# Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 4

**Yazar:** Ahmed Avni Konuk

> Ahmed Avni Konuk'un Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine yazdığı tercüme ve şerh. Yayına hazırlayanlar: Dr. Selçuk Eraydın, Prof. Dr. Mustafa Tahralı (Kitabevi Yayınları).

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/mesnevi-i-serif-serhi-cilt-4
**Sayfa:** 513

---

## Mûsâ (a.s.)ın Hak Teâlâ'dan zâlimlerin galebelerinin sırrını sorması

1802. Mûsâ dedi: "Ey iş yapıcı olan Kerîm; ey Rabbim, senin bir nefes zikrin uzun ömürdür!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1802. Mûsâ dedi: "Ey iş yapıcı olan Kerîm; ey Rabbim, senin bir nefes zikrin uzun ömürdür!"

Mûsâ (a.s.) Yüce Allah'a hitaben yakarışında dedi ki: "Ey mutlak fail (işi yapan) ve ey bir nefes zikri mana âleminde uzun bir ömür olan Allah'ım!" Bu şerefli beyitte "Gafiller arasında zikreden kimse, ölüler arasında diri gibidir" hadis-i şerifine işaret edilir. Çünkü Hakk'ın zikrinden gafil olmak, manada ölüm; Hakk'ın zikri ise manada ömür ve hayattır.

Mûsâ (a.s.) Cenâb-ı Hakk'a hitâben münâcâtında dedi ki: "Ey fâil-i mutlak ve ey bir nefes zikri âlem-i ma'nâda uzun bir ömür olan Allah'ım!" Bu beyt-i şerîfte الذاكر بين الغا فلين كالحى بين الميتين ya'ni, "Zâkir olan kimse gāfiller arasında, ölüler arasında diri gibidir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Zîrâ Hakk'ın zikrinden gaflet, ma'nâda ölüm ve Hakk'ın zikri ma'nâda ömür ve hayattır.

1803. Suda ve çamurda eğri-büğrü nakış gördüm; melâike gibi gönül bir i'tiraz etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1803. Suda ve çamurda eğri büğrü nakış gördüm; melekler gibi gönül bir itiraz etti.

"Su ve çamur"dan kastedilen, dört unsurdan oluşan insan vücududur. "Kejmej" sözlükte "yeni konuşmaya başlayan ve doğru konuşamayan çocuk" anlamına gelir. "Kâf" harfinin ötreli ve "mîm" harfinin üstünlü okunuşuyla "küjmej" ise "eğri söz" anlamına gelir. Burada "eğri büğrü" anlamındadır ki, şeriatın amacına aykırı olan ahlak ve fiiller kastedilir. Yani, "İnsan vücudunda eğri büğrü ahlak ve fiillerin nakışlarını gördüm; bu sebeple gönül, Âdemoğlunun yaratılışı hakkında melekler tarafından yapılan itiraz gibi bir itiraz etti." Yani, melekler Bakara suresinin başında anlatıldığı üzere, "Ey Rabbimiz, kan döken ve yeryüzünde bozgunculuk yapan Âdem'i mi halife yapacaksın?!" (Bakara, 2/30) diye Allah'a soru sormuşlardı; ve bu soru da Allah'ın fiillerine itiraz niteliğinde görülmüştü. Nasıl ki Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) Fusûsu'l-Hikem'de Âdem Fassı'nda bunu açıklar. Hz. Musa'nın sorusu, zalimlerin galip gelmesi sırrından ibaret olup, başka bir mesele olmakla beraber, bu da zımnen ilahi fiillere itiraz niteliğinde olduğundan, Musa (a.s.) sorusunu sırf itiraz olması yönünden meleklerin sorusuna benzetti.

"Su ve çamur"dan murâd, erkân-ı erbaadan olan vücûd-ı beşerdir. "Kejmej" lügatta "yeni söze başlayan ve doğru konuşmayan çocuk" ma'nâsınadır. Ve "kâf"ın zammı ve "mîm"in fethi ile "küjmej" "eğri söz" ma'nâsınadır. Burada "eğri büğrü" ma'nâsına gelir ki, murâd-ı şer'a muhâlif olan ahlâk ve efâldir. Ya'ni, "Vücûd-ı beşerde eğri büğrü ahlâk ve efâl nakışlarını gördüm; binâenaleyh gönül, benî Adem'in hilkati hakkında melâike tarafından vâki' olan i'tirâz gibi bir i'tiraz etti." Ya'ni, melekler sûre-i Bakara'nın ibtidâsında hikâye buyurulduğu üzere, "Yâ Rab, kan döken ve yeryüzünde fesâd yapan Adem'i halîfe mi yapacaksın?!" (Bakara, 2/30) diye Hakk'a suâl sormuşlar; ve bu suâl dahi ef'âl-i Hakk'a i'tirâz mâhiyetinde görülmüş idi. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ademî'de îzâh buyururlar. Hz. Mûsâ'nın suâli, zâlimlerin gālib olması sırrından ibaret olup, başka bir mes'ele olmakla beraber, bu da zımnen ef'âl-i ilâhiyyeye i'tirâz mâhiyetinde olduğundan, Mûsa (a.s.) suâlini mahzâ i'tirâz olmak cihetinden melâikenin suâline teşbîh buyurdu.

1804. Şöyle ki "Ne maksûd vardır bir nakşı yapmak ve ona fesâd tohumunu ekmek?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1804. Şöyle ki "Bir nakşı yapmak ve ona fesat tohumunu ekmek ne maksada dayanır?"

Soru şudur ki, "İnsanın varlık şeklinin yapılması ve sonra ona birtakım fesat tohumları olan nefse ait sıfatların ekilmesi ne maksada dayanır?"

Suâl budur ki, “Ne maksada müsteniddir beşerin nakş-ı vücûdunun yapılması ve sonra ona birtakım fesâd tohumları olan sıfât-ı nefsâniyyenin ekilmesi?"

1805. "Zulüm ve fesâd ateşini parlatmak, mescidi ve ehl-i mescidi yakmak?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1805. "Zulüm ve fesat ateşini parlatmak, mescidi ve mescit ehlini yakmak?"

"Ve sonra bu nefse ait sıfatlardan zulüm ve fesat fiillerinin ateşlerinin parlatılması ve mescidin ve mescit ehlini yakmak aynı şekilde hangi amaca dayanır?"

"Ve sonra bu sıfât-ı nefsâniyyeden ef'âl-i zulmiyye ve fesâdiyye ateşlerinin parlatılması ve mescidin ve ehl-i mescidin yakılması kezâlik ne maksada müsteniddir?"

1806. "Kan suyu ve irin suyu mayasına, "lâbe" için kaynama vermek?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1806. "Kan suyu ve irin suyu mayasına, 'lâbe' için kaynama vermek?"

"Kan suyu ve irin suyu mayası"ndan kastedilen, insan yaratılışının evreleridir. Çünkü onun aslı, kan özü olan menidir ve meni de irin grubundandır. Bunlar zikredilmekle, insan varlığının yaratılış mayasının kötülüğüne ve murdarlığına işaret edilir. "Lâbe" ısrar ve yaltaklanma anlamındadır. Burada, geçim ihtiyacının temini için ısrar ve direniştir. Ve "cûş" (kaynama) hayat mücadelesi demektir. Yani, "Kan ve irin mayası olan insan varlığına, dünyevî işler hususunda his ve basiret (sezgi) ve hayat mücadelesi duygusu verilmesi ne maksada dayanmaktadır?"

"Kan suyu ve irin suyu mayası"ndan murâd, hilkat-i beşerin etvârıdır. Zîrâ onun aslı, kan hülâsası olan menîdir ve menî dahi irin zümresindendir. Bunlar zikredilmekle, vücûd-ı beşerin mâye-i hilkatinin redâetine ve murdarlığına işâret buyurulur. "Lâbe" ilhâh ve tabasbus ma'nâsınadır. Burada, ihtiyâc-ı maîşetin te'mîni için ilhâh ve ısrârdır. Ve "cûş” mücadele-i hayât demek olur. Ya'ni, "Kan ve irin mayası olan vücûd-ı beşere mesâî-i dünyeviyye hu- sûsunda his ve basâret ve mücâdele-i hayât duygusu verilmesi ne maksada müsteniddir?"

1807. "Ben yakînen bilirim ki, aynı hikmettir; fakat maksûdum iyân ve rü'yettir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1807. "Ben kesin olarak bilirim ki, aynı hikmettir; fakat maksadım açıkça görmek ve müşahede etmektir."

"Ben kesin bilgiyle bilirim ki, ey Rabbim, bunların hepsi hikmetin ta kendisidir; asla itiraz edilecek bir durum değildir. Fakat benim sorumdaki maksat, senin hikmetlerini açıkça görmek ve ayne'l-yakîn (gözle görerek kesin bilgi edinme) mertebesine ulaşmaktır."

Bilinmeli ki, bu sorudan dolayı Musa (a.s.)'a cehalet ve peygamberlik şanına eksiklik isnat etmek gerekmez. Çünkü peygamberler (aleyhimü's-selâm) davet anında kader sırrından perdelidirler. Eğer öyle olmasaydı, davette kendilerine bir gevşeklik gelirdi. Ve peygamberlik, Zâhir ismine (Allah'ın görünen, açıkça beliren isimlerinden biri) ilişkindir. Bu sebeple Musa (a.s.) bu sorusuyla kader sırrına vâkıf olmayı talep etmiştir. Bu meselenin ayrıntıları, Fusûsu'l-Hikem'de Üzeyr Fassı'ndadır. Ve sırası geldikçe ileride açıklanacaktır.

"Ben ilm-i yakîn ile bilirim ki, yâ Rab bunların hepsi ayn-ı hikmettir; aslâ mahall-i i'tirâz değildir. Fakat benim suâlimdeki maksad, senin hikmetlerini âşikâre görmek ve ayne'l-yakîn mertebesine vâsıl olmaktır."

Ma'lûm olsun ki, bu suâlden Mûsâ (a.s.) a cehl ve şân-ı nübüvvetine nakîsa isnâdı lâzım gelmez. Zîrâ enbiyâ (aleyhimü's-selâm) hîn-i da'vette sırr-ı kaderden muhtecibdirler. Eğer öyle olmasa, da'vette kendilerine fütûr gelir. Ve nübüvvet ism-i Zâhir'e taalluk eder. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) bu suâli ile sırr-ı kadere vukūf taleb etmiştir. Bu mes'elenin tafsilâtı, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Üzeyrî'dedir. Ve sırası geldikçe âtîde îzâh olunacaktır.

1808. "O yakîn bana "Sus!" der; rü'yet hırsı bana "Hayır, kayna!" der."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1808. "O kesin bilgi bana "Sus!" der; görme hırsı bana "Hayır, coş!" der."

O kesin bilgi, ben bu soruyu sorarken bana "Sus!" der. Halbuki görme ve gözle görme mertebesine ulaşma hırsı ve arzusu bana, "Hayır susma, coş ve sorularına devam et!" der. Nitekim İbrahim (a.s.) tarafından da bu halin meydana geldiği, Kur'an-ı Kerim'de şu ayet-i kerimede beyan buyurulur: `وإذ قال ابراهيم رب أُرِنِي كَيْفَ تُحْيِي الْمَوْتَى قَالَ أَوَلَمْ تُؤْمِنْ قَالَ بَلَى وَلَكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْبِي` (Bakara, 2/260) yani "Vaktaki İbrahim (a.s.) dedi: Ey Rabbim, sen ölüyü nasıl diriltirsin? Cenab-ı Hak buyurdu ki: "İnanmıyor musun?" Hz. İbrahim: "Evet inanıyorum; fakat kalbim mutmain olmak için talep ediyorum" dedi." Ve böyle bir soru Üzeyir (a.s.)'den dahi meydana geldi.

"O ilm-i yakîn ben bu suâli ederken bana "Sus!" der. Halbuki rü'yet ve ayne'l-yakîn mertebesine vusûl hırsı ve arzûsu bana, "Hayır susma, kayna ve suâllerine devam et!" der." Nitekim İbrâhîm (a.s.) tarafından da bu hâl vâki' olduğu, Kur'ân-ı Kerîm'de şu âyet-i kerîmede beyân buyurulur: `وإذ قال ابراهيم رب أُرِنِي كَيْفَ تُحْيِي الْمَوْتَى قَالَ أَوَلَمْ تُؤْمِنْ قَالَ بَلَى وَلَكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْبِي` (Bakara, 2/260) ya'ni "Vaktâki İbrâhîm (a.s.) dedi: Yâ Rab sen ölüyü nasıl diriltirsin? Cenâb-ı Hak buyurdu ki: "İnanmıyor musun?"Hz. İbrâhîm: “Evet inanıyorum; fakat kalbim mutmain olmak için taleb ediyorum" dedi." Ve böyle bir suâl Üzeyr (a.s.)den dahi vâki' oldu.

1809. "Melâikeye kendi sırrını gösterdin ki, böyle bir bal zehire değer!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1809. "Meleklere kendi sırrını gösterdin ki, böyle bir bal zehire değer!"

"Nûş" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada bal demektir. Ve "bal"dan kastedilen de insân-ı kâmildir. "Nîş" kelimesinin de birkaç anlamı vardır. Burada "zehir" demek olup; kastedilen ise Âdemoğlunun zulüm ve fesadıdır. Yani "Ey Rabbim, melekler yeryüzünde kan döken ve zulüm ile fesat çıkaran Âdem'in halife olarak yaratılmasındaki sırrı senden sordular; sen de Âdem'in bütün ilahi isimlerine mazhar olup, onları kendi nefsinde zevk yoluyla bildiğini açıklayarak, Âdem'in senin sırrın olduğunu onlara gösterdin. Ve melekler bu sırra vakıf olduktan sonra anladılar ki, bal hükmünde olan böyle bir insân-ı kâmil, zehir hükmünde olan Âdemoğlunun zulüm ve fesadına değer ve karşılık gelir. Çünkü insân-ı kâmil, yeryüzünde kan döken ve zulüm ile fesat çıkaran Âdemoğlu bireyleri arasından çıkar. Bu şerefli beyitte, الإنسان سرى yani, "İnsan benim sırrımdır" kutsî hadisine işaret buyrulur.

"Nûş"kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada bal demektir. Ve "bal"dan murâd dahi insân-ı kâmildir. “Nîş" kelimesinin dahi birkaç ma'nâsı vardır. Burada "zehir" demek olup; murâd benî Âdem'in zulüm ve fesâdıdır. Ya'ni "Yâ Rab, melâike yeryüzünde kan döken ve zulüm ve fesâd yapan Âdem'in halîfe olarak yaratılmasındaki sırrı senden sordular; sen dahi Âdem'in bilcümle esmâ-i ilâhiyyene mazhar olup, onları kendi nefsinde zevkan bildiğini beyân ederek, Adem senin sırrın olduğunu onlara gösterdin. Ve melâike bu sırra vakıf olduktan sonra anladılar ki, bal mesâbesinde olan böyle bir insân-ı kâmil, zehir mesâbesinde olan benî-Âdem'in zulüm ve fesâdına değer ve tekabül eder. Zîrâ insân-ı kâmil, yeryüzünde kan döken ve zulüm ve fesâd yapan benî Âdem efrâdı arasından çıkar. Bu beyt-i şerîfte, الإنسان سرى ya'ni, "İnsan benim sırrımdır" hadîs-i kudsîsine işâret buyurulur.

1810. "Adem'in nûrunu melâikeye aşikâre arz ettin; müşkiller zâhir oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1810. "Adem'in nurunu meleklere açıkça arz ettin; zorluklar ortaya çıktı."

"Adem'in nuru"ndan maksat, tüm ilahi isimlere dair zevkî bilgisidir ki, bu isimlerin topluluğu meleklerde yoktur. Onlarda Sübbûh ve Kuddûs ve benzeri isimlerin zevkî bilgileri vardır. Bu sebeple onlardan günah sâdır olmaz. Ve sonuç olarak Gaffâr ve Gafûr isimlerinin tecelli yeri de olamazlar. İnsanoğluna özgü olan diğer isimler de böyledir. Bu şerefli beyitte, Bakara Suresi'ndeki şu ayet-i kerimeye işaret buyurulur: `قال يا آدم أنبئهم بأسمائهم فَلَمَّا أَنْبَأَهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ إِني أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ وَ أَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ` (Bakara, 2/33) yani "Yüce Allah buyurdu ki: 'Ey Adem, o meleklere isimlerini bildir!'"

Adem onlara isimlerini haber verdiğinde, Yüce Allah buyurdu ki: "Ben size demedim mi ki, muhakkak ben göklerin ve yerin gaybını bilirim ve sizden açıkça beliren şeyi ve sizden gizli olan şeyi bilirim!" Şimdi, melekler Adem'in bu haber vermesinden anladılar ki, Adem kendilerinin mazhar oldukları ilahi isimlerin zevkinden haberdar olduğu gibi, onların habersiz oldukları ilahi isimlerin zevklerine de vâkıftır. Bu şekilde onların gözünde Adem'in ilim ve marifet nuru ortaya çıktı ve Adem'in halife olarak yaratılışındaki bilinmezlik kendilerine açığa çıktı.

"Adem'in nûru"ndan murâd, kâffe-i esmâ-i ilâhiyyeye olan ilm-i zevkîsidir ki, bu cem'iyyet-i esmâiyye melâikede yoktur. Onlarda Sübbûh ve Kuddûs ve emsâli isimlerin ilm-i zevkîleri vardır. Binâenaleyh onlardan ma'siyet sâdır olmaz. Ve binnetîce Gaffâr ve Gafûr isimlerinin mahall-i tecellîsi de olamazlar. Benî-Adem'e mahsûs olan esmâ-i sâire de böyledir. Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Bakara'da olan âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: `قال يا آدم أنبئهم بأسمائهم فَلَمَّا أَنْبَأَهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ إِني أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ وَ أَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ` (Bakara, 2/33) ya'ni "Hak Teâlâ buyurdu ki: "Yâ Adem, o melâikeye isimlerini bildir!'"

Vaktâki Adem onlara isimlerini haber verdi, Hak Teâlâ buyurdu ki: "Ben size demedim mi ki, muhakkak ben göklerin ve arzın gaybını bilirim ve sizden zâhir olan şeyi ve sizden mektûm olan şeyi bilirim!" İmdi, melâike Adem'in bu ihbârından anladılar ki, Adem kendilerinin mazhar oldukları esmâ-i ilâhiyye zevkinden haberdar olduğu gibi, onların bî-haber oldukları esmâ-i ilâhiyyenin ezvâkına da vâkıftır. Bu sûretle nazarlarında Adem'in nûr-ı ilim ve ma'rifeti zâhir oldu ve Adem'in halîfe olarak hilkatindeki meçhûl kendilerine inkişaf etti.

1811. "Senin haşrın söyler ki, "Ölümün sırrı nedir?"; meyveler söyler ki, "Yaprağın sırrı nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1811. "Senin haşrın söyler ki, "Ölümün sırrı nedir?"; meyveler söyler ki, "Yaprağın sırrı nedir?"

Yani, "Ölümün altında gizli bir haşir (yeniden diriliş) ve cem' (toplanma) yeri vardır ki, orada her ferdin amellerinin meyvesi yayılır. Ve bu haşir ve neşir (diriliş ve yayılma) yeri ortaya çıkınca, ölümün sırrı meydana çıkar. Ve aynı şekilde meyveler yaprakların altında gizlidir. Yeşil yapraklar arasında meyveler ortaya çıktığında, ağaçların böyle yeşil yapraklar ile süslenmesinin sırrı ve hikmeti anlaşılır."

Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: "Bu şerefli beyitten itibaren, خفت الجنة beytine kadar olan beyitler, Musa (a.s.)'ın Yüce Allah'a cevabıdır. Ve bu cevabın özeti şudur ki, her bir kemâl (olgunluk) üzerine bir noksanlık (eksiklik) terettüp eder (sonuçlanır). Örneğin noksanlık ve fenalıktan ibaret olan ölümün sırrını anlamak istersen, haşre (yeniden dirilişe) bak! Çünkü eğer ölüm olmasa idi, haşirde olan Hakk'ı görme ve diğer cennetin nimetleri bulunmaz idi. Ve noksanlık ve kötülük olan zalimlerin galibiyeti ve onların zulümleri de Hak'tan müminlere rahmettir."

Ya'ni, "Ölümün altında gizli bir haşir ve cem' mevtını vardır ki, orada her ferdin meyve-i a'mâli neşr olunur. Ve bu haşir ve neşir mevtını zâhir olunca, ölümün sırrı meydana çıkar. Ve kezâ meyveler yaprakların altında müstetirdir. Vaktâki yeşil yapraklar arasında meyveler zâhir olur, ağaçların böyle yeşil yapraklar ile müzeyyen olmasının sırrı ve hikmeti anlaşılır."

Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: "Bu beyt-i şeriften i'tibâren, خفت الجنة beytine kadar olan ebyât, Mûsâ (a.s.)ın Hak Teâlâ'ya cevabıdır. Ve bu cevabın hülâsası budur ki, her bir kemâl üzerine bir noksanlık terettüb eder. Meselâ noksanlık ve fenâlıktan ibaret olan ölümün sırrını anlamak istersen, haşre nazar et! Zîrâ eğer ölüm olmasa idi, haşirde olan rü'yet-i Hak ve diğer cennetin ni'metleri bulunmaz idi. Ve noksanlık ve kötülük olan zâlimlerin galebesi ve onların zulümleri de Hak'tan mü'minlere rahmettir."

1812. Kanın ve menînin sırrı, Adem'e mensûb histir; her ziyâdeliğin evveli nihayet eksikliktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1812. Kanın ve meninin sırrı, Adem'e ait histir; her fazlalığın başlangıcı nihayet eksikliktir.

Aynı şekilde kanın ve meninin altında gizli bir sır vardır. O sır da, Adem'in hayvani hissidir. Yani, kandan ve meniden, bunların mertebesinden daha mükemmel ve fazla olan bir insanlık mertebesinin hayvani hissi ortaya çıkar. Bu sebeple her fazlalığın başlangıcı noksanlıktır. Nasıl ki haşir ve neşir (diriliş ve yayılma) mertebesi fazlalıktır; ve bunun başlangıcı, eksiklik olan ölümdür. Ve aynı şekilde insan varlığının başlangıcı kan ve menidir ki, o eksikliktir; ve sonu insanlık ve fazlalıktır.

Kezâ kanın ve menînin tahtında müstetir sır vardır. O sır da, Adem'in hiss-i hayvânîsidir. Ya'ni, kandan ve menîden, bunların mertebesinden daha mükemmel ve ziyâde olan bir insanlık mertebesinin hiss-i hayvânîsi peydâ olur. Binâenaleyh her ziyâdeliğin evveli noksanlıktır. Nitekim haşir ve neşir mertebesi ziyâdeliktir; ve bunun evveli, eksiklik olan ölümdür. Ve kezâ vücûd-ı insânînin evveli kan ve menîdir ki, o eksikliktir; ve sonu insanlık ve ziyâdeliktir.

1813. Levhi evvelâ bî-vukūf yıkar; ondan sonra o onun üzerine harfler yazar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1813. Yazar önce duraksamadan levhayı siler; ondan sonra onun üzerine harfler yazar.

Yani, "Yazıcı, yazı tahtası üzerine bir şey yazacağı zaman, önce duraksamadan tahta üzerindeki yazıları siler. Bu bir eksikliktir. Ondan sonra onun üzerine yazacağı yazıları yazar. Bu bir fazlalıktır. Kâinatın nakışları (oluşumları) da bu kurala bağlıdır. Her bozulan şeyin içinde bir var olan ortaya çıkar. Bu sebeple bu şehadet mertebesine (görünen âleme) "oluş ve bozuluş âlemi" derler. Bir taraftan bozulur, bir taraftan yazılır."

Ya'ni, "Kâtib yazı tahtası üzerine bir şey yazacağı vakit, evvelâ bilâ-tevakkuf tahta üstündeki yazıları siler. Bu eksikliktir. Ondan sonra onun üzerine yazacağı yazıları yazar. Bu ziyâdeliktir. Nukūş-ı kâinât dahi bu kāideye tâbi'dir. Her fâsidin zımnında bir kâin zâhir olur. Onun için bu mertebe-i şehâdete "âlem-i kevn ü fesâd" derler. Bir taraftan bozulur, bir taraftan yazılır."

1814. Kalbi kan eder hakîr göz yaşlarından; ondan sonra onun üzerine esrâr yazar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1814. Kalbi kan eder hakîr göz yaşlarından; ondan sonra onun üzerine sırlar yazar.

"خون کند دلرا" ifadesinde "eder" fiilinin faili Hak'tır. Yani, "Bu örneklere uygun olarak Yüce Allah bazı kullarının kalbini kan eder ve gözyaşları döktürür ve ağlatır; ondan sonra o gözyaşlarından kalp levhası üzerine ilâhî sırlarını ve ledünnî ilimlerini yazar. Kalbe hâkim olan gaflet hâlinin silinip kan olması bir eksikliktir; ve onun üzerine sonra sırlar ve ledünnî ilimlerin yazılması bir fazlalıktır."

خون کند دلرا da کند in faili Hak'tır. Ya'ni, "Bu misâllere mutâbık olarak Hak Teâlâ ba'zı kullarının kalbini kan eder ve göz yaşları döktürür ve ağlatır; ondan sonra o göz yaşlarından levha-i kalb üzerine esrâr-ı ilâhîsini ve ulûm-ı ledünnîsini yazar. Kalbe müstevlî olan hâl-i gafletin silinip kan olması eksikliktir; ve onun üzerine sonra esrâr ve ulûm-ı ledünnî yazılması ziyâdeliktir."

1815. Levhi yıkamak vaktini tanımak lazımdır; zîrâ onu bir defter yapmak isterler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1815. Levhi yıkama vaktini tanımak lazımdır; çünkü onu bir defter yapmak isterler.

"Bir levhi sildikleri zaman, anlamalıdır ki o levh üzerine yeniden yazı yazacaklardır."

Bilinmeli ki, zamanımızda üzerine yazı yazılmış olan bir kâğıdı tekrar kullanmak mümkün değildir. Fakat Hz. Pîr'in zamanında, kullanılan kâğıtlar kalın ve cilalı ve mürekkepler kalıcı olmadığından, üzerine yazı yazılmış olan kâğıtları süngerler ile silip tekrar kullanırlardı. Ve biz böyle kâğıtları çocukluğumuzda okulda "karalama" tabir edilen yazı alıştırmasında kullanırdık. Ve yazdığımız karalamaları öğretmene gösterdikten sonra, silip tekrar o kâğıda ertesi günkü alıştırmamızı yazardık. Bu şerefli beyitte bu anlam açıklanır. Manevi ruh, bozulan bir şeyin yerine yenisinin geldiğini açıklamaktır.

"Bir levhi sildikleri vakit, anlamalıdır ki o levh üzerine yeniden yazı yazacaklardır."

Ma'lûmdur ki, zamânımızda üzerine yazı yazılmış olan bir kâğıdı tekrar kullanmak mümkin değildir. Fakat zamân-ı Hz. Pîr'de, kullanılan kâğıtlar kalın ve cilâlı ve mürekkebler gayr-i sâbit olduğundan, üzerine yazı yazılmış olan kâğıtları süngerler ile silip tekrar kullanırlar idi. Ve biz böyle kâğıtları çocukluğumuzda mektebde "karalama" ta'bîr olunan yazı meşkinde kullanır idik. Ve yazdığımız karalamaları muallime gösterdikten sonra, silip tekrar o kâğıda ertesi günkü meşkimizi yazar idik. Bu beyt-i şerîfte bu ma'nâ beyân buyurulur. Rûh-ı ma'nâ, bozulan bir şeyin yerine yenisi geldiğini beyândır.

1816. Vaktaki bir evin temelini atarlar; evvelki binayı sökerler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1816. Bir evin temelini attıklarında, önceki binayı sökerler.

1817. Sonunda mâ-i cârî çekmen için, yerin dibinden çamuru çıkarırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1817. Sonunda akan suyu çekmen için, yerin dibinden çamuru çıkarırlar.

"Önce toprağı delip kuyuyu kazarlar; sonra sen sızan suyu kovalar ile çekersin." Bu örnekte iki anlam gizlidir. Birincisi, yerin yüzeyini bozarsın, bunun sonucunda kuyu ve su gibi yeni bir hâl ortaya çıkar. İkincisi, kuyuyu kazıp suya ulaşmak için zahmet çekersin ve sonucunda çabanın meyvesi olan suyu elde edersin.

"Evvelâ toprağı delip kuyuyu kazarlar; sonra sen sızan suyu kovalar ile çekersin." Bu misâlde iki ma'nâ mündemicdir. Birisi, arzın sathını bozarsın, netîcesinde yeni bir hâl peydâ olur ki, kuyu ve sudur. İkincisi, kuyuyu kazıp suya vâsıl olmak için zahmet çekersin ve netîcede sa'yinin semeresi olan suyu elde edersin.

1818. Çocuklar hacamattan çok ağlarlar; zîrâ onlar işin sırrını bilmezler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1818. Çocuklar hacamattan çok ağlarlar; çünkü onlar işin sırrını bilmezler.

Yani, "Hacamatta iğne acısı ve kan akması vardır. Görünen biçimde bunlar iyi şeyler değildir. Fakat bu kötü şeylerin içinde, iyi olan sağlığın korunması vardır. Fakat çocuklar bu işin sırrını bilmedikleri için, feryat edip ağlarlar." İşte ölüm de böyledir. Çocuk hükmünde olan gaflet ehli (gerçeklerden habersiz olanlar), ölümün sırrını bilmedikleri için, görünen biçimi kötü olan ölümden feryat ederler. Ve zalimlerin zulmü de, hacamat hükmündedir. Gaflet ehli zulümden feryat ederler; onun içindeki sırdan haberdar değildirler.

Ya'ni, "Hacamatta iğne acısı ve kan akması vardır. Sûret-i zâhirede bunlar iyi şeyler değildir. Fakat bu fenâların zımnında, iyi olan muhafaza-i sıh- hat vardır. Fakat çocuklar bu işin sırrını bilmedikleri için, feryad edip ağlarlar." İşte ölüm de böyledir. Çocuk mesâbesinde olan ehl-i gaflet, ölümün sırrını bilmedikleri için, sûret-i zâhiri fenâ olan ölümden feryâd ederler. Ve zalemenin zulmü de, hacamat mesâbesindedir. Ehl-i gaflet zulümden feryâd ederler; onun zımnındaki sırdan âgâh değildirler.

1819. Adam ise hacamatçıya altın verir; kan içici iğneyi okşar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1819. Adam ise hacamatçıya altın verir; kan içici iğneyi okşar.

Hacamatın sırrına vakıf olan büyük adam, çocuklar gibi feryat etmez; hacamatçının hizmetini takdir edip, ona ücret olarak para verir ve hacamat aletinin iyi korunmasında dikkatle hacamatçıya yardım eder. Bunun gibi, sırlara vakıf olan ârif-i billâh (Allah'ı bilen kişi), hacamatçı konumunda olan zalimlere buğz etmez, görevlerini takdir eder. Çünkü müminler zalimlerin zulümleri sebebiyle yüksek mertebelere yükselirler. Nitekim hadis-i şerifte, أجركم بقدر تعبكم yani "Sizin ücretiniz zorluğunuz kadardır" buyurulur.

"Hacamatın sırrına vakıf olan büyük adam, çocuklar gibi feryâd etmez; hacamatçının hizmetini takdîr edip, ona ücret olarak para verir ve hacamat âletinin hüsn-i muhafazasında dikkatle hacamatçıya muâvenet eder. Bunun gibi, esrâra vakıf olan ârif-i billâh, hacamatçı mesâbesinde olan zâlimlere buğz etmez, vazîfelerini takdîr eder. Zîrâ mü'minler zâlimlerin zulümleri sebebiyle merâtib-i ulyâya terakkî ederler. Nitekim hadis-i şerifte, أجركم بقدر تعبكم ya'ni "Sizin ecriniz meşakkatiniz kadardır" buyurulur.

1820. Hamal ağır yük tarafına koşar; yükü başkalarından kapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1820. Hamal ağır yük tarafına koşar; yükü başkalarından kapar.

"Zî" burada taraf anlamındadır. Bu şerefli beyit de diğer bir örnektir.

"Zî" burada taraf ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîf dahi diğer bir misâldir.

1821. Yük için hamalların kavgasını gör; işte kârın ictihadı böyledir, gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1821. Yük için hamalların kavgasını gör; işte kârın ictihadı böyledir, gör!

Hamalların ağır yükleri birbirinden kapıp taşımak için yaptıkları kavgaları gör ki, bunlar hep ücret kazanmak için yapılan çaba ve ictihaddır (dinî bir konuda hüküm çıkarma çabası)! Hind nüshalarında ikinci mısra' "همچنین است اجتهاد مرد دین" şeklinde geçmektedir. Anlamı, "Din adamının ictihadı da böyledir" demek olur. Yani din ehli, ebedî lezzet için riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) yükünü çekerler.

"Hamalların ağır yükleri birbirinden kapıp nakletmek için yaptıkları kavgaları gör ki, bunlar hep ücret kazanmak için yapılan sa'y ve ictihaddır!" Hind nüshalarında ikinci mısra' همچنین است اجتهاد مرد دین suretinde vâki'dir. Ma'nâsı, "Din adamının ictihâdı da böyledir" demek olur. Ya'ni ehl-i dîn, lezzet-i ebediyye için riyâzet ve mücâhede yükünü çekerler.

1822. Çünkü ağırlıklar rahatın esasıdır; acılar da ni'metin pîşvâsıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1822. Çünkü ağırlıklar rahatın esasıdır; acılar da nimetin öncüsüdür.

Çünkü hizmetin ağırlıkları ve zahmetleri, sondaki rahatın temelidir ve hayatta çekilen acılar da sonda gelecek olan nimetin rehberidir. Hint nüshalarında, "rahatın esasıdır" yerine, "rahmetin esasıdır" geçmektedir ve maksat aynı anlamdır.

"Zîrâ hizmetin ağırlıkları ve zahmetleri, sondaki râhatın temelidir ve hayatta çekilen acılar da sonda gelecek olan ni'metin rehberidir." Hind nüshalarında, اساس راحتست yerine, اساس رحمتست vâki'dir ve maksad aynı ma'nâdır.

1823. Cennet bizim mekrûhlarımız ile örtüldü; cehennem bizim şehvetlerimizden örtüldü!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1823. Cennet bizim hoşlanmadığımız şeylerle örtüldü; cehennem bizim şehvetlerimizle örtüldü!

Bu şerefli beyit, Meşârık adlı eserde Ebû Hureyre (r.a.)'tan rivayet edilen "Cennet hoşlanılmayan şeylerle örtülmüştür ve cehennem şehvetlerle örtülmüştür" hadis-i şerifinden alınmıştır. "Mekârih"ten kasıt, nefsin hoş görmediği şeylerdir ki, onlar musibetlere sabır, açlık, fakirlik, riyâzât (nefsî perhizler), ibadetler, kâfirlerle savaş, sadaka vermek, zekât vermek ve benzeri şeylerdir. Nefis bunlardan hoşlanmaz. Manevi âlemde ve hakikatte bunların hepsi övülmüş ve güzel şeylerdir. Bunların zıddı olan şeyler ise nefsin şehvetleri ve arzularıdır ki, her biri akla ve insanlığa aykırı olup, manevi âlemde ve hakikatte kınanmış, insan topluluğunun dünyadaki belası ve ahirette her bir ferdin azabıdır.

Bu beyt-i şerîf, Meşârık'ta Ebû Hureyre (r.a.)tan mervi olan حفت الجنة بالمكاره و حفت النيران بالشهوات ya'ni, "Cennet mekrûhât ile örtülmüştür ve cehennem şehvet ile örtülmüştür" hadîs-i şerîfinden menküldür. Ve “mekârih"ten murâd, nefsin kerîh gördüğü şeylerdir ki, onlar, musibetlere sabır ve açlık ve fakr ve riyâzât ve ibâdât ve küffâr ile harb ve sadaka vermek ve zekât vermek ve emsâli şeylerdir. Ve nefis bunlardan hazzetmez. Ve âlem-i ma'nâda ve hakîkatta bunların hepsi mahmûd ve müstahsen şeylerdir. Ve bunların aksi olan şeyler, nefsin şehvetleri ve arzûlarıdır ki, her birisi muhâlif-i akıl ve insâniyyet olup, âlem-i ma'nâda ve hakîkatte mezmûm ve cem'iyyet-i beşeriyyenin dünyâda belâsı ve âhirette her bir ferdin azabıdır.

1824. Senin ateşinin tohumunun mayası taze daldır; ateşin yanmışı kevserin karînidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1824. Senin ateşinin tohumunun mayası taze daldır; ateşin yanmışı kevserin yoldaşıdır.

Yani ateşin mayası odundur; ve odunun tohumu ve aslı taze ve yeşil daldır. Nasıl ki Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de الَّذِي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْأَحْصَرِ نَاراً (Yâsîn, 36/80) yani, "Öyle Allah Teâlâ'dır ki, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaptı!" buyurur. "Taze dal"dan kastedilen, nefse ait sıfatlardan (nefsin özellikleri) her biridir ki, arzusu yerine getirildikçe her an taze ve gelişme hâlindedir; asla kurumaz. Ve cehennem ateşinin mayası olan kötü ve günahkâr ameller odunlarını hazırlar. "Ateşin yanmışı"ndan kastedilen, nefsinin arzularına karşı gelme ateşiyle yanan mücahit ve riyâzet (nefsî perhizler) çeken kişidir ki, onun bu mücâhede (nefisle mücadeleler) ve riyâzet ateşleri içinde yanması, kendisinin Kevser'e, yani ahiret nimetlerine yakın olmasına sebep olur.

Ya'ni ateşin mayası odundur; ve odunun tohumu ve aslı tâze ve yeşil daldır. Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de الَّذِي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْأَحْصَرِ نَاراً (Yâsîn, 36/80) ya'ni, "Öyle Allâh Teâlâʼdır ki, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaptı!" buyurur. "Tâze dal"dan murâd, sıfât-ı nefsâniyyeden her biridir ki, arzûsunu verdikçe her an tâze ve neşv ü nemâdadır; asla kurumak bilmez. Ve cehennem ateşinin mayası olan a'mâl-i kabîha ve seyyie odunlarını ihzâr eder. "Ateşin yanmışı"ndan murâd, nefsinin arzûlarına muhalefet ateşiyle yanan mücâhid ve riyâzet-keştir ki, onun bu mücâhede ve riyâzet ateşleri içinde yanması, kendisinin Kevser'e, ya'ni niam-i uhreviyyeye mukārin olmasına sebeb olur.

1825. Her kim ki zindanda mihnetin karînidir, o bir lokma ve şehvetin cezasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1825. Her kim ki zindanda sıkıntının yakın arkadaşıdır, o bir lokmanın ve şehvetin cezasıdır.

Bu açıklamaların açık delilini istersen, dünyada birçok örneği vardır. Birisi nefsinin arzusunu tatmin etmek için hırsızlık ederse, zabıta onu tutup mahkemeye verir; mahkemede hapsine hükmolunur. Bu sebeple o kimse bir lokmanın ve şehvetin cezasını, hapis elemiyle birlikte çeker.

Bu beyânâtın delîl-i zâhirîsini istersen, dünyada birçok misâlleri vardır. Birisi nefsinin arzusunu tatmîn için hırsızlık ederse, zâbıta onu tutup mahkemeye verir; mahkemede habsine hükmolunur. Binâenaleyh o kimse bir lokmanın ve şehvetin cezâsını, elem-i habse mukārenetle çeker.

1826. Her kim bir köşkte bir devletin karîni ise, o bir cengin ve mihnetin cezasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1826. Her kim bir köşkte bir devletin yakını ise, o bir savaşın ve sıkıntının cezasıdır.

Başkanlık makamında ve köşklerde zevk ve sefanın yakını olan her bir kimse, bir savaşta türlü türlü zorluklar çekerek galip gelmiştir. Bu devlet ve zevk ve sefa onun mükâfatıdır.

Makām-ı riyâsette ve köşklerde zevk u safânın karîni olan her bir kimse, bir harbde türlü türlü meşakkatler çekerek muzaffer olmuştur. Bu devlet ve zevk u safâ onun mükâfâtıdır.

1827. Her kimi altın ve gümüş ile ferd gördün ise, bil ki kesb etmekte sabretti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1827. Her kimi altın ve gümüş ile tek başına gördün ise, bil ki kesb etmekte sabretti.

Zenginlikte tek başına kalmış bir kimseyi görürsen, bil ki kazanım hususunda türlü türlü zorluklara göğüs gerip sabretti.

Zenginlikte teferrüd etmiş bir kimseyi görürsen, bil ki kazanmak husûsunda türlü türlü meşakkatlere göğüs gerip sabretti.

1828. Onun gözünün geçişi olduğu için, sebebsiz görür; sen ki histesin, sebebe kulak tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1828. Onun gözünün geçişi olduğu için, sebepsiz görür; sen ki histesin, sebebe kulak ver!

Yani, Allah'ı bilen ârif kişinin his gözü sebebi görmekten geçmiş ve kalp gözüyle her şeyi sebeplerin sebebi olan Hakk'ın kazâ ve kaderiyle görmekte bulunmuş olduğundan, dış görünüşte sebeplere bağlı görünen şeyleri, o ârif sebepsiz olarak meydana gelmiş görür. Fakat mademki senin his gözün henüz faaldir ve kalp gözün kördür, bu sebeple sen sebebe kulak ver ve dünyevî ve uhrevî işlerinde sebeplere başvur ve örneğin nafaka tedariki hususunda Allah'ı bilen ârif kişiyi taklit edip, "Gerçek rızık veren Hak'tır" diyerek tembel tembel oturma! Sonra aç kalırsın ve neticede Hakk'ın rızık vericiliğini de inkâr edersin. Ve aynı şekilde ahiretin için dahi şeriatın gösterdiği yolda çalış! Sözün özü, tabiat hükmü altında olanlara zahirî hayatta kesinlikle muratlarının sebeplerine başvurmak lazımdır.

Ya'ni, ârif-i billâhın his gözü sebebi görmekten geçmiş ve kalb gözüyle her şeyi müsebbibü'l-esbâb olan Hakk'ın kazâ ve kaderiyle görmekte bulunmuş olduğundan, sûret-i zâhirede esbâba merbût görünen şeyleri, o ârif sebebsiz olarak vâki' olmuş görür. Fakat mâdemki senin his gözün henüz fa'âldir ve kalb gözün kördür, binâenaleyh sen sebebe kulak tut ve dünyevî ve uhrevî umûrunda esbâba teşebbüs et ve meselâ nafaka tedariki hususunda ârif-i billâhı taklîd edip, "Rezzâk-ı hakîkî Hak'tır" diyerek tenbel tenbel oturma! Sonra aç kalırsın ve netîcede Hakk'ın rezzâkıyyetini de münkir olursun. Ve kezâ âhiretin için dahi şer'in gösterdiği yolda sa'y et! Velhâsıl, tabîat hükmü altında olanlara hayât-ı sûriyyede sûret-i kat'iyyede murâdının esbâbına teşebbüs etmek lâzımdır.

1829. O kimse ki onun canı tabâyi'den hariçtir, sebebleri yırtmak mansıbı onun lâyıkıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1829. Canı tabiatlardan dışarıda olan o kimsenin lâyık olduğu makam, sebepleri ortadan kaldırmaktır.

Bilinmelidir ki, tabiat ve unsurlardan oluşan âlemde birtakım suretlerin meydana gelmesi, birbirine bağlı sebeplere bağlıdır. Örneğin, meyve ağaçtan; ağaç çekirdekten; ve çekirdek meyveden meydana gelir. Bunlar birbirinin varlığına sebeptir. Bu sebeple, bu tabiat âleminde tabiî ve unsurlara ait hayat ile yaşayanlar, meyve istedikleri zaman bu sebeplere başvurmak zorundadırlar. Fakat bu tabiî ve hayvansal hayat bağlarından kurtulup, ruhanî ve meleklere ait hayat ile yaşayanlar, bu tabiî sebepleri ortadan kaldırırlar ve istedikleri zaman bu sebeplerin etkisi olmaksızın meyve çıkarırlar. Bu sebepleri ortadan kaldırma mertebesi, ruhları tabiat bağlarının dışına çıkmış olan kişilerin lâyık olduğu bir makamdır. Onların istekleri, bu tabiatın bâtını olan Hak tarafından gerçekleşir.

Ma'lumdur ki, tabîat ve unsuriyyât âleminde birtakım süretlerin husûlü, müteselsil esbaba merbûttur. Meselâ meyve ağaçtan; ve ağaç çekirdekten; ve çekirdek meyveden husûle gelir. Bunlar birbirinin vücuduna sebebdir. Binâenaleyh bu âlem-i tabîatta hayât-ı tabîiyye ve unsuriyye ile yaşayanlar meyve istedikleri vakit bu sebeblere teşebbüs etmek lâzım gelir. Fakat bu ha- yât-ı tabîiyye ve hayvaniyye bağlarından kurtulup, hayât-ı rûhâniyye ve melekiyye ile yaşayanlar, bu esbâb-ı tabîiyyeyi yırtarlar ve istedikleri zaman bu sebeblerin te'sîri olmaksızın meyve çıkarırlar. Bu sebebleri yırtmak mertebesi, rûhları tabâyi' bağlarının hâricine çıkmış olan zevâtın lâyıkıdır. Onların murâdâtı, bu tabîatın bâtını olan Hak cânibinden hâsıl olur.

1830. Enbiya mucizelerinin pınarını, sudan ve ottan değil, sebebsiz görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1830. Peygamberlerin mucizelerinin kaynağını, sudan ve ottan değil, sebepsiz görür.

[1844] Bu zevki kendi nefsinde gözlemleyen kişi, peygamberlerin mucizelerinin pınarını ve kaynağını su ve ot gibi doğal araçlardan değil, bu sebeplerin dışında olarak doğrudan doğruya o doğanın bâtını olan Hak'tan görür. Ama nefsinde bu zevk oluşmayan kimse, peygamberlerin mucizelerinin ve evliyanın kerametlerinin kaynağını bir türlü doğa çeşmelerinin dışında göremediklerinden, kimi yorumlama ve kimi inkâr etme yoluna giderler.

[1844] Bu zevki kendi nefsinde müşâhede eden, enbiyânın mu'cizelerinin pınarını ve menba'ını su ve ot gibi vesâit-ı tabîiyyeden değil, bu sebeblerin hâricinde olarak doğrudan doğruya o tabîatın bâtını olan Hak'tan görür. Ammâ nefsinde bu zevk hâsıl olmayan kimse, mu'cizât-ı enbiyâyı ve kerâmât-ı evliyânın menba'ını bir türlü tabîat çeşmelerinin hâricinde göremediklerinden, kimi te'vîl ve kimi inkâr cihetine giderler.

1831. Bu sebeb hekîm ve hasta gibidir; bu sebeb çerâğ ve fitil gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1831. Bu sebep hekim ve hasta gibidir; bu sebep kandil ve fitil gibidir.

Örneğin, açlığın giderilmesine sebep yemektir. Bu sebeple, sebep olan bu yemek hekim gibi ve aç olan da hasta gibidir. Aynı şekilde, odanın aydınlanmasına sebep kandildir. Ve kandilin varlığına da sebep onun fitilidir.

Meselâ açlığın def'ine sebeb taâmdır. Binâenaleyh sebeb olan bu taâm hekîm gibi ve aç olan da hasta gibidir. Ve kezâ odanın aydınlanmasına sebeb kandîldir. Ve kandîlin vücûduna da sebeb onun fitilidir.

1832. Gece çerağına yeni bir fitil bük; güneşin çerağını bunlardan pak bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1832. Gece kandiline yeni bir fitil bük; güneşin kandilini bunlardan temiz bil!

"Gece"den kastedilen, insanın doğal karanlığıdır. "Kandil"den kastedilen, hayvansal hayattır. "Yeni fitil"den kastedilen, her acıkıldığında alınan gıdadır. "Güneşin kandili"nden kastedilen, Hakk'ın halifesi olan insân-ı kâmildir. Yani, "Bu insanın doğal karanlığı içinde hayvansal hayatın parlamasına ve kuvvetine sebep olan fitil mesabesindeki gıdayı ihtiyaç oranında almakta tembellik etme! Çünkü sen henüz tabiat dışına çıkıp, hakikat âlemine uçamadın." Nasıl ki Hafız-ı Şirazî buyurur: "Sen tabiat evinden dışarıya çıkmıyorsun; hakikat mahallesine nerede sefer edebilirsin?" Fakat ilahi kandil olan insân-ı kâmilin bu gibi doğal sebeplere ihtiyacı yoktur. Onların أبيت عند ربی یطعمنی و یسقینی yani "Ben Rabbim'in katında gecelerim; bana yedirir ve içirir" hadis-i şerifinden mirasları vardır.

"Gece"den murâd, zulmet-i tabiiyye-i beşeriyyedir. "Çerâğ"dan murâd, hayât-ı hayvâniyyedir. "Yeni fitil"den murâd, her acıktıkça alınan gıdâdır. "Güneşin çerâğı"ndan murâd, halîfe-i Hak olan insân-ı kâmildir. Ya'ni, "Bu zulmet-i tabiiyye-i beşeriyye içinde hayât-ı hayvâniyyenin parlamasına ve kuvvetine sebeb olan fitil mesâbesindeki gıdâyı ihtiyaç nisbetinde almakta tekâsül etme! Zîrâ sen henüz tabîat hâricine çıkıp, âlem-i hakikata uçamadın." Nitekim Hafız-ı Şîrâzî buyurur: "Sen tabiat evinden dışarıya çıkmıyorsun; hakikat mahallesine nerede sefer edebilirsin?" Fakat çerâğ-ı ilâhî olan insân-ı kâmilin bu gibi esbâb-ı tabîiyyeye ihtiyacı yoktur. Onların أبيت عند ربی یطعمنی و یسقینی ya'ni "Ben Rabbim'in indinde gecelerim; bana yedirir ve içirir" hadîs-i şerîfinden mîrâsları vardır.

1833. Git evin tavanı için samanlı çamur yap; feleğin tavanını samanlı çamurdan temiz bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1833. Git evin tavanı için samanlı çamur yap; feleğin tavanını samanlı çamurdan temiz bil!

"Ev"den kasıt, beden; ve onun tavanından kasıt, aklın yeri olan beyin; ve "samanlı çamur"dan kasıt, maddî gıdadır. "Feleğin tavanı"ndan kasıt, arşa ait olan ruhtur. Yani, "Beden evinin tavanı hükmündeki beynini, samanlı çamur hükmünde olan maddî gıda ile güçlendir! Çünkü orası aklın yeridir. Ve akıl, kendisine ilâhî teklifin geldiği bir nimettir. Aklının kuvveti oranında hakikatleri ve ilâhî bilgileri anlamaya çalış! Çünkü sen henüz cismanî mertebedesin ve ruhanî mertebeye ulaşmadın. Ruhanî mertebeye ulaştığın zaman, artık bu samanlı çamur hükmündeki maddî gıdaya ihtiyacın kalmaz. Ve ruhanî mertebe, unsurlardan oluşan bedensel mertebenin feleğidir. Ve o feleğin tavanı olan ruhanî mertebeyi maddî gıdadan temiz bil!"

"Hân" Burhân-ı Kâtı'da "ev" anlamına gösterilmiştir. Ankaravî nüshasında خوان olarak geçmektedir. Fakat Hint nüshaları daha tercih edilir görünmektedir.

"Hâne"den murâd, vücûd; ve onun tavanından murâd, mahall-i akıl olan dimâğ; ve "samanlı çamur"dan murâd, gıdâ-yı sûrîdir. "Feleğin tavanı"ndan murâd, arşî olan rûhtur. Ya'ni, “Hâne-i vücudunun tavanı mesâbesindeki dimâğını, samanlı çamur mesâbesinde olan gıdâ-yı sûrî ile takviye et! Zîrâ orası mahall-i akıldır. Ve akıl, kendisine teklîf-i ilâhî vâki' olan bir ni'mettir. Aklının kuvveti nisbetinde hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi anlamaya çalış! Çün-kü sen henüz mertebe-i cismâniyyettesin ve mertebe-i rûhâniyyeye vâsıl olmadın. Mertebe-i rûhâniyyeye vâsıl olduğun vakit, artık bu samanlı çamur mesâbesindeki gıdâ-yı sûrîye ihtiyacın kalmaz. Ve mertebe-i rûhâniyye, mertebe-i unsuriyyenin feleğidir. Ve o feleğin tavanı olan mertebe-i rûhâniyyeyi gıdâ-yı sûrîden temiz bil!"

“Hân” Burhân-ı Kâtı'da "hâne" ma'nâsına gösterilmiştir. Ankaravî nüshasında خوان vaki'dir. Fakat Hind nüshaları müreccah görünür.

1834. Ah ki, vaktaki bizim dildarımız gam yakıcı oldu, gecenin halveti geçti ve gündüz oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1834. Ah ki, bizim sevgilimiz gam yakıcı oldu, gecenin yalnızlığı geçti ve gündüz oldu!

Yani, "Bizim sevgilimiz olan Hak, bizim ayrılık gamımızı yakıcı oldu; tabiî karanlık içindeki yalnızlık ve halvet, yani sevgilimizden ayrılığımızın gecesi geçti ve hakikat güneşi doğup gündüz oldu ve bu hakikat güneşinden nur alan ay mesabesindeki ruhumuz cilvelenemez oldu." Bu şerefli beyit, insân-ı kâmilin zevkine ait olup, zâtî tecellînin meydana gelmesine işaret eder.

Ya'ni, "Bizim ma'şûkumuz olan Hak, bizim iftirâk gamımızı yakıcı oldu; zulmet-i tabiiyye içindeki yalnızlık ve halvet, ya'ni ma'şûkumuzdan ayrılığımızın gecesi geçti ve hakîkat güneşi doğup gündüz oldu ve bu hakikat güneşinden nûr alan ay mesâbesindeki rûhumuz cilvelenemez oldu." Bu beyt-i şerîf, insân-ı kâmilin zevkine âid olup, tecellî-i zâtî vukü'una işâret buyurur.

1835. Aya gecenin gayrinde cilve olmaz; dil-hâhı gönül derdinden gayrinde isteme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1835. Ay, geceden başka bir yerde cilve yapmaz; gönlün isteğini gönül derdinden başka bir yerde arama!

Çünkü ay mesabesindeki ruh, ancak doğal ve beşerî karanlıkta cilvelenir; ve o zaman ondan doğal sebepleri yırtma halleri meydana gelir. Gönlün isteğini ancak gönül derdinde ara. Çünkü hakikatte kalbin huzur ve rahat bulabileceği bir isteği vardır ki, o da Hakk'a kavuşmaktır. Ondan başka hiçbir istek ile tatmin olamaz. Ve hakikatte kalbin derdi ve ıstırabı da ancak budur. Bu sebeple kalbin isteği ancak onun derdinde gizlidir.

Zîrâ ay mesâbesindeki rûh, ancak zulmet-i tabîiyye ve beşeriyyede cilvelenir; ve o vakit ondan esbâb-ı tabiiyyeyi yırtmak halleri vâki' olur. Gönlün murâdını ancak gönül derdinde iste. Zîrâ hakîkatta kalbin ârâm ve râhat edebileceği bir murâdı vardır ki, o da vuslat-ı Hak'tır. Ondan başka hiçbir murâd ile mutmain olamaz. Ve hakîkatte kalbin derdi ve ıztırabı da ancak budur. Binâenaleyh kalbin murâdı ancak onun derdinde mündemiştir.

1836. İsa'yı terk edip eşeği beslemişsin; şübhesiz eşek gibi perdenin haricindesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1836. İsa'yı terk edip eşeği beslemişsin; şüphesiz eşek gibi perdenin dışındasın!

"İsa"dan kasıt ruh; ve "eşek"ten kasıt, ruhun binek hayvanı olan bedendir. "Perdenin dışı"ndan kasıt, eşek ahırı mesabesinde olan tabiat ve unsurlar âlemidir. Yani, "Sen ruhuna hizmet etmeyi bırakıp, bedeni beslemekle meşgulsün. Bu sebeple şüphesiz eşeklerin ahıra bağlanması gibi, tabiat ve unsurlar ahırında bağlı kalmışsın!"

"Îsâ"dan murâd rûh; ve “eşek"ten murâd, rûhun merkebi olan cisimdir. "Hâric-i perde"den murâd, eşek ahırı mesâbesinde olan tabîat ve unsuriyyet âlemidir. Ya'ni, "Sen rûhuna hizmet etmeyi terk edip, eşeği beslemekle meşgûlsün. Bu sebebden şübhesiz eşeklerin ahıra bağlanması kabîlinden olarak, tabîat ve unsuriyyet ahırında bağlı kalmışsın!"

1837. İlim ve ma'rifet Îsâ'nın tâli'idir; eşeğin tâli'i değildir. Ey kimse, sen eşek sıfatlısın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1837. İlim ve mârifet İsa'nın talihi/nasibidir; eşeğin talihi değildir. Ey kimse, sen eşek sıfatlısın!

Hakikat güneşinden ilim ve mârifet nurunu almak, ruhun talihi ve yatkınlığıdır; cismin ve hayvanî ruhun yatkınlığı ve talihi değildir. Ey nefsine esir olan kimse, sen nefsanî sıfatların üstün gelmesi sebebiyle eşek sıfatlı olmuşsun!

Hakikat güneşinden ilim ve ma'rifet nûrunu almak, rûhun tâli'i ve isti'dâdıdır; cismin ve rûh-ı hayvânînin isti'dâdı ve tâli'i değildir. Ey esîr-i nefs olan kimse, sen sıfât-ı nefsâniyyenin galebesi sebebi ile eşek sıfatlı olmuşsun!

1838. Eşeğin nâlesini işitirsen sana merhamet gelir; imdi bilmezsin ki eşek sana eşeklik emreder!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1838. Eşeğin anırmasını işitirsen sana merhamet gelir; şimdi bilmezsin ki eşek sana eşeklik emreder!

Eşek seviyesinde olan nefsinin hitaplarını ve telkinlerini dinlersin ve ona acıyıp her istediğini verirsin. Hâlbuki eşek nefsinin sana daima eşeklik emrettiğinden gaflet içindesin. Sen ise bunları insanlığın gereklerinden sayarsın!

Eşek mesâbesinde olan nefsinin hitâblarını ve ilkāâtını dinlersin ve ona acıyıp her istediğini verirsin. Halbuki eşek nefsinin sana dâimâ eşeklik emrettiğinden gaflet içindesin. Sen ise bunları insanlığın levâzımından addedersin!

1839. Îsâ'ya merhamet et ve eşeğe etme; tab'ı aklının üzerine server yapma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1839. Îsâ'ya merhamet et ve eşeğe etme; tabiatını aklının üzerine yönetici yapma!

Bu sebeple, ruhuna acı ve eşek nefsine merhamet edip her istediğini vermekten vazgeç; nefse ait tabiatı, ruhun sıfatı olan akıl üzerine hâkim ve başkan yapma!

Binâenaleyh, rûhuna acı ve eşek nefsine merhamet edip her istediğini vermekten vazgeç; tabîat-ı nefsâniyyeyi rûhun sıfatı olan akıl üzerine hâkim ve reîs yapma!

1840. Tab'ı bırak, tâ ki zâr zâr ağlasın; sen ondan al ve canın borcunu öde!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1840. Tabiatı bırak, tâ ki zâr zâr ağlasın; sen ondan al ve canın borcunu öde!

Nefsânî tabiatı terk et ve nefsin arzularını yerine getirme! Nefis o mahrumiyetten dolayı varsın feryat etsin. Sen onun kuvveti olan hayvanî ruhu, insanî ruha ait görevlerde kullan ve bu canın yaratıcısına karşı olan borcunu öde.

Tabîat-ı nefsâniyyeyi terk et ve nefsin arzûlarını verme! Nefis o mahrûmiyetten dolayı varsın feryâd etsin. Sen onun kuvveti olan rûh-ı hayvânîyi, rûh-ı insânîye âid vazâifte kullan ve bu canın mûcidine karşı olan borcunu öde.

1841. Senelerce eşek sürücü idin, yeter! Zîrâ ki eşek sürücü eşekten geride olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1841. Senelerce eşek sürücüsü idin, yeter! Çünkü eşek sürücüsü eşekten geride olur.

Senelerce eşek konumunda ve ruhunun binek hayvanı olan bedeni istediği tarafa sürüp ona hizmet ettin, artık yeter! Çünkü eşek sürücüsünün yeri ve durumu eşeğin arkasında olur. Nitekim Yüce Allah, nefsine düşkün kimseler hakkında "أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلَّ" (A'raf 7/179) yani "Onlar evcil hayvanlar gibidir; aksine onlar daha şaşkındır" buyurur.

Senelerce eşek mesâbesinde ve rûhunun merkebi olan cismi istediği tarafa sürüp ona hizmet ettin, artık yeter! Çünkü eşek sürücünün mevki'i ve vaz'iyyeti eşeğin arkasında olur. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri nefsânî kimseler hakkında أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلَّ (A'raf 7/179) ya'ni “Onlar hayvânât-ı ehliyye gibidir; belki onlar daha şaşkındır" buyurur.

1842. أخرون den onun muradı senin nefsindir ki, o âhirde ve senin aklın evvel gerektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1842. "أخرون"dan onun maksadı senin nefsindir ki, o sonda ve senin aklın başta olmalıdır.

Bu şerefli beyitte, Ebû Hureyre ve Huzeyfe (Allah onlardan razı olsun) hazretlerinden rivayet edilen, kadınlar hakkındaki "أخر وهن حيث أخرهن الله" yani, "Kadınları geri bırakın; çünkü Yüce Allah onları geri bıraktı." Yani "Yüce Hak, Kur'ân-ı Kerîm'de 'وَالْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُنَا ِفقِينَ وَالْمَنَا فَقَات' ['Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, münafık erkekler ve münafık kadınlar'] ayetlerinde ve benzeri ayetlerde kadınları erkeklerden sonra zikretti" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Fıkıhçılar bu hadis-i şeriften, namaz saflarında kadınların geride bulunmaları anlamını çıkarmışlardır. Cenâb-ı Pîr ise bu geride kalmayı, işaret diliyle nefse ait tutarlar. Çünkü nefis dişi ve akıl erkektir. Yani "Dünya hayatındaki işlerinde nefsini ve onun hazlarını geride bırak ve aklı ve aklın haz ve zevki olan ilimleri ve marifetleri ileriye geçir!" demek olur. Burada "akıl"dan maksat, "ahiret aklı"dır, "dünya aklı" değildir. Çünkü dünya aklı nefsanî olan akıldır.

Bu beyt-i şerîfte, Ebû Hureyre ve Huzeyfe (radıyallâhu anhümâ) hazretlerinden mervî olan, kadınlar hakkındaki أخر وهن حيث أخرهن الله ya'ni, Kadınları geri bırakın; çünkü Allâh Teâlâ onları geri bıraktı." Ya'ni "Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de وَالْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُنَا ِفقِينَ وَالْمَنَا فَقَات ["Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, münafık erkekler ve münafık kadınlar"] âyetlerinde ve emsâli âyetlerde kadınları erkeklerden sonra zikreyledi" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Fukahâ bu hadis-i şerîften, namaz saflarında kadınların geride bulunmaları ma'nâsını almışlardır. Cenâb-ı Pîr ise bu teahhuru, lisân-ı işaretle nefse râci' tutarlar. Zîrâ nefis müennes ve akıl müzekkerdir. Ya'ni "Hayât-ı dünyeviyyedeki umûrunda nefsini ve onun huzûzâtını geride bırak ve aklı ve aklın haz ve zevki olan ulûm ve maârifi ileriye geçir!" demek olur. Burada "akıl"dan murâd, "akl-ı maâd"dır, "akl-ı maâş" değildir. Zîrâ akl-ı maâş nefsânî olan akıldır.

1843. Bu alçak akıl eşeğin hem-mizācı olmuştur; onun fikri bu ki, ele nasıl alef getirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1843. Bu alçak akıl, eşeğin huyuna benzemiştir; onun düşüncesi, yiyeceği nasıl elde edeceğidir.

Bu mertebesi aşağı olan geçim aklı, eşek ile aynı huydadır. O geçim aklı daima geçim işini düşünür ve daima nefse ait hazları düşünür. Çünkü bu geçim aklı, nefs-i emmârenin (kötülüğü emreden nefsin) yardımcısıdır.

Bu mertebesi aşağı olan akl-ı maâş eşek ile bir mizâcdadır. O akl-ı maâş dâimâ emr-i maîşet fikrindedir ve dâimâ hazz-ı nefsi düşünür. Zîrâ bu akl-ı maâş nefs-i emmârenin muînidir.

1844. O İsa'nın eşeği gönül mizacını tuttu; akıllerin makāmında menzil tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1844. O İsa'nın eşeği gönül mizacını tuttu; akılların makamında menzil tuttu.

"İsa'nın eşeği"nden kastedilen, "nefs-i mutmainne"dir (Allah'a tam teslim olmuş, huzura ermiş nefis). Yani, "Nefs-i mutmainne gönül meşrep ve mizacındadır. Gönül, ilahi nuru kabule yatkın olduğu gibi, o nefis de Hakk'ın nuruyla aydınlanmıştır. Bu sebeple onun menzili ve yerleştiği yer, akıllı olan peygamberlerin (a.s.) makamındadır; ve o makam da Hakk'a itaatte doğruluk ve sebat makamıdır."

"Îsâ'nın eşeği"nden murâd, “nefs-i mutmainne"dir. Ya'ni, "Nefs-i mutma- inne gönül meşreb ve mizâcındadır. Gönül, nûr-ı ilâhîyi kabûle müstaid oldu- ğu gibi, o nefis de nûr-ı Hak'la münevverdir. Binâenaleyh onun menzili ve mahall-i sükûnu, âkıl olan enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın makāmındadır; ve o makām dahi itâat-ı Hak'ta istikāmet ve sebât makāmıdır."

1845. Zîra ki akıl galib ve eşek zaîf oldu; kavî süvârîden eşek nahîf olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1845. Çünkü akıl üstün geldi ve eşek zayıf düştü; güçlü süvariden eşek zayıflar.

İsa'nın eşeğinin gönül mizacını tutmasının sebebi şudur ki, insan ruhunun sıfatı olan "akl-ı maâd" (ahiret aklı) üstün geldi; ve güçlü binici olan ruh tasarrufa başladı; "nefs-i emmâre" (kötülüğü emreden nefis) zayıf düşüp ruha itaatkâr ve boyun eğen oldu. Bu sebeple o nefis artık fenalık mertebesine düşmekten emin oldu. Çünkü süvari güçlü ve tasarruf sahibi olunca, eşek zayıflar ve hırçınlığı ile serkeşliği gider.

Îsâ'nın eşeğinin gönül mizâcını tutmasının sebebi budur ki, rûh-i insâ- nînin sıfatı olan "akl-ı maâd" gālib oldu; ve kuvvetli binici olan rûh tasarru- fa başladı; "nefs-i emmâre" zaîf ve rûha mutî ve münkād oldu. Binâenaleyh o nefis artık fenâlık mertebesine sukūttan mutmain oldu. Zîrâ süvârî kavî ve mutasarrıf olunca, eşek nahîf olur ve harunluğu ve serkeşliği gider.

1846. Ey eşek kıymetli, senin aklının zaîfliğinden bu pejmürde eşek ejderha ol- muştur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1846. Ey eşek kıymetli, senin aklının zayıflığından bu pejmürde eşek ejderha olmuştur!

Ey nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) mertebesinde kalan kimse, senin geçim aklının zayıflığından, bu pejmürde ve gösterişsiz nefis gittikçe başkaldıran olup, ejderha gibi korkunç bir hâl kazanmıştır!

Ey nefs-i emmâre mertebesinde kalan kimse, senin akl-ı maâşının za'fın- dan, bu pejmürde ve revnaksız nefis gittikçe serkeş olup, ejderhâ gibi müd- hiş bir hâl kesb etmiştir!

1847. Eğer İsa'dan gönlün hasta olmuş ise, yine ondan sıhhat erişir, onu bı- rakma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1847. Eğer İsa'dan gönlün hasta olmuş ise, yine ondan sıhhat erişir, onu bırakma!

Ankaravî hazretleri ile Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî, "İsa"dan maksadın, insân-ı kâmil olduğunu açıklamışlardır. Fakat yine Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "İsa"dan maksat, ahiret aklıdır. Her ne kadar Velî Muhammed, sonraki beyitlere uygunluk gösterdiğinden bahisle, "insân-ı kâmildir" demiş ise de, önceki beyitlerle bağlantısı uzaktır. Bu sebeple her iki görüşe göre anlam şöyle olur: Yani, "Ahiret aklı her ne kadar seni nefse ait hazlardan men ettiği ve ağır gelen mücâhede ve riyâzât ile Allah'a itaat tarafına çevirdiği için kalbin hasta ve kederli olmuş ise de; senin manevî hastalıklarına yine ondan sıhhat erişir. Bu sebeple sen o ahiret aklını bırakma!" Yahut "İsa (a.s.) gibi ruhanî mertebede sabit olan insân-ı kâmilin terbiyesinden ve emrettiği mücâhedât ve riyâzâttan kalbin kırılmış ise, yine sana ondan manevî sıhhat erişir, onun eteğini bırakma!"

Ankaravî hazretleri ile Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî, "Îsâ"dan murâd, ârif-i kâmil olduğunu beyân etmişlerdir. Fakat yine Hind şâ- rihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "Îsâ"dan murâd, akl-ı ma- âddır." Her ne kadar Velî Muhammed ebyât-ı lâhikaya mutâbakatı olduğundan bahisle, "arif-i kâmildir” demiş ise de, ebyât-ı sabıkaya irtibâtı uzaktır. Binâenaleyh her iki mütâlaaya göre ma'nâ böyle olur: Ya'ni, "Akl-ı maâd her ne kadar seni huzûzât-ı nefsâniyyeden men' ettiği ve ağır gelen mücâhede ve riyâzet ve Hakk'a itâat tarafına çevirdiği için kalbin hasta ve mağmûm olmuş ise de; senin emrâz-ı ma'neviyyene yine ondan sıhhat erişir. Binâenaleyh sen o "akl-ı maâd"ı bırakma!" Yâhût “Îsâ (a.s.) gibi mertebe-i rûhâniyyette sabit olan insân-ı kâmilin terbiyesinden ve emrettiği mücâhedât ve riyâzâttan kalbin münkesir olmuş ise, yine sana ondan sıhhat-i ma'neviyye erişir, onun eteğini bırakma!"

1848. Ey hoş nefesli Mesîh, meşakkatten nasılsın? Zîrâ cihanda defîne yılansız olmadı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1848. Ey hoş nefesli Mesih, meşakkatten nasılsın? Çünkü dünyada define yılansız olmadı!

Ey latif nefesi ve nefesiyle ve güzel sözleriyle geçim aklını (dünyevî işlere yönelik akıl) ahiret aklı (uhrevî işlere yönelik akıl) mertebesine yükselten insân-ı kâmil, cahillerin cefasından ne haldesin? Çünkü bu dünyada insân-ı kâmil olmak yatkınlığını taşıyan Hakk yolcuları vardır. Bu yatkınlık, insan varlığı toprağında gömülü hazineler gibidir. Halbuki maddi defineler birtakım tılsımlar ile bağlanmıştır. O tılsımın bozulması usulünü bilmeyenlere, oraya görevli olan yılanlar hücum eder. Şimdi, bu yetişecek insân-ı kâmil, yılanlar gibi insana hücum eden Hakk yolcuları arasında gizlidir. Bu şerefli beyitte, yukarıda açıklanmış olan Şems-i Tebrîzî hazretleri vakasına da işaret vardır.

Ey latîf nefesi ve nefhasıyla ve elfâz-ı cemîlesiyle akl-ı maaşı akl-ı maâd mertebesine terakkî ettiren insân-ı kâmil, câhillerin cefâsından ne haldesin? Zîrâ bu cihanda insân-ı kâmil olmak isti'dâdını hâiz olan sâlikler vardır. Bu isti'dâd, vücûd-ı beşer arzında medfûn hazîneler gibidir. Halbuki maddî defîneler birtakım tılsımlar ile bağlanmıştır. O tılsımın bozulması usûlünü bilmeyenlere, oraya me'mûr olan yılanlar hücum eder. İmdi, bu yetişecek insân-ı kâmil, yılanlar gibi insana hücum eden sâlikler arasında gizlidir. Bu beyt-i şerîfte, yukarıda îzâh edilmiş olan Şems-i Tebrîzî hazretleri vak'asına da îmâ vardır.

1849. Ey Îsâ, cehûdun dîdârından nasılsın? Ey Yûsuf, mekkâr ve hasûddan nasılsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1849. Ey İsa, cahilin yüzünden nasılsın? Ey Yusuf, hilekâr ve kıskançtan nasılsın?

Ey ruhanilikte Hz. İsa (a.s.) derecesinde olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), Hz. İsa'ya (a.s.) suikast düzenleyen Yahudiler gibi olan zulüm ehlinin yüzünden ve onlarla gerçekleşen sohbetlerden ne haldesin? Ey Yusuf (a.s.) gibi latif ruhu parlak olan mürid (Hakk yolcusu), hilekârların ve kıskançların cefasından nasılsın?

"İsa" ifadesiyle Şems'e; ve "Yusuf" ifadesiyle Sultan Veled hazretlerine işaret vardır. Çünkü, Hz. Pîr'in ortanca oğlu Alaeddin Çelebi, kardeşi olan Sultan Veled hazretlerine Şems'in teveccühünü kıskanmıştı.

Ey rûhâniyyette Hz. Îsâ mesâbesinde olan insân-ı kâmil, Hz. İsa'ya sû'-i kasd eden yahûdîler gibi olan ehl-i zulmün dîdârından ve onlar ile vâki' musâhabâttan ne haldesin? Ey Yûsuf (a.s.) gibi rûh-ı latîfi parlak olan mürîd, hîle-kârların ve hasedcilerin cefâsından nasılsın?

"Îsâ" ta'bîriyle cenâb-ı Şems'e; ve "Yûsuf" ta'bîri ile Sultan Veled hazretlerine îmâ vardır. Zîrâ, Hz. Pîr'in ortanca mahdûmu Alâeddîn Çelebî, birâderi bulunan Sultan Veled hazretlerine cenâb-ı Şems'in teveccühünü kıskanmış idi.

1850. Sen gece ve gündüz bu nâdân kavim için, gece ve gündüz gibi ömre meded-bahşasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1850. Sen gece ve gündüz bu cahil kavim için, gece ve gündüz gibi ömre yardım edensin!

"Gumr" kelimesinin Müntehabü'l-Lügāt'ta çeşitli anlamları vardır. Burada, cahil ve bilgisiz demektir. Ankaravî nüshasında عمر ile ع olarak geçmekte olup, "sapmış" anlamına geldiği gösterilmiştir. Sözlükte عمر'ün "sapmış" anlamına geldiğine rastlayamadım. Ve kafiye yönünden de عمر üzerinde düşünülmeye değerdir. Bu sebeple Hind nüshalarını tercih ettim. Yani, "Sen gece ve gündüz bu cahil topluluğun cefalarına bakmayıp, onların manevî ömürlerine gece ve gündüz gibi yardım eder ve feyz verirsin ve onları cehaletten kurtarmaya çabalarsın." Bu şerefli beyitte, Hz. Pîr'in kendi nefsine de hitap etmesi mümkündür.

"Gumr" kelimesinin Müntehabü'l-Lügāt'ta müteaddid ma'nâları vardır. Burada, nâdân ve câhil demektir. Ankaravî nüshasında عمر ile ع vaki' olup, "dâll" ma'nâsına olduğu gösterilmiştir. Lügatta عمر ün "dall" ma'nâsına geldiğine tesadüf edemedim. Ve kāfiye cihetinden dahi عمر sâyân-ı teemmüldür. Binâenaleyh Hind nüshalarını tercih ettim. Ya'ni, "Sen gece ve gündüz bu câhil tâifenin cefâlarına bakmayıp, onların ömr-i ma'nevîlerine gece ve gündüz gibi yardım eder ve feyz verirsin ve onları cehâletten kurtarmağa çabalarsın." Bu beyt-i şerîfte, Hz. Pîr'in nefs-i nefislerine de hitâb olması câizdir.

1851. Hünersiz safrâîlerden nasılsın? Safrâdan ne hüner doğar? Baş ağrısı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1851. Beceriksiz nefs ehli kişilerden nasılsın? Safradan ne beceri doğar? Baş ağrısı!

"Safrâîler"den kastedilen, nefs ehli kişilerdir. Çünkü safranın rengi sarı olduğu gibi, makamı göbek altı olan nefis latifesinin nuru da sarıdır. Bu münasebetle Hazret-i Pîr "safrâîler" buyurur. Yani, "İlimsiz ve marifetsiz olan nefs ehli kişilerle düşüp kalkmaktan ve onların terbiyeleriyle uğraşmaktan nasılsın? Safra hükmünde olan nefsanî sıfatlardan ne doğar? Baş ağrısı doğar!" Yani, nefs ehli kişiler, boş sözleriyle ve kötü fiilleriyle, insân-ı kâmile baş ağrısı hükmündedirler.

"Safrâîler"den murâd, ehl-i nenstir. Zîrâ safrânın rengi sarı olduğu gibi, makāmı göbek altı olan latîfe-i nefsin nûru da sarıdır. Bu münasebetle cenâb-ı Pîr "safrâîler" buyurur. Ya'ni, “İlimsiz ve ma'rifetsiz olan ehl-i nefs ile muhâlatadan ve onların terbiyeleriyle iştigālden ne haldesin? Safrâ mesâbesinde olan sıfât-ı nefsâniyyeden ne doğar? Baş ağrısı doğar!" Ya'ni, ehl-i nefis, beyhûde sözleriyle ve fenâ fiilleriyle, insân-ı kâmile baş ağrısı mesâbesindedirler.

1852. Sen ancak onu yap ki, şarkın güneşi yapar; biz nifâk ve hîle ve hırsızlık ve zerkiz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1852. Sen ancak onu yap ki, doğunun güneşi yapar; biz nifak ve hile ve hırsızlık ve sahtekârlığız!

"Doğunun güneşi"nden kasıt, peygamberlerin sonuncusu (s.a.v.) Efendimiz'dir. Yani "Ey insân-ı kâmil, sen de nefis ehlinin yaptıkları kötülüklere bakmayıp, doğunun güneşi olan (s.a.v.) Efendimiz'in yaptığını yap! Çünkü risalet sahibi Efendimiz, dış âlemdeki güneş nasıl ki ışığını iyi ve kötü eşya üzerine salarsa, öylece lütuf ve merhametini iyilere ve kötülere yayardı. Nasıl ki Uhud savaşında kâfirler üzerlerine hücum edip dişlerini kırdılar ve mübarek yüzünü yaraladılar; onlar bu halde ve yüzlerinden kan akmakta iken hiçbirine beddua etmedi de اللهم اهد قومى فإنهم لا يعلمون yani “Ey Allah'ım, kavmime hidayet et; çünkü bilmiyorlar!" buyururdu. Bu sebeple ey kâmil ârif, sen de öyle yap! Çünkü biz nefsaniyiz ve nifak ve hile ve hırsızlık ve sahtekârlık ve riya gibi kötü ahlakın ta kendisi ve kaynağıyız!" Cenâb-ı Pîr'in "biz" ifadesi ile kendilerini de katması, hikmetli bir üslup üzerine diğer nefis ehline nasihattir.

"Hurşîd-ı şark" tan murâd, Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'dir. Ya'ni "Ey insân-ı kâmil, sen de ehl-i nefsin yaptıkları fenâlıklara bakmayıp, şarkın güneşi olan (s.a.v.) Efendimiz'in yaptığını yap! Zîrâ risâletpenâh Efendimiz, âfâkî olan güneş, nasıl ki ziyâsını iyi ve kötü eşya üzerine salarsa, öylece lutuf ve merhametini iyilere ve kötülere teşmîl buyurur idi. Nitekim Uhud muhârebesinde küffâr üzerlerine hücum edip dişlerini kırdılar ve mübarek vechini yaraladılar; onlar bu halde ve yüzlerinden kan akmakta iken hiçbirine bedduâ buyurmadı da اللهم اهد قومى فإنهم لا يعلمون ya'ni “Ey Allâh'ım, kavmime hidâyet et; zîrâ bilmiyorlar!" buyururdu. Binâenaleyh ey ârif-i kâmil, sen de öyle yap! Zîrâ biz nefsânîyiz ve nifâk ve hîle ve hırsızlık ve zerk ve riyâ gibi sû'-i ahlâkın aynı ve menba'ıyız!" Cenâb-ı Pîr'in "biz" ta'bîri ile kendilerini de karıştırması, üslûb-ı hakîmâne üzerine sâir ehl-i nefse nasîhattır.

1853. Sen dünyada ve dînde balsın, biz sirkeyiz. Bu safrânın def'i sirkengübîndir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1853. Sen dünyada ve dinde balsın, biz sirkeyiz. Bu safranın giderilmesi sirkengübîndir!

İnsân-ı kâmil, mülk ve melekût âleminin (görünen ve görünmeyen âlemlerin) tekâmül (olgunlaşma) esaslarına vâkıf olduğu için, onun tedbiri maddî ve manevî hastalıklara şifa verir. Buna göre onun zâtı bal gibi şifa özelliğini taşır. Nitekim bal hakkında Kur'ân-ı Kerim'de `فيه شفاء للناس` (Nahl, 16/69) yani "Onda insanlar için şifa vardır" buyurulur. Nefis ehli ise, sözlerde ve fiillerde sirke gibi ekşidir. Safra hükmünde olan nefsanî sıfatların giderilmesi, "sirkengübîn" dedikleri şerbet vasıtasıyla olur. Sirkengübîn, sirkenin içine yaz mevsiminde şeker ve kış mevsiminde bal karıştırılmak suretiyle yapılan bir çeşit şerbettir ki, eski tıpta safranın giderilmesi için kullanılır.

İnsân-ı kâmil, âlem-i mülk ve melekûtün usûl-i tekâmülüne vakıf olduğu için, onun tedbîri emrâz-ı sûriyye ve ma'neviyyeye şifâ verir. Binâenaleyh onun zâtı bal gibi hâssa-i şifâiyyeyi hâizdir. Nitekim bal hakkında Kur'ân-ı Kerim'de `فيه شفاء للناس` (Nahl, 16/69) ya'ni "Onda nâs için şifâ vardır" buyurulur. Ehl-i nefs ise, akvâlde ve efâlde sirke gibi ekşidir. Safrâ mesâbesinde olan sıfât-ı nefsâniyyenin def'i, "sirkengübîn" dedikleri şerbet vâsıtasıyla olur. Sirkengübîn, sirkenin içine yaz mevsiminde şeker ve kış mevsiminde bal karıştırılmak sûretiyle yapılan bir nevi' şerbettir ki, tıbb-ı atîkte safrânın izâlesi için müsta'meldir.

1854. Biz kavm-i zahîr sirkeyi çoğalttık; sen balı çoğalt, keremi dirîğ etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1854. Biz, zorlukla nefes alan bir topluluğuz, sirkeyi çoğalttık; sen balı çoğalt, cömertliğini esirgeme!

"Zahîr", zorlukla nefes almak ve inlemek anlamındadır. Burada, dünya gamına tutulmuş nefis ehli kastedilir. Dünya gamının sebebi, nefse ait sıfatların (nefsâniyyenin) üstün gelmesidir ki, o gamdan nefes daralır ve insanın içine sıkıntı çöker. Yani, "Biz dünya gamından nefesi daralmış bir topluluğuz. Nefse ait sıfatlarımız şiddetle hükümlerini icra ediyor. Ey insân-ı kâmil, sen de bal gibi olan tedbirini ve tasarrufunu kuvvetlendir, bu cömertliğini bizden esirgeme!"

"Zahîr", zorlukla nefes almak ve nâle etmek ma'nâsınadır. Burada, gam-ı dünyaya mübtelâ olan ehl-i nefs murâd olunur. Gam-ı dünyanın sebebi, sıfât-ı nefsâniyyenin galebesidir ki, o gamdan nefes daralır ve insanın içine sıkıntı basar. Ya'ni, "Biz gam-ı dünyâdan nefesi daralmış tâifeyiz. Sıfat-ı nefsâniyyemiz şiddetle ahkâmını icrâ ediyor. Ey insân-ı kâmil, sen de bal gibi olan tedbîrini ve tasarrufunu kuvvetlendir, bu keremini bizden dirîğ etme!"

1855. Bizden bu lâyık oldu, bizden böyle geldi. Kum gözde ne ziyadeleştirir? Körlük!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1855. Bizden bu uygun görüldü, bizden böyle geldi. Kum gözde neyi artırır? Körlüğü!

"Kum"dan kasıt, nefse ait sıfatlardır. "Körlük"ten kasıt, kalp gözünün körlüğüdüdür. Nitekim ayet-i kerimede "فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ التى في الصدور" (Hacc, 22/46) yani "Onların dış gözleri kör değildir; fakat göğüslerindeki kalpleri kördür!" buyurulur. Ve hadis-i şerifte de "ليس الأعمى من يعمى بصره إنما الأعمى من يعمى قلبه" yani "Kör, dış gözü kör olan değildir; kör ancak kalbi kör olandır!" buyurulur. Yani, "Hava etkisiyle göze kaçan kum zerreleri dış gözü kör ettiği gibi, nefsanî hevesin etkisiyle kabaran nefse ait sıfatlar da kalp gözünü kör eder."

"Kum"dan murâd, sıfât-ı nefsâniyyedir. “Körlük'ten murâd, kalb gözünün körlüğüdür. Nitekim ayet-i kermede `فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ التى في الصدور` (Hacc, 22/46) ya'ni "Onların his gözleri kör değildir; ve fakat göğüs- lerindeki kalbleri kördür!" buyurulur. Ve hadîs-i şerifte de ليس الأعمى من يعمى بصره إنما الأعمى من يعمى قلبه ya'ni "Kör, zâhir gözü kör olan değildir; kör ancak kalbi kör olandır!" buyurulur. Ya'ni, "Te'sîr-i havâ ile göze kaçan kum zerreleri zâhir gözünü kör ettiği gibi, hevâ-yı nefsânî te'sîriyle kabaran sıfât-ı nefsâniyye de kalb gözünü kör eder."

1856. Ey azîz olan kühl, sana bu lâyık olur ki, her nâçîz senden bir şey bula!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1856. Ey aziz sürme, sana bu yakışır ki, her değersiz senden bir şey bulsun!

"Kühl" sürme demektir; kastedilen, insân-ı kâmildir. Yani, "Ey kalp gözüne kuvvet ve his gözüne ibret veren nadir ve aziz bir sürme değerindeki insân-ı kâmil! Sana yakışan şudur ki, her aşağı mertebede kalmış olan değersiz bir insan ferdi senden faydalanıp, yatkınlığına uygun bir marifet (Allah'ı bilme) nuru bulsun!"

"Kühl" sürme demektir; murâd, insân-ı kâmildir. Ya'ni, "Ey kalb gözüne kuvvet ve his gözüne ibret veren nâdir ve azîz bir sürme mesâbesindeki insân-ı kâmil! Sana lâyık olan budur ki, her mertebe-i süfliyyette kalmış olan nâçîz bir ferd-i beşer senden istifade edip, isti'dâdına münasib bir ma'rifet nûru bulsun!"

1857. Bu zâlimlerin ateşinden senin gönlün kebabdır; senden hitab hep "İhdi kavmi" oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1857. Bu zalimlerin ateşinden senin gönlün kebaptır; senden gelen hitap hep "Kavmime hidayet et" oldu!

Gerçi bu aşağı mertebede ve hayvanlıkta kalmış olan zalimlerin zulüm ateşlerinden şerefli kalbin yanmış ve kebap olmuştur. Fakat onların bu eziyet ve cefalarına karşı senden onlara yönelen hitap hep Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'in Uhud muharebesinde müşriklere olan hitabı gibi, "Allah'ım, kavmime hidayet et, çünkü onlar bilmiyorlar!" oldu. Ve onlar zulmettiler; sen onlara hayır ile dua ettin.

Gerçi bu mertebe-i süfliyyette ve hayvâniyyette kalmış olan zâlimlerin zulüm ateşlerinden kalb-i şerîfin yanmış ve kebab olmuştur. Fakat onların bu ezâ ve cefâlarına karşı senden onlara vâki' olan hitâb hep Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'in Uhud muhârebesinde müşriklere olan hitâbı gibi, اللهم اهد قومى فإنهم لا يعلمون ya'ni, "Ya Rab, kavmime hidâyet et, zîrâ onlar bilmiyorlar!" oldu. Ve onlar zulmettiler; sen onlara hayır ile duâ ettin.

1858. Sen ûdun ma'denisin. Eğer sana ateş vururlarsa, bu cihânı ıtır ve reyhandan doldururlar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1858. Sen öd ağacının madenisin. Eğer sana ateş vururlarsa, bu cihanı ıtır ve reyhandan doldururlar!

"Öd" ağacından maksat, ruhsal sıfatlardır. Ve "kân"dan maksat, kâmil ruhtur. Yani, "Sen öd ağacının madenisin. Eğer sana zulüm ve cefa ateşi dökerlerse, senden ıtır ve fesleğen değerinde olan lütuf ve merhamet ile karşılık görürler.

"Öd" ağacından murâd, sıfât-ı rûhiyyedir. Ve “kân” dan murâd, rûh-ı kâmildir. Ya'ni, "Sen öd ağacının ma'denisin. Eğer sana zulüm ve cefâ ateşi dökerlerse, senden ıtır ve fesleğen mesâbesinde olan lutuf ve merhamet ile mukābele görürler.

1859. Sen o öd değilsin ki, ateşten eksilir; sen o rûh değilsin ki, esîr-i gam olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1859. Sen o öd değilsin ki, ateşten eksilir; sen o ruh değilsin ki, gamın esiri olur!

"Sen öd ağacısın, aksine ateşten yanıp eksilen öd ağacı değilsin; belki izafî ruhsun. Ve sen gamın esiri olan hayvanî ruh değilsin!" Bu şerefli beyitte, araştırmacıların "Bizim ruhlarımız cisimlerimizdir; ve cisimlerimiz ruhlarımızdır" sözüne işaret buyrulur.

"Sen öd ağacısın, ammâ ateşten yanıp eksilen öd ağacı değilsin; belki rûh-ı izâfisin. Ve sen gamın esîri olan rûh-ı hayvânî değilsin!" Bu beyt-i şerîfte, muhakkıkların أرواحنا أشباحنا و أشباحنا أرواح ya'ni “Bizim rûhlarımız cisimlerimizdir; ve cisimlerimiz rûhlarımızdır" sözüne işaret buyurulur.

1860. Öd yanar, ödün menbaı yanmaktan uzaktır. Rüzgâr nûrun aslına ne [1874] vakit hamle götürür?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1860. Öd ağacı yanar, öd ağacının kaynağı yanmaktan uzaktır. Rüzgâr nurun aslına ne vakit hamle götürür?

Öd ağacının şekli yanar; fakat öd ağacının aslı ve hakikati yanmaktan uzaktır. Yani, peygamberlerin ve yüce evliyaların cismanî şekilleri zulüm ve tecavüz ateşinden etkilenir; fakat onların hakikati olan ruhları etkilenmekten uzaktır. Örneğin esen rüzgâr, yanan mumun şekline etki edip söndürür; fakat nurun bir hakikati vardır ki, o sabittir ve rüzgârın o hakikate asla etkisi olmaz. Bunun gibi, zalimlerin rüzgâr gibi olan zulümleri, peygamberlerin ve evliyaların cismanî şekillerine etki etse de, hakikatlerine asla etki etmez ve onlar o hakikatlarıyla Hakk'ın hidayet vasıtası olurlar.

Öd ağacının sûreti yanar; fakat öd ağacının aslı ve hakikatı yanmaktan uzaktır. Ya'ni, enbiyâ ve evliyâ-yı kirâmın sûret-i cismâniyyeleri zulüm ve tecavüz ateşinden müteessir olur; fakat onların hakikatı olan rûhları teessürden uzaktır. Meselâ esen rüzgâr, yanan mumun sûretine te'sîr edip söndürür; fakat nûrun bir hakikatı vardır ki, o sâbittir ve rüzgârın o hakikata aslâ te'sîri olmaz. Bunun gibi, zalemenin rüzgâr gibi olan zulümleri, enbiyâ ve evliyânın sûret-i cismâniyyelerine müessir olsa da, hakikatlarına asla müessir olmaz ve onlar o hakikatlarıyla Hakk'ın vâsıta-i hidâyeti olurlar.

1861. Ey senden göklere safâ vardır; ey senin cefân vefâdan daha iyidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1861. Ey senden göklere safâ vardır; ey senin cefân vefâdan daha iyidir!

Ey insân-ı kâmil, senden göklere safâ vardır. Çünkü insân-ı kâmillerin ibadetlerinden ve marifetlerinden nurlar ve Hakk'ın çeşitli tecellileri (ilahi sıfatların ve isimlerin görünür hâle gelmesi) ortaya çıkıp âlemi kuşatır. Çünkü göklerin ve yerin yaratılışından maksat, insân-ı kâmilin ortaya çıkması ve varlığıdır. Ve ey ârif-i kâmil, senin cefa ve eziyet şeklinde olan sâlikleri (Hakk yolcusu) terbiye etmen, noksan kişilerin vefakârane olan muamelelerinden daha iyidir!

Ey insân-ı kâmil, senden göklere safâ vardır. Zîrâ kâmillerin ibadetlerinden ve ma'rifetlerinden nûrlar ve envâ'-ı tecelliyât-ı Hak zâhir olup, âlemi ihâta eder. Çünkü semâvât ve arzın hilkatinden maksûd, "insân-ı kâmil"in zuhûru ve vücûdudur. Ve ey ârif-i kâmil, senin cefâ ve ezâ şeklinde olan sâlikleri terbiyen, nâkısların vefâkârâne olan muâmelelerinden daha iyidir!

1862. Zîrâ ki, eğer akılden bir cefâ sâdır olursa, o, câhilin vefâsından daha iyi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1862. Çünkü eğer akıllıdan bir eziyet meydana gelirse, o, cahilin vefasından daha iyi olur.

1863. Peygamber buyurdu ki: "Akıldan adâvet, câhilden olan muhabbetten daha iyidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1863. Peygamber buyurdu ki: "Akıldan düşmanlık, cahilden olan sevgiden daha iyidir."

"Akıl" ifadesiyle akıllı kişi kastedilir. Bu şerefli beyit, عداوة العاقل خير من صداقة الجاهل yani "Akıllının düşmanlığı cahilin dostluğundan hayırlıdır" hadis-i şerifinin çevirisidir. Yani, cahil iyilik yapayım derken kötülük yapar.

"Akıl" ta'bîriyle âkıl murâd buyurulur. Bu beyt-i şerif عداوة العاقل خير من صداقة الجاهل ya'ni "Akilin düşmanlığı câhilin sadâkatinden hayırlıdır" hadis-i şerîfinin tercümesidir. Ya'ni, câhil iyilik yapayım derken kötülük yapar.

## Ağzına yılan gitmiş olan bir uyumuşu, bir emîrin incitmesi

1864. Bir akıl, at üzerine binmiş olarak geldi; bir uyumuşun ağzına yılan gidiyor idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1864. Bir akıl, at üzerinde gelmiş olarak, uyuyan birinin ağzına yılanın girdiğini gördü.

1865. O süvârî onu gördü ve yılanı ürkütmek için acele etti; fırsat bulamadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1865. O süvari onu gördü ve yılanı ürkütmek için acele etti; fırsat bulamadı.

1866. Akıldan ona yardım çok olduğundan, uyumuşa birkaç kavî topuz vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1866. Akıldan ona yardım çok olduğundan, uyumuşa birkaç kuvvetli topuz vurdu.

1867. O kavî topuzun darbesi onu, ondan bir ağacın altına kadar kaçıcı olduğu halde götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1867. O güçlü topuzun darbesi onu, ondan bir ağacın altına kadar kaçıcı olduğu hâlde götürdü.

O kuvvetli topuz darbesi, uyumuş olan adamı, o emîrden kaçmak için bir ağacın altına kadar sevk etti.

O kuvvetli topuz darbesi, uyumuş olan adamı, o emîrden kaçmak için bir ağacın altına kadar sevk etti.

1868. Çok çürümüş olan elma dökülmüş idi; dedi: "Ey derde asılmış, bundan ye!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1868. Çok çürümüş olan elma dökülmüş idi; dedi: "Ey derde asılmış, bundan ye!"

O adamın kaçtığı ağaç elma ağacı olup, dibine birçok çürük elmalar dökülmüş idi. Topuzu vuran emîr o kimseye, "Ey derde tutulmuş olan adam, bu çürük elmalardan ye!" dedi.

O adamın kaçtığı ağaç elma ağacı olup, dibine birçok çürük elmalar dökülmüş idi. Topuzu vuran emîr o kimseye, "Ey derde giriftâr olmuş olan adam, bu çürük elmalardan ye!" dedi.

1869. Adama yemekte o kadar elma verdi ki, onun ağzından tekrar dışarıya düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1869. Adama yemekte o kadar elma verdi ki, onun ağzından tekrar dışarıya düştü.

Emîr, yemek için o adama o kadar çürük elma verdi ki, o adam onları artık yutamayacak bir hâle geldi ve ağzından dökülmeye başladı.

Emîr, yemek için o adama o kadar çürük elma verdi ki, o adam onları artık yutamayacak bir hâle geldi ve ağzından dökülmeğe başladı.

1870. Bağırdı ki: "Ey emîr, nihayet bana niçin kasdettin; ben sana ne yaptım?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1870. Bağırdı ki: "Ey emîr, sonunda bana niçin kastettin; ben sana ne yaptım?"

Topuzu ve çürük elmaları zorla yiyen adam emîre, "Yahu ben sana ne yaptım, niçin bana bu zulmü ve eziyeti uygun görüyorsun?" diye bağırdı da, dedi ki:

Topuzu ve çürük elmaları zor ile yiyen adam emîre, "Yâhu ben sana ne yaptım, niçin bana bu zulmü ve cefâyı câiz görüyorsun?" diye bağırdı da, dedi ki:

1871. "Eğer aslından benim canıma senin adâvetin varsa, kılıç vur, birdenbire kanımı dök!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1871. "Eğer özünde benim canıma senin düşmanlığın varsa, kılıç vur, birdenbire kanımı dök!"

1872. "Uğursuz saat ki, sana zahir oldum; ey saâdet ona ki, senin yüzünü görmedi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1872. "Uğursuz saat ki, sana zahir oldum; ey saâdet ona ki, senin yüzünü görmedi!"

Sana rastladığım saat ne uğursuz bir saatti! Senin yüzünü görmeyen kimselere ne mutlu!

"Sana tesadüf ettiğim sâat ne uğursuz sâat idi! Senin yüzünü görmeyen kimselere ne mutlu!"

1873. "Kabahatsiz, günahsız artık ve eksik, bu zulmü mülhidler câiz görmezler!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1873. "Kabahatsiz, günahsız, artık ve eksik, bu zulmü dinsizler câiz görmezler!"

"Ey emîr, hiçbir kabahatim ve kusurum olmadığı halde, bu senin yaptığın zulmün çoğunu ve azını dinsizler bile câiz görüp yapmazlar!"

"Ey emîr, hiçbir kabâhatim ve kusûrum olmadığı halde, bu senin yaptığın zulmün çoğunu ve azını dinsizler bile câiz görüp yapmazlar!"

1874. "Söz ile beraber ağzımdan kan sıçrıyor. Ey Huda, sonda onun mükâfatını sen yap!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1874. "Söz ile beraber ağzımdan kan sıçrıyor. Ey Huda, sonda onun mükâfatını sen yap!"

Yaptığın eziyetin tesiri ile, söz söylerken ağzımdan kan boşanıyor. Yâ Rab, bu çektiğim zulmün karşılığını sen ihsan et!

"Yaptığın eziyetin te'sîri ile, söz söylerken ağzımdan kan boşanıyor. Yâ Rab, bu çektiğim zulmün ecrini sen ihsân et!"

1875. O her zaman yeni bedduâ söylerdi; o, ona "Bu sahrada koş!" diye vururdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1875. O her zaman yeni bedduâ söylerdi; o, ona "Bu sahrada koş!" diye vururdu.

O uyumuş olan kimse her an bu hâl içinde emîre karşı "Allah belânı versin!" gibi yeni yeni bedduâlar ederdi. Emîr ise, onun bu sözlerine bakmayıp, elindeki topuzu vurup, "Durma, bu sahrâda koş!" der idi.

O uyumuş olan kimse her an bu hâl içinde emîre karşı "Allâh belânı versin!" gibi yeni yeni bedduâlar ederdi. Emîr ise, onun bu sözlerine bakmayıp, elindeki topuzu vurup, "Durma, bu sahrâda koş!" der idi.

1876. Topuz darbesi ve rüzgâr gibi süvârî! Koşardı ve yine yüz üstünde düşerdi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1876. Topuz darbesi ve rüzgâr gibi süvari! Koşardı ve yine yüz üstü düşerdi!

1877. Dolgun mi'deli ve uykulu ve gevşek idi. Ayağı ve yüzü yüz binlerce yara oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1877. Midesi dolgun, uykulu ve gevşek idi. Ayağı ve yüzü yüz binlerce yara oldu!

"Mümtelî" midesi dolgunluğa düşkün olan kişiye denir. "Sad hezârân" ifadesi, çokluktan kinayedir; amaç sayı belirlemek değildir.

"Mümtelî" mi'de dolgunluğuna mübtelâ olan kimseye derler. "Sad hezârân" ta'bîri, çokluktan kinâyedir; maksad aded ta'yîni değildir.

1878. Akşam vaktine kadar keşîd ve küşad eyledi; nihayet safrâdan ona kay' etmek vâki' oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1878. Akşam vaktine kadar düzenledi ve pusudan koştu; sonunda safradan ona kusmak meydana geldi.

Farsça Bahar-ı Acem sözlüğünde "keşîden" masdarının çeşitli anlamları zikredilmiştir. Burada "tertib dâden" düzen vermek demektir. Ve aynı şekilde o sözlük kitabında "güşâden" masdarının da anlamları çeşitlidir. Burada "tâhten ez kemîn" pusudan koşmak demektir. Yani, "Emîr akşam vaktine kadar bu düzeni yaptı; o kaçtı ve emîr onun üzerine topuz ile koştu; sonunda ağzına yılan kaçan o adamın safrası kabardı ve kustu."

Bahar-1 Acem'de "keşîden" masdarının müteaddid ma'nâları mezkûrdur. Burada "tertib dâden" tertib vermek demektir. Ve kezâ aynı lügat kitabında "güşâden" masdarının da ma'nâları müteaddiddir. Burada "tâhten ez kemîn" pusudan koşmak demektir. Ya'ni, "Emîr akşam vaktine kadar bu tertîbi yaptı; o kaçtı ve emîr onun üzerine topuz ile koştu; nihâyet ağzına yılan kaçan o adamın safrâsı kabardı ve kustu."

1879. Ondan iyi ve kötü taâmlar zahir oldu; yılan o me'kûl ile ondan dışarı fırladı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1879. Ondan iyi ve kötü yiyecekler ortaya çıktı; yılan o yiyecekle ondan dışarı fırladı!

Midesinden yediği şeylerin iyisi ve kötüsü çıktı; ağzına kaçan yılan dahi kustuğu yiyeceklerle beraber midesinden dışarıya fırladı.

Mi'desinden yediği şeylerin iyisi ve kötüsü çıktı; ağzına kaçan yılan dahi kustuğu me'kûlât ile beraber mi'desinden dışarıya fırladı.

1880. Vaktaki o yılanı kendinden hariç gördü, bu iyi amelliye secde getirdi. [1894]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1880. O yılanı kendinden dışarıda gördüğü zaman, bu iyi amelliye secde etti.

O kişi, midesinden yılanın çıktığını gördüğü vakit, iyi iş görmüş olan o emîre saygı ve yüceltme secdesini yerine getirdi.

O kimse, mi'desinden yılanın çıktığını gördüğü vakit, iyi iş görmüş olan o emîre secde-i ta'zîm ve tekrîmi îfâ etti.

1881. O çirkin ve iri kara yılanın heybetini gördüğü vakit, o dertler ondan gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1881. O çirkin ve iri kara yılanın heybetini gördüğü zaman, o dertler ondan gitti.

Kendi vücudundan böyle korkunç bir yılanın çıktığını gördüğü zaman, yediği topuzların acısını ve akşama kadar koşmaktan meydana gelen yorgunluk ve zorluğu unuttu.

Kendi vücûdundan böyle korkunç bir yılanın çıktığını gördüğü vakit, yediği topuzların acısını ve akşama kadar koşmadan hâsıl olan taab ve meşakkati unuttu.

1882. Dedi: "Sen muhakkak rahmet Cebrail'isin; ya hudâsın ki veliyy-i ni'metsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1882. Dedi: "Sen muhakkak rahmet Cebrail'isin; ya da velinimet olan bir hüdâsın!"

"Hüdâ", sahip ve malik anlamındadır. Yani, "Sen muhakkak ilahi rahmeti indirmekle görevli olan Hakk'ın Cebrail'isin; veyahut halka nimet veren ve ikram eden bir efendisin!"

"Huda", sâhip ve mâlik ma'nâsınadır. Ya'ni, "Sen muhakkak rahmet-i ilâhiyyeyi inzâle me'mûr olan Hakk'ın Cebrâîl'isin; ve yâhût âmmeye ni'met veren ve ikram eden bir efendisin!"

1883. "Ey bir mübarek saat ki beni gördün, ölmüş idim, bana yeni can bağışladın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1883. "Ey mübarek bir an ki beni gördün, ölmüş idim, bana yeni bir can bağışladın!"

1884. "Sen beni analar gibi arayıcısın; ben senden eşekler gibi kaçıcıyım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1884. "Sen beni analar gibi arayıcısın; ben senden eşekler gibi kaçıcıyım!"

Bu kıssada, "uyumuş adam"dan kasıt, Hak'tan ve hakikatten gafil olan kimselerdir. "Süvari emir"den kasıt, insân-ı kâmildir. "Yılan"dan kasıt, nefs-i emmârenin (kötülüğü emreden nefsin) sıfatlarıdır. "Topuz"dan kasıt, insân-ı kâmilin emrettiği riyâzât ve mücâhedâttır. Ve "sahrâ"dan kasıt, tabiat sahasıdır. "Koşmak"tan kasıt, seyr ü sülüktür (manevi yolculuktur). "Kusmak"tan kasıt, kendi bilgilerinden tecerrüddür (arınıp soyunmaktır) ki, bunların arasında iyileri ve kötüleri de vardır. Bu sebeple, Hakk Yolcusu ulûm-i ledünniyye (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler) ile dolmak için öncelikle boşalması lazımdır. "Çıkan yılan"dan kasıt, nefs-i emmârenin sıfatlarından tecerrüddür. Yani, Hakk Yolcusu'na bu riyâzât ve mücâhedât başlangıçta pek ağır gelir ve mürşidine türlü türlü itirazlarda bulunur ve nefsaniyetin sürüklemesiyle onun emirlerini tenkit eder. Fakat kalbi saflık kazanıp, hakikati idrak edince, nazarında mürşidinden daha sevgili kimseyi âlemde göremez olur.

Bu kıssada, "uyumuş adam"dan murâd, Hak ve hakikattan gâfil olan kimselerdir. "Süvârî emîr"den murâd, insân-ı kâmildir. "Yılan"dan murâd, nefs-i emmârenin sıfatlarıdır. "Topuz"dan murâd, insân-ı kâmilin emrettiği riyâzât ve mücâhedâttır. Ve "sahrâ"dan murâd, sâha-i tabîattır. "Koşmak"tan murâd, seyr ü sülüktür. "Kusmak"tan murâd, kendi bilgilerinden tecerrüddür ki, bunların arasında iyileri ve kötüleri de vardır. Binâenaleyh, sâlik ulûm-i ledünniyye ile dolmak için evvelen boşalmak lâzımdır. "Çıkan yılan"dan murâd, nefs-i emmârenin sıfatlarından tecerrüddür. Ya'ni, sâlike bu riyâzât ve mücâhedât bidâyette pek ağır gelir ve mürşidine türlü türlü i'tirâzlarda bulunur ve sâika-i nefsâniyyet ile onun emirlerini tenkîd eder. Fakat kalbi safvet iktisab edip, hakikati idrâk edince, nazarında mürşidinden daha mahbûb âlemde kimseyi göremez olur.

1885. Eşek, eşekliğinden dolayı sahibinden kaçar. Onun sahibi iyi gevherliğinden dolayı arkasındadır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1885. Eşek, eşekliğinden dolayı sahibinden kaçar. Onun sahibi iyi cevherinden dolayı arkasındadır!

Eşek konumunda olan nefis, hayvanlığından dolayı, kendi terbiye edicisi olan insân-ı kâmilden kaçar. Fakat onun terbiye edicisi olan o kâmil, yaratılışının temizliğinden dolayı onun o fiiline darılmaz, arkasından takip eder.

Eşek mesâbesinde olan nefis, hayvâniyetinden dolayı, kendi mürebbîsi olan insân-ı kâmilden kaçar. Fakat onun mürebbîsi olan o kâmil, tıynetin temizliğinden dolayı onun o fiiline darılmaz, arkasından ta'kîb eder.

1886. Onu fâide ve zarardan dolayı aramaz; lakin onu kurt yahût yırtıcı hayvan yırtmasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1886. Onu fayda ve zarardan dolayı aramaz; aksine onu kurt yahut yırtıcı hayvan yırtmasın.

Mürşid-i kâmil (irşad eden, yol gösteren olgun kişi), Hakk Yolcusu'nu kendisine faydası olduğu için veyahut kendisinden yüz çevirmesinde nefsine bir zarar gördüğü için aramaz; aksine ona tam merhametinden dolayı, onu nefis ve şeytan helak vadilerine sevk etmesin diye arar!

Mürşid-i kâmil, sâlikini kendisine fâidesi olduğu için, veyâhud kendisinden yüz çevirmesinde nefsine bir zarar gördüğü için aramaz; belki ona kemâl-i merhametinden, onu nefis ve şeytan helâk vâdîlerine sevk etmesin diye arar!

1887. Saadet ona ki, senin yüzünü görür; yahût ansızın senin mahallene düşer!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1887. Saadet ona ki, senin yüzünü görür; yahut ansızın senin mahallene düşer!

"İnsân-ı kâmilin yüzünü görmek"ten kasıt, onun anlamına vâkıf olmaktır; yoksa onun görünen şeklini görmek değildir. Sultan Mahmud-ı Gaznevî, Bayezid-i Bistamî hazretlerinin kabrinde, onun müridlerinden birini görüp, "Bu sizin şeyhiniz ne derdi, bana bir sözünü naklet!" der. Mürid cevaben der ki: "Bizim şeyhimiz, "Beni göreni cehennem ateşi yakmaz" derdi." Mahmud-ı Gaznevî: "Acayip! Senin şeyhin Peygamber'den büyük müdür? Çünkü Ebu Cehil Peygamber'i gördü; hâlbuki onu cehennem ateşi yakacaktır!" Mürid: "Ebu Cehil Muhammed (a.s.) Efendimiz'i görmedi; Abdü'l-Muttalib'in yetimini gördü. Eğer peygamberimiz Muhammed (a.s.)ı görmüş olsaydı, onu da cehennem ateşi yakmazdı!"

Bu menkıbeden de anlaşılacağı üzere, "insân-ı kâmili görmek," onun bâtınına ve maneviyatına nüfuz edebilmektir.

"Ansızın mahallesine düşmek"ten kasıt, Hakk Yolcusu o insân-ı kâmili görünen hâliyle dahi hiç tanımadığı ve bilmediği hâlde, insân-ı kâmil onun ezelî yatkınlığına nazar edip, onu kendisine çekmesidir.

“İnsân-ı kâmilin yüzünü görmek"ten murâd, onun ma'nâsına vakıf olmaktır; yoksa onun sûret-i zâhiresini görmek değildir. Sultan Mahmûd-ı Gaznevî, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin kabrinde, onun müridlerinden birisini görüp, "Bu sizin şeyhiniz ne derdi, bana bir sözünü naklet!" der. Mürîd cevâben der ki: "Bizim şeyhimiz, "Beni göreni cehennem ateşi yakmaz" derdi." Mahmûd-ı Gaznevî: "Acâib! Senin şeyhin Peygamber'den büyük müdür? Zîrâ Ebû Cehil Peygamber'i gördü; halbuki onu cehennem ateşi yakacaktır!" Mürîd: "Ebû Cehil Muhammed (a.s.) Efendimiz'i görmedi; Abdü'l-Muttalib'in yetîmini gördü. Eğer peygamberimiz Muhammed (a.s.)ı görmüş olsa idi, onu da cehennem ateşi yakmaz idi!"

Bu menkıbeden de anlaşılacağı üzere, “insân-ı kâmili görmek," onun bâtınına ve ma'neviyâtına nüfüz edebilmektir.

"Ansızın mahallesine düşmek"ten murâd, sâlik o insân-ı kâmili zâhiren dahi hiç tanımadığı ve bilmediği halde, insân-ı kâmil onun isti'dâd-ı ezelîsine nazar edip, onu kendisine cezb etmesidir.

1888. "Ey (zât-ı şerîf), revân-ı pak seni medh etmiş; sana ne kadar herze ve beyhûde söyledim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1888. "Ey (şerefli zât), temiz ruh seni övmüş; sana ne kadar boş ve anlamsız söz söyledim!"

"Temiz ruh"tan kasıt, iki cihanın efendisi olan Peygamber Efendimiz'in küllî ruhudur. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v.), saadetli zamanlarından sonra merhamet edilmiş ümmetinden ortaya çıkacak olan kâmil insanlara duyduğu özlemden dolayı "Kardeşlerime kavuşmayı ne kadar özlüyorum!" buyurmuşlardır.

"Revân-ı pâk"ten murâd, rûh-ı küllî-i seyyidü'l-kevneyn Efendimiz'dir. Zîrâ (s.a.v.) Efendimiz, zamân-ı saâdetlerinden sonra ümmet-i merhûmesin- den zuhûr edecek olan kâmillere iştiyakından وا شوقاه إلى لقاء إخواني ]"Kardeşle- rime kavuşmayı ne kadar özlüyorum!"] buyurmuşlardır.

1889. "Ey efendi ve şahların şahı ve emîr, ben demedim, cehlim dedi; onu muaheze etme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1889. "Ey efendi ve şahların şahı ve emîr, ben demedim, cehaletim dedi; onu kınama!"

Yani, "O söylediğim kötü sözleri söyleyen ben değildim, cehaletimdi; şimdi cehaletim ortadan kalktı, artık o sözlerden uzağım. Bu sebeple o sözleri kınama, mazur gör!"

Ya'ni, "O söylediğim fenâ sözleri söyleyen ben değildim, cehlim idi; şimdi cehlim zâil oldu, artık o sözlerden berîyim. Binâenaleyh o sözleri muâheze etme, ma'zûr tut!"

1890. "Eğer bu hâlden bir şemme bile idim, boş söylemeğe kādir olmazdım!" [1904]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1890. "Eğer bu hâlden bir koku bile olsaydım, boş konuşmaya gücüm yetmezdi!"

1891. “Eğer bana halden bir işaret söylese idin, ey hasletleri latif olan, sana çok senâ söylerdim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1891. “Eğer bana halden bir işaret söyleseydin, ey hasletleri latif olan, sana çok övgü söylerdim!"

"Bana bu eziyeti niçin yaptığını bir işaretle olsun söyleseydin, sana sövmek değil, aksine çok övgüler ederdim!"

"Bana bu ezâyı niçin yaptığını bir işaretle olsun söylese idin, sana söğmek değil, bil'akis çok medh ü senâlar ederdim!"

1892. "Fakat sakit olup perîşân hareket ederdin; sâkitâne başıma vurur idin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1892. "Fakat susup perişan hareket ederdin; sessizce başıma vururdun."

"Âşüften" perişan ve telaşlı bir şekilde hareket etmek anlamındadır. Yani, "Sen benim felaketim hakkında hiçbir söz söylemeksizin telaşlı bir tavırla hareket ettin ve beni koşturarak sessizce sürekli başıma topuzla vurmaktaydın."

"Âşüften" perîşân ve mütelâşiyâne hareket etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "Sen benim felâketim hakkında hiçbir söz söylemeksizin bir vaz'-ı mütelâşiyâne ile hareket ettin ve beni koşturarak sâkitâne bir sûrette mütemâdiyen başıma topuzla vurmakta idin."

1893. "Başım sersem oldu, akıl baştan sıçradı; hususiyle o baş ki, onun beyni pek nâkıstır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1893. "Başım sersem oldu, akıl baştan sıçradı; özellikle o baş ki, onun beyni pek eksiktir!"

1894. "Ey güzel yüzlü ve güzel işli, afv et; delilikten dolayı söylediğim şeyi bırak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1894. "Ey güzel yüzlü ve güzel işli, affet; delilikten dolayı söylediğim şeyi bırak!"

1895. Dedi: "Eğer ben ondan bir remz söyleye idim, senin ödün o zaman su olurdu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1895. Dedi: "Eğer ben ondan bir remz söylemiş olsaydım, senin ödün o zaman su olurdu!"

Yılan yutmuş adama cevaben, onu döven ve koşturan süvari dedi ki: "Eğer ben senin içindeki yılan hakkında işaretle bile sana bilgi vermiş olsaydım, korkudan senin ödün patlardı!"

Yılan yutmuş adama cevâben, onu döğen ve koşturan süvârî dedi ki: "Eğer ben senin içindeki yılan hakkında işaretle bile sana ma'lûmât vermiş olsa idim, korkudan senin ödün patlardı!"

1896. "Eğer ben sana yılanın evsafını söyleye idim, korku senin canından demâr getirirdi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1896. "Eğer ben sana yılanın özelliklerini söyleseydim, korku senin canından damar koparırdı!"

"Demâr" kökünden koparmak ve helâk etmek anlamındadır. Yani, "Ben sana içindeki yılanın özelliklerini açıkça belirtmiş olsaydım, korku senin bu bedendeki hayvanî ruhunu kökünden koparırdı ve sen ölürdün!" Bu sebeple, "can"dan kastedilen, hayvanî ruh olur.

"Demâr" kökünden koparmak ve helâk etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ben sana içindeki yılanın evsâfını açıkça beyân etmiş olsa idim, korku senin bu cismindeki rûh-ı hayvânîni kökünden koparırdı ve sen ölürdün!" Binâenaleyh, "can"dan murâd, rûh-ı hayvânî olur.

1897. Mustafa (s.a.v.) buyurdu ki: "Eğer sizin canınız üzerinde olan o düşmanın şerhini doğru söylersem,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1897. Mustafa (s.a.v.) buyurdu ki: "Eğer sizin canınız üzerinde olan o düşmanın açıklamasını doğru söylersem,

1898. Kahramanların ödleri de patlar; ne yola gider, ne bir işin gamını yer!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1898. Kahramanların ödleri de patlar; ne yola gider, ne bir işin derdini çeker!

Hint şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "Bu beyitlerdeki anlam, pek çok hadisten alınmıştır. Bu anlamın tamamı bir hadis-i şerifte bulunamamıştır." Yine Hint şârihlerinden İmdâdullâh hazretleri buyururlar ki; "Bu beyitlerde şu hadis-i şerife işaret buyurulması caizdir: لو علمتم ما أعلم لضحكتم قليلاً و بكيتم كثيراً yani "Eğer siz benim bildiğimi bilseydiniz, az güler ve çok ağlardınız!"." Ve Ankaravî hazretleri de şerhlerinde şöyle yazarlar: "Allah en iyi bilendir, bu hadis-i şerife işaret buyururlar ki: لو تعلمون ما أعلم لبكيتم كثيراً و لضحكتم قليلاً و ما أكلتم طعاماً على شهوة أبدا ولا شربتم شراباً على شهوة أبداً ولا دخلتم بيتاً تستظلون فيه ولمررتم على الصعدان تلومون صدوركم و تبكون على أنفسكم Yani, "Eğer siz benim bildiğim şeyi bilseniz, elbette çok ağlar ve az gülerdiniz ve asla iştahla yemek yemezdiniz ve iştahla bir içim su içmezdiniz ve gölgelenmek için bir eve girmezdiniz ve göğüslerinizi dövdüğünüz ve nefisleriniz üzerine ağladığınız halde dağlara ve çöllere giderdiniz!" Naçiz fakir derim ki: Cenâb-ı Pîr efendimizin Mesnevî-i Şerîf'teki yüce âdetleri, Kur'an ayetlerinin ve hadis-i şeriflerin şerefli anlamlarını tefsir etmek olduğundan, yüce beyanlarının her kelimesinin karşılığını ve anlamlarını Kur'an'da ve hadiste aramak gerekmez. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'teki yüce açıklamalarında da bu üslup açıktır. Bu sebeple bu şerefli beyitler bu hadis-i şerifin tefsiri mahiyetindedir.

Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "Bu beyitlerdeki mazmûn, ahâdîs-i kesîreden me'hûzdur. Bu mazmûnun cümlesi bir hadîs-i şerîfte bulunamamıştır." Yine Hind şârihlerinden İmdâdullâh hazretleri buyururlar ki; "Bu beyitlerde şu hadîs-i şerîfe işâret buyurulması câizdir : لو علمتم ما أعلم لضحكتم قليلاً و بكيتم كثيراً ya'ni "Eğer siz benim bildiğimi bile idiniz, az güler ve çok ağlardınız!"." Ve Ankaravî hazretleri de şerhlerinde şöyle yazarlar: “Allâhu a'lem bu hadis-i şerîfe işaret buyururlar ki: لو تعلمون ما أعلم لبكيتم كثيراً و لضحكتم قليلاً و ما أكلتم طعاماً على شهوة أبدا ولا شربتم شراباً على شهوة أبداً ولا دخلتم بيتاً تستظلون فيه ولمررتم على الصعدان تلومون صدوركم و تبكون على أنفسكم Ya'ni, "Eğer siz benim bildiğim şeyi bilseniz, elbette çok ağlar ve az gülerdiniz ve ebedî iştihâ ile yemek yemezdiniz ve iştihâ ile bir içim su içmezdiniz ve gölgelenmek için bir eve girmezdiniz ve göğüslerinizi döğdüğünüz ve nefisleriniz üzerine ağladığınız halde dağlara ve sahrâlara giderdiniz!" Nâçîz fakîr derim ki;: Cenâb-ı Pîr efendimizin Mesnevî-i Şerîf'deki âdet-i seniyyeleri, âyât-ı kurâniyye ve ahâdîs-i şerîfenin maânî-i münîfelerini tefsîr etmek olduğundan, beyânât-ı aliyyelerinin her kelimesinin mukābilini ve mazmûnlarını Kur'ân'da ve hadîste aramak îcâb etmez. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'teki takārîr-i aliyyelerinde de bu üslûb zâhirdir. Binâenaleyh bu ebyât-ı şerîfe bu hadis-i şerîfin tefsîri mâhiyetindedir.

1899. Ne onun gönlüne niyazda harâret kalır, ne tenine oruç ve namaz kuvveti kalır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1899. Ne onun gönlüne niyazda hararet kalır, ne tenine oruç ve namaz kuvveti kalır!

Bu hadis-i şerif, yukarıdaki hadis-i şerifin tefsiridir (açıklamasıdır). Çünkü hadis-i şerifte "Yemez ve içmezdiniz!" buyrulur. "İnsan yemez ve içmez ise vücudunda kuvvet kalmaz; doğal olarak oruç tutamaz ve namaz kılamaz bir hâle gelir. Bu genel zayıflık içinde, kalbinde niyaz ve münacata (Allah'a yalvarma ve yakarışa) da zevk ve hararet kalmaz; ölü hükmünde kalır."

Bu hadis-i şerîf, yukarıki hadîs-i şerîfin tefsîridir. Zîrâ hadîs-i şerîfte "Yemez ve içmezdiniz!" buyurulur. "İnsan yemez ve içmez ise vücûdunda kuvvet kalmaz; bittabi' oruç tutamaz ve namaz kılamaz bir hâle gelir. Bu za'f-ı umûmî içinde, kalbinde niyâz ve münâcâta da zevk ve harâret kalmaz ; ölü mesâbesinde kalır."

1900. Kedinin önündeki bir fâre gibi lâ olur; kurt önünde kuzu gibi yerinden gider! [1914]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1900. Kedinin önündeki bir fare gibi yok olur; kurt önündeki kuzu gibi yerinden gider!

"Yok olmak", yok olmaktan kinayedir. "Kedi" ve "kurt"tan kastedilen, hakiki varlık; "fare" ve "kuzu"dan kastedilen ise izafî varlıktır. Bu da yukarıdaki şerefli hadisin yorumudur. Yani, "Benim gibi zevkî ilimle eşyanın hakikatlerini görüp bilmiş olsaydınız, sizin bakışınızda ancak hakiki varlık kalır ve izafî varlığınız yok olur ve hiç mertebesine düşerdi. Ve yeriniz olan imkân âleminden ölüm suretiyle giderdiniz. Çünkü sizde benim kadar sağlamlık ve dayanıklılık yoktur."

"Lâ olmak", yok olmaktan kinâyedir. "Kedi" ve "kurt"tan murâd, vücûd-ı hakîkî; ve "fâre" ve "kuzu"dan murâd, vücûd-ı izâfidir. Bu da yukarıdaki hadîs-i şerîfin tefsîridir. Ya'ni, "Benim gibi ilm-i zevkî ile hakāyık-ı eşyayı görüp bilmiş olsa idiniz, nazarınızda ancak vücûd-ı hakîkî kalır ve vücûd-ı izâfiniz yok olur ve hiç mesâbesine tenezzül ederdi. Ve yeriniz olan âlem-i imkândan ölüm sûretiyle giderdiniz. Zîrâ sizde benim kadar mekânet ve metânet yoktur."

1901. "Onda ne hîle ve ne reviş kalır; binâenaleyh ben sizi, söylememiş olmakla terbiye ederim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1901. "Onda ne hile ve ne gidişat kalır; bu sebeple ben sizi, söylememiş olmakla terbiye ederim."

Hakikat varlığının tecellileri kendisine görünen kimsede ne hile ve tedbir, ne de zahirî hayatın gereği olan gidişat ve yaşayış tarzı kalır. Bu sebeple bu mecazî varlık mertebesinin hükmünü yerine getiremez olur. Böyle olunca, ben sizi bunlardan haberdar etmemek suretiyle terbiye ederim. Bu şerefli beyit dahi hadis-i şerif anlamının tefsiri olup, kâmil varisler (peygamberlerin ilmini ve ahlakını miras alanlar) hazretlerinin terbiye usullerini de beyandır.

"Hakikat-ı vücûdun tecelliyâtı kendisine zâhir olan kimsede ne hîle ve tedbîr ve ne de hayât-ı sûrî îcâbı olan reviş ve tarz-ı maîşet kalır. Binâenaleyh bu vücûd-ı mecâzî mertebesinin hükmünü yerine getiremez olur. Böyle olunca, ben sizi bunlardan haberdâr etmemek sûretiyle terbiye ederim." Bu beyt-i şerîf dahi hadîs-i şerîf ma'nâsının tefsîri olup, verese-i kümmelîn hazarâtının usûl-i terbiyelerini de beyândır.

1902. "Ebû Bekir Rebabî gibi susarım; Dâvûd gibi elimi demir üzerine vururum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1902. "Ebû Bekir Rebabî gibi susarım; Dâvûd gibi elimi demir üzerine vururum!"

Ebû Bekir Rebâbî, suskunluğu ile meşhur olan evliyalardan bir zattır. "Demir"den kasıt, katılıkta demire benzeyen nefs-i emmâredir (kötülüğü emreden nefis). Yani, "Ben Hakk yolcularının terbiyesi konusunda hakikatleri açıklamayarak, Ebû Bekir Rebâbî gibi susarım ve Dâvûd (a.s.) gibi manevî elimi onların demir gibi katı olan nefs-i emmâreleri üzerine koyup yumuşatırım."

Bilinmeli ki, pirlerin (mürşitlerin) Hakk yolcusunu yola sokma (teslîk) konusundaki yöntemleri üç çeşittir: Birincisi, anlattıktan sonra yola sokma; diğeri, yola soktuktan sonra anlatma; ve üçüncüsü, yola sokma ile beraber anlatmadır. Bu usullerden her birinin uygulanması, Hakk yolcusunun yatkınlığına bağlıdır. Bu şerefli beyitte ikinci tarza işaret buyurulur. Cenâb-ı Pîr'in bu sözleri, Hz. Muhammed'in diliyle (lisân-ı Mustafavî) kâmil vârisin (insân-ı kâmilin) Hakk yolcusunu yola sokma usulünü açıklamaktan ibaret olduğundan, "Ebû Bekir Rebâbî, risaletpenâh Efendimiz'den (Hz. Muhammed'den) sonra gelmiş olduğu halde, bu sözün Cenâb-ı Peygamber'e atfedilmesi nasıl mümkün olur?" itirazına yer yoktur.

Ebû Bekir Rebâbî, sükûtu ile meşhûr olan evliyâullâhtan bir zâttır. "Demir"den murâd, salâbette demire müşâbih olan nefs-i emmâredir. Ya'ni, "Ben sâliklerin terbiyesi hususunda beyân-ı hakāyık etmeyip, Ebû Bekir Rebâbî gibi sükût ederim ve Dâvûd (a.s.) gibi ma'nevî elimi onların demir gibi katı olan nefs-i emmâreleri üzerine vaz' edip yumuşatırım."

Ma'lûm olsun ki, pîrân hazarâtının teslík husûsundaki revişleri üç nevi'dir: Birisi, tefhîmden sonra teslík; diğeri teslîkten sonra tefhîm; ve üçüncüsü, teslîk ile beraber tefhîmdir. Bu usûllerden her birinin tatbîki sâlikin isti'dâdına râci'dir. Bu beyt-i şerîfte ikinci tarza işâret buyurulur. Cenâb-ı Pîr'in bu sözleri, lisân-ı Mustafavî ile vâris-i kâmilin usûl-i teslíkini beyândan ibaret bulunduğundan, "Ebû Bekir Rebâbî risâletpenâh Efendimiz'den sonra gelmiş olduğu halde, bu kelâmın Cenâb-ı Peygamber'e atfı nasıl mümkin olur?" i'tirâzına mahal yoktur.

1903. “Tâ ki muhal benim elimden bir hal ola; kanadı kopmuş kuşa bir kanat olsa."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1903. "Tâ ki imkânsız olan benim elimden bir hâl olsun; kanadı kopmuş kuşa bir kanat olsa."

"İmkânsız"dan kasıt, âdî imkânsızdır (aklen imkânsız görünen ama aslında mümkün olan). Örneğin demirin yumuşaması hakikî imkânsız değildir, âdî imkânsızdır. Çünkü hakikî imkânsızın gerçekleşmesi mümkün değildir. Örneğin Yüce Allah'ın varlığının ortağı hakikî imkânsızdır. Fakat âdî imkânsız mümkündür. Şimdi, insân-ı kâmil, Hakk Yolcusu'nun nefsine ait sıfatlarını ruhanî sıfatlara dönüştürebilir. Çünkü bu, âdî imkânsızdır. Ve "kanadı kopmuş kuş"tan kasıt Hakk Yolcusu'dur. Çünkü ruhanî sıfatlarını nefsine ait sıfatları koparmıştır. insân-ı kâmilin terbiyesi ile onda ruhanî sıfatlar oluştuğu zaman, bu kanatla yüce âleme uçar.

"Muhâl"den murâd, muhâl-i âdîdir. Meselâ demirin yumuşaması muhâl-i hakîkî değildir, muhâl-i âdîdir. Zîrâ muhâl-i hakîkînin husûlü mümkin değildir. Meselâ vücûd-ı Bârî'nin şerîki muhâl-i hakîkîdir. Fakat muhâl-i âdî mümkindir. İmdi, insân-ı kâmil sâlikin sıfât-ı nefsâniyyesini sıfât-ı rûhâniyyeye tebdil edebilir. Zîrâ bu muhâl-i âdîdir. Ve "kanadı kopmuş kuş"tan murâd sâliktir. Zîrâ sıfât-ı rûhâniyyesini sıfât-ı nefsâniyyesi koparmıştır. İnsân-ı kâmilin terbiyesi ile onda sıfât-ı rûhâniyye hâsıl olduğu vakit, bu kanatla âlem-i ulvîye uçar.

1904. "Mâdemki Allah'ın eli onların ellerinin üstünde olur, Ahad bizim elimize kendi eli buyurdu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1904. "Mademki Allah'ın eli onların ellerinin üstünde olur, Ahad bizim elimize kendi eli buyurdu."

İnsân-ı kâmil, Hakk'ın halifesidir. Ve halife, tasarruf etme emrinde halife tayin edenin aynısıdır. Bu sebeple Yüce Allah, insân-ı kâmil olan Peygamber'i hakkında aracısız olarak, إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ (Feth, 48/10) yani, "Muhakkak sana biat edenler ancak Allah'a biat ettiler; ve Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir" buyurdu. Ve insân-ı kâmiller de Peygamber Efendimiz'in vârisleri olduklarından, yüce Pîr-i destgîr (mürşid, yol gösterici) bu şerefli beyitte buyururlar ki: "Ahad sıfatıyla nitelenmiş olan Yüce Allah, bizim elimize kendi eli buyurdu."

“İnsân-ı kâmil” halîfe-i Hak'tır. Ve halîfe emr-i tasarrufta müstahlifin aynıdır. Onun için Hak Teâlâ hazretleri bilasâle insân-ı kâmil olan Peygamber'i hakkında, إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ (Feth, 48/10) ya'ni, "Muhakkak sana bîat edenler ancak Allah'a bîat ettiler; ve Allâh'ın eli onların ellerinin üstündedir" buyurdu. Ve insân-ı kâmiller de Cenâb-ı Peygamber'in vârisleri olduklarından, cenâb-ı Pîr-i destgîr bu beyt-i şerîfte buyururlar ki: "Sıfat-ı ahadiyyetle muttasıf olan Allâh Teâlâ, bizim elimize kendi eli buyurdu."

1905. İmdi muhakkak bana uzun el geldi ki, yedinci gökten geçmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1905. Şimdi bana uzun bir el geldi ki, yedinci gökten geçmiştir.

Şimdi bana, ilahi halifeliğim sebebiyle, uzun bir tasarruf eli geldi ki, o el, suretler âlemi olan yedinci felekten de öteye, yani mana âlemine geçmiştir. Ve o el, bu suretler âleminde, olağanüstü imkânsız bir durumu başka bir hâle dönüştürür.

"İmdi bana hilâfet-i ilâhiyyem hasebiyle uzun bir tasarruf eli geldi ki, o el âlem-i sûret olan yedinci felekden de ileriye, ya'ni âlem-i ma'nâya geçmiştir. Ve o el, bu âlem-i sûrette muhâl-i âdîyi bir hâle tahvíl eder."

1906. Benim elim felek üzerinde hüner gösterdi; ey okuyucu, "inşakka'l-kamer" diye oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1906. Benim elim felek üzerinde hüner gösterdi; ey okuyucu, "inşakka'l-kamer" diye oku!

Benim tasarruf gücüm, şekiller âlemi olan felek üzerinde hüner, yani mucize gösterdi ve şekiller âleminde imkânsız sayılan bir şeyi mümkün gösterdi. Bu mucizenin meydana gelişine vâkıf olmak istersen, ey Kur'ân-ı Kerîm'i okuyan kimse, "Kıyâmet yaklaştı ve ay yarıldı" (Kamer, 54/1) ayet-i kerimesini oku!

Cenâb-ı Pîr'in bu yüce açıklamasında bir nükte vardır: Bilinir ki, her zamanda var olan inkârcılar, ayın yarılmasını imkânsız gördükleri için inkâr ederler. Saadet devrinde şanlı Peygamber'in etrafını kuşatan müşriklere karşı, yine onların gözleri önünde meydana gelen ayın yarılması mucizesi Kur'ân'da ilan buyuruldu. Bunu gözlemleyen müşrikler, Kur'ân-ı Kerîm'in ve cenâb-ı Peygamber'in düşmanı oldukları halde bunu inkâr etmeye kendilerinde güç bulamadılar da, meydana gelişini tasdik ederek "Bu sürekli bir sihirdir" (Kamer, 54/2) dediler. Çünkü sihir, olağanüstü olan bir şeye denir. Bu şerefli beyitte, günümüz inkârcılarına karşı bu nükte açıklanır.

"Benim yed-i tasarrufum, âlem-i sûret olan feleğin üzerinde hüner ya'ni mu'cize gösterdi ve âlem-i sûrette muhâl addolunan bir şeyi mümkin gösterdi. Bu mu'cizenin vukūuna vakıf olmak istersen, ey Kur'ân-ı Kerîm'i okuyan kimse, اقتربت السَّاعَةُ وَأَنْشَقَّ الْقَمَرُ (Kamer, 54/1) ya'ni "Kıyâmet yaklaştı ve ay yarıldı" âyet-i kerîmesini oku!"

Cenâb-ı Pîr'in bu beyân-ı âlîsinde bir nükte vardır: Ma'lumdur ki, her zamanda mevcûd olan münkirler, ayın yarılmasını muhâl gördükleri için inkâr ederler. Zamân-ı saâdette Peygamber-i zîşânın etrafını muhît olan müşriklere karşı yine onların nazarlarında vâki' olan inşikâk-ı kamer mu'cizesi Kur'ân'da i'lân buyuruldu. Bunu müşâhede eden müşrikler, Kur'ân-ı Kerîm'in ve cenâb-ı Peygamber'in hasmı oldukları halde bunu inkâra kendilerinde mecâl bulamadılar da, vukūunu tasdikan هذا سحر مستمر (Kamer, 54/2) "Bu sihr-i müstemirdir" dediler. Zîrâ sihir, hârikulade olan bir şeye derler. Bu beyt-i şerîfte, zamâne münkirlerine karşı bu nükte beyân buyurulur.

1907. Bu sıfat da akılların za'fından dolayıdır; zuafâya kudretin şerhi ne vakit revâdır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1907. Bu sıfat da akılların zayıflığından dolayıdır; zayıflara kudretin açıklaması ne zaman uygun düşer?

Bu sıfat, yani peygamberlerin vârisleri olan evliyânın (Allah dostlarının) maddî âlemde harikalar gösterme hususundaki kudret sıfatları da, şekil dairesinde sınırlı kalan akılların zayıflığından ve manaya geçememelerinden dolayıdır. Onlar bu harikaları görmedikçe, doğal kuvvetlerin üstünde olan Hakk'ın kudretine iman etmezler. Bu sebeple, geniş bir mana olan Hakk'ın kudretini, aklı zayıf olan kimselere söz ve kelam vasıtasıyla açıklamak mümkün müdür?

Bu sıfat, ya'ni enbiyânın vârisleri olan evliyânın âlem-i sûrette havârık göstermek husûsundaki sıfat-ı kudretleri dahi, sûret dâiresinde mahsûr kalan akılların za'fından ve ma'nâya intikal edememelerinden dolayıdır. Onlar bu havârıkı görmedikçe, kuvâ-yı tabîiyyenin fevkinde olan kudret-i Hakk'a îmân etmezler. Binâenaleyh, bir ma'nâ-yı vâsi' olan kudret-i Hakk'ı, zaîfü'l-akl olan kimselere lafız ve kelâm vâsıtasıyla şerh etmek mümkin midir?

1908. Muhakkak başını uykudan kaldırdığın vakit bilirsin. Hatm oldu ve doğruyu en çok bilen Allah'tır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1908. Muhakkak başını uykudan kaldırdığın zaman bilirsin. Sona erdi ve doğruyu en çok bilen Allah'tır.

"İradî ölüm" (kişinin kendi isteğiyle nefsini öldürmesi) veya "ıztırarî ölüm" (zorunlu ölüm) ile bu doğal karanlık içindeki gaflet uykusundan başını kaldırdığın zaman bilirsin ki, bu doğal kuvvetler âlemi sona erdi ve nihayet buldu. Nasıl ki (s.a.v.) Efendimiz "İnsanlar uykudadır; öldükleri zaman uyanırlar" buyurur. Ondan sonra Allah'ın kudreti nazarında açığa çıkar. Ve tecellilerinin (ilahi görünüşlerinin) istikametini Yüce Allah bilir. Çünkü O, gaybları en iyi bilendir.

"Mevt-i irâdî" veyâ “mevt-i ıztırârî" ile bu zulmet-i tabîiyye içindeki gaflet uykusundan başını kaldırdığın vakit bilirsin ki, bu kuvâ-yı tabîiyye âlemi hatm oldu ve nihâyet buldu. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz الناس نيام فاذا ماتوا فانتبهوا ya'ni, "Nâs uykudadır; öldükleri vakit uyanırlar" buyurur. Ondan sonra kudret-i Hak nazarında inkişaf eder. Ve tecelliyâtının istikāmetini Hak Teâlâ bilir. Zîrâ allâmu'l-guyûbdur.

1909. "Muhakkak sana ne yemek kuvveti olurdu, ne yol ve ne kay' etmek pervâsı olurdu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1909. "Muhakkak sana ne yemek kuvveti olurdu, ne yol ve ne kay' etmek (kusmak) pervası (cesareti) olurdu!"

"Eğer içindeki yılana vâkıf olaydın, muhakkak ne çürük elmaları yiyebilirdin ve ne de benim cebrim ile yolda koşardın ve ne de kusabilirdin!" Bu şerefli beyit ile, sâlikin (Hakk Yolcusu'nun) sülûkten (tasavvuf yolculuğundan) evvelki hâline işaret buyurulur.

"Eğer içindeki yılana vâkıf olaydın, muhakkak ne çürük elmaları yiyebilirdin ve ne de benim cebrim ile yolda koşardın ve ne de kusabilirdin!" Bu beyt-i şerîf ile, sâlikin sülükten evvelki hâline işâret buyurulur.

1910. "Sövmeyi işitirdim ve eşeği sürerdim; dudak altında "Rabbi yessir" [1924] okurdum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1910. "Sövmeyi işitirdim ve eşeği sürerdim; dudak altında "Rabbi yessir" [1924] okurdum."

Evet ey Hakk Yolcusu, benim terbiyem altında senin nefsinin sövmesini ve ıstırabını işitirdim; fakat himmetim eşeğini sürerdim ve gizlice, "Yâ Rab, bu hususta kolaylık ihsan et!" diye dua ederdim.

"Evet ey sâlik, benim terbiyem altında senin nefsinin sövmesini ve ıztırâbını işitirdim; ve fakat himmetim merkebini sürerdim ve gizlice, "Yâ Rab, bu hususta kolaylık ihsân et!" diye münâcât ederdim."

1911. "Bana sebebden söylemeğe izin yoktur; senin terkini söylemek bana makdûr değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1911. "Bana sebepten bahsetmeye izin yoktur; senin terkini söylemek bana mümkün değildir."

"Seni içindeki yılandan kurtarmak için bu tedbire başvurduğumu söylemek için bana Hak tarafından izin yoktur. Ve seni o halde gördükten sonra, bu içindeki yılanı çıkarmaksızın senin terk edilmenden bahsetmeye bende güç yoktur."

"Seni içindeki yılandan kurtarmak için bu tedbîre tevessül ettiğimi söylemek için bana cânib-i Hak'tan izin yoktur. Ve seni o halde gördükten sonra, bu içindeki yılanı çıkarmaksızın senin terkinden bahs etmeğe bende kudret yoktur."

1912. Her zaman, "Ya Rab, kavmime hidayet et; zîra bilmiyorlar!" diye içimin derdinden söylerdim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1912. Her zaman, "Ya Rab, kavmime hidayet et; çünkü bilmiyorlar!" diye içimin derdinden söylerdim.

"İçimin derdi", sapkınlık ehlinin hidayete mazhar olmasıdır. Bu derdimden dolayı, her zaman "Ya Rab, kavmime hidayet ver; yaptıkları şaşkınlıkları bilmediklerinden yapıyorlar!" derdim. Çünkü şanlı peygamber (s.a.v.), Hâdî (hidayet veren) isminin en mükemmel tecelligâhı ve âlemlere rahmet olduğundan, halkın hidayetine düşkündür. Nitekim ayet-i kerimede, لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ (Tevbe, 9/128) yani "Sizin cinsinizden bir resul geldi; sizin bu isyan ve kötülük içinde bulunmanızdan o sıkıntı duyar ki, sizin iyi hâlinize düşkündür. Müminlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir" buyurulur. Ve onun vârisleri olan insân-ı kâmiller (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) de bu meşreptedir.

"İçimin derdi", ehl-i dalâletin mazhar-ı hidâyet olmasıdır. Bu derdimden, her zaman "Yâ Rab, kavmime hidâyet ver; yaptıkları şaşkınlıkları bilmediklerinden yapıyorlar!" derdim. Zîrâ Nebiyy-i zîşân, ism-i Hâdî'nin mazhar-ı etemmi ve âlemlere rahmet olduğundan, halkın hidâyetine harîstir. Nitekim âyet-i kerîmede, لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ (Tevbe, 9/128) ya'ni "Sizin cinsinizden bir resûl geldi; sizin bu ma'sıyet ve kerâhette bulunmanızdan o meşakkattedir ki, salâh-ı hâlinize harîstir. Mü'minlere re'fetli ve merhametlidir" buyurulur. Ve onun vârisleri olan kâmiller dahi bu meşrebdedir.

1913. O rencden kurtulmuş secdeler etti; dedi ki: "Ey saâdet ve ey benim ikbalim ve hazînem!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1913. O rahatsızlıktan kurtulmuş olarak secde etti; dedi ki: "Ey saadet ve ey benim ikbalim ve hazinem!"

Bu hali gördükten sonra, o içindeki hastalıktan kurtulmuş olan kimse, saygı ve yüceltme ile emire secde ederdi de derdi ki: "Ey saadetimin sebebi ve ey benim ikbalimin sebebi ve ey benim feyiz hazinem!"

Bu hâli gördükten sonra, o içinin marazından kurtulmuş olan kimse, ta'zîmen ve tekrîmen emîre secdeler ederdi de derdi ki: "Ey sebeb-i saâdetim ve ey benim sebeb-i ikbâlim ve ey benim hazîne-i feyzim!"

1914. "Ey şerîf, Huda'dan cezalar bulasın, bu zaîfin sana şükür kuvveti yoktur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1914. "Ey şerefli kişi, Allah'tan karşılıklar bulasın, bu zayıfın sana şükür gücü yoktur!"

"Ceza" mükâfat anlamındadır. Yani, "Ey وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ (İsrâ, 17/70) yani "Biz Âdem oğullarını şerefli kıldık" hitabıyla şereflenmiş olan insân-ı kâmil, bana yaptığın hizmete karşılık, fikrimin ve dilimin zayıflığından dolayı şükredebilme gücüne sahip değilim. Bunun mükâfatını sana sonsuz kudret sahibi olan Yüce Allah ihsan buyursun!"

“Cezâ" mükâfât ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ (İsrâ, 17/70) ya'ni "Biz benî Adem'i mükerrem kıldık" hitâbıyla müşerref olan insân-ı kâmil, bana yaptığın hizmete karşı, fikrimin ve lisânımın za'fından dolayı şükredebilmek kuvvetini hâiz değilim. Bunun mükâfâtını sana kudret-i bî-nihâye sahibi olan Hak Teâlâ ihsân buyursun!"

1915. "Ey muktedâ, şükrü sana Hak desin; benim o dudak ve çenem ve o kuvvetim yoktur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1915. "Ey uyulan kişi, şükrü sana Hak desin; benim o dudak ve çenem ve o kuvvetim yoktur!"

"Çâne" çene demektir. "Şükür" rıza sonucu olduğundan, burada Hakk'ın şükründen kasıt, Hakk'ın rızasıdır. Yani, "Ey uyulan insân-ı kâmil, Yüce Allah senden razı olsun. Ben senin hizmetine karşılık rızamı sözlerle ifade edebilmek için dudaklarımda ve çenemde kelâm ve belâgat kuvveti yoktur!"

"Çâne" çene demektir. “Şükür” rızâ netîcesi olduğundan, burada Hakk'ın şükründen murâd, Hakk'ın rızâsıdır. Ya'ni, “Ey muktedâ olan insân-ı kâmil, Hak senden râzî olsun. Ben senin hizmetine mukābil rızâmı elfâz ile beyân edebilmek için dudaklarımda ve çenemde kelâm ve belâğat kuvveti yoktur!"

1916. Akıllerin düşmanlığı bu üslûbdan olur; onların zehri canın ibtihacı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1916. Akılların düşmanlığı bu üsluptan olur; onların zehri canın sevinci olur.

Akıllıların görünen düşmanlıkları altında böyle hikmetler gizlidir ve onların zehirleri, sonunda cana sevinç ve ferahlık verir.

Akıllıların sûret-i zâhiredeki düşmanlıkları altında böyle hikmetler gizlidir ve onların zehirleri, sonunda cana sürûr ve ferah verir.

1917. Ahmakın dostluğu meşakkat ve dalal olur; ve misal için bu hikâyeyi dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1917. Ahmak kişinin dostluğu zorluk ve sapkınlık olur; ve örnek olarak bu hikâyeyi dinle!

## O şahsın ayının temellukuna ve vefâsına i'timâd etmesi

1918. Bir ejderha ayıyı çekti; bir arslan adam gitti ve onun feryadına yetişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1918. Bir ejderha ayıyı çekti; bir aslan adam gitti ve onun feryadına yetişti.

1919. Arslan adamlar âlemde mededdirler; o zaman ki mazlumların efgānı erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1919. Arslan adamlar âlemde mededdirler; o zaman ki mazlumların efgānı erişir.

Arslan gibi olan adamlar, mazlumların feryat ve figanı kulaklarına eriştiği zaman âlemde yardımcıdırlar.

Arslan gibi olan adamlar, mazlûmların feryâd ve figānı kulaklarına eriştiği zaman âlemde yardımcıdırlar.

1920. Mazlumların sadasını her yerden işitirler; rahmet-i Hak gibi o tarafa [1934] koşarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1920. Mazlumların sesini her yerden işitirler; Yüce Allah'ın rahmeti gibi o tarafa [1934] koşarlar.

1921. O cihânın halellerinin direkleri, o gizli marazların tabîbleri,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1921. O dünyanın bozukluklarının direkleri, o gizli hastalıkların doktorları,

Her yerden mazlumların feryat ve figanlarını işitip, Hakk'ın muradı ve izni ile onların imdatlarına koşan aslan adamlar, Hakk'ın evliyalarının "abdal" diye adlandırılan bir sınıfıdır. Dünyanın bozukluklarının direkleri olurlar; gizli hastalıkları tedavi ederler. Bunların kendileri halis muhabbettir ve adalet hükümetidir ve rahmettir. Halka yardımları sebepsiz ve rüşvetsiz ve ücretsizdir. Nitekim Ebû Derdâ (r.a.) hazretlerinden rivayet edilen hadis-i şerifte şöyle buyurulur: إن الأنبياء كانوا أوتاد الأرض فلما انقطعت النبوة أبدل الله مكانهم قوما من أمتى يقال لهم الأبدال لم يفضلوا على الناس بكثرة صوم و لا صلوة ولكن بحسن الخلق وصدق النية و سلامة القلوب لجميع المسلمين والنصيحة لهم ابتغاء مرضات الله اولئك خلفاء الأنبياء قوم اصطفاهم الله لنفسه واستخلصهم بعلمه لنفسه وهم اربعون صديقاً منهم ثلاث مأة رجلاً قلوبهم على قلب إبراهيم خليل الرحمن بهم تقوم الأرض وبهم يدفع الله المكاره عن أهل الأرض وبهم يمطرون وبهم يرزقون وبهم ينصرون على الأعداء -yani “Muhakkak peygamberler yeryüzünün direkleridir. Peygamberlik kesildiği zaman, Yüce Allah onların yerine benim ümmetimden bir topluluk bırakır. Onlara "abdal" denir. Onların insanlar üzerindeki üstünlükleri çok oruç ve namaz sebebiyle değildir; aksine bütün Müslümanlara karşı güzel huy ve doğru niyet ve sağlam kalp ve Allah rızası için onlara nasihat sebebiyledir. Onlar peygamberlerin halifeleridir. Onlar bir topluluktur ki, Yüce Allah onları kendi nefsi için seçti ve onları ilmi ile kendi nefsi için halis kıldı. Ve onlar kırk sıddıktır. Onlardan üç yüz kimse vardır ki, kalpleri İbrahim Halilurrahman'ın kalbi üzeredir. Ve yeryüzü onlar sebebiyle ayakta durur ve Yüce Allah kötü şeyleri yeryüzü ehlinden onlar sebebiyle def eder ve onlar sebebiyle yağmur verir ve onlar sebebiyle rızıklandırır ve [onlar sebebiyle] düşmanlar üzerine yardım eder."

Her yerden mazlûmların feryâd ve figānlarını işitip, Hakk'ın murâdı ve izni ile onların imdadlarına koşan arslan adamlar, evliyâ-yı Hakk'ın "abdal" ta'bîr olunan bir sınıfıdır. Cihânın bozukluklarının direkleri olurlar; gizli marazları tedâvî ederler. Bunların kendileri hâlis muhabbettir ve adâlet hükümetidir ve rahmettir. Halka yardımları sebebsiz ve rüşvetsiz ve ücretsizdir. Nitekim Ebû Derdâ (r.a.) hazretlerinden mervî olan hadîs-i şerîfte şöyle buyurulur: إن الأنبياء كانوا أوتاد الأرض فلما انقطعت النبوة أبدل الله مكانهم قوما من أمتى يقال لهم الأبدال لم يفضلوا على الناس بكثرة صوم و لا صلوة ولكن بحسن الخلق وصدق النية و سلامة القلوب لجميع المسلمين والنصيحة لهم ابتغاء مرضات الله اولئك خلفاء الأنبياء قوم اصطفاهم الله لنفسه واستخلصهم بعلمه لنفسه وهم اربعون صديقاً منهم ثلاث مأة رجلاً قلوبهم على قلب إبراهيم خليل الرحمن بهم تقوم الأرض وبهم يدفع الله المكاره عن أهل الأرض وبهم يمطرون وبهم يرزقون وبهم ينصرون على الأعداء -ya'ni “Muhakkak peygamberler yeryüzünün direkleridir. Nübüvvet munkatı' olduğu vakit, Allah Teâlâ onların yerine benim ümmetimden bir tâife bırakır. Onlara "abdâl" denir. Onların nâs üzerine faziletleri çok oruç ve namaz sebebiyle değildir; ve fakat bütün müslümanlara karşı güzel huy ve doğru niyet ve sâlim kalb ve Allah rızası için onlara nasihat sebebiyledir. Onlar peygamberlerin halîfeleridir. Onlar bir tâifedir ki, Allah Teâlâ onları kendi nefsi için ıstıfâ etti ve onları ilmi ile kendi nefsi için istihlâs eyledi. Ve onlar kırk sadîktır. Onlardan üç yüz kimse vardır ki, kalbleri İbrâhîm Halîlu'r-Rahmân kalbi üzeredir. Ve arz onlar sebebiyle kāim olur ve Allah Teâlâ mekrûhları ehl-i arzdan onlar sebebiyle def eder ve onlar sebebiyle yağmur verir ve onlar sebebiyle irzâk eder ve [onlar sebebiyle] düşmanlar üzerine yardım eder."

1922. Muhabbetin ve hükûmetin ve rahmetin hâlisidir; Hak gibi illetsiz ve rüşvetsizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1922. Muhabbetin, hükûmetin ve rahmetin halisidir; Hak gibi illetsiz ve rüşvetsizdir.

Bu sınıftaki evliyadan birine, "Niçin bu zahmete katlandın ve yardım ediyorsun?" diye sorsan, sana cevaben, "Benim ona yardımım, elemini gidermek ve acizliğinden dolayı sırf ona destek olmak içindir. Bu hizmetim karşılığında asla onun tarafından bir ücret ve hizmet beklemem!" der. İşte "abdâl"ın (Allah için dünyadan el çekmiş, sürekli seyahat eden derviş) şanı budur.

Bu sınıftaki evliyâdan birisine, "Niçin bu zahmete katlandın ve muâvenet ediyorsun?" diye sorsan, sana cevâben, "Benim ona muâvenetim, elemini def etmek için ve aczinden dolayı mahzâ ona yardım etmek içindir. Bu hiz- metim mukābilinde aslâ onun tarafından bir ücret ve hizmet beklemem!" der. İşte "abdâl"ın şânı budur.

1924. Arslan adamın avı mihribanlık oldu; cihanda derdin gayri ilaç istemez!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1924. Arslan adamın avı merhamet oldu; dünyada dertten başka ilaç istemez!

Yani, "abdâl"ın (tasavvufta ermiş kişi) avı halka merhamet ve şefkattir. Dünyada dertli olanların derdi onun katında ilaçtır. Çünkü onların avı merhamet ve şefkattir. Ve merhamet ve şefkatin sarf edileceği yer ise dertli olanlardır. Bu sebeple onların cömertliği ve yardımı, onların ilacı makamında olan derttedir. Ve derdin kendinden ilaç yaparlar. Nasıl ki bunun görünen âlemde de örneği vardır. Çiçek, tifo ve kolera aşıları da derdin kendindendir.

Ya'ni, "abdâl"ın avı halka merhamet ve şefkattir. Cihanda ehl-i derdin derdi onun indinde ilâçtır. Zîrâ onların avı merhamet ve şefkattir. Ve merhamet ve şefkatin mahall-i sarfı ise ehl-i derddir. Binâenaleyh onların keremi ve imdâdı, onların ilacı makāmında olan derdedir. Ve derdin kendinden ilâç yaparlar. Nitekim bunun zâhirde de misâli vardır. Çiçek ve tifo ve kolera aşıları da derdin kendindendir.

1925. Her nerede bir derd varsa, devâ oraya gider; her nerede alçaklık varsa su oraya gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1925. Her nerede bir dert varsa, deva oraya gider; her nerede alçaklık varsa su oraya gider.

İlacın sarf yeri (kullanılacağı yer) hastalıktır. Ve suyun aktığı yerler de alçak olan yerlerdir.

İlacın mahall-i sarfı hastalıktır. Ve suyun aktığı yerler dahi alçak olan mahallerdir.

1926. Eğer sana rahmet suyu lâzımsa, git alçak ol; ve ondan sonra rahmet şarabını iç, sarhoş ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1926. Eğer sana rahmet suyu gerekliyse, git alçak gönüllü ol; ve ondan sonra rahmet şarabını iç, sarhoş ol!

Eğer ilahi rahmete erişmek istersen, git nefsinin kibir ve büyüklüğünü terk et ve alçak gönüllü ol; ondan sonra da senin bu alçak gönüllülüğüne ve kırılmışlığına karşılık ilahi rahmet şarabı ihsan edilsin. Ve bu şarabı iç, manevi zevkin sarhoşu ol!

Eğer rahmet-i ilâhiyyeye mazhar olmak istersen, git nefsinin kibir ve azametini terk et ve mütevâzi' ol; ondan sonra da senin bu tevâzu' ve inkisârına karşı rahmet-i ilâhiyye şarabı ihsân buyurulsun. Ve bu şarabı iç, zevk-i ma'nevînin sarhoşu ol!

1927. Başa kadar rahmet içinde rahmet geldi; ey oğul, bir rahmete kāni' olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1927. Başa kadar rahmet içinde rahmet geldi; ey oğul, bir rahmete kanâat etme!

"Fürû-mâ", aşağıya gelmek anlamına gelen "fürû âmeden" masdarının "fürû meyâ" nehy-i hâzırının (olumsuz emir kipinin) kısaltılmışıdır. Burada, kanâat etme anlamındadır. Bu şerefli beyitte, وَأَسْبَعَ عليكم نعمه ظاهرة وباطنة (Lokman, 31/20) yani "Sizin üzerinize Yüce Allah görünen ve görünmeyen nimetlerini bolca verdi" ayet-i kerimesine işaret buyrulur ki, görünen nimetler, cismanî görünen varlık ve bu varlığa olan Hakk'ın cemâlî tecellileridir (güzelliklerinin yansımalarıdır). Ve görünmeyen nimetler, ruhanî varlık ve bu varlığa olan Hakk'ın cemâlî tecellileridir ki, bunlar rahmet içinde rahmettir ve bu tecellilerin sonu yoktur. Bu sebeple bir rahmet ile kanâat etmeyip, daima Yüce Allah'tan ilerleme talebinde bulunmak gerekir.

"Fürû-mâ" aşağıya gelmek ma'nâsına olan "fürû âmeden"masdarından "fürû meyâ" nehy-i hâzırının muhaffefidir. Burada, kanâat etme ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerifte, وَأَسْبَعَ عليكم نعمه ظاهرة وباطنة (Lokman, 31/20) ya'ni "Sizin üzerinize Allah Teâlâ zâhirî ve bâtınî ni'metlerini isbâğ eyledi" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur ki, niam-ı zâhiriyye, vücûd-ı zâhirî-i cismânî ve bu vücûda olan tecelliyât-ı cemâliyye-i Hak'tır. Ve niam-ı bâtıne, vücûd-ı rûhânî ve bu vücûda olan tecelliyât-ı cemâliyye-i Hak'tır ki, bunlar rahmet içinde rahmettir ve bu tecelliyâtın nihâyeti yoktur. Binâenaleyh bir rahmet ile kāni' olmayıp, dâimâ Cenâb-ı Hak'tan terakkî niyâzında bulunmak lâzımdır.

1928. Ey şüca, çarhı ayak altına getir; feleğin üstünden sema'ın sadasını işit!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1928. Ey cesur kişi, feleği ayak altına al; feleğin üstünden sema'ın sesini işit!

Ey hayvani nefsiyle savaşmakta cesur olan sâlik, yoğun olan bu maddî âlemi ayağının altına al ve ruhun ile o âlemin üstüne çık; ruhanîlik ve incelik âleminde meydana gelen ruhların sema'ının sesini ruhunun kulağı ile dinle!

Ey nefs-i hayvaniyyesi ile harb etmekte şecî olan sâlik, kesîf olan bu âlem-i sûrîyi ayağının altına al ve rûhun ile o âlemin üstüne çık; rûhâniyyet ve letâfet âleminde vâki' olan semâ'-ı ervâhın sadâsını rûhunun kulağı ile dinle!

1929. Kulaktan vesvâsın pamuğunu çıkar, ta ki felekten senin kulağına hurûş gelsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1929. Kulağından vesvesenin pamuğunu çıkar ki, felekten senin kulağına coşkun ses gelsin!

Ruhunun kulağına tıkanmış pamuk hükmünde olan nefsin ve şeytanın vesveselerini çıkar; ta ki feleğin üstünde Hakk'ı zikreden yüce ruhların coşkun sesleri ruhunun kulağına gelsin!

Rûhunun kulağına tıkanmış pamuk mesâbesinde olan nefsin ve şeytanın vesveselerini çıkar; tâ ki feleğin üstünde Hakk'ı zâkir olan ervâh-ı âliyenin cûş u hurûşları rûhunun kulağına gelsin!

1930. Ayıp kılından iki gözünü temizle, tâ ki gaybın bağı ve serviliklerini göresin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1930. Ayıp kılından iki gözünü temizle ki gaybın bağını ve serviliklerini göresin!

Biri mülk âlemine, diğeri melekût âlemine bakan kalbin iki gözünü, ayıplı olan nefsanî sıfatların kılları örtmüştür. O kılları mücâhede (nefisle mücadele) ve riyâzât (nefsî perhizler) cımbızları ile yol ve kopar. Böylece o gözler açılsın da, Zâhir isminin tecelli yeri olan bu âlemin bâtınını ve gayb âleminin bağını ve serviliklerini ve o âleme özgü olan Hakk'ın tecellilerini göresin!

Biri âlem-i mülke, diğeri âlem-i melekûta nâzır olan kalbin iki gözünü, ma'yûb olan sıfât-ı nefsâniyye kılları örtmüştür. O kılları mücâhede ve riyâzet cınbızları ile yol ve kopar. Tâ ki o gözler açılsın da, ism-i Zâhir'in mazharı olan bu âlemin bâtınını ve âlem-i gaybın bağını ve serviliklerini ve o âleme mahsûs olan Hakk'ın tecelliyâtını göresin!

1931. Beyninden ve burnundan nezleyi def' et, tâ ki meşâmmına Allah'ın kokusu gelsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1931. Beyninden ve burnundan nezleyi def et ki, duyularına Allah'ın kokusu gelsin!

Ruhun sıfatı olan maâd aklından (ahiret işleriyle ilgili akıl) ve ruhun burnundan nefsâniyet ve hayvâniyet nezlesini, ilâhî emre uyma ve ilâhî yasaktan kaçınma tütsüleriyle def et; tâ ki ruhunun duyularına Yüce Allah'ın kokusu olan ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) insin!

Rûhun sıfatı olan akl-ı maâddan ve rûhun burnundan nefsâniyyet ve hayvâniyyet nezlesini, emr-i ilâhîye imtisâl ve nehy-i ilâhîden ictinâb tütsüleriyle def' et; tâ ki meşâmm-ı ruhuna Allâh Teâlâ hazretlerinin kokusu olan ulûm-ı ledünniyye nâzil olsun!

1932. Sıtmadan ve safrâdan hiç eser bırakma, ta ki cihandan şeker ta'mını bulasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1932. Sıtmadan ve safradan hiç eser bırakma, ta ki dünyadan şeker tadını bulasın!

Bedenin doğuştan gelen sıcaklığından kaynaklanan şehvet ve gazaptan ve diğer nefse ait sıfatlardan kalbinde hiçbir eser bırakma; ta ki bu şekil âleminde meydana gelen Hakk'ın sıfatlarına ve isimlerine ait tecellilerinden zevk ve lezzet bulasın. Çünkü insana bu dünya hayatını zehir eden, gazap ve şehvet ve diğer nefse ait sıfatlardır.

Cismin harâret-i garîziyyesinden mütevellid olan şehvet ve gazabdan ve diğer sıfât-ı nefsâniyyeden kalbinde hiçbir eser bırakma; tâ ki bu âlem-i sûrette vâki' olan Hakk'ın tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyesinden zevk ve lezzet bulasın. Zîrâ insana bu hayât-ı dünyeviyyeyi zehir eden, gazab ve şehvet ve sâir sıfât-ı nefsâniyyedir.

1933. Erkeklik ilacını yap ve innîn olarak koşma, tâ ki yüz türlü güzel yüzlü dışarıya gelsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1933. Erkeklik ilacını yap ve iktidarsız olarak koşma, tâ ki yüz türlü güzel yüzlü dışarıya gelsin!

"İnnîn", evlilik ilişkisinden (muâmele-i zevciyye) âciz olan kişiye denir. "Me-pûy" ise, koşmak anlamına gelen "pûyîden" mastarından türemiş bir olumsuz emir kipidir. Yani, "Kadınlar gibi nefse ait hazlarına (huzûzât-ı nefsâniyye) düşkün olma! Erkeklik ilacı olan mücâhede ve riyâzâta (nefisle mücadele ve perhizlere) devam et. Çünkü nefsin, ruhunun eşi olduğu hâlde, ruhun nefsinin hükmü altında zayıf ve âciz kalmıştır. Sen ise, onda iktidarsız erkekler gibi tasarrufa muktedir değilsin. Bu sebeple ruhunu mücâhede ve riyâzât ile kuvvetlendir ve nefsinde tasarruf et! Ve nefsinde meydana gelecek olan bu tasarrufunun sonucunda, Hakk'ın insanlık âlemine olan türlü türlü güzel yüzlü tecellilerine vâkıf olursun."

"İnnîn", muâmele-i zevciyyeden âciz olan kimseye derler. "Me-pûy" koşmak ma'nâsına olan "pûyîden" masdarından nehy-i hâzırdır. Ya'ni, "Kadınlar gibi huzûzât-ı nefsâniyyene meclûb olma! Erkeklik ilacı olan mücâhede ve riyâzâta devam et. Zîrâ nefsin, rûhunun zevcesi olduğu halde, rûhun nefsinin hükmü altında zebûn ve âciz kalmıştır. Sen ise, onda 'innîn erkekler gibi tasarrufa kādir değilsin. Binâenaleyh rûhunu mücâhede ve riyâzât ile kuvvetlendir ve nefsinde tasarruf et! Ve nefsinde vâki' olacak olan bu tasarrufunun neticesinde, Hakk'ın âlem-i insâniyyete olan türlü türlü güzel yüzlü tecelliyâtına vakıf olursun."

1934. Can ayağından ten bağını kopar; tâ ki o çemenin etrafında cevelân etsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1934. Can ayağından ten bağını kopar; tâ ki o çimenin etrafında dolaşsın!

"Künde" burada, mahkûmların ayağını geçirdikleri delikli ağaç anlamındadır. Yani, "Canının ayağından bu cisim bağını kopar, yani onun hükmü altında zayıf düşme; tâ ki ruhun bu ruhlar âleminin etrafında dolaşsın!"

"Künde" burada, mahkûmların ayağını geçirdikleri delikli ağaç ma'nâsınadır. Ya'ni, "Canın ayağından bu cisim bağını kopar, ya'ni onun hükmü altında zebûn olma; tâ ki rûhun bu âlem-i ervâhın etrafında dolaşsın!"

1935. Buhl zincirini elinden ve boynundan uzaklaştır; eski felekte yeni baht bul!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1935. Cimrilik zincirini elinden ve boynundan uzaklaştır; eski felekte yeni bir baht bul!

"Gull" demir bağ ve zincir anlamına gelir. Burada "cimrilik"ten kastedilen, Hak yolunda nefsin hazzını ve rahatını feda edememektir. Bu şerefli beyitte, İsra suresindeki şu ayet-i kerimeye işaret buyurulur: وَلَا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً إِلَى عُنُقَكَ وَ لاَ تَبْسُطُهَا كُلُّ الْبَسْط (İsra, 17/29) yani "Elini boynuna bağlama ve tamamen de açma!" "Elini boynuna bağlamak", cimrilik ve sıkı tutmaktan; "tamamen açmak" da israftan kinayedir. Yani "Hak yolunda nefsinin hazzını feda etmekte cimrilik etme ve bir iş yapamayacak hale gelinceye kadar da Hak'ka ulaşacağım diye nefsini hakkından mahrum etmek suretiyle israf etme! Aksine نفسك مطيتك فارفق بها yani "Nefsin senin binek hayvanındır, ona yumuşak davran!" hadis-i şerifi gereğince, itidal dairesinde hareket et! Eğer böyle yaparsan, bu eski dünya hayatı içinde yeni bir baht ve yeni bir gelişim bulursun."

"Gull" demir bağ ve zencir ma'nâsınadır. Burada "buhl"dan murâd, Hak yolunda nefsin hazzını ve râhatını fedâ edememektir. Bu beyt-i şerîfte, sûre-i İsra'daki şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: وَلَا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً إِلَى عُنُقَكَ وَ لاَ تَبْسُطُهَا كُلُّ الْبَسْط (İsrâ, 17/29) ya'ni "Elini boynuna bağlama ve bast-ı küllî ile de bast etme!" "Elini boynuna bağlamak", buhl ve imsâkten; ve "bast-ı küllî" de israftan kinâyedir. Ya'ni "Hak yolunda nefsinin hazzını fedâda buhl etme ve bir iş yapamayacak hâle gelinceye kadar da vâsıl-ı Hak olacağım diye nefsini hakkından mahrûm etmek sûretiyle israf etme! Belki نفسك مطيتك فارفق بها ya'ni "Nefsin senin binek hayvanındır, ona rifk ile muamele et!" hadîs-i şerîfi mûcibince, i'tidâl dâiresinde hareket et! Eğer böyle yaparsan, bu eski hayât-ı dünyeviyye içinde yeni bir baht ve yeni bir inkişâf bulursun."

1936. Ve eğer kādir değilsen lutuf Ka'besine uç; çâre-gere bîçârelik arz et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1936. Ve eğer güç yetiremiyorsan, lütuf Kâbe'sine uç; çare verene çaresizliğini arz et!

Ve eğer yukarıdaki beyitlerde söylediğimiz öğütleri yerine getirmeye güç yetiremiyorsan, lütuf Kâbe'sine uç ve acizliğini ve çaresizliğini, çareler ihsan eden Kerîm Rab'be arz et ki, o, nefsine güç gelen işleri lütfedip kolaylaştırsın.

Ve eğer yukarıdaki beyitlerde söylediğimiz vesâyâyı icrâya kādir değil isen, lütuf Ka'besine uç ve aczini ve bîçâreliğini, çâreler ihsân eden Rabb-i Kerîm'e arz et ki, o nefsine güç gelen işleri lutfedip kolaylaştırsın.

1937. Niyaz etmek ve ağlamak kavî sermayedir; rahmet-i küllî pek kuvvetli dâyedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1937. Yalvarmak ve ağlamak güçlü bir sermayedir; küllî rahmet çok kuvvetli bir dadıdır.

"Küllî rahmet"ten kasıt, Rahmanî ve Rahimî rahmetin toplamıdır. Çünkü "Rahmanî rahmet", zâta ve sıfatlara ait genel rahmettir ve bütün varlıklar bu genel rahmetle kuşatılmıştır. Rahimî rahmet ise, zâta ve sıfatlara ait özel rahmettir. Şimdi, Hakk Yolcusu her şey gibi Rahmanî rahmetle kuşatılmıştır. Eğer Yüce Dergâh'a yalvarır ve ağlarsa, Hakk'ın inayetiyle özel rahmetten de pay sahibi olur. Bu sebeple onun yalvarması ve ağlaması, bu rahmete de ulaşmak için güçlü bir sermayedir ve bu rahmet onu maksadına ulaşması için besleyip büyütecek bir dadıdır.

"Rahmet-i küllî"den murâd, rahmet-i rahmâniyye ve rahîmiyyenin mecmû'udur. Zîrâ "rahmet-i rahmâniyye", rahmet-i âmme-i zâtiyye ve sıfâtiyyedir ve bilcümle eşyâ bu rahmet-i âmme ile merhûmdur. Rahmet-i rahîmiyye ise, rahmet-i hâssa-i zâtiyye ve sıfatiyyedir. İmdi sâlik her şey gibi rahmet-i rahmâniyye ile merhûmdur. Eğer dergâh-ı İzzet'e niyâz eder ve ağlar ise, inâyet-i Hak'la rahmet-i hâssadan dahi hissemend olur. Binâenaleyh onun niyâzı ve ağlaması, bu rahmete de nailiyyet için kavî bir sermâyedir ve bu rahmet onu maksada nâil olmak için besleyip büyütecek bir dâyedir.

1938. Mürebbiye ve ana bahane arayıcı olur, tâ ki o çocuk ne vakit ağlayıcı ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1938. Mürebbiye ve anne, o çocuk ne zaman ağlayacak olsa, bahane arayıcı olur.

Yani, mürebbiye ve anne, çocuk ağladığı zaman onun arzusunu tatmin edecek olan sebeplere başvururlar. Süt annesi veya asıl annesi derhal ağzına memesini verip susturur. Nasıl ki Türkçe'de "Ağlamayan çocuğa meme vermezler" atasözü meşhurdur.

Ya'ni, mürebbiye ve ana, çocuk ağladığı vakit onun arzûsunu tatmîn edecek olan esbâba teşebbüs ederler. Süt anası veyâ asıl anası derhal ağzına memesini verip susturur. Nitekim Türkçe'de "Ağlamayan çocuğa meme vermezler" darb-ı meseli meşhurdur.

1939. Sizin hâcetlerinizin çocuğunu yarattı, ta ki inleye ve onun südü zâhir ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1939. Sizin ihtiyaçlarınızın çocuğunu yarattı ki inlesin ve onun sütü ortaya çıksın.

Yüce Allah, çocuklarınız hükmünde olan sizin görünen ve görünmeyen ihtiyaçlarınızı yarattı; o ihtiyaç çocuğu inlediği zaman, süt hükmünde olan yaratılış rahmeti, Hak tarafından ortaya çıktı. "İhtiyacın inlemesi," o ihtiyacın baş göstermesidir. Örneğin insan acıktığı zaman, yemek ihtiyacı baş gösterir; hâl diliyle "Ben ortaya çıkmak isterim!" diye Hak'tan niyaz eder. Onun bu talebi, yaratılış rahmetinin ve ortaya çıkarma sütünün zuhûruna sebep olur.

Hak Teâlâ hazretleri, çocuklarınız mesâbesinde olan sizin zâhirî ve bâtınî ihtiyaçlarınızı yarattı; vaktaki o ihtiyaç çocuğu inledi, süt mesâbesinde olan rahmet-i halk, Hak tarafından zahir oldu. "Hâcetin inlemesi," o ihtiyacın baş göstermesidir. Meselâ insan acıktığı vakit, taâm ihtiyacı baş gösterir; lisân-ı hâl ile "Ben zuhûr isterim!" diye Hak'tan niyâz eder. Onun bu talebi, rahmet-i halk ve ızhâr südünün zuhûruna bâdî olur.

1940. "Üd'ûllah" dedi, bîzârî olma; tâ ki onun sütleri kaynasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1940. "Allah'a dua et!" dedi, bıkkın olma; tâ ki O'nun sütleri kaynasın!

Mademki rahmetin ortaya çıkması için yalvarma ve talep şarttır; bunun için Yüce Allah, "Bana dua edin, size icabet edeyim!" (Gafir, 40/60) buyurdu. Bu sebeple sen de yalvarmasız ve yakarışsız olma, tâ ki Yüce Allah'ın rahmetlerinin ve şefkatlerinin sütleri kaynasın. Şerefli beyitte "Allah'a dua et!" buyurulmasından dolayı, değerli şârihler, "Ey Habibim de ki, 'Allah'a yahut Rahman'a dua edin!'" (İsra, 17/110) ayet-i kerimesine işaret olduğunu da beyan etmişlerdir. Kur'an-ı Kerim'de benzer ayetler vardır. "Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin!" (A'raf, 7/55) ayet-i kerimesi de onlardan biridir. Hangisi olursa olsun, Pîr efendimizin yüce maksadı, Yüce Allah'a dua ve niyaz etmekten ibarettir.

Mâdemki zuhûr-ı rahmet için niyâz ve taleb şarttır; bunun için Allah Teâlâ اُدْعُونَى أَسْتَجِبْ لَكُمْ (Gafir, 40/60) ya'ni "Benden taleb edin, size icâbet edeyim!" buyurdu. Binâenaleyh sen de niyâzsız ve tazarru'suz olma, tâ ki Hak Teâlâ'nın rahmetlerinin ve şefkatlerinin sütleri kaynasın. Beyt-i şerîfte “üd'û'llâh” buyurulmasından dolayı, şurrâh-ı kirâm قُلِ أُدْعُوا اللَّهَ أَوْ أَدْعُوا الرَّحْمَنَ (İsrâ, 17/110) ya'ni, "Yâ Habibim de ki, 'Allâh'a yâhud Rahmân'a duâ edin!" âyet-i kerîmesine işâret olduğunu da beyân buyurmuşlardır. Kur'ân-ı Kerîm'de emsâli âyât vardır. أدْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعاً و خفية (A'raf 7/55) [Rabb'inize yalvara yakara ve gizlice duâ edin!] âyet-i kerîmesi de onlardan biridir. Hangisi olursa olsun, cenâb-ı Pîr efendimizin kasd-ı âlîleri Hak Teâlâ'ya duâ ve niyâz etmekten ibârettir.

1941. Rüzgârın hayhuyu ve bulutun süt saçması, bizim gamımızdadırlar, sen bir saat sabr et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1941. Rüzgârın uğultusu ve bulutun süt saçması, bizim derdimizdedirler, sen bir saat sabret!

Fakat birçok kimseler gibi, "Ben istedim de Yüce Allah benim isteğimi vermedi." diyerek Yüce Allah hakkında kötü zanna kapılma. هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الأَرْضِ جميعاً (Bakara, 2/29) yani “Yüce Allah yeryüzünde olan şeylerin hepsini sizin için yarattı" ayet-i kerimesi gereğince, rüzgârların ıslık çalarak esmeleri ve bulutun rahmet sütünü saçması, bize hizmet etme derdinde olduklarındandır. Nasıl ki Şeyh Sa'dî hazretleri buyurur:

Fakat birçok kimseler gibi, "Ben istedim de Hak Teâlâ benim murâdımı vermedi." diyerek Hak Teâlâ hakkında sû'-i zanna düşme. هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الأَرْضِ جميعاً (Bakara, 2/29) ya'ni “Allah Teâlâ arzda olan şeylerin hepsini sizin için yarattı" âyet-i kerîmesi mûcibince, rüzgârların ıslık çalarak esmeleri ve bulutun rahmet sütünü saçması, bize hizmet gamında olduklarındandır. Nitekim Şeyh Sa'dî hazretleri buyurur:

1942. "Sizin rızkınız semâdadır"ı işitmedin mi? Bu alçaklığa ne yapışmışsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1942. "Sizin rızkınız semâdadır"ı işitmedin mi? Bu alçaklığa ne yapışmışsın!

Bu şerefli beyitte, Zâriyat sûresinin şerefli 22. ayeti olan وَفِي السَّمَاءِ رِزْقُكُمْ وَ مَا تُوعَدُونَ (Zâriyât, 51/22) beyan buyurulur. Yani "Sizin rızkınız ve vaat olunduğunuz şey semâdadır" demektir. Bu yüce beyanın görünen ve gizli anlamı vardır. Görünen anlamı şudur ki, "Rızık sebepleri semâdadır. Bunlar da, güneş, bulut, yağmur gibi dünya hayatının devamına hizmet eden rızkın sebepleridir" demek olur. Gizli anlamı şudur ki, her ferdin rızkı, sabit hakikatler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) mertebesinden iner ki, bu mertebe ilahi hazinelerdir. Nasıl ki ayet-i kerimede, وَ إِنْ مِنْ شَيْء الا عندَنَا حَزَاءِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ الَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ (Hicr, 15/21) yani "Bizim katımızda hazineleri olmayan hiçbir şey yoktur. Biz onu ancak bilinen bir miktar ile indiririz" buyurulur. Ve rızık, yemek ve içmek ve vücudun kuvvetleri ve ilim ve fiiller ve hareketlerin hepsini kapsar. Ve bunların hepsi, her bir ferdin yatkınlığına göre takdir edilmiştir. Bu sebeple her bir ferdin rızkı bu aşağı âlemden değil, yüce âlemden ve semâdan iner. Böyle olunca, onun bu alçak mertebe olan suret âlemine yapışması ve rızkını bu suret âleminden bilmesi cehalet olur.

Bu beyt-i şerîfte, Zâriyat sûre-i şerîfesinde olan وَفِي السَّمَاءِ رِزْقُكُمْ وَ مَا تُوعَدُونَ (Zâriyât, 51/22) âyet-i kerîmesi beyân buyurulur. Ya'ni "Sizin rızkınız ve va'd olunduğunuz şey semâdadır" demektir. Bu beyân-ı âlînin zâhiri ve bâ- tını vardır. Zâhiri budur ki, "Esbâb-ı rızık semâdadır. Bunlar da, güneş, bu- lut, yağmur gibi hayât-ı dünyeviyyenin bakāsına hâdim olan rızkın sebeple- ridir" demek olur. Bâtını budur ki, her ferdin rızkı, a'yân-ı sâbite mertebesin- den nâzil olur ki, bu mertebe hazâin-i ilâhiyyedir. Nitekim âyet-i kerîmede, وَ إِنْ مِنْ شَيْء الا عندَنَا حَزَاءِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ الَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ (Hicr, 15/21) ya'ni "Bizim indimiz- de házíneleri olmayan hiçbir şey yoktur. Biz onu ancak mikdâr-ı ma'lûm ile indiririz" buyurulur. Ve rızık, yemek ve içmek ve vücudun kuvâsı ve ilim ve ef'âl ve harekâtın hepsine şâmildir. Ve bunların hepsi, her bir ferdin isti'dâdı- na göre mukadderdir. Binâenaleyh her bir ferdin rızkı bu âlem-i süflîden değil, âlem-i ulvîden ve semâdan nâzil olur. Böyle olunca, onun bu alçak mertebe olan âlem-i sûrete yapışması ve rızkını bu âlem-i sûretten bilmesi cehil olur.

1943. Senin korkunu ve ümitsizliğini gülün sadası bil, senin kulağını esfele ka- dar çekiyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1943. Senin korkunu ve ümitsizliğini gülün sesi bil, senin kulağını en aşağıya kadar çekiyor.

Seni belirlenmiş rızkından mahrumiyetle korkutan ve Hakk'ın cömertliğinden ümitsiz bırakan, şeytanın içine attığı vesvesedir. O şeytan seni kulağından tutup, tabiatın en aşağı derecesine kadar çekmektedir. Nasıl ki ayet-i kerimede الشَّيْطَانُ يَعدُكُمُ الْفَقْرَ وَ يَأْمُرُ كُمْ بِالْفَحْشَاءِ (Bakara, 2/268) yani "Şeytan size fakirliği vaat eder ve fuhuşla emreder" buyurulur. Örneğin, kalbine vesvese atıp, seni zengin olmak için kumara, hırsızlığa ve gaspa davet eder. Halbuki sen zenginlik için bu gayrimeşru yollara yönelsen, neticede eline belirlenmiş rızkından fazla bir şey geçmez; elde edeceğin ancak isyan ve hüsran olur.

Seni rızk-ı maksûmundan mahrûmiyyetle korkutan ve Hakk'ın keremin- den ümitsiz bırakan, şeytanın bâtınına ilkā ettiği vesvesedir. O şeytan seni ku- lağından tutup, esfel-i sâfilîn-i tabîata kadar çekmektedir. Nitekim âyet-i kerî- mede الشَّيْطَانُ يَعدُكُمُ الْفَقْرَ وَ يَأْمُرُ كُمْ بِالْفَحْشَاءِ (Bakara, 2/268) ya'ni "Şeytan size fak- rı va'd eder ve fahşâ ile emreder" buyurulur. Meselâ, kalbine vesvese ilkā edip, seni zengin olmak için kumara ve sirkate ve gasba da'vet eder. Halbuki sen zenginlik için bu vesâit-i nâ-meşrûaya meyl etsen, netîcede eline rızk-ı maksûmundan fazla bir şey girmez; hâsılın ancak isyân ve hüsrân olur.

1944. Her bir nidâ ki o seni yukarı çekti; o bir nidâyı bil ki yukarıdan erişti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1944. Her bir çağrı ki o seni yukarı çekti; o bir çağrıyı bil ki yukarıdan erişti!

Her bir çağrı ki, ister suret âleminden isterse mana âleminden olsun, seni yukarı çekti, bil ki o çağrı yukarıdan, yani sabit hakikatler (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) âleminden erişti.

Her bir nidâ ki, gerek âlem-i sûretten ve gerekse âlem-i ma'nâdan olsun, seni yukarı çekti, bil ki o nidâ yukarıdan, ya'ni a'yân-ı sâbite âleminden erişti.

1945. Her bir nidâ ki sana hırs getirir, bir kurdun sesi bil ki, o adam yırtar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1945. Sana hırs getiren her bir seslenişi, bil ki, o adamı yırtan bir kurdun sesi olarak kabul et!

Sana bu aşağı dünyaya bağlanma hırsını getiren her bir telkini, insanı yırtan bir kurdun sesi seviyesinde bil!

Sana bu âlem-i süflîye yapışmak hırsını getiren her bir ilkāâtı, insan yırtan bir kurdun sadâsı mesâbesinde bil!

1946. Bu mekân cihetinden yükseklik değildir, o, akıl ve can tarafından yüksekliktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1946. Bu, mekân yönünden bir yükseklik değildir; o, akıl ve can yönünden bir yüksekliktir.

Bizim bahsettiğimiz bu yukarılık ve yükseklik, mekân yönünden olan görünür yükseklik değildir. O yükseklik, akıl ve ruh yönünden olan manevî yüksekliktir. Bu manevî yukarılık ve yüksekliklerin örneği ileride açıklanacaktır. Şöyle ki:

Bu bizim bahs ettiğimiz yukarılık ve yükseklik, mekân cihetinden olan sûrî yükseklik değildir. O yükseklik, akıl ve rûh tarafından olan ma'nevî yüksekliktir. Bu ma'nevî yukarılık ve yüksekliklerin misâli âtîde beyân olunur. Şöyle ki:

1947. Her sebeb eserden daha yukarı geldi; taş ve demir kıvılcıma fâik geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1947. Her sebep eserden daha üstün geldi; taş ve demir kıvılcımdan üstün geldi.

Yani, her sebep eserden daha üstün ve yüksektir. Örneğin kıvılcım bir eserdir ve çakmak taşı ile demir o kıvılcımın çıkmasına sebeptir. Eğer taş ile demir olmasaydı, kıvılcım çıkmazdı. Bu sebeple sebep olan taş ile demir, mertebe itibarıyla kıvılcımdan önce ve üstündür.

Ya'ni, her sebeb eserden daha yukarı ve yüksektir. Meselâ kıvılcım bir eserdir ve çakmak taşı ile demir o kıvılcımın çıkmasına sebebdir. Eğer taş ile demir olmasa idi, kıvılcım çıkmaz idi. Binâenaleyh sebeb olan taş ile demir, mertebe i'tibariyle kıvılcımdan mukaddem ve yukarıdır.

1948. O bir filân, o ser-keşin üstünde oturdu; gerçi sûrette onun yanına oturdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1948. O bir filan, o serkeşin (yüksek mevki sahibi) üstünde oturdu; gerçi görünüşte onun yanına oturdu.

"Serkeş" burada, yüksek mevki ve rütbe sahibi olan kimsedir. Yani, "Örneğin filan kimse, manen yüksek rütbe sahibi olan kimsenin üst tarafına geçip yanında otursa, o filan kimse gerçi serkeş kimsenin yanında oturmuş olduğu için mekânda ve görünüşte yüceliktedir.

"Ser-keş" burada, yüksek mevki' ve rütbe sahibi olan kimsedir. Ya'ni, "Meselâ filân kimse, ma'nen yüksek rütbe sahibi olan kimsenin üst tarafına geçip yanında otursa, o filân kimse gerçi ser-keş kimsenin yanında oturmuş olduğu için mekânda ve sûrette rif'attedir.

1949. Oranın üstlüğü şeref cihetindendir; uzak yer sadrdan müstehaff olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1949. Oranın üstünlüğü şeref yönündendir; uzak yer baştan hafifletilmiş olur.

Böyle bir durumda o serkeş kişinin üstünlüğü ve yüceliği, şeref yönünden ve manen olur. Ve fakat baştan uzak olduğu için, görünüşte hafifletilmiş ve aşağıdadır. Cenâb-ı Pîr efendimiz ilerideki anlamları açıklamaya giriş olmak üzere, bu beyitlerde görünüşteki ve manevî yüceliği beyan buyururlar:

Böyle bir vaz'iyette o ser-keş kimsenin üstlüğü ve fevkiyyeti, şeref cihetinden ve ma'nen olur. Ve fakat sadrdan uzak olduğu için, sûrette müstehaff ve aşağıdır. Cenâb-ı Pîr efendimiz âtîdeki ma'nâları tavzîhe mukaddime olmak üzere, bu beyitlerde sûrî ve ma'nevî rif'ati beyân buyururlar:

1950. Taş ve demir bu cihetten ki amelde sabıktır, bu ikisinin fevkiyyeti lâyıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1950. Taş ve demir, işleyişte önce oldukları için, üstünlük bunlara yakışır.

Çakmak taşı ile demir, işleyişte önce oldukları için, kendilerinin eseri olan kıvılcımdan önce gelirler ve üstünlük liyakatini kazanırlar.

Çakmak taşı ile demir amelde evvel oldukları için, kendilerinin eseri olan kıvılcıma tekaddüm ederler ve fevkıyyet liyâkatini hâiz olurlar.

1951. Ve o kıvılcım kendinin maksudluğu cihetinden, demirden ve taştan ziyâdenin ziyadesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1951. Ve o kıvılcım, kendisinin maksat oluşu yönünden, demirden ve taştan çok daha fazlasıdır.

Hâlbuki demir ile çakmak taşından beklenen ve amaçlanan şey kıvılcım olduğundan, o kıvılcım bu amaçlanma yönünden demirden ve taştan daha fazla kabul görür. Çünkü kıvılcım elde etme amacı olmasa, insan demiri ve taşı eline bile almazdı.

Halbuki demir ile çakmak taşından beklenen ve maksûd olan şey kıvılcım olduğundan, o kıvılcım bu maksûdluk cihetinden demirden ve taştan daha ziyâde makbûldür. Zîrâ kıvılcım istihsâli kasdında olmasa, insan demiri ve taşı eline bile almazdı.

1952. Taş ve demir evvel ve kıvılcım ahirdir, lakin bu her ikisi cisimdirler ve kıvılcım candır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1952. Taş ve demir evveldir, kıvılcım ahirdir; lakin bu her ikisi cisimdirler ve kıvılcım candır.

Bu sebeple taş ve demir evvel, kıvılcım ise sonradır. Ve taş ile demir cisim olup, zaman itibarıyla kıvılcımın üstündedirler. Ve kıvılcım can olduğundan, manen ve şeref bakımından onların üstündedir.

Binâenaleyh taş ve demir evvel ve kıvılcım muahhardır. Ve taş ile demir cisim olup, zamânen kıvılcımın fevkindedirler. Ve kıvılcım can olduğundan, ma'nen ve şerefen onların fevkındedir.

1953. Zîrâ o kıvılcım ki, zamanda pek geridir, sıfatta taştan ve demirden daha âlîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1953. Çünkü o kıvılcım ki, zamanda pek geridir, sıfatta taştan ve demirden daha yücedir.

Çünkü zaman itibarıyla geri ve sonraki olan o kıvılcım, sıfattaki yüceliği itibarıyla taştan ve demirden daha yüce ve yüksektir.

Zîrâ zaman i'tibâriyle geri ve muahhar olan o kıvılcım, sıfattaki şerâfeti i'tibâriyle taştan ve demirden daha âlî ve yüksektir.

1954. Mâdemki ağaçtan maksûd meyve geldi, binâenaleyh meyve evvel, ağaç ahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1954. Mademki ağaçtan istenen meyve geldi, bu sebeple meyve önce, ağaç sonra olur.

Manevi yüceliğin diğer bir örneği de şudur ki, ağaçtan istenen şey meyve olduğu için, manen ve şeref bakımından meyve önce ve ağaç sonradır. Bilinmeli ki, bu şerefli beyitlerde birçok anlama işaret buyrulur. Âlem cisminin yaratılışından istenen insân-ı kâmilin ortaya çıkışı olduğundan, her ne kadar âlemin şekli önce ve insân-ı kâmilin bedeni sonra ise de, maksat olma yönünden insân-ı kâmil âlemden yüce ve öncedir. Ve aynı şekilde hikmet sahiplerinin ve özellikle İmam Gazâlî hazretlerinin açıklamaları veçhile, cüz'î ruhların, çakmak taşı ve demir hükmünde olan bedenleri, onların kıvılcım hükmünde olan ruhlarından önce ise de, onların bedeninden istenen cüz'î ruhlarının ortaya çıkışı olduğundan, ruhları bedenlerinden yücedir. Ve aynı şekilde mürşidin terbiyesi Hakk Yolcusu'nun ilerlemesine sebep olup, Hakk Yolcusu her ne kadar ezelî yatkınlığının yüksekliği itibarıyla maneviyat âleminde mürşidinden daha ileride olsa da, mürşidinin onun üzerine terbiye yönünden üstünlüğü sabittir. Bu sebeple böyle bir Hakk Yolcusu'nun edeben mürşidinin bu yüceliğine hürmetkâr olması lazımdır.

Ma'nevî rif'atin diğer bir misali de budur ki, ağaçtan maksûd olan şey meyve olduğu için, ma'nen ve şerefen meyve evvel ve ağaç sonradır. Ma'lûm olsun ki, bu ebyât-ı şerîfede birçok ma'nâlara işâret buyurulur. Cism-i âlemin hilkatinden maksûd insân-ı kâmilin zuhûru olduğundan, her ne kadar âlemin sûreti evvel ve insân-ı kâmilin cismi âhir ise de, maksûdiyet cihetinden insân-ı kâmil âlemden âlî ve mukaddemdir. Ve kezâ hükemânın ve ezcümle İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin beyânâtı vech ile, ervâh-ı cüz'iyyenin, çakmak taşı ve demir mesâbesinde olan ecsâdı, onların şerer mesâbesinde olan ervâhından mukaddem ise de, onların cisminden maksûd ervâh-ı cüz'iyyelerinin zuhûru olduğundan, rûhları cisimlerinden âlîdir. Ve kezâ mürşidin terbiyesi sâlikin terakkîsine bâdî olup, sâlik her ne kadar isti'dâd-ı ezelîsinin yüksekliği i'tibariyle âlem-i ma'nâda mürşidinden müterakkî olsa da, mürşidinin onun üzerine terbiye cihetiyle fâikıyyeti sâbittir. Binâenaleyh böyle bir sâlikin edeben mürşidinin bu rif'atine hürmetkâr olması lâzımdır.

1955. Vaktāki ayı ejderhadan feryad etti, bir arslan adam onun pençesinden kurtardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1955. Ayı ejderhadan feryat ettiğinde, bir aslan adam onu ejderhanın pençesinden kurtardı.

"Ayı"dan kasıt, ahmaklık ve cehalet derecesinde kalan kimsedir; "ejderha"dan kasıt, azgın olan nefs-i emmâredir (kötülüğü emreden nefis); "aslan adam"dan kasıt ise insân-ı kâmildir.

“Ayı”dan murâd, hamâkat ve cehâlet derekesinde kalan kimse; “ejderhâ”dan murâd, azgın olan nefs-i emmâre; “arslan adam”dan murâd, insân-ı kâmildir.

1956. Tedbîr ve merdlik birbirine arka verirler, ejderhâyı o bu kuvvet ile öldürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1956. Tedbir ve mertlik birbirine destek olurlar, o bu kuvvet ile ejderhayı öldürdü.

Tedbir ile mertlik birbirine yardımcı ve destek olurlar. Çünkü bir kimse cesur ve kahraman olup da tedbiri ve siyaseti olmasa, tedbirli olan aciz bir kimseye mağlup olur. Bu sebeple o arslan adam, mertliğine eklenen tedbir ile o ejderhayı öldürdü. Nasıl ki insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) hikmet sahibi ve tedbirli olduğundan, Hakk yolcularını tedbiri ile terbiye edip, nefislerini öldürür.

Tedbîr ile merdlik birbirine zahîr ve muîn olurlar. Zîrâ bir kimse cesûr ve kahraman olup da tedbîri ve siyaseti olmasa, müdebbir olan bir âciz kimseye mağlûb olur. Binâenaleyh o arslan adam mertliğine munzam olan tedbîr ile o ejderhâyı öldürdü. Nitekim insân-ı kâmil hakîm ve müdebbir olduğundan, sâlikleri tedbîri ile terbiye buyurup, nefislerini öldürür.

1957. Ejderhânın kuvveti vardır, tedbîri yoktur; senin tedbîrinin fevkınde de tedbîr vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1957. Ejderhanın kuvveti vardır, tedbiri yoktur; senin tedbirinin üstünde de tedbir vardır.

Ey insan, gerçi ejderhanın görünen kuvveti vardır; fakat tedbiri yoktur. Senin tedbirin olduğu için, onun bu görünen kuvvetine karşı üstün gelirsin. Ama sen de bu tedbirine aldanma; çünkü senin tedbirinin üstünde de ilâhî tedbir ve Rabbanî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) vardır. Nitekim ayet-i kerimede يدبر الأمر من السَّمَاءِ إِلَى الْأَرْضِ (Secde, 32/5) yani, “Yüce Allah işi gökten yere tedbir eder” buyurulur. Ve ilâhî tedbirler daima gayb âleminden (görünmeyen âlemden) sûret âlemine (şekiller âlemine) iner.

Ey insân, gerçi ejderhânın zâhirî kuvveti vardır; fakat tedbîri yoktur. Senin tedbîrin olduğu için, onun bu zâhirî kuvvetine karşı galebe çalarsın. Ve lâkin sen de bu tedbîrine mağrûr olma; zîrâ senin tedbîrinin fevkinde de tedbîr-i ilâhî ve kazâ-yı Rabbânî vardır. Nitekim âyet-i kerîmede يدبر الأمر من السَّمَاءِ إِلَى الْأَرْضِ (Secde, 32/5) ya'ni, “Allah Teâlâ emri semâdan arza tedbîr eder” buyurulur. Ve tedbîrât-ı ilâhiyye dâimâ âlem-i gaybdan âlem-i sûrete nâzil olur.

1958. Vaktaki tedbîrini gördün, geri git ki, nereden geldi; başlangıç tarafına git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1958. Tedbirini gördüğün zaman, geri dön ki, nereden geldi; başlangıç tarafına git!

Yani senin tedbirin bu âlemde bir eserdir; o eserin elbette bir sebebi vardır. O sebep de, ilahi isimlerin ilmi suretleri olan sabit hakikatlerdir. Ve bu sebep, 1947 numaralı beyitte anıldığı üzere, eserden daha üstün ve yücedir. Buna göre tedbirini gördüğün vakit, geriye git ve sana bu tedbirin nereden gelmiş olduğunu düşün ve bakışını oluş ve bozuluş âleminin başlangıcı olan ilahi âlem mertebesine yönelt.

Ya'ni senin tedbîrin bu âlemde bir eserdir; o eserin elbette bir sebebi vardır. O sebeb de, suver-i ilmiyye-i esmâiyye olan a'yân-ı sâbitedir. Ve bu sebeb, 1947 numaralı beyitte mezkûr olduğu üzere, eserden daha bâlâterdir ve âlîdir. Binâenaleyh tedbîrini gördüğün vakit, geriye git ve sana bu tedbîrin nereden gelmiş olduğunu düşün ve nazarını âlem-i kevnin ibtidâsı ve başlangıcı olan âlem-i ilâhî mertebesine atfet.

1959. Alçaklıktan her ne varsa a'lâdan geldi; âgâh ol, gözünü ulviyyet tarafına koy!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1959. Alçaklıktan her ne varsa yüceden geldi; uyanık ol, gözünü ulviyet tarafına koy!

Aşağıların aşağısı olan bu şehadet âleminde her şey, yüce olan ilâhî ilim mertebesinden geldi. Uyanık ol, akıl ve idrak gözünü zuhur sebebi olan bu ulviyet tarafına koy! "Helâ" bir uyarı nidasıdır. "Uyanık ol!" anlamındadır.

Esfel-i sâfilîn olan bu âlem-i şehadette her şey, âlî olan ilm-i ilâhî mertebesinden geldi. Müteyakkız ol, akıl ve idrak gözünü sebeb-i zuhûr olan bu ulviyyet tarafına koy! "Helâ" nidâ-yı tenbîhtir. "Agâh ol!" ma'nâsınadır.

1960. Ulyaya nazar aydınlık bağışlar; gerçi evvelâ kamaşıklık belâ getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1960. Yüce olana bakış aydınlık bağışlar; gerçi başlangıçta kamaşma sıkıntı getirir.

Varlıkların hakikatlerine bakış, akıl ve idrakin gözüne aydınlık verir ve akıl gözü aydınlanıp keskin görmeye başlar. Fakat o aklın gözü başlangıçta zayıf olduğu için, bir yere kadar yönelir ve orada kamaşır ve sersemleşir. Bu sebeple bu kamaşma akıl ve idrakin gözüne başlangıçta sıkıntı getirir. Ve sıkıntı şudur ki, vahdet-i vücûd (varlığın birliği) ile varlıkların çokluğu arasında şaşırıp kalır; bazen "teşbih"e (benzetmeye) ve bazen "tenzih"e (Allah'ı her türlü eksiklikten arındırmaya) düşer; tenzihte teşbihi ve teşbihte tenzihi göremez ve iki zıddı "ayn-ı vâhide"de (tek bir hakikatte) birleştiremez. Fakat ezelî yatkınlığında nasibi varsa, Hakk'ın yardımıyla "cem'u'l-cem'" (bütün zıtlıkları bir araya getirme) makamına gelip, şirk-i hafiden (gizli şirkten) kurtulur ve bakışında hakiki birlik güneşi doğar ve gözünde o kamaşma kalmaz ve sıkıntıdan kurtulur.

Hakāyık-ı eşyaya nazar, akıl ve idrâkin gözüne aydınlık bağışlar ve akıl gözü münevver olup, keskin görmeğe başlar. Fakat o aklın gözü evvelâ zaîf olduğu için, bir yere kadar ma'tûf olur ve orada kamaşır ve sersemleşir. Binâenaleyh bu kamaşıklık akıl ve idrâkin gözüne evvelâ belâ getirir. Ve belâ budur ki, vahdet-i vücûd ile kesret-i eşyâ arasında şaşırır kalır; gâh "teşbîh"e ve gâh "tenzîh"e düşer; tenzihte teşbîhi ve teşbîhte tenzihi göremez ve iki zıddı "ayn-ı vâhide"de cem' edemez. Fakat isti'dâd-ı ezelîsinde nasîbi varsa, inâyet-i Hak'la "cem'u'l-cem'" makāmına gelip, şirk-i hafiden kurtulur ve nazarında vahdet-i hakîkiyye güneşi tulû' eder ve gözünde o kamaşıklık kalmaz ve belâdan kurtulur.

1961. Gözü aydınlığa alıştır, eğer yarasa kuşu değilsen, o tarafa nazar et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1961. Gözünü aydınlığa alıştır, eğer yarasa kuşu değilsen, o tarafa bak!

Bu sebeple akıl ve idrak gözünü ilim ve marifet aydınlığına alıştır. Eğer yarasa kuşu gibi akıl gözünün doğuştan ve fıtrî zayıflığı yoksa, daima yüce olan marifet yoluyla eşyanın hakikatleri tarafına bak.

Binâenaleyh akıl ve idrâk gözünü ilim ve ma'rifet aydınlığına alıştır. Eğer yarasa kuşu gibi akıl gözünün za'f-ı cibillî ve fitrî değilse, dâimâ âlî olan reviş-i ma'rifetle hakāyık-ı eşyâ tarafına nazar et.

1962. Akıbet görücülük senin nûrunun nişanıdır, hâle mensub olan şehvet hakîkatte senin mezarındır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1962. Akıbeti görmek senin nurunun nişanıdır, hâle ait olan şehvet hakikatte senin mezarındır.

Ankaravî hazretleri ikinci mısradaki "kûr" kelimesine iki yönden anlam vermiştir. Birinci yönde, bu kelimeyi Arapça kâf harfi ve uzun, kalın ötre ile "kör" demek anlamına alıp, "Senin şimdiki halde nefsanî arzularını görmen, hakikatte kör olmandır" anlamını vermiştir. Halbuki bu durumda "kûr" lafzı birinci mısradaki "nûr" lafzına kafiye olamaz. Çünkü "nûr" lafzı kısa, kalın ötre iledir. İkinci yönde, "gûr" kelimesi "nûr" vezninde kabir anlamına gelip, "Şehvet hali hakikatte senin mezarındır" anlamını vermiştir. Bu yön daha uygun görünür. Hint nüshalarında ikinci mısra شهوت حالی حجاب سورتست şeklinde olup, "Hâle ait olan şehvet senin surunun perdesidir" demek olur. "Nûr"dan kastedilen, ruhtur. "Gûr"dan kastedilen, cisimdir. Çünkü işlerin sonucuna bakmak, ruhun özelliğidir. Ve cismin özelliği de, nefsanî şehvetlere meyildir.

Ankaravî hazretleri ikinci mısra'daki "kûr" kelimesine iki vecih ile ma'nâ vermiştir. Birinci vecihte, bu kelimeyi kâf-ı Arabî ve zamme-i sakîle-i mebsûta ile "kör" demek ma'nâsına alıp, "Senin şimdiki halde müşteheyât-ı nefsâniyyeni görmen, hakîkatte kör olmandır" ma'nâsını vermiştir. Halbuki bu sûrette "kûr" lafzı birinci mısra'daki "nûr" lafzına kâfiye olamaz. Zîrâ “nûr" lafzı zamme-i sakîle-i makbûzadır. İkinci vecihte, "gûr" "nûr" vezninde kabir ma'nâsına olup, "Şehvet hâli hakîkatta senin mezârındır" ma'nâsını vermiştir. Bu vecih daha muvâfik görünür. Hind nüshalarında ikinci mısrâ' شهوت حالی حجاب سورتست sûretinde olup, "Hâle mensûb olan şehvet senin sûrunun perdesidir" demek olur. "Nûr"dan murâd, rûhtur. "Gûr"dan murâd, cisimdir. Zîrâ âkıbet-i umûra nazar, rûhun hâssasıdır. Ve cismin hâssası da, şehevât-ı nefsâniyyeye meyildir.

1963. Bir akıbet görücü ki, yüz hüner gördü, o bir hüner işitenin misli olmaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1963. Bir sonucu gören kişi ki, yüz hüner gördü, o bir hüner işitenin benzeri olmaz!

Yani, görmek başka, işitmek başkadır. Birisi ayne'l-yakîn (gözle görerek kesin bilgi edinme) ve diğeri ilme'l-yakîn (bilgi yoluyla kesin bilgi edinme) mertebesidir. "İlme'l-yakîn" mertebesi zâhir ulemâsına; ve "ayne'l-yakîn" mertebesi hakikatleri araştırıp bulanlara özgüdür.

Ya'ni, görmek başka ve işitmek başkadır. Birisi ayne'l-yakîn ve diğeri ilme'l-yakîn mertebesidir. "İlme'l-yakîn" mertebesi ulemâ-i zâhireye; ve "ayne'l-yakîn" mertebesi muhakkıklara mahsûstur.

1964. O bir hünerden o kadar mağrûr oldu ki, tekebbürden üstâdlardan uzak oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1964. O, bir hünerden o kadar mağrur oldu ki, kibirlenmekten dolayı üstatlardan uzaklaştı!

Gerçek âriflerin eserlerinde okuduğu veya onlardan işittiği ilim ve hakikatlerden o kadar mağrur oldu ki, "Bu meseleyi ben de okudum ve anladım. Benim gibi bir insanın huzuruna gidip baş eğmeye ne ihtiyacım var?" dedi. Kibir ve azametinden dolayı, hâl ve hakikat ehli olan ve ayne'l-yakîn (gözle görme kesinliği) mertebesini elde etmiş bulunan üstatlardan yüz çevirdi.

Muhakkıkların âsârında okuduğu ve yâhud onlardan işittiği maârif ve hakāyıktan o kadar mağrûr oldu ki, "Bu mes'eleyi ben de okudum ve anla- dım. Benim gibi bir insanın huzûruna gidip baş eğmeğe ne ihtiyacım vardır?" dedi. Kibir ve azametinden dolayı ehl-i hâl ve hakikat olan ve ayne'l-yakîn mertebesini ihrâz etmiş bulunan üstâdlardan yüz çevirdi.

1965. Sâmirî gibi o hüneri mâdemki kendisinde gördü, o tekebbürden dolayı Mûsa'dan baş çekti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1965. Sâmirî gibi o hüneri mademki kendisinde gördü, o kibirden dolayı Mûsa'dan yüz çevirdi!

Sâmirî, Mûsâ (a.s.)a eşlik eden bir kişinin adıdır. Mûsâ (a.s.)ın sohbetinin bereketiyle başkalarının görmediği bir sırrı görmüş idi. O da şuydu ki, Cebrâîl (a.s.)ı bir merkebe binmiş olduğu hâlde şekillenmiş olarak gördü. Onun atının ayağı, bastığı kuru otları yeşillendirirdi. Sâmirî, Rûhu'l-emîn'in (Cebrail'in) özelliğinin hayat olduğunu anladı ve atının izinden bir avuç toprak alıp sakladı. Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın boğulmasından sonra ilâhî emirle Tûr-i Sînâ'ya gidip, kardeşi Hârûn (a.s.)ı halife yaptı. Sâmirî o sırada Benî-İsrâîl kadınlarının bilezik ve benzeri süs eşyalarını toplayıp eritti ve içine o topraktan döktü ve bir buzağı heykeli yaptı ki, o toprağın özelliği sebebiyle buzağı sesi verdi ve Benî-İsrâîl'e hitaben dedi ki: "Sizin ilâhınız ve Mûsâ'nın unuttuğu ilâh işte budur!" Benî İsrâîl'in çoğu bu buzağıya tapmaya başladılar; Hârûn (a.s.)ın nasihatini kabul etmediler.

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu şerefli beyitte bu kıssaya işaretle buyururlar ki; "Sâmirî, Hz. Cibril'in hayat verici olduğunu Mûsâ (a.s.)dan öğrendi ve kibir ve azametinden dolayı Hz. Mûsâ'ya tâbi olmamak için böyle bir bâtıl din icat etti ve o görüşü kendi irfan ve zekâsından gördü."

Sâmirî, Mûsâ (a.s.)a refâkat eden bir şahsın adıdır. Mûsâ (a.s.)ın sohbeti bereketi ile başkalarının görmediği bir sırrı görmüş idi. O da bu idi ki, Cebrâîl (a.s.)ı bir merkebe binmiş olduğu halde mütemessilen gördü. Onun atının ayağı, bastığı kuru otları yeşillendirir idi. Sâmirî, Rûhu'l-emîn'in hâssıyeti hayât olduğunu anladı ve atının izinden bir avuç toprak alıp sakladı. Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın garkından sonra emr-i ilâhî ile Tûr-i Sînâ'ya gidip, birâderi Hârûn (a.s.)ı halîfe yaptı. Sâmirî o sırada Benî-İsrâîl kadınlarının bilezik ve sâire gibi müzeyyenâtını toplayıp eritti ve içine o topraktan döktü ve bir buzağı heykeli yaptı ki, o toprağın hâssıyeti sebebiyle buzağı sadâsını verdi ve Benî-İsrâîl'e hitâben dedi ki: "Sizin ilâhınız ve Mûsâ'nın unuttuğu ilâh işte budur!" Benî İsrâîl'in çoğu bu buzağıya tapmağa başladılar; Hârûn (a.s.)ın nasîhatını kabûl etmediler.

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte bu kıssaya işaretle buyururlar ki; "Sâmirî, Hz. Cibril'in mûcib-i hayât olduğunu Mûsâ (a.s.)dan öğrendi ve kibir ve azametinden dolayı Hz. Mûsâ'ya tâbi' olmamak için böyle bir dîn-i bâtıl îcâd etti ve o görüşü kendi irfân ve zekâsından gördü."

1966. O, o hüneri Mûsa'dan öğrenmiş; ve muallimden gözünü dikmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1966. O, o hüneri Mûsa'dan öğrenmiş; ve öğretmenden gözünü dikmiştir.

Sâmirî, o hüneri Mûsâ (a.s.)'dan öğrenmiş olduğu hâlde, kendisinin öğretmeni olan o şanlı peygamberden gözünü kapamış ve yüzünü çevirmiştir.

Sâmirî, o hüneri Mûsâ (a.s.)'dan öğrenmiş olduğu halde, kendisinin muallimi olan o nebiyy-i zîşândan gözünü kapamış ve yüzünü çevirmiştir.

1967. Şübhesiz Mûsâ bir başka hüner gösterdi, tâ ki o hüneri ve onun canını kaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1967. Şüphesiz Musa bir başka hüner gösterdi, tâ ki o hüneri ve onun canını kaptı.

Musa (a.s.)'ın bir başka hüneri şudur ki, Tur-i Sina'dan dönüp İsrailoğulları'nı bu halde görünce, Samiri'ye, فَاذْهَبْ فَإِنَّ لَكَ فِي الْحَيَاةِ أَنْ تَقُولَ لاَ مِسَاسَ (Tâhâ, 20/97) yani "Defol git! Muhakkak senin için hayatta 'Bana dokunma!' demek vardır!" buyurdu ve Samiri hayatı boyunca yalnız başına çölde dolaşmaya başladı. Çünkü birisi ona yaklaşsa, sıtma ve titreme gelirdi. Beyitte, "Musa (a.s.)'ın gösterdiği bir başka hüner onun hünerini ve canını kaptı" ifadesiyle bu hale işaret buyurulur.

Mûsâ (a.s.)ın bir başka hüneri budur ki, Tûr-i Sînâ'dan avdet edip Benî-İsrail'i bu halde görünce, Sâmirî'ye, فَاذْهَبْ فَإِنَّ لَكَ فِي الْحَيَاةِ أَنْ تَقُولَ لاَ مِسَاسَ (Tâhâ, 20/97) ya'ni "Def' ol git! Muhakkak senin için hayatta 'Bana dokunma!' demek vardır!" buyurdu ve Sâmirî hâl-i hayâtında yalnız başına sahrâda dolaş- mağa başladı. Zîrâ birisi ona yaklaşsa, sıtma ve titreme ârız olurdu. Beyt-i şerîfte, "Mûsâ (a.s.)ın gösterdiği bir başka hüner onun hünerini ve canını kaptı" ifadesiyle bu hâle işâret buyurulur.

1968. Ey çok âlim ki başta koşar, tâ ki server ola, onunla muhakkak baş gider!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1968. Ey çok âlim ki başta koşar, tâ ki server ola, onunla muhakkak baş gider!

Server (başkan) ve reis olmak için başta dönüp dolaşan birçok ilimler vardır ki, o ilim ve hünerler sebebi ile kişi başını ve hayatını kaybeder. Sâmirî vak'ası bu hâlin bir örneğidir.

Server ve reîs olmak için başta dönüp dolaşan birçok ilimler vardır ki, o ilim ve hünerler sebebi ile kişi başını ve hayatını gāib eder. Sâmirî vak'ası bu hâlin bir nümûnesidir.

1969. İstemez isen ki baş gide, sen ayak ol, sahib-i re'y olan kutbun penâhında ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1969. Başının gitmesini istemezsen, sen ayak ol, görüş sahibi kutbun himayesinde ol!

Şerefli beyitte anılan "kutub"dan maksat, "kutbu'l-aktâb" (kutubların kutbu) olan şerefli zât değildir. Fenâ (yok olma) ve bekâ (varlıkta kalma) mertebelerini elde etmiş ve ilâhî izinle halkı doğru yola iletmekle görevli olan "kutb-ı irşâd"dır (irşad kutbu). Buna göre kutbu'l-aktâb bir tane olur ve kutb-ı irşâd ise çok sayıda olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyitten itibaren Hakk Yolcularına gerekli öğütleri bolca verirler. Yani "Başının gidip helâk olmasını istemezsen, kibir ve azametten ve baş olmaktan vazgeç ve hiçlik makamını seç ve mütevazı ol. Ve senin terbiyende görüş sahibi olan irşad kutbunun koruması ve himayesinde ol!"

Beyt-i şerîfte mezkûr olan "kutub”dan murâd, "kutbu'l-aktâb" olan zât-ı şerîf değildir. Fenâ ve bakā mertebelerini ihrâz ve izn-i ilâhî ile halkı irşâda me'mûr olan "kutb-ı irşâd"dır. Binâenaleyh kutbu'l-aktâb bir olur ve kutb-ı irşâd ise çok olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyitten i'tibâren sâliklere îcâb eden nasâyihi ibzâl buyururlar. Ya'ni "Başın gidip helâk olmamak istersen, kibir ve azametten ve baş olmaktan vazgeç ve hiçlik makāmını ihtiyâr et ve mütevâzi' ol. Ve senin terbiyende sâhib-i re'y olan kutb-ı irşadın hıfz ve penâhında ol!"

1970. Her ne kadar şâh isen de, kendini onun fevkinde görme; her ne kadar [1985] bal isen de, onun nebâtından başkasını toplama!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1970. Her ne kadar şah isen de, kendini onun üstünde görme; her ne kadar bal isen de, onun bitkisinden başkasını toplama!

Her ne kadar görünen ilimlerde şeyhten daha fazla olup bu âlemde şah isen de, kendini onun üstünde görme ve ilmine gururlanma. Çünkü onda olan bâtınî ilimler ve hâlin şerefi sende yoktur. Ve her ne kadar sözün ve belagatin bal gibi tatlı ise de, kendi ilminden vazgeç, onun ledünnî (Allah tarafından öğretilen) ilimlerinden başkasına kulak asma. Nasıl ki Hz. Mısrî Niyâzî buyurur. Beyit: Pîrinle olan ahdi gözet, neyin varsa bırak git Bildiklerini terk et, irfâna erem dersen

Çünkü Hz. Mısrî Niyâzî âlimlerden olduğu hâlde Ümmî Sinân hazretlerinin manevî terbiyesine boyun eğmiş ve istediğini bulmuştur. Bu gibi hâllerin evliyaların menkıbelerinde (keramet ve faziletlerini anlatan hikâyeler) çok benzeri vardır. Örneğin, Necmeddîn Kübrâ hazretleri görünen ilimlerde eşsizdi ve kiminle tartışsa onu sustururdu. Bu sebeple zamanın âlimleri ona "Tâmmetü'l-Kübra" (en büyük felaket) ismini vermişlerdi. Fakat kendisine peygamberlerin ve evliyaların ilimlerinden pay sahibi olma hevesi üstün gelip, Ammâr b. Yâsir ismindeki bir zâta bağlanmış ve onu halvete (yalnız kalıp ibadet etme) koymuştur. Halvette bazı latif (ince, hoş) hâller ortaya çıktığından, kendi kendine demiş ki: "Ey Necmeddîn, senin ilmin şeyhinin ilminden daha fazladır. Şimdi halvette evliyaların hâlleri de baş gösterdi; bu sebeple şeyhini geçtin!" Bu fikrin aklına gelmesini takiben Ammâr b. Yâsir hazretleri onun halvetine gelip: "Necmeddîn kalk halvetten çık ve Mısır'da Rûzbihân-ı Baklî'nin huzuruna git ki, senin beynindeki bu benliği bir tokat ile çıkarsın!" demiş. Cenâb-ı Necmeddîn de emrine itaatla Mısır'a gitmiş ve Arâisü'l-Beyân ismindeki tefsirin sahibi Rûzbihân hazretlerinin dergâhına varmış olup, orada olanlardan şeyhin kim olduğunu sormuş. "Dışarıda abdest alıyor" demişler. Dışarıya çıkıp, Rûzbihân hazretlerinin az bir su ile abdest almakta olduğunu görmüş ve içinden "Şeyh bu kadar su ile abdest almanın caiz olmadığını bilmemeli midir?" demiş. Rûzbihân hazretleri daha sonra dergâha girip, Hz. Necmeddîn de arkasından içeriye girmiş. Cenâb-ı Rûzbihân elindeki su damlalarını Necmeddîn hazretlerinin yüzüne serpmiş ve abdest şükür namazına durmuş. O sırada Necmeddîn hazretleri kendinden geçip, kıyamet manzarasının karşısında kalmıştır. O manzara içinde, meleklerin halkı sürüyerek cehennem tarafına götürdüklerini ve yarı yolda "Ben bu tepeye mensubum!" diyenleri bıraktıklarını görmüş. Melekler kendisine de gelip götürürken, o tepenin önünde "Ben bu tepeye mensubum!" demiş, bırakmışlar. O tepeye çıkmış, Rûzbihân hazretlerinin oturduğunu görüp, ayaklarına kapanmış. O hazret de, ensesine bir tokat vurmuş ve "Bir daha Hakk ehlini inkâr etme!" demiş. Ve Necmeddîn hazretleri kendine geldiği vakit, Rûzbihân hazretlerinin namazı bitirdiğini görüp, ayaklarına kapanmış; ve hazret görünen hâlde dahi ensesine bir tokat vurup, "Bir daha Hakk ehlini inkâr etme!" demiştir. Necmeddîn hazretleri, "O tokadı yedikten sonra nefsimde benlik ve gurur adına hiçbir duygu kalmadı ve kendimi bomboş bir hâlde buldum." buyururlar. İşte "görünen ilim"in kıymeti ve işte "bâtınî tasarruf"un (manevî etki ve yönlendirme) azamet ve saltanatı! Beyit-i şerifteki "Gerçi şahî"ye, görünen saltanat sahiplerinden olan padişah anlamını vermek de caiz olur. Çünkü Fir'avn'ın padişahlığı ile Mûsâ (a.s.)ın padişahlığı meydandadır.

Her ne kadar ulûm-ı zâhiren şeyhten fazla olup bu âlemde şâh isen de, kendini onun üstünde görme ve ilmine mağrûr olma. Zîrâ onda olan ulûm-ı bâtıne ve şerâfet-i hâl sende yoktur. Ve her ne kadar nutkun ve belâgatin bal gibi tatlı ise de, kendi ilminden geç, onun ulûm-ı ledünnîsinden başkasına kulak asma. Nitekim Hz. Mısrî Niyâzî buyurur. Beyit: Pîrinle olan ahdi güt, nen var ise ko git Bildiklerini terk et, irfâna erem dersen

Zîrâ Hz. Mısrî Niyâzî ulemâdan olduğu halde Ümmî Sinân hazretlerinin terbiye-i ma'neviyyesine boyun eğmiş ve istediğini bulmuştur. Bu gibi ahvâlin menâkıb-ı evliyâda nazîri çoktur. Ezcümle, Necmeddîn Kübrâ hazretleri ulûm-ı zâhirede yektâ ve her kim ile mübâhase etse onu ilzâm eder imiş. Bu sebeble ulemâ-i zamân ismini "Tâmmetü'l-Kübra" koymuşlar. Fakat kendisine ulûm-ı enbiyâ ve evliyâdan hissemend olmak hevesi galib olup, Ammâr b. Yâsir ismindeki bir zâta intisâb etmiş ve onu halvete koymuştur. Halvette ba'zı ahvâl-i latîfe münkeşif olduğundan, kendi kendine demiş ki: "Ey Necmeddîn, senin ilmin şeyhin ilminde[n] ziyâdedir. Şimdi halvette ahvâl-i evliyâ da baş gösterdi; binâenaleyh şeyhini geçtin!" Bu fikrin vürûdunu müteâkib Ammâr b. Yâsir hazretleri onun halvetine gelip: "Necmeddîn kalk halvetten çık ve Mısır'da Rûzbihân-ı Baklî'nin huzûruna git ki, senin dimâğındaki bu enâniyyeti bir sille ile çıkarsın!" demiş. Cenâb-ı Necmeddîn dahi emrine itâatla Mısır'a gitmiş ve Arâisü'l-Beyân ismindeki tefsîrin sahibi Rûzbihân hazretlerinin dergâhına vâsıl olup, orada olanlardan şeyhin kim olduğunu sormuş. "Dışarıda abdest alıyor" demişler. Dışarıya çıkıp, Rûzbihân hazretlerinin az bir su ile abdest almakta olduğunu görmüş ve içinden "Şeyh bu kadar su ile abdest almak câiz olmadığını bilmemeli midir?" demiş. Rûzbihân hazretleri ba'dehû dergâha girip, Hz. Necmeddîn dahi arkasından içeriye girmiş. Cenâb-ı Rûzbihân elindeki su damlalarını Necmeddîn hazretlerinin yüzüne serpmiş ve şükr-i vuzû' namazına durmuş. O sırada Necmeddîn hazretleri kendinden geçip, kıyamet manzarasının karşısında kalmıştır. O manzara içinde, meleklerin halkı sürüyerek cehennem tarafına götürdüklerini ve yarı yolda "Ben bu tepeye mensûbum!" diyenleri bıraktıklarını görmüş. Melekler kendisine de gelip götürürken, o tepenin önünde "Ben bu tepeye mensûbum!" demiş, bırakmışlar. O tepeye çıkmış, Rûzbihân hazretlerinin oturduğunu görüp, ayaklarına kapanmış. O hazret de, ensesine bir tokat urmuş ve "Bir daha ehl-i Hakk'ı inkâr etme!" demiş. Ve Necmeddîn hazretleri kendine geldiği vakit, Rûzbihân hazretlerinin namazı bitirdiğini görüp, ayaklarına kapanmış; ve hazret zâhiren dahi ensesine bir tokat vurup, "Bir daha ehl-i Hakk'ı inkâr etme!" demiştir. Necmeddîn hazretleri, "O tokadı yedikten sonra nefsimde enâniyyet ve gurûr nâmına hiçbir duygu kalmadı ve kendimi bomboş bir halde buldum." buyururlar. İşte "ilm-i zâhir"in kıymeti ve işte "tasarruf-ı bâtınî"nin azamet ve saltanatı! Beyt-i şerîfteki "Gerçi şâhî” ye, saltanat-ı zâhire erbâbından olan pâdişâh ma'nâsını vermek de câiz olur. Zîrâ Fir'avn'ın padişahlığı ile Mûsâ (a.s.)ın padişahlığı meydandadır.

1971. Senin fikrin nakıştır ve onun fikri candır; senin nakdin kalptır ve onun nakdi kandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1971. Senin fikrin nakıştır ve onun fikri candır; senin nakdin kalptır ve onun nakdi kandır.

Senin fikrin, beş duyu organı (havâss-ı hamse) aracılığıyla aşağı âlemden hayaline nakşolunan şekillerdir; ve onun fikri, ruhuna olan ilahi tecelliler (tecelliyât-ı rahmâniyye) olduğu için candır. Senin sermayen ve nakdin bedensel kuvvetlerin (kuvâ-yı cismâniyye) olduğu için kalptır; ve onun sermayesi ve nakdi, ruhsal ve bedensel kuvvetlerin kaynağı ve aslı olan varlık hakikati (hakikat-ı vücûd) olduğundan, saf ve halis nakittir.

Senin fikrin havâss-i hamsen vâsıtasıyla âlem-i süflîden hayâline menkūş olan sûretlerdir; ve onun fikri rûhuna olan tecelliyât-ı rahmâniyye olduğu cihetle candır. Senin sermâyen ve nakdin kuvâ-yı cismâniyyen olduğu cihetle kalptır; ve onun sermâyesi ve nakdi kuvâ-yı rûhâniyye ve cismâniyyenin kânı ve aslı olan hakikat-ı vücûd olduğundan, nakd-i hâlistir.

1972. O sensin, kendini onun oluğunda ara; onun etrafında güvercin ol, “kû ve kû?" de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1972. O sensin, kendini onun oluğunda ara; onun etrafında güvercin ol, “kû ve kû?" de!

Bilinmeli ki, Hakk Yolcusu bir insân-ı kâmile bağlandığı zaman, kendini beğenmemiş ve onu beğenip kendisine örnek edinmiş demektir. Eğer bağlanması bu düşünce ile gerçekleşmemişse, hakikatte bağlanmamış sayılır. Şimdi, mademki onu beğenmiş ve onu örnek edinmiştir, kendisini onun iradesine ve terbiyesine teslim etmiş demek olur. Bu sebeple bu kâmilin iradesi Hakk Yolcusunun iradesini ortadan kaldırmış olduğu için, kâmil demek Hakk Yolcusu demek olur. Ve buna "mürşidinde fânî olmak" derler. Yani, "O kâmil sensin, onun iradesi senin iradendir. Kendini onun oluğunda ara ve iste, onun etrafında pervane gibi dön ve güvercin gibi bütün hallerinde “kû, kû?” yani "Hani benim mürşidim, hani benim mürşidim?" de!"

Ma'lûm olsun ki, sâlik bir insân-ı kâmile intisâb ettiği vakit, kendini beğenmemiş ve onu beğenip kendisine nümûne ittihâz etmiş demektir. Eğer intisâbı bu fikir ile vâki' değil ise, hakîkatte intisâb etmemiş sayılır. İmdi, mâdemki onu beğenmiş ve onu nümûne ittihâz etmiştir, kendisini onun irâdesine ve terbiyesine teslîm etmiş demek olur. Binâenaleyh bu kâmilin irâdesi sâlikin irâdesini ortadan kaldırmış olduğu için, kâmil demek sâlik demek olur. Ve buna "mürşidinde fânî olmak" derler. Ya'ni, "O kâmil sensin, onun irâdesi senin irâdendir. Kendini onun oluğunda ara ve iste, onun etrafında pervâne gibi dön ve güvercin gibi cemî'-i ahvâlinde “kû, kû?” ya'ni "Hani benim mürşidim, hani benim mürşidim?" de!"

1973. Ve eğer ebnâ-yı cinsin sohbetini istemezsen, ayı gibi ejderhânın ağzındasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1973. Ve eğer kendi cinsinden olanların sohbetini istemezsen, ayı gibi ejderhanın ağzındasın!

Eğer insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) görünen şekline bakıp, "O da benim gibi insandır ve bizim cinsimizdendir. Onun ilmi varsa benim de vardır!" diyerek onun sohbetini istemez ve kendini ondan müstağnî (ihtiyaçsız) görürsen, ayı gibi nefis ejderhasının ağzında kalırsın.

Eğer insân-ı kâmilin sûret-i zâhiresine bakıp, "O da benim gibi insandır ve bizim cinsimizdendir. Onun ilmi varsa benim de vardır!" diyerek onun sohbetini istemez ve kendini ondan müstağnî görürsen, ayı gibi nefis ejderhâsının ağzında kalırsın.

1974. Ola ki bir üstâd seni kurtara ve seni hatardan dışarıya çeke.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1974. Ola ki bir üstat seni kurtara ve seni tehlikeden dışarıya çeke.

Bununla beraber ümitsiz olma. Allah'ın yardımıyla ola ki seni bir insân-ı kâmil (olgun insan) üstat, o nefis ejderhasının ağzından kurtara ve seni manen helak olma tehlikesinden dışarıya çıkara.

Bununla beraber me'yûs olma. İnâyet-i Hak'la ola ki seni bir üstâd-ı kâmil o nefis ejderhâsının ağzından kurtara ve seni ma'nen helâk olmak tehlikesinden dışarıya çıkara.

1975. Mâdemki senin kuvvetin yoktur, âgâh ol, zârîlik et, mâdemki körsün, yol görücüden baş çekme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1975. Mademki senin gücün yoktur, uyanık ol, ağla, mademki körsün, yol göstericiden yüz çevirme!

Mademki nefis ejderhasının elinden kurtulmak için gücün yoktur, onun şerrinden uyanık ol, Yüce Allah'a yalvar ve ağla. Ve mademki Hakk yolundaki tehlikeleri görmek için sende basiret gözü (manevi görüş) yoktur, bu yol gösteren kâmil mürşitten (olgun rehberden) yüz çevirme ve ona karşı isyankârlık etme!

Mâdemki nefis ejderhâsının elinden kurtulmak için kuvvetin yoktur, onun şerrinden âgâh ol, Cenâb-ı Hakk'a yalvar ve ağla. Ve mâdemki tarîk-ı Hak'taki mehâliki görmek için sende basar-ı basîret yoktur, bu yol gören mürşid-i kâmilden baş çekme ve ona karşı serkeşlik etme!

1976. Sen bir ayıdan daha aşağısın ki, derdden nâle etmezsin; vaktâki ayı feryad etti, derdden kurtuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1976. Sen bir ayıdan daha aşağısın ki, dertten inlemezsin; oysa ayı feryat etti, dertten kurtuldu.

Eğer nefis ejderhasının elinde esir iken feryat etmezsen, bil ki ejderhanın saldırısından dolayı feryat etme gereğini hisseden bir ayıdan daha aşağı bir yaratılıştasın ki, derde düşmüşken bu feryat etme gereğini hissetmiyorsun. Görmez misin, oysa ayı feryat etti, aslan adam imdadına yetişti?

Eğer nefis ejderhâsının elinde zebûn iken feryâd etmezsen, bil ki ejderhânın taarruzundan dolayı feryâd lüzûmunu hisseden bir ayıdan daha aşağı tıynettesin ki, derde giriftâr iken bu feryâd lüzûmunu hissetmiyorsun. Görmez misin, vaktâki ayı feryâd etti, arslan adam imdâdına yetişti?

1977. Ey Hudâ, bu taş yüreği mum yap; onun nâlesini hoş ve merhûm et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1977. Ey Allah, bu taş yüreği mum yap; onun inlemesini hoş ve merhamete lâyık kıl!

Ey Yüce Allah, nefis ejderhasının saldırılarından etkilenmeyen böyle bir taş gibi katı yüreği mum gibi yumuşak yap; onun feryadını ilahi katında çirkin ve iğrenç kılma, latif ve merhamete layık yap! Çünkü çirkin feryat merhameti değil, gazabı çeker.

Ey Hudâ-yı müteâl, nefis ejderhâsının hücumlarından müteessir olmayan böyle bir taş gibi katı yüreği mum gibi yumuşak yap; onun feryâdını ind-i ilâhînde kerîh ve iğrenç kılma, latîf ve şâyân-ı merhamet yap! Zîrâ kerîh feryâd merhameti değil gazabı celb eder.

## Bir kör dilencinin adamlara "Bende iki körlük vardır" demesi

1978. Bir kör var idi ki, o derdi: "El-amân ey ehl-i zamân, bende iki körlük vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1978. Bir kör vardı ki, o şöyle derdi: "Aman ey zamanın insanları, bende iki körlük vardır!"

1979. “İmdi âgâh olun, bana iki kere merhamet edin; zîrâ benim iki körlüğüm vardır ve ben aradayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1979. "Şimdi uyanık olun, bana iki kere merhamet edin; çünkü benim iki körlüğüm vardır ve ben aradayım!"

"Ben iki körlük arasında kaldım; her bir körlüğüme ayrı ayrı merhamet edin!"

"Ben iki körlük arasında kaldım; her bir körlüğüme ayrı ayrı merhamet edin!"

1980. (Ahâlî) dedi ki: "Biz senin bir körlüğünü görüyoruz; o diğer bir körlük [1995] ne oluyor, açık göster!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1980. (Halk) dedi ki: "Biz senin bir körlüğünü görüyoruz; o diğer bir körlük [1995] ne oluyor, açıkça göster!"

1981. (Dilenci) dedi: "Çirkin sesliyim ve nâhoş nağmeliyim; çirkin seslilik ve körlük iki kat oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1981. (Dilenci) dedi: "Çirkin sesliyim ve nahoş nağmeliyim; çirkin seslilik ve körlük iki kat oldu!"

1982. "Çirkin sesim gam mayası oluyor; halkın muhabbeti benim sesimden nâ-kıs oluyor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1982. "Çirkin sesim gamın mayası oluyor; halkın sevgisi benim sesimden eksik kalıyor!"

1983. "Çirkin sesim her nereye giderse; öfkenin ve gamın ve kînin mayası oluyor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1983. "Çirkin sesim her nereye giderse; öfkenin, gamın ve kinin mayası oluyor!"

1984. "İki körlük üzerine merhameti iki kat yapınız; böyle nâ-güncü sığıcı ediniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1984. "İki körlük üzerine merhameti iki kat yapınız; böyle hiçbir yere sığmayanı sığdırınız!"

"Nâ-günc" hiçbir yere sığmayan ve hiçbir yerde kabul ve itibar görmeyen kimse anlamındadır. "Güncâ"daki elif fâiliyet için olup, sığdıran anlamındadır. Yani, "İki türlü körlüğüme iki kat merhamet ediniz ve hiçbir yerde kabul ve itibar görmeyen ve gönüllerin muhabbetini çekemeyen böyle bir kimseyi gönüllerinize sığdırınız!"

"Nâ-günc" hiçbir yere sığmayan ve hiçbir yerde kabûl ve i'tibâr görmeyen kimse ma'nâsınadır. "Güncâ"daki elif fâiliyyet için olup, sığıcı ma'nâsınadır. Ya'ni, “İki türlü körlüğüme iki kat merhamet ediniz ve hiçbir yerde kabûl ve i'tibâr görmeyen ve gönüllerin muhabbetini celb edemeyen böyle bir kimseyi gönüllerinize sığdırınız!"

1985. Bu şikâyetten onun sesinin çirkinliği nâkıs oldu; halk onun üzerine merhamette müttefik oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1985. Bu şikâyetten onun sesinin çirkinliği azaldı; halk onun üzerine merhamette birleşti.

Dilencinin bu tür şikâyetle meydana gelen feryadında, onun sesinin çirkinliği halkın gözünde azaldı ve çirkin sesi ile bu acıklı feryadı sesinin çirkinliğini bastırdı; halk onun itiraf ettiği zayıflık ve acizlik üzerine, o dilenciye merhamet etmek hususunda birleşip anlaştılar.

Dilencinin bu türlü şikâyetle vâki' olan feryâdında, onun sesinin çirkinliği halk nazarında tenâkus etti ve çirkin sesi ile bu acıklı feryâdı sesinin çirkinliğini bastırdı; halk onun i'tiraf ettiği za'f ve acz üzerine, o dilenciye merhamet etmek hususunda ittihad ve ittifak ettiler.

1986. Vaktaki o sırrı söyledi, onun kalbinin sesinin letâfeti sesini iyi yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1986. O sırrı söylediği zaman, kalbinin sesinin inceliği sesini güzelleştirdi.

"Kalbinin sesinin inceliği"nden kastedilen, kusurunu görmesi ve sesinin çirkinliğini itiraf etmesidir. Kalbinin bu ince olan sesini, çirkin olan dış sesine kattığında, o sesin çirkinliğini düzeltti. Nasıl ki dışarıda ekşiye tatlı katınca hoş bir mayhoşluk oluşur.

"Kalbinin sesinin letâfeti"nden murâd, kusûrunu görmesi ve sesinin çirkinliğini i'tiraf etmesidir. Kalbinin bu latîf olan sesini, çirkin olan zâhirî sesine katınca, o sesin çirkinliğini ta'dîl etti. Nitekim zâhirde ekşiye tatlı katınca latîf bir mayhoş olur.

1987. Ve o kimse ki, onun kalbinin sesi de kötü olur; o üç körlük ebedî uzaklık olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1987. Ve o kimse ki, onun kalbinin sesi de kötü olur; o üç körlük ebedî uzaklık olur!

Yani, kibir ve benliği sebebiyle kalben kendi kusurunu görmeyen ve görünen çirkinliklerini itiraf etmeyen, aksine kendini olgun gören kimsede üç körlük olur ki, birincisi kalp ve akıl gözünün körlüğü, ikincisi olgunluk iddiası, üçüncüsü ise kötü fiiller ve kötü ahlaktır. Bu sebeple, olgunluk iddiasında olduğu hâlde kendisinden görünürde kötü fiiller ve ahlak çıkan ve kalp ve akıl gözünün körlüğünden dolayı kendisinin bu hâlini göremeyen kimse üç türlü kördür; ve bu üç körlük ebedî uzaklık olur. Bu şerefli beyitte, üç körlükten birisi cisim gözünün körlüğü değildir. Çünkü cisim gözünün körlüğü, "Köre bir sorumluluk yoktur." (Nûr, 24/61) ayet-i kerimesi gereğince, kimde olursa olsun, merhamete layıktır. Nasıl ki bu cildin yukarılarında cenâb-ı Pîr efendimiz açıkladılar.

Ya'ni, kibir ve enâniyyeti sebebi ile kalben kendi kusûrunu görmeyen ve zâhirî çirkinliklerini i'tiraf etmeyen ve bil'akis kendini kâmil gören kimsede üç körlük olur ki, birisi kalb ve akıl gözünün körlüğü, ikincisi da'vâ-yı kemâl, üçüncüsü ef'âl-i kabîha ve ahlâk-ı seyyiedir. Binâenaleyh kemâl da'vâsında olduğu halde zâhiren kendisinden kötü ef'âl ve ahlâk sâdır olan ve kalb ve akıl gözünün körlüğünden dolayı kendinin bu hâlini göremeyen kimse üç türlü kördür; ve bu üç körlük ebedî uzaklık olur. Bu beyt-i şerîfte, üç körlükten birisi cisim gözünün körlüğü değildir. Zîrâ cisim gözünün körlüğü لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ (Nûr, 24/61) âyet-i kerîmesi mûcibince, her kimde olursa olsun, şâyân-ı merhamettir. Nitekim bu cildin yukarılarında cenâb-ı Pîr efendimiz îzâh buyurdular.

1988. Fakat vehhablar ki illetsiz verirler, ola ki onun çirkin başı üzerine bir el koyalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1988. Fakat vehhablar ki sebepsiz verirler, ola ki onun çirkin başı üzerine bir el koyalar.

"Vehhablar"dan kasıt, "Allah" ism-i camiinin (tüm isimleri kendinde toplayan ismin) mazharı (tecelli yeri) olan kâmil ve mükemmel kimselerdir ki, Yüce Allah'ın Vehhab ism-i şerifi ile de tasarrufa (manevi güçle etki etmeye) izinlidirler. Yani, "Vehhab olan kâmiller, verdiklerini bir hizmet ve sebep karşılığı olmaksızın verirler. Ola ki bir gün Hak'ın inayeti (yardımı) ile, bu üç körlüğe tutulmuş olanın başı üzerine tasarruf ellerini koyalar."

"Vehhablar"dan murâd, "Allâh" ism-i câmi'inin mazhan olan kâmil ve mükemmil kimselerdir ki, Hak Teâlâ'nın Vehhab ism-i şerîfi ile de tasarrufa me'zûndurlar. Ya'ni, "Vehhab olan kâmiller, verdiklerini bir hizmet ve sebeb mukābili olmaksızın verirler. Ola ki bir gün inâyet-i Hak ile, bu üç körlüğe mübtelâ olanın başı üzerine yed-i tasarruflarını koyalar."

1989. Çünki onun sesi hoş ve mazlum oldu, taş yürekler ondan mum gibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1989. Çünkü onun sesi hoş ve mazlum oldu, taş yürekler ondan mum gibi oldu.

O dilencinin kalbinin latif sesi (ince ve nazik sesi) çirkin sesini güzelleştirmekle, hoş ve merhamete layık bir mazlum olduğu için, taş gibi katı yürekler ondan mum gibi yumuşak oldu.

O dilencinin kalbinin latîf sesi çirkin sesini ta'díl etmekle, hoş ve şâyân-ı merhamet bir mazlûm olduğu için, taş gibi katı yürekler ondan mum gibi yumuşak oldu.

1990. Kâfirin nâlesi mâdemki çirkin ve şehîktır, ondan dolayı icabete refîk [2005] olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1990. Mademki kâfirin inlemesi çirkin ve eşek sesine benzer bir sestir, bu sebeple icabete (duanın kabulüne) yoldaş olmaz.

"Kâfirin inlemesi"nden kasıt, onun benlik davası ve görünürdeki inkârıdır. "Şehîk", eşek sesi gibi çirkin sese denir. Kâfirin kalbinin inlemesi ve görünürdeki inkâr sesi, çirkin ve eşek sesi seviyesinde olduğundan dolayı, Allah katında nefret edilen bir şeydir ve asla merhamete layık değildir. Nasıl ki ayet-i kerimede فَأَمَّا الَّذِينَ شَقَّوا فَفِي النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَ شَهِيقٌ (Hud, 11/106) yani, "Şakî (bedbaht) olan kimselere gelince, onlar için uzaklık ateşi içinde zefîr (iç çekme) ve şehîk (eşek sesi gibi çirkin ses) vardır" buyurulur.

"Kâfirin nâlesi"nden murâd, onun da'vâ-yı enâniyyeti ve zâhirde inkârıdır. “Şehîk", eşek sesi gibi çirkin sese derler. Kâfirin kalbinin nâlesi ve zâhirî olan sadâ-yı inkârı, çirkin ve eşek sesi mesâbesinde olduğundan dolayı, ind-i ilâhîde mebgûzdur ve asla şâyân-ı merhamet değildir. Nitekim âyet-i kerîmede فَأَمَّا الَّذِينَ شَقَّوا فَفِي النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَ شَهِيقٌ (Hud, 11/106) ya'ni, "Şakî olan kimselere gelince, onlar için nâr-ı bu'd içinde zefîr ve şehîk vardır" buyurulur.

1991. "Susun!", çirkin ses üzerine gelmiştir; zîrâ o halkın kanından köpek gibi sarhoş oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1991. "Susun!" emri, çirkin ses üzerine gelmiştir; çünkü o, halkın kanından köpek gibi sarhoş oldu!

Bu şerefli beyitte, "Kad eflaha" suresinde (Mü'minun suresinin sonlarında) قَالُوا رَبَّنَا غَلَبَتْ عَلَيْنَا شَقْوَتُنَا وَكُنَّا قَوْماً ضَالِّينَ رَبَّنَا اَخْرَجْنَا مِنْهَا فَإِنْ عُدْنَا فَإِنَّا ظَالِمُونَ وَلَا تُكَلِّمُونَ فِيهَا وَلَا تُكَلِّمُونَ (Mü'minun, 23/106-108) yani, "Cehennem ehli derler ki: 'Ey Rabbimiz, üzerimize bedbahtlığımız galip geldi ve biz sapkın bir topluluk olduk. Ey Rabbimiz, bizi cehennemden çıkar! Eğer biz küfre dönersek, muhakkak zalimleriz!' Yüce Allah buyurur ki: 'Susun, bana söylemeyin!'" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, "'Susun, söylenmeyin, dırdır etmeyin!' hitabı, kafirlerin çirkin ve eşek sesi mesabesinde olan sözlerine karşılık meydana gelmiştir."

Bu beyt-i şerîfte, "Kad eflaha" sûresinde, (sûre-i Mü'minûn sonlarında) قَالُوا رَبَّنَا غَلَبَتْ عَلَيْنَا شَقْوَتُنَا وَكُنَّا قَوْماً ضَالِّينَ رَبَّنَا اَخْرَجْنَا مِنْهَا فَإِنْ عُدْنَا فَإِنَّا ظَالِمُونَ وَلَا تُكَلِّمُونَ فِيهَا وَلَا تُكَلِّمُونَ (Mü'minûn, 23/106-108) ya'ni, "Ehl-i cehennem derler ki; 'Yâ Rab bizim üzerimize şekāvet galebe etti ve şaşkın tâifeden olduk. Yâ Rab bizi cehennemden çıkar! Eğer biz küfre avdet edersek, muhakkak zâlimleriz!' Hak Teâlâ buyurur ki; 'Susun, bana söylemeyin!'" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, ""Susun, söylenmeyin, dırdır etmeyin!' hitâbı, kâfirlerin çirkin ve eşek sesi mesâbesinde olan sözlerine mukābil vâki' olmuştur."

1992. Mâdemki ayının nâlesi rahmet çekici oluyor, bu senin nâlen olmazsa nâhoş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1992. Mademki ayının inlemesi rahmet çekici oluyor, bu senin inlemen olmazsa nahoş olur.

Mademki ayının, ejderha elindeki feryadı merhamet celbediyor, eğer sen manevî ejderha olan nefsinin seni helake kastından dolayı böyle bir feryat etmezsen, insanlık açısından elbette nahoş ve çirkin olur.

Mâdemki ayının sürî ejderhâ elindeki feryâdı merhamet celb ediyor, eğer sen ma'nevî ejderhâ olan nefsinin seni helâke kasdından dolayı böyle bir feryâd etmezsen, insanlığın cihetinden elbette nâhoş ve çirkin olur.

1993. Bil ki sen Yûsuf'a kurtluk etmişsin; yâhût bir bî-günâhın kanını iç-mişsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1993. Bil ki sen Yûsuf'a kurtluk etmişsin; yahut bir günahsızın kanını içmişsin.

"Yûsuf"tan kasıt ruhtur. "Kurtluk"tan kasıt, nefse ait sıfatlarla nitelenmektir. "Günahsız"dan kasıt, aynı şekilde ruhtur. Çünkü ruh meleki mahiyete sahiptir. "Kanını içmek"ten kasıt, ruhu nefsin elinde âciz bırakıp, manevî helake sevk etmektir. İkinci mısra, başka bir ifadeyle birinci mısraın pekiştirmesi olur. Yani, sen nefse ait sıfatlarla Yûsuf gibi latif olan ruhuna kurtluk etmişsin ve meleki sıfatı taşıdığı için günahsız olan ruhunu manevî helake düşürmüşsün.

Ankaravî hazretleri bu beyte şöyle anlam vermişlerdir: "Sen manevî Yûsuf olan sıddîka ve azize haset etmişsin; yahut bir günahsızın kanını içmişsin." "Kan"dan kasıt, `عرض المؤمن كدمه` yani, "Mü'minin ırzı kanı gibidir." anlamınca [mü'minin] ırzıdır veya malıdır. Ve yahut onu gıybet etmek, etini yemek ve kanını içmek gibidir.

“Yûsuf”tan murâd rûhtur. “Kurtluk”tan murâd, sıfât-ı nefsâniyye ile itti-sâftır. “Bî-günâh”tan murâd, kezâ rûhtur. Zîrâ rûh mâhiyet-i melekiyyeyi hâ-izdir. “Kanını içmek”ten murâd, rûhu nefis elinde âciz bırakıp, ma'nevî helâ-ke sevk etmektir. İkinci mısrâ', ta'bîr-i dîğer ile birinci mısrâ'ın te'kîdi olur. Ya'nî, sen sıfât-ı nefsâniyye ile Yûsuf gibi latîf olan rûhuna kurtluk etmiş-sin ve sıfat-ı melekiyyeyi hâiz olduğu için bî-günâh olan rûhunu ma'nevî he-lâke düşürmüşsün.

Ankaravî hazretleri bu beyte şöyle ma'nâ vermişlerdir: “Sen Yûsuf-ı ma'nevî olan sıddîka ve azîze hased kılmışsın; yâhût bir bî-günâhın kanını içmişsin. “Kan”dan murâd, `عرض المؤمن كدمه` ya'ni, “Mü'minin ırzı kanı gibidir.” fehvâsınca [mü'minin] ırzıdır veyâ malıdır. Ve yâhûd onu gıybet etmek, eti-ni yemek ve kanını içmek gibidir.”

1994. Tövbe et ve yenmişten istifrâğ et; ve eğer yara eski oldu ise git dâğ et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1994. Tövbe et ve yediğinden kus; ve eğer yara eski oldu ise git dağla!

İyiliğe dön ve yediğinden, yani şimdiye kadar yaptığın nefse ait hazları ve zevkleri, riyâzât ve mücâhedât meşakkatlerini seçerek kus! Ve eğer her biri bir yara hükmünde olan nefsânî sıfatlar eskimiş ve kökleşmiş ise, onları riyâzât ateşi ile dağla! "Dağlamak", Arapçada "keyy" dedikleri tedavi usulüdür ki, demiri kızdırıp yara üzerine sürerek yakarlar ve mikropları öldürürler.

Ankaravî hazretleri bu beyite de şöyle anlam vermiştir: "Bu kabahatlerden tövbe et ve her neyi ki zulmederek yedin ve yuttunsa onu çıkarıp sahibine öde ve helalleş. Ve iç hastalığı eskimiş ise, riyâzât ateşi ile dağla!"

Salâha rücû' et ve yenmişten, ya'ni şimdiye kadar yaptığın huzûzât ve ez-vâk-ı nefsâniyyeyi, riyâzet ve mücâhede meşakkatlerini ihtiyâr ederek istif-râğ et! Ve eğer her biri bir yara mesâbesine olan nefsânî sıfatlar eskimiş ve kökleşmiş ise, onları riyâzet ateşi ile dağla! “Dâğ”, Arabî'de “keyy” dedikleri usûl-i tedâvîdir ki, demiri kızdırıp yara üzerine sürerek yakarlar ve mikropla-rı öldürürler.

Ankaravî hazretleri bu beyite de şöyle ma'nâ vermiştir: “Bu kabâhatler-den tövbe et ve her neyi ki zulmen ekl ve bel' ettinse onu çıkarıp sâhibine edâ eyle ve helâlleş. Ve maraz-ı derûn eskimiş ise, riyâzet ateşi ile dağla!”

## Ayı ve o ahmak hikâyesinin tamâmıdır

1995. Vaktāki ayı da ejderhadan kurtuldu ve o keremi merdçe olan adamdan gördü;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1995. Ay da ejderhadan kurtulduğu ve o keremi mertçe olan adamdan gördüğü vakit;

1996. O zaîf olan ayı Ashab-ı Kehf'in köpeği gibi o yük götürenin arkasında mülazim oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1996. O zayıf ayı, Ashab-ı Kehf'in köpeği gibi, o yük götürenin arkasında sürekli olarak bulundu.

Ejderhaya karşı zayıflığı sabit olan ayı, o kuvvetli ejderha ile boğuşmak yükünü yüklenmiş olan adamın arkasını takip etmeye devam etti.

Ejderhâya karşı za'fı sabit olan ayı, o kuvvetli ejderhâ ile boğuşmak yükünü yüklenmiş olan adamın arkasını ta'kîbe devâm etti.

1997. O müslüman hastalıktan baş koydu; ayı gönül bağlanıklığından bekçi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1997. O Müslüman hastalıktan baş koydu; ayı gönül bağlılığından bekçi oldu.

O ayıyı kurtaran Müslüman, hastalıktan dolayı başını yastığa koydu; ayı, tam bir sevgiden dolayı onun önünde bekçi oldu.

O ayıyı kurtaran müslüman hastalıktan dolayı başını yastığa koydu; ayı kemâl-i muhabbetten dolayı onun önünde bekçi oldu.

1998. O biri geçti ve ona dedi ki: "Hâl nedir? Ey birader senin için bu ayı kimdir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1998. O biri geçti ve ona dedi ki: "Hâl nedir? Ey birader senin için bu ayı kimdir?"

Oradan bir akıllı adam geçti ve o hastaya dedi ki: "Hâl nedir? Ey birâder bu ayı kimdir? Sana karşı hizmeti nedir?"

Oradan bir akıllı adam geçti ve o hastaya dedi ki: "Hâl nedir? Ey birâder bu ayı kimdir? Sana karşı hizmeti nedir?"

1999. Kıssayı ve ejderha vak'asını açık söyledi; dedi ki: "Ey ahmak, bir ayıya gönül koma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1999. Kıssayı ve ejderha olayını açıkça söyledi; dedi ki: "Ey ahmak, bir ayıya gönül verme!"

Hasta adam olayı anlattı; o akıllı adam dedi ki: "Ey ahmak, bir ayıya gönül bağlayıp da onun bekçiliğine güvenme!"

Hasta adam vak'ayı anlattı; o akıllı adam dedi ki: "Ey ahmak, bir ayıya gönül bağlayıp da onun bekçiliğine i'timâd etme!"

2000. "Ahmakın dostluğu düşmanlıktan beterdir; o bildiğin her tedbîr ile ko- [2015] ğulmağa layıktır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2000. "Ahmakın dostluğu düşmanlıktan beterdir; o, bildiğin her tedbir ile kovulmaya layıktır."

2001. Dedi: "Vallâhi bunu hasûdluktan söyledi; ve yoksa ayılığa ne bakarsın, bu muhabbeti gör!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2001. Dedi: "Vallahi bunu kıskançlıktan söyledi; yoksa ayılığa ne bakarsın, bu muhabbeti gör!"

Hasta adam cevap olarak dedi: "Vallahi bu sözleri bu adam kıskançlığından dolayı böyle söyledi. Sen onun ayılığına ne bakıyorsun, muhabbetinin derecesine ve şiddetine bak!"

Hasta adam cevâben dedi: "Vallâhi bu sözleri bu adam hasedinden dolayı böyle söyledi. Sen onun ayılığına ne bakıyorsun, muhabbetinin derecesine ve şiddetine bak!"

2002. Dedi: "Ahmakların muhabbeti işve vericidir; benim bu hasûdluğum onun muhabbetinden iyidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2002. Dedi: "Ahmakların sevgisi işve vericidir; benim bu kıskançlığım onun sevgisinden daha iyidir."

Akıllı adam da dedi ki: "Ahmakların sevgisi görünüşte işve verir ve insanı aldatır. Senin düşündüğün benim bu kıskançlığım ayının sevgisinden daha iyidir."

Akıllı adam da dedi ki: "Ahmakların muhabbeti zâhirde işve verir ve insanı aldatır. Senin telakkî ettiğin benim bu hasûdluğum ayının muhabbetinden iyidir."

2003. "Hey, benim ile gel, bu ayıyı koğ; ayıyı ihtiyar etme, hemcinsi bırakma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2003. "Hey, benimle gel, bu ayıyı kov; ayıyı seçme, hemcinsini bırakma!"

"Hey efendi, gel benimle beraber gel de bu ayıyı def et; hemcinsin olan insanları bırakıp ayıyı seçme ve tercih etme!"

"Hey efendi, gel benim ile beraber gel de bu ayıyı def' et; hemcinsin olan insanları bırakıp ayıyı intihâb ve ihtiyâr etme!"

2004. Dedi ki: "Git, git ey hasûd, kendi işini yap!" Dedi: "İşim bu idi, senin bahtın olmadı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2004. Dedi ki: "Git, git ey hasetçi, kendi işini yap!" Dedi: "İşim bu idi, senin bahtın olmadı!"

Hasta adam dedi ki: "Haydi git, git ey hasetçi, kendi işine bak, benim işime karışma!" Akıl da ona cevaben dedi ki: "Benim işim bu idi ve seni ayının sohbetinden kurtarmak idi; fakat ne yapayım ki, bu hususta senin talihin yaver gitmedi ve yatkınlığın benim akla uygun olan nasihatimi kabule uygun bulunmadı." "Akıl"dan maksat, insân-ı kâmil; ve "ayı"dan maksat, dünya ehlidir.

Hasta adam dedi ki: "Haydi git, git ey hasedçi, kendi işine bak, benim işime karışma!" Akıl da ona cevâben dedi ki: "Benim işim bu idi ve seni ayının musâhabetinden kurtarmak idi; fakat ne yapayım ki, bu husûsta senin tâli'in yâr olmadı ve isti'dâdın benim ma'kül olan nasîhatımı kabûle müsâid bulunmadı." "Akıl"dan murâd, insân-ı kâmil; ve "ayı”dan murâd, ehl-i dünyâdır.

2005. Ey şerîf, ben bir ayıdan aşağı değilim; onu terk et, tâ ki ben sana mu-sahib olayım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2005. Ey şerefli kişi, ben bir ayıdan aşağı değilim; onu bırak ki ben sana arkadaş olayım!

2006. Benim gönlüm bir endîşeden senin üzerine titrer; böyle bir ayı ile bir ormana gitme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2006. Benim gönlüm bir endişeden senin üzerine titrer; böyle bir ayı ile bir ormana gitme!

Yani, "Hayvanlık sıfatıyla nitelenmiş olan kimseler ile ilahi tecellilerin ormanı olan bu görünür âlemde dolaşma!"

Ya'ni, "Hayvaniyyet sıfatıyla muttasıf olan kimseler ile mezâhir-i ilâhiyye ormanı olan bu âlem-i sûrette dolaşma!"

2007. Bu benim gönlüm asla beyhûdeden titremez; nûr-ı Hak'tır, bu ne da'vâ, ne de laftır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2007. Bu benim gönlüm asla boş yere titremez; Hak'ın nurudur, bu ne iddia ne de laftır!

"Benim gönlüm senin üzerine boş yere titremez; kalbimden doğup gelen nasihat, Hakk'ın nurudur, kuru iddia ve laf değildir."

"Benim gönlüm senin üzerine boş yere titremez; kalbimden doğup gelen nasihat, Hakk'ın nûrudur, kuru da'vâ ve lâf değildir."

2008. Ben Allah'ın nûruyla nazar eder olmuş mü'minim; sakın ve sakın bu âteşgededen kaç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2008. Ben Allah'ın nuruyla nazar eden müminim; sakın ve sakın bu ateşgededen kaç!

"Ateşgede", ateş yeri demektir ve bundan nefsanî kimseler kastedilir. Çünkü nefis cehennem tabiatındadır.

"Ateşgede", ateş mahalli demek olup, bundan nefsânî kimseler murâd olunur. Zîrâ nefis cehennem tabîatındadır.

2009. Bu hepsini söyledi, onun kulağına gitmedi; sû'-i zan kişiye bir azîm seddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2009. Bu hepsini söyledi, onun kulağına gitmedi; kötü zan kişiye büyük bir engeldir.

Akıllı olan adam bu nasihatların hepsini söyledi, fakat hasta adamın kulağına girmedi. Çünkü kötü zan, hakikati idrak etmeye perde olur.

Âkıl olan adam bu nasihatların hepsini söyledi, fakat hasta adamın kulağına girmedi. Zîrâ sû'-i zan idrâk-i hakikata hicâb olur.

2010. Onun elini tuttu, elini ondan çekti: “Mâdemki yar-ı reşîd değilsin, git-[2025] tim!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2010. Onun elini tuttu, elini ondan çekti: “Mâdemki yar-ı reşîd değilsin, gittim!" dedi.

Akıllı adam onun elini tuttu ve uyuyan adam da ondan elini çekti. Akıllı adam onun kaçınmasını görünce dedi ki: "Madem sen akıllı ve aklı başında bir dost değilsin, işte ben gidiyorum ve seni kendi hâlinde bırakıyorum!"

Âkıl adam onun elini tuttu ve uyuyan adam da ondan elini çekti. Âkıl adam onun imtinâ'ını görünce dedi ki: "Mâdem sen reşîd ve aklı başında bir dost değilsin, işte ben gidiyorum ve seni kendi hâlinde bırakıyorum!"

