlerine harcadı.

375. O tekyeyi de borç ile yapmış, cânı ve malı ve tekyeyi fedâ etmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

375. O tekkeyi de borç ile yapmış, canını ve malını ve tekkeyi feda etmiş idi.

Canını ve malını ve tekkeyi Hak oyununda oynamış ve feda etmiş idi.

Cânı ve malı ve tekyeyi Hak oyununda oynamış ve fedâ etmiş idi.

376. Hak her yerden onun borcunu öder idi; Hak Halil için kumdan un yaptı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

376. Hak her yerden onun borcunu öderdi; Hak, Halil için kumdan un yaptı!

Maâricü'n-Nübüvve'de, Ravzatü'l-Ahbab'da ve Tefsîr-i Hüseynî'de zikredilmiştir ki, İbrâhîm (a.s.)ın birçok misafiri vardı; evinde yiyecek yoktu. Fakirler kendisine yöneldiler. Onun Mısır'da bir dostu vardı. Borç olarak buğday almak için kölelerini develerle ona gönderdi. Dostu, "Hasat vaktine kadar bekleyecek kadar buğdayım yoktur, benim de ihtiyacım vardır" dedi, buğday veremedi. Köleler geri dönmek zorunda kaldılar. Fakat kendi kendilerine, "Bizim böyle develeri yüksüz olarak şehre geri döndürmemiz misafirlere ve halka karşı ayıp olacak; bari biz gösteriş olmak üzere çuvallara kum dolduralım!" deyip, öyle yaptılar ve şehre girdiler. Kölelerden birisi gelip, olayın durumunu İbrâhîm Halilullâh (a.s.)a anlattı. Hazret üzgün olarak odasına çekilip, ibadetle meşgul oldu ve o sırada kendisine uyku da ağır bastı. Cariyeler meseleden haberdar olmaksızın çuvallar tarafına gidip birisini açtılar; içinde beyaz ve elenmiş un buldular. Hemen ekmek pişirip, İbrâhîm (a.s.)a götürdüler. Ekmek kokusu burunlarına gidince, bu unun nereden geldiğini sordular; Mısırlı dostundan geldiğini söylediler. Cenâb-ı Halîl, Hakk'ın lütfunu anlayınca: "Hayır, Mısırlı dostumdan değildir, göklerin dostundandır!" buyurdular. İşte, şerefli beytin ikinci mısraında bu kıssaya işaret buyurulur.

Maâricü'n-Nübüvve'de ve Ravzatü'l-Ahbab'da ve Tefsîr-i Hüseynî'de mezkûrdur ki, İbrâhîm (a.s.)ın birçok misafirleri var idi; evinde yiyecek yoktu. Fakîrler kendisine teveccüh ettiler. Onun Mısır'da bir dostu var idi. Karzen buğday almak için kölelerini develer ile ona gönderdi. Dostu, "Hasad vaktine kadar intizâr edecek mikdârda buğdayım yoktur, benim de ihtiyacım vardır" dedi, buğday veremedi. Köleler avdete mecbûr kaldılar. Fakat kendi kendilerine, "Bizim böyle develeri yüksüz olarak şehre avdet etmemiz misafirlere ve halka karşı ayıp olacak; bâri biz gösteriş olmak üzere çuvallara kum dolduralım!" deyip, öyle yaptılar ve şehre girdiler. Kölelerden birisi gelip, vukū'-ı hâli İbrâhîm Halilullâh (a.s.)a anlattı. Hazret mahzûn olarak odasına çekilip, ibadetle meşgûl oldu ve o sırada kendisine uyku da galebe etti. Câriyeler mes'eleden haberdar olmaksızın çuvallar tarafına gidip birisini açtılar; içinde beyaz ve elenmiş un buldular. Hemen ekmek pişirip, İbrâhîm (a.s.)a götürdüler. Ekmek kokusu burunlarına gidince, bu unun nereden geldiğini sordular; Halîl-i Mısrî'den geldiğini söylediler. Cenâb-ı Halîl lutf-ı Hakk'ı anlayınca: "Hayır, Halîl-i Mısrî'den değildir, Halîl-i âsumânîdendir!" buyurdular. İşte, beyt-i şerîfin ikinci mısrâ'ında bu kıssaya işâret buyurulur.

377. Peygamber buyurdu ki: "Pazarlarda dâimâ iki melek dua eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

377. Peygamber buyurdu ki: "Pazarlarda daima iki melek dua eder.

İkinci mısra, Hind nüshalarında "iki melek gönülden dua eder" ve diğer bir nüshada da "dua içinde" şeklinde geçer. Ankaravî nüshasında "daima dua eder" biçiminde olup, "daima" anlamında tercüme edilmiştir. Bu üç nüshaya göre de anlam değişmez.

İkinci mısra' Hind nüshalarında دو فرشته میکند از دل دعا ve diğer bir nüshada da اندر دعا vâki'dir. Ankaravî nüshasında ايذر دعا sûretinde olup, ايذر "dâimâ" ma'nâsında tercüme buyurulmuştur. Bu üç nüshaya göre de ma'nâ değişmez.

378. Şöyle ki, 'Ey Huda, sen münfıklara halef ver; ve ey Huda, sen mümsiklere telef ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

378. Şöyle ki, "Ey Allah'ım, sen infak edenlere karşılık ver; ve ey Allah'ım, sen cimrilik edenlere telef ver!"

Yani o iki melek dua edip derler ki: "Ey Rabbim, sen fakirlere bakanlara ve onların ihtiyacını karşılayanlara bol bol mal ihsan et; ve cimri ve hasis olanların mallarını da yok et!" Bu şerefli beyit de şu şerefli hadisin anlamıdır: "ما من يوم الا ملكان ينزلان و يقولان اللهم اعط منفقا خلفا اللهم اعط كل ممسكا تلفا" yani "Hiçbir gün yoktur ki, ancak iki melek iner ve derler ki: 'Ey Rabbim, her infak edene karşılık ver, ey Rabbim, her cimrilik edene telef ver!'" Bu şerefli hadis Birinci ciltte, "İki meleğin her gün pazarlarda nida etmesi" şerhinde geçti.

Ya'ni o iki melek duâ edip derler ki: "Yâ Rab, sen fukarâya bakanlara ve onların ihtiyacını te'mîn edenlere bol bol mal ihsân et; ve bahîl ve hasîs olanların mallarını da itlâf et!" Bu beyt-i şerîf de şu hadîs-i şerîfin mazmûnudur: ما من يوم الا ملكان ينزلان و يقولان اللهم اعط منفقا خلفا اللهم اعط كل ممسكا تلفا ya'ni “Hiçbir gün yoktur ki, ancak iki melek iner ve derler ki: 'Yâ Rab her münfika halef ver, yâ Rab her mümsike telef ver!" Bu hadîs-i şerif I. cildde, “İki meleğin her gün pazarlarda nidâ etmesi" sürhünde geçti.

379. Hususiyle o münfık ki, cân infâk etti, kendi boğazını Hallak'ın kurban-lığı yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

379. Özellikle o münafık ki, canını feda etti, kendi boğazını Yaratıcı'nın kurbanlığı yaptı.

"Can feda edenler"den kasıt, Hakk yolunda mücâhedât ve riyâzât ile canlarını tüketen kişiler ile, kâfirlerle olan savaşta canlarını feda eden şehitlerdir. Hakk yolunda can feda edenlerin hepsi şehittir.

"Cân infâk edenler"den murâd, tarîk-ı Hak'ta mücâhedât ve riyâzât ile canlarını kemiren zevât ile, küffâr ile olan harbde fedâ-yı cân eden şühedâ-dır. Tarîk-ı Hak'ta cân fedâ edenlerin hepsi şehîddir.

380. İsmail gibi boğazını öne getirdi; bıçak onun boğazına kâr getirmedi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

380. İsmail gibi boğazını öne getirdi; bıçak onun boğazına kâr getirmedi!

Canlarını feda edenler, İsmail (a.s.) gibi Hakk'ın emrine tam bir teslimiyetle boğazlarını uzattılar; fakat bıçak İsmail (a.s.)'ın helakinde nasıl etkili olmadıysa, bu fedakârlıklarından dolayı onlar hakkında da helak meydana gelmedi. Birinci ciltte 228 numaralı beyitte açıklandığı üzere, kurban edilmek istenen İsmail (a.s.) olmayıp İshak (a.s.)'tır. Cenâb-ı Pîr efendimiz meşhur söze dayanarak, Mesnevî-i Şeriflerinde İsmail (a.s.)'ı zikretmişlerdir. Divan-ı Kebirlerinde bir beyitlerinde İshak (a.s.) olduğunu açıklayarak şöyle buyururlar, Beyit:

["Benim hâk-i derim üzerinde kurban olmuş İshak nebî olmak gerekir. Sen be-nim İshak'ımsın ve ben senin pederinim. Ey gevherim, ben seni nasıl kırarım!"]

Canlarını infâk edenler, İsmâîl (a.s.) gibi emr-i Hakk'a kemâl-i teslîmiyyet-le boğazlarını uzattılar; fakat bıçak İsmâîl (a.s.)ın helâkinde nasıl müessir ol-madı ise, bu fedakârlıklarından dolayı onlar hakkında da helâk vâki' olmadı. I. cildde 228 numaralı beyitte îzâh olunduğu üzere, kurbân edilmek istenilen İsmâîl (a.s.) olmayıp İshak (a.s.) dır. Cenâb-ı Pîr efendimiz kavl-i meşhûra bi-nâen, Mesnevî-i Şerîflerinde İsmâîl (a.s.)'ı zikretmişlerdir. Dîvân-ı Kebîrlerin-de bir beyitlerinde İshak (a.s.) olduğunu beyânen şöyle buyururlar, Beyit:

["Benim hâk-i derim üzerinde kurban olmuş İshak nebî olmak gerekir. Sen be-nim İshak'ımsın ve ben senin pederinim. Ey gevherim, ben seni nasıl kırarım!"]

381. İmdi, şehîdler bu yüzden diri ve hoşturlar; sen kâfir gibi o kalıba bakma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

381. Şimdi, şehitler bu yüzden diri ve hoşturlar; sen kâfir gibi o kalıba bakma!

Şimdi, şehitler Hak yolunda canlarını feda ettikleri için onlar diridirler ve latif bir hayat içinde yaşamaktadırlar. Ahiret hayatını inkâr edenlerin görüşünde hayat, ancak cisim ve kalıp ile kâim olduğundan, onlar ancak cisme bakarlar ve kalıba kıymet verirler. Ey mümin, sen onlar gibi cisme bakma ve ona kıymet verip Hak yolunda ölümden korkma! Nitekim Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur: وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمواتاً بَلْ أَحْيَاء عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ فَرَحِينَ بِمَا آتَيَهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ (Âl-i İmran, 3/169-170) yani, “Allah yolunda öldürülenleri ölü zannetmeyin; aksine Rablerinin katında onlar, Allah'ın lütfundan kendilerine verdiği şey sebebiyle, sevinçli oldukları halde diridirler.”

İmdi, şehîdler Hak yolunda canlarını fedâ ettikleri için onlar diridirler ve latîf bir hayât içinde yaşamaktadırlar. Hayât-ı uhreviyyeyi inkâr edenlerin nazarında hayât, ancak cisim ve kalıp ile käim olduğundan, onlar ancak cis-me bakarlar ve kalıba kıymet verirler. Ey mü'min, sen onlar gibi cisme bak-ma ve ona kıymet verip Hak yolunda ölümden korkma! Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurur: وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمواتاً بَلْ أَحْيَاء عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ فَرَحِينَ بِمَا آتَيَهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ (Âl-i İmran, 3/169-170) ya'ni, “Allâh yolunda katl olunanları ölü zannetmeyin; belki Rab'lerinin indinde onlar, Allâh'ın fazlından onlara verdiği şey sebebiyle, mesrûr oldukları halde diridirler.”

382. Zira onlara cân-ı bekāyı, gamdan ve marazdan ve dalâletten eymin olan cânı halef olarak ihsân etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

382. Çünkü onlara, gamdan, hastalıktan ve sapkınlıktan emin olan beka canını halef olarak ihsan etmiştir.

Bu şerefli beyit, yukarıda zikredilen ayet-i kerimenin yüce anlamıdır.

Bu beyt-i şerîf, yukarıda zikr olunan âyet-i kerîmenin müfâd-ı âlîsidir.

383. Borçlu şeyh senelerce bu işi yapdı; vekîl-i umûr gibi aldı verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

383. Borçlu şeyh senelerce bu işi yaptı; işlerin vekili gibi aldı verdi.

"Pây-merd" yardımcı ve işlerin vekili anlamındadır. Yani, infak eden borçlu Şeyh Ahmed Hadraveyh hazretleri, senelerce böyle zenginlerden borç aldı ve fakirlerin ihtiyacını karşıladı. Fakirlerin işlerinin vekili gibi borç aldı, onların işlerini gördü.

“Pây-merd” mededkâr ve vekîl-i umûr ma'nâsınadır. Ya'ni, münfık olan borçlu Şeyh Ahmed Hadraveyh hazretleri, senelerce böyle zenginlerden borç aldı ve fukarânın ihtiyacını te'mîn etti. Fukarânın vekîl-i umûru gibi borç aldı, onların işlerini gördü.

384. Ecel günü alî bey olmak için, ecel gününe kadar tohumlar ekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

384. Ecel günü yüce bir bey olmak için, ecel gününe kadar tohumlar ekti.

Ecel ve ölüm gününde yüksek mertebeli bir bey olmak için, ömrünün sonuna kadar salih amel tohumlarını ekti. Bu şerefli beyitte "Dünya ahiretin tarlasıdır" hadis-i şerifine işaret buyurulur.

Ecel ve ölüm gününde yüksek mertebeli bir bey olmak için, ömrünün nihâyetine kadar amel-i sâlih tohumlarını ekti. Bu beyt-i şerifte الدنيا مزرعة الآخرة ya'ni “Dünyâ âhiretin tarlasıdır” hadîs-i şerîfine işâret buyurulur.

385. Vaktaki şeyhin ömrü nihayete erişti, kendi vücudunda ölüm alâmetini gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

385. Şeyhin ömrü sona erdiğinde, kendi varlığında ölüm belirtisini gördü.

386. Alacaklılar onun etrafında toplanıp oturmuşlar; Şeyh kendi üzerinde şem' gibi hoş eriyici idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

386. Alacaklılar onun etrafında toplanıp oturmuşlardı; Şeyh kendi üzerinde mum gibi hoş eriyici idi.

"Hoş-güzârân" tabiri ile, ölüm sarhoşluğunun zahmetsiz olarak meydana gelmesine işaret edilir. Yani, ölmek üzere olan şeyhin zahirî hayatı zahmetsizce erimekteydi.

“Hoş-güzârân” ta'bîri ile, sekerât-ı mevtin zahmetsiz olarak vukū'una işâret buyurulur. Ya'ni, muhtezir olan şeyhin hayât-ı sûrîsi zahmetsizce erimekte idi.

387. Alacaklılar ümidsiz ve abûs olmuşlar idi; gönüllerinin derdi ciğer derdi üzerine yük oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

387. Alacaklılar ümitsiz ve asık suratlı olmuşlardı; gönüllerinin derdi, ciğer derdinin üzerine yük oldu.

"Şüş" kelimesi ciğerin "derd-i şüş" yani zatürre anlamındadır, ciğer ağrısı demektir. Yani, alacaklılar Hz. Şeyh'in can çekişmekte olduğunu görünce, paralarını tahsil etmekten ümitsiz kaldılar ve yüzlerini ekşittiler; gönüllerinin üzüntüsü, ciğerlerinin ağrısının üzerine eklendi.

"Şüş" ciğer "derd-i şüş" sillü'r-rie ma'nâsınadır, ciğer ağrısı demektir. Ya'ni, alacaklılar Hz. Şeyh'in hâl-i ihtizârda olduğunu görünce, paralarının tahsîlinden ümidsiz kaldılar ve yüzlerini ekşittiler; gönüllerinin üzüntüsü ciğerlerinin ağrısı üzerine munzam oldu.

388. Şeyh dedi: "Bu kötü zanlılara bak; Hakk'ın dört yüz meskûk altını yok mudur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

388. Şeyh dedi: "Bu kötü zanlılara bak; Hakk'ın dört yüz meskûk altını yok mudur?"

"Dînâr", "meskûk altın" ve "lira" anlamlarına gelir; "zer" ise mutlak olarak "altın" anlamındadır. Yani, Hz. Şeyh, bu kişilerin ümitsizliklerini görünce, kendi kendine dedi ki: "Allah'ın zenginliği hakkında bu kötü zanna sahip olanlara bak! Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'inde لَهُ مُلْكُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ yani 'Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır' buyurmuşken, bunlar Allah'ın dört yüz meskûk altını yok mu zannediyorlar!"

"Dînâr" "meskûk altın" ve "lira"; ve "zer" mutlakan "altın" ma'nâlarınadır. Ya'ni, Hz. Şeyh bunların ümîdsizliklerini görünce, kendi kendine dedi ki: “Gınâ-yı Hak hakkında şu sû'-i zann sâhiblerine bak! Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'inde لَهُ مُلْكُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ [Bakara, 2/107, Tevbe, 9/116,...] ya'ni "Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır" buyurmuş iken, bunlar Hakk'ın dört yüz mesûk altını yok mu zannediyorlar!"

389. Bir çocuk dışarıdan "Helva!" diye bağırdı; dâng ümidi üzerine helvâyı medh etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

389. Bir çocuk dışarıdan "Helva!" diye bağırdı; para kazanma ümidi üzerine helvayı övdü.

"Lâf zeden", "öğmek" ve "medh etmek" anlamındadır. "Dâng" burada "akçe" ve "para" demektir. Yani Hazret ve alacaklılar böyle bir hâl içinde iken, helva satan çocuklardan biri dışarıdan "Helva!" diye bağırdı; para kazanmak ümidiyle, "Hay gidi şeker helva hay!" gibi sözlerle helvasını bağıra bağıra övdü.

"Lâf zeden" "öğmek" ve "medh etmek" ma'nâsınadır. “Dâng" burada "akçe" ve "para" demektir. Ya'ni Hazret ve alacaklılar böyle bir hâl içinde iken, helva satan çocuğun biri dışarıdan "Helva!" diye bağırdı; para kazanmak ümîdi ile, "Hay gidi şeker helva hay!" gibi sözler ile helvasını bağıra bağıra medh etti.

390. Şeyh hâdime, "Git o bütün helvayı satın al!" diye baş ile işaret etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

390. Şeyh, hizmetçiye "Git, o helvanın hepsini satın al!" diye başıyla işaret etti.

391. "Ta ki alacaklılar o helvayı yedikleri vakit, bir zamanlık bana acı bakmasınlar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

391. "Ta ki alacaklılar o helvayı yedikleri vakit, bir zamanlık bana acı bakmasınlar!"

Yani "Kendi yanlış hayallerinden kalpleri azap çeken ekşi yüzlü alacaklıların tat alma duyuları o helvanın tatlılığı ile meşgul olup, sınırlı bir süre için olsun bana kötü bakmasınlar!"

Ya'ni "Kendi yanlış hayâllerinden kalbleri muazzeb olan ekşi yüzlü alacaklıların hiss-i zâikaları o helvanın tatlılığı ile meşgül olup, bir zamân-ı mahdûd için olsun bana bakmasınlar!"

392. Hadim o çocuktan o bütün helvayı satın almak için derhal kapıdan dışarıya çıktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

392. Hizmetçi, o çocuğun elindeki helvanın tamamını satın almak için hemen kapıdan dışarı çıktı.

393. Ona dedi ki: "Götürü helva kaça?" Çocuk dedi: "Yarım lira ve birkaç kuruş."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

393. Ona dedi ki: "Götürü helva kaça?" Çocuk dedi: "Yarım lira ve birkaç kuruş."

"Götürü" kelimesi, "toptan" anlamına gelir. Bu ifadeye bakılırsa, hizmetçinin ve çocuğun Türk olduğu anlaşılır. "Edend" kelimesi, 3'ten 10'a kadar olan sayıları ifade eder ve belirsiz bir sayı kastedilir. Arapçada bunun karşılığı "bid" kelimesidir. Nasıl ki Rûm Suresi'ndeki ayet-i kerimede, في بضع سنين (Rûm, 30/4) buyurulur. Bu da "birkaç [senede]" demektir.

"Götrü" Türkçe "götürü" ve "toptan" demektir. Bu ta'bîre bakılırsa, hâdimin ve çocuğun Türk olduğu anlaşılır. "Edend" 3'ten 10'a varıncaya kadar olan adedler ma'nâsına olup, aded-i mübhem murâd olunur. Arabî'de mukābili "bid" kelimesidir. Nitekim sûre-i Rûm'daki âyet-i kerîmede, في بضع سنين (Rûm, 30/4) buyurulur. "Birkaç [senede]" demek olur.

394. (Hadim) dedi: "Sûfilerden ziyade isteme, yarım lira vereyim, artık söyleme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

394. (Hizmetçi) dedi: "Sûfîlerden daha fazla isteme, yarım lira vereyim, artık konuşma!"

395. O, tabağı Şeyh'in önüne koydu; sen sır düşünücü şeyhin sırlarını gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

395. O, tabağı Şeyh'in önüne koydu; sen sır düşünen şeyhin sırlarını gör!

Helvacı çocuk helva tabağını şeyhin önüne koydu. Sen şimdi iç halleri düşünen şeyhin sırlarına bak da ibret al!

Helvacı çocuk helva tabağını şeyhin önüne koydu. Sen şimdi ahvâl-i bâtıneyi mütefekkir olan şeyhin sırlarına bak da ibret al!

396. "Bu gıda işte teberrüktür, bunu hoş yeyiniz, helâldir!" diye alacaklılara işaret etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

396. "Bu gıda işte bereketlidir, bunu hoşça yiyiniz, helâldir!" diye alacaklılara işaret etti.

Yani Hz. Şeyh alacaklılara dedi ki: "Bu helva mübarektir, bunu güzel güzel yiyiniz, helâldir!"

Ya'ni Hz. Şeyh alacaklılara dedi ki: "Bu helva mübârektir, bunu güzel güzel yeyiniz, helâldir!"

397. Vaktaki tabak boşaldı, o çocuk aldı: "Ey akıllı, liramı ver!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

397. Tabak boşaldığında, o çocuk aldı: "Ey akıllı, liramı ver!" dedi.

398. Şeyh cevap verdi ki: "Parayı nereden getireyim; borçluyum, adem tarafına gidiyorum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

398. Şeyh cevap verdi ki: "Parayı nereden getireyim; borçluyum, yokluk tarafına gidiyorum!"

399. Çocuk gamdan tabağı yere vurdu; nâle ve girye ve hanîn getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

399. Çocuk kederinden tabağı yere vurdu; feryat, ağlama ve inleme getirdi.

Çocuk kederinden tabağı elinden attı ve feryat ederek ağladı ve inlemeye başladı.

Çocuk kederinden tabağı elinden attı ve feryâd ederek ağladı ve inlemeğe başladı.

400. Çocuk aldanmadan “Hây, hây!" diye ağlardı; şöyle diye ki: "Keşki benim iki ayağım kırılmış ola idi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

400. Çocuk aldanmadan “Hây, hây!" diye ağlardı; şöyle diyerek: "Keşke benim iki ayağım kırılmış olsaydı!"

Yani çocuk bu aldanıştan hıçkıra hıçkıra ağlayıp, derdi ki; "Keşke ayaklarım kırılsaydı!"

Ya'ni çocuk bu aldanıştan hınçkıra hınçkıra ağlayıp, derdi ki; "Keşki ayaklarım kırıla idi!"

401. Keşki ben külhanın etrafında dolaşa idim de bu tekyenin kapısı üzerinden geçmeye idim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

401. Keşke ben külhanın etrafında dolaşsaydım da bu tekkenin kapısından geçmeseydim!

402. Lokma isteyici olan bedava yiyici sofular köpek gönüllüdürler ve kedi gibi yüz yıkayıcıdırlar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

402. Lokma isteyici olan bedava yiyici sofular köpek gönüllüdürler ve kedi gibi yüz yıkayıcıdırlar!

"Köpek gönüllü"den kasıt, "iç âlemleri kötü" demektir; ve "kedi gibi yüz yıkayıcı"dan kasıt, "dış görünüşleri temiz ve iyi" demektir. Yani, lokma peşinde koşan bedava yiyici sofular, iç âlemleri berbat olduğu hâlde dış görünüşlerinden iyi görünerek halkı aldatırlar.

"Seg-dilân"dan murâd, "bâtınları fena"; ve "kedi gibi yüz yıkayıcı"dan murâd, "zâhirleri temiz ve iyi" demektir. Ya'ni, lokma arkasında koşan lopçu sofular, bâtınları berbâd olduğu halde zâhirlerinden iyi görünerek halkı aldatırlar.

403. Çocuğun feryadından orada iyi ve kötü toplandı; çocuk üzerinde kalabalık oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

403. Çocuğun feryadından orada iyi ve kötü toplandı; çocuk üzerinde kalabalık oldu.

"Haşer" kalabalık ve topluluk demektir. "Hayr u şer"den kasıt, "halkın hayırlısı ve şerlisi" demektir.

"Haşer" enbûhî ve kalabalık demektir. "Hayr u şer"den murâd, "halkın hayırlısı ve şerlisi" demektir.

404. Şeyhin önüne geldi, dedi ki: "Ey katı şeyh, sen muhakkak bil ki, üstadım beni öldürdü!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

404. Şeyhin önüne geldi, dedi ki: "Ey katı şeyh, sen muhakkak bil ki, üstadım beni öldürdü!

405. Eğer ben onun önüne eli boş gidersem o beni öldürür! İcâzet verir misin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

405. Eğer ben onun önüne eli boş gidersem o beni öldürür! İzin verir misin?"

"Eğer ben ustamın önüne helvasız ve parasız gidersem, o beni döve döve öldürür. Sen bu durumu uygun görür müsün?

"Eğer ben ustamın önüne helvasız ve parasız gidersem, o beni döğe döğe öldürür. Sen bu hâli câiz görür müsün?

406. Ve o alacaklılar dahi inkâr ve cuhûd ile şeyhe yüz çevirip dediler ki: "Bu oyun ne idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

406. Ve o alacaklılar dahi inkâr ve nankörlük ile şeyhe yüz çevirip dediler ki: "Bu oyun ne idi?"

407. Bizim malımızı yedin, mezalim götürüyorsun. Bu zulüm neden bir ilave oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

407. Bizim malımızı yedin, zulümler götürüyorsun. Bu zulüm neden bir ilave oldu.

"Ber-ser", "yük üstüne ilave olunan bir yük" anlamındadır. Yani "Bizim malımızı yedin ve bize zulmettin; ahirete bu zulümleri götürüyorsun! Bu zulüm yükleri üstüne bir de bu çocuğa ettiğin zulmü neden ilave ettin?"

"Ber-ser" "yük üstüne ilâve olunan bir yük" ma'nâsınadır. Ya'ni "Bizim malımızı yedin ve bize zulm ettin; âhirete bu mezâlimi götürüyorsun! Bu mezâlim yükleri üstüne bir de bu çocuğa ettiğin zulmü neden ilave ettin?"

408. İkindi namazına kadar o çocuk ağladı. Şeyh gözünü kapadı ve ona bak-madı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

408. O çocuk ikindi namazına kadar ağladı. Şeyh gözünü kapadı ve ona bakmadı.

409. Şeyh cefâdan ve hilafdan fâriğ olarak yüzünü ay gibi yorgan içine çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

409. Şeyh, cefadan ve muhalefetten uzaklaşarak yüzünü ay gibi yorgan içine çekti.

Şeyh, o mecliste hazır bulunanların cefasından ve muhalefet ve inkârından uzaklaşarak yüzünü yorganla örtmüştü.

Şeyh o mecliste hâzır olanların cefâsından ve muhalefet ve inkârından fâriğ olarak yüzünü yorganla örtmüş idi.

410. Ezel ile iyi, ecel ile iyi, mesrûr; hâs ve âmmın teşnî'inden ve sözünden fâriğ olmuştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

410. Ezel ile iyi, ecel ile iyi, mesrur; özel ve genel kişilerin kınamasından ve sözünden uzaklaşmıştı.

[413] "Ezel"den kasıt, Hz. Şeyh'in tekil sabit hakikatinin ilâhî ilimde sabit olma hâlidir ki, bu, zuhûrun başlangıcıdır. "Ecel"den kasıt, oluş ve bozuluş âlemindeki zuhûrun sonudur. Ve son, başlangıca göre olduğundan, tekil sabit hakikati Hâdî isminin mazharı olan Hz. Şeyh, elbette hem ezel ile hem de ecel ile hoşnut ve mesrur olmuş ve halkın kınaması, kötülemesi ve dedikodusu bir rüzgâr mahiyetinde olduğundan, elbette kalbi bunlardan uzaklaşmış idi.

[413] "Ezel”den murâd, Hz. Şeyh'in ayn-ı sâbitesinin ilm-i ilâhîde sübûtu hâli ki, bu fâtiha-i zuhûrdur. "Ecel"den murâd, âlem-i kevndeki zuhûrun hâtimesidir. Ve hâtime fâtihaya göre olduğundan, ayn-ı sâbitesi ism-i Hâdî'nin mazharı olan Hz. Şeyh, elbette hem ezel ile ve hem de ecel ile hoş ve mesrûr olmuş ve halkın teşnî'i ve zemmi ve kıyl ü kāli bir rüzgâr mâhiyetinde olduğundan, elbette kalbi bunlardan fâriğ olmuş idi.

411. O kimsenin ki, cân onun yüzüne şeker gibi güler, ona halkın ekşi yüzlülüğünden ne zarar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

411. O kimsenin ki, can onun yüzüne şeker gibi güler, ona halkın ekşi yüzlülüğünden ne zarar?

Canı, Hâdî isminin (doğru yola ileten isminin) tecelli ettiği yer olan kimseye, halkın kınamasından ve ayıplamasından ne zarar gelir?

Canı ism-i Hâdî'nin mazharı olan kimseye halkın ta'n ve teşnî'inden ne zarar gelir?

412. O kimsenin ki, can onun gözünü öper, ne vakit felekden ve onun hışmından gam yer?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

412. O kimsenin ki, can onun gözünü öper, ne zaman felekten ve onun hışmından gam yer?

Ezelde canı ilâhî kabul görmüş olan bir kimse, fânî olan bu izafî varlık âleminin eziyet ve cefasından gam çeker mi?

Ezelde canı makbûl-i ilâhî olan bir kimse, fânî olan bu vücûd-ı izâfî âleminin ezâ ve cefâsından gam çeker mi?

413. Mehtab gecede Simak üzerindeki Ay'a; köpeklerden ve onların havlamalarından ne korku vardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

413. Mehtaplı gecede Simak üzerindeki Ay'a; köpeklerden ve onların havlamalarından ne korku vardır?

"Simak", Ay'ın döndüğü yirmi sekiz menzilden bir menzilin adıdır. Yani, Ay mehtaplı gecesinde "Simak" menzili üzerinde bulunup, âlemi aydınlatırken, köpeklerin havlamalarından o Ay'a ne zarar gelir?! Burada Şeyh, "Simak" menzili üzerindeki Ay'ı; halkın kınama ve ayıplamasını da köpeklerin havlamasına benzetmiştir.

"Simâk" Kamer'in devr ettiği yirmi sekiz menzilden bir menzilin adıdır. Ya'ni, Kamer mehtâb gecesinde "Simâk" menzili üzerinde bulunup, âlemi tenvîr ederken, köpeklerin havlamalarından o Ay'a ne zarar gelir?! Burada Hz. Şeyh "Simâk" menzili üzerindeki Ay'a; ve halkın ta'n ve teşnî'i de köpeklerin havlamasına teşbîh buyurulmuştur.

414. Köpek kendi vazîfesini yerine getirir; Ay yüzü ile kendi vazifesini döşer!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

414. Köpek kendi görevini yerine getirir; Ay yüzü ile kendi görevini serer!

Köpeğin görevi havlamaktır; o kendi görevini yerine getirir. Ay'ın görevi de yuvarlağı ile yeryüzüne ışık sermektir; o da o görevi yapar.

Köpeğin vazîfesi havlamaktır; o kendi vazîfesini îfâ eder. Ay'ın vazîfesi de kursu ile yeryüzüne ziyâ döşemektir; o da o vazîfeyi yapar.

415. Her bir kimse kendi işceğizini edâ eder; su bir çöp için safvetini terk etmez!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

415. Her bir kimse kendi küçük işini yapar; su bir çöp için saflığını terk etmez!

Bu şerefli beyitte, "De ki: Herkes kendi yaratılışına göre iş yapar." (İsrâ, 17/84) yani "Her bir kimse kendi hâlinin şekli olan yol üzerinde amel eder" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Ve o amel, onun tekil sabit hakikatinin yatkınlığıdır. Başkaları için hoş gelsin, gelmesin; mutlaka o fiili yapar. Hz. Şiblî'den sordular ki, "Kur'an-ı Kerim'de hangi ayet insana pek ziyade ümit vericidir?" Hazret bu ayet-i kerimeyi okudu. "Bu ayet ne yönden ümit verici oluyor?" Buyurdu ki: "Kuldan cefa ve hata ve bir alçağa layık olan şey ortaya çıkar; ve Yüce Allah'tan dahi ihsan ve bir cömert olana layık olan şey zuhur eder!"

Bu beyt-i şerîfte, قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ (İsrâ, 17/84) ya'ni "Her bir kimse kendi hâlinin şâkili olan tarîk üzerinde amel eder" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ve o amel onun ayn-ı sâbitesinin isti'dâdıdır. Başkaları için hoş gelsin, gelmesin; mutlaka o fiili yapar. Hz. Şiblî'den sordular ki, "Kur'ân-ı Kerîm'de hangi âyet insana pek ziyâde ümmîd-bahşdır. Hazret bu âyet-i kerîmeyi okudu. Bu âyet ne cihetle ümmîd-bahş oluyor?" Buyurdu ki: "Kuldan cefâ ve hatâ ve bir leîme lâyık olan şey zâhir olur; ve Hak Teâlâ'dan dahi atâ ve bir kerîme lâyık olan şey zuhûr eder!"

416. Çör-çöp su yüzünde çöpce gider; sâfî olan su ise iztirabsız gider!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

416. Çör-çöp su yüzünde çöp gibi gider; saf olan su ise sıkıntısız gider!

Çör-çöp kara ve bulanık bir haldedir; su üzerinde o yine o halde gider. Fakat saf olan su, üzerindeki bu çör-çöpten dolayı sıkıntıya düşüp saflığını bozmaz; o yine berrak bir halde akar.

Çör-çöp kara ve bulanık bir haldedir; su üzerinde o yine o hâlde gider. Fakat sâfî olan su, üzerindeki olan bu çörçöpten ıztırâba düşüp safvetini bozmaz; o yine berrâk bir hâlde akar.

417. Mustafa, gece yarısı ayı yarar; Ebû Leheb ise kîninden herze çiğner!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

417. Mustafa, gece yarısı ayı yarar; Ebû Leheb ise kininden saçmalar söyler!

Mustafa (a.s.) Efendimiz gece yarısı "ayın yarılması" mucizesini gösterir; Ebû Leheb ise kin ve inatçılığından saçmalar söyler de der ki: هذا سحر مستمر (Kamer, 54/2) yani "Bu, süregelen bir sihirdir." Olayın ayrıntısını إقتربت الساعة وإنشق القمر (Kamer, 54/1) ["Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı"] ayet-i kerimesinin tefsirinde, tefsir kitapları açıklar.

Mustafa (s.a.v.) Efendimiz gece yarısı "şakk-ı kamer" mu'cizesini gösterir; Ebû Leheb ise kîn ve inâdından herzeler söyler de der ki: هذا سحر مستمر (Kamer, 54/2) ya'ni "Bu bir sihr-i müstemirdir." Vak'anın tafsilini إقتربت الساعة وإنشق القمر (Kamer, 54/1) ["Sâat yaklaştı ve ay yarıldı"] âyet-i kerîmesinin tefsîrinde, tefsîr kitapları beyân eder.

418. Köpeğin sesi hiç ayın kulağına erişir mi; hususiyle bir ay ki, o hâss-ı İlâh ola?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

418. Köpeğin sesi hiç ayın kulağına erişir mi; özellikle öyle bir ay ki, o Allah'ın has kulu ola?

"Allah'ın has kulu olan ay"dan kasıt, peygamberler ve evliyâlardır.

"Hâss-ı İlâh olan ay"dan murâd, enbiyâ ve evliyâ hazarâtıdır.

419. Padişah çay kenarında kurbağaların sesinden bî-haber olarak, sema' içinde sabaha kadar bâde içer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

419. Padişah çay kenarında kurbağaların sesinden habersiz olarak, sema' (dinî musiki eşliğinde yapılan zikir) içinde sabaha kadar şarap içer.

Örneğin bir padişah, akarsu kenarında içki takımlarını kurdurmuş, bir yandan da hoş nağmelerle çalgılar çalınıyor; bu durumda şarap içip zevke dalıyor ve sabaha kadar da bu zevk içinde kaybolmuştur. Bu hâl ve zevk içinde iken, su içinde bağıran kurbağaların sesleri kulağına girer mi? İşte, Ahmed Hadraveyh hazretleri de böyle bir hâlde idi.

Meselâ bir pâdişâh akarsu kenarında içki takımlarını kurdurmuş, bir taraftan da latîf havalar ile çalgılar çalınıyor; bu hâlde bâde-nûş olup zevke dalıyor ve seher vaktine kadar da bu zevk içinde müstağraktır. Bu hâl ve zevk içinde iken, su içinde bağıran kurbağaların sesleri kulağına girer mi? İşte, Ahmed Hadraveyh hazretleri de böyle bir hâlde idi.

420. Hem çocuğun birkaç kuruşu tevzî'i olurdu; şeyhin himmeti o sehâyı bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

420. Hem çocuğun birkaç kuruşu dağıtması olurdu; şeyhin himmeti o cömertliği engelledi.

Yani, orada oturan zengin alacaklılar kendi aralarında çocuğun helva bedelini birbirlerine hisse dağıtıp ayırmak suretiyle de tedarik edip verebilirlerdi; fakat Hz. Şeyh'in himmeti onların bu husustaki cömertliklerini engelledi. Çocuğun ikindiye kadar hıçkıra hıçkıra ağlamasına seyirci kaldılar.

Ya'ni, orada oturan zengin alacaklılar kendi aralarında çocuğun helva bedelini birbirlerine hisse tevzî' ve tefrîk etmek sûretiyle de tedarik edip verebilirler idi; fakat Hz. Şeyh'in himmeti onların bu husûsdaki sehâvetlerini bağladı. Çocuğun ikindiye kadar hınçkıra hınçkıra ağlamasına seyirci kaldılar.

421. Tâ ki, çocuğa bir kimse hiçbir şey vermeye; pîrânın kuvveti bundan dahi ziyadedir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

421. Ta ki, çocuğa bir kimse hiçbir şey vermeye; yaşlıların kuvveti bundan dahi fazladır!

Yani Hz. Şeyh'in yüce himmetinin (manevi gücünün) harcandığı şey, çocuğa orada hazır bulunanlardan hiçbirinin bir şey verememesi durumu idi. Ey zahire (dış görünüşe) bağlı olan kimse, buna şaşırma! Çünkü insân-ı kâmilin tasarruf gücü bundan daha fazladır. Bu söylediğimiz şey küçük bir tasarruftur!

Ya'ni Hz. Şeyh'in himmet-i âlîsinin masrûf olduğu şey çocuğa orada hâzır olanlardan hiçbirisinin bir şey verememesi keyfiyeti idi. Ey zâhir-perest olan kimse, buna taaccüb etme! Zîrâ insân-ı kâmilin kuvvet-i tasarrufu bundan ziyâdedir. Bu söylediğimiz şey küçük bir tasarruftur!

422. İkindi namazı oldu, bir hâdim geldi, bir Hâtem'in indinden, elinde bir tabak olarak.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

422. İkindi namazı oldu, bir hizmetçi, cömert birinden, elinde bir tabak olarak geldi.

Hâtem-i Tay, cömertliğiyle meşhur bir zât olduğundan, burada cömert anlamında kullanılmıştır. Yani, ikindi namazı vakti gelince çok cömert olan bir zât tarafından, elinde bir tabak olduğu hâlde bir hizmetçi geldi.

Hâtem-i Tay, sehâvetle meşhûr bir zât olduğundan, burada sahî ma'nâsına isti'mâl buyurulmuştur. Ya'ni, ikindi namazı vakti gelince gâyet cömert olan bir zât tarafından, elinde bir tabak olduğu halde bir hizmetçi geldi.

423. Bir mal ve hâl sahibi pîrin önüne hediye gönderdi ki, ondan habîr idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

423. Bir mal ve hâl sahibi pîrin önüne hediye gönderdi ki, ondan habîr idi.

Şeyhin hâlinden haberdar olan hâl sahibi bir zengin, şeyhin huzûruna o tabağı hediye gönderdi.

Şeyhin hâlinden haberdar olan hâl sahibi bir zengin, şeyhin huzûruna o tabağı hediye gönderdi.

424. Tabağın köşesinde dört yüz lira; yarım lira da başkaca kâğıt içinde.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

424. Tabağın köşesinde dört yüz lira; yarım lira da başka bir kâğıt içinde.

425. Hâdim geldi, şeyhe ta'zîm etti; ve o tabağı ferd olan şeyhin önüne koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

425. Hizmetçi geldi, şeyhe saygı gösterdi; ve o tabağı tek başına olan şeyhin önüne koydu.

426. Vaktaki tabağın yüzünü örtüden açtı; halk ondan o kerâmeti gördüler;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

426. Vaktaki tabağın yüzünü örtüden açtı; halk ondan o kerâmeti gördüler;

Hz. Şeyh tabağın üstündeki örtüyü kaldırıp, mecliste hazır olanlar onun bu kerâmetini (Allah dostlarının gösterdiği olağanüstü hal) görünce;

Hz. Şeyh tabağın üstündeki örtüyü kaldırıp, mecliste hâzır olanlar onun bu kerâmetini görünce;

427. Derhal hepsinden âh u efgān zahir oldu; dediler ki: "Ey şeyhlerin ve şâhların başı, bu ne idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

427. Derhal hepsinden ah ve feryat ortaya çıktı; dediler ki: "Ey şeyhlerin ve şahların başı, bu ne idi?

428. Ey sır sahiplerinin beyi, bu ne sırdır ve bu ne sultanlıktır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

428. Ey sır sahiplerinin beyi, bu ne sırdır ve bu ne sultanlıktır?

"Bâz" kelimesi burada bağlaçtır; "ve", "dahi" anlamlarına gelir.

"Bâz" kelimesi burada edât-ı atıftır; “ve”, “dahi” ma'nâlarına gelir.

429. Biz bilmedik, bizi afvet; binâenaleyh perîşân söz ki bizden vaki' oldu;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

429. Biz bilmedik, bizi affet; bu sebeple bizden perişan söz meydana geldi;

Biz senin manevî şanını bilemedik; bu sebeple bizden senin azametli şanına layık olmayan perişan sözler ortaya çıktı; bizi affet!

Biz senin şân-ı ma'nevîni bilemedik; bu sebeble bizden senin şân-ı azametine lâyık olmayan perîşân sözler zâhir oldu; bizi afvet!

430. Biz ki körce asâlar vururuz; şübhesiz kandilleri kırarız!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

430. Biz ki körce asâlar vururuz; şüphesiz kandilleri kırarız!

Yani, körler camiye girerek ellerindeki değnekleri yukarı kaldırıp sallasalar, elbette kandilleri kırarlar ve ne yaptıklarını göremezler. Hatalarını kandilleri kırdıkları vakit anlarlar. İşte şimdi biz de onlar gibi yaptık.

Ya'ni, körler câmi'e girerek ellerindeki değnekleri yukarı kaldırıp sallasalalar, elbette kandilleri kırarlar ve ne yaptıklarını göremezler. Hatâlarını kandilleri kırdıkları vakit anlarlar. İşte şimdi biz de onlar gibi yaptık.

431. Biz sağırlar gibi bir hitabı işitmeyip; kendi kıyasımızdan herze cevab söyleyiciyiz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

431. Biz sağırlar gibi bir hitabı işitmeyip; kendi kıyasımızdan herze cevab söyleyiciyiz!

Biz sağırlar gibiyiz. Sağırlar, söylenen sözü işitmedikleri hâlde, muhataplarının dudaklarının oynamasından, kendilerince bir kıyas ve tahmin yapıp, birtakım saçma sapan cevaplar verirler. Nitekim birinci ciltte 3401 numaralı beyitten itibaren, hasta olan komşunun hatırını sormak için giden bir sağırın kıssasında, bu hâl tasvir buyurulmuş idi.

Biz sağırlar gibiyiz. Sağırlar söylenen sözü işitmedikleri hâlde, muhâtablarının dudaklarının oynamasından, kendilerince bir kıyâs ve tahmîn yapıp, birtakım saçma sapan cevablar verirler. Nitekim I. cildde 3401 numaralı beyit[den i'tibâren], hasta olan komşunun hâtırını sormak için giden bir sağırın kıssasında, bu hâl tasvîr buyurulmuş idi.

432. Biz Musa'dan nasihat tutmadık ki, o, bir Hızır'ın inkârından sarı yüzlü oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

432. Biz Musa'dan nasihat tutmadık ki, o, bir Hızır'ın inkârından sarı yüzlü oldu!

Biz, Kur'ân-ı Kerîm'de Kehf sûresinde açıklandığı üzere, ilâhî emirle Hızır (a.s.) ile karşılaşan Hz. Mûsâ (a.s.)'ın kıssasından ibret alıp nasihat tutmadık ki; o Mûsâ (a.s.), Hızır (a.s.)'dan meydana gelen fiillere itiraz etti ve o fiillerin sırları ortaya çıkınca mahcup oldu. "Zerd-rû geşten" (sarı yüzlü olmak) utanmaktan kinayedir.

Biz, Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Kehf'te beyân buyurulduğu üzere, emr-i ilâhî ile Hızır (a.s.)a mülâkî olan Hz. Mûsâ (a.s.)ın kıssasından mütenebbih olup nasîhat almadık ki; o Mûsâ (a.s.) Hızır (a.s.) dan sâdır olan efâle i'tirâz etti ve o efâlin sırları zâhir olunca, mahcûb oldu "Zerd-rû geşten" utanmaktan kinâyedir.

433. Öyle bir göz ki, yukarıya isti'câl ederdi; onun gözünün nûru göğü yarardı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

433. Öyle bir göz ki, yukarıya acele ederdi; onun gözünün nuru göğü yarardı!

Hz. Hızır'a itiraz eden Hz. Musa'nın gözü öyle bir göz idi ki, hemen yüce âleme yönelirdi ve gördüğü şeylerin derhal bâtınına nüfuz ederdi. Ve onun gözünün nuru melekût âlemini (görünmeyen, ruhani âlem) yarıp geçerdi. Bu haldeyken, yine Hızır'a itiraz etti.

Hz. Hızır'a i'tiraz eden Hz. Mûsâ'nın gözü öyle bir göz idi ki, hemân âlem-i ulvîye mün'atıf olurdu ve gördüğü şeylerin derhal bâtınına nüfüz ederdi. Ve onun gözünün nûru âlem-i melekûtu yarıp geçerdi. Bu hâlde iken, yine Hızır'a i'tirâz etti.

434. Ey Mûsâ, senin gözüne hamâkattan değirmen fâresinin gözü taassub etmiştir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

434. Ey Musa, senin gözüne hamâkattan değirmen faresinin gözü taassup etmiştir!

Şeyh Ahmed Hadraveyh hazretleri, Hz. Musa'ya; ve itiraz edenler değirmen farelerine benzetilmiştir. Yani şeriat, tarikat ve hakikat makamında kaim olan Hz. Şeyh, bu dünya değirmeninin fareleri makamında bulunan bizler, senin fiilini kendi fiillerimize kıyas edip, hamâkatimiz (akılsızlığımız) yüzünden taassup (bağnazlık) gösterdik ve sana itiraz ettik. Senin gözünün görüşü başka ve bizim gözümüzün görüşü başka olduğunu bilemedik! "Taassup", şiddet göstermek ve sıkı bağlamak anlamlarındadır.

Şeyh Ahmed Hadraveyh hazretleri, Hz. Mûsâ'ya; ve mu'terizler değirmen fârelerine teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni makām-ı şerîat ve tarîkat ve hakîkatta kāim olan Hz. Şeyh, bu dünyâ değirmeninin fâreleri makāmında bulunan bizler, senin fiilini kendi fiillerimize kıyâs edip, hamâkatimiz cihetinden taassub gösterdik ve sana i'tirâz ettik. Senin gözünün görüşü başka ve bizim gözümüzün görüşü başka olduğunu bilemedik!" "Taassub", teşeddüd etmek ve sıkı bağlamak ma'nâlarınadır.

435. Şeyh buyurdu ki, o sözlerin hepsini ben size helâl ettim. O helâldir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

435. Şeyh buyurdu ki, o sözlerin hepsini ben size helâl ettim. O helâldir.

Hint nüshalarında ikinci mısra "من بحل کردم شمارا آن جدال" şeklindedir. Yani, "Ben size o tartışmayı helâl ettim" demek olur. Çünkü görenler ve duyanlar, körlerin ve sağırların kusurlarına bakmazlar ve onları yaptıkları hatalarda mazur görürler.

Hind nüshalarında ikinci mısra من بحل کردم شمارا آن جدال vakidir. Yani, “Ben size o cidâli helâl ettim demek olur. Zîrâ gözlüler ve kulağı işitenler körlerin ve sağırların kusurlarına bakmazlar ve onları yaptıkları hatalarda ma'zûr görürler.

436. Bunun sırrı bu idi ki, Hak'tan istedim; şübhesiz bana doğru yolu gösterdi, Çocuğun helvasını almanın sırrı bu idi ki, Hak'tan borçlarımın ödenmesini niyâz ettim; O şübhesiz bu borçların ödenmesine çıkan doğru yolu bana gösterdi de,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

436. Bunun sırrı şuydu ki, Hak'tan istedim; şüphesiz bana doğru yolu gösterdi. Çocuğun helvasını almanın sırrı şuydu ki, Hak'tan borçlarımın ödenmesini niyaz ettim; O şüphesiz bu borçların ödenmesine çıkan doğru yolu bana gösterdi de,

437. Buyurdu ki: "Vâkıâ o dînâr azdır. Lâkin çocuğun feryadına mevkūftur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

437. Buyurdu ki: "Gerçek şu ki o dinar azdır. Lakin çocuğun feryadına bağlıdır."

Yüce Allah buyurdu ki: "Gerçek şu ki borcun olan dört yüz liranın önemi yoktur. Fakat o borçların ödenmesi çocuğun feryadına ve ağlamasına bağlıdır."

Hak Teâlâ buyurdu ki: “Vâkıâ borcun olan dört yüz liranın ehemmiyeti yoktur. Fakat o borçların ödenmesi çocuğun feryâdına ve ağlamasına bağlıdır.”

438. Helva satan çocuk ağlamadıkça rahmet denizi cûşa gelmez." Bu hakîkatı cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri dahi Fusûsu'l Hikem'de Fass-1 Eyyûbi'de şöyle buyururlar: كما جاع بعض العارفين فبكى فقال له في ذلك من لا ذوق له في هذا الفن معاتبا له فقال العارف انما جو عنى لا بكى يقول انما ابتلاني بالضر لأساله في رفعه عنى و ذلك لا يقدح في كوني صابرا Ya'ni “Nitekim ariflerin ba'zısı acıktı; ağladı. Bu fende zevki olmayan bir kimse ona muâtib olarak bunun hakkında dedi. İmdi ârif cevab verdi ki: 'Ancak beni ağlamam için acıktırdı. Gûyâ der ki: 'Benden onun ref'i hakkında kendisine suâl etmem için beni durra mübtelâ eyledi ve bu benim sâbir olmama kadh vermez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

438. Helva satan çocuk ağlamadıkça rahmet denizi coşmaz. Bu hakikati Şeyh-i Ekber hazretleri de Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Eyyûbî'de şöyle buyururlar: كما جاع بعض العارفين فبكى فقال له في ذلك من لا ذوق له في هذا الفن معاتبا له فقال العارف انما جو عنى لا بكى يقول انما ابتلاني بالضر لأساله في رفعه عنى و ذلك لا يقدح في كوني صابرا Yani "Nitekim ariflerden bazısı acıktı; ağladı. Bu fende zevki olmayan bir kimse ona sitem ederek bunun hakkında dedi. Şimdi ârif cevap verdi ki: 'Ancak beni ağlamam için acıktırdı.' Güya der ki: 'Benden, o zararın kaldırılması hakkında kendisine soru sormam için beni zarara uğrattı ve bu, benim sabırlı olmama zarar vermez."

439. Ey birâder, çocuk senin gözünün çocuğudur; kendi muradını dürüst olarak zârîye mevkūf bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

439. Ey kardeş, çocuk senin gözünün çocuğudur; kendi muradını dürüst olarak ağlamaya bağlı bil!

Ey kardeş, çocuk, bir çocuk hükmünde olan senin gözündür. Eğer Hak'tan muradını istersen, o muradının gerçekleşmesini, çocuk hükmünde olan gözünün tam bir doğruluk ve içtenlikle ağlamasına bağlı bil!

Ey birâder, çocuk, bir çocuk mesâbesinde olan senin gözündür. Eğer Hak'tan murâdını istersen, o murâdının husûlünü, çocuk mesâbesinde olan gözünün kemâl-i sıdk ve hulûs ile ağlamasına bağlı bil!

440. Eğer istersen ki, sana hil'at erişe, imdi cesed üzerindeki göz çocuğunu ağlat!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

440. Eğer sana hil'at (manevi elbise) ulaşmasını istersen, şimdi beden üzerindeki göz çocuğunu ağlat!

Ey Hakk Yolcusu, eğer amacına ulaşma hil'atini istersen, bedeninin üzerinde çocuk hükmünde bulunan gözünü ağlat! Hz. Mısrî Niyâzî de bir beytinde bu anlamı açıklar:

Bu Niyâzî'yi ağlattığından, Anlaşılır ki, ihsana (iyiliğe) niyetin var!

Ey sâlik, eğer maksûduna vusûl hil'atini istersen, cesedinin üzerinde çocuk mesâbesinde bulunan gözünü ağlat! Hz. Mısrî Niyâzî de bir beytinde bu ma'nâyı beyân buyurur:

Bu Niyâzî'yi ağlattığından, Anlanır ki, ihsâna kasdın var!

## Bir şahsın bir zâhidi, “Az ağla, tâ ki kör olmayasın!" diye korkutması

441. Bir zâhide, amelde bir arkadaşı dedi ki: "Az ağla, tâ ki gözüne halel gelmesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

441. Bir zâhide, amelde bir arkadaşı dedi ki: "Az ağla, tâ ki gözüne zarar gelmesin!"

442. Zahid dedi: "Hâl ikiden hariç değildir; göz o cemâli ya görür, ya görmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

442. Zâhid dedi: "Hâl ikiden dışarı değildir; göz o cemâli ya görür, ya görmez.

Zâhid arkadaşına cevap olarak dedi ki: "Bu hususta iki ihtimal vardır: Gözüm Hakk'ın temiz cemâlini ya görür, yahut görmez bir hâldedir.

Zâhid arkadaşına cevâben dedi ki: "Bu husûsda iki ihtimâl vardır: Gözüm Hakk'ın cemâl-i pâkini ya görür, veyâhut görmez bir hâldedir.

443. Eğer nûr-ı Hakk'ı görür ise ne gam vardır; Hakk'ın visalinde iki göz ne azdır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

443. Eğer Hakk'ın nurunu görürse ne gam vardır; Hakk'ın vuslatında iki göz ne azdır!

Eğer gözlerim Hakk'ın nurunu görüyorsa, ağlamaktan zarar gelmesine ne gam çekeyim! Çünkü Hakk'ın vuslatında iki gözün feda edilmiş olması az bir şeydir.

Eğer gözlerim nûr-ı Hakk'ı müşâhede ediyorsa, ağlamaktan zarar gelmesine ne gam çekeyim! Zîrâ Hakk'ın visâlinde iki gözün fedâ edilmiş olması az bir şeydir.

444. Ve eğer Hakk'ın müşâhedesini istemezse, git de, 'Böyle şakî göz kör olsun! de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

444. Ve eğer Hakk'ın müşâhedesini istemezse, git de, 'Böyle şakî (bahtsız) göz kör olsun!' de!

445. Gözden dolayı gam yeme, zîrâ Isâ senin içindir; sola gitme, tâ ki sana iki sağlam göz bağışlasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

445. Gözden dolayı gam yeme, çünkü İsa senin içindir; sola gitme ki sana iki sağlam göz bağışlasın!

İsa'dan kasıt, "insan ruhu"dur. Çünkü manevî hayat onunla ayakta durur. Şeklî hayat ise "hayvanî ruh" ile ayakta durur ve hayvanî ruhun gerekliliklerine uymak, sol tarafa ve sapkınlık yönüne gitmektir. "İnsan ruhu"nun gerekliliklerine uymak ise, sağ tarafa ve doğru yol tarafına gitmektir. Yani "Ey mümin, mademki Yüce Allah seni insan olarak yarattı; eğer Allah için ağlarsan, ruh olan İsa senin içindir. Hayvanî ruh ve nefsanî gereklilikler tarafına gidip, sol taraf ehli (cehennemliklerden) olma ki, o ruh kalbinde sana iki sağlam göz bağışlasın!"

"Îsâ'dan murâd, “rûh-i insânî”dir. Zîrâ hayât-ı ma'nevî onunla kāimdir. Hayât-ı sûrî ise “rûh-i hayvânî ile kāimdir ve rûh-i hayvânînin îcâbâtına tâbi' olmak, sol tarafa ve dalâlet cihetine gitmektir. “Rûh-i insânî” îcâbâtına tâbi' olmak ise, sağ tarafa ve hidâyet semtine gitmektir. Ya'ni "Ey mü'min, mâdemki Hak Teâlâ seni insân olarak yarattı; eğer Allâh için ağlarsan, Îsâ-yı rûh senin içindir. "Rûh-i hayvânî” ve îcâbât-ı nefsânî tarafına gidip, ashâb-ı şimâlden olma ki, o rûh kalbinde sana iki sağlam göz bağışlasın!"

446. Senin ruhunun İsa'sı senin ile hazırdır; yardımı ondan iste ki, o hoş yardımcıdır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

446. Senin ruhunun İsa'sı senin ile hazırdır; yardımı ondan iste ki, o hoş yardımcıdır!

İsa gibi "ruhullâh" (Allah'ın ruhu) olan "insan ruhu" seninle beraberdir. Sen bütün işlerinde yardımı "hayvanî ruhtan" değil, bu "sultanî ruhtan" iste ki, o ruh senin Hakk'a ulaşmana aracıdır ve güzel bir yardımcıdır.

Îsâ gibi “rûhullâh” olan “rûh-i insânî” seninle beraberdir. Sen cemî'-i umûrunda yardımı “rûh-ı hayvânî”den değil, bu “rûh-ı sultânî”den iste ki, o rûh senin Hakk'a vusûlüne vâsıtadır ve güzel bir yardımcıdır.

447. Lakin kemik dolu olan cismin cengini sen her vakit İsa'nın batınına koyma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

447. Lakin kemik dolu olan cismin cengini sen her vakit İsa'nın batınına koyma!

"Cismin cengi"nden kasıt, nefse ait arzu ve heveslerdir. Bunlar ancak hayvanî ruhun duygularıdır. Yani "Sen yoğun birtakım kemiklerden oluşmuş olan cisminin arzu ve heveslerini daima ruhun olan İsa'nın iç yüzüne nakşetme ve o ruhu nefsaniyet tarafına çekme!"

"Cismin cengi"nden murâd, arzû ve hevesât-ı nefsâniyyedir. Bunlar ancak rûh-ı hayvânî duygularıdır. Ya'ni "Sen kesîf birtakım kemiklerden müteşekkil olan cisminin arzû ve heveslerini dâimâ Îsâ-yı ruhunun bâtınına nakş etme ve o rûhu nefsâniyet tarafına çekme!"

448. O ahmak gibi ki, kıssada doğrular için onu zikr ettik.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

448. O ahmak gibi ki, kıssada doğrular için onu zikrettik.

Yani, akıl ve insaf ehli için yukarıda zikretmiş olduğumuz kıssadaki, ölmüş hayvanın kemiklerinin dirilmesini isteyen İsa (a.s.)'ın ahmak arkadaşı gibi, İsa ruhundan nefsinin boş arzularını talep etme!

Ya'ni, ehl-i akıl ve insaf için yukarıda zikr etmiş olduğumuz kıssadaki, ölmüş hayvânın kemiklerinin dirilmesini isteyen Îsâ (a.s.)ın ahmak refîkı gibi, Îsâ-yı rûhundan nefsinin boş arzûlarını taleb etme!

449. Isa'ndan ten diriliğini isteme; Mûsa'dan Fir'avn'lık muradını isteme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

449. İsa'dan bedenin diriliğini isteme; Musa'dan Firavunluk isteğini isteme!

"İsa" ve "Musa"dan kastedilenin "insan ruhu" olduğu açıktır. "Firavunluk isteği"nden maksat ise, nefse ait arzu ve heveslerdir.

"Îsâ" ve "Mûsâ”dan murâd, “rûh-i insânî” olduğu zâhirdir. "Fir'avn'luk murâdı"ndan maksad dahi, arzû ve hevesât-ı nefsâniyyedir.

450. Kendi kalbinin üzerine maâş fikrini az koy; ayş eksik gelmez, sen dergâh üzerinde ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

450. Kendi kalbinin üzerine geçim düşüncesini az koy; yaşam eksik gelmez, sen dergâh üzerinde ol!

Bedensel ihtiyaçların endişesini içine az koy; bu gibi düşünceler ile ruhunu meşgul etme. Çünkü takdir edilmiş olan bedensel ihtiyaçlar, pay edilmiş miktardan eksik gelmez. Sen hemen Hakk'ın dergâhında kulluk görevini yerine getirmekte ol!

Havâic-i cismâniyyenin endîşesini içine az koy; bu gibi fikirler ile rûhunu meşgül etme. Zîrâ mukadder olan ihtiyâcât-ı cismâniyye, maksûm olan mikdârdan eksik gelmez. Sen hemân dergâh-ı Hak'ta kulluk vazîfesini îfâda ol!

451. Bu cisim, ruhun otağı geldi; yahût Nuh'un gemisi misalidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

451. Bu cisim, ruhun otağı geldi; yahut Nuh'un gemisi misalidir.

Bu cisim, izafî ve insanî ruhun bir çadırı ve otağı gibidir; yahut Nuh (a.s.)ın gemisine benzer.

Bu cisim, rûh-i izâfî ve insânînin bir çadırı ve otağı gibidir; veyâhût Nûh (a.s.)ın gemisine müşâbihtir.

452. Mâdemki Türk ola, bir çadır bulur; hususiyle bir dergahın azîzi ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

452. Mademki Türk'tür, bir çadır bulur; özellikle bir dergâhın azizi olursa! Çölde yaşayan bir Türk var oldukça, barınmak için ona bir otağ ve çadır gereklidir. Yukarıdaki üç beytin birbirine bağlanması suretiyle fakirin anladığım mana şudur: "Ruh, ruhaniyet mertebesinde bulundukça fiiller mertebesinde değildir. Fiiller mertebesinde ortaya çıkmak için mutlaka bir araca ve bedene muhtaçtır. Hele o ruh bir kâmilin ruhu olursa, ona elbette kendi hâl ve şanına uygun bir kalıp verirler. Mademki ruh kalıba ve bedene muhtaçtır ve o bedenin ilahi murat olan süre kadar ayakta kalması için, elbette geçimi ve ihtiyaçları temin olunur."

Sahra-nişîn bir Türk mevcûd oldukça, barınmak için ona bir otağ ve çadır lâzımdır. Yukarıdaki üç beyitin yekdîğerine rabtı sûretiyle fakîrin zahib olduğum ma'nâ şudur: “Rûh mertebe-i rûhiyyette bulundukça mertebe-i efâlde değildir. Mertebe-i efâlde zâhir olmak için mutlakā bir âlete ve cisme muhtacdır. Hele o rûh bir kâmilin rûhu olursa, ona elbette kendi hâl ve şânına münasib bir kalıp verirler. Mâdemki rûh kalıba ve cisme muhtacdır ve o cismin murâd-ı ilâhî olan müddet kadar kıyâmı için, elbette maîşeti ve havâyici te'mîn olunur."

## Îsâ (a.s.)ın duâsı ile kemiklerin diri olması kıssasının tamâmı

453. Isa o delikanlının iltimasından dolayı kemik üzerine Hakk'ın ismini okudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

453. İsa, o delikanlının iltimasından dolayı kemik üzerine Hakk'ın ismini okudu.

140 numaralı beyitten itibaren beyan buyurulan kıssanın devamıdır. Yani, İsa (a.s.) kendisine arkadaş olan ahmak bir delikanlının iltimas ve ricası üzerine, derin bir çukurdaki hayvan kemiklerine Yüce Allah hazretlerinin ism-i şerifini okudu.

140 numaralı beyitten i'tibâren beyân buyurulan kıssanın mâba'didir. ya'ni, Îsâ (a.s.) kendisine arkadaş olan ahmak bir delikanlının iltimâs ve ricâsı üzerine, derin bir çukurdaki hayvan kemiklerine Hak Teâlâ hazretlerinin ism-i şerîfini okudu.

454. Allah'ın hükmü o çiğ adam için, o kemiklerin sûretini diri etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

454. Allah'ın hükmü o çiğ adam için, o kemiklerin sûretini diri etti.

455. Ortadan bir kara arslan sıçradı; bir pençe vurdu, onun nakşını harab etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

455. Ortadan bir kara aslan sıçradı; bir pençe vurdu, onun şeklini harap etti.

Meğer o kemikler bir aslanın kemikleri imiş. İlahi ismin okunmasının ardından, ortada kara renkli bir aslan belirip sıçradı; kemiklerin dirilmesini isteyen o ahmak delikanlıya saldırdı ve bir pençe vurdu, onun bedenini berbat etti.

Meğer o kemikler bir arslanın kemikleri imiş. İsm-i ilâhînin okunmasını müteakib, ortada bir kara renkli arslan peydâ olup sıçradı; kemiklerin dirilmesini isteyen o ahmak delikanlıya hücûm etti ve bir pençe vurdu, onun cismini berbâd etti.

456. Onun kellesini kopardı ve hemân beynini döktü; bir ceviz içi ki, onda bir beyin yok idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

456. Onun kellesini kopardı ve hemen beynini döktü; bir ceviz içi ki, onda bir beyin yok idi.

Yani, o ahmakta bir ceviz içi kadar olsun bir beyin yok idi, beyinsiz bir yaratık idi.

Ya'ni, o ahmakta bir ceviz içi kadar olsun bir beyin yok idi, beyinsiz bir mahlûk idi.

457. Eğer onun bir içi olaydı; onun kırılması muhakkak naks olmazdı, ancak onun teni üzerine olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

457. Eğer onun bir içi olsaydı; onun kırılması kesinlikle eksiklik olmazdı, ancak onun bedeni üzerine olurdu.

Eğer o ahmağın içi ve beyni olgun olsaydı, onun kırılması ve helâki ancak onun bedenine özgü olurdu. Onun manası olan içinin ve ruhunun bu görünür helâk ile ilgisi bulunmaz ve ona eksiklik gelmezdi.

Eğer o ahmağın içi ve dimâğı kâmil olaydı, onun kırılması ve helâki ancak onun cismine mahsûs olurdu. Onun ma'nâsı olan içinin ve ruhunun bu helâk-i sûrî ile alakası bulunmaz ve ona noksân ârız olmaz idi.

458. Îsâ (a.s.) dedi: "Niçin onu acele ezdin?" (Arslan) dedi: “O cihetten ki, sen ondan perîşan oldun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

458. Îsâ (a.s.) dedi: "Niçin onu acele ezdin?" (Arslan) dedi: “O yönden ki, sen ondan perişan oldun."

Arslan, Îsâ (a.s.)'a cevap olarak dedi ki: "Ben onu sana karşı gereksiz ve boş bir istekte bulunarak, şerefli zâtını rahatsız ettiği için böyle parçaladım. Bu ahmak senin peygamberlik görevini anlamamış ve senin ölmüş hayvanları değil, ölmüş kalpleri dirilteceğinden habersiz kalmış idi." Bu şerefli beytin içinde Hakk Yolcularına da ibret vardır. Çünkü Hakk Yolcularından birçoğu, insân-ı kâmilden buna benzer anlamsız isteklerde bulunup, kendilerini mahveder.

Arslan Îsâ (a.s.) a cevâben dedi ki: "Ben onu sana karşı bî-lüzüm ve beyhûde bir talebde bulunarak, zât-ı şerîfini bîzâr ettiği için böyle parçaladım. Bu ahmak senin vazîfe-i nübüvvetini idrâk etmemiş ve senin ölmüş hayvanları değil, ölmüş kalbleri ihyâ edeceğinden gafil bulunmuş idi." Bu beyt-i şerîfin zımnında sâliklere de ibret vardır. Zîrâ sâliklerden birçokları, insân-ı kâmilden buna mümâsil bî-ma'nâ taleblerde bulunup, kendilerini berbâd eder.

459. Îsâ dedi: "Niçin adamın kanını içmedin?" dedi ki: "Kısmette bana yiyecek rızık olmadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

459. İsa dedi: "Niçin adamın kanını içmedin?" dedi ki: "Kısmette bana yiyecek rızık olmadı."

İsa (a.s.) aslana dedi ki: "Senin parçaladığın insan ve hayvanları yemen âdetin iken, bunu niçin yemedin?" Aslan cevap olarak dedi ki: "Ben görünür hayattaki kısmetimi yiyip tamam ettim ve hesabımı kapattım. Artık bana dünya hayatında rızık ve yiyecek hissesi kalmamıştır. Bu parçaladığım ahmak adamı bu sebeple yemedim."

Îsâ (a.s.) arslana dedi ki: "Senin parçaladığın insân ve hayvanları yemen âdetin iken, bunu niçin yemedin?" Arslan cevâben dedi ki: "Ben hayât-ı sûrîdeki kısmetimi yeyip tamâm ettim ve hesabımı kapattım. Artık bana hayât-ı dünyeviyyede rızık ve yiyecek hissesi kalmamıştır. Bu parçaladığım ahmak adamı onun için yemedim."

460. Ey çok kimseler, o kükremiş arslan gibi kendi avını yememiş olarak cihândan gitmiştir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

460. Ey çok kimseler, o kükremiş aslan gibi kendi avını yememiş olarak dünyadan gitmiştir!

461. Onun kısmeti bir saman değil ve onun hırsı dağ gibi; vechi yok ve vücûh tahsil etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

461. Onun kısmeti bir saman değil ve onun hırsı dağ gibi; sebebi yok ve sebepler elde etmiştir.

"Vech" burada "sebep" ve "illet" anlamındadır. Yani, kendi kazandığını yemeden dünyadan göçmüş olan bir kimsenin, rızık yönünden olan kısmeti ve nasibi bir saman kadar bile olmadığı halde, onun rızık toplama hususundaki hırsı ve tamahı dağ gibidir ve şiddetlidir. Sebepsiz ve gerekçesiz birçok rızık ve geçim sebebini toplamış ve elde etmiştir.

Hint nüshalarında ikinci mısra وجسته بی وجهی وجوه از هر گروه şeklindedir. Anlamı, "Sebepsiz her gruptan sebeplere sıçramıştır" demek olur ki, bu da aynı anlamdadır.

“Vech” burada “sebeb” ve “illet” ma'nâsınadır. Ya'ni, kendi kazandığını yemeksizin cihândan gitmiş olan bir kimsenin, rızık cihetinden olan kısmeti ve nasîbi bir saman kadar bile olmadığı halde, onun cem'-i rızık husûsusundaki hırsı ve tama'ı dağ gibidir ve şiddetlidir. Vecihsiz ve sebebsiz birçok esbâb-ı rızık ve maîşet cem' ve tahsîl etmiştir.

Hind nüshalarında ikinci mısra وجسته بی وجهی وجوه از هر گروه suretindedir. Ma'nâsı, “Vecihsiz her gürûhtan vücûha sıçramıştır” demek olur ki, bu da aynı ma'nâdadır.

462. Ey bize cihanda ücretsiz işin maskaralığını müyesser etmiş olan, bizi kurtar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

462. Ey bize dünyada ücretsiz işin maskaralığını kolaylaştırmış olan, bizi kurtar!

"Suhre" Farsçada "bîgâr", yani "ücretsiz iş" ve "zebûn" anlamlarına; Arapçada ise maskaralık ve alay etme anlamlarına gelir. "Bîgâr" Farsça "kâf" harfiyle "suhre"nin bir anlamının eş anlamlısı olup, "ücretsiz iş yapmak" anlamındadır. Fakat burada "suhre"nin Arapça anlamını almak daha uygundur. Yani, "Bizim nasibimiz dünyada bir saman kadar bile değilken, dağ gibi olan hırsımızla para ve mal toplayıp, harcamaya fırsat bulamadan dünyaya veda ederiz ve çabamız ücretsiz bir iş görmekten ibaret kalır. Bu ise ücretsiz işin maskaralığından başka bir şey değildir. Fakat dünya hayatında bu çaba bize kolay ve tatlı gelir. Bu sebeple, ey bize dünyada ücretsiz işin maskaralığını kolay göstermiş olan Yüce Allah, bizi bu boş çabaya zebûn olmaktan kurtar!"

“Suhre” Fârisî'de “bîgâr”, ya'ni “ücretsiz iş” ve “zebûn” ma'nâlarına; ve Arabî'de maskaralık ve istihzâ ma'nâlarına gelir. “Bîgâr” kâf-ı Fârisî ile “suhre”nin bir ma'nâsının mürâdifi olup, “ücretsiz iş yapmak” ma'nâsınadır. Fakat burada “suhre”nin ma'nâ-yı Arabîsini almak muvâfıktır. Ya'ni, “Bizim kısmetimiz cihânda bir saman kadar bile değil iken, dağ gibi olan hırsımız ile cem'-i nukud ve emvâl edip, sarf etmeğe kalmadan cihâna vedâ' ederiz ve sa'yimiz ücretsiz bir iş görmekten ibaret kalır. Bu ise ücretsiz işin maskaralığından başka bir şey değildir. Fakat hayât-ı dünyeviyyede bu sa'y bize kolay ve tatlı gelir. Binâenaleyh, ey bize cihânda ücretsiz işin maskaralığını kolay göstermiş olan Hudâ-yı Müteâl, bizi bu beyhûde sa'ye zebûn olmaktan kurtar!”

463. Bize tu'me görünmüştür ve o tuzak olmuştur; bize onu öyle göster ki, mevcuddur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

463. Bize yem gibi görünmüştür ve o tuzak olmuştur; bize onu öyle göster ki, mevcuttur!

"Şest" burada "balık oltası" anlamına gelir; başka anlamları da vardır. Şerefli beyitte "tuzak" anlamında kullanılmıştır. Yani, "Bu dünya hayatında bizim, yiyecek ve menfaat verecek şey zannıyla dört elle sarıldığımız şeyler, balıkların oltaya tutuldukları gibi bize tuzak olmuştur. Ey Rabb'im, bize o eşyayı hakikati üzere göster ki, kârımızı ve zararımızı bilelim!" Bu şerefli beyitte şu hadis-i şerife işaret buyurulur: اللهم خلصنا عن الملاهي وارنا الاشياء كما هي yani "Ey benim Allah'ım, bizi eğlencelerden kurtar ve eşyayı bize hakikati üzere göster!" Ferîdüddîn-i Attâr hazretleri de aşağıdaki beyitlerde bu anlamı şöyle buyururlar:

"Eğer eşya göründüğü gibi olaydı; Mustafa (a.s.) Efendimiz'in duası doğru olur muydu? Zira dinin ulusu olan şanlı peygamber Hakk'a dedi ki: "İlahi bana eşyayı hakikati üzere göster!"

“Şest” burada “balık oltası” ma'nâsına gelir; diğer ma'nâları da vardır. Beyt-i şerîfte “tuzak” ma'nâsında isti'mâl buyurulmuştur. Ya'ni, “Bu hayât-ı dünyeviyyede bizim, yiyecek ve menfaat verecek şey zannıyla dört elle sarıldığımız şeyler, balıkların oltaya tutuldukları gibi bize tuzak olmuştur. Yâ Rab, bize o eşyayı hakîkatı üzere göster ki, kârımızı ve zararımızı bilelim!" Bu beyt-i şerîfte şu hadîs-i şerîfe işaret buyurulur: اللهم خلصنا عن الملاهي وارنا الاشياء كما هي ya'ni "Ey benim Allah'ım, bizi melâhîden kurtar ve eşyayı bize hakîkatı üzere göster!" Ferîdüddîn-i Attâr hazretleri dahi âtîdeki beyitlerde bu ma'nâyı şöyle buyururlar:

"Eğer eşya göründüğü gibi olaydı; Mustafa (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz'in duâsı doğru olur muydu? Zîrâ dînin ulusu olan Nebiyy-i zîşân Hakk'a dedi ki: "İlâhî bana eşyayı hakîkatı üzere göster!"

464. O arslan dedi: "Ey Mesîha, bu av, hâlisan i'tibar için idi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

464. O aslan dedi: "Ey Mesih, bu av, tamamen itibar içindi!"

Ahmak kişiyi parçalayan aslan dedi ki: "Ey Rûhullah (Allah'ın ruhu), benim bu avımın anlamının özü, halkın bu olaydan ibret alması içindi!

Ahmağı parçalayan arslan dedi ki: "Ey Rûhullâh, benim bu avımın hülâsa-i ma'nâsı, halkın bu vak'adan ibret alması için idi!

465. Eğer benim için cihanda bir rızık olaydı; muhakkak benim ölüler ile ne işim var idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

465. Eğer benim için dünyada bir rızık olsaydı; muhakkak benim ölüler ile ne işim olurdu?

Benim dünya hayatında rızkım olsaydı, bugün ölüler arasına katılmazdım; dünyada diri kalıp yaşardım.

Benim hayât-ı dünyeviyyede rızkım olaydı, bugün ölüler arasına karışmaz idim; cihânda diri kalıp yaşar idim.

466. Bu onun layıkıdır ki, berrak suyu bulur, abes cihetten eşek gibi ırmak içine işer!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

466. Bu, berrak suyu bulup da abes bir yönden ırmak içine eşek gibi işeyenin layıkıdır.

"Mîzed", "mîhten" mastarından türemiş şimdiki zaman kipidir; "işemek" anlamına gelir. Yani "Bu helak oluş, o kimsenin layıkıdır ki, berrak bir su gibi olan insân-ı kâmili bulur; ırmak içine işeyen eşek gibi, boş sözler ve faydasız makaleler yönünden onun kalbinin saflığını kirletmeye kalkışır!"

"Mîzed", "mîhten" mastarından muzâri'dir; "işemek" ma'nâsınadır. Ya'ni "Bu helâk oluş o kimsenin lâyıkıdır ki, berrâk bir su gibi olan insân-ı kâmili bulur; ırmak içine işeyen eşek gibi abes sözler ve beyhûde makaleler cihetinden onun safvet-i kalbiyyesini telvîs etmeğe kıyâm eder!"

467. Eğer eşek o ırmağın kıymetini bile idi, o ayak yerine ırmağa baş koyar idi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

467. Eğer eşek o ırmağın kıymetini bilseydi, o ayak yerine ırmağa baş koyardı!

468. O öyle bir peygamberi bula ki, büyük suyun beyi, büyük dirilik besleyicidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

468. O öyle bir peygamberi bula ki, büyük suyun beyi, büyük dirilik besleyicidir!

"Âbî" ve "perverî"deki "ya"lar, yüceltme "ya"sıdır. Yani "O ahmak, âb-ı hayâtın beyi ve manevî hayatı besleyici şanlı bir peygamberi bulsun da..." Cümle, sonraki beyit ile tamamlanır.

"Âbî" ve "perverî”de “ya”lar, yâ-yı ta'zîmdir. Ya'ni "O ahmak, âb-ı hayâtın beyi ve hayât-ı ma'nevîyi besleyici bir peygamber-i zîşânı bulsun da..." Cümle, âtîdeki beyit ile tamâm olur.

469. Onun önünde, "Ey suyun beyi, bizi "Kün!" emrinden diri et!" diye niçin ölmesin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

469. Onun önünde, "Ey suyun beyi, bizi "Ol!" emrinden diri et!" diye niçin ölmesin?

Bu şerefli beyitte, Rûhullâh'ın (a.s.) "Ol!" sözüyle ölüyü dirilttiğine işaret buyurulur. Bu meselenin ayrıntısı, Fusûsu'l-Hikem'de Îsevî Fass'ındadır. Hz. Şeyh-i Ekber buyururlar ki: فهو كلمة الله وهو روح الله وهو عبدالله وليس ذلك في الصور الحسية البشرية لغيره Yani "Hz. Îsâ Allah'ın kelimesidir ve Allah'ın ruhudur ve Allah'ın kuludur. Ve bu hüküm, beşerî duyusal surette başkası için yoktur." Hz. Şeyh, "beşerî duyusal suret" kaydıyla sınırlama buyurdu. Çünkü ruhsal surette her fert "Allah'ın ruhu"dur ve isimsel surette "Allah'ın kelimesi"dir; ve ancak duyusal surette "Allah'ın kulu" olmakta Hz. Îsâ (a.s.) ile ortaklıkları vardır. Ve Hz. Şeyh, "Ol!" sözünün ortaya çıkışında âriflerden üç sınıfın görüşünü beyan buyururlar ki, burada ayrıntısı uzun olur. Ben, Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhte açıkladım.

Beyt-i şerîfte, Rûhullâh'ın “Kün!” kavli ile ölüyü dirilttiğine işâret buyurulur. Bu mes'elenin tafsîli, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Îsevî'dedir. Hz. Şeyh-i Ekber buyururlar ki: فهو كلمة الله وهو روح الله وهو عبدالله وليس ذلك في الصور الحسية البشرية لغيره Ya'ni "Hz. Îsâ Allah'ın kelimesidir ve Allâh'ın rûhudur ve Allah'ın kuludur. Ve bu hüküm sûret-i hissiyye-i beşeriyyede başkası için yoktur." Hz. Şeyh "sûret-i hissiyye-i beşeriyye" kaydıyla takyîd buyurdu. Zîrâ sûret-i rûhiyyede her ferd “rûhullâh”dır ve sûret-i esmâiyyede "kelimetullâh”dır; ve ancak sûret-i hissiyyede "abdullah" olmakta Hz. Îsâ ile iştirâkleri vardır. Ve Hz. Şeyh, “Kün!” kavlinin sudûrunda âriflerden üç sınıfın mezhebini beyân buyururlar ki, burada tafsîli uzun olur. Fakîr, Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhte îzâh ettim.

470. Müteyakkız ol, senin nefsinin köpeğini diri isteme; zîrâ çok zamandan senin cânının düşmanıdır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

470. Uyanık ol, kendi nefsinin köpeğini diri isteme; çünkü uzun zamandan beri senin canının düşmanıdır!

471. Bu köpeğin, cân saydının mâni'i olan kemik üzerine toprak saçılsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

471. Bu köpeğin, can avının engeli olan kemiğin üzerine toprak saçılsın.

"Köpek"ten kasıt, nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) ve "kemik"ten kasıt bedendir. Yani, köpek gibi olan nefs-i emmâre, kemik gibi olan bedenin hazzıyla meşgul olur ve onun bu hazlarla meşguliyeti, insan ruhunun zevkini ve hazzını avlamasına engel olur. Mademki engel olan bu beden kemiğidir, onun üzerine toprak saçılsın!

"Köpek"ten murâd, "nefs-i emmâre ve "kemik"ten murâd cisimdir. Ya'ni, köpek gibi olan nefs-i emmâre, kemik gibi olan cismin hazzına meşgül olur ve onun bu huzûzât ile meşgüliyeti, "rûh-i insânî" zevkini ve hazzını avlamağa mâni olur. Mâdemki mâni' olan bu cisim kemiğidir, onun üzerine toprak saçılsın!

472. Köpek değil isen niçin kemiğe âşıksın? Sülük gibi neden kana âşıksın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

472. Köpek değil isen niçin kemiğe âşıksın? Sülük gibi neden kana âşıksın?

"Dîvçe" burada "sülük" anlamındadır. Yani "Senin nefsin emredici nefs değil ise, niçin bedenin hazzına âşıksın? Nefsin niçin sülük gibi bedenine yapışmıştır?"

"Dîvçe" burada "sülük" ma'nâsınadır. Ya'ni "Senin nefsin nefs-i emmâre değil ise, niçin cismin hazzına âşıksın? Nefsin niçin sülük gibi cismine yapışmıştır?"

473. O ne gözdür, o ki onun görücülüğü yoktur; imtihanlardan ona rüsvaylığın gayri yoktur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

473. O ne gözdür, o ki onun görücülüğü yoktur; imtihanlardan ona rüsvaylıktan başka bir şey yoktur!

Ancak görünenleri gören ve işlerin sonuçlarını görmeyen göz nasıl gözdür! Böyle bir göz daima görüşünden aldanır ve görüşüne göre verdiği hükümlerde rezil ve rüsvay olur.

Ancak zevâhiri gören ve avâkıb-ı umûru görmeyen göz nasıl gözdür! Böyle bir göz dâimâ görüşünden aldanır ve görüşüne nazaran verdiği hükümlerde rezîl ve rüsvây olur.

474. Zanlara ara sıra sehv olur; bu ne zandır bu ki, yoldan kör geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

474. Zanlara ara sıra yanılma olur; bu ne zandır ki, yoldan kör geldi.

Bu gözün görüşünde zan olsa, "Çoğunlukla doğruyu bulur ve ara sıra da hata eder" deyip mazur görürüz. Fakat onun zannı nasıl bir zandır ki, Hakk yolundan daima kör olarak gelir! Yani böyle bir gözün görüşünden oluşan zanda asla doğruyu bulma gerçekleşmez. Bu sebeple onun görüşünden zan bile oluşmaz. Çünkü zan, ilim ile şüphe arasında bir inançtır; ve ilim en yüce mertebe; ve şüphe en aşağı mertebedir; ve zan ise ortada yer alır. Bu sebeple böyle bir kimsenin görüşünden oluşan, zan değil şüphedir. İnkar ise büsbütün ahmaklıktır.

Bu gözün görüşünde zan olsa, "Ekseriyâ doğruya isâbet ve ara sıra da hatâ eder" deyip ma'zûr görürüz. Fakat onun zannı nasıl bir zandır ki, tarîk-ı Hak'tan dâimâ kör olarak gelir! Ya'ni böyle bir gözün görüşünden hâsıl olan zanda aslâ doğruya isâbet vâki' olmaz. Binâenaleyh onun görüşünden zan bile hâsıl değildir. Zîrâ zan, ilim ile şek arasında bir i'tikāddır; ve ilim mertebe-i a'lâ; ve şek mertebe-i ednâdır; ve zan ise vasatta vâki'dir. Binâenaleyh böyle bir kimsenin görüşünden hâsıl olan, zan değil şektir. İnkâr ise büsbütün hamâkattır.

475. Göze, gel, başkaları üzerine nevha-gersin; bir müddet otur da kendine ağla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

475. Göze, gel, başkaları üzerine ağıt yakansın; bir süre otur da kendine ağla!

Göze, yani iyi bir görüşe gel de, dikkatini kendi hâline ve iç dünyana yönelt! Sen başkalarını beğenmeyip ve onların gidişatını yanlış görüp, onların adına üzülüyorsun. Biraz da otur, kendi hâline ağla ve üzül!

Göze, ya'ni iyi bir görüşe gel de, nazarını kendi hâline ve bâtınına atf et! Sen başkalarını beğenmeyip ve onların revişini eğri görüp, onların hesabına teessüfler ediyorsun. Biraz da otur, kendi hâline ağla ve teessüf et!

476. Ağlayıcı buluttan dal yeşil ve tâze olur; zîrâ ki mum ağlamadan, ziyade aydınlık olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

476. Ağlayan buluttan dal yeşil ve taze olur; çünkü mum ağlamadan, fazla aydınlık olur.

Yağmur bulutundan ağaçlar yeşillenir ve mum yanıp damlalar aktıkça aydınlık meydana gelir.

Yağmur bulutundan ağaçlar yeşillenir ve mum yanıp damlalar aktıkça aydınlık hâsıl olur.

477. Her nerede nevha ederlerse orada otur; zîrâ ki sen ağlamada daha evlâsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

477. Her nerede feryat ederlerse orada otur; çünkü sen ağlamakta daha layıksın.

Ey içini arındırmamış olan Hakk Yolcusu, sen zevk ve sefa meclislerinde değil, ağlanan yerlerde otur. Çünkü ağlamak senin hâline pek layıktır!

Ey bâtınını tasfiye etmemiş olan sâlik, sen zevk u safâ meclislerinde değil, ağlanan yerlerde otur. Zîrâ ağlamak senin hâline pek lâyıktır!

478. Zîra ki onlar fanînin firakındadırlar; "kân"a mensub olan bekā la'linden gafildirler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

478. Çünkü onlar fânî olanın ayrılığındadırlar; "kaynak"a mensup olan beka lâlinden gafildirler!

"Beka lâli"nden maksat "ruh"tur; "kaynağa mensubiyet"ten maksat ise ilâhî hâle ve "Muhammedî hakikat"e mensubiyetine işarettir. Yani "Sen ağlanan her mecliste bulunduğun zaman, ağlayanların Allah için ağladıklarını zannetme! Çünkü onlar fânî olan bir şeyin yok olmasından dolayı ağlarlar. Örneğin kimi mahşerin dehşetinden, kimi cehennemin azabından ve kimi cennetten mahrumiyet acısından ağlar. Hâlbuki korku ve hüzün hep fânî olan nefse ait duygulardır.

“La'l-i bekā”dan murâd, “rûh”tur “kân”a mensûbiyyet”ten murâd şe'n-i ilâhîye ve “hakîkat-ı muhammeddiyye”ye mensûbiyetine işarettir. Ya'ni “Sen ağlanan her mecliste bulunduğun vakit, ağlayanların Allâh için ağladıklarını zannetme! Zîrâ onlar fânî olan bir şeyin fevtinden dolayı ağlarlar. Meselâ kimi mahşerin hevlinden ve kimi cehennemin azabından ve kimi cennetten mahrûmiyet eleminden ağlar. Halbuki, havf ve hüzün hep fânî olan nefse taalluk eden duygulardır.

479. Zîrâ ki gönül üzerinde taklîd nakşı ve bağı vardır; git göz yaşı ile onun bağını kazı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

479. Çünkü gönül üzerinde taklit nakşı ve bağı vardır; git gözyaşı ile onun bağını kazı.

Çünkü gönülde taklit yoluyla edinilmiş imanın hayali ve bağı vardır ve bu hayal seni fani olan suretlere çeker. Bu sebeple, ağladığın zaman, yaratılmış bir varlık olan cehennemin korkusuyla veya cennete olan şevk ve muhabbetin ile ağlarsın. Git gözyaşı ile bu nakışları ve bağı kalbinden kazı ve temizle; ilahi lütuf yardımına yetişip kalbinde sebepsiz olan Hak sevgisi ortaya çıksın.

Tezkiretü'l-Evliyâ'da (Evliyalar Tezkiresi) zikredilmiştir ki: Bir gün vaizlerden biri kıyamet hallerini ve onun dehşetlerini halka anlatmaya başlamış ve halk da bu korku içinde ağlamaya başlamış. Hz. Şibli (k.s.) de o meclisten geçiyormuş. Halkın ağlamasını ve feryadını görüp, vaize hitaben demiş ki: "Ey vaiz, niçin işi uzatıp bu halkı böyle ağlatıyorsun? Kıyamet gününde insana bir soru sorarlar da derler ki: ما ترائيم yani 'Biz senin içiniz;' وتو کرائ yani 've sen kimin içinsin?' Yani 'Biz senin için Allah olup, seni türlü lütuflarımız ile besledik; sen de bize halis olarak kulluk ettin mi, yoksa bizim nimetimizi yiyip içip nefsine mi kul oldun?' demek olur.

Zîrâ ki gönülde îmân-ı taklîdî hayâli ve bağı vardır ve bu hayâl seni fânî olan sûretlere cezb eder. Binâenaleyh, ağladığın vakit, bir mahlûk olan cehennemin korkusuyla ve yâhûd cennete olan şevk ve muhabbetin ile ağlarsın. Git göz yaşı ile bu nukūşu ve bağı kalbinden rendele ve kazı; lutf-ı ilâhî imdâdına yetişip kalbinde bîçûn olan hubb-i Hak zuhûr etsin.

Tezkiretü'l-Evliyâ'da mezkûrdür ki: Bir gün vâizin birisi ahvâl-i kıyâmeti ve onun dehşetlerini halka karşı sayıp dökmeğe ve halk da bu havf içinde ağlamağa başlamış. Hz. Şibli (k.s.) dahi o meclisten geçiyor imiş. Halkın girye ve feryâdını görüp, vâize hitâben demiş ki: "Ey vâiz, niçin işi uzatıp bu halkı böyle ağlatıyorsun? Rûz-i kıyamette adama bir suâl sorarlar da derler ki: ما ترائيم ya'ni "Biz senin içiniz;" وتو کرائ ya'ni "ve sen kimin içinsin?" Ya'ni "Biz senin için Allâh olup, seni envâ-ı lütuflarımız ile besledik; sen de bize hâlis olarak kulluk ettin mi, yoksa bizim ni'metimizi yiyip içip nefsine mi kul oldun?" demek olur.

480. Zîra ki taklîd her iyiliğin afetidir; taklîd her ne kadar kavî dağ ise de saman olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

480. Çünkü taklit her iyiliğin afetidir; taklit ne kadar güçlü dağ olsa da saman olur!

İman ve amel, taklit yoluyla da olsa iyidir. Fakat tahkik (gerçeği araştırma) yolu dururken taklit ile yetinmek afet ve zarardır. Çünkü taklide dayalı olan şeyler çabuk sarsılır. Bu sebeple taklide dayalı iman ve amel, dış görünüşte dağ gibi güçlü ve sağlam görünse de, temeli bir saman çöpü gibi kuvvetsiz ve sağlamlıktan yoksundur!

Îmân ve amel taklîd sûretiyle de olsa iyidir. Fakat tahkîk yolu dururken taklîd ile iktifâ etmek âfet ve zarardır. Çünkü taklîdî olan şeyler çabuk mütezelzil olur. Binâenaleyh taklîdi olan îmân ve amel, sûret-i zâhirede dağ gibi kavî ve metîn görünür ise de, temeli bir saman çöpü gibi kuvvetsiz ve metânetsizdir!

481. Eğer bir kör, semîz ve keskin öfkeli olsa da, mâdemki onun gözü yoktur, onu et parçası bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

481. Eğer bir kör, semiz ve keskin öfkeli olsa da, mademki onun gözü yoktur, onu et parçası bil!

"Darîr" kör, "lemtür" semiz anlamındadır. Bu şerefli beyit, mukallidin (taklitçi) misali olarak zikredilmiştir. Yani "Mukallid semiz bir köre benzer. Böyle bir kör ne kadar öfkeli olursa olsun, öfkesinin hükmünü yerine getirmeye gücü yetmez. Gözü olmayınca, bir et parçası gibidir."

"Darîr" kör, "lemtür" semîz ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîf, mukallidin misâli olarak zikr olunmuştur. Ya'ni "Mukallid semiz bir köre benzer. Böyle bir kör ne kadar gazûb olursa olsun, gazabının hükmünü icrâya kâdir değildir. Gözü olmayınca, bir et parçası mesâbesindedir"

482. Eğer kıldan ince söz söylese, onun sırrına o sözden haber olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

482. Eğer kıldan ince söz söylese, onun sırrına o sözden haber olmaz.

Taklitçi olan âlimler, eğer kıldan daha ince anlamları açıklasa, bu anlamlar onların beynindeki zekâ kuvvetine ait olur; o anlamların zevkinden sırrı haberdar olmaz. Çünkü Sadreddin-i Konevî hazretleri buyururlar ki: "Öğrenim mertebeleri dörttür: 1. Duyusal mertebe, 2. Hayalî mertebe, 3. Ruhî mertebedir, 4. Bunların arasını birleştiren bir sırdır; o da zâtî kemâl ile ilâhî sevinçtir. Ve bunun hükmü görünen ve görünmeyene yayılır. Bu sebeple, taklitçiler öğrenim mertebelerinin ancak his ve hayal mertebelerini taşır; diğerlerinden habersizdirler."

Mukallid olan ulemâ eğer kıldan daha ince maânîyi beyân etse, bu maânî onun beynindeki kuvvet-i zekâya aid olur; o ma'nâların zevkinden sırrı haberdar olmaz. Zîrâ Sadreddîn-i Konevî hazretleri buyururlar ki: "Merâtib-i ta'lîm dörttür: 1. Mertebe-i hissiyye, 2. Mertebe-i hayâliyye, 3. Mertebe-i rûhiyyedir, 4. Bunların beynini câmi' olan bir sırdır; o da kemâl-i zâtî ile ibtihâc-ı ilâhîdir. Ve bunun hükmü zâhire ve bâtına sirâyet eder. Binâenaleyh, mukallidler merâtib-i taallümün ancak his ve hayâl mertebelerini hâizdir; diğerlerinden bî-haberdirler."

483. Kendi sözlerinden mestlik tutar; ve lakin onun indinden meye kadar çok yol vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

483. Kendi sözlerinden sarhoşluk duyar; fakat onun katından şaraba kadar çok yol vardır.

Taklitçinin his ve hayal mertebesinden gelen kendi sözlerinden sarhoşluğu vardır; ancak bu mertebelerden içilen zevk şarabından, diğer mertebelerin zevk şarabına kadar çok yol vardır ki, taklitçinin bundan haberi yoktur.

Mukallidin mertebe-i his ve hayâlden gelen kendi sözlerinden sarhoşluğu vardır; fakat bu mertebelerden içilen zevk meyinden, diğer mertebelerin zevk meyine kadar çok yol vardır ki, mukallidin bundan haberi yoktur.

484. O ırmak gibidir, o bir su içmez; su, ondan su içicilerin üzerine geçer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

484. O ırmak gibidir, o bir su içmez; su, ondan su içicilerin üzerine geçer.

Taklitçi âlim, bir ırmak gibidir. İlim suyu, kendisinden taklit yoluyla akıp gittiği hâlde, kendisi ondan bir içim su bile içemez. O ilim suyu, onun üzerinden, o suyu içme yatkınlığı olanlar için akar.

Mukallid olan âlim, bir ırmak gibidir. İlim suyu, kendisinden taklîden cârî olduğu halde, kendisi ondan bir içim su bile içemez. O ilim suyu, onun üzerinden, o suyu içmek isti'dâdı olanlar için câri olur.

485. Su ırmakta ondan dolayı karar etmez, zîrâ ki o ırmak susamış ve su içici değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

485. Su ırmakta ondan dolayı durmaz, çünkü o ırmak susamış ve su içici değildir.

Irmakta suyu yutma özelliği olmadığı için, gelen su o mecradan, emme özelliğine sahip olan yerlere akıp gider. Taklitçi de böyledir. Gerçekleri araştıranların sözlerinden ezberledikleri anlamların hakikatine ulaşma aşkı ve susamışlığı onda yoktur. O sebeple o ilimler, aşklı ve susamış olan yatkın kişilerin iç dünyasına nüfuz eder.

Irmakta suyu bel' etmek hassası olmadığı için, gelen su o mecrâdan, hâssa-i imtisâsı hâiz olan yerlere akıp gider. Mukallid de böyledir. Muhakkıkların sözlerinden hifz ettikleri ma'nâların hakikatına vâsıl olmak aşkı ve teşneliği onda yoktur. O sebeble o ilimler aşklı ve teşne olan müstaidlerin bâtınına nüfüz eder.

486. Bir nây gibi nâle ve zârî eder; fakat bir müşterinin cengini eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

486. Bir ney gibi inler ve ağlar; fakat bir müşterinin savaşını yapar.

O taklitçi âlim, bir ney gibi her perdeden nağmeler gösterir; onun feryat ile çekişmesi ve savaşı kendisi için değil, aksine kendisini beğenecek ve dinleyecek bir müşteri içindir.

O mukallid olan âlim, bir nây gibi her perdeden nağmeler gösterir; onun feryâd ile müzâhamesi ve cengi kendisi için değil, belki kendisini tahsîn edecek ve dinleyecek bir müşteri içindir.

487. Mukallid, sözde nevha edici olur; o habîsin muradı tama'dan gayri olmaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

487. Taklitçi, sözde ağıt yakan olur; o alçağın amacı tamahkarlıktan başka bir şey olmaz!

Taklitçi âlim kürsü üzerinde söz söylediği zaman, ölü ile akrabalığı ve ilişkisi olmadığı halde, ücretle tutulmuş olan feryatçı görevini yapar. Böyle bir feryatçı alçağın feryattan amacı, ücrete tamah etmesinden başka bir şey değildir. Çünkü böyle bir âlim, halk tarafından beğenilip, şöhret kazanmak ücretine tamah etmiştir.

Alim-i mukallid kürsî üzerinde söz söylediği vakit, ölü ile karâbet ve münâsebeti olmadığı halde, ücretle tutulmuş olan feryâdcı vazîfesini yapar. Böyle bir feryâdcı habîsin feryaddan murâdı, ücrete tama'ından başka bir şey değildir. Çünkü böyle bir âlim, halk tarafından tahsîn olunup, iştihâr etmek ücretine tama' etmiştir.

488. Nevha edici, yakıcı söz söyler; lakin sûz-ı dil ve temiz dâmen nerede?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

488. Ağlayıp inleyen, yakıcı söz söyler; fakat gönül yanıklığı ve temiz etek nerede?

Nasıl ki bazı memleketlerde âdet olduğu üzere, ölü için tutulan feryatçı, ölünün güzelliklerini ve güzel vasıflarını sayıp dökerek ve saçlarını yolarak

yürek yakıcı söz söyler; lâkin onda içinin yanıklığı ve doğruluk ve samimiyet nerede? Onun asla cenaze ile bir ilgisi yoktur ki içi yansın! Dikkat ettiği şey ancak alacağı ücrettir.

Nitekim bazı memleketlerde âdet olduğu üzere, ölü için tutulan feryâdcı, ölünün mehâsinini ve evsâf-1 cemîlesini sayıp dökerek ve saçlarını yolarak yürek yakıcı söz söyler; lâkin onda içinin yanıklığı ve sıdk ve ihlâs nerede? Onun asla cenâze ile bir münasebeti yoktur ki içi yansın! Nazarı ancak alacağı ücretedir.

489. Muhakkıkdan mukallide kadar farklar vardır ki, bu Dâvûd gibidir ve o da sada gibidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

489. Muhakkikten mukallide kadar farklar vardır ki, bu Dâvûd gibidir ve o da yankı gibidir!

Gerçekleri araştırıp bilen âlimden taklitçi âlime varıncaya kadar aralarda birtakım mertebeler ve o mertebeler arasında da birçok farklar vardır. Örneğin, muhakkikin sesi Dâvûd (a.s.)'ın yakarışlarındaki etkileyici sese ve mukallidin sesi de Dâvûd (a.s.)'ın dağlardan gelen yankısına benzer. Birisi asıl, diğeri gölgedir.

Âlim-i muhakkıkdan âlim-i mukallide varıncaya kadar aralarda birtakım mertebeler ve o mertebeler arasında da birçok farklar vardır. Meselâ muhakkıkın sadâsı Dâvûd (a.s.)ın münâcâtındaki müessir sadâya ve mukallidin sadâsı da Dâvûd (a.s.)ın dağlardan gelen aks-i sadâsına benzer. Birisi asıl, diğeri gölgedir.

490. Bunun sözünün menba'ı yanıklık olur; ve o mukallid bir eski öğrenici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

490. Bunun sözünün kaynağı yanıklık olur; ve o taklitçi bir eski öğrenici olur.

Gerçekleştiren kişinin sözünün kaynağı içindeki hararet ve yanıklıktır; ve o taklitçi ise önceden söylenmiş sözleri öğrenmiştir, onları tekrar eder durur.

Muhakkıkın kelâmının menba'ı bâtınındaki harâret ve yanıklıktır; ve o mukallid ise evvelden söylenmiş sözleri öğrenmiştir, onları tekrar eder durur.

491. Müteyakkız ol, o hazîn söze aldanma; yük inek üstünde ve feryad araba üstündedir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

491. Uyanık ol, o hüzünlü söze aldanma; yük inek üstünde ve feryat araba üstündedir!

Ey Hakk Yolcusu, kendine gel, sakın taklitçilerin o hüzünlü sözlerine aldanma! Onların hâlleri, yük ineğin üstünde olup hiç sesi çıkmadığı hâlde, arabanın gıcırtı ve feryat etmesine benzer. Bu ikinci mısra bir atasözüdür. Türkçede bunun benzeri, "Biz oynadık, parsayı başkası topladı" atasözüdür.

Ey sâlik kendine gel, sakın mukallidlerin o hazîn sözlerine aldanma! Onların halleri, yük ineğin üstünde olup hiç sesi çıkmadığı halde, arabanın gıcırtı ve feryâd etmesine benzer. Bu ikinci mısra' bir darb-ı meseldir. Türkçe'de bunun nazîri, "Biz oynadık, parsayı başkası topladı" darb-ı meseledir.

492. Mukallid dahi sevabdan mahrum değildir; hesabda nevhagere ücret olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

492. Taklitçi de sevaptan mahrum değildir; hesapta ağıtçıya ücret verilir.

Bununla birlikte, taklitçi âlim de sevaptan mahrum değildir. Çünkü ölü üzerine feryat eden ağıtçıyı dahi cenaze masrafı arasında hesaba katıp ücret verirler; onun feryadı da bedava olmaz.

Maahâzâ, âlim-i mukallid dahi sevâbdan mahrûm değildir. Çünkü ölü üzerine feryâd eden nevhageri dahi cenâze masrafı arasında hesaba katıp ücret verirler; onun feryâdı da bedava olmaz.

493. Kafir ve mü'min "Allah" derler; lakin her ikisinin arasında birçok fark vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

493. Kâfir ve mü'min "Allah" derler; lakin her ikisinin arasında birçok fark vardır!

Bizim anlatmak istediğimiz husus, hakikati araştırıp bulan (muhakkık) ile taklit edenin (mukallid) farkıdır. Nasıl ki kâfir ve mü'min hep "Allah" derler; fakat iki sınıfın hayalleri arasında pek çok farklar vardır.

Bizim anlatmak istediğimiz cihet, muhakkık ile mukallidin farkıdır. Nitekim kâfir ve mü'min hep "Allâh" derler; fakat iki sınıfın hayalleri arasında pek çok farklar vardır.

494. O dilenci, ekmek için "Allâh" der; müttakî cânın “ayn"ından "Allah" der!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

494. O dilenci, ekmek için "Allah" der; takva sahibi canın "özünden" "Allah" der!

Örneğin bir dilenci de "Allah" der, fakat ekmek kazanma hayaliyle Allah der. Takva sahibi ise ruhun hakikati olan Hak için Allah der. "Ayn" burada pınar ve kaynak anlamındadır ve ruhun "özü" ve kaynağı Hak'tır.

Meselâ bir dilenci de "Allah" der, fakat ekmek kazanmak hayali ile Allah der. Müttakî ise rûhun hakîkati olan Hak için Allah der. "Ayn" burada pınar ve menba' ma'nâsınadır ve rûhun "ayn"ı ve menba'ı Haktır.

495. Eğer dilenci kendi sözünü bilse idi, onun gözünün önünde ne noksân ve ne ziyâde kalır idi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

495. Eğer dilenci kendi sözünü bilse idi, onun gözünün önünde ne eksiklik ne de fazlalık kalırdı!

Yani eğer dilenci telaffuz ettiği "Allah" ism-i şerîfinin ne olduğunu bilse idi, onun nazarında ne yokluk ne de varlık kalmazdı!

Ya'ni eğer dilenci telaffuz ettiği "Allâh” ism-i şerîfinin ne olduğunu bilse idi, onun nazarında ne yokluk ve ne de varlık kalmaz idi!

496. O ekmek isteyen senelerce "Allah" der; saman için eşek gibi Mushaf çeker!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

496. O ekmek isteyen senelerce "Allah" der; saman için eşek gibi Mushaf çeker!

O ekmek kazanma hayalinde olan dilenci, senelerce "Allah" diye bağırır, fakat anlamından habersizdir. Onun hâli, samandan olan gıdasına kavuşmak için Mushaf taşıyan eşeğin hâline benzer. Eşek taşıdığı Mushaf'ın anlamından haberdar olmadığı gibi, dilenci de dilinde taşıdığı Yüce Hakk isminin anlamından habersizdir.

O ekmek kazanmak hayâlinde olan dilenci, senelerce "Allâh" diye bağırır, fakat ma'nâsından bî-haberdir. Onun hâli, samandan olan gıdâsına kavuşmak için Mushaf taşıyan eşeğin hâline benzer. Eşek taşıdığı mushafın ma'nâsından haberdar olmadığı gibi, dilenci de dilinde taşıdığı ism-i celîl-i Hakk'ın ma'nâsından bî-haberdir.

497. Onun dudağının sözü kalbine aks ede idi, onun kalıbı zerre zerre olur idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

497. Onun dudağının sözü kalbine yansısa idi, onun bedeni zerre zerre olur idi.

Eğer o ekmek için "Allah" diyen dilenci konumunda olan taklitçinin kalbine kendi dudaklarından çıkan sözlerin nuru yansımış olsaydı, onun nazarında maddî varlığının asla hükmü kalmaz ve nefse ait sıfatlarından tamamen fani olur idi.

Eğer o ekmek için "Allâh” diyen dilenci mesâbesinde olan mukallidin kalbine kendi dudaklarından çıkan sözlerin nûru aks etmiş ola idi, nazarında cismâniyetinin asla hükmü kalmaz ve sıfât-ı nefsâniyyesinden kâmilen fânî olur idi.

498. Bir şeytanın ismi sâhirlikte yol götürür; sen Hakk'ın ismi ile bir mangır alırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

498. Bir şeytanın ismi sihirbazlıkta yol alır; sen Hakk'ın ismi ile bir mangır alırsın.

## Bir köylünün, kendi ineği olduğu zannı ile karanlıkta arslanı kaşıması

499. Bir köylü ineği ahıra bağladı; arslan onun ineğini yedi ve yerine oturdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

499. Bir köylü ineğini ahıra bağladı; aslan onun ineğini yedi ve yerine oturdu.

500. Köylü ahırda inek tarafına gitti; o mütecessis gece ineği arıyordu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

500. Köylü ahırda inek tarafına gitti; o meraklı kişi gece ineği arıyordu.

[504] "Künc" köşe, "kâv" ise "kâvîden" mastarından emir kipidir, kazmak anlamına gelir. "Künc-kâv" birleşik sıfat olup, "köşe kazıcı" demektir. Fakat "meraklı ve araştırıcı" anlamında kullanılır. Hint şârihleri (şerh edenler) bu anlamı benimsemişlerdir.

[504] "Künc" köşe, “kâv" "kâvîden" masdarından emr-i hâzırdır, kazmak ma'nâsınadır. " "Künc-kâv" vasf-ı terkîbî olup, "köşe kazıcı" demek olur. Fakat "mütecessis ve mütefahhıs" ma'nâsında müsta'meldir. Hind şârihleri bu ma'nâya almışlardır.

501. Arslanın a'zâsı üzerine, sırtına ve yanına, gâh yukarı gâh aşağı el sürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

501. Aslanın uzuvları üzerine, sırtına ve yanına, bazen yukarı bazen aşağı el sürdü.

502. Arslan dedi: “Eğer aydınlık ziyade olaydı, onun ödü patlardı ve kalbi kan olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

502. Arslan dedi: “Eğer aydınlık ziyade olaydı, onun ödü patlardı ve kalbi kan olurdu.

Arslan hâl diliyle diyordu ki: "Eğer yeterli derecede ışık olsaydı, beni görür de korkusundan ödü patlar ve kalbi kan içinde kalırdı."

Arslan lisân-ı hâl ile diyordu ki: "Eğer kâfî derecede ışık olaydı, beni görür de korkusundan ödü patlar ve kalbi kan içinde kalır idi."

503. Ondan dolayı beni böyle bî-pervâ kaşır ki, o beni bu gece içinde ineği zanneder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

503. Bu sebeple beni böyle pervasızca kaşır ki, o beni bu gece içinde ineği zanneder.

504. Hak buyurur ki: "Ey mağrûr olan kör, Tûr Dağı benim namımdan pare pare değil midir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

504. Hak buyurur ki: "Ey mağrur olan kör, Tûr Dağı benim namımdan pare pare değil midir?

Bu şerefli beyitte, Musa (a.s.)'ın görme talebi üzerine, Hakk'ın Tûr Dağı'na tecelli etmesiyle dağın parça parça olduğuna işaret edilir. Şerefli beyitte "Benim ismimden parça parça oldu." denilmesinin anlamı şudur ki: Yüce Allah, zâtı itibarıyla sonsuza dek tecelli etmez. O'nun tecellisi ancak sıfatları ve isimleri itibarıyla gerçekleşir. Nitekim ayet-i kerimede فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ yani "Vakti geldiğinde onun Rabbi dağa tecelli etti" buyurulur. "Rab" bir isimdir; ve tecelli, ilahi hallerden bir haldir. Bu sebeple bu tecelliyi gerektiren, sıfat ve isimdir. Ve isim sıfatın görüneni, sıfat ise ismin bâtınıdır. Böyle olunca, zuhur mertebesinde dağın parça parça olması ilahi isimden gerçekleşmiş olur.

Bu beyt-i şerîfte, Mûsâ (a.s.)ın rü'yet talebi üzerine, Hakk'ın Tûr Dağı'na tecellî buyurması ile dağın parça parça olduğuna işâret buyurulur. Beyt-i şerîfte "Benim ismimden pâre pâre oldu." buyurulmasının ma'nâsı odur ki: Hak Teâlâ zâtiyyeti cihetinden ebeden mütecellî değildir. O'nun tecellîsi ancak sıfât ve esmâsı cihetinden vâki' olur. Nitekim ayet-i kermede فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ (A'râf, 7/143) ya'ni "Vaktâki onun Rabb'i dağa tecellî etti" buyurulur. "Rab" isimdir; ve tecellî şuûnât-ı ilâhiyyeden bir şe'ndir. Binâenaleyh bu tecellîyi iktizâ eden, sıfat ve isimdir. Ve isim sıfatın zâhiri ve sıfat ismin bâtınıdır. Böyle olunca, mertebe-i zuhûrda dağın parça parça olması ism-i ilâhîden vâki' olmuş olur.

505. Zîrâ ki, biz dağa bir kitab inzal ede idik, elbette yarılır, sonra ayrılır, sonra irtihal ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

505. Çünkü biz dağa bir kitap indirseydik, elbette yarılır, sonra ayrılır, sonra yok olurdu.

Yani "kelâm" sıfatımızdan kaynaklanan Mütekellim (konuşan) ismimizin tecelligâhı olan kitabı dağa hitaben indirseydik, dağ aşırı saygıdan çatlar ve sonra parça parça olur ve sonra da etrafa dağılırdı. Bu şerefli beyitte, Haşr suresinin sonunda yer alan şu ayet-i kerimeye işaret buyurulur: لَوْ أَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعاً مُتَصَدِّعاً مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ (Haşr, 59/21) yani "Eğer biz Kur'ân'ı dağa indirseydik, elbette sen onu Allah'ın korkusundan boyun eğmiş, yarılmış bir halde görürdün." Beyit: Korkusundan parça parça oldu Tûr, Âdeme bilmem neden gelmez fütûr!

Ya'ni "sıfat-ı "kelâm"ımızdan münteşî Mütekellim ismimizin mazharı olan kitâbı dağa hitâben indire idik, kemâl-i huşû'undan çatlar ve sonra parça parça olur ve sonra da etrâfa dağılır idi. “Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Haşr'ın âhirinde vâki olan âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: لَوْ أَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعاً مُتَصَدِّعاً مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ (Haşr, 59/21)ya'ni "Eğer biz Kur'ân'ı dağa indire idik, elbette sen onu Allâh'ın haşyetinden mütezellil olarak yarılmış bir halde görürdün" Beyit: Haşyetinden pâre pâre oldu Tûr, Ademe bilmem neden gelmez fütûr!

506. Eğer Uhud Dağı benden vakıf olaydı, parçalanır ve kalbi pür-hûn olurdu"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

506. Eğer Uhud Dağı benden haberdar olaydı, parçalanır ve kalbi kanla dolar, yanardı.

Bu, ayet-i kerimenin tefsiridir. Yani "Eğer Mekke-i Mükerreme'deki Uhud Dağı benim azamet ve celâlimden haberdar olaydı, öyle sakin bir halde kalmayıp, parçalanır ve içinde yanma ve hararet meydana gelirdi."

Âyet-i kerîmenin tefsîridir. Ya'ni "Eğer Mekke-i Mükerreme'deki Uhud Dağı benim azamet ve celâlimden haberdar olaydı, öyle sâkin bir halde kalmayıp, parçalanır ve bâtınında sûziş ve harâret hâsıl olurdu"

507. Bunu babadan ve anadan işitmişsin; şübhesiz buna gafil olarak sarılmışsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

507. Bunu babadan ve anadan işitmişsin; şüphesiz buna gafil olarak sarılmışsın.

Sen Kur'an'ın Allah'ın kelâmı olduğunu babadan ve anadan işiterek inanmışsın; onun azameti ve yüceliği senin önünde açığa çıkmamış. Şüphesiz o kitaba gafil bir hâlde sarılmışsın. Bu sebeple o Kur'an senin gözünde şekillerden ve kelimelerden ibaret görünmüştür. Eğer onun hakikatleri sana açığa çıksaydı, buz gibi erirdin. Nasıl ki Hz. Ömer (r.a.), "Şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir" (Tûr, 52/7) ayet-i kerimesini işittiği vakit bir çığlık atıp bayıldı ve bir ay hasta yattı. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu anlamı Fîhi Mâ Fîh'in 19. bölümünde şöyle buyururlar: "Bu okuyan kimse Kur'an'ı doğru okuyor. Evet, Kur'an'ın sûretini doğru okuyor. Anlamından habersizdir. Delili budur ki; bulduğu anlamı reddediyor, körlük ile okuyor. Örneğin bir adamın elinde kunduz vardır; ondan daha güzel bir kunduz getiriyorlar, reddediyor. Şimdi anlaşıldı ki, kunduzu tanımıyor. Birisi ona "Bu kunduzdur" demiştir; o da takliden elinde tutmaktadır. (Kunduz, kürkü gayet makbul olan bir hayvandır.) Bu, ceviz oynayan çocuklara benzer. Eğer onlara cevizin içini veyahut yağını versen reddederler. Çünkü onların gözünde ceviz, "cağ cağ" diye ses veren şeydir. Hâlbuki içinin "cağ cağ" etmesi yoktur. Nihayet Allah'ın hazineleri ve âlemleri çoktur. Eğer Kur'an'ı vukuf (derin bilgi) ile okuyorsa, diğer Kur'an'ı niçin reddediyor? Kur'an okuyanlardan birisine Kur'an'da olan şu "De ki: Rabbimin kelimeleri için deniz mürekkep olsa, Rabbimin kelimeleri bitmeden önce deniz tükenir." (Kehf, 18/109) ayet-i kerimesini böyle açıkladım. Şimdi, elli dirhem mürekkep ile bu Kur'an'ı yazmak mümkündür. Bu, Allah'ın ilmine bir işarettir. Allah'ın ilminin hepsi yalnız bu değildir. Nasıl ki bir aktar bir kâğıt parçası içine biraz ilaç koyar; "Aktar dükkânındakilerin hepsi bunun içindedir" der misin? Bu ahmaklık olur. Nihayet Musa ve İsa (a.s.) zamanlarında da Kur'an var idi ve ilahi kelâm mevcuttu; ancak Arapça değildi. İşte bu açıklamayı yaptığım hâlde, o okuyana tesir etmedi; onu kendi hâlinde terk ettim."

Sen Kur'ân'ın kelâm-ı Hak olduğunu babadan ve anadan işiterek inanmışsın; onun azamet ve celâleti senin önünde inkişaf etmemiş. Şübhesiz o kitâba gāfil bir halde sarılmışsın. Binâenaleyh o Kur'ân senin nazarında eşkâl ve elfâzdan ibâret görünmüştür. Eğer onun hakāyıkı sana inkişaf etse idi, buz gibi erir idin. Nitekim Hz. Ömer (r.a.), إِنْ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِع (Tûr, 52/7) âyet-i kerîmesini işittiği vakit bir sayha edip bayıldı ve bir ay hasta yattı. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâyı Fîhi Mâ Fîh'in 19. faslında şöyle buyururlar: “Bu okuyan kimse Kur'ân'ı doğru okuyor. Evet Kur'ân'ın sûretini doğru okuyor. Ma'nâsından bî-haberdir. Delîli budur ki; bulduğu ma'nâyı reddediyor, körlük ile okuyor. Meselâ bir adamın elinde kunduz vardır; ondan daha güzel bir kunduz getiriyorlar, reddediyor. İmdi ma'lûm oldu ki, kunduzu tanımıyor. Birisi ona "Bu kunduzdur" demiştir; o da taklîden elinde hıfz etmektedir. (Kunduz, kürkü gâyet makbûl olan bir hayvandır.) Bu, ceviz oynayan çocuklara benzer. Eğer onlara cevizin içini ve yâhut yağını versen reddederler. Çünkü onların indinde ceviz, jağ jağ diye sadâ veren şeydir. Halbuki içinin cağ cağ etmesi yoktur. Nihâyet Hakk'ın hazîneleri ve âlemleri çoktur. Eğer Kur'ân'ı vukūf ile okuyorsa, diğer Kur'ân'ı niçin reddediyor? Kur'ân okuyanlardan birisine Kur'ân'da olan şu قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي (Kehf, 18/109) ["De ki: Rabbimin kelimeleri için deniz mürekkep olsa, Rabbimin kelimeleri bitmeden önce deniz tükenir."] âyet-i kerîmesini böyle takrîr ettim. Şimdi, elli dirhem mürekkep ile bu Kur'ân'ı yazmak mümkindir. Bu, ilm-i Hudâ'ya bir işarettir. İlm-i Hudâ'nın kâffesi yalnız bu değildir. Nitekim bir attâr bir kâğıt parçası içine biraz ilâç koyar; “Attâr dükkânınaakilerin hepsi bunun içindedir" der misin? Bu ahmaklık olur. Nihâyet Mûsâ ve Îsâ (aleyhime's-selâm) zamaniarında da Kur'ân var idi ve kelâm-ı ilâhî mevcûd idi; ancak Arabî değil idi. İşte bu takrîri ettiğim halde, o okuyana te'sîr etmedi; onu kendi hâlinde terk ettim"

508. Eğer sen taklîdsiz ondan vakıf olsan, letafetten hâtif gibi bî-nişan olursun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

508. Eğer sen taklitsiz ondan haberdar olsan, letafetten hâtif gibi izsiz olursun! "Hâtif", "cismi görünmediği halde sesi işitilen" demektir. Yani "Ey mümin, eğer sen taklitsiz olarak onun bâtınî anlamlarına ve sırlarının zevkine vâkıf olsan, sende bedensel yoğunluk ve tabiî gereklilikler kalmayıp, hâtif gibi latif bir hâle gelirsin."

"Hâtif", "cismi görünmediği halde sesi işitilen" demektir. Ya'ni "Ey mü'min, eğer sen taklîdsiz olarak onun maânî-i bâtınesine ve zevk-i esrârına muttali' olsan, sende kesâfet-i cismâniyye ve îcâbât-ı tabîiyye kalmayıp, hâtif gibi latîf bir hâle gelirsin"

509. Bu kıssayı tehdîd için dinle, tâ ki taklîdin âfetini bilesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

509. Bu kıssayı tehdit için dinle, tâ ki taklidin afetini bilesin.

Aşağıda açıklayacağım kıssayı iyi dinle ki, bu kıssayı, afetin zararları gözünde açıklamak ve bu sebeple taklitten korkup kaçınman için açıklıyorum.

Âtîde beyân edeceğim kıssayı iyi dinle ki, bu kıssayı, âfetin zararları nazarında tavazzuh etmek ve bu sebeble taklîdden korkup ictinâb etmen için beyân ediyorum.

## Sûfilerin sema' için müsâfirin hayvanını satmaları

510. Bir sûfî yoldan bir tekyeye erişti; kendi merkebini götürdü ahıra çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

510. Bir sûfî yoldan bir tekyeye erişti; kendi merkebini götürdü ahıra çekti.

Yolcu olan bir sûfî bir tekyeye uğradı. O gece orada yatacağı için merkebini de götürüp ahıra çekti.

Yolcu olan bir sûfî bir tekyeye uğradı. O gece orada yatacağı için merkebini de götürüp ahıra çekti.

511. Ona kendi elinden sucağız ve yem verdi; evvelce söylediğimiz sûfî gibi değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

511. Ona kendi elinden sucağız ve yem verdi; evvelce söylediğimiz sûfî gibi değil.

Yukarıda anlattığımız kıssadaki sûfi, eşeğini hizmetçiye teslim etmiş ve o da onu aç bırakmıştı. Bu sûfi onun gibi yapmadı; hayvanını kendi eliyle doyurdu.

Yukarıda beyân ettiğimiz kıssadaki sûfi eşeğini hâdime tevdî' etmiş ve o da onu aç bırakmış idi. Bu sûfi onun gibi yapmadı; hayvanını kendi eliyle doyurdu.

512. Ona sehv ve hatâdan ihtiyat etti; kazâ geldiği vakit ihtiyatın ne faidesi vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

512. Ona hata ve yanlıştan sakındı; kazâ geldiği zaman sakınmanın ne faydası vardır!

Sûfi, merkebine bir hata gelmesin diye bizzat hizmet etmekle sakındı; fakat ilâhî kazâya karşı sakınma etkili olmaz.

Sûfi merkebine bir hatâ vâki' olmasın diye bizzât hizmet etmekle ihtiyât etti; fakat kazâ-yı ilâhîye karşı ihtiyât müessir olmaz.

513. Sûfîler aciz ve fakîr idiler; fakr, helâk eder; küfre şamil olmağa karibdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

513. Sûfîler aciz ve fakir idiler; fakirlik helâk eder; küfre dâhil olmaya yakındır.

Bu beyitte "Fakirlik küfür olmaya yakındır." hadîs-i şerîfine işaret edilir. Hind nüshalarında ikinci mısra "Fakirlik, büyük küfür olmaya yakın oldu." şeklindedir. Anlamı "Fakirlik, büyük küfür olmaya yakın oldu." demektir. Çünkü şeriata karşı gelmelerin çoğu fakirlik ve zaruret yüzünden meydana gelir.

Bu beyitte كاد الفقر أن يكون كفرا ya'ni “Fakr küfr olmağa yakındır." hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Hind nüshalarında ikinci misra كاد الفقر أن يكن كفرا كبير sûretindedir. Ma'nâsı "Fakr, büyük küfr olmağa yakın oldu." demektir. Zîrâ muhalefet-i şer'in ekserîsi fakr u zarûret yüzünden vâkı' olur.

514. Ey zengin, sen toksun; sakın o derdli olan fakîrin eğriliği üzerine gülme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

514. Ey zengin, sen toksun; sakın o dertli olan fakirin eğriliği üzerine gülme!

515. O sûfî bölüğü acz cihetinden cümleten eşek satıcılığı ihtiyar ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

515. O sûfî topluluğu, acizlik yönünden toptan eşek satıcılığını seçtiler.

516. Zîra zaruretten bir murdar mubahtır; çok fesâd ki, zaruretten salah oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

516. Çünkü zaruretten dolayı bir murdar helaldir; çok fesat ki, zaruretten dolayı iyi oldu.

Yani, şeriatta, zaruret vaktinde haram olan şey helal olur. Ve fıkhın temel kurallarından biri de الضرورات تبيح المحظورات yani "Zaruretler yasak olan şeyleri helal kılar" kuralıdır. Nitekim ölü eti ve hayvandan akan kan veyahut domuz eti yemek haram iken, Kur'ân-ı Kerîm'de Bakara sûresinde إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْزيرِ وَمَا أُهِلَّ بِهِ لِغَيْرِ اللَّهِ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغِ وَلَا عَادِ فَلَا إِثْمَ عَلَيْهِ (Bakara, 2/173) ["Allah size ancak ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir miktar yemesinden günah yoktur."] ayet-i kerimesinde meydana gelen müsaade üzerine, zaruret vaktinde yemek caiz olur.

Ya'ni, şerîatta, zarûret vaktinde harâm olan şey mubâh olur. Ve fikhın kavâid-i esâsiyyesinden biri de الضرورات تبيح المحظورات ya'ni "Zarûretler memnû' olan şeyleri mubah kılar" kāidesidir. Nitekim ölü eti ve hayvandan akan kan ve yâhut domuz eti yemek harâm iken, Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Bakara'da إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْزيرِ وَمَا أُهِلَّ بِهِ لِغَيْرِ اللَّهِ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغِ وَلَا عَادِ فَلَا إِثْمَ عَلَيْهِ (Bakara, 2/173) ["Allah size ancak ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah'dan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir mikdâr yemesinden günah yoktur."] âyet-i kerîmesinde vâkı' olan müsaade üzere, iztırâr vaktinde yemek câiz olur.

517. O an içinde de o eşekceğizi sattılar; yiyecek getirdiler ve mumlar yaktılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

517. O an içinde de o eşekçiği sattılar; yiyecek getirdiler ve mumlar yaktılar.

O aç ve çaresiz kalan sûfiler, kendilerince fetvasını verip, hemen o misafirin eşekçiğini sattılar; parasıyla yiyecek alıp getirdiler ve mumlar alıp yaktılar, tekyeyi şenlendirdiler.

O aç ve muztar kalan sûfiler, kendilerince fetvâsını verip, derhal o müsâfirin eşekceğizini sattılar; semeni ile yiyecek alıp getirdiler ve mumlar alıp yaktılar, tekyeyi şenlendirdiler.

518. "Bu geceler yiyecek ve sema' ve iştiha vardır!" diye tekyeye velvele düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

518. "Bu geceler yiyecek ve sema' (dinî musiki dinletisi) ve iştiha (yemek yeme isteği) vardır!" diye tekkeye velvele düştü.

519. (Dediler ki:) "Bu ne kadar sabır ve bu ne kadar üç günlük oruç; bu ne kadar zenbîl ve bu ne kadar dilenme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

519. (Dediler ki:) "Bu ne kadar sabır ve bu ne kadar üç günlük oruç; bu ne kadar zenbîl (sepet) ve bu ne kadar dilenme!

"Artık bıktık, bu ne kadar fakirliğe ve çaresizliğe sabretmek ve bu ne kadar üç günlük peş peşe oruç tutmak ve bu ne kadar elde sepet kapı kapı dolaşmak ve bu ne kadar dilencilik! Oh, biraz da bedava yiyip istirahat edelim!

"Artık bıktık, bu ne kadar fakr u zarûrete sabr etmek ve bu ne kadar üç günlük mütevâlî oruç tutmak ve bu ne kadar elde zenbîl kapı kapı dolaşmak ve bu ne kadar dilencilik! Oh, biraz da bedâva yeyip istirahat edelim!

520. Biz de halktanız ve bizim de canımız var; bu gece devlet, bizim müsâfirimiz var!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

520. Biz de halktanız ve bizim de canımız var; bu gece devlet, bizim misafirimiz var!"

Biz de Allah'ın yaratılmışı cinsindeniz, bizde de can var! Oh, bu gece bize devlet! Muhterem misafirimiz var, yâ Hû!"

Biz de Allâh'ın mahlûku cinsindeniz, bizde de can var! Oh, bu gece bize devlet! Muhterem müsâfirimiz var, yâ Hû!"

521. Ondan dolayı batıl tohumunu ektiler ki, o ki can değildir, can zannettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

521. Ondan dolayı batıl tohumunu ektiler ki, o ki can değildir, can zannettiler.

Yani sûfiler, hayvanî ruhlarını insanî ruh zannettikleri ve bütün mahrumiyetlerin insanî ruha ait olduğunu sandıkları için, batıl tohumunu, yani bu bozuk fikirleri kalplerinin sahasına ektiler.

Ya'ni sûfiler "rûh-i hayvânî"lerini “rûh-i insânî” ve bütün mahrûmiyyetlerin “rûh-i insânî'ye aidiyyetini zannettikleri için, bâtıl tohumunu, ya'ni bu efkâr-ı fâsideyi sâha-i kalblerine ektiler.

522. Ve o müsafir dahi uzun yoldan hasta idi ve o ikbal ve nâzı gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

522. Ve o misafir dahi uzun yoldan hasta idi ve o ikbal ve nazı gördü.

Ve o misafir olan sûfî dahi uzun bir yoldan gelmiş ve yorgunluktan hasta olmuş idi. Ve sûfilerin o ikram ve iltifatlarını gördü, hoşuna gitti.

Ve o müsâfir olan sûfî dahi uzun bir yoldan gelmiş ve yorgunluktan hasta olmuş idi. Ve sûfilerin o ikrâm ve iltifatlarını gördü, hoşuna gitti.

523. Sufiler onu birer birer okşadılar; hizmetlerin nerdini iyi oynadılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

523. Sufiler onu tek tek okşadılar; hizmetlerin tavlasını iyi oynadılar.

"Nerd", tavla oyunu demektir. Tavla oyununda oyuncular pulları yerli yerine yerleştirmekle meşgul oldukları gibi, sûfiler de misafirin muhtaç olduğu hizmetleri yerli yerinde yerine getirdiler.

"Nerd", tavla oyunu demektir. Tavla oyununda oyuncular pulları yerli yerine yerleştirmekle meşgül oldukları gibi, sûfiler de müsâfirin muhtâç olduğu hizmetleri yerli yerinde icrâ ettiler.

524. Vaktaki onların ona meyillerini gördü, dedi ki: "Eğer tarabı bu gece yapmayacak isem, ne vakit yapacağım?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

524. Onların kendisine olan meyillerini gördüğü vakit, dedi ki: "Eğer eğlenceyi bu gece yapmayacak isem, ne zaman yapacağım? Misafir olan sûfi, tekke sûfilerinin kendisine meyil ve iltifatlarını gördüğü zaman, kendi kendine dedi ki: "Oh, bu gece zevk yerinde! Ben zevk ve eğlenceyi bu gece yapmazsam ne zaman yaparım?"

Müsâfir olan sûfi tekye sûfilerinin kendisine meyil ve iltifatlarını gördüğü vakit, kendi kendine dedi ki: "Oh, bu gece zevk yerinde! Ben zevk ve tarabı bu gece yapmazsam ne vakit yaparım?"

525. Yemek yediler ve sema'a başladılar; tekye tavana kadar toz ve duman doldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

525. Yemek yediler ve sema'a başladılar; tekke tavana kadar toz ve dumanla doldu!

526. O ayak vurmak matbah dumanı yaptı; onların iştiyakından ve vecdlerinden ve şûrişlerinden.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

526. O ayak vurmak, onların iştiyakından, vecdlerinden ve coşkularından mutfak dumanı yaptı.

"Kerd" Arapça "kâf" harfiyle "kerden" mastarından geçmiş zaman fiili olduğuna göre, anlam şudur: "Sûfilerin iştiyaklarından, aşklarından ve birbirlerine karışmalarından dolayı, semâ' (tasavvufî raks) esnasında ayak vurmaları mutfak dumanı yaptı." Ve "gerd" mevcut nüshalarda olduğu üzere Farsça "kâf" harfiyle olursa "toz" anlamına gelir. Bu durumda anlam, "Sûfilerin iştiyaklarından, vecd ve aşklarından ve birbirlerine karışmalarından dolayı, o ayak vurmanın tozu mutfak dumanı idi" demek olur. Ve ayak vurmadan tavana kadar kalkan toz, mutfak dumanına benzetilmiş olur.

"Kerd" kâf-ı Arabî ile "kerden" masdarından mâzî olduğuna göre, ma'nâ budur ki: "Sûfilerin iştiyâklarından ve aşklarından ve birbirlerine karışmalarından, semâ' esnasında ayak vurmaları matbah dumanı yaptı." Ve "gerd" mevcûd nüshalarda olduğu üzere kâf-1 Fârisî ile olursa "toz" ma'nâsınadır. Bu sûrette ma'nâ, “Sûfilerin iştiyâklarından ve vecd ve aşklarından ve birbirlerine karışmalarından, o ayak vurmanın tozu matbah dumanı idi" demek olur. Ve ayak vurmadan tavana kadar kalkan toz, matbah dumanına teşbîh buyurulmuş olur.

527. Gâh el açıcı olarak ayak vurdular; gâh secde ile sofayı süpürdüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

527. Bazen el açıcı olarak ayak vurdular; bazen secde ile sofayı süpürdüler.

Sûfiler semâ' (tasavvufî raks) esnasında bazen ellerini ve kollarını açarak haykırış ve coşkuyla tepindiler ve bazen secdelere yatarak yüzleriyle sofanın tozlarını süpürdüler.

Sûfiler semâ' esnasında gâh ellerini ve kollarını açarak hây u hûy ile tepindiler ve gâh secdelere yatarak yüzleriyle sofanın tozlarını süpürdüler.

528. Sûfî rûzgârdan hırsını geç bulur; o sebebden sûfî çok yiyici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

528. Sûfî, dünyevî hayattan hırsını geç bulur; bu sebeple sûfî çok yiyici olur.

Sûfî, dünya hayatından hırsını ve isteğini geç elde eder; bu sebeple sûfî, eline geçtiği zaman çok yiyici olur.

Sûfi hayât-ı dünyeviyyeden hırsını ve murâdını geç bulur; o sebebden sûfi eline geçtiği vakit çok yiyici olur.

529. Ancak o sufînin gayrı ki nûr-i Hak'tan doydu, o kapı çalmak arından fâriğdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

529. Ancak o sûfînin dışındakiler ki Hak'tan gelen nurdan doydu, o kapı çalmaktan vazgeçmiştir.

Yani, sûfîlerin çoğu hayatlarında isteklerini geç elde ettikleri için, fırsat bulduklarında çok yerler. Fakat bir tür sûfîler vardır ki, onlar istisnadır.

Bu tür sûfîler, Hakk'ın nurundan doyarlar ve onlar "Ben Rabb'imin katında gecelerim, beni yedirir ve içirir" hadîs-i şerîfinin sırrından miras yoluyla hazza nail olurlar.

Ya'ni, sûfilerin çoğu böyle hayatlarında murâdlarını geç elde ettikleri için, fırsat bulunca çok yerler. Fakat bir nevi' sûfiler vardır ki, onlar müstesnâdır. Bu nevi' sûfiler, Hakk'ın nûrundan doyarlar ve onlar ابیت عند ربی یطعمنى ويسقينى ya'ni "Ben Rabb'imin indinde gecelerim, beni yedirir ve içirir" hadîs-i şerîfi-nin sırrından bi'l-verâse nâil-i haz olurlar.

530. Binlerceden birazı bu sufilerdendir; bâkîleri onun devletinde yaşarlar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

530. Binlerceden birazı bu sufilerdendir; geri kalanlar onun devletinde yaşarlar!

Sufilerin binlercesinden az bir kısmı bu Hak nurundan doyan sufilerdendir; geri kalanlar onun devletinin gölgesinde yaşarlar ve onların nam ve şanı hürmetine halktan saygı görürler.

Sûfilerin binlercesinden birazı bu nûr-ı Hak'tan doyan sûfilerdendir; mü-tebâkîsi onun sâye-i devletinde yaşarlar ve onların nâm u şânı hürmetine halktan riâyet görürler.

531. Vaktaki sema' evvelden âhirine kadar geldi, mutrıb bir ağır darba başladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

531. Sema' baştan sona kadar geldiği zaman, mutrıb ağır bir darba başladı.

"Kerân" burada "son" demektir. "Mutrıb", sema' esnasında kaside ve ilahi okuyan ve ney ve rebab gibi sazları çalan kişilere denir. Bunlara "zâkir" de denir. "Darb" burada musiki terimlerinden olup, nağmelerin uzaması ve kısalması için belirlenen zamandan kinayedir ki, "hafif" ve "sakîl" kısımlarına ayrılır. "Darb-ı girân" (ağır darb) tabiri ile, ağır usullere işaret buyrulur. Yani, sema' baştan ağır usullerle başlayıp, sona doğru "yürük semaî" ve "sofyan" gibi hızlı usullerle sona erdi. Mutrıb havayı değiştirerek ağır usuller ile besteler okudular ve nihayet iş hezliyata (şaka ve eğlenceye) döküldü.

"Kerân" burada "intihâ" demektir. "Mutrıb”, esnâ-yı semâ'da kasîde ve ilâhî okuyan ve nây ve rebâb gibi sazları çalan kimselere derler. Bunlara "zâ-kir" dahi derler. "Darb" burada ıstılâhât-ı mûsıkiyyeden olup, nağmelerin uzaması ve kısalması için ta'yîn olunan zamandan kinâyedir ki, "hafif" ve "sakîl" kısımlarına ayrılır. "Darb-ı girân" ta'bîri ile, ağır usûllere işaret buyu-rulur. Ya'ni, semâ' evvelden ağır usûllerle başlayıp, nihâyete doğru “yürük semâî" ve "sofyân" gibi yürük usûllerle nihâyete erişti. Mutrib havayı tebdîl ederek ağır usûller ile besteler okudular ve nihâyet iş hezliyyata döküldü.

532. "Gitti eşek ve gitti eşek!" başladı; bu harâretten cümleyi ortak etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

532. "Gitti eşek ve gitti eşek!" diye başladı; bu hararetten cümleyi ortak etti.

Hezliyyâtta (şaka ve eğlence amaçlı sözlerde) da ileri gidilerek, "Gitti eşek, gitti eşek!" sözlerini ahenkli telaffuz etmek ve usule uydurmak suretiyle bir oyun çıkardılar. Nasıl ki zamanımızda bazı mesire yerlerinde, "Dellâl! dellâl! Yâ dellâl!" diye el çırparak oynarlar. Onlar da tam bir hararetle hep bir ağızdan "Gitti eşek!" demeye başladılar.

Hezliyyâtta da ileri gidilerek, "Gitti eşek, gitti eşek!" sözlerini âhenkdâr te-laffuz etmek ve usûle uydurmak sûretiyle bir oyun çıkardılar. Nitekim zamâ-nımızda ba'zı mesîrelerde, "Dellâl! dellâl! Yâ dellâl!" diye el çırparak oynarlar. Onlar de kemâl-i harâretle hep bir ağızdan "Gitti eşek!" demeğe başladılar.

533. Bu harâretten seher vaktine kadar "Gitti eşek, gitti eşek ey oğul!" diye ayak vurucu ve el çırpıcı oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

533. Bu hararetten seher vaktine kadar "Gitti eşek, gitti eşek ey oğul!" diye ayak vuran ve el çırpan oldular.

534. O sûfî de taklîd cihetinden feryad içinde böyle "Gitti eşek" e başladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

534. O sûfî de taklit yönünden feryat içinde böyle "Gitti eşek" demeye başladı.

Bu oyun misafir sûfîye de hoş geldi; o da onlara takliden, sesi çıktığı kadar böyle "Gitti eşek!" demeye başladı.

Bu oyun müsâfir sûfîye de hoş geldi; o da onlara taklîden avazı çıktığı kadar böyle "Gitti eşek!" demeğe başladı.

535. Vaktaki o nûş ve cûş ve sema' geçti, gündüz oldu ve hepsi "Elveda!" dediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

535. O coşku, neşe ve sema' bitti, gündüz oldu ve hepsi "Elveda!" dediler.

O tepinme ve bağırma zevki ile o kaynaşma ve raks bittiği zaman, gündüz oldu, hepsi vedalaşarak o meclisten ayrıldılar.

Vaktâki o tepinme ve bağırma zevki ve o kaynaşma ve raks geçti, gündüz oldu, hepsi vedâ' ederek o meclisten ayrıldılar.

536. Tekye boşaldı ve sûfî kaldı; o müsafir eşyasından tozu silkti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

536. Tekke boşaldı ve sûfî kaldı; o misafir eşyasından tozu silkti.

537. O yoldaş isteyen, eşyayı eşeğe yüklemek için hücreden dışarıya çıkardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

537. O yoldaş isteyen, eşyayı eşeğe yüklemek için hücreden dışarıya çıkardı.

Yol arkadaşlarını arayan o misafir sûfi, eşyasını eşeğine yüklemek için oturduğu odadan dışarıya çıkardı.

Yol arkadaşlarını arayan o müsâfir sûfi eşyasını eşeğine yüklemek için oturduğu odadan dışarıya çıkardı.

538. Yoldaşlara yetişmek için o acele ediyordu; ahıra gitti, eşeğini bulamadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

538. Yoldaşlara yetişmek için o acele ediyordu; ahıra gitti, eşeğini bulamadı.

539. Dedi ki: "Ô hâdim onu suya götürmüştür; zîrâ ki eşek dün gece az su iç-miştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

539. Dedi ki: "Ey hizmetçi, onu suya götürmüştür; çünkü eşek dün gece az su içmiştir."

540. Hâdim geldi, sûfî dedi ki: "Eşek nerededir?" Hâdim dedi: "Sakala [544] bak!" Kavga çıktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

540. Hizmetçi geldi, sûfî dedi ki: "Eşek nerededir?" Hizmetçi dedi: "Sakala [544] bak!" Kavga çıktı.

Sûfî misafir kendi kendine, "Hizmetçi eşeği suya götürmüştür" diye düşünürken, hizmetçi oraya geliverdi. Sûfî, "Eşeğim nerededir?" diye sordu. Hizmetçi, alay etme anlamını içeren bir şekilde, "Hele şu sakala bak!" dedi. Yani "Şu koskoca sakalından utanmadan sorduğu soruya bak!" demektir. Hizmetçinin bu alaycı cevabı üzerine, doğal olarak aralarında kavga ve çekişme çıktı.

Sûfi müsâfir kendi kendine, "Hâdim eşeği suya götürmüştür" diye düşünürken, hâdim oraya geliverdi. Sûfi eşeğim nerededir diye sordu. Hâdim, ma'nâ-yı tezyîfi mutazammın olarak, "Hele şu sakala bak!" dedi. Ya'ni "Şu koskoca sakalından uturnimadan sorduğu suâle bak!" demektir. Hâdimin bu cevâb-ı müzeyyifanesi üzerine, bittabi' aralarında kavga ve nizâ' çıktı.

541. Dedi: Ben eşeği sana tevdî' etmişim; ben seni eşek üzerine müvekkel etmişim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

541. Dedi: Ben eşeği sana emanet etmişim; ben seni eşek üzerine vekil kılmışım!" Sûfî dedi ki: "Ben eşeği sana emanet etmiş ve o emanetin korunmasına da seni vekil tayin etmiştim!"

Sûfî dedi ki: "Ben eşeği sana emânet etmiş ve o emânetin muhafazasına da seni tevkîl etmiş idim.!"

542. "Benim sana verdiğim şeyi yine geri ver; sana emânet ettiğim şeyi geri ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

542. "Benim sana verdiğim şeyi yine geri ver; sana emanet ettiğim şeyi geri ver!"

Bu sebeple, benim sana emanet etmiş olduğum eşeği bana iade etmen gerekir. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerim'de إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أن تؤدوا الأمانات إلى أهلها (Nisâ, 4/58) yani "Yüce Allah size, emanetleri ehline vermenizi emreder" buyurulur.

“Binâenaleyh benim sana emânet etmiş olduğum eşeği bana iâde etmen lâzımdır.!" Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أن تؤدوا الأمانات إلى أهلها (Nisâ, 4/58) ya'ni "Allâh Teâlâ size, emânâtı ehline edâ etmenizi emreder" buyurulur.

543. "Tevcih ile bahs et, hüccet getirme; sana tevdî ettiğim şeyi geri teslîm et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

543. "Yöneliş ile tartış, delil getirme; sana emanet ettiğim şeyi geri teslim et!"

Tartışmayı kuru laflara boğma; şeriat hükmüne yöneliş ile tartış, birtakım batıl deliller getirmeye kalkma! İşin özeti şudur ki, sana emanet ettiğim şeyi geri ver, vesselam!

Mübâhaseyi kuru lâflara boğma; şerîat hükmüne tevcîh ile bahs et, birtakım bâtıl delîller getirmeğe kalkma! İşin hülāsası budur ki, sana tevdî' ettiğim şeyi geri ver vesselâm!"

544. "Peygamber buyurdu ki: "Elin her neyi götürdü ise, sonunda onu iâde etmek lâzımdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

544. "Peygamber buyurdu ki: "Elin her neyi götürdü ise, sonunda onu iade etmek lazımdır."

Çünkü Peygamber (a.s.) Efendimiz buyurdular ki: الآخذ ضامن والزعيم غارم yani “Alan sorumludur ve kefil borçludur" buyururlar.

Zîrâ Peygamber (a.s.) Efendimiz buyurdular ki: الآخذ ضامن والزعيم غارم ya'ni “Alan zâmindir ve kefil borçludur" buyururlar.

545. "Ve eğer serkeşlikten buna râzı değil isen, işte ben ve sen, dîn kadısının evi!.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

545. "Ve eğer serkeşlikten buna razı değil isen, işte ben ve sen, din kadısının evi!."

Eğer serkeşliğin ve inatçılığın sebebi ile söylediğime razı ve ikna olmuş değilsen, işte ben ve işte sen, işte şeriat kadısının ikametgâhı ve mahkemesi, oraya gidelim!

Eğer serkeşliğin ve inâdın sebebi ile söylediğime râzı ve kāni' değil isen, işte ben ve işte sen, işte kādî-i şer'in ikāmetgâhı ve mahkemesi, oraya gidelim!

546. (Hâdim) dedi: "Ben mağlûb idim; sûfîler hamle getirdiler ve bana can korkusu oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

546. (Hâdim) dedi: "Ben mağlûp idim; sûfîler hamle getirdiler ve bana can korkusu oldu."

Hâdim, sûfiye cevap olarak dedi ki: "Ben senin emanet ettiğin eşeği koruma emrinde mağlup oldum ve âciz kaldım. Çünkü sûfilerin hepsi üstüme hücum ettiler, canımdan korktum, müdafaa edemedim."

Hâdim sûfiye cevâben dedi ki: "Ben senin emânet ettiğin eşeği emr-i muhâfazada mağlûb oldum ve âciz kaldım. Zîrâ sûfilerin cümlesi üstüme hücum ettiler, canımdan korktum, müdâfaa edemedim."

547. Sen bir ciğer takımını kedilerin ortasına atarsın ve ondan eser istersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

547. Sen bir ciğer takımını kedilerin ortasına atarsın ve ondan eser beklersin!

548. Yüz aç ortasında bir somun; yüz köpek önünde bir miskîn kedi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

548. Yüz aç ortasında bir somun; yüz köpek önünde bir miskîn kedi!

Senin eşeğin, yüz aç kimse ortasına atılmış bir ekmeğe ve yüz köpek önünde kalmış uyuz bir miskîn kediye benzedi!

Senin eşeğin, yüz aç kimse ortasına atılmış bir ekmeğe ve yüz köpek önünde kalmış bir uyuz miskîn kediye benzedi!

549. Dedi ki: "Tutayım ki senden zulmen aldılar; ben miskînin kanına kāsıd oldular;"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

549. Dedi ki: "Tutayım ki senden zulmen aldılar; ben miskînin kanına kāsıd oldular;"

Sûfî de buna cevâben dedi ki: "Haydi farz edelim ki, eşeği senden zorla ve zulümle aldılar ve benim yolculukta yaya kalarak helâkime kastettiler."

Sûfî de buna cevâben dedi ki: "Haydi farz edelim ki, eşeği senden zor ile ve zulm ile aldılar ve benim yolculukta yaya kalarak helâkime kasd ettiler."

550. Sen gelmez misin ve bana demez misin ki: 'Ey fakîr, senin eşeğini götürüyorlar!' [554]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

550. Sen gelmez misin ve bana demez misin ki: 'Ey fakîr, senin eşeğini götürüyorlar!' [554]

551. “Ta ki her kimden olursa eşeği geri alayım ve yoksa onlar benim altınımı tevzî etsinler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

551. “Ta ki her kimden olursa eşeği geri alayım ve yoksa onlar benim altınımı tevzî etsinler!

Eşeği alanlar kimler ise onlardan geri almaya çalışayım ve alamazsam paramı vereyim, aralarında dağıtsınlar ve bölüşsünler.

Eşeği alanlar kimler ise onlardan geri almağa çalışayım ve alamazsam paramı vereyim, aralarında tevzî' ve taksîm etsinler.

552. “Hâzır oldukları vakit yüz çare var idi; bu zamanda her biri bir iklîme gittiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

552. “Hazır oldukları vakit yüz çare vardı; bu zamanda her biri bir iklime gittiler.

Onlar burada bulundukları vakit eşeği ellerinden kurtarmak için birçok çare vardı; şimdi ise her birisi bir tarafa savuştu!

Onlar burada bulundukları vakit eşeği ellerinden kurtarmak için birçok çâreler var idi; şimdi ise her birisi bir tarafa savuştu!

553. “Ben kimi tutayım ve kimi kadıya götüreyim? Bu kazâ benim başıma senden geldi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

553. "Ben kimi tutayım ve kimi kadıya götüreyim? Bu kazâ benim başıma senden geldi!

554. Niçin gelmezsin ve: Ey garib, önüne böyle mehîb bir zulüm geldi!' demezsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

554. Niçin gelmezsin ve: Ey garip, önüne böyle korkunç bir zulüm geldi!' demezsin?

555. (Hadim) dedi: "Vallâhi ben bu işlerden seni vakıf etmek için def'alarla geldim;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

555. (Hadim) dedi: "Vallahi ben bu işlerden seni haberdar etmek için defalarca geldim;

556. Sen söyleyenlerin hepsinden daha ziyâde zevk ile, 'Gitti eşek ey oğul!' diyor idin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

556. Sen, söyleyenlerin hepsinden daha fazla zevkle, "Gitti eşek ey oğul!" diyordun!

557. Muhakkak o vakıftır, bu kazadan razıdır, arif adamdır diye geri döndüm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

557. Muhakkak o vakıftır, bu kazadan razıdır, arif adamdır diye geri döndüm!"

Bu zat, eşeğin satıldığına vakıftır (bilgisi vardır) ve Hakk'ın bu kazâsına razı olup, ilâhî tecellileri (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünüşleri) zevk ile seyreden bir ârif adamdır; bu sebeple bildiği bir şeyi ne söyleyeyim dedim, geri döndüm.

Bu zât eşeğin satıldığına vakıftır ve Hakk'ın bu kazâsına râzı olup, tecelliyât-ı ilâhiyyeyi zevk ile temâşâ eden bir ârif adamdır; binâenaleyh bildiği bir şeyi ne söyleyeyim dedim, geri döndüm.

558. (Sûfi) dedi ki: "Onu hepsi hoş söylediler; bana da onu söylemeğe zevk geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

558. (Sûfi) dedi ki: "Onu hepsi hoş söylediler; bana da onu söylemeye zevk geldi."

Sûfi, hizmetkârın makul sözüne karşı savunma yapmaktan aciz kalıp, kendi kusurunu itiraf ederek dedi ki: "Gitti eşek!" sözünü hep bir ağızdan latif ve ahenkli olarak söylediler; bana da onlara uygun olarak böyle söylemek zevkli geldi."

Sûfi hâdimin ma'kül sözüne karşı müdafaadan âciz kalıp, kendi kusûruna i'tirâfen dedi ki: "Gitti eşek!" sözünü hep bir ağızdan latîf ve âhengdâr olarak söylediler; bana da onlara muvafakatla böyle söylemek zevkli geldi."

559. Muhakkak onların taklīdi beni yele verdi ki, o taklîde iki yüz la'net olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

559. Muhakkak onların taklidi beni mahvetti ki, o taklide iki yüz lanet olsun!"

"Berbâd dâden" yok etmek ve perişan etmekten kinayedir. (Bahâr-ı Acem)

Yani, benim onlara taklit etmem beni perişan etti. Böyle taklide lanet olsun!

"Berbâd dâden" yok etmek ve perîşân etmekten kinâyedir. (Bahâr-ı Acem)

Ya'ni, benim onlara taklîd etmem beni perîşân etti. Böyle taklîde la'net olsun!

560. Husûsiyle böyle bî-hâsılların taklîdi ki, ekmek için yüz suyu döktüler!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

560. Özellikle böyle verimsizlerin taklidi ki, ekmek için yüz suyu döktüler!

Yani, aslında taklit kötü bir şeydir. Hele böyle nefse ait hazları için yüz suyu döken verimsiz kimselere taklit edilirse, akıbeti her yönden vahim olur.

Bu beytin ikinci mısraı bazı nüshalarda همچو ابراهیم بگذر زآفلان yani “İbrahim (a.s.) gibi, batanlardan ve kaybolanlardan geç!” şeklindedir. Çünkü Hakk'ın gayri olan her bir şey batıcıdır ve yok olmaya mahkûmdur. Buna göre maksatları, Hakk'ın gayri olan kimselere taklit etme, demektir.

Bilinmeli ki, cenâb-ı Pîr efendimiz bu kıssa bağlamında, taklidî olan semâları da kötü görürler. Çünkü kıssaya dikkat edilirse görülür ki, taklit yalnız misafir sûfide değildir. Eşeği satan sûfilerin semâı dahi taklittir. Çünkü semâ mideyi doldurup hayvanlık zevk ve keyfinden doğan hararet ile meydana gelirse, anlamda verimsizlikten ibaret olur. Nitekim semâ hakkında bir rubailerinde Hz. Pîr böyle buyururlar: Rubai: "Ey semâ adamı, mideyi boş tut; çünkü kamış boş olduğu vakit inler ve ağlar. Karnını çok yemekten doldurduğun vakit, dilberden ve onu öpmekten ve kucaklamaktan mahrum kalırsın!"

Ve taklitçi sûfilerin semâda "Gitti eşek!" demelerinde de bir işaret vardır. Çünkü hakiki semâ esnasında nefse ait sıfatlar fani olur ve insanların eşekler ile müşterek olduğu "hayvani ruh"un hükmü gider. Buna göre hakiki semâ ehli "Gitti eşek!" derlerse, hakikat olur. Şimdi, sûfilerin "Gitti eşek!" demeleri gerçeğe uygun idiyse de, hakikatte taklit idi. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Divan-ı Kebirlerindeki bir beyt-i şeriflerinde bu anlama işaret buyururlar: "Semâ dirilerin canlarının rahatıdır; onu canının canı olan bir kimse bilir."

Ya'ni, hadd-i zâtında taklîd fenâ şeydir. Hele böyle huzûzât-ı nefsâniyyeleri için yüz suyu döken bî-hâsıl kimselere taklîd olunursa, âkıbeti her vech ile vahîm olur.

Bu beyitin ikinci mısrâ'ı ba'zı nüshalarda همچو ابراهیم بگذر زآفلان ya'ni “İbrâhîm (a.s.) gibi, âfillerden ve gâib olanlardan geç!” Zîrâ Hakk'ın gayri olan her bir şey âfildir ve fenâya mahkûmdur. Binâenaleyh maksadları, Hakk'ın gayri olan kimselere taklîd etme, demektir.

Ma'lûm olsun ki, cenâb-ı Pîr efendimiz bu kıssa zımnında, taklîdî olan semâ'ları da tezyîf buyururlar. Zîrâ kıssaya dikkat olunursa görülür ki, taklîd yalnız müsâfir sûfide değildir. Eşeği satan sûfilerin semâ'ı dahi taklîddir. Çünkü semâ' mi'deyi doldurup hayvanlık zevk ve keyfinden doğan harâret ile vâki' olursa, ma'nâda bî-hâsıllıktan ibaret olur. Nitekim semâ' hakkında bir rubâîlerinde Hz. Pîr böyle buyururlar: Rubâî: "Ey semâ' adamı, mi'deyi boş tut; zîrâ kamış boş olduğu vakit nâle ve zâr eder. Karnını çok taâmdan doldurduğun vakit, dilberden ve onu takbîlden ve kucaklamadan hâlî kalırsın!"

Ve mukallid sûfîlerin semâ'da "Gitti eşek!" demelerinde de bir işâret vardır. Zîrâ semâ'-ı hakîkî esnasında sıfât-ı nefsâniyye fânî olur ve insanların eşekler ile müşterek olduğu "rûh-i hayvânî"nin hükmü gider. Binâenaleyh semâ'-ı hakîkî erbâbı "Gitti eşek!" derler ise, hakîkat olur. İmdî, sûfilerin "Gitti eşek!" demeleri vâkı'a mutâbık idiyse de, hakîkatta taklîd idi. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerindeki bir beyt-i şerîflerinde bu ma'nâya işâret buyururlar: "Semâ' dirilerin râhat-ı cânlarıdır; onu cânının cânı olan bir kimse bilir."

561. O cemaatin zevkinin aksi vururdu ve benim bu gönlüm bu akisten zevke mensub olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

561. O cemaatin zevkinin yansıması vururdu ve benim bu gönlüm bu yansımadan zevke ait olurdu.

"Zevkî"de "yâ" nispet eki olduğuna ve "şuden" "olmak" anlamına geldiğine göre, çeviri böyle olur. "Yâ" vahdet olduğuna ve "şuden" "gitmek" anlamına geldiğine göre çeviri böyle olur: "O cemaatin zevkinin yansıması vurdu ve benim bu gönlüm bu yansımadan bir zevk giderdi." Her iki şekilde de anlam değişmez. Yani "O sûfilerin hepsinde oluşan zevk bana yansıdı ve bu yansıma sebebiyle o zevk gönlümde yerleşti; onların özel hisleriyle hislenmiş oldum." Bu şerefli beyitte, meclis ister ciddiyet isterse şaka meclisi olsun, hazır bulunanların iç hallerine etki edeceğine işaret buyrulur. Çünkü tabiat hırsızdır ve bu sebeple hakikat ehlinin meclislerinden faydalanma gerekliliği ortaya çıkar.

"Zevkî"de "yâ" nisbet olduğuna ve "şuden" "olmak" ma'nâsına geldiğine göre, tercüme böyle olur. "Yâ" vahdet olduğuna ve "şuden" "gitmek" ma'nâ- sına geldiğine göre tercüme böyle olur: "O cemâatın zevkinin aksi vurdu ve benim bu gönlüm bu aksten bir zevk giderdi." Her iki sûrette de ma'nâ değişmez. Ya'ni "O sûfilerin hepsinde hâsıl olan zevk bana aks etti ve bu akis sebebiyle o zevk gönlümde takarrur etti; onların ihtisâsâtıyla mütehassis oldum. "Bu beyt-i şerîfte, meclis ister ciddiyyât ve ister hezliyyât meclisi olsun, hâzırûnun ahvâl-i bâtınelerine müessir olacağına işaret buyurulur. Zîrâ tabîat sâriktır ve binâenaleyh bu sebeble ehl-i hakîkat meclislerinden istifâde lüzûmu zâhir olur.

562. Latif yarlardan aks o kadar gerektir ki, denizden akssiz su çekici olasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

562. Latif yarlardan yansıma o kadar gerekli ki, denizden yansımasız su çekici olasın!

"Latif yarlar"dan kasıt, hakikat ehli; ve "deniz"den kasıt hakikat âlemi; "su"dan kasıt, Hak'tan gelen ilhamlar (vâridât-ı Hak)dır. Yani, "Ey Hakk Yolcusu, hakikat ehlinin şerefli hallerinin yansıması, hakikat âleminden senin kalbine, yansıma aracılığı olmaksızın ledün ilimleri (ulûm-i ledünniyye) ve Hak tecellileri (tecelliyât-ı Hak) gelinceye kadar gereklidir. Bu sebeple önce onların hallerinin yansıması ile kalbinin kapısı açılır, sonra sen kendi kitabını okumaya başlarsın."

"Latîf yârlar"dan murâd, ehl-i hakîkat; ve "deniz"den murâd âlem-i hakîkat; "su"dan murâd, vâridât-ı Hak'tır. Ya'ni, "Ey sâlik, ehl-i hakîkatin ahvâl-i şerîfelerinin aksi, âlem-i hakîkattan senin kalbine, akis vâsıtası olmaksızın ulûm-i ledünniyye ve tecelliyât-ı Hak vârid oluncaya kadar lâzımdır. Binâenaleyh evvelâ onların aks-i ahvâli ile kalbinin kapısı açılır, sonra sen kendi kitâbını okumaya başlarsın."

563. Aks ki evvel vurdu, sen onu taklîd bil; vaktaki mütevâlî oldu, o tahkik olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

563. İlk yansıyanı taklit bil; sürekli hâle gelince o tahkik olur.

Çünkü Allah'ı anma meclislerinden veya kâmil insanlardan kalbine ilk yansıyanı taklit bil! Sende böyle latif bir hâl meydana gelirse, sakın kendinden bilme! Çünkü sen mürşidin huzurunu terk ettiğin zaman, yine kendi hâlin olan perdeye düşersin. Bundan anlarsın ki, o hâl taklit ve ödünç imiş. Bu sebeple hakikat ehlinin meclisine devam ederek, o latif hâllerin sende sürekli olarak ortaya çıkmasına çalış ki, o hâller ile tahkik (gerçekleşme, hakikate erme) etmiş olasın!

Zîrâ zikrullâh meclislerinden ve yâhût kâmillerden senin kalbine evvelâ vâki' olan aksi taklîd bil! Sende böyle bir hâl-i latîf vâki' olursa, sakın kendinden bilme! Çünkü sen mürşidin huzûrunu terk ettiğin vakit, yine kendi hâlin olan hicâba düşersin. Bundan anlarsın ki, o hâl taklîd ve âriyet imiş. Binâenaleyh ehl-i hakîkatin meclisine devam ederek, o ahvâl-i latîfenin sende mütevâliyen zuhûruna çalış ki, o ahvâl ile tahakkuk etmiş olasın!

564. Tahkik olmadıkça yârlardan munkatı' olma; sıdktan kesilme, o katre inci olmadı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

564. Hakikat araştırılmadıkça dostlardan kopma; doğruluktan vazgeçme, o damla inci olmadı!

Taklidin hakikat araştırmasına dönüşmedikçe olgun insanlardan ayrılma! Nasıl ki ayet-i kerimede, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (Tevbe, 9/119) yani "Ey iman eden kullarım, Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğru sözlülerle beraber olun!" buyurulur. Çünkü olgun insanların huzuru sedeftir; onlardan sana yansıyan tecelli damlası henüz senin kalbinde inci olmamıştır. Bu sebeple o tecelli damlası inci oluncaya kadar, sedef gibi olan olgun insanların huzurunu terk etme!

Taklîdin tahkîka mübeddel olmadıkça kâmillerden ayrılma! Nitekim âyet-i kerîmede, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (Tevbe, 9/119) ya'ni “Ey îmân eden kullarım, Allâh'a ittikā edin ve sâdıklar ile beraber olun!" buyurulur. Zî- râ kâmillerin huzûru sadeftir; onlardan sana mün'akis olan katre-i tecellî henüz senin kalbinde inci olmamıştır. Binâenaleyh o katre-i tecellî inci oluncaya kadar, sadef gibi olan kâmillerin huzûrunu terk etme!

565. Gözü ve aklı ve sem'i sâf istersen, sen o tama' perdelerini yırt!.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

565. Gözü, aklı ve işitmeyi saf istersen, sen o tamah perdelerini yırt!

Görüşünün, aklının ve işitmenin saf ve temiz olmasını istersen, dünyevî ve uhrevî olan nefsinin tamahlarından vazgeç ve tamah perdelerini yırt; istediğin ve amacın ancak Hak olsun!

Görüşünün ve aklının ve işitmenin sâf ve pâk olmasını istersen, dünyevî ve uhrevî olan nefsinin tama'larından geç ve tama' perdelerini yırt; matlûbun ve maksûdun ancak Hak olsun!

566. Zîra ki o sûfînin tama'dan taklidi, nûrdan ve lem'adan onun aklını bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

566. Çünkü o sûfînin tamahkârlıktan gelen taklidi, nurdan ve parıltıdan onun aklını bağladı.

Çünkü görmüyor musun, o misafir sûfînin taklidi, irfan nurundan ve muhakeme parıltısından onun aklını bağladı ve "Eşek gitti!" demenin anlamından habersiz kaldı. Nasıl ki (s.a.v.) Efendimiz buyururlar: استعيذوا من الطمع فإنه يهدى الى الطبع yani "Tamahkârlıktan Allah'a sığının; çünkü o, tabiata rehber olur!"

Zîrâ görmüyor musun, o müsâfir sûfinin taklidi nûr-i irfandan ve lem'a-i muhâkemeden onun aklını bağladı ve "Gitti eşek!" demenin ma'nâsından bî-haber kaldı. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz buyururlar: استعيذوا من الطمع فإنه يهدى الى الطبع ya'ni "Tama'dan istiâze edin; zîrâ o tabîata rehber olur!"

567. Yiyecek tama'i ve o zevk ve sema' tama'ı, onun aklına ıttıla'dan mâni' oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

567. Yiyecek hırsı ve o zevk ve sema' (dinî musiki dinleme) hırsı, onun aklının (gerçek durumu) anlamasına engel oldu.

Çünkü misafir sûfi yiyecek buldu ve zevk ve sema' buldu; ve bunlara olan hırsı, ortada cereyan eden halleri anlamaktan aklını alıkoydu ve muhakeme edemedi.

Çünkü müsâfir sûfi yiyecek buldu ve zevk ve semâ' buldu; ve bunlara olan tama'ı ortada cereyân eden ahvâle itttıla'dan aklını men' etti ve muhâkeme edemedi.

568. Eğer tama' aynada kalka idi, o ayna nifakta bizim gibi olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

568. Eğer tamah aynada kalka idi, o ayna nifakta bizim gibi olurdu.

"Ayna"dan kasıt, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) şerefli kalbidir. Yani, insân-ı kâmilin kalp aynasında hırs ve tamah olsaydı, o ayna da nifakta ve hilekârlıkta bizim gibi olurdu. Cenâb-ı Pîr efendimiz kendileri kâmil iken, hikmetli bir üslup üzere, nasihat amacıyla "bizim gibi" ifadesini kullanmıştır.

"Ayna"dan murâd, insân-ı kâmilin kalb-i şerîfidir. Ya'ni, insân-ı kâmilin âyîne-i kalbinde hırs ve tama' olaydı, o ayna dahi nifakta ve gıll ü gışta bizim gibi olur idi. Cenâb-ı Pîr efendimiz kendileri kâmil iken, üslûb-ı hakîmâne üzere, nasîhat kasdıyla "bizim gibi" ta'bîrini isti'mâl buyurmuştur.

569. Eğer terâzînin mala tama'ı olaydı, terâzî vasıf ve hâli ne vakit doğru söylerdi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

569. Eğer terazinin mala tamahı olsaydı, terazi vasfı ve hâli ne zaman doğruyu söylerdi?

"Terazi"den maksat aynı şekilde peygamberler ve evliyalardır. Çünkü doğru ve eğri, onların şerefli sözleri ve halleriyle tartılıp bilinir. Yani, insân-ı kâmillerin dünya malına tamahları olsaydı, herkesin vasıflarını ve hallerini doğru söylerler miydi? Aksine, mala tamah sebebiyle dalkavukluk edip, eğriye doğru ve doğruya eğri derlerdi.

"Terâzî"dan murâd dahi kezâlik enbiyâ ve evliyâdır. Zîrâ doğru ve eğri, onların akvâl ve ahvâl-i şerîfeleriyle veznen bilinir. Ya'ni, insân-ı kâmillerin mâl-i dünyaya tama'ları olsa idi, herkesin vasıf ve hâllerini doğru söylerler mi idi? Belki mala tama' sebebiyle müdâhene edip, eğriye doğru ve doğruya eğri derler idi.

570. Her peygamber safvet cihetinden kavmine dedi ki: "Ben sizden haberin ücretini istemem."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

570. Her peygamber, safiyet yönünden kavmine dedi ki: "Ben sizden haberin ücretini istemem."

Nasıl ki her peygamber kendi kavmine tam bir safiyetle dedi ki: "Benim mala tamahım olmadığı için, Hak tarafından size getirdiğim haberlerin ve doğru yolun ücretini istemem." Nitekim ayet-i kerimede buyurulur: يَا قَوْمِ لاَ أَسْتَلْكُمْ عَلَيْهِ أجراً إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى الَّذِي فَطَرَنِي (Hûd, 11/51) Yani "Ey kavim, ben sizden ona karşılık bir ücret istemem; benim ücretim ancak beni yaratan Yüce ve Ulu Zât üzerinedir."

Nitekim her peygamber kendi kavmine kemâl-i safvetle dedi ki: "Benim mala tama'ım olmadığı için, cânib-i Hak'tan size getirdiğim haberlerin ve doğru yolun ücretini istemem. "Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur. يَا قَوْمِ لاَ أَسْتَلْكُمْ عَلَيْهِ أجراً إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى الَّذِي فَطَرَنِي (Hûd, 11/51) Ya'ni "Ey kavim, ben sizden ona ecir istemem; benim ecrim ancak beni halk eden Zât-ı Ecell ve A'lâ üzerinedir."

571. "Ben delilim, Hak sizin için müşteridir; Hak bana iki tarafın dellallığını verdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

571. "Ben delilim, Hak sizin için müşteridir; Hak bana iki tarafın dellallığını verdi."

Ben Hak ile kul arasında delil ve vasıtayım. Yüce Allah, "Muhakkak Allah Teâlâ müminlerden canlarını ve mallarını, onlara tahsis ettiği cennet karşılığında satın aldı" (Tevbe, 9/111) ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere müminlerin müşterisidir. Şu hâlde ben bu alım ve satımda iki tarafın dellalıyım.

"Ben Hak ile kul arasında delîl ve vâsıtayım. Hak Teâlâ إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ (Tevbe, 9/111) ya'ni “Muhakkak Allâh Teâlâ mü'minlerden nefislerini ve mallarını, onlara tahsîs buyurduğu cennet mukābilinde iştirâ eyledi" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere mü'minlerin müşterisidir. Şu halde ben bu alım ve satımda iki tarafın dellâlıyım."

572. "Benim işimin ücreti nedir? Yarin dîdârıdır. Vâkıa Ebû Bekir kırk bin bahş etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

572. "Benim işimin ücreti nedir? Yar'in yüzüdür. Gerçekten Ebû Bekir kırk bin bağışladı."

Bu şerefli beyti, Pîr efendimiz (Mevlânâ) miras yoluyla peygamberlik dilinden açıklarlar. Yani şanlı Peygamber Efendimiz buyururlar ki: "Benim, Hakk'a davetten ibaret olan işimin ücreti maddî değildir. Ancak Hakk'ın temiz güzelliğidir. Gerçekten Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) benim davetime icabetin şükranesi olarak kırk bin dinar sadaka vermiştir." Rivayet olunur ki, Ebû Bekir es-Sıddîk efendimiz, Peygamber sevgisi uğruna kırk bin dinar

infak etmiştir. Hatta kendisinde hiçbir şey kalmamış ve avret yerini örtmek için bir şeyi kalmadığından üç gün evinden dışarıya çıkamamıştır.

Bu beyt-i şerîfi cenâb-ı Pîr efendimiz bi-hasebi'l-verâse lisân-ı nübüvvetten beyân buyururlar. Ya'ni Peygamber-i zîşân Efendimiz buyururlar ki: "Benim Hakk'a da'vetten ibaret olan işimin ücreti maddî değildir. Ancak Hakk'ın cemâl-i pâkidir. Filvâki' Hz. Ebâ Bekir es-Sıddîk (r.a.) benim da'vetime icâbetin şükrânesi olarak kırk bin dînâr tasadduk etmiştir." Rivâyet olunur ki, Ebâ Bekir es-Sıddîk efendimiz, muhabbet-i Peygamberî uğrunda kırk bin dînâr nâr infâk etmiştir. Hattâ kendisinde bir şey kalmamış ve setr-i avret için bir şeyi kalmadığından üç gün evinden dışarıya çıkamamıştır.

573. "Onun kırk bini benim ücretim olamaz; deniz mühresi ne vakit Aden incisine müşabih olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

573. "Onun kırk bini benim ücretim olamaz; deniz mühresi ne zaman Aden incisine benzer?"

"Şibh" benzer demektir. "Şebeh" denizden çıkan küçük mühre (deniz kabuğu) anlamındadır ki, bunların bazısı beyaz ve bazısı siyah olur. Ve "Aden", Yemen tarafında sahilde bir şehrin ismidir. "Dürr-i Aden" Aden şehrinin incisi demektir. Yani "Hz. Sıddîk'ın kırk bin altını, peygamberlik görevimin ücreti olamaz. Onun ücreti Hak'ın cemâlidir. Hiç Hak'ın pâk cemâli bu kesif (yoğun, maddî) âlemin altınına ve cevherine benzer mi? Ve örneğin Aden şehrinin meşhur olan incisi deniz mühresine benzer mi?"

"Şibh" müşâbih demektir. "Şebeh" denizden çıkan küçük mühre ma'nâsınadır ki, bunların ba'zısı beyaz ve ba'zısı siyah olur. Ve "Aden", Yemen cihetinde sâhilde bir şehrin ismidir. "Dürr-i Aden" Aden şehrinin incisi demektir. Ya'ni "Hz. Sıddîk'ın kırk bin altını, vazîfe-i nübüvvetimin ücreti olamaz. Onun ücreti cemâl-i Hak'tır. Hiç cemâl-i pâk-i Hak bu âlem-i kesîfin altınına ve cevherine müşâbih olur mu? Ve meselâ Aden şehrinin meşhûr olan incisi deniz mühresine benzer mi?"

574. Tama', kulağın bağı olduğunu bilmen için, sana hikâye söyleyeyim, akıl ile dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

574. Açgözlülüğün, kulağın bağı olduğunu bilmen için sana bir hikâye anlatayım, akıl ile dinle!

575. Her kimin tama'ı olursa elken olur; göz ve gönül tama' ile ne vakit münevver olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

575. Her kimin tamahı olursa tutukluk yaşar; göz ve gönül tamah ile ne zaman aydınlanır?

"Elken", "lüknet"ten (dili tutukluk) türemiş bir üstünlük ismidir; dili tutuk olan kişiye denir ki, konuşurken zorlukla söz söyler. Pelteklik ve kekemelik hep "lüknet"ten sayılır. Burada, haklara riayet etme konusunda ağırlık ve yavaşlık anlamında kullanılmıştır. Yani "Tamahı olan kimse haklara riayet etme konusunda aceleci olmaz, yavaş hareket eder; ve tamah akıl gözünü kör eder ve kalbi karartır."

"Elken", "lüknet"ten ism-i tafdîldir; dili tutkun olana derler ki, konuşurken zahmetle söz söyler. Pelteklik ve pepemelik hep "lüknet"ten ma'dûddur. Burada, hukūka riâyet husûsunda sıklet ve betâet ma'nâsına müsta'meldir. Ya'ni "Tama'ı olan kimse hukūka riâyet husûsunda âcil olmaz, betâetle hareket eder; ve tama' akıl gözünü kör eder ve kalbi karartır."

576. Onun gözünün önünde mansıb ve altın hayali, öyle olur ki, gözde kıl!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

576. Onun gözünün önünde makam ve altın hayali, öyle olur ki, gözde kıl!

Açgözlü kişinin gözünün önünde yüksek makam ve para kazanma hayali, gözde bitmiş olan kıl gibi olur.

Ehl-i tama'ın gözünün önünde yüksek mansıb ve para kazanmak hayâli, gözde bitmiş olan kıl gibi olur.

577. Ancak bir sarhoşun gayri ki, Hak'tan dolu olur, her ne kadar ona hazîneleri versen, o hür olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

577. Ancak bir sarhoş hariç ki, Hak'tan dolu olur, her ne kadar ona hazineler versen, o hür olur!

Yani tamahkarlıktan müstesna kalan, ilahi muhabbet şarabından sarhoş olan ve Hakk'ın zâta ait tecellileriyle dolmuş bulunanlar peygamberler ve evliyalardır. Eğer onlara padişahlık verip eline hazineleri teslim etmiş olsan, onlar bu saltanatın ve altın ve gümüşün esiri olmazlar ve gerçek hürriyetlerini daima muhafaza ederler. Nitekim bir peygamber olmakla beraber zahiri saltanat sahibi bulunan Süleyman (a.s.)'ın şerefli halleri bu iddianın şahididir. O hazretin zembil örüp satarak nafakasını tedarik ettiği tefsir ehli tarafından beyan olunmuştur. Ümmetlerine hakim olan diğer peygamberlerin halleri de böyledir.

Ya'ni tama'dan müstesnâ kalan, muhabbet-i ilâhiyye şarabından sarhoş olan ve Hakk'ın tecelliyât-ı zâtiyyesi ile dolmuş bulunan enbiyâ ve evliyâ-dır. Eğer onlara pâdişahlık verip eline hazîneleri teslîm etmiş olsan, onlar bu saltanatın ve altın ve gümüşün esîri olmazlar ve hürriyet-i hakîkiyyelerini dâimâ muhafaza ederler.. Nitekim bir peygamber olmakla beraber saltanat-ı sûrî sâhibi bulunan Süleymân (a.s.)ın ahvâl-i şerîfesi bu da'vânın şâhididir. O hazretin zenbîl örüp satarak nafakasını tedarik ettiği ehl-i tefsîr tarafından beyân olunmuştur. Ümmetlerine hâkim olan enbiyâ-yı sâirenin ahvâli de böyledir.

578. Her kim ki dîdârdan ber-murad oldu, bu cihân onun gözünde murdar oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

578. Her kim ki cemâlullahı görme arzusuna kavuştu, bu dünya onun gözünde değersizleşti!

Bu yoğun dünyanın nefsanî hazlarından ve zevklerinden kurtulmak, ancak bütün tecellilerde ilim ve hâl olarak Hakk'ı müşahede etmek suretiyle mümkündür. Bu hâli elde edememiş olan kimseler mutlaka tamah derecelerinden bir derece ile kusurludur. Çünkü tasavvuf ıstılahında "hür" o kimseye denir ki, her bir zahirî ihtiyacında halka boyun eğmekten kurtulmuştur; kemâliyle Hakk'ın kulluğunda ayakta durur. Ayrıntısı Risale-i Kuşeyriyye'dedir. Ve Hz. Şeyh-i Ekber Fütûhat'ın 214. bölümünde buyururlar ki: "Hürriyet, kulun sıfatının Hak'ın sıfatıyla giderilmesinden ibarettir. Öyle bir vecih ile ki, Hak kulun işitmesi, görmesi ve bütün kuvvetleri olur. Halbuki kul ancak bu kuvvetlerden ibarettir. Ne zaman ki bu kuvvetler Hak olurlar, kulun tekil hakikati bâki olmakla beraber, kulluğu ortadan kalkar. Bu ifadeden Hakk'ın kul olduğu zannedilmesin. Zira Hak bir vecih ile kul olmaz ve Hak sübhanehu kulluğa elverişli değildir. Şimdi, kul bu mertebeye ulaşmadan önce bütün vecihlerle kul idi. İşte bu kulluğun ortadan kalkması, kulda hürriyet oldu." Bu beyanlar o bölümden bir özettir. Ayrıntısını isteyenler oraya müracaat etsinler.

Bu cihân-ı kesîfin huzûzât ve ezvâkına tama'dan kurtulmak, ancak cemî'-i mezâhirde ilmen ve hâlen Hakk'ı müşâhede etmek sûretiyle mümkindir. Bu hâli tahsîl etmemiş olan kimseler mutlakā derecât-ı tama'dan bir derece ile ma'lûldür. Zîrâ ıstılâhat-ı sûfiyyede "hür" o kimseye derler ki, her bir ihtiyac-ı sûrîsinde halka boyun eğmekten kurtulmuştur; kemâliyle Hakk'ın abdiyyetinde kāim olur. Tafsîli Risale-i Kuşeyriyye'dedir. Ve Hz. Şeyh-i Ekber Fütûhat'ın 214. bâbında buyururlar ki: "Hürriyet, sıfat-ı abdin sıfat-ı Hak ile izâlesinden ibarettir. Bir vecih ile ki, Hak abdin sem'i ve basarı ve cemî'-i kuvâsı olur. Halbuki abd ancak bu kuvvetlerden ibârettir. Vaktâki bu kuvvetler Hak olurlar, abdin "ayn"ı bâkî olmakla beraber, abdiyyeti münselib olur. Bu ifadeden Hakk'ın abd olduğu zann olunmasın. zîrâ Hak bir vecih ile abd olmaz ve Hak sübhânehû kābil-i abdiyyet değildir. İmdi, abd bu mertebeye vusûldan evvel cemî-i vücûh ile abd idi. İşte bu selb-i abdiyyet, abdde hürriyet oldu." Bu beyânât o bâbdan hülâsadır. Tafsîlini isteyenler oraya mürâcaat buyursunlar.

579. Lâkin o sûfî sarhoşluktan uzak idi; şübhesiz hırs içinde o gece görmez oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

579. Lâkin o sûfî sarhoşluktan uzak idi; şüphesiz hırs içinde o gece görmez oldu.

"Şeb-kûr" gece gözü görmeyen kimseye denir. Yani, "O kıssada açıklanan sûfî, ilâhî muhabbet şarabının sarhoşluğundan uzak idi; şüphesiz gece karanlığına benzeyen hırs ve tamah içinde onun aklının gözü olayı göremedi." Bazı nüshalarda ikinci mısra' لاجرم از حرص خور بی نور بود şeklindedir. Yani "Şüphesiz yemek hırsından ışıksız idi" demek olur.

"Şeb-kûr" gözü gece göremeyen kimseye derler. Ya'ni, "O kıssada beyân olunan sûfi muhabbet-i ilâhiyye şarabının sarhoşluğundan uzak idi; şübhesiz gece karanlığına müşâbih olan hırs ve tama' içinde onun aklının gözü hâdiseyi göremedi." Ba'zı nüshalarda ikinci mısrâ' لاجرم از حرص خور بی نور بود retindedir. Ya'ni "Lâ cerem taâm hırsından nûrsuz idi" demek olur.

580. Hırsın medhûşu yüz hikâye işitir; hırsın kulağına bir nükte gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

580. Hırsın şaşkına dönmüşü yüz hikâye işitir; hırsın kulağına bir nükte gelmez.

Hırsın sersemi olan kimse, hırs ve tamahın kötülüğü hakkında birçok hikâyeler dinlese de, mademki onun hırsı etkindir, o hikâyeden bir nükte onun hırs ve tamahının kulağına girmez ve o kötülükten ibret almaz.

Bilinmeli ki, hırs, insanlarda mevcut olan bir özelliktir ve onun hakikati mevcuttur. Bu sebeple bu hakikat asla insandan yok olmaz. Asıl mesele, bu hırsın yönlendirilmesi gereken tarafı belirlemektir. Eğer bu hırs fânî olana yönlendirilirse kötü ahlak olur; ve eğer bâkî olana yönlendirilirse güzel ahlak olur. Burada yüce Pir efendimizin sakındırdığı hırs, fânî olan dünyevî ve nefsanî hazlara yöneltilen hırstır. Peygamberlerin ve evliyaların ilimlerine ve Hakk'a ulaşmaya yöneltilen hırs ve tamah makbuldür.

Hırsın sersemi olan kimse, hırs ve tama'ın fenâlığı hakkında birçok hikâyeler dinlese, mâdemki onun hırsı fa'âldır, onun hırs ve tama'ının kulağına o hikâyeden bir nükte girmez ve o fenâlıktan ibret almaz.

Ma'lûm olsun ki, hırs, insanlarda mevcûd olan bir haslettir ve onun hakîkatı mevcuddur. Binâenaleyh bu hakîkat asla insandan zâil olmaz. Asıl mes'ele, bu hırsın tevcîhi îcâb eden ciheti ta'yîn etmektir. Eğer bu hırs fânîye tevcîh olunursa sû'-i hulk olur; ve eğer bâkîye tevcîh olunursa hüsn-i hulk olur. Burada cenâb-ı Pîr efendimizin tahzîr buyurduğu hırs fânî olan huzûzât-ı dünyeviyye ve nefsâniyyeye tevcih edilen hırstır. Ulûm-i enbiyâ ve evliyâya ve Hakk'a vusûle tevcîh olunan hırs ve tama' makbûldur.

## Kadının münâdîlerinin bir müflisi şehrin etrafında i'lân etmesi

581. Hânümânsız pek müflis bir şahıs var idi; zindanda ve amansız bir bend içinde kalmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

581. Evsiz barksız, çok müflis bir kişi vardı; zindanda ve amansız bir bağ içinde kalmıştı.

"Hânümân", ev ve ev eşyası; ve "bî-emân" kurtulması imkânsız demektir. "Müflisî"deki "yâ" yüceltme içindir. Yani "Evsiz ve barksız bir kişi vardı; zindanda ve kurtulması mümkün olmayan bir bağ içinde kalmıştı."

"Hânümân”, ev ve ev eşyası; ve "bî-emân" kurtulması muhâl demektir. "Müflisî" deki "yâ" ta'zîm içindir. Ya'ni "Evsiz ve barksız bir şahıs var idi; zindanda ve kurtulması mümkin olmayan bir bend içinde kalmış idi."

582. Zindanîlerin hadsiz lokmalarını yerdi; tama'dan halkın gönlü üzerinde Kāf Dağı gibi idi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

582. Zindandakilerin hadsiz lokmalarını yerdi; açgözlülükten halkın gönlü üzerinde Kaf Dağı gibiydi!

"Gizâf" kelimesinin, "kâf" harfinin kesresiyle (i harfiyle) iki anlamı vardır. Birisi boş ve faydasız; diğeri ise hesapsız ve hadsiz demektir. Bazı lügatlerde ise "kâf" harfinin zammesiyle (u harfiyle) [güzâf] kelimesinin tahmin, bilinmeyen ve yalan söz anlamlarına geldiği gösterilmiştir. Burada, hadsiz ve hesapsız anlamı uygundur.

"Gizâf"ın, "kâf'ın kesresiyle iki ma'nâsı vardır. Birisi herze ve beyhûde; ve diğeri hesabsız ve hadsiz demektir. Ve ba'zı lügatlarda “kâf"ın zammesiy- le [güzâf], tahmîn ve gayr-i ma'lûm ve yalan söz ma'nâlarına geldiği gösterilmiştir. Burada, hadsiz ve hesabsız ma'nâsı münasibdir.

583. Kimsenin mecali yok idi ki, bir lokma etmek yesin; zîra o lokma kapıcı onun ucunu kapardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

583. Kimsenin bir lokma ekmek yiyecek gücü yoktu; çünkü o lokma kapıcı onun ucunu kapardı.

İsmail-i Ankaravî hazretleri, şerhlerinde "gâv" kelimesinin "uç" anlamına geldiğini belirtmişlerdir. Ben de ona göre tercüme ettim. Fakat "gâv" kelimesi, Arapça "kâf" harfiyle [kâv] cesur ve yiğit anlamına gelir; Farsça "kâf" harfiyle "gâv"ın ise birçok anlamı varsa da, "uç" anlamına rastlanmamıştır. Hint nüshalarında ikinci mısra "زانکه آن لقمه ربا چابک برد" şeklindedir. Ve diğer bir nüshada "gâv" yerine "kâm" kelimesi geçmektedir. Bu durumda anlam, "O lokma kapıcı onun damağını ve ağzını kapar" demek olur. Bana uygun gelen "kâr-eş" olmasıdır. Kopyacının hatasıyla "râ" harfi "vâv" şeklinde yazılmıştır. Bu durumda anlam, "Kimsenin bir lokma ekmek yemeğe gücü yoktu; çünkü o lokma kapıcı onun işini bitirirdi" demek olur. Ve Ferheng-i Cihângîrî'de "gâv"ın hırs ve açgözlülük anlamına geldiği belirtilmiştir.

İsmail-i Ankaravî hazretleri, şerhlerinde “gâv”ın "uç” ma'nâsına geldiğini beyân buyurmuşlardır. Fakîr de ona göre tercüme ettim. Fakat "gâv" kelimesi, "kâf-ı Arabî" ile [kâv] şecî' ve cesûr ma'nâsınadır; ve "kâf-ı Fârisî" ile "gâv"ın müteaddid ma'nâları var ise de, "uç" ma'nâsına tesadüf edilmemiştir. Hind nüshalarında ikinci mısra زانکه آن لقمه ربا چابک برد sûretindedir. Ve diğer bir nüshada گاوش yerine کامش vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ, “O lokma kapıcı onun damağını ve ağzını kapar" demek olur. Fakîre lâyih olan کارش ["kâr-eş"] olmasıdır. Sehv-i nâsih ile “râ” harfi “vâv” sûretinde yazılmıştır. Bu sûrette mana, "Kimsenin bir lokma etmek yemeğe mecâli yok idi; zîrâ o lokma kapıcı onun işini bitirirdi" demek olur. Ve Ferheng-i Cihângîrî de "gâv"ın hırs ve şereh ma'nâsına geldiği mezkûrdür.

584. Her kim da'vet-i Rahman'dan uzak olursa, o eğer sultan olsa da geda-çeşmdir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

584. Her kim Rahman'ın davetinden uzak olursa, o eğer sultan olsa da dilenci gözlüdür!

"Rahman'ın daveti"nden maksat, kulların rızıklarına Yüce Allah'ın kefil olmasıdır. Her kimin düşüncesi rızık konusunda Allah'a güvenmekten uzak ise, o kimse sultanlık makamında oturan bir padişah bile olsa, dilenci gözlüdür; onun aşırı hırs ve tamahından gözü doymak bilmez.

"Da'vet-i Rahmân"dan murâd, ibâdın rızıklarına kefâlet-i Hak'tır. Her kimin fikri rızık husûsunda Hakk'a i'timâddan uzak ise, o kimse makām-ı saltanatta oturan bir pâdişâh bile olsa, dilenci gözlüdür; onun kemâl-i hırs ve tama'dan gözü doymak bilmez.

585. O mürüvveti ayak altına koymuş idi; zindan o ekmek kapıcıdan bir cehennem olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

585. O, mürüvveti ayak altına almıştı; zindan o ekmek kapıcıdan bir cehennem olmuştu.

O müflis, insanlığı çiğnemişti; onun ekmek kapmasından dolayı, hapishane mahpuslar hakkında bir cehenneme dönmüştü.

O müflis insâniyeti çiğnemiş idi; onun ekmek kapmasından, hapishane mahbûsîn hakkında bir cehenneme dönmüş idi.

586. Eğer bir rahat ümîdi üzere kaçar isen, o taraftan da önüne bir afet gelir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

586. Eğer bir rahat ümidiyle kaçarsan, o taraftan da önüne bir afet gelir!

Yani dünya imtihan yeridir. Rahat bulurum ümidiyle dünyanın herhangi bir köşesine kaçmış olsan, mutlaka orada da bir belaya yakalanırsın.

Ya'ni dünyâ mahall-i ibtilâdır. Râhat bulurum ümîdi ile dünyanın herhangi bir köşesine kaçmış olsan, mutlakā orada da bir belâya giriftâr olursun.

587. Hiçbir köşe yırtıcı canavarsız ve tuzaksız değildir; Hakk'ın halvetgahının gayrinde râhat yoktur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

587. Hiçbir köşe yırtıcı canavarsız ve tuzaksız değildir; Hakk'ın halvetgâhından (yalnız kalma yeri) başka rahat yoktur!

Bu şerefli beyitte, "Allah'a kaçınız!" anlamına gelen فَفِرُّوا إِلَى اللهِ (Zâriyât, 51/50) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Bilinmeli ki, dünya, Hak'ın fiillerinin tecelli yeridir; fiillerin kaynağı ise isimlerdir ve isimler de Dârr (zarar veren) ve Nâfi' (fayda veren), Kābız (sıkan) ve Bâsıt (genişleten), Kahhâr (kahredici) ve Rahmân (çok merhametli), Mâni' (engelleyen) ve Mu'tî (veren) gibi birbirine zıttır; isimlerin eserlerinin ve hükümlerinin ortaya çıkışı asla durmayı kabul etmez. Bu sebeple bu eserlere ve hükümlere bakıp, onların içinde çırpınanlar daima elem ve sıkıntı içindedirler. Bu isimlerin müsemması (adlandırılanı) ve bu fiillerin faili olan Hak'ı müşahede edenlerin kalpleri huzurlu olur. İşte فَفِرُّوا إِلَى اللهِ (Zâriyât, 51/50) ayetinin anlamı ve Hak'ın halvetgâhı budur.

Bu beyt-i şerifte, فَفِرُّوا إِلَى اللهِ (Zâriyât, 51/50) ya'ni, “Allah'a kaçınız!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ma'lûm olsun ki, dünyâ ef'âl-i Hakk'ın tecellîgâhıdır; ve ef'âlin menşe'i esmâdır ve esmâ' ise Dârr ve Nâfi', ve Kābız ve Bâsıt, ve Kahhâr ve Rahmân, ve Mâni' ve Mu'tî gibi mütekābildir; ve âsâr ve ahkâm-ı esmânın zuhûru aslâ ta'tîl kabûl etmez. Binâenaleyh bu âsâr ve ahkâma nazar edip, onların içinde çırpınanlar dâimâ elem ve mihnet içindedirler. Bu esmânın müsemmâsı ve bu ef'âlin fâili olan Hakk'ı müşâhede edenlerin kalbleri müsterih olur. İşte فَفِرُّوا إِلَى اللهِ (Zâriyât, 51/50) in ma'nâsı ve halvetgâh-ı Hak budur.

588. Zarûrî olan dünya zindanının köşesi ücret-i kademiyyesiz ve dakku'l-hasîrsiz değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

588. Zorunlu olan dünya zindanının köşesi, ayak teri ücreti ve hasır döşeme zahmeti olmadan değildir.

"Dakku'l-hasîr" (hasır döşeme zahmeti) hakkında Hint şârihlerinden Şeyh Muhammed Efdal şöyle der: "Bir kimse yeni ev yaptırdığı zaman, dostlarını davet edip ziyafet verir ve davetlilerin oturup yemek yemeleri için hasırlar döşer. Buna Acem'de بوریا کوبی ["bûriyâ kûbî"] ve Arap'ta دق الحصير ["dakku'l-hasîr"] derler." Hint şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve Velî Muhammed Ekberâbâdî burada "dakku'l-hasîr"in mihnet ve meşakkat (sıkıntı ve zorluk) anlamına geldiğini açıklarlar. İsmâîl-i Ankaravî hazretleri "hasır"ı mahbes (hapishane) ve "dakk"ı dövmek anlamında almıştır. Fakat Hint şârihlerinin açıklamaları tercih edilir. Bu şerefli beytin işârî (sembolik) anlamı şudur: "Ruhlar, ruhlar âleminden bu dünya âlemine yolculuk edip gelirler ve birer cisme bağlanırlar. Onların bu âlemde çektikleri sıkıntılar ve zorluklar, 'ayak teri' dedikleri ayak teri ücretidir ve kendilerinin yeni evi olan cisim evlerinin hasır döşeme zahmetidir."

"Dakku'l-hasîr" hakkında Hind şârihlerinden Şeyh Muhammed Efdal buyurur ki: "Bir kimse yeni ev yaptırdığı vakit, ahibbâsını da'vet edip ziyafet çeker ve da'vetlilerin oturup yemek yemeleri için hasırlar döşer. Buna Acem'de بوریا کوبی ["bûriyâ kûbî"] ve Arab'da دق الحصير ["dakku'l-hasîr"] derler." Şurrâh-ı Hindiyyeden Bahru'l-Ulûm ve Velî Muhammed Ekberâbâdî burada "dakku'l-hasîr"in mihnet ve meşakkat ma'nâsına geldiğini beyân ederler. İsmâîl-i Ankaravî hazretleri "hasîr"i mahbes ve "dakk"ı döğmek ma'nâsına almıştır. Fakat şurrâh-ı Hind'in beyânâtı müreccahtır. Beyt-i şerîfin ma'nâ-yı işârîsi budur ki: "Ervâh, âlem-i ervâhtan bu âlem-i dünyâya sefer edip gelirler ve birer cisme taalluk ederler. Onların bu âlemde çektikleri mihen ve meşakkat, "ayak teri" dedikleri ücret-i kademiyyedir ve kendilerinin yeni evi olan cisim evlerinin dakku'l-hasîridir."

589. Vallâhi eğer fare deliğine gitsen; bir kedi pençesinin mübtelası olursun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

589. Vallahi eğer fare deliğine gitsen; bir kedi pençesinin tutsağı olursun!

Eğer zevksiz ve fena olmayan eski elbiseler içine saklansan ve halvette (yalnızlıkta) olsan, iyi ve kötü hayallerin etkisi altında kalırsın ve onların her biri kedi pençeli olup, senin iç dünyanı tırmalarlar.

Eğer zevksiz ve fenâsız eski libâslar içine saklansan ve halvette olsan, iyi ve kötü hayallerin te'sîri altında kalırsın ve onların her birerleri kedi pençeli olup, senin bâtınını tırmalarlar.

590. Ademînin semîzliği hayâldendir; eğer onun hayalâtı sahib-i cemâl olursa!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

590. Yokluğun semizliği hayâldendir; eğer onun hayalleri güzellik sahibi olursa!

İnsanlar, kendilerinin güzel hayallerinden semirirler!

İnsanlar, kendilerinin güzel hayallerinden semirirler!

591. Ve eğer onun hayalleri nâhoşluk gösterirse, bir ateşten mum gibi erir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

591. Ve eğer onun hayalleri nahoşluk gösterirse, bir ateşten mum gibi erir!

Eğer insanın hayalleri kötü olursa, mum nasıl ateşten yanıp erirse, o kötü hayaller de insanı öylece eritip zayıflatır ve daima gamlı olan adamların et tutmadıkları her gün gözümüzün önündedir; ve şişman adamların çoğu gamsız olur.

Eğer insanın hayalleri fenâ olursa, mum nasıl ateşten yanıp erirse, o fenâ hayaller dahi insanı öylece eritip zaîfletir ve dâimâ gamlı olan adamların et tutmadıkları her gün gözümüzün önündedir; ve semîz adamların ekserîsi gamsız olur.

592. Eğer Hudâ seni yılan ve akrep içinde hoşların hayalâtı ile tutarsa;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

592. Eğer Allah seni yılan ve akrep içinde hoş hayallerle tutarsa;

593. Yılan ve akrep sana mûnis olur; zîrâ o senin hayalin bakırın kimyâsı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

593. Yılan ve akrep sana alışır; çünkü o senin hayalin bakırın kimyası olur.

"Hoşların hayalleri"nden kasıt, ilahi isim ve sıfatların tefekkür edilmesidir. Bu tefekkürden, isimlerin ve sıfatların kendisine ait olduğu Yüce Allah'ın Zât'ına geçilir. Bu âlemdeki belirginleşmeler ise, bu ilahi isim ve sıfatların tecelli yerleridir. Bu sebeple, eğer Yüce Allah, hoşların yani evliyanın hayallerini bir kuluna ihsan ederse, o kulun nazarında Allah'tan başka hiçbir şey kalmaz; ve bu hayalin zevkine dalmış olanlara da yılan ve akrep sıfatında olan insanların cefası etki etmez ve neticede onlara düşmanlık etmekten vazgeçer; düşmanlık kalmayınca da, bu yılan ve akrep tabiatında olan insanlar onun dostu olurlar. Ve böyle bir kimsenin hayali, bakır gibi olan nefsani sıfatların kimyası olur ve o nefsani sıfatları altın gibi saf yapar!

“Hoşların hayâlâtı”ndan murâd, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin tefekkürâtıdır. Bu tefekkürden, müsemmâ ve mevsûf olan zât-ı Hakk'a intikāl olunur. Ve bu taayyünât-ı âlem ise, bu esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mezâhiridir. Binâenaleyh hoşların ya'ni evliyâullâhın hayâlâtını Hak Teâlâ hazretleri bir kuluna ihsân ederse, nazarında Hak'tan başka bir şey kalmaz; ve bu hayalin zevkinde müstağrak olanlara da yılan ve akrep sıfatında olan insanların cefâsı te'sîr etmez ve netîcede onlara husûmetten fâriğ olur; ve husûmet kalmayınca, bu yılan ve akrep tabîatında olan insanlar onun mûnisi olurlar. Ve böyle kimsenin hayali, bakır gibi olan sıfat-ı nefsâniyyenin kimyâsı olur ve o sıfât-ı nefsâniyyeyi altın gibi saf yapar!

594. Sabır hoş hayalden tatlı olmuştur; zîrâ o feraha çıkmak hayalâtı öne gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

594. Sabır, hoş hayalden tatlı olmuştur; çünkü o feraha çıkma hayalleri öne gelmiştir. Haddizatında nefse acı gelen sabır, gamdan bir aralık bulunup feraha çıkılacağı hayali ile tatlı olmuştur ve acı olan sabrı, latif hayal tatlılaştırmıştır.

Hadd-i zâtında nefse acı gelen sabır, gamdan bir aralık bulunup feraha çı- kılacağı hayali ile tatlı olmuştur ve acı olan sabırı, hayâl-i latîf tatlılaştırmıştır.

595. O ferec zamîre îmândan gelir; za'f-i îmân nâ-ümîdlik ve iç sıkıntısıdır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

595. O ferahlık imandan gelir; iman zayıflığı ümitsizlik ve iç sıkıntısıdır!

İnsanın kalbine ferahlık ve genişlik imandan gelir. Çünkü Yüce Allah, "Muhakkak zorlukla beraber kolaylık vardır" (İnşirah, 94/6) buyurur. Bir kimsenin imanı kuvvetli olunca, Yüce Allah'ın sıkıntı karşılığında ferahlık vereceğinden emin olur ve başına gelen belanın geçici bir şey olduğunu bilerek sabreder. Fakat bu ilahi vaade imanı zayıf olan kimse, o beladan kurtulmaktan ümitsiz bir hale gelir ve içini sıkıntı basar. "Zahîr" nefes darlığı demektir. Hele büsbütün imansızlar, intihara kadar cüret ederler!

İnsan kalbine ferec ve ferahlık îmândan gelir. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri إِنَّ مع العسر يسراً (Inşirah, 94/6) ya'ni “Muhakkak usr ile beraber yüsr vardır" buyurur. Bir kimsenin îmânı kavî olunca Hak Teâlânın sıkıntı mukābilinde ferahlık vereceğinden emîn olur ve başına gelen belânın muvakkat bir şey olduğunu bilerek sabr eder. Fakat bu va'd-i ilâhîye îmânı zaîf olan kimse, o belâdan kurtulmaktan ümîdsiz bir hâle gelir ve içini sıkıntı basar. زحير ["zahîr"] nefes darlığı demektır. Hele büsbütün îmânsızlar, intihara kadar cür'et ederler!

596. Sabır îmândan baş tacı bulur; şu yerde ki sabır yoktur, imdi onun için îmân yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

596. Sabır imandan baş tacı olur; sabrın olmadığı yerde, şimdi onun için iman yoktur.

597. Peygamber buyurdu: "Her kimin tab'ında sabır olmazsa, Huda ona îmân vermedi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

597. Peygamber buyurdu: "Her kimin tabiatında sabır olmazsa, Allah ona iman vermedi."

Bu beyitlerde şu hadis-i şeriflere işaret buyurulur: الصبر رأس الإيمان yani "Sabır imanın başıdır;" ve من لا صبر له فلا ايمان له yani "Sabrı olmayan kimsenin imanı yoktur;" ve الصبر نصف الإيمان yani "Sabır imanın yarısıdır."

Bu beyitlerde şu hadîs-i şerîflere işaret buyurulur : الصبر رأس الإيمان ya'ni "Sabır îmânın başıdır; ve من لا صبر له فلا ايمان له ya'ni "Sabrı olmayan kimsenin îmânı yoktur;" ve الصبر نصف الإيمان ya'ni “Sabır îmânın yarısıdır."

598. O birisi senin gözünde yılan gibi olur. O, başkasının gözünde de nigardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

598. O birisi senin gözünde yılan gibi olur. O, başkasının gözünde de sevgilidir.

Sabır, imanı olana hoş ve imanı olmayana boş görünür. Bu hal şuna benzer ki, bir kimse birinin gözünde yılan gibi nefret edilen olur. Ve diğerinin gözünde de sevilen olur. Halbuki nefret edilen ve sevilen aynı şahıstır.

Sabır îmânı olana hoş ve îmânı olmayana boş görünür. Bu hal şuna benzer ki, bir kimse birinin gözünde yılan gibi menfür olur. Ve diğerinin gözünde de mahbûb olur. Halbuki menfür ve mahbûb olan aynı şahıstır.

599. Zîrâ ki senin gözünde onun küfrünün hayali vardır; ve o dostun gözünde mü'minlik hayali vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

599. Çünkü senin gözünde onun küfrünün hayali vardır; ve o dostun gözünde müminlik hayali vardır.

Tek bir kişinin, birine nefret edilen ve birine sevilen olmasının sebebi şudur: Birisi o sevmediği kimsenin küfrüne ve fıskına bakar, bu küfür ve fısk hayali onda o kimseye karşı bir nefret oluşturur; ve onu seven kimse o şahısta müminlik hayal eder ve bu hayal sebebiyle onu sevgili görür. Bu sebeple her iki kişinin nefretinde ve sevgisinde etkili olan şey ancak hayaldir.

Şahs-ı vâhidin, birine mebgûz ve birine mahbub olmasının sebebi budur ki; birisi o sevmediği kimsenin küfrüne ve fıskına nazar eder, bu küfür ve fisk hayâli onda o kimseye karşı bir nefret hâsıl eder; ve onu seven kimse o şahısta mü'minlik hayal eder ve bu hayâl sebebi ile onu mahbûb görür. Binâenaleyh her iki kimsenin buğzunda ve muhabbetinde müessir olan şey ancak hayâldir.

600. Zîra bu bir şahısta her iki fiil vardır; o gâh balık ve gâh olta olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

600. Çünkü bu bir kişide her iki fiil vardır; o bazen balık ve bazen olta olur.

Ve bu iki farklı hayalin ortaya çıkışına sebep, bu bir kişide küfür ve imana yatkınlık ve uygunluk bulunmasıdır. Çünkü her insan melekî kuvvet ile şeytanî kuvvetten oluşmuştur. Bu iki kuvvetten hangisi üstün gelirse, o kuvvetten o kuvvete uygun olan fiil meydana gelir. Ve açıktır ki, şeytanî kuvvetten küfür fiilleri ve melekî kuvvetten iman fiilleri meydana gelir. Bu sebeple melekî kuvvet üstün geldiği zaman, insan balık gibi halka faydalı olur; ve şeytanî kuvvet üstün gelince olta gibi çevresine saplanıp incitir.

Ve bu iki muhtelif hayâlin zuhûruna sebeb, bu bir şahısta küfür ve îmâna isti'dâd ve salâhiyyet bulunmasıdır. Zîrâ her insan kuvve-i melekiyye ile kuvve-i şeytâniyyeden mürekkebdir. Bu iki kuvvetten hangisi galib olursa, ondan o kuvvete münasib olan fiil sâdır olur. Ve bedîhîdir ki, kuvve-i şeytâniyyeden ef'âl-i küfriyye ve kuvve-i melekiyyeden ef'âl-i îmâniyye sudûr eder. Binâenaleyh kuvve-i melekiyye gālib olduğu vakit, insan balık gibi halka nâfi' olur; ve kuvve-i şeytâniyye galib olunca olta gibi muhîtine saplanıp rencîde eder.

601. Onun yarısı mü'min ve yarısı kâfir olur; onun yarısı hırs getiricilik, yarısı sabırdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

601. Onun yarısı mü'min ve yarısı kâfir olur; onun yarısı hırs getiricilik, yarısı sabırdır.

Şimdi insan böyle iki farklı kuvvetten oluşunca, yarısı mü'min ve yarısı kâfir olur. Küfrü hırs ve tamah, imanı ise sabır doğurur.

İmdi insan böyle iki muhtelif kuvvetlerden mürekkeb olunca, yarısı mü'min ve yarısı kâfır olur. Küfrü hırs ve tama' ve îmânı sabır tevlîd eder.

602. Senin Yezdân'ın buyurdu ki: "Fe-minküm mü'minün ve minküm kafirun" ve köhne kafir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

602. Senin Yezdân'ın buyurdu ki: "Fe-minküm mü'minün ve minküm kafirun" ve köhne kafir!

Bu şerefli beyitte, Tegabün Suresi'nde geçen هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ فَمِنْكُمْ كَافِرٌ وَمَنْكُمْ مُؤْمِنٌ (Tegabün, 64/2) yani "O öyle Allah'tır ki, sizi yarattı; şimdi sizin bir kısmınız kâfir ve bir kısmınız mü'mindir" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Ayetin görünen anlamı, insan fertlerini kâfir ve mü'min kısımlarına ayırır; ve bâtınî anlamı, her bir insan ferdinin küfür ve iman cüzlerinden (parçalarından) oluştuğunu gösterir. Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ), işarî (işaret yoluyla anlaşılan) anlamı beyan buyururlar. Ayet-i kerimede kâfirin önce ve mü'minin sonra zikredilmesindeki sır, her bir insan ferdinin bu aşağı âlemde nefsanî kuvvetin galip gelmesiyle yaratılmış olmasıdır. Çünkü bu cismanî belirginleşmenin tabiî gereği küfürdür. İman idrakten sonra ortaya çıkar. İşte

bu sırra dayanarak, şerefli beyitte "gebr-i kühen" yani "eski kâfir" tabiri, küfre sıfat olarak getirilmiştir.

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Tegabün'de vaki هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ فَمِنْكُمْ كَافِرٌ وَمَنْكُمْ مُؤْمِنٌ (Teğābün, 64/2) ya'ni "O öyle Allah'tır ki, sizi yarattı; imdi sizin bir kısmınız kâfır ve bir kısmınız mü'mindir" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Âyetin zâhiri, efrâd-ı insâniyyeyi kâfir ve mü'min kısımlarına taksîm eder; ve ma'nâ-yı bâtınîsi, her bir ferd-i insânînin küfür ve îmân cüz'lerinden terekküb ettiğini gösterir. Cenâb-ı Pîr, ma'nâ-yı işârîyi beyân buyururlar. Âyet-i kerîmede kâfirin evvel ve mü'minin sonra zikr edilmesindeki sır, her bir ferd-i insânînin bu âlem-i süflîde kuvve-i nefsâniyye galib olarak yaratılmış olmasıdır. Zîrâ bu taayyün-i cismânînin îcâb-ı tabîîsi küfürdür. Îmân ba'de'l-idrâk zâhir olur. İş- te bu sırra mebnî, beyt-i şerîfte "gebr-i kühen" ya'ni "eski kâfir" ta'bîri, küfre sıfat olarak getirilmiştir.

603. Bir inek gibi ki, yarı sol tarafı karadır; diğer yarısı ay gibi bembeyazdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

603. Bir inek gibi ki, yarı sol tarafı karadır; diğer yarısı ay gibi bembeyazdır.

Yani nefsanî kuvvet ile ruhani kuvvetten oluşan insan, sol tarafı siyah ve sağ tarafı beyaz olan bir ineğe benzer. Siyah tarafı üstün gelirse "ashâb-ı şimal"den (sol taraf ehli) ve sağ tarafı üstün gelirse "ashâb-ı yemîn"den (sağ taraf ehli) olur.

Ya'ni kuvve-i nefsâniyye ile kuvve-i rûhâniyyeden terekküb eden insan, sol tarafı siyah ve sağ tarafı beyaz olan bir ineğe benzer. Siyah tarafı galib olursa "ashâb-ı şimal"den ve sağ tarafı galib olursa "ashâb-ı yemîn"den olur.

604. Her kim bu yarıyı görürse reddeder; ve her kim o yarıyı görürse arzû eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

604. Her kim bu yarıyı görürse reddeder; ve her kim o yarıyı görürse arzû eder.

Şeytanî kuvveti görenler nefretle reddeder; ve meleki kuvvet tarafını görenler muhabbetle kabul eder.

Kuvve-i şeytâniyyeyi görenler nefretle reddeder; ve kuvve-i melekiyye tarafını görenler muhabbetle kabûl eder.

605. Yûsuf kardeşlerinin gözünde hayvân gibi, Ya'kub'un gözünde de o hûrî gibi idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

605. Yûsuf kardeşlerinin gözünde hayvan gibi, Ya'kub'un gözünde de o huri gibi idi.

Yûsuf (a.s.) o kadar güzelliği ile birlikte kardeşlerinin gözünde bir hayvan gibi görünürdü; babası olan Ya'küb (a.s.)ın gözünde ise bir huri gibi idi. Çünkü iki tarafın hayali başka başkaydı. Zira insanda etkili olan hayaldir.

Yûsuf (a.s.) o kadar güzelliği ile beraber kardeşlerinin gözünde bir hayvân gibi görünürdü; pederi olan Ya'küb (a.s.)ın gözünde ise bir hûrî gibi idi. Çünkü iki tarafın hayali başka başka idi. Zîrâ insanda müessir olan hayâldir.

606. Fer' gözü, kötü hayalden onu çirkin gördü; ve aslî göz na-pedîddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

606. Fer' gözü, kötü hayalden onu çirkin gördü; ve aslî göz görünmezdir.

"Fer' gözü"nden kasıt, görünen gözdür. "Aslî göz"den kasıt, bâtın gözüdür (içsel görüş). Yani Yusuf (a.s.)'ın kardeşlerinin görünen gözleri, kötü bir hayal olan haset hayalinden dolayı onu çirkin gördüler. Onların aslî gözleri olan bâtın gözleri faaliyetini icra edip onun güzelliğini göremediler.

"Fer' gözü"nden murâd, zâhir gözüdür. "Aslî göz"den murâd, bâtın gözüdür. Ya'ni Yûsuf (a.s.)ın kardeşlerinin zâhir gözleri, bir kötü hayâl olan hased hayâlinden dolayı onu çirkin gördüler. Onların aslî gözleri olan bâtın gözleri faâliyetini icrâ edip onun güzelliğini göremediler.

607. Zahirî olan gözü o gözün sâyesi bil; o her ne görürse bu ona döner!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

607. Görünen gözü, o gözün gölgesi bil; o her ne görürse bu ona döner!

Fer' (ikincil) olan duyu organı gözü, aslî (esas) olan bâtın (iç) gözünün gölgesidir. O bâtın gözü her ne görürse, bu duyu organı gözü de o görüşe tâbi olur.

Fer' olan his gözü, aslî olan bâtın gözünün gölgesidir. O bâtın gözü her ne görürse, bu his gözü de o görüşe tâbi' olur.

608. Sen mekâna mensubsun, senin aslın la-mekândadır; bu dükkânı kapa da o dükkânı aç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

608. Sen mekâna aitsin, senin aslın mekânsızlıktadır; bu dükkânı kapa da o dükkânı aç!

Bütün belirlenmiş suretler altı yön ile sınırlıdır. Bunlar da, alt, üst, ön, arka, sağ ve soldur. Ve mekân bu altı yönün bir araya gelmesinden oluşur. Bu sebeple insanın mekâna ait oluşu, görünen sureti itibariyledir. Ve bu görünen suretin hakikati Hak olup, belirlenmekten uzak olduğu için mekâna ait değildir ve mekânsızlıktadır. Bu sebeple sen bu suret ve belirlenme dükkânını kapa da o mana dükkânını aç!

Bilcümle suver-i müteayyine altı cihet ile mukayyeddir. Bunlar da, alt, üst, ön, arka, sağ ve soldur. Ve mekân bu altı cihetin içtimâ'ından hâsıl olur. Binaenaleyh insanın mekâna mensûbiyyeti, sûret-i zâhiresi i'tibariyledir. Ve bu sûret-i zâhirenin hakikatı Hak olup, taayyünden münezzeh olduğu için mekâna mensûb değildir ve lâ-mekândır. Binâenaleyh sen bu sûret ve taayyün dükkânını kapa da o ma'nâ dükkânını aç!

609. Altı cihete kaçma, zîrâ cihetlerde altı kapı vardır ve altı kapı mattır mat!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

609. Altı yöne kaçma, çünkü yönlerde altı kapı vardır ve altı kapı mattır mat!

"Şeşdere" "şeş" ve "dere" kelimelerinden oluşmuştur. "Der" kapı anlamına gelir ve sonundaki (he) nakil içindir. "Bir şeyin kapısı" demek olur. Örneğin "dendân" diş ve "dendâne" bir şeyin dişi anlamına gelir. Buna göre "şeşdere" bir şeyin altı kapısı demek olur ki, "mat" kelimesiyle birlikte, tavla oyunundaki altı kapıya işaret edilir. Ve tavla oyununda altı kapı kapalı olursa ve elinde vurulmuş pulu olan oyuncu, kapalı olan bu altı kapıdan hiçbirine konup ileri geçemez ve mat ve mağlup olup zarları rakibine teslim etmeye mecbur olur. Yani bütün belirlenmiş suretler altı yön ile sınırlıdır. Buna göre, senin belirlenmiş suretinin gereği olan altı yöne kaçma! Çünkü altı yönün her birinde bir suret kapısı vardır ve o kapıların her birisi ruhanî âleme kapalıdır. O yönlerden hangisine başvursan kapalı bulursun ve mat ve mağlup olup hüsrana düşersin. Böyle olunca, suretî ilişkileri kaldır!