2011. Dedi: "Git, sen benim üzerime gam yeyici olma; ey bü'l-fuzûl, ma'rifeti daha az yont!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2011. Dedi: "Git, sen benim üzerime gam yiyici olma; ey boşboğaz, bilgiyi daha az yont!"

Hasta adam cevap olarak dedi ki: "Git, ayının arkadaşı olduğum için benim gamımı çekme! Ey benim karşımda gereksiz sözlerle bana nasihat etmeye kalkışan kimse, daha az bilgi satıcılığı tasla!"

Hasta adam cevâben dedi ki: "Git, ayının musahibi olduğum için benim gamımı çekme! Ey benim karşımda zâid sözler ile bana nasîhata yeltenen kimse, daha az ma'rifet-fürûşluk tasla!"

2012. Tekrar ona dedi: "Ben senin düşmanın değilim; eğer benim arkamdan gelirsen, lütuf olur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2012. Tekrar ona dedi: "Ben senin düşmanın değilim; eğer benim arkamdan gelirsen, lütuf olur!"

Akıl adam tekrar o hasta adama dedi: "Ben senin düşmanın değilim, iyiliği istiyorum. Eğer benim arkamdan gelir ve bana tâbi olup nasihatımı tutarsan, hakkında lütuf olur!"

Akıl adam tekrar o hasta adama dedi: "Ben senin düşmanın değilim, iyiliği istiyorum. Eğer benim arkamdan gelir ve bana tâbi' olup nasîhatımı tutarsan, hakkında lütuf olur!"

2013. Dedi: "Benim uykum vardır, beni bırak ve git!" Dedi: "Başka dosta münkād ol!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2013. Dedi: "Benim uykum vardır, beni bırak ve git!" Dedi: "Başka dosta münkād ol!"

Hasta adam cevap olarak dedi ki: "Benim uykum var, senin boş sözlerini dinleyemem; beni bırak da git!" Akıllı adam da ona cevap olarak dedi ki: "Mademki zevkin ve meşrebin benim sohbetime uymadı, bari kendi zevk ve meşrebine göre bir dosta ve sohbet arkadaşına itaat et ve boyun eğ!"

Hasta adam cevâben dedi ki: "Benim uykum var, senin fuzûlî sözlerini dinleyemem; beni bırak da git!" Âkıl adam da ona cevâben dedi ki: “Mâdemki zevkin ve meşrebin benim musâhabetime uymadı, bâri kendi zevk ve meşrebine göre bir dosta ve musahibe muti' ve münkād ol!"

2014. “Tâ ki bir akılın hıfzında ve gönül sahibi bir dostun civarında uyuyasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2014. "Tâ ki bir aklın koruması altında ve gönül sahibi bir dostun yakınında uyuyasın!"

2015. Adam onun ciddinden hayale düştü; öfkeli oldu, hemen yüz çevirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2015. Adam onun ciddiyetinden kötü bir hayale düştü; öfkeli oldu, hemen yüz çevirdi.

Hasta adam, o akıllı adamın nasihat hususundaki ciddiyet ve gayretinden kötü bir hayale düştü ve öfkelendi; derhal yüzünü ondan çevirdi.

Hasta adam o âkıl adamın nasihat husûsundaki cidd ü sa'yinden fenâ hayâle düştü ve öfkelendi; derhal yüzünü ondan çevirdi.

2016. Şöyle ki: "Bu gālibâ benim kasdıma geldi, cânîdir; yahût tama' tutar dilenci ve külhanidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2016. Şöyle ki: "Bu galiba benim kastıma geldi, canidir; yahut tamah tutar dilenci ve külhanidir."

"Tûn" külhan ve "tûnî" külhana mensup anlamınadır; sefil kimse demektir. Yani, hasta adam bu akıllının ciddiyet ve çabayla olan nasihatinden kötü zanna düştü de, kendi kendine dedi ki; "Bu adamın bana böyle musallat oluşuna bakılırsa, galiba bana kastı vardır ve cani ve katil bir adamdır; yahut benden bir fayda elde etmeye tamah eden bir dilenci ve külhanlarda yatıp kalkan bir sefildir."

"Tûn” külhan ve "tûnî” külhana mensûb ma'nâsınadır; sefîl kimse demektir. Ya'ni, hasta adam bu âkılın cidd ü cehd ile olan nasîhatından sû'-i zanna düştü de, kendi kendine dedi ki; "Bu adamın bana böyle musallat oluşurna bakılırsa, gālibâ bana kasdı vardır ve cânî ve kātil bir adamdır; yâhûd benden bir fâide istihsâline tama' eden bir dilenci ve külhanlarda yatıp kalkan bir sefîldir."

2017. "Yahud yârânı ile bununla bahs tutuşmuştur ki, beni bu musahibden korkutsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2017. "Yahut arkadaşlarıyla bununla bahse tutuşmuştur ki, beni bu dosttan korkutsun."

"Girev besten", rehin bağlamak demektir. Bazı kimseler bir mesele üzerine bahse tutuşup, ortaya para ve sair kıymetli bir şey koyarlar; onu bahsi kazanan alır. Türkçede, ortaya konan şeye “öndil” derler. Yani, hasta adamın kötü hayalleri bu idi ki: “Bu adam ya bir katildir, yahut bir dilenci veya sefildir; ve yahut arkadaşları arasında, bu ayıdan beni korkutup böyle bir vefakâr ayıya sahip olmak için bahse tutuşmuştur. Sözün özü, bana şiddetle musallat oluşuna bakılırsa, mutlaka bir menfaat temini fikrindedir."

"Girev besten", rehin bağlamak demektir. Ba'zı kimseler bir mes'ele üzerine bahis tutuşup, ortaya para ve sâir kıymetli bir şey koyarlar; onu bahsi kazanan alır. Türkçe'de, ortaya konan şeye “öndil” (أوكدل) derler. Ya'ni, hasta adamın fenâ hayalleri bu idi ki: “Bu adam ya bir katildir, yâhût bir dilenci veyâ sefîldir; ve yâhûd arkadaşları arasında, bu ayıdan beni korkutup böyle bir vefâkâr ayıya malik olmak için bahis tutuşmuştur. Velhâsıl, bana şiddetle musallat oluşuna bakılırsa, mutlakā bir menfaat te'mîni fikrindedir."

2018. Onun sırrının kötülüğünden, onun hatırına hiçbir iyi zan gelmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2018. Onun sırrının kötülüğünden, onun hatırına hiçbir iyi zan gelmedi.

O hasta adamın iç dünyası ve kalbi kötü ve bozuk olduğundan, bu akıllı kişinin şiddetle yaptığı nasihatlerinden onun hatırına hep böyle kötü hayaller gelir ve hiçbir iyi zan gelmezdi. Bu sebeple bir kimse bir meseleyi muhakeme ederken, hatırına hep kötü hayaller gelir ve asla iyi bir yön gelmezse, bu hâl iç dünyanın bozukluğuna işaret eder. Bu şerefli beyitte, Hucurât Suresi'nde geçen يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ أَثْمٌ (Hucurât, 49/12) yani, “Ey iman eden kimseler, zannın çoğundan sakının; çünkü zannın bazısı günahtır!” ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

O hasta adamın bâtını ve kalbi fenâ ve bozuk olduğundan, bu âkılın şiddetle vâki' olan nasîhatlarından onun hâtırına hep böyle fenâ hayaller gelir ve hiçbir iyi zan gelmez idi. Binâenaleyh bir kimse bir mes'eleyi muhâkeme ederken, hâtırına hep fenâ hayaller gelir ve aslâ iyi bir cihet gelmezse, bu hâl bâtın bozukluğuna delâlet eder. Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Hucurât'ta vâki' يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ أَثْمٌ (Hucurât, 49/12) ya'ni, “Ey îmân eden kimseler, zannın çoğundan içtinâb edin; zîrâ zannın ba'zısı günahtır!” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

2019. Onun iyi zannı cümleten ayı üzerine idi; o galiba ayının hemcinsi idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2019. Onun iyi zannı tamamen ayı üzerineydi; o galiba ayının hemcinsiydi.

Hasta adam iyi zannını kendi cinsinden olan insana yöneltmeyip, tamamen ayıya yönelttiği için, galiba ayı cinsinden idi. Çünkü cins kendi cinsine meyletme eğilimindedir.

Hasta adam hüsn-i zannını kendi cinsinden olan insana tevcih etmeyip, tamâmiyle ayıya tevcih ettiği için, gālibâ ayı cinsinden idi. Zîrâ cins cinsine meyl eder.

2020. Bir akıle köpeklikten dolayı töhmet koydu; ayıyı muhabbet ve adalet eh-li bildi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2020. Bir akıllı kişi, köpeğe köpeklik isnat etti; ayıyı ise sevgi ve adalet sahibi bildi.

Bu sebeple, ayıya olan eğilimi yüzünden kendi hayvanlığını ortaya koymak için, kendi cinsinden olan akıllı bir insana suç ve kabahat isnat etti ve ayıya da insanlara özgü olan sevgi ve adaleti yakıştırdı. Ahmaklığının derecesine bak ki, başı ayak, ayağı da baş yaptı!

Ankaravî nüshasında bu konu böyle bir başlık ile ayrılmamıştır. Hint nüshalarında mevcuttur. Bu cildin fihristinde konuyu aramaya kolaylık olacağı düşüncesiyle, ben de ekledim.

Binâenaleyh ayıya meyli sebebiyle hayvâniyyetini meydana koymak için, kendi cinsinden olan bir insân-ı âkıle töhmet ve kabâhat isnâd etti ve ayıya da insanlara mahsûs olan muhabbet ve adâleti izâfe etti. Hamâkatının derecesine bak ki, başı ayak ve ayağı da baş yaptı!

Ankaravî nüshasında bu bahis böyle bir ünvân ile tefrîk olunmamıştır. Hind nüshalarında mevcuttur. Bu cildin fihristinde bahis taharrîsine kolaylık olacağı mütâlaasıyla, fakîr de derc ettim.

## Mûsâ (a.s.)ın buzağıya tapana, "O hayâl-endîşlik ve senin hazmin nereye gitti?" demesi

2021. Mûsâ bir hayal sarhoşuna dedi ki: "Ey kötü düşünücü, şekāvet ve dalaletten,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2021. Musa bir hayal sarhoşuna dedi ki: "Ey kötü düşünen, şakilikten ve sapkınlıktan,

2022. Böyle burhân ve ahlâk-ı kerîm ile beraber, benim peygamberliğimde yüz şübhen var idi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2022. Böyle bir delil ve yüce ahlâk ile birlikte, benim peygamberliğimde yüz şüphen vardı!"

Bu iki şerefli beyit, tam bir cümle oluşturur.

Bu iki beyt-i şerîf, bir cümle-i tâm teşkil eder.

2023. "Benden yüz binlerce mu'cize gördün; sana bu yüz hayal ve şek ve zan artırdı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2023. "Benden yüz binlerce mucize gördün; sana bu yüz hayal ve şek ve zan artırdı."

Mesnevî-i Şerîf'te pek çok geçen "yüz binlerce" ifadesi, çokluktan kinayedir. Maksat sayı belirlemek değildir. Yani, "Ey hayal sarhoşu, benden birçok mucize gördün ve pek çok kerim ahlak (güzel huylar) müşahede ettin; bunlar senin nazarında benim peygamberliğimin delili ve kanıtı olması gerekirken, aksine sende birçok kötü hayal ve şek ve zanlar arttı!"

Mesnevî-i Şerîf'te pek çok geçen "yüz binlerce" ta'bîri, çokluktan kinâyedir. Maksad aded ta'yîni değildir. Ya'ni, "Ey hayâl sarhoşu, benden birçok mu'cizât gördün ve pek çok ahlâk-ı kerîme müşâhede ettin; bunlar senin na-zarında benim peygamberliğimin burhânı ve delili olmak lâzım gelirken, bil'akis sende birçok fenâ hayâller ve şek ve zanlar ziyâde oldu!"

2024. Hayâl ve vesveseden âciz oldun; benim peygamberliğim üzerine ta'n vurdun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2024. Hayal ve vesveseden âciz oldun; benim peygamberliğim üzerine kusur buldun!

Bu kadar mucizeleri ve olağanüstü halleri görmüşken, sana o kadar nefse ait hayaller ve şeytanî vesveseler hücum etti ki, sonunda âciz oldun ve bunların tesirleriyle benim peygamberliğimin üzerine itiraz kusuru buldun ve inkâr vadilerine saptın!

Bu kadar mu'cizâtı ve hârikulâde halleri görmüş iken, sana o kadar ha-yâlât-ı nefsâniyye ve vesâvis-i şeytâniyye hücûm etti ki, nihâyet âciz oldun ve bunların te'sîrâtı ile benim nübüvvetimin üzerine ta'n-ı i'tirâz vurdun ve inkâr vâdîlerine saptın!

2025. Seni Fir'avnîlerin şerrinden kurtarmak için, denizden açıkça toz çı-kardım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2025. Seni Firavunların şerrinden kurtarmak için, denizden açıkça toz çıkardım.

Bu şerefli beyitte, Bakara Suresi'nde geçen وَإِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَأَنْجَيْنَاكُمْ وَأَغْرَقْنَا آلَ فِرْعَوْنَ وَأَنْتُمْ تَنْظُرُونَ (Bakara, 2/50) yani, "Hani sizin için denizi yarmış, sizi kurtarmış ve Firavun ailesini boğmuştuk; siz de bakıp duruyordunuz." ve Şu'arâ Suresi'ndeki فَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ (Şu'arâ, 26/63) yani, "Biz Musa'ya 'Asan ile denize vur!' diye vahyettik; deniz yarıldı, su parçaları büyük dağ gibi oldu." ayet-i kerimelerine işaret buyurulur. Deniz yarıldığı zaman yollar açılmış ve tozlu kara yolları oluşmuştu. Ayrıntısı tefsir kitaplarındadır. Şerefli beyitte bu olay beyan buyurulur.

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Bakara'da vâki' وَإِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَأَنْجَيْنَاكُمْ وَأَغْرَقْنَا آلَ فِرْعَوْنَ وَأَنْتُمْ تَنْظُرُونَ (Bakara, 2/50) ya'ni, "Vaktâki biz size denizi yardık ve sizi kurtardık ve âl-i Fir'avn'ı boğduk; halbuki siz nazar ederdiniz." ve sûre-i فَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ (Şu'arâ, 26/63) ya'ni, “Biz Mûsâ'ya 'asân ile denizé vúr!' diye vahý ettik; deniz yarıldı, su parçaları büyük dağ gibi oldu" âyet-i kerîmelerine işâret bu-yurulur. Deniz yarıldığı vakit yollar açılmış ve tozlu kara yolları hâsıl olmuş idi. Tafsíli tefsîr kitaplarındadır. Beyt-i şerîfte bu vak'a beyân buyurulur.

2026. Gökten kırk yıl kâse ve sofra erişti; ve benim duâmdan bir taştan ırmak koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2026. Gökten kırk yıl kâse ve sofra erişti; ve benim duâmdan bir taştan ırmak koştu.

"Kâse ve sofra"dan kasıt, gökten zahmetsiz yiyecek inmesidir ki, Benî İsrâîl'e Tîh sahrasında kudret helvası ile pişmiş kuşlar inerdi. Nasıl ki Bakara sûresinde geçen âyet-i kerîmede, وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَأَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَى (Bakara, 2/57) yani, "Sizin üzerinize bulut gölgesini verdik ve size kudret helvası ve bıldırcın kuşlarını indirdik." buyurulur. Ve şerefli beytin ikinci mısraında da aynı şekilde Bakara sûresinde geçen وَإِذِ اسْتَسْقَى مُوسَى لِقَوْمِهِ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا (Bakara, 2/60) yani, “Vaktiyle Mûsâ (a.s.) kavmi için su istedi; biz dedik ki, 'asânı taşa vur!'; vurdu, ondan on iki çeşme fışkırdı" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

“Kâse ve sofra”dan murâd, gökten zahmetsiz gıdâ nüzûlüdür ki, Benî İs-râîl'e Tîh sahrâsında kudret helvası ile pişmiş kuşlar nâzil olurdu. Nitekim sû-re-i Bakara'da vâki' âyet-i kerîmede, وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَأَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَى (Bakara, 2/57) ya'ni, "Sizin üzerinize bulut gölgesini verdik ve size kudret helvası ve selvâ kuşlarını indirdik." buyurulur. Ve beyt-i şerîfin ikinci mısrâ'ında dahi kezâ sûre-i Bakara'da vâki' وَإِذِ اسْتَسْقَى مُوسَى لِقَوْمِهِ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا (Bakara, 2/60) ya'ni, “Vaktâkí Mûsâ (a.s.) kav- mi için su taleb etti; biz dedik ki, 'asânı taşa vur!'; vurdu, ondan on iki çeşme çıktı" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

2027. Bu ve yüz bu kadar ve bu kadar sıcak ve soğuk; ey soğuk, senden o tevehhümü nâkıs etmedi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2027. Bu ve yüz bu kadar ve bu kadar sıcak ve soğuk; ey soğuk, senden o vehmi eksiltmedi!

"Sıcak"tan kasıt, zâta ait cemâlî haller; ve "soğuk"tan kasıt, zâta ait celâlî hallerdir. "Ey soğuk" ifadesi ile, iyi şeylere kötü anlam veren kimse kastedilir. Yani, "Benden birçok cemâlî ve celâlî haller ve oluşlar gördün; ey iyi şeylere kötü anlam veren eğri anlayışlı kimse, bunların hiçbirisi senden o yanlış anlama tarzını eksiltmedi ve asla Hak tarafına yönelmedin!"

"Sıcak"tan murâd, şuûnât-ı cemâliyye; ve “soğuk"tan murâd, şuûnât-ı celâliyyedir. "Ey soğuk" ta'bîri ile, iyi şeylere fenâ ma'nâ veren kimse kasd buyurulur. Ya'ni, "Benden birçok cemâlî ve celâlî ahvâl ve şuûnât gördün; ey iyi şeylere fenâ ma'nâ veren eğri anlayışlı kimse, bunların hiçbirisi senden o yanlış anlamak revişini eksiltmedi ve aslâ Hak tarafına meyl etmedin!"

2028. Sihirbazlıktan buzağı bağırdı; "Benim hüdâm sensin!" diye secde ettin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2028. Sihirbazlıktan buzağı bağırdı; "Benim tanrım sensin!" diye secde ettin!

"Sâmirî'nin sihirbazlığı yüzünden bir buzağı bağırdı; ondan hiç şüpheye düşmedin de, o buzağı şeklindeki puta "Benim Allah'ım sensin!" diye hemen secde ediverdin ve çarçabuk bâtıl tarafa meyl ettin." Sâmirî'nin sihri bu idi ki; insan şeklinde görünen Hz. Cebrail'in (a.s.) bastığı yerden bir avuç toprak alıp, İsrailoğulları'nın altın ve gümüş ziynetlerini eriterek içine attı ve buzağı şeklinde bir put olarak döktü. İsrailoğulları'na, Tâhâ sûresinde açıklandığı üzere هَذَا إِلَهُكُمْ وَإِلَهُ مُوسَى فَنَسی (Taha, 20/88) yani, "İşte bu sizin Allah'ınızdır ve Musa'nın dahi unuttuğu Allah'tır." dedi. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri bu hususta Fusûsu'l-Hikem'de İsa Fassı'nda açıklama vermişlerdir. Özeti şudur: "Ruhların özelliklerindendir ki, o ruhların gittiği yerde hayat eseri ortaya çıkar. Sâmirî bunu bildiği için, Hz. Cebrail'in izinden bir avuç toprak aldı. Çünkü Hz. Cebrail ruhtu. Ve Sâmirî aldığı bu toprağı erittiği ziynet eşyalarının içine attı ve buzağı şekli döktü ve o şekil buzağı sesi verdi. Ve eğer Sâmirî buzağı yerine başka bir şekil dökmüş olsaydı, o şekil kendi cinsine uygun ses verirdi."

"Sâmirî'nin sihirbazlığı yüzünden bir buzağı bağırdı; ondan hiç şübheye düşmedin de, o buzağı şeklindeki puta "Benim Allâh'ım sensin!" diye hemen secde ediverdin ve çarçabuk bâtıl tarafına meyl ettin." Sâmirî'nin sihiri bu idi ki; sûret-i insâniyyede temessül eden Hz. Cibril (a.s.)ın bastığı yerden bir avuç toprak alıp, Benî İsrail'in altın ve gümüş zînetlerini eriterek içine attı ve buzağı şeklinde bir put olarak döktü. Benî İsrail'e, Tâhâ sûresinde beyân buyurulduğu üzere هَذَا إِلَهُكُمْ وَإِلَهُ مُوسَى فَنَسی (Taha, 20/88) ya'ni, "İşte bu sizin Allah'ınızdır ve Musa'nın dahi unuttuğu Allah'tır." dedi. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri bu husûsta Fususu'l-Hikem'de Fass-ı İsevî'de izahat vermişlerdir. Hülâsası şudur: “Ervâhın hâssalarındandır ki, o ervâhın gittiği mahalde eser-i hayat zâhir olur. Sâmirî bunu bildiği için, Hz. Cibril'in izinden bir avuç toprak aldı. Zîrâ Hz. Cibril rûh idi. Ve Sâmirî aldığı bu toprağı erittiği tezeyyünat içine attı ve buzağı sûreti döktü ve o sûret buzağı sesi verdi. Ve eğer Sâmirî buzağı yerine başka bir sûret dökmüş olsa idi, o sûret kendi cinsine münasip sadâ verirdi."

2029. O senin tevehhümlerini sel götürdü; senin soğuk zirekliğini uyku götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2029. O senin vehimlerini sel götürdü; senin soğuk zekânı uyku götürdü.

Sen Sâmirî'nin bu putunun geçersizliği hakkında asla vehme kapılmadın. Senin bu konudaki vehimlerini sapkınlık seli alıp götürdü. Ne olurdu benim peygamberliğim hakkındaki şüphen kadar olsun Sâmirî ve onun putu hakkında da sende bir zan ve şüphe oluşsaydı! Fakat ne çare ki, senin benim peygamberliğimin doğruluğu aleyhinde kullandığın soğuk ve eğri zekânı ve keskinliğini gaflet ve bedbahtlık uykusu alıp götürdü.

Sen Sâmirî'nin bu putunun butlanı hakkında aslâ tevehhüme düşmedin. Senin bu husustaki tevehhümlerini dalâlet seli aldı götürdü. Ne olurdu benim peygamberliğim hakkındaki şüphen kadar olsun Sâmirî ve onun putu hak- kında da sende bir zan ve şübhe hâsıl olaydı! Fakat ne çâre ki, senin benim peygamberliğimin sıdkı aleyhinde kullandığın soğuk ve eğri zîrekliğini ve zekâvetini gaflet ve şekāvet uykusu aldı götürdü."

2030. "Niçin onun hakkında kötü zancı olmadın; ey çirkin yüzlü, niçin böyle [2045] baş koydun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2030. "Niçin onun hakkında kötü zanda bulunmadın; ey çirkin yüzlü, niçin böyle [2045] boyun eğdin?"

"Niçin Sâmirî hakkında kötü zanna düşmedin; ey bâtınının yüzü çirkin ve kalbinin yüzü kara olan kimse, niçin böyle Sâmirî'ye itaatkâr ve boyun eğen oluverdin?"

"Niçin Sâmirî hakkında sû'-i zanna düşmedin; ey bâtınının yüzü çirkin ve kalbinin yüzü kara olan kimse, niçin böyle Sâmirî'ye mutî' ve münkād oluverdin?"

2031. "Niçin onun tezvîrinden, onun ahmak tutucu olan sihrinin fesâdından sana hayal gelmedi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2031. "Niçin onun aldatmasından, onun ahmak tutucu olan sihrinin bozgunculuğundan sana hayal gelmedi?"

2032. "Ey köpekler, bir Sâmirî kim oluyor ki; cihanda bir Hudâ tıraş etsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2032. "Ey köpekler, bir Sâmirî kim oluyor ki; cihanda bir Tanrı yontsun?"

"Ey Sâmirî'nin putuna tapan köpek tabiatlı kimseler, bir Sâmirî kim oluyor ki, sonsuz uzay içinde bir zerre kadar olan bu yeryüzü küresinin hacmi üzerinde sizin ilâhınızı bir heykel hâlinde yontup yaratabilsin? İnsanlıktan zerre kadar bir koku alan kimse buna inanır mı?"

"Ey Sâmirî'nin putuna tapan köpek meşrebli kimseler, bir Sâmirî kim oluyor ki, fezâ-yı nâmütenâhî içinde bir zerre mesâbesinde olan bu küre-i arzın cirmi üzerinde sizin ilâhınızı bir heykel hâlinde yontup halk ve îcâd edebilsin? İnsanlıktan zerre kadar bir koku alan kimse buna inanır mı?"

2033. "Niçin onun bu tezvîrinde müttefik oldun ve bütün işkâllerden atıl oldun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2033. "Niçin onun bu aldatmacasında müttefik oldun ve bütün güçlüklerden âtıl oldun?"

"Niçin Sâmirî'nin bu aldatmacasında ve hilesinde ittifak ettiniz ve akıl ve muhakemenin önünde ortaya çıkan güçlükleri düşünmekte işe yaramaz bir hâle geldiniz?"

"Niçin Sâmirî'nin bu tezvîr ve hilesinde ittifak ettiniz ve akıl ve muhâkemenin önünde hâsıl olan müşkilleri düşünmekte âtıl bir hâle geldiniz?"

2034. "Öküz lâf ile hudalığa layık olur; benim resûllüğümde sen niçin inad ettin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2034. "Öküz, söz ile tanrılığa layık olur; benim peûygamberliğimde sen niçin inat ettin?"

"Öküz heykeli, delilsiz ve kanıtsız kuru bir söz ile ilah edinilir. Benim peygamberliğim ise birçok mucize ve olağanüstü olaylarla desteklenmiş ve sabit iken ve kuru iddia ve sözden ibaret değil iken, sen onu kabul ve tasdik etme konusunda niçin inat ettin?"

"Öküz heykeli delílsiz ve burhânsız kuru bir lâf ile ilâh ittihâz olunur. Benim peygamberliğim ise birçok mu'cizât ve havârık ile müeyyed ve sâbit iken ve kuru da'vâ ve lâftan ibâret değil iken niçin onu kabûl ve tasdík husûsunda inad ettin?"

2035. "Öküzün önünde eşeklikten secde ettin; senin aklın Sâmirî'nin sihrinin avı oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2035. "Öküzün önünde eşeklikten secde ettin; senin aklın Sâmirî'nin sihrinin avı oldu!"

Sen ancak insanlık mertebesinden soyutlanıp eşeklik mertebesine alçaldığın için, öküzün önünde "Benim Allah'ımdır!" diye secde ettin. Bu sebeple senin insanlığına özgü olan aklın, Sâmirî'nin sihrinin tuzağına düştü ve onun avı oldu!

"Sen ancak insanlık mertebesinden tecerrüd ve eşeklik mertebesine tenezzül ettiğin için, öküzün önünde "Benim Allah'ımdır!" diye secde ettin. Binâenaleyh senin insanlığına mahsûs olan aklın, Sâmirî'nin sihirinin tuzağına düştü ve onun avı oldu!"

2036. "Tüh, senin o akıl ve intihabına! Senin gibi cehil ma'denini öldürmek lâyıktır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2036. "Yazıklar olsun senin o aklına ve seçimine! Senin gibi cehalet madenini öldürmek gerekir!"

"Şüh", kerâhet (tiksinme) ve nefret makamında kullanılan bir ifadedir. Ferheng-i Cihângîrî'de ş harfinin fethasıyla "men" anlamına geldiği açıklanmıştır. Burada önceki anlam (tiksinme ve nefret) daha uygundur.

"Şüh", kerâhet ve nefret makâmında müsta'meldir. Ferheng-i Cihângîrî'de ش nin fethi ile "men" ma'nâsına geldiği beyân olunmuştur. Burada evvelki ma'nâ münasibdir.

2037. "Gözü Zü'l-Celal'in nûrundan çaldın; işte sana cehl-i vâfir ve ayn-ı dalal!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2037. "Yüce Allah'ın nurundan gözünü çaldın; işte sana bol cehalet ve sapıklığın ta kendisi!"

2038. "Altın öküz bağırdı, nihayet ne dedi ki, ahmaklar için bu kadar rağbet açtı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2038. "Altın öküz bağırdı, nihayet ne dedi ki, ahmaklar için bu kadar rağbet açtı?"

"Şiküften" burada "güşûden" yani "açmak" anlamındadır. Yani, "Sâmirî'nin altın süs eşyalarından döktüğü buzağı heykeli buzağı gibi bağırdı; bu bağırışta hiçbir anlam ve söz yok idi. Gariptir ki, bu sesi işiten ahmaklar, hiçbir anlamı olmadığı halde onu Allah sayıp taptılar. Bu sebeple acaba bu seste ne var idi ki, ahmaklara bu kadar rağbet kapısını açtı?"

"Şiküften" burada "güşûden" ya'ni "açmak" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Sâmirî'nin altın müzeyyenâttan döktüğü buzağı heykeli buzağı gibi bağırdı; bu bağırışta hiçbir ma'nâ ve lafız yok idi. Garibdir ki, bu sesi işiten ahmaklar, hiçbir ma'nâsı olmadığı halde onu Allâh addedip taptılar. Binâenaleyh acabâ bu seste ne var idi ki, ahmaklara bu kadar rağbet kapısını açtı?"

2039. "Benden çokluk daha acıb gördünüz; fakat her bir alçak Hakk'ı ne vakit kabul eder?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2039. "Benden daha şaşırtıcı çokluk gördünüz; fakat her bir alçak ne zaman Hakk'ı kabul eder?"

Eğer altından dökülen buzağı heykelinin ses vermesini şaşırtıcı bulduysanız, benden asayı ejderha yapmak ve projektör gibi bir el göstermek ve asa ile denizi yarmak ve taştan su çıkarmak gibi ondan daha çok şaşırtıcı mucizeler gördünüz; fakat yatkınlığınızdaki alçaklık sebebiyle ilâhlık tarafından gelen Hakk'ı kabul etmeyip, hemen bâtıla meylediverdiniz!

"Eğer altından dökülen buzağı heykelinin ses vermesini acíb gördünüz ise, benden asâyı ejderha yapmak ve projektör gibi bir el göstermek ve asâ ile denizi yarmak ve taştan su çıkarmak gibi ondan daha ziyâde şâyân-ı ta- accüb mu'cizeler gördünüz; fakat isti'dâdınızdaki denâet sebebiyle cânib-i ulûhiyyetten gelen Hakk'ı kabûl etmeyip, derhal bâtıla meyl ediverdiniz!"

2040. Bâtıllar[ı] ne kapar? Bir batıl. Atıllara ne hoş gelir? Bir atıl!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2040. Batılları ne kapar? Bir batıl. Atıllara ne hoş gelir? Bir atıl!

2041. Zîrâ her bir cins kendi cinsini kapar. Öküz erkek arslan tarafına ne vakit yüz koyar?!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2041. Çünkü her bir cins kendi cinsini çeker. Öküz, erkek aslan tarafına ne zaman yönelir?!

2042. Kurt ancak onu yemek için, Yûsuf'a mekrin gayrinden nerede aşk getirir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2042. Kurt ancak onu yemek için, Yusuf'a hileden başka bir sebeple nasıl sevgi besler?

"Yusuf"tan kasıt, hidayet ehli olan peygamberler, evliyalar ve müminlerdir. "Kurt"tan kasıt ise, sapkınlık ehli olan inkârcılar ve münafıklardır. Yani, "İnkârcılar hidayet ehline görünüşte sevgi gösterirlerse, bu hile ve tuzak yüzünden onları yok etmek içindir. Çünkü onlar birbirinin zıddıdır ve zıtların bir yerde toplanması ve birleşmesi mümkün değildir."

"Yûsuf"tan murâd, erbâb-ı hidâyet olan enbiyâ ve evliyâ ve mü'minlerdir. "Kurt"tan murâd, ehl-i dalâlet olan münkirler ve münâfıklardır. Ya'ni, “Münkirler ehl-i hidâyete zâhiren muhabbet gösterirlerse, mekr ve hîle yüzünden onları mahv etmek içindir. Zîrâ onlar birbirinin zıddıdır ve zıdların bir yerde cem'i ve ittihâdı mümkin değildir."

2043. Vaktaki kurtluktan kurtulur, mahrem olur; Kehf'in köpeği gibi benî Adem'den olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2043. Vaktaki kurtluktan kurtulur, mahrem olur; Kehf'in köpeği gibi benî Adem'den olur.

Vaktaki yırtıcı hayvanlıktan ibaret olan sapkınlıktan kurtulur, hidayet ehli cinsinden olup, peygamberlere, evliyalara ve müminlere mahrem (sırdaş) ve musahip (dost) olur. Nasıl ki Ashâb-ı Kehf'in köpeği bir hayvan iken, Ashâb-ı Kehf'e olan sevgisi ve sadakati sebebiyle kendisinde insanlık anlamı meydana gelip, insan cinsinden oldu. Ashâb-ı Kehf hakkındaki açıklamalar yukarıda geçti.

"Vaktâki yırtıcı hayvanlıktan ibaret olan dalâletten kurtulur, ehl-i hidâyet cinsinden olup, enbiyâ ve evliyâya ve mü'minlere mahrem ve musahib olur. Nitekim Ashâb-ı Kehf'in köpeği bir hayvan iken, Ashâb-ı Kehf'e olan muhabbeti ve sadakati sebebiyle kendisinde insanlık ma'nâsı hâsıl olup, benî Adem cinsinden oldu." Ashâb-ı Kehf hakkındaki îzâhât yukarıda geçti.

2044. Vaktaki Ebû Bekir Muhammed'den koku götürdü; “Bu yüz yalancı değildir" dedi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2044. Ebû Bekir, Muhammed'den koku aldığı vakit, "Bu yüz yalancı değildir" dedi.

Muhammed (s.a.v.) Efendimiz peygamberliklerini açıkça bildirip, halkı Allah'a davet etmeye başladıkları zaman, Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) onların peygamberliğinin manasından koku aldı, yani "Bu yalancı olmayan bir yüzdür" diyerek hemen iman etti ve şanlı peygamberin sırdaşı ve arkadaşı oldu.

"Muhammed (s.a.v.) Efendimiz nübüvvetlerini ızhâr edip, halkı Hakk'a da'vete başladıkları vakit, Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) onların ma'nâ-yı nübüvvetinden koku aldı هذا وجه ليس بكاذب ya'ni, "Bu yalancı olmayan bir yüzdür" diyerek derhal îmân etti ve Resûl-i zîşânın mahremi ve musâhibi oldu."

2045. "Vaktaki Ebû Cehil derd sahiblerinden değil idi, yüz şakk-ı kamer gör-dü, îmân etmedi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2045. "Ebû Cehil dert sahiplerinden olmadığı zaman, yüzlerce ayın yarılmasını gördü, iman etmedi."

"Yüzlerce ayın yarılması"ndan kasıt, şanlı Peygamber Efendimizin gösterdiği birçok mucizedir. Yani, "Ebû Cehil hayvanlık mertebesinde kalmaktan hoşnut ve hakikî dert ve kaygıdan nasipsiz olduğundan, şanlı Peygamber Efendimizin gösterdiği birçok mucizeyi gördüğü hâlde asla iman etmedi ve son nefesine kadar muhalefet ve düşmanlığında ısrarcı oldu."

"Yüz şakk-ı kamer"den murâd, Resûl-i zîşân Efendimizin gösterdikleri birçok mu'cizât demektir. Ya'ni, "Ebû Cehil hayvâniyyet mertebesinde kal-maktan mahzûz ve hakkānî derd ve kayddan bî-behre bulunduğundan, Resûl-i zîşân Efendimizin gösterdiği birçok mu'cizeleri müşâhede ettiği hal-de asla îmân etmedi ve son nefesine kadar muhalefet ve adâvetinde musırr oldu."

2046. Bir dertli ki onun leğeni damdan düştü, ondan gizledik, Hak ondan pinhân olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2046. Bir dertli ki onun leğeni damdan düştü, ondan gizledik, Hak ondan pinhân olmadı.

"Dertli"den kasıt, Hak ve hakikat âşığıdır. "Leğenin damdan düşmesi", şöhretten kinayedir. Nitekim Fars dilinde "Filânın leğeni damdan düştü" yani, "Filânın leğeni damdan düştü" atasözü meşhurdur. Herhangi bir konuda şöhret sahibi olan kimseler hakkında kullanılır. Bu şerefli beyit, genel olarak insân-ı kâmil dilindendir. Yani, "Bir Hak ve hakikat dertlisi ve âşığı ki, âlemde bu derdi ve aşkı ile şöhret buldu; biz her ne kadar ondan sırları ve hakikatleri gizledik ise de, o aşkı sebebiyle hakikat sırları ona ortaya çıktı."

"Dertli"den murâd, Hak ve hakikat âşıkıdır. "Leğenin damdan düşmesi", şöhretten kinâyedir. Nitekim lisan-1 Faris'de طشت فلان از بام افتاد ya'ni, "Filâ-nın leğeni damdan düştü" darb-ı meseli meşhûrdur. Herhangi bir husûsta şöhret sahibi olan kimseler hakkında isti'mâl olunur. Bu beyt-i şerîf, bilumûm insân-ı kâmil lisânındandır. Ya'ni, "Bir Hak ve hakîkat dertlisi ve âşıkı ki, âlemde bu derdi ve aşkı ile şöhret buldu; biz her ne kadar ondan esrâr ve hakāyıkı gizledik ise de, o aşkı sebebiyle esrâr-ı hakikat ona zâhir oldu."

2047. Ve o kimse ki câhil ve onun derdinden uzak idi, ne kadar gösterdiler ve o onu görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2047. Ve o kimse ki cahil ve onun derdinden uzak idi, ne kadar gösterdiler ve o onu görmedi.

Hayvanî cehalete tutulmuş ve Hak ile hakikat derdinden ve aşkından uzak olan kimseye ne kadar çok şaşılacak sırlar gösterdilerse, o kimse onları göremedi ve görünen gözüyle gördüklerini hiçe saydı.

Cehl-i hayvânîye mübtelâ ve Hak ve hakîkat derd ve aşkından uzak olan kimseye ne kadar çok esrâr-ı acîbe gösterdilerse, o kimse onları göremedi ve zâhir gözüyle gördüklerini hiçe saydı.

2048. Gönül aynası saf gerek, tâ ki onda çirkin sûreti iyiden açık tanıyasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2048. Gönül aynası saf olmalı ki, onda çirkin sureti iyiden açıkça tanıyabilesin.

Bu sebeple gönül aynasında çirkin suretleri iyi suretlerden ayırıp, açıkça tanımak ve ayırt etmek için o gönül aynasını haset, kibir, garaz (kin) ve inat gibi nefse ait sıfatların kirlerinden temizleyip saf hâle getirmek gerekir.

Binâenaleyh gönül aynasında çirkin sûretleri iyi sûretlerden tefrík edip, açıkça tanımak ve ayırmak için o gönül aynasını hased ve kibir ve garaz ve inâd gibi sıfât-ı nefsâniyye kirlerinden temizleyip saf yapmak lâzımdır.

## Ayının mağrûruna mübâlağa ile nasîhattan sonra, o nasîhatçı adamın terk etmesi

2049. O müslüman onu terk etti ve harâretle dudak altından "Lâ havle!" diyerek geri gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2049. O Müslüman onu terk etti ve hararetle dudak altından "Lâ havle!" diyerek geri gitti.

O akıllı Müslüman, ayının dostluğuna güvenen kişiyi, nasihatini kabul etmediği için terk etti ve dudak altından, yani gizlice kendi kendine "Lâ havle ve lâ-kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm" diyerek geldiği yoldan geriye gitti.

O âkıl müslüman, ayının dostluğuna i'timâd eden kimseyi, nasîhatını kabûl etmediği için terk etti ve dudak altından, ya'ni gizlice kendi kendine lâ havle ve lâ-kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm diyerek geldiği yoldan geriye gitti.

2050. Dedi: "Mâdemki benim cidd ü nasihatımdan ve cidâlimden onun kal- [2065] binde ziyade hayal doğuyor;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2050. Dedi: "Mademki benim ciddiyetimden ve nasihatimden ve mücadelemden onun kalbinde ziyade hayal doğuyor;

Kendi kendine şöyle dedi: "Mademki ben onu tam bir ciddiyetle ve nasihatle ve mücadeleyle doğru yola davet ettikçe onun kalbinde birçok bozuk hayaller doğuyor;

Kendi kendine şöyle dedi: "Mâdemki ben onu kemâl-i ciddiyetle ve nasîhat ile ve mücadele ile doğru yola da'vet ettikçe onun kalbinde birçok hayâlât-ı fâside doğuyor;

2051. Binâenaleyh pend ve nasihat yolu bağlanmış oldu; "A'riz anhüm" emri muttasıl oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2051. Bu sebeple öğüt ve nasihat yolu kapanmış oldu; "Onlardan yüz çevir!" emri ilişik hâle geldi.

Artık nasihat yolu kapandı ve bu nasihat yoluna Yüce Allah'ın "Onlardan yüz çevir!" (Secde, 32/30) emri ilişik hâle geldi. Yani bir nasihat yolu, bir de yüz çevirme yolu vardı; nasihat yolu kapanınca, ilahi emir gereğince yüz çevirme tarafına yönelmek gerekti. Bu ayet-i kerime Secde suresinde yer almaktadır. Tamamı şöyledir: "Öyleyse onlardan yüz çevir ve bekle; şüphesiz onlar da beklemektedirler." (Secde, 32/30) Yani, "Ey Habibim, ihanet yoluyla onlardan, savaş ayeti ininceye kadar yüz çevir ve ilahi yardımı bekle. Şüphesiz onlar da sana galip gelmeyi beklemektedirler!"

Artık nasîhat yolu kapandı ve bu nasîhat yoluna Hak Teâlâ'nın وأعرض عنهم (Secde, 32/30) ya'ni, "Onlardan yüz çevir!" emri muttasıl oldu. Ya'ni bir nasíhat yolu, bir de yüz çevirmek yolu var idi; nasîhat yolu kapanınca, emr-i ilâhî mûcibince yüz çevirmek tarafına sülûk etmek lâzım geldi. Bu âyet-i kerime الم sûre-i Secde'sinde vâki'dir. Tamâmı budur : فأعرض عنهم وانتظر إنهم منتظرون (Secde, 32/30) ya'ni, "Ey Habibim, ihanet tarîkıyla onlardan, harb âyeti nü- zûl edinceye kadar yüz çevir ve nusret-i ilâhîye muntazır ol. Muhakkak ki onlar da sana galebeye muntazırdırlar!"

2052. Mâdemki senin ilacın marazı ziyadeleştiriyor, binâenaleyh kıssayı talibe söyle, "Abese"yi oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2052. Mademki senin ilacın hastalığı artırıyor, bu sebeple kıssayı talibe söyle, "Abese"yi oku!

Senin sapkınlık hastalığına karşı ilacın davet ve nasihat idi. Mademki bu nasihat ilacı sapkınlık hastalığını artırıyor, ey Muhammedî vâris olan insân-ı kâmil, artık hidayet kıssasını hidayet talibine söyle ve "Abese ve tevella" sûre-i şerîfesinin anlamını düşün!

Bilinmeli ki, peygamberler ve evliyalar tabip gibidirler. Tabip ölecek olan bir hastayı ne kadar dikkat ve özenle tedavi etmiş olsa, bu tedavisiyle onun helakine hizmet etmiş olur. Bunun gibi, ezelî bedbahtlık hastalığına yakalanmış kimseleri peygamberler ve evliyalar hidayet yoluna davet ettikçe onların sapkınlık ve bedbahtlıkları artar. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kūbî'de bu hususta ayrıntılı açıklamalar buyurmuşlardır. Bu sebeple mürşidlerin irşadları ancak hidayet talibi olanlar hakkında etkili olduğu için, onlardan yüz çevirmek uygun olmaz. Nasıl ki ashâb-ı kirâmdan âmâ olan Abdullah b. Ümm-i Mektûm hazretleri bir gün Peygamber Efendimizin huzuruna geldi. Resûlullâh efendimiz müşriklerin reislerine nasihat ile meşgul idiler. Ümm-i Mektûm hazretlerinin gözleri görmediği için, meclisin nezaketini takdir edemeyip يا رسول الله علمنى مما علمك الله yani, "Ya Resûlallâh, sana Allah'ın öğrettiği şeyi bana öğret!" diyerek, Peygamber Efendimizin sözünü kesti. Önemli olan bu mecliste sözlerinin kesilmesi Peygamberimiz'e ağır geldi. Yüzlerini ekşitip çevirdiler. Hz. Abdullah durumu anladı, mescitten dışarıya çıktı. Cebrâîl (a.s.) Peygamberimize bu عبَس وَتَوَلَّى أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَرْكى أو يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكرى (Abese, 80/1-4) yani, "Yüzünü ekşitti ve çevirdi. Ona âmâ geldiğinden dolayı mı? Ne bilirsin, belki o temizlenir ve arınır; yahut öğüt alır ve uyanır?! Bu sebeple ona nasihat fayda verir" âyet-i kerîmesini getirdi. Bunun üzerine Peygamberimiz, o ekâbiri bırakıp Hz. Abdullah'ın arkasından gitti ve buyurdu ki: ارجع ارجع فإنك في عيال محمد yani, "Dön, dön; çünkü sen Muhammed'in ailesi arasındasın!" Tekrar mescide getirdi ve mübarek hırkasını yayıp üstüne oturttu. Ondan sonra Abdullah hazretleri her ne zaman Peygamber Efendimizin huzuruna gelse مرحبا بالذى عاتبنى فيه ربي yani, "Merhaba ey o kimse ki, onun hakkında Rabbim bana sitem etti!" buyururlar idi.

Senin maraz-ı dalâlete karşı ilacın da'vet ve nasîhat idi. Mâdemki bu nasîhat ilacı maraz-ı dalâleti ziyâdeleştiriyor, ey vâris-i Muhammedî olan insân-ı kâmil, artık kıssa-i hidâyeti hidâyet tâlibine söyle ve “Abese ve tevella" sûre-i şerîfesinin ma'nâsını tefekkür et!

Ma'lûm olsun ki, enbiyâ ve evliyâ tabîb gibidirler. Tabib ölecek olan bir hastayı ne kadar dikkat ve ihtimâm ile tedâvî etmiş olsa, bu tedâvîsiyle onun helâkine hizmet etmiş olur. Bunun gibi, şekāvet-i ezeliyye marazına mübtelâ olan kimseleri enbiyâ ve evliyâ tarîk-ı hidâyete da'vet ettikçe onların dalâlet ve şekāvetleri ziyâde olur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ya'kūbî'de bu husûsta tafsîlât i'tâ buyurmuşlardır. Binâenaleyh mürşidlerin irşâdâtı ancak tâlib-i hidâyet olanlar hakkında müessir olduğu için, onlardan yüz çevirmek lâyık olmaz. Nitekim ashâb-ı kirâmdan a'mâ olan Abdullah b. Ümm-i Mektûm hazretleri bir gün huzûr-ı Risâletpenâhî'ye geldi. Resûlullâh efendimiz müşriklerin reîslerine nasîhat ile meşgül idiler. Ümm-i Mektûm hazretlerinin gözleri görmediği için, meclisin nezâketini takdîr edemeyip يا رسول الله علمنى مما علمك الله ya'ni, "Ya Resûlallâh, sana Allah'ın ta'lîm ettiği şeyi bana ta'lîm et!" diyerek, Risâletpenâh Efendimizin sözünü kesti. Mühim olan bu mecliste sözlerinin kesilmesi Peygamberimiz'e ağır geldi. Yüzlerini ekşitip çevirdiler. Hz. Abdullâh vaz'iyyeti anladı, mescidden dışarıya çıktı. Cebrâîl (a.s.) Peygamberimize bu عبَس وَتَوَلَّى أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَرْكى أو يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكرى (Abese, 80/1-4) ya'ni, "Yüzünü ekşitti ve çevirdi. Ona a'mâ geldiğinden dolayı mı? Ne bilirsin, belki o müzekkâ ve mutahhar olur; yâhût mütenassih ve müteyakkız olur?! Binâenaleyh ona nasihat menfaat verir" âyet-i kerîmesini getirdi. Bunun üzerine Peygamberimiz, o ekâbiri bırakıp Hz. Abdullah'ın arkasından gitti ve buyurdu ki: ارجع ارجع فإنك في عيال محمد ya'ni, "Dön, dön; zîrâ sen iyâl-i Muhammed arasındasın!" Tekrar mescide getirdi ve mübarek hırkasını yayıp üstüne oturttu. Ondan sonra Abdullâh hazretleri her ne zaman huzûr-ı Risâletpenahî'ye gelse مرحبا بالذى عاتبنى فيه ربي ya'ni, "Merhaba ey o kimse ki, onun hakkında Rabbim bana itâb etti!" buyururlar idi.

2053. Mâdemki a'mâ Hakk'ın talibi gelmiştir; fakrından dolayı onun sîne-sini mecrûh etmek lâyık değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2053. Mademki kör olan Hakk'ın talibi gelmiştir; fakirliğinden dolayı onun göğsünü yaralamak uygun değildir.

Hakk'ın talibi olan körü, hidayete olan ihtiyacından dolayı onu irşat ve nasihattan mahrum ederek kalbini zedelemek uygun değildir.

Hakk'ın talibi olan a'mâyı, hidâyete olan ihtiyacından dolayı onu irşâd ve nasihattan mahrûm ederek kalbini zedelemek lâyık değildir.

2054. Sen büyüklerin irşadına harîssin, tâ ki avâm reîslerinden öğreneler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2054. Sen büyüklerin irşadına düşkünsün, tâ ki halk önderlerinden öğrensinler.

Ey şanlı peygamberim, kendilerine tâbi olan halk topluluğu hidayet ilmini önderlerinden öğrenmeleri için sen o kavmin büyüklerinin irşadına düşkünsün. Bu beyanları, Pir efendimiz Kur'an'ı tefsir ederek Hak tarafından buyururlar.

Kendilerine tâbi' olan avâm tâifesi ilm-i hidâyeti reîslerinden öğrenme-leri için ey Nebiyy-i zîşânım, sen o kavmin büyüklerinin irşadına harîssin. Bu beyânâtı cenâb-ı Pîr efendimiz Kur'ân'ı tefsîren Hak cânibinden îrâd bu-yururlar.

2055. Ey Ahmed, gördün ki mülükten bir taife dinleyici oldular, hoş oldun, zî-râ câiz ki;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2055. Ey Ahmed, gördün ki hükümdarlardan bir grup dinleyici oldular, hoşnut oldun, çünkü mümkündür ki;

2056. Bu reîsler dînin iyi dostu olsunlar; bunlar Arab ve Habeş üzerine baş-tırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2056. Bu reisler dinin iyi dostu olsunlar; bunlar Arap ve Habeş üzerine baştırlar.

2057. Bu sıyt Basra'dan ve Tebük'ten geçsin; zîrâ ki nâs mülûklerinin dîni üzerinedirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2057. Bu ün Basra'dan ve Tebük'ten geçsin; çünkü insanlar krallarının dini üzerinedirler.

Ey şanlı peygamberim Ahmed, halk üzerine hâkim olan bir topluluğun senin sözlerini dinleyeceklerini gördün ve onların iman ve hidayetlerine tamah edip, söz dinleyişleri hoşuna gitti. Çünkü düşündün ki, bu reisler dinin faydalı dostu olacaklardır. Çünkü bunlar Arap'ın ve Habeş'in hâkimleridir. Bunlar iman ederlerse, dinin ünü ve şöhreti Basra ve Tebük şehirlerinden ilerilere de yayılacaktır. Çünkü halk, başlarında hâkim olan kimselerin dinleri ve âdetleri üzerinde yaşarlar.

Ey nebiyy-i zîşânım Ahmed, avâm üzerine hâkim olan bir tâifenin senin sözlerini dinleyeceklerini gördün ve onların îmân ve hidâyetlerine tama' edip, söz dinleyişleri hoşuna gitti. Zîrâ düşündün ki, bu reîsler dînin fâideli dostu olacaklardır. Çünkü bunlar Arab'ın ve Habeş'in hâkimleridir. Bunlar îmân ederlerse, dînin sıyt ve şöhreti Basra ve Tebük şehirlerinden ilerilere de inti-şâr edecektir. Zîrâ avâm, başlarında hâkim olan kimselerin dinleri ve âdetle-ri üzerinde yaşarlar.

2058. Bu sebebden sen bir mühtedî a'mâdan yüz çevirdin, dar geldin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2058. Bu sebeple sen, hidayet arayan bir âmâdan yüz çevirdin, daraldın.

Sen, bu zikredilen düşünceden dolayı, hidayet talep eden âmâ Ümm-i Mektûm'dan yüz çevirdin ve sözünü kestiği için gönlün daraldı.

Sen bu zikrolunan düşünceden dolayı, bir hidâyet tâlibi a'mâ olan Ümm-i Mektûm'dan yüz çevirdin ve sözünü kestiği için gönlün daraldı.

2059. Zîra bu fırsatta, bu mahall-i nüzûl az düşer; sen yârândansın ve senin vaktin geniştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2059. Çünkü bu fırsatta, bu iniş yeri az düşer; sen dostlardansın ve senin vaktin geniştir.

"Menâh", uyku yeri ve iniş yeri ve develerin yeri anlamlarına gelir. Burada "iniş yeri" anlamını vermek uygundur. Bu şerefli beyitte, Pîr'in diliyle Hak tarafından şanlı Peygamber Efendimizin yüce amacı açıklanır. Yani, "Ey şanlı peygamberim! Sen Ümm-i Mektûm'dan yüz çevirmekle demiştin ki: "Ey Ümm-i Mektûm, böyle reislerin bu yere inip gelmeleri ve söz dinlemeleri az gerçekleşen durumlardandır. Bu fırsat içinde senin vaktin geniştir; ne zaman gelsen benim tarafımdan sana din öğretmek mümkündür. Çünkü sen ashabım zümresindensin."

"Menâh", uyku mahalli ve nüzûl mahalli ve develerin yeri ma'nâlarına-dır. Burada "mahall-i nüzûl" ma'nâsını vermek münasibdir. Bu beyt-i şerîfte, lisân-ı Pîr ile cânib-i Hak'tan Resûl-i zîşân Efendimizin kasd-ı âlíleri tavzíh buyurulur. Ya'ni, “Ey nebiyy-i zîşânım! Sen Ümm-i Mektûm'dan yüz çevirmekle demiş idin ki: "Ey Ümm-i Mektûm, böyle reîslerin bu mahalle nüzûl edip gelmeleri ve söz dinlemeleri az vâki' olur ahvâldendir. Bu fırsat içinde senin vaktin geniştir; ne zaman gelsen benim tarafımdan sana ta'lîm-i dîn etmek mümkindir. Zîrâ sen ashâbım zümresindensin."

2060. Dar vakitte bana mâni' oluyorsun; bunu nasihat ediyorum, gazab ve ceng [2075] değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2060. Dar vakitte bana engel oluyorsun; bunu nasihat ediyorum, gazap ve savaş değil.

Ey Ümm-i Mektûm, bu dar vakitte kavmin büyüklerini ikna etmekle meşgulken bana engel oluyorsun. Bunu öfke ve çekişme açısından değil, sana nasihat olarak söylüyorum. Bu şerefli beyit de Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) maksadını açıklamaktadır.

Ey Ümm-i Mektûm, bu dar vakitte kavmin büyüklerini iknâ' ile meşgül iken bana mâni' oluyorsun. Bunu öfke ve nizâ' cihetinden değil, sana nasîhat olarak söylüyorum. Bu beyt-i şerîf dahi kasd-ı Risâletpenâhî'yi tavzîhtir.

2061. "Ey Ahmed, Hak indinde bu bir kör; yüz Kayser'den ve yüz vezîrden daha iyidir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2061. "Ey Ahmed, Hak katında bu bir kör; yüz Kayser'den ve yüz vezirden daha iyidir!"

2062. "Agah ol, “en-nâsü maâdin"i hatıra getir. Bir ma'den yüz binden fazla olur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2062. "Uyanık ol, 'insanlar madenlerdir' sözünü hatırla. Bir maden yüz binden fazla olur!"

Bu şerefli beyitte, Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet edilen "İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibi madenlerdir" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Hak tarafından Resûl-i Ekrem Efendimize hitap olduğuna göre, anlam şudur: "Ey şanlı peygamber, bu zikredilen hadisini hatırına getir; toz toprak içinde veya çamurlara bulaşmış bir altın parçası, gayet süslü nakışlarla işlenmiş ve parlatılmış bir bakır madeninden çok daha kıymetlidir. Bu sebeple dış görünüşte âmâ ve pejmürde bir halde bulunan Ümm-i Mektûm, dış görünüşleri süslü ve düzenli olan birçok hükümdardan ve vezirden daha makbul ve muteberdir. İtibar edilecek nokta dış görünüş değil, iç âlemdir!"

Bu beyt-i şerîfte, Ebû Hureyre (r.a.)ten rivâyet olunan الناس معادن کمعادن الذهب والفضة ya'ni, "Nâs altin ve gümüş ma'denleri gibi ma'dendir" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Cânib-i Hak'tan Resûl-i Ekrem Efendimize hitâb olduğuna göre, ma'nâ şudur: "Ey Nebiyy-i zîşân, bu zikr olunan hadîsini hâtırına getir, toz toprak içinde veyâ çamurlara bulaşmış bir altın parçası, gâyet müzeyyen nakışlarla münakkaş ve parlatılmış bir bakır ma'deninden pek ziyâde kıymetdârdır. Binâenaleyh sûret-i zâhirede a'mâ ve pejmürde bir halde bulunan Ümm-i Mektûm, sûret-i zâhireleri süslü ve muntazam olan birçok hükümdarlardan ve vezîrlerden daha makbûl ve mu'teberdir. Nazar-ı i'tibâr zâhire değil, bâtınadır!

2063. Muhteft la'l ve akîk ma'deni, yüz binlerce bakır ma'deninden daha iyidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2063. Değerli lâl ve akik madeni, yüz binlerce bakır madeninden daha iyidir!

Hacmi küçük olan kıymetli lâl ve akik taşları madeni, hacimleri büyük olan bakır madeninden daha değerli ve daha makbuldür.

Hacmi sagîr olan kıymetli la'l ve akîk taşları ma'deni, hacimleri büyük olan bakır ma'deninden daha kıymetdâr ve daha makbûldür.

2064. Ey Ahmed! burada malın faidesi yoktur; aşktan ve derdden ve dûddan dolu bir sîne lâyıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2064. Ey Ahmed! Burada malın faydası yoktur; aşktan, dertten ve dumandan dolu bir sine layıktır.

Ey şanlı peygamber olan Ahmed! İlahi katında, maddi âleme ait olan malın faydası yoktur. Ben Yüce Allah, aşkla, gönül derdiyle ve ah u vah dumanıyla dolmuş bir sine isterim.

Ey nebiyy-i zîşân olan Ahmed! ind-i İlâhî'de âlem-i kesâfete taalluk eden malın fâidesi yoktur. Ben Azîmü'ş-şân, aşkla ve gönül derdiyle ve âh u vâh dumanıyla dolmuş bir sîne isterim.

2065. Kalbi münevver bir kör geldi, kapıyı kapama; nasihatı ona ver ki, nasîhat onun hakkıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2065. Kalbi nurlanmış bir kör geldi, kapıyı kapatma; nasihati ona ver ki, nasihat onun hakkıdır.

2066. Eğer iki üç ahmak sana münkir oldular ise, mâdemki sen şeker ma'denisin, ne vakit acı olursun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2066. Eğer iki üç ahmak seni inkâr ettiler ise, mademki sen şeker madenisin, ne zaman acı olursun?

Eğer birkaç ahmak, önderleri bıraktı da pejmürde bir körün arkasından koştu diyerek senin fiillerini inkâr ederse, sen hidayet ve güzellik kaynağısın; ne zaman acı ve celalli olursun?

Eğer birkaç ahmak, rüesâyı bıraktı da pejmürde bir körün arkasından koştu diyerek senin ef'âlini inkâr ederse, sen menba'-ı hidâyet ve cemâlsin; ne vakit acı ve celâlî olursun?

2067. Eğer iki üç ahmak sana töhmet koyarsa, Hak senin için şehadet verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2067. Eğer iki üç ahmak sana töhmet koyarsa, Hak senin için şehadet verir.

Eğer birkaç ahmak senin güzel işlerine ve şerefli ahlâkına itiraz edip, seni kusurlu saymak isterlerse, Hak senin şerefli ahlâkına "Ve muhakkak ki sen pek yüce bir ahlâk üzeresin." (Kalem, 68/4) sözüyle Kur'ân-ı Kerîm'de şehadet eder.

Eğer birkaç ahmak senin ef'âl-i hasenene ve ahlâk-ı şerîfene i'tiraz edip, seni kabâhatli addetmek isterlerse, Hak senin ahlâk-ı şerîfene وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ (Kalem, 68/4) kavliyle Kur'ân-ı Kerîm'de şehadet buyurur.

2068. Buyurdu ki: "Alemin ikrarından fâriğim; o kimse ki, Hak onun şâhidi ola, ne gam vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2068. Buyurdu ki: "Âlemin ikrarından uzağım; o kimse ki, Hak onun şahidi ola, ne gam vardır!"

Yüce Allah'ın bu şehadeti üzerine şanlı Peygamber Efendimiz buyurdular ki: "Ben âlem halkının beni tasdik ve ikrar etmesinden uzağım ve onların ikrarlarıyla sınırlı değilim." Yüce Allah tarafından hakkında güzel şehadet buyurulan bir kimse hakkında halkın inkârından ne gam vardır! Onların tasdikleri ve ikrarları ancak kendilerine fayda içindir. Nasıl ki Hucurât Sûresi'nde ayet-i kerimede buyurulur: يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ أَسْلَمُوا قُلْ لَا تَمُنُوا عَلَى إِسْلَامَكُمْ بَلِ اللَّهُ يَمَنْ عَلَيْكُمْ أنْ هَدَاكُمْ لِلإِيمَانِ إِن كنتم صادقين (Hucurat, 49/17) yani, "Onlar sana İslam'a gelmeleriyle minnet ederler. Sen onlara de ki; 'Bana İslam'ınız ile minnet etmeyin! Aksine Yüce Allah size minnet eder ki, size iman için yol gösterdi. Eğer imanınızda sadıklar iseniz."

Hak Teâlâ'nın bu şehadeti üzerine Resûl-i zîşân Efendimiz buyurdular ki: "Ben halk-ı âlemin beni tasdîk ve ikrârından fâriğim ve onların ikrârlarıyla mukayyed değilim." Hak Teâlâ hazretleri tarafından hakkında hüsn-i şehâdet buyurulan bir kimse hakkında halkın inkârından ne gam vardır! Onların tasdîkleri ve ikrârları ancak kendilerine fâide içindir. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Hucurât'ta buyurulur: يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ أَسْلَمُوا قُلْ لَا تَمُنُوا عَلَى إِسْلَامَكُمْ بَلِ اللَّهُ يَمَنْ عَلَيْكُمْ أنْ هَدَاكُمْ لِلإِيمَانِ إِن كنتم صادقين (Hucurat, 49/17) ya'ni, “Onlar sana İslâm'a gelmeleriyle imtinan ederler. Sen onlara de ki; 'Bana İslâm'ınız ile minnet etmeyin! Belki Allâh Teâlâ size imtinân eder ki, size îmân için yol gösterdi. Eğer îmânınızda sâdıklar iseniz."

2069. "Eğer bir yarasa kuşunun bir güneşten nasibi varsa, o, delîl geldi ki o güneş değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2069. "Eğer bir yarasa kuşunun bir güneşten nasibi varsa, o, delil geldi ki o güneş değildir."

"Yarasa kuşu"ndan kasıt, ahmak ve muhakeme yeteneği olmayan kişidir. "Güneş"ten kasıt, nur vermek ve doğru yolu göstermek iddiasında bulunan kişidir. Eğer böyle bir kişinin etrafında toplananlar nefis ehli olan kişiler ise, bu durum o iddia sahibinin güneş olmadığına ve nur vermediğine delildir. Çünkü nefis ehli, karanlık ehli olup, sırf akıl olan peygamberlerin ve evliyaların nurundan kaçarlar.

"Yarasa kuşu"ndan murâd, ahmak ve muhâkemesiz kimsedir. "Güneş"ten murâd, nûr vermek ve doğru yolu göstermek da'vâsında bulunan kimsedir. "Eğer böyle bir kimsenin etrafında toplananlar ehl-i nefs olan kimseler ise, bu hâl o müddeînin güneş olmadığına ve nûr vermediğine delîldir. Zîrâ ehl-i nefs, ehl-i zulmet olup, akl-ı mahz olan enbiyâ ve evliyânın nûrundan kaçarlar."

2070. "Yarasacıkların nefreti delîl olur ki, Celîl'in parlak güneşi benim." [2085]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2070. "Yarasacıkların nefreti delîl olur ki, Celîl'in parlak güneşi benim." [2085]

Nefis ehlinin benden nefret etmeleri, benim Yüce Allah'ın parlak güneşi olduğumun delilidir. Çünkü onların akıl nuruna ve muhakeme ışığına güçleri yetmez. Çünkü cinsiyet (tür) muhalefeti vardır.

"Ehl-i nefsin benden nefretleri, benim celîl olan Allâh Teâlâ'nın parlak güneşi olduğumun delîlidir. Zîrâ onların nûr-ı akla ve ziyâ-yı muhâkemeye tâkatları yoktur. Zîrâ muhalefet-i cinsiyyet vardır."

2071. "Eğer bir bok böceği bir gül suyuna rağıb olursa, o gül suyu olmadığına değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2071. "Eğer bir bok böceği bir gül suyuna rağbet ederse, o gül suyu olmadığına değildir!"

"Cü'al" bok böceği anlamına gelir. Bu hayvan hakkında Hayâtü'l-Hayavân adlı kitapta şu açıklamalar vardır: "Bok böceği, bilinen küçük bir hayvandır. Pisliği toplamak ve biriktirmek onun özelliğindendir. Ve o, gül kokusundan ve güzel kokulardan ölür; pisliğe geri döndürüldüğü zaman dirilip yaşar." Yani, "Ahmaklar, pislik hükmünde olan bu yoğun âlemin zevklerinden ve hazlarından mutlu olup yaşarlar. Eğer onlar, başına toplandıkları şeyin güzelliğinden bahsederlerse, onların orada toplanmaları, o şeyin güzel ve iyi olmadığına delildir."

"Cü'al" bok böceği ma'nâsınadır. Bu hayvan hakkında Hayâtü'l-Hayavân nâmındaki kitapta şu beyânât vardır: "Bok böceği, ma'rûf bir hayvancıktır. Necâseti cem' ve iddihâr etmek onun şânındandır. Ve o gül kokusundan ve güzel kokulardan ölür; pisliğe iâde olunduğu vakit, dirilip yaşar." Ya'ni, "Ahmaklar pislik mesâbesinde olan bu âlem-i kesîfin ezvâk ve huzûzâtından mesrûr olup yaşarlar. Eğer onlar başına toplandıkları şeyin nefâsetinden bahsederlerse, onların orada toplanmaları, o şeyin nefis ve iyi olmadığına delîldir."

2072. Eğer bir kalp mihekke müşteri olursa, onun mihekliğinde naks ve şek zâhir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2072. Eğer bir kalp (sahte) altın mihenk taşına sürülürse, onun mihenk taşında eksiklik ve şüphe belirir.

Yani, kalp altın ve geçmez olan altın, gerçek mihenk taşına yaklaşamaz. Çünkü derhal sahteliği ortaya çıkar. Eğer bir mihenk taşına yaklaşırsa, bilinmelidir ki, o taş mihenk taşı değildir.

Ya'ni, kalp ve geçmez olan altın, hakîkî mihek taşına yanaşamaz. Zîrâ derhal kalplığı meydana çıkar. Eğer bir mihek taşına yanaşırsa, bilmelidir ki, o taş mihek taşı değildir.

2073. Hırsız, gece ister, gündüz değil, bunu bil! Gece değilim, gündüzüm, zîrâ cihanda parlarım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2073. Hırsız, gece ister, gündüz değil, bunu bil! Gece değilim, gündüzüm, çünkü cihanda parlarım!

"Hırsız"dan kasıt, şer ehli; "gece"den kasıt, tabiatın karanlığı; "gündüz"den kasıt, ruhanî nurdur. "Ben tabiatın karanlığı değilim, ruhanî nurum; cihanı nurumla parlatırım. Halbuki şer ehli, tabiatın karanlığını ister; ruhanî nurdan zevk almaz. Bu sebeple bana karşı çıkmaya kalkışır."

"Hırsız"dan murâd, ehl-i şekāvet; "gece"den murâd, zulmet-i tabîat; "gündüz"den murâd, nûr-ı rûhâniyyettir. "Ben zulmet-i tabîat değilim, nûr-ı rûhâniyyetim; cihânı nûrumla parlatırım. Halbuki ehl-i şekāvet, zulmet-i tabîatı ister; nûr-ı rûhâniyyetten zevk almaz. Bu sebeble bana muhalefete kıyâm eder."

2074. Ayırıcıyım, çok ayırıcıyım ve saman-benden geçit bulmamak için kalbur gibiyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2074. Ayırıcıyım, çok ayırıcıyım ve saman-benden geçit bulmamak için kalbur gibiyim!

"Saman"dan kasıt, bâtıldır. Bu şerefli beyitte, "Ben insanlar arasında Hak ve bâtılı ayırıcıyım." ve "Benim ismim önceki kitaplarda Fârıklîtâ'dır" hadis-i şeriflerine işaret buyurulur. Fârıklîtâ'ya müfessirler "Hak ile bâtıl arasını ayıran" anlamını vermişlerdir. Ve bugün Hristiyanların ellerindeki İncil'de, İsa (a.s.)'ın "Benden sonra Faraklît gelecektir" sözü geçmektedir.

"Saman"dan murâd, bâtıldır. Bu beyt-i şerifte, أنا فرق بين الناس ya'ni, "Ben nâs arasında Hak ve bâtılı ayırıcıyım." ve اسمى في الكتب السالفة فارق ليطا ya'ni "Benim ismim kütüb-i sâlifede Fârıklîtâ'dır" hadîs-i şeriflerine işaret buyurulur. فارق ليطا ya müfessirler "Hak ile bâtıl arasını ayıran" ma'nâsı vermişlerdir. Ve elyevm hıristiyanların ellerindeki İncil'de, Îsâ (a.s.)ın "Benden sonra Faraklît gelecektir" sözü mezkürdür.

2075. Ben unu kepekten çıkarırım; nihayet gösteririm ki, o nüfûstur, bu nukūştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2075. Ben unu kepekten çıkarırım; nihayet gösteririm ki, o nüfûstur (canlar, ruhlar), bu nukūştur (nakışlar, şekiller).

"Un"dan kasıt, hak; "kepek"ten kasıt, bâtıldır. "Nukūş"tan kasıt, cisimlerin suretleridir. "Nüfûs"tan kasıt, ruhlar ve manadır. Yani, "Ben bir kalbur gibiyim, halkı elerim; hakkı bâtıldan ayırırım. Ve eleme sonucunda gösteririm ki, bâtıllar ancak nakış ve suretlerden ibarettir. Onların manaları yoktur. Ve hak olanlar ise, yalnız suretten ibaret olmayıp, manalar ve ruhlardır."

"Un"dan murâd, hak; "kepek"ten murâd, bâtıldır. "Nukūş"tan murâd, ecsâm sûretleridir. "Nüfûs"tan murâd, ervâh ve ma'nâdır. Ya'ni, "Ben bir kalbur gibiyim, halkı elerim; hakkı bâtıldan ayırırım. Ve elemek neticesinde gösteririm ki, bâtıllar ancak nakış ve sûretlerden ibârettir. Onların ma'nâları yoktur. Ve hak olanlar ise, yalnız sûretten ibaret olmayıp, maânî ve ervâhtırlar."

2076. Ben cihanda Hudâ'nın mîzânı gibiyim; her hafifi ağırdan açık gösteririm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2076. Ben dünyada Allah'ın terazisi gibiyim; her hafifi ağırdan açıkça ayırırım.

"Ağır"dan kasıt, ruh ve mana ehli olanlardır; "hafif"ten kasıt ise yoğunluk ve suret ehli olanlardır. Nasıl ki Kur'an-ı Kerim'de, فَأَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ (Kâria, 101/7-8) yani "Kimlerin tartıları ağır gelirse, işte onlar hoşnut edici bir hayat içindedirler. Kimlerin tartıları hafif gelirse, işte onların anası (varacağı yer) Hâviye'dir." buyurulmuştur.

Bilinmeli ki, ilahi ilimde saadeti veya şekaveti (mutsuzluğu) sabit olanların, bu görünen âlemde fiilen saadet ve şekavetleri ortaya çıkar ve فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ (En'âm, 6/149) yani "En kesin delil Allah'ındır." ayet-i kerimesi gereğince, Yüce Allah katında "kesin delil" sabit olmadıkça, onlar hakkında mükafat ve mücazat (ceza) söz konusu olmaz. Fiili saadet ve şekavet ise ancak peygamberlerin (a.s.) davetleriyle gerçekleşir. Bu sebeple peygamberler ve onların varisleri olan evliyalar, dünyada ilahi terazi olmuş olurlar.

"Sakîl"den murâd, ehl-i rûh ve ma'nâ; "hafîf"ten murâd, ehl-i kesâfet ve sûrettir. Nitekim âyet-i kerîmede, فَأَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ (Kâria, 101/7-8) buyurulmuştur.

Ma'lûm olsun ki, ilm-i ilâhîde saâdeti veyâ şekāveti sâbit olanların, bu âlem-i şehâdette fiilen saâdet ve şekāvetleri zâhir ve فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ (En'âm, 6/149) âyet-i kerîmesi mûcibince, Allâh Teâlâ indinde "hüccet-i bâliğa" sâbit olmadıkça, haklarında mükâfât ve mücâzât terettüp etmez. Ve saâdet ve şekāvet-i fiiliyye ise ancak enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın da'vetleriyle tahakkuk eder. Binâenaleyh enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ, cihânda mîzân-ı ilâhî olmuş olurlar.

2077. Bir buzağı öküzü Hudâ bilir; eşek bir müşteridir ve bir metâ'ın lâyıkıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2077. Bir buzağı öküzü Allah bilir; eşek bir müşteridir ve bir malın lâyıkıdır.

Ezelî kötü kişi, öküz cinsinden bir buzağı olduğu için, öküzü "Allah" diye tanır. Bu "Allah", onun ahmaklığına lâyık bir Allah'tır. Nasıl ki eşek de bir malın müşterisidir. Fakat müşterisi olduğu mal, onun kendi eşekliğine lâyık olan bir maldır. Bu mal da ot, saman ve kavun karpuz kabuğu gibi şeylerdir. Nitekim Türkçe'de, "Eşek hoşaftan ne anlar!" atasözü meşhurdur. Ve ayet-i kerimede, الْخَبِيثَاتُ لِلْخَبِيثِينَ (Nur, 24/26) yani, "Pis olan şeyler pis olanlar içindir" buyrulur. "Buzağı"dan kasıt, hayvan tabiatında olan kimsedir.

Şakî-i ezelî, öküz cinsinden olan bir buzağı olduğu için, öküzü “Allâh" diye tanır. Bu "Allâh", onun hamâkatına lâyık bir Allâh'tır. Nitekim eşek dahi bir metâ'ın müşterisidir. Fakat müşterisi olduğu metâ', onun kendi eşekliğine lâyık olan bir metâ'dır. Bu metâ' dahi ot, saman ve kavun karpuz kabuğu gibi şeylerdir. Nitekim Türkçe'de, "Eşek hoşaftan ne anlar!" darb-ı meseli meşhûrdur. Ve âyet-i kerîmede, الْخَبِيثَاتُ لِلْخَبِيثِينَ (Nûr, 24/26) ya'ni, “Pis olan şeyler pis olanlar içindir" buyurulur. "Buzağı”dan murâd, hayvan sîretinde olan kimsedir.

2078. Ben öküz değilim, tâ ki beni buzağı satın alsın; ben diken değilim ki, bir deve benden otlasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2078. Ben öküz değilim ki, beni buzağı satın alsın; ben diken değilim ki, bir deve benden otlasın!

Ben insân-ı kâmilim (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), hayvan cinsinden değilim ki, buzağı yani hayvan tabiatında olan kimseler bana rağbet etsinler! Ben diken hükmünde olan nefse ait hazlar menbaı değilim ki, bu dikenlerden beslenen kimseler benden faydalansınlar! Çünkü her cins kendi cinsine meyleder.

Ben insân-ı kâmilim, hayvan cinsinden değilim ki, buzağı ya'ni hayvan tabíatında olan kimseler bana rağbet etsinler! Ben diken mesâbesinde olan huzûzât-ı nefsâniyye menba'ı değilim ki, bu dikenlerden tağaddî eden kimseler benden müntefi' olsunlar! Zîrâ her cins kendi cinsine meyl eder.

2079. O zanneder ki bana cevr etti, belki benim aynamdan tozu süpürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2079. O zanneder ki bana eziyet etti, aksine benim aynamdan tozu süpürdü.

O hayvan tabiatında olan kimse, bana karşı muhalefetiyle bana eziyet ve sıkıntı verdiğini zanneder. Halbuki onun bu muhalefeti ve eziyeti benim kalbimin aynasındaki tozu süpürür.

Bilinmeli ki, peygamberlerin kalpleri aslında Allah'tan başka şeylerin (mâsivâ) tozlarından arınmış ve temizdir. Buradaki "toz"dan kasıt, kader sırrı (sırr-ı kader) perdesidir. Çünkü peygamberler davet anında kader sırrından perdelidirler. Eğer "kader sırrı" kendilerine açıkça görünseydi, davette bir gevşeklik meydana gelir ve ezelde kötü yazılmış olanlara davetin etkili olamayacağını görürlerdi. Halbuki "tam ve kesin delil"in sabit olması için, davetlerinin eşit şekilde gerçekleşmesi ilahi hikmetin gereğidir. İşte bu perde sebebiyle onların tebliğleri, ilahi ilimde mutluluğu ve mutsuzluğu sabit olanlara eşit olarak ulaşır. Ne zaman ki eşit şekilde gerçekleşen tebliğler üzerine mutlu olanlar uygunluk gösterir ve mutsuz olanlar muhalefet eder, peygamberlerin nazarında onların ezelî hakikatleri ortaya çıkar ve toz hükmünde olan kader sırrı perdesi kalplerinin aynasından kalkar.

O hayvan sîretinde olan kimse bana karşı muhalefeti ile bana cevr ve eziyet ettiğini zanneder. Halbuki onun bu muhalefeti ve eziyeti benim kalbimin aynasındaki tozu süpürür.

Ma'lûm olsun ki, enbiyânın kalbleri hadd-i zâtında mâsivâ tozlarından musaffâ ve tâhirdir. Buradaki "toz"dan murâd, sırr-ı kader hicabıdır. Zîrâ enbiyâ hîn-i da'vette sırr-ı kaderden mahcûbdurlar. Eğer "sırr-ı kader" kendilerine zahir olsa, da'vette fütûr vâki' olur ve ezelde şakî olanlara da'vetin müessir olamayacağını görürler. Halbuki "hüccet-i bâliğa" sâbit olmak için, da'vetlerinin ale's-seviyye vâki' olması hikmet-i ilâhiyye îcâbıdır. İşte bu hicâb sebebiyle onların tebliğleri ilm-i ilâhîde saâdeti ve şekāveti sâbit olanlara seyyânen vâki' olur. Vaktâki alâ's-seviyye vâki' olan tebliğât üzerine saîdler muvâfakat ve şakiler muhalefet eder. Ehbiyâ nazarında onların hakāyık-ı ezeliyyeleri zahir olur ve toz mesâbesinde olan sırr-ı kader perdesi âyîne-i kalblerinden kalkar.

## Delinin Calinos'a yaltaklanması ve Calinos'un korkması

2080. Calinos kendi ashâbına, "Muhakkak o bana filân ilacı versin!" dedi. [2095]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2080. Calinos kendi arkadaşlarına, "Kesinlikle o bana falan ilacı versin!" dedi.

Calinos, eski Yunan hekimlerindendir. Bu Calinos bir gün kendi öğrencilerine dedi: "Falan kişiye söyleyin, kesinlikle bana falan ilacı versin!"

Calinos, eski Yunan hekîmlerindendir. Bu Calinos bir gün kendi şâkirdlerine dedi: "Filân kimseye söyleyin, muhakkak bana filân ilacı versin!"

2081. İmdi, o biri ona dedi ki: "Ey zû-fünûn, bu ilacı delilik için isterler!" O şâkirdlerden birisi Calinos'a dedi: "Ey zû-fünûn üstâd, bu ilacı delilik için kullanırlar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2081. Şimdi, o biri ona dedi ki: "Ey ilim sahibi, bu ilacı delilik için isterler!" O şâkirtlerden birisi Calinos'a dedi: "Ey ilim sahibi üstat, bu ilacı delilik için kullanırlar!"

2082. "Bu senin aklından uzaktır, bir daha söyleme!" Dedi ki: "Bir deli bana teveccüh etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2082. "Bu senin aklından uzaktır, bir daha söyleme!" Dedi ki: "Bir deli bana teveccüh etti."

"Bu delilik senin aklından uzaktır; bir daha bu ilâçtan bahsetme!" Calinos cevap olarak dedi ki: "Bir deli bana baktı."

"Bu delilik senin aklından uzaktır; bir daha bu ilâcdan bahs etme!" Calinos cevâben dedi ki: "Bir deli bana baktı."

2083. "Bir müddet benim yüzüme hoş baktı; bana gözceğizini kırptı, benim yenimi çekti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2083. "Bir süre benim yüzüme hoş baktı; bana gözünü kırptı, benim yenimi çekti."

2084. "Eğer bende ondan cinsiyyet olmasa idi, ne vakit o çirkin yüzlü bana yüz getirir idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2084. "Eğer bende ondan cinsiyet olmasa idi, ne zaman o çirkin yüzlü bana yüz getirirdi?"

"Bende onun deliliği cinsiyeti olmasa idi, o aklının yüzü çirkin olan kimse bana yönelir miydi?"

"Bende onun deliliği cinsiyeti olmasa idi, o aklının yüzü çirkin olan kimse bana teveccüh eder mi idi?"

2085. "Eğer kendi cinsi görmese idi ne vakit gelir idi; cinsinin gayriye ne vakit kendisini çarpardı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2085. "Eğer kendi cinsini görmeseydi ne zaman gelirdi; kendi cinsinden olmayana ne zaman kendisini çarpardı?"

2086. Vaktaki iki kimse ihtilât eder, hiç şübhesiz onların arasında kadr-i müşterek vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2086. İki kişi bir araya geldiğinde, şüphesiz onların arasında ortak bir nokta vardır.

Birbiriyle karışan ve sohbet eden iki kişi arasında, mutlaka karakterleri ve tabiatları yönünden bir ortaklık vardır.

Birbiriyle muhâlata ve musâhabe eden iki kimse arasında mutlakā sîretleri ve tabîatları cihetinden bir iştirâk vardır.

2087. Bir kuş ne vakit uçar? Ancak kendi cinsi ile. Na-cinsin sohbeti mezardır ve lahiddir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2087. Bir kuş ne zaman uçar? Ancak kendi cinsiyle. Kendi cinsinden olmayanın sohbeti mezardır ve lahittir!

## Birbirinin cinsi olmayan iki kuşun beraberce uçup gezmesi ve otlaması sebebinin beyânındadır.

2088. O bir hekîm dedi ki: "Beyâbânda kargayı leylek ile dolaşmakta gördüm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2088. O bir hekim dedi ki: "Çölde kargayı leylek ile dolaşmakta gördüm."

2089. "Taaccübde kaldım; acaba alâmet olarak ne kadr-i müşterek bulurum diye onların halini araştırdım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2089. "Hayret içinde kaldım; acaba ortak bir ölçü olarak ne bulurum diye onların hâlini araştırdım."

2090. "Vaktaki ben hayrân ve bî-hûş olarak yakın gittim, gördüm ki onun her [2105] ikisi topal idiler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2090. "Vaktaki ben hayran ve kendimden geçmiş olarak yakın gittim, gördüm ki onun her ikisi topal idiler."

Hayretle onların yakınına gittiğim zaman, onların arasındaki ortak yön ve müşterek özellik topallık olduğunu gördüm. "Deng" kelimesinin birçok anlamı vardır. Burada kendinden geçmiş demektir.

Hayretle onların yakınına gittiğim vakit, onların arasındaki cihet-i câmi'a ve kadr-i müşterek topallık olduğunu gördüm. "Deng" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada bî-hûş demektir.

2091. Hususiyle bir şahbaz ki o arşî olur, bir çaylak ile ki, o ferşî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2091. Özellikle arşî (arşa ait) olan bir şahbaz ile ferşî (yere ait) olan bir çaylak.

Yani, aralarında ortak bir değer ve birleştirici bir yön olmadıkça, hemcins olmayan iki kuşun beraberce uçması ve gezmesi mümkün olmaz. Hele arşa mensup olan bir şahbaz ile yere mensup olan bir çaylağın bir araya gelmesi nasıl mümkün olur? "Arşî şahbaz"dan kasıt, peygamberler ve onların vârisleri olan evliyâdır. "Ferşî olan çaylak"tan kasıt ise, tabiatın en aşağı derecelerinde kalan nefsânî kimselerdir.

Ya'ni, aralarında kadr-i müşterek ve cihet-i câmia olmadıkça, hemcins olmayan iki kuşun berâberce uçması ve gezmesi mümkin olmaz. Hele arşa mensûb olan bir şahbâz ile arza mensûb olan bir çaylağın ihtilâtı nasıl mümkin olur? "Şahbaz-ı arşî"den murâd, enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâdır. Ve "ferşî olan çaylak"tan murâd, esfel-i sâfilîn-i tabîatta kalan nefsânî kimselerdir.

2092. O biri illiyyîn güneşi olur; ve bu diğeri yarasadır ki, siccînden olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2092. O biri illiyyîn (yüce makamlar) güneşi olur; ve bu diğeri yarasadır ki, siccînden (aşağı makamlar) olur.

"İlliyyîn" latiflik ve ruhanîlik âlemidir; ve "siccîn" yoğunluk ve nefsânîlik âlemidir.

"İlliyyîn" âlem-i letâfet ve rûhâniyyet; ve "siccîn" âlem-i kesâfet ve nefsâniyyettir.

2093. O biri her bir ayıbdan ârî bir nûr; ve bu diğeri her bir kapının dilencisi bir kördür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2093. O biri her ayıptan arınmış bir nur; ve bu diğeri her kapının dilencisi bir kördür.

Yani, biri nefse ait ayıplardan arınmış bir nur ve ruhtur; ve diğeri her suretin arkasından koşan ve onları bağımsız varlıklar sanıp, her birinden bir menfaat uman bir kördür.

Ya'ni, biri uyûb-ı nefsâniyyeden ârî bir nûr ve rûhtur; ve diğeri her bir sûretin arkasında koşan ve onları müstakillü'l-vücûd zannedip, her birinden bir menfaat uman bir kördür.

2094. Birisi bir aydır ki, Pervîn üzerine vurur; ve bu biri bir kurttur ki, gübre içinde yaşar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2094. Birisi bir aydır ki, Pervîn üzerine vurur; ve bu biri bir kurttur ki, gübre içinde yaşar.

"Pervîn", bir yıldızın ismidir. "Ay"dan kasıt, insân-ı kâmil; "Pervîn"den kasıt, dış ilimlere sahip âlim; ve böcek türünden olan "kurt"tan kasıt, nefis ehli olan cahillerdir. "Gübre"den kasıt, çürümüş organik maddelerden oluşan bedenlerdir. Yani, "İnsân-ı kâmil, ay gibi parlak olan ledünnî ilimlerin kaynağıdır ki, dış ilimlere sahip kişilerin ilimleri üzerine ışığı çarpar. Nefis ehli olan cahiller ise, çürümüş bedenlerin zevkleri ve nefse ait hazlar içinde yaşarlar."

"Pervîn", bir yıldızın ismidir. “Mâh"dan murâd, insân-ı kâmil; "Pervîn"den murâd, âlim-i zâhirî; ve böcek nev'inden olan "kurt"tan murâd, ehl-i nefs olan cahillerdir. "Gübre"den murâd, uzviyyât-ı müteaffineden müteşekkil olan ecsâmdır. Ya'ni, “İnsân-ı kâmil ay gibi parlak olan ulûm-i ledünniyye menba'ıdır ki, ulûm-i zâhiriyye erbâbının ilimleri üzerine ziyâsı çarpar. Ve ehl-i nefs olan cühelâ ise, ecsâm-ı müteaffinenin ezvâkı ve huzûzâtı içinde yaşarlar."

2095. O biri bir Yûsuf sîmalıdır, Îsâ nefeslidir; ve bu biri bir kurt veya çıngıraklı eşektir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2095. O biri bir Yusuf yüzlüdür, İsa nefeslidir; ve bu biri bir kurt veya çıngıraklı eşektir!

İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) cisimleşmiş ruh hâlinde olup, onun manevî yüzü Yusuf (a.s.) gibi parlaktır ve güzeldir ve nefesi İsa (a.s.) gibi manevî ölüleri diriltir. Nefis ehli ise, yırtıcı bir kurt veya çıngıraklı eşek mesabesindedir.

İnsân-ı kâmil rûh-ı mücessem hâlinde olup, onun sîmâ-yı ma'nevîsi Yusuf (a.s.) gibi parlaktır ve güzeldir ve nefesi Îsâ (a.s.) gibi ma'nevî ölüleri diriltir. Ve ehl-i nefs ise, yırtıcı bir kurt veyâ çıngıraklı eşek mesâbesindedir.

2096. O biri lâ-mekânda uçucu olmuş; ve bu birisi köpekler gibi samanlıktadır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2096. O biri mekânsızlık âleminde uçucu olmuş; ve bu birisi köpekler gibi samanlıktadır!

İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), mekândan uzak olan ruhlar âleminde uçucu olmuş; ve bu birisi, samanlık hükmünde olan doğal yoğunluk içinde köpekler gibi çekişme ve mücadele içinde kalmıştır.

İnsân-ı kâmil, mekândan ârî olan âlem-i ervâhta uçucu olmuş; ve bu birisi, samanlık mesâbesinde olan kesâfet-i tabiiyye içinde köpekler gibi nizâ' ve mücadele içinde kalmıştır.

2097. Gül lisân-ı ma'nevî ile bok böceğine bunu söyler ki: "Ey koltuğu kokmuş,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2097. Gül, manevî dil ile bok böceğine şunu söyler ki: "Ey koltuğu kokmuş,

2098. Eğer gülistandan kaçarsan, şübhesiz o nefret gülistanın kemalidir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2098. Eğer gülistandan kaçarsan, şüphesiz o nefret gülistanın kemalidir!

2099. "Benim gayretim, senin üzerinde yasakçı değneğidir; "Ey alçak, buradan uzak ol!" diye vurur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2099. "Benim gayretim, senin üzerinde yasakçı değneğidir; "Ey alçak, buradan uzak ol!" diye vurur."

"Dûr-bâş", birinci mısrada, ucu iki çatal olan bir mızrak anlamındadır ki, yasakçılar eski padişahların önlerinde götürürler ve bununla yol üzerindeki insanları uzaklaştırırlardı.

"Dûr-bâş", birinci mısrâ'da, ucu iki çatal olan bir mızrak ma'nâsınadır ki, yasakçılar eski pâdişâhların önlerinde götürürler ve bununla yol üzerindeki adamları uzaklaştırırlar idi.

2100. "Ve eğer ey alçak, benim ile imtizâc edersen, bu zan gelir ki, benim [2115] ma'denimdensin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2100. "Ve eğer ey alçak, benimle karışırsan, bu zan oluşur ki, benim madenimdensin!"

"Ey alçak ve nefsine düşkün olan kişi, eğer sen benimle karışırsan, herkes senin mahiyetini de benim mahiyetimden zannederler!"

"Ey alçak ve nefsânî olan kimse, eğer sen benim ile ihtilât edersen, herkes senin mâhiyetini de benim mâhiyetimden zannederler!"

2101. Bülbüllere mahal, çemen yakışır; muhakkak bok böceğine vatan, pislik içinde daha hoştur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2101. Bülbüllere çimen yakışır; muhakkak bok böceğine vatan, pislik içinde daha hoştur!

Bülbüllere çimenlerde ve yeşilliklerde makam ve yer edinmek yakışır. Bok böceğine de, pislikler içinde vatan seçmek daha hoştur.

Bülbüllere çemenlerde ve yeşilliklerde makām ve mahal ittihâzı yakışır. Bok böceğine de, pislikler içinde vatan intihabı daha hoştur.

2102. Hak beni mâdemki murdarlıktan temiz tuttu; benim üzerime bir murdarı nasb etmek nasıl lâyık olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2102. Mademki Hak beni murdarlıktan temiz tuttu; benim üzerime bir murdarı yerleştirmek nasıl uygun olur?

"Murdarlık"tan kasıt, nefse ait sıfatlar ve hayvanî karakterdir.

"Murdarlık"tan murâd, sıfât-ı nefsâniyye ve sîret-i hayvâniyyedir.

2103. Benim bir damarım onlardan idi ve onu kesti; o kötü damar bana nerede erişecektir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2103. Benim bir damarım onlardan idi ve onu kesti; o kötü damar bana nerede erişecektir?

"Bir damar"dan kasıt, "Ben de ancak sizin gibi bir insanım!" (Kehf, 18/110) ayet-i kerimesinde açıklandığı üzere, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) beşerî yönü ve bedensel yoğunluğudur. Diğer damarı ise, ruhanîliği ve melekiyetidir. Yüce Allah, lütfu ve yardımıyla beşeriyet damarının hükümlerini kesti ve geçersiz kıldı; ve bundan sonra artık o kötü damar olan beşeriyet hükümleri ve nefsaniyet sıfatı kuvvetlenip gelişemez. Bu sebeple Yüce Allah, "İki elimle yarattım!" (Sad, 38/75) ayet-i kerimesinde açıklandığı üzere, Adem'i cemal ve celal tecelligahı (mazhar) olmak üzere yarattı. Onun ruhanîliği ve melekiyeti cemal tecelligahı; nefsi ve beşeriyeti ise celal tecelligahıdır. Adem'in ezeldeki yaratılışı bu esas üzerine idi. Bu sebeple birisi ilahi cemalin ve diğeri de ilahi celalin nişanı idi. Nasıl ki ilerideki beyitlerde bu anlama işaret edilir.

“Bir damar”dan murad إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ (Kehf, 18/110) ya'ni, "Ben de ancak sizin gibi beşerim!" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, "insân-ı kâmil"in cihet-i beşeriyyesi ve kesâfet-i cismâniyyesidir. Diğer damarı dahi, rûhâniyyeti ve melekiyyetidir. Hak Teâlâ hazretleri lütuf ve inâyeti ile beşeriyyet damarının ahkâmını kesti ve ibtâl etti; ve bundan sonra artık o kötü damar olan beşeriyyet ahkâmı ve nefsâniyyet sıfatı kuvvetlenip neşv ü nemâ bulamaz. Binâenaleyh Hak Teâlâ hazretleri خَلَقْتُ بِيَدَىَّ (Sad, 38/75) ya'ni, “İki elim ile halk ettim!" âyet-i kerîmesinde beyan buyurulduğu üzere, Adem'i mazhar-ı cemâl ve celâl olmak üzere halk etti. Onun rûhâniyyeti ve melekiyyeti mazhar-ı cemâl; ve nefsi ve beşeriyyeti mazhar-ı celâldir. Adem'in ezeldeki hilkati bu esâs üzerine idi. Binâenaleyh birisi cemâl-i ilâhînin ve diğeri de celâl-i ilâhînin nişânı idi. Nitekim âtîdeki beyitlerde bu ma'nâya işâret buyurulur.

2104. Ezelden Adem'in bir nişanı o idi ki, melâike mahal cihetinden ona baş koydular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2104. Öncesiz olarak Âdem'in bir alâmeti o idi ki, melekler makam yönünden ona baş eğdiler.

Öncesiz olarak Âdem'in bir alâmeti, ruhanîliği yönünden ilâhî güzelliğe mazhar olması idi ki, melekler, Âdem'in bu tecellîye (ilâhî güzelliğin görünmesine) mahal olması yönünden ona secde ettiler ve onu bu yönden melekler kendi cinslerinden bildiler.

Ezelden Adem'in bir nişânı, rûhâniyyeti cihetinden cemâl-i ilâhîye mazhariyyeti idi ki, melâike, Adem'in bu tecellîye mahal olması cihetinden ona secde ettiler ve onu bu cihetten melekler kendi cinslerinden bildiler.

2105. Diğer nişan o ki, o İblis "Şah ve reîs benim!" diye ona baş koymaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2105. Diğer işaret o ki, o İblis "Şah ve reis benim!" diye ona boyun eğmez.

Âdem'in diğer işareti de beşeriyeti (insanlığı) yönünden ilâhî celâle (ululuğa) mazhar olmasıydı ki, İblis onu kendi cinsinden gördü ve "Bu cinsin, yani celâl ehlinin şahı ve reisi benim; niçin ona boyun eğip secde edeyim?" dedi ve secde etmedi.

Ve Adem'in diğer nişânı dahi beşeriyyeti cihetinden celâl-i ilâhîye mazhariyyeti idi ki, İblîs onu kendi cinsinden gördü ve "Bu cinsin, ya'ni ehl-i celâlin şâhı ve reîsi benim; niçin ona serfürû ve secde edeyim?" dedi ve secde etmedi.

2106. İmdi eğer İblîs dahi sacid ola idi, o Adem olmaz idi, o bir gayr olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2106. Şimdi eğer İblis de secde etseydi, o Âdem olmazdı, o başka biri olurdu.

İblis de eğer melekler gibi secde etmiş olsaydı, o Âdem, ilâhî güzelliği ve celâli (ululuğu) kendinde toplayan bir Âdem olmazdı; başka bir yaratık olurdu. Bu sebeple Âdem iki zıddı kendinde topladığından, melekler meleklik yönünü gördüler, secde ettiler; ve İblis Âdem'in beşeriyet yönünü ve celâle mazhariyetini (ululuğa ayna oluşunu) gördü ve celâl ehlinin (ululuk sahiplerinin) başkanlığını iddia ederek secde etmedi. Bu hususta İblis'in belirlenimi (taayyünü) latif (ince) ve Âdem'in beşeriyetinin kesif (yoğun) olmasıyla, bu yönden cinsiyetlerinin birbirine zıt olması, karşılaştırmaya engel değildir. Esas olan, celâle mazhariyettir. Çünkü İblis خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ (Sâd, 38/76) [yani “Beni ateşten onu çamurdan yarattın!”] ayet-i kerimesinde bildirildiği üzere, kendisinin ateşten yaratılmış olduğunu ikrar eder. Ateş ise celâlin mazharıdır (ululuğun tecelli yeridir). Ve Âdem'in yoğunluğu (kesâfeti) da celâlin mazharıdır. Bu sebeple İblis celâle mazhariyet hususunda, latif olanın kesif olana baş eğip secde edemeyeceği kıyasını öne sürerek davasına kalkıştı.

İblîs dahi eğer melekler gibi secde etmiş olsa idi, o Adem, cemâl ve celâl-i ilâhîyi câmi' olan bir Adem olmazdı; başka bir mahlûk olurdu. Binâenaleyh Adem iki zıddı câmi' olduğundan, melâike cihet-i melekiyyetini gördüler, secde ettiler; ve İblîs cihet-i beşeriyyetini ve celâle mazharıyyetini gördü ve ehl-i celâlin riyâsetini iddiâ ile secde etmedi. Bu husûsta İblîs'in taayyünü latîf ve Adem'in beşeriyyetinin kesîf olmakla, bu cihetle cinsiyetlerinin yekdiğerine muhâlif olması, mâni'-i mukāyese değildir. Esas, celâle mazhariyyettir. Zîrâ İblîs خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ (Sâd, 38/76) [ya'ni “Beni ateşten onu çamurdan yarattın!”] âyet-i kerîmesinde ihbâr buyurulduğu üzere, kendisinin ateşten mahlûk olduğunu ikrar eder. Ateş ise mazhar-ı celâldir. Ve kesâfet-i Adem dahi mazharı-ı celâldir. Binâenaleyh İblîs celâle mazhariyyet husûsunda, latîfin kesîfe serfürû secde edemeyeceği kıyasını derpîş ederek da'vâya kıyâm etti.

2107. Her meleğin sücûdu da onun mîzânıdır; o düşmanın inkârı da onun burhânıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2107. Her meleğin secde etmesi de onun ölçüsüdür; o düşmanın inkârı da onun kanıtıdır.

Yani, meleklerin secdeleri ve boyun eğmeleri, Âdem'in ruhanîliğine ve temizliğine bir ölçü olduğu gibi, o düşman olan İblis'in Âdem'i inkâr etmesi de onun temizliğinin delilidir. Çünkü melekler sırf güzelliğin tecelligâhı olup, sırf celâlin (ululuğun) tecelligâhı olan İblis'in zıddıdır. İblis secde konusunda meleklere katılmayınca, onlardan ayrılmış ve onların cinsinden olmadığını açıkça göstermiş olur. Bu sebeple İblis'in bu inkârı da Âdem'in meleklik yönünün ve temizliğinin delili ve kanıtı olur.

Ya'ni, melâikenin secdeleri ve serfürûlan, Âdem'in rûhâniyyetine ve tahâretine mîzân olduğu gibi, o düşman olan İblîs'in Adem'e inkârı da onun tahâretinin delîlidir. Zîrâ melâike sırf mazhar-ı cemâl olup, sırf mazhar-ı celâl olan İblîs'in zıddıdır. İblîs secde hususunda melâikeye iltihâk etmeyince, onlardan ayrılmış ve onların cinsi olmadığını ızhâr etmiş olur. Binâenaleyh Iblîs'in bu inkârı da Adem'in cihet-i melekiyyetinin ve tahâretinin delîli ve bürhânı olur.

2108. İkrâr-ı melek de onun şahididir; o köpekceğizin küfrü de onun şahididir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2108. Meleğin ikrarı da onun şahididir; o köpekçiğin küfrü de onun şahididir.

"Köpekçik"ten maksat, İblis'tir.

“Köpekceğiz”den murâd, İblîs'tir.

2109. Bu sözün nihayeti yoktur, rücû' et; acaba o iyi adama o ayı ne yaptı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2109. Bu sözün sonu yoktur, geri dön; acaba o iyi adama o ayı ne yaptı?

Bu Âdem, melek ve şeytan hakkındaki sırların ve hakikatlerin sonu yoktur; kıssaya geri dön. Acaba o saf adama o güvendiği ayı ne yaptı bakalım?

Bu Âdem ve melek ve şeytan hakkındaki esrâr ve hakāyıkın nihâyeti yoktur; kıssaya rücû' et. Acabâ o saf adama o i'timâd ettiği ayı ne yaptı bakalım?

## Ayının yaltaklanmasına aldanan o kimsenin i'timâdının neticesi

2110. Şahıs uyudu ve ayı onun sineğini koğdu ve sinek inâddan dolayı ondan [2125] yine geri geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2110. Kişi uyudu ve ayı onun sineğini kovdu ve sinek inattan dolayı ondan [2125] yine geri geldi.

Yani ayı sinekleri kovduğu halde, sinekler inatçı bir şekilde tekrar gelip uyuyan kimsenin yüzüne konarlardı.

Ya'ni ayı sinekleri koğduğu halde, sinekler muannidâne bir sûrette tekrâr gelip uyuyan kimsenin yüzüne konarlar idi.

2111. Delikanlının yüzünden kaç kere onu koğdu, o sinek ondan yine koşarak geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2111. Delikanlının yüzünden kaç kere onu kovdu, o sinek ondan yine koşarak geldi.

2112. Ayı sineğe öfkelendi ve gitti dağdan pek büyük bir taş aldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2112. Ayı sineğe öfkelendi ve dağdan çok büyük bir taş aldı.

2113. Taşı getirdi ve sineği gördü ki, yine uyumuşun yüzü üzerinde yer ve ziyafet tutmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2113. Taşı getirdi ve sineği gördü ki, yine uyumuşun yüzü üzerinde yer ve ziyafet tutmuş.

"Sâz" kelimesinin birden çok anlamı vardır. Burada "ziyafet" anlamı uygundur. Çünkü sinekler kondukları yerde beslenirler. Yani sinekler uyuyan kimsenin yüzü üzerine konup, ziyafete dalmış idiler.

"Sâz" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "ziyafet" ma'nâsı münasibdir. Zîrâ sinekler kondukları mahalde tagaddî ederler. Ya'ni sinekler uyuyan kimsenin yüzü üzerine konup, ziyafete dalmış idiler.

2114. O değirmen taşını tuttu ve sinek üzerine vurdu, ta ki o sinek geri gide.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2114. O, değirmen taşını tuttu ve sinek üzerine vurdu ki o sinek geri gitsin.

"Hazîden", çocuklar gibi oturup, sürtüne sürtüne gitmek anlamına gelir. Ve bu anlama göre, karınca ve benzeri yer haşerelerine "hazende" derler. Ve sinekler kondukları yerlere alçaktan sürtünerek uçtukları için, Pîr efendimiz (Mevlânâ), "gitmek" yerine bu kelimeyi kullanmıştır.

"Hazîden", çocuklar gibi oturup, sürtüne sürtüne gitmek ma'nâsınadır. Ve bu ma'nâya binâen, karınca ve emsâli olan haşerât-ı arza "hazende" derler. Ve sinekler kondukları mahallere alçaktan sürtünerek uçtukları için, cenâb-ı Pîr efendimiz, "gitmek" makāmında bu kelimeyi isti'mâl buyurmuşlardır.

2115. Taş uyumuşun yüzünü parça parça etti; bu meseli cümle âlem üzerine fâş etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2115. Taş uyumuşun yüzünü parça parça etti; bu meseli bütün âlem üzerine açığa vurdu.

"Haşhaş kerden", ezip, parça parça ve un ufak etmek anlamındadır. Yani, ayının bu hareketi, bu meseli bütün âlemlere yaydı. Nasıl ki bu hikâyeyi doğuda ve batıda okuma kitaplarında çocuklara okuturlar.

"Haşhaş kerden", ezip, parça parça ve un ufak etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, ayının bu hareketi, bu meseli bütün âlemlere neşretti. Nitekim bu hikâyeyi şarkta ve garbda kırâat kitaplarında çocuklara okuturlar.

2116. Ahmakın muhabbeti muhakkak ayının muhabbeti geldi; onun kîni muhabbettir ve onun muhabbeti kîndir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2116. Ahmakın sevgisi kesinlikle ayının sevgisi gibi geldi; onun nefreti sevgidir ve onun sevgisi nefretdir.

2117. Onun ahdi gevşektir ve harab ve zaîftir; onun sözü kavî ve vefâsı çürüktür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2117. Onun ahdi gevşektir ve harap ve zayıftır; onun sözü kuvvetli ve vefası çürüktür.

2118. Eğer yemîn ederse dahi i'timâd etme; eğri sözlü kişi yemîni bozar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2118. Eğer yemin ederse dahi güvenme; eğri sözlü kişi yeminini bozar!

2119. Mâdemki onun yemînsiz sözü yalan oldu, sen onun mekrinden ve yemîninden dûğa düşme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2119. Mademki onun yeminsiz sözü yalan oldu, sen onun tuzağından ve yemininden tuzağa düşme!

"Me-yüft" (مِیفْت), "düşmek" anlamına gelen "üftâden" masdarının nehy-i hâzırıdır (emir kipinin olumsuzu). "Dûğ", ayran anlamına gelmekle birlikte, burada tuzaktan kinayedir. Yani, "Sen onun tuzağından ve yemininden tuzağa düşme!" demektir.

"Me-yüft" (مِیفْت), "düşmek" ma'nâsına olan "üftâden" masdarının nehy-i hâzırıdır. “Dûğ", ayran ma'nâsına olup, burada tuzaktan kinâyedir. Ya'ni, "Sen onun mekrinden ve yemîninden tuzağa düşme!" demek olur.

2120. Onun nefsi beydir ve aklı esîrdir; onu yüz binlerce Mushaf'ı yutmuş tut! [2134]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2120. Onun nefsi beydir ve aklı esirdir; onu yüz binlerce Mushaf'ı yutmuş tut!

O ahmakın aklına nefse ait sıfatları hâkimdir. Allah'ın sözünün anlamlarını yutmuş olsa bile faydası yoktur. Böyle bir kimsenin yeminine nasıl güvenilir?

O ahmakın aklına sıfât-ı nefsâniyyesi hâkimdir. Kelâm-ı Hakk'ın ma'nâlarını yutmuş olsa bile fâidesi yoktur. Böyle bir kimsenin yemînine nasıl i'timâd olunur?

2121. Mâdemki yemînsiz sözünü kırar, eğer yemîn ederse ondan beterini yapar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2121. Mademki yeminsiz sözünü bozar, eğer yemin ederse ondan daha kötüsünü yapar!

2122. Zîrâ ki nefis ondan daha delidir ki, sen onu ağır yemîn ile bağlayasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2122. Çünkü nefis, senin onu ağır yemin ile bağlayamayacağın kadar delidir!

Yani, nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis), senin onu ağır yemin ile bağlayamayacağın derecede bir delidir. Ve mademki o senin üzerine hâkimdir ve sen onun esirisin, onu yemin ile bağlasan, o yemin bağını derhal koparır.

Ya'ni, nefs-i emmâre, senin onu ağır yemîn ile bağlayamayacağın derecede bir delidir. Ve mâdemki o senin üzerine hâkimdir ve sen onun esîrisin, onu yemîn ile bağlasan, o yemîn bağını derhal koparır.

2123. Bir esîr gibi ki, hâkim üzerine bağ koyar; hâkim onu koparır, dışarıya sıçrar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2123. Bir esir gibidir ki, hâkim üzerine bağ koyar; hâkim onu koparır, dışarıya sıçrar.

Nasıl ki bir esir, hüküm ve kuvvet ile kendisine hâkim olan efendisini iple bağlasa, efendisi o bağı koparıp serbest kalır.

Nitekim bir esîr, hüküm ve kuvvet ile kendisine hâkim olan efendisini iple bağlasa, efendisi o bağı koparıp serbest kalır.

2124. Öfkesinden o bağı onun başına vurur; onun yüzüne yemîni çarpar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2124. Öfkesinden o bağı onun başına vurur; onun yüzüne yemini çarpar.

Yani, hâkim efendi o bağı koparıp, öfkesinden o kölenin başına vurarak dövdüğü gibi, nefs-i emmârenin (kötülüğü emreden nefis) esiri olan kimse de o nefsi ağır yemin ile bağlasa, nefis o yemin bağını koparıp, o esirin yüzüne çarpar ve yemini hiçe sayar. Bu sebeple nefs-i emmârenin esiri olan kimsenin ne sözüne, ne de yeminine güvenmek caiz değildir.

Ya'ni, hâkim efendi o bağı koparıp, öfkesinden o kölenin başına vurarak döğdüğü gibi, nefs-i emmârenin esîri olan kimse de o nefsi ağır yemîn ile bağlasa, nefis o yemîn bağını koparıp, o esîrin yüzüne çarpar ve yemîni hiçe sayar. Binâenaleyh nefs-i emmârenin esîri olan kimsenin ne sözüne, ne de yemînine i'timâd olunmak câiz değildir.

2125. Sen onun "evfû bi'l-'ukud" undan vazgeç; ona "ihfazû eymâneküm"ü söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2125. Sen onun "akitlere vefa edin"inden vazgeç; ona "yeminlerinizi koruyun"u söyle!

Bu şerefli beyitte, Mâide Sûresi'nin başlangıcındaki يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُود (Mâide, 5/1) yani, "Ey müminler, akitlere vefa edin!" ayet-i kerimesiyle, yine aynı şerefli sûrede geçen إِذَا حَلَفْتُمْ وَاحْفَظُوا أَيْمَانَكُمْ (Mâide, 5/89) yani, "Yemin ettiğiniz zaman, yeminlerinizi koruyun!" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, "Ey nefs-i emmâreye (kötülüğü emreden nefse) esir olan kişi, sen o nefs-i emmârenin ahdine vefa etmesinden ve sözünü tutmasından vazgeç ve ona 'Yeminini koru ve yeminine sadık ol!' deme. Çünkü onun bunlardan haberi yoktur!"

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Mâide'nin ibtidâsındaki يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُود (Mâide, 5/1) ya'ni, "Ey mü'minler, akitlere vefâ edin!" âyet-i kerîmesiyle, yine aynı sûre-i şerîfede vaki' إِذَا حَلَفْتُمْ وَاحْفَظُوا أَيْمَانَكُمْ (Mâide, 5/89) ya'ni, "Yemîn ettiğiniz vakit, yemînlerinizi muhafaza edin!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, "Ey esîr-i nefs-i emmâre olan kimse, sen o nefs-i emmârenin ahdine vefâ etmesinden ve sözünü tutmasından vazgeç ve ona 'Yemînini hıfz et ve yemînine sâdık ol!' deme. Zîrâ onun bunlardan haberi yoktur!"

2126. Ve o kimse ki bilir, korkuya mensub olan ahdi eder; ve cismi iplik gibi yapar ve onun etrafında dolaşır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2126. Ve o kimse ki bilir, korkuya ait olan ahdi eder; ve cismi iplik gibi yapar ve onun etrafında dolaşır.

Ahdin önemini bilen kimse, o ahdi korkarak yapar ve yaptığı zaman dahi o ahdi yerine getirmek için bedenini eziyet ve cefadan ve zahmetten iplik gibi inceltir ve o ahdini yerine getirme etrafında dolaşır.

Bu tercüme ve açıklama, Ankaravî nüshasına göredir. Hind nüshalarında birinci mısra, و آن که داند عهد با که می کند yani, "Ve o kimse ki, ahdi kimin ile yaptığını bilir" şeklindedir. Yani, "Ahdine vefa eden kimse, yemini Yüce ve Ulu Zât'a karşı yaptığını bilir. Bu sebeple Yüce Allah'ın ismine tam bir hürmetinden dolayı, yeminine sadık kalır" demek olur.

Ahdin ehemmiyyetini bilen kimse, o ahdi korkarak yapar ve yaptığı vakit dahi o ahdi yerine getirmek için cismini ezâ ve cefâdan ve zahmetten iplik gibi inceltir ve o ahdinin îfâsı etrafında dolaşır.

Bu terceme ve îzâh, Ankaravî nüshasına göredir. Hind nüshalarında birinci mısra, و آن که داند عهد با که می کند ya'ni, "Ve o kimse ki, ahdi kimin ile yaptığını bilir" sûretindedir. Ya'ni, "Ahdine vefâ eden kimse, yemîni Zât-ı ecell ü a'lâya karşı yaptığını bilir. Binâenaleyh ism-i celîl-i ilâhîye kemâl-i hürmetinden, yemînine sâdık kalır" demek olur.

## Mustafa (a.s.)ın hasta sahâbenin iyâdetine gitmesi ve onun fâidesinin beyânı

2127. Ashabdan bir efendi hasta oldu; ve o, o hastalıktan iplik gibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2127. Ashabdan bir efendi hasta oldu; ve o, o hastalıktan iplik gibi oldu.

Değerli sahabelerimizden bir efendi hasta oldu ve o şerefli kişinin bedeni o hastalık içinde iplik gibi çok ince oldu.

Ashâb-ı kirâm efendilerimizden bir efendi hasta oldu ve o zât-ı şerîfin vücûdu o hastalık içinde iplik gibi ipince oldu.

2128. Mustafa onun tarafına iyâdete geldi; zîrâ onun huyu bütün lütuf ve kerem idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2128. Mustafa onun tarafına iyâdete geldi; çünkü onun huyu bütün lütuf ve kerem idi.

Mustafa (s.a.v.) Efendimiz o sahabenin hatırını sormak için ziyaretine geldiler. Çünkü o insanların en faziletlisi Efendimiz'in mübarek huyu ve yüce adeti hep bütün müminler hakkında lütuf ve keremden ibaretti.

Mustafa (s.a.v.) Efendimiz o sahâbenin hâtırını sormak için ziyâretine geldiler. Çünkü o efdal-i beşer Efendimiz'in hûy-ı mübârekleri ve âdet-i seniyyeleri hep âmme-i mü'minîn hakkında lütuf ve keremden ibaret idi.

2129. Senin iyâdete gitmende fâide vardır, onun fâidesi yine sana aiddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2129. Senin hasta ziyaretine gitmende fayda vardır, o fayda yine sana aittir.

2130. Birinci faidesi odur ki, o hasta olan şahıs, ola ki bir kutub ve şâh-ı Celil olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2130. Birinci faydası şudur ki, o hasta olan kişi, belki bir kutup ve yüce bir şah olabilir.

Yani, "Ziyaretine gittiğin hasta bir zat, aksine kalplere nur veren bir irşad kutbu (manevî rehber) olabilir; yahut Allah katında kıymetli manevî bir şah olabilir!"

Ya'ni, "İyâdetine gittiğin hasta bir zât, belki kalblere nûr veren bir kutb-ı irşad olur; ve yâhût ind-i ilâhîde kıymetdâr bir ma'nevî şâh olur!".

2131. Ve eğer kutub olmazsa, yol arkadaşı olur; ve eğer şâh olmazsa, askerin atlısı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2131. Ve eğer kutup olmazsa, yol arkadaşı olur; ve eğer şah olmazsa, askerin atlısı olur.

"İspeh", "sipâh"ın kısaltılmışıdır; asker anlamındadır.

"İspeh", "sipâh"ın muhaffefidir; asker ma'nâsınadır.

2132. Ey inatçı, mâdemki kalbin iki gözünü tutmazsın, şöyle ki odunu uddan bilemezsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2132. Ey inatçı, mademki kalbin iki gözünü tutmazsın, şöyle ki odunu uddan bilemezsin!

Ey kendi zekâsına güvenen inatçı, senin kalbinin iki gözü kapalıdır ve ilme'l-yakîn (bilgi yoluyla kesin bilgi) ve ayne'l-yakîn (görerek kesin bilgi) mertebeleri sende yoktur. Öyle bir körsün ki, odun ile öd ağacı arasını ayırt edemezsin. Yani kâmil (olgun) ile nâkısı (eksik olanı) fark edebilecek bir durumda değilsin.

Ey kendi zekâsına i'timâd eden inatçı, senin kalbinin iki gözü kapalıdır ve ilme'l-yakîn ve ayne'l-yakîn mertebeleri sende yoktur. Öyle bir körsün ki, odun ile ûd (öd) ağacı arasını tefrîk edemezsin. Ya'ni kâmil ile nâkısı fark edebilecek bir halde değilsin.

2133. Mâdemki âlemde bir hazîne vardır, incinme; asla harabeyi defîneden hâlî bilme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2133. Mademki âlemde bir hazine vardır, incinme; asla harabeyi definelerden boş bilme!

Mademki âlemde Hakk'ın hazinesi olan velî (Allah dostu) vardır, onu arayıp bulacağım diye zahmet çekme. Her gördüğün "Allah" diyen derviş ve fakiri, bu hazineden ve definelerden boş bilme ve ona iyi zan besle. Nasıl ki Türkçede "Her gördüğünü Hızır bil; her geceni Kadir bil!" atasözü meşhurdur.

Mâdemki âlemde Hakk'ın hazînesi olan velî vardır, onu arayıp bulacağım diye zahmet çekme. Her gördüğün “Allâh” diyen dervîş ve fakîri, bu hazîneden ve defineden boş bilme ve ona hüsn-i zan et. Nitekim Türkçe'de "Her gördüğünü Hızır bil; her geceni Kadir bil!" darb-ı meseli meşhûrdur.

2134. Her dervişe boşuna kasd et; alâmet bulduğun vakit, cidd ile tavaf et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2134. Her dervişe boşuna kasdet; alâmet bulduğun vakit, ciddiyetle tavaf et!

Gerçekte her derviş ve fakir kıyafetli olan kimsenin, Hak'ın hazinesi olan bir velî olması gerekmez. Fakat mademki onun görünen şekli fakirler ve dervişler tarzındadır, ona iyi niyet besleyerek başlangıçta zahirî bir hürmette bulun ve ona yönelişin varsın boşuna ve rastgele olsun. Fakat onda velâyet (Allah dostluğu) alâmeti bulursan, bu yapmacık hürmeti ciddiyete dönüştürüp, artık onun etrafını tavaf et.

Vâkıâ her dervîş ve fakîr kıyafetli olan kimsenin, hazîne-i Hak olan bir velî olması lâzım gelmez. Fakat mâdemki onun sûret-i zâhiri fukarâ ve dervîşler tarzındadır, ona hüsn-i zan ederek ibtidâ bir hürmet-i zâhirîde bulun ve ona teveccühün varsın güzâf cihetinden ve boşuna olsun. Fakat onda velâ- yet alâmeti bulursan, bu ca'lî hürmeti ciddiyete tahvíl edip, artık onun etrâfını tavaf et.

2135. Mâdemki senin o bâtın görücü gözün olmadı, her vücudda hazîne zannet!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2135. Mademki senin o bâtın görücü gözün olmadı, her varlıkta hazine zannet!

Mademki senin kalp gözün açık değildir ve herkesin iç yüzünü göremiyorsun, o hâlde her gördüğün varlıkta Yüce Allah'ın bir feyiz hazinesi olduğunu zannet. Ve elbette bu sayede bir gün yönelişin doğru yere olur.

Mâdemki senin kalb gözün açık değildir ve herkesin bâtınını göremiyorsun, o halde her gördüğün vücûdda Cenâb-ı Hakk'ın bir hazîne-i feyzi olduğunu zannet. Ve elbette bu sâyede bir gün teveccühün mahalline masrûf olur.

2136. Böyle olunca, yârânın sılasını lazım olan yol addet; piyâde ve süvârî, her kim olursa olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2136. Böyle olunca, dostların sılasını gerekli yol say; ister yaya, ister atlı, kim olursa olsun!

"Sıla", kesre ve şedde ile, ulaşmak, hediye vermek ve bağışlamak anlamlarına gelir. Bu şerefli beyitte olduğu gibi şeddesiz de telaffuz edilir. Yani, tarikat kardeşlerine karşı lütuf ve ihsan ile muameleyi, gerekli bir yol ve usul kabul et. Bu hususta aralarını ayırma; ister yaya, yani mübtedî (yola yeni giren) ve ister atlı, yani müntehî (yolda sona ulaşan) olsun.

“Sille”, kesr ve teşdîd ile, ulaşmak ve hediye vermek ve atâ ma'nâlarına gelir. Bu beyt-i şerîfte olduğu gibi teşdîdsiz dahi telaffuz olunur. Ya'ni, tarîkat kardeşlerine karşı lütuf ve ihsân ile muâmeleyi, lâzım olan bir yol ve usûl say. Bu husûsta aralarını tefrîk etme; ister piyâde, ya'ni mübtedî ve ister süvârî ya'ni müntehî olsun.

2137. Ve eğer düşman olursa da, bu ihsân iyidir; zîrâ ihsân ile çok düşman dost olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2137. Ve eğer düşman olursa da, bu ihsan iyidir; çünkü ihsan ile çok düşman dost olmuştur.

2138. Ve eğer dost olmazsa, onun kîni noksân olur; zîrâ ki ihsân kîne merhem olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2138. Ve eğer dost olmazsa, onun kini eksik olur; çünkü iyilik kine merhem olur.

2139. Onun gayri çok fâideler vardır; ve fakat ey iyi dost, senin melâlinden korkucuyum!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2139. Onun dışında çok faydalar vardır; fakat ey iyi dost, senin sıkılmandan korkuyorum!

Hasta ziyaretinin, bu zikrettiğimiz faydalardan başka daha birçok faydası da vardır. Fakat ey iyi dost, eğer ben bunları sayarsam, konu uzar ve dinlemekten sana da bıkkınlık ve sıkıntı gelir diye korkarım! Hint nüshalarında از ملالت yerine از درازی geçmektedir. Anlamı, "Konunun uzunluğundan korkarım" demek olur. "Ey iyi dost" hitabı, bu Mesnevî-i Şerîf'i yazan Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) hazretlerine olabileceği gibi, tam bir ihlâs ile Mesnevî-i Şerîf'i okuyanların hepsini de kapsayabilir.

Hasta ziyaretinin, bu zikrettiğimiz fâidelerden başka daha birçok fâideleri de vardır. Fakat ey iyi dost, eğer ben bunları ta'dâd edersem, bahis uzar ve dinlemekten sana da fütûr ve melâl gelir diye korkarım! Hind nüshalarında از ملالت yerine از درازی vaki'dir. Ma'nâsı, "Bahsin uzunluğundan korkarım" demek olur. "Ey iyi dost" hitâbı, bu Mesnevî-i Şerîfi yazan Çelebi Hü- sâmeddîn (k.s.) hazretlerine olmak câiz bulunduğu gibi, kemâl-i ihlâs ile Mesnevî-i Şerîfi okuyanların hepsine şamil olabilir.

2140. Hâsılı bu geldi ki, cem'in yarı ol; put yapıcı gibi taştan bir dost yont!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2140. Sözün özü şudur ki, bir topluluğun yoldaşı ol; put yapıcı gibi taştan bir dost yont!

Sözün özü şudur ki, bir topluluğun yoldaşı ol. Çünkü Hakk Yolcusu'nun tek başına yaşamasında zararlar vardır. Tarikat kardeşleriyle kaynaşmak ve sohbet etmek gereklidir. Farz edelim ki tarikat arkadaşı bulamazsan, cansız ve taş hükmünde olan dünya ehlinden birini dost edin ve onu tarikat arkadaşı yapmaya çalış.

Hâsıl-ı kelâm budur ki, bir cem'iyyetin refîki ol. Zîrâ ehl-i sülükün münferit yaşamasında zararlar vardır. İhvân-ı tarîkat ile ihtilât ve musâhabet lâzımdır. Bilfarz eğer tarîk arkadaşı bulamazsan, cemâd ve taş mesâbesinde olan ehl-i dünyâdan birisini dost ittihâz eyle ve onu tarîk arkadaşı yapmağa sa'y et.

2141. Zîra ki kervanın çokluğu ve cem'iyyeti, yol vurucuların zahrını ve mızrağını kırar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2141. Çünkü kervanın çokluğu ve topluluğu, yol kesicilerin sırtını ve mızrağını kırar.

Kervan halkı ne kadar çok ve toplu olursa, eşkıyaya karşı direnci o kadar artar ve eşkıyanın kuvvetini ve silahını hükümsüz bırakır. Çünkü hadis-i şerifte, الجماعة رحمة yani, “Cemaat rahmettir” ve يد الله مع الجماعة yani, “Allah'ın eli cemaat ile beraberdir” buyurulmuştur.

Kervan halkı ne kadar çok ve cem'iyyetli olursa, eşkıyâya karşı mukāvemeti ziyâde olur ve eşkıyânın kuvvetini ve silâhını hükümsüz bırakır. Zîrâ hadis-i şerifte, الجماعة رحمة ya'ni, “Cemâat rahmettir” ve يد الله مع الجماعة ya'ni, “Allâh'ın yedi cemâat ile beraberdir” buyurulmuştur.

## Hak Teâlâ'nın Mûsâ (a.s.) a “Benim iyâdetime gelmedin!” diye vahiy buyurması

2142. Hak'tan Musâ tarafına bu itâb geldi ki: “Ey sen ceybden ayın tulû'unu görmüşsün!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2142. Hak'tan Musa tarafına bu azarlama geldi ki: “Ey sen cepten ayın doğuşunu görmüşsün!”

Yüce Allah hazretleri tarafından Musa (a.s.)'a azarlama olarak vahyedildi ki: “Ey şanlı peygamberim, sen öyle bir kulsun ki, cebinden iki ayın doğuşu gibi parlak olarak çıkardığını his gözün ile görmüşsün!” Bu şerefli beyitte, Kasas Suresi'nde geçen اسْلُكْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجَ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ (Kasas, 28/32) yani, "Elini cebine sok, onu illetsiz olarak beyaz ve parlak bir hâlde çıkar!" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

Hak Teâlâ hazretleri tarafından Mûsâ (a.s.)a itâb olarak vahiy buyuruldu ki: “Ey nebiyy-i zîşânım, sen öyle bir kulsun ki, ceybinden iki ayın tulû'u gibi parlak olarak çıkardığını his gözün ile görmüşsün!” Bu beyt-i şerîf- te, sûre-i Kasas'da vaki اسْلُكْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجَ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ (Kasas, 28/32) ya'ni, "Elini ceybine sok, onu illetsiz olarak beyaz ve parlak bir halde çıkar!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

2143. "Nûri ilâhîden seni parlattım; ben Hakk'ım, hasta oldum, gelmedin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2143. "İlahi nurdan seni parlattım; ben Hakk'ım, hasta oldum, gelmedin!"

"İlâhlığımın nurundan seni içten ve dıştan parlattım. Ben Hakk'ım; hasta oldum, beni ziyarete gelmedin."

"Ulûhiyyetimin nûrundan seni bâtınen ve zâhiren parlattım. Ben Hakk'ım; hasta oldum, beni ziyarete gelmedin."

2144. Dedi ki: "Ey Sübhân, sen ziyandan pâksin; bu ne remzdir, yâ Rab bunu beyân et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2144. Dedi ki: "Ey Sübhân, sen ziyandan pâksin; bu ne remzdir, yâ Rab bunu beyân et!"

Mûsâ (a.s.) dedi ki: "Ey noksanlardan ve ayıplardan uzak olan en yüce ve en ulu Zât, sen hastalık gibi, kullara özgü olan zarar ve ziyandan arınmışsın. Bu vahyin neye işarettir anlayamadım. Yâ Rab bunu açıkça açıkla!"

Mûsâ (a.s.) dedi ki: "Ey noksanlardan ve ayıblardan münezzeh olan Zât-ı ecell ü a'lâ, sen hastalık gibi, kullara mahsûs olan zarar ve ziyândan tâhirsin. Bu vahyin neye işarettir anlayamadım. Yâ Rab bunu açıkça beyân buyur!"

2145. Yine ona buyurdu ki: "Benim hastalığımda niçin sen kerem cihetinden sormadın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2145. Yine ona buyurdu ki: "Benim hastalığımda niçin sen kerem cihetinden sormadın?"

Tekrar Yüce Allah, Musa'ya (a.s.) buyurdu ki: "Benim hastalığım zamanında niçin lütuf ve kerem yönünden gelip de benim hâlimi hatırımı sormadın?"

Tekrar Hak Teâlâ cenâb-ı Mûsâ'ya buyurdu ki: "Benim hastalığım zamânında niçin lütuf ve kerem cihetinden gelip de benim hâlimi hâtırımı sormadın?"

2146. Dedi: "Ya Rab senin noksanın yoktur; akıl mahv oldu, bu sözü aç!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2146. Dedi: "Ya Rab senin noksanın yoktur; akıl mahv oldu, bu sözü aç!"

Hz. Musa buyurdu ki: "Ey Rabbim, tekrar arz edeyim ki, senin İlahi Zâtının noksanı ve ayıbı yoktur. Ben senin bu vahyinden aklımı ve muhakememi kaybettim. Bu sözün anlamını bana aç!"

Hz. Mûsâ buyurdu ki; "Yâ Rab tekrar arz edeyim ki, senin zât-ı ulûhiyyetinin noksanı ve ayıbı yoktur. Ben senin bu vahyinden aklımı ve muhâkememi gaib ettim. Bu sözün ma'nâsını bana aç!"

2147. Buyurdu ki: "Evet, güzîde hâs bir kulum hasta oldu; o benim, iyi bak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2147. Buyurdu ki: "Evet, güzîde hâs bir kulum hasta oldu; o benim, iyi bak!"

Yüce Allah buyurdu ki; "Evet, benim makbul ve özel bir kulum hasta oldu; o benim, ben de odur. Hakikat nazarıyla iyi bak!" Bu konudaki açıklamalar, yukarıda 1724 numaralı beytin açıklamasında geçti.

Hak Teâlâ buyurdu ki; "Evet, benim makbûl ve hâs bir kulum hasta oldu; o benim, ben de odur. Nazar-ı hakîkatla iyi bak!" Bu bâbdaki îzâhât, yukarıda 1724 numaralı beyitin îzâhında geçti.

2148. "Onun ma'zûrluğu benim ma'zûrluğumdur; onun hastalığı benim hastalığımdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2148. "Onun mazur görülmesi benim mazur görülmemdir; onun hastalığı benim hastalığımdır."

1726 numaralı şerefli beytin açıklamasına başvurulsun.

1726 numaralı beyt-i şerîfin îzahına müracaat buyurulsun.

2149. "Her kim Hudâ ile beraber oturmak isterse, evliyâ huzurunda otursun" de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2149. "Her kim Allah ile beraber oturmak isterse, evliyâ huzurunda otursun" de!

Hadîs-i şerîfte, من أراد أن يجلس مع الله فليجلس مع أهل الذكر yani, "Allah ile beraber oturmak isteyen kimse, zikredenlerle beraber otursun" buyurulmuştur. Ve hadîs-i kudsîde dahi, أنا جليس من ذكرنى yani, "Ben, beni zikredenin arkadaşıyım" buyurulur. Ve Hakk'ı bütün kuvvetleriyle zikreden, ancak Allah dostlarıdır. Bu sebeple Allah ile beraber oturan kimse ile oturanlar da Allah ile oturmuş olurlar.

Hadîs-i şerîfte, من أراد أن يجلس مع الله فليجلس مع أهل الذكر ya'ni, "Allâh ile beraber oturmak isteyen kimse, ehl-i zikr ile beraber otursun" buyurulmuştur. Ve hadîs-i kudsîde dahi, أنا جليس من ذكرنى ya'ni, "Ben, beni zikredenin celîsiyim" buyurulur. Ve Hakk'ı bilcümle kuvâsıyla zâkir olan, ancak evliyâullahtır. Binâenaleyh Hak ile beraber oturan kimse ile oturanlar da Hak ile oturmuş olurlar.

2150. Eğer huzur-ı evliyâdan munkatı' olursan, sen helâke mensubsun, zîrâ ki [2164] cüz'sün, küll değilsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2150. Eğer evliyaların huzurundan kesilirsen, sen helake aitsin, çünkü cüz'sün, küll değilsin.

İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), "Allah" ism-i câmi'inin (tüm isimleri kapsayan ismin) mazharı (tecelli yeri) olduğundan küll (bütün)dür; ve nâkıs (eksik) insanda bu esmâ (isimler) cem'iyyeti (topluluğu) olmadığından, cüz'dür (parçadır). Onlarda ayrı ayrı rabler olan bazı isimlerin hükümleri görünür. Rablerin Rabbi olan "Allah" ise hepsini kuşatmıştır. Nasıl ki ayet-i kerimede "Ayrı ayrı rabler mi hayırlıdır; yoksa Vâhid-i Kahhâr (bir ve her şeye gücü yeten) olan Allah mı hayırlıdır?" buyurulur.

İnsân-ı kâmil, "Allah" ism-i câmi'inin mazharı olduğundan külldür; ve insân-ı nâkısta bu cem'iyyet-i esmâiyye olmadığından, cüz'dür. Onlarda erbâb-ı müteferrika olan ba'zı esmânın ahkâmı zâhirdir. Rabbü'l-erbab olan "Allah" ise cümlesini muhîttir. Nitekim âyet-i kerîmede ءأرباب متفرقون خير أم الله الواحد القهار (Yûsuf, 12/39) ya'ni, "Erbâb-ı müteferrika mı hayırlıdır; yoksa Vâhid-i Kahhâr olan Allâh mı hayırlıdır?" buyurulur.

2151. Şeytan her kimi kerîmlerden geri götürürse, onu kimsesiz bulur, o onun başını yer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2151. Şeytan her kimi kerîmlerden geri götürürse, onu kimsesiz bulur, o onun başını yer.

Şeytan, ayartmalarıyla her kimi, kerîm olan evliyânın (Allah dostlarının) huzurundan alıkoyarsa, onu himayesiz ve kimsesiz bulur ve onu helâk eder. Bu şerefli beyit, 2150 numaralı şerefli beytin pekiştirmesidir.

Şeytan, iğvââtıyla her kimi, kerîm olan evliyânın huzûrundan men' ederse, onu himâyesiz ve kimsesiz bulur ve onu helâk eder. Bu beyt-i şerîf, 2150 numaralı beyt-i şerîfin te'kîdidir.

2152. Bir zaman cem'den bir karış gitmek şeytanın mekridir; dinle ve iyi bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2152. Bir zaman cem'den bir karış gitmek şeytanın tuzağıdır; dinle ve iyi bil!

Bu şerefli beyitte, "من فارق الجماعة شبراً فقد خلع ربقة الإسلام" yani "Bir kimse cemaatten bir karış ayrılırsa, muhakkak İslam ipini boynundan çıkarır" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Hadis şarihleri ve İmam Gazali hazretleri gibi yüce alimler, "Cemaatten maksat, ümmetin icmaıdır" demişlerdir. Yani, ümmetin icmaından ayrılmak veya dostlardan uzaklaşmak, şeytanın tuzağı ve hilesinden ileri gelir. Hint nüshalarında "يك وژه" yerine, "يك بدست" geçmektedir. "بدست" Ferheng-i Sürûrî'de "karış" anlamına gösterilmiştir. Ve bazı nüshalarda da "يك وجب" yazılmıştır. Bu da karış demektir.

Bu beyt-i şerifte, من فارق الجماعة شبراً فقد خلع ربقة الإسلام Aya'nı, “Bir kimse cemâatten bir karış ayrılırsa, muhakkak İslâm ipini boynundan çıkarır” hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Şurrâh-ı hadîs ve İmâm-ı Gazâlî hazretleri gibi ulemâ-i kirâm, “Cemâattan maksad, icmâ'-ı ümmettir” demişlerdir. Ya'ni, icmâ'-ı ümmetten ayrılmak ve yâhût yârândan mufârakat, şeytanın mekr ve hîlesinden ileri gelir. Hind nüshalarında يك وژه yerine, يك بدست vâki'dir. بدست Ferheng-i Sürûrî'de “karış” ma'nâsına gösterilmiştir. Ve ba'zı nüshalarda da يك وجب yazılmıştır. Bu da karış demektir.

## Bağcının sûfîyi ve fakîhi ve Alevî'yi birbirinden yalnız bırakması

2153. Bir bağcı vaktaki bağın içine nazar etti, kendinin bağında hırsızlar gibi üç adam gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2153. Bir bağcı, bağına baktığında, kendi bağında hırsızlar gibi üç adam gördü.

2154. Bir fakîh ve bir şerîf ve bir sûfî; her birisi vefâ etmeyici bir şûh idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2154. Bir fakih, bir şerif ve bir sufi; her biri vefa etmeyen bir şuh idi.

"Şuh", utanmak bilmeyen, açık meşrep kimse anlamındadır. Yani bu üç arkadaş, vefasız ve utanmaz kimselerdi.

“Şûh”, utanmak bilmez olan açık meşreb kimse ma'nâsınadır. Ya'ni bu üç arkadaş, vefâsız ve utanmaz kimseler idi.

2155. Dedi: “Bunlara benim yüz huccetim vardır; fakat cem'dirler ve cemâat rahmettir.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2155. Dedi: "Bunlara benim yüz delilim vardır; fakat topludurlar ve topluluk rahmettir."

Bağcı kendi kendine dedi ki: "Hırsızlar gibi benim bağıma giren bu adamları suçlamak için benim elimde çok delil vardır. Fakat bunlar üç kişidir ve topluluk hâlindedir. Ve topluluk ise, الجماعة رحمة hadis-i şerîfi gereğince rahmettir."

Bağcı kendi kendine dedi ki: “Hırsızlar gibi benim bağıma giren bu adamları ithâm için benim elimde çok hüccet vardır. Fakat bunlar üç kişidir ve cemâat hâlindedir. Ve cemâat ise, الجماعة رحمة hadis-i şerîfi mûcibince rahmettir.

2156. Bir kişi üç nefere çıkışamam; binâenaleyh evvelâ onları birbirinden munkatı' kılayım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2156. Bir kişi üç kişiye karşı koyamaz; bu sebeple önce onları birbirinden ayırmalıyım.

2157. Ben her birini bir tarafa salayım; yalnız olduğu vakit onun bıyığını yolayım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2157. Ben her birini bir tarafa bırakayım; yalnız olduğu zaman onun bıyığını yolayım.

2158. Hile etti ve sûfîyi yola koydu; tâ ki onun yârânını ona tebah ede.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2158. Hile etti ve sûfîyi yola koydu; tâ ki onun yârânını ona tebah ede.

Bağcı hile etti ve evvelâ sûfîyi öne koydu; tâ ki onun arkadaşlarının fikrini o sûfi hakkında bozsun.

Bağcı hîle etti ve evvelâ sûfîyi öne koydu; tâ ki onun arkadaşlarının fikrini o sûfi hakkında ifsâd ede.

2159. Sûfîye dedi: "Ev tarafına git, bu refîkler için bir kilim getir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2159. Sûfîye dedi: "Ev tarafına git, bu arkadaşlar için bir kilim getir."

"Vüsâk" ev anlamındadır. Bağcı sûfîye dedi ki; "Git bizim ev tarafına, bu arkadaşlarının rahat oturabilmeleri için bir kilim al gel."

"Vüsâk" ev ma'nâsınadır. Bağcı sûfîye dedi ki; "Git bizim ev tarafına, bu arkadaşlarının râhat oturabilmeleri için bir kilim al gel."

2160. Sufî gitti, iki arkadaşa yalnızca dedi: "Sen fakîhsin ve bu namlı şerîftir." [2174]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2160. Sufî gitti, iki arkadaşa yalnızca dedi: "Sen fakîhsin ve bu namlı şerîftir."

Yani, sûfî gidince iki arkadaşı sûfîden ayrı kaldı; bağcı onlara sûfînin aleyhinde yalnızca söyledi.

Ya'ni, sûfî gidince iki arkadaşı sûfîden hâlî kaldı; bağcı onlara sûfînin aleyhinde yalnızca söyledi.

2161. "Biz senin fetvân ile bir ekmek yeriz; biz senin ilminin kanadı ile uçarız."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2161. "Biz senin fetvân ile bir ekmek yeriz; biz senin ilminin kanadı ile uçarız."

"Ey fakih (İslam hukukçusu), biz helali ve haramı senin verdiğin fetvalar sayesinde biliriz ve gıdamızı senin bu fetvalarına göre tedarik ederiz. Bu dünya hayatında senin ilminin kanadıyla uçar ve yaşarız!"

"Ey fakîh, biz helâli ve harâmı senin verdiğin fetvâlar sâyesinde biliriz ve gıdâmızı senin bu fetvâlarına göre tedarik ederiz. Bu hayât-ı dünyeviyyede senin ilminin kanadıyla uçar ve yaşarız!"

2162. "Ve bu dahi bizim şehzâdemiz ve sultanımızdır; seyyiddir, hanedân-ı Mustafa'dandır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2162. "Ve bu da bizim şehzademiz ve sultanımızdır; seyyiddir, Mustafa (s.a.v.) hanedanındandır."

2163. "O alçak obur sûfî kimdir ki, o sizin gibi şahlara musahib olsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2163. "O alçak obur sûfî kimdir ki, o sizin gibi şahlara arkadaş olsun?"

2164. "Geldiği vakit onu pamuk yapın; bir hafta benim bağ ve rağımın üzerine vurun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2164. "Geldiği vakit onu pamuk yapın; bir hafta benim bağ ve rağımın üzerine vurun."

"Penbe kerden", pamuk gibi didik didik etmek anlamındadır. "Bağ" bilinen bir şeydir. "Râğ", dağ eteği ve dibi anlamındadır. Yani, "Sûfi sizin sohbetinize lâyık bir adam değildir. Kilimi getirdiği vakit onu dövüp pamuk gibi didik didik edin ve siz de bir hafta dağ eteğinde olan benim bağımda gönül rahatlığıyla oturun ve zevk edin."

"Penbe kerden", pamuk gibi didik didik etmek ma'nâsınadır. "Bağ" ma'lumdur. “Râğ", dağ eteği ve dibi ma'nâsınadır. Ya'ni, "Sûfi sizin sohbetinize lâyık bir adam değildir. Kilimi getirdiği vakit onu döğüp pamuk gibi didik didik edin ve siz de bir hafta dağ eteğinde olan benim bağımda safâ-yı hâtır ile oturun ve zevk edin."

2165. "Bağ ne olur, benim canım sizindir! Ey sizler ki, benim için sağ göz gibi olmuşsunuz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2165. "Bağ ne olur, benim canım sizindir! Ey sizler ki, benim için sağ göz gibi olmuşsunuz!"

2166. Vesvese etti ve onları aldattı. Ah ki, dostlardan sabretmek lazım olmaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2166. Vesvese etti ve onları aldattı. Ah ki, dostlardan sabretmek lazım olmaz!

Bağcı bu şekilde onların kalplerine vesvese verip aldattı. Ah ki, kişi dostlardan nefsini alıkoymak ve onlardan ayrılmak zorunda kalmaz!

Bağcı bu sûretle onların kalblerine vesvese ilkā edip aldattı. Ah ki, kişi dostlardan nefsini habs etmek ve onlardan ayrılmak lâzım gelmez!

2167. Vaktaki sûfîye yol verdiler ve gitti, hasım onun arkasında büyük değnek ile gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2167. Sufiye yol verdikleri ve gittiği vakit, hasım onun arkasından büyük değnek ile gitti.

Bağcı, verdiği vesvese ile fakîhi ve şerîfi sufiye karşı soğuttu; onlar da sufiye yol verdiler ve onun arkadaşlığından vazgeçtiler. Zavallı sufi de gitti. Düşman olan bağcı da büyük bir değnek ile sufinin arkasını takip etti.

Bağcı verdiği vesvese ile, fakîhi ve şerîfi sûfîden soğuttu; onlar da sûfîye yol verdiler ve onun arkadaşlığından vazgeçtiler. Zavallı sûfî de gitti. Düşman olan bağcı da bir büyük değnek ile sûfînin arkasını ta'kîb etti.

2168. Dedi: "Ey köpek, sûfîlik mi olur ki, inâd cihetinden hemân bizim bağımıza gelesin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2168. Dedi: "Ey köpek, inat yüzünden hemen bizim bağımıza gelmen sûfîlik mi olur?"

2169. "Bu yolu sana Cüneyd ve Bâyezîd mi gösterdi? Bu sana hangi şeyh ve pîrden erişti?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2169. "Bu yolu sana Cüneyd ve Bâyezîd mi gösterdi? Bu sana hangi şeyh ve pîrden erişti?"

2170. Sufiyi döğdü; vaktāki onu yalnız buldu, onu yarım ölü yaptı ve onun başını yardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2170. Sufiyi dövdü; onu yalnız bulduğunda, onu yarı ölü hâle getirdi ve başını yardı.

2171. Sûfî dedi: "Benim ânım geçti; lakin ey arkadaşlar kendinizi iyi hıfz edin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2171. Sûfî dedi: "Benim zamanım geçti; lakin ey arkadaşlar kendinizi iyi koruyun!"

Sûfî dayağı yedikten sonra kendi kendine dedi ki: "Ey arkadaşlar, ben nöbetimi savdım; şimdi artık nöbet size geldi, kendinizi iyi koruyun!"

Sûfî dayağı yedikten sonra kendi kendine dedi ki: "Ey arkadaşlar, ben nöbetimi savdım; şimdi artık nöbet size geldi, kendinizi iyi muhafaza edin!"

2172. "Muhakkak beni yabancı bildiniz. Agâh olun, ben bu deyyûstan daha yabancı değilim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2172. "Kesinlikle beni yabancı bildiniz. Bilin ki, ben bu evden daha yabancı değilim!"

2173. "Bu benim yediğim şey, sizin için de yemeğe lâyıktır; ve böyle bir şerbet her alçağın cezasıdır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2173. "Bu benim yediğim şey, sizin için de yemeğe lâyıktır; ve böyle bir şerbet her alçağın cezasıdır!"

"Bu benim yediğim dayağı siz de yemeğe liyakat kazandınız. Böyle bir acı şerbeti içmek, her bir alçağın hak ettiği cezadır!"

"Bu benim yediğim dayağı siz de yemeğe liyâkat kesbettiniz. Böyle bir acı şerbeti içmek, her bir alçağın cezâ-yı sezâsıdır!"

2174. Bu cihân dağdır ve senin dedikodun, sadadan yine de senin tarafına gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2174. Bu dünya dağdır ve senin dedikodun, yankı olarak yine senin tarafına gelir.

Bu dünya bir dağa benzer. Yaptığın dedikoduların yankısı yine senin tarafına gelir. Eğer dedikodun iyi ise, yankısı iyi; ve kötü ise kötü olarak sana döner.

Bu kıssada, bağcının önce ayrımcılıkta sûfiden başlamasındaki işaret şudur ki, sûfiler birliğe ve dostluğa eğilimlidirler. Eğer bağcı sûfiyi bırakıp diğerlerinden başlasa idi, sûfî ayrımcılığa meydan vermez idi.

Bu cihân bir dağa benzer. Yaptığın dedikoduların aks-i sadâsı yine senin tarafına gelir. Eğer dedikodun iyi ise, aks-i sadâsı iyi; ve kötü ise kötü olarak sana rücû' eder.

Bu kıssada, bağcının evvelâ tefrikada sûfiden başlamasındaki işâret budur ki, sûfiler ittihâda ve muvânesete meyyâldirler. Eğer bağcı sûfiyi bırakıp diğerlerinden başlasa idi, sûfî tefrikaya meydan vermez idi.

2175. Vaktāki bağcı süfîden fâriğ oldu, ondan sonra onun cinsi bir bahane yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2175. Bağcı, sûfîden kurtulduğu zaman, ondan sonra onun cinsinden bir bahane uydurdu.

Bağcı, sûfîyi dövüp bağdan kovduktan sonra, diğerlerine karşı sûfîye yaptığı hile cinsinden bir hileye girişti.

Bağcı sûfîyi döğüp bağdan koğduktan sonra, diğerlerine karşı sûfîye yaptığı hîle cinsinden bir hîleye teşebbüs etti.

2176. Dedi ki: "Ey benim şerîfim, ev tarafına git; zîrâ ben kuşluk vakti için pide pişirdim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2176. Dedi ki: "Ey benim şerîfim, ev tarafına git; çünkü ben kuşluk vakti için pide pişirdim!"

"Rukāk", "pide" dediğimiz ekmektir.

"Rukāk", "pide" dediğimiz ekmektir.

2177. "Evin kapısından Kaymaz'a söyle, tâ ki o pideyi ve kazı getirsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2177. "Evin kapısından Kaymaz'a söyle, tâ ki o pideyi ve kazı getirsin."

"Kaymaz", bağcının ya cariyesinin veya eşinin ismidir. "Kaz", Türkçe bir kelime olup, bildiğimiz hayvan anlamındadır. Yani, "Ey benim şerifim, git evin kapısından Kaymaz'a söyle, kuşluk yemeği için pişirdiğim pide ile kazı getirip sana versin, al gel de yiyelim!"

"Kaymaz", bağcının ya câriyesinin veyâ zevcesinin ismidir. "Kaz", Türkçe bir kelime olup, bildiğimiz hayvan ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey benim şerîfim, git evin kapısından Kaymaz'a söyle, kuşluk taâmı için pişirdiğim pide ile kazı getirip sana versin, al gel de yiyelim!"

2178. Vaktaki onu yola koydu, dedi: “Ey keskin görücü, sen fakîhsin, bu zahir ve muhakkaktır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2178. Onu yola koyduğunda şöyle dedi: "Ey keskin görüşlü kişi, sen fakihsin, bu açık ve kesindir!"

2179. "O bir şerîftir ki, soğuk da'vâ ediyor. Onun anasını kim bilir, acaba kim yaptı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2179. "O bir şeriftir ki, soğuk iddiada bulunuyor. Onun anasını kim bilir, acaba kim yaptı?"

Yani, "O şerif dediğiniz adam, soğuk bir iddia olarak şeriflik iddiasında bulunur. Onun gerçekten "şerif" olduğu ne malum? Kim bilir onun anası kimden hamile kaldı?"

Ya'ni, "O şerîf dediğiniz adam, soğuk bir da'vâ olmak üzere şerâfet iddiâsında bulunur. Onun hakikaten "şerîf" olduğu ne ma'lûm? Kim bilir onun anası kimden hâmile kaldı?"

2180. "Kadına ve kadının fiiline gönül korsunuz. Nâkıs akıl, sonra da i'ti-[2194]mâd!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2180. "Kadına ve kadının fiiline gönül bağlarsınız. Eksik akıl, sonra da güven!"

Nefse ait hazlarına düşkün olan kadına ve kadının fiiline, şaşılacak şeydir ki, gönül bağlarsın. Hem "Akılları eksiktir" dersiniz, hem de onların sözüne güvenirsiniz! Çünkü kadın doğurduğu çocuğu işine gelen bir babaya nispet eder ve zinadan hamile olsa da onu gizler.

"Huzûzât-ı nefsâniyyesine meclûb olan kadına ve kadının fiiline, garîbdir ki, gönül bağlarsın. Hem "Akılları nâkıstır" dersiniz, hem de onların sözüne i'timâd edersiniz! Zîrâ kadın doğurduğu çocuğu işine gelen bir babaya nisbet eder ve zinâdan hâmile olsa da onu setr eder."

2181. Çok gabî zamânede kendisini Alî ve Nebî üzerine bağlamıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2181. Çok cahil, zamanında kendisini Ali ve Peygamber üzerine bağlamıştır.

2182. Her kimse ki zinādan ve zânîlerden ola, o Rabbanîler hakkında zan götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2182. Her kim zinadan ve zinakârlardan olursa, o, Rabbanîler hakkında zan besler.

Bu şerefli beyit, Pir efendimiz (k.s.) tarafından Hakk yolcularına bir nasihattir. "Rabbanî", Allah'ı bilen anlamına gelir. Yani, fiilleri ve sözleri dürüst olan ve şerefi tevatürle (nesilden nesile aktarılarak) sabit olan Rabbanîler hakkında kötü zan besleyenler, ancak zina ürünü olan ve zina fiiline düşkün bulunan kimselerdir. Sahih nikâh ürünü olan kimseler bu hususta kötü zandan kesinlikle sakınırlar.

Bu beyt-i şerîf, cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından sâliklere nasîhattir. "Rabbânî", Hudâ-şinâs ma'nâsınadır. Ya'ni, ef'âli ve akvâli dürüst ve şerâfeti tevâtüren sabit olan Rabbânîler hakkında sû'-i zan taşıyanlar, ancak zinâ mahsûlü olan ve fiil-i zinâya münhemik bulunan kimselerdir. Nikâh-ı sahih mahsûlü olan kimseler bu husûsta sû'-i zandan kat'iyyen tevakkî ederler.

2183. Her kim ki onun başı çarhlardan döner, kendi gibi hâneyi dönmüş görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2183. Her kim ki onun başı çarklardan döner, kendi gibi evi dönmüş görür.

Çark vurup dönmek sebebiyle başı dönen kimseler, bulunduğu odanın duvarlarını döner bir hâlde görür. Hâlbuki dönen kendi ve kendi başıdır, odanın duvarları değildir. Bu hâl, Türkçe'deki "Kişiyi nasıl bilirsin? Kendin gibi!" atasözüne uygundur. Bunun gibi, zina eden kimse de herkesi zina eden görür.

Çarh vurup dönmek sebebiyle başı dönen kimseler, bulunduğu odanın duvarlarını döner bir halde görür. Halbuki dönen kendi ve kendi başıdır, odanın duvarları değildir. Bu hal, Türkçe'deki "Kişiyi nasıl bilirsin? Kendin gibi!" darb-ı meseline mutâbıktır. Bunun gibi, zânî kimse de herkesi zânî görür.

2184. O bü'l-fuzûl bağcı o şeyi ki söyledi, onun hâli evlâd-ı Resûl'den uzak idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2184. O boşboğaz bağcı o şeyi ki söyledi, onun hâli Resûl'ün evlâdından uzak idi.

Terbiyesiz bağcının söylediği sözlerdeki hâlden, Resûl'ün evlâdı uzak idi.

Terbiyesiz bağcının söylediği sözlerdeki halden, evlâd-ı Resûl uzak idi.

2185. Eğer o mürtedlerin yavrusu olmasa idi, hanedan için ne vakit böyle söylerdi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2185. Eğer o mürtedlerin yavrusu olmasa idi, hanedan için ne vakit böyle söylerdi?

"Netice" kelimesi, hayvan yavrusu anlamına gelir. Yani, "Edebsiz bağcı eğer mürted ve dinsizlerin yavrusu ve evladı olmasa idi, Resûlullah'ın hanedanı için böyle rezilce isnatlarda bulunur muydu? Çünkü Resûlullah'ın âline ve evladına muhabbet, her bir mümin için vaciptir."

"Netîce", hayvan yavrusu ma'nâsınadır. Ya'ni, "Edebsiz bağcı eğer mürted ve dinsizlerin yavrusu ve evladı olmasa idi, hânedân-ı Resûlullâh için böyle rezîlâne isnâdâtta bulunur muydu? Zîrâ âl ve evlâd-ı Resûlullâh'a muhabbet, her bir mü'min için vacibdir."

2186. Afsunları okudu, onu fakîh dinledi; o sefîh zâlim onun arkasında gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2186. Afsunları okudu, onu fakih dinledi; o sefih zalim onun arkasında gitti.

Bağcı bu hezeyanları söyledi, fakih de onları tam bir itaatle dinledi. Bağcı fakihi ikna ettiğini anlayınca, şerifin arkasından zulmünü işlemek için gitti.

Bağcı bu hezeyânları söyledi, fakîh de onları kemâl-i mutâvaatla dinledi. Bağcı fakîhi iknâ' ettiğini anlayınca, şerîfin arkasından zulmünü îka' için gitti.

2187. Dedi: "Ey eşek, seni bu bağa kim çağırdı? Hayırsızlık sana Peygamber'den mi mîrâs kaldı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2187. Dedi: "Ey eşek, seni bu bahçeye kim çağırdı? Hayırsızlık sana Peygamber'den mi miras kaldı?"

Hint nüshalarında ikinci mısra "از پیمبر دزدیت میراث ماند" şeklindedir. Yani, "Sana Peygamber'den hırsızlık mı miras kaldı?" demek olur.

Hind nüshalarında ikinci mısra از پیمبر دزدیت میراث ماند suretindedir. Ya'ni, "Sana Peygamber'den hırsızlık mı mîrâs kaldı?" demek olur.

2188. "Yavrusu arslana benzer; sen Peygamber yavrusuna benzer misin söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2188. "Yavrusu arslana benzer; sen Peygamber yavrusuna benzer misin söyle!"

Bu anlam, ikinci mısradaki "beççe" kelimesinin yavru anlamına geldiğine göredir. بچه kelimesindeki ب harfi sebebiyet edatı; ve چه (çi) harfi soru edatı olduğuna göre anlam, "Sen Peygamber'e ne sebeple benzersin, söyle!" demek olur. Ankaravî hazretleri bu şekilde anlam vermişlerdir.

Bu ma'nâ, ikinci mısra'daki "beççe" yavru ma'nâsına geldiğine göredir. بچه deki ب sebebiyye; ve چه (çi) edât-ı istifhâm olduğuna göre ma'nâ, "Sen Peygamber'e ne sebeble benzersin, söyle!" demek olur. Ankaravî hazretleri bu sûretle ma'nâ vermişlerdir.

2189. Mültecî adam şerîfe onu yaptı ki, Hâricî âl-i Yâsîn'e yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2189. Sığınan adam şerife onu yaptı ki, Haricî Yâsîn ailesine yapar.

İğrenç olan bağcı adam şerife, "Haricî" diye adlandırılan Yezid askerinin Peygamber'in ailesine ve evlatlarına yaptıkları zulüm ve kötülüğü yaptı. Hint nüshalarında birinci mısra با شریف آن کرد آن دون از کجی şeklindedir. Anlamı, "O alçak, eğrilikten dolayı şerife onu yaptı ki..." demektir. "Yâsîn", Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) mübarek isimlerinden biridir. "Âl-i Yâsîn", Peygamber ailesi demektir.

İkrâh edici olan bağcı adam şerîfe, “Hâricî” ta'bîr olunan Yezîd askerinin âl ve evlâd-ı Peygamberî'ye yaptıkları zulüm ve şenâati yaptı. Hind nüshalarında birinci mısra با شریف آن کرد آن دون از کجی sûretindedir. Ma'nâsı, "O alçak, eğrilikten dolayı şerîfe onu yaptı ki..." demek olur. "Yâsîn", Risâletpenâh efendimizin esmâ'-i şerîfesinden birisidir. “Âl-i Yâsîn", âl-i Peygamberî demek olur.

2190. Nihayet dâimâ şeytân ve gul ne kîn tutarlarsa, âl-i Resûl ile Yezîd ve [2204] Şimir gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2190. Nihayet şeytan ve gul (çöl cini) daima ne kin tutarlarsa, Resul'ün ailesi ile Yezid ve Şimir gibi.

Bu beyit yukarıdaki beyte bağlıdır. Yani, "Bağcı, Haricî'nin Yasin ailesine yaptığı kötülüğü yaptı. Bağcının şerife (Peygamber soyundan gelen kişiye) olan zulmü ve kini, şeytanın ve gulyabaninin insanoğluna olan sürekli kinine benzer. Ve şeytanın ve gulyabaninin insanoğluna olan sürekli kini de, Yezid ve Şimir'in Resul'ün ailesine olan kini ve zulmü gibidir" demek olur. "Gul", çöllerde insanoğlunun yolunu şaşırtıp, helak vadilerine sevk eden cine derler. "Yezid", Şam valisi olup, Resul'ün ailesine ihanet ile bilinen bir habis (kötü kişi)dir. Ve "Şimir", Yezid'in askerlerinden olup, İmam Hüseyin (r.a.) efendimizin başını kesen bir melunun (lanetlenmiş kişinin) adıdır.

Bu beyit yukarıki beyite merbûttur. Ya'ni, "Bağcı, Hâricî'nin âl-i Yâsîn'e yaptığı fenâlığı yaptı. Bağcının şerîfe olan zulmü ve kîni, şeytanın ve gūlyabânînin benî Adem'e olan dâimî kînine benzer. Ve şeytanın ve gülyabânînin benî Âdem'e olan dâimî kîni dahi, Yezîd ve Şimir'in âl-i Resûl'e olan kîni ve zulmü gibidir" demek olur. "Gül", sahrâlarda benî Adem'in yolunu şaşırtıp, helâk vâdílerine sevk eden cine derler. "Yezîd", Şam vâlîsi olup, âl-i Resûl'e ihânet ile ma'rûf bir habîstir. Ve "Şimir", Yezîd'in askerlerinden olup, İmâm Hüseyin (r.a.) efendimizin başını kesen bir mel'ûnun adıdır.

2191. Şerîf o zalimin darbesinden harab oldu; o fakîhe dedi: "Biz sudan sıçradık."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2191. Şerif o zalimin darbesinden harap oldu; o fakîhe dedi: "Biz sudan sıçradık."

Yani, "Biz dereden atladık." Hint nüshalarında ما جستیم از آب yerine با چشم پر آب geçmektedir. "Ağlayan gözü ile fakîhe dedi" demek olur.

Ya'ni, "Biz dereden atladık." Hind nüshalarında ما جستیم از آب yerine با چشم پر آب vaki'dir. Ağlayan gözü ile fakîhe dedi" demek olur.

2192. "Sebât et şimdi; zîrâ yalnız ve nâkıs kaldın. Davul gibi ol, karnın üzerine darbe ye!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2192. "Şimdi sabret; çünkü yalnız ve eksik kaldın. Davul gibi ol, karnının üzerine darbe al!"

Şimdi bağcının hücumuna karşı sabret. Çünkü arkadaşlarını terk edip yalnız kaldın ve kuvvetin ile yardımcın eksik oldu. Artık davul gibi ol da karnının üzerine bağcının sopalarını al!

"Şimdi bağcının hücumuna karşı sebât et. Zîrâ arkadaşlarını terk edip yalnız kaldın ve kuvvetin ve yardımcın nâkıs oldu. Artık davul gibi ol da karnının üzerine bağcının sopalarını ye!"

2193. "Eğer şerîf ve layık ve musahib değil isem, ben senin için böyle zalimden aşağı değilim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2193. "Eğer şerefli, lâyık ve dost değil isem, ben senin için böyle zalimden daha aşağı değilim!"

2194. "Muhakkak beni bu garaz sahibine verdin; ahmaklık ettin; senin için kötü ivaz oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2194. "Muhakkak beni bu garaz sahibine verdin; ahmaklık ettin; senin için kötü ivaz oldu!"

"Beni bu garaz sahibi olan bağcıya terk etmekle ahmaklık ettin. Bağcıdan yiyeceğin dayak, bu ahmaklığının kötü bedeli ve cezasıdır."

"Beni bu garaz sahibi olan bağcıya terk etmekle ahmaklık ettin. Bağcıdan yiyeceğin dayak, bu ahmaklığının kötü bedeli ve cezasıdır."

2195. Ondan fâriğ oldu, geldi dedi ki: "Ey fakîh, ne fakîhsin? Ey sen her sefihin ayıbısın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2195. Ondan vazgeçti, geldi dedi ki: "Ey fakih, ne fakihsin? Ey sen her sefihin ayıbısın!"

Bağcı, şerifi dövmekten vazgeçtikten sonra, fakihin üzerine gelip dedi ki: "Ey fakih efendi, sen nasıl bir fakihsin? Sen fakih değil, aksine her sefihin ayıbı ve lekesisin!"

Bağcı şerîfi döğmekten fâriğ olduktan sonra, fakîhin üzerine gelip dedi ki: "Ey fakîh efendi, sen nasıl fakîhsin? Sen fakîh değil, belki her sefihin ayıbı ve lekesisin!"

2196. "Senin fetvân bu mudur? Ey eli kesilmiş ki gelesin ve "Emir var mıdır?" demeyesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2196. "Senin fetvan bu mudur? Ey eli kesilmiş kişi, gelip de "Emir var mıdır?" demeyesin!"

2197. "Böyle rûhsatı Vasît'ta mı okudun; yahût bu mes'ele Muhît'te mi vardır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2197. "Böyle bir ruhsatı Vasît'te mi okudun; yahut bu mesele Muhît'te mi vardır?"

Vasît ve Muhît, fıkıh kitaplarından iki kitabın ismidir.

Vasît ve Muhît, fıkıh kitaplarından iki kitabın ismidir.

2198. Dedi: "Hakkın vardır, vur, elin erişti! Bu, dostlardan munkatı' olan kimsenin lâyığıdır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2198. Dedi: "Hakkın vardır, vur, elin erişti! Bu, dostlardan kopan kimsenin lâyığıdır!"

Fakih, bağcıya dedi: "Ne söylesen hakkın vardır. Elinde kudret hâsıl olmuştur; dövebildiğin kadar döv! Bu dayak, arkadaşlardan ayrılan kimseye lâyık bir cezadır!"

Bilinmeli ki, bu kıssada Pîr Hazretleri tarafından müminlere birlik ve beraberlik tavsiye edilir. Tarihe dikkat edilirse, İslâm devletlerinden her birinin yıkılışına sebep, aralarındaki ayrılık olmuş ve bu ayrılık onların arasına, hiç şüphe yok ki düşmanları tarafından sokulmuştur. Zamanımızda düşmanlar İslâm unsurları arasına aynı ayrılığı ekmişler ve Arap, Arnavut ve Kürt unsurları arasına "milliyet" gibi bozuk bir fikir koyarak, İslâm topluluğunu zayıflatmışlar ve her biri siyasi emellerine ulaşmışlardır. İslâm ehli bundan ibret almalıdır.

Fakih bağcıya dedi: "Ne söylesen hakkın vardır. Elinde kudret hâsıldır; döğebildiğin kadar döğ! Bu dayak, arkadaşlardan ayrılan kimseye lâyık bir cezâdır!"

Ma'lûm olsun ki, bu kıssada cenâb-ı Pîr tarafından mü'minlere ittihad ve ittifak tavsiye buyurulur. Târîhe dikkat olunursa, hükûmât-ı islâmiyyeden her birinin inkırâzına sebeb, aralarındaki nifâk sebeb olmuş ve bu nifâk onların arasına, hiç şübhe yok ki düşmanları tarafından ilkā edilmiştir. Zamânımızda düşmanlar anâsır-ı İslâm arasına aynı nifakı ekmişler ve Arab ve Arnavud ve Kürt unsurları arasına "milliyet" fikr-i fâsidini koyarak, câmia-i İslâmiyyet'i za'fa düşürmüşler ve her birisi siyâsî emellerine nâil olmuşlardır. Ehl-i İslâm bundan ibret almak lâzım gelir.

## Marîzin kıssasına ve Peygamber (a.s.)ın iyâdetine rücû'

2199. Bu iyâdet bu sıla içindir; ve bu sıla yüz muhabbetten hâmiledir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2199. Bu ziyaret bu sıla içindir; ve bu sıla yüz muhabbetten gebedir.

Bu şerefli beyit, yukarıda 2136 numarada geçen beyite bağlıdır. Ve "sıla", ulaşmak ve hediye vermek ve akrabayı ziyaret etmek ve bağış anlamlarındadır. Yani, Resûlullah Efendimizin (s.a.v.) sahabiyi bu ziyareti, yukarıda faydasını zikrettiğimiz "sıla" içindir. Ve bu sılada dahi muhabbetin birçok farklı duyguları gizlidir.

Bu beyt-i şerîf, yukarıda 2136 numarada vâki' ... beyitine merbûttur. Ve "sıla", ulaşmak ve hediye vermek ve akrabâyı ziyaret etmek ve atâ ma'nâlarınadır. Ya'ni, Resûlullâh Efendimizin sahâbîyi bu iyâdeti, bu yukarıda fâidesini zikr ettiğimiz "sıla" içindir. Ve bu sılada dahi muhabbetin birçok muhtelif duyguları mündemicdir.

2200. Bî-nazîr olan Resûl iyâdete gitti; ve o sahâbîyi nez' hâlinde gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2200. Eşi benzeri olmayan Resûl (a.s.) ziyarete gitti; ve o sahâbîyi can çekişme hâlinde gördü.

Dünyada eşi ve benzeri olmayan Peygamberlerin Sonuncusu Efendimiz (a.s.), bu amaçla hasta olan sahâbîyi ziyarete gitti ve onu can çekişme hâlinde gördü.

Bilinmeli ki, insân-ı kâmil (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), ister insanların ziyaretine gitsin, ister insanlar onun ziyaretine gelsin, her iki durumda da hakikatte ziyaret eden insanlar; ve ziyaret edilen insân-ı kâmil olur. Nasıl ki cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in başlangıcında şöyle buyururlar: شر العلماء من زار الأمراء و خير الأمراء من زار العلماء نعم الأمير على باب الفقير و بئس الفقير على باب الأمير yani, "Âlimlerin şerlisi, yöneticilerin ziyaretine gidenler; ve yöneticilerin hayırlısı, âlimleri ziyaret edenlerdir. Fakirin kapısına giden emir ne güzel emirdir; ve emirin kapısına giden fakir ne kötü fakirdir!" buyurmuşlardır. Halk bu hadîs-i şerîfin zahirini alıp, âlimlerin şerlilerinden olmamak için, bir âlimin emirin ziyaretine gitmesinin caiz olmadığını söylerler. Aksine bu parlak sözün şerefli anlamı, onların zannettikleri gibi değildir. Belki onun anlamı şudur ki: Âlimlerin şerlisi, yöneticilerden yardım uman ve iyilik ve doğruluğu yöneticiler aracılığıyla olan ve onların korkusundan iyiliğe çalışan kimsedir. Ve onun yöneticileri ziyareti hususunda elde ettiği niyet, yöneticilerin kendisine ihsan etmesi ve hürmet etmesi ve makam vermesidir. Bu sebeple o âlim, yöneticiler sebebiyle iyilik kesb eder (irâdî kazanım elde eder) ve cehaletten ilme gider ve âlim olunca onların siyasetinin korkusundan edepli olur ve ister istemez doğru yol üzerinde yürür. Gerek emir surette onun ziyaretine gelsin; ve gerek o emirin ziyaretine gitsin, her hâlükârda o emirin ziyaretçisi ve emir onun ziyaret edileni olur. Fakat bir âlim yöneticiler sebebiyle ilim ile vasıflanmayıp, aksine onun ilmi öncesiz ve sonrasız Yüce Allah hazretleri için olmuş bulunursa, mezhebi ve çabası doğru yol üzerine olur. Çünkü onun tabiatı ancak budur. Eğer böyle bir âlim görünüşte emirin ziyaretine gitse bile, emir ziyaret eden ve o âlim ise ziyaret edilen olur. Çünkü bütün hâllerde emir ondan istifade eder ve yardım görür; ve o âlim ise emirden müstağnidir, güneş gibi nur saçandır; işi bağış ve ihsandır." Şimdi, her ne kadar görünüşte şanlı Peygamber Efendimiz (a.s.) ziyaret eden ve sahâbî ziyaret edilen ise de, manen bunun aksidir. Bu sebeple sahâbî manevî ziyaretinin faydasını gördü. Nasıl ki ileride gelecektir.

Cihânda misli ve nazîri olmayan Hâtem-i Enbiyâ Efendimiz, bu maksada binâen hasta olan sahâbînin iyâdetine gitti ve onu hâlet-i nez'de gördü.

Ma'lûm olsun ki, insân-ı kâmil, ister nâsın ziyaretine gitsin, ister nâs onun ziyaretine gelsin, her iki şıkta da hakikatta zâir nâs; ve mezûr insân-ı kâmil olur. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in ibtidâsında şöyle buyururlar: شر العلماء من زار الأمراء و خير الأمراء من زار العلماء نعم الأمير على باب الفقير و بئس الفقير على باب الأمير ya'ni, "Ulemânın şerlisi, ümerânın ziyâretine gidenler; ve ümerânın hayırlısı, ulemâyı ziyaret edenlerdir. Fakîrin kapısına giden emîr ne güzel emîrdir; ve emîrin kapısına giden fakîr ne fenâ fakîrdir!" buyurmuşlardır. Halk bu hadîs-i şerîfin zâhirini alıp, âlimlerin şerlilerinden olmamak için, bir âlimin emîrin ziyaretine gitmesi câiz olmadığını söylerler. Halbuki bu kelâm-ı münîfin ma'nâ-yı şerîfi, onların zannettikleri gibi değildir. Ve belki onun ma'nâsı budur ki: Âlimlerin şerlisi, ümerâdan meded uman ve salâh ve sedâdı ümerâ vâsıtasıyla olan ve onların korkusundan salâha sa'y eden kimsedir. Ve onun ümerâ ziyareti husûsunda tahsil ettiği niyet, ümerânın kendisine ihsân etmesi ve hürmet eylemesi ve mansıb vermesidir. Binâenaleyh o âlim, ümerâ sebebiyle salâh kesb eder ve cehilden ilme gider ve âlim olunca onların siyaseti korkusundan müeddeb olur ve ister istemez tarîk-ı muvâfık üzerinde yürür. Gerek emîr sûrette onun ziyaretine gelsin; ve gerek o emîrin ziyaretine gitsin, alâ-külli-hâl o emîrin zâiri ve emîr onun mezûru olur. Velâkin bir âlim ümerâ sebebiyle ilim ile muttasıf olmayıp, belki onun ilmi evvelen ve âhiren Hak Teâlâ hazretleri için olmuş bulunursa, mezheb ve sa'yi râh-ı savâb üzerine olur. Zîrâ onun tab'ı ancak budur. Eğer böyle bir âlim sûretâ emîrin ziyaretine gitse bile, emîr zâir ve o âlim ise mezûr olur. Zîrâ cemî'-i ahvâlde emîr ondan istifade eder ve muâvenet görür; ve o âlim ise emîrden müstağnîdir, güneş gibi nûr-bahştır; işi atâ ve bahşiştir." Imdi, her ne kadar sûrette Resûl-i zîşân Efendimiz zâir ve sahâbî mezûr ise de, ma'nen bunun aksidir. Binâenaleyh sahâbî ziyâret-i ma'nevîsinin fâidesini gördü. Nitekim âtîde gelecektir.

2201. Huzur-ı evliyâdan uzak olduğun vakit, hakikatta Hak'tan uzak olmuşsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2201. Evliyaların huzurundan uzak olduğun zaman, hakikatte Hakk'tan uzaklaşmışsın demektir.

Yukarıdaki beytin açıklamasından anlaşıldığı üzere, gerek görünüşte gerekse anlamda evliyaların huzurundan uzak olduğun zaman, hakikatte ve anlamda Hakk'tan uzaklaşmışsın demektir. Nasıl ki şanlı Peygamber Efendimiz bu anlama işaretle "Beni gören muhakkak Hakk'ı gördü" buyururlar. Peygamber varisi olan her bir insân-ı kâmilin de bu anlamda birçok sözleri vardır. Gelecekte gelecektir.

Yukarıki beyitin îzâhından anlaşıldığı üzere, gerek sûrette ve gerek ma'nâda huzûr-ı evliyâdan uzak olduğun vakit, hakikatta ve ma'nâda Hak'tan uzak olmuşsun demektir. Nitekim Resûl-i zîşân Efendimiz bu ma'nâya işareten من رأنى فقد رأى الحق ya'ni, "Beni gören muhakkak Hakk'ı gördü" buyururlar. Vâris-i nebevî olan her bir insân-ı kâmilin dahi bu ma'nâda birçok kelâmları vardır. Atîde gelecektir.

2202. Mâdemki refiklerin hicrinin neticesi gamdır, şahların yüzünün firakı ne vakit ondan aşağıdır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2202. Mademki arkadaşların ayrılığının sonucu gamdır, şahların yüzünün ayrılığı ne zaman ondan aşağıdır?

Bağcı kıssasında olduğu gibi, mademki arkadaşların terk etmesi ve ayrılığı gam doğuruyor, her biri birer gerçek şah olan insân-ı kâmillerin ayrılığı ondan aşağı olur mu?

Bağcı kıssasında olduğu gibi, mâdemki arkadaşların terki ve hicri gam tevlîd ediyor, her biri birer şâh-ı hakîkî olan insân-ı kâmillerin ayrılığı ondan aşağı olur mu?

2203. Her dem acele şahların sâyesini iste, tâ ki sâyeden, güneşten daha iyi olasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2203. Her an aceleyle şahların gölgesini iste ki, gölgeden güneşten daha iyi olasın!

Ey Hakk Yolcusu, dünya hayatında vakit geçirmeksizin daima insân-ı kâmillerin gölgesini ve terbiyesini iste; ta ki onların gölgesinden ve terbiyesinden ruhun, görünen güneşten daha parlak olsun!

Ey sâlik, hayât-ı dünyeviyyede vakit geçirmeksizin dâimâ kâmillerin sâyesini ve terbiyesini iste; tâ ki onların sâyesinden ve terbiyesinden rûhun, sûrî güneşten daha parlak olsun!

2204. Eğer seferin varsa bu niyetle git; ve eğer hazar olursa, bundan gafil olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2204. Eğer yolculuğun varsa bu niyetle git; ve eğer ikamet hâli olursa, bundan habersiz olma!

Eğer yolculuğa ve seyahate çıkarsan, bir insân-ı kâmil ile karşılaşmak kasıt ve niyeti ile çık; ve eğer bulunduğun şehirde ikamet ediyorsan, yine bir insân-ı kâmil ile karşılaşmak niyetinden habersiz olma. Çünkü insân-ı kâmil ile karşılaşma arzusu dahi mutluluktur!

Eğer sefere ve seyahate çıkarsan, bir kâmile mülâkî olmak kasd ve niyeti ile çık; ve eğer bulunduğun şehirde mukîm isen, yine bir insân-ı kâmile mülâkî olmak niyetinden gâfil olma. Zîrâ insân-ı kâmile mülâkât temennîsi dahi saâdettir!

## Şeyh Bâyezîd (k.s.)nun, "Ka'be benim, benim etrafımı tavaf et!" demesi

2205. Ümmetin şeyhi Bâyezîd hac ve umre için Mekke tarafına koşuyordu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2205. Ümmetin şeyhi Bâyezîd hac ve umre için Mekke tarafına koşuyordu.

Bu bahsin başlığı Hind nüshalarında گفتن شیخی بر بایزید را که کعبه منم گرد من طواف كن yani, "Bir şeyhin Bâyezîd'e, "Kâbe benim, benim etrafımı tavaf et!" demesi" şeklindedir. Yukarıya eklenen Ankaravî nüshasına göre, bu sözü söyleyen, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin kendileridir. Ve Hind nüshalarına göre bu sözü bir şeyh, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine söylemiştir. Fakat ilerideki beyitlere dikkat edilirse, bu sözün bir kâmil (olgun insan) tarafından Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine söylendiği anlaşılmaktadır. Ve evliyâullâhın bu anlamda sözleri çoktur. Örneğin, Ebû'l-Hasan-ı Harakanî hazretleri لو عرفتموني لسجدتمونی yani, "Eğer siz beni tanısaydınız, elbette bana secde ederdiniz!" buyurmuşlardır. Ve Hz. Pîr efendimiz dahi bir gazellerinde şöyle buyururlar:

"Aşıkların kıblesi benim, şûrîdelerin (aşkından aklı karışmışların) Kâbe'si benim. Kalk gel ve benim kapımın eşiğine baş koy!"

Bu bahis, yukarıda 2201 numarada geçen چون شوی دور از حضور اولیا در حقیقت گشته دور از خدا beytine bağlıdır. Yani, "Kendisine tabi olan müridlerin şeyhi olan Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri hac ve umre niyetiyle Mekke-i Mükerreme tarafına gitmek için acele ediyordu."

Bu bahsin ünvânı Hind nüshalarında گفتن شیخی بر بایزید را که کعبه منم گرد من طواف كن ya'ni, "Bir şeyhin Bâyezîd'e, "Ka'be benim, benim etrafımı tavâf et!" demesi" sûretindedir. Yukarıya derc olunan Ankaravî nüshasına göre, bu sözü söyleyen, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin kendileridir. Ve Hind nüshalarına göre bu sözü bir şeyh, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine söylemiştir. Fakat âtî-deki ebyâta dikkat olunursa, bu sözün bir kâmil tarafından Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine söylendiği anlaşılmaktadır. Ve evliyâullâhın bu ma'nâda kelâmları çoktur. Ezcümle, Ebû'l-Hasan-ı Harakanî hazretleri لو عرفتموني لسجدتمونی ya'ni, "Eğer siz beni tanısa idiniz, elbette bana secde ederdiniz!" buyurmuşlardır. Ve Hz. Pîr efendimiz dahi bir gazellerinde şöyle buyururlar:

"Aşıkların kıblesi benim, şûrîdelerin Kâ'be'si benim. Kalk gel ve benim kapımın eşiğine baş koy!"

Bu bahis, yukarıda 2201 numarada geçen چون شوی دور از حضور اولیا در حقیقت گشته دور از خدا beyitine merbûttur. Ya'ni, "Kendisine tâbi' olan mürîdlerin şeyhi olan Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri hac ve umre kasdıyla Mekke-i Mükerreme cânibine gitmek için isti'câl ediyor idi."

2206. O her bir şehre ki giderdi, ibtidâdan muhakkak azîzleri açıkça taharrî eder idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2206. O, gittiği her şehre ilk olarak muhakkak azizleri açıkça arardı.

Yani, evliyaların huzuru Hakk'ın huzuru olduğundan ve Kâbe nasıl ki Zât isminin tecelli yeri ise, Hakk'ın velisi olan insân-ı kâmil de aynı şekilde Zât isminin tecelli yeri bulunduğundan, evvela onu tavaf etmek için, Bayezid-i Bistâmî hazretleri gittiği her şehirde kendisine gerçekleşen tavsiye gereğince, açıkça insân-ı kâmilleri arardı.

Ya'ni, huzûr-ı evliyâ huzûr-ı Hak olduğundan ve Ka'be nasıl ki mazhar-ı ism-i Zât ise, veliyy-i Hak olan insân-ı kâmil dahi kezâlik mazhar-ı ism-i Zât bulunduğundan, evvelâ onu tavaf etmek için Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri gittiği her bir şehirde kendisine vâki' olan tavsiye mûcibince, açıktan açığa insân-ı kâmilleri arardı.

2207. Etrafı dolaşırdı ki, şehirde kim vardır ki, o, erkân-ı basîret üzere müttekîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2207. Etrafı dolaşırdı ki, şehirde kim vardır ki, o, basiret esasları (ilme'l-yakîn, ayne'l-yakîn ve hakka'l-yakîn) üzere takva sahibidir.

"Basiret esasları"ndan kasıt, ilme'l-yakîn (bilgi yoluyla kesin inanma), ayne'l-yakîn (gözlem yoluyla kesin inanma) ve hakka'l-yakîn (yaşayarak kesin inanma) esaslarıdır. Yani, bu şehirde bu üç esasa dayanmış olan olgun insanlardan kimler vardır diye, gittiği şehirlerin etrafını dolaşırdı.

“Erkân-ı basîret”ten murâd, ilme'l-yakîn ve ayne'l-yakîn ve hakka'l-yakîn esaslarıdır. Ya'ni, bu şehirde bu üç esâsa dayanmış olan kâmillerden kimler vardır diye, gittiği şehirlerin etrafını dolaşırdı.

2208. Hak buyurdu ki: “Seferde her nereye gidersen, evvelâ bir merdin tâlibi olman lâzımdır.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2208. Hak buyurdu ki: “Seferde her nereye gidersen, evvelâ bir merdin tâlibi olman lâzımdır.”

Şerh eden büyük âlimler bu anlamda bir ayet-i kerimeye rastlayamadıkları için çeşitli görüşler belirtmişlerdir. Ankaravî hazretleri, “Beyt-i şerifte Yüce Allah tarafından Musa (a.s.)'a hitaben Hızır (a.s.)'a işaretle, 'İki denizin birleştiği yerde salih bir kulum vardır.' buyurulduğuna işaret edilmiş olursa, bu anlama delalet eden ayet-i kerime فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ (Nahl, 16/43) yani, “Eğer bilmezseniz, ehl-i zikre sorun!” ayetidir. Burada “ehl-i zikir”, peygamberlerin sırlarına ve hallerine vakıf olan kimselerdir. Ve eğer bu anlamda bir hadis-i kudsi varsa, bilgim dahilinde değildir” buyururlar. Ve Hint şarihlerinin çoğu bu hususta suskun kalmış olup, yalnız Şeyh Muhammed Rıza, “Bu hükmün, Musa (a.s.)'ın sahifelerinde bulunduğunu, bir aziz tarafından beyan olunduğunu” nakletmiş; ve Veli Muhammed Ekberâbâdî de bu beyanı zikretmekle yetinmiştir.

Fakirin görüşüne göre, Kur'an-ı Kerim'de kelime kelime bu şerefli beyte karşılık gelen bir ayet aramaya gerek yoktur. Cenab-ı Pir efendimiz, çeşitli Kur'an ayetlerinin özetini bu şerefli beyitte beyan buyurmuşlardır. Bilinmektedir ki, bu bahis, Kâbe tavafı ve insân-ı kâmil bahsidir. Hacc Suresi'nde وَأَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالاً وَعَلَى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ (Hacc, 22/27) yani, “Ey İbrahim, insanları hacca davetle çağır ki, yaya ve binekli olarak her uzak yoldan adamlar sana gelsinler!” buyurulmuştur. Bu ayet-i kerimede, hem sefer ve hem de Kâbe tavafı ve hem de zamanının peygamberi ve insân-ı kâmili olan İbrahim (a.s.)'ın ziyareti emredilir. Ve birçok ayette, ibret almak için "سيروا في الأرض" "Yeryüzünde seyahat ediniz!" buyurulur. Ve diğer bir ayette de, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (Tevbe, 9/119) yani "Ey müminler, Allah'a karşı gelmekten sakının ve sadıklarla beraber olun!" buyurulur. İbret için sefere çıkmak ve beraber olmak için sadıkları arayıp bulmak, bu beytin anlamıdır. Ve aynı şekilde Kehf Suresi'nde geçen وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبِعْ هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا (Kehf, 18/28) yani, "Nefsini sabah ve akşam ilahi vechi isteyerek Rablerine dua edenlerle birlikte tut ve dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme ve kalbini bizim zikrimizden gafil kılan ve hevasına tabi olan kimseye itaat etme; onun işi bozuktur!" ayet-i kerimesi, şerefli beyitte zikredilen ilahi bir merdin talibi olmaya emirdir. Sözün özü, bu anlamlarda çeşitli ayetler ve hadisler mevcuttur.

Şurrâh-ı kirâm bu meâlde bir âyet-i kerîmeye tesadüf edememiş olduklarından, muhtelif mütâlaalarda bulunmuşlardır. Ankaravî hazretleri, “Beyt-i şerîfte Cenâb-ı Hak tarafından Mûsâ (a.s.) a hitâben Hz. Hızır'a işaretle, 'Mecma'u'l-bahreyn'de bir sâlih kulum vardır.' buyurulduğuna işaret edilmiş olursa, bu maʼnâya delâlet eden فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ (Nahl, 16/43) ya'ni, “Eğer bilmezseniz, ehl-i zikre sorun!” âyet-i kerîmesidir. Burada “ehl-i zikir”, enbiyânın esrâr ve ahvâline vâkıf olan kimselerdir. Ve eğer bu ma'nâda bir hadîs-i kudsî varsa, ma'lûmum değildir” buyururlar. Ve Hind şârihlerinin çoğu bu husûsta sâkit olup, yalnız Şeyh Muhammed Rızâ, “Bu hükmün, suhuf-ı Mûsâ (a.s.) da bulunduğu, bir azîz tarafından beyân olunduğunu” nakletmiş; ve Velî Muhammed Ekberâbâdî dahi bu beyânı zikr ile iktifâ etmiştir.

Fakîrin mütâlaasına göre, Kur'ân-ı Kerîm'de kelime be-kelime bu beyt-i şerîfe tekabül eden bir âyet aramağa hâcet yoktur. Cenâb-ı Pîr efendimiz, muhtelif âyât-ı Kur'âniyyenin hülâsasını bu beyt-i şerîfte beyân buyurmuşlardır. Ma'lumdur ki, bu bahis, tavâf-ı Ka'be ve insân-ı kâmil bahsidir. Sûre-i Hacc'da وَأَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالاً وَعَلَى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ (Hacc, 22/27) ya'ni, “Yâ İbrâhîm, nâsı hácca da'vetle nídâ et ki, píyâde ve süvâr olarak her uzak yollardan adamlar sana gelsinler!” buyurulmuştur. Bu âyet-i kerîmede, hem sefer ve hem de tavâf-ı Ka'be ve hem de zamânının nebîsi ve “insân-ı kâmil'i olan İbrâhîm (a.s.)'ın ziyareti emir buyurulur. Ve müteaddid âyetlerde, ibret almak için "سيروا في الأرض" "Yer yüzünde seyahat ediniz!" buyurulur. Ve diğer bir âyette de, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (Tevbe, 9/119) ya'ni "Ey mü'minler, Allah'a ittikā edin ve sâdıklarla beraber olun!" buyurulur. İbret için sefere çıkmak ve beraber olmak için sâdıkları arayıp bulmak, bu beytin ma'nâsıdır. Ve keza sûre-i Kehf'te vâki وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبِعْ هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا (Kehf, 18/28) ya'ni, "Nefsini sabah ve akşam vech-i ilâhîyi isteyerek Rableri'ne duâ edenler ile hapset ve hayât-ı dünyâ zînetini isteyerek nazarını onlardan çevirme ve kalbini bizim zikrimizden gāfil kılan ve hevâsına tâbi' olan kimseye mutî' olma; onun işi fâsiddir!" âyet-i kerîmesi, beyt-i şerîfte mezkûr olan tâlib-i merd-i ilâhî olmağa emirdir. Velhâsıl, bu ma'nâlarda muhtelif âyât ve ahâdîs mevcuddur.

2209. Bir hazîneye kasd et ki, fâide ve zarar teba'da gelir, sen onu fer' bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2209. Bir hazineye yönel ki, fayda ve zarar tâbi olarak gelir, sen onu fer'î (ikincil) bil!

"Hazine"den maksat, insân-ı kâmildir. Çünkü insân-ı kâmil, Rabbü'l-erbâb (rablerin Rabbi) olan "Allah" ism-i câmi'inin (tüm isimleri kapsayan ismin) mazharıdır (tecelli yeridir). Ve bu ism-i câmi', erbâb-ı müteferrika (ayrı ayrı rabler) olan bütün ilahi isimleri kuşatır. Ve ayrı ayrı rablerin tecelli yerleri olan diğer fertler, insân-ı kâmilin tâbileridir. "Fayda ve zarar"dan maksat, Dârr (zarar veren) ve Nâfi' (fayda veren) ve Mâni' (engelleyen) ve Mu'tî (veren) gibi ayrı ayrı rablerin ve zıt isimlerin eserleridir. Bu ayrı ayrı rabler, Rabbü'l-erbâb olan ism-i câmi'in fer'îleridir (ikincil unsurlarıdır). Nitekim ayet-i kerimede, أَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ (Yusuf, 12/39) yani, "Ayrı ayrı rabler mi hayırlıdır, yoksa Vâhid-i Kahhâr (bir ve her şeye gücü yeten) olan Allah mı hayırlıdır?" buyurulur. Yani, "Yolculuğunda ve seyahatinde, yeryüzünde ilahi isimlerin hazinesi olan insân-ı kâmili aramaya yönel. Senin ticaret için yaptığın bu yolculukta yöneldiğin kâr ve zarar, insân-ı kâmilin hazinesine tâbi olarak ortaya çıkarlar. Sen kâr ve zararı insân-ı kâmilin fer'îsi bil. Bu sebeple fer'î olana yönelme, asla yönel!"

Menkıbe: Tacirlerden birisi nakleder ki: "Satacağım kumaşları bir hayvana yüklettim ve yolculuğa çıktım. Mısır'a vardığım zaman, kalabalık arasında hayvanımı kaybettim. Çok aradım bulamadım. Bazı kimseler dediler ki: 'Şeyh Ebû'l-Abbâs Demenhûrî (k.s.) hazretlerine müracaat et; belki onun duası bereketiyle hayvanını bulursun.' Bu zatın kemalini (olgunluğunu) işitirdim. Tavsiyeleri üzerine huzuruna gidip, halimi söyledim. Sözüme kulak asmadı, dedi ki: 'Bize misafirler gelmiştir; şu kadar un ve bu kadar et lazım.' Ve bundan başka daha bazı ihtiyaçlardan bahsetti. Dışarıya çıktım, kendi kendime dedim ki: 'Bir daha bu zatın önüne gitmeyeyim. Bu dervişler kendi menfaatlerinden başka bir şey bilmezler.' Bu düşünce ile yürümekte idim; ansızın kendisinde alacağım olan birine rast geldim ve dedim ki: 'Alacağımı vermeyince senin yakanı bırakmam!' Bana altmış akçe verdi. Kendi kendime dedim: 'Bu paralar ile ticaret edeyim; kaybettiğimi kazanayım. Yahut bunu Hak yoluna sarf edeyim.' İkinci şıkka karar verip, Şeyh'in dediklerini satın aldım. Bir akçe arttı, onunla da helva aldım. Bir hammala yüklettim, Şeyh'in tekkesine yöneldim. Tekkeye yaklaştığım zaman, yüklü hayvanımı tekke kapısında gördüm. 'Bu benim hayvanım olmamalıdır' dediysem de, yaklaşıp muayene ettiğimde, üzerindeki eşya tamam olduğu halde benim hayvanım olduğunu gördüm. Düşündüm, 'Şimdi bu hayvanı yine kaybolmaması için ya birine emaneten teslim edeyim; veyahut tekkenin avlusuna götüreyim' dedim; sonra caydım ve dedim ki: 'Bunu selametle bana eriştiren yine muhafaza eder.' Şeyh'in huzuruna girdim; getirdiklerimi arz ettim. Helvayı gördü; 'Nedir?' diye sordu. 'Para arttı, helva aldım.' dedim. Dedi ki: 'Bu şarta dahil değildi. Şimdi ben de bir şey ilave edeyim. Haydi kalk, kumaşlarını pazara götür ve acele sat ve bedelini de çabuk al; ve tacirlerin rekabetinden korkma. Deniz benim sağ elimdedir ve sahra sol elimdedir.' Pazara gittim ve kumaşlarımı pahalı fiyatla sattım ve bedellerini aldım. İşimi bitirdiğim zaman, tacirler deniz ve kara cihetinden hücum ettiler. Sanki bağlı idiler; birdenbire bağları çözülüverdi." Bu menkıbe, Nefehâtü'l-Üns'te böylece zikredilmiştir. Ve bu şerefli beyitteki yüce beyanları tasdik eden fiili bir eseridir.

"Hazîne"den murâd, insân-ı kâmildir. Zîrâ insân-ı kâmil, Rabbü'l-erbâb olan "Allâh" ism-i câmi'inin mazharıdır. Ve bu ism-i câmi', erbâb-ı müteferrika olan bilcümle esmâ'-i ilâhiyyeyi muhîttir. Ve erbâb-ı müteferrikanın mezâhiri olan efrâd-ı sâire, insân-ı kâmilin tevâbi'idir. “Fâide ve zarar"dan murâd, Dârr ve Nâfi' ve Mâni' ve Mu'tî gibi erbâb-ı müteferrika ve esmâ'-i mütekābile âsârıdır. Bu erbâb-ı müteferrika, Rabbü'l-erbâb olan ism-i câmi'in fürû'udur. Nitekim âyet-i kerîmede, أَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ (Yusuf, 12/39) ya'ni, "Erbâb-ı müteferrika mı hayırlıdır, yoksa Vâhid-i Kahhâr olan Allâh mı hayırlıdır?" buyurulur. Ya'ni, "Seferinde ve seyahatinde, yeryüzünde hazîne-i esmâ'-i ilâhiyye olan insân-ı kâmili aramağa teveccüh et. Bu senin ticaret için vâki' olan seferinde teveccüh ettiğin kâr ve zarar, insân-ı kâmilin hazînesine tebean zâhir olurlar. Sen kâr ve zararı insân-ı kâmilin fer'i bil. Binâenaleyh fer'a teveccüh etme, asla teveccüh et!"

Menkabe: Tâcirlerden birisi nakleder ki: "Satacağım kumaşları bir hayvana yüklettim ve sefere çıktım. Mısır'a vâsıl olduğum vakit, kalabalık arasında hayvanımı gāib ettim. Çok aradım bulamadım. Ba'zı kimseler dediler ki: 'Şeyh Ebû'l-Abbâs Demenhûrî (k.s.) hazretlerine müracaat et; belki onun duâsı bereketiyle hayvanını bulursun.' Bu zâtın kemâlini işitirdim. Tavsiyeleri vech ile huzûruna gidip, hâlimi söyledim. Sözüme kulak asmadı, dedi ki: 'Bize misafirler gelmiştir; şu kadar un ve bu kadar et lâzım.' Ve bundan başka daha ba'zı ihtiyâcâttan bahsetti. Dışarıya çıktım, kendi kendime dedim ki: 'Bir daha bu zâtın önüne gitmeyeyim. Bu dervîşler kendi menfaatlarından başka bir şey bilmezler.' Bu hâtıra ile yürümekte idim; ansızın kendisinde alacağım olan birine rast geldim ve dedim ki: 'Alacağımı vermeyince senin yakanı bırakmam!' Bana altmış akçe verdi. Kendi kendime dedim: 'Bu paralar ile ticaret edeyim; gäib ettiğimi kazanayım. Yâhût bunu Hak yoluna sarf edeyim.' İkinci şıkka karar verip, Şeyh'in dediklerini satın aldım. Bir akçe arttı, onunla da helva aldım. Bir hammala yüklettim, Şeyhin tekyesine teveccüh ettim. Tekyeye yaklaştığım vakit, yüklü hayvanımı tekye kapısında gördüm. 'Bu benim hayvanım olmamak lazımdır' dedimse de, yaklaşıp muayene ettiğimde, üzerindeki eşyâ tamam olduğu halde benim hayvanım olduğunu gördüm. Düşündüm, 'Şimdi bu hayvanı yine gäib olmamak için ya birine emâneten tevdî edeyim; ve yâhût tekyenin avlusuna götüreyim' dedim; sonra caydım ve dedim ki: 'Bunu selâmetle bana eriştiren yine muhafaza eder.' Şeyhin huzûruna girdim; getirdiklerimi arz ettim. Helvayı gördü; 'Nedir?' diye sordu. 'Para arttı, helva aldım.' dedim. Dedi ki: 'Bu şarta dâhil değil idi. Şimdi ben de bir şey ziyâde edeyim. Haydi kalk, kumaşlarını pazara götür ve acele sat ve bahâsını da çabuk al; ve tâcirlerin rekābetinden korkma. Deryâ benim sağ elimdedir ve sahrâ sol elimdedir.' Pazara gittim ve kumaşlarımı gālî fiatla sattım ve bahâlarını aldım. İşimi bitirdiğim zaman, tâcirler deniz ve kara cihetinden hücûm ettiler. Sanki bağlı idiler; birdenbire bağları çözülüverdi." Bu menkabe, Nefehâtü'l-Üns'te böylece mezkûrdür. Ve bu beyt-i şerîfteki beyânât-ı aliyyeyi musaddık bir eser-i fiilidir.

2210. Her ekin eken kimsenin kasdı buğday olur; saman ise ona teba'da gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2210. Her ekin eken kimsenin amacı buğday olur; saman ise ona tâbi olarak gelir.

Örneğin, ziraatta asıl olan buğday yetiştirmektir. Onun fer'i (ikincil ürünü) olan saman ise, buğdaya tâbi olarak meydana gelir.

Meselâ, asl olan zirâatta buğday yetiştirmektir. Onun fer'i olan saman ise, buğdaya tebean hâsıl olur.

2211. Saman ekersen bir buğday çıkmaz; bir insan ara, bir insan ara, bir insan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2211. Saman ekersen bir buğday çıkmaz; bir insan ara, bir insan ara, bir insan!

Eğer olgunluk elde etmek istersen, tali olan noksan kişiye yönelme. Nasıl ki buğdayın tali ürünü olan samanı ekersen, buğdayı elde edemezsin. Bu sebeple insân-ı kâmil ara, insân-ı kâmil ara, insân-ı kâmil!

Eğer tahsil-i kemâl istersen, fer' olan nâkısa teveccüh etme. Nitekim buğdayın fer'i olan saman ekersen, buğdayı elde edemezsin. Binâealeyh insân-ı kâmil ara, insân-ı kâmil ara, insân-ı kâmil!

2212. Vakt-i hacc olunca Ka'be'ye kasd et; gittiğin vakit Mekke dahi görülmüş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2212. Hac vakti gelince Kâbe'ye yönel; gittiğin zaman Mekke de görülmüş olur.

Hac vakti geldiğinde, yolculukta asıl olan Kâbe'ye yönel. Oraya gittiğin zaman, tâli olan Mekke'yi de görmüş olursun.

Hacc vakti olunca, seferde asl olan Ka'be'yi kasd et. Oraya gittiğin vakit, fer' olan Mekke'yi dahi görmüş olursun.

2213. Mi'racda kasd, Dost'u görmek idi; teba'da arş ve melaik dahi göründü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2213. Mi'racda amaç, Dost'u görmek idi; buna bağlı olarak arş ve melekler de göründü.

Aynı şekilde, Peygamberlerin Sonuncusu efendimizin mi'raçlarında asıl ve amaçlanan, Allah'ı görmek idi. Bu asıl amaca bağlı olarak ilâhî arş ve yüce melekler de kendisine göründü.

Ve kezâ Hâtem-i Enbiyâ efendimizin mi'râclarında asıl ve maksûd olan, rü'yetullâh idi. Bu asla tebe'an arş-ı ilâhî ve melâike-i kirâm dahi kendilerine göründü.

## Yeni ev yapan mürîdin hikâyesi

2214. Bir gün yeni mürîd bir yeni ev yaptı; şeyh geldi onun evini gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2214. Bir gün yeni mürid (tasavvuf yoluna yeni girmiş kişi) yeni bir ev yaptı; şeyh (mürşid, yol gösterici) geldi, onun evini gördü.

2215. Şeyh kendinin o yeni mürîdine dedi; o iyi düşünücüyü imtihan etti:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2215. Şeyh, o yeni müridine dedi; o iyi düşüneni imtihan etti:

2216. "Ey refik, bu pencereyi niçin yaptın?" Dedi: "Tâ ki bu yoldan nûr içeriye girsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2216. "Ey dost, bu pencereyi niçin yaptın?" Dedi: "Ta ki bu yoldan ışık içeriye girsin."

Mürid, şeyhinin sorusuna cevap olarak, "Odanın içine güneş ışığı girmesi için pencereyi açtım." dedi.

Mürîd şeyhinin suâline cevâben, "Odanın içine ziyâ-yı şems girmek için pencereyi açtım." dedi.

2217. Dedi: "O fer'dir, niyaz bu gerektir, tâ ki bu yoldan ezân sesini işitesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2217. Dedi: "O tali bir şeydir, asıl istek bu gerektir, tâ ki bu yoldan ezan sesini işitesin!"

Şeyh, müride cevap olarak dedi ki: "Pencereden güneş ışığını almak tali bir şeydir. Dünya hayatında asıl olan, ilahi emirlere itaat etmektir. Bu sebeple pencereyi ezan sesini duymak niyetiyle açmış olursan, bu niyetinin içinde güneş ışığı da elde edilmiş olur."

Şeyh mürîde cevâben dedi ki: "Pencereden ziyâ-yı şemsi almak fer'dir. Hayât-ı dünyeviyyede asl olan, evâmir-i ilâhiyyeye itâattır. Binâenaleyh pencereyi ezân sesini duymak kasdıyla açmış olursan, bu niyetin zımnında ziyâ-yı şems dahi hâsıldır.

2218. Kendi vaktinin Hızır'ı bir kimseyi bulmak için, Bâyezîd seferde çok aradı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2218. Kendi vaktinin Hızır'ını bir kimseyi bulmak için, Bâyezîd seferde çok aradı!

Sefer tali bir şeydir; ve insân-ı kâmili bulmak asıl olduğundan, Bâyezîd hazretleri kendi vaktinin Hızır'ı olup, ledün ilimlerine (Allah katından gelen gizli ilimler) vakıf bir kimseyi bulmak için, seferde konakladığı şehirlerde çok araştırırdı.

Sefer fer'; ve insân-ı kâmili bulmak asıl olduğundan, Bâyezîd hazretleri kendi vaktinin Hızır'ı olup, ulûm-i ledünniyyeye vakıf bir kimseyi bulmak için, seferde konduğu şehirlerde çok araştırır idi.

2219. Hilal gibi bir kadd ile bir pîr gördü; onda ricâlin revnakını ve kelâmını gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2219. Hilal gibi bir boy ile bir yaşlı gördü; onda erlerin parlaklığını ve sözlerini gördü.

Boyu hilal gibi bükülmüş ve eğrilmiş bir yaşlı gördü ve o yaşlıda Allah erlerinin parlaklığını ve sözlerini gördü ve onun kâmil olduğunu anladı.

Kāmeti hilâl gibi bükülmüş ve eğrilmiş bir pîri gördü ve o pîrde ricâlullâhın parlaklığını ve sözlerini gördü ve onun kâmil olduğunu anladı.

2220. Gözü görmez ve kalbi güneş gibi; rü'yasında Hindistan'ı görmüş fil gibi. [2233]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2220. Gözü görmez ve kalbi güneş gibi; rüyasında Hindistan'ı görmüş fil gibi.

O pîrin (mürşidin) dış gözü görmezdi; fakat kalbi güneş gibi nur saçardı. Rüyasında Hindistan'ı görmüş olan bir fil gibi mest (kendinden geçmiş) ve müstağrak (dalmış) bir haldeydi. Filin rüyasında Hindistan'ı görmesi, kendinden geçmesinden ve coşkunluğundan kinayedir. Yani, bu pîr de hakikat Hindistan'ını iç gözüyle görüp, kendinden geçmiş ve coşkunlaşmış idi.

O pîrin his gözü görmez idi; ve fakat kalbi güneş gibi nûr saçardı. Rü'yâ-şında Hindistan'ı görmüş olan bir fil gibi mest ve müstağrak bir halde idi. Filin rü'yâsında Hindistan'ı görmesi, mest ve şûrîdeliğinden kinâyedir. Ya'ni, bu pîr dahi hakikat Hindistan'ını çeşm-i bâtını ile görüp, mest ve şûrîde olmuş idi.

2221. Nitekim gözü kapalı uyumuş, yüz tarab görür; ey aceb, açtığı vakit onu görmez!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2221. Nasıl ki gözü kapalı uyumuş olan, birçok tarab görür; ey şaşılacak şey, açtığı zaman onu görmez!

Uyumuş olan kimse, duyu organlarının gözü kapalı olduğu halde birçok neşe ve sevinç veren manzaralar görür. Şaşılacak bir durumdur ki, o duyu organlarının gözünü açtığı zaman, o gördüğü şeylerden hiçbirini göremez!

Uyumuş olan kimse, his gözü kapalı olduğu halde birçok tarab ve sürûr veren manâzır görür. Şâyân-ı taaccübdür ki, o his gözünü açtığı vakit, o gördüğü şeylerden hiçbirini göremez!

2222. Uykuda çok acîbe aşikâr olur; kalb uyku içinde pencere olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2222. Uykuda çok acayip şeyler ortaya çıkar; kalp uyku içinde pencere olur.

Rüyâda çok acayip şeyler belirir. Kalp uyku içinde misâl âlemine (maddî olmayan, hayalî âlem) bir pencere gibidir.

Rü'yâda çok acıb şeyler zâhir olur. Kalb uyku içinde âlem-i misâle bir pencere mesâbesinde olur.

2223. O kimse ki uyanıktır ve latîf rüya görür, o âriftir, onun toprağını göze çek!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2223. O kimse ki uyanıktır ve latif rüya görür, o âriftir, onun toprağını göze çek!

Uyanıklık hâlinde misal âlemini (maddî olmayan varlıkların şekillendiği âlem) gözlemleyen kimse, Allah'ı bilen âriftir. Sen onun bastığı toprağı tam bir saygıyla gözüne sürme gibi çek!

Uyanıklık hâlinde âlem-i misâli müşâhede eden kimse ârif-i billâhtır. Sen onun bastığı toprağı kemâl-i hürmetle gözüne sürme gibi çek!

2224. Onun önünde oturdu ve hâlini sordu; onu fakîr ve hem sahib-i iyal buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2224. Onun önünde oturdu ve hâlini sordu; onu fakir ve hem çoluk çocuk sahibi buldu.

Hz. Bâyezîd o pirin huzurunda oturdu ve onu hem fakir hem de çoluk çocuk sahibi buldu.

Hz. Bâyezîd o pîrin huzurunda oturdu ve onu hem fakîr ve hem de çoluk çocuk sahibi buldu.

2225. Dedi: “Ey Bâyezîd, senin azmin nereyedir? Gurbet yükünü nereye çekeceksin?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2225. Dedi: “Ey Bâyezîd, senin azmin nereyedir? Gurbet yükünü nereye çekeceksin?”

2226. Hz. Bâyezîd dedi: "Erkenden Ka'be'ye teveccühüm vardır." Pîr dedi: "Âgâh ol, yol azığı olarak kendinle nen vardır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2226. Hz. Bâyezîd dedi: "Erkenden Kâbe'ye yönelişim vardır." Pîr dedi: "Uyanık ol, yol azığı olarak kendinle neyin var?"

2227. Dedi: "Diremden iki yüz gümüş tutarım; işte hırkamın kenarına sıkı bağlanmıştır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2227. Dedi: "İki yüz gümüş dirhemim var; işte hırkamın kenarına sıkıca bağlanmıştır."

Hz. Bâyezîd cevaben dedi ki: "İki yüz adet basılmış gümüş param vardır; onlar da hırkamın bir kenarına sıkı sıkı bağlanmıştır."

Hz. Bâyezîd cevaben dedi ki: "İki yüz aded meskûk gümüşüm vardır; onlar da hırkamın bir kenarına sıkı sıkı bağlanmıştır."

2228. Dedi: "Benim etrafımı yedi kere tavaf et ve bunu hacc tavafından daha iyi say!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2228. Dedi: "Benim etrafımı yedi kere tavaf et ve bunu hacc tavafından daha iyi say!"

Bilinmeli ki; Kâbe şeklinde Zât'ın zuhûru (ortaya çıkışı), isimler ve sıfatlar iledir. İnsan şeklinde Zât'ın zuhûru ise, isimler ve sıfatlar ile beraber, bir de oluşa ait sıfatlar iledir. Her ikisinde zuhûr, bu şekilde farklıdır. Bu sebeple insan, Kâbe'ye oranla daha tam bir mazhardır (tecelli yeridir). Çünkü Kâbe'de fakirlik ve zenginlik ve görünüşte hayat ve ölüm ve üreme ve benzerini doğurma ve hastalık ve yeme ve içme gibi bütün edilgen oluşa ait sıfatlar yoktur. Ve onda ancak Zât'ın isimleri ve sıfatlarıyla zuhûru vardır. Bu oluşa ait sıfatlardan uzak olduğu için, Kâbe şeriatça ibadet kıblesi olmuştur. Ve insân-ı kâmil Kâbe'den daha tam olduğu hâlde bu oluşa ait sıfatlara da mazhar olmasından dolayı şeriatça ibadet kıblesi olmamıştır. Şimdi, Kâbe'nin tavafı, yaratılmış tarafından inşa olunan şekli için değil, Hak olan hakikati içindir. Nasıl ki meleklerin Âdem'e secdeleri de onun şekli için değildir. Şimdi, insân-ı kâmilin hakikati Hak olunca, onun oluşa ait sıfatlarından vazgeçilerek sadece hakikati için tavaf olunur.

Ma'lum olsun ki; sûret-i Ka'be'de Zât'ın zuhûru, esmâ ve sıfât iledir. Sûret-i insâniyyede Zât'ın zuhûru ise, esmâ ve sıfât ile beraber, bir de sıfât-ı kevniyye iledir. Her ikisinde zuhûr, bu vech ile muhteliftir. Binâenaleyh insan, Ka'beye nisbetle mazhar-ı etemmdir. Zîrâ Ka'be'de fakr ve gınâ ve ha- yât ve memât-ı sûrî ve tenâsül ve tevlîd-i misil ve maraz ve ekl ve şürb gibi bilcümle sıfât-ı münfaile-i kevniyye yoktur. Ve onda ancak Zât'ın esmâ ve sıfâtıyla zuhûru vardır. Bu sıfât-ı kevniyyeden ârî olduğu için, Ka'be şer'an kıble-i ibâdet olmuştur. Ve insân-ı kâmil Kâbe'den etemm olduğu halde bu sıfât-ı kevniyyeye de mazhariyetinden dolayı şer'an kıble-i ibâdet olmamıştır. İm-di, Ka'be'nin tavâfı, mahlûk tarafından binâ olunan sûreti için değil, Hak olan hakikatı içindir. Nitekim melâikenin Âdem'e secdeleri de onun sûreti için değildir. İm-di, insân-ı kâmilin hakikatı Hak olunca, onun sıfât-ı kevniyyesinden kat'-ı nazar olunarak mahzâ hakikatı için tavâf olunur.

2229. "Ey cömert, o paraları benim önüme koy; bil ki hacc ettin ve murâdın hâsıl oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2229. "Ey cömert, o paraları benim önüme koy; bil ki hacc ettin ve muradın gerçekleşti!"

2230. Umre ettin, ömr-i bâkîyi buldun; sâf oldun, saflığa acele ettin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2230. Umre ettin, sonsuz ömrü buldun; saf oldun, saflığa acele ettin.

"Umre", sözlükte ziyaret etmek anlamına gelir. Şeriatta, Kâbe binasını tavaf ederek ziyaret etmeye denir. Umrenin şartı şudur: Hac vaktinde saçlar tamamen tıraş edilir veya kırpılır ve ihrama bürünülür; Kâbe'nin etrafında bu şekilde tavaf edilir. Umrenin fazileti hakkında birçok hadis-i şerif vardır. Ankaravî hazretleri, Ebû Hureyre hazretlerinden rivayet edilen şu hadis-i şerifi kaydetmiştir: العمرة إلى العمرة كفارة لما بينهما من الذنوب والخطايا yani, "Umre, gelecek umreye kadar iki umre arasındaki günahlara ve hatalara kefarettir." Şimdi, Kâbe'nin tavafı günahlardan ve hatalardan saflığa kefaret olunca, en mükemmel mazhar olan insân-ı kâmilin tavafı, elbette daha fazla saflığı gerektirir.

"Umre", lügatte ziyaret etmek ma'nâsınadır. Şerîatta, binâ-yı Kâ'be'yi tavâf ederek ziyaret etmeğe derler. Umrenin şartı budur: Hac vaktinde kâmilen saçlar tıraş olunur ve yâhût kırpılır ve ihrâma bürünülür; Ka'be'nin etrafında bu sûretle devr olunur. Umrenin fazîleti hakkında birçok hadîs-i şerîfler vardır. Ankaravî hazretleri, Ebû Hureyre hazretlerinden mervî olan şu hadîs-i şerîfi kayd buyurmuştur: العمرة إلى العمرة كفارة لما بينهما من الذنوب والخطايا ya'ni, "Umre, gelecek umreye kadar iki umre arasındaki günahlara ve hatâlara keffârettir." İm-di, Ka'be'nin tavâfı günahlardan ve hatâlardan safvete keffâret olunca, mazhar-ı etemm olan insân-ı kâmilin tavâfı, elbette daha ziyâde safveti mûcib olur.

2231. O Hakk'ın hakkı için ki, senin canın görmüştür ki, beni kendi beyti üzerine güzîde etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2231. O Hakk'ın hakkı için ki, senin canın görmüştür ki, beni kendi beyti üzerine güzîde etmiştir.

Senin canının görmüş olduğu Hakk'a yemin ederim ki, O beni kendi beyti ve Kâbe'si üzerine seçkin kılıp, üstün tutmuştur. Bu husustaki delil ise, "Ben yerime ve göğüme sığmadım; aksine mümin kulumun kalbine sığdım" hadis-i kudsîsidir. Çünkü Kâbe de "yeryüzü"ne dahildir. Aynı şekilde, "Mümin, Yüce Allah katında Kâbe'den daha şereflidir" hadis-i şerifi de, insân-ı kâmilin Kâbe üzerine üstün tutulduğuna açık bir şer'î delildir.

Senin canının görmüş olduğu Hakk'a yemîn ederim ki, O beni kendi beyti ve Ka'be'si üzerine güzîde kılıp, tafdîl etmiştir. Bu husûstaki delîl ise, لا يسعنى أرضى ولا سمائى ولكن يسعنى قلب عبدى المؤمن ya'ni, “Ben yerime ve göğüme sığmadım; ve lâkin mü'min kulumun kalbine sığdım" hadîs-i kudsîsidir. Zîrâ Ka'be dahi “yeryüzü"nde dâhildir. Ve kezâ, المؤمن أشرف على الله من الكعبة ya'ni, "Mü'min, Allâh Teâlâ'ya Ka'be'den eşreftir" hadîs-i şerîfi de, mü'min-i kâmilin Ka'be üzerine tafdíl buyurulduğuna açık bir delil-i şer'îdir.

2232. Her ne kadar ki Ka'be O'nun mahlûkunun evidir, benim hilkatim dahi O'nun sırrının evidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2232. Her ne kadar Kâbe O'nun yaratılmışının evi ise de, benim yaratılışım da O'nun sırrının evidir.

Yani, Kâbe İbrahim Halilullah (a.s.) tarafından inşa edilmiştir; ve benim yaratılışım ise, ayet-i kerimede "İki elimle halk ettim" (Sâd, 38/75) buyurulduğu için, cemâl ve celâl tecelligâhı olarak, Hakk'ın kudret eliyle gerçekleşmiştir. Beyit:

"Kâbe, Âzer'in dostu İbrahim'in yapısıdır; müminin kalbi ise, yüce ve ulu Allah'ın nazargâhıdır."

Bu şerefli beytin ikinci mısraında "İnsân-ı kâmil benim sırrımdır ve ben onun sırrıyım" hadis-i kudsîsine işaret buyurulur. Yani, "İnsan, izafî varlığından önce, benim zâtımda örtülü ve gizli olmuştur. Ve izafî varlıkta ortaya çıkışından sonra, ben onda örtülü ve gizliyim ve ben onun hakikatıyım" demek olur.

Ya'ni, Ka'be İbrâhîm Halilullah (a.s.) tarafından binâ olunmuştur; ve benim hilkatim ise, âyet-i kerîmede خلقت بیدی (Sâd, 38/75) ya'ni “İki elimle halk ettim" buyurulduğu cihetle, mazhar-ı cemâl ve celâl olarak, yed-i kudret-i Hak'la vâki' olmuştur. Beyit:

"Kâ'be Halil-i Âzer'in binâ-kerdesidir; kalb-i mü'min ise, celîl-i ekber olan Allâhu azîmü'ş-şânın nazargâhıdır."

Bu beyt-i şerîfin ikinci mısrâ'ında الإنسان سرى و أنا سره ya'ni, “İnsan-ı kâmil benim sırrımdır ve ben onun sırrıyım" hadîs-i kudsîsine işaret buyurulur. Ya'ni, "İnsan, vücûd-ı izâfîsinden mukaddem, benim zâtımda mestûr ve mahfi olmuştur. Ve vücûd-ı izâfîde zuhûrundan sonra, ben onda mestûr ve mahfiyim ve ben onun hakikatıyım" demek olur.

2233. O haneyi yaptıktan beri ona gitmedi; ve bu hâneye o Hay'den başkası gitmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2233. O evi yaptıktan beri ona gitmedi; ve bu eve o Hayy'den (diri, canlı olan Allah) başkası gitmedi.

Yani, Kâbe'nin binasını Yüce Allah İbrahim (a.s.)'ın eliyle yaptırdığından beri, onda zâtına ait tecellileri (ilahi görünüşleri), isimlerine ait tecellileri, sıfatlarına ait tecellileri ve varlığa ait sıfatları ile ortaya çıkmadı. Fakat bu insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kalp evinde, Hayat sıfatı öncesiz olarak ve sonsuza dek ayakta duran Hak'tan başkası ortaya çıkmadı ve onun kalbine ancak Hak sığdı. Bu şerefli beyitte, yukarıda anılan "Yerim ve göğüm beni kuşatmaz..." hadis-i kudsîsine işaret buyurulur.

Ya'ni, Ka'be'nin binâsını Hak Teâlâ İbrâhîm (a.s.)ın eliyle yapalıdan beri, onda tecelliyât-ı zâtiyyesi ve esmâiyyesi ve sıfâtiyyesi ve sıfât-ı kevniyyesi ile zâhir olmadı. Fakat bu insân-ı kâmilin hâne-i kalbinde sıfat-ı Hayât'ı ezelen ve ebeden kāim olan Hak'tan başkası zâhir olmadı ve onun kalbine ancak Hak sığdı. Bu beyt-i şerîfte, yukarıda zikrolunan لا يسعنى أرضى و لا سمائي ... hadîs-i kudsîsine işâret buyurulur.

2234. Beni gördüğün vakit Huda'yı görmüşsün; Ka'be-i sıdkın etrafını dolaşmışsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2234. Beni gördüğün vakit Allah'ı görmüşsün; doğruluk Kâbe'sinin etrafını dolaşmışsın.

Bu şerefli beytin birinci mısraı, "Beni gören muhakkak Hakk'ı gördü" hadis-i şerifine; ve ikinci mısraı, "Muktedir olan melikin katında, doğruluk makamındadır" ayet-i kerimesine işarettir. Çünkü insân-ı kâmil, Muhammedî sırrın taşıyıcısı olup, o Hazret'in vârisidir; ve mutlak varlığın bütün mertebelerini toplayan olup, O'nun bir elbise ile zuhurudur. Şanlı Resul Efendimiz nasıl ki "Beni gören Hakk'ı görmüştür" buyurmuş ise, onlar da miras yoluyla bu sözü söyleyebilirler. Ve onların makamı, "Muktedir Melik" olan Hakk'ın katında "doğruluk makamı" olduğundan, onları tavaf eden, onların beşerî suretini değil, onlarda gizli olan Muktedir Melik'i tavaf etmiş olurlar. Bu sebeple bu sözü ancak "doğruluk makamı"nda olan kâmiller söyleyebilirler. Çünkü bu söz onların hâl ve zevklerinin gereğidir. Eğer nefsanî sıfatlarla nitelenmiş kimseler, zekâ eseriyle öğrendikleri tasavvuf ilmine vâkıf olmaları sayesinde böyle söylerlerse, küfür ve zındıklık olur. Çünkü insân-ı kâmil ile nâkıs insan arasında çok fark vardır. Herkes kendi hâlini kıyaslamak için, bazılarını saymak faydadan uzak değildir: 1. İnsân-ı kâmil, nefsanî sıfatlarının hüküm ve tesirinden kurtulmuştur. Onda ruhî sıfatlar hükmetmektedir. Nâkıs insan bunun aksinedir. 2. İnsân-ı kâmil, Hakk'ın kevnî sıfatlarının hükümlerini, şeriat dairesinde mertebeleri korumak için icra eder. Nâkıs insan ise, eğer müttaki ise, şeriata riayette nefsanî hazzına bakar; müttaki olmayanlar hakkında söz yoktur. 3. İnsân-ı kâmil, korku ve hüzünden uzaktır. Çünkü benlik zevki Hak varlığında yok olmuştur. Bu sebeple kalbi ilahî kazaya itaatkârdır. Nâkıs insan ise, benlik zevkine dalmış olup, korku ve hüzün sahibidir. Bu sebeple kalbi ilahî kaza ile mücadele içindedir. 4. İnsân-ı kâmil, Hakk'ın sırlarına ilme'l-yakîn (bilgiyle kesin bilme), ayne'l-yakîn (görerek kesin bilme) ve hakka'l-yakîn (yaşayarak kesin bilme) ile bakar. Nâkıs insan ise, Hakk'ın sırlarını bilmek hususunda akıl ve zekâsını kullanır. 5. İnsân-ı kâmil ölüme âşıktır; nâkıs insan ise ölümden nefret eder.

Beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ı من رآني فقد رآى الحق ya'ni, “Beni gören muhakkak Hakk'ı gördü" hadîs-ı şerîfine; ve ikinci mısrâ'ı في مَقْعَدِ صدق عند مليك مقتدر (Kamer, 54/55) ya'ni, "Muktedir olan melíkin indinde, mak'ad-ı sıdkdadır" âyet-i kerîmesine işarettir. Zîrâ insân-ı kâmil hâmil-i sırr-ı Muhammedî olup, o hazretin vârisidir; ve vücûd-ı mutlakın bilcümle merâtibini câmi' olup, O'nun bir libâs ile zuhûrudur. Resûl-i zîşân Efendimiz nasıl ki "Beni gören Hakk'ı görmüştür" buyurmuş ise, onlar da bi-hasebi'l-verâse bu sözü söyleyebilirler. Ve onların makāmı, "Melík-i Muktedir" olan Hakk'ın indinde "mak'ad-ı sıdk" olduğundan, onları tavâf eden, onların sûret-i beşeriyyesini değil, onlarda muhtefî olan Melík-i Muktedir'i tavâf etmiş olurlar. Binâenaleyh bu sözü ancak "mak'ad-ı sıdk"ta olan kâmiller söyleyebilirler. Zîrâ bu söz onların hâl ve zevklerinin iktizâsıdır. Eğer sıfât-ı nefsâniyye ile muttasıf olan kimseler, eser-i zekâ ile öğrendikleri ilm-i tasavvufa vukūf sâyesinde böyle söylerlerse, küfür ve zandaka olur. Zîrâ insân-ı kâmil ile insân-ı nâkıs arasında çok fark vardır. Herkes kendi hâlini mukäyese etmek için, ba'zılarını ta'dâd etmek fâideden hâlî değildir: 1. İnsân-ı kâmil, sıfât-ı nefsâniyyesinin hüküm ve te'sîrinden kurtulmuştur. Onda sıfât-ı rûhiyye hüküm-fermâdır. İnsân-ı nâkıs bunun aksinedir. 2. Insân-ı kâmil, sıfât-ı kevniyye-i Hakk'ın ahkâmını, şer' dâiresinde hifz-ı merâtib için icrâ eder. İnsân-ı nâkıs ise, eğer müttakî ise, şer'a riâyette hazz-ı nefsine nazar eder; müttakî olmayanlar hakkında söz yoktur. 3. İnsân-ı kâmil, havf ve hüzünden berîdir. Zîrâ zevk-i enâniyyeti vücûd-ı Hak'ta müstehlektir. Binâenaleyh kalbi kazâ-yı ilâhîye mutî'dir. İnsân-ı nâkıs ise, zevk-i enâniyyetinde müstağrak olup, havf ve hüzün sahibidir. Binâenaleyh kalbi kazâ-yı ilâhî ile mücadelededir. 4. İnsân-ı kâmil, esrâr-ı Hakk'a ilme'l-yakîn ve ayne'l-yakîn ve hakka'l-yakîn ile nazar eder. İnsân-ı nâkıs ise, esrâr-ı Hakk'ı bilmek husûsunda akıl ve zekâsını kullanır. 5. Insân-ı kâmil ölüme âşıktır; insân-ı nâkıs ise ölümden kerâhet eder.

2235. Benim hizmetim Hakk'ın taatı ve hamdidir, ta zannetmeyesin ki, Hak benden ayrıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2235. Benim hizmetim, Hakk'a itaat ve O'nu övmektir; sakın zannetmeyesin ki, Hak benden ayrıdır.

2236. Gözünü iyi aç, bana bak, tâ ki beşerde Hakk'ın nûrunu göresin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2236. Gözünü iyi aç, bana bak, tâ ki insanda Hakk'ın nurunu göresin!

Kalbinin gözünü aç, benim iç yüzüme bak; bu insan şeklinden Hakk'ın nurunun ortaya çıkışını gör ve buna şaşırma! Çünkü Hakk'ın nuru Musa (a.s.)a ağaç şeklinde ortaya çıkmış ve إِنِّي أَنَا اللَّهُ (Kasas 28/30) [yani "Ben Allah'ım!"] diye hitap buyurmuş idi. Benden de "Ene'l-Hak" derse, bunu yadırgama. Nitekim Hz. Pîr bir gazelinde şöyle buyurur: “Hak ağaçtan Hz. Musa'ya إنى أنا الله (Kasas, 28/30) [yani "Ben Allah'ım"] dedi ve bunu bütün zahir ve batın âlimleri kabul ettiler. Eğer ağaçtan daha üstün olan insandan söylerse, kalp gözünün körlüğünden bunu yadırgama!”

Kalbinin gözünü aç, benim bâtınıma bak; bu sûret-i beşeriyyeden nûr-ı Hakk'ın zuhûrunu gör ve buna taaccüb etme! Zîrâ Hakk'ın nûru Mûsâ (a.s.)a ağaç sûretinde zuhûr etmiş ve إِنِّي أَنَا اللَّهُ (Kasas 28/30) [ya'ni "Ben Allâhım!"] diye hitâb buyurmuş idi. Benden de "Ene'l-Hak" derse, istib'âd etme. Nitekim Hz.Pîr bir gazellerinde şöyle buyururlar: “Hak ağaçtan Hz. Musa'ya إنى أنا الله (Kasas, 28/30) [ya'ni "Ben Allahım"] dedi ve bunu bütün ulemâ-i zâhir ve bâtın kabûl ettiler. Eğer ağaçtan daha efdal olan beşerden söylerse, kalb gözünün körlüğünden bunu istib'âd etme!”

2237. Bâyezîd o nüktelere akıl tuttu; onu altın halka gibi kulağında tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2237. Bâyezîd o nüktelere akıl tuttu; onu altın halka gibi kulağında tuttu.

Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri, o insân-ı kâmilin söylediği bu nüktelere tamamen aklını verdi ve bu nükteleri altın halka gibi kulağına taktı.

Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri o insân-ı kâmilin söylediği bu nüktelere tamâmiyle aklını verdi ve bu nükteleri altın halka gibi kulağına taktı.

2238. Bâyezîd ondan mezîde geldi; müntehî diğer müntehaya erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2238. Bâyezîd ondan ziyadeleşti; müntehî (seyr ilallah'ı tamamlamış olan) diğer bir müntehaya (seyr fillah'a) erişti.

Hz. Bâyezîd, o insân-ı kâmilin irşadından, marifette (Allah bilgisi) artış elde etti. Seyrinde müntehî (seyr ilallah'ı tamamlamış) olan o Hz. Bâyezîd, başka bir müntehaya (seyr fillah'a) erişti. İkinci mısradaki "âhar", "ha" harfinin üstün okunmasıyla, "diğer" anlamındadır. Çünkü "müntehî", "seyr ilallah"ı (Allah'a doğru seyri) tamamlamıştır ve "seyr fillah"a (Allah içinde seyir) yönelmiştir. Ve "seyr fillah"ın sonu yoktur. Nitekim birinci ciltte cenâb-ı Pîr, "Ey birader, Hak mertebeleri sonsuzdur. Her nereye ulaşırsan, orada durma!" buyurmuştu. Eğer "âhir", "ha" harfinin esre okunmasıyla olursa, "nihayet" anlamına gelir ve bu durumda ikinci mısranın anlamı, "Müntehî sonunda nihayete ulaştı" demek olur. Bu irşad neticesinde Hz. Bâyezîd'in makamı "seyr ilallah"ın sonu iken, "seyr fillah"a adım attığı anlaşılır.

Bilinmeli ki; Hakk Yolcusunun marifette ilerlemesi, öncelikle kulak yoluyla başlar. Ve bu marifet kökleştikçe ilme'l-yakîn (bilgi yoluyla kesin bilgi) mertebesi oluşur. Ve bu ilerlemede sohbetin çok büyük bir etkisi vardır. Bu sebeple Hakk Yolcusu için kâmillerin sohbeti zorunludur. Fakat henüz nâkıs (eksik) olan Hakk Yolcularının sohbetinden sakınmak gerekir. Çünkü nâkıs marifetler Hakk Yolcusunun yolunu bağlar. Eğer Hakk Yolcusu sohbet edecek bir kâmil bulamazsa, muhakkiklerin (gerçeği araştıranların) eserlerini incelemelidir. Bu hakikate dayanarak Hz. Pîr efendimiz, "Bizden sonra Mesnevî şeyhlik eder." buyurmuşlardır.

Hz. Bâyezîd o insân-ı kâmilin irşadından, ma'rifette ziyâdelik tahsil etti. Sülükünde müntehî olan o Hz. Bâyezîd, başka müntehâya erişti. İkinci mısra'daki "âhar", hâ'nın fethi ile, “diğer" ma'nâsınadır. Zîrâ “müntehî”, "seyr ilâllâh"ı itmâm etmiştir ve "seyr fillâh"a müteveccihtir. Ve "seyr fi'llâh"ın nihâyeti yoktur. Nitekim I. cildde cenâb-ı Pîr اي برادر بي نهايت درگهيست هر کجا که می رسی بروی مأیست ya'ni, "Ey birâder, merâtib-i Hak bî-nihâyedir. Her nereye vâsıl olursan, onun üzerinde durma!" buyurmuşlar idi. Eğer "âhir" hâ'nın kesriyle olursa, "nihâyet" ma'nâsına gelir ve bu sûrette ikinci mısrâ'ın ma'nâsı, "Müntehî nihâyetü'l-emr müntehâya vâsıl oldu" demek olur. Bu irşâd neticesinde Hz. Bâyezîd'in makāmı “seyr ilâllâh"ın nihâyeti iken, "seyr fillâh"a kadem bastığı anlaşılır.

Ma'lûm olsun ki; sâlikin ma'rifette terakkîsi, evvelâ kulak yolundan başlar. Ve bu ma'rifet rüsûh buldukça ilme'l-yakîn mertebesi hâsıl olur. Ve bu terakkîde sohbetin pek büyük bir te'sîri vardır. Binâenaleyh sâlik için kâmillerin sohbeti zarûrîdir. Fakat henüz nâkıs olan sâliklerin sohbetinden tevakkî etmek lazımdır. Zîrâ nâkıs ma'rifetler sâlikin yolunu bağlar. Eğer sâlik sohbet edecek bir kâmil bulamazsa, âsâr-ı muhakkıkîni mütâlaa etmelidir. Bu hakîkate binâen Hz. Pîr efendimiz بعد از ما مثنوی شیخی میکند ya'ni, "Bizden sonra Mesnevî şeyhlik eder." buyurmuşlardır.

## O şahsın hastalığının sebebi, duâda küstahlığı olmuş olduğunu Peygamber (a.s.)ın bilmesi

2239. Vaktaki Peygamber o hastayı gördü, yâr-ı gārını hoş nevaziş eyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2239. Peygamber o hastayı gördüğü zaman, mağara arkadaşını güzelce okşadı.

"Mağara arkadaşı" ifadesi, sürekli beraberlikten kinayedir. Yani, şanlı Peygamber Efendimiz, hasta olan sahabiyi gördü ve ona iltifat ve lütufla muamele etti.

“Yâr-ı gar” ta'bîri, musâhabet-i dâimeden kinâyedir. Ya'ni, Resûl-i zîşân Efendimiz, hasta olan sahâbîyi gördü ve ona iltifat ve lütuf ile muâmele buyurdu.

2240. O Peygamber'i gördüğü vakit diri oldu; guya o dem onu yarattı. [2253]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2240. O Peygamber'i gördüğü zaman diri oldu; sanki o an onu yarattı.

Ölüm döşeğinde olan sahabî, şanlı Peygamber Efendimizi gördüğü zaman dipdiri bir hâle geldi. Sanki Hz. Risâletpenâh (Peygamberlik makamının sığınağı) ona taze bir hayat verdi.

Hâl-i ihtizârda olan sahâbî, Peygamber-i zîşân Efendimizi gördüğü vakit dipdiri bir hâle geldi. Gûyâ ki Hz. Risâletpenâh ona tâze bir hayat verdi.

2241. Dedi: “Hastalık bana bu bahtı verdi ki, bu Sultan sabahleyin bana geldi.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2241. Dedi: “Hastalık bana bu bahtı verdi ki, bu Sultan sabahleyin bana geldi.”

Sahâbî dedi ki: “Bu hastalık beni bahtiyar etti. Çünkü yüce peygamber (a.s.) olan kerem sahibi bir sultan, sabahleyin erkenden benim üzerime güneş gibi doğdu.”

Sahâbî dedi ki: “Bu hastalık beni bahtiyâr etti. Çünkü bir sultân-ı kerîm olan Resûl-i zîşân hazretleri sabahleyin erkenden benim üzerime güneş gibi tulû' etti.”

2242. “Bu haşiyesiz şahın kudumundan nihayet bana sıhhat ve âfiyet erişti.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2242. "Bu haşiyesiz şahın gelişinden nihayet bana sağlık ve afiyet erişti."

Ankaravî nüshasında "bi-haşiyet" ve Hind nüshalarında "pür-hassiyet" olarak geçmektedir. Ankaravî hazretleri "bi-haşiyet" ifadesine "kenarsız ve hadsiz hesapsız" anlamını vermişlerdir. Hind nüshalarına göre beytin anlamı, "Bu hassiyet dolu olan Şah'ın gelişinden, sonunda bana sağlık geldi" demektir.

Ankaravî nüshasında, بی حاشیت ve Hind nüshalarında پر خاصیت vâki'dir. Ankaravî hazretleri بی حاشیت ta'bîrine, “kenarsız ve hadd ü gāyetsiz” ma'nâsını vermişlerdir. Hind nüshalarına göre beyitin ma'nâsı, “Bu hâssıyet dolu olan Şah'ın kudûmundan, âkıbet bana sıhhat geldi” demek olur.

2243. Ey mutlu zahmet ve hastalık ve harâret; ey mübarek ağrı ve gece uyanıklığı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2243. Ey mutlu zahmet ve hastalık ve hararet; ey mübarek ağrı ve gece uyanıklığı!

2244. İşte bana Hak lütuf ve kereminden, ihtiyarlıkta böyle bir hastalık ve maraz verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2244. İşte bana Yüce Allah lütuf ve kereminden, yaşlılıkta böyle bir hastalık ve rahatsızlık verdi.

2245. Bana arka ağrısı verdi; tâ ki ben de her gece yarısında elbette acele uykudan sıçrayayım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2245. Bana arka ağrısı verdi; tâ ki ben de her gece yarısında elbette acele uykudan sıçrayayım!

Yüce Allah'ın bana arka ağrısı vermesindeki hikmet, bu ağrı sebebiyle her gece yarısında muhakkak acele uykudan sıçramam ve teheccüd namazına kalkmam içindir.

Hak Teâlâ'nın bana arka ağrısı vermekteki hikmeti, bu ağrı sebebiyle her gece yarısında muhakkak acele uykudan sıçramam ve teheccüd namazına kalkmam içindir.

2246. Bütün gece manda gibi uyumamam için, Hak kendi lütfundan bana ağrılar bahşetti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2246. Bütün gece manda gibi uyumamam için, Hak kendi lütfundan bana ağrılar bahşetti.

2247. Bu inkisardan o şahların rahmi cûş etti; cehennem benim tehdîdimden sustu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2247. Bu kırılmadan o şahların merhameti coştu; cehennem benim tehdidimden sustu.

Bu acizlik ve kırılmadan dolayı o şahların, yani kutsal ruhların ve ruhların babası olan (s.a.v.)'in merhameti faaliyete geçti; cehennem cinsinden olan nefsim, benim şeriat hükmüyle gerçekleşen tehdidimden sustu ve sükûnet buldu ve nefsine ait hazlarından vazgeçti.

Bu acz ve inkisârdan dolayı o şâhların, ya'ni ervâh-ı mukaddesenin ve ebû'l-ervâh olan (s.a.v.)in merhameti faâliyyete geldi; cehennem cinsinden olan nefsim, benim hükm-i şer' ile vâki' olan tehdîdimden sustu ve sükûnet buldu ve huzûzâtından vazgeçti.

2248. Zahmet hazîne geldi ki, onda rahmetler vardır; kabuk yarıldığı vakit iç tâze oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2248. Zahmet hazineye geldi ki, onda rahmetler vardır; kabuk yarıldığı vakit içi taze oldu.

Bu dünya hayatında çekilen zorluk ve zahmet, içinde rahmetler bulunan bir hazinedir. Nasıl ki bazı meyvelerin kabukları ağaçlarında yarıldığı zaman, onların içi taze ve latif olur ve olgunlaşmış bulunur. Bunun gibi, müminin içi ruhu; ve cesedi kabuğudur. Ve cesedine hastalık ve ağrı geldiği zaman, nefsin hükmü zayıflar ve ruhu olgunlaşır. Çünkü çoğu zaman hastalar hastalığın şiddetinden "Aman Allah!" diye Allah'ı zikrederler. Hatta inkârcıların bile acizlik halinde Allah'a döndükleri, çok defalar görülmüştür. Bu şerefli beyitte şu hadis-i şerif ve hadis-i kudsîye işaret buyurulur: ما من مؤمن يشاك بشوكة فما فوقها الا حط الله بها خطيئة ورفع له درجة yani, "Bir mümin, kendisine batan bir diken veya ondan daha aşağı bir şeyle eziyet gördüğünde, Allah Teâlâ onun sebebiyle onun bir günahını affeder ve onun için bir derece yükseltir." إذا أوجهت إلى عبد من عبادى مصيبة في بدنه أو ماله أو ولده فاستقبل ذلك بصبر جميل استحيت أن انصب له ميزاناً و انشر له ديواناً yani "Kullarımdan bir kuluma bedeninde veya malında veya çocuğunda bir musibet yöneltsem, o kulum o musibeti güzel bir sabırla karşılarsa, ben onun için mizan kurup defterini açmaya utanırım."

Bu hayât-ı dünyeviyyede çekilen meşakkat ve zahmet, içinde rahmetler bulunan hazînedir. Nitekim ba'zı meyvelerin kabukları ağaçlarında yarıldığı vakit, onların içi tâze ve latîf olur ve kemâle gelmiş bulunur. Bunun gibi, mü'minin içi rûhu; ve cesedi kabuğudur. Ve cesedine maraz ve ağrı geldiği vakit, nefsin hükmü zebûn olup, rûhu kemâl bulur. Zîrâ ekseriyâ hastalar hastalığın şidde- tinden "Aman Allâh!" diye Allâh'ı zikrederler. Hattâ münkirlerin bile hâl-i acz- de Allâh'a rücû' ettikleri, çok defalar görülmüştür. Bu beyt-i şerîfte şu hadîs-i şerîfle hadîs-i kudsîye işaret buyurulur : ما من مؤمن يشاك بشوكة فما فوقها الا حط الله بها خطيئة ورفع له درجة ya'ni, "Bir diken batan ve aşağılıkta onun fevki olan bir şey- le müteezzî olan bir mü'min yoktur; illâ ki, Allâh Teâlâ onun sebebiyle onun bir günâhını afveder ve onun için bir derece ref' eder." إذا أوجهت إلى عبد من عبادى مصيبة في بدنه أو ماله أو ولده فاستقبل ذلك بصبر جميل استحيت أن انصب له ميزاناً و انشر له ديواناً ,ya'ni "Kullarımdan bir kulumun bedenine yâhût malına yâhût çocuğuna bir musîbet tevcîh etsem, o kulum o musîbeti sabr-ı cemîl ile karşılasa, ben onun için mî- zân kurup defterini açmağa utanırım."

2249. Ey birâder, gama ve za'fa ve derde sabretmek, karanlık ve soğuk bir mev- zi'dir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2249. Ey birader, gama, zayıflığa ve derde sabretmek, karanlık ve soğuk bir yerdir!

Bu sözler sahabinin değil, Hz. Pîr'indir. Yani, "Ey birader, sabır yeri, nefis için karanlık ve soğuk bir yerdir. Nefis asla ondan hoşlanmaz. Çünkü nefis gamdan, zayıflıktan ve ağrılardan bunalır ve zayıf ve âciz kalır ve yüksekliği alçaklığa düşer."

Bu sözler sahâbînin değil, Hz. Pîr'indir. Ya'ni, "Ey birâder, mevzi'-i sabır, nefis için karanlık ve soğuk bir mevzi'dir. Nefis aslâ ondan hazz etmez. Zîrâ nefis gamdan ve za'ftan ve ağrılardan bunalır ve zebûn ve âciz kalır ve yük- sekliği alçaklığa sukūt eder."

2250. Hayat pınarı ve sarhoşluk kadehidir ki, o yükseklikler hep alçaklıktadır. [2263]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2250. Hayat pınarı ve sarhoşluk kadehidir ki, o yükseklikler hep alçaklıktadır.

Nefsi zayıf düşüren o karanlık ve soğuk yer, gerçek hayatın pınarı ve ilâhî şarabın sarhoşluk kadehidir. Çünkü ruhun yükseklikleri hep nefsin alçaklığındadır.

Nefsi zebûn kılan o karanlık ve soğuk mevzi', hayât-ı hakîkiyyenin pına- rı ve şarâb-ı ilâhî sarhoşluğunun kadehidir. Zîrâ rûhun yükseklikleri hep nef- sin alçaklığındadır.

2251. O baharlar hazân içinde muzmerdir; o hazân bahardadır ondan kaçma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2251. O baharlar hazan içinde gizlidir; o hazan bahardadır, ondan kaçma!

Yani, Hakk'ın cemâlî tecellîsi (güzellik tecellîsi), celâlî tecellîsinde (ululuk tecellîsinde) gizlidir. Ve celâlî tecellîsi de cemâlî tecellîsindedir. Başka bir ifadeyle, Hakk'ın lütfu kahrında; ve kahrı lütfunda iç içedir. Bunun en basit bir örneği şudur ki; insan lezzetli yiyeceklerle nimetlenir. Bu nimetlenme, cemâlî olan Mün'im (nimet veren) ismiyle Hakk'ın tecellîsidir. Fakat bu yiyeceklerin hazmından sonra karnında dışkılama ağrıları ortaya çıkar ve bunu gidermek için helanın pis kokularında bir süre tutsak kalmaya mecbur olur. Bu da yine Hakk'ın celâlî olan Müntakim (intikam alan) ismiyle tecellîsidir. Ve dışkılamadan sonra heladan kurtulup vücudu rahat bulur. Bu da yine Hakk'ın cemâlî olan Latîf (lütufkâr) ismiyle tecellîsidir. Hayatı boyunca bu tecellîler, birinin diğerinde iç içe olması üzere zincirleme devam eder. Diğer durumlar da buna kıyas edilebilir.

Ya'ni, Hakk'ın tecellî-i cemâlîsi, tecellî-i celâlîsinde gizlidir. Ve tecellî-i ce- lâlîsi de tecellî-i cemâlîsindedir. Ta'bîr-i dîgerle, Hakk'ın lütfu kahrında; ve kahrı lütfunda mündemicdir. En basît bir misâli budur ki; insan nefis taâmlar ile tena'um eder. Bu tena'um, cemâlî olan Mün'im ismiyle Hakk'ın tecellîsi- dir. Fakat bu taâmların hazmından sonra karnında def-i hâcet evcâ'ı zâhir olur ve bunu def' için helânın murdar kokularında bir müddet mahbûs kalma- ğa mecbûr olur. Bu da yine Hakk'ın celâlî olan Müntakim ismiyle tecellîsidir. Ve def-i hâcetten sonra helâdan kurtulup vücûdu râhat bulur. Bu da yine Hakk'ın cemâlî olan Latîf ismiyle tecellîsidir. Müddet-i hayâtında bu tecelliyâtın biri diğerinde mündemic olmak üzere teselsül eder. Sâirleri de buna makıystir.

2252. Gamın refiki ol ve vahşete uy; kendi ölümünde uzun ömür iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2252. Gamın arkadaşı ol ve yalnızlığa uy; kendi ölümünde uzun ömür iste!

Dünya hayatında gam içinde yaşa ve nefsanî hayattan tiksin. Nefsinin ölümünde, yani nefsinin hazlarını terk etmek suretiyle, uzun olan ruhânî ömrü talep et.

Hayât-ı dünyeviyyede gam içinde yaşa ve hayât-ı nefsâniyyeden tevahhuş et. Nefsinin ölümünde, ya'ni nefsinin huzûzâtını terk etmek sûretiyle, uzun olan ömr-i rûhânîyi taleb et.

2253. Senin nefsinin "Burası fenâdır!" dediği şeyi dinleme; çünkü onun işi zıd gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2253. Senin nefsinin "Burası fenâdır!" dediği şeyi dinleme; çünkü onun işi zıt gelmiştir.

İyi olsun, kötü olsun, nefsinin telkinlerini ve içinden geçenleri dinleme. Çünkü onun işi ruha ve ruhun sıfatı olan akla aykırıdır. Nefis bazen insanı, halka iyi görünmek için güzel ahlaka ve doğruluğa davet eder; amacı dalkavukluk ve riyadır. Halbuki bu güzel ahlak sonuçta kötü ahlak olur.

İyi olsun, kötü olsun, nefsinin ilkāâtını ve havâtırını dinleme. Çünkü onun işi rûha ve rûhun sıfatı olan akla muhâliftir. Nefis ba'zı kere insanı, halka iyi görünmek için hüsn-i hulka ve salâha da'vet eder; murâdı müdâhene ve riyâdır. Halbuki bu hüsn-i hulk binnetîce sû-i hulk olur.

2254. Sen onun hilafını yap ki, cihanda peygamberlerden böyle vasiyyet geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2254. Sen onun aksini yap ki, dünyada peygamberlerden böyle bir vasiyet geldi.

Peygamberlerin vasiyeti hakkında, Mesnevî-i Şerîf'in Arapça şerhi olan Menhec-i Kavî'de şöyle buyrulur: "Âdem (a.s.)'ın evlatlarına vasiyeti şudur: 'Bütün işlerde nefsinize karşı gelin ve hiçbir şeyi danışmadan yapmayın.' Ve Hakk'ın bu hususta Dâvûd (a.s.)'a vahyi şöyledir: 'Ey Dâvûd, arkadaşlarını şehvetle yemekten sakındır. Çünkü nefis dünya şehvetlerine asılmıştır; akılları benden perdelidir!' Ve Yusuf (a.s.) 'Nefsimi temize çıkarmam; çünkü nefis daima kötülüğü emreder.' (Yusuf, 12/53) buyurmuştur. Ve bu konuda Hâtem-i Enbiya (s.a.v.) Efendimizin vasiyetleri çoktur."

Peygamberlerin vasiyyeti hakkında Mesnevî-i Şerîfin şerh-i Arabîsi olan Menhec-i Kavî de şöyle buyurulur: "Adem (a.s.)'ın evlâdına vasiyyeti budur: 'Cemî'-i umûrda nefsinize muhalefet edin ve bir şeyi meşveretsiz yapmayın.' Ve Hakk'ın bu husûsta Dâvûd (a.s.)a vahyi şöyledir: 'Yâ Dâvûd, ashâbını şehvetle eklden tahzîr et. Zîrâ nefis şehevât-ı dünyaya asılmıştır; akılları benden mahcûbdur!' Ve Yusuf (a.s.) وَمَا أُبْرِئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لأمارة بالسوء (Yusuf, 12/53) buyurmuştur. Ve bu bâbda Hâtem-i Enbiya (s.a.v.) Efendimizin vesâyâları çoktur."

2255. Nihayette pişmanlık az olmak için, işlerde meşveret vacibdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2255. Sonunda pişmanlığın az olması için, işlerde danışma zorunludur.

Yani, tersini yapmak için, işlerde nefisle danışmak zorunludur. Çünkü nefsin arzusuna karşı gelerek yapılan işlerde selamet vardır ve insan sonunda pişman olmaz. Menhec-i Kavî, "danışma"yı mutlak olarak alıp, işlerde salih kişilerle danışmak anlamını vermiştir. Hint şârihleri ise, nefisle danışmak anlamına almışlardır. Fakat ilerideki beyitlere bakılırsa, Hint şârihlerinin görüşü tercih edilmelidir.

Ya'ni, hilafını yapmak için, işlerde nefis ile meşveret etmek vâcibdir. Zîrâ nefsin arzûsuna muhalefetle yapılan işlerde selâmet vardır ve insan sonunda nâdim olmaz. Menhec-i Kavî “meşveret"i mutlak olarak alıp, işlerde sulehâ ile müşâvere etmek ma'nâsını vermiştir. Hind şârihleri ise, nefis ile müşâvere etmek ma'nâsına almışlardır. Fakat âtîdeki ebyâta bakılırsa, Hind şârihlerinin re'yi müreccahtır.

2256. Enbiya çok tedbirler ettiler, tâ ki bu değirmen taşı dönücü oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2256. Peygamberler çok tedbirler aldılar, tâ ki bu değirmen taşı döner oldu.

"Tedbir"den kasıt, peygamberlerin (a.s.) nefs ehli olan kişilerle istişareleri ve onların görüşlerinin aksine hareket etmeleridir; "değirmen taşının dönmesi"nden kasıt ise, zor olan işlerin kolayca akıp gitmesidir. Yani, "Peygamberler nefs ehli olan kişilerle istişare edip, hidayet işlerinde onların görüşlerinin aksine hareket ettiler; ve bu nefislere muhalefet tedbirleri sebebiyle, zor olan hidayet işinin açığa çıkması mümkün oldu ve nefsânîler akıl ve mantık dairesine girdiler."

"Tedbîr"den murâd, enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın ehl-i nefs olan kimseler ile müşâvereleri ve onların re'ylerinin hilafında hareket buyurmaları; ve "değirmen taşının dönmesi"nden murâd, müşkil olan umûrun kolayca cereyânıdır. Ya'ni, "Enbiyâ hazarâtı ehl-i nefs olan kimseler ile müşâvere edip, hidâyet işlerinde onların re'ylerinin hilafında hareket ettiler; ve bu nefislere muhalefet tedbîrleri sebebiyle, müşkil olan hidâyet emrinin inkişafı kābil oldu ve nefsânîler akıl ve mantık dairesine girdiler.

2257. Nefis ister ki, tâ vîrân etsin, halkın yolunu şaşırtıp sersem etsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2257. Nefis ister ki, tâ viran etsin, halkın yolunu şaşırtıp sersem etsin.

Çünkü nefis, halkın dünya hayatında yolunu şaşırtıp sersem bir hâle getirmek için, aklı ve mantığı harap etmek ve kendi arzusu dairesinde hareket etmek ister. Nasıl ki her milletin tarihlerindeki çöküş bölümü, ahlak bozukluğu ile açılmıştır. Ve ahlak bozukluğu ancak nefsin arzularına uyarak hareket etmekten ibarettir.

Zîrâ nefis, halkın hayât-ı dünyeviyyede yolunu şaşırtıp sersem bir hâle getirmek için, aklı ve mantığı harâb etmek ve kendi arzûsu dâiresinde hareket eylemek ister. Nitekim her milletin târîhlerindeki inkırâz bâbı, fesâd-ı ahlâk ile açılmıştır. Ve fesâd-ı ahlâk ancak nefsin arzûlarına tebaiyyetle hareketten ibârettir.

2258. Ümmet dedi ki; "Kim ile meşveret edelim?" Enbiya dediler ki: "İmâm olan akıl ile."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2258. Ümmet dedi ki: "Kim ile danışalım?" Peygamberler dediler ki: "İmam olan akıl ile."

"Akl-ı imâm" (yol gösteren akıl), sıfat tamlamasıdır. Ve "imâm", "imam" kelimesinin imâle edilmiş (uzatılarak okunmuş) hâlidir.

Ve Arapça kelimeyi bazen imâle ile kullanmak, Farsların âdetidir. Yani, "Ümmetler kendi peygamberlerine, 'Kim ile danışalım?' diye sordular; peygamberler de 'İmam olan akıl ile danışınız!' diye cevap verdiler." Nasıl ki yüce ayette "Şüphesiz bunda akıl sahipleri için nice ibretler vardır" (Ra'd, 13/4) buyurulur. Ve insanları akla davet eden Kur'an ayetleri ve hadisler çoktur.

"Akl-ı imîm", terkib-i tavsîfîdir. Ve "imîm", "imâm” kelimesinin imâle olunmuşudur.

Ve Arabî kelimeyi ba'zan imâle ile isti'mâl etmek, ehl-i Fürs'ün âdetidir. Ya'ni, "Ümmetleri kendi peygamberlerine, 'Kim ile meşveret edelim?' diye sordular; peygamberler de 'İmâm olan akıl ile meşveret ediniz!' diye cevap verdiler." Nitekim âyet-i kermede إِنَّ فِي ذلك لآيات لقوم يعقلون (Ra'd, 13/4) buyurulur. Ve insanları akla da'vet eden âyât-ı Kur'âniyye ve ahâdîs çoktur.

2259. Dedi: "Eğer çocuk veya bir kadın gelirse ki, parlak akıl ve re'y tutmaz?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2259. Dedi: "Eğer çocuk veya bir kadın gelirse, parlak akıl ve görüş tutmaz mı?"

2260. Efrâd-ı ümmetten birisi çıkıp dedi ki: "Eğer meşveret husûsunda karşımıza akıl ve re'yi parlak olmayan çocuk ve kadın gelirse onlar ile de meşveret edelim mi?" Buyurdu ki: "Onunla meşveret et ve o şeyi ki söyledi, sen onun hilafını yap ve yola düş."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2260. Ümmet fertlerinden biri çıkıp dedi ki: "Eğer danışma hususunda karşımıza aklı ve görüşü parlak olmayan çocuk ve kadın gelirse, onlarla da danışalım mı?" Buyurdu ki: "Onunla danış ve söylediği şeyin aksini yap ve yola koyul."

Resûl-i Ekrem (a.s.) buyurdu ki: "Eğer karşına çocuk ve kadın çıkarsa, onunla da danış; fakat onun söylediği şeyin aksini yap ve bu muhalif yola gir."

Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdu ki: "Eğer karşına çocuk ve kadın çıkarsa, onunla da meşveret et; ve fakat onun söylediği şeyin hilafını yap ve bu tarîk-ı hilafa sülûk et."

2261. Kendi nefsini kadın ve kadından beter tanı; zîrâ ki kadın cüz'îdir, nefis şirk-i küllîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2261. Kendi nefsini kadın ve kadından daha kötü bil; çünkü kadın cüz'îdir, nefis küllî şirktir.

Bu şerefli beyit, peygamberlerin sözlerinden kendi maksatlarının çıkarılması için Cenab-ı Pîr tarafından söylenir. Yani, "Dünyevî süslere ve hazlara yönelme konusunda kendi nefsini kadın ve hatta kadından daha kötü bil. Çünkü kadın ayrık bir şer olduğundan cüz'î bir şerdir ve onun şer olması nefsinin ona meyletmesindendir. Ve nefis senden bir an ayrılmayan bitişik bir şer olduğundan, küllî bir şerdir."

Bu beyt-i şerîf, akvâl-i enbiyâdan kendi matlûblarının istihrâcı için cenâb-ı Pîr tarafından îrâd buyurulur. Ya'ni, “Alâyiş-i dünyeviyyeye ve huzûzâta meyil husûsunda kendi nefsini kadın ve hattâ kadından daha beter tanı. Zîrâ kadın şerr-i munfasıl olduğundan şerr-i cüz'îdir ve onun şer olması nefsinin ona meylindendir. Ve nefis senden bir an ayrılmayan bir şerr-i muttasıl olduğundan, şerr-i küllîdir."

2262. Eğer kendi nefsinle meşveret edersen, her ne derse o alçağın hilafını yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2262. Eğer kendi nefsinle istişare edersen, o alçağın her ne derse aksini yap!

2263. Eğer sana namaz ve oruç emrederse, nefis mekkardır, sana bir mekr doğurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2263. Eğer sana namaz ve oruç emrederse, nefis tuzak kurucudur, sana bir tuzak doğurur.

Yani, nefis sana farz olan oruçtan başka nafile oruç ve farz ve vacip olan namazlardan başka nafile namaz emrederse, bil ki onun bu emri, senin başına manevi bir bela getirmek içindir. Bu sebeple o gibi nafilelerden vazgeç ve farzları ve vacipleri tam bir ihlas ile eda etmeye gayret et.

Ya'ni, nefis sana farz olan oruçtan gayri nâfile oruç ve farz ve vâcib olan namazlardan gayri nâfile namaz emrederse, bil ki onun bu emri, senin başına bir belâ-yı ma'nevî getirmek içindir. Binâenaleyh o gibi nâfilelerden vazgeç ve ferâiz ve vâcibâtı kemâl-i ihlâs ile edâya gayret et.

2264. Fiillerde kendi nefsin ile meşveret, her ne derse onun aksi kemâl olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2264. Fiillerde kendi nefsin ile istişare et, her ne derse onun tersi olgunluk olur.

Bütün fiillerinde nefsin ile istişare etmek ve nefsin her ne derse o işlerde onun tersini yapmak olgunluk olur.

Bilcümle efâlinde nefsin ile meşveret etmek ve nefsin her ne derse o işlerde onun aksini yapmak kemâl olur.

2265. Ona ve onun inadına çıkışamazsan, bir yârin yanına git ve onun alâkasını tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2265. Ona ve onun inadına çıkışamazsan, bir yârin yanına git ve onun alâkasını tut!

Ey Hakk Yolcusu, eğer nefsine ve nefsinin tabiî hazlara meyletmedeki inadına karşı gelemezsen, bir insân-ı kâmil olan dostunun yanına git ve onun sarıldığı mizaca, karaktere ve ahlâka sarıl!

Ey sâlik, eğer nefsine ve nefsinin huzûzât-ı tabîiyyeye meyildeki inâdına karşı gelemezsen, bir insân-ı kâmil olan yârin yanına git ve onun sarıldığı mizâc ve sîrete ve ahlâka sarıl!

2266. Akıl diğer akıldan kuvvet alır; şeker kamışı şeker kamışından kamil olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2266. Akıl diğer akıldan kuvvet alır; şeker kamışı şeker kamışından olgunlaşır.

"Ney-şeker", Arapçada "kasabü's-sükker" dedikleri şeker kamışıdır. Şeker kamışı eğer yalnız başına dikilirse, iyi olmaz. Onu bir tarla hâlinde birbirine bitişik olarak dikmek gerekir. Böyle dikilirse, birbirinden olgunlaşır ve şeker maddesi her birinde olgunluğa erişir. İkinci mısra bazı nüshalarda پیشه گر کامل شود از پیشه گر şeklinde geçer. Anlamı, "Sanat erbâbı (sanat sahipleri) sanat erbâbından olgunlaşır" demektir.

"Ney-şeker", Arabî'de "kasabü's-sükker" dedikleri şeker kamışıdır. Şeker kamışı eğer yalnız başına dikilirse, iyi olmaz. Onu bir tarla hâlinde yekdiğerine muttasıl olarak dikmek lâzımdır. Böyle dikilirse, birbirinden kemâl bulur ve şeker maddesi her birinde kemâle gelir. İkinci mısra' ba'zı nüshalarda پیشه گر کامل شود از پیشه گر vâki'dir. Ma'nâsı, "San'at erbâbı san'at erbâbından kemâl bulur" demek olur.

2267. Ben nefsin mekrinden şeyler gördüm ki, o kendi sihrinden temyîzleri götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2267. Ben nefsin tuzaklarından öyle şeyler gördüm ki, o, kendi sihrinden ayırt etme yeteneklerini giderir.

Ben nefsin tuzak ve hilelerinden öyle şeyler gördüm ki, o nefis, yaptığı sihirler sebebiyle aklın ayırt etme ve muhakeme yeteneğini ortadan kaldırır. Örneğin, aklı ve muhakemesi yerinde iken insan ne kendi canına ne de başkalarının canına kıyabilir. Fakat nefse ait sıfatların en şiddetlisi olan gazabın (öfkenin) coşması hâlinde, hem kendi canına hem de başkalarının canına kolayca kasteder; ve nefsin sihri sebebiyle kötülüğü insan iyi görür.

Ben nefsin mekr ve hîlelerinden öyle şeyler gördüm ki, o nefis, yaptığı sihirler sebebiyle aklın temyîzini ve muhâkemesini izâle eder. Meselâ aklı ve muhâkemesi yerinde iken insan ne kendi canına ve ne de başkalarının canına kıyamaz. Fakat sıfat-ı nefsâniyyenin eşeddi olan gazabın feverânı hâlinde, hem kendi canına ve hem de başkalarının canına kolayca kasd eder; ve nefsin sihiri sebebiyle fenâyı insan iyi görür.

2268. Senin eline yeni va'dler verir ki, binlerce def'a onları bozar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2268. Senin eline yeni vaatler verir ki, binlerce defa onları bozar!

Örneğin bir kimse içkiden hastalanır ve bu hastalık içinde kıvrandığı zaman, nefis bir daha içki kullanmamaya yemin eder. Ne zaman ki sağlığına kavuşur, nefis o kimseyi bu yeminini bozmaya sevk eder ve bozdurur. Bu gibi örnekler her gün kendi nefsimizde görülmektedir.

Meselâ bir kimse içkiden hastalanır ve bu hastalık içinde kıvrandığı vakit, nefis bir daha içki kullanmamağa ahd eder. Vaktâki sıhhat bulur, nefis o kim seyi bu ahdini bozmağa sevk eder ve bozdurur. Bu gibi misâller her gün nefsimizde meşhûddur.

2269. Ömrün eğer yüz sene mühlet verse, o sana her gün bir yeni bahane koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2269. Ömrün eğer yüz sene mühlet verse, o sana her gün bir yeni bahane koyar.

Yüz sene ömrün olsa, nefsin her gün sana karşı bir itiraz ve bahane ile seni kendi hazzı tarafına sevk eder.

Yüz sene ömrün olsa, nefsin her gün sana karşı bir i'tirâz ve bahâne ile seni kendi hazzı tarafına sevk eder.

2270. Soğuk va'dlere sıcak der; bir sihirbaz adamdır, adamı bağlar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2270. Soğuk vaatlere sıcak der; bir sihirbaz adamdır, insanı bağlar!

Nefis, soğuk ve faydasız emellerin ve vaatlerin, sıcak ve faydalı olduğunu iddia eder. Bu sebeple insanı fani olan tabiî hazlar vadilerine sevk edip, manevî erkekliğini bu sihriyle bağlar. O nefis, sihir ile görünüşte insanın erkekliğini bağlayan sihirbaz adamlara benzer.

Nefis, soğuk ve fâidesiz emellerin ve va'din, sıcak ve fâideli olduğunu iddiâ eder. Binâenaleyh insanı fânî olan huzûzât-ı tabiiyye vâdîlerine sevk edip, recûliyyet-i ma'neviyyesini bu sihiriyle bağlar. O nefis, sihir ile zâhirde insanın erkekliğini bağlayan sihirbaz adamlara benzer.

2271. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn, gel ki, sensiz çorak yerden ot bitmez!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2271. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn, gel ki, sensiz çorak yerden ot bitmez!

Nefsin ıslahı bir insân-ı kâmilin terbiyesine muhtaç olduğundan, Pîr efendimiz Çelebî Hüsâmeddîn (k.s.) hazretlerinin irşad yetkisine sahip olduğuna işaret ederek buyururlar ki: "Ey irşad kudretiyle kalpleri aydınlatan Hakk'ın ziyası Hüsâmeddîn, sen irşad meydanına gel. Çünkü çorak ve nefse ait sıfatlarla dolu olan kalplerde sensiz o ilâhî bilgiler çimenleri bitmez!"

Nefsin ıslahı bir insân-ı kâmilin terbiyesine muhtaç olduğundan, cenâb-ı Pîr efendimiz Çelebî Hüsâmeddîn (k.s.) hazretlerinin salâhiyyet-i irşâdı hâiz olduğuna işâreten buyururlar ki: "Ey kudret-i irşadıyla kalbleri münevver eden Hakk'ın ziyası Hüsâmeddîn, sen meydân-ı irşâda gel. Zîrâ çorak ve sıfât-ı nefsâniyye dolu olan kalblerde sensiz o maârif-i ilâhiyye çimenleri bitmez!"

2272. Bir gönlü incinmişin bedduasından dolayı, felekten bir perde açılmış oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2272. Bir gönlü incinmişin bedduasından dolayı, felekten bir perde açılmış oldu.

"Gönlü incinmiş"ten kasıt, ya Şemseddîn-i Tebrîzî hazretleri veya Şeyh Salâhaddîn Zerkûb-ı Konevî hazretleridir. Çünkü Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da açıklandığı üzere, bu zâtların aleyhinde bulunan bazı kimseler vardı. Hatta Hz. Şems bu yüzden ortadan kayboldu. Nasıl ki yukarıda açıklamalar da verilmişti. Yani, "Kalb-i şerîfi incinmiş olan bir insân-ı kâmilin bedduasından dolayı, felekten ilâhî feyizlerin inişine engel olan bir perde açılmış oldu."

"Gönlü incinmiş"ten murâd, ya Şemseddîn-i Tebrîzî hazretleri, veyâ Şeyh Salâhaddîn Zerkûb-ı Konevî hazretleridir. Çünkü Menâkıb-ı Sipehsâlâr da beyân buyurulduğu üzere, bu zâtların aleyhinde bulunan ba'zı kimseler var idi. Ve hattâ Hz. Şems bu yüzden tağayyüb buyurdu. Nitekim yukarıda îzâhât da verilmiş idi. Ya'ni, "Kalb-i şerîfi incinmiş olan bir insân-ı kâmilin bedduâsından dolayı, felekten füyûzât-ı ilâhiyyenin nüzülüne mâni' bir perde açılmış oldu."

2273. Bu kazaya yine kaza ilaç bilir; halkın aklı kazâda perîşandır perîşân!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2273. Bu kazayı yine kaza ilaç bilir; halkın aklı kazada perişandır perişan!

"Gîc", perişan anlamına gelir. Yani, nefsine düşkün bir kişinin bir insân-ı kâmili incitmesi ve onun bedduası sebebiyle felekten bir perdenin açılması ilahi kazadır. Bu açılan perdenin kalkması için yine ilahi kaza gereklidir. Çünkü ilahi kazayı yine ilahi kaza geri çevirir. Bu ilahi kazanın gerçekleşmemesi imkânsızdır. Zira ilahi kazanın infazı sırasında halkın akılları perişan olur ve işlevini kaybeder. Hint nüshalarında ikinci mısra "در قضا گیجست و کاج" şeklinde yer alır ve kafiye daha tamdır. Ve "kâc", delilik anlamına gelir. Yani, "Kaza hususunda halkın aklı perişan olur ve deliliğe döner."

"Gîc", perîşân ma'nâsınadır. Ya'ni, bir nefsânînin bir kâmili incitmesi ve onun bedduâsı ve bedduâsı sebebiyle felekten bir perde açılması kazâ-yı ilâhî-dir. Bu açılan perdenin kalkması için yine kazâ-yı ilâhî lâzımdır. Zîrâ kazâ-yı ilâhîyi yine kazâ-yı ilâhî reddeder. Bu kazâ-yı ilâhînin adem-i vukü'una imkân yoktur. Zîrâ kazâ-yı ilâhînin hîn-i infâzında halkın akılları perîşân olup, fa'âliyyetini gāib eder. Hind nüshalarında ikinci mısra' در قضا گیجست و کاج suretinde vâki'dir ve kâfiye daha tamamdır. Ve "kâc", delilik ma'nâsınadır. Ya'ni, "Kazâ hususunda halkın aklı perîşân olur ve deliliğe döner."

2274. O kara yılan ejderha olmuştur; o ki, yola düşmüş bir kurt idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2274. O kara yılan ejderha olmuştur; o ki, yola düşmüş bir kurt idi.

"O kara yılan" ifadesiyle Şems-i Tebrîzî hazretleri olayına ve Salâhaddîn-i Zerkûb hazretlerine muhalefete sebep olan kişiye ve onun nefsine işaret buyrulur. Yani, "Şimdi nefsi kara yılan gibi olan bu kişi, bu muhalefete başlamadan evvel, böcek türünden olan küçük bir kurt gibi Hakk yoluna girmiş idi; bugün evliyaya muhalefeti sebebiyle, kabarmış ejderha gibi olmuştur.

"O kara yılan" ta'bîri ile Şems-i Tebrîzî hazretleri vak'asına ve Salâhaddîn-i Zerkûb hazretlerine muhalefete sebeb olan şahsa ve onun nefsine işâret buyurulur. Ya'ni, "Şimdi nefsi kara yılan mesâbesinde olan bu şahıs, bu muhalefete başlamazdan evvel, böcek nev'inden olan küçük bir kurt gibi tarîk-ı Hakk'a sülük etmiş idi; bugün evliyâya muhalefeti hasebiyle, kabarmış ejderha gibi olmuştur.

2275. Ejderha ve yılan senin elinde asa, Mûsa'nın canı senin sarhoşun oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2275. Ejderha ve yılan senin elinde asa oldu, Musa'nın canı senin sarhoşun oldu.

"Şüd" (شد) [oldu] kelimesi, "sihr-i helâl" (helal sihir) tabir edilen sanat gereğince, iki cümleyi de kapsar. "Ejderha" ve "yılan"dan kastedilen, muhalif kişinin nefsidir; "asa"dan kastedilen, adı geçen kişinin boyun eğmesidir; "Musa'nın canı"ndan kastedilen, Hz. Pîr'in (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) yüce ruhudur. Yani, "Nefsi ejderha ve yılan gibi kabarmış olan bu kişinin her ne kadar Hz. Şems ile cenâb-ı Salâhaddîn'e karşı çıkışı varsa da, sana elindeki asa gibi boyun eğmiş ve itaatkârdır ve senin aleyhinde değildir. Bu sebeple senin böyle azgın birini kendine bağlamandan dolayı, Musa gibi olan benim canım senin sarhoşun ve hayranın oldu."

"Şüd" (شد) [: Oldu] kelimesi, "sihr-i helâl” ta'bîr olunan san'at mûcibince, iki cümleye de şâmildir. "Ejderhâ" ve "yılan"dan murâd, şahs-ı muhâlifin nefsi; "asâ"dan murâd, mezkûr şahsın inkıyâdı; “Mûsâ'nın canı"ndan murâd, Hz. Pîr'in rûh-ı şerîfleridir. Ya'ni, “Nefsi ejderhâ ve yılan gibi kabarmış olan bu şahsın her ne kadar Hz. Şems ile cenâb-ı Salâhaddîn'e muhâlefeti varsa da, sana elindeki asâ gibi münkād ve mutî'dir ve senin aleyhdârın değildir. Binâenaleyh senin böyle bir azgını teshîrinden dolayı, Mûsâ gibi olan benim canım senin sarhoşun ve hayrânın oldu."

2276. "Korkma, onu tut!" hükmünü Hudâ sana verdi, tâ ki senin elinde asâ ejderha olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2276. "Korkma, onu tut!" hükmünü Yüce Allah sana verdi, tâ ki senin elinde asa ejderha olsun!

Onun nefsinin ortaya çıkardığı fitneden korkma, o kişiyi tut ve terbiye et. Yüce Allah, Hz. Musa'ya verdiği خُذْهَا وَ لاَ تَخَفْ (Tâhâ, 20/21) [yani "Onu tut ve korkma!"] hükmünü bu kişi hakkında sana verdi. Varsın o elindeki asa gibi sana itaat eden ve boyun eğen o fesatçı kişinin nefsi ejderha olsun, zararı yoktur. Ondan korkma.

Onun nefsinin ihdâs ettiği fitneden korkma, o şahsı tut ve terbiye et. Hak Teâlâ Hz. Mûsa'ya verdiği خُذْهَا وَ لاَ تَخَفْ (Tâhâ, 20/21) [ya'ni "Onu tut ve korkma!"] hükmünü bu şahıs hakkında sana verdi. Varsın o elindeki asâ gi- bi sana mutî' ve münkād olan o şahs-ı müfsidin nefsi ejderha olsun, zararı yoktur. Ondan korkma.

2277. Agâh ol ey padişah "yed-i beyza"yı göster; kara gecelerden yeni sabah aç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2277. Agâh ol ey padişah "yed-i beyza"yı göster; kara gecelerden yeni sabah aç!

Ey manevî padişah olan Hüsâmeddîn'im, uyanık ol; Musa (a.s.)'ın yed-i beyzası (parlayan eli) gibi parlak olan irşat ve terbiye elini ortaya çıkar; bozguncuların fesadından ve evliyanın bedduasından ortalığa çöken karanlığı kaldır da yeni ilahi feyizler sabahını aç!

Ey pâdişâh-ı ma'nevî olan Hüsâmeddîn'im, müteyakkız ol; Mûsâ (a.s.)ın yed-i beyzâsı gibi parlak olan irşâd ve terbiye elini meydana çıkar; müfsidle- rin fesâdından ve evliyânın bedduâsından ortalığa çöken zulmeti kaldır da yeni füyûzât-ı ilâhiyye sabâhını aç!

2278. Bir cehennem parladı, onun üzerine efsûn okur; ey senin nefesin derya- nın nefesinden ziyâdedir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2278. Bir cehennem parladı, onun üzerine efsun okur; ey senin nefesin deryanın nefesinden daha fazladır!

"Cehennem"den kasıt, muhalif kişinin nefesidir. "Parlamak"tan kasıt, onun kıskançlığından kaynaklanan öfkesidir. "Efsun"dan kasıt, manevî tasarruftur (manevî güçle etki etme). "Derya"dan kasıt, Hz. Pîr'in (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) temiz zâtıdır. Yani, "Cehennem cinsinden olan bir nefes kükredi; ona efsun hükmünde olan manevî nefesini üfle. Ey Hüsâmeddîn'im, senin nefesinin etkisi, bir marifet deryası olan benim zâtımın nefesinden o kişiye daha etkilidir!"

"Cehennem"den murâd, şahs-ı muhâlifin nefesidir. "Parlamak"tan murâd, onun hasedinden mütevellid gazabıdır. "Efsûn"dan murâd, tasarruf-ı ma'ne- vîdir. "Derya"dan murâd, Hz. Pîr'in zât-ı pâkleridir. Ya'ni, "Cehennem cinsin- den olan bir nefes kükredi; ona efsûn mesâbesinde olan nefha-i ma'nevîni üf- le. Ey Hüsâmeddîn'im, senin nefesinin te'sîri, bir deryâ-yı ma'rifet olan zâtımın nefesinden o şahsa daha müessirdir!"

2279. Deniz mekkardır, bir köpük göstermiştir; cehennemdir, mekrden bir ha- râret göstermiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2279. Deniz tuzak kurucudur, bir köpük göstermiştir; cehennemdir, tuzaktan bir hararet göstermiştir.

"Deniz"den kasıt, insân-ı kâmilin (Allah'ın tüm isimlerini kendinde toplayan olgun insan) isimlerin bütünlüğüne mazhar olan yüce zâtıdır. Cenâb-ı Pîr bu ifadeyle kendi yüce zâtına işaret eder. "Denizin tuzak kuruculuğu"ndan kasıt, insân-ı kâmilin mertebeleri korumak için gösterdiği beşerî hallerdir. "Köpük"ten kasıt, dışa yansıyan tepkidir. "Cehennem"den kasıt, fesadın kaynağı olup, fitneye sebep olan kişidir. "Hararet"ten kasıt, tepkiye karşı gösterdiği gazaptır. Yani, “İnsân-ı kâmil olan zâtım, o kişinin ilâhî kazâ olarak ortaya çıkan fitne ve fesadına karşı dalgalanıp, köpük gibi dışa yansıyan bir tepki göstermiştir. O kişinin cehennem cinsinden olan nefsidir ki, benim bu tuzağımdan dolayı tamamen gazap göstermiştir. Benim onun terbiyesiyle meşgul olmaktan vazgeçmemin sebebi budur. Çünkü onun bu hali benden feyiz almaya engeldir. Fakat sana karşı itaati olduğu için, senin nefesin benim nefesimden daha fazla ona etki eder.

"Deniz"den murâd, insân-ı kâmilin cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar olan zât-ı şerîfidir. Cenâb-ı Pîr bu ta'bîr ile zât-ı şerîflerine işaret buyururlar. "De- nizin mekkârlığı"ndan murâd, insân-ı kâmilin hıfz-ı merâtib için gösterdiği ahvâl-i beşeriyyedir. "Köpük"ten murâd, infiâl-i zâhirîdir. "Cehennem"den murâd, menba'-ı fesâd olup, fitneye sebeb olan şahıstır. "Harâret"ten murâd, infiâle karşı gösterdiği gazabdır. Ya'ni, “İnsân-ı kâmil olan zâtım, o şahsın kazâ-yı ilâhî olarak zuhûr eden fitne ve fesâdına karşı dalgalanıp, köpük me- sâbesinde bir infiâl-i zâhirî göstermiştir. O şahsın cehennem cinsinden olan nefsidir ki, benim bu mekrimden dolayı büsbütün gazab göstermiştir. Benim onun terbiyesiyle meşgüliyetten sarf-1 nazar etmemin sebebi budur. Zîrâ onun bu hâli benden feyz almağa mâni'dir. Fakat sana karşı mutâvaatı olduğu için, senin nefhan benim nefhamdan ziyâde ona te'sîr eder.

2280. Ondan dolayı senin gözünde muhtasar görünür; onu zebûn gördükçe öfken hareket eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2280. Ondan dolayı senin gözünde kısa ve öz görünür; onu zayıf gördükçe öfken hareket eder.

Ey Hüsâmeddîn'im, o fitne sebebi olan kişinin cehennemî nefsi senin gözünde kısa, öz ve değersiz görünür. Sen onu karşında zayıf ve değersiz gördükçe, öfken ve ona karşılık verme hususundaki gayretin hareket eder.

Ey Hüsâmeddîn'im, o sebeb-i fitne olan şahsın nefs-i cehennemîsi senin gözünde muhtasar ve hakîr görünür. Sen onu karşında zebûn ve hakîr gördükçe, öfken ve ona mukābele husûsundaki gayretin hareket eder.

2281. Nitekim asker kalabalık idi; muhakkak Peygamber'in gözüne az göründü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2281. Nasıl ki asker kalabalık idi; muhakkak Peygamber'in gözüne az göründü.

Bu hâl, müşriklerin askeri kalabalık olduğu hâlde şanlı Peygamber Efendimiz'in gözlerine az görünmesine benzer.

Bu hal ona benzer ki, müşriklerin askeri kalabalık olduğu halde Peygamber-i zîşân Efendimiz'in gözlerine az göründü.

2282. Ta ki Peygamber onların üzerine hatarsız vurdu; ve eğer ziyade göre idi, ondan hazer ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2282. Ta ki Peygamber onların üzerine hatarsız vurdu; ve eğer ziyade göre idi, ondan hazer ederdi.

Nihayet şanlı peygamber (a.s.) o müşriklerin askeri üzerine korkusuz ve tehlikesiz hücum ettiler. Ve eğer müşriklerin askerini daha fazla görseydi, bu şekil ve beşeriyet âleminin hükmüne uyarak o askerden korkardı.

Nihayet Peygamber-i zîşân hazretleri o müşriklerin askeri üzerine korkusuz ve tehlikesiz hücûm buyurdular. Ve eğer müşriklerin askerini ziyâde göre idi, bu âlem-i sûretin ve beşeriyyetin hükmüne tebean o askerden korkardı.

2283. O inâyet idi ve sen onun ehli idin; ey Ahmed ve yoksa sen bed-dil olurdun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2283. O inâyet idi ve sen onun ehli idin; ey Ahmed ve yoksa sen bed-dil olurdun!

Bu şerefli beyit, Hüsâmeddîn hazretlerine hitaptır. Yani, "Ey Hüsâmeddîn'im, bu olay gibi, senin de o kişinin cehennemî nefsini küçük görmen Hakk'ın bir inâyeti idi ve sen de bu inâyetin ehli idin. Eğer böyle bir inâyete mazhar olmasaydın, ey Ahmedî ahlâkın vârisi olan Hüsâmeddîn'im, sen korkak kalpli olurdun!" Hind nüshalarında bu beytin ilk mısraı آن نمایش بود فضل ایزدی şeklindedir. Yani, "O çoğu az gösteriş Hakk'ın fazlı idi. Ey Ahmed ve yoksa sen korkak kalpli olurdun!" demek olur.

Bu beyt-i şerîf, cenâb-ı Hüsâmeddîn hazretlerine hitâbdır. Ya'ni, "Ey Hüsâmeddîn'im, bu vak'a gibi, senin de o şahsın nefs-i cehennemîsini hakîr görmen Hakk'ın bir inâyeti idi ve sen de bu inâyetin ehli idin. Eğer böyle bir inâyete mazhar olmasa idin, ey vâris-i hulk-ı Ahmedî olan Hüsâmeddîn'im, sen korkak kalbli olurdun!" Hind nüshalarında bu beyitin mısra'-ı evveli آن نمایش بود فضل ایزدی suretindedir. Ya'ni, "O çoğu az gösteriş Hakk'ın fazlı idi. Ey Ahmed ve yoksa sen korkak kalbli olurdun!" demek olur.

2284. Ona ve onun ashâbına o cihadı, Hak zahiren ve bâtınen ehemmiyetsiz gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2284. Hak, ona ve onun ashâbına o cihadı, görünen ve görünmeyen yönleriyle ehemmiyetsiz gösterdi.

Bu beyit, Peygamber'in cihadını açıklamaya dönüştür. Yani, Yüce Allah, şanlı Peygamber'e ve onun yüce ashâbına, müşriklerle olan o savaşı görünen ve görünmeyen yönleriyle ehemmiyetsiz gösterdi. Bu beyitlerde, Enfâl Sûresi'ndeki şu kerîm âyetlere işaret buyurulur: إِذْ يُرِيكَهُمُ اللَّهُ فِي مَنَامِكَ قَلِيلًا وَلَوْ أَرَاكَهُمْ كَثِيرًا لَفَشِلْتُمْ وَلَتَنَازَعْتُمْ فِي الْأَمْرِ وَلَكِنَّ اللَّهَ سَلَّمَ (Enfâl, 8/43) yani, "O vakit ki Allah Teâlâ sana müşriklerin askerini rüyanda az gösterdi. Ve eğer onları çok gösterseydi, siz korkar ve sebat ile kaçma arasında ihtilaf üzere bulunurdunuz. [Fakat Allah kurtardı.]" Ve وَإِذْ يُرِيكُمُوهُمْ إِذِ الْتَقَيْتُمْ فِي أَعْيُنِكُمْ قَلِيلًا (Enfâl, 8/44) yani, "Kâfirlerle karşılaştığınızda, Allah Teâlâ onları gözlerinize az gösterdi."

Bu beyit, cihâd-ı Peygamberîyi beyâna rücû'dur. Ya'ni, Peygamber-i zî-şâna ve onun ashâb-ı kirâmına, müşrikler ile olan o muhârebeyi Hak Teâlâ zâhirde ve bâtında ehemmiyetsiz gösterdi. Bu beyitlerde, sûre-i Enfâl'de olan âyât-ı kerîmeye işâret buyurulur: إِذْ يُرِيكَهُمُ اللَّهُ فِي مَنَامِكَ قَلِيلًا وَلَوْ أَرَاكَهُمْ كَثِيرًا لَفَشِلْتُمْ وَلَتَنَازَعْتُمْ فِي الْأَمْرِ وَلَكِنَّ اللَّهَ سَلَّمَ (Enfâl, 8/43) ya'ni, "Vaktâki sana Allâh Teâlâ müşriklerin askerini menâmında az gösterdi. Ve eğer onları çok göstere idi, siz korkar ve sebât ve firâr arasında ihtilâf üzere bulunurdunuz. [Fakat Allah kurtardı".] Ve وَإِذْ يُرِيكُمُوهُمْ إِذِ الْتَقَيْتُمْ فِي أَعْيُنِكُمْ قَلِيلًا (Enfâl, 8/44) ya'ni, "Küffâra mülâkî olduğunuzda vaktâki Allâh Teâlâ az olarak gözlerinize gösterdi."

2285. Tâ ki ona bir kolaylığı müyesser etti; tâ ki o bir güçlükten yüz çevirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2285. Tâ ki ona bir kolaylığı nasip etti; tâ ki o bir güçlükten yüz çevirdi.

Nihayet Peygamber'e Yüce Allah, çok bir orduyu az görmek gibi bir kolaylığı nasip etti ve görünen şekilde çok görünen güçlükten şanlı peygamberin gözünü perdeledi.

Nihayet Peygamber'e Hak Teâlâ çok bir orduyu az görmek gibi bir kolaylığı müyesser etti ve sûret-i zâhirede çok görünen güçlükten Nebiyy-i zîşânın gözünü hicâba düşürdü.

2286. Az görmek muhakkak ona zafer oldu. Zîrâ Hak ona yâr ve yol öğretici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2286. Az görmek kesinlikle ona zafer oldu. Çünkü Hak ona dost ve yol gösterici oldu.

Bu sebeple çok düşmanı az görmek kesinlikle şanlı peygambere zafer ve üstünlük sağladı. Ve bu, çoğu az görmek, Hakk'ın şanlı peygamberine dostluğu ve savaşta yol öğretmesi oldu.

Binâenaleyh çok düşmanı az görmek muhakkak Nebiyy-i zîşâna zafer ve galebe te'mîn etti. Ve bu çoğu az görmek, Hakk'ın Nebiyy-i zîşânına dostluğu ve cihâdda yol öğretmesi oldu.

2287. O kimse ki Hak ona zaferden zahîr olmaya, vay! Eğer kedi olursa, ona erkek arslan görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2287. O kimse ki Yüce Allah ona zaferden yardımcı olmaya, vay hâline! Eğer kedi olursa, ona erkek arslan görünür.

Yüce Allah'ın, nefisleriyle olan büyük mücadelelerinde ve görünen düşmanlarıyla olan küçük mücadelelerinde yardımcı ve destek olmadığı kimselerin vay hâline ki, eğer karşısına kedi çıksa, gözüne erkek arslan görünür ve bir kediden ödü patlar!

Hak Teâlâ'nın, nefisleriyle olan cihâd-ı ekberlerinde ve zâhirî düşmanlarıyla olan cihâd-ı asgarda muîn ve zahîr olmadığı kimselerin vay hâline ki, eğer karşısına kedi çıksa, gözüne erkek arslan görünür ve bir kediden ödü patlar!

2288. Vay, eğer uzaktan yüzü bir göre, nihayet gururdan niza'a gele!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2288. Vay, eğer uzaktan yüzü bir göre, nihayet gururdan niza'a gele!

"Yüz"den maksat, insân-ı kâmildir. Çünkü insân-ı kâmil, tekil hakikat (vâhidü'l-'ayn) ve çok sıfatlıdır (kesîru's-sıfat). "Uzak"tan murat edilen, bedenin/tenin yoğunluğu (kesâfet-i tabîiyye) mertebesidir. Yani, "Vay o kimsenin hâline ki, ilahi isimlerin toplamının tecelligâhı (cem'iyyet-i esmâiyyenin mazharı) olan insân-ı kâmile, bedenin/tenin yoğunluğu mertebesinden bakıp, onun beşerî şeklini görsün ve gurur ve benliği yüzünden onunla mücadele ve çekişmeye cüret etsin!"

"Yüz"den maksad, insân-ı kâmildir. Zîrâ insân-ı kâmil vâhidü'l-'ayn ve kesîru's-sıfattır. "Uzak"tan murâd, kesâfet-i tabîiyye mertebesidir. Ya'ni, "Vay o kimsenin hâline ki, cem'iyyet-i esmâiyyenin mazharı olan insân-ı kâmile kesâfet-i tabîiyye mertebesinden bakıp, onun sûret-i beşeriyyesini göre ve gurûr ve enâniyyeti yüzünden onunla mücadele ve münâzaaya cesâret ede!"

2289. O sebebden bir zülfikar bir harbe görünür; o sebebden erkek arslan bir kedi görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2289. O sebeple bir zülfikar bir mızrak görünür; o sebeple erkek aslan bir kedi görünür.

İşte o görüş sebebiyle, keskin bir kılıç olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), nefsine mağrur bir kişinin gözüne küçük bir mızrak görünür. Ve bu görüş sebebiyle, erkek aslan olan insân-ı kâmil o mağrur kişinin gözüne bir kedi kadar önemsiz görünür. Nasıl ki muhaliflerin gözüne Şems (a.s.) ile Hazret-i Salâhaddîn-i Zerkûb da böyle görünmüş idi.

İşte o görüş sebebiyle, kesici bir kılıç olan insân-ı kâmil, bir mağrûr-ı nefsin gözüne küçük bir mızrak görünür. Ve bu görüş sebebiyle, erkek arslan olan insân-ı kâmil o mağrûrun gözüne bir kedi kadar ehemmiyetsiz görünür. Nitekim muhâliflerin gözüne cenâb-ı Şems ile Hazret-i Salâhadîn-i Zerkûb da böyle görünmüş idi.

2290. Nihayet cesûr olarak ahmak cenge düşer ve onları bu hîle ile pençeye ge[2301] tirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2290. Sonunda cesur olarak ahmak savaşa düşer ve onları bu hile ile pençeye getirir.

Sonunda o nefsine mağrur olan ahmak, tam bir cesaretle insân-ı kâmil ile tartışmaya ve muhalefete kalkışır ve erkek aslan mesabesinde olan insân-ı kâmil onları bu hile ve tedbir ile helak pençesine getirir.

Nihâyet o mağrûr-ı nefis olan ahmak, kemâl-i cesâretle insân-ı kâmil ile münâzaa ve muhalefete kıyâm eder ve erkek arslan mesâbesinde olan insân-ı kâmil onları bu hîle ve tedbîr ile pençe-i helâke getirir.

2291. Tâ ki o ahmaklar ateş mahalli tarafına kendi ayağı ile gelmiş ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2291. O ahmaklar, ateş mahalline kendi ayaklarıyla gelmiş olsunlar!

"Felîv" kelimesi, Burhan'da "beyhude ve faydasız" anlamına gösterilmiştir. Ankaravî ve Hind şârihleri (şerh edenler), "ahmak" anlamına almışlardır. Yani, "İnsân-ı kâmile muhalefet eden ahmaklar, kendi ayaklarıyla kendilerini ateşe atarlar."

"Felîv", Burhân'da "beyhûde ve bî-fâide" ma'nâsına gösterilmiştir. Ankaravî ve Hind şârihleri, "ahmak" ma'nâsına almışlardır. Ya'ni, “İnsân-ı kâmile muhalefet eden ahmaklar, kendi ayaklarıyla kendilerini ateşe atarlar.”

2292. Bir saman yaprağı görünür; ta sen hemân püf edesin ki, onu vücuddan süresin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2292. Bir saman yaprağı görünür; hemen üfleyesin ki, onu varlıktan süresin!

"Kâh-berg" lafzında izafet kalbi (izafet terkibinin ters çevrilmesi) vardır. Nitekim, "cihân-pâdişâhî" derler. Asılları, "berg-i kâh" (saman yaprağı) ve "pâdişâh-ı cihân" (cihan padişahı)dır. Bu beyitte ahmaklara hitap vardır. Yani, "Ey ahmak, insân-ı kâmilin beşerî sureti senin gözüne bir saman çöpü kadar önemsiz bir şey görünür ve onun varlığını kolayca yok edebileceğini zannedersin!"

"Kâh-berg" lafzında kalb-ı izâfet vardır. Nitekim, “cihân-pâdişâhî" derler. Asılları, "berg-i kâh” ve “pâdişâh-ı cihân"dır. Bu beyitte ahmaklara hitâb vardır. Ya'ni, "Ey ahmak, insân-ı kâmilin sûret-i beşeriyyesi senin gözüne bir saman çöpü kadar ehemmiyetsiz bir şey görünür ve onun vücûdunu kolayca izâle edebileceğini zannedersin!"

2293. Agah ol ki, o çöp dağları koparmıştır; ondan cihân giryân ve o gülmededir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2293. Bil ki, o çöp dağları koparmıştır; ondan cihan ağlamakta ve o gülmektedir!

Ey ahmak, kendine gel ki, o beşerî sûretini bir saman çöpü gibi önemsiz gördüğün insân-ı kâmil, dağları devirecek kadar kuvvet ve kudret göstermiştir! İç âlemde cihan halkı onun sayesinde ve ona tâbidir ve onun hüküm ve tesiri altındadırlar. Ve o kâmil ise, onların gaflet ve ahmaklıklarına bakıp gülmektedir.

Ey ahmak kendine gel ki, o sûret-i beşeriyyesini bir saman çöpü gibi ehemmiyetsiz gördüğün insân-ı kâmil, dağları devirecek kadar kuvvet ve kudret göstermiştir! Bâtında halk-ı cihân onun tufeyli ve tâbi'idir ve onun hüküm ve te'sîri altındadırlar. Ve o kâmil ise, onların gaflet ve hamâkatlarına bakıp gülmektedir.

2294. Bu ırmağın suyu topuğa kadar görünür; yüz Avc bin Unuk gibi onun garkı oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2294. Bu ırmağın suyu topuğa kadar görünür; yüz Avc bin Unuk gibi onun garkı oldu!

Avc bin Unuk, Âdem (a.s.)'ın kızından doğan bir çocuk olup, boyu o kadar uzunmuş ki, en büyük dağlardan kırk arşın daha uzun gelirmiş. Ve üç bin beş yüz sene yaşamış. Denizlerin suyu topuğuna çıkarmış. Nuh Tufanı'ndan etkilenmemiş. Musa (a.s.) devrine kadar yaşamış ve Musa (a.s.) onu asâsıyla helâk etmiş imiş. Maâricü'n-Nübüvve'de ve diğer siyer kitaplarında bu rivâyetin ayrıntısı vardır. Bu rivâyetin doğruluğu veya yanlışlığı bu şerefli beyitte tartışma konusu değildir. Mevlânâ efendimizin yüce âdetleri, Mesnevî-i Şerîflerinde doğru olsun, yanlış olsun meşhur olan sözleri ve rivâyetleri alıp, gereken yerlerde örnek olarak zikretmeleridir. Avc b. Unuk'un bu beyitte zikredilmesi de bu türdendir. Yani, "Hakk'ın isim ve sıfat tecellilerinin (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünme yeri) aynası ve kaynağı olan insân-ı kâmilin dış görünüşü, suyu topuklara kadar gelebilen önemsiz bir ırmak gibi görünür. Fakat bu önemsiz görünen ırmak, Avc b. Unuk gibi pek çok kuvvetli olanları boğmuştur.

Aslı عوج (Avc) idi; şiir gereği عاج yazılmıştır.

Avc bin Unuk, Adem (a.s.)ın kerîmesinden doğan bir çocuk olup, boyu o kadar uzun imiş ki, en büyük dağlardan kırk arşın fazla gelirmiş. Ve üç bin beş yüz sene yaşamış. Denizlerin suyu topuğuna çıkarmış. Tûfân-ı Nûh'tan müteessir olmamış. Mûsâ (a.s.) devrine kadar yaşamış ve Mûsâ (a.s.) onu asâsıyla helâk etmiş imiş. Maâricü'n-Nübüvve'de ve diğer siyer kitaplarında bu rivâyetin tafsîli vardır. Bu rivâyetin sıhhati ve adem-i sıhhati bu beyt-i şerîfte mevzû'-i bahs değildir. Cenâb-ı Mevlânâ efendimizin âdet-i seniyyeleri, Mesnevî-i Şerîflerinde sahîh olsun, gayr-i sahîh olsun meşhûr olan kavilleri ve rivâyâtı alıp, îcâb eden yerlerde misâl olarak zikrederler. Avc b. Unuk'un bu beyitte zikri de bu kabîldendir. Ya'ni, "Hakk'ın tecelliyât-ı esmâiyye ve sıfatiyyesinin meclâsı ve mevridi olan insân-ı kâmilin sûret-i zâhiresi, suyu topuklara kadar gelebilen ehemmiyyetsiz bir ırmak gibi görünür. Fakat bu ehemmiyyetsiz görünen ırmak, Avc b. Unuk gibi pek çok kuvvetli olanları boğmuştur.

Asli عوج (Avc) idi; şiir gereği عاج yazılmıştır.

2295. Kan dalgası ona müşk tepesi görünür; denizin dibi ona kuru toprak görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2295. Kan dalgası ona misk tepesi görünür; denizin dibi ona kuru toprak görünür.

O ahmak, hayalinde insân-ı kâmilin katlini tasavvur eder ve onun kanının dalgası gazabını yatıştırdığı için misk tepesi hâlinde görünür. Bir deniz olan insân-ı kâmilin bâtını (iç yüzü), o ahmağa kuru toprak ve önemsiz bir şey görünür.

O ahmak hayalinde insân-ı kâmilin katlini tasavvur eder ve onun kanının dalgası gazabını teskîn ettiği için müşk tepesi hâlinde görünür. Bir deryâ olan insân-ı kâmilin bâtını, o ahmağa kuru toprak ve ehemmiyyetsiz bir şey görünür.

2296. Kör Fir'aun o denizi kuru gördü; nihayet merdlik ve kuvvet meylinden ona sürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2296. Kör Firavun o denizi kuru gördü; nihayet erkeklik ve kuvvet meylinden ona sürdü.

Nasıl ki kalp gözü kör olan Firavun, o Musa (a.s.)'ın deniz gibi olan bâtınını (iç yüzünü) his gözüyle kuru ve önemsiz gördü; nihayet erkekliğine ve görünen saltanatının kuvvetine güvenerek onun üzerine hücum etti. Fakat onun deniz gibi olan bâtınî kuvveti, suret âleminin denizini yardı ve kara açtı ve bâtın gözü kör olan Firavun his gözüyle gördüğü denizin dibindeki yola daldı ve ahmaklığına kurban oldu.

Nitekim kalb gözü kör olan Fir'avn, o Mûsâ (a.s.)ın deryâ gibi olan bâtınını his gözüyle kuru ve ehemmiyyetsiz gördü; nihâyet merdliğine ve saltanat-ı zâhiriyyesinin kuvvetine güvenerek onun üzerine hücûm etti. Fakat onun deryâ gibi olan kuvve-i bâtınesi, âlem-i sûretin deryâsını yardı ve kara açtı ve bâtın gözü kör olan Fir'avn his gözüyle gördüğü denizin ka'rındaki yola daldı ve hamâkatine kurban oldu.

2297. Geldigi vakit denizin dibinde olur; Fir'avn'ın gözü ne vakit görücü olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2297. Geldiği vakit denizin dibinde olur; Firavun'un gözü ne zaman görücü olur?

O ahmak, deniz mesafesinde olan insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) hücum ettiği zaman, o denizin dibinde kalakalır ve helak olur. Firavun meşrebinde olan nefsanîlerin gözleri ne zaman görücü olur?

O ahmak, deryâ mesâbesinde olan insân-ı kâmile hücûm ettiği vakit, o deryânın dibinde kalakalır ve helâk olur. Fir'avn meşrebinde olan nefsânîlerin gözleri ne vakit görücü olur?

2298. Göz Hakk'ın likāsından görücü olur. Hak nerede her ahmakın hemrâzı olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2298. Göz, Hakk'ın likâsından (yüzünü görmesinden) görücü olur. Hak nerede her ahmakın sırdaşı olur?

Kalp gözü, ancak Hakk'ın cemâlinden (güzelliğinden) nurlanır ve görücü olur. Hakk'ın cemâli ise, her noksanı olan ahmağa açılır mı? Nitekim Kehf sûresinin sonundaki âyet-i kerîmede فَمَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقاءَ رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلاً صالحاً ولا يُشرك بعبادة ربه أحداً (Kehf, 18/110) yani, "Kim ki Rabbi'nin likâsını (yüzünü görmeyi) umarsa, sâlih amel işlesin ve Rabbi'nin ibâdetine hiçbir şeyi ortak yapmasın!" buyurulur. Nefsânî olan kimse ise, şirkli olan nefsinin kuludur. Bu halde iken Rabbi'nin cemâli ona nasıl açığa çıkar?

Kalb gözü, ancak Hakk'ın cemâlinden nurlanır ve görücü olur. Hakk'ın cemâli ise, her noksanı olan ahmağa açılır mı? Nitekim sûre-i Kehf sonunda-ki âyet-i kerîmede فَمَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقاءَ رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلاً صالحاً ولا يُشرك بعبادة ربه أحداً (Kehf, 18/110) ya'ni, "Kim ki Rabbi'nin likāsını recâ ederse, amel-i sâlih işlesin ve Rabbi'nin ibâdetine hiçbir şeyi ortak yapmasın!" buyurulur. Nefsânî olan kimse ise, şirkli olan nefsinin kuludur. Bu halde iken Rabbi'nin cemâli ona nasıl münkeşif olur?

2299. Şeker görür, halbuki öldürücü zehir olur; yol görür, halbuki o gülün sadâsı olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2299. Şeker görür, halbuki öldürücü zehir olur; yol görür, halbuki o gülün sadâsı olur!

Kalbi ve gözü kör olan ahmak kişinin şeker olarak gördüğü şey zehir olur ve karanlık olarak gördüğü şey dahi nurdur. Nefsin hazlarını ve zevklerini dünyada hayat yolu olarak görür; aksine o yol, gulyabaninin sesiyle gösterilmiş olan bir yoldur ki, sonunda onu helak vadilerine sürükler.

Kalbi gözü kör olan ahmağın şeker olarak gördüğü şey zehir olur ve zulmet olarak gördüğü şey dahi nûrdur. Nefsin huzûzât ve ezvâkını dünyâda tarîk-ı hayât görür; halbuki o yol nefes-i gulyabânînin sesiyle gösterilmiş olan bir yoldur ki, âkıbet onu helâk vâdîlerine sevk eder.

2300. Ey felek, âhir zamânın fitnesi içinde sür'atle dönüyorsun; nihâyet aman ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2300. Ey felek, âhir zamanın fitnesi içinde hızla dönüyorsun; sonunda aman ver!

Bu şerefli beyitte, tesirin felek tarafına nispet edilmesi mecazidir. Çünkü felek, olayların sebebidir, müsebbibi (gerçek sebebi) değildir. Cenâb-ı Pîr efendimizin âhir zaman fitnesini feleğe isnat etmesi ve ondan aman dilemesi, ilâhî emre uymaktır. Çünkü Nisâ Suresi 4/79. ayet-i kerimesinde, "Sana iyilik cinsinden isabet eden şey Allah tarafındandır; ve kötülük cinsinden isabet eden şey senin nefsindendir" buyurulur. Ve âhir zaman fitnesi kötülükten ibaret olduğundan, cenâb-ı Pîr, onun müsebbibü'l-esbâb (sebeplerin gerçek sebebi) olan Allah Teâlâ'ya isnat edilmesini edebe aykırı ve Kur'an hükmüne zıt gördüklerinden, feleğin nefsine isnat etmişlerdir. Çünkü cenâb-ı Pîr efendimiz, "bekâ billâh" (Allah ile bâki olma) mertebesinde olan en seçkin özel kişilerin özüdür. Bu sebeple, bu gibi mertebeleri korumaya çok riayetkârdırlar.

Bu beyt-i şerîfte te'sîrin felek tarafına nisbeti mecâzîdir. Zîrâ felek hâdisâtın sebebidir, müsebbibi değildir. Cenâb-ı Pîr efendimizin fitne-i âhir zamânı feleğe izâfesi ve ondan aman talebi, emr-i ilâhîye imtisâldir. Zîrâ âyet-i kerîme-i `مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ` (Nisâ, 4/79) ya'ni, “Sana iyilik cinsinden isâbet eden şey Allâh tarafındandır; ve kötülük cinsinden isâbet eden şey senin nefsindendir” buyurulur. Ve fitne-i âhir zamân kötülükten ibâret olduğundan, onun müsebbibü'l-esbâb olan Allâh Teâlâ'ya izâfesini, cenâb-ı Pîr mugâyir-i edeb ve hükm-i Kur'ân'a münâfî gördüklerinden, feleğin nefsine izâfe buyurmuşlardır. Zîrâ cenâb-ı Pîr efendîmiz “bakâ billâh” mertebesinde olan ehassu'l-havâssın zübdesidir. Binâenaleyh bu gibi hıfz-ı merâtibe çok riâyetkârdırlar.

2301. Bizim kasdımızda keskin hançersin; bizim fasdımızda zehir bulaşmış iğnesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2301. Bizim kastımızda keskin hançersin; bizim kan almamızda zehir bulaşmış iğnesin!

Ey felek, fitneler çıkararak bizim kastımız emrinde keskin hançersin ve bizden kan almak emrinde zehir bulaşmış bir iğne ve neştersin. "Fasd", kan almak ve hacamat etmek anlamındadır.

Ey felek, fitneler ihdâs ederek bizim kasdımız emrinde keskin hançersin ve bizden kan almak emrinde zehir bulaşmış bir iğne ve neştersin. “Fasd”, kan almak ve hacamat etmek ma'nâsınadır.

2302. Ey felek, Hakk'ın merhametinden merhamet öğren; karıncaların kalbine yılan gibi zahm vurma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2302. Ey felek, Hakk'ın merhametinden merhamet öğren; karıncaların kalbine yılan gibi zahm vurma!

"Karıncalar"dan kasıt, halkın fertleridir. "Felek"ten kasıt ise, yeryüzünü kuşatan, kendi yörüngeleri üzerinde dönen ve her birinin yeryüzü üzerinde farklı etkileri olan gezegenlerin ve kendi ekseni üzerinde dönen güneşin toplamıdır.

“Karıncalar”dan murâd, efrâd-ı halktır. “Felek”ten murâd, küre-i arzı muhît olup, kendi mahrekleri üzerinde dönen ve her birinin arz üzerine muhte- lif te'sîrleri olan seyyârâtın ve mihveri üzerinde dönen güneşin hey'et-i mecmûası olduğu anlaşılır.

2303. O kimsenin hakkı için ki, senin çarhının dolabını bu dünya evi üstünde dönücü etti;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2303. O kimsenin hakkı için ki, senin çarkının dolabını bu dünya evi üstünde dönücü etti;

Senin çarkının dolabını bu dünya evi üstünde dönücü yapan Yüce Allah hazretlerinin hakkı için;

Senin çarhının dolabını bu dünyâ evi üstünde dönücü yapan Allâh Teâlâ hazretlerinin hakkı için;

2304. Ki başka türlü dönesin ve merhamet edesin; ondan evvel ki, bizim göğümüzü dünyadan koparasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2304. Ki başka türlü dönesin ve merhamet edesin; ondan evvel ki, bizim göğümüzü dünyadan koparasın!

Bu şerefli beyit, yukarıdaki beytin tamamlayıcısıdır. Yani, "Yüce Allah hakkı için ki, bizim göğümüz olan zahirî hayatımızı dünyadan gidermeden önce başka türlü, yani iyilik içinde dönesin ve yeryüzünde yaşayanlara merhamet edesin."

Bu beyt-i şerîf yukarıki beyitin mütemmimidir. Ya'ni, “Allâh Teâlâ hakkı için ki, bizim göğümüz olan hayât-ı sûrîmizi dünyâdan izâleden evvel başka türlü, ya'ni salâh içinde dönesin ve sâkinân-ı arza merhamet edesin.”

2305. Onun hakkı için ki, ibtida bize dâyelik ettin; nihayet bizim fidanımız sudan ve topraktan bitti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2305. Onun hakkı için ki, başlangıçta bize ebelik ettin; sonunda bizim fidanımız sudan ve topraktan bitti!

Bizim bir ağaç fidanı gibi olan bedenimiz sudan ve topraktan gelişip büyümek üzere, başlangıçta yaptığın ebelik ve terbiye edicilik hakkı için salâh (iyilik, doğruluk) içinde dön ve merhamet et!

Bizim bir ağaç fidanı gibi olan cismimiz sudan ve topraktan neşv ü nemâ bulmak üzere ibtidâ yaptığın dâyelik ve mürebbîlik hakkı için salâh içinde dön ve merhamet et!

2306. O Şah hakkı için ki, seni sâf halk etti; bu kadar meş'aleyi sende zâhir kıldı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2306. O Şah hakkı için ki, seni saf yarattı; bu kadar meşaleyi sende ortaya çıkardı!

"Meşale"den maksat, insân-ı kâmildir. Eğer görünen parlaklığa yorumlanırsa, parlak yıldızlardır. Yani, "O yüce şah olan Yüce Allah hakkı için ki, seni ilahi emrine aykırı dönme, hareket etme ve fiillerden saf ve temiz olarak yarattı ve sende bu kadar insân-ı kâmil ortaya çıkardı veya parlak yıldızlar meydana getirdi!"

"Meş'ale"den murâd, insân-ı kâmildir. Ve zâhirî parlaklığa mahmûl olursa, parlak yıldızlardır. Ya'ni, "O şâh-ı zü'l-celâl olan Allâh Teâlâ hakkı için ki, seni emr-i ilâhîsine muhâlif devr ve hareketten ve ef'âlden sâf ve temiz olarak halk etti ve sende bu kadar insân-ı kâmil ızhâr etti ve yâhût parlak yıldızlar peydâ etti!"

2307. Seni öyle ma'mûr ve bâkî tuttu, tâ ki dehrî seni ezelden zannetti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2307. Seni öyle mamur ve kalıcı tuttu ki, dehrî seni öncesizden zannetti!

"Seni, sürekli var olan "kutsal feyz"i (ilahi bereket) ile öyle mamur ve kalıcı görünür bir hâlde tuttu ki, senin mamuriyetini ve kalıcılığını gören dehrî (maddeci), senin öncesizden beri mevcut olduğunu zannetti."

Bilinmeli ki, âlemin öncesizliği ve sonradan yaratılması hakkında kelâmcılar ile filozof zümreleri ve sûfîler arasında görüş ayrılığı vardır. Bu görüş ayrılıklarının her birini burada açıklamak ve saymak uzun olur. Doğru yol şudur ki: Âlemin sureti (şekli) evvelce sonsuz uzayda yoktu, sonradan var oldu. Ve ondan sonra da ömrü sona erip, yine uzayda bozulup dağılacak ve başka şekle girecektir. Fakat bizim âlemimiz bozulmakla, Yüce Allah'ın âlem-i şehadet (görünen âlem) mertebesi yok olacak değildir. Çünkü uzayda sonsuz âlemler vardır; bir taraftan bozulur ve bir taraftan oluşur. Çünkü ilahi isimler asla durmayı kabul etmez. Bu sebeple yaratılış keyfiyetinin ne evveli ne de sonu yoktur. Ancak âlemlerin fertlerinin başlangıcı ve sonu vardır ve ecele bağlıdır. Bu konudaki fazla açıklamaları, Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhin mukaddimesinde "Âlem-i şehadet" bahsinde zikrettim.

"Seni mütevâliyen var olan "feyz-i mukaddes"i ile öyle ma'mûr ve bâkî görünür bir halde tuttu ki, senin ma'mûriyyetini ve bakânı gören dehrî, se-nin ezelden beri mevcûd olduğunu zannetti."

Ma'lûm olsun ki, âlemin kıdem ve hudûsu hakkında mütekellimîn ile su-nûf-ı hükemâ ve sûfiyyûn aralarında ihtilaf vardır. Bu ihtilafâtın her birerle-rini burada îzâh ve ta'dâd etmek uzun olur. Meslek-i müstakîm budur ki: Sû-ret-i âlem evvelce fezâ-yı bî-nihâyede yok idi, sonradan var oldu. Ve ondan sonra da ömrü nihâyet bulup, yine fezâda bozulup dağılacak ve başka şekle girecektir. Fakat bizim âlemimiz bozulmakla, Hak Teâlâ'nın âlem-i şehadet mertebesi yok olacak değildir. Zîrâ fezâda avâlim-i bî-nihâye vardır; bir taraf-tan bozulur ve bir taraftan tekevvün eder. Çünkü esmâ-i ilâhiyye asla ta'til kabûl etmez. Binâenaleyh keyfiyyet-i hilkatin ne evveli ve ne de âhiri yok-tur. Ancak efrâd-ı avâlimin ibtidâsı ve intihâsı vardır ve ecele tâbi'dir. Bu bâbdaki fazla îzâhâtı, Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhin mukaddimesinde "Avâlim-i şehâdiyye" bahsinde zikrettim.

2308. Şükür ki senin başlangıcını bildik; enbiya senin o sırrını söylediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2308. Şükür ki senin başlangıcını bildik; peygamberler senin o sırrını söylediler.

Yüce Allah hazretlerine şükür olsun ki, ey felek, senin yaratılışının başlangıcını, Hakk'ın bize peygamberleri vasıtasıyla bildirmesi ile bildik ve senin yaratılışının sırrını peygamberler bize haber verdiler. Nasıl ki şanlı peygamber Efendimiz buyururlar ki: إن الله تعالى خلق درة بيضاء فنظر الجلال والهيبة فذابت حياء فصار نصفها ماء و نصفها ناراً فحصل منها دخان فخلق السموات من دخان والأرض زبدها فكان عرشه على الماء yani, “Allah Teâlâ büyük bir beyaz inci yarattı; celâl ve heybetle baktı; hayâdan eridi; onun yarısı su ve yarısı ateş oldu. Ondan bir duman meydana geldi; gökleri dumandan ve yeri onun köpüğünden yarattı. Şimdi onun arşı su üzerinde gerçekleşti."

Bugün fennî keşifler bize bu hadis-i şerifi açıklamakta ve izah etmektedir. "Beyaz inci" ile "küllî Muhammedî ruh" mertebesine; ve "incinin hayâdan erimesi" ile, "tek varlık"ı ikilik ile sınırlayarak kendi nefsinde yok olduğu anda ona Rahmanî nefesiyle Hakk'ın dış varlık bahşetmesine ve bu Rahmanî nefes ile ona uzayda dış varlık bahşini takiben, merkezin ateş ve çevrenin soğuma ile su olmasına işaret buyurulmuştur. Ve "yedi gök" diye ifade edilen yedi gezegenin bu duman halindeki aydınlık buluttan ve yerin de onun yoğunlaşmasından yaratıldığına; ve unsurlar âleminin kıvamı وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كل شيئ حى (Enbiya, 21/30) yani, “Biz her şeyin hayatını sudan yaptık" ayet-i kerimesi gereğince, su ile olduğundan, arş ve ilahi mülk olan güneş sisteminin su üzerinde gerçekleştiğine işaret olunur.

Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerine şükür olsun ki, ey felek senin ibti-dâ-yı hilkatini, Hakk'ın bize enbiyâsı vasıtasıyla bildirmesi ile bildik ve senin hilkatinin sırrını peygamberler bize haber verdiler. Nitekim Nebiyy-i zîşân Efendimiz buyururlar ki: إن الله تعالى خلق درة بيضاء فنظر الجلال والهيبة فذابت حياء فصار نصفها ماء و نصفها ناراً فحصل منها دخان فخلق السموات من دخان والأرض زبدها فكان عرشه على الماء ya'ni, “Allâh Teâlâ büyük bir beyaz inci yarattı; celâl ve heybetle nazar etti; hayâdan eridi; onun yarısı su ve yarısı ateş oldu. Ondan bir duman hâsıl ol-du; semâvâtı dumandan ve arzı onun köpüğünden halketti. İmdi onun arşı su üzerinde vâki' oldu."

Elyevm keşfiyyât-ı fenniyye bize bu hadîs-i şerîfi şerh ve îzâh etmektedir. "Beyaz inci" ile “rûh-ı küllî-i Muhammedî" mertebesine; ve "incinin hayâdan erimesi" ile, "vücûd-ı vâhid"i isneyniyyet ile takyîd ederek kendi nefsinde mü-telâşî olduğu hînde ona nefes-i rahmânîsi ile Hakk'ın vücûd-ı hâricî bahşetme-sine ve bu nefes-i rahmânî ile ona fezâda vücûd-ı hâricî bahşini müteakib, mer-kezin ateş ve muhîtin teberrüd ile su olmasına işaret buyurulmuştur. Ve "seb'a semâvât" ta'bîr buyurulan seb'a-i seyyârenin bu duman hâlindeki sehâb-ı muzîden ve arz dahi onun tekâsüfünden mahlûk olduğuna; ve âlem-i unsuriy-yatın kıvamı وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كل شيئ حى (Enbiya, 21/30) ya'ni, “Biz her şeyin hayâ- tını sudan yaptık" âyet-i kerîmesi mûcibince, su ile olduğundan, arş ve mülk-i ilâhî olan manzûme-i şemsiyyenin su üzerinde vâki' olduğuna remz olunur.

2309. Evin hadis olduğunu bir adam bilir; onda abis olan bir örümcek değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2309. Evin sonradan yapıldığını bir adam bilir; onda boş yere yaşayan bir örümcek değil!

Örneğin, herhangi bir evin içinde oturan bir adam, o evin önceden var olmayıp sonradan yapıldığını bilir. Fakat o evin odalarından birinde boş yere ve anlamsızca ağlarını germiş olan bir örümceğin, bu evin sonradan yapıldığından haberi yoktur. Cenâb-ı Pîr efendimiz, dünyanın ezelî olduğuna inananların örümcek kafalı olduğuna işaret buyururlar.

Meselâ herhangi bir evin içinde oturan bir adam, o evin evvelden mevcûd olmayıp sonradan yapıldığını bilir. Fakat o evin odasının birisinde fuzûlî ve abes olarak ağlarını germiş olan bir örümceğin bu evin hâdis olduğundan haberi yoktur. Cenâb-ı Pîr efendimiz, dünyanın kadîm olduğuna zâhib olanların örümcek kafalı olduğuna işâret buyururlar.

2310. Sivrisinek bu bağ kimin olduğunu ne vakit bilir? Zîra onu baharlar doğurdu ve onun ölümü kıştadır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2310. Sivrisinek bu bağın kimin olduğunu ne zaman bilir? Çünkü onu baharlar doğurdu ve onun ölümü kıştadır!

2311. Kurt ki zaîf-hal olarak değnek içinde doğar; değneğin fidan vaktini ne vakit bilir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2311. Kurt ki zayıf hâlde değnek içinde doğar; değneğin fidan vaktini ne zaman bilir?

Kuru bir değneğin içinde ortaya çıkan kurt, zayıf hâlde o kuru değneğin içinde doğar. O değneğin yeşil ve taze bir fidan olduğu bir zamandan haberi olur mu? İşte, insanlar da ağaç kurdu gibi bu yeryüzünde ortaya çıkar. Onun yaratılışının başlangıcını ne bilir? Ancak peygamberlerin haberlerini düşünerek ve Kur'an hükümlerini derinlemesine inceleyerek, derin araştırmalar sonucunda anlayabilsin. Nasıl ki ayet-i kerimede bu derinlemesine düşünmeye ve araştırmaya teşvik buyurulur: قُلْ سيروا فى الأرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَأُ الْخَلْقَ (Ankebût, 29/20) Yani, "Ey Peygamberim, insanlara de ki, 'Yeryüzünde geziniz, akıl gözüyle bakınız ki, yaratılış nasıl başladı!'"

Kuru bir değneğin içinde peyda olan kurt, zaîfü'l-hâl olarak o kuru değneğin içinde doğar. O değneğin yeşil ve tâze bir fidan olduğu bir vakitten haberi olur mu? İşte, insanlar da ağaç kurdu gibi bu arzda peyda olur. Onun bidâyet-i hilkatini ne bilir? Meğer ki haber-i enbiyâyı tefekkür ve ahkâm-ı Kur'âniyye'yi tedebbür ederek, tedkîkât-ı amîka neticesinde anlayabilsin. Nitekim âyet-i kerîmede bu tedebbüre ve taharrîye teşvîk buyurulur: قُلْ سيروا فى الأرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَأُ الْخَلْقَ (Ankebût, 29/20) Ya'ni, "Ey Peygamberim, nâsa de ki, 'Yer yüzünde geziniz, nazar-ı aklî ile bakınız ki, hilkat nasıl başladı!'

2312. Ve eğer kurt onun mahiyetinden bilirse, akıl olur, onun sûreti kurt olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2312. Ve eğer kurt kendi mahiyetini bilirse, akıl olur, onun sureti kurt olur.

Bir ağaç kurdu gibi toprağın cevherinden doğan insan, eğer toprağın mahiyetinden ve yaratılış hallerinden haberdar olursa, onun sureti hayvan ve manası akıl olur. Çünkü insanın hayvaniyet yönünün böyle hakikatlerden ve bilgilerden nasibi yoktur. Nasıl ki Hz. Mısrî Niyâzî buyurur:

Bir ağaç kurdu gibi arzın cevherinden doğan insan eğer arzın mahiyetinden ve etvâr-ı hilkatinden âgâh olursa, onun sûreti hayvan ve ma'nâsı akıl olur. Zîrâ insanın cihet-i hayvâniyyetinin böyle hakāyık ve maâriften nasibi yoktur. Nitekim Hz. Mısrî Niyâzî buyurur:

2313. Akıl kendisini perî gibi renklerce gösterir, ondan fersahlarca uzaktır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2313. Akıl kendisini peri gibi renklerce gösterir, ondan fersahlarca uzaktır!

Bilinmeli ki; akıl genel olarak iki çeşittir. Birisi "akl-ı maâş"tır ki, dünya hayatının devamı için bütün anlamları ve tedbirleri idrak eder. Diğeri "akl-ı maâd"dır ki, bu görünür hayatın üstündeki yücelikleri ve sırları idrak eder. Bu her iki akıl çeşidinin sonsuz mertebeleri vardır. Görülmez mi ki, dünya işlerini tedbir etme hususunda bir akıl diğer akıldan daha üstün ve keskindir. Ve akl-ı maâd dahi böyledir. "Akl-ı küll"e varıncaya kadar onun da mertebeleri çoktur. Ve akl-ı küllün idrakine son yoktur. Onun için ilahi sırları ve marifetleri idrak etme hususunda, akl-ı maâd sahipleri arasında pek çok farklılık vardır. Bu sebeple her bir akıl kendi mertebesindeki aklın idrak derecesine ulaşamadığından, öncelikle muhalefet eder. O mertebeye ulaştıktan sonra, o muhalefetten vazgeçer. Bu ilerleme Hakk'ın hidayetidir. Böyle olunca, muhalefetlerin sebebi, akılların farklılığından ve hidayetsizlikten olmuş olur.

Bu şerefli beyitteki akıl, kâmil olan akıldır. Yani, akıl dediğimiz şey, küllî bir anlamdan ibaret olup, bir peri gibi kendisini türlü türlü renklerde ve mertebelerde gösterir. Halbuki onun zâtı ve hakikati, külliyeti itibarıyla o gösterdiği renklerden pek uzaktır. "Peri", görünmeyen cin taifesinin latif ve güzel kısmına denir.

Ma'lûm olsun ki; akıl sûret-i umumiyyede iki nevi'dir. Birisi "akl-ı maâş"dır ki, hayât-ı dünyeviyenin bakāsı için bilcümle maânîyi ve tedbîrâtı idrâk eder. Diğeri "akl-ı maâd"dır ki, bu hayât-ı sûriyyenin fevkindeki maâliyâtı ve esrârı idrâk eder. Bu her iki nevi' aklın bî-nihâye mertebeleri vardır. Görülmez mi ki, umûr-ı dünyeviyyeyi tedbîr husûsunda bir akıl diğer akıldan daha üstün ve keskindir. Ve akl-ı maâd dahi böyledir. "Akl-ı küll"e varıncaya kadar onun da merâtibi çoktur. Ve akl-ı küllün idrâkine nihâyet yoktur. Onun için esrâr ve maârif-i ilâhiyyeyi idrâk hususunda, akl-ı maâd sahibleri arasında pek çok tefâvüt vardır. Binâenaleyh her bir akıl kendi mertebesindeki aklın derece-i idrâkine vâsıl olamadığından, evvelâ muhalefet eder. O mertebeye vâsıl olduktan sonra, o muhalefetten vazgeçer. Bu terakkî Hakk'ın hidâyetidir. Böyle olunca, muhalefetlerin sebebi, ukülün tefävütünden ve hidâyetsizlikden olmuş olur.

Bu beyt-i şerîfteki akıl, kâmil olan akıldır. Ya'ni, akıl dediğimiz şey, bir ma'nâ-yı küllîden ibaret olup, bir perî gibi kendisini türlü türlü renklerde ve mertebelerde gösterir. Halbuki onun zâtı ve hakîkati, külliyeti i'tibariyle o gösterdiği renklerden pek uzaktır. "Perî", gayr-i mer'î olan cin tâifesinin latîf ve güzel kısmına ıtlâk olunur.

2314. Perînin ne yeri vardır, melekten yukarıdır. Sen sinek kanatlısın, alçağa uçarsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2314. Perinin ne yeri vardır, melekten yukarıdır. Sen sinek kanatlısın, alçağa uçarsın!

Peri ne demektir? Bu, kâmil aklın (akl-ı kâmil: tüm hakikatleri idrak eden akıl) makamı meleklerin makamının üstündedir. Çünkü küllî akıl (akl-ı küll: evrensel akıl), bütün akılların mertebelerini kuşatmıştır. Ey aklın en aşağı mertebesinde kalan insan, senin bu aklının kuvveti sinek kanadı kadar olduğu için, daima en aşağıların aşağısı olan tabiat âlemine uçarsın ve en yücelerin yücesi olan manalar âlemine yükselemezsin!

Perî ne demek, bu akl-ı kâmilin makāmı meleklerin makāmının fevkindedir. Zîrâ akl-ı küll bilcümle ukūlün merâtibini muhîttir. Ey aklın en dûn mertebesinde kalan insan, senin bu aklının kuvveti sinek kanadı kadar olduğu için, dâimâ esfel-i sâfilîn olan âlem-i tabîata uçarsın ve a'lâ-yı illiyyîn olan âlem-i maânîye yükselemezsin!

2315. Gerçi senin aklın yukarı tarafa uçar; senin taklîd kuşun alçaklıkda otlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2315. Gerçi senin aklın yukarı tarafa uçar; senin taklit kuşun alçaklıkta otlar.

Gerçekte aklın en aşağı mertebesi olan akl-ı maaş (geçim aklı) dahi kendi küllî tarafına yükselmeye ve manalar âlemine uçmaya yatkındır. Fakat sen onu taklit kuşunun ayağına bağlamışsın; o taklit kuşu da daima tabiat âleminde otlamaya alıştığı için, bu kuşa bağlı olan aklın da yükselemez.

Vâkıâ aklın en dûn mertebesi olan akl-ı maaş dahi kendi küllü cânibine terakkîye ve âlem-i maânîye uçmağa müstaiddir. Fakat sen onu taklîd kuşunun ayağına bağlamışsın; o taklîd kuşu da dâimâ âlem-i tabîatta otlamağa alıştığı için, bu kuşa bağlı olan aklın da yükselemez.

2316. İlm-i taklîdî canımızın vebalidir; âriyettir ve biz bizimdir diye oturmuşuz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2316. Taklit yoluyla edinilen bilgi canımızın vebalidir; ödünçtür ve biz onu bizim sanıp oturmuşuz!

Bilgi, genel olarak iki kısımdır. Birisi taklit yoluyla edinilen, diğeri tahkik (gerçeği araştırma) yoluyla edinilen bilgidir. "Taklit yoluyla edinilen bilgi", papağan kuşu gibi öğrenilen bir bilgidir ki, sahibinin malı değildir, ödünçtür. Zahir ulemasının (dış görünüşe önem veren bilginlerin) kitaplardan öğrenip, halka sattıkları bilgidir. Bu bilgi itirazlarla sarsılır. "Tahkik yoluyla edinilen bilgi" ise, insanın ruhunu tatmin eden ve şüpheden arınmış olup, hiçbir itirazla sarsılmayan bilgidir ki, buna "yakînî bilgi" de derler. Ve bu bilgi, sahibinin malıdır. Taklit yoluyla edinilen bilgi ise canımızın vebalidir ve ağırlığıdır. Ve biz ise, ödünç olan bu taklit yoluyla edinilen bilgiye sarılıp, bizim malımızdır diye gönül rahatlığıyla oturmuşuz. Burada bahsedilen "bilgi"den kasıt, tevhid bilgisidir. Çünkü tevhid bilgisi tahkik ve zevk (manevi tecrübe) yönünden olmamış bulunursa, akli delile dayanır; ve istidlal (çıkarım) vasıtasıyla olan bilginin itirazlara dayanma gücü yoktur, çabuk yıkılır. Nitekim birinci ciltte Pir efendimiz (Mevlânâ) پای استدلالیان چوبین بود yani, "İstidlal edenlerin ayakları tahtadandır. Tahtadan ayak pek dayanıksız olur!" buyurmuşlardı.

İlim, sûret-i umûmiyyede iki kısımdır. Birisi taklîdî, diğeri tahkîkîdir. "İlm-i taklîdî", papağan kuşu gibi öğrenilen bir ilimdir ki, sâhibinin malı değildir, âriyettir. Ulemâ-i zâhirenin kitaplardan öğrenip, halka sattıkları ilimdir. Bu ilim i'tirâzât ile mütezelzil olur. "İlm-i tahkîkî" ise, insanın ruhunu tatmîn eden ve şekten ârî olup, hiç i'tirâz ile mütezelzil olmayan ilimdir ki, buna "ilm-i yakînî" dahi derler. Ve bu ilim, sâhibinin malıdır. İlm-i taklîdî ise canımızın vebâlidir ve sıkletidir. Ve biz ise, âriyet olan bu ilm-i taklîdîye yapışıp, bizim malımızdır diye cem'iyyet-i hâtır ile oturmuşuz. Burada bahs olunan "ilim"den murâd, ilm-i tevhîddir. Zîrâ ilm-i tevhîd tahkîk ve zevk cihetinden olmamış bulunursa, delîl-i aklîye müstenid bulunur; ve istidlâl vâsıtasıyla olan ilmin i'tirâzâta tahammülü yoktur, çabuk yıkılır. Nitekim I. ciltte cenâb-ı Pîr efendimiz پای استدلالیان چوبین بود ya'ni, "İstidlâlîlerin ayakları tahtadandır. Tahtadan ayak pek metânetsiz olur!" buyurmuşlar idi.

2317. Bu akıldan câhil olmak lazımdır; deliliğe el vurmak lazımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2317. Bu akıldan cahil olmak gerekir; deliliğe el uzatmak gerekir.

Bu taklitçi bilgiye sarılan akıldan cahil olmak ve bu aklı terk edip deliliği seçmek gerekir. Çünkü bu akıl, vebal sermayesidir ve nefsanî kuvvetler (akıl, vehim, hayâl gibi içsel güçler) tarafında etkindir.

Bu ilm-i taklîdîye yapışan akıldan câhil olmak ve bu aklı terk edip deliliği ihtiyâr etmek lazımdır. Zîrâ bu akıl sermâye-i vebâldir ve kuvâ-yı nefsâniyye tarafında fa'âldir.

2318. Her şeyi ki nefsinin fâidesi görürsün, ondan kaç; zehir iç ve âb-ı hayâtı dök!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2318. Her neyi ki nefsinin faydası olarak görürsen, ondan kaç; zehir iç ve âb-ı hayâtı dök!

Nefsinin faydası olarak gördüğün her şeyden kaç. Riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) yoluyla nefse muhalefet zehrini iç. Ve hayvani hayâtın parlaklığını ve cazibesini dök ve yok et! Çünkü hayvani nefsin kuvvetini kaybedip, ruhun kuvvetlensin ve bunun içinde ruhunun sıfatı olan akıl da kendi küllî tarafına yönelerek ilerlemeye başlasın!

Nefsinin fâidesi olarak gördüğün her şeyden kaç. Riyâzet ve mücâhede sûretiyle nefse muhalefet zehrini iç. Ve hayât-ı hayvaniyyenin âb u tâbını ve parlaklığını dök ve izâle et! Zîrâ nefs-i hayvâniyyen kuvvetini gāib edip, rûhun kuvvetlensin ve onun zımnında ruhunun sıfatı olan akıl dahi kendi küllü tarafına müteveccihen terakkîye yüz tutsun!

2319. Her kim seni medhederse, söğ; kârı ve sermayeyi müflise ödünç ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2319. Her kim seni över ise, söv; kârı ve sermayeyi iflas edene ödünç ver!

"İflas eden"den kasıt, şeytandır. Nasıl ki bu cildin başında iflas eden kıssasında geçti. 581 numaralı beyite bakılsın. Yani, her kim seni över ve faziletlerinden bahsederse, ona karşı içinden ve bâtınından öfkelen ve söv ve dışından da uygun bir dille o faziletleri ve o övgü sebebini reddetmeye çalış ki, nefsinin gururuna yer kalmasın. Çünkü hadis-i şerifte, "Meddahların yüzüne toprak saçınız!" buyurulmuştur. Ve nefsin kârını ve sermayesini, gerçek iflas eden olan şeytana ödünç olarak ver ki, bir daha eline geçmesin. Çünkü iflas edene verilen şeyin geri alınması mümkün değildir. "Kârın ve sermayenin iflas edene verilmesi", nefse ait hazların terk edilmesinden ibarettir.

“Müflis”ten murâd, şeytandır. Nitekim bu cildin ibtidâsında müflis kıssasında geçti. 581 numaralı beyite müracaat olunsun. Ya'ni, her kim seni medheder ve fezâilinden bahsederse, ona karşı içinden ve bâtınından öfkelen ve söğ ve zâhirinden dahi lisân-ı münâsible o fezâili ve o sebeb-i medhi redde çalış ki, nefsinin gurûruna meydan kalmasın. Zîrâ hadîs-i şerîfte, احثوا على وجوه المداحين التراب ya'ni “Meddahların yüzüne toprak saçınız!” buyurulmuştur. Ve nefsin kârını ve sermâyesini, müflis-i hakîkî olan şeytana ödünç olarak ver ki, bir daha eline geçmesin. Zîrâ müflise verilen şeyin geri alınması mümkin değildir. “Kârın ve sermâyenin müflise verilmesi", huzûzât-ı nefsâniyyenin terkinden ibârettir.

2320. Eyminliği bırak ve korku yeri ol; nâmûstan geç, rüsvâ ve fâș ol! [2331]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2320. Güvenliği bırak ve korku yeri ol; namustan geç, rezil ve açık ol!

"Güvenliği bırak, ilahi gizli yönlendirmeden emin olma. Çünkü Hakk'ın imtihanları çoktur. Bu sebeple korkuyu ve ihtiyatı nefsine huy edin. Nefsin vehmedilmiş benliğine dayanan namustan geç, ancak şeriat namusunu koru. Nefsani olan halk nazarında, nefsin kibir ve azametini terk etmiş olmak suretiyle rezil ve meşhur ol!" Bu şerefli beyitte cenâb-ı Pîr (Hz. Mevlânâ), melamet yolunu (kınanmayı göze alarak Hakk'a yönelme yolunu) tavsiye ederler. Ve melamet yolu, bâtınını (iç dünyasını) tamamen Hakk'a yöneltmek ve halkın eleştiri ve itirazlarına ve kınamasına kulak asmamaktır.

"Eyminliği bırak, mekr-i ilâhîden emîn olma. Zîrâ Hakk'ın imtihanları çoktur. Binâenaleyh korkuyu ve ihtiyâtı nefsine meleke yap. Nefsin enâniyyet-i mevhûmesine müstenid olan nâmûstan geç, ancak nâmûs-ı şer'îyi muhafaza et. Nefsânî olan halk nazarında, nefsin kibir ve azametini terk etmiş olmak sûretiyle rüsvây ve meşhûr ol!" Bu beyt-i şerîfte cenâb-ı Pîr, tarîk-ı melâmeti tavsiye buyururlar. Ve tarîk-ı melâmet, bâtınını kâmilen Hakk'a tevcih etmek ve halkın tenkîd ve i'tirâzâtına ve levmine kulak asmamaktır.

2321. Dûr-endîş olan aklı tecrübe ettim; bundan sonra kendimi deli yaparım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2321. Uzak görüşlü aklı tecrübe ettim; bundan sonra kendimi deli yaparım!

Dünya işlerinde ve toplumsal hayatta uzak görüşlü geçim aklını tecrübe ettim; birçok sakatlığını ve uğursuzluğunu gördüm. Bu kadar tecrübeden sonra artık kendimi halkın gözünde deli tavrında göstermeyi uygun görürüm.

Umûr-ı dünyada ve hayât-ı ictimaiyyede dûr-endîş olan akl-ı maâşı tecrübe ettim; birçok sekāmetini ve şeâmetini gördüm. Bu kadar tecrübeden sonra artık kendimi halk nazarında deli tavrında göstermeği münasib görürüm.

## Seyyid Ecell'in “Niçin fâhişeyi nikâh ettin?” demesine karşı Delkak'ın özür söylemesi

2322. Seyyid Ecell bir gece Delkak'a dedi: “Aceleden bir fâhişeyi istedin.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2322. Seyyid Ecell bir gece Delkak'a dedi: "Aceleden bir fahişeyi istedin."

Bu kıssa, yukarıdaki "آرمودم عقل دور اندیش را" beytine bağlıdır. Ve bağlanma sebebi kıssadan da anlaşılır. "Delkak" (دلقك), Terrend padişahı Seyyid Ecell'i eğlendiren bir maskaranın ismidir. Nitekim VI. ciltte cenâb-ı Pîr "كه آنجا سيد ترند كه آنجا شاه بود / مسخره او دلقك دلخواه بود" buyururlar. "Pek büyük" anlamına gelen "Ecell", ya şahın sıfatıdır ya da şahın ismidir. Ve "Terrend"in Asya'da bir bölgenin ismi olması gerekir ise de, bunun hangi memleket olduğunu araştırıp bulamadım. Yani, "Bir gece Seyyid Ecell, kendisinin maskarası olan Delkak'e, 'Alelacele bir fahişe kadını seçerek kendine nikâh ettin?' dedi."

Bu kıssa, yukarıdaki آرمودم عقل دور اندیش را beytine merbûttur. Ve sebeb-i rabtı kıssadan da anlaşılır. “Delkak” (دلقك), Terrend pâdişâhı Seyyid Ecell'i eğlendiren bir maskaranın ismidir. Nitekim VI. cildde cenâb-ı Pîr كه آنجا سيد ترند كه آنجا شاه بود / مسخره او دلقك دلخواه بود buyururlar. “Pek büyük” ma'nâsına olan “Ecell”, ya şâhın sıfatıdır, veyâhud şâhın ismidir. Ve “Terrend”in Asya'da bir havâlînin ismi olması lâzım gelir ise de, bunun hangi memleket olduğunu tahkîk edemedim. Ya'ni, “Bir gece Seyyid Ecell, kendisinin maskarası olan Delkak'e, ‘Alelacele bir fâhişe kadını intihâb ederek kendine nikâh ettin?’ dedi.”

2323. Bana bunu açık söylemen lâzım idi, tâ ki sana bir mestûreyi eş ede idik.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2323. Bana bunu açık söylemen lâzım idi, tâ ki sana bir mestûreyi eş ede idik.

Yani, "Bana evleneceğini açıkça söyleye idin, sana namuslu, örtülü bir kadınla evlendirirdik."

Ya'ni, “Bana evleneceğini açıkça söyleye idin, sana ehl-i ırz, kapalı bir kadın tezvîc ederdik.”

2324. Dedi: “Dokuz mestûre sâlih istedim, orospu oldular ve gamdan tenim eksildi.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2324. Dedi: “Dokuz örtülü, iyi kadın istedim, orospu oldular ve gamdan bedenim eksildi.”

Delkak, Seyyid Ecell'e cevap olarak dedi ki; “Bundan önce dokuz örtülü ve iyi kadın seçtim, hepsi orospu çıktılar ve kıskançlık, gam ve kederinden bedenim eridi.”

Delkak, Seyyid Ecell'e cevâben dedi ki; “Bundan evvel dokuz mestûre ve sâlih kadın intihâb ettim, hepsi orospu çıktılar ve kıskançlık gam ve kederinden tenim eridi.”

2325. “Ma'rifetsiz olarak bu orospuyu istedim, tâ ki bunun âkıbeti nasıl olur göreyim.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2325. “Bilgisizce bu orospuyu istedim, tâ ki bunun sonu nasıl olur göreyim.”

"Bî-ma'rifet", tahkik etmeden demektir. Bazı nüshalarda "bâ-ma'rifet" yazılmıştır. Bu durumda anlamı, "bilerek" demek olur. Yani, "Tahkik etmeden bu orospuyu seçtim; bakalım sonu ne olacaktır dedim."

"Bî-ma'rifet", bila-tahkîk demektir. Ba'zı nüshalarda "bâ-ma'rifet" yazılmıştır. Bu halde ma'nâsı, "bilerek" demek olur. Ya'ni, "Bila-tahkik bu orospuyu intihâb ettim; bakalım sonu ne olacaktır dedim."

2326. Ben de aklı çok tecrübe ettim; bundan sonra cünûna bir mağres ararım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2326. Ben de aklı çok tecrübe ettim; bundan sonra deliliğe bir fidanlık ararım.

Yani, "Maskaranın sâlih kadınları tecrübe edip bozuk bulduğu gibi, ben de sâlih zannettiğim geçim aklını çok tecrübe ettim ve bozuk buldum. Bundan sonra o aklın hükmünden sıyrılıp, delilik fidanını dikecek bir yer ve ortam aradım." Bu şerefli beyit, Delkak tarafından değil, cenâb-ı Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) tarafındandır. Yani, "Benî İsrâîl'den bir adam 'Bir akıllı ile istişare etmedikçe evlenmeyeyim!' dedi ve ertesi gün ilk rast geldiği kimse ile istişare edip, onun görüşüyle amel etmeye karar verdi. Sabah olduğunda, evinden çıktı; kamışa binmiş olan bir deliye rast geldi ve ahdine sadık kalamadığına üzüldü. Onun önüne gitti; deli ona 'Atımdan kork seni tepmesin!' dedi. Adam, 'Atını zapt et ki, senden bir şey soracağım!' dedi. Deli durdu; adam, 'Ben evlenmek istiyorum, nasıl evleneyim?' dedi. Deli cevap verdi ki, 'Kadın üç türlüdür. Birisi sana özgüdür ve birisi senin aleyhinedir ve birisi de senin ne lehine ne de aleyhinedir. Sonra, 'Attan kork, seni tepmesin!' dedi ve geçti. Adam dedi: 'Yahu atını zapt et!' Atı zapt etti ve ona yaklaştı. Adam dedi ki: 'Ben senin sözünü anlamadım, onu bana açıkla!' Deli dedi: 'Sana özgü olanı, bâkire olandır ve onun muhabbeti sana özgüdür ve senden başkasını bilmez. Ve senin aleyhine olan

Ya'ni, "Maskaranın sâlih kadınları tecrübe edip bozuk bulduğu gibi, ben de sâlih zannettiğim akl-ı maâşı çok tecrübe ettim ve bozuk buldum. Bundan sonra o aklın hükmünden tecerrüd edip, delilik fidanını dikecek bir mahal ve muhît aradım." Bu beyt-i şerîf, Delkak tarafından değil, cenâb-ı Pîr efendimiz tarafındandır. ya'ni, "Benî İsrâîl'den bir adam 'Bir âkıl ile müşâvere etmedikçe tezevvüc etmeyeyim!' dedi ve ertesi gün ilk rast geldiği kimse ile müşâvere edip, onun re'yiyle amel etmeğe azmetti. Vaktâki sabah oldu, evinden çıktı; kamışa binmiş olan bir deliye rast geldi ve vefâ-i ahdine imkân bulamadığına teessüf etti. Onun önüne gitti; deli ona 'Atımdan kork seni tepmesin!' dedi. Adam, 'Atını zabtet ki, senden bir şey soracağım!' dedi. Deli durdu; adam, 'Ben evlenmek istiyorum, nasıl evleneyim?' dedi. Deli cevap verdi ki, 'Kadın üç türlüdür. Birisi sana mahsûstur ve birisi senin aleyhinedir ve birisi de senin ne lehine ve ne de aleyhinedir. Sonra, 'Attan kork, seni tepmesin!' dedi ve geçti. Adam dedi: 'Yâhu atını zabtet!' Atı zabtetti ve ona yaklaştı. Adam dedi ki: 'Ben senin sözünü anlamadım, onu bana îzâh et!' Deli dedi: 'Sana mahsûs olanı, bâkire olandır ve onun muhabbeti sana mahsûstur ve senden başkasını bilmez. Ve senin aleyhine olan

2330. "Re'y sahibidir ve bir ateş parçasıdır; gök mertebeli ve yıldız yağdırıcıdır." [2341]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2330. "Re'y sahibidir ve bir ateş parçasıdır; gök mertebeli ve yıldız yağdırıcıdır."

"Âsumân-kadr" (gök mertebeli), aklının mertebesinin çok yüksek olmasından; ve "Ahter-bâre" (yıldız yağdırıcı), görüşlerinin parlaklığından kinâyedir. Eğer "bâre" kelimesi "bârîden" (yağmak) mastarından türemiş olmayıp da, tarz ve gidiş anlamında alınırsa, "bir yıldız gidişli" demek olur ki, yine parlaklıktan kinâye olur. Ve eğer "at" anlamına alınırsa, "yıldız atlı" demek olur ki, üstün gelmekten kinâyedir.

"Âsumân-kadr", aklının mertebesi çok yüksek olmaktan; ve "Ahter-bâre", re'ylerinin parlaklığından kinâyedir. “Bâre”, “bârîden" masdarından müştak olmayıp da, tarz ve reviş ma'nâsına alınırsa, "bir yıldız gidişli" demek olur ki, yine parlaklıktan kinâye olur. Ve eğer "at" ma'nâsına alınırsa, "yıldız atlı" demek olur ki, galebeden kinâyedir.

2331. Onun revnakı Kerrûbîler'e can olmuştur; o bu delilik içinde gizli olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2331. Onun ihtişamı Kerûbîler'e can olmuştur; o bu delilik içinde gizli olmuştur.

"Kerûbîler", Allah'ın yakın melekleri olan ceberût meleklerine denir. Yani, "Onun ihtişamı ve debdebesi, Allah'a yakın melekler katında can mesabesinde azizdir; ve o, özünde böyle iken kendisini delilik içinde saklamıştır."

"Kerrûbiyân”, Allah'ın mukarreb melekleri olan ceberût meleklerine derler. Ya'ni, "Onun revnakı ve debdebesi, melâike-i mukarrabîn indinde can menzilesinde azîzdir; ve o hadd-i zâtında böyle iken kendisini delilik içinde saklamıştır."

2332. Fakat her deliyi can saymayasın. Sâmirî gibi buzağıya baş koyma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2332. Fakat her deliyi can saymayasın. Sâmirî gibi buzağıya baş koyma!

Fakat her gördüğün deliyi bu hâlde sanma. Çünkü delilerin çoğu, doğuştan ve yaratılış itibarıyla akıl nimetinden mahrum olan çaresizlerdir. Bunları da mecazi delilerden sayıp, Sâmirî'nin sadece ses çıkaran bir buzağıya taptığı ve saygı gösterdiği gibi, sen de onlara boyun eğme!

Fakat her gördüğün deliyi bu halde zannetme. Zîrâ delilerin çoğu tab'an ve hilkaten ni'met-i akıldan mahrûm olan bîçârelerdir. Bunları da ukalâ-yı mecânînden addedip, Sâmirî'nin bir kuru ses veren buzağıya taptığı ve hürmet ettiği gibi, sen de onlara serfürû etme!

2333. Sana bir velî yüz binlerce gaybı ve gizli esrârı açık söylediği vakit;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2333. Sana bir velî yüz binlerce gaybı ve gizli sırları açıkça söylediği zaman;

2334. Muhakkak senin için o anlayış ve o fehm olmadı; sen ûddan gübreyi açık bilmedin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2334. Muhakkak senin için o anlayış ve o idrak olmadı; sen ödden gübreyi açıkça ayırt edemedin.

2335. Velî kendisine delilikten perde yaptığı vakit, ey kör ne vakit tanıyacaksın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2335. Velî kendisine delilikten perde yaptığı vakit, ey kör ne vakit tanıyacaksın?

Bu üç beyit bir kavramı tamamlamaktadır. Yani, akıl yolunda hareket eden kâmil bir velî (Allah dostu), senin kullandığın açık bir dille sana gayb ilimlerini ve Hakk'ın gizli sırlarına ait sözleri söylediğinde, sen bunları anlayamadığın, zevkine varıp bilemediğin ve öd ağacı gibi hakiki anlamları, gübre hükmünde olan zahirî sözler elbisesinden soyutlayamadığın hâlde; kendisini delilik perdesi altında gizlemiş ve senin kullandığın söz ve ifadelerden başka söz ve ifadelerle konuşmakta olan bir velîyi, ey kalp gözü kör olan kimse, nasıl tanıyabileceksin ve nasıl anlayabileceksin?

Bu üç beyit bir mefhûmu tamamlamaktadır. Ya'ni, tavr-ı akıl üzere hareket eden bir velîyy-i kâmil, senin kullandığın açık bir lisân ile sana ulûm-ı gaybiyyeyi ve Hakk'ın gizli esrârına müteallık söylediği sözleri anlayamadı- ğın ve zevkine varıp bilemediğin ve öd ağacı gibi maânî-i hakîkiyyeyi gübre mesâbesinde olan elfâz-ı zâhire libâsından tecrîd edemediğin halde; kendisini delilik perdesi altında gizlemiş ve senin kullandığın elfâz ve ibârâttan başka elfâz ve ibâreler ile tekellüm etmekte bulunmuş olan bir velîyi, ey kalb gözü kör olan kimse, nasıl tanıyabileceksin ve nasıl anlayabileceksin?

2336. Eğer senin yakın gözün açık ise; her bir taşın altında bir serheng gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2336. Eğer senin yakın gözün açık ise; her bir taşın altında bir serheng gör!

"Serheng", "çavuş" ve günümüzün ifadesiyle "polis" anlamındadır ki, insân-ı kâmil (olgun veli) kişiden kinayedir. Ve "her taş"tan maksat, çeşitli kıyafetlerdir. Yani, "Eğer senin yakîn gözü olan kalp gözün açık ise, çeşitli kıyafetler altında bir insân-ı kâmili gör!"

"Serheng", "çavuş” ve zamânımızın ifadesiyle “polis" ma'nâsınadır ki, veliyy-i kâmilden kinâyedir. Ve "her taş"tan murâd, kıyafet-i muhtelifedir. Ya'ni, "Eğer senin yakîn gözü olan kalb gözün açık ise, muhtelif kıyafetler altında bir veliyy-i kâmili gör!"

2337. Açık ve rehber olan bir gözün önünde; her bir kelîmin üzerinde bir kilim vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2337. Açık ve rehber olan bir gözün önünde; her bir kelîmin üzerinde bir kilim vardır.

İkinci mısradaki birinci "kelîm", Arapça kâf harfiyle, "konuşan" anlamındadır ki, bununla Musa meşrep (Musa karakterinde) olup, Hak ile konuşma şerefine erişen kâmil veliye işaret edilir. Ve ikinci "gilîm", Farsça kâf harfiyle, "yere yayılan kilim" anlamındadır ki, burada örtü ve perde anlamındadır. Yani, "Açık ve rehber olan bir kalp gözünün önünde, her bir Musa meşrebindeki kâmil velinin üzerinde bir kilim örtüsü vardır. Bu örtünün altındaki kâmili böyle bir göz görür."

İkinci mısra'daki birinci "kelîm", kâf-i Arabî ile, “teklîm edici" ma'nâsınadır ki, bununla Mûsâ-meşreb olup, Hak'la mükâleme şerefine nâil olan veliyy-i kâmile işaret buyurulur. Ve ikinci "gilîm", kâf-ı Fârisî ile, "yere yayılan kilim" ma'nâsınadır ki, burada örtü ve perde ma'nâsınadır. Ya'ni, “Açık ve rehber olan bir kalb gözünün önünde, her bir Mûsâ meşrebindeki veliyy-i kâmilin üzerinde bir kilim örtüsü vardır. Bu örtünün altındaki kâmili böyle bir göz görür."

2338. Her velîyi yine velî meşhur eder; o her kimi isterse behreli eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2338. Her velîyi yine velî meşhur eder; o her kimi isterse behreli eder.

Burada iki yön ortaya çıkar: Birincisi, her velî yine kendi kendisini ortaya çıkarır ve açığa vurur; ve her kimi isterse, bu şekilde kendi feyizlerinden nasip sahibi yapar. İkinci yön ise, hâli gizli olan her velîyi, yine halk nazarında meşhur olan bir velî açığa çıkarır ve gösterir; ve bu açığa çıkarmayı her kime isterse yapıp, o kimseyi o velînin feyizli huzurundan faydalandırır. Nitekim Şemseddîn-i Tebrîzî hazretleri gayet hâli gizli idiler ve onları dış âlemde meşhur eden, Pîr-i destgîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) oldular. Ve aynı şekilde Yıldırım Bâyezîd zamanında zamanın kutbu olan Hamîdüddîn-i Aksarâyî hazretleri, ekmek yapıp pazarlarda "Müminler, somunlar!" nidasıyla ekmek satar idi; onun meşhur olmasına dahi Emîr Sultân hazretleri sebep oldu. Evliya menkıbelerinde bunun benzeri çoktur.

Burada iki vecih vârid olur: Birisi, her velî yine kendi kendisini izhâr ve ifşa eder; ve her kimi isterse, bu süretle kendi füyûzâtından nasîbedâr eder. İkinci vecih, her mestûrü'l-hâl olan velîyi, yine halk nazarında meşhûr olan bir velî ifşa ve ızhâr eder; ve bu ifşâyı her kime isterse yapıp, o kimseyi o velînin huzûr-ı feyzinden behredar eder. Nitekim Şemseddîn-i Tebrîzî hazretleri gâyet mestûrü'l-hâl idiler ve onları âfâkta meşhûr eden, cenâb-ı Pîr-i destgîr efendimiz oldular. Ve kezâ Yıldırım Bâyezîd zamânında kutb-ı zamân olan Hamîdüddîn-i Aksarâyî hazretleri, ekmek yapıp pazarlarda "Mü'minler, somunlar!" nidâsıyla ekmek satar idi; onun meşhûrluğuna dahi Emîr Sultân hazretleri sebep oldu. Menâkıb-ı evliyâda bunun nazîri çoktur.

2339. O kendisini deli yaptığı vakit, kimse onu akıldan tanımayı bilmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2339. O kendisini deli yaptığı vakit, kimse onu akıldan tanımayı bilmez.

Akıl dairesinde halk ile ilişkide bulunan bir velîyi, ya kendisi ya da başka bir velî ortaya çıkarıp açıklamadıkça, mademki onu kimse bilmiyor, o velî kendisini deli tavrında gösterdiği vakit, hiç kimse onu kendi aklı ile keşfedip tanıyamaz.

Tavr-ı akıl dâiresinde halk ile münasebette bulunan bir velîyi, ya kendisi, veyâ diğer bir velî ızhâr ve ifşa etmedikçe, mâdemki onu kimse bilmiyor, o velî kendisini deli tavrında gösterdiği vakit, hiç kimse onu kendi aklı ile keşf edip tanıyamaz.

2340. Vaktaki görücü bir hırsız körden bir şey çalar, o ubûrda hiç hırsızı bulur mu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2340. Vaktaki görücü bir hırsız körden bir şey çalar, o ubûrda hiç hırsızı bulur mu?

Gözlü bir hırsız bir körden bir şey çaldığı zaman, o kör geçiş esnasında hiç hırsızı bulabilir mi?

Gözlü bir hırsız bir körden bir şey çaldığı vakit, o kör murûr ve ubûr esnâsında hiç hırsızı bulabilir mi?

2341. Her ne kadar anûd hırsız kendisini ona çarpsa da, kör onun hırsızı kim olduğunu tanıyamaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2341. Her ne kadar inatçı hırsız kendisini ona çarpsa da, kör onun hırsızı kim olduğunu tanıyamaz.

"Kör"den kasıt, henüz kalp gözü açılmamış olan Hakk Yolcusu'dur. "Hırsız"dan kasıt şeytandır.

“Kör”den murâd, henüz kalb gözü açılmamış olan sâliktir. “Hırsız”dan murâd şeytandır.

2342. Vaktaki köpek eski elbise sahibi körü ısırır, o yırtıcı köpeği ne vakit tanır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2342. Köpek, eski elbise sahibi körü ısırdığı zaman, o yırtıcı köpeği ne zaman tanır?

"Köpek"ten kasıt, şeytandır. "Eski elbise sahibi kör"den kasıt ise, Hakk Yolcusu'dur.

“Köpek”ten murâd, şeytandır. “Eski elbise sahibi kör”den murâd, sâliktir.

## Kör dilenci üzerine köpeğin hamle etmesi

2343. Bir köpek, mahallede bir kör dilenci üzerine, ceng arslanı gibi hamle ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2343. Bir köpek, mahallede kör bir dilencinin üzerine, savaş aslanı gibi saldırırdı.

2344. Köpek fakirlere hışım ile havlar; ay fakîrlerin toprağını gözüne çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2344. Köpek fakirlere öfkeyle havlar; ay fakirlerin toprağını gözüne çeker.

"Köpek"ten kasıt, şeytan ve şeytanın etkisi altına girmiş olan insandır. "Fakir"den kasıt, Hakk yolunun yolcularıdır. "Ay"dan kasıt, ümmetin salih kişileridir. "Köpeğin havlaması", nefis ehlinin dervişlere karşı gösterdiği zulüm ve hakarettir.

"Köpek"ten murâd, şeytan ve şeytanın taht-ı tasarrufuna girmiş olan insandır. "Fakîr"den murâd, tarîk-ı Hak sâlikleridir. "Ay"dan murâd, sulehâ-yı ümmettir. "Köpeğin havlaması", ehl-i nefsin dervîşlere karşı olan zulüm ve hakāretidir.

2345. Kör, köpeğin bağırmasından ve korkusundan aciz oldu; kör, köpeğin ta'zîmine geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2345. Kör, köpeğin bağırmasından ve korkusundan aciz oldu; kör, köpeğin tazimine geldi.

"Kör"den kasıt, tasavvuf yoluna yeni girmiş olan sâliktir. Yani, tasavvuf yoluna yeni girmiş olan sâlik, köpek hükmünde olan nefis ehlinin zulmünden ve saldırısından aciz kaldı ve onlara mudârâ (dıştan iyi geçinme) ve tazime mecbur oldu.

"Kör"den murâd, sâlik-i mübtedîdir. Ya'ni, sâlik-i mübtedî, köpek mesâbesinde olan ehl-i nefsin zulüm ve taarruzundan âciz kaldı ve ona mudârâ ve ta'zîme mecbûr oldu.

2346. Dedi ki: "Ey avın beyi ve ey avın arslanı; el senin elindir benden el tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2346. Dedi ki: "Ey avın beyi ve ey avın arslanı; el senin elindir benden el tut!"

O âciz kalan derviş, görünen kudret sahibi olan nefs ehli kişiye dedi ki: "Ey hemcinsini avlayıp zulüm pençesinde ezmek isteyen beyefendi, bu görünen hayatta kudret eli senin elindir; benden elini geri tut!"

O âciz kalan dervîş, kudret-i zâhire sâhibi olan ehl-i nefs kimseye dedi ki: "Ey hemcinsini avlayıp pençe-i gadrinde ezmek isteyen beyefendi, bu hayât-ı zâhirede kudret eli senin elindir; benden elini geri tut!"

2347. Zîra zaruretten dolayı o hakîm, eşeğin kuyruğuna ta'zîm etti ve ona "kerîm" lakabını verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2347. Çünkü o hakîm, zaruretten dolayı eşeğin kuyruğuna saygı gösterdi ve ona "kerîm" lakabını verdi.

Bu şerefli beyitte bir kıssaya işaret buyurulduğu anlaşılmakta ise de, ne Ankaravî'de ne de Hint şârihlerinde hangi hakîmin ne gibi bir zaruretten dolayı eşeğin kuyruğuna saygı gösterip "kerîm" lakabını verdiği kayıtlı değildir. Böyle bir kıssa fakirin de bilgisi dahilinde değildir. Hint nüshalarında ikinci mısrada "kerîm" lafzı yerine اديم geçmektedir. "Edîm", kırmızı deri anlamına gelip, biri "edîm-i Yemenî", diğeri "edîm-i Tâifi" olmak üzere iki çeşittir. Yani, "Hakîm zaruretten dolayı eşeğin kuyruğuna bu 'edîm' lakabını vermiştir" demek olur. Bu şerefli beyitte, şerir ve alçak olanlara karşı güzel muamele ve mudârâ (idare etme) etmek gerektiğine işaret buyurulur. Nitekim hadis-i şerifte مداراة الناس صدقة yani, "İnsanlara karşı mudârâ sadakadır" ve aynı şekilde امرت بمداراة الناس كما امرت بأداء الفرائض yani, "Farzları eda etmekle emrolunduğum gibi, insanları idare etmekle de emrolundum" buyurulur. Ve Hafız-ı Şîrâzî hazretleri de bu anlamda şöyle buyururlar: "İki cihanın rahatı bu iki kelimenin tefsiridir: Dostlar ile lütufkâr olmak, düşmanlar ile mudârâ etmektir."

Bu beyt-i şerîfte bir kıssaya işâret buyurulduğu anlaşılmakta ise de, gerek Ankaravî'de ve gerek Hind şârihlerinde hangi hakîmin ne gibi bir zarûretten dolayı eşeğin kuyruğuna ta'zîm edip "kerîm" lakabını verdiği münderic değildir. Böyle bir kıssa fakîrin de ma'lûmu değildir. Hind nüshalarında ikinci mısrâ'da "kerîm” lafzı yerine اديم vaki'dir. “Edîm”, kırmızı deri ma'nâsına olup, birisi "edîm-i Yemenî", diğeri "edîm-i Tâifi" olmak üzere iki nevi'dir. Ya'ni, "Hakîm zarûretten dolayı eşeğin kuyruğuna bu “edîm" lakabını vermiştir" demek olur. Bu beyt-i şerîfte, şerîr ve leîm olanlara karşı güzel muâmele ve mudârâ etmek lazım geldiğine işaret buyurulur. Nitekim hadis-i şerifte مداراة الناس صدقة ya'ni, "Nâsa karşı mudârâ sadakadır" ve keza امرت بمداراة الناس كما امرت بأداء الفرائض ya'ni, "Edâ-i ferâiz ile emr olunduğum gibi mudârât-ı nâs ile emrolundum" buyurulur. Ve Hafız-ı Şîrâzî hazretleri dahi bu ma'nâda şöyle buyururlar: “İki cihânın râhatı bu iki kelimenin tefsîridir: Dostlar ile telattuf, düşmanlar ile mudâradır”

2348. O dahi zaruretten dolayı dedi ki: "Ey arslan, benim gibi zaîf avdan sana ne erişir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2348. O da zaruretten dolayı dedi ki: "Ey aslan, benim gibi zayıf avdan sana ne erişir?"

O hekim gibi, o âciz kalan derviş de görünen kudret sahibi olan nefsanî kimseye dedi ki: "Ey aslan gibi yırtıcı olan yaratık, benim gibi zayıf bir derviş ile uğraşmaktan sana ne fayda vardır?"

O hakîm gibi, o âciz kalan dervîş dahi kudret-i zâhire sahibi olan nefsânî kimseye dedi ki: "Ey arslan gibi yırtıcı olan mahlûk, benim gibi zaîf bir dervîş ile uğraşmaktan sana ne fâide vardır?"

2349. "Senin arkadaşların dağda yaban eşeği tutuyorlar; ey aciz kalmış, sen mahallede kör tutuyorsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2349. "Senin arkadaşların dağda yaban eşeği tutuyorlar; ey aciz kalmış, sen mahallede kör tutuyorsun!"

Senin arkadaşların, dağ gibi olan savaş meydanında, yaban eşeği hükmünde olan düşmanları avlıyorlar ve kahramanlık gösteriyorlar. Ey bu kahramanlıktan aciz kalmış olan beyefendi, sen ise şehir içinde rahat bir hâlde, henüz basiret gözü açılmamış olan bir derviş ile uğraşıyorsun! "Sütûh" kelimesi, Burhan ve Şemsü'l-Lügat sözlüklerinde, melûl olmak (üzgün olmak) ve aciz kalmak anlamına gösterilmiştir.

"Senin arkadaşların dağ gibi olan meydân-ı harbde, yaban eşeği mesâbesinde olan düşmanları avlıyorlar ve kahramanlık gösteriyorlar. Ey bu kahramanlıktan âciz kalmış olan beyefendi, sen ise şehir içinde hâl-i râhatta henüz dîde-i basîreti açılmamış olan bir dervîş ile uğraşıyorsun!" "Sütûh", Burhân ve Şemsü'l-Lügāťta, melûl olmak ve âciz kalmak ma'nâsına gösterilmiştir.

2350. "Yârânın saydda hımar-ı vahşî ararlar; sen mahallecikte keyd ile kör [2361] ararsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2350. "Dostlar avda vahşi eşek ararlar; sen ise mahallede hile ile kör ararsın!"

2351. O âlim köpek yaban eşeği avladı; ve bu mayasız köpek köre kasd etti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2351. O âlim köpek yaban eşeği avladı; ve bu mayasız köpek köre kasd etti!

O savaş ilmini bilen nefsanî kişi savaşta düşman avladı; ve bu mayasız ve cevheri olmayan nefsanî cahil ise bir zayıf köre kasıt ve tecavüz etti.

O ilm-i harbi bilen nefsânî kimse harbde düşman avladı; ve bu mayasız ve cevhersiz olan nefsânî câhil ise bir zaîf köre kasd ve tecavüz etti.

2352. Vaktaki köpek ilim öğrendi, dalâletten kurtuldu; ormanlarda helâl avladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2352. Köpek ilim öğrendiği vakit, sapkınlıktan kurtuldu; ormanlarda helâl avladı.

2353. Köpek âlim olduğu vakit harbin çâlâki oldu; köpek arif olduğu vakit Ashab-ı Kehf'ten oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2353. Köpek âlim olduğu zaman savaşta çevik oldu; köpek arif olduğu zaman Ashab-ı Kehf'ten oldu.

Nefsânî bir kimse, insan topluluğuna faydası olan bir ilmi öğrendiği zaman, düşmanlarla olan savaşta çevik ve atik oldu; fakat yine o nefsânî kimse, bu âlemden ilerleyip hakikat ehli kişilerin bilgilerine vâkıf olduğu zaman, Ashab-ı Kehf'in Kıtmîr'i gibi insan hakikatini taşıdı.

Bir nefsânî kimse, hey'et-i ictimaiyye-i beşeriyyeye fâidesi olan bir ilmi öğrendiği vakit, düşmanlar ile olan harbde çevik ve çâlâk oldu; ve fakat yine o nefsânî kimse, bu âlemden terakkî edip muhakkıkların maârifine vâkıf olduğu vakit, Ashâb-ı Kehf'in Kıtmîr'i gibi hakîkat-i insâniyyeyi hâmil oldu.

2354. Avın beyi kim olduğunu köpek tanıyıcı oldu. Ey Huda o nûru tanıyıcı nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2354. Avın beyi kim olduğunu köpek tanıyıcı oldu. Ey Huda o nûru tanıyıcı nedir?

"Avın beyi"nden kasıt, insân-ı kâmildir (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan). Yani, "Nefsânî olan kimse, sonunda iç âlemde tasarruf sahibi olanın kim olduğunu anladı. Ey Allah'ım, o senin nurun olan insân-ı kâmili tanıyan nedir?" Yahut, Ankaravî hazretlerinin buyurduğu gibi, "Ey Allah'ım, bilen ve anlayan nur ne nurdur?"

"Avın beyi"nden murâd, insân-ı kâmildir. Ya'ni, "Nefsânî olan kimse, âkıbet bâtında sahib-i tasarruf olanın kim olduğunu anladı. Ey Hudâ, o senin nûrun olan insân-ı kâmili tanıyan nedir?" Yâhût, Ankaravî hazretlerinin buyurduğu gibi, "Ey Hudâ, bilen ve anlayan nûr ne nûrdur?"

2355. Kör tanımaz, gözsüzlükten değildir; belki o cihettendir ki, cehilden sarhoştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2355. Kör tanımaz, gözsüzlükten değildir; aksine o yöndendir ki, cehaletten sarhoştur.

Kör olan Hakk Yolcusu'nun (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi) tanımaması, onun basiretsizliğinden (kalp gözünün kapalı olmasından) değildir. Aksine cehalet sarhoşluğu onun basiret gözünde perdedir. Çünkü Hakk Yolcusu, bir insân-ı kâmili (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tanımış ve kendisini onun hizmetine adamıştır.

Kör olan sâlik-i mübtedînin tanımaması, onun basîretsizliğinden değildir. Belki cehâlet sarhoşluğu onun dîde-i basîretinde perdedir. Zîrâ sâlik-i mübtedî, bir kâmili tanımış ve onun hizmetine vakf-ı nefs etmiştir.

2356. Yeryüzünden daha gözsüz kör yoktur; bu zemîn fazl-ı Hak'tan düşmanı görücü oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2356. Yeryüzünden daha gözsüz kör yoktur; bu zemin, Yüce Allah'ın lütfuyla düşmanı görücü oldu.

Cansız varlıklardan ibaret olan yeryüzünün duyu organı olan gözü olmadığından, görünüşte bir kördür. Fakat Yüce Allah'ın lütfundan, Allah'ın düşmanını görücü oldu.

Cemâddan ibaret olan arzın his gözü olmadığından, zâhirde bir kördür. Fakat Hakk'ın fazlından, Allâh'ın düşmanını görücü oldu.

2357. Mûsa'nın nûrunu gördü ve Mûsa'yı okşadı; Kārûn'u yere batırdı ve Kārûn'u tanıdı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2357. Musa'nın nurunu gördü ve Musa'yı okşadı; Karun'u yere batırdı ve Karun'u tanıdı!

"Hasf", yere batmak demektir. "Karun", Musa (a.s.)a karşı çıkan bir kişinin adıdır. Ankebut Suresi'nde وَقَارُونَ وَفَرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَلَقَدْ جَاءَهم موسى بالبينات فاستكبروافي الأرض (Ankebût, 29/39) yani, "Musa onlara açık delillerle geldiğinde, Karun, Firavun ve Haman Mısır toprağında büyüklendiler" ayet-i kerimesinde ismi geçmektedir. Çok zengin bir kişi imiş; Musa (a.s.)a karşı çıkması yüzünden yere batmıştır. Ayrıntısı tefsir kitaplarındadır.

"Hasf", yere batmak demektir. “Kārûn”, Mûsâ (a.s.)a muhalefet eden bir şahsın adıdır. Sûre-i Ankebut'ta وَقَارُونَ وَفَرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَلَقَدْ جَاءَهم موسى بالبينات فاستكبروافي الأرض (Ankebût, 29/39) ya'ni, "Mûsâ onlara beyyinât ile geldikte, Kārûn ve Fir'avn ve Hâmân arz-ı Mısır'da tekebbür ettiler" âyet-i kerîmesinde ismi mezkûrdur. Gâyet zengin bir şahıs imiş; Mûsâ (a.s.)a muhalefeti yüzünden yere batmıştır. Tafsîli tefsîr kitaplarındadır.

2358. Her veled-i zinânın helâkinde yer titredi; Hak'tan يَا أَرْضُ أبلعى yi anladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2358. Her veled-i zinânın helâkinde yer titredi; Hak'tan يَا أَرْضُ ابْلَعِي (Ey yer, yut!) emrini anladı.

"Daî", veled-i zinâ (zina çocuğu) ve harâm-zâde (haramzade) anlamınadır. Burada kâfirler kastedilir. Birinci mısrada, Şuayb (a.s.)ı yalanlayan Medyen halkının helâkine işaret edilir. Nitekim Ankebut sûresinde فكذبُوهُ فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ (Ankebut, 29/38) yani, "Şuayb'ı yalanladılar; bu sebeple onları zelzele yakaladı" buyurulmuştur. Ve ikinci mısrada, Nuh kavminin helâkine işaret edilir. Nitekim Hûd sûresinde وَقِيلَ يَا أَرْضِ ابْلَعِي مَاءَكِ وَيَا سَمَاءُ أَقْلِعِي (Hûd, 11/44) yani, "Denildi ki, 'Ey yer, suyunu yut; ve ey gök, suyu tut!'" buyurulmuştur. Yani yer, ilâhî emirle kâfirlerin helâk olması emrinde hareket etti ve yer ile gök Hakk'ın emrini anladı ve yerine getirdi.

"Daî", veled-i zinâ ve harâm-zâde ma'nâsınadır. Burada kâfirler murâd olunur. Birinci mısra'da, Şuayb (a.s.)ı tekzib eden ehl-i Medyen'in helâkine işâret buyurulur. Nitekim sûre-i Ankebut'ta فكذبُوهُ فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ (Ankebut, 29/38) ya'ni, "Şuayb'ı tekzib ettiler; binâenaleyh onları zelzele yakaladı" buyurulmuştur. Ve ikinci mısra'da, kavm-i Nuh'un helâkine işaret buyurulur. Nitekim sûre-i Hûd'da و وَقِيلَ يَا أَرْضِ ابْلَعَى مَاءَكَ وَيَا سَمَاءُ أَقْلعى (Hûd, 11/44) ya'ni, "Denildi ki, 'Ey arz, suyunu yut; ve ey gök, suyu tut!" " buyurulmuştur. Ya'ni arz emr-i ilâhî ile kâfirlerin helâki emrinde hareket etti ve yer ve gök Hakk'ın emrini anladı ve icrâ etti.

2359. Su ve rüzgâr ve toprak ve kıvılcımlı ateş, bize karşı habersiz ve Hakk'a karşı haberlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2359. Su, rüzgâr, toprak ve kıvılcımlı ateş bize karşı habersizdir ve Hak'ka karşı haberlidir.

Su, Allah'ın emriyle Nuh kavmini; rüzgâr, fırtına hâlinde Ad kavmini; toprak, yutarak Karun'u ve zelzele hâlinde Şuayb kavmini helâk etti. Ve Nemrud'un kıvılcımlı ateşi, İbrahim (a.s.) hakkında gülistan oldu. Gerçi bunlar maddî âlemde bize karşı habersizdirler; fakat manevî âlemde Hak'ka karşı haberdardırlar.

Bilinmeli ki; insanın diğer varlıklar üzerine bir yönden; ve diğer varlıkların da başka yönden insan üzerine üstünlüğü vardır. Nitekim Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshakî'de nazım şeklinde beyan buyurmuşlardır. Özeti şudur: Bütün yaratılmışlardan en yüce ve en üstün cansız varlıktır. Ondan sonra bitki ve ondan sonra hayvan ve ondan sonra da insandır. Ancak akıl ve fikir ile ve taklit ve iman ile kayıtlı olan insan müstesna olmak üzere, bunların hepsi keşif ve zevk ile Hak'kı bilenlerdir. Bu beyanların sırrı şudur ki; varlıklar, mutlak varlığın sıfatları ve isimleri gereğince letafet mertebesinden kesafet mertebesine inişinden meydana gelmiştir. Buna göre Hak, zâtıyla bütün eşyada yaygındır. Buna göre Hak, kendisinin her bir mertebesini bilir. Cansız varlık mertebesinde asla fazladan bir tasarruf olmadığından, onun Hak'ka olan bilgisi, tabiatının gereğindendir. Ve bitkilerde büyüme ve gelişme olup, tabiata cüz'î bir muhalefeti olduğundan, cansız varlıktan sonradır. Ve hayvanda hem büyüme ve gelişme ve hem de irade ile hareket bulunduğundan, bitkilerden sonradır. Ve insanda hem büyüme ve gelişme ve hem de irade ile hareket ve hem işlerde akıl ve fikir ile tasarruf bulunduğundan, hepsinden sonradır. İnsanın unsurlara ait zerreleri, cansızlıkları gereğince Hak'tan gafil değildirler. Ancak onların birleşmesinden meydana gelen insan heyeti akıl ve fikir ile kayıtlı olduğundan, eğri yollarda dolaşıp, Hak'tan gafil olur. Ve bütün varlıkların Hak'kı hâl ile, zevk ile ve tabiatları gereği tenzih ettiklerine, “Allah'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; ve lakin siz onların tenzihini ve tesbihini anlamazsınız!” ayet-i kerimesinde işaret buyurulur. Fakat isimlerin bir araya gelmesine mazhariyet itibarıyla insan hepsinden üstündür. Bu konudaki daha fazla ayrıntıyı, fakir Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhte Fass-ı İshakî'de beyan ettim.

Su, emr-i Hak'la kavm-i Nûh'u; ve rüzgâr, fırtına hâlinde kavm-i 'Ad'ı; ve toprak, yutarak Kārûn'u ve zelzele hâlinde kavm-i Şuayb'i helâk etti. Ve Nemrûd'un kıvılcımlı ateşi, İbrâhîm (a.s.) hakkında gülistân oldu. Gerçi bunlar âlem-i histe bize karşı habersizdirler; fakat âlem-i ma'nâda Hakk'a karşı haberdârlardır.

Ma'lûm olsun ki; insanın diğer mevcûdât üzerine bir vecih ile; ve sâir mevcûdâtın da diğer cihetden insan üzerine fazîleti vardır. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'de nazmen beyân buyurmuşlardır. Hülâsası şudur: Cemî'-i mahlûkāttan a'lâ ve efdal cemâddır. Ondan sonra nebât ve ondan sonra hayvan ve ondan sonra da insandır. Ancak akıl ve fikir ile ve taklîd ve îmân ile mukayyed olan insan müstesnâ olmak üzere, bunların cümlesi keşif ve zevk ile ârif-i Hak'tırlar. Bu beyânâtın sırrı budur ki; mevcûdât, vücûd-ı mutlakın sıfât ve esmâsı hasebiyle mertebe-i letâfetten mertebe-i kesâfete tenezzülünden hâsıl olmuştur. Binâenaleyh Hak zâtıyla cemî-i eşyâda sârîdir. Binâenaleyh Hak kendinin her bir mertebesini bilir. Mertebe-i cemâdda aslâ bir tasarruf-ı zâid olmadığından, onun Hakk'a ma'rifeti, tabîatı iktizâsındandır. Ve nebâtâtta neşv ü nemâ olup, tabîata muhalefet-i cüz'iyyesi olduğundan, cemâddan sonradır. Ve hayvanda hem neşv ü nemâ ve hem de irâde ile hareket bulunduğundan, nebâtâttan sonradır. Ve insanda hem neşv ü nemâ ve hem de irâde ile hareket ve hem umûrda akıl ve fikir ile tasarruf bulunduğundan, hepsinden sonradır. İnsanın zerrât-ı unsuriyyesi, cemâdiyyetleri hasebiyle Hak'tan gāfil değildirler. Ancak onların ictimâ'ından hâsıl olan insan hey'eti akıl ve fikir ile mukayyed olduğundan, eğri yollarda dolaşıp, Hak'tan gāfil olur. Ve bilcümle mevcûdâtın Hakk'ı hâlen ve zevken ve tab'an tenzih ettiklerine, وَإِنْ مِنْ شَيئ إلا يسبح بحمده ولكن لا تفقهون تسبيحهم (İsra, 17/44) ya'ni, “Allâh'ı hamd ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur; ve lakin siz onların tenzihini ve tesbihini tefakkuh etmezsiniz!" âyet-i kerîmesinde işaret buyurulur. Fakat cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyet i'tibariyle insan hepsinden efdaldir. Bu bâbdaki daha ziyâde tafsilâtı, fakîr Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhte Fass-ı İshâkî'de beyân ettim.

2360. Biz onun aksine olarak Hakk'ın gayrinden habîriz; Hak'tan ve bu [2371] kadar nezîrden bî-haberiz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2360. Biz onun aksine olarak Hakk'ın dışındaki şeylerden haberdarız; Hak'tan ve bu kadar korkutucudan habersiziz!

"Nezîr", korkutucu demektir ve maksat peygamberlerdir. Yani, "Biz insanlar, cansız varlıkların aksine olarak aklımızın ve fikrimizin eşyanın çokluğuyla meşgul olmasına dayanarak Hak'tan ve korkutucu olan peygamberlerin davet ettikleri hakikatlerden habersiziz. Ve Hakk'ın dışındaki bu eşya çokluğuyla muameleye dalmışız ve bunlardan haberdarız!"

“Nezîr”, korkutucu demek olup, murâd enbiyâdır. Ya'ni, "Biz insanlar, cemâdın aksine olarak aklımızın ve fikrimizin keserât-ı eşyâ ile iştigāline binâen Hakk'tan ve nezîr olan enbiyânın da'vet buyurdukları hakāyıktan habersiziz. Ve Hakk'ın mâsivâsı olan bu keserât-ı eşyâ ile muâmeleye dalmışız ve bunlardan haberdârız!"

2361. Şüphesiz onların hepsi ondan korktular; ve onların cümlesi hayvanın ihtilâtından geri kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2361. Şüphesiz onların hepsi ondan korktular; ve onların hepsi hayvanın karışmasından geri kalmadı.

Bu şerefli beyitte, "Biz emâneti göklere ve yere ve dağlara arz ettik; onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular ve onu insan yüklendi" (Ahzab, 33/72) ayet-i kerimesine işaret edilir. Yani, "Gökler ve yer ve dağlar ve bütün cansız varlıklar o emâneti kabul etmekten korktular ve onların hepsi ödünç hayata karışmaktan geri kaldı." "Kend şuden", Bahâr-ı Acem'de geri kalmak anlamına gösterilmiştir. Hint şârihlerinden Şeyh Abdullatîf şöyle buyurur: "Ana unsurlar terkip bulup, hayvanlık mertebesine erişerek, emânet yükünü kabul ettikten ve onun edasından âciz kaldıktan sonra, hepsi hayvanî hayata karışmaktan geri kaldı da, dediler ki: 'Biz ana unsurlar zümresi bu hayattan bıkkınız. Çünkü bu hayatta halk ile diri ve Hak ile ölü oluruz.'" Gerçi 2359 numaralı beyitte açıklandığı üzere, insanı terkip eden zerreler, cansızlıkları sebebiyle Hak'tan gafil değil iseler de, insanın akıl ve fikri ile meydana gelen tasarruflarına tabi olduklarından, halk ile diri ve Hak ile ölü olmuş olurlar.

Bu beyt-i şerîfte, إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَوَاتِ وَالْأَرْض والجَبَالِ فَأَبينَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنْسَانُ (Ahzab, 33/72) ya'ni, "Biz emâneti göklere ve yere ve dağlara arzettik; onu yüklenmekten ibâ ettiler ve ondan korktular ve onu insan yüklendi" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, "Semâvât ve arz ve dağlar ve cemâdâtın kâffesi o emâneti kabûl etmekten korktular ve onların cümleleri ha- yât-ı müsteâra karışmaktan geri kaldı." "Kend şuden", Bahâr-ı Acem'de geri kalmak ma'nâsına gösterilmiştir. Hind şârihlerinden Şeyh Abdullatîf şöyle buyurur: "Anâsır terkib bulup, mertebe-i hayvânîye erişerek, emânet yükünü kabûl ettikten ve onun edâsından âciz kaldıktan sonra, cümleleri hayât-ı hayvâniyyeye karışmaktan geri kaldı da, dediler ki: 'Biz anâsır zümresi bu hayattan bîzârız. Zîrâ bu hayatta halk ile diri ve Hak ile ölü oluruz." " Gerçi 2359 numaralı beyitte îzâh olunduğu üzere, insanı terkîb eden zerrât, cemâdiyyetleri hasebiyle Hak'tan gafil değil iseler de, insanın akıl ve fikri ile vâki' olan tasarrufâtına tabi' olduklarından, halk ile diri ve Hak ile ölü olmuş olurlar.

2362. Cümlesi dedi: "Bu hayattan bîzarız. Zîra o halk ile diri, Hak ile ölüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2362. Hepsi dedi: "Bu hayattan bıkkınız. Çünkü o, halk ile diri, Hak ile ölüdür."

Cansız varlıkların hepsi dedi ki: "Biz bu insânî hayattan bıkkınız. Çünkü o, Hakk'ın dışındaki eşya ile ve kendi benliği ile diri ve Hak'tan gafil ve Hakk'a karşı ölü gibidir."

Cemâdâtın cümlesi dedi ki: "Biz bu hayât-ı insâniyyeden bîzârız. Zîrâ o Hakk'ın mâsivâsı olan eşyâ ile ve kendi enâniyyeti ile diri ve Hak'tan gâfil ve Hakk'a karşı ölü mesâbesindedir."

2363. Vaktaki halktan kaldı, o yetîm olur. Üns-i Hakk'a selîm kalb lazımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2363. Halktan uzaklaştığında, o yetim kalır. Hakk ile ünsiyet için selim bir kalp lazımdır.

İnsan, Hakk'ın dışındaki halktan geri kaldığı ve ayrıldığı zaman, Hak ile ünsiyeti (yakınlığı) olmadığından yetim, âciz ve garip kalır. Hak ile ünsiyet kurup yetim ve garip kalmamak için selim bir kalp (sağlam, temiz bir kalp) lazımdır.

İnsan Hakk'ın mâsivâsı olan halktan geri kaldığı ve ayrıldığı vakit, Hak'la ünsiyyeti olmadığından yetîm ve âciz ve garib kalır. Hak ile ünsiyyet edip yetîm ve garib kalmamak için selîm kalb lâzımdır.

2364. Hırsız bir körden bir meta' çaldığı vakit, o kör körce bir nâle eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2364. Hırsız bir körden bir mal çaldığı zaman, o kör körcesine bir feryat eder.

İç görüşü (basîret) kör olan bir Hakk Yolcusu'ndan, hırsız hükmünde olan nefsine ait gafleti irfan malını çaldığı zaman, o Hakk Yolcusu hâlinin eksikliğini görüp körcesine feryat eder, ne yapacağını bilemez.

Basar-ı basîreti kör olan bir sâlikten, hırsız mesâbesinde olan gaflet-i nefsâniyyesi metâ'-ı irfânı çaldığı vakit, o sâlik hâlinin noksanlığını görüp körce nâle eder, ne yapacağını bilemez.

2365. Hırsız, "Ey kör, o çalan benim, zîrâ pür-fenn hırsızım" demedikçe;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2365. Hırsız, "Ey kör, o çalan benim, çünkü ben hilekâr bir hırsızım" demedikçe;

2366. Mâdemki kör göz nûruna ve o ziyaya malik değildir, kendi hırsızını ne vakit tanır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2366. Mademki kör göz ışığa ve o aydınlığa sahip değildir, kendi hırsızını ne zaman tanır?

Bu beyitlerde, nefs-i mülhime (ilham alan nefis) mertebesinde olan sâlikin (Hakk Yolcusu) hâline işaret edilir. Çünkü bu mertebede olan sâlikin hırsız konumunda olan nefsi, fücûrunu (günahkârlığını) ve takvâsını (Allah'tan korkup sakınmasını) kendisine ilham eder. Nasıl ki ayet-i kerimede فَأَلْهُمَها فَجَورَهَا وَتَقْوَاهَا (Şems, 91/8) yani, "O nefis fücûru ve takvâyı ilham eder" buyurulur. Ve nefs-i mülhime mertebesinde olan sâlikin kalp gözü açılmış bir durumda değildir. İlerlemesi için insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) rehberliğine muhtaçtır.

Bu beyitlerde, nefs-i mülhime mertebesinde olan sâlikin hâline işaret buyurulur. Zîrâ bu mertebede olan sâlikin hırsız mesâbesinde olan nefsi, fücûr ve takvâsını kendisine ilhâm eder. Nitekim âyet-i kerîmede فَأَلْهُمَها فَجَورَهَا وَتَقْوَاهَا (Şems, 91/8) ya'ni, "O nefis fücûru ve takvâyı ilhâm eder" buyurulur. Ve nefs-i mülhime mertebesinde olan sâlikin kalb gözü açılmış bir halde değildir. Terakkî için insân-ı kâmilin delâletine muhtaçtır.

2367. Söylediği vakit dahi sen onu sıkı tut, tâ ki o eşyanın alâmetlerini söylesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2367. Söylediği zaman bile sen onu sıkı tut ki o eşyanın alâmetlerini söylesin!

O hırsız nefis, senden çaldığını sana ilham yoluyla söylediği zaman bile, onu riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) kelepçesiyle sıkı tut; senden çaldığı şeylerin alâmetlerini ve nişanlarını sana doğru söylesin. Çünkü riyâzât ile sıkıştırıldığı zaman hilelerini de bildirir.

O hırsız nefis senden çaldığını sana alâ-tarîkı'l-ilhâm söylediği vakit dahi, onu riyâzet ve mücâhede kelepçesi ile sıkı tut; senden çaldığı şeylerin alâmetlerini ve nişanlarını sana doğru söylesin. Zîra riyâzet ile sıkıştırıldığı vakit hîlelerini de bildirir.

2368. İmdi hırsızı sıkmak cihad-ı ekber geldi, tâ ki ne çaldığını ve ne götürdüğünü söylesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2368. Şimdi hırsızı sıkmak büyük cihad oldu, tâ ki ne çaldığını ve ne götürdüğünü söylesin!

Bu sebeple nefis hırsızını riyâzât ve mücâhedât ile sıkıştırmak, şanlı peygamber efendimizden "cihâd-ı ekber" olarak nitelendirilmiş ve tavsiye edilmiştir. Nitekim hadis-i şerifte رجعنا من الجهاد الأصغر إلى الجهاد الأكبر yani, "Küçük savaştan büyük savaşa döndük." buyurulmuştur. Ve bu hadis-i şerifin açıklaması birinci ciltte geçti. Eğer ey Hakk Yolcusu, nefsi riyâzât ve mücâhedât ile sıkıştırırsan, senden ne çaldığını ve ne götürdüğünü sana söyler.

Binâenaleyh nefis hırsızını riyâzet ve mücâhede ile sıkıştırmak, Nebiyy-i zîşân efendimizden “cihâd-ı ekber" olarak tavsîf ve tavsiye buyuruldu. Nitekim hadis-i şerifte رجعنا من الجهاد الأصغر إلى الجهاد الأكبر ya'ni, “Küçük muhârebeden büyük muhârebeye döndük." buyurulmuştur. Ve bu hadis-i şerîfin tefsîri I. cildde geçti. Eğer ey sâlik, nefsi riyâzet ve mücâhede ile sıkıştırırsan, senden ne çaldığını ve ne götürdüğünü sana söyler.

2369. Evvelâ senin gözünün sürmesini çaldı; aldığın vakit tekrar tebsıra bulursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2369. Önce senin gözünün sürmesini çaldı; aldığın zaman tekrar basiret bulursun.

"Gözün sürmesi"nden kasıt, kalpteki uyanıklıktan kinayedir. Yani, "Nefis ve şeytan hırsızları önce senin kalbindeki uyanıklığı ve farkındalığı çaldı; bu sebeple gaflete düştün. Eğer o uyanıklığı geri alırsan, tekrar görücülük hâlini bulursun ve gafletten kurtulursun."

"Gözün sürmesi"nden murâd, kalbdeki teyakkuzdan kinâyedir. Ya'ni, "Nefis ve şeytan hırsızları evvelâ senin kalbindeki teyakkuzu ve âgâhlığı çaldı; binâenaleyh gaflete düştün. Eğer o teyakkuzu geri alırsan, tekrar görücülük hâlini bulursun ve gafletten kurtulursun."

2370. Kalbin gaib ettiği hikmet meta'1; muhakkak ehl-i dilin önünde hâsıldır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2370. Kalbinin kaybettiği hikmet malı; muhakkak gönül ehlinin önündedir.

Gözünün sürmesini çaldırdığından dolayı kalbinden kaybettiğin hikmet malı için üzülme. O mal muhakkak gönül ehli olan kâmillerin (olgunlaşmış kişilerin) katında elde edilmiş ve bol miktarda mevcuttur. Sen hemen hırsızdan gözünün sürmesini geri almaya bak ve uyanıklığa ve farkındalığa dön.

Gözünün sürmesini çaldırdığından dolayı kalbinden gäib ettiğin hikmet metâ'ı için teessüf etme. O metâ' muhakkak ehl-i dil olan kâmillerin indinde hâsıl ve mebzûldür. Sen hemân hırsızdan gözünün sürmesini geri almağa bak ve teyakkuza ve âgâhlığa rücû' et.

2371. Kör kalbli can ile ve semi' ile ve basar ile; şeytan hırsızını eserden bilemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2371. Kör kalpli can ile ve işitme ile ve görme ile; şeytan hırsızını eserden bilemez.

"Çünkü uyanıklıktan uzak ve kör kalpli olan kimse, ne manasıyla ne de zahirî işitme ve görmesiyle, eser yönünden şeytan hırsızını bilemez ve anlayamaz." "Kör kalpli"den maksat, ilmî enaniyetlerinde (benliklerinde) boğulmuş olan zahir ulemasıdır. Çünkü onlar şeytanın musallat olmasını ve etkisini kitaplardan ve eserlerden bilmek isterler. "Kûr-dil", yanlış anlayan ve idrak edemeyen anlamındadır.

“Zîrâ teyakkuuzdan uzak ve kör kalbli olan kimse, ne ma'nâsıyla ve ne de zâhirî sem'i ve basarı ile, eser cihetinden şeytan hırsızını bilemez ve anlayamaz.” “Kör kalbli”den murâd, enâniyyet-i ilmiyyesinde müstağrak olan ulemâ-i zâhirdir. Zîrâ onlar şeytanın tasallutunu ve te'sîrini kitaplardan ve eserlerden bilmek isterler. “Kûr-dil”, yanlış anlayan ve bî-idrâk ma'nâsınadır.

2372. Ehl-i dilden ara, onu cemâddan arama; zîrâ halâyık onun önünde cemâd geldi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2372. Gönül ehlinden ara onu, cansızdan arama; çünkü yaratılmışlar onun önünde cansız geldi!

"Gönül ehli"nden maksat, hakikat ehli olan Allah dostlarıdır. "Cansız"dan maksat ise, ilâhî hakikatlerden ve sırlardan habersiz olup, sadece dil gevezeliğine düşmüş olan zahir ulemasıdır. Yani, "Şeytan hırsızını bulmak istersen, onu gönül ehlinden sor ve ara; onu cansız hükmünde olan zahir ulemasından sorma. Çünkü Hakk'ın dostlarının huzurunda dünya halkı cansız hükmündedir."

“Ehl-i dil”den murâd, ehl-i hakikat olan evliyâullâhtır. “Cemâd”dan murâd, hakäyık ve esrâr-ı ilâhiyyeden bî-haber olup, laklaka-i lisâniyyeye düşmüş olan ulemâ-i zâhiredir. Ya'ni, “Şeytan hırsızını bulmak istersen, onu ehl-i dilden sor ve ara; ve onu cemâd mesâbesinde olan ulemâ-i zâhireden sorma. Zîrâ evliyâ-yı Hakk'ın huzûrunda halk-ı cihân cemâd mesâbesindedir.”

2373. Meşveret taleb edici onun önüne geldi, dedi ki: “Ey çocuk babası olmuş, bir sır söyle!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2373. Meşveret talep edici onun önüne geldi, dedi ki: “Ey çocuk babası olmuş, bir sır söyle!”

Bu şerefli beyit, kıssanın devamıdır. Yani, "Akıl ile istişare etmek isteyen adam, o kamışa binmiş olan sahte delinin huzuruna gelip dedi ki: "Ey çocuklara karışıp onların babası olmuş; veya ey bizim gibi çocukların babası olmuş olan muhterem zat, bana ilahi sırlardan bir sır söyle!"

Bu beyt-i şerîf kıssanın mâba'didir. Ya'ni, “Akıl ile meşveret isteyen adam, o kamışa binmiş olan sahte delinin huzûruna gelip dedi ki: “Ey çocuklara karışıp onların babası olmuş; ve yâhût, ey bizim gibi çocukların babası olmuş olan zât-ı muhterem, bana esrâr-ı ilâhiyyeden bir sır söyle!”

2374. Dedi: “Git bu halkadan ki, kapı açık değildir; geri dön, bugün sır günü değildir!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2374. Dedi: “Git bu halkadan ki, kapı açık değildir; geri dön, bugün sır günü değildir!”

Deli görünen saygıdeğer kişi cevap olarak dedi ki: "Bu kapının halkasını çalmaktan vazgeç. Çünkü senin istediğin sır kapısı açık değildir. Geri dön, bugünkü suret âlemi, ilahi sırların açıklanmasına engeldir. O senin istediğin sırlar, yarınki ahiret âleminde ortaya çıkar." Veya, "Senin bugünkü hâlin sırrın açıklanmasına uygun değildir. Çünkü yatkınlığın yoktur." Veya, "Benim bugünkü hâlim irşat makamına (doğru yolu gösterme makamına) uygun değildir."

Deli görünen zât-ı muhterem cevâben dedi ki: "Bu kapının halkasını çal-maktan vazgeç. Zîrâ senin istediğin sır kapısı açık değildir. Geri dön, bugün-kü âlem-i sûret, esrâr-ı ilâhiyyenin ifşa edilmesine mâni'dir. O senin istediğin esrâr, yârınki âlem-i âhirette zâhir olur." Ve yâhûd, "Senin bugünkü hâlin sır-rın ifşâsına müsâ'id değildir. Zîrâ isti'dâdın yoktur." Ve yâhûd, "Benim bu-günkü hâlim makām-ı irşâda müsâid değildir."

2375. Eğer mekânın la-mekâna yolu olaydı, şeyhler gibi ben dükkân üzerinde otururdum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2375. Eğer mekânın mekânsızlığa yolu olsaydı, şeyhler gibi ben dükkân üzerinde otururdum.

Yani, "Öyle bir yokluk içindeyim ki, mekânsız olan Hak'ta batmış durumdayım. Bu sebeple, eğer mekânın mekânsızlığa bağlantısı ve yolu olsaydı, ben de ayık hâlde bulunan ve kendinde olan şeyhler gibi bir tekkeye oturup, halkı doğru yola iletmekle meşgul olurdum. Fakat ne yapayım, ben mest ve batmış durumdayım!"

Ya'ni, "Bir fenâ içindeyim ki, lâ-mekân olan Hak'ta müstağrakım. Binâ-enaleyh, eğer mekânın lâ-mekân'a ittisâli ve yolu olaydı, ben de ehl-i sahv olan ve ayık bir halde bulunan şeyhler gibi bir tekyeye oturup, halkı irşâd ile meşgül olurdum. Fakat ne yapayım, ben mest ve müstağrakım!"

## Yıkılmış harâb sarhoşu polisin habse da'vet etmesi

2376. Polis gece yarısında bir yere erişti; duvar dibinde bir sarhoşu uyumuş gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2376. Polis gece yarısında bir yere ulaştı; duvar dibinde uyumuş bir sarhoş gördü.

2377. Dedi: "Hey, sarhoşsun, ne içtin söyle!" Dedi: "Testinin içinde olan bundan içtim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2377. Dedi: "Ey sarhoş, ne içtin söyle!" Dedi: "Testinin içinde olandan içtim."

2378. Nihayet ona dedi: "Açık söyle ki, Testideki nedir?" Dedi: "Ondan ki, içmişim." Dedi: "Bu hafidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2378. Nihayet ona dedi: "Açık söyle ki, Testideki nedir?" Dedi: "Ondan ki, içmişim." Dedi: "Bu hafidir."

Polis sarhoşa dedi ki: "Testinin içinde ne olduğunu açıkça söyle!" Sarhoş cevap olarak: "Testinin içindeki, içmiş olduğum şeydendir" dedi. Polis dedi: "Bu söz gizlidir ve kapalıdır."

Polis sarhoşa dedi ki: "Testinin içinde ne olduğunu açık söyle!" Sarhoş cevâben: "Testinin içindeki, içmiş olduğum şeydendir" dedi. Polis dedi: “Bu söz hafidir ve kapalıdır."

2379. Dedi: "O şeyden ki, onu içmişsin, o nedir?" Dedi: "Odur ki, o testide mahfidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2379. Dedi: "O şeyden ki, onu içmişsin, o nedir?" Dedi: "Odur ki, o testide mahfidir."

Polis dedi ki: "O içmiş olduğun şey nedir?" Sarhoş dedi: "O, testide gizli olan şeydir."

Polis dedi ki: "O içmiş olduğun şey nedir?" Sarhoş dedi: "O, testide mahfî olan şeydir."

2380. Bu sual ve bu cevab devir oldu; polis eşek gibi çamur içinde kaldı. [2391]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2380. Bu soru ve bu cevap devir oldu; polis eşek gibi çamur içinde kaldı.

"Devir", dönmek anlamındadır. Yani, polis "Ne içmişsin?" dedi; sarhoş "Testinin içindeki şeyi içmişim." dedi. Polis, "Testinin içindeki nedir?" diye sordu; sarhoş, "İçtiğim şeydir" cevabını verdi. Bu sebeple, testinin içindeki şeyin bilinmesi, içtiği şeyin bilinmesine; ve içtiği şeyin bilinmesi de testinin içindeki şeyin bilinmesine bağlı oldu. Nasıl ki bir efendinin kölesine birisi, "Bu at kimindir?" diye sorduğu zaman, "Benim sahibimindir" diye cevap verse; ve soran, "Senin sahibin kimdir?" dediği zaman da, "Bu atın sahibidir" dese, yine "devir" olur ve sonuç bilinmez kaldığı için bu "devir" fasit olur. Şimdi, maksat sözle anlaşılamayınca, polis zevken (tadıma dayalı bir deneyimle) anlamak istedi.

"Devr", dönmek ma'nâsınadır. Ya'ni, polis "Ne içmişsin?" dedi; sarhoş "Testinin içindeki şeyi içmişim." dedi. Polis, "Testinin içindeki nedir?" diye sordu; sarhoş, "İçtiğim şeydir" cevabını verdi. Binâenaleyh, testinin içindeki şeyin bilinmesi, içtiği şeyin bilinmesine; ve içtiği şeyin bilinmesi de testinin içindeki şeyin bilinmesine mevkūf oldu. Nitekim bir efendinin kölesine birisi, "Bu at kimindir?" diye sorduğu vakit, "Benim sahibimindir" diye cevab verse; ve sâil, "Senin sahibin kimdir?" dediği vakit de, "Bu atın sahibidir" dese, yine "devir" olur ve netîce meçhûl kaldığı için bu "devir" fâsid olur. İmdi, maksad kelâm ile anlaşılamayınca, polis zevken anlamak istedi.

2381. Polis ona, "Kendine gel, ah et!" dedi; sarhoş söz vaktinde “Hû hî” etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2381. Polis ona, "Kendine gel, ah et!" dedi; sarhoş söz vaktinde “Hû hî” etti.

Polis sarhoşa, "Ah etmek suretiyle nefesini çıkar ki, kokusundan anlayayım!" dedi. Sarhoş, konuşma esnasında alay yoluyla gülenlerin yaptığı gibi, “Hû hû” sesini çıkardı.

Polis sarhoşa, "Ah etmek sûretiyle nefesini çıkar ki, kokusundan anlayayım!" dedi. Sarhoş, mükâleme esnâsında istihzâ tarîkıyla gülenlerin yaptığı gibi, “Hû hû” sadâsını çıkardı.

2382. Dedi: "Ah et dedim, hû diyorsun!" Dedi: "Ben şadım ve sen gamdan münhanîsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2382. Dedi: "Ah et dedim, hû diyorsun!" Dedi: "Ben şadım ve sen gamdan münhanîsin."

Polis dedi: "Ben sana ah et, nefesini koklayayım dedim; sen hû, hû diyorsun!" Sarhoş cevap olarak: "Ben sevinç ve neşe içindeyim; aksine gam ve kederden senin belin bükülmüştür" dedi.

Polis dedi: "Ben sana âh et, nefesini koklayayım dedim; sen hû, hû diyorsun!" Sarhoş cevâben: "Ben şâdî ve sürür içindeyim; halbuki gam ve kederden senin belin bükülmüştür" dedi.

2383. Ah, derd ve gamdan ve bîzârlıktandır; mey içenlerin “huy huyu şâdî-dendir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2383. Ah, dertten, gamdan ve bıkkınlıktandır; şarap içenlerin "huy huy"ları neşeden kaynaklanır.

"Ben derde ve gama tutulmuş değilim ki, “âh” edeyim. Çünkü ah etmek, derde ve eleme tutulmuş olanların hâlidir. Şarap içen sarhoşların “huy, huy”ları zevk ve keyiften doğar. Bu sebeple ben ah edemem, “huy, huy” derim. Hâlimin gerektirdiği budur."

"Ben derd ve gama mübtelâ değilim ki, “âh” edeyim. Zîrâ âh etmek derd ve eleme mübtelâ olanların hâlidir. Mey içen sarhoşların “hûy, hûy"ları zevk ve keyiften neş'et eder. Binâenaleyh ben âh edemem, “hûy, hûy" derim. Hâlimin iktizâsı budur."

2384. Polis dedi: "Ben bunu bilmem, kalk, kalk; ma'rifet yontma, bu inadı bırak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2384. Polis dedi: "Ben bunu bilmem, kalk, kalk; ustalık taslama, bu inadı bırak!"

2385. Dedi: "Git, sen neredensin, ben neredenim?" Dedi: "Sarhoşsun, kalk zindana kadar gel!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2385. Dedi: "Git, sen neredensin, ben neredenim?" Dedi: "Sarhoşsun, kalk zindana kadar gel!"

Sarhoş polise dedi: "Sen nerelisin, ben nereliyim!" Polis de sarhoşa hitaben, "Sen sarhoşsun; haydi kalk hapse kadar gel bakalım!" dedi.

Sarhoş polise dedi: "Sen nerelisin, ben nereliyim!" Polis de sarhoşa hitâben, "Sen sarhoşsun; haydi kalk hapse kadar gel bakalım!" dedi.

2386. Sarhoş dedi: "Ey polis, bırak ve git! Çıplaktan ne vakit rehin götürülebilir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2386. Sarhoş dedi: "Ey polis, bırak ve git! Çıplaktan ne zaman rehin alınabilir?"

"Ey polis, beni hâlime bırak ve işine git! Bende varlık adına hiçbir şey kalmamıştır. Benim gibi bir çıplaktan ne fayda elde edilebilir?"

"Ey polis, beni hâlime bırak ve işine git! Bende varlık nâmına bir şey kalmamıştır. Benim gibi bir çıplaktan ne fâide elde edilebilir?"

2387. "Eğer benim için muhakkak gitmeğe kuvvet olaydı, kendi evime giderdim ve bu ne vakit olurdu:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2387. "Eğer benim için kesinlikle gitmeye kuvvet olsaydı, kendi evime giderdim ve bu ne zaman olurdu:

"Eğer bende yürüyebilecek kadar bir kuvvet olsaydı evime giderdim; ve senin bana bu musallat olman da meydana gelmezdi."

"Eğer bende yürüyebilecek kadar bir kuvvet olaydı evime giderdim; ve senin bana bu tasallutun dahi vâki' olmaz idi."

2388. "Eğer ben akıl ve imkân ile olaydım, şeyhler gibi irşad dükkânı üzerinde olurdum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2388. "Eğer ben akıl ve imkân ile olaydım, şeyhler gibi irşad dükkânı üzerinde olurdum."

Bu kıssa, dış görünüşe önem verenler (ehl-i zâhir) ile ilâhî aşk şarabından sarhoş olan fenâ ehli (ehl-i fenâ) arasındaki ilişkiyi tasvir eder. Çünkü dış görünüşe önem verenler, fenâ ehlinin hâlini inkâr ederler. Çünkü kendilerinde o zevk yoktur. Ve onlar, kesretin (çokluğun) gam ve elemleri içinde boğulmuş olduklarından, dünya hayatlarında ah ve inilti ile vakit geçirirler. İlâhî sarhoşlar ise, kesretin gamından kurtulup, zevk ve keyif içindedirler. Ve tam bir zevk ve neşeden dolayı şaşkınlık gösterirler. Dış görünüşe önem verenler onların bu hâllerini beğenmeyip, bunları kesret zindanına davet ederler. Bunlar ise bu davete karşı, ilâhî şarap sarhoşluğundan ayılıp, kendi evleri olan mecazî varlıklarına bile dönmeye güçlerinin olmadığını beyan ederler de, derler ki: "Eğer bulunduğumuz fenâ hâlinden 'sahv' (ayılma) hâline gelebilmiş olsaydık; bizler de sahv hâli içinde ve akıl tavrında ve 'imkân' dairesinde hareket eden şeyhler gibi tekkelerde oturup, halkın irşadıyla meşgul olurduk."

Bu kıssa, ehl-i zâhir ile, şarâb-ı aşk-ı ilâhîden sarhoş olan ehl-i fenâ arasındaki münasebeti tasvîr buyurur. Zîrâ ehl-i zâhir ehl-i fenânın hâlini mün- kirdirler. Çünkü kendilerinde o zevk yoktur. Ve onlar keserâtın gam ve âlâmı içinde müstağrak olduklarından, hayât-ı dünyeviyyelerinde âh ve enîn ile va- kit geçirirler. Mestân-ı ilâhî ise, keserâtın gamından kurtulup, zevk ve keyf içindedirler. Ve kemâl-i zevk ve şâdîden şûrîdelik gösterirler. Ehl-i zâhir on- ların bu hallerini beğenmeyip, bunları keserât zindânına da'vet ederler. Bun- lar ise bu da'vete karşı, şarâb-ı ilâhî sarhoşluğundan ayılıp, kendi evleri olan vücûd-ı mecâzīlerine bile rücû'a kudretleri olmadığını beyân ederler de, der- ler ki: "Eğer bulunduğumuz hâl-i fenâdan hâl-i "sahv"a gelebilmiş olsa idik; bizler de hâl-i sahv içinde ve tavr-ı akılda ve "imkân” dâiresinde hareket eden şeyhler gibi tekyelerde oturup, halkın irşadıyla meşgül olurduk."

## Onun hâli daha ziyâde ma'lûm olmak için, sâilin o büyüğü ikinci def'a söze çekmesi

2389. O tâlib dedi ki: "Ey kamışa binmiş olan, nihayet bir nefes atı bu tarafa sür!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2389. O talip dedi ki: "Ey kamışa binmiş olan, nihayet bir nefes atı bu tarafa sür!"

Danışmak için bir akıl arayan talip, kendisini deli tavrında gösteren veliye dedi ki: "Ey kamış atlı olan saygıdeğer kişi, bir an için olsun atını bu tarafa sür!"

Meşveret için bir akıl arayan tâlib, kendisini deli tavrında gösteren velîye de- di ki: "Ey kamış atlı olan zât-ı muhterem, bir an için olsun atını bu tarafa sür!"

2390. Onun tarafına sürdü, dedi ki: "Agah ol, çabuk söyle. Zîrâ benim atım [2401] çok harûn ve sert huyludur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2390. Onun tarafına sürdü, dedi ki: "Uyanık ol, çabuk söyle. Çünkü benim atım çok huysuz ve sert huyludur!"

O velî kamış atını Hakk Yolcusu tarafına sürüp dedi ki: "Gafleti kaldır, çabuk söyle. Çünkü benim bindiğim Hak tecellîsi (Allah'ın görünmesi) gayet sert bir tecellîdir!"

O velî kamış atını tâlib tarafına sürüp dedi ki: "Gafleti kaldır, çabuk söyle. Zîrâ benim râkib olduğum tecellî-i Hak gâyet sert bir tecellîdir!"

2391. “Çabuk ol, tâ ki sana tepme vurmasın. Neden soruyor isen zahir ve açık söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2391. “Çabuk ol, tâ ki sana tepme vurmasın. Neden soruyor isen zahir ve açık söyle!"

Benimle olan ilişkinizi çabuk kes. O sert olan Hakk'ın tecellîsinin (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünür hâle gelmesi) aksi sizin üzerinize gelmesin. Ne soracaksanız hemen açık olarak sorun!

Benim ile münasebetini çabuk kes. O sert olan tecellî-i Hakk'ın aksi senin üzerine vâki' olmasın. Ne soracak isen hemen açık olarak sor!

2392. O gönül sırrını söylemeğe mecal görmedi; hemen birûn-şev etti ve onu hezle çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2392. O gönül sırrını söylemeye güç bulamadı; hemen kaçamak yaptı ve onu şakaya vurdu.

Hint şerhlerine göre "birûn-şev" kaçamak anlamındadır. Yani, "Soran kişi o velînin kendisine yansıyan halinden ürkerek, gönlünün sırrını söylemeye kendisinde güç ve takat göremedi ve hemen bu söyleyeceği sırdan kaçamak yapıp, o şerefli zâtı şaka ve latife tarafına çekti."

Hind şerhlerine nazaran "birûn-şev" kaçamak ma'nâsınadır. Ya'ni, "Sâil o velînin kendisine akseden hâlinden ürkerek, gönlünün sırrını söylemeğe kendisinde mecâl ve tâkat göremedi ve hemen bu söyleyeceği sırdan kaçamak edip, o zât-ı şerîfi hezl ve latîfe tarafına çekti."

2393. Dedi: "Bu mahallecikte bir kadın isterim; benim gibisi için layık olan kimdir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2393. Dedi: "Bu mahallede bir kadın isterim; benim gibisi için uygun olan kimdir?"

2394. Dedi: "Cihanda kadınlar üç nevi'dirler. O ikisi renc ve bu birisi bol hazînedir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2394. Dedi: "Dünyada kadınlar üç çeşittir. O ikisi eziyet ve bu birisi bol hazinedir."

2395. "O birisini istersen, hep senindir; ve o diğerinin yarısı senin için, yarısı başkadır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2395. "O birisini istersen, hep senindir; ve o diğerinin yarısı senin için, yarısı başkadır."

"Yarısı sana ve yarısı başkasına özgüdür."

"Yarısı sana ve yarısı başkasına mahsûstur."

2396. "Ve o üçüncüsü, bil ki o hiç senin için olmaz. Bunu dinle, uzak ol; ben acele gittim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2396. "Ve o üçüncüsü, bil ki o hiç senin için olmaz. Bunu dinle, uzak ol; ben acele gittim!"

2397. "Ta ki atım sana tepme uçurmasın. Zîrâ düşersen ebede kadar kalkamazsın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2397. "Ta ki atım sana tepme uçurmasın. Çünkü düşersen sonsuza dek kalkamazsın."

Yani, "Bindiğim atın sert tecellisi (ilahi tecelli) sana yansımasın. Çünkü eğer yansırsa, sen de fenâ denizine batıp, akıl tavrından soyutlanır ve sonsuza dek ayılamazsın." Bu şerefli beyitte, Hakk yolcularının ilahi cezbe sahiplerinden uzak durmalarına işaret edilir. Çünkü Hakk yolcularının tam terbiyeleri, "temkin" (manevi makamında sebat ve istikrar) ehli olan Allah dostlarına özgüdür.

Ya'ni, "Rakib olduğum sert tecellî sana aksetmesin. Zîrâ eğer aksederse, sen de müstağrak-ı fenâ olup, tavr-ı akıldan tecerrüd eder ve ebede kadar ayılamazsın." Bu beyt-i şerîfte, sâliklerin mecâzîb-i ilâhiyyeden uzak bulunmalarına işâret buyurulur. Zírâ sâliklerin terbiye-i kâmileleri, ehl-i "temkîn" olan evliyâullâha mahsûstur.

2398. Şeyh çocukların arasına sürdü; delikanlı tekrar ona bağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2398. Şeyh, çocukların arasına sürdü; delikanlı tekrar ona bağırdı.

2399. Dedi ki: "Gel, nihayet bunun tefsîrini söyle. Bu kadınlar üç nevi' dedin; temyîz et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2399. Dedi ki: "Gel, nihayet bunun açıklamasını söyle. Bu kadınlar üç çeşittir dedin; ayırt et!"

2400. Onun tarafına sürdü ve ona dedi: "Bikr-i hâss, kâmilen senin için olur, gamdan halas olursun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2400. Onun tarafına sürdü ve ona dedi: "Özel bakire, tamamen senin için olur, gamdan kurtulursun."

2401. "Ve o ki yarısı senindir, duldur. Ve o ki hiçtir, o çocuklu iyaldir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2401. Yarısı senin olan dul kadındır. Hiçbir şeyi olmayan ise çocuklu bir ailedir.

2402. "Vaktaki onun evvelki kocasından çocuk ola, onun hatırının bütün muhabbeti o tarafa gider."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2402. "Vakti geldiğinde, onun önceki kocasından çocuğu olursa, bütün sevgisi o tarafa yönelir."

2403. "Uzak ol, at sana tepme atmasın; sert atımın tırnağı sana erişir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2403. "Uzak ol, at sana tepme atmasın; sert atımın tırnağı sana erişir!"

"Sümm", katır, eşek, öküz ve koyun gibi hayvanların ayaklarındaki tırnaklara denir ki, onların tırnakları gibidir. Yani, "Benden kaç; çünkü benim sohbetimin etkisiyle sert ve şiddetli olan hâlim sana yansımasın!"

"Sümm", katır ve eşek ve öküz ve koyun gibi hayvanların ayaklarındaki azlâfa ıtlâk olunur ki, onların tırnakları menzilesindedir. Ya'ni, "Benden kaç; zîrâ benim musâhabetimin te'sîri ile sert ve şiddetli olan hâlim sana aksetmesin!"

2404. Şeyh bir hây ve hûy etti ve tekrar sürdü; çocukları yine kendi tarafına çağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2404. Şeyh bir hay ve huy etti ve tekrar sürdü; çocukları yine kendi tarafına çağırdı.

Velî görünen şeyh, deliye benzer bir tavırla bağırıp çağırarak kamıştan atını tekrar çocukların tarafına sürdü ve çocukları çocukça bir eda ile kendi yanına çağırdı.

Velî görünen şeyh, bir tavr-ı mecnûnâne ile bağırıp çağırarak kamıştan atını tekrar çocuklar tarafına sürdü ve çocukları tıflâne bir edâ ile kendi yanına çağırdı.

2405. O sâil yine ona: "Gel ey büyük şâh, bir suâlim kaldı!" diye bağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2405. O soran kişi yine ona: "Gel ey büyük şah, bir sorum kaldı!" diye bağırdı.

2406. "Çabuk söyle ne idi; zîrâ o çocuk meydandan benim topumu kaptı diye bu tarafa sürdü!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2406. "Çabuk söyle ne idi; çünkü o çocuk meydandan benim topumu kaptı diye bu tarafa sürdü!"

O deli görünen velî, "Çabuk söyle sorunun ne idi; çünkü şu çocuk meydandan benim topumu kaptı, yetişip elinden alacağım!" diyerek kamış atını soruyu soran tarafa sürdü.

O deli görünen velî, "Çabuk söyle suâlin ne idi; zîrâ şu çocuk meydandan benim topumu kaptı, yetişip elinden alacağım!" diyerek kamış atını sâil tarafına sürdü.

2407. Dedi: "Ey şâh, böyle akıl ve edeb ile, ey aceb, bu ne hîledir, bu ne fiildir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2407. Dedi: "Ey şah, böyle akıl ve edep ile, ey acayip, bu ne hiledir, bu ne fiildir?"

"Şeyd", mekr (gizli yönlendirme) ve hile ve zerk (aldatma) anlamınadır. "Edeb", kaide demektir. Yani, "Soran kişi dedi ki: "Ey hakikat şahı, sorduğum soruya verdiğin cevaplar akıl ve kaide dairesindedir. Tuhaf şey! Böyle akıl ve edep ile beraber bu deliye benzer tavır nasıl hile ve mekrdir, bu çocukça fiiller nedir?"

"Şeyd", mekr ve hîle ve zerk ma'nâsınadır. "Edeb", kāide demektir. Ya'ni, "Sâil dedi ki: "Ey şâh-ı hakikat, sorduğum suâle verdiğin cevaplar akıl ve kāide dairesindedir. Tuhaf şey! Böyle akıl ve edeb ile beraber bu tavr-ı mecnûnâne nasıl hîle ve mekrdir, bu ef'âl-i tiflâne nedir?"

2408. "Sen beyânda akl-ı küllün verâsındasın. Bir güneşsin, niçin delilikte gizlisin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2408. "Sen beyanda küllî aklın ötesindesin. Bir güneşsin, niçin delilikte gizlisin?"

"Sen marifet (Allah'ı bilme) ve hikmetin beyanında, bütün halkın akıllarının üstündesin. Bir marifet ve hikmet güneşisin; niçin böyle delilik perdesi arkasına gizlenmişsin?"

"Sen beyân-ı ma'rifet ve hikmette, bilcümle halkın akıllarının üstündesin. Bir ma'rifet ve hikmet güneşisin; niçin böyle delilik perdesi arkasına gizlenmişsin?"

2409. Dedi: "Bu fürû-mâyeler, bu şehir içinde muhakkak beni kadı yapmak için re'y vururlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2409. Dedi: "Bu aşağılık kişiler, bu şehir içinde muhakkak beni kadı yapmak için karar verirler."

"Evbaş", aşağılık, alçak ve her cinsten karışık adamlar anlamına gelir. Tasavvuf teriminde ise divane, hayran, perişan ve kalender olanlara denir. Türkçede "ayak takımı" demek olur. İkinci mısradaki "hod", muhakkak anlamına gelir. Yani, o sahte deli olan velî buyurdu ki: "Bu ayak takımları kesinlikle bu şehir içinde beni kadı yapmaya karar verdiler."

"Evbaş", fürû-mâye ve nâkes ve her cins karışık adamlar ma'nâsınadır. Ve ıstılâh-ı sûfiyyede, dîvâne ve hayrân ve perîşân ve kalender olanlara ıtlâk olunur. Türkçe'de "ayak takımı" demek olur. İkinci mısra'daki "hod", muhakkak ma'nâsınadır. Ya'ni, o sahte deli olan velî buyurdu ki: "Bu ayak takımları muhakkak sûrette bu şehir içinde beni kadı yapmağa karar verdiler."

2410. "Def söyledim; bana dediler ki: 'Hayır, senin gibi bir âlim, bir fen sahibi yoktur!'&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2410. "Defalarca söyledim; bana dediler ki: 'Hayır, senin gibi bir âlim, bir fen sahibi yoktur!'"

Yani, "Bu kadılığı üzerimden def etmek için sözler söyledim, ikna edemedim. Bana dediler ki: 'Hayır, mutlaka seni kadı yapacağız. Çünkü senin gibi bir âlim ve bir fen sahibi bu şehirde yoktur.'"

Ya'ni, "Bu kadılığı üzerimden def' etmek için sözler söyledim, iknâ' edemedim. Bana dediler ki: 'Hayır, mutlakā seni kadı yapacağız. Zîrâ senin gibi bir âlim ve bir fen sâhibi bu şehirde yoktur.'"

2411. "Senin vücudunla beraber, senden aşağısının kadılıkta söz söylemesi harâm ve habîstir.'&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2411. "Senin varlığınla beraber, senden aşağıda olanın kadılıkta söz söylemesi haram ve kötüdür."

"Bu şehirde sen varken, ilim ve fazilette senden daha aşağı olan kimselerin kadılıktan bahsetmesi haramdır ve kötüdür."

"Bu şehirde sen varken, ilim ve fazlda senden daha aşağı olan kimselerin kadılıktan dem vurması harâmdır ve kötüdür."

2412. "Şerîatta bir ruhsat yoktur ki, biz sen şâhtan daha aşağısını muktedâ yapalım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2412. "Şeriatta bir ruhsat yoktur ki, biz sen şahtan daha aşağısını önder yapalım."

Bu şerefli beyitte, İbn Abbas hazretlerinden rivayet edilen şu şerefli hadise işaret edilir: من تولى من أمر المسلمين شيئاً فاستعمل عليهم رجلا وهو يعلم أن فيهم من هو أولى بذلك و أعلم منه بكتاب الله و بسنة رسول الله فقد خان الله و رسوله و جماعة المسلمين yani, "Müslümanların işlerinden bir şeye yönetici olan kimse, onların üzerine bir adamı yönetici yapar ve hâlbuki onların arasında muhakkak buna daha layık olan ve Allah'ın Kitabı'nı ve Resulullah'ın sünnetini ondan daha fazla bilen bir kimse bulunduğunu bilirse, şimdi muhakkak Allah'a ve Resulü'ne ve Müslümanlar topluluğuna ihanet etmiştir."

Bu beyt-i şerîfte, İbn Abbâs hazretlerinden mervî olan şu hadîs-i şerîfe işâret buyurulur: من تولى من أمر المسلمين شيئاً فاستعمل عليهم رجلا وهو يعلم أن فيهم من هو أولى بذلك و أعلم منه بكتاب الله و بسنة رسول الله فقد خان الله و رسوله و جماعة المسلمين ya'ni, "Müslimlerin emrinden bir şeye tevellî eden kimse, onların üzerinde bir adamı kullanır ve halbuki onların arasında muhakkak buna evlâ olan ve Kitâb'ı ve sünnet-i Resûlullah'ı ondan daha ziyâde bilen bir kimse bulunduğunu bilirse, imdi muhakkak Allah'a ve Resûlü'ne ve cemâat-ı müslimîne hiyânet etti."

2413. "Bu zaruretten dolayı sapık ve deli oldum. Fakat bâtında olduğum gibiyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2413. "Bu zorunluluktan dolayı sapık ve deli oldum. Fakat içimde olduğum gibiyim."

Kadılığı kabul etmeme zorunluluğundan dolayı böyle sapık ve deli tavrını takındım. Fakat görünen hâlimin bu deliliğinin iç hâlime asla etkisi yoktur. İç hâlim ne durumda idiyse yine o durumdadır.

"Kadılığı kabûl etmemek zarûretinden dolayı böyle sapık ve deli tavrını takındım. Fakat zâhirimin bu deliliğinin bâtınıma aslâ te'sîri yoktur. Bâtınım ne halde idiyse de yine o haldedir."

2414. "Benim aklım defînedir ve ben vîrâneyim. Eğer defîneyi izhar edersem deliyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2414. "Benim aklım definelerle dolu bir hazinedir ve ben viraneyim. Eğer defineleri ortaya çıkarırsam deli olurum."

Hikmet ve ilahi bilgilerle dolu olan aklım, bir viraneye gömülmüş defineye benzer. Benim deli hâllerim de bir virane gibidir. Eğer iç hâllerimi ortaya çıkaracak olursam, o zaman gerçekten deli olmuş olurum. Bu yüce beyitte, Hakk yolcusu (sâlik) olanların iç hâllerini ehil olmayanlara açıklamamaları gerektiğine işaret edilir.

"Hikmet ve maârif-i ilâhiyye ile dolu olan aklım, bir vîrâneye gömülmüş defîneye benzer. Ve benim etvâr-ı mecnûnânem dahi bir vîrâne mesâbesin- dedir. Eğer ben ahvâl-i bâtınemi meydana çıkaracak olursam, o vakit hakîkaten deli olmuş olurum." Bu beyt-i şerîfte, sâliklerin ahvâl-i bâtınelerini nâ-ehillere ifşa etmemelerine işâret buyurulur.

2415. Deli odur ki, deli olmadı; bu zabıta memurunu gördü ve eve gitmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2415. Deli odur ki, deli olmadı; bu zabıta memurunu gördü ve eve gitmedi.

"Ases", zabıta memuru anlamına gelir; burada kastedilen, hakikat ehlini inkâr eden ve şeriat sahibi gibi görünen cahiller topluluğudur. Bunlar, hakikat ehlinin maksadını anlayamadıkları için her zaman onlara karşı çıkarlar ve hatta onları kâfir ilan etmeye kadar giderler. Allah dostları ve Hakk'ı bilenler, kendilerini bunların gözünden delilik tavrıyla saklarlar. Yani, "Deli o kimsedir ki, bu gibi cahillere karşı akıl dairesinde davranarak ilahi hakikatleri ve marifetleri (bilgileri) açıkça ortaya koyarlar ve mecnunane tavırlarla hallerini bunlardan saklamazlar ve bu cahilleri görüp, kendi gönüllerinin evine kaçmazlar."

"Ases", zabıta me'mûru ma'nâsına olup, burada murâd, ehl-i hakikatı inkâr eden ve müteşerri' görünen cühelâ gürûhudur. Bunlar ehl-i hakikatın murâdını anlayamadıklarından, her zaman onlara muhalefet ederler ve hattâ tekfirlerine kadar giderler. Evliyâullâh ve urefâ-yı Hak, kendilerini bunların nazarından delilik tavrıyla saklarlar. Ya'ni, "Deli o kimsedir ki, bu gibi cühelâya karşı tavr-ı akıl dâiresinde olarak hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi ızhâr ederler ve etvâr-ı mecnûnâne ile hallerini bunlardan saklamazlar ve bu cühelâyı görüp, kendi gönüllerinin evine kaçmazlar."

2416. Benim ilmim araz değil, cevher geldi. Bu kıymetli, her garaz için değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2416. Benim ilmim araz değil, cevher geldi. Bu kıymetli, her garaz için değildir.

Benim ilmim, bu izafî varlık ile ayakta duran, ölüm ile yok olan ve fani olan ilim değildir. Çünkü bu yok olan ilim, türlü türlü dünyevî amaçlara ve maksatlara dayanarak elde edilir. Benim ilmim, ahiret hayatında kalıcı olan ruha ait olan bir ilimdir. Bu sebeple onun kıymeti, değeri ve kalıcılığı vardır; ve hiçbir dünyevî amaca dayanmaz.

Benim ilmim, bu vücûd-ı izâfi ile kāim olup, ölüm ile zâil ve fânî olan ilim değildir. Zîrâ bu ilm-i zâil, türlü türlü dünyevî garazlara ve maksadlara müsteniden tahsil olunur. Benim ilmim hayât-ı uhreviyyede bâkî olan rûha taalluk eden bir ilimdir. Binâenaleyh onun kıymeti ve bahâsı ve bakāsı vardır; ve hiç bir maksad-ı dünyeviyyeye müstenid değildir.

2417. Şeker menba'ıyım, şeker kamışlığıyım; hem benden biter ve hem ben yerim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2417. Şeker kaynağıyım, şeker kamışlığıyım; hem benden biter hem de ben yerim.

"Şeker"den kasıt, ledün ilimleridir (Allah tarafından doğrudan verilen gizli ilimler). "Kamışlık"tan kasıt ise, içinde ledün ilimlerinin bulunduğu sözler ve ifadelerdir. Yani, "Ledün ilimlerinin kaynağıyım. Benden, içinde ledün ilimleri ve ilahi bilgiler bulunan sözler ve ifadeler ortaya çıkar. Bu zevkî (tadılarak elde edilen) ve vicdanî olan ilimler hem benden ortaya çıkar hem de ben onlardan faydalanırım. Yani iç âlemimden dış âlemime bir öğretim gerçekleşir ve dinleyenler zevk alırlar."

"Şeker"den murâd, ulûm-ı ledünniyyedir. "Kamışlık"tan murâd, içinde ulûm-ı ledünniyye bulunan elfâz ve ibârelerdir. Ya'ni, "Ulûm-ı ledünniyye menba'ıyım. Benden, içinde ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye bulunan elfâz ve ibârât sâdır olur. Bu zevkî ve vicdânî olan ilimler hem benden sâdır olur ve hem de ben istifade ederim. Ya'ni bâtınımdan zâhirime ta'lîm vâki' olur ve dinleyenler zevk alırlar."

2418. Taklîdî ve ta'lîmî olan ilimdir o ki, dinleyenlerin nüfûrundan figān tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2418. O ilim ki taklit yoluyla ve öğretimle elde edilmiştir, dinleyenlerin nefretinden feryat eder.

Halka kendini âlim göstermek için öğrenilen herhangi bir ilim, taklit yoluyla ve öğretimle elde edilmiş olup, zevkî (kalbî ve derunî) ve vicdanî olmadığından, böyle bir âlim, karşısında bir alıcı arar ve bulduğu zaman konuşmaya başlar. Fakat dinleyenler sıkılıp etrafından dağılınca, o âlim onların nefretlerinden ve sıkılmalarından daha fazla sıkılır ve ilmini satamadığına ve kendini beğendiremediğine üzülür.

Halka kendini âlim göstermek için tahsil olunan herhangi bir ilim, taklîdî ve ta'lîmî olup, zevkî ve vicdânî olmadığından, böyle bir âlim, karşısında bir satacak adam arar ve bulduğu vakit söylemeye başlar. Fakat dinleyenler sıkılıp etrafından dağılınca, o âlim onların nefretlerinden ve sıkılmalarından daha ziyâde sıkılıp, ilmini satamadığına ve kendini beğendiremediğine müteessif olur.

2419. Mâdemki rûşenlik için değil, dâne içindir; dünyâ-yı denî ilminin talibi gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2419. Mademki aydınlanmak için değil, dünya menfaati içindir; alçak dünyanın ilmini talep eden gibidir.

Hakikat ehli tarafından kitaplara yazılmış olan zevkî ve vicdanî ilmi öğrenme hevesi mademki kalbi nurlandırmak maksadıyla değildir, ancak halka kendini beğendirip, bu sayede dünyevî zevkleri elde etme niyetine dayanmaktadır. Bu sebeple, bu hevesli kişi, bu fani olan dünya ilmini talep edene benzer. Bu öğrendiği evliya ilimlerinin ona faydası olmaz.

Ehl-i hakikat tarafından kitaplara yazılmış olan ilm-i zevkî ve vicdânîyi tahsil hevesi mâdemki kalbi nurlandırmak maksadıyla değildir, ancak halka kendini beğendirip, bu sâyede ezvâk-ı dünyeviyyeyi elde etmek niyetine müsteniddir. Binâenaleyh, bu heveskâr bu fânî olan dünyâ ilminin talibine benzer. Bu tahsil ettiği ulûm-ı evliyânın ona fâidesi olmaz.

2420. Bu âlemden halas olmak için değil, âmm ve hâss için talib-i ilimdir. [2431]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2420. Bu âlemden kurtulmak için değil, genel ve özel kişiler için ilim talep eden kişidir.

Böyle bir âlim, bu tasavvuf ilmini mecazî varlık âleminden kurtulmak için öğrenmemiştir; aksine kendisini avam ve havassa (seçkinlere) satmak için öğrenmiştir. "Havass"tan kasıt, dünya ehlinin yüksek makam sahipleridir.

Böyle bir âlim, bu ilm-i tasavvufu vücûd-ı mecâzî âleminden kurtulmak için öğrenmemiştir; belki kendisini avâm ve havâssa satmak için öğrenmiştir. "Havâss"tan murâd, ehl-i dünyânın menâsıb-ı âliye ashâbıdır.

2421. Bir fâre gibi her tarafı delik yaptı. Vaktaki onun nûru kapıdan koğdu, "Savul!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2421. Bir fare gibi her tarafı delik yaptı. Vakti geldiğinde onun nuru kapıdan kovdu, "Savul!" dedi.

"Berd", "yoldan uzak ol!" anlamına gelen bir emirdir. Yani, "Bir farenin kendi gıdasını tedarik etmek için her tarafa başvurup delik deşik ettiği gibi, taklit yoluyla ve öğrenimle elde edilmiş ilim sahibi de nefsine ait menfaatini elde etmek için, bu ilmini her mecliste göstermek ister. Fakat o öğrendiği taklit yoluyla elde edilmiş ilmin özünde bir nuru vardır. O nur, bu kimseyi kötü niyeti yüzünden zevk ve vicdan kapısından kovar ve 'Hak yolundan uzak ol!' der. Nasıl ki Birinci ciltte bu gibi kimseler hakkında Hz. Pir, حرف درویشان بدزدد مرد دون yani, 'Alçak tabiatlı olan kimse, dervişlerin sözlerini çalar' buyurmuştu."

"Berd", "yoldan uzak ol!" ma'nâsına gelen bir emirdir. Ya'ni, "Bir fârenin kendi gıdâsını tedarik için her tarafa baş vurup delik deşik ettiği gibi, ilm-i taklîdî ve ta'lîmî sâhibi dahi menfaat-ı nefsânîsini elde etmek için, bu ilmini her bir mecliste göstermek ister. Fakat o öğrendiği ilm-i taklîdînin hadd-i zâtında bir nûru vardır. O nûr bu kimseyi niyyet-i fâsidesi yüzünden zevk ve vicdân kapısından koğar ve 'Hak yolundan uzak ol!' der. Nitekim I. cildde bu gibi kimseler hakkında Hz. Pir حرف درویشان بدزدد مرد دون ya'ni, "Alçak tabîatlı olan kimse, dervîşlerin sözlerini çalar" buyurmuşlar idi.

2422. Vaktaki onun nûrunun sahrâsı tarafına yol olmadı, yine o zulmetler içinde bir cehd gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2422. Onun nurunun sahrasına yol olmadığı vakit, yine o karanlıklar içinde bir çaba gösterdi.

"Onun nuru" ile ledün ilmine (Allah katından gelen gizli ilim); "sahrâsı" ile hakikat-i Muhammediyye'ye (Hz. Muhammed'in hakikatine) işaret buyrulur. Yani, ledün ilminin nuru, bu ilmi taklit ve öğrenim yoluyla edinen kişiyi, sırf kötü niyetinden dolayı, zevk ve vicdan kapısından kovunca, artık bu kişi o ilmin nurunun sahrası olan hakikat-i Muhammediyye tarafına yol bulamaz olur ve tabiat karanlıkları içinde çırpınmaya başlar.

"Onun nûru" ile ilm-i ledünnîye; "sahrâsı” ile hakikat-ı muhammediyyeye işâret buyurulur. Ya'ni, "Ulûm-ı ledünniyyenin nûru, bu ilmi taklîd ve ta'lîm ile öğrenen kimseyi, mahzâ niyyet-i fâsidesinden dolayı, zevk ve vicdân kapısından koğunca, artık bu kimse o ilmin nûrunun sahrâsı olan hakikat-ı muhammediyye tarafına yol bulamaz olur ve tabîat zulmetleri içinde çırpınmağa başlar.

2423. Eğer Hudâ ona akıl kanadını kanat verirse, fârelikten kurtulur ve kuşlar gibi uçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2423. Eğer Allah ona akıl kanadını kanat verirse, farelikten kurtulur ve kuşlar gibi uçar.

Eğer Yüce Allah bu kişiyi dünya işleriyle ilgili aklın kaydından kurtarıp ahiret işleriyle ilgili aklın kanadını bağışlarsa, artık farelikten kurtulur, halkı kendine davet etmekten vazgeçer ve bu kanat ile kuşlar gibi hakikat âlemine doğru uçar.

Eğer Hak Teâlâ bu kimseyi akl-ı maâş kaydından kurtarıp akl-ı maâd kanadını ihsân ederse, artık fârelikten kurtulup, halkı kendine da'vet etmekten vazgeçer ve bu kanat ile kuşlar gibi âlem-i hakikata doğru uçar.

2424. Ve eğer kanat istemezse, Simâk yoluna gitmekten nâ-ümmîd olarak toprak altında kalır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2424. Ve eğer kanat istemezse, Simâk yoluna gitmekten ümitsiz olarak toprak altında kalır.

"Simâk", sabit yıldızlardan birinin adıdır. Burada, yüce âlemden kinayedir (dolaylı anlatım). Yani, "Eğer böyle bir kimse ahiret aklı kanadına rağbet etmez ve dünya aklı tavrıyla yetinirse, yüce olan hakikat ve letafet âlemi yoluna gitmekten ümitsiz bir hale gelip, toprak altında, yani maddi yoğunluk âleminde kalır."

"Simâk", sâbitelerden bir yıldızın adıdır. Burada, âlem-i ulvîden kinâyedir. Ya'ni, "Eğer böyle bir kimse akl-ı maâd kanadına rağbet etmez ve akl-ı maâş tavrıyla iktifâ ederse, ulvî olan âlem-i hakikat ve letâfet yoluna gitmekten ümitsiz bir hâle gelip, toprak altında, ya'ni âlem-i kesâfette kalır.”

2425. Söze mensub olan ilim ki, o cansız olur, müşterilerin yüzüne âşık olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2425. Söze ait olan ilim ki, o cansız olur, müşterilerin yüzüne âşık olur.

Sadece kuru bir sözden ibaret olan ilimde zevk ve ruh olmadığından, bu ilim sahibini avutamaz ve eğlendiremez. Bu sebeple onun eğlencesi ve zevki, onu herkese dinletmek ve kendini satmak olur. Ve bu sebeple müşterilerin, yani kendisini dinleyecek kimselerin yüzüne âşık olur ve dinletecek adam arar.

Bir kuru lâftan ibaret olan ilimde zevk ve rûh olmadığından, bu ilim sâhibini avutamaz ve eğlendiremez. Binâenaleyh onun eğlencesi ve zevki, onu herkese dinletmek ve kendini satmak olur. Ve bu sebeble müşterilerin, ya'ni kendisini dinleyecek kimselerin yüzüne âşık olur ve dinletecek adam arar.

2426. Gerçi ilim bahsi vaktinde kavî olur; onun müşterisi olmadığı vakit öldü ve gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2426. Gerçi ilim bahsi vaktinde kuvvetli olur; onun müşterisi olmadığı vakit öldü ve gitti.

Gerçi böyle bir zahirî âlim kendisini dinleyenler önünde tartışmaya giriştiği vakit kuvvetli ve hararetli olur. Fakat karşısında dinleyecek bir adam bulunmazsa, ölüler gibi çenesi kapanır ve zevki söner gider.

Gerçi böyle bir âlim-i zâhirî kendisini dinleyenler önünde mübâhaseye giriştiği vakit kuvvetli ve harâretli olur. Fakat karşısında dinleyecek bir adam bulunmazsa, ölüler gibi çenesi kapanır ve zevki söner gider.

2427. Benim müşterim Hudâ'dır. O beni yukarıya çeker ki, “Allah’e şterâ”.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2427. Benim müşterim Allah'tır. O beni yukarıya çeker ki, "Allah satın aldı."

Benim sözlerimin ve fiillerimin müşterisi Hak'tır. O beni yukarıya, yani kendi zâtının güzelliğine çeker. Nitekim Tevbe suresi, 9/111. ayet-i kerîmesinde, "Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine cennet vermek karşılığında satın almıştır" buyurulmuştur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ayet-i kerîmede açıklanan "cennet"i, zâtının güzelliği ile tefsir buyurmuşlardır. Nitekim ilerideki şerefli beyitte açıkça belirtilir. Bu ayet-i kerîme Birinci cildin 2749 numaralı beytinde de geçti.

Benim akvâlimin ve ef’âlimin müşterisi Hak’tır. O beni yukarıya, ya’ni kendi cemâl-i zâtisine çeker. Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ (Tevbe, 9/111) ya’ni, “Allâh Teâlâ mü’minlerden nefislerini ve mallarını, onlara verdiği cennet mukâbilinde satın aldı” buyurulmuştur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu âyet-i kerîmede beyân buyurulan “cennet”i, cemâl-i zâtî ile tefsîr buyurmuşlardır. Nitekim âtîdeki beyt-i şerîfte tasrîh buyurulur. Bu âyet-i kerîme I. cildin 2749 numaralı beyitinde de geçti.

2428. Benim kanımın bahâsı cemâl-i Zü’l-Celâl’dir. Kendi kanımın bahâsını yerim, kesb-i helâldir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2428. Benim kanımın bedeli Yüce Allah'ın cemâlidir. Kendi kanımın bedelini yerim, helal kazançtır.

Yani, ben Hak yolunda nefsimi riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ile feda ettim. Ve doğal ölümden önce öldürmüş oldum. Onun bedeli de, Yüce Allah'ın zâtî cemâli oldu. Nasıl ki hadîs-i kudsîde: مَنْ أَحَبَّنِي قَتَلْتُهُ وَ مَنْ قَتَلْتُهُ فَعَلَىَّ دِيَتُهُ وَ مَنْ كَانَتْ دِيَتُهُ عَلَىَّ فَأَنَا دِيَتُهُ yani, "Beni seveni öldürdüm ve öldürdüğüm kimsenin diyeti benim üzerimedir. Ve diyeti benim üzerime olan kimsenin diyeti benim" buyurulur. Bu hadîs-i kudsînin ifadesini Hint şârihleri (şerh edenler) şöyle kaydetmişlerdir: مَنْ عَشِقَنِي فَعَشِقْتُهُ وَ مَنْ عَشِقْتُهُ فَقَتَلْتُهُ وَ مَنْ قَتَلْتُهُ فَدِيَتُهُ yani, "Kim ki bana âşık oldu, ben de ona âşık oldum. Ve âşık olduğum kimseyi öldürdüm; ve öldürdüğüm kimsenin diyeti de benim." Şu hâlde, ben helal kazanç olarak kanımın bedeli olan Hakk'ın zâtî cemâli ile geçinirim ve onunla hayat bulurum.

Ya’ni, ben Hak yolunda nefsimi riyâzet ve mücâhedât ile fedâ ettim. Ve mevti-i tabîîden evvel öldürmüş oldum. Onun bahâsı da, Allâhu Zü’l-Celâl hazretlerinin cemâl-i zâtîsi oldu. Nitekim hadîs-i kudsîde مَنْ أَحَبَّنِي قَتَلْتُهُ وَ مَنْ قَتَلْتُهُ فَعَلَىَّ دِيَتُهُ وَ مَنْ كَانَتْ دِيَتُهُ عَلَىَّ فَأَنَا دِيَتُهُ ya’ni, “Beni seveni öldürdüm ve öldürdüğüm kimsenin diyeti benim üzerimedir. Ve diyeti benim üzerime olan kimsenin diyeti benim” buyurulur. Bu hadîs-i kudsînin ibâresini Hind şârihleri böyle zabt etmişlerdir: مَنْ عَشِقَنِي فَعَشِقْتُهُ وَ مَنْ عَشِقْتُهُ فَقَتَلْتُهُ وَ مَنْ قَتَلْتُهُ فَدِيَتُهُ ya’ni, “Kim ki bana âşık oldu, ben de ona âşık oldum. Ve âşık olduğum kimseyi öldürdüm; ve öldürdüğüm kimsenin diyeti de benim.” Şu halde, ben kesb-i helâl olarak kanımın bahâsı olan cemâl-i zâtî-i Hak ile taayyüş ederim ve onunla hayat bulurum.

2429. Bu müflis müşterileri bırak; bir avuç çamur ne müşterilik eder!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2429. Bu müflis müşterileri bırak; bir avuç çamur ne müşterilik eder!

Bir takım müflis müşterilerden ibaret olan bu dünya halkına karşı ilim satmaktan ve kendini beğenmekten vazgeç. Onların her biri birer avuç topraktır. Bir avuç toprağın müşteriliğinden ne fayda elde edilir!

Birtakım müflis müşterilerden ibâret olan bu halk-ı cihâna karşı ilim satmadan ve kendini beğendirmeden vazgeç. Onların her birerleri birer avuç topraktır. Bir avuç toprağın müşteriliğinden ne fâide hâsıl olur!

2430. Çamur yeme, çamuru satın alma, çamuru isteme! Zîrâ ki çamur yiyen dâima sarı yüzlüdür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2430. Çamur yeme, çamuru satın alma, çamuru isteme! Çünkü çamur yiyen daima sarı yüzlüdür!

Topraktan meydana gelen gıdaya ihtiyaçtan fazla meyletme, tenperver (bedenine düşkün) olma. Dünya hayatını topraktan yaratılmış olan cismanîlerin (bedensel zevklerin) uğruna feda etme. Ve cismanîlerin mükafatını ve karşılığını bekleme. Çünkü çamur yiyenler Hakk'ın huzurunda rezil olur. "Sarı yüzlü olmak", utanmaktan veya helak olmaktan kinayedir. Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ) şu hadis-i şerifin batınî (iç) anlamını beyan buyururlar: من أكل الطين فكأنما أعان على قتل نفسه yani, "Çamur yiyen kimse, güya nefsini öldürmeye yardım eder."

Topraktan hâsıl olan gıdâya ihtiyaçtan fazla meyl ederek tenperver olma. Hayât-ı dünyeviyyeni topraktan mahlûk olan cismânîlerin uğrunda fedâ etme. Ve cismânîlerin mükâfâtını ve mukābelesini bekleme. Zîrâ çamur yiyenler huzûr-ı Hak'ta rüsvây olur. "Sarı yüzlü olmak", utanmaktan veyâ helâk olmaktan kinâyedir. Cenâb-ı Pîr şu hadîs-i şerîfin ma'nâ-yı bâtınîsini beyân buyururlar: من أكل الطين فكأنما أعان على قتل نفسه ya'ni, "Camur yiyen kimse, gûyâ nefsini öldürmeğe yardım eder."

2431. Gönül ye, tâ ki dâimâ tecellîden senin çehren erguvan gibi genç olasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2431. Gönül ye, tâ ki dâimâ tecellîden senin çehren erguvan gibi genç olasın!

Kalbine yönel ve ledün ilimlerinin (Allah katından gelen gizli ilimler) verdiği zevklerle meşgul ol ki, nefse ait hastalıklardan kurtulup ruhun genç ve güçlü olsun ve yüzün erguvan gibi kızarıklık kazansın; sarı yüzlülükten kurtul!

Kalbine müteveccih ol ve ulûm-ı ledünniyyenin verdiği ezvâk ile meşgül bulun ki, emrâz-ı nefsâniyyeden kurtulup, rûhun genç ve tevânâ olsun ve çehren erguvan gibi humret peydâ etsin; sarı yüzlülükten halâs ol!

2432. Ya Rab, bu bahşiş bizim işimizin haddi değildir; senin lütfun muhakkak lütf-ı hafîye sezâdır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2432. Ey Rabbim, bu bağış bizim işimizin sınırı değildir; senin lütfun muhakkak gizli lütfa layıktır!

Yani, "Ey Rabbim, bu çokluklar âleminden göz yummak ve nefsin bu benliğinden kurtulma ihsanı ve bağışı, bizim işimizin ve çalışmamızın sınırı değildir. Senin görünen lütfun muhakkak gizli lütfa layıktır!" "Görünen lütuf"tan kasıt, kulun ilahi tevfik (başarıya ulaştırma) ile güzel söz ve amellere muvaffak olmasıdır. Ve onun bu muvaffakiyeti, gizli lütuf olan sabit hakikatinin rahmet-i rahîmiyyeye (Allah'ın rahmetine) mazhar olmasından kaynaklanır. Yani, "Ey Rabbim, bu zikredilen bağış bizim çalışmamızla elde edilecek bir şey değildir. Aksine, bizim suret âlemindeki çabamız hakkındaki tevfik lütfun, senin gizli lütfun olan sabit hakikatimizin rahmet-i rahîmiyyeye mazhar olmasından dolayıdır. Ve bu lütfun ancak o gizli lütfa layıktır!"

Ya'ni, "Yâ Rab, bu keserât âleminden göz yummak ve nefsin bu enâniyyetinden kurtulmak ihsânı ve atâsı, bizim işimizin ve çalışmamızın haddi değildir. Senin lütf-ı zâhirin muhakkak lütf-ı hafîye lâyıktır!" "Lütf-ı zâhir"den murâd, abdin tevfik-i ilâhî ile akvâl ve a'mâl-i haseneye muvaffakiyetidir. Ve onun bu muvaffakiyeti, lütf-ı hafi olan ayn-ı sâbitesinin "rahmet-i rahîmiyyeye mazhariyyetinden nâşîdir. Ya'ni, “Yâ Rab, bu zikr olunan atâ bizim çalışmamız ile hâsıl olur şey değildir. Belki bizim âlem-i sûretteki sa'yimiz hakkındaki lütf-ı tevfikin, senin lütf-ı hafîn olan ayn-ı sâbitemizin rahmet-i rahîmiyyeye mazhariyyetinden dolayıdır. Ve bu lütfun ancak o lütf-ı hafiye sezâdır!"

2433. Bizim elimizden el tut, bizi satın al; perdeyi kaldır ve bizim perdemizi yırtma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2433. Bizim elimizden tut, bizi satın al; perdeyi kaldır ve bizim perdemizi yırtma!

Ey Rabbim, bizim elimizi tut da bizi tabiat çukurundan çıkar ve bizi "bizlik"imizin elinden kurtar! Bizim nefsimizi, zâtının cenneti karşılığında satın alınacak hâle getir; cemâline perde ve engel olan benliğimizi lütfunla kaldır ve kahrederek yırtma!

Yâ Rab, bizim elimizi tut da bizi tabîat çukurundan çıkar ve bizi "bizlik"imizin elinden kurtar! Bizim nefsimizi cennet-i zâtın mukābilinde satın alacak hâle koy; cemâline perde ve hicâb olan enâniyyetimizi lütfunla kaldır ve kahrın ile yırtma!

2434. Bu murdar nefisten bizi tekrar satın al! Onun bıçağı bizim kemiklerimize kadar erişti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2434. Bu murdar nefisten bizi tekrar satın al! Onun bıçağı bizim kemiklerimize kadar erişti!

Senin güzelliğini görmekten bizi alıkoyan bu murdar nefisten bizi kurtar! Çünkü onun uğursuzluğu bizim ruhumuzun derinliklerine kadar etki etti!

Senin cemâlini müşâhededen bizi men' eden bu murdar nefisten bizi kurtar! Zîrâ onun şeâmeti bizim rûhumuzun umkuna kadar te'sîr etti!

2435. Ey tâcsız ve tahtsız şah, bizim gibi bîçârelerden bu sıkı bağı kim açar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2435. Ey tâcsız ve tahtsız şah, bizim gibi bîçârelerden bu sıkı bağı kim açar?

Ey görünürdeki taç ve tahttan uzak olan yüce Padişah, bizim gibi tabiatın en aşağı mertebelerinde nefsanî sıfatların sıkı bağlarıyla bağlanmış çaresizlerden bu bağları kim çözebilir?

Ey sûrî tâc ve tahttan münezzeh olan Pâdişâh-ı azîmü'ş-şân, bizim gibi esfel-i sâfilîn-i tabîatta sıkı sıkı sıfât-ı nefsâniyye bağlarıyla bağlanmış olan bîçârelerden bu bağları kim çözebilir?

2436. Ey Vedûd, bu ağır kilidi senin fazlından başka kim açabilir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2436. Ey Vedûd, bu ağır kilidi senin lütfundan başka kim açabilir?

2437. Biz kendimizden senin tarafına baş çeviririz. Zîrâ sen bize bizden daha yakınsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2437. Biz kendimizden senin tarafına baş çeviririz. Çünkü sen bize bizden daha yakınsın!

Bu şerefli beyitte, وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kâf, 50/16) yani, "Biz insana şah damarından daha yakınız." ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, "Biz kendi benliğimizden senin senliğine başımızı çeviririz. Çünkü sen bize bizden daha yakınsın ve sen bizim hakikatimizsin!"

Bu beyt-i şerifte, وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kâf, 50/16) ya'ni, "Biz insana şah damarından daha yakınız." âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, "Biz kendi benliğimizden senin senliğine başımızı çeviririz. Çünkü sen bize bizden daha yakınsın ve sen bizim hakîkatımızsın!"

2438. Bu dua dahi senin ta'lîminin bahşişidir; yoksa külhan içinde gülistan neden bitti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2438. Bu dua da senin öğretmenin bahşişidir; yoksa külhan içinde gülistan neden bitti!

Bu dua ve yakarış senin ilhamın ile meydana gelen bir öğretidir ve bu senin ihsanındır. Yoksa, külhan gibi aşağılık olan nefisten gül ve gülistan değerinde bu gibi yakarışlar ortaya çıkmazdı!

Bu duâ ve münâcât senin ilhâmın ile vâki' olan ta'lîmdir ve bu senin ihsânındır. Yoksa, külhan gibi süflî olan nefisten gül ve gülistân mesâbesinde bu gibi münâcât zâhir olmaz idi!

2439. Kan ve bağırsak arasında fehm ve aklı, ikramından başkası nakletmek mümkün değildir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2439. Kan ve bağırsak arasında anlayışı ve aklı, ikramından başkası nakletmek mümkün değildir!

Bir takım kanlardan ve bağırsaklardan oluşmuş olan insan bedenindeki anlayışı ve aklı, senin tarafına senin ikramından ve lütuflarından başkası nakledemez. Yani, pislik tulumu olan insan bedenindeki aklı ve fikri, bu aşağı âlemden ancak kendi tarafına sen nakledersin. Bu sebeple insân-ı kâmilin tasarrufu da ancak senin lütfuna bağlıdır.

Birtakım kanlardan ve bağırsaklardan mürekkeb olan cism-i beşerdeki anlayışı ve aklı, senin tarafına senin ikrâmından ve eltâfından başkası nakledemez. Ya'ni, levsiyyât tulumu olan cism-i beşerdeki aklı ve fikri, bu âlem-i süflîden ancak kendi tarafına sen nakledersin. Binâeenaleyh insân-ı kâmilin tasarrufu da ancak senin lütfuna mevkūftur.

2440. Bu akıcı nûr iki parça yağdandır. Onun nûrunun dalgasıdır, göğe çar- [2451] par.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2440. Bu akıcı nur iki parça yağdandır. Onun nurunun dalgasıdır, göğe çarpar.

"İki parça yağ"dan kasıt, iki gözdür. Yani, "İnsanın iki gözünden akan nur, iç yağı cinsinden olan bir maddeden ortaya çıkar. İşte bu göz nurunun dalgası göklere kadar ulaşır ve insan bu nur aracılığıyla astronomi biliminin kurallarını koyar."

"İki parça yağ"dan murâd, iki gözdür. Ya'ni, "Beşerin iki gözünden akan nûr, iç yağı cinsinden olan bir maddeden zâhir olur. İşte bu göz nûrunun dalgası semâvâta kadar vâsıl olur ve beşer bu nûr vâsıtasıyla ilm-i hey'etin kâidelerini vaz' eder."

2441. Et parçası ki dil geldi, ondan hikmet seli ırmak gibi gider!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2441. Et parçası ki dil oldu, ondan hikmet seli ırmak gibi akar!

2442. Bir delik tarafı ki onun adı kulaklardır; can bağına kadar ki, onun meyvesi akıllardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2442. Bir delik tarafı ki onun adı kulaklardır; can bağına kadar ki, onun meyvesi akıllardır!

İnsan vücudunda bir delik tarafı vardır ki, ona kulaklar denir. O delik can bağına kadar uzanır. O can bağının meyvesi ve özü de akıllardır.

Vücûd-ı beşerde bir delik tarafı vardır ki, onun adına kulaklar denir. O delik can bağına kadar uzanır. O can bağının meyvesi ve hülâsası da akıllardır.

2443. Canların bağının caddesi onun şer'idir; âlemin bağ ve bostanları onun fer'idir..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2443. Canların bağının caddesi onun şeriatıdır; âlemin bağ ve bostanları onun fer'idir.

Bu beytin şerhinde şârihlerin ihtilafları vardır. Ankaravî hazretleri, "şer'i odur" ve "fer'i odur"daki zamirleri akla döndürüp, "Canlar bağının caddesi, o can bağının meyvesi olan akılların şeriatıdır. Dış âlemin bağ ve bostanları, o akılların fer'idir" anlamını vermiş ve ona göre açıklamalar yapmıştır. Hint şârihlerinden Mir Abdülfettah şerhinde der ki: "Şahrah'tan kasıt, kulaktır. Çünkü ilimler ve marifetler ve geçmiş, gelecek ve şimdiki haberler ve eserler, diğer duyuların aksine olarak, hep o yoldan canların bağına erişir." İmdadullah hazretleri buyururlar ki; "Şer'i odur" yani peygamberlerin yolu olan ilahi şeriattır. Şeriat, yol anlamındadır. Ve "O" zamiri, ya Hak'ka veya Resul'e aittir. Çünkü evvelce buyurdular ki, 'Hikmet seli dilden kulağa erişip, can bağına ulaşır.' Şimdi de buyururlar ki, 'Can bağının caddesi şeriattır ki, bu yol üzerinde gidip, hikmet seli can bağına erişir. Ve diğer mevcut olan ilim bağı bu şeriatın fer'idirler ki, eğer bu şeriattan desteklenirlerse, can bağına gidebilir; aksi hâlde canın kaydı ve bağı olur.'" Veli Muhammed Ekberabadi de şu mütalaada bulunur: "Şeriat yoldur ve "o" zamiri her iki mısrada da "hikmet seli"ne aittir. Yani, hikmet seli güzergahı can bağının gayrı değildir. Ve ancak bu ilim ve hikmettir ki, âlemdeki bütün varlıkların aslı ve menşeidir. O varlık ister yaratılmış vasıtasıyla olsun, ister insan vasıtasıyla olmaksızın Yaratıcı'nın yaratılmışı olsun." Fakir derim ki; cenab-ı Pir kulağa önem verip, ilerideki yüce beyanlarını sürekli buraya bağlamışlardır. Çünkü bütün hakikatler ve marifetler kulak yolundan beşer hayatının gayesi ve özü ve meyvesi olan idrake ulaşır. Onun için cenab-ı Pir efendimiz bu Mesnevi-i Şerif'e "Dinle!" emriyle başlamışlardır. Şu hâlde, dilden çıkan hikmet selinin güzergahı kulak olup, bu yoldan cana ulaşır ve candan dahi onun özü ve meyvesi olan akılda karar kılar. Buna göre, canların bağının caddesi olan kulak, aklın yolu olmuş olur. Ve âlemin bağlarının ve bostanlarının düzeni ve tertibatı, kulak yolundan akla ulaşan hikmetlerin ve ilimlerin aksi olur. Ve akis ise, aslın fer'idir. Bu açıklamalara göre, "şer'i odur"daki zamir akla; ve "fer'i odur"daki zamir dahi, akılda yerleşen hikmet seline aittir.

Bu beytin şerhinde şârihlerin ihtilafları vardır. Ankaravî hazretleri, شرع اوست ve فرع اوست daki zamîrleri akla ircâ' buyurup, “Canlar bağının caddesi, o can bağının meyvesi olan akılların şer'idir. Âlem-i zâhirin bağ ve bostanları, o akılların fer'idir" ma'nâsını vermiş ve ona göre îzâhât i'tâ etmiştir. Hind şârihlerinden Mîr Abdülfettah şerhinde der ki: " "Şâhrâh"tan murâd, kulaktır. Zîrâ ulûm ve maârif ve ahbâr ve âsâr-ı mâziye ve müstakbele ve hâ-liye, sâir havâssın hilâfına olarak, hep o yoldan canların bağına erişir." İmdâdullâh hazretleri buyururlar ki; " شرع اوست ya'ni tarîk-ı enbiyâ olan şer'-i ilâhîdir. Şer', yol ma'nâsınadır. Ve "O" zamîri, ya Hakk'a veyâ Resûl'e râci'dir. Zîrâ evvelce buyurdular ki, 'Hikmet seylâbı dilden kulağa erişip, bâğ-1 câna vâsıl olur.' Şimdi de buyururlar ki, 'Can bağının caddesi şer'dir ki, bu yol üzerinde gidip, seylâb-ı hikmet can bağına erişir. Ve diğer mevcûd olan bâğ-1 ilim bu şer'in fer'idirler ki, eğer bu şer'den müeyyed olurlar ise, can bağına gidebilir; aksi hâlinde canın kaydı ve bağı olur.'" Velî Muhammed Ekberâbâdî de şu mütâlaada bulunur: "Şer' yoldur ve "o" zamîri her iki mısra'da da "seylâb-ı hikmet"e râci'dir. Ya'ni, seylâb-ı hik-met güzergâhı can bağının gayrı değildir. Ve ancak bu ilim ve hikmettir ki, âlemdeki bütün mevcûdâtın aslı ve menşe'idir. O mevcûd ister vâsıta-i mah-lûk ile olsun, ister insan vâsıtasıyla olmaksızın Hâlık'ın mahlûku olsun." Fakîr derim ki; cenâb-ı Pîr kulağa ehemmiyet verip, âtîdeki beyânât-ı aliy-yelerini müteselsilen buraya rabt buyurmuşlardır. Zîrâ bilcümle hakāyık ve maârif kulak yolundan hayât-ı beşerin gāyesi ve hülâsası ve meyvesi olan idrâke vâsıl olur. Onun için cenâb-ı Pîr efendimiz bu Mesnevî-i Şerîfe "Biş-nev" ya'ni "Dinle!" emriyle başlamışlardır. Şu halde, dilden çıkan hikmet se-linin güzergâhı kulak olup, bu yoldan cana vâsıl olur ve candan dahi onun hülâsası ve meyvesi olan akılda karar kılar. Binâenaleyh, canların bağının caddesi olan kulak, aklın yolu olmuş olur. Ve âlemin bağlarının ve bostanla-rının nizâmı ve tertîbâtı, kulak yolundan akla vâsıl olan hikem ve ulûmun aksi olur. Ve akis ise, aslın fer'idir. Bu îzâhâta göre, "şer'-i ost" [onun şer'i]daki zamîr akla; ve "fer'-i ost" [onun fer'i] daki zamîr dahi, akılda ta-karrur eden seylâb-ı hikmete râci' olur.

2444. Hoşluğun aslı ve ser-çeşmesi odur o. Çabuk تجرى تحتها الأنهار oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2444. Hoşluğun aslı ve kaynağı odur o. Çabuk تجرى تحتها الأنهار oku!

Yukarıdaki fakirâne açıklamalarıma göre, "O" zamirleri hikmet seline aittir. Yani, "Zevkin kökü ve kaynağı ancak hikmet selidir. Bunu anlamak istersen, hemen جنات تجرى من تحتها الأنهار (Âl-i İmrân, 3/15 vb.) yani, "Cennetler vardır ki, onların altından nehirler akar" ayet-i kerimesini oku. Kur'ân-ı Kerîm'de bu ifade birçok yerde tekrar tekrar zikredilmiştir. Örneğin, bir ayette إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ (Burûc, 85/11) yani, “O kimseler ki iman ettiler ve salih amel işlediler, onlar için altından nehirler akan cennetler vardır” buyrulur. “Cennet”ten maksat, irfan cennetidir. Ve onun altından akan “nehirler”den maksat, marifetler ve hakikatlerdir ki, her birinin ayrı ayrı birer zevki ve hoşluğu vardır. Bu hikmet ırmağı kesintisiz akar ve zevklerinin tatları da başka başkadır. Ayet-i kerimenin işaret diliyle yüce anlamı böyle olur: “O kimseler ki, vücudun birliğini vicdanen idrak ve müşahede ettiler ve varlığın mertebeleri hükümlerine riayet etmek suretiyle salih amel işlediler, onlar için irfan cenneti hâsıl oldu ki, o cennetin altından sürekli zevklere ve hoşluklara sebep olan hikmet nehirleri akar.”

Yukarıki îzâhât-ı fakîre nazaran, "O" zamîrleri seylâb-ı hikmete râci'dir. Ya'ni, "Zevkin kökü ve menba'ı ancak hikmet selidir. Bunu anlamak istersen, heman جنات تجرى من تحتها الأنهار (Âl-i İmrân, 3/15 vb.) ya'ni, "Cennetler vardır ki, onların altından nehirler akar" âyet-i kerîmesini oku. Kur'ân-ı Kerîm'de bu ibâre müteaddid yerlerde mükerreren mezkûrdür. Ezcümle, bir âyette إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ (Burûc, 85/11) ya'ni, “O kimseler ki îmân ettiler ve amel-i sâlih işlediler, onlar için altından nehirler akan cennetler vardır” buyurulur. “Cennet”ten murâd, cennet-i irfândır. Ve onun altından akan “nehirler”den murâd, maârif ve hakāyıktır ki, her birinin ayrı ayrı birer zevki ve hoşluğu vardır. Bu hikmet ırmağı lâ-yenkatı' akar ve zevklerinin çeşnileri de başka başkadır. Âyet-i kerîmenin lisân-ı işaretle ma'nâ-yı münîfi böyle olur: “O kimseler ki, tevhîd-i vücûdîyi vicdânen idrâk ve müşâhede ettiler ve vücûdun merâtibi ahkâmına riâyet etmek sûretiyle amel-i sâlih işlediler, onlar için cennet-i irfân hâsıl oldu ki, o cennetin altından ale'd-devâm ezvâka ve hoşluklara sebeb olan hikmet nehirleri akar.”

## Resûl (a.s.)ın hastaya nasîhatının tetimmesi

2445. Zaîf olan yâri ziyaret ettiği vakit, Peygamber o hastaya dedi&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2445. Peygamber (a.s.) zayıf olan dostunu ziyaret ettiği zaman, o hastaya dedi ki:

2446. Ki, "Gālibâ sen bir nevi' duâ etmişsin; cehâletten bir zehirli çorba yemişsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2446. Ki, "Galiba sen bir çeşit dua etmişsin; cehaletten zehirli bir çorba yemişsin!"

"Zehr-bâ", zehirli çorba veya içinde zehir bulunan herhangi bir yemek demektir. Burada kötü duadan kinayedir.

"Zehr-bâ", zehirli çorba ve yâhût içinde zehir bulunan herhangi bir taâm demektir. Burada fenâ duâdan kinâyedir.

2447. "Hâtıra getir ne duâ etmişsin! Zîrâ nefsin mekrinden perîşan olmuşsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2447. "Ne dua ettiğini hatırla! Çünkü nefsinin tuzağından perişan olmuşsun."

2448. Dedi: "Hatırımda yoktur; ancak bana himmet tut, bir anda hatırıma gelsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2448. Dedi: "Hatırımda yoktur; ancak bana himmet et, bir anda hatırıma gelsin!"

2449. Mustafa'nın nûr bahşedici olan huzurundan, o duâ onun hâtırının önüne geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2449. Mustafa'nın nûr bahşeden huzurundan, o duâ onun hatırının önüne geldi.

2450. Peygamber'in aydınlık mahalli olan himmeti ile, o zâyi' olmuş, onun hâtırının önüne geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2450. Peygamber'in aydınlık mahalli olan himmeti ile, o zâyi' olmuş, onun hâtırının önüne geldi.

Şanlı Peygamber Efendimiz'in nur kaynağı olan yüce himmetlerinin bereketiyle, o sahabînin unutmuş olduğu dua onun hatırına geldi.

Resûl-i zîşân Efendimiz'in menba'-ı nûr olan himmet-i seniyyeleri berekâtı ile, o sahâbînin unutmuş olduğu duâ onun hâtırına geldi.

2451. Hak ve bâtılı ayıran bir aydınlık, gönülden gönüle kadar olan pencereden parladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2451. Hak ve bâtılı ayıran bir aydınlık, gönülden gönüle kadar olan pencereden parladı.

2452. Dedi: "Ey Resûl, benim boşboğazlıkla söylediğim o dua işte hâtırıma geldi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2452. Dedi: "Ey Resûl, benim boşboğazlıkla söylediğim o dua işte aklıma geldi!"

2453. "Vaktaki günahlara giriftar oldum, gark olup el ve ayak vururdum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2453. "Vaktaki günahlara giriftar oldum, gark olup el ve ayak vururdum."

"Çeşitli günahlara yakalandığım zaman, isyan denizine batıp çırpındım ve kurtulmaya çalıştım."

"Vaktâki türlü türlü günahlara giriftâr oldum, deryâ-yı isyâna batıp, çırpındım durdum ve kurtulmağa çabaladım."

2454. "Mücrimlere, çok şedîd azabdan; senden bir tehdîd ve vaîd erişti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2454. "Suçlulara, çok şiddetli azaptan; senden bir tehdit ve uyarı ulaştı."

"Ey Resûlallah, senin tarafından suçlulara ve âsilere pek şiddetli olan ilâhî azabın gerçekleşeceği bildirildi ve buna dair Kur'an âyetleri bizlere tebliğ edildi!"

"Yâ Resûlallâh, senin cânibinden mücrimlere ve âsîlere pek şedîd olan azâb-ı ilâhî vâki' olacağı beyân ve buna mütedâir olan âyât-ı kur'âniyye bizlere tebliğ buyuruldu!"

2455. "Muztarib oluyordum ve çare olmadı; bağ muhkem ve kilit açılmamış idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2455. "Muztarip oluyordum ve çare olmadı; bağ sağlam ve kilit açılmamış idi."

Ben bu tehdidi ve azarlamayı dinledikçe muztarip oluyordum ve bu ıstırabın giderilmesine çare bulamıyordum. Çünkü nefsimin bağı kuvvetli idi ve ruhumun kilidi henüz açılmamış idi.

"Ben bu tehdîdi ve vaîdi dinledikçe muztarib oluyordum ve bu ıztırabın define çâre bulamıyor idim. Çünkü nefsimin bağı kuvvetli idi ve rûhumun kilidi henüz açılmamış idi."

2456. Ne sabır makāmı ve ne kaçamak yolu; ne tövbe ümîdi, ne niza' yeri yok!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2456. Ne sabır makamı ne de kaçış yolu; ne tövbe ümidi ne de çekişme yeri yok!

Bu ıstıraplara sabrım kalmadı ve kaçış yolunu bulamadım. Nefsimin ahdini bozmasından dolayı tövbe ümidi de kesildi ve nefse karşı gelmeye de gücüm yoktu.

Bu ıztırâbâta sabrım kalmadı ve kaçamak yolunu bulamadım. Nefsimin ahdini bozmasından dolayı tövbe ümîdi de munkatı' oldu ve nefse muhalefete de kudretim yok idi.

2457. Ben hüzündan dolayı Hârût ve Mârût gibi ah ettim; dedim ki: 'Ey benim Hallak'ım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2457. Ben hüzünden dolayı Hârût ve Mârût gibi ah ettim; dedim ki: "Ey benim Yaratanım!"

## Ahiret azabının zorluğunun ve onun şiddetinin zikri

2458. Hârût ve Mârût hatardan dolayı aşikâr olarak Bâbil kuyusunu ihtiyâr ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2458. Hârût ve Mârût hatadan dolayı aşikâr olarak Bâbil kuyusunu ihtiyâr ettiler.

Yani, Hârût ve Mârût ismindeki iki melek, yaptıkları günah sebebiyle ahiret azabının tehlikesinden ve korkusundan dolayı apaçık bir şekilde Bâbil kuyusunda kendilerini azap etmeye razı oldular.

Bilinmeli ki, Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî bu beytin şerhinde şöyle yazar: "Hz. Mevlânâ (k.s.), o hastanın hâlini Hârût ve Mârût'un hâline benzetip, onun diliyle ifade etmişlerdir. Ve bu ifadenin esası meşhur bir söze dayandırılmıştır. Şöyle ki: Hârût ve Mârût iki melek olup, bunlar yeryüzüne insan suretinde inmişler ve kendilerinden günah sâdır olduğu için Bâbil şehrindeki bir kuyuda kendilerini baş aşağı asıp, kıyamete kadar bu şekilde azap görmeye razı olmuşlardır. Ve cenâb-ı Mevlânâ, çoğunlukla meşhur işleri doğru bir maksada dayanarak ifade ederler ve onun yalan olmasından vazgeçerler. Ve bazı yerlerde de batıl kıssaları niçin ifade ettiklerini açıklayıp, bu vehmin cevabını verirler. Yoksa, bu kıssa hakikatte tamamen batıldır."

Ya'ni, Hârût ve Mârût ismindeki iki melek, yaptıkları günah sebebiyle azâb-ı âhiretin hatar ve havfından dolayı apaçık bir halde Bâbil kuyusunda kendilerini ta'zîb etmeğe râzî oldular.

Ma'lûm olsun ki, Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî bu beyitin şerhinde şöyle yazar: "Hz. Mevlânâ (k.s.), o hastanın hâlini Hârût ve Mârût'un hâline teşbîh edip, onun diliyle takrîr buyurmuşlardır. Ve bu takrîrin esâsı bir kavl-i meşhûra binâ olunmuştur. Şöyle ki: Hârût ve Mârût iki melek olup, bunlar yeryüzüne beşeriyyetle tenezzül etmişler ve kendilerinden günah sâdır olduğu için Bâbil şehrindeki bir kuyuda kendilerini baş aşağıya asıp, kıyâmete kadar bu sûretle muazzeb olmağa râzî olmuşlardır. Ve cenâb-ı Mevlânâ, ekseriyâ umûr-ı meşhûreyi bir garaz-ı sahîhe binâen îrâd buyururlar ve onun yalan olmasından kat'-ı nazar ederler. Ve ba'zı mahallerde de bâtıl kıssaları niçin îrâd ettiklerini beyân edip, bu tevehhümün cevabını verirler. Yoksa, bu kıssa hakikatte bâtıl-ı mahzdır."

2459. Tâ ki ahiretin azabını burada çeksinler; hakîm ve âkıl ve sâhir gibidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2459. Tâ ki ahiretin azabını burada çeksinler; hikmet sahibi, akıllı ve sihirbaz gibidirler.

Hint şârihlerinden Şeyh Muhammed Efdal, "gürbüz" kelimesi hakkında şöyle diyor: " "Gürbüz", hilekâr ve aldatıcı anlamındadır. Aslında "gürg-i büz" yani "keçi kurdu" idi. "Gürg"ün "kâf"ı düşürülüp, hafiflettiler." Ve İmdâdullâh hazretleri, "Çok hikmet bilen ve hilekâr ve aldatıcı" anlamında olduğunu beyan buyurmuşlardır. "Gürbüz"den sonra “akıllı” kelimesi geldiğine göre, "hikmet sahibi" anlamı vermek uygundur. "Sâhir veş" [sihirbaz gibi] ifadesiyle, Hârût ve Mârût'un sihirbaz olmayıp, sihir ilmini bildiklerine işaret buyurulur. Nitekim Bakara sûresinde, وَمَا أُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولَا إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْ (Bakara, 2/102) yani, "Yahudiler Babil şehrinde bulunan Hârût ve Mârût isminde iki meleğe indirilen şeye de tabi oldular. O iki melek, 'Biz ancak halka Hak tarafından bir deneme ve imtihanız; sakın sen sihir ile amel edip kâfir olma!' demedikçe, hiçbir kimseye sihir öğretmezler idi" buyurulmuştur. Bu ayet-i kerimeden anlaşılır ki, Hârût ve Mârût, Babil'de halka sihir öğretmekle görevli imişler. Kendileri sihir yapmadıkları gibi, halka da sihir öğretmekle beraber yapmamalarını tavsiye ederler imiş. Bu sebeple bunlar hikmet sahibi, akıllı ve sihir ilmini bildikleri için dahi sihirbaz gibi imişler. Ayet-i kerimede bunların günah işlediklerine dair bir işaret olmadığından, Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî'nin yukarıda beyan olunan mütalaaları hakikate uygun görünür.

Hind şârihlerinden Şeyh Muhammed Efdal, "gürbüz" kelimesi hakkında şöyle diyor: " "Gürbüz", mekkâr ve muhîl ma'nâsınadır. Aslında "gürg-i büz" ya'ni "keçi kurdu" idi. "Gürg"ün "kâf"ı hazf olunup, tahfif ettiler." Ve İmdâdullâh hazretleri, "Çok hikmet bilen ve hîlekâr ve mekkâr" ma'nâsında olduğunu beyân buyurmuşlardır. "Gürbüz"den sonra “âkıl” kelimesi geldiğine göre, "hakîm" ma'nâsı vermek münasibdir. "Sâhir veş" [sâhir gibi] ta'bîriyle, Hârût ve Mârût'un sihirbaz olmayıp, sihir ilmini bildiklerine işaret buyurulur. Nitekim sûre-i Bakara'da, وَمَا أُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولَا إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْ (Bakara, 2/102) ya'ni, "Yahûdîler Bâbil şehrinde vâki' Hârût ve Mârût isminde iki meleğe inzâl olunan şeye de tâbi' oldular. O iki melek, 'Biz ancak halka taraf-ı Hak'tan tecrübe ve ibtilâyız; sakın sen sihir ile amel edip kâfir olma!' demedikçe, hiçbir kimseye sihir ta'lim etmezler idi" buyurulmuştur. Bu âyet-i kerîmeden anlaşılır ki, Hârût ve Mârût, Bâbil'de halka sihir ta'lîmine me'mûr imişler. Kendileri sihir yapmadıkları gibi, halka da sihir öğretmekle beraber yapmamalarını tavsiye ederler imiş. Binâenaleyh bunlar hakîm ve âkıl ve sihir ilmini bildikleri için dahi sihirbaz gibi imişler. Âyet-i kerîmede bunların icrâ-yı ma'siyet ettiklerine dâir bir işaret olmadığından, Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî'nin yukarıda beyân olunan mütâlaâtı muvâfık-ı hakikat görünür.

2460. İyi yaptılar ve kendi yerinde idi; ateş azabından dumanın zahmeti ehvendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2460. İyi yaptılar ve kendi yerinde idi; ateş azabından dumanın zahmeti ehvendir.

Hârût ve Mârût, günahlarına karşılık kendilerini azap ettiklerine iyi yaptılar. Ve bu yaptıkları iş yerinde gerçekleşti. Çünkü ateşte yanma eleminden dumanın eziyeti elbette daha hafif ve kolaydır.

Hârût ve Mârût günahlarına mukābil kendilerini ta'zîb ettiklerine iyi yaptılar. Ve bu yaptıkları iş yerinde vâki' oldu. Zîrâ ateşte yanmak eleminden dumanın eziyyeti elbette ehven ve kolaydır.

2461. O cihânın eleminin vasfının haddi yoktur; onun önünde dünyanın elemi kolay olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2461. O âlemin eleminin vasfının sınırı yoktur; onun önünde dünyanın elemi kolay olur!

O ahiret âlemindeki azabın tanımı ve vasfı anlatma sınırına sığacak bir şey değildir. Bu sebeple o azabın önünde, dünyada çekilen azap kolay ve önemsiz kalır.

O âlem-i âhiretteki azabın ta'rîf ve tavsîfi hadd-i beyâna sığar şey değildir. Binâenaleyh o azâbın önünde, dünyâda çekilen azâb kolay ve ehemmiyetsiz kalır.

2462. Ey mutlu o kimse ki, bir cihad eder, beden üzerine bir zecr ve bir dâd eder!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2462. Ey mutlu o kimse ki, bir cihad eder, beden üzerine bir zecr ve bir dâd eder!

Mücadele ve riyâzât (nefsî perhizler) usullerine uyarak nefsini bedensel hazlar tarafına meyletmekten men eden ve ona sadece görünür hayatta hakkını vermekle yetinmek suretiyle adalet icra eden kimseye ne mutludur! Çünkü nefsi hazlarından men edeceğim diye hakkını vermemek zulümdür. Nitekim hadîs-i şerifte نفسك مطيتك فارفق بها yani, "Nefsin senin binek hayvanındır; ona yumuşaklıkla muamele et!" buyurulur. Buna göre, nefse yüz verip, tamamen kendi hazlarına bırakmak, manevî helakı gerektirdiği gibi, onu büsbütün kuvvetsiz bırakacak derecede zayıf kılmak, insanı ibadet ve taatlardan aciz bırakacağı için caiz değildir.

Mücâhede ve riyâzet usûllerine riâyetle nefsini huzûzât-ı cismâniyye tarafına meyilden zecr ve men' eden ve ona yalnız hayât-ı sûriyyede hakkını vermekle iktifâ etmek sûretiyle icrâ-yı adâlet eden kimseye ne mutludur! Zîrâ nefsi huzûzâtından men' edeceğim diye hakkını vermemek zulümdür. Nitekim hadîs-i şerifte نفسك مطيتك فارفق بها ya'ni, "Nefsin senin binek hayvanındır; ona rifk ile muâmele et!" buyurulur. Binâenaleyh, nefse yüz verip, kâmilen kendi huzûzâtına bırakmak, helâk-i ma'nevîyi mûcib olduğu gibi, onu büsbütün kuvvetsiz bırakacak derecede zebûn kılmak, insanı ibâdât ve tââttan âciz bırakacağı için câiz değildir.

2463. Tâ ki o cihana mensub zahmetten kurtulsun, kendi üzerine bu ibadet zahmetini koysun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2463. Tâ ki o cihana ait zahmetten kurtulsun, kendisine bu ibadet zahmetini yüklesin!

Bu beyit, yukarıdaki beytin tamamlayıcısıdır. Yani, nefsi mücâhede (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) usulleriyle terbiye etmek, ahiret azabından kurtulmak ve kendisine ibadet ve itaat acılarını yüklemek içindir. Beyit: İç ol zehri ki, bal ola sonunda Sonunda zehr olan balı nidersin?

Bu beyit, yukarıki beyitin mütemmimidir. Ya'ni, nefsi mücâhede ve riyâzet usûlleriyle terbiye etmek, âhiret azabından kurtulmak ve kendi üzerine ibâdât ve tâât acılarını koymak içindir. Beyit: İç ol zehri ki, bal ola sonunda Sonunda zehr olan balı nidersin?

2464. "Ben der idim ki: 'Yâ Rab, o gıdâyı yine bu alemde acele benim üzerime sür!'"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2464. "Ben derdim ki: 'Ey Rabbim, o gıdayı yine bu âlemde acele benim üzerime sür!'"

"Bu düşünceye dayanarak derdim ki: 'Ey Rabbim, günahlarıma karşılık âhirette çekeceğim acil azabı bu âlemde acilen benim üzerime gönder!' "

"Bu düşünceye mebnî der idim ki: 'Yâ Rab, günahlarıma mukābil âhirette çekeceğim azâb-ı âcili bu âlemde âcilen benim üzerime sevk et!' "

2465. " 'Tâ ki o âlemde bana feragat olsun.' Böyle niyaz içinde halkayı vururdum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2465. " 'Tâ ki o âlemde bana feragat olsun.' Böyle niyaz içinde halkayı vururdum."

O âlemde bana azap çekmekten kurtuluş olması için, işte böyle niyaz içinde belâ talebi kapısının halkasını çalardım.

O âlemde bana azâb çekmekten ferâgat olmak için, işte böyle niyâz içinde taleb-i belâ kapısının halkasını çalardım."

2466. Bana böyle bir hastalık peyda oldu; canım elemden rahatsız oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2466. Bana böyle bir hastalık ortaya çıktı; canım acıdan rahatsız oldu.

Bu hastalık sebebiyle ruhumun zevki ve huzuru kalmadı. Ancak bu acı ile meşguliyete dalmış oldum.

Bu hastalık sebebiyle rûhumun zevki ve huzûru kalmadı. Ancak bu elem ile meşgüliyette müstağrak oldum."

2467. Zikrimden ve evrâdımdan kalmışım; kendimden ve iyiden ve kötüden bî-haber kalmışım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2467. Zikrimden ve evrâdımdan kalmışım; kendimden ve iyiden ve kötüden bî-haber kalmışım."

İbadetlerden ve taatlerden aciz kaldım; ne kendimden ne de nefsimin iyi ve kötü hallerinden ölü gibi habersiz kaldım."

İbâdât ve tââttan âciz kaldım; ne kendimden ve ne de nefsimin iyi ve kötü hallerinden ölü gibi habersiz kaldım."

2468. Ey kokusu huceste ve mübarek olan, eğer ben şimdi senin yüzünü görmeye idim;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2468. Ey kokusu kutlu ve mübarek olan, eğer ben şimdi senin yüzünü görmeseydim;

2469. Ben birdenbire bendimden giderdim. Bana bu gam-hâreliği şahane olarak yaptın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2469. Ben birdenbire bendimden giderdim. Bana bu gam-hâreliği şahane olarak yaptın."

Ey rûh-ı şerîfinin kokusu mübarek ve uğurlu olan güzel Peygamber'im, eğer lütfen benim ziyâretime gelip, senin latîf yüzünü görmeye idim, ben bu hastalık sebebiyle birdenbire vücûd kaydından gider ve ölür idim. Beni şâhâne bir sûrette teselli buyurdun!"

Ey rûh-ı şerîfinin kokusu mübarek ve uğurlu olan güzel Peygamber'im, eğer lütfen benim ziyâretime gelip, senin latîf yüzünü görmeye idim, ben bu hastalık sebebiyle birdenbire vücûd kaydından gider ve ölür idim. Beni şâhâne bir sûrette teselli buyurdun!"

2470. Buyurdu ki: "Hey, hey, bir daha bu duâyı etme. Sen kendini kökten [2481] ve dipten koparma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2470. Buyurdu ki: "Hey, hey, bir daha bu duayı etme. Sen kendini kökten ve dipten koparma!"

Şanlı peygamber Efendimiz (a.s.) sahabiye cevap olarak buyurdular ki: "Hey, hey, kendine gel, bir daha böyle dua etme ve Hak'tan bela isteme ve bu izafî varlığını kökünden ve dibinden koparma!"

Resûl-i zîşân Efendimiz sahâbîye cevâben buyurdular ki: "Hey, hey, kendine gel, bir daha böyle duâ etme ve Hak'tan belâ isteme ve bu vücûd-ı izâfini kökünden ve dibinden koparma!"

2471. Senin üzerine öyle yüksek dağı koyarsa, ey zaîf karınca, sen ne tâkat tutarsın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2471. Senin üzerine öyle yüksek dağı koyarsa, ey zayıf karınca, sen ne güç tutarsın?

Yüce Allah senin üzerine yüksek dağ gibi olan bir belasını koyarsa, ey bedeni bir karınca gibi zayıf ve değersiz olan kimse, sen o belaya nasıl dayanabilirsin?

"Hak Teâlâ senin üzerine yüksek dağ mesâbesinde olan bir belâsını koyarsa, ey cismi bir karınca gibi zaîf ve hakîr olan kimse, sen o belâya nasıl tahammül edebilirsin?"

2472. Dedi: "Ey Sultan, tevbe ettim ki, ben bahadırlık cihetinden asla maharet lafını etmeyeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2472. Dedi: "Ey Sultan, tövbe ettim ki, ben bahadırlık yönünden asla maharet sözünü etmeyeyim!"

Sahâbî cevap olarak dedi ki: "Ey şanlı Sultan, tövbe ettim, bir daha Hakk'ın kahrına karşı metanet ve mukavemet sözünü söylemeyeyim!"

Sahâbî cevâben dedi ki: "Ey Sultân-ı zîşân, tövbe ettim, bir daha Hakk'ın kahrına karşı metânet ve mukāvemet sözünü söylemeyeyim!"

2473. "Bu cihân Tîh'tir, sen Mûsa'sın; ve biz günahtan dolayı Tîh'ten mübtelâ kalmışız."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2473. "Bu cihan Tîh'tir, sen Musa'sın; ve biz günahtan dolayı Tîh'te müptelâ kalmışız."

Bu dünya, İsrailoğullarının kırk yıl içinde yaşadığı Tîh çölüne benzer. Ve sen de bizlere Musa (a.s.) gibisin. Ve biz de benliğimizin kabahatinden dolayı Tîh çölü gibi olan bu cihanda belaya tutulmuş esirler olmuşuz.

"Bu dünyâ, Benî İsrail'in kırk sene içinde yaşadığı Tîh sahrâsına benzer. Ve sen de bizlere Mûsâ (a.s.) gibisin. Ve biz de enâniyyetimiz kabâhatinden dolayı Tîh sahrâsı gibi olan bu cihânda esîr-i belâ olmuşuz.

## Mûsâ (a.s.) kavminin hâlinin ve onların pişmanlığının zikri

2474. "Musa'nın kavmi yol ölçmüşlerdir; nihayet evvelki adımda olmuşlardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2474. "Musa'nın kavmi yol ölçmüşlerdir; nihayet evvelki adımda olmuşlardır."

"Yol katetmek", mesafe katetmekten kinayedir. Yani, "Musa (a.s.), zihinlerine putperestlik yerleşmiş olan İsrailoğulları'nı Mısır çevresinden ayırıp Tih sahrasına göç ettirmiş iken, Samiri'nin yaptığı buzağıya tapmakla yine ilk adımda kalmışlar ve putperestlik zihniyetinden kurtulamamışlardı. Ve bu kadar zaman Musa (a.s.)'ın şeriatıyla amel ederek din yolunda mesafe katetmiş iken, nihayet yine ilk adımda bulunup yerlerinde saymış idiler."

"Râh peymûden", kat'-ı mesafe etmekten kinâyedir. Ya'ni, “Mûsâ (a.s.), zihinlerine putperestlik yerleşmiş olan Benî İsrâîl'i Mısır muhîtinden tecrîd edip, Tîh sahrâsına tehcîr etmiş iken, Sâmirî'nin yaptığı buzağıya tapmakla, yine ilk adımda kalmışlar ve putperestlik zihniyetinden kurtulamamışlar idi. Ve bu kadar zaman Mûsâ (a.s.)ın şerîatıyla âmil olarak tarîk-ı dînde kat'-ı mesâfe etmiş iken, nihâyet yine ilk adımda bulunup, yerlerinde saymış idiler."

2475. "Senelerce yol gideriz ve nihayette öylece menzilin evvelinde esîriz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2475. "Senelerce yol gideriz ve nihayetinde öylece menzilin evvelinde esiriz."

Bizler de nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) putuna tapmaktan kurtulmak için, İsrailoğulları gibi şeriat yolunda mesafe kat ederiz ve nihayetinde yine öylece menzilin evveli olan nefs-i emmâre mertebesinde esir olup kalırız.

"Bizler dahi nefs-i emmâre putuna tapmaktan kurtulmak için, Benî İsrâîl gibi tarîk-ı şerîatta kat'-ı mesâfe ederiz ve nihâyette yine öylece menzilin evveli olan nefs-i emmâre mertebesinde esîr olup kalırız."

2476. "Eğer Musa'nın gönlü bizden râzı olaydı; nihayet bu yol dahi sona gelir idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2476. "Eğer Musa'nın gönlü bizden razı olsaydı; nihayet bu yol dahi sona gelirdi."

"Musa"dan kasıt, Resûl-i Ekrem Efendimizdir. "Yolun nihayeti"nden kasıt, nefsin mertebelerinin sonu olan "nefs-i sâfiye" (arınmış nefis) mertebesidir. Yani, "Şanlı peygamber Efendimizin mübarek kalpleri bizlerden hoşnut ve razı olsaydı, onların teveccüh ve rızalarının bereketleriyle biz nefsin mertebelerini tamamlar, saf ve günahlardan arınmış olurduk."

"Mûsâ"dan murâd, Resûl-i Ekrem Efendimizdir. "Yolun nihâyeti"nden murâd, merâtib-i nefsin nihâyeti olan "nefs-i sâfiye" mertebesidir. Ya'ni, "Resûl-i zîşân Efendimizin kalb-i şerîfleri bizlerden hoşnûd ve râzı olaydı, onların teveccüh ve rızaları berekâtıyla biz merâtib-i nefsi ikmâl edip, sâf ve maâsîden pâk olurduk."

2477. "Ve eğer o bizden külliyen bîzâr olaydı, hiç ne vakit bize gökten ni'met erişirdi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2477. "Ve eğer o bizden tamamen yüz çevirseydi, bize gökten ne zaman nimet erişirdi?"

Ve eğer şanlı Peygamber Efendimiz bizlerden tamamen yüz çevirmiş olsaydı, hakikat göğünden bize münâcât (Allah'a yalvarma) ve istiğfâr (günahları affetme dileği) nimeti inmezdi. Çünkü Allah'a yalvarmak ve günahlardan istiğfâr etmek dahi ilâhî tevfik (başarıya ulaştırma) nimeti ile mümkün olur.

"Ve eğer Resûl-i zîşân Efendimiz bizlerden tamâmiyle yüz çevirmiş olsa idi, hakikat göğünden bize ni'met-i münâcât ve istiğfâr nâzil olmazdı. Zîrâ Hakk'a yalvarmak ve günahlardan istiğfâr etmek dahi tevfik-i ilâhî ni'meti ile mümkin olur."

2478. "Ne vakit bir taştan pınarlar kaynayıcı olurdu; beyabanda bize cânın amânı olurdu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2478. "Ne zaman bir taştan pınarlar kaynardı; çöllük yerde bize canın emniyeti olurdu."

"Taş gibi olan bir kalpten incelik, üzüntü ve yakarış pınarları kaynamaz ve dünya çölünde bize canımızı mutsuzluktan kurtarmak imkânı bulunmazdı."

"Taş gibi olan bir kalbden rikkat ve teessür ve münâcât pınarları kaynayıcı olmaz ve dünyâ sahrâsında bize canımızı şekāvetten kurtarmak imkânı bulunmaz idi."

2479. "Belki ni'met yerine muhakkak ateş gelir idi; bu menzil içinde bize alev çarpardı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2479. "Aksine nimet yerine muhakkak ateş gelir idi; bu menzil içinde bize alev çarpardı."

Aksine münâcât (Allah'a yalvarma) ve istiğfâr (günahların affını dileme) nimeti yerine, yine kalbimizde ateş hükmünde olan gazap ve şekavet (bedbahtlık) hissi meydana gelir ve dünya hayatında bela üstüne bela gelir idi.

Belki ni'met-i münâcât ve istiğfâr yerine, yine kalbimizde ateş mesâbesinde olan gazab ve şekāvet hissi hâsıl olur ve hayât-ı dünyeviyyede belâ üstüne belâ gelir idi.

2480. Vaktaki Mûsa bizim işimizde iki gönüllü oldu, gâh bizim hasmımızdır, gâh bizim yarımızdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2480. Musa bizim işimizde iki gönüllü olduğunda, bazen bizim düşmanımızdır, bazen de bizim dostumuzdur.

"İki gönüllü olmak"tan kasıt, Peygamber'in ümmetinin bazı fiillerinden memnun, bazı fiillerinden ise memnun olmaması hâlidir. Memnun olduğu fiillere karşı dost; ve memnun olmadığı fiillere karşı da gazaplı olur. Nasıl ki şanlı peygamber Efendimiz, "أنا أغضب كما يغضب البشر" yani "Ben insanların öfkelendiği gibi öfkelenirim" buyururlar. Ve peygamberlerin rızaları, Hakk'ın razı olduğu; ve gazapları da Hakk'ın gazap ettiği fiillere karşıdır.

“İki gönüllü olmak'tan murâd, Peygamber'in ef'âl-i ümmetinin ba'zısından memnûn ve ba'zısından gayr-i memnûn olması hâlidir. Memnun olduğu ef'âle karşı dost; ve memnûn olmadığı ef'âle karşı da gazûb olur. Nitekim Resûl-i zîşân Efendimiz, أنا أغضب كما يغضب البشر ya'ni. Ben beşerin öfkelendiği gibi öfkelenirim" buyururlar. Ve enbiyânın rızaları, Hakk'ın râzı olduğu; ve gazabları da Hakk'ın gazab ettiği ef'âle karşıdır.

2481. Onun gazabı bizim eşyamıza ateş vurur; onun hilmi belâ okunu reddeder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2481. Onun gazabı bizim eşyamıza ateş vurur; onun hilmi belâ okunu reddeder.

Yani şanlı peygamberin rızasızlığından kaynaklanan gazabı, bizim bedensel kuvvetlerimize ve hayatî ihtiyaçlarımızdan olan mallarımıza ve eşyamıza hastalık ve kayıp ateşlerini musallat eder. Ve onun hilmi, bize yönelmiş olan bu belâ oklarını def eder.

Ya'ni Nebiyy-i zîşânın adem-i rızâsından mütevellid gazabı, bizim kuvâ-yı cismâniyyemize ve levâzım-ı hayâtiyyemizden olan emvâl ve eşyâmıza hastalık ve zâyiât ateşlerini musallat eder. Ve onun hilmi, bize müteveccih olan bu belâ oklarını def eder.

2482. Ne vakit keskin gazab hilim olur; ey azîz senin lütfundan bu acıb değildir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2482. Keskin öfke ne zaman hilim olur; ey aziz, senin lütfundan bu şaşılacak bir şey değildir!

Keskin öfkenin hilmin tekil hakikati olması imkânsız olduğu halde, ey varlığı aziz olan peygamberler sultanı, senin ahlakının inceliğinden dolayı öfke hilmin tekil hakikati olursa, şaşılacak bir şey değildir! Çünkü senin şerefli şanın hakkında Yüce Allah "Ve elbette sen yüce bir ahlak üzeresin" (Kalem, 68/4) buyurmuştur.

"Keskin öfke hilmin "ayn"ı olmak mümkin olmadığı halde, ey vücûdu azîz olan sultân-ı enbiyâ, senin letâfet-i ahlâkından dolayı gazab hilmin "ayn"ı olursa, taaccüb olunacak şey değildir! Zîrâ senin şân-ı şerîfinde Hak Teâlâ وَإِنَّكَ لَعَلَى خلق عظيم (Kalem, 68/4) [ya'ni "Ve elbette sen yüce bir ahlâk üzeresin"] buyurmuştur."

2483. Hazırın medhi vahşettir; bunun için Musa'nın adını böyle kāsıd olarak getiriyorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2483. Hazırın övülmesi vahşettir; bunun için Musa'nın adını böyle kāsıd olarak getiriyorum.

"Hazır olan bir insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), yüzüne karşı övülmekten hoşlanmayıp, vahşet duyduğu için, ben senin övgünü kastederek Musa (a.s.)ın adını anıyorum."

"Hâzır olan bir insân-ı kâmil, yüzüne karşı medh olunmaktan hazz etmeyip, tevahhuş buyurduğu için, ben senin medhini kasd ederek Mûsâ (a.s.)ın adını zikrediyorum."

2484. "Ve yoksa Mûsâ ne vakit revâ tutar ki, ben senin önünde hîç-tenden yada getireyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2484. "Ve yoksa Mûsâ ne zaman uygun görür ki, ben senin önünde hiçlikten bahseden birini anayım!"

"Hiçlikten" kasıt, izafî varlık âleminden göç etmiş olan kimsedir. Yani, "Hiç Mûsâ (a.s.) senin gibi bir peygamberler sultanının önünde, peygamberlik dönemi bitmiş ve izafî varlık âleminden göç etmiş bulunan kendisinin adını anmamı ve övmemi caiz görür mü? Çünkü Mûsâ (a.s.) اللهم اجعلني من أمة محمد yani, "Ey benim Allah'ım, beni Muhammed ümmetinden kıl!" diye dua etmişti. Ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de لو كان أخى موسى حياً لما وسعه إلا اتباعى yani, "Eğer kardeşim Mûsâ hayatta olsaydı, bana uymaktan başka çaresi olmazdı" buyurdu."

"Hîç-ten"den murâd, vücûd-ı izâfî âleminden intikāl etmiş olan kimsedir. Ya'ni, “Hiç Mûsâ (a.s.) senin gibi bir sultân-ı rusülün önünde devre-i nübüvveti bitmiş ve vücûd-ı izâfî âleminden intikāl etmiş bulunan kendisinin adını yâd ve medh etmemi câiz görür mü? Zîrâ Mûsâ (a.s.) اللهم اجعلني من أمة محمد ya'ni, "Ey benim Allâh'ım, beni ümmet-i Muhammed'den kıl!" diye duâ buyurmuş idi. Ve zât-ı Risâletpenâhîn dahi لو كان أخى موسى حياً لما وسعه إلا اتباعى ya'ni, "Eğer kardeşim Mûsâ hayatta olaydı, bana uymaktan başkasına tâkati olmazdı" buyurdu."

2485. "Bizim ahdimiz yüz ve bin kerre kırıldı; senin ahdin dağ gibi sabit ve berkarardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2485. "Bizim ahdimiz yüz ve bin kere kırıldı; senin ahdin dağ gibi sabit ve kalıcıdır."

Bizim Hak'ka karşı olan ezelî ahdimiz, nefsin teşviki ve şeytanın ayartmasıyla pek çok defa bozuldu. Ey şanlı peygamber, فَاسْتَقمْ كَما أمرت (Hûd, 11/112) [yani "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!"] emrine uyarak, emrolunduğun şeyde doğruluğun tamdır ve ezelde Hak'ka karşı gerçekleşen ahdinde ve misakında sabit ve kalıcısın!

"Bizim Hakk'a karşı olan ahd-i ezelîmiz, teşvik-i nefsânî ve iğvâ-yı şeytânî ile pek çok def'alar bozuldu. Ey Nebiyy-i zîşân, فَاسْتَقمْ كَما أمرت (Hûd, 11/112) [ya'ni "Emrolunduğun gibi müstakîm ol!"] emrine imtisâlen, emr olunduğun şeyde istikāmetin tamdır ve ezelde Hakk'a karşı vâki' olan ahid ve mîsâkında sâbit ve berkarârsın!"

2486. "Bizim ahdimiz samandır ve her bir rüzgâr için zebûndur; senin ahdin dağdır ve yüz dağdan dahi ziyâdedir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2486. "Bizim ahdimiz samandır ve her bir rüzgâr için zayıftır; senin ahdin dağdır ve yüz dağdan dahi fazladır!"

"Bizim ahdimiz saman çöpü gibidir; rüzgâr gibi nefsani sıfatlarımızın her birinin etkisi altında âciz bir hâlde uçar. Hâlbuki senin ahdin Himalaya dağlarının yüz katından daha sağlamdır; hiçbir şiddetli rüzgâr sana bu ahdini bozduramaz ve seni istikametinden geri bırakamaz!"

"Bizim ahdimiz saman çöpü mesâbesindedir; rüzgâr gibi sıfât-ı nefsâniyyemizin her birinin te'sîri altında âcizâne bir halde uçar. Halbuki senin ahdin Himalaya dağlarının yüz mislinden daha metîndir; hiçbir bâd-ı sarsar sana bu ahdini bozduramaz ve seni istikāmetinden geri bırakamaz!"

2487. "Ey renklerin beyi, o kudret-i Hak için bizim telvînimize merhamet et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2487. "Ey renklerin beyi, o Hak kudreti için bizim telvinimize (hâlden hâle geçişimize) merhamet et!"

"Renkler"den kasıt, sıfatlar ve isimlerdir. "Renklerin beyi"nden kasıt, bütün isimleri ve sıfatları kendinde toplayan şanlı Peygamber'dir. Yani, "Ey isimlerin ve sıfatların bütünlüğünü taşıyan şanlı Peygamber, Yüce Allah'ın sana bahşettiği 'Allah' ism-i camiinin (bütün isimleri toplayan ismin) kudreti hakkı için, bizim dağınık varlıkların, yani farklı isimlerin etkisi altında türlü türlü hâllerle başıboş bir hayat sürmemize merhamet et!"

"Renkler"den murâd, sıfât ve esmâdır. "Renklerin beyi"nden murâd, câmi'-i cemî'-i esmâ ve sıfât olan Nebiyy-i zîşândır. Ya'ni, "Ey cem'iyyet-i esmâiyye ve sıfâtiyyeyi hâiz olan Nebiyy-i zîşân, Hak sübhânehû ve teâlâ hazretlerinin sana bahş ettiği "Allâh" ism-i câmi'inin kudreti hakkı için, bizim erbâb-ı müteferrikanın ya'ni esmâ-i muhtelifenin te'sîri altında türlü türlü renkler ile serseriyâne imrâr-ı hayât etmemize merhamet et!"

2488. Kendimizi ve kendi rüsvaylığımızı gördük; ey şah artık bizi imtihan etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2488. Kendimizi ve kendi rezilliğimizi gördük; ey şah artık bizi imtihan etme!

Biz nefsimizin mahiyetini ve nefsimize ait sıfatlarımızın rezilliklerini gördük. Ey şah, artık bizi bundan daha fazla tecrübe ve imtihan edip, kepazeliğimizin hepsini ortaya çıkarma!

"Biz nefsimizin mâhiyyetini ve sıfât-ı nefsâniyyemizin rezâletlerini gördük. Ey şâh, artık bizi bundan ziyâde tecrübe ve imtihân edip, kepâzeliğimizin hepsini meydana çıkarma!"

2489. Ey müsteân olan Kerîm, tâ ki bizim başka rezaletlerimizi gizlemiş olasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2489. Ey yardım istenen Kerîm, tâ ki bizim başka rezaletlerimizi gizlemiş olasın!

Yani, "Sen bütün isimlerin tecelli ettiği Hakk'ın Settâr (ayıpları örten) ism-i şerîfinin de tecelli yerisin. Bu sebeple bizim gizli kalmış olan kabahat ve rezaletlerimizi de ortaya çıkarmamak için bizi artık imtihan etme ve Settâr ismi ile bizim ayıplarımızı ört!"

Ya'ni, "Sen bilcümle esmânın mazharı olduğun Hakk'ın Settâr ism-i şerîfinin dahi mazharısın. Binâenaleyh bizim gizli kalmış olan kabâhat ve rezâletlerimizi de meydana çıkarmamak için bizi artık imtihân etme ve Settâr ismi ile bizim ayıplarımızı ört!"

2490. Sen cemâlde ve kemâlde hadsizsin; biz eğrilikte ve dalâlette nihayetsiziz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2490. Sen güzellikte ve mükemmellikte sınırsızsın; biz eğrilikte ve sapkınlıkta sonsuzuz!

2491. Ey Kerîm, kendi hadsizliğini bir avuç leîmin hadsiz olan eğriliği üzerine nasb et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2491. Ey Kerîm, kendi sınırsızlığını, bir avuç alçağın sınırsız olan eğriliği üzerine yerleştir!

2492. Agah ol ki, bizim yırtık elbisemizden bir tel kaldı; şehir idik, bir duvar kaldı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2492. Bil ki, bizim yırtık elbisemizden bir tel kaldı; şehir idik, bir duvar kaldı!

"Taktî", dokusu bozulup tel tel olmuş elbise anlamına gelir. Yani, "Ey şanlı peygamber, bilgin olsun ki, bizim eskimiş ve yaşlanmış olan unsurlardan oluşmuş bedenimizin ömründen az bir kalıntı kaldı. Mamur bir şehir gibi olan bu bedenin şenliği bozuldu ve mamur binaları gibi olan bedensel kuvvetleri harab oldu; bir duvar gibi olan bir nefes kaldı!"

"Taktî", nesci bozulup, tel tel olmuş entâri ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey Nebiyy-i zîşân, ma'lûm-ı şerîfin olsun ki, bizim eskimiş ve ihtiyarlamış olan vü- cûd-ı unsurîmizin ömründen az bir bakıyye kaldı. Ma'mûr bir şehir mesâbesinde olan bu vücûdun şenliği bozuldu ve ma'mûr binaları mesâbesinde olan kuvâ-yı cismâniyyesi harâb oldu; bir duvar mesâbesinde olan bir nefes kaldı!"

2493. "Şeytanın canı külliyen mesrûr olmamak için, ey Efendi, bakıyyeyi, bakıyyeyi hifz buyur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2493. "Şeytanın canı tamamen sevinmesin diye, ey Efendi, kalan ömrümü, kalan ömrümü koru!"

"Yırtık pırtık bir elbisenin bir parçası ve yıkılmış bir mamur şehrin bir duvarı gibi olan ömrümün kalanını, aman ey Efendi lütfen şeytanın şerrinden koru ki, tamamen eli boş kalmayayım ve benim bu hâlimi gören kıskanç şeytan sevinmesin!"

"Yırtık pırtık bir libâsın bir dilimi ve yıkılmış bir ma'mûr şehrin bir duvarı mesâbesinde olan bakıyye-i ömrümü, aman ey Efendi lütfen şeytan şerrinden muhafaza buyur ki, büsbütün sıfru'l-yed kalmayayım ve benim bu hâlimi gören hasûd şeytan sevinmesin!"

2494. "Bizim için değil, o evvelki lütuf için ki, sen yolunu gaib edenleri yine aramakta idin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2494. "Bizim için değil, o önceki lütuf için ki, sen yolunu kaybedenleri yine aramakta idin!"

"Önceki lütuf" ifadesiyle, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in ruhlar âlemindeki peygamberliğine işaret buyrulur. Nitekim hadis-i şerifte, كنت نبياً و آدم بين الماء و الطين yani, "Âdem su ile çamur arasında iken ben peygamber idim" buyrulmuştur. Yani, "Yakarışımız bu mecazî varlığımız ve nefsimiz için değildir; aksine ruhlar âleminde ruhlarımız hakkında meydana gelen önceki lütuf içindir. Çünkü sen, ahadiyet zâtından başkalık elbisesiyle perdeye düşen ruhlarımıza da rehber olup, bizi arar idin."

Buraya kadar olan beyitler, sahabinin dilinden şanlı peygamber Efendimiz'e hitaptır. Sonraki beyitleri cenâb-ı Pîr (Mevlânâ), halife olan şanlı peygamberden, onun halefi olan Hakk'a geçiş suretiyle yine sahabinin dilinden münacat olarak buyururlar.

"Evvelki lütuf" ta'bîriyle, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in âlem-i ervâhdaki nübüvvetlerine işâret buyurulur. Nitekim hadis-i şerifte, كنت نبياً و آدم بين الماء و الطين ya'ni, "Adem su ile çamur arasında iken ben nebî idim" buyurulmuştur. Ya'ni, "Niyâzımız bu vücûd-ı mecâzîmiz ve nefsimiz için değildir; belki âlem-i ervâhta rûhlarımız hakkında vâki' olan evvelki lütfun içindir. Zîrâ zât-ı ahadiyyeden gayriyyet libâsıyla hicâba düşen rûhlarımıza da rehber olup, bizi arar idin."

Buraya kadar olan ebyât, lisân-ı sahâbîden Resûl-i zîşân Efendimiz'e hitâbdır. Atîdeki ebyâtı cenâb-ı Pîr, halîfe olan Nebiyy-i zîşândan, onun müstahlifi olan Hakk'a intikāl sûretiyle yine sahâbî lisânından münâcât olarak îrâd buyururlar.

2495. "Mâdemki kudretini gösterdin, rahm göster ey yağa ve ete rahimleri koymuş olan!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2495. "Mademki kudretini gösterdin, merhamet göster ey yağa ve ete rahimleri koymuş olan!"

Ey birtakım etlerden ve yağlardan oluşmuş insan bedenlerine, insan neslinin devamı için rahimler koymak suretiyle kudret göstermiş olan şanı yüce Yaratıcı, mademki kuvvetini gösterdin, onlara rahmet-i rahîmiyyen (rahmet sıfatının tecellisi) ile de tecelli buyur!

"Ey birtakım etlerden ve yağlardan mürekkeb olan ecsâm-ı beşere nesl-i insânînin teselsülü için rahimler koymak sûretiyle kudret göstermiş olan Hâlik-ı azîmü'ş-şân, mâdemki kuvvetini gösterdin, onlara rahmet-i rahîmiyyen ile de tecellî buyur!"

2496. Eğer bu dua senin gazabını artırırsa, ey pek büyük, sen dua ta'lîm buyur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2496. Eğer bu dua senin gazabını artırırsa, ey pek büyük, sen dua öğret!

"Ey Rabb'im, biz beşerî acizliğimizden dolayı belki İlahi Zât'ına layık olmayan duaları ve yakarışları yapıyoruz ve وَ مَا قَدَرُوا الله حق قدره (Zümer, 39/67) yani, "Allah Teâlâ'nın kadrini takdir edemediler" ayet-i kerimesinin yüce anlamına uygun düşüyoruz. Eğer bizim bu duamız İlahi Zât'ın katında makbul olmayıp, aksine gazabını tahrik ediyorsa, ey en büyük olan Allah'ımız, bize duayı da sen öğret!"

"Yâ Rab, biz acz-i beşerîmizden dolayı belki şân-ı ulûhiyyetine lâyık olmayan duâları ve münâcâtı yapıyoruz ve وَ مَا قَدَرُوا الله حق قدره (Zümer, 39/67) ya'ni, "Allâh Teâlâ'nın kadrini takdîr edemediler" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı münîfine mâsadak oluyoruz. Eğer bizim bu duâmız nezd-i ulûhiyyetinde makbûl olmayıp, bil'akis gazabını tahrîk ediyorsa, ey ekber olan Allah'ımız, bize duâyı da sen ta'lîm buyur!"

2497. Öyle ki, Adem cennetten düştü, ona ric'at verdin ki, çirkin şeytandan kurtuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2497. Öyle ki, Adem cennetten düştü, ona geri dönüş verdin ki, çirkin şeytandan kurtuldu.

"Adem Rabbi'nden kelimeler aldı; şimdi onun üzerine tövbesini kabul etti" (Bakara, 2/37) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani, Adem "Zât cenneti"nden mecazî varlık mertebesine indiği zaman, "Ey bizim Rabbimiz, ben ve Havva nefislerimize zulmettik; ve eğer sen bize merhamet etmezsen, elbette biz kaybedenlerden oluruz!" (A'râf, 7/23) diye Hakk'ın kendisine öğretmiş olduğu yakarışı etti.

فتلقى آدم مِنْ رَبِّهِ كَلِمَاتِ فَتَابَ عَلَيْهِ (Bakara, 2/37) ya'ni, "Adem Rabbi'nden kelimeler telakkî etti; imdi onun üzerine tâib oldu" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, Adem “cennet-i Zât"tan vücûd-ı mecâzî mertebesine tenezzül ettiği vakit رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَ إِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لنكونن من الخاسرين (A'râf, 7/23) ya'ni, "Ey bizim Rabbimiz, ben ve Havva nefislerimize zulmettik; ve eğer sen bize merhamet etmezsen, elbette biz hâsirlerden oluruz!" diye Hakk'ın kendisine öğretmiş olduğu münâcâtı etti.

2498. Şeytan kim oluyor ki, Adem'den geçe; böyle bir nat' üzerinde ondan oyun götüre!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2498. Şeytan kim oluyor ki, Âdem'den üstün olsun; böyle bir satranç tahtası üzerinde ondan oyun kazansın!

"Nat", üzerinde satranç oyunu oynanan tahtaya denir. Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) insân-ı kâmili (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insanı) satranç tahtasına benzetmişlerdir. Benzetme yönü şudur ki, insân-ı kâmil, ilâhî isimlerin bütünlüğüne mazhardır. Ve ilâhî isimler satranç taşları gibidir. Ve bu taşları hareket ettiren Hak'tır. Bu sebeple bu tahta üzerinde ilâhî isimlerin tecellileriyle hâkim ve tasarruf sahibi ancak Hak'tır. Hakk'ın önünde şeytanın ne gibi bir tasarrufu olabilir? Çünkü insân-ı kâmil, ilâhî isimlerin bütünlüğüne sahip olması sebebiyle şeytanı dahi kuşatmıştır. Nasıl ki, şeytana Ebû Medyen-i Mağribî hazretlerine karşı olan muamelesini sormuşlar; cevaben demiş ki: "Denizi kirletmek için içine işeyen kimseden daha ahmak bir kimse olur mu? İşte, Ebû Medyen'in kalbine olan ilhamlarımda da ben bu haldeyim!" Yani, "Şeytan kim oluyor ki, Âdem'i geçip ondan daha hayırlı olsun ve böyle bir satranç tahtası üzerinde oyun oynayabilsin?"

"Nat", üzerinde şatranc oyunu oynanan tahtaya derler. Cenâb-ı Pîr insân-ı kâmili şatranc tahtasına teşbîh buyurmuşlardır. Vech-i şebeh odur ki, insân-ı kâmil cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhardır. Ve esmâ-i ilâhiyye şatranc taşları gibidir. Ve bu taşların muharriki Hak'tır. Binâenaleyh bu tahta üzerinde tecelliyât-ı esmâiyyesi ile hâkim ve mutasarrıf ancak Hak'tır. Hakk'ın önünde şeytanın ne tasarrufu olabilir? Zîrâ insân-ı kâmil cem'iyyet-i esmâiyyesi hasebiyle şeytanı dahi muhîttir. Nitekim, şeytana Ebû Medyen-i Mağribî hazretlerine karşı olan muamelesini sormuşlar; cevâben demiş ki: "Denizi telvîs etmek için içine tebevvül eden kimseden daha ahmak bir kimse olur mu? İşte, Ebû Medyen'in kalbine olan ilkāâtımda da ben bu hâldeyim!" Ya'ni, "Şeytan kim oluyor ki, Adem'i geçip ondan daha hayırlı olsun ve böyle bir şatranc tahtası üzerinde oyun oynayabilsin?"

2499. Hakikatta Adem'in nef'i oldu; o demdeme hep hâsidin la'neti olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2499. Gerçekte Âdem'in faydası oldu; o hile hep hasetçinin laneti olmuştur.

"Demdeme", hile ve aldatma; ve "lanet", kovma anlamındadır. Yani, İblis'in Âdem'e yaptığı hile ve aldatma, Âdem hakkında faydalı oldu. Ve fakat o yaptığı hilelerin hepsi, hasetçi olan İblis'in Hak katından kovulmasına sebep olmuştur. Çünkü insân-ı kâmil (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), Hakk'ın varlığının mertebelerini ve hükümlerini bildiğinden, İblis'in ayartmalarıyla meydana gelen günahların, sadece Gaffâr (çok bağışlayıcı), Gafûr (bağışlayıcı) ve Settâr (ayıpları örtücü) isimlerinin hükümlerinin ortaya çıkması için olduğunu bilir. Ve günahlar ancak izafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) mertebesinde gerçekleştiği için, kötülükleri edeben nefsine isnat edip, af ve mağfiret diler. Fakat İblis'in gözünü haset dumanı bürümüş olduğundan, mertebelerin hükümlerini koruyamayıp, "Bu fesat hep senden ortaya çıktı!" diye edepsizlik edip, Hakk'a dil uzatır ve kendi nefsini temize çıkarır.

"Demdeme", hîle ve hud'a; ve "la'net", tard ma'nâsınadır. Ya'ni, İblîs'in Adem'e hîlesi ve hud'ası, Adem hakkında nâfi' oldu. Ve fakat o yaptığı hîlelerin hepsi, hasedci olan İblîs'in huzûr-ı Hak'tan tardına sebeb olmuştur. Zîrâ insân-ı kâmil, vücûd-ı Hakk'ın merâtibini ve ahkâmını ârif olduğundan, iğvâât-ı iblîsiyye ile vâki' olan maâsînin, mahzâ Gaffâr ve Gafür ve Settâr isimleri ahkâmının zuhûru için olduğunu bilir. Ve maâsî ancak vücûd-ı izâfî mertebesinde tahakkuk ettiği cihetle, mesâvîyi edeben nefsine izâfe edip, afv ve mağfiret niyaz eder. Fakat İblîs'in gözünü hased dumanı bürümüş olduğundan, merâtibin ahkâmını hıfz edemeyip, "Bu fesâd hep senden zuhûra geldi!" diye edebsizlik edip, Hakk'a ta'n ve kendi nefsini tezkiye eder.

2500. Bir oyunu gördü ve iki yüz oyunu görmedi; binâenaleyh kendi evinin direğini kesti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2500. Bir oyunu gördü ve iki yüz oyunu görmedi; bu sebeple kendi evinin direğini kesti.

İblis, Âdem'in sadece "zât cenneti"nden, ayrılık âlemi olan yoğunluk âlemine düşüş oyununu gördü ve onun yoğunluk âlemine inişinden sonraki Hakk'ın ona karşı olan birçok tecellisini (ilahi isim ve sıfatların görünür hâle gelmesi) görmedi. Fakat bu yaptığı hile ve gizli yönlendirme ile kendi evinin ve hakikatin direğini kesti ve Allah katından sonsuza dek kovuldu.

İblîs Adem'in yalnız "cennet-i zât"tan, ayrılık âlemi olan âlem-i kesâfete hubûtu oyununu gördü ve onun âlem-i kesâfete nüzûlünden sonraki Hakk'ın ona karşı olan birçok tecelliyatını görmedi. Fakat bu yaptığı hîle ve mekr ile kendi evinin ve hakikatın direğini kesti ve huzûr-ı Hak'tan ebediyyen matrûd oldu.

2501. Başkalarının ekinine gece bir ateş vurdu, rüzgâr ateşi onun ekinine götürücü oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2501. Başkalarının ekinine gece bir ateş vurdu, rüzgâr ateşi onun ekinine götürücü oldu.