ششدره "ses" ile "dere" kelimelerinde mürekkebdir. "Der" kapı ma'nâsına olup, nihâyetindeki (ha) nakliyyedir. "Bir şeyin kapısı" demek olur. Meselâ "dendân" diş ve "dendâne" bir şeyin dişi ma'nâsına gelir. Binâenaleyh "şeşdere" bir şeyin altı kapısı demek olur ki, "mat" kelimesi karînesiyle, tavla oyunundaki altı kapıya işâret buyurulur. Ve tavla oyununda altı kapı kapalı olursa ve elinde vurgun pulu olan oyuncu, kapalı olan bu altı kapıdan hiçbirine konup ileri geçemez ve mat ve mağlûb olup zarları hasmına teslîme mecbûr olur. Ya'ni bilcümle suver-i müteayyine altı cihet ile mukayyeddir. Binâenaleyh, senin sûret-i müteayyinenin îcâbı olan altı cihete kaçma! Zîrâ altı cihetin her birinde bir sûret kapısı vardır ve o kapıların her birisi âlem-i rûhâniyyete kapalıdır. O cihetlerden hangisine başvursan kapalı bulursun ve mat ve mağlûb olup hüsrâna düşersin. Böyle olunca, alâkât-ı sûriyyeyi kaldır!

## Ehl-i zindânın kadının vekîli huzûrunda o müflisin elinden şikâyet etmesi

610. İdrakli olan kādının vekîline zindan ehli şikâyete geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

610. İdrakli olan kadının vekiline zindan ehli şikâyete geldiler.

611. Dediler ki: "Şimdi bizim selâmımızı kadıya götür; bu alçak adamdan incinmemizi açık söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

611. Dediler ki: "Şimdi bizim selâmımızı kadıya götür; bu alçak adamdan incinmemizi açık söyle!

612. De ki: "O bu hapishane içinde dâimî kaldı; serseri ve lopçu ve muzırdır. "Yâve-tâz", boş gezen ve serseri; ve "tabl-hâr", bedâvacı ve lopçu demektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

612. De ki: "O bu hapishane içinde sürekli kaldı; serseri ve bedâvacı ve zararlıdır." "Yâve-tâz", boş gezen ve serseri; ve "tabl-hâr", bedâvacı ve lopçu demektir.

613. Edebsizliğinden da'vetsiz ve selâmsız, sinek gibi her yemeğe hazır olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

613. Edebsizliğinden dolayı davetsiz ve selam vermeden, sinek gibi her yemeğe hazır olur.

614. Onun indinde altmış kişinin yemeği hiçtir; eğer ona "Yeter!" desen, kendisini sağır yapar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

614. Onun katında altmış kişinin yemeği hiçtir; eğer ona "Yeter!" desen, kendisini sağır yapar.

615. Mahbus adama bir lokma nasib olmaz; ve eğer yüz hile ile bir taâmı açsa;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

615. Hapsedilmiş adama bir lokma nasip olmaz; ve eğer yüz hile ile bir yemeği açsa;

616. O cehennem boğazlı derhal öne gelir; onun delili budur ki, Huda "Külû!" buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

616. O cehennem boğazlı hemen öne gelir; onun delili şudur ki, Allah "Yiyin!" buyurdu.

Yani o müflisin şerrinden, mahpuslardan birine bir lokma yemek nasip olmaz. Ve eğer birisi yiyeceğini türlü hilelerle gizlice açıp yemeye başlasa, o cehennem boğazlı müflis hemen davetsiz ve selam vermeden oraya çöküp atıştırmaya başlar. "Yahu ne yapıyorsun? Bu ne kadar yemektir!" desen hiç aldırmaz. Yüce Allah كُلُوا وَاشْرَبُوا (Bakara, 2/60) yani "Yiyiniz ve içiniz!" buyurdu diye, ayet-i kerimeyi kendi fiiline delil getirir.

Ya'ni o müflisin şerrinden, mahbûslardan birisine bir lokma yemek nasîb olmaz. Ve eğer birisi yiyeceğini türlü hîleler ile gizlice açıp yemeğe mübâşeret etse, o cehennem boğazlı nüflis hemân da'vetsiz ve selâmsız oraya çöküp atıştırmağa başlar. "Yahû ne yapıyorsun? Bu ne kadar yemektir!" desen hiç aldırmaz. Cenâb-ı Hak كلوا واشربوا (Bakara, 2/60) ya'ni "Yeyiniz ve içiniz!" buyurdu diye, âyet-i kerîmeyi kendi fiiline delîl getirir.

617. Böyle üç senelik kıtlıktan dâd dâd! Mevlânânın sâyesi ebedî dâim olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

617. Böyle üç senelik kıtlıktan feryat, feryat! Mevlânâ'nın gölgesi sonsuza dek daim olsun!

Bu müflis (iflas etmiş kişi), zindan içinde üç seneden beri kıtlık meydana gelmesine sebep oldu; bu kıtlıktan feryat ve figan! Kadı efendinin adalet gölgesi bizim gibi zulüm görmüşlerin üzerinde daim ve kalıcı olsun!

Bu müflis, zindân içinde üç seneden beri kıtlık vukū'una sebep oldu; bu kıtlıktan dâd ve feryâd! Kadı efendinin sâye-i adli bizim gibi zulüm-dîdelerin üzerinde dâim ve bâkî olsun!

618. Tâ ki o su sığırı ya zindandan gitsin, yahût ona bir vakıftan bir lokma ta'yîn etsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

618. O su sığırı ya zindandan gitsin ya da ona bir vakıftan bir lokma tayin etsin!

619. Ey senden hem erkekler ve hem kadınlar hoştur; adâlet et, el-meded, el-meded!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

619. Ey senden hem erkekler ve hem kadınlar hoştur; adâlet et, el-meded, el-meded!

Ey adaletli kadı, senin adaletli hükmünden hem erkekler hem de kadınlar refah ve rahat bulmuştur; bize de adaletini yay! İmdadımıza yetiş, imdadımıza!

Ey kādî-i âdil, senin hükm-i âdilânenden hem erkekler ve hem de kadınlar refâh ve râhat bulmuştur; bize de adâletini teşmîl et! İmdâdımıza yetiş imdâdımıza!

620. Melih olan vekîl, kadı tarafına gitti; kadıya şikâyeti bir bir söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

620. Güzel vekil, kadı tarafına gitti; kadıya şikâyeti bir bir söyledi.

621. Kadı onu zindandan huzuruna çağırdı; kendi a'yanından tefahhus etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

621. Kadı onu zindandan huzuruna çağırdı; kendi sabit hakikatlerinden araştırdı.

Kadı iflas etmiş kişiyi yanına çağırdı ve onun hallerini kendi tâbilerinden araştırıp inceledi.

Kadı müflisi nezdine celb etti ve onun ahvâlini kendi tevâbi'inden tahkîk ve teftîş etti.

622. O taifenin o bütün şikâyet ettikleri şey, kadının indinde sabit oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

622. O topluluğun şikâyet ettikleri her şey, kadının yanında sabit hakikatler oldu.

623. Kadı dedi: "Kalk bu zindandan git; başından arta kalacak evinin tarafında ol!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

623. Kadı dedi: "Kalk bu zindandan git; başından arta kalacak evinin tarafında ol!"

"Mürde-rîg" ölünün başından arta kalmış olan önemsiz eşyaya denir. Yani "Artık bu zindandan çık ve evinde yat kalk!"

“Mürde-rîg” ölünün başından arta kalmış olan ehemmiyyetsiz eşyaya derler. Ya'ni "Artık bu zindândan çık ve evinde yat kalk!"

624. Dedi: "Benim evim barkım senin ihsanındır; kâfir gibi cennetim senin zindanındır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

624. Dedi: "Benim evim barkım senin ihsanındır; kâfir gibi cennetim senin zindanındır!

Müflis, kadıya cevap olarak dedi: "Benim evim, barkım ve ailem yoktur. Eğer yaşarsam senin ihsanınla yaşarım. Benim hâlim, الدنيا سجن المؤمن وجنة الكافر yani "Dünya müminin zindanı ve kâfirin cennetidir" hadis-i şerifinin anlamına uygun düşmektedir. Bu sebeple benim cennetim kâfirler gibi zindandır ve bana zindanın dışarısı bir hapishanedir.

Müflis, kadıya cevaben dedi: “Benim evim, barkım ve âilem yoktur. Eğer yaşar isem senin ihsânınla yaşarım. Benim hâlim, الدنيا سجن المؤمن وجنة الكافر ya'ni "Dünya mü'minin zindânı ve kâfirin cennetidir" hadîs-i şerîfinin maz- mûnuna mâsadaktır. Binâenaleyh benim cennetim kâfirler gibi zindândır ve bana zindânın hârici bir hapishanedir.

625. Eğer sen beni zindandan redde sürer isen, ben muhakkak fakîrlikten ve dilenmeden ölürüm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

625. Eğer sen beni zindandan geri çevirirsen, ben muhakkak fakirlikten ve dilenmekten ölürüm!"

Eğer sen beni zindandan geri çevirip kovarsan, ben şurada burada sürünür ve fakirlikten ve dilenmekten helak olurum!"

Eğer sen beni zindândan reddedip koğarsan, ben şurada burada sürünür ve fakr ve tese'ülden helâk olurum!"

626. Bır İblîs gibi ki, dedi: “Ey Selâm, bana kıyamete kadar mühlet ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

626. Bir İblis gibi ki, dedi: “Ey Selâm, bana kıyamete kadar mühlet ver!

Yani "İblis, Yüce Allah'ın Selâm ismine yönelip niyaz ederek, 'Bana kıyamet gününe kadar bu dünya zindanında selamet ve mühlet ver!' dediği gibi; ey adaletli yargıç, ben de ölünceye kadar zindanda kalmamı senden niyaz ediyorum."

Bu şerefli beyitte, A'râf Suresi'ndeki قَال انْظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ (A'râf, 7/14) yani "İblis dedi ki: 'Bana diriltilecekleri güne kadar mühlet ver!'" ve aynı şekilde Sâd Suresi'ndeki قَالَ رَبِّ فَانْظُرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ (Sâd, 38/79) ayet-i kerimelerine işaret buyrulur. Pir efendimiz bu ayetlerin tefsirinde, "İblis'in Yüce Allah'ın Selâm ismine yönelerek selametle mühlet talep ettiğini beyan buyuruyor. Çünkü kul, bütün isimleri kendinde toplayan Yüce Allah'tan niyazında, ilahi isimlerden muradına uygun olan bir isimden yardım ister. Örneğin hastanın muradı şifadır; bu sebeple "Şâfi" isminden yardım isteyip "Ya Allah, ya Şâfi!" der. Ve fakirin muradı zenginliktir; o da Hakk'ın "Muğnî" ism-i şerifine yönelip "Ya Allah, ya Muğnî!" der. Diğerleri de buna kıyas olunur."

İblis'in hakikati hakkında muhakkiklerin (gerçekleri araştıranların) çok sözleri vardır. Burada beyanı uzar. Örneğin, Abdülkerim-i Cîlî (k.s.) hazretlerinin el-İnsânu'l-Kâmil ismindeki şerefli eserinde ince ayrıntılar verilmiştir; ve Pir efendimizin Fîhi Mâ Fih'lerinde de bir bahis vardır.

Ya'ni "İblîs Cenâb-ı Hakk'ın ism-i Selâm'ına teveccüh ve niyâz edip, nasıl "Bana kıyamet gününe kadar bu dünya zindânında selâmet ve mühlet ver!" dedi ise; ey kādî-i adâlet-perver, ben de ölünceye kadar zindânda kalmamı senden niyâz ediyorum."

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i A'râf'ta olan قَال انْظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ (A'râf, 7/14) ya'ni "İblîs dedi ki: 'Bana ba's olundukları güne kadar mühlet ver! “ve kezâ sûre-i Sâd'da قَالَ رَبِّ فَانْظُرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ (Sâd, 38/79) âyet-i kerîmelerine işaret buyurulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu âyetlerin tefsîrinde, "İblîs'in Hak Teâlâ'nın ism-i Selâm'ına bi't-teveccüh selâmetle mühlet taleb ettiğini beyân buyuruyor. Zîrâ abd câmi'-i cemî'-i esmâ olan Allâh Teâlâ hazretlerinden niyâzında, esmâ'-i ilâhiyyeden murâdına muvâfik olan bir isimden istiâne eder. Meselâ hastanın murâdı şifâdır; binâenaleyh "Şâfi" isminden istiâne edip "Yâ Allâh, yâ Şâfi!" der. Ve fakîrin murâdı gınâdır; o da Hakk'ın “Muğnî” ism-i şerîfine teveccüh edip "Yâ Allâh, yâ Muğnî!" der. Sâirleri de buna kıyâs olunur."

Hâkikat-ı İblîs hakkında muhakkıkların çok sözleri vardır. Burada beyânı uzar. Ezcümle, Abdülkerîm-i Cîlî (k.s.) hazretlerinin el-İnsânu'l-Kâmil ismindeki eser-i şerîfinde tafsîlât-ı rakîka i'tâ olunmuştur; ve cenâb-ı Pîr efendimizin Fîhi Mâ Fih'lerinde de bir bahis vardır.

627. Zîra düşman evladlarını öldürmek için, ben bu dünya zindanında hoşum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

627. Zira düşman evlatlarını öldürmek için, ben bu dünya zindanında hoşum."

Ben, düşmanı olduğum Hz. Âdem'in evlatlarını maddî ve manevî helak vadisine düşürmek için bu dünya zindanı içinde iyiyim ve rahatım.

Bilinmeli ki, Aynulkudât-ı Hemedânî (k.s.) Zübdetü'l-Hakāyık adlı eserinin onuncu bölümünde, "İlahi aşkı iki kişi aldı. Birini bir civanmert aldı ki, o Ahmed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'dır. Diğerini ise İblîs aldı" buyururlar. Şimdi bundan anlaşılır ki, (s.a.v.) Efendimiz civanmert âşıktır ve İblîs hasetçi âşıktır. Bir gün mürşidim ve bedenimde ruhum olan Mesnevîhân Selânikli Mehmed Es'ad Dede Efendi'nin hücrelerinde idim. Buyurdular ki: "Ben okulda Farsça öğretmeni iken, öğrencilerimden birinin babası çocuğuna aşağıdaki Farsça beyti vermiş ve 'Bunu hocana götür, tercüme etsin!' demiş. Ben de şöyle tercüme ettim: Farsça Beyit: Nazmen tercüme: "Kim ki 'Âşıkım!' derse, canıma ateş düşerdi; Korkarım o dahi cananıma âşık olmasın!"

Sonra bu tercümeye ek olarak şu beyti de yazıp babasına götürmesini çocuğa tavsiye ettim: Beyit: "İsterim sevsin bütün âlem benim cananımı, Sevmeyenler kalmasın âlemde hiç sultanımı." buyurdular ve fakire bakıp latif latif tebessüm buyurdular ve başka bir şey söylemediler. Vefatlarından birçok zaman sonra Aynulkuzât-ı Hemedânî hazretlerinin yukarıdaki sözlerinden, bu beyitlerin anlamları fakire inkişaf etti. Anladım ki, tercüme buyurdukları Farsça beyit İblîsî zevki ve ilave buyurdukları beyit Muhammedî (s.a.v.) Efendimiz'in zevkini işaret ediyormuş. Şimdi, İblîs hasetçi aşkıyla Âdem oğullarını her yönden kendi maşuku olan Hak'tan uzaklaştırmaya çalışır; ve (s.a.v.) Efendimiz ise insanları maşukunun aşkına davet edip شفاعتى لأهل الكبائر من امتى müjdesini verir.

Ben düşmanı olduğum Hz. Âdem'in evlâdlarını maddî ve ma'nevî vâdî-i helâke düşürmek için bu dünyâ zindânı içinde iyiyim ve râhatım."

Ma'lûm olsun ki, Aynulkudât-ı Hemedânî (k.s.) Zübdetü'l-Hakāyık'ının asl-ı âşirinde, “Aşk-ı ilâhîyi iki kimse aldı. Birisini bir civânmerd aldı ki, Ahmed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm)dır. Ve diğerini İblîs aldı" buyururlar. İmdi bundan anlaşılır ki, (s.a.v.) Efendimiz âşık-ı civânmerd ve İblîs âşık-ı hasûd-dur. Bir gün mürşidim ve mekân-ı cesedimde rûhum Mesnevîhân Selânikli Mehmed Es'ad Dede Efendi'nin hücrelerinde idim. Buyurdular ki: "Ben mektebde Fârisî muallimi iken, talebemden birisinin pederi çocuğuna âtîdeki beyt-i Fârisîyi vermiş ve "Bunu hocana götür tercüme etsin!" demiş. Ben de şöyle tercüme ettim: Beyt-i Fârisî: Nazmen tercüme: "Kim ki derse "Âşıkım!", âteş düşerdi cânıma; Korkarım ol dahi âşık olmasın cânânıma!"

Sonra bu tercümeye ilâveten şu beyiti dahi yazıp pederine götürmesini çocuğa tavsiye ettim: Beyit: "İsterim sevsin bütün âlem benim cânânımı, Sevmeyenler kalmasın âlemde hiç sultânımı." buyurdular ve fakîre bakıp latîf latîf tebessüm buyurdular ve başka bir şey söylemediler. İrtihâllerinden birçok zaman sonra Aynulkuzât-ı Hemedânî hazretlerinin yukarıdaki sözlerinden, bu beyitlerin ma'nâları fakîre inkişaf etti. Anladım ki, tercüme buyurdukları beyt-i Fârisî zevk-i İblîsîyi ve ilâve buyurdukları beyit zevk-i Muhammedî (s.a.v.) Efendimiz'i müş'ir imiş. İmdi, İblîs aşk-ı hasûdânesi ile benî-Adem'i her vech ile kendi ma'şûku olan Hakk'dan teb'îde sa'y eder; ve (s.a.v.) Efendimiz ise benî-beşeri ma'şûkunun aşkına da'vet edip شفاعتى لأهل الكبائر من امتى müjdesini verir.

628. Her kim ki, onun îmâna mensub kuvveti ola ve yol azığı için bir ekmeği ola,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

628. Her kimin ki, imana ait bir kuvveti ve yol azığı için bir ekmeği ola,

629. Gâh mekr ile ve gâh hîle ile alayım, tâ ki peşîmânlıktan feryâd getirsinler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

629. Bazen tuzakla, bazen hileyle alayım ki pişmanlıktan feryat etsinler.

İnsan fertlerinden her kimin imana ait manevî gıdası ve doğruluk ve samimiyeti ve ahiret yolculuğuna azık olmak üzere elinde halis bir ameli varsa, pişmanlıktan feryat etmeleri için bazen tuzakla ve bazen hile ve aldatma ile elinden alıp onu gıdasız ve azıksız müflis bir halde bırakayım ve bu şekilde tabiatımın gereği olan hasedin hükmünü vereyim.

Efrâd-ı beşerden her kimin îmâna mensûb olan gıdâ-yı ma'nevîsi ve sıdk ve hulûsu ve sefer-i âhiret yoluna azık olmak üzere elinde bir amel-i hâlisi varsa, peşîmânlıktan feryâd etmeleri için gâh mekr ile ve gâh hîle ve hud'a ile elinden alıp onu gıdâsız ve azıksız müflis bir halde bırakayım ve bu sûret-le tab'ımın îcâbı olan hasedin hükmünü vereyim.

630. Gâh fakîrlik ile onları tehdid edeyim; gâh onların gözlerini zülf ve ben ile bağlayayım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

630. "Bazen fakirlikle onları tehdit edeyim; bazen de onların gözlerini zülüf ve ben ile bağlayayım."

Onları bazen fakirlikle tehdit edip, senin rızık vericiliğin hakkında kötü zanna düşüreyim; ve bazen onların kalp gözlerini zahirî güzellerin latif zülüfleriyle ve saçlarıyla ve pamuk gibi beyaz tenleri üzerindeki püskürme benleri ile bağlayıp, senin muhabbetinden çevireyim. Senin aşk ve muhabbetin yerine o fani olan suretlerin aşkı ile yanıp tutuşsunlar. Bu şerefli beyitte, Bakara suresinde olan `الشيطان يعدكم الفقر ويا مركم بالفحشاء والله يعدكم مغفرة منه وفضلاً` (Bakara, 2/268) yani "Şeytan size fakirliği vaat eder ve size fuhuş ile emreder; hâlbuki Yüce Allah kendi tarafından size mağfiret ve rızık artışı vaat eder" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

Onları gâh fakîrlik ile tehdîd edip, senin rezzâkıyyetin hakkında sû'-i zan-na düşüreyim; ve gâh onların kalb gözlerini sûrî güzellerin latîf zülüfleriyle ve saçlarıyla ve pamuk gibi beyaz tenleri üzerindeki püskürme benleri ile bağlayıp, senin muhabbetinden çevireyim. Senin aşk ve muhabbetin yerine o fânî olan sûretlerin aşkı ile yanıp tutuşsunlar. Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Ba-kara'da olan `الشيطان يعدكم الفقر ويا مركم بالفحشاء والله يعدكم مغفرة منه وفضلاً` (Bakara, 2/268) ya'ni "Şeytân size fakri va'd eder ve size fahşâ' ile emr eyler; halbu-ki Allâh Teâlâ kendi cânibinden size mağfiret ve ziyâde-i rızık va'd eder" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

631. İmâna mensub olan gıda bu zindan içinde azdır; ve o ki vardır, bu köpe-ğin kasdından kıvrıntıdadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

631. İmâna ait olan gıda bu zindan içinde azdır; ve o ki vardır, bu köpeğin kasdından kıvrıntıdadır.

Hz. Pîr efendimiz buyururlar ki, imâna ait olan gıda ve doğruluk ve ihlâs bu dünya zindanı içinde azdır; ve o az olan dahi bu İblis köpeğinin kötü niyetinden dolayı kıvrıntı içinde ve muzdarip bir hâldedir.

Hz. Pîr efendimiz buyururlar ki, îmâna mensûb olan gıdâ ve sıdk ve ihlás bu dünyâ zindânı içinde azdır; ve o az olan dahi bu İblîs köpeğinin sû'-i kas-dından kıvrıntı içinde ve muztarib bir hâldedir.

632. Namazdan ve oruçtan ve yüz bîçârelikten, zevk gıdâsı gelir, bir uğurdan götürür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

632. Namazdan, oruçtan ve yüzlerce çaresizlikten zevk gıdası gelir, bir anda alıp götürür!

Sana namazdan, oruçtan ve Yüce Allah'a karşı acizlik ve yakarıştan ruhun gıdası olan Hakk'a yönelme zevki ve doğruluk ile ihlas duygusu gelir; fakat o İblis köpeği, tam bir kıskançlıkla o zevk gıdasını bir anda senden kapıp götürür.

Sana namazdan ve oruçtan ve Cenâb-ı Hakk'a karşı acz ve niyâzdan gıdâ-yı rûh olan Hakk'a teveccüh zevki ve sıdk ve ihlâs duygusu gelir; fakat o İblîs köpeği kemâl-i hasedinden o zevk gıdâsını bir uğurdan senden kapar götürür.

633. Onun şeytanından Allah'a sığınırım. Ah, biz onun tuğyanından helâk olduk!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

633. Onun şeytanından Allah'a sığınırım. Ah, biz onun tuğyanından helâk olduk!

Kulları arasındaki güvenilir ve hainin ayrımını yapma hikmetine dayanarak, Yüce Allah'ın vesvese veren olarak yarattığı şeytanından yine Allah'a sığınırım. Ah, biz insanlar o İblis'in azgınlığından, başkaldırısından, tuzak ve hilelerinden yandık, helâk olduk!

Kulları arasındaki emîn ve hâinin tefrîki hikmetine müsteniden, Allâh Te-âlâ hazretlerinin bir müvesvis olarak halk buyurduğu şeytânından yine Al- lâh'a sığınırım. Ah, biz insanlar o İblîs'in tuğyânından ve serkeşliğinden ve mekr ve hîlelerinden yandık helâk olduk!

634. Bir köpektir ve binlerceye gider; her kime gitti ise, o, o olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

634. Bir köpektir ve binlerceye gider; her kime gitti ise, o, o olur.

İlahi katında nefret edilen ve kovulmuş bir köpektir, fakat binlerce kimseye bölünmez bir anda musallat olur. Her kime gidip musallat olursa, o kimse o İblis'in aynısı olur.

Bilinmeli ki, İblis, Hakk'ın Mudill (saptıran) isminin en tam tecelligâhı olan bir ruhtur ve maddî suretler âlemini kaplamıştır. Bu sebeple her bir insanın maddî suretine de yayılmıştır. Nasıl ki hadis-i şerifte "Şeytan Âdemoğlunun damarlarında kan gibi dolaşır; imdi onun dolaşım yolunu açlık ve susuzluk ile daraltınız!" buyurulur. Ve insana musallat olması, vesvese ve içe doğan kötü düşünceler ve doğru gibi görünen bâtıl fikirler şeklinde olur. İnsan bu fikirlerin şeytanî vesvese olduğunun farkına ancak şeriat hükümlerine uygulayarak varabilir. Eğer farkına varmaz ve o fikrin gerektirdiklerini kabul ve icra ederse, insan ancak endişeden ibaret olduğu için, artık suret âleminde İblis'in kendisi olur. Onun için ayet-i kerimede "Görünen insan şeytanları ve görünmeyen cin şeytanları" (En'âm, 6/112) buyurulmuştur.

Ind-i ilâhîde mebgûz ve matrûd bir köpektir, fakat binlerce kimseye ân-ı gayr-i münkasimde musallat olur. Her kime gidip musallat olursa, o kimse o İblîs'in aynı olur.

Ma'lum olsun ki, İblîs, Hakk'ın ism-i Mudill'inin mazhar-ı etemmi olan bir rûh olup, suver-i unsuriyye âlemini kaplamıştır. Binâenaleyh her bir in-sanın sûret-i unsuriyyesine de sârîdir. Nitekim hadis-i şerifte الشيطان يجرى من ابن آدم مجرى الدم فضيقوا مجراه بالجوع والعطش ya'ni "Şeytan benî Âdem'in damarla-rında dolaşır; imdi onun mecrâsını açlık ve susuzluk ile tazyîk ediniz!" bu-yurulur. Ve insana tasallutu, vesvese ve havâtır ve doğru gibi görünen bâtıl fikirler sûretinde olur. İnsan bu fikirlerin vesvese-i şeytâniyye olduğunun farkına ancak ahkâm-ı şer'iyyeye tatbîk sûretiyle vakıf olabilir. Eğer vakıf olmayıp o fikrin îcâbâtını kabûl ve icrâ ederse, insan ancak endîşeden ibâret olduğu için, artık âlem-i sûrette İblîs'in kendisi olur. Onun için âyet-i kerî-mede شياطين الإِنْسِ والجن (En'âm, 6/112) ya'ni "Görünen insan şeytânları ve görünmeyen cin şeytanları" buyurulmuştur.

635. Her kim seni soğuttu ise, bil ki o ondadır; şeytan post altında gizlenmiştir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

635. Her kim seni soğuttu ise, bil ki o ondadır; şeytan post altında gizlenmiştir!

Her kim seni Hakk yoluna gitmekten ve insân-ı kâmil huzurunda bulunmaktan soğuttu ise, bil ki o şeytan o seni soğutan kimseye hulûl etmiş (içine girmiş) ve insan postuna ve şekline gizlenmiştir!

Her kim seni tarîk-ı Hakk'a gitmekten ve insân-ı kâmil huzûrunda bulun-maktan soğuttu ise, bil ki o şeytân o seni soğutan kimseye hulûl etmiş ve in-san postuna ve sûretine gizlenmiştir!

636. Sûret bulmadığı vakit hayale gelir, tâ ki o hayal seni vebâle çeke!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

636. Şekil bulmadığı zaman hayale gelir, tâ ki o hayal seni günaha sürüklesin!

O İblis seni şaşırtabilecek uygun bir insan bulup da ona giremez ise, o zaman senin hayalinde tasarruf etmeye başlar ve o hayal ve fikir seni günaha sevk edinceye kadar sana musallat olur.

O İblîs seni şaşırtabilecek bir münasib insan bulup da ona hulûl edemez ise, o vakit senin hayâlinde tasarruf etmeğe başlar ve o hayâl ve fikir seni ma'sıyete sevk edinceye kadar sana musallat olur.

637. Gâh teferrüc ve gâh dükkân hayaline; gâh ilim ve gâh hânümân hayaline çeke!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

637. Bazen gezme hayaline, bazen dükkân hayaline; bazen ilim hayaline, bazen de ev bark hayaline çeker! Meselâ sen Kur'ân okurken ve Allah'ı zikrederken veyahut evliyaların kitaplarını okurken sana der ki: "Hava gayet güzel, burada kapanıp kaldın. Biraz çıkıp hava alsan, sağlığına uygun olur." Veyahut "Bu kadar zikir ve okuma yeterli. Biraz da geleceğin için ticaret ve servet yapmaya bak!" Veyahut "Sen yalnız zikir ile meşgulsün; ilmin yoktur ve ilmi olmayanlara hürmet ve riayet etmediklerini görüyorsun. Biraz da ilim tahsil etmekle meşgul ol!" der. Sözün özü, böyle türlü türlü hayaller ile seni Allah'ı zikretmekten uzaklaştırmaya çabalar.

Meselâ sen Kur'ân okurken ve zikrullâh ederken ve yâhût kütüb-i evliyâ-yı mütâlaa ederken sana der ki: "Hava gâyet latîf, burada kapanıp kaldın. Biraz çıkıp hava alsan, sıhhatine muvafik olur." Veyâhut "Bu kadar zikir ve mütâlaa kâfî. Biraz da istikbâlin için ticaret ve servet yapmağa bak!" Veyâhut "Sen yalnız zikir ile meşgülsün; ilmin yoktur ve ilmi olmayanlara hürmet ve riâyet etmediklerini görüyorsun. Biraz da tahsîl-i ilim ile meşgül ol!" der. Velhâsıl, böyle türlü türlü hayaller ile seni zikrullâhtan uzaklaştırmağa çabalar.

638. Müteyakkız ol, her zaman “lâ havle"ler söyle; yalnız dilden değil, belki ayn-ı cândan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

638. Uyanık ol, her zaman "lâ havle"ler söyle; yalnız dilden değil, aksine canın özünden!

Ey Hakk Yolcusu, uyanık ol; sana görünen insan ve görünmeyen cin şeytanları musallat olduğu zaman "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm" yani "Âlemde hiçbir hareket ve kımıldanma ve kuvvet yoktur; ancak o hareket ve kuvvet, Aliyy ve Azîm olan Allah ile meydana gelir" de! Fakat bunu yalnız dil ve söz ile değil, canın özü olan idrâk ile söyle! Çünkü idrâk ruhun sıfatıdır ve sıfat mevsûftan (nitelenenden) ayrılmaz olduğundan onun "ayn"ıdır (özüdür). Ve bu sözün anlamı idrâk edilerek söylenirse, tevhîd (Allah'ın birliği) olur; ve İblîs'in tevhîd âlemine girmesi mümkün olmadığından, tasallutu (musallat olması) def edilir. Çünkü İblîsiyyet (İblîs'e ait olma) ancak varlıkta ikilik görmek ve başkalık ispat etmek zevkinden ibarettir; ve bu görüş, enâniyyet (benlik) gibi bozuk bir fikri doğurur. "Lâ havle"nin anlamı ise, bu enâniyyetin başını kesen bir kılıçtır. Bu sebeple İblîs'in tasallutu, genel olarak nazarında ikilik ve başkalık sabit olan avam müminlere ve ehl-i sülûke (tasavvuf yolunda olanlara) meydana gelir. Ve bütün hareket ve kuvvet canın özü ile Hakk'a döndürülürse, meydanda İblîs'in varlığı kalmaz ki tasallut edebilsin! Çünkü tevhîd nurdur ve İblîs nardır (ateştir). Nur ise narı söndürür.

Ey sâlik müteyakkız ol, sana görünen insan ve görünmeyen cin şeytanları musallat olduğu vakit لا حول ولا قوة الا بالله العلى العظيم ya'ni “Alemde hiçbir hareket ve kımıldanma ve kuvvet yoktur; ancak o hareket ve kuvvet, Aliyy ve Azîm olan Allâh ile vâki' olur" de! Fakat bunu yalnız dil ve lafız ile değil, ayn-ı cân olan idrâk ile söyle! Zîrâ idrâk rûhun sıfatı ve sıfat mevsûftan münfek olmadığından onun "ayn"ıdır. Ve bu sözün ma'nâsı idrâk olunarak söylenirse, tevhîd olur; ve İblîs'in tevhîd âlemine girmesi mümkin olmadığından, tasallutu mündefi' olur. Zîrâ İblîsiyyet ancak vücûdda isneyniyyet görmek ve gayriyyet isbât etmek zevkinden ibarettir; ve bu rü'yet, enâniyyet fikr-i fâsidini tevlîd eder. "Lâ havle'nin ma'nâsı ise, bu enâniyyetin başını kesen bir kılıçtır. Binâenaleyh İblîs'in tasallutu, alelumûm nazarında isneyniyyet ve gayriyyet sabit olan avâmm-ı mü'minîne ve ehl-i sülûke vâki' olur. Ve bilcümle havl ve kuvvet ayn-ı cân ile Hakk'a ircâ' olunursa, meydanda İblîs'in vücûdu kalmaz ki tasallut edebilsin! Zîrâ tevhîd nûrdur ve İblîs nârdır. Nûr ise nârı söndürür.

## Müflis kıssasının tamâmıdır

639. Kadı dedi: "Müflisliği isbat et!" (Müflis) dedi: "İşte sana zindan ehli şahittir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

639. Kadı dedi: "Müflisliği ispat et!" Müflis dedi: "İşte sana zindan ehli şahittir."

640. (Kadı) dedi: "Onlar müttehim olurlar, çünkü senden kaçıyorlar ve kan [644] ağlıyorlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

640. Kadı dedi: "Onlar suçlu olurlar, çünkü senden kaçıyorlar ve kan [644] ağlıyorlar."

Kadı, müflise cevap olarak dedi ki: "Şeriat açısından şahitlikte 'menfaat sağlama ve zararı def etme' amacı olmamak gerekir. Hâlbuki onlar davacıdırlar. Bir kimsenin hem davacı hem de şahit olması caiz olmaz!"

Kadı müflise cevâben dedi ki: "Şer'an şehadette "celb-i mağnem ve def-i mağrem" dâiyesi olmamak lâzımdır. Halbuki onlar da'vâcıdırlar. Bir kimsenin hem da'vâcı ve hem de şâhid olması câiz olmaz!"

641. Ve hem nihayet senden kurtulmak isterler; bu garazdan dolayı batıl şehadet edebilirler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

641. Ve hem nihayet senden kurtulmak isterler; bu amaçtan dolayı batıl şahitlik yapabilirler.

642. Mahkeme halkının hepsi dediler ki: "Biz de onun idbârına ve iflasına şahidiz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

642. Mahkeme halkının hepsi dediler ki: "Biz de onun kötü gidişatına ve iflasına şahidiz."

643. Kadı onun hâlini her kime sordu ise, "Ey efendi, elini bu müflisten yıka!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

643. Kadı onun hâlini her kime sordu ise, "Ey efendi, elini bu müflisten yıka!" dedi.

"Dest şusten" (el yıkamak), Fars dilinde "terk etmek"ten kinâyedir (mecazdır). Yani, kadı müflisin hâlini kime sordu ise, "Efendi, bunun müflisliği hepimizin katında bilinen bir şeydir; bunu terk et, boşuna uğraşma!" dediler.

"Dest şusten" el yıkamak, lisân-ı Fârisî'de "terk etmek"ten kinâyedir. Ya'ni, kadı müflisin hâlini kime sordu ise, "Efendi bunun müflisliği hepimizin nezdinde ma'lûmdur; bunu terk et, beyhûde uğraşma!" dediler.

644. Kadı dedi ki: "Onu, "Bu müflistir ve çok kallaştır!' diye şehrin etrafında alenî dolaştırın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

644. Kadı dedi ki: "Onu, 'Bu müflistir ve çok kallaştır!' diye şehrin etrafında açıkça dolaştırın!"

"Kallaş", arsız ve müflis ve mücerred (bekar, yalnız) ve serseri demektir.

"Kallâş", ârsız ve müflis ve mücerred ve serseri demektir.

645. Onun için mahalle mahalle nidalar ediniz; onun iflasının davulunu her yerde aşikare çalınız!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

645. Onun için mahalle mahalle çağrılar yapınız; onun iflasının davulunu her yerde açıkça çalınız!

646. Hiç kimse ona veresiye satmasın; hiç kimse ona bir para borç vermesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

646. Hiç kimse ona veresiye satmasın; hiç kimse ona bir para borç vermesin!

647. Her kim onu buraya hilesi sebebiyle da'vâya getirirse, artık ben onu hapis etmeyeceğim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

647. Her kim onu buraya hilesi sebebiyle dava etmeye getirirse, artık ben onu hapsetmeyeceğim.

648. Benim huzurumda onun iflası sabit olmuştur; onun elinde nakit ve meta'dan bir şey yoktur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

648. Benim huzurumda onun iflası sabit olmuştur; onun elinde nakit ve maldan bir şey yoktur!"

Çünkü şeriat hükmüne göre borçlunun iflası ve borcunu ödemede inat etmediği sabit oluncaya kadar hapsedilir; iflası ve inat etmediği sabit olduğunda ise, artık onu hapsetmek zulüm olacağı için caiz olmaz.

Zîrâ şer'an medyûnun iflâsı ve edâ-yı deynde adem-i taannüdü sâbit oluncaya kadar habs olunur; iflâs ve adem-i taannüdü sabit oldukda, artık onun habsi zulüm olacağı için câiz olmaz.

649. Adamı habs dünyada ondan olur, tâ ola ki onun iflası sabit ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

649. İnsanın dünyada hapsedilmesi ondan olur, ta ki onun iflası sabit olsun.

Bilinmeli ki, iflas iki çeşittir: Birisi mecazî iflas, diğeri hakiki iflastır. Mecazî iflas şudur ki; kul Allah'ın kuludur ve kulun gerek kendi nefsi gerekse kazandığı mal ve mülk efendisinindir. Eğer kul الملك يومئذ لله (Hacc, 22/56) yani "Bugünde mülk Allah'ındır" ayet-i kerimesine bakarsa, kendisini müflis görür ve mecazî iflasa ulaşır. Ve bu bakışın sonucunda mecazî suretlere olan ilgiden ve bu sebeple dünya hapishanesindeki tabiat kaydından kurtulur. Çünkü iflas sabit olduktan sonra hapis caiz değildir. Hakiki iflasa gelince; kul kendi mecazî varlığını ve eşyanın mecazî varlıklarını bağımsız görüp, sahiplenme ve tasarruf iddiasında bulunur. Bu kimse şeytan gibi benlik iddiasında bulunduğundan, mecazî iflası sabit olmamıştır. Bu sebeple tabiat kaydında mahpus ve kovulmuş kalır ve İblis gibi hakikatten cahil ve müflis olur. İşte bu şerefli beyitte Pir Efendimiz mecazî iflasa ve gelecek beyitte de hakiki iflasa işaret buyururlar.

Ma'lûm olsun ki, iflâs iki nev'dir: Birisi iflas-ı mecâzî, diğeri iflas-ı hakîkîdir. İflâs-ı mecâzî budur ki; kul Hakk'ın abdidir ve abdin gerek kendi nefsi ve gerek kazandığı mal ve mülk efendisinindir. Eğer abd الملك يومئذ لله (Hacc, 22/56) ya'ni "Bugünde mülk Allah'ındır" âyet-i kerîmesine nazar ederse, kendisini müflis görür ve iflâs-ı mecâzîye vâsıl olur. Ve bu nazar neticesinde suver-i mecâzîye alâkāttan ve binâenaleyh dünyâ hapishanesindeki kayd-ı tabîattan halâs olur. Zîrâ iflâs sâbit olduktan sonra hapis câiz değildir. İflâs-ı hakîkîye gelince; abd kendi vücûd-ı mecâzîsini ve eşyânın vücûd-ı mecâzîlerini müstakil görüp, temellük ve tasarruf da'vâsında bulunur. Bu kimse şeytân gibi enâniyyet da'vâsında bulunduğundan, iflâs-ı mecâzîsi sâbit olmamıştır. Binâenaleeyh kayd-ı tabîatta mahbûs ve matrûd kalır ve İblîs gibi hakîkattan câhil ve müflis olur. İşte bu beyt-i şerîfte Cenâb-ı Pîr efendimiz iflâs-ı mecâzîye ve âtîdeki beyitte de iflâs-ı hakîkîye işaret buyururlar.

650. Bizim Yezdân'ımız şeytanın müflisliğini, bizim Kur'ân'ımızda nidâ etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

650. Bizim Yüce Allah'ımız şeytanın müflisliğini, bizim Kur'ân'ımızda ilân etti.

Gerçek varlığın sahibi olan bizim Yüce Allah'ımız, şeytanın gerçek iflasını, bize gönderdiği Kur'ân'da açık ve aşikâr olarak ilân etti.

Vücûd-ı hakîkî sâhibi olan bizim Yezdân'ımız şeytânın iflâs-ı hakîkîsini, bize gönderdiği Kur'ân'da açık ve âşikâr olarak i'lân etti.

651. Dedi ki: "Ô hîlekârdır ve müflistir ve kötü sözlüdür; hiç onunla ortaklık ve ticâret etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

651. Dedi ki: "O hilekârdır ve müflistir ve kötü sözlüdür; hiç onunla ortaklık ve ticaret etme!

Bu şerefli beyitte, İsra suresinde geçen şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: وَاسْتَفْزِزْ مَنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ وَأَجْلِبْ عَلَيْهِمْ بِخَيْلِكَ وَرَجِلِكَ وَشَارِكْهُمْ فِي الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلَادِ وَوَعِدْهُمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلَّا غُرُورًا (el-İsrâ, 17/64) yani "Ademoğullarından gücünün yettiği kimseleri korkutarak ıstıraba düşür ve onların üzerine sürülerini ve aveneni (yardımcılarını) celb et ve mallarda ve evlatlarda onlara ortak ol ve onlara vaat et. Halbuki şeytanın vaadi ancak aldatmaktır!" Şimdi ey Ademoğlu, mademki Yüce Allah hazretleri şeytana malda ve evlatta Ademoğluna ortak olmak müsaadesini bahşetti, işleri yapmada izlenecek yol senin seçimine kaldı. Bu sebeple kurtuluş yolunu istersen, şeytanın vaadine aldanıp, kumar, hırsızlık ve gasp gibi batıl sebeplerle servet toplamaya ve yalan ve hile yoluyla ticaret işlerini yürütmeye çalışma ki, şeytan servetine ortak olmasın; ve sahih nikah dışında evlat edinme ki, şeytan evlatta dahi sana ortak olmasın!

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i İsrâ'da vâki' şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: وَاسْتَفْزِزْ مَنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ وَأَجْلِبْ عَلَيْهِمْ بِخَيْلِكَ وَرَجِلِكَ وَشَارِكْهُمْ فِي الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلَادِ وَعِدْهُمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلَّا غُرُورًا (el-İsrâ, 17/64) ya'ni "Benî -Âdem'den gücün yettiği kimseleri korkutarak ıztırâba düşür ve onların üzerine sürülerini ve aveneni celb et ve mallarda ve evlâdlarda onlara ortak ol ve onlara va'd et. Halbuki şeytânın va'di ancak aldatmaktır!" İmdi ey benî-Âdem, mâdemki Hak Teâlâ hazretleri şeytâna malda ve evlâdda benî-Âdem'e ortak olmak müsaadesini bahş etti, icrâ-yı amelde sülükü îcâb eden tarîk senin intihâbına kaldı. Binâenaleyh tarîk-ı halâsı istersen, şeytânın va'dine aldanıp, kumar, sirkat ve gasb gibi esbâb-ı bâtıle ile servet cem'ine ve yalan ve hîle sûretiyle umûr-ı ticâretini tedvîre çalışma ki, şeytân servetine ortak olmasın; ve nikâh-ı sahîh hâricinde evlâd peydâ etme ki, şeytân evlâdda dahi sana ortak olmasın!

652. Eğer edersen onun için bahâ getiremezsin, o müflistir; ondan ne vakit kâr getirebilirsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

652. Eğer onun için bir değer biçersen, onu getiremezsin, o iflas etmiştir; ondan ne zaman kâr elde edebilirsin?

Ankaravî hazretleri, بهانه آوری cümlesindeki "bahâne" kelimesini "özür" anlamında alıp, "sonra bahâne görürsün" anlamını vermiştir. Hind şârihleri ise "baha" kelimesini "kıymet" ve "bedel" anlamında almışlar ve نه ["ne"] edatını olumsuzluk edatı olarak آوری kelimesine ekleyip نه آوری ifadesine "getiremezsin" anlamını vermişlerdir. Elbette Hind şârihlerinin verdikleri anlam, zevke ve maksada daha uygun olur. Yani "Eğer sen şeytanla ortak olup ticaret edersen, sattığın şeyin bedelini alamazsın. Hiç iflas etmiş biriyle ticaret eden kâr eder mi?" demek olur.

Ankaravî hazretleri بهانه آوری cümlesindeki "bahâne" kelimesini "özür" ma'nâsına alıp, "sonra bahâne görürsün" ma'nâsını vermiştir. Hind şârihleri ise "baha" kelimesini "kıymet” ve “semen” ma'nâsına almışlar ve نه ["ne"] yi edât-ı nefy olarak آوری ye bitiştirip نه آوری ye "getiremezsin" ma'nâsını vermişlerdir. Bittabi' Hind şârihlerinin verdikleri ma'nâ zevke ve maksada daha muvâfik olur. Ya'ni "Eğer sen şeytanla ortak olup ticaret edersen, sattığın şeyin bahâsını alamazsın. Hiç müflis ile ticaret eden kâr eder mi?" demek olur.

653. Vaktaki fitne parladı, odun satan bir Kürd'ün devesini hazır ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

653. Fitne ortaya çıktığında, odun satan bir Kürt'ün devesini hazırladılar.

654. Bîçare Kürd çok bağırdı; müvekkeli de bir metelik ile mesrûr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

654. Zavallı Kürt çok bağırdı; görevliyi de bir metelik ile sevindirdi.

Zavallı Kürt, "Yahu ben oduncuyum, işim gücüm var, devemi almayın!" diye çok bağırdı çağırdı ve kadı tarafından ilana memur olan adama da bir metelik vaat ederek onu memnun etmeye çalıştı.

Zavallı Kürd, "Yâhû ben oduncuyum, işim gücüm var, devemi almayın!" diye çok bağırdı çağırdı ve kadı tarafından i'lâna me'mûr olan adama da bir metelik va'd ederek onu memnûn etmeğe çalıştı.

655. Onun devesini kuşluk vaktinden akşama kadar aldılar ve onun feryadının faidesi olmadı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

655. Onun devesini kuşluk vaktinden akşama kadar aldılar ve onun feryadının faydası olmadı!

656. O şedîd kıtlık deve üzerine oturdu; devenin sahibi devenin arkasından koşucu idi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

656. O şiddetli kıtlık devenin üzerine oturdu; devenin sahibi devenin arkasından koşan idi!

"Şiddetli kıtlık" "müflis"ten kinayedir. Çünkü hapishanede onun vücudu mahpuslar arasında kıtlığın ortaya çıkmasına sebep olmuştu.

"Kaht-ı girân" "müflis"ten kinâyedir. Zîrâ hapishanede onun vücudu mahbûs arasında kıtlık zuhûruna sebeb olmuş idi.

657. Taraf taraf ve mahalle mahalle koştular; nihayet onu bütün şehir açıkça tanıdılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

657. Taraf taraf ve mahalle mahalle koştular; sonunda onu bütün şehir açıkça tanıdı.

658. Her hamamın ve her pazar mahallinin önünde, bütün adamlar onun şekline baktı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

658. Her hamamın ve her pazar yerinin önünde, bütün insanlar onun şekline baktı!

659. Türk ve Kürd ve Rûm ve Arab olan yüksek sesli on münâdî (bağırdılar ki):&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

659. Türk, Kürt, Rum ve Arap olan on yüksek sesli münâdî (çağrıcı) bağırdılar ki:

660. "Bu müflistir ve hiçbir şeyi yoktur; ona kimse bir pul borç vermesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

660. "Bu kişi müflistir ve hiçbir şeyi yoktur; ona kimse bir pul borç vermesin!"

661. Zâhir ve bâtın bir habbe tutmaz; bir müflis, bir kalp, bir hileye mensub debbedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

661. Görünen ve görünmeyen bir habbe tutmaz; bir müflis, bir kalp, bir hileye ait kaptır.

"Debbe", "matara" dedikleri su kabıdır. Yağ, bal ve macun koyacak kaplara da derler. Burada "hile kabı" demek olur ki, Türkçede "fitne kumkuması" derler. Yani "Bu adamın görünen âlemde malı, mülkü ve evi barkı yoktur; ve görünmeyen âlemde de insaniyet ve mürüvvet gibi güzel ahlakları yoktur. Bir müflistir ve bir kalp (işe yaramaz) ve işe yaramaz kimsedir ve fitne kumkumasıdır!"

"Debbe", "matara" dedikleri su kabıdır. Yağ ve bal ve ma'cûn koyacak kaplara da derler. Burada "hîle kabı" demek olur ki, Türkçe'de "fitne kumkuması" derler. Ya'ni "Bu adamın zâhirde malı ve mülkü ve evi barkı yoktur; ve bâtında da insâniyyet ve mürüvvet gibi ahlâk-ı hamîdesi yoktur. Bir müflistir ve bir kalp ve işe yaramaz kimsedir ve fitne kumkumasıdır!"

662. Sakın, sakın onunla muameleyi az yapın; inek getirdiği vakit düğümü sıkı yapın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

662. Sakın, sakın onunla alışverişi az yapın; inek getirdiği zaman düğümü sıkı yapın!

Ankara nüshasında ikinci mısrada "inek" anlamına gelen "gâv" kelimesi bulunmaktadır. Yani "Bu müflis (iflas etmiş kişi) ile alışverişi az yapın; eğer size bir inek satarsa ipinin düğümünü sıkı sıkı bağlayın, çünkü bir taraftan satar bir taraftan da çalar!" demektir. Hindistan nüshalarında "gâv" yerine, koyunların tüylerini kırpmaya mahsus makas anlamına gelen "kâz" kelimesi bulunmaktadır. Yani "Size bir makas getirirse, sıkı bağlayın, çünkü çalar!" demek olur.

Ankara[vî] nüshasında ikinci mısra'da "inek" ma'nâsına olan “gâv" vâki'dir. Ya'ni "Bu müflis ile alış verişi az yapın; eğer size bir inek satarsa ipinin düğümünü sıkı sıkı bağlayın, zîrâ bir taraftan satar bir taraftan da çalar!" Hind nüshalarında "gâv" yerine, koyunların tüylerini kırpmağa mahsûs makas ma'nâsına olan “kâz" vâki'dir. Ya'ni "Size bir makas getirirse, sıkı bağlayın, zîrâ çalar!" demek olur.

663. Eğer bu pejmürdeyi hükme getirir iseniz, ben ölüyü hapis etmeyeceğim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

663. Eğer bu pejmürdeyi hükme getirirseniz, ben ölüyü hapis etmeyeceğim!

Eğer dışı ve içi solmuş olan bu müflisi, aleyhinde hüküm almak için mahkemeye getirirseniz, biliniz ki bir ölü hükmünde olan bu müflisi hapis etmeyeceğim!

Eğer zâhiri ve bâtını solmuş olan bu müflisi, aleyhinde hüküm almak için mahkemeye getirir iseniz, biliniz ki bir ölü hükmünde olan bu müflisi habs etmeyeceğim!

664. O hoş-demdir ve onun boğazı çok geniştir; yeni şiâr ile disârı parça parçadır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

664. O hoş nefeslidir ve onun boğazı çok geniştir; yeni dış giysisi ve iç giysisi parça parçadır!

"Hoş nefesli", zarif edalı ve tatlı sözlü anlamına gelir. "Dış giysi", palto ve pardesü gibi üst giysiyi; ve "iç giysi", ceket ve setre gibi iç giysiyi ifade eder. Yani "Bu müflisin edası ve konuşması hoştur, oburdur; dış giysisi yeni, iç giysisi dilim dilimdir, eskidir!"

"Hoş-dem", latîf edâlı ve tatlı sözlü ma'nâsınadır. “Şiâr", palto ve parde-sü gibi üst kabı; ve "disâr", ceket ve setre gibi iç kabı ma'nâlarınadır. Ya'ni "Bu müflisin edâsı ve konuşması hoştur, oburdur; dış kabı yeni, iç kabı dilim dilimdir, eskidir!"

665. Eğer o libası mekr için giyer ise, o âmmeyi aldatmak âriyettir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

665. Eğer o elbiseyi hile için giyer ise, o halkı aldatmak ödünç alınmıştır!

O yeni olan dış kabı hile ve aldatma maksadıyla giydiği zaman, biliniz ki o elbiseyi birisinden ödünç olarak almıştır; bu ödünç elbise ile halkı aldatmak ister.

O yeni olan dış kabını mekr ve hud'a maksadıyla giydiği vakit, biliniz ki o libâsı birisinden âriyet olarak almıştır; bu âriyet libâs ile halkı aldatmak ister.

666. Hakîm olmayan kimsenin dili üzerinde hikmet sözünü, ey selîm, âriyet libasları bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

666. Hikmet sahibi olmayan kişinin dili üzerindeki hikmet sözünü, ey selim, ödünç alınmış elbiseler bil!

"Hikmet sahibi olmayan kişi", hakikat âleminin müflisidir. Eğer hakikatlere ilişkin söz söyler ve hakikat ehlinin (tasavvuf ehlinin) terimlerini kullanırsa, ey safdil olan Hakk Yolcusu, sakın aldanma, o sözler onun dilinde ödünç alınmıştır!

"Hakîm olmayan kimse", hakîkat âleminin müflisidir. Eğer hakāyıka müteallık söz söyler ve ehl-i hakîkatın ıstılâhâtını kullanırsa, ey safdil olan sâlik, sakın aldanma, o sözler onun dilinde âriyettir.!

667. Gerçi bir hırsız bir libās giymiştir; o eli kesilmiş olan, senin elini nasıl tutar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

667. Gerçi bir hırsız bir elbise giymiştir; o eli kesilmiş olan, senin elini nasıl tutar?

668. Vaktâki akşam deveden aşağıya geldi, Kürd ona dedi ki: "Evim uzaktır ve geçtir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

668. Akşam vakti deve aşağıya indiğinde, Kürt ona dedi ki: "Evim uzaktır ve vakit geç oldu.

669. Sabahtan beri deveme bindin; arpadan geçtim, hiç olmazsa saman harçlarını ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

669. Sabahtan beri deveme bindin; arpadan geçtim, hiç olmazsa saman harçlarını ver!"

İlan töreni bitip akşam olunca müflis deveden indi. Devenin sahibi olan Kürt ona dedi ki: "Haydi bakalım, benim evim uzaktır, vakit de geç oldu; sabahtan beri deveme bindin, arpadan vazgeçtim, bari devemin yiyeceği saman masraflarını olsun ver!"

Resm-i i'lân bitip akşam olunca müflis deveden indi. Devenin sahibi olan Kürd ona dedi ki: "Haydi bakalım, benim evim uzaktır, vakit de geç oldu; sabahtan beri deveme bindin, arpadan vazgeçtim, bâri devemin yiyeceği saman masraflarını olsun ver!"

670. Dedi: "Şimdiye kadar niye dolaştık; imdi senin aklın nerede? Evde kimse yok mu?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

670. Dedi: "Şimdiye kadar niye dolaştık; şimdi senin aklın nerede? Evde kimse yok mu?"

Müflis deve sahibi olan Kürt'e cevap olarak dedi ki: "Yahu, sabahtan şimdiye kadar niçin dolaştık haberin yok mu? Benim beş parasız olduğum hakkında tellal çağırttılar. Aklın nerede idi? Aklının evi olan beyninde idrak (anlama yeteneği) adına kimse yok mu?" Cenab-ı Pîr efendimiz (Mevlânâ) her kıssada o kıssanın kişilerinin hâl ve sıfatına göre söz söylediklerinden, "Evde kimse yok mu?" ifadesi ile, bir külhanbeyinin alayını tasvir buyururlar.

Müflis deve sahibi olan Kürd'e cevâben dedi ki: "Yâhû, sabahtan şimdiye kadar niçin dolaştık haberin yok mu? Benim tırıl olduğum hakkında dellâl çağırttılar. Aklın nerede idi? Aklının evi olan dimâğında idrâk nâmına kimse yok mu?" Cenâb-ı Pîr efendimiz her kıssada o kıssa eşhâsının hâl ve sıfatına göre idâre-i kelâm ettiklerinden, "Evde kimse yok mu?" ta'bîri ile, bir külhanbeyi istihzâsını tasvîr buyururlar.

671. Benim iflasımın davulu yedinci feleğe gitti; sen ise kötü hadiseyi işitmedin mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

671. Benim iflasımın davulu yedinci feleğe gitti; sen ise kötü hadiseyi işitmedin mi?

Benim müflisliğimi davul ile ilan ettiler; bu davulun sesi yedinci kat göğe kadar gitti; sen ise bu kötü olayı duymadın mı?

Benim müflisliğimi davul ile i'lân ettiler; bu davulun sesi yedinci kat göğe kadar gitti; sen ise bu kötü hâdiseyi duymadın mı?

672. Senin kulağın ham tama'dan dolu olmuştur; binâenaleyh ey gulâm, tama' sağır ve kör eder!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

672. Senin kulağın ham tamahla dolu olmuştur; bu sebeple ey genç, tamah sağır ve kör eder!

673. Kerpiçe ve taşa varıncaya kadar bu beyanı işitti; "Bu deyyûs müflistir ve müflistir!"i,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

673. Kerpiç ve taşa varıncaya kadar bu beyanı işitti; "Bu deyyûs müflistir ve müflistir!" sözünü,

674. Akşama kadar dediler; tama'dan dopdolu olan deve sahibine te'sîr etmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

674. Akşama kadar dediler; tamahkârlıktan dopdolu olan deve sahibine etki etmedi.

675. Kulak ve göz üstünde Huda'nın mührü vardır; hicablarda çok sûret ve çok sada vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

675. Kulak ve göz üstünde Allah'ın mührü vardır; perdelerde çok şekil ve çok ses vardır!

İnsanın işitme ve görme kuvvetlerinde Hakk'ın şekil ve hayâl cinsinden türlü türlü mühürleri vardır. Örneğin bir inkârcının kulağı peygamberin mirâcını dinler; o Hazret'in bir gecede Mescid-i Harâm'dan Mescid-i Aksa'ya gitmesini akla uzak görür. Çünkü mekân şekli ve zaman hayâli onun gözünü ve kulağını mühürlemiştir. Bu sebeple bu mühürler yüzünden bu perdelerin arkasında başka şekil ve sesler olduğunu göremez ve işitemez!

İnsanın işitmek ve görmek kuvvetlerinde Hakk'ın sûret ve hayâl cinsinden türlü türlü mühürleri vardır. Meselâ bir münkirin kulağı mi'râc-ı nebevîyi dinler; o Hazret'in bir gecede Mescid-i Harâm'dan Mescid-i Aksa'ya gitmesini istib'âd eder. Zîrâ mekân sûreti ve zaman hayâli onun gözünü ve kulağını mühürlemiştir. Binâenaleyh bu mühürler sebebi ile bu perdelerin arkasında başka sûret ve sadâlar olduğunu göremez ve işitemez!

676. O şeyi ki O ister, cemâlden ve kemâlden ve şîveden göze eriştirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

676. O şeyi ki O ister, güzellikten, mükemmellikten ve edadan göze ulaştırır.

Yüce Allah murat ederse, bu yoğun âlemin suretleri perdelerinin arkasındaki güzellik, mükemmellik, naz ve eda cinsinden olan şeyleri bir kulunun kalp gözüne gösterir; ve bu kul o zaman bu his gözü ve kulağı dışında bir görüş ve işitiş olduğunu anlar.

Hak Teâlâ hazretleri murâd ederse, bu âlem-i kesîf sûretleri perdelerinin arkasındaki cemâl ve kemâl ve nâz ve şîve cinsinden olan şeyleri bir kulunun kalb gözüne gösterir; ve bu kul o vakit bu his gözü ve kulağı hâricinde bir görüş ve işitiş olduğunu anlar.

677. Ve o şeyi ki O ister, sema'dan ve beşâretten ve hurûştan onu kulağa eriştirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

677. Ve o şeyi ki O ister, semadan ve müjdeden ve coşkunluktan onu kulağa eriştirir.

Yani yine Yüce Allah, dervişlerin semaından ve müjdesinden ve vecd (ilahi aşkla kendinden geçme) ve coşkunluk hallerinden dilediği şeyi kulağa eriştirir. Bilinmeli ki, Hz. Pîr efendimizin şerefli zamanlarında semaı ve dervişlerin vecd ve coşkunluk hallerini inkâr edenler bulunduğu gibi, şimdi de mevcuttur. Çünkü inkârcıların kulaklarını ve gözlerini kevn âlemine (oluş ve bozuluş âlemi) ait ve hayalî suretler mühürlemiştir. Onlar bu mühürler sebebiyle semaı ve vecd ve coşkunluğu bir oyun ve anlamsız bir dans şeklinde görürler. Nasıl ki Hz. Pîr efendimiz bu hale işaret ederek Divan-ı Kebirlerinde sema hakkında buyururlar: Beyit: "Hakiki sevgili son zamanda neşelendirici oldu; onun bâtını ciddin ciddidir, zahiri ise bir eğlencedir." Ve aynı şekilde diğer bir beytinde de şöyle buyururlar: "O saat içinde ki dervişler safalı sema ederler, o saat içinde dervişlerin misafirliğine Allah gelir!" Şimdi, Yüce Allah sema esnasında ruhaniyet âleminde meydana gelen gürültüyü, dilerse bir kulunun bâtın kulağına işittirir ve dilerse ختم الله على قلوبهم و على سمعهم وعلى أبصارهم غشاوة (Bakara, 2/7) ["Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de perde gerilmiştir."] ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere, kalbine ve kulağına ve gözüne perde çekip mühürler ve göstermez ve işittirmez; bu sebeple inkâr eder! 675 numaralı beyitte Cenab-ı Pîr efendimiz, "Hicaplarda çok suret ve seda vardır" buyurmuşlardı. 676 numaralı beyitte, bu hicaplar arkasındaki surete; ve bu beyitte de sedaya işaret buyururlar. Bu sebeple bu iki beyit leff ü neşr-i müretteb (birbiriyle ilgili iki veya daha fazla şeyi önce topluca zikredip sonra her birini sırasıyla açıklama sanatı) kuralı üzere irad buyurulmuştur.

Ya'ni yine Hak Teâlâ dervîşlerin semâ'ından ve beşâretinden ve hâl-i vecd ve hurûşlarından dilediği şeyi kulağa eriştirir. Ma'lûm olsun ki, Hz. Pîr efendimizin zaman-ı şerîflerinde semâ'ı ve dervîşlerin vecd ve hurûş hallerini inkâr edenler bulunduğu gibi, el'ân da mevcûddur. Çünkü münkirlerin kulaklarını ve gözlerini suver-i kevniyye ve hayâliyye mühürlemiştir. Onlar bu mühürler sebebiyle semâ'ı ve vecd ve hurûşu bir oyun ve raks-ı bî-ma'nâ sûretinde görürler. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bu hâle işâreten Dîvân-ı Kebîrlerinde semâ hakkında buyururlar: Beyit: "Yâr-ı hakîkî son zamanda tarab-sâzlık etti; onun bâtını ciddin ciddi, zâhiri ise bir mel'abedir." Ve kezâ diğer bir beyitlerinde de şöyle buyururlar: "O sâat içinde ki dervîşler semâ'-ı bâ-safâ ederler, o sâat içinde dervîşlerin müsâfirliğine Hudâ gelir!" İmdi, Hak Teâlâ semâ' esnâsında âlem-i rûhâniyyette vâki' olan gulguleyi, dilerse bir kulunun bâtın kulağına işittirir ve dilerse ختم الله على قلوبهم و على سمعهم وعلى أبصارهم غشاوة (Bakara, 2/7) ["Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de perde gerilmiştir."] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, kalbine ve sem'ine ve gözüne perde çekip mühürler ve göstermez ve işittirmez; binâenaleyh inkâr eder! 675 numaralı beyitte Cenâb-ı Pîr efendimiz, "Hicablarda çok sûret ve sadâ vardır" buyurmuşlar idi. 676 numaralı beyitte, bu hicâblar arkasındaki sûrete; ve bu beyitte de sadâya işâret buyururlar. Binâenaleyh bu iki beyit leff ü neşr-i müretteb kâidesi üzere îrâd buyurulmuştur.

678. Kevn pür-çâredir; Hudâ sana bir pencere açmadıkça sana hiç çare yoktur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

678. Kevn çarelerle doludur; Allah sana bir pencere açmadıkça sana hiçbir çare yoktur!

Hicap ve perde olan kevn (oluş ve bozuluş âlemi), yani bu kesif suretler (yoğun biçimler) âlemi çarelerle doludur; fakat Yüce Allah sana bu hicaplardan (perdelerden) bir pencere açmadıkça, ey sâlik (Hakk Yolcusu), görmek ve işitmek konusunda sana çare yoktur!

Hicab ve perde olan kevn, ya'ni bu suver-i kesîfe âlemi çâre ile doludur; fakat Hak Teâlâ hazretleri sana bu hicablardan bir pencere açmadıkça, ey sâlik görmek ve işitmek husûsunda sana çare yoktur!

679. Vâkıâ senin varlığın ondan gafildir, vakt-i hâcette Hak onu ayân eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

679. Gerçekte senin varlığın ondan habersizdir, ihtiyaç anında Hak onu açıkça gösterir.

Gerçekte senin varlığın ondan habersizdir, ihtiyaç anında Hak onu açıkça gösterir.

Gerçekte senin varlığını oluşturan bu cismaniyetin, oluş ve bozuluş âleminin çarelerle dolu olduğundan habersizdir; fakat ihtiyaç anında Yüce Allah onu sana apaçık gösterir. Örneğin sen Hakk'ın rızık vericilik sıfatını ve Rezzâk ismini bu oluş ve bozuluş âleminde açıkça göremezsin. Zannedersin ki, rızkı senin varlığın ve vücudun icat eder. Fakat senin bedensel faaliyetin durduğu zaman, rızkın hesap etmediğin yönden önüne gelince, O'nun rızık vericilik sıfatını ve Rezzâk ismini apaçık görürsün. Diğer sıfatlar ve isimler de böyledir.

Vâkıâ senin varlığın ondan gafildir, vakt-i hâcette Hak onu ayân eder. Vâkıâ senin varlığını teşkil eden bu cismâniyyetin, kevnin çâre ile dolu olduğundan gafildir; fakat hâcet vaktinde Hak Teâlâ onu sana apaçık gösterir. Meselâ sen Hakk'ın sıfat-ı rezzâkıyyetini ve Rezzâk ismini bu kevnde âşikâr göremezsin. Zannedersin ki, rızkı senin varlığın ve vücûdun îcâd eder. Fakat senin faâliyyet-i cismâniyyen muattal olduğu vakit, rızkın hesab etmediğin cihetten önüne gelince, O'nun sıfat-ı rezzâkıyyetini ve Rezzâk ismini apaçık görürsün. Sâir sıfât ve esmâ da böyledir.

680. Peygamber buyurdu ki: "Yezdân-ı Mecîd her derd için dermân yarattı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

680. Peygamber buyurdu ki: "Yüce Allah her dert için derman yarattı."

Bu şerefli beyitte "Her bir hastalık için bir ilaç vardır;" ve "Yüce Allah'ın devasını indirmediği bir hastalık yoktur;" ve "Muhakkak Yüce Allah her bir hastalık için bir ilaç yarattı" hadis-i şeriflerine işaret buyurulur. Çünkü bu âlem, Hakk'ın karşılıklı sıfat ve isimlerinin tecelli yeridir. Bu sebeple kevnî suretler (oluş âlemindeki biçimler) çareler ile doludur.

Bu beyt-i şerîfte لكل داء دواء ya'ni "Her bir maraz için bir ilâç vardır;" ve ما انزل الله داء الا انزل له دواء ya'ni "Allâh Teâlâ'nın devâsını inzâl etmediği bir maraz yoktur;" ve ان الله خلق لكل داء دواء ya'ni "Muhakkak Allâh Teâlâ her bir maraz için bir ilaç yarattı" hadîs-i şerîflerine işâret buyurulur. Zîrâ bu âlem, Hakk'ın sıfat ve esmâ'-i mütekābilesinin meclâsıdır. Binâenaleyh suver-i kevniyye çâreler ile doludur.

681. Fakat O'nun fermânı olmaksızın kendi derdin için o dermândan renk ve koku alamazsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

681. Fakat O'nun emri olmaksızın kendi derdin için o devadan renk ve koku alamazsın!

Oluş sûretleri her ne kadar çare ile dolu olsa da, Yüce Allah sana ruhsat penceresini açmadıkça derdine uygun olan ilacın ne rengini ne de kokusunu göremezsin!

Suver-i kevniyye her ne kadar çâre ile dolu ise de, Hak Teâlâ sana ruhsat penceresini açmadıkça derdine muvâfık olan ilâcın ne rengini ne de kokusunu göremezsin!

682. Ey çâre isteyen, âgâh ol, ölmüşün gözü cân tarafında olduğu gibi, gözünü la-mekâna koy!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

682. Ey çare isteyen, uyanık ol, ölmüşün gözü can tarafında olduğu gibi, gözünü mekânsızlığa koy!

Ey maddî ve manevî dertlerine çare arayan kimse, uyanık ol da gözünü suretlere dikmekten vazgeç; gözünü suretlerin canı olan mekânsızlığa koy! Nasıl ki ölmüşün gözü can tarafına baka kalır. Bu benzetmede, Müslim tarafından rivayet olunan hadis-i şerife işaret buyurulur. (s.a.v.) Efendimiz Ebû Seleme'ye geldiler; vefat etmiş ve gözleri açık kalmış idi. Buyurdular ki: ان الروح اذا قبض يتبعه البصر yani "Muhakkak ruh kabz olunduğunda, bakış ona tabi olur."

Ey maddî ve ma'nevî derdlerine çâre arayan kimse, müteyakkız ol da gözünü sûretlere dikmekten vazgeç; gözünü sûretlerin cânı olan lâ-mekâna koy! Nitekim ölmüşün gözü cân tarafına baka kalır. Bu teşbîhte, Müslim tarafından rivâyet olunan hadîs-i şerîfe işaret buyurulur. (s.a.v.) Efendimiz Ebû Seleme'ye geldiler; vefât etmiş ve gözleri açık kalmış idi. Buyurdular ki: ان الروح اذا قبض يتبعه البصر ya'ni "Muhakkkak rûh kabz olundukta, basar ona tâbi' olur."

683. Bu cihân bî-cihetten peyda olmuştur; öyle ki, cihana mahalsizlikten mahal olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

683. Bu cihan yönsüzden ortaya çıkmıştır; öyle ki, cihana mekânsızlıktan mekân olmuştur.

Bu yoğun cihan, yönsüz olan Hakk'ın hakiki varlığından ortaya çıkmıştır. O hakiki varlık, belirlenimden ve şekilden uzak olduğu için mekânla nitelenmez, mekânsızdır. Yoğun cihanın yeri, o mekânsız olan varlıkta ortaya çıkmıştır ve mekânsız varlık ona mekân olmuştur. Daha açık bir şekilde açıklaması şudur ki; bizim âlemimizin yoğun varlığı, sonsuz uzayda oluşmuştur ve sonsuz uzay mutlak varlığın kendisidir. Sonu olmayan bir varlık için yön belirlemek mümkün değildir. Bu sebeple o yönsüzdür. Böyle olunca, bizim yeryüzümüz o yönsüz olan mutlak varlıkta ortaya çıkmıştır; ve sonu olmayan o varlık için bir yer ve mekân belirlemek de mümkün değildir ve onun özelliği mekânsızlıktır. İşte bu mekânsızlıktan bizim yeryüzümüze bir mekân ve yer meydana gelmiştir. Nasıl ki Risale-i Gavsiyye'de, Yüce Allah gavs-ı a'zama hitaben buyurur: ياغوث الأعظم أنا مكان المكان وليس لى مكان yani "Ey gavs-ı a'zam, ben mekânın mekânıyım ve benim için mekân yoktur!"

Bu cihân-ı kesîf, cihetsiz olan vücûd-ı hakîkî-i Hak'tan zâhir olmuştur. O vücûd-ı hakîkî taayyünden ve sûretten münezzeh olduğu için mekâniyyetle muttasıf değildir, lâ-mekândır. Cihân-ı kesîfin hayyizi, o lâ-mekân olan vücûdda zahir olmuştur ve vücûd-ı lâ-mekân ona mekân olmuştur. Daha açık olarak beyânı budur ki; bizim âlemimizin vücûd-ı kesîfi, fezâ-yı nâmütenâhîde tekevvün etmiştir ve fezâ-yı nâmütenâhî ayn-ı vücûd-ı mutlaktır. Nihâyeti olmayan bir vücûd için cihet ta'yîni mümkin değildir. Binâenaleyh o cihetsizdir. Böyle olunca, bizim küre-i arzımız o cihetsiz olan vücûd-ı mutlakta peyda olmuştur; ve nihâyeti olmayan o vücûd için bir hayyiz ve mekân ta'yîni de mümkin [değildir] ve onun şânı mahalsizliktir. İşte bu mahalsizlikten bizim küre-i arzımıza bir mahal ve hayyiz vücûda gelmiştir. Nitekim Risale-i Gavsiyye'de, Hak Teâlâ gavs-i a'zama hitâben buyurur: ياغوث الأعظم أنا مكان المكان وليس لى مكان ya'ni "Ya gavs-i a'zam, ben mekânın mekânıyım ve benim için mekân yoktur!"

684. Rabb'e talib isen ve Rabb'e mensub isen, varlıktan yokluk tarafına dön!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

684. Rabb'e talip isen ve Rabb'e mensup isen, varlıktan yokluk tarafına dön!

"Yokluk"tan kastedilen, izafî olan yokluktur, hakiki olan yokluk değildir; ve izafî yokluk, çekirdeğin içindeki ağaç gibidir. Ağaç şekilde yok ise de, kuvvette (potansiyel olarak) mevcuttur. Bu sebeple o, izafî olan bir yokluk içindedir. Hakiki yokluk ise ne kuvvette ne de şekilde varlığı olmayan şeydir, Allah'a ortak gibi. Çünkü hakiki varlığın sınırı yoktur ki, onun karşısında bir de hakiki yokluk sahası olabilsin! Yani, "Ey Hakk Yolcusu, senin varlığın hakiki varlık karşısında izafî varlıktır. Bu sebeple eğer sen Rabb'i arayan isen ve Rabb'e mensup isen, evvelce mevcut olduğun izafî yokluk âlemine geri dön ki, o geri dönüş hakiki varlığa ve Rabb'e geri dönüştür!"

"Yokluk"tan murâd, izâfî olan yokluktur, hakîkî olan yokluk değildir; ve adem-i izâfi, çekirdeğin içindeki ağaç gibidir. Ağaç sûrette ma'dûm ise de, kuvvede mevcûddur. Binâenaleyh o izâfi olan bir yokluk içindedir. Adem-i hakîkî ise ne kuvvede ve ne de sûrette vücûdu olmayan şeydir, şerîk-i Bârî gibi. Zîrâ vücûd-ı hakîkînin hudûdu yoktur ki, onun muvâcehesinde bir de adem-i hakîkî sâhası olabilsin! Ya'ni, "Ey sâlik, senin vücûdun vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde vücûd-ı izâfidir. Binâenaleyh eğer sen tâlib-i Rab isen ve Rabb'e mensûb isen, evvelce mevcûd olduğun adem-i izâfî âlemine rücû' et ki, o rücû' vücûd-ı hakîkîye ve Rabb'e rücû'dur!"

685. Bu adem îrâd yeridir, ondan ürkme! Bu eksilen ve çoğalan vücûd masraf yeridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

685. Bu yokluk, gelir yeridir, ondan korkma! Bu eksilen ve çoğalan varlık, harcama yeridir.

Bu izafî yokluk, gelir yeridir ve ondan daima izafî varlıklar âlemine sıfatlar ve isimler sebebiyle ilahi feyizler gelir. Bu sebeple o

izafî yokluk âlemine dönmekten korkma! Çünkü ilahi ilimde sabit olan bir "ayn" (tekil hakikat) ebedîdir. Sen oraya döndükten sonra o izafî yokluk âlemi gelir yeri olduğundan, seni yine izafî varlık âlemine çıkarır ve bu şekilde senin yükselişinin ve inişinin asla sonu olmaz. Ve izafî varlık âlemi ise ebedî değildir; eksilmek ve çoğalmak onun özelliğindendir. Nasıl ki Ra'd Suresi'nde buyurulur: أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَأْتِي الْأَرْضَ نَنْقُصُها من أطرافها (Ra'd, 13/41) yani "Görmezler mi ki, bizim kudretimiz yeryüzüne gelir, onu etrafından eksiltiriz." Bundan anlaşılır ki, izafî varlık sahibi olan yeryüzü küremiz, uzaydaki dönüşü esnasında bizim hissedemeyeceğimiz bir şekilde eksilmektedir. Bu sebeple bu izafî varlık âlemi harcama yeridir.

Bu adem-i izâfî îrâd mahallidir ve ondan dâimâ vücûdât-ı izâfiyye âlemine sıfât ve esmâ hasebiyle füyûzât-ı ilâhiyye vârid olur. Binâenaleyh o adem-i izâfî âlemine rücû'dan ürkme! Zîrâ ilm-i ilâhîde sâbit olan bir "ayn" ebedîdir. Sen oraya rücû'dan sonra o adem-i izâfî âlemi îrâd mahalli olduğundan, seni yine vücûd-ı izâfı âlemine çıkarır ve bu sûretle senin urûc ve nüzülünün aslâ nihâyeti olmaz. Ve vücûd-ı izâfî âlemi ise ebedî değildir; eksilmek ve çoğalmak onun şânındandır. Nitekim sûre-i Ra'd'da buyurulur: أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَأْتِي الْأَرْضَ نَنْقُصُها من أطرافها (Ra'd, 13/41) ya'ni "Görmezler mi ki, bizim kudretimiz arza gelir, onu etrafından eksiltiriz." Bundan anlaşılır ki, vücûd-ı izâfî sahibi olan küre-i arzımız fezâdaki devri esnâsında bizim hissedemeyeceğimiz bir sûrette eksilmektedir. Binâenaleyh bu vücûd-ı izâfî âlemi masraf yeridir.

686. Mâdemki Hakk'ın sun'unun iş yeri yokluktur, varlık cihanında muattalın gayri kim vardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

686. Mademki Hakk'ın sanatının iş yeri yokluktur, varlık dünyasında işlevsizden başka kim vardır?

Mademki Hakk'ın sanatlarının üretim yeri izafî yokluk âlemidir, o hâlde bu izafî varlık âleminde görünen suretlerde faaliyet adına hiçbir şey yoktur; hepsi işlevsiz olan cansız varlıklardır. "Dilediğini yapan" (Burûc, 85/16) ancak Hak'tır. Bu görünen suretler, Sanatkâr'ın (Allah'ın) sanat eserlerinden ibarettir; ve Yüce Allah bunları sıfat ve isimlerine mazhar (tecelli yeri) olmaları için kendi hakiki varlığından birer varlık bahşetmiştir. Ve onların hepsinde Zât'ı, sıfatı ve isimleri ile görünmektedir.

Mâdemki Hakk'ın san'atlarının i'mâlâthânesi adem-i izâfî âlemidir, o halde bu vücûd-ı izâfî âleminde zâhir olan suverde faâliyyet nâmına hiçbir şey yoktur; hepsi muattal olan cemaddır. فَعّال لما لما يُريدُ (Burûc, 85/16) ancak Hak'tır. Bu suver-i zâhire, sâni'in masnuâtından ibarettir; ve Hak Teâlâ bunları sıfât ve esmâsına mezâhir olmak için kendi vücûd-ı hakîkîsinden birer vücûd bahş etmiştir. Ve onların cümlesinde zâtı ve sıfatı ve esmâsı ile zâhirdir.

687. Bize ince sözleri hatırlat ki, ey refîk senin rahmetini yada getirsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

687. Bize ince sözleri hatırlat ki, ey dost, senin rahmetini akla getirsin!

Ey bizim hakikatimiz olup, bütün hâllerimizde bize dost olan Yüce Allah, ilahi bilgilere dair ince sözleri bize ilham et ki, bizim için senin rahmetine ulaşmaya vesile olsun. Çünkü Hakk'ın sıfat ve isimlerine ait olan hakikatler ve bilgiler, Hakk'ın Zât'ının zikridir. Çünkü sıfattan mevsûfa (sıfatın ait olduğu şeye) ve isimlerden müsemmâya (ismin işaret ettiği şeye) geçilir. Ve Hakk'ı zikretmek ise rahmetin ta kendisidir. Şerefli beyitteki "ey dost" hitabı, hakiki varlığın sahibi olan Hakk'adır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), "Refik-i a'la" (en yüce dost) buyurmuştur.

Ey bizim hakîkatımız olup, bilcümle mevâtında bize refîk olan Hudâ-yı müteâl, maarif-i ilâhiyyene dâir olan ince sözleri bize ilhâm et ki, bizim için senin rahmetine nâiliyyete vesîle olsun. Zîrâ Hakk'ın sıfat ve esmâsına müteallık olan hakāyık ve maârif zât-ı Hakk'ın zikridir. Çünkü sıfattan mevsûfa ve esmâdan müsemmâya intikāl olunur. Ve zikr-i Hak ise ayn-ı rahmettir. Beyt-i şerîfteki "ey refîk" hitâbı, vücûd-ı hakîkî sâhibi olan Hakk'adır. (s.a.v.) Efendimiz, "Refik-ı a'la" buyurmuştur.

688. Duâ da senden, icâbet de senden; eyminlik de senden, mehabet de senden!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

688. Duâ da senden, icâbet de senden; emniyet de senden, heybet de senden!

Mademki izafî varlıklar (mutlak varlığa göre bağıntılı varlıklar), sıfatlara ve isimlere ait ilahi suretlerin yansımasıdır, bu sebeple Hakk'ın tecellisi (ilahi görünümü) sabit hakikatlerin, yani bu ilahi suretlerin yatkınlığına göre olduğundan, eğer kul dua ederse, onun bu duası ve talebi ilahi kazâ (Allah'ın küllî hükmü) cümlesinden olur; ve eğer duasına icabet ve talebine kabul gerçekleşirse, o da yine ilahi kazâdandır. Aynı şekilde kulun emniyeti ve Hakk'ın heybeti, kulun yatkınlığına göre Hakk'ın tecellisinden meydana gelir.

Mâdemki vücûdât-ı izâfiyye, suver-i ilmiyye-i sıfatiyye ve esmâiyyenin ma'kesidir, binâenaleyh Hakk'ın tecellîsi a'yân-ı sâbitenin ya'ni bu suver-i il- miyyenin isti'dâdına göre olduğundan, eğer abd duâ ederse onun bu duâsı ve talebi kazâ-yı ilâhî cümlesinden olur; ve eğer duâsına icâbet ve talebine kabûl vâki' olursa, o da yine kazâ-yı ilâhîdendir. Ve kezâ abdin eyminliği ve Hakk'ın mehâbeti abdin isti'dâdına göre Hakk'ın tecellîsinden hâsıl olur.

689. Eğer hatâ dedik ise onu sen ıslah et; muslih sensin ey Zât-ı ecell, sen sözün sultanısın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

689. Eğer hata dediysek onu sen düzelt; düzeltici sensin ey en yüce Zât, sen sözün sultanısın!

Ey Rabbim, eğer bu ince meselelerin açıklanmasında bir hata meydana geldiyse, onu sen düzelt! Çünkü Kelâm sıfatı sadece senindir. Güneşin ışığı birçok pencereden yansıdığı gibi, senin güneş gibi olan Kelâm sıfatın da bizim izafî varlığımızın pencerelerinden yansımaktadır. Bu sebeple sen kelâmın sultanısın ve hataları düzelten sensin.

Yâ Rab, eğer bu dakäyıkın beyânında bir hatâ vâki' oldu ise onu sen ıslâh et! Zîrâ sıfat-ı Kelâm münhasıran senindir. Güneşin ziyası müteaddid pencerelerden aksettiği gibi, senin güneş gibi olan sıfat-ı Kelâm'ın dahi bizim vücûd-ı izâfîmizin pencerelerinden aksetmektedir. Binâenaleyh sen kelâmın sultânısın ve hatâların muslihi sensin.

690. Kimyân vardır, onu tebdîl edersin; her ne kadar kan ırmağı ise de onu [694] Nil edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

690. Kimyan vardır, onu değiştirirsin; her ne kadar kan ırmağı ise de onu Nil edersin.

Bakırı altın etme ilminden ibaret olan kimya, senin ilim denizinde toplanmıştır. Buna göre bakır gibi olan hatayı altın gibi olan sevaba dönüştürürsün. Hata olan sözler her ne kadar kan ırmağı olsa da, Musa (a.s.) zamanında Kıptîlere karşı kan olan Nil suyunu İsrailoğullarına halis su yaptığın gibi, o hata olan sözleri de aynı şekilde Nil'in berrak suyu gibi sevap edersin.

Bakırı altın etmek ilminden ibaret olan kimya, senin bahr-i ilminde mündemicdir. Binâenaleyh bakır gibi olan hatâyı altın gibi olan savâba tebdîl edersin. Hatâ olan sözler her ne kadar kan ırmağı olsa da, Mûsâ (a.s.) zamânında Kıbtîler'e karşı kan olan Nîl suyunu Benî İsrâîl'e hâlis su yaptığın gibi, o hatâ olan sözleri de öylece Nîl'in berrâk suyu gibi savâb edersin.

691. Böyle mînâgerlikler senin işindir; böyle iksîrler senin esrarındır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

691. Böyle kimyagerlikler senin işindir; böyle iksirler senin sırrındır!

"Mînâ", kimya anlamındadır. "İksir", kimya ilminde madenleri dönüştürmek için kullanılan ilaçtır. Yani "Böyle kimyagerlikler senin işindir ve böyle iksirler senin gizli fiillerindir."

“Mînâ”, kimyâ ma'nâsınadır. "İksîr”, kimyâ ilminde tebdîl-i ma'deniyyât için kullanılan eczâdır. Ya'ni "Böyle kimyâgerlikler senin işindir ve böyle iksîrler senin gizli efâlindir."

692. Suyu ve toprağı birbirine kattın; sudan ve çamurdan âdemin teninin nakşını yoğurdun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

692. Suyu ve toprağı birbirine kattın; sudan ve çamurdan Âdem'in bedeninin nakşını yoğurdun.

Nasıl ki kimyagerliğinin (varlıkları dönüştürme gücü) eserlerinden biri budur: suyu ve toprağı birbirine karıştırıp onların şekillerini ve özelliklerini değiştirdin ve insanın cismanî yapısını var ettin; görünüşte su ile topraktan pek uzak bir yapıda görünür!

Nitekim kimyâgerliğinin âsârından birisi budur ki, suyu ve toprağı birbirine karıştırıp onların eşkâl ve hâssıyyetlerini değiştirdin ve insanın hey'et-i cismiyyesini vücûda getirdin; zâhirde su ile topraktan pek uzak bir hey'ette görünür!

693. Ona binlerce endîşe ve şûdî ve gam ile, zevc ve teyze ve amca nisbetini verdin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

693. Ona binlerce endişe ve seevinc ve gam ile, eş ve teyze ve amca bağıntısını verdin.

Çünkü o insan bedenine suda ve toprakta olmayan özelliği ve bağıntıları koydun. Örneğin o bedene binlerce endişe ve sevinç ve keder özelliklerini verdin ve erkeği dişiye çift ettin ve teyze ve amca gibi bağıntılar ile birbirine bağladın. Bunlar ise ne suda ne de toprakta yoktur. Bunları senin kimyagerliğin yaptı!

Zîrâ o cism-i insânîye suda ve toprakta olmayan hâssıyeti ve nisbetleri koydun. Meselâ o cisme binlerce endîşe ve sevinç ve keder hâssalarını verdin ve erkeği dişiye çift ettin ve teyze ve amca gibi nisbetler ile birbirine bağladın. Bunlar ise ne suda ve ne de toprakta yoktur. Bunları senin kimyâgerliğin yaptı!

694. Sonra ba'zısına halaslık vermişsin; bu gam ve şâdîden ayrılık vermişsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

694. Sonra bazısına kurtuluş vermişsin; bu gam ve sevinçten ayrılık vermişsin.

Ruhları bu unsurlardan oluşmuş bedene bağladıktan sonra, bu gam ve sevinçten bazılarının kurtuluş özelliğini ihsan ettin; o kavmin bunların (gam ve sevincin) onlarla (o kişilerle) ilgisi kalmadı.

Nefehâtü'l-Üns'te zikredilmiştir ki, bir gün Ebu'l-Abbas Kassâb Âmülî hazretlerinin huzuruna iki kişi geldi. Birisi dedi ki: "Ey şeyh, aramızda anlaşmazlık vardır. Birimiz der ki, 'Kişiye öncesiz ve sonsuz sevinç yeterlidir'; ve birimiz de der ki, 'Kişiye öncesiz ve sonsuz keder yeterlidir' ne buyurursunuz?" Ebu'l-Abbâs hazretleri ellerini yüzüne sürüp buyurdular ki: “Elhamdülillâh Kassâb Oğlu'nun makamı ne gamdır, ne de sevinçtir! Ey oğlum, gam ve sevinç senin sıfatındır. Halbuki عند ربكم لا صباح ولا مساء yani "Rabbiniz'in katında ne sabah ne de akşam vardır!"

Ervâhı bu anâsırdan mürekkeb olan cisme bağladıktan sonra, bu gam ve şâdîden ba'zılarına kurtuluş hâssasını ihsân ettin; o kavminin bunlar ile alâkası kalmadı.

Nefehâtü'l-Üns'te mezkûrdur ki, bir gün Ebu'l-Abbas Kassâb Âmülî hazretlerinin huzûruna iki kişi geldi. Birisi dedi ki: "Ey şeyh, aramızda ihtilaf vardır. Birimiz der ki, 'Kişiye ezel ve ebed meserreti kâfidir'; ve birimiz de der ki, 'Kişiye ezel ve ebed kederi kâfidir' ne buyurursunuz?" Ebu'l-Abbâs hazretleri ellerini yüzüne sürüp buyurdular ki: “Elhamdülillâh Kassâb Oğlu'nun menzili ne gamdır, ne de şâdîdir! Ey oğlum, gam ve şâdî senin sıfatındır. Halbuki عند ربكم لا صباح ولا مساء ya'ni "Rabbiniz'in indinde ne sabâh ne de akşam vardır!"

695. Onları kendisinden ve akrabâdan ve tabîattan götürmüşsün; onun gözüne her güzeli çirkin etmişsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

695. Onları kendisinden, akrabalarından ve tabiattan uzaklaştırmışsın; onun gözüne her güzeli çirkin kılmışsın.

Ey Rabbim, bu kurtardığın kulları kendi yoğun bedenlerine olan bağlılıktan, akraba ve ilişki bağıntılarından ve tabiî hükümlerin kayıtlarından özgür kıldın ve onların gözüne bu izafî varlık âlemindeki güzellikleri çirkin gösterdin. Çünkü en güzel bir cisimdeki güzellik, senin cemalinin (güzelliğinin) ışığından bir zerredir ve onda emanettir. O cisim ise kendi özünde bir gübre yığınıdır. Bu sebeple onun emanet olan güzelliği sana geri dönünce ancak çirkinliği kalır.

Yâ Rab, bu halâs ettiğin kulları kendi vücûd-ı kesîflerine olan alâkāttan ve akrabâ ve taallukāt nisbetlerinden ve ahkâm-ı tabîiyye kayıdlarından âzâd ettin ve onların gözüne bu vücûd-ı izâfî âlemindeki güzellikleri çirkin gösterdin. Zîrâ en güzel bir cisimdeki güzellik, senin cemâlinin pertevinden bir zerredir ve onda âriyettir. O cisim ise hadd-i zâtında bir gübre yığınıdır. Binâenaleyh onun âriyet olan güzelliği sana rücû' edince ancak çirkinliği kalır.

696. O, mahsüs olan her şeyi reddeder; ve na-peyda olan şeyi mesned yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

696. O, duyularla algılanan her şeyi reddeder; ve görünmez olan şeyi dayanak yapar.

O tabiat kayıtlarından ve bağıntılardan kurtulan kul, duyu âleminde gördüğü her şeyi reddeder. Çünkü duyu âlemi hayalden başka bir şey değildir ve gölgedir. Ona sarılanlar, gölgelere sarılmış olanlara benzer. Ve bu gölgelerin sahibi, bu gölgelerin arkasında olan ve görünmeyen Hak'ın sıfatları ve isimleridir. Bu sebeple tabiat kayıtlarından kurtulanların dayandıkları şey, bu Hak'ın sıfatları ve isimleridir; ve sıfatlar ve isimler ise Hak'ın zâtından ayrılmaz. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Süleymânî'de şöyle buyurur: انما الكون خيال وهو حق في الحقيقة والذي يفهم هذا حاز اسرار الطريقة "Kevn ancak hayâldir ve o hakîkatta Hak'tır; ve bunu anlayan kimse tarikatın sırlarını elde eder."

O kayd-ı tabîattan ve nisbetlerden kurtulan kul, his âleminde gördüğü her şeyi reddeder. Zîrâ âlem-i his hayâlden başka bir şey değildir ve zılldir. Ona sarılanlar, gölgelere sarılmış olanlara benzer. Ve bu zılların sahibi sıfat ve esmâ'-i Hak'tır ki, bu gölgelerin arkasındadır ve zâhir değildir. Binâenaleyh kayd-ı tabîattan kurtulanların dayandıkları şey, bu sıfât ve esmâ'-ı Hak'tır; ve sıfât ve esma' ise zât-ı Hak'tan münfekk değildir. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Süleymânî'de şöyle buyururlar: انما الكون خيال وهو حق في الحقيقة والذي يفهم هذا حاز اسرار الطريقة "Kevn ancak hayâldir ve o hakîkatta Hak'tır; ve bunu anlayan kimse esrâr-ı tarîkatı hâiz olur."

697. Onun aşkı zahir ve ma'şûku gizlidir; yâr-i hariç, cihanda onun fitnesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

697. Onun aşkı açık ve maşuku gizlidir; dıştaki sevgili, dünyada onun fitnesidir.

Bu duyular âleminde Hakk'a âşık olan kimsenin aşkı bellidir; fakat maşuku olan Hak, bu hayalî suretlerin arkasına gizlenmiştir. Çünkü Hak, "yok görünen var"dır. Âlem ise "var görünen yok"tur. "Dıştaki sevgili", yani suretî maşuk ise, dünyada o gizli maşukun fitnesidir. Nitekim şair bu anlamı şu beytinde söylemiştir: "Yâ Rab, sen güzelliği bizim için fitne olarak yarattın; sonra da, 'Ey kullarım sakının hâ!' dedin. Sen güzelsin, güzeli seversin; şimdi senin kulların nasıl âşık olmazlar?" "Onun fitnesi" ifadesindeki "O" zamiri Hakk'a ait olduğuna göre anlam budur. Eğer âşığa ait olursa anlam şöyle olur: "Suretî maşuk, Hakk'a âşık olanın dünyadaki fitnesidir; mademki duyular âlemindedir, o âşık onu reddeder." Bu da geçerlidir, fakat önceki anlam daha zevk vericidir.

Bu âlem-i histe Hakk'a âşık olan kimsenin aşkı bellidir ve fakat ma'şûku olan Hak, bu suver-i hayâliyye arkasına gizlenmiştir. Zira Hak, هست نیست نما dır, ya'ni "yok görünen var"dır. Ve âlem ise نیست هست نما dir, ya'ni "var görünen yok"tur. "Yâr-i hâriç" ya'ni ma'şûk-ı sûrî ise, cihânda o gizli ma'şûkun fitnesidir. Nitekim şair bu ma'nâyı şu beyitinde söylemiştir. خلقت الجمال لنا فتنة انت الجميل تحب الجمال فقلت یا عبادی اتقون فكيف عبادك يعشقون "Yâ Rab, sen cemâli bizim için fitne olarak yarattın; sonra da, 'Ey kullarım sakının hâ!' dedin. Sen güzelsin, güzeli seversin; imdi senin kulların nasıl âşık olmazlar?" "Fitne-i o" da "O" zamîri Hakk'a râci' olduğuna göre ma'nâ budur. Eğer âşıka râci' olursa ma'nâ böyle olur: “Ma'şûk-ı sûrî âşık-ı Hakk'ın cihânda fitnesidir; mâdemki âlem-i histedir, o âşık onu reddeder." Bu da vecihtir, fakat evvelki ma'nâ daha zevk-âverdir.

698. Bunu terk et, sûrete mensub olan aşklar; ne sûret üzerinde ne de hanımın yüzünde değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

698. Bunu terk et, sûrete mensub olan aşklar; ne sûret üzerinde ne de hanımın yüzünde değildir. "Sittî" Arapça "seyyidetî" kelimesinin kısaltılmışıdır ve şedde ile telaffuz edilir. Burada şeddesiz zikredilmesi vezin zorunluluğu sebebiyledir. "Ey Hakk Yolcusu, fitne olan dıştaki sevgilinin aşkını terk et! Çünkü bu sûrete ait olan aşklar, mal ve mülk ve makam ve altın ve gümüş gibi sûretlerin üzerinde değildir; ve gümüş tenli ve gül bedenli hanımın yüzü üzerinde de değildir!" Bilinmeli ki, aşk iki çeşittir. Birisi mecazî aşk, diğeri hakikî aşktır. Mecazî aşk odur ki, bir kimse tüysüz genç bir çocuğa veya güzel bir kadına âşık olur ve onun aşkıyla yanıp tutuşur; fakat ona karşı kendisinde şehvet hissetmez, yalnız güzelliğini seyretmeye dalmış olur. Böyle bir aşk, sonunda âşığı hakikî aşk tarafına çeker. Ve hakikî aşk ise ancak Hakk'a olan aşktır. Eğer sûretî âşık maşukuna karşı kendisinde şehvet hissederse, bu aşk mecazî aşk değildir; ancak hayvansal bir çekimdir. Nitekim bu anlama işaretle şu rubaîsinde Mevlânâ Câmî hazretleri buyururlar: "Eğer aşk Âdem neslinin kemâli olmasa idi, aşkın ünü ve şöhreti cihanda kaybolurdu. Ve eğer nefsin şehveti aşk olaydı, eşekler ve öküzler âşıklar defterinin başına geçerdi!" Fakat bu mecazî aşk kaydında kalmak hakikat ehli için caiz olmadığından, Cenâb-ı Pîr efendimiz bu şerefli beyitte onun terkini emrederler. Nitekim Evhadüddîn-i Kirmânî hazretleri bu meşrepte (tasavvufî yol) idi. Bir gün âşıkların sultanı Şems-i Tebrîzî efendimiz, "Ey Evhadüddîn ne yapıyorsun?" diye sormuşlar; o hazret de; "Ayı su leğeninde görüyorum, mutlak güzelliği kayıtlı varlıklarda görüyorum" demiş. Hz. Şems buyurmuşlar ki: "Eğer boynunda çıbanın yoksa niçin semada görmezsin?" Yani "Eğer nefsin hazzı yoksa niçin o güzelliği mutlak semada görmezsin?"

"Sittî" Arabî olan "seyyidetî" kelimesinin muhaffefidir ve şedde ile telaffuz olunur. Burada şeddesiz zikri zarûret-i vezn içindir. "Ey sâlik, fitne olan yâr-ı hâricin aşkını terk et! Zîrâ bu sûrete mensûb olan aşklar, mal ve mülk ve mansıb ve altın ve gümüş gibi sûretlerin üzerinde değildir; ve sîm-ten ve gül-beden olan hanımın yüzü üzerinde de değildir!" Ma'lûm olsun ki, aşk iki nevi'dir. Birisi aşk-ı mecâzî, diğeri aşk-ı hakîkîdir. Aşk-ı mecâzî odur ki, bir kimse bir şâbb-i emred güzel çocuğa veyâhut bir güzel kadına âşık olur ve onun aşkı ile yanıp tutuşur; fakat ona karşı kendisinde şehvet hissetmez, yalnız temâşâ-yı cemâlinde müstağrak olur. Böyle bir aşk, âkıbet âşıkı aşk-ı hakîkî tarafına çeker. Ve aşk-ı hakîkî ise ancak Hakk'a olan aşktır. Eğer âşık-ı sûrî ma'şûkuna karşı kendisinde şehvet hissederse, bu aşk aşk-ı mecâzî değildir; ancak bir incizâb-ı hayvânîdir. Nitekim bu ma'nâya işâreten şu rubâîsinde Mevlânâ Câmî hazretleri buyururlar: "Eğer aşk nesl-i Adem'in kemâli olmasa idi, aşkın sıyt ü şöhreti cihânda gâib olurdu. Ve eğer şehvet-i nefis aşk olaydı, eşekler ve öküzler âşıklar defterinin başına geçerdi!"

Fakat bu aşk-ı mecâzî kaydında kalmak ehl-i hakîkat için câiz olmadığından, Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte onun terkini emir buyururlar. Nitekim Evhadüddîn-i Kirmânî hazretleri bu meşrebde idi. Bir gün sultânu'l-ma'şûkîn Şems-i Tebrîzî efendimiz, "Ey Evhadüddîn ne yapıyorsun?" diye sormuşlar; o hazret de; "Ayı su leğeninde görüyorum, cemâl-i mutlakı mukayyedâtta görüyorum" demiş. Hz. Şems buyurmuşlar ki: "Eğer boynunda çıbanın yoksa niçin semâda görmezsin?" Ya'ni "Eğer hazz-ı nefsin yoksa niçin o cemâli semâ-yı ıtläkta görmezsin?

699. O şey ki ma'şûktur, o sûret değildir; ister bu cihanın aşkı olsun, ister o cihanın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

699. O şey ki ma'şuktur, o sûret değildir; ister bu cihanın aşkı olsun, ister o cihanın!

O senin âşık olduğun şey sûret değildir. O aşk sana ister bu sûret âleminden gelsin, ister bâtın âleminden gelsin!

O senin âşık olduğun şey sûret değildir. O aşk sana ister bu âlem-i sûretten gelsin, ister âlem-i bâtından gelsin!

700. O şey ki sen sûret üzere âşık olmuşsun, cân hârice gittiği vakit niçin onu [704] bırakmışsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

700. O şey ki sen sûret üzere âşık olmuşsun, cân hârice gittiği vakit niçin onu [704] bırakmışsın?

Senin âşık olduğun sûret üzerinde idiyse, onun canı çıktığı vakit niçin onu bırakıp kaçarsın? Gaflete bak ki, sen hem sevdiğim öldü diye ağlarsın; hem de ondan kaçarsın!

Senin âşık olduğun sûret üzerinde idiyse, onun canı çıktığı vakit niçin onu bırakıp kaçarsın? Gaflete bak ki, sen hem sevdiğim öldü diye ağlarsın; hem de ondan kaçarsın!

701. Onun sûreti yerindedir, bu tokluk nedendir; ey âşık ara ki senin ma'şûkun kimdir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

701. Onun sûreti yerindedir, bu tokluk nedendir; ey âşık ara ki senin ma'şûkun kimdir?

Ölen zahirî ma'şûkun (sevilenin) bedensel sûreti yerinde duruyor; aksine kucaklamak ve öpmek gibi aşk ve sevginin gerekliliklerinden sen ona karşı doydun ve ihtiyaçsız kaldın! Senin bu ihtiyaçsızlığın nedir? Ey sûret âşığı, şu hâline bir bak da ma'şûkunun kim olduğunu ara!

Ölen ma'şûk-ı sûrînin sûret-i cesedâniyyesi yerinde duruyor; halbuki kucaklamak ve öpmek gibi aşk ve muhabbetin îcâbâtından sen ona karşı doydun ve müstağnî kaldın! Senin bu istiğnân nedir? Ey sûret âşıkı, şu hâline bir bak da ma'şûkunun kim olduğunu ara!

702. O şey ki mahsüstür, eğer ma'şûk ise, sen her kendinin hissi olan kimseye âşık olurdun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

702. O şey ki duyularla algılanır, eğer maşuk ise, sen her kendinin hissi olan kimseye âşık olurdun.

Eğer duyularla algılanan her şeye âşık olmak gerekseydi, o halde sen her kendinde his olan kimseye âşık olurdun. Halbuki durum böyle değildir. Duyularla algılanan her şeyi kendine maşuk olarak seçemezsin. Bundan da anlaşılır ki, aşkın ilgili olduğu şey, duyularla algılanan şey değildir. Belki senin onda gördüğün Hakk'ın özel bir tecellîsidir (yansımasıdır); ve o tecellî de duyularla algılanan bir suret değildir. Nasıl ki, Mecnun Leyla'ya âşık idi. Halife sordu ki: "Leyla'dan çok güzel kadınlar vardır; niçin sen onlardan birisini sevmedin de, o kadar güzel bir şey olmayan Leyla'yı sevdin?" Mecnun cevap olarak dedi ki: "Ey halife, sende Mecnun'un gözü yoktur ki onda olanı göresin!"

Eğer her mahsüs olan şeye âşık olmak lâzım gelse, o halde sen her kendinde his olan kimseye âşık olurdun. Halbuki iş böyle değildir. Her mahsüs olan şeyi kendine ma'şûk olarak intihâb edemezsin. Bundan da anlaşılır ki, aşkın taalluk ettiği şey, mahsüs olan şey değildir. Belki senin onda gördüğün Hakk'ın bir tecellî-i hâssıdır; ve o tecellî dahi sûret-i mahsûse değildir. Nitekim, Mecnûn Leyla'ya âşık idi. Halîfe sordu ki: "Leylâ'dan çok güzel kadınlar vardır; niçin sen onlardan birisini sevmedin de, o kadar güzel bir şey olmayan Leyla'yı sevdin?" Mecnûn cevâben dedi ki: "Ey halîfe, sende Mecnûn'un gözü yoktur ki onda olanı göresin!"

703. Mâdemki o aşk vefâyı ziyade ediyor; sûret vefâyı nasıl başka türlü ediyor?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

703. Mademki o aşk vefayı artırıyor; suret vefayı nasıl başka türlü ediyor?

Aşkın kuralı şudur ki, âşık maşukuna karşı çok vefakârdır. Ondan bin cefa görse usanmaz ve bıkmaz; yine ona karşı aşkında ve vefasında devam eder. Nitekim şairin biri diyor: Beyit:

Bin cefa görsem ey sanem senden Bu ne sözdür ki, usanam senden! Şimdi, eğer âşık olduğun şey maşukun sureti ise, öldüğü vakit onun cismani sureti senin vefanı ve aşkının gerektirdiği kucaklamak ve öpmek gibi halleri derhal nasıl değiştiriveriyor ve sen o cisme hayatında gül dikeni ile bile dokunmaya razı değil iken, sen onu nasıl topraklar altına atmak için acele ediyorsun ve ona karşı vefakârlığın hemen başka bir hal kazanıyor? İşte bundan anla ki, aşkın surete değil imiş; aksine mutlak güzelliğin o surete yansıdığı bir parıltıya imiş! Bu şerefli beyitte, Hint şarihlerinden Mir Nurullah, Bahru'l-Ulum, Abdullatif, Muhammed Efdal, Muhammed Rıza hazretleri çeşitli vecihler (açıklamalar) beyan buyurmuşlardır. Ankaravî hazretleri de iki vecih göstermişlerdir. Bunların burada zikri çok uzun olur. Fakir, Hint şarihlerinden İmdaullah (k.s.) hazretlerinin şerhlerinde verilmiş olan manayı aldım.

Kāide-i aşk budur ki, âşık ma'şûkuna karşı gâyet vefâkârdır. Ondan bin cefâ görse usanmaz ve bıkmaz; yine ona karşı aşkında ve vefâsında devâm eder. Nitekim şairin biri diyor: Beyit: Bin cefâ görsem ey sanem senden Bu ne sözdür ki, usanam senden! İmdi, eğer âşık olduğun şey ma'şûkun sûreti ise, öldüğü vakit onun sûret-i cismâniyyesi senin vefânı ve aşkının îcâbâtı olan kucaklamak ve öpmek gibi halleri derhal nasıl tebdîl ediveriyor ve sen o cisme hâl-i hayâtında gül dikeni ile bile dokunmağa râz değil iken, sen onu nasıl topraklar altına atmak için isti'câl ediyorsun ve ona karşı vefâkârlığın hemen başka bir hâl iktisab ediyor? İşte bundan anla ki, aşkın sûrete değil imiş; belki cemâl-i mutlakın o sûrete aksettiği bir perteve imiş! Bu beyt-i şerîfte, Hind şârihlerinden Mîr Nûrullah, Bahru'l-Ulûm, Abdullatîf, Muhammed Efdal, Muhammed Rızâ hazarâtı vücûh-ı müteaddide beyân buyurmuşlardır. Ankaravî hazretleri de iki vecih göstermişlerdir. Bunların burada zikri pek uzun olur. Fakîr Hind [şarih]lerinden Imdadullâh (k.s.) hazretlerinin şerhlerinde verilmiş olan ma'nâyı aldım.

704. Güneşin pertevi duvar üzerinde parlamıştır; duvar bir âriyet parlaklık buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

704. Güneşin parıltısı duvar üzerinde parlamıştır; duvar ödünç bir parlaklık buldu.

Bu şerefli beyitte, Hak'ın mutlak güzelliği güneşe; ve unsurlardan oluşan beden duvara benzetilmiştir. Yani unsurlardan oluşan varlık üzerindeki güzellik, Hak'ın mutlak güzelliğinin bir parıltısıdır. Duvar üzerinde güneşin ışığı ödünç olduğu gibi, mutlak güzelliğin parıltısı da unsurlardan oluşan beden üzerinde ödünçtür.

Bu beyt-i şerîfte, cemâl-i mutlak-ı Hak güneşe; ve cism-i unsurî duvara teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni vücûd-ı unsurî üzerindeki güzellik, cemâl-i mutlak-ı Hakk'ın bir pertevidir. Duvar üzerinde güneşin ziyâsı âriyet olduğu gibi, cemâl-i mutlakın pertevi de cism-i unsurî üzerinde âriyettir.

705. Ey sâde-dil, bir kerpiç üzerine ne gönül bağlarsın; o dâimâ parlayan aslı taleb et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

705. Ey saf gönüllü kişi, bir kerpiç üzerine ne gönül bağlarsın; o daima parlayan aslı talep et!

Ey hâlin hakikatinden habersiz olan kişi, güneş gibi olan Hakk'ın mutlak güzelliğinin yansımasını görüp de, bir kerpiç hükmünde olan bu unsurlardan meydana gelmiş bedene niçin gönül bağlarsın? O tecellisine son olmayan Hakk'ın mutlak güzelliğini iste ve ona gönül bağla!

Ey hakîkat-i hâlden bî-haber olan kimse, güneş gibi olan cemâl-i mutlak-ı Hakk'ın aksini görüp de, bir kerpiç mesâbesinde olan bu cism-i unsurîye niçin gönül bağlarsın? O tecellîsine nihâyet olmayan cemâl-i mutlak-ı Hakk'ı iste ve ona gönül bağla!

706. Ey kimse, sen de aklına âşıksın; kendini sûrete tapanların üzerine fâzıl görmüşsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

706. Ey kişi, sen de aklına âşıksın; kendini sûrete tapanlardan üstün görmüşsün!

707. O senin hissinin üzerine aklın pertevidir; senin bakırının üzerinde altını âriyet bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

707. O senin hissinin üzerine aklın yansımasıdır; senin bakırının üzerinde altını ödünç bil!

Hâlbuki o senin âşık olduğun akıl, senin dış ve iç duyularının üzerine "akl-ı küll"ün (evrensel akıl) yansımasıdır. Bu sebeple o iftihar ettiğin akıl dahi yine senin malın değildir. Şimdi, senin bakır gibi olan unsurlardan oluşmuş varlığın üzerine, altın gibi olan aklı da ödünç bil!

Bilinmeli ki, akıl ruhun sıfatıdır; ve ruh Hak'ın mutlak varlığının dördüncü iniş mertebesidir ki ona "rûh-ı küllî-i Muhammedî" (Hz. Muhammed'in evrensel ruhu) derler. Ve "akl-ı küll" ve "akl-ı evvel" (ilk akıl) bu "rûh-ı küllî"nin sıfatıdır; ve bütün oluşmuş varlıklar üzerinde faal ve etkilidir. Diğer ruhlar bu "rûh-ı küllî-i Muhammedî"nin yansımasıdır. Nasıl ki hadîs-i şerîfte "انا من الله والمؤمنون من نورى" yani "Ben Allah'tanım ve müminler benim nurumdandır." Hadîs-i şerîfte yalnız müminlerin zikri, "cüz'ün zikredilip küllün kastedilmesi" türündendir. Ve başka yönleri de vardır. Burada zikri uzun olur. Yoksa "rûh-ı küllî-i Muhammedî (s.a.v.) Efendimiz ruhların babasıdır. Şimdi, diğer ruhlar, "rûh-ı küllî-i Muhammedî"nin yansıması olunca, o ruhların sıfatları olan cüz'î akıllar dahi "akl-ı küll"ün yansıması olmuş olur. Nasıl ki hadis-i şerîfte "اول ما خلق الله عقلى" yani "Allah Teâlâ'nın ilk yarattığı şey benim aklımdır" buyurulur.

Halbuki o senin âşık olduğun aklın, senin havâs-i zâhire ve bâtınenin üzerine "akl-ı küll"ün pertevidir. Binâenaleyh o iftihâr ettiğin aklın dahi yine senin malın değildir. İmdi, senin bakır gibi olan vücûd-ı unsurîn üzerine, altın gibi olan aklı da âriyet bil!

Ma'lûm olsun ki, akıl rûhun sıfatıdır; ve rûh vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın dördüncü mertebe-i tenezzülüdür ki ona "rûh-ı küllî-i Muhammedî" derler. Ve "akl-ı küll" ve "akl-ı evvel" bu “rûh-ı küllî”nin sıfatıdır; ve bilcümle mükevvenât üzerinde fa'âl ve müessirdir. Ervâh-1 sâire bu "rûh-ı küllî-i Muhammedî"nin pertevidir. Nitekim hadîs-i şerîfte انا من الله والمؤمنون من نورى ya'ni "Ben Allâh'danım ve mü'minler benim nûrumdandır.” Hadîs-i şerîfte yalnız mü'minlerin zikri, "zikr-i cüz' irâde-i küll" kabîlindendir. Ve başka vecihleri de vardır. Burada zikri uzun olur. Yoksa “rûh-ı küllî-i Muhammedî (s.a.v.) Efendimiz ebu'l-ervâhtır. İmdi, ervâh-ı sâire, "rûh-ı küllî-i Muhammedî"nin pertevi olunca, o ervâhın sıfatları olan ukūl-i cüz'iyye dahi "akl-ı küll"ün pertevi olmuş olur. Nitekim hadis-i şerîfte اول ما خلق الله عقلى ya'ni Allah Teâlâ'nın evvel yarattığı şey benim aklımdır" buyurulur.

708. Beşerde güzellik, boyanmış altın gibidir; ve yoksa senin mahbubun nasıl kocamış eşek olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

708. İnsanda güzellik, boyanmış altın gibidir; yoksa senin sevgilin nasıl kocamış eşek olurdu?

İnsanın bu unsurlardan oluşan bedenindeki güzellik, üzerine altın yaldız sürülmüş sahte altına benzer ve o altın yaldız seni aldatır. Eğer böyle olmasaydı ve sen insanın iç yüzünü bir gübre yığınından ibaret görseydin, yaşlanmış bir eşek gibi çirkin olan bu unsurlardan oluşan bedeni nasıl sevgili edinirdin? "Şâhid" Farsça olup, "mahbub" anlamındadır.

Beşerin bu vücûd-ı unsurîsinde olan güzellik, üstüne altın yaldız sürülmüş kalp altına benzer ve seni o altın yaldız aldatır. Ve eğer böyle olmasa idi, ve sen beşerin iç yüzünü bir gübre yığınından ibâret görse idin, bir ihtiyarlamış eşek gibi çirkin olan bu vücûd-ı unsurîyi nasıl mahbûb ittihâz ederdin? "Şâhid" fârisî olup, "mahbub” ma'nâsınadır.

709. Melek gibi idi, dev gibi oldu; zîrâ onda melahat ariyet idi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

709. Melek gibiydi, dev gibi oldu; çünkü onda güzellik ödünçtü! Ey beden âşığı, senin gençlikte parlak ve melek gibi gördüğün sevgilin, yaşlanınca bir dev gibi çirkin oldu. Çünkü ondaki güzellik ve alım ödünçtü; melekliği gitti, devliği ortaya çıktı.

Ey âşık-ı cisim, senin gençlikte parlak ve melek gibi gördüğün mahbûbun, ihtiyarlayınca bir dev gibi çirkin oldu. Çünkü ondaki melâhat ve güzellik âriyet idi; melekliği gitti, devliği meydana çıktı.

710. O cemâli azar azar alırlar; fidan azar azar kurur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

710. O güzelliği azar azar alırlar; fidan azar azar kurur!

O senin sevgili edindiğin cismin güzelliğini yavaş yavaş alırlar ve yıldan yıla değişir. Görmez misin, bir fidandaki tazelik yıldan yıla yavaş yavaş yok olur, sonunda kupkuru bir ağaç olur!

O senin mahbub ittihâz ettiğin cismin cemâlini yavaş yavaş alırlar ve seneden seneye değişir. Görmez misin, bir fidandaki tarâvet seneden seneye yavaş yavaş zâil olur, nihâyet kupkuru bir ağaç olur!

711. Git, "Nüammirhu nünekkishu"yu oku; gönül taleb et, kemik üzerine gönül koyma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

711. Git, "Nüammirhu nünekkishu"yu oku; gönül talep et, kemik üzerine gönül koyma!

Bu şerefli beyitte, Yâsîn sûresinde yer alan وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكُسْهُ فِي الْخَلْقِ أَفَلَا يَعْقِلُونَ (Yâsîn, 36/68) yani "Biz ömür verdiğimiz kimseyi yaratılışta tersine çeviririz, akıl etmezler mi?" ayeti kastedilmektedir. "Tenkis" (tersine çevirme) ters kılmak ve baş aşağı getirmek anlamındadır. Yani yaratılış alanında ortaya çıkan her şeyi önce taze ve canlı yaparız ve sonra önceki halin aksi olan pejmürde bir hale koyarız. Örneğin insan bedeni, yaratılışının başlangıcında ve çocukluk halinde, zayıf olmakla beraber taze, latif ve güzel olur; büyüdükçe kuvvet gelir ve bedeninin letafeti ve tazeliği değişip kartlaşır ve nihayet zayıflık hususunda çocukluk haline tersine çevrilir ve döndürülür; ve bu tersine çevirme ile beraber bedeninin letafeti ve güzelliği çirkin bir hal kazanır. Bu ayet-i kerimenin işarî (işaret yoluyla anlaşılan) anlamına gelince: İzafî yokluk hali fiiller mertebesi olmadığından, fiiliyatta zayıflık halidir. Buna göre yaratılmışların fertlerinden her bir fert, fiiller mertebesi olan yaratılış alanında ortaya çıkar ve onun sabit hakikatinin mazhar olduğu isimler, halkî ömründe (yaratılış ömründe) eserlerini ve hükümlerini icra eder. Daha sonra o izafî yokluk haline döndürülmek suretiyle tersine çevrilir (tenkis olunur) demektir. Şimdi bu marifeti, diğer yaratılmışlar arasında akıl nimetiyle ayrıcalıklı kılınan insan idrak edebileceğinden, ayet-i kerimede أَفَلَا يَعْقِلُونَ yani "Akıl etmezler mi?" hitabıyla bu hakikatin idrakine davet olunur. Yani "Ey Hakk Yolcusu, zikredilen ayet-i kerimeyi oku ve anlamını düşün de cismanî suretin ne olduğunu anla ve gönül sahibi olmayı talep et ve gönüle hizmet et; kemik yığını bir iskeletten ibaret olan cisme ilgi ve hizmetten vazgeç!"

Bu beyt-i şerîfte, Yâsîn sûre-i şerîfesinde olan وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكُسْهُ فِي الْخَلْقِ أَفَلَا يَعْقِلُونَ (Yâsîn, 36/68) ya'ni "Biz ömür verdiğimiz kimseyi hilkatte tenkîs ederiz, taakkul etmezler mi?" "Tenkis" (تنكيس) ma'kûs kılmak ve baş aşağı getirmek ma'nâsınadır. Ya'ni sâha-i hilkatta zâhir olan her şeyi evvelâ ter ü tâze yaparız ve sonra evvelki hâlin aksi olan pejmürde bir hâle koyarız. Meselâ cism-i insân ibtidâ-ı neş'etinde ve hâl-i sabâvetinde, zaîf olmakla beraber ter ü tâze latîf ve güzel olur; büyüdükçe kuvvet gelir ve cisminin letâfeti ve tâzeliği tebeddül edip kartlaşır ve nihâyet za'f hususunda sabâvet hâline tenkîs ve taklib olunur; ve bu tenkîs ile beraber cisminin letâfeti ve güzelliği çirkin bir hâl iktisab eder. Bu âyet-i kerîmenin mânâ-yı işârîsine gelince: Adem-i izâfi hâli mertebe-i efâl olmadığından, fiiliyâtta za'f hâlidir. Binâenaleyh efrâd-ı mahlûkāttan her bir ferd, mertebe-i ef'âl olan sâha-i hilkatta zâhir olur ve onun "ayn-ı sabite"sinin mazhar olduğu esmå ömr-i halkîsinde âsâr ve ahkâmını icrâ eder. Ba'dehû o adem-i izâfî hâline ircâ' sûreti ile tenkis (تنكيس) olunur demektir. İmdi bu ma'rifeti mahlûkāt-ı sâire arasında ni'met-i akl ile mümtâz olan insan idrâk edebileceğinden, âyet-i kerimede أَفَلَا يَعْقِلُونَ ya'ni "Taakkul etmezler mi?" hitâbıyla bu hakikatın idrâkine da'vet olunur. Ya'ni "Ey sâlik, zikr olunan âyet-i kerîmeyi oku ve ma'nâsını teemmül et de sûret-i cismâniy-yenin ne olduğunu anla ve gönül sahibi olmağı taleb et ve gönüle hizmet et; kemik yığını bir iskeletten ibaret olan cisme alâka ve hizmetten vazgeç!"

712. Zîra gönlün cemali bâkîdir. Onun devleti âb-ı hayattan sâkîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

712. Çünkü gönlün güzelliği kalıcıdır. Onun devleti âb-ı hayattan sâkîdir.

Bu şerefli beytin şerhinde Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "Gönül"den maksat, kapsayıcı hakikat ve ilâhî sırların hazinesidir ki, o Yüce Allah'ın arşıdır; ve Yüce Allah bütün küllî ve cüz'î isimleriyle ona hâkimdir. Buna göre bu gönül her tecellîde Hakk'ı görür. İster sûretî tecellîler olsun ister onun dışındaki tecellîler olsun. Aksine kendisinde her şeyi ve her ismi görür! Ve Cenâb-ı İmdadullah (k.s.) buyururlar ki: “Gerçekleştiricilerin (muhakkıkların) asıl mezhebi budur ki, akıl ve can ve gönülün her üçü hakikatte birdir. İsimlerin farklılığı zâtın farklılığı sebebiyle değil, sıfatın farklılığı sebebiyledir. Ve maddî bedende (cism-i unsurîde) olan parıltı, canın ve gönülün parıltısıdır. Gönülün ve canın aydınlığı, cihanın Rabbi'nin (Hudâvend-i cihânın) nûrudur. Gönül bedende, evdeki güneşin ışığı ve güneşten ayrılığı gibidir. Ne zaman ki ev yıkılır ve tavanı ve duvarı ortadan kalkar, güneşten eve ayrılan ışık, güneşin genel ışığına karışır. Beden tılsımı bozulup gönül duyular (havâss) kaydından çıkınca, gönül sevgiliye (dildâra) ulaşır ve can canana erişir. هنالك اجتمع الفرق وارتتق الفتق واستتر النور فى النور وبطن الظهور في الظهور yani "İşte burada ayrılık birleşir ve fetk irtitâk eder ve nûr nûrda müstetir olur ve zuhûr zuhûrda bâtın olur." Bilinmeli ki, gönülün güzelliğinin kalıcı bir güzellik olduğunun müşâhedesi zevkî bir meseledir; sözler ve ifadelerle anlatmak imkânı yoktur. Fakir burada ehl-i zevkin yüce beyanlarını nakletmekle yetindim. Şerefli beyitte "devlet" ile "ittihad" hâline; ve "âb-ı hayât” ile “ilâhî nûr"a; ve “sâkî” ile ilâhî sıfat ve isimlere işaret buyurulur.

Bu beyt-i şerîfin şerhinde Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "Gönül"den murâd, hakîkat-ı câmi'a ve mahzen-i esrâr-ı ilâhiyyedir ki, o Allâh Teâlâ'nın arşıdır; ve Allâh Teâlâ bilcümle esmâ'-ı külliyye ve cüz'iyyesi ile ona müstevlîdir. Binâenaleyh bu gönül her tecellîde Hakk'ı görür. İster tecelliyât-ı sûrî olsun ve ister onun gayri olsun. Belki kendisinde her şeyi ve her ismi görür!" Ve Cenâb-ı İmdadullah (k.s.) buyururlar ki: “Muhakkıkların mezheb-i aslîsi budur ki, akıl ve cân ve gönülün her üçü hakîkatte birdir. İsimlerin ihtilafı zâtın ihtilafı hasebiyle değil, sıfatın ihtilafı hasebiyledir. Ve cism-i unsurîde olan pertev, cânın ve gönülün pertevidir. Gönülün ve cânın aydınlığı, Hudâvend-i cihânın nûrudur. Gönül bedende, evdeki güneşin şu'lesi ve güneşten ayrılığı gibidir. Vaktâki ev yıkılır ve tavanı ve duvarı ortadan kalkar, güneşten eve ayrılan ziyâ, güneşin ziyâ-yı umûmîsine karışır. Ten tılsımı bozulup gönül havâss kaydından çıkınca, gönül dildâra muttasıl olur ve cân canâna erişir. هنالك اجتمع الفرق وارتتق الفتق واستتر النور فى النور وبطن الظهور في الظهور ya'ni "İşte burada ayrılık birleşir ve fetk irtitâk eder ve nûr nûrda müstetir olur ve zuhûr zuhûrda bâtın olur."

Ma'lûm olsun ki, gönülün cemâli cemâl-i bâkî olduğunun müşâhedesi zevkî bir mes'eledir; elfâz ve ibâre ile anlatmak imkânı yoktur. Fakîr burada ehl-i zevkin beyânât-ı aliyyelerini nakl ile iktifâ ettim. Beyt-i şerîfte "devlet" ile hâl-i "ittihad"a; ve "âb-ı hayât” ile “nûr-ı ilâhî"ye; ve “sâkî” ile sıfât ve esmâ'-i ilâhiyyeye işaret buyurulur.

713. Muhakkak o hem sudur ve hem sâkî ve sarhoştur; senin tılsımın bozulduğu vakit her üç bir olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

713. Muhakkak o hem sudur ve hem sâkî ve sarhoştur; senin tılsımın bozulduğu vakit her üç bir olur!

Yukarıdaki beytin açıklamasında izah edildiği üzere, gönül "ittihad" (birlik) makamında hem Hakk'ın nurudur hem de sıfat ve isimlerin kendisidir ve hem de bunlardan sarhoştur. Çünkü cisim tılsımı bozulduğu vakit, akıl ve can ve gönül bir oldu ve ittihad makamını buldu.

Yukarıki beytin şerhinde îzâh olunduğu üzere, gönül makām-ı "ittihâd"da hem nûr-ı Hak'tır ve hem sıfât ve esmânın kendisidir ve hem de bunlardan sarhoştur. Zîrâ cisim tılsımı bozulduğu vakit, akıl ve cân ve gönül bir oldu ve makām-ı ittihâdı buldu.

714. O "bir"i sen kıyastan bilemezsin; kulluk et, nâ-şinâs olarak herze yeme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

714. O "bir"i sen kıyastan bilemezsin; kulluk et, bilmeyen olarak boş söz söyleme!

O üç şeyin birliğini sen cüz'î aklın kıyas ve çıkarımı ile bilemezsin; bu zevkî (manevî tecrübeye dayalı) bir hâldir. Bu sebeple bu cismaniyet mertebesinde ilâhî emre uyarak ve yasaklardan kaçınarak kulluk et; tecrübe etmediğin sözleri akıl ve çıkarım ile açıklamaya çalışıp boş söz söyleme!

O üç şeyin birliğini sen akl-ı cüz'înin kıyâs ve istidlâli ile bilemezsin; zevkî bir hâldir. Binâenaleyh bu cismâniyyet mertebesinde emr-i ilâhîye imtisâl ve nehiyden ictinâb sûretiyle kulluk et; zevkin olmayan sözleri akıl ve istidlâl ile îzâha çalışıp herze yeme!

715. Senin ma'nân sûrettir ve âriyettir; münasebete ve kafiyeye mesrûrsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

715. Senin anlamın surettir ve eğretidir; bağıntıya ve kafiyeye sevinirsin!

Ey aklına ve zekâsına âşık olan kişi, sen akılla idrak edilen şeyleri anlam zannedip surete tapanları küçümsersin; hâlbuki senin anlam zannettiğin o akılla idrak edilen şeyler de zihinsel suretlerdir ve sende eğretidir. Nasıl ki cismanî olanlar beğenmek için yoğun suretlerde uyum ve uygunluk aradıkları gibi, sen de akılla idrak edilen şeylerde öyle bağıntı ve uygunluk arar ve bulduğun bağıntılardan ve uygunluklardan dolayı sevinirsin. "Kafiye", sözlükte bir şeyin bir şeye tabi olmasına denir. Bu tabi olma durumu bağıntı sebebiyle olur.

Ey akıl ve zekâsına âşık olan kimse, sen ma'kūlâtı ma'nâ zannedip sûretperest olanları tezyîf edersin; halbuki senin ma'nâ zannettiğin o ma'kūlât dahi suver-i zihniyyedir ve sende âriyettir. Nitekim cismânîler beğenmek için suver-i kesîfede tenâsüb ve uygunluk aradıkları gibi, sen de ma'kūlâtta öyle münasebet ve uygunluk arar ve bulduğun münasebetlerden ve uygunluklardan dolayı mesrûr olursun. "Kāfiye", lügatta bir şeyin bir şeye tâbi' olmasına derler. Bu tâbiiyyet münasebet sebebi ile olur.

716. Ma'nâ o olur ki seni alır ve seni nakşdan bî-niyaz kılar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

716. Mana o olur ki seni alır ve seni nakıştan müstağni kılar!

Mana odur ki, seni senin benliğinden kapar ve benlik kaydından kurtarır; ve sen o kendinden geçme hâli içinde bedensel ve hayalî suretten müstağni kalırsın. Buna "histen gaybûbet" (duyulardan kaybolma) derler.

Ma'nâ odur ki, seni senliğinden kapar ve benlik kaydından kurtarır; ve sen o bî-hodluk içinde sûret-i cismâniyye ve hayâliyyeden müstağnî kalırsın. Buna "histen gaybûbet" derler.

717. Ma'na o değildir ki, kör ve sağır eder; adamı nakş üzerine ziyade âşık eder!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

717. Anlam o değildir ki, kör ve sağır eder; insanı nakış üzerine ziyade âşık eder!

Anlam, kişinin kalbini zevk ve hâlden kör ve sağır edip cismanî ve hayalî nakışlara son derece düşkün ve âşık eden şey değildir; aksine bunlardan arındırandır.

Ma'nâ, kişinin kalbini zevk ve hâlden kör ve sağır edip nukūş-ı cismiyye ve hayâliyyeye son derece meclûb ve âşık eden şey değildir; belki bunlardan tecrîd edendir.

718. Körün kısmeti gam artırıcı olan hayaldir; gözün kısmeti de bu fenânın hayalâtıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

718. Körün nasibi gam artıran hayaldir; gözün nasibi de bu fâniliğin hayalleridir.

Kalbi zevk ve hâlden kör olanın nasibi, insana gam artıran kalbî hayallerdir; ve bu his gözünün nasibi de "fânilik"in hayalleri, yani "fânilik"e mahkûm olan âlemin cismanî hayalleridir.

Kalbi zevk ve hâlden kör olanın nasîbi, insana gam artırıcı olan hayâlât-ı kalbiyyedir; ve bu his gözünün nasîbi de "fena"nın hayâlâtı, ya'ni "fenâ"ya mahkûm olan âlemin hayâlât-ı cismâniyyesidir.

719. Harf-i Kur'ân'a körler ma'dendirler; eşeği görmezler, palanı döğerler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

719. Kur'ân'ın harfine kör olanlar madendirler; eşeği görmezler, palanı döverler!

Körler iki çeşittir: Birisi duyu organları kör olanlar; diğeri de kalp gözü kör olanlardır. Duyu organları kör olanlar, Kur'ân'ın lafızlarını tecvit ve makamlarla okumakla meşgul olurlar ve anlamından habersiz kalırlar. Kalp gözleri kör olanlar ise, hem Kur'ân'ın lafızları hem de i'rapları (dilbilgisel yapıları), lügatları ve görünen anlamları ile meşgul olup, ilahi maksat olan anlamlardan pek uzak birtakım hayallere dalarlar. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'te şöyle buyururlar: "Kur'ân'ı çok tefsir etmişlerdir; ancak az kimseler Kur'ân'ın maksadını tefsir etmişlerdir. الذين آمنوا [yani iman edenler'i] herkes 'iman' ile tefsir etmişlerdir. Halbuki Cenâb-ı Mustafa (s.a.v.)'in imanı ve O'nun maksadı gizlidir. وعملوا الصالحات [yani 'Salih amel işleyenler'i] herkes kendi ameli ile tefsir etmişlerdir. Peygamber'in amelini tefsir hani? فلهم أجرهم (Bakara, 2/62) [yani 'Onlara ecir ve mükafat vardır'ı] herkes kendi vehminde tasavvur ettiği ecri tefsir etmiştir. Mustafavî ecir maksadı nerededir?" Ve aynı şekilde yine Fîhi Mâ Fîh'in 73. faslında şöyle buyururlar: "Eğer Kur'ân yalnız bu harflerden ibaret olsa idi, denizlerin mürekkep ve ağaçların kalem olmasına gerek olmaz idi. Bu Kur'ân'ın harfleri yarım okka mürekkep ile yazılabilir; ve Kur'ân harflerinin başlangıcı ve sonu vardır. Halbuki Allah'ın kelamının sonu yoktur. Nitekim buyurulur: ما نفدت كلمات الله (Lokman, 31/27), ['Allah'ın kelimeleri tükenmez'], وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى (Necm, 53/3-4). ['O arzusuna göre konuşmaz; o ancak vahyedilen bir vahiydir.'] Beyit: "Allah'ın kelamını yine Allah'tan dinle; çünkü okuyanın tecvit ve makam sanatı perdedir!" Şimdi, eğer evliyanın kelamı Hakk'ın kelamı olmasa idi, كنت له لسانا yani "Ben onun lisanı olurum" hadis-i kudsîsi batıl olurdu. Zira eğer "lisan"dan maksat Kur'ân'ı nakletmek olsa idi, Kur'ân'ın harfini mümin ve münafık naklettiklerinden, o halde احببت عبدا ["O bir kulu sevdim"] hitabına ne gerek var idi? Halbuki ان الحق لينطق على لسان عمر yani "Muhakkak Hak Ömer'in lisanı üzerinde konuşur" hadis-i şerifi, Hz. Ömer'in harf üzere konuşması hakkında varid oldu ise, o halde Hz. Ömer'e tahsis sebebi nedir? Bunda diğerleri de hep ortaktır. Ve eğer ظهرت ينابيع الحكمة من قلبه yani "Kalbinden hikmet menbaları ortaya çıkar" hadis-i şerifi Kur'ân'ın harfini kastetse idi, bunun için اربعين صباحا yani "kırk sabah" ihlasa gerek yok idi. Şimdi, eğer bir kimse bu sözlerde maksatsız düşünürse, Kur'ân ehlinin ve "havass"ın (seçkinlerin) başkaları olduğunu ve Yüce Allah hazretlerinin âlemde onları seçip kendi hitabına mahal kıldığını ve onların Hak nuruyla görüp, lisanlarıyla söz söylediklerini bilir."

İşte bu şerefli beytin şerhini, Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinde bu şekilde bizzat yapmış olurlar. Her nasılsa şerefli şarihler (şerh edenler) bu yüce beyanları almamışlardır.

Bu açıklamalara göre, bu şerefli beyitte başka bir anlamın daha kastedildiği anlaşılır. O da şudur ki, الإنسان والقرآن توأمان yani "İnsan ve Kur'ân ikizdir" gereğince, kalp gözleri kör olanlar, "insân-ı kâmil"in zahirine ve suretine bakarlar ve onunla meşgul olurlar; onun anlamından habersizdirler. Halbuki "insân-ı kâmil"in sureti anlamına binmiştir; anlamı onu nereye götürürse, sureti de ona tabidir. Bu sebeple onun hareketlerine itiraz edenlerin ve sureti ile meşgul olanların hali, eşeği bırakıp da palanını döven kimselere benzer. Burada şerefli şarihler, Kur'ân'ın anlamını eşeğe ve zahirini palana benzetmenin edepsizlik olduğu itirazına karşı birtakım mütalaalar (görüşler) beyan buyurmuşlardır. Fakat, mademki "insân-ı kâmil" Kur'ân ile ikizdir ve lisanı Hakk'ın lisanıdır ve Cenâb-ı Pîr efendimiz de o insân-ı kâmillerden biridir; şu halde şerefli lisanları Hakk'ın lisanıdır. Ve Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de إِنَّ اللَّهَ لاَ يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعْوُضَةً (Bakara, 2/26) yani "Allah Teâlâ sivrisineği misal olarak vermekten haya etmez." buyurulduğuna göre, bu benzetmede edepsizlik itirazı söz konusu değildir. Bu itiraz, kalp gözleri kör olanların itirazıdır.

Körler iki nevi'dir: Birisi his gözü a'mâ olanlar; diğeri de kalb gözü kör olanlardır. His gözleri kör olanlar, Kur'ân'ın elfâzını tecvîd ve elhân ile okumakla meşgül olurlar ve ma'nâsından bî-haber kalırlar. Ve kalb gözleri kör olanlar, hem Kur'ân'ın elfâzı ve hem de i'râbları ve lügatları ve maânî-i zâ-

hireleri ile meşgül olup, kasd-ı ilâhî olan ma'nâlardan pek uzak birtakım hayâlâta dalarlar. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'te şöyle buyururlar: "Kur'ân'ı çok tefsîr etmişlerdir; ancak az kimseler Kur'ân'ın garazını tefsir etmişlerdir. الذين آمنوا yu yani iman edenler"i] herkes "îmân” ile tefsîr etmişlerdir. Halbuki Cenâb-ı Mustafa (s.a.v.)in îmânı ve O'nun garazı mahfidir. 1 وعملوا الصالحات ]yâni "Sâlih amel işleyenler"i] herkes kendi ameli ile tefsîr etmişlerdir. Peygamber'in amelini tefsîr hani فلهم أجرهم ( )Bakara, 2/62) [yâni "Onlara ecir ve mükâfat vardır"ı] herkes kendi vehminde musavver olan ecri tefsîr etmiştir. Garaz-ı ecr-i Mustafavî nerededir?" Ve kezâ yine Fîhi Mâ Fih'in 73. faslında şöyle buyururlar: "Eğer Kur'ân yalnız bu hurûftan ibâret olsa idi, denizlerin mürekkep ve ağaçlarır kalem olmasına hâcet olmaz idi. Bu Kur'ân'ın hurûfu yarım okka mürekkep ile yazılabilir; ve hurûf-ı kur'âniyyenin ibtidâ ve intihâsı vardır. Halbuki kelâm-ı Hudâ'nın nihâyeti yoktur. Nitekim buyurulur : ما نفدت كلمات الله (Lokman, 31/27), ["Allah'ın kelimeleri tükenmez"[ ,وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحَيٌ يُوحَى (Necm, 53/3-4). ["O arzusuna göre konuşmaz; o ancak vahyedilen bir vahiydir."]. Beyit: ? "Kelâm-ı Bârî'yi yine Bârî'den dinle; zîrâ okuyanın tecvîd ve elhân san'atı hicâbdır!" İmdi, eğer evliyânın kelâmı Hakk'ın kelâmı olmasa idi, كنت له لسانا ya'ni "Ben onun lisânı olurum" hadîs-i kudsîsi bâtıl olurdu. Zîrâ eğer "lisân"dan murâd nakl-i Kur'ân olsa idi, Kur'ânın harfini mü'min ve münâfik nakl ettiklerinden, o halde احببت عبدا ["O bir kulu sevdim"] hitâbına ne hâcet var idi? Halbuki ان الحق لينطق على لسان عمر ya'ni “Muhakkak Hak Ömer'in lisânı üzerinde nutk eder" hadîs-i şerîfi, Hz. Ömer'in harf üzre tekellümü hakkında vârid oldu ise, o hâlde Hz. Ömer'e sebeb-i tahsîsi nedir? Bunda sâirleri de hep müşterektir. Ve eğer ظهرت ينابيع الحكمة من قلبه ya'ni "Kalbinden hikmet menba'ları zâhir olur" hadîs-i şerîfi harf-i Kur'ân'ı murâd eylese idi, bunun için اربعين صباحا ya'ni "kırk sabah" ihlâsa hâcet yok idi. İmdi, eğer bir kimse bu sözlerde garazsız teemmül ederse, ehl-i Kur'ân ve "havâss" başkaları olduğunu ve Hak Teâlâ hazretlerinin âlemde onları intihâb buyurup kendi hitâbına mahal kıldığını ve onların nûr-ı Hak'la görüp, lisânlarıyla söz söylediklerini bilir."

İşte bu beyt-i şerîfin şerhini, Cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fîh'lerinde bu sûretle bizzât yapmış olurlar. Her nasılsa şurrâh-ı kirâm hazerâtı bu beyânât-ı aliyyeyi almamışlardır. Bu îzâhâta nazaran, bu beyt-i şerîfte diğer bir ma'nâ dahi kasd buyurulduğu anlaşılır. O da budur ki, الإنسان والقرآن توأمان ya'ni “İnsan ve Kur'ân ikizdir" mûcibince, kalb gözleri kör olanlar, "insân-ı kâmil"in zâhirine ve sûretine nazar ederler ve onunla meşgül olurlar; onun ma'nâsından bî-haberdirler. Halbuki "insân-ı kâmil”in sûreti ma'nâsına râkibdir; ma'nâsı onu nereye götürürse, sûreti dahi ona tâbi'dir. Binâenaleyh onun harekâtına i'tirâz edenlerin ve sûreti ile meşgül olanların hâli, eşeği bırakıp da palanını döğen kimselere benzer. Burada şurrâh-i kirâm Kur'ân'ın ma'nâsını eşeğe ve zâhirini palana teşbîh etmek sû'-i edeb olduğu i'tirâzına karşı birtakım mütâlaât beyân buyurmuşlardır. Fakat, mâdemki “insân-ı kâmil" Kur'ân ile tev'emdir ve lisânı Hakk'ın lisânıdır ve Cenâb-ı Pîr efendimiz dahi o insân-ı kâmillerden biridir; şu halde lisân-ı şerîfleri lisân-ı Hak'tır. Ve Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de إِنَّ اللَّهَ لاَ يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعْوُضَةً (Bakara, 2/26) ya'ni “Allâh Teâlâ sivrisineği darb-ı mesel olarak îrâd etmekten istihyâ muâmelesi etmez." buyurulduğuna göre, bu teşbîhde sû'-i edeb i'tirâzı vârid değildir. Bu i'tirâz, kalb gözleri kör olanların i'tirâzıdır.

720. Mâdemki sen görücüsün, eşeğin arkasından git ki sıçradı, ey palana tapıcı, nice bir palan dikersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

720. Mademki sen görücüsün, eşeğin arkasından git ki sıçradı, ey palana tapıcı, ne zamana kadar palan dikersin?

Yani ey insan, mademki sen "izafî ruh"un (bağıntılı ruhun) ilişki yerisin, sende görücülük özelliği vardır, bu sebeple palan hükmünde olan cismin binek hayvanı olan ruhun arkasından git ki, o ruh yüksek âlemlere sıçrar! Ey palan hükmünde olan cismin şekline tapıcı ve sözlerin zahirine kapılıcı, ne zamana kadar palana hizmet edeceksin?

Ya'ni ey insân, mâdemki sen "rûh-ı izâfi”nin mahall-i taallukusun, sende görücülük hâssası vardır, binâenaleyh palan mesâbesinde olan cismin merkebi bulunan rûhun arkasından git ki, o rûh yüksek âlemlere sıçrar! Ey palan mesâbesinde olan cismin sûretine tapıcı ve elfâzın zâhirine kapılıcı, ne zamâna kadar palana hizmet edeceksin?

721. Mâdemki eşek vardır, muhakkkak sana palan gelir; mâdemki sende cân ola, ekmek eksik olmaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

721. Mademki eşek vardır, mutlaka sana palan gelir; mademki sende can olursa, ekmek eksik olmaz!

Mademki eşek hükmünde olan ruh ve mana vardır, elbette sana palan hükmünde olan suret ve lafızlar gelir. Çünkü mutlaka ruhun ilişki kuracağı bir cisim ve mananın ilişki kuracağı bir lafız gerekir. Bunlar olmaksızın ruhta ve manada ortaya çıkma hali mümkün değildir. Nasıl ki tende ruh ve hayat oldukça mutlaka gıda ister!

Mâdemki merkeb mesâbesinde olan rûh ve ma'nâ vardır, elbet sana palan mesâbesinde olan sûret ve elfâz gelir. Zîrâ muhakkak rûh taalluk edecek bir cisim ve ma'nâ taalluk edecek bir lafız ister. Bunlar olmaksızın rûhda ve ma'nâda zuhûr hâli mümkin değildir. Nitekim tende rûh ve hayât oldukça muhakkak gıda ister!

722. Merkebin sırtı mal ve miksebin dükkânıdır; senin kalbinin incisi yüz kalıbın mâyesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

722. Eşeğin sırtı mal ve kazancın dükkânıdır; senin kalbinin incisi yüz kalıbın mayasıdır.

Eşek konumunda olan ruhun sırtındaki beden, mal ve kazancın dükkânıdır. Çünkü ruh faal olmak için alet ister ve alet onun sırtındaki beden ve bedenin uzuvlarıdır. Dünyevi ve uhrevi işler bu beden aleti vasıtasıyla olur. Ancak senin kalbinin incisi, yani ilahi tecellilerin yansıdığı yer olan kalbin süveydası (kalbin ortasındaki siyah nokta), yüzlerce söz kalıbının mayasıdır. O inciye ilahi nur yansıdıkça hikmet kaynağı olur ve oradan birçok mana ve ledün ilimleri (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler) söz kalıplarına bürünüp bedenin dilinden ortaya çıkar. "Mikseb", kazanma aleti anlamına gelir.

Merkeb mesâbesinde olan rûhun sırtındaki cisim, mal ve miksebin dükkânıdır. Zîrâ rûh fa'âl olmak için âlet ister ve âlet onun sırtındaki cisim ve cismin a'zâsıdır. A'mâl-i dünyeviyye ve uhreviyye bu âlet-i cisim vâsıtasıyla olur. Velâkin senin kalbinin incisi ya'ni tecelliyât-ı ilâhiyyenin ma'kesi olan süveydâ-yı kalb, yüz elfâz kalıblarının mâyesidir. O inciye nûr-ı ilâhî aksettikçe menba'-ı hikmet olur ve oradan birçok maânî ve ulûm-i ledünniyye elfâz kalıblarına bürünüp cismin lisânından sâdır olur. "Mikseb", kesb âleti ma'nâsınadır.

723. Ey bü'l-fuzûl, merkeb üzerine çıplak otur; Resûl çıplak merkebe binmedi mi?!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

723. Ey boş işlerle uğraşan, eşeğin üzerine çıplak otur; Peygamber çıplak eşeğe binmedi mi?!

Ey boş işlerle meşgul olan kimse, ruh ve mana eşeğinin üzerine çıplak ve semersiz olarak bin; onun semeri olan cisim sureti ve lafızlarla uğraşıp asıl maksattan uzaklara gitme. Çünkü Resûl (s.a.v.) Efendimiz eşeğe semersiz olarak binmedi mi? Çünkü peygamberin zahirî fiillerinin hepsinde batınî fiillere işaret vardır. Yani bu peygamberlik fiilinde zahire bağlanılmayıp, maksatlara geçişin gerekli olduğuna işaret buyurulmuştur. Çünkü hayvana binmekten maksat, istenilen menzile ulaşmak içindir. Onun ruhî manası budur. Semeri ve zahirî süslemeleri ile meşguliyet boş bir uğraştır ve nefsin hazzına hizmettir; nefsin hazzına hizmet ise kınanmıştır.

النَّبِيُّ قِيلَ سَافَرَ مَاشِيَا النَّبِيُّ قَدْ رَكِبَ مُعْرُورِيَا

Ey fuzûlî işlerle meşgül olan kimse, merkeb-i rûh ve ma'nâ üzerine çıplak ve semersiz olarak bin; onun semeri olan sûret-i cisim ve elfâz ile uğraşıp maksaddan uzaklara gitme. Zîrâ Resûl (s.a.v.) Efendimiz merkebe semersiz olarak binmedi mi? Zîrâ efâl-i zâhiriyye-i nebeviyyenin cümlesinde efâl-i bâtıneye işaret vardır. Ya'ni bu fiil-i nebevîde zâhire bağlanılmayıp, makāsıda intikāl lâzım olduğuna işâret buyurulmuştur. Çünkü hayvana binmekten maksad, menzil-i maksûda vusûl içindir. Onun rûh-i ma'nâsı budur. Semeri ve tezyînât-ı zâhiriyyesi ile meşgüliyyet fuzûlî bir iştigäldir ve nefsin hazzına hizmettir; ve hazz-ı nefse hizmet ise mezmûmdur.

النَّبِيُّ قِيلَ سَافَرَ مَاشِيَا النَّبِيُّ قَدْ رَكِبَ مُعْرُورِيَا

724. Nebî ârî olarak bindi; denildi ki, Nebî mâşiyen sefer etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

724. Peygamber semersiz bindi; denildi ki, Peygamber yürüyerek yolculuk etti.

Ashâb-ı kirâmdan bize rivayet edildiği üzere, Efendimiz (s.a.v.) eşeğe semersiz bindi ve bazen de yürüyerek yolculuk etti. Cenâb-ı Pîr (Hz. Mevlânâ), risâletpenâh Efendimiz'in bu iki şerefli fiilindeki işareti açıklar. Yani ruh ve mana âlemine suretsiz ve lafızsız gitmek gerekir. Çünkü zâta ait halleri ve ruhsal durumları suret ve lafızlar âlemine sığdırmak mümkün değildir. Ve lafızlar maksatları ve manaları tam olarak kapsayamaz. Örneğin aşk ve muhabbet hakkında çok sözler söylenmiştir; fakat bu zevkî olan hali, âşık olmayan kimse bu lafızlardan tam olarak anlayamaz. Böyle olunca, ruh âlemine lafızsız gitmek ve cismaniyetin gerektirdiklerini bırakıp yürüyerek gitmek lazımdır.

Ashâb-ı kirâmdan bize rivâyet olunduğu üzere, (s.a.v.) Efendimiz merkebe semerden ârî olarak bindi ve ba'zan da yürüyerek sefer etti. Cenâb-ı Pîr, risâletpenâh Efendimiz'in bu iki fiil-i şerîfindeki işâreti îzâh buyururlar. Ya'ni rûh ve ma'nâ âlemine sûretsiz ve lafızsız gitmek îcâb eder. Zîrâ şuûnât ve ahvâl-i rûhiyyeyi sûret ve elfâz âlemine sığdırmak mümkin değildir. Ve elfāz makāsıd ve maânîyi kemâliyle ihtivâ edemez. Meselâ aşk ve muhabbet hakkında çok sözler söylenmiştir; fakat bu zevkî olan hâli, âşık olmayan kimse bu elfâzdan kemâliyle anlayamaz. Böyle olunca, rûh âlemine lafızsız gitmek ve cismâniyyet îcâbâtını bırakıp mâşiyen gitmek lâzımdır.

725. Senin eşek nefsin gitti, onu bir çiviye bağla; kâr u bârdan nice bir kaçar, nice bir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

725. Senin eşek nefsin gitti, onu bir çiviye bağla; kâr ve yükten daha ne kadar kaçar, daha ne kadar!

Senin eşek hükmünde olan nefsin, ruh tarafına gitmekten vazgeçip dünyevî hazlar tarafına gitti. Onu şeriat çivisine bağla! Bu eşek nefsin şeriatın amellerinden ve ilâhî emanet olan insanlık yükünü yüklenmekten daha ne kadar kaçar; ve onun bu kaçışı ne zamana kadar devam eder?

Senin eşek mesâbesinde olan nefsin rûh tarafına gitmekten vazgeçip, huzûzât-ı dünyeviyye tarafına gitti. Onu şerfat çivisine bağla! Bu eşek nefsin nice bir a'mâl-i şer'iyyeden ve emânet-i ilâhî olan insanlık yükünü yüklenmekten kaçar; ve onun bu kaçışı ne zamana kadar devam eder?

726. İster yüz yılda, ister otuz ve yirmi yılda; ona sabır ve şükür yükünü götürmek îcâb eder!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

726. İster yüz yılda, ister otuz ve yirmi yılda; ona sabır ve şükür yükünü götürmek gerekir!

Bu nefis eşeği, yirmi ya da otuz veya yüz yıllık ömrü içinde, dünyevî hazlara karşı sabır; ve insan şeklinde yaratılmış olduğuna karşı da şükür yükünü taşımak gerekir. Kurtuluş yolunu bulmak için başka çare yoktur!

Bu nefis eşeği, yirmi ya otuz veyâ yüz yıllık ömrü içinde, huzûzât-ı dünyeviyyeye karşı sabır; ve insan sûretinde mahlûk olduğuna karşı da şükür yükünü taşımak îcâb eder. Râh-ı necâtı bulmak için başka çare yoktur!

727. Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmedi; ekmedikçe hiçbir kimse biçmedi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

727. Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmedi; ekmedikçe hiçbir kimse biçmedi!

Bu şerefli beyitte "وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخرى" (Fâtır, 35/18; Zümer, 39/7) yani "Bir günahkâr başkasının günahını yüklenmez" kutsal ayetine işaret buyrulur. "Vizr" günah; ve "vâzir" günahkâr anlamlarındadır. Yani bu suret ve cisim âlemi, amel yeridir. Bu sebeple burada ilâhî emre aykırı şekilde amel edenlerin yükü ancak kendilerine yüklenir; ve salih ameller, ahiret âleminde faydalanılacak bir şeydir. Bu sebeple burada eken orada biçer!

Bu beyt-i şerifte وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخرى (Fâtır, 35/18; Zümer, 39/7) ya'ni "Bir günahkâr başkasının günahını yüklenmez" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. "Vizr" günâh; ve "vâzir" günahkâr ma'nâlarınadır. Ya'ni bu âlem-i sûret ve cisim, mahall-i ameldir. Binâenaleyh burada emr-i ilâhîye muhâlif sûrette amel edenlerin yükü ancak kendilerine tahmîl olunur; ve a'mâl-i sâliha, âlem-i âhirette intifa' edilecek bir şeydir. Binâenaleyh burada eken orada biçer!

728. Tama' çiğdir, ey oğul onu çiğ yeme; çiğ yemek beşere illet getirir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

728. Tamah çiğdir, ey oğul onu çiğ yeme; çiğ yemek insana hastalık getirir!

Ektiğini biçmek kuralına aykırı olarak, bir define bulup zengin olmak tamahı, ham ve çiğ bir tamahtır. Ey oğul, sakın bu çiğ tamahı yeme! Çünkü çiğ yemek insanı hasta eder. Nasıl ki, "Çiğ yemedim ki karnım ağrısın!" atasözü Türkçe'de meşhurdur.

Ektiğini biçmek kāidesine mugâyir olarak, bir define bulup zengin olmak tama'ı, ham ve çiğ bir tama'dır. Ey oğul, sakın bu çiğ tama'ı yeme! Zîrâ çiğ yemek insanı hasta eder. Nitekim, "Çiğ yemedim ki karnım ağrısın!" darb-ı meseli Türkçe'de meşhûrdur.

729. Böyle diye ki: "O bir filân kimse ansızın bir defîne buldu; ben de onu isterim, iş ne, dükkân ne?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

729. Şöyle deme: "O filan kimse ansızın bir define buldu; ben de onu isterim, iş ne, dükkân ne?"

Şöyle ki, "Filan adam ansızın bir define buldu; ben de böyle bir define bulmak isterim. İş ve dükkân boşuna meşguliyet ve yorgunluktur" deme! Bu hayal, hem dış zenginlik hem de iç zenginlik için ham bir tamahkârlıktır. Dışarıda define bulma hayaliyle uğraşanlar fakir ve eli boş kaldılar; içte ise ilahi cezbenin (Allah'tan gelen çekim gücü) meydana gelmesini bekleyerek şeriat amellerinden kaçanlar, umduklarına erişemeyen ve hüsrana uğrayan kimseler oldular! Gerçekte dışarıda tesadüfen define bulup zengin olmak ve içte bir ilahi cezbenin zuhuru ile nefsani sıfatlardan kurtulup manevi defineyi bulmak vardır; fakat bu hal nadir ve istisnai bir durumdur, kural değildir; nadir olan ise yok hükmündedir. Bu sebeple böyle bir hayalin arkasından koşup, dış zenginlik için dükkânı tezgâhı terk etmek ve iç zenginlik için namaz ve oruç ve mücahede (nefisle mücadele) ve riyazat (nefsî perhizler) gibi amellerden vazgeçmek mahrumiyet sebebidir.

Şöyle ki, "Filân adam ansızın bir define buldu; ben de böyle bir define bulmak isterim. İş ve dükkân beyhûde meşgale ve yorgunluktur" deme! Bu hayâl, hem gınâ-yı zâhirî ve hem de gınâ-yı bâtınî için bir tama'-ı hamdır. Zâhirde define bulmak hayâliyle uğraşanlar fakîr ve sıfru'l-yed kaldılar; ve bâtında cezbe-i ilâhî vuku'una intizâr ile a'mâl-i şer'iyyeden kaçanlar, hâib ve hâsir oldular! Vâkıa zâhirde tesadüfen define bulup zengin olmak ve bâtında bir cezbe-i ilâhî zuhûru ile sıfât-ı nefsâniyyeden kurtulup define-i ma'neviyyeyi bulmak vardır; fakat bu hâl nâdir ve müstesnâdır, käide değildir; nâdir ise ma'dûm hükmündedir. Binâenaleyh böyle bir hayâl arkasında koşup, gınâ-yı zâhirî için dükkânı tezgâhı terk etmek ve gınâ-yı bâtınî için namaz ve oruç ve mücâhede ve riyâzet gibi amellerden ferâgat etmek sebeb-i mahrûmiyyettir.

730. Hazîneyi kazanmağa mâni' kimdir? İşten ayak çekme, muhakkak o ar- [735] kadadır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

730. Hazineyi kazanmaya engel kimdir? İşten ayak çekme, muhakkak o, onun arkasındadır!

Kazanmak sonucunda hazineyi bulmaya engel olan kimdir? Ey Hakk Yolcusu, iraden elindedir, maddî ve manevî amelden vazgeçme! Muhakkak o define, çalışmanın arkasındadır ve hazineyi bulmak kural olarak amele tâbi olmakla olur. Çalışmaksızın hazine bulmak, yüz binde bir kişiye bile nasip olmaz. Ve yüce ayette "İnsan için ancak çalıştığı şey vardır." (Necm, 53/39) buyurulur.

Kazanmak neticesinde hazîneyi bulmağa mâni' olan kimdir? Ey sâlik, irâden elindedir, sûrî ve ma'nevî amelden fâriğ olma! Muhakkak o define sa'yin arkasındadır ve hazîneyi bulmak käideten amele tâbi' olmakla olur. Çalışmaksızın hazîne bulmak, yüz binde bir kişiye nasîb olmaz. Ve âyet-i kerîmede ليْسَ لِلإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Necm, 53/39) ya'ni "İnsan için ancak sa'y ettiği şey vardır." buyurulur.

731. Sen "Eğer bunu veyâ o diğerini yapa idim" diye sakın "eğer"e giriftar olmayasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

731. Sakın "eğer"e kapılıp "Eğer bunu veya o diğerini yapsaydım" deme!

"Eğer böyle veya şöyle yapsaydım menfaat bulurdum veya başıma şu felaket gelmezdi" gibi düşüncelerle "eğer" kaydına kapılma!

"Eğer böyle veya şöyle yapa idim menfaat bulurdum veya başıma şu felâket gelmezdi" gibi fikirler ile "eğer" kaydına giriftâr olma!

732. Zîra "eğer" demekten Resûl bâ-vifâk men' etti ve "O nifaktandır" buyurdu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

732. Çünkü "eğer" demekten Resûl (a.s.) ittifakla men etti ve "O nifaktandır" buyurdu!

Bu şerefli beyitte, Enes b. Mâlik hazretlerinden rivayet edilen şu şerefli hadise işaret buyurulur: إياكم وكلمة لو فإنها من كلام المنافقين yani "Eğer kelimesinden sakınınız; çünkü o münafıkların sözlerindendir!" Ve aynı şekilde Ebû Hureyre hazretlerinden rivayet edilen şerefli hadiste de şöyle buyurulur: إن أصابك شيئ فلا تقل لو انى فعلت كذا كان كذا وكذا ولكن قل قدر الله yani "Sana bir şey isabet ederse, 'Eğer böyle yapsaydım, şöyle ve böyle olurdu' deme; aksine 'Allah'ın kaderidir' de!" Bilinmeli ki, şehadet âlemi (görünen âlem) ilahi fiillerin tecelli yeridir. Ve ilahi fiillerin kaynağı sıfatlar ve isimlerdir. Ve ilahi sıfat ve isimlerin suretleri ilahi ilimde sabittir. Ve ilahi hüküm, her bir sıfat ve ismin müsemmaları (adlandırılanları) olan Hak'tan, istidat (yatkınlık) gereğince talep ettikleri şey üzerine gerçekleşir. İşte bu kader sırrıdır. Buna göre, bütün mertebelerde, yani ruhlar, misal, şehadet, berzah, ba's (diriliş), a'râf, cennet ve cehennem mertebelerinde ortaya çıkan şey, ancak bu ilahi kaza dairesinde gerçekleşir. Şimdi, kul iradesini bir fiile sarf ettiği zaman, bu, kendi hakikati olan "ayn-ı sâbite"sinin (tekil sabit hakikat) gereğidir. Nitekim, وَمَا تَسْأَؤُنَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ (İnsan, 76/30; Tekvîr, 81/29) yani “Sizin irade ettiğiniz şey, ancak Allah'ın irade ettiği şeydir" ayet-i kerimesinde bu hakikate işaret buyurulur. Böyle olunca, kula bir şey isabet ederse, ancak kader sırrına dayanarak isabet eder. Şu halde, kulun "Eğer böyle yapsaydım bu hal başıma gelmezdi" diyerek, "eğer" kelimesini kullanması kader sırrına muhalefet ve nifak olur ki, bu kader sırrına vakıf olmayan halkın geneli bu hale müpteladır. Şimdi burada "cebir" (zorunluluk) sorusu akla gelir. Gerçekten "cebir" vardır; fakat bu cebir Hak'tan değil, kulun kendi "ayn-ı sâbite"sinden ve hakikatından yine kendisinedir. Çünkü Hak'tan bu hali talep etti ve Hak da verdi. Hak, Cebbar (her şeye gücü yeten, dilediğini zorla yaptıran) ismiyle bu sabit hakikatlerin hepsini kuşatmıştır. Bu mesele hakkındaki açıklamalar, I. cildin 622 numaralı beytinde yeterli derecede ayrıntılı olarak yapılmıştır. Burada tekrarı uzun olur.

Bu beyt-i şerîfte, Enes b. Mâlik hazretlerinden mervî olan şu hadîs-i şerîfe işaret buyurulur: إياكم وكلمة لو فإنها من كلام المنافقين ya'ni "Eğer kelimesinden sakınınız; zîrâ o münafıkların sözlerindendir!" Ve kezâ Ebû Hureyre hazretlerinden mervî olan hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulur: إن أصابك شيئ فلا تقل لو انى فعلت كذا كان كذا وكذا ولكن قل قدر الله ya'ni "Sana bir şey isabet ederse, 'Eğer böyle yapa idim, şöyle ve böyle olurdu' deme; velâkin 'Allâh'ın kaderidir' de!" Ma'lûm olsun ki, âlem-i şehadet efâl-i ilâhiyyenin meclâsıdır. Ve efâl-i ilâhiyyenin menşe'i sıfât ve esmâdır. Ve sıfat ve esmâ'-1 ilâhiyye sûretleri ilm-i ilâhîde sâbittir. Ve hükm-i ilâhî, her bir sıfat ve ismin müsemmâları olan Hak'tan bi-hasebi'l-isti'dâd taleb ettikleri şey üzerine vâki' olur. İşte bu sırr-ı kaderdir. Binâenaleyh bilcümle mevâtında, ya'ni ervâh ve misâl ve şehadet ve berzah ve ba's ve a'râf ve cennet ve cehennem mevtınlarında zâhir olan şey, ancak bu kazâ-yı ilâhî dâiresinde vâki' olur. İm-di, abd iradesini bir fiile sarf ettiği vakit, kendi hakîkatı olan "ayn-ı sâbite"sinin iktizâsıdır. Nitekim, وَمَا تَسْأَؤُنَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ (İnsan, 76/30; Tekvîr, 81/29) ya'ni “Sizin irâde ettiğiniz şey, ancak Allah'ın irâde ettiği şeydir" âyet-i kerîmesinde bu hakîkata işâret buyurulur. Böyle olunca, abde bir şey isâbet ederse, ancak sırr-ı kadere binâen isabet eder. Şu halde, abdin "Eğer böyle yapa idim bu hâl başıma gelmezdi" diyerek, "eğer" kelimesini isti'mâl etmesi sırr-ı kadere muhalefet ve nifak olur ki, bu sırr-ı kadere vakıf olmayan âmme-i nâs bu hâle mübtelâdırlar. İm-di burada "cebir" suâli vârid olur. Filvâki' "cebir" vardır; fakat bu cebir Hak'tan değil, abdin kendi "ayn-ı sâbite"sinden ve hakîkatından yine kendisinedir. Çünkü Hak'tan bu hâli taleb etti ve Hak da verdi. Hak, cebbâriyyeti ile bu a'yânın kâffesini muhîttir. Bu mes'ele hakkındaki îzâhât, I. cildin 622 numaralı beytinde lüzûmu derecede tafsîl olunmuştur. Burada tekrârı uzun olur.

733. Zîra o münafık "eğer" demekte öldü; ve "eğer" demekten, hasretten başka bir şey götürmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

733. Çünkü o münafık "eğer" demekte öldü; ve "eğer" demekten, hasretten başka bir şey götürmedi.

Kader sırrına (kaderin gizli hakikatine) karşı gelme ve ikiyüzlülük içinde kalan o kimse, "Eğer böyle yapsaydım bu hâl başıma gelmezdi" diyerek elem ve keder içinde öldü; ve "eğer" kelimesini söylemek asla kendisine fayda vermeyip, elem ve hasret çekmekten başka bir şeye yaramadı ve boş yere üzüldü durdu.

Sırr-ı kadere muhalefet ve nifak içinde kalan o kimse, "Eğer böyle yapa idim bu hâl başıma gelmezdi" diyerek elem ve keder içinde öldü; ve "eğer" kelimesini söylemek aslâ kendisine fâide-bahş olmayıp, elem ve hasret çekmekten başka bir şeye yaramadı ve beyhûde üzüldü durdu.

734. Bir garib aceleden bir ev istedi; bir dost onu bir yıkık ev tarafına götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

734. Garip birisi aceleyle bir ev istedi; bir dostu onu yıkık bir eve doğru götürdü.

735. O buna dedi ki: "Eğer bir tavanı olaydı; benim yanımda muhakkak sana mesken olurdu!" O dost bu garîbe dedi: "Eğer bu evin damı ve tavanı olaydı, berâberce oturur idik."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

735. O buna dedi ki: "Eğer bir tavanı olsaydı; benim yanımda kesinlikle sana mesken olurdu!" O dost bu garibe dedi: "Eğer bu evin damı ve tavanı olsaydı, beraberce otururduk."

736. "Eğer içinde bir başka oda olaydı, iyalin de rahat ederdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

736. "Eğer içinde bir başka oda olaydı, eşin de rahat ederdi."

737. Dedi: "Evet yârânın yanı hoştur; lakin ey cân "eğer"de oturmak mümkin değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

737. Dedi: "Evet, dostun yanı hoştur; lakin ey can, "eğer"de oturmak mümkün değildir!"

O garip dostuna cevap olarak dedi ki: "Gerçekten dost ile beraber oturmak hoştur. Fakat ey can, ne çare ki "eğer" kelimesi içinde oturmak mümkün değildir!" Nasıl ki Hoca Nasreddin'e (Allah rahmet eylesin) misafirler gelmiş; önlerine boş bir tas getirip demiş ki: "Ey kardeşler, eğer pirinç olsaydı, size bu tas ile güzel bir çorba pişirirdim!" Misafirler de: "Hoca efendi, "eğer" ile insanın karnı doyar mı?" demişler.

O garîb dostuna cevâben dedi ki: "Vâkıâ dost ile beraber oturmak hoştur. Fakat ey cân ne çâre ki "eğer" kelimesi içinde oturmak mümkin değildir!" Nitekim Hoca Nasreddîn (rahmetullahi aleyh)e misafirler gelmiş; önlerine bir boş tas getirip demiş ki: "Ey ihvân eğer pirinç olaydı, size bu tas ile bir güzel çorba pişirir idim!" Misafirler de: "Hoca efendi, "eğer" ile insanın karnı doyar mı?" demişler.

738. Bu bütün âlem hoşluğun talebkârıdır; ve tezvîrin hoşluğundan ateş içindedirler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

738. Bu bütün âlem hoşluğun talepkârıdır; ve aldatmacanın hoşluğundan ateş içindedirler!

Bu bütün âlem ehli, kendi nefislerine uygun ve hoş gelen şeyi isterler. Halbuki nefse hoş ve uygun gelen şeyler aldatmacadan başka bir şey değildir. Çünkü elem yeri olan cehennem, nefse ait sevilen şeyler ve şehvetlerle örtülmüştür. O sevilen şeyler ve şehvetlerin iç yüzü ateştir. Ve öyle bir ateştir ki, ayet-i kerimede نار الله الموقدة التي تطلع عالى الأقعدة (Hümeze, 104/6-7) yani "O Allah'ın tutuşturulmuş olan öyle bir ateşidir ki, kalplere musallat olur!" buyurulur.

Bu bütün ehl-i âlem, kendi nefislerine mülayim ve hoş gelen şeyi isterler. Halbuki nefse hoş ve mülayim gelen şeyler tezvîrden başka bir şey değildir. Zîrâ mahall-i elem olan cehennem, mahbûbât ve şehevât-ı nefsâniyye ile örtülmüştür. O mahbûbât ve şehevâtın iç yüzü ateştir. Ve öyle bir ateştir ki, ayet-i kerimede نار الله الموقدة التي تطلع عالى الأقعدة (Hümeze, 104/6-7) ya'ni "O Allâh'ın iş'âl edilmiş olan öyle bir ateşidir ki, kalblere musallat olur!" buyurulur.

739. Her ihtiyar ve genç, altının talibi olmuştur; lakin avâmın gözü kalpı altından bilmez!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

739. Her ihtiyar ve genç, altının talibi olmuştur; lakin avamın gözü kalbi altından bilmez!

Âlem ehlinin genci ve ihtiyarı, bütün nefislerine hoş gelen altının talibi olmuştur. Halbuki altının sureti, aldatmadan başka bir şey değildir. Çünkü, iç yüzüne bakılırsa insana kalp safası ve iç rahatlığı veren altın değildir. Bu âlemde yüz binlerce altını olanların türlü elem ve iç azaplarla yanıp tutuştukları ve rahat uyku uyuyamadıkları daima göz önündedir. Fakat avamın gözü, hakikatte kalp olan bu altını, kalp rahatlığı veren hakiki altından ayırt edemezler. O hakiki altın, kalbe yansıyan Hakk'ın nurudur ve neticesi olan ilahi marifettir (Allah'ı bilme).

Ehl-i âlemin genci ve ihtiyarı, cem'i nefislerine hoş gelen altının tâlibi olmuştur. Halbuki altının sûreti tezvîrden başka bir şey değildir. Çünkü, iç yüzüne bakılırsa insana safâ-i kalb ve râhat-ı bâtın bahş eden altın değildir. Bu âlemde yüz binlerce altını olanların envâ'-ı elem ve azâb-ı bâtınî ile yanıp tutuştukları ve râhat uyku uyuyamadıkları dâimâ göz önündedir. Fakat avâmın gözü, hakîkatta kalp olan bu altını, râhat-ı kalb bahş eden hakîkî altından fark edemezler. O hakîkî altın, kalbe akseden nûr-ı Hak'tır ve netîcesi olan ma'rifet-i ilâhiyyedir.

740. Hâlis altın kalb üzerine ziyâ saldı; bak, miheksiz altını zandan ihtiyâr etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

740. Hâlis altın kalbin üzerine ışık saldı; bak, mihenk taşı olmayan altını zan ile seçme!

Gerçek ve hâlis altın olan Hakk'ın nuru kalbin üzerine ışığını saldı ve ondan ilahi bilgiler ve hikmetler fışkırmaya başladı. Sen ibret ve dikkat nazarıyla bak da, aslı toprak olan bu görünüşteki altını hakikat mihenk taşına vurmadan, altın zannedip kabul etme ve ömrünü onu toplamaya adam!

Hakîkî ve hâlis altın olan nûr-ı Hak kalb üzerine ziyâsını saldı ve ondan maârif ve hikem-i ilâhiyye nurları fışkırmağa başladı. Sen nazar-ı ibret ve dikkat ile bak da, aslı toprak olan bu sûrî altını hakîkat mihekkine vurmaksızın, altın zannedip kabûl etme ve ömrünü onun cem'ine hasr etme!

741. Eğer mihekkin varsa ihtiyâr et ve yoksa git, âlimin indinde kendini rehin et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

741. Eğer mihenk taşın varsa onu seç, yoksa git, âlimin yanında kendini rehin et!

Eğer sende ilim ve marifet mihenk taşı varsa, bu ilim ve marifeti seç; eğer yoksa, git Allah'ı bilen bir âlimin huzurunda ilim ve marifet öğrenmek için nefsini hapset!

Eğer sende ilim ve ma'rifet mihekki varsa, bu ilim ve ma'rifeti ihtiyâr et; eğer yoksa, git bir âlim-i billâh olan zâtın huzûrunda ilim ve ma'rifet tahsîli için nefsini hapset!

742. Yâhut kendi cânının içinde mihekk lâzımdır; ve eğer yol bilemez isen, yalnız ileriye gitme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

742. Ya da kendi canının içinde bir mihenk taşı gereklidir; ve eğer yolu bilemez isen, yalnız ileriye gitme!

Ya da öncesiz olarak Yüce Allah'tan senin canının içine konmuş bir mihenk taşı gereklidir; ve o mihenk taşı, Hakk'ın ezelî inayeti (yardımı)dir. Bu sebeple bir âlimin huzuruna ihtiyaç olmaksızın, Yüce Allah lütuf ve kereminden doğrudan doğruya sana ilim ve marifet (Allah'ı bilme) ihsan eder. Nasıl ki bazı ümmî (okuma yazma bilmeyen) kimselerde bu hâl açıkça belirir. Fakat bu hâl nadirdir, kural değildir. Bu sebeple eğer sen Hakk'a ulaşma yolunu bilemezsen, sakın yalnız gideyim deme; ilim ve marifet sahibi olan bir rehbere başvur ki, sana kalp ile hâlis altını bildirsin!

Yâhut ezelde Cenâb-ı Hak'tan senin cânının içine konmuş bir mihekk lâzımdır; ve o mihekk inâyet-i ezeliyye-i Hak'tır. Bu sebeple bir âlimin huzûruna ihtiyaç olmaksızın, Hak Teâlâ fazl u kereminden doğrudan doğruya sana ilim ve ma'rifet ihsân eder. Nitekim ba'zı ümmî kimselerde bu hâl zâhirdir. Fakat bu hâl nâdirdir, kāide değildir. Binâenaleyh eğer sen Hakk'a vusûl yolunu bilemezsen, sakın yalnız gideyim deme; ilim ve ma'rifet sahibi olan bir rehbere müracaat et ki, sana kalp ile hâlis altını bildirsin!

743. Gulların sadası sadâ-yı aşinadır; bir aşina ki, fenâ tarafına çeker!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

743. Gulların sesi tanıdık bir sestir; öyle bir tanıdık ki, insanı yok oluşa sürükler!

"Gul", cin ve şeytanlar cinsinden ilâhî bir yaratık olup, çölde yolcuları yollarından saptırarak zararlı hayvanların vadilerine sevk eder ve helak olmalarına sebep olur. Hadis-i şerifte "اذا تغلت الغيلان فبادروا بالأذان" yani "Gul, gulluğa başladığı vakit, ezan okumaya başlayınız!" buyurulur. Burada kastedilen, insanın içinden gelen nefsanî vesveselerdir (havâtır-ı nefsâniyye); ve insan kendi nefsine yakın ve tanıdık olduğu için, bu vesveseler insana yabancı gelmez. Fakat bu tanıdık iç sesler insanı helak vadisine düşürür.

"Gul", cin ve şeyâtîn cinsinden bir mahlûk-ı ilâhî olup, bâdiyede yolcula- rı yollarından şaşırtarak hayvânât-ı muzırra vâdîlerine sevk eder ve helâkle- rine sebep olur. Hadis-i şerîfte اذا تغلت الغيلان فبادروا بالأذان ya'ni "Gul gulluğa baş- ladığı vakit, ezân okumağa başlayınız!" buyurulur. Burada murâd, insanın içinden gelen havâtır-ı nefsâniyyedir; ve insan kendi nefsine karîb ve âşinâ olduğu için, bu havâtır insana yabancı gelmez. Fakat bu aşinâ olduğu derû- nî sadâlar insanı vâdî-i helâke düşürür.

744. Agah ol, “Ey kârvân, benim tarafıma geliniz; işte yol ve nişân!" diye sa- dâsı vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

744. Bil ki, "Ey kervan, benim tarafıma geliniz; işte yol ve işaret!" diye bir sesi vardır!

"Kervan"dan maksat, insanın bütün kuvvetleridir. Bu bütün kuvvetler, bu görünen âlemde yolculuk hâlindedir. Bu sebeple nefis gulyabanisi bu kuvvetler kervanına, "Benim tarafıma geliniz, yol benim gösterdiğim yoldur; ve işaret benim verdiğim işarettir!" diye daima geçici hazlar tarafına davet eder!

"Kârvân"dan murâd, insanın kuvâ-yı mecmûasıdır. Bu kuvâ-yı mecmûa, bu âlem-i şehadette seferdedir. Binâenaleyh nefis gulyabânîsi bu kuvâ kâr- vânına, "Benim tarafıma geliniz, yol benim gösterdiğim yoldur; ve nişân be- nim verdiğim nişandır!" diye dâimâ huzûzât-ı âcile tarafına da'vet eder!

745. Gul, “Ey filân!" diye her birinin adını getirir, tâ ki o taciri gâiblerden ede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

745. Kul, "Ey filan!" diye her birinin adını söyler, tâ ki o taciri kaybolanlardan etsin!

"Kervan halkı"ndan maksat, insanın içsel güçlerinden (kuvâ-yı insâniyye) her biridir. Nefis, her birinin adını çağırarak davet eder. Örneğin görme gücünü (kuvve-i basarı) namahrem olan güzel kadınlara bakmaya; tatma gücünü (kuvve-i zâikayı) şaraba ve içkiye; dokunma gücünü (kuvve-i lâmiseyi) şehvetle namahreme dokunmaya davet eder. Bunları, insanın insanlığını oluşturan "izafî ruhunu" (rûh-ı izâfî) helake düşürmek için yapar.

"Kârvân halkı"ndan murâd, kuvâ-yı insâniyyeden her biridir. Nefis her birinin adını çağırarak da'vet eder. Meselâ kuvve-i basarı, nâmahrem olan güzel kadınlara bakmağa; ve kuvve-i zâikayı şarâba ve içkiye; ve kuvve-i lâ- miseyi şehvetle nâmahreme temâsa da'vet eder. Bunları insanın insanlığını vücûda getiren "rûh-ı izâfî"sini helâke düşürmek için yapar.

746. Oraya eriştiği vakit, kurdu ve arslanı, ömr-i zâyi'i, uzak yolu ve geç olmuş günü görür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

746. Oraya eriştiği zaman, kurdu ve arslanı, boşa geçmiş ömrü, uzak yolu ve geç olmuş günü görür!

Ruh, gulyabani gibi olan nefsin gösterdiği yola gittiği zaman, manevi hayatını helak eden ve kurt ile arslan gibi olan acı sonuçları görür; bir nimet olan bu dünya hayatının israf ve zayi olduğunu ve Hak ile kendi arasında ne kadar uzak yol olduğunu ve amel günlerinin bitip akşam olduğunu görür.

Rûh, gulyabânî gibi olan nefsin gösterdiği yola gittiği vakit, hayât-ı ma'neviyyesini helâk eden ve kurt ve arslan gibi olan netâyic-i elîmeyi gö- rür; bir ni'met olan bu hayât-ı dünyeviyyesinin isrâf ve zâyi' olduğunu ve Hak ile kendi arasında ne kadar uzak yol olduğunu ve eyyâm-ı amelin bitip akşam olduğunu görür.

747. O gülün sadâsı nasıl olur? Nihayet söyle! Mal isterim, câh ve âb-rû isterim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

747. O gülün sesi nasıl olur? Sonunda söyle! Mal isterim, makam ve itibar isterim.

"O gülün sesi nasıl olur? Sonunda bize onu söyle de bilelim!" diyecek olursan; sana örnek olarak nefsin üç asıl sesini söyleyeyim: Nefis, "Mal isterim ve rütbe ve makam isterim ve bunların sayesinde insanlara üstün gelip, herkesin önümde yüz suyu dökerek alçalmasını isterim!" diye bağırır; ve tali sesi ise pek çoktur!

"O gülün sadâsı nasıl olur? Nihâyet bize onu söyle de bilelim!" diyecek olursan; sana misâl olarak nefsin üç sadâ-yı aslîsini söyleyeyim: Nefis, "Mal isterim ve rütbe ve mansıb isterim ve bunların sâyesinde nâsa tefevvuk edip, herkesin önümde yüz suyu dökerek tezellül etmesini isterim!" diye bağırır; ve sadâ-yı fer'îsi ise pek çoktur!

748. Sırlar keşf olmak için, kendi içinden bu sadaları men' et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

748. Sırlar keşf olmak için, kendi içinden bu sesleri engelle!

Ey Hakk Yolcusu, ruhunun sırları ortaya çıkmak için, kendi içinden ve nefsinden gelen bu seslere kulak asma; nefsini hiç istemediği alçakgönüllülük ve tevazu ile ez!

Ey sâlik, ruhunun sırları münkeşif olmak için, kendi içinden ve nefsinden gelen bu sadâlara kulak asma; nefsini hiç istemediği tezellül ve tevâzu' ile ez!

749. Zikr-i Hak et, güllerin sadasını yak; çeşm-i nergisi bu kerkesten dik!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

749. Allah'ı zikret, güllerin sesini yak; nergis gözünü bu kerkesten dik!

Allah'ın zikri ile güllerin, yani nefsin ve şeytanın vesveselerini yak; nergis gibi açık olan görünen gözünü, kerkes kuşu denilen yırtıcı bir kuş mesabesinde olan bu dünyadan ve onun nefse ait hazlarından kapa!

Allâh'ın zikri ile güllerin ya'ni nefsin ve şeytânın vesveselerini yak; nergis gibi açık olan zâhir gözünü kerkes kuşu denilen yırtıcı bir kuş mesâbesinde olan bu dünyâdan ve onun huzûzâtından kapa!

750. Subh-i sâdıkı subh-i kâzibden açık tanı; meyin rengini kasenin renginden [755] açık bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

750. Gerçek sabahı yalancı sabahtan açıkça tanı; şarabın rengini kâsenin renginden [755] açıkça bil!

Çünkü bu âlemdeki suretlerin parlaklığı yalancı sabah gibidir ki, bir süre parlar ve sonunda yok olup kararır. Bu âlemde görünen Hakk'ın sıfat ve isim tecellileri ise, asıl olup gerçek sabah gibidir. Daima parlaktır, asla kesintiyi kabul etmez ve nuru süreklidir. Ve âlemdeki suretler kadeh; onda görünen ilahi sıfat ve isimler ise şarap gibidir. Bu sebeple şarabın rengini kadehin renginden ayırt et!

Zîrâ bu suver-i âlemin parlaklığı subh-i kâzib gibidir ki, bir aralık parlar ve âkıbet fânî olup kararır. Bu âlemde zahir olan Hakk'ın tecelliyât-ı sıfât ve esmâsı ise, asıl olup subh-i sâdık gibidir. Dâimâ parlaktır, aslâ ta'tîl kabûl etmez ve nûru dâimîdir. Ve suver-i âlem kadeh; ve onda zâhir olan sıfât ve esmâ'-i ilâhiyye ise mey gibidir. Binâenaleyh meyin rengini kadehin renginden ayırt et!

751. Tâ ola ki bu görülmüş olan yedi renkden sabır ve teemmül bir göz peydâ ede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

751. Ta ki bu görülmüş olan yedi renkten sabır ve tefekkür bir göz meydana getirsin!

Görünen âlemde mevcut olan renkler yedidir. Bunların sebepleri ve çeşitleri tabiat hikmetleri kitaplarında yer aldığından, burada ayrıntılı açıklanması sözü uzatmaya sebep olur. Ve görünen âlemin gülleri ve çiçekleri ve çeşitli süsleri bu renklerin karışımından meydana gelip, görme duyusunun hazzını çeker. Hakk yolcusuna öncelikle âlemdeki belirginleşmelerin renklerinden ve süslerinden gözünü kapamak ve renksiz olan bu belirginleşmelerin aslına yönelmek lazımdır. Ve Hakk yolcusu görünen âlemden geçince, karşısına manevî engeller gelir. Bunlar da yedi latîfedir (manevî incelikler). Her bir latîfenin kendisine özgü bir rengi vardır. Onların beşi "âlem-i emir"dendir ki, bunlar da "kalb", "rûh", "sır", "hafi" ve "ahfa"dır. Diğer ikisi "âlem-i halk"tandır. Onlar da "nefis" ve "kalıb"dır. Ve kalıbın latîfeleri dörttür ki, bunlar da "erkân-ı erbaa"dır (dört temel unsur). Su, toprak, hava ve ateştir. Başka bir ifadeyle, katı, sıvı, gaz ve ısıdır. Kalıbın latîfeleri nefsin latîfesi içinde sayılır. Kalb latîfesinin rengi kırmızı, rûhun rengi beyaz, nefsin sarı, sırrın yeşil, hafînin mavi, ahfânın siyahtır. Ve "kalıb" nefsin içinde ve onun rengindedir. Ve latîfelerin renkleri kalb gözüyle görülür. Şimdi, Hakk yolcusu sabır ve tefekkür sayesinde bu zahirî ve batınî olan renkleri ve engelleri geçince, onun kalbinin gözü açılıp, her şeyi bu gözün kesin bilgi nuru ile görür.

Âlem-i sûrette mevcûd olan renkler yedidir. Bunların esbâbı ve envâ'ı hikmet-i tabîiyye kitablarında münderiç olduğundan, burada tafsîli mûcib-i itnâb olur. Ve âlem-i sûretin gülleri ve çiçekleri ve envâ'-ı müzeyyenâtı bu renklerin imtizâcından husûle gelip, hiss-i basarın hazzını celb eder. Sâlike evvelâ taayyünât-ı âlemin renklerinden ve müzeyyenâtından göz kapamak ve bîrenk olan bu taayyünâtın aslına teveccüh etmek lâzımdır. Ve sâlik âlem-i sûretten geçince, karşısına akabât-ı ma'neviyye gelir. Bunlar da yedi letâiftir. Her bir latîfenin kendisine mahsûs bir rengi vardır. Onların beşi “âlem-i emir"dendir ki, bunlar da "kalb", "rûh”, “sır”, “hafi” [ve] "ahfa”dır. Diğer ikisi "âlem-i halk"tandır. Onlar da "nefis" ve "kalıb"dır. Ve kalıbın letâifi dörttür ki, bunlar da "erkân-ı erbaa"dır. Su, toprak, hava ve ateştir. Ta'bîr-i dîğerle, sulb, mâyi, gaz ve harârettir. Kalıbın letâifi nefsin latîfesi zımnında geçirilir. Latîfe-i kalbin rengi kırmızı, rûhun rengi beyaz, nefsin sarı, sırrın yeşil, hafînin mâî, ahfânın siyahtır. Ve "kalıb” nefsin zımnında ve onun rengindedir. Ve letâifin renkleri kalb gözüyle görülür. İmdi, sâlik sabır ve teemmül sâyesinde bu zâhirî ve bâtınî olan elvân ve akabâtı geçince, onun kalbinin gözü açılıp, her şeyi bu gözün nûr-ı yakîni ile görür.

752. Bu renklerden başka renkler görürsün, taşlar yerine gevherler görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

752. Bu renklerden başka renkler görürsün, taşlar yerine cevherler görürsün.

Bu görünen renklerden başka, manevî olan latifelerin (bedendeki ince algı merkezleri) renklerini görürsün. Bu sebeple dünyanın kırmızı yakut ve yeşil zümrüt ve mavi firuze gibi renkli taşları yerine, insanda gizli olan latife cevherlerini görürsün.

Bu zâhirî renklerden başka, ma'nevî olan letâifin renklerini görürsün. Binâenaleyh dünyânın kırmızı yâkut ve yeşil zümrüt ve mâî firûze gibi renkli taşları yerine, insanda mündemiç olan letâif gevherlerini görürsün.

753. Bir gevher ne, belki bir derya olursun; çarhı devr edici bir güneş olursun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

753. Bir cevher ne, aksine bir deniz olursun; feleği döndüren bir güneş olursun!

Bir cevheri görmek nedir? Aksine kendin hakikatler ve marifetler cevherlerini içeren bir deniz olursun ve insanlar senden ilahi marifet incilerini çıkarırlar; ve varlık feleğini döndüren bir hakikat güneşi ve insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olursun!

Bir gevheri görmek nedir? Belki kendin hakāyık ve maârif gevherlerini muhtevî olan bir deryâ olursun ve halk senden maârif-i ilâhiyye incilerini çıkarırlar; ve felek-i vücûdu devr edici bir şems-i hakîkat ve insân-ı kâmil olursun!

754. İş yapıcı iş yerinde gizli oldu; sen iş yerinde ayân önüne git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

754. İş yapıcı iş yerinde gizli oldu; sen iş yerinde açıkça önüne git!

Bu yoğun olan şekil ve dünya âlemi, Hakk'ın fiillerinin tecelli yeridir. Bu sebeple gerçek fail, fiillerinin ortaya çıktığı yer olan bu yoğun âlemde gizlendi ve

zâtı, sıfatları, isimleri ve fiilleri ile açıkça belirdi. Ey Hak bilgisi talep eden Hakk Yolcusu, sen bu şekillerle ve Zeyd'in ve Amr'ın fiilleriyle perdelenmeyip, ilâhî fiillerin tecelli yeri olan bu dünyada bilgi edinerek keskin bir göz kazan da, gerçek faili fiillerinin aynasında açıkça görmeye git. Nasıl ki ayet-i kerîmede bu hakikate işaretle "فأينما تولوا فثم وجه الله" (Bakara, 2/115) yani, "Ne tarafa dönersen dön, Hakk'ın vechi (yüzü) oradadır" buyurulur. Ve diğer bir ayette de "هو الأول والآخر والظاهر والباطن" (Hadid, 57/3) buyurulur. Rubâî: Ben bilmez idim gizli açık hep sen imişsin Tenlerde ve canlarda gizli hep sen imişsin Senden bu cihan içinde nişan ister idim ben Sonunda bunu bildim ki, cihan hep sen imişsin!

Bu kesîf olan sûret ve dünyâ âlemi Hakk'ın ef'âlinin meclâsıdır. Binâenaleyh fâil-i hakîkî, ef'âlinin mahall-i zuhûru olan bu âlem-i kesîfte gizlendi ve zât ve sıfatı ve esmâsı ve efâli ile zâhir oldu. Ey ma'rifet-i Hak tâlibi olan sâlik, sen bu sûretler ile ve Zeyd'in ve Amr'ın efâli ile hicaba düşmeyip, efâl-i ilâhiyyenin meclâsı olan bu dünyâda tahsîl-i ma'rifet ederek bir keskin göz peydâ et de, fâil-i hakîkîyi âyîne-i efâlinde ayânen müşâhede önüne git. Nitekim âyet-i kerîmede bu hakîkata işareten فأينما تولوا فثم وجه الله (Bakara, 2/115) ya'ni, "Ne tarafa dönersen dön, Hakk'ın vechi vâki'dir" buyurulur. Ve diğer bir âyette de هو الأول والآخر والظاهر والباطن (Hadid, 57/3) buyurulur. Rubâî: Ben bilmez idim gizli ayân hep sen imişsin Tenlerde ve canlarda nihân hep sen imişsin Senden bu cihân içre nişân ister idim ben Ahir bunu bildim ki, cihân hep sen imişsin!

755. Mâdemki iş yapıcı üzerine iş perde ördü, o işin haricinde onu görmek kābil değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

755. Mademki iş yapıcı üzerine iş perde örttü, o işin dışında onu görmek mümkün değildir.

Ey Hakk Yolcusu, mademki gerçek fail olan Hakk'ın zâtına, fiiller âleminde ortaya çıkışı ve fiilleri perde olmuştur, onu bu görünen fiillerinin dışında görmek mümkün değildir. Çünkü fiilin bâtını isim; ismin bâtını sıfatlar; ve sıfatların bâtını zât olduğundan, Hakk'ın zâtı bâtınların en bâtını olmuş olur. Ve senin varlığın ise, görünen âlemde sabit olmuştur. Bu sebeple göreceğin şey ancak görünen şeydir. Bâtına geçişin marifet ile olur. Böyle olunca, failin fiilini gördüğün zaman onun ismine ve sıfatına ve zâtına geçişle onu açıkça müşahede etmiş olursun. Ve yoksa onun zâtını ancak yine kendi zâtı görür ve bilir. Ve Abdullah-ı Balyânî hazretlerinin rubâîsi de bu anlamı ifade eder: "Hakk'ı her an başın iki gözü ile görmedikçe, her an talepten vazgeçmem. Allah baş gözüyle görülemez derler; o söz onlarındır, ben ise her an böyleyim." Sözün özü, Hakk'ın fiilleriyle ortaya çıkışı, zâtının ortaya çıkışına perde olmuştur. Nasıl ki Hz. Hüdâyî de buyurur: Beyit: Ortaya çıkışı, ortaya çıkışına perde olmuştur, Gözü olan delil ister mi nura?

Ey sâlik, mâdemki fâil-i hakîkî olan Hakk'ın zâtına, âlem-i efâlde zuhûru ve efâli perde olmuştur, onu bu efâl-i zâhiresinin hâricinde görmek mümkin değildir. Zîrâ fiilin bâtını isim; ve ismin bâtını sıfât; ve sıfatın bâtını zât olduğundan, zât-ı Hak ebtan-ı butûn olmuş olur. Ve senin vücudun ise, âlem-i zâhirde sübût bulmuştur. Binâenaleyh göreceğin şey ancak zâhir olan şeydir. Bâtına intikālin ma'rifet ile olur. Böyle olunca, fâilin fiilini gördüğün vakit onun ismine ve sıfatına ve zâtına intikālen onu ayânen müşâhede etmiş olursun. Ve yoksa onun zâtını ancak yine kendi zâtı görür ve bilir. Ve Abdullah-ı Balyânî hazretlerinin rubâîsi de bu ma'nâyı ifade eder. "Hakk'ı her dem başın iki gözü ile görmedikçe, her dem talebden fâriğ olmam. Hudâ baş gözüyle görülemez derler; o söz onlarındır, ben ise her dem böyleyim." Velhâsıl Hakk'ın efâli ile zuhûru, zuhûr-ı zâtına perde olmuştur. Nitekim Hz. Hüdâyî de buyurur: Beyit: Zuhûru perde olmuştur zuhûra, Gözü olan delîl ister mi nûra?

756. Mâdemki iş yeri âmilin yeri olucudur, hariçte olan kimse ondan gafildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

756. Mademki iş yeri işi yapanın yeri olacaktır, dışarıda olan kimse ondan habersizdir.

Mademki Hakk'ın fiillerinin mahalli bu izafî varlık âlemidir ve onun hakikati de izafî yokluktur ve hakiki işi yapan olan Hak da كُلِّ يومٍ هُو في شأن (Rahmân, 55/29) ["O her an bir tecellîdedir."] ayet-i kerimesi gereğince her bölünmez anda iş başındadır. Kendi vehmedilmiş benliği ile bu işleyiş yerinin dışında kalan kimse işi yapanı göremez, aksine kendisini ve Zeyd'i ve Amr'ı görür.

Mâdemki Hakk'ın efâlinin mahalli bu vücûd-ı izâfî âlemidir ve onun hakîkatı da adem-i izâfidir ve âmil-i hakîkî olan Hak dahi كُلِّ يومٍ هُو في شأن (Rahmân, 55/29) ["O her an bir tecellîdedir."] âyet-i kerîmesi mûcibince her ân-ı gayr-i munkasimde iş başındadır. Kendi enâniyyet-i vehmiyyesi ile bu i'mâlâthânenin haricinde kalan kimse âmili göremez, belki kendisini ve Zeyd'i ve Amr'ı görür.

757. Böyle olunca kârgâha ya'ni ademe gir, tâ ki sun'u ve sâni'i birlikte göresin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

757. Böyle olunca tezgâha, yani yokluğa gir ki, sanatı ve sanatçıyı birlikte göresin!

Böyle olunca, vehmedilmiş varlığını ve benliğini bırakıp, yokluk imalathanesine gir ve vehmedilmiş suretlerin varlığını kaldır ki, hem sanatı hem de sanatçıyı birlikte göresin. Yani bu izafî varlıklar âleminde Hakk'ın Zât'ını sıfatları ve isimleriyle birlikte göresin.

Böyle olunca, mevhûm varlığını ve enâniyyetini bırakıp, yokluk i'mâlât-hânesine gir ve suver-i mevhûmenin vücûdunu kaldır ki, hem san'atı ve hem de sâni'i birlikte göresin. Ya'ni bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde zât-ı Hakk'ı sıfat ve esmâsı ile müctemian göresin.

758. Mâdemki iş yeri gözü parlak olanların yeridir, binaenaleyh iş yerinin harici mestûrluktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

758. Mademki iş yeri gözü parlak olanların yeridir, bu sebeple iş yerinin dışarısı örtülülüktür.

Mademki ilahi fiillerin tecelli yeri olan bu yoğunluk âlemi, iç gözleri parlak ve keskin olanların yeridir, bu sebeple iş yeri olan bu yoğunluk âleminin dışarısı örtülülük âlemidir. Yani bu yoğunluk ve suretler âlemi, kendisinin dışarısı olan "misal" ve "ruhlar" ve "sabit hakikatler"; ve aynı şekilde "berzah" ve "ahiret" mekânlarını örtmüştür. Onun için bu vehmedilmiş suretlerde boğulmuş olanlar, bu âlemin ne üstünü ne de altını idrak edemezler ve hatta bir kısmı da inkâr ederler. Bunları ancak iç gözleri marifet nuruyla parlamış olan kimseler görür. Nitekim Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de buyururlar: من عرف الحق وعرفه بريا عن الخلق وعريا عن العالم فما عرفه ولا عرفه yani “Kim ki Hakk'ı tanıdı ve O'nu halktan uzak ve âlemden arınmış olarak tanıdı, [O'nu tanımadı, tanıyamaz da!]”* Mısrî Niyâzî (k.s.) Beyti:

İşit Niyazî'nin sözünü, hiçbir şey örtmez Hak yüzünü. Hak'tan açık bir şey yok, gözsüzlere gizli imiş.

* Bu cümle el-Cendî'nin Fusûs Şerhi'nin Nuh Fassı şerhinde geçmektedir (Hazırlayanların notu).

Mâdemki ef'âl-i ilâhiyyenin tecellîgâhı olan bu âlem-i kesâfet bâtın gözleri parlak ve keskin olanların yeridir, binâenaleyh iş yeri olan bu kesâfet âleminin hârici mestûrluk âlemidir. Ya'ni bu âlem-i kesâfet ve suver, kendinin hârici olan "misâl" ve "ervâh" ve "a'yân-ı sâbite"; ve kezâ "berzah" ve "âhiret" mevtınlarını örtmüştür. Onun için bu vehmî olan sûretlerde müstağrak olanlar, bu âlemin ne fevkini ve ne de mâdûnunu idrâk etmezler ve hatta bir kısmı da inkâr ederler. Bunları ancak bâtın gözleri nûr-ı ma'rifetle parlamış olan kimseler görür. Nitekim Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de buyururlar: من عرف الحق وعرفه بريا عن الخلق وعريا عن العالم فما عرفه ولا عرفه ya'ni “Kim ki Hakk'ı tanıdı ve O'nu halktan berî ve âlemden ârî olarak tanıdı, [O'nu tanımadı, tanıyamaz da!]”* Beyt-i Mısrî Niyâzî (k.s.):

İşit Niyazî'nin sözün, bir nesne örtmez Hak yüzün. Hak'tan ayân bir nesne yok, gözsüzlere pinhân imiş.

* Bu cümle el-Cendî'nin Fusûs Şerhi'nin Nuh Fassı şerhinde geçmektedir (Hazırlayanların notu).

759. Anûd olan Fir'avn yüzünü varlık tarafına tuttu; şübhesiz onun kargahından kör oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

759. İnatçı Firavun yüzünü varlık tarafına çevirdi; şüphesiz onun kargahından kör oldu.

Kendi hükümdarlık mertebesine sarılmakta çok inatçı olan Firavun yüzünü kendisinin varlığı ve benliği tarafına çevirdi; şüphesiz bu âlemin Hakk'ın fiillerinin ortaya çıkış yeri olduğunu görmekten kör oldu.

Kendi mertebe-i hükümdârîsine sarılmakta pek inatçı olan Fir'avn yüzünü kendisinin varlığı ve enâniyyeti tarafına tuttu; şübhesiz bu âlem Hakk'ın efâlinin mahalli-i zuhûru olduğunu görmekten kör oldu.

760. Şübhesiz tebdîl-i kaderi istedi, tâ ki kazayı kapıdan geri çevire.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

760. Şüphesiz kaderi değiştirmeyi istedi ki, kazayı kapıdan geri çevirebilsin.

Şüphesiz bu körlüğü sebebiyle, kaderi kader ile değiştirmek istedi ve ilâhî mübrem kazayı bu suret âlemi kapısından geri çevirmeye çalıştı.

Bilinmeli ki, Birinci ciltte çeşitli yerlerde açıklandığı üzere, "kazâ" toplu/icmâlî küllî hükümden ibarettir. Bu da iki kısımdır: Ya "mübrem kazâ" veya "muallak kazâ"dır; ve kader bu kazânın ayrıntısı olup, onun ortaya çıktığı yer bu şehadet âlemidir. Eğer kazâ "muallak" ise, onun ayrıntısı olan kader de "muallak" olur. Ve bu kazâ başka bir kazâ ile; ve onun ayrıntısı da başka bir kader ile değiştirilebilir. Nasıl ki hadis-i şerifte "Kader kader ile geri çevrilir" buyurulmuştur. Ve eğer kazâ "mübrem" ise ne o ilâhî kazâ ne de onun ayrıntısı olan kader geri çevrilmez. Cenâb-ı Musa'nın ortaya çıkışı "mübrem kazâ" cümlesinden idi; ve elbette ayrıntı âleminde de geri çevrilmesi mümkün değildi. Fakat suret kaydına tutulmuş olan Firavun bu hakikati nasıl bilebilecekti?

[765] Şübhesiz bu körlüğü sebebi ile, kaderi kader ile tebdîl etmek istedi ve kazâ-yı mübrem-i ilâhîyi bu âlem-i sûret kapısından geri çevirmeğe çalıştı.

Ma'lum olsun ki, I. cildde muhtelif mahallerde îzâh edilmiş olduğu üzere, "kazâ" hükm-i küllî-i icmâlîden ibarettir. Bu da iki kısımdır: Ya "kazâ-yı mübrem" veyâ “kazâ-yı muallak"dır; ve kader bu kazânın tafsîli olup, onun mahall-i zuhûru bu âlem-i şehadettir. Eğer kazâ “muallak" ise, onun tafsîli olan kader de "muallak" olur. Ve bu kazâ diğer bir kazâ ile; ve onun tafsîli de diğer bir kader ile tebdîl olunabilir. Nitekim hadis-i şerifte القدر يرد بالقدر ya'ni "Kader kader ile reddolunur" buyurulmuştur. Ve eğer kazâ "mübrem" ise ne o kazâ-yı ilâhî ve ne de onun tafsîli olan kader reddolunmaz. Cenâb-ı Mûsâ'nın zuhûru “kazâ-yı mübrem" cümlesinden idi; ve bittabi' âlem-i tafsîlde de reddi mümkin değil idi. Fakat sûret kaydına mübtelâ olan Fir'avn bu hakkîkatı nasıl bilebilecekti?

761. Kaza ise o hîlekârın bıyığına her dem, dudak altından acı acı gülüyordu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

761. Kazâ ise o hilekârın bıyığına her zaman, dudak altından acı acı gülüyordu.

Şimdi Firavun, "kazâ-yı mübrem"in (kesinleşmiş ilâhî hüküm) defedilmesi çaresiyle uğraşırken, o "kazâ-yı mübrem" çare arayan Firavun'un gurur ve azamet bıyığına bıyık altından, yani gizlice acı acı güler ve "Sen yapacağını yap; ben de yapacağımı yapayım!" derdi.

İmdi Fir'avn "kazâ-yı mübrem"in def'i çâresi ile uğraşırken, o "kazâ-yı mübrem" çâre arayan Fir'avn'ın gurûr ve azamet bıyığına bıyık altından ya'ni gizlice acı acı güler ve "Sen yapacağını yap; ben de yapacağımı yapayım!" derdi.

762. Takdîr-i ilâhînin hükmünü çevirmek için, o yüz binlerce günahsız çocuğu öldürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

762. İlâhî takdirin hükmünü çevirmek için, o yüz binlerce günahsız çocuğu öldürdü.

O Firavun, ortaya çıkması kesin olan o ilâhî takdirin hükmünü çevirmek için, Benî-İsrâîl'in birçok çocuğunu, Mûsâ'dır diye günahsız olarak öldürdü. Beyitteki "yüz binlerce" ifadesi çokluktan kinayedir. Tefsir âlimlerinin rivayetine göre, öldürdüğü çocukların sayısı yetmiş bin civarındadır.

O Fir'avn, zuhûru mübrem olan o takdîr-i ilâhînin hükmünü çevirmek için Benî-İsrâîl'in birçok çocuklarını, Mûsâ'dır diye bîgünâh olarak öldürdü. Beyt-i şerîfteki "yüz binlerce" ta'bîri kesretten kinâyedir. Ehl-i tefsîrin rivâyetine göre, öldürdüğü çocukların adedi yetmiş bin râddesindedir.

763. Mûsâ-yı nebî hârice gelmemek için, boynunda binlerce zulüm ve kan etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

763. Nebî Mûsâ, dış âleme gelmemek için, boynunda binlerce zulüm ve kan taşıdı.

Peygamber olan Mûsâ'nın (a.s.) ilâhî ilimde sabit olan hakikati, izafî varlık ve dış âlemde ortaya çıkmamak için, binlerce çocuğu haksız yere öldürme zulmünü ve onların kanlarını üzerine aldı.

Peygamber olan Mûsâ (a.s.)ın, ilm-i ilâhîde sabit olan hakîkatı, vücûd-ı izâfî ve hâricî âleminde zuhûr etmemek için binlerce çocuğu haksız olarak öldürmek zulmünü ve onların kanlarını boynuna aldı.

764. O bütün kanı etti; halbuki Mûsâ doğmuş oldu ve onun kahrından dolayı hâzır oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

764. O bütün kanı döktü; halbuki Mûsâ doğmuş oldu ve onun kahrından dolayı hazır oldu.

O Firavun bütün bu kanları döktüğü halde, bir taraftan da Mûsâ (a.s.) doğmuş oldu ve onun kahrından dolayı kuvvet bularak Firavun'u cezalandırmaya hazır oldu. Çünkü öldürülen çocukların ruhları Mûsâ (a.s.)ın şerefli ruhunu güçlendirdi. Nitekim ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Mûsevî Fassı'ndadır.

O Fir'avn bütün bu kanları döktüğü halde, bir taraftan da Mûsâ (a.s.) doğmuş oldu ve onun kahrından dolayı kuvvet bularak Fir'avn'ın tenkîline hâzır oldu. Zîrâ öldürülen çocukların ervâhı Mûsâ (a.s.)ın rûh-şerîfini takviye etti. Nitekim tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Mûsevî'dedir.

765. Eğer Lâ-yezâl'in kârgâhını göre idi, onun eli ve ayağı ihtiyâlden kurur idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

765. Eğer öncesiz ve sonrasız olanın işliğini görseydi, onun eli ve ayağı isteksizlikten kururdu.

Eğer Firavun bu âlemin, öncesiz ve sonrasız olan Hakk'ın fiillerinin tecelli yeri olduğunu görseydi, onun eli ve ayağı Hz. Musa'nın ortaya çıkışını engellemek için çocukları öldürme hilesinden kurur ve işlevsiz kalırdı.

Soru: Yukarıda 731 ve 732 numaralı beyitlerde Cenab-ı Pîr "eğer" ifadesini kullanmaktan men etmişlerdi. Burada ise, "Eğer Firavun ilâhî işliği görseydi hileye kalkışmazdı" buyururlar ve "eğer" kelimesini kullanırlar. Mademki bu âlem Hakk'ın işliğidir, Firavun'un fiilleri de bu işliğe dahildir.

Cevap: Buradaki "eğer" telaffuzu, yasaklanmış olan "eğer" türünden değildir; aksine bir hakikatin beyanı içindir. Çünkü bu sözü söyleyen Cenab-ı Pîr hasret ve pişmanlık içinde değildir. Cenab-ı Pîr efendimizin yüce maksatları, "Eğer Firavun'un ezelî yatkınlığının gereği olarak körlüğü ve cehaleti olmasaydı, işin hakikatini görür ve hileye kalkışmazdı. Fakat ilâhî kazâ onun ezelî yatkınlığı üzerine gerçekleştiğinden, bu işlikte ondan bu fiilin meydana gelmesi ve "kesinleşmiş kazâ"nın ortaya çıkışının gerekliliği zorunlu oldu" demek olur. Ve sonuç olarak bu "eğer" lafzıyla bir hakikate işaret buyurulmuş olur.

Eğer Fir'avn bu âlemin, lâ-yezâl olan Hakk'ın meclâ-yı ef'âli olduğunu göre idi, onun eli ve ayağı Hz. Mûsâ'nın zuhûrunu men' için çocukları öldürmek hîlesinden kurur ve muattal kalır idi.

Suâl: Yukarıda 731 ve 732 numaralı beyitlerde Cenâb-ı Pîr "eğer" ta'bîrini kullanmaktan men' buyurmuşlar idi. Burada ise, "Eğer Fir'avn kârgâh-ı ilâhîyi göre idi hîleye kıyâm etmezdi" buyururlar ve "eğer" kelimesini kullanırlar. Mâdemki bu âlem kârgâh-ı Hak'tır, Fir'avn'ın ef'âli de bu kârgâhta dâhildir.

Cevab: Buradaki "eğer" telaffuzu, memnû' olan "eğer" cinsinden değildir; belki bir hakîkatın beyânı içindir. Çünkü bu lafzın kâili olan Cenâb-ı Pîr hasret ve nedâmet içinde değildir. Cenâb-ı Pîr efendimizin maksad-ı âlîleri, "Eğer Fir'avn'ın isti'dâd-ı ezelîsi iktizâsınca körlüğü ve cehli olmasa idi, işin hakîkatını görür ve hîleye kıyâm etmezdi. Fakat kazâ-yı ilâhî onun isti'dâd-ı ezelîsi üzerine vâkı' olduğundan, bu kârgâhta ondan bu fiilin sudûru ve “kazâ-yı mübrem"in zuhûr-ı îcâbı zarûrî oldu" demek olur. Ve binnetîce bu "eğer" lafzıyla bir hakîkata işâret buyurulmuş olur.

766. Mûsa onun evinin içinde muaf idi, halbuki hariçten çocukları beyhûde öldürür idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

766. Musa onun evinin içinde korunmuştu, halbuki dışarıdan çocukları boş yere öldürüyordu.

Firavun, "Musa'dır" diye sarayının dışındaki çocukları öldürürken, Musa (a.s.) Firavun'un sarayı içinde, Firavun'un eşi olan Hz. Asiye'nin terbiyesi altında korunmuş ve öldürülmekten muaf kalmıştı. Nasıl ki kıssası tefsir kitaplarında ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Ve Fusûsu'l-Hikem'de, Musa'ya ait bölümde (Fass-ı Mûsevî) de, bu konuda birçok hakikat ve incelikler bulunmaktadır.

Fir'avn, Mûsâ'dır diye sarayının hâricindeki çocukları öldürürken, Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın sarayı içinde zevce-i Fir'avn olan Hz. Asiye'nin terbiyesi altında mahfûz ve katilden muâf kalmış idi. Nitekim kıssası tefsîr kitaplarında tafsîlen beyân olunmuştur. Ve Fusûsu'l- Hikem'de Fass-ı Mûsevî'de de, bu bâbda birçok hakāyık ve dakāyık mündericdir.

767. Nefis sahibi gibi ki ten besler; başka kimse üzerine bir hıkdın zannını götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

767. Nefis sahibi gibi ki ten besler; başka kimse üzerine bir kin zannını götürür.

Bu hâl nefis sahibine benzer. Çünkü nefis sahibi, bir taraftan kendi düşmanı olan bedeni besler ve diğer taraftan da dışarıda olan başka kimseleri kendisine düşman sanarak onlara kin ve nefret besler de;

Bu hâl nefis sahibine benzer. Zîrâ nefis sahibi, bir taraftan kendi düşmanı olan teni besler ve diğer taraftan da hâriçte olan başka kimseleri kendisine düşman zannederek onlara hıkd ve kîn tutar da;

768. Der ki: "Bu adüvv ve o hasûd ve düşmandır" Halbuki onun hasûdu ve düşmanı o tendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

768. Der ki: "Bu düşman ve o kıskanç ve düşmandır." Aksine onun kıskancı ve düşmanı o tendir.

Der ki: "Bu kimse bana düşmandır; ve o kimse de hem kıskanç hem de düşmandır." Aksine onun kıskancı ve düşmanı, o beslediği kendi tenidir ve cismidir. Çünkü onun cismi, aşağılık olan bu yoğunluk ve unsurlar âlemindendir; ve ruhu ise yüce âlemdendir. Bu sebeple cismi ve hayvanî ruhu, izafî ruhunun (mutlak varlığa göre bağıntılı ruh) mensup olduğu âlemin yüceliğine haset eder ve onu kendi aşağılık mertebesine çekmek ister. Bu sebeple daima onun düşmanıdır.

Der ki: "Bu kimse bana düşmandır; ve o kimse de hem hasûd ve hem düşmandır." Halbuki onun hasûdu ve düşmanı, o beslediği kendi tenidir ve cismidir. Zîrâ onun cismi, süflî olan bu kesâfet ve anâsır âlemindendir; ve rûhu ise âlem-i ulvîdendir. Binâenaleyh cismi ve rûh-ı hayvânîsi, rûh-ı izâfisinin mensûb olduğu âlemin ulviyyetine hased eder ve onu kendi mertebe-i süflîsine çekmek ister. Bu sebeble dâimâ onun düşmanıdır.

769. O Mûsâ ve onun teni Fir'avn gibidir; o ise düşman nerede diye hârice koşar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

769. O Mûsâ ve onun teni Fir'avn gibidir; o ise düşman nerede diye dışarıya koşar!

O kişinin ruhu Mûsâ gibidir; ve onun bedeni kendisinin Fir'avn'ı gibidir. Aksine o kişi kendisinin bu hâlini bilmez de, dışarıda düşman aramaya koşar!

O kimsenin rûhu Mûsâ; ve onun teni kendisinin Fir'avn'ı gibidir. Halbuki o kimse kendinin bu hâlini bilmez de, dışarıda düşman aramağa koşar!

770. Onun nefsi ten evinde nâzenîndir; başka kimse üzerine kîn ile el çiğner!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

770. Onun nefsi ten evinde nazlıdır; başka kimse üzerine kin ile el çiğner!

Onun "hayvanî nefsi", cisim ve ten evinde kendisini nazlı kabul etmiştir. Kendisine Hak ve hakikat yolunu gösterenleri ve gidişatına itiraz edenleri düşman kabul edip öfkelenir ve kin tutar ve öfkesinden elini ısırır. Bu sebeple o kimsenin tek düşmanı nefsidir. Onu öldürmedikçe rahat etmek mümkün değildir.

Onun "nefs-i hayvânî"si, cisim ve ten evinde kendisini nâzenîn addetmiştir. Kendisine tarîk-ı Hak ve hakîkatı gösterenleri ve revişine i'tirâz edenleri düşman addedip öfkelenir ve kîn tutar ve öfkesinden elini ısırır. Binâenaleyh o kimsenin yegâne düşmanı nefsidir. Onu öldürmedikçe rahat etmek mümkün değildir.

## Töhmet sebebiyle anasını öldüren bir şahsa halkın melâmet etmesi

771. O birisi öfkesinden hem hançer darbesi ve hem yumruk darbesi ile anasını öldürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

771. O birisi öfkesinden hem hançer darbesiyle hem de yumruk darbesiyle anasını öldürdü.

772. O birisi ona dedi ki: "Sen bed-gevherlikten dolayı analık hakkını hatıra getirmedin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

772. O birisi ona dedi ki: "Sen kötü cevherliğinden dolayı analık hakkını hatırlamadın.

773. Hey! Ey çirkin yüzlü, onu niçin öldürdün; nihayet söylemez misin ki, o sana ne yaptı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

773. Hey! Ey çirkin yüzlü, onu niçin öldürdün; nihayet söylemez misin ki, o sana ne yaptı?

774. Dedi ki: "Bir iş yaptı ki ona ayıptır; onu öldürdüm ki, toprak onun settârıdır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

774. Dedi ki: "Bir iş yaptı ki ona ayıptır; onu öldürdüm ki, toprak onun örtüsüdür!"

Katil dedi ki: "Benim annem kötü bir fiilde, yani zinada bulundu ki, bu hâl ona ayıp ve utançtır. Bu sebeple onu öldürdüm ki, toprak ayıpların örtüsüdür."

Kātil dedi ki: "Benim anam bir kötü fiilde ya'ni zinâda bulundu ki, bu hâl ona âr ve ayıptır. Binâenaleyh onu öldürdüm ki, toprak ayıpların örtüsüdür."