Bu beyit, şeytanın hâline bir örnektir. Ankaravî nüshasında "bürden" (götürmek) masdarından, ikinci mısraın sonundaki "berân" kelimesine sıfat-ı müşebbehe (kalıcı sıfat) olarak "götürücü" anlamı verilmiş ve "perîden" (uçmak) masdarından "perân" yani "uçurucu" anlamına gelmesinin de mümkün olduğu açıklanmıştır. Hind nüshalarında ikinci mısra باد سوی کشت او کردش روان yani, "Rüzgâr onu onun ekini tarafına gidici etti" şeklindedir. Bu da aynı anlamdadır.

Bu beyit, şeytanın haline bir misâldir. Ankaravî nüshasında "bürden" masdarından, ikinci mısrâ'ın nihâyetindeki "berân" kelimesine sıfat-ı müşebbehe olarak "götürücü" ma'nâsı verilmiş ve “perîden" masdarından "perân" ya'ni "uçurucu" ma'nâsına olmak da câiz olduğu beyân olunmuştur. Hind nüshalarında ikinci mısra باد سوی کشت او کردش روان ya'ni, "Rüzgar onun ekini tarafına onu gidici etti" sûretindedir. Bu da aynı ma'nâdadır.

2502. Şeytana la'net bir göz bağı oldu, tâ ki o mekri hasma ziyan gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2502. Şeytana lanet bir göz bağı oldu, tâ ki o mekri düşmana zarar gördü.

Yani, şeytanın kovulması hakkındaki ilâhî kazâ onun gözünü bağladı; hâlin hakikatini göremedi. Nihayet o yaptığı tuzak ile düşmanı olduğu Âdem'e zarar ve ziyan verdiğini gördü ve sevindi.

Ya'ni, şeytanın tardı hakkındaki kazâ-yı ilâhî onun gözünü bağladı; hakîkat-i hâli göremedi. Nihâyet o yaptığı mekr ile düşmanı olduğu Âdem'e zarar ve ziyân îrâs ettiğini gördü ve sevindi.

2503. Onun mekri yine onun hâline ziyan oldu. Muhakkak sen dersin ki, "Adem onun şeytanı oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2503. Onun tuzağı yine onun hâline zarar verdi. Muhakkak sen dersin ki, "Âdem onun şeytanı oldu."

Fakat şeytanın Âdem'e yaptığı hile yine kendisinin aleyhine döndü. Bu hâle bakıp dersin ki, "Sanki Âdem şeytanın şeytanı oldu." Çünkü şeytan Âdem yüzünden lânet belasına düştü.

Fakat şeytanın Adem'e yaptığı hîle yine kendisinin aleyhine döndü. Bu hâle bakıp dersin ki, "Gûyâ Adem şeytanın şeytanı oldu." Zîrâ şeytan Adem yüzünden belâ-yı la'nete düştü.

2504. La'net bu olur ki, onu eğri görücü ede; onu hâsid ve kendini görücü ve pür-kîn ede.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2504. Lânet bu olur ki, onu eğri görücü yapsın; onu hasetçi, kendini beğenmiş ve kin dolu yapsın.

Lânet ve Hak katından kovulma öyle bir şey olur ki, iliştiği kimseyi eğri görücü, hasetçi, kendi nefsini beğenmiş ve kinci yapar. Ve bunların hepsi ilâhî kazâya itiraz ve karşı gelme anlamını işaret eder. Ve şeytanın hâli de tamamen budur.

La'net ve huzûr-ı Hak'tan tard öyle bir şey olur ki, taalluk ettiği kimseyi eğri görücü ve hasedci ve kendi nefsini görücü ve kinci yapar. Ve bunların hepsi kazâ-yı ilâhîye ta'rîz ve mukābele ma'nâsını müş'irdir. Ve şeytanın hâli de tamâmiyle budur.

2505. Nihayet bile ki, her o kimse ki kötülük etti, akıbet geri gelir ve ona çarpar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2505. Nihayet bil ki, her kim kötülük ettiyse, akıbet geri gelir ve ona çarpar.

Nihayet her kötülük eden bir kimse, o yaptığı kötülüğün akıbet yine kendi tarafına gelip, kendisine çarptığını görür.

Nihâyet her kötülük eden bir kimse, o yaptığı kötülüğün akıbet yine kendi tarafına gelip, kendisine çarptığını görür.

2506. Bütün ferzîn-bendleri aks ile görür; onun üzerine mat ve noksân ve ziyân olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2506. Bütün ferzîn-bendleri tersine görür; onun üzerine mat, noksan ve ziyan olur.

"Ferzîn", satranç oyunundaki taşlardan birinin adıdır. "Mat", satranç oyunu terimlerinden olup, mağlup anlamına gelir. "Veks", ticarette ziyan anlamına gelir. Yani, lanete uğramış kimse, satranç tahtası gibi olan kesret âleminde (çokluk dünyasında) kendi enaniyeti ile "ferzîn" gibi dönüp dolaşan kimselerin iradelerini bağlayan ilahi kazayı tersine görür ve ona aykırı hareket eder ve bu hareketi üzerine mat ve mağlup olur ve noksana ve ziyana düşer.

"Ferzîn", şatranc oyunundaki taşlardan birinin adıdır. "Mat", şatranc oyunu ıstılâhlarından olup, mağlûb ma'nâsınadır. "Veks", ticarette ziyân ma'nâsınadır. Ya'ni, mazhar-ı la'net olan kimse, şatranc tahtası gibi olan âlem-i keserâtta kendi enâniyyeti ile "ferzîn" gibi dönüp dolaşan kimselerin irâdelerini bağlayan kazâ-yı ilâhîyi tersine görür ve ona muhâlif hareket eder ve bu hareketi üzerine mat ve mağlûb olur ve noksana ve ziyâna düşer..

2507. Zîrâ ki eğer o kendini hiç görse ve yarayı mühlik ve nâsûr görse;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2507. Çünkü eğer o kendini hiç görse ve yarayı öldürücü ve nasırlaşmış görse;

Çünkü eğer o melun olan kimse kendi benliğini hiç ve yok olarak görse ve nefsinin bu benlik yarasını tehlikeli ve eskiyip nasırlaşmış bir halde görse;

Zîrâ ki eğer o mel'ûn olan kimse kendi benliğini hiç ve yok olarak görse ve nefsinin bu benlik yarasını tehlikeli ve eskiyip nasırlaşmış bir halde görse;

2508. Derdini böyle görmekten maraz kalkar; derd onu hicabdan dışarıya getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2508. Derdini böyle görmekten hastalık kalkar; dert onu perdeden dışarıya çıkarır.

İç âleminin ve kalbinin hâlini böyle görmesi yüzünden o hastalık kalkar ve yok olur. Kendisinin bu hastalığını bilmesi, onu benlik ve hayvanlık perdesinden dışarıya çıkarır ve bu dertten ve ıstıraptan insanlık doğar.

Bâtınının ve kalbinin hâlini böyle görmesi yüzünden o hastalık kalkar ve zâil olur. Kendisinin bu marazını bilmesi, onu benlik ve hayvanlık hicabından dışarıya çıkarır ve bu derdden ve ıztırâbdan insanlık doğar.

2509. Anaları doğum ağrısı tutmadıkça çocuk asla doğmağa yol bulmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2509. Anaları doğum ağrısı tutmadıkça çocuk asla doğmaya yol bulmaz.

Ağrısız, çocuğun doğum vakti gelmez.

Ağrısız, çocuğun doğum vakti gelmez.

2510. Bu emânet kalbdedir ve kalb hâmiledir; bu nasihatlar ebe gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2510. Bu emanet kalptedir ve kalp hamiledir; bu nasihatler ebe gibidir.

[2519] Yerlerin, göklerin ve dağların kabulden çekindiği insanlık emaneti kalptedir ve kalp insanlığa hamiledir. Bu nasihatler, insanlığı doğurtacak ebe gibidir.

[2519] Yerlerin ve göklerin ve dağların kabûlden istinkâf ettiği insanlık emâneti kalbdedir ve kalb insanlığa hâmiledir. Bu nasihatlar, insanlığı doğurtacak ebe gibidir.

2511. Ebe der ki: "Kadının ağrısı yoktur; ağrı lazımdır, ağrı çocuğa bir yoldur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2511. Ebe der ki: "Kadının ağrısı yoktur; ağrı lazımdır, ağrı çocuğa bir yoldur."

"Ebe"den kasıt, öğüt veren insân-ı kâmildir. Yani, insân-ı kâmilin öğütleri, derdi olanlar hakkında etkilidir. Ve onların dertleri ve ıstırapları olduğu için, kalbî çocuğun (manevi evlat) doğumu için ebelik eder.

"Ebe"den murâd, nâsih olan insân-ı kâmildir. Ya'ni, insân-ı kâmilin nasâyıhı, derdi olanlar hakkında müessirdir. Ve onların derdleri ve ıztırâbları olduğu için, veled-i kalbînin doğumu için ebelik eder.

2512. O kimse ki derdsiz ola, reh-zendir; zîrâ ki derdsizlik "ene'l-Hak" demektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2512. O kimse ki derdsiz ola, reh-zendir; zîrâ ki derdsizlik "ene'l-Hak" demektir.

Kendi benliğinde ve nefsini tezkiyede (arındırmada) müstağrak (tamamen dalmış) olup, kalbindeki hastalığı görmeyen kimse, kendisi sapıklıkta olduğu gibi, başkalarını da yoldan çıkarır. Çünkü bu derdsizlik ve hastalığını görmemek hâli, "Ben Hakk'ım" demektir. Zirâ derdsiz olan ancak Hak'tır. Ve mecazî varlık âleminde görünen insan bireylerinin hepsi nefsaniyet perdesi ile hastalıklıdır. Derdsiz olmak için mutlaka bu perdeden kurtulmak ve Hakk'a ait varlık ve Rabbanî sıfatlarla ayakta duran insân-ı kâmil olmak lâzımdır.

Kendi benliğinde ve nefsini tezkiyede müstağrak olup, kalbindeki hastalığı görmeyen kimse, kendisi dalâlette olduğu gibi, başkalarını da yoldan çıkarır. Çünkü bu derdsizlik ve marazını görmemek hâli, "Ben Hakk'ım" demektir. Zîrâ derdsiz olan ancak Hak'tır. Ve vücûd-ı mecâzî âleminde zâhir olan efrâd-ı beşerin hepsi hicâb-ı nefsâniyyet ile ma'lûldür. Derdsiz olmak için mutlakā bu hicâbdan kurtulmak ve vücûd-ı Hakkānî ve sıfât-ı Rabbânî ile kāim insân-ı kâmil olmak lâzımdır.

2513. O "ene"yi vakitsiz söylemek la'nettir; o "ene"yi vaktinde söylemek rahmettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2513. O "ben"i zamansız söylemek lanettir; o "ben"i zamanında söylemek rahmettir.

Bu sebeple "ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) sözünü zamansız, yani nefse ait perde dururken söylemek, Hak'tan uzaklık ve lanettir. Fakat yine o "ene'l-Hak" sözünü zamanında, nefse ait perdeden kurtulduktan ve Hakk'a ait varlık ve Rabb'e ait sıfatlarla kâim olduktan sonra söylemek, Hakk'a yakınlık ve rahmettir.

Binâenaleyh "ene'l-Hak" sözünü vakitsiz, ya'ni hicâb-ı nefsâniyyet bâkî iken söylemek, Hak'tan uzaklık ve la'nettir. Fakat yine o "ene'l-Hak" sözünü vaktinde, hicâb-ı nefsânîden kurtulduktan ve vücûd-ı Hakkānî ve sıfât-ı Rabbânî ile kāim olduktan sonra söylemek, Hakk'a yakınlık ve rahmettir.

2514. O Mansûr'un "ene"si muhakkak rahmet oldu; o Fir'avn'ın "ene"si muhakkak la'net oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2514. O Mansûr'un "ben"i kesinlikle rahmet oldu; o Firavun'un "ben"i kesinlikle lanet oldu.

Nasıl ki Hüseyin Mansûr Hallâc hazretlerinin "ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) demesi, nefsanî perdeden kurtulduktan sonra olduğu için, Hakk'a yakınlık ve rahmet oldu; ve Firavun'un أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى (Nâziât, 79/24) [yani "Ben sizin yüce rabbinizim!"] demesi, nefsanî sıfatlarına mağlup bir halde iken meydana geldiğinden, Hak'tan uzaklık ve lanet oldu.

Nitekim Hüseyin Mansûr Hallâc hazretlerinin “ene'l-Hak" demesi, hicâb-ı nefsânîden kurtulduktan sonra olduğu için, Hakk'a yakınlık ve rahmet oldu; ve Fir'avn'ın أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى (Nâziât, 79/24) [ya'ni "Ben sizin yüce rabbinizim!"] demesi, sıfât-ı nefsâniyyesine mağlûb bir halde iken vâki' olduğundan, Hak'tan uzaklık ve la'net oldu.

2515. Şüphesiz her vakitsiz [öten] kuşun başını, i'lâm için kesmek vacibdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2515. Şüphesiz her vakitsiz öten kuşun başını, bildirmek için kesmek vaciptir.

"Vakitsiz öten horozun başını keserler" atasözü Türkçede de meşhurdur. "Vakitsiz öten kuş"tan maksat, kendi nazarında nefsinin benliği ve perdesi dururken "ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) diyen kimsedir. Böyle bir nefsi, kabahatini bildirmek için mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) bıçağı ile kesmek ve öldürmek vaciptir. Nasıl ki ileride açıklanır.

"Vakitsiz öten horozun başını keserler" darb-ı meseli Türkçe'de de meşhûrdur. "Vakitsiz öten kuş"tan murâd, nazarında nefsinin benliği ve hicabı bâkî iken "ene'l-Hak" diyen kimsedir. Böyle bir nefsi, kabahatini bildirmek için mücâhedât ve riyâzât bıçağı ile kesmek ve öldürmek vacibdir. Nitekim âtîde îzâh buyurulur.

2516. Baş kesmek nedir? Nefsi cihadda ve nefsin terkini söylemekte öldürmektir. "Nefsin başını kesmek" demek, mücâhede ederek ve nefse "Huzûzâtını terk et!" diyerek ve arzûlarına muhalefet ederek öldürmektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2516. Baş kesmek nedir? Nefsi cihadda ve nefsin terkini söylemekte öldürmektir. "Nefsin başını kesmek" demek, mücâhede ederek ve nefse "Hazlarını terk et!" diyerek ve arzularına karşı çıkarak öldürmektir.

2517. Nitekim ölmekten eyminlik bulmak için akrebin iğnesini koparırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2517. Nasıl ki ölmekten emin olmak için akrebin iğnesini koparırsın.

Nasıl ki akrebin iğneli olan kuyruğunu koparıp salıverirler. Onu kuyruksuz görenler, zararı kalmamış olduğu için, artık öldürmeye lüzum görmezler. Akrebin kuyruğu ve iğnesi hükmünde olan nefsin sıfatlarını kopardıktan sonra, artık onu riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ile öldürmeye yer kalmaz.

Nitekim akrebin iğneli olan kuyruğunu koparıp salıverirler. Onu kuyruksuz görenler, zararı kalmamış olduğu için, artık öldürmeğe lüzûm görmezler. Akrebin kuyruğu ve iğnesi mesâbesinde olan nefsin sıfatlarını kopardıktan sonra, artık onu riyâzet ve mücâhede ile öldürmeğe mahal kalmaz.

2518. Yılan taşlanmak belasından kurtulmak için, yılandan zehir dolu dişi koparırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2518. Yılan, taşlanma belasından kurtulmak için, yılandan zehir dolu dişi koparırsın.

2519. Pîrin zıllinden başkası asla nefsi öldürmez. O nefis öldürücünün eteğini sıkı tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2519. Pîrin gölgesinden başkası asla nefsi öldürmez. O nefis öldürücünün eteğini sıkı tut!

Ey Hakk Yolcusu, sen nefsinin sıfatlarını kendi kendine koparamazsın. Nefsi ancak insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) terbiyesinin gölgesi öldürebilir. Bu sebeple o nefis öldürücü insân-ı kâmili bulduğun zaman eteğini sıkı tut, yani emrine tam olarak boyun eğ!

Ey sâlik, sen nefsinin sıfatlarını kendi kendine koparamazsın. Nefsi ancak insân-ı kâmilin sâye-i terbiyesi öldürebilir. Binâenaleyh o nefis öldürücü insân-ı kâmili bulduğun vakit eteğini sıkı tut, ya'ni emrine kemâliyle inkıyâd et!

2520. Sıkı tuttuğun vakit, o "Hu"nun tevfikidir. Her kuvvet ki sana gelir, onun cezbidir. [2529]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2520. Sıkı tuttuğun zaman, o "Hu"nun tevfikidir. Sana gelen her kuvvet, onun cezbidir.

İnsân-ı kâmili bulmak ve ona sıkıca sarılmak, sana ilahi hüviyetten (Allah'ın özünden) inen bir tevfiktir (ilahi yardımdır) ki, bu lütfa muvaffak oldun. Bu tevfik sana Hak'tan geldiği gibi, Hakk yolunda ilerlemene sebep olan her kuvvet de yine Yüce Allah'ın seni kendi tarafına çekmesindendir. "Cezb-i ost" (onun çekmesidir) ifadesindeki "O" zamiri Allah'a aittir. Nitekim cenâb-ı Pîr (Hz. Mevlânâ) bir gazelinde aynı anlamı açıkça beyan eder. Tercüme ve Açıklama: "Ayet-i kerimede قُلْ تَعَالَوْا (En'âm, 6/151) [yani “Geliniz, de!”] buyurulması, Hakk'ın cezbinden (çekmesinden) bir alamettir. Biz Hak tarafına yine Yüce Allah'ın çekmesiyle gideriz."

İnsân-ı kâmili bulmak ve ona sıkı sıkı sarılmak, sana hüviyyet-i ilâhiyyeden nâzil olan bir tevfiktir ki, bu lütfa muvaffak oldun. Bu tevfik sana Hak'tan olduğu gibi, tarîk-ı Hak'ta terakkîne bâis olan her kuvvet de yine Hak Teâlâ'nın seni kendi tarafına çekmesindendir. "Cezb-i ost" da "O" zamîri Hakk'a râci'dir. Nitekim cenâb-ı Pîr bir gazellerinde aynı ma'nâyı sarâhaten beyân buyururlar. Tercüme ve İzâh: "Ayet-i kermede قُلْ تَعَالَوْا (En'âm, 6/151) [ya'ni “Geliniz, de!”] buyurulması, Hakk'ın cezbinden alâmettir. Biz Hak tarafına yine Hak Teâlâ'nın çekmesiyle gideriz."

2521. "Mâ rameyte iz rameyte"yi doğru bil; canın canından getirdiği her şey can olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2521. "Attığın zaman sen atmadın"ı doğru bil; canın canından getirdiği her şey can olur!

Enfâl Sûresi'nde yer alan وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَ لَكُنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfâl, 8/17) yani, "Ey Peygamberim, attığın vakit sen atmadın; aksine Allah attı!" kutsal ayetine işaret edilir. Bu kutsal ayetten bahseden beyitler yukarıda da geçti. Yani, sen bu kutsal ayetin anlamını kesin bilgi ile idrak et ve asla şüphe etme. insân-ı kâmilin canının canından getirdiği her hal ve anlam sana can olur. "Canın canı"ndan kasıt, Hakk'ın Hayat sıfatıdır. Çünkü ruh, Hakk'ın hayat sıfatının tecelli yeridir. Ve "can olmak"tan kasıt, hayvanî ruhun insanî ruha yükselmesidir. Ve وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي (Sâd, 38/72) yani, "Ben insana ruhumdan üfledim!" kutsal ayetinde bu anlama işaret edilir. Çünkü bu zahirî hayatta sadece insan suretinde görünmek övünç sebebi değildir. Aksine, hayvanî ruhunu sultanî ve insanî ruh mertebesine yükseltip, batınen de insan olmak gerekir. Bu şerefli beyitte, "halife" olan insân-ı kâmilin, kendisini halife kılan Hakk'ın tekil hakikati olduğuna işaret edilir.

Sûre-i Enfâl'de olan وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَ لَكُنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfâl, 8/17) ya'ni, "Ey Peygamberim, attığın vakit sen atmadın; ve lâkin Allâh attı!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîmeden bâhis olan ebyât yukarılarda da geçti. Ya'ni, sen bu âyet-i kerîmenin ma'nâsını ilm-i yakînî ile idrâk et ve aslâ şübhe etme. Mürşid-i kâmilin cânın cânından getirdiği her hal ve ma'nâ sana can olur. "Canın canı"ndan murâd, Hakk'ın sıfat-ı Hayât'ıdır. Zîrâ rûh, Hakk'ın sıfat-ı hayatının mazharıdır. Ve "can olmak"tan murâd, rûh-ı hayvânînin rûh-ı insânîye terakkîsidir. Ve وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي (Sâd, 38/72) ya'ni, "Ben insana rûhumdan nefh ettim!" âyet-i kerîmesinde bu ma'nâya işâret buyurulur. Zîrâ bu hayât-ı sûriyyede yalnız sûret-i insâniyyede zâhir olmak mûcib-i iftihâr değildir. Belki rûh-ı hayvânîsini rûh-ı sultânî ve insânî mertebesine terakkî ettirip, bâtınen dahi insan olmak lâzımdır. Bu beyt-i şerîfte, "halife" olan insân-ı kâmilin, kendisinin müstahlifi olan Hakk'ın "ayn"ı olduğuna işâret buyurulur.

2522. El tutucu ve yük götürücü odur; dembedem o nefhayı ondan ümîd et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2522. El tutucu ve yük götürücü odur; an be an o nefeslenmeyi ondan ümit et!

Hakikat yolunda Hakk Yolcularının ellerini tutan ve onları terbiye etme yükünü taşıyan insân-ı kâmil (olgun insan) olan mürşittir. Bu sebeple, وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي (Sâd, 38/72) [yani "Ben ona ruhumdan nefes ettim"] ayet-i kerimesinde açıklanan ilahi nefeslenmeyi, o insân-ı kâmil olan mürşidin aracılığıyla ümit et. Çünkü insân-ı kâmil, Hak ile halk arasında bir berzahtır (iki şeyi ayıran ve birleştiren engel).

Hakikat yolunda sâliklerin ellerini tutan ve onları terbiye etmek yükünü taşıyan mürşid-i kâmildir. Binâenaleyh, وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي (Sâd, 38/72) [ya'ni "Ben ona rûhumdan nefh ettim"] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan nefh-i ilâhîyi, o mürşid-i kâmilin vesâtatından ümîd et. Zîrâ insân-ı kâmil, Hak ile halk arasında berzahtır.

2523. Gam değildir eğer onsuz geç kalmış isen, onu geç tutucu ve sıkı tutucu okumuşsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2523. Eğer onsuz geç kalmış isen gam değildir, onu geç tutucu ve sıkı tutucu okumuşsun.

Eğer insân-ı kâmili bulup, onun eteğine yapışmak hususunda geç kalmış isen ve bu hususta ilâhî yardım senin hakkında gecikmiş ise, üzülme. Çünkü ayet-i kerimede قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ (Zümer, 39/53) yani, "Ey yüzlerini Hakk'a çevirmeyip, Allah'tan başkasına yönelmekle nefislerini israf etmiş olan kullarım, Allah'ın rahmetinden ümitsiz olmayın!" buyurulur. Bu ayet, Hakk'ın rahmetinin geç tutuculuğunu ve keza إِنَّ اللَّهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُفٌ رَحِيمٌ (Hacc, 22/65) yani, “Yüce Allah insanlara [çok şefkatli ve] çok merhametlidir" ve كَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا (Ahzab, 33/43) yani, "Yüce Allah müminlere merhametlidir" ayet-i kerimeleri, Hakk'ın rahmetinin sıkı tutuculuğunu beyan eder. Ve sen bunları elbette Kur'an-ı Kerim'de okumuşsundur.

Eğer insân-ı kâmili bulup, onun eteğine yapışmak husûsunda geç kalmış isen ve bu husûsta tevfik-i ilâhî senin hakkında teahhur etmiş ise, teessüf etme. Zîrâ âyet-i kerîmede قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ (Zümer, 39/53) ya'ni, "Ey yüzlerini Hakk'a çevirmeyip, mâsivâya teveccüh ile nefislerini israf etmiş olan kullarım, Allah'ın rahmetinden me'yûs olmayın!" buyuru- lur. Bu âyet, Hakk'ın rahmetinin geç tutuculuğunu ve keza إِنَّ اللَّهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُفٌ رَحِيمٌ (Hacc, 22/65) ya'ni, “Allâh Teâlâ nâsa [raûf ve] rahîmdir" ve كَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا (Ahzab, 33/43) ya'ni, "Allâh Teâlâ mü'minlere rahîmdir" âyet-i kerîmeleri, Hakk'ın rahmetinin sıkı tutuculuğunu beyân eder. Ve sen bunları elbette Kur'ân-ı Kerîm'de okumuşsundur.

2524. O'nun rahmeti geç tutar, sıkı tutar; O'nun hazreti seni bir dem gāib tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2524. O'nun rahmeti geç tutar, sıkı tutar; O'nun huzuru seni bir an bile gözden uzak tutmaz.

Yukarıda açıklandığı üzere, Hakk'ın rahmeti geç tutar, fakat sıkı tutar. Çünkü Hakk'ın mutlak varlığının bütün mertebelerinde O'nun bizzat huzuru vardır; ve şehadet mertebesinde (görünen âlem) de O'nun bizzat huzuru vardır. Ve Zâtı bütün eşyaya yayılmıştır. Kuşatması yalnız ilmî bir kuşatma değildir. İlmî kuşatma, zâtî kuşatmanın içindedir. Bu sebeple seni bölünmez bir anda bile huzurundan gözden uzak tutmaz.

Yukarıda îzah olunduğu üzere, Hakk'ın rahmeti geç tutar, fakat sıkı tutar. Zîrâ Hakk'ın "vücûd-ı mutlak"ının cemî'-i merâtibinde O'nun bizzât huzûru vardır; ve mertebe-i şehadetinde de O'nun bizzât huzūru vardır. Ve zâtı bilcümle eşyaya sârîdir. İhâtası yalnız ihâta-i ilmiyye değildir. İhâta-i ilmiyye, ihâta-i zâtiyyede mündemicdir. Binâenaleyh seni bir ân-ı gayr-i münkasimde bile huzûrundan gāib tutmaz.

2525. Ve eğer sen bu vuslatın ve muhabbetin şerhini istersen, endîşe cihetinden "Ve'd-duha"yı oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2525. Eğer sen bu vuslatın ve muhabbetin açıklamasını istersen, endişe yönünden "Ve'd-duhâ"yı oku!

Eğer sen Hakk'ın bu "zâtî huzuru"nun ve "zâtî vuslatı"nın ve muhabbetinin açıklamasını istersen, Duhâ sûre-i şerîfesini düşüne düşüne oku ve işaretî anlamını iyice tefekkür et! وَالضَّحَى وَاللَّيْلِ إِذَا سَجَى مَا وَدَعَكَ رَبَّكَ وَمَاقَلَى (Duhâ, 93/1-3) ayet-i kerîmesinin işaretî anlamı şudur: "Duha", mutlak varlığın hakikat-i Muhammediyye mertebesine; ve "leyl", yine o varlığın Muhammedî taayyün mertebesine işarettir. Yüce Allah kendi varlığının bu iki mertebesine yemin eder. Yani, "Duha ve leyl hakkı için Rabbin seni terk etmedi ve buğz etmedi!" demek olur. Şimdi, bu izafî varlık âlemi Hakk'ın mutlak varlığının mertebelerinden bir mertebe olursa ve Hak bütün mertebelerinde zâtıyla yaygın bulunursa, "varlık"ta Hakk'a ulaşmayan hiçbir fert bulunmaz; ve aradaki perde ancak insanların enaniyet vehmi olur. Peygamberler ve onların vârisleri olan evliyâ (Allah dostları), bu vehmî varlıktan ve vehmedilmiş varlıktan kurtuldukları için, Hak onları ve onlar da Hakk'ı severler; ve Hak onların kuvvetleri ve azaları olur. Nitekim yukarılarda açıklandığı üzere إِذَا أَحْبَبْتُ عَبْدًا كُنْتُ لَهُ سَمْعًا وَبَصَرًا hadîs-i kudsîsi bu anlamı destekler. Bu cildin baş tarafında 292 numaralı beyt-i şerîfte, والضحى نور ضمير مصطفى yani, "Yezdan o sebepten 'Ve'd-duhâ' buyurdu; 'Ve'd-duhâ' Mustafa'nın gönlünün nurudur" buyurulmuş idi. Bu sûre-i şerîfeye dair o beyt-i şerîfte de önemli açıklamalar verilmiştir.

Eğer sen Hakk'ın bu “huzûr-ı zâtî"sinin ve "vuslat-ı zâtî"sinin ve muhabbetinin şerhini istersen, Ve'd-duhâ sûre-i şerîfesini düşüne düşüne oku ve ma'nâ-yı işârîsini iyice teemmül et! وَالضَّحَى وَاللَّيْلِ إِذَا سَجَى مَا وَدَعَكَ رَبَّكَ وَمَاقَلَى (Duhâ, 93/1-3) âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı işârîsi budur: “Duha”, vücûd-ı mutlakın hakikat-ı muhammediyye mertebesine; ve "leyl”, yine o vücûdun taayyün-i Muhammedî mertebesine işarettir. Hak Teâlâ kendi vücûdunun bu iki mertebesine kasem buyurur. Ya'ni, "Duhâ ve leyl hakkı için Rabbin seni terk etmedi ve buğz etmedi!" demek olur. İmdi, bu vücûd-ı izâfî âlemi Hakk'ın vücûd-ı mutlakının merâtibinden bir mertebe olur ve Hak cemî'-i merâtibinde zâtıyla sârî bulunursa, "vücûd"da Hakk'a vâsıl olmayan hiçbir ferd bulunmaz; ve aradaki hicâb ancak nâsın vehm-i enâniyyeti olur. Enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ, bu vehm-i vücûdî ve vücûd-ı vehmîden halâs oldukları için, Hak onları ve onlar da Hakk'ı severler; ve Hak onların kuvâ ve a'zâsı olur. Nitekim yukarılarda îzâh olunduğu üzere إِذَا أَحْبَبْتُ عَبْدًا كُنْتُ لَهُ سَمْعًا وَبَصَرًا hadîs-i kudsîsi bu ma'nâyı müeyyiddir. Bu cildin baş tarafında 292 numaralı beyt-i şerîfte, والضحى نور ضمير مصطفى ya'ni, “Yez- زان سبب فرمود یزدان والضحى" dân o sebebden 'Ve'd-duhâ' buyurdu; 'Ve'd-duhâ' Mustafa'nın zamîrinin nû-rudur" buyurulmuş idi. Bu sûre-i şerîfeye dâir o beyt-i şerîfte de mühim îzâhât verilmiştir.

2526. Ve eğer, "Fenâlıklar da O'ndandır" dersen; fakat o ne vakit O'nun fazlına noksandır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2526. Ve eğer, "Kötülükler de O'ndandır" dersen; fakat o ne zaman O'nun fazlına eksikliktir!

Ey bu sözleri dinleyen kimse, eğer sen bu açıklamalara karşı, "Mademki bütün mertebeler Hakk'ındır ve Hak zâtıyla bütün eşyada yaygındır; bu sebeple bu mecazî varlıkta gördüğümüz kötülükler de O'ndandır" dersen; biz de cevap olarak, "O kötülükler hiçbir zaman O'nun fazilet ve kemaline eksiklik vermez" deriz.

Ey bu sözleri dinleyen kimse, eğer sen bu îzâhâta karşı, “Mâdemki bilcümle merâtib Hakk'ındır ve Hak zâtıyla bilcümle eşyâda sârîdir; binâenaleyh bu vücûd-ı mecâzîde gördüğümüz fenâlıklar dahi O'ndandır" dersen; biz de cevâben, "O fenâlıklar hiçbir vakitte O'nun fazl ve kemâline noksan vermez" deriz.

2527. O fenâlığı verdi, o da O'nun kemalidir. Ey muhteşem, ben sana bir misâl söyleyeyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2527. O fenalığı verdi, o da O'nun kemalidir. Ey muhteşem, ben sana bir misâl söyleyeyim!

O'nun bu izafî varlık (mutlak varlığa göre) âleminde ortaya çıkardığı fenalıklar da O'nun kemalidir. Ey muhteşem soran kişi, bu hakikati sana bir örnek ile anlatayım!

O'nun bu vücûd-ı izâfî âleminde ızhâr buyurduğu fenâlıklar da O'nun kemâlidir. Ey muhteşem sâil, bu hakîkati sana bir misâl ile anlatayım!

2528. Bir nakkāş, saf nakışlar ve bî-safâ nakş olarak iki türlü nakışlar yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2528. Bir nakkaş, saf nakışlar ve saf olmayan nakışlar olarak iki türlü nakışlar yaptı.

2529. Yûsuf'un ve güzel hilkatli hûrîlerin nakşını, çirkin ifrîtlerin ve İblîs'lerin nakşını yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2529. Yusuf'un ve güzel yaratılışlı hurilerin nakşını, çirkin ifritlerin ve İblislerin nakşını yaptı.

Çok usta bir ressam, güzel ve çirkin suretleri içeren resim levhaları yapar. Örneğin, bir levhaya çok çirkin, üstü başı yırtık pırtık ve gözleri hasta, beli bükülmüş, saçı sakalı karışmış bir ihtiyar dilenci resmi yapar ve tasvirde o kadar maharet gösterir ki, cisimleşmiş zannedilir. Dışarıdan bakıldığında böyle bir şahsın yanından bile geçmeye nefret eden kimseler, bu levhayı hayretle seyretmeye dalarlar ve ressamın maharetini seyrederler. Bu sebeple bu levhada resim ve tasvir güzel ve maharet, hikmet ve kemal olur; fakat suret çirkindir ve bu resimden dolayı ressamı kimse ayıplamaz; aksine kemalini ve maharetini takdir ederler. Aynı zamanda yine o ressam huri gibi çok güzel bir kız resmini de yapar ve bu resim ve tasvir güzel olduğu gibi suret de güzel olur.

Gâyet mâhir bir ressâm, güzel ve çirkin sûretleri hâvî resim levhaları yapar. Meselâ bir levhaya gâyet çirkin, üstü başı yırtık pırtık ve gözleri illetli ve beli bükülmüş, saçı sakalı karışmış bir ihtiyar dilenci resmini yapar ve tasvîrde o kadar mahâret gösterir ki, mücessem zannolunur. Zâhirde böyle bir şahsın yanından bile geçmeğe nefret eden kimseler, bu levhayı hayretle temâşâya dalarlar ve ressâmın mahâretini seyrederler. Binâenaleyh bu levhada resim ve tasvîr güzel ve mahâret ve hikmet ve kemâl olur; fakat sûret çirkindir ve bu resimden dolayı ressâmı kimse ta'yîb etmez; bil'akis kemâlini ve mahâretini takdîr ederler. Aynı zamanda yine o ressâm hûrî gibi gâyet güzel bir kız resmini de yapar ve bu resim ve tasvîr güzel olduğu gibi sûret de güzel olur.

2530. Her iki türlü nakış onun üstadlığıdır; onun çirkinliği değildir, o onun hakimliğidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2530. Her iki türlü nakış da onun üstadlığıdır; onun çirkinliği değildir, o onun hakimliğidir.

"Râdî" kelimesi "cömertlik" anlamına gelse de, Hint şârihleri (açıklayıcıları) "hakimlik" anlamını vermişlerdir. Yani, "Bu güzel ve çirkin suretler, ressamın üstadlığı ve maharetidir; ressamın çirkinliği değildir. Aksine, hakimliği ve maharetidir."

“Râdî", "cömertlik" ma'nâsına ise de, Hind şârihleri "hakîmlik" ma'nâsı-nı vermişlerdir. Ya'ni, "Bu güzel ve çirkin sûretler, ressâmın üstâdlığı ve ma-hâretidir; ressâmın çirkinliği değildir. Bil'akis hakîmliği ve mahâretidir."

2531. Çirkini, çirkinliğin gāyesinde yapar; hep çirkinlikler onun etrafında do-laşır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2531. Çirkini, çirkinliğin gayesinde yapar; hep çirkinlikler onun etrafında dolaşır.

Usta ressam, sanatını ve kemalini göstermek için, çirkini çirkinliğin son derecesinde yapar; çirkinliğe ait her ne varsa, o çirkinin üzerinde toplar.

Mâhir ressâm, san'atını ve kemâlini ızhâr için, çirkini çirkinliğin son de-recesinde yapar; çirkinliğe müteallık her ne varsa, o çirkinin üzerinde toplar.

2532. Tâ ki onun ilminin kemali zahir ola, onun üstadlığının münkiri rüsvây ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2532. Tâ ki onun ilminin kemali ortaya çıksın, onun üstadlığının inkârcısı rezil olsun.

Yani, o usta ressam bu güzel ve çirkin resimleri, kendi ilminin kemali ortaya çıksın ve onun üstadâne kudretini inkâr edenler kepaze olsun diye yapar.

Ya'ni, o mâhir ressâm bu güzel ve çirkin resimleri, kendi ilminin kemâli zâ-hir olmak ve onun kudret-i üstâdânesini inkâr edenler kepâze olmak için yapar.

2533. Ve eğer çirkin yapmayı bilmezse nâkıstır; bu sebebden mecûsînin ve muhlisin hallakıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2533. Ve eğer çirkin yapmayı bilmezse noksandır; bu sebeple Mecusî'nin ve ihlaslı kişinin yaratıcısıdır.

Eğer usta ressam çirkin suret levhasını yapmayı bilmezse, sanatında noksan olur. İşte bu örneğe uygun olarak, gerçek Sanatkâr bu mecazî varlık âleminde Mecusî'nin, yani kâfirlerin ve ihlaslı kişinin, yani müminlerin yaratıcısı olmuştur.

Eğer mâhir ressâm çirkin sûret levhasını yapmayı bilmezse, san'atında nâ-kıs olur. İşte bu misâle mutâbık olarak, Sâni'-i hakîkî bu vücûd-ı mecâzî âlemin-de mecûsînin, ya'ni kâfirlerin ve muhlisin, ya'ni mü'minlerin hâlikı olmuştur.

2534. İmdi bu cihetten küfür ve îmân şahidlerdir; O'nun hudavendliği üzeri-ne her ikisi sâciddirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2534. Şimdi bu yönden küfür ve iman şahitlerdir; O'nun efendiliği üzerine her ikisi de secde ederler.

"Hudâvend", sahip, malik, hâkim ve tasarruf eden anlamındadır. Bilinmeli ki, emir ikidir. Birisi "iradî ve tekvinî emir" (Allah'ın yaratma ve var etme emri); diğeri ise "teklifî ve şer'î emir" (Allah'ın kullarına yüklediği sorumluluklar ve şeriat hükümleri)dir. Kâfir, iradî ve tekvinî emre göre hakikatte Allah'a itaatkârdır; ve teklifî ve şer'î emre göre görünüşte Allah'a karşı gelendir. Mümin ise, hem iradî emre hem de teklifî emre göre Allah'a itaatkârdır. Ve iradî emir, kulun ezelî yatkınlığının talebi üzerine meydana gelen Allah'ın hükmü ve kazâsıdır. Bu sebeple, kâfir küfründe ancak Allah'ın bu hükmünü yerine getirir ve görünüşte inkâr eden olur. Bu sebeple küfür ve iman ve güzel ve çirkin, Allah'ın tasarrufuna fiilen şahittirler; ve ikisi de kendi doğru yolları üzerinde yürürler ve hepsi Allah'a kulluk ederler. Küfür ve iman ancak teklifî emre göre meydana gelir. Ve teklifî emir, peygamberler aracılığıyla tebliğ buyurulan şeriatlardır. Bu konunun ayrıntıları, Fusûsu'l-Hikem'de Ya'kūbî, Üzeyrî ve İsmâîlî fasslarındadır. Mısra': بر صرات مستقیم ای دل کسی گمراه نیست "Ey gönül, doğru yol üzerine hiçbir kimse sapıklıkta değildir!" Beyit: "Küfür ve İslam O'nun yolunda 'O tektir, ortağı yoktur!' diyerek koşucudurlar."

"Hudâvend", mâlik, sâhib, hâkim ve mutasarrıf ma'nâsınadır. Ma'lûm olsun ki, emr ikidir. Birisi "emr-i irâdî ve tekvînî"; ve diğeri "emr-i teklîfî ve şer'î"dir. Kâfir, emr-i irâdî ve tekvînîye nazaran hakikatta Hakk'a mutî'dir; ve emr-i teklîfîye ve şer'îye nazaran zâhirde Hakk'a muhâliftir. Mü'min ise, hem emr-i irâdîye ve hem de emr-i teklîfîye nazaran Hakk'a mutî'dir. Ve emr-i irâdî, abdin isti'dâd-1 ezelîsinin talebi üzerine vâki' olan Hakk'ın hükmü ve kazâsıdır. Binâenaleyh, kâfir küfründe ancak Hakk'ın bu hükmünü infâz eder ve zâhirde münkir olur. Binâenaleyh küfür ve îmân ve güzel ve çirkin, Hakk'ın tasarrufuna fiilen şâhiddirler; ve ikisi de kendi sırât-ı müstakîmleri üzerinde yürürler ve hepsi Hakk'a kulluk ederler. Küfür ve îmân ancak emr-i teklîfîye nazaran vâki'dir. Ve emr-i teklîfî, enbiyâ vâsıtasıyla tebliğ buyurulan şerâyi'dir. Bu bahsin tafsîlâtı, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ya'kūbî ve Üzeyrî ve İsmâîlî'dedir. Mısra': بر صرات مستقیم ای دل کسی گمراه نیست "Ey gönül, sırât-ı müstakîm üzerine hiçbir kimse dalâlette değildir!" Beyit: "Küfür ve islâm O'nun yolunda 'Vahdehû lâ şerîke leh!' diyerek koşucudurlar."

2535. Fakat bil ki, mü'min tav'an sâciddir; zîrâ ki talib-i rıza ve kasıddır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2535. Fakat bil ki, mümin isteyerek secde edendir; çünkü rıza talep eden ve kasıtlı olandır.

Bilinmeli ki, küfür ve inkârın çeşitleri vardır. İnkâr edenlerin bir kısmı Yaratıcı'nın varlığını inkâr eder; bir kısmı ise Yaratıcı'nın varlığını kabul etmekle beraber peygamberliği inkâr eder. Bir kısmı da, hem Yaratıcı'nın varlığını hem de peygamberliği kabul ve tasdik etmekle beraber, peygamberlerin bazılarını kabul edip bazılarını inkâr eder. Yaratıcı'nın varlığını inkâr edenler, fikir ve söz olarak inkârlarıyla beraber, fiilen Hakk'ın mülk âleminde koyduğu kanunlara ve kurallara itaat etmeye mecbur olurlar. Örneğin âlemde açlık ve tokluk ve uyku ve hastalık ve sağlık ve hayat ve ölüm gibi binlerce hâl vardır ki, bunların hepsi ilahi isimlerin ortaya çıkmasının gereğidir. İlâhlığı inkâr eden, inkârına rağmen bu kuralların dışına çıkamaz. Bu sebeple istemeyerek Hakk'a secde eden ve itaat edendir. İlâhlığı tasdik edip peygamberliği inkâr edenlere gelince, onlar da aynı şekilde peygamberlerin getirdikleri hükümleri inkâr etmekle beraber, fiilen o temel kuralların dışına çıkamazlar. Çünkü peygamberlerin getirdikleri yol akıl yoludur. Örneğin guslü inkâr etmekle beraber banyo yaparlar.

Abdesti ve namazı inkâr etmekle beraber, mikroptan korunmak için ellerini yüzlerini yıkarlar ve bedensel terbiye dedikleri şeyi yaparlar. Daha bunun gibi pek çok örnek vardır. Ayrıntısı uzun olur. Allah'ı ve peygamberliği tasdik edip, bazı peygamberleri inkâr edenler de bu hâldedir. Nasıl ki İsevîler İslamiyet'te caiz olan çok eşliliği inkâr ettikleri halde, birkaç metres kullanmaya mecbur olurlar ve kanunlarına da zina çocukları hakkında hükümler koyarlar. Ve aynı şekilde birinin odasına girecekleri zaman, kapısını vurup, içeri girmek için izin isterler. Bu vaziyet ise يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتَّى تَستأنسوا وتُسَلِّمُوا عَلَى أَهْلِهَا (Nûr, 24/27) yani, "Ey müminler, kendi evinizin dışındaki bir eve, onun ehlinden izin almadıkça ve selam vermedikçe girmeyin!" ayet-i kerimesinin hükmüne, inkârla beraber itaatten başka bir şey değildir. Ve bunun gibi birçok örnek vardır, ayrıntısı uzar. Şimdi, bunların bu şekilde Hakk'ın emrine itaatleri istemeyerek olur; ve itaatlerindeki kasıtları başkadır. Çünkü bunları Hakk'ın emrine itaat olduğu kastıyla yapmazlar; aksine kendi şahıslarının faydası için icra ederler. Müminlere gelince, bunların bu fiillerdeki kasıtları Hak'tır ve itaatlerinin Hakk'a olduğunu idrak ederler. Ve bu itaatleriyle Hakk'ın rızasını gözetirler.

Ma'lûm olsun ki, küfür ve inkârın envâ'ı vardır. Münkirlerin bir kısmı vücûd-1 Hâlik'ı inkâr; ve bir kısmı vücûd-1 Hâlik'ı kabûl etmekle beraber nübüvveti inkâr eder. Ve bir kısmı da, hem vücûd-ı Hâlik'ı ve hem de nübüvveti kabûl ve tasdîk etmekle beraber, enbiyânın ba'zılarını kabûl ve ba'zılarını inkâr eder. Ve vücûd-1 Hâlik'ı inkâr edenler, fikren ve kavlen inkârlarıyla beraber, fiilen Hakk'ın âlem-i mülkünde vaz' ettiği kavânîne ve kavâide itâata mecbûr olurlar. Meselâ âlemde açlık ve tokluk ve uyku ve maraz ve sıhhat ve hayat ve ölüm gibi binlerce ahvâl vardır ki, bunların hepsi esmâ'-i ilâhiyyenin zuhûru îcâbıdır. Münkir-i ulûhiyyet, inkârına rağmen bu kavâidin hâricine çıkamaz. Binâenaleyh kerhen Hakk'a sâcid ve mutî'dir. Ulûhiyyeti tasdîk ve nübüvveti inkâr edenlere gelince, onlar da kezâlik enbiyânın getirdikleri ahkâmı münkir olmakla beraber, fiilen o kavâid-i esâsiyye hâricine çıkamazlar. Zîrâ enbiyânın getirdikleri yol akıl yoludur. Meselâ guslü inkâr etmekle beraber banyo yaparlar.

Abdesti ve namazı inkâr etmekle beraber, mikroptan tevakkî için ellerini yüzlerini yıkarlar ve terbiye-i bedeniyye dedikleri şeyi yaparlar. Daha bunun gibi pek çok misâller vardır. Tafsili uzun olur. Ve Allah'ı ve nübüvveti tasdîk edip, ba'zı enbiyâyı inkâr edenler de bu haldedir. Nitekim Îsevîler İslâmiyyet'te câiz olan taaddüd-i zevcâtı inkâr ettikleri halde, birkaç metres kullanmağa mecbûr olurlar ve kânûnlarına da veled-i zinâları hakkında ahkâm vaz' ederler. Ve kezâ birinin odasına girecekleri vakit, kapısını vurup, duhûle izin isterler. Bu vaz'iyyet ise يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتَّى تَستأنسوا وتُسَلِّمُوا عَلَى أَهْلِهَا (Nûr, 24/27) ya'ni, "Ey mü'minler, kendi evinizin gayri olan bir eve, onun ehlinden izin almadıkça ve selâm vermedikçe girmeyin!" âyet-i kerîmesinin hükmüne, maa'l-inkâr itâatten başka bir şey değildir. Ve bunun gibi birçok misâller vardır, tafsili uzar. İmdi, bunların bu sûretle emr-i Hakk'a itâatları kerhen olur; ve itâatlarındaki kasıdları başkadır. Zîrâ bunları emr-i Hakk'a itâat olduğu kasdıyla yapmazlar; belki kendi şahıslarının nef'i için icrâ ederler. Mü'minlere gelince, bunların bu ef'âlde kasıdları Hak'tır ve itâatları Hakk'a olduğunu müdriktirler. Ve bu itâatlarıyla Hakk'ın rızâsını gözetirler.

2536. Mecûsî de kerhen Yezdân-peresttir; fakat onun kasdı başka muraddır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2536. Mecûsî de kerhen (istemeyerek) Yezdân-peresttir (Allah'a tapandır); fakat onun kasdı başka bir murattır.

"Gebr", mecûsî anlamındadır. Burada mutlak olarak kâfir kastedilir. Nasıl ki yukarıda izah edildi.

"Gebr”, meçûsî ma'nâsınadır. Burada mutlakan kâfir murâd buyurulur. Nitekim yukarıda îzah olundu.

2537. Sultanın kal'asını ma'mûr eder; fakat beylik da'vâsını eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2537. Sultanın kalesini imar eder; fakat beylik davasını eder.

İnkârcıların fiilleri şuna benzer ki: Örneğin bir kimse bir hükümdarın kalesini imar eder; fakat onun bu çabası hükümdar için değildir. Orayı imar ettikten sonra beylik davasına kalkışacaktır. Onun kaleyi imar etmesi bu kasıt ile gerçekleşir.

Münkirlerin ef'âli şuna benzer ki: Meselâ bir kimse bir hükümdarın kal'asını i'mâr eder; fakat onun bu sa'yi hükümdar için değildir. Orasını ma'mûr etikten sonra beylik da'vâsına kıyâm edecektir. Onun kal'ayı i'mârı bu kasd ile vâki' olur.

2538. Onun mülkü olmak için bâgî oldu; halbuki akıbette kal'a sultana mensub olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2538. Onun mülkü olmak için âsi oldu; halbuki sonunda kale sultana ait olur.

O kişi, kaleyi kendisinin mülkü olması için tamir ettiği için, hükümdara âsi ve başkaldıran olur. Bununla birlikte, onun bu amacı boştur; fakat çabası verimlidir. Çünkü çabası neticede hükümdara ait olur. Fakat o, bâtıl olan amacına ulaşamaz ve nihayetinde kale yine hükümdarın mülkü olur. Bu şerefli beyitte الْمُلْكُ يَوْمَئِدُ لله (Hacc, 22/56) yani, “Mülk o günde Allah'a mahsustur" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

O kimse kal'ayı kendisinin mülkü olmak için ta'mîr ettiği cihetle, hükümdâra âsî ve bâgî olur. Maahâzâ onun bu kasdı boştur; fakat sa'yi müsmirdir. Zîrâ sa'yi binnetîce hükümdâra âid olur. Fakat o bâtıl olan kasdına nâil olamaz ve nihâyette kal'a yine hükümdârın mülkü olur. Bu beyt-i şerifte الْمُلْكُ يَوْمَئِدُ لله (Hacc, 22/56) ya'ni, “Mülk bu günde Allâh'a mahsûstur" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

2539. Mü'min o kal'ayı câh için değil, padişah için ma'mûr eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2539. Mü'min o kaleyi makam için değil, padişah için imar eder.

"Kale"den maksat, suretler kalesi ve kesretlerin (çoklukların) tecelli yeri olan dünya ve onun içindeki insan vücududur. Nasıl ki, altıncı cildin sonunda bu suretler kalesi hikâyesi gelecektir. Yani, mü'min, dünyayı ve onun içindeki izafî varlığını imar ederse, onu hakiki padişah olan Hak için yapar. Yoksa Hakk'ın mülküne ortaklık iddiasında bulunmak ve dolaylı olarak ilahlık iddiasında bulunmak için imar etmez. Örneğin mü'min, ibadete kuvvet olmak ve Hak dinine hizmet etmek için yer ve içer. Kısacası, her işinde amacı ve muradı Hak'tır.

"Kal'a"dan murâd, kal'a-i zâtü's-suver ve meclâ-yı keserât olan dünyâ ve onun zımnındaki vücûd-ı beşerdir. Nitekim VI. cildin nihâyetinde bu kal'a-i zâtü's-suver kıssası gelecektir. Ya'ni, mü'min, dünyayı ve onun zımnında olan vücûd-ı izâfîsini ma'mûr ederse, onu pâdişâh-ı hakîkî olan Hak için eder. Yoksa Hakk'ın mülküne iştirâk da'vâsında bulunmak ve zımnen ulûhiyyet da'vâsında bulunmak için ma'mûr etmez. Meselâ mü'min, ibâdete kuvvet olmak ve dîn-i Hakk'a hizmet etmek için yer ve içer. Velhâsıl, her umûrunda kasdı ve murâdı Hak'tır.

2540. Çirkin der ki: "Ey çirkini yaratıcı şah, güzele ve hakîr olan çirkine de kadirsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2540. Çirkin der ki: "Ey çirkini yaratan şah, güzele ve değersiz olan çirkine de gücü yetersin!"

Yani, "çirkin olan mümin, söz diliyle; ve çirkin olan kâfir de hâl diliyle der ki: "Ey çirkini yaratan, sen bu izafî varlık âleminde sevilen ve değerli olan güzeli ve değersiz olan bizim gibi çirkini de yaratmaya gücü yetersin!"

Ya'ni, "çirkin olan mü'min, lisân-ı kāl ile; ve çirkin olan kâfir de lisân-ı hâl ile der ki: "Ey çirkinin hâlikı, sen bu vücûd-ı izâfî âleminde mahbûb ve mu'teber olan güzeli ve hakîr olan bizim gibi çirkini de halka kādirsin!"

2541. Güzel der ki: "Ey hüsün ve cemâlin şahı, beni ayıplardan pak ettin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2541. Güzel der ki: "Ey güzellik ve cemâlin şahı, beni ayıplardan temizledin!"

Aynı şekilde, görünen ve görünmeyen yönleriyle güzel olan mümin, söz diliyle; ve görünen yönüyle güzel, görünmeyen yönüyle çirkin olan kâfir de hâl diliyle der ki: "Ey güzellik ve cemâlin şahı ve kaynağı, beni dışsal ayıp ve kusurlardan temiz olarak yarattın!"

Kezâ zâhiren ve bâtınen güzel olan mü'min, lisân-ı kāl ile; ve zâhiren güzel ve bâtınen çirkin olan kâfir de lisân-ı hâl ile der ki: "Ey hüsün ve cemâlin şâhı ve menba'ı, beni sûrî ayıp ve kusûrlardan temiz olarak yarattın!"

## Peygamber (a.s.)ın o hastaya tavsiye buyurması ve "Kendine azâb talebiyle duâ etme!" diyerek ona duâ öğretmesi

2542. Peygamber o hastaya buyurdu: "Bunu de ki, Ey güçü kolayı yapan!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2542. Peygamber o hastaya buyurdu: "Bunu de ki, Ey gücü kolayı yapan!"

2543. "Bize dünya evimizde hasene ver; bize ukbâ evimizde hasene ver!'"'&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2543. "Bize dünya evimizde iyilik ver; bize ahiret evimizde iyilik ver!"

Bu şerefli beyit, `ربَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ` (Bakara, 2/201) ayet-i kerimesinin anlamıdır. Hz. Enes (r.a.) şöyle buyurur: `إن رسول الله صلى الله عليه و سلم عاد رجلا من المسلمين قد ضعف فصار مثل الفرخ فقال رسول الله صلى الله عليه وسلم هل كنت تدعو الله شيء أو تسأله إياه قال نعم كنت أقول اللهم ما كنت معاقبنى به في الآخرة فعجله لي في الدنيا فقال رسول الله صلى الله عليه و سلم سبحان الله لا تطيقه و لا تستطيعه أفلا قلت اللهم آتنا في الدنيا حسنة و في الآخرة حسنة وقنا عذاب النار` yani, "Resûlullah (s.a.v.) Müslümanlardan bir adamı ziyaret etti. Adam zayıflayıp kuş yavrusu gibi kalmıştı. Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: 'Sen Allah'a bir şeye dair dua ettin mi, yahut O'ndan bir şey istedin mi?' O kimse dedi ki: 'Evet, ben, 'Ey benim Allah'ım, ahirette beni cezalandıracağın şeyi dünyada çabuklaştır!' derdim.' Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: 'Sübhanallah! Allah'ın azabına senin için güç yetirme ve dayanma yoktur. Niçin demedin ki, 'Ey Rabbim, bize dünyada iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi azaptan koru!' " İşte bu kıssa, bu hadis-i şeriften alınmıştır. Ve bu kıssa burada tamam olup, cenâb-ı Pîr efendimiz bizlere aşağıdaki münacatı öğretirler:

Bu beyt-i şerîf `ربَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ` (Bakara, 2/201) âyet-i kerîmesinin ma'nâsıdır. Hz. Énes (r.a.) buyurur ki: `إن رسول الله صلى الله عليه و سلم عاد رجلا من المسلمين قد ضعف فصار مثل الفرخ فقال رسول الله صلى الله عليه وسلم هل كنت تدعو الله شيء أو تسأله إياه قال نعم كنت أقول اللهم ما كنت معاقبنى به في الآخرة فعجله لي في الدنيا فقال رسول الله صلى الله عليه و سلم سبحان الله لا تطيقه و لا تستطيعه أفلا قلت اللهم آتنا في الدنيا حسنة و في الآخرة حسنة وقنا عذاب النار` ya'ni, "Resûlullah (s.a.v.) müslümanlardan bir adamı iyâdet buyurdu. Zaîfleyip kuş yavrusu gibi kalmış idi. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: 'Sen Allâh'a bir şeye müteallık duâ eder oldun mu, yâ-hût O'ndan bir şey ister oldun mu?' O kimse dedi ki; 'Evet, ben, 'Ey benim Allah'ım, âhirette beni muâkabe buyuracağın şeyi dünyâda ta'cîl buyur!' der oldum.' Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: 'Sübhanallâh! Allâh'ın azabına senin için tâkat ve istitâat yoktur. Niçin demedin ki, 'Yâ Rab, bize dünyâda iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi azâbdan muhafaza buyur!' " İşte bu kıssa, bu hadis-i şerîften me'hûzdür. Ve bu kıssa burada tamâm olup, cenâb-ı Pîr efendimiz bizlere âtîdeki münâcâtı ta'lîm buyururlar:

2544. "Yolu bizim üzerimize bostân gibi latif yap! Ey şerîf, bizim menzilimiz sen olursun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2544. "Yolu bizim üzerimize bostan gibi latif yap! Ey şerif, bizim menzilimiz sen olursun!"

Bu şerefli beyitte, `إِلَى اللَّهُ مَرْجِعُعكم` (Maide, 5/48 vb.) yani, "Sizin merciiniz (dönüş yeriniz) Allah'tır" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Ve "yol"dan kastedilen, aşağıların aşağısı mertebesinden yüce âleme yükseliş yoludur. Yani, "Ey Rabbim, bu aşağı âlemden yüce âleme yükseliş yolunu bizim üzerimize bir bostan gibi latif yap! Ey şerefli olan Rabbimiz, muhakkak bizim dönüş yerimiz ve menzilimiz sensin!"

Bu beyt-i şerifte, `إِلَى اللَّهُ مَرْجِعُعكم` (Maide, 5/48 vb.) ya'ni, "Sizin merci'iniz Allâh'tır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ve “yol”dan murâd, esfel-i sâfi-lîn mertebesinden âlem-i ulvîye urûc yoludur. Ya'ni, "Yâ Rab, bu âlem-i süf-lîden âlem-i ulvîye urûc yolunu bizim üzerimize bir bostân gibi latîf yap! Ey şerîf olan Rabbimiz, muhakkak bizim merci'imiz ve menzilimiz sensin!"

2545. Mü'minler haşrde derler ki: "Ey melek, cehennem müşterek yol değil mi idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2545. Müminler haşirde derler ki: "Ey melek, cehennem ortak yol değil miydi?"

Bu şerefli beyitte, Meryem Suresi'nde geçen "وَإِنْ مِنْكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حتماً مَقْضِياً ثم ننجى الَّذِينَ اتَّقَوْا وَ نَذَرَ الظَّالِمِينَ فِيهَا جِثِياً" (Meryem, 19/71-72) yani, "Sizden cehenneme dâhil olmayan kimse yoktur; bu, Rabbinin üzerine kesinleşmiş bir hükümdür. Sonra biz takva sahiplerini kurtarırız ve zalimleri diz çökmüş hâlde orada bırakırız" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. "Cehennem"den maksat, tabiat ve nefsaniyet âlemidir. Ve insanlık fertlerinin hepsi istisnasız tabiat ve nefsaniyet âleminde oluşurlar. İnsanın esfel-i safilîne (en aşağı mertebeye) reddi, Hakk'ın kesinleşmiş bir kazasının sonucudur. Sonra takva ehli, mücahedeleri (nefisle mücadeleleri) ve riyazatları (nefsî perhizleri) ve ibadetleri sebebiyle bu cehennemden kurtuluş bulurlar; ve nefsin ve tabiatın esiri olanlar burada mahpus olarak kalırlar. Ne zaman ki kıyamet-i kübra (büyük kıyamet) olur, bu tabiat âlemi ahiretin cismani cehennemine dönüşür, ehli olan zalimleri de taşır. İşte bu hakikate dayanarak, müminler kıyamette meleklere derler ki: "Cehennem kafirler ile aramızda ortak bir yol değil miydi?"

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Meryem'de vaki `وَإِنْ مِنْكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حتماً مَقْضِياً ثم ننجى الَّذِينَ اتَّقَوْا وَ نَذَرَ الظَّالِمِينَ فِيهَا جِثِياً` (Meryem, 19/71-72) ya'ni, “Sizden ce-henneme dâhil olmayan kimse yoktur; senin Rabbin üzerine bir hatm-i mak-dîdir. Sonra biz ittikā edenlere necât veririz ve zâlimleri diz çökmüş oldukla- n halde orada terk ederiz" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. "Cehennem"den murâd, âlem-i tabîat ve nefsâniyyettir. Ve efrâd-ı beşeriyyenin hepsi bilâ-istisnâ âlem-i tabîat ve nefsâniyyette tekevvün ederler. Beşerin esfel-i sâfilîne reddi, Hakk'ın münhatim olan bir kazâsı neticesidir. Sonra ehl-i takvâ, mücâhedeleri ve riyâzetleri ve ibâdetleri sebebiyle bu cehennemden necât bulurlar; ve esîr-i nefs ve tabiat olanlar burada mahbûs olarak kalırlar. Vaktâki kıyâmet-i kübrâ olur, bu âlem-i tabîat âhiretin cehennem-i cismânîsine inkılâb eder, ehli olan zalemeyi de hâmil bulunur. İşte bu hakikata mebnî, mü'minler kıyâmette melâikeye derler ki: "Cehennem küffâr ile aramızda müşterek bir yol değil mi idi?"

2546. Mü'min ve kafir onun üzerinde geçmek lazımdır. Biz bu yolda duman ve ateş görmedik.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2546. Mü'min ve kâfir onun üzerinden geçmek lâzımdır. Biz bu yolda duman ve ateş görmedik.

Mü'min ve kâfirin cehennem üzerinden geçmesine Hak Teâlâ'nın kesin hükmü olduğu hâlde, biz geçtiğimiz yollarda duman ve ateş görmedik.

Mü'min ve kâfirin cehennem üzerinden geçmesine Hakk'ın hükm-i kat'îsi olduğu halde, biz geçtiğimiz yollarda duman ve ateş görmedik.

2547. İşte cennet ve eymenlik bârgâhı! İmdi o alçak güzergâh nerede?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2547. İşte cennet ve emniyet sarayı! Şimdi o alçak geçit nerede?

"Bârgâh", izin ve ruhsat yeri ve hükümdar sarayının salonu anlamlarındadır. "Eymen", çok uğurlu ve bereketli demektir. "İşte önümüzde zevk ve safa yeri olan cennet ve gerçek padişah olan Hakk'ın saadet ve uğur salonu! Şu hâlde o azap yeri olan alçak geçit nerede kaldı? Bizim de oradan geçmemiz lazımdı!"

"Bârgâh", izin ve ruhsat mahalli ve hükümdar sarayının salonu ma'nâlarındadır. "Eymen", çok meymenetli ve uğurlu demektir. "İşte önümüzde mahall-i zevk ü safâ olan cennet ve şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın saâdetlilik ve meymenetlilik salonu! Şu halde o azâb mahalli olan alçak geçit nerede kaldı? Bizim dahi oradan geçmemiz lâzım idi!"

2548. İmdi melek der ki: "O yeşil bağçeyi ki, filân yerde geçitte görmüş idiniz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2548. Şimdi melek der ki: "O yeşil bahçeyi ki, filan yerde geçitte görmüştünüz."

2549. "Cehennem ve şedîd olan siyasetgah o idi; sizin üzerinize bağ ve bostân ve ağaç oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2549. "Cehennem ve şiddetli siyaset yeri oydu; sizin üzerinize bağ, bostan ve ağaç oldu."

Müminlerin bu sorusuna karşılık yüce melekler onlara cevap olarak derler ki: "Bu cismanî cennete gelirken, geçiş yolunda falan yerde yeşil bir bahçe görmüştünüz. İşte cehennem ve suçluların korkunç siyaset yeri orasıydı. Fakat siz oradan geçerken, sizin üzerinize o korkunç yer bağlık, bostanlık ve ağaçlık bir saha oldu."

Mü'minlerin bu suâline karşı melâike-i kirâm onlara cevâben derler ki: "Bu cennet-i cismânîye gelirken, güzergâhta filân mahalde bir yeşil bağçe görmüş idiniz. İşte cehennem ve mücrimlerin korkunç siyâsetgâhı orası idi. Fakat siz oradan geçerken, sizin üzerinize o mahûf mahal bağlık ve bostanlık ve ağaçlık bir sâha oldu."

2550. "Vaktaki bu cehennem huylu nefsi, ateşe mensub olan fitneci kafiri,"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2550. "O cehennem huylu nefsi, ateşe mensup olan fitneci kâfiri,"

2551. "Cehdler ettiniz ve o pūr-safâ oldu; Allah için ateşi söndürdünüz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2551. "Çabalar gösterdiniz ve o çok saf oldu; Allah için ateşi söndürdünüz."

Dünya hayatınızda mücadele ve riyâzâtlar (nefsî perhizler) yaparak, cehennem tabiatlı olan ve cehennem cinsinden olup, işi gücü fitne ve fesat çıkarmaktan ibaret bulunan nefsinizi birtakım murdar ve habis sıfatlardan arındırarak saf hâle getirdiniz ve nefse ait hazlar ateşlerini Allah için söndürdünüz. Siyaset yeri olan mahal size tenezzüh yeri oldu. Burada, cennet ve cehennem hakkında biraz açıklama yapılması faydalıdır.

Bilinmeli ki, cennet ve cehennemin her âlemde zuhur yerleri vardır. Öncelikle ilahi ilimde sabit hakikatleri vardır. İkinci olarak, ilmi varlıklarının benzerleri misal âleminde oluşmuştur. Üçüncü olarak, şehadet âleminde, yani dünyada her ikisi de birbirine karışık olarak görünür. Çünkü dünya, ahiret zuhur yerlerine göre geniş değilse de, her şeyi toplayıcıdır. Nitekim elem ve lezzetin karışımını her zaman bu âlemde zevken biliriz. Dördüncü olarak, insan âleminde mevcuttur. Çünkü ruh ve kalp makamı ve kemalatları aynen cennettir. Ve nefis ve heva ve onların gerektirdikleri aynen cehennemdir. Bunun için kalp ve ruh makamına dahil olanlar ve güzel ahlak ve razı olunan sıfatlarla nitelenenler, çeşitli nimetlerle nimetlenirler. Ve nefis ve lezzetleri ve heva ve şehvetleri ile meşgul olanlar, çeşitli belalarla azap olurlar. Nitekim Yüce Allah, "Şüphesiz cehennem kâfirleri kuşatmıştır" (Tevbe, 9/49; Ankebût, 29/54) buyurur. Celaleddin-i Devvanî (k.s.) hazretleri Zevra Haşiyesi'nde buyururlar ki: "Bu ayet-i kerimeyi te'vile (yorumlamaya) gerek yoktur. Zira kâfirlerin kötü inançları ve razı olunmayan ahlakları ahiret neşesinde cehennem suretinde zuhur edip, kâfirleri azaplandıracaktır." Bu manayı destekleyici olarak (s.a.v.) Efendimiz buyururlar: "Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçedir, yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur." Beşinci olarak, cennetin ve cehennemin en son zuhur yerleri ahirettedir. Ve bunlar ruhani değil cismanidir. Ve lakin bu cismaniyette ruhani neşe galiptir. Nefsani neşenin galip olduğu bu şehadet âleminin hallerine bakıp da, cismani cennet ve cehennem hakkında istidlal yoluyla hüküm verenler hata ederler. Örneğin bu âlemin maddi suretleri bir karar üzerine olmayıp, bozulur. Zira temel kanunları bunu gerektirir. Fakat cismani cennet ve cehennemin suretleri sabit ve kalıcıdır. Ve onların temel kanunlarının icabı da böyledir. Buna göre bu âlemde akıl ve mantığın kabul edemeyeceği haller, cismani cennet ve cehennemde makuldür. Ve o ortamda bu hallere hayret olunmaz. Bunun benzeri bu âlemde de mevcuttur. Örneğin şehadet âleminde insanın havada uçması ve deniz üstünde yürümesi mümkün değil iken, uyuyan kimse rüyasında havada uçar ve su üzerinde yürür. O kimse kendisinin hayal âleminde meydana gelen bu hâline o ortam içinde bulundukça şaşırmaz, pek tabii görür. Fakat uyanıp, şehadet âleminin hükümler dairesine geri dönünce, rüyadaki hâline hayret ve şaşkınlık duyar. Zira o dakikada hayal ortamının hükümler dairesinden çıkmıştır. İşte, gerek berzah halleri, gerek cismani cennet ve cehennem ortamları bu hâle benzerdir. Kitabullah'ın haber verdiği bu ortamların garip halleri, gaflet ehli tarafından şehadet âlemine kıyas olunduğu için uzak görülür ve inkâr edilir.

"Hayât-ı dünyeviyyenizde mücâhede ve riyâzetlerde bulunarak, cehennem tabîatlı olan ve cehennem cinsinden olup, işi gücü fitne ve fesâd koparmaktan ibâret bulunan nefsinizi birtakım murdâr ve habîs sıfatlarından tecrîd ederek sâf yaptınız ve huzûzât ateşlerini Allâh için söndürdünüz. Siyaset-gâh olan mahal size tenezzüh-gâh oldu." Burada, cennet ve cehennem hakkında biraz îzâhât i'tâsı fâidelidir.

Ma'lûm olsun ki, cennet ve cehennemin her bir âlemde mezâhiri vardır. Evvelâ ilm-i ilâhîde a'yân-ı sâbiteleri vardır. Sâniyen vücûd-ı ilmilerinin emsâli âlem-i misâlde mütekevvindir. Sâlisen, hazret-i şehadette, ya'ni dünyâda her ikisi de birbirine karışık olarak zâhirdir. Zîrâ dünyâ mezâhir-i âhirete nazaran geniş değilse de cem'iyyetlidir. Nitekim elem ve lezzetin imtizâcını her zaman bu âlemde zevken biliriz. Râbian, âlem-i insânîde mevcûddur. Zîrâ makām-ı rûh ve kalb ve kemâlâtı ayn-ı naîmdir. Ve nefis ve hevâ ve muktezayâtı ayn-ı cehennemdir. Bunun için makām-ı kalbe ve rûha dâhil olanlar ve ahlâk-ı hamîde ve sıfât-ı marzıyye ile muttasıf bulunanlar, envâ'-ı naîm ile mütena'im olurlar. Ve nefis ve lezzâtı ve hevâ ve şehevâtı ile meşgül olanlar, envâ'-ı belâyâ ile muazzeb olurlar. Nitekim Hak Teâlâ إِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ (Tevbe, 9/49; Ankebût, 29/54) ya'ni, "Cehennem şimdiki halde kafirleri muhîttir" buyurur. Celâleddín-i Devvânî (k.s.) hazretleri Zevrâ' Hâşiyesi'nde buyururlar ki: "Bu âyet-i kerîmeyi te'víle hâcet yoktur. Zîrâ kâfirlerin sû'-i i'tikādları ve ahlâk-ı nâ-marzıyyeleri neş'e-i uhrâda sûret-i cahîmde zuhûr edip, küffârı muazzeb kılacaktır." Bu ma'nâyı müeyyid olarak (s.a.v.) Efendimiz buyururlar: أَلْقَبْرُ رَوْضَةٌ مِنْ رِيَاضِ الْجَنَّةِ أَوْ حُفْرَةٌ مِنْ حُفَرِ النِّيرَانِ yani, "Kabir ya cennet bağçelerinden bir bağçedir, veyâhût cehennem çukurlarından bir çukurdur." Hâmisen, cennetin ve cehennemin en son mezâhiri âhirettedir. Ve bunlar rûhânî değil cismânîdir. Ve lâkin bu cismâniyyette neş'e-i rûhâniyye gālibdir. Neş'e-i nefsâniyye galib olan bu âlem-i şehadetin ahvâline bakıp da, cennet ve cehennem-i cismânî hakkında istidlâlen hüküm verenler hatâ ederler. Me- selâ bu âlemin suver-i maddiyâtı bir karâr üzerine olmayıp, bozulur. Zîrâ kavânîn-i esâsiyyeleri bunu iktizâ eder. Fakat cennet ve cehennem-i cismânînin suveri sâbit ve berkarârdır. Ve onların kavânîn-i esâsiyyelerinin îcâbı da böyledir. Binâenaleyh bu âlemde akıl ve mantığın kabûl edemeyeceği ahvâl, cennet ve cehennem-i cismânîde ma'küldür. Ve o mevtında bu ahvâle hayret olunmaz. Bunun nazîri bu âlemde de mevcuttur. Meselâ âlem-i şehadette insanın havada uçması ve deniz üstünde yürümesi mümkin değil iken, uyuyan kimse rü'yâsında havada uçar ve su üzerinde yürür. O kimse kendisinin âlem-i hayâlde vâki' olan bu hâline o mevtın içinde bulundukça taaccüb etmez, pek tabîî görür. Fakat uyanıp, âlem-i şehadetin ahkâmı dâiresine avdet edince, rü'yâdaki hâline hayret ve taaccüb eder. Zîrâ o dakikada mevtın-ı hayâlin dâire-i ahkâmından çıkmıştır. İşte, gerek ahvâl-i berzah, gerek cennet ve cehennem-i cismânî mevtınları bu hâle mümâsildir. Kitâbullâh'ın haber verdiği bu mevtınların garâib-i ahvâli, ehl-i gaflet tarafından âlem-i şehadete kıyâs olunduğu için istib'âd ve inkâr olunur.

2552. Şehvet ateşi ki, şu'le vururdu, takva yeşilliği ve hidayet nûru oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2552. Şehvet ateşi ki, alevlenirdi, takva yeşilliği ve hidayet nuru oldu.

2553. Sizden gazab ateşi de hilm oldu; cehil zulmeti dahi sizden ilim oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2553. Sizden gazap ateşi de yumuşak huyluluk oldu; bilgisizlik karanlığı dahi sizden ilim oldu.

2554. Hırs ateşi sizden îsâr oldu; ve o hased diken gibi idi, gülzar oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2554. Hırs ateşi sizden yayıldı; ve o haset diken gibiydi, gül bahçesi oldu.

2555. Vaktaki siz bütün bu kendi ateşlerinizi Hak için evvel-be-evvel söndürdünüz;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2555. O vakit ki siz bütün bu kendi ateşlerinizi Hak için başlangıçtan itibaren söndürdünüz;

2556. Ateşe mensub olan nefsi bir bağ gibi yaptınız, onda vefâ tohumunu ektiniz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2556. Ateşe mensup olan nefsi bir bağ gibi yaptınız, onda vefa tohumunu ektiniz.

Bilinmeli ki; nefsin şehvet ve gazap, hırs ve haset gibi sıfatlarının birer hakikati vardır. Bunların bu hakikatlerini değiştirmek imkânsızdır. Fakat bunların kullanım yerini değiştirmek mümkündür. Örneğin nefsin şehvetleri ve arzuları, fani âlemden baki âleme; ve gazabı dünya işleri için kullanılmayıp, ahiret işlerine; ve hırsı dünyevi değersiz şeyleri toplama yerine, sevap kazanmaya yönlendirilir. Bir kimse bu hale muvaffak olursa, şehveti takva bitkisine ve hidayet nuruna; ve gazabı dünya işlerinde hilme (yumuşak huyluluğa); ve hırsı dünya işinde cömertliğe karşılık gelir. Ve bu sayede nefsinin cehalet karanlığını ilim; ve kalbini azap eden hasedini de her salih ve takva sahibi olan kimselere karşı olan gıptası (imrenmesi) örter.

Ma'lûm olsun ki; nefsin şehvet ve gazab, hırs ve hased gibi sıfatlarının birer hakikatı vardır. Bunların bu hakîkatlarını tebdíl etmek imkânı yoktur. Fakat bunların mahall-i isti'mâlini tebdîl etmek mümkindir. Meselâ nefsin şeh- vetleri ve arzûları, âlem-i fânîden âlem-i bâkîye; ve gazabı umûr-ı dünyâ için isti'mâl edilmeyip, umûr-ı uhrevîye; ve hırsı müzahrefât-ı dünyeviyyenin cem'i yerine, celb-i sevâba imâle olunur. Bir kimse bu hâle muvaffak olursa, şehveti sebze-i takvâya ve nûr-ı hidâyete; ve gazabı umûr-ı dünyeviyyede hilme; ve hırsı emr-i dünyâda sahâvete tekabül eder. Ve bu sâyede nefsinin zulmet-i cehlini ilim; ve kalbini ta'zîb eden hasedini de her sâlih ve müttakî olan kimselere karşı olan gıbtası setr eder.

2557. Onda zikir ve tesbîh bülbülleri çemende ve ırmak kenarında latif terennüm edicilerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2557. Onda zikir ve tesbih bülbülleri çimenlikte ve ırmak kenarında hoş nağmeler söyleyenlerdir.

Arazdan (kendi başına var olmayan, cevhere bağlı olan) ibaret olan amellerin, ahiret âleminde uygun birer şekil kazanacakları, yukarıda 959 numaralı beyitte açıklanmıştı. Bu hakikate göre, riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ehli olanların nefislerindeki zikirler ve tesbihlerin her biri bülbül; ve ihlasları çimenlik; ve tevhid bilgileri akan bir nehir şekline girip, ebediyet âleminde hoş nağmeler söyleyen olurlar.

Arazdan ibaret olan amellerin, âlem-i âhirette birer sûret-i münâsibe iktisâb edecekleri, yukarıda 959 numaralı beyitte îzâh edilmiş idi. Bu hakîkata binâen, ehl-i mücâhedenin nefislerindeki zikirler ve tesbihlerin her birerleri bülbül; ve ihlâsları çemenistân; ve ilm-i tevhîdleri bir nehr-i cârî sûretine girip, âlem-i bakāda latîf terennüm edici olurlar.

2558. Hakk'ın da'vet edicisine icâbet etmişsiniz; nefis cahîmine su getirmişsiniz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2558. Hakk'ın davet edicisine icabet etmişsiniz; nefis cehennemine su getirmişsiniz!

"Hakk'ın davet edicisi"nden kastedilen, peygamberler ve onların vârisleri olan evliyalardır. "Nefis cehennemine su getirmek"ten kastedilen, emmare nefsi (kötülüğü emreden nefis) mutmainne nefis (huzura ermiş nefis) yapmaktır.

"Hakk'ın dâîsi"nden murâd, enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâdır. "Nefis cahîmine su getirmek"ten murâd, nefs-i emmâreyi nefs-i mutmainne yapmaktır.

2559. Bizim cehennemimiz dahi sizin hakkınızda yeşillik ve gülşen ve berg ve nevâ oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2559. Bizim cehennemimiz dahi sizin hakkınızda yeşillik, gül bahçesi ve azık ve yiyecek oldu.

"Berg ve nevâ", dinlenme sebeplerinden olan mal, mülk ve eşya anlamındadır. Yani, "Siz nefsinizin ateşini dünya hayatında iken söndürdünüz ve onu gül bahçesi ve bülbül bahçesi yaptınız; burada o nefse karşılık gelen cehennem dahi size karşı nefsinizin cinsinden olarak yeşilliğe, gül bahçesine ve dinlenme sebeplerinden olan eşyaya dönüştü."

"Berg ve nevâ", esbâb-ı istirahattan olan mal ve menâl ve eşyâ ma'nâsınadır. Ya'ni, "Siz nefsinizin ateşini hayât-ı dünyeviyyede iken söndürdünüz ve onu gülistân ve bülbülistân yaptınız; burada o nefse tekabül eden cehennem dahi size karşı nefsinizin cinsinden olarak yeşillik ve gülşen ve esbâb-ı istirahattan olan eşyâya munkalib oldu."

2560. Ey oğul, ihsâna mükafat nedir? Lütuf ve ihsân ve mu'teber olan sevabdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2560. Ey oğul, ihsana karşılık nedir? Lütuf ve ihsan ve muteber olan sevaptır.

2561. Siz demediniz mi ki, “Biz kurbanîleriz; evsaf-ı bakā huzurunda biz fanileriz."!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2561. Siz demediniz mi ki, “Biz kurban edilmişleriz; kalıcı özelliklerin huzurunda biz fanileriz."!

Yani, demediniz mi ki, “Biz varlığımızı ve benliğimizi Hakk'ın varlığında kurban ettik ve nefsimize ait sıfatlarımızı Hakk'ın kalıcı sıfatlarında fani kıldık. Yani, fenâ fillâh (Allah'ta yok olma) ve bakā billâh (Allah ile kalıcı olma) hâllerini seçtik."!

Ya'ni, demediniz mi ki, “Biz varlığımızı ve enâniyyetimizi Hakk'ın varlığında kurbân ettik ve sıfât-ı nefsâniyyemizi Hakk'ın sıfat-ı bâkiyesinde fânî ettik. Ya'ni, fenâ fillâh ve bakā billâh hallerini ihtiyâr ettik."!

2562. "Biz gerek kallâş ve gerek dîvâneyiz; o sâkînin ve o kadehin sarhoşuyuz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2562. "Biz ister kallâş (hiçbir şeyi olmayan, müflis) olalım, ister deli olalım; o sâkînin ve o kadehin sarhoşuyuz."

"Kallâş", adı sanı olmayan, hiçbir şeyi bulunmayan, müflis ve kâinattan soyutlanmış kişiye denir. Burada, kâinattan soyutlanmış olan kişi kastedilir ki, bu, fenâ hâlinde (varlığını Allah'ta yok etme hâli) bulunan Allah dostlarından kinayedir. "Sâkî"den kasıt, Hak Teâlâ'dır; ve "kadeh"ten kasıt, ilâhî aşk şarabı kadehidir. Yani, "Biz ister kâinattan soyutlanmış olalım, ister aklın tavrından soyutlanmış olalım, her hâlükârda ilâhî aşk şarabından sarhoş olmuş kimseleriz!"

"Kallâş”, bî-nâm u neng ve hiçbir şeyi olmayan müflis ve kâinâttan mücerred olan kimseye derler. Burada, kâinâttan tecerrüd etmiş olan kimse murâd olunur ki, hâl-i fenâda bulunan evliyâullâhtan kinâyedir. “Sâkî"den murâd, Hak; ve "kadeh"ten murâd, şarâb-ı aşk-ı ilâhî kadehidir. Ya'ni, "Biz gerek kâinâttan ve gerek tavr-ı akıldan mücerred olalım, her halde şarâb-ı aşk-ı ilâhîden sarhoş olmuş kimseleriz!"

2563. "Biz O'nun hat ve fermânına baş koyarız; tatlı canı kul olarak veririz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2563. "Biz O'nun hattına ve fermanına baş koyarız; tatlı canı kul olarak veririz!"

"Girevgân", rehin edilmiş anlamına geldiği gibi, kul ve köle anlamına da gelir. Yani, "Biz nefsimizi Hakk'ın dışındaki şeylere teslim etmedik; Hakk'ın emir ve fermanına bıraktık. Ve tatlı canımızı da nefsimizin kulu değil, Hakk'ın kulu yaptık!"

"Girevgân", rehin edilmiş ma'nâsına geldiği gibi, bende ve kul ma'nâsına da gelir. Ya'ni, "Biz nefsimizi Hakk'ın mâsivâsına teslîm etmedik; Hakk'ın emir ve fermânına bıraktık. Ve tatlı canımızı da nefsimizin kulu değil, Hakk'ın kulu yaptık!"

2564. "Dostun hayali bizim sırlarımızda oldukça, çâkerlik ve can fedalığı bizim işimizdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2564. "Dostun hayali bizim sırlarımızda oldukça, kulluk ve can fedakârlığı bizim işimizdir."

2565. "Her nerede bela şem'ini parlattılarsa, yüz binlerce âşıkın canını yaktılar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2565. "Her nerede bela mumunu parlattılarsa, yüz binlerce âşığın canını yaktılar!"

"Bela mumu"ndan kasıt, ilâhî aşktır. "Yüz binlerce âşık"tan kasıt, âlemin mazharlarıdır. Çünkü her bir mazhar kendi Rabb'ine âşıktır. Buraya kadar, "Siz böyle dediniz" diyerek, yüce melekler Allah'ın has kullarının sözlerini onlara hitaben naklederler. Buradan itibaren gelen beyitler, doğrudan doğruya Hz. Pîr'in yüce dilindendir. Bilinmeli ki, meleklerin bu hitabı yalnız ahirete özgü değildir. Dünya hayatında fenâ ve bakâ mertebelerine ulaşmakla peşin cennete (cennet-i âcile) kavuşan bütün Allah dostlarına bu âlemde de gerçekleşmektedir. Yani, "Herhangi bir gönülde bu aşk ateşini yaktılarsa, diğer mazharların canlarını ve hakikatlerini o gönülde o aşk ile yaktılar." Nitekim العشق نار يحرق ما سوى المحبوب yani, "Aşk bir ateştir ki, sevgiliden başkasını yakar" demişlerdir. Bu yüce beytin birinci anlam yönü budur. İkinci anlam yönü de şudur ki: "Her kimin gönlünde aşk ateşini yaktılarsa, nihayet onu kemâl mertebesine getirdiler ve onun aracılığıyla birçok noksan kişinin canlarına bu aşk ateşini aşıladılar."

"Şem'-i bela"dan murâd, aşk-ı ilâhîdir. "Yüz binlerce âşık"tan murâd, mezâhir-i âlemdir. Zîrâ her bir mazhar kendinin Rabb'ine âşıktır. Buraya kadar, "Siz böyle dediniz" diyerek, melâike-i kirâm Allah'ın hâs kullarının sözlerini onlara hitâben naklederler. Buradan i'tibâren vârid olan ebyât, doğrudan doğruya Hz. Pîr'in lisân-ı şerîflerindendir. Ma'lûm olsun ki, melâikenin bu hitâbı yalnız âhirete mahsûs değildir. Hayât-ı dünyeviyyede fenâ ve bakâ mertebelerine nâiliyyetle cennet-i 'âcile, vâsıl olan bilcümle evliyâullâha bu âlemde de vâki' olmaktadır. Ya'ni, "Herhangi bir gönülde bu âteş-i aşkı yaktılarsa, mezâhir-i sâirenin canlarını ve hakîkatlarını o gönülde o aşk ile yaktılar." Nitekim العشق نار يحرق ما سوى المحبوب ya'ni, "Aşk bir ateştir ki, mahbûbun gayrini yakar" demişlerdir. Bu beyt-i şerîfin birinci vecih ma'nâsı budur. İkinci vecih dahi budur ki: "Her kimin gönlünde âteş-i aşkı yaktılarsa, nihâyet onu mertebe-i kemâle getirdiler ve onun vâsıtasıyla birçok nâkısların canlarına bu aşk ateşini aşıladılar."

2566. Evin içinde olan âşıklar, yârin yüzünün şem'ine pervânedirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2566. Evin içinde olan âşıklar, sevgilinin yüzünün mumuna pervânedirler.

"Ev"den maksat, kalptir. Yani, "Kendi kalplerine girmiş olan âşıklar, o kalbin penceresinden gerçek sevgili olan Hakk'ın güzelliğini seyrederler ve O'nun mum gibi olan güzelliğinin pervânesi olmuşlardır."

"Hâne"den murâd, kalbdir. Ya'ni, "Kendi kalblerine girmiş olan âşıklar, o kalbin penceresinden yâr-ı hakîkî olan Hakk'ın cemâlini temâşâ ederler ve O'nun şem'i gibi olan cemâlinin pervânesi olmuşlardır."

2567. Ey gönül, oraya git ki, seninle rûşenlerdir; ve belalardan sana zırh gibidirler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2567. Ey gönül, oraya git ki, seninle aydınlanırlar; ve belalardan sana zırh gibidirler!

"Ey gönül" hitabı, Hakk Yolcularınadır. Ve cüz'ün zikri, küllün iradesi türündendir. Yani, "Ey Hakk Yolcusu, ilahi âriflerin sohbetini seç ki, sana aydınlık olurlar ve sana iç sıkıntısı vermezler, nur verirler. Ve sana yönelecek türlü belalara karşı zırh gibi olurlar." "Cûşen" [veya "cevşen"], zırhlı elbise anlamındadır. Gaziler eski zaman savaşlarında giyerlerdi. Nasıl ki Muîneddîn-i Çiştî hazretleri buyururlar ki: "Bir ihtiyaçla gelen kimseyi mahrum edip geri çevirmemek, âriflerin en aşağı derecesidir."

"Ey gönül" hitâbı sâlikleredir. Ve zikr-i cüz' irâde-i küll kabîlindendir. Ya'ni, "Ey sâlik, urefâ-yı ilâhiyyenin sohbetini ihtiyâr et ki, sana aydınlık olurlar ve sana iç sıkıntısı vermezler, nûr verirler. Ve sana teveccüh edecek envâ'-ı belâlara karşı zırh gibi olurlar." "Cûşen" [veyâ "cevşen"], zırhlı elbise ma'nâsınadır. Gāzīler eski zaman harblerinde giyerler idi. Nitekim Muîneddîn-i Çiştî hazretleri buyururlar ki: "Bir hâcetle gelen kimseyi mahrûm edip geriye çevirmemek, âriflerin en aşağı derecesidir."

2568. Senin kabahatlerin üzerine iyilik ederler; can içinde sana yer yaparlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2568. Senin kabahatlerin üzerine iyilik ederler; can içinde sana yer yaparlar.

2569. Ondan dolayı sana can içinde yer yaparlar, tâ ki seni kadeh gibi pür-bâde etsinler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2569. Ondan dolayı sana can içinde yer yaparlar, tâ ki seni kadeh gibi pür-bâde etsinler.

O ilâhî âriflerin sana canlarının içinde yer vermeleri, senin kadeh gibi olan kalbini ilâhî aşk şarabı ile doldurmak içindir.

O urefâ-yı ilâhiyyenin sana canlarının içinde yer vermeleri, senin kadeh gibi olan kalbini aşk-ı ilâhî şarabı ile doldurmak içindir.

2570. Onların canının içinde ev tut; ey parlak ay, felekte hâne tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2570. Onların canının içinde ev tut; ey parlak ay, felekte hâne tut!

O Hakk'ı bilenlerin canlarının içine muhabbetini bırak ve gönüllerine gir. Ey ayın on dördü gibi parlak isti'dâdı (yatkınlığı) olan sâlik (Hakk Yolcusu), o âriflerin kalplerinde mesken edin!

O urefâ-yı Hakk'ın canlarının içine muhabbetini ilkā et ve gönüllerine gir. Ey isti'dâdı ayın on dördü gibi parlak olan sâlik, o âriflerin kalblerinde mesken ittihâz et!

2571. Utârid gibi gönül defterini sana açsınlar, tâ ki sırları sana izhâr etsinler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2571. Utarid gibi gönül defterini sana açsınlar, tâ ki sırları sana açıklasınlar!

Bu şerefli beyitte, insân-ı kâmilin Utarid gezegenine benzetilmesinin sebebi şudur: Güneş sistemimizin bütün yapısına insân-ı kebîr (büyük insan) derler. Ve onu oluşturan gezegenlerin her birinin ruhanî özelliklerine, astroloji ilminde birer özellik atfederler. Utarid gezegenine de "yazma" özelliği verilip, ona "feleğin kâtibi" derler. Ve yeryüzünde bulunan kâtipleri ve bütün kalem ehli kişileri bu gezegene mensup sayarlar. İnsân-ı kâmil bu sistemin özü ve hulâsası olduğu için, bütün gezegenlerin özelliklerini kendinde toplar. Cenâb-ı Pîr yukarıdaki beyitte "Ey parlak dolunay, felekte ev tut!" buyurdukları için, burada da, "Sohbetinde bulunacağın insân-ı kâmiller sana Utarid gibi gönül defterini açıp, Hakk'ın sırlarını açıklasınlar!" buyurarak, insân-ı kâmilin isimleri toplayıcılığına işaret ederler.

Bu beyt-i şerîfte, kâmilin Utârid seyyâresine teşbîhinin vechi budur ki: Manzûme-i şemsiyyemizin hey'et-i mecmûasına insân-ı kebîr derler. Ve onu teşkîl eden seyyârelerin her birinin rûhâniyyetlerine ilm-i nücûmda birer hâssa tevcîh ederler. Ve Utârid seyyâresine de "kitâbet" hâssası verilip, “kâtib-i felek" derler. Ve arzda bulunan kâtibleri ve bilcümle ehl-i kalemi bu seyyâreye mensûb addederler. İnsân-ı kâmil bu manzûmenin zübdesi ve hülâsası olduğu için, bilcümle seyyârâtın havâssını câmi'dir. Cenâb-ı Pîr yukarıki beyitte "Felekte hâne tut ey bedr-i münîr!" buyurdukları cihetle, burada da, "Sohbetinde bulunacağın insân-ı kâmiller sana Utârid gibi gönül defterini açıp, esrâr-ı Hakk'ı ızhâr etsinler!" buyurup, insân-ı kâmilin cem'iyyet-i esmâiyyesine işaret ederler.

2572. Akrabanın önünde âvâre gibi ol; eğer ay parçası isen, kâmil ay üzerine çarp!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2572. Akrabanın önünde âvâre gibi ol; eğer ay parçası isen, kâmil ay üzerine çarp!

"Kâmil ay"dan kasıt, (s.a.v.) Efendimiz ve onların kâmil vârisleri olan yüce evliyalardır. Çünkü Resûl-i Ekrem Efendimiz küllün küllüdür (bütünün bütünüdür); onların vârisleri ise küldür (bütündür). Hakikat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) bütünü ve cüz'ü (parçayı) kuşatır. Küll olan Peygamber vârisleri ise kendi cüz'lerinin (parçalarının) ruhlarının imamıdır. "Ay parçası"ndan kasıt, ya ezelde küllü'l-külle (bütünün bütününe) mensup olan bir velî, ya da küle (bütüne) mensup olan bir mü'mindir. Yani, "Akrabaların önünde yabancı ve âvâre gibi ol. Çünkü topraktan gelen akrabalığın hükmü yoktur; aksine asıl akrabalık dinî akrabalıktır. Bu sebeple, eğer yatkınlığın parlak ise, bütünün olan kâmil ay üzerine çarp ve ona ulaş!"

“Kâmil ay”dan murâd, (s.a.v.) Efendimiz ve onların vâris-i kâmilleri olan evliyâ-yı izâmdır. Zîrâ Resûl-i Ekrem Efendimiz küllün küllüdür; onların vârisleri ise külldür. Hakikat-ı muhammediyye küllü ve cüz'ü muhîttir. Küll olan verese-i Peygamberî ise kendi cüz'lerinin ervâhının imâmıdır. “Ay parçası”ndan murâd, ya ezelde küllü'l-külle mensûb olan bir velî, ve yâhût külle mensûb olan bir mü'mindir. Ya'ni, “Akrabânın önünde yabancı ve âvâre gibi ol. Zîrâ karâbet-i tıyniyyenin hükmü yoktur; belki asıl karâbet karâbet-i dîniyyedir. Binâenaleyh, eğer isti'dâdın parlak ise, küllün olan kâmil ay üzerine çarp ve ona vâsıl ol!”

2573. Cüz'ün küllünden perhîzi nedir? Muhalif ile bu bütün ihtilât nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2573. Cüz'ün küllünden sakınması nedir? Muhalif ile bu bütün karışma nedir?

Cüz' olan müminlerin, kendi küll'leri olan kâmillerin sohbetinden sakınıp kaçmaları ne demektir? Sâliklerin, kendi cinsleri olmayan muhalif kimseler ile sohbet ve karışmalarında ne anlam vardır?

Cüz' olan mü'minlerin kendi küll'leri olan kâmillerin sohbetinden perhîz edip kaçmaları ne demektir? Sâliklerin kendi cinsleri olmayan muhâlif kimseler ile sohbet ve ihtilâtlarında ne ma'nâ vardır?

2574. Cinsi gör, revişte nev' olmuş; gaybları gör, kurtuluşta ayn olmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2574. Cinsi gör, gidişte nev' olmuş; gaybları gör, kurtuluşta ayn olmuş.

"Cins"ten maksat, küllî olan; ve "nev'"den maksat, o cinsin cüz'î olanıdır. Örneğin hayvan cinsi bir küllîdir ki, onun insan, at ve koyun gibi nev'leri vardır. Yani, "İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) diğer insanlık fertlerine göre bir cins ve küllîdir. Ve diğer insanlar ise nev' (tür) konumundadır. Bu sebeple cins ve küllî olan insân-ı kâmili gör ki, gidişte ve dünya hayatı gidişinde, nev' olan diğer beşer fertleri hâlinde görünür. Hâlbuki, kâmillerin manevî hâlleri gayb mertebesindedir. Bununla birlikte sen bu gaybları gör ki, beşerî sıfatlardan kurtuluş içinde oldukları hâlde, "ayn" (tekil hakikat) olmuşlardır ve taayyün (belirginleşme) âlemindedirler. Yani, kâmil hakikatiyle gaybdır; ve beşerî suretiyle "ayn"dır. Başka bir ifadeyle, kâmillerin "gayb" olan hakikatleri "Allah" ism-i câmi'inin (tüm isimleri toplayan Allah isminin) mazharı (tecelli yeri) olup, bu esmâ (isimler) eserleri onların bedenî varlıklarından kurtuluşları içinde "ayn"larında (tekil hakikatlerinde) ortaya çıkmıştır. Bu sebeple, küllî olan insân-ı kâmilin taayyün (belirginleşme) suretine bakıp, ondan kaçma ve sakınma!"

"Cins"ten murâd, küll; ve "nevi' "den murâd, o cinsin cüz'üdür. Meselâ hayvan cinsi bir külldür ki, onun insan, at ve koyun gibi nevi'leri vardır. Ya'ni, "İnsân-ı kâmil sâir efrâd-ı insâniyyeye nazaran bir cins ye külldür. Ve sâir insanlar ise nevi' mesâbesindedir. Binâenaleyh cins ve küll olan insân-ı kâmili gör ki, revişte ve hayât-ı dünyeviyye gidişinde, nevi' olan sâir efrâd-ı beşer hâlinde zâhirdir. Halbuki, kâmillerin ahvâl-i ma'neviyyeleri mertebe-i gaybdadır. Maahâzâ sen bu gaybları gör ki, sıfât-ı beşeriyyeden kurtuluş içinde oldukları halde, "ayn" olmuşlardır ve âlem-i taayyündedirler. Ya'ni, kâmil hakîkatıyla gaybdır; ve sûret-i beşeriyyesi ile "ayn"dır. Ta'bîr-i dîgerle, kâmillerin "gayb" olan hakîkatları "Allâh" ism-i câmi'inin mazharı olup, bu âsâr-ı esmâ onların vücûd-1 abdânîlerinden kurtuluşları içinde "ayn"larında zahir olmuştur. Binâenaleyh, küll olan insân-ı kâmilin sûret-i taayyününe bakıp, ondan kaçma ve perhîz etme!"

2575. Ey akılsız, sen kadın gibi işve satın aldıkça, yalandan ve işveden ne vakit yardım bulursun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2575. Ey akılsız, sen kadın gibi işve satın aldıkça, yalandan ve işveden ne zaman yardım bulursun!

Ey ahiret aklı (maâd aklı) mertebesinden nasipsiz olan kimse, sen muhaliflerin sohbetinde onlardan gördüğün yapmacık ve sahte iltifatlara kapıldıkça, onların bu yalanlarından ve sahte iltifatlarından manevî hayatın için ne yardım görebilirsin!

Ey akl-ı maâd mertebesinden bî-behre olan kimse, sen muhâliflerin sohbetinde onlardan gördüğün ca'lî ve sahte iltifatlara kapıldıkça, onların bu yalanlarından ve sahte iltifatlarından hayât-ı ma'neviyyen için ne yardım görebilirsin!

2576. Müdaheneyi ve tatlı sözü ve aldatmayı alırsın, altın gibi cebine koyarsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2576. Müdaheneyi (iki yüzlülüğü), tatlı sözü ve aldatmayı alırsın, altın gibi cebine koyarsın!

2577. Muhakkak sana şahların söğmesi ve tokadı, azgınların medhinden daha iyi gelecektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2577. Muhakkak sana şahların sövmesi ve tokadı, azgınların övgüsünden daha iyi gelecektir.

Ey Hakk Yolcusu, sana insân-ı kâmillerin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kötü muameleleri, manevî hayatın için, sapıklıkta kalmış olan kimselerin övgüsünden daha iyi gelecektir ve ahiret âleminde onların bu kötü muamelelerinin faydasını göreceksin!

Ey sâlik, sana kâmillerin fenâ muâmeleleri, hayât-ı ma'neviyyen için, dalâlette kalmış olan kimselerin medhinden daha iyi gelecektir ve âlem-i âhirette onların bu fenâ muâmelelerinin fâidesini göreceksin!

2578. Şahların tokadını ye, alçakların balını yeme; tâ ki "kes"lerin ikbâlinden bir kimse olasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2578. Şahların tokadını ye, alçakların balını yeme; tâ ki "kes"lerin (itibar sahibi kimseler) ikbalinden bir kimse olasın!

"Kes", itibar sahibi kimse anlamınadır ki, burada kastedilen ârifler ve kâmillerdir. Yani, "Manevi âlemin şahları olan kâmillerin fenâ (yok edici) muamelelerini tercih et ve hoş gör; nefis ehli olan alçakların görünüşte bal gibi tatlı olan muamelelerine aldanma. Tâ ki kâmillerin Allah katındaki ikballerinden sana da bir feyiz ihsan olunup, kâmillerden olasın!"

"Kes", mu'teber olan kimse ma'nâsınadır ki, burada murâd ârifler ve kâmillerdir. Ya'ni, "Âlem-i ma'nâ şâhları olan kâmillerin fenâ muâmelelerini ihtiyâr et ve hoş gör; ehl-i nefs olan alçakların zâhirde bal gibi tatlı olan muâmelelerine aldanma. Tâ ki kâmillerin ind-i ilâhîdeki ikbâllerinden sana da bir feyz ihsân olunup, kâmillerden olasın!"

2579. Zîrâ ki onlardan hil'at ve devlet erişir; rûhun penâhından cesed can olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2579. Çünkü onlardan hil'at ve devlet ulaşır; ruhun sığınağından ceset can bulur.

"Hil'at", rütbe ve makam alanlara padişahlar tarafından verilen özel elbise anlamındadır. Yani, "Manevi âlemin padişahları olan kâmil insanlardan sana manevi rütbe ve devlet verilir. Latif ruhunun sığınağında ve gölgesinde, kesif (yoğun) bedeninin doğal yoğunluğu ruha dönüşür." Nitekim kâmil insanlar, أرواحنا أشباحنا و أشباحنا أرواحنا yani, "Bizim şahıslarımız ruhlarımızdır ve ruhlarımız şahıslarımızdır" derler.

"Hil'at", rütbe ve mansıb alanlara pâdişahlar tarafından verilen libâs-ı mahsûs ma'nâsınadır. Ya'ni, "Âlem-i ma'nâ pâdişahları olan kâmillerden, sana ma'nevî rütbe ve devlet verilir. Rûh-ı latîfin penâhında ve sâyesinde cesed-i kesîfinin kesâfet-i tabiiyyesi rûha münkalib olur." Nitekim kâmiller, أرواحنا أشباحنا و أشباحنا أرواحنا ya'ni, "Bizim şahıslarımız rûhlarımızdır ve rûhlarımız şahıslarımızdır" derler.

2580. Her nerede çıplağı ve azıksızı görürsen, bil ki o üstaddan kaçmıştır. [2588]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2580. Her nerede çıplağı ve azıksızı görürsen, bil ki o üstaddan kaçmıştır.

"Çıplak"tan kasıt, ilim ve marifetten (Allah'ı bilme ve tanıma) nasipsiz olan; "azıksız"dan kasıt ise salih amelleri olmayan kimsedir. Yani, "İlim ve marifetten yoksun ve salih amellerden uzak bir kimseyi görürsen, bil ki o kimse üstâd olan insân-ı kâmilin huzurundan kaçmıştır.

"Çıplak"tan murâd, ilim ve ma'rifetten bî-behre olan; ve "azıksız"dan murâd dahi a'mâl-i sâlihası olmayan kimsedir. Ya'ni, "İlim ve maʼrifetten ârî ve a'mâl-i sâlihadan berî olan bir kimseyi görürsen, bil ki o kimse üstâd olan insân-ı kâmilin huzûrundan kaçmıştır.

2581. Tâ öyle ola ki, onun gönlü, onun o kötü, hâsılsız olan kör gönlü isteye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2581. Ta ki, onun gönlü, onun o kötü, verimsiz olan kör gönlü istesin!

Onun ustadan kaçması, onun gönlü, onun nefsanî arzular ile dolu o kötü, marifetsiz kör gönlü istediği gibi hayvanlık âleminde yaşamak içindir.

Onun üstâddan kaçması onun gönlü, onun nefsânî arzûlar ile dolu o kötü, ma'rifetsiz kör gönlü istediği gibi hayvâniyyet âleminde yaşamak içindir.

2582. Eğer öyle olaydı ki usta isterdi, kendisini ve taallukātını müzeyyen kılardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2582. Eğer öyle olsaydı ki usta isterdi, kendisini ve ona ait olanları süslerdi.

Yani, kendi kötü gönlünün istediği gibi olmayıp da, olgun ustanın istediği gibi olsaydı, hem kendi nefsini hem de çevresini mükemmel bir şekilde süslemiş olurdu. Hint nüshalarında bu beytin ikinci mısraı "خویش را و خلق را آراستی" yani "Kendini ve ahlakını süslerdi" şeklinde geçmektedir.

Ya'ni, kendi kötü gönlünün istediği gibi olmayıp da, üstâd-ı kâmilin istediği gibi olaydı, hem kendi nefsini ve hem muhîtini kemâli ile süslemiş olurdu. Hind nüshalarında bu beytin ikinci mısra'ı خویش را و خلق را آراستی ya'ni "Kendini ve hulkunu müzeyyen kılardı" sûretinde vâki'dir.

2583. Her kim cihanda üstâddan kaçarsa, bunu bil ki, o devletten kaçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2583. Her kim dünyada ustadan kaçarsa, bunu bil ki, o, devletten kaçar.

2584. Ten kesbinde bir san'at öğrendin, dîne mensub olan san'ata pençe vur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2584. Bedenin kesbinde bir sanat öğrendin, dine mensup olan sanata pençe vur!

Dünya hayatını kazanmak için bir sanat öğrendin; ahiret hayatını kazanmak için de bir sanata el at ki, o hayata döndüğün zaman yoksul bir halde kalmayasın!

Hayât-ı dünyeviyyeni kazanmak için bir san'at öğrendin; hayât-ı uhreviyyeni kazanmak için dahi bir san'ata el vur ki, o hayâta rücû' ettiğin vakit züğürt bir halde kalmayasın!

2585. Cihânda örtülmüş ve zengin oldun; buradan dışarıya çıktığın vakit nasıl edersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2585. Dünyada örtülmüş ve zengin oldun; buradan dışarıya çıktığın zaman ne yaparsın?

Bu dünyada bedenini güzel ve süslü elbiseler ile örttün ve zengin olup nimet ve rahat içinde yaşadın. Sonunda elbette bir gün öleceksin ve berzah âlemine (ölümden sonraki ara âlem) geçeceksin. Orada verilecek olan berzahî kalbe (berzah âlemine ait kalbe) özgü bir elbise gereklidir. Ve o elbise de iyi amel, iyi hâl ve ahlâk ve iyi sözlerden ibaret olacaktır. Sende bunlar bulunmazsa, bu dünyanın süslerini burada bırakıp oraya çıplak bir hâlde gidersen ne yapacaksın?

Bu dünyâda cismini güzel ve süslü elbiseler ile örttün ve zengin olup ni'met ve râhat içinde yaşadın. Nihâyet elbette bir gün öleceksin ve âlem-i berzaha intikāl edeceksin. Orada verilecek olan kalb-i berzahîye mahsûs bir libâs lâzımdır. Ve o libâs dahi iyi amel, iyi hâl ve ahlâk ve iyi sözlerden ibâret olacaktır. Sende bunlar bulunmazsa, bu dünyanın müzeyyenâtını burada bırakıp oraya çıplak bir halde gidersen ne yapacaksın?

2586. Bir san'at öğren ki, ahirette mağfiret kazancının îrâdı gelsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2586. Bir sanat öğren ki, ahirette bağışlanma kazancının geliri gelsin!

2587. O cihan pazar ve kazanç dolu bir şehirdir; ta zannetmeyesin ki, kazanç ancak buradadır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2587. O cihan pazar ve kazanç dolu bir şehirdir; sakın zannetmeyesin ki, kazanç ancak buradadır!

Bilinmeli ki, dünyadan ayrıldıktan sonra ahiret âleminde ilerleme (terakki) olup olmadığı hakkında görüş ayrılığı vardır. Bazıları derler ki: "İlerleme, kulun irâdî kazanımına (kesb) bağlıdır; ve kesb ise sorumluluk yurdu olan dünyaya özgüdür." Bir kısmı derler ki: "Kesb ve ilerleme vardır. Fakat bu kesb, dünya kesbi gibi değildir." Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri bu inançta bulunduğu gibi, cenâb-ı pîr Mevlânâ efendimiz hazretleri de bu beyitte bu görüşü tasdik buyururlar. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber buyururlar ki: "Dünyada iken ahirette ilerleme olmadığına kesin bilgiyle (ilm-i yakîn) inanan bir kimse, vefatından sonra ilerleme olmadığını görse, onun bu kesin bilgisi gözle görme kesinliğine (ayne'l-yakîn) dönüşür. Bu ise ilme'l-yakîn mertebesinden ayne'l-yakîn mertebesine bir ilerlemedir. Ve eğer ilerleme olduğunu görürse, önceki yanlış inancını düzeltmiş olur ki, bu da bir ilerlemedir. Demek ki her iki duruma göre de vefat sonrası ilerleme sabittir." Bu meseleyi Hz. Şeyh-i Ekber, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şuaybî'de ayrıntılı olarak açıklamışlardır. Burada açıklaması uzar. Hatta nakledilir ki, vefat sonrası ilerleme olmadığı inancında aşırıya giden Şeyh Rükneddîn Alâü'd-Devle, Hz. Şeyh-i Ekber'in vefatından sonra rüyasında görmüş ve hâlini sormuştur. Hz. Şeyh buyurmuş ki: "Malum oldu ki, burada kemâl mertebelerinde ilerleme olmuyor." Şeyh Alâü'd-Devle bu olayı naklettikten sonra der ki: "Hz. Şeyh-i Ekber'in inancının hakikati sabit olmuştur. Zira ilerleme olmadığını haber vermesi, ilerlemenin ta kendisidir. Yani bilinmeyen şey orada bilinir olmuştur." Onun bu olayı, Hz. Şeyh'in yukarıda zikrettiğimiz görüşünü tasdik ve kendi inancından dönmesidir. Bu olaydaki Hz. Şeyh'in yüce beyanlarında çok ince nükteler vardır ki, burada şerhi, içinde bulunduğumuz şerefli beytin inceliklerini açıklamak için gereklidir.

Bilmelidir ki, her ferdin mazhar olduğu bir ilahi isim vardır ki, o isim onun "özel Rabbi"dir; dünyada ve ahirette sonsuza dek onu terbiye eder. Buna göre herkes o "özel Rabbi"nin kemâl dairesini dönmek ve tamamlamakla yükümlüdür. Dünya hayatında tamamlayamayanlar, ahiret hayatında tamamlayacaklardır. Fakat ilahi isimler arasında üstünlük farkı vardır. Bu üstünlük farkı, kemâl mertebelerini meydana getirmiştir. Örneğin peygamberler peygamberlikte birleşiktir; fakat "özel Rableri" yönünden birbirinden ayrıdırlar. Nitekim ayet-i kerimede تِلْكَ الرَسُلُ فَضِلْنَا بَعضهم على بعض (Bakara, 2/253) [yani “O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık”] buyurulmuş ve resullerin bazısı bazısının üzerine kemâl derecesinde üstün kılınmıştır. Buna göre ne dünyada ne de ahirette Hz. Musa, Hz. İsa değildir; ve Hz. Musa ve İsa dahi Peygamberlerin Sonuncusu Efendimiz değildirler. Evliya mertebeleri de böyledir. Bu anlam "kader sırrı"na ve "ezelî yatkınlığa" dayanır. Böyle olunca, ahirette kemâl mertebelerinde ilerleme yoktur. Fakat her ferdin kendi özel Rabbi'nin kemâli dairesinde ruhen ilerlemesi vardır. İşte bu şerefli beyitte “Ahiret âlemi pazar ve kazanç dolu bir şehirdir” buyurulması ile, bu kesb ve ilerlemeye işaret buyurulur. Ve ahirette ruhani neşe üstün geldiğinden, orada kesb ve ilerleme dünyadaki kesbe benzemez. Aksine o kesb, ruhani ve şerefli bir kesbtir. Ve ahirette kesb ve ilerleme olduğuna dair şerefli hadisler de vardır. Nitekim Risaletpenah efendimiz buyururlar ki; اِنَّ فِى الْجَنَّةِ سُوقًا يُبَاعُ فِيهَا الصُّوَرُ yani, “Cennette bir pazar vardır ki, onda suretler satılır.” Burada anlaşılacak yön, bu suretleri satın almak için verilecek bedeldir. Bu bedel hiç şüphe yoktur ki, dünyanın parası değildir; ancak ruhun Hakk'a olan aşkı ve irfanıdır. Nitekim ilerideki bir beyitte gelecektir. Ve ahirette ilerlemenin en büyük ve açık delili şefaat meselesidir. Zira şefaat sebebiyle bir kimse aşağı bir halden yüce bir hale ilerleyecektir.

Ma'lûm olsun ki, dünyâdan mufârakattan sonra âlem-i âhirette terakkî olup olmadığı hakkında ihtilaf vardır. Ba'zıları derler ki: "Terakkî kesbe mü- tevakkıftır; ve kesb ise dâr-ı teklif olan dünyâya mahsûstur." Bir kısmı derler ki: "Kesb ve terakkî vardır. Fakat bu kesb kesb-i dünyâ gibi değildir." Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri bu i'tikādda bulunduğu gibi, cenâb-ı pîr Mevlânâ efendimiz hazretleri dahi bu beyitte bu kavli tasdîk buyururlar. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber buyururlar ki: "Dünyâda iken âhirette terakkî olmadığına ilm-i yakîni olan bir kimse, ba'de'l-vefât terakkî olmadığını görse, onun bu ilm-i yakîni ayne'l-yakîne mübeddel olur. Bu ise ilme'l-yakîn mertebesinden ayne'l-yakîn mertebesine terakkîdir. Ve eğer terakkî olduğunu görürse, evvelki yanlış i'tikādını tashîh etmiş olur ki, bu da terakkîdir. Demek ki her iki şıkka göre de ba'de'l-vefât terakkî sâbittir." Bu mes'eleyi Hz. Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şuaybîde tafsîlen îzâh buyurmuşlardır. Burada îzâhı uzar. Hattâ menküldür ki, ba'de'l-vefât terakkî olmadığı i'tikādında gulüvv gösteren Şeyh Rükneddîn Alâü'd-Devle, Hz. Şeyh-i Ekber'in intikālinden sonra vakıasında görmüş ve hâlinden suâl etmiştir. Hz. Şeyh buyurmuş ki: "Ma'lum oldu ki, burada medâric-i kemâlâtta terakkî olmuyor. Şeyh Alâü'd-Devle bu vâkıayı naklettikten sonra der ki: "Hz. Şeyh-i Ekber'in hakikat-ı i'tikādı sabit olmuştur. Zîrâ adem-i terakkîden haber vermesi ayn-ı terakkîdir. Ya'ni ma'lûm olmayan şey orada ma'lûm olmuştur." Onun bu vakıası Hz. Şeyh'in yukarıda zikrettiğimiz kavlini tasdîk ve kendi i'tikādından rücû'dur. Bu vakıadaki Hz. Şeyh'in beyânât-ı aliyyesinde çok ince nükteler vardır ki, burada şerhi, sadedinde bulunduğumuz beyt-i şerîfin îzâh-ı dakāyıkı için lâzımdır.

Bilmelidir ki, her ferdin mazhar olduğu bir ism-i ilâhî vardır ki, o isim onun "rabb-i hâss"ıdır; dünyâda ve âhirette ebediyyen onu terbiye eder. Binâenaleyh herkes o "rabb-i hâss"ının dâire-i kemâlini devr ve ikmâl ile mükelleftir. Hayât-ı dünyeviyyede ikmâl edemeyenler, hayât-ı uhreviyyede ikmâl edeceklerdir. Fakat esmâ'-i ilâhiyye arasında tefâzul vardır. Bu tefâzul, medâric-i kemâlâtı vücûda getirmiştir. Meselâ enbiyâ nübüvvette müttehid-dir; fakat "rabb-i hâss"ları cihetinden birbirinden ayrıdırlar. Nitekim âyet-i kerimede تِلْكَ الرَسُلُ فَضِلْنَا بَعضهم على بعض (Bakara, 2/253) [ya'ni “O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık"] buyurulmuş ve resûllerin ba'zısı ba'zısının üzerine derece-i kemâlde tafzíl olunmuştur. Binâenaleyh ne dünyâda ve ne de âhirette Hz. Mûsâ, Hz. Îsâ değildir; ve Hz. Mûsâ ve Îsâ dahi Hâtem-i Enbiyâ Efendimiz değildirler. Merâtib-i evliyâ dahi böyledir. Bu ma'nâ "sırr-ı kader"e ve "isti'dâd-ı ezelî"ye müsteniddir. Böyle olunca, âhirette medâric-i kemâlâtta terakkî yoktur. Fakat her ferdin kendi rabb-i hâssının kemâli dâiresinde rûhen terakkîsi vardır. İşte bu beyt-i şerîfte “Âlem-i âhiret pazar ve kazanç dolu bir şehirdir” buyurulması ile, bu kesb ve terakkîye işâret buyurulur. Ve âhirette neş’e-i rûhâniyye gâlib olduğundan, orada kesb ve terakkî dünyâdaki kesbe benzemez. Belki o kesb, kesb-i rûhânî ve şerîftir. Ve âhirette kesb ve terakkî olduğuna dâir ahâdîs-i şerîfe dahi vardır. Nitekim Risâletpenâh efendimiz buyururlar ki; اِنَّ فِى الْجَنَّةِ سُوقًا يُبَاعُ فِيهَا الصُّوَرُ ya’ni, “Cennet-te bir pazar vardır ki, onda sûretler satılır.” Burada anlaşılacak cihet, bu sûretleri satın almak için verilecek semendir. Bu semen hiç şüphe yoktur ki, dünyânın parası değildir; ancak rûhun Hakk’a olan aşkı ve irfânıdır. Nitekim âtîdeki bir beyitte gelecektir. Ve âhirette terakkînin en büyük ve açık delîli şefâat mes’elesidir. Zîrâ şefâat sebebiyle bir kimse hâl-i süflîden hâl-i ulvîye terakkî edecektir.

2588. Hak Teâlâ buyurdu ki: “Bu cihânın kazancı; o kazancın indinde çocukların oyunudur!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2588. Yüce Allah buyurdu ki: “Bu dünyanın kazancı; o kazancın yanında çocukların oyunudur!”

Yüce Allah Ankebût Suresi'nde, وَمَا هَذِهِ الْحَيَوةُ الدُّنْيَا إِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (Ankebût, 29/64) yani, “Bu dünya hayatı ancak eğlence ve oyundur; ve muhakkak ahiret yurdu elbette hayat sahibidir, eğer bilseler!” buyurur. Çünkü oyun çocukların işidir. Aklı başında olan kimseler boş yere vakit kaybetmezler ve vakti nakit bilirler.

Hak Teâlâ sûre-i Ankebût’ta, وَمَا هَذِهِ الْحَيَوةُ الدُّنْيَا إِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (Ankebût, 29/64) ya’ni, “Bu hayât-ı dünyâ ancak lehv ve oyundur; ve muhakkak dâr-ı âhiret elbette sâhib-i hayâttır, eğer bilseler!” buyurulur. Zîrâ oyun çocukların işidir. Aklı başında olan kimseler beyhûde izâa-i evkât etmezler ve vakti nakit bilirler.

2589. O çocuk gibi ki, bir çocuk üzerinde hareket eder, sohbet edici şekilde bir mesâs yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2589. O çocuk gibi ki, bir çocuk üzerinde hareket eder, sohbet edici şekilde bir temas yapar.

Çocuklar birbirlerine temas ederek cinsel ilişki taklidi yaparlar ki, onların bu fiillerinde asla cinsel ilişkinin hakikati yoktur. Dünya hayatındaki kesb (irâdî kazanım) ve hareketler dahi hakikati sabit olmayan birtakım hayallerden ibarettir ve çocukların hareketleri gibidir.

Çocuklar birbirlerine temâs ederek cimâ’ taklîdi yaparlar ki, onların bu fiillerinde aslâ hakîkat-i cimâ’ yoktur. Hayât-ı dünyâdaki kesb ve harekât dahi hakîkati sâbit olmayan birtakım hayâlâttan ibârettir ve çocukların harekâtı gibidir.

2590. Çocuklar oyunda dükkân yaparlar; zaman geçirmekten başka fâide olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2590. Çocuklar oyunda dükkân yaparlar; zaman geçirmekten başka fayda olmaz.

Çocuklar dükkân ve ticaret oyunu yapıp eğlenirler. Onların bu oyunda gerçek bir faydaları yoktur. Yaptıkları iş, zaman geçirmekten ibarettir. Dünya hayatı da bunun gibidir.

Çocuklar dükkân ve ticâret oyunu yapıp eğlenirler. Onların bu oyunda hakîkî bir fâideleri yoktur. Yaptıkları iş, zaman geçirmekten ibârettir. İşte hayât-ı dünyâ da bunun gibidir.

2591. Gece olur, eve aç gelir; çocuklar gitmiş, yalnız kalmıştır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2591. Gece olur, eve aç gelir; çocuklar gitmiş, yalnız kalmıştır!

Yani, dükkân oyununa dalan çocuk, bu oyunda kendini kaybeder ve hiçbir fayda elde edemediği halde akşam olunca evine karnı aç olarak döner; ve oyun oynadığı çocuklar da dağılır, yalnız başına kalır. İşte dünya hayatı da böyledir.

Ya'ni, dükkân oyununa dalan çocuk, bu oyunda müstağrak olur ve hiçbir fâide elde edemediği halde akşam olunca evine karnı aç olarak döner; ve oyun oynadığı çocuklar da dağılır, yalnız başına kalır. İşte hayât-ı dünyâ da böyledir.

2592. Bu cihân oyun yeridir ve ölüm gecedir; pür-meşakkat, kese boş olarak geri dönersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2592. Bu dünya oyun yeridir ve ölüm gecedir; zorluklarla dolu, cebin boş olarak geri dönersin!

2593. Dîn kazancı aşk ve cezb-i bâtındır. Ey serkeş, kābiliyyeti Hakk'ın nûru bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2593. Din kazancı aşk ve bâtınî cezbedir. Ey serkeş, kabiliyeti Hakk'ın nuru bil!

Bu dünya hayatında bir kazanç vardır ki, o da din kazancıdır ve ahiret ticaretinin bedelidir. Bu da Hakk'a duyulan aşk ve bâtının Hakk'a çekilmesidir. Ey serkeş nefisli olan kimse, Hakk'a duyulan aşka ve bâtınî cezbede olan kabiliyeti Hakk'ın nuru bil!

Bu hayât-ı dünyâda bir kazanç vardır ki, o da dîn kazancıdır ve âhiret ticâretinin semenidir. Bu da aşk-ı Hak ve bâtının Hakk'a incizâbıdır. Ey serkeş nefisli olan kimse, aşk-ı Hakk'a ve cezb-i bâtına kābiliyyeti Hakk'ın nûru bil!

2594. Senin bu alçak nefsin fânî kazancı ister; nice bir alçak kazancı yaparsın, yeter bırak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2594. Senin bu alçak nefsin fânî kazancı ister; ne zamana kadar alçak kazancı yaparsın, yeter bırak!

Dini kazanmayı, yani kalıcı olan kesbi (irâdî kazanımı) bırakıp, senin bu alçak nefsin fânî olan kazancı ister ve gece gündüz ona meyleder. Ne zamana kadar bu âdî ve aşağılık kazanç ile meşgul olacaksın? Yeter artık vazgeç!

Kesb-i bâkî olan kesb-i dîni bırakıp, senin bu alçak nefsin fânî olan kazancı ister ve gece ve gündüz ona meyl eder. Ne zamâna kadar bu âdî ve dûn kazanç ile meşgül olacaksın? Yeter artık vazgeç!

2595. Alçak nefsin eğer şerîf olan kazancı isterse, bir hîle ve mekr ona redîf olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2595. Alçak nefis eğer şerefli kazancı isterse, bir hile ve tuzak ona eşlik eder!

Eğer alçak ve aşağı âleme meyilli olan nefis, şerefli kazanç olan ibadet tarafına yönelirse, bil ki onun bir hilesi ve tuzağı vardır ki, bunları o ibadet içinde icra edip, senin ayağını Hak yolundan kaydıracaktır. Eğer seni cömertliğe teşvik ederse, bil ki seni halka övdürüp, kendi koltuğunu kabartmak içindir. İlme teşvik ederse, halk arasında parmakla gösterilmesi içindir. Salaha (iyiliğe) teşvik ederse, halkın hürmetini kazanmak içindir. Sözün özü, nefsin Allah için hiçbir işi yoktur. Ve nefse ait hazlarla yapılan ibadetlerin Allah katında hiçbir faydası ve kıymeti olmaz. Bu sebeple nefis, İblis'in saptırma aracıdır. Buna göre ne nefsin telkinlerinden ne de İblis'in aldatmasından insana asla hayır gelmez. Nitekim Pirimiz bu hakikati aşağıdaki kıssada beyan buyururlar.

Şeyh-i Ekber (k.s.) Hazretleri, Muhâdaratü'l-Ebrâr adlı eserinde Hz. Muâviye hakkında şöyle buyurur: معاوية ابن ابي سفيان بن صخر بن حرب ابن امية بن عبد شمس بن عبد مناف هناك يلتقى رسول الله صلى الله عليه و سلم و امه هند بنت عتبة بن ربيعة بن عبد شمس بن عبد مناف Yani, “Muâviye, Abdü Menâf'ın oğlu Abdü Şems oğlu Ümeyye oğlu Harb oğlu Sahr oğlu Ebû Süfyân'ın oğludur. Silsilesi, Abdü Menâf'ta Resûlullah (s.a.v.)'in silsilesiyle birleşir. Ve annesi, Abdü Menâf'ın oğlu Abdü Şems'in oğlu Rabîa'nın oğlu Utbe'nin kızı Hind'dir." Buna göre annesi cihetinden de silsilesi Resûl-i Ekrem'in silsilesiyle birleşir.

Mevâhib-i Ledünniyye'nin beyanına göre, Resûl-i Ekrem Efendimizin vahiy katipliğinde bulunmuştur. İmâm Ahmed hazretlerinin naklinde Irbâz (عرباض) b. Sâriye'den rivayet edilmiştir ki: Resûlullah efendimiz Muâviye için dua edip, اللهم علم معاوية الكتاب والحساب و قه العذاب yani, "Ey benim Allah'ım, Muâviye'ye kitap ve hesap öğret ve onu azaptan koru!" buyurmuştur. Hz. Ömer (r.a.) onu Şam'a vali tayin buyurmuş idi.

Eğer alçak ve âlem-i süflîye mâil olan nefis, şerîf kazanç olan ibadet tarafına meylederse, bil ki bir hîlesi ve mekri vardır ki, bunları o ibâdet zımnında icrâ edip, senin ayağını tarîk-ı Hak'tan kaydıracaktır. Eğer seni sehâya teşvîk ederse, bil ki seni halka medh ettirip, kendi koltuğunu kabartmak içindir. İlme teşvik ederse, halk arasında parmakla gösterilmesi içindir. Salâha teşvik ederse, halkın hürmetini kazanmak içindir. Velhâsıl, nefsin Allâh için hiçbir işi yoktur. Ve ağrâz-ı nefsâniyye ile olan ibâdâtın indallâhta hiçbir fâidesi ve kıymeti olmaz. Bu sebeble nefis, İblîs'in âlet-i ıdlâlıdır. Binâenaleyh ne nefsin ilkāâtından ve ne İblîs'in iğvâsından benî Âdem'e aslâ hayır olmaz. Nitekim cenâb-ı Pîr bu hakikatı âtîdeki kıssada beyân buyururlar.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber, Muhâdaratü'l-Ebrâr nâm eserinde Hz. Muâviye hakkında şöyle buyurur: معاوية ابن ابي سفيان بن صخر بن حرب ابن امية بن عبد شمس بن عبد مناف هناك يلتقى رسول الله صلى الله عليه و سلم و امه هند بنت عتبة بن ربيعة بن عبد شمس بن عبد مناف Ya'ni, “Abdü Menâf'ın oğlu Abdü Şems oğlu Ümeyye oğlu Harb oğlu Sahr oğlu Ebû Süfyân oğlu Muâviye'dir. Silsilesi, Abdü Menâf'ta silsile-i Resûlullâh (s.a.v.)e mültekî olur. Ve vâlidesi, Abdü Menâf'ın oğlu Abdü Şems'in oğlu Rabîa'nın oğlu Utbe'nin kızı Hind'dir." Binâenaleyh vâlidesi cihetinden de silsilesi silsile-i Resûl-i Ekrem'e mülâkî olur.

Mevâhib-i Ledünniyye'nin beyânına göre, Resûl-i Ekrem Efendimizin vahiy kitâbetinde bulunmuştur. İmâm Ahmed hazretlerinin naklinde Irbâz (عرباض) b. Sâriye'den mervîdir ki: Resûlullâh efendimiz Muâviye için duâ edip, اللهم علم معاوية الكتاب والحساب و قه العذاب ya'ni, "Ey benim Allah'ım, Muâviye'ye kitâb ve hesab ta'lîm et ve onu azâbdan sakla!" buyurmuştur. Hz. Ömer (r.a.) onu Şam'a vâlî ta'yîn buyurmuş idi.

## İblîs'in, "Kalk, namaz vaktidir!" diye Muâviye'yi uyandırması

2596. Haberde geldi ki, mü'minlerin dayısı köşkte döşek üzerinde arkası üstünde uyumuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2596. Haberde geldi ki, müminlerin dayısı köşkte döşek üzerinde sırtüstü uyumuş idi.

"Hal" (خال), annenin erkek kardeşi anlamındadır ki, "dayı" derler. Hz. Muâviye'nin "müminlerin dayısı" olması şundandır: Temiz eşlerden müminlerin annesi Ümmü Habîbe Binti Ebî Süfyân (Allah ondan razı olsun)'ın öz erkek kardeşi olmasındandır. Çünkü Ümmü Habîbe hazretleri müminlerin annesi olunca, onun erkek kardeşi olan Hz. Muâviye de müminlerin dayısı olmuş olur. Ve Resûl-i Ekrem Efendimizin de kayınbiraderleri olur. "Sitan" (ستان), sırtüstü uyumak anlamınadır. Bazı nüshalarda شبان olarak geçmiştir. Ve "şebân", gece anlamına gelen "şeb"in çoğuludur. "Şeb-hâ" denilecek yerde, kural dışı olarak "şeb-ân" derler.

“Hal” (خال), ananın birâderi ma'nâsındadır ki, “dayı” derler. Hz. Muâviye'nin “mü'minlerin dayısı” olması budur ki: Ezvâc-ı mutahharâttan ümmü'l-mü'minîn Ümmü Habîbe Binti Ebî Süfyân (radıyallâhu anhâ)'nın öz birâderi olmasındandır. Zîrâ Ümmü Habîbe hazretleri mü'minlerin vâlidesi olunca, onun birâderi olan Hz. Muâviye de mü'minlerin dayısı olmuş olur. Ve Resûl-i Ekrem Efendimizin dahi kāim-birâderleri olur. “Sitan” (ستان), arka üs- tü uyumak ma'nâsınadır. Ba'zi nüshalarda شبان vaki olmuştur. Ve "şebân”, gece ma'nâsına olan “şeb"in cem'idir. "Şeb-hâ" denecek yerde, hilâf-ı kıyâs olarak "şeb-ân" derler.

2597. Köşkün kapısı içeriden bağlanmış idi. Zîrâ adamların ziyaretinden hasta olmuştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2597. Köşkün kapısı içeriden bağlanmış idi. Çünkü adamların ziyaretinden hasta olmuştu.

Hz. Muâviye'nin yattığı köşkün kapısı içeriden kilitlenmiş ve halkın içeriye girmeleri bu şekilde engellenmiş idi. Çünkü Hz. Muâviye halkın çokça başvurularından yorgun bir hâle gelmiş idi.

Hz. Muâviye'nin yattığı köşkün kapısı içeriden kilitlenmiş ve halkın içeri-ye girmeleri bu sûretle men' edilmiş idi. Zîrâ Hz. Muâviye halkın kesret-i mü-râcaatlarından yorgun bir hâle gelmiş idi.

2598. Ansızın bir adam onu uyandırdı. Gözünü açtığı vakit adam saklandı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2598. Ansızın bir adam onu uyandırdı. Gözünü açtığı zaman adam saklandı.

2599. Dedi: "Köşk içine kimsenin yolu olmadı; bu küstahlığı ve cür'eti göste-ren kimdir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2599. Dedi: "Köşk içine kimsenin yolu olmadı; bu küstahlığı ve cür'eti gösteren kimdir?"

Hz. Muâviye kendi kendine dedi ki: "Köşke hiçbir kimsenin girmesi ihtimali yoktur. Acaba buraya girmek cesaretini gösteren kimdir?"

Hz. Muâviye kendi kendine dedi ki: "Köşke hiçbir kimsenin girmesi ihti-mâli yoktur. Acabâ buraya girmek cesâretini gösteren kimdir?"

2600. O zaman etrafı dolaştı ve aradı, tâ ki o saklanmıştan nişan bula. [2608]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2600. O zaman etrafı dolaştı ve aradı, tâ ki o saklanmıştan nişan bula. [2608]

O saklanmış olan kimseden bir eser bulmak için yattığı odanın etrafını dolaştı ve onu aradı.

O saklanmış olan kimseden bir eser bulmak için yattığı odanın etrafını do-laştı ve onu aradı.

2601. O, perde arkasında bir arkasını çevirmiş olan kimseyi gördü ki, o perde arkasında yüzünü saklardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2601. O, perde arkasında sırtını dönmüş birini gördü ki, o kişi perde arkasında yüzünü saklardı.

2602. Dedi: "Hey, sen kimsin, adın nedir?" Dedi: "Benim adım açıkçası İblîs-i şakîdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2602. Dedi: "Hey, sen kimsin, adın nedir?" Dedi: "Benim adım açıkçası şakî İblîs'tir."

Hz. Muâviye saklanan kişinin kimliğini sordu; o saklanmış kişi de açıkça şakî İblîs olduğunu haber verdi.

Hz. Muâviye saklanan kimsenin hüviyyetini sordu; o saklanmış kimse de açıkça İblîs-i şakî olduğunu haber verdi.

2603. Dedi: "Niçin beni cidd ile uyandırdın? Doğru söyle, aks ve zidd üzere söyleme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2603. Dedi: "Niçin beni ciddiyetle uyandırdın? Doğru söyle, tersini ve zıddını söyleme!"

## İblîs'in Muâviye'yi eşekten düşürmesi ve maksadını setr ve hîle etmesi ve onların uzun münâzarası

2604. Dedi: "Namaz vakti nihayete erişti; acele mescid tarafına koşmak lazımdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2604. Dedi: "Namaz vakti sona erdi; acele mescit tarafına koşmak gerekir."

İblis Hz. Muâviye'ye "Namaz vakti geçmek üzeredir; hemen mescide koşmak gerekir!" dedi.

İblîs Hz. Muâviye'ye "Namaz vakti geçmek üzeredir; hemen mescide koşmak lazımdır!" dedi.

2605. "Fevtten evvel tââta acele edin!" dedi. Çünkü Mustafa ma'na incisini deldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2605. "Ölümden önce ibadete acele edin!" dedi. Çünkü Mustafa mana incisini deldi.

Bu beyitte "Bulutlu günde sabah namazına acele edin!" ve "Ölmezden önce namaza acele edin!" hadis-i şeriflerine işaret buyrulur. Yani, "Mana incisini delen Mustafa'nın (a.s.) emri gereğince, her nefesi son nefes sayıp, ölmezden önce namaza acele edin!"

Bu beyitte عجلوا صلوة النهار في يوم غيم ya'ni, "Bulutlu günde sabah namazına acele edin!" ve عجلوا بالصلوة قبل الفوت ya'ni, Ölmezden evvel namaza acele edin!" hadîs-i şerîflerine işaret buyurulur. Ya'ni, “Ma'nâ incisini delen Mustafa (aleyhi's-salâtü ve's-selâm)ın emri mûcibince, her nefesi son nefes addedip, ölmezden evvel namaza acele edin!"

2606. Dedi: "Hayır, hayır, bu garaz senin için olmaz ki, bana bir hayıra rehnümâ olasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2606. Dedi: "Hayır, hayır, bu amaç senin için olmaz ki, bana bir hayra yol gösteresin!"

Hz. Muâviye İblis'e dedi: "Hayır, hayır, sende beni ibadetlerin en faziletlisi olan namaza teşvik etmek gibi bir hayra yol gösterme amacı ve maksadı bulunmaz. Çünkü senin görevin insanları saptırmaktır. Bu görevin dışında iş görmek senin elinden gelmez!"

Hz. Muâviye İblîs' dedi: "Hayır, hayır, sende beni ibâdetlerin efdali olan namaza teşvik etmek gibi bir hayıra reh-nümâ olmak maksadı ve garazı bulunmaz. Zîrâ senin vazîfen nâsı ıdlâl etmektir. Bu vazîfe hâricinde iş görmek senin elinden gelmez!"

2607. Hırsız gizliden meskenime gelir, bana der ki: 'Bekçilik ediyorum.'."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2607. Hırsız gizlice evime gelir, bana der ki: "Bekçilik yapıyorum."

2608. Ben o hırsıza nerede i'timâd ederim; hırsız sevabı ve ecri ne vakit bilir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2608. Ben o hırsıza nasıl güvenirim; hırsız sevabı ve karşılığı ne zaman bilir?

Hz. Muâviye İblîs'e dedi ki: "Ey İblîs, senin hâlinin örneği şudur ki, bir hırsız gizlice benim evime giriyor ve "Ne istersin?" dediğim zaman, "Bekçilik ediyorum" cevabını veriyor. Hiç ben o hırsıza güvenir miyim? Senin gibi bir iman hırsızı sevap ve karşılık kazanmayı bilir mi?"

Hz. Muâviye İblîs'e dedi ki: "Ey İblîs, senin hâlinin misâli budur ki, bir hırsız gizlice benim evime giriyor ve "Ne istersin?" dediğim vakit, "Bekçilik ediyorum" cevabını veriyor. Hiç ben o hırsıza i'timâd eder miyim? Senin gibi bir îmân hırsızı sevâb ve ecir kazanmağı bilir mi?"

## İblîs'in ikinci def'a olarak Muâviye'yi eşekten düşürmesi

2609. Dedi: "Biz evvel melek olmuşuz; tâat yolunu cân ile ölçmüşüz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2609. Dedi: "Biz evvel melek olmuşuz; itaat yolunu can ile ölçmüşüz."

Ankaravî hazretleri buyururlar ki: "İblis'in meleklerden olması konusunda âlimlerin ihtilafı vardır. Fakat çoğunluk, meleklerden olduğuna karar vermişlerdir. Sahabe-i kiramdan İbn Abbas ve İbn Mes'ûd ile Said İbnü'l-Müseyyeb hazretlerinin ve bunlardan başkalarının ve bazı müfessirlerin ve Ebu Hasan-ı Eş'ari'nin mezhebi budur. Zira İblis meleklerden olmasaydı, وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَيئِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ (Bakara, 2/34) yani, "Vaktiyle meleklere 'Adem'e secde edin!' dediğimizde, İblis'ten başkası secde ettiler" ayet-i kerimesi gereğince secdeye memur olmazdı. Çünkü melekler cinsinden dışarıda kalırdı. Ve lakin Hasan-ı Basri'nin ve kelamcılardan Ebu İshak'ın mezhebi, İblis'in cin taifesinden olmasıdır. Onların delili dahi فَسَجَدُوا إِلا إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الجنّ (Kehf, 18/50) yani, "Ancak İblis secde etmedi ki, cinden idi" ayet-i kerimesidir. İbn Abbas hazretleri bu ayet-i kerimeyi şu şekilde tefsir buyururlar: كان إبليس من أشراف الملائكة و أكرمهم قبيلة و كان له سلطان سماء الدنيا و سلطان الأرض وكان خازناً على الجنان و لذا سمى الجن Yani, "İblis meleklerin şereflilerinden ve kabile itibarıyla onların en keremlilerinden idi ve onun dünya semasına ve arza hâkimiyeti vardı ve cennetlerin hazinedarı idi ve bunun için "cin" diye isimlendirildi."

Hint şarihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdadullah hazretleri buyururlar ki: "İblis nârî ruhlardandır ve "melek" tabiri mutlak olarak ruhlara da şamildir. Bu veçhile İblis'e "melek" denilmesi sahihtir. Ve yoksa o, Kur'an'ın açık metniyle cin idi. Ve cin ancak nârî ruhtan ibarettir. Ve melekler nurani ruhlardır. Ve İblis yeryüzü meleklerine dahil olup, Hakk'a ibadet ederdi."

Sözün özü, melekler ve İblis hakkında âlimlerin birçok mütalaası vardır. Burada ayrıntısı uzar. Fakir, Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhin mukaddimesinde kerim meleklerin hakikati ile İblis'in hakikati hakkında toplayabildiğim özet bilgileri kaydettim.

Ankaravî hazretleri buyururlar ki; “İblîs'in melâikeden olmasında ulemânın ihtilafı vardır. Fakat ekseriyyet melâikeden olmasına karar vermişlerdir. Sahâbe-i kirâmdan İbn Abbas ve İbn Mes'ûd ile Saîd İbnü'l-Müseyyeb hazarâtının ve bunlardan başkalarının ve ba'zı müfessirlerin ve Ebû Hasan-ı Eş'arî'nin mezhebi budur. Zîrâ İblîs melâikeden olmasa idi وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَيئِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ (Bakara, 2/34) ya'ni, "Vaktāki biz meleklere ‘Adem'e secde edin!' dedik; İblîs'ten gayrisi secde ettiler" âyet-i kerîmesi mûcibince secdeye me'mûr olmazdı. Çünkü melâike cinsinden hâriçte kalırdı. Ve lâkin Hasan-ı Basrî'nin ve mütekellimînden Ebû İshak'ın mezhebi, İblîs'in cin tâifesin- den olmasıdır. Onların delili dahi فَسَجَدُوا إِلا إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الجنّ (Kehf, 18/50) ya'ni, "Ancak İblîs secde etmedi ki, cinden idi" âyet-i kerîmesidir. İbn Abbâs hazretleri bu âyet-i kerîmeyi şu sûretle tefsir buyururlar: كان إبليس من أشراف الملائكة و أكرمهم قبيلة و كان له سلطان سماء الدنيا و سلطان الأرض وكان خازناً على الجنان و لذا سمى الجن Ya'ni, “İblîs melâikenin eşrâfından ve kabíle i'tibâriyle onların ekreminden idi ve onun semâ-i dünyaya ve arza hâkimiyyeti var idi ve cennetlerin hazînedârı idi ve bunun için "cin" tesmiye olundu."

Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullâh hazretleri buyururlar ki: "İblîs ervâh-ı nâriyyedendir ve "melek" ta'bîri alelıtlâk ervâha da şâmildir. Bu vech ile İblîs'e "melek” ıtlâkı sahîhtir. Ve yoksa o nass-ı Kur'ânî ile cin idi. Ve cin ancak rûh-ı nârîden ibarettir. Ve melâike ervâh-ı nûriyyedirler. Ve İblîs melâike-i arziyyede dâhil olup, Hakk'a ibâdet ederdi."

Velhâsıl, melâike ve İblîs haklarında ulemânın birçok mütâlaâtı vardır. Burada tafsili uzar. Fakîr, Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhin mukaddimesinde hakikat-ı melâike-i kirâm ile hakikat-ı İblîs hakkında cem' edebildiğim hülâsa-i ma'lûmâtı kayd ettim.

2610. Yol saliklerine mahrem olduk; Arş'ın sakinlerine hemdem olduk. [2618]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2610. Yol sâliklerine mahrem olduk; Arş'ın sakinlerine hemdem olduk.

Hakk yolunun sâliklerinin sırlarına mahrem olduk ve izafî varlık (mutlak varlığa göre) arşının sakinleri olan hakikat ehline arkadaş ve dost olduk.

"Tarík-ı Hak sâliklerinin esrârına mahrem olduk ve vücûd-ı izâfî arşının sâkinleri olan ehl-i hakikata musâhib ve hemdem olduk."

2611. Evvelki san'at gönülden ne vakit gider; evvelki muhabbet gönülden ne vakit hariç olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2611. Evvelki sanat gönülden ne zaman gider; evvelki muhabbet gönülden ne zaman dışarı çıkar?

"İbadet ve ihlastan ibaret olan evvelki sanatın etkisi gönülden yok olur mu? Ve evvelki ilahi sevgi gönülden çıkar mı?"

"İbâdet ve ihlâstan ibaret olan evvelki san'atın te'sîri gönülden zâil olur mu? Ve evvelki hubb-i ilâhî gönülden çıkar mı?"

2612. Eğer seferde Rûm'u veya Hoten'i görsen, senin gönlünden vatan muhabbeti ne vakit gider?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2612. Eğer seferde Rum'u veya Hoten'i görsen, senin gönlünden vatan sevgisi ne zaman gider?

"Rum"dan kasıt, İblis'in itaat zamanına; ve "Hoten"den kasıt, kovulma zamanına işarettir. "Vatan"dan kasıt, kendisinin şakilikle ilahi olarak bilinen sabit hakikatidir. Şimdi, İblis bu sözleriyle aldatma ve hile yapmıştır. Bu parlak sözlerinin altında şunu demek istiyor: "Benim ezeldeki san'atım ve hâlim, Mudill (saptıran) isminin tecelli yeri olmaktır. Bu sebeple hangi durumda olursam olayım, bu hâlimin etkisi altındayım ve sevgim, 'özel Rabbim' olan Mudill isminedir. Ahadiyet Zâtı'ndan kesret âlemine (çokluk âlemine) olan seferimde, gerek itaat zamanımda ve gerek kovulma zamanımda, asıl vatanım mesabesinde olan Mudill ismine olan sevgiden ayrı kalamam."

"Rûm"dan murâd, İblîs'in zamân-ı tââtına; ve "Hoten"den murâd, matrûdiyyeti zamânına işarettir. "Vatan"dan murâd, kendinin şekāvetle ma'lûm-ı ilâhî olan ayn-ı sâbitesidir. İmdi, İblîs bu sözleriyle telbîs ve tezvîr yapmıştır. Bu parlak sözleri altında demek istiyor ki: “Benim ezeldeki san'at ve hâlim, ism-i Mudill'in mazharı olmaktır. Binâenaleyh herhangi mevtında olsam, bu hâlimin te'sîri altındayım ve muhabbetim "rabb-i hâss"ım olan ism-i Mudıll'edir. Zât-ı ahadiyyeden âlem-i keserâta vâki' olan seferimde, gerek zamân-ı tâatımda ve gerek zamân-ı matrûdiyyetimde vatan-ı aslîm mesâbesinde olan ism-i Mudill'e muhabbetten vâreste kalamam.”

2613. "Biz de bu meyin sarhoşlarından olmuşuz; O'nun dergahının âşıklarından olmuşuz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2613. "Biz de bu şarabın sarhoşlarından olmuşuz; O'nun dergâhının âşıklarından olmuşuz."

Bu sözde dahi bir karıştırma (telbîs) vardır. Yani, "Biz dahi ilâhî isimlerin özelliğinin şarabından sarhoş olmuşuz; Hakk'ın dergâhları hükmünde olan isimlerden, Mudill (saptıran) isminin dergâhının mecnunu ve âşığı olmuşuz" demek olur.

Bu sözde dahi telbîs vardır. Ya'ni, "Biz dahi hâssıyet-i esmâ-i ilâhiyye meyinden sarhoş olmuşuz; Hakk'ın dergâhları mesâbesinde olan esmâdan ism-i Mudill dergâhının meclûbu ve âşıkı olmuşuz" demek olur.

2614. "Bizim göbeğimizi O'nun muhabbeti üzerine kesmişlerdir; O'nun aşkını bizim canımıza ekmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2614. Bizim göbeğimizi O'nun muhabbeti üzerine kesmişlerdir; O'nun aşkını bizim canımıza ekmişlerdir.

Şerefli beyitteki "O" zamirleri, yukarıdaki beyitteki Hakk dergâhına aittir. "Göbeği kesilmek"ten kasıt, ilâhî ilimde "ayn"ının (tekil hakikat) sabit olmasıdır. Yani, "Bizim öncesiz olarak ilâhî ilimde tekil hakikatimizin sabit olması, Hakk'ın Mudill isminin üzerine gerçekleşmiştir. Bu sebeple o ismin ve o aslın aşkı bizim ruhumuza ekilmiştir. Çünkü ruhlar, sabit hakikatlerin gölgesidir."

Beyt-i şerîfteki "O" zamîrleri, yukarıki beyitteki dergâh-ı Hakk'a râci'dir. "Göbeği kesilmek"ten murâd, ilm-i ilâhîde "ayn"ının sübûtudur. Ya'ni, "Bizim ezelde ilm-i ilâhîde “ayn"ımızın sübūtu, Hakk'ın ism-i Mudill'i üzerine vâki' olmuştur. Binâenaleyh o ismin ve o aslın aşkı bizim rûhumuza ekilmiştir. Zîrâ ervâh, a'yân-ı sâbitenin zıllıdır."

2615. "Zamândan iyi gün görmüşüz; baharda rahmet suyu içmişiz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2615. "Zamandan iyi gün görmüşüz; baharda rahmet suyu içmişiz."

"Bahar"dan kasıt, feyz-i akdestir (Allah'ın zâtından gelen ilk tecelli). Çünkü Hakk'ın feyzi ikidir. Birisi feyz-i akdes, diğeri feyz-i mukaddestir (varlıkların ortaya çıkışına sebep olan tecelli). "Feyz-i akdes", İlahi Zât'ın birliği mertebesinde gizli ve saklı olan isim ve sıfatların, yani nispetler ve zâta ait hallerin, ilahi ilim mertebesinde sabit olması için Hakk'ın kendi zâtında kendi zâtına olan tecellisidir. Bu feyz, zâta ait genel rahmettir. Ve buna "rahmet-i imtinâniyye" (minnet ve ihsan rahmeti) de derler. Bu rahmete şaki (bedbaht) ve said (mutlu), kâfir ve mümin ve İblis hepsi dâhildir. "Feyz-i mukaddes", sıfatlara ait genel rahmettir. Bu rahmet de zâta ait genel rahmetin hükmüdür. Çünkü zâta ait genel rahmetin gereği olarak, ilahi ilimde sabit olan sabit hakikatlerin suretleri, bu sabit hakikatlerin hükmünce, kevn âlemine ait suretlerle ortaya çıkarlar. Aynı şekilde bu rahmet de bütün eşyayı kaplamıştır. Bunda İblis de dâhildir. Fakat bir de zâta ait özel rahmet vardır ki, bu feyz-i mukaddesin bir yönüdür. Bu rahmet, Hakk'ın bazı kullarına olan sevgisinin eserlerinden olan ezelî inayettir. Bu inayet için hiçbir sebep ve vesile yoktur. Örneğin peygamberler ve evliyalar ve müminler hakkında önceden var olan ezelî inayet bu türdendir. Onlardan hiçbir amel ve hizmet önceden gelmediği halde, sabit hakikatleri ilahi ilimde nübüvvet (peygamberlik) ve velayet (evliyalık) ve iman ile sabit olmuştur. Şakiler ve kâfirler ve İblis bu rahmete dâhil değildir. Buna "rahmet-i vücûbiyye" (vacip kılınmış rahmet) de derler. İşte İblis'in "Baharda rahmet suyu içmişiz" demesi, zâta ait ve sıfatlara ait genel rahmette kendisinin de dâhil olduğuna işarettir. "Rahmet" hakkındaki diğer ayrıntılar, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Süleymanî'dedir. Şeyh-i Ekber hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'nin 292. babında buyururlar ki; "Sehl b. Abdullah-ı Tüsterî (k.s.) buyurdular ki: 'İblis ile benim aramda uzun bir tartışma meydana geldi. Ve tartışmanın sonunda İblis dedi ki: 'Yüce Allah, و رحمتی وسعت کل شیئ (A'raf, 7/156) yani, "Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır" buyurur. Bu söz geneldir. Ben de eşyadan bir şeyim. Ve şey, enkerü'n-nekerâttır (en belirsiz, en genel şeydir); her şeyi kapsar. Bu sebeple rahmet beni de kuşatmıştır.' Hz. Sehl buyurdu ki; 'Ben bu sohbette şaşkın kaldım ve İblis'in bu ayetten anladığını anlamamıştım. Düşündüm ve bu ayeti tekrar ettim. Ne zaman ki Yüce Allah'ın bu ayetten sonraki sözüne ulaştım: فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَ يُؤْتُونَ الزَّكَاةَ (A'raf, 7/156) yani, "Elbette o rahmeti takva sahipleri ve zekâtı verenler için vacip kılacağım" buyurur. Bunun üzerine İblis'e dedim ki: 'Ey melun, Yüce Allah rahmeti kayıtladı ve genelliği çıkardı da buyurdu ki: "Ben bu rahmeti takva sahipleri için yazdım".' İblis tebessüm edip dedi ki: "Ey Sehl, senin bu makamda olup, rahmeti kayıtladığını bilememiştim. Kayıtlamak senin sıfatındır, Hakk'ın sıfatı değildir. Yani rahmet, Hakk'ın zâtî sıfatlarındandır, kayıtlı olamaz. Nasıl ki Yüce Hakk'ın zâtı kayıtlı değildir. Ve sen ki kayıtlı bir kulsun, bu sebeple senin rahmetin de kayıtlı olur.' Bundan sonra İblis dönüp gitti'."

“Bahâr”dan murâd, feyz-i akdestir. Zîrâ Hakk'ın feyzi ikidir. Birisi feyz-i akdes, diğeri feyz-i mukaddestir. "Feyz-i akdes", Zât-ı ahadiyyede mahfi ve mahbûs olan esmâ ve sıfatın, ya'ni niseb ve şuûnâtın ilm-i ilâhî mertebesinde sübûtu için Hakk'ın kendi zâtında kendi zâtına vâki' olan tecellîsidir. Bu feyz, rahmet-i âmme-i zâtiyyedir. Ve buna "rahmet-i imtinâniyye" dahi derler. Bu rahmette şakî ve saîd ve kâfir ve mü'min ve İblîs cümlesi dâhildir. "Feyz-i mukaddes", rahmet-i âmme-i sıfâtiyyedir. Bu rahmet dahi rahmet-i zâtiyye-i âmmenin hükmüdür. Zîrâ rahmet-i âmme-i zâtiyye îcâbı ile, ilm-i ilâhîde sabit olan a'yânın sûretleri, bu a'yân-ı sâbite hükmünce, a'yân-ı kevniyye sûretleriyle zâhir olurlar. Kezâlik bu rahmet dahi bilcümle eşyâyı kaplamıştır. Bunda İblîs dahi dâhildir. Fakat bir de rahmet-i hâssa-i zâtiyye vardır ki, bu feyz-i mukaddesin bir şıkkıdır. Bu rahmet, Hakk'ın ba'zı kullarına muhabbeti âsârından olan inâyet-i ezeliyyedir. Bu inâyet için hiçbir sebeb ve vesîle yoktur. Meselâ enbiyâ ve evliyâ ve mü'minler hakkında sebk eden inâyet-i ezeliyye bu nevi'dir. Onlardan hiçbir amel ve hizmet sebk etmediği halde, a'yân-ı sâbiteleri ilm-i ilâhîde nübüvvet ve velâyet ve îmân ile sübût bulmuştur. Şakîler ve kâfirler ve İblîs bu rahmette dâhil değildir. Buna "rahmet-i vücûbiyye" dahi derler. İşte İblîs'in "Bahârda rahmet suyu içmişiz" demesi, rahmet-i âmme-i zâtiyye ve sıfatiyyede kendisinin dahi dâhil olduğuna işarettir. "Rahmet" hakkındaki tafsîlât-ı sâire, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Süleymânî'dedir. Şeyh-i Ekber hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'nin 292. bâbında buyururlar ki; "Sehl b. Abdullah-ı Tüsterî (k.s.) buyurdular ki: 'İblîs ile benim aramda uzun münâzara vâki' oldu. Ve münâzaranın sonunda İblîs dedi ki: 'Allâh Teâlâ و رحمتی وسعت کل شیئ (A'raf, 7/156) ya'ni, "Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır" buyurur. Bu kelâm umûmîdir. Ben dahi eşyâdan bir şeyim. Ve şey, enkerü'n-nekerâttır; her şeye şâmildir. Binâenaleyh rahmet beni de ihâta etmiştir.' Hz. Sehl buyurdu ki; 'Ben bu sohbette mütehayyir kaldım ve İblîs'in bu âyetten anladığını anlamamış idim. Düşündüm ve bu âyeti tekrar ettim. Vaktâki Hak Teâlâ'nın bu âyetten sonraki kavline eriştim : فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَ يُؤْتُونَ الزَّكَاةَ (A'raf, 7/156) ya'ni, "Elbette o rahmeti müttakî olanlar ve zekâtı edâ edenler için vacib kılacağım" buyurur. Bunun üzerine İblîs'e dedim ki: 'Ey mel'ûn, Allâh Teâlâ rahmeti mukayyed kıldı ve umûmu çıkardı da buyurdu ki: "Ben bu rahmeti müttakîler için yazdım".' İblîs tebessüm edip dedi ki: "Ey Sehl, senin bu makāmda olup, rahmeti takyîd ettiğini bilememiş idim. Takyîd senin sıfatındır, Hakk'ın sıfatı değildir. Ya'ni rahmet, Hakk'ın sıfât-ı zâtiyyesindendir, mukayyed olamaz. Nitekim zât-ı Hak sübhânehû mukayyed değildir. Ve sen ki abd-i mukayyedsin, binâenaleyh senin rahmetin dahi mukayyed olur.' Bundan sonra İblîs dönüp gitti'."

2616. Değil mi ki bizi O'nun dest-i fazlı ekmiştir, bizi ademden O kaldırmamış mıdır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2616. Bizi O'nun lütuf eli ekmedi mi, bizi yokluktan O kaldırmadı mı?

"Lütuf eli"nden kastedilen, minnet ve ihsan rahmetidir. "Yokluk"tan kastedilen, izafî yokluktur. Yani, "Biz izafî yoklukta iken, bizim sabit hakikatlerimizi ve özlerimizi Hakk'ın minnet ve ihsan rahmeti ortaya çıkarmadı mı?"

"Dest-i fazl"dan murâd, rahmet-i imtinâniyyedir. "Adem"den murâd, adem-i izâfidir. Ya'ni, "Biz adem-i izâfide iken, bizim a'yân-ı sâbitemizi ve hakäyıkımızı Hakk'ın rahmet-i imtinâniyyesi ızhâr etmedi mi?"

2617. "Ey çok ki ondan nevaziş görmüşüz, rıza gülistanı içinde dolaşmışız!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2617. "Ey kendisinden çok lütuf gördüğümüz, rıza gülistanı içinde dolaştığımız!"

"Nevâziş"ten kasıt, İblis'in kovulmasından önce ilâhî hitaplarla şereflenmesi; "gülistân-ı rızâ"dan kasıt ise, geçmiş ibadetlerine işarettir. Abdü'l-Kerîm-i Cîlî (k.s.) el-İnsânü'l-Kâmil isimli eserinde şöyle buyurur: "و كان اسمه عزازيل قد عبد الله تعالى قبل أن يخلق الخلق بكذا كذا ألف سنة وكان الحق قد قال له يا عزازيل لا تعبد غيرى فلما خلق الله آدم عليه السلام و أمر الملائكة بالسجود له التبس الأمر على إبليس فظن أنه لو سجد لآدم كان عابداً بغير الله و لم يعلم أن من سجد بأمر الله فقد سجد الله فلهذا امتنع و ما سمى إبليس إلا لنكتة هذا التلبيس الذي وقع فيه فافهم" Yani, "İblis'in adı Azâzîl idi. Yaratılmışların yaratılmasından nice binlerce sene önce Allah'a ibadet ederdi. Ve Yüce Allah ona, 'Ey Azâzîl, benden başkasına ibadet etme!' buyurdu. Allah Teâlâ Adem (a.s.)ı yarattığında ve meleklere ona secde etmelerini emrettiğinde; emir İblis üzerine karışık geldi. Şimdi zannetti ki, eğer Adem'e secde ederse, Allah'tan başkasına ibadet edecektir. Halbuki bilmedi ki, Allah'ın emriyle secde eden kimse, muhakkak Allah'a secde eder. İşte bunun için secdeden kaçındı. Ve o ancak kendi hakkında meydana gelen bu karıştırma (telbis) noktasından dolayı İblis ismiyle adlandırıldı. İyi anla!"

"Nevâziş"ten murâd, matrûdiyyetinden mukaddem hitâbât-ı ilâhiyye ile müşerref olmasına; ve “gülistân-ı rızâ"dan murâd, ibâdât-ı sabıkasına işâret-tir. el-İnsânü'l-Kâmil ismindeki eserinde Abdü'l-Kerîm-i Cîlî (k.s.) buyurur ki; و كان اسمه عزازيل قد عبد الله تعالى قبل أن يخلق الخلق بكذا كذا ألف سنة وكان الحق قد قال له يا عزازيل لا تعبد غيرى فلما خلق الله آدم عليه السلام و أمر الملائكة بالسجود له التبس الأمر على إبليس فظن أنه لو سجد لآدم كان عابداً بغير الله و لم يعلم أن من سجد بأمر الله فقد سجد الله فلهذا امتنع و ما سمى إبليس إلا لنكتة هذا التلبيس الذي وقع فيه فافهم Ya'ni, “İblîs'in adı Azâzîl idi. Mahlûkātın hal-kından nice binlerce sene evvel Allâh'a ibâdet ederdi. Ve Hak Teâlâ ona, 'Yâ Azâzíl, benden başkasına ibâdet etme!' buyurdu. Vaktâki Allâh Teâlâ Adem (a.s.)ı yarattı ve melâikeye ona secde etmeleriyle emretti; emir İblîs üzerine mültebis oldu. İmdi zannetti ki, eğer Adem'e secde ederse, Allâh'ın gayrine ibâdet edecektir. Halbuki bilmedi ki, Allâh'ın emriyle secde eden kimse, mu-hakkak Allah'a secde eder. İşte bunun için secdeden imtina' etti. Ve o ancak kendi hakkında vâki' olan bu telbîs nüktesinden dolayı İblîs ismiyle müsem-mâ oldu. İyi anla!"

2618. "Rahmet elini bizim başımız üzerine koydu; lütuf çeşmelerini bizden açtı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2618. "Rahmet elini bizim başımız üzerine koydu; lütuf çeşmelerini bizden açtı!"

Sıfatlarına ait genel rahmetini sabit hakikatlerimizin (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) başına koydu; bizden isim ve sıfat pınarlarını açtı ve o isim ve sıfatın eserleri bizden ortaya çıktı.

Rahmet-i âmme-i sıfâtiyyesini a'yân-ı sâbitemizin başına koydu; bizden esmâ ve sıfât pınarlarını açtı ve o esmâ ve sıfatın âsârı bizden zâhir oldu.

2619. "Çocukluğum vaktinde ki süt isteyici idim, benim beşiğimi kim salladı? O!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2619. "Çocukluğum vaktinde ki süt isteyici idim, benim beşiğimi kim salladı? O!"

Çocukluğum vaktinde, yani benim yapılmamış/verilmemiş istidadımın (doğuştan, kendiliğinden olan kabiliyet) hükümlerinin ortaya çıkışı, kılınmış yatkınlığımın (sonradan kazanılan istidat) an be an gelişmesine bağlı olduğundan, bu kılınmış yatkınlığımın gelişmesi için terbiyeye muhtaçtım. Beni büyütüp, mazharı olduğum ism-i Mudill'in (saptıran isminin) hükümlerini benden açığa çıkaran kimdir? Bu ismin müsemmâsı (adlandırılanı) olan Hak değil mi?

Çocukluğum vaktinde, ya'ni benim gayr-i mec'ûl olan isti'dâdım ahkâmı-nın zuhûru isti'dâd-ı mec'ûlümün ânen-fe-ânen inkişafına vâbeste bulundu-ğundan, bu mec'ûl isti'dâdımın inkişafı için terbiyeye muhtaç idim. Beni bü-yütüp, mazharı olduğum ism-i Mudill'in ahkâmını benden ızhâr eden kimdir? Bu ismin müsemmâsı olan Hak değil mi?

2620. "Sütü kimden içtim? Onun sütünün gayri, onun tedbîrinden başka beni [2628] kim besledi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2620. "Sütü kimden içtim? Onun sütünün dışında, onun tedbirinden başka beni kim besledi?"

"Süt"ten maksat, kutsal feyizdir ki, Hakk'ın ruhlar âlemine olan feyizleri ve tecellileridir. Yani, "Kutsal feyizler sütünü kimden içtim? Hak'tan değil mi? Çünkü O'nun tecellilerinden başka tecelli var mı? Ve O'nun rububiyet (Rablık) sıfatından başka beni terbiye edip besleyen bir terbiye edici var mı?"

"Süt"ten murâd, feyz-i mukaddestir ki, Hakk'ın âlem-i ervâha olan füyûzât ve tecelliyâtıdır. Ya'ni, "Füyûzât-ı mukaddese sütünü kimden içtim? Hak'tan değil mi? Zîrâ onun tecelliyâtından başka tecellî var mı? Ve O'nun sıfat-ı rubûbiyyetinden başka beni terbiye edip besleyen bir mürebbî var mı?"

2621. "Huy ki süt ile vücuda gitti, onu kişiden kim geri açabilir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2621. "Huy ki süt ile vücuda gitti, onu kişiden kim geri açabilir?"

"Vâ güşûden", geri açmak ve ayırmak anlamındadır. "Huy"dan kasıt, ilâhî ilimdeki sabit hakikatlerin ezelî yatkınlığıdır. Bu yatkınlıklar, dış âlemdeki hakikatlerde kutsal feyiz ile ortaya çıkar. Yani, "Benim minnet ve rahmet ile sabit olan ezelî yatkınlığımı, Hakk'ın oluş ve bozuluş âlemine olan kutsal feyzi ortaya çıkardı. Bu yapılmamış/verilmemiş yatkınlığı bir kimseden kim ayırabilir?"

"Vâ güşûden", geri açmak ve ayırmak ma'nâsınadır. "Huy"dan murâd, ilm-i ilâhîdeki a'yân-ı sâbitenin isti'dâd-ı ezelîsidir. Bu isti'dâdlar, a'yân-ı hariciyyede feyz-i mukaddes ile zâhir olur. Ya'ni, "Benim rahmet-i imtinâniyye ve rahmâniyye ile sabit olan isti'dâd-ı ezelîmi, Hakk'ın âlem-i kevne olan feyz-i mukaddesi ızhâr buyurdu. Bu gayr-i mec'ûl olan isti'dâdı bir kimseden kim ayırabilir?"

2622. "Eğer deryâ-yı kerem bir itâb etti ise, keremin kapıları ne vakit bağlan-mış olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2622. "Eğer kerem denizi bir azarlama yaptı ise, keremin kapıları ne zaman bağlanmış olur?"

"Kerem denizi"nden maksat, mutlak varlığın ilâhlık mertebesidir ki, buna "vahdet mertebesi" ve "Muhammedî hakikat mertebesi" ve "ilk taayyün" de derler. "Azarlama"dan maksat, ezelî yatkınlığın talebi üzerine Hakk'ın şakilikle kazâsıdır. "Kerem"den maksat, Rahmânî rahmettir. Ve bu rahmet, gazab üzerine önceliklidir. Nasıl ki Yüce Allah, سبقت رحمتى على غضب yani, "Benim rahmetim gazabımı geçmiştir" buyurur. Bu sebeple gazaba uğrayanlar üzerine meydana gelen gazab rahmetle karışıktır. Ve bu rahmet sebebiyle cehennemdeki azap kâfirlerden kesilir. Ve İblîs'in nazarı bu rahmetedir, Rahîmî rahmete değildir. Abdül-Kerîm-i Cîlî hazretleri İnsân-ı Kâmil ismindeki eserinin elli dokuzuncu bölümünde bu anlam hakkında şöyle buyururlar: "Aslının gerektirdiği şey sebebiyle, İblîs'e ancak kıyamet gününden evvel lanet olunur. Nasıl ki Yüce Allah و إِن عَلَيْكَ لَعَنَتِي إلى يوم الدين (Sâd, 38/78) yani, "Muhakkak benim tardım ve lanetim senin üzerine kıyamet gününe kadardır" buyurur, İblis'in aslının gerektirdiği şey de, ruhu ilâhî hakikatler ile tahakkuktan men eden tabiî engellerdir. Kıyamet günü sona erince tabiî karanlığın hükmü kalkar. Bu sebeple lanet yoktur, sırf yakınlık vardır. Bu durumda, İblîs ilâhî yakınlıktan Allah katında bulunduğu hâl üzere olur. Bu da cehennemin ortadan kalkmasından sonradır. Çünkü Yüce Allah'ın yarattığı her şeyin, bulunduğu hâl üzere "asl"ına" dönmesi zorunludur."

"Deryâ-yı kerem"den murâd, vücûd-ı mutlakın mertebe-i ulûhiyyetidir ki, buna "mertebe-i vahdet" ve "hakikat-ı muhammediyye" mertebesi ve "taayyün-i evvel" dahi derler. "İtâb"dan murâd, isti'dâd-ı ezelînin talebi üzerine Hakk'ın şekāvetle kazâsıdır. "Kerem"den murâd, rahmet-i rahmâniyyedir. Ve bu rahmet, gazab üzerine sabıktır. Nitekim Hak Teâlâ, سبقت رحمتى على غضب ya'ni, "Benim rahmetim gazabımı geçmiştir" buyurur. Binâenaleyh mağzûblar üzerine vâki' olan gazab rahmetle karışıktır. Ve bu rahmet sebebiyle cehennemdeki azâb küffârdan munkatı' olur. Ve İblîs'in nazarı bu rahmetedir, rahmet-i rahîmiyyeye değildir. Abdül-Kerîm-i Cîlî hazretleri İnsân-ı Kâmil' ismindeki eserinin elli dokuzuncu bâbında bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: "Aslının iktizâ ettiği şey sebebiyle, İblîs'e ancak yevm-i dînden (kıyâmetten) evvel la'net olunur. Nitekim Hak Teâlâ و إِن عَلَيْكَ لَعَنَتِي إلى يوم الدين (Sâd, 38/78) ya'ni, "Muhakkak benim tardım ve la'netim senin üzerine yevm-i dîne kadardır" buyurur, İblis'in aslının iktizâ ettiği şey dahi, rûhu hakāyık-ı ilâhiyye [ile] tahakkuktan men' eden mevâni'-i tabiiyyedir. Yevm-i dîn munkazıye olunca zulmet-i tabiiyyenin hükmü kalkar. Binâenaleyh la'net yoktur, kurb-i mahz vardır. Bu takdîrce, İblîs kurb-i ilâhîden indallâhta bulunduğu hâl üzere olur. Bu da cehennemin zevâlinden sonradır. Zîrâ Allâh Teâlâ'nın yarattığı her şeyin, bulunduğu hâl üzere "asl"ına" rücû' etmesi zarûrîdir."

2623. Onun asl-ı nakdi lütuf ve adl ve atâdır; ondan kahır, gışştan olan bir toz gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2623. Onun asıl özü lütuf, adalet ve bağıştır; ondan gelen kahır, pastan oluşan bir toz gibidir.

"Gışş", bulanıklık, kirlilik ve başka anlamlara gelir. Burada "pas" demektir. "Asl-ı nakd" ile, Rahman'ın rahmetine işaret edilir. "Kahır"dan kasıt, celâlî tecellilerdir ki, bu tecelli en aşağıların aşağısı mertebesine inişi gerektirmiştir. En aşağıların aşağısı ise doğal karanlık âlemidir. Yani, "Bu aşağı âlem ve izafî varlık, halis öz olan hakiki varlığın pası gibidir. İlahi gazap ise bu pastan doğan toz gibidir. Bu pas giderse, altından halis öz ortaya çıkar."

"Gışş", küdûret ve bulanıklık ve sâir ma'nâlara gelir. Burada "pas" demektir. "Asl-ı nakd" ile, rahmet-i rahmâniyyeye işaret olunur. "Kahır"dan murâd, tecelliyât-ı celâliyyedir ki, bu tecellî esfel-i sâfilîn mertebesine tenezzülü iktizâ etmiştir. Ve esfel-i sâfilîn zulmet-i tabîiyye âlemidir. Ya'ni, "Bu âlem-i süflî ve vücûd-ı izâfî, nakd-i hâlis olan vücûd-ı hakîkînin pası mesâbesindedir. Ve gazab-ı ilâhî bu pastan mütevellid toz gibidir. Bu pas giderse, altından nakd-i hâlis çıkar."

2624. Alemi lütuf için tertib etti; zerreleri onun güneşi okşadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2624. Âlemi lütuf için düzenledi; zerreleri onun güneşi okşadı.

Yüce Allah bu izafî varlık âlemini, İlahi Zât'ında gizli olan isimlerine rahmet ve lütuf için düzenledi. Zerreler gibi olan bu izafî varlıklardan her birini, onun güneş gibi olan zâtından, bölünmez her an içinde kesintisiz olarak gelen Rahman nefesi okşadı ve büyüyüp gelişmesini sağladı.

Hak Teâlâ bu vücûd-ı izâfî âlemini, Zât-ı ahadiyyesinde mahbûs olan esmâsına rahmet ve lütuf için tertib buyurdu. Zerreler gibi olan bu vücûdât-ı izâfiyyeden her birini, onun güneş gibi olan zâtından, her ân-ı gayr-i münkasim içinde lâ-yenkatı' vârid olan nefes-i rahmânîsi okşadı ve neşv ü nemâ verdi.

2625. Egerçi firâk onun kahrından gebedir, onun vuslatının kadrini bilmek içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2625. Ayrılık, her ne kadar O'nun kahrından doğmuş olsa da, O'nun vuslatının değerini bilmek içindir.

Gerçekte, bu aşağıların aşağısı olan izafî varlık âleminin, Hak'ın hakiki varlığından ayrılığı ve uzaklığı, O'nun kahrından, yani celâlî tecellîsinden gebe kalıp meydana gelmiştir. Bu ayrılık, O'nun vuslat vaktinin değerini bilmek için gerçekleşmiştir.

Vâkıâ bu esfel-i sâfilîn olan vücûd-ı izâfî âleminin, vücûd-ı hakîkî-i Hak'tan firâkı ve ayrılığı, onun kahrından, ya'ni tecellî-i celâlîsinden gebe olup doğmuştur. Bu ayrılık, onun vakt-i vuslatının kadrini bilmek için vâki' olmuştur.

2626. Câna onun firâkı şamar verdikçe, cân visal günlerinin kadrini bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2626. Canına onun ayrılığı şamar vurdukça, can kavuşma günlerinin değerini bilir.

Bu izafî varlık âleminde, hakiki varlığın ayrılığı canı tokatladıkça, can bu azap içinde kavuşma günlerinin zevk ve rahatını anlar ve o zevk günlerini anar.

Bu vücûd-ı izâfî âleminde, vücûd-ı hakîkî ayrılığı cânı tokatladıkça, cân bu azâb içinde visâl günlerinin zevk ve râhatını anlar ve o eyyâm-ı zevki anar.

2627. Peygamber buyurdu ki: "Hak buyurmuştur: 'Benim halktan kasdım ihsan olmuştur.'&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2627. Peygamber buyurdu ki: "Hak buyurmuştur: 'Benim halktan kastım ihsan olmuştur.'

2628. Benden bir fâide etsinler, benim balımdan el bulaştırıcılık etsinler diye yarattım.'&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2628. "Benden bir fayda elde etsinler, benim balımdan el bulaştırıcılık etsinler diye yarattım."

2629. Onun için değil ki, ben fâide edeyim ve çıplaktan ben bir hırka koparayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2629. Onun için değil ki, ben fayda edeyim ve çıplaktan ben bir hırka koparayım!"

Bu üç şerefli beyitte şu kutsî hadise işaret buyrulur: "İnnamâ halaktü'l-halka liyerbehû aleyye ve lem ahlukhum li erbeha aleyhim." Yani, "Ben halkı ancak benden faydalansınlar diye yarattım. Benim onlardan faydalanmam için yaratmadım." Ve Yüce Allah bu anlamda olarak, Peygamber diliyle kullarına birçok Kur'an ayeti göndermiştir. Örneğin, Rahman suresinde ilahi nimetlerin çeşitleri sayılır.

Bu üç beyt-i şerîfte şu hadîs-i kudsîye işâret buyurulur: إِنَّمَا خَلَقْتُ الْخَلْقَ لِيَرْبَحُوا عَلَيَّ وَلَمْ أَخْلُقْهُمْ لِأَرْبَحَ عَلَيْهِمْ Ya'ni, "Ben halkı ancak benden istifade etsinler diye yarattım. Benim onlardan istifade etmem için yaratmadım." Ve Hak Teâlâ bu ma'nâda olarak, lisân-ı Peygamberî ile kullarına birçok âyât-ı Kur'âniyye göndermiştir. Ezcümle, sûre-i Rahmân'da envâ'-ı niam-ı ilâhiyye ta'dâd buyurulur.

2630. "Birkaç gün ki beni huzurundan koğmuştur, benim gözüm onun güzel yüzünde kalmıştır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2630. "Birkaç gün ki beni huzurundan kovmuştur, benim gözüm onun güzel yüzünde kalmıştır."

Bu şerefli beyitte, yukarıda açıklandığı gibi, "Ve şüphesiz lanetim hesap gününe kadar senin üzerinedir." (Sâd, 38/78) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, "Yüce Allah beni birkaç gün, yani taayyünât (belirginleşmeler) ve kesafet (yoğunluk) âlemi yok oluncaya kadar huzurundan kovmuştur. Bu doğal karanlık âleminde ayrılık hâlinde iken, benim sabit hakikatimin ve hakikatimin gözü onun vahdet (birlik) yüzünde kalmıştır. Çünkü benim sabit hakikatim onun ilminde (bilgisinde)dir. Ve ilim onun sıfatıdır; ve sıfat, nitelenen zâttan ayrılmaz."

Bu beyt-i şerîfte, yukarıda îzah olunduğu vech ile وَإِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَتِي إِلَى يَوْمِ الدِّينِ (Sâd, 38/78) âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, "Cenâb-ı İzzet beni birkaç gün, ya'ni taayyünât ve kesâfet âlemi zâil oluncaya kadar huzûrundan koğmuştur. Bu zulmet-i tabiiyye âleminde hâl-i iftirâkta iken, benim ayn-ı sâbitemin ve hakîkatımın gözü onun vech-i vahdetinde kalmıştır. Zîrâ benim ayn-ı sâbitem onun ilmindedir. Ve ilim onun sıfatıdır; ve sıfat mevsûf olan zâttan münfekk değildir.

2631. ""Böyle bir yüzden böyle kahır! Ey aceb!' diyerek her bir kimse sebebe meşgul olmuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2631. "Böyle bir yüzden böyle kahır! Ey aceb!' diyerek her bir kimse sebebe meşgul olmuştur."

"Şaşılacak şeydir ki, böyle güzel bir yüzden ve rahmet denizinden böyle bir kovulma kahredişi ne sebeple meydana gelmiştir?" diyerek her bir kimse benim kovulma ve lanetlenme sebebimi düşünmekle meşgul olmuştur.

"Acib şeydir ki, böyle güzel yüzden ve deryâ-yı rahmetten böyle kahr-ı tard ne sebeble vâki' olmuştur?" diyerek her bir kimse benim sebeb-i tard ve la'netimi düşünmekle meşgul olmuştur.

2632. "Ben sebebe bakmam, zîrâ o hadistir; çünkü hadis bir sebebe bâistir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2632. "Ben sebebe bakmam, çünkü o sonradan olmuştur; zira sonradan olan bir şey bir sebebe dayanır."

Ben sebebe bakmam, asıl olan Allah'ın irade ve yaratma emrine bakarım. Çünkü O'nun irade emri, ezelde benim yatkınlığımın talebi üzerine şakî (ilahi rahmetten uzak) olmama ilişkindir ve ben O'nun Mudill (saptıran) ism-i şerîfinin tecelli ettiği yer olmuşumdur. Benim yatkınlığım bu ismin özelliğidir. Bu sebeple, Adem'e secde etmem hususunda meydana gelen teklif emri (sorumluluk yükleyen emir) sonradan olan bir sebeptir. Ve benim irade emrine itaat ederek meydana gelen bu sonradan olan teklif emrine karşı direnişim, kovulma olayıma sebep olmuştur.

"Ben sebebe bakmam, asl olan Hakk'ın emr-i irâdî ve îcâdîsine bakarım. Zîrâ onun emr-i irâdîsi ezelde benim isti'dâdımın talebi üzerine şakî olmama taalluk etmiştir ve ben onun Mudill ism-i şerîfinin mazharı olmuşumdur. Benim isti'dâdım bu ismin hâssıyetidir. Binâenaleyh Adem'e secde etmem husûsunda vâki' olan emr-i teklîfî bir sebeb-i hâdistir. Ve benim emr-i irâdîye itâaten vâki' olan bu emr-i teklîfî-i hâdise karşı istinkâfım, hâdise-i tardıma bâis olmuştur."

2633. "Lütf-ı sabıka nazar ederim; o hadis olan her şeyi iki parça ederim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2633. "Öncesiz lütfa bakarım; o, sonradan olan her şeyi ikiye bölerim!"

Böyle olunca, ben mazharı olduğum (tecelli ettiği yer olduğum) Mudill isminin (saptıran isminin) Zât'ın hapsinden kurtuluşuna bakarım. Ve "özel Rabb'im" olan bu ismin Zât'ın hapsinden azat edilmesi öncesiz bir lütuftur. İşte benim bakışım bu lütfa ve Rahmânî rahmete yöneliktir. Bu sebeple, asıl üzerine eklenmiş ve sonradan meydana gelmiş her şeyi Hakk'ın birliği karşısında ikiye bölerim, yani ortadan kaldırırım. Veyahut, sonradan olanı, birlik karşısında ikilik ve şirk olarak görürüm.

"Böyle olunca, ben mazharı olduğum ism-i Mudill'in habs-i Zât'tan ıtlâkına bakarım. Ve "rabb-i hâss"ım olan bu ismin habs-i Zât'tan âzâd edilmesi bir lütf-ı sabıktır. İşte benim nazarım bu lutfa ve rahmet-i rahmâniyyeyedir. Binâenaleyh asl üzerine zâid ve hâdis olan her şeyi vahdet-i Hak muvâcehesinde iki parça ederim, ya'ni kaldırırım. Veyâhud, hâdisi, vahdet muvâcehesinde isneyniyyet ve şirk görürüm."

2634. "Tutayım ki secde terki hasedden oldu, bu hased aşktan kalkar, inkârdan değil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2634. "Diyelim ki secdeyi terk etmem hasetten oldu, bu haset aşktan kaynaklanır, inkârdan değil!"

"Beni kovulmaya ve lanetlenmeye sebep olan Âdem'e secde etmeyi terk etmem ve teklif emrine karşı gelmem, farz edelim ki haset yüzünden meydana geldi, bu hasedin sebebi gerçek sevgiliye olan aşkım ve muhabbetimdir; onun emrini inkâr etmemden değildir."

Aynu'l-Kudât-ı Hemedânî hazretleri Zübdetü'l-Hakāyık'ında buyurur ki: “İlâhî aşkı iki kişi paylaştı. Birini bir civân-merd (cömert, yiğit) aldı ki, o da Ahmed (a.s.) Efendimizdir. Diğerini ise İblîs aldı." Bundan da anlaşılır ki, İblîs Hakk'ın âşığıdır, fakat hasetçi bir âşıktır. (s.a.v.) Efendimiz gibi civân-merd ve cömert bir âşık değildir. Resûl-i Ekrem efendimizin yüce zevki budur. Beyit: İsterim bütün âlem benim cânânımı sevsin, Sevmeyenler kalmasın âlemde hiç sultânımı!

Diğer beyit: Keşke sevdiğimi sevse bütün cihan halkı, Sözümüz hep cânânın kıssası olsa!

Ve İblîs'in hasetçi zevki de şudur: Beyit: Üstâdım Mesnevîhân Es'ad Dede Efendi hazretlerinin tercümesi:

"Sebeb-i tard ve la'netim olan Adem'e secdenin terki ve emr-i teklîfîye muhalefetim, farz edelim ki hased yüzünden vâki' oldu, bu hasedin sebebi mahbûb-i hakîkîye olan aşk ve muhabbetimdir; onun emrini inkârdan değildir."

Aynu'l-Kudât-ı Hemedânî hazretleri Zübdetü'l-Hakāyık'ında buyurur ki: “Aşk-ı ilâhîyi iki kimse pay etti. Birisini bir civân-merd aldı ki, Ahmed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimizdir. Ve diğerini İblîs aldı." Bundan da anlaşılır ki, İblîs âşık-ı Hak'tır, fakat âşık-ı hasûddur. (s.a.v.) Efendimiz gibi âşık-ı civân-merd ve sahî değildir. Resûl-i Ekrem efendimizin zevk-i âlîleri budur. Beyit: İsterim sevsin bütün âlem benim cânânımı, Sevmeyenler kalmasın âlemde hiç sultânımı!

Beyt-i dîger: Kâşki sevdiğimi sevse kamu ehl-i cihân, Sözümüz cümle heman kıssa-i cânân olsa!

Ve İblîs'in zevk-i hasûdânesi de şudur: Beyit: Üstâdım Mesnevîhân Es'ad Dede Efendi hazretlerinin tercümesi:

2635. Her hased muhakkak dostluktan kalkar ki, dost ile bir başkası hem-nişîn ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2635. Her haset kesinlikle dostluktan kaynaklanır ki, dost ile bir başkası birlikte otursun.

Her haset kesinlikle sevgiden kaynaklanır. Çünkü âşık, maşukunun bir başkası ile oturup kalktığını görürse, haset etmemek ve kıskanmamak mümkün değildir. Ve muhabbet ve kıskançlık yüzünden meydana gelen can fedalarının sınırı ve sayısı yoktur. Nasıl ki şair de şöyle söyler: Mısra': Dem olur, kendi gözümden de seni kıskanırım.

"Her hased muhakkak sevgiden kalkar. Zîrâ âşık, ma'şûkunun bir başkası ile oturup kalktığını görürse, hased etmemek ve kıskanmamak kābil değildir." Ve muhabbet ve kıskançlık yüzünden vâki' olan can fedâlarının hadd ü hesabı yoktur. Nitekim şâir de şöyle söyler: Mısra': Dem olur, kendi gözümden de seni kıskanırım.

2636. Dostluğun şartı gayret pişiriciliktir. Aksırıktan sonra "Çok yaşa!" demek gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2636. Dostluğun şartı gayret pişiriciliktir. Aksırıktan sonra "Çok yaşa!" demek gibi.

Yani, "Müminler birbirinin dostudur." Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin "إن الله يحب العطاس فإذا عطس أحدكم و حمد الله كان حقاً على كل مسلم سمعه أن يقول له يرحمك الله" yani "Yüce Allah aksırığı sever. Şimdi, sizden biriniz aksırdığı ve Allah'a hamd ettiği zaman, onu işiten her bir Müslüman üzerine o kişiye 'Allah sana rahmet etsin!' demek vaciptir" hadis-i şerifi gereğince, Müslümanlar bu dostluklarının gayretini görerek, aksıran kimseye, Arapça'da "Yerhamük' Allah" (يرحمك الله) ve Türkçe'de "Hayırlar olsun!" ve "Çok yaşa!" ve Farsça'da “Dîr zî!” (دیر زی) (Çok yaşa!) gibi dualar ederek birbirlerine ilgi gösterirler. Bunun gibi, dostluğun şartı gayret pişiricilik ve gayret görücülüktür.

Bilinmeli ki, "gayret" "gayr"dan (başka, öteki) türemiştir. Ve gayret görmek için "gayr"ın varlığı lazımdır. Ve ruhlar âleminden şehadet âlemine (görünen âlem) kadar olan mertebeler, hakiki tek varlığın "gayriyyet" (başkalık) elbisesi ile ortaya çıktığı mertebelerden ibarettir. Mademki bu mertebeler başkalık esasına dayanarak ortaya çıkmıştır, o halde "gayret görücülük" bu mertebelerin gereğidir. Bu ifade doğrudur. Fakat İblis aldatma ve yalan söyleme yapar. Doğruluk şudur ki, "gayret" hakikati sabit olan bir sıfattır. Bu sıfat ne yok olur ne de başka bir hale geçer. Fakat kullanıldığı yer değişebilir. Eğer nefsin arzusu yolunda olursa, putperestlik gayreti olur, ve eğer Hak'ın iradesi yolunda olursa, Hak-perestlik gayreti olur. Bu sebeple bu gayret sıfatı, kullanıldığı yere göre kötülenmiş ve övülmüş olur. İblis'in gayreti nefsinin benliğine dayandığından, doğal olarak kötülenmiş gayretti. Onun bu gayretini mutlak olarak zikretmesi yalan söylemesidir.

Ya'ni, "Mü'minler birbirinin dostudur. Resûl-i Ekrem hazretlerinin إن الله يحب العطاس فإذا عطس أحدكم و حمد الله كان حقاً على كل مسلم سمعه أن يقول له يرحمك الله ,ya'ni "Allâh Teâlâ aksırığı sever. İmdi, sizden biriniz aksırdığı ve Allâh'a hamd ettiği vakit, onu işiten her bir müslim üzerine o kimseye 'Allâh sana rahmet etsin!' demek vacibdir" hadîs-i şerîfi mûcibince, müslimler bu dostluklarının gayretini görerek, aksıran kimseye, Arapça'da "Yerhamük' Allah" (يرحمك الله) ve Türkçe'de "Hayırlar olsun!" ve "Çok yaşa!" ve Fârisîde “Dîr zî!” (دیر زی) (Çok yaşa!) gibi duâlar ederek birbirlerine alâka gösterirler. Bunun gibi, dostluğun şartı gayret pişiricilik ve gayret görücülüktür."

Ma'lûm olsun ki, "gayret" "gayr"dan müştaktır. Ve gayret görmek için "gayr"ın vücûdu lâzımdır. Ve âlem-i ervâhtan âlem-i şehadete kadar olan merâtib, vücûd-ı vâhid-i hakîkînin “gayriyyet” libâsı ile zuhûr ettiği mertebelerden ibârettir. Mâdemki bu merâtib gayriyyet esâsına müsteniden zâhir olmuştur, o halde “gayret görücülük” bu merâtibin iktizâsıdır. Bu ifâde doğrudur. Fakat İblîs telbîs ve tezvir yapıyor. Doğruluk budur ki, “gayret” hakîkati sâbit olan bir sıfattır. Bu sıfat ne zâil olur ve ne de tebeddül eder. Fakat mahall-i isti’mâli değişebilir. Eğer nefsin arzûsu yolunda olursa, putperestlik gayreti olur, ve eğer irâde-i Hak yolunda olursa, Hak-perestlik gayreti olur. Binâenaleyh bu sıfat-ı gayret, mahall-i isti’mâline nazaran mezmûm ve mahmûd olur. İblîs’in gayreti nefsinin enâniyyetine müstenid olduğundan, bittabî’ gayret-i mezmûme idi. Onun bu gayreti ıtlâk üzerine zikri tezviridir.

2637. “Mâdemki onun nat’ı üzerinde bu oyundan başkası yok idi, ‘Oyna!’ dedi; ben ziyâdeyi ne bilirim?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2637. “Mademki onun satranç tahtası üzerinde bu oyundan başkası yok idi, ‘Oyna!’ dedi; ben fazlasını ne bilirim?”

“Nat” satranç tahtası anlamındadır. Burada taayyünler (belirginleşmeler) âlemine işarettir. Yani, “Başkası olma esasına dayalı olarak görünen bu taayyünler âleminde ‘gayret’ oyunundan başka bir oyun oynanamaz idi. Yaratıcım da bana ‘Oyununu oyna ve rolünü yerine getir!’ dedi ve Âdem’e secde etmeyi ve baş eğmeyi emretti. Bu sebeple bende hakikatimin gereği olan gayret ve haset ortaya çıktı ve iradî emre itaat ederek oynadım ve rolümü yerine getirdim. Ben bu hakikatimin gerektirdiği oyundan daha fazla bir oyun bilebilir miydim?”

“Nat” şatranc tahtası ma’nâsınadır. Burada âlem-i taayyünâta işârettir. Ya’ni, “Gayriyyet esâsına müsteniden zâhir olan bu âlem-i taayyünâtta “gayret” oyunundan başka bir oyun oynanamaz idi. Hâlıkım dahi bana “Oyununu oyna ve rolünü icrâ et!” dedi ve Âdem’e secde ve serfürû ile emretti. Binâenaleyh bende hakîkatım îcâbı olan gayret ve hased zuhûra geldi ve emr-i irâdiye itâaten oynadım ve rolümü icrâ ettim. Ben bu hakîkatım iktizâsı olan oyundan ziyâde bir oyun bilebilir mi idim?”

2638. “O bir oyun ki var idi, ben oynadım, kendimi belâ içine attım.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2638. “O bir oyun ki var idi, ben oynadım, kendimi belâ içine attım.”

“İlâhî kazâ gereğince yükümlü olduğum o bir oyunu oynadım ve bu sebeple kendimi kovulma ve lânet belâsı içine attım.”

“Kazâ-yı ilâhî mûcibince mükellef olduğum o bir oyunu oynadım ve bu yüzden kendimi tard ve la’net belâsı içine attım.”

2639. “Belâ içinde de onun lezzetlerini tadıyorum. Onun matıyım, onun matıyım, onun matı!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2639. “Belâ içinde de onun lezzetlerini tadıyorum. Onun matıyım, onun matıyım, onun matı!”

Şimdi bu kovulma belâsı içinde de Hakk’ın beni ayrıcalıklı kıldığı tecellîsinin lezzetlerini tadıyorum. İradî emre göre itaatkârım ve teklifî emre göre isyankârım ve mat (yenilmiş) ve mağlûbum. “Mat”, satranç oyununda yenilmek anlamına gelir. *İnsân-ı Kâmil* kitabında Abdülkerîm-i Cîlî hazretleri buyurur ki: İblîs kovulduğu zaman sevincinin şiddetinden heyecanlandı ve şaşkına döndü. Hatta âlemi kendi nefesiyle doldurdu. Ona denildi ki: 'Huzurumdan kovduğum halde böyle mi yapıyorsun?' Cevaben dedi ki: 'O kovulma ve lanet, öyle bir hil'attır (kaftan) ki, sevgili onu yakınlaştırılmış meleğe ve gönderilmiş peygambere giydirmedi!' Yani İblîs'in kovulma belâsı içindeki lezzetleri, riyaset (başkanlık, liderlik) makamının verdiği lezzetlerdir. Bu sebeple makam sevgisi İblîsî sıfatlardan olur.

Şimdi bu belâ-yı tard içinde de Hakk’ın beni mümtâz kıldığı tecellîsinin lezzetlerini tadıyorum. Emr-i irâdîye nazaran mutî’im ve emr-i teklîfîye nazaran âsîyim ve mat ve mağlûbum. “Mat”, şatranc oyununda mağlûb olmak ma’nâsınadır. *İnsân-ı Kâmil* kitabında Abdülkerîm-i Cîlî hazretleri buyurur ki: İblîs koğulduğu vakit şiddet-i ferahından müteheyyic ve hâim oldu. Hattâ âlemi kendi nefesiyle doldurdu. Ona denildi ki: 'Huzûrumdan tard ettiğim halde böyle mi yapıyorsun?' Cevâben dedi ki: 'O tard ve la'net bir hil'attır ki, ma'şûk onu melek-i mukarrebe ve Nebiyy-i mürsele giydirmedi!'." Ya'ni İblîs'in belâ-yı tard içindeki lezzetleri, riyâset makāmının verdiği lezzetlerdir. Binâenaleyh hubb-i câh sıfat-ı İblîsiyyeden olur.

2640. Ey makbul, hiçbir kimse kendisini bu altı cihet içinde bu altı kapıdan nasıl kurtarır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2640. Ey makbul, hiçbir kimse kendisini bu altı yön içinde bu altı kapıdan nasıl kurtarır?

"Sere", halis ve makbul anlamındadır. "Altı cihet"ten (yön) kasıt, ön, arka, alt, üst, sağ ve soldur. "Altı kapı"dan kasıt ise, mutlak varlığın altı mertebesidir ki, bunlar "vahdet" (birlik), "vâhidiyyet" (biriciklik), "ruh", "misal" (örnekler âlemi), "şehadet" (görünen âlem) ve "insan" mertebeleridir. İnsan, kendi özünde bu mertebelerin hepsini toplayan bir özettir. Ahadiyyet (Allah'ın birliği) mertebesi ise bir bütün olup, hepsini kuşatır. Bu sebeple, her bir fert bu kapılardan geçip, aslına dönmedikçe özüne ulaşamaz. Yani "Bu altı yönü içeren taayyün (belirginleşme) âleminde ve şehadet mertebesi içinde hiçbir kimse kendisini bu mertebelerin kapılarından kurtaramaz. Çünkü şehadet mertebesinin gereği, bu altı kapıyı içermesidir."

"Sere", hâlis ve makbûl ma'nâsınadır. "Altı cihet"ten murâd, ön, arka, alt, üst, sağ ve soldur. "Altı kapı"dan murâd, vücûd-ı mutlakın altı mertebesidir ki, "vahdet", "vâhidiyyet", "rûh”, “misâl”, “şehadet" ve "insân" mertebeleridir. Ve insan, nefsinde bu merâtibin cümlesini câmi' olan bir zübdedir. Ve mertebe-i ahadiyye bir küll olup, cümlesini muhîttir. Binâenaleyh her bir fert bu kapılardan geçip, rücû' etmedikçe aslına vâsıl olamaz. Ya'ni "Bu altı ciheti hâvî olan âlem-i taayyünde ve mertebe-i şahâdet içinde hiçbir kimse kendisini bu merâtib kapılarından kurtaramaz. Zîrâ mertebe-i şehadetin iktizâsı, bu altı kapıyı câmi' olmaktır."

2641. Altı'nın cüz'ü altı'nın küllünden nasıl kurtulur? Hususiyle bîçûn onu eğri koya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2641. Altının cüz'ü altının küllünden nasıl kurtulur? Özellikle de bîçûn (nasıl olduğu bilinemeyen) onu eğri koymuşsa!

Taayyünü (belirlenmesi) itibarıyla bu altı mertebenin cüz'ü (parçası) olan mahlûk (yaratılmış), bu altı mertebenin hepsinden kurtulup kendi aslına ulaşabilmek ne kadar zordur! Özellikle de nasıl olduğu bilinemeyen Zât-ı ahadiyye (Allah'ın biricik Zâtı) onu bu mertebelere eğri ve şakilik sıfatıyla koymuşsa!

Taayyünü i'tibariyle bu altı mertebenin cüz'ü olan mahlûk, bu altı mertebenin hepsinden kurtulup kendi aslına vâsıl olabilmek ne kadar müşkildir! Husûsiyle bîçûn olan Zât-ı ahadiyye onu bu merâtibe eğri ve sıfat-ı şekāvetle koymuş olsa!

2642. Her kim altı içindedir, o ateş içindedir. Onu o kurtarır ki, altının hallâkıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2642. Her kim altı içindedir, o ateş içindedir. Onu o kurtarır ki, altının hallâkıdır.

Her kim altı yön, yani yoğun tecelliler (varlığın belirli bir şekilde ortaya çıkması) mertebesi olan dünya içindedir, o kimse ateş içindedir. Çünkü bu doğal karanlık âleminin iç yüzü ateştir. O kimseyi bu ateşin içinden ancak o altı yönün, yani bu tecelliler ve çokluklar âleminin yaratıcısı olan Yüce Allah kurtarır. Nitekim Rahman suresinde de buyurulur: يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانٍ (Rahman, 55/33). Yani, “Ey cin ve insan topluluğu, göklerin ve yerin bucaklarından geçmeye gücünüz yeterse geçin! Hayır, geçemezsiniz, ancak ilâhî bir güç ile geçebilirsiniz!”

Her kim altı cihet, ya'ni taayyünât-ı kesîfe mertebesi olan dünyâ içindedir, o kimse ateş içindedir. Zîrâ bu zulmet-i tabîiyye âleminin iç yüzü ateştir. O kimseyi bu ateşin içinden ancak o altı cihetin, ya'ni bu taayyünât ve keserât âleminin hallâkı olan Allâh Teâlâ hazretleri kurtarır. Nitekim sûre-i Rah- يا معشر الجن والإنس إن استطعتم أن تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَوَاتِ وَالأَرْض : man da buyurulur فَأَنْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانِ (Rahman, 55/33) Ya'ni, “Ey cin ve insan tâifesi, göklerin ve arzın aktarından nüfüz etmeğe kudretiniz varsa nüfüz edin! Hayır geçemezsiniz, ancak kuvvet-i ilâhiyye ile geçebilirsiniz!"

2643. Gerek küfür ve gerek îmân, o Hazret'in el örgüsüdür ve onun şânıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2643. Gerek küfür gerekse iman, o Hazret'in el örgüsüdür ve onun şânıdır.

Yani, küfür Mudill isminin; iman ise Hâdî isminin gereğidir. Ve fiiller mertebesi olan dünya, O'nun varlığının mertebelerinden bir mertebedir ve farklı isimlerin tecellilerini (mezâhir) toplayıcıdır. Bu sebeple, Zât-ı ahadiyyenin kudret elinin örgüsüdür. Ve كُلِّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأن (Rahmân, 55/29) yani, "Her anda bir oluş içindedir" ayet-i kerimesinde işaret buyurulduğu üzere, bu küfür ve iman O'nun hallerinden (şuûnât) birer haldir.

Ya'ni, küfür ism-i Mudill'in; ve îmân ism-i Hâdî'nin muktezâsıdır. Ve mertebe-i ef'âl olan dünyâ onun vücûdunun merâtibinden bir mertebedir ve esmâ-i muhtelifenin mezâhirini câmi'dir. Binâenaleyh Zât-ı ahadiyyenin kudret elinin örgüsüdür. Ve كُلِّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأن (Rahmân, 55/29) ya'ni, “Her anda bir şe'ndedir" âyet-i kerîmesinde işâret buyurulduğu üzere, bu küfür ve îmân onun şuûnâtından birer şe'ndir.

## Muâviye'nin İblîs-i laîne tekrar takrîr etmesi

2644. Emîr ona dedi ki: "Bunlar doğrudur; fakat senin bunlardan nasibin eksik olmuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2644. Emîr ona dedi ki: "Bunlar doğrudur; fakat senin bunlardan nasibin eksik olmuştur."

"Bu söylediğin hakikatler ve bilgiler doğrudur; fakat ilmîdir, zevkî değildir. Bunların zevkinden senin nasibin azdır. Ve sen bu ilmini, bozukluğunu örtmek için kullanırsın. İçin başka ve dışın başkadır. Dili bilgili olan bir münafıksın!"

"Bu söylediğin hakāyık ve maârif doğrudur; fakat ilmîdir, zevkî değildir. Bunların zevkinden senin nasîbin azdır. Ve sen bu ilmini, fesâdını örtmek için kullanırsın. İçin başka ve dışın başkadır. Alîmü'l-lisân olan bir münafıksın!"

2645. "Yüz binlerce benim gibisinin yolunu vurdun, kazdın, hazîneye geldin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2645. "Yüz binlerce benim gibisinin yolunu vurdun, kazdın, hazîneye geldin!"

Yüz binlerce benim gibi kimselerin kalplerine vesveseler (iç kuruntular) attın, eğri muhakemeleri (akıl yürütmeleri) doğru gösterdin ve yollarını kestin. Sen bir hırsızsın ki, ince ince vesvese kazmalarıyla kaza kaza ihlas hazinesine kadar girdin ve oradan bu ihlas cevherini çaldın ve müminlerin amellerini bozdun!

"Yüz binlerce benim gibi kimselerin kalblerine vesveseler ilkâ ettin, eğri muhâkemâtı doğru gösterdin ve yollarını vurdun. Sen bir hırsızsın ki, ince in- ce vesvese kazmalarıyla kaza kaza hazîne-i ihlâsa kadar girdin ve oradan bu cevher-i ihlâsı çaldın ve mü'minlerin amellerini ifsâd ettin!"

2646. Ateş ve neftsin, yakmayasın! Çâre yoktur. Kimdir ki senin elinden elbisesi yırtık değildir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2646. Ateşsin, nefsini yakmayasın! Çare yoktur. Kimdir ki senin elinden elbisesi yırtık değildir?

Hint nüshalarında birinci mısra' آتشی از تو نسوزم چاره نیست yani, "Ateşsin, çare yoktur ki senden yanmayayım!" şeklindedir. Yani, "Sen ateşsin ve elinde de neft yağı vardır." "Neft yağı"ndan kasıt, nefse ait sıfatlardır. "Şimdi senin yakmamana çare yoktur. Senin fesat elinden kimin ihlas elbisesi parçalanmamıştır?"

Hind nüshalarında birinci mısra' آتشی از تو نسوزم چاره نیست ya'ni, "Ateşsin, çâre yoktur ki senden yanmayayım!" sûretindedir. Ya'ni, "Sen ateşsin ve elinde de neft yağı vardır." "Neft yağı"ndan murâd, sıfât-ı nefsâniyyedir. "Imdi senin yakmamana çâre yoktur. Senin dest-i fesâdından kimin libâs-ı ihlâsı parçalanmamıştır?"

2647. Ey ateş, mâdemki senin tab'ın yakmaklıktır, sen bir şeyi yakmadıkça çare yoktur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2647. Ey ateş, mademki senin tabiatın yakmaktır, sen bir şeyi yakmadıkça çare yoktur!

2648. La'net bu olur ki, seni yakıcı eder, seni bütün hırsızların ustası eder!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2648. Lânet bu olur ki, seni yakıcı eder, seni bütün hırsızların ustası eder!

Yani "Yüce Allah'ın lâneti şudur ki; Yüce Allah seni kulları arasında yakıcılık göreviyle görevlendirir ve seni bütün iman ve ihlâs hırsızlarının reisi ve ustası yapar."

Ya'ni "Allâh Teâlâ'nın la'neti budur ki; Hak Teâlâ hazretleri seni kulları arasında yakıcılık vazîfesiyle tavzîf eder ve seni bütün îmân ve ihlâs hırsız-larının reîs ve ustası yapar."

2649. Hudâ ile yüz yüze söyledin, dinledin. Ey düşman, ben senin mekrinin indinde ne olurum?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2649. Allah ile yüz yüze konuştun, dinledin. Ey düşman, senin tuzağının yanında ben neyim ki?

Bu şerefli beyitte, Sâd suresinin sonunda yer alan kerim ayetlere işaret buyurulur: قَالَ يَا إِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ أَسْتَكْبَرْتَ أَمْ كُنْتَ مِنَ الْعَالِينَ (Sâd, 38/75). Yani, "Yüce Allah İblis'e buyurdu: 'Ey İblis, celâl ve cemâl elimle yarattığım şeye secde etmekten seni alıkoyan nedir? Büyüklük mü tasladın, yoksa yücelerden miydin?'." قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ (Sâd, 38/76; A'raf, 7/12). Yani, "İblis cevaben dedi: 'Ben ondan hayırlıyım! Beni latif olan ateşten, onu ise yoğun olan çamurdan yarattın...'." قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَإِنَّكَ رَجِيمٌ وَإِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَتِي إِلَى يَوْمِ الدِّينِ (Sâd, 38/77). Yani, "Yüce Allah buyurdu: 'Melekler arasından çık! Sen rahmetimden kovulmuşsun ve kıyamete kadar lanetim ve kovuluşum senin üzerinedir!'." قَالَ رَبِّ فَأَنظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ (Sâd, 38/79; Hicr, 15/36). Yani, "İblis cevaben dedi: 'Ey Rabbim, diriliş gününe kadar bana mühlet ver!'." قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ الْمُنظَرِينَ إِلَى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ (Sâd, 33/81; Hicr, 15/38). Yani, "Yüce Allah cevaben buyurdu: 'Belirlenmiş vakte kadar sana mühlet verilmiştir.'." قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ (Sâd, 38/83). Yani, "İblis yine cevaben dedi: 'Ey Rabbim, senin izzetin hakkı için onların hepsini azdıracağım; ancak onlardan ihlaslı kulların müstesnadır!'." قَالَ فَالْحَقُّ وَالْحَقَّ أَقُولُ لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنْكَ وَمِمَّنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ أَجْمَعِينَ (Sâd, 38/84). Yani, "Yüce Allah yine İblis'e cevaben buyurdu: 'Hakkı yerine getirerek hakkı söylerim ki, elbette senden ve senin cinsinden ve sana tabi olan Âdemoğullarından hepinizi cehenneme dolduracağım!'."

Bu beyt-i şerîfte, Sâd sûre-i şerîfesinin nihâyetinde olan âyât-ı kerîmeye işaret buyurulur: قَالَ يَا إِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ أَسْتَكْبَرْتَ أَمْ كُنْتَ مِنَ الْعَالِينَ (Sâd, 38/75). Ya'ni, “Allâh Teâlâ İblîs'e buyurdu: 'Ey İblîs, yed-i celâl ve ce-mâlim ile yarattığım şeye secdeden seni men' eden şey nedir? İstikbâr mı et-tin, yoksa sen âlîn taifesinden misin?." قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ (Sâd, 38/76; A'raf, 7/12). Ya'ni, “İblîs cevaben dedi: 'Ben ondan hayırlıyım! Beni latîf olan ateşten ve onu kesîf olan çamurdan halk ettin..." قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَإِنَّكَ رَجِيمٌ وَإِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَتِي إِلَى يَوْمِ الدِّينِ (Sâd, 38/77). Ya'ni, "Hak Teâlâ buyurdu: 'Me-lâike arasından çık! Sen rahmet-i rahîmiyyemden matrûdsun ve kıyâmete ka- dar la'netim ve tardım senin üzerinedir!". قَالَ رَبِّ فَأَنظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ (Sâd, 38/79; Hicr, 15/36). Ya'ni, “İblîs cevâben dedi: 'Yâ Rab, yevm-i ba'se kadar bana mühlet ver!'." قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ الْمُنظَرِينَ إِلَى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ (Sâd, 33/81; Hicr, 15/38). Ya'ni, "Hak Teâlâ cevâben buyurdu: 'Vakt-i ma'lûma kadar sana mühlet verilmiştir.'." قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ (Sâd, 38/83). Ya'ni, “İblîs yine cevâben dedi: 'Yâ Rab, senin izzetin hakkı için onların hepsini azdırayım; onlardan muhlas kulların müstesnâdır!'." قَالَ فَالْحَقُّ وَالْحَقَّ أَقُولُ لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنْكَ وَمِمَّنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ أَجْمَعِينَ (Sâd, 38/84). Ya'ni, "Hak Teâlâ yine İblîs'e cevâben buyurdu: 'İhkāk-ı hakla hakkı söylerim ki, elbette senden ve senin cinsinden ve sana tâbi' olan benî Âdem'den hepinizi cehenneme doldururum!'."

2650. "Senin ma'rifetlerin sadâ-yı safîr gibidir. Kuşların sesidir, lakin kuş tu[2658]tucudur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2650. "Senin marifetlerin ıslık sesine benzer. Kuşların sesidir, lakin kuş tutucudur."

"Bang-i safir," avcıların kuş sesini taklit ederek çaldıkları ıslık anlamındadır. Yani, "Senin söylediğin hakikatler ve marifetler, avcıların çaldıkları ıslığa ve kuşların sesini taklit etmeye benzer. Çünkü bu hakikatler ve marifetler peygamberler ve evliya hazretlerinin ilimleridir. Evet, ilahi kuşlar olan peygamberler ve evliyanın marifetleridir. Fakat sen onları, kuş gibi olan insan ruhlarını tutup kafese koymak için kullanırsın."

“Bang-i safir,” avcıların kuş sadâsını taklîden çaldıkları ıslık ma'nâsınadır. Ya'ni, “Senin söylediğin hakāyık ve maârif, avcıların çaldıkları ıslığa ve kuşların sesini taklîde benzer. Zîrâ bu hakāyık ve maârif enbiyâ ve evliyâ hazerâtının ulûmudur. Evet, ilâhî kuşlar olan enbiyâ ve evliyânın maârifidir. Fakat sen onları, kuş gibi olan ervâh-ı beşeri tutup kafese koymak için kullanırsın.”

2651. "O yüz binlerce kuşun yolunu vurmuştur. Aldatılmış kuş ise, bir tanıdık gelmiştir diye,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2651. O, yüz binlerce kuşun yolunu kesmiştir. Aldatılmış kuş ise, tanıdık biri gelmiştir diye,

2652. Havada ıslık sesini işittiği vakit, havadan gelir burada esîr olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2652. Havada ıslık sesini işittiği zaman, havadan gelir burada esir olur.

Ruh kuşu, nefsanî heva (nefsin boş arzuları) içinde bu hikmetli sözleri dinlediği zaman, o nefsanî heva yönünden gelip, bu yoğunluk âleminde tabiat karanlığının esiri olup kalır. Yani şeytan, peygamberlerin ve evliyaların ilimleriyle müminlerin ruhlarını saptırır.

“Rûh kuşu hevâ-yı nefsânî içinde bu hikemiyyâtı dinlediği vakit, o hevâ-yı nefsânî cihetinden gelip, bu âlem-i kesâfette esîr-i zulmet-i tabîat olup kalır. Ya'ni şeytân ulûm-ı enbiyâ ve evliyâ ile ervâh-ı mü'minîni ıdlâl eder.”

2653. "Nûh'un kavmi senin mekrinden nevha içindedirler; gönülleri kebâb ve sîneleri şerha şerhadır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2653. "Nûh'un kavmi senin mekrinden feryat içindedirler; gönülleri kebap ve sineleri parça parçadır!"

Nûh (a.s.)'ın davetine karşı onun kavmi çok büyük bir mekr (gizli yönlendirme) ile karşılık verdiler. Nitekim Nûh Sûresi'nde وَمَكَرُوا مَكْرًا كُبَّارًا (Nûh, 71/22) yani, “Çok büyük bir mekr ile mekr ettiler.” buyrulmuştur. Ve onların bu büyük mekri, İblîs'in onlara telkin ettiği felsefî hikmetlerdi. Nitekim Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) bu mekrîn mahiyetini Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Nûhî'de açıklamışlardır. Burada açıklaması uzun olur.

Nûh (a.s.)'ın da'vetine karşı onun kavmi pek büyük bir mekr ile mukābele ettiler. Nitekim sûre-i Nûh'ta وَمَكَرُوا مَكْرًا كُبَّارًا (Nûh, 71/22) ya'ni, “Gâyet büyük bir mekr ile mekr ettiler." Ve onların bu büyük mekri, İblîs'in onlara ilkā ettiği hikemiyyât-ı feylesofâne idi. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber bu mekrîn mâhiyetini Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Nûhî'de beyân buyurmuşlardır. Burada îzâhı uzun olur.

2654. "Ad kavmini sen cihanda yele verdin; azaba ve gamlara bıraktın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2654. "Ad kavmini sen dünyada yele verdin; azaba ve gamlara bıraktın!"

"Enduhân", "endûhân" kelimesinin kısaltılmışıdır. "Endûh", gam anlamına gelir. "Ân" çoğul ekidir. "Der bâd dâden", yani yele vermek, helak etmekten kinayedir. Çünkü Ad kavmi, Kur'an-ı Kerim'de belirtildiği üzere, şiddetli rüzgar ve kasırga ile helak olmuştu. Yani, "Ey İblis, Ad kavmini azdırdın, peygamberlerine karşı geldiler ve nihayet onları şiddetli kasırga ile helak ettirdin ve onları dünyada ve ahirette azap ve gamlar içine bıraktın!"

“Enduhân", "endûhân”ın muhaffefidir. "Endûh,” gam ma'nâsınadır. "Ân" edât-ı cem'dir. "Der bâd dâden", ya'ni yele vermek, helâk etmekten kinâyedir. Zîrâ Ad kavmi Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyurulduğu üzere, şiddetli rüzgâr ve kasırga ile helâk olmuş idi. Ya'ni, "Ey İblîs, Ad kavmini azdırdın, peygamberlerine muhalefet ettiler ve nihâyet onları şiddetli kasırga ile helâk ettirdin ve onları dünyâda ve âhirette azâb ve gamlar içine bıraktın!"

2655. "Lût kavminin o taşlanması senden oldu; bulanık suya senden dolayı daldılar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2655. "Lût kavminin o taşlanması senden oldu; bulanık suya senden dolayı daldılar."

Bilinmeli ki, Lût kavminin yaşadığı saha, bugün Lût gölünün bulunduğu yerdir. Önceleri Sodom Köyü olarak adlandırılırdı. Bu kavim, şehvetlerini giderme konusunda kadınları bırakıp, birbirleriyle livataya (erkek erkeğe cinsel ilişki) düşkün olmuşlardı. Peygamberleri olan Lût (a.s.), bu fiillerinin çirkinliğinden ve rezilliğinden bahsederek onları engellemeye çalıştı. Lanetlenmiş İblis, aslında pis bir şey olan bu livatayı onların gözünde hoş gösterdiğinden, o Hazret'e karşı geldiler. Onların üzerine ilâhî kahır, volkanik patlamalar şeklinde ortaya çıktı; ve aniden meydana gelen yer patlamalarından dağılan taşlar bunların üzerine yağarak ezmeye başladı. Ve nihayet gölün olduğu yer çöktü. Ve bugün krom madeni bulunan bir göl haline geldi. Ve krom madenli su, gayet pis kokulu bir suydu. Bu kirli ve kokmuş su içinde boğuldular. Bugün Lût gölünün suyuna el sokanların ellerindeki pis kokunun bir hayli zaman çıkmayıp devam ettiğini, fakir (yazar) kendilerinden işittim. Şerefli beyitteki "seng-sâr" (taşlanma) ile bu patlamalara; ve "siyâh âbe" (kara su) ile bu krom madenli pis suya işaret buyurulur. Şimdi, bu kavmin cezası, kendi pis ve kirli olan fiillerinin cinsinden oldu. Yani şehvetlerini pislik içinde giderenlerin helakı da bu pis su içinde boğulmak suretiyle meydana geldi.

Ma'lûm olsun ki, Lût kavminin yaşadığı sâha, elyevm Lût gölünün bulunduğu mahaldir. Evvelce Sodom Karyesi tesmiye olunurdu. Bu kavim, kazâ-yı şehvet hususunda kadınları bırakıp, birbirleriyle livâtaya mübtelâ olmuş idiler. Peygamberleri olan Lût (a.s.), bu fiillerinin şenâat ve rezâletinden bahsederek onları men' etmeğe çabaladı. İblîs-i laîn, hadd-i zâtında pis bir şey olan bu livâtayı onların nazarına hoş gösterdiğinden, o Hazret'e muhâlefet ettiler. Onların üzerine kahr-ı ilâhî indifâât-ı bürkâniyye sûretinde zâhir oldu; ve bağteten zuhûr eden indifâât-ı arzıyyeden dağılan taşlar bunların üzerine yağarak ezmeğe başladı. Ve nihâyet gölün olduğu mahal çöktü. Ve elyevm krom ma'deni bulunan bir göl hâline geldi. Ve krom ma'denli su, gâyet pis kokulu bir su idi. Bu mülevves ve kokmuş su içinde boğuldular. Elyevm Lût gölünün suyuna el sokanların ellerindeki pis kokunun bir hayli zaman çıkmayıp devam ettiğini, fakîr kendilerinden işittim. Beyt-i şerîfteki "seng-sâr" ile bu indifââta; ve "siyâh âbe" ile bu krom ma'denli pis suya işâret buyurulur. İmdi, bu kavmin cezâsı, kendi pis ve mülevves olan fiillerinin cinsinden oldu. Ya'ni şehvetlerini pislik içinde kazâ edenlerin helâki de bu pis su içinde boğulmak sûretiyle vâki' oldu.

2656. Nemrûd'un beyni senden döğülmüş geldi, ey binlerce fitneleri koparmış!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2656. Ey binlerce fitneler çıkarmış olan, Nemrud'un beyni senden dövülmüş olarak geldi!

Nemrud'un beyninin nasıl yarıldığı, I. ciltte .......... numaralı beyitin açıklamasında geçti.

Nemrûd'un beyninin nasıl yarıldığı, I. ciltte .......... numaralı beyitin îzâhında geçti.

2657. Zekî feylesof olan Fir'avn'ın aklı kör oldu, senden dolayı o vukūf bulamadı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2657. Zeki filozof olan Firavun'un aklı kör oldu, senden dolayı o anlayamadı!

Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ), Hz. Muâviye'nin dilinden Firavun'a zekâ ve filozofluk isnat eder. Firavun gerçekten de devlet yönetimi ve siyaset işlerinde zeki ve filozof idi. Zekâsına ve filozofluğuna, Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) hazretlerinin Fusûsu'l-Hikem adlı eserinde, Mûsevî Fassı'nda (Musa'ya ait bölüm) açıkladığı ince anlamlar şahitlik eder. Burada açıklaması uzun sürer. Ben, Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhte yeterli ayrıntıları verdim.

Cenâb-ı Pîr, Hz. Muâviye lisânından Fir'avn'a zekâvet ve feylesofluk izâfe buyururlar. Fir'avn filhakikada idâre-i hükümet ve siyâset emrinde zekî ve feylesof idi. Zekâvetine ve feylesofluğa cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretlerinin Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Mûsevîde beyân buyurduğu nükteler şehadet eder. Burada îzâhı uzundur. Fakîr Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhte tafsilât-ı kâfiye i'tâ ettim.

2658. Ebû Leheb dahi senden bir nâ-ehil olmuştur; Ebû'l-Hikem dahi senden bir Ebû Cehil olmuştur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2658. Ebû Leheb dahi senden bir nâ-ehil olmuştur; Ebû'l-Hikem dahi senden bir Ebû Cehil olmuştur!

Resûl-i Ekrem Efendimiz'e karşı çıkan Ebû Leheb, yine senin kışkırtmaların yüzünden imana ehliyetsiz olmuştur. Ve önceleri zekâsının ve aklının mükemmelliği sebebiyle kavmi arasında Ebû'l-Hikem (hikmetlerin babası) diye adlandırılan bir kişi, senin ona telkin ettiğin bozuk inkâr yüzünden akıl ve zekâsını kaybederek, din konusunda ve Peygamber'e karşı çıkmada Ebû Cehil (cehaletin babası) lakabını kazanmıştır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz'e muhâlif olan Ebû Leheb, yine senin iğvââtından dolayı îmâna ehliyetsiz olmuştur. Ve evvelce kemâl-i zekâ ve aklından dolayı kavmi arasında Ebû'l-Hikem tesmiye olunan bir şahıs, senin ona ilkā ettiğin inkâr-ı fâsideden dolayı akıl ve zekâsını gâib ederek, dîn hususunda ve Peygamber'e muhalefette Ebû Cehil lakabını iktisab etmiştir.

2659. Ey, bu şatranc üzerinde yâd için yüz binlerce üstadı mat ettin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2659. Ey, bu satranç üzerinde anmak için yüz binlerce üstadı mat ettin!

"Satranç"tan kasıt, dünyadır. "Üstad"dan kasıt, riyaset sevgisiyle vehmedilmiş varlıklarına dayanan kimselerdir. Yani, "Ey İblis, sen satranç oyununa benzeyen bu taayyünât (belirginleşmeler) ve keserât (çokluklar) âleminde Nemrut ve Firavun gibi vehmedilmiş varlıklarına dayanarak benlik davası eden yüz binlerce kibir ve azamet üstadını, hâlleri dillerde destan olmak için oyunlarında mat ve mağlup ettin!"

"Şatranc"dan murâd, dünyâdır. "Üstâd"dan murâd, hubb-i riyâset ile vücûd-ı mevhûmuna dayanan kimselerdir. Ya'ni, "Ey İblîs, sen şatranc oyununa müşâbih olan bu taayyünât ve keserât âleminde Nemrûd ve Fir'avn gibi vücûd-ı mevhûmlarına istinaden enâniyyet da'vâsı eden yüz binlerce kibir ve azamet üştâdlarını, halleri dillerde destân olmak için oyunlarında mat ve mağlûb ettin!"

2660. "Ey, senin müşkil olan ferzîn-bendlerinden gönüller yanmış, gönlün ka- [2668] ra olmuştur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2660. "Ey, senin zorlu ferzîn-bendlerinden (İblis'in hile ve tuzakları) gönüller yanmış, gönlün kara olmuştur!"

"Ferzîn", satranç oyunundaki taşlardan birinin adıdır ve şahın veziri konumundadır; satranç tahtası üzerindeki "piyade" ismindeki taşlardan önüne geleni devirir. Burada "ferzîn-bend", İblis'in hile ve mekrlerinden (gizli yönlendirme) kinayedir. Yani, "Ey İblis, senin idraki zor olan hile ve mekrlerinden, insan fertlerinin gönülleri yanmış ve senin gönlün kara olmuş!" Yani, onların düştükleri belalardan dolayı haince bir haz almıştır.

"Ferzîn", şatranc oyunundaki taşlardan birinin adı olup, şâhın vezîri mesâbesindedir ve şatranc tahtası üzerindeki "piyâde=piyon" ismindeki taşlardan önüne geleni devirir. Burada "ferzîn-bend", Iblîs'in hîle ve mekrlerinden kinâyedir. Ya'ni, "Ey İblîs, senin idrāki müşkil olan hîle ve mekrlerinden, efrâd-ı beşerin gönülleri yanmış ve senin gönlün kara olmuş!" Ya'ni, onların düştükleri belâlardan dolayı hazz-ı hâinâne almıştır.

2661. "Sen mekr denizisin ve halaik bir katredir; sen bir dağ gibisin ve bu selîmler bir zerredir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2661. "Sen mekr denizisin ve yaratılmışlar bir damladır; sen bir dağ gibisin ve bu safdiller bir zerredir!"

"Bu safdiller"den kasıt, âlemin hakikatlerinden habersiz olan insan bireyleridir ki, her biri safdil ve ahmak derecesindedirler.

"Bu selîmler"den murâd, hakāyık-ı âlemden bî-haber olan efrâd-ı beşerdir ki, her birerleri sâdedil ve ahmak mesâbesindedirler.

2662. "Ey düşmanlık eden, senin mekrinden kim kurtulur? Ma'sûm kimsenin gayri, tufânın garkıyız!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2662. "Ey düşmanlık eden, senin tuzağından kim kurtulur? Masum kimseden başkası, tufanın boğduğuyuz!"

"Masum"dan kasıt peygamberlerdir. Çünkü onlardan günah sâdır olmamıştır. Ve peygamberlere tâbi olanlar, onların bereketleriyle korunmuşlardır. Yani onlardan günahın sâdır olması mümkün olmakla beraber, ilâhî koruma altında bulunurlar. Ve bu şerefli beyitte غرق طوفانيم ["tufanın boğduğuyuz"] karinesiyle Nuh tufanına ve o kavmin felaketine telmih buyurulur. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de (Hûd, 11/43) لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِلَّا مَنْ رَحِمَ yani, "Bu günde Allah'ın celâlî emrinden korunma yoktur; ilâhî rahmete mazhar olan kimse müstesnadır" buyurulur. Yani, "Ey beşerin düşmanı olan İblis, senin hile ve tuzağından kim kurtulabilir? Zira senin hile ve tuzak tufanına bütün insanlık fertleri boğulmuştur. Ancak peygamberler (a.s.) ilâhî ismet (günahsızlık) altında olduklarından, senin tuzak tufanından kurtulmuşlardır. Ve onlara tâbi olan ümmetlerinin seçkinleri dahi onlara tâbi olmanın bereketiyle ilâhî rahmete nail olurlar ve "muhlasîn" (ihlâslı kullar) zümresine dahil olduklarından, onlara da senin tuzağın etki edemez."

"Ma'sûm"dan murâd enbiyâdır. Zîrâ onlardan ma'sıyet sâdır olmamıştır. Ve enbiyâya tâbi' olanlar, onların berekâtıyla mahfûzdurlar. Ya'ni onlardan günah sudûru mümkin olmakla beraber, hıfz-ı ilâhî altında bulunurlar. Ve bu beyt-i şerifte غرق طوفانيم ["tufanın garkıyız"] karînesiyle tûfân-ı Nûh'a ve o kavmin felâketine telmîh buyurulur. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de (Hûd, 11/43) لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِلَّا مَنْ رَحِمَ ya'ni, "Bu günde Allah'ın emr-i celâlîsinden ismet yoktur; rahmet-i ilâhiyyeye mazhar olan kimse müstesnâdır" buyurulur. Ya'ni, "Ey beşerin düşmanı olan İblîs, senin hîle ve mekrinden kim kurtulabilir? Zîrâ senin hile ve mekr tûfânına bilcümle efrâd-ı beşer gark olmuştur. Ancak enbiya (aleyhimü's-selâm) ismet-i ilâhiyye tahtında olduklarından, senin tûfân-ı mekrinden vârestedirler. Ve onlara tâbi' olan havâss-ı ümmetleri dahi onlara tebaiyyet berekâtıyle rahmet-i ilâhiyyeye nâil olurlar ve "muhlasîn" zümresine dâhil olduklarından, onlara da senin mekrin müessir olamaz."

2663. Çok Sa'd yıldızı senden muhteriktir; çok asker ve cem'iyyet senden mühteriktir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2663. Çok Sa'd yıldızı senden yanmıştır; çok asker ve topluluk senden helak olmuştur!

Sa'd yıldızının yanması, astroloji tabirlerindendir. Salih ve zahit olan kimseler Sa'd yıldızına; ve onların İblis'in hilesine aldanmaları, Nahs yıldızının Sa'd yıldızına üstün gelmesine benzetilir. Yani, "Çok ibadet eden ve salih olan kimseler senin hilelerine aldanmıştır. Ve Allah'ın kelimesini yüceltmek için savaşan çok askerler senin ayartmalarından dolayı perişan olmuştur. Ve çok toplanmış kavimler, senin tuzağından dolayı yurtlarını terk edip dağılmıştır!"

Sa'd yıldızının muhterik olması, ilm-i nücûm ta'bîrâtındandır. Sâlih ve zâhid olan kimseler Sa'd yıldızına; ve onların İblîs'in hilesine aldanmaları, Nahs yıldızının Sa'd yıldızına gālib olmasına teşbîh buyurulur. Ya'ni, "Çok âbid ve sâlih olan kimseler senin hílelerine aldanmıştır. Ve i'lâ-i kelimetullâh için harb eden çok askerler senin iğvââtından dolayı perîşân olmuştur. Ve çok akvâm-ı müctemia, senin mekrinden terk-i diyâr edip dağılmıştır!"

## Tekrar İblîs'in Muâviye (r.a.)a söylemesi

2664. İblîs ona dedi: “Bu düğümü çöz! Ben kalp ve nakd için mihekkim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2664. İblis ona dedi: “Bu düğümü çöz! Ben kalp ve nakd için mihekkim."

İblis, Hz. Muaviye'ye cevap olarak dedi ki: "Bana karşı olan bu şüphe düğümünü çöz! Ben sahte ve halis altını ayırt etmek için konulmuş bir mihenk taşıyım."

İblîs, Hz. Muâviye'ye cevâben dedi ki: "Bana karşı olan bu şübhe düğümünü çöz! Ben kalp ve hâlis altını tefrîk için vaz' edilmiş bir mihekk taşıyım."

2665. Hak beni arslanın ve köpeğin imtihanı yaptı; Hak beni nakdin ve kalbın imtihanı yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2665. Hak beni arslanın ve köpeğin imtihanı yaptı; Hak beni nakdin ve kalbın imtihanı yaptı.

2666. Kalbı ben ne vakit kara yüzlü ederim? Ben bir sarrafım, ona kıymet etmişim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2666. Kalbini ben ne zaman kara yüzlü ederim? Ben bir sarrafım, ona kıymet biçmişim!

Yani, "İlahi ilimde mutsuzluğu sabit olan kimsenin yüzünü karartmak ve onu mutsuz kılmak benim işim değildir. Ben, fiiller âlemi olan dünyada bir sarraf gibiyim. Yüce Allah beni, ilahi ilminde mutsuz ve mutlu olan kimseleri imtihan edip, fiilî mutluluk ve mutsuzlukları ortaya çıksın diye yarattı. Bu sebeple ben bir kimseyi bozarsam, bu onun ezelî mahiyetinin ve asıl kıymetinin meydana çıkması içindir."

Ya'ni, “İlm-i ilâhîde şekāveti sâbit olan kimsenin yüzünü karartmak ve onu şakî yapmak benim işim değildir. Ben âlem-i efâl olan dünyada bir sarraf mesâbesindeyim. Hak Teâlâ beni ilm-i ilâhîsinde şakî ve saîd olan kimse- leri imtihân edip, saâdet ve şekāvet-i fiiliyyeleri zâhir olmak için halk buyurdu. Binâenaleyh ben bir kimseyi ifsâd edersem, onun mâhiyyet-i ezeliyyesi ve kıymet-i asliyyesi meydana çıkmak içindir."

2667. İyilere reh-nümâlık ederim; kuru dalları koparırım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2667. İyilere yol gösteririm; kuru dalları koparırım.

"Oluş ağacının yeşil dalları olan insan bireylerinin iyilerine yol göstericilik ederim ve ağacın kurumuş dalları hükmünde bulunan insan bireylerinin kötülerini de koparıp helâk ederim." Yani, iyiler benim bozgunculuğa memur olduğumu bildikleri için, gösterdiğim yola gitmeyip, aksine hareket ederler. Ve onun aksine olan yol, insanlığı ıslah etmeye memur olan peygamberlerin gösterdikleri yoldur. Bu sebeple, hakikatte ben onlara peygamberler yolunu göstermiş olurum. Kötüler ise, gösterdiğim nefis ve şehvet yolunda helâk olurlar.

İblis bir vakitte İsa (a.s.)a hitaben: یا عیسى قل لا اله الا الله yani, "Ey İsa, Lâ ilâhe illâllâh de!" demiş; İsa (a.s.) da ona cevaben, "Ey melun, ben Lâ ilâhe illâllâh derim; fakat senin telkinin ile değil!" demiştir.

"Şecere-i kevnin yeşil dalları olan efrâd-ı beşerin iyilerine yol göstericilik ederim ve ağacın kurumuş dalları mesâbesinde bulunan efrâd-ı beşerin fenâlarını da koparıp helâk ederim." Ya'ni, iyiler benim fesâda me'mûr olduğumu bildikleri için, gösterdiğim yola gitmeyip, hilâfına hareket ederler. Ve onun hilâfı, ıslah-ı beşere me'mûr olan enbiyânın gösterdikleri yoldur. Binâenaleyh, hakîkatta ben onlara enbiyâ yolunu göstermiş olurum. Ve kötüler ise, gösterdiğim nefis ve şehvet yolunda helâk olurlar.

İblîs bir vakitte Îsa (a.s.)a hitaben یا عیسى قل لا اله الا الله ya'ni, "Yâ Îsâ, lâ ilâhe illâllâh de!" demiş; ve Îsâ (a.s.) dahi ona cevâben, "Ey mel'ûn, ben lâ ilâhe illâllâh derim; fakat senin telkînin ile değil!" demiştir.

2668. Bu yemleri koyuyorum, ne içindir? Tâ zâhir ola ki, hayvan kimin cinsidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2668. Bu yemleri koyuyorum, ne içindir? Tâ ki hayvanın kimin cinsi olduğu ortaya çıksın.

"İnsanlığın hayvanî yönünün önüne nefse ait hazlar ve şehvet yemlerini ne için koyuyorum? Onun bu dünya hayatı insanlığa mı, yoksa hayvanlığa mı harcanıyor ve o kimse Âdem cinsinden midir, yoksa hayvan cinsinden midir, bu yönler ortaya çıksın diye bu yemleri koyuyorum."

"Beşerin hayvaniyyeti, önüne huzûzât-ı nefsâniyye ve şehevât yemlerini ne için koyuyorum? Onun bu hayât-ı dünyeviyyesi âdemiyyete mi, yoksa hayvaniyyete mi masrûf oluyor ve o kimse Âdem cinsinden midir, yoksa hayvan cinsinden midir, bu cihetler zâhir olmak için bu yemleri koyuyorum."

2669. Kurt ahûdan bir yavru doğurduğu vakit, onun kurtluğunda ve ahuluğunda bir şek vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2669. Kurt, ceylandan bir yavru doğurduğu zaman, onun kurtluğunda ve ceylanlığında bir şüphe vardır.

Dişi kurt, erkek ceylandan hamile kalıp bir yavru doğurduğu zaman, o yavrunun kurtluğunda ve ceylanlığında bir şüphe ve bilinmezlik vardır. "Ceylan"dan kasıt, izafî ruh (bedene bağlı ruh); ve "kurt"tan kasıt, hayvanî nefistir. İzafî ruh ile hayvanî nefis bir araya geldiği zaman, şekil âleminde bir Âdem sureti ortaya çıkar. Onda hangi tarafın baskın olduğunda bir bilinmezlik vardır.

"Dişi kurt erkek âhûdan hâmile olup bir yavru doğurduğu vakit, o yavrunun kurtluğunda ve âhûluğunda bir şek ve meçhûliyyet vardır.” “Âhu”dan murâd, rûh-ı izâfî; ve "kurt"tan murâd, nefs-i hayvânîdir. Rûh-ı izâfi ile nefs-i hayvânî ictimâ' ettiği vakit, âlem-i sûrette bir Adem sûreti zâhir olur. Onda hangi taraf galib olduğunda bir meçhûliyyet vardır.

2670. "Sen otu ve kemiği onun önüne dök, tâ ki o adımını hangi tarafa çabuk yapar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2670. "Sen otu ve kemiği onun önüne dök, tâ ki o adımını hangi tarafa çabuk yapar?"

"Sen o doğan yavrunun önüne yeşil ot ile kemik koy; bakalım o adımını hangisinin tarafına atmakta acele eder?" "Tâ küdâmîn"deki "tâ" şaşırma edatıdır. "Acaba adımını hangi tarafa atar?" diye tercüme etmek uygun olur. "Yeşil ot"tan maksat, ruhun gıdası olan ilim ve irfandır. Ve "kemik"ten maksat, nefsin gıdası olan hazlar ve şehvetlerdir.

"Sen o doğan yavru önüne yeşil ot ile kemik koy; bakalım o adımını hangisinin tarafına atmakta acele eder?" "Tâ küdâmîn”de "tâ" edât-ı taaccübdür. "Acabâ adımını hangi tarafa atar?" diye tercüme etmek münasib olur. "Yeşil ot"tan murâd, gıdâ-yı rûh olan ilim ve irfândır. Ve "kemik"ten murâd, gıdâ-yı nefis olan huzûzât ve şehevâttır.

2671. "Eğer kemik tarafına gelirse köpektir; ve eğer ot isterse muhakkak ahû damarlıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2671. "Eğer kemik tarafına gelirse köpektir; ve eğer ot isterse muhakkak ceylan damarlıdır."

2672. Bir kahır ve lütuf birbiriyle eş oldu; bu her ikiden hayır ve şer cihanı doğdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2672. Bir kahır ve lütuf birbiriyle eş oldu; bu her ikisinden hayır ve şer dünyası doğdu.

"Kahır"dan kasıt, Âdem'in yoğunlaşmış belirleniminin (taayyün-i kesîf) aşağıların aşağısı mertebesi olan doğal karanlığa (zulmet-i tabiiyye) kovulmasıdır. "Lütuf"tan kasıt ise izafî ruhun üflenmesidir. Yani, "İnsanın kahra mazhar olan yoğun nefsi ile, lütfa mazhar olan izafî ruhu birbirine çift ve eş oldu; bu her ikisinden hayır ve şer bağıntıları doğdu." Çünkü nefis şerrin kaynağı; ruh ise hayrın kaynağıdır.

"Kahır"dan murâd, Adem'in taayyün-i kesîfinin esfel-i sâfilîn mertebesi olan zulmet-i tabiiyyeye merdûdiyyetidir. Ve "lütuf"tan murâd, rûh-ı izâfi nefhidir. Ya'ni, "Beşerin mazhar-ı kahır olan nefs-i kesîfi ile, mazhar-ı lütuf olan rûh-ı izâfîsi birbirine çift ve eş oldu; bu her ikisinden hayır ve şer nisbetleri doğdu." Zîrâ nefis menba'-ı şer; ve rûh menba'-ı hayırdır.

2673. "Sen yeşil otu ve kemiği arz et; nefsin gıdâsını ve canın gıdâsını arz et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2673. "Sen yeşil otu ve kemiği arz et; nefsin gıdâsını ve canın gıdâsını arz et!"

Şimdi, ruh ile hayvani nefisten oluşan insan suretinden her birine, nefsin gıdası olan kemik hükmündeki hazları göster; ve ruhun gıdası olan yeşil ot hükmündeki ilim ve irfanı göster!

"Imdi, rûh ile nefs-i hayvâniyyeden terekküb eden sûret-i âdemiyyeden her birine, nefsin gıdâsı olan kemik mesâbesindeki huzûzâtı göster; ve rûhun gıdâsı olan yeşil ot mesâbesindeki ilim ve irfânı göster!"

2674. "Eğer nefsin gıdâsını isterse ebterdir; ve eğer rûhun gıdâsını isterse serverdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2674. "Eğer nefsin gıdasını isterse ebterdir; ve eğer ruhun gıdasını isterse serverdir."

Eğer o adam nefsin gıdası olan şehvetlere ve nefse ait hazlara yönelirse, ilahi katında onun izafî ruhu (bedene bağlı ruh) ebterdir (soyu kesik, bereketsiz) ve semeresiz kalır. Ve eğer ruhun gıdası olan itaatleri, ibadetleri ve marifeti (Allah bilgisi) talep ederse, ilahi katında makbul ve server (başkan, efendi) olur ve yaratılışından maksat olan meyveyi verir.

"Eğer o adam nefsin gıdâsı olan şehevât ve huzûzâta meylederse, ind-i ilâhîde onun rûh-ı izâfisi ebterdir ve semeresiz kalır. Ve eğer rûhun gıdâsı olan tâât ve ibâdât ve ma'rifet taleb ederse, ind-i ilâhîde makbûl ve server olur ve hilkatinden maksûd olan meyveyi verir."

2675. "Eğer tenin hizmetini yaparsa eşektir; ve eğer can denizine girerse gevher bulur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2675. "Eğer tenin hizmetini yaparsa eşektir; ve eğer can denizine girerse cevher bulur."

Eğer bedenin hazzına ve arzusuna hizmet ederse eşekten farkı yoktur. Ve eğer ruh denizine dalarsa, ilim ve irfan cevherlerini bulup çıkarır.

"Eğer cismin hazzına ve arzûsuna hizmet ederse eşekten farkı yoktur. Ve eğer rûh deryâsına dalarsa, ilim ve irfân cevherlerini bulup çıkarır."

2676. Gerçi bu iki muhtelif, hayır ve şerdirler; fakat bu her iki bir iştedirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2676. Gerçi bu iki farklı şey, hayır ve şerdirler; fakat bu her ikisi bir iştedirler.

Gerçi yüce ve soyu kesik olan bu iki grup birbirine zıt olup, hayır ve şerrin ortaya çıktığı yerlerdir. "Özel Rabbi" Hâdî (doğru yola ileten) ismi olan kimseyi, bu isim kendi tarafına; ve "özel Rabbi" Mudill (saptıran) ismi olan kimseyi de bu isim yine kendi tarafına davet eder. Fakat bu iki isim, kendilerine isim verilen Hak'ta birleşirler. Bu sebeple bu iki farklı isim bir isimlendirilmiş varlığın hizmetini yerine getirirler.

"Gerçi server ve ebter olan bu iki tâife birbirine muhâlif olup, hayır ve şerrin mazharıdırlar. "Rabb-i hâss"ı ism-i Hâdî olan kimseyi, bu isim kendi cânibine; ve "rabb-i hâss"ı ism-i Mudill olan kimseyi de bu isim yine kendi tarafına da'vet eder. Fakat bu iki isim, müsemmâları olan Hak'ta müctemi' olurlar. Binâenaleyh bu iki muhtelif isim bir müsemmânın hizmetini îfâ ederler."

2677. “Enbiya tâât arz ederler; düşmanlar şehevât arz ederler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2677. "Peygamberler itaat arz ederler; düşmanlar şehvetler arz ederler."

Hâdî isminin tecelli ettiği peygamberler, insan bireylerine ilahi itaat yolunu gösterirler; Mudill isminin tecelli ettiği, peygamberlerin düşmanları ve muhalifleri de yine o bireylere nefse ait şehvetler yolunu gösterirler.

"İsm-i Hâdî'nin mazharı olan enbiyâ efrâd-ı beşere tâât-ı ilâhiyye yolunu gösterirler; ve ism-i Mudill'in mazharı olan, enbiyânın düşmanları ve muhâlifleri de yine o efrâda şehevât-ı nefsâniyye yolunu gösterirler."

2678. "İyiyi nasıl kötü yaparım, Yezdân değilim! Ben dâîyim, onların halikı değilim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2678. "İyiyi nasıl kötü yaparım, Yezdân (Allah) değilim! Ben davetçiyim, onların yaratıcısı değilim!

"Ezelde saadeti sabit olan bir kimseyi nasıl şaki (mutsuz) yaparım? Ben varlık mertebelerinin sahibi olan Yezdân değilim. Ben ancak şehvetler ve nefse ait hazlar yoluna davet ediciyim. Davet ettiğim kimselerin yaratıcısı değilim ki, onlarda tasarruf edebileyim!"

"Ezelde saâdeti sâbit olan bir kimseyi nasıl şakî yaparım? Ben merâtib-i vücudun sahibi olan Yezdân değilim. Ben ancak şehevât ve huzûzât-ı nefsâniyye yoluna da'vet ediciyim. Da'vet ettiğim kimselerin hâlikı değilim ki, onlarda tasarruf edebileyim!"

2679. "Güzeli ben çirkin edebilir miyim? Rab değilim. Güzele ve çirkine âyîneyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2679. "Güzeli ben çirkin edebilir miyim? Rab değilim. Güzele ve çirkine aynayım!"

"Bende mutlu olanı mutsuz edecek kudret yoktur. Çünkü Rablık vasfına sahip olan Yaratıcı değilim. Aksine, mutlu olanın mutluluğunu ve mutsuz olanın mutsuzluğunu gösteren bir aynayım." Nitekim İbn Ömer hazretlerinden rivayet edilen hadis-i şerifte şöyle buyurulur: بعثت داعياً و مبلغاً و ليس إلى من الهداية شئ و خلق الشيطان مزيناً و موسوساً و ليس إليه من الضلالة شئ Yani, "Ben davetçi ve tebliğ edici olarak gönderildim ve benim için hidayet cinsinden bir şey yoktur. Ve şeytan süsleyici ve vesvese verici olarak yaratıldı ve onun için de sapkınlıktan bir şey yoktur." Sözün özü, إن الله يضل من يشاء و يهدى اليه من أناب (Ra'd, 13/27) yani, "Yüce Allah dilediği kimseyi sapkınlığa düşürür ve rücu eden kimseye hidayet eder" ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere, sapkınlık ve hidayet ancak Hakk'ındır.

Bilinmeli ki; peygamberler tabip gibidirler. Tabip, helake mahkûm olan kimseyi tedavi ettikçe helakine hizmet ettiği gibi, peygamberler de ezelî mutsuzluk sahiplerini davet ettikçe mutsuzlukları ve sapkınlıkları artar. Ve İblis de bunun gibidir. Ezelî mutluluk sahiplerini iğva ettikçe onun mutluluğuna hizmet eder. Nitekim Şah-ı Nakşbend hazretleri buyururlar ki: "Kumar oynayan iki kimseye rastladım. Birisi kaybediyordu ve diyordu ki: 'Ey birader, bu uğurda canımı bile feda etmekten vazgeçmem!' Ben bunu işittiğim vakit, Hakk yolunda çalışma hususunda gayretimi artırdım. Çünkü bu fasığın fısk yolundaki gayretinden ibret aldım ve bu gayret benim gayretimin artmasına sebep oldu."

"Bende saîdi şakî edecek kudret yoktur. Zîrâ rubûbiyyetle muttasıf olan Hâlık değilim. Belki, saîdin saâdetini ve şakînin şekāvetini gösteren bir aynayım." Nitekim İbn Ömer hazretlerinden rivâyet buyurulan hadis-i şerîfte şöyle buyurulur: بعثت داعياً و مبلغاً و ليس إلى من الهداية شئ و خلق الشيطان مزيناً و موسوساً و ليس إليه من الضلالة شئ Ya'ni, "Ben dâî ve mübelliğ olarak gönderildim ve benim için (:benim elimde) hidâyet cinsinden bir şey yoktur. Ve şeytân müzeyyin ve müvesvis olarak halk olundu ve onun için (:onun elinde) de dalâletten bir şey yoktur." Velhasıl, إن الله يضل من يشاء و يهدى اليه من أناب (Ra'd, 13/27) ya'ni, “Allâh Teâlâ dilediği kimseyi dalâlete düşürür ve rücü' eden kimseye hidâyet eder" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, dalâlet ve hidâyet ancak Hakk'ındır.

Ma'lûm olsun ki; enbiyâ tabîb gibidirler. Tabib meâli helâke olan kimseyi tedâvî ettikçe helâkine hizmet ettiği gibi, enbiyâ da şekāvet-i ezeliyye ashâbını da'vet ettikçe şekāvet ve dalâletleri artar. Ve İblîs de bunun gibidir. Saâdet-i ezeliyye ashâbını iğvâ ettikçe onun saâdetine hâdim olur. Nitekim Şah-ı Nakşbend hazretleri buyururlar ki: "Kumar oynayan iki kimseye tesâdüf ettim. Birisi yutulmakta idi ve der idi ki: 'Ey birâder, bu uğurda canımı bile fedâ etmekten vazgeçmem!' Ben bunu işittiğim vakit, tarîk-ı Hak'ta sa'y husûsunda gayretimi tezyîd ettim. Zîrâ bu fâsıkın tarîk-ı fıskdaki gayretinden ibret aldım ve bu gayret benim gayretimin tezâyüdüne sebeb oldu."

2680. Bu adamı kara gösteriyor diye Hindû kederinden aynayı yaktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2680. Bu adamı kara gösteriyor diye Hindû kederinden aynayı yaktı.

Örneğin bu, şuna benzer ki, kara yüzlü bir Hindû aynaya baktı ve "Bu ayna adamı kara gösteriyor!" diye kederlendi ve kederinden aynayı yaktı.

"Meselâ bu ona benzer ki, kara yüzlü Hindû'nun birisi aynaya baktı ve "Bu ayna adamı kara gösteriyor!" diye kederlendi ve kederinden aynayı yaktı."

2681. Ayna dedi ki: "Kabâhat benden olmadı; kabahatı ona koy ki, benim yüzümü parlattı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2681. Ayna dedi ki: "Kusur benden kaynaklanmadı; kusuru ona yükle ki, benim yüzümü parlattı."

Ayna, hâl diliyle Hintliye cevap olarak dedi ki: "Kusur benim değil, aksine benim yüzümü suret yansıyacak derecede parlatan ve cilalayan kişinindir."

Ayna lisân-ı hâl ile hindûya cevâben dedi ki: "Kabâhat benim değil, belki benim yüzümü sûret aksedecek derecede parlatan ve cilâlandıran kimsenindir."

2682. Çirkin hangisi ve güzel hangisi söyleyeyim diye, o beni gammâz ve doğru söyleyici etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2682. Çirkinin hangisi ve güzelin hangisi olduğunu söyleyeyim diye, o beni gammaz ve doğru söyleyici kıldı.

2683. "Ben şahidim; şâhide hapis nerededir? Zindân ehli değilim, Yezdân şâhittir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2683. "Ben şahidim; şâhide hapis nerededir? Zindân ehli değilim, Yezdân şâhittir!"

Ben, ezelî bedbahtlık sahiplerinin fiilî bedbahtlıklarının şahidiyim. Ve şahidin şahitliğinde bir kusur olmadığı için şeriaten onu hapse koymazlar. Bu sebeple, sadece şahitliğimden dolayı hapis ehli değilim. Çünkü görevimi yerine getiriyorum. Yaratıcım şahittir.

İblis'in "Ben zindân ehli değilim" demesindeki incelik şudur ki: Zindân ehli kayıtlıdır ve o kayıt ve hapis dışına çıkamaz. Hâlbuki saptırma işinde İblis'e kıyamete kadar geniş yetki ve tam bir serbestlik verilmiştir. Ve bu hususta hiçbir kayıt ile sınırlı değildir. Nasıl ki Abdülkerîm-i Cîlî hazretleri el-İnsânü'l-Kâmil ismindeki kitabında, İblis'in esmâ-i hüsnâ (Allah'ın güzel isimleri) sayısına uygun olarak 99 mazharı (tecelli yeri) olduğunu beyan ve bu mazharların asılları olan yedi mazharı açıklar. O yedi mazhar da bunlardır: 1. Şahitlik mertebesi olan dünya. 2. Tabiat ve şehvetler ve lezzetler. 3. Salih ameller. 4. Niyetler ve ameller ile üstünlük. 5. İlim. 6. Âdetler ve rahat talep etme. 7. İlahi marifetlerdir. İblis bu sayılan mazharlarda istediği gibi ortaya çıkıp, Allah'ın kullarını saptırmaya çalışır. Bu sebeple onun zindân ehli olmaması bu anlama göredir. Yoksa, kahır ve azap ehli olmaması anlamına değildir. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de Yüce Allah kıyamete kadar kovulmuş olarak mühlet verdiğini beyan buyurmuştur. Ve İblis'in "Yezdân şâhittir!" demesiyle, bu mühlet ve serbestliğe işaret eder.

"Ben şekāvet-i ezeliyye ashâbının şekāvet-i fiiliyyelerinin şâhidiyim. Ve şâhidin şehadetinde bir kabâhati olmadığı için şer'an onu hapse koymazlar. Binâenaleyh mahzâ şehadetimden dolayı hapis ehli değilim. Zîrâ vazîfemi icra ediyorum. Hâlikım şâhiddir."

İblis'in "Ben ehl-i zindândan değilim" demesindeki nükte budur ki: Ehl-i zindân mukayyeddir ve o kayıd ve hapis hâricine çıkamaz. Halbuki ıdlâl emrinde İblis'e kıyâmete kadar salâhiyyet-i vâsia ve kemâl-i serbestî verilmiştir. Ve bu husûsta hiçbir kayıd ile mukayyed değildir. Nitekim Abdülkerîm-i Cîlî hazretleri el-İnsânü'l-Kâmil ismindeki kitabında, İblîs'in esmâ-i hüsnâ adedine muvâfik olarak 99 mazharı olduğunu beyân ve bu mezâhirin asılları olan yedi mazharı îzâh buyurur. O yedi mezâhir de bunlardır: 1. Mertebe-i şehadet olan dünyâ. 2. Tabîat ve şehevât ve lezzât. 3. A'mâl-i sâliha. 4. Niyyat ve a'mâl ile tefâzul. 5. İlim. 6. Âdât ve taleb-i râhât. 7. Maarif-i ilâhiyyedir. İblîs bu ta'dâd olunan mezâhirde istediği gibi zâhir olup, ibâdullahı ıdlâla sa'y eder. Binâenaleyh onun ehl-i zindândan olmaması bu ma'nâya nazarandır. Yoksa, ehl-i kahır ve azâbdan olmaması ma'nâsına değildir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Hak Teâlâ kıyâmete kadar matrûden mühlet verdiğini beyân buyurmuştur. Ve İblîs "Yezdân şâhiddir!" demesiyle, bu mühlet ve serbestîye işaret eder.

2684. "Her nerede meyveli ağaç görürsem, ben dâyeler gibi terbiyeler ederim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2684. "Her nerede meyveli ağaç görürsem, ben dadılar gibi terbiye ederim."

"Meyveli olan ağaç"tan kastedilen, irfan sahibi (bilgi ve hikmet sahibi) kişilerdir. "İblis'in terbiyesi"nden kastedilen ise, onun gösterdiği sapkınlık yoludur. Nitekim Hz. Lokman'a "Terbiyeyi ve edebi kimden öğrendin?" diye sormuşlar; o da cevaben, "Terbiyesiz ve edepsiz kimselerden" demiştir. Çünkü irfan ve zeka sahibi kişiler, çirkin gördükleri durumlardan kaçınırlar.

"Meyveli olan ağaç"tan murâd, sâhib-i irfân olan zevâttır. "İblîs'in terbiyesi"nden murâd, onun gösterdiği tarîk-ı dalâlettir. Nitekim Hz. Lokmân'a "Terbiyeyi ve edebi kimden öğrendin?" demişler; o da cevâben, "Terbiyesiz ve edebsiz kimselerden" demiştir. Zîrâ ehl-i irfân ve zekâ çirkin gördükleri ahvâlden kaçarlar.

2685. "Her nerede acı ve kuru ağaç görürsem, müşk, gübreden kurtulmak için keserim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2685. "Her nerede acı ve kuru ağaç görürsem, misk, gübreden kurtulmak için keserim."

"Her nerede meyvesi acı veya kurumuş ağaç görürsem, iyiyi kötüden ayırmak için keserim." "Acı meyve"den kasıt, bozuk niyet ve kötü amellerdir. "Kurumuş olan ağaç"tan kasıt, insanlıkla ilişkisini kesip, tamamen hayvanlığa yönelmiş olan kimselerdir. "Misk"ten kasıt, inancı doğru ve niyeti ile ameli iyi olan kimselerdir. "Püşk" gübre anlamındadır. Bundan kasıt, inancı yanlış ve niyetleri ile amelleri bozuk ve kirli olan kimselerdir.

"Her nerede meyvesi acı veya kurumuş ağaç görürsem, iyi kötüden ayrılmak için keserim." "Acı meyve"den murâd, fâsid niyet ve kötü amellerdir. "Kurumuş olan ağaç"tan murâd, insâniyyetle alâkasını kesip, büsbütün hayvâniyyete meyletmiş olan kimselerdir. "Müşk"ten murâd, i'tikâdı sahîh ve niyeti ve ameli sâlih olan kimselerdir. "Püşk" gübre ma'nâsınadır. Bundan murâd, i'tikādı bâtıl ve niyetleri ve amelleri fâsid ve mülevves olan kimselerdir.

2686. Kuru bağçıvana der ki: "Ey delikanlı, benim başımı hatasız niye kesiyorsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2686. Kuru bağcıya der ki: "Ey delikanlı, benim başımı hatasız niye kesiyorsun?"

2687. Bağçıvan ona der ki: "Sus ey kötü huylu! Senin kuruluğun, kabahatin kâfî olmaz mı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2687. Bağçıvan ona der ki: "Sus ey kötü huylu! Senin kuruluğun, kabahatin yeterli olmaz mı?"

"Senin kuruluğun kabahat değil mi? Başka kabahat aramaya gerek var mı?"

"Senin kuruluğun kabâhat değil mi? Başka kabâhat aramağa hâcet var mı?"

2688. Kura der ki: "Ben doğruyum, eğri değilim. Sen niçin kabahatsız benim sinirimi kesiyorsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2688. Kuru der ki: "Ben doğruyum, eğri değilim. Sen niçin kabahatsız benim sinirimi kesiyorsun?"

"Kuru"dan kasıt, salih amellerini nefsanî arzularına dayandırarak yapan kimselerdir ki, bu hâl bâtınî bir bedbahtlığın gereğidir. "Doğruluk"tan kasıt, dışarıdan salih görünen amellerdir. Nefsanî bir amaca dayanan güzel fiillere itibar edilmez. Çünkü bu güzel fiiller, altında bataklık olan yeşilliklere benzer. Ve Allah rızası için olmadığından, aynı zamanda da şirktir. Nitekim Yüce Allah "Rabbinin ibadetine hiçbir kimseyi ortak yapma!" (Kehf, 18/110) buyurur. İşte bu anlama dayanarak, hadis-i şerifte "Allah Teâlâ sizin suretlerinize ve amellerinize bakmaz; fakat kalplerinize ve niyetlerinize bakar" buyurulur.

"Kuru"dan murâd, a'mâl-i sâlihasını ağrâz-ı nefsâniyyesine müsteniden icrâ eden kimselerdir ki, bu hâl şekāvet-i bâtıne îcâbıdır. "Doğruluk"tan murâd, zâhirde sâlih görünen amellerdir. Ve garaz-ı nefsânîye müstenid olan ef'âl-i haseneye i'tibâr yoktur. Zîrâ bu efâl-i hasene, altında bataklık olan yeşilliklere benzer. Ve rızâ-yı Hak için olmadığından, aynı zamanda da şirktir. Nitekim Hak Teâlâ وَ لاَ يَشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّه أحداً (Kehf, 18/110) ya'ni, “Rabbi'nin ibâdetine hiçbir kimseyi ortak yapma!" buyurur. İşte bu ma'nâya binâen, ان الله لا ينظر إلى صوركم و إلى أعمالكم ولكن ينظر إلى قلوبكم و إلى نياتكم hadis-i Şerîfte ya'ni, "Allâh Teâlâ sizin sûretlerinize ve amellerinize bakmaz; ve fakat kalblerinize ve niyetlerinize bakar" buyurulur.

2689. Bağçıvan der ki: "Eğer mes'ûd olaydın; keşki eğri olaydın, yaş olaydın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2689. Bağcı der ki: "Keşke mesut olsaydın; keşke eğri olsaydın, yaş olsaydın!"

Yani, "Keşke nefsine ait sıfatların ve kötü ahlâkın doğuştan olmayıp sonradan kazanılmış olsaydı!" Bilinir ki, insan fertlerinden her biri yoğunluk âleminde ve tabiatın karanlığı içinde doğar. Nitekim ayet-i kerimede إِنَّ الْإِنْسَانَ لَفِي حُسْرِ (Asr, 103/2) yani, "Muhakkak insan cinsi elbette hüsran içindedir!" buyurulur. Her bir ferdin hakikati ilahi ilimde mutlu olsun, mutsuz olsun, zuhurun başlangıcında nefisleri nefs-i emmâredir (kötülüğü emreden nefis). Fakat mutlu olanların nefs-i emmâreleri sonradan kazanılmış; mutsuz olanlarınki ise doğuştandır. Ve bu yoğunluk âleminde de iki çeşit öğretmen vardır. Birisi hakkı öğretir ki, onlar Hâdî (doğru yolu gösteren) isminin mazharları (tecelli yerleri) olan peygamberler ve onların varisleri olan evliyadır. Ve diğeri, Mudill (saptıran) isminin mazharları olan İblis ve onun vekilleri olan insan ve cin şeytanlarıdır. Bunlar da bâtılı öğretirler. Nefs-i emmâreleri doğuştan olanların nefis mertebelerinde ilerlemeleri mümkün olmadığından, onlar hak öğretmeni olan peygamberlere ve evliyaya karşı gelirler; ve İblis'e ve vekillerine itaat ederler. Ve nefs-i emmâreleri sonradan kazanılmış olanlar, bâtıl öğretmeni olan İblis'e ve vekillerine karşı gelirler; ve peygamberlere ve varislerine itaat ederler. Bu şerefli beyitte bu hakikate işaret buyurulur.