775. (Sail) dedi: "Ey muhteşem, o kimseyi öldür!" Kātil dedi: “İmdi her gün bir adam mı öldüreyim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

775. (Soruyu soran) dedi: "Ey muhteşem, o kimseyi öldür!" Katil dedi: "Şimdi her gün bir adam mı öldüreyim?"

Soruyu soran, katile evvelce "çirkin yüzlü" diye hitap ederken, öldürme fiilinin sebebini anlayınca "ey muhteşem" diye hitap edip dedi ki: "Mademki annen zina etmişti; zaniyi öldürseydin ve annene kıymasaydın. Belki tövbe ederdi!" Katil de ona cevaben dedi ki: "Annem zaniye olduğundan, bir zaniyi öldürsem başka bir zani bulurdu; ve bu durumda benim her gün bir adam öldürmem gerekirdi. Bu sebeple ortadan fesat maddesini kaldırdım."

Sâil kātile evvelce “çirkin yüzlü" diye hitâb ederken, fiil-i katlin sebebini anlayınca "ey muhteşem" diye hitâb edip dedi ki: “Mâdemki anan zinâ etmiş idi; zanparayı öldüre idin ve anana kıymaya idin. Delki tâib olurdu!" Kātil de ona cevaben dedi ki: "Anam zâniye olduğundan, bir zanparayı öldürsem başka bir zanpara bulurdu; ve şu halde benim her gün bir adam öldürmem îcâb ederdi. Binâenaleyh ortadan madde-i fesâdı kaldırdım."

776. "Onu öldürdüm, halkın kanlarından kurtuldum; onun gırtlağını keserim, halkın gırtlağından iyidir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

776. "Onu öldürdüm, halkın kanlarından kurtuldum; onun gırtlağını keserim, halkın gırtlağından iyidir!"

Yani "genel zararı defetmek için özel zarar tercih edilir" kuralına riayet ettim.

Ya'ni "zarar-ı âmmı [def'] için zarar-ı hâss ihtiyâr olunur" kāidesine riâyet ettim.

777. O kötü hâssiyyetli olan ana, senin nefsindir; zîrâ her tarafta onun fesâdı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

777. O kötü hassasiyetli ana, senin nefsindir; çünkü her tarafta onun fesadı vardır.

778. Müteyakkız ol, onu öldür ki, o alçak için her bir dem bir azîze kasd ediyorsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

778. Uyanık ol, onu öldür ki, o alçak için her an bir azize kast ediyorsun!

Nefsinin hilesine karşı uyanık ol da nefsini öldür, yani nefsinin sıfatının ortaya çıkmasına engel ol ve onun arzusundan dolayı her an bir muhterem insân-ı kâmilin hallerini ve sözlerini eleştirip, onun gıybeti ve kötülemesiyle meşgul olma! Örneğin nefis, eski püskü giysiler içinde bir kâmili görünce, tiksinip: "Ne kötü ve murdar bir kıyafettir; kâmil bu giyside mi olur?" der. Veyahut, şeriat hükümlerinin uygulanmasına davet eden bir kâmili işitse: "Ama ne mutaassıp ve kaba sofu hâ!" der. Çünkü bunların her biri kendi hazzına ve zevkine aykırıdır.

Nefsinin hîlesine karşı müteyakkız ol da nefsini öldür, ya'ni nefsinin sıfatının zuhûruna mâni' ol ve onun arzusundan dolayı her an bir muhterem insân-ı kâmilin ahvâlini ve sözlerini tenkîd ve onun gıybet ve zemmi ile meşgül olma! Meselâ nefis, eski püskü libâslar içinde bir kâmili görünce, istikrâh edip: "Ne fenâ ve murdar bir kıyafettir; kâmil bu libâsta mı olur?" der. Veyâhut, ahkâm-ı şer'iyyenin icrâsına da'vet eden bir kâmili işitse: "Ammâ mutaassıb ve kaba sofu hâ!" der. Çünkü bunların her birisi kendi hazzına ve zevkine muhâliftir.

779. Ondan dolayı bu dünyâ-yı hoş sana dardır; onun için Hak'la ve halk ile niza' edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

779. Ondan dolayı bu hoş dünya sana dardır; onun için Hak ile ve halk ile çekişirsin.

Pir Efendimizin "hoş dünya" demelerinin sebebi şudur: Dünya, Hak'ın zâtının sıfatları, isimleri ve fiilleriyle tecelli ettiği bir yerdir. Bu sebeple dünyadan daha kapsamlı bir yer yoktur. Ahiret yeri dünyadan daha geniştir, fakat daha kapsamlı değildir. Çünkü orada rahmet ehli ile azap ehli birbirinden ayrılmıştır. Nitekim ayet-i kerimede وَامْتَازُوا الْيَوْمَ أَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ (Yâsîn, 36/59) yani "Ey suçlular, bu günde ayrılın!" buyurulur. Dünyada ise iç içedir. Bu sebeple nefsini öldüren ârif, bütün yerlerdeki sıfatlara ve isimlere ait tecellilerin hükümlerini ve eserlerini bu dünyada toplu bir şekilde gözlemlediği için, dünya hoştur ve latiftir. Ve Şeyh-i Ekber (k.s.) Fütûhât'ta dünya hakkında "ümm-i rakub" (gözetleyici anne) buyururlar. Çünkü dünya, evlatlarını son derece gözetimle, ihtiyaçlarını hazırlayarak terbiye eder. Fakat gafilin nazarında bu derece latif olan dünya pek dardır. Çünkü onun nefsine ait sıfatları diri ve faaldir. Bu sıfatın etkisiyle kendisine uygun gelmeyen bir hal karşısında ilahi kaza ile kavga eder ve nefsine ait hazzına karşı çıkan halk ile de çekişir; ve onun bu kavgaları ve sıkıntıları, dünyayı başına zindan eder.

Cenâb-ı Pîr efendimizin “dünyâ-yı hoş" buyurduklarının sebebi budur ki: Dünyâ zât-ı Hakk'ın sıfât ve esmâ' ve efâli ile tecellî ettiği bir mevtındır. Binâenaleyh dünyâdan daha ecma' bir mevtın yoktur. Mevtın-ı âhiret dünyâ- dan evsa'dır, fakat ecma' değildir. Zîrâ orada ehl-i rahmet ile ehl-i azab yekdîğerinden mümtâzdır. Nitekim âyet-i kerîmede وَامْتَازُوا الْيَوْمَ أَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ (Yâsîn, 36/59) ya'ni "Ey mücrimler, bu günde ayrılın!" buyurulur. Dünyâda ise mümtezicdir. Binâenaleyh nefsini öldüren ârif, bilcümle mevâtındaki tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyye ahkâm ve âsârını bu dünyâda cem'iyyet ile müşâhede ettiği cihetle, hoştur ve latîftir. Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fütûhât'ta dünyâ hakkında "ümm-i rakub" buyururlar. Zîrâ dünyâ, evlâdlarını son derece murâkabe ile ihtiyaçlarını bi'l-ihzâr, terbiye eder. Fakat gāfilin nazarında bu derece latîf olan dünyâ pek dardır. Çünkü onun sıfat-ı nefsâniyyesi diri ve fa'âldir. Bu sıfatın te'sîri ile kendisine mülayim gelmeyen bir hâl karşısında kazâ-yı ilâhî ile kavga eder ve hazz-ı nefsânîsine muhalefet eden halk ile de nizâ' eder; ve onun bu kavgaları ve sıkıntıları, başına dünyayı zindân eder.

780. Nefsi öldürdün, sonra i'tizardan kurtuldun; diyâr içinde sana kimse düşman kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

780. Nefsi öldürdün, sonra özür dilemekten kurtuldun; diyar içinde sana kimse düşman kalmadı.

"İ'tizâr" "özür" kelimesinden türemiştir. Yani, nefsi öldürdüğün zaman, özür sahibi olmaktan kurtuldun; bu dünya diyarında artık sana kimse düşman kalmadı.

Hint şârihlerinden bazıları "i'tizâr" kelimesinin gayın ve dâl harfleriyle "iğtidâr" olma ihtimalinden de bahsediyorlar. Eğer böyle olursa "vefâ"nın zıddı olan "gadr"dan türemiş olur. Bu durumda anlam: "Nefsi öldürdükten sonra hıyanete uğramaktan kurtuldun ve hıyanet olmayınca çekişme de kalmaz" demek olur.

"İ'tizâr" "özr"den müştakdır. Ya'ni, nefsi öldürdüğün vakit, sâhib-i özr olmaktan kurtuldun; bu dünyâ diyârında artık sana kimse düşman kalmadı.

Hind şârihlerinden ba'zıları "i'tizâr"ın gayın ve dâl harfleriyle "iğtidâr" olması ihtimâlinden de bahsediyorlar. Eğer böyle olursa "vefâ"nın zıddı olan "gadr" dan müştak olur. Bu sûrette ma'nâ: "Nefsi öldürdükten sonra gadirlenmekten kurtuldun ve gadr olmayınca nizâ' da kalmaz" demek olur.

781. Bizim sözümüz üzerine eğer bir kimse enbiya ve evliyâ için işkâl getirirse;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

781. Eğer bir kimse bizim sözümüz üzerine peygamberler ve evliyâ hakkında bir sorun ortaya atarsa;

Eğer bizim bu sözlerimiz üzerine peygamberler ve evliyânın durumu hakkında bir kimsenin zihninde bir sorun meydana gelirse;

Eğer bizim bu sözlerimiz üzerine enbiyâ ve evliyânın hâli hakkında bir kimsenin fikrinde bir müşkil vâki' olursa;

782. Böyle diye ki: "Enbiyanın nefsi ölmüş değil mi idi; binâenaleyh niçin onların düşmanları ve hasûdları var idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

782. Şöyle denilebilir: "Peygamberlerin nefsi ölmüş değil miydi; bu sebeple niçin onların düşmanları ve kıskançları vardı?"

783. Ey doğruyu isteyici, kulak koy; senin bu işkâl ve şübhenin cevabını dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

783. Ey doğruyu isteyici, kulak ver; senin bu güçlük ve şüphenin cevabını dinle!

784. O münkirler kendilerine düşman olmuşlardır; onlar öylece darbeyi kendilerine vururlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

784. O inkârcılar kendilerine düşman olmuşlardır; onlar darbeyi öylece kendilerine vururlar.

785. Düşman o olur ki, câna kasdeder; düşman o değildir ki, kendisi can çekişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

785. Düşman o olur ki, cana kasteder; düşman o değildir ki, kendisi can çekişir.

786. Yarasa kuşcağızı güneşin düşmanı değildir; o ihticabdan dolayı kendisinin düşmanı geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

786. Yarasa kuşcağızı güneşin düşmanı değildir; o, perdelenmeden dolayı kendisinin düşmanı geldi.

Yarasa kuşu güneşin ışığından kaçarsa, güneşe düşman olduğu için değildir. Aksine, kendi gözünde mevcut olan kuvvetsizliğin bir perde ve engel olmasından dolayı kaçar. Bu sebeple onun düşmanı kendi nefsinde gizlidir.

Yarasa kuşu güneşin ziyasından kaçarsa, güneşe düşman olduğu için değildir. Belki kendi gözünde mevcûd olan kuvvetsizliğin hicâb ve mâni' olmasından dolayı kaçar. Binâenaleyh onun düşmanı kendi nefsinde mündemicdir.

787. Güneşin ziyası onu öldürür; onun elemini güneş hiç ne vakit çeker!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

787. Güneşin ışığı onu öldürür; onun acısını güneş hiç ne zaman çeker!

Güneşin görevi düşmanlık değil, ışık yaymaktır. Yarasa etkilenirse, güneşe bir incinme ve acı isabet eder mi!

Güneşin vazîfesi düşmanlık değil, ziyâ neşretmektir. Yarasa müteessir olursa, güneşe bir renc ve elem isabet eder mi!

788. Düşman o olur ki, ondan azab gele; güneşten la'le mâni' gele."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

788. Düşman o olur ki, ondan azap gele; güneşten la'le engel gele.

"Güneş"ten kasıt, peygamberler ve onların vârisleri olan evliyadır. Ve "la'l"den kasıt, ruhtur. Yani, düşman odur ki, bir kimseye onun tarafından azap ve cefa gelir. Ve peygamberler ve evliyâ güneşlerinden "insan ruhunun" la'l gibi parlak ve arınmış olmasına engel olan şey ise bir düşmandır. Halbuki inkârcıların ruhlarının peygamberler ve evliyâ nurlarından parlak ve arınmış olmalarına engel olan şey, sadece kendi nefisleridir. Bu sebeple inkârcıların kendi düşmanları ancak kendi nefisleridir.

"Güneş"ten murâd, enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâdır. Ve "la'l"den murâd, rûhtur. Ya'ni, düşman odur ki, bir kimseye onun tarafından azâb ve cefâ gelir. Ve enbiyâ ve evliyâ güneşlerinden "rûh-ı insânî"nin la'l gibi mücellâ ve musaffâ olmasına mâni' olan şey ise bir düşmandır. Halbuki münkirlerin rûhlarının envâr-ı enbiya ve evliyâdan mücellâ ve musaffâ olmalarına mâni' olan şey, mücerred kendi nefisleridir. Binâenaleyh münkirlerin kendi düşmanları ancak kendi nefisleridir.

789. Cümle kafirler, peygamberlerin cevherinin şua'ından kendilerinin mâni'idir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

789. Bütün kâfirler, peygamberlerin cevherinin ışığından kendilerini men ederler.

Peygamberlerin ve evliyanın hakikat cevherlerinden çıkan ışıktan faydalanma hususunda kâfirlerin hepsi kendi kendilerini engellerler.

Enbiyâ ve evliyânın cevâhir-i hakāyıkından çıkan şuâ'dan müstefid olmak hususunda kâfirlerin hepsi kendi kendilerini men' ederler.

790. Halk o ferd olan gözün ne vakit hicabı olurlar; halk kendilerinin gözünü kör ve sağır ettiler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

790. Halk, o tek olan gözün ne zaman perdesi olurlar; halk kendi gözlerini kör ve sağır ettiler!

Her peygamber kendi zamanının tek ferdidir; ve onun bakışı da hakikatleri görmede eşsizdir. Bu sebeple ona karşı çıkan inkârcılar, hiçbir zaman onun tek ve eşsiz olan gözüne perde olamazlar! Ona karşı çıkanlar, ancak kendi gözlerini kör ve kulaklarını sağır ederler!

Her bir peygamber kendi zamânının ferîdidir; ve onun nazarı da hakäyıka nazarda yektâdır. Binâenaleyh ona muhalefet eden münkirler, hiçbir vakit onun ferd ve yektâ olan gözüne hicâb olamazlar! Ona muhalefet edenler, ancak kendi gözlerini kör ve kulaklarını sağır ederler!

791. Kîn güden bir hindû köle gibi, efendisinin inadından kendisini öldürür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

791. Kin güden bir Hintli köle gibi, efendisinin inadından kendisini öldürür!

İnkârcıların peygambere karşı çıkmaları, efendisine karşı kin tutan akılsız bir Hintli köleye benzer. Örneğin o akılsız köle, efendisine inat olsun diye kendisini öldürür!

Münkirlerin peygambere olan muhalefetleri, efendisine karşı kîn tutan bir akılsız hindû köleye benzer. Meselâ o akılsız köle, efendisine inâd olmak üzere kendisini öldürür!

792. Efendisine ziyan olmuş olmak için, saray damından baş aşağı düşer!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

792. Efendisine zarar olmuş olmak için, saray damından baş aşağı düşer!

O köle, efendisine bir zarar olmuş olmak için, saray damından kendisini tepesi üstü aşağıya atar!

O köle, efendisine bir ziyân olmuş olmak için, saray damından kendisini tepesi üstü aşağıya atar!

793. Eğer hasta tabîbe düşman olursa; ve eğer çocuk muallime adavet ederse;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

793. Eğer hasta doktora düşman olursa; ve eğer çocuk öğretmene düşmanlık ederse;

"Edîb" burada okul öğretmeni anlamındadır. Yani, hasta kendisini tedavi eden doktora düşman olursa; ve aynı şekilde çocuk da devam ettiği okul öğretmenine düşmanlık ederse;

"Edîb" burada mektep muallimi ma'nâsınadır. Ya'ni, hasta kendisini tedâvî eden tabîbe düşman olursa; ve kezâ çocuk da devam ettiği mektep muallimine adâvet ederse;

794. Hakikatta kendi cânının reh-zenidirler; kendilerinin akıl ve canının yolunu kendileri vurdular!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

794. Gerçekte kendi canlarının yol kesicisidirler; kendi akıl ve canlarının yolunu kendileri kestiler!

795. Eğer bir bez yıkayıcı güneşten dolayı öfkelenirse, eğer bir balık sudan gazab ederse;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

795. Eğer bir çamaşırcı güneşten dolayı öfkelenirse, eğer bir balık sudan gazaplanırsa;

796. Sen bir bak kime ziyân tutar; akıbet ondan kara yıldızlı kim olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

796. Sen bir bak kime zarar verir; sonunda ondan daha kara talihli kim olur?

Örneğin, bez yıkayıp kurutmak için güneşin ısısına muhtaç olanlar, eğer güneşe öfkelenip ondan faydalanmayı bırakırsa; aynı şekilde bir balık suya hiddetlenip kendisini sudan dışarıya atarsa; sen bir bak, bu öfke ve karşı çıkmaların kime zararı vardır? Sonunda o karşı çıkmadan bedbaht olan kim olur? "Siyah-ahter", kara talihli ve bedbaht anlamına gelir.

Meselâ bez yıkayıp kurutmak için güneşin harâretine muhtaç olanlar, eğer güneşe öfkelenip ondan istifadeyi terk ederse; ve kezâ bir balık suya hiddet edip kendisini sudan dışarıya atarsa; sen bir bak, bu öfke ve muhalefetlerin kime ziyânı vardır? Akıbet o muhalefetten bedbaht olan kim olur? "Siyah-ahter", kara tâli'li ve bedbaht ma'nâsınadır.

797. Eğer Hak seni çirkin yüzlü yaratırsa, sakın hem çirkin yüzlü ve hem çirkin huylu olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

797. Eğer Hak seni çirkin yüzlü yaratırsa, sakın hem çirkin yüzlü ve hem çirkin huylu olma!

Bu şerefli beytin yukarıdaki beyitlerle bağlantısı şöyledir ki; insanda nefse ait haller ve ruha ait sıfatlar vardır. Nefse ait sıfatlar çirkindir, ruha ait sıfatlar ise güzeldir. Şimdi, ruhun güzel olan sıfatını, nefsin çirkin olan sıfatına tabi kılmak, güzeli çirkin yapmak ve iki çirkinliği bir araya getirmek olur. Ve bu hâl, çirkin yüzlü olan bir kimsenin çirkin huylu olması türünden olur. Çünkü cisim şekil ve huy anlamdır; aynı şekilde nefis şekil ve ruh anlamdır. Eğer bir kimse peygamberlere ve evliyalara, nefse ait sıfatlarının etkisiyle muhalefet ederse, ruhunu da nefsine tabi kılmış ve iki çirkinliği bir araya getirmiş olur. Ve böyle bir kimse, hem şekli hem de huyu çirkin olan zümreye dahil bulunur; ve bunun zararı, sadece kendisine ait olur. Çünkü çirkinlik üzerine çirkinlik, daha çirkindir. Nitekim İmam Ali (a.s.) efendimiz buyururlar: انظر الى وجهك في المرآت ان كان حسنا فافعل ما يناسبه وان كان قبيحا لا تجمع بين القبيحين yani "Aynada yüzüne bak; eğer güzel ise, ona uygun olan şeyi yap; ve eğer çirkin ise, iki çirkinliği bir araya getirme!"

Bu beyt-i şerîfin yukarıki ebyâta rabtı bu vech iledir ki; insanda şuûnât-ı nefsiyye ile sıfât-ı rûhiyye vardır. Sıfât-ı nefsiyye çirkindir, sıfât-ı rûhiyye ise güzeldir. İmdi, rûhun güzel olan sıfatını, nefsin çirkin olan sıfatına tabi' kılmak, güzeli çirkin yapmak ve iki çirkinliği cem' etmek olur. Ve bu hâl, çirkin yüzlü olan bir kimsenin çirkin huylu olması kabîlinden olur. Zîrâ cisim sûret ve huy ma'nâdır; ve kezâ nefis sûret ve rûh ma'nâdır. Eğer bir kimse enbiyâ ve evliyâya, sıfât-ı nefsâniyyesinin te'sîriyle muhalefet ederse, rûhunu da nefsine tâbi' kılmış ve iki çirkinliği cem' etmiş olur. Ve böyle bir kimse, hem sûreti ve hem de sîreti çirkin olan zümreye dâhil bulunur; ve bunun zararı, münhasıran kendisine âid olur. Zîrâ kubh üzerine kubh, akbehtir. Nitekim İmâm-ı Alî (kerremallâhu vechehû) efendimiz buyururlar: انظر الى وجهك في المرآت ان كان حسنا فافعل ما يناسبه وان كان قبيحا لا تجمع بين القبيحين ya'ni "Aynada yüzüne bak; eğer güzel ise, ona münasib olan şeyi yap; ve eğer çirkin ise, iki çirkin arasını cem' etme!"

798. Ve eğer senin pabucun varsa taşlığa gitme; ve eğer iki şâh isen dört şah olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

798. Ve eğer senin ayakkabın varsa taşlığa gitme; ve eğer iki şah isen dört şah olma!

Ankaravî nüshasında birinci mısra' ور برد; ve Hind nüshalarında ور بود ibaresiyle başlar. Fakir, bu şerefli beytin yukarıdaki beyitlerle bağlantısı hususunda Hind nüshalarını daha tercih edilir buldum. Şöyle ki "kefş" ayakkabı demektir. Bundan kastedilen nefistir. Çünkü nefis, ruhun ayakkabısı gibidir; ve oluş ve bozuluş âlemindeki yolculuğu nefis iledir. "Seng-lâh" taşlık demektir. Ve bundan kastedilen, Hak yoludur. Çünkü Hak yolu, geçilmesi zor birtakım güçlüklerle doludur. Ve böyle geçilmesi zor olan taşlık yerlerde ayakkabı ile gezilmez. Çünkü ayakkabı kayar ve insan düşer. "İki şah"tan kastedilen, insan varlığının ruh ve cisimden

terekkep etmesidir. Çâr-şâh (چارشاخ) mahpusları bağladıkları bir çeşit kayıt ve bağ anlamındadır. Anlamın özeti şu olur: "Ey kişi, eğer senin nefsanî sıfatların varsa, geçilmesi zor ve taşlık olan evliya yolunda, ruhun ayakkabısı mesabesinde olan bu nefis ile yürüme! Çünkü ayağın kayar ve senin bu izafî varlığın ruh ile nefisten meydana gelmiş iki şah iken, bu dünya zindanında kendi kendine bir "çâr-şâh" ve bağ olma!" Bu sebeple ور بود nüshasına göre bu şerefli beytin anlamı daha zevk verici ve daha kolay bağlantılıdır. ور برد nüshasına göre ise, pek çok zorlama gerektirir. Ve بود kelimesi, kopyalayanın hatası olarak برد şeklinde istinsah edilmiş olması en kuvvetli ihtimaldir.

Ankaravî nüshasında birinci mısra' ور برد ;ve Hind nüshalarında ور بود ibaresiyle başlar. Fakîr bu beyt-i şerîfin yukarıki ebyâta rabtı hususunda Hind nüshalarını daha müreccah buldum. Şöyle ki "kefş" ayakkabı demektir. Bundan murâd nefistir. Zîrâ nefis rûhun pabucu mesâbesindedir; ve âlem-i şehâdetteki seferi nefis iledir. "Seng-lâh" taşlık demektir. Ve bundan murâd, tarîk-ı Hak'tır. Zîrâ tarîk-ı Hak sa'bü'l-murûr birtakım müşkilât ile doludur. Ve böyle sa'bü'l-murûr olan taşlık mahallerde ayakkabı ile gezilmez. Zîrâ ayakkabı kayar ve insan düşer. "İki şâh"tan murâd, vücûd-ı beşerin rûh ve cisim- den terekkübüdür. Çâr-şâh (چارشاخ) mahbûsları bağladıkları bir nev'i kayıd ve bend ma'nâsınadır. Hülâsa-i ma'nâ şu olur: "Ey kimse, eğer senin sıfât-ı nefsâniyyen varsa, sa'bü'l-murûr ve taşlık olan tarîk-ı evliyâda, rûhun pabucu mesâbesinde olan bu nefis ile yürüme! Zîrâ ayağın kayar ve senin bu vücûd-ı izâfîn rûh ile nefisten mürekkeb iki şâh iken, bu dünyâ zindânında kendi kendine bir "çâr-şâh" ve bağ olma!" Binâenaleyh ور بود nüshasına göre bu beyt-i şerîfin ma'nâsı daha zevk-âver ve daha sehlü'r-rabttır. ور برد nüshasına göre ise, pek ziyâde tekellüf ihtiyârı îcâb eder. Ve بود kelimesi, sehv-i nâsih olarak برد sûretinde istinsâh edilmiş olmak ağleb-i ihtimâldir.

799. Sen, "Ben filân kimseden daha aşağı mıyım? Benim tali'imde kemter-liği artırır!" diye hasûdsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

799. Sen, "Ben filan kimseden daha aşağı mıyım? Benim talihimde aşağılığı artırır!" diye kıskançsın.

Hâlbuki sen Hakk yoluna, ruhunun pabucu mesabesinde olan nefsin ile yürüyüp; "Ben âlimlerden bir adamım, tefsir ve hadis kitaplarını okuyorum ve pek âlâ da anlıyorum. Bu sebeple birtakım kimselerin hürmet ve intisap ettikleri filan kimseden daha aşağı mıyım? Benim dahi ona intisabım, talihimde aşağılığımı artırır. Ben ondan müstağnîyim. Niçin onun huzurunda zelil ve mütevazı olayım?" diyerek, nefsine ait sıfatlardan birisi olan kıskançlık sıfatını ortaya çıkarırsın. Bu sebeple sen kıskançsın ve bu sıfat ile sen dünya zindanında kendinin "dört direkli çadırı" ve bağı olursun!

Halbuki sen tarîk-ı Hakk'a, rûhunun pabucu mesâbesinde olan nefsin ile yürüyüp; "Ben ulemâdan bir adamım, tefsîr ve hadîs kitaplarını okuyorum ve pek a'lâ da anlıyorum. Binâenaleyh birtakım kimselerin hürmet ve intisâb ettikleri filân kimseden daha aşağı mıyım? Benim dahi ona intisâbım, tâli'imde aşağılığımı artırır. Ben ondan müstağnîyim. Niçin onun huzûrunda zelîl ve mütevazi' olayım?" diyerek, sıfât-ı nefsâniyyenden birisi olan sıfât-ı hasedi izhâr edersin. Binâenaleyh sen hasûdsun ve bu sıfat ile sen zindân-ı dünyâda kendinin “çâr-şâh"ı ve bağı olursun!

800. Hased ise başka bir noksân ve ayıbdır; belki cümle aşağılıklardan beterdir! [805]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

800. Haset ise başka bir eksiklik ve ayıptır; aksine bütün aşağılıklardan daha kötüdür!

Nefsin birçok kötü sıfatı vardır; fakat haset onların içinde pek kötü bir eksiklik ve ayıptır ve aşağılıkların hepsinden daha aşağıdır.

Nefsin birçok kötü sıfatları vardır; fakat hased onların içinde pek berbâd bir noksân ve ayıbdır ve aşağılıkların hepsinden daha aşağıdır.

801. O İblîs, kemterliğin neng ve ârından, kendisini yüz ebterliğe bıraktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

801. O İblis, aşağılık olmanın utanç ve ayıbından, kendisini yüzlerce kötülüğe bıraktı.

Yani haset, kibrin gayrimeşru çocuğudur. Bu sebeple kimde kibir varsa, onda mutlaka haset de vardır. Nasıl ki İblis kibri sebebiyle Âdem'e boyun eğmekten ve secde etmekten utandı ve onun Allah katındaki yüceliğine haset edip düşman oldu. Fakat bu hâli ile kendisini çıkmaz bir yola düşürdü.

Ya'ni hased kibirin veled-i nâ-meşrû'udur. Binâenaleyh kimde kibir varsa, onda mutlakā hased de vardır. Nitekim Iblis kibri sebebiyle Adem'e ser-fürû ve secde etmekten ârlandı ve onun ind-i ilâhideki mükerremiyyetine hased edip düşman oldu. Fakat bu hâli ile kendisini netîcesi çıkmaz bir yola düşürdü.

802. Hasedden dolayı istedi ki yüksek olsun; halbuki yüksek ne, belki kan süzücü olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

802. Hasetten dolayı yüksek olmak istedi; aksine kan ağlayıcı oldu!

İblis, hasedinden dolayı Adem'e üstün gelmek istedi; aksine yükseklik nerede kaldı, belki ilahi rahmetten kovulmuş olup, gözlerinden kan süzücü yani kan ağlayıcı oldu!

İblîs hasedinden dolayı Adem'e tefevvuk etmek istedi; halbuki yükseklik nerede kaldı, belki matrûd-i ilâhî olup, gözlerinden kan süzücü ya'ni kan ağlayıcı oldu!

803. O Ebû Cehil Muhammed'den âr tuttu; ve hasedden kendisini yükseğe kaldırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

803. O Ebû Cehil Muhammed'den utanıp, hasetten kendisini yüceltti.

O Ebû Cehil de Muhammed (a.s.) Efendimize tâbi olmaktan, kibri sebebiyle utandı ve o Hazret'in yüce peygamberlik makamına olan hasedinden dolayı kendisini yüce görmek istedi.

O Ebû Cehil dahi Muhammed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimize tâbi olmaktan, kibri sebebiyle utandı ve o Hazret'in makām-ı âlî-i nübüvvetine hasedinden dolayı kendisini âlî görmek istedi.

804. Onun adı Bû'l-Hikem idi ve Ebû Cehil oldu; ey, çok ehil olan hasedden nâ-ehil oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

804. Onun adı Bû'l-Hikem idi ve Ebû Cehil oldu; ey, çok ehil olan hasetten dolayı ehil olmayan biri oldu!

Bu sebeple onun adı kavmi arasında, zekâsı sebebiyle önceden Ebû'l-Hikem iken, onun bu kibir ve hasedi, kendisine Ebû Cehil adını verdirdi. Hey gidi hey!... Akıl ve zekâsı ile ehliyet sahibi olan birçok kimse, nefislerinin haset sıfatından dolayı kendilerini ehil olmayanların derecesine düşürdüler!

Binâenaleyh onun adı kavmi arasında, zekâsı sebebiyle evvelce Ebû'l-Hikem iken, onun bu kibir ve hasedi, kendisine Ebû Cehil adını koydurdu. Hey gidi hey!... Akıl ve zekâsı ile ehliyet sahibi olan çok kimseler, nefislerinin hased sıfatından dolayı kendilerini nâehil derekâtına iskāt ettiler!

805. Ben cüst ü cû âleminde, hiç iyi huydan iyi ehliyet görmedim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

805. Ben arayış âleminde, hiçbir iyi huydan daha iyi bir ehliyet görmedim.

Ben Hak'kı ve hakikati arama âleminde, güzel huydan daha iyi hiçbir kabiliyet görmedim. Çünkü ahlâkî güzellikler Hak'kın istediği şeylerdir. Bu sebeple risâlet-penâh (s.a.v.) Efendimiz "بعثت لأتمم مكارم الأخلاق" yani "Ben ahlâkî güzellikleri tamamlamak için gönderildim" buyurmuşlardır. Ve tasavvuf yolu ancak güzel ahlâktır.

Ben Hak ve hakîkatı aramak âleminde, güzel huydan daha iyi hiçbir ehliyet görmedim. Zîrâ mekârim-i ahlâk matlûb-ı Hak'tır. Onun için risâlet-penâh (s.a.v.) Efendimiz بعثت لأتمم مكارم الأخلاق ya'ni "Ben mekârim-i ahlâkı itmâm için gönderildim" buyurmuşlardır. Ve tasavvuf yolu ancak güzel ahlâktır.

806. Fazldan ve küstahlıktan ve fenden geç; hizmet ve hüsn-i hulk iş tutar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

806. Faziletten, küstahlıktan ve fenden vazgeç; hizmet ve güzel ahlak iş görür!

Ey insan, "Benim ilmim, faziletim ve türlü hünerlerim vardır" diye iddialardan vazgeç! Hakk Yolunda asıl işi gören şey, Hakk'ın istediğine hizmet etmek ve güzel ahlak sahibi olmaktır.

Ey kimse, "Benim ilmim ve fazlım ve envâ'-ı hünerim vardır" diye da'vâ-lardan vazgeç! Tarîk-ı Hak'ta asıl işi gören şey, Hakk'ın matlûbuna hizmet etmek ve hüsn-i hulk sahibi olmaktır.

807. Hak peygamberleri ondan dolayı vasıta etti, ta ki hasedler ıztırabda zuhûra gele!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

807. Hak peygamberleri ondan dolayı vasıta etti, ta ki hasetler ıstırap içinde ortaya çıksın!

Yüce Allah peygamberleri, "haset" denilen nefse ait sıfatın ıstırap içinde ortaya çıkması için aracı kıldı. Çünkü bir harekete geçirici olmadıkça, insanın içinde gizli olan kötü sıfatlar söz veya fiil şeklinde duyular âleminde belirmez.

Hak Teâlâ peygamberleri, "hased" denilen sıfat-ı nefsâniyyenin ıztırâb içinde zuhûra gelmesi için vâsıta etti. Zîrâ bir muharrik olmadıkça, beşerin bâtınında mahfi olan kötü sıfatlar kavl veyâ fiil sûretiyle âlem-i histe tezahür edemez.

808. Zîrâ kimsenin Huda'dan bir arı olmadı; Hakk'ın hasedcisi hiçbir deyyâr olmadı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

808. Çünkü kimsenin Allah'tan bir arı olmadı; Hakk'ın kıskançlık duyanı hiçbir kimse olmadı!

Allah'a karşı boyun eğmekten hiçbir kimse utanıp çekinmez ve yeryüzünde dolaşanlardan hiçbir fert, Hakk'ın yüce sıfatlarına haset etmez. Çünkü Hak ile kendi arasında benzerlik görmez.

Allâh'a karşı boyun eğmeden hiçbir kimse âr edip çekinmez ve yeryüzünde dönüp dolaşanlardan hiçbir fert, Hakk'ın sıfât-ı celîlesine hased etmez. Çünkü Hak ile kendi arasında mümâselet görmez.

809. O bir kimse ki, onu kendi gibi zannetti, o sebebden ona hased kaldırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

809. O bir kimse ki, onu kendi gibi zannetti, bu sebeple ona haset besledi.

Bir peygamberi kendi gibi zanneden bir kimse, bu zannından dolayı ona karşı haset etmeye kalkıştı ve onun için مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشِي فِي الأسواق (Furkân, 25/7) yani "Bu peygambere ne oldu ki, yemek yer ve çarşılarda gezer!" dedi. Çünkü peygamber ile kendi arasında görünüşte bir benzerlik gördü ve o beşerî görünüş gözüne perde olup, onun yüce iç yüzünden haberdar olamadı ve من رأنى فقد رأى الحق yani "Beni gören Hakk'ı gördü" hadis-i şerifinin sırrına nüfuz edemedi!

Bir peygamberi kendi gibi zanneden bir kimse, bu zannından dolayı ona karşı hasede kıyâm etti ve onun için مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشِي فِي الأسواق (Furkân, 25/7) ya'ni "Bu peygambere ne oldu ki, taâm yer ve sokaklarda gezer!" dedi. Ve zîrâ peygamber ile kendi arasında sûrette mümâselet gördü ve o sûret-i beşeriyye gözüne perde olup, onun bâtın-ı celîlinden haberdâr olamadı ve من رأنى فقد رأى الحق ya'ni "Beni gören Hakk'ı gördü" hadîs-i şerîfinin sırrına nüfüz edemedi!

810. Vaktaki Resül'ün büyüklüğü mukarrer oldu, binâenaleyh kabûlden kimseye hased gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

810. Resul'ün büyüklüğü kesinleştiği zaman, bu sebeple kabulden kimseye kıskançlık gelmez.

Nezdinde peygamberlik makamının değeri ve yüceliği sabit olan kimseler, peygamberin bu yüce mertebesine kıskançlık etmeyip, hemen itaat ederler; ve bu mertebeyi idrak edemeyen ahmaklar, onun beşerî suretine bakıp, "O da benim gibi bir insandır, akıl ve zekâ bende de vardır; niçin ona tabi olayım?" der ve kibir ve kıskançlık saikasıyla ona muhalif olur.

Nazarlarında makām-ı risâletin kadr ve rif'ati sabit olan kimseler, peygamberin bu mertebe-i celîlesine hased etmeyip, derhal itâat ederler; ve bu mertebeyi idrak edemeyen humakā, sûret-i beşeriyyesine nazar edip, "O da benim gibi bir insandır, akıl ve zekâ bende de vardır; niçin ona tâbi olayım?" der ve sâika-i kibir ve hased ile ona muhâlif olur.

811. İmdi, her bir devirde bir velî kāimdir; imtihan kıyamete kadar daimdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

811. Şimdi, her bir devirde bir velî ayakta durur; imtihan kıyamete kadar süreklidir.

Peygamberlerin gönderiliş hikmeti çoktur. Bunlardan biri de, yukarıda açıklandığı gibi, kulların imtihanı idi. Hâlbuki çağımızda görünen âlemde bir peygamber yoktur. Ve peygamberin, görünen âlem ehli için perde olan beşerî belirlenimi bu âlemden göç etmiş olduğundan, şimdi ortada böyle bir perde de kalmamıştır. Yalnızca onun getirdiği kitabın hükümlerini idrak etme veya idrak edememe meselesi kalmıştır. Bu ise görünen bir perde değil, manevî bir perdedir diye bir soru sorulursa; Cenâb-ı Pîr bu şerefli beyitte ona cevaben buyururlar ki: Her bir devirde o peygamberin makamına kâim olan bir kâmil velî vardır ki, onlar beşerî surette ortaya çıkıp, o peygamberin şeriatını desteklemeye hizmet ederler. Şimdi, onun beşerî sureti de resûlün beşerî sureti gibi çağdaşlarının hasetlerini tahrik etmelerine sebep olur ve ilâhî imtihan da bu vasıta ile kıyamete kadar ortaya çıkar; ve o da zamanın "kutbu'l-aktâb"ıdır (kutubların kutbu, en büyük kutup).

Enbiyânın hikmet-i ba'si çoktur. Birisi de, yukarıda îzâh olunduğu üzere imtihân-ı ibâd idi. Halbuki asrımızda âlem-i sûrette bir peygamber yoktur. Ve peygamberin ehl-i sûrete hicâb olan taayyün-i beşerîsi bu âlemden intikāl etmiş olduğundan, şimdi meydanda böyle bir hicâb da kalmamıştır. Yalnız onun getirdiği kitâbın ahkâmını idrâk ve adem-i idrak mes'elesi kalmıştır. Bu ise hicâb-ı sûrî değil, hicâb-ı ma'nevîdir diye bir suâl vârid olursa; Cenâb-ı Pîr bu beyt-i şerîfte ona cevâben buyururlar ki: Her bir devirde o peygamberin makāmına kāim olan bir veliyy-i kâmil vardır ki, onlar sûret-i beşeriyyede zuhûr edip, o peygamberin şerîatını te'yîde hâdimdir. İmdi, onun sûret-i beşeriyyesi de resûlün sûret-i beşeriyyesi gibi muâsırlarının tahrîk-i hasedlerine sebeb olur ve imtihân-ı ilâhî de bu vâsıta ile kıyâmete kadar zuhûra gelir; ve o da zamânın "kutbu'l-aktâb"ıdır.

812. Her kimin huyu iyi olursa kurtuldu; ve şişe gönüllü olan her bir kimse kırıldı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

812. Her kimin huyu iyi olursa kurtuldu; ve şişe gönüllü olan her bir kimse kırıldı!

Her kim mütevazı ve iyi huylu ise, o yüce zâta karşı boyun eğip, bedbahtlıktan ve sapkınlıktan kurtuldu; ve her kimin gönlü sırça gibi ince ve tahammülsüz ise, onun değerini ve yüceliğini içine sığdıramayıp kırıldı ve bedbahtlığa ve sapkınlığa düştü.

Her kim mütevâzi' ve iyi huylu ise, o zât-ı muhtereme karşı serfürû edip, şekāvet ve dalâletten kurtuldu; ve her kimin gönlü sırça gibi ince ve tahammülsüz ise, onun kadr u rif'atini içine sığdıramayıp kırıldı ve şekāvet ve dalâlete düştü.

813. İmdi, ister nesl-i Ömer'den olsun ister Ali'den, hayy-i mutlak olan imâm o velîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

813. Şimdi, ister Ömer soyundan olsun ister Ali soyundan, mutlak diri olan imam o velîdir.

Bu şerefli beyitte, İmâmiyye, Şîa ve Revâfız'ın fikirleri reddedilir. Çünkü İmâmiyye, "Mutlak imam, Ali evlatlarından (Allah onun yüzünü yüceltsin) olmak gerekir" derler. Şîa ve Revâfız ise Hz. Ömer (r.a.) efendimizin yüce soyuna kin beslerler; ve Şîa, "Kaim imam Muhammed b. Hasan Askerî olup, uzun ömürlüdür; kıyamete yakın zamana kadar yaşayacaktır" derler. Hz. Pîr efendimiz bu sözleri reddedip buyururlar ki: "İmam, kutbu'l-aktâb (kutbun kutbu) olan kâmil velîdir. Ve her devirde, ister Hz. Ömer ve ister Hz. Ali'nin yüce soyundan olsun ve ister diğer soylardan olsun, mutlaka Peygamber'in vekili olarak hayatta bulunur. Birisi vefat ederse, yerine ardı ardına diğeri kaim olur."

Bilinmeli ki, zamanının eşsizi olan bu ilâhî halife, yeryüzünde ilâhî hazinenin emini olduğundan, Zâhir ve Bâtın isminin tecellileri, âlemin bütün zerrelerine onun elinden dağıtılır. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber, üç yüz senesine kadar Rum'da zuhur eden aktâbın (kutbun çoğulu) hâl ve şanlarını açıklayan bir risale yazmışlardır. Hak Teâlâ bu halifeyi beşerî suretle gizlemiş olduğundan, halk bilemezler.

Bu beyt-i şerîfte, İmâmiyye ve Şîa ve Revâfız'ın fikirleri reddolunur. Zîrâ İmâmiyye, “İmâm-ı mutlak, evlâd-ı Alî (kerremallâhü vechehû)dan olmak lâzımdır" derler. Ve Şîa ve Revâfiz ise Hz. Ömer (r.a.) efendimizin nesl-i âlîlerine buğz ederler; ve Şîa, “İmâm-ı kāim Muhammed b. Hasan Askerî olup, uzun ömürlüdür; kurb-ı kıyamete kadar yaşayacaktır" derler. Hz. Pîr efendimiz bu akvâli reddedip buyururlar ki: “İmâm kutbu'l-aktâb olan veliyy-i kâmildir. Ve her devirde, ister Hz. Ömer ve ister Hz. Alî nesl-i âlîlerinden olsun ve ister ensâl-i sâireden olsun, mutlakā Peygamber'in kāim-makāmı olarak hayatta bulunur. Birisi intikâl ederse, yerine müteselsilen diğer biri kāim olur." Ma'lûm olsun ki, zamânının ferîdi olan bu halîfe-i ilâhî, yeryüzünde hazî-ne-i ilâhiyyenin emîni olduğundan, ism-i Zâhir ve Bâtın'ın tecelliyâtı, cemî'-i zerrât-ı âleme onun kabzasından tevzî olunur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber üç yüz senesine kadar Rûm'da zuhûr eden aktâbın hâl ve şânlarını beyânen bir risâ-le yazmışlardır. Hak Teâla bu halîfeyi sûret-i beşeriyye ile setr etmiş olduğundan, halk bilemezler.

814. Ey yol isteyen, mehdî ve hâdî odur; hem gizlidir ve hem yüz önünde otur-muştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

814. Ey yol isteyen, mehdî ve hâdî odur; hem gizlidir ve hem yüz önünde oturmuştur.

Ey doğru yolu isteyen kişi, o "kutbu'l-aktab" (kutubların kutbu) Yüce Allah'tan mehdîdir ve halk için yol göstericidir. Yani hidayet nurunu Hak'tan alıp halka dağıtır. İç âlemiyle Hak'ın huzurunda hazırdır ve onun bu huzuru halkın gözlerinden gizlidir. O ancak dış görünüşüyle halkın karşısında oturmuştur. Hak ile halk arasında bir berzah (iki şey arasındaki engel veya geçiş noktası) ve aracıdır.

Ey tarîk-ı hidâyeti isteyen kimse, o "kutbu'l-aktab" Cenâb-ı Hak'tan meh-dîdir ve halk için hâdîdir. Ya'ni nûr-ı hidâyeti Hak'tan alıp halka tevzî' eder. Bâtını ile huzûr-ı Hak'ta hâzır ve onun bu huzûru halkın gözlerinden nihân-dır. O ancak zâhiri ile halkın muvâcehesinde oturmuştur. Hak ile halk arasın-da berzah ve vâsıtadır.

815. O nûr gibidir ve akıl onun Cibrîl'idir; ve ondan dûn olan velî onun kan-dilidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

815. O, nur gibidir ve akıl onun Cibrîl'idir; ondan aşağı olan velî ise onun kan-dilidir (kalbinin kanıdır).

816. Ve o ki bu kandîlden aşağıdır, bizim mişkâtımızdır; nûrun mertebede ter-tibleri vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

816. Ve o ki bu kandilden aşağıdadır, bizim mişkatımızdır; nurun mertebede tertipleri vardır.

Yani mertebede bu kandil seviyesinde olmaktan daha aşağı olan velî, bizim mişkatımızdır. Çünkü nurun mertebeler üzerine tertipleri vardır.

Ankaravî hazretleri "mişkatımızdır" ifadesinde Hz. Hüdavendigâr'ın kendilerinin kutupluk ve gavslık makamına işaret ettiğini; ve diğerlerinin ona tabi olma ve fer'î (ikincil) olma durumuna ima bulunduğunu buyururlar. Ve Bahru'l-Ulûm hazretleri ise, kendi şerhlerinde şöyle buyururlar: "Hz. Mevlânâ “abdâl”dan idiler. Ve "abdal"ın her ne kadar tam velayeti mevcut ve “seyr”de (manevi yolculukta) kâmil ise de, lakin “kutb”un dairesi dahilindedir ve "kutb"un hükmü altındadır. Ve bu "abdâl" yedi zattır ve yedi iklimin ayakta durması onlar iledir. Ve bu yediden her bir şahsın bir isme nispeti vardır ki, Yüce Allah o nispet cihetiyle onların tarafına nazar eder. Ve bu nispet onlar üzerine galiptir. Ve "kutb"un nispeti "Allah” ism-i camii tarafınadır. Ve her bir isim, bu ism-i camiin altındadır; ve "kutbu'l-aktab"dan "abdâl"ın yardım istemesine

sebep budur. Ve Hz. Mevlânâ “abdâl”dan olmasının delili budur ki; Nefehâtü'l-Üns'te zikredilmiştir ki, bir cemaat Hz. Mevlânâ'dan namazda imamlık yapmasını rica ettiler ve Şeyh Sadreddin-i Konevî hazretleri o cemaat içinde idi. Hz. Mevlânâ buyurdu: ما قوم ابدالیم بهر جا می رسیم و می نشینیم و می خیزیم امامت را ارباب تصوف لايق اند yani "Biz abdâl taifesiyiz; ulaştığımız her yerde oturup kalkarız; imamete tasavvuf ehli layıktır." Ve Şeyh Sadreddin hazretlerine işaret buyurdular; Şeyh Sadreddin hazretleri imam olup namaz kıldırdı. Daha sonra Hz. Mevlânâ buyurdular ki: من صلى خلف امام تقى فكأنما صلى خلف نبی yani "Takva sahibi bir imamın arkasında namaz kılan kimse, peygamberin arkasında namaz kılan gibidir." Gerçekten de Cenab-ı Pir "kutb"u nura ve onun altındaki “velî”yi kandile benzetir ve kandilin altında olanlar için de "bizim mişkatımızdır” buyururlar. Bu tertibe göre, Bahru'l-Ulûm hazretlerinin mütalaası uygun gibi görünse de; "bizim mişkatımız" ifadesinden mutlaka kendilerinin "kutb"un altındaki kandil mertebesinde olduğuna hükmedilemez. Çünkü gerek kandil ve gerek mişkat olsun, nurdan aydınlandıklarından, kandilin altındaki bir velî için "kutbu'l-aktab”ın "bizim mişkatımız" demesi caiz olur. Hatta Divan-ı Kebirlerindeki bir şerefli beyitlerinde, Mustafavî (s.a.v.) sırrının taşıyıcısı olduklarını açıkça beyan buyururlar. Beyit: Nazmen tercüme: "Açtılar feyiz hazinesini, hil'at giyenler olunuz Mustafa geldi yine hepiniz iman ediniz!"

Ya'ni mertebede bu kandîl mesâbesinde olmaktan daha aşağı olan velî bi-zim mişkâtımızdır. Zîrâ nûrun mertebeler üzerine tertîbleri vardır.

Ankaravî hazretleri "mişkât-i mâst" ta'bîrinde Hz. Hudavendigâr'ın kendi-lerinin kutbiyyetine ve gavsiyyetine işâret; ve sâirlerinin tebaiyyet ve fer'iyye-tine îmâ vardır" buyururlar. Ve Bahru'l-Ulûm hazretleri ise, kendi şerhlerinde şöyle buyururlar: "Hz. Mevlânâ “abdâl”dan idiler. Ve "abdal"ın her ne kadar velâyet-i kâmilesi mevcûd ve “seyr"de kâmil ise de, lâkin “kutb”un dâiresi dâ-hilindedir ve "kutb"un hükmü altındadır. Ve bu "abdâl" yedi zâttır ve yedi ik-lîmin kıyâmı onlar iledir. Ve bu yediden her bir şahsın bir isme nisbeti vardır ki, Allâh Teâlâ o nisbet cihetiyle onların tarafına nazar eder. Ve bu nisbet onlar üzerine gālibdir. Ve "kutb"un nisbeti "Allâh” ism-i câmi'i tarafınadır. Ve her bir isim, bu ism-i câmi'in altındadır; ve "kutbu'l-aktab"dan "abdâl"ın istimdadına sebep budur. Ve Hz. Mevlânâ “abdâl”dan olmasının delîli budur ki; Nefehâtü'l-Üns'te mezkûrdür ki, bir cemâat Hz. Mevlânâ'dan namazda imâmet iltimâs ettiler ve Şeyh Sadreddîn-i Konevî hazretleri o cemaat içinde idi. Hz. Mevlânâ buyurdu: ما قوم ابدالیم بهر جا می رسیم و می نشینیم و می خیزیم امامت را ارباب تصوف لايق اند ya'ni "Biz abdâl tâifesiyiz; vâsıl olduğumuz her yerde oturup kalkarız; imâmete erbâb-ı tasavvuf lâyıktır." Ve Şeyh Sadreddîn hazretlerine işaret buyurdular; Şeyh Sadreddîn hazretleri imâm olup namaz kıldırdı. Ba'dehû Hz. Mevlânâ buyurdular ki: من صلى خلف امام تقى فكأنما صلى خلف نبی ya'ni "İmâm-ı takî arkasında namaz kılan kimse, peygamber arkasında namaz kılan gibidir." Filvâki' Cenâb-ı Pîr "kutb"u nûra ve onun mâdûnu olan “velî”yi kandîle teşbîh ve kandîlin dûnunda olanlar için de "bizim mişkâtımızdır” buyururlar. Bu tertîbe nazaran, Bahru'l-Ulûm hazretlerinin mütâlaası muvâfık gibi görünür ise de; "bizim mişkâtımız" ta'bîrinden mutlakā kendilerinin "kutb"un mâdûnu olan kandîl mertebesinde olduğuna hükmolunamaz. Çünkü gerek kandîl ve gerek mişkât olsun, nûrdan müstenîr olduklarından, kandîlin mâdûnu olan bir velî için "kutbu'l-aktâb”ın "bizim mişkâtımız" demesi câiz olur. Hattâ Dîvân-ı Kebîrlerindeki bir beyt-i şerîflerinde, hâmil-i sırr-ı Mustafavî (s.a.v.) olduklarını açıkça beyân buyururlar. Beyit: Nazmen tercüme: "Açtılar kenz-i füyûzu, olunuz hil'at-pûş Mustafa geldi yine cümleniz îmân ediniz!"

817. Zîra ki nûr-ı Hakk'ın yedi yüz perdesi vardır; bu kadar tabakayı nûrun perdeleri bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

817. Çünkü Hakk'ın nurunun yedi yüz perdesi vardır; bu kadar tabakayı nurun perdeleri bil!

Yani Hakk'ın varlık nurunun perdeleri, karanlık ve aydınlık olmak üzere pek çoktur. "Yedi yüz perde" denilmesi, sayısal çokluğa işarettir. Nitekim hadis-i şerifte ان لله سبعين حجابا yani "Allah'ın yetmiş perdesi vardır" ve aynı şekilde ان لله سبع مأة حجاب yani "Allah'ın yedi yüz perdesi vardır" ve yine ان لله سبعين الف حجاب من نور و ظلمة yani "Allah'ın nurdan ve karanlıktan yetmiş bin perdesi vardır" buyurulur. Bu sayılar, hepsi çokluktan kinayedir. Şimdi, Hakk'ın mutlak varlığı bu aydınlık ve karanlık perdelerle perdelenmiştir. Aydınlık perdeler cemalî (güzellikle ilgili), ruhanî ve cennetle ilgilidir; karanlık perdeler ise celalî (ululukla ilgili), nefsanî ve cehennemle ilgilidir. Ve bunların hepsi bu yoğun şehadet aleminde, ta hakiki varlığa kadar birbirinin üstünde birikmiştir. İnsan varlığı hepsini kapsar. Nitekim İnşikak Suresi'nde لتركبن طبقاً عن طبق (İnşikak, 84/19) yani "Sen tabakadan tabakaya terkip olunursun" buyurulur. İşte tabakaların hepsi "mutlak varlık"ın tenezzülünden (aşağı inmesinden) meydana gelen perdelerdir. Ve varlık nurunun, karanlık perdelerdeki mertebelerinin düzeni olduğu gibi, aydınlık perdelerdeki mertebelerin de böylece düzenleri vardır. Bu perdenin başlangıcı "kutbu'l-aktâb"ın (kutbun kutbu, en büyük kutup) varlığıdır. Yani onun varlığı, güneş ışığının ilk aynaya yansımasına benzer. Ve ondan sonraki veliye o nur, bu aynaya yansıyan akisten yansır; ve onun altındaki veliye de bu son akisten yansır. Böylece aydınlık mertebeler zincirleme olarak tamam olup, karanlık mertebeler başlar. Ve varlığın karanlık perdelerinin başlangıcı İblis'tir. Onun altındaki karanlık tabakalar, bu mertebeler üzerine varlık nurunun en uzak perdesi olan bir tabakaya kadar tenezzül eder. Şimdi, insan bu yoğun alemde ilk defa gözünü açtığı zaman, kendisini cehennemin derin çukuru olan bu uzak tabakada bulur. Nitekim ayet-i kerimede وَإِنْ مِنْكُمْ إِلا وَأَرِدُها كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتْماً مَقْضِياً (Meryem, 19/71) yani "Muhakkak sizden o cehenneme uğramayan bir kimse yoktur. Ona uğramak senin Rabb'inin hüküm ve kazası oldu" buyurulur. Sonra Hakk'ın izni ve peygamberinin şefaati sayesinde bu cehennemin derin çukurundan tabaka tabaka terakki edip, karanlık perdeleri aşarak aydınlık perdelere adım basar. Buraya kadar nebevî şeriat ile yürür; ondan sonra Hakk yoluna sülûk edip (girip), mürşidin himmetiyle, yine tabaka tabaka bu aydınlık perdeleri de himmeti ve isti'dadı (yatkınlığı) dairesinde aşarak, kendi aslı olan varlık nuruna ulaşır ve onda mahv (yok olma) ve müstehlek (eriyip gitme) olur.

Ya'ni Hakk'ın nûr-ı vücûdunun hicâbları, zulmânî ve nûrânî olmak üzere pek çoktur. "Yedi yüz hicâb" buyurulması, kesret-i adedîye işarettir. Nitekim hadis-i şerifte ان لله سبعين حجابا ya'ni "Allah'ın yetmiş hicabı vardır" ve kezâ ان لله سبع مأة حجاب ya'ni "Allah'ın yedi yüz hicabı vardır" ve keza ان لله سبعين الف حجاب من نور و ظلمة ya'ni Allah'ın nûrdan ve zulmetten yetmiş bin hicabı vardır" buyurulur. Bu adedlerin hepsi çokluktan kinâyedir. İmdi, vücûd-ı mutlak-ı Hak bu nûrânî ve zulmânî perdeler ile ihticâb etmiştir. Nûrânî perdeler cemâlî ve rûhânî ve cinânîdir; ve zulmânî perdeler celâlî ve nefsânî ve cehen- nemîdir. Ve bunların cümlesi bu âlem-i kesîf-i şehadette, tâ vücûd-ı hakîkîye kadar birbirinin üstünde terekküb etmiştir. Vücûd-ı beşer cümlesini câmi'dir. Nitekim sûre-i İnşikak'ta لتركبن طبقاً عن طبق (İnşikak, 84/19) ya'ni "Sen tabakadan tabakaya terkîb olunursun" buyurulur. İşte tabakaların cümlesi “vücûd-ı mutlak"ın tenezzülünden hâsıl olan hicablardır. Ve nûr-i vücudun, hicâbât-ı zulmâniyyedeki mertebelerinin tertibatı olduğu gibi, hicâbât-ı nûrâniyyedeki mertebelerin dahi böylece tertîbleri vardır. Bu hicâbın mebde'i "kutbu'l-aktâb”ın vücûdudur. Ya'ni onun vücûdu, ziyâ-yı şemsin ilk aynaya aksine mümâsildir. Ve ondan sonraki velîye o nûr, bu aynaya vâki' olan akisten akseder; ve onun mâdûnundaki velîye de bu son akisten akseder. Böylece merâtib-i nûrâniyye müteselsilen tamâm olup, merâtib-i zulmâniyye başlar. Ve vücûdun zulmânî hicâblarının mebde'i İblîs'tir. onun mâdûnu zulümât tabakaları, bu merâtib üzerine nûr-i vücûdun en baîd hicabı olan bir tabakaya kadar tenezzül eder. İm-di, insân bu âlem-i kesîfte ilk def'a gözünü açtığı vakit, kendisini gayyâ-yı cehennem olan bu tabaka-i baîdede bulur. Nitekim âyet-i kerîmede وَإِنْ مِنْكُمْ إِلا وَأَرِدُها كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتماً مقضياً (Meryem, 19/71) ya'ni "Muhakkak sizden o cehenneme uğramayan bir kimse yoktur. Ona uğramak senin Rabb'inin hüküm ve kazâsı oldu" buyurulur. Sonra Hakk'ın izni ve peygamberinin şefâati sâyesinde bu gayyâ-yı cehennemden tabaka tabaka terakkî edip, hicâbât-ı zulmâniyyeyi kat' ederek hicâbât-ı nûrâniyyeye ka-dem basar. Buraya kadar şer'-i nebevî ile yürür; ondan sonra tarîk-ı Hakk'a sülûk edip, himmet-i mürşid ile, yine tabaka tabaka bu hicâbât-ı nûrâniyyeyi de himmeti ve isti'dâdı dâiresinde kat' ederek, kendi aslı olan nûr-i vücûda vâsıl ve onda mahv ve müstehlek olur.

818. Her perdenin arkasından bir taâifeye makām vardır; onların perdeleri imama kadar saf saftırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

818. Her perdenin arkasından bir topluluğa makam vardır; onların perdeleri imama kadar sıra sıradır.

Zamanın imamı olan "kutbu'l-aktâb" (kutubların kutbu, en büyük kutup), bütün nuranî ve zulmanî perdeleri kuşattığından, nuranî ve zulmanî olan perdelerden her bir perdenin arkasında, ruhanî veya nefsanî olan her bir topluluğun makamları vardır. Onların bu perdeleri, "imam"a varıncaya kadar sıra sıradır; ve her sıranın ehli ancak kendi dengini bilir ve tanır; onun üstündekinin hallerine vakıf değildir. Bu sebeple Hakk Yolcularından bazılarının, "Filan veli filan veliden daha yüksektir veya daha aşağıdır" diye görüş belirtmeleri, onların hadlerini bilmezliklerinin eseridir.

İmâm-ı zamân olan "kutbu'l-aktâb", bilcümle hicâbât-ı nûrâniyye ve zulmâniyyeyi muhît olduğundan, nûrânî ve zulmânî olan hicâblardan her bir perdenin arkasında, rûhânî veyâ nefsânî olan her bir tâifenin makāmları vardır. Onların bu perdeleri, "imâm"a varıncaya kadar saf saftırlar; ve her saffın ehli ancak kendi akrânlarını bilir ve tanır; onun mâfevkinin ahvâline vakıf değildir. Binâenaleyh ehl-i sülûkten ba'zılarının, “Filân velî filân velîden daha yüksektir veya daha aşağıdır" diye mütâlaa serdetmeleri, onların had-nâşinâslıkları eseridir.

819. Sonuncu saffın ehli, kendilerinin za'fından, onların gözü ön saftaki nûra tâkat tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

819. Son saftaki kişiler, kendi zayıflıklarından dolayı, ön saftaki nura tahammül edemezler.

820. Ve o öndeki saf, basarlarının zaîfliğinden, daha öndeki aydınlığa takat getiremezler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

820. Ve o öndeki saf, görüşlerinin zayıflığından dolayı, daha öndeki aydınlığa güç yetiremezler.

821. Bir aydınlık ki evvelin hayatıdır, bu şaşının canının renci ve fitnesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

821. Bir aydınlık ki evvelin hayatıdır, bu şaşının canının renci ve fitnesidir.

Her bir safın (mertebenin) başında sabit olanların hayatı olan nur ve aydınlık, seyr ü sülûkünü (tasavvuf yolculuğunu) henüz tamamlamamış ve bir olanı iki görmekte olan şaşının canına meşakkat ve fitne, yani imtihan olur. İşte bu sâlik, canına hâkim olan bu renc (sıkıntı) ve fitne sebebiyle, kendisinden üstün olanların marifetini inkâr eder ve onları dalalet girdabına düşmüş ve hata etmiş zanneder. Halbuki girdaba düşmüş olan kendisidir.

Her bir saffin evvelinde sabit olanların hayatı bulunan nûr ve aydınlık, sülükünü henüz itmâm etmemiş ve biri iki görmekte bulunmuş olan şaşının cânına meşakkat ve fitne, ya'ni imtihân olur. İşte bu sâlik, cânına müstevlî olan bu renc ve fitne sebebiyle, mâfevkinin ma'rifetini inkâr ve onları girdâb-ı dalâlete düşmüş ve hatâ etmiş zanneder. Halbuki girdaba düşmüş olan kendisidir.

822. Şaşılıklar yavaş yavaş azalır; vaktaki yedi yüzden geçer, o deryâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

822. Şaşılıklar yavaş yavaş azalır; yedi yüzden geçtiği zaman, o derya olur.

Bu iki görme şaşılığı, mürşidin himmetiyle (manevi yardımıyla) marifet (Allah bilgisi) elde ederek yavaş yavaş azalır ve sonunda bu yukarıda anılan zulmanî (karanlık) ve nuranî (aydınlık), yani nefsanî (nefse ait) ve ruhanî (ruha ait) yedi yüz perdeyi birer birer geçer, mutlak varlık deryasında yok olup erir, fani olur ve Allah ile bâki kalır.

Bu iki görme şaşılığı, himmet-i mürşid ile tahsîl-i ma'rifet ederek yavaş yavaş azalır ve nihâyet bu yukarıda zikr olunan zulmânî ve nûrânî, ya'ni nefsânî ve rûhânî yedi yüz hicâbı birer birer geçer, deryâ-yı vücûd-ı mutlakta mahv ve müstehlek olup, fânî ve bâkî-billâh olur.

823. Demirin veya altının ıslahı olan bir ateş ne vakit ayva ve elmanın salâhıdır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

823. Demirin veya altının ıslahı olan bir ateş ne zaman ayva ve elmanın salâhıdır?

Demiri ıslah edip türlü türlü şekillere sokan ve altını ıslah edip çeşitli süs eşyaları ve sikke hâline getiren ateş, ayva ve elma gibi narin meyveleri yakıp bozar.

Demiri ıslâh edip türlü türlü eşkâle sokan ve altını ıslâh edip envâ'-ı müzeyyenât ve sikke hâline getiren ateş, ayva ve elma gibi nâzik meyveleri yakıp ifsâd eder.

824. Elma ve ayva hafif hamlık tutar; demir gibi, latif bir harâret istemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

824. Elma ve ayva hafif bir hamlık taşır; demir gibi, latif bir hararet istemez.

Çünkü elma ve ayvanın hamlığı hafif olduğundan, doğrudan doğruya ateşe dayanamaz ve onlar demir gibi alevleri kızıl ve latif olan ateşe ve hararete tahammül edemez.

Zîrâ elma ve ayvanın hamlığı hafif olduğundan, doğrudan doğruya ateşe göğüs geremez ve onlar demir gibi alevleri kızıl ve latîf olan ateşe ve harârete tahammül edemez.

825. Lakin demire o şu'leler latîftir; zîra o ejderhânın harâretini çekicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

825. Lakin demire o şu'leler latîftir; zîra o ejderhânın harâretini çekicidir.

Lakin demire ateşin alevleri latîf (hoş, uygun) gelir. Çünkü o, ejderha gibi hücum eden alevlerin harâretini kıpkızıl oluncaya kadar kendisine çeker.

Lâkin demire ateşin alevleri latîf gelir. Çünkü o, ejderha gibi hücum eden alevlerin harâretini kıpkızıl oluncaya kadar kendisine çeker.

826. Demir sıkıntı çekici fakîrdir; çekiç ve ateş altında kızıl ve hoştur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

826. Demir sıkıntı çekici fakîrdir; çekiç ve ateş altında kızıl ve hoştur!

Demir, nefsini riyâzete (nefsî perhizlere) ve meşakkate koyan ve mücâhede (nefisle mücadele) sıkıntıları çeken fakîrdir. O demir, çekiç ve ateş altında kıpkızıl ve hoş bir görünüm oluşturur.

Demir, nefsini riyâzete ve meşakkate vaz' eden ve mücâhede sıkıntıları çeken fakîrdir. O demir, çekiç ve ateş altında kıpkızıl ve latîf bir manzara hâsıl eder.

827. Vâsıtasız ateşin perdecisi olur; râbıtasız ateşin içine gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

827. Aracı olmadan ateşin perdecisi olur; bağlantısız ateşin içine gider.

Demir gibi olan fakir, arada aracı olmaksızın ateşin perdecisi olur; ve bağlantı ve vesile olmaksızın ateşin içine gider. "Fakir"den kasıt, ilahi tecellileri (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünür hale gelmesi) aracısız kabul edip Hakk Yolcularına ulaştıran insân-ı kâmil mürşittir.

Demir gibi olan fakîr, arada vâsıta olmaksızın ateşin perdecisi olur; ve râbıta ve vesîle olmaksızın ateşin içine gider. "Fakîr"den murâd, tecelliyât-ı ilâhiyyeyi vâsıtasız kabûl edip sâliklere îsâl eden mürşid-i kâmildir.

828. Su ve suyun evladları bir hicabsız ateşten pişkinlik ve hitab bulmazlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

828. Su ve suyun evlatları, bir perdelenme olmaksızın ateşten pişkinlik ve hitap bulmazlar.

Su ve suyun evladı olan meyveler, arada bir perde bulunmadıkça ateşten pişkinlik ve hitap bulmazlar. "Ateş"ten kastedilen ilahi tecellidir; ve "demir"den kastedilen, bu ilahi tecellileri aracısız ve bağlantısız kabul eden insân-ı kâmillerdir; ve "su ve suyun evladı"ndan kastedilen, yatkınlığı zayıf olan Hakk yolcularıdır. "Aradaki perde"den kastedilen, terbiye edici olan insân-ı kâmillerdir.

Su ve suyun evlâdı olan meyveler, arada bir hicâb bulunmadıkça ateşten pişkinlik ve hitâb bulmazlar. "Ateş"ten murâd tecellî-i ilâhîdir; ve "demir"den murâd, bu tecelliyât-ı ilâhiyyeyi vâsıtasız ve râbıtasız kabûl eden kâmillerdir; ve "su ve suyun evlâdı"ndan murâd, zaîfü'l-isti'dâd olan sâliklerdir. "Aradaki hicâb"dan murâd, mürebbî olan kâmillerdir.

829. Vâsıta, bir tencere veyâ tava olur, yürümekte ayağa bir dolak gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

829. Vasıta, bir tencere veya tava olur, yürümekte ayağa bir dolak gibi.

Ayağa bir dolak sarılarak yol yürümek için kuvvet kazanıldığı gibi, suyu ve suyun evlatları olan meyveleri ve diğer sıvıları pişirmek ve kaynatmak için de, ateş ile bunların arasında bir tencere veya tava vasıtalarına ihtiyaç vardır.

Ayağa bir dolak sarılarak yol yürümek için kuvvet iktisab olunduğu gibi, suyu ve suyun evlâdları olan meyveleri ve sâir mâyiâtı pişirmek ve kaynat- mak için de, ateş ile bunların arasında bir tencere veyâ tava vâsıtalarına ihtiyaç vardır.

830. Yahut arada bir mekân olup, tâ ki o hava sûzân olsun ve suya getirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

830. Yahut arada bir mekân olsun ki, o hava yansın ve suya getirsin.

Yahut su ile ateş arasında bir mekân ve mesafe olsun ki, o hava kızsın ve harareti suya getirsin. Nasıl ki güneşin harareti, yeryüzündeki sulara ve meyvelere temas eden esintili havayı kızdırıp ısıtır ve hararet şiddetli olursa kaynatır. Hint nüshalarında ikinci mısra' `می شود سوزان و می آرد بما` şeklindedir. Yani "Hava hararetten kızıp, suyun evlatları olan meyvelere gelişme ve büyüme getirir" demek olur. Ankaravî hazretleri bu mısra'da "be-mâ" kelimesinin [Farsça olarak] "bize"; ve Arapça "mâ" olarak "suya" anlamlarını birer vecih olarak gösterirler. Ben, sudan bahsedildiği için, "be-mâ"nın "suya" anlamını uygun gördüm.

Yâhut su ile ateş arasında bir mekân ve mesâfe olup, tâ ki o hava kızsın ve harâreti suya getirsin. Nitekim güneşin harâreti sath-ı arzdaki sulara ve meyvelere temâs eden havâ-yı nesîmîyi kızdırıp ısıtır ve harâret şedîd olursa kaynatır. Hind nüshalarında ikinci mısra' `می شود سوزان و می آرد بما` sûretindedir. Ya'ni "Hava harâretten kızıp, suyun evlâdları olan meyvelere neşv ü nemâ getirir" demek olur. Ankaravî hazretleri bu mısra'da "be-mâ" kelimesinin [Farsça olarak] "bize"; ve Arabî "mâ” olarak "suya" ma'nâlarını birer vecih olarak gösterirler. Fakîr, sudan bahis buyurulduğu için, “be-mâ" "suya" ma'nâsını münasib gördüm.

831. İmdi, fakîr odur ki, vasıtasızdır, şu'lelerin onun vücuduna rabıtası vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

831. Şimdi, fakir odur ki, vasıtasızdır, ışıkların onun varlığına bağlantısı vardır.

"Fakir", varlık ortaklığından kurtulmuş ve "benimdir" diyecek hiçbir şeyi kalmamış olan kimseye denir. Böyle bir zat kendi nefsinde kâmildir ve başkalarını olgunluğa ulaştırır. Çünkü ilahi feyizleri vasıtasız alabilir ve aldığı feyizleri de başkalarına yaymaya muktedirdir. Onun bedensel varlığı ile Hakk'ın nurlarının ışıkları arasında sürekli bir bağlantı mevcuttur.

"Fakîr", şirk-i vücûddan kurtulmuş ve "benimdir" diyecek hiçbir şeyi kalmamış olan kimseye derler. Böyle bir zât nefsinde kâmildir ve başkalarını kemâle getirir. Zîrâ füyûzât-ı ilâhiyyeyi vâsıtasız alabilir ve aldığı füyûzâtı da başkalarına ifazaya muktedirdir. Onun vücûd-ı abdânîsi ile envâr-ı Hakk'ın şu'leleri arasında râbıta-i dâime mevcuttur.

832. Binaenaleyh âlemin kalbi odur; zîra ki ten bu kalbin vasıtasından fenne erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

832. Bu sebeple âlemin kalbi odur; çünkü beden bu kalbin aracılığıyla fen bilgisine ulaşır.

Cihanın bütün yapısı bedendir; ve bu "fakir" o âlemin kalbidir. İnsan vücudunda kalp ne ise, âlemde de "insân-ı kâmil" odur. Çünkü cisim bu kalp aracılığıyla türlü türlü işler ve hünerler meydana getirir; ve vücutta tasarruf eden ancak kalptir. Nitekim Dâvûd-ı Kayserî hazretleri Fusûsu'l-Hikem Şerhi'nde şöyle buyururlar: `ان الحق انما يتجلى المرآت هذا الكامل فتنعكس الأنوار من قلبه الى العالم فيكون باقيا بوصول ذلك الفيض اليها فما دام هذا الإنسان موجودا في العالم فالعالم يكون بوجوده محفوظ` yani "Şüphesiz Hak ancak bu kâmilin aynasına tecelli eder; nurlar onun kalbinden âleme yansır. Şimdi bu feyzin kendisine ulaşması sebebiyle âlem kalıcı olur. Âlemde bu insan var oldukça, âlem onun varlığı ile korunur.”

Cihânın hey'et-i mecmûası ceseddir; ve bu "fakîr" o âlemin kalbidir. Vücûd-ı beşerde kalb ne ise, âlemde de "insân-ı kâmil" odur. Zîrâ cisim bu kalb vâsıtasıyla türlü türlü işler ve hünerler vücûda getirir; ve vücûdda mutasarrıf olan ancak kalbdir. Nitekim Dâvûd-ı Kayserî hazretleri Fusûsu'l-Hikem Şerhî'nde şöyle buyururlar: `ان الحق انما يتجلى المرآت هذا الكامل فتنعكس الأنوار من قلبه الى العالم فيكون باقيا بوصول ذلك الفيض اليها فما دام هذا الإنسان موجودا في العالم فالعالم يكون بوجوده محفوظ` ya'ni "Muhakkak Hak ancak bu kâmilin mir'âtına tecellî eder; envâr onun kalbinden âleme akseder. İmdi bu feyzin kendisine vusûlü sebebiyle âlem bâkî olur. Alemde bu insan mevcûd oldukça, âlem onun vücudu ile mahfüz olur.”

833. Gönül olmasa ten güft ü guyu ne bilir; gönül istemese ten cüst ü cûyu ne bilir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

833. Gönül olmasa ten konuşmayı ne bilir; gönül istemese ten aramayı ne bilir!

Beden üzerinde tasarruf eden gönüldür. Kalp düşünceleri beyne verir ve dil beynin düşüncelerini söyler; ve gönül istediği bir şey için bedenin organlarını ve uzuvlarını harekete geçirir.

Cesedde mutasarrıf olan gönüldür. Kalb havâtırı dimâğa verir ve lisân dimâğın tefekkürâtını söyler; ve gönül istediği bir şey için cismin a'zâ ve cevârihini harekete getirir.

834. Binaenaleyh şua'ın nazargahı o demirdir; binâenaleyh Huda'nın nazargahı gönüldür, ten değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

834. Bu sebeple ışının bakış yeri o demirdir; bu sebeple Yüce Allah'ın bakış yeri gönüldür, ten değildir.

Böyle olunca, Hakk'ın varlık nurunun ışınları olan isimlerin baktığı yer, o demir gibi olan insân-ı kâmilin kalbidir; ve sonuç olarak, Hakk'ın baktığı yer, ancak gönüldür, cisim değildir.

Böyle olunca, nûr-ı vücûd-ı Hakk'ın şuââtı olan esmânın nazar ettiği mahal, o demir gibi olan insân-ı kâmilin kalbidir; ve binnetîce, Hakk'ın nazar ettiği mahal, ancak gönüldür, cisim değildir.

835. Sonra, sahib-i dilin ma'den olan gönlüne nisbetle, bu cüz'î gönüller ten gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

835. Sonra, gönül sahibinin madeni olan gönlüne göre, bu cüz'î gönüller beden gibidir.

Sonra, şunu da bil ki, gerçek gönül sahibinin ve insân-ı kâmilin esmâ tecellilerinin (Allah'ın isimlerinin tecellileri) madeni ve kaynağı olan gönlüne göre, diğer noksan insanların gönülleri, cisim (beden) hükmündedir. Çünkü onlar Hakk'ın tecellilerini aracısız alamazlar; ve kalp insan bedeninde tasarruf ettiği gibi, insân-ı kâmilin gönlü de diğer insanların gönüllerinde tasarruf eder.

Sonra, bunu da bil ki, hakîkî gönül sahibinin ve “insân-ı kâmil"in tecelliyât-ı esmâiyyesinin ma'deni ve menba'ı gönüle nisbetle, sâir nâkıs insanların gönülleri, cisim mesâbesindedir. Zîrâ onlar tecelliyât-ı Hakk'ı vasıtasız alamazlar; ve kalb cism-i insânîde mutasarrıf olduğu gibi, insân-ı kâmilin gönlü de sâir insanların gönüllerinde mutasarrıftır.

836. İmdi bu kelâm misal ve şerh ister; lakin korkarım, tâ ki avâmın vehmi kaymasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

836. Şimdi bu söz örnek ve açıklama ister; ancak korkarım ki avamın vehmi kaymasın!

Şimdi, bu insân-ı kâmil hakkındaki söz, daha fazla açıklanmak için örneklerle açıklanmak ister. Ancak avamın vehmi anlayışlarına üstün geldiğinden, ona ilâhlık isnat ederler diye korkarım. Nasıl ki İsevîler Hz. İsa (a.s.) hakkında; ve Râfızîler (Şii bir fırka) tâifesinden bazıları Hz. Ali hakkında; ve Yahudilerden bazıları Üzeyir (a.s.) hakkında, vehmin sürüklemesiyle ilâhlık isnat ettiler.

İmdi, bu insân-ı kâmil hakkındaki kelâm, daha fazla îzâh olunmak için misâller ile şerh olunmak ister. Lâkin avâmın vehmi fehimlerine galib olduğundan, ona ulûhiyyet isnâd ederler diye korkarım. Nitekim Îsevîler Hz. Îsâ (a.s.) hakkında; ve Revâfız tâifesinden ba'zıları Hz. Alî; ve yahûdîlerden ba'zıları Üzeyr (a.s.) haklarında, sâika-i vehim ile ulûhiyyet isnâd ettiler.

837. Tâ ki iyilik bizim üzerimize kötülük olmasın; bunu ki söyledim, bî-hodluktan gayri olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

837. İyilik bizim üzerimize kötülük olmasın diye; bunu ki söyledim, kendimden geçmekten başka bir şey olmadı.

Buna göre biz, hakikatleri ve marifetleri bolca vererek halka fayda sağlamak istediğimiz halde, sırf onların vehimlerinin sürüklemesiyle bir kötülüğe meydan vermiş olmayalım! Bu kadar açıklamalarım bile ancak marifet ve hakikatler âlemine dalıp, kendimden geçtiğim için meydana geldi.

Binâenaleyh biz, ibzâl-i hakāyık ve maârifle halka fâide bahş etmek murâd ettiğimiz halde, mahzâ onların sâika-ı evhâmı ile bir kötülüğe meydan vermiş olmayalım! Bu kadar îzâhâtım bile ancak maârif ve hakāyık âlemine dalıp, kendimden geçtiğim için vâki' oldu.

838. Eğri ayağa eğri pabuç daha iyi olur; muhakkak dilenci için destgah kapı üzerinde olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

838. Eğri ayağa eğri pabuç daha iyi olur; muhakkak dilenci için kazanç yeri kapı üzerinde olur!

Mademki insanlar, vehmedilmiş varlıklarının etkisiyle biri iki ve Hakk'ı ve halkı birbirinden ayrı birer varlık sahibi görüyorlar, o halde onların bakış açılarındaki bu eğrilikler dairesinde marifet ve hakikat öğretme usulüne riayet etmek lazımdır. Nasıl ki bu anlamı desteklemek için Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî), diğer ciltlerin birinde şöyle buyururlar: "Ey suret-perest (şekle takılıp kalan), mademki şaşıların arkadaşıyız, müşrikçe (Allah'a ortak koşanlarınki gibi) söz söylemek lazım gelir!"

Çünkü eğri ayağa eğri pabuç daha uygun gelir; ve muhakkak dilenci için kazanç yeri ve kazanç mahalli insanların kapıları üzerindedir. Yani marifet talep eden noksan kişiler, mademki bu hakikatleri ve marifetleri hikâyeler suretinden arındırılmış beyanlar ile anlayamıyorlar, o halde onların bu husustaki marifet kazanç yerleri ve kazanç mahalleri suret kapısı olan kıssalar ve hikâyeler üzerindedir.

Mâdemki halk, vücûd-ı vehmîlerinin te'sîriyle biri iki ve Hakk'ı ve halkı yekdîğerinden ayrı birer vücûd sahibi görüyorlar, o halde onların nazarlarındaki bu eğrilikler dâiresinde ta'lîm-i ma'rifet ve hakîkat usûlüne riâyet etmek lâzımdır. Nitekim bu ma'nâyı te'yîden Cenâb-ı Pîr, diğer cildlerin birinde şöyle buyururlar: "Ey sûret-perest, mâdemki şaşıların musahibiyiz, müşrikçe söz söylemek lâzım gelir!"

Zîrâ eğri ayağa eğri pabuç daha münasib gelir; ve muhakkak dilenci için destgâh ve kazanç mahalli halkın kapıları üzerindedir. Ya'ni tâlib-i ma'rifet olan nâkıslar, mâdemki bu hakāyık ve maârifi hikâyât sûretinden mücerred beyânât ile alamıyorlar, o halde onların bu husûsdaki destgâh-ı ma'rifetleri ve kazanç mahalleri sûret kapısı olan kıssalar ve hikâyeler üzerindedir.

## Pâdişâhın, yeni satın almış olduğu iki köleyi imtihân etmesi

839. Bir padişah ucuz iki köle satın aldı; o ikiden birisine söz söyledi ve dinledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

839. Bir padişah, ucuz fiyata iki köle satın aldı; o ikisinden birine söz söyledi ve onu dinledi.

840. Onun birini, kalbi anlayışlı ve cevabı latîf buldu: "Şekerin dudağından ne [844] doğar?" "Şeker suyu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

840. Onun birini, kalbi anlayışlı ve cevabı latîf buldu: "Şekerin dudağından ne [844] doğar?" "Şeker suyu!"

841. İnsan, dil altında gizlidir; bu dil, canın dergahı üzerinde perdedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

841. İnsan, dil altında gizlidir; bu dil, canın dergâhı üzerinde perdedir.

Bu şerefli beyitte, "Kişi lisanının altında gizlidir" anlamındaki hadis-i şerife işaret edilir. Yani bir kişinin değeri ve mertebesi sözünden anlaşılır ve söz söyleyinceye kadar insan suretinden kıymeti ve mahiyeti anlaşılamaz. Ve insan ancak endişeden ve düşünceden ibaret olduğundan, kıymeti fikriyle ölçülür ve fikrinin tercümanı ise ancak dilidir. Eğer fikri yüksek ve iç âlemi aydınlık olup da söz söylemese veya sözü muhatabının seviyesinde olsa, onun dili canının dergâhı üzerinde perde olur.

Bu beyt-i şerifte, المرأ مخفى تحت لسانه ya'ni "Kişi lisanının altında mahfidir” hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'ni bir kişinin kadr u menzileti kelâmından ma'lûm olur ve söz söyleyinceye kadar sûret-i insâniyyesinden kıymeti ve mâhiyyeti anlaşılamaz. Ve insan ancak endîşeden ve düşünceden ibâret olduğundan, kıymeti fikriyle ölçülür, ve fikrinin tercümânı ise ancak dilidir. Eğer fikri yüksek ve bâtını münevver olup da söz söylemese, veyâhut sözü muhâtabının seviyesinde olsa, onun dili cânının dergâhı üzerinde perde olur.

842. Vaktaki bir rüzgâr perdeyi karmakarışık çekti, evin sahnının sırrı bize âşikâr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

842. Bir rüzgâr perdeyi karmakarışık çektiği zaman, evin sahnının (ortasının) sırrı bize açıkça göründü.

"Nefes" rüzgâra, "sözler" perdeye ve "insan kalbi" eve, "sır" ise düşüncelere benzetilmiştir. Yani, kapısında perde olan bir odanın içinde olan şey görünmez. Bir rüzgâr esip perdeyi kaldırınca, içindeki şeyler görünür. Bunun gibi, insan da nefesini harcayarak konuşmaya başlayınca, kalbindeki düşüncelerin mahiyeti anlaşılır.

"Nefes" rüzgâra, "elfâz" perdeye ve "kalb-i beşer" eve ve "sır" efkâra teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, kapısında perde olan bir odanın içinde olan şey görünmez. Bir rüzgâr esip perdeyi kaldırınca, içindeki olan şeyler görünür. Bunun gibi, insan da nefesini sarf ile tekellüme başlayınca, kalbindeki efkârın mâhiyyeti anlaşılır.

843. Ki o evde güher mi, yahut buğday mı vardır; altın hazînesi mi, yahut hep yılan ve akrep mi vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

843. O evde cevher mi, yoksa buğday mı vardır; altın hazinesi mi, yoksa hep yılan ve akrep mi vardır.

844. Yahut onda kenarında bir yılan olduğu halde hazîne mi vardır; zîrâ ki altın hazîne bekçisiz olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

844. Yahut onda kenarında bir yılan olduğu hâlde hazine mi vardır; çünkü altın hazine bekçisiz olmaz.

Bu yüce beyitte, kalbi ilahi hakikatler ve bilgilerle dolu olan bir ârifin (Allah'ı bilen kişi), hâlini gizlemek için halkın gözünde eksiklik sayılacak bir kusurla görünür olduklarına işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfte, kalb-i şerîfi hakāyık ve maârif-i ilâhiyye ile dolu olan bir ârifin, setr-i hâl için halk nazarında noksân addedilecek bir ayıp ile zânir olduklarına işâret buyurulur.

845. O teemmülsüz öyle söz söyler ki, başkaları beş yüz teemmülden sonra söylerdi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

845. O, düşünmeden öyle söz söyler ki, başkaları beş yüz düşünmeden sonra söylerdi!

Yani, o kulun biri düşünmeksizin öyle söz söylerdi ki, başkaları öyle bir sözü birçok düşünmeden sonra hazırlayabilirlerdi!

Ya'ni, o kölenin birisi düşünmeksizin öyle söz söylerdi ki, başkaları öyle bir sözü birçok teemmülden sonra hazırlayabilirler idi!

846. Der idin ki: "Onun bâtınında derya var idi; bütün derya söyleyici gevher idi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

846. Şöyle derdin: "Onun bâtınında (iç yüzünde) bir deniz vardı; bütün deniz, konuşan bir inciydi!"

847. Ondan parlayan her gevherin nûrundan Hak ve bâtıla furkān olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

847. Ondan parlayan her cevherin nurundan Hak ve bâtıla furkan olurdu.

"Nur"dan kasıt Hak nurudur; "cevher"den kasıt ise ârifin kalbidir. Yani, Hakk'ın nurundan parlayan her ârif kalbinin ışığından, hak ve bâtıl seçilir ve hak bâtıl, bâtıl da hak suretinde görünmez. Şimdi, nur ve yol gösterici olan Kur'ân-ı Kerîm'in inişi, hak ve bâtılı zerre zerre ayırmıştır. Ancak genel kalpler Hak nuruyla aydınlanmadığından, bâtılı hakka ve hakkı da bâtıla bürünmüş bir hâlde görüp, yollarını şaşırırlar.

“Nûr”dan murâd nûr-ı Hak; “gevher”den murâd kalb-i âriftir. Ya'ni, Hakk'ın nûrundan parlayan her kalb-i ârifin pertevinden, hak ve bâtıl seçilir ve hak bâtıl ve bâtıl dahi hak sûretinde görünmez. İmdi, nûr ve hâdî olan Kur'ân-ı Kerîm'in nüzûlü, hak ve bâtılı zerre zerre ayırmıştır. Velâkin kulûb-ı âmme nûr-ı Hak'tan müstenîr olmadığından, bâtılı hakka ve hakkı da bâtıla bürünmüş bir halde görüp, yollarını şaşırırlar.

848. Furkan'ın nûru bizim için zerre zerre Hak ve bâtılı ayırıp fark eyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

848. Furkan'ın nuru bizim için zerre zerre Hak ve bâtılı ayırıp fark etti.

"Furkan", Kur'an-ı Kerim'in isimlerinden biridir. Çünkü varlıkta Hakk'ı ve halkı, temizi ve pis olanı, hakkı ve bâtılı, helâli ve harâmı birbirinden ayırmıştır. Nasıl ki Duhân sûresinde فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ (Duhân, 44/4) yani "O Kur'an'da hikmetli işlerin hepsi ayrılmıştır" buyurulur. "Furkan nuru"ndan kasıt, Zâhir isminin tecellîsidir (Allah'ın görünen, açıkça beliren isminin yansımasıdır). Çünkü nur, kendisi görünür ve eşyayı gösterir; ve eğer Zâhir isminin tecellîsi olmasa, bu ayrılıkların hepsi Bâtın isminin (Allah'ın gizli, görünmeyen isminin) hükmü altında birleşerek gizli kalırdı. Ve şanlı peygamberin (a.s.) belirli sureti de Zâhir isminin tecellîsinin gereğinden olup, ism-i câmi'in (Allah'ın bütün isimlerini kendinde toplayan ismin) mazharı (tecellî yeri) olduğundan, Furkan'ın ta kendisi olur. Ve bu bakımdan, Furkan nuru onların nuru olur ve bu nur ise ancak Hak'kın nurudur.

“Furkān”, Kur'ân-ı Kerîm'in isimlerinden biridir. Zîrâ vücûdda Hakk'ı ve halkı ve tayyibi ve habisi ve hakkı ve bâtılı ve helâli ve harâmı birbirinden ayırmıştır. Nitekim sûre-i Duhân'da فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ (Duhân, 44/4) ya'ni “O Kur'ân'da emr-i hakîmin kâffesi ayrılmıştır” buyurulur. “Nûr-ı Furkān”dan murâd, ism-i Zâhir'in tecellîsidir. Zîrâ nûr, kendi zâhir ve eşyâ-yı muzhirdir; ve eğer ism-i Zâhir'in tecellîsi olmasa, bu ayrılıkların cümlesi ism-i Bâtın'ın taht-ı hîtasında bi'l-ittihad muhtefi olurdu. Ve Nebiyy-i Zîşân'ın sûret-i müteayyinesi de ism-i Zâhir'in tecellîsi iktizâsından olup, mazhar-ı ism-i câmi' olduğundan, ayn-ı Furkān kendileri olur. Ve bu i'tibâr ile, nûr-ı Furkān onların nûru olur ve bu nûr ise ancak nûr-ı Hak'tır.

849. O gevherin nûru bizim gözümüzün nuru olaydı, hem cevab ve hem sual bizden olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

849. O cevherin nuru bizim gözümüzün nuru olsaydı, hem cevap hem de soru bizden gelirdi.

"Cevher nuru"ndan kastedilen, Furkan nuru olan peygamberin iç nurudur. Yani, eğer peygamberin iç nuru bizim kalp gözümüzün nuru olsaydı, herhangi bir zor mesele hakkında gelen soru ve sorunun cevabı bizim içimizden fışkırırdı.

"Nûr-ı gevher"den murâd, nûr-ı Furkān olan nûr-ı bâtın-ı nebevîdir. Ya'ni, eğer nûr-ı bâtın-ı nebevî bizim kalb gözümüzün nûru olaydı, herhangi bir müşkil hakkında vârid olan suâl ve suâlin cevabı bizim bâtınımızdan nebeân ederdi.

850. Sen gözü eğri yaptın, ayın kursunu iki gördün; mâdemki sual vardır, bu nazar iştibah içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

850. Sen gözü eğri yaptın, ayın kursunu iki gördün; mademki soru vardır, bu bakış şüphe içindedir.

Yani, sen ayın kursu gibi bir olan varlığı halk ve Hak diye iki gördün ve "cem'u'l-cem" (bütünün bütünlüğü) hâlinden gaflet içinde olup, âlemin bütünsel yapısına şaşılıkla baktın ve Furkân'ın Kur'ân'ın kendisi olduğunu bilemedin. Bu eğri bakış sende "vahdet" (birlik) hakkında birtakım sorular ortaya atmana sebep oldu. Şimdi, mademki senin sorun vardır, bu soru senin bakışının vahdet-i vücûd (varlığın birliği) hakkında şüphe içinde kaldığına delildir. Çünkü sorular şüphelerin giderilmesi içindir.

Ya'ni, sen ayın kursu gibi bir olan vücûdu halk ve Hak diye iki gördün ve "cem'u'l-cem" hâlinden gaflet içinde olup, hey'et-i mecmûa-i âleme şaşılıkla baktın ve Furkān'ın ayn-ı Kur'ân olduğunu bilemedin. Bu eğri bakış sende "vahdet" hakkında birtakım suâller îrâdına sebep oldu. İm'di, mâdemki senin suâlin vardır, bu suâl senin nazarının vahdet-i vücûd hakkında şübhe içinde kaldığına delîldir. Zîrâ suâller şübhelerin izâlesi içindir.

851. Mehtab hakkında gözü doğru et, tâ ki sen ayı bir göresin. İşte cevab!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

851. Ay ışığı hakkında gözünü doğru et ki, sen ayı bir göresin. İşte cevap!

Bu şerefli beyit, yukarıda geçen 836 numaralı şerefli beytin devamıdır. Bilinmeli ki, Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'te yüce âdetleri şudur ki, eksik anlayışların yanlış anlamalarından korkarak, bazı hakikatleri açıklamaktan vazgeçtiklerini beyan ederler; ve bu suretle eksik anlayış sahiplerini irfan meclislerinden dışarı çıkarırlar. Fakat yine bu incelikleri irfan ehline, yüce konulara uygun ifadelerle bolca sunarlar. İşte bu şerefli beyitler de o kabildendir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de buyururlar ki: "Hakk'ı maddeden soyutlanmış olarak görmek, ebediyen mümkün değildir." Buna göre şehadet âlemleri, Hakk'ın zât ve sıfat ve esma ve fiilleriyle zuhurundan başka bir şey değildir. Ve Hakk'ın insân-ı kâmil suretindeki tecellîsi, son tecellîdir ve ondan zuhuru gibi hiçbir mazhardan (tecellî mahallinden) açıkça belirmemiştir. Fakat bu insân-ı kâmil, taayyün (belirginleşme) cihetinden kuldur ve hakikat cihetinden Hak'tır; ve kullukla zuhur dahi ancak Hakk'ın zuhurudur. Zira varlıkta asla Hakk'ın ortağı ve benzeri yoktur. Ve cenâb-ı Mevlânâ Mesnevî-i Şerîflerinde bu hakikate şu beyit ile işaret buyurur: "Sen efendiyi kuldan ayrı görürsen, kitabın hem metnini ve hem de dibacesini (önsözünü) kaybettin!" Bu izahlara nazaran şerefli beytin anlamı böyle olur: "Sen, mutlak varlık semasının bir ay ışığı olan şanlı peygamber hakkında basiret gözünü şaşılıktan kurtar ki, o ayı bir göresin ve onu Hakk'ın varlığının zuhurundan başka bir şey görmeyesin! Ey Hakk'ın biricik varlığını ikiye ayıran kimse, işte sana açık ve kesin cevap!"

Bu beyt-i şerîf, yukarıda geçen 836 numaralı beyt-i şerîfin mâba'didir. Ma'lûm olsun ki, Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'te âdet-i seniyyeleri budur ki, fühûm-ı nâkısanın yanlış anlayacaklarından havfen, ba'zı häkāyıkı izhârdan vazgeçtiklerini beyân buyururlar; ve bu sûretle fühûm-ı nâkışa erbâbını meclis-i irfanlarından dışarıya cıkarırlar. Fakat yine bu lakayıkı ehl-i irfana ebhas-i âliyeye elfâz-ı münâsibe ile ibzal buyururlar. İşte bu beyt-i şerîfler dahi o kabîldendir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de buyururlar ki: "Hakk'ı maddeden mücerred olarak görmek, ebeden mümkin değildir." Binâenaleyh avâlim-i şehîdiyye Hakk'ın zât ve sıfât ve esma' ve efâli ile zuhûrundan başka bir şey değildir. Ve Hakk'ın insân-ı kâmil sûretindeki tecellîsi, tecellî-i ahîrdir ve ondan zuhûru gibi hiçbir mazhardan zâhir değildir. Fakat bu insân-ı kâmil taayyün cihetinden abddir ve hakîkat cihetinden Hak'tır; ve abdiyyetle zuhûr dahi ancak zuhûr-ı Hak'tır. Zîrâ vücûdda aslâ Hakk'ın şerîki ve nazîri yoktur. Ve cenâb-ı Mevlânâ Mesnevî-i Şerîflerinde bu hakîkata şu beyit ile işaret buyurur. "Sen efendiyi kuldan ayrı görürsen, kitabın hem metnini ve hem de dîbacesini gâib ettin!" Bu îzâhâta nazaran beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle olur: "Sen, vücûd-ı mutlak semâsının bir mehtâbı olan Nebiyy-i zîşân hakkında basar-ı basîretini şaşılıktan kurtar ki, o ayı bir göresin ve onu Hakk'ın zuhûr-ı vücûdundan başka bir şey görmeyesin! Ey vücûd-ı vâhid-i Hakk'ı ikiye tefrîk eden kimse, işte sana açık ve kat'î cevâb!"

852. Fikrini doğrult iyi bak; senin o fikrin, o güherin şua'ıdır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

852. Fikrini doğrult iyi bak; senin o fikrin, o cevherin ışığıdır!

Ey halkın varlığını Hakk'ın zâta ait oluşlarından boş gören kimse, sen fikrini düzelt de, iyi bak; senin o fikrin, hakiki tek varlığın bir mertebesi olan "akl-ı küll" ve "hakikat-i Muhammediyye" cevherinin ışığı ve parıltısıdır!

Ey vücûd-ı halkı Hakk'ın in'ata-i zatíyyesinden hâlî gören kimse, sen fikrini tashih et de, iyi bak; senin o fikrin, vucûd-ı vâhid-i hakîkînin bir mertebesi olan "akl-ı küll” ve “hakîkat-i muhammediyye" gevherinin şua'ı ve pertevidir!

853. Senin fikrin ki, eğri görme iyi bak; yine o güherin nûru ve şua'ıdır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

853. Senin fikrin ki, eğri görme iyi bak; yine o cevherin nuru ve ışığıdır!

Evet: senin fikrin ki, eğri görmez de iyi bakar ve derinlemesine düşünürsen, yine o küllî akıl cevherinin nuru ve ışığı olduğunu görürsün! Hint nüshalarında, önceki beytin ilk mısraı ve bu beytin ikinci mısraı olan هست هم نور و شعاع آن گهر, "düşünceni doğru kıl, iyi bak" şeklinde kaydedilmiştir. Ankaravî nüshasıyla aralarındaki fark, anlamı pekiştirmekten ibarettir.

Evet: senin fikrin ki, eğri görmez de iyi bakar ve ta'mik edersen, yine o akl-ı küll gevherinin nûru ve şua'ı olduğunu görürsün! Hind nüshalarında, evvelki beytin mısrâ'-ı evveli ve bu beytin mısra'-ı sâ- هست هم نور و شعاع آن گهر nîsi alınıp فکرتت را راست کن نیکو نگر suretinde kaydedilmiştir. Ankaravî nüshasıyla aralarındaki fark te'kîdden ibarettir.

854. Her bir cevab ki o kulaktan kalbe gelir, göz dedi ki: "Benden dinle, onu bırak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

854. Her bir cevap ki o kulaktan kalbe gelir, göz dedi ki: "Benden dinle, onu bırak!"

Yani, düşüncede ortaya çıkan her bir zorluğun cevabını kulak aracılığıyla dinlersin ve bu dinlediğin sözün anlamı kalpte yerleşir. Fakat kalp gözü der ki: "Bu kulak aracılığıyla gelen anlamları bırak da benden dinle! Ben sana işittiğimi değil, gördüğümü söyleyeyim." Çünkü görmek işitmekten daha iyidir. Ve işitmek ile "ilm-i yakîn" (kesin bilgi) ve görmek ile "ayn-ı yakîn" (görerek elde edilen kesin bilgi) ortaya çıkar. Nitekim Cenâb-ı Pîr Divan-ı Kebir'lerindeki bir şerefli beyitte şöyle buyururlar: "Derviş sözünü görüp de söyler, halktan olan işitir de öyle söyler." Bu şerefli beyitte, zahir ulemasının (dış görünüşe ve şeriata göre hüküm veren âlimler) ilmi ile batın ulemasının (iç hakikatlere ve tasavvufa göre hüküm veren âlimler) ilmi arasındaki farka işaret buyurulur.

Ya'ni, fikirde hâsıl olan her bir müşkilin cevabını kulak vâsıtasıyla dinlersin ve bu dinlediğin sözün ma'nâsı kalbde takarrur eder. Fakat kalb gözü der ki: "Bu kulak vâsıtasıyla gelen ma'nâları bırak da benden dinle! Ben sana işittiğimi değil, gördüğümü söyleyeyim." Zîrâ görmek işitmekten evlâdır. Ve işitmek ile "ilm-i yakîn" ve görmek ile "ayn-ı yakîn" hâsıl olur. Nitekim Cenâb-ı Pîr Dîvân-ı Kebîr'lerindeki bir beyt-i şerîfte şöyle buyururlar: "Derviş sözünü görüp de söyler, âmmî işitir de öyle söyler." Bu beyt-i şerîfte, ulemâ'-i zâhirenin ilmi ile ulemâ'-i bâtınenin ilmi arasındaki farka işâret buyurulur.

855. Kulak dellâldır ve göz ehl-i visaldir; göz hal sahibi ve kulak kāl sahipleridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

855. Kulak dellâldır ve göz ehl-i visaldir (kavuşma ehli); göz hal sahibi ve kulak söz sahipleridir.

Kulak dellâllık görevini yapar. Dellâl nasıl ki kendisinin olmayan malı "Harâc, mezâd!" diye satarsa; kulak yoluyla âlim olanlar da kendilerinin zevki olmayan ilmi öylece satarlar. Fakat bâtın gözü ve basiret aynası sahipleri kavuşma ehli olduklarından, onlar Hakk'a kavuşma hâlindeki zevklerinden bahsederler. Bu sebeple göz hal sahibi ve kulak söz sahibidir. Nasıl ki, ليس الخبر كالمعاينه yani, "Haber, görerek öğrenme gibi değildir" buyurmuşlardır.

Kulak dellâllık vazîfesini yapar. Dellâl nasıl ki kendisinin olmayan malı "Harâc, mezâd!" diye satarsa; kulak yolundan âlim olanlar da kendilerinin zevki olmayan ilmi öylece satarlar. Fakat çeşm-i bâtın ve ayn-ı basîret sâhipleri ehl-i visâl olduklarından, onlar Hakk'a vuslat hâlindeki zevklerinden bahsederler. Binâenaleyh göz hâl sahibi ve kulak kāl sahibidir. Nitekim, ليس الخبر كالمعاينه ya'ni, "Haber muayene gibi değildir" buyurmuşlardır.

856. Kulağın dinlemesinde sıfatın tebdili, gözlerin iyânında zâtın tebdili vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

856. Kulağın dinlemesinde sıfatın değişmesi, gözlerin görmesinde zâtın değişmesi vardır.

İnsan kulaklarıyla emirleri ve yasakları dinlediği zaman, kötü sıfatlarını övülmüş sıfatlara dönüştürür ve cehalet sıfatı ilim sıfatına inkılap eder. İşte, kulaktan dinlemenin etkisi bu kadardır. Fakat Hak'ın zâtî tecellisi meydana geldiğinde Hak, basiret gözüyle görüldüğünde, kulun zâtı mahvolur ve fani olur, onun makamından Hak kâim olur; ve bu hal içinde "Ene'l-Hak" derse, söyleyeni Hak olur. Örneğin demir ateşte kızınca ateşin aynısı olur ve onun demirliği kalmaz; ve bu hal içinde "ben ateşim" dese, onu söyleyen demir değil, ateş olur. Ve bu hale "لن يرى احدكم ربه حتى يموت" yani, "Sizden biriniz ölmedikçe Rabbi'ni görmez" hadîs-i şerîfinde işaret buyurulur. Çünkü kulun başkalığı ve beşerî zâtı kâim oldukça, Hakk'ı müşâhede etmek mümkün değildir. Ve kulun başkalığı ve beşerî zâtı ortadan kalktığı zaman, Hakk'ı müşâhede eden dahi yine Hak'tır. Nitekim İmâm Alî (k.v.) efendimiz, "عرفت ربی بربی" yani "Ben Rabbim'i Rabbim'le tanıdım" buyururlar. Şu kadar ki, kulun hakikati ve ayn-ı sâbitesi Hak'ın zâtında bâkîdir; ve bu itibarla kulun Hak ve Hak'ın dahi kul olması mümkün değildir. Hak ebediyen Hak'tır ve kul dahi ebediyen kuldur. Sözün özü, zâtî tecellide, kulun vehmedilmiş olan benliği ortadan kalkar, fakat hakikati bâkîdir. Örneğin güneş ortaya çıktığı zaman, yıldızların nuru güneşin nurunda mahvolur ve kaybolur görünmez. Fakat hakikatte yıldızların nuru bâkîdir. Ve aynı şekilde demir ateşte kıpkızıl olduğu zaman, o hal içinde demirliği kalmaz. Fakat onun hakikati ve demirliği bâkîdir. Ve aynı şekilde bir bardak suyun içine yoğun olan bir şeker parçası atılsa erir ve onun yoğunluğu ve vücûdu kalmaz. Fakat o suyun içinde onun şekerliği bâkîdir; ne su şeker olur; ve ne de şeker

su olur. Çünkü su buharlaşınca şeker billurlaşır ve yine bardak içinde ortaya çıkar. Bu "zâtın değişmesi" niteliği, zevkî (deneyimsel) ve hâlî (durumsal) bir mesele olduğundan, misaller ile akıllara bu kadar yaklaştırılabilir. Çünkü buradaki açıklamalar dahi kulaktan dinlenmiş sözlerden ibaret olduğu için, ancak bir ilm-i yakîn (kesin bilgi) ifade eder. Ve "ilm-i yakîn" ise ilm-i istidlâlîdir (çıkarımsal bilgi); "ayne'l yakîn” (görerek kesin bilgi) ve “hakka'l-yakîn" (hakikatini yaşayarak kesin bilgi) mertebesinin ilmi değildir.

İnsan kulaklarıyla evâmir ve nevâhîyi dinlediği vakit, sıfât-ı zemîmesini sıfât-ı hamîdeye tebdîl eder ve sıfât-ı cehli sıfat-ı ilme munkalib olur. İşte, kulaktan dinlemenin te'sîri bu kadardır. Fakat tecellî-i zâtî-i Hak vukūunda Hak basar-ı basîret ile müşâhede olununca, abdin zâtı mahv ve fânî olup, onun makāmından Hak kāim olur; ve bu hal içinde "Ene'l-Hak" derse, kāili Hak olur. Meselâ demir ateşte kızınca ayn-ı âteş olur ve onun demirliği kalmaz; ve bu hâl içinde "ben ateşim" dese, onun kāili demir değil, ateş olur. Ve bu hale لن يرى احدكم ربه حتى يموت ya'ni, "Sizden biriniz ölmedikçe Rabbi'ni görmez" hadîs-i şerîfinde işâret buyurulur. Zîrâ abdin gayriyyeti ve zât-ı beşeriyyesi kāim oldukça, Hakk'ı müşâhede mümkin değildir. Ve abdin gayriyyeti ve zât-ı beşeriyyesi zâil olduğu vakit, Hakk'ı müşâhede eden dahi yine Hak'tır. Nitekim İmâm Alî (k.v.) efendimiz, عرفت ربی بربی ya'ni "Ben Rabbim'i Rabbim'le tanıdım" buyururlar. Şu kadar ki, abdin hakîkati ve ayn-ı sâbitesi zât-ı Hak'ta bâkîdir; ve bu i'tibâr ile abdin Hak ve Hakk'ın dahi abd olması mümkin değildir. Hak ebedî Hak'tır ve abd dahi ebedî abddir. Velhâsıl, tecellî-i zâtîde, abdin mevhûm olan enâniyyeti zâil olur, fakat hakîkatı bâkîdir. Meselâ güneş zâhir olduğu vakit, yıldızların nûru güneşin nûrunda mahv ve müstehlek olup görünmez. Fakat hakîkatta yıldızların nûru bâkîdir. Ve kezâ demir ateşte kıpkızıl olduğu vakit, o hâl içinde demirliği kalmaz. Fakat onun hakîkatı ve demirliği bâkîdir. Ve kezâ bir bardak suyun içine kesîf olan bir şeker parçası atılsa erir ve onun kesâfeti ve vücûdu kalmaz. Fakat o suyun içinde onun şekerliği bâkîdir; ne su şeker olur; ve ne de şeker su olur. zîrâ su tabahhur edince şeker tebellür edip yine bardak içinde zâhir olur. Bu "tebdîl-i zât" keyfiyyeti, zevkî ve hâlî bir mes'ele olduğundan, misâller ile ukūla bu kadar takrîb olunabilir. Zîrâ buradaki îzâhât dahi kulaktan dinlenmiş sözlerden ibaret olduğu için, ancak bir ilm-i yakîn ifade eder. Ve "ilm-i yakîn" ise ilm-i istidlâlîdir; "ayne'l yakîn” ve “hakka'l-yakîn" mertebesinin ilmi değildir.

857. Eğer senin ilmin söz cihetinden "yakîn" oldu ise, ateşten pişkinlik iste, "yakîn"de menzil yapma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

857. Eğer senin ilmin söz yönünden "yakîn" (kesin bilgi) oldu ise, ateşten pişkinlik iste, "yakîn"de durma!

Ey hakikat talep eden kişi, eğer senin ilmin kulaktan dinlediğin söz yönünden "yakîn" mertebesine ulaşmış ise, görünen ilimlerin âlimleri gibi bu ilme'l-yakîn (bilgi yoluyla kesinlik) mertebesine kanaat ederek, bu mertebe içinde kendine bir durak edinip yerleşme; ayne'l-yakîn (görerek kesinlik) ve hakka'l-yakîn (yaşayarak kesinlik) mertebelerine ulaşmak için zâtî tecellî (Allah'ın özünden gelen görünme) ateşinden pişkinlik iste! Çünkü bu üç ilim mertebesi birbirinin üstündedir. Örneğin bir kimse balın varlığını ve özelliklerini dinlese, ona kulak yoluyla gelen bu bilgi bir ilm-i yakînîdir. Ondan sonra balı görse, bilgisi bir derece daha ilerleyip ayne'l-yakîn mertebesi oluşur. Ve ondan sonra o gördüğü baldan yese, bilgisi bir derece daha ilerleyip hakka'l-yakîn mertebesine erişir. Ve aynı şekilde ateşin varlığını işitmek ilme'l-yakîn; ve görmek ayne'l-yakîn; ve ateşte yanmak hakka'l-yakîn mertebeleridir. Rubâî: ای دوست ترا بهرمکان می جستم هردم خبرت ازین و آن می جستم دیدم بتو خویش را تو خود می بودی خجلت زده ام کز تو نشان می جستم "Ey dost, seni her mekânda arar idim. Her dem senin haberini bundan ve ondan isterdim. Seninle kendime baktım; muhakkak sen idin. Senden nişan istediğimden dolayı utandım."

Ey tâlib-i hakikat, eğer senin ilmin kulaktan dinlediğin söz cihetinden mertebe-i "yakîn"e vâsıl olmuş ise, ulemâ-i zâhire gibi bu ilme'l-yakîn mertebesine kanâat ederek, bu mertebe içinde kendine menzil ittihâz edip sâkin olma; ayne'l-yakîn ve hakka'l-yakîn mertebelerine vusûl için tecellî-i zâtî ateşinden pişkinlik iste! Zîrâ bu üç mertebe-i ilim birbirinin fevkindedir. Meselâ bir kimse balın vücudunu ve evsâfını dinlese, ona kulak tarafından gelen bu ilim bir ilm-i yakînîdir. Ondan sonra balı görse, ilmi bir derece daha terakkî edip ayne'l-yakîn mertebesi hâsıl olur. Ve ondan sonra o gördüğü baldan yese, ilmi bir derece daha terakkî edip hakka'l-yakîn mertebesine erişir. Ve kezâ ateşin vücûdunu işitmek ilme'l-yakîn; ve görmek ayne'l-yakîn; ve ateşte yanmak hakka'l-yakîn mertebeleridir. Rubâî: ای دوست ترا بهرمکان می جستم هردم خبرت ازین و آن می جستم دیدم بتو خویش را تو خود می بودی خجلت زده ام کز تو نشان می جستم "Ey dost, seni her mekânda arar idim. Her dem senin haberini bundan ve ondan isterdim. Seninle kendime baktım; muhakkak sen idin. Senden nişan istediğimden dolayı utandım."

858. Sen yanmadıkça o ayne'l-yakîn değildir; bu "yakîn"i istersen ateş içinde otur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

858. Sen yanmadıkça o ayne'l-yakîn değildir; bu "yakîn"i istersen ateş içinde otur!

Ey Hakk'ın birliğini kulaktan dinlemiş olan kimse, "zâtî tecellî" (Allah'ın özünün tecellî etmesi) ateşinde yanmadıkça, senin bu bilgin ilm-i yakînîdir (kesin bilgi), ayne'l-yakîn (gözle görmüş gibi kesin bilgi) değildir. Eğer bu "yakîn"in meydana gelmesini istersen, Hak'tan niyaz et ve çabala, bu tecellî ateşi içinde otur! Cenâb-ı Pîr efendimiz burada, "ayne'l-yakîn" mertebesini anmakla yetinip, "hakka'l-yakîn" (gerçekliğin ta kendisi olarak kesin bilgi) mertebesini zikretmemişlerdir. Çünkü zâtî tecellî meydana geldiğinde ayne'l-yakîn'i takiben hakka'l-yakîn mertebesi oluşur; aralarında asla zamansal bir ayrılık yoktur. Bu sebeple zâtî tecellîde ayne'l-yakîn, hakka'l-yakîn demektir.

Ey vahdet-i Hakk'ı kulaktan dinlemiş olan kimse, "tecellî-i zâtî" ateşinde yanmadıkça, senin bu ilmin ilm-i yakînîdir, ayne'l-yakîn değildir. Eğer bu "yakîn"in husûlünü istersen, Hak'tan niyâz et ve sa'y et, bu tecellî ateşi için- de otur! Cenâb-ı Pîr efendimiz burada, "ayne'l-yakîn" mertebesini zikr ile iktifâ buyurup, "hakka'l-yakîn" mertebesini meskût bırakmışlardır. Zîrâ tecellî-i zâtî vukū'unda ayne'l-yakîni müteakib hakka'l-yakîn mertebesi hâsıldır; aralarında aslâ fâsıla-i zamânî yoktur. Binâenaleyh tecellî-i zâtîde ayne'l-yakîn hakka'l-yakîn demek olur.

859. Kulak nafiz olduğu vakit göz olur; ve yoksa kavl kulağa takılmış olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

859. Kulak nüfuz edici olduğu zaman göz olur; yoksa söz kulağa takılıp kalır.

Bu şerefli beyit, "Dinlemenin hiç faydası yok mudur?" şeklindeki varsayılan soruya cevaptır. Şöyle buyururlar: "Evet, kulak tam bir dikkatle dinler ve anlama nüfuz ederse, göz gibi olur. Çünkü anlamlar ruhun gıdasıdır. Ve maddî gıda bedene nasıl karışırsa, anlamın hakikatleri de öylece ruha karışır ve göz vasıtasıyla kalbe nakşolan ilim kadar güçlü olur. Nitekim kutsal ayette إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ الْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ (Kaf, 50/37) yani 'Kendisinde kalp olan ve hazır olduğu halde kulak veren kimse için, muhakkak bu Kur'an'da öğüt vardır' buyurulur. Fakat sözün anlamı düşünülmezse, o söz, kulağa esen bir rüzgar gibi kalır. Bu sebeple bu şerefli beyitte peygamberlerin ve evliyanın ledünnî ilimlerini dikkatle dinleyip kalbe yerleştirmenin faydası olduğu açıklanır.

Bu beyt-i şerîf, "Dinlemenin hiç fâidesi yok mudur?" suâl-i mukadderine cevabdır. Buyururlar ki: "Evet, kulak kemâl-i dikkatle dinler ve ma'nâya nüfûz ederse, göz mesâbesinde olur. Zîrâ maânî gıdâ-yı rûhdur. Ve gıdâ-yı sûrî nasıl bedene tahallül ederse, ma'nânın hakāyıkı dahi öylece rûha tahallül eder ve göz vâsıtasıyla kalbe müntakış olan ilim kadar kavî olur. Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ الْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ (Kaf, 50/37) ya'ni "Kendisinde kalb olan ve hâzır olduğu halde ilkā-yı sem' eden kimse için, muhakkak bu Kur'ân'da nasîhat vardır" buyurulur. Fakat sözün ma'nâsı tedebbür olunmazsa, o kavl, kulağa esen bir rüzgâr mesâbesinde kalır. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte ulûm-i ledünniyye-i enbiyâ ve evliyâyı dikkatle dinleyip kalbe yerleştirmenin fâidesi olduğu beyân buyurulur.

860. Bu sözün nihayeti yoktur, rücû' et, tâ ki padişah o köleleriyle ne yaptı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

860. Bu sözün sonu yoktur, geri dön, tâ ki padişah o köleleriyle ne yaptı?

"Râh kerden", Bahâr-ı Acem'in açıklamasına göre "râh ser-kerden" demekten kinâyedir (dolaylı anlatım); ve "ser-kerden" başlamak anlamına gelir. Burada, celbe (çekmeye) başlama anlamı verildi.

"Râh kerden", Bahâr-ı Acem'in beyânına göre "râh ser-kerden" demekten kinâyedir; ve "ser-kerden" şürû' etmek ma'nâsınadır. Burada, celbe şürû' ma'nâsı verildi.

## Pâdişâhın o iki köleden birisini celbe şürû'u ve bundan ötekini sorması

861. Vaktaki o köleciği ehl-i zekâ gördü, o diğerine "gel!" diye emretti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

861. O köleciği akıl sahipleri gördüğünde, diğerine "gel!" diye emretti.

Padişah, yukarıda adı geçen köleciği akıl sahipleri görünce, onu yanından uzaklaştırdı; o yeni aldığı iki köleden diğerini yanına çağırdı.

Pâdişâh, yukarıda zikri geçen köleciği ehl-i zekâ görünce, onu yanından çıkardı; o yeni aldığı iki köleden diğerini nezdine çağırdı.

862. Ona rahmet kâfını dedim, tasğîr değildir; büyük baba “evlâdçığım" der, tahkîr değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

862. Ona rahmet kâfını dedim, küçültme değildir; büyük baba “evlâdçığım" der, aşağılama değildir.

O zeki ve akıllı olan köleye "gulâmek" ifadesiyle "kâf" harfini eklemem, onu küçük ve değersiz gördüğümden değildir. Aksine bu "kâf"ın eklenmesi merhamet anlamını ifade eder. Nasıl ki, büyük baba torununa "ferzendekem" diye, "ferzend" kelimesinin sonuna "kâf" ekler ve "evlâdçığım" der; bunda onu aşağılama anlamını kastetmez. Aksine muhabbet ve merhamet anlamını kasteder.

O zekî ve âkıl olan köleye "gulâmek” ta'bîriyle “kâf" harfini ilave etmem, onu küçük ve hakîr gördüğümden değildir. Belki bu “kâf”ın ilâvesi merhamet ma'nâsını müfiddir. Nitekim, büyük baba torununa "ferzendekem" diye, "ferzend" kelimesinin nihâyetine "kâf" ilave eder ve "evlâdçığım" der; bunda onu tahkîr ma'nâsını murâd etmez. Belki muhabbet ve merhamet ma'nâsını kasd eder.

863. Vaktaki o ikinci şahın huzuruna geldi, o kokmuş ağızlı ve siyah dişli idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

863. O ikinci şahın huzuruna geldiği vakit, o kokmuş ağızlı ve siyah dişli idi.

864. Vâkia şah onun sözünden na-hoş oldu; onun esrarından da bir cüst ü cû etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

864. Gerçek şu ki, şah onun sözünden hoşnutsuz oldu; onun sırlarından da bir araştırma yaptı.

865. Dedi: "Bu şekil ve bu ağız kokusu ile uzak otur; fakat o taraftan ziyâde gitme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

865. Dedi: "Bu şekil ve bu ağız kokusu ile uzak otur; fakat o taraftan ziyâde gitme!

Yani, "Ağzının kokusu gelmeyecek kadar uzak otur" anlamındadır.

Ya'ni, "Ağzının kokusu gelmeyecek kadar uzak otur" ma'nâsınadır.

866. Zîrâ sen mektup ve yazı ehli idin; celîs ve dost ve hem-mesken değil idin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

866. Çünkü sen mektup ve yazı ehli idin; sohbet arkadaşı, dost ve aynı yerde oturan değildin.

Yukarıdaki beyit ile bu beytin birbirine bağlantısı şöyle olur: "Sen kokmuş ağızlı ve çirkin görünümlü olduğun için, seni karşıma alıp konuşmak uygun değildi; aksine senin hallerini ve sırlarını yazışma yoluyla sormak ve cevabını almak gerekirdi. Fakat önceden bunu bilemedim ve seni huzuruma çağırdım. Bari şimdi ağzının kokusu gelmeyecek kadar benden uzakta otur da konuşalım!"

Yukarıki beyit ile bu beytin yekdîğerine rabtı şöyle olur: "Sen kokmuş ağızlı ve çirkin manzaralı olduğun için, seni karşıma alıp konuşmak muvâfik değil idi; belki senin ahvâlini ve esrârını mükâtebe suretiyle sormak ve cevâbını almak îcâb ederdi. Fakat evvelden bunu bilemedim ve seni huzûruma ça- ğırdım. Bâri şimdi ağzının kokusu gelmeyecek kadar benden uzakça otur da konuşalım!

867. Tâ ki senin o ağzına ilaç yapalım; sen habîbsin ve biz hazik tabibiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

867. Tâ ki senin o ağzına ilaç yapalım; sen sevgilisin ve biz usta hekimiz.

Bu kıssada "şah"tan maksat, insân-ı kâmildir; ve "iki köle"den maksat, birisi ilimsiz ve tabiatı gereği edepli olan sâliktir; diğeri ise ilmine mağrur ve hakikat ehline itiraz eden zahirî âlimdir. Ağzının kokmuşluğu, onun itirazlarıdır; dişlerinin siyahlığı ise vehmedilmiş enaniyetidir. Zahirî âlim, aslında ilmi sebebiyle kalplerin sevgilisi olup, ilminin vehimlerle karışık yönlerini düzeltmesi gerekir ki, bu ilminin faydasını görebilsin. Manevî bir hastalık olan bu vehimleri, insân-ı kâmilin sohbeti ve terbiyesi giderir ve tedavi eder. Nasıl ki Cenâb-ı Pîr Divan-ı Kebir'lerinde buyururlar:

"Hakîmiz ve tabîbiz, can Bağdat'ından geldik. Çok illetleri gamdan geri satın aldık. Hakîmân-ı ilâhiyiz, kimseden ücret istemeyiz. Öyle ki, biz hasta bedene endişe gibi süratle koşarız!"

Bu kıssada "şâh"tan murâd, insân-ı kâmildir; ve “iki köle"den murâd, birisi ilimsiz ve tab'an edib olan sâliktir; ve diğeri ilmine mağrûr ve ehl-i hakîkata mu'teriz olan âlim-i zâhirîdir. Ağzının kokmuşluğu, onun i'tirâzâtı; ve dişlerinin siyahlığı dahi enâniyyet-i mevhûmesidir. Ve âlim-i zâhirî hadd-i zâtında ilmi sebebiyle mahbûb-i kulûb olup, ilminin evhâm ile karışık cihetlerini tashîh etmek lâzımdır ki, bu ilminin fâidesini görebilsin. Ve bir maraz-ı ma'nevî olan bu evhâmı, insân-ı kâmilin sohbeti ve terbiyesi izâle ve tedâvî eder. Nitekim Cenâb-ı Pîr Dîvân-ı Kebîrlerinde buyururlar.

"Hakîmiz ve tabîbiz, cân Bağdad'ından geldik. Çok illetleri gamdan geri satın aldık. Hakîmân-ı ilâhiyiz, kimseden ücret istemeyiz. Öyle ki, biz cism-i marîza endîşe gibi sür'atle koşarız!"

868. Bir pire için yeni kilimi yakmak, senden göz kapamak lâyık değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

868. Bir pire için yeni kilimi yakmak, senden göz kapamak lâyık değildir.

"Pire"den kasıt, akla karşı olan vehimdir (sanı, zan; gerçek olmayan tahayyül). "Yeni kilim"den kasıt, kâmil huzura yeni gelmiş olan zâhirî âlimdir. Yani, seni sırf vehmedilmiş enâniyetin için ilminle beraber hâline terk edip zâyi etmek ve terbiyenden vazgeçmek uygun değildir.

"Pire"den murâd, akla muârız olan vehimdir. "Yeni kilim"den murâd, huzûr-ı kâmile yeni gelmiş olan âlim-i zâhirîdir. Ya'ni, seni mahzâ enâniyet-i mevhûmen için ilminle beraber hâline terk edip zâyi' etmek ve terbiyenden iğmâz etmek lâyık değildir.

869. Cümlesiyle beraber otur, iki üç kıssa söyle, tâ ki iyice senin aklının sûretini göreyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

869. Cümlesiyle beraber otur, iki üç kıssa söyle, tâ ki iyice senin aklının sûretini göreyim!

Ey zâhirî âlim, bütün bu kusurlarınla beraber otur da iki üç kıssa söyle; tâ ki sözlerinden senin akıl ve zekânın derecesini anlayayım. Çünkü Hakk yolunda ilerlemek için akıl ve zekânın büyük etkileri vardır.

Ey âlim-i zâhirî, bütün bu kusurlarınla beraber otur da iki üç kıssa söyle; tâ ki sözlerinden senin akıl ve zekânın derecesini anlayayım. Zîrâ tarîk-ı Hak'ta terakkî için akıl ve zekânın büyük te'sirleri vardır.

870. O, sonra öbürünü işe, "Git kendini kesele!" diye bir hamam tarafına gön- [873] derdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

870. O, sonra öbürünü işe, "Git kendini kesele!" diye bir hamam tarafına gönderdi.

"Be-hâr" "hârîden" masdarından şimdiki zaman emir kipidir; "kaşımak" anlamındadır. Burada, hamamda vücudunu kese ile kaşıyarak kirleri çıkarmak anlamındadır. Nasıl ki zamanımızda "kese sürmek" derler. Yani, şah ikinci köleyi huzuruna çağırıp oturttuktan sonra, önceki zeki köleyi, "Git hamamda kese sabun sür de kendini temizle!" diye işe ve hamam tarafına gönderdi. "Hamam"dan kasıt, takva ve riyâzâttır. Sâlikten nefsanî sıfatlar bu vesilelerle yok olur. Nasıl ki cenâb-ı Pîr Mesnevî-i Şerîf'in diğer bir yerinde buyururlar:

"Dünya şehveti külhan (cehennem) gibidir ki, takva hamamı ondan aydınlıktır. Fakat müttaki (Allah'tan korkan) topluluğu bu külhan hamamından temizdir. Çünkü hamam içinde ve temizlik içindedir."

"Be-hâr" "hârîden" masdarından emr-i hâzırdır; "kaşımak" ma'nâsınadır. Burada, hamamda vücudunu kese ile kaşımak sûretiyle kirleri çıkarmak ma'nâsınadır. Nitekim zamânımızda "kese sürmek" derler. Ya'ni, şâh ikinci köleyi huzûruna celb edip oturttuktan sonra, evvelki zekî köleyi, "Git hamamda kese sabun sür de kendini temizle!" diye işe ve hamam tarafına gönderdi. "Hamam"dan murâd, takvâ ve riyâzettir. Sâlikten sıfat-ı nefsâniyye bu vesâil ile zâil olur. Nitekim cenâb-ı Pîr Mesnevî-i Şerîfin diğer bir mahallinde buyururlar:

"Dünya şehveti külhan misâlidir ki, takvâ hamamı ondan aydınlıktır. Fakat müttakî tâifesi bu hamâm-ı külhandan sâfidir. Zîrâ hamam içinde ve tahâret içindedir."

871. Ve bu diğerine dedi: "Aferin sen zeyreksin; bir değil, hakikatta yüz kölesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

871. Ve bu diğerine dedi: "Aferin, sen zekisin; bir değil, hakikatte yüz kölesin!"

872. Sen o değilsin ki, senin hâce-tâşın gösterdi; o hasûd bizi senden soğuttu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

872. Sen o değilsin ki, senin hâce-tâşın (aynı efendiye hizmet eden kişi) gösterdi; o hasetçi bizi senden soğuttu."

"Hâce-taş" bir efendiye hizmet eden hizmetkârlar, kapı yoldaşı demektir. Yani, "Sen kapı yoldaşın olan diğer kölenin gösterdiği gibi değilsin. O hasetçi köle senin aleyhinde birtakım sözler söyleyerek bizi senden soğuttu."

"Hâce-taş" bir efendiye hizmet eden hâdimler, kapı yoldaşı demektir. Ya'ni, "Sen kapı yoldaşın olan diğer kölenin gösterdiği gibi değilsin. O hasedçi köle senin aleyhinde birtakım sözler söyleyerek bizi senden soğuttu."

873. Dedi ki: "O hırsızdır ve eğridir ve eğri oturucudur; mef'ûldür ve na-merddir ve habîstir ve hayâsızdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

873. Dedi ki: "O hırsızdır ve eğridir ve eğri oturucudur; mef'ûldür ve namerttir ve habistir ve hayâsızdır."

"Habn" sözlükte, "eteğini kaldırmak ve bir şeyi kabz etmek" anlamındadır. Ankaravî hazretleri "Burada, alçak ve soyu kesik anlamı kastedilir" demiştir. Ve "etek kaldırıcılık" hayâsızlıktan kinaye olduğundan, fakir o anlamı verdim. Bununla birlikte bu ikinci mısra Hind nüshalarında نجس و نا مرد و چنانست şeklinde geçmektedir; "Necistir, namerttir ve şöyle ve böyledir" demek olur.

"Habn" lügatta, “eteğini kaldırmak ve bir şeyi kabz etmek" ma'nâsınadır. Ankaravî hazretleri "Burada, denî ve ebter ma'nâsı murâd olunur" de- miştir. Ve "etek kaldırıcılık" hayâsızlıktan kinâye olduğundan, fakir o ma'nâ-yı verdim. Maahâzâ bu ikinci mısra' Hind nüshalarında نجس و نا مرد و چنانست sûretinde vâki'dir; "Necisdir, nâmerddir ve şöyle ve böyledir" demek olur.

874. Dedi: “O dâimâ doğru söyleyici olmuştur; ben onun gibi doğru söyleyici görmemişimdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

874. Dedi: “O daima doğru söyleyici olmuştur; ben onun gibi doğru söyleyici görmemişimdir."

O çirkin köle şaha cevap olarak dedi ki: “O köle daima doğru söyler; ben onun kadar doğru söyleyen görmedim." Bu beyitte zahirî ilim sahiplerinin faziletine işaret buyurulur. Çünkü zahirî ilim sahipleri her ne kadar ilmî gurur sahibi olsalar da, onların kulaktan aldıkları bu ilim, kötü sıfatların değişmesine sebep olur. Nitekim 855 numaralı beyitte açıklandı. Çünkü Hakk Yolunda ilimsizlik bir mertebeye kadar hızla ilerlemeye sebeptir. Çünkü bu ilimsiz Hakk Yolcusunun kâmile itirazı yoktur ve tam bir teslimiyet içindedir. Fakat o mertebeden ilerisine ilerlemesi zordur. Zahirî âlimin ise Hakk Yolunun başlangıcında ilerlemesi zordur; çünkü itirazları çoktur. Fakat bu engelleri geçtikten sonra çok yüksek mertebelere, ilmî zekâsı sebebiyle kolaylıkla ilerleyebilir.

O çirkin köle şâha cevâben dedi ki: “O köle dâimâ doğru söyler; ben onun kadar doğru söyleyen görmedim." Bu beyitte ilm-i zâhirî erbâbının fazlına işâret buyurulur. Zîrâ ilm-i zâhirî erbâbı her ne kadar gurûr-ı ilmî sahibi iseler de, onların kulaktan aldıkları bu ilim, tebdîl-i sıfât-ı zemîmeye bâdî olur. Nitekim 855 numaralı beyitte îzâh edildi. Zîrâ sülükte ilimsizlik bir mertebeye kadar sür'atle terâkkîye sebebdir. Çünkü bu ilimsiz sâlikin kâmile i'tirâzı yoktur ve teslîm-i tâm içindedir. Fakat o mertebeden ilerisine terakkîsi güçtür. Alim-i zâhirînin ise bidâyet-i sülükünde terâkkîsi güçtür; çünkü i'tirâzâtı çoktur. Fakat bu akabeleri geçtikten sonra pek yüksek merâtibe, zekâ-yı ilmîsi sebebiyle kolaylıkla terakkî edebilir.

875. "Doğru söyleyicilik onun tab'ında hilkîdir; her ne söylerse, ben 'O boştur' demem."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

875. "Doğru söyleyicilik onun tabiatında yaratılıştan vardır; her ne söylerse, ben 'O boştur' demem."

876. "O iyi düşünceliyi eğri bilmem; kendi vucudumu müttehem tutarım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

876. "O iyi düşünceliyi eğri bilmem; kendi varlığımı suçlu tutarım."

Bu şerefli beyitte, "İnsanlara iyiliği emredip kendinizi mi unutuyorsunuz?" (Bakara, 2/44) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Bu emir, Kur'ân-ı Kerîm'in açık bir emri olduğundan, zahirî bir âlimin bu emir ile edeplenmesi tabiidir.

Bu beyt-i şerifte, أَأَمْرُونَ النَّاسَ بِالْبَرِ وَتَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ (Bakara, 2/44) ya'ni "Nefsinizi unuttunuz da nâsa birr ve takva ile mi emrediyorsunuz?" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Bu emir, Kur'ân-ı Kerîm'in sarîh bir emri olduğundan, bir âlim-i zâhirînin bu emir ile müeddeb olması tabîîdir.

877. "Ola ki o, bende ayıblar göre, ey şâh ben kendi vücudumda görmeyeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

877. "Ola ki o, bende ayıplar göre, ey şâh ben kendi vücudumda görmeyeyim!"

Ey şâh, benim kendi varlığımda göremediğim ayıpları ve kusurları, belki o kapı yoldaşım bende görmüş olsun.

"Ey şâh, benim kendi vücûdumda göremediğim ayıpları ve kusûrları, câiz ki o kapı yoldaşım bende görmüş olsun."

878. Her bir kimse eğer evvelden kendi ayıbını göre idi, o kendisinin ıslahından ne vakit fâriğ olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

878. Her bir kimse eğer öncesiz olarak kendi ayıbını görseydi, o kendisinin ıslahından ne zaman boş kalırdı?

Bu beyitten itibaren aşağıdaki altı beyite kadar, Hz. Pîr efendimizin kıssa dışındaki yüce beyanlarıdır.

Bu beyitten i'tibâren aşağıdaki altı beyite kadar, Hz. Pîr efendimizin kıssa hâricindeki beyânât-ı aliyyeleridir.

879. Ey baba, bu halk kendilerinden gafildirler; şübhesiz birbirinin ayıbını söylerler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

879. Ey baba, bu insanlar kendilerinden habersizdirler; şüphesiz birbirlerinin ayıbını söylerler!

Örneğin, çoğu zaman birkaç kişi arasındaki sohbetlerde rastlanan durumlardandır ki, bir adamın hâllerinden bahsederler ve onun dedikoducu olduğunu söylerler. Hâlbuki dedikoduculuk bir adamı çekiştirmek demektir. Bu sebeple, o çekiştirdikleri adam gibi kendilerinin de dedikoducu olduklarının farkına varamazlar ve kendilerinden habersiz olurlar.

Meselâ ekseriyâ birkaç kişi arasındaki muhâverelerde tesadüf olunur hallerdendir ki, bir adamın ahvâlinden bahs ederler ve onun fassal olduğunu söylerler. Halbuki fassallık bir adamı çekiştirmek demektir. Binâenaleyh o çekiştirdikleri adam gibi kendilerinin dahi fassal olduklarının farkına varamazlar ve kendilerinden gāfil olurlar.

880. Ben kendi yüzümü görmem ey putperest, ben senin yüzünü görürüm, sen [883] de benim yüzümü görürsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

880. Ben kendi yüzümü görmem ey putperest, ben senin yüzünü görürüm, sen de benim yüzümü görürsün!

"Şemen" "putperest" anlamındadır. Burada, sûret (şekil, biçim) ve taayyün (belirginleşme, özel bir varlık kazanma) kaydında bulunan kimse demektir. Yani, "Sûret ve taayyün kaydında olan kimse, ben seninle karşı karşıya geldiğim zaman, kendi yüzümü göremem, aksine birbirimizin yüzünü görürüz. Çünkü bu sûret ve taayyün âleminin gerekliliği ve kuralı budur. Onun için insanlar kendi ayıplarını göremeyip, birbirlerinin ayıplarını görürler."

"Şemen" "putperest" ma'nâsınadır. Burada, sûret ve taayyün kaydında bulunan kimse demektir. Ya'ni, " Sûret ve taayyün kaydında olan kimse, ben seninle karşı karşıya geldiğim vakit, kendi yüzümü göremem, belki birbirimizin yüzünü görürüz. Zîrâ bu sûret ve taayyün âleminin iktizâsı ve kāidesi budur. Onun için halk kendilerinin ayıbını göremeyip, birbirlerinin ayıplarını görürler."

881. O bir kimse ki, o kendi yüzünü görür, onun nûru halâyıkın nûrundan ziyâdedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

881. O bir kimse ki, o kendi yüzünü görür, onun nuru yaratılmışların nurundan daha fazladır.

Yani basiret gözüyle kendi nefsini gören ve sıfatını anlayan kimsenin basiret gözünün nuru, yaratılmışların akıl gözlerinin nurundan daha fazladır. Bu sebeple o kimse hem kendi yüzünü hem de başkalarının yüzünü görür.

Ya'ni basar-ı basîreti ile kendi nefsinin yüzünü gören ve sıfatını anlayan kimsenin basar-ı basîretinin nûru, halâyıkın akıl gözlerinin nûrundan ziyâdedir. Binâenaleyh o kimse hem kendi yüzünü ve hem de başkalarının yüzünü görür.

882. Eğer ölürse, onun görüşü bâkî olur; zîra onun görüşü Hallak'a mensub olan görüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

882. Eğer ölürse, onun görüşü kalıcı olur; çünkü onun görüşü Yaratıcı'ya ait olan görüştür.

Bu şerefli beyitte "Mü'minin firâsetinden (sezgisinden) sakınınız; çünkü o Allah'ın nuruyla bakar!" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Çünkü böyle bir bakış sahibinde ruhsal hükümler baskın olduğundan ruh gözüyle görür. Ve ruh ise ilahi bir oluş olduğundan, onun görüşü Yaratıcı'ya ait bir görüş olur. Ve böyle bir kimse ölürse, onun bu Yaratıcı'ya ait olan görüşü, elbette kalıcı olur. Diğer insanlarda ise, nefse ait hükümler baskın olduğundan, his gözüyle görürler; ve his gözü ise hayvani hayatın kesilmesiyle işlevsiz kalır.

Bu beyt-i şerîfte اتقوا فراسة المؤمن فإنه ينظر بنور الله ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakınınız; zîrâ o Allah'ın nûruyla nazar eder!" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Zîrâ böyle bir nazar sahibinde ahkâm-ı rûhiyye galib olduğundan rûh gözüyle görür. Ve rûh ise bir şe'n-i ilâhî olduğundan, onun görüşü Hallâk'a mensûb bir görüş olur. Ve böyle bir kimse ölürse, onun bu Hallâk'a mensûb olan görüşü, bittabi' bâkî olur. Sâir insanlarda ise, ahkâm-ı nefsiyye galib olduğundan, his gözüyle görürler; ve his gözü ise hayât-ı hayvâniyyenin inkıta'ıyle muattal olur.

883. Nûr-ı hissî o bir nûr değildir ki, o kendi yüzünü muvâcehede mahsüs görsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

883. Duyusal ışık, kendi yüzünü karşısında duyularla algılanır şekilde görebilen bir ışık değildir!

Bu bedenin gözünün ışığı, ruh gözünün ışığı gibi değildir ki, o görünen gözün ışığı, bedenin içinde olan nefsin yüzünü, karşısındaki duyusal şeyleri açıkça gördüğü gibi görebilsin! Çünkü her şey için kendi cinsinden bir araç gereklidir. Bu sebeple görüneni görünen göz ve bâtını (iç âlemi) bâtın gözü görür.

Bu cismin gözünün nûru, rûh gözünün nûru gibi değildir ki, o zâhirî gözün nûru cismin bâtınında olan nefsin yüzünü, karşısındaki mahsüsâtı açıktan açığa gördüğü gibi görebilsin! Zîrâ her şeye kendi cinsinden âlet lâzımdır. Binâenaleyh zâhiri zâhir gözü ve bâtını bâtın gözü görür.

884. Dedi: "Şimdi onun ayıplarını söyle, nitekim o senin ayıbını söyledi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

884. Dedi: "Şimdi onun ayıplarını söyle, nitekim o senin ayıbını söyledi."

Şah o çirkin ağızlı köleye dedi ki: "O önceki köle senin ayıplarını söylediği gibi, şimdi de sen onun ayıplarını söyle!"

Şâh o çirkin ağızlı köleye dedi ki: “O evvelki köle senin ayıplarını söylediği gibi, şimdi de sen onun ayıplarını söyle!"

885. "Nihayet bileyim ki sen benim gam-hârımsın; mülkümün ve işimin kethudâsısın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

885. "Nihayet bileyim ki sen benim gam-hârımsın; mülkümün ve işimin kethudâsısın."

Yani "Söyle ki, senin benim dert ortağım ve mülkümün işlerinin sorumlusu olduğunu bileyim."

Ya'ni "Söyle ki, senin benim derd ortağım ve umûr-ı mülkümün alâkadârı olduğunu bileyim."

886. (Köle) dedi: "Ey şah, o her ne kadar benim için sevimli kapı yoldaşı ise de onun ayıplarını söyleyeyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

886. (Köle) dedi: "Ey şah, o her ne kadar benim için sevimli kapı yoldaşı ise de onun ayıplarını söyleyeyim."

887. Onun ayıbı muhabbet ve vefâ ve mürüvvettir; onun ayıbı doğruluk ve zekâ ve dostluktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

887. Onun ayıbı sevgi ve vefa ve insanlıktır; onun ayıbı doğruluk ve zekâ ve dostluktur.

888. "Onun en aşağı ayıbı sehavet ve adldir; o bir cömerttir ki, canını da verir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

888. "Onun en aşağı ayıbı cömertlik ve adalettir; o bir cömerttir ki, canını da verir!"

Bu şerefli beyitlerde, ümmî (okuma yazma bilmeyen) ve saf olan bir Hakk Yolcusu'nun tam saflığına ve sadakatine işaret edilir. Ayıpların zikri, belagat sanatlarından "zemme benzeyen medih" (kınamaya benzeyen övgü) kuralı üzere meydana gelmiştir. Yani "kınamaya benzeyen övgü"dür.

Bu beyt-i şerîflerde, ümmî ve sâf olan bir sâlikin kemâl-i safvet ve sadâkatına işaret buyurulur. Ayıpların zikri, sanayi'-i bediyyeden تأكيد المدح بما يشبه الذم kāidesi üzere vâki' olmuştur. Ya'ni "zemme benzeyen medih"tir.

889. Huda yüz binlerce can izhar etti; onun nazîri ne cömertlik olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

889. Allah yüz binlerce can ortaya çıkardı; onun benzeri ne cömertlik olur!

Değerli şârihlerden (açıklayıcılardan) bazıları ikinci mısra sonundaki "ne-dîd" kelimesini "dîden" mastarından geçmiş zaman olumsuzu olarak almışlar ve "görmedi" anlamını vermişlerse de; bu anlam zevk verici değildir. "Nedîd" "benzer ve eş" anlamına gelen Arapça bir kelimedir. Yani "O köle canını bile feda eden ve bağışlayan bir cömerttir. Halbuki Yüce Allah yüz binlerce can yaratır. Kimin cömertliği Hakk'ın bu cömertliğinin benzeri ve eşi olabilir?" Bu ve sonraki beyitler kölenin dilinden değil, Cenâb-ı Pîr efendimizin (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin) mübarek dilindendir.

Şurrâh-ı kirâmdan ba'zıları ikinci mısra' nihayetindeki "ne-dîd" kelimesini "dîden" masdarından nefy-i mâzî olarak almışlar ve "görmedi" ma'nâsını vermişler ise de; bu ma'na zevk-âver değildir. "Nedîd" "nazîr ve şebîh" ma'nâsına gelen bir kelime-i arabiyyedir. Ya'ni "O köle canını bile bezl ve îsâr eden bir cömerttir. Halbuki Hak Teâlâ yüz binlerce can peydâ eder. Kimin cömertliği Hakk'ın bu cömertliğinin nedîdi ve nazîri olabilir?" Bu ve âtîdeki beyitler kölenin lisânından değil Cenâb-ı Pîr efendimizin lisân-ı şerîflerindendir.

890. Ve eğer göre idi ne vakit canda onun buhlü olurdu; bir cân için ne vakit [893] böyle gamgîn olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

890. Ve eğer görseydi ne zaman canında cimrilik olurdu; bir can için ne zaman [893] böyle gamlı olurdu?

Ve eğer bir kimse Hakk'ın böyle yüz binlerce canı ortaya çıkardığını basiret gözüyle görüp, ondan gaflete düşmeseydi, can vermek hususunda cimri olur muydu? Aman öleceğim ve hayatımı kaybedeceğim diye bir can için böyle gam çeker miydi?

Ve eğer bir kimse Hakk'ın böyle yüz binlerce can ızhâr ettiğini basar-ı basîreti [ile] görüp, ondan gaflete düşmeye idi, can vermek hususunda bahîl olur mu idi? Aman öleceğim ve hayatımı gâib edeceğim diye bir can için böyle gam çeker mi idi?

891. Irmak kenarında suyun buhlü ona olur ki, o ırmak suyundan na-bîna ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

891. Irmak kenarında suyun buharı ona olur ki, o ırmak suyundan kör ola!

Bu şerefli beyit, can vermekte cimri olanlar hakkında özel bir örnektir. Yani bir kimse berrak ve içilecek suyu olan bir ırmak kenarında oturmuş, elinde de bir sürahi suyu var; birisi gelmiş kendisinden su istiyor; o da cimrilik edip, suyum biter diye korkarak ona su vermiyor. Böyle bir kimsenin cimriliği, önündeki ırmak suyunu görmemesi sebebiyle meydana gelir. Eğer görseydi bol olan o suyu asla esirgemezdi.

Bu beyt-i şerîf, can vermekde bahîl olanlar hakkında bir misâl-i mahsûstur. Ya'ni bir kimse berrak ve içilecek suyu olan bir ırmak kenarında oturmuş, elinde de bir sürâhî suyu var; birisi gelmiş kendisinden su istiyor; o da buhl edip, suyum biter diye korkarak ona su vermiyor. Böyle bir kimsenin buhlü, önündeki ırmak suyunu görmemesi sebebiyle vâki' olur. Eğer görseydi mebzûl olan o suyu aslâ dirîğ etmezdi.

892. Peygamber buyurdu ki: "Her kim yevm-i cezâda kendinin mükâfatını yakından bilirse;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

892. Peygamber (a.s.) buyurdu ki: "Her kim kıyamet gününde kendisinin mükâfatını yakından bilirse;

893. Ki, ona bir için on bedel gelir, her zamân ona başka türlü cömertlik doğar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

893. Ki, ona bir için on bedel gelir, her zaman ona başka türlü cömertlik doğar.

Bu beyitlerde, مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةَ فَلَهُ عَشْرُ أَمثالها (En'âm, 6/160) yani "Kim ki bir iyilik yaparsa, onun için on misli iyilik vardır" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

Bu beyitlerde, مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةَ فَلَهُ عَشْرُ أَمثالها (En'âm, 6/160) ya'ni "Kim ki bir iyilik yaparsa, onun için on misli iyilik vardır" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

894. Cömertlik hep bedelleri görmektendir; binâenaleyh bedeli görmek korkmanın zıddıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

894. Cömertlik hep bedelleri görmektendir; bu sebeple bedeli görmek korkmanın zıddıdır.

Cömertlik, cimrilik ve elinde tutmama, elinden çıkacak şeye karşılık bir bedel geleceğini görmemekten ileri gelir. Ve eğer bir kimse gelecek bedeli görmezse, elindeki şeyden mahrum kalacağından korkar ve onu başkasına vermeyip elinde tutar. Şu hâlde bedelin geleceğini görmek, bedel gelmeyeceği korkusunun zıddı olur.

Cömertlik ve buhl ve imsâk etmemek, elinden çıkacak şeye mukābil bir bedel geleceğini görmemekten ileri gelir. Ve eğer bir kimse gelecek bedeli görmezse, elindeki şeyden mahrûm kalacağından korkar ve onu îsâr etmeyip imsâk eder. Şu halde bedelin geleceğini görmek, bedel gelmeyeceği korkusunun zıddı olur.

895. Buhl bedelleri görmemektir; inciyi görmek dalgıcı mesrûr tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

895. Cimrilik, bedelleri görmemektir; inciyi görmek dalgıcı mutlu eder.

Bu sebeple, cimrilik bedelleri görmemek demektir. Nasıl ki denize dalmak can için tehlikeli olduğu hâlde, dalgıç bu tehlike bedelinde inciyi gördüğü için mutlu bir şekilde denize dalar ve bu tehlikeyi göze alır.

Binâenaleyh, buhl bedelleri görmemek demektir. Nitekim denize dalmak can için tehlikeli olduğu halde, dalgıç bu tehlike bedelinde inciyi gördüğü için mesrûren denize dalar ve bu tehlikeyi göze alır.

896. İmdi, âlemde hiç kimse bahîl olmaz; zîrâ ki bir kimse bedelsiz bir şeyi fedâ etmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

896. Şimdi, âlemde hiç kimse cimri olmaz; çünkü bir kimse bedelsiz bir şeyi feda etmez.

Şimdi, bu açıklamanın özüne göre âlemde cimri olan hiçbir kimse yoktur. Çünkü bir kimsenin hakikatte hiçbir şeyi bedelsiz feda ettiği meydana gelmiş değildir.

İmdi, bu îzâhın hülâsasına göre âlemde bahîl olan hiçbir kimse yoktur. Zîrâ bir kimsenin hakîkatta hiçbir şeyi bedelsiz fedâ ettiği vâki' değildir.

897. Binâenaleyh sehâ elden değil gözden geldi; işi göz tutar, görücüden başkası kurtulmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

897. Bu sebeple cömertlik elden değil, gözden geldi; işi göz tutar, görücüden başkası kurtulmadı.

Yani cömertliğin kaynağı el değil, aksine gelecek olan karşılığı gören gözdür. Bu sebeple cömertlik işini gören gözdür. Şu halde, insanın görücü olan kısmından başkası, gerek dünyevî ve gerek uhrevî işlerinde kurtuluş bulmadı.

Ya'ni sehâvetin menşei el değil, belki gelecek olan bedeli gören gözdür. Binâenaleyh sehâvet işini gören gözdür. Şu halde, insanın görücü olan kısmından başkası, gerek dünyevî ve gerek uhrevî umûrunda necât bulmadı.

898. "Başka ayıbı odur ki, o hodbîn değildir; o kendi vücudunda ayıp arayıcıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

898. "Başka ayıbı odur ki, o kendini beğenmiş değildir; o kendi varlığında kusur arayıcıdır."

Bu beyit, o hamama giden zeki köle hakkında, çirkin ağızlı kölenin dilindendir.

Bu beyit, o hamama giden zekî köle hakkında, çirkin ağızlı kölenin lisânındandır.

899. "Kendinin ayıbını söyleyici ve ayıbını arayıcı olmuştur; cümle ile iyi ve kendi ile kötü olmuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

899. "Kendinin ayıbını söyleyici ve ayıbını arayıcı olmuştur; herkesle iyi ve kendisiyle kötü olmuştur."

O kul herkesi kusursuz ve sadece kendisini kusurlu görür.

O köle herkesi kusûrsuz ve ancak kendisini kusûrlu görür.

900. Şah dedi: "Yâri medihte bahadırlık etme; onun medhi zımnında kendi medhini etme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

900. Şah dedi: "Yâri övmekte kahramanlık etme; onun övgüsü içinde kendi övgünü etme!"

Arkadaşını övmekte bu kadar ileri gitme ve onun övgüsü aracılığıyla kendini övmeye kalkışma!

Arkadaşını medh etmekte bu kadar ileriye gitme ve onun medhi vesîlesiyle kendini medh etmeğe kıyâm etme!

901. “Zîra ki ben onu imtihana getiririm; mâverâda sana utanma gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

901. "Çünkü ben onu imtihana getiririm; ötesinde sana utanma gelir."

902. Dedi: "Hayır, vallâhi ve billahi'l-azîm; Malikü'l-mülk ve Rahîm hakkı için!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

902. Dedi: "Hayır, Allah'a yemin ederim ki, mülkün sahibi ve Rahîm olan Allah hakkı için!"

Bu yemin beytinden "ki efendinin ve yoldaşımın sıfatları" beytine kadar olan açıklamalar, zahirî bir âlimi temsil eden ikinci kölenin dilindendir. Şahın huzurunda hem arkadaşını över hem de onun övgüsü içinde kendisini övmekten yeminlerle uzak tutar ve hem de şahın huzurunda ilmini gösterir.

Bu yemîn beytinden itibaren که صفات خواجه تاش و یار من beytine kadar olan beyânât, bir âlim-i zâhirîyi temsil eden ikinci kölenin lisânındandır. Şâhın huzûrunda hem arkadaşını medh eder ve hem de onun medhi zımnında kendisini medihden yemînler ile tenzîh eder ve hem de huzûr-ı şâhta ilmini izhâr eder.

903. O bir Huda ki, hâcet sebebiyle değil, belki fazl ve kibriyası ile enbiya gönderdi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

903. O öyle bir Tanrı'dır ki, ihtiyaç sebebiyle değil, aksine lütfu ve yüceliği ile peygamberler gönderdi!

O öyle yüce bir Tanrı'dır ki, insanların bu yoğunluk âleminde şaşkın şaşkın hayvanlık mertebesinde kalmamaları için, sırf onlara bir lütuf ve kerem olmak üzere peygamberler gönderdi. Yoksa, peygamber göndermesi kendisinin muhtaç olduğu bir şey değildi!

O öyle bir Hudâ-yı celîldir ki, nâsın bu âlem-i kesâfette şaşkın şaşkın mertebe-i hayvaniyyette kalmamaları için, mahzâ onlara bir lütuf ve kerem olmak üzere peygamberler gönderdi. Yoksa, peygamber irsali kendisinin muhtâç olduğu bir şey değil idi!

904. O bir Hudavend ki, zelîl topraktan, o celîl olan şahsüvarları yarattı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

904. O öyle bir Tanrı'dır ki, zelil topraktan, o yüce şahsüvarları yarattı!

O öyle kerem sahibi bir Tanrı'dır ki, ayaklar altında çiğnenen zelil topraktan, maddî bedenlere binenlerin başı olan o ulu peygamberleri yarattı!

O öyle Hudâ-yı kerîmdir ki, ayaklar altında çiğnenen zelîl topraktan, unsurî kalıblara binicilerin başı olan o ulu peygamberleri yarattı!

905. Onları toprağa mensub olanların mizacından pak etti, eflâkîlerin reftarından geçirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

905. Onları toprağa mensup olanların mizacından temizledi, göksel varlıkların yürüyüşünden geçirdi.

Onları o zelil topraktan yaratmasına rağmen, toprağın gerektirdiği mizaçtan ve yoğunluktan onları temizledi de, göksel varlıkların ve semavîlerin seyir alanından, yani suret âleminden ileriye geçirdi.

Onları o zelîl topraktan yaratmakla beraber, toprağın îcâbâtı olan mizâcdan ve kesâfetten onları temizledi de, eflâkîlerin ve semâvîlerin sâha-i seyrinden, ya'ni sûret âleminden ileriye geçirdi.

906. Nardan tuttu ve saf nûr yaptı; ondan sonra o cümle nûrların üzerine koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

906. Ateşten tuttu ve saf nur yaptı; ondan sonra o bütün nurların üzerine koştu.

Yani peygamberlerin bedenleri topraktan yaratıldı ve toprak ise, toprak hâlinden önce ateşten bir küre idi. Ve toprak bu haldeyken Yüce Allah ateşten cinn kavmini yarattı. Nitekim ayet-i kerimede buyurulur: وَالْجَانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ (Hicr, 15/27) yani "Salsaldan yaratılmış olan insandan önce zehirli ateşten cinn kavmini yarattı." Bu şerefli beyitte dönüşümlere işaret buyurulur. Yani Yüce Allah ateşten toprağı ve topraktan, şahsüvar olan peygamberleri yarattı. Ve onları topraksıların mizacından ve nefsin yoğunluğundan temizledi ve nurun ta kendisi oldular. Ve "nur"dan maksat ruhtur. Zira ruhlar, nurani soyut cevherlerdir. Nitekim bu mertebeyi bulanlar ارواحنا اشباحنا واشباحنا ارواحنا yani "Bizim ruhlarımız cesetlerimiz ve cesetlerimiz ruhlarımızdır" buyururlar. Buna göre, Yüce Allah ateşten saf nur yarattı; ondan sonra o saf nurlar yani peygamberler, diğer bütün nurların ve ruhların, yani kendi ümmetlerinin ruhları üzerine ışık saçtı; ve ilahi marifet nurlarını onların canlarına aşıladılar.

Ya'ni enbiyânın kalıbları arzdan yaratıldı ve arz ise toprak hâlinden evvel bir küre-i âteşîn idi. Ve arz bu halde iken Hak Teâlâ ateşten cânn kavmini halk etti. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur: وَالْجَانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ (Hicr, 15/27) ya'ni "Salsâldan mahlûk olan insandan evvel nâr-i semûmdan cânn kavmini yarattı." Bu beyt-i şerîfte istihâlâta işâret buyurulur. Ya'ni Hak Teâlâ ateşten toprağı ve topraktan, şahsüvâr olan enbiyâyı yarattı. Ve onları hâkîlerin mizâcından ve kesâfet-i nefsâniyyeden temizledi ve ayn-ı nûr oldular. Ve "nûr"dan murâd rûhtur. Zîrâ ervâh, cevâhir-i mücerrede-i nûrâniyyedir. Nitekim bu mertebeyi bulanlar ارواحنا اشباحنا واشباحنا ارواحنا ya'ni "Bizim rûhlarımız cesedlerimiz ve cesedlerimiz rûhlarımızdır" buyururlar. Binâenaleyh, Hak Teâlâ ateşten saf nûr yarattı; ondan sonra o saf nurlar ya'ni enbiyâ, sâir bütün nûrların ve ervâhın, ya'ni kendi ümmetlerinin ervâhı üzerine pertev saldı; ve maârif-i ilâhiyye nurlarını onların canlarına aşıladılar.

907. O şimşeğe mensub olan parıltı ki, ervâh üzerine parladı, ta ki Adem o nûrdan ma'rifet buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

907. O şimşeğe ait olan parıltı ki, ruhlar üzerine parladı, ta ki Adem o nurdan marifet buldu.

"Şimşek"ten kastedilen, mutlak varlığın başkalık elbisesiyle ortaya çıkmasına sebep olan Hakk'ın celâlî tecellîsidir. Ve ilk "başkalık" elbisesiyle görünen de Muhammedî küllî ruhtur. "Şimşeğe ait olan parıltı"dan kastedilen de bu Muhammedî küllî ruhtur. O parıltının ruhlar üzerine parlamasından kastedilen, bu "küllî ruh"un o mertebede dahi peygamberliğine işarettir. Nasıl ki hadis-i şerifte: كنت نبيا و آدم بين الماء والطين yani "Ben, Adem su ile çamur arasında olduğu halde peygamber idim" buyurulur. Bu sebeple bu peygamberlik asıldır; diğer peygamberlerin peygamberlikleri ondan türemedir. Bu sebeple yeryüzünde ilk peygamber olan Hz. Adem bu peygamberliğin nurundan marifet buldu.

“Şimşek”den murâd, “vücûd-ı mutlak"ın gayriyyet libâsı ile zuhûruna bâdî olan tecellî-i celâlî-i Hak'tır. Ve ilk "gayriyyet" libâsııyla zâhir olan dahi rûh-ı küllî-i Muhammedî'dir. “Şimşeğe mensûb olan parıltı"dan murâd dahi bu rûh-ı küllî-i Muhammedîdir. O parıltının ervâh üzerine parlamasından murâd, bu “rûh-ı küllî"nin o mertebede dahi nübüvvetine işarettir. Nitekim hadis-i şerîfte: كنت نبيا و آدم بين الماء والطين ya'ni Ben, Adem su ile çamur arasında olduğu halde nebî idim" buyurulur. Binâenaleyh bu nübüvvet asıldır; sâir enbiyânın nübüvvetleri ondan feri'dir. Binâenaleyh arzda ilk peygamber olan Hz. Adem bu nübüvvetin nûrundan ma'rifet buldu.

908. O ki Adem'den bitti ve Şîs'in eli devşirdi, binaenaleyh Adem onu halife yaptı, zîrâ onu gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

908. O ki Adem'den bitti ve Şîs'in eli devşirdi, bu sebeple Adem onu halife yaptı, çünkü onu gördü.

O nübüvvet nuru ki, ilk şanlı peygamber olan Adem (a.s.)'dan ortaya çıktı, Hz. Adem'in evlatlarından, ezelî yatkınlığı nübüvvetle sabit olan Şîs (a.s.)'ın bu yatkınlık eli topladı ve devşirdi. Hâl böyle olunca, Hz. Adem Hz. Şîs'i halife edindi; çünkü onda bu nurun yansımasını gördü.

O nûr-ı nübüvvet ki, ilk nebiyy-i zîşân olan Adem (a.s.) dan zahir oldu, Hz. Adem'in evlâdından, isti'dâd-ı ezelîsi nübüvvetle sabit olan Şîs (a.s.)ın bu isti'dâd eli topladı ve devşirdi. Böyle olunca, Hz. Adem Hz. Şîs'i halîfe ittihâz etti; zîrâ onda bu nûrun aksini gördü.

909. Vaktaki Nûh o gevherden mütemetti' oldu, bahr-ı cân havasında inci yağdırıcı oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

909. Nuh o cevherden faydalandığında, can denizinin havasında inci yağdırıcı oldu!

Nuh (a.s.) Muhammedî peygamberlik nuru cevherinden nasip aldığında, can denizinin havasında, yani ümmetinin canlarının üzerinde, ilahi bilgi incilerini yağdırıcı oldu.

Vaktaki Nûh (a.s.) nûr-ı nübüvvet-i Muhammedî gevherinden nasîbdâr oldu, cân deryâsının havasında, ya'ni ümmetinin canlarının fevkinde ma'rifet-i rabbâniyye incilerini yağdırıcı oldu.

910. İbrâhîm'in cânı o azîm nûrlardan, korkusuz ateşin şu'leleri içine gitti. [913]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

910. İbrâhîm'in canı o yüce nurlardan, korkusuz ateşin alevleri içine gitti.

İbrâhîm (a.s.) o nübüvvetin yüce nurlarından dolayı, asla korkmayarak Nemrûd'un yaktırdığı ateşin alevleri içine gitti.

İbrâhîm (a.s.) o nübüvvetin azîm olan nûrlarından dolayı, asla korkmayarak Nemrûd'un yaktırdığı ateşin alevleri içine gitti.

911. Vaktaki İsmâîl (a.s.) onun ırmağına düştü, onun keskin hançerinin önüne baş koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

911. İsmail (a.s.) o ırmağa düştüğünde, keskin hançerinin önüne başını koydu.

İsmail (a.s.) o nübüvvet nuru ırmağına düştüğünde, babası İbrahim (a.s.)'ın keskin hançerinin önüne boğazını teslim etti. Kurban edilen İshak (a.s.) olduğu halde, Mesnevî-i Şerif'te Hz. Pir efendimizin meşhur sözüne göre İsmail (a.s.)'ı zikretmeleri, yukarıda [380 numaralı] ve I. ciltte [228 numaralı beyitlerde] ayrıntılı olarak açıklandı.

Vaktaki İsmâîl (a.s.) o nûr-ı nübüvvet ırmağına düştü, pederi olan İbrâhîm (a.s.)ın keskin hançerinin önüne boğazını teslîm etti. Zebih İshak (a.s.) olduğu halde, Mesnevî-i Şerîfte Hz. Pîr efendimizin kavl-i meşhûra binâen İsmâîl (a.s.)ı zikrettikleri, yukarılarda [380 numaralı] ve I. cildde [228 numaralı beyitlerde] tafsîl olundu.

912. Dâvûd'un canı onun şua'ından kızdı; demir onun el örgüsünde yumuşak oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

912. Dâvûd'un canı onun ışığından kızdı; demir onun el örgüsünde yumuşak oldu.

Dâvûd (a.s.)ın canı o peygamberlik nurunun ışığından ısındı; demir onun el örgüsünde, yani savaş için zırh örerken yumuşadı. Nitekim kerîm âyette, وَأَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe', 34/10) yani "Biz onun için demiri yumuşattık" buyurulur.

Dâvûd (a.s.)ın canı o nûr-ı nübüvvetin şuâ'ından harâretlendi; demir onun el örgüsünde, ya'ni harp için zırh örerken yumuşadı. Nitekim âyet-i kerîmede, وَأَنَّا لَهُ الْحَدَيدَ (Sebe', 34/10) ya'ni "Biz onun için demiri yumuşattık" buyurulur.

913. Vaktaki Süleyman onun visalinin süt emicisi oldu, cin ona bende-i fermân ve muti oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

913. Süleyman o vuslatın süt emicisi olduğu vakit, cin ona emre kul ve itaatkâr oldu.

Süleyman (a.s.) o nübüvvet nuruna kavuştuğu ve onun ilim ve marifet sütlerini emici olduğu vakit, cinler ve periler onun emrinin kulu oldular ve ona tam olarak itaat ettiler.

Vaktâki Süleymân (a.s.) o nûr-ı nübüvvete kavuştu ve onun ulûm ve maârif sütlerini emici oldu, cinler ve periler onun emrinin kulu oldular ve ona kâmilen itâat ettiler.

914. Vaktaki Ya'kub kazaya baş koydu, oğul kokusundan gözünü aydın etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

914. Yakup kazaya baş koyduğunda, oğul kokusundan gözünü aydın etti.

Yakup (a.s.), oğlu Yusuf'tan (a.s.) ayrılmasına ilişkin ilahi kazaya baş koyduğunda, bu kazaya rızasının mükâfatı olarak, ağlamaktan görmez bir hâle gelen gözleri, oğlunun gömleğinin kokusundan açıldı. Nasıl ki olayın ayrıntısı, tefsir kitaplarında Yusuf Suresi'nde yer almaktadır.

Vaktaki Ya'kûb (a.s.), oğlu Yûsuf (a.s.)dan iftirakına taalluk eden kazâyı ilâhîye baş koydu, bu kazâya rızâsının mükâfâtı olarak, ağlamaktan görmez bir hâle gelen gözleri, oğlunun gömleğinin kokusundan açıldı. Nitekim tafsîl-i vak'a, tefsir kitaplarında sûre-i Yûsuf'ta mündericdir.

915. Vaktaki ay yüzlü Yūsuf o güneşi gördü, rü'ya ta'bîrinde öyle uyanık oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

915. Vaktaki ay yüzlü Yusuf o güneşi gördü, rüya yorumunda öyle uyanık oldu.

Cismânî sûreti de güzel ve parlak olan Yusuf (a.s.) peygamberlik güneşini gördüğü zaman, Mısır azizinin gördüğü rüyayı vakıfâne (bilgili ve anlayışlı) bir şekilde yorumladı. Nasıl ki kıssanın ayrıntısı, tefsirlerde Yusuf Suresi'nde zikredilmiştir.

Sûret-i cismâniyyesi de güzel ve parlak olan Yûsuf (a.s.) vaktâki nübüvvet güneşini gördü, azîz-i Mısır'ın gördüğü rü'yâyı vakıfâne bir sûrette ta'bir etti. Nitekim kıssanın tafsîli, tefsîrlerde sûre-i Yûsuf'ta mezkûrdur.

916. Vaktaki asa Musa'nın elinden su içti, Fir'aun'ın mülkünü bir lokma etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

916. Vaktaki asa Musa'nın elinden su içti, Firavun'un mülkünü bir lokma etti.

Vaktaki ağaç cinsinden olan asa, Musa'nın (a.s.) peygamberlik elinden hayat suyunu içti, bir ejderha oldu ve Firavun'un hükümetini bir lokma edip yuttu ve yok etti.

Vaktāki ağaç cinsinden olan asâ, Mûsâ (a.s.)ın dest-i nübüvvetinden hayât suyunu içti, bir ejderha oldu ve Fir'avn'ın hükümetini bir lokma edip yuttu ve yok etti.

917. Vaktaki Tsâ-yı Meryem onun merdivenini buldu, dördüncü feleğin üzerine acele etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

917. Meryem oğlu İsa onun merdivenini bulduğunda, dördüncü feleğin üzerine acele etti. Meryem oğlu İsa (a.s.) o nübüvvet nurunun merdivenini bulduğunda, hemen dördüncü feleğin üzerine yükseldi! Bilinmeli ki, Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de İdris Fassı'nda, dördüncü feleğin İdris (a.s.)ın makamı olduğunu; ve Fütûhât-ı Mekkiyye'nin on beşinci bâbında da, İsa (a.s.)ın makamının ikinci felek olduğunu beyan buyururlar. Cenâb-ı Pîr efendimizin güzel âdetleri, Mesnevî-i Şerîf'te bu gibi rivayetlerde meşhur olan görüşü tercih etmesidir. Nasıl ki kurban kıssasında da meşhur olan görüşü zikretmişlerdi.

Vaktâki Îsâ b. Meryem (aleyhime's-selâm) o nûr-ı nübüvvetin merdiveni- ni buldu, hemân dördüncü feleğin üstüne urûc etti! Ma'lûm olsun ki, Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Idrî- sî'de, dördüncü feleğin İdrîs (a.s.)ın makāmı olduğunu; ve Fütûhât-ı Mekkiy- ye'nin on beşinci bâbında da, makām-ı İsâ (a.s.)ın ikinci felek olduğunu be- yân buyururlar. Cenâb-ı Pîr efendimizin âdet-i seniyyeleri, Mesnevî-i Şerîfte bu gibi rivâyâtta kavl-i meşhûru ihtiyâr buyurmaktadır. Nitekim kıssa-i ze- bîhte de kavl-i meşhûru zikr etmişler idi.

918. Vaktaki Muhammed o mülk ve naîmi buldu, o derhal Ay'ın kursunu iki yarım yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

918. Vaktaki Muhammed o mülk ve nimeti buldu, o derhal Ay'ın kursunu iki yarım yaptı.

Vaktaki peygamberler sultanı Muhammed (s.a.v.) Efendimiz'in maddî varlıkları, bu suret âleminde genel felek olan, kendi hakikatlerinin gereği bulunan o büyük mülkü ve nimeti buldu, hemen Ay'ı ikiye yarma mucizesini gösterdi.

Vaktâki sultân-ı enbiyâ Muhammed (s.a.v.) Efendimiz'in vücûd-ı unsurî- leri bu âlem-i sûrette felek-i âmm olan, kendi hakîkatlerinin îcâbı bulunan o mülk-i azîmi ve naîmi buldu, hemân şakk-ı kamer mu'cizesini gösterdi.

919. Vaktaki Ebû Bekir tevfik âyeti oldu, öyle şaha musahib ve sadîk oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

919. Ebû Bekir tevfik ayeti olunca, o şaha arkadaş ve dost oldu.

Ebû Bekir (r.a.) o nübüvvet nurunun yüce şanını idrak etme ilahi tevfik (Allah'ın yardımı) ile şereflenince ve kendi varlığı bu tevfike apaçık bir işaret ve örnek olunca, bu sebeple Son Peygamber gibi yüce bir şaha arkadaş ve sadık bir dost oldu.

Vaktāki Ebû Bekir (r.a.) o nûr-ı nübüvvetin şân-ı azîmini idrâk etmek tev- fik-i ilâhîsi ile müşerref ve kendi vücûdu bu tevfike apaçık bir alâmet ve nü- mûne oldu, binâenaleyh Hâtem-i Enbiyâ gibi bir şâh-ı azîme musahib ve bir refîk-ı sâdık oldu.

920. Vaktaki Ömer o ma'şûkun delisi oldu, gönül gibi Hak ve bâtılı fark edi- [923] ci oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

920. Ömer o maşukun delisi olduğu vakit, gönül gibi Hak ve bâtılı ayırt edici oldu.

Ömer (r.a.), Hakk'ın maşuku ve sevgilisi olan o Peygamberlerin Sonuncusu Efendimiz'in sevgisinin delisi olduğu vakit, kendisinde cismaniyet ve nefsaniyetten eser kalmayıp, bütün varlığı kalp latifesi gibi oldu ve bu sebeple hakkı ve bâtılı ayırt edici oldu.

Vaktâki Ömer (r.a.), Hakk'ın ma'şûku ve habîbi olan o Hâtem-i Enbiyâ Efendimiz'in muhabbetinin delisi oldu, kendisinde cismâniyyet ve nefsâniy- yetden eser kalmayıp, hey'et-i mecmuası latîfe-i kalb gibi oldu ve bu sebeb- le hakkı ve bâtılı fark edici oldu.

921. Vaktaki Osmân o tyâna ayn oldu, taşıcı nûr oldu ve iki nûr sahibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

921. Osman o tarafa ayna oldu, taşıyıcı nur oldu ve iki nur sahibi oldu.

Osman (r.a.) o açıkça görünen nurun, yani Hatem-i Enbiya Efendimizin nurunun pınarı oldu ve nurdan taştı ve bu nuru çevresine yaydı ve "Zinnureyn" lakabıyla anıldı. Bilinir ki, Hz. Osman efendimize bu Zinnureyn lakabı, Peygamber Efendimizin iki muhterem kızının eşi olmasından dolayı verilmişti. Zahirî sebebi budur. Cenab-ı Pir burada bâtınî sebebine de işaret eder. Çünkü Hak nuru, geldiği yere göre iki çeşittir. Birisi "nûr-i mübteli" (içine alan nur), diğeri "nûr-i fâiz" (yayılan nur)dir. "Nûr-i mübteli" kalbe gelir; fakat sahibi tarafından yutulup, başkalarına yayılamaz. Diğeri kalbe gelir ve başkalarına da yayılır. Birinci kısım kendi nefsinde doğru yolu bulmuştur; ve ikinci kısım, kendi nefsinde doğru yolu bulmuş ve başkaları için de mürşid (doğru yolu gösteren) olur. İşte Cenab-ı Pir efendimiz, "Zinnureyn" ile Hz. Osman efendimizin bu hâline işaret eder.

Vaktâki Osmân (r.a.) o âşikâr olan nûrun, ya'ni Hâtem-i Enbiyâ Efendimizin nûrunun pınarı oldu ve nûrdan taştı ve bu nûru muhîtine ifâza etti ve "Zinnûreyn" lakabı ile mülakkab oldu. Ma'lûmdur ki, Hz. Osmân efendimize bu Zinnûreyn lakabı, risâletpenâh efendimizin iki kerîme-i muhteremelerinin zevci olmuş olmasından dolayı verilmiş idi. Sebeb-i zâhirîsi budur. Cenâb-ı Pîr burada sebeb-i bâtınîsine de işâret buyururlar. Zîrâ nûr-i Hak, mevridine nazaran iki nevi'dir. Birisi "nûr-i mübteli", diğeri "nûr-i fâiz"dir. "Nûr-i mübteli" kalbe vârid olur; fakat sâhibi tarafından bel' olunup, başkalarına ifâza olunamaz. Diğeri kalbe gelir ve başkalarına da ifâza olunur. Birinci kısım nefsinde râşiddir; ve ikinci kısım, nefsinde râşid ve başkaları için mürşid olur. İşte cenâb-ı Pîr efendimiz, "Zinnûreyn" ile Hz. Osmân efendimizin bu hâline işâret buyururlar.

922. Vaktaki onun yüzünden Murtaza inci saçıcı oldu, cân mer'âsında o Hudâ'nın arslanı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

922. Ne zaman ki onun yüzünden Murtaza inci saçıcı oldu, can otlağında o Allah'ın arslanı oldu.

Ne zaman ki İmam Ali el-Murtaza (k.v.) efendimiz o Peygamberlerin Sonuncusu'nun manevî güzelliğinden aldığı ilahî hakikatler ve bilgiler incilerini saçıcı oldu, Allah'ın can otlağında dolaşan arslanı oldu. Ve birinci cildin sonlarında zikredildiği üzere, kendi katiline "Ben ruhun efendisiyim, tenin kölesi değilim" buyurdu. Ve yüce haklarında Peygamber efendimiz tarafından "Ben ilmin şehriyim ve Ali o şehrin kapısıdır" buyuruldu.

Vaktaki İmâm Aliyyü'l-Murtaza (k.v.) efendimiz o Hâtem-i Enbiya'nın cemâl-i ma'nevîsinden aldığı hakāyık ve maârif-i ilâhiyye incilerini saçıcı oldu, Allâh'ın cân mer'âsında dolaşan arslanı oldu. Ve I. cildin nihâyetlerinde zikr olunduğu üzere, kendi kātiline خواجهء روحم نه مملوك تنم ya'ni "Ben rûhun efendisiyim, tenin kölesi değilim" buyurdu. Ve hakk-ı âlîlerinde Risâletpenâh efendimiz tarafından انا مدينة العلم و على بابها ya'ni "Ben ilmin şehriyim ve Ali o şehrin kapısıdır" buyuruldu.

923. Vaktaki Cüneyd onun cündünden meded gördü, muhakkak onun makāmâtı adedden efzûn oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

923. Cüneyd onun ordusundan yardım gördüğünde, makamları sayılamayacak kadar çok oldu.

Bu beyitten itibaren "Muhammedî nur"un, insân-ı kâmil olan Muhammed ümmetinin seçkinleri arasındaki kesintisiz akışına işaret edilir. Yani, muhakkikler (hakikati araştıranlar) zümresinin efendisi olan Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) hazretleri o Muhammedî nurlar ordusundan yardım gördüğünde, Hakk yolunda katettiği makamlar sayılamayacak kadar çok oldu.

Bu beyitten i'tibâren "nûr-ı Muhammedî"nin verese-i kümmelînden olan havâss-ı ümmet-i Muhammedî arasındaki teselsül seyrine işâret buyurulur. Ya'ni, vaktâki tâife-i muhakkikînin seyyidi olan Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) hazretleri o envâr-ı Muhammedî ordusundan yardım gördü, tarîk-ı Hak'ta kat' ettiği makāmât sayılamayacak kadar çok oldu.

924. Bâyezîd onun ziyâdeliğinden yol gördü; Kutbu'l-arifîn adını Hak'tan işitti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

924. Bâyezîd onun çokluğundan yol gördü; Kutbu'l-ârifîn adını Hak'tan işitti!

Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretleri o Muhammedî nurun çokluğundan, marifet yolunu pek aydınlık gördü ve bu marifet sonucunda, varlıkta Hakk'ın gayrısı bir şey görmedi. Bu sebeple halkın kendisine verdiği "Kutbu'l-ârifîn" lakabını da Hak'tan işitti.

Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretleri o nûr-ı Muhammedînin çokluğundan, tarîk-ı ma'rifeti pek aydınlık gördü ve bu ma'rifet neticesinde, vücûdda Hakk'ın gayri bir şey görmedi. Binâenaleyh halkın kendine verdiği "Kutbu'l-ârifin" lakabını da Hak'tan işitti.

925. Vaktaki Kerhî onun kerhine hares oldu, Hakk'ın halîfesi ve rabbânî nefes oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

925. Kerhî, onun kerhine hares olduğunda, Hakk'ın halifesi ve rabbânî nefes oldu!

Birinci "Kerh", Bağdat'a yakın bir yerin adıdır. İkinci "kerh", "kerahat" kelimesinin kısaltılmışıdır ve "kerahat" hissiz, kendinden geçmiş ve habersiz anlamındadır; uzuvların uyuşmasına da denir. Arapçası "hader" (خدر)dir. Yani, Ma'rûf-i Kerhî (k.s.) hazretleri o Muhammedî nurun verdiği kendinden geçişe gözcü oldu ve hissinden arındı, doğrudan doğruya Hakk'ın hitaplarını ve emrini alan bir Hak halifesi oldu ve kulun nefesi rabbânî nefes oldu, yani sözü Hakk'ın sözü oldu. Nitekim Mesnevî'nin birinci cildinde:

yani "Hakk'ın 'Dön Rabbine!' hitabını işitmek için hissiz, kulaksız ve fikirsiz olunuz!" buyurulur ki, bu hâl Hakk'ın tecellîsinden meydana gelen kendinden geçişten ibarettir.

Birinci "Kerh" Bağdad'a yakın bir mevzi'in adıdır. İkinci "kerh", "keraht" kelimesinin muhaffefidir ve "keraht" hissiz ve bîhod ve bîhaber ma'nâsınadır ve a'zânın uyuşmasına da derler. Arapçası, "hader" (خدر) dir. Ya'ni, vaktâki Ma'rûf-i Kerhî (k.s.) hazretleri o nûr-i Muhammedînin verdiği bîhodluğa nigahbân oldu ve hissinden tecerrüd etti, doğrudan doğruya Hakk'ın hitâbâtını ve emrini telakkî eden bir halîfe-i Hak oldu ve nefes-i abdânîsi nefes-i rabbânî oldu, ya'ni sözü Hakk'ın sözü oldu. Nitekim I. cild-i Mesnevîde:

ya'ni "Hakk'ın hitâb-ı "irci'î"sini işitmek için hissiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz!" buyurulur ki, bu hâl Hakk'ın tecellîsinden vâki' olan bîhodluktan ibârettir.

926. Edhem'in oğlu merkebi şad olarak o tarafa sürdü, o adâlet sultanlarının sultanı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

926. Edhem'in oğlu merkebi sevinçle o tarafa sürdü, o adalet sultanlarının sultanı oldu.

Belh sultanı olan İbrahim İbn Edhem hazretleri, tacını ve tahtını terk ederek nefs merkebini (nefsin binek gibi kullanılması) tam bir sevinçle o Muhammedî nur tarafına sürdü, o görünüşte adil sultanların sultanı oldu.

Belh sultânı olan İbrâhîm İbn Edhem hazretleri tâc ve tahtını terk ederek merkeb-i nefsini kemâl-i sürür ile o nûr-i Muhammedî tarafına sürdü, o zâhirde âdil sultanların sultânı oldu.

927. Ve o Şakîk o azîm yolun meşakkatinden, o güneş re'yli ve keskin gözlü oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

927. Ve o Şakîk, o yüce yolun zorluğundan dolayı, güneş gibi görüşlü ve keskin gözlü oldu.

Şakîk-i Belhî (k.s.) hazretleri, o yüce Hak yolunda çektiği zahmet ve zorluk sebebiyle görüşü ve düşüncesi güneş gibi parlak, Hak ile bâtılı görmede bakışı keskin ve şiddetli oldu. Şakîk-ı Belhî hazretlerinin görüş ve düşüncelerinin parlaklığı ile yüce bakışlarının keskinliği, ilerideki açıklamalardan çok açık bir şekilde anlaşılır:

Cenâb-ı Şakîk (k.s.), Kâbe'ye yönelerek Bağdat'a ulaştığı zaman, Harun Reşid onu yanına davet etti. Harun'un yanına geldiğinde, Harun ile arasında şu şekilde bir konuşma geçti: Harun: Sen zâhid Şakîk misin? Cenâb-ı Şakîk: Şakîk benim; fakat zâhid değilim. Harun: Bana bir nasihat ver! Cenâb-ı Şakîk: Bil ki, Yüce Allah seni Cenâb-ı Sıddîk'ın makamına oturtmuştur; senden doğruluk ister; ve Cenâb-ı Fârûk'un makamına oturtmuştur. Senin Hak ile bâtıl arasını ayırmanı talep eder. Ve Cenâb-ı Zinnûreyn'in makamına oturtmuştur; senden haya ve cömertlik ister. Ve Hz. Murtazâ'nın makamına oturtmuştur; senden ilim ve adalet ister. Harun: Daha nasihat et! Cenâb-ı Şakîk: Yüce Allah'ın bir evi vardır ki, adına "cehennem" derler; seni onun kapıcısı yapmış ve sana üç şey vermiştir ki, mal, kılıç ve kamçıdır. Ve sana demiştir ki: "Halkı bu üç şey ile cehennemden uzaklaştır." Sana başvuran her ihtiyaç sahibinden malı esirgeme; ve her kim ki Hakk'ın emrine karşı gelirse, onu bu kamçı ile terbiye et; ve her kim ki birini öldürürse, akrabalarının izni ile onu bu kılıçla kısas et. Ve eğer bunları yapmaz isen, Cehennem ehlinin en önünde sen bulunursun! Harun: Daha nasihat et! Cenâb-ı Şakîk: Sen bir pınarsın ve valilerin ırmaklardır. Eğer pınar berrak olursa, ırmağın bulanık olması zarar vermez; aksine pınar bulanık olursa, ırmağın berraklığından fayda elde olmaz. Harun: Nasihatinize devam ediniz! Cenâb-ı Şakîk: Eğer bir çölde helake yakın olacak derecede susamış olsan ve o sırada bir bardak su bulsan kaça satın alırsın? Harun: Ne isterlerse onu veririm. Cenâb-ı Şakîk: Eğer onu ancak mülkünün yarısı karşılığında satsalar? Harun: Veririm. Cenâb-ı Şakîk: Eğer sen o suyu içsen ve idrarın tutulup idrar yapamasan ve helak olacak dereceye gelsen, birisi o sırada sana dese ki: "Ben sana ilaç yaparım; ama mülkünün yarısını alırım!" Ne yaparsın? Harun: Veririm. Cenâb-ı Şakîk: Şimdi, kıymeti, içip çıkaramadığın bir bardak sudan ibaret olan bir mülk ile ne ile övünüyorsun? Harun ağladı ve Cenâb-ı Şakîk'i saygı göstererek uğurladı.

Şakîk-i Belhî (k.s.) hazretleri, o azîm olan Hak yolunda çektiği zahmet ve meşakkatten dolayı re'yi ve fikri güneş gibi parlak ve Hak ile bâtılı görüşte nazarı keskin ve şedîd oldu. Şakîk-ı Belhî hazretlerinin re'y ve fikirlerinin parlaklığı ve nazar-ı âlîlerinin keskinliği, âtîdeki îzâhâttan pek açık sûrette anlaşılır:

Cenâb-ı Şakîk (k.s.), Ka'be'ye müteveccihen Bağdad'a vâsıl olduğu vakit, Hârûnu'r-Reşîd onu nezdine da'vet etti. Nezd-i Hârûn'a geldikde, Hârûn ile aralarında şu yolda bir mükâleme cereyân etmiştir: Hârûn: Sen Şakîk-i zâhid misin? Cenâb-ı Şakîk: Şakîk benim; fakat zâhid değilim. Hârûn: Bana bir nasîhat ver! Cenâb-ı Şakîk: Âgâh ol ki, Hak Teâlâ hazretleri seni cenâb-ı Sıddîk'ın makāmına oturtmuştur; senden sıdk ister; ve cenâb-ı Fârûk'un makāmına oturtmuştur. Senin Hak ile bâtıl arasını tefrîk etmeni taleb eder. Ve cenâb-ı Zinnûreyn'in makāmına oturtmuştur; senden hayâ ve kerem ister. Ve Hz. Murtazâ'nın makāmına oturtmuştur; senden ilim ve adl ister. Hârûn: Daha nasîhat et! Cenâb-ı Şakîk: Hak Teâlâ hazretlerinin bir hânesi vardır ki, adına "cehennem" derler; seni onun kapıcısı yapmış ve sana üç şey vermiştir ki, mal, kılıç ve kamçıdır. Ve sana demiştir ki: "Halkı bu üç şey ile cehennemden uzaklaştır." Sana müracaat eden her hâcet sahibinden malı esirgeme; ve her kim ki Hakk'ın fermânına muhalefet ederse, onu bu kamçı ile te'dîb et; ve her kim ki birini öldürürse, akrabâsının izni ile onu bu kılıçla kısâs et. Ve eğer bunları yapmaz isen, ehl-i Cehennem'in en önünde sen bulunursun! Hârûn: Daha nasîhat et! Cenâb-ı Şakîk: Sen bir pınarsın ve vâlîlerin ırmaklardır. Eğer pınar berrâk olursa, ırmağın bulanık olması zarar vermez; ve lâkin pınar bulanık olursa, ırmağın berrâklığından fâide hâsıl olmaz. Hârûn: Nasîhatınıza devam ediniz! Cenâb-ı Şakîk: Eğer bir sahrâda helâke karîb olacak derecede susamış olsan ve o sırada bir bardak su bulsan kaça satın alırsın? Hârûn: Ne isterlerse onu veririm. Cenâb-ı Şakîk: Eğer onu ancak mülkünün nısfı mukābilinde satsalar? Hârûn: Veririm. Cenâb-ı Şakîk: Eğer sen o suyu içsen ve idrârın tutulup tebevvül edemesen ve helâk olacak dereceye gelsen, birisi o sırada sana dese ki: "Ben sana ilâç yaparım; ammâ mülkünün nısfını alırım!" Ne yaparsın? Hârûn: Veririm. Cenâb-ı Şakîk: İmdi, kıymeti, içip çıkaramadığın bir bardak sudan ibâret olan bir mülk ile ne iftihâr ediyorsun? Hârûn ağladı ve Cenâb-ı Şakîk'i i'zâz ile teşyî' etti.

928. Yüz binlerce gizli padişahlar o cihan tarafından serfirâzdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

928. Yüz binlerce gizli padişahlar o cihan tarafından baş tacıdırlar.

Yüce Allah'ın, halkın gözünden gizli pek çok manevî cihan padişahları vardır ki, onlar o Muhammedî hakikat âlemi tarafından baş tacı ve yüce kadirli olmuşlardır.

Hak Teâlâ'nın, halk nazarından gizli pek çok cihân-ı ma'nevî pâdişahları vardır ki, onlar o hakîkat-i muhammediyye âlemi tarafından serfirâz ve âlî-kadr olmuşlardır.

929. Hakk'ın kıskanmasından onların adı gizli kaldı; her bir dilenci onların adını okuyamadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

929. Hakk'ın kıskanmasından onların adı gizli kaldı; her bir dilenci onların adını okuyamadı.

Hakk'ın sevgilileri olup, Hak onları başkalarının bakışlarından kıskandığı için, bu manevî cihan padişahlarının isimleri bilinmez kaldı; her bir nefsanî arzularının dilencisi olan kimse onların adını diline alamadı.

Hakk'ın ma'şûkları olup, Hak onları ağyârın nazarından kıskandığı için, bu cihân-ı ma'nevî pâdişâhlarının isimleri meçhûl kaldı; her bir nefsânî arzû-larının dilencisi olan kimse onların adını lisânına alamadı.

930. O nûrun hakkı ve nûrânîlerin hakkı için ki, balıklar gibi o derya içinde- [933] dirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

930. O nurun hakkı ve nuranîlerin hakkı için ki, balıklar gibi o derya içindedirler.

O küllî Muhammedî ruhun hakkı ve balıklar suda yüzdükleri gibi o nur deryası içinde yüzen nuranîlerin hakkı için.

Bu yemin cümlesinin tamamı, sonraki beyitlerde gelir. Ve "nur"dan kastedilen, "küllî Muhammedî ruh"tur. Nasıl ki hadis-i şerifte, انا من الله والمؤمنون من نورى yani "Ben Allah'tanım ve müminler benim nurumdandır" buyurulur.

O rûh-i küllî-i Muhammedî'nin hakkı ve balıklar suda yüzdükleri gibi o nûr deryâsı içinde yüzen nûrânîlerin hakkı için.

Bu cümle-i kasemiyyenin tamâmı, âtîdeki beyitlerde gelir. Ve "nûr"dan murâd, "rûh-i küllî-i Muhammedî"dir. Nitekim hadis-i şerîfte, انا من الله والمؤمنون من نورى ya'ni "Ben Allah'tanım ve mü'minler benim nûrumdandır" buyurulur.

931. Eğer ona cân deryası ve deryanın cânı dersem lâyık değildir, ona yeni ad ararım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

931. Eğer ona can deryası ve deryanın canı dersem lâyık değildir, ona yeni ad ararım.

Eğer o küllî Muhammedî ruha (Hz. Muhammed'in ruhu) "ruh deryası" ve "ruh deryasının canı" dersem, kendisine lâyık olan bir ismi vermiş olamam. Bu sebeple ona yeni bir ad ararım.

Eğer o rûh-i küllî-i Muhammedî'ye "rûh deryası" ve "rûh deryâsının canı" dersem, kendisine lâyık olan bir ismi vermiş olamam. Binâenaleyh ona yeni bir ad ararım.

932. O "ân"ın hakkı için ki, bu ve o ondandır; ma'nâlar ona nisbetle post olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

932. O "ân"ın hakkı için ki, bu ve o ondandır; anlamlar ona nispetle post olurlar.

Bilinmeli ki, "ân" tarif ve beyan ile anlatılması mümkün olmayan ve ancak zevk ile idrak olunan hal ve niteliktir. Sufi ıstılahında (tasavvuf teriminde) ona "latife" derler. Ve Abdürrezzâk-ı Kāşânî hazretleri Istılâhât-ı Sûfiyye'sinde "latife" hakkında şöyle buyururlar: "Latife, anlamı ince olan her bir işarete denir ki, o işaretten akla, ifade ile beyanı mümkün olmayan bir anlam belirir." İşte, küllî Muhammedî ruh dahi ifade ile beyan olunamayan bir "ân" ve bir "latife"dir. Çünkü ilahi bir haldir. Nitekim ayet-i kerimede وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي (İsra, 17/85) yani "Sana ruhtan soruyorlar; de ki: Ruh Rabbimin halindendir." Ve "hal" zevkî ve hâlî bir nitelik olup, dil ile tarif olunamaz. Örneğin güzellerdeki cazibe dahi bir "hal" olduğundan, ifade ile tarif olunamaz, ancak göz yolundan kalbe meydana gelen yansıma ile zevken idrak olunur. Hz. Pir, o "küllî ruh"a yeni bir ad olarak "ân" tabir buyururlar. Yani "O "ân"ın ve latifenin hakkı için ki, bu gördüğümüz eşyanın görünenleri ve o görmediğimiz ruhlar ve eşyanın iç yüzleri, o küllî Muhammedî ruhtandır. Görünen suretlerin bâtınları olan ruhlar ve anlamlar, o "latife"ye nispetle post ve kabuk hükmündedir."

Ma'lûm olsun ki, "ân" ta'rîf ve beyân ile anlatmak mümkin olmayan ve ancak zevk ile idrâk olunan hâl ve keyfiyyettir. Istılâh-ı sûfiyyede ona "latî- fe" derler. Ve Abdürrezzâk-ı Kāşânî hazretleri Istılâhât-ı Sûfiyye'sinde "latîfe" hakkında şöyle buyururlar: "Latîfe, ma'nâsı rakîk olan her bir işârete derler ki, o işâretten fehme, ibâre ile beyânı mümkin olmayan bir ma'nâ lâyıh olur." İşte, rûh-i küllî-i Muhammedî dahi ibâre ile beyân olunamayan bir "ân” ve bir "latîfe"dir. Zîrâ şe'n-i ilâhîdir. Nitekim ayet-i kermede وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي (Isrâ, 17/85) ya'ni "Sana rûhtan soruyorlar; de ki: Rûh Rabbimin şe'nindendir." Ve "şe'n" zevkî ve hâlî bir keyfiyyet olup, lisân ile ta'rîf olunamaz. Meselâ güzellerdeki câzibe dahi bir “şe'n" olduğundan, ibâre ile ta'rîf olunamaz, ancak göz yolundan kalbe vâki' olan aks ile zevken idrâk olunur. Hz. Pîr, o "rûh-i küllî"ye yeni bir ad olarak "ân" ta'bîr buyururlar. Ya'ni "O "ân"ın ve latîfenin hakkı için ki, bu gördüğümüz zevâhir-i eşyâ ve o görmediğimiz ervâh ve bevâtın-ı eşya, o rûh-i küllî-i Muhammedî'dendir. Suver-i zâhirenin bâtınları olan ervâh ve maânî, o "latîfe"ye nisbetle post ve kabuk hükmündedir."

933. Ki, benim kapı yoldaşımın ve refikimin sıfatları, bu benim söylediğimin yüzü kadardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

933. Benim kapı yoldaşımın ve arkadaşımın sıfatları, bu benim söylediğimin yüz katıdır.

Bir zahir âlimini temsil eden kulun yeminleri yukarıdaki beyitte bitti. Bu beyit, bu yeminlerle sağlanan sonuçtur. Yani "Yemin ederim ki, benim kapı yoldaşımın ve arkadaşımın övülmüş sıfatları, benim söylediğim övgülerin yüz mislidir."

Bir âlim-i zâhirîyi temsil eden kölenin yemînleri yukarıki beyitte bitti. Bu beyit, işbu yeminler ile te'mîn edilen netîcedir. Ya'ni "Yemîn ederim ki, benim kapı yoldaşımın ve refikimin sıfât-ı memdûhası, benim söylediğim medihlerin yüz mislidir."

934. Ey kerîm ne söyleyeyim, o nedînin vasfından söylediğim şeye sana i'tikād gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

934. Ey cömert, ne söyleyeyim, o arkadaşın vasfından söylediğim şeye sana inanç gelmez.

Ey cömert olan şah, ben o arkadaşın özelliklerini layıkıyla söyleyemedim. Çünkü onun övülmüş özellikleri söylediklerimin yüz mislidir. Ve mademki o özellikler, duyusal işaretlerle gösterilemeyen birtakım hallerden, oluşlardan ibarettir, ne kadar söylesem seni inandıramam.

Ey kerîm olan şâh, ben o arkadaşın evsâfını lâyıkı ile söyleyemedim. Zîrâ onun evsâf-ı memdûhası söylediklerimin yüz mislidir. Ve mâdemki o evsâf işârât-ı hissiyye ile gösterilemeyen birtakım şuûnattân ibârettir ne kadar söylesem seni inandıramam.

935. Şah dedi: "Şimdi kendi şanını söyle. Nice bir bunun şanını ve onun şanını söylersin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

935. Şah dedi: "Şimdi kendi şanını söyle. Ne zamana kadar bunun şanını ve onun şanını söylersin." Şah, yani insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), o köleye, yani zâhirî âlim olan sâlike (Hakk Yolcusu) dedi ki: "Bunun ve onun şanlarını söylemekten vazgeç de, şimdi artık kendi şanını söyle ve huzurumda kendi kitabını oku!" Nasıl ki Kur'ân-ı Kerim'de اقرأ كتابك كَفَى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا (İsrâ, 17/14) yani "Bu günde kendi kitabını oku, yeterlidir" buyurulur. Yani, "Ey zâhirî âlim, havâssın (duyuların) yolundan gelen bir dedikodu ilmini bırak; ruhundan gelen zevkî ilimleri oku!"

Şâh, ya'ni insân-ı kâmil o köleye, ya'ni âlim-i zâhirî olan sâlike dedi ki: "Bunun ve onun şânlarını söylemekten vazgeç de, şimdi artık kendi şânını söyle ve huzûrumda kendi kitabını oku!" Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de اقرأ كتابك كَفَى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا (İsrâ, 17/14) ya'ni "Bu günde kendi kitabını oku, kifâyet eder" buyurulur. Ya'ni, "Ey âlim-i zâhirî, havâssinin yolundan gelen bir kıyl ü kāl ilmini bırak; rûhundan gelen ulûm-i zevkiyyeyi oku!"

936. "Ölüm günü senin bu hissin batıl olur; cân nûru tutar mısın ki, kalbin yâri olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

936. "Ölüm günü senin bu hissin batıl olur; can nuru tutar mısın ki, kalbin yâri olsun!"

Ölüm günü senin hayvanî ruhun yok olur ve duyuların geçersiz hâle gelir. Canın nuru olan ihlâsın (samimiyetin) var mıdır ki, kalbinin latîfesinin (inceliğinin) yâri olsun! Çünkü hadîs-i şerîfte, من اخلص لله اربعين صباحا ظهرت ينابيع الحكمة من قلبه yani “Kim ki Allah için kırk sabah hâlis olursa, kalbinden hikmet menbaları (kaynakları) ortaya çıkar” buyurulmuştur.

Ölüm günü senin rûh-i hayvânîn zâil ve havâssin bâtıl olur. Cânın nûru olan ihlâsın var mıdır ki, latîfe-i kalbinin yâri olsun! Zîrâ hadîs-i şerîfte, من اخلص لله اربعين صباحا ظهرت ينابيع الحكمة من قلبه ya'ni “Kim ki Allâh için kırk sabâh hâlis olursa, kalbinden hikmet menba'ları zâhir olur” buyurulmuştur.

937. "Kabir içinde bu gözü toprak doldurur; senin kabrini aydınlatacak şey var mıdır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

937. "Kabir içinde bu gözü toprak doldurur; senin kabrini aydınlatacak şey var mıdır?"

Kabir içinde bu his gözünü toprak doldurur ve cansız hâlde kalır. Senin kabrini aydınlatacak saflık ve ihlâs (samimiyet) ile parlatılmış bir ruh var mıdır?

Kabir içinde bu his gözünü toprak doldurur ve cemâd hâlinde kalır. Senin kabrini aydınlatacak safvet ve ihlâs ile parlatılmış bir rûh var mıdır?

938. “O zaman ki senin bu elin ve ayağın yırtılır; cân yukarı uçmak için per ü bâlin var mıdır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

938. “O zaman ki senin bu elin ve ayağın yırtılır; can yukarı uçmak için kanadın var mıdır?"

Kabirde duyuların (havâss) bâtıl olduğu zaman, bu cismanî olan elin ve ayağın varlığı bedenden ayrılır. Ruh latifesinin yüce âleme (âlem-i illiyyîn) uçmak için saflık ve ihlas kanadın var mıdır? Çünkü insan ruhu (rûh-i insânî) hayvanî ruhun (rûh-i hayvânî) etkisi altında gizli ve mağlup kalmış ise, tabiat âleminde hapsolur.

Kabirde havâssin bâtıl olduğu zamân, bu cismânî olan elin ve ayağın vücûdundan ayrılır. Latîfe-i rûhun âlem-i illiyyîne uçmak için safvet ve ihlâs kanadın var mıdır? Zîrâ “rûh-i insânî” rûh-i hayvânînin te'sîri altında mestûr ve mağlûb kalmış ise, âlem-i tabîatta mahbûs kalır.

939. “O zaman ki rûh-i hayvânî kalmadı, yerine sana cân-ı bakî nasb etmek lâzımdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

939. "O zaman ki hayvanî ruh kalmadı, yerine sana bâkî can yerleştirmek gerekir."

Ölüm hâli ile, damarlarda dolaşan kan donduğu ve kalp durduğu ve sonuç olarak hayvanî ruh kesilip kalmadığı vakit, varlığını sürdürmek için,

devam eden o hayvanî ruhun yerine yerleştirilmek ve ikame edilmek üzere bâkî can ve "izafî ruh" gerekir.

Ölüm hâli ile, damarlarda deverân eden kan donduğu ve kalb durduğu ve binnetîce rûh-i hayvânî munkatı' olup kalmadığı vakit, varlığını idâme için, o rûh-i hayvânînin yerine nasb ve ikāme olmak üzere cân-ı bâkî ve “rûh-i izâfî" lâzımdır.

940. "Men câe bi'l-hasene'nin şartı işlemek değildir; o "hasen"i Hazret tarafına götürmektir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

940. "Kim bir iyilikle gelirse" ifadesinin şartı işlemek değildir; o iyiliği Yüce Allah tarafına götürmektir.

Bu yüce beyitte, "Kim ki bir iyilikle geldi ise, onun için on misli vardır" (En'âm, 6/160) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Cenâb-ı Pîr bu yüce beyitte "hasene"yi (iyiliği) arınmış ruh anlamında alıp buyururlar ki: "Kim bir iyilikle gelirse" ifadesinin şartı salih amelleri işlemek değildir; aksine, özünde güzel olan o ruhu, aslî temizliği üzere Yüce Allah tarafına götürmektir. Çünkü ruh, aslî temizliği üzerinde bulunur ve aşağı âleme kadar olan inişinde, geçtiği her yerde türlü türlü renklere boyanmamış ve kirliliklere bulaşmamış olursa, Allah'ın emrine itaatle salih amelleri işlemiş olmak zorunlu bir sonuç olur. Bu sebeple "kim bir iyilikle gelirse" ifadesinin şartı işlemek değildir; aksine, işlemenin şartı "kim bir iyilikle gelirse" ifadesidir.

Bu beyt-i şerifte, مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالَها (En'âm, 6/160) ya'ni "Kim ki hasene ile geldi ise, onun için on misli vardır" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Cenâb-ı Pîr bu beyt-i şerîfte "hasene"yi rûh-i musaffâ ma'nâsına alıp buyururlar ki: "Men câe bi'l-hasene'nin şartı a'mâl-i sâlihayı işlemek değildir; belki hadd-i zâtında güzel olan o rûhu tahâret-i asliyyesi üzerine Hz. Hak cânibine götürmektir. Zîrâ rûh tahâret-i asliyyesi üzerinde bulunur ve âlem-i süflîye kadar olan tenezzülünde her geçtiği mevâtında türlü türlü renklere boyanmamış ve mülevvesâta bulaşmamış olursa, emr-i Hakk'a itâatla a'mâl-i sâlihayı işlemiş [olmak] bir netîce-i zarûriyye olur. Binâenaleyh “men câe bi'l-hasene"nin şartı işlemek değildir; belki işlemenin şartı "men câe bi'l-hasene"dir."

941. "İnsan cinsinden veya eşek cinsinden bir cevherin mi vardır; bu arazlar ki fânî oldu, nasıl götürürsün?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

941. "İnsan cinsinden veya eşek cinsinden bir cevherin mi vardır; bu arazlar ki fânî oldu, nasıl götürürsün?"

Şimdi, mademki "hasene" senin insan ruhundur; bu sebeple bak ki senin cevherin insana özgü olan bu ruh mudur; yoksa eşeklere ve diğer hayvanlara özgü olan hayvanî ruh mudur? Çünkü eğer "men câe bi'l-hasene"nin şartı işlemek olsaydı, birtakım arazlardan ibaret olan bu fiillerin ve amellerin bizatihi ayakta durmasına hükmetmek gerekirdi. Halbuki arazlar iki zamanda kalıcı olmayıp fânî olurlar ve bizatihi ayakta durmayıp mutlaka bir cevherin varlığına muhtaç bulunurlar. Bu sebeple, eğer cevherin kalıcı ve haseneden ibaret olan "insan ruhu" ise bu arazlar dahi onunla kalıcı olur ve eğer cevherin hayvanî ruh ise o hayvanî ruh dahi arazdan ibaret olup, arazlar arazlar ile ayakta duramayacağından, senin bu amellerinin ve fiillerinin ilişki kuracağı bir cevher kalmayıp fânî olur. Nasıl ki أُولَئِكَ الَّذِينَ حَبَطَتْ أَعْمَالُهُمْ (Al-i İmran, 3/22) yani "İşte o kimseler amellerini boşa çıkardılar" ayet-i kerimesinde bu hale işaret buyurulur.

İmdi, mâdemki "hasene" senin rûh-i insânîndir; binâenaleyh bak ki senin cevherin insâna mahsûs olan bu rûh mudur; yoksa eşeklere ve sâir hayvânâta mahsûs olan rûh-i hayvânî midir? Zîrâ eğer "men câe bi'l-hasene"nin şartı işlemek olsa idi, birtakım a'râzdan ibaret olan bu efâl ve a'mâlin bizâtihî kıyâmına hükmetmek lâzım gelirdi. Halbuki arazlar iki zamânda bâkî kalmayıp fânî olurlar ve bizâtihî kāim olmayıp mutlaka bir cevherin vücûduna muhtâç bulunurlar. Binâenaleyh, eğer cevherin bâkî ve haseneden ibaret olan "rûh-i insânî" ise bu a'râz dahi onunla bâkî olur ve eğer cevherin rûh-ı hayvânî ise o rûh-i hayvânî dahi arazdan ibaret olup, arazlar arazlar ile kāim olamayacağından, senin bu a'mâl ve efâlinin taalluk edeceği bir cevher kalmayıp fânî olur. Nitekim أُولَئِكَ الَّذِينَ حَبَطَتْ أَعْمَالُهُمْ (Al-i İmran, 3/22) ya'ni "İşte o kimseler amellerini habt ettiler" âyet-i kerîmesinde bu hâle işâret buyurulur.

942. "Bu namaz ve oruç arazları için intifa vardır; çünkü iki zamanda bâkî kalmazlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

942. "Bu namaz ve oruç arazları için faydalanma vardır; çünkü iki zamanda kalıcı olmazlar."

Bilinmeli ki, varlıkta bir cevher ve bir de araz vardır. Cevher, muhakkik sûfîler ve Eş'arîler katında "İki zamanda veya daha çok zamanlarda kalıcı olan şeydir." Örneğin cisim cevherdir. Çünkü iki veya daha fazla zamanda kalıcıdır. Aynı şekilde cevher, varlığı açık ve ayakta durmak için bir yere muhtaç olmayan şeydir. Nitekim cisim kendi kendine ayakta durur. Araz ise, ayakta durmak ve açıkça belirmek için bir yere muhtaç olur ve iki zamanda kalıcı kalmaz. Bu da iki türlüdür: Birincisi, ait olduğu yerde zâtî karara sahip olandır. Örneğin bir cisim ile ayakta duran uzunluk ve enlilik ve yeşil ve kırmızı ve diğer renkler gibidir. Bunlar, o cisim kalıcı kaldıkça sabit dururlar. Diğeri, ait olduğu yerde zâtî karara sahip olmayandır. Örneğin insan cismine ait olan hareketler ve duruşlar, cisimden her an yok olur ve kaybolur ve o cismin üzerinde bunları bir araya getirmek mümkün değildir.

Soru: İnsanların fiilleri ve hareketleri, günümüzde anlık fotoğraf makinesiyle kaydedilmekte ve bir araya getirilmekte ve sinema perdelerinde bu kaydedilmiş hareketler sergilenmektedir. Buna göre bu hareketler ve duruşlar da zâtî karara sahip olan arazlardan ibaret olmak gerekir.

Cevap: Bugün sinema şeritlerinde kaydedilmiş olan cisimsel hareketler ve duruşlar, o hareketlerin kendi zâtı ve özü değil, ancak gölgeleridir. Konu, cismin hareketlerinin ve duruşlarının, o cisim üzerinde uzunluk ve kısalık ve renkler gibi zaten ve aynen bir araya gelmesidir. Gölgelerin bir araya gelmesi meselesi bu konunun dışındadır. Esasen, cisimsel hareketlerin ve duruşların gölgeleri kâinatta asla yok olmayıp, havada esîr feleğine kadar yayılımları sabit olduğundan, korunmuşlardır. Nitekim ayet-i kerimede, مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَمَا عِنْدَ الله باق (Nahl, 16/96) yani "Sizin katınızda olan şey biter; halbuki Yüce Allah katında olan şey kalıcıdır." ayet-i kerimesindeki işaret gereğince, bizim katımızda fani olan bütün cevherler ve arazlar Hak katında kalıcıdır. Çünkü hakikatte hiçbir şey kaybolmaz. Yok olma ancak his gözüne göredir.

Şimdi, namaz ve oruç ve diğer ibadetler gibi fiiller ve ameller arazlardan ibaret olduğundan, hâl ve şanları his âleminde iki zamanda kalıcı kalmamaktan ibarettir.

Ma'lûm olsun ki, "vücûd"da bir cevher ve bir de araz vardır. Cevher, muhakkıkîn-ı sûfiyye ile Eşâire indinde ما بقى زمانين او ازمنة كثيرة ya'ni "İki zamanda veya daha çok zamanlarda bâkî olan şeydir." Meselâ cisim cevherdir. Çünkü iki veya daha ziyâde zamanlarda bâkîdir. Ve kezâ cevherin, varlığı zâhir ve kāim olmak için bir mahalle muhtâç olmayan şeydir. Nitekim cisim kendi kendine kāim olur. Araz ise, kāim ve zâhir olmak için bir mahalle muhtâç olur ve iki zamanda bâkî kalmaz. Bu da iki türlüdür: Birisi, taalluk ettiği mahalde karâr-ı zâtî sâhibidir. Meselâ bir cisim ile kāim olan uzunluk ve enlilik ve yeşil ve kırmızı ve diğer renkler gibidir. Bunlar, o cisim bâkî kaldıkça sâbit dururlar. Diğeri, taalluk ettiği mahalde karâr-ı zâtî sâhibi olmayandır. Meselâ cism-i insâna taalluk eden harekât ve sekenât, cisimden her an zâil ve gâib olur ve o cismin üzerinde bunları cem' etmek mümkin değildir.

Suâl: İnsanların efâl ve harekâtı, elyevm enstantane fotoğraf makinasıyla zabt ve cem' edilmekte ve sinema perdelerinde bu harekât-ı mazbûta teşhîr olunmaktadır. Binâenaleyh bu harekât ve sekenât dahi karâr-ı zâtî sâhibi olan a'râzdan ibaret olmak lâzım gelir.

Cevap: Bugün sinema şeritlerinde zabt edilmiş olan harekât ve sekenât-ı cismiyye, o harekâtın kendi zâtı ve "ayn"ı değil, ancak zılleridir. Bahis, cismin harekât ve sekenâtının, o cisim üzerinde uzunluk ve kısalık ve renkler gibi zâten ve aynen cem'idir. Zıllerin cem'i mes'elesi bu bahsin hâricindedir. Esâsen, harekât ve sekenât-ı cismiyye zılleri kâinâtta aslâ zâil olmayıp, havada felek-i esîre kadar intişârları sâbit olduğundan, mahfüzdurlar. Nitekim âyet-i kerîmede, مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَمَا عِنْدَ الله باق (Nahl, 16/96) ya'ni "Sizin indinizde olan şey biter; halbuki Allâh Teâlâ indinde olan şey bâkîdir." âyet-i kerîmesindeki işâret mûcibince, bizim indimizde fânî olan cevâhir ve a'râzın cümlesi Hak indinde bâkîdir. Zîrâ hakîkatte hiçbir şey gâib olmaz. Fenâ ancak çeşm-i hisse göredir.

Imdi, namaz ve oruç ve sâir ibâdât gibi ef'âl ve a'mâl arazlardan ibaret olduğundan, hâl ve şânları his âleminde iki zamanda bâkî kalmamaktan ibârettir.

943. Muhakkak arazları nakletmek mümkin değildir; fakat cevherden marazları götürürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

943. Arazları (araz: bir cevherde bulunan ve cevherin varlığına bağlı olan nitelik) nakletmek kesinlikle mümkün değildir; fakat cevherden marazları (maraz: hastalık, kusur) giderirler.

Yani, bâkî (kalıcı) olan insan ruhunun cevheri, araz olan hayvanî ruhun hüküm ve tesirleri altında mağlup ve gizli kaldığında, "hayvanî ruh" rengine boyanır. Ve bu renk araz olduğundan, bu arazı o "insan ruhu"ndan nakletmek mümkün değildir. Çünkü kelâmcılar derler ki: ان العرض لا ينتقل من محل الى محل لأن الإنتقال انما متصور فى المتحيز والعرض ليس بمتحيز Yani "Kesinlikle araz bir yerden başka bir yere geçmez. Çünkü geçiş ancak yer kaplayan şeyde düşünülebilir. Halbuki araz yer kaplayan bir şey değildir." Biz deriz ki: Evet, arazın bir yerden başka bir yere geçmesi mümkün değildir; fakat araz olan marazları ve hastalıkları, cevher olan cisimden tedavi yoluyla giderirler. Bunun gibi, ruh cevherine arız olan hayvanî ruh arazlarını da terbiye ve tedavi ile giderip, o ruhu arındırmak mümkündür.

Ya'ni bâkî olan cevher-i rûh-i insânî, araz olan rûh-i hayvânînin ahkâm ve te'sîrâtı altında mağlûb ve mestûr kalınca, "rûh-i hayvânî" rengine boyanır. Ve bu renk ise araz olduğundan, bu arazı o “rûh-i insânî"den naklet- mek mümkin değildir. Zîrâ mütekellimîn derler ki: ان العرض لا ينتقل من محل الى محل لأن الإنتقال انما متصور فى المتحيز والعرض ليس بمتحيز Ya'ni "Muhakkak araz bir mahalden bir mahalle intikāl etmez. Zîrâ intikāl ancak mütehayyiz olan şeyde mutasavverdir. Halbuki araz mütehayyiz olan bir şey değildir." Biz deriz ki: Evet, arazın bir mahalden bir mahalle intikāli mümkin değildir; fakat araz olan marazları ve hastalıkları, cevher olan cisimden tedâvî sûretiyle izâle ederler. Bunun gibi, cevher-i rûha ârız olan rûh-i hayvânî arazlarını da terbiye ve tedâvî ile izâle edip, o rûhu musaffâ kılmak mümkindir.

944. Maraz perhîzden zail olduğu gibi, nihayet cevher bu arazdan mübeddel olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

944. Hastalık perhizden yok olduğu gibi, nihayet cevher bu arazdan başka bir hâle geçer.

Yani cismin araz olan hastalığı, aynı şekilde araz olan bir perhizden yok olup, cismin zayıflığı sağlığa dönüştüğü gibi, manevî terbiye ile de sonunda insan ruhunun cevheri de araz olan hayvanî ruhun üstün gelmesi illetinden, kendi asıl temizliğine ve güzelliğine ulaşır.

Ya'ni cismin araz olan marazı ve hastalığı, kezâlik araz olan bir perhîzden zâil olup, cismin sekāmeti sıhhata mübeddel olduğu gibi, terbiye-i ma'neviyye ile de âkıbet cevher-i rûh-i insânî dahi araz olan rûh-i hayvânînin galebesi illetinden, kendi tahâret-i asliyyesine ve güzelliğine nâil olur.

945. Araz olan perhîz cehd ile cevher oldu; acı ağız perhîzden bal oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

945. Perhiz, çabayla araz iken cevher oldu; acı ağız perhizden bal oldu.

Bu sebeple, araz olan hayvani ruh, hükümlerinden ve tesirlerinden perhiz ve sakınma ve çaba ile insani ruh cevheri oldu. Nasıl ki, hastalık sebebiyle acı olan ağız, perhiz sebebiyle tatlı oldu. Yani acılık arazdır, perhiz de arazdır, tatlılık da arazdır.

Bilinmeli ki; Kelâm âlimleri, akli bakış açılarıyla "cevher" ve "araz" (bir şeyin kendi başına var olabilen özü ve varlığı başka bir şeye bağlı olan niteliği) kaidelerini koymuşlardır. Nasıl ki bunların her biri yukarıda tarif ve izah olundu. Fakat hakikat ehli katında, âlemin bütün yapısı arazlardan ibarettir. Nasıl ki Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de izah buyururlar. Ben de Fusûsu'l Hikem'e yazdığım şerhte, mümkün olduğu kadar izaha gayret ettim. Örneğin cismi cevher kabul ederler de, "kendisinde uzunluk ve genişlik ve derinlik olan şeydir" diye tarif ederler. Halbuki uzunluk ve genişlik ve derinlik hep birer arazdır ve bunlar o cismin zâtî sınırlarını teşkil ederler. Bu sebeple cisim birtakım arazların bir araya gelmesinden meydana gelmiştir. Şimdi, mademki arazlardan cevher meydana geliyor; şu halde akli bakış açımıza göre, cevher dediğimiz şeyler hakikatte araza; ve araz dediğimiz şeyler de cevhere dönüşür. Bu sebeple bu hususta dört durum düşünülebilir:

1- Araz cevhere dönüşür: Arazların bir araya gelmesinden meydana gelen cisim gibi. 2- Araz, araza dönüşür: Nasıl ki, araz olan ağızdaki acılık, yine araz olan perhiz ile, aynı şekilde araz olan tatlılığa dönüşür. 3- Cevher araza dönüşür: Cismin çözülme hali gibi. 4- Cevher cevhere dönüşür: Topraktan ağaç ve bitki ortaya çıkması ve bir iksir ile bakırın altın olması gibi. Bu anlamlar, insân-ı kâmil'i temsil eden şah tarafından, bir zahiri âlimi temsil eden köleyi irşat ederek, dar olan ilim sahasından kurtarmak için beyan buyurulmuş olur. Pir efendimiz bu durumları, aşağıdaki misaller ile izah buyururlar.

Binâenaleyh araz olan rûh-i hayvânî ahkâm ve âsârından perhîz ve tevakkî ve sa'y ile cevher-i rûh-i insânî oldu. Nitekim, hastalık sebebiyle acı olan ağız, perhîz sebebiyle tatlı oldu. Ya'ni acılık arazdır, perhîz dahi arazdır, tatlılık dahi arazdır.

Ma'lûm olsun ki; ulemâ-i Kelâm, nazar-ı aklîleriyle "cevher" ve "araz" kāidelerini vaz' etmiştir. Nitekim bunların her biri yukarıda ta'rîf ve îzâh olundu. Fakat ehl-i hakîkat indinde, âlemin hey'et-i mecmûası a'râzdan ibârettir. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de îzâh buyururlar. Fakîr dahi Fusûsu'l Hikem'e yazdığım şerhte, mümkin olduğu kadar îzâha gayret ettim. Meselâ cismi cevher i'tibâr ederler de, "kendisinde tûl ve arz ve umk olan şeydir" diye ta'rîf ederler. Halbuki tûl ve arz ve umk hep birer arazdır ve bunlar o cismin hudûd-i zâtiyyesini teşkil ederler. Binâenaleyh cisim birtakım a'râzın içtimâ'ından hâsıl olmuştur. İmdi, mâdemki arazlardan cevher vücûda geliyor; şu halde nazar-ı aklîmize göre, cevher dediğimiz şeyler hakîkatte araza; ve araz dediğimiz şeyler de cevhere mübeddel olur. Binâenaleyh bu husûsda dört sûret mutasavverdir: 1- Araz cevhere mübeddel olur: A'râzın içtimâ'ından hâsıl olan cisim gibi. 2- Araz, araza mübeddel olur: Nitekim, araz olan ağızdaki acılık, yine araz olan perhîz ile, kezâ araz olan tatlılığa mübeddel olur. 3- Cevher araza mübeddel olur: Cismin hâl-i inhilâli gibi. 4- Cevher cevhere mübeddel olur: Topraktan ağaç ve nebât zuhûru ve bir iksîr ile bakırın altın olması gibi. Bu maânî, “insân-ı kâmil”i temsil eden şâh tarafından, bir âlim-i zâhirîyi temsîl eden köleyi bi'l-irşâd, dar olan sâha-i ilminden kurtarmak için beyân buyurulmuş olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu sûretleri, âtîdeki misâller ile îzâh buyururlar.

946. Ziraattan topraklar başak oldu; kıl ilacı kılı silsile etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

946. Ziraattan topraklar başak oldu; kıl ilacı kılı silsile etti.

Ziraat fiili arazdır (bir cevherde bulunan ve cevherden ayrı düşünülemeyen nitelik); toprak cevherdir (kendi başına var olan, niteliklere konu olan şey); başak da cevherdir. Aynı şekilde, saçı ve sakalı büyütmek için ilaç sürmek fiili arazdır ve ilacın kendisi cevherdir ve kılların uzaması arazdır ve uzayan kılların kendisi cevherdir. Bu şerefli beyit, arazdan cevher ve cevherden cevher meydana geldiğine örnektir.

Fiil-i zirâat arazdır; toprak cevherdir; başak da cevherdir. Kezâ saçı ve sakalı büyütmek için ilâç sürmek fiili arazdır ve ilacın kendi cevherdir ve kılların uzaması arazdır ve uzayan kılların kendisi cevherdir. Bu beyt-i şerîf, arazdan cevher ve cevherden cevher hâsıl olduğuna misâldir.

947. Kadının nikâhı araz idi, fânî oldu; bizden cevher-i veled hâsıl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

947. Kadının nikâhı araz idi, fânî oldu; bizden çocuğun cevheri hâsıl oldu.

Erkeğin kadına yaklaşma fiili (cinsel birleşme) arazdır (geçici, kalıcı olmayan nitelik). Çünkü iki zamanda kalıcı olmayan bir harekettir. Fakat araz olan bu fiilden çocuğun cevheri (özü) meydana gelir. Bu da arazdan cevherin meydana gelmesine bir örnektir.

Erkeğin kadına fiil-i takarrubu arazdır. Zîrâ iki zamanda bâkî olmayan bir harekettir. Fakat araz olan bu fiilden cevher-i veled hâsıl olur. Bu da arazdan cevherin husûlüne misâldir.

948. Atı ve deveyi çiftleştirmek arazdır; cevher olan yavrunun doğması garazdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

948. Atı ve deveyi çiftleştirmek arazdır (geçici niteliktir); cevher (kalıcı öz) olan yavrunun doğması garazdır (amaçtır).

Bu da aynı şekilde arazdan cevherin meydana gelmesine bir örnektir.

Bu da kezâ arazdan cevherin husûlüne misâldir.

949. Bostan dikmek dahi arazdır; bostânın mahsûlü cevher oldu, işte garaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

949. Bostan dikmek dahi arazdır; bostanın mahsulü cevher oldu, işte amaç.

Bu da arazdan cevherin oluşmasına ve arazdan maksadın ve amacın gerçekleşmesine bir örnektir.

Bu da arazdan cevherin tekevvününe ve arazdan maksadın ve garazın husûlüne misâldir.

950. Kîmyayı kâra götürmeyi de araz bil; eğer o kîmyadan bir cevher oldu ise, [954] getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

950. Kimyayı işe yarar kılmayı da araz bil; eğer o kimyadan bir cevher oldu ise, [954] getir! İksirden bakırı altın yapmayı da araz bil; çünkü kimyasal işlem arazdır. Ve iksir cevherdir ve bakır cevherdir ve altın cevherdir. Bu da arazdan cevher ve cevherden cevher elde edilmesine bir örnektir. Burada, kimya salih amellere ve cevher ruha ve bakır hayvani ruha işarettir. Yani, arazdan ibaret olan ve kimyasal işleme benzeyen salih amellerden eğer bakır gibi olan hayvani ruh "insani ruh" oldu ise, eserini göster de görelim demek olur. Çünkü her arazdan ibaret olan amelin sureti cevher elde ettirmez. Örneğin riya (gösteriş) ve süm'a (duyurma isteği) ile yapılmış olan ameller ve münafıkların nefsi menfaatlerini elde etmek için yaptıkları hayır ve hasenat cevher meydana getirmez. Ve aynı şekilde örneğin çorak yerde olan ziraat işlemi, topraktan başak cevherlerini elde ettirmez.

İksîrden bakırı altın yapmayı da araz bil; zîrâ ameliyye-i kimyeviyye arazdır. Ve iksîr cevherdir ve bakır cevherdir ve altın cevherdir. Bu da arazdan cevher ve cevherden cevher husûlüne misâldir. Burada, kîmyâ a'mâl-i sâlihaya ve cevher rûha ve bakır rûh-i hayvânîye işarettir. Ya'ni, arazdan ibâret olan ve ameliyye-i kimyeviyyeye müşâbih olan a'mâl-i sâlihandan eğer bakır gibi olan rûh-i hayvânîn “rûh-i insânî” oldu ise, eserini göster de görelim demek olur. Zîrâ her arazdan ibaret olan amelin sûreti cevher husûle getirmez. Meselâ riyâ ve süm'a ile yapılmış olan ameller ve münafıkların menfaat-ı nefsâniyyelerini elde etmek için yaptıkları hayır ve hasenât cevher hâsıl etmez. Ve kezâ meselâ çorak yerde olan ameliyye-i zirâiyye, topraktan başak cevherlerini husûle getirmez.

951. Ey şâh cilâ etmek araz olur; bu arazdan cevhere safvet doğar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

951. Ey şah, cilâ yapmak bir arazdır; bu arazdan cevhere saflık doğar!

Demiri parlatmak bir arazdır (cevherin varlığına bağlı olan ve ondan ayrı düşünülemeyen nitelik). Bu arazdan, demir cevherine, arazın zâtî kararlılık sahibi olan saflık ve parlaklığı doğar ve ortaya çıkar. Bu da arazdan arazın meydana gelmesine bir örnektir.

Demiri parlatmak arazdır. Bu arazdan demir cevherine, arazın karâr-ı zâtî sâhibi olan safvet ve parlaklı[ğı] doğar ve peydâ olur. Bu da arazdan araz husûlüne misâldir.

952. İmdi sen, "Ben ameller işlemişim!" deme; o arazların îrâdını göster, ürkme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

952. Şimdi sen, "Ben ameller işlemişim!" deme; o arazların (geçici niteliklerin) ortaya çıkışını göster, ürkme!

Şimdi sen, "Ben namaz ve oruç ve hac ve zekât ve sadaka gibi amelleri işledim" diyerek gururlanma; bu geçici nitelik olan amellerin sonuçlarını göster. Çünkü yukarıdaki örneklerden anlaşıldı ki, geçici nitelikten bazen geçici nitelik ve bazen cevher (kalıcı öz) meydana gelir ve bazen de hiçbir şey oluşmaz. Bu sebeple bu sözümden ürkme de ihlâsa yakın olan amellerinin sonuçlarını göster. Çünkü bu sonuçlar, gönül aynasının cilası ve kalp gözünün açılması ve ledün ilimlerinin (Allah katından gelen gizli ilimler) kalpten fışkırmasıdır.

İmdi sen, "Ben namaz ve oruç ve hacc ve zekât ve sadaka gibi amelleri işledim" diyerek mağrûr olma; bu araz olan amellerin netâyicini göster. Zîrâ yukarıdaki misâllerden anlaşıldı ki, arazdan gâh araz ve gâh cevher hâsıl olur ve ba'zan da hiçbir şey husûle gelmez. Binâenaleyh bu sözümden ürkme de ihlâsa mukārin olan amellerinin netâyicini göster. Zîrâ bu netâyic, gönül aynasının cilâsı ve kalb gözünün açılması ve ulûm-i ledünniyyenin kalbden nebeânıdır.

953. Bu vasfı etmek araz olur, sus; keçinin gölgesini kurban için öldürme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

953. Bu vasfı etmek araz olur, sus; keçinin gölgesini kurban için öldürme!

Yani sen o köleyi uzun uzadıya vasfettin; senin bu tavsifin hep arazdır (bir cevherde bulunan ve cevherden ayrı olarak var olamayan nitelik). Çünkü bir kimsenin sıfatları, o kimsenin zâtı ve hakikati ve cevheri değildir; aksine cevher-i zâtının arazlarıdır. Ve senin kelamın dahi araz üzerine arazdır. Bu sebeple boşuna nefesini tüketme, sus! Bu hâl, keçinin gölgesini kurban etmeye benzer.

Ya'ni sen o köleyi uzun uzadıya vasf ettin; senin bu tavsîfin hep arazdır. Zîrâ bir kimsenin sıfatları, o kimsenin zâtı ve hakîkati ve cevheri değildir; belki cevher-i zâtının arazlarıdır. Ve senin kelâmın dahi araz üzerine arazdır. Binâenaleyh boşuna tazyî'-i nefes etme, sus! Bu hâl, keçinin gölgesini kurbân etmeğe benzer.

954. Dedi ki: "Ey şah, eğer sen araz için nakil yoktur buyurur isen, aklın ümitsizliği yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

954. Dedi ki: "Ey şah, eğer sen araz için nakil yoktur dersen, aklın ümitsizliği yoktur."

"Kunût" mastardır, ümitsizlik anlamındadır. "Bi-kunûti akl" izafet terkibidir. Yani "Sen yukarıda kelâm âlimlerinin sözünü açıklayarak, 'Araz bir yerden bir yere nakledilemez' dedin; fakat bu açıklamada aklın ümitsizliği yoktur. Yani, akıl arazların nakledilememesi kuralına bir çare bulur."

"Kunût" masdardır, "ümitsizlik ma'nasınadır. بی قنوط عقل terkib-i izâfidir. Ya'ni "Sen yukarıda ulemâ-i mütekellimînin kavlini beyânen, "Araz bir mahalden bir mahalle nakl olunamaz" buyurdun; fakat bu beyânda aklın ümitsizliği yoktur. Ya'ni, akıl a'râzın nakl olunamaması kāidesine bir çâre bulur."

955. “Ey padişah, giden her araz geri gelici değilse, bendenin ye'sinden gayri değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

955. "Ey padişah, giden her araz (geçici nitelik) geri gelici değilse, bendenin ümitsizliğinden başka bir şey değildir!"

İki zamanda kalıcı olmayan her araz geri gelici değilse, yani bir eser bırakmayacak ise, arazdan ibaret amellerin sahibi olan kullar bu hükümden ümitsizliğe düşerler ve bu ümitsizlik onları amelden vazgeçmeye sevk eder.

İki zamanda bâkî kalmayan her araz geri gelici değilse, ya'ni bir eser bırakmayacak ise, a'râzdan ibâret a'mâl sahibi olan kullar bu hükümden ye'se düşerler ve bu yeis onları amelden ferâgata sevk eder.

956. "Eğer muhakkak araz için nakil ve haşr olmasa idi, fiil bâtıl ve sözler kışr olur idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

956. "Eğer muhakkak araz için nakil ve haşr olmasa idi, fiil bâtıl ve sözler kışr olur idi."

Çünkü ümitsiz kalmayan akıl der ki: "Eğer muhakkak arazın (araz: bir şeyde sonradan oluşan, kalıcı olmayan nitelik) nakli ve toplanması meydana gelmese idi, kulların fiilleri bâtıl ve anlamsız; ve sözler meyve kabukları gibi faydasız olurdu.

Zîrâ ümitsiz kalmayan akıl der ki: "Eğer muhakkak arazın nakli ve cem'i vâki' olmasa idi, efâl-i ibâd bâtıl ve ma'nâsız; ve sözler meyve kabukları gibi fâidesiz olurdu.

957. Bu arazlar başka [bir] levn nakl oldu; her fânînin cem'i başka bir oluşu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

957. Bu arazlar başka bir renge dönüştü; her fânî olanın toplanması başka bir oluş oldu.

Bu sebeple bu iki zamanda kalıcı olmayan araz, başka renkte ve başka bir şekilde dönüşmeyi kabul etti ve her fânî olan arazın toplanması başka bir oluş oldu ve başka bir varlık ile ortaya çıktı. Örneğin bir kimse bir tulumbayı çekmek için bir kuvvet sarf etti, bu kuvvet varlıktan fânî oldu; kabın içine kuyudan suyun dolması şeklinde tecelli etti ve o şekilde toplandı.

Binâenaleyh bu iki zamanda bâkî kalmayan araz başka renkte ve başka bir sûrette nakli kabûl etti ve her fânî olan a'râzın cem'i başka bir oluş oldu ve başka bir vücûd ile zâhir oldu. Meselâ bir kimse bir tulumbayı çekmek için bir kuvvet sarf etti, bu kuvvet vücûddan fânî oldu; kabın içine kuyudan suyun dolması sûretinde tecellî etti ve o sûrette toplandı.

958. Her bir şeyin nakli de onun layıkı olur; saiki de sürünün layıkı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

958. Her bir şeyin nakli de onun layıkı olur; saiki de sürünün layıkı olur.

Yani, cevherin bir yerden başka bir yere nakli, o cevherin kendisine uygun bir şekilde olur. Örneğin bir kitabı bir masanın üzerinden kaldırıp, diğer masa

üstüne koymakla, o kitabın "ayn"ı (tekil hakikat) evvelki masa üzerinden kaybolur ve ikinci masanın üstünde sabit olur. Bu, duyusal ve gerçek bir nakildir. Fakat, bir anlamın bir kişiden diğer bir kişiye veya birçok kişiye nakli bunun gibi değildir. O anlam diğer kişiye veya birçok kişiye intikal etmekle beraber, evvelki kişiden de ayrılmaz. Buna göre anlamın nakli, kendisine uygun bir şekilde meydana gelir ve bu nakil, manevî ve mecazî bir nakildir. Ve aynı şekilde zihinsel suretlerin mana âleminden his âlemine intikali de yine kendisine uygun bir şekilde olur. Örneğin bir mimar, yapacağı binanın suretini evvela zihninde tasavvur eder ve sonra o zihinsel ve ilmi suretini birçok çaba vasıtasıyla topraktan ve taştan ve demirden ve tahtadan yaptığı bir binaya nakleder. Ve aynı şekilde o zihinsel suret yerinde durur; fakat bu bina o zihinsel suretin gölgesi ve bu nakil gölgesel bir nakil olur. Yukarıda, arazlardan arazların ve cevherlerden cevherlerin ve arazlardan cevherlerin ve cevherlerden arazların ne şekilde hasıl oldukları misaller ile açıklanmış idi. Şimdi, bu nakillere sebep olan şeyler de her cinsin kendisine uygun olur. Örneğin cevherin bir yerden başka bir yere naklinin sebebi, insan azalarından eldir. Ve anlamın bir kişiden bir kişiye veya kişilere olan nakillerinde sebep, insana ait azalarından dildir ve kelamdır veya el ve yazı yazmaktır. Ve zihinsel suretlerin his âlemine intikaline sebep olan da hem dil ve kelam ve hem de eldir. Sözün özü, her türün naklinde sebep olan şeyler, o nakledilen şeylerin hal ve şanına uygun olur. Ve bu nakil meselesi, Huccetü'l-İslâm İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin en-Nefhu ve't-Tesviye adlı risalesinde ayrıntılı olarak açıklanmıştır. O ayrıntıların buraya nakli uzun olur. Yukarıdaki açıklamalar, suretten manaya ve manadan surete ve suretten surete olan intikaller hakkında bir fikir verebilir.

Ya'ni, cevherin bir mahalden bir mahalle nakli, o cevherin kendisine lâyık bir sûrette olur. Meselâ bir kitabı bir masanın üzerinden kaldırıp, diğer masa üstüne koymakla, o kitabın "ayn"ı evvelki masa üzerinden gâib ve ikinci masanın üstünde sâbit olur. Bu bir nakl-i hissî ve hakîkîdir. Fakat, bir ma'nânın bir şahıstan diğer bir şahsa veya birçok eşhâsa nakli bunun gibi değildir. O ma'nâ diğer şahsa veya birçok şahıslara intikāl etmekle beraber, evvelki şahıstan dahi infikâk etmez. Binâenaleyh ma'nânın nakli, kendisine lâyık bir sûrette vâki' olur ve bu nakil, nakl-i ma'nevî ve mecâzîdir. Ve kezâ suver-i zihniyyenin âlem-i ma'nâdan âlem-i hisse intikāli de yine kendisine lâyık bir sûrette olur. Meselâ bir mi'mâr, yapacağı binanın sûretini evvelâ zihninde tasavvur eder ve sonra o sûret-i zihniyye ve ilmiyyesini birçok mesâî vâsıtasıyla topraktan ve taştan ve demirden ve tahtadan yaptığı bir binâya nakl eder. Ve kezâ o sûret-i zihniyye yerinde durur; fakat bu binâ o sûret-i zihniyyenin zılli ve bu nakil nakl-i zıllî olur. Yukarıda, arazlardan arazların ve cevherlerden cevherlerin ve arazlardan cevherlerin ve cevherlerden arazların ne sûretle hâsıl oldukları misâller ile îzâh edilmiş idi. İmdi, bu nakillere sâik olan şeyler de her cinsin kendisine lâyık olur. Meselâ cevherin bir mahalden bir mahalle naklinin sâiki, a'zâ-i beşerden eldir. Ve ma'nânın bir şahıstan bir şahsa veyâ eşhâsa olan nakillerinde sâik, a'zâ-yı beşeriyyeden lisândır ve kelâmdır veyâ el ve kitâbettir. Ve suver-i zihniyyenin âlem-i hisse intikāline sâik olan da hem lisân ve kelâm ve hem de eldir. Velhâsıl, her nev'in naklinde sâik olan şeyler, o menkūlâtın hâl ve şânına lâyık olur. Ve bu nakil mes'elesi, Huccetü'l-İslâm İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin en-Nefhu ve't-Tesviye adlı risâlesinde tafsîl buyurulmuştur. O tafsîlâtın buraya nakli uzun olur. Yukarıdaki îzâhât, sûretten ma'nâya ve ma'nâdan sûrete ve sûretten sûrete olan intikālât hakkında bir fikir verebilir.

959. Vakt-i mahşerde her bir araza bir sûret vardır; her bir arazın sûretine nevbet vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

959. Mahşer vaktinde her bir arazın bir sureti vardır; her bir arazın suretine sıra gelir.

Bilinmeli ki, arazlardan olan beşerî fiiller, şeriat açısından üç çeşittir: Birincisi, terkine azap ve yapılmasına sevap gerektirmeyen mübah işlerdir. İkincisi, yapılmasında sevap ve terkinde azap olan iyi fiillerdir. Üçüncüsü, yapılmasında azap ve terkinde sevap olan kötü amellerdir. Ve bu fiillerin ve amellerin hepsi arazdır. Bunlardan mübah fiiller, bu dünya durağından ahiret durağına nakledilmezler. Çünkü bunlar hesap kapsamına dahil değildirler. Fakat iyi fiiller ile kötü fiiller, kendilerine layık olan sevk edicilerin yönlendirmesiyle, aynı şekilde kendilerine layık olan bir surette dünya durağından ahiret durağına nakledilirler. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى * ثُمَّ يُجْزَاهُ الْجَرَاءُ الْأَوْفَى (Necm, 53/40-41) yani “Muhakkak kişi kendi çabasını yakında görecektir; sonra ona tamamı tamamına çabasının karşılığı verilir” buyurulur. Eğer çaba hayır ise, karşılığı da tamamen hayırdır; ve eğer şer ise, karşılığı da tamamen şerdir demek olur. Yani, iyi ve kötü fiillerden ve sözlerden her biri ahiret durağında kendi ruh ve manasına uygun olan surete girerler. Örneğin, kötü sözler halkın kalbini soktuğu ve acı verdiği cihetle, o sözleri, derecesine göre sokucu hayvanlar şeklinde ortaya çıkıp, onu azap ederler. Ve iyi sözler de bunun gibidir. Nitekim قال عليه السلام اكثروا اغراس الجنة قالوا وما اغراس الجنة يا رسول الله قال التسبيح والتهليل yani "Aleyhi's-selâm Efendimiz, "Cennetin ağaçlarını çoğaltınız!” buyurdu; "Cennetin ağaçları nedir yâ Rasûlallâh?" dediler; "Tesbih ve tehlîldir!" buyurdular." قال عليه السلام ارتعوا في رياض الجنة قالوا وما رياض الجنة يا رسول الله قال مجالس العلم yani "(a.s.) Efendimiz, "Cennet bahçelerinde gezininiz!" buyurdular; "Yâ Rasûlallâh cennetin bahçeleri nedir?" dediler; "İlim meclisleridir" buyurdular."

Şerif beyitte, "Her bir arazın suretine sıra gelir" buyurulması ile, bu fiil ve söz arazları suret aleminde nasıl ki bir kimsenin kendisinden sıra sıra ve an be an ortaya çıktı ise; ahirette de bunların karşılıkları böylece o durağın gereğine göre sıra sıra, an be an ortaya çıkacağına işaret buyurulur. Ve bu beyanlarda gizli bir sır vardır. O sırrın açılma anahtarı da beşer ömrünün ve fiillerinin sınırlı olmasıdır. Şimdi bu anahtarla açılan bu sırrın sahasında, irfan ehli istedikleri kadar dolaşabilirler.

Ma'lûm olsun ki, a'râzdan olan ef'âl-i beşeriyye şer'an üç nevi'dir: Birisi, terkine azâb ve icrâsına sevâb terettüb etmeyen mubâhâttır. İkincisi, icrâsında sevâb ve terkinde azâb olan ef'âl-i hasenedir. Üçüncüsü, icrâsında azâb ve terkinde sevâb olan a'mâl-i seyyiedir. Ve bu ef'âl ve a'mâlin cümlesi arazdır. Bunlardan efâl-i mubâha, bu mevtın-i dünyâdan mevtın-i âhirete nakl olunmazlar. Çünkü bunlar muhasebe tahtına dâhil değildirler. Fakat ef'âl-i hasene ile ef'âl-i seyyie, kendilerine lâyık olan sâiklerin sevki ile, kezâ ken- dilerine lâyık olan bir sûrette mevtin-i dünyâdan mevtin-i âhirete nakl olunurlar. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى * ثُمَّ يُجْزَاهُ الْجَرَاءُ الْأَوْفَى (Necm, 53/40-41) ya'ni “Muhakkak kişi kendi sa'yini yakında görecektir; sonra ona tamâmı tamamına sa'yinin karşılığı verilir” buyurulur. Eğer sa'y hayır ise, karşılığı da tamâmen hayırdır; ve eğer şer ise, karşılığı da tamâmen şerdir demek olur. Ya'ni, ef'âl ve akvâl-i hasene ve seyyieden her biri mevtın-i âhirette kendi rûh ve ma'nasına münâsebeti olan sûrete girerler. Meselâ, akvâl-i seyyie halkın kalbini soktuğu ve te'lîm eylediği cihetle, onun bu sözleri, derecesine göre sokucu hayvanlar şeklinde zâhir olup, onu ta'zîb ederler. Ve akvâl-i hasene de bunun gibidir. Nitekim قال عليه السلام اكثروا اغراس الجنة قالوا وما اغراس الجنة يا رسول الله قال التسبيح والتهليل ya'ni "Aleyhi's-selâm Efendimiz, "Cennetin ağaçlarını çoğaltınız!” buyurdu; "Cennetin ağaçları nedir yâ Rasûlallâh?" dediler; "Tesbih ve tehlîldir!" buyurdular." قال عليه السلام ارتعوا في رياض الجنة قالوا وما رياض الجنة يا رسول الله قال مجالس العلم ya'ni "(a.s.) Efendimiz, "Cennet bağçelerinde teferrüc ediniz!" buyurdular; "Yâ Rasûlallâh cennetin bağçeleri nedir?" dediler; "İlim meclisleridir" buyurdular."

Beyt-i şerîfte, "Her bir arazın sûretine nevbet vardır" buyurulması ile, bu a'râz-ı ef'âl ve akvâl âlem-i sûrette nasıl ki bir kimsenin kendisinden nevbet nevbet ve ânen-fe-ânen zuhûr etti ise; âhirette de bunların mukābilleri böylece o mevtının îcâbına göre nevbet nevbet, ânen-fe-ânen zuhûr edeceğine işâret buyurulur. Ve bu beyânâtta bir sırr-ı mestûr vardır. O sırrın miftâh-ı küşâdı da ömr-i beşerin ve ef'âlinin mahdûd olmasıdır. İmdi bu miftâh ile açılan bu sırrın sahasında, ehl-i irfân istedikleri kadar cevelân edebilirler.

960. Kendine bak, sen araz değil mi idin? Bir çiftin hareketi ve çiftlik garaz [964] iledir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

960. Kendine bak, sen araz (başka bir varlığa bağlı olarak var olan) değil miydin? Bir çiftin hareketi ve çiftleşme, bir amaç iledir.

Eğer araz olan fiillerden ahirette bir eser (sonuç) meydana geleceğini uzak görürsen, bir kere kendine bak; sen araz olan bir fiilin neticesi değil misin ve seni babanın ve annenin fiil ve evlilik hareketleri var etmedi mi ve onların hareket ve birleşme fiilleri senin ortaya çıkışını kastettikleri için mi meydana gelmedi?

Eğer araz olan fiillerden âhirette bir eser husûle geleceğini istib'âd edersen, bir kere kendine bak; sen araz olan bir fiilin netîcesi değil misin ve seni babanın ve ananın fiil ve hareket-i zevciyyeleri vücûda getirmedi mi ve onların hareket ve fiil-i mukārenetleri senin zuhûrunu kasd ettikleri için vâki' olmadı mı?

961. Ki o bizim latîf ve tavanını ve sofasını ve kapısını mevzûn gördüğümüz hâne,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

961. O bizim latîf ve tavanını ve sofasını ve kapısını ölçülü gördüğümüz ev,

Hani o bizim latîf ve her yönünü düzenli gördüğümüz ev, daha önce ortada yokken, mühendisin fikrinde efsane gibiydi.

Hani o bizim latîf ve her cihetini muntazam gördüğümüz hâne, evvelce meydanda yok iken, mühendisin fikrinde efsâne gibi idi.

962. O araz ve düşünceler mühendisten âlet ve mîşelerden direk getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

962. O araz ve düşünceler mühendisten âlet ve orman ağaçlarından direk getirdi.

İşte o araz (cevherin zıddı, kendi başına var olamayan) olan tasavvur ve düşünceler, cevher (kendi başına var olabilen) olan mühendisten çıkıp, âlet ve orman ağaçlarından direkler meydana getirdi ve o arazlardan bu cevherler meydana geldi.

İşte o araz olan tasavvur ve düşünceler, cevher-i mühendisten çıkıp, âlet ve mîşe [=orman] ağaçlarından direkler vücûda getirdi ve o arazlardan bu cevherler vücûda geldi.

963. Her san'atın aslı ve mayası nedir? Ancak hayal ve ancak araz ve endîşedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

963. Her sanatın aslı ve mayası nedir? Ancak hayal ve ancak araz (geçici nitelik) ve düşüncedir.

964. Cihânın bütün eczâsına garazsız bak; arazdan gayriden hasıl olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

964. Cihanın bütün parçalarına garazsız bak; arazdan (araz: kendi başına var olamayan, cevhere bağlı olarak var olan şey) başkasından meydana gelmedi.

Cihanın bütün parçalarına garazsız bakarsan, yani görünen sebepleri dikkate almazsan, hepsinin araz olan hayal ve düşünceden meydana geldiğini görürsün. Örneğin bir kimse kuyudan su çekip elindeki destiyi doldursa, bu destinin dolmasının ikinci derecedeki sebebi ve illeti olan kova, ip ve çıkrık gibi cevherleri (cevher: kendi başına var olabilen şey) dikkate almaksızın özüne ve esasına bakarsan, o kimseyi testinin dolmasına yönelten şeyin, su elde etme hayali ve düşüncesi olduğunu görürsün. Aynı şekilde bağcıvan bir meyve ağacını meyve elde etme hayali ve düşüncesi ile diker. Sözün özü, âlemde mevcut olan bütün sanatlar, hayal ve düşünceden doğmuştur. Çünkü âlemin aslı ve mayası, ilahi ilimdeki suretlerdir ki, hakikat ehli bunlara "sabit hakikatler" derler. Bu sebeple bütün âlem parçalarında cereyan eden kural da bu asıl üzerine bağlı olarak gerçekleşir.

Eczâ-yı cihânın kâffesine garazsız bakarsan, ya'ni esbâb-ı zâhiriyyeyi nazar-ı dikkate almazsan, hepsinin araz olan hayâl ve endîşeden peyda olduğunu görürsün. Meselâ bir kimse kuyudan su çekip elindeki destiyi doldursa, bu destinin dolmasının derece-i sâniyede sebeb ve illeti olan kova, ip ve çıkrık gibi cevherleri nazar-ı dikkate almaksızın künhüne ve esâsına nazar edersen, o kimseyi testinin dolmasına tahrîk eden şey, su istihsâli hayâli ve endîşesi olduğunu görürsün. Ve kezâ bağçıvan bir meyve ağacını meyve istihsâli hayâli ve endîşesi ile diker. Velhâsıl âlemde mevcud olan bilcümle sanâyi', hayâl ve endîşeden doğmuştur. Zîrâ âlemin aslı ve mayası, suver-i ilmiyye-i ilâhiyyedir ki, ehl-i hakîkat bunlara "a'yân-ı sâbite" derler. Binâenaleyh bütün eczâ-yı âlemde cereyân eden käide dahi bu asla tebean vâki' olur.

965. Fikir olan evvel, amelde âhir geldi; âlemin bünyesini ezelden böyle bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

965. Fikir olan evvel, amelde âhir geldi; âlemin yapısını öncesiz olarak böyle bil!

Fikir mahiyetinde olan evvel, amel mahiyetinde âhir olarak ortaya çıktı. Yani, âhir evvelden başka bir şey değildir. Şu kadar var ki, evvel, evvellik içinde başka bir kılıkta ve âhirlik içinde de başka kılıktadır. Örneğin bağcı evvela meyveyi düşünür; sonra o meyvenin fidanını diker ve terbiye edip büyütür. Meyvenin ilk hâli fikir mahiyetindedir. Ne zaman ki ziraat işleminden sonra o ağaç zamanla meyve verir; evvel âhir olarak ortaya çıkar. İşte, âlemin yapısını öncesiz olarak böyle bil! Çünkü âlemin yapısı bir ağaç gibidir; onun meyvesi Âdem'dir. Buna göre oluş ağacının teşkil ve terbiyesinden maksat, ilâhî ilimde sabit olan Âdem'in zuhurudur.

Fikir mâhiyetinde olan evvel, amel mâhiyetinde âhir olarak zuhûr etti. Ya'ni, âhir evvelden başka bir şey değildir. Şu kadar var ki, evvel, evveliyyet içinde başka bir kisvede ve âhiriyyet içinde de başka kisvededir. Meselâ bağçıvan evvelâ meyveyi düşünür; sonra o meyvenin fidanını diker ve terbiye edip büyütür. Meyvenin hâl-i evveli fikir mâhiyetindedir. Vaktâki ameliyye-i zirâiyyeden sonra o ağaç murûr-i zamânla meyve verir; evvel âhir olarak zu- hûr eder. İşte, âlemin bünyesini ezelden böyle bil! Zîrâ âlemin bünyesi bir ağaç mesâbesindedir; onun meyvesi Adem'dir. Binâenaleyh şecere-i kevnin teşkîl ve terbiyesinden maksat, ilm-i ilâhîde sâbit olan zuhûr-i Adem'dir.

966. Meyveler gönülün fikrinde evvel olur; amelde âhirde zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

966. Meyveler gönlün fikrinde önce olur; amelde sonda ortaya çıkar.

Meyveler başlangıçta gönülde fikir ve amaç hâlinde olur; sonunda fiil ve amel mertebesinde cevher olarak ortaya çıkar.

Meyveler ibtidâ gönülde fikir ve garaz hâlinde olur; sonunda mertebe-i fiil ve amelde cevher olarak zâhir olur.

967. Vaktaki amel ettin, ağaç diktin; âhirde harf-i evveli okudun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

967. Amel ettiğin, ağaç diktiğin vakit, sonunda ilk harfi okudun.

Meyve elde etme fikri seni amele sevk edip ağaç diktin; sonunda meyve hâsıl oldu. Bu sebeple sonunda eline aldığın "meyve" kelimesi, evvelce fikrinde okuduğun "meyve" kelimesinden başka bir şey değildir.

Meyve husûlü fikri seni amele sevk edip ağaç diktin; sonunda meyve hâsıl oldu. Binâenaleyh âhirde eline aldığın “meyve" kelimesi, evvelce fikrinde okuduğun "meyve" kelimesinden başka bir şey değildir.

968. Vâkia onun gövdesi ve kökü ve yaprağı evveldir; o hepsi meyve için gönderilmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

968. Gerçekte onun gövdesi, kökü ve yaprağı öncedir; o hepsi meyve için gönderilmiştir.

Gerçi araz olan meyve düşüncesiyle, sonda oluşan meyve arasında ve meyveden önce ağacın gövdesi, dalları, kökü ve yaprakları var ise de, onların hepsi meyve için gönderilmiş ve sonda ortaya çıkması amaçlanan meyvenin hizmetkârı olmuştur.

Gerçi araz olan meyve fikriyle, sonda hâsıl olan meyve arasında ve meyveden evvel ağacın sâkı ve dalları ve kökü ve yaprakları var ise de, onların hepsi meyve için gönderilmiş ve sonda zuhûru maksûd olan meyvenin hâdimi bulunmuştur.

969. İmdi, bir sır ki o feleklerin içi oldu, sonda "levlâk"in efendisi oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

969. Şimdi, o bir sır ki feleklerin içi oldu, sonunda "levlâk"in efendisi oldu!

"Sır"dan maksat, oluş ağacının meyvesi olan "insân-ı kâmil"dir. Nitekim Risale-i Gavsiyye'de Yüce Allah'tan gavsa hitaben şöyle buyurulur: يا غوث الأعظم الإنسان سرى و انا سره ولو عرف الإنسان منزلته عندى لقال في كل نفس من الأنفاس لا ملك اليوم إلا لى yani "Ey yüce gavs, insan benim sırrımdır ve ben insanın sırrıyım. Eğer insan benim katımdaki mertebesini bilseydi, nefeslerinden her bir nefeste, 'Bugün mülk ancak bana aittir' derdi." Ve "insan"dan maksat, ancak Âdem devrinden beri ortaya çıkan "insân-ı kâmil"lerdir. Çünkü Hak, her bir insân-ı kâmilde bütün sıfatları ve isimleriyle görünür. Şu kadar var ki, her birinde bir ismin hükümleri genellikle ortaya çıkar. Ve her bir ismin tam bir denge üzere ortaya çıkışı, ancak insân-ı kâmillerin özü ve sultanı olan Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v) Efendimiz'de gerçekleşmiştir. Ve kıyamete kadar oluş ağacının meyvesi olan "insân-ı kâmil" yeryüzünde eksik olmaz. Şimdi, insân-ı kâmil, güneş sistemimizin özü ve içidir. Onun varlığı, öncelikle ilâhî ilimde gerçekleşmiş ve sonunda bu şehadet âleminde belirlenme elbisesiyle ortaya çıkmış, hakkında لولاك لما خلقت الأفلاك yani "Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım" hitabı gelmiştir. Buna göre "insân-ı kâmil" bu hitabın efendisidir.

"Sır"dan murâd, şecere-i kevnin semeresi olan “insân-ı kâmil”dir. Nitekim Risale-i Gavsiyye'de Cenâb-ı İzzet'ten gavse hitâben buyurulur ki: يا غوث الأعظم الإنسان سرى و انا سره ولو عرف الإنسان منزلته عندى لقال في كل نفس من الأنفاس لا ملك اليوم إلا لى ya'ni "Yâ gavs-i a'zam, insan benim sırrımdır ve ben insanın sırrıyım. Eğer insan benim indimde olan mertebesini bilse, nefeslerinden her bir nefeste, "Bu günde mülk ancak bana mahsûstur" der idi." Ve "insan"dan murâd, ancak devr-i Adem'den beri zuhûr eden "insân-ı kâmil"lerdir. Zîrâ Hak her bir insân-ı kâmilde bilcümle sıfat ve esmâsıyla zâhirdir. Şu kadar var ki, her birinde bir ismin ahkâmı galiben zâhir olur. Ve her bir ismin kemâl-i i'tidâl üze- re zuhûru, ancak insân-ı kâmillerin zübdesi ve sultânı olan Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v) Efendimiz'de vâki' olmuştur. Ve kıyâmete kadar şecere-i kevnin meyvesi olan "insân-ı kâmil" arz üzerinde eksik olmaz. İmdi, insân-ı kâmil, manzûme-i şemsiyyemizin mağzı ve içidir. Onun sübûtu, evvelâ ilm-i ilâhîde vâki' olmuş ve sonunda bu âlem-i şehadette kisve-i taayyün ile zâhir olup, hakkında لولاك لما خلقت الأفلاك ya'ni "Sen olmasa idin eflâki yaratmazdım” hitâbı gelmiştir. Binâenaleyh “insân-ı kâmil" bu hitâbın efendisidir.

970. Bu bahis ve makāl nakl-i a'râzdır; bu şîr ü şegal a'râzın naklidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

970. Bu konu ve makale, arazların naklidir; bu aslan ve çakal, arazların naklidir.

Bizim söylediğimiz bu sözler de öncelikle fikrimizde sabit olan arazlar ve anlamlar olup, biz onları sonunda lafızlara ve ifadelere nakledip ortaya çıkardık. Ve bu aslan ve çakal da arazların naklidir.

Bu beytin ikinci mısraında geçen “şîr ü şegâl” (aslan ve çakal) hakkında değerli şarihler farklı görüşler belirtmişlerdir. Ankaravî hazretleri, "şîr"i aslan ve "sikal" (شکال)'i tuzak anlamına alıp, “Bu aslan gibi mana ve bu tuzak gibi olan yazılı lafızlar ki العلم صيد والكتابة قيد ["ilim av ve yazı bağdır"] buyurulmuştur. Ve bu konu, av olan ilimler arasında aslan gibidir; ve bu yazılı lafızlar ona bağ ve tuzak gibidir” şeklinde şerh etmiştir. Fakat "şegal" (شگال) kelimesinin “tuzak” anlamına geldiğine lügat kitaplarında rastlanamamıştır. Hint şarihlerinden Mir Nurullah ve Veli Muhammed ve Muhammed Rıza ve Bahrü'l-Ulûm hazretleri türlü türlü görüşler belirtmişlerdir. Fakat hiçbirinde uygun mana layıkıyla açıklığa kavuşamıyor. Çünkü Mir Nurullah, "şîr"i aslan ve "şegal"i çakal anlamına alıp, "Bu aslan ve çakal efsanesi arazların naklidir" demiştir. Fakir derim ki: -Allah en iyi bilendir- bu nüshada kopyacının hatası olması muhtemeldir. Aslının سیر سگال ("seyr-i sigâl") olması, anlama uygun olur. Çünkü "seyr" gezmek "sigâl" endişe ve fikir anlamınadır. Yani "Bu fikir ve endişenin lafızlar ve kelimeler ile dış âleme seyri arazların naklidir" demek olur. Ve bu mana önceki beyitlerin özeti demek olduğundan, konuya tamamıyla uygun olur.

Bu bizim söylediğimiz sözler dahi evvelâ fikrimizde sabit olan a'râz ve maânî olup, biz onları sonunda elfâz ve ibârâta nakl edip ızhâr ettik. Ve bu şîr ü şegâl de a'râzın naklidir.

Bu beytin ikinci mısra'ında mezkûr olan “şîr ü şegâl" hakkında şurrâh-ı kirâm muhtelif mütâlaât beyân etmişlerdir. Ankaravî hazretleri, "şîr"i arslan ve "sikal" (شکال)'i dâm ma'nasına alıp, “Bu şîr gibi ma'nâ ve bu dâm gibi olan elfâz-ı mektûbe ki العلم صيد والكتابة قيد ["ilim av ve kitâbet ya'ni yazı bağdır"] buyurulmuştur. Ve bu bahis, sayd olan ulûm mâbeyninde şîr gibidir; ve bu elfâz-ı mektûbe ona kayd ve dâm gibidir" sûretinde şerh etmiştir. Fakat "şegal" (شگال) kelimesinin “dâm” ma'nâsına geldiğine lugat kitaplarında tesadüf olunamamıştır. Hind şârihlerinden Mîr Nûrullâh ve Velî Muhammed ve Muhammed Rızâ ve Bahrü'l-Ulûm hazarâtı türlü türlü mütâlaât beyân etmişlerdir. Fakat hiçbirisinde münasib ma'nâ lâyıkıyla tavazzuh edemiyor. Zîrâ Mîr Nûrullâh, "şîr"i arslan ve "şegal"i çakal ma'nâsına alıp, "Bu arslan ve çakal efsânesi nakl-i a'râzdır" demiştir. Fakîr derim ki: -Allâhu a'lem- bu nüshada sehv-i nâsih olmak melhûzdur. Aslı سیر سگال ("seyr-i sigâl") olması, ma'nâya mutâbık olur. Çünkü "seyr" gezmek "sigâl" endîşe ve fikir ma'nâsınadır. Ya'ni "Bu fikir ve endîşenin elfâz ve kelimât ile âlem-i zâhire seyri a'râzın naklidir" demek olur. Ve bu ma'nâ ebyât-ı sabıkanın hülâsası demek olduğundan, bahse tamâmıyle mutâbık olur.

971. Muhakkak cümle âlem araz idiler. "Hel eta" bu ma'nada geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

971. Şüphesiz bütün âlem araz (geçici nitelikler) idiler. "Hel eta" (İnsan Suresi'nin başlangıcı) bu anlamda geldi.

Âlemin bütünlüğü arazdır. Çünkü o bütünlük iki zaman diliminde kalıcı değildir ve her bölünmez anda yok oluş ve var oluş içindedir. Bir Hak tecellisiyle var olur; ve bir Hak tecellisiyle yok olur. Ve bu var etme ve yok etme çok hızlı gerçekleştiği için, genel yapısı sabit zannedilir. Bu "teceddüd-i emsâl"in (benzerlerin yenilenmesi) kevnî (oluşsal) örneği çoktur. Nitekim I. ciltte 1166-1167 numaralı beyitlerde yeterli açıklamalar verilmiştir. Ve Hz. Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şuaybî'de buyururlar ki: واما الأشاعرة فما علموا ان العالم كله مجموع اعراض فهو يتبدل في كل زمان إذ العرض لا يبقى زمانين yani "Eş'arîlere gelince, onlar bilmediler ki, şüphesiz âlemin hepsi arazlar toplamıdır; o her bir zaman içinde değişir. Çünkü araz iki zaman diliminde kalıcı olmaz." Fakat âlemin bir hakikati vardır ki, o hakikat ilâhî ilimde sabittir. Bu hakikat asla değişmez. Teceddüd-i emsâl ancak o hakikatin aynası olan kesif (yoğun) varlık âleminde ve ilâhî ilim suretlerinin yansıması olan belirlenmiş tezahürlerde gerçekleşir. Ve belirlenmiş tezahürlerin ortaya çıkmasından önce, onların hakikatlerinin ilâhî ilim mertebesinde araz halinde bulunduğuna, هَلْ أَتَى عَلَى الإِنْسَانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُن شَيْئًا مذكوراً (İnsan, 76/1) yani "Şüphesiz insan üzerine sınırsız olan uzun zamandan bir zaman geldi ki, anılan bir şey değildi" ayet-i kerimesinde işaret buyurulur. Yani insanın hakikati ilâhî ilim mertebesinde sabit iken, unsurlardan oluşan varlığı kesafet (yoğunluk) âleminde anılan bir şey değildi. Şimdi, ilâhî ilimde sabit olan insanî hakikat, bir mimarın fikrindeki bina gibi araz olduğu halde, bu arazdan kesafet âleminde insanî belirlenim varlığa geldi.

Âlemin hey'et-i mecmûası arazdır. Zîrâ o hey'et-i mecmûa iki zamanda bâkî değildir ve çünkü her ân-ı gayr-i münkasimde i'dâm ve îcâd içindedir. Bir te- cellî-i Hak ile mevcûd; ve bir tecellî-i Hak ile ma'dûm olur. Ve bu îcâd ve i'dâm gâyet sür'atle vâki' olduğu için, hey'et-i umûmiyyesi sâbit zannolunur. Bu "teceddüd-i emsâl"in misâl-i kevnîsi çoktur. Nitekim I. ciltte 1166-1167 numaralı beyitlerde îzâhât-ı kâfiye verilmiştir. Ve Hz. Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şuaybî'de buyururlar ki: واما الأشاعرة فما علموا ان العالم كله مجموع اعراض فهو يتبدل في كل زمان إذ العرض لا يبقى زمانين ya'ni "Ve Eşâire'ye gelince, imdi onlar bilmediler ki, muhakkak âlemin hepsi mecmû'-i a'râzdır; o her bir zaman içinde tebeddül eder. Zîrâ araz iki zamanda bâkî kalmaz." Fakat âlemin bir hakîkati vardır ki, o hakîkat ilm-i ilâhîde sâbittir. Bu hakîkat aslâ tebeddül etmez. Teceddüd-i emsâl ancak o hakîkatın aynası olan vücûd-i kesîf âleminde ve suver-i ilmiyye-i ilâhînin ma'kesi olan mezâhir-i müteayyinede vâki' olur. Ve mezâhir-i müteayyinenin zuhûrundan mukaddem, onların hakāyıkı ilm-i ilâhî mertebesinde araz halinde bulunduğuna, هَلْ أَتَى عَلَى الإِنْسَانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُن شَيْئًا مذكوراً (İnsân, 76/1) ya'ni "Muhakkak insan üzerine gayr-i mahdûd olan uzun zamandan bir zaman geldi ki, şey'-i mezkûr değil idi" âyet-i kerîmesinde işâret buyurulur. Ya'ni insanın hakîkatı ilm-i ilâhî mertebesinde sâbit iken, vücûd-i unsûrîsi âlem-i kesâfette mezkûr olan bir şey değil idi. İmdi, ilm-i ilâhîde sâbit olan hakîkat-i insâniyye, bir mi'mârın fikrindeki binâ gibi araz olduğu halde, bu arazdan âlem-i kesâfette taayyün-i insânî vücûda geldi.

972. Bu arazlar neden doğar? Sûretlerden. Ve bu sûretler de neden doğar? Fikirlerden.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

972. Bu arazlar (sonradan olan nitelikler) neden doğar? Suretlerden. Ve bu suretler de neden doğar? Fikirlerden.

Birinci yön: Aslında arazlardan ibaret olan bu varlıklar, misalî suretlerden; ve misalî suretler de küllî aklın fikrinden var olmuştur. Ona, "akl-ı evvel" (ilk akıl) ve "kalem-i a'lâ" (en yüce kalem) da derler. Ve daha birçok isimleri de vardır.

İkinci yön: Araz olan fiiller ve ameller, beşerî suretlerden doğar; ve beşerî suret de tenasül (üreme) fikrinden doğar.

Üçüncü yön: Bu araz olan beşerî fikirler, eşyanın suretlerinin verdiği ilimden doğar; ve beşerî sanat eserleri de, fikirlerinde oluşan bu ilimlerden doğar.

Birinci vecih: Aslında arazlardan ibaret olan bu mevcûdat, suver-i misâliyyeden; ve suver-i misâliyye dahi akl-ı küllün fikrinden vücûd bulmuştur. Ona, "akl-ı evvel" ve "kalem-i a'lâ" dahi derler. Ve daha birçok isimleri dahi vardır.

İkinci vecih: Araz olan ef'âl ve a'mâl, suver-i beşeriyyeden doğar; ve sûret-i beşeriyye dahi fikr-i tenâsülden doğar.

Üçüncü vecih: Bu araz olan efkâr-ı beşeriyye, suver-i eşyânın verdiği ilimden doğar; ve masnûât-ı beşeriyye dahi, fikirlerinde hâsıl olan bu ilimlerden doğar.

973. Bu âlem akl-ı küllden bir fikirdir; akıl şah ve sûretler resûller gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

973. Bu âlem küllî akıldan bir fikirdir; akıl şah ve suretler resuller gibidir.

Bu âlemin sureti, sonsuz uzaydaki küllî aklın bir fikrinden ibarettir.

Ve küllî akıl, mutlak varlığın vahdet mertebesidir ki, ona "hakikat-i Muhammediyye"

derler; ve bütün taayyün (belirginleşme) âlemlerini kuşatır. Bu mertebenin birçok isimleri daha vardır. Ben onları Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhin mukaddimesinde topladım ve açıkladım. Taayyün âlemlerine hükmetme hususunda bu küllî akıl, şah; ve belirginleşmiş suretler, resullere benzer. Çünkü suretlerin her biri, manalarından dolayı nakşedilmiştir; ve her biri manaları tebliğ etmekle görevlidir. Hint nüshalarında ikinci mısrada "sureti" yerine "fikri" yazılmıştır. Bu durumda mana, "Akıl şah ve fikirler resuller gibidir" demek olur.

Bu âlemin sûreti fezâ-yı bî-nihâyedeki akl-ı küllün bir fikrinden ibârettir.

Ve akl-ı küll, vücûd-i mutlakın mertebe-i vahdetidir ki, ona "hakîkat-ı mu- hammediyye" derler; ve bilcümle taayyünât âlemlerini muhîttir. Bu mertebenin birçok isimleri daha vardır. Fakîr onları Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhin mukaddimesinde cem' ve beyân ettim. Alem-i taayyünâta hükmetmek hususunda bu akl-ı küll, şâh; ve suver-i müteayyine, resûllere benzer. Zîrâ sûretlerin her birisi, ma'nâlarından dolayı menküştur; ve her birisi tebliğ-i maânîye me'mûrdur. Hind nüshalarında ikinci mısra صورتها yerine فكرتها yazılmıştır. Bu sûrette ma'nâ, “Akıl şâh ve fikirler resûller gibidir" demek olur.

974. Evvelki âlem imtihan cihanıdır; ikinci alem bunun ve onun cezasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

974. İlk âlem imtihan dünyasıdır; ikinci âlem bunun ve onun cezasıdır.

"Birinci âlem"den kasıt, dünya; ve "ikinci âlem"den kasıt da ahirettir. Çünkü dünya, teklif (sorumluluk) yurdudur. İlahi ilimde sabit olan "a'yân"ın (sabit hakikatler, değişmez ezelî özler) kuvvede (potansiyel olarak) bulunan yatkınlıkları, bu ilahi teklifler sonucunda dünyada fiilen ortaya çıkar ve herkes ilahi emir ve yasaklardan kendi yatkınlığına uygun olanı yapar. Bu ilahi imtihan sonucunda bu yatkınlıklardan kaynaklanan ve arazlardan (geçici niteliklerden) ibaret olan iyi ve kötü fiillerin şekilleri ahirette belirir. Bu şekiller dünyevi amellerin karşılığı olduğundan, ahiret âlemi mükâfat ve ceza âlemi olmuş olur.

"Birinci âlem"den murâd, dünyâ; ve "ikinci âlem"den murâd dahi âhirettir. Zîrâ dünyâ dâr-ı tekliftir. İlm-i ilâhîde sabit olan "a'yân"ın kuvvede olan isti'dâdları, bu teklifât-ı ilâhiyye netîcesinde dünyâda fiilen inkişaf eder ve herkes emir ve nehy-i ilâhîden isti'dâdına muvâfık olanı işler. Bu imtihân-ı ilâhî neticesinde bu isti'dâdâtdan neş'et eden ve arazlardan ibaret olan iyi ve kötü efâlin sûretleri âhirette zâhir olur. Bu sûretler a'mâl-i dünyeviyye mukābili olduğundan, âlem-i âhiret mükâfât ve mücâzât âlemi olmuş olur.

975. Ey şah, senin çakerin cinayet eder; o araz zencîr ve zindan olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

975. Ey şah, senin kulun suç işler; o araz zincir ve zindan olur.

Ey şah, örneğin senin kölelerinden birisi bir suç işlediği zaman, sen onu o suçundan dolayı zincire bağlar ve hapse koyarsın. İşte onun o kötü fiili bir arazdan (geçici nitelikten) ibaret iken, bu araz zincire ve hapse karşılık geldi; ve o araz, bu zincir veya kelepçe ve hapis şekillerini doğurdu.

Ey şâh, meselâ senin kölelerinden birisi bir cinâyet yaptığı vakit, sen onu o cinâyetinden dolayı zencîre bağlar ve habse koyarsın. İşte onun o kötü fiili bir arazdan ibâret iken, bu araz zencîre ve habse tekabül etti; ve o araz, bu zencîr veya kelepçe ve hapis sûretlerini tevlîd etti.

976. Vaktaki benden lâyık hizmet etti, o araz cenkte bir hil'at olmadı mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

976. Kulun lâyık hizmet ettiğinde, o hizmet savaşta bir hil'at olmadı mı?

Ve bir kulun bir savaşta senin takdirine lâyık bir hizmet ettiği ve olağanüstü cesaret gösterdiği zaman, onun arızî (geçici) nitelikte olan bu hizmeti bir hil'at (kaftan) ve mükâfat şekline girmedi mi?

Ve bir kölen bir harpte senin takdîrine lâyık bir hizmet ettiği ve şecâat-ı fevkalâde gösterdiği vakit, onun araz nev'inden olan bu hizmeti bir hil'at ve mükâfât sûretine girmedi mi?

977. Bu araz cevherler ile yumurta ve kuştur; bu ondan ve o bundan seyr ile doğar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

977. Bu araz (araz: bir cevherde bulunan ve cevherden ayrı düşünülemeyen nitelik) cevherler ile yumurta ve kuştur; bu ondan ve o bundan seyir ile doğar.

Bu arazların cevherler ile olan bağlantıları ve seyirleri, yumurtalar ile kuşların arasındaki seyirlere ve bağlantılara benzer. Nasıl ki, yukarıda 945 numaralı beyitte açıklandığı üzere, arazdan cevher ve cevherden araz meydana gelir. Bu hâl, kuşun yumurtadan ve yumurtanın kuştan meydana gelmesine benzer.

Bu arazların cevherler ile olan râbıtaları ve seyrleri, yumurtalar ile kuşların arasındaki seyrlere ve râbıtalara benzer. Nitekim, yukarıda 945 numaralı beyitte îzah olunduğu üzere, arazdan cevher ve cevherden araz husûle gelir. Bu hâl, kuşun yumurtadan ve yumurtanın kuştan hâsıl oluşuna benzer.

978. Şahenşeh dedi: "Muradı böyle tut; senin bu arazların bir cevher doğurmadı mı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

978. Şahenşah dedi: "Muradı böyle tut; senin bu arazların bir cevher doğurmadı mı?"

Yani insân-ı kâmili (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) temsil eden şahenşah, zahir âlimini temsil eden bu kölenin aklını ve amelini imtihan etti; ve onun akıl ile sınırlanmış olan söze dayanarak sırra vakıf olduğunu anladı. Şimdi tekrar imtihan etmek için soruyor ki: "Pekâlâ, haydi farz edelim ki murat ve meselenin esası senin dediğin gibi olsun. Fakat senin bu kadar amel arazların varken, bunların hiçbirisi bir cevher doğurmadı mı; ve sen bu arazlarından cevherler meydana geldiğini görmedin mi?"

Ya'ni insân-ı kâmili temsil eden şâhenşâh, âlim-i zâhirîyi temsil eden bu kölenin aklını ve amelini imtihân etti; ve onun akıl ile mukayyed olan kavle müsteniden sırra vakıf olduğunu anladı. Şimdi tekrar imtihânen soruyor ki: "Pek a'lâ, haydi farz edelim ki murâd ve mes'elenin esâsı senin dediğin gibi olsun. Fakat senin bu kadar a'râz-ı a'mâlin var iken, bunların hiçbirisi bir cevher doğurmadı mı; ve sen bu arazlarından cevherler husûle geldiğini görmedin mi?"

979. Dedi: "Bu iyi ve kötü cihanı gayb olmak için, akıl onu mahfî tutmuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

979. Dedi: "Bu iyi ve kötü dünyayı gayb olmak için, akıl onu gizli tutmuştur."

Bir zahir âlimini temsil eden köle dedi ki: "Bu iyiye iyi ve kötüye kötü ceza tayin eden ahiret âlemi gayb olup görünmemek için, küllî akıl o âlemi gizli tutmuştur. Eğer ahiret âlemi gayb olmasaydı, dünya imtihan âlemi olmaktan çıkardı."

Bir âlim-i zâhirîyi temsîl eden köle dedi ki: "Bu iyiye iyi ve kötüye kötü cezâ ta'yîn eden âlem-i âhiret gayb olup görünmemek için, akl-ı küll o âlemi mahfi tutmuştur. Eğer âlem-i âhiret gâib olmasa idi, dünyâ âlem-i imtihân olmaktan çıkardı."

980. "Zîrâ ki eşkâl-i fikir zahir olaydı, kafir ve mü'min zikrin gayrini söyle- [985] mezdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

980. "Çünkü fikirlerin şekilleri ortaya çıksaydı, kâfir ve mümin zikirden başkasını söylemezdi."

Çünkü o zaman araz olan fikirlerin şekil ve suretleri meydana çıkar ve inkâr ile imanın anlamı kalmazdı. Zira görülen bir şeyin inkârı ve imanı söz konusu olamaz. Buna göre, müşahede edilen bir şey hakkında kâfir ile mümin birleşerek, Hakk'ın zikrinden başka bir şey söylemezlerdi.

Çünkü o vakit a'râz olan fikirlerin şekil ve süretleri meydana çıkar ve inkâr ile îmânın ma'nâsı kalmaz idi. Zîrâ görülen bir şeyin inkâr ve îmânı mevzû-i bahs olamaz. Binâenaleyh, meşhûd olan bir şey hakkında kâfir ile mü'min ittihad ederek, Hakk'ın zikrinden başka bir şey söylemezler idi.

981. “İmdi ey şah, eğer bu ayân olaydı, gayb olmazdı; dîn ve küfrün nakşı alın üzerinde olurdu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

981. “Şimdi ey şah, eğer bu sabit hakikatler açık olsaydı, gayb olmazdı; din ve küfrün nakşı alın üzerinde olurdu!"

Bilinmeli ki, âlemin bütün hâli, ilâhî ilimde suretleri sabit olan ilâhî isimlerin tecelli yerlerinin bütün hâlidir. Ve âlemden maksadın Âdem olduğu yukarıda açıklandı. Şimdi ilâhî isimler karşılıklı olduğundan, ilâhî ilimde sabit hakikatleri bulunan kimselerden bazıları Hâdî (doğru yola ileten) isminin, bazıları da Mudill (saptıran) isminin tecellisidir. Ne zaman ki imtihan yurdu olan bu âlemde insan suretinde maddî varlık ile ortaya çıkarlar, bu suret onların hakikatlerine ve sabit hakikatlerine perde olur; ve suret itibarıyla insanlıkta hepsi birdirler; fakat hakikat itibarıyla farklıdırlar. Ve suret, görünen âlemdendir; ve onların hakikatleri gayb âlemindendir. Eğer bu âlemde bu hakikatler açık olsaydı, gayb âleminin hükmü ve itibarı kalmaz ve hepsi görünen âleme dönüşürdü. Ve bu durumda da onların ezelde tecellisi oldukları özel Rableri, yani Hâdî ve Mudill isimleri alınlarında okunurdu.

Ma'lûm olsun ki, âlemin hey'et-i mecmû'ası, sûretleri ilm-i ilâhîde sâbit olan esmâ'-i ilâhiyye mezâhirinin hey'et-i mecmuasıdır. Ve âlemden maksûd Adem olduğu yukarıda îzâh olundu. İmdi esmâ'-i ilâhiyye mütekābil olduğundan, ilm-i ilâhîde a'yânı sübût bulan kimselerden ba'zıları ism-i Hâdî'nin, ba'zıları da ism-i Mudill'in mazharıdır. Vaktâki dâr-ı imtihân olan bu âlemde insân sûretinde vücûd-i unsurî ile zâhir olurlar, bu sûret onların hakāyıkına ve "a'yân-ı sâbite"lerine hicâb olur; ve sûret i'tibariyle insâniyyette hepsi müttehiddirler; fakat hakikat i'tibariyle muhteliftirler. Ve sûret, âlem-i şehadetten; ve onların hakāyıkı âlem-i gaybdandır. Eğer bu âlemde bu hakäyık aşikâr olaydı, âlem-i gaybın hüküm ve i'tibârı kalmaz ve hepsi âlem-i şehadete munkalib olurdu. Ve bu halde de onların ezelde mazharı oldukları Rabb-i hâsları, ya'ni Hâdî ve Mudill isimleri alınlarında okunurdu.

982. Ne vakit bu âlemde put ve putçu olurdu; bir kimsenin nasıl temeshura mecâli olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

982. Ne zaman bu âlemde put ve putçu olurdu; bir kimsenin nasıl alay etmeye gücü yeterdi?

"Tesahhur" maskaralık ve alay etme anlamındadır. Yani gayb perdesi açılmış olsaydı, bu âlemde put ve putperestlik olur muydu? Ve muhalefet kalmayıp, herkes hâlin hakikatine vakıf olunca, hiçbir kimsenin bir kimse ile alay etmeye ve eğlenmeye asla gücü kalmazdı; herkes birbirini mazur görürdü.

"Tesahhur" maskaralık ve temeshur ma'nâsınadır. Ya'ni perde-i gayb açılmış olsa idi, bu âlemde put ve putperestlik olur mu idi? Ve muhâfelet kalmayıp, herkes hakîkat-ı hâle vakıf olunca, hiçbir kimsenin bir kimse ile temeshura ve istihzâya aslâ mecâli kalmaz idi; herkes birbirini ma'zûr görür idi.

983. Binâenaleyh bu bizim dünyamız kıyamet olurdu; kıyamette kim cürüm ve hatâ eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

983. Bu sebeple bu bizim dünyamız kıyamet olurdu; kıyamette kim suç ve hata eder?

Yani dünyada kıyamete özgü olan hal ortaya çıkardı. Nasıl ki Kaf Suresi'nde ayet-i kerimede buyurulur: لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ عَطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ (Kaf, 50/22) yani "Sen bu hakikatten gaflette idin; şimdi senden perdeyi kaldırdık, bu günde senin gözün keskindir."

Ya'ni dünyada kıyâmete hâs olan hâl zâhir olurdu. Nitekim sûre-i Kāf'ta âyet-i kerîmede buyurulur : لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ عَطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ (Kaf, 50/22) ya'ni "Sen bu hakîkatten gaflette idin; imdi senden perdeyi kaldırdık, bu günde senin gözün keskindir."

984. Şah dedi: "Hak kötünün cezasını örttü; fakat kendi haslarından değil, âmmeden."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

984. Şah dedi: "Hak kötünün cezasını örttü; fakat kendi haslarından değil, âmmeden."

İnsân-ı kâmili temsil eden şah buyurdu ki: "Hak Teâlâ bu dünyada kötünün amellerinin cezasını, ancak âlem suretlerinde boğulmuş ve iç gözleri kör olan avamdan örttü. Yoksa kendi has kullarından örtmedi. Çünkü onların bakışlarında bu dünyada iken kıyamet halleri zâhirdir. Fakat onlar Hakk'ın eminleri olduklarından, bu sırrı açığa vurmazlar. Nitekim bu hâli cenâb-ı Pîr efendimiz yüce bir gazellerinde kendi zevklerine dayanarak şöyle beyan buyururlar: "Tabip nasıl ki hastaların renginden hastalıklarına vakıf olursa, gören kâmil de senin yüzünün ve gözünün renginden senin dininin eserini anlar!" "Senin renginden dininin halini görür, senin kahrını ve kinini bilir; fakat örter, seni rezil etmez." "Bakışını hakikat mektubuna tutar, fakat dudağı ile okumaz; o bilir ki, bu mektubun taşıyıcısından yarın ne suret zuhûr edecektir."

İnsân-ı kâmili temsil eden şâh buyurdu ki: "Hak bu dünyada kötünün a'mâlinin cezasını, ancak suver-i âlemde müstağrak ve bâtın gözleri kör olan avâmdan örttü. Yoksa kendi hâs kullarından örtmedi. Zîrâ onların nazarlarında bu dünyâda iken ahvâl-i kıyamet zâhirdir. Fakat onlar Hakk'ın emînleri olduklarından, bu sırrı keşf etmezler. Nitekim bu hâli cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazel-i âlîlerinde kendi zevklerine müsteniden şöyle beyân buyururlar: "Tabîb nasıl ki hastaların renginden illetlerine vakıf olursa, bînâ olan kâmil dahi senin yüzünün ve gözünün renginden senin dîninin eserini anlar!" "Senin renginden dîninin halini görür, senin kahr ve kînini bilir; fakat setr eder, seni rüsvây etmez." "Nazarını nâme-i hakikata tutar, fakat dudağı ile okumaz; o bilir ki, bu mektubun hâmilinden yarın ne sûret zuhûr edecektir."

985. Eğer ben bir emîri dâma düşürür isem, emîrlerden gizli tutarım, vezîrden değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

985. Eğer ben bir emîri tuzağa düşürürsem, emîrlerden gizli tutarım, vezîrden değil.

Örneğin ben, memleket idaresine memur olan valilerimden birine çıkışıp ceza tuzağına düşürürsem, bu durumu diğer valilerden gizli tutarım. Fakat emin saydığım vezirimden o durumu gizlemem.

Meselâ ben idâre-i memlekete me'mûr olan vâlîlerimden birine itâb edip dâm-ı cezaya düşürür isem, bu hâli sâir vâlîlerden gizli tutarım. Fakat emîn addettiğim vezîrimden o hâli gizlemem.

986. Hak bana çok amelin cezasını ve amellerin sûretlerinden yüz binini gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

986. Hak bana çok amelin cezasını ve amellerin sûretlerinden yüz binini gösterdi.

Yani amellerin arazlarının (geçici niteliklerinin) büründükleri sûretlerden pek çoğunu kıyametin vuku bulmasından önce bu âlemde gösterdi.

Ya'ni a'râz-ı a'mâlin büründükleri sûretlerden pek çoklarını kıyâmetin vukū'undan evvel bu âlemde gösterdi.

987. Sen bana bir nişan ver ki, ben tamamen bileyim; ayı benim üzerime bulut örtmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

987. Sen bana bir nişan ver ki, ben tamamen bileyim; ayı benim üzerime bulut örtmez. Sen bana amellerin toplanmasına dair kendi ilminden bir nişan ve alâmet ver ki, senin sırlara vâkıf olma dereceni tamamen bileyim. Bununla birlikte ay gibi olan sırları ve hakikatleri, bulut gibi olan bu kesif dünyevî suretler benim bakış açımdan saklayamaz.

Sen bana haşr-i a'mâle dâir kendi ilminden bir nişân ve alâmet ver ki, se- nin esrâra derece-i vukūfunu tamamen bileyim. Maahâzâ ay gibi olan esrâr ve hakāyıkı, bulut gibi olan bu suver-i kesîfe-i dünyeviyye benim nazarım- dan saklayamaz.

988. Dedi: "Öyle ise benim sözümden maksud nedir? Mâdemki sen biliyor- sun ki o ne idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

988. Dedi: "Öyle ise benim sözümden maksat nedir? Mademki sen biliyorsun ki o ne idi?"

Köle dedi: "Mademki sen kader sırrına vâkıf olup, kimin öncesiz olarak ne olduğunu ve şimdi ne halde bulunduğunu biliyorsun, o halde beni söyletmekten maksadın nedir?"

Köle dedi: "Mâdemki sen sırr-ı kadere vakıf olup, kimin ezelde ne olduğu- nu ve şimdi ne halde bulunduğunu biliyorsun, o halde beni söyletmekten maksûdun nedir?"

989. Şah dedi: “Cihânın ızharında hikmet odur ki, bilinmiş olan ayân olarak dışarıya gele."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

989. Şah dedi: "Cihanın ortaya çıkışındaki hikmet odur ki, bilinen sabit hakikatler açıkça dışarıya gelsin."

İnsân-ı kâmili temsil eden şah cevaben dedi: "Bu yoğun cihanın ortaya çıkışındaki hikmet, Allah katında bilinen hakikatlerin, açıkça içeriden dışarıya çıkmasıdır; ve Bâtın isminin hükmü altında araz (cevherin niteliği) türünden olan sabit hakikatlerin, Zâhir isminin kuşatması altında cevher (kendi başına var olan) şeklinde apaçık bir halde görünmeleridir." Çünkü bilmek başka, görmek başkadır. Zira bir mimar, zihninde tasarladığı binanın şeklini bilir; fakat onu dışarıda inşa ettiği zaman, o bildiği sureti duyular âleminde görmüş olur. Buna göre görmek zevki, bilmek zevki üzerine ek bir şeydir.

Insân-ı kâmili temsil eden şâh cevâben dedi: “Bu cihân-ı kesîfin ızhârın- daki hikmet, ind-i ilâhîde ma'lûm olan hakāyıkın, âşikâr olarak içeriden dı- şarıya çıkmasıdır; ve ism-i Bâtın'ın taht-ı hîtasında a'râz nev'inden olan a'yân-ı sâbitenin ism-i Zâhir'in ihâtası altında cevher sûretinde apaçık birhal- de görünmeleridir." Zîrâ bilmek başka, görmek başkadır. Çünkü bir mi'mâr, zihninde tasarladığı binânın hey'etini bilir; fakat onu hâriçte inşa ettiği vakit, o bildiği sûreti âlem-i mahsüsâtta görmüş olur. Binâenaleyh görmek zevki, bilmek zevki üzerine zâid bir şeydir.

990. "O şeyi ki bilir idi, peyda etmedikçe doğurmak zahmetini ve ağrısını cihân [995] üzerine koymadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

990. "O şeyi ki biliyordu, ortaya çıkarmadıkça doğurma zahmetini ve ağrısını cihân [995] üzerine koymadı."

Örneğin, hamile bir kadın, karnında taşıdığı cenini biliyordu. Fakat onu içten dışa ve gayb mertebesinden görünürlük mertebesine çıkarmadıkça, doğurma zahmetini ve ağrısını duyusal zevk ile dış âleme koymadı. Yani doğurmanın bir zahmeti vardı; fakat bu zahmet ilim mertebesinde idi. Çocuk doğmadıkça his âleminde bu acı duyulmadı. Buna göre bir şeyin içte oluşunun zevki başka; ve dışa çıkışının zevki başkadır. Eğer bu bilme ile görme zevki arasında fark olmasaydı, Yüce Allah hazretleri وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنكُمْ وَالصَّابِرِينَ (Muhammed, 47/31) yani "Sizden mücahit ve sabırlı olanları bilmek için imtihan ederiz" buyurmazdı. Çünkü bir zâtî ilim ve bir de esmâî (isimlerle ilgili) ve sıfatî (sıfatlarla ilgili) ilim vardır. Esmâî ve sıfatî ilim, zâtî ilim üzerine ek bir ilimdir. Çünkü Hakk'ın varlığının mertebeleri vardır; her mertebeden ayrı ayrı bir Hak ilmi meydana gelir. Yani ilim bilinen şeye tabidir ve mertebeler meydana geldikçe bilinenler ortaya çıkar; ve ilim de bilinenlere tabi bulunur. Ve mertebeler, Tek Varlık'ın bu mertebelere tenezzülünden (inmesinden) meydana geldiği için, onların verdiği ilim başkasından değil, yine Hakk'ın kendi varlığından istifade edilir.

Meselâ hâmile bir kadın, karnında taşıdığı cenîni bilir idi. Fakat onu bâtın- dan zâhire ve mertebe-i gaybdan mertebe-i şühûda çıkarmadıkça doğurmak zahmetini ve ağrısını zevk-i hissî ile âlem-i zâhire vaz' etmedi. Ya'ni doğur- manın bir zahmeti var idi; fakat bu zahmet ilim mertebesinde idi. Çocuk doğ- madıkça his âleminde bu acı duyulmadı. Binâenaleyh bir şeyin bâtında oluşu- nun zevki başka; ve zâhire çıkışının zevki başkadır. Eğer bu bilme ile görme zevki arasında fark olmasa idi, Hak Teâlâ hazretleri ولنبلونكم حتى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ منكم والصابرين Muhammed, 47/31) ya'ni "Sizden mücahid ve sabir olanları bil- mek için imtihân ederiz" buyurmaz idi. Zîrâ bir ilm-i zâtî ve bir de ilm-i esmâî ve sıfatî vardır. İlm-i esmâî ve sıfatî, ilm-i zâtî üzerine zâid bir ilimdir. Çünkü vücûd-i Hakk'ın merâtibi vardır; her mertebeden ayrı ayrı bir ilm-i Hak hâsıl olur. Ya'ni ilim ma'lûma tâbi'dir ve merâtib hâsıl oldukça ma'lûmât peyda olur; ve ilim dahi ma'lûmlara tâbi' bulunur. Ve merâtib, vücûd-ı Vâhid'in bu merâtibe tenezzülünden hâsıl olduğu cihetle, onların verdiği ilim gayrden değil, yine Hakk'ın kendi vücûdundan müstefâd olur.

991. "Senden iyilik veya kötülük sıçramadıkça, bir zaman işsiz oturamazsın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

991. "Senden iyilik veya kötülük sıçramadıkça, bir zaman işsiz oturamazsın."

Ey Hakk Yolcusu, görmez misin? Sen bir an iyi veya kötü düşüncelerden boş kalmazsın ve bu düşünceler seni birtakım fiillere ve hareketlere sevk eder. Eğer düşüncen iyi ise fiillerin iyi; ve kötü ise amelin de kötü olur. İşte bu hâl, ilimde olan şeylerin "ayn"a (tekil hakikat, varlığın özü) gelme gerekliliğinden ibarettir.

Ey sâlik görmez misin? Sen bir an iyi veyâ kötü düşüncelerden hâlî kalmazsın ve bu düşünceler seni birtakım ef'âl ve harekâta sevk eder. Eğer düşüncen iyi ise efâlin iyi; ve kötü ise amelin de kötü olur. İşte bu hâl, ilimde olan şeylerin "ayn"a gelmek tekāzāsından ibârettir.

992. "Bu iş tekāzāları onun için müvekkel oldu, tâ ki senin sırrın ayân ola."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

992. "Bu işin gereklilikleri onun için görevlendirildi, tâ ki senin sırrın ortaya çıksın."

Yani bu fiillerin ve amellerin gereklilikleri, senin iç dünyanda olan fikirlerin ortaya çıkmasına görevlendirildi.

Ya'ni bu efâl ve a'mâl tekāzāları senin bâtınında olan fikirlerin zâhir olmasına müvekkel oldu.

993. Mâdemki onun zamîr ipliğinin ucu onu çeker, binâenaleyh ten kirmanı nerede sakin olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

993. Mademki onun iç dünyasının ipinin ucu onu çeker, bu sebeple beden kirmanı nerede sakin olur?

Böyle olunca, insan varlığı iplik büktükleri kirmana benzer. Ucunda iplik olduğu halde dönen kirman sakin olmadığı gibi, insanın iç dünyasındaki ardışık düşünceler (efkâr-ı mütevâliye) ipliklerinin ucu onun varlığını çektikçe asla fiillerden ve hareketlerden sakin olmaz.

Böyle olunca, vücûd-i beşer iplik büktükleri kirmana benzer. Ucunda iplik olduğu halde dönen kirman sâkin olmadığı gibi, insanın zamîrindeki efkâr-ı mütevâliye ipliklerinin ucu onun vücûdunu çektikçe aslâ efâl ve harekâttan sâkin olmaz.

994. Senin gamın o çekişin alâmetidir; işsizlik senin üzerine cân çekişmek gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

994. Senin üzüntün o çekişin işaretidir; işsizlik senin üzerine can çekişmek gibi olur.

İşte senin içindeki üzüntü ve sıkıntı, o çekişin işaretidir. Çünkü içinde bu ardı ardına gelen düşünceler bulundukça, işsizlik senin üzerine can çekişmek gibi bir acı hâli verir.

İşte senin bâtınındaki gam ve sıkıntı, o çekişin alâmetidir. Zîrâ zamîrinde bu efkâr-ı mütevâliye bulundukça, işsizlik senin üzerine can çekişmek gibi bir elem hâli verir.

995. Bu cihân ve o cihân ebedî doğar; her sebeb ana ve ondan eser veleddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

995. Bu dünya ve o dünya ebediyen doğar; her sebep ona ana, ondan çıkan eser ise çocuktur.

Bu görünen ve açık dünya ile o ilim ve bâtın dünyası ebediyen doğmaya devam eder. Yani ilimden "ayn"a (tekil hakikat) ve ayndan ilme daima bir akış vardır. Her sebep doğuran bir anadır ve o anadan doğan eser bir çocuktur ve neticedir.

Bu ayn ve zâhir cihânı ve o ilim ve bâtın cihânı ebedî doğar durur. Ya'ni ilimden "ayn"a ve ayndan ilme dâimâ bir akın vardır. Her sebep bir doğuran anadır ve o anadan doğan eser bir çocuktur ve netîcedir.

996. Vaktaki eser doğdu, o da sebeb oldu; nihayet ondan acib eserler doğar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

996. Eser doğduğunda, o da sebep oldu; sonunda ondan şaşırtıcı eserler doğar.

Bir sebepten bir eser doğduğunda, o da bir sebep olur ve sonunda o sebepten şaşırtıcı ve sonsuz eserler meydana gelir. Örneğin, bir erik çekirdeği ağacın çıkmasına sebeptir; ve bu sebepten eser olan ağaç doğar ve ağaç meyve verir ve o meyve insan vücudunun gıdasına, gıda kuvvete, kuvvet fiillere ve fiiller eserlerin ortaya çıkmasına ve eserlerin ortaya çıkışı sonsuz türlü türlü sonuçlara sebep olur.

Vaktâki bir sebepten bir eser doğar, o da bir sebep olur ve nihâyet o sebepten acîb ve ilâ-mâ-nihâye eserler husûle gelir. Meselâ bir erik çekirdeği ağacın çıkmasına sebeptir; ve bu sebepten eser olan ağaç doğar ve ağaç meyve verir ve o meyve vücûd-i beşerin gıdâsına ve gıdâ kuvvete ve kuvvet ef'âle ve ef'âl âsârın zuhûruna ve âsârın zuhûru ilâ-mâ-lâ-nihâye türlü türlü netâyice sebep olur.

997. Bu sebebler nesil nesil üzerinedir; fakat çok çok münevver bir göz lazımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

997. Bu sebepler nesilden nesile aktarılır; fakat çok aydınlanmış bir göz gereklidir.

İşte bu sebepler böylece nesilden nesile ve zincirleme bir şekilde aktarılır; fakat bunları ayrıntılarıyla görebilmek için, çok hem de pek çok aydınlanmış bir göz gereklidir.

İşte bu sebepler böylece nesil nesil ve teselsül üzerinedir; fakat bunları tafsîlatıyla görebilmek için, çok hem pek çok münevver bir göz lâzımdır.

998. Şâh sözde onunla buraya erişti; ondan bir nişan ya gördü veya görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

998. Şah sözde onunla buraya erişti; ondan bir nişan ya gördü veya görmedi.

İnsân-ı kâmili (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) temsil eden şah, bu hakikatlere ilişkin olan sözlerde ikinci köle ile buraya erişti; o köleden bir basiret nişanı ya gördü veya görmedi. Bu beyanlardan, Pîr efendimizin kendilerinin terbiye ettikleri bir zatın hallerine işaret buyurdukları anlaşılmaktadır.

İnsân-ı kâmili temsil eden şâh bu hakāyıka müteallık olan sözlerde ikinci köle ile buraya erişti; o köleden bir nişân-ı basîret ya gördü veya görmedi. Bu beyânâttan, cenâb-ı Pîr efendimizin kendilerinin terbiye-kerdeleri olan bir zâtın ahvâline işâret buyurdukları anlaşılmaktadır.

999. O arayıcı şah eğer gördü ise baîd değildir; fakat bizim için onun zikrine izin yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

999. O arayıcı şah eğer gördü ise uzak değildir; fakat bizim için onun zikrine izin yoktur.

O Hakk Yolcusu'nun iç dünyasını araştıran insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), eğer onun hakikatinden bir alâmet gördü ise, bu uzak görülemez. Çünkü insân-ı kâmilin iç dünyaya olan bakışı yukarıda açıklandı. Fakat görülen şeyin burada zikrine ve keşfine bizim gibi

Hak'tan men edilmiş olanlar için izin ve ruhsat yoktur. Zira insân-ı kâmiller ilahi sırları ve kader sırrını keşfetmekten men edilmişlerdir.

O sâlikin bâtınını tefahhus edici olan kâmil, eğer onun hakîkatinden bir alâmet gördü ise istib'âd olunamaz. Çünkü kâmilin bâtına olan nazarı yukarıda îzâh olundu. Fakat görülen şeyin burada zikrine ve keşfine bizim gibi ümenâ-yı Hak için izin ve rûhsat yoktur. Zîrâ kâmiller esrâr-ı ilâhiyyeyi ve sırr-ı kaderi keşf etmekten memnû'lardır.

1000. Vaktaki o köle hamamdan geldi, o büyük şah onu kendi tarafına çağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1000. O kul hamamdan geldiğinde, o büyük şah onu kendi tarafına çağırdı.

O önceki kul, yani ilimsiz Hakk Yolcusu, riyâzât (nefsî perhizler) ve takva hamamından geldiğinde, o insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) onu imtihan etmek için yanına çağırdı.

Vaktâki o evvelki köle, ya'ni ilimsiz sâlik hamâm-ı riyâzet ve takvâdan geldi, o kâmil onu imtihan etmek için nezdine çağırdı.

1001. O dedi: "Sıhhatler olsun, naîm dâim olsun. Çok latif ve zarîfsin ve güzel yüzlüsün!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1001. O dedi: "Sıhhatler olsun, nimetler daim olsun. Çok latif ve zarifsin ve güzel yüzlüsün!"

Takva ve riyâzât (nefsî perhizler) hamamı, muhâlefet (karşı çıkmalar) kirlerini temizlemiş; bu hâl senin kalbine manevî sağlık versin ve bu temizlik senin için daimî bir nimet olsun. Şimdi çok latif ve zarif ve güzel yüzlü olmuşsun.

Takvâ ve riyâzet hamâmı muhâlefet kirlerini temizlemiş; bu hâl senin kalbine sıhhat-ı ma'neviyye versin ve bu temizlik senin için dâimî bir ni'met olsun. Şimdi çok latîf ve zarîf ve güzel yüzlü olmuşsun.

1002. "Ey yazık, eğer senin için filânın söylediği o şey sende olmasa idi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1002. "Ey yazık, eğer senin için filânın söylediği o şey sende olmasa idi!"

Yani, keşke o arkadaşın olan kulun söylediği o kötü ahlâk sende olmasa idi.

Ya'ni, keşke o arkadaşın olan kölenin söylediği o fenâ ahlâk sende olmasa idi.

1003. "Her kim senin yüzünü göre idi şad olurdu; seni görmek cihanın mülküne değerdi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1003. "Her kim senin yüzünü görseydi sevinirdi; seni görmek cihanın mülküne değerdi!"

Bu sözleri insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), o sâlikin (Hakk Yolcusu) hakikatini ve özünü incelemek için söylüyor.

Bu sözleri insân-ı kâmil, o sâlikin hakîkatini ve cevherini muayene için söylüyor.

1004. Dedi: "Ey padişah, ondan, o dîni harabın benim için söylediğinden bir işaret söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1004. Dedi: "Ey padişah, ondan, o dîni harabın benim için söylediğinden bir işaret söyle!"

Yani hamamdan gelen köle dedi ki: "Benim aleyhimde söylenen şeyden ve o dinsiz kölenin benim için söylediği kötülükten birazını, bir işaretle olsun söyle!"

Ya'ni hamamdan gelen köle dedi ki: "Benim aleyhimde söylenen şeyden ve o dînsiz kölenin benim için söylediği fenâlıktan birazını, bir işaretle olsun söyle!"

1005. Dedi: "Evvelâ senin iki yüzlülüğünü vasf etti. Şöyle ki, sen zâhiren devâsın, hafiyyeten derdsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1005. Dedi: "Önce senin iki yüzlülüğünü vasfetti. Şöyle ki, sen görünüşte devasın, gizlice dertsin."

Şah dedi: "O köle senin iki yüzlü ve riyakâr olduğundan bahsedip, görünüşüne bakılırsa arkadaşının dert ortağısın ve fakat iç yüzüne bakılırsa bir dert ve belasın dedi."

Şâh dedi: "O köle senin iki yüzlü ve mürâî olduğundan bahs edip, zâhirine bakılırsa refikinin derd ortağısın ve fakat iç yüzüne bakılırsa bir derd ve belâsın dedi."

1006. Vaktāki refîkinin habâsetini şahtan işitti, derhal onun öfkesinin deryası kaynadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1006. Refikinin (yoldaşının) kötülüğünü şahtan (padişahtan) işittiği zaman, derhal onun öfkesinin denizi kaynadı.

1007. O köle köpürdü ve kızardı, tâ ki onun hicvinin dalgası hadden aştı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1007. O köle köpürdü ve kızardı, öyle ki hicvinin dalgası sınırı aştı.

1008. Dedi: "Bana refîk olduğu ilk zamandan, kıtlıkta köpek gibi çok pislik yiyici idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1008. Dedi: "Bana arkadaş olduğu ilk zamandan beri, kıtlıkta köpek gibi çok pislik yiyici idi."

"Guh", "gûh" (گوه) kelimesinin kısaltılmış şekli olup, pislik ve necaset anlamındadır. "Güh-hâr" birleşik bir sıfat olup, necaset yiyici demektir.

"Guh", "gûh" (گوه) kelimesinin muhaffefi olup, pislik ve necâset ma'nâsınadır. "güh-hâr" vasf-ı terkîbî olup, necâset yeyici demektir.

1009. Vaktaki hicvini çıngırak gibi demâdem yaptı, şehenşâh elini "Kâfî!" diye onun dudağı üzerine vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1009. O hicvini çıngırak gibi sürekli yaptığı vakit, şehenşâh elini "Yeter!" diye onun dudağı üzerine vurdu.

Yani, hicvini bir çıngırağın art arda gelen sesleri gibi peş peşe söylemeye başladı, şah: "Yeter, sus!" anlamını içeren bir şekilde elini kölenin ağzına vurdu.

Ya'ni, hicvini bir çıngırağın müteselsil sadâları gibi ale't-tevâlî söylemeye başladı, şâh: "Elverir, sus!" ma'nâsını mutazammın olarak elini kölenin ağzına vurdu.

1010. Dedi: "O sebeple seni ondan bildim; senden can kokmuştur ve refîkinden ağız."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1010. Dedi: "O sebeple seni ondan bildim; senden can kokmuştur ve arkadaşından ağız."

Şah dedi ki: "Senin mahiyetini o imtihan sebebiyle o köleden bildim. Senin suretin güzel ve huyun ile için berbattır. Ve arkadaşının dış görünüşü çirkin fakat huyu ve içi temizdir."

Şâh dedi ki: "Senin mâhiyetini o imtihan sebebi ile o köleden bildim. Senin sûretin güzel ve sîretin ve için berbâddır. Ve refikinin zâhiri çirkin ve fakat sîreti ve bâtını temizdir."

1011. İmdi ey canı kokmuş, sen uzaktan otur, tâ ki o emîr olsun ve sen me'mûr!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1011. Şimdi ey içi kokmuş olan, sen uzaktan otur ki o emîr olsun ve sen de emre uyasın!

Ey içi bozuk olan, sen hakikate ulaşmaktan uzaksın, yatkınlığın gereği uzakta otur; ve o içi temiz olanın terbiyesi altında ol! O senin âmirin olsun ve sen de onun emrine uyan ol!

Ey bâtını bozuk olan, sen hakîkate vusûlden baîdsin, bi-hasebi'l-isti'dâd uzakta otur; ve o bâtını temiz olanın terbiyesi altında ol! O senin âmirin olsun ve sen de onun me'mûru ol!

1012. Ey azîz, hadîste geldi ki: "Riyadan tesbihi mezbelenin yeşilliği bil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1012. Ey aziz, hadiste geldi ki: "Riyadan tesbihi mezbelenin yeşilliği bil!"

"Gülhan", Keşfü'l-Lügat adlı eserde "mezbele" anlamına gelir. Ve burada da o anlam uygundur. Ankaravî şerhinde bu hadis-i şerifin ifadesi geçmediği gibi, Hint şarihlerinden Veli Muhammed Ekberâbâdî de şerhinde der ki: "Bu hadis fakirin gözüne gelmedi ki, hangi lafızda olduğu bilinsin!" Ve diğer Hint şarihleri de sessiz kalmıştır. Fakire uygun gelen anlam şudur ki: Cenâb-ı Pîr efendimiz bu şerefli beyitte اياكم و خضراء الدمن yani "Mezbelede biten yeşillikten sakının!" hadis-i şerifine işaret buyurmuşlardır. Bu hadis-i şerif "Yüzü güzel ve ahlakı kötü olan kadınlardan sakının!" anlamından kinayedir. Ve tesbih görünüşte güzeldir ve fakat bu tesbihin çıkış kaynağı olan riya çirkindir. Bu sebeple riyadan kaynaklanan tesbih, mezbeleden biten yeşilliğe benzer. Bu anlama göre bu şerefli beyit, bu hadis-i şerifin tefsiri olur ve nasıl ki ilerideki beyitte de zikredilen hadisin anlamı açıkça beyan buyurulur.

“Gülhan”, Keşfü'l-Lügâtta “mezbele” ma'nâsınadır. Ve burada da o ma'nâ münasibdir. Ankaravî şerhinde bu hadîs-i şerîfin ibâresi mezkûr olmadığı gibi, Hind şârihlerinden Veli Muhammed Ekberâbâdî de şerhinde der ki: “Bu hadîs nazar-ı fakîre gelmedi ki, hangi lafızda olduğu ma'lûm olsun!” Ve diğer Hind şârihleri de sâkittir. Fakîre lâyıh olan ma'nâ budur ki: Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerifte اياكم و خضراء الدمن ya'ni “Mezbelede biten yeşillikten hazer edin!” hadîs-i şerîfine işâret buyurmuşlardır. Bu hadis-i şerîf “Yüzü güzel ve ahlâkı kötü olan kadınlardan sakının!” ma'nâsından kinâyedir. Ve tesbîh zâhirde güzeldir ve fakat bu tesbihin menşe-i sudûru olan riyâ çirkindir. Binâenaleyh riyâdan neş'et eden tesbih, mezbeleden biten yeşilliğe benzer. Bu ma'nâya binâen bu beyt-i şerîf, bu hadîs-i şerîfin tefsîri olur ve nitekim âtîdeki beyitte de hadîs-i mezkûrun ma'nâsı sarâhaten beyân buyurulur.

1013. İmdi bil ki, güzel ve iyi sûret, kötü ahlâk ile bir tesûya değmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1013. Şimdi bil ki, güzel ve iyi suret, kötü ahlak ile bir tesuya değmez.

"Tesû" bir "danik"in dörtte biri kıymetinde eski zaman sikkelerinden biridir. Yani "Güzel ve latif suret sahibinin ahlakı kötü olursa, onun bu güzelliği on para etmez" demek olur ki, bu beyit yukarıda anılan ایاکم و خضراء الدمن hadis-i şerifinin anlamıdır. Bunun için, Risaletpenah (s.a.v.) Efendimiz, ümmetine öğretmek için اللهم كما حسنت خلقی فحسن خلقی yani "Ya Rab, halkımı yani suretimi güzel yaptığın gibi ahlakımı da güzel yap!" buyururlardı.

“Tesû” bir “dânik”in dörtte biri kıymetinde eski zaman sikkelerinden biridir. Ya'ni “Güzel ve latîf sûret sahibinin ahlâkı kötü olursa, onun bu güzelliği on para etmez” demek olur ki, bu beyit yukarıda mezkûr ایاکم و خضراء الدمن hadîs-i şerîfinin ma'nâsıdır. Bunun için, Risâletpenâh (s.a.v.) Efendimiz, ümmetine ta'limen اللهم كما حسنت خلقی فحسن خلقی ya'ni “Yâ Rab, halkımı ya'ni sûretimi güzel yaptığın gibi ahlâkımı da güzel yap!” buyururlar idi.

1014. Ve eğer sûret hakîr ve na-makbûl ise, mâdemki huyu iyi ola, onun ayağında öl!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1014. Ve eğer suret değersiz ve kabul görmeyen ise, mademki huyu iyi ola, onun ayağında öl!

1015. Bil ki, sûret-i zahir fânî olur, âlem-i ma'na bâkî kalır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1015. Bil ki, görünen şekil fânî olur, mâna âlemi bâkî kalır!

1016. Nice bir aşkı destinin nakşına fedâ edersin; destinin nakşından geç ve suyu iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1016. Nice bir aşkı destinin nakşına fedâ edersin; destinin nakşından geç ve suyu iste!

Bu şerefli beyitte, bedenler "testi"lere; ve onlar da kaş, göz, ağız, burun ve diğer organ güzellikleri "testi üzerindeki nakış"a ve ruh ile manalar "su"ya benzetilmiştir. Yani, insanoğlunun kemal eseri olan "aşk" dediğimiz kıymetli bir hâli ne zamana kadar fani olacak olan suret güzelliklerine harcar ve feda edersin? Fani olan suretten geç, baki olan manayı iste!

Bu beyt-i şerîfte, ecsâd "desti"lere; ve onlar da kaş ve göz ve ağız ve burun ve sair a'zâ güzellikleri "desti üzerindeki nakış"a ve rûh ve maânî “su”ya teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni benî Âdem'in eser-i kemâli olan “aşk” dediğimiz kıymetli bir hâli ne zamana kadar fânî olacak olan sûret güzelliklerine sarf ve fedâ edersin? Fânî olan sûretten geç, bâkî olan ma'nâyı iste!

1017. Onun sûretini gördün, ma'nadan gafilsin; eğer akıl isen sadeften bir inci seç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1017. Onun sûretini gördün, ma'nadan gafilsin; eğer akıl isen sadeften bir inci seç!

O el gibi olan sûreti gördün, halbuki onun ma'nâsından gafilsin. Sûretten istenen ancak ma'nâdır. Bu sebeple eğer akıllı isen, sedef hükmünde olan insan sûretinden, inci gibi olan ma'nâyı seç ve tercih et ve sûret ile yetinme!

O desti gibi olan sûreti gördün, halbuki onun ma'nâsından gāfilsin. Sûretten matlûb olan ancak ma'nâdır. Binâenaleyh eğer âkıl isen, sadef mesâbesinde olan sûret-i beşeriyyeden, inci gibi olan ma'nâyı seç ve intihâb et ve sûret ile iktifâ etme!

1018. Bu kalıpların sadefleri cihanda, vakıa hep can denizinden diridirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1018. Bu kalıpların sedefleri cihanda, gerçekte hep can denizinden diridirler.

Yani bu sedefler hükmünde olan kalıplar ve bedenler, bu yoğun şehadet âleminde hep Hakk'ın Hayat sıfatından diridirler.

Ya'ni bu sadefler mesâbesinde olan kalıplar ve cesetler, bu âlem-i kesîf-i şehadette hep Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ından diridirler.

1019. Fakat her sadefte güher olmaz; gözünü aç, her birinin içine bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1019. Fakat her sedefte inci olmaz; gözünü aç, her birinin içine bak!

Her sedefte inci bulunmadığı gibi, her kelli felli kalıpta da mana cevheri yoktur. Bu sebeple basiret gözünü aç da, sohbet ettiğin kimselerden her birinin iç hallerine bak!

Her [sadefte] inci bulunmadığı gibi, her bir kelli felli kalıpta da cevher-i ma'nâ yoktur. Binâenaleyh basar-ı basîretini aç da, musâhabet ettiğin kimselerden her birinin ahvâl-i bâtınesine nazar et!

1020. Ki, onda ne vardır ve bunda ne vardır, ayırt et; zîrâ ki o kıymetli inci [1025] enderdir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1020. Onda ne var ve bunda ne var, ayırt et; çünkü o kıymetli inci [1025] nadirdir!

Her mükellef (sorumlu tutulmuş) ve müşekkel (şekil verilmiş) cisimde ilâhî bilgiler ve ledünnî ilimler incileri bulunmaz. Bu kıymetli incilerin bulunduğu cisim sedefleri nadirdir. Bu sebeple karşılaştığın kimselere dikkatle bak, bunda ilim ve irfandan ne var ve onda ne var! Bilinmeli ki, şer'î firaset (sezgi) sahibi olmayan kimse, eğer ilmi varsa, görüştüğü kimselerin iç hallerini ya sözlerinden ya da fiillerinden anlayabilir. Çünkü söz ve fiil zahirdir (görünür). Onun için "Zahir bâtının unvanıdır" derler. Eğer âlim değilse, bir âlimin yol göstermesine muhtaç olur. Eğer buna itiraz edilerek denirse ki: "Bazı kimseler riya (gösteriş) ve süm'a (duyurma) için sözlerini ve fiillerini salâh (doğruluk) dairesinde gösterirler; bu sebeple bunların iç hallerini sözlerinden ve fiillerinden anlamak güç olur"; cevaben deriz ki: Eğer dikkat edilirse riyakâr (gösterişçi) dahi sözünden ve fiilinden anlaşılır. Fakat ilim ve doğru ayırt etme gücü gereklidir.

Her mükellef ve müşekkel cisimlerde maârif-i ilâhiyye ve ulûm-i ledünniyye incileri bulunmaz. Bu kıymetli incilerin bulunduğu cisim sadefleri nâdirdir. Binâenaleyh mülâkî olduğun kimselere dikkatle bak, bunda ilim ve irfândan ne vardır ve onda ne vardır!

Ma'lûm olsun ki, firâset-i şer'iyye sahibi olmayan kimse, eğer ilmi var ise musâhebet ettiği kimselerin bâtınlarını ya kavllerinden veyâ fiillerinden anlayabilir. Zîrâ kavl ve fiil zâhirdir. Onun için الظاهر عنوان الباطن ya'ni "Zahir bâtının ünvânıdır" derler. Eğer âlim değil ise, bir âlimin delâletine muhtâç olur. Eğer buna i'tirâzen denirse ki: "Ba'zı kimseler riyâ ve süm'a için sözlerini ve fiillerini salâh dâiresinde gösterirler; binâenaleyh bunların bâtınlarını sözlerinden ve fiillerinden anlamak müşkil olur"; cevâben deriz ki: Eğer dikkat olunursa riyâkâr dahi sözünden ve fiilinden anlaşılır. Fakat ilim ve temyîz-i sahîh lâzımdır.

1021. Eğer sûrete gidersen, bir dağ şekilde, büyüklükte la'lin yüzü kadardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1021. Eğer dış görünüşe bakarsan, bir dağ şekil ve büyüklükte la'lin yüzü kadardır.

Eğer dış görünüşe önem verirsen, bunun bir değeri yoktur. Çünkü bir dağ, çok kıymetli olan bir la'l parçasının birçok katı büyüklüğünde olduğu hâlde, bu bir la'l parçası, koca bir dağa tercih edilir.

Eğer sûrete ehemmiyet verirsen, bunun kıymeti yoktur. Çünkü bir dağ, gâyet kıymetli olan bir la'l-pârenin birçok misli cesâmetinde olduğu halde, bu bir la'l parçası, koca bir dağa tercîh olunur.

1022. Sûrette senin elin ve ayağın ve tüylerin dahi nakş-ı çeşminin yüzü kadardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1022. Şekilde senin elin, ayağın ve tüylerin dahi gözünün nakşının yüzü kadardır!

Bu da şeklin önemsizliğini gösteren bir örnektir. Yani insan uzuvlarının birçoğu gözden daha büyük iken, göz kıymetinde ve öneminde değildir.

Bu da sûretin ehemmiyetsizliğini gösteren bir misâldir. Ya'ni a'zâ-yı beşeriyyenin bir çoğu gözden daha cesîm iken, göz kıymetinde ve ehemmiyetinde değildir.

1023. Fakat bu sana mestûr değildir ki, göz bütün a'zâdan müntehabdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1023. Fakat bu sana gizli değildir ki, göz bütün organlardan seçilmiş olandır.

1024. Bâtına gelen bir fikirden, bir demde yüz cihân baş aşağıya gelir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1024. Bâtına gelen bir fikirden, bir anda yüz cihan baş aşağı gelir!

Bu anlamı, gelecek beyitte açıklanan örnek ile izah ederler:

Bu ma'nâyı âtîdeki beyitte beyân buyurulan misâl ile tavzîh ederler:

1025. Egerçi sultanın cismi sûrette birdir, onun yüz binlerce askeri arkasında gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1025. Sultanın bedeni görünüşte bir olsa da, onun yüz binlerce askeri arkasından gider.

1026. Şah-ı safînin şekil ve sûreti dahi gizli bir fikrin mahkûmudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1026. Saf şahın şekli ve biçimi dahi gizli bir fikrin hükmü altındadır.

1027. Nihayetsiz halkı bir endîşeden gör; yer üzerinde bir sel gibi revâne olmuş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1027. Sonsuz halkı bir endişeden gör; yer üzerinde bir sel gibi akıp gitmiş!

Yeryüzünde miktarı bir buçuk milyar tahmin edilen halkın, seller gibi şurada burada dolaşıp seyahat etmeleri hep fikir ve endişe etkisiyle meydana gelir. Durumun hakikati böyle iken:

Küre-i arz üzerinde mikdârı bir buçuk milyar tahmîn olunan halkın, seller gibi şurada burada dolaşıp seyahat etmeleri hep fikir ve endîşe te'sîri ile vâki' olur. Hakikat-i hâl böyle iken:

1028. O fikir halk indinde küçüktür; fakat sel gibi cihânı yedi ve götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1028. O fikir halk katında küçüktür; fakat sel gibi dünyayı yedi ve götürdü.

Halkın pek çoğu kendi fikirlerinin yönlendirmesiyle meydana gelen işlerinde boğulmuş bir halde kalıp, "fikir" dediğimiz anlama önem vermeyip onu küçük görürler. Fakat onlar fikrin öneminin farkına varmadıkları halde, o fikir dünya halkını yedi yuttu ve kendi akıntısına götürdü.

Halkın pek çoğu kendi fikirlerinin sevkiyle vâki' olan muâmelâtında müstağrak bir halde kalıp, "fikir” dediğimiz ma'nâya ehemmiyet vermeyip küçük görürler. Fakat onlar fikrin ehemmiyetinin farkına varmadıkları halde, o fikir halk-ı cihânı yedi yuttu ve kendi akıntısına götürdü.

1029. İmdi, mâdemki cihanda her bir san'atın fikirden kāim olduğunu görüyorsun;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1029. Şimdi, mademki dünyada her bir sanatın fikirden kaynaklandığını görüyorsun;

1030. Evler ve köşkler ve şehirler, dağlar ve sahrâlar ve nehirler,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1030. Evler ve köşkler ve şehirler, dağlar ve çöller ve nehirler,

1031. Hem yer ve deniz ve hem güneş ve felek, balık denizden diri olduğu gibi ondan diridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1031. Hem yer ve deniz ve hem güneş ve felek, balık denizden diri olduğu gibi ondan diridir.

Bu 1030 ve 1031 numaralı beyitler, 1029 numaralı beyti tamamlar. Yani, bu sebeple bil ki, görünür âlemde her ne varsa hepsi denizden hayat bulan balıklar gibi o fikirden diridir. Örneğin, âlemdeki suretlerin bir kısmının meydana gelmesinde insanoğlunun sanatı vardır. Evler, köşkler, şehirler gibi suretler insanoğlunun fikrinden ve düşüncesinden ortaya çıkar.

Bir kısmı da ilahi sanatlardır. Dağlar, çöller, nehirler ve yeryüzünün karası ve denizi ve güneş ve felekler gibi ki, bunlar da küllî aklın (evrensel akıl) fikrinden meydana gelir. Nasıl ki yukarıda 973 numaralı beyitte "Bu âlem küllî akıldan bir fikirdir" buyurulmuş idi.

Bu 1030 ve 1031 numaralı beyitler, 1029 numaralı beyti itmâm eder. Ya'ni, binâenaleyh bil ki, âlem-i sûrette her ne varsa hepsi denizden hayât bulan balıklar gibi o fikirden diridir. Meselâ suver-i âlemden bir kısmının husû- lünde benî-Adem'in sun'u vardır. Evler, köşkler, şehirler gibi sûretler benî-Adem'in fikrinden ve düşüncesinden peyda olur. Bir kısmı da masnûât-ı ilâhiyyedir. Dağlar, sahrâlar, nehirler ve küre-i arzın karası ve denizi ve güneş ve felekler gibi ki, bunlar da akl-ı küllün fikrinden hâsıl olur. Nitekim yukarıda 973 numaralı beyitte این جهان یک فکرتست از عقل کل ya'ni "Bu âlem akl-ı küll-den bir fikirdir"] buyurulmuş idi.

1032. Böyle olunca, niçin hamâkattan, sen körün önünde, ten Süleyman ve fi-kir karınca gibidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1032. Böyle olunca, niçin hamâkattan, sen körün önünde, ten Süleyman ve fikir karınca gibidir!

Şimdi, Allah'ın sanatları ve insanoğlunun sanatları fikirden meydana geldiği hâlde, niçin senin basiret gözün (iç görüşün) kör ve his gözün faal oluyor da, hamâkattan dolayı cismi önemli görüp, Hz. Süleyman gibi saltanat ve tasarruf sahibidir dersin; ve fikri karınca gibi zayıf görüp, önemsiz bir şeydir dersin?

İmdi, masnûât-ı Hak ve masnûât-ı benî-Adem fikirden husûle gelince, ni-çin senin basar-ı basîretin kör ve his gözün fa'al oluyor da, hamâkattan do-layı cismi ehemmiyetli görüp, Hz. Süleymân gibi saltanat ve tasarruf sahibi-dir; ve fikri karınca gibi za'îf görüp, ehemmiyyetsiz bir şeydir dersin?

1033. Senin gözünün önünde dağ büyük görünür; fikir fâre ve dağ kurt gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1033. Senin gözünün önünde dağ büyük görünür; fikir fare ve dağ kurt gibidir.

Senin duyusal gözünün önünde dağ büyük görünür. Bu görünen göze göre fikir fare gibi zayıf ve dağ kurt gibi güçlüdür.

Senin his gözünün önünde dağ büyük görünür. Bu zâhirî göze nazaran fi-kir fâre gibi zaîf ve dağ kurt gibi kavîdir.

1034. Alem senin gözünün önünde korkunç ve azîmdir; buluttan ve gök gürle-mesinden titremen ve korkun vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1034. Âlem senin gözünün önünde korkunç ve azametlidir; buluttan ve gök gürlemesinden titremen ve korkun vardır.

Yani, âlem küllî aklın bir fikrinden ibaret ve o fikrin gölgesi iken, sen o fikir ve mana âleminden ürkmezsin de, onun gölgesinden korkarsın.

Ya'ni, âlem akl-ı küllün bir fikrinden ibaret ve o fikrin gölgesi iken, sen o fikir ve ma'nâ âleminden ürkmezsin de, onun gölgesinden korkarsın.

1035. Ey eşekten aşağı, fikrete mensub cihandan eymin ve gāfil olarak taş gibi bî-habersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1035. Ey eşekten aşağı, düşünceye ait dünyadan emin ve gafil olarak taş gibi habersizsin!

Ey düşünme yatkınlığı ile yaratılmış iken bu düşünme özelliğini kullanmayıp dış görünüşlerin kaydına ve esaretine düşen kimse, sen bu hâlinle mertebece eşekten daha aşağıya düştün. Çünkü o zavallı eşek düşünme yatkınlığı ile yaratılmış değildir. Bu sebeple sen hayvanlık mertebesinden daha aşağıya düşerek cansız varlık hâline geldin ve düşünce dünyasından emin oldun. Çünkü senin

bu hâline karşı bir hüküm gerekmeyecektir sanırsın ve o kadar gafil bir haldesin ki, düşünce âleminden bir taşın haberi olmadığı gibi habersizsin!

Ey tefekkür isti'dâdı ile yaratılmış iken bu tefekkür hâssasını ta'tîl edip su-ver-i zâhirenin kayd ve esâretine giriftâr olan kimse, sen bu hâlin ile merte-bede eşckten daha aşağıya düştün. Çünkü o zavallı eşek tefekkür isti'dâdı ile mahlûk değildir. Binâenaleyh sen mertebe-i hayvaniyyeden daha aşağıya düşerek cemâd hâline geldin ve fikir cihânından eymin oldun. Çünkü senin bu hâline karşı bir hüküm terettüb etmeyecektir zannedersin ve o kadar gāfil bir haldesin ki, fikir âleminden bir taşın haberi olmadığı gibi bî-habersin!

1036. Zîrâ ki nakışsın ve akıldan bî-behresin; Adem huylu değilsin, eşek yavrususun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1036. Çünkü sen nakışsın ve akıldan nasipsizsin; Âdem huylu değilsin, eşek yavrususun.

Çünkü sen şekil ve nakıştan ibaretsin ve "Cins cinse meyleder" kuralınca, meylin de cinsinden bulunduğun şekilleredir. Ve akıldan nasibin olmadığı ve bu sebeple akıl ile senin aranda benzerlik olmadığı için, düşünce âleminden haberin yoktur. Şu hâlde Âdem huylu değilsin; insanlık anlamından nasipsiz olan bir eşek yavrususun.

Çünkü sen sûret ve nakıştan ibâretsin ve "Cins cinse meyl eder" kāidesince, meylin de cinsinden bulunduğun sûretleredir. Ve akıldan nasîbin olmadığı ve binâenaleyh akıl ile senin aranda mücâneset olmadığı için, âlem-i fikirden haberin yoktur. Şu halde Adem huylu değilsin; ma'nâ-yı âdemîden bîbehre olan bir eşek yavrususun.

1037. Sen cehlinden gölgeyi şahıs görüyorsun; ondan dolayı şahıs senin indinde mel'abe ve ehemmiyetsiz oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1037. Sen cehaletinden gölgeyi şahıs görüyorsun; bu yüzden şahıs senin katında bir oyuncak ve önemsiz oldu.

"Gölge"den kasıt, âlemdeki suretlerdir. "Şahıs"tan kasıt, Ankaravî hazretlerine göre cismin ruhu veya tekil sabit hakikatidir. Hint şârihlerinden İmdâdullâh ve Bahru'l-Ulûm hazretlerine göre ise, hakiki varlıktır. Halbuki "ruh" tekil sabit hakikatin, tekil sabit hakikat de ilahi isimlerin gölgesidir; ve isimler, müsemma olan hakiki varlığın gayrısı değildir. Buna göre Hint şârihlerinin görüşü daha tercih edilir görünür. Yani "Sen bu eşya suretlerinin, hakiki varlığın isimlerinin gölgeleri olduğunu bilmiyorsun; bu cehaletinden dolayı da bu gölgeleri bağımsız varlık sahibi şahıslar sanırsın. İşte bu cehaletinden dolayı senin katında hakiki varlık oyuncak ve önemsiz bir şey kabul edilir. Hatta bu cahillerden bazıları da, âlemin bu fani suretlerini ispat eder ve hakiki varlık sahibi olan Hakk'ı inkâr ederler.

"Gölge"den murâd, suver-i âlemdir. “Şahıs'tan murâd, Ankaravî hazretlerine göre cismin rûhu veyâ "ayn-ı sabite"sidir. Ve Hind şârihlerinden İmdâdullâh ve Bahru'l-Ulûm hazarâtına göre, mevcûd-i hakîkîdir. Halbuki "rûh" ayn-ı sâbitenin ve ayn-ı sâbite esmâ'-i ilâhiyyenin zıllidir; ve esmâ müsemmâ olan vücûd-ı hakîkînin gayrı değildir. Binâenaleyh Hind şârihlerinin mütâlaası müreccah görünür. Ya'ni "Sen bu suver-i eşyanın, vücûd-i hakîkînin zılâl-i esmâsı olduğunu bilmiyorsun; bu cehlinden dolayı da bu gölgeleri müstakil vücûd sahibi şahıslar zannedersin. İşte bu cehlinden dolayı senin indinde vücûd-i hakîkî oyuncak ve ehemmiyyetsiz bir şey addolunur. Ve hattâ bu câhillerden ba'zıları da, bu suver-i fâniyye-i âlemi isbât ve vücûd-i hakîkî sâhibi olan Hakk'ı inkâr ederler.

1038. Bir gün kadar sabret ki, o fikir ve hayal bir hicabsız kanat açsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1038. Bir gün kadar sabret ki, o fikir ve hayal bir perdesiz kanat açsın!

Fikir ve hayalin perdesiz kanat açtığı gün, kıyamet günüdür; ve kıyamet günü üç çeşittir: Birincisi, genel olarak "zorunlu ölüm" hâlidir. Nitekim, من مات فقد قامت قيامته yani "Ölen kimsenin kıyameti kopar" buyurulmuştur. İkincisi, "büyük kıyamet"tir ki, âlemin şeklinin uzayda bozulması hâlidir. Nitekim ayet-i kerimede, يَوْمَ تُبَدِّلُ الْأَرْضُ غَيْرَ الْأَرْضِ وَالسَّمَوَاتُ وَبَرَزُوا لله الواحد الْقَهَّارِ (İbrahim, 14/48) yani "O günde ki, yer ve gökler yer ve göklerin gayrına dönüşür ve Vahid-i Kahhar olan Allah'a bu halde görünürler" buyurulur. Üçüncüsü, insân-ı kâmilin "fenâ-fillâh" (Allah'ta yok olma) ve "bakā-billâh" (Allah ile var olma) hâlidir. Şimdi, "zorunlu ölüm" meydana geldiğinde duyular işlevsiz kalıp, ruh âlemi açığa çıkacağından, ölen kimsenin nazarında şekil âlemi ve gök ve yıldızlar ve felek kaybolur ve başka bir âlem ortaya çıkar. Ve o âlemde herkes kendi fikir ve hayalinin mahiyetini, şekil perdesi olmaksızın gözlemler. "Büyük kıyamet" meydana geldiğinde ise, uzayda yerin şekli bozulup, yoğun cisimler didilmiş yün gibi dağılır ve elementler letafet (incelik) kazanır ve ruhaniyetin (maneviyatın) galip olduğu bir âlem ortaya çıkar. Nitekim قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدأَ الْخَلْقَ ثُمَّ اللَّهُ يُنشِئُ النَّشْأَةَ الْآخِرَةَ (Ankebut, 29/20) yani "Ey şanlı peygamberim de ki: Yeryüzünde geziniz, halk nasıl başladı görünüz; sonra Yüce Allah ahiret yaratılışını inşa eder" ayet-i kerimesinde bu hâle işaret buyurulur. Ve bu çözülme güneş sistemimizin bütün yapısına ait olduğundan, ay ve güneş ve yıldızlar vaziyetlerini kaybedip, bu kargaşa içinde görünmez bir hâle gelirler. Ve görünme gizlenmeye intikal edip, canlıların hepsinde zorunlu ölüm hâli meydana gelip, ruhaniyet âlemi açığa çıkar. Bu hâl, "fenâ-fillâh" ve "bekā-billâh" mertebelerinde insân-ı kâmile zorunlu ölümden önce meydana gelir. Bu bahsin ayrıntısı uzundur. Bu kadar açıklamalar yeterlidir.

Fikir ve hayalin hicâbsız kanat açtığı gün, yevm-i kıyâmettir; ve yevm-i kıyâmet üç nevi'dir: Birisi, umumiyyetle “mevt-i iztırârî” hâlidir. Nitekim, من مات فقد قامت قيامته ya'ni Ölen kimsenin kıyâmeti kopar" buyurulmuştur. İkincisi, "kıyâmet-i kübra"dır ki, sûret-i âlemin fezâda bozulması hâlidir. Nitekim ayet-i kerîmede, يَوْمَ تُبَدِّلُ الْأَرْضُ غَيْرَ الْأَرْضِ وَالسَّمَوَاتُ وَبَرَزُوا لله الواحد الْقَهَّارِ (İbrâhîm, 14/48) ya'ni "O günde ki, arz ve semâvât arz ve semâvâtın gayrine te- beddül eder ve Vâhid-i Kahhâr olan Allah'a bu halde zahir olurlar" buyurulur. Üçüncüsü, insân-ı kâmilin "fenâ-fillâh" ve "bakā-billâh” hâlidir. İmdi, “mevt-i ıztırârî" vukūunda havâss muattal olup, rûh âlemi inkişaf edeceğinden, ölen kimsenin nazarında âlem-i sûret ve semâ ve yıldızlar ve felek gâib olur ve başka bir âlem zâhir olur. Ve o âlemde herkes kendi fikir ve hayalinin mâhiyetini, hicâb-ı sûret olmaksızın müşâhede eder. "Kıyâmet-i kübrâ" vukūunda ise, fezâda sûret-i arz bozulup, ecsâm-ı kesîfe didilmiş yün gibi dağılır ve anâsır letâfet kesb eder ve neş'et-i rûhâniyye galib olan bir âlem zâhir olur. Nitekim قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدأَ الْخَلْقَ ثُمَّ اللَّهُ يُنشِئُ النَّشْأَةَ الْآخِرَةَ (Ankebût, 29/20) ya'ni "Ey Nebiyy-i zîşânım de ki: Arzda geziniz, halk nasıl başladı görünüz; sonra Allah Teâlâ neş'e-i âhireti inşa eder" âyet-i kerîmesinde bu hâle işaret buyurulur. Ve bu infisâh manzûme-i şemsiyyemizin hey'et-i mecmûasına râci' olduğundan, ay ve güneş ve yıldızlar vaz'iyyetlerini gâib edip, bu herc ü merc içinde görünmez bir hâle gelirler. Ve zuhûr butûna intikāl edip, zî-rûhun kâffesinde mevt-i iztırârî hâli vâki' olup, rûhâniyyet âlemi inkişaf eder. Bu hâl, "fenâ-fillâh" ve "bekā-billâh" mertebelerinde insân-ı kâmile mevt-i ıztırârîden mukaddem vâki' olur. Bu bahsin tafsîli uzundur. Bu kadar îzâhât kâfidir.

1039. Dağları yün gibi yumuşak olmuş ve bu soğuk ve sıcak yeri yok olmuş görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1039. Dağları yün gibi yumuşak olmuş ve bu soğuk ve sıcak yeri yok olmuş görürsün.

Bu şerefli beyitte, Kâria suresinde geçen يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْتَوُثِ وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنفُوشِ (Kâria, 101/4-5) yani "O kıyamet günü bir gündür ki, insanlar pervaneler gibi dağılmış olur ve dağlar atılmış pamuk gibi havalarda uçar!" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. "Peşm-i nerm" yani "yumuşak yün" ifadesiyle, ana unsurların incelik kazanacağına; "bu soğuk ve sıcak yer" ile de yaz ve kış mevsimlerine maruz kalan yeryüzü kastedilir. Astronomi bilginleri, bir gün gelip güneş sistemimizin uzayda yok olacağını belirterek, bu yok oluşun etkileri hakkında birtakım görüşler ileri sürerler. Burada onların zikri uzun olur. Bu şerefli beytin anlamı, yukarıda zikredilen üç çeşit kıyameti de kapsar.

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Kâria'da olan يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْتَوُثِ وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنفُوشِ (Kâria, 101/4-5) ya'ni "O kıyâmet günü bir gündür ki, nâs pervâneler gibi dağılmış olur ve dağlar atılmış pamuk gibi havalarda uçar!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. "Peşm-i nerm" "yumuşak yün" ta'bîri ile, anâsırın kesb-i letâfet edeceğine; "bu soğuk ve sıcak yer" ile de yaz ve kış mevsimlerine ma'rûz kalan küre-i arz murâd buyurulur. Erbâb-ı ilm-i hey'et, bir gün gelip, manzûme-i şemsiyyemizin fezâda munkarız olacağını beyân ederek, bu inkırazın müessirâtı hakkında birtakım mütâlaalar yürütürler. Burada onların zikri uzun olur. Bu beyt-i şerîfin ma'nâsı, yukarıda zikr olunan üç nevi' kıyâmete de şâmildir.

1040. Hayy ve Vedûd olan Hudâ-yı Vâhid'den gayri, ne semâ, ne yıldız, ne vücûd görürsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1040. Hayy ve Vedûd olan Tek Allah'tan başka ne gök, ne yıldız, ne de varlık görürsün!

Bu şerefli beyitte, "Yeryüzü başka bir yeryüzüne, gökler de başka göklere dönüştürüldüğü ve hepsi tek ve Kahhâr olan Allah'ın huzuruna çıktığı gün" (İbrâhîm, 14/48) ayet-i kerimesine işaret buyurulur ki, yüce anlamı 1038 numaralı beyitin açıklamasında geçti. Bu şerefli beyitte de, üç çeşit kıyamete işaret buyurulur. Yani, izafî varlık âlemi yok olur ve Hak'ın hakiki varlığından başka bütün varlıklar batıl olur ve "De ki: Hak geldi, bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur." (İsrâ, 17/81) sırrı ortaya çıkar. Ve "Bugün mülk kimindir?" (Gâfir, 40/16) yani, ilahi fiilî hitabına cevap verecek bir fert kalmayıp, Hak'ın "Kahhâr olan tek Allah'ındır." (Gâfir, 40/16) fiilî cevabı gerçekleşir. Bu beyit de üç çeşit kıyameti kapsar.

Bu beyt-i şerîfte, يَوْمَ تُبَدَّلُ الْأَرْضُ غَيْرَ الْأَرْضِ وَالسَّمَاوَاتِ وَبَرَزُوا للهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّار (İbrâhîm, 14/48) âyet-i kerîmesine işaret buyurulur ki, má'nâ-yı münîfi 1038 numaralı beyitin îzâhında geçti. Bu beyt-i şerîfte de, üç nevi' kıyâmete işâret buyurulur. Ya'ni, vücûd-i izâfî âlemi zâil ve vücûd-i hakîkî-i Hak'tan gayri mevcûdâtın kaffesi batıl ve وَقُلْ جَاءَ الْحَقِّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا (İsrâ, 17/81) [ya'ni "De ki: Hak geldi, bâtıl yıkılıp gitti. Zâten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur."] sırrı zâhir olur. Ve لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ (Gâfir, 40/16) ya'ni, "Bugün mülk kimindir?" hitâb-ı fiilî-i ilâhîsine cevap verecek bir ferd kalmayıp, Hakk'ın للهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّار (Gâfir, 40/16) [ya'ni "Kahhâr olan tek Allah'ındır."] cevâb-ı fiilîsi vâki' olur. Bu beyit dahi üç nevi' kıyâmete şâmildir.

1041. Doğruluklara revnak vermek için, sahîh yahut yalan bir efsane geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1041. Doğruluklara güzellik vermek için, doğru yahut yalan bir efsane geldi.

Yani konumuzun inceliklerine uygun olarak, akla bir masal geldi. Sen bu hikâyeyi ister gerçekleşmiş ister gerçekleşmemiş kabul et; amacımız, doğruluklara güç ve güzellik vermek için fikirleri aydınlatmak ve öğütler vermektir. Bu hikâye, yukarıdaki hikâyenin devamı olmayıp, ondan ayrıdır.

Ya'ni bahsimizin dakāyıkına muvâfik olarak, hâtıra bir masal geldi. Sen bu kıssayı ister vâki' ve ister gayr-i vâki' farz et; matlûbumuz, doğruluklara kuvvet ve revnak vermek için tenvîr-i efkâr ve nasâyihtir. Bu kıssa, yukarı-ki kıssanın mâba'di olmayıp, ondan ayrıdır.

## Haşemin gulâm-ı hâssa hased etmesi

1042. Bir padişah, kereminden bir kölesini, cümle haşem üzerine ıstıfâ eylemiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1042. Bir padişah, cömertliğinden dolayı bir kölesini, bütün hizmetlileri üzerine seçmişti.

Yani padişahın sevgisi ve teveccühü, bu kölenin daha önce bir hizmeti olduğu için değildi; tamamen kendi lütuf ve cömertliğinden ve sebepsiz bir şekilde gerçekleşmişti.

Ya'ni pâdişâhın muhabbeti ve teveccühü, bu kölenin evvelce bir hizmeti vâki' olduğundan dolayı değil idi; mahzâ kendi lütuf ve kereminden ve bilâ-illet ve sebep vâki' olmuş idi.

1043. Onun elbise bahası kırk beyin aylığıdır; yüz vezîr onun kadrinin onda birini görmedi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1043. Onun elbise bedeli kırk beyin aylığıdır; yüz vezir onun değerinin onda birini görmedi!

Yani, şah ona kendi emirlerinden daha fazla ikram ederdi. Birçok vezir, padişahın ona olan ikramının onda birini görmedi.

Ya'ni, şâh ona kendi ümerâsından ziyâde ikram ederdi. Birçok vezîrler, pâdişâhın ona olan ikramının onda birini görmedi.

1044. Tâli'inin kemâlinden ve ikbal ve bahtından, o bir Ayaz ve şâh vaktin Mahmûd'u idi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1044. Talihi ve bahtının kemâlinden, o bir Ayaz ve zamanın şahı Mahmud'u idi!

"Ayaz", zamanında Hindistan'ı da fetheden Sultan Mahmud-ı Gaznevî'nin çok sevdiği ve ilgi gösterdiği bir kuludur. Bazı kıssası, ileride Mesnevî-i Şerîf'te gelecektir. Bu şerefli beyitte padişah Sultan Mahmud-ı Gaznevî'ye; ve onun sevdiği köle de Ayaz'a benzetilmiştir.

"Ayâz", vaktiyle Hindistan'ı da feth eden Sultân Mahmûd-i Gaznevî'nin pek ziyâde muhabbet ettiği ve teveccüh gösterdiği bir bendesidir. Ba'zı kıssası, âtîde Mesnevî-i Şerîfte gelecektir. Bu beyt-i şerîfte pâdişâh Sultân Mahmûd-i Gaznevî'ye; ve onun sevdiği köle de Ayâz'a teşbîh buyurulmuştur.

1045. Onun ruhu şahın ruhuna kendi aslında, bu tenden evvel dahi zâten muttasıl olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1045. Onun ruhu, şahın ruhuna, kendi özünde, bu bedenden önce dahi zaten bitişmiş idi.

Bu şerefli beyitte, yani "Ruhlar toplanmış ordulardır. Onlardan tanışanlar anlaşır, tanışmayanlar ise ayrılırlar" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Aynı anlam, Pîr efendimiz (a.s.) tarafından şu gazellerinde de şöylece beyan buyurulur:

"Benim canım ile senin canına bundan önce bir tanışıklık geçmişi vardı ki, bugün aşina oldu. Bugünün ülfeti o geçmişteki tanışıklıktandır; gerçi o tanışıklıklar senin için unutuldu."

Bu beyt-i serîfte ya'ni الأرواح جنود مجندة فما تعارف منها ائتلف وما تناكر منها إختلف "Ervâh cünûd-i mücennededir. Onlara muârefesi olanlar îtilâf ederler ve onlardan aralarında tenâkür olanlar ihtilaf ederler" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Aynı ma'nâ, cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından şu gazellerinde de şöylece beyân buyurulur:

"Benim canım ile senin canına bundan evvel bir sâbıka-i muârefe var idi ki, bugün âşinâ oldu. Bugünün ülfeti o sâbık olan muârefedendir; gerçi o muârefeler senin için unutuldu."

1046. Kârı o tutar ki, bu tenden evvel olmuştur; yeni hâdis olmuş olan bunlardan geç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1046. Kârı o tutar ki, bu bedenden önce olmuştur; yeni meydana gelmiş olan bunlardan vazgeç!

Yani, etkili olan şey, bu cisim âleminden önce sabit olmuş olan şeydir. Yeni meydana gelen cismin hâllerine ve fiillerine kulak asma!

Bu şerefli beyitte, kader sırrına işaret buyurulur. Ve kader sırrı, kulun ilâhî ilimde sabit olan tekil hakikatinin ve hakikatinin mazhar olduğu özel rabdir ki, bu, ilâhî isimlerden bir isimdir. Ve kader sırrı hakkındaki ayrıntılar Fusûsu'l-Hikem'de Üzeyrî Fassı'nda yer almaktadır.

Ya'ni, müessir olan şey, bu cisim âleminden evvel sâbit olmuş olan şeydir. Yeni hâdis olan cismin ahvâl ve efâline kulak asma! Bu beyt-i şerîfte, sırr-ı kadere işaret buyurulur. Ve sırr-ı kader, abdin ilm-i ilâhîde sabit olan "ayn"ının ve hakîkatının mazhar olduğu rabb-i hâsdır ki, bu, esmâ'-i ilâhiyyeden bir isimdir. Ve sırr-ı kader hakkındaki tafsîlât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Üzeyrî'de mündericdir.

1047. İş, şaşı olmayan arif içindir; onun gözü evvel olan ekinlerin üzerindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1047. İş, şaşı olmayan arif içindir; onun gözü evvel olan ekinlerin üzerindedir.

Yani, kişinin tekil sabit hakikati ile bu yoğun âlemde oluşmuş cismi, hakikatte birbirinden ayrı şeyler değildir. Çünkü tekil sabit hakikat bir ilâhî ismin gölgesi; ve ruh tekil sabit hakikatin; ve misalî suret (maddî olmayan, hayalî şekil) ruhun; ve cisim misalî suretin gölgeleridir. Ve isimler isimlendirilenden başka değildir. Bu sebeple bu gölgelerin sahibi ancak Hak olur. Ve gölge ile gölgenin sahibi arasında her ne kadar belirginleşmede başkalık varsa da, hakikatte aynılık mevcuttur. Bu sebeple arif, bu hakikate baktığından, biri iki gören şaşı değildir. Şu halde onun bakışı evvel olan ekinlere, yani isim tohumlarının ekildiği ilâhî ilim tarlasındaki sabit hakikatler ekinlerinedir.

Ya'ni, kişinin "ayn-ı sâbite"si ile bu âlem-i kesîfte tekevvün eden cismi, hakîkatte birbirinden ayrı şeyler değildir. Zîrâ ayn-ı sabite bir ism-i ilâhînin zılli; ve rûh ayn-ı sâbitenin; ve "sûret-i misâliyye" rûhun; ve cisim sûret-i misâliyyenin zılleridir. Ve esma' müsemmânın gayri değildir. Binâenaleyh bu zılâlin sâhibi ancak Hak olur. Ve zıll ile zî-zıll arasında her ne kadar taayyünde gayriyyet var ise de, hakîkatte ayniyyet mevcuttur. Binâenaleyh ârif, bu hakîkate nâzır olduğundan, bir'i iki gören şaşı değildir. Şu halde onun nazarı evvel olan ekinlere, ya'ni esma' tohumlarının ekildiği ilm-i ilâhî tarlasındaki a'yân-ı sâbite ekinlerinedir.

1048. O şey ki buğday ve o şey ki arpa ektiler, onun gözü gündüz ve gece orada rehindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1048. O şey ki buğday ve o şey ki arpa ektiler, onun gözü gündüz ve gece orada rehindir.

"Gendüm" buğday demektir ve bu ifadeyle saadetli, iyi ve yüce olan kastedilir. "Cev" arpa demektir. Bu ifadeyle de şaki, kötü ve aşağı olan kastedilir. "Girev" rehin demektir, "hapis" anlamındadır. Yani, ilahi ilim sahasına ekilirken buğday yani saadetli; yahut arpa, yani şaki olarak ekilmiş ise, maddi âlemde başka türlü olması mümkün değildir. Çünkü hakikatlerin değişmesi imkânsızdır. Nitekim ayet-i kerimede "ولن تجد لسنة الله تبديلاً" (Ahzab, 33/62) yani "Allah'ın sünneti ve kuralı için asla bir değişim bulamazsın!" buyurulur. Buna göre ârifin gözü, gerek gündüz yani nuraniyet ve gerek gece yani zulmaniyet âlemlerinde ancak bu "tekil sabit hakikat" âlemine dikilip kalmıştır. Ve bakışları kulun hakikati olan bu tekil sabit hakikatte sınırlı ve hapsolmuş kalmıştır.

Bilinmeli ki, hakikatte varlık birdir ve o da Hakk'ın varlığıdır. Ve bu varlığın mertebelere inişi ancak esmalara rahmetendir. Yani, İlahi Zât'ta gizli ve yok olmuş olan ilahi sıfat ve esmaların hüküm ve eserlerinin ortaya çıkması içindir. Ve ilk zâtî iniş ilim mertebesine gerçekleşmiş olup, her bir ismin gölgesi ilmi bir suretle sabit olmuştur. Bunlara "sabit hakikatler" denir. Onların yatkınlıkları ilahi esmaların özellik ve yatkınlıklarıdır. Buna göre yatkınlıklar kılınmış değildir. Çünkü ilahi esmalar kılınmış değildir. Ve bu suretler ancak Hak tarafından "Ol!" emriyle, şimşek hızıyla oluşur. Buna göre yaratma Hak tarafından değildir; aksine var olanın tarafından- dır. Hak tarafından yalnız bir emir vardır. Nitekim bir kimse oturan uşağına "kalk" diye emretse, uşağın kalkmasında emredenin dahli yoktur. Çünkü kalkma ancak uşak tarafından olur ve fiil uşağındır. İyi veya kötü kalkma hakkında emredene bir hüküm terettüp etmez. İlmi suretlerde böyle iyi veya kötü suretlerde oluşmasında Hakk'ın dahli yoktur; yaratma kul tarafındandır. Hak onlara yalnız varlık bahşeder. Ve varlık bahşetmek ise ancak cömertlik ve keremdir. Buna göre cömertlik ve kerem sahibine "Niçin cömertlik ve kerem yaptın?" diye itiraz olunmaz. Aksine bu bahşetme esnasında beğendiklerini alanlara soru ve itiraz yönelir. Nitekim ayet-i kerimede, "لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ" (Enbiyâ, 21/23) yani "Hakk'a işlediğinden sorulmaz ve onlar sorumludurlar" buyurulur. Ve diğer ayet-i kerimede de, "وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكُنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ" (Nahl, 16/118) yani "Biz onlara zulmetmedik ve aksine onlar nefislerine zulmeder oldular" buyurulur. Bu bahsin ayrıntısı, yani kader sırrı, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Üzeyrî'dedir. Ve yaratma bahsi de Fass-ı Sâlihî'dedir. Fakir yazdığım şerhte bu bahisler hakkında açıklamalar verdim.

“Gendüm” buğday demek olup, bu ta'bîr ile saîd ve iyi ve âlî olan murâd olunur. “Cev” arpa demektir. Bu ta'bîr ile de şakî ve fenâ ve süflî olan murâd olunur. “Girev” rehin demek olup, "hapis" ma'nâsınadır. Ya'ni, ilm-i ilâhî sâhasına ekilirken buğday ya'ni saîd; ve yâhut arpa, ya'ni şakî olarak ekilmiş ise, âlem-i cismâniyyette başka türlü olacağı yoktur. Zîrâ tebdîl-i hakāyık mümkin değildir. Nitekim ayet-i kermede ولن تجد لسنة الله تبديلاً (Ahzab, 33/62) ya'ni "Allah'ın sünneti ve kāidesi için asla tebdîl bulamazsın!" buyurulur. Binâenaleyh ârifin gözü, gerek gündüz ya'ni nûrâniyyet ve gerek gece ya'ni zulmâniyyet âlemlerinde ancak bu "ayn-ı sâbite" âlemine dikilip kalmıştır. Ve nazarları abdin hakîkatı olan bu ayn-ı sâbitede mahsûr ve mahbûs kalmıştır.

Ma'lûm olsun ki, hakîkatta vücûd birdir ve o da Hakk'ın vücûdudur. Ve bu vücudun merâtibe tenezzülü ancak rahmeten li'l-esmâ'dır. Ya'ni Zât-ı ahadiyyede mahfi ve müstehlek olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsâ- rının zuhûru içindir. Ve ilk tenezzül-i zâtî ilim mertebesine vâki' olup, her bir ismin zılli bir sûret-i ilmiyye ile sabit olmuştur. Bunlara "a'yân-ı sâbite" der- ler. Onların isti'dâdâtı esmâ-i ilâhiyyenin hâssiyyât ve isti'dâdâtıdır. Binâena- leyh isti'dâdât mec'ûl değildir. Çünkü esmâ-i ilâhiyye mec'ûl değildir. Ve bu suver ancak Hak tarafından "Kün!" emriyle, sür'at-i berkıyye ile mütekevvin olur. Binâenaleyh tekvîn Hak tarafından değildir; belki käin olan cânibinden- dir. Hak tarafından yalnız bir emir vardır. Nitekim bir kimse oturan uşağına "kalk" diye emretse, uşağın kıyâmında âmirin dahli yoktur. Zîrâ kıyâm an- cak uşak tarafından olur ve fiil uşağındır. İyi veyâ fenâ kıyâm hakkında âmi- re bir hüküm terettüb etmez. Suver-i ilmiyyede böyle iyi veyâ fenâ sûretler- de tekevvününde Hakk'ın dahli yoktur; tekvîn abd cânibindendir. Hak onla- ra yalnız ifâza-i vücûd eder. Ve ifâza-i vücûd ise ancak cûd ve keremdir. Binâenaleyh cûd ve kerem sâhibine niçin cûd ve kerem yaptın?" diye i'tirâz olunmaz. Belki bu ifâza esnasında beğendiklerini alanlara suâl ve i'tirâz te- veccüh eder. Nitekim âyet-i kerîmede, لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ (Enbiyâ, 21/23) ya'ni "Hakk'a işlediğinden suâl olunmaz ve onlar mes'ûldürler" bu- yurulur. Ve diğer âyet-i kerîmede de, وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكُنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (Nahl, 16/118) ya'ni "Biz onlara zulmetmedik ve lâkin onlar nefislerine zulmeder oldular" buyurulur. Bu bahsin tafsîli, ya'ni sırr-ı kader, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Üzeyrî'dedir. Ve tekvîn bahsi de Fass-1 Sâlihî'dedir. Fakîr yazdığım şerhte bu bahisler hakkında îzâhât verdim.

1049. O şeye ki gece gebedir, onun gayrını doğurmadı; tedbirler ve mekrler havadır hava!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1049. O şeye ki gece gebedir, onun dışındakini doğurmadı; tedbirler ve mekrler havadır hava!

Bu şerefli beyitte, الليلة حبلى yani "Geceler gebedir" atasözüne işaret buyrulur. "Gece"den maksat, bedensel karanlıktır. Yani, bu karanlık olan beden hangi bir tekil sabit hakikatin gebesi ise, bütün mertebelerinde yani dünyada ve ahirette ancak onu doğurdu. Ve tekil sabit hakikatin sabitliği hakkındaki ilahi hüküm, Hak'ın kazâsıdır. Buna göre bu ilahi kazâyı değiştirmek için yapılan tedbirler ve mekrler hep boştur. Bu hakikate dayanarak, velayet şahı İmam Ali (k.v.) efendimiz buyururlar ki: الناس يخافون من الخاتمة بحكم انما الأعمال بالخواتم وانا اخاف من الفاتحة لأن الخاتمة لا تكون الا على مقتضى الفاتحة yani "İnsanlar, ameller ancak sonlara göredir hükmüyle sondan korkarlar. Halbuki ben başlangıçtan korkarım; çünkü son ancak başlangıcın gerektirdiği üzere olur."

Bu beyt-i şerîfte, الليلة حبلى ya'ni "Geceler gebedir" darb-ı meseline işaret bu- yurulur. "Gece"den murâd, zulmet-i cismâniyyettir. Ya'ni, bu zulmânî olan cisim hangi bir ayn-ı sâbitenin gebesi ise, cemî'-i mevâtında ya'ni dünyâda ve âhirette ancak onu doğurdu. Ve ayn-ı sâbitenin sübûtu hakkındaki hükm- i ilâhî kazâ-yı Hak'tır. Binâenaleyh bu kazâ-yı ilâhîyi tebdîl için yapılan ted- bîrler ve mekrler hep boştur. Bu hakîkata binâen, şâh-ı velâyet İmâm Alî (k.v.) efendimiz buyururlar ki: الناس يخافون من الخاتمة بحكم انما الأعمال بالخواتم وانا اخاف من الفاتحة لأن الخاتمة لا تكون الا على مقتضى الفاتحة ya'ni "Nâs, a'mâl ancak havâ- tim hükmüyledir diyerek hâtimeden korkarlar. Halbuki ben fâtihadan korka- rım; zîrâ hâtime ancak fâtiha muktezâsı üzerine olur."

1050. Başının üzerinde Hakk'ın tedbîrini gören kimse, ne vakit ra'nâ tedbir- [1055] ler ile dil-hoş olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1050. Başının üzerinde Hakk'ın tedbirini gören kimse, ne zaman güzel tedbirler ile gönlü hoş olur?

"Geş" latif ve güzel; ve "hile" tedbir anlamlarındadır. "Hile-i Hak"tan maksat, ilahi takdirdir. Nasıl ki "Kul tedbir eder; Yüce Allah takdir eder" sözü meşhurdur. Yani, ilahi takdirden haberdar olan kimse, gerek kendisinin ve gerek başkasının latif ve güzel tedbirleri ile gönlü hoş ve rahat olur mu?

"Geş" latîf ve ra'nâ; ve "hîle" tedbîr ma'nâlarınadır. "Hîle-i Hak"tan murâd, takdîr-i ilâhîdir. Nitekim العبد يدبر والله يقدر ya'ni "Abd tedbîr eder; Allâh Teâlâ takdîr eder" kavli meşhûrdur. Ya'ni, takdîr-i ilâhîden haberdar olan kimse, gerek kendisinin ve gerek başkasının latîf ve ra'nâ tedbîrleri ile gönlü hoş ve rahat olur mu?

1051. O tuzak içindedir, bir tuzak kurar; canının hakkı için, ne o kurtulur, ne de bu kurtulur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1051. O tuzak içindedir, bir tuzak kurar; canının hakkı için, ne o kurtulur, ne de bu kurtulur!

O tedbirli kul, ilâhî kazâ tuzağı içinde olduğu halde, kendi görüş ve tedbirinden kaynaklanan bir tuzak kurar. Buna rağmen, ey muhatabım, senin canının hakkı için, ne o tedbirli kul ne de onun kurduğu tedbir tuzağı ilâhî kazâdan kurtulamaz!

Değerli şârihlerden Ankaravî hazretleri ile, Hint şârihlerinden Muhammed Rıza ve Şeyh Muhammed Efdal, ikinci mısradaki جان تو (canın) ifadesini بجان تو (canına yemin olsun ki) takdirinde yemin olarak almışlardır. Ve yine Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî, "Yemin anlamına olmayıp, 'Ey tedbirli, senin canın ne o tedbirden ne de bu tedbirden kurtulamaz!' anlamındadır" demiştir. Ben جان تو tabirini yemin anlamına almakla beraber, Mesnevî-i Şerif'in dinleyicisine hitaben meydana geldiğini anladım.

O müdebbir olan abd, kazâ-yı ilâhî tuzağı içinde olduğu halde, kendi re'y-i tedbîrinden müretteb bir tuzak kurar. Maahâzâ, ey muhâtabım, senin canının hakkı için, ne o müdebbir olan abd ve ne de onun kurduğu tedbîr tuzağı kazâ-yı ilâhîden kurtulamaz!

Şurrâh-ı kirâmdan Ankaravî hazretleri ile, Hind şârihlerinden Muhammed Rıza ve Şeyh Muhammed Efdal, ikinci mısra'daki جان تو ibaresini بجان تو takdîrinde kasem olarak almışlardır. Ve yine Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî, "Kasem ma'nâsına olmayıp, "Ey müdebbir, senin canın ne o tedbîrden ve ne de bu tedbîrden kurtulamaz!" ma'nâsınadır" demiştir. Fakrجان تو ta'birini kasem ma'nâsına almakla beraber, Mesnevî-i Şerîfin sâmi'ine hitâben vâki' olduğunu anladım.

1052. Her ne kadar yüz ot biter ve dökülür ise de, akıbet Allah'ın o ekilmişi biter.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1052. Her ne kadar yüz ot biter ve dökülür ise de, sonunda Allah'ın o ekilmişi biter.

Kulun tedbiri ota; ve o tedbirin meydana gelmesi ve yok olması, otların bitip dökülmesine benzetilir. Yani, bu görünen âlemde her ne kadar kulun peş peşe birçok tedbiri gerçekleşirse de, sonunda Yüce Allah'ın öncesiz olarak ilâhî ilmine dayanarak gerçekleşen kazâsının (Allah'ın küllî hükmü) eseri kul üzerinde geçerli ve etkili olur.

Abdin tedbîri ota; ve o tedbîrin vukū'u ve zevâli, otların bitip dökülmesine teşbîh buyurulur. Ya'ni, bu âlem-i şehadette her ne kadar abdin peyderpey birçok tedbirleri vâki' olur ise de, âkıbet Allah Teâlâ'nın ezelde ilm-i ilâhîsine müsteniden vâki' olan kazâsının eseri abdin üzerinde cârî ve nâfız olur.

1053. Evvelki ekin üzerine yeni ekin ekerler; bu ikinci fânîdir, o evvelki dürüsttür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1053. Önceki ekin üzerine yeni ekin ekerler; bu ikinci fânîdir, o önceki dürüsttür.

Bu hâl, önceki ekin üzerine yeni ekin ekilmesine benzer ki, bu ikinci ekin geçici, yok olucu ve hükümsüzdür; o önceden ekilmiş olan ekin sağlam ve kuvvetlidir.

Bu hâl, evvelki ekin üzerine yeni ekin ekilmesine benzer ki, bu ikinci ekin fânî ve zâil ve hükümsüzdür; o evvelce ekilmiş olan ekin sağlam ve kuvvetlidir.

1054. Evvelki tohum kamil ve makbûldür; ve ikinci tohum fâsid ve çürüktür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1054. İlk tohum kâmil ve makbuldür; ikinci tohum ise bozuk ve çürüktür.

1055. Her ne kadar senin tedbirin de O'nun tedbîrinden ise de, kendinin bu tedbîrini dostun önünde bırak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1055. Her ne kadar senin tedbirin de O'nun tedbirinden ise de, kendi bu tedbirini dostunun önünde bırak!

Bu şerefli beyitte, وَمَا تَشَاؤُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللهُ (İnsan, 76/30) yani "Siz ancak Yüce Allah'ın dilemesinin ilişkin olduğu şeyi istersiniz" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerifte, وَمَا تَشَاؤُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللهُ (Insân, 76/30) ya'ni "Siz ancak Allâh Teâlâ'nın meşiyyeti taalluk eden şeyi murâd edersiniz" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

1056. İşi o tutar ki Hak yükseltmiştir; nihayet o biter ki evvel ekilmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1056. İşi o tutar ki Hak yükseltmiştir; nihayet o biter ki evvel ekilmiştir.

Yani Hakk'ın, bütün tedbirlerin üstünde tuttuğu kazâsının (Allah'ın küllî hükmü) tesiri vardır. Dünyanın tabiî kurallarına bak, nihayet evvel ekilmiş olan tohum gelişir ve büyür.

Ya'ni Hakk'ın bilcümle tedbirlerin fevkinde tuttuğu kazâsının te'sîri vardır. Dünyanın kavâid-i tabîiyyesine bak, nihâyet evvel ekilmiş olan tohum neşv ü nemâ bulur.

1057. Ey dost tutucu, mâdemki bir dostun esîrisin, her ne ekersen Hak için ek!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1057. Ey dost tutucu, mademki bir dostun esirisin, her ne ekersen Hak için ek!

Ey Hakk'ı seven kimse, mademki sen onun muhabbetinin esirisin, bu dünya tarlasına amel tohumlarından her ne ekersen, sadece Allah için ve halisane ek; amelini nefsanî bir maksat takip ederek icra etme!

Ey Hakk'ı seven kimse, mâdemki sen onun muhabbetinin esîrisin, bu dünyâ tarlasına amel tohumlarından her ne ekersen, hâlisan-livechillâh ek; amelini nefsânî bir maksat ta'kîb ile icrâ etme!

1058. Hırsız nefsin ve onun işinin etrafını dolaşma; her ne ki o Hak işi değildir, hiçtir hiç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1058. Hırsız nefsin ve onun işinin etrafını dolaşma; her ne ki o Hak işi değildir, hiçtir hiç!

Senin ihlâsını kendi fânî arzuları karşılığında çalan nefis hırsızının ve onun işlerinin etrafını dolaşma, yani ona hizmet etme! Çünkü Hak için olmayan amel hiçtir hiç!

Senin ihlâsını kendi fânî arzûları mukābilinde çalan nefis hırsızının ve onun umûrunun etrafını dolaşma, ya'ni ona hizmet etme! Zîrâ Hak için olmayan amel hiçtir hiç!

1059. Ondan evvel ki rûz-i dîn peyda ola, Malik'in indinde gece hırsızı rüsvây olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1059. Din günü ortaya çıkmadan önce, Malik katında gece hırsızı rezil olur!

"Din" kelimesi âdet, boyun eğme ve ceza anlamlarına gelir; burada "din günü" ceza günü demektir ki, kıyamet günü kastedilir. Bu şerefli beyit, yukarıdaki 1057 numaralı beyte bağlıdır. Ceza günü ortaya çıkmadan önce, bu dünya hayatında ne ekersen Hak için ek; amellerini nefse ait maksatlar üzerine kurma! Çünkü mülkün sahibi olan Hakk'ın katında, dünya karanlığında kalbin ihlâsını çalan nefis hırsızı rezil ve rüsvây olur. "Malik"ten kasıt Hak'tır; "gece"den kasıt, dünyanın tabiî karanlıklarıdır; "hırsız"dan kasıt ise nefistir.

"Dîn", âdet, inkıyâd ve cezâ ma'nâlarına olup, burada "rûz-i dîn", yevm-i cezâ demektir ki, yevm-i kıyamet murâd olunur! Bu beyt-i şerîf, yukarıdaki 1057 numaralı beyite merbûttur. Yevm-i cezâ zâhir olmazdan evvel, her ne ekersen bu hayât-ı dünyeviyyede Hak için ek; amellerini makāsıd-ı nefsâniyye üzerine binâ etme! Zîrâ Mâlikü'l-mülk olan Hakk'ın indinde, zulmet-i dünyâda ihlâs-ı kalbi çalan nefis hırsızı rezîl ve rüsvây olur. “Mâlik”ten murâd Hak'tır; ve "gece"den murâd, dünyânın zulü-mât-ı tabîiyyesi; ve "hırsız"dan murâd, nefistir.

1060. Onun tedbîri ve fenni ile çalınmış eşyâ adl günü onun boynunda kalmış olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1060. Onun tedbiri ve fennî ile çalınmış eşya, adalet günü onun boynunda kalmış olur!

"Çalınmış eşya"dan kasıt, nefse ait amaçlara uyarak yapılmış olan ameller ve fiillerdir ki, bu arazların (geçici niteliklerin) suretleri kıyamet gününde karanlık olarak ortaya çıkar. Eğer bunlar Hak için yapılmış olsaydı, onların suretleri nurlu ve hakikate uygun olacaktı. Bu sebeple nefis, Mâlik'e ait olan bu amelleri dünya gecesinde birtakım hileler ve tedbirler ile kendi tarafına çekti ve çaldı; ve adalet günü olan ahirette de bu ameller çirkin suretler kazanarak onun boynunda kaldı. Nitekim ayet-i kerimede كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ (Müddessir, 74/38) yani "Her bir nefis kesb ettiği şey sebebiyle rehinedir" buyurulur.

"Çalınmış eşya"dan murâd, makāsıd-ı nefsâniyyeye tebean yapılmış olan a'mâl ve ef'âldir ki, bu arazların sûretleri yevm-i kıyâmette zulmânî olarak zâhir olur. Eğer bunlar Hak için yapılmış olsa idi, onların sûretleri nûrânî ve hakkānî olacak idi. Binâenaleyh nefis, Mâlik'e ait olan bu a'mâl-i dünyâ ge-cesinde birtakım hîle ve tedbirler ile kendi tarafına celb etti ve çaldı; ve adl günü âhirette de bu a'mâl suver-i kabîha iktisab ederek onun boynunda kal-dı. Nitekim âyet-i kerîmede كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ (Müddessir, 74/38) ya'ni "Her bir nefis kesb ettiği şey sebebiyle rehînedir" buyurulur.

1061. Onun tuzağından başka bir tuzak koymak için, yüz bin akıl birlikte sıç-rarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1061. Onun tuzağından başka bir tuzak koymak için, yüz bin akıl birlikte sıçrarlar.

Dünya halkı kader sırrına vâkıf olmadıklarından, Hakk'ın bu kader sırrının tuzağından başka kendi görüş ve tedbirleriyle bir tuzak kurmak için, yüz binlerce akıl ve tedbir sahibi kişi, hep beraber "hayat mücadelesidir" diyerek sıçrayıp dururlar; fakat neticede hepsi kader sırrına hizmet ederler.

Halk-i cihân sırr-ı kadere vâkıf olmadıklarından, Hakk'ın bu sırr-ı kaderi-nin tuzağından başka kendi re'y ve tedbîrleriyle bir tuzak kurmak için, yüz binlerce ehl-i akıl ve tedbîr, hep beraber "mücâdele-i hayâtiyyedir" diyerek sıçrayıp dururlar; fakat netîcede hepsi sırr-ı kadere hizmet ederler.

1062. Kendi tuzaklarını pek muhkem ve kâfî bulurlar; ne vakit çörçöp rüzgâ-ra bir kuvvet gösterir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1062. Kendi tuzaklarını pek sağlam ve yeterli bulurlar; çörçöp ne zaman rüzgâra bir kuvvet gösterir?

Yani akıl ve tedbir sahibi olan kimseler, kendi görüş ve tedbir tuzaklarını çok sağlam ve işleri idare etmek için yeterli görürler. Halbuki, onların çörçöp cinsinden olan bu görüş ve tedbirleri, şiddetli bir rüzgâr mesabesinde olan ilahi kaza ve kadere karşı ne zaman bir direnç gösterebilir?

Ya'ni ehl-i akıl ve tedbîr olan kimseler, kendi re'y ve tedbîr tuzaklarını çok muhkem ve tedvîr-i umûr için kâfi görürler. Halbuki, onların çörçöp kabîlin- den olan bu re'y ve tedbirleri, şedîd bir rüzgâr mesâbesinde olan kazâ ve kader-i ilâhîye karşı ne vakit bir mukavemet gösterebilir?

1063. Eğer sen der isen ki, "Varlığın fâidesi ne olur?"; ey anûd senin sualinde fâide vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1063. Eğer sen, "Varlığın faydası ne olur?" dersen; ey inatçı, senin sorunda fayda vardır!

Yani sen, "Mademki iş ve etki, cismaniyet âleminden önce mevcut olan kaza ve kaderindir ve dünyada ortaya çıkacak olan hükümler ve eserler, ilahi ilim sahasına ekilen tohumların meyveleridir; bu sebeple akıl ve tedbir ehlinin çırpınmaları boştur; şu hâlde cismaniyet âleminin ve bu izafî varlık âleminin yaratılmasındaki fayda nedir? Bu durum, hâsılı tahsil kabilinden (elde edilmiş bir şeyi yeniden elde etme) boş bir şey olmaz mı?" dersen, biz de cevap olarak deriz ki: Senin öncelikle ilminde beliren bu soruyu, söz ve ses ile dışarıya çıkarıp ortaya koymanda dahi fayda vardır. Çünkü, "Mademki bu soru senin ilminde ve zihninde idi, niçin söz ve ses elbisesine bürüyüp dışarıya çıkardın?" diye biz de sana aynı soruyu sorarız.

Ya'ni sen der isen ki, "Mâdemki iş ve te'sîr cismâniyyet âleminden evvel mevcûd olan kazâ ve kaderindir ve dünyâda zuhûr edecek olan ahkâm ve âsâr ilm-i ilâhî sâhasına ekilen tohumların semerâtıdır; binâenaleyh ehl-i akıl ve tedbîrin çırpınmaları boştur; şu halde âlem-i cismâniyyetin ve bu vücûd-i izâfî âleminin halkındaki fâide nedir? Bu hâl hâsılı tahsîl kabîlinden abes bir şey olmaz mı?" Biz de cevâben deriz ki: Senin evvelâ ilminde peyda olan bu suâli, lafız ve savt ile dışarıya çıkarıp ortaya koymanda dahi fâide vardır. Zîrâ, “Mâdemki bu suâl senin ilminde ve zihninde idi, niçin lafız ve savt kisvesine bürüyüp dışarıya çıkardın?" diye biz de sana aynı suâli sorarız.

1064. Eğer senin bu sualinin fâidesi yoksa, bunu fâidesiz abes olarak niye dinleyelim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1064. Eğer senin bu sorunun faydası yoksa, bunu faydasız, boş bir şey olarak niye dinleyelim?

Yani, eğer senin öncesiz olarak ilminde sabit olan bu sorunun, cismaniyet âlemine böyle söz ve ses ile açıklanmasında bir fayda yoksa, bunu bir faydaya ait olmadığı hâlde niçin boş ve hâsılı tahsil (gereksiz tekrar) kabilinden dinleyelim?

Ya'ni, eğer senin evvelâ ilminde sâbit olan bu suâlinin cismâniyyet âlemine böyle lafız ve savt ile ızhârında bir fâide yoksa, bunu bir fâideye aid olmadığı halde niçin abes ve hâsılı tahsil kabîlinden dinleyelim?

1065. Ve eğer senin sualinin birçok fâideleri varsa, imdi cihan nihayet niçin faidesizdir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1065. Ve eğer senin sorunun birçok faydaları varsa, şimdi âlem nihayet niçin faydasızdır?

Ey soruyu soran, iyi düşün; eğer senin bu sorununun söz ve ses ile maddî âleme çıkarılmasında birçok faydalar var ise, o halde ilâhî ilimde sabit olan bu âlemin "ilmî varlık"tan "dış ve gözle görülür varlık"a çıkması niçin faydasız olsun?

Ey sâil iyi düşün, eğer senin bu suâlinin lafız ve savt ile âlem-i cismâniyyete çıkarılmasında birçok fâideler var ise, o halde ilm-i ilâhîde sabit olan bu âlemin "vücûd-i ilmî"den "vücûd-i aynî ve hâricî"ye çıkması niçin fâidesiz olsun?

1066. Ve eğer cihan bir cihetten fâidesiz ise, diğer cihetlerden pür-aidedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1066. Ve eğer dünya bir yönden faydasız ise, diğer yönlerden fayda doludur.

Yani, âlemin varlığı, ilâhî ilimde sabit olan şeylerin ortaya çıkmasından ibaret olup, onun dışında hiçbir şeyin ortaya çıkması mümkün olmadığına göre, ilk bakışta faydasız ve "hâsılı tahsîl" (elde edilmiş şeyi tekrar elde etme) şeklinde görünür; fakat ilim mertebesinde sabit olan âlemin varlığının fiilen ve başkalık elbisesiyle ortaya çıkması birçok faydaya ilişkindir. Örneğin bir ressam, zihninde bir resim levhası tasavvur eder ve bu levhanın uzunluğunu ve genişliğini, resmin konumunu ve renklerini, kısacası tüm ayrıntıları hakkında karar verir. Bu levhayı, ressam daima kendi ilminde yerleşmiş olan şeylerden fazla bir şey olarak görmez. Bu yönden, bu levha ressama göre "hâsılı tahsîl" kabilinden olur; fakat levhanın dış varlığı, ressamın gözlemine önceki zevkten fazla bir zevk verdiği yönden bu ortaya çıkışta fayda vardır ve bu yönden bu ortaya çıkış faydaya ilişkindir. Bu sebeple, fayda ile faydasızlık ancak bakış açısına göre değişir. Nitekim sonraki beyitlerde açıklanır.

Ya'ni, vücûd-i âlem, ilm-i ilâhîde sabit olan şeylerin zuhûrundan ibaret olup, onun hâricinde hiçbir şeyin zuhûru mümkin olmadığına göre, vehleten fâidesiz ve hâsılı tahsîl sûretinde görünür, fakat ilim mertebesinde sâbit olan vücûd-i âlemin fiilen ve gayriyyet libâsı ile zuhûru birçok fâidelere âiddir. Meselâ bir ressam, zihninde bir resim levhası tasavvur eder ve bu levhanın tûl ve arzı ve resmin vaz'iyyeti ve renkleri, velhâsıl bilcümle teferruâtı hakkında karar verir. Bu levhayı, ressam dâimâ kendi ilminde tekarrur eden şeylerden fazla bir şey görmez. Bu cihetle, bu levha ressama göre hâsılı tahsîl kabîlinden olur; fakat levhanın vücûd-i hâricîsi, ressamın müşâhedesine evvelki zevkten fazla bir zevk verdiği cihetle bu zuhûrda fâide vardır ve bu cihetten bu zuhûr fâideye âid olur. Binâenaleyh, fâide ile fâidesizlik ancak nazar-ı i'tibâra göre değişir. Nitekim âtîdeki beyitlerde îzâh buyurulur.

1067. Senin fâiden eğer benim için faide değil ise, mâdemki sana faidedir, ondan durma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1067. Senin faydan eğer benim için fayda değil ise, mademki sana faydadır, ondan vazgeçme!

1068. Hüsn-i Yûsuf her ne kadar ihvâna zaid olan abes idiyse de, bir âlem için faide idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1068. Yusuf'un güzelliği, kardeşleri için ne kadar gereksiz idiyse de, bir âlem için faydalı idi.

"Âlem", cihan anlamına gelir ve sonundaki "yâ" birliği ifade etmek üzere alınırsa "bir âlem" demek olur. Yani, Yusuf'un güzelliği bir âlem için faydalı idi. Örneğin Züleyha ve Züleyha'nın etrafında toplanan kadınlar, Yusuf'un güzelliğini seyretmekten zevk aldıkları için, bu âleme göre faydalı idi. Fakat Hz. Yusuf'un kardeşleri onu kıskandıkları için, onların gözünde onun güzelliği gereksiz ve anlamsız idi.

Ve eğer "عالمی" "ilim"den türemiş bir fail ismi olur ve sonundaki "y" yüceltme için olursa anlam şöyle olur: Yusuf'un güzelliği, ledün ilimlerine vakıf büyük bir âlim olan Yakup (a.s.)a göre faydalı idi; çünkü o, Yusuf'ta Hakk'ın cemal tecellisini müşahade ederdi. Fakat Yakup (a.s.)ın Hz. Yusuf'a olan sevgisi ve yönelişi, kardeşlerinin düşmanlığına sebep olduğundan, onlara göre Yusuf'un güzelliği gereksiz ve anlamsız idi.

"Âlem", cihân ma'nâsına olur ve âhirindeki “yâ” vahdet ma'nâsına alınırsa "bir âlem" demek olur. Ya'ni, Yûsuf'un güzelliği bir âlem için fâideli idi. Meselâ Züleyha ve Züleyhâ'nın başına toplanan kadınlar, hüsn-i Yûsuf'u temâşâdan zevk aldıkları için, bu âleme göre fâideli idi. Fakat Hz. Yûsuf'un birâderleri onu kıskandıkları cihetle, onların nazarlarında onun güzelliği zâid ve abes idi.

Ve eğer "عالمی" "علم"den ism-i fâil olur ve âhirindeki "ی" ta'zîm için olursa ma'nâ şöyle olur: Yûsuf'un güzelliği ulûm-i ledünnîye vâkıf bir âlim-i azîm olan Ya'kūb (a.s.)a göre fâideli idi; zîrâ onda Hakk'ın tecellî-i cemâlîsini müşâhede ederdi. Fakat Ya'kūb (a.s.)ın Hz. Yûsuf'a olan muhabbeti ve teveccühü, birâderlerinin adâvetine sebep olduğundan, onlara göre Yûsuf'un güzelliği zâid ve abes idi.

1069. Dâvûd'a mensub olan lahn öyle mahbub idi; fakat mahrum üzerine çomak sesi idi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1069. Dâvûd'a ait olan o ezgi öyle sevimliydi; fakat mahrum olan üzerine çomak sesi gibiydi!

Yani, Dâvûd (a.s) Zebur'un ilahilerini latif bir ses ve güzel nağmelerle okurdu ve onun sesi ve nağmeleri müminler için çok sevimli ve etkileyiciydi;

fakat Hak'tan gelen hidayetten mahrum olan inkârcılara davul çomağının sesi gibi gelirdi ve onu sevmezler ve asla etkilenmezlerdi.

Ya'ni, Dâvûd (a.s) mezâmîr-i Zebûr'u, latîf ses ve güzel nağmeler ile okur idi ve onun sadâsı ve nağmeleri mü'minler için pek mahbûb ve müessir idi; fakat hidâyet-i Hak'tan mahrûm olan münkirlere davul çomağının sesi gibi gelir idi ve onu sevmezler ve asla müteessir olmazlar idi.

1070. Nil suyu âb-ı hayattan ziyade idi; lakin mahrum ve münkir üzerine kan idi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1070. Nil suyu âb-ı hayattan (ölümsüzlük suyu) daha fazlaydı; lakin mahrum ve inkâr eden üzerine kan idi!

Nil suyu, Mısır'ın sıcaklığından bedenlerde oluşan hararet sebebiyle, susuzlara âb-ı hayattan daha fazla lezzetli gelirdi; fakat Musa'nın mucizelerinden olmak üzere bu lezzet İsrailoğulları'nın susuzlarına özgü olup, Hakk'ın hidayetinden mahrum olan ve Musa'nın peygamberliğini inkâr eden Kıptîler'e kan olurdu.

Nil suyu, Mısır'ın sıcaklığından vücûdlarda hâsıl olan harâret sebebiyle, susuzlara âb-ı hayattan daha ziyâde lezzetli gelir idi; fakat mu'cizât-ı mûseviyyeden olmak üzere bu lezzet Benî İsrâîl'in susuzlarına mahsûs olup, hidâyet-i Hak'tan mahrûm olan ve nübüvvet-i mûseviyyeyi inkâr eden Kıbtîler'e kan olur idi.

1071. Mü'minler üzerine şehitlik diriliktir; münafık üzerine ölmek ve parça parça olmaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1071. Müminler üzerine şehitlik diriliktir; münafık üzerine ölmek ve parça parça olmaktır.

"Jendegî" parça parça olmak anlamına gelir. Yani, görünürdeki hayatın kâfirler tarafından yok edilmesi, müminlere göre şehitliktir ve şehitlik ise diriliktir. Nasıl ki Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de buyurur: وَلَا تَقُولُوا لَنْ يُقْتَلُ في سبيل الله أَمْوَاتٌ بَلْ أَحْيَاءٌ (Bakara, 2/154) yani “Allah yolunda öldürülen kimselere ölüdürler demeyin; aksine diridirler." Fakat kâfirler bir mümini öldürdükleri zaman, kendi akıllarınca, "Öldürdük ve parçalayıp cezasını verdik!" diye sevinirler. Ve münafıklar kâfirlerden daha şiddetli olduklarından, onlar da kâfirlerin görüşlerine katılırlar.

"Jendegî" pâre pâre olmak ma'nâsınadır. Ya'ni, hayât-ı sûrînin küffâr tarafından izâlesi, mü'minlere göre şehitliktir ve şehitlik ise diriliktir. Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de buyurur: وَلَا تَقُولُوا لَنْ يُقْتَلُ في سبيل الله أَمْوَاتٌ بَلْ أَحْيَاءٌ (Bakara, 2/154) ya'ni “Allâh yolunda katl olunan kimselere ölüdürler demeyin; belki diridirler." Fakat kâfirler bir mü'mini öldürdükleri vakit, kendi akıllarınca, "Öldürdük ve parçalayıp cezâsını verdik!" diye sevinirler. Ve münafıklar kâfirlerden daha şedîd olduklarından, onlar dahi kâfirlerin nazarlarına iştirak ederler.

1072. Söyle, âlemde bir ni'met nedir ki, ondan bir ümmet mahrum değildirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1072. Söyle, âlemde öyle bir nimet nedir ki, ondan hiçbir ümmet mahrum değildir.

Yani, âlemde bir kısım halkın mahrum olduğu bir nimet var mıdır? Örneğin iman ilahi bir nimettir. Çünkü mümin olan için yokluk ümitsizliği yoktur. Ve dünya hayatında kendisine isabet eden belalardan teselli bulur ve ölüm, onun gözünde o kadar korkunç bir şey değildir. Kafirler ve münafıklar ise bu nimetlerden mahrumdurlar. Çünkü bu nimet onlara kötü gelir. Ve gıda ve diğer hususlarda da böyledir. Örneğin bazı kimselere bazı meyveler lezzetli gelir; bazı kimseler ise onları hiç sevmezler.

Ya'ni, âlemde bir kısım halkın mahrum olduğu bir ni'met var mıdır? Meselâ îmân bir ni'met-i ilâhîdir. Zîrâ mü'min olan için ye's-i adem yoktur. Ve hayât-ı dünyeviyyede kendisine isabet eden belâlardan mütesellî olur ve ölüm, nazarında o kadar korkunç bir şey değildir. Kâfirler ve münâfiklar ise bu ni'metlerden mahrûmdurlar. Zîrâ bu ni'met onlara fenâ gelir. Ve gıdâ ve sâir husûslarda da böyledir. Meselâ ba'zı kimselere ba'zı meyveler lezzetli gelir; ba'zı kimseler ise onları hiç sevmezler.

1073. Öküz ve eşek için şekerden ne faide var; her cân için başka bir kūt vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1073. Öküz ve eşek için şekerden ne fayda var; her can için başka bir gıda vardır!

Yani öküzün ve eşeğin gıdası şeker değildir, onlar bu nimetten anlamaz. Örneğin "Eşek hoşaftan ne anlar!" darb-ı meseli meşhurdur. Çünkü her canın kendisine layık olan başka başka gıdaları, yani bahtiyar olanın gıdası başka ve bedbaht olanın rızkı ve gıdası başkadır. Bahtiyar olan, Hakk'ın كلوا من الطيبات (Mü'minun, 23/51) yani "Temiz ve helal şeylerden yiyiniz!" emrine uyarak, rızkını temiz ve helal olan şeylerden seçer. Bedbaht olan ise, الْخَبِيثَاتُ لِلْخَبِيثِينَ (Nur, 24/26) gereğince, Yüce Allah'ın pis saydığı şeyleri ve haramı kendisine gıda edinir.

Ya'ni öküzün ve eşeğin gıdâsı şeker değildir, onlar bu ni'metten anlamaz. Meselâ "Eşek hoşaftan ne anlar!" darb-ı meseli meşhûrdur. Zîrâ her cânın kendisine lâyık olan başka başka gıdaları, ya'ni saîdin gıdâsı başka ve şakî-nin rızkı ve gıdâsı başkadır. Saîd, Hakk'ın كلوا من الطيبات (Mü'minun, 23/51) ya'ni "Tayyibât cinsinden yeyiniz!" emrine ittibâan, rızkını tayyib ve helâl olan şeylerden intihâb eder. Şakî ise, الْخَبِيثَاتُ لِلْخَبِيثِينَ (Nûr, 24/26) mûcibince, Hak Teâlâ'nın habîs addettiği şeyleri ve harâmı kendisine gıdâ ittihâz eder.

1074. Fakat eğer o kūt onun üzerinde arız ise, imdi nasihat etmek onun için râizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1074. Fakat eğer o gıda onun üzerinde arızî ise, şimdi nasihat etmek onun için uygun ve yerindedir.

"Râiz", sözlükte atı serkeşlikten alıkoyan biniciye denir. Yani, mutlu olan bir canın gıdası bazen bu aşağılık dünyada kötülerin canlarının gıdası olur ve bu gıda onun asıl gıdası değil, aksine arızî gıdasıdır. Böyle bir kimsenin canı, dünyanın izzetine, makamına, malına ve geçici güzelliğine kapılıp, Hakk'ın nurundan ibaret olan asıl gıdasını unutmuştur. Bu sebeple böyle bir kimseye nasihat etmek, râizlik görevini yerine getirir. Ve nasihat, azgın bir nefsi bu azgınlık ve serkeşlikten men ettiği için bir râiz gibidir. Ve canı mutlu olup, geçici olarak kirliliklere dalmış olan kimsenin bu hastalığı arızîdir ve arızî olan bir hastalık ise tedavi ile ortadan kalkar.

"Râiz", lügatta atı serkeşlikten alıkoyan biniciye derler. Ya'ni, saîd olan bir canın gıdâsı ba'zan bu dünyâ-yı süflîde şakîlerin canlarının gıdâsı olur ve bu gıdâ onun gıdâ-yı aslîsi değil, belki gıdâ-yı ârızîsidir. Böyle bir kimsenin canı, dünyanın izzetine ve mansıbına ve malına ve cemâl-i fânîsine meclûb olup, nûr-i Hak'tan ibaret olan gıdâ-yı aslîsini unutmuştur. Binâenaleyh böyle bir kimseye nasîhat etmek, râizlik vazîfesini îfâ eder. Ve nasîhat azgın bir nefsi bu azgınlık ve serkeşlikten men' ettiği cihetle bir râiz mesâbesindedir. Ve canı saîd olup, muvakkaten mülevvesâta dalmış olan kimsenin bu marazı ârızîdir ve ârızî olan bir hastalık ise tedâvî ile zâil olur.

1075. Bir kimse gibi ki, marazdan nâşî çamuru sevdi, gerçi zanneder ki muhakkak o onun kütüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1075. Bir kimse gibi ki, hastalıktan dolayı çamuru sevdi, gerçi kesinlikle onun gıdası olduğunu zanneder.

Bu geçici hâl, hastalıktan dolayı toprak yemeyi seven kimseye benzer. Bu hastalığa tutulmuş olan, toprağı kendisine bir gıda olur zanneder.

Bu hâl-i ârızî, hastalıktan dolayı toprak yemeyi seven kimseye benzer. Bu maraza mübtelâ olan toprağı kendisine bir gıda olur zanneder.

1076. Aslî olan gıdâyı unutmuştur; yüzü maraz gıdâsına getirmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1076. Aslî olan gıdayı unutmuştur; yüzünü hastalık gıdasına çevirmiştir.

O kimse, insanın doğal gıdasını unutmuş ve yüzünü hastalığın gereği olan toprağa çevirmiştir.

O kimse, gıdâ-yı tabîî-i beşerîsini unutmuş ve yüzünü hastalığın îcâbı olan toprağa çevirmiştir.

1077. Şerbeti bırakmış zehir içmiştir; illet kütünü o gıdâ-yı lezîz yapmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1077. Şerbeti bırakmış, zehir içmiştir; hastalığın kütüğünü o lezzetli gıda yapmıştır.

Bu sebeple o kimse, latif olan şerbeti bırakıp zehir içmiştir; ve hastalığın gıdası olan o toprağı lezzetli gıda edinmiştir. Nasıl ki hadis-i şerifte, "Toprak yiyen kimse, sanki kendi nefsinin öldürülmesine yardımcı oldu" buyurulur.

Binâenaleyh o kimse, latîf olan şerbeti bırakıp zehir içmiştir; ve illetin gıdâsı olan o toprağı gıdâ-yı lezîz ittihâz etmiştir. Nitekim hadîs-i şerîfte, من اكل الطين فكأنما أعان على قتل نفسه ya'ni "Toprak yiyen kimse, gûyâ kendi nefsinin katline muîn oldu" buyurulur.

1078. Beşer kūt-i aslîsi Huda'nın nûrudur; hayvânî olan gıda ona lâyık değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1078. İnsanın asıl gıdası Allah'ın nurudur; hayvansal olan gıda ona uygun değildir.

"Allah'ın nuru"ndan kasıt, marifet nurudur. "Hayvansal gıda"dan kasıt ise, şeriatın belirlediği sınırdan fazla olan yemektir ki, bu miktar nefsin haz alması için tercih edilir. Ve bu miktar, nefse ait sıfatların üstün gelmesine sebep olduğu için, ilahi marifet için yaratılmış olan insana uygun değildir. Nitekim bunun zararlarını Pir efendimiz bir gazelinde şöyle buyurur: مرغت ز خور و هيضه ماندست درین بیضه بیرون شو ازین بیضه تا بار شود پرها "Senin canının kuşu, yemekten ve haddinden fazla tokluktan bu cisim yumurtası içinde kalmıştır. Bu cisim yumurtası içinden çık; ta ki kanatların büyüsün! Gerçekten, orucun safrası başın hayalini çoğaltır; fakat işte böyle hayalden yed-i beyzâyı (Hz. Musa'nın elinin bembeyaz parlaması mucizesi) bulurlar!"

"Nûr-i Huda"dan murâd, nûr-i ma'rifettir. "Gıdâ-yı hayvânî"den murâd, şer'in ta'yîn ettiği had mikdârından fazla olan taâmdır ki, bu mikdar nefsin telezzüzü için ihtiyâr olunur. Ve bu mikdâr sıfât-ı nefsâniyyenin galebesine sebep olduğu cihetle, ma'rifet-i ilâhiyye için mahlûk olan insana lâyık değildir. Nitekim bunun mazarratını cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: مرغت ز خور و هيضه ماندست درین بیضه بیرون شو ازین بیضه تا بار شود پرها "Senin canının kuşu, taâmdan ve hadden fazla tokluktan bu cisim yumurtası içinde kalmıştır. Bu cisim yumurtası içinden çık; tâ ki kanatların büyüsün! Vâkıâ, orucun safrâsı başın hayalini çoğaltır; fakat işte böyle hayâlden yed-i beyzâyı bulurlar!"

1079. Fakat illetten dolayı gönül buna düştü ki, o gündüz ve gece bu su ve çamurdan yer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1079. Fakat illetten dolayı gönül buna düştü ki, o gündüz ve gece bu su ve çamurdan yer.

Yani, bu derece hayvansal gıdaya düşkün olmak insana yakışmadığı halde, kalbî hastalık sebebiyle o insan daima nefsanî lezzeti olan suya ve çamura düşkün olmuştur. "Su ve çamur"dan kasıt, topraktan elde edilen gıdaların tamamıdır.

Ya'ni, bu derece gıdâ-yı hayvânîye mübtelâ olmak insana lâyık olmadığı halde, maraz-ı kalbî sebebiyle o insan dâimâ telezzüz-i nefsânîsi olan suya ve çamura mübtelâ olmuştur. "Su ve çamur"dan murâd, topraktan hâsıl olan gıdaların kaffesidir.

1080. Yüz sarı ve ayak zaif ve kalb hafif وَالسَّمَاء ذَاتِ الْحَبّك gıdası nerede? [1085]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1080. Yüz sarı ve ayak zayıf ve kalp hafif. وَالسَّمَاء ذَاتِ الْحَبّك gıdası nerede?

Yani, sudan ve çamurdan meydana gelen gıda ile nefse ait hazlara düşkün olan kimse, sarı yüzlü yani evliyanın huzurunda utanmış ve ayağı zayıf yani Hak yolunda yürüyemez ve kalbi hafif yani ilahi marifetlerin yükünü kalbinde taşıyamaz bir haldedir. Rabbanî nur olan semavî gıda nerede? `وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْحَبُكَ` (Zariyât, 51/7), Zariyat sûre-i şerifesinde olup, "Yollar sahibi olan semaya yemin ederim" anlamındadır.

Her biri birer âlem olan, üstümüzde parlayan yıldızların büyük yörüngeleri ve gözümüzün görmediği kuyruklu yıldızların yörüngeleri birer yol olup, astronomi ilmine vakıf olanlar, bu yolların azamet ve çokluğuyla beraber birbirlerine girmesine ve birbirlerinin yörüngelerini kestikleri halde tam bir düzen altında çarpışmasızca her birinin kendi felekleri üzerinde seyretmelerine hayret ederler. Bu cisimlerin birbirleriyle olan manevî ve ruhanî bağlantılarını ancak Yüce Allah bilir.

Hint şarihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "Bu ayet-i kerimede, işaret diliyle "sema"dan maksat, yüceliktir. Ve "yollar"dan maksat, ilahi ilimlerin yollarıdır."

Anlamın özeti şudur ki: "Hayvanî gıdaya yönelen kimsenin yüzü sarı ve utanmış olup, Hakk'ın has kullarının meclisinde oturamaz; ve ayağı zayıftır, Hak yolu tarafına gidemez; kalbi metanetsizdir, ilahi marifet yükünü kaldıramaz. Böyle bir kimse için ilahi ilimler gıdası nerede?"

Ya'ni, sudan ve çamurdan mütehassıl gıdâ ile telezzüzât-ı nefsâniyyesine mübtelâ olan kimse, sarı yüzlü ya'ni huzûr-i evliyâda utanmış ve ayağı zaîf ya'ni tarîk-ı Hak'ta yürüyemez ve kalbi hafif ya'ni maârif-i ilâhiyye yükünü kalbinde taşıyamaz bir haldedir. Nûr-i rabbânî olan gıdâ-yı semâvî nerede? `وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْحَبُكَ` (Zariyât, 51/7), Ve'z-Zâriyâti sûre-i şerîfesinde olup, "Yollar sahibi olan semâya kasem ederim" ma'nâsınadır.

Her biri birer âlem olan, fevkimizde parlayan yıldızların azîm mahrekleri ve gözümüzün görmediği kuyruklu yıldızların mahrekleri birer yol olup, ilm-i hey'et'e vakıf olanlar, bu yolların azamet ve kesretiyle beraber birbirlerine indirâcına ve yekdiğerinin mahreklerini kat' ettikleri halde bir intizâm-ı tâm tahtında müsâdemesizce her birinin kendi felekleri üzerinde seyrlerine hayret ederler. Bu ecrâmın yekdiğerleriyle olan irtibât-ı ma'nevî ve rûhânîlerini ancak Cenâb-ı Hak bilir.

Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "Bu âyet-i kerîmede, lisân-ı işaretle "semâ"dan murâd, ulüvvdür. Ve "yollar"dan murâd, ulûm-i ilâhiyye yollarıdır."

Hülâsa-i ma'nâ budur ki: "Gıdâ-yı hayvânîye müteveccih olan kimsenin yüzü sarı ve şermende olup, Hakk'ın hâs kullarının meclisinde oturamaz; ve ayağı zaîftir, Hak yolu tarafına gidemez; kalbi metânetsizdir, ma'rifet-i ilâhiyye yükünü kaldıramaz. Böyle bir kimse için ulûm-i ilâhiyye gıdâsı nerede?"

1081. O devlet haslarının gıdâsıdır; onu yemek boğazsız ve âletsizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1081. O, seçkin kulların gıdasıdır; onu yemek boğazsız ve âletsizdir.

O semavî gıda olan ilâhî ilimler ve marifetler, Hakk'a yakınlık devletine erişen seçkin kullara özgüdür. O gıdayı yemek için boğaza ve el, ağız, diş gibi uzuvlara; ve o gıdayı elde etmek için değirmen, ocak, tencere ve ateş gibi âletlere ihtiyaç yoktur.

O gıdâ-yı âsumânî olan ulûm ve maârif-i ilâhiyye, Hakk'a yakınlık devletine nâil olan hâs kullara mahsûstur. O gıdâyı yemek için boğaza ve el ve ağız ve diş gibi a'zâlara; ve o gıdâyı istihsâl için değirmen ve ocak ve tencere ve ateş gibi âletlere ihtiyaç yoktur.

1082. Güneşin gıdâsı arşın nûrundan; hasûdların ve şeytanların, ferşin dumanından oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1082. Güneşin gıdası arşın nurundandır; hasetçilerin ve şeytanların gıdası ise yerin dumanından oldu.

"Güneş"ten kasıt, ârif velîdir. "Arş"tan kasıt, "hakîkat-i muhammediyye"dir ki `الرحمن على العرش استوى` (Tâhâ, 20/5) yani "Rahmân arş üzerine müstevî oldu" ayet-i kerimesinde işaret buyurulduğu üzere, Hak Teâlâ, isimlerine rahmet olarak ahadiyet mertebesinden hakîkat-i muhammediyye mertebesine tenezzül ederek müstevî oldu. "Nur"dan kasıt, ledün ilimleridir (Allah katından gelen gizli ilimler). Çünkü nur maddî karanlığı giderdiği gibi, ilim de cehalet karanlığını ve manevî olan karanlığı giderir. "Hasetçiler"den kasıt, evliyanın manevî mertebelerini çekemeyen kimselerdir. Ve "şeytanlar"dan kasıt, halkı Hak'tan uzaklaştırmaya ve nefis tarafına

meylettirmeye çalışanlardır. Anlamın özeti şudur ki: "Velînin gıdası, hakîkat-i muhammediyyeden inen ledün ilimleridir; hasetçilerin ve şeytanların gıdası ise yerin buharından ve rutubetinden oluşan maddelerdir."

“Güneş”ten murâd, veliyy-i âriftir. “Arş”tan murâd, “hakîkat-i muhammediyyedir ki `الرحمن على العرش استوى` (Tâhâ, 20/5) ya'ni “Rahmân arş üzerine müstevî oldu" âyet-i kerîmesinde işaret buyurulduğu üzere, zât-ı Hak, rahmeten-li'l-esma' mertebe-i ahadiyyesinden hakîkat-i muhammediyye mertebesine bi't-tenezzül müstevî oldu. "Nûr"dan murâd, ulûm-i ledünniyyedir. Zîrâ nûr hissî zulmeti izâle ettiği gibi, ilim de zulmet-i cehli ve ma'nevî olan karanlığı izâle eder. "Hasûdlar"dan murâd, evliyânın merâtib-i ma'neviyyelerini çekemeyen kimselerdir. Ve "şeytanlar"dan murâd, halkı Hak'tan teb'îd ve nefis tarafına meyl ettirmeğe sa'y edenlerdir. Hülâsa-i ma'nâ budur ki: "Velînin gıdâsı, hakîkat-i muhammediyyeden nâzil olan ulûm-i ledünniyyedir; hasûdların ve şeytanların gıdâsı ise arzın buhârından ve rutûbetinden hâsıl olan mevâddır."

1083. Hak, şehîdler hakkında "Rızıklanırlar" buyurdu; o gıda için ne ağız oldu ne tabak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1083. Hak, şehitler hakkında "Rızıklanırlar" buyurdu; o gıda için ne ağız oldu ne tabak!

Bu şerefli beyitte, Âl-i İmran Suresi'nde geçen, وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحياء عندَ رَبِّهِمْ يُرزَقُونَ (Âl-i İmran, 3/169) yani “Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın, aksine diridirler; Rablerinin katında rızıklanırlar” ayet-i kerimesine işaret edilir. Bu ayet-i kerime, birinci cildin sonlarına doğru Hz. Ali (a.s.) kıssasında da geçti. Burada, gıdalar hakkında kısaca biraz açıklama verilmesi faydalıdır.

Bilinmeli ki, gıda ya maddî ya da manevî olur. Maddî gıda iki çeşittir: Birincisi, yoğunluk âleminden meydana gelen gıdadır ki, genellikle hayvanî ruh ondan kuvvet bulur. Diğeri ise, incelik âleminden olan gıdadır ki, bundan hem insanî ruh hem de cisim lezzetlenir ve beslenir. Nitekim bu rızık hakkında ابیت عند ربی یطعمنى ويسقيني yani "Ben Rabbim'in katında gecelerim; beni yedirir ve içirir" buyrulur. Ve bu rızık hazır olarak geldiği için, elde edilmesi araçlara muhtaç değildir. Ve incelik âleminden meydana geldiği için, berzahî varlık ile yenilir ve bu yoğun cismin ağzına ve organlarına ihtiyaç yoktur. Ve incelik âleminden olan gıdanın etkisi, cisim âlemine göre iki derecedir. Ondan ya cisim kuvvet bulur ya da bulmaz. Eğer cisim kuvvet bulursa, o kesinlikle maddî gıdadır; ve eğer kuvvet bulmazsa manevî gıdadır, yani bir anlamın o şekilde ortaya çıkmasından ibarettir. Örneğin bir kimse rüyasında süt içse ve uyandığı zaman midesinde süt eseri bulunmasa, ilim ile yorumlanır ve ilim manevî gıdadır. Ve eğer midesinde süt bulunursa, o saf gıdadır. Nitekim evliyadan bazılarına gerçekleşmiştir. İşte, şehitlerin rızıklandırıldıkları rızık, berzahî varlık ile tadılan bu rızıktır. Manevî gıdaya gelince, bu gıda doğrudan doğruya insanî ruhun gıdası olan marifet nuru ve ilahî aşk şarabıdır ki, onun tesirleri bütün mertebelerde görünür ve hükmü cismaniyet, berzah ve ruh âlemlerinde geçerlidir.

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Âl-i İmran'da vaki, وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحياء عندَ رَبِّهِمْ يُرزَقُونَ (Âl-i İmran, 3/169) ya'ni “Allah yolunda öldürülenleri ölü zannetmeyin, belki diridirler; Rablerinin indinde rızıklanırlar” âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Bu âyet-i kerîme, I. cildin sonlarına doğru Hz. Ali (k.v.) kıssasında da geçti. Burada, ağdiye hakkında hülâsaten biraz îzâhât i'tâsı fâidelidir.

Ma'lûm olsun ki, gıdâ ya sûrî veyâ ma'nevî olur. Gıdâ-yı sûrî iki nevi'dir: Birisi, âlem-i kesâfetten hâsıl olan gıdâdır ki, alelumûm rûh-i hayvânî ondan kuvvet bulur. Ve diğeri, âlem-i letâfetten olan gıdâdır ki, bundan hem rûh-i insânî ve hem de cisim mütezevvik ve müteğaddî olur. Nitekim bu rızık hakkında ابیت عند ربی یطعمنى ويسقيني ya'ni "Ben Rabbim'in indinde gecelerim; beni yedirir ve içirir" buyururlar. Ve bu rızık hâzır olarak geldiği cihetle, istihsâli âlâta muhtaç değildir. Ve âlem-i letafetten hâsıl olmakla, vücûd-i berzahî ile ekl olunup, bu cism-i kesîfin ağzına ve a'zâlarına ihtiyaç yoktur. Ve âlem-i letâfetten olan gıdânın te'sîri, âlem-i cisme nazaran iki derece iledir. Ondan ya cisim kuvvet bulur, veyâhut bulmaz. Eğer cisim kuvvet bulursa, o muhakkak sûrî gıdâdır; ve eğer kuvvet bulmazsa ma'nevî gıdâdır, ya'ni bir ma'nânın o sûretle zuhûrundan ibarettir. Meselâ bir kimse rü'yâsında süt içse ve uyandığı vakit mi'desinde süt eseri bulunmasa, ilim ile te'vîl olunur ve ilim gıdâ-yı ma'nevîdir. Ve eğer mi'desinde süt bulunursa, o mahz gıdâdır. Nitekim evliyâdan ba'zılarına vâki' olmuştur. İşte, şühedânın irzâk olundukları rızık, vücûd-i berzahî ile tena'um olunan bu rızıktır. Gıdâ-yı ma'nevîye gelince, bu gıda doğrudan doğruya rûh-i insânînin gıdâsı olan nûr-i ma'rifet ve şarâb-ı aşk-ı ilâhîdir ki, onun âsârı cemî-i mevâtında zâhir ve hükmü cismâniyyet ve berzah ve rûh âlemlerinde cârîdir.

1084. Gönül her bir yardan bir gıda yer; gönül her bir ilimden bir safâ götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1084. Gönül her bir dosttan bir gıda yer; gönül her bir ilimden bir safa götürür.

Gönül her bir dost ve arkadaştan bir gıda, yani huy kapar; ve aynı şekilde gönül her bir ilimden bir safa alır. Yani arkadaş iyi ise, gönül ondan güzel huylar alır; ve günahkâr ise, ondan kötü tabiatlara meyleder. Ve aynı şekilde gönül her bir ilimden bir zevk ve safa kazanır.

Gönül her bir yâr ve refîkten bir gıdâ ya'ni huy kapar; ve kezâ gönül her bir ilimden bir safâ alır. Ya'ni refik sâlih ise, gönül ondan güzel huylar alır; ve fâsık ise, ondan fenâ tabîatlara meyl eder. Ve kezâ gönül her bir ilimden bir zevk ve safâ kesb eder.

1085. Her bir adamın sûreti bir kase gibidir; göz onun ma'nâsından bir hassâsedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1085. Her bir insanın şekli bir kâse gibidir; göz onun anlamından bir hassasiyettir.

Her bir insanın şekli, ilâhî isimlerin ve sıfatların tecelli yeri (mazhar-ı esma' ve sıfât-ı ilâhiyye) olduğundan, içi yemekle dolu bir kâseye benzer. Anlam ehlinin (ehl-i ma'nâ) kalp gözü, o şeklin anlamından, yani tecelli ettiği ilâhî isimlerden ve sıfatlardan bir hassasiyettir; yani o anlamı çok idrak edicidir.

Her bir adamın sûreti mazhar-ı esma' ve sıfât-ı ilâhiyye olduğundan, içi taâm ile dolu olan bir kâseye benzer. Ehl-i ma'nânın kalb gözü o sûretin ma'nâsından, ya'ni mazhar olduğu esma' ve sıfât-ı ilâhiyyeden bir hassâsedir, ya'ni o ma'nâyı ziyâde idrak edicidir.

1086. Her bir kimsenin likāsından bir şey yersin; ve her karînin kıranından bir şey götürürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1086. Her bir kişinin karşılaşmasından bir şey yersin; ve her arkadaşın yakınlığından bir şey götürürsün.

Şimdi, mademki insan suretindeki her biri içi yemek dolu bir kâsedir; her bir kişiyle karşılaştığın zaman, onun kâsesinden ahlâkî bir gıda yersin. Ve her arkadaşın yakınlığından da kendi varlık kâsene bir şey aktarırsın. Çünkü tabiat hırsızdır, farkında olmadığı hâlde arkadaşından mutlaka bir şey alır. Onun için ayet-i kerimede, وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (Tevbe, 9/119) yani "Doğrular ile beraber olun!" buyrulur. Ve Türkçede, "Üzüm üzüme baka baka kararır" atasözü meşhurdur.

İmdi, mâdemki sûret-i insâniyyeden her biri içi taâm dolu bir kâsedir; her bir kimseye mülâkî olduğun vakit, onun kâsesinden bir gıdâ-yı ahlâkî yersin. Ve her karînin mukārenetinden de kendi kâse-i vücuduna bir şey nakl edersin. Zîrâ tabîat sârıktır, farkında olmadığı halde musahibinden mutlakā bir şey alır. Onun için ayet-i kerîmede, وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (Tevbe, 9/119) ya'ni "Sâdıklar ile beraber olun!" buyurulur. Ve Türkçe'de, "Üzüm üzüme baka baka kararır" darb-ı meseli meşhûrdur.

1087. Vaktaki yıldız yıldıza mukārin oldu, muhakkak her ikisinin lâyıkı olan eser doğar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1087. Yıldız yıldıza karşılık geldiği zaman, muhakkak her ikisinin layık olduğu eser doğar.

Yani iki şey birbirine karşılık geldiği zaman, mutlaka onlardan uygun bir eser meydana gelir. Bu, doğada genel bir kuraldır. Hatta astroloji kuralına göre, iki yıldız birbirine karşılık geldiğinde, her ikisinin yatkınlığına göre mutluluk ve uğursuzluk ve yanma gibi mutlaka bir eser oluşur.

Ya'ni iki şey birbirine mukārin olduğu vakit, mutlakā onlardan bir münâsib eser husûle gelir. Bu, tabîatta kāide-i umumiyyedir. Hatta ilm-i nücûm kāidesine nazaran, iki yıldız birbirine mukārin olunca, her ikisinin isti'dâdına göre saâdet ve nühûset ve ihtirâk gibi mutlaka bir eser tevellüd eder.

1088. Erkek ve kadının mukāreneti gibi ki, beşer doğar; ve taşın ve demirin mukārenetinden kıvılcım olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1088. Erkek ve kadının birleşmesinden insan doğduğu gibi; taşın ve demirin birleşmesinden de kıvılcım olur.

1089. Ve toprağın yağmurlar ile mukārenetinden meyveler ve yeşillikler ve fesleğenler;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1089. Ve toprağın yağmurlarla birleşmesinden meyveler ve yeşillikler ve fesleğenler;

1090. Ve yeşilliklerin ademîye mukārenetinden gönül hoşluğu ve gamsızlık ve meserret;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1090. Ve yeşilliklerin yokluğa yakınlığından gönül hoşluğu ve gamsızlık ve sevinç;

1091. Ve meserretin bizim canımıza mukārenetinden, bize güzellik ve ihsân doğar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1091. Ve sevincin bizim canımıza yakınlığından, bize güzellik ve ihsan doğar.

1092. Teferrücden bizim murâdımız hâsıl olduğu vakit, bizim ecsâmımız yemeğe kābil olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1092. Bizim eğlenmekten muradımız gerçekleştiği zaman, bizim bedenlerimiz yemeğe uygun hâle gelir.

Yani yeşilliklere ve bağlara çıkıp eğlendiğimiz ve hava değiştirdiğimiz zaman, iştahımız açılır, bedenimize gıda yeme arzusu ve kabiliyeti gelir ve vücudumuz kanlanır.

Ya'ni yeşilliklere ve bağlara çıkıp teferrüc ve tebdîl-i havâ ettiğimiz vakit, iştihâmız açılıp, cismimize gıda yemek arzûsu ve kabiliyeti gelir ve vücûdumuz kanlanır.

1093. Kırmızı yüzlülük kanın mukārenetinden olur; ve kan gül renkli latîf güneşten olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1093. Kırmızı yüzlülük kanın eşlik etmesinden olur; ve kan gül renkli latif güneşten olur.

Yani, tıp ilmi gereğince, güneş kandaki kırmızı küreciklerin artmasına ve kanın kuvvetlenmesine sebep olur.

Ya'ni, fenn-i tıb mûcibince, güneş kandaki küreyvât-ı hamrânın tezâyüdüne ve kanın kuvvetlenmesine sebep olur.

1094. Renklerin en iyisi kırmızılık olur; ve o güneştendir ve ondan erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1094. Renklerin en iyisi kırmızılık olur; ve o güneştendir ve ondan erişir.

1095. Her bir yer ki Zühal'e mukārin oldu, çorak oldu ve ziraata mahal olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1095. Her bir yer ki Satürn'e yakın oldu, çorak oldu ve tarıma elverişli yer olmadı.

Yıldız ilmi hükümlerine göre, Satürn yıldızının tabiatında uğursuzluk olduğundan, yeryüzünün ona yakın olan yerinde çoraklık meydana gelip, orada tarım yapmak mümkün değildir.

İlm-i nücûm ahkâmına göre, Zühal yıldızının tab'ında nühûset olduğundan, arzın ona mukärin olan mahallinde çoraklık husûle gelip, orada zirâat yapmak mümkin değildir.

1096. İttifaktan kuvvet fiile gelir; şeytanın ehl-i nifaka mukāreneti gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1096. Birlikten kuvvet fiile gelir; şeytanın nifak ehliyle birleşmesi gibi.

İki şey birbirine yakınlaşıp bir araya geldiği zaman, onların yatkınlıklarında potansiyel olarak var olan şey fiilen ortaya çıkar. Nasıl ki bu hakikatin örnekleri yukarıda geçti. Örneğin, çelik ile çakmak taşının birleşmesinden ve bir araya gelmesinden, taşta potansiyel olarak gizli olan kıvılcımlar ortaya çıkar. Aynı şekilde, iki ağacın şiddetle birbirine sürtünmesinden ve temas etmesinden, onlarda potansiyel olarak gizli olan sıcaklık ve ateş belirir. Çünkü onların yatkınlıkları böyledir. Eğer bu şiddetli temas iki su arasında veya bir taş ile bir su arasında olsa, böyle bir etki ortaya çıkmaz. Ondan, yatkınlıklarına göre başka bir etki meydana gelir. Bunun gibi, ezelde nifakı sabit olan bir adama şeytanın yakınlaşmasından da, o adamın potansiyel yatkınlığında olan sapkınlık ve fesat ortaya çıkar.

İki şey yekdîğerine mukārin olup ittifak ettikleri vakit, onların isti'dâdında bilkuvve mevcûd olan şey fiilen zahir olur. Nitekim bu hakîkatin misâlleri yukarıda geçti. Meselâ çelik ile çakmak taşının iktirân ve ittifakından, taşta bilkuvve mündemic olan kıvılcımlar zâhir olur. Ve kezâ iki ağacın şiddetle yekdîğerine delk ve temâsından, onlarda bilkuvve mündemic olan harâret ve ateş zuhûr eder. Zîrâ isti'dâdları böyledir. Eğer bu şiddet-i temâs iki su, veyâ bir taş ile bir su aralarında olsa böyle bir eser çıkmaz. Ondan, isti'dâdlarına göre başka bir eser hâsıl olur. Bunun gibi, ezelde nifakı sabit olan bir adama şeytânın mukārenetinden de, o adamın bilkuvve isti'dâdında olan dalâlet ve fesâd zuhûra gelir.

1097. Bu ma'nalar için, hep dokuzuncu felekten tak ve turumsuz, tâk ve turum vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1097. Bu anlamlar için, hep dokuzuncu felekten tak ve turumsuz, tâk ve turum vardır.

Ankaravî hazretleri, "tâk" ve "turum" kelimelerinin ayrı ayrı anlamlarını açıklayıp, bu terkibin, kat kat olan evler ve çardaklar ve kasırlar anlamına geldiğini açıklarlar. Hint lügatları, bu terkibi tumturak ve kerr u fer (görkem ve ihtişam) anlamına geldiğini açıkladıklarından, Hint şârihleri de bu beytin şerhinde bu anlamı almışlardır. Ve bu anlam fakirce de tercih edilir görünür. "Dokuzuncu felek"ten kastedilen, ilm-i hey'etin (astronomi) bahsettiği uzaydaki felekler değildir; aksine ileride gösterilen feleklerdir: 1. Hakîkat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati), arş ve vahdet mertebesi. 2. Hakîkat-i insâniyye (insan hakikati), sabit hakikatler âlemi ve vâhidiyyet mertebesi. 3. Felek-i ervâh (ruhlar feleği). Bunlar âlem-i emrdendirler (emir âlemine aittirler). 4. Felek-i misâl (misal âlemi). 5. Felek-i esîr (esir feleği). 6. Felek-i ateş (ateş feleği), hararet. 7. Felek-i mâ (su feleği), su. 8. Felek-i havâ (hava feleği), gaz. 9. Felek-i hâk (toprak feleği), toprak. Bunlar da âlem-i halktandır (yaratılış âlemine aittirler).

Şerefli beytin özet anlamı şöyle olur: "Bu yakınlık ve ittifak kaidesinin yukarıdaki misallerde açıklanan âlem-i halktaki görkem ve ihtişamlarından başka, mutlak varlığın vahdet mertebesi olan Hakîkat-i Muhammediyye feleğinden inen görkem ve ihtişam vardır ki, bunlar aslîdir ve bu görünen âlemde meydana gelen görkemlerin köküdür."

Ankaravî hazretleri, "tâk" ve "turum" kelimelerinin ayrı ayrı ma'nâlarını beyân edip, bu terkîbin, kat kat olan evler ve çardaklar ve kasırlar ma'nâsına geldiğini beyân buyururlar. Hind lügatları, bu terkîbi tumturak ve kerr u fer ma'nâsına geldiğini beyân ettiklerinden, Hind şârihleri de bu beyitin şerhinde bu ma'nâyı almışlardır. Ve bu ma'nâ fakîrce de müreccah görünür. "Dokuzuncu felek"ten murâd, ilm-i hey'etin bahs ettiği fezâdaki eflâk değildir; belki âtîde gösterilen feleklerdir: 1. Hakîkat-i muhammediyye, arş ve mertebe-i vahdet. 2. Hakîkat-i insâniyye, a'yân-ı sâbite âlemi ve mertebe-i vâhidiyyet. 3. Felek-i ervâh. Bunlar âlem-i emrdendirler. 4. Felek-i misâl. 5. Felek-i esîr. 6. Felek-i ateş, harâret. 7. Felek-i mâ, su. 8. Felek-i havâ, gaz. 9. Felek-i hâk, toprak. Bunlar da âlem-i halktandır.

Beyt-i şerîfin hülâsa-i ma'nâsı böyle olur: "Bu mukärenet ve ittifak käidesinin yukarıdaki misâllerde beyân olunan âlem-i halktaki tumturaklarından ve kerr u ferrlerinden başka, vücûd-i hakîkînin mertebe-i vahdeti olan hakîkat-ı muhammediyye feleğinden nâzil olan tumturak ve kerr u fer vardır ki, bunlar aslîdir ve bu âlem-i zâhirde vâki' olan tumturakların köküdür."

1098. Halkın tak ve turumu bir ariyettir; emrin tak ve turumu bir mahiyettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1098. Halkın tak ve turumu (gösteriş ve debdebesi) bir emanettir; emrin tak ve turumu bir mahiyettir. Âlem-i halktan olan feleklerin debdebe ve ihtişamı, dokuzuncu felekten inen bir emanettir. Âlem-i emrin, yani ilâhî haller ve oluşlar âleminin tumturaklılığı ise aslî ve hakîkîdir.

Âlem-i halktan olan feleklerin debdebe ve ihtişamı, dokuzuncu felekten nâzil olan bir âriyettir. Âlem-i emrin ya'ni şuûnât-ı ilâhiyye âleminin tumtu-râkı ise aslî ve hakîkîdir.

1099. Tumturak için zillet çekerler; izzet ümîdi üzerinde, zillet içinde hoşturlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1099. Tumturak için zillet çekerler; izzet ümidi üzerinde, zillet içinde hoşturlar.

Dünya halkı, dünyanın debdebesi ve ihtişamı için türlü türlü zilletlere katlanırlar ve bu izzete erişecekleri ümidiyle zillet içinde hoşnut ve şikâyetsiz yaşarlar.

Halk-ı âlem, dünyanın debdebe ve ihtişamı için türlü türlü zilletlere kat-lanırlar ve bu izzete nail olacakları ümîdi ile zillet içinde hoş ve şikâyetsiz yaşarlar.

1100. Gam olan on günlük izzet ümîdi üzerinde, kendilerinin boyunlarını gam-[1105] dan iğ gibi yapmışlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1100. On günlük izzet ümidi üzerine, kendilerinin boyunlarını gamdan iğ gibi yapmışlardır.

"Hudûk" tabiatın dağınık ve perişan olması ve gam anlamınadır. "Dûk" dedikleri "iğ", iplik bükülen ince uzun bir alettir. Yani, esasen kendisi tabiata perişanlık ve gam veren dünya izzeti ümidi üzerine halk, gamdan boyunlarını zayıflatıp incecik bir hâle getirmişlerdir.

“Hudûk” tabîatın perâkende ve perîşân olması ve gam ma'nâsınadır. “Dûk” “iğ” dedikleri, iplik bükülen ince uzun bir âlettir. Ya'ni, esâsen kendi-si tab'a perîşanlık ve gam veren izzet-i dünya ümîdi üzerinde halk, gamdan boyunlarını zaîfletip incecik bir hâle getirmişlerdir.

1101. Nasıl buraya gelmezler ki, bu izzet içinde parlak güneş alan benim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1101. Nasıl buraya gelmezler ki, bu izzet içinde parlak güneş olan benim!

Bu şerefli beyitte, dünyanın geçici olan izzetini elde etmek için büyüklerin ve zenginlerin kapılarında kendilerini alçaltan kimseler hakkında, sahip oldukları ilahi hilafet ve Muhammedi miras makamının verdiği yetkiye dayanarak ve şerefli zâtlarına işaret ederek buyururlar ki: “Gerçek izzet talep edenler nasıl buraya ve benim huzuruma gelmezler ki, izzet anlamı içinde parlak güneş olan benim!” Nitekim ayet-i kerimede, ولله العزة ولرسوله وللمؤمنين (Münafikun, 63/8) yani “İzzet Allah için ve O'nun Resulü için ve müminler içindir” buyurulur. Ve gerçek izzetin parlak güneşleri, peygamberler ve onların varisleri olan evliya hazretleridir. Cenab-ı Pir'in bu anlamda Divan-ı Kebir'lerinde birçok şerefli sözü vardır. Örneğin, Hakk Yolcularına hitaben bir beyitte şöyle buyururlar: “Temiz zâtım ve gerçek saltanatım güneşinin hakkı için ki, ben seni bırakmam, lütuf ile yüceltirim!”

Bu beyt-i şerîfte, dünyanın fânî olan izzetini elde etmek için ekâbir ve ağ-niyâ kapılarında kendilerini tezlîl eden kimseler hakkında, hâiz oldukları hilâ-fet-i ilâhiyye ve verâset-i muhammediyye makāmının verdiği salâhiyyete bi-nâen ve zât-ı şerîflerine işâreten buyururlar ki: “İzzet-i hakîkiyye tâlibleri na-sıl buraya ve benim huzûruma gelmezler ki, ma'nâ-yı izzet içinde parlak gü-neş olan benim!” Nitekim âyet-i kerîmede, ولله العزة ولرسوله وللمؤمنين (Münafikun, 63/8) ya'ni “İzzet Allâh için ve onun Resûlü için ve mü'minler içindir” buyu-rulur. Ve izzet-i hakîkiyyenin parlak güneşleri, enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ hazerâtıdır. Cenâb-ı Pîr'in bu ma'nâda Dîvân-ı Kebîrlerinde birçok ak-vâl-i şerîfesi vardır. Ezcümle, sâliklerine hitâben bir beyitte şöyle buyururlar: “Zât-ı pâkim ve hakîkî saltanatım güneşinin hakkı için ki, ben seni bırakmam, lutf ile a'lâ ederim!”

1102. Güneşin maşrıkı zift renkli burçtur; bizim güneşimiz maşrıklardan hariçtir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1102. Güneşin doğuş yeri zift renkli burçtur; bizim güneşimiz doğuş yerlerinden dışarıdadır.

Maddî güneşin doğuş yeri, tabiatı simsiyah olan uzayda bulunan bir burçtur. Bizim hakikatimizin güneşi, böyle maddî ve şeklî doğuş yerlerinden dışarıdadır.

Sûrî güneşin maşrıkı, tabîatı simsiyâh olan fezâda kâin bir burçtur. Bizim hakîkatimizin güneşi, böyle maddî ve sûrî maşrıklardan hâriçtir.

1103. Onun maşrıkı, onun zerrelerine nisbettir; onun zâtı ne zahir oldu, ne aşağıya gitti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1103. Onun doğuş yeri, onun zerrelerine bağıntılıdır; onun zâtı ne ortaya çıktı, ne de aşağıya indi!

"Onun doğuş yeri"nden kastedilen, Hakk'ın bir olan varlığının vahdet mertebesi olan hakikat-i Muhammediyye'dir (Hz. Muhammed'in hakikati). "Onun zerreleri"nden kastedilen, peygamberlerin ve evliyanın hakikatleridir. Yani, bizim bu zamanda izzet anlamı içinde ortaya çıkan güneşimiz, parlak güneşimizin zâtı değil, aksine gölgesidir. O hakikatin zâtı ve tekil hakikati ne doğdu ne de battı. Çünkü "A'yân vücûd kokusunu koklamamıştır" hükmünce, varlık kokusunu koklamamış olanların, doğuş ve batış sıfatlarıyla nitelenmeleri mümkün değildir.

“Onun maşrıkı”ndan murâd, vücûd-i vâhid-i Hakk'ın mertebe-i vahdeti olan hakîkat-ı muhammediyyedir. “Onun zerreleri”nden murâd, hakāyık-ı enbiyâ ve evliyâdır. Ya'ni, bizim bu zamanda ma'nâ-yı izzet içinde zâhir olan güneşimiz, parlak güneşimizin zâtı değil, belki zıllidir. O hakîkatın zâtı ve “ayn”ı ne tulû' etti ve ne de gurub eyledi. Zira الاعيان ما شمت رايحة الوجود ya'ni “A'yân vücûd kokusunu koklamamıştır” fehvâsınca, vücûd kokusunu koklamamış olanların, tulû' ve gurûb sıfatlarıyla ittisâfları mümkin değildir.

1104. Biz ki, onun zerrelerinin ziyade arkada kalmışıyız, her iki alemde gölgesiz güneşiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1104. Biz ki, onun zerrelerinin çok gerisinde kalmışız, her iki âlemde gölgesiz güneşiz.

Biz ki, o Muhammedî hakikatin zerrelerinin çok gerisinde kalmışı ve âhir zamana yakın olarak gelmişiyiz; o hakikate vâris olmamız sebebiyle dünyada ve ahirette gölgesiz güneşiz.

Biz ki, o hakîkat-i muhammediyye zerrelerinin çok arkada kalmışı ve âhir zamâna yakın olarak gelmişiyiz; o hakîkate vâris olmamız cihetinden dünyâda ve âhirette gölgesiz güneşiz.

1105. Acibdir ki, yine şemsin etrafını dönüyorum; bu sebeb de şemsin ferrinden oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1105. Şaşılacak şeydir ki, yine güneşin etrafını dönüyorum; bu sebep de güneşin parlaklığından oldu!

Hind şârihlerinden İmdâdullâh (k.s.) buyururlar ki: "Güneşten maksat, hakikatlerin hakikatidir. Ve onun içinde Şemseddîn-i Tebrîzî hazretleri tarafına da bir bakış vardır. Hz. Mevlânâ'nın kuralı öyle gerçekleşmiştir ki, "güneş" lafzını kinaye yoluyla bazen hakikatlerin hakikatine, bazen Hz. Risâletpenâh (a.s.) Efendimize, bazen aşka ve bazen ma'şûka ve bazen bunların dışındakilere kullanırlar ki bunlar zevken fark edilirler ve her ne zaman "güneş" veya "âfitâb" zikredilmiş olursa, Şems-i Tebrîzî hazretleriyle gerçekleşen önceki ülfetlerin hatırasıyla şevk zincirleri harekete gelir. Ve hakiki güneşin hatırlanması, onu ondan kapar ve kendilerini güneş tecellilerinin nurlarının mahkûmu görürler. Şüphesiz şaşkın ve hayran olarak söylerler." Bu itibarla, anlamın özeti böyle olur: "Yani, ben gölgesiz güneş olduğum halde, yine Şems-i Tebrîzî hazretlerinin etrafını dönüyorum. Bu dönüş ve yönelişin sebebi de, o hazrete gerçekleşen ilahi tecelliler nurunun benim kalbime yansımasındandır. Bu yansıma beni o sebep tarafına çeker."

Hind şârihlerinden İmdâdullâh (k.s.) buyururlar ki: ""Şems"ten murâd, hakîkatü'l-hakāyıktır. Ve onun zımnında Şemseddîn-i Tebrîzî hazretleri câni- bine de bir nazar vardır. Hz. Mevlânâ'nın kāidesi öyle vâki' olmuştur ki, "şems" lafzını kinâye tarîkıyla ba'zan hakîkatü'l-hakäyıka ıtlâk ederler ve gâh Hz. Risâletpenâh (a.s.) Efendimize ve ba'zan aşka ve ba'zan ma'şûka ve ba'zan bunların gayrine ıtlâk ederler ki bunlar zevkan fark olunurlar ve her ne vakit "şems" veyâ "âfitâb" zikr edilmiş olursa, Şems-i Tebrîzî hazret- leriyle vâki' olan sâbık ülfetlerin hâtırasıyla silsile-i şevkleri harekete gelir. Ve âfitâb-ı hakîkînin tezekkürü, onu ondan kapar ve kendilerini envâr-ı şems tecelliyâtının mahkûmu görürler. Şüphesiz vâlih ve hayrân olarak söylerler."

Bu i'tibârla, hülâsa-i ma'nâ böyle olur: "Ya'ni, ben gölgesiz güneş oldu- ğum halde, yine Şems-i Tebrîzî hazretlerinin etrafını devr ediyorum. Bu devr ve teveccühün sebebi de, o hazrete vâki' olan tecelliyât-ı ilâhiyye nûrunun benim kalbime aksindendir. Bu akis beni o sebep tarafına çeker."

1106. Şems sebepler üzerine muttali' olur; sebeplerin ipi de ondan munkatı'dır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1106. Şems sebepleri bilir; sebeplerin ipi de ondan kopuktur.

Şems-i Tebrîzî Hazretleri bu sebepleri bilir; sebeplerin ipi olan nurların yansıması da yine onların tasarrufu yüzünden kopuktur. Sipehsâlâr'ın Menâkıb'ında (menkıbeler, kerametler) zikredildiği üzere, Şems-i Tebrîzî Hazretleri Hak'ın âşıklarından olup, mazhar olduğu tecellileri (ilahi zuhurları) halktan gizler ve kendi tarafına çekilmeye sebep olan yansıma iplerini keserdi. Nitekim Konya'da kendilerini inkâr eden birtakım kimseler yüzünden ansızın kayboldular. İnsân-ı kâmil, bütün ilahi isimlerin mazharı (tecelli yeri) olduğundan, onların bu zuhur (ortaya çıkma) ve ihticab (gizlenme) halleri, Hakk'ın Bâsıt (genişleten), Kabız (daraltan), Mu'tî (veren) ve Mâni' (engelleyen) isimlerinin gereğindendir.

Cenâb-ı Şems-i Tebrîzî bu sebepler üzerine muttali' olur; sebeplerin ipi olan aks-i envâr dahi yine onların tasarrufu yüzünden munkatı'dır. Menâ- kıb-ı Sipehsâlârda zikr olunduğu üzere, cenâb-ı Şems-i Tebrîzî hazretleri ma'şûkān-ı Hak'tan olup, mazhar olduğu tecelliyâtı halktan setr eder ve ken- di tarafına incizâba sebep olan akis iplerini kat' ederdi. Nitekim Konya'da kendilerini inkâr eden birtakım kimselerin yüzünden ansızın tagayyüb bu- yurdular. İnsân-ı kâmil cemî'-i esmâ-i ilâhiyyenin mazharı olduğundan, on- ların bu zuhûr ve ihticâb halleri, Hakk'ın Bâsıt ve Kabız ve Mu'tî ve Mâni' isimleri iktizâsındandır.