Ya'ni, "Keşki sıfât-ı nefsâniyyen ve kötü ahlâkın cibillî olmayıp ârızî olaydı!" Ma'lumdur ki, efrâd-ı beşerden her birisi âlem-i kesâfet ve zulmet-i tabîat içinde doğar. Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّ الْإِنْسَانَ لَفِي حُسْرِ (Asr, 103/2) ya'ni, "Muhakkak insan cinsi elbette hüsrân içindedir!" buyurulur. Her bir ferdin hakikatı ilm-i ilâhîde saîd olsun, şakî olsun, bidâyet-i zuhûrda nefisleri nefs-i emmâredir. Fakat saîd olanların nefs-i emmâreleri ârızî; ve şakî olanlarınki cibillîdir. Ve bu âlem-i kesâfette de iki nevi' muallim vardır. Birisi hak ta'lîm eder ki, onlar ism-i Hâdî'nin mazharları olan enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâdır. Ve diğeri, ism-i Mudill'in mazharları olan İblîs ve onun nâibleri olan şeyâtîn-i ins ve cindir. Bunlar da bâtıl ta'lîm ederler. Nefs-i emmâreleri cibillî olanların merâtib-i nefiste terakkileri mümkin olmadığından, onlar muallim-i hak olan enbiyâya ve evliyâya muhalefet; ve İblîs'e ve nâiblerine mutâvaat ederler. Ve nefs-i emmâreleri ârızî olanlar, muallim-i ebâtıl olan İblîs'e ve nâiblerine muhalefet; ve enbiyâya ve vârislerine mutâvaat ederler. Bu beyt-i şerîfte bu hakîkata işâret buyurulur.

2690. Bir hayat suyunu çekici olurdun; dirilik suyu içine karışmış olurdun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2690. Bir hayat suyunu çekici olurdun; dirilik suyu içine karışmış olurdun!

Eğer öncesiz olarak mutlu olsaydın, bir hayat suyu olan ilahi ilimleri ve marifetleri peygamberlerden ve onların vârisleri olan evliyadan çeker bir durumda olurdun ve onların sözleri sana etki ederdi. Ve dirilik suyu olan o ilim ve irfan sahiplerinin zümresine karışmış olurdun.

"Eğer saîd-i ezelî olaydın, bir hayat suyu olan ulûm ve maârif-i ilâhiyyeyi enbiyâdan ve onların vârisleri olan evliyâdan cezb eder bir halde olurdun ve onların sözleri sana te'sîr ederdi. Ve dirilik suyu olan o ilim ve irfân sâhiblerinin zümresine karışmış olurdun."

2691. Senin tohumun ve senin aslın kötü olmuştur; senin vaslın latîf ağaç ile olmamıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2691. Senin tohumun ve senin aslın kötü olmuştur; senin vaslın latîf ağaç ile olmamıştır.

Ey nefs-i emmâresi (kötülüğü emreden nefsi) doğuştan olan kimse, senin aslın ve tohumun olan ayn-ı sâbiten kötü ve mutsuzlukla sabit hakikat olmuştur. Latîf ağaç hükmünde olan peygamberlerin ve evliyaların aşısını kabul etmemiştir ve onlar ile birleşememiştir.

"Ey nefs-i emmâresi cibillî olan kimse, senin aslın ve tohumun olan ayn-ı sâbiten kötü ve şekāvetle sâbit olmuştur. Latîf ağaç mesâbesinde olan enbiyâ ve evliyânın aşısını kabûl etmemiştir ve onlar ile birleşememiştir."

2692. Acı dal eğer bir hoş ile vuslat etse, o hoşluk onun tab'ında zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2692. Acı dal eğer bir hoş ile vuslat etse, o hoşluk onun tabiatında belirir.

"Acı meyve veren dal eğer bir latif meyve veren ağaç ile aşılansa, o letafet ve hoşluk onun tabiatında belirir."

"Acı meyve veren dal eğer bir latîf meyve veren ağaç ile aşılansa, o letâfet ve hoşluk onun tab'ında zahir olur."

## Emîrü'l-mü'minîn Hz. Muâviye'nin İblîs (aleyhi'l-la'ne)ye sertlik etmesi

2693. Emîr dedi: "Ey yol vurucu, hüccet söyleme! Senin için bana yol yoktur, yol arama!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2693. Emîr dedi: "Ey yol kesici, delil getirme! Senin için bana yol yoktur, yol arama!"

2694. "Sen yol vurucusun ve ben garîb ve tâcirim. Her libasları ki getirsen ne vakit satın alırım?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2694. "Sen yol kesicisin ve ben garip ve tüccarım. Hangi elbiseleri getirsen ne zaman satın alırım?"

"Ben bu dünya hayatında ticaret amacıyla sefere çıkmış garip bir kimse konumundayım. Sen de yol kesen bir hırsızsın. Senin beni soymak için yaptığın aldatma ve hilelere nasıl kanarım?"

"Ben bu hayât-ı dünyeviyyede ticâret kasdıyla sefere çıkmış bir garib mesâbesindeyim. Sen de yol kesen bir hırsızsın. Senin beni soymak için yaptığın telbîs ve tezvîrâta nasıl kanarım?"

2695. "Sen kâfirlikten benim eşyamın etrafında dolaşma. Sen bir kimsenin eşyasına müşteri değilsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2695. "Sen kâfirlikten benim eşyamın etrafında dolaşma. Sen bir kimsenin eşyasına müşteri değilsin!"

"Sen kâfirliğinden dolayı benim ihlâs ve amellerimin etrafında onları çalmak için dolaşma! Çünkü senin dolaşman, ücretini vererek tüccarlardan bir şey almak için değildir; çalmak ve hıyanet etmek içindir."

"Sen kâfirliğinden dolayı benim ihlâs ve a'mâlimin etrâfında onları çalmak için dolaşma! Zîrâ senin dolaşman, ücretini vererek tâcirlerden bir şey almak için değildir; çalmak ve hiyânet etmek içindir."

2696. "Yol vurucu bir kimseye müşteri olmaz. Ve eğer müşteri görünürse mekrdır ve hîledir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2696. "Yol kesen bir kimseye müşteri olmaz. Ve eğer müşteri gibi görünürse bu, bir tuzak ve hiledir!"

2697. "Acaba bu hasûd kabak içinde ne tutar?! Ey Huda, bu düşmandan feryadımıza eriş!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2697. "Acaba bu kıskanç, kabak içinde ne tutar?! Ey Allah'ım, bu düşmandan feryadımıza yetiş!"

Hz. Muâviye, İblîs'e hitap etmekten vazgeçip Allah'a yakarışa yönelerek der ki: "Acaba bu kıskanç olan İblîs'in, kabak mesabesinde (içi boş ve çürük) olan kalbinde ne hile vardır? Ey Allah'ım, bu helak edici düşmandan bizim feryadımıza yetiş!"

Hz. Muâviye İblîs'e hitâbdan Hakk'a münâcâta teveccüh edip der ki: "Acabâ bu hasûd olan İblîs'in kabak mesâbesinde olan kalbinde ne hîle vardır? Ey Hudâ, bu mühlik düşmandan bizim feryâdımıza yetiş!"

2698. "Eğer bana bir fasıl daha üfürürse, bu yol vurucu benden abâyı kapar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2698. "Eğer bana bir fasıl daha üfürürse, bu yol kesici benden abâyı kapar!"

"Ey Rabbim, eğer bu yol kesici olan İblis, aldatma ve hile efsunlarından bir fasıl daha üfürürse, benim sırtımdaki ihlâs ve iman abamı kapar!"

"Yâ Rab, eğer bu yol vurucu olan İblîs telbîs ve tezvîr efsunlarından bir fasıl daha üfürürse, benim sırtımdaki ihlâs ve îmân abâsını kapar!"

## Muâviye (r.a.)ın İblîs-i laînin mekrinden Hak Teâlâ'ya münâcât etmesi ve onun yardım istemesi

2699. "Onun bu sözü duman gibidir; ey İlâh, elimi tut, yoksa kilimim kara oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2699. "Onun bu sözü duman gibidir; ey İlâh, elimi tut, yoksa kilimim kara oldu!"

"Ey Rabbim, İblis'in hakikatli gibi görünen sözleri, kara ve isli bir dumana benziyor. Yardım ve inayet elinle elimi tut. Yoksa bu kara dumanlardan dolayı, sırtıma giydiğim abam kararmaya başladı!" "Kilimi kara olmak" ifadesi, günaha düşmekten kinayedir.

"Yâ Rab, İblîs'in muhakkıkāne söylediği sözler bir kara ve isli dumana benziyor. İnâyet ve yardım elinle elimi tut. Yoksa bu kara dumanlardan, arkama giydiğim abâ kararmağa başladı!" "Kilimi kara olmak", ma'siyete düşmekten kinâyedir.

2700. "Ben İblis'e hüccet ile mukābele edemem. Zîrâ o her şerîfin ve her ha-[2707] sîsin fitnesidir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2700. "Ben İblis'e delil ile karşı koyamam. Çünkü o, her şerefli ve her alçağın fitnesidir!"

"Şerefli"den kasıt, ümmetin salihleridir; ve "alçak"tan kasıt, milletin sefihleridir.

"Şerîf"ten murâd, sulehâ-yı ümmet; ve "hasîs"ten murâd, süfehâ-yı millettir.

2701. "Alleme'l-esmânın beyi olan Adem, bu köpeğin şimşek gibi olan hamlesinde hamlesizdir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2701. "İsimleri bilen Âdem, bu köpeğin şimşek gibi olan hamlesinde hamlesizdir!"

Bu şerefli beyitte, "Ve Allah Âdem'e bütün isimleri öğretti" (Bakara, 2/31) yani, "Yüce Allah Âdem'e ilahi isimlerinin hepsini öğretti" ayet-i kerimesine işaret edilir. Yani, "İlahi isimler ilimlerinin efendisi olan Âdem, bu isimler ilmiyle birlikte, bu köpek hükmünde olan İblis'in şimşek gibi hızlı olan hamle ve gidişine karşı hamlesiz ve hareketsiz kalmıştır. Başkalarının hâli ne olur?"

Bu beyt-i şerifte, وَ عَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا (Bakara, 2/31) ya'ni, “Allâh Teâlâ Adem'e esmâ-i ilâhiyyesinin hepsini ta'lîm buyurdu” âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, “Ulûm-i esmâ-i ilâhiyyenin beyi olan Adem, bu ilm-i esmâ-îsiyle beraber, bu köpek mesâbesinde olan İblîs'in şimşek gibi serî' olan hamle ve reftârına karşı hamlesiz ve hareketsiz kalmıştır. Başkalarının hâli ne olur?”

2702. "Onu cennetten yeryüzüne attı; Simak'ten balık gibi onun oltasına gitti!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2702. "Onu cennetten yeryüzüne attı; Simak'ten balık gibi onun oltasına gitti!"

"Simâk" bir yıldızın adı ve onun menzillerinden (konaklarından) bir menzilin de adıdır. Yani, "İblis, Adem'i yüce âlemden aşağı âleme attı ve onun hilesi tuzağına düştü."

"“Simâk” bir yıldızın adı ve onun menzillerinden bir menzilin dahi adıdır. Ya'ni, “İblîs Adem'i âlem-i ulvîden âlem-i süflîye attı ve onun hilesi tuzağına düştü.”"

2703. "“İnnâ zalemnâ” nevhasını vurdu; onun destân ve füsununa bir had yoktur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2703. "“Biz zulmettik” feryadını etti; onun destanına ve büyüsüne bir sınır yoktur!"

Bu şerefli beyitte, A'râf Sûresi'nde geçen رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ (A'râf, 7/23) yani, “Ey bizim Rabbimiz, ben ve Havva nefsimize zulmettik; ve eğer sen bize merhamet etmezsen biz hüsrana uğrayanlardan oluruz!” kutsal ayetine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i A'râf'ta vâki' رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ (A'râf, 7/23) ya'ni, “Ey bizim Rabbimiz, ben ve Havvâ nefsimize zulmettik; ve eğer sen bize merhamet etmezsen biz hâsirlerden oluruz!” âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

2704. "Onun her sözünün içinde şer vardır; onda yüz binlerce sihir muzmerdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2704. "Onun her sözünün içinde şer vardır; onda yüz binlerce sihir muzmerdır."

İblis'in insan kalbine attığı vesveselerin içinde, hiç şüphe yok ki bir şer vardır. Ve o vesveselerin içinde, insana sihir gibi etki eden yüz binlerce aldatma ve hile gizlidir.

"“İblîs'in kalb-i insâna ilkā ettiği havâtırın içinde, hiç şübhe yok ki bir şer vardır. Ve o ilkāâtın içinde, insana sihir gibi te'sîr eden yüz binlerce telbîs ve tezvîr gizlidir.”"

2705. "Nefis içinde merdlerin merdliğini bağlar; kadında ve erkekte heves alevlendirir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2705. "Nefis içinde mertlerin mertliğini bağlar; kadında ve erkekte heves alevlendirir!"

Hakk yolunda mücâhede (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) ile mertçe çalışan kimselerin mertliklerini bağlayıp, onları iktidarsız ve kısır bir hâle getirir; kadınlarda ve erkeklerde nefsânî heves ve arzuları alevlendirir.

Tarîk-ı Hak'ta mücâhede ve riyâzetle merdâne çalışan kimselerin mertliklerini bağlayıp, onları innîn ve kısır bir hâle getirir; kadınlarda ve erkeklerde nefsânî heves ve arzûları alevlendirir."

2706. "Ey halkı yakıcı ve fitne arayıcı İblîs, beni ne üzerine uyandırdın, doğru söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2706. "Ey halkı yakan ve fitne arayan İblis, beni ne üzerine uyandırdın, doğru söyle!"

## Tekrâr İblîs (aleyhi'l-la'ne) nin kendi telbîsini takrîri

2707. Dedi: "Kötü zannedici olan bir adam, doğruyu yüz delîl ile dinlemez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2707. Dedi: "Kötü zannedici olan bir adam, doğruyu yüz delîl ile dinlemez."

İblis, Hz. Muaviye'ye dedi ki: "Kötü zan sahibi olan bir adama, birçok delil ile doğru söz söylemiş olsan, o doğru sözü kabul etmez."

İblîs Hz. Muâviye'ye dedi ki: "Sû-i zan sâhibi olan bir adama, birçok deliller ile doğru söz söylemiş olsan, o doğru sözü kabûl etmez."

2708. "Her bir bâtın ki hayal düşünücü oldu, delîl getirdiğin vakit onun hayali ziyade oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2708. "Her bir bâtın (içsel, gizli olan) ki hayal düşünücü oldu, delil getirdiğin zaman onun hayali arttı."

2709. "Söz ona gittiği vakit illet olur; gāzînin kılıcı hırsıza âlet olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2709. "Söz ona gittiği vakit illet olur; gâzînin kılıcı hırsıza âlet olur."

İç dünyası hayallerle dolu olan kimse doğru bir sözü dinlese, bu söz onun hayal ile bozulmuş olan iç dünyasını düzeltmek yerine, bir illet ve hastalık olur. Nasıl ki bir gâzînin elindeki kılıç düşmana karşı savunma aracı olduğu halde, hırsızın eline geçtiği vakit fesat ve kötülük aracı olur.

"Bâtını hayâlâtta müstağrak olan kimse doğru bir sözü dinlese, bu söz onun hayâl ile ma'lûl olan bâtınını ıslâh edeceği yerde, bir illet ve maraz olur. Nitekim bir gāzînin elindeki kılıç düşmana karşı müdafaa âleti olduğu halde, hırsızın eline geçtiği vakit fesâd ve şekāvet âleti olur."

2710. "İmdi onun cevabı sükût ve sükûndür. Ahmaka söz söylemek deliliktir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2710. "Şimdi onun cevabı susmak ve sakin olmaktır. Ahmaka söz söylemek deliliktir."

Kötü zanna tutulmuş olan kimseyi ikna etmek için söz söylemek ve deliller getirmek deliliktir. Çünkü o kimse ahmaktır. Böyle bir kimseye verilecek cevap, susmak ve sakin olmaktır. Nasıl ki "Ahmakın cevabı susmaktır" denilmiştir.

"Sû-i zanna mübtelâ olan kimseyi iknâ' için söz söylemek ve delîller getirmek deliliktir. Zîrâ o kimse ahmaktır. Böyle bir kimseye verilecek cevâb, sükût ve sükûnettir. Nitekim جواب الأحمق السكوت "Ahmakın cevabı sükûttur" denilmiştir."

2711. "Ey sâde-dil, sen benden Hakk'a ne feryad edersin? Sen o alçak nefsin şerrinden feryad et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2711. "Ey saf kalpli kişi, sen benden dolayı Allah'a niçin feryat edersin? Sen o alçak nefsin şerrinden feryat et!"

2712. "Sen tatlı yersin, sana çıban olur. Harâret tutar, tab'ın muhtell olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2712. "Sen tatlı yersin, sana çıban olur. Hararet tutar, mizacın bozulur."

"Dünbel" ve "dümmel" çıban anlamına gelir. Bazı nüshalarda "dümmel" yazılıdır. Kanlı mizaca sahip olanlar, çok tatlı yedikleri zaman kanlarının kuvvetinden dolayı vücutlarında birtakım çıbanlar çıkar ve hararetleri şiddetlenip, mizaçlarındaki denge bozulur. Tatlı yemek her vücut için bir zarar doğurmadığı halde, bu bozulma kanlı mizaca sahip olanlarda meydana gelir. Bu sebeple kabahat tatlının değil, bünyenindir. Bunun gibi, doğru söz, kötü zan sahiplerinde hastalık olur.

"Dünbel" ve "dümmel" çıban ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda "dümmel" yazılıdır. Mizâcı demevî olanlar, çok tatlı yedikleri vakit kanlarının kuvvetinden dolayı vücûdlarında birtakım çıbanlar çıkar ve harâretleri şiddetlenip, tab'larındaki i'tidâl bozulur. Tatlı yemek her vücûd için bir zararı tevlîd etmediği halde, bu fesâd demevîlerde vâki' olur. Binâenaleyh kabâhat tatlının değil, bünyenindir. Bunun gibi, doğru söz, sû-i zan sâhiplerinde illet olur.

2613. "İblîs'e kabahatsiz la'net edersin; niçin telbîsi kendinden görmezsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2613. "İblis'e kabahatsiz lanet edersin; niçin aldatmayı kendinden görmezsin?"

İblis'in görevi sadece baştan çıkarmaktır. Asıl bu baştan çıkarmayı kabul ve icra eden senin nefsindir. Eğer nefsin kabul etmese bu baştan çıkarmanın ne etkisi olur? Bu sebeple senin fiillerinin bozukluğu nefsindendir. Sen ise aldatmayı nefsinden görmeyip, İblis'e haksız yere lanet edersin. Nitekim hadis-i şerifte, الحمد لله الذي رد أمر الشيطان الى الوسوسة yani, "Hamd olsun Yüce Allah'a, şeytanın emrini vesveseye çevirdi" buyurulur.

"Vazîfe-i İblîs sâdece iğvâdır. Asıl bu iğvâyı kabûl ve icrâ eden senin nefsindir. Eğer nefsin kabûl etmese bu iğvânın ne te'sîri olur? Binâenaleyh senin ef'âlinin fesâdı nefsindendir. Sen ise telbîsi nefsinden görmeyip, İblîs'e nâhak yere la'net edersin." Nitekim hadîs-i şerîfte, الحمد لله الذي رد أمر الشيطان الى الوسوسة ya'ni, "Hamd olsun Allâh Teâlâ'ya, şeytanın emrini vesveseye reddetti" buyurulur.

2714. "Ey azgın, İblîs'ten değildir, sendendir; tilki gibi kuyruk tarafına koşarsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2714. "Ey azgın, İblîs'ten değildir, sendendir; tilki gibi kuyruk tarafına koşarsın!"

Yani, "Tilki kurnaz bir hayvan olduğundan, avlayacağı hayvanın yüz tarafından değil, ansızın kuyruk tarafından hücum ettiği gibi, sen de Hakk'ın bir olan varlığının mertebelerinin kuyruğu mesabesinde olan en aşağı mertebenin hazlarına ve lezzetlerine koşar ve hücum edersin. Bu sebeple ey azgın, senin azgınlığın İblîs'ten değil, senin nefsindendir."

Ya'ni, "Tilki kurnaz bir hayvan olduğundan, avlayacağı hayvanın yüz tarafından değil, ansızın kuyruk tarafından hücûm ettiği gibi, sen dahi merâtib-i vücûd-ı vâhid-i Hakk'ın kuyruğu mesâbesinde olan esfel-i sâfilîn mertebesinin huzûzât ve lezzâtına koşar ve hücûm edersin. Binâenaleyh ey azgın, senin azgınlığın İblîs'ten değil, senin nefsindendir."

2715. "Vaktaki yeşillik içinde kuyruğu göresin, tuzak olur; sen bunu niçin bilmezsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2715. "Yeşillik içinde kuyruğu gördüğün zaman, o tuzak olur; sen bunu niçin bilmezsin?"

Tilkinin bu saldırı tarzını bilenler, tilkiyi yakalamak için tuzak kurup, hayvan kuyruğu düzenlerler. Tilki yeşillik içinde bu kuyruğu görüp saldırınca; o tuzağa yakalanır. Senin nefsin de tilkiye benzer. Dış görünüşü yeşillikler gibi süslü ve hoş görünen bu dünyanın kuyruk mesabesindeki hazlarını ve lezzetlerini görüp saldırır ve sonuçta tuzağa yakalanır. Sen bu hakikati niçin bilmezsin de, İblis'e kabahat yüklersin?

Tilkinin bu tarz-ı hücumunu bilenler, tilkiyi tutmak için tuzak kurup, hayvan kuyruğu tertib ederler. "Vaktāki tilki yeşillik içinde bu kuyruğu görüp hücûm eder; o tuzağa tutulur. Senin nefsin de tilkiye benzer. Sûret-i zâhiresi yeşillikler gibi müzeyyen ve latîf görünen bu dünyanın kuyruk mesâbesinde olan hazlarını ve lezzetlerini görüp hücûm eder ve netîcede tuzağa tutulur. Sen bu hakikatı niçin bilmezsin de, İblîs'e kabâhat isnâd edersin?"

2716. "Ondan dolayı bilmezsin ki, seni ilimden uzak etti. Kuyruğun meyli senin aklının gözünü kör etti!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2716. "Ondan dolayı bilmezsin ki, seni ilimden uzak etti. Kuyruğun meyli senin aklının gözünü kör etti!"

Senin bu hakikati bilmeyişin, kuyruk mesabesinde olan dünyevî lezzetlere yönelmen sebebiyle ilim ve irfandan uzaklaşmandan ve aklının gözünün körleşmesindendir.

"Senin bu hakikata adem-i vukūfun, kuyruk mesâbesinde olan lezâiz-i dünyeviyyeye meyil sebebiyle ilim ve irfândan uzaklaşman ve aklının gözü körleşmesindendir."

2717. "Senin eşyaya muhabbetin seni kör ve sağır eder. Senin kara nefsin fesâda sa'y etti, husûmet etme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2717. "Senin eşyaya olan sevgin seni kör ve sağır eder. Senin kara nefsin bozgunculuğa çalıştı, düşmanlık etme!"

(Hubbet) kelimesindendir ve "habb" (hubb) aldatıcı, hilekâr ve bozgunculuğa çalışan anlamındadır. Yani, "Senin bu aşağı âlemin suretlerine olan eğilimin ve sevgin, senin aklının gözünü kör ve kulağını sağır etmiş ve ilimden ve irfandan uzaklaştırmıştır. Nasıl ki Ebû Dâvûd ve Ebû'd-Derdâ hazretlerinden rivayet edilen hadis-i şerifte, حبك الشيئ يعميك و يصم yani, 'Senin eşyaya olan sevgin, seni kör ve sağır eder' buyurulur. Bu sebeple senin kara nefsin bozgunculuğa çalıştı; ona karşı düşmanlık et! Nasıl ki hadis-i şerifte اعدى عدوك نفسك التي بين جنبيك yani, 'Senin en şiddetli düşmanın, iki omuzunun arasındaki nefsindir' buyurulur. Böyle olunca, bana karşı düşmanlıktan vazgeç!"

(حبت) dandır ve "habb" (حب) aldatıcı, mekkâr ve fesâda sâî [olmak] ma'nâsınadır. Ya'ni, "Senin bu âlem-i süflî sûretlerine meyil ve muhabbetin, senin aklının gözünü kör ve kulağını sağır etmiş ve ilim ve irfândan uzaklaştırmıştır. Nitekim Ebû Dâvûd ve Ebû'd-Derdâ hazretlerinden rivâyet olunan hadis-i şerifte, حبك الشيئ يعميك و يصم ya'ni, "Senin eşyâya muhabbetin, seni kör ve sağır eder" buyurulur. Binâenaleyh senin kara nefsin fesâda sa'y etti; ona karşı husûmet et! Nitekim hadîs-i şerîfte اعدى عدوك نفسك التي بين جنبيك ya'ni, "Senin en şiddetli olan düşmanın, iki omuzlarının arasındaki nefsindir" buyurulur. Böyle olunca, bana karşı husûmetten vazgeç!"

2718. "Sen kabahati benim üzerime koyma! Eğri büğrü görme, ben kötülükten ve hırstan ve kînden bîzarım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2718. "Sen kabahati benim üzerime atma! Eğri büğrü görme, ben kötülükten, hırstan ve kinden uzağım!"

2719. Ben kötülük ettim, şimdi peşîmânım; gecenin gündüze gelmesine muntazırım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2719. Ben kötülük ettim, şimdi pişmanım; gecenin gündüze gelmesini bekliyorum!

Ben Yaratıcım'a karşı yaptığım muhalefet ve kötülükten dolayı şu an pişmanım. Ve ümit ederim ki, bu pişmanlığım sebebiyle, hakkımda tecelli eden kahır lütfa dönüşsün ve Celâl'in (Allah'ın azametinin) karanlığını Cemâl'in (Allah'ın güzelliğinin) nuru takip etsin!

Ben Hâlik'ıma karşı yaptığım muhalefet ve kötülükten dolayı şimdiki halde peşîmânım. Ve ümîd ederim ki, bu nedâmetim sebebiyle, hakkımda tecellî eden kahır lütfa mübeddel olsun ve zulmet-i Celâl'i nûr-i Cemâl ta'kîb etsin!

2720. Ben halk içinde kabahatli oldum; her erkek ve kadın kendi fiilini benim üzerime koyar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2720. Ben halk içinde kabahatli oldum; her erkek ve kadın kendi fiilini benim üzerime koyar!

Yani, "Ben iğvâ ederim (baştan çıkarırım); kimsenin fiiline iştirak etmem. Böyle olduğu hâlde, erkekler ve kadınlar icra ettikleri bozuk fiillerini benim üzerime yükletirler ve 'İblîs yaptı!' derler."

Bilinmeli ki, İblîs'in işi baştan çıkarmaktan ibarettir. Ve onun vesvesesi ve tuzağı zayıftır. Nitekim ayet-i kerimede إِنْ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا (Nisa, 4/76) yani, "Şeytanın tuzağı zayıftır" buyrulur. Şeytanî baştan çıkarmaları ve vesveseleri fiiller âleminde ortaya çıkarmak, baştan çıkarılan kimsenin fiilidir. Ve herkes kendi fiilinden sorumludur. Ve Haşr suresindeki ayet-i kerimede de bu hakikate işaret buyrulur: كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ لِلْإِنْسَانِ اكْفُرْ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِنْكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ (Haşr, 59/16) yani, "Şeytan insana 'Küfret!' dediği vakit; o da küfrettiği zaman şeytan der ki: 'Ben senden uzağım. Muhakkak ben Âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım." Şimdi, şeytan "Küfret!" dediği vakit bir kimse küfretmezse, onun baştan çıkarması boşuna olur; ve küfrederse, küfür küfredenin fiilidir. Şeytanın baştan çıkarmasından dolayı onun sorumluluğu başka bir konudur. Bu hususta Hz. Şeyh-i Ekber et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye Fí Islahi Memleketi'l-Insâniyye adlı kitabında "Tevkî'-i şeytânî" (şeytanın yönlendirmesi) bahsinde ince ayrıntılar vermişlerdir. Burada ayrıntısı uzar.

Ya'ni, "Ben iğvâ ederim; kimsenin fiiline iştirak etmem. Böyle olduğu halde, erkekler ve kadınlar icrâ ettikleri efâl-i fâsidelerini benim üzerime yükletirler ve "İblîs yaptı!" derler."

Ma'lum olsun ki, İblîs'in işi iğvâdan ibarettir. Ve onun vesvesesi ve keydi zaîftir. Nitekim âyet-i kermede إِنْ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا (Nisa, 4/76) ya'ni, "Şeytanın keydi za'îftir" buyurulur. İğvâât ve vesâvis-i şeytâniyyeyi âlem-i ef'âlde ızhâr etmek, iğvâ olunan kimsenin fiilidir. Ve herkes kendi fiilinden mes'üldür. Ve sûre-i Haşr'deki âyet-i kerîmede de bu hakikata işaret buyurulur: كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ لِلْإِنْسَانِ اكْفُرْ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِنْكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ (Haşr, 59/16) ya'ni, "Vaktaki şeytan insana 'Küfret!' der; o da küfrettiği vakit şeytan der ki: 'Ben senden müteberrîyim. Muhakkak ben Rabbü'l-Alemîn'den korkarım." İmdi, şeytan "Küfret!" dediği vakit bir kimse küfretmezse, onun iğvâsı beyhûde olur; ve küfrederse, küfür küfredenin fiilidir. Şeytanın iğvâsından dolayı onun mes'ûliyyeti bahs-i dîgerdir. Bu husûsta Hz. Şeyh-i Ekber et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye Fí Islahi Memleketi'l-Insâniyye nâmındaki kitabında "Tevkî'-i şeytânî" bahsinde dakîk tafsilât i'tâ buyurmuşlardır. Burada tafsili uzar.

2721. Bîçare kurt gerçi açtır; müttehem olur ki, o tantana içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2721. Zavallı kurt gerçi açtır; o tantana içindedir diye suçlanır.

"Tantana", çay ve ırmak çağıltısı ve saz sesi anlamlarındadır. Burada şöhret ve ünlenmeden kinayedir. Yani, "Zavallı kurt her ne kadar karnı aç olsa bile, halk 'Mutlaka bir koyunu tutup parçalayarak karnını doyurmuştur!' diye suç isnat ederler ve halk arasında tokluk şöhreti ve ünlenmesi içinde yaşar."

"Tantana", çay ve ırmak çağıltısı ve saz sadâsı ma'nâlarınadır. Burada sıyt ve şöhretten kinâyedir. Ya'ni, "Bîçâre kurt her ne kadar karnı aç olsa bile, halk 'Mutlaka bir koyunu tutup parçalayarak karnını doyurmuştur!' diye kabâhat isnâd ederler ve halk arasında tokluk sıyt ve şöhreti içinde yaşar."

2722. "Za'ftan o yola gidemediği vakit; halk der ki: 'Gıdâ-yı azîmden tuhmedir.'&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2722. "Zayıflıktan o yola gidemediği zaman; halk der ki: 'Çok yemekten dolayı midesi şişmiştir.'"

"Tuhme", mide dolgunluğu hastalığıdır. Yani, "Eğer kurt açlıktan dolayı zayıflayıp, yürüyemeyecek bir duruma gelmiş olsa, halk der ki: 'Ama ne yemiş! Midesinin dolgunluğundan artık yürüyemeyecek bir duruma gelmiş!'"

"Tuhme", mi'de dolgunluğu marazıdır. Ya'ni, "Eğer kurt açlıktan dolayı za'fa düşüp, yürüyemeyecek bir hâle gelmiş olsa, halk der ki: "Amma yemiş hâ! Mi'desinin dolgunluğundan artık yürüyemeyecek bir hâle gelmiş!"

## Tekrar Muâviye'nin İblîs'e ilhâhı

2723. Dedi: "Seni benden doğruluktan başkası kurtaramaz; adl seni doğruluk tarafına da'vet eder."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2723. Dedi: "Seni benden doğruluktan başkası kurtaramaz; adalet seni doğruluk tarafına davet eder."

Bu konuşma sonucunda Hz. Muâviye İblîs'e ısrarla dedi ki: "Ey İblîs, seni benim elimden doğru söylemekten başka bir şey kurtaramaz! İlâhî adalet seni kesinlikle bu yaptığın işte doğru söyleme tarafına davet eder."

Bu muhâvere neticesinde Hz. Muâviye İblîs'e musırrâne dedi ki: "Ey İblís, seni benim elimden doğru söylemekten başka bir şey kurtaramaz! Adl-i ilâhî seni muhakkak sûrette bu yaptığın işte doğru söylemek tarafına da'vet eder."

2724. "Doğru söyle, tâ ki benim pençemden kurtulasın! Benim niza'ımın tozunu mekr oturtamaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2724. "Doğru söyle, tâ ki benim pençemden kurtulasın! Benim mücadelemin tozunu hile oturtamaz!"

"Sen beni namaza uyandırma fiilinle bir mücadele ve çekişme kapısı açtın. Ben bu tartışmada sana kesinlikle mağlup olmak istemem. Ve doğru cevap vermedikçe tartışma işinde yakanı bırakmam. Boşuna hile ve tuzak kurma. Kaldırdığın tartışma ve çekişme tozunu senin hilen sindirip yatıştıramaz!"

"Sen beni namaza uyandırmak fiilinle bir mücadele ve muhâsame kapısı açtın. Ben bu münâzarada sana kat'iyyen mağlûb olmak istemem. Ve doğru cevab vermedikçe emr-i münâzarada yakanı bırakmam. Beyhûde hîle ve mekr etme. Kaldırdığın münâzara ve münâzaa tozunu senin hilen sindirip teskîn edemez!"

2725. Dedi: "Ey düşünceler dolu hayal düşünücü, yalanı ve doğruyu nasıl bilirsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2725. Dedi: "Ey düşünceler dolu hayal düşünücü, yalanı ve doğruyu nasıl bilirsin?"

İblis, Hz. Muâviye'ye cevap olarak dedi: "Ey fikri düşünce ve hayaller ile dolu olan kimse, sen benim sözlerime inanmayıp, 'Yalandır.' diyorsun. Yalanı ve doğruyu ayırt etmek için elindeki ölçü ve delil nedir?"

İblîs Hz. Muâviye'ye cevâben dedi: "Ey fikri düşünce ve hayâlât ile dolu olan kimse, sen benim sözlerime inanmayıp, 'Yalandır.' diyorsun. Yalanı ve doğruyu tefrík etmek için elindeki mîzân ve delîl nedir?"

2726. Dedi: "Peygamber bir nişan vermiştir; kalba ve iyiye mihekk koymuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2726. Dedi: "Peygamber bir nişan vermiştir; kalbe ve iyiye mihenk taşı koymuştur."

2727. "Yalan, kalbde bir şektir' buyurmuştur. Doğru, itmi'nân, sürûrdur" buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2727. "Yalan, kalpte bir şüphe ve tereddüttür" buyurmuştur. "Doğru, güven ve sevinçtir" buyurdu.

"Reyb" şüphe ve tereddüt; "tuma'nîn" rahatlık ve sükûnet; "tarûb" sevinç anlamlarındadır.

Ve bu şerefli beyit, `دع ما يريبك إلى ما لا يريبك فإن الصدق طمأنين والكذب ريب` yani, "Sen şüphe veren şeyi şüphe vermeyen şeye bırak. Çünkü doğruluk rahatlık ve sükûnet; ve yalan şüphe verir" hadis-i şerifinin anlamıdır. Ankaravî hazretleri, Ahmed ve Tirmizî'nin bu hadis-i şerifi İbn Ömer'den ve Hasan-ı Basrî'den rivayet ettiklerini beyan buyurur. Hint şârihleri, İmam Hasan (a.s.) efendimizden de rivayet buyurulduğunu beyan ederler. Özeti şudur ki, "Bir sözü dinlediğin zaman, eğer o söz senin kalbine rahatlık ve sükûnet verirse inan; eğer şüphe verirse onu bırak. Çünkü doğru sözün özelliği, kalbe rahatlık ve sükûnet vermektir. Ve yalan sözün özelliği de kalbe şüphe ve tereddüt bırakmaktır."

"Reyb" şek; "tuma'nîn" râhat ve sükûnet; "tarûb" sürûr ma'nâlarınadır.

Ve bu beyt-i şerîf, `دع ما يريبك إلى ما لا يريبك فإن الصدق طمأنين والكذب ريب` ya'ni, "Sen şek veren şeyi şek vermeyen şeye bırak. Zîrâ sıdk râhat ve sükûn; ve kizb şek verir" hadîs-i şerîfinin ma'nâsıdır. Ankaravî hazretleri, Ahmed ve Tirmizî'nin bu hadis-i şerîfi İbn Ömer'den ve Hasan-ı Basrî'den rivâyet ettiklerini beyân buyurur. Hind şârihleri, İmâm Hasan (a.s.) efendimizden de rivâyet buyurulduğunu beyân ederler. Hülâsası budur ki, "Bir sözü dinlediğin vakit, eğer o söz senin kalbine râhat ve sükûnet verirse inan; eğer şek verirse onu bırak. Çünkü doğru sözün şânı, kalbe râhat ve sükûnet vermektir. Ve yalan sözün şânı da kalbe şek ve şübhe bırakmaktır."

2728. "Gönül yalan sözden rahat etmez. Su ve yağ asla ışık parlatmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2728. "Gönül yalan sözden rahat etmez. Su ve yağ asla ışık parlatmaz."

Su ile yağ karıştığı zaman, kandilin fitilinden ışık ortaya çıkmaz, cızırdayıp söner. Bunun gibi, yalan ile karışık olan doğru sözden de parlaklık ortaya çıkıp, kalbi aydınlatmaz.

"Su ile yağ karıştığı vakit, kandilin fitilinden ziyâ zâhir olmaz, cızırdayıp söner. Bunun gibi, yalan ile karışık olan doğru sözden de parlaklık zâhir olup, kalbi tenvîr etmez."

2729. "Doğru sözde kalbin rahatı vardır; doğruluklar gönül tuzağının dânesidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2729. "Doğru sözde kalbin rahatı vardır; doğruluklar gönül tuzağının dânesidir."

Doğru sözden kalp rahatlık ve sükûnet bulur. Çünkü gönül tuzak, söz kuş ve doğruluk yem gibidir. Bu sebeple kuş gibi olan sözün, ancak kalp tuzağına tutulup yerleşmesi için yem gibi olan doğruluk gereklidir.

"Doğru sözden kalb râhat ve sükûnet bulur. Çünkü gönül tuzak ve söz kuş ve doğruluk yem gibidir. Binâenaleyh kuş gibi olan söz, ancak kalb tuzağına tutulup takarrur etmek için yem gibi olan doğruluk lâzımdır."

2730. "Meğer ki gönül marîz olsun; fenâ ağızdır ki, bunun ve onun çeşnisini [2737] bilmez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2730. "Ancak gönül hasta olsun; kötü ağızdır ki, bunun ve onun tadını bilmez."

Yani "Doğru sözün kalbe güven vermesi; ve eğri sözün şüphe vermesi, nefse ait sıfatların hastalıklarından uzak olan kalp içindir. Bu özellik, hasta olan bir kalpte yoktur. Nasıl ki hastalık sebebiyle tat alma kuvveti bozulan bir ağız, yediği şeylerin tadını ve çeşnisini hissedemez."

Ya'ni "Doğru sözün kalbe itmi'nân; ve eğri sözün şek vermesi, sıfât-ı nefsâniyye marazlarından sâlim olan kalb içindir. Bu hâssa, marîz olan bir kalbde yoktur. Nitekim hastalık sebebiyle kuvve-i zâikası bozulan bir ağız, yediği şeylerin tadını ve çeşnisini hissedemez."

2731. Gönül marazdan ve illetten sâlim olduğu vakit, yalanın ve doğrunun ta'mını bilici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2731. Gönül hastalıktan ve illetten uzak olduğu zaman, yalanın ve doğrunun tadını bilen olur.

2732. Adem'in hırsı buğday tarafına olduğu vakit, Adem'in kalbinden selîmliği kaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2732. Âdem'in hırsı buğday tarafına olduğu vakit, Âdem'in kalbinden selîmliği kaptı.

Bu şerefli beytin anlamını geçmişteki Âdem'e özgü kılmak uygun değildir. Bu anlam, Âdem oğullarının fertlerinin her an ve zamanda hepsini kapsar. Bu genel anlama göre, "buğday"dan kastedilen, tabiî suretlerdir (maddî varlıkların biçimleri). Teşbihteki (benzetmedeki) yön şudur ki, bir buğday tanesinden, kendi cinsinden olan birçok buğday tanesi çıktığı gibi, tabiî suretlerden de zincirleme olarak birçok suret ortaya çıkmasıdır. Şimdi, Âdem oğullarının fertlerinin her an bu tabiî suretlere meyli şiddetlenmesinden dolayı, kalbinde saflık ve selamet kalmaz. İnsanın meylettiği tabiî suretlerin sınırı ve sayısı yoktur. Yüce Allah bunların esaslarını Kur'an-ı Kerim'de "İnsanlara kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşten, salma atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevkler süslü gösterildi." (Âl-i İmrân, 3/14) ayet-i kerimesinde beyan buyurmuştur. Ve bu ayet-i kerimenin anlamı ve izahı, I. ciltte "زين للناس حق آراسته است" şerefli beytinde geçti. İblis, Âdem oğullarının fertlerini sürekli iğvalarıyla (aldatmalarıyla) bu tabiî suretlere meyl ve muhabbete sevk edip, hakikatleri idrak etmekten perdeye düşürür.

Bu beyt-i şerîfin ma'nâsını Âdem-i mâzîye hasretmek münasib değildir. Bu ma'nâ efrâd-ı benî Adem'in her an ve zamanda hepsine şâmildir. Bu umûmî ma'nâya göre, "buğday"dan murâd, suver-i tabîiyyedir. Teşbîhteki vecih budur ki, bir buğday dânesinden, kendi cinsinden olan birçok buğday dâneleri çıktığı gibi, suver-i tabiiyyeden dahi müteselsilen birçok sûretler zâhir olmasıdır. İmdi, efrâd-ı benî Âdem'in her an bu suver-i tabîiyyeye meyli şiddetlenmesinden dolayı, kalbinde safvet ve selâmet kalmaz. İnsanın meylettiği suver-i tabîiyyenin hadd ü hesabı yoktur. Hak Teâlâ bunların esâsâtını Kur'ân-ı Kerîm'de زين للنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَات من النِّسَاء والبنين والقناطير المُقَنْطَرَة من الذهب والفضة وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَة وَالْأَنْعَامَ وَالْحَرْث (Al-i İmrân, 3/14) âyet-i kerîmesinde beyân buyurmuştur. Ve bu âyet-i kerîmenin ma'nâsı ve îzâhı, I. cildde زين للناس حق آراسته است beyt-i şerîfinde geçti. İblîs efrâd-ı benî Adem'i iğvâât-ı mütemâdiyesiyle bu suver-i tabiiyyeye meyl ve muhabbete sevk edip, idrâk-i hakāyıktan hicâba düşürür.

2733. İmdi, senin yalanını ve hîleni dinledi; aldandı ve öldürücü zehiri içti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2733. Şimdi, senin yalanını ve hîleni dinledi; aldandı ve öldürücü zehiri içti!

Şimdi, Âdem oğulları senin yalan ve hîleden ibaret olan telkinlerini dinledi; ve doğru gibi görünen bu vesveselerine aldandı ve manevî hayatı için öldürücü bir zehir olan hilelerini kabul etti ve tabiî suretlere (maddî görünümlere) olan meylini ve muhabbetini şiddetlendirdi.

"İmdi, efrâd-ı benî Adem senin yalan ve hîleden ibaret olan ilkāâtını dinledi; ve doğru gibi görünen bu vesveselerine aldandı ve hayât-ı ma'neviyyesi için öldürücü bir zehir olan hilelerini kabûl etti ve suver-i tabiiyyeye meyl ve muhabbetini şiddetlendirdi."

2734. Adem o nefeste akrebi buğdaydan bilmedi. Heves sarhoşundan temyîz uçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2734. Adem o nefeste akrebi buğdaydan ayırt edemedi. Heves sarhoşundan ayırt etme yeteneği uçar.

"Doğru gibi görünen vesveseni kabul ettiği o nefes ve o an içinde, meyil ve muhabbet ettiği şey kendisine haz veren doğal bir suret midir, yoksa manevî hayatını sokup zehirleyen bir akrep midir, bunu ayırt edip bilemez. Çünkü bir surete meyil ve heves gösteren kimse bir sarhoşa benzer. Ve sarhoşta ise doğru bir ayırt etme yeteneği olmaz." Örneğin, istediği bir kadını eline geçirdiği vakit, şehvetinin sarhoşu olur; işleyeceği zina fiilinin çirkinliğini ayırt edemez. İnsanlığa yakışmayacak olan bu hayvani hâli pek doğal görür. Bu ise manevî hayatını sokan bir akreptir.

"Doğru gibi görünen vesveseni kabûl ettiği o nefes ve o an içinde, meyil ve muhabbet ettiği şey kendisine haz veren bir sûret-i tabîiyye midir, yoksa hayât-ı ma'neviyesini sokup zehirleyen bir akrep midir, bunu temyîz edip bilemez. Çünkü bir sûrete meyil ve heves gösteren kimse bir sarhoşa benzer. Ve sarhoşta ise temyîz-i sahîh olmaz." Meselâ istediği bir kadını eline geçirdiği vakit, şehvetinin sarhoşu olur; irtikâb edeceği fiil-i zinânın şenâatını temyîz edemez. İnsâniyyete yakışmayacak olan bu hâl-i hayvâniyyeti pek tabîî görür. Bu ise hayât-ı ma'neviyyesini sokan bir akreptir.

2735. "Halk arzû ve hevânın sarhoşudurlar; o sebebden senin hileni kabul edicilerdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2735. "Halk, arzu ve hevanın sarhoşudurlar; bu sebeple senin hilelerini kabul edicilerdir."

2736. "Her kim kendini heva huyundan geri itti; kendi gözünü sırra âșina etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2736. "Her kim kendini heva huyundan geri itti; kendi gözünü sırra âșina etti."

Her kim nefsini tabiî sûretlere (maddî biçimlere) meyil ve muhabbet huyundan geri çekti ise, kalbinin gözünü ilâhî sırlara âşinâ etti.

"Her kim nefsini suver-i tabiiyyeye meyil ve muhabbet huyundan geri çekti ise, kalbinin gözünü esrâr-ı ilâhiyyeye âşinâ etti."

## Kādının âfet-i kazâdan şikâyet etmesi, nâibin ona cevabı

2737. Bir kadıyı oturttular ve ağlar idi; naib dedi: "Ey kadı, ağlamak nedendir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2737. Bir kadıyı oturttular ve ağlar idi; naib dedi: "Ey kadı, ağlamak nedendir?"

Bu kıssa, yukarıdaki 2736 numaralı beyite bağlıdır. Yani, "Bir kadıyı kadılık makamına oturttular ve o ağlar idi. Onun yokluğunda dava görmeye vekâlet edecek olan naib efendi dedi ki: "Ey kadı efendi, bu senin ağlamanın sebebi nedir?"

Bu kıssa, yukarıdaki 2736 numaralı beyite merbûttur. Ya'ni, "Bir kadıyı kadılık makāmına oturttular ve o ağlar idi. Onun gıyâbında rü'yet-i da'vâya vekâlet edecek olan nâib efendi dedi ki: "Ey kadı efendi, bu senin ağlamanın sebebi nedir?"

2738. "Bu senin ağlama ve feryad vaktin değildir; senin sürûrunun ve mübarek olsunun vaktidir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2738. "Bu senin ağlama ve feryat vaktin değildir; senin sevincinin ve mübarek olsunun vaktidir!"

Kadılık makamına oturmuş olduğun bu vakit, ağlamak ve feryat etmek zamanı değildir. Aksine senin sevineceğin ve sana “Mübarek olsun!" diyecekleri bir vakittir.

Kadılık makāmına oturmuş olduğun bu vakit, ağlamak ve feryad etmek zamânı değildir. Belki senin sevineceğin ve sana “Mübarek olsun!" diyecekleri bir vakittir."

2739. Dedi: "Ah, bir bî-dil, iki alim arasında bir câhil nasıl hüküm sürer?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2739. Dedi: "Ah, bir kararsız, iki âlim arasında bir câhil nasıl hüküm verir?"

"Bî-dil" burada kararsız anlamındadır. Yani, kadı naibe cevap olarak dedi: "Ah, nasıl ağlamayayım! Benim gibi hükmünde kararsız olan bir adam, davalarının inceliklerini bilen iki hasım arasında, onların bu davalarından habersiz ve câhil olan bir kimse nasıl hüküm verecektir ve onların lehine ve aleyhine nasıl hükmedecektir?" Bu şerefli beyitte, القاضي جاهل بين عالمين yani, "Kadı iki âlim arasında bir câhildir" hadîs-i şerifine işaret buyrulur.

"Bî-dil" burada mütereddid ma'nâsınadır. Ya'ni, kadı nâibe cevâben dedi: "Ah, nasıl ağlamayayım! Benim gibi bir hükmünde mütereddid olan adam, da'vâlarının inceliklerini bilen iki hasım arasında, onların bu da'vâlarından bî-haber ve câhil olan bir kimse nasıl hüküm sürecektir ve onların lehine ve aleyhine nasıl hükmedecektir?" Bu beyt-i şerîfte, القاضي جاهل بين عالمين ya'ni, "Kadı iki âlim arasında bir câhildir" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur.

2740. "O iki hasım kendilerin[in] vakıasından vakıftırlar. Miskîn kadı o iki [2747] bendden ne bilir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2740. "O iki hasım kendi durumlarından haberdardırlar. Zavallı kadı o iki bağdan ne anlar?"

"O iki hasım, kendi aralarında ortaya çıkan davanın her noktasına vâkıftırlar. Zavallı kadı, o iki alâkadan, yani davacının ve davalının doğru veya yanlış olan alâkalarından habersizdir."

"O iki hasım kendi aralarında tahaddüs eden da'vânın her noktasına vâkıftırlar. Zavallı kadı o iki alâkadan, ya'ni müddeî ve müddeâ-aleyhin doğru veyâ eğri olan alâkalarından bî-haberdir."

2741. "Onların halinden câhildir ve gāfildir. Onların kanına ve malına nasıl gider?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2741. "Onların hâlinden cahildir ve gafildir. Onların kanına ve malına nasıl gider?"

"Kadı, davacı ve davalının hâllerinden cahil ve gafil iken, örneğin bir cinayet davasında onların kısasına veya diyetine nasıl hükmedebilir?"

"Kadı müddeî ve müddeâ-aleyhin hallerinden câhil ve gāfil iken, meselâ bir cinâyet da'vâsında onların kısâsına veyâ diyetine nasıl hükmedebilir?"

2742. Dedi: "Hasımlar âlimdirler ve illete mensubdurlar; sen câhilsin, fakat milletin şem'isin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2742. Dedi: "Hasımlar âlimdirler ve illete mensupturlar; sen cahilsin, fakat milletin mumu/ışığısın."

Naip cevaben dedi: "Gerçekten hasımlar davalarının inceliklerini iyi bilirler. Fakat her birinin kalbinde garaz (gizli düşmanlık) ve illet (hastalık, kusur) vardır. Sen her ne kadar onların hâllerinden cahil isen de, ilim nuru ile milletin mumu/ışığısın ve ışığı mesabesindesin (derecesindesin)."

Naib cevâben dedi: “Vâkıâ hasımlar da'vâlarının dakāyıkını iyi bilirler. Fakat her birinin kalbinde garaz ve illet vardır. Sen her ne kadar onların ahvâlinden câhil isen de, nûr-ı ilim ile milletin şem'isin ve ışığı mesâbesindesin."

2743. Zîra ki, arada senin illetin yoktur; o feragat gözlerin nûrudur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2743. Çünkü arada senin illetin yoktur; o feragat gözlerin nurudur.

Çünkü davacı ile davalı arasında senin kalbin nefsanî bir garazla (kötü niyetle) hastalıklı değildir. Senin bu nefsanî garazdan feragat etmen, akıl ve zekâ gözlerinin nurudur. Bu sebeple bu sayede haklıyı ve haksızı ayırt edebilirsin.

"Çünkü müddeî ile müddeâ-aleyh arasında senin kalbin bir garaz-ı nefsânî ile ma'lûl değildir. Senin bu garaz-ı nefsânîden ferâgatin, akıl ve zekâ gözlerinin nûrudur. Binâenaleyh bu sayede haklıyı ve haksızı ayırt edebilirsin."

2744. Ve o iki âlimi garazları kör etti. Onların ilmini illet, kabirde etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2744. Ve o iki âlimi garazları kör etti. Onların ilmini illet, kabirde etti.

O davalarına âlim olan iki düşmanın garaz ve maksatları, akıllarının gözünü sonucu görmekten kör etti. Onların bilgilerini bu garazın illeti gömdü ve kabre koydu.

"O da'vâlarına âlim olan iki hasmın garaz ve maksadları, akıllarının gözünü netîceyi görmekten kör etti. Onların bilgilerini bu garazın illeti gömdü ve kabre koydu."

2745. Cehli illetsizlik âlim eder; illet gönüllerden ilmi koparır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2745. Cehalet seni illetsiz âlim yapar; illet gönüllerden ilmi koparır.

Onların iddialarına karşı cahil olsan bile, sendeki illetsizlik (kusursuzluk) seni onların iddialarına âlim yapar. Eğer sende nefse ait bir garaz (kötü niyet) illeti olursa, onların iddialarının esasına ve sırlarına vâkıf olsan bile, bu illet gönülden o ilmi ve vukufu (bilgiyi) koparır atar. Bu sebeple hükümde hâkim olan ilim değil, nefse ait garaz illeti olur. Ve bu garaz seni tarafgirliğe sevk eder.

"Onların da'vâlarına cehlin olsa da, sendeki illetsizlik seni onların da'vâlarına âlim eder. Eğer sende garaz-ı nefsânî illeti olursa, onların da'vâlarının esâsına ve esrârına vukūfun olsa bile, bu illet gönülden o ilmi ve vukūfu koparır atar. Binâenaleyh hükümde hâkim olan ilim değil, garaz-ı nefsânî illeti olur. Ve bu garaz seni tarafgîrliğe sevk eder."

2746. Sen rüşvet almadıkça görücüsün; tama' ettiğin vakit körsün ve bendesin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2746. Sen rüşvet almadıkça görücüsün; tamah ettiğin vakit körsün ve kölesin.

Sen davacılardan rüşvet almadıkça haklıyı ve haksızı gören olursun. Eğer davacılardan gelecek menfaate göz dikmiş isen, haklıyı ve haksızı görmekten kör olursun ve onların emirlerine ve arzularına hazır bir köle olmuş olursun ve menfaatini gördüğün tarafı tutarsın. Hadis-i şerifte `لعن الله الراشى والمرتشى والرايش بينهما` yani, "Yüce Allah rüşvet verene ve alana ve arada aracı olana lanet etti" buyurulur. Ve diğer bir hadis-i şerifte de `الطمع يذهب الحكمة من قلوب العلماء` yani, "Tamah âlimlerin kalplerinden hikmeti giderir" buyurulur. Ve yine diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulur: `استعيذوا بالله من الطمع فإن الطمع يهدى إلى الطبع` yani, "Tâmahtan Allah'a sığınınız. Çünkü tamah tabiata rehber olur!"

"Sen da'vâcılardan rüşvet almadıkça haklıyı ve haksızı görücü olursun. Eğer da'vâcılardan gelecek menfaata göz dikmiş isen, haklıyı ve haksızı görmekten kör olursun ve onların emirlerine ve arzûlarına âmâde bir köle olmuş olursun ve menfaatını gördüğün tarafı iltizâm edersin." Hadîs-i şerîfte `لعن الله الراشى والمرتشى والرايش بينهما` ya'ni, "Allah Teâlâ rüşvet verene ve alana ve arada vâsıta olana la'net etti" buyurulur. Ve diğer bir hadis-i şerîfte de `الطمع يذهب الحكمة من قلوب العلماء` ya'ni, "Tama' âlimlerin kalblerinden hikmeti giderir" buyurulur. Ve yine diğer bir hadis-i şerîfte de şöyle buyurulur: `استعيذوا بالله من الطمع فإن الطمع يهدى إلى الطبع` ya'ni, "Tama'dan Allah'a sığınınız. Zîrâ tama' tabîata rehber olur!"

2747. Ben huyu hevadan ayırt etmişim; şehvete mensub olan lokmaları az yemişim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2747. Ben huyu hevadan ayırt etmişim; şehvete mensup olan lokmaları az yemişim.

Değerli şârihler, bu ve sonraki beytin Hz. Muâviye'nin dilinden söylendiğini belirtmişlerdir. Fakat fakirin zevkine göre bu iki beyti cenâb-ı Pîr efendimiz kadının dilinden söylerler. Ve bu kadı kıssasının bu bahiste zikredilmesinde de ince bir nükteye geçilir. O da şudur ki: Şâh-ı velâyet İmâm Alî (k.v.) hazretleri ile cenâb-ı Muâviye arasında meydana gelen davadan dolayı, birçok kimseler yargı makamında oturup, tarihî bilgilere dayanarak lehte ve aleyhte birtakım hükümler verirler. Halbuki yukarıda 2739 numaralı beyitte zikredilen hadîs-i şerîf gereğince, kadı iki âlim arasında bir câhildir. Bu sebeple bu meseleyi konu edinip muhakemeye girişmek ve lehte veya aleyhte hüküm vermekten kaçınmak gerekir. Özellikle dünya hayatında henüz nefsanî sıfatlardan kurtulmamış olan kimselerin bu işe karışmaları hiç caiz değildir. Hz. Pîr zamanında bu meselenin kendilerine sorulması üzerine, Mesnevî-i Şerîf'te bu Hz. Muâviye kıssasını ve kadı hikâyesini beyan buyurmak suretiyle, irfan ehline genel bir cevap verdikleri anlaşılır. İşte bu anlama dayanarak, bu şerefli beyti kadı dilinden kendileri beyan buyururlar. Ve Muâviye aleyhtarlarının bu kıssayı hoş görmemelerine cevap verip, buyururlar ki: "Ben huyumu ve tabiatımı nefsanî hevadan ayırt etmişim. Bu dünya hayatında şehvanî lokmaları az yemişim ve nefsimin arzularını az yerine getirmişim. Bu sebeple bu Mesnevî-i Şerîf'teki beyanlarım gerçek firasete dayanmaktadır. Ey okuyucu, sakın itiraz etme ve yanlış muhakeme yoluna gitme!"

Şurrâh-ı kirâm, bu ve âtîdeki beyitin Hz. Muâviye lisânından beyân buyurulduğunu zikretmişlerdir. Fakat fakîrin zevkine göre bu iki beyiti cenâb-ı Pîr efendimiz kādının lisânından buyururlar. Ve bu kadı kıssasının bu bahiste zikrinde de bir nükte-i dakîkaya intikāl olunur. O da budur ki: Şâh-ı velâyet İmâm Alî (k.v.) hazretleri ile cenâb-ı Muâviye aralarında vâki' olan da'vâdan dolayı, birçok kimseler mevki'-i kazâda oturup, ma'lûmât-ı târîhiyye üzerine lehte ve aleyhte birtakım hükümler verirler. Halbuki yukarıda 2739 numaralı beyitte zikrolunan hadîs-i şerîf mûcibince, kadı iki âlim arasında bir câhildir. Binâenaleyh bu mes'eleyi mevzû'-i bahs edip muhâkemeye girişmek ve lehte veyâ aleyhte hüküm vermekten ictinâb etmek lâzımdır. Husûsiyle hayât-ı dünyeviyyesinde henüz sıfât-ı nefsâniyyeden kurtulmamış olan kimselerin bu işe karışmaları hiç câiz değildir. Zamân-ı Hz. Pîr'de bu mes'elenin kendilerinden suâl buyurulması üzerine, Mesnevî-i Şerîf'te bu Hz. Muâviye kıssasını ve kadı hikâyesini beyân buyurmak sûretiyle, ehl-i irfâna umûmî bir cevâb verdikleri anlaşılır. İşte bu ma'nâya mebnî, bu beyt-i şerîfi kadı lisânından kendileri beyân buyururlar. Ve Muâviye aleyhtarlarının bu kıssayı hoş görmemelerine cevap verip, buyururlar ki: "Ben huyumu ve tab'ımı hevâ-yı nefsânîden ayırt etmişim. Bu hayât-ı dünyeviyyede şehvânî lokmaları az yemişim ve nefsimin arzûlarını az icra etmişim. Binâenaleyh bu Mesnevî-i Şerîf'teki beyânâtım firâset-i hakîkiyyeye müsteniddir. Ey kāri', sakın i'tirâz etme ve yanlış muhakeme yoluna gitme!"

2748. Benim çeşni tutucu gönlüm ışıklı oldu. Muhakkak sûrette doğruyu yalandan bilir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2748. Benim çeşni tutucu gönlüm ışıklı oldu. Muhakkak sûrette doğruyu yalandan bilir!

Benim gönlüm hakikat zevkiyle tatlanmıştır ve hakikat nuruyla aydınlanmıştır. Bu sebeple hükmünde doğru ile yalanı ayırt eder. Ve bu hususta taraftarların uydurdukları hakikate aykırı sözleri ayırt etmeye muktedirdir.

Benim gönlüm zevk-i hakikat ile mütezevviktir ve hakikat nûruyla münevverdir. Binâenaleyh hükmünde doğru ile yalanı fark ve temyîz eder. Ve bu husûsta tarafgîrlerin uydurdukları hilaf-ı hakikat sözleri temyîze muktedirdir.

## Muâviye'nin İblîs'i ikrâra getirmesi

2749. "Sen beni muhakkak niçin uyandırdın? Ey hîlebâz, sen uyanıklığın düşmanısın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2749. "Sen beni kesinlikle niçin uyandırdın? Ey hilebaz, sen uyanıklığın düşmanısın!"

2750. "Sen afyon gibisin, hep uyku getirirsin. Sen içki gibisin, aklı ve ilmi götürürsün!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2750. "Sen afyon gibisin, hep uyku getirirsin. Sen içki gibisin, aklı ve ilmi götürürsün!"

2751. "Seni çarmıh etmişim, âgâh ol, doğru söyle! Doğruyu bilirim, sen hîleler arama!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2751. "Seni çarmıha germişim, uyanık ol, doğru söyle! Doğruyu bilirim, sen hileler arama!"

"Çarmıha germek", tartışmada susturmak ve çarmıha gerilmiş gibi aciz bırakmak anlamındadır.

"Çarmıh etmek", münâzarada ilzâm etmek ve çarmıha gerilmiş gibi âciz bırakmak ma'nâsınadır.

2752. "Ben herkesten onu taleb tutarım ki, o tab' ve huyda onun sahibi ola."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2752. "Ben herkesten onu talep ederim ki, o tabiat ve huyda onun sahibi olsun."

Yani, "Ben herkesten yatkınlığının uygun olduğu şeyi ve kabiliyeti olan işi isterim."

Ya'ni, "Ben herkesten isti'dâdının müsâid olduğu şeyi ve kābiliyyeti olan işi isterim."

2753. "Ben sirkeden şekerlik istemem; ve muhannesten de askerlik istemem."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2753. "Ben sirkeden şekerlik istemem; ve muhannesten de askerlik istemem."

"Muhannes", korkak ve kadın tabiatlı ve mef'ûl (cinsel anlamda edilgen) anlamındadır. Yani, "Sirkede tatlılık kabiliyeti ve yatkınlığı olmadığından, ondan şekerin yapacağı hizmeti beklemem. Ve muhanneste (korkak ve kadın tabiatlı kişide) dahi kahramanlık ve canını feda etme yatkınlığı olmadığından, ondan da askerlik hizmetini beklemem."

"Muhannes", korkak ve kadın tabîatlı ve mef'ûl ma'nâsınadır. Ya'ni, "Sirkede tatlılık kābiliyyeti ve isti'dâdı olmadığından, ondan şekerin yapacağı hizmeti beklemem. Ve muhanneste dahi kahramanlık ve fedâ-yı nefs isti'dâdı olmadığından, ondan da askerlik hizmetine muntazır olmam."

2754. Ben mecûsîler gibi puttan aramam ki, o Hak ola; yahud Hak'tan bir nişân ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2754. Ben Mecusiler gibi puttan aramam ki, o Hak olsun; yahut Hak'tan bir nişan olsun.

Âlemde Hak ve bâtıl vardır. Mecusiler bu Hakk'ı puttan ararlar; yahut Hakk'ın varlığına bir nişan ve alâmet sayarlar. Onların Hakk'ı puta sınırlayıp orada aramaları ve "Göklerin ve yerin yaratılışı O'nun ayetlerindendir." (Rûm, 30/22; Şûrâ, 42/29) ayet-i kerimesi gereğince, göklerin ve yerin bütün hâli ilahi ayetlerden olduğu halde, onları bırakıp, sadece putu Hakk'ın varlığına nişan saymaları bâtıldır. Bu sebeple eğer ben Hakk'ın ancak Mudill (saptıran) isminin mazharı (tecelli yeri) olan şeytandan zuhur ettiğine kanaat edip, doğruyu ondan ararsam, Mecusilerin yaptığı bâtıl bir fiili yapmış olurum.

"Alemde Hak ve bâtıl vardır. Mecûsîler bu Hakk'ı puttan ararlar; veyâhud vücûd-ı Hakk'a bir nişân ve alâmet addederler. Onların Hakk'ı puta hasr edip orada aramaları ve وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ (Rûm, 30/22; Şûrâ, 42/29) âyet-i kerîmesi mûcibince, semâvât ve arzın hey'et-i mecmûası âyât-ı ilâhiyyeden olduğu halde, onları bırakıp, münhasıran putu vücûd-ı Hakk'a nişân addetmeleri bâtıldır. Binâenaleyh eğer ben Hakk'ın ancak ism-i Mudill'in mazharı olan şeytandan zuhûr ettiğine kanâat edip, doğruyu ondan ararsam, mecûsîlerin yaptığı bâtıl bir fiili yapmış olurum."

2755. Ben gübreden misk kokusunu aramam; ben ırmak suyu içinde kuru kerpiç aramam!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2755. Ben gübreden misk kokusu aramam; ben ırmak suyu içinde kuru kerpiç aramam!

2756. Ben şeytandan bunu aramam; zîrâ o gayrdır ki, beni hayıra uyandırsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2756. Ben şeytandan bunu aramam; çünkü o, beni hayra uyandıracak olanın gayrıdır!

Ben şeytandan, bir müminin namaz vaktinde uyandırılmasını beklemem. Çünkü mümin, Hâdî (doğru yolu gösteren) isminin; şeytan ise Mudill (saptıran) isminin tecelli yeridir. Mudill ismi, Hâdî isminin gayrıdır (karşıtıdır). Onun tecelli yerleri de doğal olarak gayr olur. Bu sebeple, yabancılardan (gayrdan) sevgilinin hizmeti olan hayır beklenemez.

"Ben şeytandan, bir mü'minin namaz vaktinde uyandırılmasını beklemem. Zîrâ mü'min ism-i Hâdî'nin; ve şeytan ism-i Mudill'in mazharıdır. Ve ism-i Mudill, ism-i Hâdî'nin gayrıdır. Onun mazharları da bittabi' gayr olur. Binâenaleyh ağyârdan yârin hizmeti olan hayır beklenemez."

## İblîs'in kendi zamîrini Muâviye'ye doğru söylemesi

2757. Diş dibinden ona dedi: "Ey fülân, seni onun için uyandırdım: Bil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2757. Diş dibinden ona dedi: "Ey filan, seni onun için uyandırdım: Bil!"

"Diş dibinden söylemek", dilini çiğneyerek tam bir zorlanmayla çaresizce meramını ifade etmekten kinayedir. Yani, İblis Hz. Muaviye'nin ısrarına karşı çaresizce hakkı söylemeye başladı da dedi ki: "Ey filan, seni uyandırmamın sebebi budur. Bil ki:"

"Diş dibinden söylemek", dilini çiğneyerek tekellüf-i tâm ile çaresiz ifade-i merâm etmekten kinâyedir. Ya'ni, İblîs Hz. Muâviye'nin ısrârına karşı çâresiz hakkı söylemeğe başladı da dedi ki: "Ey fülân, seni uyandırmamın sebebi budur. Bil ki:"

2758. “Ta ki namazda, devleti yüksek olan Peygamber'in arkasından cemâate erişesin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2758. "Ta ki namazda, devleti yüksek olan Peygamber'in arkasından cemâate erişesin."

"Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in arkasında cemaatle kılınan namaza yetişesin!" Bu ifadeye göre, Hz. Muâviye ile İblîs arasındaki bu tartışmanın Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) hayatında gerçekleştiği anlaşılır.

"Cenâb-ı Peygamber (s.a.v.) Efendimizin arkasında cemâatla kılınan namaza yetişesin!" Bu beyânâ nazaran, Hz. Muâviye ile İblîs arasındaki bu münâzaranın Risâletpenâh efendimizin ömr-i saâdetlerinde vâki' olduğu anlaşılır.

2759. "Eğer namaz vakitten gide idi, muhakkak sana bu cihan karanlık, ziyâsız olurdu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2759. "Eğer namaz vaktinden kaçırılmış olsaydı, muhakkak sana bu cihan karanlık, ışıksız olurdu!"

"Cihanın karanlık ve ışıksız olması", kederin şiddetinden kinayedir. Yani, "Eğer namaz vakti geçmiş olup, sen uykuda kalmış olsaydın, çok kederlenirdin ve cihan kararır idi."

"Cihânın karanlık ve ziyâsız olması", şiddet-i kederden kinâyedir. Ya'ni, "Eğer namaz vakti geçmiş olup, sen uykuda kalmış olsa idin, çok kederlenirdin ve cihân kararır idi."

2760. "Aldanmadan ve kederden, senin iki gözünden kırbalar gibi yaşlar giderdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2760. "Aldanmadan ve kederden, senin iki gözünden kırbalar gibi yaşlar giderdi."

[2768] "Gabîn" kelimesi burada, kendisine atfedildiği "derd" (keder) karinesiyle, mastar anlamında, "mağlup olmak ve aldanmak" anlamındadır. "Meşk", su tulumu ve kırba anlamındadır. Yani, "Aldanmaktan ve kederden, çok ağlar ve yaş dökerdin."

[2768] "Gabîn" burada, ma'tûf olduğu "derd" karînesiyle, ma'nâ-yı masdarî olarak, "mağbûn olmak ve aldanmak" ma'nâsınadır. "Meşk", su tulumu ve kırba ma'nâsınadır. Ya'ni, "Aldanmaktan ve kederden, çok ağlar ve yaş dökerdin."

2761. "Her bir kimse bir taatta zevk tutar; şübhesiz ondan bir saat sabr edemez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2761. "Her bir kimse bir ibadette zevk duyar; şüphesiz ondan bir an bile sabredemez."

Her bir kişinin bir tür ibadette zevki vardır. Yani, kimi namazdan, kimi oruçtan, kimi sadakadan, kimi tesbih ve tehlilden (Allah'ı anmaktan) zevk alır ve bunlara karşı sabretmek elinden gelmez. Çünkü zevki onu her an bu ibadete çeker.

"Her bir kimsenin bir nev'-i tâatta zevki vardır. Ya'ni, kimi namazdan, kimi oruçtan, kimi sadakadan, kimi tesbih ve tehlîlden zevk alır ve bunlara karşı sabretmek elinden gelmez. Zîrâ zevki onu her an bu tââta çeker."

2762. "O aldanma ve keder yüz namaz olurdu. Hani namaz ve hani o niyâzın fürüğu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2762. "O aldanma ve keder yüz namaz olurdu. Hani namaz ve hani o niyazın parlaklığı!"

O uykuda kalmak suretiyle meydana gelen manevî zarar ve namaz vaktinin kaçırılmasından dolayı kederlenme, vaktinde kılınan yüz namaza denk olurdu. O vaktinde kılınan namazın sevabı nerede; ve vakti geçen namazdan dolayı üzülerek kusurların affı için yana yakıla Hakk'a yapılan yakarışın parlaklığı ve nuru nerede!

"O uykuda kalmak sûretiyle hâsıl olan zarar-ı ma'nevî ve namaz vaktinin fevtinden kederlenme, vaktinde kılınan yüz namaza muâdil olurdu. O vaktinde kılınan namazın sevâbı nerede; ve vakti geçen namazdan dolayı teessüf ederek afv-ı kusûr için yana yana Hakk'a olan münâcâtın fürûğu ve nûru nerede!

## Cemâat namazının fevti üzerine o muhlisin hasret yemesinin fazîleti

2763. O bir kimse mescidin içine giderdi, halk mescidden dışarı çıkar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2763. O bir kimse mescidin içine giderdi, halk mescidden dışarı çıkar idi.

2764. "Ne oldu ki, mescidden çabuk dışarıya çıkıyorlar?" diye cemâata sorucu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2764. "Ne oldu ki, mescitten çabuk dışarıya çıkıyorlar?" diye cemaate soran oldu.

2765. O birisi ona dedi ki: "Peygamber namazı cemaatla kıldı ve râzdan fâriğ oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2765. O birisi ona dedi ki: "Peygamber namazı cemaatle kıldı ve sırrını arz etmekten kurtuldu."

"Sırrını arz etmekten kurtuldu" denilmesiyle, namazın münâcât (Allah ile gizlice konuşma) olmasına ve Hakk'a kendi sırrının arzına işaret edilir.

"Râzdan fâriğ oldu" buyurulması ile, namazın münâcât olmasına ve Hakk'a kendi sırrının arzına işâret buyurulur.

2766. "Ey ham adam, sen nereye gidiyorsun? Çünkü Peygamber selâm vermiştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2766. "Ey ham adam, sen nereye gidiyorsun? Çünkü Peygamber selâm vermiştir."

2767. "Ah!" dedi; o âhtan dışarıya duman çıktı. Onun âhı gönülden kan kokusunu veriyordu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2767. "Ah!" dedi; o âhtan dışarıya duman çıktı. Onun âhı gönülden kan kokusunu veriyordu.

2768. O cemâattan birisi dedi: "Bu âhı sen bana ver ve benim o namazım senin olsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2768. O cemaatten birisi dedi: "Bu âhı sen bana ver ve benim o namazım senin olsun."

"Senin bu aşırı hasretle ettiğin âh benim olsun ve benim cemaatle kılmış olduğum namaz senin olsun. Bunları değiş tokuş edelim!" dedi.

"Senin bu fart-ı tahassür ile ettiğin âh benim olsun ve benim cemâatla kılmış olduğum namaz senin olsun. Bunları mübadele edelim!" dedi.

2769. Dedi: "Ahı verdim ve namazı kabûl ettim." O âhı yüz niyaz ile aldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2769. Dedi: "Ahı verdim ve namazı kabul ettim." O ahı yüz niyaz ile aldı.

"Namaza yetişemeyen kimse bu teklife razı olup, "Pek âlâ, ettiğim ahı sana verdim ve senin namazını da kabul ettim" dedi. Ve cemaatle namaz kılan kimse dahi o ahı yüz niyaz ve rica ile ondan aldı." Bilinmeli ki, mana âleminde böyle alışverişler çok olur. Her ne kadar maddiyata dalmış olanlar bunu manasız ve çocukluk gibi kabul ederlerse de, işin hakikati onların zannettikleri gibi değildir. İnsan iradesinin pek büyük rolü vardır. Nasıl ki manyetizma, hipnotizma olayları, bu iradenin tesirlerini bir nebzecik olsun insanlığa sezdirmektedir.

"Namaza yetişemeyen kimse bu teklîfe râzî olup, "Pek a'lâ, ettiğim âhı sana verdim ve senin namazını da kabûl ettim" dedi. Ve cemâatla namaz kılan kimse dahi o âhı yüz niyâz ve ricâ ile ondan aldı." Ma'lûm olsun ki, âlem-i ma'nâda böyle alış verişler çok olur. Her ne kadar maddiyyâtta müstağrak olanlar bunu ma'nâsız ve çocukluk gibi telakkî ederlerse de, işin hakikatı onların zannettikleri gibi değildir. İrâde-i beşerin pek büyük rolü vardır. Nitekim manyetizma, hipnotizm hâdisâtı, bu irâdenin te'sîrâtını bir nebzecik olsun beşeriyyete sezdirmektedir.

2770. Gece rü'yasında ona bir hâtif dedi ki: "Hayat ve şifâ suyunu satın [2778] aldın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2770. Gece rüyasında ona bir seslenici dedi ki: "Hayat ve şifa suyunu satın aldın."

"Şifî", "şifa" kelimesinin imâlesidir (eğik okunuşudur). Cemaatle namaz kılan kimse gece rüya gördü ve rüyasında bir seslenici ona dedi ki: "Cemaate yetişemeyen kimsenin ettiği ah, bir hayat ve şifa suyu idi. Sen namazını verdin ve bu hayat ve şifa suyunu satın aldın."

"Şifî" (شفی), "şifâ" (شفا) kelimesinin imâlesidir. Cemâatla namaz kılan kimse gece rü'yâ gördü ve rü'yâsında bir hâtif ona dedi ki: "Cemâata yetişemeyen kimsenin ettiği âh, bir hayat ve şifâ suyu idi. Sen namazını verdin ve bu hayat ve şifâ suyunu satın aldın."

2771. "Bu ihtiyarın ve bu duhûlün hürmetine, bütün halkın namazları kabul oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2771. "Bu seçimin ve bu girişin hürmetine, bütün halkın namazları kabul oldu."

Bu da hâtifin (gaybdan gelen sesin) sözünün devamıdır. Yani, "Senin bu alışverişi seçimin ve bu satışa girişinin hürmetine bütün halkın namazları Allah katında makbul oldu."

Bu da hâtifin sözünün mâba'didir. Ya'ni, "Senin bu alış verişi ihtiyârın ve bu bey'e duhûlün hürmetine bütün halkın namazları indallâhta makbûl oldu."

## İblîs'in Muâviye'ye kendi mekrine ikrâr etmesinin tamâmı

2772. İmdi Azazîl ona dedi: "Ey adl beyi, mekrimi ortaya koymak lazımdır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2772. Şimdi Azazil ona dedi: "Ey adalet beyi, hilemi ortaya koymak lazımdır!"

"Azazil", İblis'in eski ismi olduğu yukarıda geçmişti. Yani, İblis Muaviye'ye dedi ki: "Ey adaletin beyi, mademki seni kandıramadım; artık hilemi ve tuzağımı meydana çıkarmak gerekti!"

“Azâzîl”, İblîs'in ism-i kadîmi olduğu yukarıda geçmiş idi. Ya'ni, İblîs Muâviye'ye dedi ki: "Ey adâletin beyi, mâdemki seni kandıramadım; artık hilemi ve mekrimi meydana çıkarmak îcâb etti!"

2773. "Eğer namazın fevt olaydı, o zaman gönül derdinden ah u figān vururdun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2773. "Eğer namazın kaçırılmış olsaydı, o zaman gönül derdinden ah ve feryat ederdin."

2774. "O teessüf ve o figān ve o niyaz, iki yüz zikri ve namazı geçerdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2774. "O teessüf (eseflenme, üzülme) ve o feryat ve o yakarış, iki yüz zikri ve namazı geçerdi."

2775. “Böyle âh, hicabı yakmamak için, ben korkudan seni uyandırdım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2775. "Böyle bir ah, perdeyi yakmamak için, ben korkudan seni uyandırdım."

"Hicîb", "hicâb" kelimesinin imâle edilmiş hâlidir. "Nehîb" korku anlamındadır. "Sen namaz vaktini geçirmekle yoğun bir perde (hicâb-ı kesîf) içine düşmüştün. Uyandığın zaman duyacağın üzüntü bu perdeyi yırttıktan sonra, fazilet ve sevap bakımından vaktinde kıldığın namazın faziletini ve sevabını geçecekti. Bu sebeple bu perdeyi böyle bir ah ile yakmamak için korktum ve seni uyandırdım."

"Hicīb”, “hicâb" kelimesinin imâle olunmuşudur. "Nehîb" korku ma'nâsınadır. "Sen namaz vaktini geçirmekle bir hicâb-ı kesîf içine düşmüş idin. Uyandığın vakit edeceğin teessüf bu hicabı yırttıktan sonra, fazîlette ve sevâbda vaktinde kıldığın namazın fazîletini ve sevâbını geçecek idi. Binâenaleyh bu hicabı böyle bir âh ile yakmamak için, korktum seni uyandırdım."

2776. “Tâ ki senin için böyle bir ah olmaya, tâ ki senin için ona bir yol olmaya!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2776. "Tâ ki senin için böyle bir ah olmaya, tâ ki senin için ona bir yol olmaya!"

"Seni uyandırdım ki, böyle kıymetli bir ahı edemeyesin ve senin için böyle kıymetli bir aha yol açılmasın."

"Tâ ki böyle kıymetli bir âhı edemeyesin ve senin için böyle kıymetli bir âha yol açılmasın diye seni uyandırdım."

2777. "Ben hasûdum, hasedden böyle yaptım. Ben düşmanım, benim işim mekr ve kîndir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2777. "Ben kıskancım, kıskançlıktan böyle yaptım. Ben düşmanım, benim işim tuzak ve kindir."

## İ'tirâftan ve Muâviye onun sözünü kabûlden sonra Muâviye'nin İblîs'e cevabı

2778. Dedi: "Şimdi doğru söyledin. Senden bu gelir, sen buna lâyıksın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2778. Dedi: "Şimdi doğru söyledin. Senden bu gelir, sen buna lâyıksın!"

Hz. Muâviye İblîs'e cevap olarak dedi: "İşte şimdi doğruyu söyledin. Ve senden beklenen de budur. Ve sen bu gibi hile ve fesadı yapmaya lâyıksın!"

Hz. Muâviye İblîs'e cevâben dedi: "İşte şimdi doğrusunu söyledin. Ve senden beklenen de budur. Ve sen bu gibi hîle ve fesâdı icrâya lâyıksın!"

2779. "Sen örümceksin, sineği av tutarsın. Ey köpek, ben sinek değilim, zahmet getirme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2779. "Sen örümceksin, sineği av tutarsın. Ey köpek, ben sinek değilim, zahmet getirme!"

2780. "Ben akdoğanım, beni şah şikâr eder. Bir örümcek ne vakit bizim etrâfımızı dolaşır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2780. "Ben akdoğanım, beni şah avlar. Bir örümcek ne zaman bizim etrafımızda dolaşır?"

2781. "Kādir oldukça hele git sinek tut; ayran tarafına sineklere salâ vur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2781. "Gücün yettiğince git sinek tut; ayran tarafına sineklere salâ vur!"

"Helâ!" uyarı kelimesidir. "Uyanık ol ve dikkatli ol!" demektir. Türkçede "hele" şeklinde kullanılır. "Salâ", Gıyâsu'l-Lügât'ın açıklamasına göre, bir şeyi vermek için bir kimseye bağırmaktır. Güvenilir Arapça kitaplarda bu anlamına rastlanmamıştır. Örneğin Mevlevîler dergâhında yemek vakti geldiğinde, hücrede oturanlara "Lokmaya salâ!"; ve namaz vakti geldikçe "Abdeste salâ!"; ve mukabele ve semâ vakti geldiğinde "Tennûreye salâ!" diye seslenirler. "Dûğ" ayran anlamındadır. Burada, hile ve aldatmadan kinayedir. Yani Hz. Muâviye İblîs'e der ki: "Sen örümceksin, işin gücün sinek avlamaktır. Ben sinek değilim ki, beni avlayabilesin! Ben akdoğan kuşuyum. Beni ancak şah avlar. Bu sebeple sen gücün yettiğince git sinek avla ve ancak sinekleri hile ve aldatmalarına davet et!" "Sinek"ten kasıt, zayıf akıl sahipleridir.

"Helâ!" kelime-i tenbîhtir. "Agâh ol ve müteyakkız ol!" demektir. Türkçe "hele" sûretinde müsta'meldir. "Sala" Gıyâsu'l-Lügāťın beyânına göre, bir şeyi vermek için bir kimse tarafına bağırmaktır. Kütüb-i mu'tebere-i arabiyyede bu ma'nâsına tesadüf edilmemiştir. Meselâ Mevleviler dergâhında taâm vakti geldikte, hücre-nişîn olanlara "Lokmaya sala!"; ve namaz vakti geldikçe "Abdeste salā!"; ve mukābele ve semâ' vakti geldikte "Tennûreye sala!" diye nidâ ederler. "Dûğ” ayran ma'nâsınadır. Burada, hîle ve tezvîrden kinâyedir. Ya'ni Hz. Muâviye İblîs'e der ki: "Sen örümceksin, işin gücün sinek avlamaktır. Ben sinek değilim ki, beni avlayabilesin! Ben akdoğan kuşuyum. Beni ancak şâh avlar. Binâenaleyh sen gücün yettikçe git sinek avla ve ancak sinekleri híle ve tezvîrâtına da'vet et!" "Sinek"ten murâd, ukūl-i zaîfe ashâbıdır.

2782. "Ve eğer sen bal tarafına da'vet edersen, o da muhakkak ayran ve yalan olur.!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2782. "Ve eğer sen bal tarafına davet edersen, o da muhakkak ayran ve yalan olur!"

"Bal"dan maksat, hayırlı işlerdir. Yani, "Ey İblis, sen hayırlı işler tarafına davet etsen bile, o da senin hilenin ve yalanının gereğidir!"

"Bal"dan murâd, umûr-ı hayriyyedir. Ya'ni, “Ey İblís, sen umûr-ı hayriyye tarafına da'vet etsen, o da senin hîlen ve yalanın îcâbıdır!"

2783. "Sen beni uyandırdın, uyku idi. Sen gemi gösterdin, o girdab idi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2783. "Sen beni uyandırdın, uyku idi. Sen gemi gösterdin, o girdap idi!"

Ben namaz vakti uykuda idim ve bu uykunun içinde bir hayır vardı. Sen ise beni bu hayrın kaçırılması amacıyla uyandırdın. Senin bu uyandırışın zararlı bir uyku oldu. Sen namaz vakti uyandırmayı, selâmete çıkaran bir gemi şeklinde gösterdin. Aksine gemileri batıran bir girdaptı.

"Ben namaz vakti uykuda idim ve bu uyku zımnında bir hayır var idi. Sen ise beni bu hayrın fevti maksadıyla uyandırdın. Senin bu uyandırışın zararlı bir uyku oldu. Sen namaz vakti uyandırmağı, selâmete çıkaran bir gemi sûretinde gösterdin. Halbuki gemileri batıran bir girdâb idi."

2784. "Sen beni ondan dolayı hayra da'vet ettin. Sen beni ondan daha iyi hayırdan sürdün!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2784. "Sen beni ondan dolayı hayra davet ettin. Sen beni ondan daha iyi hayırdan sürdün!"

"Sen beni, içinde zarar olduğundan dolayı hayra davet ettin. Sen beni davet ettiğin hayırdan daha yüksek olan bir hayırdan sürdün ve mahrum ettin!"

"Sen beni, zımnında zarar olduğundan dolayı hayra da'vet ettin. Sen beni da'vet ettiğin hayırdan daha yüksek olan bir hayırdan sürdün ve mahrûm ettin!"

## Hırsızı erişip tutacak kadar yaklaşmış olan hâne sahibine, o şahsın seslenmesi ile hırsızın kaçması

2785. Bu ona benzer ki, bir şahıs evinde hırsızı gördü; onun arkasında koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2785. Bu, bir kişinin evinde hırsızı görüp onun arkasından koşmasına benzer.

Ey İblis, senin büyük bir hayır ve faydadan alıkoymak için daha aşağı bir hayır ve faydaya davetin, bir kişinin evinde gördüğü hırsızın arkasından koşması kıssasına benzer.

Ey İblîs, senin büyük bir hayır ve fâideden alıkoymak için daha aşağı bir hayır ve fâideye da'vetin bu kıssaya benzer ki; bir şahıs evinde gördüğü hırsızın arkasından koştu.

2786. Tâ ki onun arkasında iki üç meydan koştu. Nihayet o yorgunluk onu ter içinde bıraktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2786. Tâ ki onun arkasında iki üç meydan koştu. Nihayet o yorgunluk onu ter içinde bıraktı.

2787. O hamlede ki, ona yakın geldi, hattâ ona sıçraya ve erişe.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2787. O hamlede ki, ona yakın geldi, hatta ona sıçraya ve erişe.

Yani, "O hırsıza hemen bir hamlede sıçrayıp yakalayacak kadar yaklaştı."

Ya'ni, "O hırsıza hemen bir hamlede sıçrayıp yakalayacak kadar yaklaştı."

2788. Diğer hırsız ona: 'Gel, tâ ki bu belâ alâmetlerini göresin!' diye bağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2788. Diğer hırsız ona: "Gel, tâ ki bu belâ alâmetlerini göresin!" diye bağırdı.

2789. Ey iş adamı, çabuk ol ve geri dön! Tâ ki hali burada müessif göresin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2789. Ey iş adamı, çabuk ol ve geri dön! Tâ ki hâli burada üzücü göresin!

Ey hırsızı yakalamak işinin arkasında koşan adam, çabuk ol ve geri dön ki, üzülmeye değer olan hâli burada göresin!

Ey hırsızı yakalamak işinin arkasında koşan adam, çabuk ol ve geri dön ki, teessüfe şâyân olan hâli burada göresin!

2790. Dedi: 'Ola ki o tarafta bir hırsız olsun; eğer çabuk dönmezsem bu benim üzerime gider!'&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2790. Dedi: 'Ola ki o tarafta bir hırsız olsun; eğer çabuk dönmezsem bu benim üzerime gider!'

Hırsızın arkasından koşan adam dedi: 'Mümkündür ki o tarafta bir hırsız daha olsun; eğer çabuk dönmezsem, aksine bu ikinci hırsız belâsı da benim başıma gelir.'

Hırsızın arkasından koşan adam dedi: 'Câiz ki o tarafta bir hırsız daha olsun; eğer çabuk dönmezsem, belki bu ikinci hırsız belâsı da benim üzerime vâki' olur."

2791. Zevceme ve çocuklarıma el vurur. Bu hırsızı bağlamak bana ne vakit fâide eder?'&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2791. Eşime ve çocuklarıma el uzatır. Bu hırsızı bağlamak bana ne zaman fayda eder?

2792. Bu müslüman keremden beni çağırıyor. Eğer çabuk dönmezsem ona nedâmet gelir!'"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2792. Bu Müslüman beni kereminden çağırıyor. Eğer çabuk dönmezsem ona pişmanlık gelir!'"

2793. O iyilik isteyicinin ümîd-i şefkati üzerine hırsızı bıraktı, yoldan geri geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2793. O iyilik isteyicinin şefkat ümidi üzerine hırsızı bıraktı, yoldan geri geldi.

2794. Dedi: 'Ey iyi dost, ahval nedir? Senin bu figānın ve bağırman kimin elindendir?'"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2794. Dedi: "Ey iyi dost, haller nedir? Senin bu feryadın ve bağırman kimin elindendir?"

2795. Dedi: 'İşte hırsızın ayağının izini gör. Deyyûs hırsız bu tarafa gitmiştir!'&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2795. Dedi: 'İşte hırsızın ayağının izini gör. Deyyûs hırsız bu tarafa gitmiştir!'

"Zen-be-müzd", karısını ücretle veren kimseye derler ki, "deyyûs" (karısını kıskanmayan, namusuna düşkün olmayan kimse) demektir.

"Zen-be-müzd", karısını ücretle veren kimseye derler ki, "deyyûs" demektir.

2796. İşte deyyûs hırsızın ayağının izi. Bu nakış ve iz üzerine onun arkasında git!'."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2796. İşte deyyûs (kıskanç olmayan, eşini kıskanmayan) hırsızın ayağının izi. Bu nakış ve iz üzerine onun arkasında git!'."

2797. Dedi: 'Ey ahmak, bana ne söylüyorsun? Nihayet ben onu tutmuş idim!'&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2797. Dedi ki: "Ey ahmak, bana ne söylüyorsun? Sonunda ben onu tutmuştum!"

2798. Senin bağırmandan hırsızı bıraktım. Ben sen eşeği bir adam zannettim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2798. Senin bağırmandan dolayı hırsızı bıraktım. Ben seni eşeği olan bir adam zannettim!

2799. Ey filân, bu ne saçmadır ve herzedir? Ben hakikati buldum, nişan ne olur?'"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2799. Ey filan, bu ne saçmalıktır ve boş sözdür? Ben hakikati buldum, nişan ne olur?'"

"Ben hakikati, yani hırsızın kendisini buldum. Sen ise onun izinden ve alâmetinden bahsediyorsun! Hırsızın kendisi dururken ayak izinin ne önemi olur!"

"Ben hakikati, ya'ni hırsızın kendisini buldum. Sen ise onun izinden ve alâmetinden bahsediyorsun! Hırsızın kendi dururken ayak izinin ne ehemmiyeti olur!"

2800. "Dedi: 'Ben sana doğrudan nişan veriyorum. Bu hakikattan âgâh olduğumun nişanıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2800. "Dedi: 'Ben sana doğrudan nişan veriyorum. Bu hakikatten haberdar olduğumun nişanıdır."

Bağıran adam dedi: 'Ben sana doğruya ulaştıracak olan izi ve nişanı gösteriyorum. Bu ise benim hakikatten haberdar olduğumun işaretidir.'

Bağıran adam dedi: 'Ben sana doğruya îsâl edecek olan izi ve nişânı gösteriyorum. Bu ise benim hakîkattan âgâh olduğumun alâmetidir.'

2801. "Dedi: 'Sen yankesicisin, yahud ahmaksın! Belki sen hırsızsın ve bu halden âgâhsın!'&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2801. "Dedi: 'Sen yankesicisin, yahut ahmaksın! Aksine sen hırsızsın ve bu halden haberdarsın!'

Hırsızı kovalayan kimse dedi: 'Mademki hakikatten haberdar olduğunun işaretini gösteriyorsun ve bu iznin hakikati de hırsızın kendisidir; o halde sen o hakikatle birleşmişsin. Bu sebeple yankesicisin, yahut birleşmiş olduğun şeyin hakikatini bilemeyecek kadar ahmaksın. Ve aksine sen de onun gibi hırsızsın ve onun bu hırsızlığından ve tecavüzünden haberdarsın!'

Hırsızı koğalayan kimse dedi: 'Mâdemki hakikattan âgâh olduğunun nişânını gösteriyorsun ve bu izin hakikatı da hırsızın kendisidir; o halde sen o hakikatla müttehidsin. Binâenaleyh yankesicisin, veyâhud müttehid olduğun şeyin hakikatını bilemeyecek kadar ahmaksın. Ve belki sen de onun gibi hırsızsın ve onun bu hırsızlığından ve tecavüzünden âgâhsın!'

2802. Kendi hasmımın saçını çekici olarak çekiyordum; sen 'İşte nişân!' diye onu kurtardın!'&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2802. Kendi düşmanımın saçını çekici olarak çekiyordum; sen 'İşte işaret!' diye onu kurtardın!

"Düşmanım olan hırsızı yakaladım ve saçını çekici olduğum halde çekiyordum. Sen ise beni ize ve alâmete davet ederek onu kurtardın." Cenâb-ı Pîr efendimiz bu semboller altında gizli olan anlama geçerek buyururlar ki:

"Hasmım olan hırsızın kendisini yakaladım ve saçını çekici olduğum halde çekiyordum. Sen ise beni ize ve alâmete da'vet ederek onu kurtardın." Cenâb-ı Pîr efendimiz bu rumûzât altında müstetir olan ma'nâya intikālen buyururlar ki:

2803. Sen cihet söyleyicisin, ben cihetlerden haricim. Visal içinde ayat yahud beyyinat söyleyicisin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2803. Sen yön söyleyicisin, ben yönlerden dışarıdayım. Kavuşma içinde ayetler yahut deliller söyleyicisin!

Tercüme edilen anlama göre "cihet-gû" ve "âyât-gû" birleşik sıfattır ki, "yön söyleyici" ve "ayetler söyleyici" demektir. Yani, 'Ey beni çağıran kimse, sen این طرف رفتست دزد yani, 'Hırsız bu tarafa gitmiştir' diyerek bana yön söyleyicisin. Ve ben kavuşma içinde iken sen ayetler ve deliller söyleyicisin. Ben ise hırsızın kendisini tutmuş ve yön aramaktan dışarı çıkmış idim. Çünkü istenileni bulduktan sonra onu talep etmek boşunadır.'

Ankaravî hazretlerinin verdiği anlama göre, "cihet-gû" birleşik sıfattır; ve "âyât-gû"daki "gû", Arapça kâf harfi ile "Hani?" anlamındadır. Yani, 'Sen yön söyleyicisin, ben ise yönlerden dışarıdayım. Kavuşma içinde ayetler ve deliller hani? Yani, hakikate ulaşıldığı zaman, o hakikatin alametlerini ve delillerini aramaya ihtiyaç kalır mı? Ve hakikatin kendisine ulaşma halinde, artık onun sıfatı ve eserleri ile meşgul olmanın anlamı olur mu?' demek olur.

Tercüme olunan ma'nâya göre "cihet-gû" ve "âyât-gû" vasf-ı terkîbîdir ki, "cihet söyleyici" ve "âyât söyleyici" demek olur. Ya'ni, 'Ey beni çağıran kimse, sen این طرف رفتست دزد ya'ni, 'Hırsız bu tarafa gitmiştir' diyerek bana cihet söyleyicisin. Ve ben vasl içinde iken sen âyât ve delâil söyleyicisin. Ben ise hırsızın kendisini tutmuş ve cihet aramaktan hârice çıkmış idim. Zîrâ matlûbu bulduktan sonra onu taleb etmek abestir.'

Ankaravî hazretlerinin verdiği ma'nâya göre, “cihet-gû" vasf-ı terkîbî; ve "âyât-gû"daki "kû", kâf-ı Arabî ile "Hani?" ma'nâsınadır. Ya'ni, 'Sen cihet söyleyicisin, ben ise cihetlerden hâricim. Visâl içinde âyât ve delâil hani? Ya'ni, hakikata vâsıl olunduğu vakit, o hakikatin alâmetlerini ve delîllerini aramağa hâcet kalır mı? Ve hakîkatin kendisine vusûl hâlinde, artık onun sıfatı ve âsârı ile meşgül olmanın ma'nâsı olur mu?' demek olur.

2804. Sıfattan mahcûb olan adam sun'u görür. Sıfatta odur ki, o zâtı gaib etmiştir!'&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2804. Sıfattan perdelenmiş olan adam sanatı görür. Sıfatta odur ki, o zâtı kaybetmiştir!

Yani, "Sıfatın perdesi, yaratılmış şeylerdir; ve Zât'ın perdesi sıfattır. Buna göre sıfattan gafil ve habersiz olan kimse, o perdenin dışında kalan sanatı, yani ilahi yaratılmışlar olan eşyayı görür. Ve onun perdesi olan sıfatları gözlemleyen kimse de doğal olarak Zât'ı gözlemlemekten uzak kalır ve bu gözleminde Zât'ı kaybetmiş olur." Böyle olunca, gözlem sahipleri üç kısım olmuş olur. Bir kısmı, yaratılmışların zâtında hapsolmuşlardır ve ondan nefsanî fayda elde ederler ve asla sıfata geçemezler. Bunlar hem sıfattan hem de Zât'tan perdelenmişlerdir. Ve bir kısmı da, yaratılmışlardan sıfata geçmişlerdir; ancak sıfattan geçip mutlak Zât'a yol bulamamışlardır. Ve bir kısmı, Zât'ta müstağrak (tamamen dalmış) olup, yaratılmışlardan ve sıfattan gafil ve habersizdirler. Hint şarihlerinin özetle ve açıklayarak beyanı budur. Fakat fakire göre bu şerefli beyitte bir yön daha ortaya çıkar. O da şudur ki: Sıfattan dolayı Zât'tan perdelenmiş olan kimse sanatı görür ve yaratılmışlarda Zât'ın yayılışını idrak etmez. Buna göre Zât'ı kaybetmiş olan kimse sıfatlar içinde müstağraktır. Bu anlama göre, sıfatı gözlemlemekten perdelenmiş olanların zikri bu beytin içeriğinden dışarıda kalır. Zira onların hali zikre değer değildir. Çünkü bu gözlemin asla kıymeti yoktur. Bu gözlem, his gözünün doğal olan bir görüşüdür; menşeinden (kaynağından) habersizdir. Ve hayvanlar da eşyayı bu görüşle görürler ve hallerine göre ondan faydalanırlar.

Ve bilinmeli ki, Hakk Yolcusu olanların şühûdu (gözlemi) üç yöndendir. Birisi, eşyada Hakk'ın Zât'ının ancak sıfatını görmektir. Ve diğeri, ancak Zât'ı gözlemleyip, sıfattan ve eşyadan gafil ve habersiz olmaktır. Ve üçüncüsü, Zât ile beraber sıfatı görmektir. Birincisi "fark” halidir ki, sıfat Zât'a perde olur. İkincisi "cem'" (toplanma) ve "fenâ fillâh” (Allah'ta yok olma) halidir ki, Zât sıfata perde olur. Üçüncüsü "cem'u'l-cem'" (toplamanın toplamı) ve "bakā-billâh” (Allah ile kalıcılık) halidir ki, bu mertebede sıfat Zât'a perde olmadığı gibi, Zât da sıfata perde olmaz. Bu hal kâmil ve mükemmil (olgunlaştıran) olan zâtların ve kâmillerin mirasçılarının halidir. Bu şerefli beyitte birinci hale; ve gelecek beyitte de ikinci hale işaret buyurulur.

Ya'ni, "Sıfatın perdesi, masnûât olan eşyâdır; ve Zât'ın perdesi sıfattır. Binâenaleyh sıfattan gāfil ve zâhil olan kimse, o perdenin haricinde kalan sun'u ya'ni masnûât-ı ilâhiyye olan eşyayı görür. Ve onun perdesi olan sıfatları müşâhede eden kimse dahi bittabi' Zât'ın müşâhedesinden hâriç kalır ve bu müşâhedesinde Zât'ı gäib etmiş olur." Böyle olunca, ashâb-ı müşâhede üç kısım olmuş olur. Bir kısmı, masnûâtın zâtında mahbûs olmuşlardır ve ondan nefsânî istifade ederler ve aslâ sıfâta intikâl edemezler. Bunlar hem sıfattan ve hem de Zât'tan mahcûblardır. Ve bir kısmı dahi, masnûâttan sıfâta intikāl etmişlerdir; ve lâkin sıfâttan geçip Zât-ı bahta yol bulamamışlardır. Ve bir kısmı, Zât'ta müstağrak olup, masnûâttan ve sıfättan gāfil ve zâhildirler. Hind şârihlerinin hülâsaten ve îzâhen beyânı budur. Fakat fakîre göre bu beyt-i şerîfte bir vecih daha vârid olur. O da budur ki: Sıfâttan dolayı Zât'tan mahcûb olan kimse sun'u görür ve masnûâtta Zât'ın sereyânını idrâk etmez. Binâenaleyh Zât'ı gäib etmiş olan kimse sıfât içinde müstağraktır. Bu ma'nâya göre, sıfatı müşâhededen mahcûb olanların zikri bu beyitin mazmûnundan hâriç kalır. Zîrâ onların hâli zikre şâyân değildir. Çünkü bu müşâhedenin asla kıy- meti yoktur. Bu müşâhede, his gözünün tabîî olan bir görüşüdür; menşeinden bî-haberdir. Ve hayvanlar dahi eşyayı bu görüşle görürler ve hallerine göre ondan istifade ederler.

Ve ma'lûm olsun ki, ehl-i sülükün şühûdu üç vecih iledir. Birisi, eşyâda zât-ı Hakk'ın ancak sıfatını görmektir. Ve diğeri, ancak Zât'ı müşâhede edip, sıfâttan ve eşyâdan gāfil ve zâhil olmaktır. Ve üçüncüsü, Zât ile beraber sıfâ-tı görmektir. Birincisi "fark” hâlidir ki, sıfât Zât'a perde olur. İkincisi "cem'" ve "fenâ fillâh” hâlidir ki, Zât sıfâta perde olur. Üçüncüsü "cem'u'l-cem'" ve "bakā-billâh” hâlidir ki, bu mertebede sıfât Zât'a perde olmadığı gibi, Zât dahi sıfâta perde olmaz. Bu hâl kâmil ve mükemmil olan zevâtın ve verese-i kümmelînin hâlidir. Bu beyt-i şerîfte birinci hâle; ve âtîdeki beyitte dahi ikinci hâle işaret buyurulur.

2805. Ey oğul, vâsıllar Zât'ın garkıdırlar; ne vakit onun sıfatına nazar ederler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2805. Ey oğul, Hakk'a ulaşanlar Zât'a dalmışlardır; ne zaman onun sıfatına bakarlar?

Sıfat perdesinden kurtulup, Hakk'ın Zât'ında fânî olanlar asla sıfata bakamazlar. Çünkü Zât, sıfatın perdesi olur.

Sıfat perdesinden kurtulup, Hakk'ın zâtında fânî olanlar aslâ sıfâta nazar edemezler. Zîrâ Zât sıfâtın perdesi olur.

2806. Vaktaki senin başın ırmağın dibinde ola, ne vakit gözün suyun rengine düşer?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2806. Başın ırmağın dibinde olduğu zaman, gözün ne vakit suyun rengine düşer?

Bu şerefli beyit, "fenâ-fillâh" (Allah'ta yok olma) hâline bir örnektir. Nasıl ki, başını ırmağın dibine daldırdığın zaman, suyun rengini göremezsin. İşte böylece, Hakk'ın zâtında müstağrak (tamamen dalmış) olanlar dahi, renklerden ibaret olan O'nun sıfatına bakamazlar.

Bu beyt-i şerîf "fenâ-fillâh" hâline misâldir. Nitekim, başını ırmağın dibine daldırdığın vakit, suyun rengini göremezsin. İşte böylece, Hakk'ın zâtında müstağrak olanlar dahi, renklerden ibaret olan O'nun sıfatına nazar edemezler.

2807. Ve eğer dipten suyun rengine geri gelsen, imdi sen şa'rı verdin, palası aldın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2807. Ve eğer dipten suyun rengine geri dönsen, şimdi sen kılı verdin, palası aldın!

"Şa'r", kıl ve ince ipek elbise; "palâs" ise, kaba keçe anlamına gelir. Yani, "Eğer ırmağın dibinden başını ırmağın yüzeyine çıkarıp suyun rengine baksan, bil ki ince ipek elbiseyi verdin; onun yerine kaba bir keçeyi aldın ve 'fenâ' (yok olma) hâlinden, önceki 'fark' (ayrılık) hâline ve sıfatlar perdesine geri dönerek, vahdet (birlik) zevkinden kesret (çokluk) elemlerine düştün. Bu ise, yüksek bir mertebeden aşağı bir dereceye düşüştür."

"Şa'r", kıl ve ince ipek libâs; ve "palâs", kaba kebe ma'nâsınadır. Ya'ni, "Eğer ırmağın dibinden başını ırmağın sathına çıkarıp suyun rengine baksan, bil ki ince ipek libâs verdin; onun yerine kaba bir kebeyi aldın ve "fenâ" hâlinden, evvelki "fark" hâline ve sıfât perdesine rücû' ederek, zevk-i vahdetten âlâm-ı kesrâta düştün. Bu ise, yüksek bir mertebeden aşağı bir derekeye sukūttur."

2808. Avâmın taatı, havassın günahıdır; avâmın vuslatı, havassın hicabı bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2808. Halkın itaati, seçkinlerin günahıdır; halkın kavuşması, seçkinlerin perdesidir bil!

Hakk Yolcularının halk tabakası, sıfatlara yönelmekle itaat ederler. Bu sebeple onlar nûrânî perdeler içindedirler. Bu nûrânî perde ise, evliyanın seçkinleri katında günah sayılır. Hakk Yolcularının halk tabakası bu nûrânî perdeyi kavuşmanın ta kendisi bilirler. Halbuki seçkinler katında bu sıfat, Hakk'ın zâtının perdesidir. Nitekim muhakkikler "İyilerin güzellikleri, Allah'a yakın olanların kötülükleridir" demişlerdir.

Sâliklerin avâmı, sıfâta teveccüh ile tâat ederler. Binâenaleyh onlar hicâbât-ı nûrâniyye içindedirler. Bu hicâb-ı nûrânî ise, havâss-ı evliyâ indinde günah addolunur. Sâliklerin avâmı bu hicâb-ı nûrânîyi ayn-ı vuslat bilirler. Halbuki havâss indinde bu sıfat zât-ı Hakk'ın hicabıdır. Nitekim muhakkıklar حسنات الابرار سيئات المقربين ya'ni, "Ebrârın hasenâtı mukarreblerin seyyiâtıdır" demişlerdir.

## Vezîrin hikâyesidir ki, pâdişâh onu vezâretten azl etti ve muhtesiblik verdi

2809. Şah bir vezîri muhtesib yaparsa, şah onun muhibbi olmaz, onun düşmanı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2809. Şah bir veziri muhtesib (çarşı ve pazar denetleyicisi) yaparsa, şah onun dostu olmaz, onun düşmanı olur.

"Muhtesib", kötülükleri engellemekle görevli zabıta memuru anlamındadır. Yani "Bir hükümdar kendisine vezir edindiği bir kimseyi zabıta memuru yaparsa bu, o kimsenin hakkında hükümdarın lütfu ve sevgisi eseri değil, aksine gazabı ve düşmanlığı eseridir." Bu beyit, yukarıda geçen 2807 numaralı beyitle bağlantılıdır.

"Muhtesib", fenâlıkları men'e me'mûr olan zâbıta me'mûru ma'nâsındadır. Ya'ni "Bir hükümdar kendisine vezîr ittihâz ettiği bir kimseyi zabıta me'mûru yaparsa bu o kimsenin hakkında hükümdârın lütfu ve muhabbeti eseri değil, belki gazabı ve adâveti eseridir." Bu beyit, yukarıda geçen 2807 numaralı beyite merbûttur.

2810. O vezîr dahi bir günah yapmış olur. Nâçâr sebebsiz tağayyür olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2810. O vezir de bir günah işlemiş olur. Çaresiz, sebepsiz değişim olmaz.

"Nâ-gezîr", çaresiz ve zorunlu anlamındadır. Bu şerefli beyitte, Ra'd suresinde geçen "Şüphesiz Allah, bir kavmin kendi nefislerinde olanı değiştirmedikçe, onların durumunu değiştirmez." (Ra'd, 13/11) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Bu ayet-i kerime, ferdî ve içtimâî (toplumsal) büyük bir düsturdur (ilkedir). Yani, "Yüce Allah, bir kimse kendi nefsindeki iyiliği bozmadıkça, onun genel durumundaki rahatlığı ve iyiliği bozmaz. Aynı şekilde, bir toplumsal yapı genel ilişkilerindeki iyiliği bozmadıkça, Yüce Allah o yapının nimetini ve rahatlığını bozmaz" demek olur.

“Nâ-gezîr", nâçâr ve zarûrî ma'nâsındadır. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Ra'd'da vaki إِنَّ اللَّهَ لاَ يُغَيْرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيْرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ (Ra'd. 13/11) ya'ni, “Allâh Teâlâ, nefislerinde olan ahvali bozmadıkça bir kavmin ahvâlini bozmaz" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîme ferdî ve içtimâî bir düstûr-ı azîm- dir. Ya'ni, "Hak Teâlâ hazretleri bir kimse kendi nefsindeki salâhı bozmadıkça, onun ahvâl-i umûmiyyesindeki râhat ve salâhı bozmaz. Ve kezâ bir hey'et-i ictimaiyye münasebât-ı umûmiyyesindeki salâhı bozmadıkça, Hak Teâlâ o hey'etin ni'met ve râhatını bozmaz" demek olur.

2811. O ki evvelden muhtesib oldu, muhakkak onun için ibtidâdan o baht ve nasib olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2811. O ki öncesiz olarak hesap soran oldu, muhakkak onun için başlangıçtan o baht ve nasip olmuştur.

Yani, "Bu suret âleminde öncesiz olarak zabıta memuru olarak ortaya çıkıp vezirlik mertebesine ulaşmamış olan bir kimse hakkında bir şey söylenemez. Onun bu başlangıç hâlinin devamına göre, böyle bir kimse hakkında, 'Onun bu hâli, bahtı ve nasibi, yani sabit hakikatinin (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) yatkınlığı gereğidir' denilebilir."

Ya'ni, "Bu âlem-i sûrette evvelden zabıta me'mûru olarak zâhir olup vezâret mertebesine vâsıl olmamış olan bir kimse hakkında bir şey denemez. Onun bu hâl-i iftitâhının devamına nazaran, böyle bir kimse hakkında, "Onun bu hâli, bahtı ve nasîbi, ya'ni ayn-ı sâbitesinin isti'dâdı iktizâsındandır" denebilir.

2812. Fakat o ki evvel şâhın vezîri olmuştur, muhtesib yapmağa sebeb kötü fiilidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2812. Fakat o ki evvel şahın veziri olmuştur, onu zabıta memuru yapmaya sebep kötü fiilidir.

"Fakat o kimse ki, bu suret âleminde evvelâ fenâ makamına ulaşarak Hakk'ın halifesi ve veziri olmuş iken, daha sonra Hakk'ın onu zabıta memuru yapmasının sebebi hiç şüphe yoktur ki, onun kötü fiilidir." Bu kıssada, Hz. Muâviye'nin önceki ve sonraki hâline işaret olduğu açıktır.

"Fakat o kimse ki, bu âlem-i sûrette evvelâ makām-ı fenâya vâsıl olarak Hakk'ın halîfesi ve vezîri olmuş iken, ba'dehû Hakk'ın onu zabıta me'mûru yapmasının sebebi hiç şübhe yoktur ki, onun kötü fiilidir." Bu kıssada, Hz. Muâviye'nin evvelki ve sonraki hâline işâret olduğu mahsüsdür.

2813. Vaktaki şah seni asitanesinden huzuruna çağıra, tekrar âsitane tarafına geri süre.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2813. Padişah seni dergâhından huzuruna çağırdığında, tekrar dergâh tarafına geri sürer.

"Dergâh"tan maksat, suretler âlemidir. Yani, "Vaktaki hakiki padişah olan Hak, seni dergâh olan kesret ve yoğunluk âleminden huzuruna, yani fenâ fillâh (Allah'ta yok olma) mertebesine davet edip, daha sonra tekrar yoğunluk âlemi tarafına geri çevire."

"Asitâne"den maksûd, âlem-i sûrettir. Ya'ni, "Vaktāki şâh-ı hakîkî olan Hak seni âsitâne olan âlem-i keserât ve kesâfetten huzûruna, ya'ni fenâ fillâh mertebesine da'vet edip, ba'dehû tekrâr âlem-i kesâfet tarafına reddede."

2814. Sen muhakkak bil ki, bir kabahat etmişsin; cehilden dolayı cebri öne getirmişsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2814. Sen kesinlikle bil ki, bir kabahat işlemişsin; bilgisizlikten dolayı cebri (kulların iradesi dışında hareket ettiğini) öne sürmüşsün!

"Sen kesinlikle bil ki, bir günah ve kabahat işlemişsin; ve bu kabahatin sebebiyle hicap (perde) âlemine geri çevrilmişsin. Fakat bilgisizliğinden dolayı durumun hakikatini ve kendi kabahatini görmeyip, cebri öne sürer ve ilâhî kazâya (Allah'ın küllî hükmüne) iftira edersin." Çünkü ilâhî kazâ senin yatkınlığına göre olan hükümdür. Ve senin yatkınlığın ise evvelce vezirlik mertebesi olan fenâ fillâh (Allah'ta yok olma) mertebesine ve cem' (birlik) makamına kadar ilerlemene bakılırsa pek parlak imiş. Lâkin ne çare ki, senin bu güneş gibi parlak olan yatkınlığını tutulmaya uğratan senin cürüm ve günahındır!

"Sen muhakkak bil ki, bir günah ve kabâhat yapmışsın; ve bu kabâhatin sebebi ile âlem-i hicaba reddolunmuşsun. Fakat cehlinden dolayı hakîkat-i hâli ve kendi kabâhatini görmeyip, cebri öne sürer ve kazâ-yı ilâhîye iftirâ edersin." Zî-râ kazâ-yı ilâhî senin isti'dâdına göre olan hükümdür. Ve senin isti'dâdın ise evvelce vezâret mertebesi olan fenâ fillâh mertebesine ve makām-ı cem'a kadar terakkî etmene bakılırsa pek parlak imiş. Lâkin ne çâre ki, senin bu güneş gibi parlak olan isti'dâdını küsûfa uğratan senin cürüm ve günâhındır!

2815. Dersin ki: "Benim için nasib ve kısmet bu olmuştur." İmdi niçin dünkü o devlet senin elinde olmuştur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2815. Dersin ki: "Benim için nasip ve kısmet bu olmuştur." Şimdi niçin dünkü o devlet senin elinde olmuştur?

Dersin ki, "Bu benim yüce mertebeden düşüşüm, benim tekil sabit hakikatimin yatkınlığının gereğidir ve öncesiz olan kısmetim ve nasibim bu olmuştur." Mademki yatkınlığın böyle aşağı imiş, o halde dünkü devlet ve saadet senin eline neden dolayı geçmiş idi? Eğer ezeldeki yatkınlığın parlak olmasa idi, o kaybettiğin devlet ve saadet eline geçer mi idi?

Dersin ki, "Bu benim mertebe-i âliyeden sukūtum, benim ayn-ı sâbitemin isti'dâdı iktizâsıdır ve ezelî olan kısmetim ve nasîbim bu olmuştur." Mâdem-ki isti'dâdın böyle dûn imiş, o halde dünkü devlet ve saâdetin senin eline neden dolayı geçmiş idi? Eğer ezeldeki isti'dâdın parlak olmasa idi, o gaib ettiğin devlet ve saâdet eline geçer mi idi?

2816. Kendi kısmetini, cehlinden sen kendin kestin. Ehil olan adam kendi kısmetini artırır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2816. Kendi kısmetini, bilgisizliğinden sen kendin kestin. Ehil olan adam kendi kısmetini artırır!

Bu sebeple kendi ezelî nasibini, bilgisizliğin sebebiyle sen kendi elinle kesmiş oldun. Burada sana zorlayan olmadı. Ehliyetini kendin verimsiz bıraktın. Çünkü bu suret âlemi (görünenler dünyası) çalışma âlemidir. Bilgisizlikten nefret eden ve ilme ehliyet gösteren adam, çalışarak parlak istidadının (doğuştan gelen yeteneğinin) meyvesini toplar ve nasibini artırır; ilâhî takdire iftira etmez!

"Binâenaleyh kendi nasîb-i ezelîni, cehlin sebebiyle sen kendi elin ile kesmiş oldun. Burada sana cebr eden olmadı. Ehliyyetini kendin akîm bıraktın. Zîrâ bu âlem-i sûret âlem-i sa'ydir. Cehlden nefret ve ilme ehliyyet gösteren adam, sa'y ile parlak isti'dâdının semeresini iktitâf edip, nasibini artırır; takdîr-i ilâhîye bühtân etmez!"

## Münafıkların kıssası ve onların Mescid-i Dırâr yapması

2817. Eğer Kur'ân'ın naklinden dinlersen, o eğri gidicilikte diğer bir misal layıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2817. Eğer Kur'ân'ın naklinden dinlersen, o eğri gidicilikte diğer bir misal layıktır.

Yani, "Ey dinleyici, eğer Kur'ân-ı Kerîm'in nakline tam bir dikkatle kulak verirsen, hile ve aldatma yaparak eğri hareket hakkında başka bir misal daha zikretmeyi uygun görürüm!" Bu şerefli beyitte, Tevbe sûresinde münafıklar hakkında buyurulan şu ayet-i kerimeye işaret buyurulur: وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مسجدًا ضِرارا وكفرا وتفريقا بين المؤمنين وإرصادا لمن حارب الله ورسوله من قبل وليحلفن إن أردنا إلا الحسنى والله يشهد إنهم لكاذبون لا تقم فيه ابدا (Tevbe, 9/107-108) Yani, "O kimseler ki, zarar ve küfür ve müminler arasını ayırmak ve önceden Allah ve Resûlü'yle savaşmış olan kimseye bekleyiş için mescit inşa ettiler; 'Biz sadece iyilik murat ettik.' diye de yemin ettiler. Halbuki Yüce Allah onların yalancı olduklarına şahitlik eder. Asla orada namaza durma!"

Tefsirlerin beyanına göre bu kıssanın özeti şudur ki: Benî Amr ve Benî Avf Kuba Mescidi'ni inşa ettikten sonra Peygamber Efendimiz o mescitte değerli sahabeleri ile beraber namaz kıldılar. Bu kabilelerin kardeşleri olan Benî Ganem b. Benî Avf bunları kıskandılar; ayrıca bir mescit daha inşa ettiler ve Şam'da ikamet eden Ebû Âmir ismindeki rahibi çağırıp orada imam yapmaya ve onun tavsiyeleri doğrultusunda hareket etmeye niyet ettiler. Bu Ebû Amir dedikleri şahıs, önceden Resûl-i Ekrem Efendimiz ile savaşmış ve Uhud gazvesinde de Resûl-i Ekrem'in yüzüne karşı "Seninle hangi topluluk savaşırsa, ben onlarla beraber olup, seninle mücadele edeceğim!" demiş idi. Mescidin inşası bittikten sonra Resûl-i Ekrem Efendimize gelip, "Ey Allah'ın Resûlü, ihtiyaç ve yağmurlu geceler için bir mescit yaptık. Değerli sahabelerin ile beraber orada namaz kılmanı arzu ediyoruz!" dediler. Peygamber Efendimiz giyinip onlarla beraber kalktı, o sırada bu ayet-i kerime nazil oldu.

Ya'ni, "Ey sâmi', eğer Kur'ân-ı Kerîm'in nakline kemâl-i dikkatle kulak tutarsan, hîle ve telbîs yapmak sûretiyle eğri hareket hakkında başka bir misâl daha zikrini münasib görürüm!" Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Tevbe'de münafiklar hakkında beyân buyurulan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مسجدًا ضِرارا وكفرا وتفريقا بين المؤمنين وإرصادا لمن حارب الله ورسوله من قبل وليحلفن إن أردنا إلا الحسنى والله يشهد إنهم لكاذبون لا تقم فيه ابدا (Tevbe, 9/107-108) Ya'ni, "O kimseler ki, zarar ve küfür ve müʼminler arasını tefrîk ve evvelce Allâh ve Resûlü'yle muhârib olan kimseye intizâr için mescid binâ ettiler; 'Biz iyilik murâd ettik.' diye de yemîn ettiler. Halbuki Allâh Teâlâ onların yalancı olduklarına şehadet eder. Aslâ orada namaza kāim olma!"

Tefsîrlerin beyânına göre bu kıssanın hülâsası budur ki: Benî Amr ve Benî Avf Mescid-i Kubâ'yı binâ ettikten sonra Risâlet-penâh Efendimiz o mescidde ashâb-ı kirâmı ile beraber namaz kıldılar. Bu kabílelerin ihvânı olan Benî Ganem b. Benî Avf bunları kıskandılar; ayrıca bir mescid daha binâ ettiler ve Şam'da mukîm olan Ebû Âmir ismindeki râhibi celb edip orada imam yapmağa ve onun vesâyâsı dâiresinde hareket etmeğe niyet ettiler. Bu Ebû Amir dedikleri şâhıs, evvelce Resûl-i Ekrem efendimiz ile muhârebe etmiş ve Uhud gazâsında da Resûl-i Ekrem'in yüzüne karşı "Seninle hangi tâife muhârebe ederse, ben onlar ile beraber olup, seninle mukābele edeceğim!" demiş idi. Mescidin binâsı bittikten sonra Resûl-i Ekrem Efendimize gelip, "Yâ Resûlallâh, ihtiyaç ve yağmurlu geceler için bir mescid yaptık. Ashâb-ı kirâmın ile beraber orada namaz kılmanı arzû ediyoruz!" dediler. Risâletpenâh Efendimiz giyinip onlarla beraber kalktı o sırada bu âyet-i kerime nâzil oldu.

2818. Böyle bir eğri oyunu çift ve tekte ehl-i nifâk Peygamber ile oynadılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2818. Böyle bir eğri oyunu ikili ve tekli durumda nifak ehli Peygamber ile oynadılar.

"Tek mi, çift mi?", meşhur oyunun adıdır. Oyuncular birbirlerine avucunda olan şeylerin tek mi, yahut çift mi olduğunu sorarlar. Kısacası, bilinmeyeni bilmekten ibarettir. Bu Mescid-i Dırâr (zarar veren mescit) dahi Peygamber'e karşı "Tek mi çift mi?" oyunu hükmündeydi. Çünkü iyilik perdesi altında bilinmeyen bir fesat vardı.

"Tek mi, çift mi?", meşhûr oyunun adıdır. Avucunda olan şeylerin tek mi, yâhût çift mi olduğunu oyuncular birbirlerine sorarlar. Hülâsası meçhûlü bilmekten ibarettir. Bu Mescid-i Dırâr dahi Peygamber'e karşı "Tek mi çift mi?" oyunu mesâbesinde idi. Zîrâ iyilik perdesi altında fesâd-ı meçhûl var idi.

2819. Dediler ki: "Dîn-i Ahmedî'nin izzeti için bir mescid yapalım!" Halbuki o hasedcilik idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2819. Dediler ki: "Ahmedî dininin yüceliği için bir mescit yapalım!" Halbuki o, kıskançlıktı.

2820. Böyle bir eğri oyunu oynadılar. Onun mescidinden başka bir mescid yaptılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2820. Böyle bir eğri oyunu oynadılar. Onun mescidinden başka bir mescid yaptılar.

2821. Döşemesini ve tavanını ve kubbesini tezyîn etmiş, fakat cemaatin tefrîkini istemiş idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2821. Döşemesini, tavanını ve kubbesini süslemişler, fakat cemaatin ayrılığını istemişlerdi.

Görünüşte gerekli malzemeleriyle birlikte süslü bir cami yapmışlardı. Fakat içyüzde Müslüman cemaat arasına nifak sokup, aralarını ayırmak istemişlerdi.

Zâhirde levâzımıyla beraber müzeyyen bir câmi' yapmış idiler. Fakat bâtında cemâat-ı müslimîn arasına nifak sokup, aralarını tefrîk etmek istemiş idiler.

2822. Niyaz ile Peygamber'in nezdine geldiler; deve gibi onun huzurunda diz çöktüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2822. Niyaz ile Peygamber'in yanına geldiler; deve gibi onun huzurunda diz çöktüler.

"Lâbe" temelluk (yaltaklanma) ve yaltaklanmak ve tatlı dillilik anlamındadır. Yani, "Görünen şekilde Peygamber'in huzurunda yaltaklandılar ve dalkavukluk yaptılar." Nasıl ki bir kimse bir meselede haddinden fazla yaltaklanırsa dikkatli olmak gerekir.

"Lâbe" temelluk ve yaltaklanmak ve tatlı dillilik ma'nâsınadır. Ya'ni, “Sûret-i zahirede huzûr-ı Peygamberî'de temelluk ve tabasbus yaptılar." Nitekim bir kimse bir mes'elede haddinden fazla temelluk ederse ihtiyât lâzımdır.

2823. Şöyle ki: "Ey Hakk'ın Resûlü, muhsinlik için o mescid tarafına kademini rencîde edesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2823. Şöyle ki: "Ey Hakk'ın Resûlü, iyilik için o mescit tarafına ayağını zahmet edip atasan!"

"Ey Hakk'ın Resûlü, bizi iyiliğinle memnun etmek için o yaptığımız mescit tarafına adım atmak zahmetini seç!"

"Ey Hakk'ın Resûlü, bizi ihsânınla memnun etmek için o yaptığımız mescid tarafına adım atmak zahmetini ihtiyâr buyur!"

2824. "Çamurlu ve bulutlu günün mescididir. Zarûret gününün ve ihtiyaç vaktinin mescididir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2824. "Çamurlu ve bulutlu günün mescididir. Zorunluluk gününün ve ihtiyaç vaktinin mescididir!"

2825. “Tâ ki bir garib orada hayır ve yer bula, tâ ki bu hizmet evi çoğala!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2825. "Tâ ki bir garip orada hayır ve yer bulsun, tâ ki bu hizmet evi çoğalsın!"

Yani, "Biz bu mescidi hayırlı niyetle yaptık. Evi barkı olmayan garipler, Ashâb-ı Suffe gibi orada yerleşirler ve bu vesileyle müminlere hizmet edecek ev ve ibadethane çoğalmış olur."

Ya'ni, "Biz bu mescidi niyyet-i hayriyye ile yaptık. Evi barkı olmayan gurabâ Ashâb-ı Suffe gibi orada sâkin olurlar ve bu münasebetle mü'minlere hizmet edecek ev ve ibâdethâne çoğalmış olur."

2826. Tâ ki dînin şiârı çok ve dolu ola. Zîrâ ki acı iş yârân ile hoş ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2826. Tâ ki dinin şiârı çok ve dolu olsun. Çünkü acı iş dostlarla hoş olur!

"Şiâr", alâmet ve eserler anlamındadır. Yani, "Bu mescidi yapmak suretiyle dinin eserleri çoğalmış ve İslâm vatanı bu gibi eserlerle dolmuş olur. Çünkü nefse acı gelen ibadet emri, dostların bir araya toplanmasıyla kolay ve zevkli olur."

"Şiâr", alâmet ve âsâr ma'nâsınadır. Ya'ni, "Bu mescidi yapmak sûretiyle âsâr-ı dîn çoğalmış ve İslâm vatanı bu gibi âsâr ile dolmuş olur. Çünkü nefse acı gelen ibâdet emri dostların bir araya toplanmasıyla kolay ve zevkli olur."

2827. Bir saat o mahalle teşrif ver. Bizi tezkiye et, bizden ta'rîf ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2827. Bir saat o mahalleye teşrif et. Bizi temize çıkar, bizden haber ver!

"O yaptığımız mescitte yüce sahabelerinle beraber namaz kılmak suretiyle o mahalleye şeref ver; bizi diğer kabileler arasında temize çıkar ve bizim güzel hâlimizi ilan ederek onların arasında tanınmış kıl!"

"O yaptığımız mescidde ashâb-ı kirâmın ile beraber namaz kılmak sûretiyle o mahalle şeref bahşet; bizi sâir kabâil arasında tezkiye et ve bizim hüsn-i hâlimizi i'lân ederek onların arasında ma'rûf kıl!"

2828. Mescidi ve ashâb-ı mescidi okşa. Sen aysın, biz geceyiz; bir dem bize muvafakat et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2828. Mescidi ve mescidin ehlini okşa. Sen aysın, biz geceyiz; bir an bize uy!

2829. Tâ ki senin cemâlinden gece gündüz gibi olsun. Ey, senin cemâlin can parlatıcı güneştir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2829. Tâ ki senin güzelliğinden gece gündüz gibi olsun. Ey, senin güzelliğin canı parlatan güneştir!

2830. Ey yazık ki, o söz gönülden olaydı, nihayet o taifenin muradı hasıl olurdu! [2839]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2830. Ey yazık ki, o söz gönülden olaydı, nihayet o taifenin muradı hasıl olurdu! [2839]

Yazık o parlak sözlere ki, eğer o sözler hile ve aldatma olmayıp, tam bir samimiyetle gönülden olaydı, sonunda o Benî Ganem b. Avf topluluğunun isteği kendiliğinden gerçekleşirdi!

Yazık o parlak sözlere ki, eğer o sözler hîle ve telbîs olmayıp, kemâl-i samîmiyetle gönülden olaydı, akıbet o Benî Ganem b. Avf tâifesinin murâdı kendiliğinden hâsıl olurdu!

2831. Lütuf ki gönülsüz ve cansız dile gelir, ey dostlar, külhanın yeşilliği gibi olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2831. Lütuf ki gönülsüz ve cansız dile gelir, ey dostlar, külhanın yeşilliği gibi olur!

"Tûn", külhan (hamam ocağı) anlamına gelir. Burada pislik yeri ve gübrelik yer demektir.

Yani, "Kalbin ve ruhun niyeti hilafına (aksine) olarak, sadece dilden gelen latif sözler, ey hakiki dost olan mümin kardeşlerim, gübrelikte biten yeşillik gibidir!"

"Tûn”, külhan ma'nâsınadır. Burada mahall-i necâset ve gübrelik mahal demektir.

Ya'ni, "Kalb ve rûhun niyyeti hilafına olarak, yalnız dilden gelen latif sözler, ey hakîkî dost olan mü'min kardeşlerim, gübrelikte biten yeşillik mesâbesindedir!"

2832. Ona da uzaktan bak, geç; ey oğul, yemeğe ve koklamağa layık olmaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2832. Ona da uzaktan bak, geç; ey oğul, yemeğe ve koklamaya layık olmaz!

Bu da görünen şekilde bir incelik ve yeşilliktir. Fakat içine dalma, uzaktan bak da geç! Ey oğul, orada biten yenecek yeşillikler yemeğe ve koklamaya layık değildir. Sakın onlardan faydalanma!

"Bu da sûret-i zâhirede bir letâfet ve yeşilliktir. Fakat içine dalma, uzaktan bak da geç! Ey oğul, orada biten yenecek yeşillikler yemeğe ve koklamağa lâyık değildir. Sakın onlar ile intifa' etme!"

2833. "Agah ol, bî-vefâların lutfu tarafına gitme ki, o harab köprü olur, iyi dinle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2833. "Uyanık ol, vefasızların lütfu tarafına gitme ki, o harabe köprü olur, iyi dinle!"

"Aklını başına al da, vefasızların bu gibi latif sözlerine ve vaatlerine aldanma. O lütuflar ve vaatler bir harabe köprü gibidir!"

"Aklını başına al da, bî-vefâların bu gibi latîf sözlerine ve va'dlerine aldanma. O lutuflar ve va'dler bir harâb köprü gibidir!"

2834. "Eğer bir câhil onun üzerine ayağını vursa, o köprü yıkılır ve o ayağı kırar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2834. "Eğer bir cahil onun üzerine ayağını vursa, o köprü yıkılır ve o ayağı kırar."

Eğer lütuf ve vaatlerin çürüklüğünü bilmeyen bir kimse o çürük üzerine adım atarsa, o köprü derhal yıkılır ve adım atan ayağı da kırar.

"Eğer lütuf ve mevâîdin çürüklüğüne vakıf olmayan bir kimse o çürük üzerine adım atarsa, o köprü derhal yıkılır ve adım atan ayağı da kırar."

2835. "Her nerede asker bozulmuş olursa, iki-üç gevşekten ve muhannesten olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2835. "Her nerede asker bozulmuş olursa, iki-üç gevşekten ve muhannesten olur."

Her nerede bozulmuş bir ordu olursa, bu bozulma birkaç zayıf kalpli ve korkak kimsenin yüzünden meydana gelir.

Her nerede münhezim olmuş bir ordu olursa, bu inhizâm birkaç zaîfü'l-kalb ve korkak kimsenin yüzünden vâki' olur.

2836. O merd gibi silah ile safa gelir; "İşte yâr-ı gar!" diye ona gönül koyarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2836. O erkek gibi silah ile safa gelir; "İşte mağara arkadaşı!" diye ona gönül koyarlar.

O muhannes (kadın tabiatlı olan) korkak, silahlı olarak savaş safına gelir; onun görünen dış görünüşüne bakanlar, "İşte bu zor durumda bize bir yardımcı arkadaş!" diyerek ona gönül koyar ve güvenirler.

"O muhannes, ya'ni kadın tabîatlı olan korkak, silahlı olarak saff-ı harbe gelir; onun sûret-i zâhiresine bakanlar, "İşte bu müşkil vaz'iyyet içinde bize bir yardımcı arkadaş!" diyerek ona gönül koyar ve i'timâd ederler."

2837. "Zahm gördüğü vakit yüz çevirir; onun gitmesi senin arkanı kırar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2837. "Zahmet gördüğü zaman yüz çevirir; onun gitmesi senin arkandan gelenleri kırar."

O korkak kişi başkasının yaralandığını görse veya kendisi küçük bir yara alsa, hemen yüz çevirir. Onun savaş safından geri kaçması, arkandaki arkadaşlarını da ürkütür ve senin metanetini kırar. Ve askerî terimde "panik" dedikleri büyük bir bozguna sebep olur.

"O korkak kimse başkasının yaralandığını görse, veyâhût kendisi cüz'î bir yara alsa, derhal yüz çevirir. Onun saff-1 harbden geri kaçması senin arkan- daki arkadaşlarını da ürkütür ve senin metânetini kesr eder. Ve ıstılâh-ı askerîde "panik" dedikleri bir inhizâm-ı azîme bâdî olur."

2838. Bu uzundur ve çok olur; ve o şey ki maksûddur, gizli olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2838. Bu uzundur ve çok olur; ve o şey ki maksûddur, gizli olur.

Bu bahis uzundur; ayrıntılandırdıkça zincirleme devam eder ve söz çoğalır ve maksadımız olan bahis geride ve gizli kalır.

Bu bahis uzundur, tafsil ettikçe teselsül eder ve söz çoğalır ve maksûdumuz olan bahis geride ve mestûr kalır.

## Onu Mescid-i Dırâr'a götürmeleri için münafıkların Peygamber (a.s.)1 aldatması

2839. Resûl-i Hak üzerine efsûnlar okudular; mekr ve hîleler atını sürdüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2839. Hak Resulü üzerine efsunlar okudular; tuzak ve hileler atını sürdüler.

"Rahş", Şehnâme'de kahramanlığı anlatılan Rüstem'in atının ismidir. Burada, eğretileme (istiâre) yoluyla kullanılmıştır. "Füsûn" ve "efsun", bir kimseyi etkilemek için okunup üflenen özel sözlere denir. Türkçede "apsun" derler. Yani, "O münafıklar, Resûl-i Ekrem Efendimizi etkilemek için, apsun gibi olan latif sözleri söylediler ve tuzak ve hile atını öne sürdüler."

"Rahş" Şehnâme'de kahramanlığı hikâye olunan Rüstem'in atının ismidir. Burada, istiâre tarîkıyla kullanılmıştır. "Füsûn" ve "efsûn", bir kimseyi teshîr için okunup üfürülen havâssa derler. Türkçe'de "apsun" derler. Ya'ni, "O münafıklar Resûl-i Ekrem Efendimizi teshîr için, apsun gibi olan latîf sözleri söylediler ve mekr ve hîle atını öne sürdüler."

2840. O mihriban ve merhamet mezhebli Resûl, öne tebessümden başka ve [2849] "Pekî!"den başka şey getirmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2840. O şefkatli ve merhamet mezhepli Resûl, tebessümden ve "Pekâlâ!"dan başka bir şey getirmedi.

"Mihriban", muhabbetli demektir. Yani, "Allah'ın kullarına muhabbetli ve tabiatları merhametle karışmış olan şanlı Peygamber Efendimiz, onların bu sözlerine karşı tebessümden ve "Pekâlâ" sözünden başka türlü bir karşılıkta bulunmadı."

"Mihribân", muhabbetli demektir. Ya'ni, "İbâdullâha muhabbetli ve tab'-ı şerîfleri merhametle memzûc olan Resûl-i zîşân Efendimiz onların bu sözlerine karşı tebessümden ve "Peki" sözünden başka türlü bir mukābelede bulunmadı."

2841. O cemaatin şükürlerini yad etti; icabette kāsıdları şad etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2841. O cemaatin şükürlerini andı; icabette kasıtlı olanları şad etti.

O cemaate teşekkür etti ve mescide gitmeyi kabul etme hususunda, hile ve mekr (gizli yönlendirme) kasıt eden o topluluğu bu muvafakatiyle memnun etti.

O cemâata teşekkür etti ve mescide gitmeyi kabûl hususunda, hîle ve mekr kasd eden o taifeyi bu muvâfakatiyle memnûn etti.

2842. Onun önünde onların mekri, süt içinde kıl gibi birer birer görünürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2842. Onun önünde onların mekri, süt içinde kıl gibi birer birer görünürdü.

Bununla birlikte, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) huzurunda o topluluğun mekri (gizli yönlendirmesi) ve hilesi, beyaz süt içinde yüzen kara kıllar gibi tek tek görünürdü.

Maamâfih huzûr-ı Risâletpenâhî de o tâifenin mekri ve hîlesi, beyaz süt içinde yüzen kara kıllar gibi birer birer görünürdü.

2843. O latif, kılı görülmemiş yaptı. O zarif, süte "Aferîn!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2843. O latif, kılı görülmemiş yaptı. O zarif, süte "Aferin!" dedi.

O yüce peygamber (a.s.), onların görünüşte süt gibi latif sözlerinde gizli olan kara kıl gibi hilelerini görmemiş gibi davrandı ve açığa vurmadı. O zarif yüce peygamber (a.s.), onların süt gibi latif sözlerine, "Aferin, teşekkür ederim!" buyurdu.

O latîf olan Nebiyy-i zîşân, onların zâhirde süt mesâbesindeki latîf sözlerinde mündemiç kara kıl gibi olan hilelerini görmemiş gibi davrandı ve izhâr buyurmadı. O zarîf Peygamber-i zîşân, onların süt mesâbesindeki latîf sözlerine, "Aferîn, teşekkür ederim!" buyurdu.

2844. Yüz binlerce mekr ve hîle kılının hepsinden o dem gözü uyuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2844. Yüz binlerce tuzak ve hile kılının hepsinden o an gözünü yumdu.

Onların bu ince sözlerinde gizledikleri hile ve tuzak kıllarının hepsinden gözünü o sırada yumdu ve bir şey söylemedi.

Onların bu latîf sözlerinde gizledikleri hîle ve mekr kıllarının hepsinden gözünü o esnâda yumdu ve bir şey demedi.

2845. O kerem denizi doğru buyurdu ki: "Ben size sizden daha müşfikim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2845. O kerem denizi doğru buyurdu ki: "Ben size sizden daha müşfikim."

O kerem denizi olan Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) pek doğru olarak buyururdu ki: "Ben size sizden daha fazla şefkatli ve merhametliyim." Bu yüce beyitte, Ebû Hureyre hazretlerinden rivayet edilen şu hadis-i şerife işaret buyurulur: أنا أولى بالمؤمنين من أنفسهم فمن توفى من المؤمنين فترك ديناً فعلى قضاؤه و من ترك مالا فلورثته. Yani, "Ben müminlere kendi nefislerinden daha evlayım (yakınım). Bu sebeple müminlerden bir kimse vefat edip borç bırakırsa, onun ödenmesi benim üzerime lazımdır. Eğer mal bırakırsa, o mal mirasçılarına aittir." Ve Ahzâb suresinde de النبى أولى بالمؤمنين من أنفسهم (Ahzâb, 33/6) ["Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır."] buyurulmuştur.

O kerem deryâsı olan Resûl-i Ekrem Efendimiz pek doğru olarak buyururdu ki: "Ben size sizden daha ziyâde şefkatli ve merhametliyim." Bu beyt-i şerîfte, Ebû Hureyre hazretlerinden mervî olan şu hadîs-i şerîfe işaret buyurulur. أنا أولى بالمؤمنين من أنفسهم فمن توفى من المؤمنين فترك ديناً فعلى قضاؤه و من ترك مالا فلورثته. Ya'ni, "Ben mü'minlere kendi nefislerinden evlâyım. Binâenaleyh mü'minlerden bir kimse vefât edip borç bırakırsa, onun edâsı benim üzerime lâzımdır. Eğer mal bırakırsa, onun vârislerine aittir." Ve sûre-i Ahzâb'da da النبى أولى بالمؤمنين من أنفسهم (Ahzâb, 33/6) ["Peygamber, mü'minlere kendi canlarından daha yakındır."] buyurulmuştur.

2846. Ben çok ışıklı ve ziyade nâhoş alevli bir ateşin kenarında oturmuşum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2846. Ben çok ışıklı ve ziyade nahoş alevli bir ateşin kenarında oturmuşum.

2847. Siz pervâne gibi o tarafa koşucusunuz. Benim her iki elim pervâne sürücü olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2847. Siz pervane gibi o tarafa koşuyorsunuz. Benim her iki elim pervane sürücü olmuştur.

Bu iki beyit, Buhârî-i Şerif'te Ebû Hureyre hazretlerinden rivayet edilen şu şerefli hadisin yüce anlamıdır: مثلى كمثل رجل استوقد نارا فلما أضاءت ما حولها جعل الفراش و هذه الدواب التي تقع في النار يقعن فيها و جعل يحجزهن و يغلبنه فيقتحمن فيها فأنا آخذ بحجز كم عن النار هلم عن النارو أنتم تقتحمون فيها Yani, "Benim misalim, ateş yakmış olan bir adamın misali gibidir. Ateş alevlendiği zaman pervaneler etrafında dolaşırlar ve ateşe düşen bu hayvanları o adam engeller, fakat onlar ona üstün gelip ateşe hücum ederler. Şimdi, ben sizi ateşten engellemeye çalışıyorum ve 'Ateşten kaçınız!' diyorum; siz ise ateşe hücum ediyorsunuz!" "Ateş"ten kastedilen, tabiî karanlıklar ve nefsanî arzulardır. Ve "engellemek"ten kastedilen, şeriat hükümlerine davettir.

Bu iki beyit, Buhârî-i Şerifte Ebû Hureyre hazretlerinden mervî olan şu hadîs-i şerîfin ma'nâ-yı münifidir. مثلى كمثل رجل استوقد نارا فلما أضاءت ما حولها جعل الفراش و هذه الدواب التي تقع في النار يقعن فيها و جعل يحجزهن و يغلبنه فيقتحمن فيها فأنا آخذ بحجز كم عن النار هلم عن النارو أنتم تقتحمون فيها Ya'ni, "Benim meselim, ateş yakmış olan bir adam meseli gibidir. Ateş alevlendiği vakit pervâneler etrafında dolaşırlar ve ateşe vâki' olan bu hayvanları o adam men' eder ve onlar ona galebe edip ateşe hücûm ederler. İmdi, ben sizi ateşten men'e mübâşirim ve 'Ateşten kaçınız!' derim; siz ise ateşe hücûm edersiniz!" "Ateş"ten murâd, zulümât-ı tabîiyye ve hevâ-yı nefsâniyyedir. Ve "men"den murâd, ahkâm-ı şer'iyyeye da'vettir.

2848. Vaktâkî onun üzerine oldu, tâ ki Resûl revân ola. "Guldan dinleme!" diye Hakk'ın gayreti sada vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2848. Ne zaman ki onun üzerine oldu, tâ ki Resûl yola çıksın. "Kullardan dinleme!" diye Hakk'ın gayreti seslendi.

"Kul"dan kasıt, münafıklardır. Yani, "Münafıkların tatlı sözleri üzerine görünüşte Resûl-i Ekrem Efendimiz Mescid-i Dırâr tarafına gitmeye karar verdi. Fakat Hakk'ın gayreti 'Kul mesabesinde olan münafıkların sözünü dinleme!' diye şanlı peygambere vahiy gönderdi." Bu vahiy ayeti yukarıda zikredilmişti.

"Gül"dan murâd, münafıklardır. Ya'ni, "Münafıkların tatlı sözleri üzerine zâhiren Resûl-i Ekrem Efendimiz Mescid-i Dırâr tarafına gitmeğe karar verdi. Fakat Hakk'ın gayreti 'Gül mesabesinde olan münafıkların sözünü dinleme!' diye Peygamber-i zîşâna vahiy gönderdi." Bu vahiy âyeti yukarıda zikredilmiş idi.

2849. Şöyle ki bu habisler mekr ve hîle etmiştir. Getirmiş oldukları şeyin cümlesi maklubdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2849. Şöyle ki bu habisler tuzak ve hile yapmıştır. Getirmiş oldukları şeyin hepsi tersine çevrilmiştir.

Söyledikleri tatlı sözlerin iç yüzü başkadır. İçlerinde kötü düşünürler, dışarıdan iyi konuşurlar.

Söyledikleri tatlı sözlerin iç yüzü başkadır. Bâtında fenâ düşünürler, zâhirde iyi söylüyorlar.

2850. Onların kasdı kara yüzlülükten başkası olmadı. Nasrânî ve yahûdî dînin hayrını ne vakit ister?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2850. Onların amacı kara yüzlülükten başkası olmadı. Hristiyan ve Yahudi dinin hayrını ne zaman ister?

Onların maksatları kalplerinin karalığıdır. Hristiyan ve Yahudi hiç İslâm dininin hayrını ister ve onların hayrı için mescit inşa ederler mi?

Onların maksadları kalb yüzlerinin karalığıdır. Nasrânî ve yahûdî hiç dîn-i İslâm'ın hayrını ister ve onların hayrı için mescid binâ ederler mi?

2851. Cehennemin köprüsü üzerine bir mescid yaptılar; Huda ile hilelerin nerdini oynadılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2851. Cehennemin köprüsü üzerine bir mescit yaptılar; Allah ile hilelerin tavlasını oynadılar.

"Nerd", tavla anlamındadır. "Cehennem köprüsü"nden kastedilen, nefse ait sıfatlardır. Yani, "Münafıklar nefse ait sıfatlarına dayanarak bir mescit yaptılar ve bu mescidi hilelerine araç yapıp, Allah'a karşı tavla oyunu gibi bir oyun oynadılar."

"Nerd", tavla ma'nâsınadır. "Cehennem köprüsü"nden murâd, sıfât-ı nefsâniyyedir. Ya'ni, “Münafıklar sıfât-ı nefsâniyyelerine müsteniden bir mescid yaptılar ve bu mescidi hilelerine âlet yapıp, Hakk'a karşı tavla oyunu gibi bir oyun oynadılar."

2852. Onların kasdı ashâb-ı Resûl'ü tefrîktir. Her fuzûl Hakk'ın fazlını ne vakit tanır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2852. Onların amacı Resûl'ün ashâbını bölmektir. Her haddini bilmez, Hakk'ın fazlını ne zaman tanır?

O münafıkların bu mescidi yapmalarındaki maksatları, Yüce Peygamber'in değerli ashâbı arasına ayrılık düşürmektir. Birliğin ve beraberliğin Hakk'ın bir lütfu olduğunu, her haddini bilmez ve her nankör hiç tanıyabilir mi?

O münafiıkların bu mescidi yapmalarındaki maksadları, Resûl-i Ekrem'in ashâb-ı kirâmı arasına tefrika düşürmektir. İttihâd ve ittifakın fazl-ı Hak olduğunu, her fuzûl ve her had-nâ-şinâs hiç tanıyabilir mi?

2853. Tâ ki bir münkiri Şam'dan buraya çeksinler. Zîrâ münkirler onun va'zı ile sarhoşturlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2853. Tâ ki bir inkârcıyı Şam'dan buraya çeksinler. Çünkü inkârcılar onun vaazıyla sarhoşturlar.

Ankaravî nüshasında "cahûdî"dir. İnkârcı anlamındadır. Hind nüshalarında "cehudi"dir. Bir Yahudi demek olur. Bundan maksat, yukarıda zikredilen Ebû Âmir ismindeki rahiptir.

Ankaravî nüshasında "cahûdî" (جودی) dir. Münkir ma'nâsınadır. Hind nüshalarında "cehudi" (جهودی) dir. Bir yahudi demek olur. Bundan murâd, yukarıda zikr olunan Ebû Âmir ismindeki râhibdir.

2854. Peygamber buyurdu ki: "Peki, fakat biz yol arzusu üzerindeyiz ve ga-za azmi üzerindeyiz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2854. Peygamber buyurdu ki: "Peki, fakat biz yol arzusu üzerindeyiz ve gazâ azmi üzerindeyiz."

Resûl-i Ekrem hazretleri münafıkların davetine cevaben buyurdular ki: "Biz şimdiki hâlde Tebük gazâsı seferine yönelmiş bulunuyoruz."

Resûl-i Ekrem hazretleri münafıkların da'vetine cevâben buyurdular ki: "Biz şimdiki halde Tebük gazâsı seferine müteveccih olduk."

2855. "Vaktaki bu seferden geri döneyim, ondan sonra o mescid tarafına revân olayım revân."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2855. "Vaktaki bu seferden geri döneyim, ondan sonra o mescid tarafına gideyim gideyim."

"Gerdem" "geşten" mastarının şimdiki zaman fiili olduğuna göre, ikinci "revân" pekiştirme anlamını ifade eder. Yani, "Gidici olayım gidici!" demektir.

روان گردم روان : Gerdem" "geşten" masdarının fiil-i muzâri'i olduğuna göre, ikinci "revân" te'kîd ma'nâsını ifade eder. Ya'ni, "Gidici olayım gidici!" demektir.

2856. Onların def'ini söyledi ve gazâ tarafına koştu. Hilekârlara, hîleden bir tavla oyunu düzdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2856. Onların defedilmesini söyledi ve gazâ tarafına koştu. Hilekârlara, hileden bir tavla oyunu düzenledi.

Münafıkların cezaları kendi amellerinin cinsinden olmak üzere, Resûl-i Ekrem efendimiz onların hilelerine karşılık bir oyun olarak, bu hile yoluyla onları defetti ve ciddi bir iş olan gazâya yöneldi. Çünkü bu durum, ilâhî emre uygundur. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de, فمن اعتدى عليكم فاعتدوا عَلَيْهِ بمثل مَا اعْتَدَى عَلَيْكُمْ (Bakara, 2/194) yani, “Kim ki sizin üzerinize tecavüz ederse, siz de sizin üzerinize tecavüz ettiği şeyin misliyle onun üzerine tecavüz edin" buyurulur.

Münafıkların cezaları kendi amellerinin cinsinden olmak üzere, Resûl-i Ekrem efendimiz onların hilelerine mukābil bir oyun olarak, bu tarîk-ı hîle ile onları def buyurdu ve ciddî bir iş olan gazâya müteveccih oldu. Zîrâ bu sûret, emr-i ilâhîye muvâfıktır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de, فمن اعتدى عليكم فاعتدوا عَلَيْهِ بمثل مَا اعْتَدَى عَلَيْكُمْ (Bakara, 2/194) ya'ni, “Kim ki sizin üzerinize tecavüz ederse, siz de sizin üzerinize tecavüz ettiği şeyin misliyle onun üzerine tecâvüz edin" buyurulur.

2857. Vaktaki gazâdan geldi, tekrar geldiler, va'de-i mâzîye pençe urdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2857. Vaktaki gazâdan geldi, tekrar geldiler, va'de-i mâzîye pençe urdular.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.) selametle gazadan döndüler; münafıklar tekrar geldiler ve Resûl-i Ekrem Efendimizin önceki vaatlerine sarıldılar ve davette ısrar ettiler.

Resûl-i Ekrem Efendimiz selâmetle gazâdan avdet buyurdular; münafıklar tekrar geldiler ve Resûl-i Ekrem Efendimizin evvelki va'dlerine sarıldılar ve da'vette ısrar ettiler.

2858. Hak ona dedi ki: "Ey Peygamber, özrü açık söyle ve eğer cenk olursa, 'Olsun!' de!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2858. Hak ona dedi ki: "Ey Peygamber, özrü açık söyle ve eğer cenk olursa, 'Olsun!' de!"

Yüce Allah, Resûl-i Ekrem Efendimize (a.s.) vahiy buyurdu ki: "Ey şanlı peygamberim, o münafıkların özrünü ve hilelerini açıkça söyle; ve eğer onlar bundan hiddetlenip kavgaya başlayacaklarını söyleyerek tehdide kalkışırlarsa, 'Varsın bu hususta kavga da olsun!' de!"

Hak Teâlâ Resûl-i Erem Efendimize vahiy buyurdu ki: "Ey Nebiyy-i zîşânım, o münafıkların özrünü ve hîlelerini açık söyle; ve eğer onlar bundan hiddet edip kavgaya mübâşeret edeceklerini söyleyip, tehdîde kıyâm ederlerse, 'Varsın bu husûsta kavga da olsun!' de!"

2859. Dedi: "Ey hîlekâr kavim, sâkit idiniz, tâ ki sizin sırlarınızı söylemeyeyim, susunuz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2859. Dedi: "Ey hilekâr kavim, susunuz, tâ ki sizin sırlarınızı söylemeyeyim, susunuz!"

Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.) bu ilâhî vahiy üzerine o münafıklara buyurdu ki: "Ey hilekâr topluluk, davetinizde ısrar ederek beni söyletmeyiniz! Susunuz, tâ ki sizin içinizde sakladığınız sırlarınızı ortaya çıkarıp, sizi rezil etmeyeyim! Bu sebeple susunuz!"

Resûl-i Ekrem Efendimiz bu vahy-i ilâhî üzerine o münafıklara buyurdu ki: "Ey hîlekâr tâife, da'vetinizde ısrâr ile beni söyletmeyiniz! Sâkit idiniz, tâ ki sizin zamîrinizde sakladığınız sırlarınızı meydana çıkarıp, sizi rüsvây etmeyeyim! Binâenaleyh susunuz!"

2860. Vaktaki onların esrarından birkaç nişan ortaya getirdi, onların işi fenâ oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2860. Onların sırlarından birkaç işaret ortaya çıktığında, onların işi kötü oldu.

2861. Kāsıdlar o zaman, "Hâşe lillah, hâșe lillah!" deyici oldukları halde ondan rücû' ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2861. Elçiler o zaman, "Allah korusun, Allah korusun!" derken ondan geri döndüler.

"Hâşe lillâh", Allah'ı tenzih etme (eksikliklerden uzak tutma) kelimesidir. Yani, "Biz Allah'a yemin ederiz ki, biz nifaktan (iki yüzlülükten) uzağız!" demek olur. Yani, "Hile ve mekr (gizli yönlendirme) kasteden topluluk, Resûl-i Ekrem'den (a.s.) bu işaretleri işittikleri zaman, hilekârların âdetleri olduğu üzere kendilerini yeminler ile temize çıkarmak istediler."

"Hâşe lillâh", kelime-i tenzihiyyedir. Ya'ni, "Biz Allâh'a yemin ederiz ki, biz nifaktan münezzehiz!" demek olur. Ya'ni, "Hîle ve mekr kasd eden tâife, Resûl-i Ekrem'den bu nişanları işittikleri vakit hílekârların âdetleri olduğu vech üzere kendilerini yeminler ile temize çıkarmak istediler."

2862. Her münafık hîle cihetinden koltuğunun altında bir Mushaf'ı Peygamber tarafına getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2862. Her münafık, hile yönünden koltuğunun altında bir Mushaf'ı Peygamber tarafına getirdi.

2863. Yemînler için ki, îmân siperdir. Zîrâ yemînler eğrilerin adetidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2863. Yeminler için ki, iman siperdir. Çünkü yeminler eğrilerin âdetidir.

"Cünne", kalkan ve siper anlamındadır. Bu şerefli beyitte, Münafikun Suresi'nde geçen, اتخذوا أيمانهم جنة (Münafikûn, 63/2 Mücadele, 58/16) yani, "Yeminlerini kalkan ve siper edindiler" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, "Münafıklar koltuklarının altına birer Mushaf-ı Şerif alıp, yemin etmek için Peygamber Efendimiz'in huzuruna geldiler ve bu yeminlerini içlerindeki hilelerine kalkan ve siper yapmak istediler. Bu hâlleriyle, gizliyi ve açıkça belireni bilen Yüce Allah'a karşı da yalanlarında ısrar etmeye kalkıştılar.

"Cünne", kalkan ve siper ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Münâfikun'da olan, اتخذوا أيمانهم جنة (Münafikûn, 63/2 Mücadele, 58/16) ya'ni, "Yeminlerini kalkan ve siper ittihâz ettiler" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, "Münafıklar koltuklarının altına birer Mushaf-ı Şerif alıp, yemîn etmek için huzûr-ı Risâletpenâhîye geldiler ve bu yeminlerini bâtınlarındaki hílelerine kalkan ve siper yapmak istediler. Bu halleriyle, gizliyi ve âşikârı bilen Allâh Teâlâ'ya karşı da yalanlarında ısrâra tasaddî ettiler.

2864. Vaktaki eğri adamın dînde vefâsı yoktur, her bir zaman yemînini bozar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2864. Eğri adamın dinde vefası yoktur, her zaman yeminini bozar.

Dini zayıf olup, işlerinde eğri olan adam yemin ettiği zaman bu yeminini bozar. Biraz din kaydını gözeten olursa, o da köpeklere ekmek doğramak suretiyle kefaret çaresini arar ve içinde yerleşmiş olan eğriliğin kökünden ıslahı çaresini düşünmez.

Dîni zaîf olup, muâmelâtında eğri olan adam yemîn ettiği vakit bu yemînini bozar. Biraz dîn kaydını gözeten olursa, o da köpeklere ekmek doğramak sûretiyle kefâret çâresini arar ve bâtınında merkûz olan eğriliğin kökünden ıslâhı çâresini düşünmez.

2865. Doğrular için yemîne hâcet yoktur. Zîrâ ki onlar için ışıklı iki göz vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2865. Doğrular için yemine gerek yoktur. Çünkü onlar için ışıklı iki göz vardır.

İşlerinde doğruluk ve dürüstlük üzere olan kimselerin, başkalarını kandırmak için yemin etmeye ihtiyaçları yoktur. Çünkü onlar işlerinde ışıklı olan kalp ve akıl gözleriyle, Hakk'ı hazır ve nazır görürler ve söz verirlerse sözlerini tutarlar.

Muâmelelerinde sıdk ve salâh üzerine olan kimselerin, başkalarını kandırmak için yemîn etmeğe ihtiyaçları yoktur. Zîrâ ki onlar muâmelâtında ışıklı olan kalb ve akıl gözleriyle, Hakk'ı hazır ve nâzır görürler ve söz verirlerse sözlerini tutarlar.

2866. Mîsakı ve ahidleri bozmak ahmaklıktandır. Yemînleri ve vefâyı hıfz etmek takînin işidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2866. Sözleşmeleri ve antlaşmaları bozmak ahmaklıktandır. Yeminleri ve vefayı korumak takva sahiplerinin işidir.

Yemini ve antlaşmaları bozmak ahmaklıktır. Çünkü Yüce Allah Kur'ân-ı Kerim'de أوفوا بالعهد (İsrâ, 17/34) yani, "Antlaşmalara vefa gösterin ve verdiğiniz sözleri yerine getirin!" buyurdu. Hakk'ın emrinin yüceliğini idrak edemeyen ahmaktır ve yeminleri ve sözleri muhafaza etmek takva sahibi kimselerin işidir. Çünkü takva ehli, Hakk'ın yüceliğini idrak eden zekâ sahibi kimselerdir.

Yemîni ve ahidleri bozmak ahmaklıktır. Çünkü Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de أوفوا بالعهد (İsrâ, 17/34) Ya'ni, “Ahidlere vefâ edin ve verdiğiniz sözleri yerine getirin!" buyurdu. Hakk'ın emrinin azametini idrâk edemeyen ahmaktır ve yeminleri ve sözlerini muhafaza etmek takî olan kimselerin işidir. Zîrâ ehl-i takvâ, azamet-i Hakk'ı müdrik olan ehl-i zekâvettir.

2867. Peygamber buyurdu ki: "Sizin yemîninizi mi doğru tutayım; yahût Hakk'ın yemînini mi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2867. Peygamber buyurdu ki: "Sizin yemininizi mi doğru tutayım; yahut Hakk'ın yeminini mi?"

Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.) o münafıkların yeminlerine karşılık cevaben buyurdu ki: "Ey hilekârlar, siz yemin ediyorsunuz ve Yüce Allah da vahyinde والله يشهد انهم لكاذبون (Haşr, 59/11) ["Allah, onların yalancı olduklarına şahitlik eder"] buyuruyor. Bu sebeple size mi inanayım, Yüce Allah'a mı inanayım?"

Resûl-i Ekrem Efendimiz o münafıkların yeminlerine karşı cevâben buyurdu ki: "Ey hílekârlar, siz yemin ediyorsunuz ve Allâh Teâlâ hazretleri dahi vahyinde والله يشهد انهم لكاذبون (Haşr, 59/11) ["Allah, onların yalancı olduklarına şahitlik éder"] buyuruyor. Binâenaleyh size mi inanayım, Allâh Teâlâ'ya mı inanayım?"

2868. Kavim tekrar ellerinde Mushaf ve dudakları üzerinde oruç mührü olduğu halde and içtiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2868. Kavim, ellerinde Mushaf ve dudakları üzerinde oruç mührü olduğu halde tekrar yemin ettiler.

"Sevgend horden", yemin etmek ve ant içmek anlamındadır. "Mühr-i savm" oruç mührü demektir ve münafıkların hilelerine ilişkin sözlerden sakındıkları anlamındadır. Yani, "O mescit yapan münafıklar, ellerine Mushaf almış ve hilelerine ilişkin sözlerden dudakları üzerine sakınma ve oruç mührünü koymuş oldukları halde yemin ettiler."

"Sevgend horden", yemin etmek ve and içmek ma'nâsınadır. "Mühr-i savm" oruç mührü demek olup münafıkların hilelerine müteallık olan kelâmdan perhiz ettikleri ma'nâsınadır. Ya'ni, "O mescid yapan münafıklar, ellerine Mushaf almış ve hîlelerine müteallik olan kelâmdan dudakları üzerine perhiz ve oruç mührünü vaz' etmiş oldukları halde yemin ettiler."

2869. Dediler ki: "Bu temiz ve doğru olan kelâm hakkı için ki, o binâ-yı mescid Hudâ içindir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2869. Dediler ki: "Bu temiz ve doğru söz hakkı için ki, o mescit binası Allah içindir!"

2870. "Orada hiç hîle ve mekr yoktur; orada zikir ve sıdk ve 'Ya Rabbi vardır." [2879]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2870. "Orada hiçbir hile ve mekr (gizli yönlendirme) yoktur; orada zikir ve doğruluk ve 'Ya Rabbi' vardır."

"Bizim yaptığımız mescidde hile ve mekr yoktur; orada Hakk'ı anma ve kalbin samimiyeti ve 'Yâ Rabbî!' diyerek yakarma vardır."

"O bizim yaptığımız mescidde hîle ve mekr yoktur; orada zikr-i Hak ve hulûs-i kalb ve 'Yâ Rabbî!' diyerek münâcât etmek vardır."

2871. Peygamber buyurdu ki: "Huda'nın âvâzı benim kulağıma sadâ gibi erişir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2871. Peygamber buyurdu ki: "Allah'ın sesi benim kulağıma yankı gibi erişir!"

Bilinmeli ki, "Kelâm" Allah'ın sıfatıdır. Ve bu Kelâm sıfatı, mutlak varlığın başkalık elbisesiyle göründüğü her bir mertebesinde farklı şekillerde meydana gelir. Şöyle ki; peygamberlere vahiy ile olur. Ve vahiy ya Cibril'in inmesiyle, yani Cibril'in melekî suretten beşerî hale inmesi ve görünmesiyle; yahut nefes (ilham) ile, yani Cibril'in bir surete bürünmeksizin, ilahi vahyin anlamını peygamberin şerefli kalbine ilka etmesiyle olur. Yahut Hz. Musa'ya ağaç suretinden إِنِّى أَنَا اللَّهُ ["Muhakkak ben Allahım!"] hitabı meydana geldiği gibi, kesif bir suret perdesi arkasından görünür. Bu üç surete de, وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْيًا أَوْ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاءُ yani “Yüce Allah beşere ancak vahiy olarak, veya perde arkasından, yahut bir elçi gönderilip onun izniyle dilediği şey vahyolunur" ayet-i kerimesinde işaret buyurulur. Bir de aracısız Allah'ın nidası vardır ki, ona da, وَكَلَّمَ اللَّهُ مُوسَى تَكْلِيمًا ["Ve Allah Musa ile gerçekten konuştu"] ayet-i kerimesinde işaret buyurulur. Fakat bu suret dahi önceki ayet-i kerimenin genel anlamı kapsamına dahildir. Çünkü Allah'ın nidasının işitilmesi için, kulun bedensel varlığı ve nidanın varlığı lazımdır. Buna göre, "seslenen" ve "seslenilen" ve "seslenme" bağıntıları olmadıkça kelamın meydana gelmesine imkan yoktur. Bu bağıntılar ise hep perdelerden ibaret olduğundan, Allah'ın kelamı perde arkasından olmuş olur. Bu şerefli beyitte, bu son kelam tarzına işaret buyurulur. Yani, "Ben Hakk'ın nidasını, sizin yoğunluk aleminde birbirinizin yankısını işittiği gibi işitirim."

Ma'lum olsun ki, "Kelâm" sıfat-ı Hak'tır. Ve bu sıfat-ı Kelâm, vücûd-ı mutlakın libâs-ı gayriyyetle zâhir olduğu her bir mertebesinde muhtelif sûretlerde vâki' olur. Şöyle ki; enbiyâya vahiy ile olur. Ve vahiy ya nüzûl-i Cibrîl ile, ya'ni Cibril'in sûret-i melekiyyeden hey'et-i beşeriyyeye tenezzülü ve temessülü ile; veyahud nefes (نفث) ile, ya'ni Cibrîl'in bir sûrete mütemessil olmaksızın, vahy-i ilâhînin ma'nâsını kalb-i şerîf-i nebeviye ilkā etmesiyle olur. Veyâhût Hz. Mûsâ'ya ağaç sûretinden إِنِّى أَنَا اللَّهُ (Kasas, 28/30) ["Muhakkak ben Allahım!"] hitâbı vâki' olduğu gibi, bir sûret-i kesîfe perdesi arkasından zâhir olur. Bu üç sûrete de, وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْيًا أَوْ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاءُ (Şûrâ, 42/51) ya'ni “Allâh Teâlâ beşere ancak vahiy olarak, veyâ hicâb arkasından, yâhût bir resûl gönderilip onun izniyle dilediği şey vahy olunur" âyet-i kerîmesinde işâret buyurulur. Bir de bilâ-vâsıta nidâ-yı Hak vardır ki, ona da, وَكَلَّمَ اللَّهُ مُوسَى تَكْلِيمًا (Nisa, 4/164) ["Ve Allah Mûsâ ile gerçekten konuştu"] âyet-i kerîmesinde işâret buyurulur. Fakat bu sûret dahi evvelki âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı umûmîsi tahtına dâhildir. Zîrâ nidâ-yı Hak işitilmek için, abdin vücûd-ı abdânîsi ve nidânın vücûdu lâzımdır. Binâenaleyh, "münâdî" ve "münâdâ" ve "nidâ" nisbetleri olmadıkça kelâm vukū'una imkân yoktur. Bu nisbetler ise hep hicâbâttan ibâret olduğundan, kelâm-ı Hak verâ-yı hicâbdan olmuş olur. Bu beyt-i şerîfte, bu son tarz-ı kelâma işâret buyurulur. Ya'ni, "Ben Hakk'ın nidâsını, sizin âlem-i kesâfette birbirinizin sadâsını işittiği gibi işitirim."

2872. "Hak sizin kulağınıza mühür koydu, tâ ki âvâz-ı Huda'ya sebak getirmeye."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2872. "Hak sizin kulağınıza mühür koydu, tâ ki Allah'ın sesine karşılık veremeyesiniz."

Yani, "Allah'ın çağrısına yol bulup geçememeniz için, Yüce Allah sizin gibi münafıkların ve inkârcıların kulaklarını mühürledi." Bilinmeli ki; mühürlenme iki şekilde olur. Birincisi, Allah'ın kelâmı peygamber dili ve sesiyle meydana gelir; inkârcılar bu sesi ve kelâmı his kulağı ile işitirler, fakat kalplerindeki inkârları canlarının kulağını mühürlediğinden, o kelâmın güzellikleri canlarına nüfuz edemez, işitmemiş gibi olurlar. Nasıl ki kutsal ayette, Lokman Suresi'nde `وَإِذَا تَتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا وَلَّى مُسْتَكْبِرًا كَأَنْ لَمْ يَسْمَعها` (Lokmân, 31/7) yani, "Onlara ayetlerimiz okunduğu zaman, sanki onları işitmemiş gibi kibirlenerek yüz çevirdiler" buyurulur. Diğeri `أَلَسْتُ بربِّكُمْ` (A'raf 7/172) ["Ben sizin Rabbınız değil miyim?"] hitabında olduğu gibi, doğrudan doğruya ruh kulağı ile işitilen ilahi hitaplardır ki, maddi yoğunluğa sahip olanlar bundan perdelenmişlerdir. Bu sebeple bu doğal yoğunluk ruh kulağının üzerinde bir mühürdür. Önceki mühür iman ile açılır; ikinci mühür, imandan sonra sülük (tasavvuf yolunda ilerleme) ve büyük mücâhedât (nefisle mücadeleler) ile ve Allah'ın inayetiyle açılır.

Ya'ni, "Hakk'ın nidâsına yol bulup geçememek için, Hak Teâlâ sizin gibi münafıkların ve münkirlerin kulaklarını mühürledi." Ma'lûm olsun ki; mühürlenmek iki sûretle olur. Birisi, kelâm-ı Hak peygamber lisânı ve sadâsı ile vâki' olur; münkirler bu sadâyı ve kelâmı his kulağı ile işitirler, fakat kalblerindeki inkârları canlarının kulağını mühürlediğinden, o kelâmın mezâyâsı canlarına nüfüz edemez, işitmemiş gibi olurlar. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Lokman'da `وَإِذَا تَتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا وَلَّى مُسْتَكْبِرًا كَأَنْ لَمْ يَسْمَعها` (Lokmân, 31/7) ya'ni, "Vaktâki onlara bizim âyâtımız tilâvet olundu, onları işitmemiş gibi müstekbirâne yüz çevirdiler" buyurulur. Diğeri `أَلَسْتُ بربِّكُمْ` (A'raf 7/172) ["Ben sizin Rabbınız değil miyim?"] hitâbında olduğu gibi, doğrudan doğruyarûh kulağı ile işitilen hitâbât-ı ilâhiyyedir ki, ehl-i kesâfet bundan hicâb içindedirler. Binâenaleyh bu kesâfet-i tabiiyye rûh kulağının üzerinde bir mühürdür. Evvelki mühür îmân ile münfekk olur; ikinci mühür, îmândan sonra sülük ve mücâhedât-ı azîme ile ve inâyet-i Hak ile münfekk olur.

2873. İşte bana Hakk'ın âvâzı sarîh olarak geliyor; sâfı tortudan süzdüğüm gibi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2873. İşte bana Hakk'ın sesi açıkça geliyor; safı tortudan süzdüğüm gibi!

Yani, "Bana bu maddi yoğunluk âleminde, süzülmüşü bulanıktan ve tortudan süzdüğüm gibi, Hakk'ın çağrısı açık ve berrak olarak geliyor."

Ya'ni, "Bana bu âlem-i kesâfet içinde, süzülmüşü bulanıktan ve tortudan süzdüğüm gibi, Hakk'ın nidâsı saríh ve berrak olarak geliyor."

2874. Nitekim Mûsa ağaç tarafından Hakk'ın sesini işitti; ey bahtı mes'ûd olan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2874. Nasıl ki Mûsa (a.s.) ağaç tarafından Hakk'ın sesini işitti; ey bahtı mutlu olan!

2875. "Muhakkak Ben Allah'ım!" diye ağaçtan işitirdi; kelâm ile nûrlar zahir olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2875. "Muhakkak Ben Allah'ım!" diye ağaçtan işitirdi; kelâm ile nûrlar ortaya çıkardı.

Önceki beyitteki "ey mesut bahtlı" ifadesi bu beyte bağlıdır ve Hz. Musa'ya aittir. Ve bu iki beyitte, Kasas Suresi'nde bulunan şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: `فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِى مِنْ شَاطِئِ الوَادِ الأَيْمَن فِي الْبُقْعَة المُبَارَكَة مِنَ الشَّجَرَةِ أَنْ يَا مُوسَى إِنِّي أَنَا اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ` (Kasas, 28/30). Yani, "Hz. Musa Tur Dağı'na geldiğinde, Eymen vadisinin kenarında, mübarek yerde ağaçtan, 'Ey Musa, ben âlemlerin Rabbi olan Allah'ım!' diye seslenildi." Kıssanın ayrıntısı tefsir kitaplarındadır.

Evvelki beyitteki "ey mes'ûd-baht" bu beyite merbûttur ve Hz. Mûsâ'ya râci'dir. Ve bu iki beyitte, sûre-i Kasas'ta olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur `فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِى مِنْ شَاطِئِ الوَادِ الأَيْمَن فِي الْبُقْعَة المُبَارَكَة مِنَ الشَّجَرَةِ أَنْ يَا مُوسَى إِنِّي أَنَا اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ` (Kasas, 28/30) Ya'ni, “Vaktâkî Hz. Mûsâ Tûr Dağına geldikte, Eymen vâdîsinin kenarında, mübarek mahalde ağaçtan, 'Yâ Mûsâ, ben âlemlerin Rabbisi olan Allah'ım!' diye nidâ olundu." Kıssanın tafsîli tefsîr kitaplarındadır.

2876. Vaktaki vahyin nûrundan aciz kaldılar, yine yeni yemînler okudular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2876. Vahyin nurundan aciz kaldıklarında, yine yeni yeminler okudular.

Münafıklar, kendilerinin karanlık ve gizli olan hilelerini ortaya çıkaran vahyin nurundan aciz kaldıklarında, tekrar yeni yeminler ile Peygamberi kandırmaya çabaladılar.

Vaktâki münafıklar kendilerinin karanlık ve gizli olan hilelerini meydana çıkaran vahyin nûrundan âciz kaldılar, tekrar yeni yemînler ile Peygamberi kandırmağa çabaladılar.

2877. Mâdemki Huda yemîne "siper" ta'bîr etti; cenkçi siperi ne vakit elden koyar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2877. Mademki Allah yemine "siper" dedi; savaşçı siperi ne zaman elden bırakır!

Mademki Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de, Münafikin suresinde "أَتَّخَذُوا أَيْمَانَهُمْ جَنَّةٌ فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ" (Mücadele, 58/16; Münafikun, 63/2) yani "Münafıklar yeminlerini siper edindiler; Allah yolundan başkalarını men ettiler" buyurdu; savaşçı olan münafıklar bu yemin siperini hiç elden bırakırlar mı?

Mâdemki Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Münafikin'de أَتَّخَذُوا أَيْمَانَهُمْ جَنَّةٌ فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ (Mücadele, 58/16; Münafikūn, 63/2) ya'ni. “Münafiklar yemînlerini siper ittihâz ettiler; Hak yolundan başkalarını men' ettiler" buyurdu; cenkçi olan münafıklar bu yemîn siperini hiç elden bırakırlar mı?

2878. Tekrar Peygamber tekzib-i sarîh ile onlara fasih olarak: "Muhakkak yalan söylediniz!" buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2878. Peygamber, onları açıkça yalanlayarak onlara fasih bir şekilde: "Muhakkak yalan söylediniz!" buyurdu.

## Niçin settârlık etmiyor diye sahâbeden birinin Resûl (a.s.)ın inkârını düşünmesi

2879. Nihayet bu nükûlden, yârân-ı Resûl'den bir yârin kalbine inkâr geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2879. Sonunda bu vazgeçmelerden, Resûl'ün dostlarından bir dostun kalbine inkâr geldi.

Resûl-i Ekrem Efendimizin, münafıkların mescidine gitmekten vazgeçmesinden dolayı yüce sahâbeden bir zâtın kalbine inkâr ve itiraz geldi.

Resûl-i Ekrem Efendimizin, münafıkların mescidine gitmekten nükûl etmesinden dolayı ashâb-ı kirâmdan bir zâtın kalbine inkâr ve i'tirâz geldi.

2880. Dedi ki: "Böyle ak saç ve sakallı ve ağır başlı ihtiyarları bu Peygam-[2889] ber utandırıyor."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2880. Dedi ki: "Böyle ak saçlı ve sakallı ve ağır başlı ihtiyarları bu Peygamber utandırıyor."

O sahabî kendi kendine diyordu ki: "Saçı ve sakalı ağarmış, ağır başlı bir takım ihtiyarlar yalvararak mescide davet ettikleri halde, Resûl-i Ekrem hazretleri bunların davetini reddedip, sözlerini yüzlerine karşı yalanlıyor."

O sahâbî kendi kendine diyordu ki: "Saçı ve sakalı ağarmış ağır başlı bir takım ihtiyarlar yalvararak mescide da'vet ettikleri halde, Resûl-i Ekrem hazretleri bunların da'vetini reddedip, sözlerini yüzlerine karşı tekzîb ediyor."

2881. "Hani kerem, hani örtü örtücülük, hani haya; peygamberler yüz bin ayıp örterler!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2881. "Hani kerem, hani örtü örtücülük, hani haya; peygamberler yüz bin ayıp örterler!"

"Peygamberler ümmetlerinin pek çok ayıp ve kusurlarını örttükleri hâlde, bu Peygamber'in keremi ve kusurlar üzerine örtü örtücülüğü ve hayâsı nereye gitti?"

"Sitr" perde ve hicap ve örtü anlamına gelen bir isimdir. "Pûş", "pûşîden" mastarından emir hâzırdır. "Sitr-pûş" bileşik sıfat olur. "Pûşîdeki (ی) mastariyettir; "örtü örtücülük" demek olur.

"Peygamberler ümmetlerinin pek çok ayıp ve kusûrlarını setr ettikleri halde, bu Peygamber'in keremi ve kusûrlar üzerine örtü örtücülüğü ve hayâsı nereye gitti?"

"Sitr" perde ve hicâb ve örtü ma'nâsına isimdir. "Pûş", "pûşîden" masdarından emr-i hâzırdır. "Sitr-pûş" vasf-ı terkîbî olur. "Pûşîdeki (ی) masdariy-yettir; "örtü örtücülük" demek olur.

2882. Tekrar gönülde çabuk istiğfar etti, tâ ki onun i'tirazından yüzü sarı olmaya.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2882. Tekrar gönülde çabuk istiğfar etti, tâ ki onun itirazından yüzü sarı olmaya.

"Yüzün sarı olması" utanmaktan kinâyedir. Yani, "Sahâbî içinden ettiği bu itirazı hoş görmeyip, yine kalbinden hemen istiğfara başladı ve o zamana kadar Resûl-i Ekrem hazretlerinden gördüğü sırlar ve hikmetler kendisini uyardı ve sonunda utanmamak için derhal bu fikirden döndü."

"Yüzün sarı olması" utanmaktan kinâyedir. Ya'ni, "Sahâbî içinden ettiği bu i'tirâzı hoş görmeyip, yine kalbinden hemân istiğfâra başladı ve o zamâna kadar Resûl-i Ekrem hazretlerinden gördüğü esrâr ve hikem kendisini îkāz etti ve sonunda utanmamak için derhal bu fikirden rücû' etti."

2883. Ashâb-ı nifakın dostluğunun uğursuzluğu, mü'mini onlar gibi çirkin ve âsî etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2883. Münafıkların dostluğunun uğursuzluğu, mümini onlar gibi çirkin ve isyankâr yaptı.

Yani "Mescit yapan münafıklar tarafına cüz'î bir meyil etmekteki uğursuzluk, o sahabînin iç dünyasını da o münafıklar gibi geçici olarak çirkin ve isyankâr bir hâle getiriverdi." Bu sebeple, müminlerin zalimlere ve inkârcılara cüz'î bir meyilleri bile caiz değildir. Çünkü kalbî meyil, insanın iç dünyası üzerinde çok etkilidir. Salih kişilere meyil iç dünyayı ıslah ettiği gibi, zalimlere ve kötü kişilere meyil de iç dünyayı bozar. Nasıl ki Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de وَلَا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَكُمُ النَّارُ (Hûd. 11/113) yani, "Zalimlere meyletmeyin; size ateş dokunur!" buyurur.

Ya'ni "Mescid yapan münafıklar tarafına cüz'î bir meyil etmekteki uğursuzluk, o sahâbînin bâtınını da o münafıklar gibi muvakkaten çirkin ve âsî bir hâle getiriverdi." Binâenaleyh, mü'minlerin zâlimlere ve ehl-i inkâra cüz'î bir meyilleri bile câiz değildir. Zîrâ meyl-i kalbî beşerin bâtını üzerinde pek müessirdir. Sulehâya meyil bâtını ıslâh ettiği gibi, zâlimlere ve fenâlara meyil dahi bâtını ifsâd eder. Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de وَلَا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَكُمُ النَّارُ (Hûd. 11/113) ya'ni, “Zâlimlere meyletmeyin; size ateş temâs eder!" buyurulur.

2884. Tekrar sızlanıp derdi ki: "Ey sırrı çok bilici, beni küfrân üzerinde musırr koyma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2884. Tekrar sızlanıp derdi ki: "Ey sırrı çok bilici, beni küfrân üzerinde ısrarcı kılma!"

Yani, sahabî bu itiraz fikrinden vazgeçip, tekrar sızlanarak yakarışında derdi ki: "Ey sırları çok bilen Allah'ım, beni bu itiraz fikri üzerinde ısrarcı olarak bırakma ve bu itirazı kalbimden kereminin kemâliyle gider!"

Ya'ni, sahâbî bu fikr-i i'tirâzından rücû' edip, tekrar sızlanarak münâcâtında der idi ki: "Ey esrârı çok bilen Allâh'ım, beni bu fikr-i i'tirâz üzerinde musırr olarak bırakma ve bu i'tirâzı kalbimden kemâl-i keremin ile izâle buyur!"

2885. "Gönül, gözün görmesi gibi elimde değildir; ve yoksa bu demde hışım ile gönlü yakardım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2885. "Gönül, gözün görmesi gibi elimde değildir; yoksa bu anda öfkeyle gönlü yakardım!"

Bakan bir göze eşyanın suretlerinden bir şeyin denk gelmemesi mümkün olmadığı gibi, beş duyu yoluyla kalbe düşüncelerin gelmemesi de imkânsızdır. İnsanın gözü ilk bakışta iyiye ve kötüye denk gelir. Bunu engellemek insanın elinde değildir. İnsanın iradesi ilk bakıştan sonra başlar. Örneğin göz, şeriatça bakılması haram olan bir yere isabet ettiği zaman insan ilk bakışta mazurdur. Fakat bu ilk bakıştan sonra devam eden bakışlarda mazur değildir. Çünkü bu bakışlar iradesiyle meydana gelen bakışlardır. Eğer isterse, o ilk bakışta gördüğü şeyden gözünü çevirebilirdi. Bunun gibi, beş duyu yoluyla insanın kalbine birtakım hatıralar ve fikirler hücum eder. Bu düşüncelerin gelmesini engellemek insanın elinde olmadığından mazurdur. Eğer kötü bir düşünce gelir ve insan onun yerleşmesini engellemez de sözle ve fiille ortaya koyarsa sorumlu olur. Bu şerefli beyitte, bu iradesizliğe işaret buyurulur. Yani "Gönlün bu özelliğini gidermek elimde değildir. Eğer elimde olsaydı bu kötü düşünceden dolayı öfkelenip onu yakardım" demek olur.

Bakan bir göze suver-i eşyâdan bir şeyin müsâdif olmaması mümkin olmadığı gibi, havâss-i hamse yolundan kalbe havâtır gelmemesi de imkânsızdır, İnsanın gözü ilk bakışta iyiye ve kötüye müsâdif olur. Bunu men' etmek insanın elinde değildir. İnsanın iradesi ilk nazardan sonra başlar. Meselâ göz, bakması şer'an haram olan bir yere isâbet ettiği vakit insan ilk nazarda ma'zûrdur. Fakat bu ilk nazardan sonra tevâlî eden nazarlarda ma'zûr değildir. Çünkü bu nazarlar irâdesi ile vâki' olan nazarlardır. Eğer isterse, o ilk nazarda gördüğü şeyden gözünü çevirebilirdi Bunun gibi, havâss-i hamse yolundan insanın kalbine birtakım hâtıralar ve fikirler hücum eder. Bu havâtırın vürûdunu men' etmek insanın elinde olmadığından ma'zûrdur. Eğer bir fenâ hâtıra gelir ve insan onun takarrurunu men' etmez de kavlen ve fiilen ızhâr ederse mes'ûl olur. Bu beyt-i şerîfte, bu irâdesizliğe işaret buyurulur. Ya'ni "Gönlün bu hâssasını izâle etmek elimde değildir. Eğer elimde olsa idi bu fenâ hâtıradan dolayı öfkelenip onu yakardım" demek olur.

2886. Bu düşünce içinde onu uyku kaptı; onların mescidi gübre dolu göründü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2886. Bu düşünce içinde onu uyku kaptı; onların mescidi gübre dolu göründü.

Sahâbî (Hz. Muhammed'in arkadaşı) bu düşünce ve münâcât (Allah'a yakarış) içinde dalmışken, ona uyku üstün geldi ve uyudu. Rüyasında, münafıkların mescidini gördü; o mescidin içi gübre ile dolu bir hâlde idi.

Sahâbî bu düşünce ve münâcât içinde müstağrak iken, ona uyku galebe etti ve uyudu. Rü'yâsında, münafıkların mescidini gördü; o mescidin içi gübre ile dolu bir halde idi.

2887. Onun taşları pislik içinde, harab yer; taşlardan kara duman fışkırır idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2887. Onun taşları pislik içinde, harabe yer; taşlardan kara duman fışkırır idi.

2888. Duman onun boğazına gitti ve onun boğazını hasta etti. Acı dumanın korkusundan uykudan sıçradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2888. Duman onun boğazına gitti ve onun boğazını hasta etti. Acı dumanın korkusundan uykudan sıçradı.

2889. Derhal yüz üstü düştü ve ağladı. Dedi ki: "Ey Huda, bunlar münkirlik alâmetidir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2889. Derhal yüz üstü düştü ve ağladı. Dedi ki: "Ey Huda, bunlar inkârcılık alâmetidir!"

O sahâbî uykudan uyanmasıyla beraber hemen secdeye kapandı ve ağlayarak dedi ki: "Yâ Rab, benim rüyada gördüğüm mescidin bu kirli hâli, bu mescidi yapanların inkârcılıklarının alâmetidir!"

O sahâbî uykudan uyanmasıyla beraber hemen secdeye kapandı ve ağlayarak dedi ki: "Yâ Rab, benim rü'yâda gördüğüm mescidin bu mülevves hâli bu mescidi yapanların münkirliklerinin alâmetidir!"

2890. Böyle yumuşaklıktan öfke daha iyidir. Zîrâ beni îmânın nurundan [2899] ayırır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2890. Böyle yumuşaklıktan öfke daha iyidir. Çünkü beni imanın nurundan [2899] ayırır.

"Hilm" (حلم) yumuşaklık; ve "hilm" (حلم) hışım, gazap ve intikam almak anlamındadır. Yani, "Benim o münafıklara karşı uygulanmasının uygun olacağını zannettiğim yumuşak muameleden, gazap ve öfke ile muamele uygulamak daha hayırlıdır. Çünkü onlara karşı olan yumuşak muamele, beni imanın nurundan uzaklaştırır!"

"Hilm" (حلم) yumuşaklık; ve "hilm" (حلم) hışım ve gazab ve intikâm almak ma'nâsınadır. Ya'ni, "Benim o münafıklara karşı icrâsı münasib olacağını zannettiğim muâmele-i halîmâneden gazab ve öfke ile muâmele icrâsı daha hayırlıdır. Zîrâ onlara karşı olan muâmele-i halîmâne, beni îmânın nûrundan uzaklaştırır!"

2891. Eğer ehl-i mecâzın dahi sa'yini tefahhus etsen, soğan gibi kat kat kokmuş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2891. Eğer mecaz ehlinin de çabasını araştırsan, soğan gibi kat kat kokmuş olur.

"Mecaz ehli"nden kasıt, dünya ehlidir. Çünkü onlar da işlerinde nefsanî sıfatlarının etkisiyle yalan ve hileden kaçınmazlar. Bu sebeple onların çabaları da soğan katmanları gibi kat kat kokmuş hilelere ve aldatmacalara dayanır.

"Ehl-i mecâz"dan murâd, ehl-i dünyâdır. Zîrâ onlar dahi muamelelerinde sıfât-ı nefsâniyyeleri te'sîri ile kizb ve tezvîrden ictinâb etmezler. Binâenaleyh onların sa'yleri de soğan tabakaları gibi kat kat kokmuş tezvîr ve hîlelere müsteniddir.

2892. Her biri birbirinden daha içsizdir; sâdıklarınki birbirinden daha hoştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2892. Her biri birbirinden daha içsizdir; sadıklarınki birbirinden daha hoştur.

O mecaz ehlinin her biri diğerinden daha içsizdir. Bu sebeple muamelelerine güvenilmez. Sadıkların çabası ve muamelesi ise birbirinden daha hoş ve latiftir.

O ehl-i mecâzın her birisi diğerinden daha koftur. Binâenaleyh muamelelerine i'timâd olunmaz. Sâdıkların sa'yi ve muâmelesi ise birbirinden daha hoş ve latîftir.

2893. O kavim, ehl-i Kuba mescidinin hedmi için, libasları üzerine yüz kemer bağladılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2893. O kavim, Kuba mescidi ehlini yıkmak için, elbiseleri üzerine yüz kemer bağladılar.

O hasetçi ve hile ile aldatmaya dayanarak Mescid-i Dırâr'ı yapan münafıklar, takva ve ihlas esasları üzerine Kuba ehlinin yaptıkları mescidi yıkmak için hazırlandılar, "Ber kabâ kemer besten" (elbise üzerine kemer bağlamak), hizmete hazırlanmaktan kinayedir.

O hasedci ve hîle ve tezvîre müsteniden Mescid-i Dırâr'ı yapan münafıklar, takvâ ve ihlâs esasları üzerine ehl-i Kubâ'nın yaptıkları mescidi yıkmak için hazırlandılar, "Ber kabâ kemer besten", hizmete hazırlanmaktan kinâyedir.

2894. Nitekim ashâb-ı Fil Habeş'te bir Ka'be yaptılar; Hak ona ateş vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2894. Nasıl ki Fil Ashabı Habeş'te bir Kâbe yaptılar; Yüce Allah ona ateş gönderdi.

Nasıl ki Yemen hükümdarı Ebrehe, Kâbetullah'ı ortadan kaldırmak için, Habeş tarafında bir Kâbe yaptırdı ve Kâbe-i Muazzama üzerine filler ve askerlerle yürüdü. Sonunda Yüce Allah o yaptıkları yalancı Kâbe'ye bir ateş musallat edip yaktı.

Nitekim Yemen hükümdârı Ebrehe, Ka'betullah'ı ibtâl için, Habeş cihetinde bir Ka'be yaptılar ve Ka'be-i Muazzama üzerine filler ve askerler ile yürüdüler. Nihayet Hak Teâlâ o yaptıkları yalancı Kâ'be'ye bir ateş musallat edip yaktı

2895. İntikamdan dolayı Ka'be'ye kasd ettiler. Onların hali nasıl oldu? Ke-lâm'dan oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2895. İntikamdan dolayı Kâbe'ye kastettiler. Onların hâli nasıl oldu? Kelâm'dan oku!

Ebrehe, askeriyle beraber intikam niyetiyle Kâbetullah'a (Allah'ın Evi olan Kâbe'ye) kötü niyetle yöneldi. Onların ne hâle geldiklerini Yüce Kelâm'da "Elem tere keyfe" (Fil, 105/1) şerefli sûresinde oku. Nasıl ki bu Fil vakası, tefsir kitaplarında ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

Ebrehe askeriyle beraber intikam niyeti ile Ka'betullah'a sû-i kasd etti. Onların ne hâle geldiklerini Kelâm-ı İlâhîde "Elem tere keyfe" (Fil, 105/1) sûre-i şerîfesinde oku. Nitekim bu vak'a-i Fil, tefsîr kitaplarında mufassalen beyân olunmuştur.

2896. Dînin kara yüzlülerine muhakkak hîle ve mekr ve inadın gayri alet yoktur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2896. Dinin kara yüzlülerine muhakkak hile, mekr (gizli yönlendirme) ve inattan başka alet yoktur!

"Cihîz", "cihâz" kelimesinin imâle edilmiş hâlidir. Sebepler ve aletler anlamındadır. "Dinin kara yüzlüleri"nden maksat, inkârcılar ve münafıklardır. Ve bunların işleri, din ehline karşı düşmanlık, aldatma, hile ve desisedir.

“Cihîz”, “cihâz” kelimesinin imâle olunmuşudur. Esbâb ve âlât ma'nâsınadır. “Dînin kara yüzlüleri”nden murâd, münkirler ve münafıklardır. Ve bunların işleri, ehl-i dîne karşı husûmet ve tezvîr ve hîle ve desîsedir.

2897. Her sahâbî o mescidden açık vakıa gördü; nihayet onun sırrı onlara yakîn oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2897. Her sahabî o mescitten açık bir olay gördü; nihayet onun sırrı onlara kesin bilgi oldu.

Yani, Resûl-i Ekrem hazretleri ile münafıklar arasında o mescit meselesinden dolayı meydana gelen muhalefetten ashâb-ı kirâm (Peygamber'in arkadaşları) hayrette kalmışlardı. Çünkü meselenin iç yüzü onlara meçhul idi. Bunun üzerine ashâb-ı kirâmdan her biri o Mescid-i Dırâr (zarar veren mescit) hakkında açık bir şekilde rüyalar gördüler ve nihayet bu gördükleri rüyalar sebebiyle o Mescid-i Dırâr'ın iç yüzü onlara da açığa çıktı ve Peygamber'in muhalefeti hakkında onlara da kesin bilgi oluştu.

Ya'ni, Resûl-i Ekrem hazretleriyle münafıklar arasında o mescid mes'elesinden dolayı vâki' olan muhalefetten ashâb-ı kirâm hayrette kalmışlar idi. Çünkü mes'elenin iç yüzü onlara meçhûl idi. Bunun üzerine ashâb-ı kirâm- dan her birisi o Mescid-i Dırâr hakkında açık sûrette rü'yalar gördüler ve nihâyet bu gördükleri rü'yâlar sebebiyle o Mescid-i Dırâr'ın iç yüzü onlara da münkeşif oldu ve muhalefet-i Nebevî hakkında onlara da yakîn hâsıl oldu.

2898. Eğer vakıaları bir bir açık söylesem, imdi ehl-i şekk üzerine safâ yakîn olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2898. Eğer olayları bir bir açıkça söylesem, şimdi şüphe ehli üzerine saf kesin bilgi hâsıl olur!

Bu olaylar hakkında değerli şârihler (şerh edenler) çeşitli görüşler belirtmişlerdir. Bazıları, "Bu beyitteki olaylar da Mescid-i Dırâr hakkındadır" demiş; bazıları da, "Resûl-i Ekrem Efendimizin dünya âlemine veda etmelerinden sonra değerli sahâbe arasında ortaya çıkacak anlaşmazlıklara dairdir" demiş. Hintli şârihlerden Bahru'l-Ulûm hazretleri de, "Genel olarak sahâbe-i kirâmın olayları ve çeşitli keşifleridir" demiştir. Fakire bu son görüş daha uygun gelmiştir. Bu durumda anlamın özeti şöyle olur: "Sahâbe-i kirâm hazretlerinin herhangi bir husus hakkındaki olaylarını ve keşiflerini ayrıntılı olarak birer birer açıklayacak olsam, "yakîn" dediğimiz anlam saf olarak ortaya çıkar ve şüphe ehlinin şüphesi de geçersiz olur. Çünkü kesin bilgi ortaya çıktığı zaman şüphe ortadan kalkar ve geçersiz olur." Aşağıdaki beyitler bu anlamı doğrular.

Bu vâkıât hakkında şurrâh-ı kirâm muhtelif mütâlaâtta bulunmuşlardır. Ba'zıları "Bu beyitteki vâkıât dahi Mescid-i Dırâr hakkındadır" demiş; ve ba'zıları, "Resûl-i Ekrem Efendimizin âlem-i dünyâya vedâ' buyurduklarından sonra ashâb-ı kirâm arasında zuhûr edecek ihtilafâta dâirdir" demiş. Ve Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri dahi, "Suret-i umûmiyyede ashâb-ı kirâmın vâkıât ve küşûf-ı muhtelifeleridir" demiştir. Fakîre bu son mütâlaa daha muvâfık gelmiştir. Bu sûrette hülâsa-i ma'nâ şöyle olur: "Ashab-ı kirâm hazerâtının herhangi bir husûs hakkındaki vâkıât ve keşiflerini tafsîlen birer birer beyân edecek olsam, "yakîn" dediğimiz ma'nâ sâf olarak zâhir olur ve ehl-i şekkin şekki dahi bâtıl olur. Zîrâ yakîn zâhir olduğu vakit şekk zâil ve bâtıl olur." Atîdeki beyitler bu ma'nâyı te'yîd eder.

2899. Fakat onların sırlarının keşfinden korkarım. Nâzenîndirler ve onlara naz yakışır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2899. Fakat onların sırlarının açığa çıkmasından korkarım. Nazenindirler ve onlara naz yakışır.

Fakat onların yaşadıkları olaylar ve keşifleri onların sırları olduğundan, ben onların sırlarını böyle tek tek ayrıntılı bir şekilde genel bakışlara sunup açığa çıkarmaktan korkarım. Çünkü yüce sahabeler, Peygamberler Sultanı Efendimizin iksir gibi bakışlarında terbiye görmüş ve yetişmiş olduklarından, nazenindirler ve bu şerefe nail olmaktan dolayı naz etmek de onlara yakışır.

Fakat onların vâkıâtı ve keşfleri onların sırları olduğundan, ben onların sırlarını böyle birer birer tafsîlen enzâr-ı âmmeye koyup ızhâr etmekten korkarım. Çünkü ashâb-ı kirâm, Sultân-ı Enbiyâ Efendimizin nazar-ı iksîrlerinde terbiye görmüş ve yetişmiş olduklarından, nâzenîndirler ve bu şerefe nâiliyyetten dolayı nâz etmek de onlara yakışır.

2900. Şer'i taklīdsiz kabûl etmişlerdir; o nakdi miheksiz tutmuşlardır. [2909]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2900. Şeriatı taklitsiz kabul etmişlerdir; o parayı mihenk taşına vurmadan almışlardır. [2909]

Ashâb-ı kirâm hazretleri keşif sahibi olduklarından, şeriat hükümlerinin sırları kendilerine açılmış ve bu hükümleri taklitsiz olarak kabul etmişlerdir. Ve dünya ve ahiret hayatı için halis bir para olan bu şerefli ilmi, mihenk taşı mesabesinde olan akli muhakemelerine tabi tutmaksızın kabul ve icra etmişler ve "Bu niçin böyle oluyor?" diye soru sormaya gerek görmemişlerdir. Çünkü bir kimseye bir şeyin sırrı ve hikmeti açılırsa, artık soru sormaya ve muhakemeye gerek kalmaz. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabi hazretleri Tedbîrât-ı İlâhiyye kitabında, "Sabah namazı farzının niçin iki ve akşam namazı farzının niçin üç rek'at olduğuna dair ashâb-ı kirâmın Risâletpenâh Efendimize soru sorduklarını işitmedik" buyururlar.

Ashâb-ı kirâm hazerâtı sâhib-i keşf olduklarından, ahkâm-ı şer'iyyenin esrârı kendilerine münkeşif olmuş ve bu ahkâmı taklîdsiz olarak kabûl etmişlerdir. Ve hayât-ı dünyeviyye ve uhreviyye için bir nakd-i hâlis olan bu ilm-i şerîfi mihek mesâbesinde olan muhâkemât-ı akliyyelerine tâbi' tutmaksızın kabûl ve icrâ etmişler ve "Bu niçin böyle oluyor?" diye suâle hâcet görmemişlerdir. Zîrâ bir kimseye bir şeyin sırrı ve hikmeti münkeşif olursa, artık suâle ve muhâkemeye hâcet kalmaz. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabi hazretleri Tedbîrât-ı İlâhiyye kitabında, "Sabah namazı farzının niçin iki ve akşam namazı farzının niçin üç rek'at olduğuna dair ashâb-ı kirâmın Risâletpenâh Efendimize suâl sorduklarını işitmedik" buyururlar.

2901. Mâdemki Kur'ân'ın hikmeti mü'minin gāibidir, her bir kimse kendi gāibi üzerine mûkindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2901. Mademki Kur'ân'ın hikmeti müminin kaybolmuş malıdır, her bir kimse kendi kaybolmuş malına inanır.

"Kur'ân'ın hikmeti"nden kasıt, Hakk'ın bilgisi ve birliğidir. Yani, vahdet-i vücud sırrı (varlığın birliği) ve buna ilişkin ilahi bilgiler, yoğunluk ve çokluk âleminin hükümlerine dalmış olan müminin kaybolmuş saydığı bir şeydir. Çünkü bir mümin, nereden ve ne için geldiğini, nereye gideceğini ve ne için gideceğini, gerek kendisinin gerekse çevresindeki eşyanın mahiyetlerinin neden ibaret olduğunu doğası ve yatkınlığı gereği düşünür ve bu bilinmezliklerin zevken açığa çıkmasına kadar sıkıntıları dinmez ve hakikati aramaktan geri kalmaz. İşte bu hikmetler ve hakikatler müminin kaybolmuş saydığı şeydir. Ve hiç şüphe yoktur ki, herkes kaybolmuş saydığı şeyin ne olduğunu kesin olarak bilir. Yani bulduğu zaman, "işte bu benim kaybolmuş malımdır" diye hükmeder; "Bu benim midir?" diye kimseye sormaz. Fakat inkârcılar ve dinsizler böyle değildir. Çünkü onların doğası ve yatkınlıkları ezelî bir perde içinde olduğundan, bu çokluk ve yoğunluk âleminin zevklerine ve hazlarına kanaat etmişler ve başlangıç ve sonlarının (varoluş gayelerinin) kaygısını asla duymamışlardır. Ve onlara nasihatlerle bunları duyurmak da mümkün değildir. Çünkü Kur'ân'ın hikmeti onların kaybolmuş saydığı şey değildir ki arasınlar!

"Hikmet-i Kur'ân"dan murâd, Hakk'ın ma'rifeti ve vahdâniyyetidir. Ya'ni, sırr-ı vahdet-i vücûd ve buna müteallik olan maârif-i ilâhiyye, âlem-i kesâfet ve keserât ahkâmına dalmış olan mü'minin gāib ettiği bir şeydir. Zîrâ bir mü'min nereden ve ne için geldiğini ve nereye gideceğini ve ne için gidece-ğini ve gerek kendisinin ve gerek muhîtindeki eşyânın mâhiyyâtı neden ibâ-ret olduğunu tab'an ve isti'dâden düşünür ve bu meçhûlâtın zevkan inkişâ-fına kadar ıztırâbâtı sakin olmaz ve taharrî-i hakikattan geri kalmaz. İşte bu hikem ve hakāyık mü'minin gāib ettiği şeydir. Ve hiç şübhe yoktur ki, her-kes gāib ettiği şeyin ne olduğunu yakînen bilir. Ya'ni bulduğu vakit, "işte bu benim gäib ettiğim şeydir" diye hükmeder; "Bu benim midir?" diye kimseye sormaz. Fakat münkirler ve dinsizler böyle değildir. Zîrâ onların tab' ve is-ti'dâdları hicâb-ı ezelî içinde olduğundan, bu âlem-i keserât ve kesâfetin ez-vâkına ve huzûzâtına kanâat etmişler ve mebde' ve maâdlerinin gamını aslâ duymamışlardır. Ve onlara nasâyih ile bunları duyurmak da kābil değildir. Çünkü hikmet-i Kur'ân onların gāib ettiği şey değildir ki arasınlar!

## O şahsın kıssasıdır ki, kendisinin zâyi' devesini arardı ve sorardı

2902. Bir deveyi gaib ettin ve acele onu aradın; bulduğun vakit o senin oldu-ğunu niçin bilmezsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2902. Bir deveyi kaybettin ve acele onu aradın; bulduğun zaman onun senin olduğunu niçin bilmezsin?

"Deve"den maksat, Kur'an'ın hikmetidir. Deve bir kimsenin yükünü ve kendisini istenilen yere götürmek için bir araç olduğu gibi; Kur'an'ın hikmeti de insanı varacağı ve döneceği yer olan Hakk'a ulaştıracak bir araçtır. Ve insan bu hikmet devesini nefsanî arızalar (nefse ait geçici durumlar) sebebiyle bu yoğunluk âleminde kaybetmiştir. Ne zaman ki Kur'an'a muhatap oldun, o kaybettiğin hikmet devesini buldun. Şimdi ey mümin, bu devenin senin için olduğunu nasıl olur da bilemezsin?

"Deve"den murâd, hikmet-i Kur'ân'dır. Deve bir kimsenin yükünü ve kendisini menzil-i maksûda götürmek için vâsıta olduğu gibi; hikmet-i Kur'ân dahi insanı merci'i ve masîri olan Hakk'a îsâl edecek vâsıtadır. Ve insan bu hikmet devesini avârız-ı nefsâniyye sebebiyle bu âlem-i kesâfette gāib etmiştir. Vaktâki Kur'ân'a muhatab oldun, o gāib ettiğin hikmet devesini buldun. İmdi ey mü'min, bu deve senin için olduğunu nasıl olur da bilemezsin?

2903. Gāib ne olur? Bir nâkayı gāib etmişsin. Senin elinden kaçmıştır, perde içindesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2903. Kaybolan ne olur? Bir dişi deveyi kaybetmişsin. Senin elinden kaçmıştır, perde içindesin!

O kaybolan deve de nasıl bir devedir? Dişi devedir. Yani süt veren dişi deveyi kaybetmişsin. Sen kesret (çokluk) perdeleri ve nefsin yoğunluğu içinde olduğun halde, o ilim sütünü verip ruhunu besleyen hikmet dişi devesi senin elinden kaçmıştır; farkında değilsin!

O gāib deve de nasıl bir devedir? Nâkadır. Ya'ni süt veren dişi deveyi gāib etmişsin. Sen perde-i keserât ve kesâfet-i nefsâniyye içinde olduğun halde, o ilim sütünü verip rûhunu besleyen hikmet nâkası senin elinden kaçmıştır; farkında değilsin!

2904. Kervan yükletmeğe gelmiş; senin deven ortadan gāib olmuştur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2904. Kervan yüklemeye gelmiş; senin deven ortadan kaybolmuştur!

"Kervan"dan maksat, Hakk Yolcularıdır. Yani, "Hakk Yolcuları hikmet develerine binip, sâlih amellerini de yükleterek, amaçladıkları menzil olan Hakk'a yönelmişlerdir. Senin bineceğin ilâhî hikmetler ve bilgiler devesi ortadan kaybolmuştur!"

"Kervan"dan murâd, ehl-i sülüktür. Ya'ni, "Ehl-i sülük hikmet nâkalarına binip, a'mâl-i sâlihalarını da yükleterek, menzil-i maksûdları olan Hakk'a teveccüh etmişlerdir. Senin bineceğin hikem ve maârif-i ilâhiyye devesi ortadan gāib olmuştur!"

2905. Dudağı kuru olarak o tarafa bu tarafa koşuyorsun. Kervan uzak gitti ve gece yakındır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2905. Dudağı kuru olarak o tarafa bu tarafa koşuyorsun. Kervan uzak gitti ve gece yakındır!

Sen ise, vuslat (Allah'a ulaşma) aracı olan hakikatlere ve ilahî bilgilere susamış ve dudağı kurumuş olarak, "Nerededir?!" diye, ilim ehli zannettiğin kimselerden şuna buna başvurup duruyorsun. İlahi bilgilerde ilerleyen Hakk Yolcuları senden uzaklaştılar. Gece hükmünde olan dünya ömrü de sonuna yaklaşmak üzeredir.

Sen ise vâsıta-i vuslat olan hakāyık ve maârife susamış ve dudağı kurumuş olarak, "Nerededir?!" diye, ehl-i ilim zannettiğin kimselerden şuna buna müracaat edip duruyorsun. Maârif-i ilâhiyyede terakkî eden sâlikler senden uzaklaştılar. Gece mesâbesinde olan ömr-i dünyevî dahi sonuna yaklaşmak üzeredir.

2906. Yük yer üstünde kalmış, yolda korku var; sen deve arkasında dolaşmakla koşucu olmuşsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2906. Yük yer üstünde kalmış, yolda korku var; sen deve arkasında dolaşmakla koşucu olmuşsun!

Senin zahirî hayatındaki kazanımların (müktesebât) nakledilmeye muhtaç bir hâldedir. Yükseliş yolculuğunda (sefer-i urûc) korkulu geçitler (mevtınlar) vardır. Sen ise hâlâ ilâhî hakikatleri ve bilgileri (maârif-i ilâhiyye) anlayacağım diye koşup duruyorsun!

Hayât-ı sûriyyendeki müktesebâtın muhtâc-ı nakil bir haldedir. Sefer-i urûcda korkulu mevtınlar vardır. Sen ise hâlâ hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi anlayacağım diye koşup duruyorsun!

2907. Böyle diye ki: "Ey müslümanlar, sabahleyin bir ahırdan sıçramış bir deveyi kim görmüştür?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2907. Şöyle de ki: "Ey Müslümanlar, sabahleyin bir ahırdan sıçramış bir deveyi kim görmüştür?"

Rastladıklarına diyorsun ki: "Ey Müslümanlar, zuhur sabahında, yani insân-ı kâmil ahırından fırlamış olan hikmetler ve marifetler devesini gören var mı?"

Rast geldiklerine diyorsun ki: "Ey müslümanlar, sabâh-ı zuhûrda bir kenz-i mahfi, ya'ni insân-ı kâmil ahırından fırlamış olan hikem ve maârif devesini gören var mı?"

2908. "Her kim devemden nişan söylerse, bu kadar kuruş müjdelik veririm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2908. "Her kim devemden nişan söylerse, bu kadar kuruş müjdelik veririm!"

"Her kim bana benim yatkınlığıma uygun olan ilahi hakikatlerden bir işaret ve nişan söylerse, ona müjdelik veririm."

"Her kim bana benim isti'dâdıma münasib olan hakāyık-ı ilâhiyyeden bir remz ve nişân söylerse, ona müjdelik veririm."

2909. Tekrar her bir kimseden nişan ararsın; her bir hass bundan dolayı sana istihzâ ile güler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2909. Tekrar her bir kimseden nişan ararsın; her bir has bundan dolayı sana istihzâ ile güler.

Ey hakikat talep eden kişi, her ârif zannettiğin kimseden işaret ararsın! Fakat hakikatin cahili olduğu hâlde âriflik taslayan her bir kimse senin bu soruşturmandan dolayı alaycı bir gülüşle der

Ey tâlib-i hakikat, her ârif zannettiğin kimseden nişân ararsın! Fakat hakîkatin câhili olduğu halde âriflik taslayan her bir kimse senin bu soruşturmandan dolayı bir hande-i istihzâ ile der

2910. Ki: "Bir deve gördük, kırmızı bir deve; bu tarafa, o alef tarafına gidi-[2919] yordu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2910. Ki: "Bir deve gördük, kırmızı bir deve; bu tarafa, o alef tarafına gidiyordu."

Yani, kendi zannî ve tahmînî olan bilgilerinden bahsetmeye başlar. Kimi şöyle ve kimi böyledir, der. Nasıl ki ilerideki beyitlerde işaret buyurulur.

Ya'ni, kendi zannî ve tahmînî olan ma'lûmâtından bahsetmeğe başlar. Kimi şöyle ve kimi böyledir, der. Nitekim atîdeki beyitlerde işâret buyurulur.

2911. O biri der ki: "Kulağı kesilmiş idi." Ve o diğeri der ki: "Onun çulu nakışlı idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2911. O biri der ki: "Kulağı kesilmişti." Ve o diğeri der ki: "Onun çulu nakışlıydı."

2912. O biri der ki: "Deve bir gözlü idi." Ve o diğeri der ki: "Uyuzluktan tüysüz idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2912. O biri der ki: "Deve tek gözlü idi." Ve o diğeri der ki: "Uyuzluktan tüysüz idi."

2913. Her bir hass, müjdelik için yüz nişanı abes cihetinden beyan etmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2913. Her bir kişi, müjdelik için yüz nişanı boş yere açıklamışlardır.

Bilgileri ve mezhepleri çıkarımlara, zan ve tahmine dayanan her bir kimse, seni müjdelik olarak kendisine bağlamak için boş ve faydasız bir şekilde türlü türlü fikirler ve düşünceler açıklamışlardır.

İlimleri ve mezhebleri istidlâlâta ve zan ve tahmîne müstenid olan her bir kimse, seni müjdelik olarak kendisine bend etmek için abes ve beyhûde olarak türlü türlü fikirler ve mütâlaalar beyân etmişlerdir.

## Mezâhib-i muhtelife arasında mütereddid olması ve dışarıya çıkması ve mahall-i halâs bulması

2914. Öyle ki, her bir kimse ma'rifet cihetinden, gayba mensub olan mevsûfa sıfat yapa.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2914. Öyle ki, her bir kimse marifet yönünden, gayba ait olan nitelenene sıfat yapsın.

Şöyle bilinsin ki, her bir mezhep sahibi, Hakk'ı bilme yönünden, görüşlerinden gizli olan nitelenenlerini tanımlarlar. Bâtıl mezheplerin sahipleri çoktur. Fakat cenâb-ı Pîr (a.s.) sonraki beyitlerde, Hak ile bâtılın birbirine karışmış olduğu dört sınıfın zikri ile yetinmiştir. Bunlardan birincisi, Hakk'ın varlığını kabul eden filozofların mezhebidir. Onların mezheplerinin ayrıntısı uzundur. Özeti şudur ki: "Yüce Allah zâtı gereği zorunlu kılıcıdır ve eşya O'nun zâtî gereklerindendir ve illetler zincirinin başı Hakk'ın zâtıdır. Bunun için O 'ilk illet'tir derler." İkincisi, bahsi geçenlerden yani Mutezile ehlinden olan kelâmcılar topluluğu olup, onlara itiraz ederek derler ki: "Sizin bu tanımınıza göre ilahi varlığın kayıtlı olması gerekir. Halbuki o varlık mutlaktır. Ve aynı şekilde irade sahibi ve seçici olmaması icap eder. Halbuki Hak dilediğini işler ve dilediği şeye hükmeder. Ve O'nun iradesi, zât üzerine fazla olan sıfat değil, O'nun zâtının aynısıdır." Üçüncüsü, bahsi geçenlerden Ehl-i Sünnet'ten olan kelâmcılar kısmı olup, bunlar da hem filozoflara ve hem de Mutezile ehlinden olan kelâmcılara itiraz ederek derler ki: "Hakikat ne senin dediğin ve ne de senin dediğin gibidir. Aksine Hak, zât üzerine fazla olan ve ilim ve kudrete aykırı bulunan iradesi ile irade sahibidir." Ve dördüncü topluluk dahi, hepsine itiraz edip: "Bu kadar dedikoduya lüzum yoktur. İlim ve marifet gurur sermayesidir. Maksat olan, nefsin riyâzât ve mücâhedât ile terbiye ve temizlenmesidir" derler ve marifetten nasipsiz olarak riyâzet çekerler ve riyakârca can çekişirler.

Öyle ma'lûm olsun ki, her bir mezheb erbâbı ma'rifet-i Hak cihetinden, nazarlarından gäib olan mevsûflarını tavsîf ederler. Mezâhib-i bâtıle erbâbı çoktur. Fakat cenâb-ı Pîr atîdeki beyitlerde, Hak ile bâtıl yekdiğerine memzûc olan dört sınıfın zikri ile iktifâ buyurmuşlardır. Bunlardan birincisi, vücûd-1 Hakk'ı kabûl eden feylesofların mezhebidir. Onların mezheblerinin tafsili uzundur. Hülâsası budur ki: "Hak Teâlâ mûcib bizzâttır ve eşyâ O'nun levâzım-ı zâtiyyesindendir ve silsile-i illet zât-ı Hak'tır. Bunun için O "illet-i ûlâ"dır derler. İkincisi bâhisînden ya'-nî ehl-i İ'tizâl'den olan mütekellimîn tâifesi olup, onlara i'tirâz ederek derler ki: "Sizin bu ta'rîfinize göre vücûd-ı ilâhî mukayyed olmak lâzım gelir. Halbuki o vücûd mutlaktır. Ve kezâ mürîd ve muhtâr olmamak îcâb eder. Halbuki Hak dilediğini işler ve dilediği şeye hükmeder. Ve O'nun irâdesi, zât üzerine zâid olan sıfat değil, O'nun zâtının ay- nıdır." Üçüncüsü, bâhisînin Ehl-i Sünnetten olan mütekellimîn kısmı olup, bunlar da hem feylesoflara ve hem de ehl-i İ'tizâl'den olan mütekellimlere i'tirâzen derler ki: "Hakîkat ne senin dediğin ve ne de senin dediğin gibidir. Belki Hak, zât üzerine zâid olan ve ilim ve kudrete mugāyir bulunan irâdesi ile müriddir." Ve dördüncü tâife dahi, hepsine i'tiraz edip: "Bu kadar dedikoduya lüzûm yoktur. İlim ve ma'rifet sermâye-i gurûrdur. Maksûd olan, nefsin riyâzât ve mücâhedât ile terbiye ve tezkiyesidir" derler ve ma'rifetten bîbehre olarak riyâzet-keş olurlur ve riyâkârâne can çekişirler.

2915. Felsefî başka nevi'den şerh edip, bâhisî de onun sözünü cerh etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2915. Felsefî başka bir türden açıklayıp, tartışmacısı da onun sözünü çürüttü.

Yukarıda açıklandığı üzere, "tartışmacısı"ndan kasıt, Mutezile ehlinden olan kelâmcılar sınıfıdır.

Yukarıda îzâh edildiği üzere, “bâhisî"den murâd, ehl-i İ'tizâl'den olan mütekellimîn sınıfıdır.

2916. Ve o diğeri her ikisine ta'ne vurur; ve o diğeri riyâ cihetinden can çekişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2916. Ve o diğeri her ikisine kusur bulur; ve o diğeri riyâ (gösteriş) yönünden can çekişir.

Birinci mısra, Ehl-i Sünnet'ten olan kelâmcılar sınıfına; ve ikinci mısra, marifetsiz (ilâhî bilgiye sahip olmadan) riyâzet (nefsî perhizler) çekenlere işarettir.

Birinci mısrâ' Ehl-i Sünnet'ten olan mütekellimîn sınıfına; ve ikinci mısrâ' bila-ma'rifet riyâzet-keş olanlara işarettir.

2917. Bunu hakikat bil, bunun hepsi hakikat değildirler. Bu cemaat külliyen dalâlette de değildirler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2917. Bunu hakikat bil, bunun hepsi hakikat değildirler. Bu topluluk tamamen sapıklıkta da değildirler!

Ey hakikat arayan, bunu da hakikat bil ki, bu zikrettiğimiz grubun mezhepleri tamamen doğru değildir. Ve bu gruplar bütünüyle sapıklıkta da değildirler. Bunların mezheplerinin hangi noktalarda hakikati isabet ettiklerini ve hangi noktalarda hakikatten uzaklaştıklarını burada incelemek ve tartışmak uzundur. Hak olan hakikatler ve bilgiler, bu Mesnevî-i Şerif'in her tarafında bolca beyan buyrulmuştur.

Ey tâlib-i hakikat, bunu da hakikat bil ki, bu zikrettiğimiz tâifenin mezhebleri tamâmiyle doğru değildir. Ve bu tâifeler kâmilen dalâlette de değildirler. Bunların mezheblerinin hangi noktalarda hakka isabet etmiş ve hangi noktalarda haktan uzaklaşmış olduklarını burada tedkîk ve münakaşa etmek uzundur. Hak olan hakāyık ve maârif, bu Mesnevî-i Şerifin her tarafında mebzûlen beyân buyurulmuştur.

2918. Zîra bir batıl haksız zâil gelmez. Ahmak kalpı altın kokusuyla satın aldı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2918. Çünkü bir batıl, haksız ve yok edici olarak gelmez. Ahmak, kalpazan altını kokusuyla satın aldı!

Bu mezheplere hak ile batılın karışmasındaki hikmet şudur ki, bir batıl ancak hak ile karışırsa rağbet görür. Çünkü birtakım kimseler hak tarafını görüp aldanırlar ve hepsini de haktır diye kabul ederler. Nasıl ki ahmak olan kimseler, sahte altını, onun üzerinde altın adı ve kokusu olduğu için değiştirirler.

Bu mezâhibe hak ile bâtılın karışmasındaki hikmet budur ki, bir bâtıl ancak hak ile memzûc olursa revaç bulur. Zîrâ birtakım kimseler hak cihetini görüp aldanırlar ve hepsini de haktır diye kabûl ederler. Nitekim ahmak olan kimseler, kalp olan altını, onun üzerinde altın adı ve kokusu olduğu için mübâdele ederler.

2919. Eğer cihanda nakd-i râyic olmasa idi, kalpları harc etmek ne vakit mümkin olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2919. Eğer dünyada geçerli para olmasaydı, kalp paraları harcamak ne zaman mümkün olurdu?

Dünyada hâlis geçerli para olmasaydı, kalp paraları harcamak mümkün olmazdı. Kalp paralar ancak sağlam paralara karışmış olduğu hâlde kullanılır.

Cihanda hâlis geçer akçe olmasa idi, kalp paraları harc etmek mümkin olmazdı. Kalp paralar ancak sağ paralara karışmış olduğu halde sürülür.

2920. Doğru olmadıkça ne vakit yalan olur? O yalan, parlaklığı doğrudan alır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2920. Doğru olmadıkça ne zaman yalan olur? O yalan, parlaklığını doğrudan alır.

Doğrunun varlığı olmasa, yalan rağbet görür müydü? O yalan rağbeti ve parlaklığı, doğrunun varlığından ve isminden alır.

Doğrunun vücûdu olmasa, yalan revaç bulur mu idi? O yalan revâcı ve parlaklığı, doğrunun vücûdundan ve isminden alır.

2921. Eğriyi doğru ümîdi üzere satın alırlar. Zehir bir şekerin içine gider, ondan sonra yerler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2921. Eğriyi doğru ümidi üzere satın alırlar. Zehir bir şekerin içine gider, ondan sonra yerler!

Eğriyi, doğrudur ümidi ve kanaati ile kabul ederler. Nasıl ki, acı ve zehir gibi olan bir ilacı, şeker karıştırdıktan sonra yerler ve içerler.

Eğriyi, doğrudur ümîdi ve kanâati ile kabûl ederler. Nitekim, acı ve zehir gibi olan bir ilacı, şeker karıştırdıktan sonra yerler ve içerler.

2922. Eğer ta'mı sevimli buğday olmasa, arpa satıcı buğday göstericiliği ne götürür?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2922. Eğer tadı sevimli buğday olmasa, arpa satıcısı buğday göstericiliği neye yarar?

Tadı ve lezzeti sevimli ve hoş olan buğdayın varlığı olmasaydı, arpa satıcısı, o arpayı buğday göstericiliği hilesiyle sürmeye çalışabilir miydi?

Ta'mı ve lezzeti sevimli ve hoş olan buğdayın vücûdu olmasa idi, arpa satıcı, o arpayı buğday göstericilik hîlesiyle sürmeğe çalışabilir mi idi?

2923. Binaenaleyh deme ki, "Bu cümle sözler batıldırlar!" Bâtıllar hak kokusu üzerinde gönül tuzağıdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2923. Bu sebeple, "Bu sözlerin hepsi bâtıldır!" deme. Bâtıllar, hak kokusu üzerinde gönül tuzağıdırlar.

Yani, ey hakikat talep eden kişi, bu açıklamalara göre, "Bu mezheplerin bütün sözleri bâtıldır" deme! Çünkü filozofların, kelâmcılar sınıfının ve riyâzât ehlinin sözleri tamamen bâtıl değildir ve eksiksiz doğru da değildir. Bu hak ile bâtıl, peygamberlerin ilimleri mihengine vurularak hakikat ehli tarafından ayırt edilmiştir. İşte buna vâkıf olmayanlar, tasavvuf ilmini okudukları zaman, birtakım esasların çeşitli tarikat mezheplerinden alındığı zannına düşmüşlerdir. Bu zan doğru değildir. Bu mezheplere bâtıl fikirlerin karışmış olmasındaki hikmet şudur ki, âlemde hak ve bâtıl mevcuttur ve insanların nazarında genellikle hak makbul ve bâtıl zemmedilmiştir. Bununla beraber her iki şıkkın da ehli vardır. Hak ehli, hakka sırf hak olduğu için yapıştığı gibi, bâtıl ehli de bâtıla haktır diye yapışır. Bu sebeple bâtıllar, hak kokusu ve ümidi üzerinde bir tuzak olup, gönülleri avlar.

Ya'ni, ey tâlib-i hakîkat, bu îzâhâta nazaran, "Bu mezâhibin hepsinin sözleri bâtıldır" deme! Zîrâ feylesofların ve mütekellimin sınıfının ve riyâzet-keşlerin sözleri büsbütün bâtıl değildir ve kâmilen doğru da değildir. Bu Hak ile bâtıl ulûm-ı enbiyâ mihekkine vurularak ehl-i hakikat tarafından tefrik edilmiştir. İşte buna vâkıf olmayanlar ilm-i tasavvufu okudukları vakit, birtakım esâsâtın muhtelif mezâhib-i turukdan iktibâs olunduğu zannına düşmüşlerdir. Bu zan doğru değildir. Bu mezâhibe efkâr-ı bâtıle karışmış olmasındaki hikmet budur ki, âlemde hak ve bâtıl mevcûddur ve enzâr-ı nâsta umumiyyetle hak makbûl ve bâtıl mezmûmdur. Bununla beraber her iki şıkkın dahi ehli vardır. Ehl-i hak, hakka mahzâ hak olduğu için yapıştığı gibi, ehl-i bâtıl dahi bâtıla haktır diye yapışır. Binâenaleyh bâtıllar hak kokusu ve ümîdi üzerinde bir tuzak olup, gönülleri avlar.

2924. İmdi deme ki "Hep hayaldir ve dalâldir!" Alemde hayal hakikatsiz değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2924. Şimdi "Hepsi hayaldir ve sapkınlıktır!" deme. Âlemde hayal hakikatsiz değildir.

"Bu farklı mezhep sahiplerinin sözlerinin hepsi hayaldir ve sapkınlıktır deme. Çünkü âlemde hayal hakikatsiz değildir." Yani, mademki iki oluş âleminde hayalin ve hakikatin varlığı sabittir, elbette onların da ilâhî ilimde birer hakikatleri ve tekil sabit hakikatleri vardır. Çünkü bunlar da ilâhî tecellilerdendir. Nitekim Ebû Medyen-i Mağribî hazretleri buyururlar. Beyit:

لا تنكر الباطل في طوره فإنه من بعض ظهوراته

"Bâtılı kendi hâlinde inkâr etme. Çünkü o da Hakk'ın bazı zuhûrâtındandır."

Ve aynı şekilde bu anlam Mevlânâ Câmî hazretlerinin şu rubâîsinde de böyle açıklanmıştır. Rubâî:

"Mâdemki Hakk'ın zuhûrâtından bazısı bâtıl olarak geldi, o halde bâtılı inkâr eden kimse cahilden başka bir şey değildir. Her kim varlığın bütünlüğünde Hakk'ın gayrını görürse, hakikatlerin hakikatinden gafil olur."

Cenâb-ı Pîr bu beyitlerde hakikat ehli olan sûfilerin mezhebini açıklamışlardır.

"Bu mezâhib-i muhtelife erbâbının sözlerinin her hayâldir ve dalâldir deme. Zîrâ âlemde hayâl hakikatsiz değildir." Ya'ni, mademki iki âlem-i kevnde hayâlin ve hakîkatin vücûdu sâbittir, elbette onların dahi ilm-i ilâhîde birer hakikatları ve ayn-ı sâbiteleri vardır. Zîrâ bunlar da mezâhir-i ilâhiyyedendir. Nitekim Ebû Medyen-i Mağribî hazretleri buyururlar. Beyit:

لا تنكر الباطل في طوره فإنه من بعض ظهوراته

"Bâtılı kendi tavrında inkâr etme. Zîrâ o da Hakk'ın zuhûrâtının ba'zısıdır."

Ve kezâ bu ma'nâ Mevlânâ Câmî hazretlerinin şu rubâîsinde de böyle beyân buyurulmuştur. Rubâî:

"Mâdemki Hakk'ın zuhûratından ba'zısı bâtıl olarak geldi, o halde bâtılı inkâr eden kimse câhilden başka bir şey değildir. Her kim vücûdun küllünde Hakk'ın gayrini görürse, hakikatü'l-hakäyıktan gäfil olur."

Cenâb-ı Pîr bu beyitlerde ehl-i hakikat olan sûfilerin mezhebini beyân buyurmuşlardır.

2925. Hak, gecelerde gizli Kadir Gecesi'dir, ta ki can her bir geceyi imtihan ede.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2925. Hak, gecelerde gizli Kadir Gecesi'dir, ta ki can her bir geceyi imtihan etsin.

Batıl inançlar arasında hak, bir senenin geceleri arasında gizlenmiş olan Kadir Gecesi gibidir. Bu gecenin diğer geceler arasında gizlenmesinin sebebi, canlar tarafından her bir gecenin tecrübe edilmesi, yani her bir gecenin ibadetler ve itaatlerle ihya edilmesi içindir. Aynı şekilde, Yüce Allah da müminin canı her dini tecrübe ve tetkik edip noksanını anlayarak hak dine yönelmesi için, hak dini batıl dinler arasında gizledi.

Bâtıllar arasında hak, bir senenin geceleri arasında gizlenmiş olan Kadir Gecesi gibidir. Bu gecenin sâir geceler arasında gizlenmesinin sebebi, canlar tarafından her bir gece tecrübe olunmak, ya'ni her bir gece ibâdât ve tâât ile ihyâ olunmak içindir. Ve kezâ bunun gibi Hak Teâlâ mü'minin canı her dîni tecrübe ve tedkik edip noksânını anlayarak dîn-i hakka teşebbüs etmek için, dîn-i hakkı edyân-ı bâtıle arasında gizledi.

2926. Ey delikanlı, bütün geceler Kadir değildir; bütün geceler ondan hâli değildir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2926. Ey delikanlı, bütün geceler Kadir değildir; bütün geceler ondan hâli değildir!

Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî bu beytin açıklamasında şöyle buyurur: Bilinmeli ki, Kadir Gecesi, avamın zannettiği gibi ramazanın yirmi yedinci gecesi veya onun dışında belirli bir gece değildir. Aksine, tam bir yılın her gecesi Kadir Gecesi'dir. Bunun sebebi şudur: Örneğin, herhangi bir kimse gecelerden bir gecede kendi kemâline erişir ve Yüce Hakk'ın müşâhedesiyle şereflenir ve meleklerin ve ruhların inişini gözlemler ve âlemi, kutsal Zât'ın nurlarıyla aydınlanmış bulur. İşte o gece onun hakkında Kadir Gecesi'dir. Ve başkaları ondan habersizdir ve bu gece onlar hakkında Kadir Gecesi değildir. Ve diğer gecelerin durumu da böyledir. Bu sebeple ramazanın yirmi yedinci gecesi bu şerefe nail olan kimse, ancak o geceyi Kadir Gecesi zannetmiştir. Ve bir kimse ki onu başka bir gecede bulur, ancak onu Kadir Gecesi kabul etmiştir. Hâl böyle olunca, hiçbir gece Kadir Gecesi'nden boş olmaz; ve bütün geceler dahi Kadir Gecesi değildir.

Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî bu beytin şerhinde şöyle buyurur: "Ma'lûm olsun ki, Kadir Gecesi avâmın zannettiği gibi ramazanın yirmi yedinci gecesi veya onun gayri olarak muayyen bir gece değildir. Belki sene-i kâmilenin her gecesi Kadir Gecesi'dir. Vechi budur ki: Meselâ her hangi bir kimse gecelerden bir gecede kendi kemâline erişir ve Hz. Hakk'ın müşâhedesiyle müşerref olur ve melâikenin ve ervâhın nüzülünü muayene eder ve âlemi, zât-ı mukaddesenin envârıyla münevver bulur. İşte o gece onun hakkında Kadir Gecesi'dir. Ve başkaları ondan gāfildir ve bu gece onlar hakkında Kadir Gecesi değildir. Ve diğer gecelerin hâli de böyledir. Binâenaleyh ramazanın yirmi yedinci gecesi bu şerefe nâil olan kimse, ancak o geceyi Kadir Gecesi zannetmiştir. Ve bir kimse ki onun gayrinde bulur, ancak onu Kadir Gecesi zu'm etti Böyle olunca, hiçbir gece Kadir Gecesi'nden hâlî olmaz; ve bütün geceler dahi Kadir Gecesi değildir."

2927. Delk-pûşlar arasında bir fakîri imtihan et ve o kimse ki haktır, onu tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2927. Eski püskü giysililer arasında bir fakiri imtihan et ve o kimse ki hakikattir, onu tut!

"Delk-pûş", eski püskü giysi giyen demektir. "Eski püskü giysi içinde gördüğün her bir fakiri ve dervişi Hak ehli sanma! Bu kıyafette bir dervişi gördüğün zaman, tecrübe et ve hallerini incele! Bunların arasında Hak ehli gördüğünü muteber kabul et ve ona hürmetle delilini seç!"

"Delk-pûş", eski püskü libâs giyen demektir. "Eski püskü libâs arasında gördüğün her bir fakîri ve dervişi ehl-i Hak zannetme! Bu kıyafette bir dervişi gördüğün vakit, tecrübe et ve ahvâlini tedkîk et! Bunların arasında ehl-i Hak gördüğünü mu'teber tut ve ona hürmetle hüccetini ihtiyâr et!"

2928. Kiyaset ve temyîz sahibi mü'min nerede ki, tâ mef'ülcükleri fetadan açık bilsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2928. Kiyaset ve temyiz sahibi mümin nerede ki, ta mef'ulcükleri fetadan açıkça bilsin!

"Hîz" mef'ul, (ك) küçültme edatı, "ân" çoğul edatıdır. "Hîzekân" mef'ulcükler demektir. "Fetâ", fütüvvet ehli demektir. Bu şerefli beyitte, "Mümin kiyaset ve temyiz sahibidir" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Yani, "Kiyaset ve temyiz sahibi olan mümin nerede ki, tarikatta şeytanın mef'ulcüklerini, ayıp olan fütüvvet ehli tarikat kahramanlarından açıkça bilsin!" Hint nüshalarında ikinci mısra "Padişahı dilenciden açıkça bilsin" şeklindedir.

“Hîz” mef’ûl, (ك) edât-ı tasgîr, “ân” edât-ı cem’dir. “Hîzekân” mef’ûlcükler demek olur. “Fetâ”, ehl-i fütüvvet demektir. Bu beyt-i şerîfte, المؤمن كيس مميز ya’ni, “Mü’min kiyâset meyyüz sahibidir” hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Ya’ni, “Kiyâset meyyüz sahibi olan mü’min nerededir ki, tarîkatta şeytanın mef’ûlcüklerini Ayıp, ehl-i fütüvvet olan tarîk kahramanlarından açıkça bilsin!” Hind nüshalarında ikinci mısra باز داند پادشا را از گدا ya’ni, “Pâdişâhı dilenciden açık bilsin” sûretindedir.

2929. Eğer cihanda ma'yûbât olmasa, tâcirler hep ahmak olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2929. Eğer dünyada kusurlu mallar olmasa, tüccarlar hep ahmak olurlar.

Dünyada kötü mallar olmasa, iyi ve kötü malı tanıyan tüccarlara gerek kalmaz ve maldan anlamayan ahmak ve saf kimseler dahi ticarete ehil olurdu. Çünkü mallarda kusurlar yoktur ki, çürüğünü ve sağlamını ayırmaya ihtiyaç kalsın.

Cihanda kötü mallar olmasa, iyi ve kötü malı tanıyan tâcirlere lüzûm kalmaz ve maldan anlamayan ahmak ve sâdedil kimseler dahi ticârete ehil olurdu. Çünkü mallarda ma'yûbât yoktur ki, çürüğünü ve sağlamını ayırmağa hâcet kalsın.

2930. Binâenaleyh metâ' tanıyıcılık pek kolay olurdu. Çünkü bir ayıp yoktur. [2940] Ehil ve nâehil nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2930. Bu sebeple mal tanıyıcılık pek kolay olurdu. Çünkü bir ayıp yoktur. Ehil ve nâehil nedir?

Bir kimse hangi malı alsa hepsi kusursuz olacağı için, mal tanımak pek kolay olurdu. Ve ayıp ve kusur olmayınca, tacirleri ehil ve nâehil sınıflarına ayırmanın anlamı kalmazdı.

Bir kimse hangi malı alsa hepsi kusûrsuz olacağı için, metâ' tanımak pek kolay olurdu. Ve ayıp ve kusûr olmayınca, tâcirleri ehil ve nâehil sınıflarına ayırmanın ma'nâsı kalmazdı.

2931. Ve eğer hep ayıp olsa, ilmin fâidesi yoktur. Çünkü hepsi çöptür, burada ûd yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2931. Ve eğer hepsi ayıp olsa, ilmin faydası yoktur. Çünkü hepsi çöptür, burada öd ağacı yoktur.

Ve eğer aksine olarak mallar hep kusurlu ve ayıplı olsa, iyiyi ve kötüyü ayırt etmeye yarayan ilmin faydası olmazdı. Çünkü hepsi âdi çöp ve ağaç gibidir. Aralarında öd ağacı gibi değerli olanı yoktur.

Ve eğer aksine olarak mallar hep kusurlu ve ayıplı olsa, iyiyi ve kötüyü temyîze âlet olan ilmin fâidesi olmazdı Zîrâ hepsi âdî çöp ve ağaç mesâbesindedir. Aralarında öd ağacı gibi mu'teber olanı yoktur.

2932. O kimse ki, "Hep Hak'tırlar" derse, bir ahmaktır. Ve o kimse ki, "Hep bâtıl" derse, o da şakîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2932. O kimse ki, "Hepsi Hak'tır" derse, bir ahmaktır. Ve o kimse ki, "Hepsi bâtıldır" derse, o da şakîdir (bedbaht, kötü).

Her kim derse ki, "Âlem bütün yönleriyle Hak'tır", bu ahmaklık olur. Ve o, varlığın açık gerçeklerini idrak edememiştir. Çünkü âlemin varlığı, izafî varlık, mutlak varlık ile mutlak yokluk arasında meydana gelmiştir. Bir yüzü hakiki bâtıl olan "yokluk"a dönük olduğu için, ona izafî bâtıl da derler. Ve bir yüzü hakiki varlığa baktığı için, ona izafî varlık derler. Bu sebeple o, "mutlak vehmedilmiş"tir. Hakikatte müstakil bir varlığı yoktur. Bu sebeple bu mutlak vehmedilmiş olana her yönden Hak demek ahmaklık olur. Ve her yönden Hakk'ın gayri diyen kimse, iki müstakil varlık ispat etmiş olacağı için müşrik olur. Ve şirk ise bedbahtlığın ta kendisidir.

Her kim derse ki, "Âlem cemî'-i vücûh ile Hak'tır", hamâkat olur. Ve o celiyât-ı vücûdu idrâk edememiştir. Zîrâ âlemin vücûdu, vücûd-ı izâfî, vücûd-ı mahz ile adem-i mahz arasında vâki'dir. Bir yüzü bâtıl-ı hakîkî olan "adem"e olduğu için, bâtıl-ı izâfi de derler. Ve bir yü- zü vücûd-ı hakîkîye nâzır olduğu için, vücûd-ı izâfî derler. Binâenaleyh o "mevhûm-ı mahz"dır. Hakikatte vücûd-ı müstakilli yoktur. Binâenaleyh bu mevhûm-ı mahza her vecih ile Hak demek hamâkat olur. Ve her vecih ile Hakk'ın gayri diyen kimse, iki vücûd-ı müstakil isbât etmiş olacağı için müş- rik olur. Ve şirk ise ayn-ı şekāvettir.

2933. Enbiya tacirleri fâide ettiler, renk ve bû tacirleri kûr u kebuddur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2933. Peygamberlerin tacirleri fayda elde ettiler, renk ve koku tacirleri ise zararda ve iflastadır.

"Peygamberlerin tacirleri"nden kasıt, peygamberlerin ilimlerinin vârisleri olan evliyalar ve salih kişilerdir. "Renk ve koku tacirleri"nden kasıt ise, ömürlerini dünya malı elde etmeye adayan gaflet ehli (dünyaya dalmış kişiler)dir. Yani, "Peygamberlerin ilimlerini alıp satanlar, ebedî hayat için kâr ettiler ve sonsuz saadete ulaştılar. Mal ve mevki kazanmak için çalışanlar ise, bu ebedî hayatta iflas etmiş durumda kaldılar." "Zararda ve iflasta olmak" burada iflas etmekten ve kârsız kalmaktan kinayedir.

"Enbiyâ tâcirleri"nden murâd, ulûm-ı enbiyânın vârisleri olan evliyâ ve sulehâdır. "Renk ve koku tâcirleri"nden murâd, ömürlerini metâ'-ı dünyâ is- tihsâline vakf eden ehl-i gaflettir. Ya'ni, "Ulûm-ı enbiyâyı alıp satanlar, ha- yât-ı bâkiye için kâr ettiler ve saâdet-i ebediyyeye nâil oldular. Mal ve câh kazanmak için sa'y edenler, bu hayât-ı bâkiyede müflis kaldılar." "Kûr u ke- bûd" burada müflis ve kârsız kalmaktan kinâyedir.

2934. Mal gözde mâr görünür; her iki gözünü iyi sil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2934. Mal gözde yılan görünür; her iki gözünü iyi sil!

İç gözünde dünya malı yılan görünür. Kalbinin iki gözünü mücâhede (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) ve ibadetlerle iyice sil ve iç âlemde dünya malının misalinin yılan olduğunu gör. Nitekim hadîs-i şerîfte, المال حية و الجاه أضر منها yani, "Mal yılandır, makam ondan daha zararlıdır" buyurulmuştur.

Bilinmeli ki, dünya malı, insanların çoğunu sefahate yöneltip baştan çıkardığı için, içsel sureti yılan olur. Meşru yöne harcanan ve Hak yolunda infâk edilen malın içsel sureti yılan değildir. Nitekim hadîs-i şerîfte, نعم المال للرجل الصالح "Mal, salih kimse için ne güzeldir!” buyurulur. Ve diğer bir hadis-i şerifte خير المال ما أنفق في سبيل الله "Malın hayırlısı Allah yolunda infâk olunandır" buyurulmuştur.

Bâtın gözünde mâl-i dünyâ yılan görünür. Kalbinin iki gözünü mücâhede ve riyâzât ve tâât ile iyice sil ve âlem-i bâtında mâl-i dünyanın misâli yılan olduğunu gör. Nitekim hadîs-i şerîfte, المال حية و الجاه أضر منها ya'ni, "Mal yılandır e câh ondan daha zararlıdır" buyurulmuştur.

Ma'lûm olsun ki, mâl-i dünyâ, nâsın çoğunu sefâhete meyl ettirip, baştan çıkardığı için, sûret-i bâtınîsi yılan olur. Meşrû' cihete sarf edilen ve Hak yo- lunda infâk edilen malın sûret-i bâtınîsi yılan değildir. Nitekim hadîs-i şerîfte, نعم المال للرجل الصالح "Mal, salih kimse için ne güzeldir!” buyurulur. Ve diğer bir hadis-i şerifte خير المال ما أنفق في سبيل الله "Malın hayırlısı Allâh yolunda infâk olu- nandır" buyurulmuştur.

2935. Bu satışın ve kârın gibtasına bakma; Fir'avn'ın ve Semûd'un ziyanı- na bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2935. Bu satışın ve kârın gıptasına bakma; Firavun'un ve Semud'un ziyanına bak!

Dünya malının alışverişine, kârına ve görünüşteki refahına gıpta ile bakma; aksine dünya serveti yüzünden nefisleri azgınlaşan Firavun'un ve Semud kavminin sonunda uğradıkları zarar ve ziyana bak!

Metâ'-ı dünyanın alış verişine ve kârına ve refâh-ı sûrîsine nazar-ı gıbta ile bakma; belki servet-i dünyâ yüzünden nefisleri azan Fir'avn'ın ve Semûd kavminin âkıbette uğradıkları zarar ve ziyâna bak!

2936. Bu feleğe mükerrer nazar et. Zîrâ ki Hak, "Basarı ba'dehû irca' et." buyurdu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2936. Bu feleğe tekrar tekrar bak. Çünkü Hak, "Gözü sonra geri çevir." buyurdu!

Bu şerefli beyitte, Mülk Suresi'nde geçen الَّذِي خَلَقَ سبع سموات طباقًا ما ترى في خلق الرحمن مِن تَفَاوُت فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِن فُطُورَ ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبُ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَسِيرٌ (Mülk, 67/3-4) yani, "O Yüce Allah ki, yedi göğü tabaka tabaka yarattı. Sen O'nun yaratmasında bir farklılık ve eksiklik göremezsin. Şimdi gözünü geri çevir; gözün yorulmuş olduğu hâlde yine sana geri döner!" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz, herhangi bir şeyi inceleyip, özüne vakıf olarak ibret almak için tekrar tekrar bakmak gerektiğine delil olmak üzere bu ayet-i kerimeyi, aşağıdaki konuya bir giriş olması için beyan buyurmuşlardır.

Her bir şeyin imtihanı, onda olan hayır ve şerrin ortaya çıkması içindir.

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Mülk'te vaki الَّذِي خَلَقَ سبع سموات طباقًا ما ترى في خلق الرحمن مِن تَفَاوُت فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِن فُطُورَ ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبُ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَسِيرٌ (Mülk, 67/3-4) ya'ni, “O Állâh Teâlâ ki, yedi göğü tabaka tabaka yarattı. Sen onun halkında tefâvüt ve halel göremezsin. İmdi basarını ircâ' et; basarın yorulmuş olduğu halde yine sana geri döner!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz herhangi bir şeyi tedkîk edip, künhüne vâkıf olarak ibret almak için tekrar tekrar bakmak lâzım olduğuna delil olmak üzere bu âyet-i kerîmeyi âtîdeki bahse bir tavtie olmak için beyân buyurmuşlardır.

Her bir şeyin imtihanı, onda olan hayır ve şer zâhir olmak içindir

2937. Bu nûr tavanından bir nazar ile kāni' olma; def'alar ile bak, gör ki yarıklar var mıdır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2937. Bu nur tavanından bir bakışla yetinme; defalarca bak, gör ki yarıklar var mıdır?

"Bu nur ve ışık tavanı olan göğe bir kere bakmaya kanaat etme, birçok defalar tekrar tekrar tam bir dikkatle bak, bir tarafında yarıklar ve eksiklikler görebilir misin?"

Bu ayet-i kerime açık bir şekilde biz Müslümanları gözlemlere davetten ibaret iken, maalesef ihmal ettik. Bu davete Batılılar icabet etti ve akıllara hayret veren gezegenlerin konumlarını ve diğer güneş sistemlerini ve kuyruklu yıldızların hareketlerini mümkün olduğu kadar tespit ettiler. Yani, Peygamberlerin Sonuncusu (a.s.) Efendimizin davetine icabet eden Müslümanlar bu Kur'an tavsiyesini ihmal etti ve davetine muhatap olan Batılılar, sözle inkâr etseler de yatkınlık ve fiil olarak kabul etti.

“Bu nûr ve ziyâ tavanı olan göğe bir kere bakmağa kanâat etme, birçok def'alar tekrar tekrar kemâl-i dikkatle bak, bir tarafında yarıklar ve noksanlar görebilir misin?"

Bu âyet-i kerîme sarîh bir sûrette biz ehl-i İslâm'ı rasadâta da'vetten ibâret iken, maatteessüf ihmal ettik. Bu da'vete ehl-i garb icâbet etti ve akıllara hayret veren seyyârelerin vaz'iyyetlerini ve sâir manzûme-i şemsiyyeleri ve kuyruklu yıldızların harekâtını mümkin olduğu kadar tesbît ettiler. Ya'ni, Hâtem-i enbiyâ (aleyhi' s-salâtü ve's-selâm) Efendimizin ümmet-i icâbeti olan ehl-i İslâm bu tavsiye-i Kur'ân'ı ihmal etti ve ümmet-i da'veti olan ehl-i garb, kavlen inkâr ve isti'dâden ve fiilen kabûl etti.

2938. Mâdemki sana dedi ki: "Ayıp arayıcı adam gibi bu latîf tavana defeât ile bak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2938. Mademki sana dedi ki: "Ayıp arayıcı adam gibi bu latîf tavana defalarca bak!"

Yüce Allah mademki sana, "Kusur ve ayıp arayan bir adam gibi, bu latîf olan gökyüzüne tekrar tekrar bak ve incele!" buyurdu.

Hak Teâlâ hazretleri mâdemki sana, "Kusûr ve ayıp arayan bir adam gibi, bu latîf olan gökyüzüne tekrar tekrar bak ve tedkîk et!" buyurdu.

2939. Binâenaleyh bilirsin ki, beğenmek hususunda, kesif olan arza ne kadar bakış ve temyiz lâzımdır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2939. Bu sebeple bilirsin ki, beğenmek hususunda, yoğun olan yeryüzüne ne kadar bakış ve ayırt etme gerekir!

Yüce Allah hazretleri, yaratılışın güzelliğini anlaman için, senin varlığından çok uzak olan gökleri tekrar tekrar incelemeye davet buyurmasına dikkat et de, içinde yaşadığın bu yoğun yeryüzünün yaratılış tarzındaki güzellikleri beğenmek ve takdir etmek için, ne kadar bakış ve ayırt etme gerektiğini bil ve idrak et!

Hak Teâlâ hazretleri, tahsîn-i halkı için, senin vücudundan pek uzak olan semâvâtı tekrar tekrar tedkîke da'vet buyurmasına nazar et de, içinde yaşadığın bu kesîf arzın tarz-ı halkındaki güzellikleri tahsîn ve takdîr için, ne kadar bakış ve temyîz lâzım olduğunu bil ve idrâk et!

2940. Safı tortudan süzmekliğimiz için, bizim aklımıza ne kadar zahmet götürmek lazımdır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2940. Safı tortudan süzmemiz için, aklımıza ne kadar zahmet vermemiz gerekir!

Saf olan anlamı, hikmetleri ve sırları, yoğun olan suretlerden idrak edebilmemiz için, aklımızı çok yormamız ve zihnimizi meşgul etmemiz gerekir. Çünkü her yoğun olan suret, anlamı için konulmuştur.

Sâf olan ma'nâyı ve hikem ve esrârı, kesif olan sûretlerden idrak edebilmemiz için, aklımızı pek çok yormak ve zihnimizi meşgül etmek lazımdır. Zîrâ her kesif olan sûret, ma'nâsı için vaz' edilmiştir.

2941. Kışın ve sonbaharın tecrübeleri, yazın harâreti, can gibi bahar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2941. Kışın ve sonbaharın tecrübeleri, yazın harareti, can gibi bahar!

2942. Rüzgârlar, bulutlar, şimşekler, avârız tepelerini zâhire getirmek içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2942. Rüzgârlar, bulutlar, şimşekler, arızaların tepelerini ortaya çıkarmak içindir.

Kışın ve sonbaharın yeryüzünün yatkınlığını denemesi ve tecrübe etmesi ve yaz mevsiminin sıcaklığı, ruh gibi latif olan bahar, rüzgârların esmesi ve bulutların toplanıp yağmurlar getirmesi ve şimşekler çakması hep yeryüzünde gizli olan arızaların (beklenmedik olaylar) ve hadiselerin baş göstermeleri ve görünür âleme gelmeleri içindir.

Kışın ve sonbaharın arzın isti'dâdını denemesi ve tecrübe etmesi ve yaz mevsiminin harâreti, rûh gibi latîf olan bahâr, rüzgârların esmesi ve bulutların toplanıp yağmurlar getirmesi ve şimşekler çakması hep arzda gizli olan avârız ve hâdisâtın baş çıkarmaları ve âlem-i zuhûra gelmeleri içindir.

2943. Toprak renkli zemîn cebinde la'l ve taş, her ne varsa dışarıya çıkarmak içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2943. Toprak renkli zemin, cebinde lâl ve taş, her ne varsa dışarıya çıkarmak içindir.

2944. Bu câmid toprak Hakk'ın hazînesinden ve kerem deryasından her neyi çalmış ise,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2944. Bu cansız toprak, Hakk'ın hazinesinden ve kerem denizinden her neyi çalmış ise,

"Dejem" kelimesi, cansız, tutuk, gamlı, mahmur ve düşünceli anlamlarına gelir. Burada, cansız ve donuk anlamı uygundur. Bu beyit, yukarıdaki beyitle birlikte bir cümle oluşturur ve daha önceki beytin de pekiştirmesidir. Yani, "Mevsimler, rüzgârlar, bulutlar ve şimşekler, toprak renkli zemin ve donuk toprak, Hakk'ın hazinesinden ve kerem denizinden her ne çalmış ise ve cebinde kıymetli ve kıymetsiz her ne varsa meydana çıkarmak içindir."

"Dejem", câmid, tutuk, gamlı, mahmûr ve düşünceli ma'nâlarınadır. Burada, câmid ve donuk ma'nâsı münasibdir. Bu beyit, yukarıki beyitle beraber bir cümle teşkil eder ve daha evvelki beytin dahi te'kîdidir. Ya'ni, “Mevâsim, rüzgârlar, bulutlar ve şimşekler, toprak renkli zemîn ve donuk toprak, Hakk'ın hazînesinden ve kerem deryâsından her ne çalmış ise ve cebinde kıymetli ve kıymetsiz her ne varsa meydana çıkarmak içindir."

2945. Takdîr polisi ona der ki: "Doğru söyle, götürdüğün şeyi mû-be-mû açık şerh ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2945. Takdir polisi ona der ki: "Doğru söyle, götürdüğün şeyi inceden inceye açıkça açıkla!"

Polis konumunda olan ilâhî takdir, o cansız ve sessiz olan yeryüzüne der ki: "Doğru söyle, ilâhî ilim hazinesinden alıp götürdüğün şeyi inceden inceye açıkça açıkla ve beyan et!"

Polis mesâbesinde olan takdîr-i ilâhî o câmid ve sâkit olan arza der ki: "Doğru söyle, ilm-i ilâhî hazînesinden alıp götürdüğün şeyi inceden inceye açıkça şerh ve beyân et!"

2946. Hırsız, ya'ni toprak der ki: "Hiç, hiç!" Polis onu tazyîke çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2946. Hırsız, yani toprak der ki: "Hiç, hiç!" Polis onu baskıya çeker.

Gizli hazineden rengârenk şeyler çalıp cebinde saklayan toprak, hâl diliyle: "Hiç, hiç! Bir şey çalmadım!" der. Onun yatkınlığını ortaya çıkarmakla görevli olan Hakk'ın tecellîsi (ilahi görünüm) polisi, o toprağı türlü türlü baskılar altına çeker.

Kenz-i mahfiden rengarenk şeyler çalıp cebinde saklayan toprak lisân-ı hâl ile: "Hiç, hiç! Bir şey çalmadım!" der. Onun isti'dâdını izhâra me'mûr olan tecellî-i Hak polisi, o toprağı türlü türlü tazyîkler altına çeker.

2947. Polis ona gâh şeker gibi mülayim söyler, gâh asar, beter olan her şeyi yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2947. Polis ona bazen şeker gibi yumuşak söyler, bazen asar, beter olan her şeyi yapar.

O Hak tecellisi (Allah'ın görünümü) olan polis, toprağa bazen bahar mevsimi şeklinde ortaya çıkıp şeker gibi yumuşak söyler, bazen rüzgârlarla havalara kaldırıp asar, bazen yağmurlarıyla kamçılar, bazen kar fırtınaları çıkarıp kar ve buz yığınları altında ezer. Sözün özü, birbirinden beter kahırlar yapar.

O tecellî-i Hak polisi toprağa, gâh mevsim-i bahâr sûretinde zâhir olup şeker gibi mülayim söyler, gâh rüzgârlar ile havalara kaldırıp asar, gâh yağmurlarıyla kamçılar, gâh kar fırtınaları çıkarıp kar ve buz yığınları altında ezer. Velhâsıl, birbirinden beter kahırlar yapar.

2948. Havf ve recâ ateşinden o gizliler, kahır ve lütuf ortasında zahir olmak içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2948. O gizli şeyler, korku ve ümit ateşinden, kahır ve lütuf ortasında ortaya çıkmak içindir.

Toprak mahsullerinin bir afet sonucunda telef olması "korku" olduğu gibi, hiçbir afete maruz kalmayarak tam olarak ortaya çıkması "ümit" ve beklentisi de vardır. Buna göre, Hak'ın tecellîsi (ortaya çıkışı) bütün bu işleri, toprağın gizli hazineleri kahır ve lütuf ortasında ortaya çıksın diye yapar.

Hâsılât-ı arzıyyenin bir âfet neticesinde telef olması "havf"i olduğu gibi, hiçbir âfete ma'rûz kalmayarak kemâliyle zuhûr etmesi “recâ”sı ve ümîdi de vardır. Binâenaleyh tecellî-i Hak polisi, bütün bu muameleleri, arzın meknûzâtı kahır ve lütuf ortasında zahir olmak için yapar.

2949. O bahar şahne-i kibriyanın lütfudur ve o sonbahar Huda'nın tehdîd ve tahvifidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2949. O bahar, yüceliğin şahnesinin lütfudur ve o sonbahar, Allah'ın tehdit ve korkutmasıdır.

O bahar mevsimi, yeryüzünün güzelliğinin ortaya çıktığı bir mevsim olduğundan, Hakk'ın lütfu ile tecellîsidir (ortaya çıkmasıdır). Ve Hakk'ın tecellîsinin (ortaya çıkmasının) polisinin yumuşakça söylemesidir. Sonbahar ise, yeryüzü güzelliğinin sönmeye yüz tuttuğu bir mevsim olmakla, Hakk'ın tehdit ve korkutma ile tecellîsidir.

O mevsim-i bahâr, arzın letâfeti zâhir olduğu bir mevsim olduğundan, Hakk'ın lütfu ile tecellîsidir. Ve tecellî-i Hak polisinin mülayimâne söylemesidir. Sonbahar ise, letâfet-i arziyyenin sönmeğe yüz tuttuğu bir mevsim olmakla, Hakk'ın tehdîd ve tahvîf ile tecellîsidir.

2950. Ve o kış, ma'nevî çarmıhtır, ta ki ey gizli hırsız zahir olasın! [2960]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2950. Ve o kış, manevî çarmıhtır, ta ki ey gizli hırsız ortaya çıkasın! [2960]

"Kış mevsimi ise, ey gizli hırsız, hırsızlıktaki maharetini ve mahiyetini ortaya koy diye, Hak Teâlâ'nın tecellî polisi tarafından arzın manen çarmıha gerilmesidir."

Cenâb-ı Pîr efendimiz buraya kadar olan beyitlerde Hakk'ın dış âleme olan tecellilerindeki hikmetleri açıkladı ve bundan sonra da iç âleme ait olan tecellileri açıklamaya başladı. Senenin dört mevsiminde, Hakk Yolcularının kendi nefisleri için alacakları ibretler, Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî hazretlerinin "et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye" adlı kitabının 16. bölümünde açıklandı ve fakir tarafından bu kitaba yazılmış olan şerhte yeterli ayrıntılar verildi. O ayrıntıların burada zikri uzun olur.

Buna göre, mücahit için bir zaman gönül genişlemesi (bast); bir zaman da daralma (kabz), sıkıntı (erd), hile (gışş) ve kin (gıll) olur.

"Bast" ve "kabz", mücahede sahibi olan Hakk Yolcusunda kalbe ait sıfatlardan birer sıfattır. Bast sıfatının üstün gelmesinde ferah ve sevinç; kabz sıfatının üstün gelmesinde ise sıkıntı ve ıstırap meydana gelir. Bu iki kalbe ait sıfat, nefse ait sıfatlardan olan "korku" ve "ümit"in karşılığıdır. Korku ve ümidin sebebi bellidir. Çünkü Hakk Yolcusu, kendince bilinen hoş olmayan bir şeyden korkar; yahut bilinen arzu edilen bir şeye ulaşmayı ümit eder. Kabz ve bast ise, gaybden gelen bir vârid (ilham) olup, sebebi Hakk Yolcusu için bilinmez olur. Hakk Yolcusu korku ve ümit makamından, yani nefs makamından kalp makamına yükselmedikçe kabz ve bastın ne olduğunu bilemez. "Gışş" burada gönül bağlandığı vakitteki şaşkınlık ve hayret anlamındadır. Ve "gıll", bulanıklık anlamındadır. Yani, dış âlemde Hakk'ın lütuf ve kahır tecellileri olduğu gibi iç âlemde de vardır ve bunlar sırayla kalbe gelir ve gider.