1107. Yüz binlerce kerre ümîdi kestim; kimden, Şems'ten. Siz buna i'timad ediniz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1107. Yüz binlerce kere ümidi kestim; kimden, Şems'ten. Siz buna güvenin!

Bu şerefli beyitteki "Siz buna güvenin" ifadesini, Ankaravî ile Hind şârihlerinden bazıları soruya yorup, "Siz buna güvenir misiniz?" anlamını vermişler. Ve yine Hind şârihlerinden bazıları da "soru değildir." demişlerdir. Eğer "Şems" tabiri Hakk'a ait olursa, soruya yormak uygun olur. Çünkü Hak'tan ümit kesmek "Allah'ın rahmetinden ancak kâfirler topluluğu ümit keser." (Yusuf, 12/87) ayet-i kerimesinin anlamınca küfürdür. Fakat Hz. Pîr efendimizin "Şems"ten yüce maksatları, -Allah en iyi bilendir- Şems-i Tebrîzî efendimizdir. Bu durumda soruya yorulmamak tercih edilir. Ve anlamın özeti de şöyledir: "Ben birçok defalar Hz. Şems'e meydana gelen tecellinin kalbime yansımasından ve onun zevkiyle zevklenmekten ümidi kestim. Bu hâl kesinlikle meydana geldi, siz buna güvenin!"

Bu beyt-i şerîfteki این شما باور کنید ibaresini, Ankaravî ile Hind şârihlerinden ba'zıları istifhâma haml edip, "Siz buna i'timâd eder misiniz?" ma'nâsını ver- mişler. Ve yine Hind şârihlerinden ba'zıları da " istifhâm değildir." demişler- dir. Eğer "Şems" ta'bîri Hakk'a râci' olursa, istifhâma haml etmek muvâfik olur. Zîrâ Hak'tan ümit kesmek إِنَّهُ لَا يَبْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللَّهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ (Yusuf, 12/87) âyet-i kerîmesi müfâdınca küfürdür. Fakat Hz. Pîr efendimizin "Şems"ten murâd-ı âlîleri, -Allahu a'lem- Şems-i Tebrîzî efendimizdir. Bu sûrette istifhâma haml olunmamak müreccah olur. Ve hulâsa-i ma'nâ da şöyledir: "Ben birçok defalar Hz. Şems'e vâki' tecellînin kalbime aksinden ve onun zevkiyle mütezevvık olmaktan ümîdi kestim. Bu hâl muhakkak vâki' oldu, siz buna i'timâd ediniz!"

1108. Sen bana i'timâd etme ki, ben güneşten sabır tutayım, veya balık sudan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1108. Sen bana güvenme ki, ben güneşten sabır tutayım, veya balık sudan!

Hz. Şems'in (Mevlânâ'nın hocası ve dostu) katımdaki değeri ve makamı kabul edilmiş olduğundan, ben sana "Ümitsizliğime güven!" dersem de, sen benim Hz. Şems'in huzurundan ve sohbetinden ayrılmaya sabredeceğime veya balığın suya karşı sabredeceğine güvenme!

Hz. Şems'in kadr ü menzileti indimde müsellem olduğundan, ben sana "Ümîdsizliğime i'timâd et!" dersem de, sen benim Hz. Şems'in huzûr ve musâhabetinden ayrılmağa sabredeceğime veyâ balığın suya karşı sabredeceğine i'timâd etme!

1109. Ey hasen, eğer ümidsiz olursam, benim ümidsizliğim güneşin sun'unun aynıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1109. Ey güzel, eğer ümitsiz olursam, benim ümitsizliğim güneşin sanatının aynısıdır.

"Ey güzel" ifadesiyle, Mesnevî-i Şerif'in yazıldığı sırada muhatap olan ve onu yazan Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerine hitap edilir. Yani, Hz. Şems'e olan ilahi tecellilerin nurlarının benim kalbime yansıması veya yansımaması da birer Hakk tecellisidir. Bu sebeple, yansımadan ümitli olmak ve yansımamadan ümitsiz olmak da, hakiki güneş olan Hakk'ın sanatının aynısıdır. Çünkü Hak, tecelligâhlarında (zuhur yerlerinde) isimleriyle tecelli eder ve Mâni' (engelleyen), Mu'tî (veren), Kabız (sıkan) ve Bâsıt (genişleten) ilahi isimlerdendir. Ve "Ey hasen", "ey güzel" anlamına gelir.

"Ey hasen" ta'bîriyle, Mesnevî-i Şerîfin hîn-i tedvîninde muhatab olup yazan Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerine hitâb buyurulur. Ya'ni, Hz. Şems'e olan envâr-ı tecelliyât-ı ilâhiyyenin benim kalbime aksi veyâ adem-i aksi de birer tecellî-i Hak'tır. Binâenaleyh, akisten ümîdvâr ve adem-i akisten nevmîd olmak da, âfitâb-ı hakîkî olan Hakk'ın sun'unun aynıdır. Zîrâ Hak mezâhirde esmâsı ile mütecellîdir ve Mâni' ve Mu'tî ve Kabız ve Bâsıt esmâ-i ilâhiyyedendir. Ve "Ey hasen", "ey güzel" ma'nâsınadır.

1110. Sun'un "ayn"ı Sani'in zâtından nasıl kesilir; hiç var, varlığın gayrinden nasıl otlar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1110. Sanatın özü, Sanatkâr'ın zâtından nasıl ayrılır; hiç varlık, varlığın dışından nasıl ortaya çıkar?

Bir sıfat olan sanatın özü ve zâtı, o sıfatın nitelendiği Sanatkâr'ın zâtından kesilir mi? Ve bir sıfat, nitelenen olmadan kendiliğinden ayakta durabilir mi? İzafî varlık âleminde mevcut olan her bir şey, varlığın dışı olan yokluktan ve hiçlikten ortaya çıkmaz. Varlık varlıktan çıkar ve yokluktan hiçbir şey çıkmaz.

Bir sıfat olan san'atın "ayn"ı ve zâtı, o sıfatın mevsûfu olan Sâni'in zâtından munkatı' olur mu? Ve bir sıfat mevsûfsuz olarak bizâtihi kāim olabilir mi? Vücûd-ı izâfî âleminde mevcûd olan her bir şey, varlığın gayri olan ademden ve yokluktan zâhir olmaz. Var vardan çıkar ve yoktan hiçbir şey çıkmaz.

1111. Bütün varlıklar bu bağçeden otlarlar; gerek Burak ve Arap atları ve gerek eşek olsunlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1111. Bütün varlıklar bu bahçeden beslenirler; ister Burak ve Arap atları, ister eşek olsunlar.

Bu izafî varlık âleminde gördüğümüz eşya suretlerinin hepsi, hakiki varlık bahçesinden beslenip gelişirler. Bu varlıkların cennet Burak'ı, Arap atı ve eşek gibi çeşitli suretlerde olmaları, bu hakiki varlık bahçesinden beslenmelerine engel değildir. Yani, şaki (bedbaht) ve said (mutlu), iyi ve kötü hepsi, Hakk'ın sıfat ve isimlerinin tecellileridir.

Bu vücûd-ı izâfi âleminde gördüğümüz eşyâ sûretlerinin hepsi, vücûd-ı hakîkî bağçesinden otlayıp neşv ü nemâ bulurlar. Bu mevcûdâtın cennet Burâk'ı ve Arap atı ve eşek gibi muhtelif sûretlerde olmaları, bu vücûd-ı hakîkî bağçesinden otlamalarına mâni' değildir. Ya'ni, şakî ve saîd ve iyi ve kötü hepsi, Hakk'ın sıfat ve esmâsının mezâhiridir.

1112. Fakat kör at körce otlar; bağçeyi görmez, ondan dolayı merdûddur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1112. Fakat kör at körce otlar; bahçeyi görmez, bu sebeple reddedilmiştir.

"Kör at"tan maksat, hayvanî ruhun etkisi altında zayıf düşen kimselerdir. "Bahçe"den maksat, ilahi isim ve sıfatların tümünün tecelli ettiği yerler olan dünyadır.

"Redd" mef'ul (edilgen) anlamında bir mastar olup, reddedilmiş demektir. Yani hayvanî ruhun hükümlerine yenik düşen kimse, ilahi isim ve sıfatların tümünün tecelli ettiği yerler olan bu dünya bahçesinde bu isim ve sıfatların hükümlerini görmeyerek faydalanır; bu sebeple Hakk'a yakın olmaktan reddedilmiştir.

"Kör at"tan murâd, rûh-ı hayvânî te'sîri altında zebûn olan kimselerdir. "Bağçe"den murâd, mecmû'u esma' ve sıfât-ı ilâhiyye mezâhiri olan dünyâdır.

"Redd" mef'ûl ma'nâsına olan masdar olup, merdûd demektir. Ya'ni rûh-i hayvânî ahkâmına mağlûb olan kimse, mecmû'u esma' ve sıfât-ı ilâhiyyenin mezâhiri olan bu dünyâ bağçesinde bu esmâ ve sıfat ahkâmını görmeyerek intifa' eder; ondan dolayı kurb-i Hak'tan merdûddur.

1113. O kimse ki, gerdişleri bu deryadan görmedi, her dem yüzünü yeni mihrâba çevirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1113. O kimse ki, bu denizden dönüşleri görmedi, her an yüzünü yeni mihraba çevirdi.

Yani, suret âleminin dönüşlerini ve değişimlerini hakiki varlık denizinden görmeyen kimse, bu dönüşler hakkında her an yüzünü yeni suret mihraplarına çevirdi. Örneğin, bir yerin harap olduğunu gördüğü zaman, yüzünü zelzeleye ve sel gibi sebeplere çevirerek, bu yerin harap olmasını sadece bunlardan oldu zannetti. Ve aynı şekilde bir kimsenin sağlığının bozulduğunu görünce, yüzünü hastalığa çevirdi. Bunların hiçbirinde Hakk'ın tecellilerini görmedi ve sebeplere karşı ıstırap ve mücadeleye düştü ve ilâhî kazâya karşı koymaya kalkıştı.

Ya'ni âlem-i sûretin dönüşlerini ve inkılâblarını vücûd-ı hakîkî deryâsından görmeyen kimse, bu dönüşler hakkında her an yüzünü yeni sûret mihrablarına çevirdi. Meselâ bir arzın harâblığını gördüğü vakit, yüzünü zelzeleye ve seylâb gibi esbaba çevirerek, bu arzın harâblığını münhasıran bundan oldu zannetti. Ve kezâ bir kimsenin sıhhati muhtell olduğunu görünce, yüzünü maraza çevirdi. Bunların hiçbirisinde Hakk'ın tecelliyâtını görmedi ve esbâba karşı ıztırâb ve mücadeleye düştü ve kazâ-yı ilâhîye mukābeleye kıyâm etti.

1114. O, tatlı denizden tuzlu su içti, tâ ki o tuzlu su onu kör etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1114. O, tatlı denizden tuzlu su içti, tâ ki o tuzlu su onu kör etti.

Böyle bir kimse, tatlı ve latîf olan hakikî varlık denizinden, ıstırap ve mücadelelerin tuzlu sularını içti ve bu şekilde ilâhî ezelî kazâya karşı meydana gelen karşı koymaları, onun kalp gözünü kör etti; hallerin hakikatlerini görmez oldu.

Böyle bir kimse, tatlı ve latîf olan vücûd-ı hakîkî denizinden, iztırâb ve mücâdelât tuzlu sularını içti ve bu sûretle kazâ-yı ezelî-i ilâhîye karşı vâki' olan mukābeleleri, onun kalb gözünü kör etti; hakāyık-ı ahvâli görmez oldu.

1115. Deniz der ki: "Ey kör, basar bulmak için benim suyumdan sağ elinle iç!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1115. Deniz der ki: "Ey kör, basar bulmak için benim suyumdan sağ elinle iç!"

Gerçek varlık, Kelâm sıfatıyla tecelli edip, peygamber diliyle ayrılık âlemine göre buyurur ki: مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ yani "Sana iyilikten bir şey isabet ederse Allah'tandır; ve kötülükten bir şey isabet ederse nefsindendir." Ve birlik âlemine göre de buyurur ki: قُلْ كُلِّ مِن عِندِ اللَّهِ yani "Hepsi Allah katındandır de!" Buna göre, ey kör, basiret sahibi olmak için benim varlık denizimin suyundan, yani ilminden sağ elinle iç, yani hüsn-i zan (iyi düşünce) ile faydalan ki, bu hüsn-i zan seni ilme'l-yakîn (bilgi kesinliği), ayne'l-yakîn (görgü kesinliği) ve hakka'l-yakîn (hakikat kesinliği) mertebelerine getirsin!

Vücûd-ı hakîkî sıfat-ı Kelâm'ı ile tecellî edip, lisân-ı peygamberîsi ile âlem-i farka nazaran buyurur ki: مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ (Nisâ, 4/79) ya'ni "Sana iyilikten bir şey isabet ederse Allah'tandır; ve kötülükten bir şey isabet ederse nefsindendir." Ve âlem-i cem'e nazaran dahi buyurur ki: قُلْ كُلِّ مِن عِندِ اللَّهِ (Nisâ, 4/78) ya'ni "Hepsi Allâh indindendir de!" Binâenaleyh, ey kör, basar-ı basîret sahibi olmak için benim deryâ-yı vücûdumun suyundan, ya'ni ilminden sağ elinle iç, ya'ni hüsn-i zan ile müntefi' ol ki, bu hüsn-i zan seni ilme'l-yakîn ve ayne'l-yakîn ve hakka'l-yakîn mertebelerine getirsin!

1116. Ey mızrak, bir mızrak döndürücü vardır; gâh doğru olursun, gâh iki kat!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1116. Ey mızrak, bir mızrak döndürücü vardır; bazen doğru olursun, bazen iki kat!

"Mızrak"tan kasıt, insan bedenidir. "Mızrak çevirici"den kasıt, gerçek fail olan Hak'tır. "Doğru olmak"tan kasıt, beşerî iradenin ilâhî meşiyete (Allah'ın dilemesine) uygun düşmesidir; ve "iki kat olmak"tan kasıt ise, beşerî iradenin Hak'ın iradesiyle bozulup sonuçsuz kalmasıdır. Yani, ey insan, senin işlerinde tasarruf eden Hak'tır; bazen senin iradene uygun ve bazen de uygun olmayan şekilde tecelli eder!

“Mızrak”tan murâd, cism-i insânîdir. “Mızrak çevirici"den murâd, fâil-i hakîkî olan Hak'tır. "Doğru olmak"tan murâd, irâde-i beşeriyyenin meşiyyet-i ilâhiyyeye tevâfuku; ve "iki kat olmak"tan murâd dahi, irâde-i beşeriyyenin irâde-i Hak ile bozulup akîm kalmasıdır. Ya'ni, ey insân, senin umûrunda mutasarrıf olan Hak'tır; gâh senin irâdene muvâfik ve gâh gayr-i muvâfık olarak tecellî eder!

1117. Biz Şemseddîn'in aşkından tırnaksızız; yoksa biz o gözü körü görücü ederdik!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1117. Biz Şemseddin'in aşkından tırnaksızız; yoksa biz o gözü körü görücü ederdik!

Fakirin anladığıma göre bu şerefli beyitte Şems-i Tebrîzî olayına işaret buyurulur. Sipehsâlâr'ın Menâkıb'ında beyan olunduğu üzere, efendimiz Hazret-i Pîr halk arasından çekilip bir köşede Şems-i Tebrîzî hazretleriyle sohbetle meşgul oldukları vakit, Hazret-i Şems'e haset edenler dedikoduya başladılar ve o hazretin aleyhinde bulundular. Hazret-i Şems dahi Hazret-i Pîr'in büyük ve yüce oğlu Sultan Veled hazretlerine: "Bu defa dahi kaybolacağım ve benim adımı ve nişanımı kimse bulamayacaktır" dediler ve o sırada ikinci defa olarak kayboldular. Allah en iyi bilendir, bu meselenin sebebi olan kimsenin körlüğüne işaret buyurulur. Yani "Biz Hz. Şems'in nurunu göremeyen ve o gözü görücü eder idik; fakat biz Hazret-i Şemseddin'in muhabbetinin galebesi ile tasarruf ve irşat tırnağını bıraktık."

Bu beytin şerhinde, Hint şarihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: "İnsân-ı kâmilden (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tasarruf (manevi güçle bir şey üzerinde etki etme) zuhura gelmez. Gelirse de nadiren, görevli olduğu vakit meydana gelir. O zaman çaresizdir. Ve insân-ı kâmilden tasarrufun ortaya çıkmaması birkaç şey sebebiyledir. Birisi, onun kulluk makamında tahakkukudur ve onun nazarı, acz ve zayıflık olan tabii yaratılışadır. Nitekim Yüce Allah `الله الذي خلقكم من ضعف` (Rûm, 30/54) yani "O Allah ki, sizi zayıflıktan yarattı" buyurur. Ve bu emir, mutlak tasarrufa engeldir. İster kendinin faydası ve ister başkasının faydası ve zararı için olsun. İkincisi, tasarruf eden ile tasarruf edilenin birliğidir. Zira ârif bilir ki, tasarruf eden ile tasarruf edilenin her ikisi, her ne kadar surette muhalif iseler de, hakikatte birdirler. Buna göre, himmet göndermek ile onu helak etmek için hiçbir kimseyi kendisinin gayri görmez. İşte bu özel husustur ki, zarar için tasarruftan ârifi men eder. Üçüncüsü, Yüce Allah'ın, `فَاتَّخِذُهُ وَكِيلاً` (Müzzammil, 73/9) yani "O'nu vekil edin!" emrine uymaktır. Buna göre, insân-ı kâmil kendi tasarrufundan geçer ve Hakk'ı kendisine vekil edinip, kendi işini ona havale eder. Dördüncüsü, ârifin fenası ve istihlakidir. Ve bu husus dahi tasarrufa engeldir. Ve bu beyitte murat edilen ancak budur. Ve bunların gayri diğer birtakım işler daha vardır ki, onlar da tasarrufa engel olurlar. Bu hususta sınırlama yoktur. Velakin zikredilen işler, marifet yolunun kemalinden pek uzaktır. Şimdi tasarruf sahibi, Cenab-ı Hak tarafından kesinlik ve yakin ile tasarrufa görevli olursa, tasarruf eder; ve eğer men edilmiş olursa, tasarruftan kaçınır; ve eğer tasarruf seçimine bırakılmış ise, tasarrufu terk etmeyi seçer. Seçim halinde tasarruf edenler, marifette noksan olanlardır. Bu tasarruf bahsi, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Lûtî'dedir.

Fakîrin anladığıma göre bu beyt-i şerîfte Şems-i Tebrîzî vak'asına işâret buyurulur. Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da beyân olunduğu üzere, cenâb-ı Pîr efendimiz halk arasından çekilip bir köşede Şems-i Tebrîzî hazretleriyle musâhabete meşgûl oldukları vakit, cenâb-ı Şems'e hased edenler kıyl u kāle başladılar ve o hazretin aleyhinde bulundular. Cenâb-ı Şems dahi cenâb-ı Pîr'in büyük mahdûm-i âlîleri Sultan Veled hazretlerine: "Bu def'a dahi gaybûbet edeceğim ve benim nâm u nişânımı kimse bulamayacaktır" dediler ve o sırada ikinci def'a olarak gaybûbet ettiler. Allâhu a'lem, bu mes'elenin bâdîsi olan kimsenin körlüğüne işâret buyurulur. Ya'ni "Biz Hz. Şems'in nûrunu göremeyen ve o gözü görücü eder idik; fakat biz cenâb-ı Şemseddîn'in galebe-i muhabbeti ile tasarruf ve irşâd tırnağını bıraktık." Bu beytin şerhinde, Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: "Ârif-i kâmilden tasarruf zuhûra gelmez. Gelirse de nâdiren, me'mûr olduğu vakit vâki' olur. O zaman çâresizdir. Ve ârif-i kâmilden tasarrufun adem-i zuhûru birkaç şey sebebiyledir. Birisi, onun makām-ı ubûdiyyette tahakkukudur ve onun nazarı, acz ve za'f olan hilkat-i tabîiyyeyedir. Nitekim Hak Teâlâ `الله الذي خلقكم من ضعف` (Rûm, 30/54) ya'ni "O Allâh ki, sizi za'ftan halk etti" buyurur. Ve bu emir, tasarruf-ı mutlaka mâni'dir. İster kendinin nef'i ve ister gayrin nef'i ve zararı için olsun. İkincisi, mutasarrıf ile mutasarrafun-fihin ahadiyyetidir. Zîrâ ârif bilir ki, mutasarrıf ile mutasarrafun-fihin her ikisi, her ne kadar sûrette muhâlif iseler de, hakîkatte birdirler. Binâenaleyh, irsâl-i himmet ile onu helâk etmek için hiçbir kimseyi kendisinin gayri görmez. İşte bu emr-i mahsûstur ki, zarar için tasarruftan ârifi men' eder. Üçüncüsü, Hak Teâlâ'nın, `فَاتَّخِذُهُ وَكِيلاً` (Müzzammil, 73/9) ya'ni "O'nu vekîl ittihâz et!" emrine imtisâldir. Binâenaleyh, ârif-i kâmil kendi tasarrufundan geçer ve Hakk'ı kendisine vekîl ittihâz edip, kendi işini ona tefvîz eder. Dördüncüsü, ârifin fenâsı ve istihlâkidir. Ve bu emr dahi tasarrufa mâni'dir. Ve bu beyitde murâd olan ancak budur. Ve bunların gayri diğer birtakım umûr daha vardır ki, onlar da tasarrufa mâni' olurlar. Bu husûsta hasr yoktur. Velâkin umûr-ı mezkûre, kemâl-i ma'rifet tarîkından pek dûndur. İmdi sâhib-i tasarruf, Cenâb-ı Hak tarafından cezm ve yakîn ile tasarrufa me'mûr olursa, tasarruf eder; ve eğer men' edilmiş olursa, tasarruftan ictinâb eder; ve eğer tasarruf ihtiyârına bırakılmış ise, terk-i tasarrufu ihtiyâr eder. İhtiyâr hâlinde tasarruf edenler, ma'rifette nâkıs olanlardır. Bu tasarruf bahsi, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Lûtî'dedir.

1118. Agah ol ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn; çabuk, hasûdun gözünün körlüğüne ona ilaç et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1118. Ey Hakk'ın nuru olan Hüsameddin, uyanık ol; çabuk ol, hasetçinin gözünün körlüğüne ilaç ol!

Hint şârihlerinden Bahru'l-Ulûm Abdü'l-Alî hazretleri bu beytin açıklamasında şöyle buyururlar: "Cenâb-ı Pîr'in irşad görevini Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerine havale etmesinin sebebi şuydu ki, onların mertebeleri Cenâb-ı Pîr'in mertebelerinden daha aşağı olmakla birlikte, kendilerinde tasarruf kuvveti (manevî güçle işleri idare etme yeteneği) vardı. Veyahut, kalb gözü kör olduğuna işaret edilen kişinin irşadına Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri memur edilmişlerdi. Bu iki ihtimal de geçerlidir. Allah'ın has kullarının hallerini ancak Yüce Allah bilir."

Ben fakir derim ki, bu durum, Süleyman (a.s.)ın, Belkıs'ın tahtını getirme konusunda kendisi tasarruf etmeyip, bu tasarrufu veziri Asaf b. Berhiyâ'ya havale etmesinin benzeridir. Nitekim sebepleri, Fusûsu'l-Hikem'de Süleyman Fassı'nda açıklanmıştır.

Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm Abdü'l-Alî hazretleri bu beytin şerhinde şöyle buyururlar: "Cenâb-ı Pîr'in vazîfe-i irşadı Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerine havâle buyurmalarının sebebi o idi ki, onların mertebeleri cenâb-ı Pîr'in mertebelerinden dûn olmakla beraber, kendilerinde kuvvet-i tasarruf var idi. Veyâhut, kalb gözü kör olduğuna işâret buyurulan şahsın irşadına Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri me'mûr idiler. Bu iki ihtimâl vâriddir. Hâs kullarının ahvâlini ancak Cenâb-ı Hak bilir."

Fakîr derim ki, bu hâl, Süleymân (a.s.)ın, taht-ı Belkıs'ı ihzâr husûsunda kendisi tasarruf etmeyip, bu tasarrufu vezîri Asaf b. Berhiyâ'ya havâle bu- yurmasının nazîridir. Nitekim esbâbı, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Süleymânî'de beyân olunmuştur.

1119. Fiili çabuk olan tûtiyâ-yı kibriyâyı, inad fiilli olan zulmeti öldürücü ilacı,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1119. Fiili çabuk olan kibriya sürmesini, inad fiilli olan zulmeti öldürücü ilacı,

Bu beyit, yukarıdaki beyitte anılan ilacın sıfatıdır. "Tûtiya", eski tıpta gözü güçlendirmek için kullanılan bir ilacın adıdır. Hasetçinin körlüğüne ve inadına, kalb gözü kör olan kişinin manevî gözüne süreceğin ilaç öyle bir ilaçtır ki, çabuk tesir eden Hakk'ın sürmesidir. Tesir etme hususunda inatçı olan tabiat ve nefsaniyet karanlığını giderici ve yok edicidir.

Bu beyit, yukarıki beyitte mezkûr olan ilacın sıfatıdır. "Tûtiya", gözü takviye için tıbb-ı atîkte müsta'mel bir ilacın ismidir. Hasûdun körlüğüne ve inâdına, kalb gözü kör olan şahsın çeşm-i ma'nevîsine süreceğin ilâç öyle bir ilâçtır ki, çabuk te'sîr eden Hakk'ın tûtiyâsıdır. Te'sîr hususunda muannid olan tabîat ve nefsâniyyet zulmetini izâle ve mahv edicidir.

1120. O ki, eğer a'mânın gözüne sürülse, ondan yüz senelik zulmeti koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1120. O ki, eğer körün gözüne sürülse, ondan yüz senelik karanlığı giderir.

[1125] O sürme ilacı ki, eğer yüz sene tabiat ve nefsaniyet karanlığına batmış olan bir kimsenin kalp gözüne sürülse, bu karanlıkları yok eder.

[1125] O tûtiyâ ilacı ki, eğer yüz sene tabîat ve nefsâniyyet zulmetine müstağrak olan bir kimsenin kalb gözüne sürülse, bu zulmetleri mahv eder.

1121. Hasûdluktan senin üzerine inkâr getiren hasûdun gayri bütün körlere devâ et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1121. Hasetten dolayı senin üzerine inkâr getiren hasetçi dışındaki bütün körleri iyileştir!

Bütün nefsaniyet ve tabiat karanlıklarında kalmış olan kimseleri tedavi etmeye yetkin vardır. Fakat hasetliğinden dolayı sana karşı kalbine inkâr getirmiş olan hasetçilere ilaç verme! Çünkü onda bu haset sıfatı ve hasedin gereği olan inkâr bulundukça, senin ilacını kabul etme yatkınlığı yoktur. Senin ona yönelmen, çorak yerlere tohum ekmeye benzer. Bu beyitteki anlam, intikam kastına dayanmaz; aksine haset sıfatının insan ruhlarındaki acı verici etkilerini açıklamaktır.

Bütün nefsâniyyet ve tabîat zulmetlerinde kalmış olan kimseleri tedâvîye salâhiyyetin vardır. Fakat hasûdluğundan dolayı sana karşı kalbine inkâr getirmiş olan hasûdlara ilaç etme! Zîrâ onda bu sıfat-ı hased ve hasedin îcâbı olan inkâr bulundukça, senin ilacını kabûl etmek isti'dâdı yoktur. Senin ona teveccühün, çorak yerlere tohum ekmeğe benzer. Bu beyitteki ma'nâ kasd-1 intikāma müstenid değildir; belki sıfat-ı hasedin nüfûs-i beşerdeki te'sîrât-ı elîmesini beyândır.

1122. Muhakkak senin hasûdun ben isem bile, böyle can çekişmem için can verme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1122. Muhakkak senin hasetçin ben olsam bile, böyle can çekişmem için can verme!

Eğer senin hasetçin ben bile olsam, bu haset sıfatının verdiği tesirler ve kalbî ızdıraplar içinde can çekişmem için bile can verme! Bu şerefli beyitte, haset sıfatına karşı evliyanın bakış açısının şiddet derecesi ortaya konulur. Çünkü bu sıfat, İblis'in sapkınlıkta tek kalmasına sebep olan bir sıfattır.

Eğer senin hasedcin ben bile olsam, bu hased sıfatının verdiği te'sîrât ve ıztırâbât-ı kalbiyye içinde can çekişmem için bile can verme! Bu beyt-i şerîfte, sıfat-ı hasede karşı nazar-ı evliyânın derece-i şiddeti ızhâr buyurulur. Zîrâ bu sıfat İblîs'in dalâlette teferrüdüne bâdî olan bir sıfattır.

1123. O kimse ki afitâba hasûd olur ve o kimse ki âfitâbın vücudundan incinir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1123. O kimse ki güneşi kıskanır ve o kimse ki güneşin varlığından incinir.

"Güneş"ten kasıt, özellik bakımından Şems-i Tebrîzî hazretleri; ve genellik bakımından, "fenâ" (yok olma) ve "bekâ" (varlıkta kalma) mertebelerinde gerçekleşen bütün insân-ı kâmillerdir. Bu beytin anlamı, sonraki beyit ile tamamlanır.

"Afitâb"dan murâd, husûsiyyet cihetinden cenâb-ı Şems-i Tebrîzî hazretleri; ve umumiyyet cihetinden, "fenâ" ve "bākā" mertebelerinde tahakkuk eden bilcümle insân-ı kâmillerdir. Bu beytin ma'nâsı, âtîdeki beyit ile tamâm olur.

1124. İşte sana devâsız bir derd ki, onun için ah vardır; işte sana ebedî kuyunun dibine düşüş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1124. İşte sana devasız bir dert ki, onun için ah vardır; işte sana ebedî kuyunun dibine düşüş!

Yani, ilâhî bir güneş olan insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) haset eden ve onun varlığından ve huzurundan incinen bir kimsenin hastalığı, asla ilaç kabul etmeyen dert ve hastalıktır. Böyle bir kimsenin nasibi, hasret ahıdır. Ve böyle bir kimse, ebediyen tabiat ve hayvanlık karanlığı kuyusunun dibine düşmüştür.

Ya'ni, ilâhî bir güneş olan insân-ı kâmile hased eden ve onun vücûdundan ve huzûrundan incinen bir kimsenin illeti, aslâ ilâç kabûl etmeyen derd ve illettir. Böyle bir kimsenin nasîbi, âh-ı hasrettir. Ve böyle bir kimse, ebediyyen zulmet-i tabîat ve hayvâniyyet kuyusunun dibine düşmüştür.

1125. Onun lâzımı, ezel güneşinin nefyidir; söyle, onun bu murâdı ne vakit hâsıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1125. Onun gereği, ezel güneşinin yokluğudur; söyle, onun bu isteği ne zaman gerçekleşir?

Bu hasetçinin kötü tabiatının gerektirdiği şey, ezelde ve ilâhî ilim mertebesinde Hâdî isminin mazharı olan bir hidayet güneşinin yok edilmesi ve ortadan kaldırılmasıdır. Ey ilâhî kazânın hükümlerine vâkıf olan ârif, söyle, onun bu isteği ilâhî kazâyı değiştirebilir mi; bu sebeple onun istediği şey gerçekleşir mi?

"Doğan"dan kasıt, insân-ı kâmil; "harabe"den kasıt, dünya; ve "baykuş"tan kasıt, ان الذين لا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا وَ رَضُوا بِالْحَيَوةِ الدُّنْيَا وَ اطْمَئَنُوا بِهَا (Yûnus, 10/7) yani "Muhakkak şu kimseler ki, bizimle karşılaşmayı ummazlar ve dünya hayatına razı olup onunla tatmin oldular" ayet-i kerimesi hükmüne uygun düşen gaflet ehli kişilerdir.

Bu hasûdun tabîat-ı habîsesine lâzım olan şey, ezelde ve ilm-i ilâhî mertebesinde ism-i Hâdî'nin mazharı olan bir şems-i hidâyetin nefyi ve izâlesidir. Ey kazâ-yı ilâhî ahkâmına vakıf olan ârif, söyle, onun bu murâdı kazâ-yı ilâhîyi tebdîl edebilir mi; binâenaleyh onun matlûbu hâsıl olur mu?

"Doğan"dan murad, insân-ı kâmil; "harabe”den murâd, dünyâ; ve “baykuş"tan murad, ان الذين لا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا وَ رَضُوا بِالْحَيَوةِ الدُّنْيَا وَ اطْمَئَنُوا بِهَا (Yûnus, 10/7) ya'ni "Muhakkak şu kimseler ki, bizim likāmızı recâ etmezler ve hayât-ı dünya yâya râzı ve onunla mutmain oldular" âyet-i kerîmesi hükmüne mâsadak olan ehl-i gaflettir.

## Doğan kuşunun harâbede baykuşlar arasına giriftâr olması

1126. Doğan o kimsedir ki, geri şâha gele; kör doğan o kimsedir ki, yolunu gâib etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1126. Doğan o kimsedir ki, geri şaha gele; kör doğan o kimsedir ki, yolunu kaybetmiş.

Padişah tarafından av için eğitilmiş olan doğan, dönüp dolaşıp yine padişahın koluna konan kimsedir; ve kör doğan ise, eğitime yatkınlığı olduğu halde henüz eğitilmemiş ve Hakk yolunu kaybedip dünya ehline karışmış olan kimsedir.

Pâdişâh tarafından av için terbiye edilmiş olan doğan o kimsedir ki, dönüp dolaşıp yine şâhın koluna kona; ve kör doğan o kimsedir ki, terbiyeye isti'dâdı olduğu halde henüz terbiye edilmemiş ve tarîk-ı Hakk'ı gâib edip ehl-i dünyâya karışmış ola.

1127. Yolu gaib etti ve vîrâneye düştü; vîrânede dahi baykuşlar üzerine düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1127. Yolu kaybetti ve viraneye düştü; viranede dahi baykuşlar üzerine düştü.

Şahına dönen bir doğan olan bir kâmil (olgun insan), bu dünya viranesine yani beşeriyet alemine düştü; bununla beraber viranede de baykuşlar arasına düştü.

Şâha rücû' edici bir doğan olan bir kâmil, bu dünyâ vîrânesine ya'ni beşeriyet âlemine düştü; bununla beraber vîrânede de baykuşlar arasına düştü.

1128. O bütün rızâ nûrundan nûrdur; lakin onu kaza çavuşu kör etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1128. O, bütün rıza nurundan nurdur; fakat onu kaza çavuşu kör etti.

O kâmil, ilâhî kazâya rıza nurundan tamamen nurdur. Bu sebeple basiret gözü açıktır. Fakat ne yazık ki, ilâhî kazâ çavuşu onun basiret gözüne perde çekti.

O kâmil, kazâ-yı ilâhîye rızâ nûrundan bütün nûrdur. Binâenaleyh basar-ı basîreti açıktır. Fakat ne çâre ki, kazâ-yı ilâhî çavuşu onun basar-ı basîretine perde çekti.

1129. Onun gözüne toprak saçtı ve yoldan götürdü; onu baykuşlar arasında vîrâna tevdî' etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1129. Onun gözüne toprak saçtı ve yoldan götürdü; onu baykuşlar arasında viraneye teslim etti.

Onun kalp gözüne, topraktan olan bedenin hükümlerini perde etti ve Hakk yolundan çevirip, onu baykuş hükmünde olan gaflet ehli arasında dünya harabesine teslim etti.

Onun kalb gözüne cism-i hâkînin ahkâmını perde etti ve tarîk-ı Hak'tan çevirip, onu baykuş mesâbesinde olan ehl-i gaflet arasında dünyâ harâbesine tevdî' etti.

1130. Bir ilave olarak baykuşlar onun başına vururlar; onun nâzenîn olan ka- [1135] nadını yolarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1130. Bir ilave olarak baykuşlar onun başına vururlar; onun nâzenîn olan ka- [1135] nadını yolarlar.

O doğanın harabede kendi cinsi olmayan baykuşlar arasına düşmesi bir belâ olmakla beraber, bir de belâya ek olarak o baykuşlar onu gagalarıyla başına vurarak didiklediler ve onun narin kanatlarını yoldular.

O doğanın harâbede kendi cinsi olmayan baykuşlar arasına düşmesi bir ibtilâ olmakla beraber, bir de ilâve-i ibtilâ olarak o baykuşlar onu gagalarıyla başına vurarak didiklediler ve onun nâzenîn kanatlarını yoldular.

1131. Agah olun, bizim yerimizi tutmak için geri geldi diye, baykuşlar içine velvele düştü!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1131. Bilin ki, bizim yerimizi tutmak için geri geldi diye, baykuşlar arasına telaş düştü!

Bu kıssada, Şems-i Tebrîzî hazretlerinin olayına da işaret edildiği anlaşılır. Nitekim Sipehsâlâr'ın Menâkıb'ında aynen şu ifadeler mevcuttur: "Hz. Hudavendigâr'ın sohbetleri Mevlânâ Şemseddîn hazretlerine özgü kalmıştı. Bu sebeple, ashabın çoğu Pîr hazretlerinin huzurundan mahrum kaldılar ve uzun bir süre tahammül ettiler. Nihayet kıskançlık sebepleri onların nefislerinde sürekli hâle geldi; inkâr tozunu yüzeye çıkardılar ve fıskı aşk sayıp gereksiz işler tertip ettiler. Her fırsat bulduklarında, Şemseddîn hazretlerine karşı hezeyan ve alay ile söz söylerlerdi. Bir süre o grubun inkâr ateşinden incinmedi; ancak haddi aştıklarında, bu yüzden bir fitnenin ortaya çıkacağını bildi; durumu düzeltmek için aniden Şam şehrine hicret ettiler. Hz. Hudavendigâr o fitnenin kışkırtıcılarına ve o hareketin teşvikçilerine kesinlikle ilgi göstermediği gibi, onların hâllerine göz ucuyla bile bakmadılar."

Bu olaydan sonra Hz. Mevlânâ efendimiz Şemseddîn hazretlerini Şam'dan tekrar Konya'ya davet ettiler ve eskisi gibi sohbetleriyle meşgul oldular. Sipehsâlâr'ın Menâkıb'ında ikinci defa dahi şu ifadeler ile ayrıntılandırılır: "Mevlânâ Şemseddîn uzun bir müddet sonra Hz. Hudâvendigâr'ın harem dairesinde yetişen Kimya adındaki bir kızı nikâhına almak isteğinde bulundu. Hz. Mevlânâ da tam bir memnuniyetle evlendirdi. Kış mevsimi olduğundan, evin kışlık bölümünde bulunan bir sofada gerdek odası tertip ettiler ki, Mevlânâ Şemseddîn orada zifafa girip, o kış orada ikamet ettiler. Hz. Pîr'in ortanca oğlu Çelebî Alâeddîn o sofadan gelip geçtikleri için, Şemseddîn hazretleri, eşinin kıskançlık dürtüsüyle, birkaç defa şefkat ve nasihat yoluyla onlara buyurdular ki: "Ey gözümün nuru, gerçekten zahir ve batının edep ile süslüdür. Ancak bundan sonra bu evde hesaplı hareket etmen gerekir." Bu söz onlara ağır geldi, gücendiler. Ve zaten Sultan Veled hazretleri Şems hazretlerinin fazla iltifat ve ilgisi sebebiyle üzülmekteydi. Ona bu hâl de eklendi. Dışarıya çıkıp durumu bir gruba anlattı. Onlar da fırsatı ganimet bilerek fikirlerini açıkladılar ve, "Tuhaf şey! Bir yabancı gelip, Hudâvendigâr'ın evine girmiş, ev sahibinin göz nurunu kendi evine koymuyor!" dediler. O grup, fırsat buldukça o hazreti küçümsemekle meşgul olurlar ve gücenmeye sebep olacak hareketleri yaparlardı. Hz. Şems hâllerinin mükemmelliği sebebiyle sabretti ve Hz. Hudâvendigâr'a bir şey söylemedi. Bir süre sonra o grubun tecavüzü haddi aştı. Meseleyi Hz. Sultan Veled'e anlattılar ve dediler ki: "Bu defa bu grubun hareketleri yüzünden öyle bir kayboluş yaşayacağım ki, benim eserimi bir kimse bulamayacaktır!" Ve hem o müddette aniden kayboldular."

İşte bu olaya vakıf olmak, bu kıssanın ruhuna nüfuz etmek için yeterlidir. Esasen Mesnevî'nin birinci cildinde, "Padişah ve cariye" kıssasında, Çelebî Hüsâmeddîn hazretleri Şems-i Tebrîzî hazretleriyle olan hâllerin beyanını Hz. Pîr'den rica etmiş ve Hz. Pîr de bunların açıkça söylenemeyeceğini ve hikâyenin ima ettiklerine kulak vermesini beyan buyurmuştu. Bu kıssada, özellik yönünden Şems hazretlerinin olayı; ve genellik yönünden dahi bütün peygamber ve evliya hazretlerinin hâlleri beyan buyurulmaktadır.

Bu kıssada, cenâb-ı Şems-i Tebrîzî hazretlerinin vak'asına da işâret buyurulduğu anlaşılır. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da aynen şu ibâreler mevcuttur: "Hz. Hudavendigâr'ın sohbetleri Mevlânâ Şemseddîn hazretlerine mahsûs kalmış idi. Bu sebeble, ekser-i ashâb zât-ı Pîr hazretlerinin huzûrundan mahrûm kaldılar ve birçok müddet tahammül ettiler. Nihâyet bevâis-i hased onların nüfûsunda müstemir oldu; gubâr-ı inkârı yüze çıkardılar ve fıskı aşk addedip fuzûlîlik fiillerini tertib ettiler. Her fırsat buldukları vakit, cenâb-ı Şemseddîn'e karşı hezeyân ve istihzâ ile söz söylerler idi. Bir müddet o tâifenin hâr-ı inkârından incinmedi; vaktâki hadden tecavüz ettiler, bildi ki bu yüzden bir fitne zuhûr edecektir; ıslâh-ı hâl için bağteten mahrûse-i Dımaşk'a hicret buyurdular. Hz. Hudavendigâr o fitnenin muharriklerine ve o hareketin müşevviklerine kat'iyyen inâyet etmedikleri gibi, onların hallerine göz ucu ile bile bakmadılar."

Bu vak'adan sonra Hz. Mevlânâ efendimiz cenâb-ı Şemseddîn'i Şam'dan tekrar Konya'ya da'vet buyurdular ve kemâ-fi's-sâbık sohbetleriyle meşgül oldular. Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da ikinci def'a dahi şu ibâreler ile tafsîl olunur: "Mevlânâ Şemseddîn müddet-i medîdeden sonra Hz. Hudâvendigâr'ın dâire-i hareminde perveriş-yâb olan Kimyâ nâmındaki bir kızı kayd-ı nikâhına almak iltimâsında bulundu. Hz. Mevlânâ dahi kemâl-i memnûniyyetle tezvîc buyurdular. Kış mevsimi olduğundan, hânenin kışlık mahallinde kâin bir sofada haclegâh tertib buyurdular ki, Mevlânâ Şemseddîn orada zifafa girip, o kış orada ikāmet ettiler. Hz. Pîr'in ortanca mahdûmu Çelebî Alâeddîn o sofadan gelip geçtikleri cihetle, cenâb-ı Şemseddîn, hareminin sâika-i gayretiyle, birkaç def'a şefkat ve nasîhat tarîkıyla onlara buyurdular ki: "Ey nûr-ı dîde, vâkıâ zâhir ve bâtının âdâb ile ârâstedir. Velâkin bundan sonra bu hânede hesâb ile hareket buyurman îcâb eder." Bu söz onlara ağır geldi, münfail oldu. Ve zâten Sultan Veled hazretlerine cenâb-ı Şems'in fazla iltifat ve inâyeti sebebiyle mükedder olmakta idi. Ona bu hâl de munzam oldu. Dışarıya çıkıp keyfiyyeti bir tâifeye anlattı. Onlar da fırsatı ganîmet bilerek fikirlerini izhar edip, "Tuhaf şey! Bir ecnebî gelip, hâne-i Hudâvendigâr'a girmiş, sâhib-i hânenin nûr-ı dîdesini kendi evine koymuyor!" dediler. O tâife, fırsat buldukça o hazreti istihfâf ile meşgül olurlar ve mûcib-i in- fiâl olacak harekâtı icrâ ederler idi. Hz. Şems kemâl-i hâlleri sebebiyle sabr edip, Hz. Hudâvendigâr'a bir şey söylemediler. Bir müddet sonra o tâifenin tecavüzü haddi tecavüz etti. Mes'eleyi Hz. Sultan Veled'e hikâye ettiler ve dediler ki: "Bu def'a bu tâifenin harekâtı yüzünden öyle bir gaybûbet edeceğim ki, benim eserimi bir kimse bulamayacaktır!" Ve hem o müddette bağteten gaybûbet buyurdular."

İşte bu vak'aya vukūf, bu kıssanın rûhuna nüfüz için kâfidir. Esâsen I. cild-i Mesnevî'de, "Pâdişâh ve câriye" kıssasında, Çelebî Hüsâmeddîn hazretleri Şems-i Tebrîzî hazretleriyle olan ahvâlin beyânını Hz. Pîr'den ricâ etmiş ve Hz. Pîr de bunların açıkça söylenemeyeceğini ve hikâyenin zımnına kulak tutmasını beyân buyurmuş idi. Bu kıssada, husûsiyyet cihetinden cenâb-ı Şems vak'ası; ve umumiyyet cihetinden dahi bilcümle enbiyâ ve evliyâ hazerâtının ahvâli beyân buyurulmaktadır.

1132. Mahalle köpekleri gibi pür-hiddet ve pür-heybet, garîbin delkına düştüler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1132. Mahalle köpekleri gibi öfke ve heybetle, garibin eski püskü giysisine saldırdılar!

"Delk", eski püskü giysi anlamına gelir. Yani, mahalle köpekleri eski püskü giysili bir garip ve fakiri gördükleri zaman nasıl öfke ve heybetle havlayıp üzerine saldırırlarsa, baykuşlar da doğana öyle saldırdılar.

"Delk", eski püskü libâs ma'nâsınadır. Ya'ni, mahalle köpekleri eski püskü libâslı bir garîb ve fakîri gördükleri vakit nasıl hiddet ve heybetle havlayıp üzerine hücûm ederlerse, baykuşlar da doğana öyle hücûm ettiler.

1133. Doğan der ki: "Ben niye baykuşlara layık olayım; baykuşlara böyle harabenin yüzünü fedâ ettim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1133. Doğan der ki: "Ben niye baykuşlara lâyık olayım; baykuşlara böyle harabenin yüzünü fedâ ettim!"

1134. Ben burada olmak istemem, giderim; şahlar şahının tarafına raci' olurum!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1134. Ben burada olmak istemem, giderim; şahlar şahının tarafına dönerim!

1135. Kendinizi öldürmeyiniz ey baykuşlar; zîrâ ben mukîm değilim, vatan tarafına gidiyorum!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1135. Kendinizi öldürmeyiniz ey baykuşlar; çünkü ben yerleşik değilim, vatan tarafına gidiyorum!

1136. Bu harab-âbâd sizin gözünüzdedir; ve yoksa bize şahın bileği naz yeridir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1136. Bu harabe sizin gözünüzdedir; yoksa bize şahın bileği naz yeridir!

Ey dünya ehli, bu harabe yer olan dünyanın değeri ve önemi ancak sizin gözünüzde sabittir. Yoksa bizim gibi ilahi sevgiliye sahip olanlara, gerçek şah olan Hakk'ın kudret eli naz yeridir. Yani, bizim gibi kâmil insanlar niyaz ehli değil, naz ehli olan topluluktandır. Bazı nüshalarda naz yeridir yerine baz yeridir geçmektedir. Bu durumda, "doğan yeridir" anlamı verilmesi gerekir.

Ey ehl-i dünyâ, bu harâbe-zâr olan dünyanın kıymeti ve ehemmiyeti ancak sizin nazarınızda sabittir. Ve yoksa bizim gibi ma'şûk-ı ilâhî olanlara, şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın yed-i kudreti naz yeridir. Ya'ni, bizim gibi kâmiller ehl-i niyâz değil, ehl-i nâz olan tâifedendir. Ba'zı nüshalarda ناز جاست yerine باز جاست vaki'dir. Bu sûrette, "doğan yeridir" ma'nâsı verilmek îcâb eder.

1137. Baykuş dedi: “Sizi hânümândan koparmak için yine hîle yapıyor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1137. Baykuş dedi: “Sizi yurdunuzdan etmek için yine hile yapıyor!"

Bir baykuş, kendi arkadaşlarına hitaben dedi ki: "Bu doğanın, bizim meskenimizden kendisini müstağni göstererek vatanına gideceğini söylemesi bir hiledir. Bu hile ile buradan sizi çıkarıp kendisi yerleşecektir!"

Baykuşun birisi kendi arkadaşlarına hitâben dedi ki: "Bu doğanın bizim meskenimizden kendisini müstağnî göstererek vatanına gideceğini söylemesi bir hîledir. Bu hîle ile buradan sizi çıkarıp kendisi mukîm olacaktır!"

1138. "O mekr ile bizim evlerimizi tutar; riyakârlık ile bizi yuvadan koparır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1138. "O, hile ile bizim evlerimizi tutar; riyakârlık ile bizi yuvadan koparır!"

"Vekr", duvarda ve dağlarda olan kuş yuvaları anlamındadır.

"Vekr", duvarda ve dağlarda olan kuş yuvaları ma'nâsınadır.

1139. "Bu hîleye tapıcı tokluk gösterir; vallâhi harîslerin hepsinden beterdir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1139. "Bu hileye tapan tokluk gösterir; vallahi hırslıların hepsinden beterdir!"

Bu hilekâr doğan, tokluk ve istiğna (ihtiyaçsızlık) gösteriyor; fakat yemin ederim ki dünya hırslısı olanların hepsinden daha hırslıdır!

Bu hîlekâr doğan tokluk ve istiğnâ gösteriyor; fakat kasem ederim ki harîs-i dünyâ olanların hepsinden daha harîstir!

1140. "O hırsından çamuru pekmez gibi yer; ey arkadaşlar, ayıya kuyruk tes- [1145] lîm etmeyiniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1140. "O hırsından çamuru pekmez gibi yer; ey arkadaşlar, ayıya kuyruk teslim etmeyiniz!"

Bu hırslı doğan, hırsının şiddetinden çamuru pekmez gibi iştahla yer. Bu sebeple, ayı tabiatında olan bu doğana, koyunun en önemsiz bir parçası olan bir kuyruğu bile teslim etmeyiniz!

Bu harîs olan doğan, kemâl-i hırsından çamuru pekmez gibi iştihâ ile yer. Binâenaleyh bir ayı meşrebinde olan bu doğana, koyunun en ehemmiyyetsiz bir parçası olan bir kuyruğu bile teslîm etmeyiniz!

1141. "Biz sade-dilleri yoldan çıkarmak için, şahtan ve şâhın elinden öğünerek söyler!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1141. "Biz sade-dilleri yoldan çıkarmak için, şahtan ve şâhın elinden öğünerek söyler!"

Bu doğan, bizim gibi saf baykuşları aldatmak için, "Benim gözüm sizin makamınızda değildir; benim yerim şahın bileğidir" diyerek öğünür.

Bu doğan bizim gibi saf baykuşları aldatmak için, "Benim gözüm sizin makāmınızda değildir; benim yerim şâhın bileğidir" diyerek öğünür.

1142. "Bir kuşcağız ise şahın ne cinsidir? Eğer biraz aklın varsa onu dinleme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1142. "Bir kuşcağız ise şahın ne cinsidir? Eğer biraz aklın varsa onu dinleme!"

Bu yüce beyitte, "Siz de muhakkak ancak bizim gibi beşersiniz!" anlamındaki İbrâhîm Sûresi 10. ayetine işaret buyurulur.

Bu beyt-i şerifte, إِنْ أَنتُمْ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا (İbrâhîm, 14/10) ya'ni "Siz de muhakkak ancak bizim gibi beşersiniz!" âyet-i kerîmesine telmîh buyurulur.

1143. "O şahın cinsi veya vezîrin cinsi midir? Hiç sarmısak bâdem helvasına lâyık olur mu?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1143. "O, şahın cinsi midir yoksa vezirin cinsi midir? Sarımsak hiç badem helvasına layık olur mu?"

1144. “Sultan tevâbii ile benim arayıcımdır, diye; o şeyi ki, fiilden ve mekrden ve fenden söyler!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1144. “Sultan, maiyetiyle birlikte benim arayıcımdır, diye; o şeyi ki, fiilden ve gizli yönlendirmeden ve hileden söyler!”

1145. "İşte sana na-makbûl mâlîhulya; işte sana ham lâf ve ahmak tutucu tuzak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1145. "İşte sana kabul edilemez kuruntu; işte sana ham söz ve ahmakları tutan tuzak!"

Bu doğanın, "Sultan maiyetiyle benim arkamdan gelip beni arayıp durur" diyerek fiil, hile ve fen (ustalık) yönünden birtakım sözler söylemesi, kabul edilemeyecek bir kuruntudur ve ham bir sözdür ve ahmakları kandırıcı ve tutucu bir tuzaktır.

Bu doğanın, "Sultân tevâbii ile benim arkamdan gelip beni arayıp durur" diyerek fiil ve hîle ve fen cihetinden birtakım sözler söylemesi, kabûl edilemeyecek mâlîhülyâdır ve bir ham sözdür ve ahmakları kandırıcı ve tutucu bir tuzaktır.

1146. "Her kim buna inanırsa ahmaklıktandır; bir zaîf kuşcağız şaha ne layıktır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1146. "Her kim buna inanırsa ahmaklıktandır; zayıf bir kuşcağız şaha ne layıktır?"

1147. "En hakîr baykuş eğer onun beynine vursa, muhakkak şâhtan ona yardımcılık nerede?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1147. "En hakîr baykuş eğer onun beynine vursa, muhakkak şâhtan ona yardımcılık nerede?"

Ey şahtan ve şahın bileğinde naz makamı (nazlanma yeri) tuttuğundan bahseden doğan, en aciz bir baykuş senin beynine gagasıyla darbeler indirse, bahsettiğin şah asla senin yardımına yetişmez. Yani saldırganlara karşı sende karşı koyacak maddi ve manevi kuvvet yoktur.

Ey şâhtan ve şâhın bileğinde makām-ı nâz tuttuğundan bahs eden doğan, en aciz bir baykuş senin beynine gagasıyla darbeler indirse, bahs edip durduğun şâh aslâ senin imdâdına yetişmez. Ya'ni mütecâvizlere karşı sende mukāvemet edecek maddî ve ma'nevî kuvvet yoktur.

1148. Doğan dedi: "Eğer benim bir kanadımı koparsa, şahların şahı baykuşluğun kökünü koparır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1148. Doğan dedi: "Eğer benim bir kanadımı koparsa, şahların şahı baykuşluğun kökünü koparır!"

İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), kötü kişilere cevap olarak dedi: "Eğer en zavallı bir kötü kişi bana eziyet ve cefa ederse, Yüce Yaratıcı hazretleri, kötü kişilerin oturdukları beldeyi kökünden koparır!" Nasıl ki Şuayb (a.s.)ın kendi kavmine olan bu anlamdaki hitabı Kur'ân-ı Kerîm'de açıklanır: لَا يَجْرِ مَنَّكُمْ شِقَاقِي أَنْ يُصِيبَكُمْ مِثْلُ مَا أَصَابَ قَوْمَ نُوحٍ أَوْ قَوْمَ هُودِ (Hûd, 11/89) أَوْ قَوْمَ صَالِح yani "Bana karşı çıkmanız, Nuh kavmine, Hud kavmine ve Salih kavmine isabet eden şeyin benzerinin size de isabet etmesine sebep olmasın!" Çünkü Yüce Allah, Nuh, Hud ve Salih (aleyhimü's-selâm)a muhalefet edip, onları incitenlerin kendileriyle beraber yerlerini yurtlarını da altüst etti!

"İnsân-ı kâmil”, ehl-i şekāvete cevâben dedi: "Eğer en miskîn bir şakî bana ezâ ve cefâ ederse, Hâlik-i Zülcelâl hazretleri ehl-i şekāvetin sâkin oldukları beldeyi kökünden koparır!"

Nitekim Şuayb (a.s.)ın kendi kavmine olan bu ma'nâdaki hitabı Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyurulur : لَا يَجْرِ مَنَّكُمْ شِقَاقِي أَنْ يُصِيبَكُمْ مِثْلُ مَا أَصَابَ قَوْمَ نُوحٍ أَوْ قَوْمَ هُودِ (Hûd, 11/89) أَوْ قَوْمَ صَالِح ya'ni "Benim şikākım, sizi, kavm-i Nuh'a ve kavm-i Hûd'a ve kavm-i Sâlih'e isabet eden şeyin mislinin size isâbete çekmesin!" Zîrâ Hak Teâlâ, Nûh ve Hûd ve Sâlih (aleyhimü's-selâm)a muhalefet edip, onları incitenlerin kendileriyle beraber yerleri yurtlarını da altüst etti!

1149. Baykuş kim oluyor? Eğer bir doğan benim gönlümü incitir, bana cefâ ederse;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1149. Baykuş kim oluyor? Eğer bir doğan benim gönlümü incitir, bana eziyet ederse;

1150. Şah her iniş ve yokuşta, doğan başlarından yüz binlerce harman yapar! [1155]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1150. Şah, her iniş ve yokuşta, doğan başlarından yüz binlerce harman yapar! [1155]

Ankaravî hazretleri, "Bu sözün söyleyicisi olan doğandan kasıt, peygamberler ve velîler; ve ikinci doğandan kasıt, dünya şahinleridir" buyururlar. Bu da bir yöndür. Hint şârihlerinden İmdâdullâh hazretleri, ikinci doğanı da velî anlamında alıp, buyururlar ki: "Eğer farz edelim ki bir velî, bir nebîyi incitirse, Mûsâ (a.s.) zamanında Bel'am-ı Bâûr hakkında meydana geldiği gibi, şah ondan velâyeti (velilik makamını) alır." Bu ikinci yön tercih edilendir. Çünkü velâyet mertebeler üzerinedir. Mertebesi aşağı olan bir velî, fiilleri ve sözleriyle, kendisinden üstün olan velînin kalbini incitecek olursa, ilâhî gazabın eseri ortaya çıkar. Nasıl ki Nefehâtü'l-Üns'te, Necmüddîn Kübrâ ve Mecdüddîn-i Bağdâdî hazretleri arasında meydana gelen hâl, bu mütalaanın şahididir. Ve bu anlam, bütün peygamberleri ve velîleri kapsar.

Ankaravî hazretleri, “Bu sözün kāili olan doğandan murâd, enbiyâ ve evliyâ; ve ikinci doğandan murâd, dünya şâhbâzlarıdır" buyururlar. Bu da bir vecihtir. Hind şârihlerinden İmdâdullâh hazretleri, ikinci doğanı da velî ma'nâsına alıp, buyururlar ki: "Eğer bilfarz bir velî nebîyi incitirse, Mûsâ (a.s.) zamânında Bel'am-ı Bâûr hakkında vâki' olduğu gibi, şâh ondan velâyeti selb eder." Bu ikinci vecih müreccahtır. Zîrâ velâyet merâtib üzerinedir. Mertebesi dûn olan bir velî, efâli ve akvâli ile, mâfevki olan velînin kalbini incitecek olursa, gazab-ı ilâhî eseri zâhir olur. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'te, Necmüddîn Kübrâ ve Mecdüddîn-i Bağdâdî hazretleri aralarında vâki' olan hâl, bu mütâlaanın şâhididir. Ve bu ma'nâ enbiyâ ve evliyânın kâffesine şâmil olur.

1151. Benim muhafızım onun inâyetidir; ben her nereye gidersem şah arkamdadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1151. Benim koruyucum O'nun yardımıdır; ben her nereye gidersem gideyim, şah arkamdadır.

Musa ve Harun'a (a.s.) hitaben gerçekleşen "Korkmayın, muhakkak sizinle beraber işitirim ve görürüm!" (Taha, 20/46) ayet-i kerimesine ve "Nerede olursanız olunuz, O sizinle beraberdir." (Hadid, 57/4) ve benzeri ayet-i kerimelere işaret buyrulur.

Mûsâ ve Hârûn (aleyhime's-selâm)a hitâben vaki olan لَا تَخَافًا إِنِّي مَعَكُمَا أَسْمَعُ وأرى (Taha, 20/46) ya'ni "Korkmayın, muhakkak sizinle beraber işitirim ve görürüm!" âyet-i kerimesine ve وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ (Hadid 57/4) [ya'ni "Nerede olursanız olunuz, O sizinle beraberdir."] ve emsâli âyât-i kerîmeye işâret buyurulur.

1152. Sultanın gönlünde benim hayalim mukîmdir; benim hayalim olmaksızın sultanın gönlü sakîmdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1152. Sultanın gönlünde benim hayalim yerleşiktir; benim hayalim olmaksızın sultanın gönlü hastadır.

Ankaravî ve Hint şârihleri bu beyite genel olarak anlam verip şöyle derler: "Âlemin yaratılmasından asıl maksat ve gaye, ilâhî isimlerin ortaya çıkmasıdır. Ve kâmil mazhar (tecelli yeri), insân-ı kâmildir. İlâhî Zât'ın zorunluluğu dışında bütün ilâhî isimleri ve sıfatları kendinde toplar. Nitekim 'Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım' hadîs-i kudsîsinde işaret buyurulur. Eğer insân-ı kâmilin hayali, yani ilimdeki sureti, hakiki sultan olan Hakk'ın ilminde olmasaydı, ilâhî isimler ve sıfatlar için kâmil bir zuhûr bulunmazdı ve bu isimler ve sıfatlar yokluk hapsinde sıkışıp kalırdı. Ve 'hasta olmak' bu anlamdan kinayedir."

Fakir derim ki: Bu beyitin içinde bir de özel bir anlam düşünülür. Ve dikkat edilirse, yukarıda açıklanan Şems-i Tebrîzî hazretlerinin vak'asına (olayına) uygunluğu görülür. Bu anlama göre, "sultan"dan maksat, müridler topluluğu üzerinde tasarruf saltanatı görünen Mevlânâ hazretleridir. Ve gerçekten de Hz. Şems'in hayali, Pîr hazretlerinin şerefli kalplerinde yerleşmişti; ve onların gaybûbetlerinden (ortadan kaybolmalarından) sonra gönülleri hasta olmuştu. Nitekim Şam'a gönderdikleri manzum mektuplarındaki şu beyanlar bu anlamı teyit eder: که از آن دم که تو سفر کردی از حلاوت جدا شدیم چو موم همه شب همچو شمع میسوزیم ز آتشی جفت و زانگبین محروم در فراق جمال تو ما را جسم ویران و جان همچون بوم "Çünkü senin yolculuk ettiğin o andan beri, bal mumu gibi tatlılıktan ayrıldık. Bütün gece mum gibi yanıyoruz; ayrılık ateşine eş ve baldan mahrumuz. Senin güzelliğinin ayrılığında, bizim için beden viran ve can da baykuş gibidir!"

Ankaravî ve Hind şârihleri bu beyite, umumiyyet i'tibariyle ma'nâ verip buyururlar ki: "Îcâd-ı âlemden maksûd-ı aslî ve illet-i gāiye, esmâ-i ilâhiyyenin zuhûrudur. Ve mazhar-ı kâmil, insân-ı kâmildir. Vücûb-ı zâtîden mâada cemî'-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyeyi câmi'dir. Nitekim لولاك لما خلقت الافلاك ya'ni "Sen olmasa idin eflâki yaratmazdım" hadîs-i kudsîsinde işaret buyurulur. Eğer "insân-ı kâmil"in hayâli ya'ni sûret-i ilmiyyesi sultân-ı hakîkî olan Hakk'ın ilminde olmasa idi, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye için zuhûr-ı kâmil bulunmazdı ve bu esmâ ve sıfât habs-i ademde sıkılıp kalırdı. Ve "sakîm olmak" bu ma'nâdan kinâyedir.

Fakîr derim ki: Bu beyitin zımnında bir de husûsiyyet-i ma'nâ mülâhaza olunur. Ve dikkat buyurulursa, yukarıda îzâh olunan Şems-i Tebrîzî hazretlerinin vak'asına tevâfuku görülür. Bu ma'nâya göre, "sultân"dan murâd, tâife-i mürîdân üzerinde saltanat-ı tasarrufu zâhir olan cenâb-ı Mevlânâ'dır. Ve filhakîka da Hz. Şems'in hayali cenâb-ı Pîr'in kalb-i şerîflerinde merkûz idi; ve onların gaybûbetlerinden sonra gönülleri sakîm olmuş idi. Nitekim Şam'a gönderdikleri bir manzûm mektuplarındaki şu beyânât bu ma'nâyı te'yîd eder: که از آن دم که تو سفر کردی از حلاوت جدا شدیم چو موم همه شب همچو شمع میسوزیم ز آتشی جفت و زانگبین محروم در فراق جمال تو ما را جسم ویران و جان همچون بوم "Zîrâ senin sefer ettiğin o demden beri, bal mumu gibi tatlılıktan ayrıldık. Bütün gece şem' gibi yanıyoruz; iftirâk ateşine eş ve baldan mahrûmuz. Senin cemâlinin firâkında, bizim için cisim vîrâne ve cân dahi baykuş gibidir!"

1153. Şâh gidişte beni uçurduğu vakit, gönül evcinde onun pertevi gibi uçarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1153. Şah gidişte beni uçurduğu vakit, gönül evcinde onun parıltısı gibi uçarım.

Gerçek Şah olan Hak, seyr ü sülûkümde (manevi yolculuğumda) beni uçurduğu vakit, gönül âleminin yükseklerinde bedensel yoğunluğumdan kurtulup, O'nun nuru ve parıltısı gibi uçarım.

Ankaravî hazretleri, "pertevi" kelimesindeki "ş" harfinin gaip zamiri olduğunu, kural olarak üstün okunması gerekirken, vezin (şiir ölçüsü) için önceki harfin kesresiyle okunduğunu

beyan buyurur. Fakat, "rev" hüzünlü ses anlamına da gelir ve bu anlama göre isim-masdar olmaz. Ve bu durumda gaip zamiri olacağından, "deki" kelimesindeki gaip zamirini de kesre ile okumaya yer kalmaz. Ve anlamın özeti de şöyle olur: "Şah beni kendi hüzünlü sesi içinde uçurduğu, yani şah hüzünlü sesiyle, 'Haydi doğancığım, seni göreyim!' gibi komutlarla av için beni bileğinden salıvererek uçurduğu vakit, ben gönül ufuklarından onun parıltısı ve nuru gibi uçar ve gönüller avlarım." Hint nüshalarında ise ikinci mısra tamamen başka olarak yani "Canın zirvesinde onun latif terbiyesini bulurum" tarzındadır. Artık bu ihtilafı okuyucuların zevki halletsin.

Şâh-ı hakîkî olan Hak beni seyr ü sülükümde uçurduğu vakit, gönül âleminin yükseklerinde kesâfet-i cismâniyyemden kurtulup, onun nûru ve pertevi gibi uçarım.

Ankaravî hazretleri, پرتوش deki ش in zamir-i gaib olduğunu, kāideten üstün okunmak lâzım ise de, vezin için mâkablinin kesri ile kıraât olunduğunu beyân buyurur. Fakat, "rev” âvâz-ı hazîn ma'nâsına da gelir ve bu ma'nâya göre ism-i masdar olmaz. Ve bu sûrette zamîr-i gâib olacağından deki zamîr-i gâibi dahi kesr ile okumağa mahal kalmaz. Ve hülâsa-i ma'nâ dahi böyle olur: “Şah beni kendi âvâz-ı hazîni içinde uçurduğu, ya'ni şâh âvâz-ı hazîni ile, "Haydi doğancığım, seni göreyim!" gibi kumandalar ile av için beni bileğinden salıvererek uçurduğu vakit, ben gönül afâkından onun pertevi ve nûru gibi uçar ve gönüller avlarım." Hind nüshalarında ise ikinci mısra' büsbütün başka olarak ya'ni "Evc-i cânda onun latîf terbiyesini bulurum" tarzındadır. Artık bu ihtilafı kāri'lerin zevki halletsin.

1154. Bir ay ve güneş gibi uçarım; gönüllerin perdelerini yırtarım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1154. Bir ay ve güneş gibi uçarım; gönüllerin perdelerini yırtarım!

İlim ve irfan göklerinde ay ve güneş gibi gezerim ve ledün ilimleri (Allah katından gelen ilimler) ile marifet sırlarının perdelerini yırtarım.

İlim ve irfan göklerinde ay ve güneş gibi seyr ü devr ederim ve ulûm-i le-dünniyye ve esrâr-ı ma'rifet perdelerini yırtarım.

1155. Akılların parlaklığı benim fikretimdendir; göğün yarılması benim fıtra-tımdandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1155. Akılların parlaklığı benim fikrimdendir; göğün yarılması benim yaratılışımdandır.

"Fikir"den kastedilen, küllî aklın düşüncesi ve idrakidir. "Gök"ten kastedilen, mutlak varlığın vahdet mertebesidir ki, onda bütün mertebeler birleşme hâlindedir. "Akıllar"dan kastedilen, küllî aklın altındaki akıllardır. Yani ruhlar mertebesindeki ve şehadet âlemindeki akılların ve nefislerin parlaklığı, benim küllî aklımın düşünce ve idrakinden parçalardır. Vahdet mertebesinin sahip olduğu kemâlâtı yarılıp açılma ile dış varlıkta ortaya koyması, benim yaratılışım içindir. Çünkü mutlak varlığın mertebelere inişlerindeki asıl maksat, insân-ı kâmilin ortaya çıkmasıdır.

"Fikret"ten murâd, akl-ı küllün fikir ve idrakidir. "Gök"ten murâd, vü-cûd-ı mutlakın mertebe-i vahdetidir ki, onda bilcümle merâtib hâl-i ittihâd-dadır. "Akıllar"dan murâd, akl-ı küllün mâdûnu olan uküldür. Ya'ni merte-be-i ervâh ve şehadetteki ukül ve nüfüsun parlaklığı, benim akl-ı küllümün fikret ve idrâkinden cüz'lerdir. Mertebe-i vahdetin hâiz olduğu kemâlâtı in-şikāk ve infitâr ile vücûd-ı hâricîde ızhârı, benim hilkatim içindir. Zîrâ vü-cûd-ı mutlakın merâtibe tenezzülâtındaki maksûd-ı aslî, insân-ı kâmilin zu-hûrudur.

1156. Ben doğanım, benim hakkımda hümâ hayran olur; baykuş kim oluyor, tâ ki bizim sırrımızı bile!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1156. Ben doğanım, benim hakkımda hümâ hayran olur; baykuş kim oluyor ki, bizim sırrımızı bile!

"Hümâ"dan kasıt, Allah'a yakın meleklerdir. Özellikle, aklın mazharı (tecelli yeri) olan Hz. Cibrîl'dir. Yani, gerçekte ben bir insanım; bu cismanî âlemde ruhları avlayıp padişahın huzuruna götürmek için salıverilmiş bir doğanım. Fakat benim hakkımda, cismaniyetten arınmış olan Allah'a yakın melekler, sırrımı bilme konusunda hayranlık içindedirler.

Doğanın viranesi olan tabiatın esiri olan baykuşlar kim oluyor ki, bizim sırrımızı bilsinler!

"Hümâ"dan murâd, melâike-i mukarrabîndir. Ezcümle, mazhar-ı akl olan Hz. Cibrîl'dir. Ya'ni, vâkıâ ben beşerim; bu âlem-i cismâniyyette ervâhı avla-yıp huzûr-ı şâha götürmek için salıverilmiş doğanım. Fakat benim hakkımda cismâniyyetten ârî olan melâike-i mukarrabîn sırrımı bilmek hususunda hay- rettedirler. Virâne-i tabîatın esîri olan baykuşlar kim oluyor ki, bizim sırrımızı bilsinler!

1157. Şah benden dolayı hatırladı; zindandan yüz binlerce bağlanmışı âzâd etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1157. Şah benden dolayı hatırladı; zindandan yüz binlerce bağlanmışı âzâd etti.

Gerçek Şah, sadece benim ortaya çıkmam için, kendi Zâtında hapsedilmiş ve gizli olan, ahadiyet (Allah'ın birliği) mertebesinde bağlı kalan sıfat ve isimlerine, Zâtına ve sıfatlarına ait genel rahmetiyle tecelli ederek onları serbest bıraktı.

Şâh-ı hakîkî, mahzâ benim zuhûrum için, zâtında mahbûs ve mahfi olan ve mertebe-i ahadiyyesinde bağlı kalan sıfât ve esmâsına rahmet-i âmme-i zâtiyye ve sıfatiyyesiyle tecellî buyurarak âzâd etti.

1158. Bir dem beni baykuşlara mukārin kıldı; benim nefesimden baykuşları doğan yaptı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1158. Bir an beni baykuşlara yakın kıldı; benim nefesimden baykuşları doğan yaptı!

Geçici bir süre için bana insanlık sureti giydirip, tabiat ve cismaniyet harabesindeki insanlara yakın kıldı ve benim feyizli nefesimden birtakım noksanları bu cismaniyet viranesinden kurtarıp olgunluğa ulaştırdı.

Bir müddet-i muvakkata için bana sûret-i beşeriyye giydirip, tabîat ve cismâniyyet harâbesindeki insanlara mukārin kıldı ve benim nefha-i feyzimden birtakım nâkısları bu vîrâne-i cismâniyyetten kurtarıp kemâle getirdi.

1159. Ey saâdetli bir baykuş ki, benim pervâzımda nîk-bahtlığından benim sırrımı anladı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1159. Ey saadetli bir baykuş ki, benim uçuşumda bahtiyarlığından benim sırrımı anladı!

Benim mana âlemindeki uçuşum hakkında ezelî saadetinden dolayı benim sırrımı anlayan cismanîlere ne mutlu!

Benim âlem-i ma'nâdaki uçuşum hakkında saâdet-i ezeliyyesinden dolayı benim sırrımı anlayan cismânîlere ne mutlu!

1160. Doğanlar olmanız için bana asılınız; gerçi baykuşsunuz, şahbazlar olunuz! [1165]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1160. Doğanlar olmanız için bana asılınız; gerçi baykuşsunuz, şahbazlar olunuz!

Ey Hakk yolcuları (sâlikler), marifet semasında ilahi sırları avlayabilecek doğan olmanız için bana yönelin! Gerçi henüz bedenselliğin (cismâniyyet) harabesinde baykuş gibisiniz; fakat bana sarılınız ki, şahbaz olasınız. Bu şerefli beyitte, لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أَسْوَةٌ حَسَنَةٌ (Ahzab, 33/21) [yani “Resûlullah'ta sizin için güzel bir örnek vardır.”] ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

Ey sâlikler, semâ-yı ma'rifette esrâr-ı ilâhiyyeyi avlayabilecek doğan olmanız için bana teveccüh edin! Gerçi henüz cismâniyyet harâbesinde baykuş mesâbeşindesiniz; fakat bana sarılınız ki, şahbâz olasınız. Bu beyt-i şerîfte, لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أَسْوَةٌ حَسَنَةٌ (Ahzab, 33/21) [ya'ni “Resûlullah'da sizin için güzel bir örnek vardır.”] âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

1161. O kimse ki öyle bir padişaha habib ola, her nereye düşerse niçin garīb olsun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1161. O kimse ki öyle bir padişaha sevgili ola, her nereye düşerse niçin garip olsun?

O insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ki, öyle kudretli bir şahın, yani hakiki şah olan Hakk'ın sevgilisi ola, varlık mertebelerinin (merâtib-i vücud) herhangi birine düşerse düşsün ve ortaya çıkarsa çıksın, hiç garip olur mu? Onun yardımcısı ve destekçisi, her bir yerde o hakiki Şah'tır. Bu şerefli beyitte وَالله يَعْصِمُكَ مِنَ الناس (Mâide, 5/67) yani “Yüce Allah seni insanlardan korur” ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

O insân-ı kâmil ki, öyle zî-kudret bir şâhın, ya'ni şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın habîbi ola, merâtib-i vücudun herhangisine düşerse düşsün ve zâhir olursa olsun, hiç garîb olur mu? Onun mededkârı ve muîni, her bir mevtında o Şâh-ı hakîkîdir. Bu beyt-i şerifte وَالله يَعْصِمُكَ مِنَ الناس (Mâide, 5/67) ya'ni “Allâh Teâlâ seni nâstan hifz eder” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

1162. Şah her kimin derdine devâ olursa, her ne kadar ney gibi nâle etse bî-neva olmaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1162. Şah kimin derdine deva olursa, ney gibi inlese bile, asla dertli kalmaz!

Bu beyit, varsayılan bir soruya cevap niteliğindedir. Yani, soran kişi der ki: "Mademki insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) Hakk'ın sevgilisidir ve garip değildir, peygamberler ve evliyalar cahillerin saldırı ve tecavüzlerinden korunmuş olmalıydı." Buna cevaben buyurulur ki: Onlar her ne kadar görünüşte cahillerin ve zalimlerin tecavüzlerinden inleseler bile, bu inlemeleri hikmetsiz ve faydasız değildir.

Bu beyit bir suâl-i mukaddere cevâb olur. Ya'ni, sâil der ki: “Mâdemki insân-ı kâmil Hakk'ın habîbidir ve garîb değildir, enbiyâ ve evliyâ câhillerin taarruz ve tecavüzlerinden mahfûz kalmalı idi.” Buna cevâben buyurulur ki: Onlar her ne kadar zâhirde câhillerin ve zâlimlerin tecavüzlerinden nâle etseler bile, bu nâleleri hikmetsiz ve fâidesiz değildir.

1163. Mülkün mâlikiyim, ben bedava yiyici değilim; şah kenardan doğan davulunu çalıyor!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1163. Mülkün sahibiyim, ben bedava yiyici değilim; şah kenardan doğan davulunu çalıyor!

Yani, ben Hakk'ın halifesiyim. Ve halife, kendisine vekâlet verilenin (müstahlif) emir ve tasarrufunda aynı olduğu için, tasarruf mülkünün sahibiyim; ve Rabbanî feyizleri alıp Allah'ın kullarına dağıtma ve ulaştırma göreviyle yükümlü olduğum için, bedava yiyici değilim. Şah, benim doğanıma özgü olan davulumu gayb tarafından çalıyor. "Tabl", davul; ve "bâz" doğan anlamına gelerek, izafet-i lâmiyyedir (aitlik izafeti); doğan için çalınan davul demektir. Bilinir ki, eski padişahlar av alayı düzenlerler ve şah avda doğanını ava salıverir ve doğanın avdan geri dönmesi komutu olarak davul çaldırırdı. Hakiki şah ile insân-ı kâmilin ilişkisi bu av haline benzetilmiştir.

Ya'ni, ben Hakk'ın halîfesiyim. Ve halîfe müstahlifin emr-i tasarrufta aynı olduğu cihetle, tasarruf mülkünün mâlikiyim; ve füyûzât-ı rabbaniyyeyi alıp ibâdullâha ifâza ve tevzî' vazîfesi ile mükellef olduğum için, bedava yiyici değilim. Şah benim doğana mahsûs olan davulumu cânib-i gaybdan çalıyor. "Tabl", davul; ve "bâz" doğan ma'nâsına olarak, izâfet-i lâmiyyedir; doğan için çalınan davul demektir. Ma'lûmdur ki, eski pâdişâhlar av alayı tertîb ederler ve şâh avda doğanını ava salıverir ve doğanın avdan rücû'u kumandası olarak davul çaldırır idi. Şâh-ı hakîkî ile insân-ı kâmilin münâsebeti bu av hâline teşbîh buyurulmuştur.

1164. Benim doğan davulum "irciî" nidasıdır; Hak müddeînin rağmına benim şahidimdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1164. Benim doğan davulum "irciî" nidasıdır; Hak iddia sahibinin aksine benim şahidimdir.

Doğan için Hakikî Şah'ın gayb tarafından ve bâtından çaldığı davulum, يَا أَيَّتِهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي إِلَى رَبِّكَ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً (Fecr, 89/27-28) yani "Ey mutmain olmuş nefis, razı olmuş ve kendisinden razı olunmuş olarak Rabbine dön!" ayet-i kerimesinde

işaret buyurulan Hak'tan gelen gaybî nidadır. İddia sahibinin bu daveti inkârına karşı, Yüce Allah benim nefsimde şahidimdir. Çünkü bu hitabı, iddia sahibinin inkârına rağmen ben duymaktayım.

Doğan için Şâh-ı hakîkînin cânib-i gaybdan ve bâtından çaldığı davulum, يَا أَيَّتِهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي إِلَى رَبِّكَ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً (Fecr, 89/27-28) ya'ni "Ey nefs-i mutmainné, râzıye ve marzıyye olarak Rabbine rücû' et!" âyet-i kerîmesinde işâret buyurulan nidâ-yı gaybî-i Hak'tır. Müddeînin bu da'veti inkârına karşı, Hak Teâlâ hazretleri nefsimde şâhidimdir. Zîrâ bu hitâbı, müddeînin inkârına rağmen ben duymaktayım.

1165. Ben şahlar şahının cinsi değilim; ondan uzak, fakat tecellîde ondan nûr tutarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1165. Ben şahlar şahının cinsi değilim; ondan uzak, fakat tecellîde ondan nur alırım.

Evet, ben izafî varlık sahibi bir kul olduğum için, hakiki varlık cinsi değilim. Ve mümkün varlık, vacip varlığa asla adım atamaz. Çünkü oraya adım attığı zaman, onun "mümkinlik"i kalmaz. Ve çünkü zıtlar bir araya gelmez. Bu sebeple, aşağıların aşağısı mertebesinde bulunduğum için, o zâtî vaciplikten uzağım. Fakat benim varlığım, onun mertebelere tenezzül ile tecellîsinden meydana geldiğinden, zuhurumun nuru o vacip varlıktandır. Ve gerçi görünüşüm ve şeklim ve mümkinliğim itibarıyla onun cinsi değilim; fakat onun sıfat ve isimlerine mazhar olmam sebebiyle, mana yönünden onun cinsi olurum. Nasıl ki demir ateşte kızardığı zaman, kendi sıfatından soyunup, ateş cinsinden olur.

Evet, ben vücûd-ı izâfî sahibi bir abd olduğum cihetle, vücûd-ı hakîkî cinsi değilim. Ve vücûd-ı mümkin vücûd-ı vâcibe aslâ adım atamaz. Zîrâ oraya adım attığı vakit, onun "mümkinlik"i kalmaz. Ve çünkü zıdlar müctemi' olmaz. Binâenaleyh, esfel-i sâfilîn mertebesinde bulunduğum için, o vücûb-ı zâtîden uzağım. Fakat benim vücûdum onun merâtibe tenezzül ile tecellîsinden hâsıl olduğundan, nûr-ı zuhûrum o vücûd-ı vacibdendir. Ve gerçi zâhirim ve şeklim ve mümkinliğim i'tibâriyle onun cinsi değilim; fakat onun sıfat ve esmâsına mazhariyyetim hasebiyle, ma'nâ cihetinden onun cinsi olurum. Nitekim demir ateşte kızardığı vakit, kendi sıfatından soyunup, ateş cinsinden olur.

1166. Cinsiyyet şekil ve zât cihetinden değildir; su nebâtta toprağa cins geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1166. Cinsiyet şekil ve zât yönünden değildir; su bitkide toprağa cins oldu.

Örneğin demir, şekilde ve zât itibarıyla ateş cinsinden değildir. Fakat kızdığı zaman ateş cinsinden olur. Aynı şekilde suda bitki bitirme kuvveti vardır; ve bu kuvvet toprakta da vardır. Bu sebeple bu sıfatlarda su ile toprak birbirinin cinsidir. Fakat surette birbirinden başkadır.

Meselâ demir, şekilde ve zâtiyyette ateş cinsinden değildir. Fakat kızdığı vakit ateş cinsinden olur. Ve kezâ suda kuvve-i inbâtiyye vardır; ve bu kuvvet toprakta da vardır. Binâenaleyh bu sıfatlarda su ile toprak yekdîğerinin cinsidir. Fakat sûrette birbirinden başkadır.

1167. Hava, kıvâmda ateşin cinsi geldi; nihayet şarab tab'a cins gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1167. Hava, kıvamda ateşin cinsi geldi; nihayet şarap tabiata cins gelmiştir.

Hafif hava, kıvamda yani ateşle beraber var olma hususunda cinsiyet eseri gösterdi. Çünkü ikisi de letafet (incelik) sıfatıyla nitelenmiştir. Çünkü kimya açısından ikisi de gaz cinsindendir. Fakat görünüşte birbirine zıttır. "Müdâm" yani şarap ve genel olarak içki, görünüşte insana zıt olduğu halde, nihayet şarap insan tabiatına hoş gelmiş ve neşe vermiş ve onunla karışarak cinsiyet eseri göstermiştir. Hint şarihlerinden Abdülfettah şöyle der: "Tabiatların kıvamı cins içindedir. Gerçekte hava onun cinsi değildir; fakat mademki tabiat cinsinde zahir oldular, her ikisi de bir cins oldular." Ve Sultan Veled hazretleri

devam buyururlar ki: "Tabiat ve hava, sonlarına göre cins olurlar." Yani şarabın sonu tabiata neşe; ve havanın sonu ateşe hararet ve kıvam verir.

Havâ-yı nesîmî, kıvâmda ya'ni ateşle beraber kāim olmak husûsunda cinsiyyet eseri gösterdi. Zîrâ ikisi de sıfat-ı letâfetle muttasıftır. Çünkü bi'l-kimyâ ikisi de gaz cinsindendir. Fakat sûrette birbirine muhâliftir. "Müdâm” ya'ni şarâb ve umûmiyyetle içki, sûrette insana muhâlif olduğu halde, nihâyet şarâb tab'-ı beşere hoş gelmiş ve neşât vermiş ve onunla imtizâc ederek cinsiyyet eseri göstermiştir. Hind şârihlerinden Abdülfettah buyurur ki: "Tabâyi'in kıvamı cins içindedir. Vâkıâ hava onun cinsi değildir; fakat mâdemki cins-i tabîatta zahir oldular, her ikisi de bir cins oldular." Ve Sultan Veled hazretle- ri buyururlar ki: “Tab’ ve havâ, âhirlerine nazaran cins olurlar.” Ya’ni şarâbın âhiri tab’a neşât; ve havânın âhiri ateşe harâret ve kıvâm verir.

1168. Mâdemki bizim cinsimiz Şâh’ımızın cinsi değildir, bizim “biz”liğimiz onun “biz”liğinden dolayı fenâ oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1168. Mademki bizim cinsimiz Şah'ımızın cinsi değildir, bizim "biz"liğimiz onun "biz"liğinden dolayı yok oldu.

Bu şerefli beytin açıklamasında, Sultan Veled efendimizin yüce açıklamasını tercüme etmeyi faydalı gördüm: "Mademki cinsiyet izafî (bağıntılı) bir illettir ve zelil kulun Yüce Allah tarafına 'ezelî geçmiş ve sonsuz inayet' diye ifade ettikleri alakadan başka o Yüce Şah (c.c.) ile cinsiyette bir münasebeti yoktur; bu sebeple Allah'a yakın kulların görevi, kendi benliklerinden geçmek ve daima Yüce Allah'ın benliğini ispat etmek olur. Ve Mevlânâ hazretleri bu anlamı bu beyitteki ifade ile dile getirdiler."

Bu beyt-i şerîfin şerhinde, Sultan Veled efendimizin şerh-i âlîlerini tercüme etmeyi fâideli gördüm: “Mâdemki cinsiyyet illet-i izâfîdir ve abd-i zelîlin Hz. Hak cânibine “sâbıka-i ezelî ve inâyet-i lem-yezelî” ta’bîr ettikleri alâkadan başka o Şâh-ı Celîl (c.c.) ile cinsiyyette münâsebeti yoktur; binâenaleyh abd-i mukarrebîn vazîfesi, kendi enâniyyetinden geçmek ve dâimâ Hz. Hakk’ın enâniyyetini isbât etmek olur. Ve Mevlânâ hazretleri bu ma’nâyı bu beyitteki ibâre ile edâ ettiler.”

1169. Bizim “biz”liğimiz fânî olduğu vakit, o ferd olarak kaldı; onun atının ayağı altında toz gibi olurum!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1169. Bizim "biz"liğimiz fânî olduğu zaman, o tek olarak kaldı; onun atının ayağı altında toz gibi olurum!

"Atının ayağı"ndan kasıt, Hakk'ın tasarrufu ve irâdesidir. Yani, bizim "biz"liğimizi oluşturan şey, fânî olan beşerî suretlerimizdir. Bu yok olmaya mahkûm olan varlığımızda tecelli eden kudret ve irâde gibi sıfatlar dahi hep Hakk'ın sıfatlarının yansımasıdır. Bu sebeple, "zorunlu ölüm"e ihtiyaç kalmadan önce, "irâdî ölüm" ile ölüp, kendi irâdemizi kaldıralım; tek olarak Hak kalsın ve onun daima bir küheylan at gibi güçlü olan irâdesi altında bizim irâdemiz toz gibi çiğnensin!

“Atının ayağı”ndan murâd, Hakk’ın tasarruf ve irâdesidir. Ya’ni, bizim “biz”liğimizi vücûda getiren şey, fânî olan suver-i beşeriyyemizdir. Bu fenâya mahkûm olan vücûdumuzda mütecellî olan kudret ve irâde gibi sıfatlar dahi hep sıfât-ı Hakk’ın pertevîdir. Binâenaleyh, “mevt-i ıztırârî”ye hâcet kalmazdan evvel, “mevt-i ihtiyârî” ile ölüp, kendi irâdemizi kaldıralım; ferd olarak Hak kalsın ve onun dâimâ bir küheylân at gibi kavî olan irâdesi altında bizim irâdemiz toz gibi çiğnensin!

1170. Can ve onun alâmetleri toprak oldu; onun ayağının izi onun toprağı üzerinde!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1170. Can ve onun belirtileri toprak oldu; onun ayağının izi onun toprağı üzerinde!

"Toprak oldu"dan kasıt, insân-ı kâmilin izafî ruhunun (bedene bağlı ruh) Hakk'ın Hayat sıfatında yok olması ve gizlenmesidir. "Canın belirtileri"nden kasıt ise, insân-ı kâmilin sözü ve fiilidir. Bunların "toprak olmaları"ndan kasıt, sözünün Hakk'ın Kelâm sıfatında ve fiillerinin Hakk'ın fiillerinde fani olmasıdır. "Onun ayağının izi"nden kasıt, Hakk'ın sıfatlara ve isimlere ait tecellileridir. "Onun toprağı"ndan kasıt ise, hareket eden ölü hâlinde kalan insân-ı kâmilin bedenidir.

“Toprak oldu”dan murâd, rûh-ı izâfî-i kâmilin Hakk’ın sıfat-ı Hayât’ında istihlâk ve istitârdır. Ve “canın alâmetleri”nden murâd, kâmilin kavl ve fiilidir. Ve bunların “toprak olmaları”ndan murâd, kelâmının Hakk’ın sıfat-ı Kelâm’ında ve ef’âlinin ef’âl-i Hak’ta fânî olmasıdır. “Onun ayağının izi”nden murâd, Hakk’ın tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyesidir. “Onun toprağı”ndan murâd, meyyit-i müteharrik hâlinde kalan kâmilin cismidir.

1171. Boyun çekicilerin başının tacı olmak üzere, bu iz için onun ayağının toprağı ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1171. Boyun eğenlerin başının tacı olmak için, onun ayağının toprağı ol!

"Hâk-i pây-eş" (ayağının toprağı) ifadesindeki gaip zamiri, insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) aittir. Yani, Hakk'ın sıfat ve isim tecellilerinin bütünlüğünün mazharı olan insân-ı kâmilin ayağının toprağı ol; tâ ki boyun eğenlerin, yani dünyada mecazî kudret ve tasarruf sahipleri olan kimselerin başlarının tacı olasın!

“Hâk-i pây-eş” (خاک پایش) teki zamir-i gâibi, insân-ı kâmile râci'dir. Ya'ni, Hakk'ın tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyesi cem'iyyetinin mazharı olan insân-ı kâmilin ayağının toprağı ol; tâ ki boyun çekicilerin ya'ni cihânda kudret ve tasarruf-ı mecâzî sâhipleri olan kimselerin başlarının tâcı olasın!

1172. Tâ ki benim şeklim sizi aldatmasın; benim naklimden evvel benim mezemi yeyin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1172. Benim şeklim sizi aldatmasın; benim naklimden önce mezemi yiyin!

Yani, benim beşerî sûretim sizi aldatmasın. Bilin ki benim sıfatım Hak'ın sıfatlarında; ve fiillerim Hak'ın fiillerinde yok olmuştur. Bu sebeple ben söylersem, söyleyen ben değilim. Şimdi, benim aşk şarabımın mezesi olan ilâhî bilgileri yiyip için! Beyit: "Beni tûtî kuşu gibi aynanın arkasında tuttular; ezelî üstadın 'söyle' dediği şeyi söylüyorum!"

Ya'ni, benim sûret-i beşeriyyem sizi aldatmasın. Bilin ki benim sıfatım sıfât-ı Hak'ta; ve efâlim efâl-i Hak'ta fânî olmuştur. Binâenaleyh ben söylersem, söyleyen ben değilim. İmdi, benim şarâb-ı aşkımın mezesi olan maârif-i ilâhiyyeyi yeyip için! Beyit: "Beni tûtî kuşu sıfatında olarak aynanın arkasında tuttular; üstâd-ı ezelin söyle dediği şeyi söylüyorum!"

1173. Ey çok kimselerin ki sûret yolunu vurdu, sûrete kasd etti ve Allâh üzerine vurdu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1173. Ey nice kimseler ki sûret yolunu kesti, sûrete yöneldi ve Allah'a karşı geldi!

Sûret-perest olan kimseler manayı görmeyip sûret kaydında kaldı ve Hakk yolunda sûret onların yolunu kesti. Onlar peygamberlere ve evliyaya, "Bunlar da bizim gibi insandır" diyerek eziyet ve cefaya kalkıştılar. Halbuki onların bu saldırı ve tecavüzleri Yüce Allah'a saldırı ve tecavüz oldu. Çünkü onlar Hakk'ta fânî (yok olmuş) ve Hakk ile bâkî (varlığını sürdüren) idiler. Ve bu şerefli beyitte şu kudsî hadise işaret buyurulur: "Kim benim için bir veliye ihanet ederse, muharebe ile bana savaş açar!"

Sûret-perest olan kimseler ma'nâyı görmeyip sûret kaydında kaldı ve tarîk-ı Hak'ta sûret onların yolunu kesti. Onlar enbiyâ ve evliyâya, "Bunlar da bizim gibi beşerdir" diyerek ezâ ve cefâya tasaddî ettiler. Halbuki onların bu taarruz ve tecavüzleri Allâh Teâlâ'ya taarruz ve tecavüz oldu. Çünkü onlar Hak'ta fânî ve Hak ile bâkî idiler. Ve bu beyt-i şerîfte şu hadîs-i kudsîye işâret buyurulur : من اهان لى وليا فقد بارز لى بالمحاربة ya'ni, "Kim benim için bir velîye ihânet ederse, muhârebe ile bana mübâreze eder!"

1174. Nihayet bu can bedene muttasıl olmuştur; hiç bu can bedene müşabih midir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1174. Sonuçta bu can bedene bitişik olmuştur; hiç bu can bedene benzer midir?

Yani bir kimse derse ki: "Hakk'ın varlığı vâcib varlıktır ve insân-ı kâmilin varlığı ise mümkün varlıktır. Mümkün varlığın vâcib varlıktan nasibi olmadığı halde, mümkün-varlık olan bir kâmile eziyet nasıl Hakk'a eziyet olur?" Cevaben deriz ki: Sonuçta bu canın bedene niteliksiz bir bitişikliği vardır ve bu can asla bedene benzer ve beden cinsinden değildir. Halbuki bedene olan eziyet ve cefadan ruhun eziyet gördüğü, zevken ve hissen herkesçe bilinen ve tasdik edilen bir gerçektir. Bu hakikate göre, insân-ı kâmilin suretine olan eziyetin Hakk'a eziyet olduğu açıktır. Ve bu mana, bu ve benzeri ayet-i kerimelerde açıkça belirtilir: إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Ahzâb, 33/57) yani "Şu kimseler ki, Allah'a ve Resûlü'ne eziyet ederler." Ve keza وَمَن يُشَاقِقِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Enfal, 8/13) yani "Kim ki Allah'a ve Resûlü'ne meşakkat verirse,..." Bu hususta Hüseyn-i Hârezmî kendi şerhinde şöyle buyurur: "Latif olanın kesif olanla karışması vardır ki, idrak eden akıl onun niteliğinin idrakinde söz söyleyemez. Nasıl ki, pak ruh bir avuç toprak ile karışmış ve öyle bir yüce cevher böyle bir aşağı unsur ile arkadaşlık akdi yapmıştır. Kalbin nuru kan damlasıyla hemhal olmuş ve "görücülük" gözün yağ parçasına yakın olmuş ve "sevinç" kırmızı ciğere ve "gam" karaciğere arkadaş bulunmuş ve "akıl", yakılmış bir mum gibi başın beyninde ortaya çıkmıştır." Nasıl ki bunlar, sonraki beyitlerde zikredilir:

Ya'ni bir kimse derse ki: "Hakk'ın vücûdu vücûd-ı vâcibdir ve insân-ı kâmilin vücûdu ise vücûd-ı mümkindir. Vücûd-ı mümkinin vücûd-ı vâcibden hazzı olmadığı halde, mümkinü'l-vücûd olan bir kâmile ezâ nasıl Hakk'a ezâ olur?" Cevâben deriz ki: Nihâyet bu canın bedene bî-tekeyyüf bir ittisâli vardır ve bu can aslâ bedene müşâbih ve beden cinsinden değildir. Halbuki bedene olan ezâ ve cefâdan rûhun müteezzî olduğu, zevkan ve hissen herkesçe ma'lûm ve musaddaktır. Bu hakîkata binâen, insân-ı kâmilin sûretine olan ezânın Hakk'a ezâ olduğu meydandadır. Ve bu ma'nâ, bu ve emsâli âyât-ı kerîmede tasrih buyurulur: إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Ahzâb, 33/57) ya'ni "Şu kimseler ki, Allah'a ve Resûlü'ne ezâ ederler." Ve keza وَمَن يُشَاقِقِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Enfal, 8/13) ya'ni "Kim ki Allâh'a ve Resûlü'ne meşakkat verirse,..."

Bu husûsta Hüseyn-i Hârezmî kendi şerhinde şöyle buyurur: "Latîfin kesîf ile imtizâcı vardır ki, akl-ı derrâk onun keyfiyyetinin idrâkinde söz söyleyemez. Nitekim, rûh-ı pâk bir avuç toprak ile karışmış ve öyle bir cevher-i ulvî böyle bir unsur-ı süflî ile akd-i musâhabet etmiştir. Nûr-i kalb kan katresiyle hem-nişîn ve “görücülük" gözün yağ parçasına karîn olmuş ve "meserret" kırmızı ciğere ve "gam" karaciğere musâhib bulunmuş ve "akıl”, iş'âl edilmiş bir şem' gibi başın beyninde zâhir olmuştur." Nitekim bunlar, âtîdeki beyitlerde zikr olunur:

1175. Gözün nurunun şu'lesi iç yağına eştir; kalb nûru, kana mensub olan katrede gizlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1175. Gözün nurunun parıltısı iç yağına eştir; kalp nuru, kana ait olan damlada gizlidir.

Gözün yapısal oluşumu iç yağı cinsinden olduğu hâlde bu yağa göz nurunun parıltısı bitişiktir. Kalp nuru da, "süveydâ-yı kalb" (kalbin içindeki siyah nokta) diye adlandırdıkları, kan cinsinden olan damlada gizlenmiştir.

Gözün teşekkülât-ı bünyeviyyesi iç yağı cinsinden olduğu halde bu yağa göz nûrunun şu'lesi muttasıldır. Kalb nûru da, “süveydâ-yı kalb" ta'bîr ettikleri, kan cinsinden olan katrede gizlenmiştir.

1176. Şâdî kırmızı ciğerde ve gam karaciğerdedir; akıl bir şem' gibi başın beyni içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1176. Sevinç kırmızı ciğerde ve keder karaciğerdedir; akıl bir mum gibi başın beyni içindedir.

Keder ve sevinç ciğerlerin; ve akıl beynin şekilleri cinsinden olmadıkları halde, bunlara tarif edilemeyecek bir şekilde bağlıdırlar. Çünkü beynin şeklinde bir bozukluk ortaya çıkarsa, akla tesiri olduğu açıktır. Ciğerler de böyledir.

Gam ve şâdî ciğerlerin; ve akıl beyinin sûretleri cinsinden olmadıkları halde, bunlara ta'rîf olunamayacak vech ile muttasıldırlar. Zîrâ beyinin sûretine bir bozukluk ârız olursa, akıla te'sîri olduğu meydandadır. Ciğerler de böyledir.

1177. Bu taalluklar keyfiyyetsiz ve nasılsız değil midir; akıllar nasıllığın bilişinde zebûndur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1177. Bu bağıntılar niteliksiz ve nasılsız değil midir; akıllar nasıllığın bilişinde zayıftır.

Ruhun bedene, sevincin kırmızı ciğere, gamın karaciğere, gönül nurunun kan damlasına ve aklın beyne olan bağıntıları ve bağlanışları niteliksizdir ve "şöyledir, böyledir" diye tanımlanamaz. Çünkü akıllar niteliğin ve nasıllığın mahiyetini bilişte acizdir. Ve çünkü bu bağıntıları bilmek, zevkî (deneyimsel) ve vicdanîdir. Bunun idraki ancak gönül gözünün nuruna açılır. İşte, ruhun bedene bağıntısı his gözü ile görülüp tanımlanamadığı için, hükümlerinde yalnız his gözünü kullanan doktorlar ve diğer doğal bilimler âlimleri, ruhu ve diğer manevî bağıntıları inkâr ederler.

Rûhun bedene ve sürûrun kırmızı ciğere ve gamın karaciğere ve gönül nûrunun kan katresine ve aklın beyine taallukları ve bağlanışları keyfiyyetsizdir ve "şöyledir, böyledir" diye ta'rîf olunamaz. Çünkü akıllar keyfiyyetin ve nasıllığın mâhiyetini bilişte âcizdir. Ve çünkü bu taallukları bilmek, zevkî ve vicdânîdir. Bunun idrâki ancak gönül gözünün nûruna münkeşiftir. İşte, rûhun bedene taalluku his gözü ile görülüp ta'rîf olunamadığı için, hükümlerinde yalnız his gözünü kullanan doktorlar ve sâir ulûm-i tabîiyye âlimleri, rûhu ve diğer taallukāt-ı ma'neviyyeyi inkâr ederler.

1178. Küllün canı cüz'ün canı ile âsîb etti; onun canı bir inci aldı cebine koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1178. Küllün canı cüz'ün canı ile âsîb etti; onun canı bir inci aldı cebine koydu.

"Âsîb", ışık vurması, çarpma ve darbe anlamlarındadır. Burada her iki anlam da uygundur. Bu şerefli beyit ve sonraki beyitler, Mesnevî-i Şerîf'in anlaşılması zor beyitlerindendir.

Bilinmeli ki, Hak'ın hakiki varlığı, "ahadiyyet", "vahdet", "vâhidiyyet" mertebelerinde tek olma üzere olup, "gayriyyet" (başkalık) elbisesiyle ruhanî mertebeye inişinde şefaat edicilikle nitelenmiştir. Ve bu şefaat edicilik, "küllü'l-küll" (tümün tümü) olan "rûh-ı Muhammedî" (Hz. Muhammed'in ruhu) ile görünür. Buna göre, bu şefaat edicilik ve ikilik, ilahi bir iş ve oluş halinden ibarettir. Daha sonra, küllü'l-küll olan bu rûh-ı Muhammedî'de, bütün peygamberler ve evliya hazretlerinin küllî ruhları belirlenmiş; ve onlardan her birine tabi olan ümmetlerin cüz'î ruhları henüz belirlenmeyip kuvvede (potansiyel halde) kalmıştır. Bu hakikate dayanarak, filozoflar, küllî nefislerin bedenlerden önce; ve cüz'î nefislerin bedenlerden sonra oluştuğuna kail olmuşlardır. Ve İmam-ı Gazâlî hazretleri de aynı düşüncede bulunmuştur. Sadreddin-i Konevî hazretleri de Cenab-ı Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) hazretlerinden naklen bu hakikati beyan buyurmuşlardır. Nitekim Mevlânâ Câmî hazretleri, Kasîde-i Hamriyye'nin شربنا على ذكر الحبيب مدامة beytine yazdığı şerhte, bu konuda bazı açıklamalar vermiştir. Ve Cenab-ı Mevlânâ efendimiz de sonraki beyitlerinde küllî ruhlarının bedenlerinden önce belirlenmesine işaret buyururlar:

Bu görüşe katılmayanlar, genellikle küllî ve cüz'î ruhların bedenlerden önce oluştuğunu beyan ederler. İlk şıkka göre, küllî ruhlar, ruhlar âlemindeki "Elestü bi-Rabbiküm" (A'râf, 7/172) hitabını ve bedenlere bağlanmadan önceki hali idrak ederler. Nitekim Bayezid-i Bistamî hazretlerine: "'Elestü bi-Rabbiküm' hitabı hatırında mıdır?" denildiğinde, "Üzerinden hiç gün geçmedi" buyurmuştur. Çünkü idrak eden küllî ruhlar üzerinden zaman geçmez. Zamana tabi olan ancak bedenlerdir. Cüz'î ruhlar ise, bedenlere bağlanmadan önceki halleri idrak etmezler. Hadis-i şerifte ان الله خلق الأرواح قبل الأجساد yani "Muhakkak Allah Teâlâ ruhları bedenlerden önce halk etti" buyurulmasından murat, varlık silsilesinin başlangıçları olan meleki ruhlar ve küllî ruhlardır. Şimdi küllî ruhlar, küllü'l-küll olan "rûh-ı Muhammedî"den nurlu, soyut bir cevher olarak ruhlar âleminde görünmüşler; ve onlardan her birinin şehadet âleminde zuhurlarıyla, davetleri vaktinde fiilen görünen cüz'î nefisler, ruhlar âleminde onların potansiyel olarak himayeleri altında bulunmuşlardır. Bu küllî ruh, o cüz'î ruhların imamı olur. Mevcut bir çekirdek içindeki ağaçlar ve onların meyveleri ve çekirdekleri gibi. Şimdi, bütün insanlarda olan cüz'î insan nefisleri, mizaçlarının oluşumundan sonra olup, öncelikle hayvaniyet mertebesinde görünürler. Eğer onların meyli tabiat tarafına olursa, bedende egemen ve tasarruf eden ancak tabiat olup, daima lezzetleri ve hissi şehvetleri tatmin etmeyi emreder. Ve kötü ahlakın madeni, kötü fiillerin kaynağı ve çirkin vasıfların menşei olduğu için, ona "nefs-i emmâre" (kötülüğü emreden nefis) derler. Ve eğer terbiye olunursa, "levvâme" (kendini kınayan nefis), "mülhime" (ilham alan nefis), "mutmainne" (huzura ermiş nefis), "râzıye" (razı olan nefis) ve "marzıyye" (razı olunan nefis) mertebelerini kat edip, kendi küllüne ve kemaline doğru ilerler.

Bu açıklamalara göre, şerefli beyitteki "cân-ı küll", küllü'l-küll olan rûh-ı Muhammedî'de belirlenmiş kâmil ruh olur. Ve "cân-ı cüz'" de, şehadet âleminde

belirlenmiş cüz'î nefisler olur. Bu durumda anlamın özeti şöyle olur: "İnsân-ı kâmilin küllî ruhu, noksan insanın cüz'î ruhuna ışık vurduğu zaman, o cüz'î ruh o ışıktan marifet incisini alıp cebine koyar." Çünkü ruhların hayatı ilimdendir. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz من صار بالعلم حيا لم يمت ابدا yani "İlim ile diri olan ebediyen ölmez" buyururlar.

"Âsîb", pertev ve sadme ve çarpma ma'nâlarınadır. Burada her iki ma'nâ da muvâfıktır. Bu beyt-i şerîf ile âtîdeki beyitler Mesnevî-i Şerîfin ebyât-ı müşkilesindendir.

Ma'lûm olsun ki, vücûd-ı hakîkî-i Hak, "ahadiyyet", "vahdet”, “vâhidiyyet" mertebelerinde vitriyyet üzere olup, libâs-ı "gayriyyet"le mertebe-i rûhiyyete tenezzülünde şefiyyetle muttasıftır. Ve bu şefiyyet, "küllü'l-küll" olan "rûh-ı Muhammedî" ile zâhirdir. Binâenaleyh, bu şef'iyyet ve isneyniyyet bir emr ve şe'n-i ilâhîden ibarettir. Ba'dehû küllü'l-küll olan bu rûh-ı Muhammedîde, bilcümle enbiyâ ile evliyâ hazarâtının ervâh-ı külliyyeleri müteayyin olmuş; ve onlardan her birine tâbi' olan ümemin ervâh-ı cüz'iyyeleri henüz müteayyin olmayıp kuvvede kalmıştır. Bu hakîkate binâen, hükemâ, nüfüs-ı külliyyenin kable'l-ecsâm; ve nüfûs-i cüz'iyyenin ba'de'l-ecsâm husûlüne kāil olmuşlar. Ve İmâm-i Gazâlî hazretleri dahi aynı mütâlaada bulunmuştur. Sadreddîn-i Konevî hazretleri dahi cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretlerinden naklen bu hakîkati beyân buyurmuşlardır. Nitekim Mevlânâ Câmî hazretleri Kasîde-i Hamriyye'nin شربنا على ذكر الحبيب مدامة beytine yazdığı şerhte, bu bâbda ba'zı îzâhât i'tâ etmiştir. Ve cenâb-ı Mevlânâ efendimiz dahi âtîdeki beyitlerinde rûh-ı küllîlerinin cesedlerinden mukaddem taayyününe işâret buyururlar: Bu mezhebe kāil olmayanlar, alelumûm ervâh-ı külliyye ve cüz'iyyenin ecsâddan mukaddem tekevvününü beyân ederler. Şıkk-ı evvele göre, ervâh-ı külliyye, âlem-i ervâhtaki "Elestü bi-Rabbiküm" (A'râf, 7/172) hitâbını ve ecsâda taalluktan evvelki hâli müdriktirler. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine: ""Elestü bi-Rabbiküm' hitâbı hâtırında mıdır?" denildikte, "Üzerinden hiç gün geçmedi" buyurmuştur. Zîrâ ervâh-ı külliyye-i müdrike üzerinden zaman geçmez. Zamâna tâbi' olan ancak ecsâddır. Ervâh-ı cüz'iyye ise, ecsâda taalluktan mukaddemki ahvâli müdrik değildirler. Hadîs-i şerîfte ان الله خلق الأرواح قبل الأجساد ya'ni Muhakkak Allâh Teâlâ ervâhı ecsâddan mukaddem halk etti" buyurulmasından murâd, mebâdî-i silsile-i vücud olan ervâh-ı melekiyye ve ervâh-ı külliyyedir. İmdi ervâh-ı külliyye küllü'l-küll olan "rûh-ı Muhammedî"den cevher-i mücerred-i nûrânî olarak âlem-i ervâhta zahir olmuşlar; ve onlardan her birinin âlem-i şehadette zuhûrlarıyla, da'vetleri vaktinde fiilen zahir olan nüfûs-ı cüz'iyye, âlem-i ervâhta onların bilkuvve taht-ı hîtâlarında bulunmuşlardır. Bu rûh-ı küllî, o ervâh-ı cüz'iyyenin imâmı olur. Mevcûd bir çekirdek içindeki ağaçlar ve onların meyveleri ve çekirdekleri gibi. İmdi, umûm-i âdemiyânda olan nüfûs-ı cüz'iyye-i insâniyye, mizâclarının husûlünden sonra olup, evvelâ mertebe-i hayvaniyyette zâhir olurlar. Eğer onların meyli tabîat tarafına olursa, bedende müstevlî ve mutasarrıf olan ancak tabîat olup, dâimâ istîfâ-yı lezzât ve şehevât-ı hissî ile emreder. Ve ahlâk-ı zemîme ma'deni ve ef'âl-i seyyie menba'ı ve evsâf-ı kabîha menşe'i olduğu için, ona "nefs-i emmâre" derler. Ve eğer terbiye olunursa, "levvâme", "mülhime", "mutmainne", "râzıye" ve "marzıyye" mertebelerini kat' edip, kendi küllü ve kemâli cânibe terakkî eder.

Bu îzâhâta nazaran, beyt-i şerîfteki "cân-ı küll", küllü'l-küll olan rûh-ı Muhammedîde müteayyin rûh-ı kâmil olur. Ve "cân-ı cüz'" dahi, âlem-i şehadette müteayyin olan nüfüs-ı cüz'iyye olur. Bu sûrette hülâsa-i ma'nâ böyle olur: “İnsân-ı kâmilin rûh-ı küllîsi, insân-ı nâkısın rûh-ı cüz'îsine pertev saldığı vakit, o rûh-ı cüz'î o pertevden ma'rifet incisini alıp cebine koyar." Zîrâ ervâhın hayâtı ilimdendir. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz من صار بالعلم حيا لم يمت ابدا ya'ni "İlim ile diri olan ebedî ölmez" buyururlar.

1179. Cân o âsîb-i ceybden Meryem gibi, gönül aldatıcı Mesîh'ten hâmile oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1179. Can, o cepteki âfetten Meryem gibi, gönül aldatıcı Mesih'ten hamile oldu!

Yani, rûhu'l-emîn (güvenilir ruh) olan Hz. Cibrîl'in Hz. Meryem'e dokunmasından, Hz. Meryem'in İsevî manaya hamile olduğu gibi, kâmil ruhun cüz'î ruhun beden cebine dokunmasından, o cüz'î ruh da gönül aldatıcı ve zevk verici olan Mesih'ten yüklü oldu.

Ya'ni, rûhu'l-emîn olan Hz. Cibrîl'in cenâb-ı Meryem'e temâsından, Hz. Meryem ma'nâ-yı Îsevî'ye hâmile olduğu gibi, rûh-ı kâmilin rûh-ı cüz'înin ceyb-i cismine dokunmasından, o rûh-ı cüz'î dahi gönül aldatıcı ve zevk verici olan Mesîh'ten yüklü oldu.

1180. O, kuru ve yaş üzerinde olan bir Mesîh değildir; mesâhadan pek yüksek olan bir Mesîh'tir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1180. O, kuru ve yaş üzerinde olan bir Mesîh değildir; ölçüden pek yüksek olan bir Mesîh'tir.

Yani o cüz'î ruhun yüklendiği Mesîh, karada ve denizde seyahat edip yeryüzünü ölçen şekil sahibi bir Mesîh değildir; aksine o nur ile meshedilmiş (kutsanmış) bir ilahi hâldir ki, şekilden arınmış olduğu için ölçüden pek yüksektir.

Ya'ni o rûh-ı cüz'înin yüklendiği Mesîh, karada ve denizde seyahat edip arzı mesâha eden sûret sahibi bir Mesîh değildir; belki o nûr ile memsûh olan bir şe'n-i ilâhîdir ki, sûretten ârî olduğu için ölçüden pek yüksektir.

1181. Binâenaleyh cân mâdemki cânın cânından hamil oldu, böyle bir candan cihân hâmil olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1181. Bu sebeple can, mademki canın canından hamile kaldı, böyle bir candan cihan hamile olur!

Cenâb-ı Pîr bu şerefli beyitte, yüce görüşlerini kendi küllî varlıkları ve küllün küllü olan Muhammedî ruha döndürüp ve kâmil ruhun aracılığını kaldırıp buyururlar ki: “Şimdi cüz'î ruh, mademki canın canından ve küllün küllü olan Muhammedî ruhtan hamile kaldı ve kendi kemaline ve insân-ı kâmil mertebesine yükseldi, artık böyle bir candan cihan halkı hamile olur ve feyizleri herkese şamil olur! Çünkü insân-ı kâmil Hakk'ın halifesi olduğundan, cihan halkı üzerinde tasarruf sahibi olur."

Cenâb-ı Pîr bu beyt-i şerîfte, nazar-ı âlîlerini kendi küll'leri ve küllü'l-küll olan rûh-ı Muhammedîye ircâ' ve rûh-ı kâmilin vesâtatını ref edip buyururlar ki: “İmdi rûh-ı cüz'î mâdemki canın canından ve küllü'l-küll olan rûh-1 Muhammedîden hâmil oldu ve kendi kemâline ve insân-ı kâmil mertebesine terakkî etti, artık böyle bir candan halk-ı cihân hâmil ve füyûzâtı âmmeye şâmil olur! Zîrâ insân-ı kâmil halîfe-i Hak olduğundan, halk-ı cihân üzerinde mutasarrıf olur."

1182. Böyle olunca, cihân bir başka cihan doğurur; bu haşr için bir mahşer göster!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1182. Böyle olunca, cihan bir başka cihan doğurur; bu haşr için bir mahşer göster!

"Cihan"dan kasıt, insân-ı kâmildir. Çünkü cihanın bütün yapısı, ilahi sıfatların ve isimlerin toplandığı yer ve mahşeridir. İnsân-ı kâmil ise cihanın özüdür ve isimlerin topluluğuna mazhardır. Yani insân-ı kâmil, kendi tesiri ve darbesiyle başka bir insân-ı kâmil doğurup ortaya çıkarır. Ve isimlerin topluluğunun mazharı olan insân-ı kâmil, diğer isimler topluluğunun mazharı olan bir insân-ı kâmil ortaya koyup gösterir. Bu ise, bu toplanma ve haşr için bir toplanma ve mahşer göstermektir.

"Cihân"dan murâd, insân-ı kâmildir. Zîrâ cihânın hey'et-i mecmûası sıfât ve esmâ-i ilâhiyye mecma'ı ve mahşeridir. İnsân-ı kâmil ise zübde-i cihândır ve cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhardır. Ya'ni insân-ı kâmil, kendi âsîb ve sadmesiyle diğer bir insân-ı kâmil doğurup meydana çıkarır. Ve cem'iyyet-i esmâiyyenin mazharı olan insân-ı kâmil, diğer cem'iyyet-i esmâiyyenin mazharı olan bir insân-ı kâmil ızhâr edip gösterir. Bu ise, bu mecma' ve haşr için bir mecma' ve mahşer göstermektir.

1183. Kıyamete kadar bu haşri söylesem saysam, ben bu kıyametin şerhinden kāsırım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1183. Kıyamete kadar bu haşri söylesem saysam, ben bu kıyametin açıklamasından aciz kalırım!

"Kıyamet"ten kastedilen, insân-ı kâmilin "fenâ-fillâh" (Allah'ta yok olma) ve "bakā-billâh" (Allah ile var olma) mertebesine ulaşmasıdır. Çünkü kıyamet, hakikatlerin açığa çıkma günüdür. Ve insân-ı kâmilin bu mertebesinde de hakikatler açığa çıkar. Yani, âlemin belirleniminin bozulmasından ibaret olan büyük kıyamete kadar bu art arda ortaya çıkacak olan haşri ve toplanmayı söylesem ve saymaya kalkışsam, bu kıyametin, yani insân-ı kâmilin bu mertebesinin açıklamasından aciz kalırım!

"Kıyâmet"ten murâd, insân-ı kâmilin “fenâ-fillâh” ve “bakā-billâh" mertebesine vusûlüdür. Zîrâ kıyâmet, hakāyıkın yevm-i inkişafıdır. Ve insân-ı kâmilin bu mertebesinde de hakāyık inkişaf eder. Ya'ni, taayyün-i âlemin bozulmasından ibaret olan kıyâmet-i kübrâya kadar bu müteselsilen zuhûr edecek olan haşrı ve cem'i söylesem ve saymak azminde bulunsam, bu kıyâmetin, ya'ni insân-ı kâmilin bu mertebesinin şerhinden âciz kalırım!

1184. Bu sözler muhakkak ma'nâda "yâ Rabbî"dir; harfler bir tatlı dudağın nefesinin tuzağıdır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1184. Bu sözler kesinlikle anlamda "yâ Rabbî"dir; harfler tatlı bir dudağın nefesinin tuzağıdır!

Yani bizim söylediğimiz bu sözler insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) zevkine ait olup, bu mertebeye ulaşma devletine nail olamamış olanların idrakine yabancı gelse de, başka bir faydası olduğu için söyledim. Çünkü bu sözlerin anlamı, "yâ Rabbî" diye Yüce Allah'a yalvarıp yakarmaktır. İçimizden yalvarma ve yakarma eğilimi koptu; nefesimizi tatlı dudağımızın arasından çıkardık; bu sözler ve bu harfler o nefesin tuzağı oldu.

Ya'ni bu bizim söylediğimiz sözler insân-ı kâmilin zevkine âid olup, bu mertebeye vusûl devletine nâil olamamış bulunanların idrâkine yabancı gelir ise de, diğer bir fâidesi olduğu için söyledim. Zîrâ bu sözlerin ma'nâsı, "yâ Rabbî" diye Cenâb-ı Vâcibü'l-vücûda niyâz ve tazarru' etmektir. İçimizden tazarru' ve niyâz meyli koptu; nefesimizi tatlı dudağımızın arasından çıkardık; bu sözler ve bu harfler o nefesin tuzağı oldu.

1185. İmdi, mâdemki "yâ Rabb"e onun "lebbeyk"i erişir, o halde niçin taksîr etsin, niçin sussun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1185. Şimdi, mademki "Ya Rabbi" diyenin "lebbeyk" cevabı ona ulaşır, o halde niçin eksik davransın, niçin sussun?

Şimdi, mademki bizim bu sözlerimiz anlamda "Ya Rabbi" diye Hakk'a yalvarma ve yakarmadır ve hadis-i şerifte `اذا قال العبد يا رب يقول الله تعالى لبيك عبدى إسأل` yani "Kul, "Ya Rabbi" dediği zaman, Yüce Allah "Buyur kulum, iste!" buyurur diye gelmiştir; o halde o tatlı dudağın nefesi niçin söylemekte eksik davransın ve ihmal etsin ve niçin sussun?

İmdi, mâdemki bizim bu sözlerimiz ma'nâda "yâ Rabbî" diye Hakk'a niyâz ve tazarru'dur ve hadis-i şerifte `اذا قال العبد يا رب يقول الله تعالى لبيك عبدى إسأل` ya'ni "Abd, "Yâ Rabbî" dediği vakit, Allâh Teâlâ "Lebbeyk kulum, iste!" bu- yurur diye vârid olmuştur; o halde o tatlı dudağın nefesi niçin söylemekte taksîr ve ihmal etsin ve niçin sussun?

1186. Bir "lebbeyk"tir ki, işitemezsin; fakat baştan ayağa kadar tadabilirsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1186. Bir "lebbeyk"tir ki, işitemezsin; fakat baştan ayağa kadar tadabilirsin!

Yani bu "lebbeyk", harf ve ses ile meydana gelen "lebbeyk" olmadığı için, sen onu his kulağı ile işitemezsin. Fakat onu varlığının bütün halinde zevk yoluyla idrak edersin. Bu zevk yoluyla idrakin bir örneği ve tadı şudur ki; bir kimse salih amellerden birini Allah rızası için halisane işlediği zaman, göğsünde bir ferahlık ve sevinç duyar ve bu ferahlığın zevki baştan ayağa kadar varlığının bütün halini kaplar.

Ya'ni bu "lebbeyk", harf ve savt ile vâki' olan "lebbeyk" olmadığı için, sen onu his kulağı ile işitemezsin. Fakat onu vücudunun hey'et-i mecmûasında zevkan idrâk edersin. Bu zevkan idrâkin bir nümûnesi ve çâşnisi odur ki; bir kimse a'mâl-i sâlihadan birini hâlisan-li-vechillâh işlediği vakit, sadrında inşirâh ve sürûr duyar ve bu inşirâhın zevki baştan ayağa kadar vücûdunun hey'et-i mecmûasını kaplar.

## Duvar üstünde susamışın ve suya kerpiç atmasının hikâyesi

1187. Irmak kenarında yüksek bir duvar, duvarın üstünde bir susamış derdli var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1187. Irmak kenarında yüksek bir duvar, duvarın üstünde susamış dertli biri vardı.

1188. Sudan onun mâni'i o duvar idi; sudan dolayı o balık gibi zâr idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1188. Sudan onu engelleyen o duvar idi; sudan dolayı o balık gibi inliyordu.

1189. Ansızın o, suya bir kerpiç attı; suyun sesi onun kulağına hitab gibi geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1189. Ansızın o, suya bir kerpiç attı; suyun sesi onun kulağına hitap gibi geldi.

1190. O mümtehan, suyun sesinin safâsından; kerpiç atıcı ve oradan kerpiç koparıcı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1190. O imtihan olunan kişi, su sesinin saflığından dolayı, kerpiç atıcı ve oradan kerpiç koparıcı oldu.

"Mümtehan", susuzluk sebebiyle sıkıntıya düşmüş anlamına gelir.

“Mümtehan”, susuzluk sebebiyle mihnete dûçâr olmuş ma'nâsınadır.

1191. Su, "Hey!... Bana bu kerpiçi vurmaktan senin için ne faide vardır?" diye bağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1191. Su, "Hey!... Bana bu kerpici vurmaktan senin için ne fayda vardır?" diye bağırdı.

1192. Susamış dedi: "Ey su, bana iki fâide vardır. Bu san'attan ben hiç el kaldırmam!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1192. Susamış kişi dedi: "Ey su, bana iki fayda vardır. Bu sanattan ben hiç vazgeçmem!"

Yani kerpiç koparıp atmak fiilinden hiç vazgeçmem.

Ya'ni kerpiç koparıp atmak fiilinden hiç vazgeçmem.

1193. "Birinci faide, suyun sesini işitmek ki, o, susamışlar için muhakkak rebab gibi olur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1193. "Birinci fayda, suyun sesini işitmektir ki, o, susamışlar için kesinlikle rebap gibi olur!"

1194. "Onun sesi İsrafil'in sesi gibi oldu; ölmüşe bundan dirilik tahvîl oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1194. "Onun sesi İsrafil'in sesi gibi oldu; ölmüşe bundan dirilik tahvîl oldu."

Suyun sesi, İsrafil (a.s.)ın sûrunun sesi gibi etkili oldu; susuzluktan ölüm derecesine gelen kimseye bu ses hayat verdi ve onun halsizliği kuvvete dönüştü.

Suyun sesi, İsrafil (a.s.)ın sûrunun sesi gibi müessir oldu; susuzluktan ölüm derecesine gelen kimseye bu ses hayat verdi ve onun halsizliği kuvvete mübeddel oldu.

1195. "Yahût bahar günlerinin gök gürlemesi gibidir; bağ ondan bu kadar nakış bulur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1195. "Yahut bahar günlerinin gök gürlemesi gibidir; bağ ondan bu kadar nakış bulur!"

1196. "Yahût fakîr üzerine zekât günleri gibi; yahût mahbûs üzerine kurtuluş haberi gibi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1196. "Yahut fakir üzerine zekât günleri gibi; yahut mahpus üzerine kurtuluş haberi gibi!"

1197. "Nefes-i Rahmân gibi olur ki, o Yemen'den Muhammed (a.s.) tarafına ağızsız erişir idi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1197. "Nefes-i Rahmân gibi olur ki, o Yemen'den Muhammed (a.s.) tarafına ağızsız erişir idi!"

Bu şerefli beyitte, انى لأجد نفس الرحمن من قبل اليمن yani "Muhakkak ben Yemen tarafından Nefes-i Rahmân'ı buluyorum" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî, bu hadis-i şerîfte, Resûlullâh Efendimiz'in âşıkı olan Üveys el-Karanî'ye işaret buyurulduğunu beyan etmiş ise de,

yine Hint şârihlerinden Bahru'l-ulûm ve İmdâdullâh hazretleri tarafından bunun büyük bir hata olduğu ve bu beyanın, hadîs-i şerîfin devamı olan فإذا هم الأنصار yani "Onlar ensardır" ibaresine vâkıf olmamaktan ileri geldiği gösterilmiştir. Ankaravî'de bu hadis hakkında fazla açıklama yoktur. Bununla birlikte, muhakkikler bu hadisi gerektirdiği şekilde şerh buyurmuşlar ve özellikle Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) Fütûhât'ta bu konuda gerekli açıklamaları vermiştir. Burada ayrıntısı uzar.

Bu beyt-i şerifte, انى لأجد نفس الرحمن من قبل اليمن ya'ni "Muhakkak ben Yemen tarafından nefes-i Rahman'ı buluyorum" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî bu hadis-i şerîfte, Resûlullâh Efendimiz'in âşıkı olan Üveys el-Karanî'ye işâret buyurulduğunu beyân et- miş ise de, yine Hind şârihlerinden Bahru'l-ulûm ve cenâb-ı İmdâdullâh hazretleri tarafından bunun galat-ı fahiş olduğu ve bu beyânın, hadîs-i şerîfin mâba'di olan فإذا هم الأنصار ya'ni "Onlar ensardır"] ibâresine adem-i vuküftan ileri geldiği gösterilmiştir. Ankaravî'de bu hadîs hakkında fazla îzâhât yoktur. Maahâzâ, muhakkıkîn bu hadîsi iktizâsı vech ile şerh buyurmuşlar ve ezcümle cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fütûhât'ta bu bâbda îzâhât-ı lâzime i'tâ buyurmuştur. Burada tafsîli uzar.

1198. Yahût Ahmed-i mürselin kokusu gibi olur ki, o, şefâat hususunda âsîye erişir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1198. Yahut gönderilmiş Ahmed'in kokusu gibi olur ki, o, şefaat konusunda âsîye erişir!

O suyun sesi, gönderilmiş Ahmed (s.a.v.) Efendimiz'in âsîler tarafından duyulan şefaatının kokusuna benzer ki, o âsîler isyan ateşi içinde yanıp tutuştukları sırada, o koku onlara erişir.

O suyun sesi, Ahmed-i mürsel (s.a.v.) Efendimiz'in âsîler tarafından duyulan şefâatının kokusuna benzer ki, o âsîler âteş-i isyân içinde yanıp tutuşukları esnâda, o koku onlara erişir.

1199. Yahût Yûsuf'un kokusu gibi güzel ve latif olarak, zaîf olan Ya'kūb'un canı üzerine çarpar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1199. Yahut Yusuf'un kokusu gibi güzel ve latif olarak, zayıf olan Yakup'un canı üzerine çarpar!

"Muhakkak ben Yusuf'un kokusunu buluyorum" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

إِنِّى لَأَجِدُ رِيحَ يُوسُفَ (Yusuf, 12/94) ya'ni “Muhakkak ben Yûsuf'un kokusunu buluyorum" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

1200. Diğer bir fâidesi ki, her bir kerpiçi ki bundan koparırım, akan su ta-[1206] rafına gelirim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1200. Diğer bir faydası ki, her bir kerpici ki bundan koparırım, akan su tarafına gelirim.

Suya kerpiç koparıp atmanın diğer bir faydası da budur ki, bu duvardan her bir kerpici koparıp attıkça, duvarın yüksekliği alçalır, suya yaklaşırım. Nasıl ki açıklanır.

Suya kerpiç koparıp atmanın diğer bir fâidesi de budur ki, bu duvardan her bir kerpiçi koparıp attıkça, duvarın yüksekliği alçalır, suya yaklaşırım. Nitekim îzâh buyurulur.

1201. Zîrâ kerpiçin azalmasından ey akıllı, şübhesiz yüksek duvar ziyâde alçak olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1201. Çünkü kerpicin azalmasından, ey akıllı, şüphesiz yüksek duvar daha alçak olur!

1202. Duvarın alçaklığı bir yakınlık olur; onun faslı, bir vaslın dermânı olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1202. Duvarın alçaklığı bir yakınlık olur; onun ayrılığı, bir kavuşmanın dermanı olur!

"Duvar"dan kastedilen, beşerî benliktir. "Kerpiç"ten kastedilen, bu benliği oluşturan nefsanî sıfatlardan her biridir. "Su"dan kastedilen, ruhun susamış olduğu hakikî hayat suyudur. Şimdi, Hakk Yolcusu, benliğinin duvarından nefsanî sıfatları olan kerpiçlerden birini koparıp attıkça, hakikî hayat suyuna yaklaşır. Nefsanî sıfatlardan birinden ayrılması, Hakk'ın hakikatlerinden birine ulaşmaya sebep olur.

“Duvar”dan murâd, enâniyyet-i beşeriyyedir. “Kerpiç”den murâd, bu enâniyyeti teşkil eden sıfât-ı nefsâniyyeden her biridir. “Su”dan murâd, rûhun susamış olduğu âb-ı hayât-ı hakîkîdir. İmdi sâlik-i tarîk-ı Hak, enâniyyetinin duvarından sıfât-ı nefsâniyyesi kerpiçlerinden birisini koparıp attıkça, âb-ı hayât-ı hakîkîye yaklaşır. Sıfât-ı nefsâniyyeden birinden ayrılması, hakâyık-ı Hak’tan birisine ulaşmağa sebep olur.

1203. Yapışık kerpiçi koparmak, bir yakınlığı mûcib olan secde geldi ki, secde et ve yaklaş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1203. Yapışık kerpiçi koparmak, bir yakınlığı gerektiren secde geldi ki, secde et ve yaklaş!

Bu şerefli beyitte, إِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِنْ طِينٍ لَازِبٍ (Sâffât, 37/11) yani “Biz onları yapışkan çamurdan yarattık” ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Bu “yaratma”, insanın yaratılışının başlangıcına aittir. Nitekim diğer bir ayet-i kerimede, وَبَدَأَ خَلْقَ الْإِنْسَانِ مِنْ طِينٍ ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ (Secde, 32/8) yani “İnsanın yaratılışına Yüce Allah çamurdan başladı, sonra onun neslini zayıf bir su cinsinden yaptı” buyurulur. Ve diğer bir ayet-i kerimede de, bu çamurun حَمَأٍ مَسْنُونٍ (Hicr, 15/26-27) yani “Yıllanmış ve kokmuş çamur” olduğu beyan buyurulur. Bu da kömürleşmiş bileşiklerden başka bir şey değildir. Ve “protoplazma” dedikleri hayati madde dahi bu çamurda mevcuttur. Nitekim doğa tarihi bilginlerinin incelemeleri bu merkezdedir. “Hışt-ı lâzib” (yapışkan kerpiç) tabiri ile cenab-ı Pîr efendimiz, insanın yaratılışının başlangıcındaki süfliliğine ve zilletine işaret buyururlar. Ve nefsani sıfatlar dahi bu “tıyn-i lâzib”den yaratılmış olan insan bedenine ilişkindir. Her biri zulmâni hallerden ibarettir. Buna göre bu süflî bedenin zulmâni olan sıfatlarını koparıp atmak, hikmet sahibi yaratıcı olan Hak karşısında baş eğmek ve secde etmek ve tezellül (alçakgönüllülük) demektir. Ve bu secde ve tezellül ise, وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ (Alak, 96/19) [yani “Secde et ve yaklaş!”] ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere, Hakk’a yakınlığı gerektirir. Ve bu secde, “secde-i kurb” (yakınlık secdesi) olup, cenab-ı Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) Fütûhât-ı Mekkiyye’lerinde bu secde hakkında açıklamalar vermişlerdir.

Bu beyt-i şerîfte, إِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِنْ طِينٍ لَازِبٍ (Sâffât, 37/11) ya’ni “Biz onları yapışkan çamurdan ‘halk’ ettik” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu “halk”, beşerin bidâyet-i hilkatine âiddir. Nitekim diğer bir âyet-i kerîmede, وَبَدَأَ خَلْقَ الْإِنْسَانِ مِنْ طِينٍ ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ (Secde, 32/8) ya’ni “İnsanın halkına Hak Teâlâ çamurdan başladı, sonra onun neslini zaîf bir su cinsinden yaptı” buyurulur. Ve diğer bir âyet-i kerîmede de, bu çamurun حَمَأٍ مَسْنُونٍ (Hicr, 15/26-27) ya’ni “Yıllanmış ve kokmuş çamur” olduğu beyân buyurulur. Bu da mürekkebât-ı fahmiyyeden başka bir şey değildir. Ve “protoplazma” dedikleri madde-i hayâtiyye dahi bu çamurda mevcuttur. Nitekim târih-i tabîî ulemâsının tedkîkâtı bu merkezdedir. “Hışt-ı lâzib” ta’bîri ile cenâb-ı Pîr efendimiz, beşerin bidâyet-i hilkatindeki süfliyyetine ve zillettine işâret buyururlar. Ve sıfât-ı nefsâniyye dahi bu “tıyn-i lâzib”den mahlûk olan cism-i beşere taalluk eder. Her biri şüûnât-ı zulmâniyyeden ibârettir. Binâenaleyh bu cism-i süflînin zulmânî olan sıfâtını koparıp atmak, sâni’-i hakîm olan Hak muvâcehesinde serfürû ve secde ve tezellül demek olur. Ve bu secde ve tezellül ise, وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ (Alak, 96/19) [ya’ni “Secde et ve yaklaş!”] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, Hakk’a yakınlığı mûcib olur. Ve bu secde, “secde-i kurb” olup, cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fütûhât-ı Mekkiyye’lerinde bu secde hakkında îzâhât i’tâ buyurmuşlardır.

1204. Bu duvar yüksek boyunlu oldukça, başı aşağıya getirmeğe mâni’dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1204. Bu duvar yüksek boyunlu oldukça, başı aşağıya getirmeye engeldir.

Bu enaniyet (benlik) duvarı yüksek boyunlu, yani kibirli oldukça baş eğmeye engel olur. Ve benliğin kemali, kişiyi kulluk hatırlayışından ve alçakgönüllülükten men eder. Ve böyle bir kimse alçakgönüllülükten tiksinir. Fakat ne zaman ki ölüm hâli gelir, bu hâl fiilen onun zilletini ortaya koyar. Çünkü ölüm, tam bir acizlik hâlidir. Ve şeriatta konulmuş olan secde vaziyeti, kulun Hak huzurunda tam bir alçakgönüllülüğünü tasvir eder. Kulluk makamına ulaşan ârifin alçakgönüllülüğü her zaman gerçekleşir. Bunun için Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) hazretleri buyururlar ki: "Kurb (yakınlık) secdesi ile secde eden bir kimse asla secdeden kalkmaz." Bu, ârifin daima başını yere koyduğu anlamına değildir; aksine onun kalbi bir an bile kulluğundan gafil değildir, demek olur.

Bu enâniyyet duvarı yüksek boyunlu, ya’ni mütekebbir oldukça baş eğmeğe mâ’ni’ olur. Ve kemâl-i enâniyyet, kişiyi tahattur-ı abdiyyetten ve tezellülden men’ eder. Ve böyle bir kimse tezellülden istikrâh eder. Fakat vaktâki ölüm hâli gelir, bu hâl fiilen onun zilletini meydâna koyar. Zîrâ mevt, acz-i hâlis hâlidir. Ve şer'de mevzû' olan secde vaz'iyyeti, abdin huzûr-ı Hak'ta kemâl-i tezellülünü tasvir eder. Makām-ı abdiyyete vâsıl olan ârifin tezellülü her vakit vâki'dir. Bunun için Şeyh-i Ekber hazretleri buyururlar ki: "Secde-i kurb ile sâcid olan bir kimse aslâ secdeden kalkmaz." Bu, ârif dâimâ başını yere koyar ma'nâsına değildir; belki onun kalbi bir an abdiyyetinden gāfil değildir, demek olur.

1205. Ben bu hâkî tenden kurtulmadıkça, âb-ı hayata secde etmek mümkin değildir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1205. Ben bu topraktan yaratılmış bedenden kurtulmadıkça, âb-ı hayata secde etmek mümkün değildir!

"Âb-ı hayat"tan kasıt, Hayat sıfatı ve Muhyî (can veren) ismi ile sürekli tecelli eden Yüce Allah'ın Zâtı'dır. Yani, bu topraksı unsurlara ait bedenin gerektirdiği nefsanî sıfatlardan kurtulmadıkça, âb-ı hayat olan Hakk'ın Zâtı'na yönelerek secde etmem ve boyun eğmem mümkün olmaz!

"Ab-ı hayat"tan murâd, sıfat-ı Hayat'ı ve Muhyî ismi ile dâimü't-tecellî olan zât-ı Hak'tır. Ya'ni, bu anâsır-ı arzıyyeye mensûb tenin îcâbâtı olan sıfât-ı nefsâniyyeden kurtulmadıkça, âb-ı hayât olan zât-ı Hakk'a teveccüh ile secde ve serfürû etmem mümkin olmaz!

1206. Her kim duvar üstünde ziyâde susamış ise, tuğlayı ve kerpiçi pek çabuk koparır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1206. Her kim duvar üstünde ziyadesiyle susamış ise, tuğlayı ve kerpiçi pek çabuk koparır!

Her kim duvar gibi olan bu unsurlardan meydana gelmiş beden (vücûd-ı unsurî) üzerinde, o âb-ı hayata çok susamış ise, tuğla ve kerpiç hükmünde olan nefse ait sıfatları (sıfât-ı nefsâniyye) pek çabuk koparır.

Her kim duvar gibi olan bu vücûd-ı unsurî üstünde, o âb-ı hayâta çok susamış ise, tuğla ve kerpiç mesâbesinde olan sıfât-ı nefsâniyyeyi pek çabuk koparır.

1207. Her kim suyun sesine pek âşık olursa, o, hicabdan pek büyük olan kerpiçi koparır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1207. Her kim suyun sesine çok âşık olursa, o, perdeden çok büyük olan kerpici koparır!

"Suyun sesi"nden kastedilen, Hakk'ın zâtının bu suret âlemindeki sıfat ve isim tecellîleridir. Arif kişi, mazhardan isme ve isimden müsemmâya (ismin işaret ettiği varlığa) geçer. Ve sâlikin (Hakk yolcusunun) unsurlardan oluşan bedeni de bir mazhardır ki, onda Hakk'ın tecellîleri görünür. Bu sebeple, her kim suyun sesi hükmünde olan Hakk'ın tecellîlerine çok âşık olursa, Hakk'ın zâtının çok büyük perdesi ve çok büyük bir kerpiç hükmünde olan vehmedilmiş benliğini koparır.

"Suyun sesi"nden murad, zât-ı Hakk'ın bu âlem-i sûretteki tecellîyât-ı sıfâtıyye ve esmâiyesidir. Arif, mazhardan isme ve isimden müsemmâya intikāl eder. Ve sâlikin vücûd-ı unsurîsi dahi bir mazhardır ki, onda tecellîyât-ı Hak zâhirdir. Binâenaleyh, her kim suyun sesi mesâbesinde olan tecelliyât-ı Hakk'a pek âşık olursa, zât-ı Hakk'ın pek büyük hicâbı ve pek büyük bir kerpiç mesâbesinde olan enâniyyet-i mevhûmesini koparır.

1208. O kimse suyun sesinden boynuna kadar mey doludur; yabancı “buluk” sesinden başkasını işitmez!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1208. O kimse suyun sesinden boynuna kadar şarap doludur; yabancı "buluk" sesinden başkasını işitmez!

Böyle bir kimse, Hakk'ın tecellilerinden (ilahi zuhuratlar), boynuna kadar aşk şarabı ile doludur. Fakat bu suretler âleminin ne olduğunu bilmeyen yabancı ve nâmahrem (sırra vâkıf olmayan) kimse, suya düşen kerpicin çıkardığı "buluk" sesi gibi olan suretten başka bir şey görmez.

Böyle bir kimse, tecelliyât-ı Hak'tan, boynuna kadar şarâb-ı aşk ile doludur. Fakat bu âlem-i sûretin ne olduğunu bilmeyen yabancı ve nâmahrem olan kimse, suya düşen kerpiçin hâsıl ettiği "buluk" sesi mesâbesinde olan sûretten başka bir şey görmez.

1209. Ey o saâdetli kimse ki, o ilk günleri muğtenim tutar, kendi borcunu öder!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1209. Ey o saadetli kimse ki, o ilk günleri ganimet bilir, kendi borcunu öder!

Ne mutlu o kimseye ki, bu unsurlardan oluşan bedeninin (cism-i unsurî) şekil âleminde (âlem-i sûret) gelişip büyüdüğü ilk günleri, yani gençlik zamanlarını fırsat ve ganimet bilir de, kendisinin ortaya çıkış sebebinin, marifet (Allah'ı bilme) ve kulluk görevini yerine getirmekten ibaret olduğunu idrak edip, bu borcu öder!

Ne mutlu o kimseye ki, bu cism-i unsurîsinin âlem-i sûrette neşv ü nemâ bulduğu ilk günleri, ya'ni gençlik zamanlarını fırsat ve ganîmet bilir de, kendisinin sebeb-i zuhûru, vazîfe-i ma'rifet ve abdiyyeti îfâ etmekten ibaret olduğunu idrâk edip, bu borcu öder!

1210. O günlerde ki, ona kudret olur, sıhhat ve gönül salâbeti ve kuvvet olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1210. O günlerde ki, ona kudret olur, sıhhat ve gönül sağlamlığı ve kuvvet olur.

Çünkü bu gençlik günlerinde bu unsurlardan oluşan bedenin mücâhedeye (nefisle mücadeleler) ve çalışmaya kudreti ve sıhhati ve kalbinin sağlamlığı ve kuvveti vardır.

[1216] Zîrâ bu gençlik günlerinde bu cism-i unsurînin mücâhedeye ve çalışmağa kudreti ve sıhhati ve kalbinin salâbeti ve kuvveti vardır.

1211. O gençlik yeşil ve tâze bağ gibi, esirgemeye mensub olmaksızın meyve yetiştirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1211. O gençlik yeşil ve taze bağ gibi, esirgemeye mensup olmaksızın meyve yetiştirir.

O gençlik zamanı, yeşillikte ve tazelikte bağlara benzer; ektiğin şey çarçabuk ürün verir ve ürün vermeyi esirgemek öyle bir bağın şanından değildir.

O gençlik zamânı, yeşillikte ve tarâvette bağlara benzer; ektiğin şey çarçabuk semere verir ve hâsılât vermeyi esirgemek öyle bir bağın şânından değildir.

1212. Kuvvet ve şehvet çeşmeleri akıcıdır; ten zemîni onunla yeşil olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1212. Kuvvet ve şehvet çeşmeleri akıcıdır; beden toprağı onunla yeşerir.

Çünkü gençliğin kuvvet ve şehvet çeşmeleri daima fışkırıp akar. Yani, bir genç, azmettiği bir şeye tam bir kuvvet ve arzu ile sarıldığı için, bedensel çalışmaları faydalı sonuçlar verir.

Zîrâ gençliğin kuvvet ve şehvet çeşmeleri dâimâ fışkırıp akar. Ya'ni, bir genç, azmettiği bir şeye kemâl-i kuvvet ve arzû ile sarıldığı cihetle, mesâî-i cismâniyyesi müfid semereler verir.

1213. Ma'mûr bir ev ve onun damı çok yüksektir; erkânı mu'tedil ve tahlîtsız ve bendsizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1213. Mamur bir ev ve onun çatısı çok yüksektir; unsurları dengeli, karışık ve bağlı değildir.

Genç bir beden, mamur ve çatısı çökmemiş bir eve benzer. Dört unsuru, yani vücudunu oluşturan katı, sıvı, gaz ve ısı unsurları dengelidir. Dört hıltı, yani kan, safra, balgam ve sevda hıltları karışık ve bozuk değildir. Bu sebeple o hıltların ve unsurların dengesini yerine getirmek için birtakım ilaçlarla bağlama çarelerine başvurulmamıştır.

Genç bir cisim, ma'mûr ve damı çökmemiş bir eve benzer. Erkân-ı erbaası, ya'ni vücudunu teşkîl eden rükn-i sulbîsi ve mâyiîsi ve gāzîsi ve harûrî- si mu'tedildir. Ahlât-ı erbaası, ya'ni kan, safrâ ve balgam ve sevdâ hıltları ka- rışık ve fâsid olmamıştır. Binâenaleyh o ahlâtın ve erkânın i'tidâlini yerine getirmek için birtakım ilâçlar ile bağlamak çârelerine tevessül olunmamıştır.

1214. Ondan evvel ki, ihtiyarlık günleri erişir, senin boynunu liften ip ile bağlar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1214. Ondan evvel ki, ihtiyarlık günleri erişir, senin boynunu liften ip ile bağlar!

Bu gençlik günleri, ihtiyarlık günlerinden önceki günlerdir. O ihtiyarlık günleri geldiği zaman, artık senin boynunu hurma lifinden yapılmış ip ile bağlar. Hurma lifinden olan "ip"ten kastedilen, kuvvetli bir ip demektir. Ve "kuvvetli ip" ifadesiyle kuvvetlerin düşüşüne işaret edilir. Ve aynı zamanda, "Tebbet yedâ" sûre-i şerifesinde açıklanan حبل من مسد (Leheb, 111/5) [yani "Hurma lifinden bükülmüş bir ip"] ifadesinin işârî (sembolik) anlamının açıklamasıdır. Çünkü bazı kimseler bu sûre-i şerifenin görünen anlamına bakıp, Ebû Leheb ile karısının aşağılanmasına sınırlı zannederler. Hâlbuki bu sûre-i şerifenin işârî anlamları pek büyüktür.

Bu gençlik günleri, ihtiyarlık günlerinden evvelki günlerdir. Vaktâki o ih- tiyarlık günleri gelir, artık senin boynunu hurma lifinden ma'mûl ip ile bağ- lar. Hurma lifinden olan "ip"ten murâd, kuvvetli bir ip demek olur. Ve "kuv- vetli ip" ta'bîri ile sukūt-ı kuvâya işâret buyurulur. Ve aynı zamanda, "Tebbet yedâ" sûre-i şerîfesinde beyan buyurulan حبل من مسد (Leheb, 111/5) [ya'ni "Hurma lifinden bükülmüş bir ip"] ta'bîrinin ma'nâ-yı işârîsini beyân- dır. Zîrâ ba'zı kimseler bu sûre-i şerîfenin ma'nâ-yı zâhirîsine bakıp, Ebû Le- heb ile karısının tezyîfine münhasır zannederler. Halbuki bu sûre-i şerîfenin maânî-i işârîsi pek azîmdir.

1215. Toprak çorak ve dökülücü ve gevşek olur; asla çoraktan latîf nebat bit- medi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1215. Toprak çorak, dökülücü ve gevşek olur; asla çoraktan latîf bitki bitmedi!

İhtiyarlıkta bu unsurlardan oluşan beden çorak, pörsük ve gevşek olur. Çorak yerde ise asla latîf bitkiler bitmez.

İhtiyarlıkta bu cism-i unsurî çorak ve pörsük ve gevşek olur. Çorak yerde ise aslâ latîf nebâtât bitmez.

1216. Kuvvet suyu ve şehvet suyu munkatı'dır; o, kendinden ve başkalarından menfaatsızdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1216. Kuvvet suyu ve şehvet suyu kesilmiştir; o, kendinden ve başkalarından menfaatsızdır.

Çünkü o ihtiyarda kuvvet ve arzu suları kesilmiştir; hiçbir şeyden zevk almaz bir hâle gelmiştir. Ne kendi vücudundan faydalanır ne de başkalarından bir fayda sağlayabilir!

Zîrâ o ihtiyarda kuvvet ve arzû suları kesilmiştir; hiçbir şeyden zevk al- maz bir hâle gelmiştir. Ne kendi vücûdundan istifade eder ve ne de başkala- rından bir istifade edebilir!

1217. Kaşlar paldüm gibi aşağıya gelmiş; göze yaşlık gelmiş, karanlık olmuştur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1217. Kaşlar paldüm gibi aşağıya gelmiş; göze yaşlık gelmiş, karanlık olmuştur!

Yaşlı kişinin kaşları hayvan paldümü gibi aşağıya sarkar, gözleri sulanır ve ferini kaybeder, gerektiği gibi göremez olur.

İhtiyarın kaşları hayvan paldümü gibi aşağıya sarkar, gözleri sulanır ve fersiz bir hâle gelir, lâyıkıyla görmez olur.

1218. İhtiyarlıktan yüz, keler sırtı gibi; söz ve lezzet ve dişler işten gitmiş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1218. İhtiyarlıktan yüz, keler sırtı gibi; söz ve lezzet ve dişler işten gitmiş!

Yüzü ihtiyarlıktan keler sırtı gibi buruşur, sözü karışık hâle gelir, yediğinden içtiğinden lezzet alamaz ve dişleri dökülür.

Yüzü ihtiyarlıktan keler sırtı gibi buruşur, sözü müşevveş olur, yediğinden içtiğinden lezzet bulamaz ve dişleri dökülür.

1219. Gün vakitsiz, lâșe topal ve yol uzun; iş yeri harab, amel nizamdan gitmiş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1219. Gün vakitsiz, lâşe topal ve yol uzun; iş yeri harab, amel nizamdan gitmiş!

Ömrünün günleri vakitsiz, yani batmaya yakın, lâşe (ceset) mesabesinde olan cisim sendeleyerek yürür, aslına dönmek için yol uzun, imalat yeri mesabesinde olan cisim haraptır, bedensel ibadetlerinde düzen ve intizam kalmamıştır.

Ömrünün günleri vakitsiz, ya'ni gurûba yakın, lâşe mesâbesinde olan cisim sendeleyerek yürür, aslına rücû' etmek için yol uzun, i'mâlât-hâne mesâbesinde olan cisim harab, ibâdât-ı bedeniyyesinde nizâm ve intizâm kalmamıştır.

1220. Kötü huyun kökleri muhkem olmuş; onu koparmak kuvveti azalmış!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1220. Kötü huyun kökleri sağlamlaşmış; onu koparma gücü azalmış!

Hâlbuki nefse ait sıfatların kökleri olan cehalet ve vehmedilmiş benlik sağlamlaşmış; bu kökleri koparmak için harcayacağı güç büsbütün sönmek üzeredir.

Halbuki sıfât-ı nefsâniyyenin kökleri olan cehil ve enâniyyet-i mevhûme muhkem olmuş; bu kökleri koparmak için sarf edeceği kuvvet büsbütün sönmek üzeredir.

## "Dikmiş olduğun bu diken ağacını yol başından kopar!" diye adama vâlînin em.etmesi

1221. Latif sözlü o sert şahıs gibi; yol ortasında o diken ağacı dikti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1221. Latif sözlü o sert şahıs gibi; yol ortasında o diken ağacı dikti.

1222. Yolcular ona melâmet edici oldular; binâenaleyh ona "Bunu kopar!" dediler, koparmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1222. Yolcular ona kınayıcı oldular; bu sebeple ona "Bunu kopar!" dediler, koparmadı.

1223. Her bir dem o diken sâkı ziyade olurdu; onun zahminden halkın ayağı pür-hûn olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1223. Her bir an o diken dalı daha da büyürdü; onun yarasından halkın ayağı kan içinde kalırdı.

O adamın yol üzerinde diktiği diken ağacı an be an büyür ve gelip geçen kimselerin ayaklarına batar ve kanatır idi.

O adamın yol üzerinde diktiği diken ağacı ânbeân büyür ve gelip geçen kimselerin ayaklarına batar ve kanatır idi.

1224. Dikenden halkın elbiseleri yırtılır idi; fakîrlerin ayağını zâr zâr mecrûh ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1224. Dikenden halkın elbiseleri yırtılırdı; fakirlerin ayağını inlete inlete yaralardı.

"Hastî" yaralamak anlamına gelen "hasten" mastarındandır. "Zâr" zayıf, inleyen ve ağlayan anlamlarındadır. Burada ikinci anlama gelir. Yani, yalın ayak gezen fakirlerin ayaklarını, "âh, of!" dedirterek yaralardı.

"Hastî" mecrûh etmek ma'nâsına olan "hasten" masdarındandır. "Zâr" zaîf ve nâlân ve giryân ma'nâlarınadır. Burada ikinci ma'nâyadır. Ya'ni, yalın ayık gezen fakîrlerin ayaklarını, "âh, of!" dedirterek mecrûh ederdi.

1225. Vaktaki hakim ona cidd ile "Bunu kopar!" dedi; "Evet, ben onu bir gün koparırım" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1225. Vakti geldiğinde hâkim ona ciddiyetle "Bunu kopar!" dedi; o da "Evet, ben onu bir gün koparırım" dedi.

Şehrin belediye işlerine karışan vali veya hâkim, yol üzerindeki dikenin bu zararlarına vâkıf olunca, diken sahibine tam bir ciddiyetle "Bu dikeni kopar!" diye emretti; diken sahibi de cevap olarak: "Evet ben onu günlerden bir gün koparırım" diye söz verdi.

Şehrin belediye işlerine karışan vâlî veyâ hâkim, yol üzerindeki dikenin bu zararlarına vâkıf olunca, diken sahibine kemâl-i ciddiyetle "Bu dikeni kopar!" diye emretti; diken sâhibi de cevâben: "Evet ben onu günlerden bir gün koparırım" diye v'ad etti.

1226. Bir müddet, "yarın!.." ve "yarın!.." diye va'de verdi; onun diken sakı muhkem-nihad oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1226. Bir süre, "yarın!.." ve "yarın!.." diye söz verdi; onun diken kökü sağlamlaştı.

Diken sahibi yöneticiye, "yarın", "yarın" sözleriyle günler geçirdi; o diken kökünün kökü kuvvetlendi.

Diken sahibi vâlîye, "yarın", "yarın" va'dleriyle günler geçirdi; o diken sâkının kökü kuvvetlendi.

1227. Bir gün hakim ona dedi: "Ey va'di eğri, ileriye gel, bizim işimizde oturarak geriye yürüme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1227. Bir gün hakim ona dedi: "Ey sözü eğri olan, ileriye gel, bizim işimizde oturarak geriye yürüme!"

"Gajîden" çocukların yaptığı gibi oturduğu yerde sürtünerek geriye doğru gitmek anlamındadır. Yani, şehrin hakimi ona dedi ki: "Ey sözü yalan olan kimse, bizim emrimizi yerine getirmede ileriye gel, geriye doğru gitme!"

"Gajîden" çocukların yaptıkları gibi oturduğu yerde sürtünerek kıçın kıçın geriye gitmek ma'nâsınadır. Ya'ni, şehrin hâkimi ona dedi ki: "Ey va'desi yalan olan kimse, bizim emrimizi icrâda ileriye gel, kıçın kıçın geriye gitme!"

1228. Dedi: "Ey amca, bizim aramızda günler vardır!" Dedi: "Bizim deynimizi ta'cîl et, mümâtala etme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1228. Dedi: "Ey amca, bizim aramızda günler vardır!" Dedi: "Bizim borcumuzu çabuk öde, geciktirme!"

Diken sahibi, şehir valisine cevap olarak dedi ki: "Ey şehir halkının işlerini idare etme hususunda amcamız gibi vilayet (yönetim) sahibi olan vali, aramızda dönüp duran günler çoktur. Ben o dikeni bir gün olmazsa başka bir gün sökerim!" Şehir valisi de ona dedi ki: "Senin vaadin bir borçtur. Bize karşı bu borcu ödemekte ve bizim emrimizi yerine getirmekte acele et, geciktirme!"

Diken sahibi vâlî-i şehre cevâben dedi: "Ey şehir halkının umûrunu idâre hususunda amcamız gibi vilâyet sahibi olan vâlî, aramızda tedâvül eden günler çoktur. Ben o dikeni bir gün olmazsa başka bir gün sökerim!" Vâlî-i şehir de ona dedi ki: "Senin va'din bir borçtur. Bize karşı bu borcu edâda ve bizim emrimizi îfâda acele et, te'hîr etme!"

1229. "Sen ki, dersin ki,"Yarın"; bunu bil ki, her bir gündeki zaman gelir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1229. "Sen ki, "Yarın" dersin; bunu bil ki, her bir gündeki zaman gelir!"

1230. O kötü ağaç pek tâze olur; ve bu koparıcı ihtiyar ve muztarr olur. [1236]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1230. O kötü ağaç pek taze olur; ve bu koparıcı ihtiyar ve muzdarip olur.

Bu iki beyit tam bir cümle oluşturur. Yani "Ey varlık toprağına diken ağaçları gibi nefsinin kötü sıfatlarını ekmiş olan kimse, şehrin yöneticisi konumundaki saygıdeğer terbiyecin, 'Bu sıfatları söküp at ve terk et!' dedikçe, sen mücadeleyi geleceğe ertelersin. Şunu bil ki, günler zamanlara ve anlara bölünmüştür. Bu anlar ve zamanlar birbirini takip ettikçe, o nefsanî sıfatlar yeniden ve yeniden güçlenir. Hâlbuki bu sıfatları koparmak için mücadele edecek olan kimse, o birbirini takip eden zamanlar içinde yaşlanır ve bu dikenleri koparma hususunda muzdarip ve aciz kalır!" Nitekim Resûlullah Efendimiz buyururlar: يهرم ابن آدم و يشيب فيه خصلتان الحرص و طول الأمل yani "İki özellik vardır ki, Âdem oğlu onda yaşlanır ve saçı sakalı ağarır. Onlar da hırs ve uzun emeldir."

Bu iki beyit bir cümle-i tâm teşkil eder. Ya'ni "Ey zemîn-i vücûduna diken ağaçları gibi nefsinin fenâ sıfatlarını dikmiş olan kimse, vâlî-i şehir mesâbesinde olan senin mürebbî-i muhteremin, "Bu sıfatları kopar ve terk et!" dedikçe, sen mücâhedeyi âtîye terk edersin. Bunu bil ki, günler zamanlara ve anlara münkasimdir. Bu anlar ve zamanlar tevâlî ettikçe, o sıfât-ı nefsâniyye yeniden yeniye kuvvet bulur. Halbuki bu sıfatları koparmak için mücâhede edecek olan kimse, o mütevâlî zamanlar içinde ihtiyarlar ve bu dikenleri koparmak hususunda muztarr ve âciz kalır!" Nitekim Resûlullâh Efendimiz buyururlar: يهرم ابن آدم و يشيب فيه خصلتان الحرص و طول الأمل ya'ni “İki haslet vardır ki, Âdem oğlu onda ihtiyarlar ve saçı ve sakalı ağarır. Onlar dahi, hırs ve tûl-i emeldir."

1231. Diken fidânı kuvvette ve kalkmakta; diken koparıcı ihtiyarlıkta ve eksilmektedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1231. Diken fidanı kuvvette ve kalkmakta; diken koparıcı ihtiyarlıkta ve eksilmektedir.

Yani diken fidanı gibi olan vehmedilmiş benlik (enâniyyet-i mevhûme) büyüyüp, nefse ait sıfatlar dal-budaklarını salıvermekte ve yükselmektedir; bu dikenleri mücâhede (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) kuvvetiyle koparıcı olan kimse ise, ihtiyarlık devresi içinde günden güne kuvvetten düşmektedir.

Ya'ni diken fidanı gibi olan enâniyyet-i mevhûme büyüyüp, sıfât-ı nefsâniyye dal-budaklarını salıvermekte ve yükselmektedir; bu dikenleri mücâhede ve riyâzet kuvvetiyle koparıcı olan kimse ise, ihtiyarlık devresi içinde günden güne kuvvetten düşmektedir.

1232. Diken fidanı her gün ve her dem yeşil ve tâze olur; diken koparıcı her gün zaîf ve pek kuru olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1232. Diken fidanı her gün ve her an yeşil ve taze olur; diken koparıcı her gün zayıf ve pek kuru olur!

Yani, diken fidanı ile diken koparıcının hâli, ters orantılıdır. Biri günden güne kuvvetlenir, diğeri her gün zayıflar.

Ya'ni, diken fidanı ile diken koparıcının hâli, ma'kûsen mütenâsibdir. Biri günden güne kuvvetlenir, diğeri her gün zaîfler.

1233. O pek genç olur, sen pek ihtiyar; çabuk ol, vaktini götürme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1233. O pek genç olur, sen pek ihtiyar; çabuk ol, vaktini götürme!

O vehmedilmiş benlik (enâniyyet-i mevhûme) her an tazelenir, sen ise pek yaşlı olursun. Bu sebeple, kökü vehmedilmiş benlik olan nefse ait sıfatlar (sıfât-ı nefsâniyye) dikenlerini koparmak hususunda çabuk ol ve vaktini boşa harcama!

O enâniyyet-i mevhûme her an tâzelenir, sen ise pek ihtiyar olursun. Binâenaleyh, kökü enâniyyet-i mevhûme olan sıfât-ı nefsâniyye dikenlerini koparmak husûsunda çabuk ol ve vaktini zâyi' etme!

1234. Her bir kötü huyunu diken fidanı bil; nihayet defalarca senin ayağına diken vurdu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1234. Her bir kötü huyunu diken fidanı bil; nihayet defalarca senin ayağına diken vurdu!

Ey Hakk Yolcusu, her bir kötü huyunu diken fidanı gibi bil! Nihayet dikkat etmiyor musun, defalarca bu fani dünya hayatında senin ayağına kötü huyunun dikenleri battı! Örneğin birisine nefse ait bir sebeple ağır söz söyledin; kötü karşılık görüp üzüldün. İşte bu senin ayağına batan kötü huyun dikenidir.

Ey sâlik, her bir kötü huyunu diken fidanı gibi bil! Nihâyet dikkat etmiyor musun, defalarca bu hayât-ı fâniye-i dünyeviyyede senin ayağına kötü huyunun dikenleri battı! Meselâ birisine sâika-i nefsâniyyet ile ağır söz söyledin; fenâ mukābele görüp müteessir oldun. İşte bu senin ayağına batan kötü huyun dikenidir.

1235. Defalarca kendi huyundan hasta oldun; hissin yoktur, pek hissiz geldin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1235. Defalarca kendi huyundan hasta oldun; hissin yoktur, pek hissiz geldin!

İkinci mısra soru şeklinde de tercüme edilebilir. Yani "Hissin yok mu? Pek hissiz mi geldin?" denebilir. Yani "Defalarca kendinin kötü huyundan hasta ve kederli oldun. Halka karşı kötü sözler söyledin ve kötü fiillerde bulundun. Bu sebeple beğenmediğin sözleri işittin ve kötü fiiller ile karşılık gördün, tokat vurdun, tokat yedin; sonra da üzülüp şikâyete başladın. Sen bu hallerden etkilenip ibret almadın mı? Pek hissiz olarak mı yaşıyorsun?"

İkinci mısra' istifhâm sûretinde de tercüme olunabilir. Ya'ni "Hissin yok mu? Pek hissiz mi geldin?" denebilir. Ya'ni "Bi'd-defeât kendinin kötü huyundan hasta ve mükedder oldun. Halka karşı fenâ sözler söyledin ve kötü fiillerde bulundun. Binâenaleyh beğenmediğin sözleri işittin ve fenâ fiiller ile mukābele gördün, tokat vurdun, tokat yedin; sonra da müteessir olup şikâyete başladın. Sen bu hallerden mütehassis olup ibret almadın mı? Pek hissiz olarak mı yaşıyorsun?"

1236. Eğer diğer kimselerin hasta olmasından ki, senin kötü hulkundan o eri-&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1236. Eğer diğer kimselerin hasta olmasından ki, senin kötü huyundan o eri-

1237. Gafil isen, hiç olmazsa kendi zahmından değilsin; sen kendinin ve her yabancının azabısın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1237. Gafil isen, hiç olmazsa kendi yaranın acısından değilsin; sen kendinin ve her yabancının azabısın.

Bu iki beyit tam bir cümle oluşturur. Yani "Eğer sen diğer kimseleri etkileyen kötü ahlâkından dolayı o kimselerin hasta ve kederli olmalarından gafil isen, hiç olmazsa senin o kötü ahlâkının sana olan olumsuz etkisinden gafil değilsin ya! Eğer bu gaflet hâlin devam ederse, sen hem kendi nefsinin hem de diğer kimselerin azabısın."

Bu iki beyit bir cümle-i tâm teşkil ederler. Ya'ni "Eğer sen diğer kimseleri müteessir eden kötü ahlâkından dolayı o kimselerin hasta ve mükedder olmalarından gafil isen, hiç olmazsa senin o kötü ahlâkının sana olan aks-i te'sîrinden gafil değilsin ya! Eğer bu hâl-i gafletin devam ederse, sen hem kendi nefsinin ve hem de diğer kimselerin azabısın."

1238. Ya baltayı al, erkekçe vur; sen Alî gibi bu Hayber kapısını kopar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1238. Ya baltayı al, erkekçe vur; sen Ali gibi bu Hayber kapısını kopar!

Ey Hakk Yolcusu, bunun çaresi şudur ki; ya mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) baltasını al, bu vehmedilmiş benlik dikeninin fidanına ve onun dalları olan nefse ait sıfatlara erkekçe vur ve kalp kalesinin önünde Hayber kalesi gibi sağlam bir şekilde duran nefsâniyet kapısını İmam Ali (k.v.) hazretleri gibi kopar!

Ey sâlik, bunun çâresi budur ki; ya mücâhede ve riyâzet baltasını al, bu enâniyyet-i mevhûme dikeninin fidanına ve onun dalları olan sıfât-ı nefsâniyyeye erkekçe vur ve kalb kal'asının önünde Hayber kal'ası gibi müstahkem bir halde duran nefsâniyyet kapısını İmâm Alî (k.v.) hazretleri gibi kopar!

1239. Ya bu dikeni gül fidanına bitiştir; nârı yarin nûruna ulaştır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1239. Ya bu dikeni gül fidanına bitiştir; nârı yarin nûruna ulaştır!

Yahut bu diken fidanını gül fidanına aşıla. Ateş cinsinden olan nefsine ait sıfatlarını yarin, yani insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) nuruna ulaştır. Yani insân-ı kâmil, Hakk'ın izni ile senin iç âleminde tasarruf edip, kalbindeki nefse ait heva ateşini onun iç nuru söndürür.

Yâhût bu diken fidanını gül fidanına aşıla. Ateş cinsinden olan sıfât-ı nefsâniyyeni yârin, ya'ni insân-ı kâmilin nûruna ulaştır. Ya'ni insân-ı kâmil Hakk'ın izni ile senin bâtınında mutasarrıf olup, kalbindeki hevâ-yı nefsânî ateşini onun nûr-ı bâtını söndürür.

1240. Ta ki senin narını onun nûru söndürsün; onun vaslı senin dikenini gül[1246] şen yapsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1240. Ta ki senin ateşini onun nuru söndürsün; onun vuslatı senin dikenini gül bahçesi yapsın!

İnsân-ı kâmilin ruhanî nuru, senin ateş cinsinden olan nefsanî sıfatlarını çekip koparsın ve onun nuru senin nefsanî sıfat dikenini aşılayarak gül bahçesi yapsın.

Bilinmeli ki, insanda gazap, şehvet, hırs ve emel gibi sıfatlar mevcuttur ve bunların hepsinin hakikatleri sabittir. Ve hakikatlerin değişmesi ise asla mümkün değildir. Bu sebeple insân-ı kâmilin tasarrufu ile bunların hiçbiri yok olmaz; fakat kullanım yerleri değişir. Örneğin, evvelce gazap sıfatını nefsi için kullanırken, bu defa onu Allah'ın rızası için kullanır. Ve aynı şekilde şehvetini ve isteklerini nefsi ve dünyevî işler uğrunda kullanırken, bu defa ilahî rızanın elde edilmesine harcar. Ve hırs, emel ve diğerleri de bunun gibidir. Ve bunlar nefse harcanırken, her biri birer diken; ve ilahî rızaya harcanınca birer gül fidanı olur. İşte, insân-ı kâmilin dikeni gül bahçesi yapmasının anlamı budur.

İnsân-ı kâmilin nûr-ı rûhâniyyeti, senin ateş cinsinden olan sıfât-ı nefsâniyyeni çekip koparsın ve onun nûru senin sıfât-ı nefsâniyye dikenini aşılayarak gülşen yapsın.

Ma'lûm olsun ki, insanda gazab ve şehvet ve hırs ve emel gibi sıfat mevcuttur ve bunların cümlesinin hakîkatları sâbittir. Ve hakäyıkın tebeddülü ise aslâ mümkin değildir. Binâenaleyh insân-ı kâmilin tasarrufu ile bunların hiçbirisi mahv olmaz; fakat mahall-i isti'mâlleri değişir. Meselâ evvelce sı- fat-ı gazabı nefsi için kullanırken, bu def'a onu rızâ-yı Hak için isti'mâl eder. Ve kezâ şehvetini ve isteklerini nefsi ve umûr-ı dünyeviyye uğrunda kullanırken, bu def'a rızâ-yı ilâhînin tahsîline sarf eder. Ve hırs ve emel ve sâirleri de bunun gibidir. Ve bunlar nefse masrûf iken, her biri birer diken; ve rızâ-yı ilâhîye masrûf olunca birer gül fidanı olur. İşte, insân-ı kâmilin dikeni gülşen yapmasının ma'nâsı budur.

1241. Sen cehennem gibisin, o mü'mindir; ateşi mü'min ile söndürmek mümkindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1241. Sen cehennem gibisin, o mü'mindir; ateşi mü'min ile söndürmek mümkündür.

Ey nefsine düşkün olan kimse, nefis cehennem tabiatlı olup, şehvetlere ve doğal lezzetlere doymak bilmez. Cehennem de böyledir. Nitekim Yüce Allah buyurur: يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلْ امْتَلأت وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزيد (Kaf, 50/30) yani "Kıyamet gününde biz cehenneme, "Doldun mu?" deriz; o da "Daha var mı?" der." Bu sebeple sen cehennem gibisin. Gerçek imana sahip olan insân-ı kâmil ise mü'mindir. Onun imanında asla zayıflık ve şüphe yoktur. Ateşi mü'minin nuruyla söndürmek mümkün olur.

Ey nefsânî olan kimse, nefis cehennem tabîatlı olup, şehevât ve lezzât-ı tabîiyyeye doymak bilmez. Cehennem dahi böyledir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلْ امْتَلأت وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزيد (Kaf, 50/30) ya'ni "Yevm-i kıyâmette biz cehenneme, "Doldun mu?" deriz; "Daha var mı?" der." Binâenaleyh sen cehennem gibisin. Îmân-ı hakîkî sahibi olan insân-ı kâmil ise mü'mindir. Onun îmânında asla za'f ve şübhe yoktur. Ateşi mü'minin nûruyla söndürmek mümkin olur.

1242. Ona, "Ey şâh, benden çabuk geç; âgâh ol ki senin nûrun benim ateşimin harâretini kaptı!" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1242. Ona, "Ey şah, benden çabuk geç; uyanık ol ki senin nurun benim ateşimdeki harareti kaptı!" der.

Bu şerefli beyit, "تقول النار يوم القيامة جز يا مؤمن فإن نورك اطفأ نارى" yani "Ateş, kıyamet gününde, "Ey mümin, geç! Çünkü senin nurun benim ateşimi söndürdü" der." hadis-i şerifinin anlamıdır.

Bu beyt-i şerîf, تقول النار يوم القيامة جز يا مؤمن فإن نورك اطفأ نارى ya'ni "Ateş, yevm-i kıyâmette, "Ey mü'min, geç! Zîrâ senin nûrun benim ateşimi söndürdü" [der.]" hadîs-i şerîfinin ma'nâsıdır.

1243. İmdi, nârın helâki mü'minin nûrudur; zîra zıddın def'i zıdsız mümkin değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1243. Şimdi, ateşin yok oluşu müminin nurudur; çünkü zıddın defedilmesi zıtsız mümkün değildir.

Nefs arzusunun ateşinin yok olması ve helakı, hakiki mümin olan insân-ı kâmilin nurundandır. Ve nur, ateşin zıddıdır. Çünkü birinin kaynağı kahır ve diğerinin kaynağı lütuftur. Ve kahır, lütfun zıddıdır. Ve zıddın defedilmesi ise zıtsız mümkün değildir. Nasıl ki gecenin karanlığını güneşin ışığı giderir.

Hevâ-yı nefs ateşinin mahv ve helâki, mü'min-i hakîkî olan insân-ı kâmilin nûrundandır. Ve nûr nârın zıddıdır. Çünkü birinin menşe'i kahır ve diğerinin masdarı lutuftur. Ve kahır lutfun zıddıdır. Ve zıddın def'i ise zıdsız mümkin değildir. Nitekim gecenin karanlığını güneşin ziyâsı izâle eder.

1244. Zîrâ o, kahırdan, bu, fazldan koparılmış oldu; nâr adl günü nûrun zıddı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1244. Çünkü o, kahırdan, bu, fazldan koparılmış oldu; ateş adalet günü ışığın zıddı olur. Ateş, Hakk'ın kahır sıfatından; ve ışık, ilâhî fazldan ve Rabbanî lütuftan kopup ortaya çıktı. Bu sebeple ateş, Yüce Allah'ın Adl ismi ile tecelli ettiği kıyamet gününde ışığın zıddı olur. Ve ateş azap verici; ve ışık ferahlatıcıdır.

Ateş Hakk'ın sıfat-ı kahrından; ve nûr fazl-ı ilâhîden ve lutf-i rabbânî- den kopup zâhir oldu. Binâenaleyh nâr, Hak Teâlâ'nın Adl ismi ile tecellî buyurduğu kıyamet gününde nûrun zıddı olur. Ve nâr muazzib; ve nûr mü- revvihtir.

1245. Eğer sen nârın şerrini def' etmek istersen, rahmet suyunu ateşin içine ha- vâle et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1245. Eğer sen ateşin şerrini def etmek istersen, rahmet suyunu ateşin içine yönelt!

1246. O rahmet suyunun çeşmesi mü'mindir; ab-ı hayat, muhsinin temiz ruhudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1246. O rahmet suyunun çeşmesi mü'mindir; ab-ı hayat, muhsinin temiz ruhudur.

Gerçek imân sahibi olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), rahmet-i rahîmiyyenin (Allah'ın rahmetinin) tam tecellî yeri olduğundan, kendisinden rahmet suyu fışkıran bir çeşmedir. Ve o, muhsindir (iyilik edendir). Çünkü onun ibâdeti, nazarında hazır olan Hakk'adır. Noksan kişinin ibâdeti ise, nazarında gâib olan Hakk'adır. Nasıl ki hadis-i şerifte, الإحسان ان تعبد الله كأنك تراه yani "İhsân, senin Yüce Allah'ı görür gibi ibâdet etmendir" buyurulur.

Îmân-ı hakîkî sâhibi olan insân-ı kâmil, rahmet-i rahîmiyyenin mazhar-ı kâmili olduğundan, kendisinden rahmet suyu fışkıran bir çeşmedir. Ve o muh- sindir. Zîrâ onun ibâdeti, nazarında hâzır olan Hakk'adır. Nâkısın ibâdeti ise, nazarında gâib olan Hakk'adır. Nitekim hadis-i şerifte, الإحسان ان تعبد الله كأنك تراه ya'ni "Ihsân, senin Allâh Teâlâ'yı görür gibi ibâdet etmendir" buyurulur.

1247. İmdi, senin nefsin ondan kaçıcıdır; zîrâ ki sen ateştensin, o ırmak su- yudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1247. Şimdi, senin nefsin ondan kaçıcıdır; çünkü sen ateştensin, o ırmak suyudur.

1248. Ateş ondan dolayı sudan kaçıcı olur, ki onun ateşliği sudan harab olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1248. Ateş, sudan kaçıcı olur, çünkü onun ateşliği sudan harap olur.

1249. Senin hissin ve fikrin ateştendir; şeyhin hissi ve onun fikri nûr-ı latîftir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1249. Senin hissin ve fikrin ateştendir; şeyhin hissi ve onun fikri latif nurdur.

Senin hissin ve fikrin, nefsaniyetin (benliğe ait olma hali) ürünüdür. Ve nefsin ise cehennem tabiatlı olup ateş cinsindendir. Bu sebeple senin his ve fikrin dahi ateşe aittir. İnsân-ı kâmil ise nefsinin hüküm ve tesirinden kurtulmuş ve onda saf nur olan ruhun hükümleri ve tesirleri ortaya çıkagelmiştir. Ve onun hissi ve fikri ruhunun ürünüdür. Ve nura ait olan, nur cinsinden olur.

Senin hissin ve fikrin, enâniyyet-i nefsâniyyenin mahsûlüdür. Ve nefsin ise cehennem tabîatlı olup ateş cinsindendir. Binâenaleyh senin his ve fikrin dahi ateşe mensûbdur. İnsân-ı kâmil ise nefsinin hüküm ve te'sîrinden kurtul- muş ve onda nûr-ı sâf olan rûhun ahkâm ve âsârı zâhir olagelmiştir. Ve onun hissi ve fikri ruhunun mahsûlüdür. Ve nûra mensûb olan, nûr cinsinden olur.

1250. Onun nûrunun suyu ateş üzerine damladığı vakit, ateşten çekçek zâhir [1257] olur, yukarıya sıçrar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1250. Onun nurunun suyu ateş üzerine damladığı zaman, ateşten "çekçek" (cızırtı sesi) ortaya çıkar, yukarıya sıçrar.

"Çekçek", kılıç ve sopa darbelerinin sesi, su damlalarından çıkan ses ve üşümeden veya yemek yerken dişlerin birbirine vurmasından çıkan ses anlamlarındadır. Burada, su damlasının ateşe düşmesinden oluşan cızırtı anlamındadır. Yani "Sen insân-ı kâmil huzurunda bulunduğun zaman, onun bâtınî nuru senin nefsanî hevesine yansıyıp, nefsinde bir kıvranma ve ıstırap meydana gelir. İşte bu hâl, suyun ateşe damlamasına benzer."

"Çekçek", kılıç ve sopa darbeleri sadâsı ve su damlalarından çıkan ses ve üşümeden veyâ taâm yerken dişlerin birbirine vurmasından çıkan sadâ ma'nâlarınadır. Burada, su damlasının ateşe düşmesinden hâsıl olan cızırtı ma'nâsınadır. Ya'ni "Sen insân-ı kâmil huzûrunda bulunduğun vakit, onun nûr-ı bâtını senin hevâ-yı nefsânîne aks edip, nefsinde bir kıvranma ve ıztırâb hâsıl olur. İşte bu hâl, suyun ateşe damlamasına benzer."

1251. Çekçek ettiği vakit, sen ona “Ölüm ve derd!" de; tâ ki senin bu cehennem nefsin soğusun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1251. O (nefsin) cızırtı yaptığı zaman, sen ona "Ölüm ve dert!" de; tâ ki senin bu cehennem nefsin soğusun!

İnsân-ı kâmil (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) nurunun, senin nefsine ait sıfatlarının ateşleri üzerine düşüp, iç dünyanda cızırtılar meydana getirdiği ve nefsin kıvrandığı zaman, sen o nefsine, "Ey nefis, sana ölüm ve ıstırap vardır!" de ve bu sıkıntılara sabret. Tâ ki senin bu cehennem tabiatlı olan nefsinin ateşi sönsün ve soğusun. Burada, "ölüm ve dert" ifadesi, bizim Türkçemizde "Karın ağrısı!" hitabına karşılık gelir. Nasıl ki çocuklar annelerini birtakım boş isteklerle rahatsız ettikleri zaman, anneleri onlara, "Aman, karın ağrısı!" diye hitap ederler.

İnsân-ı kâmil nûrunun, senin sıfât-ı nefsâniyyenin ateşleri üzerine düşüp, bâtınında cızırtılar peydâ ettiği ve nefsin kıvrandığı vakit, sen o nefsine, "Ey nefis, sana ölüm ve ıztırâb vardır!" de ve bu sıkıntılara sabret. Tâ ki senin bu cehennem tabîatlı olan nefsinin ateşi sönsün ve soğúsun. Burada, "ölüm ve derd" ta'bîri, bizim Türkçe'mizde "Karın ağrısı!" hitâbına tekabül eder. Nitekim çocuklar vâlidelerini birtakım beyhûde mutâlebât ile iz'âc ettikleri vakit, vâlideleri onlara, "Amân, karın ağrısı!" diye hitâb ederler.

1252. Tâ ki o senin gülistanını yakmasın; tâ ki senin adl ve ihsânını yakmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1252. Tâ ki o senin gülistanını yakmasın; tâ ki senin adaletini ve ihsanını yakmasın!

"Gülistan"dan maksat, ibadetlerin meyvesidir. "Adalet"ten maksat, ilâhî sınırlar dâhilinde hareket etmektir. Ve onun zıddı zulümdür. Bu da ilâhî sınırları aşmaktır. Nitekim yüce ayette وَمَنْ يَتَعَدُّ حُدُودَ اللهِ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ (Talak, 65/1) yani "Kim ki ilâhî sınırları aşarsa, muhakkak nefsine, yani zâtî hakikatine zulmetti!" buyurulur. Ve "ihsan"dan maksat, ihlastır. Yani, nefse ait sıfatların ateşleri senin ibadetlerinin meyvesini yakmasın ve seni ilâhî sınırlar dâiresinden çıkarmasın ve ihlasını riya ve süm'a (duyurma arzusu) gibi bozuk maksatlarla berbat etmesin!

"Gülistân"dan murâd, semere-i tââttır. "Adl”den murâd, hudûd-ı ilâhiyye dâiresinde harekettir. Ve onun zıddı zulümdür. Bu da hudûd-ı ilâhiyyeyi tecavüzdür. Nitekim âyet-i kermede وَمَنْ يَتَعَدُّ حُدُودَ اللهِ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ (Talak, 65/1) ya'ni "Kim ki hudûd-1 ilâhîyi tecavüz ederse, muhakkak nefsine, ya'ni hakîkat-ı zâtiyyesine zulmetti!" buyurulur. Ve "ihsân"dan murâd, ihlastır. Ya'ni, sıfât-ı nefsâniyye ateşleri senin semere-i tââtını yakmasın ve seni hudûd-ı ilâhiyye dâiresinden çıkarmasın ve ihlâsını riyâ ve süm'a gibi makāsıd-ı fâside ile berbâd etmesin!

1253. Ondan sonra ektiğin bir şey meyve verir; lâle ve beyaz gül ve siyah sünbül verir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1253. Ondan sonra ektiğin bir şey meyve verir; lâle ve beyaz gül ve siyah sünbül verir!

Ankaravî nüshasında, ikinci mısrada "sîsbezber dehed" yazılmış ve "sîsbez" kelimesine, "marsıma" dedikleri hoş kokulu yeşil yaprak anlamı verilmiştir. Ben bu kelimeyi, elimdeki lügat kitaplarında bulamadım. Hint nüshalarında ise, "sîsenber dehed" şeklinde yer almaktadır. Ve bu kelime, "nane"

dedikleri güzel kokulu bitki arasında yetişen siyah sünbül anlamına gelir. Beytin vezin ve kafiyesine de uygun olduğundan, bu tercih edilir. Yani, nefse ait sıfatların ateşleri söndükten sonraki amellerinin güzel semerelerini görürsün. Kalbinin toprağında ilahi hikmet kaynakları ortaya çıkıp, ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) çiçekleri açılır.

Ankaravî nüshasında, ikinci mısra'da سیسبزبر دهد yazılmış ve سیسبز kelimesine, "marsıma" dedikleri hoş-bûy yeşil yaprak ma'nâsı verilmiştir. Fakîr bu kelimeyi, elimdeki lügat kitaplarında bulamadım. Hind nüshalarında ise, سيسنبر دهد ("sîsenber...") sûretinde mündericdir. Ve bu kelime, "na'na" (nâne) dedikleri güzel kokulu nebât arasında yetişen siyah sünbül ma'nâ-sına gelir. Beyt-i şerîfin vezin ve kāfiyesine de muvâfik olduğundan, müreccahtır. Ya'ni, sıfât-ı nefsâniyyenin ateşleri söndükten sonraki amellerinin güzel semerelerini görürsün. Zemîn-i kalbinde hikemiyyât-ı ilâhiyye kaynakları zuhûr edip, ulûm-ı ledünniyye çiçekleri açılır.

1254. Yine doğru yoldan geniş gidiyoruz; ey efendi dön, bizim yolumuz nerededir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1254. Yine doğru yoldan geniş gidiyoruz; ey efendi dön, bizim yolumuz nerededir?

Yine konunun dışına çıkıp geniş konulara doğru gidiyoruz. Konumuza ve asıl meselemize dönelim; konumuz nerede idi?

Yine bahis hâricine çıkıp geniş mevzû'lara doğru gidiyoruz. Bahsimize ve sadedimize dönelim; bahsimiz nerede idi?

1255. Ey hasûd, o takrîrde idik ki, senin eşeğin topaldır ve menzil uzak, aceledir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1255. Ey kıskanç kişi, o açıklamadaydık ki, senin eşeğin topaldır ve menzil uzak, aceledir!

Ey insân-ı kâmilin değerine ve şerefine haset eden kimse, sana nasihat amacıyla o açıklamadaydık ve sözümüz buraya gelmişti ki, senin ruhunun binek hayvanı hükmünde olan bedenin, yaşlılık sebebiyle topal olmuştur. Halbuki ahiret menzili uzaktır ve ahiret yolculuğuna çıkmak da pek yakın ve aceledir!

Ey insân-ı kâmilin kadr ü şerefine hased eden kimse, sana nasîhat kasdıyla o takrîrde idik ve sözümüz buraya gelmiş idi ki, senin rûhunun merkebi mesâbesinde olan cismin, ihtiyarlık hasebiyle topal olmuştur. Halbuki âhiret menzili uzaktır ve âhiret seferine çıkmak dahi pek yakın ve aceledir!

1256. Yıl geç oldu, ekin vakti değil; kara yüzlülükten ve kötü fiilden başkası yok!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1256. Yıl geç oldu, ekin vakti değil; kara yüzlülükten ve kötü fiilden başkası yok!

Yılın ekim günleri geçti; artık iyi amellerin tohumlarını varlık zeminine ekme dönemi değildir. Halbuki elde sermaye olarak kara yüzlülükten ve kötü fiillerden başka bir şey yoktur!

Senenin zirâat günleri geçti; artık a'mâl-i sâliha tohumlarını zemîn-i vücûda ekmek devresi değildir. Halbuki elde sermâye olarak kara yüzlülükten ve kötü fiillerden başka bir şey yoktur!

1257. Ten ağacının köküne kurt düştü; onu koparmak ve ateşe koymak lazımdır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1257. Ten ağacının köküne kurt düştü; onu koparmak ve ateşe koymak lazımdır!

Ten ağacının ve vehmedilmiş varlığın kökü olan benliğe, birtakım nefse ait sıfatlar (nefsin kötü huyları) kurtları musallat oldu. Bu sebeple onu koparmak ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) ateşine koyup yakmak lazımdır.

Ten ağacının ve vücûd-ı mevhûmun kökü olan enâniyyete, birtakım sıfât-ı nefsâniyye kurtları musallat oldu. Binâenaleyh onu koparmak ve mücâhede ve riyâzet ateşine koyup yakmak lâzımdır.

1258. Agâh ol ve müteyakkız ol ey yolcu, vakit geç oldu; ömür güneşi kuyu tarafına gitti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1258. Ey Hakk Yolcusu, uyanık ol ve dikkat et, vakit geç oldu; ömür güneşi batı tarafına gitti!

Yani, ömrünün güneşi batı tarafına yöneldi.

Ya'ni, ömrünün güneşi gurûb tarafına müteveccih oldu.

1259. Bu iki günceğiz için ki, kuvvetin vardır, çabuk sehâ yolundan pîr saçıcılık et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1259. Bu iki günceğiz için ki, kuvvetin vardır, çabuk sehâ yolundan pîr saçıcılık et!

Bu ihtiyarlık hâlinde bedeninde kalan kuvvetinin artığını, şu iki günlük ömrünün içinde çabuk cömertlik göster de ihtiyarlığını Hak yolunda harca!

Bu ihtiyarlık hâlinde cisminde kalan bakıyye-i kuvvetini, şu iki günlük ömrünün içinde çabuk cömertlik göster de ihtiyarlığını Hak yolunda bezl et!

1260. Senin bu kadar tohumun kalmıştır, fedâ et; tâ ki bu iki demden uzun ömür bitsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1260. Senin bu kadar tohumun kalmıştır, fedâ et; tâ ki bu iki demden uzun ömür bitsin!

Elinde kalmış olan şu kadarcık ömrünün tohumunu Hak yolunda fedâ et ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve ibâdât (ibadetler) ile meşgul ol! Tâ ki bu iki günlük ömürden uzun ömür ve hayât-ı ebedî (sonsuz hayat) meydana gelsin!

Elinde kalmış olan şu kadarcık ömrünün tohumunu Hak yolunda fedâ et ve mücâhedât ve ibâdât ile meşgul ol! Tâ ki bu iki günlük ömürden uzun ömür ve hayât-ı ebedî husûle gelsin!

1261. Mâdemki bu güherli olan çerâğ sönmemiştir; âgâh ol, ona pek çabuk fitil ve yağ tertîb et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1261. Mademki bu cevherli olan lamba sönmemiştir; uyanık ol, ona pek çabuk fitil ve yağ hazırla!

"Lamba"dan maksat, hayvani ruh; ve "cevher"den maksat, izafî ruhtur. "Fitil"den ve "yağ"dan maksat, izafî ruhun parlamasına ve nuruna sebep olan, sadece Allah rızası için yapılan ibadet ve amellerdir. Yani, insan ruhunun ilişkili olduğu bu zahirî hayat lambası henüz sönmemiştir. Gözünü aç da bu insan ruhunun nuruna sebep olan tam bir ihlas ile Allah'a ibadet et ve salih amel işle!

“Çerâğ”dan murâd, rûh-ı hayvânî; ve “güher”den murâd, rûh-ı izâfîdir. “Fitil”den ve “yağ”dan murâd, rûh-ı izâfînin parlamasına ve nûruna sebep olan hâlisan li-vechillâh ibâdet ve amellerdir. Ya’ni, rûh-ı insânînin taalluk ettiği bu hayât-ı sûrî çerâğı henüz sönmemiştir. Gözünü aç da bu rûh-ı insânînin nûruna sebep olan kemâl-i hulûs ile Hakk’a ibâdet et ve amel-i sâlih işle!

## Hayrâtın ferdâya te’hîrinin âfeti beyânındadır.

1262. Sakın yarın deme ki, yarınlar geçti; tâ ki zirâat günleri külliyen geçmesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1262. Sakın yarın deme ki, yarınlar geçti; tâ ki zirâat günleri külliyen geçmesin!

Yani her gün, senin “yarın” dediğin gündür; ve o günler dahi geçmekte ve senin bedenin dahi çökmekte, ihtiyarlamaktadır. Bu sebeple, “Yarın yaparım” demekten vazgeç ki, iyi ameller sermayesi olan kuvvetin tamamen yok olmasın!

Ya’ni her gün, senin “yarın” dediğin gündür; ve o günler dahi geçmekte ve senin cismin dahi çökmekte ihtiyarlamaktadır. Binâenaleyh, “Yarın yapa- rım" demekten vazgeç ki, a'mâl-i sâliha sermâyesi olan kuvvetin büsbütün munkarız olmasın!

1263. Benim nasihatımı dinle ki, ten kuvvetli bağdır; eğer senin yeniliğe meylin varsa, eskiyi dışarıya at!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1263. Benim nasihatımı dinle ki, ten kuvvetli bağdır; eğer senin yeniliğe meylin varsa, eskiyi dışarıya at!

Nasihatımı tut ki, bu cisim kaydı (bedenin sınırlaması) Hakk yolunun kuvvetli bir bağıdır. Bu bağı çözmek lazımdır. Eğer yeni bir hayata ve yaşayışa meylin varsa, eskimiş olan bu görünen ve hayvani hayatı insan ruhu âleminin dışarısına at!

Nasîhatımı tut ki, bu cisim kaydı Hak yolunun kuvvetli bir bağıdır. Bu bağı çözmek lazımdır. Eğer yeni bir hayâta ve yaşayışa meylin varsa, eskimiş olan bu hayât-ı zâhire ve hayvâniyyeyi rûh-ı insanî âleminin dışarısına at!

1264. Dudağı bağla ve altın dolu avucunu aç; ten hasîsliğini bırak ve sehaveti ileriye getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1264. Dudağı bağla ve altın dolu avucunu aç; ten cimriliğini bırak ve cömertliği öne çıkar!

Dedikodulardan ve boş sözlerden vazgeç; altın değerindeki insan ruhunu taşıyan bedeninin eli hükmündeki kuvvetini Allah yolunda tutma! Bedenini koruma fikrini ve ten cimriliğini bırak ve "Hak yolunda ne olursam olayım" diyerek, bedeninin hoşlandığı şeyleri terk etmekte cömert ol! Nitekim hadis-i şerifte buyurulur: طوبى لمن شغله عيبه عن عيوب الناس و امسك فضل قوله و أنفق فضل ماله yani "Ne mutlu o kimseye ki, kendi ayıbı onu insanların ayıplarından meşgul eder ve fazla sözünü tutar ve malının fazlasını infak ve tasadduk eder!"

Dedikodulardan ve boş sözlerden vazgeç; altın mesâbesindeki rûh-ı insânîyi hâmil bulunan cisminin eli mesâbesindeki kuvvetini Allâh yolunda imsâk etme! Hifz-ı cisim fikrini ve ten hasîsliğini bırak ve Hak yolunda ne olursam olayım diyerek, cisminin hoşlandığı şeyleri terk etmekte cömert ol! Nitekim hadis-i şerifte buyurulur: طوبى لمن شغله عيبه عن عيوب الناس و امسك فضل قوله و أنفق فضل ماله ya'ni "Ne mutlu o kimseye ki, onun ayıbı nâsın ayıplarından kendisini meşgül eder ve zâid sözünü imsâk eder ve malının ziyâdesini infâk ve tasadduk eder!"

1265. Şehvetleri ve lezzetleri terk etmek cömertliktir; her kim şehvetten aşağıya gitti ise yukarıya kalkmadı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1265. Şehvetleri ve lezzetleri terk etmek cömertliktir; her kim şehvetten aşağıya gitti ise yukarıya kalkmadı!

Çünkü bedenin arzularını ve lezzetlerini Allah için terk etmek cömertliktir. Şehvete dalmış olanlar bir daha içinden çıkamadı.

Zîrâ cismin arzûlarını ve lezzetlerini Allâh için terk etmek cömertliktir. Şehvette müstağrak olanlar bir daha içinden çıkamadı.

1266. Bu sehavet bir daldır, o cennet servisidir; vay ona ki, böyle bir dalı elden bıraktı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1266. Bu cömertlik bir daldır, o cennet servisidir; vay hâline o kimsenin ki, böyle bir dalı elden kaçırdı!

Bu şerefli beyitte şu hadis-i şerife işaret buyurulur: السخاء شجرة من اشجار الجنة اغصانها متدليات فى الدنيا فمن اخذ غصنا منها قاده ذلك الغصن الى الجنة yani "Cömertlik cennet ağaçlarından bir ağaçtır; dalları dünyaya sarkmıştır. Şimdi, kim ki onlardan bir dalı tutarsa bu dal onu cennete çeker götürür."

Bu beyt-i şerîfte şu hadîs-i şerîfe işaret buyurulur: السخاء شجرة من اشجار الجنة اغصانها متدليات فى الدنيا فمن اخذ غصنا منها قاده ذلك الغصن الى الجنة yani "Cömertlik cennet ağaçlarından bir ağaçtır; dalları dünyâya sarkmıştır. İmdi, kim ki onlardan bir dalı tutarsa bu dal onu cennete çeker götürür."

1267. Bu terk-i hevâ kavî iptir; bu dal canı semâya çeker!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1267. Bu nefsi arzuları terk etmek güçlü bir iptir; bu dal canı göğe çeker!

Bu şerefli beyitte, Bakara Suresi'nde yer alan "فَمَنْ يَكْفُرْ بالطاغوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللَّهِ فَقَدْ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى" (Bakara, 2/256) yani "Kim ki Tâğût'u inkâr etti ve Allah'a iman etti, şimdi muhakkak güçlü ipe yapıştı!" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. "Tâğût"tan maksat, kulu Allah'tan uzaklaştıran her şeydir. Ve "urve-i vüskā" güçlü ip anlamına gelip, ondan maksat, Allah'a yaklaştıran ilahi emirlerdir. Ve nefsi arzular, kulu Allah'tan uzaklaştıran şeylerden olduğu için, hadis-i şerifte, "لا يؤمن احدكم حتى يكون هواه تبعا لما جئت به" yani "Sizden birinizin nefsi arzusu benim getirdiğim şeye tabi olmadıkça o kimse mümin olmaz" buyurulur. Bu anlama göre Cenab-ı Pir (Hz. Mevlana), "urvetü'l-vüskā"yı, nefsi arzuları terk etme anlamında almıştır. Çünkü nefsi arzuları terk etmenin sonucu, ilahi emirlere ve şeriat hükümlerine sarılmaktır. Ve cömertlik, ilahi emirleri kabul ve icra etmek ve nefsi arzuları terk etmek demek olduğundan, ikinci mısradaki "şah"tan (şah: dal) maksat da yukarıdaki şerefli beyitte zikredilen hadis-i şerifteki cömertlik ağacı demek olur. Ve cömertliğin zıddı ise cimriliktir. Ve cimrilik ise, nefse ait sıfatlardan olup, nefsi arzulara uymaktır. Ve cimrilik, cehennem ağacındandır. Nitekim Beyhakî'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur: "السخاء شجرة في الجنة فمن كان سخيا اخذ بغصن منها فلم يتركه الغصن حتى يدخل الجنة والشح شجرة فى النار فمن كان شحيحا اخذ بغصن منها فلم يتركه الغصن حتى يدخله النار" yani "Cömertlik cennette bir ağaçtır. Şimdi, cömert olan kimse ondan bir dalı tutar, cennete girinceye kadar o dalı bırakmaz. Ve cimrilik cehennemde bir ağaçtır. Şimdi, cimri olan kimse ondan bir dalı tutar, cehenneme girinceye kadar o dalı bırakmaz." Şerefli beyitteki "semâ"dan maksat, yüce âlemdir.

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Bakara'da olan فَمَنْ يَكْفُرْ بالطاغوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللَّهِ فَقَدْ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى (Bakara, 2/256) ya'ni "Kim ki Tâğût'a küfr etti ve Allah'a îmân etti, imdi muhakkak kavî ipe yapıştı!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. "Tâğût"tan murâd, abdi Hakk'tan uzaklaştıran her bir şeydir. Ve "urve-i vüskā" kavî ip ma'nâsına olup, ondan murâd, Hakk'a yaklaştıran evâmir-i ilâhiyyedir. Ve hevâ-yı nefsânî, abdi Hakk'tan uzaklaştıran şeylerden olduğu için, hadîs-i şerîfte, لا يؤمن احدكم حتى يكون هواه تبعا لما جئت به ya'ni "Sizden birinizin hevâsı benim getirdiğim şeye tâbi' olmadıkça o kimse mü'min olmaz" buyurulur. Bu ma'nâya binâen cenâb-ı Pîr “urvetü'l-vüskā"yı, terk-i hevâ ma'nâsına almışlardır. Zîrâ terk-i hevânın netîcesi, evâmir-i ilâhiyye ve ahkâm-ı şer'iyyeye temessüktür. Ve sehâvet, evâmir-i ilâhiyyeyi kabûl ve icrâ ve terk-i hevâ demek olduğundan, ikinci mısra'daki “şah (شاخ) dan murâd dahi yukarıki beyt-i şerîfte zikr olunan hadîs-i şerîfteki şecere-i sehâ demek olur. Ve sehânın zıddı ise buhüldür. Ve buhül ise, sıfât-ı nefsâniyyeden olup, hevâya muvâfakattir. Ve buhül, şecere-i cehennemdendir. Nitekim Beyhakî'nin rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte şöyle buyurulur: السخاء شجرة في الجنة فمن كان سخيا اخذ بغصن منها فلم يتركه الغصن حتى يدخل الجنة والشح شجرة فى النار فمن كان شحيحا اخذ بغصن منها فلم يتركه الغصن حتى يدخله النار ya'ni “Cömertlik cennette bir ağaçtır. İmdi, cömert olan kimse ondan bir dalı tutar, cennete girinceye kadar o dalı bırakmaz. Ve buhül cehennemde bir ağaçtır. İmdi, bahîl olan kimse ondan bir dalı tutar, cehennememe girinceye kadar o dalı bırakmaz." Beyt-i şerîfteki "semâ"dan murâd, âlem-i ulvîdir.

1268. Ey iyi mezhebli, tâ ki seni sehavet dalı yukarıya çekerek kendi aslına kadar götürsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1268. Ey iyi mezhepli, tâ ki seni cömertlik dalı yukarıya çekerek kendi aslına kadar götürsün!

Ey Müslüman, cömertlik dalına yapış ki, seni aslı olan cennete götürsün.

Ey müslüman, sehâvet dalına yapış ki, seni aslı olan cennete götürsün.

1269. Güzellik Yûsuf'usun ve bu âlem kuyu gibidir; ve bu ip Allah'ın emrine sabırdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1269. Güzellik Yûsuf'usun ve bu âlem kuyu gibidir; ve bu ip Allah'ın emrine sabırdır.

Senin insan ruhun güzellikte Hz. Yusuf gibidir; ve bu yoğun şehadet âlemi (görünen dünya) ise kuyuya benzer. Ve bu kuyuya, ilâhî emre sabretmek ipi sarkıtılmıştır.

Senin rûh-ı insânîn güzellikte Hz. Yûsuf gibidir; ve bu âlem-i kesîf-i şehadet ise kuyuya benzer. Ve bu kuyuya, emr-i ilâhîye sabr etmek ipi sarkıtılmıştır.

1270. Ey Yusuf, ip geldi, iki elini vur; ipten gafil olma, geç olmuştur! [1277]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1270. Ey Yusuf, ip geldi, iki elini vur; ipten gafil olma, geç olmuştur! [1277]

Ey Yusuf gibi olan insan ruhu, işte güçlü ip olan ilâhî emir, şanlı peygamber ve onun vârisi olan kâmil velî (Allah dostu) aracılığıyla bize ulaştı. İki elinle sarıl, sakın bu karanlık kuyu içinde bu sarkıtılmış olan ipten gafil olma! Çünkü ömür sona yaklaşmıştır.

Ey Yûsuf gibi olan rûh-ı insânî, işte kavî ip olan emr-i ilâhî, Peygamber-i zîşân ve onun vârisi olan veliyy-i kâmil vâsıtasıyla bize vârid oldu. İki elinle sarıl, sakın bu zulmânî olan kuyu içinde bu sarkıtılmış olan ipten gâfil olma! Zîrâ ömür âhire yaklaşmıştır.

1271. Allah'a hamd olsun ki, o ipi sarkıttılar; fazl ve rahmeti birbirine karıştırdılar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1271. Allah'a hamd olsun ki, o ipi sarkıttılar; lütuf ve rahmeti birbirine karıştırdılar!

Yüce Allah'a hamd olsun, o ipi âlemlere rahmet olan şanlı peygamber (a.s.) aracılığıyla ve sırf ilâhî lütuf ile onun vârisi olan kâmil velînin eliyle sarkıttılar. Bu sebeple lütuf ve rahmeti birbirine karıştırdılar.

Allâh Teâlâ'ya hamd olsun, o ipi rahmeten-li'l-âlemîn olan Nebiyy-i zîşân vâsıtasıyla ve mahzâ fazl-ı ilâhî ile onun vârisi olan veliyy-i kâmil eli ile sarkıttılar. Binâenaleyh fazl ve rahmeti birbirine karıştırdılar.

1272. Tâ ki yeni can âlemini çok aşikar, na-pedîd olan âlem-i azîmi göresin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1272. Ta ki yeni can âlemini, çok açıkça, görünmez olan o yüce âlemi göresin!

Şimdi, fazl (lütuf) ve rahmetin birbirine karıştırılması suretiyle bu zamanda ortaya çıkan kâmil vârisin huzuruna gel ki, mana yönünden çok açık ve görünen; fakat suret yönünden görünmez ve gizli olan yeni can âlemini, o yüce âlemi göresin! Yukarıdaki şerefli beyitte, fazl ve rahmetin birbirine karıştırılmış olmasını açıklayarak, şerefli zatlarının Muhammedî veraseti (Peygamber Efendimiz'in manevi mirasını) taşıdıklarına işaret buyururlar.

İmdi, fazl ve rahmet yekdîğerine karıştırılmak sûretiyle bu zamanda zâhir olan vâris-i kâmilin huzûruna gel ki, ma'nâ cihetiyle çok âşikâr ve zâhir; ve fakat sûret cihetiyle görünmez ve gizli olan yeni can âlemini, o âlem-i azîmi göresin! Yukarıki beyt-i şerîfte, fazl ve rahmetin birbirine karıştırılmış olmasını beyân ile, zât-ı şerîflerinin verâset-i muhammediyyeyi hâiz olduklarına işâret buyururlar.

1273. Bu yok olan cihân varlar gibi olmuştur; ve o var olan cihân çok gizli olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1273. Bu yok olan dünya, varlar gibi olmuştur; ve o var olan dünya çok gizli olmuştur.

Çünkü hakikatte sabun köpüğü gibi bir yoktan ibaret olan bu görünürdeki dünya, varlar gibi görünmüştür; ve var olan ruh ve mana âlemi ise bu suret perdesi altında pek gizli kalmıştır.

Zîrâ hakîkatta sabun köpüğü gibi bir yoktan ibaret olan bu cihân-ı sûrî, varlar gibi görünmüştür; ve var olan rûh ve ma'nâ âlemi ise bu sûret perdesi altında pek gizli kalmıştır.

1274. Toprak rüzgâr üstündedir ve oyunculuk eder; eğri göstericilik ve perde yapıcılık eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1274. Toprak rüzgâr üstündedir ve oyunculuk eder; eğri göstericilik ve perde yapıcılık eder.

Bu hâl ona benzer ki, rüzgâr şiddetle estiği vakit, yerden toprakları havaya kaldırır ve yoğun topraklar hafif hava üstünde kalıp bir oyun ve hareket gösterir. Halbuki havada uçmak toprağın âdeti değildir. Bu şekilde his gözüne eğri göstericilik ve kendi yoğunluğu ile, latif olan hafif havaya perde yapıcılık eder. İşte ruh ile cismin hâli böyledir.

Bu hâl ona benzer ki, rüzgâr şiddetle estiği vakit, yerden toprakları havaya kaldırır ve kesîf topraklar havâ-yı nesîmî üstünde kalıp bir oyun ve hareket gösterir. Halbuki havada uçmak toprağın âdeti değildir. Bu sûretle his gözüne eğri göstericilik ve kendi kesâfeti ile, latîf olan havâ-yı nesîmîye perde yapıcılık eder. İşte rûh ile cismin hâli böyledir.

1275. Bu ki iş üzerindedir, işsizdir ve kabuktur; ve o ki gizlidir, iç ve asıl olan odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1275. Bu ki iş üzerindedir, işsizdir ve kabuktur; ve o ki gizlidir, iç ve asıl olan odur.

Havada hareket ve dönüş hâlinde olan toprak, gerçekte hareketsizdir ve sadece şekilden ibarettir. Ve gizli olan hava ise o hareketin başlangıcı, içi ve aslıdır. Ruh ile cisim arasındaki bağlantı da böyledir.

Havada hareket ve devirde olan toprak, hakîkatta hareketsizdir ve sûret-ten ibarettir. Ve gizli olan hava ise o hareketin bâdîsi ve içi ve aslıdır. Rûh ile cisim arasındaki irtibât dahi böyledir.

1276. Toprak rüzgârın elinde bir âlet gibidir; rüzgârı yüksek ve yüksek asıllı bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1276. Toprak rüzgârın elinde bir âlet gibidir; rüzgârı yüksek ve yüksek asıllı bil!

1277. Toprağa mensub olan gözün nazarı toprağa düşer; rüzgârı gören bir göz başka türlüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1277. Toprağa ait olan gözün bakışı toprağa düşer; rüzgârı gören bir göz başka türlüdür.

Toprağa, yani cisim şekline ait olan gözün bakışı, yine kendi cinsinden olan cisim şekillerine düşer. Rüzgâr gibi latîf (maddî yoğunluğu az, ince) olan bir göz, başka türlü bir göz olur. Yani kesîf (yoğun, maddî) olan kesîfi ve latîf olan da latîfi görür.

Toprağa, ya'ni sûret-i cisme mensûb olan gözün bakışı, yine kendi cinsinden olan suver-i ecsâma düşer. Rüzgâr gibi latîf olan bir göz, başka türlü bir göz olur. Ya'ni kesîf kesîfi ve latîf dahi latîfi görür.

1278. Atı at bilir, zîra o yardır; binicinin ahvalini de binici bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1278. Atı at bilir, çünkü o yardır; binicinin hâllerini de binici bilir.

"Attan" kasıt maddî beden, "biniciden" kasıt ruhtur. Yani at gibi olan bedenin hâllerini yine beden bilir. Çünkü kendisinin cinsi ve benzeridir. Binici olan ruhun hâllerini de yine kendi cinsinden bir binici olan ruh bilir.

"At"dan murâd cism-i unsurî, “binici"den murâd rûhtur. Ya'ni at gibi olan cismin ahvâlini yine cisim bilir. Zîrâ kendinin cinsi ve nazîridir. Süvârî olan rûhun ahvâlini de yine kendi cinsinden bir süvârî olan rûh bilir.

1279. His gözü attır ve Hakk'ın nûru binicidir; süvarîsiz ise at işe gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1279. His gözü attır ve Hakk'ın nuru binicidir; binicisiz ise at işe yaramaz.

Cismin şekline ait olan his gözü at gibidir ve hayvansaldır. İnsan ruhunun sıfatı ve Hakk'ın nuru olan akıl ve idrak ise bu atın binicisidir. Binicisi olmayınca at, kendi hayvansallığı âleminde kalır, bir işe yaramaz.

Cismin sûretine taalluk eden his gözü at mesâbesindedir ve hayvânîdir. Ve rûh-ı insânînin sıfatı ve Hakk'ın nûru olan akıl ve idrâk ise bu atın süvârîsidir. Süvârîsi olmayınca at, kendi hayvanlığı âleminde kalır, bir işe yaramaz.

1280. Böyle olunca, atı kötü huydan te'dîb et; ve yoksa at şah indinde redd [1287] olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1280. Böyle olunca, atı kötü huydan terbiye et; yoksa at şah katında reddolunur.

At hükmünde olan his gözünün görüşünde boğulma! Çünkü o atın bakışı kötü huyludur. Daima hayvanlık tarafına bakar ve şekil ve tabiat otlağını görüp kudurur. Bu sebeple onu bu kötü huydan vazgeçirmek ve doğru yola sevk etmek için terbiye et! Aksi hâlde o atta, şah ve Hakk'ın halifesi olan insan ruhunun hükümleri ortaya çıkmayıp, hayvanlık âleminde reddedilmiş ve terk edilmiş bir hâlde kalır.

At mesâbesinde olan his gözünün görüşünde müstağrak olma! Zîrâ o atın nazarı kötü huyludur. Dâimâ hayvanlık tarafına bakar ve sûret ve tabîat mer'âsını görüp kudurur. Binâenaleyh onu bu kötü huydan vazgeçirmek ve doğru yola sevk etmek için te'dîb ve terbiye et! Aksi halde o atta, şâh ve halîfe-i Hak olan rûh-ı insânînin ahkâmı zâhir olmayıp, hayvâniyyet âleminde merdûd ve métrûk bir halde kalır.

1281. Atın gözü şâhın gözünden yol görücü olur; şahın gözü olmaksızın atın gözü muztarr olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1281. Atın gözü, şahın gözünden yol gösterici olur; şahın gözü olmaksızın atın gözü çaresiz kalır.

At konumunda olan his gözü, şah ve Hakk'ın halifesi olan ruhun gözünden Hakk yolunu görücü olur. Ruhun gözü olmazsa, döneceği yeri ve varacağı sonu görmekten aciz ve çaresiz kalır.

At mesâbesinde olan his gözü, şâh ve halîfe-i Hak olan rûhun gözünden tarîk-ı Hakk'ı görücü olur. Rûhun gözü olmazsa, merci'ini ve maâdını görmekten âciz ve muztarr olur.

1282. Otların gayri ve otlağın gayri her nereye çağırır isen, atların gözü, "Hayır, niçin?" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1282. Otların dışındaki ve otlağın dışındaki her yere çağırdığında, atların gözü, "Hayır, niçin?" der.

Atlar ancak ota ve otlağa çağırdığında gelir. Bunların dışında her nereye çağırırsan, o atların gözü, "Hayır, gelmem, niçin geleyim? Orada benim hazzım yoktur!" der. Bunun gibi, bedenin gözü suret tarafına davet edildiği zaman koşa koşa gelir; mana tarafına çağırılırsa, "Benim orada zevkim ve hazzım yoktur" der, kaçınır.

Atlar ancak ota ve otlağa çağırırsan gelir. Bunların gayri olarak her nereye çağırırsan, o atların gözü, "Hayır, gelmem, niçin geleyim? Orada benim hazzım yoktur!" der. Bunun gibi, cismin gözü sûret tarafına da'vet olunduğu vakit koşa koşa gelir; ma'nâ tarafına çağırılırsa, "Benim orada zevkim ve hazzım yoktur" der, istinkâf eder.

1283. Hakk'ın nuru hissin nûru üzerine rakib olur; ondan sonra can Hak tarafına rağıb olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1283. Hakk'ın nuru, hissin nuru üzerine biner; ondan sonra can Hak tarafına yönelir.

Hakk'ın nuru, yani insan ruhunun sıfatı olan akıl ve idrak, his gözünün nuruna biner ve his gözü gördüğünü akıl ve idrak nuru vasıtasıyla muhakeme ederse, o sıfatın nitelendiği insan ruhu hayvanlıktan yakasını kurtarıp Hak tarafına yönelir.

Hakk'ın nûru, ya'ni rûh-ı insânînin sıfatı olan akıl ve idrâk his gözünün nûruna râkib olur ve his gözü gördüğünü akıl ve idrâk nûru vâsıtasıyla muhâkeme ederse, o sıfatın mevsûfu olan rûh-ı insânî hayvâniyyetten yakasını kurtarıp Hak tarafına râğıb olur.

1284. Rakibsiz at yolun resmini ne bilir; caddeyi bilmek için şah lazımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1284. Rakipsiz at yolun resmini ne bilir; caddeyi bilmek için şah lazımdır.

Başıboş bırakılan at, hangi yoldan nereye gidileceğini bilemez ve uygunsuz yollara sapar. At üstünde binici şah lazımdır ki, doğru caddeye yönlendirsin!

Başıboş bırakılan at, hangi yoldan nereye gidileceğini bilemez ve münasebetsiz yollara sapar. At üstünde binici şâh lâzımdır ki, doğru caddeye sevk etsin!

1285. Bir his tarafına git ki, onun nûru rakibdir; o iyi nûr hissin sahibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1285. Bir his tarafına git ki, onun nuru üstündür; o iyi nur hissin sahibidir.

Hayvanî hisse değil, akıl ve idrak hissi tarafına git ki, bu akıl ve idrakin nuru hayvanî duyular üzerine üstündür. O sevgili nur, hayvanî hissin arkadaşı ve yoldaşıdır. Çünkü beş zahirî duyu, suret âleminde insanı çok aldatır ve hakikatleri idrak etmeye engel olur. Aksine, akıl nuru ona arkadaş ve yoldaş olursa, muhakeme ederek onun yanlışlarını ve hatalarını bulur. Nitekim Rum Suresi'nde "Muhakkak bunda akleden bir topluluk için elbette nişanlar ve alametler vardır!" (Rum, 30/24) buyurulur. Ve bu anlamdaki Kur'an ayetleri çoktur.

Hiss-i hayvânîye değil, hiss-i akıl ve idrâk tarafına git ki, bu akıl ve idrâkin nûru havâss-i hayvânî üzerine râkibdir. O nûr-ı mahbûb, hiss-i hayvânînin musâhib ve refîkidir. Zîrâ havâss-i hamse-i zâhire, âlem-i sûrette insanı çok aldatır ve hakāyıkı idrâke mâni' olur. Velâkin nûr-ı akıl ona musâhib ve refîk olursa, muhâkeme ederek onun galatâtını ve hatâlarını bulur. Nitekim sûre-i Rum'da إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٌ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (Rum, 30/24) ya'ni “Muhakkak bunda taakkul eden tâife için elbette nişanlar ve alâmetler vardır!" buyurulur. Ve bu meâldeki âyât-ı kur'âniyye çoktur.

1286. Hissin nûruna Hakk'ın nûru tezyîn olur; "nûr üzerine nûr"un ma'nâsı bu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1286. Hakk'ın nuru, hissin nurunu süsler; "nur üzerine nur"un anlamı bu olur.

Dış duyuların nurunu, Hak nuru olan akıl ve idrak nuru süsler. İşte, نُورٌ عَلَى نُور (Nur, 24/35) ["Nur üzerine nur"] ayet-i kerimesinin anlamı budur. Çünkü dış kuvvetler (kuvâ-yı zâhire), hayvanlık mertebesine ilahi ihsan olan bir nurdur. Fakat onun üzerine ek olarak, insan türüne özgü bir de akıl ve idrak nuru ihsan buyrulmuştur ki, Yüce Allah hidayet yolunu iradesiyle bu nura gösterir. Nitekim ayet-i kerimede, نُورٌ عَلَى نُورٌ يَهْدِى اللهُ لنوره مَنْ يَشَاءُ ["Nur üstüne nurdur; Allah dilediğini nuruna hidayet eder."] (Nur, 24/35) buyurur. Ve bu akıl nuru sayesinde insan, Hak yolunun rehberi olan insân-ı kâmilin terbiyesine ihtiyaç olduğunu idrak eder.

Havâss-i zâhirenin nûrunu, nûr-ı Hak olan akıl ve idrâk nûru süsler. İşte, نُورٌ عَلَى نُور (Nûr, 24/35) ["Nûr üzerine nûr"] âyet-i kerîmesinin ma'nâsı budur. Zîrâ kuvâ-yı zâhire, hayvâniyyet mertebesine ihsân-ı ilâhî olan bir nûrdur. Fakat onun üzerine zâid olarak, cins-i insâna mahsûs bir de nûr-ı akıl ve idrâk ihsân buyurulmuştur ki, Hak Teâlâ tarîk-ı hidâyeti meşiyyeti ile bu nûra gösterir. Nitekim âyet-i kerîmede, نُورٌ عَلَى نُورٌ يَهْدِى اللهُ لنوره مَنْ يَشَاءُ ["Nûr üstüne nûrdur; Allah dilediğini nûruna hidayet eder."] (Nûr, 24/35) buyurur. Ve bu nûr-ı akıl sâyesinde insan, tarîk-ı Hakk'ın rehberi olan insân-ı kâmilin terbiyesine ihtiyaç olduğunu idrâk eder.

1287. Hisse mensub olan nûr toprak tarafına çeker; Hakk'ın nûru onu yüksek tarafa götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1287. Hisse ait olan nur, toprak tarafına çeker; Hakk'ın nuru onu yüksek tarafa götürür.

"Sera", yerin merkezi ve nemli toprak anlamlarına gelir. Burada, maddî âlemden ibaret olan duyularla algılanan şeyler kastedilir. "Hakk'ın" kelimesindeki zamir, gizli olan insana aittir. Yani, dışsal kuvvetlerin nuru insanı duyularla algılanan şeylere ve aşağı âleme çeker. Hakk'ın nuru olan akıl ise onu yüce âleme götürür.

"Sera", merkez-i arz ve nemli toprak ma'nâlarına gelir. Burada, âlem-i ecsâmdan ibaret olan mahsüsât murâd buyurulur. حقش da zamîri, mahzûf olan insana râci'dir. Ya'ni, kuvâ-yı zâhire nûru insanı mahsüsât tarafına ve âlem-i süflîye çeker. Hakk'ın nûru olan akıl onu âlem-i ulvîye götürür.

1288. Zîrâ ki mahsüsât pek aşağı bir âlemdir; nûr-ı Hak deryadır ve his çiy gibidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1288. Çünkü duyular âlemi pek aşağı bir âlemdir; Hakk'ın nuru deryadır ve his çiy gibidir!

Çünkü duyular âlemi olan cismaniyet ve suret âlemi pek aşağı bir âlemdir ve aşağıların en aşağısıdır ve pek dardır. Fakat Hakk'ın nuru olan akıllar âlemi, mana âlemi olduğu için deryadır ve gayet geniştir. Dış duyular, küllî akıl deryasından buharlaşıp sonra yoğunlaşarak aşağıya düşen çiy tanelerine benzer.

Zîrâ âlem-i mahsüsât olan cismâniyyet ve sûret âlemi pek aşağı bir âlemdir ve esfel-i sâfilîndir ve pek dardır. Fakat Hakk'ın nûru olan âlem-i ukül, ma'nâ âlemi olduğu için deryâdır ve gâyet geniştir. Havâss-i zâhire, akl-ı kül deryâ-sından tebahhur ve ba'dehû tekâsüf edip aşağıya düşen çiy tânelerine benzer.

1289. Fakat o râkib onun üzerinde iyi eserlerin ve iyi sözün gayri ile zahir değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1289. Fakat o binen, onun üzerinde iyi eserlerden ve iyi sözden başka bir şeyle görünmez.

O havassa binen akıl nuru, bir şekil ve surette görünmez. O ancak ilişkili olduğu cisimlerde güzel eserler ve iyi sözler ile ortaya çıkar. Çünkü akıllı olan, herkesin hâl ve şanına uygun muamelede bulunur ve nefsine ait sıfatlarını itidal dairesine çeker ve halka faydalı hizmetlerde bulunur. Bunlar hep aklın eserleridir. Bunların zıddı ise nefse ait kuvvetlerin eserleridir.

O havâsse râkib olan nûr-ı akıl, bir şekil ve sûrette görünmez. O ancak taalluk ettiği ecsâmda güzel eserler ve iyi sözler ile zâhir olur. Zîrâ âkıl olan, herkesin hâl ve şânıyla mütenâsib muamelede bulunur ve sıfât-ı nefsâniyyesini i'tidâl dâiresine çeker ve halka nâfi' hizmetlerde bulunur. Bunlar hep aklın eserleridir. Bunların zıddı ise kuvâ-yı nefsâniyye âsârıdır.

1290. Hisse mensub olan nûr ki, o galîzdır ve ağırdır; gözlerin karası içinde gizlidir. [1297]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1290. Hisse ait olan nur ki, o yoğundur ve ağırdır; gözlerin karası içinde gizlidir.

Duyusal bir nur olan görme kuvveti yoğundur ve kesiftir ve ağırdır. Bu nurun ait olduğu yer, gözlerin karasının içidir ve bu kuvvet orada gizlenmiştir. Akıl gözünün nuru ise latiftir (ince ve şeffaf) ve onun ait olduğu yer kalbin süveydasıdır (kalbin ortasındaki siyah nokta). Gördüğünü beyne verir ve beyinden duyu gözünün nuruna geçiş yaparak biner.

Bir nûr-ı hissî olan kuvve-i bâsıra galîzdır ve kesîftir ve ağırdır. Bu nûrun taalluk ettiği mahal, gözlerin karasının içidir ve bu kuvvet orada gizlenmiştir. Akıl gözünün nûru ise latîftir ve onun mahall-i taalluku süveydâ-yı kalb-dir. Gördüğünü dimâğa verir ve dimâğdan his gözünün nûruna bi'l-intikāl râkib olur.

1291. Mâdemki hissin nûrunu gözden göremiyorsun, o dîne mensub olan nûru gözden nasıl görürsün!?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1291. Mademki hissin nurunu gözle göremiyorsun, o dine mensup olan nuru gözle nasıl görürsün!?

Sen, hissî nur olan görme kuvvetini, vücudunda bulunduğu halde kendi gözünle göremiyorsun. Nitekim şair bu anlamı şöyle söyler: Buna göre, o boyun eğmeye mensup olan akıl nurunu his gözüyle nasıl görebilirsin!? "Din", adet, ceza ve boyun eğme anlamlarına gelir. Burada boyun eğme anlamına alınması uygundur. Çünkü peygamberlerin tebliğlerine ve peygamber varislerinin öğütlerine boyun eğen akıldır. Serkeşlik (başına buyrukluk) akılsızlıktan ileri gelir.

Sen nûr-ı hissî olan kuvve-i bâsıranı, vücûdunda bulunduğu halde kendi gözün ile göremiyorsun. Nitekim şâir bu ma'nâyı şöyle söyler: Binâenaleyh, o inkıyâda mensûb olan nûr-ı aklı his gözü ile nasıl görebilirsin!? "Dîn", âdet ve cezâ ve inkıyâd ma'nâlarına gelir. Burada inkıyâd ma'nâsına alınmak münasibdir. Zîrâ teblîgât-ı enbiyaya ve verese-i enbiyânın nasâyıhına münkād olan akıldır. Serkeşlik akılsızlıktan ileri gelir.

1292. His nûru bu galîzliği ile beraber muhtefîdir; o safî olan bir ziya nasıl hafî olmaz?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1292. Bu kesâfet-i ten (bedenin yoğunluğu) ile beraber his nuru gizlidir; o saf ışık nasıl gizli olmaz?

1293. Bu cihân, bâd-ı gaybın ve dâd-ı gaybın elinde çöp gibi acizliği san'at tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1293. Bu cihan, gayb rüzgârının ve gayb bağışının elinde çöp gibi acizliği sanat edindi.

"Bu cihan"dan maksat, cisimler ve şekiller âlemidir. "Gayb rüzgârı"ndan maksat, küllî aklın tasarruflarıdır. "Gayb bağışı"ndan maksat, ilahi isimlerin bağışlarıdır. "Gayb bağışı", atıf vâvı ile birinci mısradaki "gayb rüzgârı"na atfedilmiştir ve "el"e ilişkindir. Ankaravî hazretleri bu "gayb bağışı"nı sonraki beyte bağlı kabul eder. Bu da bir yöndür. Hint nüshalarında "gayb bağışı" mevcuttur. Ve bu durumda anlam daha açık olur. Yani "Bu cihan gayb rüzgârının elinde çöp gibidir; gaybın bağışından acizliği sanat edindi" demektir.

Bilinmeli ki, bu şekiller âlemi, ilahi isimler topluluğunun tecelligâhıdır ve ilahi isimlerin bağışlarının kaynağıdır. Ve âlem düzeninde tasarruf eden küllî akıldır. Ve insan, âlemin özüdür. Bu sebeple Cenâb-ı Pîr, yukarıda insan şekli ile insan aklı arasındaki bağıntıyı açıkladıktan sonra, bu şerefli beyitte cüz'den küll'e geçerek buyururlar ki: Bu görünen âlemin bütün yapısı, gayb rüzgârı hükmünde olan küllî aklın tedbir ve tasarruf eli ve ilahi isimlerin bağışlarının tesirleri altında zayıftır ve acizdir. Bu cisimler âleminde ancak ilmî suretler mertebesinde sabit olan hakikatlerin eserleri, küllî akıl vasıtasıyla an be an ortaya çıkar. Nasıl ki insanın cismanî şeklinden çıkan eserler de onun zihnî ve ilmî suretleri olup, aklı vasıtasıyla duyular âlemine çıkar. Ve sonraki beyitlerde bu anlam açıklanır.

"Bu cihân"dan murâd, âlem-i ecsâm ve sûrettir. "Bâd-1 gayb"dan murâd, akl-ı küllün tasarrufâtıdır. "Dâd-1 gayb"dan murâd, atâyâ-yı esmâiyyedir. "Dâd-ı gayb”, vâv-ı âtıfe ile birinci mısra'daki "bâd-ı gayb"a ma'tûftur ve "dest"e taalluk eder. Ankaravî hazretleri bu "dâd-ı gayb"ı âtîdeki beyite merbût addeder. Bu da bir vecihtir. Hind nüshalarında "dâd-ı gayb" vâki'dir. Ve bu sûrette ma'nâ daha sarîh olur. Ya'ni “Bu cihân bâd-ı gaybın elinde çöp gibidir; gaybın dâdından âcizliği san'at tuttu" demektir.

Ma'lûm olsun ki, bu âlem-i sûret, esmâ-i ilâhiyye cem'iyyetinin mezâhiridir ve atâyâ-yı esmâiyyenin mevrididir. Ve nizâm-ı âlemde mutasarrıf olan akl-ı külldür. Ve insan zübde-i âlemdir. Binâenaleyh cenâb-ı Pîr yukarıda sûret-i insâniyye ile akl-ı insânî arasındaki râbıtayı beyân buyurduktan sonra, bu beyt-i şerîfte cüz'den külle intikāl edip buyururlar ki: Bu âlem-i şehadetin hey'et-i mecmûası, gayb rüzgârı mesâbesinde olan akl-ı küllün dest-i tedbîr ve tasarrufu ve atâyâ-yı esmâiyyenin te'sîrâtı altında zebûndur ve âcizdir. Bu âlem-i ecsâmda ancak suver-i ilmiyye mertebesinde sabit olan hakāyıkın âsârı akl-ı küll vâsıtasıyla ânen-fe-ânen zâhir olur. Nitekim insanın sûret-i cismâniyyesinden sâdır olan âsâr dahi onun suver-i zihniyye ve ilmiyyesi olup, aklı vâsıtasıyla âlem-i hisse çıkar. Ve âtîdeki beyitlerde bu ma'nâ tavzîh buyurulur.

1294. Onu gâh yüksek ve gâh onu alçak eder; onu gâh sağlam ve gâh kırık yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1294. Onu bazen yüksek ve bazen alçak eder; onu bazen sağlam ve bazen kırık yapar.

O gayb rüzgârı ve gayb ihsanı, o cisimler âlemini bazen yükseltir ve bazen alçaltır. Onu bazen mamur eder ve bazen harap eder.

O bâd-ı gayb ve dâd-ı gayb, o âlem-i cismi ba'zan yükseltir ve ba'zan alçaltır. Onu gâh ma'mûr eder ve gâh harâb eder.

1295. Onu gâh sağa ve gâh sola götürür; onu gâh gülistan, gâh diken yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1295. Onu bazen sağa, bazen sola götürür; onu bazen gülistan, bazen diken yapar.

1296. El gizli ve kalemi yazı yazıcı gör; at cevelânda ve binici gâibdir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1296. Eli gizli ve kalemi yazı yazıcı gör; at koşarken binici görünmez!

Onun gözünün görüş dairesi kısa ve cismaniyet alanıyla sınırlı olduğundan, bu halleri cismanî etkilerden ve tabiattan görür. Bu hâl, kalem ile yazı yazan bir eli görmeyip, kalemi görmeye benzer. Buna göre, cismaniyette gizli olan etkileri gör! Binici olan küllî akıl, at hükmünde olan âlem sûretine binmiştir. Fakat ortada görünen, at hükmündeki âlem cismidir. Binici olan küllî akıl ve ilahî isimlerin bağışları görünmezdir.

His gözünün dâire-i rü'yeti kısa ve cismâniyyet sâhasına münhasır olduğundan, bu halleri müessirât-ı cismâniyyeden ve tabîatten görür. Bu hâl, kalem ile yazı yazan bir eli görmeyip, kalemi görmeğe benzer. Binâenaleyh, cismâniyyette gizli olan müessirâtı gör! Binici olan akl-ı küll, at mesâbesinde olan sûret-i âleme râkibdir. Fakat ortada zâhir olan, at mesâbesindeki cism-i âlemdir. Binici olan akl-ı küll ve atâyâ-yı esmâiyye gâibdir.

1297. Uçan oku gör, halbuki yay gâibdir; canlar zâhir ve canların cânı gizlidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1297. Uçan oku gör, halbuki yay gizlidir; canlar görünür ve canların canı gizlidir!

"Uçan ok"tan kasıt, öncesizlikte meydana gelen ilâhî hüküm ve kazâdır. "Yay"dan kasıt, ilâhî ilmin suretleri olan sabit hakikatlerdir. "Can"dan kasıt, sabit hakikatlerin gereğini taşıyan, başkalık elbisesiyle ruhlar âleminde görünen nuranî, soyut cevherlerdir. Ve "canın canı"ndan kasıt, Hakk'ın Hayat sıfatıdır.

"Uçan ok"tan murâd, ezelde sâdır olan hüküm ve kazâ-yı ilâhîdir. "Yay"dan murâd, suver-i ilm-i ilâhî olan a'yân-ı sâbitedir. "Can"dan murâd, a'yân-ı sâbite muktezâsını hâmilen, gayriyyet libâsıyla âlem-i ervâhta zâhir olan cevâhir-i mücerrede-i nûriyyedir. Ve "canın cânı"ndan murâd, Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ıdır.

1298. Oku kırma, zîra bu şaha mensub olan oktur; pertaba mensûb değildir, bir âgâhın şestindendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1298. Oku kırma, çünkü bu ok şaha aittir; atışa ait değildir, uyanık birinin başparmağındandır.

"Pertâb", mehtâb vezninde, atmak demektir ve çok uzaklara atılan ok anlamına da gelir. "Şest" kelimesinin on kadar anlamı vardır. Burada, yayın kirişini çeken başparmak anlamındadır. Yani, gayb tarafından atılan oku kırma ve karşı gelme! Çünkü bu ok, hakiki şah olan Hakk'ın kazâsının okudur. Yaratılmışın başparmağı ile yay kirişinden fırlayan ok değildir ve yaratılmışın hükmü ve kazâsı değildir. Aksine, ezelî yatkınlığa vâkıf olan Hakk'ın kudret parmağı ile sabit hakikatler yaylarındandır. Bu sebeple bu ok

gaybın ihsanıdır (ki, 1293 numaralı beyitte açıklandı) ve ilahi isimlerin bağışlarıdır. (Tâhâ, 20/50) Yani "Yüce Allah her bir şeye yaratılışını verdi" ayet-i kerimesi gereğince, her hak sahibine verilmiş olan haktır.

"Pertâb", mehtâb vezninde, atmak demektir ve çok uzaklara atılan ok ma'nâsına da gelir. "Şest" kelimesinin on kadar ma'nâsı vardır. Burada, yay-yın kirişini çeken baş parmak ma'nâsınadır. Ya'ni, cânib-i gaybdan atılan oku kırma ve muhalefet etme! Zîrâ bu ok, şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın kazâsının okudur. Mahlûkun baş parmağı ile yay kirişinden fırlayan ok değildir ve mahlûkun hükmü ve kazâsı değildir. Belki isti'dâd-ı ezelîye vâkıf olan Hakk'ın kudret parmağı ile a'yân-ı sâbite yaylarındandır. Binâenaleyh bu ok dâd-ı gaybdır (ki, 1293 numaralı beyitte îzâh olundu) ve atâyâ-yı esmâiyye-dir. (طٰهٰ، 20/50) يَعْنِى "Hak Teâlâ her bir şeye halkını ver-di" âyet-i kerîmesi mûcibince, her hak sâhibine verilmiş olan haktır.

1299. Hak, “Mā rameyte iz rameyte” buyurdu; Hakk’ın işi, işlerin üzeri-ne sebk tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1299. Hak, "Attığın zaman sen atmadın" buyurdu; Hakk'ın işi, işlerin önüne geçer.

Bütün varlıklar ve tasarruflar Hakk'a ait olduğuna işaretle Yüce Allah, وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى (Enfâl, 8/17) yani "Ey Habîbim, attığın zaman sen atmadın, aksine Yüce Allah attı!" buyurdu. Bu sebeple bu izafî varlıklar ve cisimler âleminde görünen fiiller, öncesiz olarak meydana gelen ilahî kazâya bağlıdır ve kulların fiillerinin yaratıcısı da Hak'tır. Böyle olunca, Hakk'ın hükmü ve kazâsı ve fiili, kulların hüküm ve kazâlarından ve fiillerinden önce gerçekleşmiştir. Bu ayetin açıklamaları, I. ciltte Yahudi padişahın vezirinin hikâyesinde geçti.

Bütün varlıklar ve tasarruflar Hakk’ın olduğuna işâreten Hak Teâlâ, وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى (Enfâl, 8/17) ya’ni “Ey Habîbim, attığın vakit sen atma-dın, velâkin Allâh Teâlâ attı!” buyurdu. Binâenaleyh bu vücûdât-ı izâfiyye ve âlem-i ecsâmda zâhir olan ef’âl, ezelde sâdır olan kazâ-yı ilâhiyye merbûttur ve ibâdın ef’âlinin hâlikı da Hak’tır. Böyle olunca, Hakk’ın hüküm ve kazâsı ve fiili, ibâdın hüküm ve kazâlarından ve ef’âlinden evvel vâki’ olmuştur. Bu âyetin îzâhâtı, I. ciltte yahûdî pâdişâhın vezîrinin hikâyesinde geçti.

1300. Kendi gazabını kır, sen oku kırma; senin gazabının gözü, sütü kan ad- [1307] deder!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1300. Kendi gazabını kır, sen oku kırma; senin gazabının gözü, sütü kan sayar!

Yani sen, "Ben bu işin böyle olmasını isterdim, bunun aksine oldu" diye öfkelenme ve ilâhî kazâ okunu kırma ve itiraz etme. Çünkü ilâhî kazâ, ezelî yatkınlıklara bağlıdır. Ezelî yatkınlıklar ise yapılmamış/verilmemiş istidattır. Bu sebeple senin yatkınlığının diliyle talebine dayanan ilâhî kazâ, senin hakkında süt gibi yumuşak ve nimettir. Halbuki o, senin beşeriyetine uygun gelmediği için, senin öfkenin gözü o sütü kan ve azap sayar.

Ya’ni sen, “Ben bu işin böyle olmasını isterdim, bunun hilâfı oldu” diye öfkelenme ve kazâ-yı ilâhî okunu kırma ve i’tirâz etme. Zîrâ kazâ-yı ilâhî isti’dâdât-ı ezeliyyeye tâbi’dir. İsti’dâdât-ı ezeliyye ise gayr-i mec’ûldür. Bi-nâenaleyh senin lisân-ı isti’dâdın ile talebine müstenid olan kazâ-yı ilâhî, senin hakkında süt gibi mülâyimdir ve ni’mettir. Halbuki o senin beşeriy-yetine gayr-i mülâyim geldiği için, senin öfkenin gözü o sütü kan ve nık-met sayar.

1301. Ok üzerine bûse ver ve ciğer kanından kana bulaşan oku şâhın huzûru-na götür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1301. Ok üzerine öpücük kondur ve ciğer kanından kana bulaşan oku şahın huzuruna götür!

O ilâhî kazâ okunu öp ve o kazâdan razı ol! Bu kazâ her ne kadar senin beşeriyetine korkunç ve iğrenç gelmiş ve senin ciğerini delmiş ise de, o ciğerinin kanına bulaşan kazâ okunu, "Bunda Hakk'ın hikmeti vardır" diyerek tam bir hürmetle al ve hakiki fail olan şahın huzuruna sun, yani bu Hakk tecellîsine (Allah'ın bir şeyde görünmesi) şükret!

O kazâ-yı ilâhî okunu öp ve o kazâdan râzı ol! Bu kazâ her ne kadar se-nin beşeriyyetine korkunç ve iğrenç gelmiş ve senin ciğerini delmiş ise de, o ciğerinin kanına bulaşan kazâ okunu, “Bunda Hakk’ın hikmeti vardır” diye-rek kemâl-i hürmetle al ve fâil-i hakîkî olan şâhın huzûruna takdîm et, ya’ni bu tecellî-i Hakk’a şükret!

1302. O şey ki zahirdir, aciz ve bağlanmış ve zebûndur; ve o şey ki gâibdir, öyle sert ve harûndur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1302. O şey ki görünürdür, âciz, bağlanmış ve zayıftır; ve o şey ki gizlidir, öyle sert ve haşindir.

Bu görünen cisim suretleri ve ilâhî isimlerin tecelli yerleri, cansız varlıklar cinsinden olup, bir hareket ettiriciye muhtaçtır ve onların hareketi Hakk'ın iradesine ve kudretine bağlanmıştır ve bu kudret karşısında zayıftır. Ve bu suret perdesi arkasında görünmez ve gizli olan Hakk'ın iradesi ve kudreti sert ve başkaldırıcıdır. Nitekim ayet-i kerîmede, مَا مِنْ دَابَّة الا هُوَ آخِذ بناصيتها (Hûd, 11/56) yani "Hakk'ın perçemlerinden tutup çekmediği hiçbir canlı yoktur” buyurulur.

Bu zâhir olan suver-i ecsâm ve mezâhir-i esmâ-i ilâhiyye, cemâd kabîlinden olup, bir muharrike muhtaçtır ve onların hareketi Hakk'ın irâdesine ve kudretine bağlanmıştır ve bu kudrette zebûndur. Ve bu sûret perdesi arkasında nâ-peydâ ve gâib olan Hakk'ın iradesi ve kudreti sert ve serkeştir. Nitekim ayet-i kerîmede, مَا مِنْ دَابَّة الا هُوَ آخِذ بناصيتها (Hûd, 11/56) ya'ni "Hakk'ın nâsıyelerinden tutup çekmediği bir zî-rûh yoktur” buyurulur.

1303. Biz avız, kimin böyle bir tuzağı vardır; çevgânın topuyuz bir çevgân nerededir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1303. Biz avız, kimin böyle bir tuzağı vardır; çevgânın topuyuz bir çevgân nerededir?

Biz av gibiyiz; bu oluş âleminin suretleri ise birtakım kurulmuş tuzaklardır. Ey feraset sahibi okuyucu, düşün, kimin böyle ustaca kurulmuş bir tuzağı vardır? Biz cirit oyunu meydanında çevgân (ucu eğri sopa) tarafından çelinen topa benzeriz. Ve çevgân, görünmez olan Hak'ın iradesidir. Böyle kendisi görünmez ve hükmü ve tesiri nüfuz edici bir çevgân nerede vardır! "Çevgân", başı eğri bir sopadır. Bu sopa ile geniş meydanda top çelerler. Şimdiki zamanda bu şeklin değiştirilmiş hâli olmak üzere, "tenis" dedikleri bir oyunu icat etmişlerdir. Ucu eğri, top çelmek için sopa bu oyunda da kullanılmaktadır.

Biz av gibiyiz; bu suver-i kevniyye ise birtakım kurulmuş tuzaklardır. Ey fetânet sahibi olan kāri', düşün, kimin böyle mâhirâne kurulmuş bir tuzağı vardır? Biz cirit oyunu meydanında çevgân tarafından çelinen topa benzeriz. Ve çevgân, gayr-i mer'î olan irâde-i Hak'tır. Böyle kendisi görünmez ve hüküm ve te'sîri nâfiz bir çevgân nerede vardır! "Çevgân", başı eğri bir sopadır. Bu sopa ile geniş meydanda top çelerler. Zamân-ı hâzırda bu şeklin muaddeli olmak üzere, "tenis"" dedikleri bir oyunu îcâd etmişlerdir. Ucu eğri, top çelmek için sopa bu oyunda da müsta'meldir.

1304. Yırtar, diker, bu terzi nerede? Üfler, yakar, bu neffat nerede?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1304. Yırtar, diker, bu terzi nerede? Üfler, yakar, bu neffat (ateş yakmak için neft yağı döken) nerede?

Bu âlemde suret elbiselerini yırtan ve diken bir terzi vardır. Pek âlâ, fakat bu duyu organlarıyla göremediğimiz terzi nerede? Sönmüş hayat ocaklarını üfleyip yakan vardır. Bu neffat nerede? "Neffat" ateş yakmak için neft yağı döken anlamındadır. Yani, bunların faili, suret perdeleri arkasına gizlenmiş olan Hak'tır.

Bu âlemde sûret libâslarını yırtan ve diken bir terzi vardır. Pek a'lâ, fakat bu his gözü ile göremediğimiz terzi nerede? Sönmüş hayat ocaklarını üfleyip yakan vardır. Bu neffât nerede? "Neffat" ateş yakmak için neft yağı döken ma'nâsınadır. Ya'ni, bunların fâili, sûret perdeleri arkasına gizlenmiş olan Hak'tır.

1305. Sıddîkı bir saatta kafir eder; zındıkı bir saatta zahid eder!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1305. Sıddîkı bir saatte kâfir eder; zındıkı bir saatte zâhid eder!

311 numaralı beyitteki dipnotuna bakınız!

Ankaravî hazretleri "kâfir" ile "sıddîk"ı ve "zâhid" ile "zındık"ı konu olan anlamları üzerine alıp, "Yüce Allah öyle bir dilediğini yapan (fa'alün li-mâ-yürîd)dır ki, bir sıddîkı bir anda kâfir ve bir zındıkı da bir anda zâhid yapar ve يضل من يشاء ويهدى من يشاء (Fâtır, 35/8) yani "Dilediğini dalâlete düşürür ve dilediğini[ne de] hidâyet eder." ayet-i kerimesi gereğince, istediği kimseleri doğru yola iletilmiş (mühtedî) ve istediği kimseleri bedbaht (şakî) yapar" buyurur. Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî ise kendi şerhinde şöyle buyurur: "Burada sıddîkın kâfir olması şudur ki, diğer bir ârifin sözünden açıkça bellidir. Beyit: "Her kimse ki, bir zaman Hak'tan gafildir; o an içinde kâfirdir, fakat gizli kâfirdir."

Ve gaflet, başkasını görmekten ibarettir, dinden dönen kâfir anlamında değildir. Eğer "sâati" lafzına dikkat edersen anlarsın. "Bir saatte zındıkı zâhid etme"nin anlamı şudur ki, zındık bir mülhiddir (dinsizdir) ki, hakikat ve halkiyyet (yaratılmışlık) yönlerini ayırt etmez ve Hakk'ın zuhurunu ancak bu mertebeye sınırlı bilir ve bâtın (iç) mertebeyi inkâr eder ve bu inanç sebebiyle ibadet ve kulluktan ibaret olan dinî işleri terk edip, dünyada ve dünyanın lezzetlerinde boğulur. "Ve bir saatte zâhid olma"nın anlamı şudur ki, bâtın mertebeyi inkâr eden ve dünya lezzetleriyle meşgul olan böyle bir zındıka dert ve zahmet isabet ettiği vakit, iradesiz bir şekilde bâtın tarafa döner ve dünyadan ve dünya lezzetlerinden bıkıp, zühd (dünyadan el çekme) tarafına gelir. Buna göre, zındıkın zâhid olması, sıddîkın kâfir olmasına uygun olur. Yoksa, zındıkın zındıklıktan tövbe edip, tahkik ehlinin inancıyla şereflenmesi demek değildir."

Fakîr derim ki: Şerefli beyit her iki anlamı da içerir. Çünkü yukarıdan beri zikredilen hakikatlerden anlaşıldı ki, Hakk'ın tecellileri (ortaya çıkışları), ezelî yatkınlıklara tabidir. Ve Hakk'ın kudreti iradesine ve iradesi ilmine ve ilmi ma'lûma (bilinen şeye) tabidir. Ve ma'lûm, "sabit hakikatler"dir. Ve sabit hakikatlerin yatkınlıkları ise isimlerin özgül niteliğidir. Ve isimlerin özgül niteliği ise kılınmış/yapılmış değildir.

311 numaralı beyitteki dip notuna bakınız!

Ankaravî hazretleri "kâfir" ile "sıddîk"ı ve "zâhid" ile "zındîk"ı mevzû' olan ma'nâları üzerine alıp, "Hak Teâlâ bir fa'alün li-mâ-yürîddir ki, bir sıddîkı bir anda kâfir ve bir zındîkı da bir anda zâhid yapar ve يضل من يشاء ويهدى من يشاء (Fâtır, 35/8) ya'ni "Dilediğini dalâlete düşürür ve dilediğini[ne de] hidâyet eder." âyet-i kerîmesi mûcibince, istediği kimseleri mühtedî ve istediği kimseleri şakî yapar" buyurur. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî ise kendi şerhinde şöyle buyurur: "Burada sıddîkın kâfır olması budur ki, diğer bir ârifin sözünden zâhirdir. Beyit: "Her kimse ki, bir zaman Hak'tan gafildir; o dem içinde kâfirdir, fakat gizli kâfirdir."

Ve gaflet, gayrı görmekten ibârettir, mürted olan kâfir ma'nâsına değildir. Eğer lafz-ı "sâati" ساعتی ye dikkat edersen anlarsın. "Bir sâatta zındîkı zâhid etme"nin ma'nâsı budur ki, zındık bir mülhiddir ki, hakîkat ve halkıyyet cihetlerini tefrîk etmez ve Hakk'ın zuhûrunu ancak bu mertebeye münhasır bilir ve mertebe-i bâtını münkir olur ve bu i'tikād sebebiyle tâât ve ibâdâttan ibâret olan umûr-ı dîniyyeyi terk edip, dünyâda ve dünyânın lezzetlerinde müstağrak olur. "Ve bir sâatta zâhid olma"nın ma'nâsı budur ki, mertebe-i bâtını münkir ve lezzât-ı dünyâ ile meşgül olan böyle bir zındîka derd ve zahmet isabet ettiği vakit, bî-ihtiyâr bâtın tarafına rücû' eder ve dünyâdan ve lezzât-ı dünyâdan bîzâr olup, taraf-ı zühde gelir. Binâenaleyh, zındıkın zâhid olması, sıddîkın kâfır olmasına mutâbık olur. Yoksa, zındîkın zendekadan tâib olup, ehl-i tahkîk i'tikādıyla müşerref olması demek değildir."

Fakîr derim ki: Beyt-i şerîf her iki ma'nâyı da hâvîdir. Zîrâ yukarıdan beri zikr olunan hakāyıktan anlaşıldı ki, Hakk'ın tecelliyâtı, isti'dâdât-ı ezeliyyeye tabi'dir. Ve Hakk'ın kudreti irâdesine ve irâdesi ilmine ve ilmi ma'lûma tâbi'dir. Ve ma'lûm, "a'yân-ı sabite"dir. Ve a'yân-ı sâbitenin isti'dâdâtı ise hâssıyyet-i esmâdır. Ve hâssıyyet-i esmâ ise mec'ûl değildir.

1306. Zîrâ ki muhlis kendisinden tamamen hâlis olmadıkça, tuzaktan hatar içinde olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1306. Çünkü muhlis kendisinden tamamen arınmadıkça, tuzaktan tehlike içinde olur.

Bu şerefli beyitte "Muhlisler büyük bir tehlike üzerindedirler" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Çünkü muhlisin nazarından ikilik nispeti kalkmamıştır. Hakk'ın varlığı karşısında kendi varlığını ve varlığına ait hizmetini ve ibadetlerini tahayyül eder. Halbuki bunları görmekte büyük tehlike ve korku vardır. Bu sebeple kendi vehmedilmiş varlığından kurtulmadıkça o muhlis için korku vardır. Çünkü kader sırrı bilinmezdir. Ve şehadet âlemi (görünen âlem) ise yok etme ve ispat etme âlemidir. Nasıl ki ayet-i kerimede, يَمْحُوِ اللَّهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعَنْدَهُ أُمُّ الْكِتَابِ (Ra'd, 13/39) yani "Yüce Allah dilediğini yok eder ve dilediğini ispat eder ve ümmü'l-kitab (ana kitap) yani eşyanın hakikatleri O'nun katında sabittir" buyrulur.

Bu beyt-i şerîfte المخلصون على خطر عظيم ya'ni "Muhlisler azîm tehlike üzerindedirler" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Zîrâ muhlisin nazarından ikilik nisbeti kalkmamıştır. Hakk'ın varlığı muvâcehesinde kendi varlığını ve var-lığına taalluk eden hizmetini ve ibâdâtını tahayyül eder. Halbuki bunları gör-mekte büyük tehlike ve korku vardır. Binâenaleyh kendi vücûd-ı mevhû-mundan kurtulmadıkça o muhlis için korku vardır. Zîrâ sırr-ı kader meçhûl-dür. Ve âlem-i şehadet ise âlem-i mahv ve isbâttır. Nitekim âyet-i kerîmede, يَمْحُوِ اللَّهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعَنْدَهُ أَمَّ الْكِتَابِ (Ra'd, 13/39) ya'ni “Allâh Teâlâ dilediğini mahv eder ve dilediğini isbât eder ve ümmü'l-kitâb ya'ni hakāyık-ı eşyâ onun indinde sâbittir" buyurulur.

1307. Zîrâ ki yoldadır ve rehzen hadsizdir; o kurtulabilir ki, Hakk'ın emâ-nındadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1307. Çünkü yoldadır ve yol kesici hadsizdir; o kurtulabilir ki, Hakk'ın güvencesindedir.

İhlaslı kişinin tehlike ve korku içinde olmasının sebebi şudur ki, ihlaslı kişi henüz yoldadır ve Hak yolundaki yol kesicilerin sayısı sınırsızdır. Bu yolcuların içinden kurtulup istenilen menzile varanlar, ancak Hakk'ın koruması ve güvencesinde olan bahtiyar kişilerdir.

Muhlisin tehlike ve korku içinde olmasının sebebi budur ki, muhlis henüz yoldadır ve Hak yolundaki yol kesicilerin hadd ü hesabı yoktur. Bu yolcula-rın içinden kurtulup menzil-i maksûda varanlar, ancak Hakk'ın hifz ve emâ-nında olan ehl-i saâdettir.

1308. Ayna halis olmadı, o muhlistir; kuşu tutmamıştır, o avcıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1308. Ayna halis olmadı, o muhlistir; kuşu tutmamıştır, o avcıdır.

Yani, kalbinin aynası Hakk'ın dışındaki hatıralardan kurtulup henüz arınmamış olan kimse, henüz muhlistir (ihlâssızdır) ve o kimse henüz kendi ruhunun kuşunu tutamamıştır. Nefsani sıfatlarının bağlarıyla kayıtlıdır. Bu bağları çözmek ve o kuşu tutmak ile meşguldür. Çünkü ruh, Hakk'a ulaşmak için Hak ile kul arasında vasıtadır ve berzahtır (iki âlem arasındaki engel/geçiş noktası). "Muknıs" kelimesine Ankaravî hazretleri "sayyad" (avcı) anlamı vermişlerdir. Hint şarihlerinden Mir Nurullah der ki: "Muknıs" kelimesini lügat açısından sayyad anlamına almak doğru değildir. Zira "iknas" masdarı kullanılmamıştır. Belki "kans" ve "iktinas", "istiyad" (avlanma) anlamına gelir. Meğer ki mim'in fethi ile "maknıs" masdar-ı mimi (mastar anlamı taşıyan isim) olup, ism-i fail (yapanı bildiren isim) anlamına alınmış olsun. Veli Muhammed Ekberabadi de aynı görüştedir. Ve Bahru'l-Ulum ve Muhammed Efdal hazretleri dahi, masdar-ı mimi olup ism-i fail anlamının kastedildiğini beyan ederler. Fakir-i naçiz (aciz kul) derim ki: "Maknıs" kelimesini "meclis" vezninde doğrudan doğruya ism-i mekan (yer ismi) olarak almak uygun olur. Zira hem avın hem de avcının mekanı, salikin izafi varlığıdır. Yani salikin kalp aynası henüz şeytani vesveselerden ve nefsani hatıralardan boş değildir. Bu sebeple o muhlistir. O, ruhunun kuşunu henüz tutmamıştır. Onun vücudu bir taraftan şeytanın ve nefsinin av mahallidir. Çünkü şeytan ve nefis onun kalbini avlamak isterler ve o da kendi ruhunun kuşunu avlamak peşindedir.

Ya'ni, kalbinin aynası Hakk'ın gayrinin hâtıralarından kurtulup henüz musaffâ olmamış olan kimse, henüz muhlistir ve o kimse henüz kendi rû-hunun kuşunu tutamamıştır. Sıfât-ı nefsâniyyesinin bağlarıyla mukayyed-dir. Bu bağları çözmek ve o kuşu tutmak ile meşgüldür. Zîrâ rûh Hakk'a vusûl için Hak ile kul arasında vâsıtadır ve berzahtır. "Muknıs" kelimesine Ankaravî hazretleri "sayyâd" ma'nâsı vermişlerdir. Hind şârihlerinden Mîr Nûrullâh der ki: "Muknıs" kelimesini lügat hasebiyle sayyâd ma'nâsına al-mak doğru değildir. Zira اقناص masdarı müsta'mel değildir. Belki قنص ve اقتناص ، اصطياد ma'nâsına gelir. Meğer ki mîm'in fethi ile "maknıs" masdar-ı mîmî olup, ism-i fâil ma'nâsına alınmış olsun." Velî Muhammed Ekberâbâdî de aynı mütâlaadadır. Ve Bahru'l-Ulûm ve Muhammed Efdal hazarâtı dahi, masdar-ı mîmi olup ism-i fâil ma'nâsı murâd olunduğunu beyân ederler. Fa-kîr-i nâçîz derim ki: "Maknıs" kelimesini meclis vezninde doğrudan doğruya ism-i mekân olarak almak muvâfık olur. Zîrâ hem avın hem de avcının me-kânı, sâlikin vücûd-ı izâfisidir. Ya'ni sâlikin âyîne-i kalbi henüz vesâvis-i şeytâniyyeden ve havâtır-ı nefsâniyyeden hâlî değildir. Binâenaleyh o muh- lisdir. O, rûhunun kuşunu henüz tutmamıştır. Onun vücûdu bir taraftan şeytanın ve nefsinin av mahallidir. Zîrâ şeytan ve nefis onun kalbini avlamak isterler ve o da kendi rûhunun kuşunu avlamak arkasındadır.

1309. Vaktaki muhlas oldu, muhlas kurtuldu; emn makāmına gitti ve el götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1309. Vaktaki muhlas oldu, muhlas kurtuldu; emniyet makamına gitti ve el çekti.

"Muhlas" kelimesi, lâm harfinin fethası (üstün) iledir. "Muhlas", kendi vehmedilmiş varlığı gözünden kalkmış ve nefsine ait sıfatlardan kurtulup, bu nefsî sıfatların yerine Hakk'ın sıfatları kaim olmuş kişilere denir. Vehmedilmiş varlık kalmayınca, artık şeytanın ve nefsin avlanma yeri kalmaz. Nitekim ayet-i kerimede Yüce Allah, İblis'in dilinden haber vererek buyurur: `وَلَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ` (Hicr, 15/39-40; Sâd, 38/82-83) yani "Ya Rab, elbette ben onların hepsini azdıracağım; onlardan senin muhlas kulların müstesnadır!" Buna göre, evvelce "muhlis" (ihlâslı) olan kimse, çabası, gayreti, mücadelesi ve Hakk'ın yardımı ile kendi vehmedilmiş varlığından fani olma mertebesine ulaştığı zaman, artık "muhlas" olur. Muhlas olanlar, Hakk'ın hakiki varlık kalesinde gizlendikleri için, düşmanlar onlara saldırmak için yol bulamazlar. Düşmanların saldırısından kurtulur ve emniyet ve rahatlık makamına gider. O muazzam kalenin şanına `وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا` (Al-i İmrân, 3/97) yani "Ona dahil olan kimse emin olur" ayet-i kerimesinde işaret buyurulur. Böyle bir kimse artık asli tabii varlıktan el çekip, `فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ` (Kamer, 54/55) ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere, "Kudretli Melik olan Hak katında doğruluk makamında" oturur. Artık o makamdan asli tabii varlığa geri dönmez; aksine "bâkâ-billâh" (Allah ile beka bulma) mertebesi olan arızî tabii varlığa geri döner. Bu da Allah kullarını irşad etmek içindir.

"Muhlas" lâm'ın fethi iledir. Ve "muhlas", nazarından kendi vücûd-ı mevhûmu kalkmış ve sıfât-ı nefsâniyyesinden kurtulup, bu sıfât-ı nefsâniyye yerine sıfât-ı Hak kāim olmuş olan zevâta derler. Ve vücûd-ı mevhûm kalmayınca, artık şeytanın ve nefsin av mahalli kalmaz. Nitekim âyet-i kerîmede Hak Teâlâ hazretleri İblîs'in lisânından ihbâren buyurur: `وَلَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ` (Hicr, 15/39-40; Sâd, 38/82-83) ya'ni "Ya Rab, elbette ben onların hepsini azdırayım; onlardan senin muhlas kulların müstesnâdır!" Binâenaleyh, evvelce "muhlis" olan kimse, sa'y ve gayreti ve mücâhedesi ve Hakk'ın inâyeti ile kendi vücûd-ı mevhûmundan fânî olmak mertebesine vâsıl olduğu vakit, artık "muhlas" olur. Ve muhlas olanlar, vücûd-ı hakîkî-i Hak kal'asında ihtifa ettiklerinden, düşmanlar ona tasallut için yol bulamazlar. Ve düşmanların tasallutundan kurtulur ve emn ü râhat makāmına gider. Ve o kal'a-i muazzamın şanına `وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا` (Al-i İmrân, 3/97) ya'ni "Ona dâhil olan kimse emîn olur" âyet-i kerîmesinde işâret buyurulur. Ve böyle bir kimse artık vücûd-ı tabîî-i aslîden el kaldırıp, `فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ` (Kamer, 54/55) âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, "Melîk-i muktedir olan Hak indinde mak'ad-ı sıdk"ta oturur. Artık o makāmdan vücûd-ı tabîî-i aslîye rücû' etmez; belki "bākā-billâh" mertebesi olan vücûd-ı tabîî-i ârızîye rücû' eder. Bu da irşâd-ı ibâdullâh içindir.

1310. Hiçbir üzüm artık koruk olmadı; hiçbir olmuş meyve, turfanda olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1310. Hiçbir üzüm artık koruk olmadı; hiçbir olmuş meyve, turfanda olmadı.

"Muhlas" (Allah tarafından seçilmiş, ihlaslı kılınmış) olan zat, "Fânî reddolunmaz" kaidesince, hicap âlemine düşmez. Onun fenâ mertebesinden bekâya dönüşü, aslî tabiî varlığa değil, ârızî (sonradan kazanılmış) tabiî varlığa olur. Ârızî tabiî varlığın ise fenâ hakikatine bir zararı yoktur. Çünkü o, tabiatın hakikati değil, tabiatın suretidir ve ancak bir göstergedir. Nitekim başkasını ve başkalığı, rablık ve kulluk arasındaki farkı düşünmek, hakiki bir başkalık değil, itibari (varsayımsal) bir başkalıktır. Halbuki bu makama yükselmeden önce, bunların başkalığı Hakk Yolcusunun nazarında hakiki bir başkalıktı ve öyle düşünürdü. Şimdi, "muhlas"ın hali, bekânın ta kendisinde fânîliktir.

"Muhlas" olan zat, `الفاني لا يرد` ya'ni "Fânî reddolunmaz" kāidesince, âlem-i hicâba sukūt etmez. Mertebe-i fenâdan bakāya rücû'u, onun vücûd-ı tabîî-i aslîye değil, vücûd-ı tabîî-i ârızîye olur. Ve vücûd-ı tabîî-i ârızînin hakîkat-ı fenâya ziyânı yoktur. Zîrâ o, hakîkat-ı tabîat değil sûret-i tabîattır ve ancak nümâyiştir. Nitekim mülahaza-i gayr ve gayriyyet ve rubûbiyyet ve ubûdiyyetteki fark, gayriyyet-i hakîkî değil gayriyyet-i i'tibâriyyedir. Halbuki bu makāma terakkîden evvel bunların gayriyyeti sâlikin nazarında gayriyyet-i hakîkiyye idi ve öyle mülâhaza ederdi. İmdi, "muhlas”ın hâli ayn-ı bākāda fânîliktir.

1311. Pişmiş ol ve bozulmaktan uzak ol; git, Burhân-ı Muhakkık gibi nûr ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1311. Pişmiş ol ve bozulmaktan uzak ol; git, Burhân-ı Muhakkık gibi nûr ol!

Olgun ol ve nefsin arzularına uyup bozulmaktan uzak ol; git, çabala ve mücadele et, Burhaneddîn Muhakkık-ı Tirmizî hazretleri gibi hakiki varlıkla ayakta durup, baştan ayağa kadar nûr ol!

Burhaneddîn Muhakkık hazretleri, cenâb-ı Pîr efendimizin yüce babaları olan Sultânu'l-Ulemâ hazretlerinin halifeleri ve cenâb-ı Pîr efendimizin yüce mürşidleridir. Yüce menkıbeleri, fakir tarafından daha önce tercüme edilerek basılmış olan Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da yer almaktadır. Ve cenâb-ı Pîr efendimizin büyük yüce oğlu Sultan Veled hazretleri de, aruzun "bahr-i hafif" vezninde yazdıkları mesnevilerinde bu hususu şöylece nazmen beyan buyururlar:

"Vaktâki ilim şahı olan Hz. Celâleddîn ifade makamına oturdu, yeryüzünün halkı ona yöneldi. Babası gibi zahit ve âlim ve bütün âlimlerin şahı ve reisi oldu. Seyyid Burhâneddîn Muhakkık hazretleri ona buyurdu ki: "Ey Celâleddîn, gerçekten sen ilimde teksin ve halkın seçkinisin, fakat senin baban hâl sahibi idi, onu talep et ve boş sözlerden vazgeç! Sen kışı olan zahirî ilimde babanın varisisin. O ilmin içi ben olmuşumdur; dosta nazar et!" Candan onun müridi oldu ve baş eğdi; ölü gibi onun önüne düştü. Ansızın Hz. Seyyid Burhân fani dünyadan baki âleme göç etti. Hz. Mevlânâ daha sonra beş sene doğruluk ve aşk ateşi ve Hak derdi meyli ile riyâzet etti. Ansızın Şemseddîn-i Tebrîzî hazretleri ona ulaştı; onun nurunun parlaklığından fani bir gölge oldu. Bu konudaki diğer ayrıntılar Menâkıb-ı Sipehsâlâr'dadır.

Kâmil ol ve hevâ-yı nefsânîye tâbi' olup bozulmaktan uzak ol; git, sa'y ve mücâhede et, Burhaneddîn Muhakkık-ı Tirmizî hazretleri gibi vücûd-1 hakkānî ile kāim olup, baştan ayağa kadar nûr ol!

Burhaneddîn Muhakkık hazretleri, cenâb-ı Pîr efendimizin peder-i âlîleri olan Sultânu'l-Ulemâ hazretlerinin halîfeleri ve cenâb-ı Pîr efendimizin mürşid-i âlîleridir. Menâkıb-ı âlîleri, fakîr tarafından evvelce bi't-tercüme tab' edilmiş olan Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da mündericdir. Ve cenâb-ı Pîr efendimizin büyük mahdûm-ı âlîleri Sultan Veled hazretleri dahi, arûzun "bahr-i hafif" vezninde inşâd buyurdukları mesnevîlerinde bu hususu şöylece nazmen beyân buyururlar:

"Vaktâki şâh-ı ilim olan Hz. Celâleddîn makām-ı ifadeye oturdu, rûy-i zemînin halkı ona teveccüh etti. Pederi gibi zâhid ve âlim ve cümle ulemânın şâhı ve reîsi oldu. Seyyid Burhâneddîn Muhakkık hazretleri ona buyurdu ki: "Ey Celâleddîn, vâkıâ sen ilimde yektâsın ve halkın müntehabısın, fakat senin pederin sâhib-i hâl idi, onu taleb et ve kıyl ü kālden vazgeç! Sen kışı olan ilm-i zâhi- rîde pederinin vârisisin. O ilmin içi ben olmuşumdur; dosta nazar et!" Candan onun müridi oldu ve baş eğdi; ölü gibi onun önüne düştü. Ansızın Hz. Seyyid Burhân cihân-ı fenâdan sarây-ı bekā tarafına rihlet etti. Hz. Mevlânâ ba'dehû beş sene sidk ve harâret-i aşk ve derd-i Hak meyli ile riyâzet etti. Bağteten Şemseddîn-i Tebrîzî hazretleri ona erişti; onun nûrunun parlaklığından zıll-i fânî oldu. Bu bâbdaki diğer tafsîlât Menâkıb-ı Sipehsâlâr'dadır.

1312. Vaktaki kendinden kurtuldun, bütün burhân oldun; vaktaki bende yok oldu, sultan oldun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1312. Kendinden kurtulduğun zaman, tamamen kanıt oldun; kul yok olduğu zaman, sultan oldun.

Vehmedilmiş varlığını yok ettiğin ve nefsine ait sıfatlarından arındığın zaman, sende Hakk'ın sıfatları ortaya çıkmakla, baştan ayağa kadar Hakk'ın varlığının delili ve kanıtı oldun. Çünkü seni görenin gözüne Hakk'ın güzelliği gelir. Nitekim kudsî hadiste "Halka benim sıfatım ile çık! Seni kasteden beni kasteder; ve seni seven beni sever!" buyrulur. Ve bu kudsî hadis ileride Mesnevî-i Şerîf'te gelecektir. Şimdi, madem senin kulluk sıfatların yok oldu; sonuç olarak sultan olmuş oldun.

Vaktâki mevhûm olan varlığını fânî kıldın ve sıfât-ı nefsâniyyenden soyundun, sende sıfât-ı Hak zâhir olmakla, baştan ayağa kadar Hakk'ın varlığının hüccet ve burhânı oldun. Zîrâ seni görenin nazarına Hakk'ın cemâli gelir. Nitekim hadis-i kudside اخرج بصفاتي الى خلقى من قصدك قصدنى و من احبك احبنى ya'ni "Halka benim sıfatım ile çık! Seni kasd eden beni kasd eder; ve seni seven beni sever!" buyurulur. Ve bu hadîs-i kudsî âtîde Mesnevî-i Şerîf'te gelecektir. İmdi, mâdem senin sıfât-ı abdânînin yok oldu; binnetîce sultân olmuş oldun.

1313. Eğer sen ayân istersen, Salahaddîn gösterdi; gözleri görücü etti, açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1313. Eğer sen sabit hakikatleri istersen, Salahaddîn gösterdi; gözleri görücü etti, açtı.

Eğer, "Hakk'ın delili ve ispatı nasıl olur, bu hâli açıkça göreyim" dersen, Salahaddîn Zerkûb-i Konevî'ye bak ki, bu hâli o açıkça gösterdi. Kalp gözleri kör olanların gözlerini Hakk'ın güzelliğine açıp görücü etti.

Salâhaddîn Zerkûb hazretleri, Konya'da altın varakı yapan bir zât idi. Cenâb-ı Salâhaddîn, Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da belirtildiği üzere Hz. Pîr efendimizin müridi ve halifesi idi. Bir gün Hz. Mevlânâ efendimiz altın varakçıların çarşısından geçerken, onların çekiçlerinin sesinden kendisine bir hâl geldi. Hz. Salahaddîn cenâb-ı Pîr'in şerefli hâlinin devamı için, dövdüğü altın varak mahv oluncaya kadar çekiç darbelerini kesmedi ve ondan sonra hemen dükkândan dışarıya fırladı ve başını Hz. Pîr'in ayaklarına koydu. Cenâb-ı Pîr öğle vaktinden ikindiye kadar semâ hâlinde idi. Ve bu gazeli buyurdular:

Eğer, "Hakk'ın hücceti ve burhânı nasıl olur, bu hâli aşikar olarak göreyim" dersen, Salahaddîn Zerkûb-i Konevî'ye nazar et ki, bu hâli o açıktan açığa gösterdi. Kalb gözleri kör olanların gözlerini cemâl-i Hakk'a açıp görücü etti.

Salâhaddîn Zerkûb hazretleri, Konya'da altın varakı yapan bir zât idi. Cenâb-ı Salâhaddîn, Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da beyân buyurulduğu üzere Hz. Pîr efendimizin mürîdi ve halîfesi idi. Bir gün Hz. Mevlânâ efendimiz altın varakçıların çarşısından geçerken, onların çekiçlerinin sesinden kendilerine bir hâl geldi. Hz. Salahaddîn cenâb-ı Pîr'in hâl-i şerîfinin devamı için, döğdüğü altın varak mahv oluncaya kadar çekiç darbelerini kesmedi ve ba'dehû hemen dükkândan dışarıya fırladı ve başını Hz. Pîr'in ayaklarına koydu. Cenâb-ı Pîr öğle vaktinden ikindiye kadar hâl-i semâ'da idi. Ve bu gazeli buyurdular:

1314. Nûr-i Huyu tutan her bir göz, fakrı onun gözünden ve sîmâsından gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1314. Onun nurunu tutan her bir göz, fakrı onun gözünden ve yüzünden gördü.

"Nûr-i Hû"dan kasıt, hidayet nurudur. Nitekim ayet-i kerîmede, يَهْدَى الله لِنُورِهِ مَنْ يَشَاءُ (Nûr, 24/35) yani "Yüce Allah dilediği kimseyi nuruna hidayet eder" buyurulur. Bu hidayet nuru, kalp gözünü nurlandırır. "Fakr"dan kasıt, hakiki fakrdır (Allah'a mutlak muhtaçlık hâli) ki, bu fakr ile gerçekleşen kimse, varlık hususunda Hakk'ın varlığına muhtaç olduğunu ilimle, hâl ile ve zevk ile bilir. Bunun için muhakkikîn (hakikatleri araştıran) hazretleri اذا تم الفقر فهو الله yani "Fakr tamam olduğu vakit, o ancak Allah'tır" buyurmuşlardır ki, kul kendi varlığından fani olduğu vakit, onun varlığı artık Hakk'ın varlığıyla olur ve onda Hakk'ın sıfatı ortaya çıkar demektir. Yani, hidayet nuruna nail olan her bir kimsenin dikkatli bakışı, tam fakrı Salâhaddîn Zerkûb hazretlerinin gözünden ve yüzünden, yani dış hâlinden müşahade ederdi.

“Nûr-i Hû"dan murâd, nûr-i hidâyettir. Nitekim ayet-i kerîmede, يَهْدَى الله لِنُورِهِ مَنْ يَشَاءُ (Nûr, 24/35) ya'ni “Allâh Teâlâ dilediği kimseyi nûruna hidâyet eder" buyurulur. Bu nûr-i hidâyet, kalb gözünü nurlandırır. "Fakr"dan murâd, fakr-ı hakîkîdir ki, bu fakr ile tahakkuk eden kimse, varlık husûsunda Hakk'ın varlığına muhtaç olduğunu ilmen ve hâlen ve zevken bilir. Bunun için muhakkıkîn hazaratı اذا تم الفقر فهو الله ya'ni "Fakr tamâm olduğu vakit, o ancak Allah'tır" buyurmuşlardır ki, abd kendi vücûdundan fânî olduğu vakit, onun kıyâmı artık Hakk'ın vücûduyla olur ve onda Hakk'ın sıfatı zâhir olur demektir. Ya'ni, nûr-i hidâyete nâil olan her bir kimsenin nazar-ı dikkati fakr-ı tâmmı Salâhaddîn Zerkûb hazretlerinin gözünden ve sîmâsından, ya'ni zâhir-i hâlinden müşâhede ederdi.

1315. Şeyh-i fa'aldir ve Hak gibi aletsizdir; mürîdlere söylemeksizin ders vermiştir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1315. Şeyh faaldir ve Hak gibi aletsizdir; müridlere söylemeksizin ders vermiştir!

"Şeyh-i fa'âl" terkibi sıfat tamlaması olarak kabul edilirse, "şeyh"ten maksat Salahaddin hazretleri ve "fa'âl" onun sıfatı olur. Ve "şeyh" belirsiz bir isim olarak özne ve "fa'âl" onun yüklemi kabul edilirse, anlam genel olur. Yani o Şeyh Salahaddin hazretleri bâtınî (içsel) bir faaliyete sahiptir. Dil, harf ve ses gibi araçlara ihtiyaç duymaksızın müridlerin iç dünyalarında tasarruf ederek kalplerini ve ahlaklarını ıslah eder ve kalplerine ilâhî aşkı ilka eder. Nasıl ki Yüce Allah dilediği kimselerin kalplerine kendi hidayet nurunu, araç ve vasıtaya ihtiyaç duymaksızın ihsan buyurur. Veya, "fenâ" (yok olma) ve "bakā" (varlıkta kalma) mertebesine ulaşan herhangi bir şeyh, Hak'ın halifesi olduğundan, kendisini halife kılan Yüce Allah gibi aletsiz olarak müridlerin iç dünyalarında tasarruf ederek onları terbiye eder.

“Şeyh-i fa'âl", terkîb-i tavsîfî i'tibâr olunursa, "şeyh"ten murâd cenâb-ı Salahaddîn ve "fa'âl" onun sıfatı olur. Ve "şeyh" nekre olarak mübtedâ ve "fa'âl" onun haberi i'tibâr olunursa, ma'nâ umûmî olur. Ya'ni o Şeyh Salâhaddîn hazretleri faâliyyet-i bâtınî sâhibidir. Lisân ve harf ve savt âletlerine muhtaç olmaksızın müridlerin bâtınlarında tasarruf ederek kalblerini ve ahlâkını ıslâh ve kalblerine aşk-ı ilâhîyi ilkā eder. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri dilediği kimselerin kalblerine kendi nûr-i hidâyetini, âlet ve vâsıtaya muhtaç ol- maksızın ihsân buyurur. Ve yâhût, “fenâ" ve "bakā" mertebesine vâsıl olan herhangi bir şeyh, halîfe-i Hak olduğundan, kendisinin müstahlifi olan Hak Teâlâ hazretleri gibi âletsiz olarak mürîdlerin bâtınlarında tasarruf ederek onları terbiye buyurur.

1316. Kalb onun elinde yumuşak mum gibi râmdır; onun mührü gâh neng ve gâh nâm yapar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1316. Kalp onun elinde yumuşak mum gibi itaatkârdır; onun mührü bazen utanç, bazen de ün yapar!

Kalp, o insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) elinde yumuşak bal mumu gibi itaatkâr ve uysaldır. Ve onun bu yumuşak mumlar gibi olan kalplere bastığı mühürler türlü türlü nakışlar ortaya çıkarır. Bazen şöhretten utanç ve ar, bazen de ün ve şöhret suretlerini gösterir. Yani, o insân-ı kâmilin kalplerinde tasarruf ettiği müridlerden (Hakk yolcusu) bazıları halk arasında meşhur olmaktan sakınır ve utanır, bazıları da meşhur olmaktan çekinmez.

Kalb, o insân-ı kâmilin elinde yumuşak bal mumu gibi mutî' ve râmdır. Ve onun bu yumuşak mumlar gibi olan kalblere bastığı mühürler türlü türlü nakışlar çıkarır. Gâh iştihârdan neng ve âr ve gâh nâm ve iştihâr sûretlerini ızhâr eder. Ya'ni, o insân-ı kâmilin kalblerinde tasarruf ettiği mürîdlerden ba'zısı halk arasında meşhûr olmaktan tevakkî eder ve utanır ve ba'zıları da meşhûr olmaktan bî-pervâ olur.

1317. Onun mührünün mumu bir yüzüğü hikâye edicidir; o fassın nakşı dahi kimi hikâye edicidir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1317. Onun mührünün mumu bir yüzüğü hikâye edicidir; o fassın nakşı dahi kimi hikâye edicidir?

Bu şerefli beyit, insân-ı kâmil ile mürid arasındaki etki ve etkilenmeyi anlattığından, bu mertebeye sahip olmayanların Hz. Pîr'in yüce maksatlarını hakkıyla idrak etmeleri ve şerh edebilmeleri mümkün değildir. Değerli şarihlerden her biri birer mütalaada bulunmuştur. Bu sebeple her birini birer vecih olarak kabul etmek lazımdır. Fakat burada onların birer birer zikri ve ayrıntısı uzun olur. Fakir, kısıtlı zevkime göre anlayabildiğimi yazmaya cüret ettim. Eğer hata ise, kâmiller cömert olduklarından, fakirin iyi niyetine bağışlayıp affederler.

"Mühür"den maksat, insân-ı kâmilin kalbî yönelişidir. "Mum"dan maksat, müridin kalbidir. "Yüzük"ten maksat, "levvâme", "mülhime", "mutmainne", "râzıye" ve "marzıyye" gibi nefse ait mertebelerden; veya "kalb", "ruh", "sır"; "hafi" gibi latifelerden bir mertebedir ki, kâmiller müridlerin yatkınlık ellerinin parmaklarına geçirirler. Bu "yüzüğün fassının nakşı"ndan maksat, o mertebenin müridin kalbindeki gereklilikleridir. Yani, insân-ı kâmilin kalbî yönelişine maruz kalan müridin kalbi, kendisinin yatkınlığına göre nefsin veya latifelerin mertebelerinden bir mertebeyi hikâye edicidir. Ve o mertebenin nakşı olan haller ve gereklilikler kimin anlatıcısıdır? Yani o mertebenin tecelliyat ve oluşları, müridin kendinden değildir, o insân-ı kâmilin kalbî yönelişindendir. Bu sebeple, şeyhin ihsanını hikâye eder. Çünkü kâmil şeyhin kalbi etkileyen ve müridin kalbi etkilenendir.

Bu beyt-i şerîf, insân-ı kâmil ile mürîd arasındaki te'sîr ve teessürü hâkî olduğundan, bu mertebeyi hâiz olmayanların Hz. Pîr'in murâd-ı âlîlerini hakkıyla idrâk ve şerh edebilmeleri mümkin değildir. Şurrâh-ı kirâmın her biri birer mütâlaada bulunmuştur. Binâenaleyh her birini birer vecih olarak kabûl etmek lâzımdır. Fakat burada onların birer birer zikri ve tafsîli uzun olur. Fakîr, zevk-i kāsırâneme göre anlayabildiğimi yazmağa cür'et ettim. Eğer hatâ ise, kâmiller kerîm olduklarından, fakîrin hüsn-i niyyetime bağışlayıp afv buyururlar.

“Mühür”den murâd, insân-ı kâmilin teveccüh-ü kalbîsidir. “Mum”dan murâd, mürîdin kalbidir. “Yüzük”ten murâd, “levvâme”, “mülhime”, “mutmainne”, “râzıye” ve “marzıyye” gibi merâtib-i nefsiyyeden; veyâ “kalb”, “rûh”, “sır”; “hafi” gibi letâiften bir mertebedir ki, kâmiller mürîdlerin yed-i isti'dâdlarının parmaklarına geçirirler. Bu “yüzüğün fassının nakşı”ndan murâd, o mertebenin kalb-i mürîddeki muktezâlarıdır. Ya'ni, insân-ı kâmilin teveccüh-i kalbîsine ma'rûz kalan mürîdin kalbi kendisinin isti'dâdına göre nefsin veyâ letâifin mertebelerinden bir mertebeyi hikâye edicidir. Ve o mertebenin nakşı olan ahvâl ve muktezayât kimin hâkîsidir? Ya'ni o mertebenin te- celliyât ve şuûnâtı, mürîdin kendinden değildir, o insân-ı kâmilin teveccüh-i kalbîsindendir. Binâenaleyh, şeyhin ihsânını hikâye eder. Zîrâ şeyh-i kâmilin kalbi müessir ve mürîdin kalbi müesserün-fihtir.

1318. O kuyumcunun endîşesini hâkîdir; her bir halkanın zinciri başkasında vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1318. O kuyumcunun endişesini anlatır; her bir halkanın zinciri başkasında vardır.

Bu şerefli beyit de güçlük bakımından yukarıdaki beyite benzerdir. "Kuyumcu"dan kasıt, mertebeler yüzüklerini yapan ve müridlerin (tasavvuf yolunda ilerleyenlerin) yatkınlık ellerinin parmaklarına takan "insân-ı kâmil"dir. Onun "endişe"sinden kasıt, Hakk Yolcusu'nun mazhar olduğu ilâhî ismin ve özel Rabbinin özelliği ve yatkınlığıdır. Çünkü insân-ı kâmil hikmet sahibidir. Bu sebeple her şeyi yerli yerine koyar. Eğer müridin yatkınlığı oranında vermezse hakkını vermemiş olur. Ve eğer yatkınlığından fazla verirse onu helak etmiş olur. "Halka"dan kasıt, kuyumcu konumunda olan insân-ı kâmilin yaptığı nefis mertebeleri ve latifeler yüzüklerinin halkalarıdır. "Zincir"den kasıt, bu mertebelerin sabır, şükür, kanaat ve tevekkül gibi duraklarıdır ki, müridlerin her biri bu mertebelerin birer durağında terbiye edilirler.

Bu beyt-i şerîf dahi güçlükte yukarıki beyite müşâbihtir. "Kuyumcu"dan murâd, merâtib yüzüklerini i'mâl ve mürîdlerin yed-i isti'dâdlarının parmaklarına takan "insân-ı kâmil”dir. Onun "endîşe"sinden murâd, sâlikin mazhar olduğu ism-i ilâhînin ve Rabb-i hâssının hâssıyyet ve isti'dâdıdır. Zîrâ insân-ı kâmil hakîmdir. Binâenaleyh her şeyi yerli yerine koyar. Eğer mürîdin isti'dâdı nisbetinde vermezse hakkını vermemiş olur. Ve eğer isti'dâdından fazla verirse onu helâk etmiş olur. “Halka"dan murâd, kuyumcu mesâbesinde olan insân-ı kâmilin yaptığı merâtib-i nefs ve letâif yüzüklerinin halkalarıdır. "Zincir"den murâd, bu merâtibin, sabır ve şükür ve kanâat ve tevekkül gibi menâzilidir ki, mürîdlerin her biri bu merâtibin birer menzilinde terbiye olunurlar.

1319. Gönüller dağında bu sada kimin sesidir? Bu dağ gâh sesten doludur, gâh boştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1319. Gönüller dağında bu ses kimin sesidir? Bu dağ bazen sesle doludur, bazen boştur.

Gönüller dağında işitilen bu irşat (doğru yolu gösterme) sesi kimin sesidir? İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) şerefli kalbinin sesidir. Bu kalp dağları, o irşat sesini bazen kabul eder, bazen kabul etmez. Çünkü yatkınlıklar farklıdır.

Gönüller dağında işitilen bu irşâd sadâsı kimin sesidir? İnsân-ı kâmilin kalb-i şerîfinin sesidir. Bu kalb dağları, o sadâ-yı irşâdı gâh kabûl eder, gâh kabûl etmez. Zîrâ isti'dâdât muhteliftir.

1320. Her nerede olursa o üstâd olan hakîmdir; onun sesi bu dağdan hâlî ol- [1328] masın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1320. Her nerede olursa olsun o üstâd olan hakîmdir; onun sesi bu dağdan uzak olmasın!

İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), müridin dağ gibi olan kalbine, hangi mertebeden olursa olsun; ve "kabz" (manevî sıkıntı) ve "bast" (manevî genişlik) gibi her ne etki kastıyla yönelirse yönelsin, o hakîm olan üstâddır. Onun terbiyesi, müridin isti'dâdından (yatkınlık, kabiliyet) ne fazla ne de eksik olmaz. Ona tamamen hakkını verir. Bu sebeple, müridlerin isti'dâdlarının gelişmesinde etkili olan onun yönelişlerinden kalp dağları boş kalmasın!

İnsân-ı kâmil, mürîdin dağ gibi olan kalbine, herhangi mertebeden olursa olsun; ve "kabz" ve "bast" gibi her ne te'sîr kasdıyla teveccüh ederse etsin, o hakîm olan üstâddır. Onun terbiyesi, mürîdin isti'dâdından ne ziyâde ne de noksân vâki' olmaz. Ona tamâmen hakkını verir. Binâenaleyh, mürîdlerin inkişaf-ı isti'dâdlarında müessir olan onun teveccühlerinden kalb dağları boş kalmasın!

1321. Dağ vardır ki, âvâzı iki kat eder; dağ vardır ki avâzı yüz kat eder!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1321. Dağ vardır ki, sesi iki katına çıkarır; dağ vardır ki, sesi yüz katına çıkarır!

Kalb vardır ki, insân-ı kâmilin (olgun insan) yönelişinin tesirlerini iki katına çıkarır. Yine kalb vardır ki, yatkınlığı yüksek olduğundan, o yönelişin tesirini yüz katına çıkarır. Bu sebeple hakikate ulaşmak için yalnız insân-ı kâmilin yönelişi yeterli değildir. Aksine müridin (Hakk yolcusu) yatkınlığı da gereklidir. Nasıl ki kıvılcım çıkması için çelik ve çakmak taşı gereklidir. Çakmak taşı yerine tahta veya başka bir madde konsa, kıvılcım çıkmaz.

Kalb vardır ki, insân-ı kâmilin te'sîrât-ı teveccühünü iki kat yapar. Yine kalb vardır ki, isti'dâdı yüksek olduğundan, o te'sîr-i teveccühü yüz kat yapar. Binâenaleyh hakîkata vusûl için yalnız insân-ı kâmilin teveccühü kâfi değildir. Belki mürîdin isti'dâdı dahi lâzımdır. Nitekim şerâre çıkmak için çelik ve çakmak taşı lâzımdır. Çakmak taşı yerine tahta veya başka bir madde konsa, şerâre çıkmaz.

1322. Dağ o âvâzdan ve sözden yüz binlerce âb-ı zülal çeşmesi sızdırır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1322. Dağ o sesten ve sözden yüz binlerce berrak su çeşmesi sızdırır!

Yatkın (müstaid) müridin kalbi, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kalbî yönelişinden birçok hakikat ve ilâhî bilgi berrak suyunu sızdırır ve böyle bir kalpte pek çok ilâhî hikmet kaynakları ve pınarları ortaya çıkar.

Mürid-i müstaiddin kalbi, insân-ı kâmilin teveccüh-i kalbîsinden birçok hakāyık ve maârif-i ilâhiyye âb-ı zülâlini sızdırır ve böyle bir kalbde pek çok hikemiyyât-ı ilâhiyye kaynakları ve pınarları zuhûr eder.

1323. Vaktaki dağdan o lutuf dışarıya çıkar, sular gözlerde kan olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1323. O lütuf dağdan dışarıya çıktığı vakit, sular gözlerde kan olur!

Yatkın müridin dağ gibi olan kalbinden, o insân-ı kâmilin lütuf eseri olan hakikatler ve marifetler, sözler kisvesine bürünüp, bu Mesnevî-i Şerîf'teki ilâhî marifetler ve hakikatler gibi dışarıya çıktığı vakit, bu marifetlerin berrak suyu dinleyenlerin gözlerinde kanlı yaşlar olur. Yani, kâmil insanın kalbinden kaynayan hikmet ve marifet çeşmeleri herkesi son derecede etkileyip ağlatır. Evliya menkıbelerinde bunun benzeri pek çoktur. Burada örnek zikretmeye gerek yoktur.

Vaktāki mürîd-i müstaiddin dağ gibi olan kalbinden, o insân-ı kâmilin eser-i lutfu olan hakāyık ve maârif, kisve-i elfâza bürünüp, bu Mesnevî-i Şerîfteki maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye gibi dışarıya çıkar, bu âb-ı zülâl-i maârif dinleyenlerin gözlerinde kanlı yaşlar olur. Ya'ni, kâmilin kalbinden kaynayan hikem ve maârif çeşmeleri herkesi son derecede müteessir edip ağlatır. Menâkıb-ı evliyâda bunun nazîri pek çoktur. Burada misâl zikrine hâcet yoktur.

1324. O mübarek na'leynli şehinşâhtan oldu ki, Tûr-i Sîna baştan başa la'l oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1324. O mübarek nalınlı padişahtan oldu ki, Sina Dağı baştan başa lâl oldu!

Mübarek nalınlı padişahtan kasıt, Musa (a.s.)dır. "Hümayun-nal" ifadesiyle, فَاخْلَعَ نَعلَيكَ إِنكَ بِالْوَادِ الْمَقدَّس طوى (Tâhâ, 20/12) yani "Nalınlarını çıkar, muhakkak sen mukaddes vâdidesin!" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. "Nalın" ifadesiyle, Musa'nın ruhanîliği ve cismanîliği işaret buyurulur. Yani, ruhanîliğinden ve cismanîliğinden soyun ve fenâ-ender-fenâda (fenâ içinde fenâ hâlinde) ol demektir. Beytin anlamının özeti şudur: Sina Dağı'na meydana gelen Hakk'ın tecellisi dışarıdan değil, Musa (a.s.)ın zâtından idi. Çünkü o tecellide Musa (a.s.)ın hem ruhanîliği hem de cismanîliği fenâ-ender-fenâ içinde idi. Nasıl ki ce-

nab-ı Pîr, Mesnevî-i Şerîf'in diğer bir yerinde, yani "Sina Dağı Musa'nın nurundan raks üzere idi" buyurulur. İnsân-ı kâmilin kendi çevresine büyük tesirleri vardır. "Lâl olmak"tan kasıt, yoğunluğunun gidip letafet (incelik, şeffaflık) kazanmasıdır.

Mübarek na'leynli olan şehinşâhtan murâd, Mûsâ (a.s.)dır. “Hümâyûn-nal" ta'biri ile, فَاخْلَعَ نَعلَيكَ إِنكَ بِالْوَادِ الْمَقدَّس طوى (Tâhâ, 20/12) ya'ni "Na'leynlerini çıkar, muhakkak sen vâdî-i mukaddestesin!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. "Na'leyn" ta'bîriyle, rûhâniyyet ve cismâniyyet-i Mûsevîye işaret buyurulur. Ya'ni, rûhâniyyet ve cismâniyyetinden soyun ve fenâ-ender-fenâda ol demektir. Hülâsa-i ma'nâ-yı beyit: Tûr Dağı'na vâki' olan Hakk'ın tecellîsi hâriçten değil, Mûsâ (a.s.)ın zâtından idi. Zîrâ o tecellîde Mûsâ (a.s.)ın hem rûhaniyyeti ve hem cismâniyyeti fenâ-ender-fenâ içinde idi. Nitekim ce- nâb-ı Pîr, Mesnevî-i Şerîf'in diğer bir mahallinde, ya'ni "Tûr-i Sînâ dağı Mûsâ'nın nûrundan raks üzere idi" buyurulur. İnsân-ı kâmilin kendi muhîtine azîm te'sîrâtı vardır. "La'l olmak"tan murâd, kesâfeti gidip letâfet peydâ etmektir.

1325. Cân kabul etti ve dağın cüz'leri parçalandı; nihayet ey tâife, biz taştan aşağı mıyız?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1325. Can kabul etti ve dağın parçaları dağıldı; nihayet ey topluluk, biz taştan daha mı aşağıyız?

Tûr Dağı cansız olduğu halde, canlıya özgü olan hali ve şanı kabul etti ve canlandı; o Hakk'ın tecellisinden Tûr Dağı parçalandı. Ey insan suretinde yaşayan topluluk, bizler taşlardan daha mı aşağıyız? Bu şerefli beyitte لَوْ أَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللهِ (Haşr, 59/21) "Eğer biz Kur'ân'ı dağa indirseydik, sen elbette o dağı Allah'ın korkusundan boyun eğmiş ve parçalanmış bir halde görürdün." Çünkü الانسان والقرآن توأمان yani "İnsan ve Kur'ân ikizdir ve birbirine bitişik ikizdir" buyurulduğu için, bu ayet-i kerimede insân-ı kâmile de işaret buyurulur. Gelecek beyitlerde bu anlama işaret vardır!

Tûr Dağı cemâddan olduğu halde, zî-rûha mahsûs olan hâl ve şânı kabûl etti ve canlandı; o tecellî-i Hak'tan Tûr Dağı parçalandı. Ey insân sûretinde yaşayan tâife, bizler taşlardan daha mı aşağıyız? Bu beyt-i şerîfte لَوْ أَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللهِ (Haşr, 59/21) "Eğer biz Kur'ân'ı dağa indire idik, sen elbette o dağı Allah'ın haşyetinden mütezellil ve parçalanmış olduğu halde görür idin." Zîrâ الانسان والقرآن توأمان ya'ni "İnsan ve Kur'ân tev'em ve birbirine muttasıl ikizdir” buyurulduğu cihetle, bu âyet-i kerîmede insân-ı kâmile de işâret buyurulur. Atîdeki beyitlerde bu ma'nâya işâret vardır!

1326. Candan bir çeşme cûşan olmuyor; beden yeşillikten örtünücü olmuyor!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1326. Candan bir çeşme coşkun olmuyor; beden yeşillikten örtünücü olmuyor!

"Yeşillik", ruhtan kinayedir (dolaylı anlatım). Çünkü hakikat ehli, ruhlar âlemine "yeşil deniz" adını verirler. Yani, insân-ı kâmiller (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) noksan kişilerin arasına tenezzül ettiği hâlde, onların canlarından kalb çeşmesi kaynamıyor; bedenleri, yani cismanî sıfatları, ruhlarının rengi ve tesirleri ile örtülü olmuyor.

"Yeşillik", rûhtan kinâyedir. Zîrâ muhakkıkîn âlem-i ervâha "deryâ-yı ahdar" ta'bîr buyururlar. Ya'ni, insân-ı kâmiller nâkısların arasına tenezzül ettiği halde, onların canlarından bir çeşme-i kalb kaynamıyor; bedenleri ya'ni, sıfât-ı cismâniyyeleri rûhlarının rengi ve âsârı ile mestûr olmuyor.

1327. Onda müştaklık bânginin sadası yoktur; onda sâkînin cür'asının safâsı yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1327. Onda özlem çağrısının sesi yoktur; onda sâkînin sunduğu içkinin safası yoktur.

"Özlem çağrısı"ndan kasıt, insân-ı kâmilin dağ gibi olan kalbine çarpan sestir. "Sada"dan kasıt, o dağa çarpan sesin eksiklerden ortaya çıkacak olan yankısıdır. "Sâkî"den kasıt, marifet şarabını içiren insân-ı kâmildir. Yani, o eksiklerin kalplerinde insân-ı kâmilin sesinin yankısı yoktur ve onun içirdiği aşk ve marifet şarabının safası ve sarhoşluğu o kalplerde ortaya çıkmıyor.

“Müştâklık bângi"nden murâd, insân-ı kâmilin dağ mesâbesinde olan kalbine çarpan sesidir. "Sada"dan murâd, o dağa çarpan sesin nâkıslardan zuhûr edecek olan aksidir. "Sâkî"den murâd, şarâb-ı ma'rifeti içiren insân-ı kâmildir. Ya'ni, o nâkısların kalblerinde insân-ı kâmilin sadâsının aksi yoktur ve onun içirdiği şarâb-ı aşk ve ma'rifetin safâsı ve sarhoşluğu o kalblerde zâhir olmuyor.

1328. Hani hamiyyet, tâ ki baltadan ve kazmadan böyle bir dağı külliyen koparsınlar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1328. Hani hamiyet, ta ki baltadan ve kazmadan böyle bir dağı tamamen koparsınlar?

Bu âleme insan şeklinde gelip, sonuçsuz kaldığını düşünerek utanmak ve arlanmak nerede? Ta ki bu hamiyetin etkisiyle, dağ gibi olan enâniyeti (benliği) riyâzât (nefsî perhizler) baltası ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) kazması ile tamamen kökünden koparsın!

Bu âleme insan sûretinde gelip, bî-hâsıl kaldığını düşünerek utanmak ve arlanmak nerede? Tâ ki bu hamiyyet sâikasıyla, dağ gibi olan enâniyyeti riyâzet baltası ve mücâhede kazması ile külliyen kökünden koparsın!

1329. Ola ki onun eczâsı üzerine bir ay parlasın; ola ki ona ay aydınlığı bir yol bulsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1329. Ola ki onun parçaları üzerine bir ay parlasın; ola ki ona ay aydınlığı bir yol bulsun!

Ola ki o dağın parçaları üzerine rûhunun ayı doğup parlasın; ve ola ki böyle bir Hakk Yolcusu'nun kalbine rûhunun aydınlığı yol bulsun!

Ola ki o dağın parçaları üzerine rûhunun ayı doğup parlasın; ve ola ki böyle bir sâlikin kalbine rûhunun aydınlığı yol bulsun!

1330. Vaktaki kıyamet dağları koparır, bizim başımızın üzerine gölge ne vakit [1338] düşer?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1330. Kıyamet dağları kopardığı zaman, bizim başımızın üzerine gölge ne zaman düşer?

Hakk Yolcusu'nun nazarında vehmedilmiş olan varlığı fani olduğu zaman, bu hâl Hakk Yolcusu'nun kıyameti olur. Ve bu kıyamet koptuğunda, bir gölgeden ibaret olan kendisinin ve çevresinin belirlenimleri ortadan kalkar ve جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ (İsrâ, 17/81) yani "Hak geldi, bâtıl gitti" sırrı ortaya çıkar. Nasıl ki büyük kıyamette, dünyamızı ve güneş sistemimizi oluşturan cisimlerin belirlenimleri bozulur ve dünyanın dağları dağılıp, zerreleri uzayda uçuşur ve dünya başka bir şekle girer. Bu hâl, birçok Kur'an ayetinde ve özellikle Vâkıa sûresinde إِذَا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا (Vâkıa, 56/4-6) yani "Yer şiddetle bir sarsılışla sarsılır ve dağlar parça parça parçalanır ki, zerre zerre olup dağılır!" ayet-i kerimesinde açıklanır.

Bu şerefli beytin ikinci mısraı, Hint nüshalarında پَس قِيَامَتْ اِين كَرَمْ كِي مِي كُنَدْ yani "Şimdi, kıyamet bu keremi ne zaman eder?" şeklindedir. Yani "Hakk Yolcusu'nun bu manevî kıyameti, Allah'ın büyük bir keremidir. Hâlbuki o zahirî kıyamet, insanlık âleminin genelinin felaketidir. Bu sebeple manevî kıyametteki kerem onda yoktur" demek olur.

Vaktāki sâlikin nazarında mevhûm olan varlığı fânî olur, bu hal sâlikin kıyâmeti olur. Ve bu kıyamet kopunca, bir gölgeden ibaret olan kendinin ve muhîtinin taayünatı zail ve جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ (İsrâ, 17/81) ya'ni "Hak geldi, bâtıl gitti" sırrı zâhir olur. Nitekim kıyâmet-i kübrâda arz ve manzûme-i şemsiyyemizi teşkil eden ecrâmın taayyünâtı bozulur ve arzın dağları dağılıp, zerrâtı fezâda uçuşur ve küre-i arz başka bir sûrete girer. Bu hâl, müteaddid âyât-i kur'âniyyede ve ezcümle sûre-i Vâkıa'da إِذَا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا (Vâkıa, 56/4-6) ya'ni "Arz şiddetle bir sarsılış sarsılır ve dağlar bir parça parça oluş parçalanır ki, zerre zerre olup dağılır!" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulur.

Bu beyt-i şerîfın ikinci mısrâ'ı, Hind nüshalarında پَس قِيَامَتْ اِين كَرَمْ كِي مِي كُنَدْ ya'ni “İmdi, kıyâmet bu keremi ne vakit eder?" sûretindedir. Ya'ni "Sâlikin bu kıyamet-i ma'nevîsi kerem-i azîm-i ilâhîdir. Halbuki o kıyâmet-i sûrî, âlem-i beşeriyyetin umûmunun felâketidir. Binâenaleyh kıyâmet-i ma'nevîdeki kerem onda yoktur" demek olur.

1331. Ey saâdetli bir çirkin ki, güzel onun musahibi oldu, ve ey bir gül yüzlü ki, onun refîki sonbahar oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1331. Ey bahtiyar bir çirkin ki, güzel onun arkadaşı oldu, ve ey bir gül yüzlü ki, onun yoldaşı sonbahar oldu!

"Çirkin"den maksat, noksan insan; ve "güzel"den maksat, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan); ve aynı şekilde "gül yüzlü"den maksat, yine insân-ı kâmil; ve "sonbahar"dan maksat, aynı şekilde noksan insandır. Yani, kendisinin arkadaşı insân-ı kâmil olan bir noksan insan, ne bahtiyar bir noksan insandır! Çünkü bu insân-ı kâmil sebebiyle noksanlığı olgunluğa dönüşür. Ve ne bahtiyar bir insân-ı kâmildir ki, kendisine noksan insanları arkadaş edinip, onların noksanlığını olgunluğa ulaştırmaya çalışır ve Allah'ın kullarının hizmetkârı olur!

"Çirkin"den murâd, insân-ı nâkıs; ve "güzel"den murâd, insân-ı kâmil; ve kezâ "gül yüzlü"den murâd, yine insân-ı kâmil; ve "sonbahar"dan murâd, kezâ insân-ı nâkıstır. Ya'ni, kendisinin musahibi insân-ı kâmil olan bir nâkıs, ne saâdetli nâkıstır! Zîrâ bu kâmil sebebiyle noksânı kemâle münkalib olur. Ve ne saâdetli bir kâmildir ki, kendisine nâkısları musâhib ittihâz edip, onun noksânını kemâle getirmeğe sa'y eder ve ibâdullâhın hâdimi olur!

1332. Kesîf odun ateşin karîni oldu; kesâfeti gitti ve bütün envâr oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1332. Yoğun odun ateşin yakını oldu; yoğunluğu gitti ve tamamen nurlar oldu!

1333. Vaktaki ölmüş eşek tuzlaya düştü, o eşekliği ve ölülüğü bir tarafa koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1333. Vakti gelip ölmüş eşek tuzlaya düştüğünde, o eşekliği ve ölülüğü bir tarafa bıraktı.

Bir ölü eşek bir tuzlaya düşse, zamanla tamamen tuz olur ve artık onun leşliği kalmaz; şeriatça parçalanıp tuz olarak kullanılması caiz olur. Bunun gibi, insân-ı kâmilin sohbetine yakın olan bir nâkıs (eksik, olgunlaşmamış kişi) dahi onun nurunun tesiriyle bedenin yoğunluğundan ve nefsin kötülüğünden kurtulup, günler geçtikçe letafet (incelik, saflık) ve kemâl (olgunluk) kazanır.

Bir ölü eşek bir memlahaya düşse, murûr-ı zamân ile tamâmen tuz olur ve artık onun leşliği kalmaz; şer'an parçalanıp tuz olarak kullanılması câiz olur. Bunun gibi, kâmilin sohbetine mukārin olan bir nâkıs dahi onun te'sîr-i nûru ile kesâfetten ve habâset-i nefsâniyyeden kurtulup, murûr-ı eyyâm ile letâfet ve kemâl kesb eder.

1334. Allah'ın boyası, Hû küpünün rengidir; san'atlar onda bir renk olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1334. Allah'ın boyası, Hû küpünün rengidir; sanatlar onda bir renk olur!

"Allah'ın boyası"ndan kastedilen, ilahi sıfatlardır. "Hû küpü"nden kastedilen, Hakk'ın zâtî hüviyetidir (Allah'ın öz varlığı). "Renk"ten kastedilen, Hakk'ın çeşitli nurlarıdır. "Sanatlar"dan kastedilen, görünen âlemde ortaya çıkan isimlerin tecellileridir. "Bir renk"ten kastedilen, isimlerin müsemması (adlandırılan varlığı) olan Hakk'tır. Bu şerefli beyitte, Bakara Suresi'nde yer alan صبغة الله وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ الله صبغة (Bakara, 2/138) yani "Allah'ın boyasıdır; boya yönünden Allah'tan daha güzel kim vardır?" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bu ayet-i kerimenin iniş sebebi tefsirlerde geçtiğinden, burada ayrıntısı uzun olur. Yani, "Allah'ın sıfatları, O'nun zâtî hüviyetinde gizli olan bir takım çeşitli nurlardır. Bu görünen âlemde ortaya çıkan ilahi isimlerin çeşitli tecellileri, o isimlerin müsemması olan Hak'ta birleşip, bir renk olur. Çünkü bir şeyin bâtını isim, ismin bâtını sıfat ve sıfatın bâtını zâttır. Bu sebeple hepsi zâta döner ve onda birleşir."

Hint nüshalarında "pîşehâ" yerine "pîsehâ" geçmiştir. Ve "pîse" ikilik anlamındadır. Yani, "ikilik, Hakk'ın birliğinde ve Hakk'ın zâtında birleşir" demek olur.

"Allah'ın boyası"ndan murâd, sıfât-ı ilâhiyyedir. "Hû küpü"nden murâd, hüviyyet-i zâtiyye-i Hak'tır. "Renk"ten murâd, envâr-ı muhtelife-i Hak'tır. "San'atlar"dan murâd, âlem-i şehadette zâhir olan mezâhir-i esmâdır. "Bir renk"ten murâd, esmânın müsemması olan Hak'tır. Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Bakara'da olan صبغة الله وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ الله صبغة (Bakara, 2/138) ya'ni “Allah'ın boyasıdır; boya cihetinden Allah'tan daha güzel kim vardır?” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzülü tefsîrlerde münderec olduğundan, burada tafsîli uzun olur. Ya'ni, “Allâh'ın sıfatları, onun hüviyyet-i zâtiyyesinde mündemiç olan bir takım envâr-ı muhtelifedir. Bu âlem-i şehadette zâhir olan esmâ-i ilâhiyyenin muhtelif mazharları, o esmânın müsemmâsı olan Hak'ta ittihad edip, bir renk olur. Zîrâ şeyin bâtını isim ve ismin bâtını sıfat ve sıfatın bâtını zâttır. Binâenaleyh cümlesi zâta râci' ve onda müttehid olur.

Hind nüshalarında پيشها yerine پیسها vâki' olmuştur. Ve “pîse” ikilik ma'nâsınadır. Ya'ni, “ikilik vahdet-i Hak'ta ve zât-ı Hak'ta birleşir” demek olur.

1335. Vaktaki o küpe düşer, ve ona "Kalk!" dersen, tarabdan, "Küp benim, ayıplama!" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1335. O küpe düştüğünde ve sen ona "Kalk!" dediğinde, sevinçten, "Küp benim, ayıplama!" der.

Yani, Hakk yolunun sâliki (Hakk Yolcusu) o vahdet küpüne düşüp beşerî sıfatları Hakk'ın sıfatlarında yok olduğu zaman, sen ona "Kalk, aslî tabiî varlığına geri dön!" desen; o sana, şevkinden ve sarhoşluğunun neşesinden, "Yahu, şimdi vahdet küpü ben oldum; sakın beni ayıplama!" der.

Bilinmeli ki, fenâ hâlinden önce her insan aslî tabiî varlıkta ve tabiî hakikatte yaşar. Bu fenâ hâline geldiği zaman, onun beşerî sureti ârızî tabiî varlıkta ve tabiî surette yaşar, onun bir daha tabiî hakikate geri dönmesi imkânsız olur. Bu anlam, Hâce Muhammed Pârsâ hazretlerinin Risâle-i Kudsiyye'sinde açıklanmıştır.

Ya'ni, tarîk-i Hakk'ın sâliki o vahdet küpüne düşüp sıfât-ı beşeriyyesi sıfât-ı Hak'ta fânî olduğu vakit, sen ona "Kalk, vücûd-ı tabîî-i aslîye avdet et!" desen; o sana, şevkinden ve sarhoşluğunun neş'esinden, “Yâhû, şimdi vahdet küpü ben oldum; sakın beni ta'yîb etme!" der.

Ma'lûm olsun ki, hâl-i fenâdan evvel her insan vücûd-ı tabîî-i aslîde ve hakîkat-ı tabîatta yaşar. Vaktâki bu hâl-i fenâya gelir, onun sûret-i beşeriyyesi vücûd-ı tabîî-i ârızîde ve sûret-i tabîatta yaşar, onun bir daha hakîkat-ı tabîata avdeti mümkin olmaz. Bu ma'nâ, Hâce Muhammed Pârsâ hazretlerinin Risâle-i Kudsiyye'sinde îzâh buyurulmuştur.

1336. "O küp benim", muhakkak "Ene'l-Hak" demektir; ateşin rengini tutar, ancak demirdir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1336. "O küp benim", kesinlikle "Ene'l-Hak" demektir; ateşin rengini tutar, ancak demirdir!

Yani "O küp benim" demek, kesinlikle "Ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) demektir. Fakat bu söz ile kulun Hak olduğu sanılmasın. Çünkü insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kulluk hakikati kalıcıdır ve hiçbir yaratılmışın zâtî zorunluluk mertebesine ayak basabilmesi mümkün değildir. Onun hâli, ateşin rengine boyanmış olan demire benzer. Demir ateşte kıpkırmızı olsa bile, onun hakikati ve demirliği kalıcıdır.

Şimdi, vahdet-i vücûdu (varlığın birliği) layıkıyla idrak edemeyenler, bu "Ene'l-Hak" meselesinde yanlış zanna düşerler ve "ittihâd"ı (birleşme) yanlış anlarlar ve kimisi "hulûl"a (Allah'ın yaratılmışa girmesi) inanır.

Ya'ni "O küp benim" demek, muhakkak "Ene'l-Hak", "Ben Hakk'ım" demektir. Fakat bu söz ile kulun Hak olduğu zannolunmasın. Zîrâ insân-ı kâmilin hakîkat-i abdiyyeti bâkîdir ve hiçbir hadisin vücûb-ı zâtî mertebesine ayak atabilmesi mümkin değildir. Onun hâli, ateşin rengine boyanmış olan demire benzer. Demir ateşte kıpkırmızı olsa bile, onun hakîkati ve demirliği bâkîdir.

İmdi, vahdet-i vücûdu lâyıkıyla idrak edemeyenler, bu"Ene'l-Hak" mes'elesinde yanlış zehâba düşerler ve “ittihâd”ı yanlış anlarlar ve kimi "hulûl"a zâhib olur.

1337. Demirin rengi ateş renginin mahvıdır; ateşlikten lâf eder ve sâkit gibidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1337. Demirin rengi ateş renginin içinde yok olmuştur; ateşlikten bahseder ve suskun gibidir!

Demirin özellikleri ateşin özelliklerinde yok olmuş ve ateşin özellikleri onun özelliklerini örtmüştür. Bu sebeple ateşlikten söz eder. Onun beşerî özellikleri, susmuş bir halde olan kimseye benzer. Nitekim suskun olan kimsenin susmasıyla, konuşma yeteneğinin olmaması gerekmez. Aynı şekilde insân-ı kâmil de "Ben Hakk'ım" derse, "Benim beşerî sıfatlarım Hakk'ın sıfatlarında fânî olmuştur; ve lâkin beşerî hakikatim bâkîdir" demek olur. Buna göre bu zâtın kulluk hakikati ilâhî ilimde sabit olduğu gibi, Hakk'ın mutlak varlığının bütün mertebelerinde de çeşitli kisveler ile yine kul olarak ortaya çıkar. İşte, Bayezid'in سبحانی ما اعظم شانی ["Kendimi tesbih ederim, benim şânım ne yücedir!"] demesi ve diğer zâtların ليس في جبتى سوا الله ["Cübbemin altında Allah'dan başkası yoktur!"] ve لا اله الا انا فا عبدونی ["Benden başka ilah yoktur; bana kulluk ediniz!"] buyurmaları hep bu türdendir. Ve bu sözler, bu hâlin gereği olarak kendilerinden sâdır olduğu için hepsi mazur görülürler. O mertebede kendilerinden sâdır olan söz sıfatı dahi, diğer sıfatlar gibi Hakk'ındır, kendilerinin değildir. Buna göre bu zâtların sözlerine itiraz edenler, hâlin hakikatine vâkıf olmadıklarından dolayı itiraz ederler ve onların bu itirazları söyleyenlere değil, Hakk'a döner. Akıllı olan kimse, "Bu benim anlamadığım bir şeydir" deyip geçer.

Demirin evsâfı ateşin evsâfında mahv olmuş ve ateşin evsâfı onun evsâfını örtmüştür. Bu sebeple ateşlikten dem vurur. Onun evsâf-ı beşeriyyesi, susmuş bir halde olan kimseye benzer. Nitekim sâkit olan kimsenin sükût etmesiyle, nutku olmaması lâzım gelmez. Kezâ insân-ı kâmil dahi "Ben Hakk'ım" derse, "Benim sıfât-ı beşeriyyem sıfât-ı Hak'ta fânî olmuştur; ve lâkin hakîkat-ı beşeriyyem bâkîdir" demek olur. Binâenaleyh bu zâtın hakîkat-ı abdiyyeti ilm-i ilâhîde sâbit olduğu gibi vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın cemî'-i merâtibinde de muhtelif kisveler ile yine abd olarak zâhir olur. İşte, cenâb-ı Bayezid'in سبحانی ما اعظم شانی ["Kendimi tesbih ederim, benim şânım ne yücedir!"] demesi ve diğer zevâtın ليس في جبتى سوا الله ["Cübbemin altında Allah'dan başkası yoktur!"] ve لا اله الا انا فا عبدونی ["Benden başka ilah yoktur; bana kulluk ediniz!"] buyurmaları hep bu kabîldendir. Ve bu sözler, bu hâlin iktizâsı olarak kendilerinden sâdır olduğu için hepsi ma'zûrdurlar. O mertebede kendilerinden sâdır olan sıfat-ı kelâm dahi, sâir sıfat gibi Hakk'ındır, kendilerinin değildir. Binâenaleyh bu zevâtın kelâmlarına i'tirâz edenler, hakîkat-i hâle muttali' olmadıklarından dolayı i'tirâz ederler ve onların bu i'tirâzları kāillerine değil, Hakk'a râci' olur. Âkıl olan kimse, "Bu benim anlamadığım bir şeydir" deyip geçer.

1338. Vaktāki kızıllıkta altıncıklar gibi oldu, onun lafı, dilsiz "Ene'n-nâr"dır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1338. Kızıllıkta altıncıklar gibi olduğu zaman, onun sözü, dilsiz "Ben ateşim!"dir!

Siyah ve karanlık olan demir, ateş içinde kızıllıkta ve parlaklıkta altıncıklar gibi olduğu zaman, artık o söz diliyle değil, hâl diliyle "Ben ateşim!" der.

Vaktâki siyah ve zulmânî olan demir, ateş içinde kızıllıkta ve parlaklıkta altıncıklar gibi oldu, artık o lisân-ı kal ile değil, lisân-ı hâl ile "Ben ateşim!" der.

1339. Ateşin renginden ve tab'ından muhteşem oldu; o der ki: "Ben ateşim, ben ateşim!".&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1339. Ateşin renginden ve tabiatından muhteşem oldu; o der ki: "Ben ateşim, ben ateşim!".

O demir kendi rengini ve sıfatını bıraktı; ateşin renginden ve tabiatından ihtişam sahibi oldu; artık o bundan sonra der ki: "Ben ateşim, ben ateşim!".

O demir kendi rengini ve sıfatını bıraktı; ateşin renginden ve tabîatından ihtişâm sâhibi oldu; artık o bundan sonra der ki: "Ben ateşim, ben ateşim!".

1340. "Ben ateşim. Eğer senin şekkin ve zannın varsa, tecrübe et, bana el vur!" [1352]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1340. "Ben ateşim. Eğer senin şüphen ve zannın varsa, tecrübe et, bana el vur!"

1341. Benim ateşliğim, "Ben ateşim" ile sana müştebih oldu ise, bir dem yüzünü benim yüzüme koy!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1341. Benim ateşliğim, "Ben ateşim" sözüyle sana şüpheli geldiyse, bir an yüzünü benim yüzüme koy!

"Ben ateşim. Eğer benim ateşliğim iddiasında sana bir şüphe oluştuysa, bir an için olsun yüzünü benim yüzüme koy!"

"Ben ateşim. Eğer benim ateşliğim da'vâsında sana iştibâh vâki' oldu ise, bir an için olsun yüzünü benim yüzüme koy!"

1342. Ademî Huda'dan nûr aldığı vakit, ictibâdan dolayı melaikenin mescû-dudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1342. İnsan Allah'tan nur aldığı zaman, seçilmişliğinden dolayı meleklerin secde ettiği kişidir.

İnsanoğlu, Hakk'ın sıfatlarının nurlarını ve isimlerinin bütünlüğünü taşıdığı zaman, sırf Hakk'ın seçkin kulu olmasından dolayı, melekler ona secde ettiler ve baş eğdiler.

Benî-Adem Hakk'ın envâr-ı sıfatını ve esmâsı cem'iyyetini hâmil olduğu vakit, mahzâ Hakk'ın güzîdesi olmasından dolayı, melâike ona secde ve ser-fürû ettiler.

1343. Bir kimsenin dahi mescûdudur ki, o melek gibi, onun cânı tuğyandan ve şekten kurtulmuş ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1343. Bir kimsenin dahi secde edileni odur ki, o melek gibi, onun canı azgınlıktan ve şüpheden kurtulmuş olsun!

İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), insan cinsinden olan bir kimsenin dahi secde edileni olur ki, o kimsenin canı melek gibi nefsin azgınlığından ve Hakk'ın sıfatlarının insân-ı kâmilden ortaya çıkışında şüpheden kurtulmuş olsun. Çünkü birçok kimse, insân-ı kâmilin hâl ve şânından şüphe içindedirler ve onun şaşırtıcı hâllerini gördükleri hâlde, haset ve eşitlik iddiası gibi nefsin azgınlığından ve vehim (gerçek olmayan tahayyül) şeytanının üstün gelmesinden dolayı onu tasdik etmezler ve ona boyun eğmezler ve onun hâlinde şüphe ederler.

İnsân-ı kâmil, cins-i beşerden olan bir kimsenin dahi mescûdu olur ki, o kimsenin canı melek gibi nefsin azgınlığından ve sıfât-ı Hakk'ın insân-ı kâ-milden zuhûrunda şekten kurtulmuş ola. Zîrâ çok kimseler, insân-ı kâmilin hâl ve şânından şübhe içindedirler ve onun ahvâl-i acîbesini gördükleri hal-de, hased ve da'vâ-yı müsâvât gibi nefsin tuğyânından ve şeytân-ı vehmin galebesinden dolayı tasdîk ve serfürû etmezler ve onun hâlinde şekk ederler.

1344. Ateşlik ne, demirlik ne? Dudak bağla; müşebbihin teşbîhinin sakalına gülme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1344. Ateşlik ne, demirlik ne? Dudak bağla; benzetme yapanın benzetmesinin sakalına gülme!

Yani, bir insân-ı kâmilin fenâ hâlini, bu hâli zevken idrak etmeyen kimselerin akıllarına yaklaştırmak ve anlatmak için, ateş ile demiri örnek getirdik. Hâlbuki bu benzetme, bu manevî hâle her yönden uygun değildir. Bu hâlin hakikatte ateşlik ve demirlik ile hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü biz "vahdet"i anlatalım derken, bu örnekte ikiliğe düştük ve iki varlık ispat ettik ki, biri ateşin varlığı ve diğeri de demirin varlığıdır. Bu anlam ise, ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيدًا (Müddesir, 74/11) yani "Beni ve benim yarattığımı tek olarak bırak!" ayet-i kerimesindeki işarete ve كَانَ اللَّهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْءٌ الْآنَ كَمَا كَانَ yani "Allah Teâlâ var idi; onunla beraber bir şey yok idi; ve şimdiki halde de öyledir." hakikatine aykırıdır. Bu sebeple ey dinleyici, itirazdan ağzını kapa, benzetme yapanın bu benzetmesi ile alay etme!

Şimdi, bu vahdet-i vücûd meselesi gayet nazik ve aklın sınırı için gayet tehlikeli bir meseledir. Bu konudaki açıklamalar, birinci ciltte 625 numaralı beyte denk gelen این نه جبرست معنی جباریست şerefli beytinde geçti. Oraya müracaat buyrulsun.

Ya'ni, bir kâmilin hâl-i fenâsını, bu hâli zevken idrak etmeyen kimselerin akıllarına yaklaştırmak ve anlatmak için, ateş ile demiri misâl getirdik. Hal-buki bu teşbîh, bu hâl-i ma'nevîye her vecih ile mutâbık değildir. Bu hâlin hakîkatte ateşlik ve demirlik ile hiçbir münasebeti yoktur. Zîrâ biz "vahdet"i anlatalım derken, bu misâlde ikiliğe düştük ve iki varlık isbât ettik ki, biri ate-şin vücûdu ve varlığı ve diğeri de demirin vücûdu ve varlığıdır. Bu ma'nâ ise, ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيدًا (Müddesir, 74/11) ya'ni "Beni ve benim halkettiğimi vahîd olarak bırak!" âyet-i kerîmesindeki işarete ve كَانَ اللَّهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْءٌ الْآنَ كَمَا كَانَ ya'ni "Allâh Teâlâ var idi; onunla beraber bir şey yok idi; ve şimdiki halde de öyledir." hakîkatine muğâyirdir. Binâenaleyh ey müstemi', i'tirâzdan ağzını kapa, teşbîh edicinin bu teşbîhi ile istihzâ etme!

İmdi, bu vahdet-i vücûd mes'elesi gâyet nâzik ve tavr-ı akıl için gâyet teh-likeli bir mes'eledir. Bu bâbdaki îzâhât, birinci cildde 625 numaralı beyite mü-sadif olan این نه جبرست معنی جباریست beyt-i şerifinde geçti. Oraya müracaat bu-yurulsun.

1345. Deryaya ayak koyma, ondan az söyle; deryanın kenarında dudak ısırıcı olduğun halde sükût et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1345. Deryaya ayak koyma, ondan az söyle; deryanın kenarında dudak ısırıcı olduğun halde sükût et!

Vahdet (birlik) deryasına, akla ait benzetmeler ve dile ait sözlerle adım atma. Ondan, aklın kavrayabildiği kadar söz söyle! Bu deryanın kenarı olan akıl mertebesinde hayret içinde kaldığın halde sus! Nasıl ki Mısrî Niyâzî hazretleri buyurur: Hakk'ın birliğini duyanın dili lâldir, aklı şaşkın!

Vahdet deryâsına, teşbîhât-ı akliyye ve elfâz-ı lisâniyye ile adım atma. Ondan, aklın ihâtası kadar söz söyle! Bu deryânın kenârı olan mertebe-i akılda hayret içinde kaldığın halde sus! Nitekim Mısrî Niyâzî hazretleri buyurur: Vahdet-i Hakk'ı duyanın dili lâldir, aklı mat!

1346. Vâkıa yüzlerce benim gibisinin deryaya takati yoktur; fakat ben deryanın garkından sabredemiyorum!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1346. Gerçekte yüzlerce benim gibisinin denize gücü yetmez; fakat ben denizin boğmasından sabredemiyorum!

Gerçekte benim gibi yüzlerce kişinin o vahdet denizine (birlik denizi) dalmaya ve ondan bahsetmeye gücü yetmez; fakat ben o vahdet denizinin marifet ve hakikat sularına dalma konusunda sabredemiyorum ve o ilahi hakikatleri ve marifetleri, dar olan söz kalıplarına sığdırmaya çalışıyorum ve ateş ve demir benzetmeleri gibi benzetmeler yapıyorum.

Vâkıâ benim gibi yüzlerce kimsenin o deryâ-yı vahdete dalmağa ve ondan dem vurmağa tâkati yoktur; fakat ben o deryâ-yı vahdetin maârif ve hakāyık sularına dalmak hususunda sabredemiyorum ve o hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi, dar olan elfâz kisvelerine sığdırmağa çalışıyorum ve ateş ve demir teşbîhleri gibi teşbîhler yapıyorum.

1347. Benim canım ve aklım deryaya fedâ olsun; canın ve aklın kan bahasını bu derya verdi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1347. Benim canım ve aklım denize feda olsun; canın ve aklın diyetini bu deniz verdi!

Ben canımı ve aklımı o vahdet (birlik) denizine feda etmiş olduğum için, bu benzetmeler konusunda cesurum. Çünkü bu vahdet denizi olan hakiki varlığın uğrunda feda ettiğim canımın ve aklımın diyetini ve bedelini bu hakiki varlık verdi. Bu şerefli beyitte, "Ben kulumu öldürdüğüm zaman, onun diyeti ben olurum" anlamındaki hadis-i şerife işaret buyrulur.

Ben canımı ve aklımı o deryâ-yı vahdete fedâ etmiş olduğum için, bu teşbîhât hususunda cesûrum. Zîrâ bu vahdet deryâsı olan vücûd-ı hakîkînin uğrunda fedâ ettiğim canımın ve aklımın kan bahâsını ve diyetini bu vücûd-ı hakîkî verdi. Bu beyt-i şerîfte, "Ben kulumu katl ettiğim vakit, onun diyeti ben olurum" meâlindeki hadîs-i şerîfe işaret buyurulur.

1348. Ayağım gittikçe onun içine sürerim; vaktaki ayak kalmaz, onun içinde kazlar gibiyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1348. Ayağımı gittikçe onun içine sürerim; ayak kalmayınca, onun içinde kazlar gibiyim!

"Ayak"tan kasıt, kâmil insanların beka-billah (Allah ile kalıcılık) makamı olan arızî tabiata ve doğal surete dönüş halidir. Ve "ayağın kalmaması"ndan kasıt, fena-fillah (Allah'ta yok olma) halidir. Çünkü kâmil insanın halleri tecelli (ortaya çıkma) ve istitâr (gizlenme) arasındadır. Bazen "beka" ve bazen "fena" halleri baskın gelir. Yani, beka hali içinde oldukça söylerim; ne zaman ki "fena" hali baskın gelir, o zaman hakikat deryasında kazlar gibi şaşkın ve sersemlemiş bir halde kendi zevkime dalıp yüzerim.

"Ayak"tan murâd, kâmillerin bakā-billâh makāmı olan tabîat-ı ârızîye ve sûret-i tabîîye rücû'u hâlidir. Ve "ayağın kalmaması"ndan murâd, fenâ-fillâh hâlidir. Zîrâ kâmilin ahvâli tecellî ve istitâr arasındadır. Gâh “bakā” ve gâh "fenâ" halleri gālib olur. Ya'ni, bekā hâli içinde oldukça söylerim; vaktâki "fe- nâ" hâli galebe eder, o vakit deryâ-yı hakîkatte kazlar gibi hayrân ve serger-dân kendi zevkıme dalıp yüzerim.

1349. Bî-edeb olan hazır, gâibden daha hoştur; halka her ne kadar eğri ise de kapı üzerinde değil midir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1349. Edebsiz olan, hazırda bulunmayan kişiden daha iyidir; halka her ne kadar eğri olsa da kapının üzerinde değil midir?

Gerçekte, özel şekillere benzetilerek söylenen sözler edepsizliktir. Fakat Hakk'ın huzurunda hazır bulunan pervasız âşık, özel şekilleri Hakk'tan ayrı görme suretiyle, henüz o huzurdan mahrum ve gâib olan edepli kimselerden daha iyi ve hoştur. Nasıl ki bir kapının halkası her ne kadar eğri olsa da, nihayet kapının üzerinde bulunur!

Vâkıâ suver-i mahsüsâta teşbîhen söylenen sözler bî-edebliktir. Fakat huzûr-ı Hak'ta hâzır olan âşık-ı bî-pervâ, suver-i mahsüsâtı Hak'tan ayrı görmek sûretiyle, henüz o huzûrdan mahrûm ve gâib olan edebli kimselerden daha iyi ve hoştur. Nitekim bir kapının halkası her ne kadar eğri ise de, nihâyet kapı üzerinde bulunur!

1350. Ey tene bulaşmış, havuzun etrafını dolaş; kişi havuzun haricinde ne vakit temiz olur? [1361]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1350. Ey tene bulaşmış, havuzun etrafını dolaş; kişi havuzun dışında ne zaman temiz olur? [1361]

Ey aslî tabiatta ve tabiat hakikatinde kalmış ve bedenin hükümlerine batmış olan kimse, hakikat denizine bitişik olan insân-ı kâmilin havuz hükmündeki kalbinin etrafını dolaş ve o havuza gir de bu kirlilikten temizlen! Bu havuzun dışında kalan bir kimse, hiçbir zaman nefse ait sıfatların kirlerinden temizlenemez.

Ankaravî hazretleri, temizliğin dört mertebe üzerine olduğunu beyan eder. Birincisi, bedenini dış necasetten temizlemek; ikincisi, nefsini günah ve yasaklanmış şeylerin kirlerinden temizlemek; üçüncüsü, kötü ahlak kirlerinden temizlenmek; dördüncüsü, sırrını (kalbinin en derin noktasını) Allah'tan başkası ve dünya pisliklerinden temizlemektir. Birinci temizlik şeriata uymakla olur. Diğer üç temizlik ise ancak insân-ı kâmilin manevî yardımı ile olur.

Ey tabîat-ı aslîde ve hakîkat-ı tabîatta kalmış ve cismin ahkâmında müstağrak olmuş olan kimse, hakîkat denızine muttasıl olan insân-ı kâmilin havuz mesâbesindeki kalbinin etrafını dolaş ve o havuza gir de bu mülevveslikten temizlen! Bu havuzun hâricinde kalan bir kimse, hiçbir vakit sıfât-ı nefsâniyye kirlerinden temizlenemez.

Ankaravî hazretleri, tahâretin dört mertebe üzerine olduğunu beyân buyurur. Birisi, cismini zâhirî necâsetten temizlemek; ikincisi, nefsini ma'sıyet ve menhiyyât kirlerinden temizlemek; üçüncüsü, ahlâk-ı zemîme kirlerinden temizlenmek; dördüncüsü, sırrını ağyâr ve mâsivâ pisliklerinden temizlemektir. Birinci temizlik şerîata riâyet ile olur. Diğer üç temizlik, ancak insân-ı kâmilin imdâd-1 ma'nevîsi ile olur.

1351. Bir temiz ki, o havuzdan mehcûr düştü, o kendi temizliğinden de uzak düştü!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1351. Bir temiz ki, o havuzdan uzak düştü, o kendi temizliğinden de uzak düştü!

Yani, sakın "Ben şer'î hüküm dairesinde necasetten temizleniyorum ve gusül ediyorum" deme! Gerçekten bu da bir temizliktir. Fakat böyle bir temiz, insân-ı kâmilin kalbinden uzak ve terk edilmiş olursa, muhakkak temizliğin yukarıda zikredilen üç türünden de uzak düşer.

Cisimlerin maddî su ile temizliği, ancak bedenî ibadetlerin sıhhatine etki eder. Kalbî, rûhî ve sırrî ibadetlerin gelişmesine etki etmez. Buna göre o temizliğin değeri, hakikat terazisinde gayet azdır. Fakat insân-ı kâmilin kalp havuzundaki temizlik "seyir-i fillâh"ı (Allah'ta seyir) doğurur ve seyir-i fillâhın asla sonu yoktur.

Ya'ni, sakın "Ben hükm-i şer'î dâiresinde necâsetten tahâret ediyorum ve gusül ediyorum" deme! Vâkıâ bu da bir temizliktir. Fakat böyle bir temiz, insân-ı kâmilin kalbinden mehcûr ve metrûk olursa, muhakkak tahâretin yukarıda zikr olunan üç nev'inden de uzak düşer. Cisimlerin maddî su ile temizliği, ancak ibâdât-ı bedeniyyenin sıhhatine müessir olur. İbâdât-ı kalbiyye ve rûhiyye ve sırriyyenin inkişâfına müessir değildir. Binâenaleyh o temizliğin vezni, mîzân-ı hakîkatte gâyet azdır. Fakat insân-ı kâmilin havz-ı kalbindeki temizlik “seyir-i fillâh”ı intâc eder ve seyr-i fillâhın aslâ nihâyeti yoktur.

1352. Bu havuzun temizliği nihâyetsiz olur; ecsâmın temizliği kalîlü'l-mîzân olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1352. Bu havuzun temizliği sonsuz olur; cisimlerin temizliği az ölçüde olur!

1353. Zîrâ ki gönül bir havuzdur, lâkin kemîndir; bu, deryâ tarafına gizli yol tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1353. Çünkü gönül bir havuzdur, lâkin gizlidir; bu, deniz tarafına gizli yol tutar.

Çünkü insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kalbi, şekil pususu arkasında bir havuzdur. Bu havuzun vahdet ve hakikat denizi tarafına gizli bir yolu vardır. Ve hakikat denizinin sonu yoktur. Bu sebeple, onda seyrin ve seyahatin dahi sonu yoktur ve bu "seyr-i fillâh"tır.

Zîrâ ki insân-ı kâmilin kalbi, sûret pususu arkasında bir havuzdur. Bu havuzun vahdet ve hakîkat denizi tarafına gizli bir yolu vardır. Ve hakîkat denizinin nihâyeti yoktur. Binâenaleyh, onda seyr ve seyâhatin dahi nihâyeti yoktur ve bu “seyr-i fillâh”tır.

1354. Senin mahdûd olan temizliğin yardım ister; ve yoksa harcda aded eksik olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1354. Senin sınırlı olan temizliğin yardım ister; yoksa harcamada sayı eksik olur.

Senin sınırlı olan bedensel temizliğin, iç temizliği için insân-ı kâmilin kalp havuzundan yardım ister. O senin sınırlı olan şer'î dış temizliğin, nefsanî arzularına harcandıkça eksilir, yani günden güne bedenin eksilir ve yaşlanır ve kuvvetine noksan gelir; dış temizliğini dahi tam olarak yerine getiremeyecek bir hâle gelirsin. Halbuki için dahi kirli bir hâldedir. Bu sebeple bir gün eli boş kalırsın. Nitekim Şakîk-ı Belhî hazretlerinin mürşidi olan Hâtem-i Asamm hazretleri ona şöyle sormuş: “Mürşidini mi seversin, yoksa amelde mezhebinin imamı olan İmâm-ı A'zam hazretlerini mi seversin?” Cevaben demiş ki; “Elbette mürşidimi daha çok severim. Çünkü bu kadar seneden beri İmâm-ı A'zam hazretlerinin içtihadıyla amel ettim, kötü huylarımdan hiçbirini terk edemedim; fakat mürşidimin az bir zaman zarfındaki terbiyesi altında kötü huylarımdan kurtuldum.”

Senin mahdûd olan tahâret-i cismiyyen, bâtın temizliği için kâmilin havz-ı kalbinden yardım ister. O senin mahdûd olan tahâret-i zâhiriyye-i şer'iyyen, nefsânî olan arzûlarına sarf olundukça eksilir, ya'nî günden güne cismin eksilir ve ihtiyarlar ve kuvvetine noksan gelir; tahâret-i zâhiriyyeni dahi kemâliyle edâ edemeyecek bir hâle gelirsin. Halbuki bâtının dahi mülevves bir haldedir. Binâenaleyh bir gün sıfru'l-yed kalırsın. Nitekim Şakîk-ı Belhî hazretlerinin mürşidi olan Hâtem-i Asamm hazretleri ona şöyle sormuş: “Mürşidini mi seversin, yoksa amelde mezhebinin imâmı olan İmâm-ı A'zam hazretlerini mi seversin?” Cevâben demiş ki; “Elbette mürşidimi daha çok severim. Çünkü bu kadar seneden beri İmâm-ı A'zam hazretlerinin ictihâdıyla amel ettim, kötü huylarımdan hiçbirisini terk edemedim; fakat mürşidimin az bir zaman zarfındaki terbiyesi altında kötü huylarımdan kurtuldum.”

1355. Su, bulaşığa “Bana acele et!” dedi; bulaşık dedi ki: “Sudan utanırım.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1355. Su, bulaşığa "Bana acele et!" dedi; bulaşık dedi ki: "Sudan utanırım."

Yani, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), insanlar arasında ilmiyle tanınmış fakat nefsine ait sıfatlarının hükmü altında zayıf düşmüş bir kimseye, "Vakit kaybetme, bizim sohbetimize gel!" dedi. O nefsine ait sıfatlarla kirlenmiş görünen âlim de, "İnsanlar arasında şöhret kazanmış bir âlim olduğum hâlde, halka: 'Cahiller gibi gitti de kendisi gibi bir adama boyun eğdi!' dedirtemem, utanırım." dedi.

Ya'ni, insân-ı kâmil, beyne'n-nâs ilmi ile müştehir ve fakat sıfât-ı nefsâniyyesinin hükmü altında zebûn olan bir kimseye, "Vakit geçirme, bizim sohbetimize gel!" dedi. O sıfât-ı nefsâniyyesi ile mülevves olan âlim-i zâhirî dahi, "Beyne'n-nâs kesb-i şöhret etmiş bir âlim olduğum halde, halka: "Câhiller gibi gitti de kendisi gibi bir adama serfürû etti!" dedirtemem, utanırım." dedi.

1356. Su dedi: "Bu utanma bensiz ne zaman gider? Bu bulaşıklık bensiz ne vakit zail olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1356. Su dedi: "Bu utanma bensiz ne zaman gider? Bu bulaşıklık bensiz ne vakit yok olur?"

insân-ı kâmil cevaben dedi ki: "Sendeki bu halktan utanma duygusu, nefse ait sıfatların gereğidir. Çünkü sendeki kibir sıfatı bu utanmayı doğuruyor. Şimdi, bu bulaşıklıktan benim tasarrufum (manevi etkim) ve yardımım olmaksızın kurtulamazsın." "Men" kelimesi Farsça olduğuna göre anlam budur. Arapça olduğuna göre, ihsan (lütuf, bağış) anlamına gelir. "Bî-menn" (ihsansız) ilâhî ihsan olmaksızın ve gayb hazinesi (Allah'ın gizli lütfu) bulunmaksızın bu utanma senden gitmez. Ve insân-ı kâmile kavuşma arzusu dahi Hak'tan bir lütuftur. الحياء يمنع الإيمان

İnsân-ı kâmil cevâben dedi ki: "Sendeki bu halktan utanma duygusu, sıfât-ı nefsâniyyenin îcâbıdır. Zîrâ sendeki sıfat-ı kibir bu utanmayı doğuruyor. İm_di, bu bulaşıklıktan benim tasarrufum ve yardımım olmaksızın kurtulamazsın." "Men" kelimesi fârisî olduğuna göre ma'nâ budur. Arabî olduğuna göre, ihsân ma'nâsına gelir. "Bî-menn" ihsân-ı ilâhî olmaksızın ve dâd-ı gayb bulunmaksızın bu utanma senden gitmez. Ve insân-ı kâmile mülâkî olmak arzûsu dahi dâd-ı Hak'tır. الحياء يمنع الإيمان

1357. Her bulaşmış ki o sudan gizli olur, “Haya îmânı men' eder" olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1357. Her bulaşmış ki o sudan gizli olur, “Haya îmânı men' eder" olur.

Her kim nefsine ait sıfatlarla kirlenmiş ise, utandığından dolayı insân-ı kâmilin havuzunun feyiz suyundan kaçar ve gizlenir; onun bu utancı kendisini hakiki imana ulaşmaktan alıkoyar.

Bilinmeli ki, "haya" (utanma) iki çeşittir. Birisi nefsanî (nefse ait), diğeri hakkanîdir (hakka uygun). Nefsanî haya, imana engeldir. Çünkü onun kaynağı nefsin kibir sıfatıdır. Örneğin bazı kimseler evinin eşyasını elinde taşımaktan, halk arasında eski elbiseyle gezmekten, fakirler meclislerinde bulunmaktan ve tevazu göstermekten utanırlar. Bu haya kötülenmiştir ve şeriata engeldir. Şeriata engel olan hâl de imana engeldir. Hakkanî olan haya ise, kulların haklarına tecavüzden ve şeriata aykırı hareketten utanmaktır. Bu hayanın kaynağı ruh olduğundan, makbuldür ve fıska (günaha) engeldir. Fıska engel olan haller ise iman tarafındandır. Bu sebeple şerefli beyitte "Hayâ îmânı men'eder" buyurulması, nefsanî hayaya ilişkindir. Ve "Hayâ îmândandır" ve "Hayâ ve îmân kardeşlerdir; biri diğerinden ayrılmaz" hadis-i şerifleri, hakkanî hayaya ilişkindir. Ve sâlik (Hakk yolcusu), hakkanî hayada fiilini muhakeme ederek, önce kendi nefsinden utanır,

sonra halktan utanarak o fiili yapmaktan vazgeçer. Nasıl ki İsmet-i Buhârî şöyle buyurur: Töhmet eden özüne, Ne söyler özgesine! Kendinden utanmayan, hiç kimseden utanmaz!

Her sıfât-ı nefsâniyyesiyle mülevves olmuş olan kimse, utandığından dolayı insân-ı kâmilin havuzunun âb-ı feyzinden kaça ve gizlene, onun bu hayâsı kendisini îmân-ı hakîkîye vusûldan men' eder.

Ma'lûm olsun ki, “hayâ” iki nevi'dir. Birisi nefsânî, diğeri hakkānîdir. Hayâ-i nefsânî mâni'-i îmândır. Zîrâ onun menşe'i nefsin sıfat-ı kibridir. Meselâ ba'zı kimseler evinin eşyasını elinde taşımaktan ve halk arasında eski libâs ile gezmekten ve fukarâ meclislerinde bulunmaktan ve izhar-ı tevâzu'dan utanırlar. Bu hayâ mezmûmdur ve mâni'-i şer'dir. Mâni'-i şer' olan hâl dahi mâni'-i îmândır. Hakkānî olan hayâ ise, hukūk-ı ibâda tecavüzden ve şer'a muhâlif hareketten utanmaktır. Bu hayânın menşe'i rûh olduğundan, makbûldür ve mâni'-i fisktır. Mâni'-i fisk olan ahvâl ise cânib-i îmândır. Binâenaleyh beyt-i şerîfte الحياء يمنع الإيمان ["Hayâ îmânı men'eder"] buyurulması, hayâ-i nefsânîye râci'dir. Ve الحياء من الإيمان ya'ni "Hayâ îmândandır" ve الحياء والإيمان اخوان لا يفارق احدهما الآخر ya'ni "Hayâ ve îmân kardeşlerdir; biri diğerinden ayrılmaz" hadîs-i şerîfleri, hayâ-i hakkānîye râci'dir. Ve sâlik, hayâ-i hakkānîde fiilini muhakeme ederek, evvelâ kendi nefsinden utanır, ba'dehû halktan utanarak o fiili icrâdan vaz geçer. Nitekim İsmet-i Buhârî şöyle buyurur: Töhmet eden özüne, Ne söyler özgesine! Kendinden utanmayan, hiç kimseden utanmaz!

1358. Gönül ten havuzunun pâyesinden çamurlu oldu; ten gönüller havuzunun suyundan temiz oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1358. Gönül, ten havuzunun basamağından çamurlu oldu; ten, gönüller havuzunun suyundan temiz oldu.

"Pâye", basamak anlamındadır. "Ten havuzunun basamağı"ndan kastedilen ise gazap ve şehvet gibi nefse ait sıfatlardır. Bunlar, beden havuzunun bulanık sularıdır. Kalp, bu nefse ait sıfatlardan kirlenir ve çamurlu olur. "Gönül havuzunun suyu"ndan kastedilen, kalbe gelen ruhanî tecellilerdir (ilahi lütufların kalpte görünmesi). Yani ruhanî sıfatlardır. Beden ise bu ruhanî sıfatlar sebebiyle doğal yoğunluğundan ve hayvanî özelliklerinden temizlenir.

“Pâye”, basamak ma'nâsınadır. Ve “ten havuzunun basamağı”ndan mu-râd, gazab ve şehvet gibi sıfât-ı nefsâniyyedir. Bunlar, cisim havuzunun bu-lanık sularıdır. Kalb bu sıfât-ı nefsâniyyeden mülevves ve çamurlu olur. “Gö-nül havuzunun suyu”ndan murâd, kalbe olan tecelliyât-ı rûhâniyyedir. Ya'ni sıfât-ı rûhâniyyedir. Ve cisim bu sıfât-ı rûhâniyye sebebiyle kesâfet-i tabîîy-yeden ve hayvâniyyetten temizlenir.

1359. Ey oğul, gönül havuzunun pâyesi etrafında dolaş; âgâh ol, ten havuzunun pâyesinden hazer et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1359. Ey oğul, gönül havuzunun basamağı etrafında dolaş; uyanık ol, ten havuzunun basamağından sakın!

"Gönül havuzunun basamağı"ndan kastedilen, ruhanî sıfatlar ve övülmüş ahlâktır. Yani "Ey oğul, ruhanî sıfatlar ve övülmüş ahlâk etrafında dolaş; ten havuzunun basamakları olan nefsanî sıfatlardan ve yerilmiş ahlâktan sakın!"

“Gönül havuzunun pâyesi”nden murâd, sıfât-ı rûhâniyye ve ahlâk-ı memdûhadır. Ya'ni “Ey oğul, sıfât-ı rûhâniyye ve ahlâk-ı memdûha etrafın-da dolaş; ten havuzunun basamakları olan sıfât-ı nefsâniyyeden ve ahlâk-ı zemîmeden hazer et!”

1360. Ten denizi gönül denizi üzerine birbirine vurucudur; onların arasında bir [1371] berzah vardır ki, karışmazlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1360. Beden denizi gönül denizi üzerine birbirine vurur; onların arasında bir berzah (iki şeyi birbirinden ayıran engel) vardır ki, karışmazlar.

Nefse ait sıfatlar ile ruhani sıfatlar birer denize benzerler. Her biri kendisine ait tesirlerle dalgalanıp birbirine çarpar; fakat onların arasında bir berzah vardır ki, birbirlerine karışmaya engel olur ve her birisi kendi dairesinde kabarır ve dalgalanır. Bu şerefli beyit, مرج البحرين يلتقيان بينهما برزخ لا يبغيان (Rahmân, 55/19-20) [yani “İki denizi birbirine kavuşturmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar.”] ayet-i kerimesinin işari anlamıdır. Beden denizinin dalgalanmasına sebep, nefsanilerin sohbeti ve onlar ile karışmaktır. Gönül denizinin dalgalanmasına sebep dahi, insân-ı kâmilin huzurudur.

Sıfât-ı nefsâniyye ile sıfât-ı rûhâniyye birer denize benzerler. Her biri ken-disine âid müessirât ile dalgalanıp birbirine çarpar; fakat onların arasında bir berzah vardır ki, birbirlerine karışmağa mâni' olur ve her birisi kendi dâire-sinde kabarıp dalgalanırlar. Bu beyt-i şerif مرج البحرين يلتقيان بينهما برزخ لا يبغيان (Rahmân, 55/19-20) [ya'ni “İki denizi birbirine kavuşturmak üzere salıver-miştir. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar.”] âyet-i kerî-mesinin ma'nâ-yı işârîsidir. Ve ten denizinin dalgalanmasına sebep, nefsânî- lerin sohbeti ve onlar ile muhâlatadır. Gönül denizinin dalgalanmasına sebep dahi, insân-ı kâmilin huzûrudur.

1361. Eğer sen doğru olsan ve eğer eğri olsan, ona pek ileri sürtün ve geri sürtünme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1361. İster doğru ol, ister eğri ol, ona çok ileri sürtün ve geri sürtünme!

Yani, sen bu iki sınıftan hangisinden olursan ol, gönül denizine sürtüne sürtüne ileriye git ve çocuklar gibi geriye doğru sürtüne sürtüne gitme!

Ya'ni, sen bu iki sınıftan hangisinden olursan ol, gönül denizine sürtüne sürtüne ileriye git ve çocuklar gibi kıçın kıçın sürtüne sürtüne geriye gitme!

1362. Gerçi şahların huzurunda câna hatar olur, lakin himmetliler ondan sabr edemezler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1362. Gerçi şahların huzurunda cana tehlike olur, lakin himmetliler ondan sabredemezler.

Gerçekten de, hakiki şah olan Hakk'ın huzurunda senin enaniyetinin başı olan hayvani ruhunun yok olma tehlikesi ve korkusu vardır; fakat yüce himmet (manevi gayret) sahipleri bu korkuyu ve tehlikeyi dikkate almazlar ve şahın huzurundan uzak kalmaya sabredemezler.

Vâkıâ, şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın huzûrunda senin enâniyyetinin başı olan rûh-ı hayvânînin zevâli tehlikesi ve korkusu vardır; fakat himmet-i âlî sâhipleri bu korkuyu ve tehlikeyi nazar-ı i'tibâra almazlar ve huzûr-ı şâhtan uzak kalmağa sabr edemezler.

1363. Mâdemki şah şekerden daha tatlı olur, can tatlılığa giderse pek hoş olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1363. Mademki şah şekerden daha tatlı olur, can tatlılığa giderse pek hoş olur!

Mademki gerçek şah olan Hakk'ta fani olmak şekerden daha tatlıdır, senin hayvani ruhun bu tatlılığa dalmak suretiyle feda edilmiş olursa pek hoş olur.

Mâdemki şâh-ı hakîkî olan Hak'ta fânî olmak şekerden daha tatlıdır, senin rûh-ı hayvânîn bu tatlılığa dalmak sûretiyle fedâ edilmiş olursa pek hoş olur.

1364. Ey melâmet edici, selâmet sana! Ey selâmet isteyen, beni bırak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1364. Ey melâmet edici, selâmet sana! Ey selâmet isteyen, beni bırak!

Ey benim fena hâlimi kendi aklının ve mantığının tavrına aykırı görüp beni ayıplayan zahirî âlim, o aklın dairesindeki selâmet senin için olsun! Ey bu tavır ve gidişatta selâmet isteyen zahirî âlim, benimle uğraşma, beni kendi hâlime bırak!

Ey benim hâl-i fenâmı kendi aklının ve mantığının tavrına muğâyir görüp beni ta'yîb eden âlim-i zâhirî, o tavr-ı aklın dâiresindeki selâmet senin için olsun! Ey bu tavır ve revişte selâmet isteyen âlim-i zâhirî, benim ile uğraşma, beni kendi hâlime bırak!

1365. Benim canım ocaktır, ateşle hoştur; ocağa bu kâfîdir ki, ateş evidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1365. Benim canım ocaktır, ateşle hoştur; ocağa bu yeter ki, ateş evidir.

Benim canım ilahi aşk ateşinin ocağı ve küreğidir; onun hâli ateşle beraber olursa hoştur. Ocağa ve ateş küreğine ateşten başka bir şey koymak uygun değildir. Onda bu ateşin bulunması yeterlidir.

Benim canım aşk-ı ilâhî ateşinin ocağı ve küreğidir; onun hâli ateşle beraber olursa hoştur. Ocağa ve ateş küreğine ateşten başka bir şey koymak lâyık değildir. Onda bu ateşin bulunması kâfidir.

1366. Ocak gibi aşka yanmak lâyıktır; her kim ki o bundan kör olur, ocak değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1366. Ocak gibi aşka yanmak lâyıktır; her kim ki o bundan kör olur, ocak değildir.

Canın bir ocak gibi ilâhî aşk ateşine yanmasının uygun olduğunu idrak edemeyen kimse, bu hakikati görmekten kördür ve onun canı ilâhî aşk ateşi ocağı olmaya lâyık değildir. Böyle bir kimsenin canı, cehennem ateşi hükmünde olan nefse ait sıfatlar ateşlerinin ocağıdır.

Canın bir ocak gibi âteş-i aşk-ı ilâhîye yanması lâyık olduğunu idrâk edemeyen kimse, bu hakîkatı görmekten kördür ve onun canı âteş-i aşk-ı ilâhî ocağı olmağa lâyık değildir. Böyle bir kimsenin canı, cehennem ateşi mesâbesinde olan sıfât-ı nefsâniyye ateşlerinin ocağıdır.

1367. Mâdemki azıksızlık azığı sana azık oldu, bâkî olan cânı buldun ve ölüm gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1367. Mademki azıksızlık sana azık oldu, bâkî olan canı buldun ve ölüm gitti.

Mademki cismaniyet âleminin azığı olan varlığını, irâdeni ve kudretini Hakk'ın varlığına, irâdesine ve kudretine feda ettin ve bu azıksızlık Hak yolunda sana azık oldu ve bu hayvani hayatın hükmü gitti, ondan sonra bâkî olan bir canı buldun ve senden hayvani hayata musallat olan ölüm gitti. Nasıl ki Hz. Pîr bir gazellerinde şöyle buyururlar: "Haberli olarak ölen âşıklar, ma'şukun huzurunda şeker gibi ölürler. "Elestü bi-rabbiküm" (A'râf, 7/172) hitabından beri âb-ı hayatı içtiler; şüphesiz başka bir şivede ölürler. Sen zannedersin ki, Hakk'ın arslanları da, köpekler gibi kapının dışında ölürler!"

Mâdemki cismâniyyet âleminin azığı olan varlığını ve irâdeni ve kudretini Hakk'ın varlığına ve irâdesine ve kudretine fedâ ettin ve bu azıksızlık Hak yolunda sana azık oldu ve bu hayât-ı hayvaniyyenin hükmü gitti, ondan sonra bâkî olan bir cânı buldun ve senden hayât-ı hayvâniyyeye musallat olan ölüm gitti. Nitekim Hz. Pîr bir gazellerinde şöyle buyururlar: "Haberli olarak ölen âşıklar, ma'şûkun huzurunda şeker gibi ölürler. "Elestü bi-rabbiküm" (A'râf, 7/172) hitâbından beri âb-ı hayatı içtiler; şübhesiz başka bir şîvede ölürler. Sen zannedersin ki, Hakk'ın arslanları da, köpekler gibi kapının dışında ölürler!"

1368. Vaktaki senin için gam şâdîliği artırmağa başladı, senin canının bağçesi gül ve sûsen tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1368. Senin için gam sevinci artırmaya başladığında, senin canının bahçesi gül ve zambaklarla doldu.

Nefsanî ve cismanî olanların hayvani hayatlarına ait olan gam ve elem sende sevinci ve neşeyi artırmaya başladığında, artık senin canının bahçesinde pembe güller ve beyaz güller açıldı. Yani, canın ilahi hakikatler ve marifetler (Allah'ı bilme bilgileri) çiçekleriyle donandı.

Vaktâki nefsânîlerin ve cismânîlerin hayât-ı hayvâniyyelerine aid olan gam ve elem sende meserret ve şâdîyi ziyâdeleştirmeğe başladı, artık senin canının bağçesinde penbe güller ve beyaz güller açıldı. Ya'ni, canın hakāyık ve maârif-i ilâhiyye çiçekleriyle donandı.

1369. O şey ki başkalarının korkusudur, o senin emnindir; kaz denizden kavîdir ve tavuk zaîfdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1369. Başkalarının korktuğu şey, senin emniyetindir; kaz denizden güçlüdür ve tavuk zayıftır.

Başkalarının korktuğu nefsanî mahrumiyetler (nefsin isteklerinden yoksun kalma) ve dünya belaları, senin emniyetin ve rahatın olur. Çünkü sen vahdet (birlik) denizine daldın ve bu âlemdeki olayları, sıfatlara, isimlere ve fiillere ait tecelliler (ortaya çıkışlar) olarak gördün. Nasıl ki kaz denizde tam bir şevk ve sevinçle yüzerse, tavuklar ise asla denize dayanamazlar.

Başkalarının korktuğu mahrûmiyyet-i nefsâniyye ve dünyâ belâları, senin emn ve râhatın olur. Zîrâ sen vahdet deryâsına daldın ve bu âlemdeki hâdisâtı, tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyye ve efâliyye gördün. Nitekim kaz denizde kemâl-i şevk ve meserretle yüzer ve tavuklar ise aslâ deryâya dayanamazlar.

1370. Ey tabib yine ben deli oldum? Ey habib yine ben sevdâî oldum! [1381]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1370. Ey tabip, yine ben deli oldum mu? Ey sevgili, yine ben sevdalı oldum! [1381]

Mademki benim canım aşk ateşinin ocağıdır ve o ateş benden bir an bile ayrılmaz, ey aşk derdimin gerçek doktoru olan hakiki tabip, ben o ateşin şiddetinden yine aklın tavrının dışına çıktım! Ve ey hakiki maşuk, ben yine o aşkın hayaline daldım!

Mâdemki benim canım âteş-i aşkın ocağıdır ve o ateş benden bir an infikâk etmez, ey derd-i aşkımın müdâvîsi olan tabîb-i hakîkî, ben o ateşin şiddetinden yine tavr-ı aklın hâricine çıktım! Ve ey ma'şûk-ı hakîkî, ben yine o aşkın hayaline daldım!

1371. Senin zencîrinin halkaları enva' sahibidir; halkanın her biri başka delilik verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1371. Senin zincirinin halkaları çeşit çeşit özelliklere sahiptir; halkanın her biri başka bir delilik verir.

"Zincir"den maksat, Hakk'ın ardı ardına gelen tecellileridir (ilahi varlığın farklı şekillerde görünmesi). "Halkalar"dan maksat ise ilahi sıfatlar ve isimlerdir ki, bu sıfatlar ve isimler karşılıklı ve farklıdır. Yani, ey gerçek sevgili, senin türlü türlü ilahi sıfatların ve isimlerin ile ardı ardına gelen tecellilerin vardır ve o sıfatlardan ve isimlerden her birini gözlemlediğim zaman, başka bir coşku ve delilik verir. Çünkü insân-ı kâmil her bir suretten bir isim ve her bir isimden bir sıfat görür ve onların hepsinden gerçek sevgiliyi gözlemler.

"Zencîr"den murâd, tecelliyât-ı mütevâliye-i Hak'tır. "Halkalar"dan murâd, sıfât ve esmâ'-i ilâhiyyedir ki, bu sıfât ve esmâ mütekābil ve mütehâliftir. Ya'ni, ey ma'şûk-ı hakîkî, türlü türlü sıfat ve esmâ-i ilâhiyyen ile olan mütevâlî tecelliyâtın vardır ve o sıfât ve esmâdan her birini müşâhede ettiğim vakit, başka bir şûriş ve cünün verir. Zîrâ ârif-i kâmil her bir sûretten bir isim ve her bir isimden bir sıfat görür ve onların mecmû'undan ma'şûk-ı hakîkîyi müşâhede eder.

1372. Her halkanın ihsânı başka bir nevi'dir; binâenaleyh benim için her dem başka bir delilik vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1372. Her halkanın ihsanı başka bir çeşittir; bu sebeple benim için her an başka bir delilik vardır.

Her bir sıfat ve ismin bağışı ve ihsanı başka bir çeşittir. Örneğin, Kabız isminin etkisi başka, Basıt isminin etkisi yine başkadır. Ve bu isim tecellileri kesintisiz bir şekilde bu suret âleminde devam eder. Bu sebeple benim için her an başka bir karışıklık ve delilik vardır.

Her bir sıfat ve ismin atâsı ve ihsânı başka bir nevi'dir. Meselâ Kabız isminin te'sîri başka ve Bâsıt isminin te'sîri yine başkadır. Ve bu tecelliyât-ı esmâiyye bilâ-inkıtā' bu âlem-i sûrette devam eder. Binâenaleyh benim için her dem başka bir şûriş ve delilik vardır.

1373. Böyle olunca cünûn fünûn geldi, bu mesel oldu; hususiyle bu mîr-i ecelin zencîrinde!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1373. Böyle olunca delilik türlü türlüdür, bu atasözü oldu; özellikle bu yüce emirin zincirinde!

Böyle olunca, "Delilik türlü türlüdür" atasözü halk arasında meşhur oldu. Özellikle yüce şanlı zât olan Hakk'ın birbirini takip eden sıfat ve isim tecellilerinin müşahedesinde bu atasözü tüm anlamıyla uygulanabilir.

Böyle olunca, الجنون فنون ya'ni "Delilik türlü türlüdür" darb-ı meseli halk arasında meşhûr oldu. Husûsiyle zât-ı azîmü'ş-şân olan Hakk'ın müteselsil olan tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyesinin müşâhedesinde bu darb-ı mesel olanca ma'nâsıyla kābil-i tatbîktir.

1374. Öyle bir delilik bağı kopardı ki, bütün dîvâneler bana nasihat verirler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1374. Öyle bir delilik bağı kopardı ki, bütün divaneler bana nasihat verirler!

"Bağ"dan kasıt akıldır. Çünkü Arap dilinde "akıl", düğüm anlamına gelir. Bu delilik, sırlar âlemini müşahede etmekten kaynaklandığı için, "akıl" dediğimiz bağı koparan bir deliliktir ki, bütün deliler bana nasihat verir. Nasihat veren delilerden kasıt, Hakk'ın sırlarından ve gayb âleminin hallerinden habersiz olan perdelilerdir. Çünkü bu perdeliler, kendilerinin bu suret âleminde "akıl" denilen bağlarla bağlanmış birer deli olduklarının farkında değildirler. Onlar hakikat ehlinin hâline vâkıf olsalar, kendi deliliklerine ve akıl bağı ile sıkı sıkıya bağlandıklarına hükmederler. Nasıl ki suret âleminin dar sahasında akıllarıyla bağlanıp kaldıkları için, peygamberlerin mucizelerini ve evliyanın kerametlerini, insaf edenleri tevil; ve büsbütün insafsız olanları inkâr ederler. Olayları kendi bakış açılarına sınırlayanlara deliden başka ne denir?

"Bağ"dan murâd, akıldır. Zîrâ lügat-i Arab'da "akl", düğüm ma'nâsınadır. Bu delilik âlem-i esrârın müşâhedesinden mütevellid olduğu için, "akıl" dediğimiz bağı koparan bir deliliktir ki, delilerin hepsi bana nasîhat verir. Nasîhat veren delilerden murâd, esrâr-ı Hak'tan ve âlem-i gaybın ahvâlinden bî-haber olan ehl-i hicabdır. Çünkü bu ehl-i hicabın kendileri bu âlem-i sûrette "akıl" denilen bağlar ile bağlanmış birer deli olduklarının farkında değildirler. Onlar ehl-i hakîkatın hâline muttali' olsalar, kendilerinin deliliğine ve akıl bağı ile sıkı sıkı bağlandıklarına hükmederler. Nitekim âlem-i sûretin dar sâhasında akıllarıyla bağlanıp kaldıkları için, mu'cizât-ı enbiyâyı ve kerâmât-ı evliyâyı, insâf edenleri te'vîl; ve büsbütün insafsız olanları inkâr ederler. Hâdisâtı ufuk-ı nazarlarına hasr edenlere deliden başka ne denir?

## Dostların, Zünnûn-ı Mısrî (rahmetullahi aleyh)i iyâdet için tımarhâneye gelmesi

1375. Böylesi, Zünnûn-ı Mısrî'ye vâki' oldu; ki onda yeni bir şûr ve delilik doğdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1375. Böylesi, Zünnûn-ı Mısrî'ye meydana geldi; ki onda yeni bir coşku ve delilik doğdu.

İlahi aşkın üstün gelmesinden oluşan böyle bir coşkunluk, Zünnûn-ı Mısrî hazretlerine meydana geldi. Öyle bir durumda ki, o hazrette bu coşkunluk yeni bir tarzda ortaya çıktı. Bu şerefli kişinin künyesi Ebu'l-Feyz ve ismi Sevbân b. İbrâhîm ve lakabı Zünnûn'dur. Bu Zünnûn lakabının verilmesindeki sebep şudur ki; kendisine ilahi aşkın üstün gelmesinden kaynaklanan coşkunluğun başlangıcında bir gemiye binip bir yerde oturmuştu ve o sırada tüccarlardan birinin değerli bir taşı kaybolmuştu. Gemideki insanlar birer birer aradılar bulamadılar ve sonunda "Bu taşı bu coşkun kişi almıştır" diye oybirliğiyle karar verdiler ve ona saldırdılar ve eziyet ettiler. Onların eziyeti sınırı aşınca, Zünnûn Hazretleri Yüce Allah'a bunun kaldırılması için yalvardı. Derhal binlerce balık ağızlarından birer mücevher olduğu halde denizden başlarını çıkardılar. Zünnûn Hazretleri birini alıp tüccara verdi. Gemi halkı bu durumu görünce istiğfar ettiler ve kusurlarının affını dilediler ve ona "balık sahibi" anlamına gelen bu Zünnûn lakabını verdiler.

Aşk-ı ilâhînin galebesinden hâsıl olan böyle bir şûrîdelik, Zünnûn-ı Mısrî hazretlerine vâki' oldu. Bir halde ki, o hazrette bu şûrîdelik yeni bir tarzda zâhir oldu. Bu zât-ı şerîfin künyesi Ebu'l-Feyz ve ismi Sevbân b. İbrâhîm ve lakabı Zünnûn'dur. Bu Zünnûn'un lakabının verilmesindeki sebep budur ki; kendisine aşk-ı ilâhînin galebesinden mütehassıl şûreliğin ibtidâsında bir gemiye binip bir mahalde oturmuş ve o esnâda tâcirlerden birisinin zî-kıymet bir taşı gâib olmuş idi. Gemideki halkı birer birer aradılar bulamadılar ve nihayet "Bu taşı bu şûrîde almıştır" diye müttefikan karar verdiler ve ona taarruz ve eziyet ettiler. Onların ezâsı haddi tecavüz edince, cenâb-ı Zünnûn Hz. Hakk'a bunun ref'i için niyâz etti. Derhal binlerce balık ağızlarından birer cevher olduğu halde denizden başlarını çıkardılar. Cenâb-ı Zünnûn birisini alıp tâcire verdi. Gemi halkı bu hâli görünce istiğfâr ve isti'fâ-yı kusûr ettiler ve ona "balık sahibi" ma'nâsına olan bu Zünnûn lakabını verdiler.

1376. Şûr o kadar oldu ki, ondan feleğin fevkine kadar ciğerlere toz erişirdi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1376. Coşku o kadar arttı ki, ondan feleğin üstüne kadar ciğerlere toz erişirdi!

"Ciğerlere toz erişmek", etkilenmekten kinayedir. Onun ilahi aşkla olan coşkunluğundan yalnız yer ehli değil, melekût ehli (melekler ve ruhani varlıklar) dahi etkilenirdi.

"Ciğerlere toz erişmek", müteessir olmaktan kinâyedir. Onun aşk-ı ilâhî ile olan şûrîdeliğinden yalnız ehl-i arz değil, ehl-i melekût dahi müteessir olurdu.

1377. Agah ol ey çorak toprak, sen kendi şûrunu pak olan hudavendlerin şûrunun yanına koyma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1377. Ey çorak toprak, dikkatli ol, sen kendi şûrunu (manevi coşkunluğunu) pak olan efendilerin şûrunun yanına koyma!

Ey tasavvuf yoluna yeni girmiş sâlik (Hakk Yolcusu), senin topraktan olan bedenin, Hak tecellilerinin tohumlarının gelişmesinde henüz çoraktır. İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bakış açısıyla sende oluşan şûrîdeliği (manevi coşkunluğu), bedeni ruh hâline gelmiş ve nefse ait tesirlerden temizlenmiş olan efendilerin, yani manevi tasarruflar sahiplerinin şûrîdeliği ile eşit tutma!

Ey mübtedî sâlik, senin hâkî olan cismin tecelliyât-ı Hak tohumlarının neşv ü nemâsında henüz çoraktır. İnsân-ı kâmilin nazarıyla sende hâsıl olan şûrîdeliği, cismi rûh hâline gelmiş ve âsâr-ı nefsâniyyeden temizlenmiş olan hudâvendlerin, ya'ni tasarrufât-ı ma'neviyye sahiplerinin şûrîdeliği ile müsâvî tutma!

1378. Halka onun cünununun takati olmadı; onun ateşi onların sakallarını yaktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1378. Halkın onun deliliğine tahammülü olmadı; onun ateşi onların sakallarını yaktı.

Bu kişilerin deliliklerine halkın tahammülü yoktur, onlar dayanamazlar. Çünkü bu deliliğin ateşi halkın sakallarını, yani halkın âdetlerini ve akıllarının tavrını yakıp mahvetti. Çünkü halk "kesrette vahdet"i (çoklukta birliği) görmekten mahrum oldukları için, çokluk âleminin gereklilikleriyle sınırlıdır ve onların akılları bu sınırlamaların dışına çıkamaz. Bu kişiler ise mutlaklık denizinde kulaç attıklarından, halk onları deli oldu zanneder.

Bu zevâtın şûrîdeliklerine halkın tâkati yoktur, onlar tahammül edemezler. Zîrâ bu şûrîdeliğin ateşi halkın sakallarını, ya'ni halkın âdetlerini ve akıllarının tavrını yakıp berbâd etti. Çünkü halk "kesrette vahdet"i müşâhededen mahrûm oldukları için, âlem-i keserâtın îcâbâtı ile mukayyeddir ve onların akılları bu kuyûdâtın hâricine çıkamaz. Bu zevât ise deryâ-yı ıtlâkta kulaç attıklarından, halk onları deli oldu zannederler.

1379. Vaktaki avâmın sakallarına ateş düştü, onu bir zindana koymak için bağladılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1379. Avamın sakallarına ateş düştüğünde, onu bir zindana koymak için bağladılar.

"Be-zindânî"deki "be" sebep bildirmek içindir. Bu sebeple "bir zindana koymak için" anlamındadır. Yani, vahdet denizine dalmış olan o Zünnûn hazretlerinin hâlini halktan avam, kendi gelenek ve kurallarının dışında gördüklerinde, aralarına bir telaş ateşi düştü; onu deli oldu diye tımarhaneye göndermek için bağladılar.

"Be-zindânî" deki "be" ta'lîl içindir. Binaenaleyh بزندانی نهاد "bir zindana koymak için" ma'nâsınadır. Ya'ni, deryâ-yı vahdette müstağrak olan o Zünnûn hazretlerinin hâlini avâm-ı halk vaktāki kendi rüsûm ve kāidelerinin hâricinde gördüler, aralarına ateş telâşı düştü; onu deli oldu diye tımarhâneye göndermek için bağladılar.

1380. Dizgini geri çekmeğe imkân yoktur; vakıa avâm bu yoldan dar gelirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1380. Dizgini geri çekmeye imkân yoktur; gerçi halk bu yoldan dar gelirler.

[1391] Aşk atını akıl ve irâde dizgini ile geriye çekmek mümkün değildir. Ve ilâhî aşkın üstün gelmesinde, halkın riâyet ettikleri akıl yolunda yürümek mümkün değildir. Bu sebeple halka göre aşk yolu dar gelir ve onlar bu yoldan gayet sıkıntılı bir şekilde geçerler.

[1391] Aşk atını akıl ve irâde dizgini ile geriye çekmek mümkin değildir. Ve aşk-ı ilâhînin galebesinde avâmın riâyet ettikleri tarîk-ı akılda yürümek kābil değildir. Binâenaleyh avâma göre aşk yolu dar gelir ve onlar bu yoldan gâyet sıkıntılı bir sûrette geçerler.

1381. Bu şahlar avâmdan can korkusu görmüşlerdir; zîrâ bu taife kördürler ve şahları nişandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1381. Bu şahlar halktan can korkusu görmüşlerdir; çünkü bu topluluk kördürler ve şahlar nişandır.

"Halk"tan kasıt, şeriatı kendi muhakeme dairesine sınırlayan zahir ulemasıdır. "Şahlar"dan kasıt ise, ilahi aşka dalmış olan yüce evliyalardır. Yani, ilahi aşka ve Rabbanî cezbe hâline dalmış olan bu yüce evliyalar, zahir ulemasının kendi eksik muhakemeleriyle verdikleri fetvalardan dolayı idam korkusu görmüşlerdir. Çünkü "ulema" adı altında bulunan bu topluluk kördürler ve onlar hakikatte ulema değil, "ulu a'mâ"dır (büyük körlerdir). Ve bu yüce evliyalar ise zahirî nam ve nişandan uzaktırlar.

"Avâm"dan murâd, şerîatı kendi dâire-i muhâkemesine hasr eden ulemâ-i zâhiredir. “Şâhân"dan murâd, müstağrak-ı hubb-i ilâhî olan evliyâ-yı kirâmdır. Ya'ni, bu müstağrak-ı aşk-ı ilâhî ve cezbe-i rabbânî olan evliyâ-yı kirâm, ulemâ-yı zâhirenin kendi nâkıs muhâkemeleriyle verdikleri fetvâlardan dolayı i'dâm korkusu görmüşlerdir. Zîrâ bu “ulema" nâmı altında bulunan tâife kördürler ve onlar hakîkatta ulemâ değil, “ulu a'mâ"dır. Ve bu evliyâ-yı kirâm ise nâm u nişân-ı zâhirîden muarrâdır.

1382. Vaktaki hüküm rindlerin elinde olur, şübhesiz Zünnûn zindanda olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1382. Hüküm rindlerin elinde olduğu zaman, şüphesiz Zünnûn zindanda olur.

"Rindler"den kasıt, evliyayı inkâr edenlerdir ki, bunlar zahir uleması adı altında dolaşan mutaassıp kişilerdir. Kendi taassuplarına göre fetvalar verirler; evliyadan kimini delidir diye tımarhaneye koyarlar ve kimini şeriatça öldürülmesi caizdir diyerek öldürürler.

"Rindler"den murâd, münkirân-ı evliyâdır ki, bunlar ulemâ-i zâhire nâmı altında gezen mutaassıblardır. Kendi taassublarına göre fetvâlar verirler; ev- liyânın kimini delidir diye tımarhâneye korlar ve kimini şer'an katli câizdir diyerek öldürürler.

1383. Şah-ı azîm bir süvârî olarak gider; böyle nadir inci çocukların elindedir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1383. Yüce bir şah süvari olarak gider; böyle nadir inci çocukların elindedir!

Yüce bir hakikat şahı olan Zünnûn (a.s.) hazretleri ve benzerleri, kendi çevrelerinde ilahi aşk atına binip yalnız başına gider ve onun bu hâline vâkıf olan başka kimse bulunmaz. Böyle nadir bir inci, şeriat çocukları olan zahir ulemasının ve avamın elinde oyuncak olur.

Azîm bir şâh-ı hakîkat olan Zünnûn hazretleriyle emsâli, kendi muhîtleri arasında aşk-ı ilâhî atına binip yalnız başına gider ve onun bu hâline vâkıf olan başka kimse bulunmaz. Böyle bir nâdir inci, sıbyân-ı şerîat olan ulemâ-i zâhirenin ve avâmın elinde oyuncak olur.

1384. İnci nedir? Katre içinde gizli denizdir! Zerre içinde mahfî güneştir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1384. İnci nedir? Damla içinde gizli denizdir! Zerre içinde saklı güneştir!

1385. Bir güneş kendisini zerre gösterdi; ve kendi yüzünü azar azar açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1385. Bir güneş kendisini zerre olarak gösterdi; ve kendi yüzünü azar azar açtı.

Ankaravî hazretleri bu beyti, "Ahadiyyet (Allah'ın birliği) güneşi kendisini zerre gibi olan insân-ı kâmilde gösterdi ve bâkî (kalıcı) yüzünü ve gaybî sırlarını o zerreden azar azar açtı" şeklinde şerh etmiştir. Ve Hind şârihleri, bu beytin, "eşsiz inci" olan Hz. Zünnûn'un övgüsü olduğunu beyan ederler.

Ankaravî hazretleri bu beyti, "Ahadiyyet güneşi kendisini zerre gibi olan insân-ı kâmilde gösterdi ve vech-i bâkîsini ve esrâr-ı gaybiyyesini o zerreden azar azar açtı" sûretinde şerh buyurmuştur. Ve Hind şârihleri, bu beyit, "dürr-i yetîm" olan Hz. Zünnûn'un medhi olduğunu beyân buyururlar.

1386. Zerrelerin hepsi onda mahv oldu; âlem ondan sarhoş oldu ve ayık oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1386. Zerrelerin hepsi onda yok oldu; âlem ondan sarhoş oldu ve ayık oldu!

İnsân-ı kâmil güneş gibidir ve halkın avamı zerre mesabesindedir. Bu sebeple insân-ı kâmil bâtınî yüzünü gösterdiği zaman, bu zerrelerin aklı ve iradesi onda yok oldu ve âlem ondan sarhoş ve cezbedâr oldu; ve yine ayıklığa ve akla geldi. Bu anlam Ankaravî'ye göredir. Hint şârihleri, صحو شد ifadesine, "ayıklık ve ayık olma hali gitti" anlamını vermişlerdir. Yani, "Halk onun teveccühünden sarhoş oldu ve ayıklık ve ayık olma halleri gitti" demek olur.

İnsân-ı kâmil güneş ve avâm-ı halk zerre mesâbesindedir. Binâenaleyh insân-ı kâmil vech-i bâtınîsini gösterdiği vakit, bu zerrelerin akıl ve irâdesi onda mahv oldu ve âlem ondan sarhoş ve cezbedâr oldu; ve yine sahv ve akla geldi. Bu ma'nâ Ankaravî'ye göredir. Hind şârihleri, صحو شد e, "sahv ve ayıklık gitti" ma'nâsı vermişlerdir. Ya'ni, "Halk onun teveccühünden sarhoş oldu ve sahv ve ayıklık halleri gitti" demek olur.

1387. Vaktaki kalem bir gaddârın elinde olur, şübhesiz Mansûr berdar olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1387. Kalem bir gaddarın elinde olduğu zaman, şüphesiz Mansûr darağacına asılır!

Fetva kalemi gaddar ve zalim bir hakimin elinde olduğu zaman, elbette Mansûr darağacına asılır! Çünkü Hallâc-ı Mansûr hazretleri kendi imanını kadı huzurunda beyan ettiği halde, o zamanki zalim kadı o sözleri hiç dikkate almamış ve idam fetvasını yazmakla meşgul olmuştur.

Fetvâ kalemi bir gaddâr ve zâlim hâkimin elinde olduğu vakit, elbette Mansûr darağacına asılır! Zîrâ Hallâc-ı Mansûr hazretleri kendisinin îmânını huzûr-ı kadıda beyân ettiği halde, o vakitte kadı olan zâlim hiç o sözleri na-zar-ı i'tibâra almamış ve i'dâm fetvâsını yazmakla meşgül olmuştur.

1388. Mâdemki bu iş güç sefîhler içindir, enbiyâyı katl etmeleri lâzım gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1388. Mademki bu iş güç sefihler içindir, peygamberleri öldürmeleri gerekir.

Bu şerefli beyit, إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيِّينَ بِغَيْرِ حَقٍّ وَيَقْتُلُونَ الَّذِينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ مِنَ النَّاسِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ أُولَئِكَ الَّذِينَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ yani “Şu kimseler ki, Allah'ın âyetlerine kâfir oldular ve haksız olarak peygamberleri öldürdüler ve adalet ile emredenleri de öldürdüler. Şimdi, onlara dünyada ve ahirette acı azap müjdesini ver! Ve onlar için yardımcı yoktur!" (Âl-i İmran, 3/21-22) ayet-i kerimesinin parlak anlamına işarettir.

Bu beyt-i şerîf, إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيِّينَ بِغَيْرِ حَقٍّ وَيَقْتُلُونَ الَّذِينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ مِنَ النَّاسِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ أُولَئِكَ الَّذِينَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ ya'ni “Şu kimseler ki, Allah'ın âyetlerine kâfır oldular ve haksız olarak peygamber-leri öldürdüler ve adâlet ile emredenleri de öldürdüler. İmdi, onlara dünyâda ve âhirette azâb-ı elîm müjdesini ver! Ve onlar için yardımcı yoktur!" (Âl-i İmran, 3/21-22) âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı münîfine işarettir.

1389. Dalâlet yolunun kavmi, sefehlerinden dolayı enbiyâya, "Biz sizinle te-şe'üm ediyoruz" demişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1389. Dalâlet yolunun kavmi, sefihliklerinden dolayı peygamberlere, "Biz sizinle uğursuzluk yaşıyoruz" demişlerdir.

Bu şerefli beyitte, Yâsîn sûresinde geçen قَالُوا إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا لَتَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ (Yâsîn, 36/18) yani "Memleketimize yağmur yağmamasından dolayı biz sizi uğursuz sayıyoruz. Eğer bizi davetten ve davanızdan vazgeçmezseniz, elbette biz sizi taşlarız ve bizden size elem verici azap isabet eder!" ayetine işaret buyurulur. Kâfirlerin bu hitabı, İsa (a.s.) tarafından Antakya halkına gönderilmiş olan elçileredir. Nitekim bunun benzerini, Şuayb'ın (a.s.) kavmi de söylediler ve وَلَوْلَا رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَ (Hûd, 11/91) yani "Eğer senin yakınların olmasaydı, biz seni taşlardık" dediler. Ve yollarını şaşırmış olan bu inkârcılar, kendi sefihliklerini ve cehaletlerini idrak edemediler. Çünkü peygamberler o kavimlere ahlak ve insaniyet dersi veriyordu. Bunlar ise hayvanî ahlaktan olan yırtıcılığa alışmış idiler ve bu alıştıkları hayvanîlik kendilerine hoş geliyordu. İnsanlar ise alışmış oldukları şeye sarılmakta pek mutaassıptırlar. O şeyin kötülüğünü düşünmek bile kendilerine ağır gelir. İşte bu sebeple inkârcılar peygamberlere daima muhalefet ettiler.

Bu beyt-i şerîfte, Yâsîn sûre-i şerîfesinde vâki قَالُوا إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا لَتَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ (Yâsîn, 36/18) ya'ni "Memleketimize yağmur yağ-mamasından dolayı biz sizi uğursuz addediyoruz. Eğer bizi da'vetten ve da'vânızdan vazgeçmezseniz, elbette biz sizi taşlarız ve bizden size elem ve-rici azab isabet eder!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Küffârın bu hitâbı, Îsâ (a.s.) tarafından Antakya ahâlîsine gönderilmiş olan resûlleredir. Nitekim bunun nazîrini, kavmi Şuayb'a (a.s.) da söylediler ve وَلَوْلَا رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَ (Hûd, 11/91) ya'ni "Eğer senin taallukātın olmasa idi, biz seni taşlardık" dediler. Ve yollarını şaşırmış olan bu münkirîn, kendi sefâhet ve cehâletlerini idrak ede-mediler. Zîrâ enbiyâ o kavimlere ahlâk ve insâniyyet dersi veriyordu. Bunlar ise ahlâk-ı hayvâniyyeden olan yırtıcılığa alışmış idiler ve bu alıştıkları hay-vâniyyet kendilerine hoş geliyordu. İnsanlar ise alışmış oldukları şeye sarıl-makta pek mutaassıbdırlar. O şeyin fenâlığını düşünmek bile kendilerine ağır gelir. İşte bu sebeple münkirîn enbiyâya dâimâ muhalefet ettiler.

1390. Nasârânın cehlini gör ki, asılmış olan o bir hudâvendden emân koparmışlardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1390. Hristiyanların bilgisizliğini gör ki, asılmış olan o bir tanrıdan güvence beklemişlerdir!

Hristiyanların bilgisizliğine bak ki, birbirini çelişen iki hükmü doğru zannediyorlar. Birisi şudur ki, o Hazret'in ilâhlığına hükmederler; ve diğeri şudur ki: "Yahudiler tarafından haça gerildi" derler. Halbuki ilâhlıkta üstünlük olmak zorunlu olduğundan, onun ilâhlığına hükmettikleri zaman, üstünlüğüne de hükmetmiş olurlar. Ve Yahudilerin elinde asılması ise mağlubiyet olduğundan, bir taraftan da mağlubiyetine hükmetmiş bulunurlar. Üstünlük ve mağlubiyet ise birbirinin zıddı ve çelişiğidir. Ve bu bilgisizliğin üzerine fazla olarak bir bilgisizlik tüyü daha dikip, Yahudilere mağlup olan bir ilâhtan dahi dünyada ve ahirette emniyet beklerler.

Nasrânîlerin cehâletine bak ki, birbirini nakzeden iki hükmü doğru zanne-diyorlar. Birisi budur ki, o Hazret'in ulûhiyyetine hükmederler; ve diğeri bu- dur ki: "Yahûdîler tarafından haça gerildi" derler. Halbuki ulûhiyyette galibiyyet olmak zarûrî olduğundan, onun ulûhiyyetine hükmettikleri vakit, galibiyyetine de hükmetmiş olurlar. Ve yahûdîlerin elinde asılması ise mağlûbiyyet olduğundan, bir taraftan da mağlûbiyyetine hükmetmiş bulunurlar. Galibiyyet ve mağlûbiyyet ise birbirinin zıddı ve nakîzidir. Ve bu cehlin üzerine fazla olarak bir cehalet tüyü daha dikip, yahûdîlere mağlub olan bir ilâhtan dahi dünyâda ve âhirette emniyyet beklerler.

1391. Mâdemki onun kavli ile cühûdun maslûbudur, binâenaleyh onun için ne vakit emn gösterilebilir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1391. Mademki onun sözüyle inkârın etkisi ortadan kalkmıştır, bu sebeple onun için ne zaman güven gösterilebilir?

Mademki Hristiyanların sözüne göre İsa (a.s.) Yahudiler tarafından asılmıştır, bu sebeple mağlup olan bir ilahtan nasıl emniyet, yardım ve destek istenebilir? Kısmi bir değerlendirme yapılacak olursa, akıl ve mantık asla bunu kabul etmez. Fakat ne çare ki, akıl ve mantık ölçüsüne sığmayan bu çelişkili hükümleri Hristiyanların zihinleri "sır" adıyla kabul ederler.

Mâdemki nasârânın kavline göre Îsâ (a.s.) yahûdîler tarafından asılmıştır, binâenaleyh mağlûb olan ilâhtan nasıl emniyyet ve imdâd ve muâvenet isteyebilir? Cüz'î bir mülahaza edilecek olursa, akıl ve mantık aslâ bunu kabûl etmez. Fakat ne çâre ki, akıl ve mantık mîzânına sığmayan bu mütenâkız hükümleri nasârânın dimâğları "sır" nâmıyla kabûl ederler.

1392. Mâdemki o şâhın gönlü onlardan hun olur, "Ve ente fîhim" ismeti nasıl olur!?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1392. Mademki o şahın gönlü onlardan kan ağlar, "Ve sen onların içindeyken" koruması nasıl olur!?

Bu şerefli beyitte, Enfâl Sûresi'nde yer alan "وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنْتَ فِيهِمْ" (Enfâl, 8/33) yani "Ey şanlı peygamberim, sen onların içinde olduğun hâlde Yüce Allah onlara azap etmez!" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Bilinmeli ki, "Kur'an" toplama anlamındadır. Kur'an-ı Kerim, bütün peygamberleri doğrulayan ve onların getirdiği hükümleri ve inançları toplayan bir kitap olduğundan, şerefli ismine "Kur'an" denilmiştir. Bu sebeple ondaki hükümler, bütün peygamberlerin zamanlarını kapsar. Bu sebeple, Yüce Allah, aralarındaki peygamberleri o çevreden çıkarmadıkça, inkârcılara azap etmemiştir. Yani "Mademki Hristiyanların sözüne göre İsa (a.s.) Yahudiler tarafından çarmıha gerildi ve onun şerefli kalbi bu şekilde inkârcılardan kan ağladı ve üzüldü ve bu hâlde aralarından ayrıldı; artık Yüce Allah tarafından vaat edilen korunma ve muhafaza ümidi kalır mı ki, bu topluluk Hz. İsa'nın varlığı sebebiyle güvenlik talep edebilsinler?"

Bu şerefli beyitte, Hristiyanların diğer bir inancı da eleştirilmiş olur. Çünkü onlar, "İnsanların günahlarından arınması için, Hz. İsa kendisini feda etti" derler.

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Enfal'de olan وَمَا كَانَ اللَّهُ لَيُعَذِّبَهُمْ وَأَنْتَ فِيهِمْ (Enfal, 8/33) ya'ni "Ey Nebiyy-i zî-şânım, sen onların içinde olduğun halde Allâh Teâlâ onları ta'zîb etmez!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

Ma'lûm olsun ki, "Kur'ân" cem' ma'nâsınadır. Kur'ân-ı Kerîm bilcümle enbiyâyı musaddık ve onların getirdikleri ahkâm ve akāidi câmi' olduğundan, ism-i şerîfine "Kur'ân" denilmiştir. Binâenaleyh ondaki ahkâm bilcümle enbiyânın zamanlarına şâmildir. Binâenaleyh aralarındaki peygamberleri o muhîtten çıkarmadıkça, Hak Teâlâ münkirlere azâb etmemiştir. Ya'ni "Mâdemki nasârânın kavline göre Îsâ (a.s.) yahûdîler tarafından asıldı ve onun kalb-i şerîfi bu sûretle münkirlerden hûn oldu ve müteessir oldu ve bu halde aralarından çıktı; artık Hak Teâlâ tarafından mev'ûd olan ismet ve muhafaza ümîdi kalır mı ki, bu tâife Hz. Îsâ'nın vücûdu sebebiyle emn taleb edebilsinler?"

Bu beyt-i şerîfte, nasrânîlerin diğer bir i'tikādı da cerh buyurulmuş olur. Zîrâ onlar, "Benî-beşerin günahlarından musaffâ olması için, Hz. Îsâ kendisini fedâ etti" derler.

1393. Hâlis altına ve kuyumcuya hain kalpçıdan hatar ziyade olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1393. Hâlis altına ve kuyumcuya, hain kalpçıdan tehlike daha fazla olur.

"Kuyumcu"dan maksat, peygamberlerdir; ve "hâlis altın"dan maksat, peygamberlerin vârisleri olan evliyâdır. "Kallab", mübâlağa ile ism-i fâil olup, "pek ziyâde kalbzen" (çok fazla kalpazan) anlamındadır. Ve bundan maksat, Ebû Cehîl, Fir'avn ve Nemrûd meşrebinde (yolunda) olan süfehâdır (akılsız, ahmak kişilerdir). Yani, kuyumcunun sanatına ve altının revaç bulmasına, hain kalpazanlardan çok tehlike olduğu gibi, peygamberlere ve onların vârislerine de süfehâdan tehlike ve korku vardır.

"Kuyumcu"dan murâd, enbiyâ; ve "hâlis altın"dan murâd, enbiyânın vârisleri olan evliyâdır. "Kallab", mübâlağa ile ism-i fâil olup, "pek ziyâde kalbzen" ma'nâsınadır. Ve bundan murâd, Ebû Cehîl ve Fir'avn ve Nemrûd meşrebinde olan süfehâdır. Ya'ni, kuyumcunun san'atına ve altının revâcına, hâin kalb-zenlerden çok tehlike olduğu gibi, enbiyâya ve onların vârislerine de süfehâdan tehlike ve korku vardır.

1394. Yûsuf'lar çirkinlerin hasedinden mahfîdirler; zîrâ güzeller düşmandan ateş içinde yaşarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1394. Yûsuf'lar çirkinlerin kıskançlığından gizlidirler; çünkü güzeller düşmandan ateş içinde yaşarlar.

Hz. Yûsuf gibi karakterleri güzel olanlar, çirkin huyluların kıskançlığından örtünüp saklanırlar. Çünkü güzellerin düşmanı çoktur. Onlar düşmanın saldırısı korkusunun ateşi içinde yaşarlar.

Hz. Yûsuf gibi sîretleri güzel olanlar, çirkin huyluların hasedinden tesettür edip saklanırlar. Zîrâ güzellerin düşmanı çoktur. Onlar düşmanın tecavüzü korkusunun ateşi içinde yaşarlar.

1395. Yûsuflar kardeşlerin mekrinden kuyu içindedir; zîrâ hasedlerden Yusuf'u kurtlara verirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1395. Yusuflar, kardeşlerin tuzağından kuyu içindedir; çünkü kıskançlıklardan Yusuf'u kurtlara verirler.

Hz. Yusuf (a.s.) makamında olanlar, kendi öz kardeşlerinin tuzak ve hilesi yüzünden gizlenmiş durumdadırlar. Çünkü gizlenme kuyusundan ortaya çıksalar, kıskançlıklarından o Hz. Yusuf (a.s.) meşrepli (karakterli) kişileri, kurt gibi olan kötü huylarına teslim ederler ve o huylar da onu parçalar.

Hz. Yûsuf mesâbesinde olanlar, kendi sûret kardeşlerinin mekr ve hîlesi yüzünden ihtifâdadırlar. Zîrâ ihtifa kuyusundan meydana çıksalar, hasedlerinden o Hz. Yûsuf meşrebli olan zevâtı, kurt gibi olan kötü huylarına teslîm ederler ve o huylar dahi onu yırtar.

1396. Hasedden Yûsuf-ı Mısrî üzerine ne gitti! Bu hased pusuda bir azîm kurttur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1396. Yusuf-ı Mısrî'nin başına hasetten neler geldi! Bu haset, pusuda bekleyen büyük bir kurttur!

Yusuf-ı Mısrî'nin (a.s.) başına kardeşlerinin hasedi yüzünden ne gibi olaylar geldiğini Kur'an-ı Azîmüşân'da okudun. Bu haset huyu, bu uygun bedenin pususunda saklanmış büyük bir kurttur.

Kardeşlerinin hasedi yüzünden Yûsuf-ı Mısrî (a.s.) üzerinden ne hâdiseler cereyân ettiğini Kur'ân-ı Azîmüşân'da okudun. Bu hased huyu, bu mütenâsib cisim pususunda saklanmış bir büyük kurttur.

1397. Şübhesiz bu kurttan, halîm olan Ya'kūb, dâima Yûsuf üzerine havf ve korku tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1397. Şüphesiz bu kurttan, halim olan Yakup, daima Yusuf üzerine korku ve endişe duydu.

Yakup (a.s.), evlatlarının bedenleri ardında gizlenmiş olan bu haset kurdunun daima Yusuf (a.s.) üzerine saldıracağından korkardı. Ve nitekim ayet-i kerimede hikâye ve beyan buyurulduğu üzere, وَأَخَافُ أَنْ يَأْكُلَهُ الذِّنْبُ (Yusuf, 12/13) yani "Ben muhakkak onu kurdun yemesinden korkarım!" dedi.

Ya'kūb (a.s.), evladlarının cisimleri pususunda gizlenmiş olan bu hased kurdunun dâimâ Yûsuf (a.s.) üzerine hücûm edeceğinden korkardı. Ve nitekim âyet-i kerîmede hikâye ve beyân buyurulduğu üzere, وَأَخَافُ أَنْ يَأْكُلَهُ الذِّنْبُ (Yûsuf, 12/13) ya'ni "Ben muhakkak onu kurdun yemesinden korkarım!" dedi.

1398. Zahirî kurt muhakkak Yûsuf'un etrafını dolaşmadı; bu hased fiilde kurtlardan geçti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1398. Görünen kurt kesinlikle Yusuf'un etrafında dolaşmadı; bu haset fiilde kurtları geçti.

Görünen kurt, şanlı peygamber olan Yusuf (a.s.)a saldırmak için etrafında dolaşmadı; fakat bedenin pusu yerlerinde gizli olan haset kurdu, fiilde ve etkide görünen kurtları geçti.

Zâhirdeki kurt, nebiyy-i zîşân olan Yûsuf (a.s.)a taarruz için etrafını dolaşmadı; fakat cesed pusularında gizli olan hased kurdu, fiilde ve te'sîrde zâhirî kurtları geçti.

1399. Bu kurt zahm yaptı ve "innâ zehebnâ nestebiku" diye tatlı dilin özründen gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1399. Bu kurt yara açtı ve "innâ zehebnâ nestebiku" diye tatlı dilin özründen gelmiştir.

Bu haset kurdu, bir yandan yara açtı, bir yandan da hakkın yüzünden görünerek tatlı diller döktü. Nasıl ki kardeşleri Yûsuf'u (a.s.), babaları olan Ya'kūb'a (a.s.) "Yûsuf'u bizimle beraber gönder, gezsin ve oynasın; biz onu koruruz" diyerek aldılar ve sahraya gittiler ve orada bir kör kuyuya attılar. Ve dönüşlerinde sahte üzüntülerle قالوا يَا أَبَانَا إنا ذهبنا نستبق وتركنا يوسف عند متاعنا فَأَكَلَهُ الذِّنْبُ (Yusuf 12/17) yani “Biz sahada koşmaca oyunu oynayıp, birbirimizle yarış ediyorduk. Yûsuf'u da eşyalarımızın yanında bıraktık; sonra onu kurt yedi" dediler ve hem hasetlerinin hükmünü yerine getirdiler hem de üzüntülü tatlı dillerle babalarına özür dilediler. Bu sebeple bu kurdun yarası, tatlı dilin özrü ve zulmü yönünden olur.

Bu hased kurdu, bir taraftan yara açtı, bir taraftan da rûy-i haktan görünerek tatlı diller döktü. Nitekim kardeşleri Yûsuf (a.s.)1, pederleri olan Ya'kūb (a.s.)a "Yûsuf'u bizimle beraber gönder, teferrüc etsin ve oynasın; biz onu muhafaza ederiz" diyerek aldılar ve sahrâya gittiler ve orada bir kör kuyuya attılar. Ve avdetlerinde ca'lî teessürat ile قالوا يَا أَبَانَا إنا ذهبنا نستبق وتركنا يوسف عند متاعنا فَأَكَلَهُ الذِّنْبُ (Yusuf 12/17) ya'ni “Biz sahrâda koşmaca oyunu oynayıp, birbirimizle yarış ediyor idik. Yûsuf'u da eşyâmızın yanında bıraktık; sonra onu kurt yedi" dediler ve hem hasedlerinin hükmünü icrâ ettiler ve hem de müteessirâne tatlı diller ile pederlerine i'tizâr ettiler. Binâenaleyh bu kurdun yarası, tatlı dilin özrü ve zulmü cihetinden olur.

1400. Yüz binlerce kurdun bu mekri yoktur; dur, bu kurt akıbet rüsvây olur! [1411]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1400. Yüz binlerce kurdun bu tuzağı yoktur; dur, bu kurt sonunda rezil olur! [1411]

Yani yüz binlerce görünen kurtta, bu iç kurdu olan hasedin hilesi ve tuzağı yoktur. Hele sen dur, bu iç kurt sonunda rezil ve kepaze olur. "Bîst" kelimesi "Îstâden" mastarından şimdiki zaman emir kipidir, بأيست kelimesinin kısaltılmış hâlidir.

Ya'ni yüz binlerce zâhirî kurda bu bâtın kurdu olan hasedin hîlesi ve mekri yoktur. Hele sen dur, bu bâtın kurdu sonunda rüsvây ve rezîl olur. "Bîst" kelimesi "Îstâden" masdarından emr-i hazırdır بأيست kelimesinin muhaffefidir.

1401. Zîra ki hasidlerin haşrını zarar günü, şübhesiz kurtların sûreti üzerine yaparlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1401. Çünkü hasetçilerin haşrını, zarar günü, şüphesiz kurtların sureti üzerine yaparlar.

Zarar günü, kıyamet gününden kinayedir. Yani, kıyamet gününde hasetçiler, insani suretlerini kaybedip, kurtlar suretinde haşr olunurlar. Bilinmeli ki, Muhammed ümmetinden zahiri mesh (dış görünüşün değişmesi) kaldırılmıştır, fakat batıni mesh (içsel değişme) vardır. Bu sebeple dünya hayatında hiçbir kimsenin insani sureti başka bir şekle girmez. Fakat kendisine hayvani sıfatlardan hangisi üstün gelmiş ve fiillerinde eseri ortaya çıkmakta bulunmuş ise, batını o hayvanın suretinde olur. Ve insanların batınları kendisine açılan yüce evliyalar bu hali bu âlemde müşahade ederler. Bu sebeple bir kimse batını meshedilmiş olarak bu âlemden göçerse ve Yüce Allah hazretleri de onun bu halini bağışlamaz ve örtmezse, berzahta ve diriliş gününde o sıfatın sureti üzerine haşr olur. Nitekim hadis-i şerifte, تموتون كما تعيشون و تحشرون كما تموتون yani "Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olunursunuz" buyurulur. Bu hal tenasüh (ruh göçü) değildir. Çünkü tenasühün anlamı, dünyada bir kalıptan diğer bir kalıba geçmektir.

Rûz-i gezend yevm-i kıyâmetten kinâyedir. Ya'ni, yevm-i kıyâmette hasedciler, sûret-i insâniyyelerini gâib edip, kurtlar sûretinde haşr olunurlar. Ma'lûm olsun ki, ümmet-i merhûme-i muhammediyyeden mesh-i zâhir kaldırılmıştır, fakat mesh-i bâtın vardır. Binâenaleyh hayât-ı dünyeviyyede hiçbir kimsenin sûret-i insâniyyesi başka şekle girmez. Fakat kendisine sıfat-ı hayvâniyyeden hangisi galib gelmiş ve ef'âlinde eseri zâhir olmakta bulmuş ise, bâtını o hayvanın sûretinde olur. Ve nâsın bâtınları kendisine münkeşif olan evliyâ-yı kirâm bu hâli bu âlemde müşâhede ederler. Binâenaleyh bir kimse bâtını memsûh olarak bu âlemden intikāl ederse ve Hak Teâlâ hazretleri de onun bu hâlini gafr ve setr buyurmazsa, berzahta ve yevm-i ba'sde o sıfatın sûreti üzerine haşr olur. Nitekim hadis-i şerîfte, تموتون كما تعيشون و تحشرون كما تموتون ya'ni "Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olunursunuz" buyurulur. Bu hâl tenâsüh değildir. Zîrâ tenâsühün ma'nâsı, dünyâda bir kalıbtan diğer bir kalıba intikāldir.

1402. Murdar yiyici olan hırs dolu alçağın haşri, hesap gününde bir domuz sûreti olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1402. Murdar yiyici olan hırs dolu alçağın haşri, hesap gününde bir domuz sûreti olur!

Yani, Yüce Allah'ın haram kıldığı şeyleri yiyen hırslı ve alçak tabiatlı kimseler, hesap günü olan kıyamet gününde domuz şeklinde diriltilirler. Ancak tövbe ederse veya Yüce Allah onu bağışlarsa durum farklıdır!

Ya'ni, Hak Teâlâ'nın harâm ettiği şeyleri yiyen harîs ve alçak tabîatlı olan kimseler, hesap günü olan yevm-i kıyâmette domuz sûretinde haşr olunurlar. Meğer ki tövbe ede ve yâhut Hak Teâlâ hazretleri onu mağfiret buyura!

1403. Zânîlerin gizli uzvu kokmuş, şarap içenlerin ağızları kokmuş olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1403. Zina edenlerin gizli uzvu kokmuş, şarap içenlerin ağızları kokmuş olur!

Zina edenlerin cinsel organları, çevresini rahatsız edecek şekilde pis kokulu olur ve şarap içenlerin ağızlarının kokusu da aynı şekilde pek murdar olur. Bu içsel kokuları, keşif ehli evliyalar bu dünyada da duyarlar ve onların hallerini bu kokulardan bilirler. Ve zinanın pis kokusu başka, şarabın pis kokusu da yine başkadır. Nasıl ki dünyada da pis kokuların çeşitleri vardır.

Zînâ edenlerin âlet-i tenâsülleri, muhîtini müteezzî edecek sûrette pis kokulu olur ve şarap içenlerin ağızlarının kokusu da kezâ pek murdar olur. Bu bâtın kokularını, ashâb-ı mükâşefeden olan evliyâ bu dünyâda da duyarlar ve onların hallerini bu kokulardan bilirler. Ve zinânın pis kokusu başka ve şarâbın pis kokusu da yine başkadır. Nitekim dünyâda da pis kokuların envâ'ı vardır.

1404. Gizli koku ki, gönüllere erişirdi, haşrda mahsüs ve aşikâr olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1404. Gizli koku ki, gönüllere erişirdi, haşirde (diriliş gününde) özgü ve açıkça belirir!

Bu dünya hayatında keşif ehli (mükâşefe: gayb âleminden bilgi edinme) kişilerin gönüllerine erişen bu gizli pis kokular, kıyamet gününde, dünyada açıkça hissedilen kokular gibi meydana çıkar. Nitekim ayet-i kerîmede, يَوْمَ تَبْلَى السَّائرُ (Tarık, 86/9) yani "O kıyamet gününde, gizli olanlar açıkça belirir” buyrulur.

Bu hayât-ı dünyeviyyede ashâb-ı mükâşefenin gönüllerine erişen bu gizli pis kokular, yevm-i kıyâmette, dünyâda zâhiren mahsüs olan kokular gibi meydana çıkar. Nitekim ayet-i kerîmede, يَوْمَ تَبْلَى السَّائرُ (Tarık, 86/9) ya'ni "O kıyâmet gününde, gizli olanlar âşikâr olur” buyurulur.

1405. Ademînin vücudu bir orman geldi; eğer sen o bir demden isen, bu vücûddan hazer üzerine ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1405. İnsanın varlığı bir orman gibidir; eğer sen o bir nefha (ilahi üfleme) ile var olanlardansan, bu varlıktan sakın!

İnsanın varlığı bir orman gibidir. Âlemde var olan bütün hayvanların sıfatları onda mevcuttur. Nitekim Pir (Mevlânâ) Fîhi Mâ Fîh'te şöyle buyurur: "İnsanda çok şeyler vardır. Bir kere kuş kafesi yukarıya götürür ve fare yine aşağıya çeker. Ve insanda yüz binlerce çeşitli vahşi hayvan vardır." Bu sebeple sen, "Ben insana kendi ruhumdan üfledim" (Hicr, 15/29) ayet-i kerimesinde belirtilen nefha (ilahi üfleme) ile ilgili olan gruptansan, bu varlık ormanından kork ki, seni bu nefhadan uzaklaştırmasın ve hayvanlık mertebesine indirmesin!

İnsanın vücûdu bir orman mesâbesindedir. Alemde mevcûd olan bilcümle hayvânâtın sıfatları onda mevcuttur. Nitekim cenâb-ı Pîr Fihi Mâ Fih'de şöyle buyururlar: “İnsanda çok şeyler vardır. Bir kere kuş kafesi yukarıya götürür ve fâre yine aşağıya çeker. Ve insanda yüz binlerce vuhûş-ı muhtelife vardır. Binâenaleyh sen وَنَفَحْتُ فيه من روحى (Hicr, 15/29) ya'ni "Ben insana kendi rûhumdan nefh ettim" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan nefhaya mensûb olan tâifeden isen, bu vücûd ormanından kork ki, seni bu nefhadan teb'îd ve hayvaniyyet mertebesine tenzîl etmesin!"

1406. Bizim vücudumuzda binlerce kurt ve domuz, sâlih ve gayr-i salih ve güzel ve çirkin vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1406. Bizim vücudumuzda binlerce kurt ve domuz, iyi ve kötü, güzel ve çirkin vardır!

Yani bizim vücudumuzda pek çok iyi ve kötü sıfatlar ve ahlâklar vardır. "Huşûk" (haramzade ve kötü fiilli olan kimse) anlamınadır.

Ya'ni bizim vücûdumuzda pek çok iyi ve kötü sıfatlar ve ahlâklar vardır. "Huşûk", haram-zâde ve kötü fiilli olan kimse ma'nâsınadır.

1407. Hüküm o huy içindir ki, o ziyade galibdir; vaktaki altın bakırdan ziyade geldi, o altındır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1407. Hüküm, o huy içindir ki, o daha baskındır; ne zaman ki altın bakırdan daha fazla geldi, o altındır.

İnsanın iyiliği ve kötülüğü hakkında verilecek hüküm, kendisinde mevcut olan baskın sıfatlar üzerinedir. Eğer iyi sıfatlar ve huylar çok ve baskın; ve kötü sıfatlar ve huylar az ise, o insana insan denir. Çünkü şeriatta "adil kişi", "iyilikleri kötülüklerine baskın olan kimsedir" diye tanımlanır. Nasıl ki bakır ile altın karışımında bakır çok olursa bakır; ve altın çok olursa altın hükmü verilir. Ve ayarları altının miktarına göre belirlerler.

İnsanın iyiliği ve kötülüğü hakkında verilecek hüküm, kendisinde mevcûd olan galib sıfatlar üzerinedir. Eğer iyi sıfatlar ve huylar çok ve gālib; ve kötü sıfatlar ve huylar az ise, o insana insan denir. Zîrâ şerîatta "racül-i adl", "hasenâtı seyyiâtına gālib olan kimsedir" diye ta'rîf olunur. Nitekim bakır ile altın halîtasında bakır çok olursa bakır; ve altın çok olursa altın hükmü verilir. Ve ayârları altının mikdârına göre ta'yîn ederler.

1408. Bir sîret ki, o senin vücudunda galibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vâcibdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1408. Bir huy ki, o senin varlığında üstün gelmiştir, o tasvir üzerine de dirilişin zorunludur.

İşte bunun için, iyi ve kötü huydan hangisi senin üzerine üstün gelmiş ise, kıyamet gününde o huyun gerektirdiği şekil üzerine dirilişin zorunlu ve kaçınılmaz olur. Eğer iyi huy üstün ise, bu huy insana ait bir özellik olduğundan insan şeklinde; ve kötü huy üstün ise, o huy hangi hayvanın sıfatı ise o hayvanın şekli üzerine diriltilirsin.

İşte bunun için, iyi ve kötü huydan hangisi senin üzerine gālib olmuş ise, yevm-i kıyâmette o huyun îcâb ettirdiği sûret üzerine haşrin zarûrî ve vâcib olur. Eğer iyi huy gālib ise, bu huy haslet-i insâniyyeden olduğundan insan sûretinde; ve kötü huy gālib ise, o huy hangi hayvanın sıfatı ise o hayvanın sûreti üzerine haşr olunursun.

1409. Bir saatta beşerde kurtluk, bir saatta ay gibi Yusuf yüzlülük zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1409. Bir saatte insanda kurtluk, bir saatte ay gibi Yusuf yüzlülük ortaya çıkar.

İnsan varlığı ruh ile bedenden oluştuğundan, onun üzerinde iki tarafın tesirleri de hükmeder. Bazen nefsin eseri olarak kurtluk ve yırtıcılık; ve bazen de melek cinsinden olan ruhun ay gibi parlak olan sıfatı ortaya çıkar. "Yusuf yüzlülük"ten kastedilen, ruhsal ve meleki sıfatlardır.

Vücûd-ı beşer rûh ile cisimden terekküb ettiğinden, onun üzerinde iki tarafın te'sîrâtı da hüküm-fermâdır. Ba'zan eser-i nefs olarak kurtluk ve yırtıcılık; ve ba'zan da melek cinsinden olan rûhun ay gibi parlak olan sıfatı zâhir olur. "Yûsuf yüzlülük"ten murâd, sıfât-ı rûhiyye ve melekiyyedir.

1410. Salah ve kînler sînelerden sînelere gizli yoldan gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1410. İyilik ve kinler, gönüllerden gönüllere gizli yoldan gider.

[1421] Yani, iyi huylu kimselerin güzel ahlakı, kendi kalbinden arkadaşının kalbine gizli bir yoldan gidip yayıldığı gibi, kötü ahlak sahibi kimselerin kalplerinde yerleşmiş olan bu kötü huylar da onların arkadaşlarının kalplerine yine o gizli yoldan gider. Çünkü tabiat hırsızdır; iyiyi ve kötüyü çalar. Bu sebeple iyilerle arkadaşlık etme gerekliliği ortaya çıkmıştır. Ve insan, tabiatın bu hırsızlığının farkına varamaz.

[1421] Ya'ni, sâlih olan kimselerin hüsn-i ahlâkı, onun kalbinden kendi musâhiblerinin kalbine gizli bir yoldan gidip sirâyet ettiği gibi, sû'-i ahlâk sahibi olan kimselerin kalblerinde merkûz olan bu kötü huylar da onların musâhiblerinin kalblerine yine o gizli yoldan gider. Zîrâ tabîat sâriktır; iyiyi ve kötüyü çalar. Onun için iyilerle musâhabet lüzûmu tahakkuk etmiştir. Ve insan tab'ın bu sirkatinin farkına varamaz.

1411. Belki muhakkak insandan öküze ve eşeğe, âlimlik ve ilim ve hüner gider!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1411. Aksine, muhakkak insandan öküze ve eşeğe âlimlik, ilim ve hüner gider!

Bunun açık örneğini istersen, görmez misin; insanlar öküzleri, eşekleri ve diğer hayvanları terbiye ederler; bu terbiyeden onlarda bir tür ilim ortaya çıkar ve hayvan iş yerini ve ahırını kendi kendine bulur.

Bunun misâl-i zâhirîsini istersen, görmez misin; insanlar öküzleri ve eşekleri ve sâir hayvânâtı terbiye ederler; bu terbiyeden onlarda bir nevi' ilim peydâ olur ve hayvan iş yerini ve ahırını kendi kendine bulur.

1412. Serkeş at rehvâr ve muti olur; ayı oyunculuk ve keçi de selâm eder!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1412. Serkeş at uysal ve itaatkâr olur; ayı oyunculuk yapar ve keçi de selâm eder!

Ve nasıl ki serkeş ve yabani atları eğitim ve terbiye ile rahvan yaparlar ve yarışlarda hendek atlatmak gibi birtakım hünerler öğretirler. Ve at cambazları türlü türlü marifetler öğretirler. Ve ayıları oynatırlar ve keçileri selâma durdururlar. Bunlar onlara hep insanlardan sirayet eder.

Ve nitekim serkeş ve yabânî atları ta'lîm ve terbiye ile rahvan yaparlar ve yarışlarda hendek atlatmak gibi birtakım hünerler öğretirler. Ve at canbazları türlü türlü ma'rifetler ta'lîm ederler. Ve ayıları oynatırlar ve keçileri selâma durdururlar. Bunlar onlara hep insanlardan sirâyet eder.

1413. Ademilerden köpeğe heves gitti; ya çoban, ya avcı, yahut bekçi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1413. İnsanlardan köpeğe heves gitti; ya çoban, ya avcı, yahut bekçi oldu.

Aynı şekilde insanlar köpeğe eğitim ve terbiye ile, kurtlara karşı koyunları beklemek veya avcılık ve yahut ev ve bostan bekçiliği yapmak hevesini aşıladılar.

Ve kezâ insanlar köpeğe ta'lîm ve terbiye ile, kurtlara karşı koyunları beklemek veyâ avcılık ve yâhut ev ve bostan bekçiliği yapmak hevesini aşıladılar.

1414. Ashabın köpeğine o cemaattan bir huy gitti; akıbet Allah'ı isteyici olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1414. Ashabın köpeğine o cemaatten bir huy geçti; sonunda Allah'ı isteyici olmuştu.

Ashâb-ı Kehf'in köpeğine, o Hak âşıkları olan cemaatten, Hakk'ı talep etme huyu sirayet etti ve nihayet mağarada onlardan ayrılmayıp Allah'ı isteyici oldu. Nitekim ayrıntısı Kehf Suresi'nde, tefsir kitaplarında yer almaktadır.

Hint nüshalarında "vufûd" yerine "rukud" geçmektedir. Ve "rukud" uyku anlamındadır. Bu durumda, Kehf Suresi'nde geçen وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ (Kehf, 18/18) yani "Sen onları uyanık sanırsın; halbuki onlar da uykudadırlar!" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani "Ashâb-ı Kehf'in köpeği, onların ilahi olan uykusundan, Allah'ı isteyici oldu" demek olur.

Ashâb-ı Kehf'in köpeğine, o Hak âşıkları olan cemâattan, tâlib-i Hak olmak huyu sirâyet etti ve nihâyet mağarada onlardan ayrılmayıp Allâh'ı isteyici oldu. Nitekim tafsîli sûre-i Kehf'te tefsîr kitaplarında mündericdir.

Hind nüshalarında "vufûd" yerine "rukud" vâki'dir. Ve "rukūd" uyku ma'nâsınadır. Bu sûrette, sûre-i Kehf'te vâki' وتحسبهم أيقاظاً وهم رقود (Kehf, 18/18) ya'ni "Sen onları uyanık zannedersin; halbuki onlar da uykudadırlar!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni "Ashâb-ı Kehf'in kelbi, onların ilâhî olan uykusundan, gitti Allâh'ı isteyici oldu" demek olur.

1415. Her zaman sînede bir nevi' zâhir olur; gâh şeytan ve gâh melek ve gâh tuzak ve canavar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1415. Her zaman kalpte bir tür belirir; bazen şeytan, bazen melek, bazen tuzak ve canavar.

Her an kalpte türlü türlü düşünceler (havâtır) belirir. Bu düşünceler bazen şeytanî, bazen melekî ve bazen nefsânî olur. Ve nefsânî olan düşünceler şeytanın tuzaklarıdır. Çünkü şeytan ancak nefsânî sıfatlar sebebiyle insanı azdırır ve ondan bu sebeple hayvanlık ve canavarlık eseri ortaya çıkar.

Her an kalbde türlü türlü havâtır peyda olur. Bu havâtır gâh şeytânî ve gâh melekî ve gâh nefsânî olur. Ve nefsânî olan havâtır şeytânın tuzaklarıdır. Zîrâ şeytan ancak sıfât-ı nefsâniyye hasebiyle insanı azdırır ve ondan bu sebeple hayvanlık ve canavarlık eseri zâhir olur.

1416. O acîb ormandan ki her arslan âgâhtır, sînelerin tuzağına kadar gizli yol vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1416. O acayip ormandan ki her aslan haberdardır, sinelerin tuzağına kadar gizli yol vardır.

"Orman"dan kasıt, insan vücududur. Nitekim 1405 numaralı beyitte, "İnsanın varlığı bir ormandır" buyurulmuştu. "Aslan"dan kasıt, insân-ı kâmildir. "Sinelerin tuzağı"ndan kasıt, insanların kalpleridir. "Gizli yol"dan kasıt, bâtınî yoldur (içsel, manevî yol). Yani insanın vücudu acayip bir ormana benzer. Onda her çeşit düşünce (havâtır) ağaçları büyüyüp gelişir. Bu düşüncelere her insân-ı kâmil haberdar ve vâkıftır. Çünkü onlar kalplerin casuslarıdır. Sinelerin düşünce tuzağı olan kalplere kadar bâtınî bir yol vardır ki, insân-ı kâmiller o düşünceleri bu yoldan gözlemlerler.

"Orman"dan murâd, vücûd-ı insandır. Nitekim 1405 numaralı beyitte, بیشهء آمد وجود آدمی buyurulmuş idi. "Arslan”dan murâd, insân-ı kâmildir. “Sînelerin tuzağı"dan murâd, kulûb-ı beşerdir. "Gizli yol"dan murâd, tarîk-ı bâtındır. Ya'ni insanın vücudu acîb bir ormana benzer. Onda her cins havâtır ağaçları neşv ü nemâ bulur. Bu havâtıra her insân-ı kâmil âgâh ve vakıftır. Zîrâ onlar cevâsîsü'l-kulûbdur. Sînelerin havâtır tuzağı olan kalblere kadar bir tarîk-ı bâtınî vardır ki, insân-ı kâmiller o havâtırı bu yoldan müşâhede ederler.

1417. Derûndan can mercanını çal; ey âriflerin bâtınından köpekten aşağı olan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1417. İçinden can mercanını çal; ey âriflerin bâtınından köpekten aşağı olan!

Ey âriflerin içinden ve bâtınından gaflette Ashâb-ı Kehf'in köpeğinden daha aşağı olan kimse, o âriflerin kalbinden can mercanını çal! Yani âriflerin kalp nurundan faydalanma konusunda bir köpekten daha aşağı olma! İnsan suretinde yaratılmış olduğun hâlde, o nimetin kadrini bil ve hakkını yerine getir!

Ey âriflerin derûnundan ve bâtınından gaflette Ashâb-ı Kehf'in köpeğinden daha aşağı olan kimse, o âriflerin kalbinden can mercanını çal! Ya'ni âriflerin nûr-ı kalbinden istifâde husûsunda bir köpekten daha aşağı olma! İnsan sûretinde yaratılmış olduğun halde, o ni'metin kadrini bil ve hakkını îfâ et!

1418. Çaldığın vakit o latif inciyi hamil olursun; hâmil olduğun vakit şerîfi yüklenirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1418. Çaldığın zaman o latif inciyi taşırsın; taşıdığın zaman şerefli olanı yüklersin.

Çaldığın zaman o latif inciyi, yani izafî ruhu taşırsın. O canı taşıdığın zaman da, ömrün boyunca şerefli bir yükün taşıyıcısı olursun.

فهم کردن مریدان که شیخ ذوالنون دیوانه نشده قاصد کرده است

Müridlerin anlamasıdır ki, Şeyh Zünnûn deli olmamıştır, bilerek yapmıştır.

Çaldığın vakit o latîf olan inciyi, ya'ni rûh-ı izâfiyi hâmil olursun. O canı hâmil olduğun vakit dahi, müddet-i ömründe şerîf olan bir yükün hâmili olursun.

فهم کردن مریدان که شیخ ذوالنون دیوانه نشده قاصد کرده است

Mürîdlerin anlamasıdır ki, Şeyh Zünnûn deli olmamıştır, kasden yapmıştır.

1419. Dostlar Zünnûn'un kıssasında zindan tarafına gittiler ve orada bir re'y vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1419. Dostlar Zünnûn'un kıssasında zindan tarafına gittiler ve orada bir görüş belirttiler.

Zünnûn-ı Mısrî hazretlerinin müridleri, onun deliliğini görüşmek ve görmek üzere tımarhaneye gittiler ve orada o Hazret'in hâli hakkında bir görüş ve karar verdiler.

Zünnûn-ı Mısrî hazretlerinin mürîdleri, onun cinnetini müzakere ederek, görmek üzere tımarhâneye gittiler ve orada o Hazret'in hâli hakkında bir re'y ve karar verdiler.

1420. Dediler ki: "Ancak kasden yapar; yahut bir hikmet vardır. Zîrâ o bu [1431] dînde bir kıble ve bir âyettir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1420. Dediler ki: "Ancak kasıtlı yapar; yahut bir hikmet vardır. Çünkü o, bu [1431] dinde bir kıble ve bir ayettir."

1421. Deliliğin ona sefâhet buyurucu olması, onun derya gibi olan aklından pek uzaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1421. Deliliğin ona sefahat buyurucu olması, onun derya gibi olan aklından pek uzaktır.

1422. Hâșâ lillah onun mertebesinin kemâlinden ki, onun ayını hastalık bulutu örtsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1422. Allah korusun ki, onun mertebesinin kemâlini hastalık bulutu örtsün!

"Hâşâ lillâh", şaşırma anında söylenen bir sözdür. Yani "Yüce Allah bundan uzaktır ki, böyle bir olgun insanı deli yapsın!" demek olur.

“Hâşâ lillâh”, taaccüb vaktinde söylenen bir sözdür. Ya'ni “Allâh Teâlâ bundan münezzehtir ki, böyle bir kâmili deli yapsın!" demek olur.

1423. O avâmın şerrinden ev içinde oldu; o akılların arından deli oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1423. O, avamın şerrinden ev içinde oldu; o akılların arından deli oldu!

O, avamın şerrinden dört duvar arasına çekildi. O, kendi geçim akıllarıyla övünüp ilim ve idrak gururuna düşen gaflet ehlinin aklını gördü; "Bunların arasında yaşamak ve gezmektense, deli olup tımarhaneye kapanmak daha iyidir" dedi ve kendisini kasten deli olmuş gösterdi. Yoksa onun hâli şu beytin işaret ettiği gibidir:

[Nazmen] tercüme: "İçten tanıdık ol, dışarıdan yabancı sansınlar. Bu güzel bir gidiştir, akıllı ol, deli sansınlar."

"O, avâmın şerrinden dört duvar içine çekildi. O kendi akl-ı maaşlarıyla iftihâr edip gurûr-ı ilmî ve idrâke düşen ehl-i gafletin aklını gördü; "Bunların arasında yaşamak ve gezmekten ise, deli olup tımarhâneye kapanmak daha evlâdır" dedi ve kendisini kasden deli olmuş gösterdi. Yoksa onun hâli şu beyitin mâsadakıdır:

[Nazmen] tercüme: "Derûndan âşinâ ol, taşradan bîgâne sansınlar. Bu bir zîbâ reviştir âkıl ol, dîvâne sansınlar."

1424. O nâkıs ve ten-perest olan aklın arından, kasden gitmiştir ve deli olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1424. O noksan ve beden düşkünü aklın arından, bilerek gitmiştir ve deli olmuştur.

"Künd", anlayışı kıt ve aklı noksan olan kimseye denir. Yani, Hz. Zünnûn bu cüz'î aklın (parçalı akıl) ilahi bilgiler ve hakikatler karşısındaki zayıflığını ve noksanlığını, ve ancak bedenin idaresine yetecek bir gücü olduğunu gördü; "Bu nitelikte olan bir aklın idaresi altında kalmaktansa, deli olmak daha hayırlıdır" deyip, kendisini bilerek deliler zümresine katmıştır.

"Künd" belîd ve nâkısu'l-akl olan kimseye derler. Ya'ni, Hz. Zünnûn bu akl-ı cüz'înin maârif ve hakāyık-ı ilâhiyyedeki za'f ve noksânını ve ancak cismin idâresine kâfî bir kudreti olduğunu gördü; "Bu sıfatta olan bir aklın idâresi altında kalmaktan ise, deli olmak daha hayırlıdır" deyip, kendisini kasden deliler zümresine ilhâk etmiştir.

1425. Der ki: "Beni kavî bağlayın ve öküz masnu'undan başıma ve arkama vurun ve bunu tefahhus etmeyin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1425. Der ki: "Beni kuvvetlice bağlayın ve öküz derisinden yapılmış kamçıyla başıma ve arkama vurun ve bunu araştırmayın!"

Yani, Zünnûn hazretleri bu dış görünüşüyle bize der ki: "Beni sıkı sıkı bağlayın ve öküzün kuyruğundan yapılmış olan kamçı ile başıma ve arkama vurun ve bunun sebebini araştırmayın!"

Ya'ni, Zünnûn hazretleri bu vaz'-ı zâhirîsi ile bize der ki: "Beni sıkı sıkı bağlayın ve öküzün kuyruğundan yapılmış olan kamçı ile başıma ve arkama vurun ve bunun sebebini araştırmayın!"

1426. Tâ ki ey sikāt, o kuyruk parçasının zahminden, Mûsa'nın öküzünden katîl gibi hayat bulayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1426. Ey güvenilir kişiler, o kuyruk parçasının yarasından, Musa'nın öküzünden katil gibi hayat bulayım!

Ey güvenilir kişiler, yani dinin büyükleri olan hakikat ehli, o öküz kuyruğu parçasının darbesi sebebiyle, Musa (a.s.) zamanında öldürülmüş olan bir kimseye öküzün parçasından vurulup dirilmiş olduğu gibi, ben de manevî hayat bulayım!

Bu şerefli beyitte, Bakara Suresi'nde beyan buyurulan kıssaya işaret olunur. Kıssanın özeti şudur: İsrailoğulları arasında Amil b. Şurahbil isminde zengin bir ihtiyar vardı. Amcalarının çocuklarından başka da mirasçıları yoktu. Bu ihtiyarı, malına tamah ederek çöle götürüp öldürdüler; daha sonra iki köy arasına bırakıp, bu köylerin halkından onun diyetini istediler. Köylerin halkı Musa (a.s.)'a gelip şikayet etti. Musa (a.s.) bu halkı topladı. Onlara yemin teklif etti. Onlar da bu katilden haberleri olmadığına yemin ettiler. Musa (a.s.) onlara maktulün diyetini vermekle hükmetti. Onlar dediler ki: "Ey Allah'ın Peygamberi, biz diyeti verelim; fakat sen de Hak'tan niyaz eyle ki, bu maktulün katilini lütfen bize bildirsin!" Musa (a.s.), ilahî vahiy üzerine bunlara buyurdu ki: "Bir öküz kesin; onun parçası ile maktule vurun ki, maktul dirilsin ve katilini haber versin." Bu kıssa, Bakara Suresi'nde وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِه إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ لَكُمْ أَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَة (Bakara, 2/67) [yani "Musa kavmine: Allah bir sığır kesmenizi emrediyor, demişti de...] ayet-i kerimesinden itibaren beyan buyurulur. Ayrıntısı tefsir kitaplarında yer almaktadır.

Yani, "insanın kalbi ölmüş bir kimseye; ve "nefs"i de öküze benzer. Kalbini diriltmek isteyen kimse, mücahede (nefisle mücadele) kılıcı ile nefsinin öküzünü öldürsün demek olur.

"Tâ ki ey sikāt, ya'ni dînin büyükleri olan ehl-i hakîkat, o öküz kuyruğu parçasının darbı sebebiyle, Mûsâ (a.s.) zamanında öldürülmüş olan bir kimseye öküzün parçasından vurulup dirilmiş olduğu gibi, ben de hayât-ı ma'nevî bulayım!"

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Bakara'da beyân buyurulan kıssaya işaret olunur. Kıssanın hülâsası şudur: Benî İsrâîl arasında Âmîl b. Şurahbil isminde zengin bir ihtiyar var idi. Amcalarının çocuklarından başka da vârisleri yok idi. Bu ihtiyarı, malına tama'an sahrâya götürüp öldürdüler; ba'dehû iki köy arasına bırakıp, bu köylerin halkından onun diyetini istediler. Köylerin ahâlîsi Mûsâ (a.s.)a gelip şikâyet etti. Mûsâ (a.s.) bu ahâlîyi topladı. Onlara yemîn teklif etti. Onlar da bu katilden haberleri olmadığına yemîn ettiler. Cenâb-ı Mûsâ onlara maktûlün diyetini vermekle hükmetti. Onlar dediler ki: "Yâ Nebiyyallâh, biz diyeti verelim; fakat sen de Hak'tan niyâz eyle ki, bu maktûlün kātilini lütfen bize bildirsin!" Cenâb-ı Mûsâ, vahy-i ilâhî üzerine bunlara buyurdu ki: "Bir öküz kesin; onun parçası ile maktûle vurun ki, maktûl dirilsin ve kātilini haber versin." Bu kıssa, sûre-i Bakara'da وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِه إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ لَكُمْ أَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَة (Bakara, 2/67) [ya'ni "Mûsa kavmine: Allah bir sığır kesmenizi emrediyor, demişti de...] âyet-i kerîmesinden i'tibâren beyân buyurulur. Tafsîli tefsîr kitaplarında mündericdir.

Ya'ni, "insanın kalbi ölmüş bir kimseye; ve "nefs"i de öküze benzer. Kalbini diriltmek isteyen kimse, mücâhede kılıcı ile nefsinin öküzünü öldürsün demek olur.

1427. Tâ ki öküze mensub olan parçanın darbından hoş olayım; Mûsa'nın öküzünün ölmüşü gibi mahbub olayım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1427. "Ta ki öküze ait olan parçanın darbesinden hoş olayım; Musa'nın ölmüş öküzü gibi sevgili olayım."

Yani, öküz gibi olan nefsi öldüreyim ve onun parçaları olan sıfatlarını, ölü hükmünde olan kalbime vura vura dirilteyim ve Musa (a.s.)ın kestirdiği öküzün parçalarının darbesinden dirilen maktul gibi dirilerek makbul ve sevgili olsun ve ilahi sırlardan haber versin.

Ya'ni, öküz gibi olan nefsi öldüreyim ve onun parçaları olan sıfatlarını, ölü mesâbesinde olan kalbime vura vura dirilteyim ve Mûsâ (a.s.)ın kestirdiği öküzün parçalarının darbesinden dirilen maktûl gibi dirilerek makbûl ve mahbûb olsun ve esrâr-ı ilâhiyyeden haber versin.

1428. Öküzün kuyruğunun darbesinden, ölmüş diri oldu; bakır gibi kimyadan, halis altun parçaları oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1428. Öküzün kuyruğunun darbesinden, ölmüş diri oldu; bakır gibi kimyadan, halis altın parçaları oldu!

"Sâv" kelimesinin, Şemsü'l-Lügât'ın açıklamasına göre birçok anlamı vardır. Burada, halis altın parçaları anlamındadır.

"Sâv" kelimesinin, Şemsü'l-Lügât'ın beyânına göre müteaddid ma'nâları vardır. Burada, hâlis altın parçaları ma'nâsınadır.

1429. Ölmüş sıçradı ve esrârı söyledi; o hunhâr zümreyi açıkça gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1429. Ölmüş sıçradı ve sırları söyledi; o hunhar zümreyi açıkça gösterdi.

Musa (a.s.) zamanında öldürülmüş olan ihtiyar, öküzün darbesinden dirilip, sıçradı ve kalktı ve sırları söyledi; katillerinin kimler olduğunu açıkça gösterdi.

Cenâb-ı Mûsâ zamânında maktûl olan ihtiyar, öküzün darbesinden dirilip, sıçradı ve kalktı ve esrârı söyledi; kātillerinin kimler olduğunu açıktan açığa gösterdi.

1430. Açık olarak dedi ki: "Bu cemaat öldürmüşlerdir ki, bu zaman benim [1441] husûmetimde îşüftedirler!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1430. Açık olarak dedi ki: "Bu cemaat öldürmüşlerdir ki, bu zaman benim [1441] düşmanlığımda perişandırlar!"

O öldürülmüş ihtiyar açıktan açığa dedi ki: "Beni öldürenler bunlardır ki, şimdi benim öldürülmemden dolayı köyler halkına karşı düşmanlıkta bulunuyorlar ve görünüşte perişanlıklar sergiliyorlar!"

O maktûl ihtiyar açıktan açığa dedi ki: "Beni öldürenler bunlardır ki, şimdi benim katlimden dolayı köyler halkına karşı husûmette bulunuyorlar ve zâhirde perîşanlıklar ızhâr ediyorlar!"

1431. Vaktaki bu sakîl cisim ölmüş ola, esrar bilici bir varlık diri olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1431. Vaktaki bu ağır cisim ölmüş ola, sırlar bilici bir varlık diri olur!

Bu ağır olan unsurlardan oluşmuş bedenin hükümleri ve nefsin sıfatları işlevsiz kaldığı zaman, ilâhî sırlara vâkıf olan ruh dirilir ve kuvvet bulur ve bu bedenden artık ruhun hükümleri ve ruhanî tesirler ortaya çıkmaya başlar.

Bu sakîl olan cism-i unsurînin ahkâmı ve nefsin sıfatları muattal olduğu vakit, esrâr-ı ilâhiyyeye vâkıf olan rûh dirilir ve kuvvet bulur ve bu cisimden artık rûhun ahkâm ve âsârı zâhir olmağa başlar.

1432. Onun canı cenneti ve cehennemi görür, cümle esrarı açık bilir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1432. Onun canı cenneti ve cehennemi görür, bütün sırları açıkça bilir!

1433. Şeytan kātillerini açık gösterir; hud'a tuzağını ve mekri açık gösterir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1433. Şeytan katillerini açıkça gösterir; hile tuzağını ve gizli yönlendirmesini açıkça gösterir.

Yani, nefis öküzünün parçalarının darbesinden dirilen ruh, artık gayb âlemini gözlemlemeye başlar ve şekil perdelerinin altında gizli olan cenneti ve cehennemi ve onların ehlini açıkça görür. Ve onun nazarında, خفت الجنة بالمكاره و حفت النار بالشهوات yani "Cennet nefsin hoşlanmadığı şeylerle; ve cehennem nefsin arzu ettiği şeylerle örtülmüştür" hadis-i şerifinin sırrı ortaya çıkar. Ve insanı helake sürükleyen şeytanları ve onların bu şekil âlemindeki hilelerinin tuzaklarını ve gizli yönlendirmelerini gözlemler ve bunları açıkça ifade eder.