"Kış mevsimi ise, ey gizli hırsız, hırsızlıktaki mahâret ve mâhiyetini meydana koy diye tecellî-i Hak polisi tarafından arzın ma'nen çarmıha gerilmesidir."

Cenâb-ı Pîr efendimiz buraya kadar olan beyitlerde Hakk'ın âfâka olan tecelliyâtındaki hikmetleri beyân ve bundan sonra da enfüsî olan tecelliyâtı îzâha şürû' buyurmuşlardır. Senenin dört mevsiminde, sâliklerin kendi nefisleri için alacakları ibretler, cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Ibn Arabî hazretlerinin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye nâmındaki kitabının 16. bâbında îzâh buyurulmuş ve fakîr tarafından bu kitaba yazılmış olan şerhte tafsilât-ı kâfiye verilmiştir. O tafsilâtın burada zikri uzun olur.

Binâenaleyh, mücahid için bir zaman gönül "basť"ı; bir zaman kabz ve erd ve gışş ve gill olur.

Dast" ve "kabz", mücâhede sahibi olan sâlikde sıfât-ı kalbiyyeden birer sıfattır. Sıfat-ı bastın galebesinde ferah ve sürür ve sıfat-ı kabzın galebesinde sıkıntı ve ıztırâb hâsıl olur. Bu iki sıfat-ı kalbiyye, sıfât-ı nefsâniyyeden olan "havf ve "recâ" mukābilidir. Havf ve recânın sebebi ma'lumdur. Zîrâ sâlik, indinde ma'lûm olan bir emr-i mekrûhtan korkar; veyâhud ma'lûm olan bir emr-i mergûba nâiliyyeti ümîd eder. Kabz ve bast ise, vârid-i gaybden ibâret olup, sebebi sâlik indinde meçhûl olur. Sâlik havf ve recâ makâmından, ya'ni makâm-ı nefsten makâm-ı kalbe terakkî etmedikçe kabz ve bastın ne oldu-ğunu bilemez. “Gışş” burada taalluk-ı hâtır vaktinde teşvîş ve hayret ma'nâ-sınadır. Ve “gıll”, küdûret ma'nâsınadır. Ya'ni, âfâkta Hakk'ın tecelliyât-ı lütfiyyesi ve kahriyyesi olduğu gibi enfüste de vardır ve bi'l-münâvebe kalbe gelir ve gider.

2952. Zîrâ ki bu su ve çamur ki, bizim bedenlerimizdir, canların ziyâsının münkirî ve hırsızıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2952. Çünkü bizim bedenlerimiz olan bu su ve çamur, canların ışığının inkârcısı ve hırsızıdır.

Bu unsurlardan oluşan ve yoğun olan cisimlerimiz, bizim latif ruhlarımızın ışığının inkârcısıdır. Yani, ruhlarımızın eserlerinin ortaya çıkmasına engeldir. Ve onun feyizlerini çalıp, bu aşağı âlemde kendi nefsanî hazlarında kullanır.

Bu unsurî ve kesîf olan cisimlerimiz, bizim latîf olan rûhlarımızın ziyâsının münkiridir. Ya'ni, rûhlarımızın zuhûr-ı âsârına mâni'dir. Ve onun füyûzâtını çalıp, bu âlem-i süflîde kendi huzûzâtında kullanır.

2953. Hak Teâlâ sıcağı ve soğuğu ve hastalığı ve ağrıyı, ey arslan adam, bizim cismimize koyar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2953. Yüce Allah sıcağı ve soğuğu ve hastalığı ve ağrıyı, ey arslan adam, bizim bedenimize koyar!

2954. Korku ve açlık ve malların ve bedenin noksanı, hep can nakdi zâhir olmak içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2954. Korku ve açlık ve malların ve bedenin eksilmesi, hep can nakdinin ortaya çıkması içindir.

Yüce Allah, bâtını can ve zâhiri sabun köpüğü gibi bir hayâl olan bizim bedenimiz üzerine sıcağı ve soğuğu ve hastalığı ve ağrıyı koymuştur. Gerek bunlar ve gerek korku ve açlık gibi haller ve çeşitli âfetlerin tesiriyle malların eksilmesi ve hastalık ve fenalık sebebiyle bu bedenin günden güne zayıflaması, hep can nakdinin kuvvetinin ortaya çıkması ve suretlerin geçici bir hayâl olup, kendi bâtınları olan manalarının asılları olan Hakk'a dönmesi içindir. Nitekim ayet-i kerimede buyurulur: `وَلَنَبْلُوَنَّكُم بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُوا إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ` (Bakara, 2/155-156). Yani, “Biz sizi korku ve açlık ve mallardan ve nefisten ve ürünlerden eksilme yönünden bir şeyle imtihan ve tecrübe ederiz. Ve sabredenlere müjde ver ki, onlara bir musibet isabet ettiği vakit, ‘Biz Allah içiniz ve biz O'na dönücüleriz.’ derler!” Burada bir soru ortaya çıkar: “Yüce Allah kullarından kimin sabırlı olduğunu bilmez mi ki, bu suretle imtihan buyuruyor?” Bilinmeli ki ilahi ilimde iki itibar vardır. Birincisi, "vahdet mertebesi"nde ve "ilk taayyün"de İlahi Zât'ın bütün sıfat ve isimlerine toplu olarak ilimdir. Bu ilim kendi zâtına olan ilimden ibaret olduğundan, bu mertebede ilim, âlim, malum arasında asla bir ayrım yoktur. Hepsi tek bir şeydir. Ve bu ilim, maluma tabi olan türden değildir. Zira Zât ile beraber öncesizdir. İkincisi, "vâhidiyyet mertebesi"ne ve "ikinci taayyün"e tenezzülünden sonra kendinde gizli olan bütün sıfatının ve isimlerinin suretleri birbirinden ayrı olarak ilahi ilimde ortaya çıktıklarından, her birinin zâtî gereklilikleri olan kabiliyet ve yatkınlıkları ne ise inkişaf eder. Ve bu kabiliyet ve yatkınlıklar inkişaf ettikten sonra, Hakk'ın ayrıntılı olarak malumu olurlar. İşte Hakk'ın bunlara ilişkin ilmi, onların malumiyetlerinden sonra olduğundan, "ilim maluma tabidir" denildiği vakit, sıfatî ve isimsel ilim anlaşılmalıdır. İlmin maluma tabi olması hakkındaki Kur'anî delil `وَلَنَبْلُوَنَّكُم حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ` (Muhammed, 47/31) yani, “Biz sizi imtihan ederiz; ta ki sizden mücahit ve sabırlı olanları bilelim!” ayet-i kerimesidir. Hakk'ın, "Ta ki biz bilelim!" sözü asla tevil edilemez. Bunu ancak kelamcılar gibi vehmî tenzih sahipleri tevil ederler.

Hak Teâlâ, bâtını can ve zâhiri sabun köpüğü gibi bir hayâl olan bizim cismimiz üzerine sıcağı ve soğuğu ve hastalığı ve ağrıyı koymuştur. Gerek bunlar ve gerek korku ve açlık gibi ahvâl ve muhtelif âfetlerin te'sîriyle malların eksilmesi ve hastalık ve fenâlık sebebiyle bu cismin günden güne zayıflaması, hep can nakdinin kuvveti zâhir olmak ve sûretlerin bir hayâl-i zâil olup, kendi bâtınları olan ma'nâlarının asılları olan Hakk'a rücû' etmesi içindir. Nitekîm âyet-i kerîmede buyurulur. `وَلَنَبْلُوَنَّكُم بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُوا إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ` (Bakara, 2/155-156). Ya'ni, “Biz sizi korku ve açlık ve mallardan ve nefisten ve semerâttan eksilme cihetinden bir şeyle imtihan ve tecrübe ederiz. Ve sabredenlere müjde ver ki, onlara bir musîbet isâbet ettiği vakit, ‘Biz Allâh içiniz ve biz O'na rücû' edicileriz.’ derler!” Burada bir suâl vârid olur. “Hak Teâlâ kullarından kimin sâbir olduğunu bilmez mi ki, bu sûretle imtihan buyuruyor?” Ma'lûm olsun ki ilm-i ilâhîde iki i'tibâr vardır. Birisi "mertebe-i vahdet"te ve "taayyün-i evvel"de Zât-ı Ulûhiyyetin cemî-i sıfât ve esmâsına mücmelen il-midir. Bu ilim kendi zâtına olan ilimden ibaret olduğundan, bu mertebede ilim, âlim, ma'lûm arasında aslâ temeyyüz yoktur. Hepsi şey'-i vâhiddir. Ve bu ilim, ma'lûma tâbi' olan nevi'den değildır. Zîrâ Zât ile beraber kadîmdir. İkincisi, "mertebe-i vâhidiyyet"e ve "taayyün-i sânî'ye tenezzülünden sonra kendinde mündemiç olan bilcümle sıfatının ve esmâsının sûretleri yekdiğerinden müte-meyyiz olarak ilm-i ilâhîde peyda olduklarından, her birinin iktizâ-yı zâtīleri olan kābiliyyet ve isti'dâdâtı ne ise inkişaf eder. Ve bu kābiliyyet ve isti'dâdât ba'de'l-inkişaf, Hakk'ın tafsîlen ma'lûmu olurlar. İşte Hakk'ın bunlara taalluk eden ilmi, onların ma'lûmiyyetlerinden sonra olduğundan, "ilim ma'lûma tâ-bi'dir" denildiği vakit, ilm-i sıfatî ve esmâî anlaşılmalıdır. İlmin ma'lûma tâbi-iyyeti hakkındaki delîl-i Kur'ânî وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ (Muham-med, 47/31) ya'ni, “Biz sizi imtihan ederiz; tâ ki sizden mücâhid ve sâbir olan-ları bilelim!" âyet-i kerîmesidir. Hakk'ın, "Tâ ki biz bilelim!" kavli asla te'vîl edilemez. Bunu ancak mütekellimîn gibi tenzîh-i vehmî sâhipleri te'vîl ederler.

2955. Bu vaîd ve va'dler koparılmıştır; bu iyi ve kötü için ki, karışmştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2955. Bu tehditler ve vaatler koparılmıştır; bu iyi ve kötü için ki, karışmıştır.

Bu suret âleminde iyi ve kötü birbirine karışmış olduğu için, Hakk'ın nimetlerle vaatleri ve azaplarla tehditleri koparılmış, yani gerçekleşmiştir.

Bu âlem-i sûrette iyi ve kötü birbirine karışmış olduğu için, Hakk'ın ni'metler ile va'dleri ve azâblar ile vaîdleri koparılmış, ya'ni vâki' olmuştur.

2956. Mâdemki hakkı ve bâtılı karıştırdılar, nakdi ve kalpı çeremdâna döktüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2956. Mademki hakkı ve bâtılı karıştırdılar, nakdi ve kalpı çeremdâna döktüler.

"Çeremdân", deriden yapılmış kese anlamına gelir. Hint nüshalarında böyledir. Ankaravî nüshasında "haramdân"dır ve haram yeri anlamı verilmiştir. Her ikisinden de kastedilen, insan vücududur. Yani, "Mademki Hakk'ın ahadiyet mertebesinde hakikatleri birbirinden ayrılmış olan hakkı ve bâtılı ve bahtiyarı ve bedbahtı bu suret âleminde birbirine karıştırdılar ve oluş ve bozuluş âlemine hepsini eşit şekilde insan suretinde gönderdiler ve halis nakit olan hakkı ve kalp akçe (sahte para) hükmünde olan bâtılı deriden yapılmış bir keseye benzeyen beşerî suretin içine döktüler."

“Çeremdân”, deriden mâ'mûl kese ma'nâsınadır. Hind nüshalarında böy-ledir. Ankaravî nüshasında “haramdân”dır ve haram yeri ma'nâsı verilmiş-tir. Her ikisinden de murâd, vücûd-ı beşerdir. Ya'ni, “Mâdemki Hakk'ın mer-tebe-i ahadiyyetinde hakîkatları birbirinden temeyyüz etmiş olan hakkı ve bâtılı ve saîdi ve şakîyi bu âlem-i sûrette birbirine karıştırdılar ve âlem-i kev-ne hepsini ale's-seviyye insan sûretinde gönderdiler ve nakd-i hâlis olan hakkı ve kalp akçe mesâbesinde olan bâtılı deriden ma'mûl bir keseye müşâ-bih olan sûret-i beşeriyye içine döktüler.”

2957. İmdi ona hakāyıkta imtihanlar görmüş bir güzîde mihekk lazımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2957. Şimdi ona hakikatlerde imtihanlar görmüş seçkin bir mihenk taşı lazımdır.

Buradaki gaip zamiri, yukarıdaki "... پس مجاهدرا" beytinde açıklanan mücahide aittir. "Mihenk"ten kasıt, mürşid-i kâmildir (olgun rehber). Yani, "Hak yolunda mücadele eden kişiye, ilahi hakikatlerde çok tecrübeler görmüş seçkin bir insân-ı kâmil lazımdır."

deki zamir-i gâib, yukarıdaki ... پس مجاهدرا beytinde beyan buyurulan mücâhide râci'dir."Mihekk"ten murâd, mürşid-i kâmildir. Ya'ni, "Tarîk-ı Hak'ta mücâhid olan kimseye, hakāyık-ı ilâhiyyede çok tecrübeler görmüş olan bir müntehab insân-ı kâmil lâzımdır.

2958. Tâ ki bu tezvîrleri fârûk ola; tâ ki bu tedbirlerin düsturu ola!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2958. Ta ki bu yalan sözleri ayırt edici olsun; ta ki bu tedbirlerin güvenilir kişisi olsun!

"Tezvîr" sözlükte, yalan söze güzellik verip, gerçeğin yerine geçirmek demektir. "Düstûr", burada "dâl" harfinin ötresiyle, sözüne güvenilen kimsedir. Yani, "O mihenk taşı olan insân-ı kâmil mürşid, ilâhî hakikatlerde görmüş olduğu çok tecrübeler sebebiyle, yalan sözleri ve bâtılları ayırt edici olsun ve hak ile bâtılı ayırmak hususundaki tedbirlerinde sözüne güvenilsin."

"Tezvîr" lügatta, yalan söze güzellik verip, gerçek yerine geçirmek demektir. "Düstûr", burada dâl'in zammı ile, sözüne i'timâd olunan kimsedir. Ya'ni, "O mihekk olan mürşid-i kâmil, hakāyık-ı ilâhiyyede görmüş olduğu çok tecrübeler sebebiyle, tezvîrleri ve bâtılları ayırıcı ola ve hak ve bâtılı ayırmak husûsundaki tedbirlerinde sözüne i'timâd oluna."

2959. Ey Mûsa'nın anası, ona süt ver; ve onu suya bırak ve beladan endîşe etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2959. Ey Musa'nın annesi, ona süt ver; ve onu suya bırak ve beladan endişe etme!

"Ey insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), Musa meşrebinde (Musa'nın yolunda) olan o mücâhid (nefsiyle mücadele eden) müridine ilim ve hikmet sütünü ver ve onu ilim ve marifet denizine at ve boğulur diye korkma!" Bu şerefli beytin, Pîr Hazretleri tarafından kendi nefsine hitap olduğu açıktır.

"Ey mürşid-i kâmil, Mûsâ meşrebinde olan o mücâhid mürîdine ilim ve hikmet sütünü ver ve onu ilim ve ma'rifet denizine at ve boğulur diye korkma!" Bu beyt-i şerîfin cenâb-ı Pîr tarafından nefs-i nefislerine hitâb olduğu mahsüstür.

2960. Her kim "elest" gününde o sütü içti, Mûsa gibi sütü temyîz etti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2960. Her kim "elest" gününde o sütü içtiyse, Musa gibi sütü ayırt etti!

"Her kim "Elestü bi-rabbiküm" (A'râf, 7/172) hitabına muhatap olan ruhlar âleminde, kendi imamı olan bir "rûh-ı küllî"den (tüm ruhları kapsayan ruh) ilim ve hikmet sütünü içtiyse, bu yoğunluk âlemi olan dünyada dahi Musa (a.s.)'ın, annesinin sütünü tanıyıp başkalarının sütünü içmediği gibi, öncesiz olarak mensup olduğu insân-ı kâmilin meşrebine (yolu, anlayışı) uygun olan ilim ve hikmet sütünü ayırt etti ve ancak onun sütünü içti ve başkalarından yüz çevirdi."

Bu iki beyitte ve sonraki beyitte, وَأَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّ مُوسَى أَنْ أَرْضِعِيهِ فَإِذَا خِفْت عليه فألقيه في اليم وَلاَ تَخَافِي وَلَا تَحْزَنِي إِنَّا رَادُوهُ إِلَيْكَ (Kasas, 28/7) yani "Onu emzirmesini biz Musa'nın annesine vahyettik. Şimdi onun üzerine korkarsan, onu denize bırak ve korkma ve üzülme. Biz onu sana geri döndürürüz!" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Ve Hz. Musa ve Firavun olayı tefsirlerde ayrıntılı olduğundan, burada zikrine gerek yoktur. Cenab-ı Pir, mücahit müridi cenab-ı Musa'ya; ve kâmil mürşidi Hz. Musa'nın annesine; ve nefsi Firavun'a; ve ilim ve hikmeti süte; ve riyâzât ve mücâhedâtı, boğulma korkusu olan denize benzetmişlerdir.

[2970] "Her kim "Elestű bi-rabbiküm" (A'râf, 7/172) hitâbına muhâtab olan âlem-i ervâhta kendi imâmı olan bir "rûh-ı küllî"den ilim ve hikmet sütünü içti ise, bu âlem-i kesâfet olan dünyâda dahi Mûsâ (a.s.)ın, vâlidesinin sütünü tanıyıp başkalarının sütünü içmediği gibi, ezelde mensûb olduğu "insân-ı kâmil"in meşrebine muvâfık olan ilim ve hikmet sütünü temyîz etti ve ancak onun sütünü içti ve başkalarından yüz çevirdi."

Bu iki beyitte ve atîdeki beyitte, وَأَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّ مُوسَى أَنْ أَرْضِعِيهِ فَإِذَا خِفْت عليه فألقيه في اليم وَلاَ تَخَافِي وَلَا تَحْزَنِي إِنَّا رَادُوهُ إِلَيْكَ (Kasas, 28/7) ya'ni "Onu emzirmekliği biz Mûsâ'nın validesine vahyettik. İmdi onun üzerine korkarsan, onu deryâya bırak ve korkma ve mahzûn olma. Biz onu sana reddederiz!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ve Hz. Mûsâ ve Fir'avn vak'ası tefsîrlerde mufassal ol- duğundan, burada zikrine hâcet yoktur. Cenâb-ı Pîr, mürîd-i mücâhidi cenâb-ı Mûsâ'ya; ve mürşid-i kâmili Hz. Mûsâ'nın validesine; ve nefsi Fir'avn'a; ve ilim ve hikmeti süte; ve riyâzet ve mücâhedâtı, boğulmak korkusu olan deryâya teşbîh buyurmuşlardır.

2961. Eğer sen çocuğunun temyîzi üzerine harîs isen, ey Mûsa'nın anası bu zamanda onu emzir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2961. Eğer sen çocuğunun ayırt etme gücü üzerine düşkünsen, ey Musa'nın anası bu zamanda onu emzir!

Ey insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), eğer sen öncesiz olarak ruhu sana tâbi olan Hakk Yolcusu'nun terbiyesine düşkünsen, bu Firavun'un sarayı mesabesinde olan maddî âlemde de onu emzir!

Ey mürşid-i kâmil, eğer sen ezelde rûhu sana tâbi' olan sâlikinin terbiyesine harîs isen, bu Fir'avn'ın sarayı mesâbesinde olan âlem-i cismâniyyette de onu emzir!

2962. Tâ ki kendi anasının sütünün ta'mını göre; tâ ki fenâ fikirli olan dâye-ye aşağıya gelmeye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2962. Kendi anasının sütünün tadını görsün; kötü fikirli dadıya tenezzül etmesin!

"Ser", baş anlamına geldiği gibi, fikir ve hayâl anlamına da gelir. Yani, "Ey insân-ı kâmil mürşid, kendi evladını emzir ki, kendilerine mürşid süsü veren birtakım kötü fikir ve hayalli noksan kişilerin terbiyelerine tenezzül etmesin ve onların ellerinde zarara uğramasın!"

"Ser", baş ma'nâsına geldiği gibi, fikir ve hayâl ma'nâsına da gelir. Ya'ni, "Ey mürşid-i kâmil, kendi evlâdını emzir ki, kendilerine mürşid süsü veren birtakım fenâ fikir ve hayalli nâkısların terbiyelerine tenezzül etmesin ve onların ellerinde ziyâna uğramasın!"

## Deve arayıcı olan o şahsın hikâyesinin fâidesinin şerhi

2963. Ey mu'temed, bir deve gaib etmişsin; her bir kimse sana deveden nişân verir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2963. Ey güvenilir kişi, bir deve kaybetmişsin; her bir kimse sana deveden işaret verir!

Ey samimiyetine güvenilen Hakk Yolcusu, sen bu aşağı âlemde, ezelde meşrebine göre sana tahsis edilen deveyi kaybetmişsin; onu ararsın ve tarikat ehlinden sorarsın. Her bir kimse sana deveden bir alâmet ve işaret söyler! Bu deve kaybedip arama kıssasının zevkinin idrak olunması için bir giriş gereklidir. Bilinmeli ki, hakikati ilâhî ilimde sabit olan her bir fert için, "iniş" ve "yükseliş"te Yüce Allah tarafından makamların gereğine göre bir binek, yani bir binek hayvanı tahsis edilmiştir. Bu bineğin hâli ve şanı her ferdin yatkınlığıyla orantılıdır. Bu aşağı âlemde insana tahsis olunan binek, bu unsurlardan oluşan bedendir. Ve bu öyle bir binektir ki, insan fertlerinden bir kısmı bununla ilâhî emirler ve şeriat teklifleri sahalarında dolaşırlar. Ve bir kısmı da bununla karanlıklar ve cisimler âlemi çöllerini şaşkın ve sersem olarak kat ederler ve onun dışına çıkamazlar. Önceki sınıf, bu fani olan bineklerin yine bu aşağı âlemde bırakılacağını ve hakikat âlemine yükseliş için, kendisine özel başka bir binek olduğunu idrak ederek, bu aşağı âlemde gözlerinden kaybolan bu bineği ararlar. Ve ikinci sınıfın böyle kayıp bir binekten haberi olmadığından, onlar bu aşağı âleme özgü olan bineğe dört elle sarılmışlardır. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu kıssada, bu bineğe "deve" tabiriyle işaret buyururlar. Bu binekler, Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Sâlihî'nin başlangıcında nazım olarak beyan buyurulmuştur ki, başlangıcı şudur:

من الآيات آيات الركائب و ذلك للإختلاف في المذاهب

Tercüme ve Açıklama: "Binek olan şeylerin ayetleri ilâhî ayetlerdendir; ve bu da mezheplerdeki ihtilaftan kaynaklanır."

Malumdur ki, "binek", maksada ulaşmak için üstüne binilen şeydir. Bu bineğin şekli mezhep ve meşrebe göre değişir. Nitekim Salih (a.s.)a özel olan binek dişi deve şeklinde idi ki, bu suret âleminde cisimleşmiş olarak da ortaya çıktı. Ve Hatem-i Enbiya Efendimize özel olan binek, Burak denilen bir hayvan şeklinde idi, miraçları onunla gerçekleşti. Sözün özü, mümin fertlerinden her birine özel olan binek, onun kendi mezhep ve meşrebine ve ilim ve hikmetteki seviyesine uygun olan bir şekildedir ki, hakikat âlemine onunla miraç ederler. Yüce Allah bazı kullarına bu bineği ya rüyada veya uyanıklık halinde keşfettirir. Nitekim salihlerden bir zat, fakire şu olayı nakletmiştir: "İbadet eden ve zahit olan genç eşimi vefatından sonra mana âleminde ata benzer bir hayvana binmiş olduğu halde gördüm. Bu hayvanı sordum; cevaben dedi ki: 'Altımdaki hayvan beni makamıma götürecek vasıtadır. Ben bununla sonsuz uzay içinde dolaşırım. Müşteri, Zühal, Utarit, Zühre gibi yıldızlara bile gideriz.' Yıldızları işitince sordum ki: 'O yıldızlar nasıl bir âlemdir, bilgin var mı?' 'Semavat âlemi hakkında sana bilgi veremem, mazurum' dedi." İşte bu kıssada beyan buyurulan deve, bu bineklerden ibarettir. Ey muhterem okuyucu, bunu anla ve Mesnevi denizinin yüzeyinden derinliğine dal!

Ey hulûsuna i'timâd olunan sâlik, sen bu âlem-i süflîde, ezelde meşrebine göre sana tahsîs olunan deveyi gaib etmişsin; onu ararsın ve ehl-i tarîkten sorarsın. Her bir kimse sana deveden bir alâmet ve nişân söyler! Bu deve gāib edip aramak kıssasının zevki idrâk olunmak için bir mukaddime lâzımdır. Ma'lûm olsun ki, hakîkati ilm-i ilâhîde sâbit olan her bir fert için, "nüzûl" ve "urûc"da Cenâb-ı Hak tarafından mevâtının îcâbına göre bir rekîbe, ya'ni bir binek hayvanı tahsis buyurulmuştur. Bu rekîbenin hâl ve şânı her ferdin isti'dâdıyla mütenâsibtir. Bu âlem-i süflîde insana tahsîs olunan rekîbe, bu cism-i unsurîdir. Ve bu bir matıyyedir ki, efrâd-ı beşerden bir kısmı bununla evâmir-i ilâhiyye ve teklîfât-ı şer'iyye sâhalarında dolaşırlar. Ve bir kısmı dahi bununla âlem-i zulümât ve ecsâm sahrâlarını hayran ve sergerdân olarak kat' ederler ve onun hâricine çıkamazlar. Evvelki sınıf, bu fânî olan rekîbelerin yine bu âlem-i süflîde bırakılacağını ve âlem-i hakikata urûc için, kendisine muhtass başka bir rekîbe olduğunu idrâk ederek, bu âlem-i süflîde nazarlarından gāib olan bu rekîbeyi ararlar. Ve ikinci sınıfın böyle gāib bir rekîbeden haberi olmadığından, onlar bu âlem-i süflîye mahsûs olan rekîbeye dört el ile sarılmışlardır. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu kıssada, bu rekîbeye "deve" ta'bîriyle işâret buyururlar. Bu rekâib, cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Sâlihî'nin ibtidâsında nazmen beyân buyurulmuştur ki, ibtidâsı şudur:

من الآيات آيات الركائب و ذلك للإختلاف في المذاهب

Tercüme ve Îzâh: "Merkûb olan şeylerin âyâtı âyât-ı ilâhiyyedendir; ve bu da mezheblerde ihtilaftan nâşîdir."

Ma'lûmdur ki, “rekîbe", maksûda vusûl için üstüne binilen şeydir. Bu rekîbenin sûreti mezheb ve meşrebe göre değişir. Nitekim Sâlih (a.s.)a muhtass olan rekîbe nâka sûretinde idi ki, bu âlem-i sûrette mücessemen dahi zâhir oldu. Ve Hâtem-i Enbiyâ Efendimize muhtass olan rekîbe, Burâk denilen bir hayvan sûretinde idi mi'râcları onunla vâki' oldu. Velhâsıl, efrâd-ı mü'minînden her birine muhtass olan rekîbe, onun kendi mezheb ve meşrebine ve ilim ve hikmetteki seviyesine muvâfik olan bir sûrettedir ki, âlem-i hakikata onunla mi'râc ederler. Cenâb-ı Hak ba'zı kullarına bu rekîbeyi ya rü'yâda veyâ hâl-i yakazada keşf buyurur. Nitekim sulehâdan bir zât, fakîre şu vak'ayı nakletmiştir: "Abide ve zâhide olan genç haremimi vefâtından sonra âlem-i ma'nâda ata müşâbih bir hayvana binmiş olduğu halde gördüm. Bu hayvanı sordum; cevâben dedi ki: 'Altımdaki hayvan beni makāmıma götürecek vâsıtadır. Ben bununla fezâ-yı bî-nihâye içinde dolaşırım. Müşteri, Zühal Utarid, Zühre gibi yıldızlara bile gideriz.' Yıldızları işitince sordum ki: 'O yıldızlar nasıl bir âlemdir, ma'lûmât var mı?' 'Âlem-i semâvât hakkında sana ma'lûmât veremem, ma'zûrum' dedi." İşte bu kıssada beyân buyurulan deve, bu rekâibden ibârettir. Ey kāri'-i muhterem, bunu anla ve deryâ-yı Mesnevînin sathından umkuna dal!

2964. Sen bilmezsin ki o deve nerededir; fakat bilirsin ki bu nişanlar hatâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2964. Sen bilmezsin ki o deve nerededir; fakat bilirsin ki bu işaretler hatadır.

Sen o binek olan devenin hangi makamda olduğunu bilemezsin. Çünkü bu binek senin yatkınlık mertebene bağlıdır. Ve sen mertebenden perdelisin. Kâmil zannettiğin kimselere başvurursun. Sana mertebenden işaretler verirler; fakat sen kendi hâline bakarsan bu işaretlerin hata olduğunu anlarsın!

Sen o rekîben olan devenin hangi makamda olduğunu bilemezsin. Zîrâ bu rekîbe senin mertebe-i isti'dâdına tâbi'dir. Ve sen mertebenden hicâb içindesin. Kâmil zannettiğin kimselere müracaat edersin. Sana mertebenden nişân verirler; fakat sen kendi hâline bakarsan bu nişânların hatâ olduğunu anlarsın!

2965. Ve o kimse ki deve gāib etmemiştir, o beraberlik cihetinden, o gaib etmiş gibi bir deve arar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2965. Ve o kimse ki deveyi kaybetmemiştir, o, beraberlik yönünden, deveyi kaybetmiş gibi bir deve arar.

Yolculuğunda birtakım kardeşlerin olup, onlar da sana eşit görünmek için, taklit yönünden deve arar gibi görünür.

Sülükünde birtakım ihvânın olup, onlar da sana müsâvî görünmek için, taklîd cihetinden deve arar gibi görünür.

2966. Der ki: "Evet, ben de deve gaib etmişim; her kim bulursa onun ücretini getirmişim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2966. Der ki: "Evet, ben de deve kaybetmişim; her kim bulursa onun ücretini getirmişim."

O taklitçi mürid der ki: "Ben de deve kaybettim. Herhangi bir mürşid-i kâmil (olgun rehber) bana haber verirse, ücret olarak kendimi ona köle ederim."

O mürid-i mukallid der ki: "Ben de deve gāib ettim. Herhangi bir mürşid-i kâmil bana haber verirse, ücret olarak kendimi ona bende ederim."

2967. Tâ ki deve de sana ortaklık ede. Deveye tama' için bu oyunu yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2967. Tâ ki deve de sana ortaklık etsin. Deveye tamah ettiği için bu oyunu yapar.

Bu taklidi, kendi mertebende ve mertebene ait olan rekabette sana ortak olmak için yapar ve o mertebeye özgü olan ilim ve hikmeti anlamak için bu oyunu oynar.

Bu taklîdi mertebende ve mertebene aid olan rekîbede sana ortaklık için yapar ve o mertebeye mahsûs olan ilim ve hikmeti anlamak için bu oyunu oynar.

2968. O eğri nişanı doğrudan tanımaz; fakat senin sözün o mukallide asadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2968. O eğri işareti doğrudan tanımaz; fakat senin sözün o taklitçiye değnektir.

O taklitçi, insân-ı kâmil olan mürşidin ve yalancı iddia sahibinin verdiği ilim ve hikmet işaretlerinin doğrusu ile eğrisini ayırt edemez. O ancak senin insân-ı kâmil olan mürşidden aldığın ilim ve hikmet sözlerine değnek gibi dayanır ve yalancı iddia sahibi ile insân-ı kâmil olan mürşidi anlayamaz. Sen "Bu kişi insân-ı kâmil olan mürşiddir!" dersen, o da "Evet öyledir!" der; hükmünde taklitçidir.

O mukallid, mürşid-i kâmil ile müddeî-i kâzibin verdiği ilim ve hikmet nişânlarının doğrusu ile eğrisini fark ve temyîz edemez. O ancak senin mürşid-i kâmilden aldığın ilim ve hikmet sözlerine asâ gibi dayanır ve müddeî-i kâzib ile mürşid-i kâmili anlayamaz. Sen "Bu zât mürşid-i kâmildir!" dersen, o dahi "Evet öyle!" der; hükmünde mukalliddir.

2969. Her neyi söylersen, o nişân hatâ idi O, taklîd ile hemân onu söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2969. Her neyi söylersen, o işaret hataydı. O, taklit ile hemen onu söyler.

Sen o taklitçi müride, "Filan kimsenin vahdet sırrına (birliğin gizli hakikatine) dair söylediği sözler yanlıştı" dersen, o da sana takliden, "Evet öyleydi" der ve kendisini sana karşı anlayışlı gösterir.

O mürid-i mukallide sen, "Filân kimsenin sırr-ı vahdete dâir söylediği sözler yanlış idi" dersen, o da sana taklîden, "Evet öyle idi" der ve kendisini sana karşı anlayışlı gösterir.

2970. Sana doğru ve şebîh nişan söyledikleri vakit, imdi yakîn olur, sana onda şek olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2970. Sana doğru ve benzer bir işaret söyledikleri zaman, şimdi kesinleşir, onda sana şüphe olmaz.

Sana hakikat ehli kişiler doğruca ve açıkça veya benzetme yoluyla, senin yatkınlık kabiliyetine uygun olan vahdet sırrından bir işaret söyledikleri zaman, o söz, senin için kesin ve muhakkak olur ve onun hakikat olmasında şüphe ve tereddüdün kalmaz. Yani sende kesin bilgi (ilm-i yakînî) oluşur.

Sana muhakkıklar doğruca ve açıkça veyâ teşbîh ile senin rekîbe-i isti'dâdına münasib sırr-ı vahdetten nişân söyledikleri vakit, o söz, indinde yakîn ve muhakkak olur ve onun hakikat olmasında şek ve şübhen kalmaz. Ya'ni sende ilm-i yakînî hâsıl olur.

2971. O senin hasta olan canının şifâsı olur; yüzünün rengi ve sıhhat ve kuvvetin olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2971. O senin hasta olan canının şifası olur; yüzünün rengi ve sıhhat ve kuvvetin olur.

Senin isti'dâdının (yatkınlığının) nişanı olan o doğru söz, senin bilinmezlik elemi ile hasta olan canının şifası olur. Cehalet ile kararmış olan canının yüzüne renk ve idrakine sıhhat ve kuvvet olur.

Senin rekîbe-i isti'dâdının nişanı olan o doğru söz, senin meçhûliyyet elemi ile hasta olan canının şifâsı olur. Cehil ile kararmış olan canının yüzüne renk ve idrâkine sıhhat ve kuvvet olur.

2972. Gözün aydın ve ayağın koşucu olur; cismin can ve canın seyyal olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2972. Gözün aydın ve ayağın koşucu olur; cismin can ve canın seyyal olur.

"Kalbinin gözü parlayıp hakikati görmeye başlar ve himmet ayağın Hakk yolunda koşucu olur. Gitgide cisminin yoğunluğu ve nefsinin sıfatı gidip, latif ruhun ta kendisi ve ruhun dahi vahdet tarafına akıp gidici olur." Bu şerefli beyitte, "yola girmeden önce bilgilendirme" (tefhîm kable't-teslík) usulüne işaret buyrulur.

"Kalbinin gözü parlayıp hakîkati görmeğe başlar ve himmet ayağın tarîk-ı Hak'ta koşucu olur. Gitgide cisminin kesâfeti ve nefsinin sıfatı gidip, ayn-ı rûh-ı latîf ve rûhun dahi cânib-i vahdete akıp gidici olur." Bu beyt-i şerîfte, "tefhîm kable't-teslík" usûlüne işaret buyurulur.

2973. İmdi dersin ki: "Ey emîn, doğru söyledin. Bu nişanlar açık belağ geldi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2973. Şimdi dersin ki: "Ey emin, doğru söyledin. Bu nişanlar açık bir tebliğ olarak geldi!"

"Belâğ", istenilene ulaştıran şey anlamındadır. Şimdi, sende oluşan kesin bilgiye göre, sen muhakkak dersin ki: "Ey Allah bilgisi (ma'rifetullâh) emanetçisi, doğru söyledin. Senin söylediğin bu nişanlar, apaçık gerçek istenilene ulaştıran bir şeydir." `[وَمَا عَلَى الرَّسُولَ الَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ]` (Nûr, 24/54) yani ["Resûle düşen apaçık bir şekilde tebliğdir.") ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

"Belâğ", matlûba îsâl eden şey ma'nâsınadır. İmdi, sende hâsıl olan ilm-i yakîne binâen, sen muhakkak dersin ki: "Ey ma'rifetullâhın emîni, doğru söyledin. Bu senin söylediğin nişanlar apaçık matlûb-i hakîkîye îsâl eden bir şeydir." `[وَمَا عَلَى الرَّسُولَ الَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ]` (Nûr, 24/54) ya'ni ["Resûle düşen apaçık bir şekilde tebliğdir.") âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

2974. Onda mevsûk ve açık alâmetler vardır. Bu bir Berât ve Kadr-i necat olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2974. Onda güvenilir ve açık alâmetler vardır. Bu bir kurtuluş belgesi ve kurtuluş gecesi olur.

Cehâlet karanlığı içinde meydana gelen o belâğda (Kur'an'ın belâgatı), Kur'ân gibi güvenilir, sağlam ve açık nişanlar vardır. Bu nişanların idrâki, cehâlet karanlığından kurtuluşun bir kurtuluş belgesi ve Kadir gecesi olur.

Zulmet-i cehl içinde vâki' olan o belâğda, Kur'ân gibi mu'temed ve muhkem ve zâhir nişanlar vardır. Bu nişânların idrâki, cehâlet karanlığından kurtuluşun bir Berât ve Kadir gecesi olur.

2975. Vaktaki bu nişanı verdi, dersin ki: "İleri yürü, âhenk vaktidir, âhenk önünde ol!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2975. Vaktaki bu nişanı verdi, dersin ki: "İleri yürü, âhenk vaktidir, âhenk önünde ol!"

Mürşid-i kâmil (olgun rehber) sana bu nişanı verdiği zaman, sen dersin ki: "Ey uyulan kişi, ileri yürü, tecellî (ilahi görünme) âhengi vaktidir. O tecellî âhenginin önünde giden ol!"

Mürşid-i kâmil sana bu nişânı verdiği vakit, sen dersin ki: "Ey muktedâ, ileri yürü, âheng-i tecellî vaktidir. O tecellî âhenginin önünde gidici ol!"

2976. "Ey doğru söyleyici sana peyrevlik edeyim. Devemden bana koku götürdün, göster ki hani?!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2976. "Ey doğru söyleyici sana peyrevlik edeyim. Devemden bana koku götürdün, göster ki hani?!"

Ey doğru söyleyici insân-ı kâmil, Hakk yolunda sen önden git, ben de senin arkandan geleyim. Bana kendi zâtî yatkınlığımdan (rekîbe-i isti'dâd: kişinin kendi özünden gelen yatkınlık) koku verdin; bari devemin menşei olan "özel Rabb'imi" ve hakikatimi bana göster ki, nerede olduğunu göreyim! Çünkü İmam Şâzelî hazretlerinin buyurdukları gibi, insân-ı kâmil mürşid, "İşte sen, işte Rabbin!" diyen yüce kişidir.

"Ey doğru söyleyici kâmil, tarîk-ı Hak'ta sen önden git ben de senin arkandan geleyim. Bana rekîbe-i isti' dâdımdan koku verdin; bâri rekîbemin menşe'i olan "rabb-i hâss"ımı ve hakikatimi bana göster ki, hani göreyim! Zîrâ İmâm-ı Şâzelî hazretlerinin buyurdukları gibi, mürşid-i kamil `ها أنت و ربك` ya'ni, "İşte sen, işte Rabbin!" diyen zât-ı şerîftir.

2977. O kimsenin indinde ki, bir deve sahibi değildir, zîrâ o bu devenin arayışında beraberlik içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2977. O kimsenin yanında ki, bir deve sahibi değildir, çünkü o bu devenin arayışında beraberlik içindir.

Ey sadık mürid, senin aradığın bir devenin sahibi olmadığı halde sana ortak olan o taklitçi mürid, bu deve arayışında görünüşte seninle eşit olmak için yola çıkmış ve onda sendeki coşku bulunmamıştır!

Ey mürîd-i sâdık, senin aradığın bir devenin sahibi olmadığı halde sana şerîk olan o mürîd-i mukallid, bu deve arayışında sûrette seninle müsâvî olmak için sülûk etmiş ve onda sendeki harâret bulunmamıştır!

2978. Bu doğru nişandan onun yakîni ziyade olmadı; sahîh olarak naka arayanın aksinden gayri.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2978. Bu doğru nişandan onun yakîni ziyade olmadı; sahîh olarak deve arayanın aksinden gayri.

İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) vahdet sırrı hakkındaki bu doğru sözlerinden o taklitçi müridin (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi) yakîn bilgisi artmadı. O daima sadık müridin yatkınlık bineğini aramasındaki hararetin aksinden etkilendi.

Kâmilin sırr-ı vahdet hakkındaki bu doğru sözlerinden o mürid-i mukallidin ilm-i yakîni ziyâdeleşmedi. O dâimâ mürid-i sâdıkın rekîbe-i isti'dâdını aramasındaki harâretin aksinden müteessir oldu.

2979. "Onun bu hayhuyu beyhûde değildir!" diye onun ciddiyetlerinden koku götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2979. "Onun bu gürültüsü boşuna değildir!" diye onun ciddiyetlerinden koku aldı.

O taklitçi mürid, sadık müridin ciddiyetle Hakk yolunda ilerlemesine ve coşkusuna baktı da, "Onun bu gürültüsü ve çırpınması boşuna değildir, elbette aradığı bir şey olacaktır!" diyerek, isti'dâdın (yatkınlığın) kokusunu aldı.

O mukallid mürîd, sâdık mürîdin ciddiyetle sülüküne ve harâretine baktı da, "Onun bu hayhuyu ve çarpınması beyhûde değildir, elbette aradığı bir şey olacaktır!" diyerek, rekîbe-i isti'dâdın kokusunu aldı.

2980. Bu devede onun hakkı olmadı, fakat evet, o da deve gāib etmiştir. [2990]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2980. Bu devede onun hakkı olmadı, fakat evet, o da deve kaybetmiştir.

Sadık müridin (Hakk yolcusunun) istidat devesinde o taklitçi müridin ortaklık hakkı yoktur. Çünkü Yüce Allah iki mazhara (tecellî yerine) aynı tecellîyi (ilâhî görünümü) etmemiştir. Aksine, evet o taklitçi müridin de ayrı bir devesi ve istidat devesi vardır ki, onu bu yoğunluk âleminde kaybetmiştir. Nasıl ki yukarıda 2963 numaralı beyitte açıklandı.

Sâdık müridin rekîbe-i isti'dâdında o mukallid mürîdin hakk-ı iştiraki yoktur. Zîrâ Hak Teâlâ iki mazhara aynı tecellîyi etmemiştir. Velâkin, evet o mukallid mürîdin de ayrı bir devesi ve rekîbe-i isti'dâdı vardır ki, onu bu âlem-i kesâfet içinde gāib etmiştir. Nitekim yukarıda 2963 numaralı beyitte îzâh olundu.

2981. Başkasının devesine tama' onun hicabı olmuştur. O şey ki ondan gaib oldu, onun ferâmûşu olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2981. Başkasının devesine tamah etmesi, onun perdesi olmuştur. O şey ki ondan kayboldu, onun unutulmuşu olmuştur.

O taklitçi müridin, başkasının devesine tamah etmesi ve onun yatkınlık mertebesini istemesi, kendisinin yatkınlık devesine perde ve engel olmuş ve kendisinin de başka bir devesi olup, bu yoğunluk âleminde onu kaybetmiş olduğunu unutmuştur.

O mürid-i mukallidin, başkasının nâkasına tama' etmesi ve onun mertebe-i isti'dâdını istemesi, onun kendi rekîbe-i isti'dâdına perde ve hicâb olmuş ve kendisinin de başkaca bir devesi olup, bu âlem-i kesâfette onu gāib etmiş olduğunu unutmuştur.

2982. Bu nereye koşarsa o da koşar, tama'dan sahibinin hem-derdi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2982. Bu nereye koşarsa o da koşar, tamahkârlıktan sahibinin dert ortağı olur.

Sadık mürid (gerçek arayış içinde olan kişi), zikirden, mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler)dan her neyi yaparsa, bu taklitçi mürid de onu taklit ederek onun yaptığını yapar. Hâlbuki sadık müridin yatkınlığına uygun olan bu amellerin, kendisinin yatkınlığına uyup uymadığını araştırmaktan aciz bir hâldedir. Bu sebeple, arkadaşı olduğu sadık müridin mertebesine tamah ederek onun dert ortağı olur, yani onun derdinin ortağı olur. Maalesef sâliklerin (Hakk Yolcusu) çoğu da bu hâldedir.

Mürîd-i sâdık, zikirden ve mücâhededen ve riyâzetten her neyi icrâ eder- se, bu mürîd-i mukallid dahi ona taklîden onun yaptığını yapar. Halbuki mü-rîd-i sâdıkın isti'dâdına münasib olan bu a'mâl, kendisinin isti'dâdına tevâ-fuk edip etmediğini tedkik etmekten âciz bir haldedir. Binâenaleyh musâhibi olduğu mürid-i sâdıkın mertebesine tamaan onun hem-derdi olur, ya'ni onun derdinin ortağı olur. Maatteessüf sâliklerin çoğu da bu haldedir.

2983. Vaktaki bir kazib bir sadık ile gidici oldu, onun yalanı ansızın doğruluk oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2983. Vaktaki bir yalancı bir doğru ile gidici oldu, onun yalanı ansızın doğruluk oldu.

Bir doğru mürid ile bir taklitçi mürid bir mürşid-i kâmil (olgun rehber) kapısında beraber gidici oldu ve sülûk (tasavvuf yolculuğu) etti; onun sülûkündeki yalanı ve ciddiyetsizliği ansızın doğruluğa ve ciddiyete dönüştü ve taklidi, hiç beklemediği halde, tahkike (gerçeği araştırmaya) erişiverdi.

Bir sâdık mürîd ile bir mukallid mürîd bir mürşid-i kâmil kapısında berâ-ber gidici oldu ve sülük etti; onun sülükündeki yalanı ve adem-i ciddiyeti ansızın doğruluğa ve ciddiyete inkılâb etti ve taklîdi, hiç intizâr etmediği halde, tahkîke erişiverdi.

2984. O devenin koştuğu o sahrada, o diğeri kendi devesini dahi buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2984. O devenin koştuğu o çölde, o diğeri kendi devesini dahi buldu.

O sadık müridin (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi) istidat devesinin (kabiliyetinin) hızla koştuğu o hakikat çölünde, o taklitçi mürid kendi devesi olan istidat devesini de buldu.

O mürîd-i sâdıkın rekîbe-i isti'dâdının sür'atle koştuğu, o hakikat sahrâ-sında o mürid-i mukallid kendi devesi olan rekîbe-i isti'dâdını da buldu.

2985. Vaktaki onu gördü, kendisininki hâtırına geldi; yârinin ve hasmının develerinden tama'sız oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2985. O onu gördüğü zaman, kendisinininki aklına geldi; dostunun ve düşmanının develerinden tamah etmez oldu.

O taklitçi mürid, kendisinin yatkınlık devesini gördüğü zaman; kendi mertebesinin zevki aklına geldi. Artık dostunun ve yakınının develerinden tamahını kesti ve kendi mertebesinin zevkine daldı.

Vaktâki o mürîd-i mukallid kendisinin rekîbe-i isti'dâdını gördü; kendi mertebesinin zevki hâtırına geldi. Artık dostunun ve karîbinin develerinden tama'ını kesti ve kendi mertebesinin zevkine daldı.

2986. Kendi devesinin orada otladığını gördüğü vakit, o mukallid muhakkik oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2986. Kendi devesinin orada otladığını gördüğü zaman, o taklitçi araştırmacı oldu.

Yolculuğunda taklitçi olan mürid, taklit ederek yürüdüğü yolun şerefi sebebiyle, gerçek feyiz veren Hak tarafından, kendi yatkınlığına uygun bir feyze ulaştı ve bu taklidi bu şekilde araştırmaya dönüştü.

Sülükünde mukallid olan mürîd, taklîden yürüdüğü yolun şerâfeti sebebiyle, feyyaz-ı hakîkî olan Hak cânibinden, kendi isti'dâdına münasib bir feyze nâil oldu ve bu taklîdi bu suretle tahkika tebeddül etti.

2987. O lahzada o, devenin talebkârı oldu; onu sahrâda görmedikçe istemedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2987. O anda o, devenin talepkârı oldu; onu çölde görmedikçe istemedi.

Feyze (ilahi lütfa) nail olduğu o anda, kendi isti'dâdının (yatkınlığının) binek hayvanının talepkârı oldu; onu ilahi feyizler çölünde görmedikçe istemedi.

Nâil-i feyz olduğu o lahzada kendi rekîbe-i isti'dâdının talebkârı, onu füyûzât-ı ilâhiyye sahrâsında görmedikçe istemedi.

2988. Ondan sonra yalnız gidiciliğe başladı; gözünü kendi nakası tarafına açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2988. Ondan sonra yalnız başına ilerlemeye başladı; gözünü kendi eksikliği tarafına açtı.

O taklitçi mürid, bu müşahededen sonra taklit etmeksizin kendi kendine Hakk yolculuğuna başladı ve gözünü kendi yatkınlık bineği tarafına açtı ve bu müşahededen, yatkınlığına uygun mücadeleye geldi.

O mürid-i mukallid, bu müşâhededen sonra bilâ-taklîd kendi kendine sülûke başladı ve gözünü kendi rekîbe-i isti'dâdı tarafına açtı ve bu müşâhededen, isti'dâdına münasib mücâhedeye geldi.

2989. O sâdık dedi: "Beni bıraktın. Şimdiye kadar benim hıfzımı tutardın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2989. O sadık dedi: "Beni bıraktın. Şimdiye kadar benim korumamı sağlardın!"

O sadık mürid o taklitçiye dedi ki: "Yolculuğunda şimdiye kadar benim hareketlerimi ve tavırlarımı gözetirdin, şimdi beni terk ettin!"

O sâdık mürîd o mukallide dedi ki: "Sülükünde şimdiye kadar benim harekâtımı ve etvârımı gözetir idin, şimdi beni terk ettin!"

2990. Mürid-i mukallid cevaben dedi ki "Şimdiye kadar beyhûdeliğe mensûb olmuşum ve tama' dan dolayı temellukta olmuşum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2990. Taklitçi mürid cevap olarak dedi ki: "Şimdiye kadar boş şeylere bağlı olmuşum ve tamahkârlıktan dolayı dalkavukluk etmişim!"

"Şimdiye kadar kendi yatkınlığımdan habersiz olup, sana taklit ve dalkavukluk etmekle boşu boşuna çabalamışım!"

"Şimdiye kadar kendi isti'dâdımdan gafil olup, sana taklîd ve temelluk etmekle boşu boşuna çalışmışım!"

2991. "Bu zaman senin hem-derdin oldum ki, ben talebde cisim ile senden ayrı olmuşum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2991. "Bu zaman senin dert ortağın oldum ki, ben talepte bedenimle senden ayrı düşmüşüm."

Feyze eriştiğim bu zamanda kendi istidat devemi (yeteneklerimi) arama derdinde sana ortak oldum. Çünkü ben talepte bu beden bineğiyle senden başkasıyım. Bu sebeple mezhepte ve meşrepte de birbirimizden başkayız. Hâl böyleyken taklit boşunadır.

"Nâil-i feyz olduğum bu zamanda kendi nâka-i isti'dâdımı aramak derdinde sana müşârik oldum. Zîrâ ben talebde bu rekîbe-i cisim ile senin gayrinim. Binâenaleyh mezhebde ve meşrebde de birbirimizin gayriyiz. Şu halde taklîd boştur."

2992. "Devenin vasfını senden çalmış idim; benim canım kendiminkini gördü, göz doldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2992. "Devenin vasfını senden çalmış idim; benim canım kendiminkini gördü, göz doldu."

Devenin ilmî vasfını (bilgisel niteliğini) senden çalmış idim; artık benim canım kendimin binek hayvanı olan yatkınlığını gördü ve gözüm o müşahede (gözlem) ile doydu.

"Devenin vasf-ı ilmîsini senden çalmış idim; artık benim canım kendimin rekîbe-i isti'dâdını gördü ve gözüm o müşâhede ile meşbû' oldu."

2993. Onu bulmadıkça onun talibi olmadım. Şimdi bakır mağlub ve altın ona galibdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2993. Onu bulmadıkça onun talibi olmadım. Şimdi bakır mağlup ve altın ona galip.

Bu sebeple o isti'dâd (yatkınlık, kabiliyet) bineğimi bulmadıkça onun talibi olmadım. Önceki hâlim bakır idi, şimdiki hâlim ise altındır. Ve şimdi bakır mağlup ve altın galip olmuştur.

"Binâenaleyh o rekîbe-i isti'dâdımı bulmadıkça onun tâlibi olmadım. Evvelki hâlim bakır idi, şimdiki hâlim ise altındır. Ve şimdi bakır mağlûb ve altın gālib olmuştur."

2994. Seyyiâtım bütün tâât-ı şükür oldu. Hezl fânî oldu ve cidd şükrün isbâtı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2994. Kötülüklerim, şükür ibadetlerinin tamamı oldu. Şaka yok oldu ve ciddiyet şükrün ispatı oldu.

Benim taklit kötülüklerim, tamamen Hakk'a şükretme ibadetlerine dönüştü. Bu sebeple, kötülüklerim olan şaka yok oldu ve onun yerine ciddiyet, Hakk'a şükrümün ispatı oldu ve yokluğum varlığa dönüştü. Yani ciddiyet hâlim, Hakk'a şükrün ta kendisidir. Nitekim tövbe edenler hakkında Yüce Allah, أُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتِ (Furkan, 25/70) yani, “Allah Teâlâ onların kötülüklerini iyiliklere dönüştürür” buyurur.

"Benim taklîd fenâlıklarım bütün Hakk'a şükretmek tâatlarına mübeddel oldu. Binâenaleyh seyyiâtım olan hezl fânî oldu ve onun yerine ciddiyet Hakk'a şükrümün isbâtı oldu ve nefyim isbâta münkalib oldu." Ya'ni hâl-i ciddiyetim Hakk'a ayn-ı şükürdür. Nitekim tevbe edenler hakkında Hak Teala أُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتِ (Furkan, 25/70) ya'ni, “Allâh Teâlâ onların fenâlıklarını iyiliklere tebdíl eder" buyurur.

2995. Mâdemki seyyiâtım Hakk'a vesile oldu, binâenaleyh seyyiâtım üzerine hiç dakk urma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2995. Mademki kötülüklerim Hakk'a vesile oldu, bu sebeple kötülüklerime hiç itiraz etme!

"Dakk", bir kimsenin sözüne itiraz etmek anlamındadır. Yani, "Mademki kötülüklerim benim Hakk'a ulaşmama vesile ve sebep oldu; bu sebeple ey sadık mürid (Hakk yolcusu), geçmiş kötülüklerime hiç itiraz etme!"

"Dakk", bir kimsenin sözüne i'tirâz etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, “Mâdemki seyyiâtım benim Hakk'a vusûlüme vesîle ve sebeb oldu; binâenaleyh ey mürîd-i sâdık, seyyiât-i sâbıkama hiç i'tiraz etme!"

2996. Muhakkak seni senin sıdkın talib etmiş idi. Cidd ve taleb de muhakkak bana bir sıdk açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2996. Şüphesiz seni senin doğruluğun talep etmişti. Ciddiyet ve talep de şüphesiz bana bir doğruluk açtı.

"Doğruluk ve samimiyetin seni hakikat talep edeni yapmıştı. Senin bu ciddiyetin ve talebin de bana bir doğruluk ve ihlâs kapısı açtı."

"Sıdk ve hulûsun seni tâlib-i hakikat etmiş idi. Senin bu cidd ve talebin de bana bir sıdk ve ihlâs kapısı açtı."

2997. Senin sıdkın seni talebe getirdi; benim istemem de beni bir sıdka getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2997. Senin doğruluğun seni talep etmeye getirdi; benim istemem de beni bir doğruluğa getirdi.

Senin doğruluğun seni hakikat talebine getirdi; benim şaka ve taklit ile istemem de beni bir doğruluğa getirdi.

"Senin sıdkın seni hakîkat talebine getirdi; benim hezl ve taklîd ile istemem de beni bir sıdka getirdi."

2998. "Devlet tohumunu zemîne ekiyordum; eğlence ve işsizlik zannediyordum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2998. "Devlet tohumunu toprağa ekiyordum; eğlence ve işsizlik sanıyordum."

"Sana taklit ederek, çabayla devlet ve saadet tohumunu bedenimin toprağına ekiyordum ve bunu eğlence ve sonuçsuz sanıyordum."

"Sana taklîden sa'y ile devlet ve saâdet tohumunu vücûdumun zemînine ekiyordum ve bunu eğlence ve netîcesiz zannediyordum."

2999. "O bî-kâr olmadı serî bir kazanç oldu. Ekdiğim her bir dâne yüz bitti!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2999. "O işsiz kalmadı, hızlı bir kazanç oldu. Ektiğim her bir tane yüz verdi!"

"Benim o taklitî amelim tahkik (gerçeği araştırıp bulma) ile sonuçlandığı için, hızlı bir kazanç oldu; varlık toprağıma ektiğim her bir amel tanesi, yüz misli bir fayda ve ürün verdi!"

"Benim o taklîdî amelim tahkîk ile netîcelendiği için, serî bir kazanç oldu; zemîn-i vücuduma ekdiğim her bir dâne-i amel, yüz misli bir fâide ve hâsılat verdi!"

3000. "Hırsız gizli bir ev tarafına gitti; vaktâki içeriye girdi, kendi evi olduğunu gördü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3000. "Hırsız gizli bir ev tarafına gitti; içeriye girdiği vakit, kendi evi olduğunu gördü."

"Benim hâlim, gizlice bir eve giren ve girdiği vakit kendi evi olduğunu gören bir hırsızın hâline benzedi." Yani Hakk yoluna girmemde, arkadaşımın (refik) istidat (kabiliyet) bineğini (rekîbe) elde etmek amacında idim; taklidim tahkike (gerçeği araştırmaya) dönüştüğü vakit, gördüm ki bu çabam kendi istidat bineğim üzerine gerçekleşmiş.

"Benim hâlim, gizlice bir eve giren ve girdiği vakit kendi evi olduğunu gören bir hırsızın hâline benzedi." Ya'ni tarîk-ı Hakk'a sülükümde refikimin rekîbe-i isti'dâdını elde etmek maksadında idim; vaktâki taklîdim tahkîka tebeddül etti, gördüm ki bu sa'yim kendi rekîbe-i isti'dâdım üzerine vâki' imiş.

3001. Ey soğuk sıcak ol, tâ ki sana harâret erişe! Sertlik ile düzel, tâ ki yumuşaklık erişe!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3001. Ey soğuk, sıcak ol ki sana hararet erişsin! Sertlik ile düzel ki yumuşaklık erişsin!

Ey nefsanî sıfatlarla donmuş bir hâle gelmiş olan soğuk kişi, hakikat arayışında hararetli ol ki sana hakikat güneşinin harareti erişsin! Nefsine karşı serinlik ve sertlik ile davran ki ruhunun yumuşaklığı ve inceliği erişsin!

Ey sıfât-ı nefsâniyye ile müncemid bir hâle gelmiş olan soğuk, hakikat talebinde harâretli ol; tâ ki sana hakikat güneşinin harâreti erişe! Nefsine karşı serinlik ve huşûnet ile davran, tâ ki ruhunun yumuşaklığı ve letâfeti erişe!

3002. O iki deve değildir, o bir devedir. Lafız dar geldi, ma'na çok doludur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3002. O iki deve değildir, o bir devedir. Lafız dar geldi, anlam çok doludur.

O aranan deve iki deve değildir, birdir. Çünkü varlığın hakikati birdir. Ve bu çokluklar onun bağıntılarından ve izafetlerinden ibarettir ve hayalî bir gösteridir. Bu sebeple surette iki görünen, hakikatte birdir. Fakat ikilik ve çokluk âleminden olan lafza, bir olan anlamı sığdırmak mümkün değildir. Çünkü lafız dar, o bir olan anlam ise geniş ve çok doludur. Nasıl ki Hakîm-i Senâî hazretleri buyururlar: Beyit: "Söylediğim şeyden geri döndüm. Çünkü sözde anlam ve anlamda da söz yoktur." Bu nazmı işiten bir zat dahi, "Acayip şey! Sözden geri döndüğünü söylediği halde, yine söz ile meşguldür!" demiştir.

O aranılan deve iki deve değildir, birdir. Zîrâ hakikat-ı vücûd vâhiddir. Ve bu keserât onun niseb ve izâfâtından ibarettir ve bir nümayiş-i hayâlîdir. Bi- nâenaleyh sûrette iki görünen, hakîkatta birdir. Fakat isneyniyyet ve keserât âleminden olan lafza ma'nâ-yı vâhidi sığdırmak mümkin değildir. Zîrâ lafız dar, o ma'nâ-yı vâhid ise geniş ve çok doludur. Nitekim Hakîm-i Senâî hazretleri buyururlar: Beyit: "Söylediğim şeyden rücû' ettim. Zîrâ ki sözde ma'nâ ve maʼnâda da söz yoktur." Bu nazmı işiten bir zât dahi, “Acîb şey! Sözden rücû' ettiğini söylediği halde, yine söz ile meşgüldür!" demiştir.

3003. Dâimâ lafız ma'naya erişmeyicidir. O sebepten Peygamber, "Muhakkak lisân kelîl oldu." buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3003. Daima lafız manaya erişemez. O sebeple Peygamber, "Muhakkak dil yetersiz kaldı." buyurdu.

Lafız, manayı tamamıyla açıklayamaz. Bu sebepten dolayı Resûl-i Ekrem efendimiz "من عرف الله بصفاته كل لسانه" yani "Allah Teâlâ'yı sıfatlarıyla bilen kimsenin dili sustu" buyurdu.

Lafız tamâmiyle ma'nâyı beyân edemez. Bu sebepten dolayı Resûl-i Ekrem efendimiz من عرف الله بصفاته كل لسانه ya'ni "Allâh Teâlâ'yı sıfâtıyla ârif olan kimsenin lisânı sâkit oldu" buyurdu.

3004. Nutuk hesapta üsturlab olur. Felekten ve güneşten ne kadar bilir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3004. Söz, hesapta usturlap olur. Felekten ve güneşten ne kadar bilir?

"Usturlap" (اسطر لاب) ve "usturlap" (اصطلاب) güneşin ve yıldızların yüksekliğini ölçmek için kullanılan bir alettir. Yani, "Usturlap, gökyüzünde ancak güneşin ve yıldızların yüksekliğini ölçebilir. Onların üzerindeki yaratılmışları ve diğer hakikatlerini gösteremez. Söz de bu usturlap gibidir; hakikat feleğinden ve güneşinden ne kadarını ortaya çıkarabilir?"

"Üsturlab" (اسطر لاب) ve "usturlab" (اصطلاب) güneşin ve yıldızların irtifâını ölçmek için kullanılan bir âlettir. Ya'ni, "Üsturlâb, felekte ancak güneşin ve yıldızların irtifâını ölçebilir. Onların üzerindeki mahlûkātı ve sair hakîkatlerini gösteremez. Nutuk dahi bu üsturlâb gibidir; hakikat feleğinden ve güneşinden ne kadarını izhâr edebilir?"

3005. Hususiyle bir felek ki, felek ondan bir yapraktır, onun güneşinin güneşi bir zerredir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3005. Özellikle bir felek ki, felek ondan bir yapraktır, onun güneşinin güneşi bir zerredir!

"Perre" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada ot yaprağı ve saman çöpü anlamındadır. Yani, "Usturlap gibi olan söz, hakiki felekten (gerçek âlemden) tam olarak nasıl açıklamalarda bulunabilir? Özellikle o hakiki felek öyle bir felektir ki, görünen felek o hakikat feleğinden küçük bir yaprak gibidir. O görünen feleğin güneşi, o hakikat güneşinin bir zerresidir!"

"Perre" (پره)nin müteaddid ma'nâları vardır. Burada ot yaprağı ve saman çöpü ma'nâsınadır. Ya'ni, "Üsturlâb gibi olan nutuk, felek-i hakikattan tamâmiyle nasıl beyânâtta bulunabilir? Husûsiyle o felek-i hakikat öyle bir felektir ki, sûrî felek o hakikat feleğinden bir küçük yaprak mesâbesindedir. O sûrî feleğin güneşi, o hakîkat güneşinin bir zerresidir!"

## Onun beyânındadır ki her bir nefiste Mescid-i Dırâr'ın fitnesi vardır

3006. Vaktaki zahir oldu ki, o mescid değil idi; hîle ve mekr idi ve münkirin tuzağı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3006. O mescidin mescid olmadığı, hile ve tuzak olduğu ve inkârcının tuzağı olduğu ortaya çıktığında.

O Mescid-i Dırâr'ın gerçek bir mescid olmayıp, bir hile ve tuzak yuvası ve inkârcıların tuzağı olduğu ortaya çıktı. Hint nüshalarında "cahûd" (جحود) yerine "cühûd" (جهود) geçmektedir. Yahudiler de inkârcılar zümresinden olduğundan, anlam değişmez.

Vaktaki o Mescid-i Dırâr'ın hakîkî bir mescid olmayıp, bir hîle ve mekr yuvası ve münkirlerin tuzağı olduğu meydana çıktı. Hind nüshalarında "cahûd" (جحود) yerine "cühûd" (جهود) vâki'dir. Yahûdîler de münkirîn zümresinden olduğundan, ma'nâ değişmez.

3007. Binâenaleyh Nebî buyurdu ki, onu koparalar, çöp ve kül atılacak yer yapalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3007. Bu sebeple Peygamber buyurdu ki, onu yıksınlar, çöp ve kül atılacak yer yapsınlar.

Bu sebeple şanlı/yüce peygamber Efendimiz o mescidi yıkmalarını ve çörçöp ile kül atılacak bir çöplük edinilmesini emir buyurdular. Rivayet edildi ki, bu mescidin yıkımı için Resûl-i Ekrem Efendimiz sahabelerden Malik b. Duhşüm ve Ma'n b. Adiyy ve Âmir b. es-Seken ve Vahşî'yi çağırıp, onlara buyurdular ki: "احرقوه و اهدموه و اجعلوا مكانه كناسة" yani, "Yakınız ve yıkınız ve onun yerine çöplük ve süprüntülük yapınız!" buyurdular. Ve onlar da öyle yaptılar.

Binâenaleyh Nebiyy-i zîşân Efendimiz o mescidi yıkmalarını ve çörçöp ve kül atılacak bir mezbele ittihâzını emir buyurdular. Rivâyet olundu ki, bu mescidin tahribi için Resûl-i Ekrem Efendimiz ashâbdan Mâlik b. Duhşüm ve Ma'n b. Adiyy ve Âmir b. es-Seken ve Vahşî'yi çağırıp, onlara buyurdular ki: احرقوه و اهدموه و اجعلوا مكانه كناسة ya'ni, "Yakınız ve yıkınız ve onun yerine mezbele ve süprüntülük yapınız!" buyurdular. Ve onlar da öyle yaptılar.

3008. Zîrâ mescid sahibi mescid gibi kalp idi; tuzak üzerine döktüğün tâneler cûd değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3008. Çünkü mescit sahibi mescit gibi kalp idi; tuzak üzerine döktüğün taneler cömertlik değildir.

Çünkü Mescid-i Dırâr'ı inşa edenler dahi mescit gibi kalp ve müzevvir (hilekâr) idi. Tuzak üzerine döktüğün yem taneleri, o tuzakla tutacağın hayvana karşı ikram ve cömertlik ve sehâ (eli açıklık) değildir.

Zîra Mescid-i Dırâr'ı binâ edenler dahi mescid gibi kalp ve müzevvir idi. Tuzak üzerine döktüğün yem tâneleri o tuzakla tutacağın hayvana karşı ikrâm ve cûd ve sehâ değildir.

3009. Senin oltanın üzerinde olan et, balık kapıcıdır; öyle lokma ne atâdır, ne de sehadır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3009. Senin oltanın üzerinde olan et, balık için kapıcıdır; öyle lokma ne bağıştır, ne de cömertliktir!

3010. Cemad olan Mescid-i Kuba, onun küfvü olmayan o şeye yol vermedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3010. Cansız olan Kuba Mescidi, kendisine denk olmayan o şeye yol vermedi.

Doğruluk ve samimiyet üzerine inşa edilen Kuba Mescidi, cansız bir yapıdan ibaret olduğu hâlde, hile ve fesat üzerine inşa edilen Mescid-i Dırâr'ı kendisine denk ve benzeri olmadığını gördü ve Âlemlerin Efendisi (s.a.v.) Hazretlerinin orayı şereflendirmesine izin vermedi ve bu şekilde iki cansız yapı arasında fark ve ayrım ortaya çıktı.

Sıdk ve hulûs üzerine binâ olunan Mescid-i Kubâ, cemâddan ibaret olduğu halde, hîle ve fesâd üzerine binâ olunan Mescid-i Dırâr'ı kendi küfvü ve nazîri olmadığını gördü ve Server-i Âlem (s.a.v.) Efendimizin orayı teşrif buyurmalarına yol vermedi ve bu sûretle iki cemâd arasında fark ve temyîz zâhir oldu.

3011. Cemâdât hakkında böyle bir zulüm gitmedi; adl beyi o küfüv olmayana ateş vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3011. Cansız varlıklar hakkında böyle bir zulüm gitmedi; adalet beyi o denk olmayana ateş vurdu.

Cansız varlıklar cinsinden olan iki mescid arasında bir ayrım ve fark meydana gelip, Resûl-i Ekrem Efendimizin o Mescid-i Dırâr’da namaz kılması, yerinde gerçekleşmeyecek bir amel ve zulüm olacağı için, adalet beyi olan Risâletpenâh Efendimiz, Mescid-i Kubâ’nın dengi ve benzeri olmayan o mescide ateş vurdu. "Teft" hararet anlamına gelip, burada ateş anlamı kastedilir. Hint nüshalarında, nun ile "neft" olarak geçer ve bilindiği üzere "neft" yanıcı maddelerden bir maddedir.

“Cemâdât cinsinden olan iki mescid arasında temeyyüz ve fark hâsıl olup, Resûl-i Ekrem Efendimizin o Mescid-i Dırâr’da namaz kılması, mahallinde vâki’ olmayacak bir amel ve zulüm olacağı için, adl beyi olan Risâletpenâh Efendimiz, Mescid-i Kubâ’nın küfvü ve nazîri olmayan o mescide ateş vurdu.” “Teft” harâret ma’nâsına olup, burada ateş ma’nâsı murâd olunur. Hind nüshalalarında, nûn ile “neft” vâki’dir ve ma’lûm olduğu üzere “neft” mevâdd-ı müştaileden bir maddedir.

3012. İmdi hakāyık için ki, asılların aslıdır, bil ki orada farklar ve fasıllar vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3012. Şimdi, hakikatler için ki, asılların aslıdır, bil ki orada farklar ve ayrılıklar vardır!

Şimdi, cansız varlıklar arasında böyle fark ve ayırt etme olunca, asılların aslı olan insanlık fertlerinin hakikatleri ve sabit hakikatler (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) için ilâhî ilim mertebesinde elbette farklar ve ayrılıklar olacağı açıktır. Çünkü ilâhî ilimde Hâdî (doğru yolu gösteren) isminin tecellisi olan bahtiyarlar ile Mudill (saptıran) isminin tecellisi olan bedbahtlar elbette bir değildirler. Ve bu hakikatler, asıl olan ruhların asıllarıdır. Bu sebeple, asılların aslı olur.

İmdi, cemâdât arasında böyle fark ve temyîz olunca, asılların aslı olan efrâd-ı beşeriyyenin hakāyıkı ve a’yân-ı sâbiteleri için ilm-i ilâhî mertebesinde elbette farklar ve ayrılıklar olacağı bedîhîdir. Zîrâ ilm-i ilâhîde ism-i Hâdî’nin mazharı olan saîdler ile ism-i Mudill’in mazharı olan şakiler elbette bir değildirler. Ve bu hakāyık, asıl olan ervâhın asıllarıdır. Binâenaleyh, asılların aslı olur.

3013. Ne onun hayatı onun hayatı gibi olur; ne onun memâtı onun memâtı gibi olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3013. Ne onun hayatı onun hayatı gibi olur; ne onun ölümü onun ölümü gibi olur!

İnsan fertlerinin hakikatlerindeki farklılıklar sebebiyle, birinin hayat hâli diğerinin hayat hâline benzemediği gibi, ölüm hâlleri de birbirlerine benzemez. Ve bu farklılık ilahi isimler arasındaki farklılıktan kaynaklanır ve bu fark ve farklılık birçok Kur'an ayetiyle sabittir.

Efrâd-ı beşeriyyenin hakāyıkındaki tefâvüt hasebiyle, birinin hâl-i hayâtı diğerinin hâl-i hayâtına benzemediği gibi, hâl-i memâtları dahi birbirlerine benzemez. Ve bu tefâvüt esmâ-i ilahiyye arasındaki tefâvütten neş'et eder ve bu fark ve tefâvüt birçok âyât-ı Kur'âniyye ile sâbittir.

3014. Onun mezarını asla onun mezarı gibi bilme. O cihanın halinin farkını ne söyleyeyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3014. Onun mezarını asla onun mezarı gibi bilme. O âlemin hâlinin farkını ne söyleyeyim!

Birinin mezarı, yani berzahî hâlleri başka, diğerinin berzahî hâlleri yine başkadır. O âlemin, yani berzahın hâllerindeki farkı ve ayrılığı nasıl anlatayım? Çünkü ne kadar insan bireyi varsa o kadar da hâl farkı ve ayrılığı vardır. Ve saadet ehlinin dereceleri sonsuz olduğu gibi, şekavet ehlinin derekeleri (düşüş yerleri) de sonsuzdur. Yatkınlıkların bineklerinin (çeşitli yatkınlıkların) sayılması ve açıklanması mümkün değildir. Nitekim hadîs-i şerîfte "Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçedir, veya cehennem çukurlarından bir çukurdur" buyurulur.

Birinin mezarı, ya'ni ahvâl-i berzahiyyesi başka, diğerinin ahvâl-i berzahiyyesi yine başkadır. O cihânın, ya'ni berzahın ahvâlindeki fark ve tefâvütü nasıl anlatayım? Zîrâ ne kadar efrâd-ı beşer varsa o kadar da fark ve tefâvüt-i ahvâl vardır. Ve ehl-i saâdetin derecâtı bî-nihâye olduğu gibi, ehl-i şekāvetin derekâtı da bî-nihâyedir. Rekâib-i isti'dâdın ta'dâd ve beyânı kābil değildir. Nitekim hadîs-i şerîfte القبر روضة من رياض الجنة أو حفرة من حفرات النيران ya'ni, "Kabir ya cennet bağçelerinden bir bağçedir, veya cehennem çukurlarından bir çukurdur" buyurulur.

3015. Ey iş adamı, işini mihekke vur, tâ ki ehl-i Dırar'ın mescidini yapmayasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3015. Ey iş adamı, işini mihenge vur ki, zarar ehlinin mescidini yapmayasın!

Ey amel sahibi olan Hakk Yolcusu veya mümin, kendi amelini sağlam bir muhakeme ile dengele. Onda nefsin bir hilesi ve aldatması var mıdır yok mudur ve yoksa ihlâsa mı dayanmaktadır, dikkat et ki, amelini yaparken zarar ehlinin mescidinin benzerini ve dengini yapmış olmayasın!

Ey amel sahibi olan sâlik veyâ mü'min, kendi amelini selîm bir muhâkeme ile muvâzene et. Onda nefsin bir hîlesi ve tezvîri var mıdır yok mudur ve yoksa ihlâsa mı müsteniddir, dikkat et, tâ ki amelini binâ ederken ehl-i Dırâr mescidinin küfvünü ve nazîrini yapmış olmayasın!

3016. Sen o mescidi yapanların üzerine istihzā ettin. Vaktaki nazar ettin, sen de onlardan idin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3016. Sen o mescidi yapanların üzerine alay ettin. Ne zaman ki dikkatle baktın, sen de onlardan idin!

Ey amelinde nefsinin hilesi ve aldatması olan kimse, sen o Mescid-i Dırâr'ı (zarar veren mescit) yapanlar ile alay ve istihza ettin. Halbuki sen kendi nefsinin aldatmasına dikkat edecek olursan, kendinin dahi onlardan birisi olduğunu görürsün!

Ey amelinde nefsinin hîlesi ve tezvîri olan kimse, sen o Mescid-i Dırâr'ı yapanlar ile alay ve istihzâ ettin. Halbuki sen kendi nefsinin tezvîrine dikkat edecek olursan, kendinin dahi onlardan birisi olduğunu görürsün!

## Hindli'nin hikâyesidir ki kendi arkadaşı ile bir amel üzerinde münâzaa ederdi ve haberi yoktu ki o da ona mübtelâdır

3017. Dört Hindli bir mescide gittiler, taat için rükû' ve secde edici oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3017. Dört Hindli bir mescide gittiler, ibadet için rükû' ve secde edici oldular.

Dört Hindli bir camiye gidip, ibadet için namaz kılıcı oldular.

Dört Hindli bir câmi'e gidip, ibâdet için namaz kılıcı oldular.

3018. Her biri bir niyet üzerine tekbîr etti; miskinlik ve derd ile namaza geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3018. Her biri bir niyet üzerine tekbir getirdi; miskinlik ve dert ile namaza geldi.

Her biri iftitah tekbirini alıp, tam bir huşu ve kırıklık ile namaz kılmaya başladı.

Her biri iftitâh tekbîrini alıp, kemâl-i huzû' ve inkisâr ile namaz kılmağa başladı

3019. Müezzin geldi, o birinden: “Ey müezzin ezan okudun mu, vakit midir?” diye bir lafız fırladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3019. Müezzin geldi, o birinden: "Ey müezzin, ezan okudun mu, vakit midir?" diye bir söz çıktı.

Hintli'nin biri bu sözü namaz içinde iken söyledi.

Hindli'nin birisi bu sözü namaz içinde iken söyledi.

3020. O diğer Hindli niyaz cihetinden: “Hey, söz söyledin ve namaz bâtıl oldu!” dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3020. O diğer Hintli, niyaz yönünden: “Hey, söz söyledin ve namaz bâtıl oldu!” dedi.

Diğer Hintli, namaz içinde söz söyleyen arkadaşına, kendisinin tam bir niyaz ve huşu içinde olmasından dolayı bu durumu uygun görmedi de: “Hey kendine gel, namaz içinde dünya kelamı ettin, namazın bozuldu!” dedi. Hint nüshalarında “ez niyâz” yerine “der-niyâz” geçmiştir. Ve “niyaz”dan maksat namaz olduğuna göre, anlam, “O diğer Hintli namaz içinde: ‘Hey, söz söyledin ve namaz bâtıl oldu!’ dedi” demek olur.

Diğer Hindli namaz içinde söz söyleyen arkadaşına, kendinin kemâl-i niyaz ve huzû'undan bu hâli münasib görmedi de: “Hey kendine gel, namaz içinde dünyâ kelâmı ettin, namazın fâsid oldu!” dedi. Hind nüshalarında “ez niyâz” yerine “der-niyâz” vâki' olmuştur. Ve “niyâz”dan murâd namaz olduğuna göre, ma'nâ, “O diğer Hindli namaz içinde: ‘Hey, söz söyledin ve namaz bâtıl oldu!’ dedi” demek olur.

3021. O üçüncü bu ikinciye: "Ey amuca, ona ne ta'n vurursun? Kendine söyle!" dedi&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3021. O üçüncü bu ikinciye: "Ey amca, ona ne kusur bulursun? Kendine söyle!" dedi

O üçüncü Hintli de yine namaz içinde bulunduğu halde ikinci Hintli'ye itiraz ederek: "Ey amca, namaz içinde müezzine vakit soran arkadaşımıza ne itiraz ediyorsun! Sen de onun gibi namazda söz söyledin ve namazın bozuldu!" dedi.

O üçüncü Hindli dahi yine namaz içinde bulunduğu halde ikinci Hindli'ye i'tirâzen: "Ey amuca, namaz içinde müezzine vakit soran arkadaşımıza ne i'tiraz ediyorsun! Sen de onun gibi namazda söz söyledin ve namazın fâsid oldu!" dedi.

3022. O dördüncü, "Allah'a hamd olsun ki, ben o üç kişi gibi kuyuya düşmedim!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3022. O dördüncü, "Allah'a hamd olsun ki, ben o üç kişi gibi kuyuya düşmedim!" dedi.

O dördüncü Hintli de yine namaz içinde olduğu hâlde dedi ki: "Allah'a hamd olsun ki ben o üç arkadaşım gibi namazımı bozmak kuyusuna düşmedim ve namazım bozulmadı."

O dördüncü Hindli dahi yine namaz içinde olduğu halde dedi ki: "Elhamdülillâh ki ben o üç arkadaşım gibi namazımı ifsâd etmek kuyusuna düşmedim ve namazım fâsit olmadı."

3023. İmdi her dörtlerin namazı fâsid oldu. Ayıp söyleyiciler yolu pek ziyâde gaib etmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3023. Şimdi her dört kişinin namazı bozuldu. Ayıp söyleyenler yolu pek çok kaybetmişlerdir.

Dört Hintli'den her birinin namazı bozuldu. Çünkü kardeşlerinin kusurunu görüp söyleyenlerin pek çoğu, kendi nefislerini unutup, salâh (doğruluk) yolunu kaybetmişlerdir. Nasıl ki Yüce Allah buyurur: أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَ تَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ (Bakara, 2/44). Yani, "Kendi nefislerinizi unuttuğunuz hâlde insanlara iyilik ve takva ile mi emredersiniz?"

Dört Hindli'den her birisinin namazı bozuldu. Zîrâ ihvânının kusûrunu görüp söyleyenlerin pek çoğu, kendi nefislerini unutup, salâh yolunu gāib etmişlerdir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَ تَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ (Bakara, 2/44). Ya'ni, "Kendi nefislerinizi unuttuğunuz halde nâsa birr ve takvâ ile mi emredersiniz?"

3024. Ey saâdetli bir can ki kendi kusûrunu gördü! Her kim ki bir ayıb söyledi, onu kendine satın aldı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3024. Ey kendi kusurunu gören mutlu bir can! Her kim bir ayıp söyledi, onu kendine satın aldı!

Mutlu bir can odur ki, kendi ayıplarını ve kusurlarını gördü ve onları gidermeye çalıştı. Ve her kim böyle bir kimsenin önünde bir ayıp ve kusurdan bahsetti ki, o mutlu can o ayıbı ve kusuru kendi üzerine aldı ve "Bu işittiğim ayıp bende olsa gerektir" diye kendisine hükmetti. Nasıl ki hadîs-i şerîfte, طوبى لمن شغله عيبه عن عيوب الناس وأنفق الفضل من ماله و مسك الفضل من قوله -yani, "Ne mutlu o kimseye ki onun ayıbı insanların ayıplarından kendisini meşgul etti ve malından fazlasını infak etti ve sözünden fazlasını tuttu!" buyurulmuştur.

Saâdetli bir can odur ki, kendi ayıblarını ve kusûrlarını gördü ve onları izâle etmeğe çalıştı. Ve her kim böyle bir kimsenin önünde bir ayıb ve kusûrdan bahsetti ki, o saâdetli can o ayıb ve kusûru kendi üzerine aldı ve “Bu işittiğim ayıb bende olsa gerektir" diye aleyhine hükmetti. Nitekim hadîs-i şerîfte, طوبى لمن شغله عيبه عن عيوب الناس وأنفق الفضل من ماله و مسك الفضل من قوله -yani, Ne mutlu o kimseye ki onun ayıbı nâsın ayıplarından kendisini meşgül etti ve malından fazlasını infâk etti ve kavlinden fazlasını imsâk etti!" buyurulmuştur.

3025. Zîrâ ki onun yarısı ayıblıktan olmuştur; ve onun o diğer yarısı gayblıktan olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3025. Çünkü onun yarısı ayıplıktan olmuştur; ve onun diğer yarısı gayblıktan olmuştur.

İnsan cisim ile ruhtan oluşmuştur. Cismaniyeti ayıp ve kusur âlemine aittir ve ruhaniliği ise gayb âlemine aittir. Bu sebeple cismaniyet âleminde nefsanî oluşum (nefsanî neş'e) baskın olduğundan, fiil ve hareketlerinde de ayıp ve kusur baskın olur ve üzerinde nefsanî sıfatlar hükmeder, ruhanî sıfatları ise mağlup bir haldedir.

İnsan cisim ile rûhtan mürekkeptir. Cismâniyyeti ayıb ve kusûr âlemine mensuptur ve rûhâniyyeti ise gayb âlemine mensuptur. Binâenaleyh âlem-i cismâniyyette neş'e-i nefsâniyye gālib olduğundan, ef'âl ve harekâtında da ayıb ve kusûr gālib olur ve üzerinde sıfât-ı nefsâniyye hüküm-fermâdır, sıfât-ı rûhâniyyesi mağlûb bir haldedir.

3026. Mâdemki senin başının üzerinde on yara vardır, senin merhemin kendi üzerine lâzımdır, işi bağla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3026. Mademki senin başının üzerinde on yara vardır, senin merhemin kendi üzerine gereklidir, işi bağla!

Mademki senin bedeninin başı üzerinde birçok nefse ait sıfat yaraları vardır ve senin merhemin de o nefse ait sıfat ayıplarını görmendir, bu sebeple başkalarının ayıplarından kendi ayıbını görmen daha tercih edilirdir. Bunu bil de işini ona göre düzenle!

Mâdemki senin cisminin başı üzerinde birçok sıfât-ı nefsâniyye yaraları vardır ve senin merhemin dahi o sıfât-ı nefsâniyye ayıblarını görmendir, binâenaleyh başkalarının ayıblarından kendi ayıbını görmen daha müreccahtır. Bunu bil de işini ona göre tertib et!

3027. Kendisini ayıblamak onun ilacıdır; münkesir olduğu vakit "İrhamu"nun mahallidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3027. Kendisini ayıplamak onun ilacıdır; kalbi kırıldığı zaman "Merhamet edin!" emrinin muhatabı olur.

Kişinin kendisini ayıplaması, nefsine ait sıfatlarını ve benliğini kıracak bir ilaçtır. Kendi ayıbını ve kusurunu görüp, kalbi kırıldığı ve kendisini herkesten daha aşağı gördüğü zaman, "İrhamu" (إرحموا) yani "Merhamet edin!" emri kapsamına giren sınıftan olur. Ve bu husustaki Peygamber Efendimiz'in emri şudur: إرحموا ثلاثا عزيز قوم ذل وغنى قوم افتقر وعالما يلعب به الجهال Yani, "Üç zümreye, yani kavminin yücesi olup zelil olanlara ve kavminin zengini olup fakir olan kimselere ve cahillerin kendisiyle alay ettikleri âlimlere merhamet edin!" Zira bu üç zümre kalbi kırık durumdadır ve kalplerinin kırıklığı sebebiyle merhamete layıktırlar. Ve diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulur: الرجل على أربعة أنواع رجل يدرى و يدرى أنه يدرى فهو عالم فاتبعوه ورجل لا يدرى ولا يدرى أنه لا يدرى فهو جاهل فاجتنبوه و رجل يدرى و لا يدرى أنه يدرى فهو نائم فايقظوه و رجل لا يدرى و يدرى أنه لا يدرى فهو يدرى فهو عاجز فار حموه Yani, "İnsanlar dört çeşittir. Öyle insan vardır ki, bilir ve bildiğini bilir; o âlimdir, ona uyun. Ve öyle insan vardır ki bilmez ve bilmediğini bilmez; o cahildir, ondan sakının. Ve öyle insan vardır ki bilir ve bildiğini bilmez; o uykudadır, onu uyandırın. Ve öyle insan vardır ki bilmez ve bilmediğini bilir; o acizdir, ona merhamet edin." Şimdi, bu dördüncü çeşit, kalbi kırık ve aciz olduğundan, merhamete layık görülmüştür.

Kişi kendisini ta'yib etmek, sıfât-ı nefsâniyyesini ve enâniyyetini kıracak bir ilâçtır. Kendi ayıbını ve kusûrunu görüp, kalbi münkesir olduğu ve kendisini herkesten daha aşağı gördüğü vakit, “İrhamu" (إرحموا) ya'ni "Merhamet edin!" emri tahtına dâhil olan sınıftan olur. Ve bu husûstaki emr-i Risâletpenahî şudur: إرحموا ثلاثا عزيز قوم ذل وغنى قوم افتقر وعالما يلعب به الجهال Ya'ni, “Üç tâifeye, ya'ni kavmin azîzi olup zelîl olan ve kavmin zengini olup fakîr olan kimselere ve kendisiyle câhillerin istihzâ ettikleri âlimlere merhamet edin!" Zîrâ bu üç tâife inkisâr-ı kalb içindedir ve inkisârları hasebiyle şâyân-ı merhamettirler. Ve diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulur: الرجل على أربعة أنواع رجل يدرى و يدرى أنه يدرى فهو عالم فاتبعوه ورجل لا يدرى ولا يدرى أنه لا يدرى فهو جاهل فاجتنبوه و رجل يدرى و لا يدرى أنه يدرى فهو نائم فايقظوه و رجل لا يدرى و يدرى أنه لا يدرى فهو يدرى فهو عاجز فار حموه Ya'ni, "Adamlar dört nevi' üzerinedir. Adam vardır ki, bilir ve bildiğini bilir; o âlimdir, ona tâbi' olun. Ve adam vardır ki, bilmez ve bilmediğini bilmez; o câhildir, ondan ictinâb ediniz. Ve adam vardır ki, bilir ve bildi- ğini bilmez; o uykudadır, onu uyandırınız. Ve adam vardır ki, bilmez ve bilmediğini bilir; o âcizdir, ona merhamet ediniz." İmdi, bu dördüncü nevi' sâhib-i inkisâr ve acz olduğundan, şâyân-ı merhamet görülmüştür.

3028. Eğer aynı ayıb sende yoksa îymin [eymin] olma; ola ki o ayıb senden dahi zahir ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3028. Eğer aynı ayıp sende yoksa emin olma; ola ki o ayıp senden de ortaya çıksın!

Eğer başkasında gördüğün ayıbın aynısı sende yoksa bile, onu ayıplayarak kendi nefsinden emin olma. Çünkü sen henüz nefsine ait sıfatlardan fani olmadın ve bu ruhani sıfatlarla ayakta durmadın. Mümkündür ki o başkasında gördüğün kusur ve ayıp, bir etken ve tesir edicinin etkisiyle ansızın senden de ortaya çıkabilir. Nitekim hadis-i şerifte "Kim ki din kardeşini bir günah ile ayıplarsa, onu işlemedikçe ölmez" ve diğer bir hadis-i şerifte "Din kardeşin için sevinç gösterme; Yüce Allah ona merhamet eder ve seni müptela kılar!" buyurulur.

Eğer başkasında gördüğün ayıbın aynı sende yoksa bile, onu ta'yib ederek kendi nefsinden îymin olma Zîrâ sen henüz sıfât-ı nefsâniyyenden fânî ve bu sıfât-ı rûhâniyye ile kāim olmadın. Câiz ki o başkasında gördüğün kusûr ve ayıp, bir âmil ve müessirin te'sîriyle ansızın senden dahi zuhûr edebilir. Nitekim hadis-i şerifte من عير أخاه بذنب لم يمت حتى يعمله ya'ni, "Kim ki din kardeşini bir günah ile ta'yîr ederse, onu işlemedikçe ölmez"; ve diğer bir hadis-i şerifte لا تظهر الشماتة لأخيك فيرحم الله ويبتليك ya'ni, “Dîn kardeşin için şemâtet ızhâr etme; Allâh Teâlâ ona merhamet eder ve seni mübtelâ kılar!"buyurulur.

3029. Huda'dan “Lâ tehâfû"yu işitmemişsin; imdi kendini niye îymin ve hoş görmüşsün?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3029. Allah'tan "Korkmayın!" sözünü işitmemişsin; şimdi kendini niye güvenli ve hoş görmüşsün?

Sen henüz nefse ait sıfatların hükmü altında bulunduğun ve "fenâ" (yok olma) ve "bakā" (varlıkta kalma) mertebelerini gerçekleştirmemiş olduğun için, Yüce Allah tarafından "Korkmayın!" (Fussilet, 41/30) hitabını işitmemişsin. Hâl böyleyken, kendi nefsini niye her ayıptan güvenli ve hoş görmüşsün?

Sen henüz sıfât-ı nefsâniyyenin hükmü altında bulunduğun ve "fenâ" ve "bakā" mertebelerini icrâ etmemiş olduğun için, Hak Teâlâ canibinden لا تخافوا (Fussilet, 41/30) ya'ni "Korkmayın!" hitâbını işitmemişsin. Hal böyle iken, kendi nefsini niye her ayıbdan îymin ve hoş görmüşsün?

3030. Senelerce İblîs iyi nam yaşadı, rüsvây oldu; gör ki onun namı nedir! [3040]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3030. İblis senelerce iyi bir isimle yaşadı, rezil oldu; gör ki onun ismi nedir!

İblis'in önceki adı Azazil olup, senelerce melekler âleminde ibadetler ve itaat ile iyi bir isimle yaşadı ve nihayet Âdem'i kusurlu, kendini ise üstün ve hayırlı görmesi ve kıskançlığı sebebiyle rezil ve rüsvay oldu. Şimdi gör ki, onun adı ne kadar kötüdür ve onun adından herkes Allah'a sığınır!

İblîs'in evvelki adı Azâzîl olup, senelerce âlem-i melekiyyette ibâdât ve tâât ile iyi nâmla yaşadı ve nihâyet Âdem'i kusûrlu ve kendini efdal ve hayırlı görmesi ve hasedi sebebiyle rezîl ve rüsvây oldu. Şimdi gör ki, onun adı ne fenâdır ve onun adından herkes Hakk'a sığınır!

3031. Cihânda onun yüksekliği ma'ruf oldu; ma'rufluğu aksine oldu. Ey vay ona!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3031. Cihanda onun yüksekliği bilindi; bilinirliği aksine oldu. Eyvah ona!

Onun ruhanî âlemdeki yüksekliği, bu suret âleminde bize ilahî nakil ile bilindi. Sonunda onun bu bilinirliği ve şöhreti aksine oldu. Vay o İblis'in hâline!

Onun âlem-i rûhâniyyetteki yüksekliği, bu âlem-i sûrette bize nakl-i ilâhî ile ma'rûf oldu. Sonunda onun bu ma'rûfluğu ve şöhreti aksine oldu. Vay o İblîs'in hâline!

3032. Îymin olmadıkça sen ma'rûfluk isteme; git "havf"ten yıka, sonra yüz göster!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3032. Sen emin olmadıkça tanınmışlık isteme; git "korku"dan yıka, sonra yüz göster!

Böyle olunca, sen nefsine ait sıfatlarından fani olmadıkça ve onun şerrinden emin olmadıkça hâlinin düzgünlüğü ile şöhret ve tanınmışlık isteme. Git önce ruhunun yüzünü, nefsine ait sıfatlara dönme korkusunun lekesinden yıka ve temizle; ondan sonra şöhret ve tanınmışlık ile ortaya çık!

Böyle olunca, sen sıfât-ı nefsâniyyenden fânî ve onun şerrinden îymin olmadıkça salâh-ı hâl ile şöhret ve ma'rûfluk isteme. Git evvelâ rûhunun yüzünü sıfât-ı nefsâniyyeye rücû' korkusunun lekesinden yıka ve temizle; ondan sonra şöhret ve ma'rûfiyyet ile meydana çık!

3033. Ey benim güzelim, senin sakalın bitmedikçe başka sakalsıza ta'n vurma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3033. Ey benim güzelim, senin sakalın bitmedikçe başka sakalsıza ta'n vurma!

Ey henüz Hakk yolculuğunda sakalsız gençlik mertebesinden erkeklik mertebesine yükselmemiş olan güzel çocuğum, senin sakalın hükmünde olan ruhanî sıfatların ortaya çıkmadıkça, başka yeni başlayan Hakk yolcularının kusurlarına dil uzatma ve itiraz etme ve eleştirmeye kalkışma!

Ey henüz sülûkte şâbb-ı emredlik mertebesinden recûliyyet mertebesine terakkî etmemiş olan güzel çocuğum, senin sakalın mesâbesinde olan sıfât-ı rûhâniyyen zâhir olmadıkça, başka mübtedî sâliklerin uyûbuna ta'n vurma ve i'tirâz etme ve tenkîde kıyâm etme!

3034. Buna bak ki, onun canı mübtelâ oldu; bir kuyuya düştü, nihayet sana nasihat oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3034. Buna bak ki, onun canı müptelâ oldu; bir kuyuya düştü, nihayet sana nasihat oldu!

Bu hâle bak ki, onun ruhu nefsine ait kusurlarına müptelâ oldu ve bu sebeple tabiatın karanlık kuyusuna düştü. Onun bu kuyuya düşmesi sana nasihat ve ibret oldu.

Bu hâle bak ki, onun rûhu uyûb-ı nefsâniyyesine mübtelâ oldu ve bu sebeple zulmet-i tabîat kuyusuna düştü. Onun bu kuyuya düşmesi sana nasîhat ve ibret oldu.

3035. Sen düşmedin ki, onun nasihati olasın. Zehri o içti, sen şeker ye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3035. Sen düşmedin ki, onun nasihati olasın. Zehri o içti, sen şeker ye!

Sen hâline şükret ki, o süfliyyete (aşağılık duruma) ve hayvâniyyete düşüp, hâlin ona ibret ve nasihat olmadı. Bu sebeple onun zehir içtiğini gör ve sen o zehri içme de şeker ye!

Sen hâline şükret ki, o süfliyyete ve hayvâniyyete düşüp, hâlin ona ibret ve nasihat olmadı. Binâenaleyh onun zehir içtiğini gör ve sen o zehri içme de şeker ye!

## O diğeri korkmak için Guz'ların bir adamı öldürmeğe kasdetmesi

3036. Kan dökücü olan Türk Guzları geldiler; yağma için ansızın bir köyü vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3036. Kan dökücü olan Türk Oğuzları geldiler; yağma için ansızın bir köyü vurdular.

"Oğuz", Asya'da Semerkant taraflarında bir Türk kabilesinin adıdır. İlkel bir durumda olup, yağmacılık ve eşkıyalık yaparlar. Moğollardan daha kan dökücüdürler.

"Guz", Asya'da Semerkand taraflarında bir Türk kabîlesinin adıdır. Hâl-i bedâvette olup, yağmacılık ve şekāvet yaparlar. Moğollar'dan daha hûn-rîzdirler.

3037. O köyün a'yanından iki kimseyi buldular; onun birisinin helâkinde isti'câl ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3037. O köyün ileri gelenlerinden iki kişiyi buldular; onlardan birinin helakinde acele ettiler.

3038. Onun elini bağladılar ki, onu kurban edeler. Dedi ki: "Ey şahlar ve âlî-rükünler!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3038. Onun elini bağladılar ki, onu kurban etsinler. Dedi ki: "Ey şahlar ve yüce rükünler!"

Öldürülecek olan kimse o Oğuz Türkleri'ne hitaben dedi ki; "Ey kabilenin şahları ve yüce rükünleri!"

Öldürülecek olan kimse o Guz Türkleri'ne hitâben dedi ki; "Ey kabilenin şâhları ve âlî-rükünleri!"

3039. "Ne yüzden benim kanıma kasdediyorsunuz; neden dolayı nihayet benim kanıma susamışsınız?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3039. "Ne sebeple benim kanıma kast ediyorsunuz; neyden dolayı sonunda benim kanıma susamışsınız?"

3040. "Beni öldürmekte ne hikmet ve ne garaz vardır? Mâdemki böyle fakîr [3050] ve çıplak tenliyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3040. "Beni öldürmekte ne hikmet ve ne maksat vardır? Mademki böyle fakir ve çıplak bedenliyim!"

3041. Dedi: "Bu senin arkadaşın üzerine heybet aksetmek için; o korkmak ve altını çıkarmak için."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3041. Dedi: "Bu, senin arkadaşın üzerine heybet yansıtmak içindir; o korkmak ve altını çıkarmak içindir."

Yani, Türk, "Seni öldürmeye kastetmemizin sebebi budur" dedi.

Ya'ni, Türk, "Seni öldürmeğe kasdetmemizin sebebi budur" dedi.

3042. Dedi: "O benden daha miskindir." Dedi: "Kasden yapmıştır, onun altını vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3042. Dedi: "O benden daha miskindir." Dedi: "Kasten yapmıştır, onun altını vardır."

Öldürülecek adam Türk'e dedi: "O benim arkadaşım benden daha miskin ve fakirdir." Türk cevaben dedi ki: "O kasten ve hile için fakir kıyafetine girmiştir. Yoksa o zengindir ve onda altın vardır."

Öldürülecek adam Türk'e dedi: "O benim arkadaşım benden daha miskîn ve fakîrdir." Türk cevâben dedi ki: "O kasden ve tezvîr için fakîr kıyafetine girmiştir. Yoksa o zengindir ve onda altın vardır."

3043. Dedi: "Mâdemki vehimdir, biz ikimiz biriz; ihtimal makāmında ve şekteyiz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3043. Dedi: "Mademki vehimdir, biz ikimiz biriz; ihtimal makamında ve şüphedeyiz."

Öldürülecek adam cevap olarak dedi: "Mademki onda var olduğunu vehmettiğiniz altın için onu benim ölümüm ile korkutmak istiyorsunuz, şu halde vehminize uyarak hareket ediyorsunuz. O vehminiz onun hakkında geçerli olduğu gibi benim hakkımda da geçerli olur. Bu sebeple biz ikimiz bir oluruz. Ve ikimiz de ihtimal makamında ve şüphedeyiz; birimizin diğeri üzerine tercih sebebi yoktur."

Öldürülecek adam cevâben dedi: "Mâdemki onda vücûdunu tevehhüm ettiğiniz altın için onu benim ölümüm ile korkutmak istiyorsunuz, şu halde vehminize tebean hareket ediyorsunuz. O vehminiz onun hakkında vârid olduğu gibi benim hakkımda da vârid olur. Binâenaleyh biz ikimiz bir oluruz. Ve ikimiz dahi ihtimal makāmında ve şekteyiz; birimizin diğeri üzerine sebeb-i tercîhi yoktur."

3044. "Ey şahlar, evvelen onu öldürünüz, tâ ki ben korkayım ve altının nişanını vereyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3044. "Ey şahlar, öncelikle onu öldürünüz ki ben korkayım ve altının nişanını vereyim!"

Yani, "Mademki tercih sebebimiz yoktur, o hâlde ey kabîlenin şahları, öncelikle arkadaşımı öldürünüz ki ben onun ölümünden korkup, bende vehmettiğiniz altının nişanını ortaya çıkarayım!"

Ya'ni, “Mâdemki sebeb-i tercihimiz yoktur, o halde ey kabîlenin şâhları, evvelen arkadaşımı öldürünüz, tâ ki ben onun ölümünden korkup, bende tevehhüm ettiğiniz altının nişanını meydana çıkarayım!"

3045. İmdi, Allah'a mensub olan keremleri gör ki, biz ahir zamanda intihada geldik!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3045. Şimdi, Allah'a ait olan keremleri gör ki, biz ahir zamanda sona geldik!

Mademki bu kıssada olduğu gibi, korkmak ve ibret almak için sona kalmak faydalıdır, o halde biz Muhammed ümmeti hakkındaki Yüce Allah'ın lütuf ve keremlerini gör ki, bizi ahir zamanda ve dünyanın sonlarında ortaya çıkardı ve geçmiş ümmetlerin azgınlıkları yüzünden, onlar hakkındaki kahırlarını bize bildirdi.

Mâdemki bu kıssada olduğu gibi, korkmak ve ibret almak için sona kalmak fâidelidir, o halde biz ümmet-i Muhammed hakkındaki Allâh Teâlâ'nın lütuf ve keremlerini gör ki, bizi âhir zamanda ve dünyânın nihâyetlerinde izhâr buyurdu ve ümem-i sâlifenin azgınlıkları yüzünden, onlar hakkındaki kahırlarını bize bildirdi.

3046. Nihayet Nûh kavminin ve Hûd kavminin helâki, bizim canımıza rahmet bulutunu gösterdi&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3046. Sonunda Nuh kavminin ve Hud kavminin helâki, bizim canımıza rahmet bulutunu gösterdi.

"Ârız" bulut anlamına gelir. "Arız-ı rahmet" ifadesinde, bu iki kavmin helâkinin azap bulutlarıyla gerçekleştiğine işaret buyurulur. Bu bulutlar, Nuh kavmine tufan; ve Hud kavmine şiddetli bir fırtına getirdi. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerîm'de Hud kavminden naklen buyurulur: هذا عارض ممطرنا بل هو ما استعجلتم به ريح فيها عَذَابٌ اليم (Ahkaf, 46/24). Yani, "Hud kavmi dediler ki: 'Bu bize yağmur getiren bir buluttur.' Yüce Allah buyurdu ki: 'Aksine o acele istediğiniz şey, acı veren azabı içeren rüzgârdır!'." Yani, "Nuh kavmini ve Hud kavmini helâk eden azap bulutu, bizim canımıza rahmet bulutunu gösterdi."

"Ârız" bulut ma'nâsınadır. "Arız-ı rahmet" ta'bîrinde, bu iki kavmin helâki azâb bulutlarıyla vâki' olduğuna işaret buyurulur. Bu bulutlar, kavm-i Nûh'a tûfan; ve kavm-i Hûd'a şiddetli bir fırtına getirdi. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de kavm-i Hûd'dan naklen buyurulur: هذا عارض ممطرنا بل هو ما استعجلتم به ريح فيها عَذَابٌ اليم (Ahkaf, 46/24). Ya'ni, "Kavm-i Hûd dediler ki: 'Bu bize yağmur getiren bir buluttur.' Cenâb-ı Hak buyurdu ki: 'Belki o isti'câl ettiğiniz şey, azâb-ı elîmi mutazammın olan rüzgârdır!"." Ya'ni, "Kavm-i Nuh'u ve kavm-i Hûd'u helâk eden azâb bulutu, bizim canımıza rahmet bulutunu gösterdi."

3047. Onları öldürdü ki biz ondan korkarız. Ve eğer bu aksine olaydı vay sana!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3047. Onları öldürdü ki biz ondan korkarız. Ve eğer bu aksine olaydı vay sana!

Yüce Allah gönderdiği azap bulutlarıyla onları öldürdü ki biz onların hallerini Kur'an-ı Kerim'de okumakla korkarız. Ve eğer biz önce gelip onların yerinde olsaydık ve bizim helakimiz bizden sonra gelenlere ibret ve nasihat olsaydı vay bizim halimize!

Allâh Teâlâ gönderdiği azâb bulutlarıyla onları öldürdü ki biz onların ahvâlini Kur'ân-ı Kerîm'de okumakla korkarız. Ve eğer biz evvel gelip onların makāmında olaydık ve bizim helâkimiz bizden sonra gelenlere ibret ve nasîhat olaydı vay bizim hâlimize!

## Hod-perestlerin ve enbiyâ ve evliyânın ni'met-i vücûdlarına şükr etmeyenlerin hâlinin beyânı

3048. Her kim onların ayıbından ve günahından ve taş gibi kalbinden ve kara hâlinden söyledi;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3048. Her kim onların ayıbından ve günahından ve taş gibi kalbinden ve kara hâlinden söyledi;

Peygamberlerden ve onların vârisleri olan velîlerden herhangi biri, kendini beğenmişlerin ve varlık nimetlerini takdir edemeyen gaflet ehlinin ayıplarından ve kusurlarından, taş gibi katı olan kalplerinden ve karanlık hallerinden bahsetti ise;

Enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâdan herhangisi hod-perestlerin ve onların ni'met-i vücûdlarını takdîr edemeyen ehl-i gafletin ayıblarından ve kusûrlarından ve taş gibi katı olan kalblerinden ve zulmânî olan hallerinden bahs etti ise;

3049. Ve onun fermanlarının hafif tutuculuğundan ve onun ferdâsı gamından feragattan;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3049. Ve onun fermanlarının hafif tutulmasından ve onun yarınki gamından feragattan;

Ve o peygamberler ve evliyalar, benlik düşkünlerinin o ilahi emri hafif tutup önem vermediklerinden ve Hakk'ın haber verdiği ahiret gamından uzak bir halde yaşadıklarından bahsetti ise;

Ve o enbiyâ ve evliyâ, hod-perestlerin o emr-i ilâhiyyeyi hafif tutup ehemmiyet vermediklerinden ve Hakk'ın haber verdiği âhiret gamından fâriğ bir halde yaşadıklarından bahsetti ise;

3050. Ve bu alçak dünyanın aşkından ve hevesinden, kadınlar gibi nefse ze-[3061] bûn olmaktan;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3050. Ve bu alçak dünyanın aşkından ve hevesinden, kadınlar gibi nefse esir olmaktan;

Ve aynı şekilde her kim, o gaflet ehlinin bu alçak dünyaya olan sevgisinden ve nefsanî arzusundan ve kadınlar gibi nefse esir olmasından bahsetti ise;

Ve kezâ herhangisi, o ehl-i gafletin bu alçak dünyaya muhabbetinden ve hevâ-yı nefsânîsinden ve kadınlar gibi nefse zebûn olmasından bahsetti ise;

3051. Ve o nâsihlerin nüktelerinden firârını ve o salihlerin likāsından ürkmeyi;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3051. Ve o nasihat edenlerin nüktelerinden kaçmasını ve o salihlerin karşılaşmasından ürkmeyi;

O benlik düşkünlerinin, nasihat eden peygamberlerin ve evliyanın nükteli nasihatlerini dinlemekten kaçmalarını ve salih kişilerle karşılaşmaktan ürkmelerini onlara söyledi ise;

O hod-perestlerin, nasihat eden enbiyâ ve evliyânın nükteli nasâyihini dinlemekten kaçmalarını ve sâlihler ile mülâkāttan ürkmelerini onlara söyledi ise;

3052. Gönül ile ve gönül ehli ile yabancılığı; şahlar ile tezvîri ve tilki-şanlığı&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3052. Gönül ile ve gönül ehli ile yabancılığı; şahlar ile tezvîri ve tilki-şanlığı

Ve aynı şekilde gönül hallerine ve gönül sahipleri olan Allah dostlarına karşı yabancı kaldıklarını ve mana şahları olan Allah ehli kişilere karşı müzevvirane davranışlarını ve tilki tavrında yüzeysel dalkavukluklarını söyledi ise;

Ve kezâ gönül ahvâline ve gönül sahipleri olan evliyâullâha karşı yabancı kaldıklarını ve ma'nâ şâhları olan ehlullâha karşı müzevvirâne muâmelelerini ve tilki tavrında sûrî temelluklarını söyledi ise;

3053. Gözü tok olanları dilenci zannetmeyi, hasedlerinden gizli düşman tutmayı;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3053. Gözü tok olanları dilenci zannetmeyi, kıskançlıklarından gizli düşman tutmayı;

O kendini beğenmişlerin, gözü tok olan evliyânın görünen dış hallerine bakıp onları dilenci zannettiklerini ve kıskançlıklarından gizlice onlara karşı kalplerinde düşmanlık beslediklerini peygamberlerden ve evliyâdan her kim söylediyse, o kendini beğenmişler ve gaflet ehli bu sözlerin hepsine bir bahane buldu. Şöyle ki:

O hod-perestlerin, gözü tok olan evliyânın sûret-i zâhirelerine bakıp dilenci zannettiklerini ve hasedlerinden gizlice onlara karşı kalplerinde adâvet beslediklerini enbiyâ ve evliyâdan herhangisi söyledi ise, o hod-perestler ve ehl-i gaflet bu sözlerin hepsine bir kulp taktı. Şöyle ki:

3054. Eğer senin bir şeyini kabul ederse, "Dilencidir" dersin; ve yoksa "Zerk ve mekr ve riyâdır" dersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3054. Eğer senin bir şeyini kabul ederse, "Dilencidir" dersin; ve yoksa "Hile ve tuzak ve riyâdır" dersin.

Ey gafil, eğer peygamber veya velî senin verdiğin bir şeyi kabul etse, "Dilencidir" dersin; etmese, “Riyâdır ve hiledir ve gösteriştir" dersin.

Ey gāfil, eğer nebî veyâ velî senin verdiğin bir şeyi kabûl etse, "Dilencidir" dersin; etmese, “Riyâdır ve hîledir ve gösteriştir" dersin.

3055. Eğer ihtilât ederse, sen "Tama'kârdır." dersin; ve aksi halde, "Tekebbüre harîstir" dersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3055. Eğer kaynaşırsa, sen "Tamahkârdır." dersin; ve aksi durumda, "Kibre düşkündür" dersin.

Eğer velî seninle kaynaşsa, "Tamahkârdır, benden bir menfaat bekliyor" dersin; eğer kaynaşmayıp, bir köşeye çekilse, fakir olduğu halde "Mütekebbirdir (kibirli)" dersin.

Eğer velî seninle ihtilât etse, "Tama'kârdır, benden bir menfaat bekliyor" dersin; eğer ihtilât etmeyip, bir köşeye çekilse, tırıl olduğu halde "Mütekebbirdir" dersin.

3056. Yahud münafık gibi özür getirip, dersin ki: "Ben evlâd ve kadın nafakasından aciz kalmışım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3056. Yahut münafık gibi özür getirip, dersin ki: "Ben evlat ve kadın nafakasından aciz kalmışım!"

Yahut münafıkların yaptığı gibi, görünüşte bir özür dileyip, dersin: "Ben evladımın ve ailemin nafakasını temin etmekle meşgulüm ve bu meşguliyet içinde aciz kalmışım!" Nitekim münafıklar savaşa davet olundukları halde geri kaldılar ve özürler dilediler. Yüce Allah Fetih Suresi'nde onların hallerini açıklayarak buyurur: سَيَقُولُ لَكَ الْمُخَلَّفُونَ مِنَ الأَعْرَابِ شَغَلَتْنَا أَمْوَالُنَا وَ أَهْلُونَا فَاسْتَغْفِرْ لَنَا يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ (Fetih, 48/11). Yani, "Bedevilerden geri kalanlar sana diyeceklerdir: 'Bizi mallarımız ve ailelerimiz meşgul etti, bizim için bağışlanma dile!' Onlar kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler!"

Yâhût münafıkların yaptığı gibi, zâhiren bir özür dileyip, dersin: "Ben evlâd ü iyâlimin nafakasını tedârik ile meşgülüm ve bu meşgüliyyet içinde âciz kalmışım!" Nitekim münafıklar gazâya da'vet olundukları halde tahallüf ettiler ve özürler dilediler. Hak Teâlâ sûre-i Fetih'te onların hallerini beyânen buyurur سَيَقُولُ لَكَ الْمُخَلَّفُونَ مِنَ الأَعْرَابِ شَغَلَتْنَا أَمْوَالُنَا وَ أَهْلُونَا فَاسْتَغْفِرْ لَنَا يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ (Feth, 48/11). Ya'ni, "A'rabdán tahallüf edenler sana diyeceklerdir: 'Bizi emvâlimiz ve ehlimiz meşgül etti, bizim için istiğfar et!' Onlar kalblerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler!"

3057. "Ne benim için baş kaşımağa mecâl var, ne de benim için dîne sa'y etmeğe tâkat var!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3057. "Ne benim için baş kaşımağa mecal var, ne de benim için dine çaba göstermeye takat var!"

"Başımı kaşımağa vaktim yoktur; Hakk yoluna girip, riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve evrâd (virdler) ve ezkâr (zikirler) ile nasıl meşgul olabilirim?"

"Başımı kaşımağa vaktim yoktur; tarîk-ı Hakk'a sülûk edip, riyâzât ve mücâhedât ve evrâd ve ezkâr ile nasıl meşgül olabilirim?"

3058. "Ey filân, bizi himmelle yâd et, tâ ki işin sonunda evliyâdan olalım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3058. "Ey filan kişi, bizi himmetle (manevî destekle) an ki, işin sonunda evliyâdan olalım!"

3059. Bu sözü dahi derdden ve harâretten demedi; bir uykulu sayıkladı ve yine uyudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3059. Bu sözü dahi dertten ve hararetten demedi; bir uykulu sayıkladı ve yine uyudu.

O gafil bu sözünü de Hak derdinden ve ilahi aşk hararetinden söylemedi. Onun hâli, uykulu bir kimsenin sayıklayıp tekrar uyumasına benzer.

O gāfil bu sözünü de Hak derdinden ve aşk-ı ilâhi harâretinden söylemedi. Onun hâli, bir uykulu kimsenin sayıklayıp tekrar uyumasına benzer.

3060. "Nafaka-i iyâlden dolayı hiç çare yoktur; diş dibinden helâl kazanç yaparım." [3071]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3060. "Ailemin geçiminden dolayı hiçbir çare yoktur; diş dibinden helâl kazanç yaparım."

Bu gafil kişi der ki: "Ailemin geçimini sağlama meşguliyetinden dolayı Hakk yoluna girmeye imkân yoktur. Diş dibinden, yani zorluklarla helâl kazanç elde etmeye gayret ediyorum."

Bu gāfil der ki: "İyâlimin nafakasını tedarik meşgalesinden dolayı tarîk-ı Hakk'a sülük çâresi yoktur. Diş dibinden, ya'ni müşkilât ile helâl kazanç yapmağa gayret ediyorum."

3061. Ey ehl-i dalâlden olmuş, helâl ne? Senin kanının gayri helâl görmüyorum!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3061. Ey sapkınlık ehli olmuş kişi, helâl nedir? Senin kanından başkasını helâl görmüyorum!

Ey sapkınlık zümresine dâhil olmuş olan müzevvir (fitneci, ara bozucu), senin helâl kazançtan bahsetmenin hiçbir anlamı yoktur. Öncelikle bütün fiil ve hareketlerinle ve hele bu gibi tezvîrâtın (yalan ve iftiraların) ile, helâl bir ilâhî bağış olan dünya hayatını kendine harâm etmişsin ve her an manevî intihar içindesin ve kendi elinle kendi kanını döküyorsun! Bu ise senin kötü fiillerinin cezasıdır. Bu sebeple ben ancak bu manevî katli senin lâyıkın olduğu için hakkında helâl görüyorum ve bundan başka sana ait bir helâl şey görmüyorum!

Ey ehl-i dalâlet zümresine dâhil olmuş olan müzevvir, senin helâl kazançtan bahsetmenin hiçbir ma'nâsı yoktur. Evvelâ bütün efâl ve harekâtınla ve hele bu gibi tezvîrâtın ile, helâl bir atâ-yı ilâhî olan hayât-ı dünyeviyyeni kendine harâm etmişsin ve her an intihâr-ı ma'nevî içindesin ve kendi elinle kendi kanını döküyorsun! Bu ise senin kötü ef'âlinin cezâsıdır. Binâenaleyh ben ancak bu katl-i ma'nevîyi senin lâyıkın olduğu için hakkında helâl görüyorum ve bundan başka sana taalluk eden bir helâl şey görmüyorum!

3062. Ona çâre gıdâdan değil, Huda'dandır. Ona dînden çare vardır, tağûttan değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3062. Ona çare gıdadan değil, Allah'tandır. Ona dinden çare vardır, tağuttan değil!

Senin bu manevî ölümünün çaresi, haram olarak kazandığın zahirî gıdadan değil, Hakk'ın yardımındandır. Bu ölümden kurtulmak için, ancak dinden ve ilahi hükümlere başvurmaktan çare vardır; tağuttan, yani Hakk'ın varlığı karşısında ispat etmiş olduğun O'nun dışındaki şeylerden çare yoktur.

Senin bu ma'nevî ölümünün çâresi, harâm olarak kazandığın gıdâ-yı sûriden değil, Hakk'ın inâyetindendir. Bu ölümden kurtulmak için, ancak dînden ve ahkâm-ı ilâhiyyeye tevessül etmekten çâre vardır; tâğûttan, ya'ni Hakk'ın varlığı muvâcehesinde isbât etmiş olduğun O'nun mâsivâsından çare yoktur.

3063. Ey kimse ki, senin dünyâ-yı dûndan sabrın yoktur, "Ni'me'l-mahidûn"dan nasıl sabır tutarsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3063. Ey dünyadan sabrı olmayan kimse, "Ne güzel döşeyicileriz"den nasıl sabır tutarsın?

Ey nefsinin hazzına düşkün olan kimse, görüyorum ki, bu "aşağıların aşağısı" mertebesi olan dünyanın lezzetlerine karşı sabredemiyorsun. Mademki sen lezzetlere ve nefse ait hazlara karşı böyle sabırsız bir haldesin, şaşarım ki o lezzetlerin kurucusu ve kaynağı olan, "Ne güzel döşeyicileriz" olan Yüce Allah'a karşı nasıl sabredebiliyorsun? Bu şerefli beyitte, وَالْأَرْضِ فَرَتْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ (Zariyât, 51/48) yani, "Biz arzı döşedik. Bu sebeple biz ne güzel döşeyicileriz!" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

Ey nefsinin hazzına düşkün olan kimse, görüyorum ki, bu "esfel-i sâfilîn" mertebesi olan dünyanın lezâizine karşı sabredemiyorsun. Mâdemki sen lezâize ve huzûzâta böyle sabırsız bir haldesin, şaşarım ki o lezâizin bânîsi ve menşe'i olan, "Ni'me'l-mâhidûn" olan Allâh Teâlâ'ya karşı nasıl sabredebiliyorsun? Bu beyt-i şerifte, وَالْأَرْضِ فَرَتْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ (Zariyât, 51/48) ya'ni, "Biz arzı döşedik. Binâenaleyh biz ne güzel döşeyiciyiz!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

3064. Ey kimse ki, senin naz ve naîmden sabrın yoktur, Allah-ı Kerîm'den nasıl sabır tutarsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3064. Ey naz ve nimetten sabrı olmayan kimse, Kerîm olan Allah'tan nasıl sabır tutarsın?

Ey naz ve nimeti seven kimse, senin bu dünyevî naz ve nimete karşı sabrın ve yüz çevirmen yoktur; peki o naz ve nimetin kaynağı olan Kerîm olan Allah'a karşı nasıl sabredebiliyor ve ondan yüz çeviriyorsun?

Ey naz ve naîmi seven kimse, senin bu naz ve naîm-i dünyeviyyeye karşı sabrın ve yüz çevirmen yoktur; ya o naz ve naîmin menba'ı olan Allâh-ı Kerîm'e karşı nasıl sabredebiliyor ve ondan yüz çeviriyorsun?

3065. Ey kimse ki, senin temizden ve pisten sabrın yoktur, seni halkedenden nasıl sabır tutarsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3065. Ey kimse ki, senin temizden ve kirden sabrın yoktur, seni yaratandan nasıl sabır tutarsın?

Ey bu dünya hayatından acil hazzını elde etmek için temize ve kire sabredemeyen kimse, haz yeri olan senin varlığını ve bütün zevkleri ve nefse ait hazları yaratan Hakk'a karşı nasıl sabredebiliyorsun? Senin bu kadar haz ve zevk düşkünlüğüne bakılırsa, o haz ve zevk kaynağı olan Kerîm Allah'a karşı da sabredememen gerekirdi!

Ey hazz-ı âcilini bu hayât-ı dünyeviyyeden elde etmek için temize ve pise sabredemeyen kimse, mahall-i haz olan senin vücudunu ve bütün ezvâk ve huzûzâtı yaratan Hakk'a karşı nasıl sabredebiliyorsun? Senin bu kadar haz ve zevk düşkünlüğüne bakılırsa, o menba'-ı haz ve zevk olan Allâh-ı Kerîm'e karşı da sabredememen lâzım idi!

3066. Hani bir Halil ki, mağaradan dışarıya çıktı: "Bu benim rabbimdir, âgah ol, Kirdigar hani?" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3066. Hani bir Halil ki, mağaradan dışarıya çıktı: "Bu benim rabbimdir, âgah ol, Kirdigar hani?" dedi.

Fakat, hani bir İbrâhîm Halílullâh (Allah'ın dostu İbrahim) hazretleri meşrebinde (manevî yolunda) olan kimse ki, o bedenin yoğunluğu ve unsurlardan oluşan varlık mağarasından dışarıya çıksın ki: "Bu tabiat âlemi görünen surette benim terbiye edicim gibi görünür; fakat ey ruhum, uyanık ol, hani bunların gerçek faili?" desin. Bu ve sonraki beyitlerde cenâb-ı Pîr (Mevlânâ) kendilerinin ve şerefli benzerlerinin yüce manevî yollarına işaret buyururlar.

Fakat, hani bir İbrâhîm Halílullâh hazretleri meşrebinde olan kimse ki, o kesâfet-i vücûd ve unusuriyyât mağarasından dışarıya çıksın ki: "Bu âlem-i tabîat sûret-i zâhirede benim mürebbîm görünür; fakat ey rûhum, âgâh ol, hani bunların fâil-i hakîkîsi?" desin. Bu ve âtîdeki beyitlerde cenâb-ı Pîr kendilerinin ve emsâl-i şerîflerinin meşreb-i âlîlerine işâret buyururlar.

3067. "Bu iki meclis kimin olduğunu görmedikçe, ben iki âleme bakmak istemem."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3067. "Bu iki meclis kimin olduğunu görmedikçe, ben iki âleme bakmak istemem."

"Ben dünya ve ahiret ve görünen ve görünmeyen ve cisim ve ruh meclis ve toplantılarından kimin tecelli ettiğini görmedikçe, bu iki türlü alemin suretlerine bakmak istemem" desin.

"Ben dünyâ ve âhiret ve zâhir ve bâtın ve cisim ve rûh meclis ve mevtinlarından kimin mütecellî olduğunu görmedikçe, bu iki türlü âlemlerin sûretlerine bakmak istemem" desin.

3068. "Eğer Huda'nın sıfatlarını temâşâsız ekmek yersem, benim boğazımda kalır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3068. "Eğer Allah'ın sıfatlarını temaşa etmeden ekmek yersem, benim boğazımda kalır!"

Eğer bu sûret âleminde Hakk'ın sıfatlarını temaşa etmeksizin gıda alırsam, etle yediğim lokmalar boğazımda kalır!

Eğer bu âlem-i sûrette Hakk'ın sıfatlarını temâşâ etmeksizin gıdâ alırsam, etle yediğim lokmalar boğazımda kalır!"

3069. “O'nun dîdârı olmaksızın, O'nun gül ve gülzarını temaşasız lokma nasıl hazm olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3069. "O'nun yüzünü görmeden, O'nun gülünü ve gül bahçesini seyretmeden lokma nasıl hazmedilir?"

Çünkü eşya, Hakk'ın isimlerinin tecelli yerleridir. Ve isim, sıfatın; sıfat ise zâtın görünenidir. Bu sebeple ârifler (Allah'ı bilenler) her lokmada Hakk'ın ismini, isminden sıfatlarını ve sıfatlarından zâtını müşahede ederler.

Zîrâ eşyâ Hakk'ın mezâhir-i esmâsıdır. Ve isim sıfatın; ve sıfat zâtın zâhiridir. Binâenaleyh ârifler her lokmada Hakk'ın ismini ve isminden sıfâtını ve sıfatından zâtını müşâhede ederler.

3070. Huda ümidinin gayri ile bu yemeden ve içmeden ne vakit bir lahza yer, [3081] ancak öküz ve eşek olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3070. Allah ümidinden başka bir şeyle bu yeme ve içmeden ne zaman bir an faydalanırsa, ancak öküz ve eşek olur.

Bir ârif, Hakk'ın düşünce ve ümidinden başka bir ümit ve düşünce ile bu yemekten ne zaman bir an faydalanır? Ârif yerse, Allah'a kulluk düşüncesi ve ümidi ile yer ve içer. Ancak öküzler ve eşekler gibi Hakk'ın tecellilerinden gafil ve habersiz olursa başka. Böyle bir gafil yer ve içerse, bedenini güçlendirmek ve bu güçlü bedeni aracılığıyla hayvani hazlarını yerine getirmek için yer ve içer. Nitekim ayet-i kerimede, يَأْكُلُونَ كَمَا تَأْكُلُ الْأَنْعَامِ وَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ (Muhammed, 47/12) yani, "Evcil hayvanların yediği gibi yerler. Halbuki onların yerleri ateştir!" buyurulur.

Bir ârif, Hakk'ın fikir ve ümîdinden başka bir ümîd ve fikir ile bu yemeden ne vakit bir lahza intifa' eder? Arif yerse, Hakk'a kulluk fikir ve ümîdi ile yer ve içer. Meğer ki, öküzler ve eşekler gibi tecelliyât-ı Hak'tan gāfil ve bîhaber ola. Böyle bir gāfil yer ve içerse, cismini takviye etmek ve bu cism-i kavîsi vâsıtasıyla huzûzât-ı hayvâniyyesini icra etmek için yer ve içer. Nitekim âyet-i kerîmede, يَأْكُلُونَ كَمَا تَأْكُلُ الْأَنْعَامِ وَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ (Muhammed, 47/12) ya'ni, “Hayvânât-ı ehliyyenin yediği gibi yerler. Halbuki onların yerleri ateştir!" buyurulur.

3071. O kimse ki, en'âm gibi, belki onlardan daha şaşkın oldu, o koltuğu kokmuş her ne kadar mekr dolu ise de.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3071. O kimse ki, hayvanlar gibi, hatta onlardan daha şaşkın oldu, o koltuğu kokmuş her ne kadar tuzak dolu ise de.

Bu âlemin bütün yapısının Hakk'ın isim ve sıfatlarının tecellilerinden ibaret olduğunu idrak etmeyen kimse, her ne kadar dünyevî işlerde ve insân-ı kâmil'lere karşı olan davranışlarında tuzak, hile ve aldatma kaynağı ise de, çürüyen bedensellikte (cismâniyet) boğulması sebebiyle evcil hayvanlar gibi ve hatta onlardan daha şaşkın oldu. Nasıl ki ayet-i kerîmede buyurulur: وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَا أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُولَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ (A'raf 7/179). Yani, “Biz insan ve cinden çoğunu cehennem için yarattık. Kalpleri vardır, idrak etmezler; gözleri vardır, görmezler; kulakları vardır, işitmezler. İşte onlar evcil hayvanlar gibidirler ve hatta onlardan daha şaşkındırlar. Onlar gafillerdir!"

Bu âlemin hey'et-i mecmûası Hakk'ın mezâhir-i esmâ ve sıfatından ibaret olduğunu idrâk etmeyen kimse, her ne kadar umûr-ı dünyeviyyede ve kâmil-lere karşı olan muâmelâtında mekr ve hîle ve tezvîr menbaı ise de, münfesih olan cismâniyette istiğrâkı hasebiyle hayvânât-ı ehliyye gibi ve belki ondan daha şaşkın oldu. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur : وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَا أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُولَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ (A'raf 7/179). Ya'ni, “ Biz ins ve cinden çoğunu cehennem için yarattık. Kalbleri vardır, idrâk etmezler; gözleri vardır, görmezler; kulakları vardır, işitmezler. İşte onlar hayvânât-ı ehliyye gibidirler ve belki onlardan daha şaşkındırlar. Onlar gāfildirler!"

3072. Onun mekri baş aşağı ve o da baş aşağı oldu; vakitçiğini götürdü ve onun günü geç oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3072. Onun tuzağı baş aşağı oldu ve o da baş aşağı oldu; vaktini boşa harcadı ve onun günü geç oldu.

Böyle bir kimsenin hilesi ve tuzağı boşa çıktı ve faydasız oldu; kendisi de günden güne yaşlanıp başı toprağa doğru eğildi. Dünya hayatındaki cüz'î bir vaktini israf etti, ömrü sona erdi.

Böyle bir kimsenin tezvîri ve mekri sukūt etti ve boşuna gitti; kendisi de günden güne ihtiyarlayıp başı toprağa doğru eğildi. Hayât-ı dünyeviyyesindeki cüz'î bir vaktini israf etti, ömrü nihâyete erdi.

3. Onun mahall-i fikri gevşek, onun aklı bunak oldu; ömrü gitti, elif gibi bir şey tutmaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3. Onun düşünce yeri gevşek, onun aklı bunak oldu; ömrü geçti, elif gibi hiçbir şey tutmaz!

Onun düşüncesinin yeri olan dimağı ve beyni gevşedi ve sulandı ve onun aklı bunak oldu, ömrü boşuna geçti. Noktadan ve şekilden hiçbir şeye sahip olmayan ve dümdüz bir çizgiden ibaret bulunan elif harfi gibi hiçbir şey tutmaz bir halde kaldı.

Onu ki, "Bu endişe içindeyim" der, o dahi yine o nefsin mekrindendir. Böyle bir kimsenin, "Ben ahiret fikrindeyim" demesi dahi yine nefsinin mekr ve hilesinden ibarettir. Eğer hakikaten öyle bir fikirde bulunsa idi, وَتَزَوَّدُوا فَإِنَّ خَيْرَ الزَّادِ التَّقْوَى (Bakara, 2/197) yani, "Azık ve zahire hazırlayın. Çünkü takva azık ve zahiresi hayırlıdır!" emrine uyar ve Hakk yolunda mücahede ederdi.

Onun fikrinin mahalli olan dimâğı ve beyni gevşedi ve sulandı ve onun aklı bunak oldu, ömrü boşuna gitti. Noktadan ve şekilden hiçbir şeye mâlik olmayan ve dümdüz bir çizgiden ibâret bulunan elif harfi gibi bir şey tutmaz bir halde kaldı.

Onu ki, "Bu endîşe içindeyim" der, o dahi yine o nefsin mekrindendir. Böyle bir kimsenin, "Ben âhiret fikrindeyim" demesi dahi yine nefsinin mekr ve hîlesinden ibârettir. Eğer hakikaten öyle bir fikirde bulunsa idi, وَتَزَوَّدُوا فَإِنَّ خَيْرَ الزَّادِ التَّقْوَى (Bakara, 2/197) ya'ni, "Zâd ve zahîre hazırlayın. Zîrâ takvâ zâd ve zahîresi hayırlıdır!" emrine ittibâ' eder ve tarik-ı Hak'ta mücâhede ederdi.

3075. Ve onu ki der "Gafür ve Rahîm'dir", o alçak nefsin hilesinden başka değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3075. Ve onun "Gafûr ve Rahîm'dir" demesi, o alçak nefsin hilesinden başka değildir.

Ve onun "Yüce Allah Gafûr ve Rahîm'dir" demesi de yine o alçak nefsin hilesinden başka bir şey değildir. Çünkü Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de, نَبِّئْ عِبَادِي أَنِّي أَنَا الْغَفُورُ الرَّحِيمُ وَأَنَّ عَذَابِي هُوَ الْعَذَابُ الْأَلِيمُ (Hicr, 15/49) yani, “Ey Resûlüm, kullarıma haber ver ki, muhakkak ben çok bağışlayıcı ve çok merhametliyim; ve muhakkak benim azabım elem verici bir azaptır!" buyurur ve kullarına cemâlini (güzelliğini) ve celâlini (ululuğunu) duyurur.

Ve onun "Hak Teâlâ Gafür ve Rahîm'dir" demesi de yine o alçak nefsin hîlesinden başka bir şey değildir. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de, نَبِّئْ عِبَادِي أَنِّي أَنَا الْغَفُورُ الرَّحِيمُ وَأَنَّ عَذَابِي هُوَ الْعَذَابُ الْأَلِيمُ (Hicr, 15/49) ya'ni, “Ey Resûlüm, kullarıma haber ver ki, muhakkak ben gafür ve rahîmim; ve muhakkak benim azâbım azâb-ı elimdir!" buyurur ve kullarına cemâlini ve celâlini duyurur.

3076. Ey "El ekmekten boştur" diye gamdan ölmüş, mâdemki Gafür ve Rahîm'dir, bu korku nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3076. Ey "El ekmekten boştur" diye gamdan ölmüş, mademki Gafûr ve Rahîm'dir, bu korku nedir?

Ey "Ahiret için azık ve erzak tedarik edemedim" diye gamdan ıstırap çekmiş olan kimse, mademki "Hayırlı amelim yoktur, fakat Yüce Allah Gafûr ve Rahîm'dir" dersin; eğer Hakk'ın bağışlayıcılığına ve merhametine güvendin ise, bu içindeki korku nedir?

Ey "Ahiret için zâd ve zahîre tedarik edemedim" diye gamdan muztarib olmuş olan kimse, mâdemki "Hayırlı amelim yoktur, fakat Hak Teâlâ Gafür ve Rahim'dir" dersin; eğer Hakk'ın gaffâriyyetine ve rahîmiyyetine i'timâd ettin ise, bu içindeki korku nedir?

## İhtiyar bir adamın tabîbe hastalıklardan şikâyet etmesi ve tabîbin ona cevap vermesi

3077. Bir ihtiyar, tabîbe dedi ki; "Ben kendi dimağımdan elem içindeyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3077. Bir ihtiyar, doktora dedi ki: "Ben kendi beynimden dolayı elem içindeyim."

"Zahîr" karın ağrısı anlamına gelir, burada ise sıkıntı ve elemden kinayedir. Yani, "Bir ihtiyar adam hekime gitti ve beynindeki zayıflıktan şikâyet etti."

"Zahîr" karın buruntusu ma'nâsına olup, burada sıkıntı ve elemden kinâyedir. Ya'ni, "Bir ihtiyar adam hekîme gitti ve dimâğındaki za'ftan şikâyet etti."

3078. Dedi: "Ey eski ihtiyar, ihtiyarlıktandır!" Dedi: "Arkama azîm ağrılar gelir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3078. Dedi: "Ey eski ihtiyar, ihtiyarlıktandır!" Dedi: "Arkama azîm ağrılar gelir!"

Hekim dedi: "Ey çok yaşlı efendi, bu beyin zayıflığı ihtiyarlıktandır!" Sonra yaşlı adam hekime dedi: "Sırtımda çok büyük ağrılar musallat oluyor!"

Hekim dedi: "Ey pek ihtiyar olan efendi, bu za'f-ı dimâğ ihtiyarlıktandır!" Sonra ihtiyar adam hekîme dedi: “Arkamda pek büyük ağrılar musallat oluyor!"

3079. (Hekim) dedi: "Ey zaîf ihtiyar, ihtiyarlıktandır!" (İhtiyar) dedi: "Her ne yersem hazm olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3079. (Hekim) dedi: "Ey zayıf ihtiyar, bu ihtiyarlıktandır!" (İhtiyar) dedi: "Her ne yersem hazmedemem!"

3080. (Hekim) dedi: "Mi'de za'fı da ihtiyarlıktandır!" (İhtiyar) dedi: "Nefes vaktinde bana nefes tutukluğu vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3080. (Hekim) dedi: "Mide zayıflığı da ihtiyarlıktandır!" (İhtiyar) dedi: "Nefes alma vaktinde bana nefes tutukluğu vardır!"

3081. (Hekim) dedi: "Evet inkita'-ı nefes olur. Vaktaki ihtiyarlık erişir, ikiyüz illet olur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3081. (Hekim) dedi: "Evet, nefes kesilmesi olur. Vakit ki yaşlılık erişir, iki yüz illet olur!"

3082. Dedi: "Ey ahmak, bunun üzerine mi dikildin? Tabiblikten sen ancak bunu mu öğrendin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3082. Dedi: "Ey ahmak, bunun üzerine mi dikildin? Tabiblikten sen ancak bunu mu öğrendin?"

İhtiyar, hekimin bu cevaplarına karşı öfkelendi de dedi ki: "Ey ahmak, sen bu ihtiyarlık üzerinde mi durdun kaldın? Sen tabiplikten ancak bu ihtiyarlık ilmini mi öğrendin?"

İhtiyar, hekîmin bu cevaplarına karşı öfkelendi de dedi ki: "Ey ahmak, sen bu ihtiyarlık üzerinde mi dikildin kaldın? Sen tabâbetten ancak bu ihtiyarlık ilmini mi tahsil ettin?"

3083. “Ey nâdân, senin aklın bu ilmi vermedi ki, Huda her bir derde derman koydu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3083. “Ey bilgisiz kişi, senin aklın bu ilmi vermedi ki, Allah her bir derde derman koydu!"

Ey bilgisiz hekim, Yüce Allah hazretlerinin her bir hastalığa karşı bir ilaç ihsan etmiş olması bilgisini senin aklın sana veremedi. Çünkü aklın sınırlıdır!

"Ey nâdân hekîm, Hak Teâlâ hazretlerinin her bir illete karşı bir ilâç ihsân etmiş olması ilmini senin aklın sana veremedi. Zîrâ aklın mahdûddur!"

3084. "Sen ahmak olan eşek az mâyelikten, mertebe kısalığından yer üstünde kaldın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3084. "Sen ahmak olan eşek az sermayeden, mertebe kısalığından yer üstünde kaldın!"

"Senin tıp ilminde sermayen olmadığından, yüksek bir seviyeye çıkamadın, tababet ilminde böyle aşağı bir mertebede kaldın!"

"Senin ilm-i tıbda sermayen olmadığından, yüksek bir seviyeye çıkamadın, ilm-i tabâbette böyle aşağı bir mertebede kaldın!"

3085. İmdi tabib ona dedi: "Ey kimse, senin ömrün altmıştır; bu hiddet ve öfke de ihtiyarlıktandır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3085. Şimdi tabip ona dedi: "Ey kişi, senin ömrün altmıştır; bu hiddet ve öfke de ihtiyarlıktandır!"

3086. "Vaktaki bütün evsâf ve ecza nahîf oldu, kendini tutmaklığın ve sabrın zaîf oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3086. "Bütün nitelikler ve parçalar zayıfladığında, kendini tutman ve sabrın da zayıfladı!"

3087. "İki söze takat getiremez, ondan "Hey!" eder; bir cür'aya takat tutmaz, kay! eder."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3087. "İki söze güç yetiremez, ondan "Hey!" der; bir yuduma güç yetiremez, kusar."

Bu yaşta olan yaşlı bir adam, aksi iki söze güç yetiremez ve o sözlerden etkilenerek, "Hey, artık çok oldun!" diye bağırıverir. Hakikat şarabının bir damlasına tahammül edemez, hemen kusar ve reddeder.

"Bu yaşta olan ihtiyar bir adam, aksi iki söze tâkat getiremez ve o sözlerden müteessir olarak, "Hey, artık çok oldun!" diye bağırıverir. Şarâb-ı hakîkatin bir damlasına tahammül edemez, hemen istifrâğ ve reddeder."

3088. Meğer o ihtiyarın gayri ki Hak'tan sarhoştur, onun batınında hayât-ı tayyibe vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3088. Meğer o ihtiyarın gayri ki Hak'tan sarhoştur, onun batınında hayât-ı tayyibe vardır.

Fakat kendi nefsini ve bütün eşyayı Hakk'ın tecellileri görüp, Hakk'ın bu müşâhedesinde (gözleminde) sarhoş olan bir ihtiyar istisnadır. Çünkü onun bâtınında (iç dünyasında) latif ve hoş bir hayat vardır. Nasıl ki Yüce Allah buyurur: مَنْ عَمَلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَرَ أَوْ أنثى وهو مؤمن فلنحيينه حيوة طيبة (Nahl, 16/97). Yani, "Kâmil iman ile mümin olarak erkekten ve kadından salih amel işleyen kimseyi biz elbette hayât-ı tayyibe (güzel bir hayat) ile diri kılarız!"

Fakat kendi nefsini ve bilcümle eşyayı Hakk'ın mezâhiri görüp, Hakk'ın bu müşâhedesinde sarhoş olan bir ihtiyar müstesnâdır. Zîrâ onun bâtınında latîf ve hoş bir hayat vardır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: مَنْ عَمَلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَرَ أَوْ أنثى وهو مؤمن فلنحيينه حيوة طيبة (Nahl, 16/97). Ya'ni, “Îmân-ı kâmil ile mü'min olarak erkekten ve kadından amel-i sâlih işleyen kimseyi biz elbette hayât-ı tayyibe ile diri kılarız!"

3089. Dışarıdan ihtiyardır ve bâtından sabîdir. Muhakkak o velî ve o nebî ne acīb şeydir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3089. Dışarıdan yaşlıdır ve içten çocuktur. Muhakkak o velî ve o nebî ne acayip şeydir!

Görünüşte ve beden olarak yaşlıdır ve manen ve ruhsal olarak çocuk gibi saf ve tertemiz ve canlıdır. O velî ve nebînin beden olarak zayıf ve ruhsal olarak güçlü olması ne acayip şeydir!

Zâhiren ve cismen ihtiyardır ve ma'nen ve rûhen sabî gibi saf ve tertemiz ve zindedir. O velî ve nebînin cismen zaîf ve rûhen kavî olması ne acīb şeydir!

3090. Eğer iyinin ve kötünün önünde zahir olmasa idiler, onlara edânînin bu [3102] hasedi nedir?!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3090. Eğer iyinin ve kötünün önünde ortaya çıkmasalardı, onlara karşı aşağılık kişilerin bu [3102] kıskançlığı nedir?!

Eğer peygamberler ve veliler iyilerin önünde ortaya çıkıp onları yüksek mertebelere teşvik etmeselerdi ve kötülerin önünde ortaya çıkıp onları da hayvani derekelere düşmekten uzaklaştırmasalardı; ve bu teşvik ve uzaklaştırmada da başarılı olmasalardı, aşağılık kişilerin onlara karşı kıskançlıkları meydana gelir miydi?

Eğer enbiyâ ve evliyâ iyilerin önünde zâhir olup onları yüksek merâtibe teşvik ve kötülerin önünde zâhir olup, onları da derekât-ı hayvaniyyeye sukūttan teb'îd etmese idiler; ve bu teşvik ve teb'îdde dahi muvaffak olmasa idiler, edânînin onlara karşı hasedleri vâki' olur mu idi?

3091. Ve eğer onları ilme'l-yakîn bilmeseler idi, bu buğz ve hased yapıcılık ve kîn nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3091. Ve eğer onları ilme'l-yakîn (bilgi yoluyla kesin olarak) bilmeseler idi, bu buğz ve haset yapıcılık ve kin nedir?

Ve eğer o aşağı kimseler onların bu yüksek hallerini ilme'l-yakîn bilmeseler idi, onlara karşı buğz ve haset ederler mi ve kin tutarlar mı idi?

Ve eğer o edânî onların bu yüksek hallerini ilme'l-yakîn bilmeseler idi, onlara karşı buğz ve hased ederler mi ve kîn tutarlar mı idi?

3092. Ve eğer kıyametin cezasını bilse idiler, kendilerini niçin keskin kılıca vururlar idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3092. Ve eğer kıyametin cezasını bilselerdi, kendilerini niçin keskin kılıca vururlardı?

Ve eğer o en aşağı kıyamet gününde Hakk'ın adalet tecellisi ile meydana gelecek cezaları kesin olarak bilselerdi, keskin kılıç hükmünde olan peygamberlere ve evliyaya karşı gelerek kendilerini o kılıca çarparlar mıydı?

Ve eğer o edânî yevm-i kıyâmetteki Hakk'ın tecellî-i adlîsi ile vâki' olacak cezâları yakînen bilseler idi, keskin kılıç mesâbesinde olan enbiyâ ve evliyâya muhalefet ile kendilerini o kılıca çarparlar mı idi?

3093. Senin üzerine güler, onu öyle görme; onun bâtınında yüz kıyamet gizlidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3093. Senin üzerine güler, onu öyle görme; onun bâtınında yüz kıyamet gizlidir!

O peygamber veya velî, senin buğz ve düşmanlığına karşı güler ve gülümsemeyle karşılık verir. Sen onların görünen hâllerini görme. Onların iç dünyalarında Hakk'ın adaletli tecellilerinin hükmettiği nice kıyametler gizlidir!

O nebî veyâ velî senin buğz ve adâvetine karşı güler ve hande ile mukābele eder. Sen onların zâhirlerini görme. Onların bâtınlarında Hakk'ın tecelliyât-ı adliyyesi hüküm-fermâ nice kıyâmetler gizlidir!

3094. Cennet ve cehennem bütün onun eczâsıdır. Sen her ne düşünürsen, o onun fevkidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3094. Cennet ve cehennem bütün onun parçalarıdır. Sen her ne düşünürsen, o onun üstündedir!

Peygamberin veya velinin cemâlî (güzellik ve lütuf tecellisi) muamelelerinde cennet ve celâlî (azamet ve kahır tecellisi) muamelelerinde cehennem gizlidir. Onların hâli senin vehim ve hayaline sığmaz. Onlar hakkında her ne düşünürsen, onların halleri o senin düşündüğün şeylerin üstündedir!

Nebînin veyâ velînin muâmelât-ı cemâliyyelerinde cennet ve muâmelât-ı celâliyyelerinde cehennem mündemiştir. Onların hâli senin evhâm ve hayaline sığmaz. Onların hakkında her ne düşünürsen, onların halleri o senin düşündüğün şeylerin fevkindedir!

3095. Her ne düşünürsen fenâ kabûl edicidir. O ki düşünceye gelmez, o Hu-da'dır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3095. Her ne düşünürsen, yok olmayı kabul edicidir. O ki düşünceye gelmez, o Allah'tır!

Çünkü senin düşüncelerin arazlardan (sonradan var olan, kendi başına var olamayan nitelikler) ibaret olup, hepsi fânîdir. Peygamber ve velî, vehim ve hayaline sığmaz. Çünkü onlar bedensel varlıklarından fânî olup, Hakk'ın varlığı ile ayakta dururlar. Kutsî hadiste beyan buyurulduğu üzere kulakları ve gözleri ve dilleri Hakk'tır. Hak'la işitirler ve Hak'la görürler ve Hak'la söylerler.

Zîrâ senin düşüncelerin arazlardan ibaret olup, hepsi fânîdir. Nebî ve velî evhâm ve hayâline sığmaz. Zîrâ onlar vücûd-ı abdânîlerinden fânî olup, vü-cûd-ı hakkānî ile kāimdirler. Hadis-i kudsîde beyân buyurulduğu üzere sem'leri ve basarları ve lisanları Hak'tır. Hak'la işitirler ve Hak'la görürler ve Hak'la söylerler.

3096. Bu hânenin kapısı önünde küstahlık nedendir; eğer bilseler idi ki hâne-de kim vardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3096. Bu evin kapısı önünde küstahlık nedendir; eğer bilselerdi ki evde kim vardır?

Şimdi onlar bu hâlde olup, varlıkları Hakk'ın bütün sıfat ve isimlerinin zuhur kapısı olunca, artık bu Hak evinin kapısı önünde aşağılık kimselerin küstahlığı ve edepsizliği nedendir? Ah, eğer bu aşağılık kimseler, bu peygamber veya velî suretinin evinde kimin olduğunu bilselerdi, hiçbir küstahlığa cesaret edebilirler miydi?

İmdi onlar bu halde olup, vücûdları Hakk'ın bilcümle sıfât ve esmâsının bâb-ı zuhûru olunca, artık bu Hak evinin kapısı önünde edânînin küstahlı-ğı ve edebsizliği nedendir? Ah, eğer bu edânî, bu nebî veyâ velî sûretinin evinde kimin olduğunu bilseler, idi, hiçbir küstahlığa cür'et edebilirler mi idi?

3097. Ahmaklar mescide ta'zîm ediyorlar, ehl-i dilin harablığında çalışıyorlar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3097. Ahmaklar mescide saygı gösteriyorlar, gönül ehlinin yıkımında çalışıyorlar!

Şekilci olan ahmaklar, taştan ve topraktan yapılan mescide saygı gösteriyorlar. Burası camidir ve Allah'ın evidir diye edep ve saygılarını korumaya gayret ediyorlar. Bir yandan da gönül ehli olan Allah dostlarının yıkımına çalışıyorlar!

Sûret-perest olan ahmaklar, taştan ve topraktan yapılan mescide ta'zîm ediyorlar. Burası câmi'dir ve beytullâhtır diye edeblerini muhafazaya gay-ret ediyorlar. Bir taraftan dahi ehl-i dil olan evliyâullâhın tahribine çalışı-yorlar!

3098. Ey eşekler, o mecâzdır, bu hakîkattir, serverlerin bâtınından başka mes-cid yoktur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3098. Ey eşekler, o mecazdır, bu hakikattir, serverlerin bâtınından başka mescit yoktur!

Ey eşek tabiatında olan idraksizler, o taştan ve topraktan yapılan mescit mecazdır. Yani, sen hürmet edersen saygıdeğer olur; eğer hürmet etmezsen, zahire ambarı ve diğer eşya deposu olur. Fakat peygamberlerin ve evliyanın varlıkları böyle değildir. Onların uzuvlarından ve kuvvetlerinden görünen, Hakk'ın sıfatlarla birlikte olan varlık hakikatidir. Bu serverlerin bâtınlarından başka hakiki bir mescit yoktur.

Ey eşek meşrebinde olan idraksizler, o taştan ve topraktan yapılan mes-cid mecâzdır. Ya'ni, sen hürmet edersen muhterem olur; eğer hürmet etmez-sen, zahîre anbarı ve sâir eşyâ deposu olur. Fakat enbiyâ ve evliyânın vü-cûdları böyle değildir. Onların a'zâ ve kuvâsından zâhir olan, Hakk'ın maa's-sıfât hakikat-ı vücûdudur. Bu serverlerin bâtınlarından başka bir mescid-i ha-kîkî yoktur.

3099. Bir mescid ki o evliyânın batınıdır, cümlenin secdegâhıdır, orada Hudâ vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3099. Bir mescit ki o evliyânın bâtınıdır, herkesin secde yeridir, orada Allah vardır.

Onların içlerinde olan mescit, kâinatın bütün zerrelerinin secde yeridir. Çünkü onların içlerini Hak istila etmiştir. Nitekim kudsî hadiste "Yerime ve göğüme sığmadım; ve lâkin takvalı ve temiz olan mümin kulumun kalbine sığdım" buyurulur. Ve bu Mesnevî-i Şerif'in sahibi olan cenâb-ı Pîr efendimiz, o takvalı ve temiz olan mümin kullardan birisidir. Nitekim bir şerefli beytinde şöyle buyururlar:

"Bu insan heykeli bir maskedir; biz bütün secdelerin kıblesiyiz!"

Ve bir mısrada dahi şöyle buyururlar:

"Ben tamamen o şey oldum ki, o şey herkes üzerine yemindir."

Yani, "Ben kâmilen herkesin temiz adına yemin ettiği Hak oldum ve kendi varlığımı onun varlığında yok ettim" demek olur.

Ve Ebu'l-Hasan-ı Harakānî hazretleri dahi "Siz beni bilseydiniz, bana secde ederdiniz" buyururlar. Ve peygamberlerin sultanı Efendimiz'in "Beni gören muhakkak Hakk'ı gördü" buyurmaları dahi bu anlamdandır. Fakat bu sözler zahir ehlinin (dış görünüşe önem verenlerin) kavrayışlarına sığmadığından, kimi yorumlar ve kimi inkâr eder. Çünkü bu, zevk ve irfan (bilgi) meselesidir. Herkes kendi mertebesinde mazurdur.

Onların bâtınlarında olan mescid, bütün zerrât-ı kâinâtın secdegâhıdır. Zîrâ onların bâtınlarını Hak istîlâ etmiştir. Nitekim hadîs-i kudside لا يسعنى أرضى ولا سمائى ولكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى ya'ni Yerime ve göğüme sığmadım; ve lâkin takî ve nakî olan mü'min kulumun kalbine sığdım" buyurulur. Ve bu Mesnevi-i Şerifin sahibi olan cenâb-ı Pîr efendimiz, o takî ve nakî olan mü'min kullardan birisidir. Nitekim bir beyt-i şerîflerinde şöyle buyururlar.

"Bu heykel-i âdem nikābdır; biz bütün secdelerin kıblesiyiz!"

Ve bir mısra'da dahi şöyle buyururlar:

"Ben külliyyen o şey oldum ki, o şey cümle üzerine yemîndir."

Ya'ni, "Ben kâmilen herkesin nâm-ı pâkine yemîn ettiği Hak oldum ve kendi varlığımı onun varlığında mahvettim" demek olur.

Ve Ebu'l-Hasan-ı Harakānî hazretleri dahi لو عرفتموني لسجدتمونی ya'ni, "Siz beni ârif olsa idiniz, bana secde ederdiniz" buyururlar. Ve sultân-ı enbiyâ Efendimiz'in من رآني فقد رأى الحق ya'ni, “Beni gören muhakkak Hakk'ı gördü" buyurmaları dahi bu ma'nâdandır. Fakat bu sözler ehl-i zâhirin havsalalarına sığmadığından, kimi te'vîl ve kimi inkâr eder. Zîrâ bu zevk ve irfân mes'elesidir. Herkes kendi mertebesinde ma'zûrdur.

3100. Merd-i Huda'nın gönlü derde gelmedikçe Huda bir "karn"ı rüsvây [3112] etmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3100. Allah erinin gönlü derde düşmedikçe Allah bir nesli rezil etmedi.

Hint nüshalarında "karn" yerine "kavm" geçmiştir, ikisi de aynı anlamdadır. Yani, "Allah erinin gönlü incinmedikçe Yüce Allah bir kavmin başına belâ verip onu rezil etmedi."

Bilinmeli ki, "Allah eri"nden kasıt, Hakk'ın zâtını bütün sıfatlarıyla birlikte oluş âlemindeki tecellilerde ve kendi nefislerinde zevk yoluyla müşahede eden yüce kişilerdir ki, bunlar "ehlullah"tır ve "Allah'a ait olanlar"dır. Bu sebeple inkârcıların tecavüzleri bu müşahede sahipleri hakkında meydana geldiği ve onların şerefli kalpleri onların zulümlerinden incindiği zaman belâlarını bulurlar. Ancak bu zevkî müşahede sahibi olmayıp, kendilerinden kerametler ve olağanüstü haller sâdır olan kimseler, "ebrar" ve "ahyâr"dan (iyilerden ve hayırlılardan) bulunan evliya sınıfından olsalar da, "ehlullah"tan değildirler. Onlara "keramet ehli" ve "velayet ehli" derler. Ve bunlar nûrânî perdeler içindedirler. Öncekilerin incinmesiyle bunların incinmeleri arasındaki fark ve sonuçlar da başkadır. İnkârcıların bunlar hakkındaki zulümleri derecelerinin yükselmesine sebep olur. Fakat önceki sınıf keskin kılıç gibidirler. İnkârcılar onlara kendilerini çarpıp helâk ederler.

Hind nüshalarında "karn" yerine "kavm" vâki' olmuştur, ikisi de aynı ma'nâdadır. Ya'ni, "Merd-i Hudâ'nın gönlü incinmedikçe Hak Teâlâ hazretleri bir kavmin başına belâ verip onu rüsvây etmedi."

Ma'lûm olsun ki, "merd-i Hudâ"dan murâd, Hakk'ın zâtını bilcümle sıfâtıyla beraber mezâhir-i kevniyyede 've nefislerinde zevken müşâhede eden zevât-ı kirâmdır ki, bunlar "ehlullâh"tır ve "Allâhîler'dir. Binâenaleyh münkirlerin tecavüzâtı bu müşâhede sahipleri hakkında vâki' olduğu ve onların kalb-i şerifleri onların mezaliminden incindiği vakit belâlarını bulurlar. Velâkin bu müşâhede-i zevkî sahibi olmayıp, kendilerinden kerâmât ve havârık-ı âdât sâdır olan kimseler, "ebrâr" ve "ahyâr"dan bulunan evliyâ sınıfından iseler de, "ehlullah"tan değildirler. Onlara "ehl-i kerâmet" ve "ehl-i velâyet" derler. Ve bunlar hicâbât-ı nûrâniyye içindedirler. Evvelkilerin incinmesiyle bunların incinmeleri arasındaki fark ve netâyic de başkadır. Münkirlerin bunlar hakkındaki zulümleri ref'-i derecelerine bâdî olur. Fakat evvelki sınıf keskin kılıç gibidirler. Münkirler onlara kendilerini çarpıp helâk ederler.

3101. Enbiyâ ile cenk kasdını tuttular; cisim gördüler, ademî zannettiler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3101. Peygamberlerle savaşma kastını tuttular; cisim gördüler, yok sandılar!

İnkârcılar, kalpleri Rahman'ın arşı olan peygamberlerle savaşa ve çekişmeye kalkıştılar. Çünkü görünüşte onları da kendileri gibi cisim gördüler ve insan sandılar ve onların içsel azametlerini bilemediler; sonunda başlarına belalar geldi.

Münkirler, kalb-i şerifleri arş-ı Rahmân olan enbiyâ ile cenge ve nizâ'a kıyâm ettiler. Çünkü zâhirde onları da kendileri gibi cisim gördüler ve beşer zannettiler ve onların azamet-i bâtıniyyelerini bilemediler; nihâyet başlarına belâlar geldi.

3102. Sende o evvelkilerin ahlâkı vardır. Niçin korkmazsın ki, sen de öyle olasın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3102. Sende o evvelkilerin ahlâkı vardır. Niçin korkmazsın ki, sen de öyle olasın?

Ey gâfil, sende dahi o peygamberlere karşı gelip, sonradan helâk olan önceki kavimlerin ahlâkı vardır. Bu huy sebebiyle, peygamberlerin vârisleri olan "ehlullah"a (Allah dostlarına) karşı gelirsin. Senin sonunun da onların sonları gibi olacağından niçin korkmazsın?

Ey gâfil, sende dahi o peygamberlere muhalefet edip, bilâhire helâk olan evvelki kavimlerin ahlâkı vardır. Bu huy sebebi ile, peygamberlerin vârisleri olan "ehlullah"a muhalefet edersin. Senin âkıbetin dahi onların âkıbetleri gibi olacağından niçin korkmazsın?

3103. Mâdemki o alâmetlerin hepsi sende vardır; mâdemki sen onlardansın, nerede halâs istersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3103. Mademki o alâmetlerin hepsi sende vardır; mademki sen onlardansın, nerede kurtuluş istersin?

Mademki o geçmiş kavimlerin gaflet, inat ve muhalefet gibi alâmetlerinin hepsi sende vardır; ve mademki sen de bu hâlinle onlardansın, o halde nasıl helâktan kurtuluşunu umarsın? Geçmiş ümmetlerin halleri ile kendi hallerini karşılaştırsan ve ibret alsan olmaz mı?

Mâdemki o geçmiş kavimlerin gaflet ve inâd ve muhalefet gibi olan alâmetlerinin hepsi sende vardır; ve mâdemki sen dahi bu hâlinle onlardansın, o halde nasıl helâkten necâtını ümîd edersin, ümem-i mâziyenin ahvâli ile kendi ahvâlini mukayese etsen ve ibret alsan olmaz mı?

## Cûhî'nin ve babasının cenazesi önünde nevha eden çocuğun kıssası

3104. Bir çocuk babasının tabutu önünde zâr zâr ağlar ve başına vurur idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3104. Bir çocuk, babasının tabutu önünde hıçkıra hıçkıra ağlar ve başına vururdu.

3105. Derdi ki: "Ey peder, nihayet seni nereye götürüyorlar? Nihayet seni toprak altına getiriyorlar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3105. Derdi ki: "Ey baba, sonunda seni nereye götürüyorlar? Sonunda seni toprak altına getiriyorlar!"

3106. "Seni sıkıntılı ve dar bir eve götürüyorlar. Onda ne bir halı ve onda ne de bir hasır vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3106. "Seni sıkıntılı ve dar bir eve götürüyorlar. Onda ne bir halı ve ne de bir hasır vardır!"

3107. "Gece de ne bir çerâğ ve gündüz de ne ekmek vardır! Onda ne taâm kokusu ve ne de nişanı vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3107. "Gece de ne bir ışık ve gündüz de ne ekmek vardır! Onda ne yemek kokusu ve ne de nişanı vardır!"

3108. "Ne onun kapısı ma'mûr ve ne de onun damı üzerine yol vardır! Ne bir komşu var ki penah ola!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3108. Ne onun kapısı mamur, ne de onun damı üzerine yol vardır! Ne bir komşu var ki sığınak olsun!

3109. "Halkın bûse-gâhı olan senin gözün iğrenç hâne içinde nasıl olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3109. "Halkın öpme yeri olan senin gözün iğrenç ev içinde nasıl olur?"

3110. "Sakınılmaz bir oda ve dar yer ki, onda ne yüz kalır ne de renk!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3110. "Sakınılmaz bir oda ve dar yer ki, onda ne yüz kalır ne de renk!"

3111. Bu minvâlden evin evsafını sayardı ve iki gözden kanlı yaş dökerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3111. Bu minvalden evin özelliklerini sayardı ve iki gözden kanlı yaş dökerdi.

Çocuk, mezarın bu gibi özelliklerini sayıp döker ve bir taraftan da ağlardı.

Çocuk mezarın bu gibi evsâfını sayıp döker ve bir taraftan da ağlar idi.

3112. Cuhî babasına dedi: “Ey azîz, vallâhi bunu bizim evimize götürüyorlar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3112. Cuhî babasına dedi: “Ey azîz, vallâhi bunu bizim evimize götürüyorlar!"

Cuhî, çocuk tarafından sayılan mezarın özelliklerini işitince, kendi babasına hitaben dedi ki: "Ey aziz babacığım, bu çocuk bizim evin hallerini sayıp döküyor; şu halde bu cenazeyi galiba bizim eve götürüyorlar!"

Cûhî, çocuk tarafından ta'dâd olunan mezarın evsâfını işitince, kendi babasına hitâben dedi ki: "Ey azîz babacığım, bu çocuk bizim evin ahvâlini sayıp döküyor; şu halde bu cenâzeyi gālibâ bizim eve götürüyorlar!"

3113. Cûhî ye babası dedi ki: "Ahmak olma!" Dedi ki: "Ey baba, nişanları dinle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3113. Cûhî'ye babası dedi ki: "Ahmak olma!" Dedi ki: "Ey baba, nişanları dinle!"

Cûhî'ye babası cevap olarak dedi ki: "Ahmaklık etme, hiç cenaze bizim eve gider mi?" Cûhî babasına dedi ki: "Ey baba, çocuğun saydığı nişanları ve vasıfları dinle!"

Cûhîye babası cevâben dedi ki: "Ahmaklık etme, hiç cenâze bizim eve gider mi?" Cûhî babasına dedi ki: "Ey baba, çocuğun saydığı nişânları ve evsâfı dinle!"

3114. "Onun bir bir söylediği bu nişanlar, tezvîrsiz ve şeksiz bizim evimiz içindir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3114. "Onun tek tek söylediği bu işaretler, hilesiz ve şüphesiz bizim evimiz içindir!"

3115. "Ne hasır, ne ışık, ne taâm vardır; ne onun kapısı ma'mûrdur, ne sofası ve ne de damı vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3115. "Ne hasır, ne ışık, ne yiyecek vardır; ne onun kapısı mamurdur, ne sofası ve ne de damı vardır!"

3116. Bu üslubdan kendi üzerlerine yüz nişân tutarlar. Fakat onu tâgiler ne vakit görürler?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3116. Bu üsluptan kendi üzerlerine yüz nişan tutarlar. Fakat onu azgınlar ne zaman görürler?

Cûhî mezarın özelliklerini kendi evine kıyas etti. Bunun gibi sen de Âd ve Semûd kavminin ve Firavun ile Nemrud'un kötü sıfatlarının nişanlarından birçok nişanlar tutarsın. Fakat ne çare ki, nefislerinin azgınlığını hoş görüp razı olanlar bu kıyaslamayı yapıp kendilerini görebilirler mi?

Cûhî mezarın evsâfını kendi evine kıyâs etti Bunun gibi sen dahi Âd ve Semûd kavminin ve Fir'avn ve Nemrûd'un sıfât-ı zemîmeleri nişanlarından birçok nişanlar tutarsın. Fakat ne çâre ki, nefislerinin azgınlığını hoş görüp râzı olanlar bu mukāyeseyi yapıp kendilerini görebilirler mi?"

3117. O gönül hanesi ki, Kibriya güneşinin şuâından ziyasız kalır;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3117. O gönül evi ki, Kibriya (büyüklük ve ululuk) güneşinin ışınından ışıksız kalır;

3118. Münkirin canı gibi, Vedûd olan Sultan'ın zevkinden bî-neva olarak dar ve karanlıktır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3118. Münkirin canı gibi, Vedûd olan Sultan'ın zevkinden nasipsiz olarak dar ve karanlıktır!

Bu şerefli beyit, sonraki beyit ile tam bir cümle oluşturur. Yani, Yüce Zât güneşinin ışını olan isimlere ve sıfatlara dair ilimden ışıksız ve nasipsiz kalan o gönül;

Münkirin nefsine ait sıfatlarla örtülü olan canı gibi, gerçek dost olan Yüce Allah'ın zevkinden nasipsiz olarak dar ve karanlıktır. Çünkü Hakk'ın sıfatlarına ve isimlerine dair ilim, bütün eşyadaki zâtî kuşatıcılığının ilmini verir. Ve böyle bir ilim, kalbi nurlandırır ve idraki genişletir.

Bu beyt-i şerîf âtîdeki beyit ile bir cümle-i tâm teşkil eder. Ya'ni, Zât-ı Kibriyâ güneşinin şuâı olan ilm-i esmâî ve sıfatîden ziyâsız ve bî-behre kalan o gönül;

Münkirin sıfât-ı nefsâniyyesi ile mestûr olan canı gibi, hakîkî dost olan Allâh Teâlâ'nın zevkinden nasîbsiz olarak dar ve karanlıktır. Zîrâ Hakk'ın sıfâtına ve esmâsına olan ilim, bilcümle eşyâdaki ihâta-i zâtiyyesi ilmini verir. Ve böyle bir ilim, kalbi nûrlandırır ve idrâki genişletir.

3119. O gönüle ne güneşin nûru doğdu, ne arsanın açılması ve ne feth-i bâb vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3119. O gönüle ne güneşin nuru doğdu, ne arsanın açılması ve ne kapı açılışı vardır!

Nefse ait sıfat perdeleriyle örtülü kalan gönüle, Yüce Zât'ın güneşi olan marifet nuru doğmadığı gibi; mana ve ruhanîlik arsası da açılmaz ve ne de maddi âlemin latif âleme olan kapısı açılmaz!

Sıfât-ı nefsâniyye perdeleriyle mestûr kalan gönüle, Zât-ı Kibriyâ güneşinin nûru olan ma'rifet doğmadığı gibi; ma'nâ ve rûhâniyyet arsası da açılmaz ve ne de âlem-i kesâfetin âlem-i letâfete olan kapısı açılmaz!

3120. Böyle gönülden, muhakkak sana mezar daha hoştur. Nihayet sen kendi [3132] gönlünün mezarından yukarı gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3120. Böyle gönülden, muhakkak sana mezar daha hoştur. Nihayet sen kendi gönlünün mezarından yukarı gel!

Böyle nefse ait sıfatların (nefsin özelliklerinin) karanlıkları içinde kalan bir gönülden, sana ölmek ve mezara gitmek daha hoştur. Çünkü ölüm aracılığıyla sana lütuf ve ruhanîlik âleminin alanı açılır. Nihayet sen bu dünya hayatında gönlünün bu karanlık mezarından, ilim öğrenme aracılığıyla ruhunun başını çıkar!

Böyle sıfât-ı nefsâniyye zulmetleri içinde kalan bir gönülden, sana ölmek ve mezara gitmek daha hoştur. Çünkü ölüm vâsıtasıyla sana âlem-i letâfet ve rûhâniyyetin arsası açılır. Nihâyet sen bu hayât-ı dünyeviyyede gönlünün bu karanlık mezarından, tahsil-i maârif vâsıtasıyla rûhunun başını çıkar!

3121. Ey şûh ve şâtır, dirisin ve diriden doğmuşsun; bu dar mezardan nefis tutulmaz mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3121. Ey şuh ve şatır, dirisin ve diriden doğmuşsun; bu dar mezardan nefis tutulmaz mı?

Ey dünya hayatının hazlarına razı olan ve onunla tatmin olup şuh olan ve şatafat içinde bulunan gafil, sen mümin olup imanın ile dirisin ve diri olan iman sahibinin evladısın. Nefsanî sıfatlar ile karanlık ve dar bir hâle gelmiş olan bu kalbinin mezarından ruhun sıkılmaz mı ve nefsin daralmaz mı?

Ey hayât-ı dünyeviyyenin huzûzâtına râzı ve onunla mutmain olup şûh olan ve şatâret içinde bulunan gāfil, sen mü'min olup îmânın ile dirisin ve diri olan îmân sâhibinin evlâdısın. Nefsânî sıfatlar ile karanlık ve dar bir hâle gelmiş olan bu kalbinin mezarından rûhun sıkılmaz mı ve nefsin daralmaz mı?

3122. Vaktin Yûsuf'usun ve göğün güneşisin; bu kuyudan ve zindandan çık ve yüz göster!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3122. Vaktin Yusuf'usun ve göğün güneşisin; bu kuyudan ve zindandan çık ve yüz göster!

Ey fetânet (anlayış, zekâ) sahibi mümin, ilâhî bilgilere ulaşmada parlak bir zekâ ve yatkınlığın olmakla vaktin Yusuf'u gibisin ve mana göğünün güneşisin. Artık gafletten uyan, bu nefsâniyet kuyusundan ve karanlık olan bu tabiat zindanından çık ve latif ruhunun yüzünü göster!

Ey fetânet sahibi olan mü'min, maarif-i ilâhiyyenin tahsilinde parlak bir zekâ ve isti'dâdın olmakla vaktin Yûsuf'u mesâbesindesin ve ma'nâ göğünün güneşisin. Artık gafletten uyan, bu nefsâniyyet kuyusundan ve zulmânî olan bu tabîat zindanından çık ve rûh-ı latîfinin yüzünü göster!

## Yūnus (a.s.)ın balıktan kurtulmasının sebebi ve rûhun nefisten halâsı

3123. Senin Yunus'un balık karnında pişmiş oldu; onun halâsına tesbihten gayri çare yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3123. Senin Yunus'un balık karnında pişmiş oldu; onun kurtuluşuna tesbihten başka çare yoktur.

Senin Yunus (a.s.) gibi saf olan ruhun, balık hükmünde olan yoğun bedeninin karnında bedensel belalarla yandı, kavruldu. Onun kurtulması için tesbihten başka çare yoktur. Nasıl ki Yunus (a.s.) balık karnında tesbih etmek sebebiyle kurtuldu. "Büd" çare anlamındadır. Bu şerefli beyitte insan ruhu, peygamberlerden Yunus (a.s.)'a; ve insan bedeni de Yunus (a.s.)'ı yutan balığa benzetilmiştir.

Bilinmeli ki, Yunus (a.s.) Musul civarında bulunan ve hâlen harabeleri mevcut olan Ninova şehrine peygamber olarak gönderilmişti. Kavmi kendisini yalanladığından öfkelendi ve ilahi vahyi beklemeden aralarından kaçtı. Allah en iyi bilendir, Basra körfezinde dolu bir yelken gemisine bindi. Gemi bir akıntıya kapıldı ve kötü bir duruma düştü. Gemi halkı, "İçimizde efendisinden kaçan bir köle vardır" deyip, kur'a çektiler. Kur'a Yunus (a.s.)'a isabet etti, onu denize attılar. Derhal balina balığı gibi büyük bir balık onu yuttu ve Yüce Allah onu karanlık olan o balığın karnında zahmet içinde yaşattı. Nitekim Sâffât suresinde şöyle hikâye buyurulur: وَإِنَّ يُونُسَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ إِذْ أَبَقَ الْفُلْكَ الْمَشْحُونَ فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ الْمُدْحَضِينَ فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٌ فَلَوْ لَا أَنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُسَبِّحِينَ لَلَبِثَ فِي بَطْنِهِ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ (Saffât 37/139-144). Yani, "Muhakkak Yunus da gönderilmiş peygamberlerdendir. Hani o, dolu bir gemiye kaçmıştı da kur'a çekmişlerdi, böylece kaybedenlerden olmuştu. İmdi o, kendini kınarken onu balık yuttu. Eğer tesbih edenlerden olmasaydı, diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı." Ve diğer bir ayet-i kerimede de Yüce Allah onun tesbihinden haber verip buyurdu ki; فَنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ أَنْ لَا إِلَهَ إِلا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ (Enbiyâ, 21/87). Yani, "Karanlıklar içinde, 'İlâhî, Sen'den başka ilâh yoktur. Ben Sen'i bütün eksikliklerden uzak tutar ve yüceltirim. Muhakkak ben zalimlerden oldum!' diye nidâ etti."

"Senin Yûnus (as.) gibi saf olan rûhun, balık mesâbesinde olan cism-i kesîfinin karnında beliyyât-ı cismâniyye ile yandı kavruldu. Onun kurtulması için tesbîhten başka çâre yoktur. Nitekim Yûnus (a.s) balık karnında tesbih etmek sebebiyle kurtuldu." "Büd" çâre ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfte rûh-i insanî, peygamberlerden Yûnus (a.s.)a; ve cesed-i insânî dahi Yûnus (a.s.)ı yutan balığa teşbih buyurulmuştur.

Ma'lumdur ki, Yûnus (as.) Musul civarında kâin ve elyevm harâbeleri mevcûd olan Ninova şehrine meb'ûs olmuş idi. Kavmi kendisini tekzîb ettiğinden öfkelendi ve vahy-i ilâhîye intizar etmeksizin aralarından kaçtı. Allahu a'lem Basra körfezinde dolmuş bir yelken gemisine bindi. Gemi bir akıntıya tutuldu ve fenâ bir vaz'iyyete düştü. Gemi halkı, "İçimizde efendisinden kaçan bir köle vardır" deyip, kur'a çektiler. Kur'a Yûnus (as.)a isabet etti onu denize attılar. Derhâl balina balığı gibi bir büyük balık onu yuttu ve Cenâb-ı Hak onu karanlık olan o balığın karnında zahmet içinde yaşattı. Nitekim sû- re-i Sâffât'ta şöyle hikâye buyurulur : وَإِنَّ يُونُسَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ إِذْ أَبَقَ الْفُلْكَ الْمَشْحُونَ فَسَاهَمَ فكان مِنَ الْمُدْحَضِينَ فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٌ فَلَوْ لَا أَنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُسَبِّحِينَ لَلَبِثَ فِي بَطْنِهِ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ (Saffât 37/139-144). Ya'ni, "Muhakkak Yûnus dahi mürsellerdendir. Vaktâki dolmuş bir gemi tarafına kaçtı, kur'a çektiler, mağlûblardan oldu. İmdi o melâmet ettiği halde onu balık yuttu. Eğer müsebbihlerden olmasa idi kıyâmete kadar onun karnında kalır idi." Ve diğer bir âyet-i kerîmede de Cenâb-ı Hak onun tesbihinden haber verip buyurdu ki; فَنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ أَنْ لَا إِلَهَ إِلا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ (Enbiyâ, 21/87). Ya'ni, "Zulümât içinde, 'İlâhî, Sen'den başka ilâh yoktur. Ben Sen'i cemî-i nakâisten tenzîh ve takdîs ederim. Muhakkak ben zâlimlerden oldum!' diye nidâ etti."

3124. Eğer o tesbih edici olmasaydı balığın karnı kıyâmete kadar ona hapis ve zindan olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3124. Eğer o tesbih edici olmasaydı, balığın karnı kıyamete kadar ona hapis ve zindan olurdu.

3125. O tesbih ile balığın cisminden sıçradı. Tesbih nedir? Rûz-i elest âyetidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3125. O tesbih ile balığın cisminden sıçradı. Tesbih nedir? Elest günü âyetidir.

Hazreti Yunus balık karnından tesbih ederek kurtuldu. Ve tesbihinde dedi ki: "İlâhî, Sen'den başka gerçek tasarruf sahibi olan bir ilâh yoktur. Mutlak rubûbiyyet (Rablık) ancak sana özgüdür. Ben senin emrine uymayıp kaçmakla kendi kendime tasarrufa kalkıştığım için ters bir iş yaptım ve zâlimlerden oldum!" Şimdi bu anlam itibarıyla, bu kesret (çokluk) âleminde tesbih nedir? Ruhlara, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (A'râf, 7/172) hitabının gerçekleştiği anın ve zamanın âyeti ve nişanıdır. Çünkü o günde Yüce Allah rubûbiyyetin kime ait olduğunu ruhlara sordu. Onlar da, "Evet, mutlak rubûbiyyet senindir. Bu hususta kimsenin ortaklığı yoktur" dediler ve Hakk'ı ortaktan uzak tuttular. Hal böyleyken, o ruhlar cismanî âleme gelip, bu mutlak rubûbiyyetin Hakk'a ait olduğunu unuttular da, güneş ve toprak ve su gibi Hakk'ın terbiye vasıtalarına isnat ettiler ve ortak edindiler.

HZ. Yûnus balık karnından tesbih ederek kurtuldu. Ve tesbîhinde dedi ki: "İlâhî, Sen'den başka mutasarrıf-ı hakîkî olan bir ilâh yoktur. Rubûbiyyet-i mutlaka ancak sana mahsûstur. Ben senin emrine muntazır olmayıp kaçmakla hod-be-hod tasarrufa kıyâm ettiğim için ters bir iş yaptım ve zâlimlerden oldum!" İmdi bu ma'nâ i'tibâriyle, bu âlem-i keserâtta tesbih nedir? Ervâha, ألست بربكم (A'râf, 7/172) ya'ni "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" hitâbı vâki' olduğu ânın ve zamânın âyeti ve nişanıdır. Zîrâ o günde Cenâb-ı Hak rubûbiyyetin kime âid olduğunu ervâha sordu. Onlar da, "Evet, rubûbiyyet-i mutlaka senindir. Bu husûsta kimsenin iştiraki yoktur" dediler ve Hakk'ı şerîkten tenzîh ettiler. Hal böyle iken, o ervâh âlem-i cismâniyyete gelip, bu rubûbiyyet-i mutlakanın Hakk'a âidiyyetini unuttular da, güneş ve toprak ve su gibi Hakk'ın vesâit-i terbiyesine isnâd ettiler ve şerîk ittihâz ettiler.

3126. Eğer canın tesbihi ferâmûşun oldu ise, balıkların bu tesbihlerini dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3126. Eğer canının tesbihi unuttuğun oldu ise, balıkların bu tesbihlerini dinle!

Ey bedensellikte (maddiyatta) boğulmuş olan kimse, eğer canın bu çokluk âleminde "elest" günündeki tesbihi unuttu ise, bari vahdet denizinin balıkları mesabesinde olan Allah dostlarının tesbihlerini dinle de, o unuttuğun tesbihi hatırına getir!

Ey cismâniyyette müstağrak olan kimse, eğer canın bu âlem-i keserâtta rûz-i elestteki tesbihi unuttu ise, bâri deryâ-yı vahdetin balıkları mesâbesinde olan ehlullâhın tesbihlerini dinle de, o unuttuğun tesbîhi hâtırına getir!

3127. Her kim Allah'ı gördü ise, Allâhîdir; her kim denizi gördü ise, o balıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3127. Her kim Allah'ı gördü ise, Allâhîdir; her kim denizi gördü ise, o balıktır.

Her kim bu kesret âleminde (çokluk âlemi) Hakk'ın sıfat perdelerine bürünmüş olan Zât'ını gördü ise, o kimse Allâhîdir ve Allah'a mensuptur. Ve her kim o hakikat deryası olan varlığı gördü ise, cismi ile o deryanın balığıdır. Ve ehlullah (Allah dostları) ile evliya (veliler) hakkındaki açıklamalar, yukarıda 3100 numaralı beyitte geçti.

Her kim bu âlem-i keserâtta Hakk'ın sıfat perdelerine bürünmüş olan Zât'ını gördü ise, o kimse Allâhîdir ve Allâh'a mensuptur. Ve her kim o deryâ-yı hakikat olan vücûdu gördü ise, cismi ile o deryânın balığıdır. Ve ehlullâh ile evliyâ hakkındaki îzâhât, yukarıda 3100 numaralı beyitte geçti.

3128. Bu cihân deryadır ve cisim balıktır; ve rûh, nûr-ı subûhtan mahcûb olan Yûnus' tur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3128. Bu cihan bir denizdir ve cisim balıktır; ve ruh, sabahın nurundan perdelenmiş Yunus'tur.

"Subûh", sabah vakti anlamındadır. Bu cihan, tek ve hakiki varlık denizidir; ve cisimler, o hakiki varlık denizinde yüzen balıklardır; ve ruhlar da, o hakiki varlık sabahının nurundan, bu cisimlerin yoğunluğu sebebiyle perdelenmiş birer Yunus'tur.

"Subûh", vakt-i subh ma'nâsınadır. Bu cihân, vücûd-ı vâhid-i hakîkî deryâsıdır; ve cisimler, o vücûd-ı hakîkî deryâsında yüzen balıklardır; ve rûhlar dahi, o vücûd-ı hakîkî sabâhının nûrundan, bu cisimlerin kesâfeti sebebiyle mahcûb olan birer Yûnus'tur.

3129. Eğer müsebbih olursa balıktan kurtuldu; ve yoksa onda hazm ve na-bedîd oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3129. Eğer tesbih edici olursa balıktan kurtuldu; ve yoksa onda hazmedildi ve kayboldu!

Eğer mutlak rabliği asıl sahibi olan Hakk'a nispet etmek suretiyle Hakk'ı ortaktan uzak ve münezzeh tutar ve tesbih edici olursa, balıklar gibi olan cisimlerin perdesinden kurtuldu; ve aksi halde o cismaniyet içinde eriyip, kaybolup gitti!

Eğer rubûbiyyet-i mutlakayı sahib-i aslîsi olan Hakk'a izâfe etmek sûretiy-le Hakk'ı şerîkten tenzih ve tesbih edici olursa, balıklar gibi olan cisimlerin hicâbından kurtuldu; ve aksi halde o cismâniyyet içinde eriyip, gāib oldu gitti!

3130. Can balıkları bu deryâda doludur. Sen görmüyorsun, senin etrafında uçuyorlar! [3142]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3130. Can balıkları bu denizde doludur. Sen görmüyorsun, senin etrafında uçuyorlar!

Can balıkları olan Allah dostları bu vahdet denizinde doludur. Senin etrafında ve gözünün önünde uçup dolaştıkları hâlde, sen basiret gözün kapalı olduğu için onları göremiyorsun.

Can balıkları olan ehlullâh bu deryâ-yı vahdette doludur. Senin etrafında ve gözünün önünde uçup dolaştıkları halde, sen basar-ı basîretin kapalı olduğu için onları göremiyorsun.

3131. O balıklar kendilerini sana çarparlar. Onları âşikâre görmek için gözünü aç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3131. O balıklar kendilerini sana çarparlar. Onları açıkça görmek için gözünü aç!

O vahdet (birlik) denizinin balıkları olan ehlullah (Allah dostları) sana çarparlar ve kendilerinin hallerini rumuzlar (işaretler) ile sana bildirirler. Onları apaçık görmek için, basar-ı basiretini (kalp gözünü) ve idrakini aç!

O vahdet deryasının balıkları olan ehlullâh sana çarparlar ve kendilerinin hallerini rumûzât ile sana bildirirler. Onları apaçık görmek için, basar-ı basîretini ve idrâkini aç!

3132. Eğer balıkları aşikâre göremiyorsan, nihayet kulağın onların tesbihlerini işitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3132. Eğer balıkları açıkça göremiyorsan, nihayet kulağın onların tesbihlerini işitti.

Eğer o Allah dostlarını açık bir şekilde basiret gözünle göremiyorsan, bari kulağınla onların tesbih ve tenzih (Allah'ı noksan sıfatlardan arındırma) olan marifetlerini (Allah bilgisi) ve hakikatlerini dinle ki onlar senin gözünü Hak tarafına açmaya çalışıyorlar ve nefsinin tasarruflarının uğursuzluğundan bahsediyorlar!

Eğer o ehlullâhı açık bir sûrette basar-ı basîretin ile göremiyorsan, bâri kulağın ile onların ayn-ı tesbih ve tenzih olan maârif ve hakāyıkını dinle ki onlar senin gözünü Hak tarafına açmağa çalışıyorlar ve nefsinin tasarruflarının şeâmetinden bahsediyorlar!

3133. Sabretmek senin tesbihlerinin canıdır. Sabret ki, doğru tesbih odur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3133. Sabretmek senin tesbihlerinin canıdır. Sabret ki, doğru tesbih odur!

Nefsinin tasarruflarına karşı sabretmek ve onun arzularına karşı gelip, Hakk'ın emrine boyun eğmek senin tesbihlerinin canıdır. Çünkü senin nefsin tasarruflara kalkışmakla ilâhlık davasında bulunmuş olur. Bu sebeple onun tasarruflarına karşı sabret ki, onun ilâhlık davasını reddedip, Hakk'ın tasarruflarını ve ilâhlığını kabul etmiş olasın! Beyit:

Tercüme ve Açıklama: "Hak'tan kovulmuş ve uzaklaştırılmış olan nefis Firavun'dan daha aşağı değildir. Fakat Firavun'un yardımcıları ve destekçileri vardır, bu nefsin ise yardımcıları ve destekçileri olmadığı halde kuru kuruya ilâhlık davasında bulunur."

Nefsinin tasarrufâtına karşı sabretmek ve onun arzûlarına muhalefet edip, Hakk'ın emrine münkād olmak senin tesbihlerinin canıdır. Zîrâ senin nefsin tasarrufâta kıyâm ile ulûhiyyet da'vâsında bulunmuş olur. Binâenaleyh onun tasarrufâtına karşı sabret ki, onun da'vâ-yı ulûhiyyetini reddedip, Hakk'ın tasarrufâtını ve ulûhiyyetini kabûl etmiş olasın! Beyit:

Tercüme ve Îzâh: "Hak'tan matrûd ve baîd olan nefis Fir'avn'dan daha aşağı değildir. Fakat Fir'avn'ın a'vânı ve ensârı vardır, bu nefsin ise a'vânı ve ensârı olmadığı halde kuru kuruya ulûhiyyet da'vâsında bulunur."

3134. Hiçbir tesbih o dereceleri tutmaz. Sabret, zîrâ sabır sürûrun anahtarıdır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3134. Hiçbir tesbih o dereceleri tutmaz. Sabret, çünkü sabır sevincin anahtarıdır!

Dil ile, kalp ile ve fikir ile Hakk'ı tenzih ve tesbih etmek, nefsin tasarruflarına karşı sabretmek suretiyle meydana gelen tesbih ve tenzih derecesinde değildir. Çünkü önceki tesbih ve tenzih kolaydır; sabır suretiyle olan tesbih ise fiilî tesbih olup, gayet zordur. Bu sebeple sabret ve fiilî tesbih ile Hakk'ı tesbih ve tenzih et. Çünkü bu suretle olan sabır, ruhanî sevincin anahtarıdır!

Lisânen ve kalben ve fikren Hakk'ı tenzih ve tesbih etmek, nefsin tasarrufâtına karşı sabretmek sûretiyle vâki' olan tesbih ve tenzîh derecesinde değildir. Zîrâ evvelki tesbih ve tenzîh kolay; ve sabır sûretiyle olan tesbih ise tesbih-i fiilî olup, gâyet güçtür. Binâenaleyh sabret ve tesbih-i fiilî ile Hakk'ı tesbih ve tenzih et. Zîrâ bu sûretle olan sabır, sürûr-ı rûhânînin anahtarıdır.!

3135. Sabır Sırat Köprüsü, o taraf cennet gibidir. Her güzel ile bir çirkin lala vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3135. Sabır Sırat Köprüsü'dür, o taraf cennet gibidir. Her güzel ile bir çirkin lala vardır.

Fiilî tesbih (Allah'ı fiilen anma) olan sabır, kıldan ince ve kılıçtan keskin olan, gayet korkunç ve çirkin Sırat Köprüsü gibidir. Ve köprünün öte tarafı ise gayet güzel ve latif olan cennet gibidir. Nitekim her güzel ve cemâl sahibi olan çocuk ile beraber bir çirkin lala vardır.

Tesbih-i fiilî olan sabır, kıldan ince ve kılıçtan keskin olan gâyet korkunç ve çirkin Sırât Köprüsü gibidir. Ve köprünün öte tarafı ise gâyet güzel ve latîf olan cennet gibidir. Nitekim her güzel ve cemâl sahibi olan çocuk ile beraber bir çirkin lala vardır.

3136. Laladan kaçtıkça sana vuslat yoktur. Zîrâ ki lalaya mahbubdan ayrılık yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3136. Laladan kaçtıkça sana kavuşma yoktur. Çünkü laladan sevgiliye ayrılık yoktur.

Eğer sen çirkin bir kişi diye güzel çocuğun lalası (eğiticisi)ndan kaçarsan, onun himayesi altında bulunan güzellik sahibi çocuğu seyredemezsin. Çünkü bu çirkin hizmetçi o güzellik sahibi çocuktan bir an bile ayrılmaz. Bu sebeple, çirkin olan sabır, güzel olan ruhun esenliğine bitişiktir, asla ondan ayrılmaz.

Eğer sen çirkin bir şahıstır diye güzel çocuğun lalasından kaçarsan, onun himâyesi altında bulunan cemâl sahibi çocuğu temâşâ edemezsin. Zîrâ bu çirkin hizmetçi o sâhib-i cemâl olan çocuktan bir an ayrılmaz. Binâenaleyh, çirkin olan sabır, güzel olan selâmet-i rûha muttasıldır, aslâ ondan ayrılmaz.

3137. Ey sırça gönüllü, sen sabrın zevkini ne bilirsin?! Hususiyle sabır o Çigil nakşı için olursa!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3137. Ey sırça gönüllü, sen sabrın zevkini ne bilirsin?! Özellikle sabır o Çigil nakşı için olursa!

Ey sırça gibi narin gönüllü, sen nefse ait hazlara karşı sabrın zevkini ne bilirsin! Özellikle o sabır, sonunda Çigil şehri güzeline ulaşmak için olursa, ne kadar zevkli bir şeydir! "Çigil," Türkistan şehirlerinden birinin adıdır. Halkı çok güzel olmakla bilinir. Nefsin hükümleri geçersiz olduğu zaman, ruhun latif olan yönü ortaya çıkacağına göre, "Çigil şehrinin nakşı"ndan maksat, ruh olmak; ve "Çigil şehri"nden maksat, Muhammedî küllî ruh olmak uygun görünür.

"Ey sırça gibi nâzik gönüllü, sen huzûz-ı nefsânîye karşı sabrın zevkini ne bilirsin! Husûsiyle o sabır, sonunda Çigil şehri güzeline nâil olmak için olursa, ne kadar zevkli bir şeydir!" "Çigil," Türkistan şehirlerinden birinin adıdır. Ahâlîsi gâyet sâhib-i cemâl olmakla ma'rûftur. Nefsin ahkâmı muattal olduğu vakit, rûhun latîf olan vechi zâhir olacağına göre, "Çigil şehrinin nakşı"ndan murâd, rûh olmak; ve "Çigil şehri"nden murâd, rûh-ı küllî-i Muhammedî olmak münasib görünür.

3138. Erkeğin zevki gazâdan ve kerr ü ferdendir; muhannesin zevki dahi zekerden olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3138. Erkeğin zevki savaştan ve ileri-geri hareketlerden gelir; kadın tabiatlı kişinin zevki ise cinsel organdan olur.

"Muhannes", kadın tabiatlı ve nefsanî hazlarına yenik düşen korkak kimselere denildiği gibi, kendisine çirkin fiil işleten mef'ûl (edilgen) anlamına da gelir. Cenâb-ı Pîr efendimiz; nefsanî hazlarına yenik düşen ve Hak'tan gafil olan dünya ehline, nefis ve şeytanın mef'ûlleri oldukları için, "muhannes" derler. "Kerr ü fer", savaşta düşmana karşı ileri ve geri hareketler göstererek hücum etmek anlamındadır. Yani, "Erkek olan kimsenin zevki, düşmana karşı savaştan ve hücumdandır; kadın tabiatlı kişinin zevki ise aşağı uzvundan olur."

"Muhannes", kadın tabîatlı ve hazz-ı nefsânîlerine mağlûb korkak kimselere denildiği gibi, kendisine fiil-i şenî ettiren mef'ûl ma'nâsına da gelir. Cenâb-ı Pîr efendimiz; huzûzât-ı nefsâniyyesine mağlûb ve Hak'tan gāfil olan ehl-i dünyâya, nefis ve şeytanın mef'ûlleri oldukları için, “muhannes" ta'bîr buyururlar. "Kerr ü fer", harpte düşmana karşı ileri ve geri hareketler göstere-rek hücûm etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "Erkek olan kimsenin zevki, düşmana karşı harpten ve hücûmdandır; muhannesin zevki ise uzv-ı süflîsinden olur."

3139. Onun dîni ve zikri zekerden başkası değildir. Onun fikri, onu esfel tarafına götürdü!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3139. Onun dini ve zikri zekerden başkası değildir. Onun fikri, onu en aşağı tarafa götürdü!

O muhannesin (kadınsı erkek) dini ve zikri ve fikri, üreme organından başkası değildir. Onun alçak olan fikri, kendisini en aşağı tarafa götürdü.

O muhannesin dîni ve zikri ve fikri, âlet-i tenâsülden başkası değildir. Onun alçak olan fikri, kendisini esfel tarafına götürdü.

3140. Eğer feleğe kadar çıksa ondan korkma. Zîrâ süfl aşkı ile ders öğrendi! [3152]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3140. Eğer feleğe kadar çıksa ondan korkma. Çünkü süflî aşkı ile ders öğrendi! [3152]

Böyle bir korkak, dış ilimlerde ve yüzeysel zekâda yüksek bir mertebeye kadar çıksa bile, ey nefsiyle mücadele eden kimse, ondan korkma! Çünkü o her ne öğrendi ise, aşağılık tarafının aşkı ile öğrendi ve okuduğu dersleri, nefsinin hazlarını elde etmek için okudu.

Böyle bir muhannes, ulûm-ı zâhiriyyede ve zekâ-yı sûrîde yüksek bir mertebeye kadar çıksa bile, ey nefsiyle mücâhede eden kimse, ondan korkma! Zîrâ o her ne öğrendi ise, kısm-ı süflîsinin aşkı ile öğrendi ve okuduğu dersleri, nefisinin huzûzâtını elde etmek için okudu.

3141. O her ne kadar çıngırağı yüksek tarafa tahrik ederse de, süfl tarafına at sürer!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3141. O her ne kadar çıngırağı yüksek tarafa tahrik ederse de, süflî tarafa at sürer!

O muhannes (alçak, namert kişi) her ne kadar zâhirî ilmiyle ve şeklî zekâsıyla kendi çevresine ün ve şöhret yayar ve yüksekliğini ilân ederse de, daima himmetinin atını aşağıya sürer!

O muhannes her ne kadar ilm-i zâhirîsi ile ve zekâ-yı sûrîsi ile kendi muhîtine sıyt ve şöhret salar ve yüksekliğini i'lân ederse de, dâimâ himmetinin atını aşağıya sürer!

3142. Dilencilerin bayraklarından korku nedir? O bayraklar ekmek lokması için bir yoldur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3142. Dilencilerin bayraklarından korku nedir? O bayraklar ekmek lokması için bir yoldur.

"Dilencilerin, yani dünya talep edenlerin çektikleri şöhret bayraklarından korkulur mu? O yüksek gösterilen ilim ve zekâ bayrakları, ekmek lokması, yani bedensel zevklerin ve nefse ait hazların elde edilmesine araç olan dünya malının toplanmasına götüren bir yoldur." "Rehîdeki (ی) kelimenin aslından olursa, bende ve köle ve hizmetçi demektir. Bu durumda anlam, "O bayraklar, ekmek lokmasının bendesi ve hizmetçisidir" demek olur. Ve "Reh" yol anlamına geldiğine göre, sonundaki (ی) yâ-yı vahdet (tekil yası) olursa, "bir yol" demek olur. Şârihlerin çoğu yalnız bu anlamı almışlar; ve Ankaravî hazretleri her iki yönü de göstermişlerdir. Fakir ikinci yöne göre tercüme ettim.

"Dilencilerin, ya'ni dünyâ tâliblerinin çektikleri şöhret bayraklarından korkulur mu? O yüksek gösterilen ilim ve zekâ bayrakları, ekmek lokması, ya'ni ezvâk-ı cismâniyye ve huzûzât-ı nefsâniyyenin istîfâsına âlet olan mâl-i dünyânın cem'ine götüren bir yoldur." "Rehîdeki (ی) kelimenin aslından olursa, bende ve köle ve hâdim demektir. Bu sûrette ma'nâ, "O bayraklar, ekmek lokmasının bendesi ve hâdimidir" demek olur. Ve "Reh" yol ma'nâsına olduğuna göre, âhirindeki (ی) yâ-yı vahdet olursa, "bir yol" demek olur. Şârihle- rin çoğu yalnız bu ma'nâyı almışlar; ve Ankaravî hazretleri her iki vechi de göstermişlerdir. Fakîr ikinci veche göre tercüme ettim.

## O cüsse sâhibi şahıstan çocuğun korkması ve o şahsın "Ey çocuk korkma, zîrâ ben nâmerdim!" demesi

3143. İri bir hayasız, bir çocuğu yalnız buldu; çocuk adamın kasdı korkusundan sarardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3143. İri bir hayasız, bir çocuğu yalnız buldu; çocuk adamın kastı korkusundan sarardı.

"Kink" hayasız demektir. Yani, "İri cüsseli hayasız bir adam bir çocuğu bir yerde yalnız buldu; çocuk bu adamın kendisine kötü bir fiil işleyeceğinden korktu ve benzi sarardı."

"Kink" hayâsız demektir. Ya'ni, "İri cüsseli hayâsız bir adam bir çocuğu bir yerde yalnızca buldu; çocuk bu adamın kendisine fiil-i şenî' icrâ edeceğinden korktu ve benzi sarardı."

3144. Dedi: "Ey benim yakışıklım, müsterîh ol ki, sen benim üzerimde olacaksın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3144. Dedi: "Ey benim yakışıklım, müsterih ol ki, sen benim üzerimde olacaksın!"

O cüsseli hayâsız adam çocuğa dedi: "Ey benim yakışıklı çocuğum, korkma ve rahat ol! Ben sana değil, sen bana çirkin fiili işleyeceksin!"

O cüsseli hayâsız adam çocuğa dedi: "Ey benim yakışıklı çocuğum, korkma ve müsterîh ol! Ben sana değil, sen bana fiil-i şenî' icrâ edeceksin!"

3145. "Ben her ne kadar korkunç isem de, beni muhannes bil. Deve gibi benim üzerime bin, beni sür!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3145. "Ben her ne kadar korkunç isem de, beni korkak bil. Deve gibi benim üzerime bin, beni sür!"

"Hevl", korkutmak ve korku ve korkunç anlamındadır. Farsçada "huvl" kelimesi, hâ harfinin ötresiyle, doğru ve sahih ve yüksek ve yukarı anlamlarındadır. Burada "korkunç" anlamı uygundur. Bazı nüshalarda, kuvvet ve güçlülük anlamında "havl" (حول) şeklinde geçmektedir. Bu nüshalara göre, "kuvvetli ve güçlü" anlamı verilmesi uygun olur. Beytin anlamı açıktır.

"Hevl", korkutmak ve korku ve korkunç ma'nâsınadır. Ve Fârisî'de hâ'nın zammı ile "huvl", doğru ve sahîh ve yüksek ve yukarı ma'nâlarınadır. Burada "korkunç" ma'nâsı münasibdir. Ba'zı nüshalarda, kuvvet ve tüvânâlık ma'nâsına "havl" (حول) sûretinde vâki'dir. Bu nüshalara göre, “kavî ve tüvânâ" ma'nâsı verilmek muvâfik olur. Beytin ma'nâsı zâhirdir.

3146. Adamların sûret ve ma'nâsı böyledir. Hariçten adam, içi şeytân-ı laîn!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3146. İnsanların dış görünüşü ve iç yüzü böyledir. Dışarıdan insan, içi lânetli şeytan!

Nefislerinin yönetimi altında bulunan insanların dış görünüşleri ve iç yüzleri, bu zikrettiğimiz muhannisin (kötü niyetli, dönek kişinin) hâline benzer. Dışına bakıldığında uslu akıllı ve heybetli bir insan görünür; fakat iç yüzü ve gerçek mahiyeti, sözleri ve fiilleri aracılığıyla ortaya çıktığı zaman, Hak katından kovulmuş bir şeytan olduğu anlaşılır!

Nefislerinin tasarrufu altında bulunan adamların sûretleriyle ma'nâları, bu zikrettiğimiz muhannesin hâline benzer. Zâhirine bakılınca uslu akıllı ve heybetli bir adam görünür; fakat ma'nâsı ve iç yüzü, akvāli ve efâli vâsıtasıyla zahir olduğu vakit, huzûr-ı Hak'tan koğulmuş bir şeytan olduğu anlaşılır!

3147. Ey Ad gibi iri, o davula benzersin ki, onun üzerine rüzgâr değneği vurur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3147. Ey Ad gibi iri, o davula benzersin ki, onun üzerine rüzgâr değneği vurur!

Ad kavmi, iri cüsseli adamlardı. Yüce Allah onları şiddetli fırtına ile yerlere çarparak helâk etti. Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî), bu gibi şöhret sahibi olan muhannesleri (kadınlaşmış erkekleri, zayıf karakterlileri) Ad kavmine benzetir. Yani, "Ey Ad kavmi gibi iri ve gösterişli kimse, sen bostanlarda ve bağlarda tilkilere ve diğer hayvanlara karşı korkuluk olmak üzere konulan, şişirilmiş bir tulumdan yapılmış davula benzersin ki, o davulun tokmağı, yapılan düzenleme dâhilinde, rüzgâr estikçe pat pat davula çarpıp ses çıkarır ve tilkiler ve diğer hayvanlar işitince, insan var zannıyla kaçarlar!" Cenâb-ı Pîr, nefis ehli olan ve tumturaklı sözlerle birtakım meclislerde kendilerini satan zâhir ulemâsını (dış görünüşe önem veren âlimleri) ve müteşeyyihleri (şeyh taslağı olanları) bu hava ile şişirilmiş davula ve bunlarda bir şey olduğunu zanneden dünya ehli cahilleri de tilkilere benzetir.

Ad kavmi, iri cüsseli adamlar idi. Hak Teâlâ onları şedîd fırtına ile yerlere çarparak helâk etti. Cenâb-ı Pîr, bu gibi sıyt ve şöhret sahibi olan muhannesleri Ad kavmine teşbîh buyururlar. Ya'ni, "Ey Ad kavmi gibi iri ve müşekkel kimse, sen bostanlarda ve bağlarda tilkilere ve sair hayvanlara karşı korkuluk olmak üzere vaz' edilen, şişirilmiş bir tulumdan yapılmış davula benzersin ki, o davulun tokmağı, yapılan tertib dâiresinde, rüzgâr estikçe pat pat davula çarpıp ses çıkarır ve tilkiler ve sair hayvanlar işitince, insan var zannıyla kaçarlar!" Cenâb-ı Pîr, ehl-i nefis olan ve tumturaklı elfâz ile birtakım meclislerde kendilerini satan ulemâ-i zâhireyi ve müteşeyyihleri, bu hava ile şişirilmiş davula ve bunlarda bir şey olduğunu zanneden ehl-i dünyâ cühelâsını da tilkilere teşbîh buyururlar.

3148. Rüzgârdan dolu bir tulum gibi bir davul için, bir tilki kendi avını yele verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3148. Rüzgârdan dolu bir tulum gibi bir davul için, bir tilki kendi avını yele verdi.

Bir tilki, içi havayla dolmuş bir tulum gibi olan bir davuldan korkup kaçtı ve bağ ile bostan içindeki avını yele verdi ve feda etti.

Bir tilki, içi havadan dolmuş bir tulum gibi olan bir davuldan korkup kaçtı ve bağ ve bostan içindeki avını yele verdi ve fedâ etti.

3149. Vaktaki o davulda semizlik görmedi, bu boş tulumdan bir domuz iyidir dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3149. O tilki, davulda semizlik görmeyince, "Bu boş tulumdan bir domuz iyidir" dedi.

O tilki, hava ile şişirilmiş olan tulumda semizlik, yani faydalanılacak hiçbir şey görmeyince; "Bu boş tulumdan bir domuz iyidir" dedi, tulumu terk etti. "Domuz"dan kasıt, faydalanılması mümkün olan en aşağılık bir şeydir.

O tilki vaktâki o hava ile şişirilmiş olan tulumda semizlik, ya'ni intifa' edilecek hiçbir şey görmedi; "Bu boş tulumdan bir domuz iyidir" dedi, tulumu terketti. "Domuz"dan murâd, kābil-i intifa' olan en süflî bir şeydir.

3150. Tilkiler davulun sesinden korkarlar. Akıl ona o kadar vurur ki deme gitsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3150. Tilkiler davulun sesinden korkarlar. Akıl ona o kadar vurur ki deme gitsin!

Davul gibi içi boş olan zahir ulemasının (dinin dış yüzüyle ilgilenen bilginler) ve iddia sahiplerinin kuru laflarından dünya ehli cahiller korkarlar. Hakiki akıl sahibi olan Allah dostları, açık delilleriyle onların boş sözlerine o kadar itiraz ederler ki, deme gitsin! "Lâ-tekul" (söyleme), mübalağadan kinaye olarak, Türkçe "Deme gitsin!" tabirinin karşılığıdır.

Davul gibi içi boş olan ulemâ-i zâhirin ve müddeîlerin kuru lâflarından ehl-i dünyâ cühelâsı korkarlar. Âkıl-ı hakîkî olan ehlullâh, açık burhanlarıyla onların boş sözlerine o kadar ta'n-ı i'tirâz vururlar ki, deme gitsin! "Lâ-tekul", mübâlağadan kinâye olarak, Türkçe "Deme gitsin!" ta'bîrinin mukābilidir.

## Bir ok atıcının kıssası ve onun ormana giden bir süvârîden korkması

3151. Silahlı ve çok heybetli bir süvârî, iyi cinsten bir at üzerinde ormana gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3151. Silahlı ve çok heybetli bir süvari, iyi cinsten bir at üzerinde ormana gitti.

3152. Onu bir ok atıcı hükm ile gördü; binâenaleyh korkudan o yayı çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3152. Onu bir ok atıcı hükmüyle gördü; bu sebeple korkudan o yayı çekti.

O ok atıcı, süvari olan kimseyi de bir ok atıcı üstat hükmüyle gördü; korkusundan o süvariye karşı yayını çekti.

O ok atıcı, süvârî olan kimseyi de bir ok atıcı üstâd hükmüyle gördü; korkusundan o süvârîye karşı yayını çekti.

3153. Tâ ki bir ok vura. Süvârî ona bağırdı: "Her ne kadar cesedim iri ise de ben zaîfim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3153. Ta ki bir ok atsın. Süvari ona bağırdı: "Her ne kadar bedenim iri ise de ben zayıfım!"

Ve yayını o süvariye bir ok atmak için çekti. Süvari onun kendisine karşı böyle yay çektiğini görünce bağırıp dedi ki: "Yahu, her ne kadar benim bedenim iri ve heybetli ise de, içim zayıftır!"

Ve yayını o süvârîye bir ok vurmak için çekti. Süvârî onun kendisine karşı böyle yay çektiğini görünce bağırıp dedi ki: "Yâhu, her ne kadar benim cismim iri ve heybetli ise de, içim zaîftir!"

3154. "Sakın, sakın sen benim iriliğime bakma! Zîrâ cenk vaktinde koca karıdan aşağıyım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3154. "Sakın, sakın sen benim iriliğime bakma! Çünkü savaş vaktinde kocakarıdan daha aşağıyım!"

3155. Dedi: "Git ki, iyi söyledin. Ve yoksa korkumdan oku sana atar idim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3155. Dedi: "Git ki, iyi söyledin. Ve yoksa korkumdan oku sana atar idim!"

Ok atıcı kişi süvariye dedi ki: "Haydi yoluna git, iyi ki hâlini söyledin. Yoksa seni yiğit bir adam zannedip, korkumdan az daha oku sana atacaktım!"

Ok atıcı kimse süvârîye dedi ki: "Haydi yoluna git, iyi ki hâlini söyledin. Yoksa seni bir merd adam zannedip, korkumdan az daha oku sana atacaktım!"

3156. Recûliyyetsiz yumruğunda böyle bir kılıç olan çok kimseleri cenk âleti öl-dürdü!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3156. Erkekliği olmayan nice kimseleri, yumruğunda böyle bir kılıç olan savaş aleti öldürdü!

Erkekliği ve mertliği olmadığı hâlde, o süvari gibi silah taşıyan çok kimselerin, bu savaş aletleri ölümlerine sebep oldu! Çünkü onu silahları kullanabilecek bir adam zannedip öldürdüler. "Silahlar"dan maksat, Allah dostlarının vahdet sırrına dair olan marifetleri (Allah bilgisi) ve hakikatleridir. Nefis ehli olan kimseler, onların marifetleri ve hakikatleriyle silahlanıp, nefsanî bir hile olarak irşat (doğru yolu gösterme) iddiasıyla ortaya çıktılar; nihayet bu silahlar onların helakine sebep oldu.

Recûliyyeti ve merdliği olmadığı halde, o süvârî gibi silâh taşıyan çok kimselerin, bu cenk âletleri ölümlerine sebep oldu! Zîrâ onu silahlar kullana-bilecek bir adam zannedip öldürdüler. "Silâhlar”dan murâd, ehlullâhın sırr-ı vahdete dâir olan maârif ve hakāyıkıdır. Ehl-i nefs olan kimseler, onların ma-ârif ve hakāyıkıyla müsellah olup, hîle-i nefsânî olarak da'vâ-yı irşâd ile meydana çıktılar; nihâyet bu silâhlar onların helâkine sebep oldu.

3157. Eğer sen Rüstem'lerin silahını taşısan, mâdemki onun adamı değilsin, canın gitti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3157. Eğer sen Rüstem'lerin silahını taşısan, mademki onun adamı değilsin, canın gitti!

"Rüstem", Şehnâme'de adı geçen bir kahramanın ismidir.

"Rüstem", Şehnâme'de ismi mezkûr olan bir kahramanın ismidir.

3158. Ey oğul, kılıcı bırak, canı siper et! Her kim başsız oldu, bu şâhtan baş götürdü!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3158. Ey oğul, kılıcı bırak, canı siper et! Her kim başsız oldu, bu şahtan baş götürdü!

Ey Hakk Yolcusu, Hak yolunda boş sözü ve dedikoduyu bırak; riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ile canı siper et, yani can fedâsını göze al! Bu yolda her kim bedeninin başını fedâ etmeye niyet ettiyse, hakiki şah olan Hak'tan manasının ve ruhunun başını kurtardı ve sonsuz hayat buldu.

Ey sâlik, Hak yolunda kıyl ü kāli bırak; riyâzet ve mücâhede ile canı siper et, ya'ni can fedâsını göze al! Bu yolda her kim cisminin başını fedâya niyet etti ise, şâh-ı hakîkî olan Hak'tan ma'nâsının ve ruhunun başını kurtardı ve hayât-ı ebedî buldu.

3159. O senin silahın, senin hîle ve mekrindir. Hem senden doğdu ve hem se-nin canını hasta etti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3159. O senin silahın, senin hile ve mekrindir. Hem senden doğdu ve hem senin canını hasta etti!

O senin takındığın silah, senin nefsinin hilesi ve mekrindir. Çünkü nefsin, insanlar nazarında beğenilen ve kabul gören olmak istediği için, senin hâlin ve zevkin olmayan, Allah dostlarının marifetlerini (Allah'ı bilme yollarını) ve hakikatlerini çaldırır ve seni irşat (doğru yolu gösterme) mertebesine sevk eder. Ve insanlar da sende manevi bir hal olduğunu zannederek sana hürmet ederler ve nefsin de bundan haz duyup kabarır. Bu hile hem senin nefsinden doğar hem de senin ruhunu hasta eder.

O senin takındığın silâh, senin nefsinin hîlesi ve mekridir. Zîrâ nefsin halk nazarında mergūb ve makbûl olmak istediği için, hâlin ve zevkin olmayan, ehlullâhın maârif ve hakāyıkını çaldırır ve seni mertebe-i irşâda sevkeder. Ve halk dahi sende bir hâl-i ma'nevî vardır zannederek sana hürmet ederler ve nefsin de bundan haz duyup kabarır. Bu hîle hem senin nefsinden doğar ve hem de senin ruhunu hasta eder.

3160. Mâdemki bu hîlelerden hiçbir fâide etmedin, hîleyi terket ki önüne devletler gelsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3160. Mademki bu hilelerden hiçbir fayda elde etmedin, hileyi terk et ki önüne devletler gelsin!

Mademki şimdiye kadar nefsinin bu hilelerinden kuru bir benlik zevkinden başka ruhanî bir fayda elde etmedin, artık Hakk yolunda bu hileyi bırak ve nefsinin hiçliği ve yokluğu fikriyle mücadeleyi seç ki, önüne manevî ve ruhanî devletler gelsin!

Mâdemki şimdiye kadar nefsinin bu hîlelerinden kuru bir enâniyyet zevkinden başka rûhânî bir fâide hâsıl etmedin, artık Hak yolunda bu hîleyi bırak ve nefsinin hiçliği ve yokluğu fikriyle mücâhedeyi ihtiyâr et ki, önüne ma'nevî ve rûhânî devletler gelsin!

3161. Mâdemki fenden bir lahza meyve yemedin, fen terkini söyle, Rabbü'l-mîneni iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3161. Mademki fenden bir an bile meyve yemedin, fenni terk etmeyi söyle, ihsanların sahibini iste!

Mademki bu hile fenninden bir an bile meyve yemedin ve faydalı bir sonuç elde etmedin, artık hilede usta olan nefsinin tuzaklarını ve hilelerini terk et ve ihsanların sahibi olan Hakk'a ulaşmayı iste! Beyit: Bir acayip sevdaya düştü, Şemsî sürekli tutuşur Hakk'a makbul olmak ister, halka nefret ettirmeden!

Mâdemki bu hîle fenninden bir lahzacık olsun meyve yemedin ve fâideli bir netîce elde etmedin, artık hîlede mütefennin olan nefsinin mekrlerini ve hîlelerini terket ve ihsanların sâhibi olan Hakk'a vusûlü iste! Beyit: Bir aceb sevdâya düştü, tutuşur Şemsî müdâm Hakk'a makbûl olmak ister, halka menfûr olmadan!

3162. Mâdemki bu ulûm sana mübârek değildir, kendini ahmak yap ve uğursuzluktan geç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3162. Mademki bu ilimler sana mübarek değildir, kendini ahmak yap ve uğursuzluktan geç!

Mademki nefsinin gurur sermayesi olan bu ilimler senin için mübarek değildir, kendini halkın gözünde ahmak ve deli göster ve gururun ve benliğin uğursuzluğundan geç ve kurtul! Beyit: “İçeriden âşinâ ve dışarıdan yabancı gibi ol! Cihanda böyle güzel gidişat az meydana gelir!”

Beyit: İçeriden âşinâ ol, dışarıdan yabancı sansınlar. Bu bir güzel gidişattır, akıllı ol, divane sansınlar!

Mâdemki nefsinin sermâye-i gurûru olan bu ilimler senin için mübârek değildir, kendini halk nazarında ahmak ve deli göster ve gurûr ve enâniyyetin şeâmetinden ve uğursuzluğundan geç ve kurtul! Beyit: “İçeriden âşinâ ve dışarıdan yabancı gibi ol! Cihanda böyle zîbâ reviş az vâki' olur!”

Beyit: Derûndan âşinâ ol, taşradan bîgâne sansınlar Bu bir zîbâ reviştir, âkıl ol, dîvâne sansınlar!

3163. Melaike gibi, "Yâ ilâhî, senin bize bildirdiğin şeyden başka bizim için ilim yoktur!" de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3163. Melekler gibi, "Ey İlahım, senin bize öğrettiğin şeyden başka bizim için ilim yoktur!" de!

Saf olan melekler gibi سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا (Bakara, 2/32) yani, "Ey İlahım, seni tesbih ve tenzih ederiz. Bizim için senin bize bildirdiğin şeyden başka bilgi yoktur!" de. Nasıl ki Bakara sûresinde bulunan bu yüce ayetin açıklaması ve meleklerin halleri yukarıda geçti.

Saf olan melâike gibi سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا (Bakara, 2/32) ya'ni, “İlâhî, seni tesbih ve tenzih ederiz Bizim için senin bize bildirdiğin şeyden gayri bilgi yoktur!" de. Nitekim sûre-i Bakara'da olan bu âyet-i kerîmenin beyânı ve melâikenin ahvâli yukarılarda geçti.

## A'râbînin kıssası ve kumu çuvala koyması ve o feylesofun onu melâmet etmesi

3164. Bir A'râbî, dâneden dolu iki büyük çuvalı bir deveye yükletmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3164. Bir bedevi, tanelerle dolu iki büyük çuvalı bir deveye yüklemişti.

3165. O her iki çuvalın başı üstüne oturmuş idi; bir lâf atıcı ona suâl etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3165. O, her iki çuvalın başı üstüne oturmuştu; bir laf atıcı ona soru sordu.

3166. Vatanından sordu ve onu söze getirdi; ve o suâl içinde çok inciler deldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3166. Vatanından sordu ve onu söze getirdi; ve o soru içinde çok inciler deldi.

Filozof, Arab'a oturduğu şehri sordu ve onu konuşturdu; ve sorduğu sorular arasında ilim ve mârifet (Allah'ı bilme) incileri deldi.

Feylesof Arab'a oturduğu şehri sordu ve onu söyletti; ve sorduğu suâller arasında ilim ve ma'rifet incileri deldi.

3167. Ondan sonra ona dedi ki: "Bu her iki dolmuş çuval nedir, hâlin doğrusunu söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3167. Ondan sonra ona dedi ki: "Bu her iki dolu çuval nedir, hâlin doğrusunu söyle!"

3168. (Arab) dedi: "Bir çuvalımda buğday vardır; diğerinde bir kum. Adamın gıdâsı değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3168. (Arab) dedi: "Bir çuvalımda buğday vardır; diğerinde bir kum. Adamın gıdası değildir."

3169. Dedi: "Sen niçin bu kumları yükletdin?" Dedi "Bu çuval yalnız kalmamak için."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3169. Dedi: "Sen niçin bu kumları yüklettin?" Dedi: "Bu çuval yalnız kalmamak için."

Filozof, Bedevî'ye dedi: "Mademki kum halkın gıdası değildir, o hâlde bu kumları deveye niçin yüklettin?" Bedevî de cevap verdi ki: "Eğer yalnız buğday çuvalını yükletsem, devenin yükünde denge oluşmaz. Buğday çuvalıyla denge oluşması maksadıyla bir çuvala da kum doldurup deveye yüklettim."

Feylesof A'râbî'ye dedi: “Mâdemki kum halkın gıdâsı değildir, o halde bu kumları deveye niçin yüklettin?" A'râbî de cevap verdi ki: "Eğer yalnız buğday çuvalını yükletsem, devenin yükünde muvâzene hâsıl olmaz. Buğday çuvalıyla muvâzene husûlü maksadıyla bir çuvala da kum doldurup deveye yüklettim."

3170. Dedi ki: "O çuvalın buğdayının yarısını ferhengten dolayı ötekine dök!" [3182]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3170. Dedi ki: "O çuvalın buğdayının yarısını maharetten dolayı ötekine dök!" [3182]

"Teng", zarf ve çuval anlamındadır. "Ferheng"in çeşitli anlamları vardır. Burada "maharet" anlamı kastedilir. Yani, "Filozof Arabî'ye dedi ki: 'O çuvalın içindeki kumu boşalt, diğer çuvaldaki buğdayın yarısını bu çuvala maharetle ve denge oluşacak şekilde dök!'."

"Teng", zarf ve çuval ma'nâsınadır. "Ferheng"in muhtelif ma'nâları vardır. Burada "mahâret" ma'nâsı murâd olunur. Ya'ni, "Feylesof A'râbî'ye dedi ki: 'O çuvalın içindeki kumu boşalt diğer çuvaldaki buğdayın yarısını bu çuvala mahâretle ve muvâzene hâsıl olacak vech ile dök!'."

3171. "Tâ ki çuval ve hem deve hafif olsun!" Dedi: "Aferin ey ehil ve hür olan hakîm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3171. "Tâ ki çuval ve hem deve hafif olsun!" Dedi: "Aferin ey ehil ve hür olan hakîm!"

"Hem çuval yükte ve hem de deve yürüyüşünde hafif olmak için dediğim gibi yap." Bedevi bunu işitince filozofa dedi: "Aferin ey işleri düzenlemeye ehil ve cehalet bağından hür olan hakîm!"

"Hem çuval yükte ve hem de deve seyrinde hafif olmak için dediğim gibi yap." A'râbî bunu işitince feylesofa dedi: "Aferin ey tertib-i umûra ehil ve kayd-ı cehilden hür olan hakîm!"

3172. "Böyle ince fikir ve güzel re'y ile sen böyle çıplak ve yaya, yorgunluk içindesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3172. "Böyle ince fikir ve güzel görüş ile sen böyle çıplak ve yaya, yorgunluk içindesin!"

"Sen böyle ince fikir ve güzel görüş sahibi bir akıllı olasın da, böyle yalın ayak ve yaya olarak yürüyesin ve altında bir binek hayvanın olmayıp, yorgunluk içinde kalasın! Şaşılacak şey!"

"Sen böyle ince fikir ve güzel re'y sâhibi bir âkıl olasın da, böyle yalın ayak ve yaya olarak yürüyesin ve altında bir binek hayvanın olmayıp, yorgunluk içinde kalasın! Acib şey!"

3173. Hakîme onun merhameti geldi; o iyi adam azmetti ki, onu deve üstüne bindire.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3173. Hakîme onun merhameti geldi; o iyi adam azmetti ki, onu deve üstüne bindire.

A'râbî, feylesofun bu hâline acıdı ve onu yol zahmetinden kurtarmak için deve üstüne bindirmeye niyet etti.

A'râbî feylesofun bu hâline acıdı ve onu yol zahmetinden kurtarmak için deve üstüne bindirmeğe niyet etti.

3174. Tekrar ona dedi ki: "Ey hoş sözlü hakîm, kendi halinden de bir şemme bahset!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3174. Tekrar ona dedi ki: "Ey hoş sözlü hakîm, kendi halinden de bir koku bahset!"

Bedevî, filozofu deveye bindirmeden önce, onun hallerini anlamak için sordu da dedi ki:

A'râbî feylesofu deveye bindirmeden evvel, onun ahvâlini anlamak için sordu da dedi ki:

3175. "Bu akıl ve kifâyet ki sana mahsûstur, doğru söyle sen vezîr misin, yahût padişah mısın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3175. "Bu akıl ve yeterlilik ki sana özgüdür, doğru söyle sen vezir misin, yahut padişah mısın?"

3176. (Feylesof) dedi: “Bu her ikisi değilim, ammedenim. Hâlime ve elbiseme bak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3176. (Filozof) dedi: “Ben bu ikisi değilim, halktanım. Hâlime ve elbiseme bak!”

3177. (Arab) dedi: "Ne kadar deven, ne kadar öküzün var?" (Feylesof) dedi: "Ne bu ve ne o var, bizi tefahhus etme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3177. (Arap) dedi: "Ne kadar deven, ne kadar öküzün var?" (Filozof) dedi: "Ne bu ne de o var, bizi araştırma!"

"Me-kâv", "kâvîden" mastarının nehy-i hâzırıdır (yasaklama kipidir). Kazmak ve araştırmak anlamındadır.

“Me-kâv”, “kâvîden" masdarının nehy-i hâzırıdır. Kazmak ve tefahhus etmek ma'nâsınadır.

3178. (Arab) dedi: “Bâri dükkândaki eşyân nedir?" (Feylesof) dedi: "Bizim için dükkân hani ve mekân hani?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3178. (Arab) dedi: "Peki dükkândaki eşyan nedir?" (Filozof) dedi: "Bizim için dükkân nerede ve mekân nerede?"

3179. Dedi: "Öyle ise nakidden sorayım. Nakid ne kadardır? Zîrâ sen yalnız gidici ve mahbub nasihatlisin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3179. Dedi: "Öyleyse nakitten (para, mal) sorayım. Nakit ne kadardır? Çünkü sen yalnız giden ve sevilen nasihatçisin!"

Arap, filozofa dedi ki: "Öyleyse sen hâli gizli (kimseye belli etmeyen) bir adamsın; nakdin ile geçiniyorsun ve hâlini kimseye bildirmeyip, sıkıntısız bir hayat içindesin ve güzel nasihatli bir zâtsın!"

Arab feylesofa dedi ki: "Öyle ise sen mestûrü'l-hâl bir adamsın; nakdin ile taayyüş ediyorsun ve hâlini kimseye bildirmeyip, dağdağasız bir hayat içindesin ve güzel nasihatli bir bir zâtsın!"

3180. "Âlem bakırının kimyası seninledir; akıl ve ilminin gevheri kat kattır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3180. "Âlem bakırının kimyası seninledir; akıl ve ilminin cevheri kat kattır!"

Âlemde bakır gibi olan akılları altın gibi yapacak olan iksir (değersiz madeni altına çeviren madde) mesabesindeki görüş seninle beraberdir. Senin aklının ve ilminin cevheri kat kattır!

"Âlemde bakır gibi olan akılları altın gibi yapacak olan iksîr mesâbesinde-ki re'y seninle beraberdir. Senin aklının ve ilminin cevheri kat kattır!"

3181. Dedi: "Ey Arab'ın vechi, bütün mülkümde vallâhi akşam gıdasının vâsıtası yoktur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3181. Dedi: "Ey Arab'ın yüzü, bütün mülkümde vallahi akşam yemeğinin aracı yoktur!"

"Veche'l-Arab"daki "vech", şereften kinayedir. Ve ikinci mısradaki "vücûh", "vech"in çoğulu olup, araçtan kinayedir. Yani, "Filozof Arab'a dedi ki: "Ey Arab'ın efendisi ve şereflisi, yemin ederim ki, bütün mülkümde, akşam yiyeceğim gıdanın aracı olan param veya nafakam yoktur!"

"Veche'l-Arab"daki "vech", şerâfetten kinâyedir. Ve ikinci mısra'daki "vücûh", "vech"in cem'i olup, vâsıtadan kinâyedir. Ya'ni, "Feylesof Arab'a dedi ki: "Ey Arab'ın seyyidi ve şerîfi, yemîn ederim ki, bütün taht-ı temellükümde, akşam yiyeceğim gıdânın vâsıtası olan param veyâ nafakam yoktur!"

3182. "Yalın ayak, teni çıplak koşuyorum; her kim bir ekmek verirse oraya giderim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3182. "Yalın ayak, teni çıplak koşuyorum; her kim bir ekmek verirse oraya giderim!"

3183. "Muhakkak bana bu hikmetten, hayal ve baş ağrısından gayri fazl ve hüner hasıl değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3183. "Şüphesiz bana bu hikmetten, hayal ve baş ağrısından başka bir fazilet ve hüner elde olmadı!"

3184. Böyle olunca, Arab ona dedi ki: "Benim nezdimden uzak git, tâ ki senin uğursuzluğun başım üzerine yağmasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3184. Böyle olunca, Arab ona dedi ki: "Benim yanımdan uzaklaş, tâ ki senin uğursuzluğun başımın üzerine yağmasın!"

3185. "O uğursuz olan hikmetini benden uzak götür! Senin nutkun ehl-i zaman üzerine uğursuzdur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3185. "O uğursuz olan hikmetini benden uzaklaştır! Senin sözün zamanın insanları üzerine uğursuzdur!"

3186. "Ya sen o tarafa git, ben bu tarafa koşayım; eğer senin yolun ileri ise ben geriye gideyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3186. "Ya sen o tarafa git, ben bu tarafa koşayım; eğer senin yolun ileri ise ben geriye gideyim!"

3187. "Birisi buğday ve diğeri kumdan olan çuvalım, bu baştan arta kalacak hîlelerden iyidir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3187. "Birisi buğday ve diğeri kumdan olan çuvalım, bu baştan arta kalacak hilelerden iyidir!"

"Mürde-rîg", ölünün başından arta kalmış kıymetsiz eşyaya denir.

"Mürde-rîg", ölünün başından arta kalmış kıymetsiz eşyâya derler.

3188. Benim ahmaklığım çok mübarek ahmaklıktır. Zîrâ gönlüm azık iledir ve canım müttakîdir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3188. Benim ahmaklığım çok mübarek bir ahmaklıktır. Çünkü gönlüm azık iledir ve canım takva sahibidir!

Bu şerefli beyitte, "Cennet ehlinin çoğu saf gönüllü kimselerdir" anlamına gelen "أكثر أهل الجنة بله" hadis-i şerifine işaret buyrulur. "Berg", azık, zâd ve zahire anlamındadır. Burada kanaat kastedilir. "Takva", ilahi emre uymak ve ilahi yasaktan kaçınmaktır. Yani, "Benim gönlüm kanaat iledir ve ruhum ilahi emre tabi ve ilahi yasaktan kaçınandır!"

Bu beyt-i şerifte, أكثر أهل الجنة بله ya'ni, "Ehl-i cennetin çoğu sâde-dil kimselerdir" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. "Berg", azık ve zâd ve zahîre ma'nâsınadır. Burada kanâat murâd olunur. "Takvâ", emr-i ilâhîye ittibâ' ve nehy-i ilâhîden ictinâb etmektir. Ya'ni, "Benim gönlüm kanâat iledir ve rûhum emr-i ilâhîye tâbi' ve nehy-i ilâhîden müctenibdir!"

3189. Eğer istersen ki şekāvet mahv ola, cehd et, tâ ki senden hikmet zâil olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3189. Eğer istersen ki mutsuzluk yok olsun, çabala ki senden hikmet gitsin!

Eğer içindeki mutsuzluğun yok olmasını istersen, aklının feylesofluğunu yok etmeye çalış; ilâhî emir ve yasaklardaki gerektirici sebepleri araştırma ve sonuç olarak aklının ermediği hususlarda onları eleştirmeye kalkışma. Çünkü Yüce Peygamber "Ben muallim olarak Hak tarafından gönderildim" buyurur. Ve Yüce Allah kullarının dünya hayatındaki bireysel ve toplumsal faydalarını ve ahiret hayatındaki rahatlık sebeplerini onların kendilerinden daha iyi bilir. Nitekim Yüce Pîr bu Mesnevî-i Şerîflerindeki bir beyitte şöyle buyururlar: عقل قربان کن به پیش مصطفی حسبی الله گو که اللهم کفی "Mustafa (a.s.) Efendimiz'in saadetli huzurlarında aklı kurban et; 'Hasbiyallah' yani 'Allah'ım kâfidir' de!"

"Eğer bâtınındaki şekāvetin zâil olmasını istersen, aklının feylesofluğunu mahvetmeğe çalış; emir ve nehy-i ilâhîdeki esbâb-ı mûcibeyi araştırma ve binnetîce aklının ermediği husûsâtta onların tenkîdine kıyâm etme. Zîrâ Cenâb-ı Peygamber بعثت معلما ya'ni, "Ben muallim olarak Hak cânibinden gönderildim" buyurur. Ve Hak Teâlâ kullarının hayât-ı dünyeviyyedeki ferdî ve içtimaî fâidelerini ve hayât-ı uhreviyyedeki esbâb-ı istirahatlarını onların kendilerinden daha iyi bilir. Nitekim Cenâb-ı Pîr bu Mesnevî-i Şerîflerindeki bir beyitte şöyle buyururlar: عقل قربان کن به پیش مصطفی حسبی الله گو که اللهم کفی "Mustafa (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz'in huzûr-ı saâdetlerinde aklı kurbân et; 'Hasbiyallah' ya'ni 'Allâh'ım kâfidir" de!"

3190. Bir hikmet ki, tabîattan ve hayalden doğar, Zü'l-Celal'in nûrunun feyzi olmayan bir hikmettir! [3202]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3190. Bir hikmet ki, doğadan ve hayalden doğar, Yüce Allah'ın nurunun feyzi olmayan bir hikmettir! [3202]

Hint nüshalarında "ve hayal" yerine "hayalde" geçmektedir. Anlamı "Bir hikmet ki, hayalde doğadan doğar" demektir. Anlam bakımından ikisi arasında bir fark yoktur. Yani, "Duyuların aracılığıyla hayalinde oluşan bilgiler, bu doğa âleminde gördüğün olayların izlenimleridir. Hâlbuki doğa âleminin bir bâtını ve iç yüzü vardır. Senin duyuların oraya nüfuz edemez. Örneğin, his gözün ancak bu âlemdeki şekilleri görebilir; ruhlar âlemini ve ehlini gözlemleyemez. Aynı şekilde kulağın bu görünen âlemdeki sesleri işitir, ruhlar âleminin ve ehlini seslerini duymaktan acizdir. İşte, aklının idrak edebileceği hikmetler ve felsefe, sana bu sahadan gelir. Bu saha ise gayet dardır ve üstündekinin perdesidir. Bu sebeple bu sahadan gelen hikmetler, Yüce Allah'ın nuru olan ruhun feyzinden uzaktır ve nefsanî bir harftir." Nasıl ki Mevlânâ Câmî hazretleri buyururlar: "Yunanlıların hikmeti nefis ve heva haberidir ve telkinleridir; imanı olan Allah dostlarının hikmetleri ise Peygamber'in yüce haberleridir."

Hind nüshalarında وز خیال yerine در خیال vâkidir. Ma'nâsı "Bir hikmet ki, hayâlde tabîattan doğar" demektir. Ma'nâca ikisinin arasında bir fark yoktur. Ya'ni, "Havâssın vâsıtasıyla hayâlinde hâsıl olan bilgiler, bu âlem-i tabîatta gördüğün hâdisâtın intibââtıdır Halbuki âlem-i tabiatın bâtını ve iç yüzü vardır. Senin havâssın oraya nüfüz edemez. Meselâ his gözün ancak bu âlemdeki sûretleri görebilir; âlem-i ervâhı ve ehlini müşâhede edemez. Ve kezâ kulağın bu âlem-i zâhirdeki sesleri işitir, âlem-i ervâhın ve ehlinin ses- lerini duymaktan âcizdir, işte, aklının idrâk edebileceği hikemiyyât ve felsefe, sana bu sâhadan gelir. Bu sâha ise gâyet dardır ve mâfevkinin hicabıdır. Binâenaleyh bu sâhadan gelen hikemiyyât, Zü'l-Celâl'in nûru olan rûhun feyzinden ârîdir ve harf-i nefsânîdir." Nitekim Mevlânâ Câmî hazretleri buyururlar: "Yunânîlerin hikmeti nefis ve hevâ haberidir ve ilkāâtıdır; îmânı olan ehlullâhın hikmetleri ise Peygamber'in ihbârât-ı aliyyesidir."

3191. “Dünyanın hikmeti sana zan ve şek artırır; dînî olan hikmet feleğin üstüne götürür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3191. "Dünyanın hikmeti sana zan ve şüphe artırır; dinî olan hikmet feleğin üstüne götürür."

Beş duyu organı vasıtasıyla bu dünyevî suretlerden hayalinde oluşan hikmet seni zanna ve şüpheye düşürür. Çünkü filozofların her biri diğerinin hayalini reddetmek ve çürütmek için deliller ileri sürer ve birbirlerini mesleklerinde zanna ve şüpheye düşürürler. Hayyam bunların hâlini şu rubaisinde şöyle tasvir eder: Rubai: "O kimseler ki, türlü sözler söylediler; bu habersizler ilim cevherini deldiler. Ne zaman ki feleğin sırlarına vakıf olamadılar, önce çene çaldılar ve sonra uykuya yattılar."

Fakat ilahi tecellinin ilmi olan dinî hikmetler böyle değildir. O tecelli ilmi nefsin hükümlerini körletir ve yırtar ve ruhu parlatır, onu bu tabiat feleğinin yukarısına götürür.

Havâss-i hamsen vâsıtasıyla bu suver-i dünyeviyyeden hayâlinde hâsıl olan hikmet seni zanna ve şekke düşürür. Zîrâ feylesofların her biri diğerinin hayâlini red ve cerh için deliller ikāme edip, yekdigerini mesleklerinde zanna ve şekke düşürürler. Hayyâm bunların hâlini şu rubâîsinde şöyle tasvir eder Rubâî: "O kimseler ki, türlü sözler söylediler; bu bî-haberler ilim gevherini deldiler. Vaktâki esrâr-ı feleğe vakıf olamadılar, evvelâ çene çaldılar ve sonra uykuya yattılar."

Fakat ilm-i tecellî-i ilâhî olan hikemiyyât-ı dîniyye böyle değildir. O ilm-i tecellî nefsin ahkâmını körletir ve yırtar ve rûhu parlatır, onu bu felek-i tabîatın yukarısına götürür.

3192. Ahir zamanın zeyrek hîlekârları, kendilerini evvelkiler üzerine tafzil ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3192. Ahir zamanın zeki hilekârları, kendilerini öncekilerden üstün tuttular.

"Zûba" hilekâr ve şeytan demektir. Türkçede değiştirip "zobu" derler. Örneğin, "Zobu gibi karşıma çıktı" derler. Hint nüshalarında "zûba-ân" yerine "rûbeh-ân" geçmektedir. "Tilkiler" demek olur. Hilekârdan kinayedir. Yani, "Bu ahir zamanda gelmiş birtakım zeki ve uyanık hilekârlar, hayalî felsefeler icat edip halka kendilerini kabul ettirdiler ve kendilerinden önce yaşamış olan gerçek âlimleri beğenmediler de, kendilerini onlardan yüksek gördüler ve onların ilahi olan ilimlerini birtakım bozuk delilleriyle eleştirmeye kalktılar."

"Zûba" hílekâr ve şeytân demektir. Türkçe'de tahrif edip, "zobu" derler. Meselâ, "Zobu gibi karşıma çıktı" derler. Hind nüshalarında “zûba-ân” yerine “rûbeh-ân” vâki'dir. “Tilkiler” demek olur. Hilekârdan kinâyedir. Ya'ni, "Bu âhir zamanda gelmiş birtakım zekî ve zeyrek hílekârlar, hayâlî felsefeler îcâd edip halka kendilerini sattılar ve kendilerinden evvel yaşamış olan ulemâ-i hakîkiyyeyi beğenmediler de, kendilerini onlardan yüksek gördüler ve onların ilâhî olan ilimlerini birtakım delâil-i fâsideleriyle tenkîde kalktılar."

3193. Hile öğreniciler ciğerler yakmış, fiiller ve mekrler öğrenmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3193. Hile öğreniciler ciğerler yakmış, fiiller ve mekrler öğrenmişlerdir.

Nefsin hilelerinden ibaret olan bu felsefeyi öğrenenler, birtakım safsatalarıyla iman ehlinin inançlarını bozdukları için, Hakk ehlinin ciğerlerini yakmışlardır ve birtakım fiiller ve mekrler (gizli yönlendirmeler) öğrenip, halka kendilerini akıllı ve çok bilgili göstermişlerdir.

Nefsin hilelerinden ibaret olan bu felsefeyi öğrenenler, birtakım safsatalarıyla ehl-i îmânın akāidini ifsâd ettikleri için, ehl-i Hakk'ın ciğerlerini yakmışlardır ve birtakım fiiller ve mekrler öğrenip, halka kendilerini âkıl ve allâme göstermişlerdir.

3194. İksîr-i sûd olan sabrı ve îsârı ve sehâ-yı nefsi ve cûdu yele vermişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3194. Kâr getiren iksir olan sabrı, îsârı, nefsin cömertliğini ve cûdu yele vermişlerdir.

"Sabır", nefsi ilâhî sınırlar dairesinde hapsetmektir. "Îsâr", malını Allah yolunda harcamaktır; "nefsin cömertliği", Hak yolunda nefsin hazzını ve rahatını feda etmektir. "Cûd" ise halkın talebi olmaksızın onlara karşı maddî ve bedenî olarak muhtaç oldukları hizmeti yerine getirmektir. Yani, "Ahir zamanın zeki filozoflarında bu zikredilen sıfatlardan hiçbirisi yoktur. Halbuki bu sıfatlar nefis bakırını altın yapacak birer faydalı iksirdir. Aksine o hilekârlar, nefislerinin hazzının hizmetkârıdırlar. Onlar fikren kendilerini yüksek gösterip, hakiki âlimleri kendilerinden aşağı görürler."

"Sabır", nefsi hudûd-ı İlâhiyye dâiresinde hapsetmektir. “Îsâr”, malını Allâh yolunda sarfetmek; "sehâ-yı nefs", Hak yolunda nefsin hazzını ve râhatını fedâ etmektir. "Cûd" halkın talebi olmaksızın onlara karşı mâlen ve bedenen muhtaç oldukları hizmeti îfâ etmektir. Ya'ni, "Ahir zamânın zekî feylesoflarında bu zikrolunan sıfatlardan hiçbirisi yoktur. Halbuki bu sıfatlar nefis bakırını altın yapacak birer fâideli iksîrdir. Bil'akis o hílekârlar, hazz-ı nefislerinin hizmetkârıdırlar. Onlar fikren kendilerini yüksek gösterip, ulemâ-i hakikiyyeyi kendilerinden aşağı görürler."

3195. Fikir o olur ki, bir yol aça; yol o olur ki, bir şâh öne gele!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3195. Fikir o olur ki, bir yol açar; yol o olur ki, bir şah öne çıkar!

Fikir, o filozofların fikri değildir. Aksine doğru fikir odur ki, doğru bir yol açar. Ve doğru bir yol odur ki, sen o yolda yürürken önüne manevî saltanat sahibi bir insân-ı kâmil çıkar. Nasıl ki Sultan Alâeddin-i Selçukî ile cenâb-ı Pîr efendimizin yüce babaları Sultânu'l-Ulemâ efendimiz taht üzerinde beraberce oturdukları sırada, Sultânu'l-Ulemâ hazretleri Sultan'a hitaben, "Melik, sen padişahsın, ben de padişahım. Benim saltanatım gözlerim kapandıktan sonra başlar; ve senin saltanatın gözlerin kapanıncaya kadardır!" buyurmuşlardır. Ve cenâb-ı Pîr efendimiz de kendi zâtî manevî saltanatlarını açıklayarak şöyle buyururlar Beyit:

Fikir o feylesofların fikri değildir. Belki fikr-i sahih odur ki, doğru bir yol açar. Ve doğru bir yol odur ki, sen o yolda yürürken önüne saltanat-ı ma'neviyye sahibi bir insan-ı kâmil çıkar. Nitekim Sultân Alâeddîn-i Selçûkî ile cenâb-ı Pîr efendimizin peder-i âlîleri Sultânu'l-Ulemâ efendimiz taht üzerinde berâberce oturdukları esnâda, Sultânu'l-Ulemâ hazretleri Sultân'a hitâben, "Melik, sen pâdişahsın, ben de pâdişâhım. Benim saltanatım gözlerim kapandıktan sonra başlar; ve senin saltanatın gözlerin kapanıncaya kadardır!" buyurmuşlardır. Ve cenâb-ı Pîr efendimiz dahi kendi saltanat-ı zâtiyye-i ma'neviyyelerini beyânen şöyle buyururlar Beyit:

3196. Şâh o olur ki, kendinden şâh ola; hazîneler ve ordular ile şâh olmaya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3196. Şah o olur ki, kendiliğinden şah olsun; hazineler ve ordular ile şah olmasın!

Asıl şah odur ki, öncesiz olarak ilâhî ilimde manevî saltanat sahibi olarak ilâhî bilgiye konu olsun. Yoksa bu izafî varlık âleminde hazinelere ve ordulara sahip olan mecazî şah olmasın!

Asıl şâh odur ki, ezelde ilm-i ilâhîde saltanat-ı ma'neviyye sahibi olarak ma'lûm-i ilâhî ola. Yoksa bu vücûd-ı izâfî âleminde hazînelere ve ordulara mâlik olan şâh-ı mecâzî olmaya!

3197. Tâ ki onun şahlığı, dîn-i Ahmedî mülkünün izzeti gibi ebedî kalsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3197. Tâ ki onun şahlığı, Ahmedî dininin mülkünün izzeti gibi ebedî kalsın!

Böyle bir zâtın gerçek şahlığı, Son Peygamber'in (a.s.) dinî saltanatının izzeti gibi dünyada kıyamete kadar ve ahirette de ebedî kalsın! Nasıl ki Pîr ile çağdaş olan ve ondan sonra gelen mecazî şahların adları ve nişanları unutulduğu halde, manevî saltanat sahibi olan Hz. Mevlânâ efendimizin şerefli adı ve izzeti doğuda ve batıda anılmakta ve bu Mesnevî-i Şerif özellikle İngiltere'de ve Almanya'da tercüme ve basım edilip okunmaktadır.

Böyle bir zâtın hakîkî şâhlığı, Hâtem-i Enbiya'nın saltanat-ı dîniyyesinin izzeti gibi dünyada kıyâmete kadar ve âhirette dahi ebedî kala! Nitekim cenâb-ı Pîr ile muâsır olan ve ondan sonra gelen mecâzî şâhların nâm u nişânları unutulduğu halde, saltanat-ı ma'neviyye sahibi olan Hz. Mevlânâ efendimizin nâm-ı şerîfi ve izzeti şarkta ve garbda anılmakta ve bu Mesnevi-i Şerifi bilhassa İngiltere'de ve Almanya'da tercüme ve tab' edilip okunmaktadır.

## كرامات إبراهيم بن أدهم بر لب دريا Deniz kenarında İbrâhîm b. Edhem'in kerâmetleri

3198. İbrâhîm Edhem'den dahi gelmiştir ki bir yoldan bir deniz kenarında oturdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3198. İbrâhîm Edhem'den de gelmiştir ki bir yoldan bir deniz kenarında oturdu.

Yani, İbrâhîm b. Edhem hazretlerinden bir rivayet gelmiştir ki, o Hazret bir yoldan gelip deniz kenarında oturdu.

Ya'ni, İbrâhîm b. Edhem hazretlerinden bir rivâyet gelmiştir ki, o Hazret bir yoldan gelip deniz kenarında oturdu.

3199. O canın sultanı eski libasını dikiyordu; oraya ansızın bir bey geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3199. O canın sultanı eski elbisesini dikiyordu; oraya ansızın bir bey geldi.

3200. O bey şeyhin bendelerinden idi. Şeyhi tanıdı, hemen secde etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3200. O bey şeyhin kullarından idi. Şeyhi tanıdı, hemen secde etti.

O bey, İbrâhîm b. Edhem hazretlerinin saltanat zamanında emrine bağlı kimselerden idi. O hazreti o eski püskü elbise içinde tanıdı ve saygı ve hürmet için huzurunda eğildi.

[3212] O bey İbrâhîm b. Edhem hazretlerinin zamân-ı saltanatında emrine tâbi' kimselerden idi. O hazreti o eski püskü libâs içinde tanıdı ve arz ve ihtirâm için huzûrunda eğildi.

3201. Şeyhe ve onun eski libâsına şaştı; hulku ve halkı başka türlü oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3201. Şeyhe ve onun eski giysisine şaştı; huyu ve halkı başka türlü oldu.

Yani huyu ve nefsi değişti ve ahlâkında kökleşmiş olan azamet gitti ve dış görünüşünde miskinliğe meyil eseri ortaya çıktı ve kendi kendine dedi:

Ya'ni huyu ve nefsi değişti ve ahlâkında kökleşmiş olan azamet gitti ve sûret-i zâhiresinde meskenete meyil âsârı peyda oldu ve kendi kendine dedi:

3202. Ki; "O öyle büyük mülkü bıraktı; bu fakrı ihtiyar etti! Çok ince ma'na ve taraftır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3202. O, öyle büyük mülkü bıraktı; bu fakirliği tercih etti! Çok ince bir anlam ve yöndür!

3203. "Yedi iklîm mülkünü zâyi' eder; dilenci gibi eski libâsa iğne urur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3203. "Yedi iklim mülkünü zayi eder; dilenci gibi eski elbiseye iğne vurur!"

"Bu ne acayip bir anlamdır ki, bu zat koskoca bir saltanatı terk etsin de, bir dilenci gibi eski püskü elbiselerini dikmekle meşgul olsun!"

"Bu ne acîb bir ma'nâdır ki, bu zât koskoca bir saltanatı terk etsin de, bir dilenci gibi eski püskü libâslarını dikmekle meşgül olsun!"

3204. Şeyh onun düşüncesinden vakıf oldu. Şeyh arslan; ve gönüller onun ormanı gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3204. Şeyh onun düşüncesinden haberdar oldu. Şeyh arslan gibidir; ve gönüller onun ormanı gibidir.

3205. "Reca" ve "havf" gibi gönüllerde gidicidir; ona cihanın sırları gizli değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3205. "Ümit" ve "korku" gibi duygular gönüllerde gelip geçicidir; dünya sırları ona gizli değildir.

3206. Ey bî-hâsıllar, sâhib-diller hazarâtının huzurunda kalbi muhafaza ediniz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3206. Ey verimsizler, gönül ehli zatların huzurunda kalbi koruyunuz!

"Gönül ehli"nden kastedilen, kalbe gelen düşüncelere ve kalbî hallere vâkıf olan Allah dostu zatlardır. "Verimsizler"den kastedilen ise, cismanî hükümlere dalmış olan kimselerdir.

"Sahib-diller"den murâd, havâtıra ve ahvâl-i kalbiyyeye vakıf olan evliyâullâh hazarâtıdır. "Bî-hâsıllar"dan murâd, ahkâm-ı cismiyyede müstağrak olan kimselerdir.

3207. Ehl-i ten indinde edeb zahir üzerinedir. Zîrâ Huda onlardan gizliyi örtücüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3207. Beden ehli katında edep, görünen üzerinedir. Çünkü Yüce Allah onlardan gizliyi örtücüdüdür.

Bedenin yoğunluğuna (kesâfet-i ten) dalmış olan zenginlerin ve yüksek makam sahiplerinin önlerinde eğilmek, el bağlamak ve düşünerek az söz söylemek gibi görünen edepler gereklidir. Bir kimse bunların huzurunda bu görünen edepleri yerine getirip, içinden istediği kadar itiraz etse ve onların aleyhinde bulunsa, onlar bunun farkına varmazlar. Çünkü Yüce Allah bu beden ehlinden, kalbe ait gizli halleri örtmüştür.

Cism-i kesifin ahkâmında müstağrak olan zenginlerin ve yüksek makam sâhiplerinin önlerinde eğilmek ve el bağlamak ve düşünerek az söz söylemek gibi zâhirî edebler lâzımdır. Bir kimse bunların huzûrunda bu zâhirî edebleri îfâ edip, içinden istediği kadar i'tirâz etse ve onların aleyhinde bulunsa, onlar bunun farkına varmazlar. Zîrâ Hak Teâlâ bu ehl-i tenden, gizli olan ahvâl-i kalbiyyeyi örtmüştür.

3208. Ehl-i dil indinde edeb batın üzerinedir. Zîrâ ki onların kalbleri sırlar üzerine fâtındır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3208. Gönül ehli katında edep, bâtın üzerinedir. Çünkü onların kalpleri sırlar üzerine açıktır.

Fakat gönül ehli olan Hak evliyası huzurunda bu zahirî edep yeterli değildir. Onlara karşı kalbin dahi edep üzere bulunması lazımdır. Çünkü onlar kalplerdeki gizli şeyleri de idrak ederler.

Fakat ehl-i dil olan evliyâ-yı Hak huzûrunda bu edeb-i zâhir kâfi değildir. Onlara karşı kalbin dahi edeb üzerine bulunması lâzımdır. Çünkü onlar kalblerdeki gizli şeyleri de müdrikdirler.

3209. Sen aks ilesin; körlerin önüne mansıb için huzûr ile gelirsin, pabuçlukta oturursun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3209. Sen aks ilesin; körlerin önüne mansıb için huzûr ile gelirsin, pabuçlukta oturursun!

Hâlbuki senin hareketin aksinedir. İç gözleri kör olan kimselerin önüne, dünya makamına ulaşmak için gönül rahatlığıyla gelir ve ayakkabı çıkardıkları en aşağı bir yerde oturursun!

Halbuki senin hareketin aksinedir. Bâtın gözleri kör olan kimselerin önüne, dünyâ mansıbına nail olmak için huzûr-ı kalb ile gelir ve pabuç çıkardıkları en aşağı bir yerde oturursun!

3210. Görücülerin önünde edebi terkedersin. O sebebden şehvet ateşine odun oldun! [3222]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3210. Görücülerin önünde edebi terk edersin. O sebeple şehvet ateşine odun oldun!

Kalbin hallerini gören evliyâullahın (Allah dostlarının) huzurunda edebi terk edip, laubali bir şekilde hareket edersin. Çünkü onlardan nefsine ait hazlara dair bir menfaat elde etme ümidini besleyemezsin. Bu sebeple nefsinin ateş hükmünde olan şehvetlerine ve arzularına odun oldun!

Ahvâl-i kalbi görücü olan evliyâullâhın huzûrunda edebi terkedip, lâubâliyâne hareket edersin. Çünkü onlardan huzûzât-ı nefsâniyyene âid bir menfaat elde etmek ümîdini besleyemezsin. Bu sebebden dolayı nefsinin ateş mesâbesinde olan şehvetlerine ve arzûlarına odun oldun!

3211. Mâdemki fıtnat ve nûr-ı Huda tutmazsın, körler için yüze cila vur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3211. Mademki zekâ ve Allah'ın nurunu tutmazsın, körler için yüze cila vur!

Mademki sende görenler ile körleri ayırt edebilecek zekâ ve hidayet nuru yoktur; artık körler seviyesinde olan nefsanî kişilere karşı dış âdâb ile kendine çeki düzen ver ve kendini beğendirmek için dışını parlak göstermeye çalış!

Mâdemki sende gözlüler ile körleri farkedebilecek fetânet ve hidâyet nûru yoktur; artık körler mesâbesinde olan nefsânî kimselere karşı âdâb-ı zâhiriyye ile kendine çeki düzen ver ve kendini beğendirmek için zâhirini parlak göstermeğe çalış!

3212. Görücülerin önünde yüzüne pislik sür; böyle kokmuş hal ile nâz et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3212. Görücülerin önünde yüzüne pislik sür; böyle kokmuş hâl ile naz et!

Bu beyitler, 3209 numaralı beyitteki aksine hareketin açıklamasıdır. Yani, "Körler önünde yüzüne cila verdiğin gibi, görücü olan evliyâullâh (Allah dostları) önünde de kalbinin yüzüne pislik mesâbesinde olan bozuk fikirleri ve kötü hatıraları bulaştır, sonra böyle kokmuş bir hâl içinde, insanlık taslayarak nazlan dur!"

Bu beyitler, 3209 numaralı beyitteki aksine hareketin îzâhıdır. Ya'ni, "Körler önünde yüzüne cila verdiğin gibi, görücü olan evliyâullâh önünde de kalbinin yüzüne pislik mesâbesinde olan fâsid fikirleri ve fenâ hâtıraları bulaştır, sonra böyle kokmuş bir hâl içinde, insanlık taslayarak nazlan dur!"

3213. Şeyh iğneyi hemen denize attı; yüksek ses ile iğneyi istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3213. Şeyh iğneyi hemen denize attı; yüksek ses ile iğneyi istedi.

İbrahim b. Edhem (k.s.) hazretleri emirin içinden geçenlere muttali' (haberdar) olunca, hemen elindeki iğneyi denize attı ve yüksek ses ile denizden iğnesini istedi.

İbrâhîm b. Edhem (k.s.) hazretleri emîrin havâtırına muttali' olunca, hemen elindeki iğneyi denize attı ve yüksek ses ile denizden iğnesini istedi.

3214. Yüz binlerce Allah'a mensub balık, her bir balığın ağzında altın iğne!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3214. Yüz binlerce Allah'a ait balık, her bir balığın ağzında altın iğne!

3215. "Ey Şeyh, Hakk'ın iğnelerini al!" diye, Hakk'ın denizinden baş çıkardılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3215. "Ey Şeyh, Hakk'ın iğnelerini al!" diye, Hakk'ın denizinden baş çıkardılar.

3216. Yüzünü ona çevirdi ve ona dedi ki: "Ey emîr, gönül mülkü mü, yahud böyle hakîr mülk mü iyi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3216. Yüzünü ona çevirdi ve ona dedi ki: "Ey emîr, gönül mülkü mü, yahud böyle hakîr mülk mü iyi?"

Cenâb-ı İbrâhim yüzünü emîre çevirip dedi ki: "Ey emîr, geniş ve kalıcı olan gönül mülkünün saltanatı mı iyi, yoksa geçici ve dar ve değersiz olan bu sûret âlemi saltanatı mı iyi?"

Cenâb-ı İbrâhim yüzünü emîre çevirip dedi ki: "Ey emîr, geniş ve bâkî olan gönül mülkünün saltanatı mı iyi, yoksa fânî ve dar ve hakîr olan bu âlem-i sûret saltanatı mı iyi?"

3217. Bu nişân-ı zâhirdir, bu hiçbir şey değildir. Sen bâtına gittikçe yirmi görürsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3217. Bu görünen işaret, bu hiçbir şey değildir. Sen bâtına gittikçe yirmi görürsün!

Bu balıkların altın iğne getirmeleri, kalp âlemi saltanatının bu görünen âleme çıkan bir işaretidir. Bu işaret, o saltanatın azametine oranla hiçbir şey değildir. Sen bâtına daldıkça, bu gördüğün hayret verici hâlin yirmi katını görürsün!

Bu balıkların altın iğne getirmeleri kalb âlemi saltanatının bu âlem-i zâhire çıkan bir nişânıdır. Bu nişân o saltanatın azametine nisbeten hiçbir şey değildir. Sen bâtına daldıkça, bu gördüğün hayret-efzâ hâlin yirmi mislini görürsün!

3218. Bağdan şehir tarafına bir dal getirirler; bağı ve bostanı oraya nerede gösterirler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3218. Bağdan şehir tarafına bir dal getirirler; bağı ve bostanı oraya nerede gösterirler?

Kalp âlemi saltanatının hallerini tamamen bu görünen âleme çıkarıp göstermek mümkün değildir. Nasıl ki bir bağdan şehir tarafına bir çiçek veya meyve dalını koparıp getirirler. Bağın ve bostanın hepsini şehre getirmek mümkün olur mu? Bu sebeple bu gördüğün işaret, bağdan bir dal gibidir.

Kalb âlemi saltanatının ahvâlini tamâmiyle bu âlem-i zâhire çıkarıp göstermek kâbil değildir. Nitekim bir bağdan şehir tarafına bir çiçek veya meyve dalını koparıp getirirler. Bağın ve bostanın hepsini şehre getirmek mümkün olur mu? Binâenaleyh bu gördüğün nişân, bağdan bir dal gibidir.

3219. Husûsiyle bir bağ ki, felek onun bir yaprağıdır! Belki o içtir ve bu âlem kabuk gibidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3219. Özellikle bir bağ ki, felek onun bir yaprağıdır! Aksine o içtir ve bu âlem kabuk gibidir!

Özellikle o bağ öyle bir anlam bağıdır ki, bu görünen felek o bağın bir yaprağından ibarettir! Aksine o anlam bağı iç ve bu suret âlemi onun kabuğu gibidir!

Husûsiyle o bağ öyle bir ma'nâ bağıdır ki, bu zâhirî felek o bağın bir yaprağından ibârettir! Belki o ma'nâ bağı iç ve bu âlem-i sûret onun kabuğu gibidir!

3220. O bağ tarafına adımın yoktur; kokuyu ziyâde iste ve nezleyi def' et! [3232]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3220. O bağ tarafına adımım yoktur; kokuyu ziyâde iste ve nezleyi def' et!

O mana bağı tarafına sen adım atamadın; bari o bağın kokusunu, yani aşkını çok iste; bu maddi yoğunluk âleminin ağır kokuları olan dünya ilgilerinden canının koku alma duyusuna arız olan nezleyi, o bağın kokusu olan aşk ile def et!