Ya'ni, nefis öküzünün parçalarının darbesinden dirilen rûh, artık âlem-i gaybı müşâhedeye başlar ve sûret perdelerinin altında gizli olan cennet ve cehennemi ve onların ehlini âşikâre olarak görür. Ve onun nazarında, خفت الجنة بالمكاره و حفت النار بالشهوات ya'ni "Cennet nefsin mekrûh gördüğü şeyler ile; ve cehennem nefsin arzû ettiği şeylerle örtülmüştür" hadîs-i şerîfinin sırrı zâhir olur. Ve insanı helâke sa'y eden şeytanları ve onların bu âlem-i sûretteki hud'alarının tuzaklarını ve mekrlerini müşâhede eder ve bunları açıkça beyân eder.

1434. Öküzü öldürmek tarîkın şartındandır, tâ ki onun kuyruğunun darbesinden can mufîk olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1434. Öküzü öldürmek yolun şartındandır, tâ ki onun kuyruğunun darbesinden can kurtulsun!

Nefis öküzünün kuyruğunun darbesinden canın kurtulması için, o nefis öküzünü öldürmek Hakk yolunun şartındandır.

Nefis öküzünün kuyruğunun darbesinden can ifakat bulmak için, o nefis öküzünü öldürmek Hak yolunun şartındandır.

1435. Nefsinin öküzünü pek çabuk öldür, ta ki gizli ruh akıl ile diri olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1435. Nefsinin öküzünü pek çabuk öldür ki, gizli ruh akıl ile diri olsun!

"Zû-ter", "zûd-ter" kelimesinin kısaltılmışıdır; pek çabuk demektir. "Huş", akıl anlamına gelen "hûş" kelimesinin kısaltılmışıdır. Yani, bu zahirî hayat pek kısadır. Bu fırsatı kaçırmaksızın nefsinin öküzünü pek çabuk öldür ki, nefsinin hükümleri altında ezilmiş ve gizli kalmış olan ruhun, ahiret aklı (akl-ı maâd) ile diri olsun. Çünkü dünya aklı (akl-ı maâş), insanın hayvanî ruhunun sıfatıdır; ahiret aklı ise insanî ruhunun sıfatıdır. Nefis öküzü kendisine özgü olan bu dünya aklı ile beraber diridir. O ölüp ruh dirilirse, ruh da kendisinin sıfatı olan ahiret aklı ile beraber dirilir.

“Zû-ter”, “zûd-ter” in muhaffefidir; pek çabuk demektir. “Huş”, akıl ma'nâ-sına olan "hûş” muhaffefidir. Ya'ni, bu hayât-ı sûrî pek kısadır. Bu fırsatı kaçırmaksızın nefsinin öküzünü pek çabuk öldür ki, nefsinin ahkâmı altında zebûn ve gizli kalmış olan rûhun, akl-ı maâd ile diri olsun. Zîrâ akl-ı maâş, insanın rûh-ı hayvânîsinin sıfatıdır; ve akl-ı maâd ise rûh-ı insânîsinin sıfatıdır. Nefis öküzü kendisine mahsûs olan bu akl-ı maâş ile beraber diridir. O ölüp rûh dirilirse, rûh da kendisinin sıfatı olan akl-ı maâd ile beraber dirilir.

## رجوع بحكايت ذوالنون قدس سره

1436. Vaktaki o cemaat onun nezdine eriştiler: "Hey!.. Kimlersiniz, sakının!" diye bağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1436. O topluluk onun yanına vardığında: "Hey! Kimlersiniz, sakının!" diye bağırdı.

1437. Edeb ile dediler ki: "Biz dostlardanız; buraya can ile sormak için geldik!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1437. Edeb ile dediler ki: "Biz dostlardanız; buraya can ile sormak için geldik!"

O müridler, tam bir edep ile Zünnûn (a.s.) hazretlerine dediler ki: "Biz senin sevenlerindeniz, buraya içtenlik ve samimiyet ile senin hatırını sormak için geldik!"

O mürîdler kemâl-i edeb ile Zünnûn hazretlerine dediler ki: "Biz senin muhiblerindeniz, buraya sıdk u ihlâs ile senin hatırını sormak için geldik!"

1438. "Ey akl-ı zû-fünûn deryası, nasılsın; senin aklının üzerine bu ne büyük iftiradır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1438. "Ey çeşitli ilimler deryası akıl, nasılsın; senin aklının üzerine bu ne büyük bir iftiradır?"

"Senin kâmil aklın, ilimler sahibi bir deryadır. Ey böyle bir aklın sahibi olan şerefli kişi, hâlin nedir? Senin bu mertebede olan aklına delilik isnat edilmesi ne büyük bir iftiradır!" dediler.

"Senin akl-ı kâmilin fünûn sahibi olan bir deryâdır. Ey böyle bir aklın sâhibi olan zât-ı şerîf, hâlin nedir? Senin bu mertebede olan aklına delilik isnâdı ne büyük bir iftirâdır!" dediler.

1439. "Külhanın dumanı ne vakit güneşe erişir; ankā kargadan nasıl şikeste olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1439. "Külhanın dumanı ne zaman güneşe ulaşır; ankā kuşu kargadan nasıl yenik düşer?"

"Seni buraya getirenlerin akılları külhan gibidir ve onların verdikleri hüküm külhan dumanı gibidir. Ve senin aklın ise güneşe benzer. Onların akıllarının eserleri senin akıl mertebene ulaşamaz. Ve sen ankā kuşu gibisin; onlar karga seviyesindedir. Hiç ankā kuşu kargaya yenik düşer mi?"

"Seni buraya getirenlerin akılları külhan gibidir ve onların verdikleri hüküm külhan dumanı gibidir. Ve senin aklın ise güneşe benzer. Onların akıllarının âsârı senin mertebe-i aklına yetişemez. Ve sen ankā kuşu gibisin; onlar karga mesâbesindedir. Hiç ankā kuşu kargaya mağlûb olur mu?"

1440. "Bizden geri tutma, bu sözü beyân et; biz muhibleriz, bunu bize yapma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1440. "Bizden geri tutma, bu sözü beyân et; biz muhibleriz, bunu bize yapma!"

"Biz yabancı değiliz, senin sevenin ve sırdaşınız. Bu sebeple hâlini bizden saklama; bu delilik hâlindeki maksat ve hikmet nedir söyle!"

"Biz yabancı değiliz, senin muhibbin ve mahreminiz. Binâenaleyh hâlini bizden saklama; bu delilik hâlindeki maksat ve hikmet nedir söyle!"

1441. Muhibleri teb'îd etmek, yâhut onlar üzerine setri ve mekri terk etmek lâyık olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1441. Sevenleri uzaklaştırmak yahut onlar üzerine örtmeyi ve gizli yönlendirmeyi terk etmek uygun olmaz!

Sevenleri de yabancılar gibi kendi sırrından uzaklaştırmak ve yahut onlara karşı da örtünme ve gizli yönlendirme usulünü koymak uygun değildir.

Muhibleri de yabancılar gibi kendi sırrından uzaklaştırmak ve yâhut onlara karşı da tesettür ve mekr usûlünü vaz' etmek münasib değildir.

1442. "Ey şah sırrı ortaya getir; ey ay, yüzüne bulut içinde gizlilik yapma!" Ey şâh-ı hakikat, bu hâli ihtiyâr etmenin sır ve hikmetini meydana koy! Ey ulûm-ı ledünniyye ayı, akl-ı şerîfinin parlak yüzünü bu delilik bulutu içinde saklama!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1442. "Ey şah, sırrı ortaya çıkar; ey ay, yüzüne bulut içinde gizlilik yapma!" Ey hakikat şahı, bu hâli seçmenin sırrını ve hikmetini ortaya koy! Ey ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) ayı, şerefli aklının parlak yüzünü bu delilik bulutu içinde saklama!

1443. "Biz muhib ve sadıkız ve mahzunuz; iki alemde gönlümüzü sana bağlamışız!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1443. "Biz seven ve sadıkız ve mahzunuz; iki âlemde gönlümüzü sana bağlamışız!"

1444. Güzâf cihetinden fuhşa başladı ve söğdü; o delice zî vü kāf dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1444. Saçma sapan bir şekilde fuhşa başladı ve sövdü; o delice zî ve kāf dedi.

"Güzâf" birkaç anlama gelir. Burada, boş, beyhude ve hesapsız anlamları uygun düşer. فحش آغازیدن ağzını bozmaya başlamak; “zî vü kāf”, anlamsız ve saçma sapan sözler anlamındadır. Hint nüshalarında زين وقاف geçmektedir. Fakat bu kelimelerin beyte olan ilişkisini bulmak için zorlama bir yorum yapmak gerekir. Bu sebeple, Ankaravî nüshası tercih edilir. Yani, hesapsız olarak veya boş ve beyhude bir şekilde ağzını bozmaya başladı ve o delicesine saçma sapan sözler söyledi.

"Güzâf" birkaç ma'nâya gelir. Burada, herze ve beyhûde ve hesapsız ma'nâları münasib düşer. فحش آغازیدن ağzını bozmağa başlamak; “zî vü kāf”, ma'nâsız ve saçma sapan sözler ma'nâsınadır. Hind nüshalarında زين وقاف vâki'dir. Fakat bu kelimelerin beyite münasebetini bulmak için tekellüf ihtiyârı lâzımdır. Binâenaleyh, Ankaravî nüshası müreccahtır. Ya'ni, hesapsız olarak veyâ herze ve beyhûde cihetinden ağzını bozmağa başladı ve o delicesine saçma sapan sözler söyledi.

1445. Sıçradı ve taş ve sopa fırlattı; hepsi darbe korkusundan kaçtılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1445. Sıçradı ve taş ve sopa fırlattı; hepsi darbe korkusundan kaçtılar.

1446. Kahkaha ile güldü ve başını salladı; dedi ki: "Bu dostların sakalının rüzgârına bak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1446. Kahkaha ile güldü ve başını salladı; dedi ki: "Bu dostların sakalının rüzgârına bak!"

"Bâd-ı rîş" (sakal rüzgârı), kendini beğenmişlik ve boş laftan kinayedir. Yani, Zünnûn (a.s.) hazretleri, candan dostluk iddiasında bulunan müridlerin taştan ve sopadan kaçtıklarını görünce; "Hele şu dostların kendini beğenmişliklerine ve kuru laflarına bak!" dedi.

"Bâd-ı rîş", hod-nümâlık ve lâftan kinâyedir. Ya'ni, Zünnûn hazretleri, candan dostluk da'vâsında bulunan müridlerin taştan ve sopadan kaçtıklarını görünce; "Hele şu dostların hod-nümâlıklarına ve kuru laflarına bak!" dedi.

1447. Dostları gör, hani dostların nişanı? Dostlar için renc, can gibi olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1447. Dostları gör, hani dostların nişanı? Dostlar için eziyet, can gibi olur!

Dostluk iddiasında bulunanları gör! Bunlarda sevgi alâmeti nerede? Dostun dosta olan zahmeti ve meşakkati can gibi makbul olur. Dostun eziyetinden ve cefasından şikâyet eden kimse onun dostu değildir. Çünkü, ضرب الحبيب احلى من الزبيب yani "Dostun darbesi, kuru üzümden daha tatlıdır" atasözü meşhurdur.

Dostluk da'vâsında bulunanları gör! Bunlarda muhabbet alâmeti nerede? Dostun dosta olan zahmeti ve meşakkati can gibi makbûl olur. Dostun ezâsından ve cefâsından şikâyet eden kimse onun dostu değildir. Zîrâ, ضرب الحبيب احلى من الزبيب ya'ni "Dostun darbı, kuru üzümden daha tatlıdır" darb-ı meseli meşhûrdur.

1448. Dost dostun ezâsından ne vakit kenarı tutar? Renc mağzdır ve dostluk ona post gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1448. Dost, dostun eziyetinden ne zaman uzak durur? Eziyet özdür ve dostluk ona post gibidir.

"Kerân" kenar anlamındadır. Yani, dost dostun cefasından bir kenara çekilmez ve sakınmaz. Eziyet ve cefa, dostluk iddiasının iç yüzüdür ve görünen dostane davranışlar kabuk gibidir. Bu dostane davranışların iç yüzünün sağlam veya çürük olduğu, dosttan cefa ve eziyet geldiği zaman ortaya çıkar. Bu sebeple dostun cefasını nimet bilenler azdır. Bu açıklamalardan, Allah'a muhabbet iddiasında bulunan kullar arasında gerçek sevenlerin de çok olmadığı anlaşılır.

"Kerân" kenâr ma'nâsınadır. Ya'ni, dost dostun cefâsından bir kenara çekilmez ve ictinâb etmez. Renc ve cefâ, dostluk da'vâ-yı zâhirîsinin iç yüzüdür ve zâhirî olan muâmelât-ı dostâne kabuk gibidir. Bu muâmelât-ı dostânenin iç yüzünün sağlam veyâ çürük olduğu, dosttan cefâ ve ezâ vâki' olduğu vakit meydana çıkar. Binâenaleyh dostun cefâsını ni'met bilenler enderdir. Bu îzâhâttan, Allâh'a muhabbet da'vâsında bulunan kullar arasında hakîkî muhiblerin de mebzûl olmadığı anlaşılır.

1449. Dostluğun alâmeti, belâda ve âfette ve mihnet-keşlikte sarhoşluk olmadı mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1449. Dostluğun alâmeti, belâda, âfette ve mihnet çekmede sarhoşluk olmadı mı?

Allah'ın gerçek dostları, O'nun tarafından belâ ve mihnet yöneldiği zaman, şikâyet etmek şöyle dursun, aksine tam bir zevk içinde sarhoş olurlar.

Allâh'ın hakîkî dostları, O'nun tarafından belâ ve mihnet teveccüh ettiği vakit, şikâyet etmek şöyle dursun, bilakis kemâl-i zevklerinden mest olurlar.

1450. Dost altın gibi, belâ ateş gibidir; hâlis altın ateş içinde hoştur. [1461]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1450. Dost altın gibidir, belâ ateş gibidir; hâlis altın ateş içinde hoştur. [1461]

## Lokmân'ın zeyrekliğini, Lokmân'ın efendisinin imtihân etmesi

1451. Lokman'a mahsûs değil midir ki, temiz bir bende idi; gece ve gündüz bendelikte çevik idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1451. Lokman'a özgü değil midir ki, temiz bir kul idi; gece ve gündüz kullukta çevik idi.

Yani, sıkıntı içinde hoşnut olmak hâli Lokman'a özgü değil miydi ki, o hâlis bir kul idi ve gece ve gündüz kulluğunu tam bir hızla yerine getirirdi.

Ya'ni, mihnet içinde hoş olmak hâli Lokmân'a mahsûs değil mi idi ki, o hâlis bir bende idi ve gece ve gündüz bendeliğini sür'at-i tâmme ile îfâ ederdi.

1452. Efendisi onu işte ileri tutardı; onu kendi evladlarından daha iyi görürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1452. Efendisi onu işte ileri tutardı; onu kendi evlatlarından daha iyi görürdü.

Efendisi Lokman'ı davranışlarında saygın tutar ve onu kendi evlatlarından daha fazla kendisine vefalı ve sadık görürdü.

Efendisi Lokmân'ı muâmelâtında muhterem tutar ve onu kendi evlâdlarından daha ziyâde kendisine vefâkâr ve sâdık görürdü.

1453. Çünkü Lokmân her ne kadar köle evladı ise de, efendi idi ve hevâdan âzâde idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1453. Çünkü Lokman her ne kadar köle evladı ise de, efendi idi ve nefsî arzulardan uzaktı.

Efendisinin onu saygın tutmasının sebebi şuydu ki, Lokman her ne kadar soy itibarıyla görünüşte köle evladı idiyse de, anlamda efendi ve asil idi ve nefsin arzu ve isteklerinden kurtulmuş idi. Çünkü anlamı insan olmayan bir kimsenin soyu ile övünmesi boştur. Nitekim, Şah Bahaeddin Nakşbend hazretleri, "İnsanlar soy ile bir yere ulaşmaz" buyurmuşlardır. Ve filozoflardan Sokrates'e bir beyzade gidip demiş ki: "Sen sıradan insanlardan birinin oğlusun ve ben beyzadeyim!" Sokrates cevap olarak: "Ey biçare, senin asilliğin sende bitiyor; ve benim asilliğim bende başlıyor!" diyerek onu susturmuştur.

Efendisinin onu muhterem tutmasının sebebi bu idi ki, Lokmân her ne kadar neseb i'tibariyle sûrette köle evlâdı idiyse de, ma'nâda efendi ve asîl idi ve hevâ-yı nefsânîden kurtulmuş idi. Zîrâ ma'nâsı insan olmayan bir kimsenin nesebi ile iftihârı boştur. Nitekim, Şah Bahâeddin Nakşbend hazretleri, "İnsanlar neseb ile bir yere vâsıl olmaz” buyurmuşlardır. Ve hükemâdan Sokrat'a bir beyzâde gidip demiş ki: "Sen âhâd-ı nâstan birinin oğlusun ve ben beyzâdeyim!" Sokrat cevâben: “ Be hey bîçâre, senin asâletin sende bitiyor; ve benim asâletim bende başlıyor!" diyerek iskât etmişlerdir.

1454. Padişahın birisi bir şeyhe söz esnasında: "Benden ihsan cinsinden bir şey iste!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1454. Padişahlardan biri bir şeyhe söz sırasında: "Benden ihsan türünden bir şey iste!" dedi.

1455. Dedi ki: "Ey şah, sana utanma gelmez mi ki, bana böyle söylersin! Bundan daha yukarıya gel!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1455. Dedi ki: "Ey şah, sana utanma gelmez mi ki, bana böyle söylersin! Bundan daha yukarıya gel!"

Şeyh cevaben dedi ki: "Ey şah, bana böyle söylemekten utanmaz mısın? Bu mertebeden yüksel!"

Şeyh cevâben dedi ki: "Ey şâh, bana böyle söylemekten utanmaz mısın? Bu mertebeden yüksel!"

1456. "Benim iki kölem vardır ve onlar hakîrdir; halbuki o ikisi senin üzerine hâkim ve emîrdirler!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1456. "Benim iki kölem vardır ve onlar hakîrdir; halbuki o ikisi senin üzerine hâkim ve emîrdirler!"

Benim iki kölem vardır ki, onlar benim katımda önemsiz ve hakîrdirler. Bununla beraber benim bu iki hakîr kölem senin üzerine hâkim ve beydirler!

Benim iki kölem vardır ki, onlar benim indimde ehemmiyyetsiz ve hakîrdirler. Bununla beraber benim bu iki hakîr kölem senin üzerine hâkim ve beydirler!

1457. Şah dedi ki: "O iki nelerdir? Bu zillettir!" Dedi: "Onun biri gazab ve diğeri şehvettir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1457. Şah dedi ki: "O iki nelerdir? Bu zillettir!" Dedi: "Onun biri gazap ve diğeri şehvettir."

Şah şeyhe dedi ki: "O iki hakir köle kimlerdir? Senin bu sözün bana zillettir!" Şeyh cevap verdi ki: "O hakir kölenin birisi gazap ve diğeri şehvettir. Ve ben bunları hükmüme esir etmişimdir. Sen ise bunların esirisin ve fiillerine hükmeden bunlardır!"

Şah şeyhe dedi ki: “O iki hakîr köle kimlerdir? Senin bu sözün bana zillettir!" Şeyh cevab verdi ki: "O hakîr kölenin birisi gazab ve diğeri şehvettir. Ve ben bunları hükmüme esîr etmişimdir. Sen ise bunların esîrisin ve ef'âline hükmeden bunlardır!"

1458. Şah onu bil ki, şahlıktan fâriğdir; aysız ve güneşsiz onun nûru tulû' edicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1458. Ey şah, onu bil ki, o şahlıktan vazgeçmiştir; onun nuru aysız ve güneşsiz doğucudur.

1459. Mahzeni o tutar ki, mahzen onun zâtıdır; vücudu o tutar ki, vücuda düşmandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1459. Mahzeni o tutar ki, mahzen onun zâtıdır; vücudu o tutar ki, vücuda düşmandır.

Mahzen sahibi odur ki, onun zâtı ve hakikati mahzen olmuştur; ve hakiki varlık o kimsenindir ki, vehmedilmiş olan bu izafî varlığa düşman olmuştur.

Mahzen sahibi odur ki, onun zâtı ve hakîkatı mahzen olmuştur; ve hakîkî varlık o kimsenindir ki, mevhûm olan bu izâfî varlığa düşman olmuştur.

1460. Lokman'ın efendisi zahirde onun efendisi, hakikatta bende; Lokmân [1471] onun efendisi idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1460. Lokman'ın efendisi görünüşte onun efendisi, hakikatte ise kuluydu; Lokman onun efendisi idi.

Lokman'ın efendisi her ne kadar görünüşte onun efendisi idiyse de, hakikatte onun kuluydu; ve Lokman ise onun efendisi idi.

Lokmân'ın efendisi her ne kadar zâhirde onun efendisi idiyse de, hakikatta onun bendesi idi; ve Lokmân ise onun efendisi idi.

1461. Ma'kûs olan cihanda bundan birçok vardır; onların nazarlarında bir gevher çöpten daha aşağıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1461. Tersine dönmüş dünyada bundan çok vardır; onların gözünde bir cevher çöpten daha değersizdir.

Bu suretler âleminin işleri hep tersinedir. Değersiz olan kıymetli, kıymetli olan değersiz sayılır. Bu sebeple dünya ehli, manadaki değere değil, dıştaki süslere ve gösterişe bakarlar. Bu nedenle onların gözünde, hakikatte bir cevher olan mana ehli, çer çöpten daha değersizdir.

Bu âlem-i sûretin umûru hep tersinedir. Kıymetsiz olan kıymetli ve kıymetli olan kıymetsiz i'tibâr olunur. Binâenaleyh ehl-i dünyâ ma'nâdaki kıymete değil, zâhirdeki müzeyyenâta ve âlâyişe nazar ederler. Bu sebeple onların nazarında, hakîkatta bir cevher olan ehl-i ma'nâ çörçöpten daha aşağıdır.

1462. Beyâbâna "mefâze" nâm oldu; bir nâm u renk onların aklına tuzak oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1462. Çöle "mefâze" adı verildi; bir ad ve renk onların aklına tuzak oldu!

Nitekim bu ters olan dünyada, çöle "mefâze" adı verildi. Halbuki sözlükte "mefâze"nin anlamı, kurtuluş ve necât bulunacak yer demektir. "Çöl" ise helâk yeri olduğu halde, ona ters olarak "mefâze" dediler. Ve aynı şekilde Arap dilinde böyle ters tabirlerin başka benzerleri vardır. Çok âciz ve aptal olan kimseye, zeki ve akıllı anlamına gelen "fehâme" derler. Bu tabirin menşei şudur ki: Birisi koltuğuna bir ceylan almış, ona kaça aldığını sormuşlar; o da, "On akçeye aldım" demek işareti olarak, iki ellerinin parmaklarını açmış ve dilini de çıkarmış; fakat ellerini göstermek için kollarını açınca ceylan da kaçmış. Ona "fehâme" demişlerdir. Ve bu dünya ehlinin aklına ad ve şöhret ve renk ve gösteriş, tuzak olarak onları kendine bağladı. Hint nüshalarında "Reng" yerine "neng" (utanç) geçmektedir. Bu surette anlam: "Dünya ehlinin aklına zahirî utanç tuzaktır" demek olur.

Nitekim bu ters olan cihânda, beyâbâna “mefâze" tesmiye olundu. Halbuki lügatta "mefâze"nin ma'nâsı, fevz ve necât bulacak mahal demektir. "Beyâbân" ise mahall-i helâk olduğu halde, ona ma'kûs olarak "mefâze" dediler. Ve kezâ lisân-ı Arab'da böyle ters ta'bîrlerin diğer nazîrleri vardır. Gâyet âciz ve gabî olan kimseye, zeyrek ve akıllı ma'nâsına olan "fehâme" derler. Bu ta'bîrin menşe'i budur ki: Birisi koltuğuna bir âhû almış, ona kaça aldığını sormuşlar; o da, "On akçeye aldım" demek işareti olarak, iki ellerinin parmaklarını açmış ve dilini de çıkarmış; fakat ellerini göstermek için kollarını açınca âhû da kaçmış. Ona "fehâme” demişlerdir. Ve bu ehl-i dünyânın aklına nâm ve şöhret ve renk ve âlâyiş, tuzak olarak onları musahhar kıldı. Hind nüshalarında "Reng" yerine "neng" mündericdir. Bu sûrette ma'nâ: "Ehl-i dünyanın aklına âr-ı zâhirî tuzaktır" demek olur.

1463. Bir taifenin muarrifi muhakkak elbise oldu; kabâ içinde derler ki: "Ὃ avamdandır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1463. Bir grubun tanımlayıcısı kesinlikle elbise oldu; kaftan içinde derler ki: "O avamdandır!"

Bir gruba göre insanların değerini bildiren şey, gösterişli ve süslü elbiselerdir. Böyle bir kimseyi görünce: "Bu önemli bir kimsedir!" diye itibar ederler. Ve fakat, aba giymiş, aslında aydın bir kimseyi görseler, "Bu kimse sıradan insanlardan önemsiz bir adamdır!" diye itibar etmezler. İşte dünya ehlinin hâli budur.

Bir tâifeye göre insanların kıymetini bildiren şey, mükellef ve süslü elbiselerdir. Böyle bir kimseyi görünce: "Bu mühim bir kimsedir!" diye i'tibâr ederler. Ve fakat, abâ giymiş, hadd-i zâtında münevver bir kimseyi görseler, "Bu kimse âhâd-ı nâstan ehemmiyyetsiz bir adamdır!" diye i'tibâr etmezler. İşte ehl-i dünyânın hâli budur.

1464. Bir gürûh için, zühd salusunun zahiri vardır; nûr lâzımdır, ta ki zühdün câsusu olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1464. Bir grup için, zühd gösterişinin dış görünüşü vardır; nur gereklidir, ta ki zühdün casusu olsun!

Bir topluluk, zühd hilekârlarının dış görünüşüne aldanırlar ve dış görünüşte zühdünü gördüğü kişiyi evliyanın büyüklerinden sanırlar. Halbuki gerçek zühdün casusu ve ayırt edicisi içsel nurdur. Çünkü dünya için dünyayı terk edenler ve zühd ve takva sahipleri gibi görünenler vardır. Bunların halini ancak içsel nur ayırt edebilir.

Bir tâife, zühd hîlekârlarının zâhirine aldanırlar ve sûret-i zâhirede zühdünü gördüğü kimseyi ekâbir-i evliyâdan zannederler. Halbuki zühd-i hakîkînin câsûsu ve mümeyyizi nûr-ı bâtındır. Zîrâ dünyâ için dünyayı terk edenler ve erbâb-ı zühd ve takvâ sûretinde görünenler vardır. Bunların hâlini ancak nûr-ı bâtın temyîz edebilir.

1465. Taklîdden ve kapmaktan pâk bir nûr lâzımdır, tâ ki adamı fiilsiz ve kavlsiz anlasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1465. Taklitten ve kapmaktan arınmış bir nur gereklidir ki, insanı fiilsiz ve sözsüz anlasın.

"Kavl" kelimesinin birçok anlamı vardır. Müntehabü'l-Lügât'ın açıklamasına göre, ansızın almak ve kapmak anlamına gelir. Ankaravî hazretleri de bu anlamı almıştır. Yani, bir kimse gördüğü bir adamın mahiyeti hakkında, ya öğrendiği kurallara takliden; ya da onun fiilinden ve sözünden aldığı bilgilere dayanarak bir hüküm verebilecektir. Halbuki o, bu hükümlerinde çoğunlukla aldanabilir. Bunun için röntgen ışını gibi kalbinin nüfuz edici bir nuru gereklidir ki, onun iç hallerini gözlemleyebilsin. Hint nüshalarında "kavl" yerine "avl" geçmektedir. Ve şarihlerden Bahru'l-Ulûm bu kelimenin zulüm ve eğilim anlamına da geldiğini; ve burada "zulüm"den kastın, çıkarım yoluyla gözlem olduğunu açıklar.

"Gavl" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Müntehabü'l-Lügât'ın beyânına göre, nâgâh almak ve kapmak ma'nâsına gelir. Ankaravî hazretleri de bu ma'nâyı almıştır. Ya'ni, bir kimse gördüğü bir adamın mâhiyeti hakkında, ya öğrendiği kavâide taklîden; ve yâhut onun fiilinden ve sözünden aldığı ma'lûmâta müsteniden bir hüküm verebilecektir. Halbuki o bu hükümlerinde ekseriyâ aldanabilir. Bunun için röntgen şuâ'ı gibi kalbinin nâfız bir nûru lâzımdır ki, onun ahvâl-i bâtınesini müşâhede edebilsin. Hind nüshalarında "gavl" yerine ""avl" vâki'dir. Ve şârihlerden Bahru'l-Ulûm bu kelimenin cevr ve meyl ma'nâsına da geldiğini; ve burada "cevr"den murâd, istidlâl tarîkıyle müşâhede olduğunu beyân eder.

1466. Akıl yolundan onun kalbine gider; onun nakdini görür, nakdin bendi olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1466. Akıl yolundan onun kalbine gider; onun nakdini görür, nakdin bendi olmaz.

Taklit ve dış görünüşten yola çıkarak, beyin aklı ve bedensel zekâ yoluyla bir kimsenin kalbî hâllerine vâkıf olmaya çalışmaktır. Böyle bir kimse, gördüğü adamın nakdini, yani dış görünüşünü görür ve bilgileri dış görünüşten aktarılan şeyle sınırlı kalır ve naklin bendi olmaz. Yani onun nazarında bu aktarılan hissiyatı sınırlayacak bir şey bulunmaz ki, aksine hükmedebilsin. Örneğin bir kimse bir âbid ve zâhidi zühd ve takva elbisesi içinde görür ve sûfiyâne sözlerini dinler; onun zühd ve takva sahibi olduğuna hükmeder, fakat kalbî hâllerini bilmez. İşte akıl ve istidlâl (çıkarım yapma) yolunun hidayeti ve rehberliği bu kadardır. Bu hâle "firâset-i hikemiyye" (hikmetli sezgi) derler. Bu firâset, hükmünde hata eder.

Taklîd ve zâhirden alış, akl-ı dimâğî ve zekâ-i cismânî yolundan bir kimsenin ahvâl-i kalbiyyesine muttali' olmağa çalışmaktır. Böyle kimse, gördüğü adamın nakdini, ya'ni zâhirini görür ve ma'lûmâtı zâhirden menkül olan şeye münhasır kalır ve naklin bendi olmaz. Ya'ni onun nazarında bu menkül olan hissiyatı takyîd edecek bir şey bulunmaz ki, hilafına hüküm edebilsin. Meselâ bir kimse bir abid ve zâhidi libâs-ı zühd ve takvâda görür ve sûfiyâne olan sözlerini dinler; onun zühd ve takvâ sâhibi olduğuna hükmeder, fakat ahvâl-i kalbiyyesini bilmez. İşte akıl ve istidlâl yolunun hidâyeti ve rehberliği bu kadardır. Bu hâle "firâset-i hikemiyye" derler. Bu firâset, hükmünde hatâ eder.

1467. Allâmü'l-guyûbun has kulları, can cihanında kalblerin casuslarıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1467. Gaybleri bilen Allah'ın has kulları, can âleminde kalplerin casuslarıdır.

Yani, gaybleri çok iyi bilen Yüce Allah'ın öyle has kulları vardır ki, onlar "Müminin ferasetinden sakının; çünkü o Allah'ın nuruyla bakar!" hadis-i şerifi gereğince, "şer'î feraset" (İslâmî ölçülere uygun, hakikati kavrayan anlayış) sahipleridir. Bakışları suretlere değil, kalplerin hallerine yönelir ve onlar kalplerin hallerini araştırırlar. Ve hükümlerini, gördükleri suretlere göre değil, kalplerin hallerine göre verirler. Bu sebeple onlara karşı zahirî hileler ve tuzaklar etkili olmaz.

Ya'ni, gaybleri pek ziyâde bilen Allâh Teâlâ'nın has kulları vardır ki, onlar اتقوا فراسة المؤمن فإنه ينظر بنور الله ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakının; zîrâ Allâh'ın nûruyla nazar ederler!" hadîs-i şerîfi mûcibince, "firâset-i şer'iyye" sâhibleridir. Nazarları sûretlere değil, kalblerin ahvâline vâki' olur ve onlar kalblerin ahvâlini tecessüs ederler. Ve hükümlerini, gördükleri sûretlere göre değil, kalblerin ahvâline göre verirler. Binâenaleyh onlara karşı zâhirî hîleler ve mekrler müessir olmaz.

1468. Hayal gibi kalbin içine girer, onun indinde hâlin sırrı mekşûf olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1468. Hayal gibi kalbin içine girer, onun yanında hâlin sırrı açığa çıkar.

Yüce Allah'ın özel kulları, hayal gibi latif (ince, şeffaf) bir şekilde kalbin içine girerler ve o kalbin ne düşündüğünü ve ne hayal ettiğini görürler. Onların yanında her bir insanın herkesten sakladığı hâlinin sırrı apaçık ortaya çıkar. Bu sebeple insân-ı kâmil, Hakk Yolcusu'nun kalbî hallerini göre göre hastalığını anlar ve ona göre terbiye ve tedavi eder. Bu halde olmayan, kendi nefsinde kâmil olsa bile, Hakk Yolcusu'nu terbiye edip olgunluğa ulaştıramaz.

Allâh Teâlâ'nın has kulları, hayal gibi latîf olarak kalbin içine girerler ve o kalbin ne düşündüğünü ve ne tahayyül ettiğini görürler. Onların indinde her bir adamın herkesten sakladığı hâlinin sırrı apaçık zâhir olur. Binâenaleyh insân-ı kâmil sâlikin ahvâl-i kalbiyyesini göre göre hastalığını anlar ve ona göre terbiye ve tedâvî eder. Bu halde olmayan, nefsinde kâmil olsa da, sâliki terbiye edip kemâle getiremez.

1469. Serçenin cisminde ne kuvvet ve tertib vardır ki, o doğanın aklına mestûr olsun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1469. Serçenin bedeninde ne kuvvet ve düzen vardır ki, o doğanın aklına gizli kalsın?

Eksik insan serçe kuşu gibi zayıftır. Onun bedeninde, gizleme yönünden ne derece kuvvet ve düzen olabilir ki, o serçe kendi hâlini belli etmemek için birtakım düzen ve tedbire başvursun da onun bu düzenlemeleri, doğan kuşu gibi olan insân-ı kâmilin tam aklının nazarından kapalı ve gizli kalsın?

İnsân-ı nâkıs serçe kuşu gibi zaîftir. Onun cisminde settârlık cihetinde ne derece kuvvet ve tertîb olabilir ki, o serçe kendi hâlini belli etmemek için birtakım tertîb ve tedbîre tevessül etsin de onun bu tertîbâtı doğan kuşu gibi olan insân-ı kâmilin akl-ı kâmilinin nazarından kapalı ve mestûr kalsın?

1470. O kimse ki, Hu'nun sırlarına vakıf oldu; onun önünde mahlukātın sır-[1481] ları ne olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1470. O kimse ki, Allah'ın sırlarına vâkıf oldu; onun önünde yaratılmışların sırları ne olur?

"Agâh ol, muhakkak ilâhî hüviyet her şeyi kaplayıcıdır!" (Fussilet, 41/54) ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere, ilâhî hüviyet her şeyi kuşattığı ve insân-ı kâmil o hüviyetin sırlarına vâkıf bulunduğu halde, zayıf olan yaratılmışların sırrını bilmek o insân-ı kâmile gayet kolaydır. "İlâhî hüviyetin sırları"ndan kasıt, Hak'ın ilmindeki varlık suretleridir. insân-ı kâmil, Hakk'ın keşfettiği kadar bu âlemi müşahede eder. Ve insanın kalbi ise, ilâhî ilim suretleri mertebesinden bir örnektir.

أَلَا إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطٌ (Fussilet, 41/54) ya'ni “Agâh ol, muhakkak hüviyyet-i ilâhiyye her şeyi kaplayıcıdır!" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, hüviyyet-i ilâhiyye her şeyi muhît olduğu ve insân-ı kâmil o hüviyyetin esrârına vakıf bulunduğu halde, zaîf olan mahlûkātın sırrını bilmek o insân-ı kâmile gâyet kolaydır. "Hüviyyet-i ilâhiyyenin esrârı"ndan murâd, suver-i ilmiyye-i Hak'tır. İnsân-ı kâmil, Hakk'ın keşf ettiği kadar bu âlemi müşâhede eder. Ve insanın kalbi ise, suver-i ilmiyye-i ilâhiyye mertebesinden bir numûnedir.

1471. O kimse ki, onun eflâk üzerinde gidişi ola, ona yeryüzünde gitmek niye müşkil olsun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1471. O kimse ki, onun gökler üzerinde gidişi ola, ona yeryüzünde gitmek niye zor olsun?

"Gökler"den kasıt, Hak'ın ilmindeki suretler; ve "yeryüzü"nden kasıt, yaratılmışın ilmindeki suretlerdir.

"Eflâk"tan murâd, suver-i ilmiyye-i Hak; ve "yeryüzü"nden murâd, suver-i ilmiyye-i mahlûktur.

1472. Zîra Dâvûd'un avucunda demir mum oldu; ey zalûm onun avucunda mum ne olur? وَأَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ )Sebe', 34/10) ya'ni "Biz Dâvûda demiri yumuşattık." âyet-i kerîmesine işarettir. Ya'ni, insân-ı kâmil olan Dâvûd (a.s.)ın avucunda demir mum gibi yumuşak oldu. Ey isti'dâdını âlem-i sûrete sarf etmekle nefsine mübâlağa ile zulmeden gāfil, demirin yanında mumun ne hükmü olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1472. Çünkü Davud'un avucunda demir mum oldu; ey zalim, onun avucunda mum ne olur? (Sebe', 34/10) "Biz Davud'a demiri yumuşattık." ayet-i kerimesine işarettir. Yani, insân-ı kâmil olan Davud (a.s.)'ın avucunda demir mum gibi yumuşak oldu. Ey yatkınlığını (isti'dâd) suret âlemine harcamakla nefsine abartılı bir şekilde zulmeden gafil, demirin yanında mumun ne değeri olur?

1473. Lokmân bende şeklinde bir efendi idi; onun zahirinde bendelik bir diba-ce idi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1473. Lokman, kul şeklinde bir efendi idi; onun görünen hâlinde kulluk bir dibace idi!

"Dîbâce", sözlükte yüzün yarısına denir. Kitap mukaddimesine "dîbâce" demelerinin sebebi, o kitabın içeriğinin kısmen toplu hâlinden ve kısmen ayrıntısından bahsetmesidir. Yani, Lokman görünüşte köle kıyafetinde bir efendi idi. Onun görünen hâlindeki kölelik, kendi bâtın kitabının bir dibacesi ve bâtın yüzünün bir parçasını gösteren bir şey idi.

"Dîbâce", lügatta yüzün yarısına derler. Kitap mukaddimesine "dîbâce" demeleri, o kitap münderecâtının kısmen icmâlinden ve kısmen tafsîlinden bahs ettiği içindir. Ya'ni, Lokmân zâhirde köle kıyafetinde bir efendi idi. Onun zâhirinde kölelik, kendi kitâb-ı bâtınının bir dîbâcesi ve vech-i bâtınının bir parçasını gösterir bir şey idi.

1474. Efendi tanınmadık yere gittiği vakit, elbisesini kendi kölesine giydirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1474. Efendi tanınmadık bir yere gittiği zaman, elbisesini kendi kölesine giydirir.

1475. O, o kölenin elbiselerini giyer; kendi kölesini imâm yapar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1475. O, o kulun elbiselerini giyer; kendi kulunu imam yapar!

Efendi de o kulun elbiselerini giyer ve kendisini kul kabul eder ve kendi kulunu imam ve kendisine uyulan kişi yapıp, görünüşte onun emrine tâbi olur.

Efendi de o kölenin esvâbını giyer ve kendisini köle farz eder ve kendi kö-lesini imâm ve muktedâ yapıp, sûrette onun emrine tâbi' olur.

1476. Ondan bir kimse âgâh olmaması lazım olduğu için, köleler gibi yolda ar-kada olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1476. Ondan bir kimsenin haberdar olmaması gerektiği için, köleler gibi yolda arkada olur.

Efendi kendisini tanıtmamak için, kölesinin elbiselerini kendisi giyer ve kendi elbiselerini de kölesine giydirir ve yollarda kölesinin arkasında bir köle durumunda yürür.

Efendi kendisini tanıtmamak için, kölesinin esvâbını kendisi giyer ve ken-di esvabını da kölesine giydirir ve yollarda kölesinin arkasında bir köle vaz'iyyetinde yürür.

1477. Der ki: "Ey köle sen git sadrda otur; ben hakîr köle gibi pabuç tutayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1477. Der ki: "Ey köle sen git sadrda otur; ben hakîr köle gibi pabuç tutayım!"

"Şîn", "nişesten" masdarının kısaltılmışı olan şüsten masdarından şimdiki zaman emir kipidir. "Otur!" anlamına gelir.

"Şîn", "nişesten" masdarının muhaffefi olan شستن masdarından emr-i hâ-zırdır. "Otur!" ma'nâsına.

1478. "Sen sertlik et, bana söğ; sen benim için hiç tevkîr tutma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1478. "Sen sertlik et, bana söğ; sen benim için hiç tevkîr tutma!"

Efendilik gerekliliklerinden gaflete düşme; efendinin bir kölesine yaptığı sert muamele gibi muamele yap ve bana örneğin "Hayvan herif, niçin bunu böyle yaptın?" gibi ağır sözler söyle! Sakın şaşırıp da bana karşı saygı ve hürmet muamelesi yapma?

Efendilik îcâbâtından gaflete düşme; efendinin bir kölesine yaptığı sert muâmele gibi muâmele yap ve bana mesela "Hayvan herif, niçin bunu böyle yaptın?" gibi ağır sözler söyle! Sakın şaşırıp da bana karşı tevkîr ve ihtirâm muâmelesi yapma?

1479. "Gurbette hîle tohumunu ekmek için, hizmet terkini senin hizmetin tuttum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1479. "Gurbette hile tohumunu ekmek için, hizmet terkini senin hizmetin tuttum."

Bu gurbet diyarında hile tohumunu ekmek ve onun meyvesinden faydalanmak için, senin kölelik hizmetini terk etmeni ben bir hizmet kabul ediyorum.

Bu diyâr-ı gurbette hîle tohumunu ekmek ve onun semeresinden istifâde etmek için, senin kölelik hizmetini terk etmeni ben bir hizmet farz ediyorum.

1480. Onların köle oldukları zannı gelmek için, efendiler bu kölelikleri etmiş- [1491] lerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1480. Efendiler, onların köle oldukları sanısı oluşsun diye bu kölelikleri etmişlerdir.

1481. Efendilikten gözü dolu ve tok idiler; işlerini hazır etmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1481. Efendilikten gözleri dolu ve toktu; işlerini hazır etmişlerdir.

Gerçekte efendi olan, gaybları bilen Allah'ın has kulları, bu tersine dönmüş suretler âleminde kendilerini kul hâlinde göstermişlerdir. Çünkü onların gözleri görünen âlemin efendiliğinden müstağni ve toktu; ve onlar bu âlemde kendilerine gerekli olan görevi hazırlamışlardır.

Hakîkatta efendi olan Allâmu'l-guyûbun has kulları, bu ma'kûs olan sûret âleminde kendilerini bende hâlinde göstermişlerdir. Zîrâ onların gözü âlem-i zâhirin efendiliğinden müstağnî ve tok idi; ve onlar bu âlemde kendilerine lâzım olan vazîfeyi hazırlamışlardır.

1482. Ve bu hevâ köleleri onun aksine, kendilerini akıl ve can efendisi göstermişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1482. Ve bu heva köleleri onun aksine, kendilerini akıl ve can efendisi göstermişlerdir.

Nefsânî hevanın (nefsin arzu ve isteklerinin) köleleri olan sûret ehli (dış görünüşe önem verenler) ise, bunların aksine olarak, kendilerini akıl ve can âleminin efendisi göstermişler ve kibir ve ucba (kendini beğenme) düşmüşlerdir.

Ve ehl-i sûret olan hevâ-yı nefsânî kölelerine gelince, onlar bunların aksine olarak, kendilerini akıl ve can âleminin efendisi göstermişler ve kibir ve ucbe mübtelâ olmuşlardır.

1483. Efendiden efendilik yolu gelir; bendeden, bendelikten gayri gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1483. Efendiden efendilik yolu gelir; kuldan, kulluktan başka bir şey gelmez.

Hakikatte efendi olan kimse, Allah'ın has kulu olan kimsedir. Ve böyle bir kimseden zillet (alçak gönüllülük) ve tevazu yolu ortaya çıkar. Çünkü Allah'a kul olan kimseden, kulluğun gerektirdiklerinden başka bir şey ortaya çıkmaz.

Hakîkatta efendi olan kimse Allâh'ın has kulu olan kimsedir. Ve böyle bir kimseden zillet ve tevâzu' yolu zâhir olur. Zîrâ Allâh'a kul olan kimseden, kulluğun îcâbâtından başka bir şey zâhir olmaz.

1484. İmdi, o âlemden bu âleme böyle akis üzere ta'biyeler vardır, bunu bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1484. Şimdi, o âlemden bu âleme böyle yansıma üzere yorumlamalar vardır, bunu bil!

Yani, o mana âleminden bu suret âlemine böyle aksine olarak yorumlamalar ve düzenlemeler vardır. Efendi, köle ve köle, efendi; ve mutlu, mutsuz ve mutsuz, mutlu; ve hayır, şer ve şer, hayır suretlerinde ortaya çıkar. Nasıl ki bu hakikate, عَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ (Bakara, 2/216) yani "Sevdiğiniz şey olabilir ki sizin için şer olsun; ve hoşlanmadığınız şey olabilir ki sizin için hayır olsun" ayet-i kerimesinde işaret buyurulur. İşte bu hakikati bil!

Ya'ni, o âlem-i ma'nâdan bu âlem-i sûrete böyle aksine olarak ta'biye-ler ve tertîbler vardır. Efendi, köle ve köle, efendi; ve saîd, şakî ve şakî, sa-îd; ve hayır, şer ve şer hayır sûretlerinde zâhir olur. Nitekim bu hakîkata, عَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ (Bakara, 2/216) ya'ni "Sevdiğiniz şey câiz ki sizin için şer olsun; ve istikrâh ettiğiniz şey câiz ki si-zin için hayır olsun" âyet-i kerîmesinde işâret buyurulur. İşte bu hakîkatı bil!

1485. Lokman'ın efendisi bu gizli halden vâkıf idi; ondan alâmet görmüş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1485. Lokman'ın efendisi bu gizli halden haberdardı; ondan alâmet görmüş idi.

Lokman'ın efendisi bu gizli halden, yani görünen âlemde aksine olarak düzenlemeler meydana geldiğinden haberdar olmuş ve hakikatte efendi olan Lokman'ın köleliğini bu hale bir alâmet görmüş idi.

Lokmân'ın efendisi bu gizli halden, ya'ni âlem-i sûrette aksine olarak ter-tîbler vâki' olduğundan âgâh olmuş ve hakîkatta efendi olan Lokmân'ın kö-leliğini bu hâle bir alâmet görmüş idi.

1486. Sırrı bilir idi o râh-ber; maslahat için eşeği iyi sürerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1486. O yol gösterici sırrı bilirdi; maslahat için eşeği iyi sürerdi.

Lokman'ın efendisi sırrı, yani görünür âlemde aksine düzenlemeler meydana geldiğini bilirdi. Kendisi görünüşte onun efendisi olduğundan, nefsinin eşeğini görünürdeki maslahat için iyi sürerdi; yani Lokman'ın değerini ve itibarını bilerek ona karşı davranırdı ve nefsinin eşeğine yenilmezdi.

Lokmân'ın efendisi sırrı, ya'ni âlem-i sûrette aksine tertîbler vâki' olduğu-nu bilirdi. Kendisi zâhirde onun efendisi olduğundan, nefsinin eşeğini masla-hat-ı zâhire için iyi sürerdi; ya'ni Lokmân'ın kadrini ve i'tibârını bilmek sû-retiyle ona karşı muâmele ederdi ve nefsinin eşeğine mağlûb olmazdı.

1487. Muhakkak onu evvelden âzâd ederdi; fakat Lokmân'ın rızasını istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1487. Muhakkak onu evvelden âzâd ederdi; fakat Lokmân'ın rızasını istedi.

Efendisi Lokmân'ı muhakkak öncesiz olarak kölelikten âzâd eder ve onu hür bırakırdı; fakat bu hususta da Lokmân'ın rızasını dikkate almış idi ve Lokmân istemediği için âzâd etmedi.

Efendisi Lokmân'ı muhakkak evvelden kölelikten âzâd eder ve onu hür bırakırdı; fakat bu mes'elede de Lokmân'ın rızasını nazar-ı i'tibâra almış idi ve Lokmân istemediği için âzâd etmedi.

1488. Zîrâ ki, Lokman'ın murâdı bu idi; tâ ki o arslanın ve delikanlının sır-rını kimse bilmeye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1488. Çünkü Lokman'ın amacı buydu; o aslanın ve delikanlının sırrını kimse bilmesin diye! Çünkü o ilâhî aslanın ve Hakk yolunun kahramanının sırrı ortaya çıkmasın diye, Lokman'ın amacı köle olarak kalmaktı.

Zîrâ o ilâhî arslanın ve tarîk-ı Hak kahramanının sırrı meydana çıkmamak için, Lokmân'ın murâdı köle olarak kalmak idi.

1489. Eğer sırrı kötüden gizlersen ne acebdir? Bu acebdir ki, sırrı kendinden gizleyesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1489. Eğer sırrı kötüden gizlersen ne şaşılacak şeydir? Asıl şaşılacak olan, sırrı kendinden gizlemendir!

Eğer sen sırrını kötülerden saklayacak olursan niye şaşılsın? Bu durum şaşılacak bir şey değildir; aksine asıl şaşılacak olan şey, sırrını kendinden saklamandır!

Hint şârihlerinden İmdâdullâh hazretleri ile Mîr Nûrullâh buyururlar ki: "Sırrı kendinden saklamak, fiillerini dikkate almamak ve kıymet vermemek ve mükâfat ümidini uzaklaştırmaktır."

Eğer sen sırrını kötülerden saklayacak olursan niye taaccüb olunsun? Bu hâl şâyân-ı taaccüb değildir; belki asıl şâyân-ı taaccüb olan şey, sırrını kendinden saklamandır!

Hind şârihlerinden İmdâdullâh hazretleriyle Mîr Nûrullâh buyururlar ki: "Sırrı kendinden saklamak, ef'âlini nazar-ı i'tibâra almamak ve kıymet vermemek ve mükâfât ümîdini uzaklaştırmaktır."

1490. Sen işi kendi gözlerinden gizle, tâ ki işin iyiden ve kötüden selîm olsun! [1501]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1490. Sen işi kendi gözlerinden gizle, tâ ki işin iyiden ve kötüden selîm olsun! [1501]

Sen kendi amellerini başkalarından değil, kendi gözlerinden bile gizle, tâ ki o amellerin iyilerden ve kötülerden güvende kalsın!

Hint nüshalarında ikinci mısra' "Ta ki senin işin kötü gözden selîm olsun!" şeklindedir. Ankaravî hazretleri bu beytin şerhinde buyururlar ki: "Gösteriş ve kendini beğenme kaydından âzâd olan âşıkların kalpleri sırlar ve nurlar mezarlığıdır. Onlar kalplerinin sırlarını açığa vurmazlar. Onların iç halleri ancak kıyamet gününde belli olur."

Bilinmeli ki, nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) mertebesinde olan insanlar, güzel fiillerini ancak yüzeysel fayda gözeterek yaparlar ve kötü fiillerinde de bazen halkın ayıplamasından ve aşağılamasından çekinirler. Nefs-i levvâme (kendini kınayan nefis) mertebesinde olanlar ise, güzel fiillerini, yüzeysel faydaya uhrevî mükâfatı da karıştırarak yaparlar ve kötü fiillerinde de hem halkın ayıplamasından hem de uhrevî azaptan korkarlar. Nefs-i mülhime (ilham alan nefis) mertebesinde olanlar ise, güzel fiillerinde yüzeysel faydadan geçmişler ve Hakk'ın rızasını gözetmekte bulunmuşlardır; ve hayvani sıfatları kötü görürler. Onların nazarında amelleri ihlâsladır. Fakat kendilerinde nefsanî sıfatların kalıntısı olarak halkın kabul görme zevki vardır. Bu zevk onları hallerini açığa vurmaya sevk eder. Bu sebeple bu şerefli beyitte bu nefsî mertebelerin üstü olan nefs-i mutmainne (huzura ermiş nefis) mertebesine yükselmeye işaret buyurulur. Çünkü nefis "mutmainne" olduktan sonra, dünyadan ve ahiretten alakasını kesip, bütünüyle Hakk'a döner ve artık nazarında tamah ve korku kalmaz. Şairin birisi bu anlamı şu beyitte tasvir eder:

Sen kendi amellerini ağyârdan değil, kendi gözlerinden bile gizle, tâ ki o amellerin iyilerden ve kötülerden selâmette kalsın!

Hind nüshalarında ikinci mısra' تا بود کارت سلیم از چشم بد ya'ni "Ta ki senin işin kötü gözden selîm olsun!" sûretindedir. Ankaravî hazretleri bu beyitin şerhinde buyururlar ki: "Nümayiş ve hod-fürûşluk kaydından âzâd olan âşıkların kalbleri esrâr ve envâr makābiridir. Onlar kalblerinin esrârını faş etmezler. Onların ahvâl-i bâtıneleri ancak rûz-i haşrde belli olur."

Ma'lûm olsun ki, "nefs-i emmâre" mertebesinde olan insanlar, ef'âl-i hasenelerini ancak sûrî fâide gözeterek icrâ ederler ve fenâ fiillerinde de ba'zan halkın ta'yîbinden ve tahkîrinden çekinirler. "Nefs-i levvâme" mertebesinde olanlar ise, ef'âl-i hasenelerini, sûrî fâideye mükâfât-ı uhreviyyeyi de mezc ederek icrâ ederler ve kötü fiillerinde de hem halkın ta'yîbinden ve hem de azâb-ı uhrevîden korkarlar. "Nefs-i mülhime"de olanlar ise, ef'âl-i hasenelerinde sûrî fâideden geçmişler ve rızâ-yı Hakk'ı mülahaza etmekte bulunmuşlardır; ve sıfât-ı hayvâniyyeyi mezmûm görürler. Nazarlarında amelleri ihlâsladır. Fakat kendilerinde sıfât-ı nefsâniyye bâkıyyesi olarak kabûl-i halk zevki vardır. Bu zevk onları keşf-i ahvâle sevk eder. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte bu merâtib-i nefsiyyenin fevki olan "nefs-i mutmainne" mertebesine terakkîye işaret buyurulur. Zîrâ nefis "mutmainne" olduktan sonra, dünyâdan ve âhiretten alâkasını kesip, külliyetle Hakk'a rücû' eder ve artık nazarında tama' ve havf kalmaz. Şairin birisi bu ma'nâyı şu beyitte tasvîr eder:

1491. Kendini ücret tuzağına teslîm et; ondan sonra kendin olmaksızın kendinden bir şey çal!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1491. Kendini ücret tuzağına teslim et; ondan sonra kendin olmaksızın kendinden bir şey çal!

"Ücret tuzağı"ndan kastedilen, ilahi hükümlerdir. "Ez-hod" yani "kendin"den kastedilen, Allah'ın ilminde sabit olan hakikatinden demektir. "Bî-hod" yani "kendin olmaksızın"dan kastedilen, fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) mertebesidir. Yani, güzel fiillerin kabul edilip edilmemesi düşüncesini tamamen terk ederek kendini ücret tuzağı olan ilahi hükümlere teslim et ve ondan asla sapma! Bu hâl oluştuktan sonra, Allah'ın ilminde sabit olan kendi hakikatinden, Hakk'ta fani olduğun halde onun "feyz-i mukaddes"ini (kutsal feyzini) çal! Çünkü senin hakikatin, bir ilahi ismin hazinesidir; onda pek çok şeyler gizlidir.

Hint nüshalarında birinci mısra' "خویش را تسلیم کن بر دار مزد" yani "Kendini teslim et ve ücreti kaldır!" şeklinde geçmektedir. Ve Hint şarihlerinden Bahru'l-Ulûm bu beytin açıklamasında şöyle buyurur: "Kendini Hakk'a teslim et ve onda fani ol; ta ki kendin olmaksızın bir şey çal ve elde et! Ve o, ebedi hayattan ibaret olan beka-billâhtır (Allah ile bâki olma hâli)."

“Ücret tuzağı”ndan murâd, ahkâm-ı ilâhiyyedir. “Ez-hod” “kendin”den murâd, ilm-i ilâhîde sabit olan hakikatından demektir. “Bî-hod” “kendin olmaksızın”dan murâd, “fenâ-fillâh” mertebesidir. Ya'ni, efâl-i hasenenin kabûlü veyâ adem-i kabûlü mülâhazasını külliyen terk ederek kendini ücret tuzağı olan ahkâm-ı ilâhiyyeye teslîm et ve ondan aslâ inhirâf etme! Bu hâl hâsıl olduktan sonra, ilm-i ilâhîde sâbit olan kendi hakîkatinden, Hak'ta fânî olduğun halde onun “feyz-i mukaddes”ini çal! Zîrâ senin hakîkatin, bir ism-i ilâhînin hazînesidir; onda pek çok şeyler mündemicdir.

Hind nüshalarında birinci mısra' خویش را تسلیم کن بر دار مزد ya'ni “Kendini teslîm et ve ücreti kaldır!” sûretinde vâki'dir. Ve Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm bu beyitin şerhinde şöyle buyurur: “Kendini Hakk'a teslîm et ve onda fânî ol; tâ ki kendin olmaksızın bir şey çal ve tahsîl et! Ve o, hayât-ı ebedîden ibaret olan bakā-billâhtır.”

1492. Oku cisminden dışarıya çekmek için, yaralı adama afyon verirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1492. Oku bedeninden dışarıya çekmek için, yaralı adama afyon verirler.

Görmez misin, bu görünen âlemde bile oktan yaralanmış olan bir adamın bedeninde kalan oku çıkarma ameliyatı için afyon verip onun hissini ortadan kaldırırlar! Ve zamanımızda da operatörler ameliyat yapmak için hastalara kloroform koklatıp bayıltırlar. Şimdi ey Hakk yolcusu (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi), senin bedenine batan nefsanî sıfatlar okları da ancak fenâ (Allah'ta yok olma) hâlinde bedeninden çıkarılır!

Görmez misin, bu âlem-i sûrette bile oktan yaralanmış olan bir adamın cisminde kalan oku çıkarmak ameliyyesi için afyon verip onun hissini ibtâl ederler! Ve zamânımızda da operatörler ameliyat yapmak için hastalara kloroform koklatıp bayıltırlar. İmdi ey sâlik-i tarîk-ı Hak, senin cismine batan sıfât-ı nefsâniyye okları da ancak hâl-i fenâda cisminden çıkarılır!

1493. Ölüm vaktinde rencden onu yırtarlar; o bununla meşgül olur, canı götürürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1493. Ölüm vaktinde acıdan onu yırtarlar; o bununla meşgul olur, canı götürürler.

Vücudun hissi, afyonun ve kloroformun etkisiyle meşgul iken, bedende ameliyat yapıldığı gibi; ölüm vaktinde de bedeni herhangi bir hastalığın zorluğu ile yırtar ve meşgul ederler ve beden bu zorlukla meşgul iken bedenden canın bağlantısını keserler.

Vücudun hissi, afyonun ve kloroformun te'sîri ile meşgül iken, cisimde ameliyat yapıldığı gibi; ölüm vaktinde de cismi herhangi bir marazın meşakkati ile yırtar ve meşgül ederler ve cisim bu meşakkat ile meşgül iken cisimden canın alâkasını keserler.

1494. Her bir fikri kalbe tevdî edeceğin vakit, senden gizlide bir şey götüreceklerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1494. Her bir fikri kalbe emanet edeceğin zaman, senden gizlice bir şey götüreceklerdir.

Yani, kalbin herhangi bir fikir ile meşgul olduğu zaman, bu meşguliyetin içinde senden haberin olmaksızın bir şey alıp götürürler. O götürdükleri şey, hayat sermayesi olan sayılı nefeslerdir.

Ya'ni, kalbin herhangi bir fikir ile meşgül olduğu vakit, bu meşgalen içinde senden haberin olmaksızın bir şey alıp götürürler. O götürdükleri şey, sermâye-i hayât olan enfâs-ı ma'dûdedir.

1495. Ey zahmet çekici, her ne tahsil edersen, hırsız o taraftan gelir ki sen eyminsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1495. Ey zahmet çekici, her ne elde edersen, hırsız o taraftan gelir ki sen eminsin!

Ey fikir ve amelde çaba zahmetini çeken insan, fikirden ve amelden ne elde edersen, hırsız emin olduğun yerden gelir! Fikrin halis ise, hırsız emin olduğun ihlasına ilişkin fikirler cihetinden gelip onu çalmaya teşebbüs eder. Ve eğer amelin salih ise, salihliğinden emin olduğun bu ameli bozmak için yine amel cinsinden bir şey ile gelir. Bu hırsız, şeytandır.

Ey fikir ve amelde sa'y zahmetini çeken insan, fikirden ve amelden ne hâsıl edersen, hırsız emîn olduğun yerden gelir! Fikrin hâlis ise, hırsız emîn olduğun ihlâsına taalluk eden efkâr cihetinden gelip onu çalmağa teşebbüs eder. Ve eğer amelin sâlih ise, salâhından emîn olduğun bu ameli ifsâd etmek için yine amel cinsinden bir şey ile gelir. Bu hırsız, şeytandır.

1496. İmdi, onunla meşgül ol ki o pek iyidir; nihayet senden bir şey götürsün ki, o pek küçüktür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1496. Şimdi, onunla meşgul ol ki o pek iyidir; nihayet senden bir şey götürsün ki, o pek küçüktür!

Böyle olunca, hırsızın elinin yetişemeyeceği pek iyi bir şeyle meşgul ol! Yani, Allah sevgisiyle ve Hakk'ı anmakla meşgul ol ve her nefeste Hakk'tan gafil olma! Bu durumda hırsız senin fikirlerinden ve amellerinden bir şey çalarsa, onlar bu Hakk'ı anma ve Allah sevgisi yanında değersiz şeyler olduğundan, o hırsız senden ancak değersiz bir şey çalmış olur.

Böyle olunca, hırsızın eli yetişemeyeceği pek iyi bir şeyle meşgül ol! Ya'ni, muhabbetullâh ile ve zikr-i Hak'la meşgül ol ve her nefeste Hak'tan gâfil olma! Bu sûrette hırsız senin efkârından ve amellerinden bir şey çalarsa, onlar bu zikr-i Hak ve muhabbetullâh indinde hakîr şeyler olduğundan, o hırsız senden ancak hakîr bir şey çalmış olur.

1497. Tacirlerin yükü suya düştükleri vakit, ellerini en iyi meta'a vururlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1497. Tacirlerin yükü suya düştükleri vakit, ellerini en iyi meta'a vururlar.

Yani, tacirler suya düşen mallarından, en evvel en kıymetlisini kurtarmaya çabalarlar. Bunun gibi ey Hakk Yolcusu, nefeslerinin en kıymetlisi, Allah sevgisi ve Allah'ı anma ile çıkan nefeslerdir. Bir akan su mesabesinde olan bu zahirî hayatta o nefesleri elde etmeye çabala!

Ya'ni, tâcirler suya düşen mallarından, en evvel en kıymetlisini kurtarmağa çabalarlar. Bunun gibi ey sâlik, nefeslerinin en kıymetlisi, muhabbetullâh ve zikrullâh ile çıkan nefeslerdir. Bir akan su mesâbesinde olan bu hayât-ı sûriyyede o nefesleri elde etmeğe çabala!

1498. Mâdemki suda bir şey fevt olacaktır, kemterin terkini söyle ve en iyiyi bul!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1498. Mademki suda bir şey yok olacaktır, en az değerli olanı terk etmeyi söyle ve en iyiyi bul!

Mademki nefeslerin bu görünüşteki hayat akarsuyunda yok olmaya mahkûmdur, onu değersiz şeylere harcama, onu en iyi olan Allah sevgisine ve Allah'ı zikretmeye harca!

Mâdemki enfâsın bu hayât-ı sûriyye akarsuyunda fevt olmağa mahkûmdur, hakîr olan şeylere sarf etme, onu en iyi olan muhabbetullâh ve zikrullaha sarf et!

## İmtihân edenlerin indinde Lokmân'ın fazlı zâhir olması

1499. Her bir taâmı ki ona getirirlerdi, müteakiben bir kimseyi Lokmân tarafına gönderir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1499. Ona her bir yemeği getirdiklerinde, hemen ardından Lokman tarafına bir kimseyi gönderirdi.

Yani, Lokman'ın efendisine bir yiyecek getirdikleri zaman, efendi Lokman'ı çağırmak için derhal ona birini gönderirdi.

Ya'ni, Lokmân'ın efendisine bir yiyecek getirdikleri vakit, efendi Lokmân'ı çağırmak üzere derhal ona birini gönderir idi.

1500. Ta ki Lokman onun tarafına el götüre; kāsıd olarak tâ ki efendi onun [1511] artığını yiye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1500. Tâ ki Lokman onun tarafına el uzatsın; elçi olarak tâ ki efendi onun [1511] artığını yesin.

Yemek getirildiği zaman Lokman'ı çağırtması, Lokman'ın önce o yemekten yiyip tadını denemesi ve efendinin bilerek Lokman'ın artığını yemesi içindi.

Taâm getirildiği vakit Lokmân'ı çağırtması, Lokmân'ın evvelâ o taâmdan yeyip çeşnisini tecrübe etmesi ve kasdî olarak efendi Lokmân'ın artığını yemesi için idi.

1501. Onun artığını yerdi ve cezbelenirdi; onun yemediği her bir taâmı dökerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1501. Onun artığını yerdi ve cezbelenirdi; onun yemediği her bir yemeği dökerdi.

"Sü'r" "artık" anlamına gelen Arapça bir kelimedir. "Şûr-engîhtî" birleşik masdarını, "hallenmek ve cezbelenmek" diye çevirmek uygundur. Hint nüshalarında "sûr-engîhtî" geçmektedir. Anlamı "hoşluk ve sevinç meydana getirmek" demektir. Tam muhabbet, tabiata tiksinmek ve iğrenmek duygusunun gelmesine engel olur.

“Sü'r” “artık” ma'nâsına Arabîdir. “Şûr-engîhtî” masdar-ı mürekkebini, “hallenmek ve cezbelenmek” diye tercüme etmek münasibdir. Hind nüshalarında “sûr-engîhtî" vâki'dir. Ma'nâsı “hoşluk ve sürür hâsıl etmek” demektir. Muhabbet-i kâmile, tabîata tiksinmek ve iğrenmek duygusunun gelmesine mâni' olur.

1502. Ve eğer yiye idi, gönülsüz ve iştihâsız yerdi; nihayetsiz ittisal budur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1502. Ve eğer yiye idi, gönülsüz ve iştihasız yerdi; nihayetsiz birleşme budur.

Ve eğer efendi, getirilen yemeği Lokman'sız yiye idi, gönülsüz ve iştihasız yerdi. İşte sonsuz olan birleşme ve tam sevgi budur!

Ve eğer efendi getirilen taâmı Lokmân'sız yiye idi, gönülsüz ve iştihâsız yerdi. İşte nihâyetsiz olan ittihâd ve muhabbet-i kâmile budur!

1503. Hediyye olarak karpuz getirmişler idi; "Git evladım Lokman'ı çağır!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1503. Hediye olarak karpuz getirmişlerdi; "Git evladım Lokman'ı çağır!" dedi.

"Harbuze" kavun ve karpuz cinsinden olan meyvelere denir. Lokman'ın efendisine hediye olarak karpuz veya kavun getirmişlerdi. Efendi kölelerinden birine: "Git evladım Lokman'ı çağır!" dedi.

"Harbuze" kavun ve karpuz cinsinden olan meyvelere itlâk olunur. Lokmân'ın efendisine hediye olarak karpuz veyâ kavun getirmişler idi. Efendi kölelerinden birisine: "Git evladım Lokmân'ı çağır!" dedi.

1504. Vaktaki kesti ve bir dilimini ona verdi, onu şeker ve bal gibi yedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1504. Vaktaki kesti ve bir dilimini ona verdi, onu şeker ve bal gibi yedi.

"Bürîn", dilim demektir. Lokmân gelince efendi elindeki meyveden bir dilim kesti ve Lokmân'a verdi; Lokmân onu tatlı tatlı yedi.

"Bürîn", dilim demektir. Lokmân gelince efendi elindeki meyveden bir dilim kesti ve Lokmân'a verdi; Lokmân onu tatlı tatlı yedi.

1505. Hoşluktan ki yedi, ona ikinciyi verdi; o dilimler on yedinciye kadar erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1505. Hoşluktan ki yedi, ona ikinciyi verdi; o dilimler on yedinciye kadar erişti.

"Gürç" Farsça kâf harfinin ötresiyle "dilim" anlamındadır. Ankaravî hazretleri, Farsça kâf harfinin esresiyle buyurmuş ise de, sözlüklerde ötre ile gösterilmiştir. Yani, Lokman, efendisinin verdiği ilk dilimi hoşlukla ve tatlı tatlı yediği için, ona ikinci dilimi de verdi. Bu dilimlerin verilmesi on yedinciye ulaştı ve Lokman hepsini lezzetle yedi.

"Gürç" kâf-ı Fârisînin zammesiyle, “dilim" ma'nâsınadır. Ankaravî hazretleri, kâf-ı Fârisînin kesriyle buyurmuş ise de, lügatlarda zamm ile gösterilmiştir. Ya'ni, Lokmân, efendinin verdiği ilk dilimi hoşlukla ve tatlı tatlı yediği için, ona ikinci dilimi de verdi. Bu dilimlerin verilmesi on yedinciye bâliğ oldu ve Lokmân hepsini lezzetle yedi.

1506. Bir dilim kaldı, dedi ki: "Bunu ben yiyeyim; acaba ne tatlı karpuzdur bunu göreyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1506. Bir dilim kaldı, dedi ki: "Bunu ben yiyeyim; acaba ne tatlı karpuzdur bunu göreyim!"

"Tâ çi"deki "tâ", şaşkınlık içindir. Karpuzun tamamı on sekiz dilim olmuş; on yedisini Lokmân yemiş, bir tane kalmış, onu da efendi, "Ben yiyeyim; Lokmân bunları tatlı tatlı yedi, acaba tadı ve lezzeti ne derecededir göreyim!" demiştir.

"Tâ çi" deki "tâ", taaccüb içindir. Karpuzun mecmû'u on sekiz dilim olmuş; on yedisini Lokmân yemiş, bir tâne kalmış, onu da efendi, "Ben yiyeyim; Lokmân bunları tatlı tatlı yedi, acabâ tadı ve lezzeti ne derecededir göreyim!" demiştir.

1507. O böyle hoş yer ki, onun zevkinden tab'lar iştiha edici ve lokma isteyici oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1507. O öyle hoş bir yer ki, onun zevkinden tabiatlar iştahlanır ve lokma ister oldu! Lokman öyle bir iştahla yedi ki, benim de iştahımı çekti!

Lokmân öyle bir iştihâ ile yedi ki, benim de iştihâmı celb etti!

1508. Vaktaki yedi, onun acılığından ateş parladı; hem dilini kabarttı, hem boğazını yaktı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1508. Vaktaki yedi, onun acılığından ateş parladı; hem dilini kabarttı, hem boğazını yaktı!

"Abile"nin çeşitli anlamları vardır. "Su kabarcığı" anlamına da gelir. Burada "dilini kabartmak" demektir.

"Abile"nin müteaddid ma'nâsı vardır. "Su kabarcığı" ma'nâsına da gelir. Burada "dilini kabartmak" demektir.

1509. Bir dem onun acılığından kendinden geçti; ondan sonra ona dedi ki: "Ey cihânın cânı,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1509. Bir an onun acısından kendinden geçti; ondan sonra ona dedi ki: "Ey cihanın canı,

1510. Sen bu kadar zehiri nasıl tatlı yaptın; bu kahrı nasıl lutuf tasavvur ettin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1510. Sen bu kadar zehiri nasıl tatlı yaptın; bu kahrı nasıl lutuf tasavvur ettin?

[1521] "Nûş" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada, "tatlı" ve "bal" anlamlarına gelir. Yani, nasıl oldu da bu kadar şiddetli acıyı tatlı kabul ettin ve bu kahrı lutuf yerine koydun?

[1521] "Nûş" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada, "tatlı" ve "bal" ma'nâlarına gelir. Ya'ni, nasıl oldu da bu kadar şiddetli acıyı tatlı addettin ve bu kahrı lutuf yerine koydun?

1511. "Bu ne sabırdır, bu sabûrluk ne yüzdendir; yahût galiba senin indinde bu cânın düşmandır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1511. "Bu ne sabırdır, bu sabırlılık ne yüzdendir; yahut galiba senin katında bu can düşmandır!"

Hint nüshalarında ikinci mısra' جان توگوئ به پیش تو عدوست şeklinde geçer. "Sanki senin canın senin katında düşmandır" demek olur.

Hind nüshalarında ikinci mısra' جان توگوئ به پیش تو عدوست vaki'dir. "Gûyâ senin cânın senin indinde düşmandır" demek olur.

1512. "Benim bir özrüm vardır, bir dem feragat et!" diye niçin illet ile hüccet getirmedin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1512. "Benim bir özrüm vardır, bir an vazgeç!" diye niçin hastalıkla delil getirmedin?"

"Niçin "Bunu yemekte mazurum" demedin ve acılıktan bahsedip "Değer!" demedin de bu acı karpuzun on yedi dilimini sabırlı bir şekilde yedin?"

"Niçin "Bunu yemekte ma'zûrum" demedin ve acılıktan bahsedip "Elve-rir!" demedin de bu acı karpuzun on yedi dilimini sâbirâne bir sûrette yedin?"

1513. Dedi: "Ben senin ni'met bağışlayıcı elinden o kadar yemişim ki, utanmamdan iki katım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1513. Dedi: "Ben senin nimet bağışlayıcı elinden o kadar yemişim ki, utanmamdan iki katım!"

1514. Bana utanma geldi ki, senin elinden bir acıyı nâgehân göreyim ve seni ondan vakıf edeyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1514. Bana utanma geldi ki, senin elinden bir acıyı ansızın göreyim ve seni ondan haberdar edeyim.

Ey efendim, senin elinden o kadar tatlı nimetler yiyip şükrünü yerine getiremediğim hâlde, yine o elinden senin haberin olmaksızın bana gelen bir acıyı sana haber vermekten ve geri çevirmekten utandım!

Ey efendim, senin elinden o kadar tatlı ni'metler yeyip şükrünü îfâ edemediğim halde, yine o elinden senin haberin olmaksızın bana gelen bir acıyı sana haber vermekten ve reddetmekten utandım!

1515. Mâdemki bütün eczâm senin ni'metlerinden bitmiştir ve senin dânene ve tuzağına garklardır;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1515. Mademki bütün parçalar senin nimetlerinden bitmiştir ve senin danene ve tuzağına batmışlardır;

"Dane"den maksat, cemal tecellisidir (Allah'ın güzellik ve lütuf tecellisi); ve "tuzak"tan maksat, celal tecellisidir (Allah'ın azamet ve kahır tecellisi). Yani, "Benim bütün vücut parçalarım senin nimetlerin ile beslenmiştir ve senin cemal tecellilerin ile celal tecellilerine batmıştır."

"Dâne"den murâd, tecellî-i cemâlî; ve "tuzak"tan murâd, tecellî-i celâlîdir. Ya'ni, "Benim bütün eczâ-yı vücûdum senin ni'metlerin ile perverde olmuştur ve senin tecelliyât-ı cemâliyyen ile tecelliyât-ı celâliyyenin müstağrakıdır."

1516. Eğer bir acıdan feriyâd ve şikâyet edersem, eczânın başı üzerine yüz kere toprak olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1516. Eğer bir acıdan feryat ve şikâyet edersem, ilacın başı üzerine yüz kere toprak olsun!

"Eğer cemâlî tecellîden (güzellik tecellîsinden) haz duyar ve celâlî tecellîden (ululuk tecellîsinden) feryat ve şikâyet edersem, benim varlığımın her bir parçasının başı üzerine yüz kere toprak saçılsın!" Hint nüshalarında "yüz kere toprak" yerine "kara toprak" geçmektedir. Bu da "Kara toprak saçılsın!" anlamına gelir.

"Eğer tecellî-i cemâlîden mahzûz ve tecellî-i celâlîden feryâd ve şikâyet edersem, benim vücudumun her bir cüz'ünün başı üzerine yüz kerre toprak saçılsın!" Hind nüshalarında خاك صد ره yerine خاك تيره vaki'dir. "Kara toprak saçılsın!" demek olur.

1517. Senin şeker bahşedici elinin lezzeti tuttu, bu karpuz içinde ne vakit acılık bıraktı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1517. Senin şeker veren elinin lezzeti tuttu, bu karpuz içinde ne zaman acılık bıraktı?

"Mademki bu karpuza senin şeker veren elinin lezzeti yayıldı, artık bu karpuzun içinde ne zaman acılık kaldı?" "Bettîh" kelimesi Arapçadır ve "karpuz" kelimesinin karşılığıdır.

"Mâdemki bu karpuza senin şeker bahşedici olan elinin lezzeti sirâyet etti artık bu karpuzun içinde ne vakit acılık bıraktı?" "Bettîh" kelimesi Arabîdir ve "harbuze"nin mukābilidir.

1518. Muhabbetten acılar tatlı olur; muhabbetten bakırlar altına mensub olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1518. Muhabbetten acılar tatlı olur; muhabbetten bakırlar altına mensup olur!

1519. Muhabbetten tortular safî olur; muhabbetten derdler şifa verici olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1519. Muhabbetten tortular safî olur; muhabbetten dertler şifa verici olur!

Allah sevgisinden, yoğun olan cisimler ruhanî olur ve saflık kazanır. Ve muhabbetten, mücâhede ve riyâzet (nefsî perhizler) zahmetleri, bedenin/tenin yoğunluğu illetine şifa verici olur.

Muhabbet-i Hak'tan, kesîf olan cisimler rûhânî olup sâfiyet kesbeder. Ve muhabbetten, mücâhede ve riyâzet zahmetleri illet-i kesâfete şifâ verici olur.

1520. Muhabbetten ölüyü diri ederler; muhabbetten şahı köle ederler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1520. Muhabbetten ölüyü diri ederler; muhabbetten şahı köle ederler!

Muhabbet sebebiyle, hakikatte ölü olan aşığı, sonsuz hayat ile diri ederler. Nitekim birinci ciltte زنده معشوقست عاشق مردهء yani, “Diri, gerçek maşuk olan Hak'tır; ve aşık olan kul ölüdür.” buyurulmuştu. Kulun sonsuz hayat ile diri oluşu muhabbet sebebiyle; muhabbet de ilim sebebiyle meydana gelir. Nitekim sonraki şerefli beyitte açıklanır. Aynı şekilde muhabbet şahı köle eder. Yani, birçok şah, sevdikleri kölelerinin kölesi ve esiri olmuşlardır. Lokman'ın efendisi de onlardan biriydi.

Bu şerefli beyitte “nafilelerle yakınlaşma”ya da işaret buyurulur. Çünkü nafilelerle yakınlaşmada, Hak sevdiği kuluna araç olur. Nitekim hadis-i kudside لا يزال عبدى يتقرب الى بالنوافل حتى أحبه فإذا احببته كنت له سمعا و بصرا ولسانا و يدا . . . -yani “Ben onu sevinceye kadar kulum daima bana nafilelerle yaklaşır. Ben onu sevdiğim zaman, onun işitmesi, görmesi, dili ve eli... olurum.” buyurulur.

[1531] Muhabbet sebebiyle, hakîkatta ölü olan âşıkı, hayât-ı ebediyye ile diri ederler. Nitekim birinci ciltte زنده معشوقست عاشق مردهء ya'ni, “Diri, ma'şûk-ı hakîkî olan Hak'tır; ve âşık olan abd ölüdür.” buyurulmuş idi. Ve abdin hayât-ı ebediyye ile diri oluşu muhabbet sebebiyle; ve muhabbet dahi ilim sebebiyle hâsıl olur. Nitekim âtîdeki beyt-i şerîfte beyân buyurulur. Ve kezâ muhabbet şâhı bende eder. Ya'ni, bir çok şahlar, sevdikleri kölelerinin bendeleri ve esîrleri olmuşlardır. Ve Lokmân'ın efendisi de onlardan birisi idi.

Bu beyt-i şerîfte “kurb-ı nevâfil”e de işâret buyurulur. Zîrâ kurb-ı nevâfilde, Hak sevdiği kuluna âlet olur. Nitekim hadis-i kudside لا يزال عبدى يتقرب الى بالنوافل حتى أحبه فإذا احببته كنت له سمعا و بصرا ولسانا و يدا . . . -yani “Ben onu sevin-ceye kadar kulum dâimâ bana nevâfil ile yaklaşır. Ben onu sevdiğim vakit, sem'i ve basarı ve lisânı ve eli... olurum.” buyurulur.

1521. Bu muhabbet dahi ilim neticesidir; beyhûde böyle bir taht üzerine ne vakit oturdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1521. Bu sevgi de ilmin sonucudur; boş yere böyle bir taht üzerine ne zaman oturdu?

Sevginin çok büyük etkileri vardır. Fakat bu sevgi de ilmin sonucudur. Ve ilmin mertebeleri çoktur. Bu sebeple sevginin de dereceleri vardır. Eğer ilim ve marifet (Allah'ı bilme) eksik olursa, iyilik görmüş olan kimse, iyilik sahibine değil, ancak iyiliğe sevgi duyar. Bu sebeple ilmi kâmil (tam) olan kimse "Muhsin"in (iyilik edenin) zâtına sevgi duyduğu için, ondan gelen tatlı ve acı ve az, çok iyilikten haz alır. Bu sebeple ilim ve marifetten yoksun olan ve boş yere bir hâlde bulunan kimse böyle bir aşk sultanı tahtının üzerine ne zaman oturabilir?

Muhabbetin pek büyük te'sîrleri vardır. Fakat bu muhabbet de ilmin netîcesidir. Ve ilmin merâtibi çoktur. Binâenaleyh muhabbetin dahi dereceleri vardır. Eğer ilim ve ma'rifet nâkıs olursa, ihsân-dîde olan kimse, sâhib-i ihsâna değil, ancak ihsâna muhabbet eder. Binâenaleyh ilmi kâmil olan kimse “Muhsin”in zâtına muhabbet ettiği için, ondan gelen tatlı ve acı ve az, çok ihsândan mahzûz olur. Binâenaleyh ilim ve ma'rifetten boş olan ve beyhûde bir halde bulunan kimse böyle bir sultân-ı aşk tahtının üzerine ne vakit oturabilir?

1522. Nâkıs ilim bu aşkı nerede doğurdu; nâkıs aşk doğurur, fakat cemâd üzerine! Nâkıs olan ilmin böyle bir aşk-ı hakîkîyi doğurması nerede? Vâkıâ nâkıs olan ilim dahi aşk doğurur; fakat mâsivâ-yı Hak olan altın ve gümüş ve sâ- hib-i cemâl mahlûkāt gibi cemâd cinsinden olan cisimler üzerine doğurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1522. Eksik ilim bu aşkı nerede doğurdu; eksik aşk doğurur, fakat cansız varlık üzerine!

Eksik olan ilmin böyle hakiki bir aşkı doğurması nerede? Gerçekte eksik olan ilim dahi aşk doğurur; fakat Hak'tan gayrı olan altın ve gümüş ve güzel yüzlü yaratıklar gibi cansız varlık cinsinden olan cisimler üzerine doğurur.

1523. Bir cemad üzerinde bir matlûbun rengini gördüğü vakit, bir safîrden mahbuba mensub olan sadayı işitti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1523. Bir cansız varlık üzerinde aranan bir şeyin rengini gördüğü zaman, bir ıslıktan sevgiliye ait olan sesi işitti!

"Safır", kuşbazların kuş sesini taklit ederek çıkardıkları sestir. Yani, aklı ve ilmi eksik olan kişi, kendisinin aradığı ve sevdiği bir cansız varlık üzerinde renk ve güzellik gördüğü zaman, kuşbazın taklit sesine benzeyen, gerçek sevgiliye ait sesi işitti. Yani, izafî varlıklarda görülen güzellik ve letafet, gerçek sevgili olan Hakk'ın mutlak güzelliğinden bir ışıktır.

"Safır", kuşbazların kuş sesini taklîden çıkardıkları sadâdır. Ya'ni, aklı ve il- mi nâkıs olan kimse, kendisinin matlûbu ve mahbûbu olan bir cemâdın üzerin- de renk ve letâfet gördüğü vakit, kuşbâzın sadâ-yı taklîdisine benzeyen, mah- bûb-i hakîkîye mensûb sadâyı işitti. Ya'ni, vücûdât-ı izâfiyyede görülen letâfet ve güzellik, mahbub-i hakîkî olan Hakk'ın cemâl-i mutlakından bir pertevdir.

1524. Nâkıs ilim farkı bilmez; şübhesiz şimşeği güneş bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1524. Eksik bilgi farkı bilmez; şüphesiz şimşeği güneş sanır.

Fakat eksik olan bilgi, görünüşlerde ortaya çıkan güzellik ve inceliğin mutlak güzelliğe ait olduğunu fark edemez. Fani olan bu görünüşler üzerinde şimşek gibi çakıp kaybolan bu güzellikleri, şüphesiz gerçek güzellik güneşi bilir. Ve o fani olan varlık yok olunca onun derdinden yanar tutuşur. İşte eksik bilginin akıl ve idrake delaleti bu kadardır.

Fakat nâkıs olan ilim, mezâhirde zahir olan hüsn ve letâfetin cemâl-i mut- laka âid olduğunu fark edemez. Fânî olan bu mezâhir üzerinde şimşek gibi çakıp gâib olan bu güzellikleri, şübhesiz hüsn-i hakîkî güneşi bilir. Ve o fânî olan vücûd zâil olunca onun derdinden yanar tutuşur. İşte nâkıs ilmin akıl ve idrâke delâleti bu kadardır.

1525. Çünki Resûl nâkısa "mel'ûn" ta'bîr buyurdu, te'vilde akılların noksanı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1525. Çünkü Resûl, noksan olana "mel'un" dedi, tevilinde akılların noksanlığı oldu.

Çünkü Resûl (a.s.) "Nâkıs mel'ûndur!" buyurdu. "Mel'ûn", kovulmuş demektir. Bu hadis-i şerîfin anlamı, "noksan akıllar hakikati idrak etmekten kovulmuştur" şeklinde tevil edilir.

Çünki Resûl (a.s.) الناقص ملعون ya'ni "Nâkıs mel'ûndur!" buyurdu. "Mel'ûn", matrûd demektir. Bu hadis-i şerîfin ma'nâsı, “nâkıs akıllar idrâk-i hakîkatten matrûddur" tarzında te'vîl olunur.

1526. Zîra ki nâkıs olan ten rahmetin merhumudur; merhûma la'n ve zahm lâyık değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1526. Çünkü eksik olan beden rahmetin merhamet ettiğidir; merhamet edilene lanet ve yara yakışmaz.

Çünkü hadis-i şerifin bedenin eksikliğine yorumlanması mümkün olmaz. Çünkü eksik olan beden, ilerideki beyitte gösterildiği üzere ilahi rahmet ile merhamet edilmiştir. Ve ilahi rahmete mazhar olanı kovmak ve ona azap etmek yakışmaz.

Zîrâ ki hadîs-i şerîfin cisim noksânına hamli mümkin olmaz. Çünkü nâkıs olan cisim, âtîdeki beyitte gösterildiği üzere rahmet-i ilâhiyye ile merhûmdur. Ve rahmet-i ilâhiyyeye mazhar olanı koğmak ve ona azâb etmek lâyık değildir.

1527. Aklın naksıdır, o ki kötü hastalıktır, la'neti mûcib, uzaklığa sezâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1527. Aklın eksikliği, o ki kötü hastalıktır, lâneti gerektiren, uzaklığa lâyıktır.

Aklın eksikliğine ilişkin olan her şey kötü bir hastalıktır ve hakikat huzurundan kovulmayı gerektirir ve uzaklaştırılmaya lâyıktır.

Aklın noksânına taalluk eden her şey kötü bir hastalıktır ve huzûr-ı hakî-kattan tardı mûcibdir ve uzaklaştırılmağa lâyıktır.

1528. Zîrâ ki akılları kâmil etmek uzak değildir; lakin bedeni kamil yapmak mümkin değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1528. Çünkü akılları olgunlaştırmak uzak değildir; lakin bedeni olgunlaştırmak mümkün değildir.

Mademki akıl noksanlığına ait olan arızalar hastalıktır, o halde tedavi ile bu hastalığı gidermek ve akılları olgunluğa ulaştırmak uzak değildir. Fakat cisim noksanlığını tamamlamak ve örneğin çıkmış bir gözü yerine koymak ve kesilen bir eli yerine getirmek mümkün değildir. Bu sebeple, cisim ve uzuv noksanlığı merhamet sebebidir.

Mâdemki noksânî-i akla müteallık olan avârız hastalıktır, o halde tedâvî ile bu hastalığı izâle edip akılları kemâle getirmek müsteb'ad değildir. Fakat cisim noksânını ikmâl etmek ve meselâ çıkmış bir gözü yerine koymak ve ke-silen bir eli yerine getirmek mümkin değildir. Bu sebeple, cisim ve a'zâ nok-sanlığı mûcib-i merhamet olur.

1529. Baîd olan her mecûsînin küfrü ve Fir'avnluğu, hep akıl noksanından zahir geldi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1529. Uzak düşen her mecûsînin küfrü ve Firavunluğu, hep akıl noksanlığından ortaya çıktı!

Hint nüshalarının bazılarında birinci mısrada "her inatçı mecûsî" anlamına gelen "her gebr anîd" ve bazılarında "her mecûsî ve uzak düşen" anlamına gelen "her gebr ü baîd" geçmektedir. Ve "gebr" kelimesi sözlükte mecûsî anlamına gelse de, burada izafî varlıklara (mutlak varlığa göre bağıntılı varlıklar) gönül bağlayanlara işaret edilir. Yani, Hak'tan uzak düşen her suretperestin Hak ve hakikati inkârı ve Firavunvari inadı, hep akıl noksanlığından kaynaklandı!

Hind nüshalarının ba'zısında birinci mısra'da هر گبر عنيد ya'ni "her inadçı me-cûsî"; ve ba'zılarında هر گبر و بعید vaki'dir. Ya'ni “her mecûsî ve baîd olan" de-mektir. Ve "gebr" lügatta mecûsî ma'nâsına ise de, burada vücûdât-ı izâfiyyeye gönül bağlayanlara remz olunur. Ya'ni, Hak'tan uzak düşen her sûret-perestin Hak ve hakîkati inkârı ve Fir'avnâne inâdı, hep akıl noksânından ileri geldi!

1530. Noksân-ı beden için, Kur'ân'da "Mâ ale'l-a'mâ harac" diye ferec geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1530. Bedenin eksikliği için, Kur'ân'da "Köre bir zorluk yoktur" diye bir kolaylık geldi.

Feth Sûresi'nde bulunan şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْأَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌ (Nûr, 24/61). Yani "Kör üzerine bir yükümlülük ve zorluk yoktur, sakat olana da bir zorluk yoktur ve hastaya da bir yükümlülük ve zorluk yoktur" demek olur. Bu ise organ eksiklikleri ve bedensel rahatsızlıkları olanlar hakkında bir kolaylık ve sevinçtir. "Nübî" Kur'ân anlamına gelir.

Sûre-i Feth'te olan âyet-i kerîmeye işâret buyurulur : لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْأَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌ (Nûr, 24/61). Ya'ni "A'mâ üzerine teklif ve meşakkat yoktur ve sakat olana da meşakkat yoktur ve hastaya da teklîf ve meşakkat yoktur" demek olur. Bu ise a'zâ noksanları ve cisim ma'lûlleri hak-kında bir ferec ve sürûrdur. "Nübî" Kur'ân ma'nâsınadır.

1531. Şimşek afildir ve çok vefâsızdır; afili Bâkî'den safâsız bilmezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1531. Şimşek geçicidir ve çok vefasızdır; geçici olandan kalıcı olanı, saf olmayan şeyi bilmezsin.

Görünüşlerde ortaya çıkan ilahi haller şimşekleri kaybolur ve pek vefasızdır. Bunun böyle olduğunu her an gözlemlemekte olduğun halde, kalbinde saflık ve ayırt edici nur olmadığından, tam bir gafletten dolayı o geçici ve kaybolan görünüşlerdeki inceliği, kalıcı olan mutlak güzellikten ayırt edip bilemezsin.

Mezâhirde zâhir olan şuûnât-ı ilâhiyye şimşekleri gâib olur ve pek vefâsızdır. Bunun böyle olduğunu her an müşâhede etmekte olduğun halde, kalbinde safvet ve nûr-ı temyîz olmadığından, kemâl-i gafletten o âfil ve gâib olan mezâhirdeki letâfeti, bâkî olan cemâl-i mutlaktan ayırt edip bilemezsin.

1532. Şimşek gülüyor, niye gülüyor söyle; bir kimseye ki, o onun nûruna gönül koyar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1532. Şimşek gülüyor, niye gülüyor söyle; bir kimseye ki, o onun nuruna gönül koyar!

Hâlbuki tecellî yerlerinde görünen ilâhî haller şimşekleri gülüyor ve alay ediyor. Kime gülüyor? Söyle bakalım! O fânî ve batıp giden tecellî yerlerinin nurlarına ve inceliklerine gönül bağlayan kimselere gülüyor!

Halbuki mezâhirde zâhir olan şuûnât-ı ilâhiyye şimşekleri gülüyor ve istihzâ ediyor. Kime gülüyor? Söyle bakalım! O fânî ve âfil olan mezâhirin nurlarına ve letâfetlerine gönül bağlayan kimselere gülüyor!

1533. Çarhın nurlarının arkası munkatı'dır; o ki la-şarkî ve la-garbîdir, asıldır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1533. Feleğin nurlarının arkası kesiktir; o ki ne doğulu ne batılıdır, asıldır.

Bu şerefli beyitte, Nûr Sûresi'nde bulunan şu ayet-i kerimeye işaret buyurulur: اللهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ مثل نوره كمشكاة فيها مصباح المصباح فِي زُجَاجَةُ الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ مُّبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَّا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُّورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَن يَشَاءُ وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (Nûr, 24/35). Yani "Yüce Allah göklerin ve yeryüzünün nûrudur. O'nun nûrunun misali, duvar oyuğunda bulunan pencere içindeki kandil gibidir. Öyle kandil ki, sırça içindedir; ve öyle sırça ki, sanki parlak bir yıldızdır. Mübarek olan zeytin ağacından yakılır ki, o ağaç ne doğulu ne de batılıdır. Ona ateş dokunmasa da ışık verir. Nûr üzerine nûrdur. Ve Yüce Allah dilediği kimseyi nûruyla hidâyet eder. Ve Yüce Allah insanlara misaller verir. Ve Yüce Allah her bir şeyi daima bilicidir!" Bu ayet-i kerimenin ayrıntısı burada uzun olur. Ankaravî hazretleri bu ayet-i kerime hakkında Misbahu'l-Esrâr adında bir risale yazmışlardır. İsteyenler onu inceleyebilirler. Şerefli beyte ilişkin remzi (işareti) şudur ki: "Mişkât"tan maksat yoğun cisimler; "mısbah"tan maksat ruh; "zücâc"tan maksat beden-i misâlî (misal âlemindeki beden); "zeytûn"dan maksat, doğulu ve batılı olmayan yani yönlerden münezzeh olan Mutlak Zât'tır. Zeytinin içindeki yağda nûr gizli olduğu gibi, cisimlerde misalî bedenler; ve misalî bedenlerde soyut ruhlar; ve soyut ruhlarda Hakk'ın mutlak zâtının nûru gizlidir. Buna göre asıl olan nûr, Mutlak Zât'ın nûrudur ki, varlık mertebelerine ışık saçar. Bunu bilmeyen, nûru cisimden kaynaklanır zanneder. Halbuki cisim fânidir ve misalî bedenler ve ruhlar hep Hakk'ın zâtında yok olmuştur. "Key" asıl anlamındadır.

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Nûr'da olan şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: اللهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ مثل نوره كمشكاة فيها مصباح المصباح فِي زُجَاجَةُ الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ مُّبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَّا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُّورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَن يَشَاءُ وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (Nûr, 24/35). Yani "Allâh Teâlâ göklerin ve yeryüzünün nûrudur. O'nun nûrunun meseli, duvar oyuğunda bulunan pencere içindeki kandil gibidir. Öyle kandil ki, sırça içindedir; ve öyle sırça ki, gûyâ parlak bir yıldızdır. Mübarek olan zeytûn ağacından yakılır ki, o ağaç ne şarkîdir, ne de garbîdir. Ona ateş dokunmasa da ziyâ verir. Nûr üzerine nûrdur. Ve Allâh Teâlâ dilediği kimseyi nûruyla hidâyet eder. Ve Allâh Teâlâ nâsa darb-ı emsâl eder. Ve Allâh Teâlâ her bir şeyi dâimâ bilicidir!" Bu âyet-i kerîmenin tafsîli burada uzun olur. Ankaravî hazretleri bu ayet-i kerîme hakkında Misbahu'l-Esrâr nâmında bir risâle yazmışlardır. İsteyenler onu mütâlâa edebilirler. Beyt-i şerîfe taalluk eden rumûzu budur ki: "Mişkât"tan murâd ecsâm-ı kesîfe; "mısbah"dan murâd rûh; "zücâc"dan murâd beden-i misâlî; "zeytûn"dan murâd, şarkî ve garbî olmayan ya'ni cihetlerden münezzeh olan Zât-ı mutlaktır. Zeytûnun içindeki yağda nûr mündemic olduğu gibi, cisimlerde ebdân-ı misâliyye; ve ebdân-ı misâliyyede ervâh-ı mücerrede; ve ervâh-ı mücerredede zât-ı mutlak-ı Hakk'ın nûru mündemicdir. Binâenaleyh asıl olan nûr Zât-ı mutlakın nûrudur ki, merâtib-i vücûda pertev salar. Bunu bilmeyen, nûru cisimden nebeân eder zanne- der. Halbuki cisim fânîdir ve ebdân-ı misâliyye ve ervâh hep zât-ı Hak'ta müstehlektir. “Key” asıl ma'nâsınadır.

1534. Şimşeği gözleri kapıcı huylu bil; nûr-ı bâkîyi bütün ensâr bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1534. Şimşeği gözleri kamaştıran huylu bil; bâkî olan nuru bütün yardımcılar bil!

Bu şerefli beyitte, Bakara suresinin başlangıcında yer alan şu ayet-i kerimeye işaret buyurulur: `يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ أَبْصَارَهُمْ كُلَّمَا أَضَاءَ لَهُمْ مَشَوْا فِيهِ وَإِذَا أَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ` (Bakara, 2/20) Yani “Şimşeğin onların gözlerini kamaştırması yakındır. Her ne zaman ışık verse, onda yürürler ve üzerlerine karanlık çöktüğü zaman kalakalırlar. Ve eğer Yüce Allah dilerse onların işitmesini ve görmelerini giderir. Muhakkak Yüce Allah her şeye kadirdir!”

Cenâb-ı Pîr-i destgîr (mürşid, yol gösterici) yukarıdan beri buyurdukları şerefli beyitlerde, bu ayet-i kerimedeki gizli anlamı açıklar. Yani, tecellilerde görünen güzellik ve incelik bir şimşek gibidir ki, basiret gözünün görüşünü ve idrakini, kasıtlı mutlak inceliğin müşahadesinden kör eder. Fakat bâkî olan nur ise, çabuk kaybolan şimşeğin nuru gibi değildir. O bâkî olan nuru, hakikatlerin müşahadesinde yardımcı bil!

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Bakara'nın ibtidâsında olan âyet-i kerîmeye işâret buyurulur. `يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ أَبْصَارَهُمْ كُلَّمَا أَضَاءَ لَهُمْ مَشَوْا فِيهِ وَإِذَا أَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ` (Bakara, 2/20) Ya'ni “Şimşeğin onların gözlerini kamaştırması karîb olur. Her ne vakit ışık verse, onda yorulur ve onların üzerinde karardığı vakit kalakaldılar. Ve eğer Allâh Teâlâ dilerse onların işitmesini ve basarlarını giderir. Muhakkak Allâh Teâlâ her şeye kādirdir!”

Cenâb-ı Pîr-i destgîr yukarıdan beri îrâd buyurdukları ebyât-ı şerîfede, bu âyet-i kerîmedeki rumûzu îzâh ederler. Ya'ni, mezâhirde zâhir olan hüsnün ve letâfet bir şimşek hükmündedir ki, basar-ı basîretin görüşünü ve idrâkini kasıtlı letâfet-i mutlakın müşâhedesinden kör eder. Fakat nûr-ı bâkî ise serî'ü'z-zevâl olan şimşeğin nûru gibi değildir. O nûr-ı bâkî, hakâyıkın müşâhedesinde yardımcı bil!

1535. Denizin köpüğü üzerine at sürmek, şimşeğin nûrunda bir mektup okumak;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1535. Denizin köpüğü üzerine at sürmek, şimşeğin ışığında bir mektup okumak;

1536. Harislikten âkıbeti görmemektir; kendi kalbine ve aklına gülmektir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1536. Hırs yüzünden sonunu görmemektir; kendi kalbine ve aklına gülmektir!

Yani, âlemdeki suretlerde görülen güzellik ve incelik üzerine atılmak ve onlardan faydalanmayı amaçlamak, denizin köpüğü üzerine at sürmek ve şimşek ışığında mektup okumak gibidir. Bu haller ise hırsın sürüklemesiyle sonunu görmemek demektir. Çünkü denize sürülen at batar ve şimşek ışığında okunmaya çalışılan bir mektup sonuçsuz kalır. Bu fiil ve hareket, kişinin kendi kalbi ve aklı ile alay etmesi demektir.

Ya'ni, suver-i âlemde görülen hüsn ve letâfet üzerine atılmak ve onlardan intifâ'a kasdetmek, denizin köpüğü üzerine at sürmek ve şimşek ışığında mektup okumak kabîlindendir. Bu haller ise sâika-i hırs ile âkıbeti görmemek demek olur. Zîrâ denize sürülen at batar ve şimşek ışığında okunmağa teşebbüs olunan bir mektup akîm kalır. Bu fiil ve hareket, kişinin kendi kalbi ve aklı ile istihzâ etmesi demek olur.

1537. Akıl hâssıyetten âkıbet görücüdür; o ki âkıbeti görmeye, nefs oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1537. Akıl, hassasiyetten dolayı sonucu görendir; o ki sonucu görmeye, nefs oldu!

Aklın hassasiyeti her işin sonunu görmektir. Sonucu göremeyen akıl, nefsin tekil hakikati demek olur.

Aklın hâssıyyeti her işin sonunu görmektir. Âkıbeti göremeyen akıl, nefsin “ayn”ı demek olur.

1538. Nefsin mağlûbu olan akıl nefis oldu; Müşterî Zühal'in matı oldu, nahs oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1538. Nefsin mağlûbu olan akıl nefis oldu; Müşterî Zühal'in matı oldu, uğursuz oldu!

Çünkü hüküm üstün gelenindir. Nefse mağlup olan akıl nefsin ta kendisidir. Ve aklın özelliği mutluluğu çekmek; nefsin özelliği ise uğursuzluğu çekmektir. Nasıl ki astroloji kuralınca Müşterî gezegeninin etkisi mutluluk ve Zühal'in etkisi ise uğursuzluktur. Eğer Müşterî gezegeni Zühal'in matı (yenileni) ve mağlûbu olursa, etkisi uğursuzluğa dönüşür.

Zîrâ hüküm gālibindir. Nefse mağlûb olan akıl ayn-ı nefstir. Ve aklın şânı celb-i saâdet; ve nefsin şânı celb-i nühûsettir Nitekim ilm-i nücûm kāidesince Müşterî seyyâresinin te'sîri saâdet ve Zühal'in te'sîri ise nühûsettir. Eğer Müşterî seyyâresi Zühal'in matı ve mağlûbu olursa, te'sîri nühûsete tebeddül eder.

1539. Bu nahslik içinde de bu nazarı döndür; seni nahs eden bir kimseye bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1539. Bu uğursuzluk içinde de bu bakışı döndür; seni uğursuz eden bir kimseye bak!

Fakat ey Hakk Yolcusu, bu nefse ait uğursuzluk içinde de bakışını ve fikrini sabit kılma; onu değiştir. Ve seni uğursuz kılan nefsin mağlûbu ve uğursuz eden kimseye, yani saadeti ve uğursuzluğu yaratan Yaratıcı'ya bak! Çünkü ayet-i kerimede الله خالق كل شئ (Ra'd, 13/16; Zümer, 39/62) yani "Her şeyin Yaratıcısı Allah'tır" buyurulur. Ve aynı şekilde والله يدير الأمر (Ra'd, 13/2; Secde, 32/5) "Emri tedbir eden Allah'tır" ayet-i kerimesinin hükmüne bak ki, varlıkta şirkten kurtulup tevhide ulaşasın ve saadete nail olasın. Çünkü nefis ve akıl, ortada saadet ve uğursuzluk için birer bahanedir.

Fakat ey sâlik, bu nühûset-i nefsâniyye içinde de nazarını ve fikrini sâbit kılma; onu tebdîl et. Ve seni meş'ûm olan nefsin mağlûbu ve nahs eden kimseye, ya'ni saâdeti ve nühûseti halk eden Hâlık'a bak! Zîrâ âyet-i kerîmede الله خالق كل شئ (Ra'd, 13/16; Zümer, 39/62) ya'ni "Her şeyin Hâlık'ı Allâh'tır” buyurulur. Ve keza والله يدير الأمر (Ra'd, 13/2; Secde, 32/5) "Emri tedbîr eden Allah'tır" âyet-i kerîmesinin hükmüne nazar et ki, vücûdda şirkten kurtulup tevhîde vâsıl ve saâdete nâil olasın. Zîrâ nefis ve akıl, ortada saâdet ve nühûset için birer bahânedir.

1540. Bu cerr u medde bakan o nazar, nahslikten sa'dlik tarafına delik deldi. [1551]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1540. Bu çekiş ve genişleyişe bakan o bakış, uğursuzluktan uğurluluk tarafına bir delik açtı.

"Çekiş ve genişleyiş"ten kasıt, Hakk'ın zıt isimlerinin tecellileridir. Çünkü Kābız ismi çeker ve Bâsıt ismi genişletir. Şimdi, zıt isimlerin tecellilerine bakan o bakış ve düşünce, varlıkta ortak görmek uğursuzluğundan, hakiki tek varlık olanı görmek saadetine doğru bir delik açmış olur. Çünkü isimlerden isimlendirilene geçilir. İsimlendirilen ise, hakiki tek olan Hak'tır.

"Cerr u medd"den murâd, esmâ-i mütekābile-i Hakk'ın tecelliyâtıdır. Zîrâ Kābız ismi cerr ve Bâsıt ismi medd eder. İmdi, mütekābil esmânın tecelliyâtına bakan o nazar ve fikir, vücûdda şerîk görmek nühûsetinden, vücûd-ı vâhid-i hakîkîyi görmek saâdeti tarafına bir delik delmiş olur. Zîrâ esmâdan müsemmâya intikāl olunur. Ve müsemmâ ise, vâhid-i hakîkî olan Hak'tır.

1541. Ondan dolayı sana bir hali hâle döndürür, intikālden, zıd zıddı peydâ edicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1541. Bu sebeple sana bir hâli başka bir hâle dönüştürür, bir halden diğerine geçişte zıt, zıddını ortaya çıkarır.

Gerçek birliğe (Vâhid-i hakîkî) geçmen için, senin üzerinde hâlleri değiştiren Yüce Allah, her an bir hâli başka bir hâle dönüştürür. Çünkü hâllerin değişimi sırasında bir zıt, diğer zıddı ortaya çıkarır. Örneğin, gündüzün sona ermesi, onun zıddı olan geceyi ortaya çıkarır; soğuğun sona ermesi ise, onun zıddı olan sıcaklığın ortaya çıkmasıyla

olur. Açlığın ortadan kalkması da, onun zıddı olan tokluk ile mümkün olur. Bunun gibi, ey Hakk Yolcusu, eğer seyr-ü sülûkun (tasavvuf yolculuğu) sırasında kalbine nefsin sıfatı (nefse ait özellikler) hâkim olursa, kesinlikle onun uğursuzluğuna ve kötülüğüne hükmetme; her şeyin yaratıcısı olan, kalpleri değiştiren (Mukallibü'l-kulûb) Allah'a yönel! Ta ki bu hâlin zıddı ortaya çıksın! Beyit:

Vâhid-i hakîkîye intikāl etmen için, senin üzerinde muhavvilü'l-ahvâl olan Hak Teâlâ hazretleri her an bir hâli bir hâle tahvîl eder. Zîrâ intikāl hallerinde bir zıd bir zıddı ızhâr eder. Meselâ gündüzün intikāli, onun zıddı olan geceyi ızhâr eder; ve soğuğun intikāli, onun zıddı olan sıcaklık zuhûruyla olur. Ve açlığın zevâli, onun zıddı olan tokluk ile mümkin olur. Bunun gibi ey sâlik, eğer esnâ-yı sülükünde kalbine nefsin sıfatı müstevlî olursa, mutlakā nühûsetine ve şeâmetine hükmetme; her şeyin hâlıkı olan Mukallibü'l-kulû-ba müteveccih ol! Tâ ki bu hâlin zıddı zâhir olsun! Beyit:

1542. Ta ki sana "zâtü'ş-şimal"den korku doğa; rical "zâtü'l-yemîn"in lezzetini ümid eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1542. Ta ki sana "sol taraf"tan korku doğsun; erler "sağ taraf"ın lezzetini ümit eder.

"Sol taraf"tan kasıt, Mudill (saptıran) isminin en tam tecelligâhı olan İblis'tir. Ve "sağ taraf"tan kasıt, Hâdî (doğru yola ileten) isminin en tam tecelligâhı olan "akl-ı küll" (evrensel akıl) ve "hakikat-ı insaniyye" (insanî hakikat) mertebesidir. Yani, senin üzerinde bir hâlin başka bir hâle geçmesinin sebebi şudur ki, senin kalbinde Mudill isminin tecellisinden bir korku meydana gelsin. Hâlbuki, Hakk yolunun sâliki olan erlerin göz diktiği şey, "hakikat-ı insaniyye" ve akl-ı küll mertebesinden feyezan eden ve "rûh-ı küllî-i Muhammedî" (Hz. Muhammed'in evrensel ruhu) mertebesinden kaynaklanan hidayet nurunun lezzetidir.

Bilinmeli ki; Hakk'ın Zât'ı zıtları bir araya getirendir. Bu sebeple Hakk'ın tecellileri de daima zıtlarla birlikte gerçekleşir. Bu zıtlarla gerçekleşen tecellide, "nefs-i levvâme" (kendini kınayan nefis) mertebesinde korku ve ümit; ve "mülhime" (ilham alan nefis) mertebesinde kabz (daralma) ve bast (genişleme); ve "mutma-inne" (huzura ermiş nefis) mertebesinde celâl (ululuk) ve cemâl (güzellik); ve onun üzerindeki mertebelerde heybet ve üns (yakınlık) hâlleri kalplere sırayla gelir. Bu sebeple insan hakkında "خلقت بیدی" (Sâd, 38/75) yani "İki elimle halk ettim" buyurulduğu için, insan her bir mertebesinde sülûk (manevî yolculuk) alanında bu iki kanat ile uçar.

"Zâtü'ş-şimâl"den murâd, ism-i Mudill'in mazhar-ı etemmi olan İblîs'tir. Ve "zâtü'l-yemîn"den murâd, ism-i Hâdî'nin mazhar-ı etemmi olan "akl-ı küll" ve "hakikat-ı insaniyye" mertebesidir. Ya'ni, senin üzerinde bir hâlin bir hâle intikāl etmesinin sebebi budur ki, senin kalbinde ism-i Mudill hazretinin tecellîsinden bir korku peyda olsun. Halbuki, tarîk-ı Hak sâliki olan ricâlin matma'-ı nazarları, "hakîkat-ı insaniyye" ve akl-ı kül mertebesinden feyezân ve "rûh-ı küllî-i Muhammedî" mertebesinden nebeân eden nûr-ı hidâyet lezzetidir.

Ma'lûm olsun ki; zât-ı Hak câmiu'l-ezdâddır. Binâenaleyh tecelliyât-ı Hak dahi dâimâ ezdâd ile vâki' olur. Bu ezdâd ile vâki' olan tecellîde, "nefs-i levvâme" mertebesinde havf ve recâ; ve "mülhime"de kabz ve bast ve "mutma-inne"de celâl ve cemâl; ve onun fevkindeki merâtibde heybet ve üns halleri kalblere bi'l-münâvebe vârid olur. Binâenaleyh insan hakkında خلقت بیدی (Sâd, 38/75) ya'ni "İki elimle halk ettim" buyurulduğu için, insan her bir mertebesinde fezâ-yı sülükde bu iki kanatlar ile uçar.

1543. Nihayet iki kanatlı olasın ki, bir kanatlı kuş uçmaktan aciz gelir ey bergüzîde!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1543. Nihayet iki kanatlı olasın ki, bir kanatlı kuş uçmaktan aciz gelir ey seçkin kişi!

"Sere" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "seçkin kişi" ve "özet" anlamlarına almak uygun olur. "Bir kanatlı kuş olmak"tan kasıt, tamamen korku veya ümidin baskın gelmesidir. Çünkü tamamen korku baskın gelirse, insan ümitsizliğe düşer. Ve ümitsizlik, Allah'ın rahmetinden ümidini kesmek ve Allah hakkında kötü zanna kapılmaktır. Bu hâl kul için helak edicidir. Ve eğer tamamen ümit baskın gelirse, bu da aynı derecede helak edicidir. Çünkü bu hâlin baskın gelmesiyle kul Allah'a karşı cüretkâr ve edepsiz olur. Bu hâller ile sülûk (tasavvuf yolculuğu) yolunda ilerleme mümkün olmaz. Bu sebeple her iki yön kalpte dengeli olmalıdır. Yüce Allah hazretleri bir ayet-i kerimede kullarını hem güvence verir hem de korkutur: نبئ عبادى أَنِّي أَنَا الْغَفُورُ الرَّحِيمُ وَأَنَّ عَذَابِي هُوَ الْعَذَابُ الْأَلِيمُ (Hicr, 15/49-50). Yani, "Ey Peygamberim, kullarıma haber ver, muhakkak ben çok bağışlayıcıyım, çok merhametliyim; ve muhakkak benim azabım elem verici bir azaptır!" Ve bu gibi güvence veren ve korkutan diğer Kur'an ayetleri çoktur.

"Sere" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "bergüzîde" ve "hülâsa" ma'nâlarına almak münasib olur. "Bir kanatlı kuş olmak"tan murâd, külliyen havf veya recâ gālib olmaktır. Zîrâ külliyen havf gālib olursa, insan ye'se düşer. Ve yeis, rahmet-i Hak'tan nâümîd olmak ve Hak hakkında sû'-i zanna düşmektir. Bu hal kul hakkında mühliktir. Ve eğer külliyen recâ gālib olursa, bu da aynı derecede mühliktir. Zîrâ bu hâlin galebesiyle kul Hakk'a karşı mütecâsir ve bî-edeb olur. Bu haller ile tarîk-ı sülükte terakkî mümkin olmaz. Binâenaleyh her iki cihet kalbde i'tidâl üzere olmalıdır. Hak Teâlâ hazretleri bir âyet-i kerîmede kullarını te'mîn ve tahvîf buyurur: نبئ عبادى أَنِّي أَنَا الْغَفُورُ الرَّحِيمُ وَأَنَّ عَذَابِي هُوَ الْعَذَابُ الْأَلِيمُ (Hicr, 15/49-50). Ya'ni, "Ey Peygamberim, kullarıma haber ver, muhakkak ben Gafûr ve Rahîm'im; ve muhakkak benim azâbım azâb-ı elîmdir!" Ve bu gibi te'mîn ve tahvîf eden diğer âyât-ı kur'âniyye müteaddiddir.

1544. Ya bırak, tâ ki kelâma gelemeyeyim; yahût izin ver, tâ ki tamâm söyleyeyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1544. Ya bırak, tâ ki kelâma gelemeyeyim; yahût izin ver, tâ ki tamâm söyleyeyim!

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu şerefli beyitlerde bazı ilâhî sırları Hakk yolcularına bolca verdikleri sırada, kendilerinin de bu karşılıklı olan ilâhî isimlerin tecellilerinin (Allah'ın isimlerinin varlık âleminde görünmesi) etkisi altında bulunduklarına işaret ederek ve Hakk'ın Zât'ına hitaben bu münâcâta (Allah'a yakarışa) başlarlar. Yani "Ey şanlı Yaratıcım, ya Mâni' (engelleyici) ism-i şerîfinle tecellî buyur, söz söylemeyeyim; veyahut Mu'tî (veren) ve Vehhâb (bolca bağışlayan) ism-i şerîflerin ile tecellî buyurup izin ver ki, irfana (bilgiye) muhtaç olan kullarına ilâhî sırlarını tamamen söyleyeyim!"

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ebyât-ı şerîfede ba'zı esrâr-ı ilâhiyyeyi sâliklere ibzâl buyurdukları sırada, zât-ı şerîflerinin dahi bu mütekābil olan tecelliyât-ı esmâiyyenin te'sîri altında bulunduklarına işâreten ve zât-ı Hakk'a hitâben bu münâcâta mübâşeret buyururlar. Ya'ni "Ey Hâlik-ı zîşânım, ya Mâni' ism-i şerîfinle tecellî buyur, söz söylemeyeyim; veyâhût Mu'tî ve Vehhâb ism-i şerîflerin ile tecellî buyurup izin ver ki, muhtâc-ı irfân olan kullarına esrâr-ı ilâhiyyeni tamâmen söyleyeyim!"

1545. Ve yoksa ne bunu ne onu istemez isen, fermân senindir; kimse ne bilir muhakkak senin kasdın nerededir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1545. Ve yoksa ne bunu ne onu istemez isen, buyruk senindir; kimse kesinlikle senin maksadının nerede olduğunu ne bilir?

Ve eğer Mâni' (engelleyici) ism-i şerîfinle tecelli edip, beni tamamen susturmaz ve tam olarak konuşmama da izin vermezsen, hüküm ve buyruk senindir. Çünkü senin tecellilerin hikmetine dayanır; ve senin muradının nerede olduğunu kimse bilmez. Çünkü senin iraden ilmine; ve ilmin de bilinen eşyanın hakikatlerine tabidir. Ve eşyanın hakikatlerini, kuşatma yoluyla ancak sen bilirsin. Ve kulların bilse de ancak senin keşfettiğin ve bildirdiğin kadar bilirler.

Ve eğer Mâni' ism-i şerîfinle tecellî buyurup, beni büsbütün susturmaz ve tamâm söylememe de izin vermezsen, hüküm ve fermân senindir. Zîrâ senin tecelliyâtın hikmetine müsteniddir; ve senin murâdın nerede olduğunu kimse bilmez. Çünkü senin irâden ilmine; ve ilmin dahi ma'lûm olan hakāyık-ı eşyaya tâbi'dir. Ve hakāyık-ı eşyâyı, ihâta tarîkıyla ancak sen bilirsin. Ve kulların bilse de ancak senin keşf ettiğin ve bildirdiğin kadar bilirler.

1546. İbrâhîm'in canı lazımdır, ta ki nûr ile nâr içinde Firdevs ve kusûr görsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1546. İbrahim'in canı gereklidir ki nur ile ateş içinde Firdevs'i ve köşkleri görsün!

Ateşin ta kendisi olan bu yoğunluk âlemi içinde hakikat bahçesini ve köşklerini görmek için İbrahim (a.s.)'ın canında nur kuvveti olması gereklidir.

Ayn-ı âteş olan bu âlem-i kesâfet içinde hakîkat bağçesini ve köşklerini görmek için İbrâhîm (a.s.)ın canındaki kuvvet-i nûr olmak lâzımdır.

1547. Basamak basamak ay ve güneş üzerine gitsin, tâ ki halka gibi kapının bendi kalmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1547. Basamak basamak ay ve güneş üzerine gitsin, tâ ki halka gibi kapının bendi kalmasın!

Bu nurun kuvveti ile, bu maddi yoğunluk âleminde basamak basamak ilerleyip ay gibi olan ruh mertebesine ve güneş mesafesinde olan zâtî tecellî (Allah'ın özünden gelen görünme) mertebesine gidebilsin. Tâ ki ev kapılarına bağlanıp kalan halkalar gibi, esmâ tecellîlerinin (Allah'ın isimlerinin görünüşlerinin) mazharı (ortaya çıktığı yer) olmak itibarıyla, müsemmâ-yı zâtın (zâtın isimlendirilmiş hâlinin) kapısı mesafesinde bulunan bu şekil âleminde bağlanıp kalmasın!

Bu nûrun kuvveti ile, bu âlem-i kesâfette basamak basamak terakkî edip ay gibi olan mertebe-i rûhiyyete ve güneş mesâbesinde olan tecellî-i zâtî mertebesine gidebilsin. Tâ ki ev kapılarına bağlanıp kalan halkalar gibi tecelliyât-ı esmâiyyenin mazharı olmak i'tibârıyle müsemmâ-yı zâtın kapısı mesâbesinde bulunan bu âlem-i sûrette bağlanıp kalmasın!

1548. Halil gibi "Ben ufûl edenleri sevmem" diyerek yedinci gökten geçe!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1548. Halil gibi "Ben batanları sevmem" diyerek yedinci gökten geç!

İbrahim Halil (a.s.) gibi "Ben batan şeyleri sevmem" desin de, nefsin yedinci mertebesini aşıp geçsin ve "fenâ-ender-fenâ" (fenâ içinde fenâ, yokluk içinde yokluk) hâlinde bulunsun!

İbrâhîm Halîl (a.s.) gibi "Ben ufûl eden şeyleri sevmem" desin de, nefsin yedinci mertebesini kat' edip geçsin ve "fenâ-ender-fenâ" içinde bulunsun!

1549. Bu ten cihânı galat-endâz oldu; o kimseden gayri ki, [şehvetten] geri gitti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1549. Bu ten dünyası yanıltıcı oldu; o kimseden gayri ki, [şehvetten] geri gitti!

Bu ten dünyası, yani sûret âlemi insanları şaşırtıcı ve hakikati yanlış gösterici oldu. Bu şaşırmaktan ve yanlış görmekten kurtulanlar, ancak nefsanî arzuları terk edenlerdir.

Bu ten cihânı, ya'ni sûret âlemi insanları şaşırtıcı ve hakîkati yanlış gösterici oldu. Bu şaşırmak ve yanlış görmekten kurtulanlar, ancak nefsânî arzûları terk edenlerdir.

## 1550. Şahın ve beylerin ve aklın sultanı olan bende-i hâssın üzerine hasedin [1561] kissası.

1551. Kelâmı çok çekicinin çekmesinden uzak kaldı; geri dönmek ve onu tamâm etmek lazımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1551. Söz, çok çekicinin çekmesinden uzak kaldı; geri dönmek ve onu tamamlamak gerekir.

Padişahın özel kölesine diğer hizmetkârların haset etmeleri bahsi 1042 numaralı beyitten itibaren anlatılmaya başlanmış ve bu kıssa içinde diğer kıssaların zikri icap etmekle, bu kıssa tamamlanmamış kalmıştı. Şimdi bu kıssanın tamamlanmasına başlanıyor.

Yukarıda açıklandığı üzere, Mesnevî-i Şerîf Çelebî Hüsâmeddîn (k.s.) hazretlerinin isteği üzerine yazılmış olduğundan, "kelâmı çok çekici"den kasıt, onların şerefli zâtlarıdır. Nitekim ان الله يلقن الحكمة على لسان الواعظين بقدر استعداد المستمعين yani "Muhakkak Yüce Allah vaizlerin dili üzerine, dinleyenlerin yatkınlığı kadar hikmet telkin buyurur" buyurulmuştur ki, bu bahis bir miktar yukarıda geçtiği gibi ileride de gelecektir.

Pâdişâhın hâs kölesine sâir huddâmın hased etmeleri bahsi 1042 numaralı beyitten i'tibâren beyan buyurulmaya başlanmış ve bu kıssa içinde diğer kıssaların zikri îcâb etmekle, bu kıssa nâ-tamâm kalmış idi. Şimdi bu kıssanın itmâmına şürü' buyuruluyor.

Yukarılarda îzah olunduğu üzere, Mesnevî-i Şerîf Çelebî Hüsâmeddîn (k.s.) hazretlerinin niyâzı üzerine te'lîf buyurulmuş olduğundan, “kelâmı çok çekici"den murâd, onların zât-ı şerîfleridir. Nitekim ان الله يلقن الحكمة على لسان الواعظين بقدر استعداد المستمعين ya'ni "Muhakkak Allâh Teâlâ vâizlerin lisânı üzerine, dinleyenlerin isti'dâdı mikdârınca hikmet telkîn buyurur" buyurulmuştur ki, bu bahis bir mikdâr yukarıda geçtiği gibi âtîde de gelecektir.

1552. Mülkün ikballi ve bahtı olan bağçevânı niçin bir ağacı bir ağaçtan bilmeye?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1552. Mülkün bahtlı ve talihli bahçıvanı niçin bir ağacı diğer bir ağaçtan ayırmasın?

"Mülk"ten kasıt görünen âlem; ve "bahtlı ve talihli bahçıvan"dan kasıt insân-ı kâmil; ve "ağaç"tan kasıt insan bireyleridir. Yani, gerçek mâlik olan Hak tarafından bu görünen âlemde kendisine talih ve baht verilmiş olan insân-ı kâmil, insan bireylerinin terbiyesi konusunda, birinin yatkınlığını diğerinden niçin ayırt edemesin?

"Mülk"ten murâd âlem-i şehadet; ve “ikballi ve bahtlı olan bağçevân"dan murâd insân-ı kâmil; ve "ağaç"tan murâd efrâd-ı beşerdir. Ya'ni, mâlik-i hakîkî olan Hak tarafından bu âlem-i şehadette kendisine ikbâl ve baht bahş edilmiş olan insân-ı kâmil, efrâd-ı beşerin terbiyesi hususunda, birinin isti'dâdını diğerinden niçin tefrik edemesin?

1553. O bir ağaç ki, acı ve merdûd ola; ve o bir ağaç ki, onun biri yedi yüz ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1553. O bir ağaç ki, acı ve kovulmuş ola; ve o bir ağaç ki, onun biri yedi yüz ola!

1554. Terbiyede ne vakit beraber tutar; çünkü onları akıbet gözü ile görür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1554. Terbiyede ne zaman beraber tutar; çünkü onları akıbet gözüyle görür!

İnsân-ı kâmil, Hakk yolculuğu işinde, yatkınlığı eksik ve zekâsı ile irfanı sınırlı olan bir sâlik ile, yatkınlığı yüksek olan sâliki terbiye etme hususunda beraber tutmaz. Çünkü insân-ı kâmil onların hakikatlerine bakar ve mazhar oldukları "özel rab"larının gerektirdiği üzere kendilerinden ortaya çıkacak hallere ve oluşlara vâkıftır. Bu sebeple her birinin "özel ismi"nin hazinesinde gizli olan kemallerin ortaya çıkması için, sâlikleri ayrı ayrı yatkınlıklarına göre terbiye eder.

Insân-ı kâmil emr-i sülûkda, isti'dâdı nâkıs ve zekâ ve irfanı mahdûd olan bir sâlik ile, isti'dâdı yüksek olan sâliki terbiye etmek husûsunda beraber tutmaz. Zîrâ insân-ı kâmil onların hakîkatlerine nâzırdır ve mazhar oldukları "rabb-i hâss"ları iktizâsınca kendilerinden zuhûr edecek ahvâl ve şuûnâta vâkıftır. Binâenaleyh her birinin "ism-i hass"ının hazînesinde meknûz olan kemâlâtın zuhûru için, sâlikleri ayrı ayrı isti'dâdlarına göre terbiye eder.

1555. Ki, sonunda o ağaçların meyvesi nedir? Vâkıa bu dem nazarda mü-sâvîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1555. Ki, sonunda o ağaçların meyvesi nedir? Gerçekte bu an itibarıyla eşit görülür.

Bu beytin ilk mısraı, yukarıdaki beytin ikinci mısraının devamıdır ve ikisi şöyle bir cümle oluşturur: Yani "Çünkü onları sonuç gözüyle görür ki, sonunda o ağaçların meyvesi nedir!" Yani, sülûkün (tasavvuf yolculuğu) başlangıcında insanlar görünüş itibarıyla birbirine eşittir; ve insân-ı kâmilin onları terbiye etmesi de eşit bir şekilde başlar. Ve onların hepsine aynı teveccühte (yönelişte) bulunur. Fakat isti'dâdı (yatkınlığı) yüksek olan sâlik (Hakk Yolcusu), bir teveccühten farz edelim ki yedi yüz mertebe ilerler ve bir sözden yedi yüz anlam çıkarır.

Bu beyitin mısrâ'-ı evveli, yukarıki beyitin mısrâ'-ı sânîsinin mâba'didir: ve ikisi şöyle bir cümle teşkil eder: Ya'ni “Zîrâ onları âkıbet gözüyle görür ki, sonunda o ağaçların meyvesi nedir!" Ya'ni, bidâyet-i sülükde efrâd-ı beşer sûret i'tibariyle birbirine müsâvî-dir; ve insân-ı kâmilin onları terbiyesi de müsâvî sûrette başlar. Ve onların hepsine aynı teveccühte bulunur. Fakat isti'dâdı yüksek olan sâlik, bir tevec-cühten bilfarz yedi yüz mertebe terakkî eder ve bir sözden yedi yüz ma'nâ çıkarır.

1556. Şeyh ki, o nûr-ı ilâhî ile nazar eder oldu, başlangıçtan ve sondan âgâh oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1556. Şeyh, o ilâhî nur ile baktığı zaman, başlangıçtan ve sondan haberdar oldu.

Bu şerefli beyitte "Müminin ferasetinden (sezgisinden) sakının; çünkü o Allah'ın nuruyla bakar!" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Ve Cenab-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî (k.s.) hazretleri, et-Tedbirâtü'l-İlâhiyye isimli şerefli eserlerinde buyururlar ki: "Feraset iki çeşittir; birisi 'hikemî feraset' ve diğeri 'şer'î feraset'tir. 'Hikemî feraset', suretten manaya geçmektir ve bunda hata olabilir. 'Şer'î feraset' ise batına bakmaktan ibarettir ve bunda hata olmaz." Hadis-i şerifte şer'î ferasete işaret buyurulur. Ve şer'î feraset sahibi olmayan mürşid, kâmil (olgun) değildir. Onun terbiyesi ancak ilmî ve lisanî (sözlü) olur. Ve bu terbiye ise eksiktir. Sâlikin (Hakk yolcusunun) istifadesi sınırlı olur. Şer'î feraset sahibi olan mürşid ise, sâlikin hakikatine ve batınına bakıp, onun fatihasını (başlangıcını) ve hatimesini (sonunu) görür; ve onu isti'dadına (yatkınlığına) göre terbiye buyurur. Bu sebeple onun terbiyesi kâmildir.

Bu beyt-i şerîfte اتقوا فراسة المؤمن فإنه ينظر بنور الله ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakının; zîrâ o Allâh'ın nûruyla nazar eder!" hadîs-i şerîfine işaret buyuru-lur. Ve cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî (k.s.) hazretleri et-Tedbî-râtü'l-İlâhiyye nâmındaki eser-i şerîflerinde buyururlar ki: "Firâset iki nevi' olup, birisi "firâset-i hikemiyye" ve diğeri "firâset-i şer'iyye" dir. "Firâset-i hikemiyye", sûretten ma'nâya intikāl olup, bunda hatâ olur. Ve "firâset-i şer'iyye" ise bâtına nazardan ibaret olup, bunda hatâ olmaz." Hadîs-i şerîf-te firâset-i şer'iyyeye işaret buyurulur. Ve firâset-i şer'iyye sahibi olmayan mürşid, kâmil değildir. Onun terbiyesi ancak ilmî ve lisânî olur. Ve bu terbi-ye ise nâkıstır. Sâlikin istifadesi mahdûd olur. Firâset-i şer'iyye sahibi olan mürşid ise, sâlikin hakîkatine ve bâtınına bakıp, onun fâtihasını ve hâtime-sini görür; ve onu isti'dâdına göre terbiye buyurur. Binâenaleyh onun terbi-yesi kâmildir.

1557. Ahır görücü olan gözü Hak için kapadı; ahir görücü olan gözü sebak-da açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1557. Sonunu gören gözünü Hak için kapadı; sonu gören gözünü başlangıçta açtı.

Birinci mısradaki "âhur" kelimesinde iki anlam ortaya çıkar: Birincisi, hayvan ahırı; ve diğeri "âhar" yani "başka" anlamınadır. "Hayvan ahırı"ndan kastedilen, hayvani suretlerin kaynağı olan unsurlar âlemidir. Ve "başka" anlamına alındığı takdirde, "Hak'tan gayrı olan" diye tabir edilen suretler âlemidir. Ve suretler âlemi, karanlık ve nurani perdeleri kuşatır. "Ahir"den kastedilen ise, Necm Suresi 42. ayetinde işaret buyurulduğu üzere, "Şüphesiz en son varış Rabbinedir" (Necm, 53/42) ayet-i kerimesinde işaret buyurulduğu üzere, Hakk'a ulaşmaktır ki bu, tasavvuf yolculuğundan (sülûk) maksat olandır. Yani "İnsân-ı kâmil, tasavvuf yolculuğundan maksat olan Hakk'a ulaşmak için, unsurlar âlemini veyahut bütün suretler âlemini gören gözünü kapadı ve Hakk Yolcularının eğitimi ve terbiyesi hususunda tasavvuf yolculuğunun sonunu gören gözünü açtı."

Birinci mısra'daki "âhur" kelimesinde iki vecih vârid olur: Birisi, hayvan ahırı; ve diğeri "âhar" gayr ma'nâsınadır. "Hayvan ahırı"ndan murâd, su- ver-i hayvâniyyenin menşe'i olan âlem-i unsurîdir. Ve "gayr" ma'nâsına alındığı takdirde, “mâsivâ-yı Hak" ta'bîr olunan âlem-i suverdir. Ve âlem-i suver, hicâbât-ı zulmâniyye ve nûrâniyyeyi muhîttir. "Ahir”den murâd ise, `وان الى ربك المنتهى` (Necm, 53/42) âyet-i kerîmesinde işâret buyurulduğu üzere, sülükten maksûd olan vuslat-ı Hak'tır. Ya'ni "İnsân-ı kâmil, sülükten maksûd olan [vuslat-ı] Hak için, âlem-i unsuriyyatı veyâhut bilcümle âlem-i suveri görücü olan gözünü kapadı ve sâliklerin ta'lîm ve terbiyesi hususunda müntehâ-yı sülükü görücü olan gözünü açtı."

1558. O hasedciler kötü ağaçlar olmuşlardır; gevherleri acı ve bahtları çorak olmuşlardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1558. O hasetçiler kötü ağaçlar olmuşlardır; özleri acı ve talihleri çorak olmuştur!

Bu kıssanın örtülü anlamında, Pîr efendimiz (Mevlânâ), Şemseddîn-i Tebrîzî hazretlerine ve ondan sonra da Salahaddîn Zerkûb hazretlerine haset eden mürid topluluğuna işaret ederler. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da bu olay hakkında şu ifadelerle açıklama yapılır: "Hasetçiler topluluğu, Salahaddîn Zerkûb hazretlerinin aşırı yakınlığını gördüklerinde yine kin ve hasetle meşgul olup düşmanlığa başladılar ve aşırı katılıkları ile nihayetsiz bedbahtlıklarından dolayı onun yüce zâtını cahilliğe nispet ettiler. Halbuki onun ledünnî hakikatlerinden habersiz idiler. Nitekim Hz. Sultan Veled buyurur:

Bir mürid kalkıp etti tannâzlık, Çıkıp onlardan etti gammâzlık. Etti o azm-i nezd-i Mevlânâ. Onların sırrın eyledi ifşâ. Ki, "Bunu kasd eder bütün o gürûh, İşlesinler filâna bir mekrûh."

Bu kıssanın zımnında cenâb-ı Pîr efendimiz, Şemseddîn-i Tebrîzî hazretlerine ve ondan sonra da Salahaddîn Zerkûb hazretlerine hased eden tâife-i mürîdâna işaret buyururlar. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da bu vak'a hakkında şu ibâreler ile beyân buyurulur: "Cemâat-ı hasûdân, Salahaddîn Zerkûb hazretlerinin hadden ziyâde kurbiyyetini müşâhede eylediklerinde yine hıkd ve hased ile meşgül olup, adâvete başladılar ve gâyet-i kasâvet ve nihâyet-i şekāvetlerinden zât-ı şerîflerini cehle mensûb kıldılar. Halbuki onun hakāyık-ı ledünniyyesinden bî-haber idiler. Nitekim Hz. Sultan Veled buyurur: Bir mürid kalkıp etti tannâzlık, Çıkıp onlardan etti gammâzlık. Etti o azm-i nezd-i Mevlânâ. Onların sırrın eyledi ifşâ. Ki, "Bunu kasd eder bütün o gürûh, İşlesinler filâna bir mekrûh."

1559. Hasedden kaynayıcıdırlar ve köpük döktüler; gizlide mekr kopardılar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1559. Hasetten kaynayıcıdırlar ve köpük döktüler; gizlide mekr (gizli yönlendirme) kopardılar!

Haset sıfatının ateşinden içleri kaynadı ve öfkeden ağızları köpürdü; gizli bir şekilde hile tuzaklarını kurdular.

Sıfat-ı hasedin ateşinden bâtınları kaynadı ve öfkeden ağızları köpürdü; sûret-i hafiyyede hîle tuzaklarını kurdular.

1560. Tâ ki bende-i hâssın boynunu vursunlar, onun kökünü zamâneden [1571] kopardılar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1560. Tâ ki özel kulun boynunu vursunlar, onun kökünü zamandan [1571] kopardılar!

Yani, özel kulun öldürülmesi suretiyle, onun adını ve nişanını ortadan kaldırmak için gizli müzakereler ve tedbirler yaptılar.

Ya'ni, bende-i hâssın katli sûretiyle, onun nâm u nişanını ortadan kaldırmak için gizli müzakereler ve tedbîrler yaptılar.

1561. Mâdemki onun canı şâh idi, onun kökü Allah'ın hıfzında idi; nasıl fânî olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1561. Mademki onun canı şah idi, onun kökü Allah'ın korumasında idi; nasıl fani olur?

1562. Şah o esrardan vakıf gelmiş idi; Ebû Bekr-i Rebabî gibi susmuş idi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1562. Şah o sırlardan haberdar olmuştu; Ebû Bekir Rebabî gibi susmuştu!

Ebû Bekir Rebabî, gizli evliyalardan bir zât olup yedi sene suskunluk üzerine hayatını geçirdiği rivayet edilir. Şah, diğer hizmetkârların o özel hizmetli hakkındaki kötü niyetlerini duymuş ve onlara bu meseleden asla bahsetmemişti ve bu mesele hakkındaki suskunluğunda Ebû Bekir Rebabî hazretlerine benzemişti.

Ebû Bekir Rebâbî mestûr olan evliyâullahdan bir zât olup yedi sene sükût üzerine imrâr-ı hayât ettiği rivâyet olunur. Şah, diğer hüddâmın o gulâm-ı hâs hakkındaki sû-i kasdlarını duymuş ve onlara bu mes'eleden asla bahsetmemiş idi ve bu mes'ele hakkındaki sükûtunda Ebû Bekir Rebâbî hazretlerine benzemiş idi..

1563. Kötü gevherlilerin kalblerinin temaşasında, o bardakçıların üzerine el çırpardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1563. Kötü cevherli kişilerin kalplerinin temaşasında, o bardakçıların üzerine el çırpardı.

"Kötü cevherli", mayası ve aslı kötü olan kişidir. "Bardakçılar" tabiri, özel kul aleyhinde kötü niyet besleyenlerden kinayedir. "Hunbük", el çırpmak anlamına gelip, burada alay etme yoluyla alkışlamak anlamındadır. Nasıl ki bazı kimseler, zamanımızda el çırpıp, "Yaşa!" diyerek, bağırarak alay ederler. Yani, o kendi aleyhinde tuzak kuran aslı kötü kişilerin hâllerine vâkıf olup, tam ahmaklıklarıyla içinden alay ederek alkışlardı.

"Bed-gevher", mayası ve aslı kötü olan kimsedir. "Bardakçılar" ta'bîri, bende-i hâs aleyhinde sû'-i kasd niyyetinde bulunanlardan kinâyedir. "Hunbük", el çırpmak ma'nâsına olup, burada istihzâ tarîkıyla alkışlamak ma'nâsınadır. Nitekim ba'zı kimseler, zamânımızda el çırpıp, "Yaşa!" diyerek, bağırarak istihzâ ederler. Ya'ni, o kendi aleyhinde mekr eden aslı kötü kimselerin hallerine vakıf olup, kemâl-i hamâkatlarıyla içinden istihzâ ederek alkışlardı.

1564. Şahı bir şerbet kabına koymak için, hîlekâr taife mekr düzerler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1564. Hilekâr topluluk, şahı bir şerbet kabına koymak için tuzak kurarlar.

"Fukā", bakraç ve güğüm gibi içine şerbet konan kap anlamına gelir. Bu beyitlerde teşbihler (benzetmeler) vardır. Yukarıdaki beyitte, Hazret-i Pîr (Mevlânâ) hilekâr topluluğu bardak yapıcılara; hakkında hile yapılan zâtı bardağa; ve kurulan tuzağı da bu beyitte şerbet güğümüne ve bakracına benzetmişlerdir. Buna Türkçe halk dilinde "kafese koymak" derler. Tuzağın şerbet kabına benzetilmesindeki benzetme yönü, hasetçilerin intikam lezzetinin, haset edilen kişinin ancak tuzağa düşmesiyle elde edilmesidir. Yani "O bardak yapıcı olan hilekâr topluluk, bâtın âleminin şahı olan insân-ı kâmili bir bardak gibi görüp, şerbet kabı misalindeki bir intikam tuzağına düşürerek nefsanî haz elde etmek için tuzak hazırlarlar."

"Fukā" bakraç ve güğüm gibi içine şerbet konan kap ma'nâsınadır. Bu beyitlerde teşbîhât vardır. Yukarıkı beyitte cenâb-ı Pîr hîlekâr tâifeyi bardak yapıcılara; ve hakkında hîle yapılan zâtı bardağa; ve kurulan tuzağı dahi bu beyitte şerbet güğümüne ve bakraca teşbîh buyurmuşlardır. Buna Türkçe lisân-ı avâmda "kafese koymak" ta'bîr ederler. Tuzağın şerbet kabına teşbîhindeki vech-i şebeh, hasûdların lezzet-i intikāmı, mahsûdun ancak tuzağa düşmesiyle hâsıl olmasıdır. Ya'ni "O bardak yapıcı olan hîlekâr tâife, bâtın âleminin şâhı olan "kâmil"i bir bardak mesâbesinde tutup, şerbet kabı misâlindeki bir intikām tuzağına düşürerek hazz-ı nefsânî hâsıl etmek için mekr tasnî' ederler.

1565. Ey eşekler, çok azîm ve nihayetsiz olan bir padişah bir kap içine nasıl sığar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1565. Ey eşekler, çok büyük ve sonsuz olan bir padişah bir kap içine nasıl sığar?

Manevi âlemde pek büyük ve hakiki varlıkla ayakta duran ve sonsuz olan bir padişah, ey ahmaklıkta eşekler mertebesine düşmüş olanlar, o daracık hile tuzağına nasıl sığar?

Ma'nâ âleminde pek büyük ve vücûd-ı hakkānî ile käim ve nihâyetsiz olan bir pâdişâh, ey hamâkatta eşekler mertebesine sukūt etmiş olanlar, o daracık hîle tuzağına nasıl sığar?

1566. Şah için bir tuzak diktiler; nihayet o tedbiri ondan öğrendiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1566. Şah için bir tuzak kurdular; nihayet o tedbiri ondan öğrendiler.

İnsân-ı kâmil, hakikî varlık ile ayakta duran ve kendi sıfatlarından soyunmuş bir halde olup, "Allah" ism-i câmi'inin (Allah isminin tüm isimleri kendinde toplayan kapsamlı bir isim olması) mazharıdır; ve müridlerin ezelî yatkınlıklarına göre meydana gelen Hak tecellileri ise, "ism-i câmi" hazretinden iner. Bu sebeple onların yatkınlıklarına göre inen ilâhî tecellilerin dağıtımları, insân-ı kâmilin kalbinden icra edilir. Nasıl ki Şeyh-i Ekber hazretleri Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı eserinin başlangıcında bu hakikati açıklarlar. Böyle olunca, müridler insân-ı kâmil için kurdukları hile tuzağını dahi ondan almış ve öğrenmiş olurlar.

İnsân-ı kâmil vücûd-ı hakkānî ile käim ve kendi sıfatından soyunmuş bir halde olup, "Allâh" ism-i câmi'inin mazharıdır; ve mürîdlerin isti'dâd-1 ezelîlerine göre vâki' olan tecelliyât-ı Hak ise, “ism-i câmi" hazretinden nâzil olur. Binâenaleyh onların isti'dâdlarına göre nâzil olan tecelliyât-ı ilâhiyyenin tevzîâtı, insân-i kâmilin kalbinden icra olunur. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Tedbîrât-ı İlâhiyye'sinin ibtidâsında bu hakîkati beyân buyururlar. Böyle olunca, müridler insân-ı kâmil için kurdukları hîle tuzağını dahi ondan ahz ve telakkî etmiş olurlar.

1567. Nahs bir şakirddir ki, kendi üstadıyla bir iyiliğe başlaya ve ileriye gele!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1567. Kendi üstadıyla bir iyiliğe başlayıp ileriye gelen öğrenci uğursuzdur!

Kendi üstadı olan "kâmil"e karşı eşitlik iddiasında bulunup ortaya çıkan bir öğrenci, uğursuz ve bereketsiz bir öğrencidir. Ve böyle bir öğrencinin edep ve hayâdan nasibi olmadığı için, uğursuzdur. Çünkü İmam Ali (k.v.) hazretleri "من علمنى حرفا فقد صیرنی عبدا" yani "Bana bir harf öğreten, muhakkak beni kendisine kul yaptı!" buyururlar.

Kendi üstâdı olan "kâmil"e karşı müsâvîlik da'vâsında bulunup ortaya çıkan bir şâkird, uğursuz ve nâ-mübarek bir şâkirddir. Ve böyle bir şâkirdin edeb ve hayâdan nasîbi olmadığı için, uğursuzdur. Zîrâ İmâm Alî (k.v.) hazretleri من علمنى حرفا فقد صیرنی عبدا ya'ni "Bana bir harf öğreten, muhakkak beni kendisine köle yaptı!" buyururlar.

1568. Hangi üstâd ile? Cihânın üstadı ile! Onun önünde âşikâr ve gizli birdir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1568. Hangi üstat ile? Cihanın üstadı ile! Onun önünde açık ve gizli birdir!

Hele bu uğursuz öğrencinin beraberlik iddiası cihanın üstadına karşı olursa, büsbütün kepazelik olur. Çünkü o cihanın üstadı olan insân-ı kâmilin huzurunda, her kişinin görünen fiilleri ile gizli olan fikirleri ortaya çıkmada eşittir. Ve insân-ı kâmilin bakışında bunların ikisi de görülür.

Hele bu uğursuz şâkirdin beraberlik da'vâsı cihanın üstâdına karşı olursa, büsbütün kepâzelik olur. Zîrâ o üstâd-ı cihân olan kâmilin huzûrunda, her şahsın zâhir olan ef'âli ile bâtını olan efkârı zuhûrda müsâvîdir. Ve insân-ı kâmilin nazarında bunların ikisi meşhûddur.

1569. Onun gözü Allah'ın nûruyla nazar eder olmuştur; cehl perdelerini yırtıcı olmuştur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1569. Onun gözü Allah'ın nuruyla bakar olmuştur; cehalet perdelerini yırtıcı olmuştur!

1570. Eski kilim gibi delik gönülden, o hakîmin önüne perde bağlar! [1581]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1570. Eski kilim gibi delik gönülden, o hakîmin önüne perde bağlar! [1581]

Uğursuz öğrenci, şeytanın tasarrufunda (yönetiminde) eski kilim gibi delik delik olmuş kalbini insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) karşı perde edinir!

Uğursuz şâkird, şeytanın dest-i tasarrufunda eski kilim gibi delik delik olmuş kalbini insân-ı kâmile karşı perde ittihâz eder!

1571. Perde onun üzerine yüz ağız ile güler; her bir ağız onun üzerinde bir yarık olmuştur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1571. Perde onun üzerine yüz ağız ile güler; her bir ağız onun üzerinde bir yarık olmuştur!

Şeytanın tasarrufunda (yönetiminde) delik delik olmuş olan o kalp perdesi, bu uğursuz öğrencinin üzerine yüz ağız ile güler. O kalbin üzerindeki her bir ağız bir yarıktır. Yani insân-ı kâmil, onun perde edindiği o delik deşik kalbe bakar; ve bu deliklerin her biri bir ağız olup, uğursuz öğrencinin sırlarını insân-ı kâmilden gizlemiş olduğu hakkındaki kanaatle güler ve alay eder.

Şeytanın dest-i tasarrufunda delik delik olmuş olan o kalb perdesi, bu şâkird-i menhûsun üzerine yüz ağız ile güler. O kalbin üzerindeki her bir ağız bir yarıktır. Ya'ni insân-ı kâmil onun perde ittihâz ettiği o delik-deşik kalbe nâzırdır; ve bu deliklerin her biri bir ağız olup, şâkird-i menhûsun esrârını kâmilden gizlemiş olduğu hakkındaki kanâatle güler ve istihzâ eder.

1572. O üstad şakirde dedi ki: "Ey köpekten aşağı, senin bana vefân yoktur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1572. O üstad öğrenciye dedi ki: "Ey köpekten aşağı, senin bana vefan yoktur!"

O kâmil olan üstad, bu edepsiz öğrenciye dedi ki: "Ey insanlık mertebesinden düşmekle köpekten daha aşağı olan yaratık, senin benimle olan ahdine vefan yoktur!"

O kâmil olan üstâd, bu bî-edeb şâkirde dedi ki: "Ey insanlık mertebesinden sukūt etmekle köpekten daha aşağı olan mahlûk, senin benim ile olan ahdine vefân yoktur!"

1573. "Muhakkak sen beni demir koparıcı üstad tutma; kendin gibi şakird ve kalbi kör tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1573. "Muhakkak sen beni demir koparıcı üstat tutma; kendin gibi şakirt ve kalbi kör tut!"

Mademki öyledir, muhakkak sen beni artık bana yönelirken tasavvur ettiğin gibi demir koparıcı ve tasarruf sahibi (manevi güçle eşyaya hükmeden) kâmil bir üstat farz etme; kendin gibi noksan bir şakirt ve kalp gözü kör bir kimse farz et! "Ahen güsil", terkip edilmiş bir sıfattır ve "demir koparıcılık", kol kuvvetinden kinayedir.

Mâdemki öyledir, muhakkak sen beni artık bana inâbe ederken tasavvur ettiğin gibi demir koparıcı ve sâhib-i tasarruf bir üstâd-ı kâmil farz etme; kendin gibi nâkıs bir şâkird ve kalb gözü kör bir kimse farz et! "Ahen güsil", vasf-ı terkîbîdir ve "demir koparıcılık", kuvvet-i bâzûdan kinâyedir.

1574. “Câna ve revâna muâvenet benden değil midir? Bensiz bir su cârî olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1574. “Cana ve ruha yardım benden değil midir? Bensiz bir su akmaz!"

"Revân"dan kasıt kalp; ve "cân"dan kasıt izafî ruh (bedene bağlı ruh); ve "su"dan kasıt ilim ve marifettir. Yani, "Ey edepsiz Hakk yolcusu, senin kalbinin ve canının ilerlemesine yardım benden değil midir? Benim sana yardımım olmasa, senin kalbine ve ruhuna ilim ve marifet suyunun bir damlası akmaz!"

"Revân"dan murâd kalb; ve "cân"dan murâd rûh-ı izâfî; ve "su"dan murâd ilim ve ma'rifettir. Ya'ni, "Ey sâlik-i bî-edeb, senin kalbinin ve canının terakkîsine muâvenet benden değil midir? Benim sana yardımım olmasa, senin kalbine ve rûhuna ilim ve ma'rifet suyunun bir katresi akmaz!"

1575. “İmdi, benim gönlüm senin bahtının kârgâhıdır; ey eğri, bu kârgâhı niye kırarsın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1575. “Şimdi, benim gönlüm senin bahtının işliğidir; ey eğri, bu işliği niye kırarsın?"

Yani, benim gönlüm senin bahtının ve "insanî hakikat"in (insanın özündeki ilahi gerçeklik) imalathanesidir. Senin hayvani sıfatların bu imalathanede yontulup arızalardan (sonradan oluşan kusurlardan) arındırılır ve dış görünüşünde bulduğun en güzel biçimi iç dünyanda da kazanırsın. Bu sebeple bu imalathaneyi niçin kırıp yok edersin? Bu eğrilik değil midir?

Ya'ni, benim gönlüm senin bahtının ve "hakîkat-ı insâniyye”nin i'mâlâthânesidir. Senin sıfât-ı hayvaniyyen bu i'mâlâthânede yontulup avârızdan tecrîd olunur ve sûret-i zâhirende bulduğun ahsen-i takvîmi bâtınında da ik- tisâb edersin. Binâenaleyh bu i'mâlâthâneyi niçin kırıp tahrîb edersin? Bu eğrilik değil midir?

1567. "Dersen ki: "Çakmağı gizli vururum." Kalbden kalbe pencere yok mudur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1567. "Dersen ki: "Çakmağı gizli vururum." Kalbden kalbe pencere yok mudur?"

Sen kendi kendine dersen ki: "Ben hile çakmağını gizli çakarım; üstadım benim sırlarımı nereden bilecektir?" Halbuki kalpten kalbe pencere yok mudur?

Sen kendi kendine dersen ki: "Ben hîle çakmağını gizli çakarım; üstâdım benim esrârımı nereden bilecektir?" Halbuki kalbden kalbe pencere yok mudur?

1577. Nihayet pencereden senin fikrini görür; gönül senin bu fikrinden şehâdet verir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1577. Sonunda pencereden senin fikrini görür; gönül senin bu fikrinden şehadet verir!

Bu gizli pencereden insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) senin fikrini görür; gönül senin kalbinde olan bu fikirlere ve hatıralara şehadet verir. Bu görüş, his gözünün görüşü cinsinden olmadığı ve kalp gözünün görüşünde senin zevkin bulunmadığı için, sen onu inkâr edersin. Fakat senin inkârına rağmen insân-ı kâmil bu hatıralarını kalbinde müşahade eder!

Bu gizli pencereden insân-ı kâmil senin fikrini görür; gönül senin kalbinde olan bu fikirlere ve hâtıralara şehadet verir. Bu görüş his gözünün görüşü kabîlinden olmadığı ve kalb gözünün görüşünde senin zevkin bulunmadığı için, sen onu inkâr edersin. Fakat senin inkârına rağmen insân-ı kâmil bu havâtırını kalbinde müşâhede eder!

1578. Tut ki kereminden senin yüzüne sürmez; her ne dersen güler ve "Evet" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1578. Farz et ki cömertliğinden dolayı senin yüzüne vurmaz; her ne dersen güler ve "Evet" der.

Fakat şu yönü hatırında tut ki, o senin kalbinde gördüğü kötü fikirlerini senin yüzüne vurmaz. Sen onun huzurunda, içinde başka düşünüp, dışından sahte hürmet göstererek başka türlü her ne söylersen, sana güler yüz gösterip güler ve görünüşte seni onaylayarak "Evet" der. Çünkü keşif ehli (gayb âleminden bilgi edinenler), keşiflerini açıklamazlar. Çünkü onlar Hakk'ın sırlarının emanetçileridir. Bu sebeple halkın huzurunda bir şey bilmez gibi görünürler.

Fakat şu ciheti hatırında tut ki, o senin kalbinde gördüğü kötü fikirlerini senin yüzüne vurmaz. Sen onun huzûrunda, içinde başka düşünüp, dışından ca'lî hürmet ibrâzı ile başka olarak her ne söylersen, sana beşâşet izhar edip güler ve zâhirde seni tasdîkan "Evet" der. Zîrâ ehl-i keşf, keşflerini izhar etmez. Çünkü esrâr-ı Hakk'ın emînidirler. Binâenaleyh huzûr-ı avâmda bir şey bilmez gibi görünürler.

1579. O senin tabasbusunun zevkinden gülmez; o senin hatırana güler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1579. O senin yaltaklanmanın zevkinden gülmez; o senin hatırana güler!

Onun gülmesi, senin görünen hürmetinden ve yaltaklanmandan hoşlandığı için değildir. O senin fikirlerine ve onun nazarından içini gizlemene ve aklınca yaptığın hîlene güler.

Onun gülmesi, senin zâhirî hürmetinden ve yaltaklanmandan hoşlandığı için değildir. O senin fikirlerine ve onun nazarından bâtınını gizlemene ve aklınca yaptığın hîlene güler.

1580. Binaenaleyh bir hud'aya bir hud'a ceza oldu; kâse vur, bardak ye, işte lâyıkı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1580. Bu sebeple bir hileye bir hile ceza oldu; kâse vur, bardak ye, işte lâyıkı!

Bu sebeple sen içini göstermemeye çalışmak ile ona karşı bir hile yaparsın; ve o da senin içini bildiği hâlde yüzüne vurup açıkça belirtmemek suretiyle sana karşı bir hile yapar ve bu hile senin hilenin cezası olur. Nasıl ki ayet-i kerimede وجزاء سيئة سيئة مثلها (Şûrâ, 42/40) yani "Ve kötülüğün cezası, onun benzeri bir kötülüktür" buyrulur. Ve "Kâse vur, bardak ye!" darb-ı meseli (atasözü) insanlar arasında meşhurdur. Yani, birine kâse vurursan, bardakla karşılık görürsün demek olur ki, Türkçe'de "dümüne düm" derler. İşte senin fiilinin lâyıkı budur!

Binâenaleyh sen içini göstermemeğe çalışmak ile ona karşı bir hud'a yaparsın; ve o da senin içini bildiği halde yüzüne vurup ızhâr etmemek sûretiyle sana karşı bir hud'a yapar ve bu hud'a senin hud'anın cezâsı olur. Nitekim ayet-i kerimede وجزاء سيئة سيئة مثلها (Şûrâ, 42/40) ya'ni "Ve fenâlığın cezâsı, onun misli bir fenâlıktır" buyurulur. Ve "Kâse vur, bardak ye!" darb-ı meseli beyne'n-nâs meşhûrdur. Ya'ni, birine kâse vurursan, bardakla mukābele görürsün demek olur ki, Türkçe'de "dümüne düm" derler. İşte senin fiilinin lâyıkı budur!

1581. Eğer sana onun rıza gülüşü olaydı, sana yüz binlerce gül açılırdı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1581. Eğer sana onun rıza gülüşü olaydı, sana yüz binlerce gül açılırdı!

O insân-ı kâmilin sana karşı gülüşü hileden kaynaklanmayıp, gönlünün rızasından dolayı olsaydı, senin kalbinin bahçesinde yüz binlerce hakikatler ve marifetler gülleri açılırdı!

O kâmilin sana karşı gülüşü hud'adan nâşî olmayıp, gönlünün rızâsından dolayı olaydı, senin kalbinin bağında yüz binlerce hakāyık ve maârif gülleri açılır idi!

1582. Onun gönlü rızâda amel getirdiği vakit, bil ki, bir güneş Hamel'e gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1582. Onun gönlü rızâda amel getirdiği vakit, bil ki, bir güneş Koç burcuna gelir.

İnsân-ı kâmilin gönlünün işleme yeri rızâ dairesinde çalışmaya başladığı vakit, bil ki, dış âlemde güneşin Koç burcuna girmesi zamanında gelen bahar mevsimi gibi, senin kalbinin âlemine de bir bahar mevsimi gelir ve insân-ı kâmilin güneş gibi olan ruhu, senin Koç burcu gibi olan hakikatine karşılık gelir. Cenâb-ı Pîr bu ve sonraki şerefli beyitlerde, teşbihlerle dış âlemi iç âleme uygular.

Kâmilin gönlünün i'mâlâthânesi rızâ dâiresinde işlemeğe başladığı vakit, bil ki, âfâkta güneşin Hamel burcuna girmesi zamânında hulûl eden mevsim-i bahâr gibi, senin kalbinin âlemine de bir mevsim-i bahâr hulûl eder ve kâmilin güneş gibi olan rûhu, senin Hamel burcu gibi olan hakîkatına tekabül eder. Cenâb-ı Pîr bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfede, teşbîhât ile "âfâk"ı "enfüs"e tatbîk buyururlar.

1583. Ondan hem bahar ve hem nehâr güler; çiçek ve yeşillik birbirine karışır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1583. Ondan hem bahar ve hem gündüz güler; çiçek ve yeşillik birbirine karışır.

Bu karşılık gelmeden hem kalbinin baharını geliştirir ve hem de kalbine hâkim olan tabiat karanlığı yok olarak gündüz olur; ilimler ve marifetler çiçekleri ve kesin iman yeşillikleri birbirine karışır.

Bu tekabülden hem kalbinin bahârını inkişaf eder ve hem de kalbine müstevlî olan zulmet-i tabîat zâil olarak gündüz olur; ulûm ve maârif çiçekleri ve îmân-ı yakînî yeşillikleri birbirine karışır.

1584. Yüz binlerce bülbül ve kumru; nevâyı bî-neva cihana ilkā ederler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1584. Yüz binlerce bülbül ve kumru; nağmeyi, nağmesiz cihana bırakırlar!

Nağmesiz ve şenliksiz olan gönül bağında yüz binlerce gaybî ilham bülbülleri ve kumruları ötmeye başlar!

Bî-nevâ ve şenliksiz olan gönül bağında yüz binlerce vâridât-ı gaybiyye bülbülleri ve kumruları ötmeğe başlar!

1585. Mâdemki kendi ruhunun yaprağını sarı ve kara görürsün, şahın gazabını niçin bilmezsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1585. Mademki kendi ruhunun yaprağını sarı ve kara görürsün, şahın gazabını niçin bilmezsin?

"Ruhun yaprağı"ndan kasıt, ruha hâkim olan nefse ait sıfatlardır. Yani insân-ı kâmil hizmetinde bulunduğun halde, mademki ruhunda sararmış, solmuş ve kararmış birtakım sıfat yapraklarını görüyorsun, o halde sebebini aramaz mısın; ve bunun sebebinin insân-ı kâmilin gazabı ve iç âleminin değişimi olduğunu bilmez ve anlamaz mısın?

"Rûhun yaprağı"ndan murâd, ona müstevlî olan sıfât-ı nefsâniyyedir. Ya'ni insân-ı kâmil hizmetinde bulunduğun halde, mâdemki rûhunda sararmış ve solmuş ve kararmış birtakım sıfât yapraklarını görüyorsun, o halde sebebini aramaz mısın; ve bunun sebebi insân-ı kâmilin gazabı ve tağayyür-i bâtını olduğunu bilmez ve anlamaz mısın?

1586. Şahın güneşi itâb burcunda, yüzleri kebab gibi kara eder!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1586. Şahın güneşi azarlama burcunda, yüzleri kebap gibi kara eder!

İnsân-ı kâmilin güneş gibi olan ruhu, kalp semasının azap ve gazap burcuna geçtiği zaman, müridlerin kalplerinin yüzünü kebap gibi yakıp kapkara eder!

İnsân-ı kâmilin güneş gibi olan rûhu, semâ-yı kalbin itâb ve gazab burcuna intikāl edince, mürîdlerin kalblerinin yüzünü kebâb gibi yakıp kapkara eder!

1587. O Utarid'in kâğıtları bizim canımızdır; o beyazlık ve o kara bizim ölçümüzdür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1587. O Utarid'in kâğıtları bizim canımızdır; o beyazlık ve o kara bizim ölçümüzdür!

Astroloji ilminde Utarid gezegenini yazı yazmaya nispet edip "feleğin kâtibi" derler ve bu gezegenin yeryüzü ehli üzerinde yazı yazmaya, şiire ve inşaya (düz yazı yazma sanatına) etkisini gösterirler. İnsân-ı kâmil, "insân-ı kebîr" (büyük insan, makrokozmos) tabir edilen güneş sistemimizin özü ve hülâsası olduğundan, bu sistemi teşkil eden gezegenlerin tesirleri kâmilen onda mündemiç (tamamen onda toplanmış) olduğuna işaretle, cenâb-ı Pîr (Mevlânâ Celaleddin Rûmî) buyururlar ki: İnsân-ı kâmil, dış âlemdeki Utarid gibidir. Bizim canımızın kâğıtları üzerine beyaz ve kara yazılar yazar. Yani, yazdığı yazılar saadete ve şekavete (mutluluğa ve bedbahtlığa) dair olur. Biz kalbimizde nur veya nursuzluk bulursak, işte bu buluşumuz bizim kendi hakkımızda vereceğimiz hükmün ölçüsü olur.

İlm-i nücûm'da Utârid seyyâresini kitâbete nisbet edip "kâtib-i felek" derler ve bu seyyârenin ehl-i arz üzerinde kitâbete ve şiir ve inşâya te'sîrini gösterirler. İnsân-ı kâmil, “insân-ı kebîr" ta'bîr olunan manzûme-i şemsiyyemizin zübdesi ve hülâsası olduğundan, bu manzûmeyi teşkîl eden seyyârâtın te'sîrâtı kâmilen onda mündemiç olduğuna işâreten, cenâb-ı Pîr buyururlar ki: İnsân-ı kâmil âfâktaki Utârid gibidir. Bizim canımızın kâğıtları üzerine beyaz ve kara yazılar yazar. Ya'ni, yazdığı yazılar saâdete ve şekāvete dâir olur. Biz kalbimizde nûr vėyâ nursuzluk bulursak, işte bu buluşumuz bizim kendi hakkımızda vereceğimiz hükmün ölçüsü olur."

1588. Kezâ kırmızı ve yeşil bir menşûr yazar, tâ ki ruhlar karalıktan ve aczden kurtulsunlar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1588. Aynı şekilde kırmızı ve yeşil bir ferman yazar ki ruhlar karanlıktan ve acizlikten kurtulsunlar!

Aynı şekilde o Utarid gibi olan insân-ı kâmil, kâğıtlar gibi olan canlarımızın üzerine, ışıksızlıktan ve nefse ait sıfatların etkileri altında kalma acizliğinden kurtulmaları için, kırmızı ve yeşil bir ferman yazar. Kırmızı ve yeşil, kalp ve ruh latifelerinin (manevi inceliklerin) rengidir.

Kezâ o Utârid gibi olan insân-ı kâmil, kâğıtlar gibi olan canlarımızın üzerine nûrsuzluktan ve sıfât-ı nefsâniyye te'sîrâtı altında kalmak aczinden kurtulmaları için, kırmızı ve yeşil bir menşûr yazar. Kırmızı ve yeşil, kalb ve rûh letâiflerinin rengidir.

1589. İlkbaharın yazısı, i'tibarda kavs-i kuzah hattı gibi kırmızı ve yeşil vâki' oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1589. İlkbaharın yazısı, değerlendirmede gökkuşağı çizgisi gibi kırmızı ve yeşil olarak ortaya çıktı.

"Kavs-i kuzah", "gökkuşağı" dedikleri şeydir ki, su buharının tuttuğu güneş ışınlarından havada yedi renkli bir yay şeklinde oluşur ve ilkbaharda yağan yağmurlardan dolayı havada su buharı fazla olduğu ve güneşin ısısı da şiddetlendiği için, sık sık havada meydana gelir; ve en çok dikkat çeken renkleri yeşil ve kırmızıdır. Yani, insân-ı kâmilin (olgun insan) rıza nazarıyla müridin (Hakk Yolcusu) kalbine yönelmesi, onun kalbinde bir bahar mevsimi meydana getirir ve yeşil ve kırmızı olan latifelerin (manevi algı merkezleri) renklerini yazar.

"Kavs-i kuzah", "alâim-i semâ" dedikleri şeydir ki, su buharının zabt ettiği güneşin şuââtından havada yedi renkli bir kavs hâlinde teşekkül eder ve ilkbaharda yağan yağmurlardan havada su buharı ziyâde olduğu ve güneşin harâreti de şiddetlendiği cihetle, sık sık havada hâsıl olur; ve en ziyâde nazar-ı i'tibâra çarpan renkleri yeşil ve kırmızıdır. Ya'ni, insân-ı kâmilin nazar-ı rıza ile mürîdin kalbine teveccühü, onun kalbinde bir mevsim-i bahâr husûle getirir ve yeşil ve kırmızı olan letâifin renklerini yazar.

## Hüdhüdün hakîr olan sûretinden Belkıs'ın kalbine Süleymân (a.s.)ın ta'zîminin aksi

1590. O Belkıs'a yüz kat rahmet olsun ki, Hak ona yüz erkek kadar akıl [1601] verdi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1590. O Belkıs'a yüz kat rahmet olsun ki, Hak ona yüz erkek kadar akıl [1601] verdi!

1591. Bir hüdhüd, Süleyman'dan beyanlı birkaç kelime mektup ve nişân getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1591. Bir hüdhüd, Süleyman'dan açıkça bildirilmiş birkaç kelime mektup ve nişan getirdi.

1592. Vaktaki o şümüllü nükteleri okudu, resûle hakāretle bakmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1592. O kapsamlı incelikleri okuduğunda, elçiye hakaretle bakmadı.

Bu beyitlerde, Kur'ân-ı Kerim'de Neml Suresi'nde açıklanan kıssaya işaret edilir. Kıssanın ayrıntısı tefsir kitaplarında ve birtakım incelikleri de Fusûsu'l-Hikem'de Süleyman Fassı'ndadır. Özeti şudur ki: Süleyman (a.s.) döneminde Yemen'de Sebe' şehrinde yaşayan, Belkıs isminde bir kadın hükümdar vardı. Kendisi ve tebaası putperest idiler. Süleyman (a.s.) onları peygamberlik mucizesini göstererek dine davet etmek için bir mektup yazıp hüdhüd kuşuna teslim ederek Belkıs'a gönderdi. Bu hüdhüd kuşuna günümüzde bazı yerlerde Türkçe "çavuş kuşu" derler. Hüdhüd kuşu Belkıs'ın oturduğu sarayın bir penceresinden içeriye girip, mektubu gagasından onun önüne bıraktı. Tefsir âlimlerinin açıklamasına göre mektubun adresi şöyleydi: "Allah'ın kulu Davud oğlu Süleyman tarafından Sebe' hükümdarı Belkıs'a..." Ve içeriği de şuydu: بسم الله الرحمن الرحيم السلام على من اتبع الهدى اما بعد فلا تعلوا على وأتوني مسلمين Yani "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Selam, hidayete tabi olan kimselerin üzerine olsun. Bundan sonrasına gelince, benim üzerime yükselmeyin; Müslüman ve itaatkâr olduğunuz halde bana gelin!" Belkıs birçok erkekten daha akıllı olduğu için hükümdarlık makamında bulunuyordu. Süleyman (a.s.)ın gönderdiği mektup, birkaç kelimelik ve gayet kısa olmakla beraber, kapsamlı birçok inceliği barındırıyordu. Belkıs, aklının kemali sebebiyle, görünüşte küçük ve değersiz bir kuş olan hüdhüde, sırf Süleyman (a.s.)ın elçisi olduğu için, hakaretle bakmadı. Hüdhüdün elçiliğini inkâr eden bazı kimseler de bulunabilir. Fakat bu inkârcılar, güvercinlerin askerî kuşatmalarda haberleşmeyi sağladıklarını hatırlasalar, şanlı peygamberin hüdhüd ile mektup göndermesi imkânını uzak görmezler.

Bu beyitlerde, Kur'ân-ı Kerim'de sûre-i Neml'de beyân buyurulan kıssaya işâret buyurulur. Kıssanın tafsîli tefsîr kitaplarında ve birtakım incelikleri de Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Süleymânîdedir. Hülâsası budur ki: Süleyman (a.s.) asrında Yemen'de Sebâ' şehrinde sâkin, Belkıs isminde bir kadın hükümdar var idi. Kendisi ve teb'ası putperest idiler. Süleymân (a. s.) onları mu'cize-i nebeviyyesini göstererek dîne da'vet için bir mektup yazıp hüdhüd kuşuna teslîmen Belkıs'a gönderdi. Bu hüdhüd kuşuna zamânımızda baʼzı mahallerde Türkçe “çavuş kuşu" derler. Hüdhüd kuşu Belkıs'ın oturduğu sarayın bir penceresinden içeriye girip, mektûbu gagasından onun önüne bıraktı. Ehl-i tefsîrin beyânına göre mektubun adresi böyle idi: "Allah'ın kulu Dâvûd oğlu Süleyman tarafından Sebe' hükümdarı Belkıs'a..." Ve mündericâtı da şu idi: بسم الله الرحمن الرحيم السلام على من اتبع الهدى اما بعد فلا تعلوا على وأتوني مسلمين Ya'ni "Bismillahi'r-rahmâni'r-rahîm. Selâm, hidâyete tâbi' olan kimselerin üzerine olsun. Bundan sonrasına gelince, benim üzerime yükselmeyin; müslim ve münkäd olduğunuz halde bana gelin!" Belkıs birçok erkeklerden daha ziyâde akıllı olduğu için hükümdarlık makāmında bulunur idi. Süleymân (a.s.)ın gönderdiği mektup, birkaç kelimelik ve gâyet muhtasar olmakla beraber, şümüllü birçok nükteleri câmi' idi. Belkıs, aklının kemâli hasebiyle, sûrette küçük ve hakîr bir kuş olan hüdhüde, mahzâ Süleymân (a.s.)ın elçisi olduğu için, nazar-ı hakāretle bakmadı. Hüdhüdün elçiliğini inkâr eden ba'zı kimseler de bulunabilir. Fakat bu münkirler, güvercinlerin askerî muhâsaralarda muhâberâtı te'mîn ettiklerini derhâtır etseler, bir peygamber-i zîşânın hüdhüd ile mektup göndermesi imkânını istib'âd etmezler.

1593. Cismi hüdhüd gördü ve canını ankā gördü; hissi bir köpük gibi gördü ve gönlünü derya gördü!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1593. Bedenini hüdhüd gördü ve canını anka gördü; duyusunu bir köpük gibi gördü ve gönlünü derya gördü!

Belkıs, elçinin bedenini ve görünenini hüdhüd kuşu gibi gördü; aksine onun canını ve manasını anka kuşu gibi büyük gördü. Ve duyularla algılanan şeklini, onun derya gibi olan iç âleminde bir köpük gibi gördü.

Belkıs, elçinin cismini ve zâhirini hüdhüd kuşu gördü; ve fakat onun canını ve ma'nâsını ankā kuşu gibi büyük gördü. Ve mahsüs olan sûreti, onun deryâ gibi olan bâtınında bir köpük gibi gördü.

1594. Akıl, his ile bu iki renkli tılsımlardan, Muhammed gibi Ebû Cehil'ler ile cenktedir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1594. Akıl, his ile bu iki renkli tılsımlardan, Muhammed gibi Ebû Cehil'ler ile cenktedir!

"Tılsımlar", yüce etkileyici kuvvetlerin, aşağı etkilenen kuvvetlerle karışmasından ibarettir ki, o fiillerle amel etme sebebiyle şaşırtıcı ve garip eserler ortaya çıkar. Burada "iki renkli tılsımlar"dan kasıt, ruhanî kuvvetlerle nefsanî kuvvetlerin karışımından oluşan insân-ı kâmilin beşerî suretidir. "Ebû Cehil'ler"den kasıt, mana âleminden habersiz olan, sadece dış görünüşe önem veren kimselerdir ki, onlar kâmillerin beşerî suretlerine bakıp, eşitlik iddiasında bulunurlar ve daima onlara karşı çıkar ve muhalif olurlar. Yani, sırf akıl olan kâmiller, hisse dalmış olan dış görünüşe önem verenlerle, ruhanî ve nefsanî kuvvetleri barındıran bu iki renkli cisimlerinden dolayı, Muhammed (a.s.) Efendimiz'in Ebû Cehil ile karşı karşıya gelip mücadele ettiği gibi muhalefet ve çekişme içindedirler. Şerefli beytin bu anlamı, Hint şarihlerinden İmdadullah ve Mir Abdülfettah hazretlerinin şerhlerine göredir. Yine Hint şarihlerinden Bahru'l-Ulûm ve Veli Muhammed hazretleri ile Ankaravî hazretleri şu anlamı açıklarlar: "Beşerî varlıkta bulunan akıl, bu iki renkli cisimlerden dolayı Muhammed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz'in Ebû Cehil ile cenk ettiği gibi, dış duyularla öylece cenk içindedir."

“Tılsımât”, kûvâ-yı fâile-i ulviyyâtın, kuvâ-yı münfaile-i süfliyyât ile imtizâcından ibarettir ki, o ef'âl ile amel sebebiyle âsâr-ı acîbe ve garîbe zâhir olur. Burada "iki renkli tılsımât"tan murâd, kuvâ-yı rûhâniyye ile kuvâ-yı nefsâniyyenin imtizâcından terekküb eden insân-ı kâmilin sûret-i beşeriyyesidir. "Ebû Cehil'ler"den murâd, âlem-i ma'nâdan bî-haber olan zâhir-perest kimselerdir ki, onlar kâmillerin sûret-i beşeriyyelerine bakıp, müsâvât da'vâsında bulunurlar ve dâimâ onlara muârız ve muhâlif olurlar. Ya'ni, akl-ı mahz olan kâmiller, hisde müstağrak olan zâhir-perestler ile, rûhânî ve nefsânî kuvvetleri hâiz olan bu iki renkli cisimlerinden dolayı, Muhammed (a.s.) Efendimiz'in Ebû Cehil ile muâraza ve mücadelede olduğu gibi muhâlefet ve nizâ' içindedirler. Beyt-i şerîfin bu ma'nâsı, Hind şârihlerinden İmdâdullâh ve Mîr Abdülfettâh hazretlerinin şerhlerine göredir. Yine Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve Velî Muhammed hazretleri ile Ankaravî hazretleri şu ma'nâyı beyân buyururlar: "Vücûd-ı beşerde olan akıl, bu iki renkli cisimlerden dolayı Muhammed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz'in Ebû Cehil ile cenk ettiği gibi, havâss-ı zâhire ile öylece cenk içindedir."

1595. Kâfirler Ahmed'i beşer gördüler; niçin ondan "inşikāk-ı kamer"i görmediler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1595. Kâfirler Ahmed'i insan olarak gördüler; niçin ondan "ayın yarılmasını" görmediler?

Duyularına gömülmüş olan kâfirler, Ahmed (a.s.) Efendimiz'in yalnızca dış görünüşüne bakıp, onu da kendileri gibi bir insan olarak gördüler; ve kutsal gücüyle gösterdiği "ayın yarılması" mucizesini, dış gözleriyle gördükleri hâlde, "Sihirdir ve göz bağcılığıdır" diyerek kabul etmediler. Çünkü çok uzakta olan ayın küçücük bir insan bedeninin işaretiyle yarılmasını, duyu gözü ve duyu aklı uzak görür. Bununla birlikte olay da duyu gözüyle görülmüştür. Bu sebeple bunu reddetmek için duyu aklı bir çare arar ve nihayet yine mana âlemine ait olmakla beraber, insanlar arasında yine duyu gözüyle tekrar tekrar görülen sihir hâline atfetmeyi uygun görürler!

Hisde müstağrak olan kâfirler, Ahmed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz'in yalnız sûret-i zâhiresine bakıp, onu da kendileri gibi beşer gördüler; ve kuvve-i kudsiyyesiyle gösterdiği “şakk-ı kamer" mu'cizesini, zâhir gözü ile gördükleri halde, "Sihirdir ve göz bağcılıktır" diyerek kabûl etmediler. Zîrâ pek uzakta olan ayın küçükcük bir cism-i beşerin işareti ile yarılmasını, his gözü ve his aklı istib'âd eder. Bununla beraber hâdise dahi his gözü ile görülmüştür. Binâenaleyh bunu reddetmek için his aklı bir çâre arar ve nihâyet yine ma'nâ âlemine aid olmakla beraber, insanlar arasında yine his gözüyle mükerreren görülen sihir hâline atfetmeyi münasib görürler!

1596. Kendi his görücü gözüne toprak saç! His gözü aklın ve mezhebin düşmanıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1596. Kendi hissi gören gözüne toprak saç! His gözü aklın ve mezhebin düşmanıdır.

1597. His gözüne Hak "kör" dedi; ona "putperest" dedi ve "Bizim zıddımız" ta'bîr buyurdu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1597. Hak, his gözüne "kör" dedi; ona "putperest" dedi ve "Bizim zıddımız" diye buyurdu!

Bu şerefli beyitte, Neml suresinde geçen "وَمَا أَنْتَ بِهَادَى الْعُمْى عَنْ ضَلَالَتَهُمْ إِنْ تُسْمِعُ إِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ" (Neml, 27/81; Rûm, 30/53) yani "Dalâletinden kör olanları sen imana hidayet edemezsin; ancak bizim ayetlerimize inanıp teslimiyette olanlara Kur'an'ı dinletebilirsin!" ayet-i kerimesiyle, benzeri Kur'an ayetlerine işaret buyurulur. Ve Yüce Allah, "أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ" (Furkan, 25/43; Câsiye, 45/23) yani "Hevasını ilah edinenleri görmez misin?" ayet-i kerimesinde, nefse ait hislerine tabi olanların putperestliğine işaret buyurdu. Ve "وَمَا يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ وَلَا الظُّلُمَاتُ وَلَا النُّورُ وَلَا الظِّلُّ وَلَا الْحَرُورُ" (Fâtır, 35/19-21) yani "Kör ile gören ve karanlıklar ile nur ve gölge ile hararet müsavi olmaz!" ayet-i kerimesinde de inkarcılara, biz müminlerin "zıddı" diye buyurdu.

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Neml'de vaki وَمَا أَنْتَ بِهَادَى الْعُمْى عَنْ ضَلَالَتَهُمْ إِنْ تُسْمِعُ إِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ (Neml, 27/81; Rûm, 30/53) ya'ni "Dalâletinden kör olanları sen îmâna hidâyet edemezsin; ancak bizim âyetlerimize inanıp teslîmiyette olanlara Kur'ân'ı dinletebilirsin!" âyet-i kerîmesiyle, emsâli âyât-ı kur'âniyyeye işaret buyurulur. Ve Hak Teâlâ أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ (Furkan, 25/43; Câsiye, 45/23) ya'ni "Hevâsını ilâh ittihâz edenleri görmez misin?" âyet-i kerîmesinde, hissiyât-ı nefsâniyyelerine tâbi' olanların putperestliğine işaret buyurdu. Ve وَمَا يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ وَلَا الظُّلُمَاتُ وَلَا النُّورُ وَلَا الظِّلُّ وَلَا الْحَرُورُ (Fâtır, 35/19-21) ya'ni "Kör ile gören ve zulümât ile nûr ve gölge ile harâret müsâvî olmaz!" âyet-i kerîmesinde de münkirlere, biz mü'minlerin "zıdd"ı ta'bîr buyurdu.

1598. Hâlin ve ferdânın efendisi onun önündedir; o bir hazîneden, "tüsû"nun gayrini görmez!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1598. Hâlin ve yarının efendisi onun önündedir; o bir hazineden, "tüsû"dan başkasını görmez!

Hâlin, yani dünya hayatının; ve yarının, yani ahiret hayatının efendisi olan insân-ı kâmil, o his gözünün önündedir. Yani, his gözü onlarda da vardır, beşeriyetin o his gözünü taşımakta bütün insanlar ile ortaktır. Halbuki beşeriyetin bu his gözü, ilahi tecelliler hazinesinden ancak "tüsû" kadar bir şey görebilir. "Tüsû", dört buğday ağırlığında, çok küçük kıymetteki bir paradır. Dilimize göre "bir para" diye çevirmek uygun olur. Yani, bu his gözünün kıymeti, ilahi tecelliler hazinesinden bir para kadar bir şeydir.

Hâlin, ya'ni hayât-ı dünyeviyyenin; ve ferdânın, ya'ni hayât-ı uhreviyyenin efendisi olan insân-ı kâmil, o his gözünün önündedir. Ya'ni, his gözü onlarda da vardır, beşeriyyetin o his gözünü hâmil olmakta bütün insanlar ile müşterektir. Halbuki beşeriyyetin bu his gözü, tecelliyât-ı ilâhiyye hazînesinden ancak "tüsû" kadar bir şey görebilir. “Tüsû", dört buğday ağırlığında gâyet küçük kıymetteki bir paradır. Lisânımıza göre "bir para" diye tercüme etmek münasib olur. Ya'ni, bu his gözünün kıymeti, tecelliyât-ı ilâhiyye hazînesinden bir para kadar bir şeydir.

1599. Bir zerre o güneşten haber getirir; güneş o bir zerreye köle olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1599. Bir zerre o güneşten haber getirir; güneş o bir zerreye köle olur!

İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) zerre hükmünde olan beşerî belirlenimi, hakikat güneşi olan Hak'tan haber getirdiği zaman, feleğin görünen güneşi o bir zerrenin kölesi olur.

İnsân-ı kâmilin zerre mesâbesinde olan taayyün-i beşerîsi hakîkat güneşi olan Hak'tan haber getirdiği vakit, feleğin sûrî güneşi o bir zerrenin kölesi olur.

1600. Bir katre ki, vahdet denizinden sefîr oldu, yedi deniz o katreye esîr olur! [1612]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1600. Bir damla ki, vahdet denizinden elçi oldu, yedi deniz o damlaya esir olur!

İnsân-ı kâmil olan peygamberlerin, damla hükmünde olan beşerî suretleri, vahdet denizi olan Yüce Allah'tan beşeriyet âleminde elçi ve resul olarak gönderildi. Yedi deniz o damlanın esiri olur ve onun tasarrufunda bulunur. "Yedi deniz" ifadesinde, güneş sisteminin arzdan başka yedi gezegenindeki denizlere işaret buyrulur. Bu işareti sonraki beyit doğrular.

İnsân-ı kâmil olan enbiyânın, katre mesâbesinde olan sûret-i beşeriyyeleri, deryâ-yı vahdet olan Cenâb-ı Ulûhiyyet'ten âlem-i beşeriyyette sefir ya'ni elçi ve resûl olarak gönderildi. Yedi deryâ o katrenin esîri olur ve kabza-i ta- sarrufunda bulunur. "Yedi deryâ" ta'bîrinde, manzûme-i şemsiyyenin arzdan mâadâ yedi seyyâresindeki deryalara işâret buyurulur. Bu işareti âtîdeki beyit te'yîd eder.

1601. Eğer bir avuç toprak onun çâlâki olursa, onun toprağının önüne onun felekleri baş koyar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1601. Eğer bir avuç toprak onun çevikliği olursa, onun toprağının önüne onun felekleri baş koyar!

Eğer bir avuç topraktan ibaret olan insan bedeni, o vahdet denizi olan İlahi Zât'ın emrinde çevik ve faal olursa, artık Hakk'ın felekleri o insanın topraktan yaratılmış olan bedeninin önüne baş koyar ve hükmüne itaat eder.

Eğer bir avuç topraktan ibaret olan cism-i beşer, o deryâ-yı vahdet olan Ulûhiyyet'in emrinde çâlâk ve faâl olursa, artık Hakk'ın felekleri o beşerin topraktan mahlûk olan cisminin önüne baş koyar ve hükmüne itâat eder.

1602. Vaktaki Adem'in toprağı Hakk'ın çâlâki oldu, onun toprağının önüne Hakk'ın melekleri baş koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1602. Âdem'in toprağı Hakk'ın çâlâkı (çevik ve hızlı hareket eden) olduğu vakit, onun toprağının önüne Hakk'ın melekleri baş koydu.

Hz. Âdem'in cesedi Hakk'ın emrinin çâlâkı ve fa'âli (işleyicisi) olduğu zaman, onun topraktan yaratılmış olan cisminin önüne melekler secde ve serfürû' (baş eğme) ettiler.

Hz. Adem'in cesedi Hakk'ın emrinin çâlâki ve fa'âli olduğu vakit, onun topraktan mahlûk olan cisminin önüne melekler secde ve serfürû' ettiler.

1603. Nihayet, "es-semâü'nşakkat" neden oldu? Hâkîliği açan bir gözden oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1603. Nihayet, "gök yarıldı" neden oldu? Hakikati açan bir gözden oldu.

Ankaravî hazretleri "es-semâü'nşakkat" ifadesinin İZÂ'S-SEMÂÜ'NŞAKKAT (İnşikāk, 84/1) ["Semâ yarıldığı vakit"] sûresine işaret olmayıp, lügat anlamının kastedildiğini belirtir ve şu anlamı açıklar: "Yani, isimlerin suretleri yarıldı. Neden oldu? "İnsanın gözü" ve "insan gözünün kendisi" olan peygamberlerin sultanından oldu. Çünkü hakikati ve zorlukların kilitlerini açtı." Ve Hind şârihlerinden İmdâdullâh hazretleri de şöyle buyururlar: "Gerçekten "İze's-semâü'nşakkat" sûresinde kıyametin zikri vardır. Lakin Hz. Mevlânâ (k.s.) semanın yarılmasını daha genel tutmuşlardır. Çünkü meleklerin inişi kıyametten önce dahi gerçekleşir. Çünkü her sabah ve akşam amelleri arz etmek için inerler ve peygamberlere vahiy getirirler. Buna göre hakikatte göğün yarılması, hakiki Adem'in gözünün açılmasına döner." Yine Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî'nin beyanlarının özeti şudur: "Bu şerefli beyitte "İze's-semâü'nşakkat" şerefli sûresine işaret buyurulur. Müfessirler derler ki: "Semanın yarılması, kıyamet gününde meleklerin inişi içindir." Bu yarılma niçin fenâ (yok olma) halinde meydana gelmesin? Yerin ve göğün yok olması, insan toprağından marifet çeşmesinin ortaya çıkması sebebiyledir. Çünkü açıktır ki, marifet Hakk'ın birliğini müşahede etmekten gelir ve halkın çokluğunu yok edicidir." Ve yine Hind şârihlerinden bazıları da "semanın yarılması"nı, nebevî miraç'a işaret saymışlardır. Fakat yukarıdan beri meydana gelen Hz. Pîr'in yüce beyanlarından anlaşılan anlam şudur ki: İnsanoğlunun bedeni aşağı âlemdendir; ve onun anlamı yüce âlemdendir. Ve insan bu iki özelliği bir araya getirir. Onun yüce âlemden olan anlamı, aşağı bedeninin semasıdır. Çünkü "sema" lügatta "yücelik" anlamındadır. Şimdi, o beşer cismi, vahdet denizi olan ilahlığın emrinde çevik ve faal olduğu vakit, "fenâ-fillâh" (Allah'ta yok olma) ve "bakā-billâh" (Allah ile var olma) mertebesi hâsıl olur ve onun aşağı nefsine ait kıyameti kopar. Buna göre onun seması yarılır. Ve böyle bir zatın gözü, hakikati açan bir göz olup, semanın yarılması da bu gözün açılmasından olur. Buna göre ne kadar peygamber ve evliya var ise, o kadar da "semanın yarılması" hali meydana gelir. Bu anlam, "İze's-semâü'nşakkat" (İnşikāk, 84/1) ayet-i kerimesinin işarî (işaret yoluyla anlaşılan) anlamlarından biridir.

Ankaravî hazretleri "es-semâü'nşakkat” ta'birinin إِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ (İnşikāk, 84/1) ["Semâ yarıldığı vakit"] sûresine işaret olmayıp, lügat ma'nâsı murâd olduğunu beyân ve şu ma'nâyı îzâh eder: "Ya'ni, esmâ sûretleri yarıldı. Neden oldu? "İnsânu'l-ayn" ve "ayn-ı insân" olan Sultân-ı enbiyâdan oldu. Zîrâ hâkîliği ve müşkilât kilitlerini açtı." Ve Hind şârihlerinden İmdâdullâh hazretleri de şöyle buyururlar: "Vâkıâ "İze's-semâü'nşakkat" sûresinde kıyâmetin zikri vardır. Lakin Hz. Mevlânâ (k.s.) semânın inşikākını eamm tutmuşlardır. Zîrâ ki nüzûl-i melâike kıyâmetten evvel dahi mütehakkıktır. Çünkü her sabah ve akşam arz-ı a'mâl için nâzil olurlar ve enbiyaya vahiy getirirler. Binâenaleyh hakîkatta göğün yarılması, Adem-i hakîkînin gözünün açılmasına râci' olur." Yine Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî beyânâtının hülâsası şudur: “Bu beyt-i şerîfte "İze's-semâü'nşakkat" sûre-i şerîfesine işâret buyurulur. Müfessirler derler ki: "İnşikāk-ı semâ, kıyâmet gününde nüzûl-i melâike içindir." Bu inşikāk niçin hâl-i fenâda vâki' olmasın? Zemîn ve âsumânın fenâsı, hâk-i insandan çeşme-i ma'rifetin zuhûru sebebiyledir. Zîrâ zâhirdir ki, ma'rifet vahdet-i Hakk'ın müşâhedesindendir ve kesret-i halkı if- nâ edicidir." Ve yine Hind şârihlerinden ba'zıları da “inşikāk-ı semâ"yı, mi'râc-ı nebevîye işaret addetmişlerdir. Fakat yukarıdan beri vâki' olan Hz. Pîr'in beyânât-ı aliyyesinden anlaşılan ma'nâ budur ki: Benî-Âdem'in cesedi âlem-i süflîdendir; ve onun ma'nâsı âlem-i ulvîdendir. Ve insan bu iki hâssayı câmi'dir. Onun âlem-i ulvîden olan ma'nâsı, cesed-i süflîsinin semâsıdır. Zîrâ "sema" lügatta "ulüvv" ma'nâsınadır. İmdi, o cism-i beşer, deryâ-yı vahdet olan ulûhiyyetin emrinde çâlâk ve fa'âl olduğu vakit, "fenâ-fillâh” ve bakā-billâh" mertebesi hâsıl olur ve onun nefs-i süflîsinin kıyâmeti kopar. Binâenaleyh onun semâsı münşakk olur. Ve böyle bir zâtın gözü, hâkîliği açan bir göz olup, semânın yarılması da bu gözün açılmasından olur. Binâenaleyh ne kadar enbiyâ ve evliyâ var ise, o kadar da "inşikāk-ı semâ” hâli vâki' olur. Bu ma'nâ, "İze's-semâü'nşakkat" (İnşikāk, 84/1) âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı işârîsinden biridir.

1604. Toprak kesafetten suyun altına çöker; toprağı gör ki, acele cihetinden arştan geçti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1604. Toprak yoğunluğundan dolayı suyun altına çöker; toprağı gör ki, acele etmesi sebebiyle arştan geçti!

Toprak, yoğunluğundan dolayı suyun altına çöker. Bu, genel olarak tabiî kurallardandır. Fakat sen topraktan olan peygamberlerin ve onların vârisleri olan insân-ı kâmillerin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) cisimlerini gör ki, onlar aşamalı değişim devrelerini geçirmeksizin, aceleyle mecazî varlık arşından geçti ve ruhanîlik mertebesini buldu!

Toprak, kesâfetinden dolayı suyun altına çöker. Bu, alelumûm kavâid-i tabîiyyedendir. Fakat sen topraktan olan peygamberlerin ve onların vârisleri olan kâmillerin cisimlerini gör ki, onlar alettedrîc istihâlât devrelerini geçirmeksizin, müsta'cilen vücûd-ı mecâzî arşından geçti ve rûhiyyet mertebesini buldu!

1605. İmdi, bil ki, o letafet sudan değildir; Vehhab olan mübdi'in atâsından gayri değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1605. Şimdi, bil ki, o letafet sudan değildir; Vehhab olan yaratıcının bağışından başka bir şey değildir.

Toprağın suyun dibine çökmesi, onun yoğunluğundan ve suyun da ona göre inceliğindendir. Fakat şunu bil ki, o incelik suyun kendinden değildir. Ancak onu örneği olmaksızın yaratan Vehhab'ın (karşılıksız bağışta bulunan Allah'ın) isimlerinin bağışlarındandır. Çünkü suyun mazhar olduğu (tecelli ettiği) isim, onun bu mecazî varlık âleminde toprağa oranla inceliğini gerektirmiştir.

Toprağın suyun dibine çökmesi, onun kesâfetinden ve suyun dahi ona nisbetle letâfetindendir. Fakat bunu bil ki, o letâfet suyun kendinden değildir. Ancak onu ibdâ' ya'ni nümûnesi olmaksızın îcâd eden Vehhab'ın atâyâ-yı esmâiyyesindendir. Zîrâ suyun mazhar olduğu isim, onun bu vücûd-ı mecâzî âleminde toprağa nisbeten letâfetini îcâb ettirmiştir.

1606. Eğer havayı ve ateşi süflî ederse ve eğer dikeni gülden geçirirse;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1606. Eğer havayı ve ateşi alçaltırsa ve eğer dikeni gülden geçirirse;

Yüce Allah, latifliği sebebiyle yükselmek özelliği olan havayı ve harareti isterse alçaltır. Kömürün hararetinden oluşan karbon gazı gibi. Ve is-

terse dikeni gül mertebesinden geçirerek onu güle dönüştürür. Yani her şeyi türlü türlü değişim devrelerinden geçirir.

Letâfeti hasebiyle yükselmek şânından olan havayı ve harâreti Hak Teâlâ isterse alçak eder. Kömürün harâretinden mütehassıl karbon gazı gibi. Ve is- terse dikeni gül mertebesinden geçirerek onu güle tahvîl eder. Ya'ni her şeyi türlü türlü istihâlât devrelerinden geçirir.

1607. O hakimdir, Allâh dilediğini işler; O, derdin "ayn"ından devâyı koparır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1607. O hikmet sahibidir, Allah dilediğini yapar; O, derdin özünden devayı koparır!

Yüce Allah her şeyin yatkınlığına göre hükmeder. İlahi ilminde sabit olan şeyi diler; ve dilediği şeyi de yapar. Ve bu izafî varlıklar âleminde görünen şeyler, O'nun ilminin suretleridir. O, bu ilim ve hikmetinin gereği olarak, bir hastalığın özünden ve kendisinden, o hastalığın ilacını çıkarır. Nasıl ki çiçek, kolera ve diğer hastalıklara özgü aşılar, derdin özünden devayı çıkarmaktan başka bir şey değildir.

Allâh Teâlâ her şeyin isti'dâdına göre hükmeder. İlm-i ilâhîsinde sabit olan şeyi murâd eder; ve murâd ettiği şeyi de işler. Ve bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde zahir olan eşya, O'nun ilminin sûretleridir. O bu ilim ve hikmeti iktizâsınca, bir marazın "ayn"ından ve kendisinden, o marazın ilacını çıkarır. Nitekim çiçek ve kolera ve sâir emrâza mahsûs olan aşılar, derdin aynından devâyı çıkarmaktan başka bir şey değildir.

1608. Eğer havayı ve ateşi süflî ederse, bulanık ve kesîf ve ağır yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1608. Eğer havayı ve ateşi süflî ederse, bulanık, yoğun ve ağır yapar.

"Süfl" dibine çökmek anlamındadır. Yani, eğer havayı ve harareti süflî eder ve alçaltırsa, onlara bazı haller ve şartlar musallat ederek, bulanık ve yoğun yaparak dibe çöktürür.

"Süfl" dibine çökmek ma'nâsınadır. Ya'ni, eğer havayı ve harâreti süflî eder ve alçaltırsa, onlara ba'zı ahvâl ve şerait taslît ederek, bulanık ve kesîf yaparak dibe çöktürür.

1609. Ve eğer arzı ve suyu ulvî ederse, feleğin yolunu ayağı ile matvî eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1609. Ve eğer toprağı ve suyu yüceltirse, feleğin yolunu ayağı ile kat eder.

Ve eğer yoğun olan toprağı ve suyu bulundukları mertebeden yükseltmek isterse, onlara da özel haller bahşedip, göklerin yolunu kat ettirir. Nasıl ki Hadîd Sûresi'nde buyurulur: يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخرج مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ . . . (Hadîd, 57/4). Yani "Yüce Allah, toprağa giren şeyi ve ondan çıkan şeyi ve gökten inen şeyi ve onda yükselen şeyi bilir. Ve O, nerede olsanız sizinle beraberdir."

Bilinmeli ki, toprak hem uzayda güneşin etrafında hem de kendi ekseni etrafında şiddetle dönmektedir. Ve toprağı kuşatan esintili havanın okları, bir şeftalinin üzerindeki tüyler oranındadır. En üst tabakadaki esintili hava gayet latiftir. Ve ondan sonra eterik tabakalar başlar ve esintili havanın sınırları biter. Hiç şüphe yoktur ki, bu şiddetli dönüş esnasında topraktan eterik tabakalara sürekli bir şey alınır. Bu sebeple toprağın yoğunluğundan daima latif âleme yükseliş vardır. Fakat bu yoğunluk sürekli latif âleme yükselseydi, toprağın hacminin şimdiye kadar bitmesi gerekirdi. Fakat ayet-i kerimede وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ ["Semadan nazil olan şeyi"]

buyurulmasına göre, toprak hacmine latif âlemden iniş ve yardım olduğu anlaşılır. Şerefli beyitte bu anlama işaret buyurulduğu gibi, peygamberlerin ve evliyaların tayy-i mekânlarına (mekânı kat etmelerine) ve miraçlarına da işaret vardır.

Ve eğer kesîf olan arzı ve suyu bulundukları mertebeden yükseltmek isterse, onlara da ahvâl-i mahsûsa bahş edip, eflâkin yolunu tayy ettirir. Nitekim sûre-i Hadid'de buyurulur: يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخرج مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ . . . (Hadîd, 57/4). Ya'ni "Allâh Teâlâ arza giren şeyi ve ondan çıkan şeyi ve semâdan nazil olan şeyi ve onda urûc eden şeyi bilir. Ve O, nerede olsanız sizinle beraberdir."

Ma'lûm olsun ki, arz hem fezâda güneşin etrafında ve hem de kendi mihveri etrafında şiddetle dönmektedir. Ve arzı muhît olan havâ-yı nesîmînin sihanı, bir şeftalinin üzerindeki tüyleri nisbetindedir. En üst tabakadaki havâ-yı nesîmî gâyet latîftir. Ve ondan sonra tabakāt-ı esîriyye başlar ve havâ-yı nesîmînin hudûdu biter. Hiç şübhe yoktur ki, bu devr-i şedîd esnâsında arzdan tabakāt-ı esîriyye aleddevâm bir şey alır. Binâenaleyh arzın kesâfetinden dâimâ âlem-i letâfete urûc vardır. Fakat bu kesâfet mütemâdiyen âlem-i letâfete urûc etse, arzın hacmi şimdiye kadar bitmek îcâb ederdi. Fakat âyet-i kerîmede وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ ["Semadan nazil olan şeyi"] buyurulmasına nazaran, hacm-i arza âlem-i letâfetten nüzûl ve imdâd ol- duğu anlaşılır. Beyt-i şerîfte bu ma'nâya işâret buyurulduğu gibi, enbiyâ ve evliyânın tayy-i mekânlarına ve mi'râclarına da işâret vardır.

1610. İmdi, muhakkak oldu ki, dilediğini azîz eder; bir toprağa mensûba, [1622] "Kanatları aç!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1610. Şimdi, kesinleşti ki, dilediğini yüceltir; bir toprağa ait olana, "Kanatları aç!" dedi.

Bu sebeple kesinleşti ki, قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ (Âl-i İmrân, 3/26) yani, "Ey Allah'ım, mülkü dilediğine verirsin ve dilediğinden çekip alırsın; ve dilediğini yüceltirsin" ayet-i kerimesi gereğince, Yüce Allah dilediğini yüceltir. İşte bu hakikate dayanarak, toprağa ait olan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bedenine, "Manan olan ruhunun kanatlarını aç ve yüce âleme uç!" dedi.

Binaenaleyh muhakkak oldu ki قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ (Al-i İmrân, 3/26) ya'ni, "Ey Allâh'ım, mülkü dilediğine verir- sin ve dilediğinden nez' edersin; ve dilediğini azîz edersin" âyet-i kerîmesi mûcibince, Allâh Teâlâ dilediğini azîz eder. İşte bu hakîkate mebnî, toprağa mensûb olan insân-ı kâmilin cesedine, "Ma'nân olan ruhunun kanatlarını aç ve âlem-i bâlâya uç!" dedi.

1611. Ateşe mensub olana, "Git, İblîs ol; yedinci kat yerin altında telbîs ile ol!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1611. Ateşe mensup olana, "Git, İblis ol; yedinci kat yerin altında hile ile ol!" dedi.

"Yedinci kat toprağın altı"ndan kastedilen, hakiki varlığın yedinci iniş mertebesi olan insan bedenleridir. Ve o mertebeler şunlardır: "Ahadiyet", "vahdet", "vahdaniyet", "ruh", "misal", "şehadet" ve "insan"dır. Ve "ateşe mensup" ile, insanın vücudundaki doğal sıcaklık kastedilir ki, bu sıcaklık, İblis'in sıfatı olan haset, gazap ve şehvetin kaynağıdır. Ve İblis, yedinci iniş mertebesi olan insan varlığı yeryüzünün altında hile ile ve onu saptırmakla meşguldür. Ve İblisî hakikat, bütün insan fertlerini kuşatır ve hepsine musallat olur. Nitekim, "Her kimse ile beraber bir şeytan doğar ve benimle beraber de doğmuştur. Fakat اسلم شیطانی yani Ben şeytanımı boyun eğdirdim" mealindeki hadis-i şerife göre, bu şeytan peygamberlerin ve evliyanın şerefli bedenlerini de kuşatır. Fakat onlara musallat olamaz. Çünkü onlar "muhlas"tırlar (ihlâslı kılınmış, Allah tarafından korunmuş). Nitekim Kur'an-ı Kerim'de İblis'ten haber vererek Yüce Allah إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ (Hicr, 15/40; Sad, 38/83) buyurur. Ve bu konudaki ayrıntılar yukarıda geçti. (1309 numaralı beyitte).

"Yedinci kat toprağın altı"ndan murâd, vücûd-ı hakîkînin yedinci merte- be-i tenezzülü olan ecsâd-ı beşerdir. Ve o mertebeler şunlardır: "Ahadiyyet", "vahdet", "vâhidiyyet", "rûh”, "misâl", "şehadet" ve "insân"dır. Ve "ateşe mensûb" ile, insanın vücûdundaki harâret-i garîziyye murâd buyurulur ki, bu harâret, sıfat-ı İblîs olan hased, gazab ve şehvetin menba'ıdır. Ve İblîs, yedinci mertebe-i tenezzül olan vücûd-ı beşer arzının altında telbîs ile ve onu ıdlâl ile meşgüldür. Ve hakîkat-i iblîsiyye bilcümle efrâd-ı beşeri muhîttir ve cümlesine tasallut eder. Nitekim, "Her kimse ile beraber bir şeytan doğar ve benimle beraber de doğmuştur. Fakat اسلم شیطانی ya'ni Ben şeytanımı münkād kıldım" meâlindeki hadîs-i şerîfe nazaran, bu şeytan enbiyâ ve ev- liyânın ecsâd-ı şerîfelerini de muhîttir. Fakat onlara tasallut edemez. Zîrâ on- lar "muhlas"tırlar. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de İblîs'ten ihbâran Hak Teâlâ إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ (Hicr, 15/40; Sad, 38/83) buyurur. Ve bu bâbdaki tafsîlât yukarılarda geçti. (1309 numaralı beyitte).

1612. Toprağa mensub olan âdem, sen Süha üzerine git; ey ateşe mensub olan İblîs seraya kadar git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1612. Ey toprağa mensup olan Âdem, sen Süha üzerine git; ey ateşe mensup olan İblis, seraya kadar git!

"Sühâ", uzayda parlak bir yıldızın ismidir. "Sera", rutubetli toprak anlamına gelir. Burada "siccîn" kastedilir. Nitekim `إن كتاب الفجار لفى سجين` (Mutaffifin, 83/7) buyurulur. Hint nüshalarında "Sühâ" yerine "sema" geçmektedir. Ve burada kastedilen, hakiki Âdem'in yüce âleme gitmesi olduğundan, "Sühâ" ile "sema" aynı anlamı ifade eder. Bilinmeli ki, bir nur âlemi ve bir de nar (ateş) âlemi vardır. "Nur âlemi", Cemâl isminin tecelli yeridir; ve "nar âlemi", Celâl isminin tecelli yeridir. Birisi lütufkâr, diğeri kahredicidir. Âdem, Cemâl'i ve Celâl'i bir araya getirmiştir. Çünkü onun ruhu Cemâl âlemindendir; ve cesedi Celâl âlemindendir. Eğer cisminin hükümlerine tabi olursa, "nar âlemi"ne katılır; ve ruhunun hükümlerine tabi olursa "nur âlemi"ne katılır. Ve burada "Âdem"den kastedilen, ruhunun hükümlerine tabi olanlardır. Cisminin hükümlerine tabi olanlar ise, hayvanlık mertebesinde kaldıklarından, onlar hakikatte Âdem'den sayılmazlar. Yani Yüce Allah, hâkî olup ruhunun hükümlerine tabi olan Âdem'e, "Sen yüce âleme ve nur âlemine çık ve yüksel!" buyurdu. Ve "nar âlemi"ne katılan İblis'e de, "Sen esfel-i sâfilîn olan siccînde kal!" dedi. Bundan anlaşılır ki, nefis asla ilahi emirlere boyun eğmez. Boyun eğse de, ruhun üstünlüğü ve kuvveti altında zorunlu olarak olur ve bu halden asla razı değildir. Ne zaman ki ölüm ile ruh bedenden alakasını keser, cismin karargâhı yine siccîn âlemi olur.

"Sühâ", fezâda parlak bir yıldızın ismidir. "Sera", rutûbetli toprak ma'nâsınadır. Burada "siccîn” murâd olunur. Nitekim `إن كتاب الفجار لفى سجين` (Mutaffifin, 83/7) buyurulur. Hind nüshalarında “Sühâ” yerine “sema” vâki'dir. Ve burada murâd, Adem-i hakîkînin âlem-i ulvîye gitmesi olduğundan, “Sühâ” ile "semâ" aynı ma'nâyı ifade eder.

Ma'lûm olsun ki, bir âlem-i nûr ve bir de âlem-i nâr vardır. "Âlem-i nûr", mazhar-ı ism-i Cemâl; ve "âlem-i nâr", mazhar-ı ism-i Celâl'dir. Birisi lutfî ve diğeri kahrîdir. Adem, Cemâl'i ve Celâl'i câmi'dir. Zîrâ onun rûhu âlem-i Cemâl'den; ve cesedi âlem-i Celâl'dendir. Eğer cisminin ahkâmına tâbi' olursa, "âlem-i nâr"a, ve ruhunun ahkâmına tâbi' olursa "âlem-i nûr"a mülhak olur. Ve burada "âdem"den murâd, ruhunun ahkâmına tabi' olanlardır. Cisminin ahkâmına tâbi' olanlar ise, hayvanlık mertebesinde kaldıklarından, onlar hakîkatte âdemden ma'dûd değildirler. Ya'ni Hak Teâlâ hâkî olup ruhunun ahkâmına tabi' olan âdeme, "Sen âlem-i ulvîye ve âlem-i nûra çık ve urûc et!" buyurdu. Ve "âlem-i nâr"a mülhak olan İblîs'e de, "Sen esfel-i sâfilîn olan siccînde kal!" dedi. Bundan anlaşılır ki, nefis aslâ evâmir-i ilâhiyyeye münkād olmaz. Olursa da rûhun galebesi ve kuvveti altında bi'l-ıztırâr olur ve bu halden aslâ râzî değildir. Vaktāki mevt ile rûh bedenden alâkasını keser, cismin karargâhı yine âlem-i siccîn olur.

1613. Dört tab' ve illet-i ûlâ değilim; ben dâimâ tasarrufta bâkîyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1613. Dört tabiat ve ilk sebep değilim; ben daima tasarrufta kalıcıyım!

Tabiatın temel unsurları dörttür: Sıcaklık, soğukluk, kuruluk ve yaşlık. Gerçi kuruluk sıcaklıktan; ve yaşlık da soğukluktan meydana gelirse de, kuruluk sıcaklığın ve yaşlık soğukluğun aynısı değildir. Her birinin kendi mertebelerindeki gereklilikleri ve hükümleri farklı farklıdır. Fusûsu'l-Hikem'de Îsevî Fassı'nda açıklandığı üzere, tabiat ilâhlık mertebesinin görünenidir; ve unsurların suretlerinin dokunduğu bir tezgâh olup, onların iç yüzüdür. Buna göre Hakk'ın görüneni onun sıfatıdır; "sırf zât" değildir. Çünkü sırf zâtta sıfat yok olmuştur. Ve sırf zât bu eşyanın "ilk sebebi" de değildir. Çünkü zât, zât olması yönünden ebedî tecellîden uzaktır. Aksine ilk sebep eşyanın sabit hakikatleridir. Ve zuhûrun illeti ve sebebi ancak ilâhî ilmin suretleri olan bu sabit hakikatlerdir. Ve Hakk'ın tasarrufları bu sabit hakikatlerin yatkınlığına göre daima akış halindedir. Buna göre eşyanın kaynağını tabiat sayan filozoflar aldanırlar. Ve eşyanın zuhûrunda, "Hakk'ın mutlak zâtının" ilk sebep olduğunu zannedenler de durumun hakikatinden habersiz olanlardır.

Erkân-ı tabiat dörttür: Sıcaklık, soğukluk, kuruluk ve yaşlık. Gerçi kuruluk sıcaklıktan; ve yaşlık dahi soğukluktan neş'et ederse de, kuruluk harâretin ve yaşlık sıcaklığın aynı değildir. Her birinin kendi mertebelerindeki iktizâât ve ahkâmı başka başkadır. Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Îsevî'de beyân buyurulduğu üzere, tabîat mertebe-i ulûhiyyetin zâhiridir; ve suver-i unsuriyyenin mensûc olduğu bir destgah olup, onların bâtınıdır. Binâenaleyh Hakk'ın zâhiri onun sıfatıdır; "zât-ı sırf" değildir. Zîrâ zât-ı sırfta sıfat müstehlektir. Ve zât-ı sırf bu eşyânın “illet-i ûlâ”sı da değildir. Zîrâ zât, zâtiyyeti cihetinden ebedî tecellîden münezzehtir. Belki illet-i ûlâ eşyânın a'yân-ı sâbiteleridir. Ve zuhûrun illeti ve sebebi ancak ilm-i ilâhî sûretleri olan bu a'yân-ı sâbitedir. Ve Hakk'ın tasarrufâtı bu a'yân-ı sâbitenin isti'dâdına göre dâimâ hâl-i cereyândadır. Binâenaleyh eşyânın menşe'ini tabîat addeden hükemâ aldanırlar. Ve zuhûr-ı eşyâda, "zât-ı mutlak-ı Hakk"ın illet-i ûlâ ya'ni ilk sebep olduğunu zannedenler de hakîkat-i hâlden bî-haber olanlardır.

1614. Benim işim illetsiz ve müstakîmdir; ey sakîm, takdîrim vardır, illet yoktur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1614. Benim işim illetsiz ve doğrudur; ey hasta, takdirim vardır, illet yoktur!

Cenâb-ı Pîr bu beyitlerde Hak diliyle, filozoflardan Hakk'ın varlığını kabul ve tasdik edip, illetlerin illeti, yani sebeplerin sebebi diyen zümrenin inançlarını ve mezheplerini iptal ederler. Çünkü bunlar Hakk'ın tasarruflarını tabiat kayıtlarıyla sınırlı kılarlar. Örneğin "Ateş tabiatı gereği yakar; yakmaması imkânsızdır" derler. Bu sebeple İbrahim (a.s.)'ın Nemrud tarafından ateşe atılmasını anlatan Kur'an ayetlerini tevil edip, "Ateşten maksat Nemrud'un gazabıdır; ve ateşin gül bahçesi olmasından maksat da İbrahim (a.s.) tarafından getirilen delillerin Nemrud'un gazap ateşini söndürmesidir" derler. Ve Musa (a.s.)'ın asasının yılan olmasını ve diğer olağanüstü halleri tevil ederler. Halbuki, ilahi katında maddeye itibar yoktur. Yüce Allah herhangi bir hakikati maddiyat âleminde dilediği şekilde ortaya çıkarmaya kadirdir. Örneğin soğukluğu sıcaklık şeklinde ve sıcaklığı da soğukluk elbisesinde gösterir. Bu sebeple itibar hakikatleredir; yoksa maddi suretlere değildir. Ama gerçek varlığı inkâr edip filozof geçinenlerin bu konuda yeri yoktur. Çünkü onlar tamamen gaflet içindedirler.

Bu mukaddimeye göre şerefli beytin anlamı şöyle olur: Suret âleminde benim fiillerim münhasıran doğal sebeplere dayanmaz. İstersem eşya hakkında doğal kurallar dairesinde tasarruf ederim; ve istersem tasarruflarımı doğal kuralların dışında gösteririm ki, onlar olağanüstü kabul edilirler. Ey yanlış düşünen filozof, benim eşyanın hakikatleri üzerinde takdirim vardır. Değişmeyen, o hükmüm ve kazamdır. O hakikatleri taayyün (belirginleşme) âleminde istediğim suretten ortaya çıkarırım. Bu sebeple doğal sebeplerle sınırlı değilim!

Cenâb-ı Pîr bu beyitlerde lisân-ı Hak ile, feylesoflardan vücûd-ı Hakk'ı kabûl ve tasdîk edip, illetlerin illeti, ya'ni sebeplerin sebebi diyen zümrenin i'tikādlarını ve mezheblerini ibtâl buyururlar. Zîrâ bunlar Hakk'ın tasarrufâ-tını kuyûd-ı tabîat ile mukayyed kılarlar. Meselâ "Ateş tab'an yakar; yakma-mak imkânı yoktur" derler. Binâenaleyh İbrâhîm (a.s)ın Nemrûd tarafından ateşe atılmasını hâkî olan âyât-ı kur'âniyyeyi te'vîl edip, "Ateşten murâd Nemrûd'un gazabıdır; ve ateşin gülzâr olmasından murâd dahi İbrâhîm (a.s.) tarafından getirilen hüccetlerin ve delillerin Nemrûd'un âteş-i gazabını söndürmesidir" derler. Ve Mûsâ (a.s.)ın asâsının yılan olmasını ve sâir ha-vârık-ı âdâtı te'vîl ederler. Halbuki, ind-i ilâhîde maddeye i'tibâr yoktur. Hak Teâlâ herhangi bir hakîkati maddiyyât âleminde dilediği sûrette ızhâra kādir-dir. Meselâ bürûdeti harâret sûretinde ve harâreti de bürûdet libâsında gös-terir. Binâenaleyh i'tibâr hakāyıkadır; yoksa suver-i maddiyyâta değildir. Ama vücûd-ı hakîkîyi inkâr edip feylesof geçinenlerin bu bahiste yeri yok-tur. Zîrâ onlar büsbütün gaflet içindedirler.

Bu mukaddimeye göre beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle olur: Alem-i sûrette benim ef'âlim münhasıran esbâb-ı tabîiyyeye müstenid değildir. İstersem eş-yâ hakkında kavâid-i tabîiyye dâiresinde tasarruf ederim; ve istersem tasar-rufâtımı kavâid-i tabîiyye hâricinde gösteririm ki, onlar hârikulâde addolu-nurlar. Ey yanlış düşünen feylesof, benim hakāyık-ı eşya üzerinde takdîrim vardır. Değişmeyen, o hükmüm ve kazâmdır. O hakāyıkı âlem-i taayyünde istediğim sûretten ızhâr ederim. Binâenaleyh esbâb-ı tabîiyye ile mukayyed değilim!