O bâğ-ı ma'nâ tarafına sen adım atamadın; bâri o bağın kokusunu ya'ni aşkını ziyâde iste; bu âlem-i kesâfetin ağır kokuları olan alâklardan meşâmm-ı cânına ârız olan nezleyi, o bağın kokusu olan aşk ile def' et!

3221. Tâ ki o koku seni bostân tarafına çeksin; tâ ki sana doğru yola göstersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3221. Tâ ki o koku seni bostan tarafına çeksin; tâ ki sana doğru yolu göstersin!

Tâ ki o koku ve aşk seni hakikat bostanı tarafına çeksin; ve tâ ki sana, maddi âlemin çıkmaz sokakları olan çeşitli bağıntılar içinde doğru yolu göstersin!

Tâ ki o koku ve aşk seni hakîkat bostânı tarafına çeksin; ve tâ ki sana âlem-i kesâfetin çıkmaz sokakları olan alâkât-ı muhtelife içinde doğru yolu göstersin!

3222. Senin kör olan gözünü görücü etsin; senin sîneni Sîna'nın sînesi etsin! O aşk senin kör olan kalbinin gözünü idrāk ile açsın ve senin kalbini tecelliyât-ı ilâhiyye mahalli olan Tûr-i Sînâ'nın sînesine ve ve sahnesine çevirsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3222. Senin kör olan gözünü görücü etsin; senin sîneni Sîna'nın sînesi etsin!

O aşk senin kör olan kalbinin gözünü idrak ile açsın ve senin kalbini ilahi tecellilerin (Allah'ın varlığının ve sıfatlarının görünür hale gelmesi) mahalli olan Tûr-i Sînâ'nın sînesine ve sahnesine çevirsin!

3223. Ya'kūb nebînin oğlu Yūsuf koku için "Elkü alâ vechi ebi" dedi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3223. Yakup peygamberin oğlu Yusuf koku için "Babamın yüzüne atın" dedi!

Bu şerefli beyitte, Yusuf suresinde bulunan şu şerefli ayete işaret buyurulur: اذهبوا بقميصي هذا فالقوه على وجه أبي يأت بصيراً وأتوني بأهْلِكُمْ أَجْمَعِينَ ولَمَّا فَصَلَتِ العيرُ قَالَ أَبُوهُمْ إِنِّي لأجد ريح يوسفَ لَوْلا أَنْ تُفَنِّدونَ قَالُوا تَاللَّهِ إِنَّكَ لَفِي ضَلَالِكَ القَدِيمِ فَلَمَّا أَنْ جَاءَ الْبَشِيرُ الْقَيْهُ عَلَى وَجْهِهِ فَارْتَدَّ بَصِيرًا قَالَ أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ مِنَ اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ (Yusuf, 12/93-96) Yani, "Yusuf (a.s.) kardeşlerine dedi ki; 'Benim bu gömleğimi götürün, babamın yüzüne bırakın; görücü olarak bana gelsin ve ailenizin hepsini bana getirin!' Kervan Mısır'dan ayrıldığı vakit, babaları onlara dedi ki: 'Eğer bana bunamış demezseniz, ben Yusuf'un kokusunu buluyorum!' Dediler ki: 'Allah hakkı için sen muhakkak eski şaşkınlığının içindesin!' Müjdeci geldiği vakit, o gömleği onun yüzüne bıraktı, görücü olarak Yusuf tarafına döndü de dedi ki: 'Ben size demedim mi ki, muhakkak ben sizin bilmediğiniz şeyi Allah tarafından bilirim!"

Bilinmeli ki, her bir ferdin cismanî âlemde kendisine özgü bir kokusu olduğu gibi, ruhanî âlemde dahi aynı şekilde kendisine özgü bir kokusu vardır. ليميز الله الخبيث من الطيب (Enfal, 8/37) yani, “Yüce Allah iyiyi ve kötüyü ayırır" ayet-i kerimesinde işaret buyurulduğu üzere, varlıkta iyi ve kötü vardır. Buna göre bu fertlere özgü olan zahirî ve batınî kokular dahi iyi ve kötü olarak ayrılır. Zahirde her ferdin kendisine özgü bir kokusu olduğunun en açık alameti, hayvanların hisleriyle ortaya çıkar. Örneğin bir köpek, sahibini koklayarak, diğerlerinden ayırır ve aile fertlerini bu zahirî kokularından tanır. Cenab-ı Hak bu duyguyu insanlardan ziyade hayvanlara ihsan etmiştir. Batın kokusuna gelince, bunu ancak can koklama duyusu açık olan peygamberler ve onların varisleri olan evliyalar hisseder. Bu kokuların farklılığındaki sebep şudur ki: Yüce Hak iki mazhara aynı tecelliyi etmediği gibi, bir mazhara da iki aynı tecelliyi etmez. Çünkü Hakk'ın tecellileri sonsuzdur. Ve her mazhardan özel bir tecelli ile ortaya çıkan ancak Hak'tır. Buna göre Yakup (a.s.) Yusuf (a.s.)'da gördüğü tecelliyi diğerlerinde görmediği ve Hakk'ı o mazharda kemaliyle müşahede eylediği için, Yusuf'a ve onun kokusuna meftun olmuş idi. Ve nihayet o koku, Yakup (a.s.)'ın atıl olan görme kuvvetine hayat verdi. Böyle olunca, Hz. Yakup'un aşkı Yusuf'a değil, hakikatte Hakk'a idi. Zahirde kalanlar Yusuf'a zannettiler. Nitekim bu anlamı cenab-ı Pir efendimiz Arabî gazellerinin birindeki bir beytinde şöyle ifade buyururlar Beyit: "İnsanlar katında benim aşık olduğum sabit oldu. Şu kadar ki, aşkımın kime olduğunu bilemediler!"

Bu beyt-i şerifte, sûre-i Yûsufta olan şu âyet-i şerîfeye işaret buyurulur: اذهبوا بقميصي هذا فالقوه على وجه أبي يأت بصيراً وأتوني بأهْلِكُمْ أَجْمَعِينَ ولَمَّا فَصَلَتِ العيرُ قَالَ أَبُوهُمْ إِنِّي لأجد ريح يوسفَ لَوْلا أَنْ تُفَنِّدونَ قَالُوا تَاللَّهِ إِنَّكَ لَفِي ضَلَالِكَ القَدِيمِ فَلَمَّا أَنْ جَاءَ الْبَشِيرُ الْقَيْهُ عَلَى وَجْهِهِ فَارْتَدَّ بَصِيرًا قَالَ أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ مِنَ اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ (Yusuf, 12/93-96) Ya'ni, "Yusuf (a.s.) birâderlerine dedi ki; 'Benim bu gömleğimi götürün, babamın yüzüne ilkā edin; görücü olarak bana gelsin ve âilenizin hepsini bana getirin!' Vaktâki kervan Mısır'dan ayrıldı, babaları onlara dedi ki: 'Eğer bana bunamış demezseniz, ben Yûsufun kokusunu buluyorum!' Dediler ki: 'Allâh hakkı için sen muhakkak eski hayretinin içindesin!' Vaktâki müjdeci geldi, o gömleği onun yüzüne ilkā etti, görücü olarak Yûsuf tarafına rücû' etti de dedi ki: 'Ben size demedim mi ki, muhakkak ben sizin bilmediğiniz şeyi Allâh tarafından bilirim!"

Ma'lûm olsun ki, her bir ferdin âlem-i cismâniyyette kendisine mahsûs bir kokusu olduğu gibi, âlem-i rûhâniyyette dahi kezâlik kendisine mahsûs bir kokusu vardır. ليميز الله الخبيث من الطيب (Enfal, 8/37) ya'ni, “Allâh Teâlâ iyiyi ve kötüyü ayırır" âyet-i kerîmesinde işâret buyurulduğu üzere, vücûdda tayyib ve habîs vardır. Binâenaleyh bu efrâda mahsûs olan zâhirî ve bâtınî kokular dahi iyi ve kötü olarak ayrılır. Zâhirde her ferdin kendisine mahsûs bir kokusu olduğunun en vâzıh alâmeti, hayvanların hisleriyle tezahür eder. Meselâ bir köpek, sâhibini koklayarak, sâirlerinden tefrîk eder ve âile efrâdını bu zâhirî kokularından tanır. Cenâb-ı Hak bu duyguyu insanlardan ziyâde hayvanlara ihsân etmiştir. Bâtın kokusuna gelince, bunu ancak meşâmm-ı cânı açık olan enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ hisseder. Bu kokuların ihtilafındaki sebeb budur ki: Hak Teâlâ iki mazhara aynı tecellîyi etmediği gibi, bir mazhara da iki aynı tecellîyi etmez. Zîrâ tecelliyât-ı Hak nâmütenâhîdir. Ve her mazhardan bir tecelli-i hâs ile zâhir olan ancak Hak'tır. Binâenaleyh Ya'kūb (a.s.) Yûsuf (a.s.) da gördüğü tecelliyi diğerlerinde görmediği ve Hakk'ı o mazharda kemâliyle müşâhede eylediği için, Yûsuf'a ve onun kokusuna meftûn olmuş idi. Ve nihâyet o koku, Ya'küb (a.s.)ın muattal olan kuvve-i bâsırasına hayât-bahş oldu. Böyle olunca, Hz. Ya'kūb'un aşkı Yûsuf'a değil, hakikatta Hakk'a idi. Zâhir-bîn olanlar Yûsuf'a zannettiler. Nitekim bu ma'nâyı cenâb-ı Pîr efendimiz Arabî gazellerinin birindeki bir beytinde şöyle ifâde buyururlar Beyit: "Nâs indinde benim âşık olduğum sabit oldu. Şu kadar ki, aşkımın kime olduğunu ârif olamadılar!"

3224. Bu koku için Ahmed va'zlarda buyurdu ki: "Dâima benim gözümün aydın olması namazdadır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3224. Bu koku için Ahmed vaazlarında buyurdu ki: "Daima benim gözümün aydın olması namazdadır."

Bu hakikat bahçesinin kokusu için, peygamberlerin sonuncusu Ahmed (a.s.) Efendimiz, değerli sahabelerine yaptığı vaaz ve nasihatler esnasında, "Benim gözümün nuru daima namazda parlar" buyurdu. Bu şerefli beyitte, "Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Kadın, güzel koku ve gözümün namazda aydın olması" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî hazretleri Fusûsu'l-Hikem adlı eserinde, Fass-ı Muhammedi bölümünde bu hadis-i şerifin hakikatlerini ve inceliklerini beyan buyurmuş ve fakir tarafından yazılan şerhte de mümkün olduğu kadar açık ifadelerle açıklamalar verilmiştir. Burada ayrıntısı uzun olur. Şanlı Peygamber Efendimiz, dünyevi işlerden olan namazda bulduğu Hakk'ın özel tecellilerini hiçbir işte bulamadıklarına işaret buyururlar. Ve gerçek maşuk olan Hakk'ın kokusunun ancak namazda kâmil olduğuna işaretle, "Namaz müminin miracıdır" buyurmuşlardır.

Bu bâğ-ı hakikat kokusu için, hâtem-i enbiyâ Ahmed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz ashâb-ı kirâma olan va'z u nasîhatları esnasında, "Benim gözümün nûru dâimâ namazda parlar" buyurdu. Bu beyt-i şerîfte حبب الى من دنياكم ثلاث النساء وطيب الرائحة و قرة عيني في الصلاة -ya'ni, “Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Kadın, güzel koku ve gözümün namazda aydın olması" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedi'de bu hadis-i şerîfin hakāyık ve dakāyikını beyân buyurmuş ve fakir tarafından yazılan şerhde de mümkin olduğu kadar açık ibâreler ile îzâhât i'tâ olunmuştur. Burada tafsili uzun olur. Resûl-i Zîşân Efendimiz ef'âl-i dünyeviyyeden olan namazda bulduğu tecelliyât-ı hâssa-i Hakk'ı hiçbir ef'âlde bulamadıklarına işâret buyururlar. Ve ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'ın kokusu ancak namazda kâmil olduğuna işareten الصلاة معراج المؤمن “Namaz mü'minin mi'râcıdır” buyurmuşlardır.

3225. Beş his birbirine muttasıldır. Zîra ki bu her beş bir asıldan bitmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3225. Beş duyu birbirine bağlıdır. Çünkü bu beş duyu tek bir kökten türemiştir.

Bilinmeli ki, insanda beşi görünen ve beşi görünmeyen olmak üzere on duyu ve kuvvet vardır. Görünen kuvvetler, "işitme" ve "görme" ve "koklama" ve "tatma" ve "dokunma"dır. Görünmeyen duyular ise, "ortak duyu", "hayal", "mutasarrıfa" (tasavvur etme gücü), "vâhime" (kuruntu gücü) ve "hafıza"dır. Bu beş görünen duyu "ortak duyu"da birleşir. Çünkü bu görünen duyularla dışarıdan alınan algılanan şeyleri bu "ortak duyu" alır ve idrak eder, diğer görünmeyen duyuların hepsine yatkınlıklarına göre dağıtır. Bu sebeple görünen duyular "ortak duyu"da birbirlerine bağlı oldukları gibi, görünmeyen duyuların hepsi de tek bir kökten gelişir. Bu şerefli beytin yukarıdaki beyitlerle bağlantısı şudur ki: Koku koklama kuvveti aracılığıyla alınır; ve görmek görme kuvvetinin özelliğidir. Ne zaman ki bir kuvvet bir şeyde yoğunlaşırsa, o yoğunlaşmanın zevki, bu kuvvetlerin sahibi olan varlığın bütünsel yapısına yayılır. Bu anlam son derece ince ve zevkîdir. Örneğin insan gözünü kapayıp, son derece keskin gül kokusunu duysa, gülü görür ve gül şerbeti içer gibi bir halde bulunur. Bu sebeple koklama kuvvetinin yoğunlaşmasında görme kuvvetinin görmesi ve tatma kuvvetinin lezzeti birleşir. Bunun için Şanlı Peygamber Efendimiz namazda hakikat âleminin güzel kokularını can kulağıyla hissettikleri zaman, yüce küllî ruhlarının gözüne de hakiki maşuku müşâhede lezzeti hâsıl olurdu. Hint şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "Beş histen maksat, kalbe ait olan duyulardır. Yani görünmeyen duyulardır. Ve bu duyular, ilim kuvvetinden gelişmişlerdir. Çünkü Alîm isminin mazharıdır. Bu da yüce köktür. Ve Mevlânâ hazretleri gelecek beyitlerde bu duyuları beyan buyururlar."

Ma'lumdur ki, insanda beşi zâhir ve beşi bâtın olmak üzere on hâsse ve kuvvet vardır. Zâhirî kuvvetler, "sâmia" (işitmek) ve "bâsıra" (görmek) ve "şâmme" (koklamak) ve "zâika" (tatmak) ve "lâmise” (temâs etmek) dir. Havâss-i bâtıne dahi, "hiss-i müşterek", "hayal", "mutasarrıfa", "vâhime" ve "hâfıza"dır. Bu beş zâhirî havâss yekdiğeriyle "hiss-i müşterek"te birleşir. Zîrâ bu havâss-i zâhire ile hâriçten alınan mahsüsâtı bu "hiss-i müşterek" ahz ve idrâk edip, diğer havâss-i bâtınenin hepsine isti'dâdlarına göre tevzî eder. Binâenaleyh havâss-i zâhire "hiss-i müşterek"te birbirlerine muttasıl olduk-ları gibi, havâss-i bâtınenin cümlesi de bir asıldan neşv ü nemâ bulurlar. Bu beyt-i şerîfin yukarıki beyitlere rabtı budur ki: Koku kuvve-i şâmme vâsıta-sıyla alınır; ve görmek kuvve-i bâsıranın hâssasıdır. Vaktāki bir kuvvet bir şeyde müstağrak olursa, o istiğrâkın zevki, bu kuvvetlerin sâhibi olan vücû-dun hey'et-i mecmûasina sârî olur. Bu ma'nâ gâyet ince ve zevkîdir. Meselâ insan gözünü kapayıp, gâyet keskin gül kokusunu duysa, gülü görür ve gül şerbeti içer gibi bir halde bulunur. Binâenaleyh kuvve-i şâmmenin istiğrâkın-da kuvve-i bâsıranın rü'yeti ve kuvve-i zâikanın lezzeti birleşir. Bunun için Resûl-i Zîşân Efendimiz namazda âlem-i hakikatın ravâyih-i tayyibesini me-şâmm-1 cânı ile hissettikleri vakit, rûh-ı küllî-i âlîlerinin gözüne de ma'şûk-ı hakîkîyi müşâhede lezzeti hâsıl olur idi. Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "Beş histen mu-râd, kalbe mensûb olan hislerdir. Ya'ni havâss-i bâtınedir. Ve bu hisler, kuv-ve-i ilmiyyeden neşv ü nemâ bulmuşlardır. Zîrâ mazhar-ı ism-i Alîm'dir. Bu da asl-ı âlîdir. Ve cenâb-ı Mevlânâ ebyât-ı âtiyede bu hisleri beyân buyururlar."

3226. Birinin kuvveti bâkînin kuvveti olur; bâkîsine her biri sâkî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3226. Birinin kuvveti kalanın kuvveti olur; kalana her biri su veren olur.

Bir hissin kuvveti üstün gelirse, diğer kalan hislerin de kuvveti olur ve kalan kuvvetlerin her birisine su veren olur. Yani hayat suyunu sular. Nasıl ki yukarıdaki beyitte açıklandı.

Bir hissin kuvveti gālib olursa, diğer bâkî olan hislerin de kuvveti olur ve mütebâkî kuvvetlerin her birisine sâkî olur. Ya'ni hayât suyunu saky eder. Nitekim yukarıki beyitte îzah olundu.

3227. Gözün görmesi aşkı ziyade eder; aşk gözde sıdkı artırır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3227. Gözün görmesi aşkı artırır; aşk gözde doğruluğu artırır.

Duygu gözünün görmesi aşkı ve sevgiyi artırır. Aşk kalp gözünde doğruluğu ve dürüstlüğü artırır. Örneğin peygamberlerin mucizeleri ve evliyaların kerametleri duygu gözüyle görüldüğü zaman, o mucize ve keramet sahibine bu olağanüstülükleri gözlemleyenlerin aşkları ve sevgileri artar ve bu aşk onların kalplerinin gözünde peygamberlerin ve evliyaların hallerinin doğruluğu ve dürüstlüğü hakkındaki kanaatlerini çoğaltır. Nasıl ki emir, İbrahim b. Edhem hazretlerinin kerametini gördüğü zaman ona aşkı çoğaldı ve onun halinin doğruluğu kalbinin gözünde yerleşti.

His gözünün görmesi aşkı ve muhabbeti ziyâde eder. Aşk kalb gözünde sıd-kı ve doğruluğu artırır. Meselâ enbiyânın mu'cizâtı ve evliyânın kerâmâtı his gözüyle görüldüğü vakit, o mu'cize ve kerâmet sâhibine bu havârıkı müşâhe-de edenlerin aşkları ve muhabbetleri ziyâde olur ve bu aşk onların kalblerinin gözünde ahvâl-i enbiyâ ve evliyânın sıdkı ve doğruluğu hakkındaki kanâatle-rini tezyîd eder. Nitekim emîr, İbrâhim b. Edhem hazretlerinin kerâmetini gör-düğü vakit ona aşkı ziyâdeleşti ve onun hâlinin sıdkı kalbinin gözünde yerleşti.

3228. Sıdk muhakkak hissin uyanıklığı olur. Hislere zevk mûnis olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3228. Doğruluk kesinlikle hissin uyanıklığı olur. Hisler için zevk dost olur.

Kalpte oluşan doğruluk da kesinlikle her hissin uyanıklığını ve Hak ile ayakta durduğunu bilmesini gerektirir ve bu şekilde her hisse, kendi kaynağı olan Hakk'ın sıfatlarını bilme zevki dost olur.

Kalbde hâsıl olan sıdk dahi muhakkak her hissin uyanıklığını ve Hak'la kıyâmını bilmesini mûcib olur ve bu sûretle her hisse kendi menşe'i olan sıfât-ı Hakk'ı bilmek zevki mûnis olur.

## Havâss-i ârifin gayb görücü nûr ile münevver olmağa başlaması

3229. Vaktaki bir his gidişte bağı çözdü, mütebâkî hisler hep mübeddel olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3229. Bir his gidişte bağını çözdüğünde, geri kalan hisler hep değişir.

Bir kimse, dış ve iç duyularının hükmü ve etkisi altında iken, bir insân-ı kâmilin terbiyesi altına girip, o kâmilin düzenlemesi dâhilinde riyâzât ve mücâhedât ile meşgul olduğu zaman, gayb âlemine perde olan bu duyulardan biri yırtılır ve o his, gayb âleminin keşfedilmesi zevkine dalarsa, diğer hisler de yırtılıp başka bir hâle geçer ve gayb âlemine yönelmiş olur.

Bir kimse havâss-i zâhire ve bâtınesinin hükmü ve te'sîri altında olduğu halde bir insân-ı kâmilin terbiyesi altına girip, o kâmilin tertîbi dâiresinde riyâzât ve mücâhedât ile meşgül olduğu vakit, âlem-i gayba perde olan bu havâstan biri yırtılır ve o his âlem-i gaybın mükâşefesi zevkinde müstağrak olursa, diğer hisler dahi yırtılıp tebeddül eder ve âlem-i gayba müteveccih bulunur.

3230. Vaktaki bir his mahsûsâttan gayriyi gördü, gayba mensub olan şey bütün [3241] hisler üzerine zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3230. Bir his, duyularla algılanan şeylerden başkasını gördüğü zaman, gayba ait olan şey bütün hisler üzerine görünür oldu.

Görünen isminin tecelligâhı olan bir hissin perdesi yırtılıp da o his, bu yoğun duyusal eşyadan başka bir şeyi ve örneğin Bâtın isminin tecellileri olan misal âlemindeki suretleri gözlemlediği zaman, bu gayba ve bâtına ait olan şey bütün hislere de görünür olur. Yani Hakk Yolcusu gayb âlemine bütün duyularıyla girer; duyularının bir kısmı içeride, bir kısmı dışarıda olmaz.

Vaktāki ism-i Zâhir'in mazharı olan bir hissin perdesi yırtılıp ona bu mahsûs olan eşyâ-yı kesîfeden başka bir şey ve meselâ ism-i Bâtın'ın mezâhiri olan suver-i misâliyyeyi müşâhede etti, bu gayba ve bâtına mensûb olan şey bütün hislere de zâhir olur. Ya'ni sâlik âlem-i gayba bütün havassi ile dâhil olur, havâssinin bir kısmı içeride ve bir kısmı dışarıda olmaz.

3231. Vaktaki sürüden bir koyun ırmaktan sıçradı, binaenaleyh birbiri ardınca o taraftan hepsi sıçrarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3231. Sürüden bir koyun ırmaktan sıçradığı zaman, bu sebeple hepsi birbiri ardınca o taraftan sıçrarlar.

Seçkin kişilerin bu hâli, bir koyunun sürüden ayrılıp ırmaktan atlayarak öteye geçmesine benzer ki, koyunlardan birisi atlayınca diğerleri de birer birer onun arkasından atlarlar.

Havâssin bu hâli, bir koyunun sürüden ayrılıp ırmaktan atlayarak öteye geçmesine benzer ki, koyunun birisi atlayınca diğerleri de birer birer onun arkasından atlarlar.

3232. Havassinin koyunlarını sür; "ahrace'l-mer'a"dan olan otlakta otlat!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3232. Havassın koyunlarını sür; "ahrace'l-mer'a"dan olan otlakta otlat!

Bu yüce beyitte, "سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى الَّذِي خَلَقَ فَسَوَّى وَالَّذِي قَدَّرَ فَهَدَى وَالَّذِي أَخْرَجَ الْمَرْعَى" (A'lâ, 87/1-4) yani, "Bütün kayıtlı mertebelerinin üstünde olan mutlak Rabbin zâtını, bu kayıtlardan uzak tut! O öyle mutlak bir Rabdir ki, eşyayı yaratıp, tam bir düzenle tesviye etti ve hepsinin yatkınlığına uygun ihtiyaçlarını takdir edip, kendi doğru yollarına hidâyet etti; bedenlerin beslenmelerine gerekli olan görünen otlakları ve ruhların beslenmelerine gerektiren gaybî otlakları zâtından çıkardı!" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Bu ayet-i kerimenin inişinden sonra şanlı Peygamber Efendimiz bu tesbih hakkında "اجْعَلُوهَا فِي سُجُودِكُمْ" yani, "Bu 'sübhâne Rabbiye'l-A'lâ' tesbihini secdelerinizde yapınız!" buyurdular. Cenâb-ı Pîr efendimiz "mer'â"yı, gaybî otlak anlamında almışlardır. Çünkü gayb âleminden olan "mutlak misal âlemi" (berzah âlemi) berzahtır. Havassın koyunları oluş ve bozuluş âlemi ırmağından misal âlemi otlağına atlarlar; ondan sonra Hakk'ın keşfi kadar, eşyanın hakikatleri, yani sabit hakikatler gülzârına girerler.

Bu beyt-i şerîfte سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى الَّذِي خَلَقَ فَسَوَّى وَالَّذِي قَدَّرَ فَهَدَى وَالَّذِي أَخْرَجَ الْمَرْعَى (A'lâ, 87/1-4) ya'ni, "Cemî'-i merâtib-i mukayyedesinin fevkinde olan Rabb-i mutlakın zâtını, bu mukayyedâttan tenzih et! O öyle Rabb-i mutlaktır ki, eşyâyı halkedip, kemâl-i intizâm ile tesviye etti ve hepsinin isti'dâdına muvâfık ihtiyâcâtını takdir edip, kendi sırât-ı müstakîmlerine hidâyet etti; ecsâmın tagaddîlerine lâzım olan zâhirî mer'âları ve ervâhın tagaddîlerine muktezî olan gaybî mer'âları zâtından çıkardı!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîmenin nüzülünden sonra Resûl-i zîşân Efendimiz bu tesbih hakkında اجْعَلُوهَا فِي سُجُودِكُمْ ya'ni, "Bu 'sübhâne Rabbiye'l-A'lâ' tesbihini secdelerinizde yapınız!" buyurdular. Cenâb-ı Pîr efendimiz "mer'â"yı, mer'â-yı gaybî ma'nâsına almışlardır. Zîrâ âlem-i gaybden olan "âlem-i misâl-i mutlak" berzahtır. Havâs koyunları âlem-i kevn ırmağından âlem-i misâl mer'âsına atlarlar; ondan sonra Hakk'ın keşfi kadar, hakāyık-ı eşya, ya'ni a'yân-ı sâbite gülzârına girerler.

3233. Tâ ki orada sünbül ve reyhân otlasınlar; ta ki hakāyık gülzarına yol götürsünler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3233. Ta ki orada sümbül ve reyhan otlasınlar; ta ki hakikatler gül bahçesine yol götürsünler!

Ta ki o özel kişilerin koyunları, o mutlak misal âleminde, ruhani olan sümbül ve reyhanı otlasınlar ve oradan Hakk'ın inayeti ve ihsanı kadar, hakikatler gül bahçesi olan ilahi ilim gül bahçesine yol bulsunlar!

Tâ ki o havâssinin koyunları o âlem-i misâl-i mutlakta, rûhânî olan sünbül ve reyhânı otlasınlar ve oradan Hakk'ın inâyeti ve ihsânı kadar, hakāyık gülzârı olan ilm-i ilâhî gülzârına yol bulsunlar!

3234. Her hissin, hislere peygamber olsun; bütün hisleri cennete çeksin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3234. Her hissin, hislere peygamber olsun; bütün hisleri cennete çeksin!

Bu şerefli beyit iki şekilde açıklanabilir. Birinci şekil: "Kendisine gayb âlemi açılan herhangi bir hissin, senin diğer hislerine de o âlemden haber verici olsun ve onları sıfat ve zât cennetine çeksin." Çünkü bir his bir şeyin müşahadesinde (gözleminde) derinleşirse, diğer hisler de ona tabi olur. Nasıl ki yukarılarda açıklandı. İkinci şekil şudur: "Gayb âlemi açılan senin her bir hissin, bu yoğun âlemde derinleşen kimselerin hislerine o gayb âleminden haber verici olsun ve onların bütün hislerini sıfat ve zât cennetine çeksin." Bilinmeli ki, "cennet" zahir uleması (dış görünüşe göre hüküm veren âlimler) ıstılahında (teriminde), ahiret yurdunun temiz ve güzel makamlarıdır. Ve bu makam, güzel fiillerin ve salih amellerin cennetidir. Fiillerin ve amellerin azlığı ve çokluğu itibarıyla bu cennetin farklı dereceleri vardır. Arifler derler ki, bu fiiller ve ameller cennetinden başka da cennetler vardır. Onlara "sıfat cennetleri" derler. Ve o cennet, kulun ilahi kemal sıfatlarıyla vasıflanması ve ilahi ahlakla ahlaklanmasıdır. Bu cennet dahi kemal ehlinin mertebeleri (dereceleri) gereğince farklıdır. Ve bunlardan başka da cennetler vardır ki, onlara "zât cennetleri" derler. O da özel kullarına, Rablerin Rabbi olan Yüce Allah hazretlerinin ve her birinin ayrı ayrı rablerden kendisine ait olan rabbin zât tecellisiyle zuhurundan (ortaya çıkmasından) ve kulun zâtta, kendi zâtının yok olmasıyla o cennetlerde gizlenmesinden ibarettir.

Bu beyt-i şerîf iki vecih ile îzah olunabilir. Birinci vecih: "Kendisine âlem-i gayb münkeşif olan herhangi bir hissin, senin diğer hislerine de o âlemden haber verici olsun ve onları sıfât ve zât cennetine çeksin." Zîrâ bir his bir şeyin müşâhedesinde müstağrak olursa, diğer hisler de ona tâbi' olur. Nitekim yukarılarda îzah olundu. İkinci vecih budur ki: "Alem-i gayb münkeşif olan senin her bir hissin, bu âlem-i kesîfte müstağrak olan kimselerin hislerine o âlem-i gaybden haber verici olsun ve onların bütün hislerini sıfât ve zât cennetine çeksin." Ma'lûm olsun ki, "cennet" ulemâ-i zâhir ıstılâhında, dâr-ı âhiretin makāmât-ı mütenezzehe ve makāmât-ı tayyibesidir. Ve bu makam, ef'âl-i hasene ve a'mâl-i sâlihanın cennetidir. Ef'âl ve a'mâlin azlığı ve çokluğu i'tibâriyle bu cennetin derecât-ı mütefâvitesi vardır. Urefâ derler ki, bu ef'âl ve a'mâl cennetinden başka da cennetler vardır. Onlara "cennât-ı sıfât" derler. Ve o cennet, abdin sıfât-ı kemâliyye-i ilâhiyye ile ittisâfı ve ahlâk-ı ilâhiyye ile tahallukudur. Bu cennet dahi ehl-i kemâlin merâtibi hasebiyle mütefâvittir. Ve bunlardan başka da cennetler vardır ki, onlara “cennât-ı zât" derler. O da ibâd-ı hâssına, Rabbü'l-erbâb olan Allâh-ı Zülcelâl hazretlerinin ve her birinin erbâb-ı müteferrikadan kendisine aid olan rabbin tecellî-i zât ile zuhûrundan ve abdin zâtta, kendi zâtının mahvı ile o cennetlerde istitârından ibârettir.

3235. Hisler senin hissine hakikatsiz ve dilsiz ve mecâzsız sır söylerler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3235. Hisler senin hissine hakikatsiz ve dilsiz ve mecazsız sır söylerler.

Yukarıda açıklanan birinci yönteme göre, senin gayb âlemine dâhil olan hissin, senin diğer hislerine de hakikat ve mecaz bağıntılarından arınmış, lafızsız ve ibaresiz sır söylerler. Yani o müşahedenin zevkini, hissin diğer hislerine giydirmek suretiyle söyler ki, buna "olmak" ve "bulmak" derler. İkinci yönteme göre, senin gayb âlemini müşahede eden hissine, kesif (yoğun) suretlerin müşahedesinde dalmış olan başkalarının hisleri, hakikat ve mecaz itibarlarından arınmış, harfsiz ve sessiz söylerler. Yani, sen onların ilahi tecellilerden birer tecelli yeri olduklarını bilirsin ve onlardan isimleri ve sıfatlarıyla görünen Hak, senin hissine onların hislerindeki sırların ortaya çıkışını söyler.

Yukarıda îzâh olunan vech-i evvele göre, senin âlem-i gayba dâhil olan hissin, senin diğer hislerine de hakîkat ve mecâz nisbetlerinden ârî lafızsız ve ibâresiz sır söylerler. Ya'ni o müşâhedenin zevkini, hissin diğer hislerine giydirmek sûretiyle söyler ki, buna "olmak" ve "bulmak" derler. İkinci veche göre, senin âlem-i gaybı müşâhede eden hissine, suver-i kesîfenin müşâhedesinde müstağrak olan başkalarının hisleri, hakikat ve mecaz i'tibârâtından ârî, bî-harf ve savt söylerler. Ya'ni, sen onların mezâhir-i ilâhiyyeden birer mazhar olduklarını ârif olursun ve onlardan esmâ ve sıfatıyla zâhir olan Hak, senin hissine onların hislerindeki esrâr zuhûrunu söyler.

3236. Zîrâ bu hakikat te'vîlleri kabul edicidir; ve bu tevehhüm tahvîllerin mayasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3236. Çünkü bu hakikat te'villeri kabul edicidir; ve bu vehim tahvillerin mayasıdır.

Çünkü lafız ve ibare ile hakikate dair söylenmiş olan sözler, dış ve iç duyularının etkisi altında bulunan kimselerin te'villerini kabul eder. Ve bu vehmedilen te'viller de tahvillerin ve temsillerin aslı ve mayasıdır. Örneğin, zahir uleması Hakk'ın eşyada "zâtî kuşatmasını" kabul edemeyip, "ilmî kuşatması vardır" derler. Çünkü eğer zâtî kuşatmaya kail olsalar, eşyada kötü ve iyi şeyler bulunduğundan, "Hakk'ın kötü eşyada da zâtî yayılması gerekir; bu ise çirkin bir durumdur" derler. Bu sebeple, إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطٌ (Fussilet 41/54) yani, “Yüce Allah her şeyi kaplamıştır." ayet-i kerimesini, “bi-ilmihî" ["ilmi ile"] ile te'vil edip, والله بكل شيء محيط بعلمه yani, "Yüce Allah her şeyi ilmi ile kuşatmıştır" derler. Ve onların bu te'villeri kendi vehimleri olup, birtakım tahayyüllerin aslı ve mayası olur. Ve te'viller ve tahayyüller hakiki marifetler yolunu bağlar. Ve onların bu te'villeri dış duyularının hükmü altında zayıf düşmelerinden ileri gelir. Çünkü varlığın hakikati eşyanın kayyımıdır. Ve iyi ve kötü ancak izafî varlıkların itibarlarındandır. Hakikatte iyilik ve kötülük yoktur.

Zîrâ lafız ve ibâre ile hakîkata dâir söylenmiş olan sözler, havâss-i zâhir ve bâtınelerinin te'sîri altında bulunan kimselerin te'villerini kabûl eder. Ve bu tevehhüm olunan te'vîller dahi tahvillerin ve temsillerin aslı ve mayasıdır. Meselâ ulemâ-i zâhire Hakk'ın eşyâda "ihâta-i zâtiyye”sini kabul edemeyip, "ihâta-i ilmiyyesi vardır" derler. Zîrâ eğer ihâta-i zâtiyyeye kāil olsalar, eşyâda habîs ve tayyib şeyler bulunduğundan, "Hakk'ın habîs eşyâda da sereyân-ı zâtiyyesi lâzım gelir; bu ise şenâattir" derler. Bu sebeble, إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطٌ (Fussilet 41/54) ya'ni, “Allâh Teâlâ her şeyi kaplamıştır." âyet-i kerîmesini, “bi-ilmihî" ["ilmi ile"] ile te'vil edip, والله بكل شيء محيط بعلمه ya'ni, "Allâh Teâlâ her şeyi ilmi ile ihâta etmiştir" derler. Ve onların bu te'vîlleri kendi tevehhümleri olup, birtakım tahyîllerin aslı ve mayası olur. Ve te'vîlât ve tahyîlât maârif-i hakîkiyye yolunu bağlar. Ve onların bu te'vîlâtı havâss-ı zâhirelerinin hükmü altında zebûn olduklarından ileri gelir. Zîrâ hakîkat-ı vücûd eşyânın kayyûmudur. Ve iyi ve kötü ancak vücûdât-ı izâfiyyenin i'tibârâtındandır. Hakîkatta tıyb ve hubs yoktur.

3237. O hakîkat ki iyândan ola, araya hiçbir te'vîl sığmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3237. O hakikat ki apaçık ortada ola, araya hiçbir yorum sığmaz.

O hakikat ki, keşif ve müşâhede (gözlem) yoluyla meydana gelir, araya bu gibi vehimler, yorumlar ve hayaller sığmaz. Yani, Hakk Yolcusu'nun varlığı eşyadan bir şeydir. Hakk Yolcusu, Hakk'ın zâtî yayılışını (varlığının her şeye nüfuz etmesini) keşif yoluyla kendi varlığında gözlemlediği zaman, artık onun nazarında âlimlerin yorumladığı Kur'an'ın müteşâbih (anlamı kapalı) ayetlerinin yorumuna yer kalmaz. Çünkü onun ilmi zevkî (yaşanarak elde edilen) olur ve duyuların verdiği bilgiler ortadan kalkar.

O hakikat ki, keşif ve müşâhede sûretiyle vâki' ola, araya bu gibi tevehhümât ve te'vîlât ve tahayyülât sığmaz. Ya'ni, sâlikin vücûdu eşyâdan bir şeydir. Vaktāki sâlik Hakk'ın sereyân-ı zâtîsini keşfen kendi vücûdunda müşâhede eder, artık onun nazarında ulemânın te'víl ettikleri müteşâbihât-ı Kur'âniyyenin te'vîline mahal kalmaz. Zîrâ onun ilmi zevkî olur ve havâssinin verdiği ilimler bertaraf olur.

3238. Vaktaki her his senin hissinin bendesi oldu, muhakkak feleklere senden firâk olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3238. Ne zaman ki her his senin hissinin kölesi oldu, kesinlikle feleklere senden ayrılık olmaz.

"Büd" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada ayrılık ve uzaklaşma anlamındadır. "Ne zaman ki senin hissin varlığın hakikatinde yok oldu ve battı, artık izafî varlıklar âlemindeki hislerin hepsi senin hissinin kölesi ve tâbiî oldu. Çünkü bu mertebede vahdet-i vücûd (varlık birliği) sırrı ortaya çıktı ve senin kabuk mesabesindeki benliğin kalmadı ve senden ortaya çıkan iç mesabesindeki anlam Hak oldu. Bu sebeple, dış duyulara göre senin varlığından ayrı görünen feleklerin senden ayrılığı olmaz; senin varlığınla onların varlığı arasında birlik meydana gelir."

"Büd" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada firâk ve ayrılık ma'nâsınadır. "Vaktāki senin hissin hakikat-ı vücûdda fânî ve müstağrak oldu, artık vücûdât-ı izâfiyye âlemindeki hislerin hepsi senin hissinin bendesi ve tâbi'i oldu. Zîrâ bu mertebede vahdet-i vücûd sırrı zâhir oldu ve senin kışr mesâbesindeki senliğin kalmadı ve senden zâhir olan iç mesâbesindeki ma'nâ Hak oldu. Binâenaleyh havâss-ı zâhireye nazaran senin vücudundan ayrı görünen feleklerin senden ayrılığı olmaz; senin vücûdunla onların vücûdu arasında vahdet hâsıl olur."

3239. Vaktaki kabuğun mülkiyyetinde bir da'vâ gitti, iç kimin olursa kabuk onundur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3239. Ne zaman ki kabuğun sahipliği konusunda bir dava açılsa, iç kimin olursa kabuk da onundur.

Bu izafî varlık kabuk gibidir; hakikî varlık ise iç gibidir. Kabuğun sahipliği hakkında bir dava meydana gelse, iç kimin mülkü ise kabuğun da onun mülkü olduğuna hükmedilir. Mademki iç hakikî varlıktır ve o da Hakk'ındır, şu halde senin izafî varlığının senin mülkün olduğunu iddia ettiğin zaman, içe göre bu izafî varlığın sahipliği de Hakk'ın olduğuna hükmedilir.

Bu vücûd-ı izafi kabuk; ve vücûd-ı hakîkî iç mesâbesindedir. Kabuğun mülkiyyeti hakkında bir da'vâ vâki' olsa, iç kimin mülkü ise kabuğun dahi onun mülkü olduğuna hükmolunur. Mâdemki iç vücûd-ı hakîkîdir ve o da Hakk'ındır, şu halde senin vücûd-ı izâfînin senin mülkün olduğunu iddia ettiğin vakit, içe nazaran bu vücûd-ı izâfînin mülkiyyeti dahi Hakk'ın olduğuna hükmolunur.

3240. Saman çuvalında tenâzü' vâki' olduğu vakit, onun dânesi kimindir, ona nazar et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3240. Saman çuvalında çekişme meydana geldiği zaman, onun tanesi kimindir, ona bak!

Örneğin saman dolu olan çuvalın mülkiyetinde iki kişi, "Senindir, benimdir!" diye çekişseler; bakılır, onun tanesinin ve buğdayının mülkiyeti kimin ise samanın da ona ait olduğuna hükmedilir.

Meselâ saman dolu olan çuvalın mülkiyyetinde iki kimse, "Senindir, benimdir!" diye nizâ' etseler; nazar olunur, onun dânesinin ve buğdayının mülkiyyeti kimin ise samanın dahi ona âidiyyetine hükmolunur.

3241. İmdi, felek kabuktur ve rûhun nûru içtir. Bu zahirdir, o hafî. Bundan kayma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3241. Şimdi, felek kabuktur ve ruhun nuru içtir. Bu görünen, o gizli. Bundan sapma!

Feleğin bu yoğun şekli, Zâhir isminin tecellî yeri olup, kabuk yerindedir. Ruhun nuru ise Bâtın isminin tecellî yeri olup, iç yerindedir. Buna göre, bu feleğin şekli beş dış duyuya açıktır ve o ruhun nuru bu duyulara gizlidir, idrakini bundan kaydırma!

Feleğin bu sûret-i kesîfesi ism-i Zâhir'in mazharı olup, kabuk mezâbesindedir. Ruhun nûru ism-i Bâtın'ın mazharı olup, iç mesâbesindedir. Binâenaleyh bu feleğin sûreti havâss-i hamse-i zâhireye âşikârdır ve o rûhun nûru bu havâssa gizlidir, idrâkini bundan kaydırma!

3242. Cisim zahir, rûh mahfî gelmiştir, cisim yen gibi, cân el gibidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3242. Cisim görünür, ruh gizli gelmiştir; cisim kılıf gibi, can el gibidir!

3243. Akıl dahi ruhtan daha mahfî olur. His rûh tarafına daha çabuk yol götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3243. Akıl dahi ruhtan daha gizli olur. His, ruh tarafına daha çabuk yol götürür.

Örneğin, hayvan bedeni hareket edince, his onun ruhu olduğunu idrak eder. Fakat aklı var mıdır yok mudur, bunu o hareketten idrak edemez. Çünkü akıl ruhtan daha gizli bir mertebededir. Nitekim buyururlar.

Meselâ cism-i hayvânî hareket edince, his onun rûhu olduğunu idrâk eder. Fakat aklı var mıdır yok mudur, bunu o hareketten idrâk edemez. Zîrâ akıl rûhtan daha mahfî bir mertebededir. Nitekim buyururlar.

3244. Bir hareket görürsen, bilirsin ki diridir; bunu bilmezsin ki, akıldan dolu mudur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3244. Bir hareket görürsen, bilirsin ki diridir; bunu bilmezsin ki, akıldan dolu mudur?

3245. Tâ ki mevzûn hareketler zahir olur, bakır hareketi ilim ile altın yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3245. Ta ki ölçülü hareketler ortaya çıksın, bakır hareketini ilim ile altın yapsın.

O cismin hareketinin ölçülü ve düzen dâhilinde çeşitli hâllerde olduğunu görürsen, onun bakır gibi kıymetsiz olan hareketini, o akıl ilim ile altın değerinde kıymetli ve düzenli yapar. Çünkü her hareket zâtî aklın eseri değildir. Nasıl ki makinelerin hareketi kendi akıllarıyla değildir. Bu sebeple o hareketler makinelere göre bakır gibi kıymetsizdir. Fakat insanın akıl dâhilindeki hareketleri anlamlı ve kıymetlidir ki, onun aklı ve ilmi ile olan hareketleri, bu makinelerin düzenli hareketlerini meydana getirmiştir.

O cismin hareketi evzâ'-ı muhtelife-i mevzûnede ve nizâm dâiresinde olduğunu görürsen, onun bakır gibi kıymetsiz olan hareketini, o akıl ilim ile altın mesâbesinde kıymetli ve muntazam yapar. Zîrâ her hareket akl-ı zâtî eseri değildir. Nitekim makinelerin hareketi kendilerinin aklıyla değildir. Bi-nâenaleyh o hareketler makinelere nisbetle bakır gibi kıymetsizdir. Fakat insanın akıl dâiresindeki harekâtı ma'nâlı ve kıymetlidir ki, onun aklı ve il-mi ile olan hareketleri, bu makinelerin harekât-ı muntazamalarını vücûda getirmiştir.

3246. Elin ef'âli münâsib gelmekten dolayı, sana muhakkak anlayış gelir ki, akıl vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3246. Elin fiilleri uygun gelmesinden dolayı, sana muhakkak anlayış gelir ki, akıl vardır.

O canlı olan kişinin elinden çıkan fiillerin görünen âlemin işlerine uygun gelmesi sebebiyle, sende o canlı olan kişide akıl bulunduğuna dair bir anlayış oluşur.

O zî-rûh olan kimsenin elinden sâdır olan ef'âlin âlem-i zâhirin işlerine münâsib gelmesi sebebiyle, sende o zî-rûh olan kimsede akıl bulunduğuna bir anlayış gelir.

3247. Vahyin rûhu akıldan daha gizli olur. Zîrâ ki o gaybdır, o baştandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3247. Vahyin ruhu akıldan daha gizli olur. Çünkü o gaybdır, o baştandır.

"Vahyin ruhu"ndan maksat, eşyanın hakikatleri olan sabit hakikatler, değişmez ezelî özlerdir. Çünkü hakiki varlığın tenezzülleri (aşağı inişleri) mertebeler üzerinedir. Yüce Allah, ilahi ilminin suretleri olan bu sabit hakikatler ile zâtını örtmüş ve kendi zâtını kendi zâtı ile müşahede buyurmuştur. Ondan sonra gayriyet (başkalık) elbisesiyle ruhlar mertebesine tenezzül edip, bu ruhlarda ne melek ne de beşer muttali olamayacak (haberdar olamayacak) şekilde örtünmüştür. Ve ondan sonra da oluş ve bozuluş âlemi perdeleri arkasında, yabancılardan hiçbir kimsenin vakıf olamayacağı (bilemeyeceği) bir şekilde gizlenmiştir. Bunların hepsi, `وَادْخُلِي جَنَّتِي` (Fecr, 89/30) yani, “Benim cennetime gir!” ayet-i kerimesinden anlaşılan manaya göre Cenab-ı İzzet'in kendi zâtına izafe buyurduğu cennetlerdir. Ve cennet, setr (örtmek) manasına gelen “cenn” lafzından türemiş olup, bu kelimenin “masdar-ı binâ-i merre”sidir (bir kereye mahsus oluş bildiren mastarıdır). Böyle olunca, Hak zâtı sabit hakikatlerden; ve sabit hakikatler ruhlardan; ve ruhlar cisimlerden gizlenmiş olur. O sabit hakikatlere vahyin ruhu denilmesi bundan dolayıdır ki; her bir mazhara (tecelli yerine) meydana gelen Hak tecellileri kendi tekil sabit hakikatinden meydana gelir. Bu tecelliler ilahi ilme dayandığından, vahiydir. Bu itibarla, vahiy manası umumidir. Peygamberlere meydana gelen vahyin delili `فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى` ve `وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى` (Necm, 53/3-4) ve `فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى` (Necm, 53/10) ve benzeri Kur'an ayetleridir. Ve eşkıyaya (kötülere) olan vahyin delili, `وَإِنَّ الشَّيَاطِينَ لَيُوحُونَ إِلَى أَوْلِيَائِهِمْ` (En'âm, 6/121) yani, "Muhakkak şeytanlar kendi dostlarına vahyederler."; ve hayvanlara olan vahyin delili `وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ` (Nahl 16/68) yani, "Rabbin bal arısına vahyetti." ayet-i kerimeleridir. Ve sabit hakikatler arasında, isimlerin üstünlüğü sebebiyle üstünlük ve farklılık olduğundan, vahiyler arasında da fark vardır. Bu şerefli beyitte beyan buyurulan "vahyin ruhu", peygamberlere (a.s.) kendi hakikatlerinden meydana gelen vahiydir. Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra, şerefli beytin özet manası şöyle olur: "Ruh cisimden gizli; ve akıl ruhtan gizli ve "vahyin ruhu" olan peygamberlerin sabit hakikatleri de akıldan gizlidir. Çünkü vahyin ruhları olan sabit hakikatler gaybın anahtarlarıdır. Ve bu gaybın anahtarları da ilahi ilmin suretleri olup, hakikatlerin hakikati olan İlahi Zât tarafından gelir ki, akıldan daha gizli olduğu için onu akıl idrak edemez.

“Vahyin rûhu”ndan murâd, hakâyık-ı eşyâ olan a'yân-ı sâbitedir. Zîrâ vü-cûd-ı hakîkînin tenezzülâtı merâtib üzerinedir. Hak Teâlâ ilm-i ilâhîsinin sûret-leri olan bu a'yân-ı sâbite ile zâtını örtmüş ve kendi zâtını kendi zâtı ile bu-şâhede buyurmuştur. Ondan sonra gayriyyet li-bâsıyla mertebe-i ervâha tenezzül edip, bu ervahta ne melek ve ne de beşer muttali' olmayacak sûrette örtünmüştür. Ve ondan sonra da âlem-i mükevve-nât perdeleri arkasında, ağyardan hiçbir kimsenin vâkıf olamayacağı vecih ile istîtâr etmiştir. Bunların hepsi, `وَادْخُلِي جَنَّتِي` (Fecr, 89/30) ya'ni, “Benim cenne-time gir!” âyet-i kerîmesinden müstefâd olan ma'nâya göre Cenâb-ı izzetin kendi zâtına izâfe buyurduğu cennetlerdir. Ve cennet, setr ma'nâsına gelen “cenn” lafzından müştak olup, bu kelimenin “masdar-ı binâ-i merre”sidir. Böyle olunca, zât-ı Hak a'yân-ı sâbiteden; ve a'yân-ı sâbite ervâhtan; ve er-vah ecsâmdan haff olmuş olur. O a'yân-ı sâbiteye rûh-ı vahy buyurulması bundan dolayıdır ki; her bir mazhara vâkı' olan tecelliyât-ı Hak kendi ayn-ı sâ-bitesinden vâkı' olur. Bu tecelliyât ilm-i ilâhîye müstenid olduğundan, vahiy-dir. Bu i'tibâr ile, ma'nâ-yı vahiy umûmîdir. Enbiyâya vâkı' olan vahyin deli-li `فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى` ve `وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى` (Necm, 53/3-4) ve li (Necm, 53/10) ve emsali âyât-ı Kur'âniyyedir. Ve eşkıyâya olan vahyin delîli, وَإِنَّ الشَّيَاطِينَ لَيَوْحُونَ إِلَى أَوْلِيَائِهِمْ (En'âm, 6/121) ya'ni, "Muhakkak şeyâtîn kendi dostlarına vahyederler."; ve hayvânâta olan vahyin delili وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ (Nahl 16/68) ya'ni, "Rabbin bal arısına vahyetti." âyet-i kerîmeleridir. Ve a'yân-ı sâbite arasında, tefâzul-i esmâ hasebiyle tefâzul ve temâyüz olduğundan, vahiyler arasında da fark vardır. Bu beyt-i şerîfte beyân buyurulan "rûh-ı vahy", enbiya (aleyhimü's-selâm)a kendi hakikatlarından vâki' olan vahiydir. Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra, beyt-i şerîfin hülâsa-i ma'nâsı böyle olur "Rûh cisimden gizli; ve akıl rûhtan gizli ve "rûh-ı vahy" olan a'yân-ı sâbite-i enbiya dahi akıldan gizlidir. Zîrâ ervâh-ı vahy olan a'yân-ı sâbite mefâtihul-gaybdır. Ve bu mefâtihu'l-gayb dahi suver-i ilm-i ilâhî olup, hakikatü'l-hakāyık olan Zât-ı Ulûhiyyet cânibindendir ki, akıldan ahfâ olduğu için onu akıl idrâk edemez.

3248. Akl-ı Ahmed bir kimseden gizli olmadı; O'nun vahyinin ruhu her cânın müdreki olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3248. Ahmed'in aklı hiç kimseden gizli olmadı; O'nun vahyinin ruhu her canın idrak ettiği şey olmadı.

Son Peygamber Ahmed (a.s.) Efendimizin yüce aklı, bu görünen âlemde ona uygun olan ve karşı çıkan kimselerden gizli olmadı ve herkes onun aklının olgunluğunu doğruladı. Fakat onun vahyinin ruhu olan ilâhî ilim her can tarafından idrak edilemediğinden, birtakım kimseler kendi eksik akıllarıyla itirazlara ve eleştirilere kalkıştılar.

Hâtem-i Enbiyâ Ahmed (aleyhis-salâtü ve's-selâm) Efendimizin akl-ı âlîsi, bu âlem-i sûrette muvâfik ve muhâlif olan kimselerden gizli olmadı ve herkes onun aklının kemâlini tasdîk etti. Fakat onun vahyinin ruhu olan ilm-i ilâhî her cân tarafından idrâk olunamadığından, birtakım kimseler kendi akl-ı nâkıslarıyla i'tirâzâta ve tenkîdâta kıyâm ettiler.

3249. Vahye mensub olan ruhun dahi münasibleri vardır; akıl anlayamaz zîrâ o azîz geldi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3249. Vahye ait olan ruhun dahi uygunlukları vardır; akıl anlayamaz çünkü o yüce geldi!

Vahye ait olan ruh ki, ilahi ilimdir, bu suret âleminde o ilmin ilişkili olduğu uygun fiiller ve hükümler vardır. Akıl bu fiillerin ve hükümlerin sırrını anlayamaz, ters görür. Çünkü o ilahi ilmin mertebesi yüksektir ve yücedir.

Vahye mensûb olan rûh ki, ilm-i ilâhîdir, bu âlem-i sûrette o ilmin taalluk ettiği münasib ef'âl ve ahkâm vardır. Akıl bu ef'âl ve ahkâmın sırrını anlayamaz, ters görür. Zîrâ o ilm-i ilâhînin mertebesi yüksektir ve azîzdir.

3250. Gah delilik görür, gâh hayran olur. Zîrâ ki, nihayet o, o olmağa mevkūftur! [3261]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3250. Bazen delilik görür, bazen hayran olur. Çünkü nihayet o, o olmaya bağlıdır!

Akıl, o fiilleri ve hükümleri bazen delilik görür ve bazen de isabetli sonuçlarını görmekle hayrette kalır. Çünkü o, vahiy ruhuna vâkıf olma zevkine bağlıdır. O akıl, o vahiy ruhunda kaybolup fani oluncaya kadar duraklar ve hayrette kalır.

Akıl o ef'âl ve ahkâmı gâh delilik görür ve gâh netâyic-i musîbesini görmekle hayrette kalır. Zîrâ ki o rûh-ı vahye ıttıla' zevke mevküftur. O akıl, o rûh-ı vahyde müstağrak ve fânî oluncaya kadar tevakkuf eder ve hayrette kalır.

3251. Hızır'ın fiillerinin münasibi gibi ki, Mûsa'nın aklı onun görüşünde bulundu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3251. Hızır'ın fiillerinin uygunluğu gibi ki, Musa'nın aklı onun görüşünde bulundu.

Nitekim Hızır'ın, vahiy ruhuna ait olan fiillerinin uygun yönlerini idrak etme hususunda kemal sahibi olan Musa (a.s.)'ın aklı, o fiilleri gördüğü zaman bulundu.

Bilinmeli ki, Kehf Suresi'nde kıssası beyan buyurulduğu üzere, Musa (a.s.) ilahi emir ile Hızır'a kavuştu. Ve Hızır (a.s.) bir çocuğu öldürdü ve yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarı onardı ve bir gemiyi deldi. Musa (a.s.), şeriatın zahirine göre, günahı olmayan çocuğun öldürülmesine ve zahiri bir sebep olmaksızın geminin delinmesine itiraz etti; ve ihtiyaçları olduğu halde duvarın ücretsiz onarılmasını tenkit buyurdu. Ve Hızır (a.s.) onun her bir itirazına karşı أَلَمْ أَقُلْ لَكَ إِنَّكَ لن تستطيع معى صبراً (Kehf, 18/75) yani, "Ben sana demedim mi ki benimle beraber olmaya sabredemezsin?!" dedi. Ve مَا فَعَلْتَهُ عَنْ أَمْرِى (Kehf 18/82) yani, "Ben bunları kendi emrimden yapmadım!" diyerek, her bir fiilin sebebini ve sırrını ona izah etti ve ondan sonra da ayrıldı. Kıssanın ayrıntıları tefsir kitaplarında olduğu gibi, bu husustaki sırlar ve hakikatler dahi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Musevî'de Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretleri tarafından beyan buyurulmuştur. Ve Şeyh buyurur ki: "Hz. Musa ile Hz. Hızır'ın ilimdeki kemallerine ve ilahi edebi hakkıyla yerine getirmelerine bak. İlimdeki kemalleri, birbirlerinin zevkî ilmine müdahale etmemeleri ve ilahi edebi hakkıyla yerine getirmeleri dahi, varlık mertebelerinin hükümlerine riayet etmeleridir. Ve Hz. Musa'ya itiraf eylediği hakikat hususunda insafına nazar et ki أنا على علم علمنيه الله لا تعلمه أنت وأنت على علم علمكه الله لا أعلم أنا yani, "Yüce Allah bana senin bilmediğin bir ilmi öğretti ve sana da benim bilmediğim bir ilmi öğretti" dedi."

Nitekim Hızır'ın, rûh-ı vahye mensûb olan fiillerinin vech-i münasiblerini idrâk hususunda kemâl sahibi olan Mûsâ (a.s.)ın aklı, o efâli gördüğü vakit bulundu.

Ma'lûmdur ki, sûre-i Kehf'te kıssası beyân buyurulduğu üzere, Mûsâ (a.s.) emr-i ilâhî ile Hızır'a mülâkî oldu. Ve Hızır (a.s.) bir çocuğu öldürdü ve mâil-i inhidam olan bir duvarı ıslâh etti ve bir gemiyi deldi. Mûsâ (a.s.), zâhir-i şerîata nazaran, bir günâhı olmayan çocuğun öldürülmesine ve bilâ-sebeb-i zâhirî geminin delinmesine i'tirâz etti; ve ihtiyaçları olduğu halde duvarın bilâ-ücret ıslahını tenkîd buyurdu. Ve Hızır (a.s.) onun her bir i'tirâzına karşı أَلَمْ أَقُلْ لَكَ إِنَّكَ لن تستطيع معى صبراً (Kehf, 18/75) ya'ni, "Ben sana demedim mi ki benim ile beraber olmağa sabredemezsin?!" dedi Ve مَا فَعَلْتَهُ عَنْ أَمْرِى (Kehf 18/82) ya'ni, "Ben bunları kendi emrimden yapmadım!" diyerek, her bir fiilin sebebini ve sırrını ona îzâh etti ve ondan sonra da ayrıldı. Kıssanın tafsîlâtı tefsîr kitaplarında olduğu gibi, bu husûstaki esrar ve hakāyık dahi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Musevî'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretleri tarafından beyân buyurulmuştur. Ve cenâb-ı Şeyh buyurur ki: "Hz. Mûsâ ile cenâb-ı Hızır'ın ilimdeki kemâllerine ve edeb-i ilâhîyi hakkıyla îfâ etmelerine bak. İlimdeki kemâlleri, yekdiğerinin ilm-i zevkîsine müdâhele etmemeleri ve edeb-i ilâhîyi hakkıyla îfâ etmeleri dahi, merâtib-i vücûdun ahkâmına riâyet etmeleridir. Ve Hz. Mûsâ'ya i'tirâf eylediği hakikat hususunda insâfına nazar et ki أنا على علم علمنيه الله لا تعلمه أنت وأنت على علم علمكه الله لا أعلم أنا ya'ni, "Allah Teâlâ bana senin bilmediğin bir ilmi ta'lîm etti ve sana da benim bilmediğim bir ilmi ta'lîm etti" dedi."

3252. Onun efâli münasebetsiz göründü. Çünkü Mûsa'nın indinde onun hali olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3252. Onun fiilleri uygunsuz göründü. Çünkü Musa'nın yanında onun hâli olmadı.

3253. Mâdemki Mûsa'nın aklı gaybda bend ola, ey azîz muhakkak bir sıçanın aklı kimdir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3253. Mademki Musa'nın aklı gaybda bağlı kalır, ey aziz, bir sıçanın aklı kimdir?

Ulü'l-azm (azim sahibi) bir peygamber olan Musa (a.s.)'ın aklının gaybda bağlanmasının hikmeti şudur ki; peygamberler (aleyhimü's-selâm) davet anında sırr-ı kaderden (kader sırrı) perdelidirler ve sabit hakikatler âlemi onlardan örtülmüştür. Çünkü bu âlem kendilerine açığa çıksa, davette kendilerine bir gevşeklik meydana gelir. Zira olan olmuş ve biten bitmiştir. Hâlbuki ilahi katında kesin delil sabit olması için bu fiiller âleminde peygamberlerin daveti gereklidir. Bu sebeple nübüvvet (peygamberlik) halka ve velâyet (evliyalık) Hakk'a ait olduğu için, Hz. Hızır'ın zevkinde velâyet ilmi; ve Hz. Musa'nın zevkinde de nübüvvet ilmi üstün idi. Şimdi, Hz. Musa gibi şanlı bir peygamberin aklı, gaybda, yani kader sırrına ait olan ilimde bağlı kalırsa, artık bir sıçan seviyesinde olan cismanîlerin (bedensel varlıkların) aklını tasavvur et!

Ulü'l-azm bir peygamber olan Mûsâ (a.s.)ın aklının gaybda bağlanmasının hikmeti budur ki; enbiyâ (aleyhimü's-selâm) hîn-i da'vette "sırr-ı kader- den mahcûblardır ve a'yân-ı sâbite âlemi onlardan örtülmüştür. Zîrâ bu âlem kendilerine mekşûf olsa, da'vette kendilerine fütûr vâki' olur. Çünkü olan olmuş ve biten bitmiştir. Halbuki ind-i ilâhîde hüccet-i bâliğa sâbit olmak için bu âlem-i efâlde da'vet-i enbiyâ lâzımdır. Binâenaleyh nübüvvet halka ve velâyet Hakk'a taalluk ettiği için, Hz. Hızır'ın zevkinde ilm-i velâyet; ve Hz. Mûsâ'nın zevkinde de ilm-i nübüvvet gâlib idi. İmdi, Hz. Mûsâ gibi bir nebiyy-i zîşânın aklı, gaybde, ya'ni sırr-ı kadere taalluk eden ilimde bağlanıp kalırsa, artık bir sıçan mesâbesinde olan cismânîlerin aklını tasavvur et!

3254. İlm-i taklîdî satmak içindir; bir müşteri bulduğu vakit hoş sattı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3254. Taklit yoluyla edinilen bilgi satmak içindir; bir müşteri bulduğu zaman güzelce sattı.

Maddî varlıkların kalpleri nefsanî sıfatlar ve bedensel hükümler perdeleriyle kapanmış olduğundan, onlara kendi hakikatlerine ait olan zevkî bilgiler (doğrudan tecrübe ile elde edilen bilgiler) meçhul kalmıştır. Bu sebeple onların bilgileri "zevkî bilgi" değil, "taklit yoluyla edinilen bilgi"dir. Ve onlar bu taklit yoluyla edinilen bilgiyi bostan dellalları (sebze satıcıları) gibi satmak için öğrenirler ve onları dinleyecek bir müşteri buldukları zaman, süslü sözlerle ve hoş bir şekilde o müşteriye satarlar.

Cismânîlerin kalbleri sıfât-ı nefsâniyye ve ahkâm-ı cismâniyye perdeleriyle kapanmış olduğundan, onlara kendi hakikatlarına aid olan ulûm-i zevkiyye meçhûl kalmıştır. Binâenaleyh onların ilimleri "ilm-i zevkî" değil, "ilm-i taklîdî'dir. Ve onlar bu ilm-i taklîdîyi bostan dellâlları gibi satmak için tahsil ederler ve onları dinleyecek bir müşteri buldukları vakit, süslü elfâz ile latîf sûrette o müşteriye satarlar.

3255. İlm-i tahkîkînin müşterisi Hak'tır; onun pazarı daimâ revnaklıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3255. Tahkikî ilmin müşterisi Hakk'tır; onun pazarı daima canlıdır.

Tahkikî ve zevkî ilmin müşterisi Hakk'tır. Onun alım ve satım pazarı olan kalp, daima Hakk'ın nuruyla canlı ve parlaktır. Çünkü onu satanlar, Hakk'ın rızası için halka bu kalp pazarında satarlar; ve alanlar da Hakk aşkıyla yine kalp pazarında alırlar. Bu alım ve satımda nefsin dahli yoktur.

İlm-i tahkîkî ve zevkînin müşterisi Hak'tır. Onun alım ve satım pazarı olan kalb dâimâ nûr-i Hak'la revnaklı ve parlaktır. Çünkü onu satanlar, rızâ-yı Hak için halka bu kalb pazarında satarlar; ve alanlar da aşk-ı Hak ile yine kalb pazarında alırlar. Bu alım ve satımda nefsin dahli yokur.

3256. Dudağı kapanmış iken alış veriş içindedir. Müşteri hadsizdir, zîra Allah iştirâ etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3256. Dudağı kapanmış iken alışveriş içindedir. Müşteri sınırsızdır, çünkü Allah satın aldı.

Dudakları kapalı olup, görünürde söz söylemediği hâlde, kalp pazarında alışveriş içindedirler. Onun müşterisine son yoktur. Çünkü o, zevkî ilme müşteri olanların müşterisi Yüce Allah'tır. Nitekim ayet-i kerimede, إِنَّ الله اشترى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أنفسهم وأموالهم بأن لهم الجنة (Tevbe, 9/111) yani, “Yüce Allah müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın aldı” buyurulur. Çünkü zevkî ilim, hakiki tevhid (Allah'ın birliğini idrak etme) sonucunu doğurur. Ve hakiki tevhid de Hakk'ta istiğrakı (tamamen Hakk'a dalmayı) gerektirir. Ve Hakk'ta istiğrak da, ilahi emre tam uymayı ve ilahi yasaktan tamamen kaçınmayı gerektirir.

Dudakları kapalı olup, zâhir söz söylemediği halde kalb pazarında alışveriş içindedirler. Onun müşterisine nihâyet yoktur. Zîrâ o ilm-i zevkîye müşteri olanların müşterisi Allâh Teâlâ hazretleridir. Nitekim âyet-i kerimede, إِنَّ الله اشترى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أنفسهم وأموالهم بأن لهم الجنة (Tevbe, 9/111) ya'ni, “Allâh Teâlâ mü'minlerden nefislerini ve mallarını cennet mukābilinde iştirâ eyledi" buyurulur. Zîrâ ilm-i zevkî tevhîd-i hakîkîyi intâc eder. Ve tevhîd-i ha- kîkî dahi Hak'ta istiğrâkı îcâb eder. Ve Hak'ta istiğrak dahi, emr-i ilâhîye ittibâ'-ı kâmili ve nehy-i ilâhîden tamâmen içtinâbı iktizâ eder.

3257. Ademin dersine melek müşteridir, onun dersinin mahremi şeytan ve perî değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3257. Âdem'in dersine melek ortaktır, onun dersinin sırdaşı şeytan ve peri değildir.

"Âdem"den kastedilen, mutlak Âdem (a.s.) değildir. Her "insân-ı kâmil" bir âdemdir. Nasıl ki Hz. Pîr bir beytinde همچو آدم هر ولی نور خداست yani, "Her velî Âdem gibi Allah'ın nurudur." buyururlar. Ve "melek"ten kastedilen de ruhlardır. Ve "şeytan ve peri"den kastedilen, nefsanî ve hilekâr olan cismanî kimselerdir. Yani, insân-ı kâmilin hakikatler ve ilahî bilgilerdeki dersine melek cinsinden olan ruhlar ortaktır; şeytan ve peri meşrebinde olan cismanî ve nefsanî kimseler değildir. Çünkü onlar bu bilgilerin ehli değildirler. Nasıl ki şanlı Peygamber Efendimiz buyururlar: طلب العلم فريضة على كل مسلم ومسلمة و واضع العلم عند غير أهله كمقلد الخنازير الذهب و اللؤلؤ و الجواهر Yani, "İlim talep etmek her Müslüman erkek ve kadına farzdır. Ve ilmi ehli olmayana veren, domuzlara altın, inci ve mücevher takan gibidir." Ve yine buyururlar: لا تضع الدر في أفواه الكلاب Yani, "İnciyi köpeklerin ağzına koymayın!" Ve yine buyururlar: لا تعلقوا الجواهر في أعناق الخنازير فإن الحكمة خير من الجواهر و من كرهها شر من الخنازير Yani, "Domuzların boyunlarına mücevher takmayın. Çünkü hikmet mücevherlerden daha hayırlıdır. Ve o hikmetten hoşlanmayan kimse domuzlardan daha şerlidir!"

"Adem"den murâd, mutlak Adem (a.s.) değildir. Her “insân-ı kâmil" bir âdemdir. Nitekim Hz. Pîr bir beyitlerinde همچو آدم هر ولی نور خداست ya'ni, "Her velî Adem gibi nûr-i Hûda'dır." buyururlar. Ve "melek"ten murâd dahi ervahtır. Ve "şeytan ve perî"den murâd, nefsânî ve mekkâr olan cismânî kimselerdir. Ya'ni, insân-ı kâmilin hakāyık ve maârif-i ilâhiyyedeki dersine melek cinsinden olan ervâh müşteridir; şeytan ve perî meşrebinde olan cismânî ve nefsânî kimseler değildir. Zîrâ onlar bu maârifin ehli değildirler. Nitekim Resûl-i zîşan Efendimiz buyururlar طلب العلم فريضة على كل مسلم ومسلمة و واضع العلم عند غير أهله كمقلد الخنازير الذهب و اللؤلؤ و الجواهر Ya'ni, "İlim taleb etmek her bir müslim erkek ve kadına farzdır. Ve ilmi ehlinin gayrine vaz' eden, domuzlara altın ve inci ve cevâhir takan gibidir." Ve yine buyururlar: لا تضع الدر في أفواه الكلاب Ya'ni, "Köpeklerin ağzına inci koymayın!" Ve yine buyururlar: لا تعلقوا الجواهر في أعناق الخنازير فإن الحكمة خير من الجواهر و من كرهها شر من الخنازير Ya'ni, “Domuzların boyunlarına cevâhir takmayın. Zîrâ hikmet cevâhirden hayırlıdır. Ve o hikmetten ikrâh eden kimse domuzlardan şerlidir!"

3258. Ey âdem, "Enbi'hüm bi-esmaihim" dersini söyle; esrar-ı Hakk'ı mû-be-mû şerh ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3258. Ey Âdem, "Onlara isimlerini bildir" dersini söyle; Hakk'ın sırlarını inceden inceye açıkla!

Ey insân-ı kâmil, "Ey Âdem, onlara kendi isimlerini haber ver!" (Bakara, 2/33) emrine uyarak, Hakk'ı arayan canlara mazhar oldukları isimlerden haber ver ve ilâhî sırları inceden inceye açıkla! Cenâb-ı Pîr'in bu hitabı, kendi nefislerine uyguladıkları bir durumdur.

Ey insan-ı kamil يَا آدَمُ أَنْبِئْهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ (Bakara, 2/33) ya'ni, “Yâ Adem, onlara kendi isimlerini haber ver!" emrine imtisâlen, tâlib-i Hak olan canlara mazhar oldukları isimlerden haber ver ve esrâr-ı ilâhiyyeyi inceden inceye şerh et! Cenâb-ı Pîr'in bu hitâbı, nefs-i nefislerine icrâ buyurdukları mahsûstür.

3259. Öyle kimse ki, kısa görücü olur, televvüne gark ve temkînsiz olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3259. Öyle kimse ki, kısa görüşlü olur, televvüne (hâlden hâle girmeye) boğulur ve temkinsiz (istikrarsız) olur!

O kimse ki, topraktan yaratılmış olan beynin idraki ile elde ettiği taklitçi ilim dairesinde kısa görüşlü olur, televvüne boğulur ve renkten renge girer; bazen iman ve bazen şüphe içinde kalır ve ilminde ve inancında asla istikrar olmaz!

O kimse ki, topraktan mahlûk olan dimâğın idrâki ile tahsil ettiği ilm-i taklîdî dâiresinde kısa görücü olur, televvüne gark olur ve renkten renge girer; gâh îmân ve gâh şübhe içinde kalır ve ilminde ve i'tikādında aslâ temkîn olmaz!

3260. Sıçan dedim; zîrâ ki onun yeri topraktadır. Sıçana maaş yeri toprak olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3260. Sıçan dedim; çünkü onun yeri topraktadır. Sıçana geçim yeri toprak olur!

Böyle kimselere "sıçan" dedim. Çünkü onun yeri bu topraktan olan beden içindedir ve topraktan olan, cismaniyet âlemidir. Onda ruhanî zevk yoktur. Ve sıçanın eşinip yaşadığı yer topraktır.

Böyle kimselere "sıçan" dedim. Zîrâ ki, onun yeri bu cism-i hâkî içindedir ve hâkî olan cismâniyyet âlemidir. Onda rûhâniyyet zevki yoktur. Ve sıçanın eşinip yaşadığı yer topraktır.

3261. Yollar bilir, fakat toprak altında. O her tarafta toprağı çak etmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3261. Yollar bilir, fakat toprak altında. O her tarafta toprağı çak etmiştir.

Bu sıçan tabiatında olan kimse, gerçekten birtakım yollar bilir. Fakat onun bildiği yollar bu cismaniyet dairesi içindedir, onun dışına çıkamaz. O her tarafta cismaniyet âlemini delik deşik etmiş ve doğal bilimleri inceden inceye araştırmıştır!

Bu sıçan meşrebinde olan kimse, vâkıâ birtakım yollar bilir. Fakat onun bildiği yollar bu cismâniyyet dairesi içindedir, onun hâricine çıkamaz. O her tarafta cismâniyyet âlemini delik deşik etmiş ve ulûm-ı tabîiyyeyi inceden inceye araştırmıştır!

3262. Sıçana mensub olan nefis ancak lokma rendeleyicidir. Sıçana hâcet kadar bir akıl verirler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3262. Sıçana ait olan nefis ancak lokma rendeleyicidir. Sıçana ihtiyacı kadar bir akıl verirler!

Sıçan tabiatında olan insan nefsi, ancak dünya hayatının devamına hizmet eden lokmayı didikleyicidir. Eğer ilim veya sanat öğrenmeye çalışırsa, bu, halk arasında kazanacağı şöhretten maddi faydalar sağlayarak rahat bir şekilde yaşamak içindir. Ve böyle bir kimseye Yüce Allah, ihtiyacı ve ulaşmak istediği amacı kadar bir akıl verir.

Sıçan meşrebinde olan nefs-i insânî, ancak hayât-ı dünyeviyyesinin bakāsına hâdim olan lokmayı didikleyicidir. Eğer ilim veyâ san'at tahsîline sa'y ederse, halk arasında kazanacağı şöhretten maddî istifadeler te'mîn ederek müreffehen yaşamak içindir. Ve böyle kimseye Hak Teâlâ hazretleri hâceti ve gāye-i emeli kadar bir akıl verir.

3263. Zîra ki Hudavend-i azîz, hâcetsiz hiçbir kimseye hiçbir şey bağışlamaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3263. Çünkü yüce Allah, ihtiyacı olmayana hiçbir şey bağışlamaz!

Çünkü mülkün sahibi olan Yüce Allah, muhtaç olmadığı halde hiçbir kimseye hiçbir şey ihsan etmez. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'te bu duruma bir örnek verip şöyle buyurur: "Eğer bir terziye dülgerin (marangozun) âleti verilmiş olsa, ona boşuna bir yük olur. Çünkü terzinin istediği ve ihtiyacı olan âlet o değildir."

Zîrâ ki sahib-i mülk olan Allâh Azîmüşşân hazretleri, muhtaç olmadığı halde hiçbir kimseye hiçbir şey ihsan etmez Cenâb-ı Pîr efendimiz Fíhi Mâ Fih'te bu hâle bir misâl getirip buyururlar ki: "Eğer bir terziye dülgerin âleti verilmiş olsa, ona beyhûde bir yük olur. Çünkü terzinin matlûbu ve ihtiyacı olan âlet değildir."

3264. Eğer âlemin zemîne hâceti olmasa idi Rabbü'l-Alemîn hiç yaratmaz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3264. Eğer âlemin zemine ihtiyacı olmasaydı, Âlemlerin Rabbi hiç yaratmazdı.

Eğer yeryüzünde ortaya çıkması takdir edilmiş olan yaratılmışların, o yer üzerinde yaşamak için ezelî yatkınlıkları Yaratıcılarına ihtiyaç arz etmemiş olsaydı, sonsuz şehadet âlemlerinin (görünen âlemlerin) Rabbi olan Yüce Yaratıcı, bu yeryüzünü yaratmazdı.

Eğer küre-i arzın üzerinde zuhûru mukadder olan mahlûkātın, o arz üzerinde yaşamak için isti'dâd-ı ezelíleri Hâlik'larına arz-ı ihtiyaç etmemiş olsa idi fezâda avâlim-i şehâdiyye-i bî-nihâyenin Rabb'i olan Hâlık Teâlâ hazret- leri bu küre-i arzı yaratmaz idi.

3265. Ve bu hareket edici zemîn dağa muhtaç olmasa idi heybetli olarak yaratmazdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3265. Ve bu hareket eden yeryüzü dağa muhtaç olmasaydı, onu heybetli olarak yaratmazdı.

Bu hareket eden yerkürenin yüzeyinde dağların varlığına ihtiyaç olmasaydı, Yüce Allah o heybetli dağları yaratmazdı.

Bilinmelidir ki; yeryüzündeki dağların görevleri, doğal coğrafyada keşfedilebildiği kadar gösterilmiştir. Kur'ân-ı Kerim'de وَالْجِبَالَ أَوْتَادًا (Nebe', 78/7); yani, "Dağları kazıklar olarak yapmadık mı?" buyurulur. Yeryüzünün hangi tür hareketlerinde, ne gibi bir gereklilik üzerine dağların yaratıldığı, zannederim ki bilim ehli tarafından tamamıyla keşfedilememiştir. Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) bu şerefli beyitte, yeryüzünün çeşitli hareketlerine işaret buyururlar. Şimdiye kadar yeryüzünün keşfedilen hareketleri dört çeşittir. 1. Yeryüzü cevherinin elastik titreşimleridir. 2. Kendi ekseni etrafında dönme hareketidir. 3. Yörüngesinde ve güneş etrafında dönme hareketidir. 4. Hamâilî hareketidir ki bu hareket neticesinde güneşin ışığı ve ısısı bazı yerlere eğik veya dik gelir. Ayrıntıları astronomi kitaplarındandır.

Bu hareket edici olan küre-i arzın sathında dağların vücûduna ihtiyaç ol- masa idi Hak Teâlâ hazretleri o heybetli dağları yaratmaz idi.

Ma'lumdur ki; sath-ı arzdaki dağların vezâifi coğrafya-yı tabîîde keşf olu- nabildiği kadar gösterilmiştir. Kur'ân-ı Kerim'de وَالْجِبَالَ أَوْتَادًا (Nebe', 78/7); ya'ni, "Dağları vetedler ve kazıklar olarak yapmadık mı?" buyurulur. Arzın ne nevî harekâtında ne gibi bir lüzûm üzerine dağların halk buyurulduğu, zannederim ki ehl-i fen tarafından tamâmiyle keşfolunamamıştır. Cenâb-ı Pîr bu beyt-i şerîfte, arzın harekât-ı muhtelifesine işaret buyururlar. Şimdiye ka- dar arzın keşfolunan harekâtı dört nevî'dir. 1. Cevher-i arzın ihtizâzât-ı elas- tikiyyesidir. 2. Kendi mihveri etrafında devren hareketidir. 3. Mahrekinde ve güneş etrafinda devren hareketidir. 4. Hamâilî hareketidir ki bu hareket netî- cesinde şemsin ziyâsı ve harâreti ba'zı mahallere mâilen veyâ amûden gelir. Tafsîlâtı ilm-i hey'et kitaplarındandır.

3266. Ve eğer eflâke hâcet olmasa idi, yedi feleği ademden yaratmaz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3266. Ve eğer göklere ihtiyaç olmasaydı, yedi feleği yokluktan yaratmazdı.

Ve eğer Hak'ın mutlak varlığında, gizli hazine olan Hak'ta sabit olan hakikatlarının aynî varlıktan ortaya çıkmaya ihtiyaçları olmasaydı, Yüce Allah yedi feleği ilmî varlıktan aynî varlığa çıkarır mıydı?

Bu şerefli beyitte, أَلَّذِى خَلَقَ سَبْعَ سَمَوَاتِ طِبَاقًا (Mülk, 67/3) yani, “O Yüce Allah ki yedi göğü tabaka tabaka yarattı" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bu yedi tabaka hakkında çeşitli görüşler belirtilmiştir. Bunlardan biri, eski Batlamyus inancıdır ki, gökler kubbe gibi birbirinin üstünde tabaka tabaka yaratılmıştır. Yeni astronomi bu fikri iptal etmiştir. Yeni astronomiye göre, Dünya'dan başka Güneş'in etrafında tabaka tabaka olan, kendi yörüngeleri etrafında dönen yedi önemli gezegen vardır. Bunlardan başka bir de Habib Efendi adında bir zatın belirttiği keşfî bir astronomi (hey'et-i keşfiyye) vardır ki, bu astronomi merhum Şevkî Paşa tarafından litografi usulüyle basılmıştır. Bu keşfî astronomiye göre, uzayda bizim âlemimizin tabi olduğu yedi Güneş'ten oluşan bir sistem vardır. Ve her Güneş'e, Cenûbî (Güney), Vasatî (Orta), Şimâlî (Kuzey), Garbî (Batı), Şarkî (Doğu) ve Arşî gibi isimler verilmiş; ve her birinin etrafında bizim Güneş'imizin etrafındaki gezegenler gibi birtakım gezegenler olduğu; ve her birinin düzenli bir şekilde uzayda birbirine ve tüm sistemin de Arşî Güneş'e yaklaşarak hareket ettikleri; ve hepsinin Arşî Güneş'e ulaşmasında, bu yedi kat göklerin kıyametinin kopmuş olacağı, diğer ayrıntılarıyla beraber belirtilmiş; ve Güneş'imizin Arşî Güneş'e doğru hareketine, وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا (Yâsîn, 36/38) "Ve Güneş kendi müstakarrına doğru cereyan eder" ayet-i kerimesi delil olarak gösterilmiştir. Dünya'nın üstünde "yedi yol" olduğu, Kur'an-ı Kerim'deki وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَائِقَ (Mü'minûn, 23/17) yani, "Biz sizin üstünüzde yedi yol yarattık" ayet-i kerimesiyle sabit ise de, bu yedi yolun zikrettiğimiz görüşlerden hangisine ait olduğunu Yüce Allah bilir.

Ve eğer kenz-i mahfi olan vücûd-ı mutlak-ı Hak'ta sâbit olan hakikatları- nın vücûd-ı aynîden zuhûra ihtiyaçları olmasa idi Hak Teâlâ yedi feleği vü- cûd-1 ilmîden vücûd-ı aynîye çıkarır mı idi?

Bu beyt-i şerifte, أَلَّذِى خَلَقَ سَبْعَ سَمَوَاتِ طِبَاقًا (Mülk, 67/3) ya'ni, “O Allah Te- âlâ ki yedi göğü tabaka tabaka yarattı" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu yedi tabaka hakkında muhtelif mütâlaalar beyân olunmuştur. Birisi eski Bat- lamyus i'tikādıdır ki, semâvât kubbe gibi birbirinin üstünde tabaka tabaka yaratılmıştır. Hey'et-i cedîde bu fikri iptal etmiştir. Hey'et-i cedîdeye göre, Arz'dan başka Güneş'in etrafinda tabaka tabaka olan kendi mahrekleri etrâ- fında dönen yedi mühim seyyâre vardır. Bunlardan başka bir de Habib Efen- di nâmında bir zâtın beyân ettiği hey'et-i keşfiyye vardır ki bu hey'et mer- hûm Şevkî Paşa tarafından litoğrafya usûlüyle tab' edilmiştir. Bu hey'et-i keşfiyyeye göre, fezâda bizim âlemimizin tâbi' olduğu yedi Güneş'ten mürek- keb bir manzûme vardır. Ve her Güneş'e, Cenûbî, Vasatî, Şimâlî, Garbî, Şarkî ve Arşî gibi isimler verilmiş; ve her birinin etrafında bizim Güneş'imizin etrâfındaki seyyârât gibi birtakım seyyârât olduğu; ve her birinin muntazaman fezâda yekdiğerine ve hey'et-i mecmuasının da Şems-i Arşî'ye takarruben hareket ettikleri; ve cümlesinin Şems-i Arşî'ye vusûlunda, bu yedi kat semâvâtın kıyâmeti kopmuş olacağı, tafsilât-ı sâiresiyle beraber beyân olunmuş; ve Güneş'imizin Şems-i Arşî'ye doğru hareketine, وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا (Yâsîn, 36/38) "Ve Güneş kendi müstakarrına doğru cereyan eder" âyet-i kerîmesi delîl olarak gösterilmiştir. Arz'ın fevkinde "yedi tarîk" olduğu, Kur'ân-ı Kerim'deki وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَائِقَ (Mü'minûn, 23/17) ya'ni, "Biz sizin fevkinizde yedi tarîk yarattık" âyet-i kerîmesiyle sâbit ise de, bu yedi tarîkin zikrettiğimiz mütâlaalardan hangisine râci' olduğunu Allâh Teâlâ bilir.

3267. Güneş ve Ay ve bu yıldızlar, hâcetin gayri ne vakit zahir olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3267. Güneş, Ay ve bu yıldızlar, ihtiyaç dışında ne zaman ortaya çıkardı?

Eğer ortaya çıkmalarına ihtiyaç olmasaydı, Güneş, Ay ve bu yıldızlar aynî (gerçek) ve izafî (bağıntılı) varlıkta ortaya çıkar mıydı?

Eğer zuhûrlarına hâcet olmasa idi Güneş ve Ay ve bu yıldızlar vücûd-ı aynîde ve izâfîde zâhir olurlar mı idi?

3268. İmdi, varlıkların kemendi hâcet olur; kişiye hâcet mikdârı âlet verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3268. Şimdi, varlıkların kemendi ihtiyaç olur; kişiye ihtiyaç miktarı kadar araç verir.

Yani, ilahi bağış ihtiyaç dairesinde iner. Bu sebeple bu aynî varlıkta görünen ve mevcut olan şeylerin kemendi ihtiyaçtır. Yüce Allah her kişiye ihtiyacı oranında zahirî ve batınî araçlar verir. Nasıl ki ayet-i kerimede, وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ (Hicr, 15/21) yani, “Bizim katımızda hazineleri olmayan hiçbir şey yoktur; ve biz o şeyi ancak bilinen bir miktar üzere indiririz” buyurulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'te şöyle buyururlar: "Bilinmeli ki, her bir kimse her nerede bulunursa bulunsun, kendi ihtiyacının yanındadır, hiç ondan ayrılmaz. Her bir hayvan kendi ihtiyacının yanında bulunur. Şöyle ki; ihtiyacı ona babasından ve anasından daha yakındır ve ona yapışıktır. Ve onun ihtiyacı bir yular gibi kendisini o tarafa bu tarafa çeken bir bağdır. Halbuki bir kimsenin kendisini bağlaması imkânsızdır. Şu halde zorunlu olarak, onu başka birisi bağlamış olur. Örneğin sıhhati isteyen bir kimse kendisini hasta etmemiş olur. Zira o kimsenin hem hastalığı ve hem de sıhhati istemesi imkânsızdır. Ve kendi ihtiyacının yanında bulunması, ihtiyacını gideren kimsenin yanında bulunmasını gerektirir. Ve mademki kendi yuları ile beraberdir, o halde bu yuları çeken kimse ile de beraber olur. Ancak onun nazarı kendi yularınadır. Onun için kadr ü izzeti olmaz. Eğer nazarı yuları çekene olsa idi, bu yulardan kurtulur idi. Ve onun yuları, bu yuları çeken bulunur idi. Ona yuları yularsız olarak, yuları çekene gitmediği ve yulara nazar ettiği için takmışlardır. Zorunlu olarak سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ (Kalem, 68/16) yani, “O bizim arkamızdan yularsız gelmediği cihetle, isteği olmaksızın onun burnuna halkayı takıp çekeriz” buyurulur.

Ya'ni, atâ-yı ilâhî ihtiyâç dâiresinde nâzil olur. Binâenaleyh bu vücûd-ı aynîde zâhir ve mevcûd olan şeylerin kemendi ihtiyaçtır. Hak Teâlâ her kişiye ihtiyacı nisbetinde zâhirî ve bâtınî âletler verir. Nitekim âyet-i kerîmede, وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ (Hicr, 15/21) ya'ni, “Bizim indimizde hazîneleri olmayan bir şey yoktur; ve biz o şeyi ancak mikdâr-ı ma'lûm üzere indiririz" buyurulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'te şöyle buyururlar: "Ma'lûm olsun ki, her bir kimse her nerede bulunursa bulunsun, kendi hâcetinin yanındadır, hiç ondan ayrılmaz. Her bir hayvan kendi hâcetinin yanında bulunur. Şöyle ki; hâceti ona babasından ve anasından daha yakındır ve ona mültasıktır. Ve onun hâceti bir yular gibi kendisini o tarafa bu tarafa çeken bir bağdır. Halbuki bir kimsenin kendisini bağlaması muhâldir. Şu halde bizzarûre, onu başka birisi bağlamış olur. Meselâ sıhhati isteyen bir kimse kendisini marîz etmemiş olur. Zîrâ o kimsenin hem marazı ve hem de sıhhati istemesi muhâldir. Ve kendi hâcetinin yanında bulunması, hâcetini kazâ eden kimsenin yanında bulunmasını îcâb eder. Ve mâdemki kendi yu- ları ile beraberdir, o halde bu yuları çeken kimse ile de beraber olur. Ancak onun nazarı kendi yularınadır. Onun için kadr ü izzeti olmaz. Eğer nazarı yuları çekene olsa idi, bu yulardan kurtulur idi. Ve onun yuları, bu yuları çeken bulunur idi. Ona yuları yularsız olarak, yuları çekene gitmediği ve yulara nazar ettiği için takmışlardır. Lâ-cerem سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ (Kalem, 68/16) ya'ni, “O bizim arkamızdan yularsız gelmediği cihetle, isteği olmaksızın onun burnuna halkayı takıp çekeriz” buyurulur.

3269. Binâenaleyh ey muhtaç, çabuk hâcetini ziyade et, tâ ki cûd deryası keremde kaynasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3269. Bu sebeple ey muhtaç, çabuk hâcetini çoğalt ki, cömertlik denizi keremde kaynasın!

Ey Hakk'ın görünen ve görünmeyen nimetlerine muhtaç olan Hakk Yolcusu, hemen ihtiyaçlarını çoğalt ki, Yüce Allah hazretlerinin kerem denizi de cömertliğini ve bağışını dalgalandırıp coşkuya getirsin! Nasıl ki Türkçede "Allah Teâlâ yağ mumu yakana yağ mumu ve bal mumu yakana da bal mumu verir" atasözü meşhurdur.

Ey Hakk'ın niam-ı zâhire ve bâtınesine muhtâc olan sâlik, hemen ihtiyaçlarını çoğalt ki, Hak Teâlâ hazretlerinin kerem deryâsı da cûd ve atâsını dalgalandırıp, cûş u hurûşa getirsin! Nitekim Türkçe'de "Allâh Teâlâ yağ mumu yakana yağ mumu ve bal mumu yakana da bal mumu verir" darb-ı meseli meşhûrdur.

3270. Yol üstünde bu dilenciler ve her mübtela, halka kendinin hâcetini gösterir. [3281]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3270. Yol üstünde bu dilenciler ve her müptela, halka kendinin ihtiyacını gösterir.

Nasıl ki bu dilenciler ve bu dilencilerden her bir uzuv noksanlığına müptela olanların yollar üstünde oturmaları, halka yardıma muhtaç olduklarını göstermek içindir.

Nitekim bu dilenciler ve bu dilencilerden her bir a'zâ noksanlığına mübtelâ olanların yollar üstünde oturmaları halka muâvenete muhtâç olduklarını göstermek içindir.

3271. Körlük ve çolaklık ve hastalık ve dert, bu hâcetten kişinin merhameti hareket etmek içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3271. Körlük ve çolaklık ve hastalık ve dert, bu ihtiyaçtan dolayı kişinin merhameti hareket etmek içindir.

O dilencilerde görülen körlük ve çolaklık ve hastalık ve dert, onların yardıma ihtiyaçlarını bildiren birer haldir. Onların bu hal ile bildirmeleri, gören adamların merhametlerini harekete geçirir.

O dilencilerde görülen körlük ve çolaklık ve hastalık ve dert, onların muâvenete ihtiyaçlarını i'lân eden birer haldir. Onların bu i'lân-ı hâlîleri gören adamların merhametlerini tahrik eder.

3272. Hiç der mi ki: "Ey adamlar, benim malım vardır ve anbarım vardır ve ni'metim vardır, bana ekmek verin!"?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3272. Hiç der mi ki: "Ey insanlar, benim malım vardır ve ambarım vardır ve nimetim vardır, bana ekmek verin!"?

3273. Hak kör sıçana göz koymamıştır. Zîrâ ki, gıda için ona göze hâcet yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3273. Hak, kör sıçana göz koymamıştır. Çünkü gıda için ona göze ihtiyaç yoktur.

3274. Gözsüz ve basarsız yaşayabiliyor. O yaş toprak içinde gözden fâriğdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3274. Gözsüz ve basiretsiz yaşayabiliyor. O yaş, toprak içinde gözden uzaktır.

3275. O hırsızlıktan gayri topraktan dışarıya gelmez. Tâ ki Halık onu hırsızlıktan pâk etsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3275. O, hırsızlıktan başka topraktan dışarıya gelmez. Tâ ki Yaratıcı onu hırsızlıktan temizlesin!

"Kör sıçan"dan maksat, taklitçi bilgiyle yetinip, bedeninin güçlenmesi için çalışan ve ruhanî hallerden habersiz bulunan kimselerdir. Ve onun "hırsızlığı"ndan maksat da şudur ki, Hakk'ın zâtına ve sıfatına hâl ve fiil olarak ortaklık iddiasında olur ve kendi varlığını bağımsız, sıfatlarını da kendisinin bilir. Halbuki âlemdeki suretler vehmedilmiştir ve onlarda görünen sıfatlar, Hakk'ın sıfatlarının yansıması ve aksidir. Ve "Varlık ve sıfatlar benimdir" demek hırsızlıktır. Böyle bir kimse, bu beden âlemi içinde basiret gözü kör olarak hakikati görmeksizin yaşar. Onlar hakikati görmekten mahrumiyete ve dünya hayatıyla tatmin olarak yaşamaya razı olmuşlardır. Nitekim ayet-i kerimede bu kimseler hakkında buyurulur: إِنَّ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا وَرَضُوا بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاطْمَأَنُّوا بِهَا وَالَّذِينَ هُمْ عَنْ آيَاتِنَا غَافِلُونَ (Yunus, 10/7). Yani, "Şu kimseler ki, bizimle karşılaşmayı ummazlar ve dünya hayatına razı olup, onunla tatmin oldular. Ve işte o kimseler bizim ayetlerimizden gafildirler!" Onların bu beden içinden mana âlemine başlarını çıkarmaları ve ilim öğrenmeye yönelmeleri, ancak ilahi ilimler hazinesinden cüz'î ilimleri çalmak içindir. Eğer onların bu beden âleminden mana âlemine yönelmeleri hakikatleri idrak etme maksadıyla olmuş olsaydı. Yüce Yaratıcı hazretleri onları o hırsızlıktan temizler ve zevkî ilimler (kalbî ve manevî tecrübeyle elde edilen ilimler) ihsan ederdi.

"Kör sıçan"dan murâd, ilm-i taklîdî ile iktifâ edip, cismâniyyetinin takviyesi için çalışan ve rûhâniyyetten bî-haber bulunan kimselerdir. Ve onun "hırsızlığı"ndan murâd da budur ki, Hakk'ın zâtına ve sıfatına hâlen ve fiilen iştirâk da'vâsında olur ve kendi varlığını müstakil ve sıfâtını kendisinin bilir. Halbuki suver-i âlem mevhûmdur ve onlarda zâhir olan sıfât, sıfât-ı Hakk'ın pertevi ve aksidir. Ve "Vücûd ve sıfât benimdir" demek hırsızlıktır. Böyle bir kimse, bu cismâniyyet âlemi içinde basar-ı basîreti kör olarak hakikati görmeksizin yaşar. Onlar hakikati rü'yetten mahrûmiyyete ve hayât-ı dünyeviyye ile mutmain olarak yaşamağa râzı olmuşlardır. Nitekim âyet-i kerîmede bu kimseler hakkında buyurulur: إِنَّ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا وَرَضُوا بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاطْمَأَنُّوا بِهَا وَالَّذِينَ هُمْ عَنْ آيَاتِنَا غَافِلُونَ (Yunus, 10/7). Ya'ni, "Şu kimseler ki, bizim likāmızı recâ etmezler ve hayât-ı dünyaya râzî olup, onunla mutmain oldular. Ve işte o kimseler bizim âyetlerimizden gäfildirler.!" Onların bu cismâniyyet içinden ma'nâ âlemine başlarını çıkarmaları ve tahsîl-i ilme teveccühleri, ancak ulûm-i ilâhiyye hazînesinden ulûm-i cüz'iyyeyi çalmak içindir. Eğer onların bu cismâniyyet âleminden ma'nâ âlemine teveccühleri idrâk-i hakāyık maksadıyla olmuş olsa idi. Hâlık Teâlâ hazretleri onları o hırsızlıktan tathîr eder ve ulûm-i zevkiyye ihsân ederdi.

3276. Ondan sonra kanat bulur ve bir kuş olur, melâike gibi felek tarafına giderdi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3276. Ondan sonra kanat bulur ve bir kuş olur, melekler gibi felek tarafına giderdi!

Böyle bir kimse, bu zevkî ilimler (kalbî ve ruhanî tecrübelerle elde edilen bilgiler) ile bedensel âlemden ruhanî âleme kanat bulur ve onun ruhu ilâhî bir kuş olup, melekler gibi ruhlar feleği tarafına uçardı!

Böyle bir kimse, bu ulûm-i zevkiyye ile cismâniyyet âleminden rûhâniyyet âlemine kanat bulur ve onun rûhu ilâhî bir kuş olup, melekler gibi felek-i ervâh tarafına uçardı!

3277. O her zaman Huda'nın şükür gülşeninde, bülbül gibi yüz nevâ getirirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3277. O, her zaman Allah'ın şükür gül bahçesinde, bülbül gibi yüz farklı nağme söylerdi.

O ruhani feleğe uçan kişi, her an, yani Allah'ın lütfu ve kahrı ile tecelli ettiği zamanlarda, şükür gül bahçesi içinde bülbül gibi öter. Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ) "şükür" hakkında Fîhi Mâ Fîh'te şöyle buyururlar: "Şükür, nimetleri avlayıp bağlamaktır. Şükür sesini işittiğin zaman, ihsanın artmasına hazır olursun. Yüce Allah hazretleri bir kulunu sevdiğinde, ona bela verir. Eğer sabrederse derecesini yüceltir ve eğer şükrederse onu seçkin kılar. Bazıları Allah'ın lütfuna ve bazıları da Allah'ın kahrına şükrederler. Onların her biri de hayırlıdır. Çünkü şükür bir panzehirdir ki, kahrı lütfa dönüştürür. Akıllı ve olgun kişi, huzur ve bela içinde Allah'a şükreden kimsedir. Eğer maksadı cehenneme girmek bile olsa, bu kişi Hakk'ın seçtiği kimsedir. Şimdi, şükür maksada ulaşmayı hızlandırır. Çünkü dış şikâyet, iç şikâyeti doğurur." Şimdi, o ruhani feleğe uçan kişi, şükredip der:

"O felek-i rûhâniyyete uçan kimse, her an, ya'ni Hudâ'nın lütfu ve kahrı ile tecellîsi zamanlarında, şükür gülşeni içinde bülbül gibi öter." Cenâb-ı Pîr “şükür" hakkında Fíhi Mâ F'îh'te şöyle buyururlar: “Şükür, ni'metleri avlayıp bağlamaktır. Sadâ-yı şükrü işittiğin vakit, tezyîd-i ihsâna âmâde olursun. Hak Teâlâ hazretleri bir kulunu sevdikte, ona belâ verir. Eğer sabrederse derecesini âlî eder ve eğer şükrederse onu ber-güzîde kılar. Ba'zıları Allah'ın lütfuna ve ba'zıları da Allah'ın kahrına şükrederler. Onların her birisi de hayırlıdır. Zîrâ şükür bir tiryaktır ki, kahrı lütfa tebdîl eder. Akıl ve kâmil, huzûr ve belâ içinde Huda'ya şükreden kimsedir. Eğer murâdı derk-i nâr bile olsa, bu kimse Hakk'ın ıstıfâ ettiği kimsedir. İmdi, şükür maksûda îsâli ta'cîl eder. Zîrâ şikâyet-i zâhire, şikâyet-i bâtıneyi tevlîd eder." İmdi, o felek-i rûhâniyyete uçan kimse, şükredip der:

3278. Ey beni çirkin vasıftan kurtarmış, ey cehennemliği sen cennetlik edicisin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3278. Ey beni çirkin sıfattan kurtarmış olan, ey cehennemliği sen cennetlik edicisin!

Bu çeviri, "dûzahîdeki" kelimesinin sonundaki (ی) harfinin nispet yâ'sı (aitlik bildiren yâ) olduğuna göredir. Eğer bu yâ, vahdet yâ'sı (birlik bildiren yâ) olursa, ikinci mısraın çevirisi, "Ey sen bir cehennemi cennet yapıcısın!" demek olur. Çünkü nefsin çirkin sıfatları ateş gibi yakıcıdır. Ve bu sıfatları taşıyan kimse, içi ateş dolu olan bir cehennemdir. Eğer bu kötü sıfatlar ortadan kalkıp, yerine ruhanî sıfatlar gelirse, o kimse cennetin ta kendisi olur. Çünkü ruhanî sıfatların her biri, Hak'tan gelen latif bir nimettir. Şerefli beyitte, "Onların kötülüklerini Allah Teâlâ iyiliklere çevirir" (Furkan, 25/70) ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

Bu tercüme, "dûzahîdeki (ی) yâ-yı nisbet olduğuna göredir. Eğer yâ-yı vahdet olursa, ikinci mısrâ'ın tercümesi, "Ey sen bir cehennemi cennet yapıcısın!" demek olur. Zîrâ nefsin çirkin sıfatları ateş gibi yakıcıdır. Ve bu evsâfi hâmil olan kimse, içi ateş dolu olan bir cehennemdir. Eğer bu kötü sıfatlar zâil olup, yerine sıfât-ı rûhâniyye gelirse, o kimse ayn-ı cennet olur. Zîrâ sıfât-ı rûhâniyyenin her biri bir ni'met-i latîf-i Hak'tır. Beyt-i şerîfte, `اولئك يبدل الله سيئاتهم حسنات` (Furkan, 25/70) ya'ni, "Onların seyyiâtını Allâh Teâlâ hasenâta tebdîl eder" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

3279. Bir iç yağına mensub olana aydınlık korsun; ey Ganî, bir kemiğe işitme verirsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3279. Bir iç yağına ait olana aydınlık verirsin; ey Ganî, bir kemiğe işitme verirsin!

"İç yağına ait olan"dan kasıt gözdür. Ve "kemik"ten kasıt, işitme duyusuna sahip olan kulağın içidir. Yani, "Ey Ganî, senin kötü şeyleri iyiye dönüştürmenin örnekleri açıktır! Nasıl ki, sıradan bir iç yağına latif bir ihsan olan görme duyusunu ve bir kemik parçasına da işitme duyusunu koyarsın ve bu güzel anlamları bu yoğun şeylere bağlarsın."

"İç yağına mensûb olan"dan murâd, gözdür. Ve "kemik"ten murâd, işitmek hâssasını hâiz olan kulağın içidir. Ya'ni, "Ey Ganî, senin fenâ şeyleri iyiye tebdîl etmenin nümûneleri zâhirdir! Nitekim, âdî bir iç yağına bir ihsân-ı latîf olan rü'yet hâssasını ve bir kemik parçasına da işitmek hâssasını koyarsın ve bu güzel ma'nâları bu kesîf şeylere bağlarsın."

3280. O ma'naların cisme ne taalluku vardır? Eşyayı anlamanın isme ne ta- [3291] alluku vardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3280. O anlamların cisme ne ilgisi vardır? Eşyayı anlamanın isme ne ilgisi vardır?

O görme ve işitme anlamlarının, cisimden ibaret olan bir iç yağı parçasıyla bir kemik parçasına ne ilgisi vardır? Bunların o anlamlara delaleti, ismin bir şeye delaletinin benzeridir. Nasıl ki ismi, "Bir şahsa veya bir şeye delalet eden kelimedir" diye tanımlarız. Bu sebeple isim, o şeyin varlığını ilan eden bir bayrak gibidir. Ve bu bayrağın delalet ettiği şeyin kendisi ve özü ile asla bir ilişkisi yoktur. Şu halde isim ordusuz bir sancağa benzer. Ve ordunun zaferi bayraktan değil, ordunun kendisindendir. Bundan anlaşılır ki, eşyanın özünü anlamanın asla isme ilgisi yoktur.

O görme ve işitme ma'nâlarının, cisimden ibaret olan bir iç yağı parçasıyla bir kemik parçasına ne taalluku vardır? Bunların o ma'nâlara delâleti, ismin bir şeye delâletinin nazîridir. Nitekim ismi, "Bir şâhsa veya bir şeye delâlet eden kelimedir" diye ta'rîf ederiz. Binâenaleyh isim, o şeyin varlığını i'lân eden bir bayrak mesâbesinde olur. Ve bu bayrağın delâlet ettiği şeyin kendisi ve zâtı ile aslâ münasebeti yoktur. Şu halde isim ordusuz bir sancağa benzer. Ve ordunun zaferi bayraktan değil, ordunun kendisindendir. Bundan anlaşılır ki, eşyânın zâtını anlamanın asla isme taalluku yoktur.

3281. Lafız yuva, ve ma'na kuş gibidir. Cisim ırmak, ve rûh akan su gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3281. Lafız yuvadır, mana kuş gibidir. Cisim ırmak, ruh akan su gibidir.

Manalara işaret eden lafızlar, kuşların yuvaları gibidir. Kuşun yuvasıyla olan ilişkisi ne ise, manaların da lafızlarla olan ilişkileri odur. Aynı şekilde suyun akış yolu olan ırmakla olan ilişkisi ne ise, ruhun da cisimle ilişkisi ve bağlantısı odur.

Ma'nâlara delâlet eden elfâz, kuşların yuvaları gibidir. Kuşun kendisinin yuvası ile münasebeti ne ise, ma'nâların da lafızlar ile olan münasebetleri odur. Ve kezâ suyun mecrâsı olan ırmak ile olan münasebeti ne ise, rûhun dahi cisim ile münasebet ve taalluku odur.

3282. O gidicidir ve sen durucu dersin. O koşucudur ve sen akiftir dersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3282. O gidicidir ve sen durucu dersin. O koşucudur ve sen akiftir dersin.

"Akif", nefsini hapsedip bir yerde ikamet etmek anlamındadır. Yani, "Ruh, her an su gibi akıp gidicidir; sen ise onu sabit zannedersin. O, her bölünmez anda titreşim ve hareketler içindedir; sen ise onu cisimde hapsolmuş ve ikamet eden zannedersin."

"Akif, nefsini hapsedip bir yerde mukîm olmak ma'nâsınadır. Ya'ni, “Rûh, her an su gibi akıp gidicidir; sen ise onu sâbit zannedersin. O her ân-ı gayr-i münkasimde ihtizaz ve harekât içindedir; sen ise onu cisimde mahbûs ve mukîm zannedersin."

3283. Eğer yarıklardan suyun seyrini görmez isen, onun üzerinde yeni yeni çörçöpler nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3283. Eğer yarıklardan suyun akışını görmez isen, onun üzerinde yeni yeni çörçöpler nedir?

Hint nüshalarının bazılarında "خاشاكها" yerine "خاكها" (topraklar); ve bazılarında "جابجا" (yer yer) geçmektedir. Anlam değişmez. Yani, "Suyun topraklar üzerindeki oyuklardan akıp gittiğini göremiyor isen, peyderpey getirdiği yeni yeni çörçöplere bak!"

Hind nüshalarının bazılarında خاشاكها yerine خاكها (topraklar); ve ba'zılarında جابجا (yer yer) vâki'dir. Ma'nâ değişmez. Ya'ni, "Suyun topraklar üzerindeki oyuklardan akıp gittiğini göremiyor isen, peyderpey getirdiği yeni yeni çörçöplere nazar et!"

3284. Senin çörçöpün, fikrinin süretleridir; bikr olan şekiller yeni yeni erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3284. Senin çörçöpün, fikrinin suretleridir; bakir olan şekiller yeni yeni erişir.

Senin topraktan olan bedeninde cereyan eden ruhunun üzerindeki çörçöpler, fikrinin suretleridir ki, onlar her bölünmez şeyde bakir olarak, yani benzerleri daha önce hiç gelmemiş olan yeni yeni şekillerde kalbine gelir. Bunların kaynakları dörttür. Rahmanî, melekî, nefsanî ve şeytanîdir. Bu fikirler ve hatıralar (kalbe doğan düşünceler) hususunda asla senin tasarrufun yoktur. Onların hepsi, bir ovaya esen rüzgâr gibi dört taraftan eser.

Senin hâkî cisminde cereyan eden rûhunun üzerindeki çörçöpler, fikrinin sûretleridir ki, onlar her gayr-i münkasimde bikr olarak, ya'ni emsâli evvelce, hiç vârid olmamış olan yeni yeni şekillerde kalbine vârid olur. Bunların menâbi'i dörttür. Rahmânî, melekî, nefsânî ve şeytanîdir. Bu efkâr ve havâtırın husûsunda aslâ senin tasarrufun yoktur. Onların hepsi, bir sahrâya esen rüzgâr gibi dört taraftan eser.

3285. Suyun yüzü ve fikir ırmağı gidişte, güzel ve çirkin, çörçöpsüz değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3285. Suyun yüzü ve fikir ırmağı akışında, güzel ve çirkin, çörçöpsüz değildir.

Akan suyun yüzü, iyi ve kötü çörçöpten arınmış olmadığı gibi, fikir ırmağı da akışında güzel ve çirkin düşüncelerden (havâtır) arınmış değildir. Rahmânî ve meleki olan düşünceler makbul ve hayır; nefsânî ve şeytanî olan düşünceler ve fikirler ise reddedilmiş ve şerdir. "Vahş" yırtıcı hayvan anlamına gelir. Burada çirkin anlamına kinayedir.

Akan suyun yüzü, iyi ve kötü çörçöpten hâlî olmadığı gibi, fikir ırmağı dahi seyrinde güzel ve çirkin havâtırdan hâlî değildir. Rahmânî ve melekî olan havâtır makbûl ve hayır; ve nefsânî ve şeytânî olan havâtır ve efkâr ise merdûd ve şerdir. "Vahş" yırtıcı hayvan ma'nâsınadır. Burada çirkin ma'nâsına kinâyedir.

3286. Bu akıcı suyun üzerindeki kışırlar, gayba mensub olan bağın yemişlerinden koşucu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3286. Bu akıcı suyun üzerindeki kabuklar, gayba ait olan bağın yemişlerinden koşucu oldu.

"Kabuklar"dan kasıt, kalbe gelen düşüncelerdir; "akıcı su"dan kasıt ruhtur; ve "gaybî bağ"dan kasıt, Hakk'ın varlığının vahidiyet mertebesi ve sabit hakikatler âlemidir. "Yemişler"den kasıt, bu vahidiyet bağında sabit olan hakikatlerdir. Çünkü Rahmanî ve melekî olan düşüncelerin kaynağı Hâdî ismidir; nefsanî ve şeytanî olan düşüncelerin kaynağı ise Mudill ismidir. Rahmaniyet, melekiyet, nefsaniyet ve şeytaniyet bu sıfatların ilimdeki suretleri olup, her biri bu vahidiyet bağının meyveleridir. Toprak bedenin üzerinde akan su hükmündeki ruha gelen düşünceler, bu meyvelerin kabukları gibidir.

"Kabuklar"dan murâd, kalbe vârid olan havâtır "âb-ı revân"dan murâd, rûh; ve “bâğ-ı gaybî"den murâd, vücûd-ı Hakk'ın mertebe-i vâhidiyyeti ve a'yân-ı sâbite âlemidir. "Yemişler"den murâd, bu vâhidiyyet bağında sâbit olan hakāyıktır. Zîrâ rahmânî ve melekî olan havâtırın menba'ı ism-i Hâdî; ve nefsânî ve şeytânî olan havâtırın menba'ı ism-i Mudill'dir. Ve rahmâniyyet ve melekiyyet ve nefsâniyyet ve şeytâniyyet bu sıfatların suver-i ilmiyyeleri olup, her biri bu bâğ-ı vâhidiyyetin meyveleridir. Ve cism-i hâkî üzerinde akan su mesâbesindeki rûha vârid olan havâtır, bu meyvelerin kabukları gibidir.

3287. Kabukların içini su içinde ara. Zîrâ ki su ırmağa bağdan gelir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3287. Kabukların içini su içinde ara. Çünkü su ırmağa bağdan gelir!

Kabuk gibi olan düşüncelerin içini ve hakikatlerini su hükmünde olan ruhunun içinde ara. Ve bak ki, bu kabuk gibi olan düşüncelerin içi bulunan rahmaniyet, melekîlik, nefsanîlik ve şeytanîlikten hangisidir ve hangi ismin tecelli yeridir? Çünkü bu akıcı su gibi olan ruh, vahidiyet (Allah'ın birliği) bağının Hayat sıfatından ve Hayy (diri) isminden geliyor. Ve Hayy ismi, isimlerin imamlarından olduğundan, senin varlığına tâbi olanları da beraber sürükleyip getiriyor.

Kabuk gibi olan havâtırın içini ve hakîkatlarını su mesâbesinde olan rûhunun içinde ara. Ve bak ki, bu kabuk gibi olan havâtırın, içi bulunan rahmâniyyet ve melekiyyet ve nefsâniyyet ve şeytâniyyetten hangisidir ve hangi ismin mazharıdır? Zîrâ ki bu akıcı su gibi olan rûh, bâğ-ı vâhidiyyetin sıfat-ı Hayat'ından ve Hayy isminden geliyor. Ve Hayy ismi, esmânın imamlarından olduğundan, senin vücuduna tevâbi'ini de beraber sürükleyip getiriyor.

3288. Eğer sen bu Hayat suyunun gitmesini görmezsen, ırmakta bu nebâtın seyrine bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3288. Eğer sen bu Hayat suyunun gitmesini görmezsen, ırmakta bu bitkinin akışına bak!

Bu beyit, yukarıdaki 3282 numaralı beyitin pekiştirmesidir. "Eğer sen bu toprak bedenli cisminde ruhunun tutsak ve durmuş olduğunu zannediyor ve onun akışını göremiyor isen, ruhunun her an içinde vahidiyet bahçesinden getirdiği yeni yeni fikir bitkilerinin akışına bak!"

Bu beyit, yukarıdaki 3282 numaralı beyitin te'kîdidir. "Eğer sen bu hâkî olan cisminde rûhunun mahbûs ve âkif olduğunu zannediyor ve onun cereyânını göremiyor isen, ruhunun her an içinde yeni yeni bâğ-ı vâhidiyyetten getirdiği nebât-ı efkârın seyrine bak!"

3289. Irmağın suyu geçişte çok bol gelirse, sûretlerin kabuğu ondan pek çabuk geçer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3289. Irmağın suyu geçişte çok bol gelirse, suretlerin kabuğu ondan pek çabuk geçer.

Yani "Bu topraktan bedende izafî ruhun (bedene ait ruhun) akışı kuvvetli olursa, onda kabuk hükmünde olan hatıra suretleri kalpte yerleşmez ve çabucak akıp gider." Ubeydullah Ahrâr hazretleri buyururlar ki: "Alâeddîn-i Gucdüvânî hazretlerinden, 'Sizin şerefli kalbinize Allah'tan başka bir hatıra gelmez mi?' diye sordum; 'Hayır, ara sıra gelir' cevabını verip, Mesnevî-i Şerîf'ten bu beyti okudular."

Ya'ni "Bu cism-i hâkîde rûh-i izâfînin cereyânı kuvvetli olursa, onda kabuk mesâbesinde olan havâtır sûretleri kalbde takarrur etmez ve çabuk akıp gider." Ubeydullah Ahrâr hazretleri buyururlar ki: "Alâeddîn-i Gucdüvânî hazretlerinden, 'Sizin kalb-i şerîfinize Hak'tan gayri bir hâtıra hutûr etmez mi?' diye sordum; 'Hayır, ara sıra hutûr eder' cevabını verip, Mesnevî-i Şerîften bu beyiti okudular."

3290. Mâdemki bu ırmak gâyet hızlı gidici oldu, ariflerin zamîrinde gam sâbit olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3290. Mademki bu ırmak çok hızlı akıcı oldu, ariflerin gönlünde gam kalıcı olmaz.

Ariflerin topraktan olan bedeninde izafî ruhun akışı mademki hızlı ve kuvvetlidir, onların kalplerinde gam denilen duygu kalıcı bir halde kalmaz. Nasıl ki Hz. Pîr Divan-ı Kebir'lerinde bu şerefli hallerine şu beyitte işaret buyururlar: غم را چه زهره باشد تا نام ما برد دستی بزن که از غم و غمخوار فارغیم "Gamın ne haddi vardır ki, bizim adımızı ansın; el çırp ki, biz gamdan ve gam çekenden uzağız!"

Ariflerin cism-i hâkîsinde rûh-i izâfînin cereyânı mâdemki hızlı ve kuvvetlidir, onların kalblerinde gam denilen duygu sâbit bir halde kalmaz. Nitekim Hz. Pîr Dîvân-ı Kebîr'lerinde bu hâl-i şerîflerine şu beyitte işâret buyururlar: غم را چه زهره باشد تا نام ما برد دستی بزن که از غم و غمخوار فارغیم "Gamın ne mecâli vardır ki, bizim adımızı ansın; el çırp ki, biz gamdan ve gamhârdan fâriğiz!"

3291. Vaktaki gâyetle dolu ve acûl oldu, binâenaleyh ona suyun gayri sığmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3291. Vaktaki (o şey) aşırı derecede dolu ve aceleci oldu, bu sebeple ona sudan başkası sığmaz.

Yani, görünen ırmağın yatağında su aşırı bol olur ve hızla akarsa, üzerinde çerçöp kalmaz ve hepsi hızla gider; ancak yatakta saf ve bol su kalır. Bunun gibi, izafî ruhun hükümleri ârifin (Allah'ı bilen kişinin) varlığında şiddetle akarsa, asla kalbinde çerçöp hükmündeki vesveseleri bırakmaz; ancak ruhun kendisi kalır ve her an içinde bu saflık dairesinde akar.

Ya'ni, zâhirî ırmağın mecrâsında su gâyet bol olur ve sür'atle akarsa, üzerinde çörçöp kalmaz ve hepsi sür'atle gider; ancak mecrâda berr¹- ve bol su kalır. Bunun gibi, rûh-i izâfî ahkâmı ârifin vücûdunda şiddetle cârî olursa, aslâ kalbinde çörçöp mesâbesindeki havâtırı bırakmaz; ancak rûhun kendi kalır ve her an içinde bu sâfiyet dâiresinde cereyân eder.

## Bir yabancının şeyhe ta'n etmesi ve şeyhin mürîdinin ona cevap vermesi

3292. O biri bir şeyhe töhmet koydu, dedi ki: "Ὃ kötüdür ve doğru yolda değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3292. O biri bir şeyhe töhmet koydu, dedi ki: "O kötüdür ve doğru yolda değildir."

Yabancı bir kimse bir şeyhi kusurlu sayıp dedi ki: "O şeyh kötü bir adamdır ve fiilleri ile hareketleri şeriat dairesinde değildir."

Yabancı bir kimse bir şeyhi kabâhatli addedip dedi ki: "O şeyh fenâ bir adamdır ve efâli ve harekâtı şerîat dairesinde değildir."

3293. "Şarap içicidir ve mürâî ve habîstir; müridlere nerede yardımcı olur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3293. "Şarap içicidir ve ikiyüzlü ve kötüdür; Hakk Yolcularına nerede yardımcı olur!"

3294. O biri ona dedi: "Edebe akıl tut! Büyüklere böyle zan akıl olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3294. O biri ona dedi: "Edebe akıl tut! Büyüklere böyle zan akıl olmaz!"

"Hıred", "hı" harfinin esreli ve "re" harfinin üstünlü okunuşuyla, akıl anlamına gelir. Burada vezin gereği "re" harfi sakin okunmuştur. Hint nüshalarında "hıred" yerine "hord" (خورد) kelimesi bulunur ki, "lâyık" anlamına gelir. Bu durumda anlam, "Böyle zan büyüklere lâyık olmaz!" demek olur. Yani, "O şeyhe itiraz eden yabancı kimseye, şeyhin müridi dedi ki: 'Manevi âlemin büyüklerine karşı böyle kötü zan lâyık olmaz ve akıl işi değildir.'"

"Hıred", hâ'nın kesri ve râ'nın fethiyle, akıl ma'nâsınadır. Burada zarûret-i vezin için râ'nın sükûnuyladır. Hind nüshalarında "hıred" yerine "hord" (خورد) vâkidir, "Lâyık" ma'nâsınadır. Bu sûrette ma'nâ, "Böyle zan büyüklere lâyık olmaz!" demek olur. Ya'ni, "O şeyhe i'tirâz eden yabancı kimseye, şeyhin mürîdi dedi ki: 'Ma'nâ âleminin büyüklerine karşı böyle sû'-i zan lâyık olmaz ve kâr-ı akıl değildir.'"

3295. "Ondan uzak ve onun evsafından uzaktır ki, onun safı bir selden bulanık olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3295. "Ondan uzak ve onun sıfatlarından uzaktır ki, onun safı bir selden bulanık olsun!"

"Senin söylediğin kötülükler şeyhin zâtından uzak ve onun güzel sıfatlarından uzaktır ki, onun saf olan ruhunu ve kalbini bir hata ve günah seli bulanık ve karanlık bir hâle getirsin!"

"Senin söylediğin fenâlıklar şeyhin zâtından uzak ve onun evsâf-ı cemî-lesinden uzaktır ki, onun sâf olan ruhunu ve kalbini bir hatâ ve ma'siyet se-li bulanık ve zulmânî bir hâle getirsin!"

3296. "Ehl-i Hak üzerine böyle bühtân koyma. Zîrâ bu senin hayalindir, yap-rağı çevir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3296. "Hak Ehli üzerine böyle iftira atma. Çünkü bu senin hayalindir, yaprağı çevir!"

Hak Ehli'ni nefs ehliyle kıyaslayıp böyle iftira etme. Çünkü senin bu söylediğin sözler kendi hayalindir. Eğer onlardan görünen gözle şeriata aykırı görünen bir hâl ortaya çıktığını görürsen, o hâlin görünenine bakma; varlık kitabının görünen yaprağını çevir de bâtınına bak! Nasıl ki Hızır (a.s.) görünüşte şeriata uygun bir yönü yokken, çocuğu öldürdü ve gemiyi deldi ve onları bâtında ilâhî emirle yaptı, nefsî hazzıyla yapmadı.

"Ehl-i Hakk'ı ehl-i nefse kıyâs edip, böyle iftirâ etme. Zîrâ senin bu söy-lediğin sözler kendi hayâlindir. Eğer onlardan zâhir gözüyle muhalif-i Şer' görünen bir hâl sudûrunu görürsen, o hâlin zâhirine bakma; kitâb-ı vü-cûdun zâhir yaprağını çevir de bâtınına bak!" Nite(kim) Hızır (a.s.) zâhirde bir vech-i şer'i yok iken, çocuğu öldürdü ve gemiyi deldi ve onları bâtında emr-i ilâhî ile yaptı, hazz-ı nefsi ile yapmadı.

3297. "Bu olmaz. Ve eğer olursa, ey toprak kuşu, Kulzum Denizi'ne mur-darlıktan ne korku vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3297. "Bu olmaz. Ve eğer olursa, ey toprak kuşu, Kulzum Denizi'ne murdarlıktan ne korku vardır!"

"Kulzüm", deniz anlamındadır. Ve Kızıldeniz'e de Kulzüm Denizi derler. Yani, "Şeyhin şarap içmesi gerçekleşmez. Ve eğer böyle bir hâl gerçekleşirse bile, ey ruhu cismaniyet içinde uçan kimse, Kızıldeniz'in içine biraz şarap dökülse veya başka bir pislik atılsa, o denizin kirlenmesinden korkulur mu?"

Bilinmeli ki, müminler genel olarak üç sınıf üzerinedir: Birincisi, tam bir gaflet içinde olup, cismaniyet ve nefsaniyete batmış olanlardır. Bu hâle "cem'den önce fark" derler. Bu topluluk, şarap içme ve benzeri günahları, nefislerinin hazlarına dayanarak işlerler. Bunların çeşitleri vardır ki, kimisi bu günahta ısrarcı olup, tövbe etmek aklına gelmez. Ve kimisi günahın ortaya çıkışının hemen ardından tövbe edip, bu tövbesinde sabit kalamaz, tekrar o günahı işler. Ve kimisi tövbe eder ve bu tövbesinde sabit kalır. Bu sınıf iman ehlinin avamıdır ve perdelilerdir.

İkincisi, "farktan sonra cem" hâlinde bulunan meczuplardır (Allah aşkıyla kendinden geçmiş kişiler). Bunlar Allah'ı zikretmeye dalmış ve akılları başlarından gitmiş kişilerdir. Bunların bir kısmını Yüce Allah şeriat hükümlerine muhalefetten korur, bazılarını ise korumaz. Bu sebeple bunların arasında gece ve gündüz zahirî şarapla sarhoş olanlar bulunur. Bunlar bu hâllerinde mazurdurlar. Ve bunlardan olağanüstü hâller (kerametler) ortaya çıkmış olsa da, onlara uyulmaz. Üçüncüsü, "cem'den sonra fark" hâlinde bulunan kâmillerdir (olgun kişiler) ki, bunlar irşat makamında ve halkın uyduğu kişiler olduklarından, Allah onları günahtan korur. Ancak, bazen çeşitli sebepler ve hikmetlere bağlı olarak şeriatın zahirine aykırı fiiller de ortaya çıkanları bulunur. Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) Hazretleri, et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fî Islâhi Memleketi'l-İnsâniyye ismindeki yüce eserlerinin dokuzuncu babında "kâtib" bahsinde şöyle buyururlar: ثم يأخذ في عدل الإمام و أوصافه الحسنة الشريفة و مقامه المنيف و يرغب فيه ثم يذكر بعد ذلك ما أمر به فإن كان خير فهو المرغوب و إن كان غير ذلك فقد قيل لأبى يزيد أيعص العارف قال و كان أمر الله قدرا مقدورا "Bundan sonra kâtib, imamın adaletine ve onun güzel, şerefli vasıflarına ve yüce makamına başlar ve ona teşvik eder. Bundan sonra da, gerek arzu edilen haber olsun ve gerek bunun dışı olsun, emrolunduğu şeyi zikreder. Ebû Yezîd'e, 'Arif isyan eder mi?' denildi: وَكَانَ أمر الله قَدْرًا مقدوراً (Ahzâb. 33/38) buyurdu."

Şerh: "Bundan sonra kâtib, imam olan ruhun insanlık memleketindeki adaletini ve güzel ve şerefli vasıflarını ve onun makamı olan "illiyyîn"i (yüce makam) açıklar. Ve ondan sonra onun hazır ve uzak olanını, yani kalbini ve azalarını imama yönelmeye ve makamı olan "âlem-i illiyyîn"e teşvik eder. Ondan sonra da kulun sabit hakikati ve özü gereği, arzu edilen hayırdan ve onun dışındaki kötü olan şerden, her ne emrolunmuş ise onu zikreder. Ebû Yezîd-i Bistâmî Hazretleri'ne, 'Arif isyan eder mi?' diye sordular, وَكَانَ أَمْرُ اللَّهُ قَدْرًا مَقْدُوراً (Ahzab, 33/38) ayetini okuyarak cevap verdi."

Ubeydullah Ahrâr Hazretleri Risale-i Vâlidiyye'lerinde şöyle buyururlar: "Şeyh-i Ekber bazı eserlerinde yazmışlardır ki, keşif ehlinin bazılarına isti'dattaki (yatkınlıktaki) şeyler açığa çıkar ve kendi isti'datlarında günahın meydana geleceğini görürler. Evliyalara göre "ismet" (günahtan korunmuşluk) şart olmayıp, "Kaza ve takdir olunan geri çevrilemez" hükmü gerçekleşeceğinden, isyanın karanlığının görülmesinden ve onun perdesinden meşgul olurlar. Tövbe ve istiğfarın o karanlığı giderici olduğunu kesin olarak bildiklerinden, tövbe ve istiğfar ile o karanlığı gidermek için o suretin hemen vukuunu arzu ederler ve o günahı işlerler."

Şeyh Rükneddîn Alâuddevle Hazretleri "Bu söz insanı cüretkâr kılar. Hâllerini koruyan ve kendilerini karışıklıktan sakınan kimselere bu sırrı açıklamak caiz değildir" diye itiraz etmiştir. Bu anlam hakkındaki beyanlar, I. cildin 1631 numaralı beytine denk gelen صاحب دلرا ندارد این زبان گر خورد او زهر قاتل را عیان beytinde geçti.

Şimdi bu açıklamalara göre, arifin sürçmeleri ile avamın sürçmeleri arasında büyük bir fark vardır. Arifin sürçmeleri basiret iledir ve onu kader hükmüyle işler. Yani ilahi hüküm yerine gelsin diye yapar, nefsani haz ile işlemez ve ortaya çıkışından sonra da tövbe ve istiğfar eder. Ve bu istiğfar onun derecesinin yükselmesine sebep olur. Avamın sürçmeleri ise nefsani haz hükmüyledir.

"Kulzüm", deniz ma'nâsınadır. Ve Bahr-i Ahmer'e de Bahr-i Kulzüm der-ler. Ya'ni, "Şeyhin şarap içmesi vâki' olmaz. Ve eğer böyle bir hâl vâki' olur-sa bile, ey rûhu cismâniyyet içinde uçan kimse, Bahr-i Ahmer'in içine biraz şarap dökülse veya başka bir pislik atılsa, o denizin mülevves olmasından korkulur mu?"

Ma'lûm olsun ki, mü'minler sûret-i umûmiyyede üç sınıf üzerinedir: Birisi gaflet-i kâmile ashâbı olup, cismâniyyet ve nefsâniyyette müstağrak olanlardır. Bu hâle "kable'l-cem' fark" derler. Bu tâife, şürb-i hamr ve sâire gibi ma'siyetleri, hazz-ı nefislerine binâen icrâ ederler. Bunların envâ'ı vardır ki, kimi bu ma'siyette musırr olup, tövbe etmek aklına gelmez. Ve kimisi zu-hûr-ı ma'siyet akabinde tövbe edip, bu tövbesinde sabit kalamaz, tekrar o ma'siyeti irtikâb eder. Ve kimi tövbe eder ve bu tövbesinde sabit kalır. Bu sı-nıf ehl-i îmânın avâmıdır ve ehl-i hicâbdır.

İkincisi, "farktan sonra cem" hâlinde bulunan meczûblardır. Bunlar zikr-i Hak'ta müstağrak ve meslûbü'l-akldırlar. Bunların bir kısmını Hak Teâlâ ah-kâm-ı şerîata muhalefetten mahfûz tutar ba'zılarını da tutmaz, binâenaleyh bunların arasında gece ve gündüz bâde-i sûrîden mest olanlar bulunur. Bun-lar bu hallerinde ma'zûrdurlar. Ve bunlardan havârık-ı âdât zuhûr etmiş olsa da iktidâya yaramaz. Üçüncüsü, "cem'den sonra fark" hâlinde bulunan kâmillerdir ki, bunlar makām-ı irşâdda ve halkın muktedâ-bihi olduklarından, Hak onları ma'siyet-ten mahfuz tutar. Ancak, ahyânen muhtelif esbâb ve hikmete mebnî zâhir-i şer'a muhâlif efâl dahi zuhûr edenleri bulunur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber et-Ted-bîrâtü'l-İlâhiyye fî Islâhi Memleketi'l-İnsâniyye ismindeki eser-i âlîlerinin do-kuzuncu bâbında "kâtib" bahsinde şöyle buyururlar: ثم يأخذ في عدل الإمام و أوصافه الحسنة الشريفة و مقامه المنيف و يرغب فيه ثم يذكر بعد ذلك ما أمر به فإن كان خير فهو المرغوب و إن كان غير ذلك فقد قيل لأبى يزيد أيعص العارف قال و كان أمر الله قدرا مقدورا "Badehû kâtib imâmın adline ve onun evsâf-ı hasene-i şerîfesine ve makām-ı münîfine şürü' eyler ve ona terğîb eder. Ba'dehû gerek mergûb olan haber olsun ve gerek bunun gayri olsun, emrolunduğu şeyi zikreder. Ebû Yezîd'e, 'Arif isyân eder mi?' denildi: وَكَانَ أمر الله قَدْرًا مقدوراً (Ahzâb. 33/38) buyurdu."

Şerh: "Ba'dehû kâtib, imâm olan rûhun memleket-i insâniyyedeki adlini ve evsâf-ı hasene ve şerîfesini ve onun makāmı olan "illiyyîn"i beyân eder. Ve ondan sonra onun hâzıra ve bâdiyesini ya'ni kalbini ve a'zâsını imâm cânibi-ne teveccühe ve makāmı olan "âlem-i illiyyîn"e tergîb eder. Ondan sonra da abdin ayn-ı sâbitesi ve hakîkati iktizâsı üzere, mergûb olan hayırdan ve onun gayrı mezmûm olan şerden, her ne emrolunmuş ise onu zikreder. Ebû Yezîd-i Bistâmî hazretlerine, 'Arif isyan eder mi?' diye sordular وَكَانَ أَمْرُ اللَّهُ قَدْرًا مَقْدِوراً (Ahzab, 33/38) âyetinin kırâatıyla cevap verdi."

Ubeydullah Ahrâr hazretleri Risale-i Vâlidiyye'lerinde şöyle buyururlar "Şeyh-i Ekber ba'zı musannafâtında yazmışlardır ki, erbâb-ı keşfin ba'zılarına mâ-fi'l-isti'dâd münkeşif olup, kendi isti'dâdlarında ma'siyet sudûr edeceğini görürler. Evliyâya göre "ismet" şart olmayıp, hükm-i لاراد لما قضيت ["Kaza ve takdîr olunan geri çevrilemez"] vâki' olacağından, zulmet-i isyânın şühûdun-dan ve onun hicabından meşgûl olurlar. Tövbe ve istiğfârın o zulmetin mâhî-si olduğunu yakînen bildiklerinden, tövbe ve istiğfâr ile o zulmeti izâle etmek için o sûretin hemen vukūunu arzû ederler ve o ma'siyeti mürtekib olurlar."

Şeyh Rükneddîn Alâuddevle hazretleri "Bu söz insanı cür'etkâr kılar. Ahvâli-ni hifzeden ve kendilerini teşvîşten sıyânet eden kimselere bu sırrı izhâr etmek câiz değildir" diye i'tiraz etmiştir. Bu ma'nâ hakkındaki beyânât, I. cildin 1631 numaralı beytine müsadif olan صاحب دلرا ندارد این زبان گر خورد او زهر قاتل را عیان beytinde geçti.

İmdi bu îzâhâta nazaran, ârifin zellâtı ile âmmenin zellâtı arasında fark-ı azîm vardır. Arifin zellâtı basîret iledir ve onu hükm-i kader ile işler. Ya'ni hükm-i ilâhî yerine gelsin diye yapar, hazz-ı nefsânî ile işlemez ve zuhûrundan sonra da tövbe ve istiğfâr eder. Ve bu istiğfar onun derecesinin yükselmesine sebep olur. Avâmın zellâtı ise hazz-ı nefsânî hükmüyledir.

3298. İki kulleden ve küçük havuzdan aşağı değildir ki katre onu yoldan götürebilsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3298. İki kulleden ve küçük havuzdan aşağı değildir ki damla onu yoldan çıkarabilsin!

İmam-ı Azam ile İmam-ı Şafiî arasında, içine pislik düşmekle kirlenecek olan suyun miktarı hakkında görüş ayrılığı vardır. İmam-ı Azam şöyle buyurur: "Eğer suyun bir tarafı hareket etmekle karşı tarafı da harekete gelirse, içine pislik düşmekle murdar olur." Ve İmam-ı Şafiî şöyle buyurur: "Suyun miktarı iki yüz elli şer'î batman olarak iki büyük kule, yani testi ve küp gibi kap içinde bulunur veya bu miktarda küçük bir havuz hâlinde olursa, içine pislik düşmekle murdar olmaz." Cenab-ı Pîr efendimiz, İmam-ı Şafiî'nin sözüne işaret ederek şöyle buyururlar: "İnsân-ı kâmil, iki kule veya küçük havuz miktarı sudan aşağı değildir ki onun varlığına bir damla günah pisliği bulaşmakla irfan ve kemal yolundan geri kalsın!"

İmâm-ı A'zam ile İmâm-ı Şâfiî arasında, içine pislik düşmekle kirlenecek olan suyun mikdârı hakkında ihtilaf vardır. İmâm-ı A'zam buyurur ki: "Eğer suyun bir tarafı hareket etmekle mukābil tarafı da harekete gelirse, içine necâset düşmekle murdar olur." Ve İmâm-ı Şâfiî buyurur ki: "Suyun mikdârı ikiyüz elli şer'î batman olarak iki büyük kulle, ya'ni testi ve küp gibi kap içinde bulunur, veyâ bu mikdarda küçük bir havuz hâlinde olursa, içine necâset düşmekle murdâr olmaz." Cenâb-ı Pîr efendimiz kavl-i Şâfiî'ye işâreten buyururlar ki: "İnsân-ı kâmil iki kulle veyâ küçük havuz mikdârı sudan aşağı değildir ki onun vücûduna bir katre ma'siyet necâseti bulaşmakla irfân ve kemâl tarîkından geri kalsın!"

3299. Ateş İbrahim'e ziyan olmaz. Her kim bir Nemrûd'dur, "Ondan kork!" de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3299. Ateş İbrahim'e zarar vermez. Her kim bir Nemrûd'dur, "Ondan kork!" de!

Nemrûd kendi bedensel mertebesine bakıp, ruhanî mertebe sahibi olan İbrahim'i (a.s.) da ateşin yakacağını zannetti ve o Hazret'i ateşe attı. Fakat ateş onun ruhanî olan şerefli varlığını yakmadı. Şimdi, her kim bedensellik içinde bir Nemrûd meşrebinde ise, sen ona de ki: "Günah ateşinden kork. Çünkü sen henüz nefsaniyet ve bedensellik hükümlerinin içindesin. Ruhanî mertebeye ulaşamadın. Sana o günah ateşinden zarar vardır!"

Nemrûd kendi mertebe-i cismâniyyetine bakıp, mertebe-i rûhâniyye sâhibi bulunan İbrahim (a.s.)ı da ateş yakacağını zannetti ve o Hazret'i ateşe attı. Fakat ateş onun rûhanî olan vücûd-ı şerîfini yakmadı. İmâl her kim cismâniyyet içinde bir Nemrûd meşrebinde ise, sen ona de ki: "Ma'siyet ateşinden kork. Zîrâ sen henüz nefsâniyyet ve cismâniyyet ahkâmı içindesin. Mertebe-i rûhâniyyete vâsıl olamadın. Sana o ma'siyet ateşinden zarar vardır!"

3300. Nefis Nemrûd'dur ve akıl ve can Halil'dir; rûh ayndadır ve nefis de- [3311] lildedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3300. Nefis Nemrut'tur ve akıl ile can Halil'dir; ruh ayn'dadır (varlığın özünde) ve nefis delildedir.

Nefis Nemrut meşrebindedir ve ilâhlık iddiasındadır. Ruh ise kendisinin sıfatı olan akıl ile beraber İbrahim Halilullah meşrebinde olup, nasıl ki İbrahim (a.s.) batanları sevmeyip, Rablerin Rabbine yönelerek "Şüphesiz ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratana çevirdim" (En'âm, 6/79) demiş ve âlemdeki çokluklar içinde gerçek Rabbi müşahede etmiş ise, akıl ve ruh dahi öylece hakikati müşahede ve inceleme içindedir. Nefis ise delildedir ve inceleme ve müşahede sahibi olan bir delile muhtaçtır.

Nefis Nemrûd meşrebindedir ve ulûhiyyet da'vâsındadır. Ve rûh kendisinin sıfatı olan akıl ile beraber İbrâhîm Halilullâh meşrebinde olup, nasıl ki İbrahim (a.s.) ufûl edenleri sevmeyip, Rabbü'l-erbâba müteveccih olarak إِنِّى وَجَهَتُ وَجهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ (En'âm, 6/79) demiş ve keserât-ı âlem içinde Rabb-i hakîkîyi müşâhede etmiş ise, akıl ve rûh dahi öylece hakikati müşâhede ve muayene içindedir. Ve nefis delildedir ve muayene ve müşâhede sahibi olan bir delile muhtaçtır.

3301. Yolun bu delili yolcu için olur. Zîrâ o her dem beyâbânda gaib olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3301. Bu delil, yolcu için olur. Çünkü o, her zaman çölde kaybolur.

Hak yolunda müşâhede (gözlem, idrak) sahibi olan bu delil, o yolun yolcusu ve sâliki için gerekli olur. Çünkü o yolcu, bu kesret (çokluk) âlemi çölünde, Hak ve bâtıl şeklinde ortaya çıkan birtakım tecelliler (ilahi görünüşler) arasında kaybolur ve işaret edilen hakikat Kâbe'sine ulaşamaz. Bu sebeple, işaret edilene ulaşmadan önce delili terk etmek kötü ve zararlı bir şey olur. Ancak işaret edilene ulaştıktan sonra delil arayışına gerek kalmaz.

Hak yolunda müşâhede sâhibi olan bu delîl, o yolun yolcusu ve sâliki için lâzım olur. Zîrâ o yolcu bu âlem-i keserât sahrâsında Hak ve bâtıl şeklinde zâhir olan birtakım tecelliyât arasında gāib olur ve medlûl olan Ka'be-i hakîkata vâsıl olamaz. Binâenaleyh medlûle vusûldan mukaddem delîli terketmek fenâ ve zararlı bir şey olur. Ancak medlûle vusûlden sonra delîl talebine hâcet kalmaz.

3302. Vâsıllar için çeşm u çerağın gayri yoktur, ve delîlden ve yoldan onlara ferağ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3302. Vâsıl olanlar için göz ve ışık dışında bir şey yoktur, ve delilden ve yoldan onlara ferahlık gelir.

Hakikate ulaşan kâmil insanlar için, ancak kalp gözü ve kesinlik nuru vardır. Çünkü onlar müşahede (gözlem) ehli kişilerdir. Ve görülen bir şey için delile ihtiyaç olmadığından, onlar hakikati ispat etme konusunda delilden müstağni (ihtiyaçsız) bir haldedirler.

Hakikata vâsıl olan kâmiller için, ancak kalb gözü ve nûr-i yakîn vardır. Zîrâ onlar müşâhede ashâbıdır. Ve görülen bir şey için delîle hâcet olmadığından, onlar isbât-i hakîkat husûsunda delîlden fâriğ bir haldedirler.

3303. O visal adamı eğer bir delîl söyledi ise, ashâb-ı cidâlin fehmi için söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3303. O visal adamı eğer bir delil söyledi ise, tartışmacıların anlayışı için söyledi.

O hakikate ulaşmış insân-ı kâmil eğer bir konuda delil getirirse, taklidî bilgi edinmekle meşgul olan tartışmacı ve münazaracıların anlayışlarını aydınlatmak ve bu delil ile onlara hakikati anlatmak için getirir.

O vâsıl-ı hakikat olan insân-ı kâmil eğer bir bahiste delîl îrâd ederse, ilm-i taklîdî tahsili ile meşgül olan ashâb-ı cidâl ve münâzaranın fühûmunu tenvîr ve bu delîl ile onlara hakîkati anlatmak için îrâd eder.

3304. Yeni çocuk için baba "tî tí" yapar her ne kadar onun aklı dünyayı ölçer ise de.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3304. Yeni çocuk için baba "tî tî" yapar her ne kadar onun aklı dünyayı ölçer ise de.

Aklıyla ve ilmiyle dünyayı ölçen bir baba, yeni konuşmaya başlayan bir çocuğu için, çocuk diliyle ona “tî tî” yapar. “Tî tî”, çocuk dilinde konuşmak anlamındadır. Örneğin çocuklara anlatmak için, suya "buva" ve ateşe "cis" ve gıdaya "mama" ve iyiye "cici", kötüye "kaka" tabirleri kullanılır.

Aklıyla ve ilmiyle dünyayı ölçen bir baba, yeni dile gelen bir çocuğu için, çocuk diliyle ona “tî tî” yapar. “Tî tî”, çocuk dilince konuşmak ma'nâsınadır. Meselâ çocuklara anlatmak için, suya "buva" ve ateşe "cis" ve gıdâya "mama" ve iyiye "cici", fenâya "kaka" ta'bîrleri kullanılır.

3305. Eğer "Elifte bir şey yoktur" derse, ulüvvden o üstâdın fazlı eksik olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3305. Eğer "Elifte bir şey yoktur" derse, o üstadın yüceliğinden fazileti eksilmez.

"Elifte bir şey yoktur" ifadesi, bundan otuz-kırk sene önce mahalle mekteplerinde çocuklara öğretilen Elifba usulüdür. Yani, "Eğer bir ilkokul öğretmeni, "Elifte yok, 'b' altında bir nokta" tarzında çocuğu okutmaya başlarsa, o öğretmenin ilimdeki yüksek mertebesinden faziletine bir eksiklik gelmez."

"Elifte bir şey yoktur" ta'bîri, bundan otuz-kırk sene mukaddem mahalle mekteplerinde çocuklara okutulan Elifba usûlüdür. Ya'ni, "Eğer bir İbtidâî mektebi hocası, "Elifte yok, "b" altında bir nokta" tarzında çocuğu okutmağa başlarsa, o hocanın ilimdeki yüksek mertebesinden fazlına nakîsa gelmez."

3306. Ağzı bağlı olan çocuğun ta'lîmi için, kendi dilinden dışarıya çıkmak lâzımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3306. Ağzı bağlı olan çocuğun eğitimi için, kendi dilinden dışarıya çıkmak lâzımdır.

Ağzı bağlı, yani henüz konuşmaya başlamamış olan bir çocuğa dil eğitimi için, büyüklerin; ve yeni okumaya başlamış olan bir çocuğa da harflerin ve kelimelerin eğitimi için öğretmenlerin, kendi dillerinden ve ifadelerinden dışarıya çıkmaları lâzımdır. Çünkü hadis-i şerifte "İnsanlara kendi akıllarınızın miktarı üzerine değil, onların akılları miktarı üzerine söyleyin!" buyurulur.

Ağzı bağlı ya'ni henüz dile gelmemiş olan bir çocuğa dil ta'lîmi için, büyüklerin; ve yeni okumağa başlamış olan bir çocuğa da hurûf ve kelimâtın ta'lîmi için üstâdların, kendi dillerinden ve ta'bîrlerinden dışarıya çıkmaları lâzımdır. Zîrâ hadis-i şerifte كلموا الناس على قدر عقولهم لا على قدر عقولكم ya'ni, "Nâsa kendi akıllarınızın mikdârı üzerine değil, onların akılları mikdârı üzerine söyleyin!" buyurulur.

3307. O senden ilim ve fen öğrenmek için onun diline gelmen lâzımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3307. O senden ilim ve fen öğrenmek için onun diline gelmen lâzımdır.

Nasıl ki bir hadîs-i şerifte de نحن معاشر الأنبياء أمرنا أن ننزل الناس منازلهم و نكلم الناس على قدر عقولهم yani, "Biz peygamberler topluluğu, insanların mertebelerine inmekle ve insanlara akılları kadar konuşmakla emrolunduk" buyurulur. Ve âyet-i kerîmede de وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلسَانِ قَوْمِهِ (İbrahim, 14/4) yani, “Biz peygamberlerden her bir peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik" buyurulmuştur.

Nitekim bir hadîs-i şerifte dahi نحن معاشر الأنبياء أمرنا أن ننزل الناس منازلهم و نكلم الناس على قدر عقولهم ya'ni, "Biz enbiyâ zümresi, nâsın menzillerine tenezzül etmekle ve nâsa akılları mikdârı üzere söylemekle emrolunduk" buyurulur. Ve âyet-i kerîmede dahi وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلسَانِ قَوْمِهِ (İbrahim, 14/4) ya'ni, “Biz peygamberlerden her bir peygamberi kendi kavminin lisânıyla gönderdik" buyurulmuştur.

3308. İmdi, bütün halaik onun çocukları gibidir; nasihat vaktinde pîre bu lâzımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3308. Şimdi, bütün yaratılmışlar onun çocukları gibidir; nasihat vaktinde pîre bu gereklidir.

Bütün âlem halkı insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) çocukları konumundadır. Onlara nasihat ettiği zaman yukarıda açıklanan tarz ve usule riayet etmek gereklidir ki, onların faydalanmaları gerçekleşebilsin.

Bütün halk-ı âlem insân-ı kâmilin çocukları mesâbesindedir. Onlara nasîhat ettiği vakit yukarıda îzâh olunan tarz ve usûle riâyet etmek lazımdır ki, onların istifadeleri husûle gelebilsin.

3309. Dedi: "Git kendini keskin kılıca vurma. Sakın padişahla ve sultan ile inâd etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3309. Dedi: "Git kendini keskin kılıca vurma. Sakın padişahla ve sultan ile inat etme!

Şeyhin müridi, şeyhe itiraz eden yabancı kimseye hitaben dedi: "Git bu kınama ve itirazın ile kendini keskin bir kılıç mesabesinde olan şeyhe çarpma ve mana aleminin padişahı ve sultanı olan şeyhe karşı itirazında inat ve ısrar etme!" Reşehâtü Ayni'l-Hayât adlı kitapta zikredilmiştir ki: Hâce Alaeddin hazretleri Hicaz'da Abdülkerim-i Yemenî hazretlerinin huzurunda bulunduğu sırada, bir şahıs Hz. Abdülkerim'e itirazen münazaraya başlar. Abdülkerim hazretleri Alaeddin hazretlerine dönüp, "يا عجم خلصنی منه" yani, "Ey Arap olmayan zat, bundan beni kurtar!" der. O inatçı münazır, Hazrete karşı, "Ben sana zulüm mü ediyorum ki, 'Beni kurtar!' diyorsun? Sorduğum şeyin cevabını isterim!" diye edepsizce inat edince, Abdülkerim hazretleri celal (ilahi gazap) ile o kişiye yönelip, "Soracağın ne ise sor!" buyururlar. O kişi derhal yüzüstü baygın bir halde düşer ve Abdülkerim hazretleri de meclisi terk edip çıkar. Bir müddet sonra o kişiyi ölmüş bir halde bulurlar. Alaeddin hazretleri buyururlar ki, "Bu olay üzerine kendi kendime dedim ki: 'Evliyaullah şefkat ve merhamet sahibi oldukları halde, bu adam hakkında Hazret'in bu muamelesi ne idi?' Bu hatıra üzerine Abdülkerim-i Yemenî hazretleri buyurdular ki: 'Meşayıh (şeyhler), kınından çıkarılmış çıplak bir kılıç gibidir. Bu halk gelip kendilerini o kılıca çarparlar. O kılıcın kesmemesi mümkün olur mu? Yoksa meşayıh lütuf ve kerem sahibidirler. Onların bu hallerine karşı ne yapsınlar!"

Şeyhin müridi, şeyhe i'tirâz eden yabancı kimseye hitâben dedi: "Git bu ta'n ve i'tirâzın ile kendini bir keskin kılıç mesâbesinde olan şeyhe çarpma ve ma'nâ âleminin pâdişâhı ve sultânı olan şeyhe karşı i'tirâzında inâd ve ısrâr etme!" Reşehâtü Ayni'l-Hayât nâmındaki kitapta mezkûrdur ki: Hâce Alâeddîn hazretleri Hicâz'da Abdülkerîm-i Yemenî hazretlerinin huzûrunda bulunduğu sırada, bir şahıs Hz. Abdülkerîm'e i'tirâzen münâzaraya başlar. Abdülkerim hazretleri Alâeddîn hazretlerine dönüp, یا عجم خلصنی منه ya'ni, "Ey Arab'ın gayri olan zât, bundan beni kurtar!" der. O muannid munâzır, Hazrete karşı, "Ben sana zulüm mü ediyorum ki, 'Beni kurtar!' diyorsun? Sorduğum şeyin cevabını isterim!" diye bî-edebâne inâd edince, Abdülkerîm hazretleri celâl ile merkūma teveccüh edip, "Soracağın ne ise sor!" buyururlar. Merküm derhal yüzüstü baygın bir halde düşer ve Abdülkerîm hazretleri de meclisi terkedip çıkar. Bir müddet sonra merkūmu ölmüş bir halde bulurlar. Alâeddîn hazretleri buyururlar ki, "Bu vak'a üzerine kendi kendime dedim ki: 'Evliyâullâh şefkat ve merhamet sahibi oldukları halde, bu adam hakkında Hazret'in bu muamelesi ne idi?' Bu hâtıra üzerine Abdülkerîm-i Yemenî hazretleri buyurdular ki: 'Meşâyih, kınından çıkarılmış üryan bir kılıç gibidir. Bu halk gelip kendilerini o kılıca çarparlar. O kılıcın kesmemesi mümkin olur mu? Yoksa meşâyih lütuf ve kerem sâhibidirler. Onların bu hallerine karşı ne yapsınlar!"

3310. Havuz eğer denize yan vurursa, kendisinin varlığını kökünden koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3310. Havuz eğer denize yan vurursa, kendisinin varlığını kökünden koparır.

Eksik insan havuza; ve insân-ı kâmil dahi denize benzetilmiştir.

Nâkıs insan havuza; ve kâmil insan dahi denize teşbîh buyurulmuştur.

3311. Bir deniz değildir ki o kenar tuta ki, ta o sizin murdarınızdan bulanık olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3311. O, sizin murdarınızdan bulanık olsun diye kenar tutan bir deniz değildir.

O insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kalbi, sizin gibi noksan kişilerin kınama ve yermelerinden bulansın ve kederlensin diye kenarı olan bir deniz değildir!

O insân-ı kâmilin kalbi kenarı olan bir deniz değildir ki, sizin gibi nâkısların ta'n ve zemminden bulansın ve kederlensin!

3312. Küfrün haddi ve ölçüsü vardır; şeyhin ve şeyhin nûrunun kenarı yoktur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3312. Küfrün sınırı ve ölçüsü vardır; şeyhin ve şeyhin nurunun kenarı yoktur!

Küfrün sınırı ve ölçüsü olmasının anlamı şudur ki, küfrün sınırı iman sınırına kadardır. Çünkü "iman" denilen anlam ortaya çıktığında, küfrün anlamı ortadan kalkar. Ve iman ortaya çıktığı zaman küfür sınırı sona erer. Aynı şekilde, onun zıttı olan imanın sınırı da böyledir. Küfür anlamı ortaya çıktığında imanın sınırı biter. Bu sebeple küfür ve iman sınırlıdır. Fakat küfür ve imanın bu sınırlılığı, taklidî ilim içinde "ayn"dan (tekil hakikatten) perdelenmiş olanlara göredir. Ne zaman ki varlığın hakikati açığa çıkar ve kalp gözünde müşâhede (gözlem) meydana gelir, artık küfür ve imanın anlamları kalmaz ki, sınırları konuşma konusu olabilsin! Nasıl ki bu anlamı Hazret-i Pîr (Mevlânâ) I. ciltte 1292 numaralı beyitte, yani, "Her kimin namazının mihrabı "ayn” oldu ise, onun iman tarafına gitmesini ayıp bil!" şerefli beyitlerinde açıklamışlardı. Şimdi insân-ı kâmilin hakikati Hak; ve yakin nuru da mutlak varlık nuru olunca, onda sınırlar ve kenar aramak anlamsız olur.

Küfrün haddi ve ölçüsü olmanın ma'nâsı budur ki, küfrün haddi îmân haddine kadardır. Zîrâ "îmân" denilen ma'nâ hâsıl olunca, küfrün ma'nâsı zâil olur. Ve îmân hâsıl olduğu vakit hadd-i küfür nihâyet bulur. Ve kezâ onun aksi olan îmânın haddi dahi böyledir. Ma'nâ-yı küfür hâsıl olunca îmânın haddi biter. Binâenaleyh küfür ve îmân mahdûddur. Fakat bu mahdûdiyyet-i küfür ve îmân, ilm-i taklîdî içinde "ayn"dan mahcûb olanlara göredir. Vaktâkî hakîkat-i vücûd inkişaf eder ve kalb gözünde müşâhede hâsıl olur, artık küfür ve îmânın ma'nâları kalmaz ki, hadleri mevzû'-i bahs olabilsin! Nitekim bu ma'nâyı cenâb-ı Pîr I. cildde 1292 numaralı beyitte, ya'ni, "Her kimin namazının mihrabı "ayn” oldu ise, onun îmân tarafına gitmesini ayıp bil!" beyt-i şerîflerinde beyân buyurmuşlar idi. İmdi insân-ı kâmilin hakîkati Hak; ve nûr-i yakîni dahi nûr-i vücûd-i mutlak olunca, onda hudûd ve kenar aramak abes olur.

3313. Hadsizin önünde her ne şey ki mahduddur, la'dır. Allah'ın vechinin gayri her bir şey fenâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3313. Sınırsız olanın önünde sınırlı olan her şey yok hükmündedir. Allah'ın Zâtı dışındaki her şey fânidir.

Sınırsız olan ve müşâhede mertebesinde bulunan insân-ı kâmilin önünde, sınırlı olan eşyanın suretleri ve ilmin neticesi olan küfür ve iman yok hükmündedir, yani yoktur. Onun önünde Yüce Allah'ın Zâtı dışındaki her şey fânilik hâlindedir. Nasıl ki âyet-i kerimede "كل من عليها فان ويبقى وجه ربك" (Rahmân, 55/26) yani, "Bu mecazî ve izafî varlıkta bulunan her şey fânidir; ancak mutlak Rabbinin Zâtı bâkidir" buyurulur.

Hadsiz olan ve mertebe-i müşâhedede bulunan insân-ı kâmilin önünde, had sâhibi olan suver-i eşyâ ve ilim netîcesi olan küfür ve îmân lâ'dır, ya'ni yoktur. Onun önünde Allâh Teâlâ hazretlerinin vechinin ve zâtının gayri olan her bir şey hâl-i fenâ içindedir. Nitekim âyet-i kermede كل من عليها فان ويبقى وجه ربك (Rahmân, 55/26) ya'ni, “Bu vücûd-ı mecâzî ve izâfide bulunan her bir şey fânîdir; ancak Rabb-i mutlakının vechi ve zâtı bâkîdir" buyurulur.

3314. Küfür ve îmân yoktur, o yerde ki o vardır, zîrâ ki o içtir ve bu iki, renk ve kabuktur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3314. Küfür ve iman yoktur, o yerde ki o vardır, çünkü o içtir ve bu iki, renk ve kabuktur!

Vâcib Varlığın Hakikati'nin, kesin nur ile müşahede edildiği yerde ve mertebede ne küfür ne de iman bağıntıları kalır. Çünkü iman, doğru haber verenin bildirdiği Vâcib Varlığın birliğini, müşahede olmaksızın tasdik etmekten ibarettir. Ve buna "gaybî iman" derler. Ve küfür, o haberin inkârından ibarettir. Hiç şüphe yoktur ki, doğru haber verenin tasdiki müşahede olmaksızın olsa dahi bu gaybî iman kurtuluş sebebidir. Çünkü görene tabi olmaktır. Ve onun inkârı helak sebebidir. Çünkü görenin haber verdiği hakikati örtmektir. Fakat hakikat ehlinin "zâtî tecelli" (Allah'ın özünün tecellisi) diye tabir ettikleri tecellinin meydana gelmesinde kesin nur ile müşahede ve gözlem hâsıl olacağından, artık tasdik ve iman ve küfür ve inkâr bağıntıları kalmaz. Çünkü görünen şey tasdik ile sabit ve inkâr ile menfi olacak bir şey değildir. Ve o görünen şey içtir; ve hicap âlemine ait olan küfür ve iman, o içi örten iki renk ve iki kabuk mesabesindedir. Örneğin yeşil kabuklu bir cevizin içi vardır veya yoktur diye bir ihtilaf meydana gelir. Ceviz kırılıp, içine hicap olan kabukları açıldığı ve iç meydana çıktığı vakit, artık bu ihtilafa yer kalmaz. Çünkü inkâr ile iç yok olmaz ve ikrar dahi içi sabit kılmaz. Şimdi bu müşahede, kendi özünde makbul olan gaybî imanın üstünde olur.

Hakikat-ı Vücûd-ı Vâcib'in, nûr-i yakînî ile müşâhede olunduğu mahalde ve mertebede ne küfür ve ne de îmân nisbetleri kalmaz, Zîrâ îmân, muhbir-i sâdıkın haber verdiği Vücûd-ı Vâcib'in vahdâniyyetini bilâ-müşâhede tasdîkten ibarettir. Ve buna "îmân-ı gaybî" derler. Ve küfür, o haberin inkârından ibârettir. Hiç şübhe yoktur ki, muhbir-i sâdıkın tasdîki bila-müşâhede olsa daki bu îmân-ı gaybî sebeb-i necâttır. Zîrâ görene tâbi' olmaktır. Ve onun inkârı sebeb-i helâktir. Zîrâ görenin haber verdiği hakikati setrdir. Fakat ehl-i hakîkatın "tecellî-i zatí" ta'bîr buyurdukları tecellînin vukūunda nûr-i yakînî ile müşâhede ve muayene hâsıl olacağından, artık tasdîk ve îmân ve küfür ve inkâr nisbetleri kalmaz. Zîrâ görünen şey tasdîk ile sâbit ve inkâr ile menfî olur bir şey değildir. Ve o görünen şey içtir; ve âlem-i hicâba âid olan küfür ve îmân, o içi örten iki renk ve iki kabuk mesâbesindedir. Meselâ yeşil kabuk- lu bir cevizin içi vardır veyâ yoktur diye bir ihtilâf hâsıl olur. Ceviz kırılıp, içi- ne hicâb olan kabukları açıldığı ve iç meydana çıktığı vakit, artık bu ihtilâfa mahal kalmaz. Zîrâ inkâr ile iç zâil olmaz ve ikrâr dahi içi sâbit kılmaz. İmdi bu müşâhede, hadd-i zâtında makbûl olan îmân-ı gaybînin fevkinde olur.

3315. Bu fenalar o Vech'in perdesi oldu; leğen altında gizli çerâğ gibi&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3315. Bu fenalar o Vech'in perdesi oldu; leğen altında gizli çerâğ gibi

Bu fânî olan suretler ve nispetler, o Vech'in (Allah'ın Zâtı) ve Zât'ın perdesi ve hicabıdır. Bu hâl, leğen altında gizlice yanmakta olan bir lambaya benzer.

Bu fânî olan sûretler ve nisbetler, o Vech'in ve Zât'ın perdesi ve hicabıdır. Bu hâl, leğen altında gizlice yanmakta olan bir lambaya benzer.

3316. İmdi bu ten başı o sırrın hicabıdır; o sırrın önünde bu ten başı kâfirdir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3316. Şimdi bu ten başı o sırrın perdesidir; o sırrın önünde bu ten başı kâfirdir!

Böyle olunca, insân-ı kâmilin bu bedeninin başı ve beşerî şekli, onun sırrının perdesidir. O sırrın önünde bu beden başı ve şekli örtücüdür.

Ankaravî hazretleri bu beytin şerhinde buyurur ki: "Bu bedenin başı, o hakikat sırrının perdesidir ve o hakikat sırrının önünde bu tenin sırrı örtücüdür. Kâfir, örtücüye derler." Hint şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullâh hazretleri buyururlar ki: "O sırdan maksat, ruhtur. Çünkü ruhun cismin en aşağısına dalmış bulunması, onun gaybî sırları idrak etmesine engeldir." Birinci mısraın sonundaki "sır" (سر) kelimesi sînin kesresiyle okunursa, ikinci mısraın sonundaki "kâfir" (کافر) kelimesinin fâsı da kafiyenin uyumu için kesre ile okunması gerekir. Ve kâfir, örtücü anlamına gelen ism-i fâil olur. Fakat Fars ehli, "kâfer" (کافر) kelimesinin fâsını üstün olarak telaffuz ettikleri için, eğer ikinci mısradaki kâfirin fâsı üstün ise, birinci mısradaki sır da "baş" anlamına gelerek sînin üstünüyle okunması gerekir. Şerh eden büyükler bu yönü açıklamamışlardır. Ankaravî hazretleri birinci mısradaki sırrı tercüme ederken, Türkçe "baş" dediği halde, ikinci sırrı aynen almış ve bu incelik şüpheli kalmıştır.

Bu sebeple, fakir tercümede "sır" anlamına aldım. Ve baş anlamına gelen "ser"e göre, "Bu bedenin başı ve şekli, ruhun başının perdesidir ve o ruhun başının önünde bu bedenin başı örtücüdür" demek olur. Ve "ser" meyil ve heves anlamına alındığına göre, "Bu bedenin meyil ve hevesi, ruhun meyil ve hevesinin perdesidir. Ruhun meyil ve hevesinin önünde bedenin meyil ve hevesi örtücüdür" demek olur. Fakat bahis insân-ı kâmile ait olduğuna göre, tercümede beyan olunan şekil daha zevk vericidir. Ve bu beyit, Cenâb-ı Pîr'in "Bu âdemin cismanî heykeli bir örtü ve maskedir. Yoksa bizim sırrımız bütün secdelerin kıblesidir!" beyt-i şerîfinin benzeridir. Ve gelecek beyit de bu tercümeyi teyit eder.

Böyle olunca, insân-ı kâmilin bu cisminin başı ve sûret-i beşeriyyesi, onun sırrının hicabıdır. O sırrın önünde bu cisim başı ve sûreti sâtirdir.

Ankaravî hazretleri bu beytin şerhinde buyurur ki: "Bu cismin başı, o hakî- kat sırrının hicâbıdır ve o hakikat sırrının önünde bu tenin sırrı sâtirdir. Kâfir, sâtire derler." Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullâh hazretleri buyu- rurlar ki: "O sırdan murâd, rûhtur. Zîrâ rûhun ednâs-ı cisim içine dalmış bulun- ması, onun esrâr-ı gaybiyyeyi idrâk etmesine mâni'dir." Birinci mısrâ'ın so- nundaki "sır" (سر) kelimesi sînin kesriyle okunursa, ikinci mısrâ'ın nihâyetin- deki "kâfir" (کافر) kelimesinin fâsı dahi kāfiyenin tevâfuku için kesr ile okun- mak îcâb eder. Ve kâfir, sâtir ma'nâsına ism-i fâil olur. Fakat ehl-i Fürs, "kâfer" (کافر) kelimesinin fâsını meftûh olarak telaffuz ettikleri için, eğer ikinci mısrâ'daki کافر in fâsı meftûh ise, birinci mısrâ'daki سر dahi "baş" ma'nâsına olarak sînin fethi ile okunmak îcâb eder. Şurrâh-ı kirâm bu ciheti îzâh buyur- mamışlardır. Ankaravî hazretleri birinci mısrâ'daki سر i tercüme ederken, Türk- çe "baş” dediği halde, ikinci سر i aynen almış ve bu nükte meşkûk kalmıştır.

Binâenaleyh, fakîr tercümede "sır" ma'nâsına aldım. Ve baş ma'nâsına olan "ser" una göre, "Bu cismin başı ve sûreti, rûhun başının hicabıdır ve o rûhun başının önünde bu cismin başı sâtirdir" demek olur. Ve "ser" meyil ve heves ma'nâsına alındığına göre, "Bu cismin meyil ve hevesi, rûhun meyil ve hevesinin hicabıdır. Rûhun meyil ve hevesinin önünde cismin meyil ve heve- si sâtirdir" demek olur. Fakat bahis insan-ı kâmile âid olduğuna nazaran, tercümede beyân olunan sûret daha zevk-âverdir. Ve bu beyit, cenâb-ı Pîr'in "Bu heykel-i cismânî-i âdem bir sütre ve nikabdır. Yoksa bizim sırrımız bütün secdelerin kıblesidir!" beyt-i şerîfinin nazîridir. Ve âtîdeki beyit dahi bu tercümeyi te'yîd eder.

3317. Kâfir kimdir? Şeyhin îmânından gafil olan. Ölü kimdir? Şeyhin canından bî-haber olan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3317. Kâfir kimdir? Şeyhin imanından gafil olan. Ölü kimdir? Şeyhin canından habersiz olan!

Yukarıda 3314 numaralı beyitte, "Şeyhin bulunduğu mertebede küfür ve iman yoktur" buyurulmuş olduğu hâlde, burada şeyh için ispat buyurulduğuna göre çelişki meydana gelmiş gibi görünürse de, çelişki yoktur. Çünkü burada "iman"dan kastedilen "görerek tasdik etme"dir ve müşâhedeye dayanan yakinî bilgidir. Yukarıdaki iman ise taklidî imanın reddi idi. Yani "Kâfir, insân-ı kâmilin görerek tasdik etmesinden ve yakinî bilgisinden gafil olan kimsedir. Bu gafil her ne kadar zorunlu tevhid (Allah'ın birliği) ile şeriaten mümin ise de, eşyayı ve insân-ı kâmili ayrı ve Hakk'ı onların dışında gördüğü için, varlığın birliği (tevhîd-i vücûdî) açısından kâfirdir. Ölü ise, şeyhin canına ve sırrına vakıf olmayan kimsedir. Çünkü kâmil insanın canı ve sırrı müşâhede içindedir. Gafil ise, onun cismanî şekline bakıp, onun canının ve sırrının bu hâlinden habersizdir. İlim dirinin şânıdır, ölünün şanı değildir.

Yukarıda 3314 numaralı beyitte, "Şeyhin bulunduğu mertebede küfür ve îmân yoktur” buyurulmuş olduğu halde, burada şeyh için isbât buyurulduğuna nazaran tenâkuz vâki' olmuş gibi görünür ise de, tenâkuz yoktur. Zîrâ burada "îmân"dan murâd "tasdîk-i iyânî"dir ve müşâhedeye mübtenî olan ilm-i yakînîdir. Ve yukarıdaki îmân ise îmân-ı taklîdînin nefyi idi. Ya'ni "Kâfir insân-ı kâmilin tasdîk-i iyânîsinden ve ilm-i yakînîsinden gafil olan kimsedir. Bu gāfil her ne kadar tevhîd-i vücûbîsi ile şer'an mü'min ise de, eşyayı ve insân-ı kâmili ayrı ve Hakk'ı onların hâricinde gördüğü için, tevhîd-i vücûdîye nazaran kâfirdir. Ve ölü, şeyhin canına ve sırrına vakıf olmayan kimsedir. Zîrâ kâmilin canı ve sırrı müşâhede içindedir. Gafil ise, onun sûret-i cismâniyyesine bakıp, onun canının ve sırrının bu hâlinden ilimsizdir. Ve ilim dirinin şânıdır, ölünün şanı değildir.

3318. Can tecrübede haberin gayri değildir. Her kimin haberi ziyade ise onun canı ziyadedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3318. Can, tecrübede haberden başka bir şey değildir. Kimin haberi çok ise, onun canı da çoktur.

Can, iyiyi ve kötüyü, yükseği ve alçağı tecrübe etme işindeki ilimden ve ayırt etme yeteneğinden başka bir şey değildir. Yani can demek, ilim ve ayırt etme yeteneği demektir. Bu sebeple kimin ilmi ve ayırt etme yeteneği çok ise, onun canı da kuvvette ve tesirde çok olur. Hakikat ehli katında ilimsiz ve ayırt etme yeteneği olmayan kimse ölüdür. Şu hâlde canın kuvveti irfan (bilgi ve anlayış) iledir, beden kuvveti ile değildir.

Can, iyiyi ve kötüyü ve yükseği ve alçağı tecrübe emrindeki ilimden ve temyizden başka bir şey değildir. Ya'ni can demek, ilim ve temyîz demektir. Binâenaleyh her kimin ilmi ve temyîzi ziyâde ise, onun canı da kuvvette ve te'sîrde ziyâde olur. Erbâb-ı hakîkat indinde ilimsiz ve temyîzsiz kimse ölüdür. Şu halde canın kuvveti irfan iledir, kuvvet-i ebdân ile değildir.

3319. Bizim canımız hayvan canından ziyâdedir. Neden? O yüzden ki, haberi ziyade tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3319. Bizim canımız hayvan canından daha fazladır. Neden? O sebeple ki, haberi daha fazla tutar.

Biz insanların canı hayvanların canından daha etkili ve kuvvetlidir. Neden? Çünkü ilmi ve ayırt etme gücü daha fazladır.

Biz insanların canı hayvanların canından daha müessir ve kuvvetlidir. Neden? Çünkü ilmi ve temyîzi daha ziyâdedir.

3320. İmdi, meleğin canı bizim canımızdan ziyâdedir. Zîrâ o müşterek histen [3328] münezzehtir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3320. Şimdi, meleğin canı bizim canımızdan daha üstündür. Çünkü o, bu ortak histen uzaktır.

"Ortak his"ten kasıt, iç duyuların birincisi olan ortak his değildir. Hayvan ile insan arasında ortak olan dış duyuların tamamı demektir. Çünkü beş duyu, insanlarda olduğu gibi hayvanlarda da vardır. Hâlbuki melekler cismanî olmadıklarından, bu ortak olan duyulardan uzaktır. Yani, "Meleklerin canı bizim canımızdan daha kuvvetlidir. Çünkü cismaniyete dalmış olan insanların bilgileri ruhlarına, cismanî dış duyularından gelir. Ve insanlar bu konuda hayvanlar ile ortaktırlar. Melekler ise cismanî olmadıklarından bu ortak duyulardan uzaktırlar. Onların bilgileri, duyular aracılığı olmaksızın doğrudan Hak tarafından gelir. Bu yönden onların canı, cismaniyete dalmış olanların canından daha üstün ve kuvvetlidir.

"Hiss-i müşterek"ten murâd, havâss-i bâtınenin birincisi olan hiss-i müşterek değildir. Hayvan ile insan arasında müşterek olan hiss-i zâhirin mecmû'u demektir. Zîrâ havâss-i hamse insanlarda olduğu gibi hayvanlarda da vardır. Halbuki melâike cismânî olmadıklarından, bu müşterek olan hislerden münezzehtir. Ya'ni, "Meleklerin canı bizim canımızdan ziyâde kuvvetlidir. Çünkü cismâniyette müstağrak olan insanların ma'lûmâtı rûhlarına havâss-i zâhire-i cismâniyyelerinden vârid olur. Ve insanlar bu husûsta hayvanlar ile müşterektirler. Melâike ise cismânî olmadıklarından bu müşterek havastan münezzehtirler. Onların ma'lûmâtı bilâ-vâsıta-i havâs cânib-i Hak'tan gelir. Bu cihetle onların canı, cismâniyette müstağrak olanların canından daha ziyâde ve kuvvetlidir.

3321. Ve gönül sahiplerinin canı melekten ziyade olur. Sen tahayyürü bırak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3321. Gönül sahiplerinin canı melekten daha üstün olur. Sen şaşkınlığı bırak!

"Gönül sahipleri"nden kasıt, insân-ı kâmillerdir. Yukarıda açıklandığı gibi, mademki ayırt etme ve bilinci fazla olanın canı, ayırt etme ve bilinci eksik olanın canından daha üstün ve kuvvetli oluyor; o halde ayırt etme ve bilinci meleklerin ayırt etme ve bilincinden daha fazla olan insân-ı kâmilin canı, meleklerin canından daha üstün olur. Çünkü insân-ı kâmil, Hakk'ı tenzih (eksikliklerden arındırma) ve teşbih (benzetme) ile bilendir. Ruhanîliği ile tenzih, cismanîliği ile teşbih içindedir. Melekler ise yalnızca ruhanîlikte ve yalnızca tenzih içindedirler. Afüv (çok affedici), Gaffâr (çok bağışlayıcı) ve Tevvâb (tevbeleri kabul eden) gibi cismaniyet hallerine ilişkin isimlerin hükümlerinin zevkinden habersizdirler. Ve sırf tenzih, yarım bir bilgidir. Bu sebeple, isimlerin bütünlüğüne mazhar olması itibarıyla insân-ı kâmilin bilgisi, meleklerin bilgisinden daha üstün olur. Beyit: "Ey Sâib, insân-ı kâmilin mertebesini meleklerden isteme. Sırsız bir ayna ne suret gösterebilir!"

"Gönül sahipleri"nden murâd, insân-ı kâmillerdir. Yukarıda îzâh olunduğu üzere, mâdemki temyîz ve irfânı ziyâde olanın canı, temyîz ve irfânı noksan olanın canından daha ziyâde ve kuvvetli oluyor; şu halde temyîz ve irfânı melâikenin temyîz ve irfanından ziyâde olan insân-ı kâmilin canı, melâikenin canından ziyâde olur. Zîrâ insân-ı kâmil Hakk'ı tenzîh ve teşbîh ile âriftir. Rûhâniyyeti ile tenzîh, cismâniyyeti ile teşbîh içindedir. Melâike ise yalnız rûhâniyette ve yalnız tenzîh içindedirler. Afüv ve Gaffâr ve Tevvâb gibi cismâniyet ahvâline taalluk eden esmâ ahkâmının zevkinden bî-haberdirler. Ve tenzîh-i sırf yarım ma'rifettir. Binâenaleyh cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyeti i'tibariyle insân-ı kâmilin ma'rifeti, melâikenin ma'rifetinden efdal olur. Beyit: "Ey Sâib, insân-ı kâmilin mertebesini melâikeden isteme. Sırsız bir ayna ne sûret gösterebilir!"

3322. O sebebden Adem onların mescûdu oldu. Onun canı, onların oluşundan daha ziyadedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3322. Bu sebeple Âdem onların secde ettiği kişi oldu. Onun canı, onların oluşundan daha fazladır.

İnsân-ı kâmil (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) meleklerden üstün olduğu için, o melekler Âdem'in hizmetine boyun eğdiler. Çünkü insân-ı kâmilin Hakk'ı bilmedeki mertebesi ve bu sebeple canı, meleklerin canlarının oluşundan ve ortaya çıkışından daha fazladır.

Bilinmeli ki, melekler iki çeşittir: Birincisi "melâike-i müheyyemiyye" (hayret ve vecd içinde olan melekler)dir ki, onların maddî âlemle ilişkileri olmadığından, Âdem'in hizmetine boyun eğmekle yükümlü olmadılar. Bunlara "melâike-i âlîn" (yüce melekler) de derler. Çünkü bu melekler Hakk'ı müşahede etmede hayran ve dalmış durumdadırlar. Ve onların ne kendilerinden ne de Hak dışındaki şeylerden haberleri ve şuurları (bilinçleri) yoktur. İlâhî yükümlülük ise şuur üzerine gerçekleşir. Meleklerin diğer sınıfı ise bunların altında olup, kendilerinden ve Hak dışındaki şeylerden haberdardırlar ve şuurları vardır. Ve maddî âlemde ilâhî isimlerin hükümlerinin ve eserlerinin ortaya çıkmasına hizmet ederler. Bu itibarla, insân-ı kâmilin hizmetine boyun eğmişlerdir. Bunlara "melâike-i unsuriyyûn" (unsurî melekler) derler. Ve Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) hazretleri bu hususta Fusûsu'l-Hikem'in Âdem Fassı'nda ve Îsâ Fassı'nda açıklamalar vermişlerdir.

İnsân-ı kâmil melâikeden efdal olduğu için, o melâike Âdem'in hizmetine baş eğdiler. Zîrâ insân-ı kâmilin ma'rifet-i Hak'taki mertebesi ve binâenaleyh canı, onların canlarının oluşundan ve zuhûrundan daha ziyâdedir.

Ma'lumdur ki, melâike iki nevi'dir: Birisi "melâike-i müheyyemiyye"dir ki, onların âlem-i kesâfetle münasebetleri olmadığından, Adem'in hizmetine baş eğmekle mükellef olmadılar. Bunlara "melâike-i âlîn" dahi derler. Zîrâ bu melâike şühûd-ı Hak'ta hâim ve müstağraktırlar. Ve onların ne kendilerinden ve ne de mâsivâ-yı Hak'tan haberleri ve şuûrları yoktur. Ve teklîf-i ilâhî ise şuûr üzerine vâki' olur. Ve melâikenin diğer sınıfı ise bunların mâdûnunda olup, kendilerinden ve mâsivâ-yı Hak'tan haberdardırlar ve şuûrları vardır. Ve âlem-i kesâfette esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsârının zuhûruna hâdimdirler. Bu i'tibâr ile, insân-ı kâmilin hizmetine baş eğmişlerdir. Bunlara "melâike-i unsuriyyûn" derler. Ve Şeyh-i Ekber hazretleri bu husûsta Fass-ı Âdemî'de ve Fass-ı Îsevî'de îzâhât vermişlerdir.

3323. Ve yoksa daha iyi için, daha aşağıya sücûd emretmek hiç lâyık olmazdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3323. Yoksa daha iyi için, daha aşağıya secde etmeyi emretmek hiç uygun olmazdı.

Eğer "unsurî melekler" (dört ana unsurdan yaratılmış melekler) insân-ı kâmilden daha iyi ve üstün olsaydı, üstün olanın aşağı olana baş eğmesini emretmek asla uygun ve münasip olmazdı.

Eğer "melâike-i unsuriyyûn" insân-ı kâmilden daha iyi ve efdal olaydı, âlînin sâfile baş eğmesini emretmek aslâ lâyık ve münasib olmaz idi.

3324. Girdigar'ın adli ve lütfu ne vakit beğenir idi ki, bir gül bir dikenin önünde secde etsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3324. Yaratıcının adâleti ve lütfu ne zaman beğenirdi ki, bir gül bir dikenin önünde secde etsin?

Gerçek fail olan Hakk'ın adâleti ve lütfu, bir gülün bir dikene ve yüce bir varlığın alçak bir varlığa baş eğmesini nasıl uygun ve münasip görür?

Fail-i hakîkî olan Hakk'ın adli ve lütfu, bir gülün bir dikene ve bir âlînin bir sâfile baş eğmesini nasıl lâyık ve münasib görür?

3325. Vaktaki can ziyade oldu, intihâdan geçti; bütün eşyanın canı onun muti'i oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3325. Can çoğaldığı, sınırdan geçtiği zaman; bütün eşyanın canı ona itaat etti.

"Sınır"dan kastedilen, "Sidretü'l-Müntehâ"dır. Sidretü'l-Müntehâ ise, mutlak varlığın (vücûd-ı mutlak) başkalık elbisesiyle göründüğü ilk mertebedir ki, en aşağı mertebeden yükseliş itibarıyla, taayyün (belirginleşme) âleminin sonudur. Yani, "Bir can ki, bütün canların canı olan Hak'ta yok oldu ve mutlak varlıkta kendisinin başkalık elbisesinden soyunup, bu başkalık âleminin sonu olan ruhlar mertebesinden ileriye geçti; artık bütün eşyanın başkalık elbisesinden ibaret olan canları, onun kuşatması altında kaldı ve ona itaat etti." Nasıl ki Hz. Cibril, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) mübarek miraçlarında bir mertebeye kadar kendilerine eşlik etti ve o mertebeden ileriye geçemedi ve "Eğer ileriye bir adım atarsam baştan ayağa kadar yanarım. Yani, bende başkalık elbisesi olan Cebraillik ve Ruhu'l-Eminlik kalmaz" dedi. Nasıl ki Süleyman Efendi Mevlid-i Şerif'inde bu mertebeye, "Cibril'in durağıdır ol makam. Dokuz felek ta kim tutalıdan nizam." beytinde işaret buyurmuştur.

"İntiha"dan murâd, "sidretü'l-müntehâ"dır. Ve sidretü'l-müntehâ, vücûd-ı mutlakın gayriyyet libâsıyla zâhir olduğu ilk mertebedir ki, esfel-i sâfilîn mertebesinden urûc i'tibariyle, âlem-i taayyünün intihâsıdır. Ya'ni, "Bir can ki, bütün canların canı olan Hak'ta fânî oldu ve vücûd-ı mutlakta kendisinin gayriyyet libâsından soyunup, bu gayriyyet âleminin nihâyeti olan mertebe-i ervâhtan ileriye geçti; artık bütün eşyânın gayriyyet libâsından ibâret olan canları, onun taht-ı ihâtasında kaldı ve onun mutî'i oldu." Nitekim Hz. Cibríl, zât-ı Risâletpenâhî'nin mi'râc-ı şerîfinde bir mertebeye kadar kendilerine refâkat etti ve o mertebeden ileriye geçemedi ve "Eğer ileriye bir adım atarsam baştan ayağa kadar yanarım. Ya'ni, bende gayriyyet libâsı olan Cebrâîllik ve Rûhu'l-Emîn'lik kalmaz" dedi. Nitekim Süleyman Efendi Mevlid-i Şerifinde bu mertebeye, Cibril'in durağıdır ol makām. Nüh felek tâ kim tutalıdan nizâm. beytinde işaret buyurulmuştur.

3326. Kuş ve balık ve peri ve âdemî; zîrâ ki o ziyâdedir ve onlar noksanlıktadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3326. Kuş ve balık ve peri ve insan; çünkü o fazladır ve onlar eksikliktedir.

Bu beytin birinci mısraı önceki beytin devamıdır. Yani, "Havada uçan kuşların ve denizde yüzen balıkların ve yeryüzünde gezen cin ve insanların canları hep insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) itaatindedir. Çünkü o insân-ı kâmilin canı, Hakk'ı bilme hususunda fazladır ve bütün eşyanın canı, bilgisizlik mertebesinde eksiklik içindedir.

Bu beytin birinci mısrâ'ı evvelki beytin mâba'didir. Ya'ni, "Havada uçan kuşların ve denizde yüzen balıkların ve yeryüzünde gezen cin ve insin canları hep insân-ı kâmilin mutî'idir. Zîrâ ki o insân-ı kâmilin canı ma'rifet-i Hak hususunda ziyâdedir ve bütün eşyânın canı mertebe-i cehilde noksanlık içindedir.

3327. Balıklar onun eski libasının iğnecisi olurlar, iplikler iğnelere tabi' olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3327. Balıklar onun eski elbisesinin iğnecisi olurlar, iplikler iğnelere tâbi olurlar.

Balıklar, İbrâhim Edhem hazretleri gibi bir insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) yamalı ve eski elbisesini dikmek için iğne getirici olurlar. Çünkü insân-ı kâmil, eşyanın bağıntılarını sağlama hususunda iplik gibidir; diğer eşya ise iğne gibidir. İplikler nasıl iğnelere tâbi ise, insân-ı kâmil de öylece eşyaya tâbi olur. Yani insân-ı kâmil, tasarruf etme işinde eşyanın yatkınlığına tâbi olur ve eşyanın bağıntılarında onların yatkınlıklarını gözetir. Bu bir yöndür. Yahut insân-ı kâmil, aksine, iğne gibidir; eşya ise iplik mesabesindedir. İplikler nasıl ki iğnelere tâbi ise, eşya da tasarrufta insân-ı kâmile tâbi olurlar.

Balıklar, İbrâhim Edhem hazretleri gibi bir insân-ı kâmilin yamalı ve eski libâsını dikmek için iğne getirici olurlar. Zîrâ insân-ı kâmil, ravâbıt-ı eşyayı te'mîn hususunda iplik; ve sâir eşyâ ise iğne gibidir, iplikler nasıl iğnelere tâbi' ise, insân-ı kâmil dahi öylece eşyâya tâbi' olurlar. Ya'ni insân-ı kâmil emr-i tasarrufta eşyânın isti'dâdına tâbi' olur ve ravâbıt-ı eşyâda onların isti'dâdlarını gözetir. Bu bir vecihtir. Yahud insân-ı kâmil ber-akis olarak iğne; ve eşyâ iplik mesâbesindedir, iplikler nasıl ki iğnelere tâbi' ise, eşyâ da tasarrufta insân-ı kâmile tâbi' olurlar.

## Deniz kenarında İbrâhim Edhem kıssasının bakıyyesi

3328. Vaktaki o bey Şeyh' in emrinin nefâzını gördü, balığın gelmesinden ona bir vecd zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3328. O bey, Şeyh'in emrinin yerine geldiğini gördüğü vakit, balığın gelmesinden dolayı ona bir vecd (ilahi aşk ve coşku hali) ortaya çıktı.

Deniz kenarında İbrâhim Edhem hazretlerini eski püskü giysiler içinde elbisesini yamarken gören bey, denizden balıkların iğne getirdiklerini görünce, ona bir vecd ve cezbe (ilahi çekim) hâli geldi.

Deniz kenarında İbrâhim Edhem hazretlerini eski püskü libâslar içinde elbisesini yamar bir halde gören bey, denizden balıkların iğne getirdiklerini görünce, ona bir vecd ve cezbe hâli geldi.

3329. Dedi: "O balık pîrlerden âgâhtır. Tüh o kimseye ki, dergahın mel'ûnudur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3329. Dedi: "O balık pîrlerden âgâhtır. Tüh o kimseye ki, dergahın mel'ûnudur!"

O bey dedi ki: "O iğne getiren balıklar insân-ı kâmillerin mertebesine vâkıf oldukları halde, onların dergâhından kovulmuş ve uzaklaştırılmış olan kimselere yazıklar olsun!"

O bey dedi ki: "O iğne getiren balıklar insân-ı kâmillerin mertebesine vâkıf oldukları halde, onların dergâhından matrûd ve baîd olan kimselere yazıklar olsun!"

3330. "Balıklar Pîr'den âgâh, biz uzak! Biz bu devletten şakîyiz ve onlar [3338] saîddir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3330. "Balıklar Pîr'den haberdar, biz uzağız! Biz bu devletten şakiyiz ve onlar [3338] saîddir!"

Balıklar insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) manevî mertebesinin yüksekliğini bilirken, biz ise onların görünen şekillerine bakıp, manalarından uzak kalmışız! Biz onların bâtınî devletine karşı şakiyiz (ilahi rahmetten mahrum); ve balıklar ise onların bu devletleri önünde saîddir (ilahi rahmete ermiş)!

Balıklar insân-ı kâmilin ma'nevî mertebesinin yüksekliğine vakıf biz ise onların sûret-i zâhirelerine bakıp, ma'nâlarından uzak kalmışız! Biz onların devlet-i bâtınelerine karşı şakî; ve balıklar ise onların bu devletleri önünde saîddir!

3331. Secde etti ve giryân ve harab olarak gitti; feth-i babın aşkından dîvâne oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3331. Secde etti ve ağlayarak, kendinden geçmiş bir hâlde gitti; kapının açılma aşkından deliye döndü!

Emîr, İbrahim Edhem hazretlerine saygı göstererek secde etti ve ağlayarak, kendinden geçerek gitti ve İbrahim (a.s.)'a manevî kapının açılması aşkından deli gibi bir hâle geldi.

Emîr, İbrahim Edhem hazretlerine ta'zîmen secde etti ve ağlayarak ve kendinden geçerek gitti ve cenâb-ı İbrâhîm'e bâb-ı ma'nevînin açılması aşkından deli gibi bir hâle geldi.

3332. İmdi, sen ey yüzü yıkanmamış nedesin? Niza' içinde ve hased içinde kiminlesin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3332. Şimdi, sen ey yüzü yıkanmamış ne haldesin? Çekişme içinde ve kıskançlık içinde kiminlesin?

Şeyhin müridi, şeyhine dil uzatan o yabancı kişiye hitaben dedi ki: "İnsân-ı kâmilin hâli bu açıklanan mertebede iken, ey kalbinin yüzü nefse ait sıfatlarla kirlenmiş olup, ruhanîlik suyu ile yıkanmamış olan kimse, sen ne haldesin? Nefse ait sıfatlardan olan çekişme ve kıskançlık içinde kiminle berabersin? Yani İblis ile berabersin."

Şeyhin mürîdi, şeyhine ta'n eden o yabancı kimseye hitâben dedi ki: "İnsân-ı kâmilin hâli bu îzâh olunan mertebede iken, ey kalbinin yüzü sıfât-ı nefsâniyye ile kirlenmiş olup, rûhâniyyet suyu ile yıkanmamış olan kimse, sen ne haldesin? Sıfât-ı nefsâniyyeden olan nizâ' ve hased içinde kiminle berâbersin? Ya'ni İblis ile berabersin."

3333. Sen bir arslan kuyruğu ile oyun yapıyorsun; melâike üzerine hamlekârlık ediyorsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3333. Sen bir aslan kuyruğu ile oyun yapıyorsun; melekler üzerine saldırıyorsun!

"Aslan"dan maksat, insân-ı kâmil (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan); "kuyruk"tan maksat, insân-ı kâmilin görünen fiilleridir; "melekler"den maksat ise onun bâtını ve ruhanî yönüdür. "Sen bir insân-ı kâmilin görünen fiilleriyle oynar ve eleştirirsin ve bu hareketin ile onun ruhanî yönüne ve bâtınına saldırırsın!"

"Arslan"dan murâd, veliyy-i kâmil; "kuyruk"tan murâd, veliyy-i kâmilin ef'âl-i zâhiresi; "melâike"den murâd onun bâtını ve rûhâniyyetidir. "Sen bir veliyy-i kâmilin ef'âl-i zâhiresiyle oynar ve tenkîd edersin ve bu hareketin ile onun rûhâniyyetine ve bâtınına hücûm edersin!"

3334. Sen hayr-ı mahza ne kötü diyorsun? Agah ol, o alçalmayı yükselme az say!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3334. Sen sırf hayra neden kötü diyorsun? Uyanık ol, o alçalmayı yükselme az say!

Varlığı saf ve halis hayırdan ibaret olan insân-ı kâmile sen neden kötü diyorsun? Kendine gel, bu yaptığın iş alçaklıktır! Bu alçalmayı sakın yükselme sayma!

Vücûdu sâfî ve hâlis hayırdan ibaret olan veliyy-i kâmile sen neden kötü diyorsun? Kendine gel, bu yaptığın iş alçaklıktır! Bu alçalmayı sakın yükselme sayma!

3335. Kötü ne olur? Büyüklere muhtaç bakır. Şeyh kim olur? Nihayetsiz kimya.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3335. Kötü ne olur? Büyüklere muhtaç bakır. Şeyh kim olur? Sonsuz kimya.

"Mihân", büyük anlamına gelen "mih" kelimesinin çoğuludur. "Mis" bakır demektir. Kastedilen, nefsanî sıfatlarıyla insanlığı hayvanlığa dönüşmüş olan kimselerdir. "Büyükler"den kastedilen, insân-ı kâmillerdir. Yani, "Hakikatte kötü olan kimdir bilir misin? İnsân-ı kâmillerin terbiyesine muhtaç olan nefsanî sıfat sahipleridir. Ve şeyh kimdir bilir misin? Bu bakırları altına dönüştüren ve etkisi bitmek tükenmek bilmeyen bir kimya iksiridir!" Şerh eden büyük âlimler "Mihân" kelimesini mim harfinin ötresiyle ["mühân"] hakir ve hor anlamında almışlardır. Bu durumda anlam, "Kötü ne olur? Hakir ve muhtaç bakır olan kimsedir." demek olur. Bu da bir yöndür.

"Mihân” büyük ma'nâsına olan "mih"in cem'idir. "Mis" bakır demektir. Murâd, sıfât-ı nefsâniyyesiyle insanlığı hayvâniyyete mübeddel olan kimselerdir. "Büyükler"den murâd, insân-ı kâmillerdir. Ya'ni, "Hakikatta kötü olan kimdir bilir misin? İnsân-ı kâmillerin terbiyesine muhtâç olan sıfât-ı nefsâniyye ashâbıdır. Ve şeyh kimdir bilir misin? Bu bakırları altına tahvíl eden ve te'sîri bitmek tükenmek bilmeyen bir iksîr-i kimyâdır!" Şurrâh-ı kirâm “Mi- hân" kelimesini mîm'in zammı ile ["mühân"] hakîr ve hor ma'nâsına almışlardır. Bu sûrette ma'nâ, "Kötü ne olur? Muhtâc-ı hakir bakır olan kimsedir." demek olur. Bu da bir vecihtir.

3336. Eğer bakır kimyadan kābil olmadıysa, kimyâ bakırdan aslâ bakır olmadı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3336. Eğer bakır, kimyadan (simyadan) etkilenip altın olamadıysa, kimya da bakırdan asla bakır olmadı!

Eğer noksan olan insan, kâmil olan insandan olgunlukları kabul edemedi ise, insân-ı kâmil de o noksan olan insandan asla noksan olmaz. Çünkü her iki tarafın da ezelî yatkınlıklar üzerinde asla etkisi yoktur!

Nâkıs olan insan eğer kâmil olan insandan kemâlât kabûl edemedi ise, insân-ı kâmil dahi o nâkıs olan insandan aslâ nâkıs olmaz. Zîrâ her iki tarafın dahi isti'dâdât-ı ezeliyye üzerinde aslâ te'sîri yoktur!

3337. Kötü ne olur? Ateş amelli bir serkeş! Şeyh kim olur? Deryâ-yı ezelin "ayn"ı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3337. Kötü ne olur? Ateş gibi ameli olan bir başkaldıran! Şeyh kim olur? Ezel denizinin tekil hakikati!

Özünde kötü nedir? Nefsânî iradesine tâbi olup, Hakk'ın iradesine karşı başkaldıran ve nefsânî fiilleri ateş tabiatında bulunan kimsedir. Şeyh kimdir? Ezel denizi olan Hakk'ın varlığında batmış ve nefsânî iradesi Hakk'ın iradesinde yok olmuş zattır. Bu sebeple bu insân-ı kâmilin nefsânî faaliyeti kalmadığından, ezel denizinin tekil hakikati olur. Ve "ayn" kelimesi çeşme anlamında alındığı takdirde anlam böyle olur: İnsân-ı kâmil, Hakk'ın varlığında batmış olduğundan, onun cismanî sureti ezel denizinin feyizler çeşmesidir ve Hakk'ın iradesinin kaynağıdır. Hakk'ın emri ne ise, ondan çıkan da odur.

Hadd-i zâtında kötü nedir? İrâde-i nefsâniyyesine tâbi' olup, irâde-i Hakk'a karşı ser-keş olan ve ef'âl-i nefsâniyyesi ateş tab'ında bulunan kimsedir. Şeyh kimdir? Ezel deryâsı olan vücûd-ı Hak'ta gark ve irâde-i nefsâniyyesi irâde-i Hak'ta fânî olan zâttır. Binâenaleyh bu insân-ı kâmilin faâliyyet-i nefsâniyyesi kalmadığından, ezel deryâsının "ayn"ı olur. Ve "ayn" çeşme ma'nâsına alındığı takdirde ma'nâ böyle olur: Insân-ı kâmil, vücûd-ı Hak'ta müstağrak olduğundan, onun sûret-i cismâniyyesi deryâ-yı ezelin çeşme-i füyûzâtıdır ve irâde-i Hakk'ın menba'ıdır. Hakk'ın emri ne ise, ondan sâdır olan da odur."

3338. Ateşi daimâ sudan korkuturlar. Su iltihabdan hiç ne vakit korkar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3338. Ateşi daima sudan korkuturlar. Su iltihaptan hiç ne zaman korkar?

Nefse ait sıfatlar ateşe; ve Rabbanî feyizler suya benzetilmiştir. Yani, "Görünen âlemde ateşi su ile söndürdükleri gibi, görünmeyen âlemde de nefse ait sıfatlar ateşini ilâhî feyizler suyu ile söndürürler. Ve ilâhî feyizler çeşmesi insân-ı kâmildir. insân-ı kâmilin feyizleri, nefsanî kimselerden ortaya çıkan birtakım nefse ait sıfatlar ateşlerinden sönmez!"

Sıfât-ı nefsâniyye ateşe; ve füyûzât-ı rabbâniyye suya teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, "Zâhirde ateşi su ile söndürdükleri gibi, bâtında da sıfât-ı nefsâniyye ateşini füyûzât-ı ilâhiyye suyu ile söndürürler. Ve füyûzât-ı ilâhiyye çeşmesi insân-ı kâmildir. İnsân-ı kâmilin füyûzâtı, nefsânî kimselerden zâhir olan birtakım sıfât-ı nefsâniyye ateşlerinden sönmez!"

3339. Ayın yüzünde ayıp görücülük ediyorsun; cennet içinde diken toplayıcılık ediyorsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3339. Ayın yüzünde ayıp görücülük ediyorsun; cennet içinde diken toplayıcılık ediyorsun!

İnsân-ı kâmilin ay gibi parlak olan kalbinin yüzünde, nefse ait sıfatların ayıplarını görüyorsun. Halbuki onun şerefli kalbi, ilâhî hakikatler ve bilgiler gülleri ve çiçekleriyle süslenmiş bir cennettir. Sen o cennet içinde diken gibi olan nefse ait sıfatları arıyorsun!

İnsân-ı kâmilin ay gibi parlak olan kalbinin yüzünde, sıfât-ı nefsâniyye ayıplarını görüyorsun. Halbuki onun kalb-i şerîfi hakäyık ve maârif-i ilâhiyye gülleri ve çiçekleriyle müzeyyen bir cennettir. Sen o cennet içinde diken gibi olan sıfât-ı nefsâniyye arıyorsun!

3340. Eğer sen diken arayıcı olarak cennete gidersen, orada hiç senin gayrin diken bulamazsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3340. Eğer sen diken arayıcı olarak cennete gidersen, orada hiç senin gayrin diken bulamazsın!

Eğer sen bir cennet olan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kalbine nefse ait hazlar dikenlerini arayıcı olarak girmek istersen, emin ol ki, orada senin kendi nefse ait hazlarından başka hiçbir diken bulamazsın. Ancak diken olarak kendi sıfatını görürsün. Çünkü o kalp bir ayna gibidir. Sen onda kendi aksini görürsün! Nasıl ki Mısrî Niyâzî hazretleri buyurur: Halk içinde bir aynayım, her kim bakar bir an görür. Her ne görür, kendi yüzünü görür, ister iyi ister kötü görsün!

Eğer sen bir cennet olan insân-ı kâmilin kalbine sıfât-ı nefsâniyye dikenlerini arayıcı olarak girmek istersen, emîn ol ki, orada senin kendi sıfât-ı nefsâniyyenden başka hiçbir diken bulamazsın. Ancak diken olarak kendi sıfâtını görürsün. Zîrâ o kalb bir ayna gibidir. Sen onda kendi aksini görürsün! Nitekim Mısrî Niyâzî hazretleri buyurur: Halk içre bir âyîneyim, her kim bakar bir ân görür Her ne görür, kendi yüzün ger yahşı ger yaman görür!

3341. Bir güneşi bir çamurda örtersin; bir bedr-i kâmilden yarık ararsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3341. Bir güneşi bir çamurda örtersin; bir dolunaydan yarık ararsın!

İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) iç yüzü bir güneş gibidir. Sen o güneşi, bir hikmet için ondan meydana gelen bir hata çamuruyla örtersin! Ayın on dördü gibi parlak olan bir kâmilin kalbinde, nefse ait sıfatların gediklerini ve yarıklarını ararsın!

İnsan-ı kâmilin bâtını bir güneş gibidir. Sen o güneşi, li-hikmetin ondan sâdır olan bir zelle çamuruyla örtersin! Ayın on dördü gibi parlak olan bir kâmilin kalbinde, sıfât-ı nefsâniyye rahne ve yarıklarını ararsın!

3342. Bir güneş ki cihanda parlar, bir yarasa kuşu için nerede gizli olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3342. Bir güneş ki dünyada parlar, bir yarasa kuşu için nerede gizli olur?

Halbuki iç halleri ve dış fiilleri ile dünyada parlak bir güneş olan insân-ı kâmil, kemâlât (olgunluklar) nurundan yarasa kuşu gibi gözleri kamaşan nefsanî bir kimse yüzünden ve o nefsanî kimsenin kınama ve itirazlarının tesirlerinden hiç gizli kalır mı? Nura dayanabilen gözler elbette onu görürler!

Halbuki ahvâl-i bâtınesi ve efâl-i zâhiresi ile cihanda parlak bir güneş olan insân-ı kâmil, nûr-i kemâlâttan yarasa kuşu gibi gözleri kamaşan bir nefsânî yüzünden ve o nefsânînin ta'n ve i'tirâzâtı te'sîrâtından hiç gizli kalır mı? Nûra takat getiren gözler elbette onu görürler!

3343. Ayıplar pîrlerin reddinden ayıp oldu; gayblar onların reşkinden gayb oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3343. Ayıplar, pîrlerin reddetmesinden dolayı ayıp oldu; gayblar, onların kıskançlığından dolayı gayb oldu.

Aslında ayıplar, yani kötü haller ve çirkin fiiller, insân-ı kâmillerin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) katında reddedilmiş şeyler oldukları için, akıl sahipleri nezdinde ayıp sayıldı. O kâmiller, gaybî sırların halkın gözünde açığa çıkmasını kıskandıkları için gayb mertebesinde gizli kaldı.

Hadd-i zâtında ayıplar, ya'ni ahvâl-i mezmûme ve efâl-i kabîha, insân-ı kâmillerin indinde merdûd şeylerden oldukları için, inde'l-ukalâ ayıp sayıldı. O kâmiller esrâr-ı gaybiyyenin halk nazarında inkişafını kıskandıkları için mertebe-i gaybda gizli kaldı.

3344. Hizmetten uzaksın, bâri yâr ol! Nedâmette serî ve iş üzerine ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3344. Hizmetten uzaksın, bari yâr ol! Pişmanlıkta hızlı ve iş üzerine ol!

Ey gafil, sen insân-ı kâmillerin huzurundan uzaksın; bari onlara gıyaben yâr ol ve muhabbet besle ve şimdiye kadar onlara yaptığın kınama ve itirazlara karşı çabuk pişmanlık göster ve bu şekilde iç dünyanda faydalı bir iş ile meşgul ol!

Ey gāfil, sen kâmillerin huzûrundan uzaksın; bâri onlara gāibâne yâr ol ve muhabbet besle ve şimdiye kadar onlara yaptığın ta'n ve i'tirâzlara karşı çabuk nedâmet izhâr et ve bu sûretle bâtınında fâideli bir iş ile meşgül ol!

3345. Nihayet o yoldan sana bir nesîm erişsin. Hasedden dolayı rahmet suyunu ne bağlarsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3345. Sonunda o yoldan sana bir esinti ulaşsın. Hasetten dolayı rahmet suyunu niçin engellersin?

Sonunda bu gıyabî sevgi ve samimi pişmanlık yüzünden, sana Hakk'ın bir lütuf esintisi ulaşsın. İnsân-ı kâmilin yüce mertebesine karşı, nefsine ait sıfatlardan biri olan haset duygusunun kabarmasından dolayı niçin ilahi rahmet suyunun akışına engel olursun?

Nihâyet bu muhabbet-i gāibâne ve nedâmet-i hâlisâne yüzünden, sana Hakk'ın bir nesîm-i inâyeti erişsin. Kâmil'in âlî mertebesine karşı, sıfât-ı nefsâniyyenden birisi olan hased duygusunun kabarmasından dolayı niçin rahmet-i ilâhiyye suyunun cereyânına mâni' olursun?

3346. Gerçi uzağın uzağısın, sen kuyruk salla! "Nerede olursanız, yüzünüzü döndürün!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3346. Gerçi uzağın uzağısın, sen kuyruk salla! "Nerede olursanız, yüzünüzü döndürün!"

Gerçi nefsanî duygularından dolayı o insân-ı kâmilin huzurundan uzağın uzağısın. Fakat hiç olmazsa uzaktan kuyruk salla. Yani kınama ve itirazdan vazgeçip dalkavukluk ve yaltaklanma et! Zira insân-ı kâmilin şerefli kalbi, Zât isminin mazharı (tecelli yeri) olan manevi bir Kâbe'dir. Hak Teâlâ hadis-i kudsîsinde, "Ben yerime ve göğüme sığmadım; temiz ve takva sahibi olan mümin kulumun kalbine sığdım" buyurmuştur. Ve cenab-ı Pir efendimiz (Mevlana) şerefli zatları hakkında Divan-ı Kebir'lerindeki bir beyitte şu anlama işaret buyururlar:

"Âşıkların kıblesi benim, dilsizlerin Kâbe'si benim; kalk gel ve benim eşiğimin kapısına baş koy!"

Görmez misin, Hak Teâlâ hazretleri, Zât isminin mazharı olan maddi Kâbe hakkında Kur'an-ı Kerim'de, "Her nerede olursanız yüzünüzü Kâbe tarafına döndürün!" (Bakara, 2/144,150) buyurur. Bu emrin, manevi Kâbe olan insân-ı kâmilin kalbi hakkında da uygulanmaya layık olduğuna şüphe var mı?

Gerçi nefsânî duygularından dolayı o kâmilin huzûrundan uzağın uzağısın. Fakat hiç olmazsa uzaktan kuyruk salla. Ya'ni ta'n ve i'tirâzdan vazgeçip temelluk ve tabasbus et! Zîrâ kâmilin kalb-i şerîfi mazhar-ı ism-i Zât olan bir Ka'be-i ma'nevîdir. Hadîs-i kudsîsinde Hak Teâlâ لا يسعنى أرضى و لا سمائى و لكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى ya'ni, "Ben yerime ve göğüme sığmadım; nakî ve takî olan mü'min kulumun kalbine sığdım" buyurmuştur. Ve cenâb-ı Pîr efendimiz zât-ı şerîfleri hakkında Dîvân-ı Kebîr'lerindeki bir beyitte şu ma'nâya işâret buyururlar:

"Âşıkların kıblesi benim, bî-dillerin Kâ'besi benim; kalk gel ve benim âsitânımın kapısına baş koy!"

Görmez misin, Hak Teâlâ hazretleri mazhar-ı ism-i Zât olan Kâ'be-i sûrî hakkında Kur'ân-ı Kerim' de حَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ (Bakara, 2/144,150) ya'ni, "Her nerede olursanız yüzünüzü Kâ'be cânibine döndürü- rûn!” buyurur. Bu emrin Kâ'be-i ma'nevî olan kalb-i kâmil hakkında da şâyân-ı infâz olduğuna şüphe var mı?

3347. Hızlı adımdan dolayı bir eşek çamura düştüğü vakit, kalkmak azmi için dembedem çabalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3347. Hızlı adımdan dolayı bir eşek çamura düştüğü vakit, kalkma azmi için an be an çabalar.

Bu şerefli beyit, cismanîlerin (bedensel varlıkların) hallerine bir örnektir. Yani, "Ey cismanî, sen de çamur hükmünde olan bu cismaniyetin (bedenselliğin) hükümleri içine düştün! Eşek çamurdan kurtulmak için çabaladığı halde, sende hiçbir ıstırap eseri yoktur. Aksine bu hal içinde yerleşmeye çabalarsın!"

Bu beyt-i şerîf cismânîlerin hallerine bir misâldir. Ya'nî, “Ey cismânî, sen de çamur mesâbesinde olan bu cismâniyyetin ahkâmı içine düştün! Eşek çamurdan kurtulmak için çabalandığı halde, sende hiç ıztırâb eseri yoktur. Bil'akis bu hâl içinde yerleşmeğe çabalarsın!”

3348. Karâr için yeri düzeltmez. O bilir ki, maâş yerinden değildir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3348. Karar kılmak için yeri düzeltmez. O bilir ki, geçim yeri topraktan değildir!

Eşekten ibret al ki, çamur içinde olmak ve karar kılmak için yeri düzeltmeye ve kendisine çamur içinde yer yapmaya çalışmaz. Çünkü o bilir ki, bu çamurun içi kendisinin karar kılacağı yer ve ahırı değildir!

Eşekten ibret al ki, çamur içinde olmak ve karâr etmek için yeri düzlemeğe ve kendisine çamur içinde yer yapmağa çalışmaz. Zîrâ o bilir ki, bu çamurun içi kendisinin karârgâhı ve ahırı değildir!

3349. Senin hissin eşeğin hissinden daha az olmuştur. Zîrâ senin gönlün bu çamurlardan sıçramadı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3349. Senin hissin, eşeğin hissinden daha az olmuştur. Çünkü senin gönlün bu çamurlardan sıçramadı!

"Vahal" cıvık çamur demektir. "Sen insan olduğun halde, karargâhını idrak edememe hususunda eşeğin hissinden ve idrakinden daha aşağıda kaldın. Çünkü senin gönlün, bu fani olan cismaniyet çamuru içinden kurtulmak sebeplerine başvurmadı ve çabalamadı!"

“Vahal” cıvık çamur demektir. “Sen insan olduğun halde karârgâhını idrâk edememe husûsunda eşeğin hissinden ve idrâkinden daha aşağıya kaldın. Zîrâ senin gönlün, bu fânî olan cismâniyyet çamuru içinden kurtulmak esbâbına tevessül etmedi ve çabalanmadı!”

3350. Çamur içinde te'vîl-i ruhsat ediyorsun. Niçin istemezsin ki, ondan gönlünü koparasın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3350. Çamur içinde ruhsatı te'vil ediyorsun. Niçin ondan gönlünü koparmak istemezsin?

Bu bedensellik ve nefse ait olma çamuru içinde yerleşmek için şer'î ruhsatı te'vil ediyorsun. Niçin bu fani ve geçici olan bedensellik âlemine bağlılıktan kalbini koparmak ve kurtarmak istemezsin de, dersin:

Bu cismâniyyet ve nefsâniyyet çamuru içinde yerleşmek için ruhsat-ı şer'iyyeyi te'vîl ediyorsun. Niçin bu fânî ve muvakkat olan cismâniyyet âlemine taalluktan kalbini koparmak ve kurtarmak istemezsin de, dersin:

3351. Ki, “Bana câiz olur, ben muztarırım. Hak kerem cihetinden bir âcizi muâhaze etmez!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3351. Ki, "Bana caiz olur, ben çaresizim. Hak, kerem yönünden bir âcizi sorgulamaz!"

Riyâzât (nefsî perhizler) nefsine ağır gelir ve وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا لاَ يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ (Enbiyâ, 21/8) yani, "Biz onları yemek yemeyen bir beden yapmadık" ayet-i kerimesini, yemek ve içmek konusunda nefsinin hazzına şer'î bir ruhsat (dini izin) olarak kabul edersin ve "Ben çaresizim ve âcizim; ve Yüce Allah, kereminin kemâlinden (mükemmelliğinden) bir âcizi sorgulamaz!" diyerek nefse ait hazlarını icra etmeye dalarsın!

Riyâzet nefsine ağır gelir ve وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا لاَ يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ (Enbiyâ, 21/8) ya'ni, "Biz onları taâm yemez bir ceset yapmadık" âyet-i kerîmesini, yemek ve içmek husûsunda nefsinin hazzına ruhsat-ı şer'î telakkî edersin ve "Ben muztarrım ve âcizim; ve Hak Teâlâ kemâl-i kereminden bir acizi muâheze etmez!" diyerek huzûzât-ı nefsâniyyeni icrâya dalarsın!

3352. Halbuki muahaze etmiştir; ve sen kör sırtlan gibi bu muahazeyi gururdan görmezsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3352. Halbuki azarlamıştır; ve sen kör sırtlan gibi bu azarlamayı gururdan dolayı görmezsin!

"Keftâr", sırtlan dedikleri hayvandır. Arapçası “hazacir" (حضاجير) dir.

"Keftâr", sırtlan dedikleri hayvandır. Arabîsi “hazacir" (حضاجير) dir.

3353. "Burada sırtlan yoktur; dışarıdan arayınız ki, mağara içinde değildir" derler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3353. "Burada sırtlan yoktur; dışarıdan arayınız ki, mağara içinde değildir" derler.

3354. Bunu derler ve ona bağ koyarlar. O der ki: "Benden habersizdirler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3354. Bunu söylerler ve ona bağ koyarlar. O der ki: "Benden habersizdirler."

3355. "Eğer bu düşman benden âgâh olaydı, 'Bu sırtlan nerde!' diye ne vakit nida ederdi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3355. "Eğer bu düşman benden haberdar olsaydı, 'Bu sırtlan nerede!' diye ne zaman seslenirdi?"

Ey cismanî ve nefsanî olan kimse, sen "Yüce Allah beni tutmuyor ve cezalandırmıyor" diye gururlanırsın! Hâlbuki Yüce Allah seni kendi huzurundan uzaklaştırmakla ve seni cismaniyete bağlayıp hapsetmekle cezalandırmıştır. Bundan senin hiç haberin yoktur. Senin bu hâlin, sırtlan denilen hayvanın avlanmasına benzer. Bu hayvanı avlamak isteyenler, onun sakin bulunduğu mağaraya ve inine gelip, ürküp kaçmasına fırsat vermemek için, "Yahu burada sırtlan yoktur, onu dışarıda arayınız, mağarada değildir!" diye bağırırlar. Hayvan da kendi hissiyle, "Bunlar benim burada olduğumu anlayamadılar. Eğer bilselerdi, 'Sırtlan nerede?' diye bağırırlar mıydı?" der. Ve sonuç olarak avcılar bu hile ile onu kaçırmadan tutup bağlarlar. İşte, sırtlan avcılar tarafından tutulduğunun farkında olmadığı gibi, sen de Hakk'ın cezasından böylece habersizsin!

Ey cismânî ve nefsânî olan kimse, sen "Hak Teâlâ beni tutmuyor ve muâhaze etmiyor' diye mağrûr olursun! Halbuki seni Hak Teâlâ kendi huzûrundan teb'îd ve seni cismâniyyete kayd ve bend etmekle muâhaze etmiştir. Bundan senin hiç haberin yoktur. Senin bu hâlin, sırtlan denilen hayvanın avlanmasına benzer. Bu hayvanı avlamak isteyenler, onun sakin bulunduğu mağaraya ve ine gelip, ürküp kaçmasına meydan bırakmamak için, “Yâhu burada sırtlan yoktur, onu dışarıda arayınız, mağarada değildir!" diye bağırırlar. Hayvan dahi kendi hissiyle, "Bunlar benim burada olduğumu anlayamadılar. Eğer vakıf olsa idiler, 'Sırtlan nerede?' diye bağırırlar mı idi?" der. Ve binnetîce avcılar bu hîle ile onu kaçırmaksızın tutup bağlarlar. İşte, sırtlan avcılar tarafından tutulduğunun farkında olmadığı gibi, sen de Hakk'ın muâhazesinden böylece bî-habersin!

## Günah sebebiyle, "Huda beni muâhaze etmiyor!" diye o şahsın da'vâ etmesi ve Şuayb (a.s.)ın ona cevap söylemesi

3356. O biri Şuayb ahdinde der idi ki: "Huda benden çok ayıp görmüştür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3356. O biri Şuayb (a.s.) zamanında şöyle derdi: "Allah benden çok ayıp görmüştür."

3357. "Benden ne kadar günahlar ve cürümler gördü; ve Yezdan beni kerem-den dolayı muâhaze etmez!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3357. "Benden ne kadar günahlar ve cürümler gördü; ve Yezdan beni kerem-den dolayı muâhaze etmez!"

Bir kimse Şuayb (a.s.)ın peygamberlik zamanında, "Yüce Allah benim birçok günahlarımı ve kusurlarımı gördüğü hâlde, sırf kereminin (cömertliğinin) kemâlinden (mükemmelliğinden) dolayı asla beni cezalandırmadı" deyip dururdu.

Bir kimse Şuayb (a.s.)ın zamân-ı nübüvvetinde, "Hak Teâlâ benim birçok günahlarımı ve kabâhatlarımı gördüğü halde, mahzâ kemâl-i kereminden as-lâ beni muâheze buyurmadı" deyip dururdu.

3358. Hak Teâlâ gayb yolundan fasîh olarak, onun cevabı hakkında Şuayb'ın kulağına dedi:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3358. Yüce Allah gayb yoluyla, onun cevabı hakkında Şuayb'ın kulağına açıkça dedi:

Yüce Allah vahiy yoluyla, o aldanmış kişinin iddiasına cevap olarak, Şuayb (a.s.)'ın iç kulağına apaçık şöyle dedi:

Cenâb-ı Hak vahiy tarîkiyla o aldanmış olan kimsenin da'vâsına cevâben apaçık, Şuayb (a.s.)ın bâtın kulağına şöyle dedi:

3359. Ki, "Ben ne kadar günah yaptım; ve ilâh kereminden beni cürmümde muahaze etmedi!' dedin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3359. Ki, "Ben ne kadar günah işledim; ve ilâhî keremden dolayı beni günahımdan dolayı sorgulamadı!' dedin."

3360. "Ey sefîh, aks ve ters söylüyorsun, ey yolu terk edip sahrayı tutmuş!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3360. "Ey akılsız, ters ve zıt şeyler söylüyorsun, ey yolu bırakıp çölü tutmuş!"

3361. "Seni ne kadar muahaze ederim ve sen bî-habersin ve ayaktan başa ka-dar zencîrler içindesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3361. "Seni ne kadar azarlarım ve sen habersizsin ve tepeden tırnağa zincirler içindesin!"

Ey sersem, ben seni yaptığın günahlardan dolayı sürekli azarlıyorum ve senin bu azardan haberin yoktur! Nefse ait sıfatlar ve bedensel kayıtlar içinde tepeden tırnağa kadar bağlı bir haldesin! Bu azar değil midir?

Ey sersem, ben seni yaptığın günâhlardan dolayı dâimâ muâhaze ediyorum ve senin bu muâhazeden haberin yoktur! Sıfât-ı nefsâniyye ve kuyûd-ı cismâniyye içinde tepeden tırnağa kadar bağlı bir haldesin! Bu muâhaze değil midir?

3362. Ey kara tencere, senin kat kat kurumun, senin batınının sîmâsını harab etti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3362. Ey kara tencere, senin kat kat kurumun, senin bâtınının (iç yüzünün) görünüşünü harap etti!

3363. Senin kalbinin üzerinde paslar üzerine paslar toplandı; nihayet esrardan kör oldun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3363. Senin kalbinin üzerinde paslar üzerine paslar toplandı; sonunda sırlardan kör oldun!

3364. Eğer o duman bir yeni tencere üzerine vursa, eğer bir arpa bile olsa o eser, görünür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3364. Eğer o duman yeni bir tencere üzerine vursa, eğer bir arpa kadar bile olsa o eser, görünür!

Bilinmeli ki, Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye adlı yüce eserlerinin on yedinci bölümünde şöyle buyururlar: "İnsan varlığında, biri hayat nuru, diğeri akıl nuru ve biri yakin nuru olmak üzere üç nur vardır. "Hayat nuru", hayvani nefsin ışığının vücudun bütün zerrelerine, dimağa ve ondan akla yansımasıdır. Onun illetleri ve engelleri üçtür. Birincisi "rân" (kalbi kaplayan pas), diğeri "hicâb" (perde) ve üçüncüsü "akıl"dır. "Rân", günah işlemekten dolayı kalpte oluşan perdedir. Ve "hicâb", kalbin aynasına evren suretlerinin yansımasıdır ki, istenilenin görülmesine engel olur. Ve "aklın engel olması", ilim nurundan bir şey edinmeyip, kendi tahminlerine uymasından kaynaklanır.

"Akıl nuru", akıl cevherinden hayvani nefsin ışığının yansımasıyla kalpte oluşan nurdur. Bunun illeti ve hastalığı "gazap nefsi"dir ki, bu nefsin özelliği, yücelme, kibirlenme ve kendini beğenmedir. Bu nefsin bir ateşi vardır ki kalbi yakar ve ondan kalbin üzerinde bir duman çıkar, akıl ile kalp arasına engel olur; ve bunun sonucunda hayvani nefisten akla ve akıldan kalbe gelen nur maddesi kesilir. Bu sebeple kalbi karanlık kaplar. Ve bu dumana "gıtâ" (örtü), "künn" (örtü) ve "gışâve" (perde) denir.

"Yakin nuru": Bu nur, insan için son emeldir. Ve o emelin üzerinde insan için başka bir emel yoktur. Bu nurun illeti ve hastalığı, kalpte ihlassızlık (samimiyetsizlik) olmasıdır. Yani kalbin tamamıyla Hak'ka ve hakikate yönelememesidir." Bu bahsin ayrıntısı fakir tarafından bu kitaba yazılmış olan şerhte yer almaktadır.

Ma'lûm olsun ki, cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretleri et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye nâmındaki eser-i âlîlerinin on yedinci bâbında buyururlar ki: "Vücûd-ı insanîde, biri nûr-i hayât, diğeri nûr-i akıl ve biri nûr-i yakîn olmak üzere üç nûr vardır. "Nûr-i hayât", nefs-i hayvaniyye şuâ'ının cemî-i zerrât-ı vücûda ve dimâğa ve ondan akla in'ikâsıdır. Onun illetleri ve mâniaları üçtür. Birisi "rân", diğeri "hicâb" ve üçüncüsü "akıl"dır. “Rân", irtikâb-ı maâsîden nâşî kalbde hâsıl olan perdedir. Ve "hicâb", mir'ât-ı kalbe suver-i ekvânın intibâıdır ki matlûbun rü'yetine mâni' olur. Ve "aklın mâni' olması", nûr-i ilimden bir şey iktisab etmeyip, kendi tahmînâtına tabi' olmasından nâşîdir.

"Nûr-i akıl", cevher-i akıldan nefs-i hayvâniyye şuâının in'ikâsıyla kalbe hâsıl olan nûrdur. Bunun illeti ve marazı "nefs-i gazabiyye"dir ki bu nefsin şânı, teâlî ve tekebbür ve ucübdür. Bu nefsin bir ateşi vardır ki kalbi yakar ve ondan kalb üzerinde bir duman çıkar, akıl ile kalb arasına hâil olur; ve binnetîce nefs-i hayvâniyyeden akıla ve akıldan kalbe vârid olan madde-i nûr munkatı' olur. Binâenaleyh kalbi zulmet kaplar. Ve bu dumana "gıtâ"" ve "künn" ve "gışâve" ta'bîr olunur.

"Nûr-i yakîn": Bu nûr, insan için son emeldir. Ve o emelin fevkinde insan için başka bir emel yoktur. Bu nûrun illeti ve marazı, kalbde adem-i ihlâstır. Ya'ni kalbin tamâmiyle Hak ve hakîkata teveccüh edememesidir." Bu bahsin tafsili fakir tarafından bu kitaba yazılmış olan şerhte mündericdir.

3365. Zîra ki her bir şey zıddı ile zahir olur; o kara, bir beyaz üzerinde rüsvây olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3365. Çünkü her şey zıddı ile ortaya çıkar; o kara, bir beyaz üzerinde rezil olur.

3366. Vaktâkî tencere kara oldu, imdi ondan sonra dumanın te'sîrini onun üzerinde çarçabuk kim görür?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3366. Tencere kara olduğu zaman, şimdi ondan sonra dumanın etkisini onun üzerinde çarçabuk kim görür?

Tencere bir kere kurum bağladıktan sonra, artık dumanın tencere üzerindeki etkisi aniden görünmez bir hâle gelir.

Tencere bir kere kurum bağladıktan sonra, artık dumanın tencere üzerindeki te'sîri vehleten görünmez bir hâle gelir.

3367. Demirci adam ki, zenci ola, dumanın onun yüzü ile hem-renkliği olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3367. Demirci adam ki, zenci ola, dumanın onun yüzü ile hem-renkliği olur.

Demirci olan zencinin yüzü kara, dumanın isi de kara olduğundan, ikisinin renginde birleşme vardır. Bu sebeple demircinin yüzünün isten etkilenip etkilenmediği belli olmaz.

Demirci olan zencinin yüzü kara, dumanın isi de kara olduğundan, ikisinin renginde ittihâd vardır. Binâenaleyh demircinin yüzünün isten müteessir olup olmadığı belli olmaz.

3368. Rûmî adam ki demircilik ede, duman getiricilikten onun yüzü alaca olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3368. Rûmî adam ki demircilik ede, duman getiricilikten onun yüzü alaca olur.

"Merd-i Rûmî"den maksat, beyaz renkli adamdır. Yani, "Beyaz renkli adam demircilik yaparsa, dumanın isleri onun yüzüne bulaşarak siyah renkler ortaya çıkar."

"Merd-i Rûmî"den murâd, beyaz renkli adamdır. Ya'ni, "Beyaz renkli adam demircilik ederse, dumanın isleri onun yüzüne bulaşarak siyah renkler peydâ olur."

3369. İmdi, günahın te'sîrini çabuk bilir. Binâenaleyh ağlar, hemen "Ey İlâh!" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3369. Şimdi, günahın etkisini çabuk bilir. Bu sebeple ağlar, hemen "Ey İlâh!" der.

Şimdi, yukarıda 3364 numaralı beytin açıklamasında belirtilen nur sahipleri, her bir nura karşı oluşan engeli kendinde hissedince, derhal bunun günahın etkisinden olduğunu bilip, hemen ilahi dergâha yönelir ve "Aman ya Rab, ben yine yolumu şaşırdım! Tövbe ettim, bir daha yapmam!" diyerek ağlar ve bağışlanma diler. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 27. faslında buyururlar ki: "Dervişe sakınmak lazımdır ve herkesin lokmasını yememelidir. Çünkü derviş latiftir. Ona çabuk etki edip bir şeyler ortaya çıkar. Nasıl ki temiz beyaz bir elbiseye siyahlık bulaşırsa, bu belli olur. Fakat siyah bir elbise üzerine kir ve kara etki etmez; ne kendisine ne de halka belli olur. Şimdi, mademki böyledir, dervişin zalimlerin ve haram yiyenlerin ve cismanilerin lokmasını yememesi lazımdır. Çünkü o lokma çabuk etki eder; yabancı lokmanın etkisinden bozuk fikirler ortaya çıkar."

İmdi, yukarıda 3364 numaralı beytin îzâhında beyân olunan nûr sâhipleri, her bir nûra karşı hâsıl olan mâniayı kendinde hissedince, derhal bunun te'sîr-i günâhtan olduğunu bilip, hemen dergâh-ı ilâhîye teveccüh eder ve "Aman yâ Rab, ben yine yolumu şaşırdım! Tövbe ettim, bir daha yapmam!" diyerek ağlar ve mağfiret taleb eder. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fíhi Mâ Fíh'in 27nci faslında buyururlar ki "Dervîşe ihtirâz lâzımdır ve herkesin lokmasını yememelidir. Zîrâ dervîş latîftir. Ona çabuk te'sîr edip bir şeyler zâhir olur. Nitekim bir beyaz libâs-ı tâhire siyahlık bulaşırsa, zâhir olur. Fakat siyah bir libâs üzerine kir ve kara te'sîr etmez; ne kendisine ve ne de halka zâhir olur. İmdi, mâdemki böyledir, dervîşin zâlimlerin ve harâm yiyenlerin ve cismânîlerin lokmasını yememesi lâzımdır. Zîrâ o lokma çabuk te'sîr eder; yabancı lokmanın te'sîrinden efkâr-ı fâside zâhir olur."

3370. Vaktaki ısrar eder ve fenâlığı san'at yapar, fikrinin gözüne toprak saçar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3370. Vakti geldiğinde ısrar eder ve kötülüğü sanat yapar, fikrinin gözüne toprak saçar!

Vakti geldiğinde günah işleme konusunda ısrarcı olur ve kötü fiilleri kendisine alışkanlık ve sanat hâline getirir, artık kötülükten dönme düşüncesinin gözüne toprak doldurmuş ve o gözü kör etmiş olur.

Vaktâki icrâ-yı ma'siyet husûsunda musır olur ve kötü ef'âli kendisine meleke ve san'at yapar, artık fenâlıktan rücû' düşüncesinin gözüne toprak doldurmuş ve o gözü kör etmiş bulunur.

3371. Artık tövbeyi düşünemez, o günah onun kalbine tatlı olur; nihayet dinsiz olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3371. Artık tövbeyi düşünemez, o günah onun kalbine tatlı gelir; sonunda dinsiz olur!

Günah işlemekte ısrarcı olan kişi, artık tövbeyi düşünemez bir hâle gelir. O işlediği günahlar, onun kalbinin ve aklının gözünde tatlı ve lezzetli görünür; birini işlerken diğerine niyet eder. Örneğin şarap içer; "Boş ver, bu şaraptan ne kötülük olur! Vücuda kuvvet ve beyne neşe veren bir şeydir. Şeriatta bunun yasaklanması, kendi duygularını idare etmekten aciz olan bedevilere karşı konulmuş bir hükümdür!" der. Aynı şekilde zina eder ve bu yasak fiiline hak vermek için, "Bu zinanın yasaklanması, insan toplumunun nesilde ve miras konusunda düzenini korumak içindir. Ben çocuk olmamak üzere zina edersem, bu sakıncalar meydana gelmez; keyifli ve tatlı bir hayat geçiririm!" der ve gitgide şeriatın hükümlerini birtakım böyle zayıf fikirlerle yorumlar ve sonunda dinsiz olur.

İcrâ-yı ma'siyette musır olan kimse, artık tövbeyi düşünemez bir hâle gelir. O yaptığı günahlar onun kalbinin ve aklının gözünde tatlı ve lezzetli görünür; birini icrâ ederken diğerine niyet eder. Meselâ şarap içer; "Adam sende, bu şaraptan ne fenâlık olur! Vücûda kuvvet ve dimâğa neş'e verir bir şeydir. Şerîatta bunun men'i, kendi hissiyâtını idâreden âciz bulunan bedevilere karşı vaz' edilmiş olan bir hükümdür!" der. Ve kezâ zinâ eder ve bu fiil-i menhûsuna hak vermek için, “Bu zinânın memnûiyyeti, cem'iyyet-i beşeriyyenin nesilde ve mîrâsta intizâmını muhafaza içindir. Ben çocuk olmamak üzere zinâ edersem, bu mahzûrlar vâki' olmaz; keyifli ve tatlı bir hayat geçiririm!" der ve gitgide şer'in ahkâmını birtakım böyle vâhî fikirler ile te'vîl eder ve nihayet dinsiz olur.

3372. O pişmanlık ve "Ya Rab!" ondan gitti; onun aynası üzerine pas beş kat oturdu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3372. O pişmanlık ve "Ya Rab!" ondan gitti; onun aynası üzerine pas beş kat oturdu!

Bir kimse bu hâle gelince, artık onda işlediği günahlar için pişmanlık oluşmaz ve "Aman ya Rab, günah işledim, affet!" demek aklına bile gelmez. Ve onun kalbinin aynası üzerine kat kat günahların pasları ve karanlıkları çöker!

Bir kimse bu hâle gelince, artık onda icrâ ettiği günâhlar için nedâmet hâsıl olmaz ve "Aman yâ Rab, günâh yaptım, affet!" demek aklına bile gelmez Ve onun kalbinin aynası üzerine kat kat ma'siyetin pasları ve zulmetleri çöker!

3373. Onun demirini pasların yemesi tuttu; onun gevherini pasın noksan etme-&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3373. Onun demirini pasların yemesi tuttu; onun cevherini pasın eksiltmesi tuttu.

Günah işlemekte ısrar eden kimsenin demir gibi katı olan kalbini günah pasları tamamen yemeye ve çürütmeye başladı ve onun iman cevherini bu paslar günden güne zayıflatıp eksiltmeye başladı. Nitekim hadis-i şerifte, إن القلوب تصدأ كما يصدأ الحديد قالوا وما جلاؤها يا رسول الله قال ذكر الله yani, “Muhakkak kalpler demirin paslanması gibi paslanır. Dediler ki: 'Ey Allah'ın Resulü, onun cilası nedir?' Buyurdular ki: 'Allah'ı zikretmektir!” buyurulmuştur.

Günahta musır olan kimsenin demir gibi katı olan kalbini ma'siyet pas-ları büsbütün yemeğe ve çürütmeğe başladı ve onun cevher-i îmânını bu paslar günden güne za'fa düşürüp eksiltmeğe başladı Nitekim hadîs-i şerîf-te, إن القلوب تصدأ كما يصدأ الحديد قالوا وما جلاؤها يا رسول الله قال ذكر الله ya'ni, “Muhakkak kalbler demirin paslanması gibi paslanır. Dediler ki: 'Yâ Resûlallâh onun cilâsı nedir?' Buyurdular ki: 'Allah'ın zikridir!" buyurulmuştur.

3374. Beyaz kâğıt üzerine yazdığın vakit, o yazılmış nazara okunmuş gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3374. Beyaz kâğıt üzerine yazdığın zaman, o yazılmış şey göze okunmuş gibi gelir.

Bir beyaz kâğıt üzerine yazı yazıldığı zaman, o yazı göze okunabilir bir şekilde çarpar.

Bir beyaz kâğıt üzerine yazı yazıldığı vakit, o yazı nazara okunaklı bir sû-rette çarpar.

3375. Yazıyı yazılmışın başı üzerine yazdığın vakit, fehim gelmez, onun okun-ması galat olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3375. Yazıyı, yazılmış olanın üzerine yazdığın zaman, anlama gelmez, onun okunması yanlış olur.

Fakat zaten üzerine yazı yazılmış olan bir kâğıda yazı yazarsan, karma-karışık olup okunamaz. Güçlükle okunsa bile, yanlış okunur.

Fakat zâten üzerine yazı yazılmış olan bir kâğıda yazı yazarsan, karma-karışık olup okunamaz. Güçlükle okunsa bile, yanlış okunur.

3376. Zîrâ bir kara bir kara üzerine düştü; her iki yazı kör oldu ve bir ma'nâ vermedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3376. Çünkü bir kara yazı bir kara yazı üzerine düştü; her iki yazı da kör oldu ve bir anlam vermedi.

Bir kara yazı bir kara yazı üzerine düşmesi sebebiyle, iki yazı da körleşir ve bir anlam çıkarılamaz.

Bir kara yazı bir kara yazı üzerine düşmek sebebiyle, iki yazı da körleşir ve bir ma'nâ çıkarılamaz.

3377. Onun başı üzerine üçüncü def'a da yazarsan, onu kâfirin canı gibi çok kara yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3377. Onun başı üzerine üçüncü defa da yazarsan, onu kâfirin canı gibi çok kara yaptı.

Eğer o ikinci yazı üzerine üçüncü defa da yazarsan, o üçüncü yazıyı kâfirin karanlık ruhu gibi kapkara bir hâle getirir ve artık okunmaktan tamamen uzaklaşır. Bu beyitler şu hadis-i şerifin açıklamasıdır: إن العبد كلما أذنب ذنبا حصلت في قلبه نقطة سوداء إن إستغفر صقلت وإن عاد زادت حتى يسود قلبه و هو الران الذي قال الله تعالى في كتابه كلاً بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ yani, “Muhakkak kul her ne zaman bir günah işlerse, onun kalbinde kara bir nokta oluşur. Eğer istiğfar ederse, o nokta silinir. Ve eğer yine günaha dönerse, kalbini tamamen karartıncaya kadar o nokta artar. Ve o, Allah Teâlâ'nın Kitab'ında, 'Hayır, inkârcıların dedikleri gibi değildir; aksine onların kazandıkları günahlar kalpleri üzerine perde olmuştur.' (Mutaffifin, 83/14) buyurduğu 'rân'dır.”

Eğer o ikinci yazı üzerine üçüncü def'a da yazarsan, o üçüncü yazıyı kâ-firin zulmânî olan rûhu gibi kapkara bir hâle getirir ve artık okunmaktan büs-bütün müberrâ olur. Bu beyitler şu hadis-i şerîfin tefsîridir: إن العبد كلما أذنب ذنبا حصلت في قلبه نقطة سوداء إن إستغفر صقلت وإن عاد زادت حتى يسود قلبه و هو الران الذي قال الله تعالى في كتابه كلاً بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ya'ni, “Muhakkak abd her ne vakit bir günah işlerse, onun kalbinde kara bir nokta hâsıl olur. Eğer istiğfâr ederse, açılır. Ve eğer yine günâha avdet ederse, kalbini büsbütün karartıncaya ka- dar o nokta ziyâdeleşir. Ve o "rân"dır ki, Allâh Teâlâ Kitâb'ında, 'Hayır, münkirlerin dedikleri gibi değildir; belki onların kesbettikleri günâh kalbleri üzerine perde olmuştur.' (Mutaffifin, 83/14) buyurdu."

3378. İmdi, çârecinin penâhından başka ne çâre vardır? Ümitsizlik bakır ve onun iksîri nazardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3378. Şimdi, çarecinin sığınağından başka ne çare vardır? Ümitsizlik bakırdır ve onun iksiri nazardır.

Bu kalbin kararmasından kurtulmanın çaresi, ancak çareleri yaratan Yüce Allah'a sığınıp yalvarmaktır. Nefsin düzelmesinden ümidi kesip acizliğini göstermek bakırdır; ve o ümitsizlik bakırını altın yapacak olan iksir de Hakk'ın rahmetle bakışıdır.

Bu kalbin kararmasından kurtulmanın çâresi, ancak çâreleri halk eden Hak Teâlâ'ya sığınıp niyâz etmektir. Nefsin salâhından ümîdi kesip izhar-ı acz etmek bakır; ve o ümitsizlik bakırını altın yapacak olan iksîr de Hakk'ın rahmetle nazarıdır.

3379. Ümitsizlikleri O'nun önüne koyunuz; nihayet devâsız dertten dışarıya sıçrayınız!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3379. Ümitsizlikleri O'nun önüne koyunuz; nihayet devâsız dertten dışarıya sıçrayınız!

Ümitsizliğinizi ve aczinizi Hakk'ın huzuruna arz ediniz ki, kendinizin devasını ve çaresini bulamadığınız bu nefsaniyet ve cismaniyet derdinden ve illetinden, ilahi rahmet imdadınıza yetişmek suretiyle kurtulasınız. Çünkü Yüce Allah, قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَة الله إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذنوب جميعا إنه هو الغفور الرحيم (Zümer, 39/53) yani, "Ey nefisleri üzerine israf eden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Muhakkak Yüce Allah günahların hepsini bağışlar. Çünkü O çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir!" buyurur. Ve en büyük günah, insanın kendi enaniyetini ve varlığını görüp, bütün işlerinde ona dayanmasıdır. Nitekim, وجودك ذنب لا يقاس عليه ذنب آخر yani, "Senin varlığın, diğer günahlarla kıyaslanamayacak bir günahtır!" buyurulmuştur.

Ümitsizliğinizi ve aczinizi Hakk'ın huzûruna arz ediniz ki, kendinizin devâsını ve çâresini bulamadığınız bu nefsâniyyet ve cismâniyyet derdinden ve illetinden, rahmet-i ilâhiyye imdadınıza yetişmek sûretiyle kurtulasınız. Zîrâ Hak Teala hazretleri, قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَة الله إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذنوب جميعا إنه هو الغفور الرحيم (Zümer, 39/53) ya'ni, "Ey nefisleri üzerine isrâf eden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyin! Muhakkak Allâh Teâlâ günahların hepsini mağfiret eder. Zîrâ O gafûr ve rahîmdir!" buyurur. Ve en büyük günâh, insanın kendi enâniyyetini ve varlığını görüp, cemî'-i umûrunda ona istinad etmesidir. Nitekim, وجودك ذنب لا يقاس عليه ذنب آخر ya'ni, "Senin vücûdun, diğer günahlara kıyâs olunamayan bir günahtır!" buyurulmuştur.

3380. Vaktaki Şuayb bu nükteleri ona söyledi, o can deminden onun kalbinde [3388] gül açıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3380. Şuayb bu incelikleri ona söylediği zaman, o can nefesinden onun kalbinde gül açıldı.

"Can"dan maksat, Rûhu'l-Emîn denilen Hz. Cibril'dir. "Dem"den maksat, nefestir. Yani, Cibril'in bir şekle bürünmeksizin ilâhî vahyin anlamını peygamberin şerefli kalbine bırakmasıdır. Bu sebeple "can nefesi"nden maksat, vahiy sözü olur. Yani, "Şuayb (a.s.) o günahkâr kimseye bu incelikleri söyledi. Çünkü Hz. Şuayb'in şerefli kalbinde ilâhî hakikatler ve bilgiler gülleri açıldı." İkinci mısra Şuayb (a.s.)'a ait olursa anlam böyle olur. Günahkâra ait olursa, "Vahiy sözünden günahkârın kalbinde iman gülü açıldı" demek olur.

"Can"dan murâd, Rûhu'l-Emîn denilen Hz. Cibril'dir. "Dem"den murâd, nefestir. Ya'ni, Cibril'in bir sûrete mütemessil olmaksızın vahy-i ilâhînin ma'nâsını kalb-i şerîf-i nebevîye ilkā etmesidir. Binâenaleyh "can demi"nden murâd, kelâm-ı vahiy olur. Ya'ni, "Şuayb (a.s.) o günahkâr kimseye bu nükteleri söyledi Zîrâ Hz. Şuayb'in kalb-i şerîfinde hakāyık ve maârif-i ilâhiyye gülleri açıldı" İkinci mısra' Şuayb (a.s.)a râci' olursa ma'nâ böyle olur. Gü- nahkâra râci' olursa, "Kelâm-ı vahiyden günahkârın kalbinde îmân gülü açıldı" demek olur.

3381. Onun canı göğün vahyini işitti dedi: "Eğer bizi muahaze etti ise nişanı hani?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3381. Onun canı göğün vahyini işitti dedi: "Eğer bizi muahaze etti ise nişanı hani?"

Günahkârın canı Hz. Şuayb (a.s.) dilinden göğün vahyini, yani Hakk'ın vahyini dinledi de, dedi ki: "Eğer Yüce Allah günahtan dolayı bizi sorguya çekti ise, o sorguya çekmenin alâmeti nerededir?"

Günahkârın canı Hz. Şuayb lisânından vahy-i âsumânı ya'ni Hakk'ın vahyini dinledi de, dedi ki: "Eğer Hak Teâlâ günâhtan dolayı bizi muâhaze buyurdu ise, o muâhazenin alâmeti nerededir?"

3382. Dedi: "Yâ Rab, o beni def' ediyor ve o, o muâhazenin nişanını istiyor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3382. Dedi: "Ey Rabbim, o beni def ediyor ve o, o sorgulamanın nişanını istiyor!"

Günahkârın bu sorusu üzerine Hz. Şuayb dedi: "Ey Rabbim, bu günahkâr adam benim ince sözlerimi delilsiz kabul etmiyor; o sorgulamanın delilini ve alâmetini istiyor!"

Günahkârın bu suâli üzerine Hz. Şuayb dedi: “Yâ Rab, bu günahkâr adam benim nüktelerimi delilsiz kabul etmiyor; o muâhazenin delilini ve alâmetini istiyor!"

3383. Dedi: "Settârım, onun ibtilası için bir sırrın gayri olan onun sırlarını söylemem."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3383. Dedi: "Örtücüyüm, onun imtihanı için bir sırrın dışındaki sırlarını söylemem."

Yüce Allah, vahiy yoluyla Şuayb (a.s.)'a buyurdu ki: "Ben, yüce kullarımın kusurlarını ve ayıplarını çok örtenim. Onu cezalandırma alâmeti olarak, içinde bulunduğu imtihanı hakkındaki sırlarının hepsini söylemem; ancak bir sırrı söylerim ve bir alâmeti gösteririm."

Hak Teâlâ tarîk-ı vahiy ile Şuayb (a.s.) a buyurdu ki: "Ben azimüşşan kullarımın kusurlarını ve ayıplarını çok örtücüyüm. Onu muahazem alâmeti olarak, içinde bulunduğu ibtılası hakkındaki sırlarının hepsini söylemem; ancak bir sırrı söylerim ve bir alâmeti gösteririm."

3384. “Bir nişan odur ki, onu muahaze ediyorum. O ki oruçtan ve duadan taat tutar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3384. "Bir işaret odur ki, onu kınarım. O ki oruçtan ve duadan itaat tutar."

3385. "Namazdan ve zekâttan ve onun gayrinden; fakat bir zerre zevk-i can tutmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3385. "Namazdan, zekâttan ve bunların dışındaki şeylerden; fakat bir zerre can zevki tutmaz."

"O günahkârı cezalandırmamın alâmetlerinden biri şudur ki, o kimse görünüşte oruç tutar, dua ve münacat eder, namaz kılar, zekât verir ve diğer ibadet ve taatleri yerine getirir; ancak bunları yaparken kalbinde asla manevî bir lezzet duymaz ve bunları bir âdet tarzında yapar, bâtınî bir feyiz ve ruhanî bir çekim hissetmez. Münacat ederken gözünden bir damla bile yaş gelmez ve orucunda kalbinde bir ferahlık oluşmaz; aksine açlık sinirlerine kötü etki edip, nefsinde şuna buna gazap hisseder. Sözün özü, bu ibadetlerin hiçbirinde ruhanî bir lezzet bulamaz. İşte bu hâl, günahlarından dolayı onu azarladığımın ve cezalandırdığımın alâmetleridir."

"O günahkârı muahazemin alâmetlerinden birisi budur ki, o kimse zahiren oruç tutar ve dua ve münacat eder ve namaz kılar ve zekât verir ve sair ibâdât ve taatı icra eder ve bunları yaparken kalbinde asla lezzet-i ma'neviy- ye duymaz ve bunları bir âdet tarzında yapar, bir feyz-i bâtınî ve incizâb-ı rûhânî hissetmez. Münâcât ederken gözünden bir damla bile yaş gelmez ve orucunda kalbinde bir teravvuh hâsıl olmaz; bil'akis açlık a'sâbına sû'-i te'sîr edip, nefsinde şuna buna gazab hisseder. Velhâsıl bu ibadetlerin hiçbirinde bir lezzet-i rûhanî bulamaz, işte bu hâl, ma'siyetlerinden dolayı onu muâteb tuttuğumun ve muâhaze ettiğimin alâmetleridir."

## Bu kıssa şu haber üzerine beyân buyurulmuştur :

3386. Tâât ve ef'al-i seniyye yapar, fakat bir zerre çeşni tutmaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3386. İbadet ve yüce işler yapar, fakat bir zerre tat almaz!

Ankaravî'nin Mısır baskısı olan nüshasında bu beytin tercümesi yanlışlıkla basılmamıştır.

Ankaravî'nin Mısır tab'ı olan nüshasında bu beytin tercümesi sehven tab' edilmemiştir.

3387. "Onun taatı latîftir ve ma'nâsı latif değildir; cevizler çoktur ve onda iç yoktur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3387. "Onun itaati latiftir ve anlamı latif değildir; cevizler çoktur ve onda iç yoktur!"

Onun ibadetleri ve itaatleri, şeriatın zahirine uygun olduğu için görünüşte latiftir. Fakat ruhani zevklerden yoksun bulunduğu için bâtını ve anlamı latif değildir. Onların zahirleri, içi olmayan ceviz yığınına benzer.

Bu beyit, Ankaravî'nin basılı nüshasında yanlışlıkla basılmamış olsa da, tercümesi yer almaktadır. Ve tercümeye göre beyit ifadesi Hint nüshalarının aynısıdır.

"Onun ibâdât ve tââtı zâhir-i şer'e tevâfuk ettiği için zâhiren latîftir. Fakat ezvâk-ı rûhâniyyeden hâli bulunduğu için bâtını ve ma'nâsı latîf değildir. Onların zâhirleri, içi olmayan ceviz yığınına benzer."

"Bu beyit Ankaravî'nin matbû' nüshasında sehven tab' edilmemiş ise de, tercümesi mündericdir. Ve tercümeye nazaran ibâre-i beyit Hind nüshalarının aynıdır."

3388. Taatlar meyve vermek için zevk lâzımdır. Dâne ağaç vermek için iç lâzımdır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3388. İbadetlerin meyve vermesi için zevk gereklidir. Tohumun ağaç vermesi için içi gereklidir!

İbadetler ve kulluklar, içte ürün ve meyve vermek için onlarda ruhanî zevkler ve manevî lezzetler duyulması gerekir. Nasıl ki tohumdan ve çekirdekten ağaç çıkması için, o çekirdeğin içi olması lazımdır.

"Tâatlar ve ibâdetler bâtında semere ve meyve vermek için onlarda ezvâk-ı rûhâniyye ve lezzât-ı ma'neviyye duyulmak îcâb eder. Nitekim dâneden ve çekirdekten ağaç çıkmak için, o çekirdeğin içi olmak lazımdır."

3389. "İçsiz dâne ne vaki' fidan olur? Cansız sûret hayâlden gayri olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3389. "İçsiz dane ne vakit fidan olur? Cansız suret hayalden başka olmaz!"

İçsiz çekirdekten hiç fidan çıkar mı? Canı olmayan bir resim ve heykelde fiillerin ve hallerin semeresi (meyvesi) olmadığından, onun varlığı bir hayalden başka bir şey değildir, ibadetler de böyledir. İçsel zevkten yoksun olan ibadetler suret âleminde kalır. Ve eğer onda ruhanî zevkler olursa, bu zevk ruhanî bir suret kazanıp yüce âleme yükselir!

"İçsiz çekirdekten hiç fıdan çıkar mı? Canı olmayan bir resim ve heykelde semere-i efâl ve ahvâl olmadığından, onun vücûdu bir hayâlden başka bir şey değildir, ibadetler dahi böyledir. Zevk-i bâtınîden hâlî olan ibâdât âlem-i sûrette kalır. Ve eğer onda ezvâk-ı rûhâniyye olursa, bu zevk bir sûret-i rûhâniyye iktisab edip, âlem-i illiyyîne urûc eder!"

## O yabancı adamın şeyhe ta'n vurması kıssasının bakıyyesi

3390. O habîs, şeyhten dolayı beyhûde çene çaldı Şaşının aklı daimâ eğri bakıcı olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3390. O habis, şeyhten dolayı boşuna çene çaldı. Şaşının aklı daima eğri bakıcı olur!

"Lâîden" çene çalmak anlamına gelir; "jâj" boş ve beyhude demektir. "Kâj" şaşı anlamına gelir. Yani, "O yabancı adam, kâmil şeyh hakkında boş sözlerle çene çaldı. Çünkü kalp gözü şaşı idi. Ve şaşının aklı eğri bakıcı olur." Bazı nüshalarda لائید ژاژ yerine خایید ژاژ geçmektedir. Ve "jâj" tohumsuz bir bitki anlamına da gelir ki, o bitki lezzetsizdir ve deve onu ne kadar çiğnese yumuşamaz. Boş sözler hakkında bundan kinaye olarak "jâj hâîden" yani "jaj çiğnemek" derler.

"Lâîden" çene çalmak ma'nâsınadır; "jâj" herze ve beyhûde demektir. “Kâj" şaşı ma'nâsınadır. Ya'ni, "O yabancı adam şeyh-i kâmil hakkında boş sözler ile çene çaldı. Zîrâ kalb gözü şaşı idi. Ve şaşının aklı eğri bakıcı olur." Ba'zi nüshada لائید ژاژ yerine خایید ژاژ vaki'dir. Ve "jâj" tohumsuz bir nebât ma'nâsına da gelir ki, o nebat lezzetsizdir ve deve onu ne kadar çiğnese yumuşamaz. Boş sözler hakkında bundan kinâye olarak “jâj hâîden" ya'ni "jaj çiğnemek" derler.

3391. Ki, "Ben onu bir meclis ortasında gördüm. O takvadan ârîdir ve bir müflistir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3391. Ki, "Ben onu bir meclis ortasında gördüm. O takvadan uzaktır ve bir müflistir."

O yabancı adam dedi ki: "Ben o şeyhi bir mecliste gördüm. Onda takvadan hiçbir şey yoktur ve sâlih amellerden (iyi işlerden) yoksuldur."

O yabancı adam dedi ki: "Ben o şeyhi bir mecliste gördüm. Onda takvâdan hiçbir şey yoktur ve a'mâl-i sâlihadan müflistir."

3392. "Ve eğer ki bana i'timâdın yok ise bu gece kalk, tâ ki şeyhinin fıskını âşikâr olarak göresin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3392. "Ve eğer bana güvenmiyorsan, bu gece kalk ki şeyhinin fıskını (günahkârlığını) açıkça göresin."

3393. Gece onu bir pencere tarafına götürdü, dedi: "Fisk ve işret etmesine bak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3393. Gece onu bir pencere tarafına götürdü, dedi: "Fısk ve işret etmesine bak!"

O inkârcı adam, şeyhin müridini bir pencere tarafına götürüp, gizlice şeyhin hâlini gösterdi ve dedi ki: "İşte şeyhinin fısk ve fesadına ve işret etmesine ve şarap içmesine bak!"

O münkir adam şeyhin müridini bir pencere tarafına götürüp, gizlice şey- hin hâlini gösterdi ve dedi ki: "İşte şeyhinin fisk ve fesâdına ve işret etmesi- ne ve şarap içmesine bak!"

3394. "Bak o gündüzün riyasına ve gece fıska! Gündüz Mustafa, gece Ebû Leheb gibi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3394. "Bak o gündüzün riyasına ve gece fıska! Gündüz Mustafa, gece Ebû Leheb gibi!"

"Şeyhinin gündüzdeki riyâkârlığına ve gecedeki fıskına bak! O, gündüz Mustafa (a.s.) yürüyüşünde görünür ve gece olunca Ebû Leheb tavrını takınır!"

"Bak şeyhinin gündüzdeki riyâkârlığına ve gecedeki fıskına! O gündüz Mustafa (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) revişinde görünür ve gece olunca Ebû Leheb tavrını takınır!"

3395. "Ona gündüz Abdullah ad olmuş; gece neûzü billâh elinde kadeh!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3395. "Ona gündüz Abdullah ad olmuş; gece neûzü billâh elinde kadeh!"

Gündüz Allah'ın kulu olup, fiillerini şeriata uygun gösterir; gece ise Allah'a sığınırız ki nefsinin kulu olup, elinde şarap kadehi tutar!

"Gündüz Allah'ın kulu olup, efâlini şer'a muvâfık gösterir; gece ise neûzü billâh nefsinin kulu olup, elinde şarap kadehi tutar!"

3396. O pîrin elinde şişeyi dolu gördü, dedi: "Ey şeyh, senin için de aldanma vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3396. O pîrin elinde şişeyi dolu gördü, dedi: "Ey şeyh, senin için de aldanma vardır!"

"Gurr" aldanmak ve gaflet anlamındadır. Yani, "Mürid şeyhinin elinde dolu şişeyi gördü ve dedi ki: 'Ey şeyh, senin de nefse ait hazzına (hazz-ı nefs) aldanman vardır!'" Ankaravî nüshasında beytin kafiyeleri "pür" ve "gurr"dur. Hint nüshalarının bazılarında "berr" ve "arr" şeklindedir. "Berr" iyi amelli; ve "arr" günahla kirlenmek ve gamlı olmak anlamındadır. Yani, "Gündüz iyi amelli olan şeyhin elinde dolu şişeyi gördü de, dedi ki: 'Ey şeyh, senin de günahla kirlenmen vardır!'"

"Gurr" aldanmak ve gaflet ma'nâsınadır. Ya'ni, "Mürîd şeyhinin elinde dolu şişeyi gördü ve dedi ki: 'Ey şeyh, senin de hazz-ı nefsine aldanman var- dır!"' Ankaravî nüshasında beytin kâfiyeleri "pür" ve "gurr" dur. Hind nüs- halarının ba'zılarında "berr" ve ""ar" sûretindedir. "Berr" iyi amelli; ve "ar" günahla âlûde olmak ve gamgîn olmak ma'nâsınadır. Ya'ni, “Gündüz iyi amelli olan şeyhin elinde dolu şişeyi gördü de, dedi ki: 'Ey şeyh, senin de gü- nahla âlûde olman vardır!'"

3397. "Sen demez mi idin ki, 'Şarap kadehine acele şeytan işer!'"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3397. "Sen, 'Şarap kadehine acele şeytan işer!' demez miydin?"

3398. Dedi: "Benim kadehimi öyle doldurmuşlardır ki ona bir üzerlik dânesi sığmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3398. Dedi: "Benim kadehimi öyle doldurmuşlardır ki ona bir üzerlik dânesi sığmaz!"

Şeyh, müride cevap olarak dedi: "Benim varlığımın kadehini Hak aşkı şarabından öyle doldurmuşlardır ki, şeytanın sidiği hükmünde olan vesveseler değil, küçücük bir üzerlik tohumu tanesi bile sığmaz!"

Şeyh mürîde cevâben dedi: "Benim vücûdumun kadehini aşk-ı Hak şarâbından öyle doldurmuşlardır ki, şeytanın sidiği mesâbesinde olan vesveseler değil, küçücük bir üzerlik tohumu dânesi bile sığmaz!"

3399. "Bak burada hiçbir zerre sığar mı?! Bu sözü eğri işitip aldanmışsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3399. "Bak burada hiçbir zerre sığar mı?! Bu sözü eğri işitip aldanmışsın!"

"Bak, Hak'tan gelen varlığa dönüşmüş olan bu mecazî varlığıma, Allah'tan başka hiçbir şeyden bir zerre sığar mı? Bu şarap içtiğim hakkındaki sözü inkârcıdan yanlış işitip aldanmışsın!"

"Bak, vücûd-ı Hakkānîye mübeddel olan bu vücûd-ı mecâzîme mâsivâl-lahtan hiçbir zerre sığar mı? Bu şarab içtiğim hakkındaki sözü münkirden eğri işitip aldanmışsın!"

3400. "Bu kadeh zahir ve şarab zahir değildir. Gayb görücü olan şeyhten bunu uzak tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3400. "Bu kadeh görünen ve şarap görünen değildir. Gaybı gören şeyhten bunu uzak tut!"

"Bu gördüğün, günahkârların kullandığı görünen kadeh ve görünen şarap değildir. Gayb sırlarını gözlemleyen şeyhinden günahkârların amellerini uzak tut!"

Bilinmeli ki, insanî sıfatlardan her birinin gayb âleminde birer misali vardır. Övülmüş sıfatların misalleri huriler ve gılmanlar (cennet hizmetkârları) ve nefis şaraplar ve bağ ve bostan ve benzeri şeylerdir. Kötülenmiş sıfatların misalleri de, vahşi hayvanlar ve dikenlikler ve ateşlerdir. Allah dostları gayb âleminde gördükleri bu misalleri duyular âlemine çıkarıp, istedikleri kimselere de gösterirler. Hz. Şeyh'in kadeh ve şarap göstermesi de bu türdendir. Nasıl ki buyururlar:

"Bu gördüğün ehl-i fıskın kullandığı zâhirî kadeh ve zâhirî şarab değildir. Esrâr-ı gaybiyyeyi müşâhede eden şeyhinden ehl-i fiskın amellerini uzak tut!"