1615. Adetimi vaktinde döndürürüm; bu tozu vaktinde önden kaldırırım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1615. Âdetimi vaktinde döndürürüm; bu tozu vaktinde önden kaldırırım.

Tabiat sahasında âdet olan tabiî kurallarımı, ilâhî kazâmın (Allah'ın küllî hükmü, ezelî genel takdir) infazı vaktinde istediğim şekilde değiştiririm. Bir toz hükmünde olan bu maddî suretleri his gözlerinin önünden kaldırıveririm!

Sâha-i tabîatta cereyânı mu'tâd olan kavâid-i tabîiyyemi, kazâ-yı ilâhîmin infâzı vaktinde istediğim vech ile tebdîl ederim. Bir toz hükmünde olan bu su-ver-i maddiyyeyi his gözlerinin önünden kaldırıveririm!

1616. Denize derim ki: "Agâh ol, ateş ile dol!"; ateşe derim ki; "Git, gülzar ol!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1616. Denize derim ki: "Agâh ol, ateş ile dol!"; ateşe derim ki; "Git, gülzar ol!"

Denize, "Ateşe dönüş!" derim, dönüşür. Nasıl ki Kur'an-ı Kerim'de "Denizler kızdırıldığı vakit" (Tekvîr, 81/6) buyurulur. Bilinir ki, ateş ile su her ne kadar tabiî hikmet açısından birbirinin zıddı olsalar da, kimya açısından aynı elementlerin bileşikleridir. Nasıl ki bugünkü günde küremizin etrafındaki okyanus, hidrojen ve oksijen ve sodyumdan oluşmuştur. Ve bunlar tutuşan maddelerdendir. Bu sebeple suyun ateş olması bilimsel olarak da uzak bir ihtimal değildir. Ve "Ateşe, 'Git, gülistan ol!' derim, olur." Bu da bilimsel olarak uzak bir ihtimal değildir. Nasıl ki küremiz oluşumunun başlangıcında ateşli bir sıvı hâlinde idi; bugün o ateşli küre üzerinde bağlar, bahçeler, gülistanlar mevcuttur. Dönüşümler için zaman aralığının Allah katında hükmü ve itibarı yoktur.

Denize, "Ateşe tebeddül et!" derim, eder. Nitekim âyet-i kerimede وَإِذَا الْبَحَارُ سُجِرَتْ (Tekvîr, 81/6) ya'ni "Kıyâmette denizler kızdırıldığı vakit" buyurulur. Ma'lûmdur ki, ateş ile su her ne kadar hikmet-i tabîiyye nokta-i nazarından birbirinin zıddı iseler de, bi'l-kimyâ aynı anâsırın muhassalâtıdır. Nitekim bu günkü günde küremizin etrafındaki bahr-i muhît, müvellidü'l-mâ [:hidrojen] ve müvellidü'l-humûza [:oksijen] ve sodyumdan mürekkebdir. Ve bunlar iştiâl eden mevâddandır. Binâenaleyh suyun ateş olması fennen dahi müsteb'ad değildir. Ve "Ateşe, 'Git, gülistân ol!' derim, olur." Bu dahi fennen müsteb'ad değildir. Nitekim küremiz bidâyet-i teşekkülünde mâyi-i nârî hâlinde idi; bugün o ateşîn küre üzerinde bağlar, bağçeler, gülistânlar mevcuttur. İstihâlât için fâsıla-i zamâniyyenin indallâhta hükmü ve i'tibârı yoktur.

1617. Dağa derim ki: "Yün gibi hafif ol!"; feleğe derim ki: "Göz önünde aşağıya!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1617. Dağa derim ki: "Yün gibi hafif ol!"; feleğe derim ki: "Göz önünde aşağıya!"

Dağlara, "Atılmış yün gibi hafif ve kabarık bir hâle gelin!" derim; öyle olur. Nasıl ki Karia sûresinde وَتَكُونُ الجَبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنفوش (Karia, 101/5) yani "Kıyamette dağlar atılmış yün gibi olurlar" buyurulur. Ve feleğe de derim ki: "His gözü önünde aşağıya düş!" Semavî cisimler parçalanıp düşer. Nasıl ki ayet-i kerimede, إِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ (İnşikâk, 84/1) ["Semâ yarıldığı vakit"] ve إِذَا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ (İnfitâr, 82/1) ["Gökyüzü yarıldığı vakit"] buyurulur.

Dağlara, "Atılmış yün gibi hafif ve kabarık bir hâle gelin!" derim; öyle olur. Nitekim sûre-i Karia'da وَتَكُونُ الجَبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنفوش (Karia, 101/5) ya'ni "Kıyâmette dağlar atılmış yün gibi olurlar" buyurulur. Ve feleğe de derim ki: "His gözü önünde aşağıya sukūt et!" Ecrâm-ı semâviyye parçalanıp sukūt eder. Nitekim âyet-i kerîmede, إِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ (İnşikâk, 84/1) ["Semâ yarıldığı vakit"] ve إِذَا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ (İnfitâr, 82/1) ["Gökyüzü yarıldığı vakit"] buyurulur.

1618. Derim ki: "Ey güneş, aya yaklaş!"; her ikisini kara bulut gibi yaparız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1618. Derim ki: "Ey güneş, aya yaklaş!"; her ikisini kara bulut gibi yaparız.

"Ey güneş, devrindeki âdeti boz, aya yaklaş!" derim; yaklaşır. Güneş katılaşıp ışığı gider ve aya da ondan ışık gelmez olur. Her ikisini de kara bulut gibi yaparım. Bu şerefli beyitte يَسْأَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ فَإِذَا بَرِقَ الْبَصَرُ وَ خَسَفَ الْقَمَرُ وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ (Kıyâme, 75/6-9) yani "İnsan, "Kıyamet ne zamandır?" diye sorar. O vakittedir ki, his gözü faaliyetten kalır ve ay kararır ve güneş ve ay bir araya getirilir" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ (Tekvîr, 81/1) yani "Güneş karardığı vakit" ayet-i kerimesi de bu anlamı gösterir. Kur'anî haberlere göre, güneş sistemimizin kıyameti kopacağı vakit, güneşin katılaşıp kararacağı ve çekim gücünde bizce niteliği bilinmeyen bir ilahi tasarruf meydana gelerek, arzın (dünyanın) ayıyla beraber güneşe yaklaşacağı ve

gezegenler arasında çarpışmalar meydana gelip, parçalarının arz üzerine döküleceği anlaşılmaktadır. Bunlar bilimsel olarak dahi uzak şeyler değildir.

"Ey güneş, devrindeki âdeti boz, aya yaklaş!" derim; yaklaşır. Güneş tasallub edip ziyası gider ve aya da ondan ziyâ gelmez olur. Her ikisini de kara bulut gibi yaparım. Bu beyt-i şerîfte يَسْأَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ فَإِذَا بَرِقَ الْبَصَرُ وَ خَسَفَ الْقَمَرُ وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ (Kıyâme, 75/6-9) ya'ni "İnsan, "Kıyâmet ne zamandır?" diye sorar. O vakittedir ki, his gözü faâliyetten kalır ve ay kararır ve güneş ve ay cem' olunur" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ (Tekvîr, 81/1) ya'ni "Güneş karardığı vakit" âyet-i kerîmesi de bu ma'nâyı gösterir. İhbârât-ı kur'âniyyeye nazaran, manzûme-i şemsiyyemizin kıyameti kopacağı vakit, güneşin tasallub edip kararacağı ve câzibesinde bizce keyfiyyeti meçhûl olan bir tasarruf-1 ilâhî vâki' olarak, arzın kameriyle beraber şemse yaklaşacağı ve seyyârât arasında musâdemât vâki' olup, parçalarının arz üzerine döküleceği anlaşılmaktadır. Bunlar fennen dahi müsteb'ad şeyler değildir.

1619. Güneş çeşmesini kuru yaparız; kan çeşmesini fen ile misk yaparız!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1619. Güneş çeşmesini kuru yaparız; kan çeşmesini fen ile misk yaparız!

Güneşin ışık ve sıcaklık çeşmesini, alışılmışın aksine kuruturuz; ve ceylanlarda olan kan kaynağını, ilim ve dönüşümlerle misk yaparız ve ona "misk göbeği" derler. Bunların hepsi, sebeplere bağlı olmayıp, irâdemizde mutlak olduğumuzu gösterir.

Güneşin ziyâ ve harâret çeşmesini, mu'tâd hilafında olarak kuruturuz; ve âhûlarda olan kan menba'ını, fen ve istihâlât ile misk yaparız ve ona "misk göbeği" derler. Bunların hepsi esbâb ile mukayyed olmayıp, irâdemizde mutlak olduğumuzu gösterir.

1620. Güneş ve ay, iki kara öküz gibi; onların boynuna İlâh boyunduruk bağlar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1620. Güneş ve ay, iki kara öküz gibidir; onların boynuna Allah boyunduruk bağlar!

Güneş ve ay, uzayda iki kara öküz gibi durur ve Yüce Allah onların boyunlarına uzayda başka bir çekim boyunduruğu bağlar!

انکار فلسفی بر قرائت إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْراً Felsefenin قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا فَمَنْ يَأْتِيكُمْ بِمَاء مَعِين (Mülk, 67/30) yani "Eğer sizin suyunuz dibe gidici olursa" kıraati üzerine inkârı

Güneş ve ay, fezâda iki kara öküz gibi kalır ve onların boyunlarına Allâh Teâlâ fezâda başka bir câzibe boyunduruğu bağlar!

انکار فلسفی بر قرائت إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْراً Felsefenin قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا فَمَنْ يَأْتِيكُمْ بِمَاء مَعِين (Mülk, 67/30) ya'ni "Eğer sizin suyunuz dibe gidici olursa" kırâati üzerine inkârı

1621. Bir okuyucu, kitap yüzünden ماؤكم غوراً ya'ni Çeşmeden suyu bağlarım" diye okuyor idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1621. Bir okuyucu, kitaptan "Suyunuzu bağlarım" diye okuyordu.

Bir Kur'an okuyan kimse, Mushaf-ı Şerif'i açıp kitaptan, Mülk suresinin sonunda bulunan قُلْ أَرَأَيْتُم إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا فَمَنْ يَأْتِيكُم بماء معين (Mülk 67/30) yani "Ey Habîbim de ki; 'Görmediniz mi, suyunuz yerin dibine gittiği vakit size akan suyu kim getirir?'" ayet-i kerimesini okuyordu.

Bir Kur'ân okuyan kimse, Mushaf-ı Şerîf'i açıp yüzünden, sûre-i Mülk'ün nihayetinde olan قُلْ أَرَأَيْتُم إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا فَمَنْ يَأْتِيكُم بماء معين (Mülk 67/30) ya'ni "Yâ Habîbim de ki; "Görmediniz mi, suyunuz arzın ka'rına gittiği vakit size mâ-i cârîyi kim getirir?" âyet-i kerîmesini okuyor idi.

1622. Suyu diplerde gizlerim; menba'ları kuru ve kuru mahaller yaparım! Bu beyitler, yukarıdaki âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı şerîfini beyân eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1622. Suyu diplerde gizlerim; kaynakları kuru ve kuru yerler yaparım! Bu beyitler, yukarıdaki yüce ayetin şerefli anlamını açıklar.

1623. Suyu menba'a, ben fazıllı ve hatarlı bî-misilden gayri başka kim getirir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1623. Suyu kaynağına, ben faziletli ve eşsiz azametli olandan başka kim getirir?

"Hatar", azamet anlamındadır. Bu beyit, فَمَنْ يَأْتِيَكُمْ بِماء معين (Mülk, 67/30) ["Size akan suyu kim getirir?"] ayetinin tefsiridir.

“Hatar”, azamet ma'nâsınadır. Bu beyit فَمَنْ يَأْتِيَكُمْ بِماء معين (Mülk, 67/30) ["Size mâ'-i cârîyi kim getirir?] âyetinin tefsîridir.

1624. O zaman mantıkçı hakîr bir felsefî, mektep tarafından geçti idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1624. O zaman mantıkçı, hakir bir felsefeci, okulun yanından geçiyordu.

Sözü edilen ayet-i kerime okunduğu zaman, okulun yakınlarından Muhammed b. Zekeriyyâ Râzî isminde, hakir mantıkçı bir felsefeci geçiyordu.

Zikr olunan âyet-i kerîme okunduğu zaman, mektep civârından Muhammed b. Zekeriyyâ Râzî isminde, hakîr mantıkçı bir feylesof geçiyordu.

1625. Vaktaki âyeti işitti, o beğenmediğinden, "Biz suyu kazma ile çıkarırız" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1625. O, âyeti işittiği vakit, beğenmediğinden dolayı, "Biz suyu kazma ile çıkarırız," dedi.

1626. "Biz bel darbesi ve balta keskinliği ile suyu alttan üste getiririz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1626. "Biz bel darbesi ve balta keskinliği ile suyu alttan üste getiririz."

Filozof, "Akan suyu yerin dibinden kim getirir?" ayetini küçümseyip, alay etme kastıyla "Biz suyu yerin altından kazma, bel ve balta gibi araçlar vasıtasıyla üstüne çıkarırız." dedi.

Feylesof, "Mâ-i cârîyi yerin dibinden kim getirir?" âyet-i kerîmesini istihfâf edip, istihzâ kasdıyla “Biz suyu yerin altından kazma ve bel ve balta gibi âletler vâsıtasıyla üstüne çıkarırız." dedi.

1627. Gece uyudu ve o, arslan adam gördü; bir tokat vurdu, onun her iki gözünü kör etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1627. Gece uyudu ve o, arslan adam gördü; bir tokat vurdu, onun her iki gözünü kör etti.

Felsefeci bu hatayı yaptıktan sonra gece uykuya yattı ve rüyasında arslan sıfatlı bir adam gördü ki, bu zât ona bir tokat attı ve iki gözünü kör etti.

Felsefi bu haltı ettikten sonra gece uykuya yattı ve rüyâsında arslan sıfatlı bir adam gördü ki, bu zât ona bir tokat yerleştirdi ve iki gözünü kör etti.

1628. Dedi: "Ey şakî, gözün bu iki çeşmesinden balta ile bir nûr çıkar, eğer sâdık isen!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1628. Dedi: "Ey şakî (bedbaht, kötü kişi), gözünün bu iki çeşmesinden balta ile bir nûr çıkar, eğer sâdık isen!"

O ilâhî kişi, feylesofun tokatla gözünü kör ettikten sonra ona dedi ki: "Ey şakî, eğer sözünde sâdık isen, kör olan gözünün bu iki oyuğundan ve kaynağından balta ile bir nûr çıkar bakalım!"

O merd-i ilâhî, feylesofun tokatla gözünü kör ettikten sonra ona dedi ki: "Ey şakî, eğer sözünde sâdık isen, kör olan gözünün bu iki oyuğundan ve menba'ından balta ile bir nûr çıkar bakalım!"

1629. Gündüz sıçradı ve iki gözünü kör gördü; onun iki gözünden nûr-ı cârî nâpedîd olmuştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1629. Gündüz sıçradı ve iki gözünü kör gördü; onun iki gözünden akan nur kaybolmuştu.

1630. Eğer ağlasa idi ve müstağfir olsa idi, gitmiş olan nûr keremden zahir [1642] olurdu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1630. Eğer ağlasa idi ve tövbe etse idi, gitmiş olan nur keremden ortaya çıkardı!

O felsefeci, bu belanın inkâr ve edepsizlik yüzünden başına geldiğini bilip, ağlasa ve tövbe etse idi, ilahi keremden dolayı gözünün gitmiş olan nuru tekrar yerine gelirdi.

O felsefî, bu belânın inkâr ve sû'-i edeb yüzünden başına geldiğini bilip, ağlasa ve tövbe etse idi, kerem-i ilâhîden dolayı gözünün gitmiş olan nûru tekrar yerine gelir idi.

1631. Fakat istiğfâr da elde değildir; tövbe zevki her sarhoşun mezesi değildir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1631. Fakat istiğfar da elde değildir; tövbe zevki her sarhoşun mezesi değildir!

Fakat inkârdan vazgeçmek ve istiğfar etmek insanın elinde değildir. O da ilahi yardıma bağlıdır. Çünkü tövbe zevki ve lezzeti, her nefse ait sıfatlara (nefsani sıfatlara) batmış olan gafillerin ve sarhoşların mezesi olamaz. Çünkü "nefs-i emmâre" (kötülüğü emreden nefis) mertebesinde bulunanların yaptıkları kötülüklerden dolayı pişman olmaları akıllarına bile gelmez. Pişmanlık, ancak "nefs-i levvâme" (kendini kınayan nefis) mertebesinde olan kimselere özgüdür.

Fakat inkârdan vazgeçmek ve istiğfâr etmek insanın elinde değildir. O da tevfik-i ilâhîye tevakkuf eder. Zîrâ tövbe zevki ve lezzeti, her sıfât-ı nefsâniyyede müstağrak olan gâfillerin ve sarhoşların mezesi olamaz. Zîrâ “nefs-i emmâre” mertebesinde bulunanların yaptıkları fenâlıklardan dolayı peşîmân olmaları hatırlarına bile gelmez. Nedâmet, ancak “nefs-i levvâme” mertebesinde olan kimselerin şânıdır.

1632. Amellerinin nühûseti ve inkârının şeâmeti, tövbe yolunu onun kalbi üzerine kapamış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1632. Amellerinin uğursuzluğu ve inkârının kötülüğü, tövbe yolunu onun kalbi üzerine kapatmıştı.

1633. Kalb, katılıktan taşın yüzü oldu; tövbe onu ziraat için nasıl yarar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1633. Kalp, katılıktan taşın yüzü oldu; tövbe onu ziraat için nasıl yarar?

"Nefs-i emmâre" (kötülüğü emreden nefis) mertebesinde olan kalbin katılığı, bir taşın yüzeyine benzer. Taşın yüzeyine tohum ekilip biçilemediği gibi, o katı kalbe de tövbe tohumunu ekmek ve sonuçta bağışlanma ürününü biçmek mümkün değildir.

"Nefs-i emmâre" mertebesinde olan kalbin katılığı, bir taşın sathına benzer. Taşın sathına tohum ekilip biçilemediği gibi, o katı kalbe de tövbe tohumunu ekmek ve netîcede mağfiret mahsûlünü biçmek kābil değildir.

1634. Hani bir Şuayb gibi ki, tâ o duâdan, ekmek için dağı toprak yapsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1634. Hani bir Şuayb gibi ki, o duadan, ekmek için dağı toprak yapsın!

Şuayb (a.s.)'ın yaşadığı köyün etrafı taşlık olduğundan ekilip biçilemezdi ve halk uzak yerlere gidip tarım yapmaya mecbur kalırdı. Hz. Şuayb, civarda bulunan taşlık yerlerin tarıma elverişli bir şekilde toprak olmasını Yüce Allah'tan diledi ve peygamberlik mucizesi olarak oralar toprak oldu. Yani Hz. Şuayb meşrebinde (manevî yolunda) bir insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) lazımdır ki, böyle tövbe tohumu ekilmeye müsait olmayan katı bir kalbi duasıyla yumuşak toprak gibi bir hâle getirsin!

Şuayb (a.s.)ın sakin olduğu karyenin etrafı taşlık olduğundan ekilip biçilemez ve halk uzak mahallere gidip zirâata mecbûr kalır idi. Hz. Şuayb, ci- varda bulunan taşlık mahallerin zirâata yarayacak bir sûrette toprak olmasını Cenâb-ı Hak'tan niyâz etti ve mu'cize-i nebeviyyesi olmak üzere oraları toprak oldu. Ya'ni Hz. Şuayb meşrebinde bir insân-ı kâmil lâzımdır ki, böyle tövbe tohumu ekilmeğe müsâid olmayan bir katı kalbi duâsıyla yumuşak toprak gibi bir hâle getirsin!

1635. O Halil'in niyaz ve i'tikādından, güç ve müstahil olan emr mümkin oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1635. O Halil'in niyaz ve inancından, güç ve imkânsız olan iş mümkün oldu.

Gerçekten de katı bir kalbi yumuşatmak zor bir iştir. Fakat İbrahim Halil'in (a.s.) niyazından ve inancının saflığından, güç ve imkânsız görünen işlerin gerçekleşmesi mümkün oldu. Yani, Nemrud'un ateşi gülistan oldu ve kumlar, duası bereketiyle un oldu.

Vâkıa katı bir kalbi yumuşatmak güç bir iştir. Fakat İbrâhîm Halîl (a.s.)ın niyâzından ve safvet-i i'tikādından, güç ve muhâl görünen işlerin husûlü mümkin oldu. Ya'ni, Nemrûd'un ateşi gülistân oldu ve kumlar, duâsı berekâtıyla un oldu.

1636. Yahût Mukavkıs'ın Resûl'den dilenmesiyle, bir taşlık usûl ile bir tarla oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1636. Yahut Mukavkıs'ın Resûl'den dilemesiyle, bir taşlık usul ile bir tarla oldu!

Yahut Mukavkıs'ın (s.a.v.) Efendimiz'den dilemesiyle, bir taşlığın düzen ve nizam dairesinde tarlaya dönüşmesi gibi, bu katı kalpli kişi de, kalbinin katılığının giderilmesi için bir insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) boyun eğip, niyaz etmesi lazımdır.

Mukavkıs, Risâletpenâh Efendimiz zamanında Mısır hükümdarı olan bir kişidir ki, kendisine ashâb-ı kirâmdan Hâtıb b. Beltea hazretleriyle Risâletpenâhî mektubu gönderilmiş ve İslam'a davet buyurulmuş idi. Mukavkıs iman etmemekle beraber, şerefli mektuba hürmet etti ve bazı hediyeler gönderdi ve taşlık bir yerin ziraata elverişli bir hale gelmesini talep etti.

Yâhût Mukavkıs'ın (s.a.v.) Efendimiz'den tese'ül ederek, bir taşlığın usûl ve nizâmı dairesinde tarlaya inkılâbı gibi, bu katı kalb sâhibi dahi, kalbinin katılığının izâlesi için bir insân-ı kâmile serfürû edip, niyâz etmek lâzımdır.

Mukavkıs, Risâletpenâh Efendimiz zamânında Mısır hükümdârı olan bir kimsedir ki, mûmâileyhe ashâb-ı kirâmdan Hâtıb b. Beltea hazretleriyle mektûb-1 Risâletpenâhî gönderilmiş ve İslâm'a da'vet buyurulmuş idi. Mukavkıs îmân etmemekle beraber, mektûb-ı şerîfe hürmet etti ve ba'zı hediyeler gönderdi ve taşlık bir mahallin zirâata sâlih bir hâle gelmesini taleb etti.

1637. Böylece aks üzere o adamın inkârı, altını bakır ve bir sulhü cenk yapar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1637. Böylece o adamın inkârı, tersine olarak, altını bakır ve bir barışı savaş yapar!

İçtenlik, inanç ve yakarış, güç ve imkânsız görünen işleri mümkün kıldığı gibi, inançsızlık ve inkâr da tersine olarak altını bakıra ve barış ve uzlaşmayı kavgaya dönüştürür!

Hulûs ve i'tikād ve niyâz, güç ve müstahîl görünen işleri mümkin kıldığı gibi, i'tikādsızlık ve inkâr dahi tersine olarak altını bakıra ve sulh ve müsâlemeti kavgaya tahvîl eder!

1638. Bu değā, meshin kehrübâsı geldi; kābiliyeti olan toprağı taş ve taş parçaları yapar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1638. Bu eğrilik, değişimin kehribarı gibi geldi; kabiliyeti olan toprağı taş ve taş parçaları yapar!

"Değâ" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada, eğrilik ve fesat anlamındadır. Yani, bu eğrilik ve fesat, suret değiştirmenin kehribarı gibidir. Kehribar çöpleri kendisine çektiği gibi, bu eğrilik ve fesat da öylece çöp gibi değersiz ve kıymetsiz olan halleri kendisine çeker ve ziraata elverişli olan toprağı, aksine olarak taşlık ve taş parçaları haline getirir!

"Değā" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada, eğrilik ve fesâd ma'nâsınadır. Ya'ni, bu eğrilik ve fesâd, tebdîl-i sûretin kehrübâsı mesâbesindedir. Kehrübâ çöpleri kendisine çektiği gibi, bu eğrilik ve fesâd dahi öylece çöp gibi hakîr ve kıymetsiz olan ahvâli kendisine çeker ve zirâata kābil olan toprağı, aksine olarak taşlık ve taş parçaları hâline koyar!

1639. Her bir kalbe secdeye de izin yoktur; rahmet ücreti her ecîrin nasibi değildir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1639. Her bir kalbe secdeye de izin yoktur; rahmet ücreti her işçinin nasibi değildir!

"Secde", boyun eğme ve alçalmadır. Bir kimse yaptığı kabahatin çirkinliğini idrak ederek kalben pişman olursa, onun kalbi boyun eğmeyi ve alçalmayı kabul etmiş olur. Ve bu hâl, zamanımızın tabiriyle "vicdan azabı"dır. Fakat bu vicdan azabını ancak kalbi yumuşak olanlar duyar. Kalbi katı olanlar, yaptıkları kötü fiillerden asla pişmanlık hissetmezler. Nitekim halk arasında birbirlerine karşı hata edenler "özür" dilerler. Ve bu özür dilemek dahi bir nevi doğru yola boyun eğme ve alçalmadır. Eğer bu boyun eğme ve alçalma, kalpte ilahi emre muhalefetten sonra olursa, buna "tövbe" derler ki, bu, Hak huzurunda kalbin secdesidir; ve bunun ücreti rahmet ve bağışlanmadır. Bu sebeple her kalbe hakkıyla secdeye izin ve ilahi yardım yoktur. Bu sebeple rahmet ücreti her tövbekârın dahi nasibi değildir. Çünkü birçok kimseler, kalplerinde pişmanlık ateşi duymaksızın "estağfirullah" derler. Bu tövbe ve istiğfarın dahi kıymeti yoktur. Çünkü kalp suskun ve dil konuşkandır. Günah duygularının lezzetinden alakasını kesmemiş olan bir kalp, rahmet menzili olamaz!

"Secde", inkıyâd ve tezellüldür. Bir kimse yaptığı kabâhatin şenâatini idrâk ederek kalben peşîmân olursa, onun kalbi inkıyâd ve tezellülü kabûl etmiş olur. Ve bu hâl, zamânımızın ta'bîri ile "vicdân azabı"dır. Fakat bu vicdân azâbını ancak kalbi yumuşak olanlar duyar. Kalbi katı olanlar, yaptıkları kötü fiillerden aslâ nedâmet hissetmezler. Nitekim halk arasında birbirlerine karşı hatâ edenler "tarziye" verirler. Ve bu tarziye vermek dahi bir nevi' tarîk-ı salâha inkıyâd ve tezellüldür. Eğer bu inkıyâd ve tezellül, kalbde emr-i ilâhîye muhalefetten sonra olursa, "tövbe" derler ki, huzûr-ı Hak'ta kalbin secdesidir; ve bunun ücreti rahmet ve mağfirettir. Binâenaleyh her kalbe hakkıyla secdeye izin ve tevfik-i ilâhî yoktur. Binâenaleyh rahmet ücreti her tövbekârın dahi nasîbi değildir. Zîrâ birçok kimseler, kalblerinde âteş-i nedâmet duymaksızın "estağfirullâh" derler. Bu tövbe ve istiğfârın dahi kıymeti yoktur. Zîrâ kalb sâkit ve lisân nâtıktır. Maâsî duygularının lezzetinden alâkasını kesmemiş olan bir kalb, menzil-i rahmet olamaz!

1640. Agah ol, "Tövbe ederim ve penâha gelirim" diye, ona dayanmakla cürüm ve günah etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1640. Bil ki, "Tövbe ederim ve sığınırım" diye, ona dayanmakla suç ve günah işleme!

Sakın, "Tövbe ederim ve Allah'ın bağışlamasına sığınırım" diyerek ilâhî rahmet ücretine dayanmakla suç ve günah işleme sakın!

Sakın, "Tövbe ederim ve Allâh'ın mağfiretine sığınırım" diyerek rahmet-i ilâhiyye ücretine dayanmakla cürüm ve günah yapma hâ!

1641. Tövbeye su ve harâret lâzımdır; tövbeye şimşek ve bulut şart oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1641. Tövbeye su ve hararet gereklidir; tövbeye şimşek ve bulut şart oldu.

Gerçek tövbeye su, yani gözyaşı ve hararet, yani içinin yanması gereklidir. Kalpte pişmanlık şimşeği çakmak ve ağlamak bulutu kaplayıp, yağmur gibi gözyaşları dökmek şarttır!

Hakîkî tövbeye su ya'ni göz yaşı ve harâret ya'ni içinin yanması lâzımdır. Kalbde nedâmet şimşeği çakmak ve ağlamak bulutu kaplayıp, yağmur gibi göz yaşları dökülmek şarttır!

1642. Meyveye bir harâret ve su lâzımdır; bu şîveye bulut ve şimşek vacib gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1642. Meyveye bir sıcaklık ve su gereklidir; bu yönteme bulut ve şimşek zorunlu gelir.

Görmez misin, görünen âlemde bile ürünlerin ortaya çıkması için güneş sıcaklığı ve bulutların yağmurları gereklidir. Bu sebeple bu tövbe yöntemine de pişmanlık şimşeği ve ağlamak bulutu zorunluluk derecesindedir.

Görmez misin, âlem-i zâhirîde bile mahsûlât peydâ olmak için güneş harâreti ve bulutların yağmurları lâzımdır. Binâenaleyh bu tövbe şîvesine de nedâmet şimşeği ve ağlamak bulutu derece-i vücûbdadır.

1643. Gönül şimşeği ve iki gözün bulutu olmadıkça, tehdîd ve gazab ateşi ne vakit sakin olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1643. Gönül şimşeği ve iki gözün bulutu olmadıkça, tehdit ve gazap ateşi ne zaman sakin olur?

Şimşek gibi olan kalp pişmanlığı ve iki gözün ağlamak bulutu olmadıkça, senin inkârlarına ve kötü fiillerine karşılık olan Hakk'ın tehdidi ve gazabının ateşi hiçbir zaman sakin olmaz. Mutlaka gönül almak lazımdır.

Şimşek gibi olan nedâmet-i kalb ve iki gözün ağlamak bulutu olmadıkça, senin inkârlarına ve efâl-i kabîhana mukābil olan Hakk'ın tehdîdi ve gazabının ateşi hiçbir vakit sâkin olmaz. Mutlaka tarziye vermek lâzımdır.

1644. Zevk-i visal yeşilliği ne vakit biter; âb-ı zülâlden çeşmeler ne vakit kaynar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1644. Kavuşma zevkinin yeşilliği ne zaman biter; tatlı sudan çeşmeler ne zaman kaynar?

Allah'a kavuşma zevkinin yeşilliği ne zaman kalpte gelişir ve büyür? Tatlı su gibi latif olan ruhtan ne zaman ilahi bilgiler ve hikmet pınarları kaynar?

Allâh'a kavuşmak zevkinin yeşilliği ne vakit kalbde neşv ü nemâ bulur? Âb-ı zülâl gibi latîf olan rûhtan ne vakit maârif ve hikmet-i ilâhiyye menba'ları kaynar?

1645. Gülistan çemene ne vakit sır söyler; menekşe yasemen ile ne vakit ahid bağlar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1645. Gül bahçesi çimenliğe ne zaman sır söyler; menekşe yasemin ile ne zaman antlaşma yapar?

Ruh gül bahçesi, kalp çimenliğinde ne zaman ilahi hikmet güllerini ortaya çıkarır? Menekşe gibi koyu renkli olan nefse ait sıfatlar ne zaman yasemin gibi beyaz ve saf olan ruhani sıfatlar ile antlaşma yapar?

Rûh gülistânı kalb çemenzârında ne vakit hikemiyyât-ı ilâhiyye güllerini izhâr eder? Menekşe gibi koyu renkli olan sıfât-ı nefsâniyye ne vakit yâsemen gibi beyaz ve sâf olan sıfât-ı rûhâniyye ile muâhede akd eder?

1646. Bir çınar ne vakit duâya el açar; bir ağaç havada ne vakit baş dağıtır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1646. Bir çınar ne zaman duaya el açar; bir ağaç havada ne zaman baş dağıtır?

Bir çınar gibi olan insan bedeni ne zaman açık bir dille yakarmaya başlar? Ve aynı şekilde bir ağaç mesabesinde olan bu insan bedeni havada ve Hak sevgisinde ne zaman başını açarak coşkun hâle gelir?

Bir çınar gibi olan cesed-i beşer ne vakit lisân-ı zâhir ile münâcâta başlar? Ve kezâ bir ağaç mesâbesinde olan bu cism-i beşer havada ve muhabbet-i Hak'ta ne vakit başını açarak şûrîde olur?

1647. Çiçek pür-nisar olan yenini, bahar günlerinde ne vakit saçmak üzere tutardı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1647. Çiçek saçan yenini, bahar günlerinde ne zaman saçmak üzere tutardı?

İlahi hakikatler çiçekleri, mana kokularını saçan kollarının yenini, tecelli baharı günlerinde ne zaman ilahi bilgilere istekli olan taliplere saçmak üzere tutardı?

Hakāyık-ı ilâhiyye çiçekleri, ma'nâ kokularını saçan kollarının yenini, bahâr-ı tecellî günlerinde ne vakit maarif-i ilâhiyyeye hâhişker olan tâliblere saçmak üzere tutardı?

1648. Lâlenin yüzü ne vakit kan gibi şu'lelenir; gül ne vakit keseden altını dışarıya çıkarır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1648. Lâlenin yüzü ne zaman kan gibi parlar; gül ne zaman keseden altını dışarı çıkarır?

Kalp lâlesi ne zaman ilâhî aşk ateşiyle kan gibi kızarıp parlar? Ruh gülü ne zaman beden kesesinden altın gibi olan ruhanî tesirlerini ortaya çıkarır?

Kalb lâlesi ne vakit aşk-ı ilâhî ateşi ile kan gibi kızarıp şu'lelenir? Rûh gülü ne vakit cisim kesesinden altın gibi olan âsârını meydana çıkarır?

1649. Ne vakit bülbül gelir ve gülü koklar; ne vakit güvercin talib gibi "Kû, kû" der?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1649. Bülbül ne zaman gelir ve gülü koklar; güvercin ne zaman talip gibi "Nerede, nerede?" der?

Ruh bülbülü ne zaman vuslat gülünü koklar; ve akıl güvercini ne zaman matlûbu olan mucidini, "Neredesin, neredesin?" diye arar sorar?

Ne vakit rûh bülbülü vuslat gülünü koklar; ve ne vakit akıl güvercini matlûbu olan mûcidini, "Neredesin, neredesin?" diye arar sorar?

1650. Ne vakit leylek cân ile o "lek lek"i der; "lek lek" ne olur? Ey Müsteân senin mülkündür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1650. Leylek ne zaman can ile o "lek lek"i der; "lek lek" ne olur? Ey Müsteân (yardım istenen), senin mülkündür!

Bu şerefli beyitten maksadın ne olduğunu, cenâb-ı Pîr'in Dîvân-ı Kebîr'indeki şu şerefli beyit açıklar:

شيخ مرغانست لك لك لك لكش دانى كه چيست حمد لك و الأمر لك والملك لك يا مستعان

"Leylek kuşların şeyhidir. Bilir misin onun "lek lek"i nedir? "Yâ Müsteân, hamd senindir ve emir senindir ve mülk senindir!" demektir."

Bu beyitlerde, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) leyleğe; ve Hakk yolcuları kuşlara; ve insân-ı kâmilin "Leke'l-hamdü leke'l-emrü leke'l-mülkü" yani "Hamd sanadır, emir senindir, mülk senindir." demesi, leyleğin "lek lek"lerine benzetilmiştir. Ve onun bu zikri, tevhîdin (Allah'ın birliği) bütün mertebelerini, yani "resmî tevhîd", "ilmî tevhîd" ve "hâlî tevhîd" mertebelerini kapsar.

Bu beyt-i şerîften murâd ne olduğunu, cenâb-ı Pîr'in Dîvân-ı Kebîrlerindeki şu beyt-i şerîf îzâh buyurur:

شيخ مرغانست لك لك لك لكش دانى كه چيست حمد لك و الأمر لك والملك لك يا مستعان

"Leylek kuşların şeyhidir. Bilir misin onun "lek lek"i nedir? "Yâ Müsteân, hamd senindir ve emir senindir ve mülk senindir!" demektir."

Bu beyitlerde, insân-ı kâmil leyleğe; ve tâlibler kuşlara; ve insân-ı kâmilin لك الحمد لك الأمر لك الملك ["Leke'l-hamdü leke'l-emrü leke'l-mülkü" ya'ni "Hamd sanadır, emir senindir, mülk senindir."] demesi, leyleğin "lek lek"lerine teşbîh buyurulmuştur. Ve onun bu zikri, tevhîdin bilcümle merâtibini, ya'ni "tevhîd-i resmî", "tevhîd-i ilmî" ve "tevhîd-i hâlî" mertebelerini câmi'dir.

1651. Toprak ne vakit zamîrin esrarını gösterir; bostân ne vakit asumân gibi münîr olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1651. Toprak ne zaman içindekilerin sırlarını gösterir; bahçe ne zaman gökyüzü gibi aydınlık olur?

Eğer gökteki bulutlardan yağmurlar yağmasa, yeryüzü içinde sakladığı türlü bitkileri gösterebilir mi? Ve bahçeler gün batımında ve şafakta görülen türlü türlü latif renkler gibi rengarenk çiçeklerle donanır mıydı? Bunun gibi, ruh göğünde baş eğme ve alçakgönüllülük bulutları beden toprağı üzerine göz yaşlarını indirmedikçe, onda gizli olan rengarenk incelikler ve sırlar ortaya çıkar mı?

Eğer gökteki bulutlardan yağmurlar yağmasa, arz içinde sakladığı envâ'ı nebâtâtı gösterebilir mi? Ve bostânlar gurûbda ve şafakta görülen türlü türlü latîf renkler gibi rengarenk çiçekler ile donanır mı idi? Bunun gibi, semâ-yı rûhta serfürû' ve tezellül bulutları arz-ı cisim üzerinde göz yaşlarını indirmedikçe, onda mahfi olan rengarenk letâif ve esrâr zâhir olur mu?

1652. O hulleleri nereden getirmişlerdir? Hepsini Kerîm'den ve Rahîm'den!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1652. O elbiseleri nereden getirmişlerdir? Hepsini Kerîm'den ve Rahîm'den!

Gerek dış âlem ve gerek iç âlem bu latif elbiseleri ve giysileri nereden getirmişlerdir? Bunların hepsini mutlak varlığın kerîm ve rahîm olan vahdet mertebesinden ve İlahi Zât tarafından getirmişlerdir. Çünkü vahdet ve ilâhlık mertebesi bitmez tükenmez, öncesiz ve sonsuz bir hazinedir.

Gerek âfâk ve gerek enfüs bu latîf hulleleri ve libâsları nereden getirmişlerdir? Bunların hepsini vücûd-ı mutlakın kerîm ve rahîm olan mertebe-i vahdetinden ve cânib-i Ulûhiyyetten getirmişlerdir. Zîrâ mertebe-i vahdet ve ulûhiyyet bitmez tükenmez, ezelî ve ebedî bir hazînedir.

1653. Nişandan o kimse şad olur ki, şahı gördü; vaktaki onu görmedi, intibah olmaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1653. Nişandan o kimse sevinir ki, şahı gördü; onu görmediği vakit uyanıklık olmaz!

Yani bunların hepsi, Hak'ın hakiki varlığının işaretleridir. Bu işaretleri görmekle mutlu olan o kimsedir ki, bunların kaynağı olan o hakiki varlığı basiret gözüyle görür; ve bunların her birisinin isimlerin tecelli yerleri olduğunu bilerek, isimlendirilene intikal eder. Fakat yalnız bu işaretleri görüp, onlarla meşgul olan ve onlarda hakiki varlığı görmeyen kimsede uyanıklık yoktur. Böyle bir kimse Hak'tan ve hakikatten gafildir. Şeyh Sa'dî'nin (k.s.) beyti: "Cihan Hak'tan sevinçli ve mutlu olduğu için, ben de cihan ile sevinçli ve mutluyum. Bütün âleme âşıkım; çünkü bütün âlem O'ndan sâdır olmuştur."

Ya'ni bunların hepsi, vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın alâmetleridir. Bu alâmetleri görmekle mesrûr olan o kimsedir ki, bunların menşe'i olan o vücûd-ı hakîkîyi basar-ı basîreti ile görür; ve bunların her birisinin mezâhir-i esmâ olduğunu bilerek, müsemmâya intikal eder. Fakat yalnız bu alâmetleri görüp, onlar ile meşgül olan ve onlarda vücûd-ı hakîkîyi görmeyen kimsede uyanıklık yoktur. Böyle bir kimse Hak ve hakîkatten gāfildir. Beyit-i Şeyh Sa'dî (k.s.): "Cihân Hak'tan hürrem ve mesrûr olduğu için, ben de cihân ile hürrem ve mesrûrum. Bütün âleme âşıkım; zîrâ bütün âlem O'ndan sâdır olmuştur."

1654. O kimsenin ruhu ki elest hengâmında kendi Rabbi'ni gördü ve bî-hod ve sarhoş oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1654. O kimsenin ruhu ki elest anında kendi Rabbi'ni gördü ve kendinden geçip sarhoş oldu!

وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ (Rûm, 30/22) yani "Göklerin ve yerin yaratılışı O'nun alâmetlerindendir" ayet-i kerîmesiyle benzeri ayet-i kerîmelerde açıklandığı üzere, bu izafî varlıklar âleminde birçok nişan ve alâmetler görüp, gerçek şah olan Hakk'ı müşahede eden öyle bir kimsedir ki, onun ruhu ruhlar âleminde Hak tarafından أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ (A'raf, 7/172) yani "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitabı meydana geldiği zaman, kendi Rabbi'ni gördü; ve müşahede şarabını içip kendinden geçti ve sarhoş oldu!

وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ (Rûm, 30/22) ya'ni "Göklerin ve arzın halkı O'nun alâmetlerindendir" âyet-i kerîmesiyle emsâli âyât-ı kerîmede beyân buyurulduğu üzere, bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde birçok nişân ve alâmetler görüp, şâh-ı hakîkî olan Hakk'ı müşâhede eden öyle bir kimsedir ki, onun rûhu âlem-i ervâhta Hak tarafından أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ (A'raf, 7/172) ya'ni "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitâbı vâki' olduğu vakit, kendi Rabbi'ni gördü; ve müşâhede şarabını içip kendinden geçti ve sarhoş oldu!

1655. Meyin kokusunu içen tanır; mâdemki içmedi, o mey koklamayı ne bilir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1655. Şarabın kokusunu içen tanır; mademki içmedi, o şarap koklamayı ne bilir?

Çünkü şarabın kokusunu içen kimse tanır. Hiç şarap içmemiş olan kimse onun kokusunu bilemez. Şimdi, eşyanın bu suretleri (varlıkların dış görünüşleri) Hakk'ın varlığının alametidir ve O'nun varlığının delilidir. Nasıl ki şarabın kokusu da şarabın varlığının delilidir. Delil ile gösterilen şeyi (medlûl) akleden kimse, ona ulaşmak için delile yapışır ve hikmetin gereği budur.

Zîrâ şarabın kokusunu içen kimse tanır. Hiç şarap içmemiş olan kimse onun kokusunu bilemez. İmdi, bu suver-i eşyâ Hakk'ın vücûdunun alâmetidir ve O'nun vücûdunun delîlidir. Nitekim şarabın kokusu da şarabın vücûdunun delîlidir. Medlûlü taakkul eden kimse, ona vusûl için delîle yapışır ve muktezâ-yı hikmet budur.

1656. Zîrâ ki hikmet, gaib olmuş dişi deve gibidir; dellâle gibi şahlara delâlet edicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1656. Çünkü hikmet, kaybolmuş dişi deve gibidir; şahlara (krallara) yol gösteren bir dellâl (aracı) gibidir.

Bu şerefli beyitte "Hikmet müminin kaybolmuş dişi devesidir" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Yani, eserden (yaratılandan) müessire (yaratana) ve delilden (kanıttan) medlûle (kanıtlanana) ve sanattan (yapılandan) sanatçıya geçmek, gafletten uyanmayı gerektirdiğinden, hikmetin ta kendisidir. Ve hikmet müminin kaybolmuş devesi hükmünde olduğundan, onu aramakla yükümlüdür. Bu hikmet, şahın huzuruna çıkmak için yol gösteren kimseye benzer.

Bu beyt-i şerîfte الحكمة ضالة المؤمن ya'ni "Hikmet mü'minin gâib olmuş dişi devesidir" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Ya'ni, eserden müessire ve delîlden medlûle ve masnû'dan sâni'e intikāl etmek, gafletten intibâhı mûcib olduğundan, ayn-ı hikmettir. Ve hikmet mü'minin gāib olmuş devesi hükmünde olduğundan onu aramakla mükelleftir. Bu hikmet, şâhın huzûruna çıkmak için delâlet eden kimseye benzer.

1657. Sen rü'yâda, sana bir nişân va'desi veren bir hoş-likāyı görsen;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1657. Sen rüyada, sana bir işaret vaadi veren güzel yüzlü birini görsen;

Yani "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitabının gerçekleştiği sırada Rabb'ini görmüş ve sonra bu maddi âleme gelip, O'nu işaretlerle arayan kimsenin örneği şudur ki: Örneğin sen rüyada nurlu bir kimse görsen ve sana birtakım alametler ve nişanlar vaat edip dese;

Ya'ni "Elestü bi-rabbiküm" hitâbının vukū'u hengâmında Rabb'ini görmüş ve sonra bu âlem-i kesâfete gelip, O'nu alâmât ile arayan kimsenin misâli şudur ki: Meselâ sen rü'yâda nûrânî bir kimse görsen ve sana birtakım alâmetler ve nişanlar va'd edip dese;

1658. Ki, "Senin muradın olur ve işte nişan ki, yarın senin önüne filân gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1658. Ki, "Senin isteğin olur ve işte nişan ki, yarın senin önüne filan kişi gelir."

Ki, "Senin isteğin gerçekleşecektir; ve işte onun belirtisi de budur ki, yarın senin yanına filan kimse gelecektir."

Ki, "Senin murâdın hâsıl olacaktır; ve işte onun alâmeti de budur ki, yârınki gün senin yanına filân kimse gelecektir."

1659. "Bir nişan o ki, o süvar olur; bir nişan bu ki, seni kucaklar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1659. "Bir nişan o ki, o süvar olur; bir nişan bu ki, seni kucaklar."

O gelecek olan kimse hayvana binmiş olur; ve bir alâmet de, onun seni kucaklamasıdır.

"O gelecek olan kimse hayvana binmiş olur; ve bir alâmet de, onun seni kucaklamasıdır."

1660. "Bir nişan bu ki, senin önünde güler; bir nişan bu ki, senin önünde el bağlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1660. "Bir işaret bu ki, senin önünde güler; bir işaret bu ki, senin önünde el bağlar."

1661. "Bir nişân o ki, “Bu rüyayı ferda olduğu vakit, hevesten dolayı kimsenin önünde söyleyemesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1661. "Bir işaret o ki, “Bu rüyayı yarın olduğu vakit, hevesten dolayı kimsenin önünde söyleyemesin!"

Yani, o nurlu olan kimse, rüyayı gören kimseye der ki: "Senin muradının gerçekleşmesine dair işaretlerden biri de odur ki, yarın bu rüyayı, hevesinden ve sevincinden dolayı kimseye açıklamayacaksın!" Çünkü,

Ya'ni, o nûrânî olan kimse, rü'yâyı gören kimseye der ki: "Senin murâdının husûlüne alâmetin birisi dahi odur ki, yârın bu rü'yâyı, hevesinden ve sevincinden dolayı kimseye ifşa etmeyesin!" Çünkü,

1662. "O nişandan Yahya'nın pederine, “Üç gün kadar asla söze gelmeyesin!" dedi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1662. "O nişandan Yahya'nın pederine, “Üç gün kadar asla söze gelmeyesin!" dedi."

O sükût alâmetinden olarak, Yüce Allah hazretleri Yahya (a.s.)ın pederi olan Zekeriyyâ (a.s.)a, "Üç gün asla konuşma; ancak işaretle meramını anlat!" buyurdu.

O sükût alâmetinden olarak, Hak Teâlâ hazretleri Yahya (a.s.)ın pederi olan Zekeriyyâ (a.s.)a, "Üç gün aslâ konuşma; ancak işaretle merâmını anlat!" buyurdu.

1663. "Üç geceye kadar iyiliğinden ve kötülüğünden sakit ol; bu nişan olur ki, sana Yahya gele."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1663. "Üç geceye kadar iyiliğinden ve kötülüğünden sus; bu, sana Yahya'nın geleceğine işaret olur."

Yani Yüce Allah, Zekeriya'ya (a.s.) buyurdu ki: "Üç gün hiçbir kimseye söz söyleme! Senin üç gün suskunluğun, Yahya'nın dünyaya gelmesinin alameti olur!" Bu iki beyitte, Âl-i İmrân suresinde bulunan şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: قَالَ رَبِّ هَبْ لي من لدنك ذرية طيبة إنك سميع الدعاء فنادته الملائكة وهو قائم يُصَلِّى فِي الْمحراب أن الله يبشرك بيحيى مصدقًا بِكَلِمَة مِنَ اللهِ وسيداً وحَصُورًا وَنَبِيا مِنَ الصَّالِحِينَ قَالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَقَدْ بَلَغَنِي الْكِبَرُ وَامْرَأَتِي عَاقِرٌ قَالَ كَذَلِكَ اللَّهُ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ قَالَ رَبِّ اجْعَلْ لِي آيَةً قَالَ آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ إِلَّا رَمْزًا (Âl-i İmrân, 3/38-41) Yani "Zekeriya (a.s.) Rabb'ine dua edip dedi: 'Ey Rabbim, bana kendi katından temiz bir nesil ihsan et! Şüphesiz sen duaları işiticisin.' Şimdi o mihrapta ayakta namaz kılarken, melekler ona seslendiler ki: 'Allah Teâlâ sana kendi tarafından bir kelimeyi tasdik eden, efendi, kadınlardan uzak duran (iffetli) ve salihlerden bir peygamber olarak Yahya ile müjde verir!' Zekeriya (a.s.) dedi: 'Ey Rabbim, benim nasıl oğlum olur ki, ben ihtiyarladım ve eşim de kısır bir haldedir?' Cenab-ı Hak buyurdu ki: 'Allah böylece dilediğini yapar.' Zekeriya (a.s.) dedi: 'Ey Rabbim, bana bir alamet kıl!' Yüce Allah buyurdu ki: 'Senin alametin, üç gün işaret dışında insanlara söz söylememendir.'" Rüyadaki nuranî kimse de rüya sahibine, "İşte benim sana rüyayı söylememen hususundaki tavsiye ve uyarım, Yüce Allah'ın Zekeriya'ya (a.s.) olan şerefli uyarısına uyarak gerçekleşmiştir. Buna göre sen de üç geceye kadar iyilikten ve kötülükten sus! Bu, senin Yahya gibi olan muradının gerçekleşmesine alamet olur" dese:

Ya'ni Hak Teâlâ Zekeriyyâ (a.s.) a buyurdu ki: “Üç gün hiçbir kimseye söz söyleme! Senin üç gün sükûtun, Yahya'nın dünyaya gelmesi alâmeti olur!" buyurdu. Bu iki beyt-i şerîfte, sûre-i Al-i İmrân'da olan şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: قَالَ رَبِّ هَبْ لي من لدنك ذرية طيبة إنك سميع الدعاء فنادته الملائكة وهو قائم يُصَلِّى فِي الْمحراب أن الله يبشرك بيحيى مصدقًا بِكَلِمَة مِنَ اللهِ وسيداً وحَصُورًا وَنَبِيا مِنَ الصَّالِحِينَ قَالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَقَدْ بَلَغَنِي الْكِبَرُ وَامْرَأَتِي عَاقِرٌ قَالَ كَذَلِكَ اللَّهُ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ قَالَ رَبِّ اجْعَلْ لِي آيَةً قَالَ آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ إِلَّا رَمْزًا (Âl-i İmrân, 3/38-41) Ya'ni "Zekeriyyâ (a.s.) Rabbi'ne münâcât edip dedi: “Yâ Rabbi, bana indinden bir iyi zürriyyet ihsân et! Muhakkak sen duâyı işiticisin." İmdi o mihrabda kâimen namaz kıldığı halde, melâike ona nidâ ettiler ki: "Allâh Teâlâ kendi cânibinden bir kelime-yi musaddık ve seyyid ve kadından müctenib ve sâlihlerden bir nebî olarak sana Yahyâ ile müjde verir!" Zekeriyyâ (a.s.) dedi: "Yâ Rabbi, benim oğlum nasıl olur ki, ben ihtiyarladım ve zevcem de kısır bir haldedir?" Cenâb-ı Hak buyurdu ki: "Allâh böylece dilediğini işler." Zekeriyyâ (a.s.) dedi: "Yâ Rabbi, bana bir alâmet yap!" Hak Teâlâ buyurdu ki: "Senin alâmetin, üç gün işâret-ten başka nâsa söz söylememendir." Rü'yâdaki nûrânî kimse dahi rü'yâ sahibine, "İşte benim sana rü'yâyı söylememen hususundaki tavsiye ve tenbîhim, Hak Teâlâ'nın Zekeriyyâ (a.s.)a olan tenbîh-i şerîfine imtisâlen vâki' olmuştur. Binâenaleyh sen de üç geceye kadar iyilikten ve kötülükten sâkit ol! Bu senin Yahyâ gibi olan murâdının husûlüne alâmet olur" dese:

1664. Üç gün güft u gûda dem vurma; zîrâ senin maksûduna alâmet bu sükuttur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1664. Üç gün konuşmaktan bahsetme; çünkü senin maksadına işaret bu suskunluktur.

Ve aynı şekilde yine o nurlu kimse dese ki: "Üç gece sustuğun gibi üç gün de konuşmaktan bahsetme. Çünkü bu suskunluğun, muradının gerçekleşmesine işarettir."

Üç gecenin suskunluğu, üç karanlığa (zulümât-ı selâse) işarettir. Nitekim ayet-i kerimede يَخْلُقَكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ فِي ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ (Zümer, 39/6) yani “Allah Teâlâ sizi analarınızın karnında bir yaratılıştan sonra bir yaratılış olarak üç karanlık içinde yarattı" buyurulur. "Analar"dan maksat, cansız, bitki ve hayvan mertebeleridir ki, her bir mertebe, bir yaratılıştan sonra bir yaratılış olarak birer hâldir. Ve onlara ait olan ruhun geceleridir ki, suskunluk bu mertebelerin gereğidir. Ve bu mertebelerde yükümlülük olmadığından, iyilik ve kötülük de söz konusu olamaz. "Üç gün"den maksat da insanlık mertebesine geldikten sonra üç çeşit tevhid nurunun ortaya çıkmasıdır ki, bunlar da "fiillerin tevhidi", "isim ve sıfatların tevhidi" ve "zâtın tevhidi"dir. Hakk Yolcusu bu mertebeleri zevken idrak etmedikten sonra ilahi hakikatler ve marifetlerden suskun kalması gerekir. Bu üç gün suskunluğu tamamladıktan sonra, maksadı olan vuslat (kavuşma) gerçekleşir.

Ve kezâ yine o nûrânî olan kimse dese ki: "Üç gece sâkit olduğun gibi üç gün dahi güft ü gûdan dem vurma. Zîrâ bu sükûtun, murâdının husûlüne alâmettir."

Üç gecenin sükûtu, zulümât-ı selâseye işarettir. Nitekim âyet-i kerîmede يَخْلُقَكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ فِي ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ (Zümer, 39/6) ya'ni “Allâh Teâlâ sizi analarınızın karnında halktan sonra halk olarak zulümât-ı selâse içinde yarattı" buyurulur. "Analar"dan murâd, cemâd, nebât ve hayvân mertebeleridir ki, her bir mertebe, halktan sonra halk olarak birer tavırdır. Ve onlara taalluk eden rûhun geceleridir ki, sükût bu mertebelerin iktizâsı-dır. Ve bu mertebelerde mükellefiyet olmadığından, iyilik ve kötülük dahi mevzû'-i bahis olamaz. "Üç gün"den murâd dahi mertebe-i insâniyyeye geldikten sonra üç nevi' nûr-ı tevhîdin zuhûrudur ki, bunlar da "tevhîd-i ef'âl", "tevhîd-i esmâ ve sıfat" ve "tevhîd-i zât"tır. Sâlik bu merâtibi zevken idrâk etmedikten sonra hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeden sâkit olmak iktizâ eder. Bu üç gün sükûtu ikmâl ettikten sonra, maksûdu olan vuslat hâsıl olur.

1665. "Sakın bu nişanı söze getirme; ve bu sözü kalbinde gizli tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1665. "Sakın bu nişanı söze getirme; ve bu sözü kalbinde gizli tut!"

Bu da rüyada nurlu kimse tarafından meydana gelen uyarıdır.

Bu da rü'yâda nûrânî kimse tarafından vâki' olan tenbîhtir.

1666. Bu nişanları, bu ne olur? Başka yüz nişanı ona şeker gibi söylese;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1666. Bu nişanları, bu ne olur? Başka yüz nişanı ona şeker gibi söylese;

O nûrânî zât (ışıklı varlık), bu zikredilen alâmetleri söylese; bu alâmetler nedir? Çünkü bunlar azdır. Bunlardan başka birçok nişanlar ve alâmetler daha söylemiş olsa;

O nûrânî zât, bu zikrolunan alâmetleri söylese; bu alâmetler nedir? Zîrâ bunlar azdır. Bunlardan başka birçok nişanlar ve alâmetler daha söylemiş olsa;

1667. Bu onun nişanı olur ki, o mülk ve câhı ki, peyâpey İlâh'tan istersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1667. Bu onun nişanı olur ki, o mülk ve makamı ki, sürekli Allah'tan istersin.

Yani bu rüya, senin gece ve gündüz Yüce Allah hazretlerinden dilediğin mülk ve makamın gerçekleşmesinin alameti olur.

Ya'ni bu rü'yâ, senin gece ve gündüz Hak Teâlâ hazretlerinden niyâz etmekte olduğun mülk ve mansıbın husûlünün alâmeti olur.

1668. Odur ki, uzun geceler ağlarsın; ve odur ki, seher vakti niyazda yanarsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1668. Odur ki, uzun geceler ağlarsın; ve odur ki, seher vakti niyazda yanarsın!

Bu rüyada gösterilen işaretler, gerçekleşmesi için uzun gecelerde ağladığın muradının işaretleridir. Ve sen o muradın için seher vakti Yüce Allah'a yana yakıla yalvarırsın.

Bu rü'yâda gösterilen alâmetler, husûlü için uzun gecelerde ağladığın murâdının alâmetleridir. Ve sen o murâdın için seher vakti Hak Teâlâ'ya yana yana yalvarırsın.

1669. Ve odur ki, onsuz senin gündüzün karanlık oldu; bir iğ gibi boynun ince oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1669. Ve odur ki, onsuz senin gündüzün karanlık oldu; bir iğ gibi boynun ince oldu.

Ve bu alâmetler, o senin maksadının alâmetleridir ki, o muradın olmaksızın senin gündüzün gam ve elem içinde gözüne karanlık görünür ve o ızdırap içinde boynun kederden bir iğ gibi ince zayıf oldu. "Dûk", iplik büktükleri iğ anlamınadır.

Ve bu alâmetler o senin maksûdunun alâmetleridir ki, o murâdın olmaksızın senin gündüzün gam ve elem içinde gözüne karanlık görünür ve o iztırâb içinde boynun kederden bir iğ gibi ince zaîf oldu. "Dûk", iplik büktükleri iğ ma'nâsınadır.

1670. Ve o şeydir ki, pak-bazların zekâtı gibi, her nen varsa eşyanı zekâtta [1683] verdin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1670. Ve o şeydir ki, temiz kişilerin zekâtı gibi, neyin varsa eşyanı zekâtta [1683] verdin.

Yani bu alâmetler, senin o muradının alâmetleridir ki, hakikat ehlinin zekât emrini yerine getirmek için bütün mallarını verdikleri gibi, sen de o muradının gerçekleşmesi için, zekâtında, sahip olduğun her şeyi feda ettin.

Ya'ni bu alâmetler, senin o murâdının alâmetleridir ki, ehl-i hakîkatın zekât emrini îfâ için bilcümle mâmelekini verdikleri gibi, sen de o murâdının husûlü için, zekâtında, mâlik olduğun her şeyi fedâ ettin.

1671. Eşyanı ve rüyanı ve yüzünün rengini verdin; başını fedâ ettin ve kıl gibi oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1671. Eşyanı, rüyanı ve yüzünün rengini verdin; başını feda ettin ve kıl gibi oldu!

1672. Úd gibi ne kadar ateş içinde oturdun; tolga gibi ne kadar kılıç önüne gittin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1672. Hûd gibi ne kadar ateş içinde oturdun; tolga gibi ne kadar kılıç önüne gittin!

"Hûd", eski zamanda savaşlarda başa giydikleri zırhlı bir başlıktır ki, ona Türkçede "tolga" ve Arapçada "miğfer" derler. Yani, öd ağacı gibi intizar ateşi içinde oturdun; ve o muradına ulaşma hususunda tolga gibi türlü engelleme kılıçları önüne gittin!

"Hûd", eski zamanda muhârebelerde başa giydikleri zırhlı bir başlıktır ki, ona Türkçe'de "tolga"; ve Arapça'da "miğfer" derler. Ya'ni, öd ağacı gibi âteş-i intizâr içinde oturdun; ve o murâdına nâiliyyet hususunda tolga gibi türlü mümâneat kılıçları önüne gittin!

1673. Böyle yüz bin bîçâreliklerden uşşakın huyu vardır ve sayıya gelmez!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1673. Böyle yüz bin çaresizliklerden âşıkların huyu vardır ve sayıya gelmez!

Bu saydığımız birçok çaresizlikler cinsinden, istediklerine âşık olanların huyları vardır ve onların maksatlarına ulaşmak için çektikleri zorluklar ve sıkıntılar hesaba gelmez.

Bu saydığımız birçok çaresizlikler cinsinden matlûblarına âşık olanların huyları vardır ve onların nâil-i maksûd olmak için çektikleri meşakkat ve mihnetler hesaba gelmez.

1674. Vaktaki gece bu rüyayı gördün, gündüz oldu, onun ümîdinden gündüzün muzaffer oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1674. Gece bu rüyayı gördüğün vakit, gündüz oldu, o rüyanın ümidinden dolayı gündüzün zafer kazandı!

Böyle hoş ve latif bir rüya gördün; uyandın, gündüz oldu. O rüyada vaat edilen müjdenin ortaya çıkması ümidinden dolayı gündüzün zafer günü oldu, sevindin!

Böyle hoş ve latîf bir rü'yâyı gördün; uyandın, gündüz oldu. O rü'yâda va'd olunan beşâretin zuhûru ümîdinden dolayı gündüzün zafer günü oldu, mesrûr oldun!

1675. "O nişan ve alâmetler nerededir?" diye sağa ve sola göz çevirici olmuşsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1675. "O nişan ve alâmetler nerededir?" diye sağa ve sola göz çevirici olmuşsun!

1676. "Vay, gündüz gider ve nişan yerine gelmez!" diye yaprak gibi titrersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1676. "Eyvah, gündüz geçiyor ve nişan yerine ulaşamıyorum!" diye yaprak gibi titrersin!

1677. Buzağısını gâib eden kimse gibi; mahallede ve çarşıda ve evde koşarsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1677. Buzağısını kaybeden kimse gibi; mahallede, çarşıda ve evde koşarsın!

1678. Efendi hayırdır, bu koşuşun nedir? Burada gâibin mi var, kimindir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1678. Efendi hayırdır, bu koşuşun nedir? Burada kaybolmuş birin mi var, kimindir?

Senin bu hâlini gören birisi der ki: "Efendi hayrola! Senin bu koşuşturman neden dolayıdır? Burada birini mi kaybettin? Kimi arayıp duruyorsun?"

Senin bu hâlini gören birisi der ki: "Efendi hayrola! Senin bu koşuşun neden dolayıdır? Burada birini mi gâib ettin? Kimi arayıp duruyorsun?"

1679. Ona dersin ki: "Hayırdır. Lakin benim hayrımdır. Benim gayrım olan kimsenin bilmesi caiz değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1679. Ona dersin ki: "Hayırdır. Lakin benim hayrımdır. Benim dışımda olan kimsenin bilmesi caiz değildir!"

1680. Eğer söylersem, bir nişanım fevt oldu; nişân fevt olduğu vakit, mevt vakti oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1680. Eğer söylersem, bir alâmetimi kaybetmiş olurum; alâmet kaybolduğu zaman, ölüm vakti gelmiş demektir!

İsteğime ulaşmamın alâmetlerinden biri de, bu rüyayı kimseye söylemememdir. Eğer söylersem, bu alâmetlerden birini kaybetmiş olurum ve isteğim gerçekleşmez. İsteğime ulaşamamak ise benim için ölüm vaktidir!

Murâdıma nail olmanın alâmetlerinden birisi de, bu rü'yâyı kimseye söylemememdir. Eğer söylersem, bu alâmetlerden birisini fevt etmiş olurum ve murâdım hâsıl olmaz. Murâdıma adem-i vusûl ise benim için ölüm vaktidir!

1681. Her râkib olan adamın yüzüne bakarsın; sana "Deli gibi bana bakma!" der!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1681. Her binici olan adamın yüzüne bakarsın; sana "Deli gibi bana bakma!" der!

Sana rüyada, "Yarın gelecek kişinin binici bir halde olacağını" söylemiş olduklarından, her binici adama rast geldikçe, "Acaba bana haber verilen bu mudur?" diye dikkatle yüzüne bakarsın. O adam da, "Efendi, deli gibi yüzüme niçin dikkatle bakıp duruyorsun?" der.

"Binici"den kastedilen, ilâhî aşkın refrefine (yükselme aracına) binmiş olan insân-ı kâmillerdir ki, bunlar öncesiz olarak kendi tâbi'lerinin imamıdırlar. Ve imamların imamı, (s.a.v.) Efendimiz'dir. Nasıl ki يَوْمَ نَدْعُوا كُلَّ أُنَاسٍ بِإِمَامِهِمْ (İsrâ, 17/71) ayet-i kerimesinde bu anlama işaret buyurulur. Bu aşağı âlemde, öncesiz olarak ilâhî inayete mazhar olup, kalplerine ilâhî sevgi yayılmış olan kullar, bu şekilde kendilerinin öncesiz imamlarını ararlar!

Sana rü'yâda, "Yârın gelecek zâtın râkib bir halde olacağını" söylemiş olduklarından, her râkib adama rast geldikçe, "Acaba bana haber verilen bu mudur?" diye dikkatle yüzüne bakarsın. O adam da, "Efendi, deli gibi yüzüme niçin dikkatle bakıp duruyorsun?" der.

“Râkib"den murâd, aşk-ı ilâhî refrefine binmiş olan kâmillerdir ki, bunlar ezelde kendi tâbi'lerinin imâmıdırlar. Ve imâmların imâmı, (s.a.v.) Efendimiz'dir. Nitekim يَوْمَ نَدْعُوا كُلَّ أُنَاسٍ بِإِمَامِهِمْ (İsrâ, 17/71) âyet-i kerîmesinde bu ma'nâya işâret buyurulur. Bu âlem-i süflîde, ezelde mazhar-ı inâyet olup, kalblerine hubb-i ilâhî sârî olan kullar, bu sûretle kendilerinin imâm-ı ezelîlerini ararlar!

1682. Ona dersin ki: "Ben bir musahib gaib etmişim; yüzümü onun cüst ü cûyuna getirmişim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1682. Ona dersin ki: "Ben bir dost kaybetmişim; yüzümü onu aramaya çevirmişim." Senin bütün varlığın, hâl dili ve yatkınlık (doğuştan gelen kabiliyet) ile, harfsiz ve sessiz olarak ona der ki: "Benim öncesiz olarak ruhumun bir dostu vardı; sefere çıktım, çeşitli memleketlerden geçip, unsurlar çemberleri içinde tutsak kaldım; bu hâl içinde onu aramaya yöneldim."

Senin bütün mevcûdiyyetin lisân-ı hâl ve isti'dâd ile ona bî-harf ve savt olarak der ki: "Benim ezelde rûhumun bir musahibi var idi; sefere çıktım, muhtelif memleketlerden geçip, anâsır çenberleri içinde mahbûs kaldım; bu hâl içinde onu aramağa teveccüh ettim."

1683. "Ey binici, devletin dâim olsun; âşıklara merhamet et, ma'zûr tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1683. "Ey binici, devletin dâim olsun; âşıklara merhamet et, ma'zûr tut!"

Ey aşkın refrefinin (yükselme aracı) binicisi olan insân-ı kâmil, devletin öncesiz olduğu gibi sonsuz da olsun! Bu unsurlar çemberleri içinde hapsedilmiş olan âşıklara merhamet et; onu böyle delice aradığından dolayı mazur gör!

Ey refref-i aşkın süvârı olan zât-ı kâmil, devletin ezelî olduğu gibi ebedî de olsun! Bu anâsır çenberleri içinde mahbûs olan âşıklara merhamet et; onu böyle delice aradığından dolayı ma'zûr tut!"

1684. Vaktaki taleb ettin, nazar-ı cidd ile geldi; cidd hatâ etmez, haber böyle geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1684. Ciddiyetle talep ettiğin zaman, ciddiyetle geldi; ciddiyet hata etmez, haber böyle geldi.

Bu hicap âleminde kalbine yerleşen ilahi aşkın sürüklemesiyle kâmil bir üstat arayışındaki bakışın ciddiyet ve çaba mertebesine ulaştı. Yani bu hususu her işinin üstünde tuttuğun zaman, aradığını bulursun. Çünkü ciddiyet ve çaba hata etmez. Nitekim "Kim ki istedi ve çalıştı, buldu; ve kim kapıyı çaldı ve ısrar etti, içeriye girdi" hadis-i şerifinde, ciddiyet ve çabanın hata etmediği bize haber verilmiştir. Necm Suresi, 53/39. ayet-i kerimesinde de "İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur" bu anlama işaret buyrulur.

Bu âlem-i hicâbda kalbine müstevlî olan hubb-i ilâhî sâikasıyla bir üstâd-ı kâmil aramaktaki nazarın cidd ve sa'y mertebesine geldi. Ya'ni bu hususu her işinin fevkinde tuttuğun vakit, aradığını bulursun. Zîrâ cidd ve sa'y hatâ etmez. Nitekim من طلب و جد وجد و من قرع الباب ولج ولج ya'ni "Kim ki istedi ve çalıştı, buldu; ve kim kapıyı çaldı ve ısrar etti, içeriye girdi" hadîs-i şerîfinde, cidd ve sa'yin hatâ etmediği bize haber verilmiştir. لَيْسَ الإِنْسَانِ الاّ مَا سَعَى (Necm, 53/39) ["İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur."] âyet-i kerîmesinde de bu ma'nâya işâret buyurulur.

1685. Ansızın iyi tali'li süvârî geldi; imdi seni sıkı sıkı kucağında tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1685. Ansızın iyi tali'li süvârî geldi; şimdi seni sıkı sıkı kucağında tuttu.

"İyi tali'li süvârî"den kastedilen, öncesiz olarak Hakk'ın sevgilisi olmakla seçkin kılınmış insân-ı kâmildir. Yani sabit hakikatler âleminde sevgili olmaya liyakat yatkınlığını taşıyan ve ruhlar âleminde senin ruhunun imamı olan insân-ı kâmil, rüya gibi olan misal âleminin yarını olan bu dünya âleminde senin karşına çıktı ve seni sıkı sıkı kalbinde tuttu.

"İyi tâli'li süvârî"den murâd, ezelde Hakk'ın mahbubiyyetiyle mümtâz olan insân-ı kâmildir. Ya'ni "a'yân-ı sâbite" âleminde mahbûbiyyete liyâkat isti'dâdını hâiz olup, "âlem-i ervâh"ta senin rûhunun imâmı olan insân-ı kâmil, rü'yâ mesâbesindeki "âlem-i misâl"in ferdâsı olan bu âlem-i dünyâda senin karşına çıktı ve seni sıkı sıkı kalbinde tuttu.

1686. Sen bî-hûş oldun ve taka düştün; bî-haber olan, "İşte riya ve nifak!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1686. Sen kendinden geçtin ve hırkaya büründün; habersiz olan, "İşte riya ve nifak!" dedi.

"Tâk" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada pamuklu hırka anlamındadır. "Üftâden be-tâk", Türkçede "hırkayı başına çekmek" tabirine karşılık gelir. "İnziva"dan kinayedir (dolaylı anlatım). Yani, sen o insân-ı kâmilin kalbî yönelişinden dolayı kendinden geçtin ve hırkayı başına çekip Allah'tan gayrı her şeyden inzivaya çekildin. Senin hâlinden habersiz olan gafil ise, "Hele şu yalancı ve riyakâr ve münafık adamın hâline bak!" dedi. Yani senin doğru hâlini inkâr etti.

"Tâk" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada pamuklu hırka ma'nâsınadır. "Üftâden be-tâk", Türkçe'de "hırkayı başına çekmek" ta'bîrine mukābil olur. "İnziva”dan kinâyedir. Ya'ni, sen o kâmilin teveccüh-i kalbîsinden dolayı kendinden geçtin ve hırkayı başına çekip mâsivâdan inzivâ ettin. Senin hâlinden bî-haber olan gāfil ise, "Hele şu yalancı ve riyâkâr ve münâfık adamın hâline bak!" dedi. Ya'ni senin hâl-i sahîhini inkâr etti.

1687. O ne görür, onda bu şûr nedir? O bilmez ki, o kimin visalinin nişanıdır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1687. O ne görür, onda bu coşku nedir? O bilmez ki, o kimin kavuşmasının işaretidir!

O halden habersiz gafil, insân-ı kâmilin kalbî yönelişine nail olan Hakk Yolcusu'ndaki cezbe (ilahi çekim) ve coşkunun ne olduğunu göremez. O, bu Hakk Yolcusu'ndaki halin, kimin kavuşmasının alameti olduğunu bilemez. Çünkü o, Hakk Yolcusu'nun rüyasından habersizdir.

O halden bîhaber olan gāfil, insân-ı kâmilin teveccüh-i kalbîsine nâil olan sâlikteki cezbe ve şûrun ne olduğunu göremez. O bu sâlikteki hâlin, kimin vaslının alâmeti olduğunu bilemez. Zîrâ o sâlikin rü'yâsından bî-haberdir.

1688. Bu nişân o kimse hakkında olur ki, gördü; o başkasına nişân ne vakit zâhir olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1688. Bu işaret, o kimse hakkında olur ki, gördü; o başkasına işaret ne zaman ortaya çıkar?

Bu işaret, ancak "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitabı anında Rabbini gören kimse hakkında işaret olur. Ondan başkasına o işaret ve alâmet görünmez. Çünkü o, Rabbinden gaflettedir.

Bu nişân, ancak "Elestü bi-Rabbiküm” hitâbı hengâmında Rabbi'ni gören kimse hakkında nişân olur. Ondan başkasına o nişân ve alâmet zâhir değildir. Zîrâ o Rabbi'nden gaflettedir.

1689. Her zaman ondan bir nişan erişir; şahıs için bir cân bir câna erişir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1689. Her zaman ondan bir nişan erişir; şahıs için bir can bir cana erişir!

Her zaman Hak'tan bir nişan, yani bir tecellî (ilahi görünüm) gelir. Bu nişan, şahıs için, yani bu cisim karartısı için bir candır. Ve onu takiben başka bir tecellî gelir. Bu da aynı şekilde bir candır. Bu sebeple bu tecellîlerin art arda gelmesi, bir canın bir cana bitişmesidir.

Bilinmeli ki; eşya, her bölünmez anda bir tecellî ile yok olur ve bir tecellî ile var olur. Buna tasavvuf teriminde "teceddüd-i emsâl" (benzerlerin yenilenmesi) derler. Bu konuya dair açıklamalar birinci ciltte geçti. Bu teceddüd-i emsâl arasında da, her birinin rengi ve tadı başka başka olarak, her şahsa art arda esmâî tecellîler (ilahi isimlerin görünüşleri) erişir. Ve bunların toplamı o şahsın benliğini oluşturur. Bu sebeple o tecellîlerin her birisi o şahsın canı olur.

Her zaman Hak'tan bir nişân, ya'ni bir tecellî gelir. Bu nişân şahıs için, ya'ni bu cisim karartısı için bir cândır. Ve onu müteakib diğer bir tecellî gelir. Bu da kezâ bir cândır. Binâenaleyh bu tecelliyâtın tevâlîsi, bir cânın bir câna ittisâlidir.

Ma'lûm olsun ki; eşyâ her ân-ı gayr-i münkasimde bir tecellî ile ma'dûm ve bir tecellî ile mevcûd olur. Buna ıstılâh-ı sûfiyyede "teceddüd-i emsâl" derler. Bu bahse dâir olan îzahât I. ciltte geçti. Bu teceddüd-i emsâl arasında da her birinin rengi ve çeşnisi başka başka olarak her şahsa ale't-tevâlî tecelliyât-ı esmâiyye erişir. Ve bunların hey'et-i mecmuası o şahsın benliğini teşkîl eder. Binâenaleyh o tecellîlerin her birisi o şahsın cânı olur.

1690. Bîçare balığın önüne su geldi; bu nişanlar “Tilke âyâtü'l-kitab'dır! [1703]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1690. Çaresiz balığın önüne su geldi; bu işaretler "İşte bunlar Kitab'ın ayetleridir!" [1703]

"Su"dan kastedilen, bütün eşyanın içinde yüzdüğü ilahi isimlerin tecellileri (Allah'ın isimlerinin varlıklarda görünmesi) akıntısıdır. "Çaresiz balık"tan kastedilen, aşık Hakk Yolcusu'dur ki, bu ilahi isimlerin tecellileri onun için su gibidir. Onun canına bu tecellilerden ilimle ilgili bir hayat ulaşır. Gerek kendisinin gerekse çevresindeki eşyanın benliklerini oluşturanın ne olduğunu bilir. Hakk'ın tecellileri olan bu işaretler ve alametler Kitab'ın ayetleridir. Ve Kitap, bütün tecellileri kapsayan Hakk'ın zâtıdır.

Bilinmeli ki; bu görünen âlem, fiilî Kur'an'dır; ve okuduğumuz Kitap ise sözlü Kur'an'dır. Fakat ârif olandan başkası ne okuduğunu bilmez. Bu sırra vakıf olanlar ancak ilahi âriflerdir. Ve görünen âlem, Hakk'ın mutlak varlığının tenezzül mertebelerinin (ilahi varlığın farklı seviyelerde tecelli etmesi) en açık olanı olduğu için apaçık bir kitaptır.

Şerefli beyitte, تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْآنٍ مُبِينٍ (Hicr, 15/1) yani "Bu kitabın ayetleridir ve apaçık bir Kur'an'dır" ayet-i kerimesinin zikri bu anlama dayanmaktadır.

"Su"dan murâd, bilcümle eşyânın içinde yüzdükleri tecelliyât-ı esmâiyye akıntısıdır. "Bîçâre balık"tan murâd, sâlik-i âşıktır ki, bu tecelliyât-ı esmâiyye onun hakkında su gibidir. Onun cânına bu tecelliyâttan hayât-ı ilmiyye erişir. Gerek kendisinin ve gerek muhîtindeki eşyânın benliklerini teşkîl edenin ne olduğunu bilir. Hakk'ın tecelliyâtı olan bu nişanlar ve alâmetler Kitâb'ın âyâtıdır. Ve Kitâb, bilcümle tecelliyâtı câmi' olan zât-ı Hak'tır.

Ma'lûm olsun ki; bu âlem-i şehadet, Kur'ân-ı fiilîdir; ve okuduğumuz Kitâb ise Kur'ân-ı kavlîdir. Fakat âriften başkası ne okuduğunu bilmez. Bu sırra vâkıf olanlar ancak urefâ-yı ilâhiyyedir. Ve âlem-i şehadet, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın mertebe-i tenezzülâtının azharı olduğu için kitâb-ı mübîndir, ya'ni apaçık bir kitaptır.

Beyt-i şerifte, تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْآنٍ مُبِينٍ (Hicr, 15/1) ya'ni “Bu kitabın âyetleridir ve apaçık bir Kur'ân'dır" âyet-i kerîmesinin zikri bu ma'nâya mebnîdir.

1691. İmdi, nişanlar ki enbiyada vardır, hâsseten âșina olan o cânadır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1691. Şimdi, peygamberlerde olan nişanlara, özellikle aşina olan o candır!

Bilinmeli ki; bu şehadet âlemi, Hakk'ın Zâhir isminin üstünlüğü altındadır. Bu sebeple bu ismin kuşatması altındaki isimlerin eserleri his gözüyle görülür ve geçim aklıyla idrak edilir. Bu sebeple his gözü ve geçim aklıyla elde edilen ilim, "zahirî ilim"dir. Ve bilim ehlinin bütün keşifleri bu mertebeden öteye geçemez. Fakat bu Zâhir isminin altında bir de Bâtın isminin tecellileri vardır ki, Zâhir ismi Bâtın isminin nikabı ve perdesi olduğundan, zahir ehli bunun eserlerini göremezler. Çünkü bunların eserleri ancak kalp gözü ve ahiret aklıyla görülür. Ve peygamberler ile onların varisleri olan evliyalar, insanlardaki bu gözü açmak ve bu akla cila vermek için gelmişlerdir. İşte bu sırra dayanarak, (s.a.v.) Efendimiz zahir ehline, أَنْتُمْ أَعْلَمُ بِمَصَالِحِ دُنْيَاكُمْ yani "Siz dünyanızın işlerini daha iyi bilirsiniz" buyurmuşlardır. İşte peygamberlerde olan Bâtın isminin kuşatması altındaki ilahi isimlerin eserlerine aşina olmak, ancak "Elestü bi-Rabbiküm" hitabı sırasında Rabb'inden haberdar olan canlara özgü olur; ve onların dışında kalanlar peygamberleri ve evliyaları inkârlarında inat ve ısrar ederler.

Ma'lûl olsun ki; bu âlem-i şehadet Hakk'ın ism-i Zâhir'inin galebesi altındadır. Binâenaleyh bu ismin taht-ı ihâtasındaki esmânın âsârı his gözüyle görülür ve akl-ı maâş ile idrâk olunur. Binâenaleyh his gözü ve akl-ı maâş ile tahsîl olunan ilim, "ilm-i zâhirî"dir. Ve ehl-i fennin bilcümle keşifleri bu mertebeden ileriye geçemez. Fakat bu ism-i Zâhir'in altında bir de ism-i Bâtın'ın tecelliyâtı vardır ki, ism-i Zahir ism-i Bâtın'ın nikābi ve perdesi olduğundan, ehl-i zâhir bunun âsârını göremezler. Zîrâ bunların âsârı ancak kalb gözü ve akl-ı maâd ile görülür. Ve enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ, insanlardaki bu gözü açmak ve bu akla cilâ vermek için gelmişlerdir. İşte bu sırra mebnî, (s.a.v.) Efendimiz ehl-i zahire, أَنْتُمْ أَعْلَمُ بِمَصَالِحِ دُنْيَاكُمْ ya'ni "Siz dünyanızın işlerini daha iyi bilirsiniz" buyurmuşlardır. İşte enbiyâda olan ism-i Bâtın'ın taht-ı ihâtasındaki esmâ-i ilâhiyye âsârına âşinâ olmak, ancak "Elestü bi-Rabbiküm" hitâbı hengâmında Rabbi'nden âgâh olan canlara mahsûs olur; ve onların hâricinde kalanlar enbiyâ ve evliyâyı inkârlarında inâd ve ısrâr ederler.

1692. Bu söz nâkıs ve kararsız kaldı; gönlüm yoktur, gönülsüzüm, ma'zûr tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1692. Bu söz eksik ve kararsız kaldı; gönlüm yoktur, gönülsüzüm, beni mazur gör!

Peygamberlerdeki bu işaretler ve alâmetlere dair olan söz eksik bir halde kaldı. Yeterli açıklamalarla bir karara bağlanmadı. Çünkü onlardan bahsetmek lafız işi değil, gönül işidir. Halbuki ben gönlümü sevgilime verdim; gönülsüz kaldım. Ey dinleyici, beni mazur gör!

Bu enbiyâdaki nişânlar ve alâmetlere dâir olan söz eksik bir halde kaldı. Îzâhât-ı kâfiye ile bir karâra bağlanmadı. Zîrâ onlardan bahs etmek lafız işi değil, gönül işidir. Halbuki ben gönlümü ma'şûkuma verdim; gönülsüz kaldım. Ey sâmi', beni ma'zûr tut!

1693. Kumun zerrelerini saymak mümkin değildir; hususiyle o kimse ki, aşk ondan aklı götürdü!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1693. Kumun zerrelerini saymak mümkün değildir; özellikle o kişi ki, aşk ondan aklı alıp götürdü!

"Kumun zerreleri"nden kastedilen, ilahi isimlerin tecellilerinin (ortaya çıkışlarının) çokluğudur. Çünkü ilahi isimler, küllî (genel) yönleriyle sayılabilir olsa da, cüz'î (parçalı) yönleriyle sayılamaz. Zira sonsuzdurlar. Yani, sıfatlara ve isimlere ait tecelliler o kadar çoktur ki, kumun zerrelerini saymak gibidir. Bu ise mümkün değildir. Hele ilahi aşkın istilası (ele geçirmesi) sebebiyle benim gibi kendisinde aklın hükmü kalmamış olan bir kişi onu nasıl sayabilir?

"Kumun zerreleri"nden murâd, tecelliyât-ı esmâiyyenin kesretidir. Zîrâ esmâ-i ilâhiyye külliyâtı i'tibariyle kabil-i ta'dâd ise de, cüz'iyyatı i'tibariyle ta'dâd olunamaz. Zîrâ nâmütenâhîdir. Ya'ni, tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyye o kadar çoktur ki, kumun zerrelerini saymak kabîlindendir. Bu ise mümkin değildir. Hele aşk-ı ilâhînin istîlâsı hasebiyle benim gibi kendisinde aklın hükmü kalmamış olan bir kimse onu nasıl sayabilir?

1694. Bağın yapraklarını sayıyorum; kekliğin ve karganın sesini sayıyorum!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1694. Bağın yapraklarını sayıyorum; kekliğin ve karganın sesini sayıyorum!

Bu şerefli beyitte, 1643 numaralı beyitten itibaren sayılan tecellilere (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünüşleri) işaret edilir ki, buralarda Pir Hazretleri gülistandan, çemenden, menekşeden, yasemenden, çınardan ve çiçekten ve lâleden ve gülden bahsetmişlerdi.

Bu beyt-i şerîfte, 1643 numaralı beyitten i'tibâren ta'dâd buyurulan tecelliyâta işâret olunur ki, buralarda cenâb-ı Pîr gülistândan, çemenden, menekşeden, yâsemenden, çınardan ve çiçekten ve lâleden ve gülden bahis buyurmuşlar idi.

1695. Ta'dâda gelmez, lakin ben mümtehanın rüşdü için sayıyorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1695. Saymaya gelmez, lakin ben imtihan olanın olgunlaşması için sayıyorum.

Bu Hakk'ın tecellileri (ilahi görünüşler) esasen saymakla bitirilecek şeyler değildir. Fakat ben, الَّذِى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا (Mülk, 67/2) yani “O Yüce Allah ki, ölümü ve hayatı, hanginizin ameli daha güzel olduğunu imtihan etmek için yarattı" ayet-i kerimesi gereğince, dünya hayatında imtihan içinde bulunanların doğru yolu bulması ve uyarılması için bir miktar sayıyorum.

Bu tecelliyât-ı Hak esasen sayılmakla biter şey değildir. Fakat ben, الَّذِى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا (Mülk, 67/2) ya'ni “O Allâh Teâlâ ki, mevti ve hayâtı, hanginizin ameli daha güzel olduğunu imtihân etmek için yarattı" âyet-i kerîmesi mûcibince, hayât-ı dünyeviyyede imtihân içinde bulunanların irşâdı ve îkāzı için bir nebze sayıyorum.

1696. Zühal'in uğursuzluğu, yahût ki, Müşterî'nin uğuru; egerçi sayarsan hasra gelmez!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1696. Zühal'in uğursuzluğu yahut Müşteri'nin uğuru; eğer sayarsan, hesaba gelmez!

"Keyvân", Zühal gezegeninin adıdır. Astroloji ilminde Zühal'e "en büyük uğursuz", Müşteri gezegenine ise "en büyük uğurlu" derler. İnsan fertlerinden her birinin talihi bir gezegene nispet edilir. Zühal gezegeni "en büyük uğursuz" olduğu için, onun uğursuzluğu ve bedbahtlığı son derecededir. Aynı şekilde Müşteri gezegeni "en büyük uğurlu" olduğundan, onun saadeti ve uğuru da sonsuzdur. Yani, insanlar talihleri itibarıyla iki kısımdır: Birinin talihi mübarek; diğerinin talihi de mübarek değildir. Bu mesele kader sırrına aittir. Bu sebeple bu dünya hayatında imtihan içinde bulunanların bir kısmı mutlu, bir kısmı bedbahttır.

"Keyvân", Zühal seyyâresinin ismidir. İlm-i nücûmda Zühal'a "Nahs-i ekber"; ve Müşterî seyyâresine "Sa'd-ı ekber" derler. Efrâd-ı beşerden her birinin tali'i bir seyyâreye nisbet olunur. Zühal seyyâresi "Nahs-i ekber" olduğu için, onun uğursuzluğu ve şekāveti derece-i nihâyededir. Ve kezâ Müşterî seyyâresi "Sa'd-ı ekber" olduğundan, onun saâdeti ve uğuru da bî-nihâyedir. Ya'ni, halk tâli'i i'tibariyle iki kısımdır: Birinin tali'i mübârek; ve diğerinin tâli'i de nâ-mübârektir. Bu mes'ele sırr-ı kadere âiddir. Binâenaleyh bu hayât-ı dünyeviyyede imtihân içinde bulunanların bir kısmı saîd, bir kısmı şakîdir.

1697. Fakat bu her iki eserden de ba'zısını, ya'ni nef' ve zararı şerh etmek lâzımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1697. Fakat bu her iki eserden de bazısını, yani fayda ve zararı açıklamak lazımdır.

Yani Satürn ve Jüpiter gezegenlerinin her ikisinin tesirlerinden bazısını, yani Satürn'ün zararını ve Jüpiter'in faydasını birazcık açıklamak ve beyan etmek icap ediyor.

Ya'ni Zühal ve Müşterî seyyârelerinin her ikisinin te'sîrlerinden ba'zılarını, ya'ni Zühal'in zararını ve Müşterî'nin nef'ini bir nebzecik şerh ve beyân etmek îcâb ediyor.

1698. Tâ ki asar-ı kazanın bir şemmesi, sa'd ve nahs ehline ma'lum olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1698. Ta ki kazanın eserlerinden bir koku, mutlu ve mutsuz kişilere bilinsin.

Yani bu açıklama ve beyan, ilâhî kazâ eserlerinin bir kokusu, bir parçası ve örneği, saadet ve şekavet ehli tarafından bilinsin diyedir.

Bilinmeli ki; güneş sistemimizi oluşturan gezegenlerden her birinin ruhanîyeti vardır. Ve yeryüzü ehlinden her bir ferdin ruhanîyeti ile bunların ruhanîyetleri arasında münasebetler mevcuttur. Bu gezegenlerin ruhanîyetleri hakkında Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretlerinin Havzu'l-Hayât ismindeki risalelerinde bir miktar malumat verilmiştir. Bu ruhanî münasebetlerin sırr-ı kader ile irtibatları olup, bu irtibat Yüce Allah'ın keşfettiği kullara malumdur.

Ya'ni bu şerh ve beyân, kazâ-yı ilâhî eserlerinin bir şemmesi ve bir nebzesi ve nümûnesi, ehl-i saâdet ve şekāvet taraflarından bilinmek içindir.

Ma'lûm olsun ki; manzûme-i şemsiyyemizi teşkil eden seyyârâttan her birinin rûhâniyyeti vardır. Ve ehl-i arzdan her bir ferdin rûhâniyyeti ile bunların rûhâniyyetleri arasında münasebetler mevcuttur. Bu seyyârâtın rûhâniyyetleri hakkında cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretlerinin Havzu'l-Hayât ismindeki risâlelerinde bir mikdar ma'lûmât verilmiştir. Bu münâsebât-ı rûhâniyyenin sırr-ı kader ile irtibâtları olup, bu irtibât Hak Teâlâ'nın keşf ettiği kullara ma'lûmdur.

1699. Tâli'i Müşterî olan o kimse, neşattan ve serverlikten şad olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1699. Talihi Müşteri olan o kimse, neşeden ve liderlikten sevinç duyar.

Talihi Müşteri gezegenine ait olan kimsenin kalbi ferah olur ve halk arasında sözü geçerli olduğundan, liderlikten, yani başkanlıktan sevinç duyar.

Tâli'i Müşterî seyyâresine taalluk eden kimsenin kalbi ferah olur ve halk arasında sözü mu'teber olduğundan, serverlikten, ya'ni riyâsetten şâd olur.

1700. Ve o kimsenin ki tali'i Zühal'dir, umûrda her şürürdan ona ihtiyat lazım gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1700. Ve o kimsenin ki talihi Satürn'dür, işlerde her türlü kötülükten ona sakınmak gerekir.

Ve talihi Satürn gezegenine ait olan kimseye, işlerinde şerlerin çeşitlerinden sakınmak icap eder. Çünkü onun talihi uğursuzluk ve şanssızlık içindedir. Kötülüklerden sakınmaması maddeten ve manen felaketini doğurur.

Ve tâli'i Zühal seyyâresine taalluk eden kimseye, işlerinde şerlerin envâ'ından ihtiyât üzere bulunmak îcâb eder. Zîrâ onun tâli'i nühûset ve uğursuzluk içindedir. Şürûrdan adem-i tevakkîsi mâddeten ve ma'nen felâketini mûcib olur.

1701. Eğer o Zühal yıldızlıya söylersem, ateşinden muhakkak o bîçâreyi yakar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1701. Eğer o Zühal yıldızlıya söylersem, ateşinden muhakkak o biçareyi yakar.

Eğer o Zühal yıldızlı olan kimseye, o Zühal'in uğursuzluğundan bahsetsem, o Zühal, uğursuzluğunun ateşinden muhakkak o biçareyi yakar. Bu sebeple, astronomi bilgisinin verdiği bilgilere göre, etrafında sekiz ay dönen ve bir de yay şeklinde ay mesafesinde halkası bulunan Zühal gezegeninin, görünüşte dünyadan daha aydınlık olduğu halde, ruhanî tesirleri (manevî izleri) açısından bu kadar kötü bir durumda bulunması, görünüşü gayet latif fakat karakteri son derece çirkin olan insanlara benzer. Hint nüshalarında "eğer söylersem" yerine "eğer söylemezsem" geçmektedir. Bu durumda anlam, "Eğer Zühal yıldızlıya, onun uğursuzluğunu söylemez isem, muhakkak onu uğursuzluğunun ateşinden yakar" demek olur. Gelecekle bağlantısı kuvvetli olduğuna göre bu nüsha tercih edilir.

Eğer o Zühal yıldızlı olan kimseye, o Zühal'in uğursuzluğundan bahs etsem, o Zühal, nühûsetinin ateşinden muhakkak o bîçâreyi yakar. Binâenaleyh, ilm-i Hey'et'in verdiği ma'lûmâta göre, etrafında sekiz ay devreden ve bir de mukavves ay mesâbesinde halkası bulunan Zühal seyyâresinin, sûrette arzdan daha ziyâde münevver olduğu halde, rûhâniyyeti cihetinden bu kadar berbâd bir halde bulunması, sûreti gâyet latîf ve fakat sîreti son derece şenî' olan insanlara benzer. Hind nüshalarında گر بگویم yerine گر نگویم vâkî'dir. Bu sûrette ma'nâ, "Eğer Zühal yıldızlıya, onun uğursuzluğunu söylemez isem, muhakkak onu nühûsetinin ateşinden yakar" demek olur. Atîye irtibâtı kuvvetli olduğuna göre bu nüsha müreccahtır.

1702. Bizim şahımız, "Allah'ı zikredin!" diye izin verdi; ateş içinde gördü, nûr verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1702. Bizim şahımız, "Allah'ı zikredin!" diye izin verdi; ateş içinde gördü, nûr verdi.

Bu şerefli beyit, önceden sorulmuş bir sorunun cevabıdır. Yani birisi der ki: "Mademki insan fertlerinden bazılarının ruhanî tesirleri, Zühal gezegeninin uğursuz olan ruhanî tesiriyle ilgili olmaktan uzak değildir ve bu ilişkiler insanın iradesiyle meydana gelmiş bir şey de değildir; şu halde çare nedir?" Cenâb-ı Pîr buna cevaben buyururlar ki: "Bizim hakiki şahımız olan Allah'ımız, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا (Ahzab, 33/41) yani “Ey iman eden kimseler, Allah'ı çok çok zikredin!" ayet-i kerimesinde, kendisini zikretmemiz için bize

izin verdi; bizi tabiat ateşi içinde oluşmuş olan yaratılmışlardan gördü de, bize nûr verdi ve bu nûr vasıtasıyla Zühal'in tabiatının uğursuzluğundan ve ateşinden kurtarmayı murad buyurdu."

Bu beyt-i şerîf, bir sual-i mukadderin cevabıdır. Ya'ni birisi der ki: "Mâdemki efrâd-ı beşerden ba'zılarının rûhâniyyetleri Zühal seyyâresinin uğursuz olan rûhâniyyeti ile alâkadar olmaktan hâlî değildir ve bu alâkāt beşerin yed-i ihtiyârında olarak hâsıl olmuş bir şey de değildir; şu halde çâre nedir?" Cenâb-ı Pîr buna cevâben buyururlar ki: "Bizim şâh-ı hakîkî olan Allah'ımız, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا (Ahzab, 33/41) ya'ni “Ey îmân eden kimseler, Allâh'ı çok çok zikredin!" âyet-i kerîmesinde, kendini zikretmemiz için bize izin verdi; bizi tabîat ateşi içinde tekevvün etmiş olan mahlûklardan gördü de, bize nûr verdi ve bu nûr vâsıtasıyla Zühal'in tabîatının nühûsetinden ve ateşinden kurtarmak murâd buyurdu."

1703. Buyurdu ki: "Vakıû sizin zikrinizden pâkim; muhakkak bana tasvîrler lâyık değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1703. Buyurdu ki: "Gerçek şu ki ben sizin zikrinizden arınmışım; muhakkak bana tasvirler layık değildir!"

Yani "Benim biricik Zâtım bütün sıfatlardan ve isimlerden arınmış ve kutsaldır; sizin zikriniz ise, hayalinizde kendinize göre birer ilahlık anlamı tasavvur edip, bana birer isim isnat etmeniz ve o ismi harf ve lafız şekline büründürmenizle olur. Halbuki benim biricik Zâtıma böyle hayaller ve isimler ve şekiller layık değildir!"

Ya'ni "Benim Zât-ı ahadiyyem bilcümle sıfatlardan ve isimlerden pâk ve mukaddestir; ve sizin zikriniz ise, hayalinizde kendinize göre birer ma'nâ-yı ulûhiyyet tasavvur edip, bana birer isim izâfesi ve o ismi harf ve lafız sûreti giydirmek ile olur. Halbuki benim Zât-ı ahadiyyeme böyle hayaller ve isimler ve sûretler lâyık değildir!"

1704. Fakat tasvîr ve hayalin sarhoşu, bizi asla misalsiz anlayamaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1704. Fakat tasvir ve hayalin sarhoşu, bizi asla misalsiz anlayamaz!

Lakin izafî varlık âleminde meydana gelmiş olan cismanîler, bu tasvir ve hayalin sarhoşlarıdır. Bu sebeple bizim Zât-ı ahadiyyemizi (Allah'ın biricik zatı), hayallerinde icat ettikleri misalsiz ve suretsiz anlayamazlar. Ve onlara bizi anlatmak için "Mesel-i a'lâ Allah içindir." (Nahl, 16/60) ayet-i kerimesi gereğince, örnek vermek gerekir.

Lâkin vücûd-ı izâfî âleminde hâdis olmuş olan cismânîler, bu tasvîr ve hayâlin sarhoşlarıdır. Binâenaleyh bizim Zât-ı ahadiyyemizi, hayallerinde îcâd ettikleri misâlsiz ve sûretsiz anlayamazlar. Ve onlara bizi anlatmak için وَالله المثَلُ الأَعْلَى )Nahl, 16/60) ["Mesel-i a'lâ Allah içindir."] âyet-i kerîmesi mûcibince, mesel îrâdı îcâb eder.

1705. Cismâne zikir, nâkısın hayalidir, şahane olan vasıf onlardan hâlistir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1705. Bedensel zikir, noksan olanın hayalidir, yüce olan vasıf onlardan arınmıştır!

Bedene uygun olan zikir, Hakk'ı bilmede noksan olanların hayalidir; gerçek şah olan Hakk'a uygun ve münasip olan vasıflar ise, o bedenselliğe uygun olan vasıflardan pak ve arınmıştır!

Cisme lâyık olan zikir, ma'rifet-i Hak'ta nâkıs olanların hayalidir; şâh-ı hakîkî olan Hakk'a lâyık ve münasib olan vasıflar ise, o cismâniyyete münâsib olan vasıflardan pâk ve hâlistir!

1706. Bir kimse padişah için "Çulha değildir!" derse, bu ne medihtir? Bu ancak âgâh değildir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1706. Bir kimse padişah için "Çulha değildir!" derse, bu ne övgüdür? Bu ancak haberdar değildir!

Bir kimse padişahı övmek için, "Padişah çulha değildir!" dese, bu padişah hakkında övgü olmaz. Böyle söyleyen kimse, ancak padişahın yüce olan mertebesine vâkıf olmamıştır da onun için böyle eksik hayallerde ve sözlerde bulunur.

Bir kimse pâdişâhı medhetmek için, “Pâdişâh çulha değildir!" dese, bu pâdişâh hakkında medih olmaz. Böyle söyleyen kimse, ancak pâdişâhın âlî olan mertebesine vakıf olmamıştır da onun için böyle nâkıs hayallerde ve sözlerde bulunur.

## Çobanın münâcâtına Mûsâ (a.s.)ın inkâr etmesi

1707. Mûsâ yolda bir çobanı gördü ki, o derdi: "Ey Huda ve ey İlâh!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1707. Mûsâ yolda bir çoban gördü ki, o şöyle diyordu: "Ey Allah ve ey İlâh!"

1708. "Sen neredesin? Tâ ki ben senin kölen olayım! Çarığını dikeyim, başını tarayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1708. "Sen neredesin? Tâ ki ben senin kölen olayım! Çarığını dikeyim, başını tarayayım!"

1709. "Elbiseni yıkayım, bitlerini öldüreyim; ey muhteşem, senin önüne süt getireyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1709. "Elbiseni yıkayayım, bitlerini öldüreyim; ey muhteşem, senin önüne süt getireyim!"

1709. "Senin elceğizini öpeyim, senin ayağını ovayım; hab vakti ki gele, senin cây ve hab-gâhını süpüreyim ve pâk edeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1709. "Senin elciğini öpeyim, senin ayağını ovayım; uyku vakti geldiğinde, senin yatağını ve uyku yerini süpüreyim ve temizleyeyim!"

1710. "Ey Huda, bütün keçilerim sana fedâ olsun! Ey Huda, benim "hey hey" ve "hay hay"ım senin yadınladır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1710. "Ey Allah'ım, bütün keçilerim sana feda olsun! Ey Allah'ım, benim "hey hey" ve "hay hay"ım senin anmanladır!

"Hey hey" ve "hay hay", Türkçede "hay huy" karşılığıdır. Şûriş (coşku) ve cezbe (ilahi aşkla kendinden geçme) halinde bağırmaktan ibarettir. Yani, "Ey Yüce Allah, benim halimdeki coşku ve feryat seni anmak iledir!"

"Hey hey" ve "hay hay", Türkçe'de "hay huy" mukābilidir. Şûriş ve cezbe hâlinde bağırmaktan ibarettir. Ya'ni, "Ey Hudâ-yı müteâl, benim hâlimde şûriş ve feryâd seni anmak iledir!"

1711. O çoban bu minvalde boş sözler söylerdi; Mûsa dedi: "Ey filân, bu kimedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1711. O çoban bu şekilde boş sözler söylerdi; Mûsa dedi: "Ey filan, bu kimedir?"

"Bu beyiti, merhum Avnî Bey yanlış yazdığından, Ankaravî İsmâîl Dede'nin Mesnevî'sinden alınarak buraya aynen yazılmıştır." (Müzede Veli Sabri.)

Yani, çoban bu şekilde cismanîlere (bedensel varlıklara) layık olan boş sözleri Hak hakkında söylerdi. Mûsa (a.s.) ona dedi ki: "Ey filan, bu söylediğin sözleri kime hitaben söylüyorsun?"

"Bu beyiti, Avnî Bey merhûm sehv etmiş olduğundan, Ankaravî İsmâîl Dede'nin Mesnevî'sinden alınarak buraya aynen yazılmıştır." (Müzede Veli Sabri.) Ya'ni, çoban bu minvâl üzere cismânîlere lâyık olan boş sözleri Hak hakkında söylerdi. Mûsâ (a.s.) ona dedi ki: "Ey filân, bu söylediğin sözleri kime hitâben söylüyorsun?"

1712. Dedi: "O kimseye ki, bizi yarattı; bu yer ve gök ondan zuhûra geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1712. Dedi: "O kimseye ki, bizi yarattı; bu yer ve gök ondan ortaya çıktı."

Çoban cevap olarak dedi: "Benim bu sözlerim o kimseye yöneliktir ki, bizi yarattı; bu yer ve gök onun varlığından ortaya çıktı."

Çoban cevâben dedi: "Benim bu sözlerim o kimseye hitâbendir ki, bizi yarattı; bu yer ve gök onun varlığından zuhûra geldi."

1713. Mûsa dedi: "Hây, deli oldun! Müslüman olmamış iken kâfir oldun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1713. Musa dedi: "Ey, deli oldun! Müslüman olmamışken kâfir oldun!"

1714. "Bu ne bâtıl sözdür, bu ne küfür ve hezeyandır! Muhakkak ağzına pamuk tıka!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1714. "Bu ne bâtıl sözdür, bu ne küfür ve hezeyandır! Muhakkak ağzına pamuk tıka!"

"Jaj", bâtıl sözdür; "füşâr", "fe" harfinin ötresi ve üstünü ile ["feşâr"] hezeyandır; ve ikinci mısradaki "fişâr", "füşurden" (saçmak, dökmek) masdarından şimdiki zaman emir kipidir. Burada tıkamak anlamı kastedilir.

"Jaj", bâtıl söz; "füşâr", "fe"nin zammı ve fethi ile ["feşâr"] hezeyân; ve ikinci mısra'daki "fişâr", "füşurden" masdarından emr-i hâzırdır; saçmak ve dökmek ma'nâsınadır. Burada tıkamak ma'nâsı murâd olunur.

1715. "Senin küfrünün pis kokusu cihanı kokuttu; küfrün dînin libasını parça parça etti!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1715. "Senin inkârcılığının kötü kokusu dünyayı kokuttu; inkârcılığın dinin elbisesini parça parça etti!"

1716. "Çarık ve ayak ve dolak sana lâyıktır; bir güneşe bunun gibiler ne vakit revâdır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1716. "Çarık, ayak ve dolak sana yakışır; bir güneşe bunun gibiler ne zaman uygun düşer?"

1717. "Eğer bu sözden boğazını bağlamazsan, bir ateş gelir, halkı yakar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1717. "Eğer bu sözden boğazını bağlamazsan, bir ateş gelir, halkı yakar!"

Eğer bu bâtıl sözler ile olan münâcâttan (Allah'a yakarıştan) vazgeçmez isen, Yüce Allah'ın gazap ateşi ortaya çıkar ve halkı kahreder!

Eğer bu bâtıl sözler ile olan münâcâttan vazgeçmez isen, Hak Teâlâ'nın âteş-i gazabı zâhir olur ve halkı kahreder!

1718. "Eğer bir ateş gelmemiş ise bu duman nedir? Can kara olmuş, revân-ı merdûd nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1718. "Eğer bir ateş gelmemiş ise bu duman nedir? Can kara olmuş, kovulmuş ruh nedir?"

"Eğer bir ilâhî kahır ateşi gelmemiş ise, bu senden görünen küfür dumanları nedir? Canın marifet nuru gidip kapkara olmuş; insanî hakikatin cehalet âlemine kovulmuş. Bunlar hep ilâhî kahır ateşi değil midir? Bu sebeple ben küfür ve inkârda sebat ediyorum; benim hakkımda kahır ve ilâhî gazap neden ortaya çıkmıyor?" diyenler son derece gaflet içindedirler. Çünkü küfür ve inkârda devam ve sebat, kahır ve gazabın eseridir.

"Eğer bir kahr-ı ilâhî ateşi gelmemiş ise, bu senden zâhir olan küfür dumanları nedir? Canın nûr-ı ma'rifeti gidip kapkara olmuş; hakîkat-i insâniyyen cehl âlemine reddolunmuş. Bunlar hep kahr-ı ilâhî ateşi değil midir? Binâenaleyh ben küfür ve inkârda sebât ediyorum; benim hakkımda kahır ve gazab-ı ilâhî neden zuhûr etmiyor?" diyenler son derece gaflet içindedirler. Zîrâ küfür ve inkârda devâm ve sebât, kahır ve gazab eseridir.

1719. Eğer Hakk'ın hâkim-i âdil olduğunu biliyor isen, bâtıl söz ve edebsizlik sana nasıl lâyıktır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1719. Eğer Hakk'ın adil bir hükmedici olduğunu biliyorsan, bâtıl söz ve edepsizlik sana nasıl yakışır?

1720. Akılsızın dostluğu muhakkak düşmanlıktır; Hak Teâlâ böyle hizmetten ganîdir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1720. Akılsızın dostluğu kesinlikle düşmanlıktır; Yüce Allah böyle bir hizmetten münezzehtir!

1721. Sen bunu kime söylüyorsun, cismi ve hâceti sıfat-ı Zü'l-Celal hakkında amcana, dayına mı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1721. Sen bunu kime söylüyorsun, cismi ve ihtiyacı Yüce Allah'ın sıfatı hakkında amcana, dayına mı?

Cisim tasavvurunu ve cisme ait olan ihtiyaçları sen ancak amcan ve dayın hakkında uygun görebilirsin. Yüce Allah'ın sıfatına senin söylediğin sözler asla uygun değildir.

Cisim tasavvurunu ve cisme âid olan ihtiyaçları sen ancak amcan ve dayın hakkında câiz görebilirsin. Zü'l-Celâl olan Hakk'ın sıfatına senin söylediğin sözler asla münasib değildir.

1722. Sütü neşu ü nemâda olan içer; çarığı ayağa muhtaç olan giyer!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1722. Sütü büyüyüp gelişmekte olan içer; çarığı ayağa muhtaç olan giyer!

1723. Ve eğer senin bu sözün bende için ise, odur ki, Hak "O Ben'dir ve Ben de oyum!" dedi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1723. Ve eğer senin bu sözün kul için ise, odur ki, Hak "O Ben'dir ve Ben de oyum!" dedi!"

Ey çoban, senin bu sözün Yüce Allah'ın öyle bir kulu için olsa ki, Yüce Allah onun hakkında "O bendir ve ben de oyum" buyurdu; Bilinmeli ki; bu ve bundan sonraki beyitler başlangıç; ve üçüncü beyit bunların haberi ve sonucudur. Ve bu üç beyit, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) zevkine ait olduğundan, bu zevki tatmayanların, bu anlamlar bilgi kapasitelerine sığmaz. Nasıl ki Mevlânâ bu anlamdaki zevklerini Dîvân-ı Kebîr'lerindeki şu beyit ile beyan buyururlar:

Ey çoban, senin bu sözün Allâh Teâlâ'nın öyle bir kulu için olsa ki, Hak Teâlâ onun hakkında "O bendir ve ben de oyum" buyurdu; Ma'lûm olsun ki; bu ve bundan sonraki beyitler mübtedâ; ve üçüncü beyit bunların haberi ve netîcesidir. Ve bu üç beyit, insân-ı kâmilin zevkine âid olduğundan, bu zevki tatmayanların, bu ma'nâlar havsala-yı ma'rifetlerine sığmaz. Nitekim cenâb-ı Mevlânâ bu ma'nâdaki zevklerini Dîvân-ı Kebîr'lerindeki şu beyit ile beyân buyururlar:

1724. "Ben O oldum, O da ben oldu; O cânım ve kalbim, tenim oldu. O halde bu nâle ve efgânım niçin devam edip durur?" "Odur ki, "Ben hasta oldum, beni iyâdet etmedin. Ben hasta oldum ve o yalnız olmadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1724. "Ben O oldum, O da ben oldu; O canım ve kalbim, tenim oldu. O hâlde bu inlemem ve feryadım niçin devam edip durur?" "Odur ki, "Ben hasta oldum, beni ziyaret etmedin. Ben hasta oldum ve o yalnız olmadı."

O öyle bir kuldur ki, Yüce Allah onun hakkında, "Ben hasta oldum, beni ziyaret edip hatırımı sormadın. Hasta olan yalnız o kulum değil idi; ben de onunla beraber hasta idim." buyurur.

Bu beyitte, Ebû Hureyre hazretlerinden rivayet edilen şu hadis-i şerife işaret buyurulur: قال رسول الله صلى الله عليه و سلم ان الله يقول يوم القيامة يا ابن آدم مرضت فلم تعدني قال يا رب كيف اعودك و انت رب العالمين قال اما علمت ان عبدى فلانا مرض فلم تعده اما علمت انك لوعدته لوجدتني عنده Yani "Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Allah Teâlâ kıyamet günü buyurur ki: "Ey Âdem oğlu, Ben hasta oldum, Beni ziyaret etmedin!" Kul der ki: "Ey Rabbim, ben Seni nasıl ziyaret ederim; hâlbuki âlemlerin Rabbisin?" Allah Teâlâ buyurur ki: "Sen bilmiyor musun ki, filan kulum hasta oldu; sen onu ziyaret etmedin? Bilmez misin ki, eğer onu ziyaret etseydin, onun yanında beni bulurdun?"

Bilinmeli ki; eşyanın bu yoğun suretleri, Hakk'ın mutlak varlığında oluşmuş olup, o latif varlığın sıfat ve isimleri sebebiyle yoğunluk mertebesine inişinden başka bir şey değildir. Hakk'ın varlığını yerde ve gökte, sağda ve solda arayanlar, pek büyük bir gaflet içindedirler. Ve إِنَّ رَبَّكَ أَحَاطَ بِالنَّاس (İsrâ, 17/60) yani "Senin Rabbin insanları kuşatmıştır" ayet-i kerimesinin zevkinden habersizdirler. Eşyanın yoktan var olması, ancak yoğunluk âleminin evvelden mevcut değil iken sonradan mevcut olması demektir. Bu sebeple yoğunluk o latif varlıkta yok olmuş ve erimiş olduğu hâlde bilkuvve (potansiyel olarak) mevcuttur. Sonra ilahi meşiyet (irade) ilişerek bilfiil (gerçekte) ortaya çıkar. Şu hâlde âlem yoktan değil, vardan var olmuştur. Şimdi bu fiilî zuhurda, idrakin kemal mertebesi insandadır. Ve insan his gözünü evvelâ yoğunluk sahasına ve tabiata açar. Ondaki idrak, kendisini yaratıcının araştırmasına sevk eder. Yüce Allah kemal-i kereminden, peygamberleri ve evliyası elbisesinde ortaya çıkıp öğretmenlik eder. Bu sebeple peygamberlerini ve evliyalarını Hakk'ın gayrı görüp inkâr edenler, kesret (çokluk) âleminin fitnesine tutulup gaflete düşmüş olanlardır. Peygamber ve evliyaların onlardan farkı, bu yoğunluk ve tabiat âleminin esaretinden ve kaydından kurtulmuş olmaktan ibarettir. Eğer inkârcılar bu esaret zincirlerini koparabilseler ve öğretmen olan peygamberlere tabi olsalar, onlar da kendilerini evliya kafilesi arasında bulurlar ve kendilerinin evvelki inkârlarına gülerler idi. Şimdi, bütün eşyanın hakikati Hak; ve bu taayyünat (belirlemeler) dahi O'nun varlığının mertebelerinden bir mertebe olduğunu bilenlere, bu zikrolunan hadis-i şerifin manasını anlamak zor gelmez. Bu manaya binaen cenab-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kūbî ve Eyyûbî'de bu marifeti (bilgiyi) beyandan sonra, "Senin mazharında (tecelli yerinde) acı çeken ve lezzet alanın kim olduğunu anlarsın" buyururlar.

O öyle bir kuldur ki, Hak Teâlâ onun hakkında, "Ben hasta oldum, beni ziyaret edip hâtırımı sormadın. Hasta olan yalnız o kulum değil idi; ben de onunla beraber hasta idim."

Bu beyitte, Ebû Hureyre hazretlerinden mervî olan şu hadis-i şerîfe işaret buyurulur: قال رسول الله صلى الله عليه و سلم ان الله يقول يوم القيامة يا ابن آدم مرضت فلم تعدني قال يا رب كيف اعودك و انت رب العالمين قال اما علمت ان عبدى فلانا مرض فلم تعده اما علمت انك لوعدته لوجدتني عنده Ya'ni "Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Allâh Teâla yevm-i kıyâmette buyurur ki: "Ey Adem oğlu, Ben hasta oldum, Beni iyâdet etmedin!" Kul der ki: "Ey Rabbim, ben Seni nasıl iyâdet ederim; halbuki Rabbü'l-âlemînsin?" Allâh Teâlâ buyurur ki: "Sen bilmiyor musun ki, filân kulum hasta oldu; sen onu iyâdet etmedin? Bilmez misin ki, eğer onu iyâdet ede idin, onun indinde beni bulurdun?"

Ma'lûm olsun ki; bu suver-i kesîfe-i eşyâ, vücûd-ı mutlak-ı Hak'ta mütekevvin olup, o vücûd-ı latîfin sıfât ve esmâsı hasebiyle mertebe-i kesâfete tenezzülünden başka bir şey değildir. Vücûd-ı Hakk'ı yerde ve gökte, sağda ve solda arayanlar, pek büyük bir gaflet içindedirler. Ve إِنَّ رَبَّكَ أَحَاطَ بِالنَّاس (İsrâ, 17/60) ya'ni "Senin Rabbin nâsı kaplamıştır" âyet-i kerîmesinin zevkinden bî-haberdirler. Eşyânın yoktan var olması, ancak âlem-i kesâfetin evvelden mevcûd değil iken sonradan mevcud olması demektir. Binâenaleyh kesâfet o vücûd-ı latîfte mahv ve müstehlek olduğu halde bilkuvve mevcûddur. Sonra meşiyyet-i ilâhiyye taalluk ederek bilfiil zâhir olur. Şu halde âlem yoktan değil, vardan var olmuştur. İmdi bu zuhûr-ı fiilîde, idrâkin mertebe-i kemâli insandadır. Ve insan his gözünü evvelâ sahâ-i kesâfete ve tabîata açar. Ondaki idrâk, kendisini mûcidin taharrîsine sevk eder. Hak Teâlâ kemâl-i kereminden, enbiyâsı ve evliyâsı libâsında zâhir olup muallimlik eder. Binâenaleyh enbiyâsını ve evliyâsını Hakk'ın gayri görüp inkâr edenler, âlem-i keserâtın fitnesine mübtelâ olup gaflete düşmüş olanlardır. Enbiyâ ve evliyânın onlardan farkı, bu âlem-i kesâfet ve tabîatın esâretinden ve kaydından kur- tulmuş olmaktan ibârettir. Eğer münkirler bu esâret zincirlerini koparabilseler ve muallim olan enbiyâya tâbi' olsalar, onlar da kendilerini evliyâ kāfilesi arasında bulurlar ve kendilerinin evvelki inkârlarına gülerler idi. İmdi, bilcümle eşyânın hakîkatı Hak; ve bu taayyünât dahi O'nun vücûdunun mertebelerinden bir mertebe olduğunu bilenlere, bu zikrolunan hadîs-i şerîfin ma'nâsını anlamak müşkil gelmez. Bu ma'nâya binâen cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kūbî ve Eyyûbî'de bu maʼrifeti beyândan sonra, "Senin mazharında müteellim ve mütelezziz olanın kim olduğunu anlarsın" buyururlar.

1725. Odur ki, Benim ile işitir ve Benim ile görür olmuştur; o bendenin hakkında da bu beyhûdedir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1725. Odur ki, Benim ile işitir ve Benim ile görür olmuştur; o kul hakkında da bu boşunadır!

Bu şerefli beyitte "لا يزال عبدي يتقرب الى بالنوافل حتى أحبه فإذا احببته كنت سمعه وبصره ولسانه و يده فرجله فبما يسمع وبما يبصر و بما ينطق و بما يبطش و بما يمشى" yani "Kulum, ben onu sevinceye kadar nafile ibadetlerle daima bana yaklaşır. Ben onu sevdiğim zaman, onun işitmesi ve görmesi ve dili ve eli ve ayağı ben olurum. Şimdi, Benim ile işitir, Benim ile görür, Benim ile söyler, Benim ile tutar, Benim ile yürür" hadis-i kudsîsine işaret buyrulur. Yani "O öyle bir kuldur ki, bu hadis-i kudsî gereğince Benim ile işitir ve Benim ile görür bir hale gelmiştir. Ey çoban, senin cismanilere özgü olan sözlerin, Hakk'ın ahadiyet zâtına layık olmadığı gibi, bu sıfatı taşıyan kullar hakkında da boş ve anlamsızdır." Çünkü o kullar cismaniyet ve tabiatın kayıt ve esaretinden kurtulmuşlardır. Onların görünen hallerine bakıp aldanma! Onlardan görünen cismanî sıfatlar ancak Hakk'ın mutlak varlığının mertebelerinin hükümlerini korumak içindir. Ve bu mertebede kulluk sıfatlarının korunması ilahi hikmetin gereği olduğundan, onlar bu yoğunluk âleminde kulluklarını göstermekten bir an bile geri kalmazlar. Yoksa, isterlerse yemezler ve uyumazlar ve ateşte yanmazlar ve suda batmazlar. Sözün özü, cismaniyet ile kayıtlı değildirler. Ve bu kullar "fenâ-fillâh" (Allah'ta yok olma) ve "baka-billâh" (Allah ile var olma) mertebesini elde etmiş olan kullardır.

Bu beyt-i şerîfte لا يزال عبدي يتقرب الى بالنوافل حتى أحبه فإذا احببته كنت سمعه وبصره ولسانه و يده فرجله فبما يسمع وبما يبصر و بما ينطق و بما يبطش و بما يمشى ya'ni "Kulum, ben onu sevinceye kadar nevâfil ile dâimâ bana yaklaşır. Ben onu sevdiğim vakit, onun sem'i ve basarı ve lisânı ve eli ve ayağı ben olurum. İmdi, Benim ile işitir, Benim ile görür, Benim ile söyler, Benim ile tutar, Benim ile yürür" hadîs-i kudsîsine işaret buyurulur. Ya'ni "O öyle bir kuldur ki, bu hadîs-i kudsî mûcibince Benim ile işitir ve Benim ile görür bir hâle gelmiştir. Ey çoban, senin cismânîlere mahsûs olan sözlerin, zât-ı ahadiyye-i Hakk'a lâyık olmadığı gibi, bu sıfatı hâiz olan kullar hakkında da beyhûde ve abestir." Zîrâ o kullar cismâniyyet ve tabîat kayd ve esâretinden kurtulmuşlardır. Onların zâhir-i hâllerine bakıp aldanma! Onlardan zahir olan evsâf-ı cismâniyye ancak vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın merâtibi ahkâmını muhafaza içindir. Ve bu mertebede sıfât-ı abdiyyetin muhafazası hikmet-i ilâhiyye îcâbı olduğundan, onlar bu âlem-i kesâfette ızhâr-ı abdiyyetten bir an hâlî kalmazlar. Yoksa, isterlerse yemezler ve uyumazlar ve ateşte yanmazlar ve suda batmazlar. Velhâsıl, cismâniyyet ile mukayyed değildirler. Ve bu kullar "fenâ-fillâh” ve "baka-billâh" mertebesini ihrâz etmiş olan kullardır.

1726. Hakk'ın hâssına bî-edeb söz söylemek, kalbi öldürür varakı siyah tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1726. Hakk'ın has kuluna edepsiz söz söylemek, kalbi öldürür, amel defterini karartır.

Yukarıda durumları açıklanan Hakk'ın has kullarına karşı yakışık olmayan sözleri söylemek edepsizliktir. Ve onlara karşı edepsizce söz söylemek de kalbi öldürür ve ilahi feyizlerin (manevi bereketlerin) inmesine engel olur; ve amel defterini karartır. Nasıl ki kudsî hadiste: "Benim bir velîme ihanet eden, benimle savaşmaya kalkışmış olur." Ve Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) Hazretleri buyururlar ki: "Kim ki sûfîlerle oturdu ve onların tahakkuk ettikleri (gerçekleştirdikleri) şeye muhalefet etti, kalbinden imanı söküp attı."

Yukarıda ahvali îzah olunan Hakk'ın hâs kullarına karşı lâyık olmayan sözleri söylemek bî-edebliktir. Ve onlara karşı bî-edebâne söz söylemek de kalbi öldürür ve füyûzât-ı ilâhiyyenin nüzülüne mâni' olur; ve defter-i a'mâlini karartır. Nitekim hadîs-i kudside من اهان لى وليا فقد بارزنى بالمحاربة ya'ni "Benim bir velîme ihanet eden, benim muhârebe ile mübâreze eder." Ve cenâb-ı Şeyh-i Ekber buyururlar ki; من جالس الصوفية وخالف ما يتحققون به نزع الإيمان من قلبه ya'ni "Kim ki sûfiyye ile oturdu ve tahakkuk ettikleri şeye muhalefet etti, kalbinden îmânı nez' etti."

1727. Eğer sen bir erkeğe "Fatıma!" çağırır isen, gerçi erkek ve kadın hep bir cinstendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1727. Eğer sen bir erkeğe "Fatıma!" diye seslenirsen, gerçi erkek ve kadın hep bir cinstendir.

1728. Her ne kadar iyi huylu ve halîm ve sakin olsa da, mümkin oldukça senin kanına kasd eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1728. Her ne kadar iyi huylu, yumuşak huylu ve sakin olsa da, mümkün oldukça senin kanına kast eder.

Erkeği kadın ismiyle çağırdığın zaman, kabul etmeyip öfkelenir.

Erkeği kadın ismiyle çağırdığın vakit, kabûl etmeyip hiddet eder.

1729. Fatıma, kadınların hakkında medihtir; eğer erkeğe söylersen mızrak darbesi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1729. Fatıma, kadınlar hakkında övgüdür; eğer erkeğe söylersen mızrak darbesi olur.

Fatıma, şanlı Peygamber Efendimiz'in muhterem kızının ism-i şerîfi (mübarek adı) olduğundan, mümin kadınlar bu isimle çağırıldıkları zaman, bu bir övgü olur ve hoşlarına gider. Fakat kâfir ve münafık olan kadınlar ile erkeklerin hoşuna gitmez. Çünkü kâfir ve münafık olan kadınlar bu isimden kendilerine Müslümanlık isnat edildiğini anlarlar ve hâlbuki İslâmiyet'ten tiksinirler. Aynı şekilde erkekler de bu isimle çağırıldıkları zaman, "Sende erkeklik yoktur; kadın hükmündesin" anlamını anladıklarından, onların da hoşuna gitmez. Sözün özü, bu isim bunların kalplerine mızrak ucu gibi saplanır.

Fâtıma, Resûl-i zîşân Efendimiz'in kerîme-i muhteremelerinin ism-i şerîfi olduğundan, mü'min kadınlar bu isim ile çağırıldıkları vakit, medih olur ve hoşlarına gider. Fakat kâfir ve münafık olan kadınlar ile erkeklerin hoşuna gitmez. Zîrâ kâfir ve münafık olan kadınlar bu isimden kendilerine müslümanlık isnâd olunduğunu anlarlar ve halbuki İslâmiyyet'ten istikrâh ederler. Ve kezâ erkekler de bu isim ile çağırıldıkları vakit, "Sende erkeklik yoktur; kadın hükmündesin" ma'nâsını anladıklarından, onların da hoşuna gitmez. Velhâsıl, bu isim bunların kalblerine mızrak ucu gibi saplanır.

1730. El ve ayak bizim hakkımızda medihtir; Hakk'ın kudsiyyeti hakkında [1744] alayiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1730. El ve ayak bizim hakkımızda övgüdür; Hakk'ın kutsallığı hakkında alaydır.

Eli ve ayağı tam ve yerinde olması, insanlar hakkında övgüdür. Çünkü bir kimseye "Organları tam!" derlerse, hoşlanır. Fakat Hak hakkında el ve ayak isnat etmek, O'nun kutsallığına layık değildir. Bu isnat bulaşıklıktır.

Eli ve ayağı tam ve yerinde olması, insanlar hakkında medihtir. Zîrâ bir kimseye "Tâmmu'l-a'zâ!" derlerse, hoşlanır. Fakat Hak hakkında el ve ayak isnâdı, O'nun kudsiyyetine lâyık değildir. Bu isnâd bulaşıklıktır.

1731. "Doğmadı, doğurulmadı!" O'na lâyıktır; doğuranı ve doğurulmuşu O yaratıcıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1731. "Doğmadı, doğurulmadı!" O'na yakışır; doğuranı ve doğurulmuşu O yaratıcıdır.

1732. Her ne ki cisim geldi, vilâdet onun vasfıdır; her ne ki mevlûddür, o ırmağın bu tarafındandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1732. Her ne ki cisim olarak geldi, doğmak onun özelliğidir; her ne ki doğmuştur, o ırmağın bu tarafındandır.

Yani, doğmak, cisim hâlinde ortaya çıkan her şeyin özelliğidir; ve bu özelliği taşıyan her doğmuş varlık, birbirini takip ederek akıp gelen olaylar ırmağı tarafından ortaya çıkar. Çünkü cisimler âleminde bitki cansızdan; ve hayvan bitkiden; ve insan hayvandan, cansızdan ve bitkiden birbirini takip ederek meydana gelir.

Ya'ni, doğma, cisim hâlinde zâhir olan her şeyin vasfıdır; ve bu vasfı hâiz olan her mevlûd, müteselsilen akıp gelen hâdisât ırmağı tarafından zuhûra gelir. Zîrâ âlem-i ecsâmda nebât cemâddan; ve hayvân nebâttan; ve insân hayvândan ve cemâddan ve nebâttan müteselsilen peyda olur.

1733. Zîrâ ki kevn ü fesâddandır ve zaîftir ve hadistir ve muhakkak bir muhdis ister!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1733. Çünkü o, oluş ve bozuluş âlemindendir, zayıftır, sonradan olmuştur ve muhakkak bir yaratıcı ister!

"Mehîn" burada zayıf anlamındadır. Yani, cisim, oluş ve bozuluş âlemindendir ve çeşitli tesirler altında bozulmaya yatkın olduğundan, yapısı gayet zayıftır. Ve evvelce mevcut olmadığı halde, sonradan olmuştur. Bu sebeple suret âleminde ortaya çıkabilmek için, mutlaka bir yaratıcıya muhtaçtır.

“Mehîn” burada zaîf ma'nâsınadır. Ya'ni, cisim, olmak ve bozulmak âlemindendir ve te'sîrât-ı muhtelife altında bozulmağa müstaid olduğundan, gâyet zaîfü'l-bünyedir. Ve evvelce mevcûd olmadığı halde, sonradan olmuştur. Binâenaleyh âlem-i sûrette zâhir olabilmek için, mutlaka bir ihdâs ediciye muhtaçtır.

1754. Dedi: "Ey Mûsâ ağzımı diktin ve sen pişmanlıktan canımı yaktın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1754. Dedi: "Ey Mûsâ ağzımı diktin ve sen pişmanlıktan canımı yaktın!"

Çoban dedi: "Ey şanlı peygamber olan Hz. Mûsâ, sen şimdi benim kendi aklıma göre söylediğim sözlere izin vermedin; ve ben de söz bulamayacağım için ağzımı diktin ve kapadın. Ve ben Hak'ka hitaben söylediğim sözlerin yanlış ve kötü olduğunu anladım; içimde pişmanlık oluştu. Bu pişmanlık ateşinden canımı yaktın!"

Çoban dedi: "Ey nebiyy-i zîşân olan Hz. Mûsâ, sen şimdi benim kendi aklıma göre söylediğim sözlere müsaade etmedin; ve ben de söz bulamayacağım için ağzımı diktin ve kapadın. Ve ben Hakk'a hitâben söylediğim sözlerin yanlış ve fenâ olduğunu anladım; içimde pişmanlık hâsıl oldu. Bu nedâmet ateşinden canımı yaktın!"

1735. Elbisesini yırttı ve harâretli bir "Ah!" etti; bir sahraya baş koydu ve gitti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1735. Elbisesini yırttı ve hararetli bir "Ah!" etti; bir sahraya baş koydu ve gitti!

Çoban, sevdiği mabuduna karşı diliyle âşıkane hislerini açıklama gücünden aciz olduğunu anlayınca, yakasını yırttı ve yana yana bir "Ah!" etti ve başını alıp bir sahraya gitti.

Çoban, sevdiği ma'bûduna karşı lisânıyla hissiyât-ı âşıkānesini beyân kudretinden aczini anlayınca, yakasını yırttı ve yana yana bir "Ah!" etti ve başını alıp bir sahrâya gitti.

## Hak Teâlâ'nın Mûsâ (a.s.)a çoban için itâb buyurması

1736. Huda'dan Mûsa tarafına vahiy geldi; şöyle ki, "Bizim kulumuzu bizden ayırdın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1736. Allah'tan Musa'ya vahiy geldi; şöyle ki, "Kulumuzu bizden ayırdın!"

1737. "Sen vasl etmek için mi geldin; yahût fasl etmek için mi geldin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1737. "Sen kavuşturmak için mi geldin; yahut ayırmak için mi geldin?"

1738. "Kādir oldukça firâka ayak koyma; benim indimde eşyanın en mekrûhu talaktır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1738. "Gücün yettiğince ayrılığa yönelme; benim katımda eşyanın en mekruhu boşanmadır!"

"Ey Musa, gücün yettiğince ayrılık tarafına adım atma! Çünkü benim katımda en mekruh olan şey, karı ile koca arasındaki boşanma ve ayrılıktır!" Ve hadis-i şerifte, ما خلق الله مباحا احب اليه من العتاق وما خلق الله مباحا ابغض اليه من الطلاق yani "Yüce Allah köle ve cariye azat etmekten kendisine daha sevgili bir mübah (helal kılınmış şey) yaratmadı ve kendisine kadın boşamaktan daha iğrenç gelen bir mübah yaratmadı" buyrulur.

"Yâ Mûsâ, kudretin oldukça ayrılık cihetine adım atma! Zîrâ benim indimde en mekrûh olan şey, zevc ile zevce arasındaki talâk ve iftirâktır!" Ve hadîs-i şerîfte, ما خلق الله مباحا احب اليه من العتاق وما خلق الله مباحا ابغض اليه من الطلاق ya'ni "Allâh Teâlâ köle ve câriye âzâd etmekten kendisine daha sevgili bir mubâh yaratmadı ve kendisine kadın boşamaktan daha iğrenç gelen bir mubâh yaratmadı" buyurulur.

1739. "Her bir kimseye bir sîret koymuşum; her bir kimseye bir ıstılah vermişim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1739. "Her bir kimseye bir sîret koymuşum; her bir kimseye bir ıstılah vermişim."

Her bir ferde bir âdet ve meşrep koydum; o meşrep dairesinde seyreder. Ve her bir ferde meşrebine uygun ıstılah ve söz verdim; o daire dahilinde söz söyler.

Her bir ferde bir âdet ve meşreb koydum; o meşreb dâiresinde seyreder. Ve her bir ferde meşrebine muvâfık ıstılâh ve söz verdim; o dâire dâhilinde söz söyler.

1740. "Onun hakkında medih ve senin hakkında zemdir; onun hakkında bal ve senin hakkında zehirdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1740. "Onun hakkında övgü ve senin hakkında yergi; onun hakkında bal ve senin hakkında zehirdir."

Çobanın söylediği sözler, kendi mertebesine göre benim hakkımda övgüdür. Fakat yine o sözler, senin peygamberlik mertebene göre benim hakkımda yergidir. Ve çobanın sözleri, onun mertebesinden bana bal gibi tatlı gelir; fakat senden zehir gibi acı gelir.

Çobanın söylediği sözler, kendi mertebesine göre benim hakkımda medihtir. Fakat yine o sözler, senin mertebe-i nübüvvetine göre benim hakkımda zemdir. Ve çobanın sözleri, onun mertebesinden bana bal gibi tatlı gelir; fakat senden zehir gibi acı gelir.

1741. "Biz bütün pakten ve nâ-pâklikten; ve bütün girân-cânlılıktan ve çalaklikten berîyiz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1741. "Biz bütün paklıktan ve pak olmayandan; ve bütün ağır canlılıktan ve çeviklikten uzağız!"

Biz "ahadiyyet mertebemizde" (Allah'ın birliği mertebesi) kutsallıktan ve kutsal olmayandan ve yavaşlıktan ve süratten uzağız. Çünkü ahadiyyet mertebesinde Hak, hiçbir isimle adlandırılmaktan ve bir nitelikle nitelenmekten ve bir sıfatla vasıflanmaktan münezzehtir. Ve Şeyh-i Ekber hazretleri ile Mevlânâ efendimizin "mutlak varlık" demeleri, ancak bu mertebeye işaret etmek için konulmuş bir terimdir. Bu mertebe, mutlak olmakla kayıtlanmaktan dahi münezzehtir. Çünkü bu mertebe Zât'ın özüdür. Burada akıl ve düşünce işlemez.

Biz "mertebe-i ahadiyyet"imizde kudsiyyetten ve adem-i kudsiyyetten ve batâetten ve sür'atten berîyiz. Zîrâ mertebe-i ahadiyyette Hak hiçbir isim ile müsemmâ ve bir na't ile men'ût ve bir sıfat ile mevsûf olmaktan münezzehtir. Ve cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleriyle cenâb-ı Mevlânâ efendimizin "vücûd-ı mutlak" buyurmaları, ancak bu mertebeye işâret için vaz' edilmiş bir ıstılâhtır. Bu mertebe itlâk ile takyîd olunmaktan dahi münezzehtir. Çünkü bu mertebe künh-i Zât'tır. Burada akıl ve fikir işlemez.

1742. "Ben bir fâide etmem için emretmedim; belki bendelere bir cûd edeyim diye emrettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1742. "Ben bir fayda sağlamak için emretmedim; aksine kullara bir cömertlikte bulunayım diye emrettim."

Ben kendime bir faydası olsun diye peygamberlerimi ve şeriatlarımı göndermedim. Aksine, yoğunluk ve tabiat âleminde hayvanlık mertebesinde kalan kullarıma, insanlık mertebesini bağışlamak için gönderdim. Çünkü benim peygamberlerim, cehalet karanlığı içinde kalan kullarıma öğretmendir ve cahillere ilim ve marifet öğretmek, büyük bir ihsandır. Nitekim "İlmin mertebesi, mertebelerin en yükseğidir" buyurulur.

Ben kendime bir fâidesi olmak için peygamberleri ve şerîatlarımı göndermedim. Belki âlem-i kesâfet ve tabîatta mertebe-i hayvâniyyede kalan kullarıma, insanlık mertebesini ihsân için gönderdim. Zîrâ benim peygamberlerim zulmet-i cehl içinde kalan kullarıma muallimdir ve câhillere ilim ve ma'rifet ta'lîmi, ihsân-ı azimdir. Nitekim رتبة العلم اعلى الرتب ya'ni “İlmin mertebesi, mertebelerin en yükseğidir" buyurulur.

1743. "Hindlilerin Hind ıstılâhı medihtir; Sindlilerin Sind ıstılâhı medihtir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1743. "Hintlilerin Hint terimi övgüdür; Sindlilerin Sind terimi övgüdür."

Hint halkının övgü için kendilerine özgü ifadeleri olduğu gibi, Sind halkının da övgü için kullandıkları ifadeler vardır. Bunlar birbirine benzemez. Bu sebeple her bir kavmin diline ve ifadelerine dil uzatmak ve itiraz etmek caiz değildir. Çünkü hepsinin maksadı birdir.

Hind ahâlîsinin medih için kendilerine mahsûs ta'bîrâtı olduğu gibi, Sind ahâlîsinin de medih için kullandıkları ta'bîrât vardır. Bunlar birbirine benzemez. Binâenaleyh her bir kavmin lisânına ve ta'bîrâtına ta'n ve i'tirâz câiz değildir. Zîrâ hepsinin maksadı birdir.

1744. "Ben onların tenzîhinden pâk olmam; inci saçıcı oldukları halde yine onlar pâk olurlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1744. "Ben onların tenzihinden pak olmam; inci saçıcı oldukları halde yine onlar pak olurlar."

"Tesbih", tenzih ve takdis anlamındadır. Tenzih ise, Yüce Allah'ı bütün eksikliklerden pak ve arınmış görmektir. Bu sebeple her bir mümin ve muvahhid için Hakk'ı tenzih ve takdis etmek gereklidir. Fakat bu bizim tenzihimiz, kendi aklımıza göre olan tenzihtir; gerçek tenzih değildir. Çünkü, "Bir şey bir şeyden münezzehtir" dediğimiz zaman, her iki şeye birer sınır belirlemiş oluruz. Hâlbuki Yüce Allah bu gibi sınırlardan münezzehtir. Onun için Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) Hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İlyâsî'de "Sırf tenzih, Hak hakkında yarım marifettir" buyururlar. Yüce Allah ahadiyyet mertebesinde bütün sıfat ve isimlerden münezzehtir. Fakat ilâhlık mertebesi olan vahdet mertebesinde sıfatlardan ve isimlerden münezzeh değildir; ve kevnî mazharlarda (varlık âlemindeki tecellilerde) isimlere göre zuhur etmesi, O'nun tenzihine zarar vermez. Çünkü teşbihte (benzetmede) tenzih vardır. Bu sebeple Hatem-i Enbiya (s.a.v.) Efendimiz'in rahmet olunmuş ümmetinin zevki, tenzihte teşbih ve teşbihte tenzihtir. Nitekim bu konudaki ayrıntılar Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Nûhî'dedir. Her ne kadar bu tarz tenzihi bazı korkak Hakk yolcularının havsalaları (kavrayışları) almaz ise de, bu marifet hakikatte tam bir marifettir. Şimdi, kulların tesbihi ve tenzihi ile Hak münezzeh ve mukaddes olmaz. Çünkü Yüce Allah öncesiz olarak ve aslında mukaddes ve münezzehtir. Bu tenzih ancak kullar için faydalıdır. Çünkü onların tesbihleri ve tenzihleri arazdır (cevhere bağlı olarak var olan, kendi başına var olamayan). Ve arazlardan ruhaniyet âleminde güzel suretler meydana gelir ve inciler saçılır. Nitekim bu cildin başlarında araz ve cevher hakkındaki açıklamalar geçti.

"Tesbih", tenzîh ve takdîs ma'nâsınadır. Ve tenzîh, Hak Teâlâ hazretlerini bilcümle nakäistan pâk ve ârî görmektir. Binâenaleyh her bir mü'min ve muvahhid için Hakk'ı tenzîh ve takdîs etmek lâzımdır. Fakat bu bizim tenzîhimiz, kendi aklımıza göre olan tenzîhtir; tenzîh-i hakîkî değildir. Çünkü, "Bir şey bir şeyden münezzehtir" dediğimiz vakit, her iki şeye birer had ta'yîn etmiş oluruz. Halbuki Hak Teâlâ hazretleri bu gibi hadlerden münezzehtir. Onun için Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İlyâsî'de “Tenzîh-i sırf, Hak hakkında yarım ma'rifettir" buyururlar. Hak Teâlâ mertebe-i ahadiyyetinde bilcümle sıfât ve esmâdan münezzehtir. Fakat mertebe-i ulûhiyyeti olan mertebe-i vahdetinde sıfatlardan ve isimlerden münezzeh değildir; ve mezâhir-i kevniyyede bi-hasebi'l-esmâ zuhûru, O'nun tenezzühüne zarar vermez. Zîrâ ayn-ı teşbîhte tenezzühtedir. Binâenaleyh Hâtem-i enbiya (s.a.v.) Efendimiz'in ümmet-i merhûmesinin zevki, tenzîhte teşbîh ve teşbîhte tenzîhtir. Nitekim bu bâbdaki tafsîlât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Nûhî'dedir. Her ne kadar bu tarz tenzîhi ba'zı korkak sâliklerin havsalaları almaz ise de, bu ma'rifet hakîkatta tam bir ma'rifettir. İmdi, kulların tesbihi ve tenzîhi ile Hak münezzeh ve mukaddes olmaz. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri ezel-i âzâlde ve aslın-da mukaddes ve münezzehtir. Bu tenzîh ancak kullar için fâidelidir. Çünkü onların tesbihleri ve tenzîhleri arazdır. Ve arazlardan âlem-i rûhâniyyette gü-zel sûretler peyda olur ve inciler saçılır. Nitekim bu cildin ibtidalarında a'râz ve cevher hakkındaki îzâhât geçti.

1745. Biz dile ve söze bakmayız; biz ruha ve hâle bakarız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1745. Biz dile ve söze bakmayız; biz ruha ve hâle bakarız.

1746. Her ne kadar lafzın sözü na-hâzı' olursa da, eğer hâşi' ise, biz kalbe nâzırız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1746. Her ne kadar sözün lafzı alçakgönüllü olmasa da, eğer kalp alçakgönüllü ise, biz kalbe bakarız.

"Hâşi" ve "hâzı", alçakgönüllü ve mütevazı anlamlarındadır. Yani, biz mütevazı ve alçakgönüllü olan kalbe bakarız. Böyle bir kalbin sahibinin sözlerinde tevazu ve alçakgönüllülük bulunmasa bile, mademki onun kalbinde huşu (Allah karşısında duyulan derin saygı ve korku) vardır, muteber olan bu huşudur. Bu anlama göre (s.a.v.) Efendimiz, ان الله لا ينظر الى صوركم ولا الى اعمالكم بل ينظر الى قلوبكم و نياتكم -yani "Muhakkak Yüce Allah sizin suretlerinize ve amellerinize bakmaz; aksine kalplerinize ve niyetlerinize bakar" buyururlar.

"Hâşi” ve “hâzı", mütezellil ve mütevazi' ma'nâlarınadır. Ya'ni, biz mütevazi' ve mütezellil olan kalbe bakarız. Böyle bir kalbin sahibinin sözlerinde tevâzu' ve tezellül bulunmasa bile, mâdemki onun kalbinde huşû' vardır, mu'teber olan bu huşû'dur. Bu ma'nâya binâen (s.a.v.) Efendimiz, ان الله لا ينظر الى صوركم ولا الى اعمالكم بل ينظر الى قلوبكم و نياتكم -yani Muhakkak Allâh Teâlâ sizin sûretlerinize ve amellerinize bakmaz; belki kalblerinize ve niyetlerinize bakar" buyururlar.

1747. Zîra ki gönül cevher ve söylemek araz olur; binâenaleyh araz tufeyl, cevher garaz geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1747. Çünkü gönül cevher ve söylemek araz olur; bu sebeple araz asalak, cevher amaç geldi.

Söze bakılmayıp kalbe bakılmasının sebebi şudur: Kalp cevherdir. Çünkü iki zamanda kalıcıdır. Söylemek ise iki zamanda kalıcı olmadığı için arazdır (geçici nitelik). Bu sebeple araz cevherin asalağı ve tâbi'idir. Ve amaç ve maksat cevherdir. Onun için söze değil, kalbe bakılır.

Söze bakılmayıp kalbe bakılmasının sebebi budur ki: Kalb cevherdir. Zîrâ iki zamânda bâkîdir. Söylemek ise iki zamanda bâkî olmadığı için arazdır. Binâenaleyh araz cevherin tufeyli ve tâbi'idir. Ve garaz ve maksûd cevherdir. Onun için söze değil, kalbe bakılır.

1748. Bu elfâz ve izmâr ve mecâz cinsinden sözler ne vakte kadar? Harâret isterim harâret! O harâretle düzül!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1748. Bu lafızlar ve gizli anlamlar ve mecaz cinsinden sözler ne zamana kadar? Hararet isterim hararet! O hararetle düzül!

Bu parlak lafızlar ve anlamların lafızlar altında gizlenmesi ve mecaz sözler ne zamana kadar devam edecek! Benim nezdimde bunlara itibar yoktur. Bu fesahat ve belagat, kendini satmak için bir sermayedir. Aksine ben aşk ateşinin hararetini isterim. O aşk ateşinin harareti ile kalbine çeki düzen ver!

Bu parlak lafızlar ve ma'nâların elfâz tahtında ızmârı ve mecâz sözler ne vakte kadar devam edecek! Benim indimde bunlara i'tibâr yoktur. Bu fesâhât ve belâgat, kendini satmak için bir sermâyedir. Halbuki ben âteş-i aşk harâreti isterim. O aşk ateşinin harâreti ile kalbine çeki-düzen ver!

1749. Canda aşktan bir ateş parlat; baştan başa fikri ve ibâreyi yak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1749. Canda aşktan bir ateş parlat; baştan başa fikri ve ibareyi yak!

Ruhunda ilahi aşktan bir ateş parlat; fesahat ve belagat fikrini ve o tumturaklı ibareleri yak!

Rûhunda aşk-ı ilâhîden bir ateş parlat; fikr-i fesâhat ve belâgatı ve o tumturaklı ibâreleri yak!

1750. Ey Musa, dânânın edebleri başkadırlar; canı yanıklar ve revânân [1764] başkadırlar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1750. Ey Musa, bilgili kişilerin edep kuralları başkadır; canı yanıklar ve Hakk Yolcuları başkadır!

"Bilgili kişi"den kasıt, "fenâ"dan (yokluktan) "bakā"ya (varlığa) dönüşten sonra kullukla gerçekleşen kimsedir. "Canı yanık"tan kasıt, Hakk'ı müşahede etmede fani olup, hallere mağlup olanlardır. "Hakk Yolcuları"ndan kasıt, sâliklerdir. Bu sebeple bu şerefli beyitte üç sınıfa işaret buyrulur: Biri başlangıç seviyesindeki, diğeri orta seviyedeki, üçüncüsü de son seviyedeki (müntehî) kişidir. Ve bu üç sınıftan her birinin edep kuralları farklı farklıdır. Çünkü her bir mertebe, bir tür edebi gerektirir.

“Dânâ”dan murâd, "fenâ"dan "bakā"ya rücû'dan sonra abdiyyetle mütehakkık olan kimsedir. "Canı yanık'tan murâd, müşâhede-i Hak'ta fânî olup, mağlûbu'l-ahval olanlardır. “Revânân"dan murâd, sâliklerdir. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte üç sınıfa işaret buyurulur: Biri mübtedî, diğeri mutavassıt, üçüncüsü de müntehîdir. Ve bu üç sınıftan her birinin âdâbı başka başkadır. Zîrâ her bir mertebe bir nev'-i edebi iktizâ eder.

1751. Aşıklara her nefes yanmak layıktır; harab köy üzerine harâc ve öşür yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1751. Aşıklara her nefes yanmak layıktır; harab köy üzerine harâc ve öşür yoktur.

Allah'ın âşıklarına her nefeste aşk ateşine yanmak yaraşır. Ve bu ateş onların kalp iklimlerini yakıp harap eder. Bu sebeple onlardan edep, kural, resmîyet ve âdet bekleme! Çünkü harabe hâline gelmiş olan bir köye haraç ve öşür gibi vergiler konulamaz.

Allah'ın âşıklarına her nefeste aşk ateşine yanmak lâyık olur. Ve bu ateş onların iklîm-i kalblerini yakıp harâb eder. Binâenaleyh onlardan edeb ve kāide ve resm ve âdet bekleme! Zîrâ harâbe hâline gelmiş olan bir köye harâc ve öşür gibi vergiler tarh olunamaz.

1752. "Eğer hatâ söylerse, ona “hatâ edici" deme! Eğer şehîd-i pür-hûn olursa, onu yıkama!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1752. "Eğer hata söylerse, ona “hata edici" deme! Eğer kanlı şehit olursa, onu yıkama!"

1753. "Kan şehitler için sudan daha evlâdır. Bu hatâ yüz doğrudan daha evlâdır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1753. "Kan şehitler için sudan daha iyidir. Bu hata yüz doğrudan daha iyidir!"

Kan, şeriatça necis (kirli) olup temizlenmesi gerektiği halde, şehitler için sudan daha iyidir. Çünkü şeriatça onlar yıkanmaz. Aynı şekilde, Allah'ın âşıklarından yanlış bir söz ve fiil ortaya çıkarsa, yüz doğrudan daha iyidir. Nitekim hadîs-i şerîfte, اذا احب الله عبدا لم يضر ذنبه yani "Yüce Allah bir kulu sevdiği zaman, onun günahı zarar vermez" buyurulur.

Kan şer'an necis olup tahâret lâzım geldiği halde, şehitler için sudan daha iyidir. Zîrâ şer'an onlar yıkanmaz. Bunun gibi, Allâh'ın âşıklarından yanlış bir söz ve fiil sâdır olursa, yüz doğrudan daha iyidir. Nitekim hadîs-i şerîfte, اذا احب الله عبدا لم يضر ذنبه ya'ni "Allâh Teâlâ bir kulu sevdiği vakit, onun günâhı zarar vermez" buyurulur.

1754. "Ka'benin içinde kıble âdeti yoktur. Eğer dalgıcın dolağı yoksa ne gamdır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1754. "Kâbe'nin içinde kıble âdeti yoktur. Eğer dalgıcın dolak (bacağa sarılan sargı) ihtiyacı yoksa ne gamdır?"

"Pâçîle" burada "pâtâbe" yani dolak anlamındadır. Ve dolak, bacaklara sarılan sargıdır. Ankaravî hazretleri, "Karda gezmek için ayağa geçirilen çenber çubuğudur" buyurur. Hint şârihleri bu anlamı da açıklayıp, önceki anlamı tercih etmişlerdir. Ve ben de uygun bulurum. Yani, Kâbe'nin binası içinde yönelinecek bir cihet aranmaz; her tarafa yönelinir. Allah'ın âşıkları da her tarafta Hakk'ın vechini (yüzünü, varlığını) müşâhede ettiklerinden, şekil ve resmîyet ve âdet bağlarıyla kayıtlı değildirler. Onlar ilâhî aşk denizinin dalgıçlarıdır. Dalgıçlar denize dalarken bacaklarına dolak gerekli olmadığı gibi, bu âşıklar da dolak mesâbesinde olan taç ve hırka ve kılık ve kıyafet gibi bağlardan müstağnîdirler (ihtiyaç duymazlar).

“Pâçîle” burada “pâtâbe” ya'ni dolak ma'nâsınadır. Ve dolak, bacaklara sarılan sargıdır. Ankaravî hazretleri, “Karda gezmek için ayağa geçirilen çenber çubuğudur” buyurur. Hind şârihleri bu ma'nâyı da beyân edip, evvelki ma'nâyı müreccah tutmuşlardır. Ve fakîr dahi muvâfık bulurum. Ya'ni, Ka'be'nin binâsı içinde teveccüh edilecek bir cihet aranmaz; her tarafa teveccüh olunur. Allâh'ın âşıkları da her tarafta Hakk'ın vechini müşâhede ettiklerinden, sûret ve resm ve âdet bağlarıyla mukayyed değildirler. Onlar aşk-ı ilâhî deryâsının dalgıçlarıdır. Dalgıçlar denize dalarken bacaklarına dolak lâzım olmadığı gibi, bu âşıklar da dolak mesâbesinde olan tâc ve hırka ve kılık ve kıyafet gibi bağlardan müstağnîdirler.

1755. "Sen sarhoşlardan kılavuzluk isteme; elbisesini yırtanlara niye yama emredersin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1755. "Sen sarhoşlardan kılavuzluk isteme; elbisesini yırtanlara niye yama emredersin?"

"Sarhoşlar"dan kasıt, ilâhî aşka dalmış olup, akıl ve tedbir bağlarını kopararak bu aşkın hükmü ile hareket edenlerdir. Ve ilâhî yükümlülükler akla hitaben geldiğinden, bu âşıklardan ilâhî yükümlülükler dışında davranışlar da meydana gelebilir. Bu sebeple bunlar, akıl mertebesinde olan sâliklere kılavuzluk edemezler. Çünkü bu gibi kişiler söyleyeni ve işiteni bir tutarlar. Nasıl ki bu topluluk, السماع طير يطير من الحق الى الحق yani "Dinleme bir kuştur ki, Hak'tan Hakk'a uçar" derler. Bunlar her ne söylerlerse, aşkın tercümanı olup, mazur görülürler. Ve nasıl ki Hz. Şiblî (k.s.) انا اقول و انا اسمع و هل في الدارين غيرى yani "Ben söylerim; ben dinlerim. Ve iki âlemde benden başkası var mıdır?" buyurur. Böyle olunca, bu gibi kişilerin şeriatın zahirine aykırı olan sözlerini ve fiillerini inkâr etmek uygun değildir. Onların bu hâl içinde edebi terk etmeleri, edebin ta kendisidir. Bir takım mübahî (her şeyi mubah gören) mülhidler (dinsizler), şeriatı geçersiz saymada bunlara benzerler; fakat bunlardan değildirler. Onlar nefsânî arzuların adını aşk koymuşlar ve şeytanın tuzaklarına tutulmuşlardır.

"Sermestler"den murâd, aşk-ı ilâhîde müstağrak olup, akıl ve tedbîr bağlarını kopararak bu aşkın hükmü ile hareket edenlerdir. Ve tekâlîf-i ilâhiyye akla hitâben gelmiş olduğundan, bu âşıklardan tekâlîf-i ilâhiyye hâricinde muâmeleler dahi vâki' olabilir. Binâenaleyh bunlar mertebe-i akılda olan sâliklere kılavuzluk edemezler. Zîrâ bu gibi zevât söyleyeni ve işiteni bir bulurlar. Nitekim bu taife السماع طير يطير من الحق الى الحق ya'ni "Dinleme bir kuştur ki, Hak'tan Hakk'a uçar" derler. Bunlar her ne söylerlerse, aşkın tercümânı olup, ma'zûrdurlar. Ve nitekim Hz. Şiblî (k.s.) انا اقول و انا اسمع و هل في الدارين غيرى ya'ni "Ben söylerim; ben dinlerim. Ve iki âlemde benden başkası var mıdır?" buyurur. Böyle olunca, bu gibi zevâtın zâhir-i şer'a muhâlif olan sözlerini ve fiillerini inkâr etmek münasib değildir. Onların bu hâl içinde terk-i edebleri, ayn-ı edebdir. Birtakım mubâhî olan mülhidler, ta'tîl-i şerîatta bunlara benzerler; fakat bunlardan değildirler. Onlar hevâ-yı nefsânînin adını aşk koymuşlar ve şeytanın tuzaklarına tutulmuşlardır.

1756. Aşkın milleti bütün dinlerden ayrıdır; âşıkların mezhebi ve milleti Huda'dır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1756. Aşkın milleti bütün dinlerden ayrıdır; âşıkların mezhebi ve milleti Huda'dır!

"Millet" burada din anlamındadır. Yani, aşk dini, bütün dinlerden ayrı bir dindir. Onların mezhebi ve dini ancak Hak'tır. Ve onlardan şeriatın âdetlerini beklemek abestir. Nasıl ki yukarıdaki beyitte açıklandı. Ve Hz. Cüneyd'in "Ben Rabbim'in mezhebi üzereyim" demesi de bu anlamdandır.

"Millet" burada dîn ma'nâsınadır. Ya'ni, aşk dîni, bilcümle dinlerden ayrı bir dindir. Onların mezhebi ve dîni ancak Hak'tır. Ve onlardan rüsûm-ı şer'iyye beklemek abestir. Nitekim yukarıki beyitte îzâh olundu. Ve Hz. Cüneyd'in انا على مذهب ربي ya'ni "Ben Rabbim'in mezhebi üzereyim" buyurması da bu ma'nâdandır.

1757. Eğer la'lin mührü olmazsa, korku yoktur; aşk, gam deryasında gamnak değildir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1757. Eğer la'lin mührü olmazsa, korku yoktur; aşk, gam denizinde gamlı değildir!

Allah aşkında fânî olanların mecazî varlıkları la'l gibi saf ve şeffaf olmuştur. Bir la'l parçasının üstünde mühür kazınmamış olsa, değerine zarar gelmeyeceği gibi, bu âşıkların la'l parçası gibi olan mecazî varlıkları üzerinde de şeriatın resmî kuralları ve âdâbı bulunmasa hiçbir sakınca yoktur. Çünkü aşkın özünde çokluklar yoktur. Ancak bir Ma'şûk vardır; ve âşıkın harekete geçiricisi, ancak bu Ma'şûk'un aşkıdır. Bu sebeple onun nazarında Ma'şûk'un lütfu ve kahrı ve cemâli ve celâli eşit olduğundan, gam denizinde boğulmak onun şânından değildir.

Allah'ın aşkında fânî olanların vücûd-ı mecâzîleri la'l gibi saf ve şeffaf olmuştur. Bir la'l parçasının üstünde mühür mahkûk olmasa, kıymetine halel gelmeyeceği gibi, bu âşıkların la'l parçası gibi olan vücûd-ı mecâzîleri üzerinde de rüsûm ve âdâb-ı şer'iyye bulunmasa hiçbir beis yoktur. Zîrâ aşkın zâtında keserât yoktur. Ancak bir Ma'şûk vardır; ve âşıkın muharriki, ancak bu Ma'şûk'un aşkıdır. Binâenaleyh onun nazarında Ma'şûk'un lutfu ve kahrı ve cemâli ve celâli müsâvî olduğundan, gam deryâsında müstağrak olmak onun şânından değildir.

## O çobanın özrü hakkında Mûsâ (a.s.)a vahiy gelmesi

1758. Bundan sonra Hak Mûsa'nın sırrına gizli sözler söyledi ki, o kelâma gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1758. Bundan sonra Hak, Musa'nın sırrına, o kelâma gelmez gizli sözler söyledi.

Musa (a.s.), çobanın kendi aklınca Hakk'a olan yakarışında söylediği uygunsuz sözleri inkâr ettikten sonra, Yüce Allah, Musa (a.s.)'ın ruhunun ötesinde olan "sırr"ına, gizli olan birtakım ilahi sırlarını söyledi ki, bunlar zevke (manevi tecrübeye) ait olduğundan, sözle ve yazıyla anlatmak mümkün değildir. Çünkü "sırr"a söylenen sözleri yine "sırr" idrak edebilir. Hâlbuki "sırr" mertebesine evvelâ "nefis", sonra "kalb", sonra da "ruh" perdedir.

Mûsâ (a.s.) çobanın kendi aklınca Hakk'a olan münâcâtında söylediği münasebetsiz sözleri inkâr ettikten sonra, Hak Teâlâ Mûsâ (a.s.)ın ruhunun verâsında olan "sırr"ına, gizli olan birtakım esrâr-ı ilâhiyyesini söyledi ki, bunlar zevke âid olduğundan, kelâm ile ve yazı ile anlatmak mümkin değildir. Zîrâ "sırr"a söylenen sözleri yine "sırr" idrak edebilir. Halbuki "sırr" mertebesine evvelâ "nefis", sonra "kalb", sonra da "rûh” hicâbdır.

1759. Mûsa'nın kalbine sözler döktüler; görmeği ve söylemeyi birbirine karıştırdılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1759. Musa'nın kalbine sözler döktüler; görmeyi ve söylemeyi birbirine karıştırdılar.

Musa (a.s.) şanlı bir peygamber olduğundan, onda "sır"rının perdeleri olan "nefis" ve "kalp" ve "ruh" mertebeleri birleşmiş bir hâle gelmişti. Bu sebeple "sır"rına hitap edilen sözlerin sırları kalp gözüyle de görünürdü. Bu sebeple Hz. Musa'nın şerefli varlığında görmeyi ve söylemeyi birbirine karıştırdılar.

Mûsâ (a.s.) bir nebiyy-i zîşân olduğundan, onda "sırr"ının hicabları olan "nefis" ve "kalb" ve "rûh" mertebeleri müttehid bir hâle gelmiş idi. Binâenaleyh "sırr"ına hitâb olunan sözlerin esrârı kalb gözüyle de görünür idi. Binâenaleyh Hz. Mûsâ'nın vücûd-ı şerîfinde görmeyi ve söylemeyi birbirine karıştırdılar.

1760. Ne kadar bî-hod oldu ve ne kadar kendine geldi; ne kadar ezelden ebed [1774] tarafına uçtu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1760. Ne kadar kendinden geçti ve ne kadar kendine geldi; ne kadar öncesizlikten sonsuzluğa uçtu!

Musa (a.s.) Hak tarafından "sırr"ına (kalbinin derinliğine) gelen hitabın etkisiyle birkaç defa kendinden geçti ve birkaç defa yine kendine geldi. Ve birkaç defa da onun sırrı, öncesizlikten sonsuzluğa uçtu.

Bilinmeli ki, bir "ezel-i âzâl" (ezellerin öncesizliği), bir de "ezel" vardır. "Ezel-i âzâl", Zât'ın künhüne (gerçek mahiyetine) ait olduğundan, ondan bahsedilemez. Fakat "ezel", ilâhî ilim mertebesi ve sabit hakikatler âlemi olduğundan, ilâhî keşif ile o mertebe sırren idrak olunur. Ve mümkün olduğu kadar da Hak'ın izniyle ondan bahsedilebilir. "Ebediyyet"e (sonsuzluğa) gelince, "ilim" mertebesinde sabit olan hakikatler için asla yok oluş olmadığından ebedîdir. Buna göre bu hakikatler sırlarıyla ebediyyete uçarlar. Fakat bu uçuş nasıl bir uçuştur, kelimelerle tarif ve tavsif olunamaz.

Mûsâ (a.s.) Hak tarafından "sırr"ına vâki' olan hitâbın te'sîri ile birkaç def'alar kendinden geçti ve birkaç def'alar yine kendine geldi. Ve birkaç def'alar dahi onun sırrı, ezelden ebed tarafına uçtu.

Ma'lûm olsun ki, bir "ezel-i âzâl", bir de "ezel" vardır. "Ezel-i âzâl", künh-i Zât'a âid olduğundan, ondan bahs olunamaz. Fakat "ezel", merte- be-i ilm-i ilâhî ve a'yân-ı sâbite âlemi olduğundan, keşf-i ilâhî ile o merte- be sırren idrak olunur. Ve mümkin olduğu kadar da izn-i Hak ile ondan bahs olunabilir. "Ebediyyet"e gelince, "ilim" mertebesinde sâbit olan hakāyık için aslâ fenâ olmadığından ebedîdir. Binâenaleyh bu hakāyık sırrlarıyla ebediyyete tayarân ederler. Fakat bu uçuş nasıl bir uçuştur, elfâz ve kelimât ile ta'rîf ve tavsîf olunamaz.

1761. Bundan sonra eğer şerh söylersem ahmaklıktır. Zîrâ ki, bunun şerhi âgâhlığın verâsıdır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1761. Bundan sonra eğer şerh söylersem ahmaklıktır. Çünkü bunun şerhi âgâhlığın (uyanıklığın, bilincin) ötesindedir!

Bu açıklamadan sonra, Musa (a.s.)'ın sırrının seyrini açıklamaya başlarsam ahmaklık olur. Çünkü bunun şerhi akıl ve idrakin arkasındadır; zevkî ve hâlî (yaşantısal ve hâle ait) bir şeydir.

Bu beyândan sonra, Mûsâ (a.s.)ın seyr-i sırrını şerhe başlarsam hamâ- kat olur. Çünkü bunun şerhi akıl ve idrâkin arkasındadır; zevkî ve hâlî bir şeydir.

1762. Ve eğer söylersem akılları kopar; ve eğer yazsam çok kalemleri kırar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1762. Ve eğer söylersem akılları koparır; ve eğer yazsam çok kalemleri kırar!

Ve farz edelim ki, söylenemeyecek olan bu sırları mümkün olduğu kadar örnekler getirerek söylemeye teşebbüs etsem, akılları yerinden oynatır. Yani akıl dengesine uymaz ve inkâra sebep olur. Ve yazmaya teşebbüs etsem, kalemler kırılır. Yani, kalem kelimeler bulamadığı için işleyemez bir hâle gelir.

Ve bilfarz söylenemeyecek olan bu esrârı mümkin olduğu kadar misâller getirerek söylemeğe teşebbüs etsem, akılları yerinden oynatır. Ya'ni muvâze- ne-i akliyyeye uymaz ve bâdî-i inkâr olur. Ve yazmağa teşebbüs etsem, ka- lemler kırılır. Ya'ni, kalem elfâz ve kelimât bulamadığı için işleyemez bir hâ- le gelir.

1763. Vaktaki Mûsa (a.s.) Hak'tan bu itabı işitti, sahrada çobanın arkasın- dan koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1763. Musa (a.s.) Hak'tan bu azarı işittiği vakit, çölde çobanın arkasından koştu.

1764. O hayran olmuşun ayak izini sürdü; sahra yolundan toz saçtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1764. O hayran olmuşun ayak izini sürdü; sahra yolundan toz saçtı.

Hz. Musa, o şaşırıp kalmış olan çobanın ayak izini takip etti; sahra yolundan yürüyerek havaya tozlar kaldırdı. Hint nüshalarında ikinci mısra گرد از پره بیابان بر فشاند şeklindedir. "Perre" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "etek" veya "ot yaprakları" anlamlarını almak uygun görünür. Yani, Cenab-ı Musa o hayran olan çobanın ayak izlerini takip etti; eteğinden sahra tozlarını saçtı. Yahut sahranın ot yapraklarından tozu silkti demek olur ki, süratle yürümekten kinayedir.

Hz. Mûsâ, o şaşırıp kalmış olan çobanın ayak izin ta'kîb etti; sahrâ yolun- dan yürüyerek havaya tozlar kaldırdı. Hind nüshalarında ikinci misrâ گرد از پره بیابان بر فشاند sûretindedir. "Perre" ke- limesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "etek" veya "ot yaprakları" ma'nâlarını almak münasib görünür. Ya'ni, cenâb-ı Mûsâ o hayrân olan çoba- nın ayak izlerini ta'kîb etti; eteğinden sahrâ tozlarını saçtı. Veyâhut sahrânın ot yapraklarından tozu silkti demek olur ki, sür'atle yürümekten kinâyedir.

1765. Şûrîde adamın ayağının adımı da muhakkak başkalarının adımından belli olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1765. Cezbe hâlindeki adamın ayağının adımı da muhakkak başkalarının adımından belli olur.

Cezbe hâlinde bulunan adamın ayağının adımları, aklı başında olan adamların adımlarından farklı olur. Yani cezbe hâlindeki kişilerin yürüyüşlerinde düzen yoktur; adımları karışıktır.

Cezbe hâlinde bulunan adamın ayağının adımları, aklı başında olan adamların adımlarından farklı olur. Ya'ni şûrîdelerin yürüyüşlerinde intizâm yoktur; adımları karışıktır.

1766. Bir ayak ruh (رخ) gibi yukarıdan aşağıya kadar; bir ayak fil gibi eğri üzerine gitmiş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1766. Bir ayak ruh gibi yukarıdan aşağıya kadar; bir ayak fil gibi eğri üzerine gitmiş.

"Ürîb", eğri ve yan gitmek ve bir köşeye bakmak anlamlarındadır. Burada, sağa ve sola çarpılarak gitmek demektir. "Ruh" ve "fil", satranç oyununda kullanılan taşlardan ikisinin adıdır. Yani, şûrîdenin (satranç tahtası) adımları, satranç oyununa özgü olan tahta üzerinde "ruh" ve "fil" isimli taşların ilerleyişi gibidir.

"Ürîb", eğri ve yan gitmek ve bir köşeye nazar etmek ma'nâlarınadır. Burada, sağa ve sola çarpılarak gitmek demektir. “Ruh" (رخ) ve “fil”, şatranç oyununda müsta'mel taşlardan ikisinin adıdır. Ya'ni, şûrîdenin adımları, şatranç oyununa mahsûs olan tahtanın üzerinde "ruh" ve "fil" isimli taşların seyri gibidir.

1767. Gâh bir dalga gibi bayrak kaldıranlar üzere, gâh balık gibi karnı üzerinde yürüyücü!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1767. Bazen bir dalga gibi bayrak kaldıranlar üzere, bazen balık gibi karnı üzerinde yürüyen!

Yani, şûrîdenin (sarhoşun) yürüyüşü, "düşe kalka" tabirine karşılık gelir. Bazen bayrak kaldıranların tarzı üzere bir dalga gibi ileriye atılır; bazen yuvarlanıp yüz üstü sürünerek yürür.

Ya'ni, şûrîdenin yürüyüşü, “düşe kalka" ta'bîrine mâsadaktır. Ba'zan bayrak kaldıranların tarzı üzere bir dalga gibi ileriye atılır; ba'zan yuvarlanıp yüz üstü sürünerek yürür.

1768. Reml döken bir remmâl gibi ba'zan kendi hâlini bir toprak üzerine yazmış.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1768. Bazen remil döken bir remilci gibi kendi hâlini bir toprak üzerine yazmış.

"Remil", halleri keşfetmek için kullanılan garip ilimlerden biridir. Bununla meşgul olan bir kimse, kum veya kâğıt üzerine birtakım şekiller ve çizgiler koyup, onlardan o ilmin usulü gereğince anlam çıkarır. Buna Türkçede "remil dökme" derler. İşte, âşık-ı şûrîde (aşkla şaşkına dönmüş âşık) de bazen bu remil dökenler gibi kendi hâlini nazım veya nesirle, kâğıt bulursa kâğıda, bulamazsa kumlara ve topraklara yazar ki, bu tarz, mağlup olduğu hâlin gereğidir.

"Reml", keşf-i ahvâl için müsta'mel olan ulûm-ı garîbeden birisidir. Bununla meşgül olan bir kimse, kum veyâ kâğıt üzerine birtakım şekiller ve çizgiler vaz' edip, onlardan o ilmin usûlü vech ile ma'nâ istihrâc eder. Buna Türkçe'de "reml dökme" derler. İşte, âşık-ı şûrîde de ba'zan bu reml dökenler gibi kendi hâlini nazmen veyâ nesren, kâğıt bulursa kâğıda, bulamazsa kumlara ve topraklara yazar ki, bu tarz mağlûb olduğu hâlin îcâbıdır.

1769. Akıbet onu buldu ve gördü. Dedi: "Müjde ver ki, bir izin erişti!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1769. Sonunda onu buldu ve gördü. Dedi: "Müjde ver ki, bir izin ulaştı!" Hz. Mûsâ (a.s.) çobanın arkasından gitti ve onu buldu ve gördü de, dedi ki: "Müjdemi ver! Çünkü sana izin verildi."

Hz. Mûsâ (a.s.) çobanın arkasından gitti ve onu buldu ve gördü de, dedi ki: "Müjdemi ver! Zîrâ sana izin verildi."

1770. Hiçbir adab ve tertib isteme; dar gönlün her neyi isterse söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1770. Hiçbir edep ve düzen isteme; dar gönlün her neyi isterse söyle!

Bundan sonra ey çoban, sözlerinde Hakk'a karşı edep ve düzen gözetme; marifette (Allah'ı bilmede) genişlik sahibi olmayan kalbine her ne gelirse düşünmeden söyle!

Bundan sonra ey çoban, sözlerinde Hakk'a karşı edeb ve tertib gözetme; ma'rifette vüs'at sahibi olmayan kalbine her ne gelirse bila-teemmül söyle!

1771. Senin küfrün dîndir; ve dînin cânın nurudur. Eyminsin ve senden ehl-i cihân emân içindedir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1771. Senin küfrün dindir; ve dinin canın nurudur. Emniyettesin ve senden dünya ehli güvendedir!

Senin dış görünüşü küfür gibi görünen sözlerin dindir; ve dinin de can âleminin nurudur. Sen kendin emniyette olduğun gibi, dünya halkı da senden emniyet içindedir.

Senin zâhiri küfür görünen sözlerin dîndir; ve dînin dahi cân âleminin nûrudur. Sen kendin emniyyette olduğun gibi, halk-ı cihân dahi senden emniyyet içindedir.

1772. Ey "yefalullahu mâ yeşa'nın muafı; git, çekinmeksizin dilini aç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1772. Ey "Allah dilediğini yapar"ın uygun düştüğü kişi; git, çekinmeksizin dilini aç!

"Allah dilediğini yapar" (İbrahim, 14/27) ayet-i kerimesinin yüce anlamına, uygun düşme yoluyla mazhar olmuş olan çoban, artık bundan sonra git, hiç çekinmeksizin diline geleni söyle!

يَفْعَلُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ (Ibrahim, 14/27) ya'ni “Allâh Teâlâ dilediğini işler" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı münîfine, muâfiyete nailiyyet sûretiyle mâsadak olmuş olan çoban, artık bundan sonra git, hiç çekinmeksizin diline geleni söyle!

1773. Dedi: "Ey Mûsa, ondan geçmişim; ben şimdi gönül kanına karışmışım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1773. Dedi: "Ey Musa, ondan geçmişim; ben şimdi gönül kanına karışmışım!"

Çoban cevap olarak dedi: "Ey Musa, ben şimdi sırf teşbihten (benzetmeden) geçtim; tenzih (Allah'ı her türlü eksiklikten arındırma) mertebesine ulaştım ki, her ne dersem, o mertebede Yüce Allah ondan münezzehtir. Bu sebeple gönül kanına bulaştım ki, anlayış ve idrak o mertebeye ulaşmaktan acizdir; ve şimdi bana 'ruhanî yükseliş' hâsıl olmuştur!"

Çoban cevâben dedi: "Yâ Mûsâ, ben şimdi teşbîh-i sırftan geçtim; mertebe-i tenzîhe eriştim ki, her ne der isem, o mertebede Hak Teâlâ ondan münezzehtir. Binâenaleyh bu sebeble gönül kanına bulaştım ki, fehm ve idrâk o mertebenin vusûlünden âcizdir; ve şimdi bana “mi'râc-ı rûhî” hâsıl olmuştur!"

1774. Ben "sidre-i münteha"dan geçmişim; o taraftan yüz binlerce sene kadar gitmişim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1774. Ben "sidre-i münteha"dan geçmişim; o taraftan yüz binlerce sene kadar gitmişim!

"Sidre"nin lügat anlamları vardır. Bir anlamı da, "en son ağaç" anlamınadır. Bundan, suret ve hayal âleminin sonu kastedilir.

Yani, "Ben suret ve hayal âleminden ileriye geçtim ve zâtî tecellîde (Allah'ın zâtının tecellîsinde) yok oldum; ve hakkında تَعْرُجُ المَلائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ (Meâric, 70/4) yani 'Melekler ve ruh O'na, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselir' buyurulan bir mertebeye yükseldim." Bu elli bin yılın bir günü, dünya senesiyle elli bin sene kabul edilirse, büyük bir sayıya ulaşır. Şerefli beyitte, "yüz binlerce sene kadar" ifadesiyle bu büyük sayıya işaret edilir.

"Sidre"nin ma'nâ-yı lügavîleri vardır. Bir ma'nâsı da, "en son ağaç" ma'nâsınadır. Bundan, âlem-i sûret ve hayalin müntehâsı murâd olunur. Ya'ni, "Ben âlem-i sûret ve hayâlden ileriye geçtim ve "tecellî-i zâtî"de mahv oldum; ve hakkında تَعْرُجُ المَلائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ (Meâric, 70/4) ya'ni "Melâiké ve rûh O'na, mikdarí elli bin yıl olan bir günde urûc eder" buyurulan bir mertebeye urûc ettim." Bu elli bin yılın bir günü, dünyâ senesiyle elli bin sene i'tibâr olunursa, azîm bir adede bâliğ olur. Beyt-i şerîfte, "yüz binlerce sene kadar" ta'bîriyle bu aded-i azîme işâret buyurulur.

1775. Kamçı vurdun, atım sıçradı; atladı ve felekten geçti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1775. Kamçı vurdun, atım sıçradı; atladı ve felekten geçti!

Senin irşat kolun, benim ezelî yatkınlığımın atına bir kamçı vurdu; ve atım sıçrayıp atladı ve şekil âlemi olan felekten, şekilsiz âleme geçti.

Senin bâzû-yı irşadın benim isti'dâd-ı ezelîmin atına bir kamçı vurdu; ve atım sıçrayıp atladı ve âlem-i sûret olan felekten, âlem-i bî-sûrete geçti.

1776. Bizim nâsûtumuzun mahremi lâhût oldu; senin eline ve koluna âferin olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1776. Bizim beşeriyetimizin sırdaşı ilahî öz oldu; senin eline ve koluna aferin olsun!

"Nâsût", görünen âlem ile "insan"ın toplamından ibarettir. Ve "lâhût", niteliksiz ve renksiz olan Zât'tan ibarettir ki, hakikat ehli buna "Hû" ile işaret ederler. Yani, "Bizim beşeriyetimizin sırdaşı, niteliksiz ve renksiz olan 'salt Zât' oldu. Senin eline ve koluna aferin ki, bir kamçıda beni bu mertebeye yükselttin!"

"Nâsût", âlem-i şehadet ile "hazret-i insân”ın mecmû'undan ibarettir. Ve “lâhût", bî-keyfiyyet ve bî-renk olan Zât'tan ibârettir ki, muhakkıkîn buna "Hû" ile işaret ederler. Ya'ni, "Bizim beşeriyyetimizin mahremi, keyfiyyetsiz ve renksiz olan "Zât-ı baht" oldu. Senin eline ve koluna âferin ki, bir kamçıda beni bu mertebeye terakkî ettirdin!"

1777. Şimdi benim hâlim söylemekten hariçtir. Bu söylediğim şey benim ahvalim değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1777. Şimdi benim hâlim söylemekten dışarıdadır. Bu söylediğim şey benim hallerim değildir.

Mademki benim nâsûtum (beşerî yönüm) lâhûtun (ilâhî yönün) mahremi oldu ve ben zâtî tecellî (Allah'ın özünün tecellî etmesi) zevki ile zevk aldım, benim hâlimi beşerî olan harf ve ses ile söylemek mümkün değildir. Harf ve sese ve sözlere sığdırdığım anlamlar benim hallerim değildir; beşerî yönümün halleridir. Ve benim beşerî yönüm ilâhîlik aynasında nakşedilmiştir.

Mâdemki benim nâsûtum lâhûtun mahremi oldu ve ben tecellî-i zâtî zevki ile mütezevvik oldum, benim hâlimi nâsûtî olan harf ve savt ile söylemek mümkin değildir. Harf ve savta ve elfâza sığdırdığım ma'nâlar benim ahvâlim değildir; nâsûtumun ahvâlidir. Ve benim nâsûtum lâhûtiyyet aynasında menküştür.

1778. Aynada olan nakşı görürsen, o senin nakşındır; o aynanın nakşı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1778. Aynada olan nakşı görürsen, o senin nakşındır; o aynanın nakşı değildir.

Yüce Allah'ın mutlak varlığının aynasında ve ilâhlık mertebesinde gördüğün nakış senin nakşındır; aynanın nakşı değildir. Çünkü o ayna şekilsiz, saf ve renksizdir. Bilinmeli ki, hakikat ehli zatlar katında iki bakış açısı vardır: Birincisi, Hak âlemin aynasıdır. Eşyanın suretleri o aynada kendilerini görürler. Diğeri ise, âlem Hakk'ın aynası olup, Hak âlem aynasında kendi isim ve sıfatlarının suretlerini müşâhede buyurur. Bu şerefli beyit ilk bakış açısına göredir.

Vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın aynasında ve lâhûtiyyetinde gördüğün nakış senin nakşındır; aynanın nakşı değildir. Zîrâ o ayna sûretsiz ve sâf ve bî-renktir. Ma'lûm olsun ki, muhakkıkîn hazerâtı indinde iki i'tibâr vardır: Birisi, Hak âlemin aynasıdır. Suver-i eşyâ o aynada kendilerini görürler. Diğeri, âlem Hakk'ın aynası olup, Hak âlem aynasında kendi esmâ ve sıfatının sûretlerini müşâhede buyurur. Beyt-i şerîf evvelki i'tibâra göredir.

1779. Nâyî adamın naye üflediği nefes nâyin lâyıkıdır; adamın layıkı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1779. Neyzenin neye üflediği nefes neyin lâyıkıdır; neyzenin lâyıkı değildir.

Yani Yüce Allah, rahmanî nefesiyle her bölünmez anda tecelli eder ve o tecelli eşit düzeydedir; asla farklılık yoktur. "Rahman'ın yaratmasında hiçbir farklılık göremezsin" (Mülk, 67/3) ayet-i kerimesinde bu anlama işaret buyurulur. Ancak her fert kendi yatkınlığı oranında o tecelliyi kabul eder. Nasıl ki neyzenin nefesi, çeşitli ahenkli neylere göre aynı derecededir; fakat onlardan çıkan ses neylerin yatkınlığına göredir. Örneğin kimi "mansur" ahenginde ve kimi "mâbeyn" veya "şah" veya "davud" ahenklerinde sesler çıkarır.

Ya'nî Hak nefes-i rahmânîsiyle her ân-ı gayr-i münkasimde mütecellîdir ve o tecellî ale's-seviyyedir; aslâ tefâvüt yoktur. ما ترى في خلق الرحمن من تفاوت (Mülk, 67/3) Ya'ni "Halk-ı Rahmân'da tefâvüt göremezsin" âyet-i kerîmesinde bu ma'nâya işâret buyurulur. Ancak her ferd kendi isti'dâdı nisbetinde o tecellîyi kabûl eder. Nitekim neyzenin nefesi, muhtelif âhenkli neylere göre bir derecededir; fakat onlardan çıkan sadâ neylerin isti'dâdına göredir. Meselâ kimi "mansûr" âhenginde ve kimi “mâbeyn” veyâ “şâh” veyâ “dâvûd" âhenklerinde sadâlar çıkarır.

1780. Sakın ve sakın, eğer hamd ve eğer şükür söylersen, o çobanın na-fercâmı gibi tanı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1780. Sakın ve sakın, eğer hamd ve eğer şükür söylersen, o çobanın na-fercâmı (asılsız, temelsiz) gibi tanı!

"Nâ-fercâm", asıl ve esastan yoksun şeye denir. Ve nâ-fercâm çobanın münacâtına (yakarmasına) aittir. Yani, "Sakın sakın ki, eğer türlü türlü sözlerle Hakk'a hamd ve şükür edersen, onları çobanın esastan yoksun yakarışı cinsinden bil! Çünkü senden ortaya çıkan hamd ve sena senin layıkına göredir; yoksa Hakk'ın layıkına göre değildir. Ve o sözlerin hepsi eksikliklerin kaynağı olan senin beşeriyetine aittir.

"Nâ-fercâm", asıl ve esâstan ârî şeye derler. Ve nâ-fercâm çobanın münâcâtına râci'dir. Ya'ni, "Sakın sakın ki, eğer türlü türlü elfâz ile Hakk'a hamd ve şükr edersen, onları çobanın esastan ârî münâcâtı kabîlinden bil! Zîrâ senden zuhûr eden hamd ve senâ senin lâyıkına göredir; yoksa Hakk'ın lâyıkına göre değildir. Ve o sözlerin hepsi menba'-ı nakäis olan senin nâsûtiyyetine âiddir.

1781. Senin hamdin ona nisbetle gerçi daha iyidir; fakat o Hakk'a nisbetle yine nef'den munkatı'dır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1781. Senin hamdin ona göre gerçi daha iyidir; fakat o, Hakk'a göre yine faydadan uzaktır.

Senin Hakk'a karşı yaptığın hamd ve övgü, çobanın hamd ve övgüsüne göre her ne kadar daha yüksek ise de, mademki kullandığın sözler ve kelimeler senin beşeriyetine aittir, varlığının ilâhî mertebesiyle beşeriyetinin hükümleri asla birbirine benzemediği için, Hakk'a göre o hamd ve övgü hayırdan ve faydadan uzaktır. Çünkü yaptığın bu hamd ve övgü yarı yolda kalır.

Senin Hakk'a karşı yaptığın hamd ve senâ, çobanın hamd ve senâsına nisbetle her ne kadar daha yüksek ise de, mâdemki kullandığın elfâz ve kelimât senin nâsûtiyyetin cümlesindendir, vücûdun mertebe-i lâhûtiyyetiyle nâsûtiyyetinin ahkâmı asla birbirine benzemediği için, Hakk'a nisbetle o hamd ve senâ hayırdan ve nef'den munkatı'dır. Zîrâ yaptığın bu hamd ve senâ yarı yolda kalır.

1782. Nice bir söylersin, perdeyi kaldırdıkları vakit ki bu olmamıştır, o şeyi ki zannettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1782. Ne zamana kadar söylersin ki, perdeyi kaldırdıkları zaman, zannettikleri o şeyin olmadığını anlarlar.

Ne zamana kadar "Ben Hakk'a hamd ve senâ ediyorum ve Hakk'ı zikrediyorum" dersin? Bu nâsûtiyyet (beşeriyet) perdesini kaldırdıkları zaman, olduğunu zannettiğin hamd ve senâların ve zikirlerin olmamış olduğunu görürsün. Bu şerefli beyitte, Kaf sûresinde geçen لَقَدْ كُنتَ في غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاءَكَ فَبَصَركَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ (Kaf, 50/22) yani "Sen öncesiz olarak bundan gaflette idin; şimdi senden perdeyi açtık; bu sebeple bugün görüşün keskindir." âyet-i kerîmesiyle, Zümer sûresinde geçen و بدا لهم من الله ما لم يكونوا يحتسبون (Zümer, 39/47) yani "Onlara Yüce Allah tarafından zannetmedikleri şey ortaya çıkar" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

Ne vakte kadar "Ben Hakk'a hamd ve senâ ediyorum ve Hakk'ı zikrediyorum" dersin? Bu nâsûtiyyet perdesini kaldırdıkları vakit, olduğunu zannettiğin hamd ü senâların ve zikirlerin olmamış olduğunu görürsün. Bu beyt-i şerîfte, Kaf sûresinde vâki' لَقَدْ كُنتَ في غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاءَكَ فَبَصَركَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ (Kaf, 50/22) ya'ni "Sen evvelce bundan gaflette idin; imdi senden perdeyi açtık; binâenaleyh bugün basarın keskindir." âyet-i kerîmesiyle, sûre-i Zümer'de vâki' و بدا لهم من الله ما لم يكونوا يحتسبون (Zümer, 39/47) ya'ni "Onlara Allâh Teâlâ tarafından zanneder olmadıkları şey zâhir olur" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

1783. Bu senin zikrinin kabûlü rahmettendir; müstehazanın namazı gibi ruhsattır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1783. Bu senin zikrinin kabulü rahmettendir; istihazalı kadının namazı gibi bir ruhsattır.

Bilinmeli ki, kadınlara hayız zamanında namaz kılmak caiz değildir. Fakat hayız zamanı geçtikten sonra yine kendilerinden gelen kan kesilmez ise, fıkıh âlimleri onu "istihaza" (özür kanı) sayıp, namaz kılmasına şeriaten izin vermişlerdir. Bu sebeple bu ruhsat üzerine, kadın her ne kadar temiz değil ise de namaz kılabilir.

Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ), bizim eksikliklerin kaynağı olan insanlık yönümüzden gelen hamd ve senamızı ve zikrimizi, "istihazalı" kadının namazına benzeterek derler ki: "Bizim bu, Hakk'ın pak zâtına layık olmayan zikrimizin, bu temiz olmayışıyla beraber kabul buyurulması, tamamen Hakk'ın bize olan rahmetindendir. Nasıl ki "istihaza" halinde bulunan kadının namazına şeriaten izin verilmiştir."

Ma'lumdur ki, kadınlara hayız zamânında namaz kılmak câiz değildir. Fakat hayız zamanı geçtikten sonra yine kendilerinden gelen kan kesilmez ise, fukahâ onu "istihâza" addedip, namaz kılmasına şer'an icâzet vermişlerdir. Binâenaleyh bu ruhsat üzerine, kadın her ne kadar tâhir değil ise de namaz kılabilir.

Cenâb-ı Pîr, bizim menba'-ı nakāis olan nâsûtiyyetimiz cihetinden olan hamd ü senâmızı ve zikrimizi, “müstehâza"nın namazına teşbîh buyurup derler ki: "Bizim bu Hakk'ın zât-ı pâkine lâyık olmayan zikrimizin bu adem-i tahâretiyle beraber kabûl buyurulması, mahza Hakk'ın bize olan rahmetindendir. Nitekim "istihâza" hâlinde bulunan kadının namazına şer'an izin verilmiştir."

1784. Onun namazında kan bulaşmıştır; senin zikrin teşbîhe ve “çûn"e bulaşıktır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1784. Onun namazında kan bulaşmıştır; senin zikrin teşbihe ve "çûn"a bulaşıktır!

"Müstehâza"nın (özür kanı gören kadının) namazıyla senin zikrinin arasında hiçbir fark yoktur. "Müstehâza"nın namazı kan ile bulaşık olduğu için temizliksizlik içindedir. Ve senin zikrin dahi senin insanî tabiatının ve beşeriyetinin gerektirdiği teşbihlere ve "çûn"a, yani kendi hayalinin dairesindeki niteliğe ve vasıflara bulaşık olduğu için, o da temizliksizlik içindedir. Hak Teâlâ'nın Zât'ı ise vehimlere ve hayallere ve teşbihlere sığmaktan uzaktır.

"Müstehâza"nın namazıyla senin zikrinin arasında hiç fark yoktur. "Müstehâza"nın namazı kan ile bulaşık olduğu için adem-i tahâret içindedir. Ve senin zikrin dahi senin nâsûtiyyetinin ve beşeriyyetinin îcâb ettirdiği teşbîhlere ve “çûn"e ya'ni, kendi hayâlinin dâiresindeki keyfiyyete ve evsâfa bulaşık olduğu için, o da adem-i tahâret içindedir. Zât-ı Hak ise evhâm ve hayâlâta ve teşbîhâta sığmaktan muarrâdır.

1785. Kan pistir ve bir su ile gider; fakat bâtının pislikleri vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1785. Kan pistir ve bir su ile gider; fakat bâtının (iç âlemin) pislikleri vardır.

1786. Ki o, Kirdigar'ın lutfunun suyundan gayri ile iş adamının batınından zail olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1786. Çünkü o, Yaratıcı'nın lütuf suyundan başkasıyla iş adamının içinden yok olmaz.

İç âlemin, şeytanın vesveseleri ve kötü huylar gibi birtakım pislikleri vardır ki, o murdarlıklar gerçek failin lütuf suyundan başka bir vasıta ile Hakk yolunda çalışan sâlikin içinden ve kalbinden yok olmaz ve gitmez. İkinci mısradaki `گم نگردد` Arapça kaf harfiyle `کم نگردد` olursa, “eksilmez” anlamına gelir ki, bu da bir yöndür. Bilinmeli ki, pislik dört çeşittir: Zahirî pisliğin temizliği su iledir. Nefsin pisliği, hata ve günahlar ile olup, temizliği tövbe ve insân-ı kâmile yönelme iledir. Ahlakın pisliği, kötü vasıflar iledir. Onun temizliği, faziletli ahlak ve beğenilen vasıflar iledir. Ve sırrın pisliği şirk ve cehalet ve marifetin azlığıdır. Onun temizliği, tevhid ile ve ilim ile ve marifetin çokluğu iledir. Bunların hepsi Hakk'ın lütuf suyu ile temizlenir; ve kötüler gider, yerlerine iyiler gelir.

Bâtının, şeytanın vesveseleri ve kötü huylar gibi birtakım pislikleri vardır ki, o murdarlıklar fâil-i hakîkînin lütfunun suyundan başka vâsıta ile Hak yolunda çalışan sâlikin bâtınından ve kalbinden mahv ve zâil olmaz. İkinci mısra'daki `گم نگردد` kaf-ı Arabi ile `کم نگردد` olursa, “eksilmez” ma'nâsına gelir ki, bu da bir vecihtir. Ma'lûm olsun ki, necâset dört nevi'dir: Zâhirî necâsetin temizliği su iledir. Necâset-i nefs, hatâ ve maâsî ile olup, temizliği tövbe ve insân-ı kâmile inâbe iledir. Necâset-i ahlâk, kötü evsâf iledir. Onun temizliği, ahlâk-ı fâzıla ve evsâf-ı marzıyye iledir. Ve sırrın necâseti şirk ve cehâlet ve ma'rifetin azlığıdır. Onun temizliği, tevhîd ile ve ilim ile ve ma'rifetin çokluğu iledir. Bunların hepsi Hakk'ın lutuf suyu ile temizlenir; ve kötüler gider, yerlerine iyiler gelir.

1787. Keşki sücudunda yüz çevire idin; "sübhane Rabbiye'nin ma'nâsını bile idin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1787. Keşke secde edişinde yüz çevirseydin; "Rabbimi tesbih ederim" sözünün anlamını bilseydin!

Yani, keşke secde edişinde kime yöneldiğini bilerek, kalbinin yüzünü tamamen ahadiyet Zât'ına döndürseydin ve secde hâlinde "Sübhâne Rabbiye'l-a'lâ" yani, "En yüce Rabbimi eksikliklerden uzak tutarım" demenin anlamını bilseydin! Yukarıda da açıklandığı üzere, ahadiyet Zât'ı mertebesine göre idrak ve hayal mertebesi dar olduğu gibi, insan sözleri ve kelimeleri de çok dardır. Bu sebeple sonsuz olan ahadiyet Zât'ının bu darlıklara sığması, eksik akıllarımızın bile kabul edemeyeceği açıktır. Hiç şüphe yoktur ki, bizim tenzihimiz, sonsuz olan ahadiyet Zât'ını sınırlama niteliğinde olur. Çünkü bir şey bir şeyden uzak ve arınmış olunca, ikisinin sınırları birbirinden ayrılmış olur. İşte bizim tenzihimizin değeri bu kadardır. Böyle olunca, bizim tesbihlerimiz gurur duyulacak bir şey değildir; aksine utanılacak bir şeydir. Bu sebeple bu tesbih ve tenzihimizden dahi Hakk'ı uzak ve arınmış saymamız ve kendimizi ve tesbihimizi hiçe saymamız gerekir.

Ya'ni, keşki sücûdunda kime teveccüh ettiğini bilerek, kalbinin yüzünü tamâmiyle Zât-ı ahadiyyete döndüre idin ve secde hâlinde "Sübhâne Rabbiye'l-a'lâ" ya'ni, "Rabb-i a'lâ'mı tenzîh ederim" demenin ma'nâsını bile idin! Yukarıda da îzâh olunduğu üzere, "Zât-ı ahadiyyet" mertebesine nazaran idrâk ve hayâl mertebesi dar olduğu gibi, elfâz ve kelimât-ı beşer dahi darın darıdır. Binâenaleyh nâmütenâhî olan Zât-ı ahadiyyetin bu darlıklara sığması, ukūl-ı nâkısamızın bile kabûl edemeyeceği meydandadır. Hiç şübhe yoktur ki, bizim tenzîhimiz, nâmütenâhî olan Zât-ı ahadiyyeyi tahdîd mâhiyyetinde olur. Zîrâ bir şey bir şeyden münezzeh olunca, ikisinin hudûdu birbirlerinden ayrılmış olur. İşte bizim tenzîhimizin kıymeti bu kadardır. Böyle olunca, bi- zim tesbîhâtımız mağrûr olacak bir şey değildir; belki utanılacak bir şeydir. Binâenaleyh bu tesbîh ve tenzîhimizden dahi Hakk'ı münezzeh addetmemiz ve kendimizi ve tesbîhimizi hiçe saymamız lâzım gelir.

1788. Şöyle ki, Ey Rabbim sücudum vücudum gibi na-sezâdır; muhakkak sen kötülüğe iyiliği ceza ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1788. Şöyle ki, Ey Rabbim, secdem varlığım gibi uygunsuzdur; muhakkak sen kötülüğe iyiliği ceza ver!

Yani, "Sübhâne Rabbiye'l-a'la" dediğin zaman, bu anlamı hatırla! "Ey benim Rabbim, benim bu beşerîliğim (nâsûtiyyet) ile yaptığım secdeler, bu beşerî varlığım gibi, Senin biricik Zâtına sunulmaya layık bir şey değildir. Hepsi uzaklık kiri (levs-i bu'd) ile kirlenmiştir. Bu sebeple benim bu kötülüğüme karşılık, lütuf ve kereminin kemâliyle iyilikle mükâfat ihsan eyle!"

Ya'ni, "Sübhâne Rabbiye'l-a'la" dediğin vakit, bu ma'nâyı tahattur et! "Ey benim Rabbim, benim bu nâsûtiyyetim ile yaptığım secdeler, bu vücûd-1 nâ-sûtîm gibi Zât-ı ahadiyyene arza lâyık bir şey değildir. Hepsi levs-i bu'd ile mülevvestir. Binâenaleyh benim bu kötülüğüme karşı kemâl-i lutuf ve keremin ile iyilikle mükâfât ihsân eyle!"

1789. Bu arzın hilm-i Hak'tan eseri vardır; nihayet necaseti götürdü ve güller mahsul verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1789. Bu yeryüzünün hilimden (yumuşak huyluluktan) bir eseri vardır; sonunda pisliği götürdü ve güller ürün verdi.

Yani, kötülüğe iyilikle karşılık vermek hilmin eseridir. Ve Hak Teâlâ'nın bu hilminin eseri, O'nun yaratılmışı olan yeryüzünde de görünür. Nitekim yeryüzüne birtakım pislikler ve gübreler dökülür ve yeryüzü bunları yutup, yerine güzel kokulu güller ve çiçekler çıkarır ve tadı lezzetli türlü türlü meyveler ve ürünler verir. Bu hâl, yeryüzünün doğası gereği kötüye iyi ile karşılık vermesinin örneğidir.

Ya'ni, fenâlığa iyilik ile mukābele etmek eser-i hilimdir. Ve Hakk'ın bu hilminin eseri, O'nun mahlûku olan arzda da zâhirdir. Nitekim arza birtakım pislikler ve gübreler dökülür ve arz bunları bel' edip, yerine güzel kokulu güller ve çiçekler çıkarır ve tu'mu lezîz türlü türlü meyveler ve mahsûlât verir. Bu hâl, arzın tab'an kötüye iyi ile mukābelesinin nümûnesidir.

1790. O bizim pisliklerimizi örter; mukābilinde ondan goncalar biter! [1804]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1790. O bizim pisliklerimizi örter; karşılığında ondan goncalar biter! [1804]

Yer, bizim pisliklerimizi hazmedip örter; onlara karşılık, o yerden goncalar ve çiçekler büyüyüp gelişir.

Arz bizim murdarlıklarımızı hazmedip örter; onlara bedel, o arzdan goncalar ve çiçekler neşv ü nemâ bulur.

1791. İmdi, vaktaki kafir ihsânda ve sehâda topraktan daha mayasız ve alçak olduğunu gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1791. Şimdi, kâfir, ihsanda ve cömertlikte topraktan daha mayasız ve alçak olduğunu gördü.

Yani, hakikat âlemine perde olan bu topraktan yaratılmış izafî varlık, zorunlu olan ölüm neticesinde yok olduğu zaman, kâfirler göreceklerdir ki, dünya hayatından başka ahiret hayatı da varmış ve kendileri bu hayata lazım olan şeylerden iflas içinde kalmışlardır. İhsan ve cömertlik konusunda kendilerinin topraktan daha mayasız ve aşağı olduklarını anlayacaklardır. Çünkü toprak kötü şeyleri alır; iyi şeyler çıkarır. Bunlar ise güzel gıdalar yerler ve kötü fikirler ve ahlaklar çıkarırlar.

Ya'ni, âlem-i hakîkata hicâb olan bu topraktan mahlûk vücûd-ı izâfı, ıztırârî olan ölüm neticesinde zâil olduğu vakit, kâfirler göreceklerdir ki, hayât-ı dünyeviyyeden başka hayât-ı uhreviyye de var imiş ve kendileri bu hayâta lâzım olan şeylerden iflâs içinde kalmışlardır. İhsân ve sehâ hususunda ken- dilerinin topraktan daha mayasız ve aşağı olduklarını anlayacaklardır. Zîrâ toprak fenâ şeyleri alır; iyi şeyler çıkarır. Bunlar ise güzel gıdalar yerler ve fenâ efkâr ve ahlâk çıkarırlar.

1792. Onun vücudundan gül ve meyve bitmedi; bütün temizliklerin fesâdından başkasını istemedi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1792. Onun varlığından gül ve meyve bitmedi; bütün temizliklerin bozulmasından başkasını istemedi!

O kâfirin varlığından, gül gibi olan ilahi bilgiler ve meyve gibi olan salih ameller ve faziletli ahlaklar gelişip büyümedi. Bütün temiz şeyleri bozdu. Nefis yemekler yedi; bu gıdalar onun varlığında kuvvetlere dönüştü ve batıl fikirler, fasit ameller ve rezil ahlaklar şeklinde ortaya çıktı.

O kâfirin vücudundan, gül gibi olan maârif-i ilâhiyye ve meyve gibi olan a'mâl-i sâliha ve ahlâk-ı fâzıla neşv ü nemâ bulmadı. Bütün temiz şeyleri bozdu. Nefis taâmlar yedi; bu gıdalar onun vücûdunda kuvvetlere inkılâb etti ve efkâr-ı bâtıle ve a'mâl-i fâside ve ahlâk-ı rezîle sûretinde zâhir oldu.

1793. Dedi: "Ben zehabda geri gitmişim; ey hasret, ne olaydı ben toprak olaydım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1793. Dedi: "Ben gidişte geri gitmişim; ey hasret, keşke ben toprak olaydım!"

O kâfir, bedenin yoğunluğu kalkıp ruhani incelik ortaya çıktığı gün dedi ki: "Ben görünen hayat ve bedenin yoğunluğu âleminde yürüdüğüm ve gittiğim zaman, meğer geriye gitmişim ve tersine yürümüşüm. Çünkü dünya hayatında kazandığımı zannettiğim şeylerin hepsini geride ve arkamda bıraktım!" Tebbet Yedâ sûresinde geçen مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالَهُ وَ مَا كَسَبَ (Mesed,111/2) yani "Malı ve kazandığı şey kendisine helâkten fayda vermedi!" ayet-i kerimesi gereğince, bugün bana onların hiçbir faydası yoktur. Ey hasret ve pişmanlık, şimdi senin vaktin geldi. Keşke, ihsan ve cömertlikte ben de toprak mayasında olaydım!"

Bu şerefli beyitte, Nebe' sûresinin sonunda yer alan وَ يَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَنِى كُنْتُ تُرَابًا (Nebe', 78/40) yani "Kâfirler derler ki: Keşke toprak olaydım!" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

O kâfir, kesâfet-i tabîiyye kalkıp, letâfet-i rûhiyye zahir olduğu günde dedi ki: "Ben hayât-ı zâhiriyye ve kesâfet-i tabîiyye âleminde yürüdüğüm ve gittiğim vakit, meğer geriye gitmişim ve tersine yürümüşüm. Zîrâ hayât-ı dünyada kazandığımı zannettiğim şeylerin hepsini geride ve arkamda bıraktım!" Tebbet Yedâ sûresinde vaki مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالَهُ وَ مَا كَسَبَ (Mesed,111/2) ya'ni "Malı ve kazandığı şey kendisine helâkten fâide vermedi!" âyet-i kerîmesi mûcibince, bugün bana onların hiçbir fâidesi yoktur. Ey hasret ve nedâmet, şimdi senin vaktin geldi. Ne olaydı, ihsân ve sehâda ben de toprak mayasında olaydım!"

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Nebe' nihâyetinde olan وَ يَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَنِى كُنْتُ تُرَابًا (Nebe', 78/40) ya'ni "Kâfirler derler ki: Ne olaydı toprak olaydım! âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

1794. Keşki topraklıktan seferi ihtiyar etmese idim; hâkî gibi bir dâne toplasa idim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1794. Keşke topraklıktan seferi seçmeseydim; toprak rengi bir tane toplasaydım!

İkinci "hâkî"den maksat, kuştur. Ve bazı nüshalarda "hâkî" yerine, "Hem-çü murgân" (kuşlar gibi) geçmektedir. Yani, "Keşke topraklıktan bitki; ve bitkiden hayvan; ve hayvandan insan mertebelerine gelmek için seferi seçmeseydim; toprak rengi olan kuşlar gibi taneler toplasaydım."

İkinci "hâkî"den murâd, kuştur. Ve ba'zı nüshalarda “hâkî” yerine, "Hem-çü murgân" vâki'dir. Ya'ni, “Keşki topraklıktan nebât; ve nebâttan hayvân; ve hayvândan insân mertebelerine gelmek için sefer ihtiyâr etmese idim; hâkî olan kuşlar gibi dâneler toplasa idim."

1795. Vaktâki sefer ettim, beni yol imtihan etti; bu seferi etmekten yol azığım ne oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1795. Vaktâki sefer ettim, beni yol imtihan etti; bu seferi etmekten yol azığım ne oldu?

Vaktâki topraklık mertebesinden mertebeleri katetmek için sefere çıktım ve insanlık mertebesine geldim; bu yol benim hakikatımın mahiyetini ve özünü meydana çıkarmak için beni imtihan etti. İnsanlık mertebesine gelinceye kadar yaptığım bu seferden, bundan sonraki yaptığım ahiret seferi için yol azığım ve erzağım ne oldu? Hiç!

Bilinmeli ki, her ferdin ilahi ilim mertebesinden, aşağıların aşağısı olan insanlık mertebesine kadar olan seferi "iniş"tir. Ve bu iniş seferinde her geçtiği mertebeden birer renk ve meşrep alır ve insanlık mertebesinde bütün mertebelerin hükümlerini ve meşreplerini toplar. Bundan sonraki seferi yine aslı olan ilahi ilme kadar "yükseliş"tir. Bu yükseliş seferi, ya aceleci veya gecikmeli olur. "Aceleci yükseliş", Hakk'ın inayeti ve insân-ı kâmilin terbiyesi sayesinde, ezelî yatkınlığının açığa çıkmasıyla dünya hayatında olur. "Gecikmeli yükseliş" ise, dünya hayatının kesintiye uğramasından sonra, ezelî yatkınlığa göre, berzah, ba's (yeniden diriliş), haşir (toplanma), mizan (terazi), hesap, a'raf, cennet ve cehennem duraklarından geçmek suretiyle olur ki, bu durakların geçilmesi, dünya seneleriyle pek uzun gecikme sürelerinden sonradır. İlahi ilim mertebesine vusûldan sonra, her fert için yok olmak yoktur ve ebediyet vardır. Buna göre ondan sonra yine seferler vardır. Ve bu iniş ve yükseliş sonsuza dek devam eder. Şu kadar ki, "aceleci yükseliş" sahiplerinin zevki, "gecikmeli yükseliş" sahiplerinin zevkinden başkadır. Bu sırrı anlamayanlar "tenasüh"e (ruh göçüne) inanmışlardır. Bu iniş ve yükseliş kesinlikle "tenasüh" değildir. Ancak her ferdin "rabb-i hâss"ının (özel Rabbi'nin) hazinesinde gizli olan hükümlerin ve eserlerin sonsuza dek zuhurundan ibarettir. Burada pek çok ayrıntı vardır. Fakat bahis uzamamak için bu marifet düsturu irfan ehline kafidir.

Vaktâki topraklık mertebesinden kat'-ı merâtib için sefere çıktım ve insanlık mertebesine geldim; bu yol benim hakîkatımın mâhiyetini ve mayasını meydana çıkarmak için beni imtihan etti. Mertebe-i insâniyyete gelinceye kadar yaptığım bu seferden, bundan sonraki yaptığım sefer-i âhiret için yol azığım ve zâd ve zahîrem ne oldu? Hiç!

Ma'lûm olsun ki, her ferdin ilm-i ilâhî mertebesinden, esfel-i sâfilîn olan mertebe-i insâniyyete kadar olan seferi "nüzûl"dür. Ve bu nüzûl seferinde her geçtiği mertebeden birer renk ve meşreb alır ve insâniyyet mertebesinde bütün merâtibin ahkâmını ve meşâribini cem' eder. Bundan sonraki seferi yine aslı olan ilm-i ilâhîye kadar "urûc"dur. Bu sefer-i urûc, ya 'âcil veyâ âcil olur. "Urûc-ı 'âcil", Hakk'ın inâyeti ve insân-ı kâmilin terbiyesi sâyesinde, isti'dâd-ı ezelîsinin inkişafıyla hayât-ı dünyeviyyede olur. "Urûc-ı âcil" ise, hayât-ı dünyeviyyenin inkıtâ'ından sonra, isti'dâd-ı ezelîye göre, berzah, ba's, haşı, mîzân, hesâb, a'râf, cennet ve cehennem mevtınlarından mürûr sûretiyle olur ki, bu mevtınlerin mürûru, dünyâ seneleriyle pek uzun müddet-i teahhurlardan sonradır. İlm-i ilâhî mertebesine vusûldan sonra, her ferd için yok olmak yoktur ve ebediyyet vardır. Binâenaleyh ondan sonra yine seferler vardır. Ve bu nüzûl ve urûc ilâ-nihâye devam eder. Şu kadar ki, “urûc-ı 'âcil" ashâbının zevki, “urûc-ı âcil" ashâbının zevkinden başkadır. Bu sırrı anlamayanlar "tenâsüh"e käil olmuşlardır. Bu nüzûl ve urûc kat'an "tenâsüh" değildir. Ancak her ferdin "rabb-i hâss"ının hazînesinde meknûz olan ahkâm ve âsârın ilâ-nihâye zuhûrundan ibarettir. Burada pek çok tafsîlât vardır. Fakat bahis uzamamak için bu düstûr-ı ma'rifet ehl-i irfâna kâfidir.

1796. Ondan dolayı ki, onun meyli toprak tarafınadır ki o, seferde yüzü önünde bir faide görmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1796. Ondan dolayı ki, onun meyli toprak tarafınadır ki o, seferde yüzü önünde bir fayda görmez.

Kâfirin ahiret yolculuğu için azıksız ve zahiresiz kalması ondan dolayıdır ki, dünya hayatında onun bütün meyli ve hevesi, menşeleri toprak olan görünen şekiller tarafınadır. Ve fani olan bu şekillere muhabbet, seraba olan muhabbet gibidir. Bu sebeple o kâfir hayallere gönül bağladığı için ahiret yolculuğunda bunlar yok olunca yüzü önünde ve karşısında fayda elde etmeye hizmet eden bir şey göremez olur.

Kâfirin sefer-i âhiret için zâd ve zahîresiz kalması ondan dolayıdır ki, hayât-ı dünyeviyyede onun bütün meyli ve hevesi, menşe'leri toprak olan zâhirî sûretler tarafınadır. Ve fânî olan bu sûretlere muhabbet, serâba olan muhabbet gibidir. Binâenaleyh o kâfir hayâlâta gönül bağladığı için sefer-i âhi- rette bunlar zâil olunca yüzü önünde ve muvâcehesinde fâide husûlüne hâdim bir şey göremez olur.

1797. Onun yüzünü geri çevirmesi o hırs ve âzdır; ve onun yüzünü yola döndürmesi sıdk ve niyazdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1797. Onun yüzünü geri çevirmesi o hırs ve azdır; ve onun yüzünü yola döndürmesi sıdk ve niyazdır.

Dünya hayatındaki yürüyüşünde yüzünü geriye çevirmesi, fânî olana duyduğu hırs ve şiddetli eğilimidir. Çünkü dünya hayatı yok olunca hepsi geride kalır. Ve yüzünü yola döndürmesi, Yaratıcısını tanıyıp O'na karşı sadakattır. Yani, var edicisinin emrine itaat, boyun eğme ve niyazdır. Çünkü ahiret yolculuğunun ve yükselişin azığı ve zahiresi budur.

Hayât-ı dünyeviyyedeki yürüyüşünde yüzünü geriye çevirmesi, fânîye olan hırsı ve şiddet-i meylidir. Çünkü hayât-ı dünyâ zâil olunca hepsi geride kalır. Ve yüzünü yola döndürmesi, Hâlık'ını tanıyıp O'na karşı sadâkattır. Ya'ni, mûcidinin emrine itâat ve inkisâr ve niyazdır. Zîrâ öndeki sefer-i âhiretin ve urûcun azığı ve zahîresi budur.

1798. Her otun ki onun meyli yukarıya ola, ziyâdelikte ve hayatta ve nemâdadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1798. Her otun ki onun meyli yukarıya ola, ziyâdelikte ve hayatta ve nemâdadır.

Her otun meyli yukarıya doğru olursa, bitkisel hayatı yolunda ve büyüme içinde ve ilerlemede olduğu anlaşılır.

Her otun meyli yukarıya doğru olursa, hayât-ı nebâtiyyesi yolunda ve neşv ü nemâ içinde ve terakkîde olduğu anlaşılır.

1799. Vaktāki başını yer tarafına çevirdi, eksiklikte ve kurulukta ve noksanda ve mağbûnluktadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1799. Ne zaman ki başını yer tarafına çevirdi, eksiklikte, kurulukta, noksanlıkta ve aldanmışlıktadır.

"Gabîn" burada mastar yerinde olarak "mağbûn" anlamındadır. "Mağbûn", aldanmak demektir. Yani, eğer otun başı toprak tarafına doğru dönmüş olursa, bitkisel hayatının günden güne sönmekte ve eksilmekte olduğu ve kurumaya yüz tuttuğu ve kökünde topraktan gıda alma kuvvetine noksanlık geldiği ve bu sebeple bitkisel hayatında aldanmışlıkta bulunduğu anlaşılır.

"Gabîn" burada masdar makāmında olarak “mağbûn” ma'nâsındadır. "Mağbûn", aldanmak demektir. Ya'ni, eğer otun başı arz tarafına doğru dönmüş olursa, hayât-ı nebâtiyyesi günden güne sönmekte ve eksilmekte olduğu ve kurumağa yüz tuttuğu ve kökünde topraktan gıdâ almak kuvvetine nakîsa geldiği ve binâenaleyh hayât-ı nebâtiyyesinde aldanmada bulunduğu anlaşılır.

1800. Vaktaki senin ruhunun meyli yukarı tarafa olur, senin merci'in tezâ-[1814] yüdde orası olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1800. Senin ruhunun meyli yukarı tarafa olduğu zaman, senin dönüş yerin artışta orası olur.

Otlar gibi senin hayatının meyli yukarı tarafa, yani ruhanîlik ve insanlık ve ilahî bilgileri elde etme tarafına olduğu zaman, senin döneceğin yer de artışta orası olur. Yani ilerlemen ve artışın ruhanîlik âleminde olur.

Otlar gibi senin hayatının meyli yukarı tarafa, ya'ni rûhâniyyet ve insâniyyet ve tahsîl-i maarif-i ilâhiyye tarafına olduğu vakit, senin rücû' edece-ğin yer dahi tezâyüdde orası olur. Ya'ni terakkîn ve ziyâdeliğin rûhâniyyet âleminde olur.

1801. Ve eğer senin başın zemîn tarafına, tersine isen, âfilsin; "Hak âfilleri sevmez!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1801. Ve eğer senin başın yer tarafına, tersine ise, batansın; "Hak batanları sevmez!"

Ve eğer senin düşüncen ve eğilimin topraktan meydana gelen fani şekiller tarafına ve yürüdüğün yolun arkasına olursa, düşünceni bağlayarak o eğilim ve sevgi beslediğin faniler gibi batan ve yok olan olursun. Yüce Allah ise batan ve yok olanları sevmez ve onları mutlak varlığının uzak mertebelerine atar ve tabiat cehenneminde bırakır.

Ve eğer senin fikrin ve meylin topraktan hâsıl olan fânî sûretler tarafına ve yürüdüğün yolun arkasına olursa, fikrini bağlayarak o meyl ve muhabbet ettiğin fânîler gibi âfil ve zâil olursun. Hak Teâlâ hazretleri ise âfil ve zâil olanları sevmez ve onları vücûd-ı mutlakının merâtib-i baîdesine tarh buyurur ve tabîat cehenneminde ibkā eder.