Ma'lum olsun ki, sıfât-ı beşeriyyeden her birînin âlem-i gaybda birer misâlleri vardır. Sıfât-ı hamîdenin misâlleri hûriler ve gılmânlar ve nefis şarablar ve bağ ve bostan ve emsâli şeylerdir. Ve sıfât-ı zemîmenin misâlleri de, hayvânât-ı vahşiyye ve dikenlikler ve ateşlerdir. Evliyâullâh âlem-i gaybda gördükleri bu misâlleri âlem-i hisse çıkarıp, istedikleri kimselere de gösterirler. Hz. Şeyh'in kadeh ve şarab göstermesi dahi bu kabildendir. Nitekim buyururlar:

3401. "Ey ahmak, mey kadehi şeyhin vücududur ki, ona şeytanın sidiği sığmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3401. "Ey ahmak, mey kadehi şeyhin vücududur ki, ona şeytanın sidiği sığmaz!"

"Felîv" ahmak, boş ve divane anlamındadır. "Ey ahmak, o gördüğün şarap kadehi şeyhin mecazî varlığıdır ki, ona şeytanın sidiği hükmündeki vesveseleri sığmaz!"

"Felîv" ahmak, beyhûde ve dîvâne ma'nâsınadır. "Ey ahmak, o gördüğün şarab kadehi şeyhin vücûd-ı mecâzîsidir ki ona şeytanın sidiği mesâbesindeki vesveseleri sığmaz!"

3402. "Nûr-i Hak'tan dolu ve mâlâmâldir. Ten kadehi kırılmıştır ve nûr-i mutlaktır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3402. "Hakk'ın nuruyla dolu ve dopdoludur. Ten kadehi kırılmıştır ve mutlak nurdur!"

O mecazî varlık, Hakk'ın nuruyla dolmuş ve nefsine ait karanlığı yok olmuştur. Ve onun izafî varlık kadehi kırılmış ve ancak ona dolmuş olan mutlak varlığın nuru kalmıştır!

"O vücûd-ı mecazî Hakk'ın nûruyla dolmuş ve zulmet-i nefsâniyyesi mahvolmuştur. Ve onun vücûd-ı izâfi kadehi kırılmış ve ancak ona dolmuş olan vücûd-ı mutlakın nûru kalmıştır!"

3403. Güneşin nûru eğer pislik üzerine düşerse, o yine nûrdur, habes kabûl etmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3403. Güneşin nuru eğer pislik üzerine düşerse, o yine nurdur, pislik kabul etmez.

Bu hâle gelmiş olan olgun veli güneş gibidir. Güneşin nuru eğer bir pislik üzerine düşerse, onun nurluğu yok olmaz, yine nurun kendisidir; kirlenmez ve o nura pislik bulaşmaz. Aksine, pislik üzerinde yeşillikler çıkarır ve onun başka bir hâle dönüşmesine sebep olup, kendi özünü değiştirerek pislik mertebesinden topraklık mertebesine getirir. Bunun gibi, mutlak varlığın nuru olan kâmiller de özü yokluk gösterilen eşyayı dönüştürürler. "Aynların dönüşümü" (varlıkların özlerinin değişimi) hakkındaki evliya menkıbeleri çoktur. Örneğin, Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da şu olay nakledilmiştir: "Mevlânâ Hazretleri, dostlarından Celaleddîn Ferîdûn'un bağına gitmişler ve orada bir topluluk oluştuğu için çok semâ' yapmışlardı. Semâ'dan sonra müritlerin her biri bir ağaç altında istirahat ettiler. Pir Hazretleri de dostlarının istirahatları için bir süre murakabe hâlinde oturdular. Müritlerin hepsi uykuya daldığında, kendileri istiğrak (kendinden geçme) hâli içinde bağda dolaşıyorlardı. Müritlerden kimya ve simya ilmine vâkıf olan Bedreddîn-i Tebrîzi o sırada uyanık olup, kendi kendine, 'Mûsâ (a.s.) ve Ca'fer-i Sâdık hazretleri ve onların benzeri peygamberler ve evliyalar kimya ilmine vâkıf idiler. Acaba Pir Hazretleri'nin de bu konuda bilgisi var mıdır, yok mudur?' diye düşünürdü. O esnada Pir Hazretleri onun başucuna gelip, 'Bedreddîn ne iştesin ve ne düşünüyorsun?' buyurdu. Adı geçen kişi ise yerinden fırlayıp kalktı. Mevlânâ Hazretleri, 'Şu tuğla parçasını bana ver!' buyurdular. O da alıp mübarek ellerine verdi. Onun elinden alıp cübbelerinin içine çektiler ve diğer ellerinden dışarıya çıkarıp, 'Bedreddîn al!' deyip verdiler. Ay aydınlığında bakıra dönüşmüş ve şeffaf bir lâl gördü ki, rengi ve ışığı göz kamaştırır idi. Bundan sonra buyurdular ki: 'Erler taşı lâl ve cevher yapabilirler; fakat onların bundan daha büyük bir meşguliyetleri vardır!'."

"Bu hâle gelmiş olan veliyy-i kâmil güneş gibidir. Güneşin nûru eğer bir pislik üzerine düşerse, onun nûrluğu zâil olmaz, yine ayn-ı nûrdur; kirlenmez ve o nûra necâset bulaşmaz. Belki necâset üzerinde yeşillikler çıkarır ve istihâlesine sebeb olup, ayniyyetini tebdil ederek necâsetlik mertebesinden topraklık mertebesine getirir. Bunun gibi, vücûd-ı mutlakın nûru olan kâmiller dahi ayniyyeti fenâ gösterilen eşyayı taklîb ederler. "Taklîb-i a'yân" hakkındaki menâkıb-ı evliyâ çoktur. Ezcümle, Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da şu vak'a nakledilmiştir: "Cenâb-ı Mevlânâ, ashâbdan Celaleddîn Ferîdûn'un bağına gitmişler ve orada cem'iyyet vâki' olmakla çok semâ' buyurmuşlar idi. Semâ'dan sonra mürîdânın her biri bir ağaç altında istirahat ettiler. Hz. Pîr dahi ashâbın istirahatları için bir müddet murâkıb oturdular. Mürîdânın cümlesi uykuya vardıkda, kendileri hâl-i istiğrâk içinde bağda dolaşırlar idi. Mürîdlerden kimyâ ve simyâ ilmine vâkıf olan Bedreddîn-i Tebrîzi o sırada uyanık olup, kendi kendine, 'Mûsâ (a.s.) ve Ca'fer-i Sâdık hazretleri ve onların emsâli enbiyâ ve evliyâ ilm-i kimyâya vakıf idiler. Acabâ Hz. Pîr'in de vukūfu var mıdır, yok mudur?' diye tefekkür ederdi. O esnâda Hz. Pîr onun baş ucuna gelip, 'Bedreddîn ne iştesin ve ne düşünüyorsun?' buyurdu. Mûmâileyh ise yerinden fırlayıp kalktı. Hz. Mevlânâ, 'Şu tuğla parçasını bana ver!' buyurdular. O da alıp mübarek ellerine verdi. Onun elinden alıp cübbelerinin içine çektiler ve diğer ellerinden dışarıya çıkarıp, 'Bedreddîn al!' deyip verdiler. Ay aydınlığında bakıra memsûh ve şeffaf bir la'l gördü ki, rengi ve şuâ'ı göz kamaştırır idi. Bundan sonra buyurdular ki: 'Merdân taşı la'l ve gevher yapabilirler; fakat onların bundan daha azîm bir meşgüliyetleri vardır!'."

3404. Şeyh dedi: "Bu ne kadehtir ve ne de meydir. Agah ol ey münkir, aşağıya gel ona bak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3404. Şeyh dedi: "Bu ne kadehtir ne de şaraptır. Ey inkârcı, uyanık ol, aşağıya gel ona bak!"

Şeyh, müridini yoldan çıkaran inkârcıya hitaben dedi ki: "Ey inkârcı, elimde görünen bu şey ne şarap kadehidir ne de şaraptır! Uyanık ol, yani bulunduğum yere gel de ona dikkatle bak!"

Şeyh, mürîdini iğfâl eden münkire hitâben dedi ki: ""Ey münkir, bu elimde zâhiren gördüğün şey ne şarab kadehidir ve ne de şarabdır! Âgâh ol, aşağıya ya'ni bulunduğum mahalle gel de ona dikkatle bak!""

3405. Geldi ve gördü; has bal idi. O kör ve kebûd olan düşman kör oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3405. Geldi ve gördü; has bal idi. O kör ve kebûd olan düşman kör oldu!

İnkârcı, şeyhin yanına geldi ve bardağın içindeki maddenin saf bal olduğunu gördü. O iğrenç düşman kör oldu, yani davasında rezil ve kepaze oldu.

Münkir şeyhin yanına geldi ve bardağın içindeki maddenin hâlis bal olduğunu gördü. O müstekreh olan düşman kör oldu, ya'ni da'vâsında rüsvây ve kepâze oldu.

3406. Pîr o demde kendi mürîdine dedi: "Ey pâkîze, git benim için mey ara!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3406. Pîr o anda kendi müridine dedi: "Ey temiz kişi, git benim için şarap ara!"

İnkârcının rezil olmasının ardından şeyh kendi müridine dedi ki: "Ey temiz müridim, git benim için şarap ara, bul getir!"

Münkirin kepâze olmasını müteakib şeyh kendi mürîdine dedi ki: "Ey Pâkîze mürīdim, git benim için şarab ara, bul getir!"

3407. "Zîra benim rencim vardır, muztar olmuşum. Ben rencden, açlığın şiddetinden geçmişim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3407. "Çünkü benim hastalığım vardır, çaresiz kalmışım. Ben hastalıktan, açlığın şiddetinden geçmişim!"

"Şarap getir; çünkü benim zahmetim vardır. Açlıktan çaresiz bir hâlde kaldım. Zahmet ve açlık şiddetinin bir sınırı vardır. Ben o sınırı dahi ileriye geçtim. Bendeki çaresizlik ve açlık son dereceden ileriye geçmiştir!"

"Şarab getir; zîrâ benim zahmetim vardır. Açlıktan muztar bir halde kaldım. Zahmet ve açlık şiddetinin bir haddi vardır. Ben o hadden dahi ileriye geçtim. Bendeki ıztırâr ve açlık son dereceden ileriye geçmiştir!"

3408. "Zarûrette her murdar temiz olur. Münkirin başı üzerine la'netten toprak olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3408. "Zarurette her murdar temiz olur. Münkirin başı üzerine lanetten toprak olsun!"

Zaruret hâli bu dereceye gelince her murdar olan şey temiz ve her haram olan şey mübah olur. Ben bu ıztırar hâli içinde gerçekten şarap içsem bile şeriaten caiz olur. Bu sebeple benim özel hâllerimi bilmeksizin inkâr eden kimsenin başına lanet cinsinden toprak saçılsın!

Bilinmeli ki, insân-ı kâmilden şeriata aykırı fiillerin ortaya çıkışı, aşağıdaki esaslara dayanır: 1. Yukarıda 3297 numaralı beyitte açıklandığı üzere, kader sırrı gereği olur. 2. Gafillerin uyarılması amacıyla a'yânın (varlıkların) şekil değiştirmesi suretiyle olur ki, bu hâl keramet türündendir. 3. Şer'î ruhsat üzerine gerçekleşir. Şiddetli açlık ve susuzluk vaktinde domuz eti yemek ve şarap içmek gibi. Nasıl ki Kur'ân-ı Kerim'de وَقَدْ فَصَلَ لَكُمْ مَا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ إِلَّا مَا اضْطُرِرْتُمْ إِلَيْهِ (En'âm. 6/119) yani, “Yüce Allah haram ettiği şeyi ayrıntılı olarak açıkladı; muztar kaldığınız şey müstesnadır" buyurdu. 4. Emir ve ilham ile gerçekleşir. Hızır (a.s.)ın Musa (a.s.)a gösterdiği fiiller gibi. 5. O şeriata uygun görünmeyen şey gaybî suretlerden (görünmeyen âleme ait şekillerden) olur. Nasıl ki Şeyh-i Ekber'in Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde beyan buyurdukları Kazîbü'l-Bân-ı Mevsılî hazretlerinin kıssası bu kabildendir. Kıssanın özeti şudur: Kazîbü'l-Bân hazretlerinin odasına bir güzel oğlan ile bir güzel kız girdiğini gören bir inkârcı, Hazret'in bir müridine karşı aleyhinde bulunur. Müridi o Hazret'in hücresine girer. Gerçekten güzel oğlanın sağında ve güzel kızın solunda oturduğunu ve Şeyh'in onlar ile şehvet içeren muamelede bulunduğunu görür. Hz. Şeyh, "Bu güzel oğlan benim aklımın; ve bu güzel kız da nefsimin suretidir. Yüce Allah hazretleri evliyasına "müşâhede" (ilahi tecellileri görme) lezzeti hâsıl olmak için, bu gaybî suretleri cisimlenmiş olarak şehadet mertebesine (görünen âleme) getirir. İkram buyurduğu velîsi isterse onların suretleriyle lezzet alır; ve isterse o gaybî suretleri yine mertebelerine gönderir" buyurup, oğlana sarılır; kendine çekince kaybolur. Ve kızı göğsüne çekip kucaklayınca, o da kaybolur.

"Hâl-i zarûret bu dereceye gelince her murdar olan şey temiz ve her haram olan şey mübâh olur. Ben bu hâl-i ıztırâr içinde hakikaten şarab içsem bile şer'an câiz olur. Binâenaleyh benim ahvâl-i husûsiyyemi bilmeksizin inkâr eden kimsenin başına la'net cinsinden toprak saçılsın!"

Ma'lum olsun ki, insân-ı kâmilden şer'e muhâlif efâlin zuhûru, atîdeki esâsâta müstenid bulunur: 1. Yukarıda 3297 numaralı beyitte îzah olunduğu üzere, sırr-ı kader icabı olur. 2. Gāfillerin îkāzı maksadıyla taklîb-i a'yân sûretiyle olur ki, bu hâl kerâmet nev'indendir. 3. Ruhsat-ı şer'iyye üzerine vâki' olur. Şiddet-i cû' ve ataş vaktinde domuz eti yemek ve şarab içmek gibi. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de وَقَدْ فَصَلَ لَكُمْ مَا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ إِلَّا مَا اضْطُرِرْتُمْ إِلَيْهِ (En'âm. 6/119) ya'ni, “Allâh Teâlâ haram ettiği şeyi tafsil etti; muztar olduğunuz şey müstesnâdır" buyurdu. 4. Emir ve ilhâm ile vâki' olur. Hızır (a.s.)ın Mûsâ (a.s.)a gösterdiği efâl gibi 5. O nâmeşrû' görünen şey suver-i gaybiyyeden olur. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber'in Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde beyân buyurdukları Kazîbü'l-Bân-ı Mevsılî hazretlerinin kıssası bu kabîldendir. Kıssanın hülâsası şudur: Ka- zîbü'l-Bân hazretlerinin odasına bir güzel oğlan ile bir güzel kız girdiğini gören bir münkir, Hazret'in bir mürîdine karşı aleyhinde bulunur. Mürīdi o Hazret'in hücresine girer. Filhakîka güzel oğlanın sağında ve güzel kı- zın solunda oturduğunu ve Şeyh'in onlar ile şehvet-âmîz muamelede bu- lunduğunu görür. Hz. Şeyh, "Bu güzel oğlan benim aklımın; ve bu güzel kız dahi nefsimin sûretidir. Hak Teâlâ hazretleri evliyâsına "müşâhede" lezzeti hâsıl olmak için, bu suver-i gaybiyyeyi mütecessid olarak merte- be-i şehadete getirir. İkrâm buyurduğu velîsi isterse onların sûretleriyle mütelezziz olur; ve isterse o suver-i gaybiyyeyi yine mertebelerine gönde- rir" buyurup, oğlana sarılır; kendine çekince kaybolur. Ve kızı sadrına çe- kip kucaklayınca, o da kaybolur.

3409. O mürîd meyhane tarafına geldi; şeyh için o her küpten şarab tattı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3409. O mürid meyhane tarafına geldi; şeyh için o, her küpten şarap tattı.

3410. Bütün o meyhanelerde şarab görmedi. Şarab küpü baldan dolu olmuş idi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3410. Bütün o meyhanelerde şarap görmedi. Şarap küpü baldan dolu olmuş idi!

[3418] "Nebîd" ve "nebîz" hurma şarabına derler. Burada mutlak olarak şarap anlamındadır. Bu hâl, şeyhin a'yân-ı sâbiteyi (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) başka bir şeye dönüştürmesi suretiyle meydana gelen kerâmeti idi.

[3418] "Nebîd" ve "nebîz" hurma şarabına derler. Burada mutlakan şarab ma'nâsınadır. Bu hâl, şeyhin taklîb-i a'yân sûretiyle vâki' olan kerâmeti idi.

3411. Dedi: "Ey rindler, ne haldir ve iştir? Hiçbir küpte şarab görmüyorum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3411. Dedi: "Ey rindler, ne hâldir ve iştir? Hiçbir küpte şarap görmüyorum!"

"Ukār" şarap anlamındadır. Bazı nüshalarda birinci mısra' "گفت ای رندان چه حالت این چه کار" yani, "Ey rindler, ne hâldir, bu ne iştir?" şeklindedir.

"Ukār" şarab ma'nâsınadır, Ba'zı nüshalarda birinci mısra' گفت ای رندان چه حالت این چه کار ya'ni, "Ey rindler, ne haldir, bu ne iştir?" sûretindedir.

3412. Rindlerin hepsi gözleri ağlayıcı olarak şeyhin nezdine geldiler ve başlarına vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3412. Rindlerin hepsi gözleri ağlayıcı olarak şeyhin nezdine geldiler ve başlarına vurdular.

Meyhane müdavimleri şarapların bala dönüştüğünü görünce, müridin macerayı anlatması üzerine şeyhin kemâlini (olgunluğunu) anladılar ve günahlarına tövbe edip, gözleri ağlayıcı olduğu hâlde şeyhin huzuruna geldiler ve pişmanlıktan elleriyle başlarına vurdular da dediler ki:

Meyhâne müdavimleri şarabların bala münkalib olduğunu görünce, mürî- din mâcerâyı hikâye etmesi üzerine şeyhin kemâlini anladılar ve ma'siyetle- rine tövbe edip, gözleri ağlayıcı olduğu halde şeyhin huzûruna geldiler ve ne- dâmetten elleriyle başlarına vurdular da dediler ki:

3413. "Ey şeyh-i ecell, meyhaneye geldin; bütün şarablar senin kudumundan bal oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3413. "Ey yüce şeyh, meyhaneye geldin; bütün şaraplar senin gelişinden bal oldu!"

"Ey mertebesi büyük olan şeyh, sen manevî gücünle meyhaneye geldin; bütün şaraplar senin manevî gelişinden ve tasarrufundan bal oldu!"

"Ey mertebesi büyük olan şeyh, sen himmetin ile meyhaneye geldin; bütün şarablar senin ma'nevî kudûmundan ve tasarrufundan bal oldu!"

3414. "Sen şarabı pislikten mübeddel etmişsin, bizim canımızı da murdarlıktan tebdîl et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3414. "Sen şarabı pislikten dönüştürmüşsün, bizim canımızı da murdarlıktan değiştir!"

3415. Eğer âlem kandan mâlâmâl dolu olsa, bende-i Huda helâlden gayrisini ne vakit yer!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3415. Eğer âlem kanla dopdolu olsa, Allah'ın kulu helalden başkasını ne zaman yer!

Bu şerefli beyitte şu şerefli hadise işaret buyurulur: لو كانت الدنيا دما عبيطا لا يكون قوت المؤمن إلا حلالا Yani, "Eğer dünya taze kan olsa, müminin gıdası helalden başkası olmaz." "Allah'ın kulu" denilmesi, "heva kulu"ndan sakınmak içindir. Yani, "Yüce Allah evliyasının rızkını haramdan korur ve ona ancak helal olanı ihsan eder" demektir. Yoksa, haramı helal eder anlamına değildir.

Evliya, sabit hakikatleri (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) dönüştürmeyi ancak gaflet ehlini uyandırmak için yaparlar. Yoksa kendi nefislerinin hazzı için değildir. Ve âlem taze kan olsa, Allah'ın kulu bir an bile Hak'tan gafil olmadığı için, şer'î ruhsat üzerine amel edip, helal yer. Ve "heva kulu", aksine âlem baştan aşağıya helal gıdadan ibaret olsa bile, Hak'tan gafil olduğu için, helali kendi nefsine haram yapar!

Bu beyt-i şerîfte şu hadîs-i şerîfe işaret buyurulur; لو كانت الدنيا دما عبيطا لا يكون قوت المؤمن إلا حلالا Ya'ni, "Eğer dünyâ taze kan olsa, mü'minin gıdâsı helâlin gayrisi olmaz." "Bende-i Hudâ" buyurulması, “bende-i hevâ"dan ihtiraz içindir. Ya'ni, "Hak Teâlâ evliyâsının rızkını haramdan hifzeder ve ona ancak helâl olanı ihsân eder" demektir. Yoksa, haramı helâl eder ma'nâsına değildir.

Evliyâ taklîb-i a'yânı ancak ehl-i gafleti îkāz için yaparlar. Yoksa kendi nefislerinin hazzı için değildir. Ve âlem tâze kan olsa, bende-i Hudâ bir an Hak'tan gāfil olmadığı için, ruhsat-ı şer'iyye üzerine amel edip, helâl yer. Ve "bende-i hevâ", bil'akis âlem baştan aşağıya gıdâ-yı helâlden ibaret olsa, Hak'tan gāfil olduğu için, helâli kendi nefsine harâm yapar!

## Âişe (radıyallâhü anhâ)nın Mustafa (a.s.)a "Sen her yerde seccâdesiz namaz kılıyorsun, nasıl olur?" demesi

3416. Aişe bir gün Peygamber'e dedi ki: "Ya Resûlallah, sen âşikâr ve gizli"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3416. Ayşe bir gün Peygamber'e dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, sen açıkça ve gizlice"

3417. Her nereyi bulursan bir namaz kılarsın; pis ve denî ev içinde koşar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3417. Nereyi bulursan bir namaz kılarsın; pis ve alçak ev içinde koşar!

3418. Gerçi bilirsin ki,'her bir murdar çocuk eriştiği her yere kaza-i hâcet etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3418. Gerçi bilirsin ki, her bir murdar çocuk eriştiği her yere ihtiyacını giderdi.

"Müsta'mel kerden" (kullanılmış kılmak) ihtiyacı gidermekten kinayedir. Yani, Ayşe (Allah ondan razı olsun) annemiz şanlı Peygamber Efendimize dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, sen neresi denk gelirse, açıkça ve gizlice seccadesiz bir namaz kılarsın. Halbuki evin içinde pis ve temiz olmayan kimseler de gezer ve temizlikten habersiz birtakım çocukların da her gezindikleri yerlere ihtiyaçlarını giderdiklerini de bilirsin. Bu nasıl olur?"

"Müsta'mel kerden" kazâ-i hâcetten kinâyedir. Ya'ni, Aişe (radıyallâhü anha) vâlidemiz Resûl-i zîşân Efendimize dedi ki: "Yâ Resûlallâh, sen her neresi tesadüf ederse, âşikâr ve gizli olarak seccâdesiz bir namaz kılıverirsin. Halbuki evin içinde pis ve tahâretsiz kimseler de gezer ve tahâretten bî-haber birtakım çocukların da her gezindikleri yerlere kazâ-i hâcet ettiklerini de bilirsin. Bu nasıl olur?"

3419. Peygamber buyurdu ki: "Hak büyükler için necisi pâk eder, bil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3419. Peygamber buyurdu ki: "Bil ki Hak, büyükler için necaseti temiz kılar!"

Bu şerefli beyitte, "Hamdolsun Yüce Allah'a ki, benim için yeryüzünü mescit ve temizleyici kıldı!" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Bu hadis-i şerifte iki önemli nokta vardır. Birincisi şudur ki, "Yüce Allah, ben ve benim benzerim olan peygamberler için yeryüzünü temiz kıldı" demektir. Çünkü yukarıda 3415 numaralı beyitte "Allah'ın kulu helalden başka ne yer?" buyurulmuştu ki, bu lütuf ancak Allah'ın kulu olanlara özgüdür, nefsinin kulu olanlar hakkında değildir. İkincisi şudur ki, diğer şeriatlerde ibadet için belirli bir yer gerekli olduğu halde, Muhammed ümmeti için, temiz olmadığı sabit olmayan yeryüzünün her tarafı ibadet yeri olarak kullanılabilir. Çünkü Ahmediye şeriatinde vehim ve vesvese üzerine hüküm vermek caiz değildir. Ancak temiz olmadığı açıkça görülen bir yerde namaz kılmak caiz olmaz. Eğer temiz olmayan bir yerde bir kimse bilmeyerek namaz kılsa, bu namaz geçerlidir. Zira hadis-i şerifte "Benim ümmetimden hata ve unutkanlık kaldırılmıştır" buyurulur.

Bu beyt-i şerîfte, الحمد لله جعلت لى الأرض مسجدا وطهورا ya'ni, “Allâh Teâlâ'ya hamdolsun ki, benim için arzı mescid ve tâhir kıldı!" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Bu hadîs-i şerîfte iki nükte vardır. Birisi budur ki, "Hak Teâlâ ben ve emsâlim olan enbiyâ için arzı temiz yaptı" demek olur. Zîrâ yukarıda 3415 numaralı beyitte کی خورد بندهء خدا الا حلال buyurulmuş idi ki, bu lütuf ancak bende-i Hudâ olanlara mahsûs olur, bende-i hevâ olanlar hakkında değildir. İkincisi budur ki, şerâyi'-i sâirede îbâdet için bir mahall-i muayyen lâzım olduğu halde, ümmet-i Muhammed için, tahâretsizliği sâbit olmayan arzın her tarafı ittihâz olunabilir. Zîrâ şerîat-ı Ahmediyye'de vehim ve vesvese üzerine hüküm câiz değildir. Fakat adem-i tahâreti meşhûd olan mahalde namaz kılmak câiz olmaz. Eğer temiz olmayan bir mahalde bir kimse bilmeyerek namaz kılsa, bu namaz mu'teberdir. Zîra hadis-i şerifte رفع عن امتى الخطأ و النسيان ya'ni, "Benim ümmetimden hatâ ve nisyân ref olundu" buyurulur.

3420. O cihetten lütf-ı Hak benim secdegâhımı yedinci tabakaya kadar temiz [3428] yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3420. O yönden Hakk'ın lütfu benim secde yerimi yedinci tabakaya kadar temiz yaptı.

Hakk'ın lütfu benim secde yerimi pislik yönünden arzın yedi tabakasına kadar temiz yaptı. "Yedi tabaka"dan kastedilen, yerkürenin sıvı-ateş hâlinden kabuk bağlamasına kadar yedi devir içinde geçirdiği değişim tabakalarıdır. Ayrıntısı yer tabakaları kitaplarında yazılıdır.

Lütf-ı Hak benim secdegâhımı murdarlık cihetinden arzın yedi tabakasına kadar temiz yaptı. "Yedi tabaka"dan murâd, kürre-i arzın mâyi'-i nârî hâlinden kışır bağlamasna kadar yedi devir içinde geçirdiği tabaka-i istihâlâttır. Tafsili tabakātü'l-arz kitaplarında mündericdir.

3421. Sakın ve sakın şahlara hasedi terk et; ve yoksa cihanda bir İblîs olursun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3421. Sakın ve sakın şahlara haset etmeyi bırak; yoksa dünyada bir İblis olursun!

Bu sözler, Hz. Pîr'in doğrudan doğruya Hakk yolcularına (sâlik) verdiği öğütlerdir. Veya şeyhe dil uzatan yabancı kimseye müridin nasihatidir. "Ey nefsaniyet içinde bulunan kimse, insân-ı kâmilin mertebesine haset etme de, ona boyun eğ! Eğer ona karşı başkaldırırsan, sen de âlemde İblis'in benzeri olursun!"

Bu sözler, Hz. Pîr'in doğrudan doğruya sâliklere nasâyihidir. Ve yâhût, şeyhe ta'n eden yabancı kimseye mürîdin nasihatidir. “Ey nefsâniyyet için- de bulunan kimse, insân-ı kâmilin mertebesine hased etme de, ona serfürû et! Eğer ona karşı serkeşlik edersen, sen de âlemde İblîs'in nazîri olursun!"

3422. Zîra o eğer bir zehir yese bal olur; sen eğer bir bal yesen bir zehir olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3422. Çünkü o eğer bir zehir yese bal olur; sen eğer bir bal yesen bir zehir olur!

İnsân-ı kâmil, bedensel olanlara göre iç âlemde zehir olan nefse ait yiyecekleri yese, onun varlığında o yiyecekler bal hükmünde olan ilâhî hakikatlere ve bilgilere, ibadetlere ve itaatlere dönüşür. Ve eğer ey nefsine düşkün kişi, sen o nefse ait yiyecekleri yesen, bunlar sende şehvet ve gazap ateşlerini alevlendirdiği için, iç âlemde zehir olur!

“İnsân-ı kâmil, cismânîlere göre bâtında zehir olan nefis taâmları yese, onun vücudunda o taâmlar bal mesâbesinde olan hakāyık ve maârif-i ilâhiy- yeye ve ibâdât ve tââta mübeddel olur. Ve eğer ey nefsânî, sen o nefis taâm- ları yesen, bunlar sende şehvet ve gazab ateşlerini alevlendirdiği cihetle, bâ- tında zehir olur!"

3423. Zîra o bedel oldu ve onun işi bedel oldu. Latif oldu ve onun her nârı nûr oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3423. Çünkü o bedel oldu ve onun işi bedel oldu. Latif oldu ve onun her ateşi nur oldu!

Çünkü o insân-ı kâmilin ruhanî vasıfları, nefsanî vasıflarına bedel oldu; ve ruhanî vasıflarla nitelenen kâmiller, "Allah'ın ahlakıyla ahlaklanın" emrine uyarak ilahi ahlakla ahlaklandıklarından, Hakk'ın fiilleri onların beşerî fiillerine bedel oldu. Cismanî yoğunluktan kurtulup, ruhanî incelik mertebesine yükseldi. Bu sebeple onun her biri ateş hükmünde olan nefsanî sıfatları, nurun ta kendisi olan Rabbanî sıfatlar oldu!

“Zîrâ o insân-ı kâmilin evsâf-ı rûhâniyyesi evsâf-ı nefsâniyyesine bedel oldu; ve evsâf-ı rûhâniyye ile muttasıf olan kâmiller تخلقوا بأخلاق الله emrine im- tisâlen ahlâk-ı ilâhiyye ile tahalluk ettiklerinden, ef'âl-i Hak onların ef'âl-i be- şeriyyelerine bedel oldu. Kesâfet-i cismâniyyeden kurtulup, letâfet-i rûhâniy- ye mertebesine terakkî etti. Binâenaleyh onun her biri ateş mesâbesinde olan sıfât-ı nefsâniyyesi ayn-ı nûr olan sıfât-ı Rabbâniyye oldu!"

3424. Ebabil'e Hakk'ın kuvveti oldu. Ve yoksa bir kuş bir fili nasıl öldürür?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3424. Ebabil'e Hakk'ın kuvveti oldu. Yoksa bir kuş bir fili nasıl öldürür?

Kâbe'yi yıkmak için gelen Ebrehe'nin fillerle donatılmış askerini Ebabil kuşları havadan taşlar atarak helak etmişti. Bu durum, Ebabil kuşlarında ortaya çıkan Hakk'ın kuvveti idi. Aksine, küçük bir kuş koca bir fili nasıl öldürebilir? Bunda Hakk'ın kuvvetinin ortaya çıktığı açıktır.

Kâ'be'yi yıkmak için gelen Ebrehe'nin filler ile mücehhez askerini Ebâbîl kuşları havadan taşlar atarak helâk etmiş idi. Bu hâl, Ebâbîl kuşlarında zâhir olan Hakk'ın kuvveti idi. Ve aksi halde bir küçük kuş koca bir fili nasıl öldü- rebilir? Bunda Hakk'ın kuvveti zâhir olduğu meydandadır.

3425. Birkaç kuşcağız bir orduyu bozdu; tâ bilesin ki, salâbet Hak'tandır&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3425. Birkaç kuşcağız bir orduyu bozdu; tâ ki bilesin ki, sağlamlık Hak'tandır.

Ey idrak eden insan, birkaç Ebâbîl kuşcağızının koca bir orduyu bozması, kuvvet ve sağlamlığın Hak'tan olduğunu apaçık görüp bilmen içindir.

Ey müdrik olan insan, birkaç Ebâbíl kuşcağızının koca bir orduyu bozması, kuvvet ve salâbet-i Hak'tan olduğunu apaçık görüp bilmen içindir.

3426. Eğer sana bu kabilden vesvese gelirse, git, Ashab-ı Fil sûresini oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3426. Eğer sana bu türden bir vesvese gelirse, git, Ashab-ı Fil sûresini oku!

"Eğer küçük kuşların orduyu bozmasını şeytanî vesvese sebebiyle imkânsız görürsen, git Kur'ân-ı Kerim'de ألم تركيف (Fil, 105/1) ["Rabbinin ashâb-ı file nasıl yaptığını görmedin mi?"] sûresini oku!" Bilinmeli ki bu tavsiye, Kur'ân'ın Hak olduğuna inananlaradır, inkâr edenlere değildir. Cenâb-ı Pîr'in inkâr edenlere olan hitabı bu Mesnevî-i Şerîf'te başka başka şekillerdedir.

"Eğer küçük kuşların orduyu bozmasını vesvese-i şeytâniyye sebebiyle istib'âd edersen git Kur'ân-ı Kerim'de ألم تركيف (Fil, 105/1) ["Rabbinin ashâb-ı file nasıl yaptığını görmedin mi?"] sûresini oku!" Ma'lumdur ki bu tavsiye Kur'ân-ı Hak olduğuna îmân edenleredir, münkirlere değildir. Cenâb-ı Pîr'in münkirlere olan hitâbı bu Mesnevî-i Şerîfte başka başka şekillerdedir.

3427. Eğer onunla inad ve beraberlik edersen, eğer sen onlardan başını götürürsen beni kâfir bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3427. Eğer onunla inatlaşır ve beraberlik edersen, eğer sen onlardan başını çevirirsen beni kâfir bil!

Ve eğer sen o insân-ı kâmile karşı inat edip boyun eğmez ve beraberlik iddiasında bulunursan, kesinlikle bil ki, maddî ve manevî helâktan başını kurtaramazsın. Eğer kurtarırsan beni kâfir bil! Yani benim kâfir olmam imkânsızdır. Bu sebeple sen de kurtulmanı imkânsız bil, demek olur.

Ve eğer sen o insân-ı kâmile karşı inad edip baş eğmez ve beraberlik da'vâsında bulunursan, muhakkak bil ki, helâk-i sûrî ve ma'nevîden başını kurtaramazsın. Eğer kurtarırsan beni kâfir bil! Ya'ni benim kâfir olmam muhâldir. Binâenaleyh sen de kurtulmanı muhâl bil, demek olur.

## Sıçanın devenin yularını çekmesi ve sıçanın nefsinde mu'cib olması

3428. Bir sıçancık bir devenin yularını eline kaptı; ve o inad cihetinden revân oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3428. Bir sıçancık bir devenin yularını eline kaptı; ve o inad cihetinden revân oldu.

Bir küçük sıçan, bir koca devenin yularlarını kavradı ve kendisini büyük görmesi sebebiyle yürümeye başladı.

Bir küçük sıçan bir koca devenin yularını kavradı ve kendisini büyük görmesi cihetinden yürümeğe başladı.

3429. Deve hamaratlık cihetinden onunla revân oldu; sıçan pehlivanım diye mağrur oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3429. Deve hamaratlık yönünden onunla birlikte yürüdü; sıçan "pehlivanım" diye gururlandı.

Çalışkan bir hayvan olan deve, hamaratlığı yönünden, sıçan tarafından yuları çekilmesiyle birlikte yürümeye başladı. Deve yürüyünce, sıçan, "İşte ben koca bir deveyi çekiyorum, ben pehlivanım!" diye kendi içinde gurur duydu.

Çalışkan bir hayvan olan deve hamaratlığı cihetinden, sıçan tarafından yuları çekilmesiyle beraber yürümeğe başladı Deve yürüyünce, sıçan, “İşte ben koca bir deveyi çekiyorum, ben pehlivanım!" diye nefsinde gurûr duydu.

3430. Onun fikrinin pertevi deveye vurdu; dedi: "Ben sana gösteririm, sen hoş ol!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3430. Onun fikrinin ışığı deveye vurdu; dedi: "Ben sana gösteririm, sen hoş ol!"

Sıçanın bu gururlu fikri deveye yansıdı da, deve içinden dedi ki: "Sen şimdilik kendi fikrinle hoşnut ve sevinçli ol, ben sana sana gösteririm!"

Sıçanın bu fikr-i gurûru deveye aksetti de, içinden dedi ki: "Sen şimdilik kendi fikrinle hoş ve mahzûz ol, ben sana gösteririm!"

3431. Nihayet büyük ırmak kenarına geldi ki, onda cesîm fil zebûn olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3431. Sonunda büyük ırmak kenarına geldi ki, o ırmakta iri fil bile zayıf düşerdi.

3432. Sıçan orada durdu ve kuru oldu; deve dedi: "Ey dağ ve sahra yoldaşı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3432. Sıçan orada durdu ve kuru oldu; deve dedi: "Ey dağ ve sahra yoldaşı!"

"Husk gest" (خشک گشت) Türkçe'de "dona kaldı" tabirinin karşılığıdır.

"Husk gest" (خشک گشت Türkçe'de "dona kaldı" ta'bîrinin mukābilidir.

3433. "Bu tevakkuf nedir, hayranlık ne içindir? Ayağını mertçe ırmak içine koy!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3433. "Bu duraksama nedir, hayranlık ne içindir? Ayağını mertçe ırmak içine koy!"

3434. "Sen kılavuzsun ve benim pîş-âhengimsin; yol ortasında olma ve susma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3434. "Sen kılavuzsun ve benim öncüm/önderimsin; yol ortasında durma ve susma!"

"Pîş-âheng", öncü ve kendisine uyulan anlamındadır.

"Pîş-âheng", pîşvâ ve muktedâ ma'nâsınadır.

3435. (Fare) dedi: "Bu su büyük ve derindir! Ey yoldaş, ben boğulmaktan korkuyorum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3435. (Fare) dedi: "Bu su büyük ve derindir! Ey yoldaş, ben boğulmaktan korkuyorum!"

3436. Deve, "Hele suyun haddini göreyim!" dedi; o deve suyun içine acele ayak koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3436. Deve, "Hele suyun sınırını göreyim!" dedi; o deve suyun içine aceleyle ayak koydu.

3437. (Deve) dedi: "Ey kör sıçan, su dize kadardır! Neden hayran oldun ve akıldan gittin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3437. (Deve) dedi: "Ey kör sıçan, su dize kadardır! Neden şaşırdın ve aklını yitirdin?"

3438. Dedi: "Sana karıncadır ve bize ejderhadır. Zîrâ dizden dize kadar farklar vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3438. Dedi: "Sana karıncadır ve bize ejderhadır. Çünkü dizden dize kadar farklar vardır!"

Fare deveye cevap olarak dedi: "Bu ırmağın suyu sana göre karınca mesabesindedir; ve bizim gibi farelere göre ejderha mesabesindedir. Çünkü dizlerin büyüklüğü arasında çok farklar vardır."

Fâre deveye cevâben dedi: “Bu ırmağın suyu sana nisbetle karınca mesâbesindedir; ve bizim gibi fârelere nisbetle ejderha mesâbesindedir. Zîrâ dizlerin cesâmeti arasında çok farklar vardır."

3439. "Ey pür-hüner, eğer senin dizine kadarsa, muhakkak benim başımın tepesinden yüz arşın geçti!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3439. "Ey pür-hüner, eğer senin dizine kadarsa, muhakkak benim başımın tepesinden yüz arşın geçti!"

Ey çok hünerli deve, eğer bu ırmak suyu senin dizine kadar çıkarsa, muhakkaktır ki, benim başımın tepesinden yüz arşın kadar yukarıya çıkar!

"Ey çok hünerli deve, eğer bu ırmak suyu senin dizine kadar çıkarsa, muhakkaktır ki, benim başımın tepesinden yüz arşın kadar yukarıya çıkar!"

3440. Dedi: "Başka bir defa küstahlık etme! Ta ki senin cismin ve canın bu [3448] kıvılcımlardan yanmasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3440. Dedi: "Başka bir defa küstahlık etme! Ta ki senin cismin ve canın bu kıvılcımlardan yanmasın!"

Deve, farenin acizliğini görünce ona dedi ki: "Bir daha edepsizlik etme ki, bu edepsizliğin kıvılcımları senin cismini ve canını, yani görünenini ve iç dünyanı yakmasın!"

Deve fârenin aczini görünce ona dedi ki: "Bir daha edebsizlik etme ki, bu edebsizliğin kıvılcımları senin cismini ve canını, ya'ni zâhirini ve bâtınını yakmasın!"

3441. "Sen kendin gibi sıçanlar ile yarış et! Sıçanın deve ile sözü olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3441. Sen kendin gibi sıçanlarla yarış et! Sıçanın deveyle sözü olmaz!

3442. Dedi: "Tövbe ettim, Allah için beni bu mühlik sudan geçir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3442. Dedi: "Tövbe ettim, Allah için beni bu helak edici sudan geçir!"

Sıçan deveye dedi ki: "Bir daha seninle eşitlik iddiasında bulunmamak için tövbe ettim. Allah rızası için acizliğime merhamet et de, beni bu helak edici ırmaktan ileri geçir!"

Sıçan deveye dedi ki: "Bir daha seninle müsâvílik da'vâsında bulunmamak için tövbe ettim. Allâh rızâsı için aczime merhamet et de, beni bu mühlik ırmaktan ileri geçir!"

3443. Deveye merhamet geldi, dedi: "Agâh ol, sıçra ve benim hörgücüm üzerine otur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3443. Deveye merhamet geldi, dedi: "Haberdar ol, sıçra ve benim hörgücüm üzerine otur!"

3444. "Bu geçirmek muhakkak bana müsellem oldu. Senin gibi yüz binlercesini geçireyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3444. "Bu geçirme muhakkak bana teslim edildi. Senin gibi yüz binlercesini geçireyim!"

Cenâb-ı Pîr (Hz. Mevlânâ) bu kıssada deveyi insân-ı kâmile ve fareyi de insân-ı nâkısa (olgunlaşmamış insana) benzetmiştir. Nasıl ki ilerideki beyitlerde bu anlam açıklığa kavuşur.

Cenâb-ı Pîr bu kıssada deveyi insân-ı kâmile ve fâreyi de insân-ı nâkısa teşbih buyurmuştur. Nitekim âtideki beyitlerde bu ma'nâ tavazzuh eder.

3445. Mâdemki peygamber değilsin, yola arkadan git; ta ki bir gün kuyudan mansıb tarafına erişesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3445. Mademki peygamber değilsin, yola arkadan git; ta ki bir gün kuyudan makam tarafına erişesin!

Burada "peygamber" ifadesi, hem şeriat getiren peygamberliği hem de tanıtıcı peygamberliği (nübüvvet-i ta'rîfiyye: Allah'ı ve hakikatleri insanlara tanıtan peygamberlik) kapsar ve mutlak olarak kendisine uyulan kişi anlamındadır. Nitekim hadis-i şerifte "Benim ümmetimin âlimleri Benî İsrâîl nebileri gibidir" buyurulur. Ve bundan kastedilen, Allah'ı bilen âlimlerdir ki, onlar tanıtıcı peygamberliğe sahiptirler. Yani, "Sen mademki kendisine uyulacak bir mertebede, Hak yolunda kemale ermiş değilsin; bu sebeple Hak yolunda arkadan git ve kâmil olana tabi ol! Ta ki bir gün bu tabi olma bereketleriyle bu karanlık tabiat kuyusundan ruhani makama ulaşasın!"

"Peygamber" ta'bîri burada nübüvvet-i teşriyye ve ta'rîfîyyenin ikisine de şâmildir ve mutlakan muktedâ-bih olan zât ma'nâsınadır. Nitekim hadîs-i şerifte علماء أمتى كأنبياء بني إسرائيل ya'ni, "Benim ümmetimin âlimleri Benî İsrâîl nebileri gibîdir" buyurulur. Ve bundan murâd, "nübüvvet-i ta'rifiyye'yi hâiz olan ulemâ-i billâhtır. Ya'ni, "Sen mâdemki muktedâ-bih olacak bir mertebede, tarîk-ı Hak'ta hâiz-i kemâl değilsin; binâenaleyh tarîk-ı Hak'ta arkadan git ve kâmile tâbi' ol! Tâ ki bir gün bu tebaiyyet berekâtıyla bu karanlık tabîat kuyusundan mansıb-ı rûhâniyyete vâsıl olasın!"

3446. Mâdemki sultan değilsin, sen raiyyet ol! Mâdemki gemici adam değilsin, kendin sürme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3446. Mademki sultan değilsin, sen tebaa ol! Mademki gemici adam değilsin, kendin sürme!

Mademki sen mana âleminin sultanı değilsin; bu âlemin sultanına tabi ol. Ve mademki bu izafî varlık ve kesret (çokluk) âlemi denizinde yüzen unsurlardan oluşan varlığını sevk ve idare edebilecek mahareti haiz bir gemici değilsin, onu kendi görüşünle o tarafa bu tarafa sürme ki, girdaplara düşürüp helak etmeyesin!

Mâdemki sen ma'nâ âleminin sultânı değilsin; bu âlemin sultânına tabi' ol. Ve mâdemki bu vücûd-ı izâfî ve keserât âlemi denizinde yüzen vücûd-ı unsurîni sevk ve idare edebilecek mahâreti hâiz bir gemici değilsin, onu kendi re'yinle o tarafa bu tarafa sürme ki, girdâblara düşürüp helâk etmeyesin!

3447. Mâdemki kamil değilsin, yalnız dükkan tutma; hamîr yapmak için eli hoş ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3447. Mademki kâmil değilsin, yalnız dükkan tutma; hamur yapmak için eli hoş ol!

Mademki Hak yolunda ve ilâhî bilgilerde kâmil ve zevk sahibi değilsin, o halde kâmil birine tâbi olmaktan kaçınıp, yalnız başına irşad davasına kalkışma! Önce elini temizle, sonra hamur yoğurmaya başla. Yani irade elini nefse ait sıfatların kirlerinden temizle, sonra irşad işine karış. Nitekim Türkçede, "Elinin hamuruyla erkek işine karışma!" darb-ı meseli meşhurdur.

Mâdemki tarîk-ı Hak'ta ve maârif-i ilâhiyyede kâmil ve zevk sahibi değilsin, o halde bir kâmile tâbi' olmaktan istinkâf edip, yalnız başına da'vâ-yı irşâda kıyam etme! Evvelâ elini temizle, sonra hamur yoğurmaya başla. Ya'ni dest-i irâdeni sıfât-ı nefsâniyye kirlerinden temizle, sonra irşâd işine karış. Nitekim Türkçe'de, "Elinin hamuruyla erkek işine karışma! "darb-ı meseli meşhûrdur.

3448. "Ensıtû!"yu dinle, sus! Mâdemki Hakk'ın dili olmadın, kulak ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3448. "Ensıtû!"yu dinle, sus! Mademki Hakk'ın dili olmadın, kulak ol!

Yani Yüce Allah, A'raf suresinin sonunda yer alan "Kur'ân okunduğu vakit O'nu dinleyin ve susun. Umulur ki rahmet olunursunuz!" (A'raf, 7/204) ayet-i kerimesindeki "Ensıtû!" ["Dinleyin!"] emrini tut. Çünkü insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), "insân-ı kâmil ve Kur'ân ikizdir" buyrulduğu şekilde, Kur'ân gibidir. Ve o, ilahi bilgilerden ve Rabbanî hakikatlerden bahsettiği zaman sus ve onun sözlerini dinle! Zira insân-ı kâmil, "Ben bir kulu sevdiğim vakit onun kulağı, gözü ve dili olurum" hadis-i kudsîsinde açıkça buyrulduğu şekilde, Hakk'ın dilidir. Ve mademki sen ilahi sevgili olmadın ve Hak senin dilin olmadı, bari kulak ol da Hakk'ın dili olan insân-ı kâmili dinle; ve ondan çıkan sözü, "Muhakkak Allah Teâlâ kulunun dili üzerinde söyler" hadis-i şerifi gereğince Hakk'ın kelamı say da, ona karşı çıkma! (3681 numaralı beyite de başvurulsun.)

Ya'ni Hak Teâlâ sûre-i A'raf'ın sonunda وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ ترحمون (A'raf, 7/204) ya'ni, "Kur'ân okunduğu vakit O'nu dinleyin ve susun. Umulur ki rahmet olunursunuz!" âyet-i kerîmesindeki "Ensıtû!" ["Dinleyin!"] emrini tut. Zira insan-ı kamil الإنسان والقرآن توأمان ya'ni, "insan-ı kamil ve Kur'ân ikizdir" buyurulduğu vechile, Kur'ân mesâbesindedir. Ve o maarif-i ilâhiyye ve hakāyık-ı rabbâniyyeden bahsettiği vakit sus ve onun sözlerini dinle! Zîrâ insan-ı kamil, إذا أحببت عبدا كنت له سمعا و بصرا و لسانا ya'ni, "Ben bir kulu sevdiğim vakit onun sem'i ve basarı ve lisânı olurum" hadîs-i kudsîsinde tasrih buyurulduğu vech ile, Hakk'ın lisânıdır. Ve mâdemki sen mahbûb-i ilâhî olmadın ve Hak senin lisânın olmadı, bâri kulak ol da Hakk'ın lisânı olan insan-ı kâmili dinle; ve ondan sudûr eden kelami إن الله يقول على لسان عبده ya'ni, "Muhakkak Allâh Teâlâ abdinin lisânı üzerinde söyler" hadîs-i şerîfi mûcibince Hakk'ın kelâmı addet de, ona muhalefet etme! (3681 numaralı beyite de müracaat olunsun.)

3449. Ve eğer söylersen, istifsar şeklinde söyle. Sen şehinşahlara miskîn gibi söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3449. Ve eğer söylersen, soru sorar gibi söyle. Sen padişahlara yoksul gibi söyle!

"Padişahlar"dan kasıt, Muhammedî mirasçı olan "seçkinlerin özü"dür. Çünkü diğerleri birer şah makamında olan, velayet sahiplerinin şahlarıdır. Eğer bunların huzurunda bulunma şerefine nail olursan, söz söyleyeceğin zaman itiraz yoluyla söz söyleme ve onları imtihan kastıyla konuşma. Aksine, sorunlarını halletmek amacıyla soru sorar gibi söz söyle. Ve konuşurken sesini yükseltip edep dışına çıkma. Aksine, padişahların huzuruna dilenmek için gelmiş olan bir fakir gibi zayıf sesle hitap et! Nasıl ki ayet-i kerimede يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ (Hucurât 49/2) yani, "Ey müminler, seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin! Birbirinize bağırarak konuştuğunuz gibi O'na da bağırarak söylemeyin!" buyurulur.

"Şehinşâhlar"dan murâd, vâris-i Muhammedî olan "zübde-i ehassu'l-havâss"tır. Zîrâ diğer birer şâh makāmında olan, velâyet ashâbının şâhlarıdır. Eğer bunların huzûrunda bulunmak şerefine nâil olursan, söz söyleyeceğin vakit i'tirâz tarîkıyla söz söyleme ve onları imtihan kasdıyla mükâleme etme. Belki, müşkillerini halletmek maksadıyla istifsâr şeklinde söz söyle. Ve konuşurken sesini yükseltip edeb hâricine çıkma. Belki, şehinşâhların huzûruna tese'ül için gelmiş olan bir fakîr gibi zaîf sesle hitâb et! Nitekim âyet-i kerîmede يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ (Hucurât 49/2) ya'ni, "Ey mü'minler, seslerinizi Peygamber'in sesinin fevkine yükseltmeyin! Birbirinize bağırarak konuştuğunuz gibi O'na da bağırarak söylemeyin!" buyurulur.

3450. Kibir ve kînin ibtidası şehvettendir; senin şehvetinin râsihliği adettendir! [3458]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3450. Kibir ve kinin başlangıcı şehvettendir; senin şehvetinin kökleşmesi âdettendir!

"Şehvet" iki kısımdır. Birisi açık şehvet, diğeri gizli şehvettir. "Açık şehvet", güzel kadınlar, muhteşem binalar ve döşeli köşkler, bağlar, bahçeler, nefis yemekler ve yüksek mevkiler gibi görünen şekillerden nefsin aldığı hazdır. "Gizli şehvet", halkın kendisine saygı göstermesinden, fiillerinin övülmesinden ve insanlar arasında sözünün geçerli olmasından nefsin aldığı hazdır. Bunlara ulaştıkça nefsin kibir ve gururu artar. Ve eğer bir insân-ı kâmil böyle bir kimseye nasihat edip, "Bu fani zevklere dalma; kalıcı zevklere yönel!" dese, "Bırak şu sofu ve mutaassıp herifi; insanı ölmeden ölüler zümresine sokacak!" diye kin tutar. Çünkü cismanî kimseler bu açık ve gizli şehveti kendilerine âdet edinmişlerdir. Ve onların bu âdetlerini kolayca terk etmeleri zordur. Bunun terkini teklif edenlere kin tutarlar. Bu sebeple, kibir ve kinin başlangıcı şehvet olmuş olur.

"Şehvet" iki kısımdır. Birisi şehvet-i celiyye, diğeri şehvet-i hafiyyedir. "Şehvet-i celiyye", güzel kadınlar, muhteşem binalar ve mefrûş köşkler, bağlar, bağçeler, nefis yemekler ve yüksek mevki'ler gibi zâhirî sûretlerden nefsin hazzıdır. "Şehvet-i hafiyye", halkın kendisine ta'zîminden ve ef'âlinin medhinden ve nâs arasında sözünün nâfiz olmasından nefsin hazzıdır. Bunlara nâil oldukça nefsin kibir ve gurûru artar. Ve eğer bir kâmil böyle bir kimseye nasîhat edip, "Bu ezvâk-ı fâniyeye dalma; ezvâk-ı bakıyeye teveccüh et!" dese, "Bırak şu sofu ve mutaassıb herifi; insanı ölmeden ölüler zümresine sokacak!" diye kîn tutar. Zîrâ cismânî kimseler bu şehvet-i celiyye ve hafiyyeyi kendilerine âdet etmişlerdir. Ve onların bu âdetlerini kolayca terk etmeleri müşkildir. Bunun terkini teklif edenlere kîn tutarlar. Binâenaleyh, kibir ve kînin ibtidâsı şehvet olmuş olur.

3451. Vaktaki âdetten dolayı kötü huy muhkem oldu, seni geri çeken kimse üzerine senin öfken gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3451. Âdetten dolayı kötü huy sağlamlaştığı zaman, seni geri çeken kimse üzerine senin öfken gelir.

3452. Mâdemki çamur yiyici oldun, her o kimse çamurdan geri çekerse, senin için düşman olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3452. Mademki çamur yiyici oldun, her kimse çamurdan geri çekerse, senin için düşman olur.

3453. Putperestler putun etrafını dolandıklarından, put yolunun mâni'lerine düşmandırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3453. Putperestler putun etrafını dolandıklarından, put yolunun engellerine düşmandırlar.

3454. İblîs serverlik ile huy ettiğinden, o eşeklikten Adem'i hakîr gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3454. İblis, liderlik ile huy edindiğinden, o eşeklikten dolayı Adem'i hor gördü.

İblis, baş olmak ve başkanlık etmek duygusunu nefsine âdet etmiş olduğundan, o hamâkatından (akılsızlığından) dolayı Adem'i hor gördü ve ona boyun eğmedi de, dedi:

İblis, baş olmak ve riyâset etmek, duygusunu nefsine âdet etmiş olduğundan, o hamâkatından dolayı Adem'i hakîr gördü ve ona baş eğmedi de, dedi:

3455. Ki, "Benden iyi başka bir server mi olur, tâ ki o benim gibi kimsenin mescûdu olsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3455. Ki, "Benden daha iyi başka bir efendi mi olur ki, o benim gibi kimsenin secde ettiği olsun?"

3456. Serverlik, ibtidâdan tiryak-i Lânî olan ruhun gayri için zehirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3456. Serverlik, başlangıçtan itibaren Lân tiryakı olan ruhun dışındakiler için zehirdir.

"Lân", Azerbaycan'ın ilçelerinden bir dağın adıdır. Ve orada yapılan tiryak makbuldür ve panzehirdir. "Tiryak-i Lânî", Lân'a ait olan tiryak demektir. "İbtida"dan kasıt, ezelî hüküm ve kazâdır. Yani, "Serverlik ve riyaset (başkanlık) sıfatına her bir ruh tahammül edemez. Ancak Hakk'ın ezelî kazâsında nefsanî sıfatların zehirlerine karşı Lân tiryakı ve panzehir olan bir ruh tahammül edebilir. Ve serverlik ve riyaset bu çokluk âleminde de onun hakkı olur."

“Lân”, Azerbaycan muzâfâtından bir dağın adıdır. Ve orada i'mâl edilen tiryak makbûldür ve panzehirdir. “Tiryak-i Lânî”, Lân'a mensûb olan tiryak demektir. "Ibtida"dan murâd, hüküm ve kazâ-yı ezelîdir. Ya'ni, "Serverlik ve riyâset sıfatına her bir rûh tahammül edemez. Ancak Hakk'ın kazâ-yı ezelî-sinde sıfât-ı nefsâniyye zehirlerine karşı tiryak-ı Lânî ve panzehir olan bir rûh tahammül edebilir. Ve serverlik ve riyâset bu âlem-i keserâtta da onun hak-kı olur."

3457. Eğer dağ yılan dolu olursa bir korku tutma ki, içinde tiryak mahalli ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3457. Eğer dağ yılan dolu olursa bir korku tutma ki, içinde panzehir yeri olsun!

"Dağ"dan kasıt, insân-ı kâmilin beşerî belirlenimidir (insân-ı kâmilin insan suretinde görünmesidir). "Yılan"dan kasıt, nefse ait sıfatlardır. "Panzehir yeri"nden kasıt, insân-ı kâmilin kalbidir. Yani, "İnsân-ı kâmilin beşerî sureti, nefse ait sıfatlar yılanlarıyla dolu olsa da korkma. Onun şerefli kalbi, bu nefse ait sıfatlar yılanlarının zehrine karşı panzehir olan bir yerdir ve ilâhî bakışın tecelli ettiği yerdir. Bu sebeple, liderlik ve başkanlık sıfatlarının zehir saçmasına yer kalmaz!"

"Dağ"dan murâd, kâmilin taayyün-i beşerîsidir. "Yılan"dan murâd, sıfât-ı nefsâniyyedir. "tiryak-zâr"dan murâd, kalb-i kâmildir. Ya'ni, “İnsân-ı kâ-milin sûret-i beşeriyyesi sıfât-ı nefsâniyye yılanlarıyla dolu olsa da korkma. Onun kalb-i şerîfi bu sıfât-ı nefsâniyye yılanlarının zehrine karşı panzehir olan tiryak mahallidir ve nazargâh-ı ilâhîdir. Binâenaleyh serverlik ve riyâset sıfatlarının zehir saçmasına mahal kalmaz!"

3458. Serverlik senin dimağına nedîm olduğu vakit her kim seni kırdı ise hasm-ı kadîm olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3458. Serverlik senin dimağına nedîm olduğu vakit her kim seni kırdı ise hasm-ı kadîm olur.

Serverlik (başkanlık) ve riyâset (yöneticilik) arzusu senin dimağında yerleşmiş olduğu zaman, her kim senin bu duygunu kırarsa, senin gözünde eski bir düşman olur.

Serverlik ve riyâset dâiyesi senin dimâğında yerleşmiş olduğu vakit, her kim senin bu duygunu kırarsa, senin indinde eski bir düşman olur.

3459. Bir kimse senin huyunun hilafını söylediği vakit, senin ona çok kînele-rin kalkar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3459. Bir kimse senin huyunun aksini söylediği zaman, senin ona karşı çok kinlerin yükselir.

Doğru söyleyenlerden birisi senin eğri olan ahlâkının aksini söylese, senin ona karşı öfkelerin ve kinlerin ayağa kalkar da, dersin:

Doğru söyleyenlerden birisi senin eğri olan ahlâkının muhâlifini söylese, senin ona karşı öfkelerin ve kînlerin ayağa kalkar da, dersin:

3460. Ki, "Beni huyumdan koparır ve beni şakird ve tabi' eder." [3468]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3460. Ki, "Beni huyumdan koparır ve beni öğrenci ve tâbi' eder."

Yani o kişiye öfkelenip içinden dersin ki: "Bu adam beni kendi ahlâkımdan ve tabiatımdan geçirip, kendisine öğrenci ve mürid ve tâbi' yapmak istiyor. Ve maksadı kendi öğrencilerini ve tâbi'lerini çoğaltmaktır."

Ya'ni o kimseye öfkelenip içinden dersin ki: "Bu adam beni kendi ahlâ-kımdan ve tabîatımdan geçirip, kendisine şâkird ve mürîd ve tâbi' yapmak is-tiyor. Ve maksadı kendi şâkirdlerini ve tâbi'lerini çoğaltmaktır."

3461. Kötü huy muhkem olmuş olmadıkça, ne vakit ateşkedenin hilafından parlar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3461. Kötü huy sağlamlaşmış olmadıkça, ne zaman ateşkesin aksinden parlar?

Böyle bir kimsede kötü ahlâk kökleşmiş olmasaydı, Hakk ehlinin onun ahlâkına aykırı olarak söylediği sözlerden, onun ateş mahalli olan nefsi parlar mıydı ve öfkesi ve kini ayağa kalkar mıydı; ve açıktan açığa ona sözle ve fiille muhalefet eder miydi?

Böyle bir kimsede kötü ahlâk kökleşmiş olmasa idi, ehl-i Hakk'ın onun ahlâkına muhâlif olarak söylediği sözlerden, onun ateş mahalli olan nefsi parlar mı idi ve öfkesi ve kîni ayağa kalkar mı idi; ve açıktan açığa ona kavlen ve fiilen muhalefet eder mi idi?

3462. O muhalife mudârâ eder, onun kalbinde kendisine bir yer yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3462. O, muhalife mudârâ eder, onun kalbinde kendisine bir yer yapar.

Ankaravî hazretleri bu beytin şerhinde buyururlar ki: "O kötü huylu kimse eğer görünüşte güçlü değil ise, kendisine muhalefet eden, yani ahlâkının zıddını söyleyen Hakk ehlinin kalbinde yer tutmak için görünüşte muvafakat eder; fakat içinden nefret eder." Fakat Hint şârihlerinden Muhammed Rızâ "O" zamirini Hakk ehline döndürüp der ki: "Kötü huylu kimsenin ahlâkına aykırı söz söyleyen kâmil, onun muhalefetini gördüğü zaman, onu büsbütün soğutup kaçırmamak ve gönlünde yer tutmak için, o kötü ahlâklı muhalife karşı mudârâ eder." Bu yön daha uygun görünür. Çünkü Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'te buyururlar ki: "Bu halkın fiilleri ve hareketleri baştan sona eğridir. Eğer bir kâmil onlara bütün bu eğriliklerden bahsetse, halk ona Tanrı selâmını bile vermez olurlar. Bu sebeple onların halkı terbiye etmeleri mudârâ yoluyladır. Örneğin yazı öğretmeni bir çocuğa yazı alıştırması verir; onun yazısı hep eğridir, fakat öğretmen onun yazısını beğenip der ki: 'Aferin, çok güzel yazmışsın! Yalnız 'elif' harfini şöyle yazarsan hiçbir kusurun kalmaz.' Çocuk bu beğeniyi görünce şevke gelir. Ve öğretmen de eğitime mudârâ yoluyla 'elif'ten başlamış olur. Ve 'elif' düzelince öğretmen 'bâ' harfine geçer. Böyle böyle çocuğun yazısı düzelme kazanır."

Ankaravî hazretleri bu beytin şerhinde buyururlar ki: "O kötü huylu kimse eğer zâhirde kavî değil ise, kendisine muhalefet eden, ya'ni ahlâkının muhâlifini söyleyen ehl-i Hakk'ın kalbinde yer tutmak için zâhirde muvâfakat eder; fakat içinden buğz eder." Fakat Hind şârihlerinden Muhammed Rızâ "O" (او) zamirini ehl-i Hakk'a irca' edip der ki: "Kötü huylu kimsenin ahlâkına muhâlif söz söyleyen kâmil, onun muhalefetini gördüğü vakit, onu büsbütün soğutup kaçırmamak ve gönlünde yer tutmak için, o kötü ahlâklı muhâlife karşı mudârâ eder." Bu vecih daha muvafik görünür. Zîrâ cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'te buyururlar ki: "Bu halkın ef'âl ve harekâtı baştan başa eğridir. Eğer bir kâmil onlara bütün bu eğriliklerden bahsetse, halk ona Tanrı selâmını bile vermez olurlar. Binâenaleyh onların halkı terbiyeleri tarîk-ı mudârâ iledir. Meselâ yazı muallimi bir çocuğa yazı meşki verir; onun yazısı hep eğridir, fakat muallim onun yazısını tahsîn edip der ki: 'Aferin, çok güzel yazmışsın! Yalnız "elif" harfini şöyle yazarsan hiçbir kusûrun kalmaz.' Çocuk bu tahsîni görünce şevke gelir. Ve muallim dahi ta'lîme mudârâ tarîkıyla "elif"ten başlamış olur. Ve "elif" düzelince muallim “bâ" harfine geçer. Böyle böyle çocuğun yazısı salâh kesbeder."

3463. Zîra kötü huy muhkem, şehvet karıncası adetten yılan gibi olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3463. Çünkü kötü huy sağlamlaşmış, şehvet karıncası âdetten yılan gibi olmuştur.

Kâmil insan ona karşı nasıl müsamaha ile muamele etmesin ki, nefsin kötü huyları kökleşmiş ve aslında karınca gibi zayıf olan nefsanî arzular tekrar tekrar icra edilmek ve âdet olmak sebebiyle yılan gibi bir hâle gelip ruha sarılmıştır. Bu sebeple bu kötü huylar birdenbire koparılamaz, müsamaha ile terbiye edilmek suretiyle ıslah edilebilir.

"Kâmil ona karşı nasıl mudârâ ile muâmele etmesin ki, nefsin kötü huyları kökleşmiş ve hadd-i zâtında karınca gibi zaîf olan nefsânî arzûlar tekrar tekrar icra edilmek ve âdet olmak sebebiyle yılan gibi bir hâle gelip rûha sarılmıştır. Binâenaleyh bu kötü huylar birdenbire koparılamaz, mudârâ ile terbiye olunmak sûretiyle ıslâh edilebilir.

3464. Şehvet yılanını ibtila içinde öldür ve yoksa işte senin yılanın ejderha oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3464. Şehvet yılanını ibtilâ içinde öldür ve yoksa işte senin yılanın ejderha oldu!

Ey Hakk Yolcusu, karınca iken yılan hâline gelen nefsinin arzularını ve şehvetlerini riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ibtilâları içinde öldür ve kahret! Eğer yine onlara uyum sağlarsan, işte bak, o şehvet yılanı büyüye büyüye ejderha oldu ve seni büsbütün yutacaktır!

Ey sâlik, karınca iken yılan hâline gelen nefsinin arzûlarını ve şehvetlerini riyâzet ve mücâhede ibtilâları içinde öldür ve kahret! Eğer yine onlara mümâşât edersen, işte bak, o şehvet yılanı büyüye büyüye ejderha oldu ve seni büsbütün yutacaktır!

3465. Fakat herkes kendi yılanını karınca görür. Sen kendini sahib-dilden istifsar et!.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3465. Fakat herkes kendi yılanını karınca görür. Sen kendini sahib-dilden (gönül ehlinden) sor!

Fakat herkes, yılan hâline gelmiş olan nefsine ait sıfatlarını karınca gibi zayıf ve önemsiz görür. Ey Hakk Yolcusu, eğer yılanını karınca görüyorsan, kendi iç âleminin hâlini gönül ehli olan insân-ı kâmilden sor ki, senin içsel hâllerini sana açıklasın!

Fakat herkes yılan hâline gelmiş olan sıfât-ı nefsâniyyesini karınca gibi zaîf ve ehemmiyetsiz görür. Ey sâlik, eğer yılanını karınca görüyorsan, kendi bâtınının hâlini sahib-dil olan insân-ı kâmilden sor ki, senin ahvâl-i bâtıneni sana îzâh etsin!

3466. Bakır altın olmadıkça bilmez ki ben bakırım. Gönül şah olmadıkça bilmez ki ben müflisim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3466. Bakır altın olmadıkça ben bakırım demez. Gönül şah olmadıkça ben müflisim demez!

Eksik olan, kâmil olmadıkça önceki eksikliğini görüp bilmez ve "Ben eksiğim" demez. Ve gönül iç âlemde şah olmadıkça önceki müflisliğini görüp bilmez ve "Ben müflisim" demez. Nasıl ki "Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz" demişlerdir. Bu sebeple, noksan ancak kemâl mertebesinde görünür. Çünkü kendi hakikatına beşerî sıfatlardan fani olmaksızın vâkıf olmak mümkün değildir.

Nâkıs kâmil olmadıkça evvelki nâkıslığını görüp bilmez ve “Ben nâkısım" demez. Ve gönül bâtında şâh olmadıkça evvelki müflisliğini görüp bilmez ve "Ben müflisim" demez. Nitekim "Kişi noksânını bilmek gibi irfân olmaz" demişlerdir. Binâenaleyh, noksan ancak mertebe-i kemâlde görünür. Zîrâ kendi hakikatına evsâf-ı beşeriyyeden fânî olmaksızın ıttıla' mümkin değildir.

3467. Sen bakır gibi iksîre hizmet et! Ey gönül, sen dildardan cevr çek!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3467. Sen bakır gibi iksire hizmet et! Ey gönül, sen sevgiliden eziyet çek!

Ey Hakk Yolcusu, sen henüz bakır gibi eksiksin. Altın gibi olgun olmak için, bakırı altına dönüştüren iksir hükmündeki insân-ı kâmile hizmet et ve onun tavsiyesi doğrultusunda ilerle! Ey olgunluğa yatkın olan gönül, gönüllerde tasarruf sahibi olan insân-ı kâmilin eziyetini ve sana teklif ettiği riyâzât ve mücâhedât zahmetini çek!

Ey sâlik, sen henüz bakır gibi nâkıssın. Altın gibi kâmil olmak için, bakırı altına tebdîl eden iksîr mesâbesindeki insan-ı kâmile hizmet et ve onun tavsiyesi dairesinde yürü git! Ey kemâle müstaid olan gönül, gönüllerde mutasarrıf olan insân-ı kâmilin cevrini ve sana teklif ettiği riyâzet ve mücâhede zahmetini çek!

3468. Dildar kimdir? Ehl-i dildir. İyi bil ki, gece ve gündüz gibi cihandan sıçrayıcılardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3468. Gönül alan kimdir? Gönül ehli olandır. İyi bil ki, gece ve gündüz gibi dünyadan sıçrayıp ayrılanlardır!

"Gönül alan", gönüllerde tasarruf eden insân-ı kâmillerdir ki, gece ve gündüz dünyadan nasıl çekilip sıyrılırlarsa, onlar da öylece bu dünyanın suretinden sıyrılmışlar ve bağlantılarını kesmişlerdir.

"Dildâr", gönüllerde mutasarrıf olan kâmillerdir ki, gece ve gündüz cihandan nasıl çekilip insilâh ederlerse, onlar da öylece bu cihânın sûretinden insilâh etmişler ve alâkalarını kesmişlerdir.

3469. Allah'ın bendesinin ayıbını söyleme; şahı hırsızlık ile müttehem etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3469. Allah'ın kulunun ayıbını söyleme; şahı hırsızlık ile suçlama!

Nefsin ve Allah dışındaki şeylerin kulluğundan kurtulup, sadece Yüce Allah'a kul olmuş olan kimselerin ayıbından ve kusurundan bahsetme. Çünkü kusur ve ayıp, nefsinin ve Allah dışındaki şeylerin kulu olan kimselerde olur. Onlar ise mana âleminin şahıdır ve suret âleminin kölesi değildirler. Bu sebeple şahı sen hırsızlık ve benzeri nefse ait sıfatlarla suçlama!

Nefsin ve mâsivânın kulluğundan kurtulup, ancak Allâh Teâlâ'ya kul olmuş olan kimselerin ayıbından ve kusûrundan bahsetme. Zîrâ kusûr ve ayıp, nefsinin ve mâsivânın kulu olan kimselerde olur. Onlar ise ma'nâ âleminin şâhıdır ve sûret âleminin kölesi değildirler. Binâenaleyh şâhı sen hırsızlık ve emsâli sıfât-ı nefsâniyye ile müttehem kılma!

## Gemi içinde hırsızlık ile müttehem ettikleri o dervişin kerâmetleridir

3470. Bir gemi içinde bir derviş var idi; merdlik eşyasından bir yığın yapmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3470. Bir gemi içinde bir derviş vardı; mertlik eşyasından bir yığın yapmıştı.

[3478] "Mertlik eşyası"ndan kastedilen, güzel ahlâk ve iyi vasıflardır. Ve "yığın"dan kastedilen, bunlardan oluşan manevî bir kitledir. Bu anlam, "merdî" (mertlik) kelimesindeki "yâ" harfinin mastariyet (eylem adı yapma) olarak kabul edilmesine göredir. Eğer "yâ" vahdet (birlik, tekil) için olursa, "Bir adamın eşyasından yığın, yani yastık yapmıştı" demek olur.

[3478] "Merdlik eşyası"ndan murâd, ahlâk-ı hamîde ve evsâf-1 cemiledir. Ve "yığın"dan murâd, bunlardan mürekkeb bir kitle-i ma'nâdır. Bu ma'nâ, “merdî" (مردی) deki “yâ” masdariyyet i'tibâr olunduğuna göredir. Eğer "yâ" vahdet için olursa, "Bir adamın eşyâsından yığın, ya'ni yastık yapmış idi" demek olur.

3471. Altın kesesi gaib oldu, o uyumuş idi. Cümleyi aradılar ve onu da gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3471. Altın kesesi kayboldu, o uyumuştu. Herkes aradı ve o da keseyi gösterdi.

3472. Ki, "Bu uyumuş fakîri de arayalım." Para sahibi gamdan onu bîdâr etti&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3472. Ki, "Bu uyumuş fakîri de arayalım." Para sahibi gamdan onu uykudan uyandırdı.

Bu iki beytin düz yazıya çevirisi şöyle olur: "Gemi içinde birinin altın dolu kesesi kayboldu. Gemi halkını birer birer hep aradılar. Para sahibi bu dervişi de gösterdi, "Bu uyumuş fakîri de arayalım!" dedi. Üzüntüsünden onu uykudan uyandırdı ve ona dedi:

Bu iki beytin nesren tercümesi şöyle olur: "Gemi içinde birinin altın dolu kesesi gaib oldu. Gemi halkını birer birer hep aradılar. Para sahibi bu dervişi de gösterdi, "Bu uyumuş fakîri de arayalım!" dedi. Gamından onu uykudan uyandırdı ve ona dedi:

3473. Ki, "Bu gemide kese gāib olmuştur. Cümleyi aradık. Sen kurtulamazsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3473. Ki, "Bu gemide kese kaybolmuştur. Hepsini aradık. Sen kurtulamazsın!"

"Çeremdân", deriden yapılmış kemer ve kese anlamındadır.

"Çeremdân", meşinden ma'mûl kemer ve kese ma'nâsınadır.

3474. "Eski libası çıkar, eski libāstan soyun. Tâ ki halkın evhâmı senden fariğ olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3474. "Eski elbiseyi çıkar, eski elbiseden soyun. Tâ ki halkın vehimleri (gerçek olmayan kuruntuları) senden uzaklaşsın!"

3475. (Dervîş) dedi: "Ya Rab, senin köleni alçaklar müttehem ettiler, fermân eriştir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3475. Derviş dedi: "Ey Rabbim, senin kulunu alçaklar suçladılar, ferman gönder!"

3476. Vaktaki ondan dervişin gönlü eleme geldi, derhal her taraftan baş çıkardılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3476. Dervişin gönlü ondan elem duyduğunda, hemen her taraftan baş çıkardılar.

3477. Her birinin ağzında bir muhteşem inci olarak derin denizden yüz binlerce balık,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3477. Her birinin ağzında bir muhteşem inci olarak derin denizden yüz binlerce balık,

"Jerf" derin; ve "şigerf" büyük, iyi, muhteşem, kalın ve güzel anlamlarındadır. Bu iki beyit tam bir cümle oluşturur. Yani, "Kendisini hırsızlıkla itham ettiklerinden dolayı dervişin gönlü kederlendi; derhal derin deniz tarafından yüzbinlerce balık, her birinin ağzında birer muhteşem inci olduğu halde su yüzüne çıktılar."

"Jerf" derin; ve "şigerf" büyük, iyi muhteşem, kalın ve zîbâ ma'nâlarınadır. Bu iki beyit bir cümle-i tâm teşkil eder. Ya'ni, "Kendisini hırsızlıkla ithâm ettiklerinden dolayı dervişin gönlü kederlendi; derhal derin deniz tarafından yüzbinlerce balık, her birinin ağzında birer muhteşem inci olduğu halde baş çıkardılar."

3478. Her bir inci bir memleket haracı. Zîra İlâh'tandır, bu bir şirket tutmaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3478. Her bir inci bir memleket haracı. Çünkü İlâh'tandır, bu bir şirket tutmaz!

Balıkların ağzındaki her bir incinin kıymeti, bir memleketin vergisine ve gelirine karşılıktır. Çünkü bu inciler Yüce Allah hazretleri tarafından gönderilmiş bir ihsandır. Bu ilâhî ihsanın benzerini ve eşini yapabilecek bir fert yoktur. Ve böyle bir ihsana ortak olmaya kimsenin gücü yetmez.

Balıkların ağzındaki her bir incinin kıymeti bir memleket haracına ve vâridâtına mukābildir. Zîrâ bu inciler Allâh Teâlâ hazretleri tarafından gönderilmiş bir ihsandır. Bu ihsân-ı ilâhînin mislini ve nazîrini yapabilecek bir fert yoktur. Ve böyle bir ihsâna iştirâke kimsenin gücü yetmez.

3479. (Derviş) gemiye birkaç inci attı ve sıçradı; havaya bir kürsî düzdü ve oturdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3479. Derviş gemiye birkaç inci attı ve sıçradı; havaya bir kürsü kurdu ve oturdu.

3480. Kendi tahtı üzerinde şahlar gibi güzelce bağdaş kurdu. O yükseğin yukarısında ve gemi onun önünde.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3480. Kendi tahtı üzerinde şahlar gibi güzelce bağdaş kurdu. O yükseğin yukarısında ve gemi onun önünde.

Birinci beytin sonu ile ikinci beytin birinci mısraı bir cümle oluşturur. Yani "Kendi tahtı üzerindeki şâhlar gibi güzelce bağdaş kurup oturdu" demek olur.

Birinci beytin nihâyeti ile ikinci beytin birinci mısrâ'ı bir cümle teşkil eder. Ya'ni نشست خوش مربع چون شهان بر تخت خویش ya'ni "Kendi tahtı üzerindeki şâhlar gibi güzelce bağdaş kurup oturdu" demek olur.

3481. (Derviş) dedi: "Haydi gemi size, Hak bana! Tâ ki hırsız dilenci sizinle beraber olmasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3481. (Derviş) dedi: "Haydi gemi sizin olsun, Hak da benim! Tâ ki hırsız dilenci sizinle beraber olmasın!"

3482. "Acaba bu ayrılıktan kime ziyân olur? Ben Hakk'ın çifti ve halk ile tek olarak hoşum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3482. "Acaba bu ayrılıktan kime zarar gelir? Ben Hakk'ın eşiyim ve halk ile tek olarak hoşum!"

Ben bu ayrılıktan dolayı zarar görmem. Çünkü Hak benim dostum ve sohbet arkadaşımdır. Ve Hak benim sohbet arkadaşım olunca, halktan ayrılmam ve tek ve yalnız olarak kalmam bana hoşluk ve zevk verir!

"Ben bu ayrılıktan dolayı ziyan görmem. Çünkü Hak benim mûnisim ve musahibimdir. Ve Hak benim musahibim olunca, halktan infirâdım ve tek ve tenhâ olarak kalmam bana hoşluk ve zevk verir!"

3483. "O bana ne hırsızlık töhmeti koyar; ne de benim yularımı bir gammaza verir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3483. "O bana ne hırsızlık töhmeti koyar; ne de benim yularımı bir gammaza verir!"

"Yuları bir gammazın eline vermek" Farsça kinayelerdendir. Rezil ve kötü şöhretli etmekten kinaye olur.

مهار بدست غمازی دادن ya'ni "yuları bir gammazın eline vermek", kinâyât-ı Acem'dendir. Rüsvây ve bed-nâm etmekten kinâye olur.

3484. Gemi halkı, "Ey himmet sahibi, böyle âlî makāmı sana neden verdiler?" diye bağırdılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3484. Gemi halkı, "Ey himmet sahibi, böyle yüce makamı sana neden verdiler?" diye bağırdılar.

3485. Dedi: "Fakîr üzerine töhmet koymaktan ve hakîr bir şey için Hakk'ı inciticilikten!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3485. Dedi: "Fakire töhmet yüklemekten ve değersiz bir şey için Hakk'ı incitmekten!"

Bu beyit, gemi halkına sitem ve dokundurma şeklinde meydana gelmiştir. Gemi halkı, "Ne yaptın da böyle yüksek bir mertebeye ulaştın?" diye sordular; o da "Sizin yaptığınız gibi Allah'ın bir fakirini suçlu saydım ve para gibi Hakk ehli nazarında değersiz olan bir şey için Hakk'ı incittim. Bu yüce makam, böyle kötü fiilime karşılık mükâfat olarak verildi" demek olur.

Bu beyit, gemi halkına serzeniş ve ta'rîz sûretiyle vâki' olmuştur. Gemi halkı, "Ne yaptın da böyle yüksek bir mertebeye nâil oldun?" diye sordular; o da "Sizin yaptığınız gibi Allâh'ın bir fakîrini kabâhatli tuttum ve para gibi ehl-i Hak nazarında hakîr olan bir şey için Hakk'ı incittim. Bu makām-ı âlî, böyle kötü fiilime mukābil mükâfat olarak verildi" demek olur.

3486. "Cenâb-ı Hakk'ı tenzih ederim; belki şahların ta'zîminden. Zîrâ fakîrler üzerine sû'-i zan edici olmadım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3486. "Yüce Allah'ı eksikliklerden uzak tutarım; aksine şahların yüceltilmesinden (gelir bu). Çünkü fakirler hakkında kötü zan beslemedim!"

Bu beyit, önceki dokundurma ve alaydan hakikati açıklamaya dönüştür. Yani, "Allah korusun, bu yüksek mertebeyi sizin yaptığınız kötü fiil karşılığında bulmadım! Aksine mana şahlarını yüceltmekten buldum. Çünkü hiçbir zaman Hakk yolunun fakirleri hakkında kötü zan beslemedim!"

Bu beyit evvelki ta'rîz ve istihzâdan beyân-ı hakikata rücû'dur. Ya'ni, “Hâşâ lillâh, bu yüksek mertebeyi sizin yaptığınız kötü fiil mukābilinde bulmadım! Belki ma'nâ şâhlarına ta'zîm etmekten buldum. Zîrâ hiçbir vakitte tarîk-ı Hak fakîrlerine sû'-i zan etmedim!"

3487. "Nefesi hoş [ve] latif olan o fakîrler ki, onların ta'zîmi için Abese geldi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3487. "Nefesi hoş [ve] latif olan o fakirler ki, onların yüceltilmesi için Abese geldi!"

"Benim yücelttiğim o nefesi hoş ve latif olan fakirlerdir ki, onların yüceltilmesi için Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de عَبَسَ وَ تَوَلَّى أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى sûre-i şerîfesini gönderdi." Bu sûre-i şerîfede olan âyet-i kerîmenin anlamı ve iniş sebebi, yukarıda 2052 numaralı beyte denk gelen چون دوایت میفزاید درد پس قصد بر طالب بگو بر خوان عبس beyt-i şerifinin açıklamasında geçti.

“Benim ta'zîm ettiğim o nefesi hoş ve latîf olan fakîrlerdir ki, onların ta'zîmi için Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de عَبَسَ وَ تَوَلَّى أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى sûre-i şerîfesini gönderdi." Bu sûre-i şerîfede olan âyet-i kerîmenin ma'nâsı ve sebeb-i nüzülü, yukarıda 2052 numaralı beyite musâdif olan چون دوایت میفزاید درد پس قصد بر طالب بگو بر خوان عبس beyt-i şerifinin îzâhında geçti.

3488. "O fakirlik kıvranmak için değildir. Belki onun içindir ki Hakk'ın gayri hiç yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3488. "O fakirlik kıvranmak için değildir. Aksine onun içindir ki Hakk'tan başka hiçbir şey yoktur."

O Hakk yolundaki fakirlik, hayatî ihtiyaçların yokluğundan dolayı kıvranmak ve ihtiyaçları temin etmek için insanların kapılarını dolaşmak için değildir. Aksine bu görünüşlerde ortaya çıkanın ancak Hakk olduğunu görmek ve bütün halkın kendisi gibi âciz ve zelil ve ancak Hakk'a muhtaç olduğunu bilmek içindir. Bu sebeple ihtiyaçlarını halktan bekleyen ve Hakk'ı görmeyen kimse, kendi gibi bir dilenciye ihtiyaçlarını arz eden bir dilenciye benzer!

“O Hak yolundaki fakîrlik, levâzım-ı hayâtiyyenin fıkdânından dolayı kıvranmak ve te'mîn-i ihtiyaç için nâsın kapılarını dolaşmak için değildir. Belki bu mezâhirde zahir olanın ancak Hak olduğunu görmek ve bilcümle halkın kendi gibi âciz ve zelîl ve ancak Hakk'a muhtâç olduğunu bilmek içindir. Binâenaleyh ihtiyâcâtını halktan bekleyen ve Hakk'ı görmeyen kimse, kendi gibi bir dilenciye arz-ı hâcât eden bir dilenciye benzer!"

3489. "Nasıl müttehem tutarım onları ki, Hak yedinci tabakanın emîn-i mahzeni etti!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3489. "Nasıl suçlu sayarım onları ki, Hak yedinci tabakanın güvenilir hazinesi yaptı!"

"Yedinci tabaka"dan kastedilen, mutlak varlığın yedinci iniş mertebesi olan insân-ı kâmil mertebesidir ki, bu mertebe kâmil esmâ (Allah'ın isimleri) cemiyetini taşır ve bu isim tecellilerinin güvenilir hazinesidir. Ve o mertebeler şunlardır: "Ahadiyet", "vahdet", "vahdaniyet", "ervah", "misal", "şehadet" ve "insân-ı kâmil"dir.

"Yedinci tabaka"dan murâd, vücûd-ı mutlakın yedinci mertebe-i tenezzülü olan insân-ı kâmil mertebesidir ki, bu kâmil cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz ve bu esmâ tecelliyâtının emîn-i mahzenidir. Ve o mertebeler şunlardır "Aha-diyyet", "vahdet", "vâhidiyyet", "ervâh”, “misâl", "şehadet” ve “insân-ı kâmil"dir.

3490. Müttehem nefistir, akl-ı şerîf değildir. Müttehem histir, nûr-ı latif değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3490. Suçlanan nefistir, şerefli akıl değildir. Suçlanan histir, latif nur değildir.

Suçlanan nefistir. Çünkü kutsal ayette, `و مَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَة فَمَنْ نَفْسِكَ` (Nisâ, 4/79) yani, “Sana kötülükten bir şey isabet ederse, nefsindendir" buyurulur. Şerefli olan akıl ise suçlanan değildir. Çünkü ilahi hitaplar, şerefinden dolayı akla ulaşmıştır. Ve aynı şekilde suçlanan beş duyudur. Çünkü bu duyularda yanılgılar ve yanlışlar vardır. Örneğin göz, uzak mesafedeki büyük bir cismi küçük görür ve Güneş'i bir kalkan büyüklüğünde bir şey zanneder. Ve kulak, hafif olan karıncanın ayağının hışırtısını duymaz ve yoktur zanneder. Bunlar hissin yanılgılarıdır ve kusurlarıdır. Fakat latif nur olan akıl, muhakemeleriyle hissin bu yanılgılarını ve hatalarını ortaya çıkarır.

Müttehem olan nefistir. Zîrâ âyet-i kerîmede, `و مَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَة فَمَنْ نَفْسِكَ` (Nisâ, 4/79) ya'ni, “Sana kötülükten bir şey isâbet ederse, nefsindendir" buyurulur. Şerîf olan akıl ise müttehem değildir. Zîrâ hitâbât-ı ilâhiyye, şerâfetinden dolayı akla vâki' olmuştur. Ve kezâ müttehem olan havâss-i hamsedir. Zîrâ bu havasta galatlar ve yanlışlar vardır. Meselâ göz uzak mesafedeki büyük bir cismi küçük görür ve Güneş'i bir kalkan cirmi kadar bir şey zanneder. Ve kulak, hafif olan karıncanın ayağının hışırtısını duymaz ve yoktur zanneder. Bunlar hissin galatlarıdır ve kabahatleridir. Fakat nûr-ı latîf olan akıl, muhakemeleriyle hissin bu galatlarını ve hatâlarını meydana çıkarır.

3491. Nefis Sofistâî geldi; ona vur ki, ona vurmak ıslah eder; ona hüccet söylemek değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3491. Nefis Sofistâî gibi geldi; ona vur ki, ona vurmak onu ıslah eder; ona delil söylemek değil!

Nefis Sofistâî meşrebinde ortaya çıktı. Birinci ciltte 556 numaralı "در خیالتش چو سوفسطائيم از سبب سوزيش من سودائیم" beytinde de açıklandığı üzere, Sofistâî, zındıklardan eşyanın hakikatlerini inkâr eden bir topluluktur. Ve onlar üç fırkadır: İnâdiyye, İndiyye ve Lâedriyye. İnâdiyye'nin inancı şudur ki, âlemdeki hakikatler ancak vehim ve hayalde sabittir. Ve İndiyye'nin inancı şudur ki, âlemdeki hakikatler itibar itibarıyladır. Eğer cevher kabul edersen cevherdir ve eğer araz kabul edersen arazdır. Lâedriyye derler ki: "Bizim hakikatlerin varlığında ve yokluğunda şüphemiz vardır ve şüphede dahi şüphemiz vardır." Onlara Sofistâî demelerinin sebebi şudur ki; "Sof" (سوف) Yunan dilinde hikmet ilmine derler. Ve "ista" (اسطا) muzahref (bozuk, sahte) anlamınadır. "Sofistâî" demek, "sahte hikmete mensup" demek olur. Yani, "Sofistâî denilen akılsız ve mantıksız topluluğu akli deliller ve mantıki kanıtlarla yola getirmek mümkün değildir. Onlara dayak ister, işte nefis dahi bu meşrepte olduğundan, ona dahi akli ve nakli deliller etki etmez. O kendi bildiğine gider. Bu sebeple ona riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) dayakları lazımdır. Onu ancak bu dayaklar yola getirir."

Nefis Sofistâî meşrebinde zâhir oldu. Birinci cildde 556 numaraya musâdif olan `در خیالتش چو سوفسطائيم از سبب سوزيش من سودائیم` beytinde de îzâh olunduğu üzere, Sofistâî, zenâdıkadan hakāyık-ı eşyayı münkir olan bir tâifedir. Ve onlar üç fırkadır. İnâdiyye, İndiyye ve Lâedriyye. İnâdiyye'nin i'tikādı budur ki, hakāyık-ı âlem ancak vehim ve hayâlde sâbittir. Ve İndiyye'nin mu'tekadı budur ki, hakāyık-ı âlem i'tibâr hasebiyledir. Eğer cevher i'tibâr edersen cevherdir ve eğer araz i'tibâr edersen arazdır. Lâedriyye derler ki: "Bizim hakāyıkın sübûtunda ve adem-i sübûtunda şekkimiz vardır ve şekte dahi şekkimiz vardır." Onlara Sofistâî demelerinin sebebi budur ki; Sof" (`سوف`) lisân-ı Yunânî'de ilm-i hikmete derler. Ve "ista" (`اسطا`) muzahref ma'nâsınadır. "Sofistâî" demek, “hikmet-i muzahrafeye mensûb" demek olur. Ya'ni, "Sofistâî denilen akılsız ve mantıksız tâifeyi hüccet-i akliyye ve delâil-i mantıkıyye ile yola getirmek kābil değildir. Onlara dayak ister, işte nefis dahi bu meşrebde olduğundan, ona dahi aklî ve naklî deliller te'sîr etmez. O kendi bildiğine gider. Binâenaleyh ona riyâzet ve mücâhede dayakları lâzımdır. Onu ancak bu dayaklar yola getirir."

3492. Mu'cizeyi görür, o zaman parlar. Ondan sonra "O bir hayal idi" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3492. Mucizeyi görür, o zaman parlar. Ondan sonra "O bir hayal idi" der.

Nefis, peygamberlerden mucizeyi ve evliyadan kerâmeti (Allah dostlarından olağanüstü hâlleri) gördüğü zaman bu olağanüstü olaylara hayret edip iman eder ve peygamberlerin ve evliyanın davet ettiği yola yönelir. Nefsin o yolda hazzı ve zevki olmadığından, biraz sonra der ki: "O gördüğüm olaylar bir hayal idi!"

Nefis, enbiyâdan mu'cizeyi ve evliyâdan kerâmeti gördüğü vakit bu hârikulâde hâdiselere hayret edip îmân eder ve enbiyâ ve evliyânın da'vet ettiği yola teveccüh eder. Nefsin o yolda hazzı ve zevki olmadığından, biraz sonra der ki: "O gördüğüm hadiseler bir hayâl idi!"

3493. "O acîbin rü'yeti hakikatta olaydı, niçin gece ve gündüz gözün mukîmi gelmedi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3493. "O acayip şeyin görülmesi hakikatte olsaydı, niçin gece ve gündüz gözün daimî misafiri olmadı?"

O acayip olan harikanın görülmesi hakikat dairesinde meydana gelseydi, gözümüzde sürekli sabit bir halde bulunurdu ve diğer eşyayı istediğimiz zaman gördüğümüz gibi onu da görürdük. Hayal olduğu için gözümüzde yerleşmedi. İşte nefis bu muhakemesiyle Sofistâî (gerçekliğin kişiden kişiye değiştiğini savunan felsefi akım) zümresine katılır.

"O acib olan hârikanın görülmesi hakikat dâiresinde vâki' olaydı, gözümüzde ale'd-devâm sâbit bir halde bulunurdu ve sâir eşyayı istediğimiz zaman gördüğümüz gibi onu da görür idik. Hayal olduğu için gözümüzde takarrür etmedi." İşte nefis bu muhakemesiyle Sofistâî zümresine lâhık olur.

3494. O temizlerin gözünün mukîmi olur; hayvanların gözünün karîni olmaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3494. O, temizlerin gözünün yerleşiği olur; hayvanların gözünün yakını olmaz!

O şaşırtıcı mucizeler, harikalar ruhaniyet âlemindendir. Bu sebeple nefsanî sıfatlardan arınmış ve ruhanî olan kimselerin gözünde sabit ve yerleşik olur ve onlar daima onu görürler. Nefsanî sıfatların kiriyle kirlenmiş ve hayvanlar zümresine katılmış olan kimselerin gözünün yakını olmaz.

O acib olan mu'cizeler, hârikalar rûhâniyyet âlemindendir. Binâenaleyh sıfât-ı nefsâniyyeden mutahhar ve rûhanî olan kimselerin gözünde sâbit ve mukîm olur ve onlar dâima onu görürler. Sıfat-ı nefsâniyye levsiyle mülevves ve hayvanât zümresine mülhak olan kimselerin gözünün karîni olmaz.

3495. Zîra o acb bu histen âr ve neng tutar. Tavus ne vakit dar kapıda olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3495. Çünkü o acayip bu histen utanır ve ar duyar. Tavus ne zaman dar kapıda olur?

Çünkü o acayip olan mucizeler ve harikalar ruhanî hallerden olduğundan, cismaniyete ait olan bu beş duyunun yakını olmaya tenezzül etmezler. Örneğin süslü ve latif olan bir tavus kuşu dar bir kuyuda yaşayabilir mi?

Zîrâ o acib olan mu'cizeler ve hârikalar ahvâl-i rûhâniyyeden olduğundan, cismâniyyete taalluk eden bu havâss-i hamsenin karîni olmağa tenezzül etmezler. Meselâ süslü ve latîf olan bir tâvus kuşu dar bir kuyuda yaşayabilir mi?

3496. Sakın bana "Çok söyleyici" demeyesin! Ben yüzden birini söylerim ve o da kıl gibi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3496. Sakın bana "Çok söyleyen" demeyesin! Ben yüzden birini söylerim ve o da kıl gibi!

## Şeyhin huzûrunda çok söylüyor diye sûfīlerin o bir sûfîyi teşnî etmesi

3497. Sûfiler bir sûfîyi teşnî ettiler. Tekye şeyhinin huzûruna geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3497. Sûfiler bir sûfiyi ayıpladılar. Tekke şeyhinin huzuruna geldiler.

Tekkede bulunan sûfiler, aralarında olan bir sûfiyi ayıpladılar ve tekke şeyhinin huzuruna geldiler.

Tekyede olan sûfiler, aralarında bulunan bir sûfiyi teşnî ettiler ve tekye şeyhinin huzûruna geldiler.

3498. Şeyhe dediler: "Ey muktedâ, sen bu sûfîden canımızın dâdını iste!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3498. Şeyhe dediler: "Ey uyulan kişi, sen bu sûfîden canımızın hakkını iste!"

Yani, "Bu sûfî bizim ruhumuzu rahatsız ediyor. Sen bu sûfîden bizim ruhumuzun hakkını alıver!"

Ya'ni, "Bu sûfî bizim rûhumuzu iz'âc ediyor. Sen bu sûfîden bizim rûhumuzun hakkını alıver!"

3499. Dedi: "Ey sûfiler, nihayet ne şikâyet vardır?" Dedi "Bu sûfînin üç sakîl huyu vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3499. Dedi: "Ey sûfiler, sonunda ne şikâyet vardır?" Dedi: "Bu sûfînin üç ağır huyu vardır."

Şeyh dedi ki: "Ey sûfiler, bu sûfîden şikâyetinizin sebebi nedir, açıklayın!" İçlerinden birisi cevap verdi, dedi ki: "Bu sûfînin ruhumuzu sıkan üç ağır huyu vardır."

Şeyh dedi ki: "Ey sûfiler, bu sûfîden şikâyetinizin sebebi nedir îzâh edin!" İçlerinden birisi cevap verdi, dedi ki; “Bu sûfînin ruhumuzu sıkan üç sakîl huyu vardır."

3500. "Sözde çıngırak gibi çok söyler; taâmda yirmi kimseden ziyade yer!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3500. "Sözde çıngırak gibi çok söyler; yemekte yirmi kişiden fazla yer!"

3501. "Ve eğer uyursa Ashâb-ı Kehf gibidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3501. "Ve eğer uyursa Ashâb-ı Kehf gibidir."

Yani, "Uyuduğu zaman bile dervişlerin usulüne aykırı olarak çok uyur ve Ashâb-ı Kehf gibi uyanmak bilmez" dediler ve sûfînin üç huyunu sayıp gürültü ettiler. "Zahf (زحف) savaş ve kavga demektir. Burada "gürültü" anlamıyla tercümesi uygun görüldü. "Zahf (زحف) kelimesinin kehf (كهف) kelimesine kafiye olmasında bir sorun varsa da, şairlerden birçoğu bu hususta müsamaha göstermişlerdir. Örneğin Firdevsî de şu beytinde بنام خداوند تنزیل وحی خداوند امر و خداوند نهی "vahy" (وحى) ile "nehy" (نهی)i kafiye yapmıştır. Aynı şekilde Şîrazî de يك كاسه می بهر صباحی بهتر ز هزار پادشاهی beytinde aynı müsamahayı yapmıştır.

Ya'ni, "Uyuduğu vakit dahi dervişlerin usûlüne muhâlif olarak çok uyur ve Ashâb-ı Kehf gibi uyanmak bilmez" dediler ve sûfînin üç huyunu sayıp gürültü ettiler. "Zahf (زحف) cenk ve kavga demektir. Burada "gürültü" ma'nâsıyla tercümesi münasib görüldü. "Zahf (زحف) kelimesinin kehf (كهف) kelimesine kāfiye olmasında işkâl varsa da, şuarâdan birçokları bu husûsta müsâmaha etmişlerdir. Ezcümle Firdevsî de şu beytinde بنام خداوند تنزیل وحی خداوند امر و خداوند نهی "vahy" (وحى) ile nehy" (نهی)i kafiye yapmıştır. Ve keza Şîrazî dahi يك كاسه می بهر صباحی بهتر ز هزار پادشاهی beytinde aynı müsâmahayı yapmıştır.

3502. Şeyh o fakîr tarafına teveccüh etti, dedi ki: "Mevcud olan her bir halden vasatları tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3502. Şeyh o fakir tarafına yöneldi, dedi ki: "Mevcut olan her bir halden ortaları tut!"

Şeyh, kendisinden şikâyet edilen o derviş tarafına yönelip, ona nasihat olmak üzere dedi ki: "Söylemede, yemede ve içmede ve uyumada, sözün özü hallerinden her bir halde aşırılıktan ve eksiklikten sakın ve itidal yolu olan orta dereceyi tut!"

Şeyh, kendisinden şikâyet olunan o dervîş tarafına teveccüh edip, ona nasîhat olmak üzere dedi ki: "Söylemede, yemede ve içmede ve uyumada, velhâsıl ahvâlinden her bir halde ifrât ve tefritten ictinâb et ve tarîk-ı i'tidâl olan vasat dereceyi tut!"

3503. Haberde, "Umurun hayırlısı onun evsatıdır" buyurulmuştur. Ahlatlar i'tidâlden nafi' geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3503. Hadiste, "İşlerin en hayırlısı ortasıdır" buyurulmuştur. Ahlât (vücut sıvıları) itidalden (denge hâlinden) fayda verdi.

Her işin orta derecesi "itidal" olduğundan, hadis-i şerifte "İşlerin en hayırlısı ortasıdır" buyurulmuştur. Nasıl ki insanın vücudunda bulunan dört ana sıvı (ahlât-ı erbaa) itidal hâlinden dolayı vücuda fayda verdi. Eski tıp kaidesine göre vücudun hastalığı, ahlâtın aşırılığından veya eksikliğinden kaynaklanır. Örneğin "kan sıvısı" haddinden fazla veya eksik olursa hastalık meydana gelir. Aynı şekilde "safra", "balgam" ve "sevda" sıvıları da fazla veya eksik oldukları zaman, türlü türlü hastalıklara sebep olurlar. Fakat bunların miktarı vücutta orta derecede ve itidal sınırında olursa, vücut sağlıkta bulunur.

Her emrin vasat derecesi "i'tidâl” olduğundan, hadîs-i şerifte خير الأمور أوسطها buyurulmuştur. Nitekim insanın vücudunda bulunan ahlât-ı erbaa i'tidâl hâlinden dolayı vücûda nâfi' geldi. Tibb-ı atīk kāidesine nazaran vücûdun hastalığı ahlâtın ifrât ve tefrîtinden münbaistir. Meselâ "hılt-ı dem" haddinden ziyâde veyâ noksan olursa maraz hâsıl olur. Ve kezâ "safrâ" ve "balgam" ve "sevda" hıltları da ziyâde veyâ noksan oldukları vakit, türlü türlü emrâza sebep olurlar. Fakat bunların mikdârı vücûdda vasat derecede ve hadd-i i'tidâlde olursa, vücûd sıhhatte bulunur.

3504. Eğer bir hılt arızadan ziyade olursa, kişinin cisminde maraz zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3504. Eğer bir hılt (vücut sıvısı) arızadan (normalden) fazla olursa, kişinin bedeninde hastalık ortaya çıkar.

3505. Kendi karînin üzerine sıfatta ziyade olma. Zîra o akıbette muhakkak firak getirir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3505. Kendi arkadaşının üzerine sıfatta fazla olma. Çünkü o, sonunda kesinlikle ayrılık getirir!

Arkadaşlık ettiğin kimselerin hâllerini incele ve niteliklerde onların niteliklerinden fazla bir şey yapma. Yemede, içmede, söylemede, oturmada, gezinmede onların hâllerinin ölçüsünü aşma. Eğer aşarsan, sonunda bu niteliklerindeki aşırılığın, o arkadaşlardan ayrılmaya sebep olur!

Mûsahibi olduğun kimselerin ahvâlini tedkîk et ve evsâfta onların evsâfından fazla bir şey yapma. Yemede, içmede, söylemede, oturmada, gezinmede onların ahvâlinin ölçüsünü geçme. Eğer geçersen, sonunda bu evsâfındaki ifrâtın, o arkadaşlardan ayrılmağa sebep olur!

3506. Mûsa'nın nutku ölçü üzerine idi; ve lakin yine iyi yârin sözünden ziyâde geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3506. Musa'nın sözü ölçülüydü; ama yine de iyi dostun sözünden fazla geldi.

Musa'nın (a.s.) Hızır'ın (a.s.) fiillerine itiraz ederek söylediği söz, şeriat ölçüsü üzerineydi. Fakat o iyi dost olan Hz. Hızır'ın sözünden fazla geldi. Çünkü Musa (a.s.) ile ilk karşılaşmasında Hz. Hızır ona, فَإِنِ اتَّبَعْتَنِي فَلَا تَسْأَلْنِي عَنْ شَيْءٍ حَتَّى أُحْدِثَ لَكَ ذِكْرًا (Kehf 18/70) yani, "Eğer sen bana uyarsan, ben sana ondan sözlü olarak haber verinceye kadar hiçbir şey hakkında soru sorma!" demişti. Musa (a.s.) ise şeriatı koruma gayretiyle bu anlaşmanın dışına çıkıp, "Çocuğu niçin öldürdün?" ve "Gemiyi niçin deldin?" ve "Duvarı niçin ücretsiz tamir ettin?" dedi. Nitekim olayın ayrıntısı Kehf suresinde ve tefsir kitaplarında yer almaktadır.

Mûsâ (as.)ın, Hızır (a. s.)ın ef'âline i'tirâzen vâki' olan sözü şerîat ölçüsü üzerine idi. Fakat o iyi yâr olan Hz. Hızır'ın sözünden ziyâde geldi. Zîrâ Mûsâ (as.)ın ibtidâ-yı mülakātında Hz. Hızır O'na, فَإِنِ اتَّبَعْتَنِي فَلَا تَسْأَلْنِي عَنْ شَيْءٍ حَتَّى أُحْدِثَ لَكَ ذِكْرًا (Kehf 18/70) ya'ni, "Eğer sen bana tâbi' olursan, ben sana ondan zikren haber verinceye kadar bir şeyden suâl etme!" demiş idi Mûsâ (as.) ise muhafaza-i şer' gayreti ile bu mukāvele hâricine çıkıp, “Çocuğu niçin öldürdün?" ve "Gemiyi niçin deldin?" ve "Duvarı niçin ücretsiz ta'mîr ettin?" dedi. Nitekim vak'anın tafsíli sûre-i Kehf te tefsîr kitaplarında mündericdir.

3507. O ziyadelik Hızır'a şikāk geldi; dedi: "Git, sen çok söyleyicisin. İşte bu ayrılıktır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3507. O fazlalık Hızır'a muhalefet olarak geldi; dedi: "Git, sen çok konuşuyorsun. İşte bu ayrılıktır!"

"Şikāk", muhalefet etmek anlamındadır. Hz. Musa'nın o fazla gelen sözü, Hızır (a.s.)a muhalefet demek oldu. Onun üzerine Hz. Hızır, Hz. Musa'ya, "Sen anlaşmaya aykırı davranıp, fazla söz söylüyorsun. Bu fazla söz seninle benim aramızda ayrılık sebebidir!" dedi.

"Şikāk", muhalefet etmek ma'nâsınadır. Hz. Mûsâ'nın o ziyâde gelen sözü, Hızır (a.s.)a muhalefet demek oldu. Onun üzerine Hz. Hızır cenâb-ı Mûsâ'ya, "Sen mukāvele hilâfına çıkıp, ziyâde söz söylüyorsun. Bu ziyâde söz seninle benim aramızda ayrılık sebebidir!" dedi.

3508. "Ey Mûsa, çok söylersen uzak ol; ve yoksa benim ile dilsiz ve kör ol!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3508. "Ey Musa, çok söylersen uzak ol; ve yoksa benim ile dilsiz ve kör ol!"

"Ey Musa meşrebinde (Musa'nın yolunda) olan mürid (Hakk yolcusu), eğer çok söylersen benden uzaklaş; ve benimle beraber olmak istersen, sözünü tutarak dilsiz gibi ol ve benim fiillerimden ve hallerimden gözünü kapatıp körler gibi görmez ol!"

"Ey Mûsâ meşrebinde olan mürîd, eğer çok söylersen benden uzaklaş; ve benimle beraber olmak istersen, sözünü imsâk edip dilsiz gibi ol ve benim efâlimden ve ahvâlimden gözünü kapayıp körler gibi görmez ol!"

3509. Ve eğer gitmedin ve inad cihetinden oturdun ise, ma'nâda gitmişsin ve munkati' olmuşsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3509. Ve eğer gitmedin ve inat yüzünden oturdun ise, manen gitmişsin ve ilişiğin kesilmişsin!

Bir mürid, mürşidine itiraz ve muhalefet ettiği hâlde görünüşte onun hizmetinde ve huzurunda bulunsa bile o görünüşe itibar edilmez. Mürşidinin huzurundan uzak kabul edilir.

Bir mürid mürşidine i'tirâz ve muhalefet ettiği halde sûretâ onun hizmetinde ve huzûrunda bulunsa bile o sûrete i'tibâr yoktur. Mürşidinin huzûrundan uzak i'tibâr olunur.

3510. Vaktaki sen ansızın namazda hades ettin; sana "Tahâret tarafına git, [3519] koş!" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3510. Vaktaki sen ansızın namazda hades (abdestsizlik) ettin; sana "Taharet tarafına git, koş!" der.

Bu beyitler, görünüşte hazır ve anlamda kayıp olmanın örneğidir. "Namazda ansızın senden namazı ve abdesti bozacak bir hâl meydana gelse, sana müftü ve fakih 'Haydi acele taharet et!' der. Namaz için abdestsizlikten temizlenmek şarttır."

Bu beyitler, zâhirde hâzır ve ma'nâda gāib olmanın misâlidir. "Namazda ansızın senden namazı ve abdesti bozacak bir hal hâdis olsa, sana müftî ve fakîh "Haydi acele tahâret et!" der. Namaz için hadesten tahâret şarttır."

3511. Ve eğer gitmezsen, kuru hareket edici olursun. Ey azgın, muhakkak namazın gitti, otur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3511. Ve eğer gitmezsen, kuru hareket edici olursun. Ey azgın, muhakkak namazın gitti, otur!

Ve eğer namazın bozulduğu halde temizlik tarafına gitmez ve yine namaz ile meşgul olursan, kuru kuruya ve boşuna hareket edici olursun. Halbuki namazın gitti. Ey azgın, artık otur ve boş hareketten vazgeç!

Ve eğer namazın bozulduğu halde tahâret tarafına gitmez ve yine namaz ile meşgül olursan, kuru kuruya ve boşuna hareket edici olursun. Halbuki namazın gitti. Ey azgın, artık otur ve boş hareketten vazgeç!

3512. Onların yanına git ki, senin hem-sohbetindirler. Senin sözünün âşıkı ve teşnesidirler!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3512. Onların yanına git ki, senin sohbet arkadaşındırlar. Senin sözünün âşığı ve susamışıdırlar!

Sözünü dinleyenler ile sohbet et; dinlemeyenler ve sözüne kıymet vermeyenler ile dostluk kurma! Beyit: Bir yerde ki nağmeni dinleyecek kulak yok, nefesini boşa harcama, yerini değiştir!

Sözünü dinleyenler ile musahib ol; dinlemeyenler ve sözüne kıymet vermeyenler ile ülfet etme! Beyit: Bir yerde ki yok nağmeni gûş eyleyecek gûş Tazyî'-i nefes eyleme, tebdil-i makām et!

3513. Bekçiler uykulular üzerinde mefdûl oldu. Balıklar için bekçilere hâcet olmadı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3513. Bekçiler uykulular üzerinde üstün geldi. Balıklar için bekçilere ihtiyaç olmadı!

"Bekçiler"den kasıt, mürşidlerdir; ve "uykulular"dan kasıt, yoğun gaflet perdesine gömülmüş olan gafil kimselerdir. "Balıklar"dan kasıt, vahdet denizinde yüzen âriflerdir. Yani, "Mürşidlerin değeri gafil kimseler üzerinde daha fazla oldu. Fakat gafletten kurtulmuş olan âriflerin mürşide ihtiyaçları olmadı."

"Bekçiler"den murâd, mürşidler; ve "uykulular"dan murâd, hicâb-ı keserâtta müstağrak olan gāfillerdir. "Balıklar"dan murâd, deryâ-yı vahdette yüzen âriflerdir. Ya'ni, "Mürşidlerin kadri ehl-i gaflet üzerinde ziyâde oldu. Fakat gafletten kurtulmuş olan âriflerin mürşide ihtiyaçları olmadı."

3514. Elbise giyenlerin nazarı çamaşırcıyadır. Çıplağın canı için tecellî zîverdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3514. Elbise giyenlerin bakışı çamaşırcıyadır. Çıplağın canı için tecellî süstür.

Nefse ait sıfatlar elbisesini giyenlerin bakışı, bu elbisenin kirlerini temizleyici olan insân-ı kâmiledir. Fakat ruhunu bu nefse ait sıfatlar elbisesinden soymuş olan kimse için Hakk'ın tecellîsi süs ve elbisedir. Çünkü Hakk Yolcusu nefsine ait sıfatlarından birini terk edince, onun yerine hakka ait bir sıfat ayakta durur.

Nefsânî sıfatlar libâsını giyenlerin nazarı, bu libâsın kirlerini temizleyici olan mürşid-i kâmiledir. Fakat ruhunu bu nefsânî sıfatlar libâsından soymuş olan kimse için Hakk'ın tecellîsi zîver ve libâstır. Zîrâ sâlik sıfât-ı nefsâniyyesinden birini terk edince, onun yerine hakkānî bir sıfat kāim olur.

3515. Ya çıplaklardan bir tarafa geri git; yahût onlar gibi ten libasından fâriğ ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3515. Ya çıplaklardan bir tarafa geri git; yahut onlar gibi ten libasından vazgeç!

"Çıplaklar"dan kasıt, cismin elbisesi olan nefsanî sıfatlarından soyunan kâmil insanlardır. "Ten libası"ndan kasıt, nefsanî sıfatlardır, tenin kendisi değildir. Çünkü tenden soyunmak doğal ölüm ile mümkün olur. Yani, "Ya nefsanî sıfatlardan soyunmuş olan kâmil insanlardan ayrılıp bir tarafa git; veyahut onlara arkadaş olmak istersen, onlar gibi cismin elbisesi olan nefsanî sıfatlardan vazgeç ve soyun!"

“Çıplaklar”dan murâd, cismin libâsı olan sıfât-ı nefsâniyyelerinden soyunan kâmillerdir. “Ten libâsı”ndan murâd, sıfât-ı nefsâniyyedir, tenin kendisi değildir. Zîrâ tenden soyunmak mevt-i tabîî ile mümkin olur. Ya'ni, “Ya sıfât-ı nefsâniyyeden soyunmuş olan kâmillerden ayrılıp bir tarafa git; veyâhût onlara musahib olmak istersen, onlar gibi cismin libâsı olan nefsânî sıfatlardan fâriğ ol ve soyun!”

3516. Ve eğer külliyen üryan olamazsan, libâsı az yap: tâ ki evsat yolda olasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3516. Ve eğer tamamen çıplak olamazsan, elbiseyi az yap: tâ ki orta yolda olasın!

Ve eğer riyâzât ve mücâhedât ile büsbütün bu nefse ait sıfatlardan soyunamazsan, bari nefse ait sıfatların hükümlerine az tâbi ol! Örneğin yeme ve içmede ve uykuda ve konuşmada şeriat sınırını aşma, tâ ki nefse ait yolda orta derecede yürüyesin!

Ve eğer riyâzet ve mücâhede ile büsbütün bu sıfât-ı nefsâniyyeden soyunamazsan, bâri sıfât-ı nefsâniyyenin hükümlerine az tâbi' ol! Meselâ ekl ve şürbde ve uykuda ve kelâmda hadd-i şer'îyi tecavüz etme, tâ ki tarîk-ı nefsânîde vasat derecede yürüyesin!

## Fakîrin o şeyhe karşı özür dilemesi

3517. İmdi fakir o şeyhe ahvali söyledi; özürü o garâmete çift etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3517. Şimdi fakir o şeyhe hâllerini söyledi; özrünü o garipliğe ekledi.

O kendisinden şikâyet edilen fakir, o şeyhe hâllerini açıkladı; özrünü, borçlu olduğu cevaba ilave etti. Yani vermeye borçlu olduğu cevaba özürlerini de ekledi.

O kendisinden şikâyet olunan fakîr o şeyhe ahvâlini îzâh etti; özürünü medyûn olduğu cevâba ilave etti. Ya'ni vermeğe borçlu olduğu cevâba özürlerini de ilhâk etti.

3518. Şeyhin her suâline o cevap verdi, Hızır'ın güzel ve doğru cevapları gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3518. Şeyhin her sorusuna o cevap verdi, Hızır'ın güzel ve doğru cevapları gibi.

Şeyh o fakire ne sordu ise, fakir, Hızır (a.s.)ın Musa (a.s.)ın sorularına verdiği güzel ve doğru cevaplar gibi cevap verdi.

Şeyh o fakîre ne sordu ise, fakîr, Hızır (a.s.)ın Mûsâ (a.s.)ın suâllerine verdiği güzel ve doğru cevaplar gibi cevap verdi.

3519. Kelîm'in suâllerinin o cevapları ki, Hızır onu Rabb-i Alîm'den gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3519. Kelîm'in (Hz. Musa'nın) sorularının o cevapları ki, Hızır onu Rabb-i Alîm'den (her şeyi bilen Rab'den) gösterdi.

Yani Mûsâ (a.s.) Hz. Hızır'a "Çocuğu niçin öldürdün?" ve "Gemiyi niçin deldin?" ve "Duvarı ücretsiz niçin tamir ettin?" diye sorular sormuş ve Hızır (a.s.) da مَا فَعَلْتَهُ عَنْ أَمْرى (Kehf, 18/82) yani, "Ben bunları kendi emrimden yapmadım!" deyip, bu fiillerinin gerektirici sebeplerini âlemleri esmâ (Allah'ın isimleri) tecellileriyle terbiye buyuran Hakk'ın ilmine dayanarak beyan etmişti. Bu konudaki hikmetler Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Mûsevî'de (Musa'ya ait bölümde) yer almaktadır.

Ya'ni Mûsâ (a.s.) Hz. Hızır'a "Çocuğu niçin öldürdün?" ve "Gemiyi niçin deldin?" ve "Duvarı ücretsiz niçin ta'mîr ettin?" diye suâller sormuş ve Hızır (a.s.) dahi مَا فَعَلْتَهُ عَنْ أَمْرى (Kehf, 18/82) ya'ni, "Ben bunları kendi emrimden yapmadım!" deyip, bu efâlinin esbâb-ı mûcibesini âlemleri tecelliyât-ı esmâiyyesi ile terbiye buyuran Hakk'ın ilmine müsteniden beyân etmiş idi. Bu bâbdaki hikemiyyât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de münderiçtir.

3520. Onun müşkilleri halloldu ve yaddan efzûn, onun her bir müşkili için miftah verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3520. Onun zorlukları çözüldü ve akla gelenden daha fazla, onun her bir zorluğu için anahtar verdi.

Hz. Hızır'ın cevaplarından Mûsâ (a.s.)'ın zorlukları çözüldü. Hatta akla gelenden daha fazla çözüldü. Cenâb-ı Hızır, Hz. Mûsâ'nın her bir zorluğu için bir anahtar verdi.

Hz. Hızır'ın cevaplarından Mûsâ (a.s.)ın müşkilleri halloldu. Hem de hâtıra gelenden ziyâde olarak halloldu. Cenâb-ı Hızır Hz. Mûsâ'nın her bir müşkili için bir miftah ve anahtar verdi.

3521. Derviş dahi Hızır'dan mîrâsa malik oldu; şeyhin cevabında himmeti nasb etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3521. Derviş de Hızır'dan mirasa sahip oldu; şeyhin cevabında himmetini (manevî gücünü) yöneltti.

Hakkında şikâyet edilen derviş de Hz. Hızır'dan ilm-i ledün (Allah katından gelen gizli ilim) mirasını almıştı. Bu sebeple şeyhe verdiği cevapta bütün kuvvetlerini toplayarak kalbini Yüce Allah'a yöneltti. Ve himmet yöneltmek bu hâlden ibarettir.

Hakkında şikâyet olunan derviş dahi Hz. Hızır'dan ilm-i ledün mîrâsını yemiş idi. Binâenaleyh şeyhe verdiği cevapta bilcümle kuvâsını toplayarak kalbini Cenâb-ı Hakk'a tevcih etti. Ve nasb-ı himmet bu halden ibârettir.

3522. Dedi: “Vâkıa evsat yol hikmettir; fakat evsat dahi nisbetledir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3522. Dedi: “Gerçekte orta yol hikmettir; fakat orta da bağıntılıdır!"

Dedi ki: "Gerçekte orta yol, aşırılıklardan uzak ve itidal yolu olduğundan hikmettir. Fakat her işin orta derecesi dahi bağıntılıdır. Çünkü insan fertlerinin yatkınlıkları farklıdır. Birine göre aşırı olan hâl, diğerine göre itidaldir." Nasıl ki ilerideki örneklerle bu hâl açıklığa kavuşur.

Dedi ki: "Vâkıâ orta yol, ifrât ve tefrîtten ârî ve i'tidâl yolu olduğundan hikmettir. Fakat her emrin orta derecesi dahi nisbîdir. Çünkü efrâd-ı beşerin isti'dâdâtı muhteliftir. Birine nisbetle ifrât olan hâl diğerine nisbetle i'tidâldir." Nitekim âtîdeki misâller ile bu hâl tavazzuh eder.

3523. Irmağın suyu deveye nisbet azdır; fakat fâre için o deniz gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3523. Irmağın suyu deveye göre azdır; fakat fare için o deniz gibidir.

3524. Her kimin ta'yîni dört ekmek olsa, iki yerse, ya üç yerse o evsattır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3524. Kimin tayini dört ekmek olsa, iki yerse veya üç yerse o orta hâllidir.

3525. Ve eğer her dördü yerse evsattan uzaktır. O kaz gibi hırsın esîridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3525. Ve eğer dördünü de yerse, orta yoldan uzaktır. O, kaz gibi hırsın esiridir.

3526. Her kim ki onun iştihâsı on ekmek ola, altı yerse bil ki o evsat olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3526. Her kimin iştahı on ekmek ise, altı ekmek yerse bil ki o orta hâlli olur.

3527. Vaktaki benim için elli ekmek iştihâsı vardır; muhakkak altı somuna senin için benimle beraberlik yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3527. Benim için elli ekmek yeme isteği olduğu zaman, kesinlikle altı somun ekmekte senin benimle beraberliğin yoktur.

3528. Sen on rek'at namaz ile melûl gelirsin; ben beş yüz rek'at ile za'fa gelmem!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3528. Sen on rek'at namaz ile bıkkın düşersin; ben beş yüz rek'at ile zayıflığa düşmem!

Bu da senin yatkınlığına göre itidal yolunun çeşitli ve bağıntılı olduğuna dair başka bir örnektir. Yani, "Sen on rek'at namaz ile âciz kalır ve bıkarsın; ben ise beş yüz rek'at kılarım, vücuduma bıkkınlık ve zayıflık gelmez!" Ankaravî nüshasında "nuhûl" (zayıflık) yerine "humûl" (tembellik, uyuşukluk) geçmekte olup, hizmeti terk etmekten kinaye olarak "köşeye çekilmek" anlamı verilmiştir. Bazı nüshalarda "humul" (yük) geçmektedir. "Bana beş yüz rek'at namaz yük gelmez" demek olur. "Nuhûl" (zayıflık) ve "humul" (yük) kelimeleri "humûl" (tembellik) kelimesinden daha uygun görünür.

Bu da isti'dâdına göre tarîk-ı i'tidâlin muhtelif ve nisbî olduğuna diğer bir misâldir. Ya'ni, "Sen on rek'at namaz ile âciz kalır ve bıkarsın; ben ise beş yüz rek'at kılarım, vücûduma kesel ve za'f gelmez!" Ankaravî nüshasında "nuhûl" (نحول) yerine "humûl" (خمول) vâki' olup, terk-i hizmetten kinâye olarak "bucağa girmek" ma'nâsı verilmiştir. Ba'zı nüshada "humul (حمل) vâki'dir. "Bana beşyüz rek'at namaz yük gelmez" demek olur. (نحول) ile (حمول) kelimeleri (خمول) dan daha münasib görünür.

3529. O biri Ka'be'ye kadar yalın ayak koşar; ve bu biri mescide kadar kendinden gider!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3529. O biri Kâbe'ye kadar yalın ayak koşar; ve bu biri mescide kadar kendinden geçer!

Bu da yatkınlıkların (isti'dâdât) farklılığına başka bir örnektir. "Biri Kâbe'ye gidinceye kadar yalın ayak yürümeye dayanır; diğeri ise yakın bir mescide gidinceye kadar, yalın ayak olduğu zaman kendinden geçer, asla dayanamaz!"

Bu da isti'dâdâtın ihtilafına bir misâl-i diğerdir. "Biri Ka'be'ye gidinceye kadar yalın ayak yürümeğe tahammül eder; diğeri ise yakın bir mescide gidinceye kadar, yalın ayak olduğu vakit kendinden geçer, aslâ tahammül edemez!"

3530. O biri pâk-bazlıkta can verdi; ve bu birisi bir ekmek verinceye kadar can çekişir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3530. O biri temiz bir şekilde can verdi; ve bu birisi bir ekmek verinceye kadar can çekişir!

"Pâk-bâzlık"tan (temiz bir şekilde can verme) kasıt, ilâhî aşk ve Hakk'a hizmettir. Yani, "Birisi ilâhî aşkta ve Hakk'a hizmette canını feda etti; ve diğer birisi elindeki bir ekmeği feda edinceye kadar canı gider!"

"Pâk-bâzlık"tan murâd, aşk-ı ilâhî ve hizmet-i Hak'tır. Ya'ni, "Birisi aşk-ı ilâhîde ve hizmet-i Hak'ta canını fedâ etti; ve diğer birisi elindeki bir ekmeği fedâ edinceye kadar canı gider!"

3531. Bu vasat nihayetlide gider. Zîrâ onun için evvel ve âhir vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3531. Bu orta, sınırlı olanda bulunur. Çünkü onun için başlangıç ve son vardır.

Orta, sınırlı olan bir şeyde bulunur. Çünkü o şey sınırlıdır; ve sınırlı olan şeyin başlangıcı ve sonu olduğu gibi, ortası da olur.

Orta, nihâyeti olan bir şeyde olur. Zîrâ o şey mahdûddur; ve mahdûd olan şeyin evveli ve âhiri olduğu gibi, ortası da olur.

3532. Evvel ve ahir lazımdır, ta ki onda evsat ya ara tasavvura sığsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3532. Bir şeyin evveli ve sonu gereklidir ki, onda orta veya ara tasavvur edilebilsin!

Bir şeyin evveli ve sonu olması gereklidir ki, o şeyde orta veya ara düşünülebilsin. Çünkü evveli ve sonu olan sınırlı bir şeyin ortası veya arası söz konusu olabilir. Başlangıç ve bitiş olmayınca, orta ve ara belirlemesi mümkün değildir.

Bir şeyin evveli ve âhiri olmak lazımdır ki, o şeyde evsat veyâ ara tasavvur edilebilsin. Zîrâ evveli ve âhiri olan bir mahdûd şeyin ortası veyâ arası mevzû'-i bahs olabilir. Mebde' ve müntehâ olmayınca, orta ve ara ta'yîni mümkin değildir.

3533. Nihayetsizin iki tarafı olmadığından, onun için ne vakit evsat munsaraf olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3533. Sonsuzun iki tarafı olmadığından, onun için ne zaman orta nokta geri döner?

"Munsaraf", "orta"nın sıfatıdır, geri dönme yeri demektir. Yani, "Sonsuz olan bir şeyin başı ve sonu olmadığından, öyle bir şeyin ne zaman orta noktası aşırılığa ve eksikliğe geri dönme yeri olur? Yani orta noktasını belirlemek mümkün değildir ki, onu belirleyip, aşırılığa ve eksikliğe geçildiğini anlayabilelim!"

"Munsaraf", "orta"nın sıfatıdır, mahall-i rücû' demek olur. Ya'ni, "Nihâyetsiz olan bir şeyin evveli ve âhiri olmadığından, öyle bir şeyin ne vakit vasat noktası ifrât ve tefrîte mahall-i rücû' olur? Ya'ni vasat noktasını ta'yîn etmek mümkin değildir ki, onu ta'yîn edip, ifrât ve tefrîte geçildiğini anlayabilelim!"

3534. Evvel ve ahir onun nişanını kimse vermedi. Buyurdu ki: "Onun için deniz mürekkeb olsa;"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3534. Evvel ve âhir onun nişanını kimse vermedi. Buyurdu ki: "Onun için deniz mürekkep olsa;"

3535. "Yedi derya külliyen mürekkeb olsa, nihayeti olmasına hiç ümit yoktur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3535. "Yedi deniz tamamen mürekkep olsa, sonu olmasına hiç ümit yoktur!"

"Midîd", "midâd" kelimesinin imâle edilmiş hâlidir. Mürekkep anlamındadır.

"Midîd", "midâd" kelimesinin imâle olunmuşudur. Mürekkeb ma'nâsınadır.

3536. Bağ ve orman baştan başa kalem olsa, bu sözden asla ziyâde ve eksik olmaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3536. Bağ ve orman baştan başa kalem olsa, bu sözden asla fazla ve eksik olmaz!

3537. O bütün mürekkeb ve kalem fâni olur ve bu adedsiz kelâm bâkî olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3537. O bütün mürekkep ve kalem fâni olur ve bu sayısız kelâm bâkî olur!

Bu dört beyitte, Kehf Sûresi'nde geçen قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مدَادًا لكلمات رَبِّي لَنَفَدَ الْبَحْرُ قبل أنْ تَنْفَدَ كَمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا (Kehf, 18/109) yani, “Ey Resûlüm de ki; 'Rabbim'in kelimeleri için eğer deniz mürekkep olsa, Rabbim'in kelimeleri bitmeden evvel, eğer denizin mislini getirsen bile deniz biter!" ve Lokmân Sûresi'nde geçen وَلَوْ أَنَّ مَا فِي الأَرْضِ مِنْ شَجَرَةِ أَقْلَامُ وَالْبَحْر يمده من بعده سبعة أبحر ما نَفِدَتْ كَلِمَاتِ اللَّهِ (Lokman, 31/27) yani, "Ve eğer yeryüzündeki ağaçlardan kalem ve denizden ve ondan sonra yedi denizden mürekkep olsa Allah'ın kelimeleri bitmez!" âyet-i kerîmelerine işaret buyurulur. İkinci âyet-i kerîmede, yeryüzünün denizi zikredildikten sonra yedi denizden bahsedilmesi, güneş sistemimizi (manzûme-i şemsiyye) teşkil eder. Diğer yedi gezegenden her birinin üzerindeki denizlere işaret buyurulduğu sanılmaktadır. Bu âyetlere işaret buyurulmasının sebebi şudur ki, peygamberlerin ve evliyânın kelâmı vahiy ve ilham yoluyla Yüce Allah'tan gelir. Ve Hakk'ın Kelâm sıfatı ise sınırlı olmayıp, sonsuzdur. Bu sebeple peygamberlerin ve evliyânın kelâmı dahi menşelerine göre sınırlama kabul eder bir mahiyette değildir. Hakkında “Çok söylüyor!" diye şikâyet edilen derviş ise ilm-i ledünnî (Allah katından gelen gizli ilim) sahibi olduğundan, Yüce Allah'tan gelen onun kelâmının dahi sonu yoktur. Ve cenâb-ı Pîr bu kıssayı yukarıda 3496 numaralı beyitte, "Sakın benim için 'Çok söylüyor!' deme; ben yüzden birini söylüyorum ve o da kıl gibi incedir!" manasındaki beyitten sonra zikrettiğinden, bu mananın Mesnevî-i Şerîf'e de şamil olduğuna işaret buyurulur.

Bu dört beyitte, sûre-i Kehfte vaki قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مدَادًا لكلمات رَبِّي لَنَفَدَ الْبَحْرُ قبل أنْ تَنْفَدَ كَمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا (Kehf, 18/109) ya'ni. “Ey Resûlüm de ki; 'Rabbim'in kelimâtı için eğer deniz mürekkeb olsa, Rabbim'in kelimâtı bitmezden evvel, eğer denizin mislini getirsen bile deniz biter!" Ve sûre-i Lokmân'da وَلَوْ أَنَّ مَا فِي الأَرْضِ مِنْ شَجَرَةِ أَقْلَامُ وَالْبَحْر يمده من بعده سبعة أبحر ما نَفِدَتْ كَلِمَاتِ اللَّهِ vâki (Lokman, 31/27) ya'ni, "Ve eğer yeryüzündeki ağaçlardan kalem ve denizden ve ondan sonra yedi denizden mürekkeb olsa Allah'ın kelimeleri bitmez!" âyet-i kerîmelerine işâret buyurulur. İkinci âyet-i kerîmede, arzın denizi zikrolunduktan sonra yedi denizden bahis buyurulması, manzûme-i şemsiyyemizi teşkil eder. Diğer yedi seyyâreden her birinin üzerindeki denizlere işaret buyurulduğu maznûndur. Bu âyetlere işaret buyurulmasının vechi budur ki, enbiyâ ve evliyânın kelâmı vahiy ve ilhâm tarîkıyla Cenâb-ı Hak'tan vârid olur. Ve Hakk'ın sıfat-ı Kelâm'ı ise mahdûd olmayıp, nâmütenâhîdir. Binâenaleyh enbîyâ ve evliyânın kelâmı dahi menşe'lerine nazaran tahdîd kabûl eder bir mâhiyette değildir. Hakkında “Çok söylüyor!" diye şikâyet vâki' olan derviş ise ilm-i ledünnî sâhibi olduğundan, Cenâb-ı Hak'tan vârid olan onun kelâmının dahi nihâyeti yoktur. Ve cenâb-ı Pîr bu kıssayı yukarıda 3496 numaralı beyt-i şerîfte, "Sakın benim için 'Çok söylüyor!' deme; ben yüzden birini söylüyorum ve o da kıl gibi incedir!" ma'nâsındaki beyitten sonra îrâd buyurduklarından, bu ma'nânın Mesnevi-i Şerîfe de şâmil olduğuna işâret buyurulur.

3538. Benim hâlim bir vakit uykuya benzer. Bir dalâlette olan onu uyku zanneder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3538. Benim hâlim bir vakit uykuya benzer. Bir sapkınlık içinde olan onu uyku zanneder.

Derviş, şeyhe "çok söz" hakkındaki cevabını verdikten sonra, "çok uyku" meselesine geçerek cevap verip der ki: "Bazen benim bir hâlim olur, görünüşte histen uzaklaşırım. Bedensel hallerden başka bir şey bilmeyen şaşkın bir kimse benim o hâlimi uyku zanneder." Nasıl ki İbn Fârız hazretlerinin oğlu, babasının böyle bir hâlini nakledip der ki: "Bazı vakit babam uyuyan bir kimse gibi sırt üstü yatıp kalır. Bazen on ve bazen daha fazla veya daha az günlerde bu halde bulunur. Ve bu hâl içinde yemez, içmez, konuşmaz ve hareket etmez idi. Sonra bu halden iyileşip önceki hâline dönerdi." Evliyaların menkıbelerinde bu hâlin benzerleri çoktur. Fakat maddî düşünen bir kimse bu hâli gördüğü vakit, uyku hastalığından ibaret bir şey zanneder.

Derviş şeyhe "çok söz" hakkındaki cevabını verdikten sonra, "çok uyku" mes'elesine intikāl ederek cevap verip der ki: "Ba'zan benim bir hâlim olur, zâhirde histen gâib olurum. Ahvâl-i cismâniyyetten başka bir şey bilmeyen şaşkın bir kimse benim o hâlimi uyku zanneder." Nitekim İbn Fârız hazretlerinin mahdûmu pederinin böyle bir hâlini nakledip der ki: "Ba'zı vakit pederim uyuyan bir kimse gibi arkası üstü yatıp kalır. Ba'zan on ve ba'zan daha ziyâde veya daha az günlerde bu halde bulunur. Ve bu hâl içinde yemez, içmez, konuşmaz ve hareket etmez idi. Ba'dehû bu halden ifakat bulup evvelki hâline rücû' eylerdi." Menâkıb-ı evliyâda bu hâlin nazîrleri çoktur. Fakat maddî düşünen bir kimse bu hâli gördüğü vakit, uyku hastalığından ibaret bir şey zanneder.

3539. "Benim gözümü uyumuş, kalbimi uyanık bil! Benim işsiz şeklimi iş üzerinde bil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3539. "Benim gözümü uyumuş, kalbimi uyanık bil! Benim işsiz şeklimi iş üzerinde bil!"

Görünen âlemde benim gözümü uyumuş ve iç âlemde kalbimi uyanık bil; ve bedenimin hareketsiz ve faaliyetsiz olan şeklini ve görünen biçimini iç âlemde ve anlamda faal ve hareketli bil!

"Zâhirde benim gözümü uyumuş ve bâtında kalbimi uyanık bil; ve cismimin hareketsiz ve faâliyetsiz olan şeklini ve sûret-i zâhiresini bâtında ve ma'nâda faâl ve müteharrik bil!"

3540. Peygamber buyurdu ki: "Gözlerim uyur, kalbim Rabbü'l-enâm'dan [3549] uyumaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3540. Peygamber buyurdu ki: "Gözlerim uyur, kalbim Rabbü'l-enâm'dan [3549] uyumaz."

Bu şerefli beyitte "İki gözüm uyur ve kalbim uyumaz" hadis-i şerifine işaret edilir.

Bilinmelidir ki, uyku bedene arız olan bir hâldir. Bu hâl gelince bedenin dışsal faaliyeti durur, fakat içsel faaliyeti kesilmez. Nasıl ki dışarıda konuşamaz, göremez ve işitemez, fakat rüya görür ve rüyasında konuşur, görür ve işitir. Bu hâl yarım ölüm hâlidir. Bunun için hadis-i şerifte, "Uyku ölümün kardeşidir" buyrulmuştur. Şimdi, "Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olursunuz" hadis-i şerifine göre, insanın uyanıklığı zamanında kalbi ne ile meşgul ise, uyku hâlinde de onunla meşgul olur. Ve bu hâl rüyalarda belirgindir. Fakat peygamberler ve evliyâ (Allah dostları) uyanıklık hâllerinde bedensel hükümlerden kurtulup, bedenleri tamamen ruhanîliğe dönüşmüş ve kalpleri tamamen Hak'ta (Allah'ta) batmış bulunduğundan, uyanıklıklarıyla uykuları arasında hiçbir fark yoktur. Bu sebeple bazı sâlih kişilerin uykuda gördükleri gayb sırlarını bu yüce zatlar uyanıklıkta görürler.

Bu beyt-i şerifte إن عيناى تنامان ولا ينام قلبی ya'ni "İki gözüm uyur ve kalbim uyumaz" hadis-i şerîfine işaret buyurulur.

Ma'lumdur ki, uyku cisme ârız olan bir haldir. Bu hâl gelince cismin faâliyet-i zâhiriyyesi muattal olur, fakat faâliyet-i bâtıniyyesi munkatı' olmaz. Nitekim zâhirde konuşamaz, göremez ve işitemez ve fakat rü'ya görür ve rü'yâsında konuşur, görür ve işitir. Bu hâl yarım ölüm hâlidir. Bunun için hadis-i şerifte, النوم أخ الموت ya'ni, "Uyku ölümün kardeşidir" buyurulmuştur. İm-di تموتون كما تعيشون و تحشرون كما تموتون ya'ni, "Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olursunuz" hadîs-i şerîfine nazaran, insanın uyanıklığı zamânında kalbi ne ile meşgül ise, uyku hâlinde de onunla meşgül olur. Ve bu hâl rü'yâlarda zâhirdir. Fakat enbiyâ ve evliyâ uyanıklık hâllerinde ahkâm-ı cismâniyyeden halâs olup, cismâniyyetleri kâmilen rûhâniyyete inkılâb etmiş ve kalbleri tamâmiyle Hak'ta müstağrak bulunmuş olduğundan, uyanıklıklarıyla uykuları arasında hiçbir fark yoktur. Bu sebeble ba'zı sulehânın uykuda gördükleri esrâr-ı gaybiyyeyi bu zevât-ı kirâm uyanıklıkta görür.

3541. Senin gözün uyanık ve kalbin uykuda uyumuştur. Benim gözüm uyumuş, kalbim kapı açmaktadır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3541. Senin gözün uyanık ve kalbin uykuda uyumuştur. Benim gözüm uyumuş, kalbim kapı açmaktadır!

Ey cismanî, senin gözün uyanık ve görünenin faaldir; fakat kalbin uykuda ve bâtının (iç âlemin) işlevsizdir. Benim gözüm ise görünüşte uyku hâlinde olduğu gibi kapalıdır ve kalbim kapısını gayb âlemine açmıştır!

"Ey cismânî, senin gözün uyanık ve zâhirin faaldir ve fakat kalbin uykuda ve bâtının muattaldır. Benim gözüm ise zâhiren uyku hâlinde olduğu gibi kapalı ve kalbim kapısını âlem-i gayba açmıştır!"

3542. Benim kalbimin diğer beş hissi vardır. Kalbin hissine her iki âlem manzardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3542. Benim kalbimin diğer beş hissi vardır. Kalbin hissine her iki âlem manzardır.

Bilinmeli ki, insanın görünen ve unsurlardan oluşan bir varlığı olduğu gibi, bir de misâlî (maddî olmayan, hayalî) ve berzahî (ara âleme ait) bir varlığı vardır. Misâlî varlığının görünen varlığına ve insan ruhunun da bu her iki varlığa, tarife sığmaz bir bağlantısı ve ilgisi vardır. Uyku hâlinde bu görünen bedenin beş duyusu işlevsiz kalır ve misâlî varlığının beş duyusu faaliyette bulunur. Nasıl ki rüyada görmek ve işitmek ve yemek, içmek ve tutmak ve koklamak bu misâlî bedenin beş duyusu ile gerçekleşir. Görünen bedenin duyularının hükümleri baskın olunca, berzahî bedenin duyuları gizli kalır. Fakat yukarıdaki beyitte açıklandığı üzere, bedensel hükümlerden kurtulan insân-ı kâmillerin misâlî varlıklarının duyuları faaliyette bulunur. Ve misâlî varlığın duyuları hem gayb âlemini hem de görünen âlemi seyredebilir.

Ma'lum olsun ki, insanın vücûd-ı şehâdîsi ve unsurîsi olduğu gibi, bir de vücûd-ı misâlîsi ve berzahîsi vardır. Vücûd-ı misâlîsinin vücûd-ı şehâdîsine ve rûh-i insânîsinin dahi bu her iki vücûda, ta'rîfe sığmaz bir ittisâli ve alâkası vardı. Uyku hâlinde bu cism-i şehâdînin beş havâssi muattal olur ve vücûd-ı misâlîsinin beş havâssi faâliyette bulunur. Nitekim rü'yâda görmek ve işitmek ve yemek, içmek ve tutmak ve koklamak bu cism-i misâlînin beş hâssası ile vâki' olur. Cism-i şehâdînin ahkâm-ı havassi gālib olunca, cism-i berzahînin havâssi mestûr kalır. Fakat yukarıki beyitte îzâh olunduğu üzere, ahkâm-ı cismâniyyetten kurtulan kâmillerin vücûd-ı misâlîlerinin havâssi faâliyette bulunur. Ve vücûd-ı misâlînin havâssi hem âlem-i gaybı ve hem de âlem-i şehadeti temâşâ edebilir.

3543. Sen kendi za'fından bana bakma. Senin üzerine gece, benim üzerime gece ancak kuşluk vaktidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3543. Sen kendi zayıflığından bana bakma. Senin üzerine gece, benim üzerime gece ancak kuşluk vaktidir!

Ey cismanî, sen kendi zayıflığın yönünden bana bakma. Yani, "Ben de senin gibi insanım. Bende olmayan bir hâl sende nasıl meydana gelir?" deme. Çünkü sen cismaniyet ve tabiat hükümlerinin altında esirsin. Tabiat âlemi senin üzerine gecedir ve karanlıktır. O karanlık ve gece mesabesinde olan tabiat ve cismaniyet âlemi benim üzerime kuşluk vakti gibi aydınlıktır. Çünkü ben bu cismaniyeti ve tabiatı ulûhiyetin (ilâhlığın) görünen yüzü olarak görüyorum. Bu sebeple benim için mutlak varlığın nurundan başkası yoktur!

"Ey cismânî, sen kendi za'fın cihetinden bana bakma. Ya'ni deme ki, "Ben de senin gibi insanım. Bende olmayan bir hâl sende nasıl vâki' olur?" Zîrâ sen cismâniyyet ve tabîat ahkâmı altında esîrsin. Âlem-i tabîat senin üzerine gecedir ve zulmânîdir. O zulmânî ve gece mesâbesinde olan tabîat ve cismâniyyet âlemi benim üzerime kuşluk vakti gibi aydınlıktır. Zîrâ ben bu cismâniyyet ve tabîatı ulûhiyyetin zâhiri olarak görüyorum. Binâenaleyh benim için vücûd-ı mutlakın nûrundan başkası yoktur!

3544. Senin üzerine zindandır benim üzerime o zindan bağ gibidir. Meşgūliyyetin aynı bana ferağ olmuştur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3544. Senin üzerine zindandır, benim üzerime o zindan bağ gibidir. Meşguliyetim aynı zamanda bana ferahlık olmuştur!

O cismaniyet ve tabiat âlemi senin üzerine zindan gibi karanlık ve elem vericidir. Halbuki o cismaniyet ve tabiat zindanı benim üzerime bir bağ ve bostan gibi ferahlık vericidir. Ben orada ilâhî tecelliler (Allah'ın varlığının ve sıfatlarının görünür hâle gelmesi) fidanlarını ve çiçeklerini gözlemlemekle meşgulüm. Ve bu meşguliyetim aynı zamanda bana ferahlık olmuştur. Çünkü bu cismaniyet ve tabiatta fail olarak ancak Hakk'ı görürüm. Ve hakiki fail görüldüğünde, O'nun dışındaki şeylerden fiilden feragat etmek doğal olur!

"O cismâniyyet ve tabîat âlemi senin üzerine zindan gibi karanlık ve elem vericidir. Halbuki o cismâniyyet ve tabîat zindanı benim üzerime bir bağ ve bostan gibi ferahfezâdır. Ben orada tecelliyât-ı ilâhiyye fidanlarını ve çiçeklerini müşâhede ile meşgülüm. Ve bu meşgüliyyetimin aynı bana ferâğ olmuştur. Zîrâ bu cismâniyyet ve tabîatta fâil olarak ancak Hakk'ı görürüm. Ve Fâil-i hakîkî meşhûd olunca, O'nun mâsivâsına fiilden ferâgat tabiî olur!"

3545. "Senin ayağın çamurdadır; bana çamur gül olur. Sana matem; ve bana düğün ve davuldur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3545. "Senin ayağın çamurdadır; bana çamur gül olur. Sana matem; ve bana düğün ve davuldur!"

Senin irâde ayağın topraktan ibaret olan cisim suretlerine ilişkindir. Ben ise bu cismanî suretlerde Hakk'ın güzelliğini müşahede ettiğim için, o topraktan ibaret olan cisim suretleri benim için gül olmuştur. Ve bu cismanî âlem senin irâden üzerine dönmediğinden, dünyevî hayat sana matem olur; bana ise düğün ve davul, dümbelek gibi raks ettiricidir!

"Senin irâde ayağın topraktan ibaret olan suver-i ecsâma taalluk etmiştir. Ben ise bu suver-i cismâniyyede cemâl-i Hakk'ı müşâhede ettiğim cihetle, o topraktan ibaret olan suver-i ecsâm benim için gül olmuştur. Ve bu âlem-i cismâniyyet senin irâden üzerine dönmediğinden, hayât-ı dünyeviyye sana mâtem olur; bana ise düğün ve davul, dümbelek gibi raks-âverdir!"

3546. "Yeryüzünde seninle bir mahalde sakinim. Zühal gibi yedinci çarh üzerine koşarım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3546. "Yeryüzünde seninle bir yerde ikamet ederim. Zühal gibi yedinci felek üzerine koşarım!"

Cenâb-ı Pîr bu beyitte, kendi zamanlarında bilinen astronomi ilmine göre Zühal'in yedinci felek olduğunu beyan ederler. O zamanki astronomiye göre, feleklerin gözlemsel sıralaması Ay, Utarid, Zühre, Güneş, Merih, Müşteri ve Zühal idi. Ve Zühal'in üzerinde dönen Uranüs ve Neptün gezegenleri henüz astronomi âlimleri tarafından keşfedilmemişti. Bunların keşfinden sonra, Dünya'ya göre dokuz felek olur. Ve bazı yerlerde de "nüh felek" yani "dokuz felek" tabirleri de geçmektedir. Bu da zahirî keşiften önce manevî keşfin meydana geldiğini düşündürür. Yani, "Cismaniyetim itibarıyla zahirî surette seninle beraber yeryüzünde ikamet ederim. Fakat hakikatim ve batınım itibarıyla yükseklerde uçarım!" demek olur.

Bilinmeli ki, mutlak varlığın bütün mertebelerinin ve hallerinin tecelli yeri, âlem-i zâtın (zât âlemi) özü ve hulâsası insan olmuş olur. Âlemsiz ve insansız Allah'ı görmek mümkün değildir. Bu sebeple insân-ı kâmilde zât, sıfatlar, isimler ve fiiller bir aradadır. Ve bu mertebe, varlığın yedinci tenezzül mertebesi olup, varlığa ait kemâlât tenezzülleri insân-ı kâmilde sona erer. Ve mutlak varlığın insân-ı kâmil mertebesindeki kemâlâtı, hiçbir mertebesinde ve halinde müşahade edilmez. Hak insân-ı kâmil ile görür, işitir, bilir ve bütün kevnî sıfatlarla muttasıf olur. Ve her bir mekânın ve her bir mertebenin lezzeti ile lezzetlenir ve acıları ile acı çeker. Hakk'ın zevkleri insân-ı kâmilin zevkleri; veya aksi olarak insân-ı kâmilin zevkleri Hakk'ın zevkleridir. Şimdi, "kevn-i vücûd" (varlık âlemi) âlemdir; ve "kevn-i câmi" (toplayıcı varlık) dahi insân-ı kâmildir. "Âdem" deyince insân-ı kâmil anlaşılmalıdır. Ve âlem ve insanın iki itibarı vardır. Birisi zâtı cihetindendir ve onların zâtı evvelce yok idi, sonradan var oldu. Ve diğeri mutlak varlık cihetindendir ki bütünde yaygındır. Onun herkes ve her şey ile bağıntısı vardır. İnsan-ı kâmil Hakk'ı tenzihte teşbih ve teşbihte tenzih eder. Tenzîhte, إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ (Kehf, 18/110, Fussilet, 41/6) yani "Ben de sizin gibi bir beşerim!" der; ve teşbihte, مَنْ رَآنِي فَقَدْ رَأَى الْحَقَّ (Beni gören Hakk'ı görmüştür) ve هَذَا يَدُ اللَّهِ (Bu Allah'ın elidir) buyurur. Şimdi bu şerefli beyitte insân-ı kâmilin zevki üzerine teşbih ile tenzihe işaret edilir.

Cenâb-ı Pîr bu beyitte zamân-ı şerîflerinde ma'lûm olan ilm-i hey'ete nazaran Zühal'in yedinci felek olduğunu beyân buyururlar. O zamanki hey'ete göre, feleklerin tertîbât-ı rasadiyyesi Ay, Utârid, Zühre, Güneş, Merih, Müşteri ve Zühal idi. Ve Zühal'in fevkinde devreden Uranüs ve Neptün seyyâreleri henüz hey'et âlimleri tarafından keşf olunmamış idi. Bunların keşfinden sonra, Arz'a nazaran dokuz felek olur. Ve ba'zı mahallerde de "nüh felek" ya'ni "dokuz felek" ta'bîrleri de geçmektedir. Bu da keşf-i zâhirîden evvel keşf-i ma'nevî vukūunu işrâb eder. Ya'ni, "Cismâniyyetim i'tibariyle sûret-i zâhirede seninle beraber yeryüzünde sâkin olurum. Fakat hakikatim ve bâtınım i'tibariyle yükseklerde uçarım!" demek olur.

Ma'lûm olsun ki, vücûd-ı mutlakın cemî-i merâtib ve etvârının meclâsı âlem-i zâtın zübdesi ve hülâsası âdem olmuş olur. Âlemsiz ve âdemsiz Allâh'ı görmek mümkin değildir. Binâenaleyh insân-ı kâmilde zât, sıfât ve esmâ ve efâl müctemi'dir. Ve bu mertebe vücûdun yedinci mertebe-i tenezzülü olup, tenezzülât-ı kemâliyye-i vücûdiyye insân-ı kâmilde nihâyet bulur. Ve vücûd-ı mutlakın insân-ı kâmil mertebesindeki kemâlâtı, hiçbir mertebesinde ve tav- rında müşâhed değildir. Hak insân-ı kâmil ile görür, işitir, bilir ve bilcümle sı- fât-ı kevniyye ile muttasıf olur. Ve her bir mevtının ve her bir mertebenin le- zâzeti ile mütelezziz ve âlâmı ile müteellim olur. Hakk'ın ezvâkı insân-ı kâ- milin ezvâkı; veya aksi olarak insân-ı kâmilin ezvâkı Hakk'ın ezvâkıdır. İm- di, "kevn-i vücûd” âlemdir; ve "kevn-i câmi" dahi insân-ı kâmildir. "Adem" deyince insân-ı kâmil anlaşılmalıdır. Ve âlem ve âdemin iki i'tibârı vardır. Bi- risi zâtı cihetindendir ve onların zâtı evvelce yok idi, sonradan var oldu. Ve di- ğeri vücûd-ı mutlak cihetindendir ki küllde sârîdir. Onun herkes ve her şey ile nisbeti vardır. İnsan-ı kâmil Hakk'ı tenzîhte teşbîh ve teşbîhte tenzih eder. Tenzîhte, إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ (Kehf, 18/110, Fussilet, 41/6) ya'ni "Ben de sizin gi- bi beşerim!" der; ve teşbîhte, مَنْ رَآنِي فَقَدْ رَأَى الْحَقَّ ve هَذَا يَدُ اللَّهِ buyurur. İmdi bu beyt-i şerîfte insân-ı kâmilin zevki üzerine teşbîh ile tenzîhe işaret buyurulur.

3547. Senin hem-nişînin ben değilim, benim gölgemdir. Benim mertebem dü- şüncelerden pek yüksektir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3547. Senin hem-nişînin ben değilim, benim gölgemdir. Benim mertebem düşüncelerden pek yüksektir!

Seninle beraber oturup kalkan benim ruhum değildir. Ruhumun gölgesi mesabesinde olan cesedimdir ve suretimdir. Benim ruhumun mertebesi düşüncelerden pek yüksek olduğundan, fikir ile idrak olunamaz!

"Seninle beraber oturup kalkan benim rûhum değildir. Rûhumun gölgesi mesâbesinde olan cesedimdir ve sûretimdir. Benim rûhumun mertebesi dü- şüncelerden pek yüksek olduğundan, fikir ile idrâk olunamaz!"

3548. Zîrâ ki ben düşüncelerden geçmişim; endişelerin haricinde koşucu olmu- şum!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3548. Çünkü ben düşüncelerden geçmişim; endişelerin dışında koşucu olmuşum!

Çünkü düşünceler ve endişeler, suret âlemi ile olan bağıntılardan meydana gelir. Hâlbuki benim suret âlemi ile ilgim ve bağıntım kalmamıştır. Bu sebeple düşüncelerden ve endişelerden geçmişim ve suretten arınmış olan hakikat âleminde koşucu olmuşum!

*Efkâr ve havâtır, sûret âlemi ile olan münâsebâttan mütevellid olur. Hal- buki benim sûret âlemi ile alâkam ve münasebetim kalmamıştır. Binâenaleyh efkâr ve havâtırdan geçmişim ve sûretten mücerred olan hakikat âleminde koşucu olmuşum!"

3549. Fikrin hakimiyim, mahkûmu değil. Zîra ki binayı yapan bina üzeri- ne hâkim geldi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3549. Fikrin hâkimiyim, mahkûmu değil. Çünkü binayı yapan, bina üzerine hâkim geldi!

Bu sebeple, suret âlemine olan ilgiden kaynaklanan fikirlerin mahkûmu değilim. Yani fikirler ve hayaller benim yapım ve iradem olmaksızın varlığımda ortaya çıkıp beni etkilemez. Aksine, ben o fikirlerin hâkimi ve tasarruf edicisiyim. Yani istersem fikirlerimi ve hayallerimi ben var ederim; ve eğer istemezsem hiçbir fikir ve hayal benim kalbime yol bulamaz. Noksan insan ise bunun aksinedir; fikirlerin mahkûmu olur. Çünkü bir fikrin esiri olunca, o düşünce onun uykularını kaçırır ve vücudunu hasta eder, bir türlü bu düşüncelerden kurtulamaz. Şimdi, mademki düşünceleri ve hayalleri ben istediğim vakit var ediyorum, ben onların kurucusuyum; ve binaları yapan elbette binalar üzerinde hâkim ve tasarruf edici olur!

"Binâenaleyh âlem-i sûrete alâkadan mütevellid olan efkârın mahkûmu değilim. Ya'ni efkâr ve havâtır benim sun'um ve irâdem olmaksızın vücû- dumda peyda olup beni müteessir etmez. Belki ben o efkârın hâkimi ve mu- tasarrıfıyım. Ya'ni istersem fikirlerimi ve hayallerimi ben îcâd ederim; ve eğer istemezsem hiçbir fikir ve hayâl benim kalbime yol bulamaz. İnsân-ı nâkıs ise bunun aksinedir; efkârın mahkûmu olur. Zîrâ bir fikrin esîri olunca, o düşünce onun uykularını kaçırır ve vücûdunu hasta eder, bir türlü bu düşüncelerden kurtulamaz. İmdi, mâdemki düşünceleri ve hayalleri ben istediğim vakit îcâd ediyorum, ben onların bânîsiyim; ve binaları yapan elbette binalar üzerinde hâkim ve mutasarrıf olur!"

3550. Bütün halklar endişenin musahharıdırlar; o sebebden gönlü hasta ve [3559] gam-pîşedirler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3550. Bütün halklar endişenin boyunduruğu altındadırlar; o sebeple gönlü hasta ve gam-pîşedirler.

Diğer bütün halk, cismaniyet ve suret âleminden kalplerine yansıyan düşüncelerin tasarrufu altında âcizdirler. O sebeple kalpleri kırık ve gam içinde yaşamayı alışkanlık edinmişlerdir.

"Sâir bütün halk cismâniyyet ve sûret âleminden kalblerine akseden düşüncelerin tasarrufu altında âcizdirler. O sebebden kalbleri münkesir ve gam içinde yaşamağı i'tiyâd etmişlerdir."

3551. "Kasden kendimi endîşeye veririm; dilediğim vakit onların arasından sıçrarım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3551. "Kasten kendimi endişeye veririm; dilediğim zaman onların arasından sıçrarım."

"Ey cismanî, sen beni bazen düşünce içinde görürsün. Fakat o, benim düşünceye esir olduğumdan değildir. Ben kendimi bilerek düşünceye veririm ve o düşünceyi kendim icat ederim ve istediğim zaman o düşüncelerin arasından sıçrayıp çıkarım. Benim için düşünceleri yok etmek gayet kolay bir şeydir."

"Ey cismânî, sen beni ba'zan düşünce içinde görürsün. Fakat o benim düşünceye zebûn olduğumdan değildir. Ben kendimi bi'l-iltizâm düşünceye veririm ve o düşünceyi kendim îcâd ederim ve istediğim vakit o düşüncelerin arasından sıçrayıp çıkarım. Benim için nefy-i havâtır gâyet kolay bir şeydir."

3552. "Ben evcin kuşu, düşünce sinek gibidir. Ne vakit bana sinek el eriştirici olur?.'"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3552. "Ben evcil kuşum, düşünce sinek gibidir. Ne zaman bana sinek el eriştirici olur?"

Ben kuş gibi yükseklerde uçarım; düşünceler ve içe doğan şeyler (havâtır) ise sinekler gibidir. Benim gibi yükseklerde uçan bir kuşa, alçaklarda uçan sinekler yetişebilir mi?

"Ben kuş gibi yükseklerde uçarım; düşünceler ve havâtır ise sinekler gibidir. Benim gibi yükseklerde uçan bir kuşa, alçaklarda uçan sinekler yetişebilir mi?"

3553. "Kasden yüksek evcden aşağıya gelirim, ta ki ayacıkları kırılmış olanlar benim üzerime dolansınlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3553. "Kasten yüksek zirveden aşağıya gelirim ki, ayakları kırılmış olanlar benim üzerime dolansınlar."

Bazı nüshalarda "yüksek zirve" yerine "yüksek felek" geçmektedir. Yani, "Ben, ruhlarının ayakları bâtıl düşünceler ve vehimler (gerçek olmayan tahayyüller) ile hayallerin saldırılarıyla kırılmış olan çaresizlerin benim etrafımda dolaşıp faydalanabilmeleri için kasten ve özellikle yüksek olan manevi zirveden veya manevi felekten aşağıya inerim; ve bu inişim onları doğru yola iletmek içindir."

Ba'zı nüshalarda "evc-i bülend" yerine "çerh-ı bülend" vâki'dir. Ya'ni, "Ben, rûhlarının ayakları efkâr-ı bâtile ve evhâm ve hayâlât muhâcemâtıyla kırılmış olan bîçârelerin benim etrafımda dolaşıp istifade edebilmeleri için kas- den ve bi'l-iltizâm yüksek olan ma'nâ evcinden veyahût ma'nâ feleğinden aşağıya inerim; ve bu tenezzülüm onları irşâd içindir."

3554. Vaktaki süflî sıfatlardan beni melâl tutar, saf saf olan kuşlar gibi uçarım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3554. Süflî sıfatlardan bana usanç geldiğinde, saf saf dizilmiş kuşlar gibi uçarım.

Süflî ve alçak olan cismanî ve kevnî (oluş ve bozuluş âlemine ait) sıfatlardan bana usanç geldiğinde ve sıkıldığımda, havada saf saf uçan kuşlar gibi mana feleğine yükselip, benzerim olan kâmil ruhlar ile saf saf olarak uçarım.

"Vaktāki süflî ve alçak olan cismânî ve kevnî sıfatlardan bana usanç gelir ve sıkılırım, havada saf saf uçan kuşlar gibi felek-i ma'nâya urûc edip, emsâlim olan ervâh-ı kâmilân ile saf saf olarak uçarım."

3555. Benim kanadım zâtımdan, yine zâtımdan bitmiştir. Ben üzerime çirişle iki kanat yapıştırmam."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3555. Benim kanadım zâtımdan, yine zâtımdan bitmiştir. Ben üzerime çirişle iki kanat yapıştırmam.

Uçmak için kullandığım şeriat ve hakikat kanatları zâtımdan bitmiş ve gelişmiştir, benden ayrı değildir. Ben bu şeriat ve hakikat kanatlarını, perdeliler (hakikati göremeyenler) gibi, üzerime geçim aklı (dünyevî akıl) çirişiyle yapıştırmam. Çünkü perdeliler şeriatı müçtehitlerden; ve hakikati de tasavvuf ehlinin sözlerinden işitmek ve ezberlemek suretiyle alırlar. İnsân-ı kâmil ise her ikisini de kendi hakikatından alır.

"Uçmak için kullandığım şerîat ve hakikat kanatları zâtımdan bitmiş ve neşv ü nemâ bulmuştur, benden münfek değildir. Ben bu şerîat ve hakikat kanatlarını ehl-i hicâb gibi üzerime akl-ı maaş çirişiyle yapıştırmam. Zîrâ ehl-i hicâb şerîatı müctehidlerden; ve hakîkati de ehl-i tasavufun sözlerinden işitmek ve ezberlemek sûretiyle alırlar. İnsân-ı kâmil ise her ikisini de kendi hakikatından alır."

3556. Ca'fer-i Tayyar için kanat câriyedir; Ca'fer-i tarrar için kanat âriyettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3556. Ca'fer-i Tayyar için kanat sürekli ve kalıcıdır; Ca'fer-i Tarrar için kanat ödünçtür.

Ca'fer-i Tayyar, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in amcasının oğludur ve Hz. İmâm Alî (k. v.) efendimizin büyük ağabeyidir. Resûl-i Ekrem efendimiz o Hazret hakkında, ألا أنبئك يا جعفر إن الله تعالى أعطى لك جناحين من نور لتطير بهما في الجنة yani, "Ey Ca'fer, uyanık ol, sana haber vereyim; muhakkak Yüce Allah, onlar ile cennette uçman için sana nurdan iki kanat verdi!” buyurmuşlardır. Bu sebeple o Hazret'e "Zü'l-Cenâheyn" (iki kanat sahibi) denilmiştir. Şerefli beyitte bu aydınlatıcı hadise işaret edilir. Hind şarihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri "Ca'fer-i tarrâr" hakkında der ki: "Ca'fer-i tarrâr, kollarına yapay kanat takıp onlar ile bir miktar havada uçar idi." Şerefli beyitte, insân-ı kâmilin şeriat ve hakikat kanatları, Ca'fer-i Tayyar hazretlerinin sürekli ve kalıcı olan nurdan kanatlarına; ve zahir ulemasının bu kanatları zevkî (deneyimsel) ve vehbî (Allah vergisi) olmayıp, kesbî (irâdî kazanım) ve ilmî olduğundan, Ca'fer-i tarrârın takma ve yapay kanatlarına benzetilmiştir.

Ca'fer-i Tayyar, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in amcalarının oğludur ve Hz. İmâm Alî (k. v.) efendimizin büyük birâderleridir. Resûl-i Ekrem efendimiz o Hazret hakkında, ألا أنبئك يا جعفر إن الله تعالى أعطى لك جناحين من نور لتطير بهما في الجنة ya'ni, "Yâ Ca'fer agâh ol, sana haber vereyim; muhakkak Allâh Teâlâ, onlar ile cennette uçman için sana nûrdan iki kanat verdi!” buyurmuşlardır. Bu sebeble o Hazret'e "Zü'l-Cenâheyn" denilmiştir. Beyt-i şerîfte bu hadis-i münîfe işâret buyurulur. Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri "Ca'fer-i tarrâr" hakkında der ki: "Ca'fer-i tarrâr bir yankesicinin adıdır ki, kollarına sun'î kanat takıp onlar ile bir mikdâr havada uçar idi." Beyt-i şerîfte, insan-ı kâmilin şerîat ve hakikat kanatları, Ca'fer-i Tayyar hazretlerinin cârî ve dâim olan nûrdan kanatlarına; ve ulemâ-i zâhirin bu kanatları zevkî ve vehbî olmayıp, kesbî ve ilmî olduğundan, Ca'fer-i tarrârın takma ve sun'î kanatlarına teşbíh buyurulmuştur.

3557. Tatmayan kimsenin nezdinde bu da'vadır; ufuk sakinlerinin nezdinde bu ma'nâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3557. Tatmayan kimsenin yanında bu bir iddiadır; ufuk sakinlerinin yanında bu bir anlamdır.

Bu bizim söylediğimiz anlamları zevk yoluyla idrak etmemiş olan kimselerin yanında bu sözler kuru bir iddia zannedilir. Fakat suret âleminin ufkunda, yani suret ve mana âlemlerinin ayırıcı sınırında sakin olan kâmillerin (olgun insanların) yanında doğruluğu sabit olan bir anlamdır. Çünkü onlar bu ayırıcı sınırda oturduklarından, iki tarafa da bakarlar.

Bu bizim söylediğimiz ma'nâları zevken idrâk etmemiş olan kimselerin nezdinde bu sözler kuru bir da'vâ zannolunur. Fakat âlem-i sûretin ufkunda, ya'ni sûret ve ma'nâ âlemlerinin hadd-i fâsılında sâkin olan kâmillerin indinde sıhhati sâbit olan bir ma'nâdır. Çünkü onlar bu hadd-i fâsılda oturduklarından, iki tarafa da nâzırdırlar.

3558. Karga önünde bu laf ve da'va olur. Sineğin önünde boş ve dolu kap birdir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3558. Karga önünde bu söz ve iddia olur. Sineğin önünde boş ve dolu kap birdir!

Şekil âlemine dalmış olan karga mesabesindeki (bedensel varlıklara benzeyen) cismanîlerin önünde bu sözler kuru bir laf ve iddia olur. Onların bakışı şekiledir, anlama değildir. Karşılarında bir şekil görmeleri onlara yeterlidir, içinin ilahi hakikatler ve bilgilerle dolu veya boş olması onları ilgilendirmez. Nasıl ki sineğin önünde boş ve dolu kap eşittir, her ikisine de konar.

Sûret âleminde müstağrak olan karga mesâbesindeki cismânîlerin önünde bu sözler kuru bir lâf ve da'vâ olur. Onların nazarı sûretedir, ma'nâya değildir. Karşılarında bir sûret görmeleri onlara kâfidir, içinin hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeden dolu veyâ boş olması onları alâkadâr etmez. Nitekim sineğin önünde boş ve dolu kap müsâvîdir, her ikisine de konar.

3559. "Sende lokma gevher olduğu vakit, durma gücün yettiği kadar ye!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3559. "Sende lokma cevher olduğu vakit, durma gücün yettiği kadar ye!"

Bu beyit, dervişin çok yediği hakkındaki şikâyete cevaptır. Yani derviş cevap olarak der ki: "Eğer yediğin yemeğin lokmaları sende mana cevheri oluyorsa, durma istediğin kadar ye, asla zarar vermez!" Çünkü çok yemek, bedende nefse ait sıfatların kuvvetlenmesine sebep olduğu zaman kötü olur. Ve böyle bir kişiye riyâzât ve mücâhedât gerekir.

Bu beyit, dervîşin çok yediği hakkındaki şikâyete cevabıdır. Ya'ni derviş cevâben der ki: "Eğer yediğin taâm lokmaları sende ma'nâ gevheri oluyorsa, durma istediğin kadar ye, aslâ zarar vermez!" Zîrâ çok yemek, cisimde sıfât-ı nefsâniyyenin kuvvetlenmesine sebep olduğu vakit fenâ olur. Ve böyle bir kimseye riyâzet ve mücâhede lâzım gelir.

3560. Şeyh bir gün sû'-i zannı def' için leğen içine kay' etti, lâkin inci doldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3560. Şeyh bir gün kötü zannı gidermek için leğen içine kustu, lâkin inci doldu.

[3569] "Şeyh"ten kastedilen, hakkında şikâyet edilen derviştir. Bu derviş her ne kadar sözlü olarak makul cevaplar vermiş olsa da, akılları gözlerinde olan kimseler için mutlaka olağanüstü bir hâl gösterilmesi gerekirdi. Bu sebeple derviş böyle bir harika gösterip, hakkındaki kötü zannı gidermek için bir leğen içine kustu; ve kusma sonucunda iğrenç maddeler çıkması gerekirken, leğenin içi inci ile doldu.

[3569] "Şeyh"ten murâd, hakkında şikâyet olunan derviştir. Bu derviş her ne kadar kavlen ma'kūl cevaplar vermiş ise de, akılları gözlerinde olan kimseler için mutlakā hârikul'âde bir hâl gösterilmek îcâb ederdi. Bināenaleyh derviş böyle bir hârika gösterip, hakkındaki sû'-i zannı def etmek için bir leğen içine kay' etti; ve kay' neticesinde mevâdd-ı müstekrehe çıkmak lâzım gelirken, leğenin içi inci ile doldu.

3561. Görücü pîr, merdin kem akıllığı için ma'kūl olan gevheri mahsüs etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3561. Görücü pîr, kişinin akılsızlığı için makul olan cevheri hissetti.

Gaybî suretleri gören o derviş, çevresindeki insanların eksik akıllarını kandırmak için, mana mertebesinde cevher olan yediği lokmaların hâl ve şanlarını his mertebesinde de cevher olarak gösterdi. Nasıl ki gaybî suretlerin cisimlenerek şehadet mertebesine getirilmesi meselesi yukarıda 3408 numaralı beyitte Kadîbü'l-Bân-ı Mevsılî menkıbesinde de açıklandı.

Suver-i gaybiyyeyi görücü olan o derviş, muhîtindeki insanların nâkıs akıllarını kandırmak için, mertebe-i ma'nâda gevher olan yediği lokmaların hâl ve şanlarını his mertebesinde de gevher olarak gösterdi. Nitekim suver-i gaybiyyenin mütecessid olarak mertebe-i şehadete getirilmesi mes'elesi yukarıda 3408 numaralı beyitte Kadîbü'l-Bân-ı Mevsılî menkıbesinde de beyân olundu.

3562. "Vaktaki senin temizin mi'dede pis oldu, boğazına kilit koy ve anahtarı sakla!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3562. "Vaktaki senin temiz yiyeceğin midede pis oldu, boğazına kilit koy ve anahtarı sakla!"

Senin yediğin tertemiz gıdalar midene gittiği zaman, görünüşte ancak pis ve anlamda da kibir ve kendini beğenme gibi birtakım murdar nefse ait sıfatların sermayesi oldu. Artık kendi bu hâline bak da boğazına riyâzât (nefsî perhizler) kilidini koy ve o kilidin anahtarı olan nefsine ait iradeni sabır dolabında sakla!

"Vaktâki senin yediğin tertemiz gıdalar mi'dene gittiği vakit sûrette ancak necis ve ma'nâda da kibir ve ucüb gibi birtakım murdar sıfât-ı nefsâniyyenin sermâyesi oldu, artık kendinin bu hâline bak da boğazına riyâzet kilidini koy ve o kilidin anahtarı olan irâde-i nefsâniyyeni sabır dolabında sakla!"

3563. Her kim ki onda lokma nûr-i Celâl oldu, her ne dilerse yesin; nihayet onun için helâldir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3563. Her kimde lokma Celâl nuru olduysa, her ne dilerse yesin; nihayet onun için helâldir!

Yani, gıda öyle bir cevherdir ki, ondan insan vücudunda çeşitli arazlar (sonradan ortaya çıkan nitelikler) meydana gelir. O gıda, sâlihlerde şeriatın amelleri; sâliklerde şeriatın amelleriyle birlikte tarikatın hâlleri; kâmillerde ise şeriatın amelleri, tarikatın hâlleri ve hakikatin sırları olur ve onların şerefli kalplerinde ledün ilimleri (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler) fışkırır. Fâsıklarda ise çeşitli fısk (günahkârlık), zulüm, kibir, haset, ucüb (kendini beğenme) ve hırs gibi nefsanî sıfatların arazlarına dönüşür. Buna göre, kimin yediği gıda vücudunda zikredilen latif ve temiz arazlara dönüşürse, böyle bir kimse istediğini yesin ve ilahi nimetlerle nimetlensin. Fakat bu gıda vücudunda kaba ve kötü arazlara dönüşen kimse, nefsini Hakk'ın emrine boyun eğdirinceye kadar riyâzât (nefsî perhizler) yapsın.

Nakledilmiştir ki, Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) bir gün yemeklerinde kuş eti kebabı yemişler ve kemiklerini sahanın içine koymuşlar. Sadreddin Konevî hazretlerinin annesi bunu görüp, Hz. Şeyh'e: "Ey Şeyh, sen kuş eti yersin ve benim oğluma kuru ekmek yedirirsin!" demiş. Hz. Şeyh kemiklerin üstüne elini koyup "قوموا بإذن الله" yani "Allah'ın izniyle kalkın!" deyince, kuşlar hemen uçmuşlardır. Ondan sonra Hz. Şeyh, muhterem eşleri olan Sadreddin'in annesine cevaben buyurmuşlar ki: "Oğlun da bu hâle geldikten sonra ne yerse yesin!"

Bu bahis, biraz yukarıda 3557 numarada geçen "نزد آنکه لم يذق دعویست این نزد سکان افق معنیست این" beytinin açıklanması için söylenmiştir. Yani, "Öyle dava olur ki, o davanın kendisi manasının doğruluğuna şahitlik eder" demek olur. Hint nüshalarında bu ibare şu şekilde yer almaktadır: "در بیان صدق دعوی که محض معنی بود نزد صاحب حال و دوری بیگانگان" Yani, "Hâl sahibinin yanında sırf mana olan ve yabancılar yanında uzaklığı olan davanın doğruluğunun beyanındadır."

Ya'ni, gıdâ bir cevherdir ki, ondan vücûd-ı beşerde muhtelif arazlar peydâ olur. O gıdâ sâlihlerde a'mâl-i şer'iyye; ve sâliklerde a'mâl-i şer'iyye ile berâber etvâr-ı tarîkat ve kâmillerde a'mâl-i şer'iyye ve etvâr-ı tarîkat ve esrâr-ı hakikat olur ve kulûb-i şerîfelerinde ulûm-ı ledünniyye nebeân eder. Fâsıklarda, envâ'-ı fısk ve zulüm ve kibir ve hased ve ucüb ve hırs ve şereh gibi sıfât-ı nefsâniyye a'râzına inkılâb eder. Binâenaleyh, her kimin yediği gıdâ vücudunda zikrolunan a'râz-ı latîfe ve tayyibeye münkalib olursa, böyle bir kimse istediğini yesin ve niam-ı ilâhiyye ile mütena'im olsun. Fakat bu gıdâ vücudunda a'râz-ı kesîfe ve habîseye münkalib olan kimse, nefsini emr-i Hakk'a münkād edinceye kadar riyâzet etsin.

Menküldür ki, cenâb-ı Şeyh-i Ekber bir gün taâmlarında kuş eti kebabı yemişler ve kemiklerini sahan içine koymuşlar. Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin validesi onu görüp, Hz. Şeyh'e: "Yâ Şeyh, sen kuş eti yersin ve benim oğluma kuru etmek yedirirsin!" demiş. Cenâb-ı Şeyh kemiklerin üstüne elini koyup قوموا بإذن الله ya'ni "Allah'ın izniyle kalkın!" deyince, kuşlar hemen uç- muşlardır. Ondan sonra Hz. Şeyh zevce-i muhteremeleri olan cenâb-ı Sadred- dîn'in vâlidesine cevâben buyurmuşlar ki: "Oğlun dahi bu hâle geldikten son- ra ne yerse yesin!"

Bu bahis, biraz yukarıda 3557 numarada geçen نزد آنکه لم يذق دعویست این نزد سکان افق معنیست این beytinin tavzîhi için îrâd buyrulmuştur. Ya'ni, “Öyle da'vâ olur ki, o da'vânın kendisi ma'nâsının doğruluğuna şehadet eder" de- mek olur. Hind nüshalarında bu ibâre şu sûretle mündericdir: در بیان صدق دعوی که محض معنی بود نزد صاحب حال و دوری بیگانگان Ya'ni, Sâhib-i hâl in- dinde ma'nâ-yı mahz ve yabancılar indinde bu'diyyeti olan da'vânın sıdkı beyânındadır."

3564. Eğer sen benim canımın aşinası isen, da'va değildir; kelâmım ma'na yuvasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3564. Eğer sen benim canımın aşinası isen, iddia değildir; sözüm anlam yuvasıdır.

Hakkında şikâyet edilen dervişin dilinden Pîr Hazretleri buyururlar ki: "Eğer sen tabiat âleminin karanlığında benim ruhumun aşinası isen, bu söylediğim sözlerin iddia değil, aksine bu iddia şeklindeki sözlerin doğruluğuna işaret eden anlam yuvası olduğunu anlarsın."

Hakkında şikâyet olunan dervişin lisânından cenâb-ı Pîr buyururlar ki: "Eğer sen tabîat âleminin karanlığında benim rûhumun âşinâsı isen, bu söy- lediğim sözlerin da'vâ değil, belki bu da'vâ şeklindeki sözlerin sıdkına delâlet eden ma'nâ yuvası olduğunu anlarsın."

3565. Eğer gece yarısında senin önündeyim; "Sakın geceden korkma ki, ben senin akrabanım!" desem!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3565. Eğer gece yarısında senin önündeyim; "Sakın geceden korkma ki, ben senin akrabanım!" desem!

Örneğin eğer ben gece yarısı göz gözü fark edemeyecek kadar bir karanlıkta senin karşına çıkıp, "Sakın karanlıktan korkma, çünkü ben senin akrabalarındanım!" desem.

Meselâ eğer ben gece yarısı göz gözü fark edemeyecek kadar bir karanlık- ta senin karşına çıkıp, "Sakın karanlıktan korkma, zîrâ ben senin akrabânda- nım!" desem.

3566. Bu iki da'va, kendi akrabanın sesini tanıdığın vakit senin önünde ma'nâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3566. Bu iki iddia, kendi akrabanın sesini tanıdığın zaman senin için anlam kazanır.

Benim bu karanlıkta söylediğim sözde, biri önünde bulunmak ve diğeri akraban olmak üzere iki iddia vardır. Sen akrabanın sesini işitince, sesinin tavrından o akrabanı tanıdığın zaman bu iki iddia zahirî değerinden çıkıp, manevî değeri kazanır.

Benim bu karanlıkta söylediğim sözde, birisi önünde bulunmak ve diğeri akrabân olmak üzere iki da'vâ vardır. Sen akrabânın sesini işitince, sesinin tavrından o akrabânı tanıdığın vakit bu iki da'vâ kıymet-i sûriyyesinden çıkıp, kıymet-i ma'neviyyeyi iktisab eder.

3567. Yakınlık ve akrabalık iki da'vâ oldu; fakat iyi anlamanın önünde her iki, ma'na oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3567. Yakınlık ve akrabalık iki iddia oldu; fakat iyi anlamanın önünde her ikisi de anlam oldu.

Yakınlık ve akrabalık görünüşte iki iddiadır. Fakat işitilen sesin akrabadan olan bir kimsenin sesi olduğu iyi anlaşıldığında, her iki iddia da anlamın kendisi olur. İyi anlaşılmazsa, hırsız mıdır, yoksa bir yabancı mıdır bilinemez ve iddia hâlinde kalır.

Yakınlık ve akrabalık zâhirde iki da'vâdır Fakat işitilen ses akrabâdan olan kimsenin sesi olduğu iyi anlaşılınca, her iki da'vâ ayn-ı ma'nâ olur. İyi anlaşılmazsa, hırsız mıdır, yoksa bir yabancı mıdır bilinemez ve da'vâ hâlinde kalır.

3568. Sesin yakınlığı ona şehadet verir ki, bu söz bir yârin yakınlığından sıçrar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3568. Sesin yakınlığı ona şehadet verir ki, bu söz bir yârin yakınlığından sıçrar.

Bu sebeple sesin hisse yakınlığı iddianın doğruluğuna şahitlik eder. Yani, o ses gerçekten karanlıkta bir dostun yaklaşmış olduğuna şahit olur.

Binâenaleyh sesin hisse yakınlığı da'vânın sıdkına şâhâdet eder. Ya'ni, o ses hakikaten karanlıkta bir dostun yaklaşmış olduğuna şâhit olur.

3569. Akrabanın sesinin lezzeti de o aziz akrabanın sıdkına şahid oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3569. Akrabanın sesinin lezzeti de o aziz akrabanın doğruluğuna şahit oldu.

3570. Yine o ilhamsız ahmak ki yabancının sesini ehilden bilmez! [3579]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3570. Yine o ilhamsız ahmak ki yabancının sesini ehilden bilmez!

Yine o karanlıkta söz söyleyen kimsenin sesini fark edemeyecek derecede ahmak olan kimse, temyîzsizlik (ayırt edememe) ve cehilden (bilgisizlikten) dolayı yabancı ile dostun sesini anlayamaz!

Yine o karanlıkta söz söyleyen kimsenin sesini fark edemeyecek derecede ahmak olan kimse, temyîzsizlik ve cehilden dolayı yabancı ile dostun sesini anlayamaz!

3571. Onun önünde onun sözü da'va oldu. Onun cehli onun inkârının mayası oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3571. Onun önünde onun sözü iddia oldu. Onun cehaleti onun inkârının mayası oldu.

Böyle bir kimsenin önünde o karanlıkta hitap eden kimsenin sözü iddia olur ve o ahmağın cehaleti onun inkârının mayası ve esası olur. Çünkü inkârın esası cehaletten başka bir şey değildir.

Böyle bir kimsenin önünde o karanlıkta hitâb eden kimsenin sözü da'vâ olur ve o ahmağın cehli onun inkârının mayası ve esâsı olur. Zîrâ inkârın esâsı cehilden başka bir şey değildir.

3572. Bâtınında nûrlar olan zeyreğin önünde, bu sesin aynı doğru ma'nâ oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3572. İçinde nurlar olan zeki kişinin önünde, bu sesin kendisi doğru bir anlam oldu.

İçinde temyiz (ayırt etme) ve zekâ nurları olan, zeki ve anlayış sahibi bir kimsenin önünde, iddia şeklinde karanlıkta çıkan bu sesin kendisi doğru bir anlam olur. Çünkü sesi tanımıştır.

Bâtınında temyiz ve zekâ nûrları olan zeyrek ve kiyâset sahibi bir kimsenin önünde, da'vâ sûretinde karanlıkta çıkan bu sesin aynı doğru bir ma'nâ olur. Çünkü sesi tanımıştır.

3573. Yahût bir Arap dilli Arapça dedi ki: "Ben Araplar'ın dilini biliyorum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3573. Yahut bir Arap dilli Arapça dedi ki: "Ben Araplar'ın dilini biliyorum."

Bu, iddianın kendisinin anlamının doğruluğuna şahit olduğunun diğer bir örneğidir. Örneğin bir kimse Arapça olarak "انا أعرف لسان العرب" yani "Ben Arap dilini bilirim" dese,

Bu, da'vânın kendisi ma'nâsının sıdkına şâhit olduğunun diğer bir misâlidir. Meselâ bir kimse Arapça olarak انا أعرف لسان العرب ya'ni "Ben Arap lisânını bilirim" dese,

3574. Onun Arabî söylemesinin aynı, ma'nâ olur. Her ne kadar onun Arapça söylemesi da'vâ olur ise de.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3574. Onun Arapça söylemesi, aynı zamanda anlam olur. Her ne kadar onun Arapça söylemesi bir iddia olsa da.

Arapça olarak "Ben Arapça'yı bilirim" diyen kimsenin bu sözü görünüşte bir iddiadır; fakat Arapça'yı bildiğine de tanıklık eder.

Arapça olarak "Ben Arapça'yı bilirim" diyen kimsenin bu sözü sûrette da'vâdır; fakat Arapça'yı bildiğine de şehâdet eder.

3575. Yahût bir kâtip bir kağıt üzerine "Kâtibim ve yazı okuyucuyum ve ben emcedim" diye yazsa,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3575. Yahut bir kâtip bir kâğıt üzerine "Kâtibim ve yazı okuyucuyum ve ben en şerefli/yüce kişiyim" diye yazsa,

Bu da başka bir örnektir.

Bu da diğer bir misâldir.

3576. Bu yazı gerçi muhakkak da'vâ olur, yazı dahi ma'nanın şahidi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3576. Bu yazı gerçi kesin bir iddia olur, yazı da anlamın şahidi olur.

Bu yazı iddia olmakla birlikte, bu iddianın kendisi anlamının şahidi olur. Çünkü yazmayı ve okumayı bilmeyen kimse böyle bir yazıyı yazamaz.

Bu yazı da'vâ olmakla beraber, bu da'vânın kendisi ma'nâsının şâhidi olur. Zîrâ yazmak ve okumak bilmeyen kimse böyle bir yazıyı yazamaz.

3577. Yahût dese ki, "Sen dün gece uyku arasında seccadesi omuzunda bir sûfiyi gördün."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3577. Yahut dese ki, "Sen dün gece uyku arasında seccadesi omuzunda bir sûfiyi gördün."

Ya'ni, "Bir şahıs dese ki," demek olur.

يا شخصی بگوید takdîrindedir. Ya'ni, "Bir şahıs dese ki," demek olur.

3578. "O ben idim ve rüyada uyku içinde şerh-i nazar hakkında sana söyle- diğim şeyi"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3578. "O ben idim ve rüyada uyku içinde görüşün açıklanması hakkında sana söylediğim şeyi"

3579. "Dinle ve halka gibi kulağa tak; o sözü aklın muktedâsı yap!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3579. "Dinle ve halka gibi kulağa tak; o sözü aklın muktedâsı yap!"

Bu üç beyit de, iddianın kendisinin anlamının şahidi olduğuna dair başka bir örnektir ve hepsi bir tam cümle oluşturur. Yani "Bir şahıs uyanıklık halinde karşına çıkıp dese ki: 'Sen dün gece rüyanda seccadesi omuzunda bir sufi görmüştün. İşte o gördüğün sufi bendim. Senin aklının gözünü hakikat tarafına açmak hususunda birtakım sözler söylemiştim. O söylediğim şeyleri ezberle ve altın küpe gibi kulağına tak ve o sözlere aklını tabi kıl!'"

Bu üç beyit dahi, da'vânın kendisi ma'nâsının şâhidi olduğuna diğer bir misâldir ve hepsi bir cümle-i tâm teşkil eder. Ya'ni "Bir şahıs uyanıklık hâlin- de karşına çıkıp dese ki: 'Sen dün gece rü'yânda seccâdesi omuzunda bir sû- fi görmüş idin. İşte o gördüğün sûfî ben idim. Senin aklının gözünü hakikat tarafına açmak husûsunda birtakım sözler söylemiş idim. O söylediğim şey- leri hifzet ve altın küpe gibi kulağına tak ve o sözlere aklını tâbi' kıl!'"

3580. O rüya hatırına geldiği vakit, bu söz yeni mucize ve eski altın olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3580. O rüya hatırına geldiği vakit, bu söz yeni mucize ve eski altın olur.

Uyanıklık hâlinde sana o kimsenin söylediği bu söz, her ne kadar bir iddia niteliğinde ise de, o rüya ve rüyadaki o sözler ve o kimsenin şahsı hatırına geldiği vakit, bu söz senin nazarında yepyeni bir mucize ve keramet türünden olur ve yeni bulunmuş eski altın definesi olur.

[3589] Uyanıklık hâlinde sana o kimsenin söylediği bu söz, her ne kadar bir da'vâ mâhiyetinde ise de, o rü'yâ ve rü'yâdaki o sözler ve o kimsenin şahsı hâtırına geldiği vakit, bu söz senin nazarında yepyeni bir mu'cize ve kerâmet nev' inden olur ve yeni bulunmuş eski altın defînesi olur.

3581. Vâkia bu da'vâ görülür fakat vakıa sahibinin canı "Evet" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3581. Bu iddia görünürde bir dava gibidir fakat rüya sahibinin canı "Evet" der.

O kişinin bu sözleri görünüşte bir iddia gibi durur. Fakat rüya sahibinin canı ve iç dünyası hemen bu iddiayı onaylayıp, "Evet doğrudur!" der ve asla inkâr etme yoluna gitmez.

O şahsın bu sözleri zâhirde da'vâ görünür. Fakat rü'ya sahibinin canı ve bâtını derhal bu da'vâyı tasdik edip, "Evet doğrudur!" der ve aslâ inkâr tara- fına gitmez.

3582. İmdi, mâdemki hikmet mü'minin gāibi olur, onu her kimden işitirse mû- kin olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3582. Şimdi, mademki hikmet müminin yitiğidir, onu kimden işitirse mümkün olur.

"Hikmet", doğru söylemek, doğru işlemek ve doğru bilmek demektir. Terim olarak ise, "Varlıkları gerçekte olduğu gibi bilmeye ve layık olduğu şekilde işlemeye" denir. Hadis-i şerifte الحكمة ضالة المؤمن فحيث وجدها فهو أحق بها yani "Hikmet müminin yitirdiği şeydir; şimdi, onu nerede bulursa alır. O mümin o hikmete daha layıktır" buyurulur. Çünkü müminin ruhu hikmete aşinadır. Müminlerin ruhları, bu yoğun bedenlere bağlı olduğu için, o hikmeti bu bedensel hükümler arasında yitirmişlerdir. Bu sebeple o hikmeti kimden işitirse, yitirdiği şeyi bulup zevk alan ve sevinenler gibi hoşnut olur. Çünkü onların ruhları o ilahi hikmetlere susamıştır.

"Hikmet", doğru söylemek ve doğru işlemek ve doğru bilmek demektir. Ve ıstılâhta, "Eşyayı nefsü'l-emrde olduğu gibi bilmeğe ve lâyıkı vech ile iş- lemeğe" derler. Ve hadis-i şerifte الحكمة ضالة المؤمن فحيث وجدها فهو أحق بها ya'ni "Hikmet mü'minin gāib ettiği şeydir; imdi, onu nerede bulursa alır. O mü'min o hikmete ehaktır" buyurulur. Zîrâ mü'minin rûhu hikmete âşinâdır. Ve mü'minlerin ervâhı, bu kesîf cisimlere taalluk ettiği için, o hikmeti bu ahkâm-ı cismâniyye arasında gäib etmişlerdir. Binâenaleyh o hikmeti kimden işitirse, gäib ettiği şeyi bulup zevk alan ve sevinenler gibi mahzûz olur. Zîrâ onların ervâhı o hikemiyyât-ı ilâhiyyenin teşnesidir.

3583. Vaktaki ancak kendisini onun önünde bulur, nasıl şek olur, kendisi için nasıl galat olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3583. Mademki ancak kendisini onun önünde bulur, nasıl şüphe eder, kendisi için nasıl hata olur?

Bu beytin açıklamasında Ankaravî hazretleri şöyle buyurur: "Mümin kendisini o gaybın önünde hazır bulduğu zaman, mutlaka ve kesinlikle nasıl şüphe eder ve ne hâl ile kendisini yanıltır? Bir kimse kaybettiği şeyi başkasından gaybla işitse bile şüphe edip yanılmaz. Gaybının huzurunda hazır olduğu zaman nasıl şüphe ve hata eder? demek olur." Hint şârihlerinden İmdâdullâh hazretleriyle Mîr Abdülfettah şöyle buyururlar: "Hikmet ki, kendi zâtını bilmektir. من عرف نفسه فقد عرف ربه (Nefsini bilen Rabbini bilir) ona işarettir. Vaktaki bunu, yani nefsinin irfanını yol gösterici olan mürşidin huzurunda bulur ve bu şerefli zâtın huzurunda hakikatin ortaya çıktığını ve aşikâr olduğunu bilir. Halbuki evvelce bu kesafet (yoğunluk) âlemi içinde kendi hakikatini kaybetmiş idi ve kendinin kim olduğunu bilmez idi. Vaktaki kendi hakikatini onun önünde buldu, artık onda şüphe etmez ve kendisini hataya düşürmez." Ve yine Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî de şöyle buyurur: "Vakıa sahibinin canı sûfinin sözünü tasdik eder. Çünkü rüyasını hatırlar ve uyku âleminde kendisini o sûfi huzurunda bulur. Yani hatırına getirir ki, rüyada onu görmüştür ve ondan sözler işitmiştir. Bu sebeple onun için davanın sabitliğinde şüphe olmaz. Çünkü kendisi için nasıl hata edebilir? Hiç der mi ki, “Hayır bu kimse rüyada benimle mülakat etmemiştir ve bana yanlış söylüyor?"

Bu beytin şerhinde Ankaravî hazretleri şöyle buyurur: "Mü'min kendisini o gāibin önünde hâzır bulduğu vakit, mutlakā ve kat'â nasıl şekk olur ve ne hâl ile kendisini galat eyler? Bir kimse gäib ettiği şeyi başkasından gaybla işitse bile şekk edip galat etmez. Gāibinin huzurunda hâzır olduğu vakit nasıl şekk ve galat eyler? demek olur." Hind şârihlerinden İmdâdullâh hazretleriyle Mîr Abdülfettah şöyle buyururlar: "Hikmet ki, kendi zâtını bilmektir. من عرف نفسه فقد عرف ربه ona işarettir. Vaktâki bunu, ya'ni nefsinin irfanını yol gösterici olan mürşidin huzûrunda bulur ve bu zât-ı şerîfin huzûrunda hakîkatin peydâ ve âşikâr olduğunu bilir. Halbuki evvelce bu âlem-i kesâfet içinde kendi hakikatini gäib etmiş idi ve kendinin kim olduğunu bilmez idi. Vaktāki kendi hakikatını onun önünde buldu, artık onda şekk etmez ve kendisini galata düşürmez." Ve yine Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî de şöyle buyurur: "Sâhib-i vakıanın canı sûfinin sözünü tasdîk eder. Zîrâ ki rü'yâsını hatırlar ve uyku âleminde kendisini o sûfî huzûrunda bulur. Ya'ni hatırına getirir ki, rü'yâda onu görmüştür ve ondan sözler işitmiştir. Binâenaleyh onun için sübût-ı da'vâda şekk olmaz. Zîrâ kendisi için nasıl galat edebilir? Hiç der mi ki, “Hayır bu kimse rü'yâda benimle mülâkāt etmemiştir ve bana yanlış söylüyor?"

3584. Vaktaki sen bir susamışa, "Acele et, bardakta su vardır, çabuk suyu al!" desen,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3584. Ne zaman ki sen susamış birine, "Acele et, bardakta su var, çabuk suyu al!" desen,

3585. Hiç der mi ki, "Git benim yanımdan, bu da'vâdır! Ey müddeî mehcûr ol!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3585. Hiç der mi ki, "Git benim yanımdan, bu iddiadır! Ey iddia eden, terk edilmiş ol!"

3586. "Yahût şahid ve bir hüccet göster ki, bu su cinsi midir, mâ-i cârî midir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3586. "Yahut şahit ve bir delil göster ki, bu su cinsinden midir, akan su mudur?"

Yani, susamış olan kimsenin o hâl içinde kaybetmiş olduğu şey sudur ve ona şiddetle muhtaçtır. Sen ona suyu gösterip, desen ki: "Acele gel, bu bardaktaki suyu iç!" O susamış kimse bu suyu görünce, "Bu senin sözün kuru bir iddiadır. Ey iddia sahibi haydi işine git; yahut o bardaktakinin su olduğuna şahit veya bir delil göster. Su cinsinden veya akan sudan olduğunu ispat et!" der mi? Asla demez. Bu sözün iddia olduğu bile aklından geçmez; hemen suya koşar. Müminin ruhu da hikmete susamıştır. Kimde görürse derhâl tanır ve ona koşar.

Ya'ni, susamış olan kimsenin o hâl içinde gäib etmiş olduğu şey sudur ve ona şiddetle muhtaçtır. Sen ona suyu gösterip, desen ki: "Acele gel, bu bardaktaki suyu iç!" O susamış kimse bu suyu görünce, "Bu senin sözün bir kuru da'vâdır. Ey müddeî haydi işine git; yâhût o bardaktakinin su olduğuna şâhid veya bir delil göster. Su cinsinden veyâ mâ-i cârîden olduğunu isbât et!" der mi? Aslâ demez. Bu sözün da'vâ olduğu bile hatırından geçmez; hemen suya koşar. Mü'minin rûhu da hikmete susamıştır. Kimde görürse derhâl tanır ve ona koşar.

3587. Yâhûd süt emen çocuğa anası: "Gel, âgâh ol, ben annenim ey çocuk!" diye bağırsa,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3587. Yahut süt emen çocuğa annesi: "Gel, uyanık ol, ben senin annenim ey çocuk!" diye bağırsa,

3588. Çocuk der mi ki: "Ey anne, hüccet getir, tâ ki ben senin sütün ile karâr tutayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3588. Çocuk der mi ki: "Ey anne, delil getir ki ben senin sütünle doyayım!"

Bu da, iddianın kendisinin anlama şahit olduğunun diğer bir örneğidir.

Bu da, da'vânın kendisi ma'nâsına şâhit olduğunun diğer bir misâlidir.

3589. Hak'tan zevki olan her bir ümmetin kalbinde peygamber yüzü ve sesi mu'cizedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3589. Hak'tan zevki olan her bir ümmetin kalbinde peygamber yüzü ve sesi mucizedir.

Öncesiz olarak ruhları saadet ehlinden olup, Hak'tan zevk ve lezzet alan her bir ümmetin kalbi, peygamberlerinin yüzünü görünce ve davet sesini işitince, derhal tabi olurlar. Ve bu yüz ve bu ses onlara mucize makamındadır. Başka mucizeye lüzum görmezler. Nasıl ki Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) efendimiz, Risâletpenâh (Peygamber Efendimiz) hazretleri tarafından davet vukuunda, “Bu yüz yalancı yüzü değildir" buyurup, derhal iman ettiler. Olağanüstü haller ve mucizeler ancak eksik akıl sahiplerini ikna etmek için şanlı peygamberler tarafından gösterilmiştir.

Ezelde rûhları ehl-i saâdetten olup, Hak'tan zevk ve lezzet alan her bir ümmetin kalbi, peygamberlerinin yüzünü görünce ve sadâ-yı da'vetini işitince, derhâl tâbi' olurlar. Ve bu yüz ve bu ses onlara mu'cize makāmındadır. Başka mu'cizeye lüzûm görmezler. Nitekim Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) efendimiz, Risâletpenâh hazretleri tarafından da'vet vukūunda, “Bu yüz yalancı yüzü değildir" buyurup, derhâl îmân ettiler. Havârık-ı âdât ve mu'cizât ancak ukūl-i nâkısa erbâbını iknâ' için enbiyâ-yı zîşân hazerâtı tarafından gösterilmiştir.

3590. Peygamber hariçten bağırdığı vakit, ümmetin canı içeriden secde eder. [3599]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3590. Peygamber dışarıdan bağırdığı zaman, ümmetin canı içeriden secde eder.

Peygamber, bu gibi Hak'tan zevk alanları dışarıdan davet ettiği ve Hak'ın birliğinden söz söylediği zaman, onların içten canları derhal secde eder ve davete icabet eder.

Peygamber, bu gibi Hak'tan zevk alanları zâhirde da'vet ettiği ve vahdet-i Hak'tan söz söylediği vakit, onların bâtından canları derhal secde ve da'vete icâbet eder.

3591. Zîrâ ki can kulağı onun sesinin cinsini cihanda bir kimseden işitmemiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3591. Çünkü can kulağı onun sesinin cinsini dünyada hiçbir kimseden işitmemişti.

Çünkü can kulağı bu yoğunluk ve cismaniyet âleminde o peygamberin sesinin ve davetinin cinsini hiçbir kimseden işitmemişti. Ve tevhid daveti, ruhun bu kesret (çokluk) ve yoğunluk âleminde kaybetmiş olduğu bir şeydi.

Zîrâ ki can kulağı bu âlem-i kesâfet ve cismâniyyet içinde o peygamberin sesinin ve da'vetinin cinsini bir kimseden işitmemiş idi. Ve da'vet-i tevhîd, rûhun bu âlem-i keserât ve kesâfet içinde gāib etmiş olduğu bir şey idi.

3592. O garib, garibin sesinin zevkinden, Hak zebânından "İnnî karîb"i işitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3592. O garip, garibin sesinin zevkinden, Hak dilinden "Ben yakınım!"ı işitti.

O latif olan ruhlar âleminden bu yoğun olan cismaniyet âlemine bağlanarak gurbette kalmış olan ruh, nübüvvetin yüce mertebesinde tek ve yalnız olup, o garipler zümresi içinde de garip olan şanlı peygamberin sesinin zevkinden, Hak dilinden "إنى قريب" (Bakara, 2/186) yani "Ben yakınım!" sözünü işitti. Bu şerefli beyitte, Bakara sûresinde geçen "وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِى عنى فإنى قريب أجيب دعوة الداع" (Bakara, 2/186) yani, "Kullarım sana benden sordukları zaman, muhakkak ben [yakınım], dua edenin duasına icabet ederim!" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

Bilinmeli ki, noksan insanda varlık bağımsızlığı ve başkalık sanısı baskın olduğundan, kendisinden ortaya çıkan sıfat ve fiilleri nefsine isnat eder. Ve varlığında bağımsızlık gördükçe, varlık işinde ortaklık iddiasında bulunur ve Hakk'ı kendinden uzak görür. Bu sebeple, şirkin ve uzaklığın kaynağı, kendi nefsinden ve çevresindeki eşyanın hakikatlerinden ve onların yaratıcısından cehalettir. Ve bu cehalet sebebiyle, doğal karanlığın hükümlerinde boğulmaktır. Şimdi, şehadet âlemi, sabit hakikatlerin zâtî yatkınlıkları ve kabiliyetleri sebebiyle, hakiki varlığın başkalık elbisesiyle ortaya çıkmasından ibaret olduğundan, noksan fertlere bu hakikati öğretmek ve onları doğal karanlık sahasından uzaklaştırmak ve hakiki asıl tarafa döndürmek için, o hakiki varlık, peygamberlerin (a.s.) elbiseleriyle bürünmüştür. Bu sebeple peygamberlerin dili Hakk'ın dilidir. Ve Hak, sözünü onların dilinden söylemiştir. Nasıl ki cenap Pîr bu hakikate işaret ederek Mesnevî-i Şeriflerinde şöyle buyururlar: "گرچه قرآن از لب پیغمبرست هر که گوید حق نگفت او کافرست" yani, "Gerçi Kur'an Peygamber'in dudağındandır; her kim Hak söylemedi derse kâfirdir!" Şimdi, mutlu ruhlar şanlı peygamberin sesinden zevk duyup, Hakk'ın sözünü onun dilinden işitirler.

O latîf olan âlem-i ervâhtan bu kesîf olan cismâniyyet âlemine taalluk ederek garîbü'd-diyâr kalmış olan rûh, nübüvvet mertebe-i aliyyesinde tek ve tenhâ olup, o gurabâ zümreşi içinde de garîb olan Nebiyy-i zîşânın sesinin zevkinden, Hak dilinden إنى قريب (Bakara, 2/186) ya'ni "Ben yakınım!" kelâmını işitti Bu beyt-i şerîfte, sûré-i Bakara'da vaki وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِى عنى فإنى قريب أجيب دعوة الداع (Bakara, 2/186) ya'ni, "Vaktâki benim kullarım benden sana suâl ederler, muhakkak ben [yakınım], dâînin duâsına icâbet ediciyim!" âyet-i kerimesine işaret buyurulur.

Ma'lum olsun ki, insân-ı nâkısta istiklâl-i vücûd ve gayriyyet vehmi gālib olduğundan, kendisinden zâhir olan sıfât ve efâli nefsine izâfe eder. Ve vücudunda istiklâl gördükçe, emr-i vücûdda iştirâk da'vâsında bulunur ve Hakk'ı kendinden uzak görür. Binâenaleyh, şirkin ve bu'dun menşe'i, kendi nefsinden ve muhîtindeki eşyânın hakāyıkından ve onların mûcidinden cehildir. Ve bu cehil hasebiyle, zulmet-i tabiiyye ahkâmında istiğrâktır. İmdi, hazret-i şehadet, a'yân-ı sâbitenin isti'dâdât ve kābiliyyât-ı zâtiyyeleri hasebiyle, vücûd-ı hakîkînin libâs-ı gayriyyet ile zuhûrundan ibaret olduğundan, efrâd-ı nâkısaya bu hakikati ta'lîm ve onları zulmet-i tabiiyye sahasından irdâ' ve asl-ı hakîkî cânibine irca' için, o vücûd-ı hakîkî, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) libâsları ile mütelebbis olmuştur. Binâenaleyh enbiyânın lisânı Hakk'ın lisânıdır. Ve Hak, kelâmını onların lisânından söylemiştir. Nitekim cenâb-ı Pîr bu hakikata işâreten Mesnevî-i Şerîflerinde şöyle buyururlar: گرچه قرآن از لب پیغمبرست هر که گوید حق نگفت او کافرست ya'ni, “Vâkıâ Kur'ân Peygamber'in dudağındandır; her kim Hak söylemedi derse kâfirdir!” İmdi, ervâh-ı süadâ Nebiyy-i zîşânın sesinden zevk duyup, kelâm-ı Hakk'ı onun dilinden işitirler.

## Ana karnında Yahyâ (a. s.) [nın] Îsâ (a.s.) [a] secde etmesi

3593. Kendinin vaz'-ı hamlinden daha evvel Yahya'nın validesi Meryem'e gizlide dedi&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3593. Yahya'nın annesi, kendi doğumundan daha önce Meryem'e gizlice dedi ki:

3594. Ki: "Yakînen gördüm; senin içinde bir şah vardır ki, o ülü'l-azm bir resûl-i âgahtır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3594. Ki: "Yakinen gördüm; senin içinde bir şah vardır ki, o, azim sahibi, haberdar bir elçidir!"

3595. "Ben sana mukābil vaki' olduğum vakit, benim hamlim derhal secde etti!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3595. "Ben sana karşılık geldiğim zaman, benim hamlim derhal secde etti!"

Bazı nüshalarda "ender zemen" yerine "ey zü'l-fıtan" geçmiştir. Bu da "Ey zeyreklikler sahibi!" anlamına gelir.

Ba'zı nüshalarda اندر زمن yerine اى ذو الفطن vaki' olmuştur. "Ey zeyreklikler sahibi!" demek olur.

3596. "Bu cenîn o cenîne secde etti ki, onun sücudundan vücudumda ağrı vâki' oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3596. "Bu cenin o cenine secde etti ki, onun secdesinden vücudumda ağrı meydana geldi."

3597. Meryem, "Ben de kendi içimde bu karındaki çocuktan bir secde gördüm" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3597. Meryem, "Ben de kendi içimde bu karındaki çocuktan bir secde gördüm" dedi.

Bu başlık Hind nüshalarında "Câhiller bu kıssa üzerine işkâl getirmesi" şeklindedir. Yani, "Câhiller bu kıssayı efsane sayarlar ve gerçekleşmesine imkân vermezler" demek olur.

Bu ünvân Hind nüshalarında اشکال آوردن نادان برین قصه ya'ni, "Câhiller bu kıssa üzerine işkâl getirmesi" sûretindedir. Ya'ni, "Câhiller bu kıssayı efsâne addederler ve vukūuna imkân görmezler" demek olur.

## Bu kıssa üzerine işkâl getirmek

3598. Ahmaklar derler ki: "Bu efsaneye çizgi çek, zîrâ yalandır ve hatâdır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3598. Ahmaklar derler ki: "Bu efsaneye çizgi çek, çünkü yalandır ve hatadır!"

Eşyanın hakikatinden cahil ve gafil olan ahmaklar derler ki: "Bu kıssa efsanedir ve masaldır. Sen bu efsane üzerine bir iptal çizgisi çek. Çünkü biraz muhakeme edilirse yalan ve yanlış olduğu meydana çıkar!"

Hakikat-ı eşyâdan câhil ve gafil olan ahmaklar derler ki: "Bu kıssa efsânedir ve masaldır. Sen bu efsâne üzerine bir ibtâl çizgisi çek. Zîrâ biraz muhakeme edilirse yalan ve yanlış olduğu meydana çıkar!"

3599. "Zîra ki Meryem kendi hamlinin vaz'ı vaktinde yabancıdan ve hem de akrabasından uzak idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3599. "Çünkü Meryem, kendi hamileliğinin doğum vaktinde yabancıdan ve hem de akrabasından uzaktı."

3600. "O füsunu tatlı olan, fâriğ olmadıkça şehrin haricinden içeriye gelmedi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3600. "O büyüleyici olan, boşalmadıkça şehrin dışından içeriye gelmedi."

[3609] "Füsun", mekr (gizli yönlendirme), tedbir, hile ve tezvîr (aldatma) anlamlarına da gelir. "Füsunu tatlı ve latif olmak", Hz. Meryem'in, Hz. Cibril'in üflemesinden meydana gelen olağanüstü hamileliği üzerine halkın bakışlarından uzaklaşma tedbiri ve hilesinden ibarettir. Yani, "O hoş tedbirli olan Hz. Meryem, hamileliğinden boşalmadıkça ve Îsâ (a.s.)ı doğurmadıkça şehrin dışından şehrin içine gelmedi." Nitekim kıssası Kur'ân-ı Kerîm'de Meryem sûresinde anılmaktadır.

[3609] "Füsun", mekr ve tedbîr ve hîle ve tezvîr ma'nâlarına da gelir. "Füsûnu tatlı ve latif olmak", Hz. Meryem'in hârikul'âde bir sûrette Hz. Cibril'in nef-hinden vâki' olan hamli üzerine nazar-ı halktan uzaklaşmak tedbîr ve hîlesinden ibarettir. Ya'ni, "O hoş tedbîrli olan Hz. Meryem, hamlinden fâriğ olmadıkça ve Îsâ (a.s.)ı doğurmadıkça şehrin hâricinden şehrin içine gelmedi." Nitekim kıssası Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Meryem'de mezkûrdur.

3601. "Yahya'nın anası onu nerede gördü ki, ona mâcerâda bu sözü söylesin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3601. "Yahya'nın annesi onu nerede gördü ki, ona macerada bu sözü söylesin?"

Yahya (a.s.)'ın annesi uzak bir yerde bulunan Hz. Meryem'i nerede gördü ki, ona kıssada zikredilen bu sözü söyleyebilsin? Çünkü Hz. Meryem kavminden ve kabilesinden kaybolmuştu. Bu sebeple, bu muhakemeye göre bu kıssa yalan bir efsanedir.

Sorunun cevabı

Yahya (a.s.)ın anası mekân-ı baîdde olan Hz. Meryem'i nerede gördü ki, ona mâcerâda ya'ni kıssada zikrolunan bu sözü söyleyebilsin? Zîrâ Hz. Mer- yem kavim ve kabîlesinden tağayyüb etmiş idi. Binâenaleyh, şu muhakemeye nazaran bu kıssa yalan bir efsânedir.

İşkâlin cevabı

3602. Bunu o kimse bilir ki, ehl-i hâtırdır. Afakın gaibi onun için hâzırdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3602. Bunu o kimse bilir ki, gönül ehli biridir. Dış âlemin gaybı onun için hazırdır.

"Gönül ehli"nden kasıt, kalp gözü açılıp gayb sırlarını gözlemleyen kişilerdir. Yahya (a.s.)'ın annesi, Zekeriyyâ (a.s.)'ın saygıdeğer eşidir ki, onun hamile kalması da Zekeriyyâ (a.s.)'ın erkeklikten kesilmesinden sonra Allah tarafından bir mucize olarak gerçekleşti. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Meryem Suresi'nde ve Bakara Suresi'nde kıssası zikredilmiştir. Ve Hz. Meryem ise kâmil bir veliydi. Bu sebeple, gerek Yahya (a.s.)'ın annesi ve gerek Hz. Meryem gönül ehli kişilerdendi. Ve gönül ehli katında gayb ve hazır eşittir. Şimdi Hz. Meryem Yahya (a.s.)'ın annesini hatırlasa, uzak bir yerde olsa bile gözlemleyebilirdi. Uzak yerdeki eşyanın görülmesi ve seslerin işitilmesi mümkün olduğunu bugün bilim de ispat ediyor. Ve görme ve işitme aracı bilindiği için, bugün inkâr edilemiyor. Hâlbuki insanın vücudunda bu hassalar bizzat mevcuttur. Fen aletlerinin varlığına ihtiyaç olmaksızın dahi mümkündür. Yalnız bu gibi gayb sırlarının kendi vücudunda açığa çıkması için gereken şartları taşımak gerekir. O şartlar dahi veliliğin gereklerindendir. Maddi yoğunlukta (kesâfet-i ten) boğulmuş ve arınmaktan uzak olanlar, sırf kendi vücutlarında böyle bir şey göremedikleri için, bilgisizliklerinden inkâr ederler.

"Ehl-i hâtır"dan murâd, kalb gözü açılıp, esrâr-ı gaybiyyeyi müşâhede eden zevâttır. Yahya (a.s.)ın validesi, Zekeriyyâ (a.s.)ın zevce-i muhteremesidir ki, onun hamli de Zekeriyyâ (a.s.)ın recûliyyetten inkıtâ'ından sonra min-tarafıllâh hârika nev'inden olarak vâki' oldu. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Meryem'de ve sûre-i Bakara'da kıssası mezkûrdür. Ve Hz. Meryem ise bir veliyye-i kâmile idi. Binâenaleyh, gerek Yahyâ (a.s.)ın vâlidesi ve gerek Hz. Meryem ehl-i dilden idiler. Ve ehl-i dil indinde gäib ve hâzır müsâvîdir. İmdi Hz. Meryem Yahya (a.s.)ın validesini tahattur etse, mekân-ı baîdde olsa bile müşâhede edebilir idi. Uzak yerdeki eşyanın görülmesi ve seslerin işitilmesi mümkün olduğunu bugün fen de isbât ediyor. Ve vâsıta-i rü'yet ve istimâ' ma'lûm olduğu için, bugün inkâr olunamıyor. Halbuki insanın vücudunda bu hâssalar bizzat mevcuttur. Âlât-ı fenniyyenin vücuduna hâcet olmaksızın dahi mümkindir. Yalnız bu gibi esrâr-ı gaybiyyenin kendi vücudunda inkişafı için îcâb eden şerâiti hâiz olmak îcâb eder. O şerait dahi velâyetin levâzımındandır. Âlem-i kesâfette müstağrak ve ıstıfâdan uzak olanlar, mahzâ kendi vücûdlarında böyle bir şey göremedikleri için, cehillerinden inkâr ederler.

3603. Meryem'in önünde nazarda hazır gelir. Yahya'nın anası ki, basardan uzaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3603. Meryem'in önünde nazarda hazır gelir. Yahya'nın anası ki, basardan uzaktır.

Görünen o ki, duyusal görmeden uzak olan Yahya (a.s.)'ın annesi, gönül ehli olan Hz. Meryem'in önünde kalbî bakışta hazır görünür. Nasıl ki yukarıda açıklandı.

Zâhiren basar-ı hissîden uzak olan Yahya (a.s.)ın validesi, ehl-i dilden olan Hz. Meryem'in önünde nazar-ı kalbîde hâzır görünür. Nitekim yukarıda îzah olundu.

3604. Kapanmış gözler dostu görür; mâdemki postu müşebbek etmiş ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3604. Kapanmış gözler dostu görür; yeter ki bedeni delik deşik etmiş olsun.

Maddî âleme ve cismaniyete kapanmış olan duyu organları, mücâhede ve riyâzât sebebiyle incelip ruhanîlik mertebesini bulan ve kalbur gibi delik deşik olmuş olan bu beden içinde, misâlî ve berzahî varlığıyla görmek istediği yârini ve dostunu, uzak mesafede olsa bile o deliklerden görür.

Âlem-i kesâfete ve cismâniyyete kapanmış olan his gözleri, mücâhede ve riyâzet sebebiyle telattuf edip rûhâniyyet mertebesini bulan ve kalbur gibi delik deşik olmuş olan bu cisim içinde vücûd-ı misâlîsi ve berzahîsi ile görmek istediği yârini ve dostunu, uzak mesâfede olsa bile o deliklerden görür.

3605. Ve eğer onu ne hâriçten ve ne dâhilden görmedi ise, ey zebûn hikâyeden ma'nâyı tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3605. Ve eğer onu ne dışarıdan ne de içeriden görmedi ise, ey zayıf, hikâyeden anlamı tut!

Ve eğer senin itirazın ve muhakemen gibi, Yahya (a.s.)'ın annesi Hz. Meryem'i uzak mesafede olduğu için görmemiş ve kalp gözü ile uzaktaki kimselerin görülmesi de imkânsız farz edilmiş olsa bile, ey hakikatleri idrak etmede âciz ve zayıf olan kimse, bu hikâyeyi beyan etmekten maksat olan anlamı ve ruhu al!

Ve eğer senin i'tirâzın ve muhakemen gibi, Yahyâ (a.s.)ın validesi Hz. Meryem'i uzak mesafede olduğu için görmemiş ve kalb gözü ile uzaktaki kimselerin görülmesi de mümkin olmadığı farzedilmiş olsa bile, ey idrâk-i hakāyıkta âciz ve zebûn olan kimse, bu hikâyeyi beyândan maksûd olan ma'nâyı ve rûhu al!

3606. Öyle değil ki, efsaneleri işitmiş idi; şîn gibi onun nakşı üzerine yapışmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3606. Öyle değil ki, efsaneleri işitmiş idi; şîn gibi onun nakşı üzerine yapışmış idi.

Öyle kimseler gibi olma ki, efsaneleri dinlemiş ve o efsanenin nakşı ve sureti üzerine "şîn" harfinin "nakış" (نقش) kelimesine yapışmış olduğu gibi yapışıp kalmış ve hikâyenin ruhuna ve anlamına nüfuz edememiştir. "Şîn" harfin ismi olduğuna göre anlam budur. "Şeyn" (شین) ayıp ve leke anlamına olduğuna göre, "Efsaneleri dinleyip, onun nakşı üzerine leke gibi yapışmış idi" demek olur.

Öyle kimseler gibi olma ki, efsâneleri dinlemiş ve o efsânenin nakşı ve sûreti üzerine "şîn" harfinin "nakış" (نقش) kelimesine yapışmış olduğu gibi yapışıp kalmış ve hikâyenin rûhuna ve ma'nâsına nüfüz edememiştir. “Şîn" harfin ismi olduğuna göre ma'nâ budur. “Şeyn" (شین) ayıp ve leke ma'nâsına olduğuna göre, "Efsaneleri dinleyip, onun nakşı üzerine leke gibi yapışmış idi" demek olur.

3607. Nihayet o dilsiz Kelîle söylerdi, beyânsız Dimne'den nasıl söz işitirdi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3607. Sonunda o dilsiz Kelîle konuşurdu, beyansız Dimne'den nasıl söz işitirdi?

Hint bilginlerinden Dabşelim adındaki bir zat, birine Kelîle ve diğerine Dimne adını verdiği iki tilki arasındaki hayalî konuşmalar üzerine bir efsane kitabı düzenleyip, adını Kelile ve Dimne koymuş ve bu kitabı hayvanların dilinden insanları terbiye ve ikaz etmek amacıyla yazmıştır. Batı bilginlerinden Lafonten'in de bu tür hikâyeleri meşhurdur. Hintçe olan bu kitabı Envar-ı Süheylî ismiyle Fars diline tercüme edip, Hindistan'da basmışlardır. Ve Hümâyûn-nâme ismiyle de Türkçeye tercüme edilmiştir. Yani, "Kelîle ismindeki tilkinin insanlar gibi dili; ve Dimne adındaki tilkinin de beyanları yok idi. Kelîle nasıl söyledi ve Dimne nasıl dinledi?" نیوشد نوشد'in kısaltılmışıdır. "Niyûşîden" mastarından olup, işitmek ve dinlemek demektir.

Hind hükemâsından Dabşelim (دابشليم) nâmındaki bir zât birine Kelîle ve diğerine Dimne adını koyduğu iki tilki arasındaki muhâverât-ı muhayyele üzerine bir efsâne kitabı tertib edip, ismini Kelile ve Dimne koymuş ve bu kitabı hayvanların lisânından insanları terbiye ve îkāz maksadıyla yazmıştır. Garb hükemâsından Lafonten'in de bu kabîl hikâyâtı meşhurdur. Hindçe olan bu kitabı Envâr-ı Süheylî ismiyle lisân-ı Fârisî'ye tercüme edip, Hin- distan'da tab' etmişlerdir. Ve Hümâyûn-nâme ismiyle de Türkçe'ye tercüme edilmiştir. Ya'ni, "Kelîle ismindeki tilkinin insanlar gibi dili; ve Dimne nâmındaki tilkinin de beyanâtı yok idi. Kelîle nasıl söyledi ve Dimne nasıl dinledi?" نیوشد نوشد in muhaffefidir. "Niyûşîden” masdarından olup, işitmek ve dinlemek demektir.

3608. Ve eğer birbirinin lahnini bildiler ise, beşer nutku olmaksızın onu nasıl anladı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3608. Ve eğer birbirinin lahnini bildiler ise, beşer nutku olmaksızın onu nasıl anladı?

Bu Kelîle ve Dimne, birbirinin lahnini (sözün anlamını) ve sesini bildiler ise, onlarda insana özgü olan konuşma olmadığı hâlde, gizli maksat olan sesi her biri diğerinden nasıl anladı?

Bu Kelîle ve Dimne birbirinin lahnini ve sesini bildiler ise, onlarda beşere mahsûs olan nutuk olmadığı halde maksad-ı muzmer olan sesi her biri diğerinden nasıl anladı?

3609. Arslan ile öküz arasında o Dimne nasıl elçi oldu ve her ikisine efsûn okudu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3609. Aslan ile öküz arasında o Dimne nasıl elçi oldu ve her ikisine efsun okudu?

"Efsun okumak", hile ve aldatmadan kinayedir. Ve Dimne adındaki tilkinin aslan ile öküz arasındaki elçiliği, bu efsanenin konularındandır.

"Efsûn okumak", hîle ve tezvîrden kinâyedir. Ve Dimne nâmındaki tilkinin arslan ile öküz arasındaki risâleti, bu efsânenin mevzû'larındandır.

3610. O semiz öküz arslanın nasıl vezîri oldu? Fil ayın aksinden nasıl korkucu oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3610. O semiz öküz aslanın nasıl veziri oldu? Fil ayın aksinden nasıl korkan oldu?

Bu durumlar da o efsaneden ibarettir.

Bu vaz'lar dahi o efsânedendir.

3611. Bu Kelîle ve Dimne hep iftiradır. Ve yoksa ne vakit karga ile leyleğin husûmeti vardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3611. Bu Kelile ve Dimne hep iftiradır. Yoksa ne zaman karga ile leyleğin düşmanlığı vardır?

"İftir" kelimesi, "iftira" kelimesinin imâle edilmiş hâlidir. Bu Kelile ve Dimne masalı hep hayal ürünüdür ve bu hayvanlara atılan bir iftiradır. Hiç karga ile leyleğin savaşı ve düşmanlığı meydana gelir mi? Çünkü birbirlerinin cinsi olmadıklarından, birbirlerinin yakınına bile uğramazlar! Amaç, kıssadan hisse almaktır.

"Iftir" (افتری) iftira"nın imâle olunmuşudur. Bu Kelile ve Dimne masalı hep muhayyeldir ve bu hayvanlara iftirâdır. Hiç karga ile leyleğin cenk ve husûmeti vâki' olur mu? Zîrâ yekdiğerinin cinsi olmadığından, birbirlerinin semtine bile uğramazlar! Maksad kıssadan hisse almaktır.

3612. Ey birâder, kıssa ölçek gibidir onun içinde ma'na dâne gibidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3612. Ey kardeş, kıssa ölçek gibidir, onun içinde mana tane gibidir!

3613. Akıllı adam ma'nanın dânesini alır; eğer ölçek nakil oldu ise, bakmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3613. Akıllı adam anlamın tanesini alır; eğer ölçek nakil oldu ise, bakmaz.

Akıllı adam, ruhun gıdası olan anlam tanesini alır. Eğer ölçek mesabesindeki (derecesindeki) kıssa, görünen gerçeğe aykırı olup, doğruluk mertebesinden hata derecesine geçmiş olsa ve kıymeti kalmasa bile, o kıssanın görünenine iltifat etmez, anlamına bakar.

Akıllı adam gıdâ-yı rûh olan dâne-i ma'nâyı alır. Eğer ölçek mesâbesindeki kıssa zâhire muhâlif olup, mertebe-i sıhhatten dereke-i hatâya menkül olsa ve kıymeti kalmasa bile, o kıssanın zâhirine iltifat etmez, ma'nâsına bakar.

3614. Her ne kadar orada bir söz zahir değil ise de, bülbül ve gülün mâcerâsına kulak tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3614. Her ne kadar orada bir söz görünmüyorsa da, bülbül ve gülün macerasına kulak ver!

Her ne kadar bülbül ile gül arasında bir konuşma görünmüyorsa da, sen bülbül ile gül arasındaki aşk macerasına kulak ver ve gülü varlığın hakikati; kendi ruhunu da bülbül bil ve o maceradan kendine pay çıkar!

Her ne kadar bülbül ile gül arasında bir mükâleme zâhir değil ise de, sen bülbül ile gül arasındaki mâcerâ-yı aşka kulak tut ve gülü hakikat-ı vücûd; ve kendi rûhunu da bülbül bil ve o mâcerâdan kendine hisse çıkar!

## Hâl diliyle söz söylemek ve onu anlamak

3615. Pervâne ile şem'in mâcerâsını dahi dinle ve ey azîz ma'nâyı ihtiyar et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3615. Pervane ile mumun macerasını da dinle ve ey aziz, anlamı seç!

3616. Gerçi bir söz yoktur, sözün sırrı vardır. Agâh ol, yükseğe uç; baykuş gibi alçağa uçma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3616. Gerçi bir söz yoktur, sözün sırrı vardır. Agâh ol, yükseğe uç; baykuş gibi alçağa uçma!

Bülbül ile gülün ve pervâne ile mumun aşk macerasında harf ve ses ile söylenmiş bir söz yoktur; fakat o sözün sırrı ve anlamı vardır. Uyanık ol, yüksek olan sır ve anlam tarafına uç; baykuş gibi alçağa, yani süflî olan harf ve ses tarafına uçma ve lafza bağlanıp kalma!

Bülbül ile gülün ve pervâne ile şem'in mâcerâ-yı aşkında harf ve savt ile söylenmiş bir söz yoktur; fakat o sözün sırrı ve ma'nâsı vardır. Agâh ol, yük- sek olan sır ve ma'nâ tarafına uç; baykuş gibi alçağa, ya'ni süflî olan harf ve savt tarafına uçma ve lafza bağlanıp kalma!

3617. Satrançta dedi ki: "Bu ruh hanesidir." Dedi: "Hâne nereden ele geldi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3617. Satrançta dedi ki: "Bu ruh hanesidir." Dedi: "Hane nereden ele geldi?"

Örneğin satranç oyuncularından birisi dedi ki: "Bu hane ruh hanesidir." Ve "ruh", satranç taşlarından birinin adıdır. Bu oyunu bilmeyenlerden biri de bunu işitti; "Bu ev ruhun tasarrufuna ne şekilde girdi?" dedi ve sordu ki:

Meselâ satranç oyuncularından birisi dedi ki: "Bu hâne ruh hânesidir." Ve "ruh", satranç taşlarından birinin adıdır. Bu oyunu bilmeyenlerden biri de bu- nu işitti; "Bu ev ruhun yed-i tasarrufuna ne sûretle girdi?" dedi ve sordu ki:

3618. "Hâneyi satın mı aldı; yahût mîrâs mı buldu?" Mutlu o kimse ki, o ma'na tarafına isti'câl etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3618. "Evi satın mı aldı; yahut miras mı buldu?" Mutlu o kimsedir ki, o mana tarafına acele etti.

3619. Nahvi dedi زيد عمرواً قَدْ ضَرَب Dedi "Onu niçin kabahatsiz te'dib etti?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3619. Nahivci dedi ki: "Zeyd Amr'ı dövdü." Dedi ki: "Onu niçin kabahatsiz terbiye etti?"

Nahiv okuyanlardan biri, fail, mef'ul ve fiile örnek olmak üzere, "Zeyd Amr'ı dövdü" anlamında olan "زيد عمرواً قَدْ ضَرَبْ" ifadesini söyledi. Nahivden haberi olmayan biri de işitti. "Zeyd Amr'ı kabahati olmadığı halde niçin dövdü?" diye sordu ve dedi ki:

Nahiv okuyanlardan birisi, fâile ve mef'ûle ve fiile misal olmak üzere, "Zeyd Amr'ı döğdü" ma'nasında olan زيد عمرواً قَدْ ضَرَبْ ibaresini söyledi. Na- hivden haberi olmayan biri de işitti. "Zeyd Amr'in kabâhati olmadığı halde niçin döğdü?" diye sordu ve dedi ki:

3620. "Amr'in kabahatı ne idi ki o çiğ Zeyd kabâhatsiz onu kölesi veya ço- cuğu gibi döğdü?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3620. "Amr'in suçu neydi ki o çiğ Zeyd suçsuz yere onu kölesi veya çocuğu gibi dövdü?"

3621. Dedi: "Bu ma'na ölçeği olur. Buğdayı al ki ölçek merdûddur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3621. Dedi: "Bu mana ölçeği olur. Buğdayı al ki ölçek merdûddur!"

Nahiv (Arapça dilbilgisi) okuyan, o nahivden haberi olmayana cevaben dedi ki: "Bu ifade, mananın ölçeğidir. Sen buğday gibi olan manayı o lafız (söz) içinden al ve ölçek gibi olan lafzı reddet!"

Nahiv okuyan, o nahivden haberi olmayana cevâben dedi ki: "Bu ibâre ma'nânın ölçeğidir. Sen buğday gibi olan ma'nâyı o lafız içinden al ve ölçek gibi olan lafzı reddet!"

3622. "Zeyd ve Amr i'rab ve tertib içindir. Eğer o yalan ise, sen i'râba uy!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3622. "Zeyd ve Amr dilbilgisi ve düzen içindir. Eğer o yalan ise, sen dilbilgisine uy!"

Zeyd ve Amr, öznenin ve nesnenin dilbilgisel durumunu ve cümlenin düzenini belirtmek içindir. Döven ve dövülen yoktur. Bu sebeple bu ifade yalan ise, varsın yalan olsun, sana ne lazım! Sen dilbilgisine uy ve dikkatini o dilbilgisine yönelt!

Zeyd ve Amr, fâilin ve mef'ûlün i'râbı ve ibâre tertibi içindir. Döğen ve dö- ğülen yoktur. Binâenaleyh bu ibâre yalan ise, varsın yalan olsun, nene lâ- zım! Sen i'râba uy ve nazarını o i'râba atfet!"

3623. Dedi: "Hayır, ben onu bilmem. Zeyd Amr'ı niçin günahsız ve hatâsız döğdü?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3623. Dedi: "Hayır, ben onu bilmem. Zeyd Amr'ı niçin günahsız ve hatâsız dövdü?"

Nahivcinin ilmî cevabına karşı o nahiv bilmeyen kişi dedi: "Hayır, ben senin dediğini bilmem. Zeyd Amr'ı günahsız ve hatasız niçin dövdü? Sen onu bana haber ver!"

Nahvînin ilmî cevabına karşı o nahiv bilmeyen kimse dedi: "Hayır, ben senin dediğini bilmem. Zeyd Amr'ı günahsız ve hatâsız niçin döğdü? Sen onu bana haber ver!"

3624. Çaresizlikten dedi ve bir latîfe açtı: "Amr bir vavı ziyâde olarak çalmış idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3624. Çaresizlikten dedi ve bir latife açtı: "Amr bir vavı fazla olarak çalmış idi."

Nahivci o cahili ikna etmek için onun idrak seviyesine inerek, zorunlu olarak bir latife kapısı açtı; "Amr bir vavı fazla olarak çalmış idi" dedi. Çünkü Ömer (عمر) kelimesinden farklı olması için Amr (عمرو) kelimesinin sonuna fazladan bir vav harfi yazarlar. Nahivci latifesini bu fazla vav üzerine kurdu.

Nahvî o câhili iknâ' için onun mertebe-i idrâkine tenezzül edip, bizzarûre bir latîfe kapısı açtı; "Amr bir vavı ziyâde olarak çalmış idi" dedi. Zîrâ Ömer (عمر)'den fark olmak için Amr (عمرو) kelimesinin sonuna bir zâid vav harfi yazarlar. Nahvî latîfesini bu ziyâde vav üzerine binâ etti.

3625. "Zeyd vakıf oldu, onun hırsızını döğdü. Çünkü hadden götürdü, ona had lâyık olur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3625. "Zeyd vakıf oldu, onun hırsızını dövdü. Çünkü haddini aştı, ona ceza layık olur!"

Nahivci (dilbilgisi uzmanı) ifadesini tamamlayarak dedi ki: "Zeyd, Amr'ın 'vav' harfini çaldığına vâkıf oldu ve o 'vav'ın hırsızını dövdü. Çünkü o, bilinen sınırı aştı. Ona ceza ve dayak layık olur."

Nahvî ifadesini itmâmen dedi ki: “Zeyd Amr'ın vav çaldığına vâkıf oldu ve o vavın hırsızını döğdü. Zîrâ ki o hadd-i ma'rûfu tecavüz etti. Ona had ve dayak lâyık olur."

## Bâtıl sözün bâtılların kalbine makbûl gelmesi

3626. Dedi: "İşte bu doğruyu can ile kabul ettim!" Eğrilerin önünde eğri doğru görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3626. Dedi: "İşte bu doğruyu can ile kabul ettim!" Eğrilerin önünde eğri doğru görünür.

O nahiv ilmini (Arapça dilbilgisi) bilmeyen kişi, nahivcinin eğri bir anlamdan ibaret olan latifesini beğendi ve "İşte bu doğru sözü can ile kabul ettim!" dedi. Zaten eğrilerin yanında eğri olan bir anlam doğru görünür.

O ilm-i nahve vakıf olmayan kimse, nahivcinin eğri bir ma'nâdan ibâret olan latîfesini beğendi ve "İşte bu doğru sözü can ile kabûl ettim!" dedi. Zâten eğrilerin indinde eğri olan bir ma'nâ doğru görünür.

3627. Eğer, bir şaşıya "Ay birdir!" desen, sana der ki: "Bu ikidir, birlikte şek vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3627. Eğer, bir şaşıya "Ay birdir!" desen, sana der ki: "Bu ikidir, birlikte şek vardır."

Nasıl ki eğri gören bir şaşıya "Ay birdir!" desen, o eğri görüşüne dayanarak, "Hayır ikidir. Ben gördüğüme mi inanayım, yoksa sana mı inanayım? Bu sebeple onun bir olmasında şüphe vardır. Ben onu kabul edemem" der.

Nitekim eğri gören bir şaşıya "Ay birdir!" desen, o eğri görüşüne istinâden, "Hayır ikidir. Ben gördüğüme mi inanayım, yoksa sana mı inanayım? Binâenaleyh onun bir olmasında şek vardır. Ben onu kabûl edemem" der.

3628. Ve eğer onun üzerine bir kimse güler, "İkidir!" derse, doğru tutar. Bu kötü huylunun lâyıkıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3628. Ve eğer onun üzerine bir kimse güler, "İkidir!" derse, doğru tutar. Bu kötü huylunun lâyıkıdır.

Sonra o şaşının bu hükmü üzerine bir kimse alay etme yoluyla gülüp, "Evet, dediğin gibi ay ikidir!" diyecek olursa, o alay edenin sözünü doğru kabul eder. İşte bu eğrileri doğru görmek, kötü huylu kimselerin lâyıkıdır.

Sonra o şaşının bu hükmü üzerine bir kimse istihzâ tarıkıyla gülüp, "Evet, dediğin gibi ay ikidir!" diyecek olursa, o müstehzinin sözünü doğru addeder. İşte bu eğrileri doğru görmek, kötü huylu kimselerin lâyıkıdır.

3629. Yalan yalanlar üzerine cem' gelir. Habîsler habîslere fürüğ vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3629. Yalan, yalanlar üzerine toplanır. Kötüler kötülere meyletti.

Yalan ve bâtıl olan şeyler, yalan ve bâtıl olan şeylerle birleşir. Çünkü her bir cins kendi cinsine meyleder. "Kötüler kötüler içindir." (Nûr, 24/26) ayet-i kerimesi gereğince, kötü ve çirkin olan şeyler kötü ve çirkin olan kimselere parlak görünür.

Yalan ve bâtıl olan şeyler, yalan ve bâtıl olan şeyler ile birleşir. Zîrâ her bir cins kendi cinsine meyleder. الْخَبِيثَاتُ لِلخبيثينَ (Nûr, 24/26) ["Habîsler habîsler içindir."] âyet-i kerimesi mûcibince, habîs ve kötü olan şeyler habîs ve kötü olan kimselere parlak görünür.

3630. Gönlü geniş olanlar için, geniş el olur. Gözü kör olanlar için taşlıkta kaymak vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3630. Gönlü geniş olanlar için, geniş el olur. Gözü kör olanlar için taşlıkta kaymak vardır.

Yani, gönlü geniş olanlar için el açıklığı ve cömertlik olur. Kalp gözü kör olanlar için bu kesret (çokluk) âlemi, ayakların kayacağı bir yerdir ve ayakların kayacağı taşlık bir yere benzer. Hint nüshalarında "dest" (el) yerine "deşt" (çöl) geçmektedir. Bu nüshaya göre anlam şöyle olur: "Çöl, gönlü geniş olanlar için geniş olur, gözü kör olanlar için taşlıkta kaymaktır." Bu anlam daha zevk vericidir. Belki asıl nüshalarda kalem hatası olarak "şîn" harfinin noktaları yazılmamış ve "dest" (el) hâlinde kalmıştır. Yani "Aslında geniş olan bir çöl, ancak gözü görmekle gönlü geniş olan kimseler için geniştir. Yoksa gözü kör olduğu için kalbi dar olanlara göre o çöl geniş değildir. Aksine, ayakları kaydırıp baş aşağı düşüren bir taşlık yer gibidir." "Çöl"den kasıt, geniş olan mana âlemidir. "Göz kör olmak"tan kasıt, kalp ve akıl gözünün kör olmasıdır. Yani, "Mana âlemi, akıl ve kalp gözü görenler için geniş bir sahadır. Kalp gözü kör olanların daima ayakları kayacak olan bir taşlık saha gibidir" demek olur.

Ya'ni, gönlü geniş olanlar için el açıklığı ve sehâvet olur. Kalb gözü kör olanlar için bu âlem-i keserât mezleka-i akdâmdır ve ayaklar kayacak olan taşlık bir mahalle benzer. Hind nüshalarında "dest" (دست) yerine "deşt" (دشت) vaki'dir. Bu nüshaya göre ma'nâ şöyle olur: “Sahrâ, gönlü geniş olanlar için geniş olur, gözü kör olanlar için taşlıkta kaymaktır." Bu ma'nâ daha zevk-âverdir. Belki nüsah-ı asliyyede sehv-i kalem olarak “şîn” harfinin nok- taları yazılmamış ve "dest" (دست) hâlinde kalmıştır. Ya'ni "Hadd-i zâtında geniş olan bir sahrâ, ancak gözü görmekle gönlü geniş olan kimseler için geniştir. Yoksa gözü kör olduğu için kalbi dar olanlara göre o sahrâ geniş değildir. Belki, ayakları kaydırıp baş aşağı düşüren bir taşlık mahal mesâbesindedir." "Sahra"dan murâd, geniş olan âlem-i ma'nâdır. "Göz kör olmak"tan murâd, kalb ve akıl gözü kör olmaktır. Ya'ni, "Ma'nâ âlemi, akıl ve kalb gözü görenler için geniş bir sahadır. Kalb gözü kör olanların dâimâ ayakları kayacak olan bir taşlık sâha mesâbesindedir" demek olur.

## Bir pâdişâhın o ağacı araması beyânındadır ki, her kim o ağacın meyvesini yerse ölmez

3631. Bir âlim, dâstân için dedi ki: "Hindistan'da bir ağaç vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3631. Bir âlim, hikâye için dedi ki: "Hindistan'da bir ağaç vardır."

3632. "Her bir kimse ki onun meyvesini yedi ve götürdü, o ne ihtiyar olur, ne de asla öldü!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3632. "Her kim onun meyvesini yedi ve götürdü ise, o ne yaşlanır ne de asla ölür!"

Bir bilge, bir kıssa olarak şöyle dedi: "Hindistan'da bir ağaç vardır; her kim onun meyvesini yer ve üzerinde taşırsa, yaşlanmaz ve asla ölmez!"

Hakîmin birisi bir kıssa olmak üzere dedi ki: "Hindistan'da bir ağaç vardır; her kim onun meyvesini yer ve üzerinde taşırsa, ihtiyarlamaz ve asla ölmez!"

3633. Padişahın biri bir sadıktan bunu işitti; ağaca ve onun meyvesine bir âşık oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3633. Bir padişah, sadık birinden bunu işitti; ağaca ve onun meyvesine âşık oldu.

3634. Edeb dîvanından bir alim-i kāsıdı, talebden dolayı Hindistan tarafına revân etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3634. Edeb divanından bir kasıtlı âlimi, talep üzerine Hindistan tarafına yolladı.

"Edeb divanı"ndan maksat, padişahın yakınlarından ve sohbet arkadaşlarından demektir. "Kasıtlı", elçi ve haberci demektir. Yani, "Padişah kendi yakınlarından bir âlim kişiyi elçi tayin edip, bu ağacı arayıp bulmak için Hindistan tarafına gönderdi."

"Dîvân-ı edeb"den murâd, pâdişâhın kurenâsından ve musâhiblerinden demek olur. "Kāsıd", resûl ve elçi demektir. Ya'ni, “Pâdişâh kendi kurenâsından bir âlim kimseyi elçi ta'yîn edip, bu ağacı arayıp bulmak için Hindistan tarafına sevk etti"

3635. Ondan dolayı o cüst ü cû için o kāsıd, senelerce Hindistan'ın etrafını gezdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3635. Bu sebeple o elçi, o arayış için senelerce Hindistan'ın etrafını gezdi.

O elçi, o ağaçtan dolayı arayış maksadıyla senelerce Hindistan'ın etrafını gezdi, dolaştı.

O elçi o ağaçtan dolayı cüst ü cû maksadıyla senelerce Hindistan'ın etrâfını gezdi dolaştı.

3636. Bu matlub için şehir şehir gezdi; ne cezîre ve ne dağ ve ne sahra kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3636. Bu istenen şey için şehir şehir gezdi; ne ada, ne dağ, ne de çöl kaldı.

3637. Her kime sordu ise, "Bunu bağ delisinden başka kim arar!" diye ona istihza ile güldü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3637. Her kime sordu ise, "Bunu bağ delisinden başka kim arar!" diye ona alayla güldü.

Yani, "Böyle bir ağacı ve meyveyi arayan ancak zincire bağlanacak bir delidir!" diye alay ve istihza ettiler.

Ya'ni, "Böyle bir ağacı ve meyveyi arayan ancak zincire bağlanacak bir delidir!" diye alay ve istihzâ ettiler.

3638. Çok kimseler mizahta ona tokat vurdular; çok kimseler dediler ki: "Ey felah sahibi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3638. Çok kimseler mizahla ona tokat vurdular; çok kimseler dediler ki: "Ey kurtuluş sahibi!"

Yani, "Çok kimseler o kasideye alay yoluyla manen tokat vurdular da, dediler ki: "Ey kurtuluş sahibi!""

Ya'ni, "Çok kimseler o kāsıda istihzâ tarîkıyla ma'nen tokat vurdular da, dediler ki: "Ey felâh sâhibi!""

3639. "Senin gibi sînesi saf zeyreğin cüst ü cûsu ne vakit boş olur; nerede abes olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3639. "Senin gibi sînesi saf zeyreğin cüst ü cûsu ne vakit boş olur; nerede abes olur?"

Senin gibi kalp saflığına sahip, dirayetli ve zeki bir zatın böyle bir ağacı arayıp taraması hiç boş ve anlamsız olur mu?

Senin gibi safvet-i kalb sahibi dirâyetli ve zekî bir zâtın böyle bir ağacı arayıp taraması hiç boş ve abes olur mu?

3640. Ve ona bu mürâât başka bir tokattır ve bu zâhirî tokattan daha şedîddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3640. Ve ona bu riayet başka bir tokattır ve bu görünen tokattan daha şiddetlidir.

O kasıt ile görünen surette övgü şeklinde alay etmek başka bir tokattır ki, bu alay tokadı görünen şekilde vurulan tokattan daha etkili ve daha şiddetlidir.

O käsıd ile sûret-i zähirede medh şeklinde istihzâ etmek başka bir tokattır ki, bu sille-i istihzā zâhiren vurulan tokattan daha müessir ve daha şiddetlidir.

3641. Onu istihzâ ile medhettiler. Şöyle ki: "Ey büyük, filân mahalde çok ce- sîm bir ağaç vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3641. Onu alay ederek övdüler. Şöyle ki: "Ey büyük, filan yerde çok büyük bir ağaç vardır!"

3642. "Filân ormanda bir yeşil ağaç vardır; çok yüksek ve arîz ve her bir da- lı kalın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3642. "Falan ormanda yeşil bir ağaç vardır; çok yüksek ve geniş ve her bir dalı kalın."

3643. Aramağa müheyya olan şahın kāsıdı her bir kimseden bir nevi' haber işitirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3643. Aramaya hazır olan şahın elçisi her bir kimseden bir çeşit haber işitirdi.

"Kemer beste der cüsten" (aramaya kemer bağlamak) aramaya hazır olmaktan kinayedir (mecazdır).

"Kemer besten der cüsten" aramağa müheyyâ olmaktan kinâyedir.

3644. İmdi, orada senelerce seyahat etti; şâhenşâh dahi ona mallar gönderirdi&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3644. Şimdi, orada senelerce seyahat etti; şahlar şahı da ona mallar gönderirdi

Elçi bu ağacı aramak için Hindistan'da seyahat ederdi; onu gönderen padişah da onun seyahat masrafını karşılamak için paralar gönderirdi.

Elçi bu ağacı aramak için Hindistan'da seyahat ederdi; onu gönderen pâ- dişâh dahi onun seyahat masrafını te'mîn için paralar gönderirdi.

3645. Vaktaki onda çok gurbet meşakkati gördü, nihayet-i emrde talebden aciz geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3645. Onda çok gurbet meşakkati gördüğü vakit, sonunda talep etmekten aciz kaldı.

3646. Maksuddan hiç eser zahir olmadı o garazdan haberden başka şey pey- dâ olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3646. Maksattan hiçbir eser ortaya çıkmadı, o garazdan (amaçtan) haberden başka bir şey meydana gelmedi.

3647. Onun ümîdinin ipliği kesildi; onun aramış olduğu şey akıbet aranmamış oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3647. Onun ümidinin ipliği kesildi; onun aramış olduğu şey sonunda aranmamış oldu.

Artık o ağacı bulma ümidi kesildi; arama ve araştırma hususundaki gayreti boşuna gitti.

Artık o ağacı bulmak ümîdi kesildi; cüst ü cû hususundaki gayreti boşuna gitti.

3648. Şah tarafına geri dönmek azmini etti; göz yaşı yağdırır idi ve yol kať' ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3648. Şah tarafına geri dönme azmini gösterdi; gözyaşı döküyordu ve yol alıyordu.

## Şeyhin o ağacın sırrını o tâlib-i mukallide şerh etmesi

3649. Nedîmin me'yûs olduğu o menzilde bir âlim şeyh ve bir kerîm kutub var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3649. Nedimin ümitsiz olduğu o yerde bir âlim şeyh ve bir cömert kutub vardı.

Padişahın nediminin artık aradığı ağacı bulmaktan ümitsiz olduğu yerde bir âlim ve bir cömert insân-ı kâmil (olgun mürşid) vardı.

Pâdişâhın nedîminin artık aradığı ağacı bulmaktan me'yûs olduğu mahalde bir âlim ve bir kerîm mürşid-i kâmil var idi.

3650. Dedi: "Ben ümidsiz onun huzuruna gideyim, onun âsitânından yola gi- [3660] deyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3650. Dedi: "Ben ümitsiz onun huzuruna gideyim, onun eşiğinden yola gideyim."

Padişahın nedimi kendi kendine dedi ki: "Ümitsiz bir halde kalan ben, o insân-ı kâmilin (olgun insan) huzuruna gideyim, sonra onun dergâhından çıkıp yola gideyim."

Pâdişâhın nedîmi kendi kendine dedi ki: "Ümîdsiz bir halde kalan ben, o şeyh-i kâmilin huzûruna gideyim, sonra onun dergâhından çıkıp yola gideyim."

3651. "Ta ki onun duası benim hem-râhım olsun; mâdemki ben dil-hahımdan me'yûsum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3651. "Ta ki onun duası benim yoldaşım olsun; mademki ben gönlümün istediğinden ümidimi kestim."

"Ben gönlümün istediği ve amacım olan o hayat ağacını bulmaktan ümidimi kestim; bari o kâmil şeyhin duasını alayım, onun duası yolda benim arkadaşım olsun."

"Ben dil-hâhım ve maksûdum olan o hayat ağacını bulmaktan me'yûs oldum; bâri o şeyh-i kâmilin duâsını alayım, onun duâsı yolda benim refikim olsun."

3652. Yaş dolu gözüyle şeyhin huzuruna gitti. Bulut gibi göz yaşı yağdırır idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3652. Yaş dolu gözüyle şeyhin huzuruna gitti. Bulut gibi gözyaşı yağdırıyordu.

3653. Dedi: "Ey şeyh, merhamet ve rikkat vaktidir; nâ-ümîdim, lütuf vakti bu saattir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3653. Dedi: "Ey şeyh, merhamet ve şefkat vaktidir; ümitsizim, lütuf vakti bu saattir!"

3654. Dedi: "Açık söyle ki, senin ümidsizliğin nedendir, matlûbun nedir, yü- zün neyedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3654. Dedi: "Açık söyle ki, senin ümitsizliğin nedendir, isteğin nedir, yönelişin neyedir?"

Kâmil şeyh, padişahın nedimine cevap olarak dedi ki: "Açık söyle, neden dolayı ümitsiz oldun, isteğin ne idi ve neye yönelmiş idin de eline geçmedi?"

Şeyh-i kâmil pâdişâhın nedîmine cevâben dedi ki: "Açık söyle, neden do- layı me'yûs oldun, matlûbun ne idi ve neye müteveccih olmuş idin, de eline girmedi?"

3655. Dedi: "Şahenşâh bir ağacı aramak için beni ihtiyar etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3655. Dedi: "Şahlar şahı bir ağacı aramak için beni seçti."

3656. "(Dedi) ki: 'Cihetlerde acib bir ağaç vardır; onun meyvesi âb-ı hayatın mayasıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3656. "(Dedi) ki: 'Yönlerde acayip bir ağaç vardır; onun meyvesi âb-ı hayatın mayasıdır."

Padişah, bir ağacı aramak için yakınları arasından beni seçti de dedi ki: "Âlemin etrafında acayip bir ağaç vardır, onun meyvesi hayat suyunun mayası ve aslıdır."

Pâdişâh bir ağacı aramak için kurenâsı arasından beni seçti de dedi ki: "Etrâf-ı âlemde acîb bir ağaç vardır, onun meyvesi hayat suyunun mayası ve aslıdır."

3657. "Senelerce aradım, bu sarhoşların alay ve istihzasından gayri bir nişan görmedim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3657. "Senelerce aradım, bu sarhoşların alay ve istihzasından (alay etme ve küçümseme) başka bir işaret görmedim!"

"Sarhoşlar"dan kasıt, nedimin sorusu üzerine kendisiyle alay eden ve küçümseyerek cevap veren ayak takımıdır. "Tanz" (طنز) zevklenmek ve istihza (alay etme); ve "tesahhur" (تسخر), maskara saymak demektir.

"Sarhoşlar"dan murâd, nedîmin suâli üzerine kendisiyle istihzâ eden ve alay ederek cevap veren ayak takımlarıdır. "Tanz" (طنز) zevklenmek ve is- tihzâ; ve "tesahhur" (تسخر), maskara addetmek demektir.

3658. Şeyh güldü ve ona dedi: "Ey selîm, o ağaç alîmde ilim oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3658. Şeyh güldü ve ona dedi: "Ey selîm, o ağaç alîmde ilim oldu!"

O mürşid-i kâmil (olgun rehber) nedîmin (yakın arkadaşın) bu yanıp yakılmasını gördü; güldü ve ona dedi ki: "Ey sâde-dil, o senin aradığın ağacı sûret âleminde bulmak mümkün değildir. O ağaç, alîm olan zâtın arz-ı vücudunda (varlık alanında) gelişip büyüyen ilim ağacıdır!"

O mürşid-i kâmil nedîmin bu yanıp yakılmasını gördü; güldü ve ona de- di ki; "Ey sâde-dil, o senin aradığın ağacı sûret âleminde bulmak mümkin değildir. O ağaç alîm olan zâtın arz-ı vücudunda neşv ü nemâ bulan ilim ağacıdır!"

3659. "Çok yüksek ve çok büyük ve çok enli, deryâ-yı muhîtten bir ab-ı hayevândır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3659. "Çok yüksek ve çok büyük ve çok enli, kuşatıcı deryadan bir âb-ı hayattır!"

Yani, ilim gayet yüksek ve kuşatıcılığı gayet geniş ve pek büyük bir ağaç gibidir. Dalları, budakları, mutlak varlığın mertebeleri göklerine kadar uzayıp gitmiştir. Bu ağaç benzetmesi şöyle dursun, o ilim, Hakk'ın kuşatıcı derya gibi olan sıfatlarından bir sıfattır ve âb-ı hayattır (ölümsüzlük suyudur). Zira ilim Hakk'ın zâta ait sıfatıdır. Ve Hak'ın zâtı bütün varlıkların kayyımı (varlığını sürdüreni) olduğundan, bu ilim sıfatı hangi bir varlıkta üstün gelirse, onun diğer varlıklar üzerine üstünlüğü sabit olur. Nitekim Yüce Allah Adem'i topraktan yarattı ve Adem'in toprak olan cüz'ü ölüdür ve Mümît (ölümü veren) isminin tecellisidir. Adem'in ölü olan bu cüz'ünü ilim canlı ve diri etmiştir. İşte bu ilmi sebebiyle Adem meleklere secde ettirilmiştir. Gerçi bütün varlıklar görünen surette Hak'tan var olmuş ve Hak ile diri olmuşlardır. Fakat Hak'tan hakiki hayat ile diri olmak, Hak'ın zâtının varlığının gayri ile bütün eşya zâtlarının varlığının olmadığını bilmektir. Ve bu bilgiye "ma'rifetullah" (Allah bilgisi) ve "hikmetullah" (Allah'ın hikmeti) derler. Nitekim ayet-i kerimede أَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فأحييناه وجعلنا له نوراً يمشى به في الناس (En'âm, 6/122) yani, "O kimse ölü müdür ki, biz onu ilim ile dirilttik ve onun için ilim nurunu yaptık; o ilim nuru ile insanlar arasında yürür!" buyurulur. Şimdi her kim bu ilim ile diri oldu ise, o kimse asla ölmez ve âb-ı hayatı içmiş olur!

Ya'ni, ilim gâyet yüksek ve muhîti gâyet geniş ve pek cesîm bir ağaç mesâbesindedir. Dalları, budakları, vücûd-ı mutlakın mertebeleri eflâkine kadar uzayıp gitmiştir. Bu ağaç teşbîhi şöyle dursun, o ilim, Hakk'ın deryâ-yı muhît mesâbesinde olan sıfatlarından bir sıfattır ve âb-ı hayattır. Zîrâ ilim Hakk'ın sıfat-ı zâtiyyesidir. Ve zât-ı Hak bilcümle mevcûdâtın kayyûmu olduğundan, bu ilim sıfatı hangi bir mevcûdda gālib olursa, onun sâir mevcûdât üzerine tefevvuku sâbit olur. Nitekim Hak Teâlâ Adem'i topraktan yarattı ve Adem'in toprak olan cüz'ü ölüdür ve Mümît isminin mazharıdır. Adem'in ölü olan bu cüz"ünü ilim hayy ve diri etmiştir. İşte bu ilmi sebebiyle Adem mescûd-i melâike olmuştur. Gerçi bütün mevcûdât sûret-i zâhirede Hak'tan mevcûd ve Hak'la diri olmuşlardır. Fakat Hak'tan hayât-ı hakikiyye ile diri olmak, zât-ı Hakk'ın varlığının gayri ile bilcümle eşyâ zevâtının vücûdu olmadığını bilmektir. Ve bu bilgiye "ma'rifetullah" ve "hikmetullah" derler. Nitekim âyet-i kerimede أَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فأحييناه وجعلنا له نوراً يمشى به في الناس (En'âm, 6/122) ya'ni, "O kimse ölü müdür ki, biz onu ilim ile dirilttik ve onun için ilim nûrunu yaptık; o nûr-ı ilim ile nâs arasında yürür!" buyurulur. İm-di her kim bu ilim ile diri oldu ise, o kimse aslâ ölmez ve âb-ı hayâtı içmiş olur!

3660. "Ey bî-haber, sen sûrete gitmişsin; o sebebden ma'na ağacından yüksüz ve [3670] meyvesizsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3660. "Ey habersiz kişi, sen sûrete gitmişsin; o sebeple mana ağacından yüksüz ve meyvesizsin!"

"Mana dalı" (شاخ معنی) ifadesiyle şu hadis-i şerife işaret buyurulur: إذا لقيتم شجرة من أشجار الجنة فاقعدوا فى ظلها وكلوا من أثمارها قالوا وكيف يمكن هذا في دار الدنيا يا رسول الله قال عليه السلام أذا لقيتم عالما فكأنما لقيتم شجرة من أشجار الجنة Yani, "Cennet ağaçlarından bir ağaca rastladığınız zaman, onun gölgesi altında oturun ve meyvelerinden yiyin." Ashab-ı kiram dediler ki; "Ey Allah'ın Resulü, dünya yurdunda bu nasıl mümkün olur?" Aleyhi's-selâm buyurdu ki: "Bir âlime rastladığınız zaman sanki cennet ağaçlarından bir ağaca rastlamış olursunuz!" Buna göre, şerefli beyitteki "mana dalı"ndan maksat, Allah'ı bilen "insân-ı kâmil" olur. Ve hakikat Hindistan'ında aranacak ağaç da, bu "insân-ı kâmil"den ibaret olur.

"Şah-i ma'na" (شاخ معنی) ta'biriyle şu hadîs-i şerîfe işâret buyurulur: إذا لقيتم شجرة من أشجار الجنة فاقعدوا فى ظلها وكلوا من أثمارها قالوا وكيف يمكن هذا في دار الدنيا يا رسول الله قال عليه السلام أذا لقيتم عالما فكأنما لقيتم شجرة من أشجار الجنة Ya'ni, "Cennet ağaçlarından bir ağaça mülâki olduğunuz vakit, onun gölgesi altında oturunuz ve yemişlerinden yeyiniz." Ashâb-ı kirâm dediler ki; "Yâ Resûlallâh, dâr-ı dünyâda bu nasıl mümkin olur?" Aleyhi's-selâm buyurdu ki: "Bir âlime mülâkî olduğunuz vakit gûyâ ki cennet ağaçlarından bir ağaca mülâkî oldunuz!" Binâenaleyh, beyt-i şerîfteki "şâh-ı ma'nâ" dan murâd, ârif-i billâh olan “insân-ı kâmil" olur. Ve hakikat Hindistan'ında aranacak ağaç dahi, bu “insân-ı kâmil"den ibaret olur.

3661. "Onun adı gâh ağaç oldu, gâh güneş; onun nâmı gâh derya ve gâh bulut oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3661. "Onun adı bazen ağaç oldu, bazen güneş; onun ismi bazen deniz ve bazen bulut oldu."

Bu şerefli beyitte, zamanın biricik kutbu olan "kutbu'l-aktâb"a (kutbun kutbu, en büyük kutup) işaret buyrulur. Yani, "O ilim ağacı olan kutbu'l-aktâb, ilahi bilgileri bolca dağıttığı için 'ağaç' derler. Ve doğal karanlık içinde sıkışıp kalmış kalpleri ilim nuru ile aydınlattığı için 'güneş' derler. Ve ilahi isimlerin bütünlüğünü taşıyıp, Hakk'ın aralıksız ve sonsuz cemâlî ve celâlî tecellilerini kabul ettiği ve halka dağıttığı için 'deniz' derler. Ve bildiği hakikati beşerî sureti ve cismanî halleriyle örttüğü için 'bulut' derler."

Bu beyt-i şerîfte, vâhidü'z-zamân olan "kutbu'l-aktâb"a işâret buyurulur. Ya'ni, "O şecere-i ilim olan kutbu'l-aktâb maârif-i ilâhiyyeyi ibzâl ettiği için "ağaç" derler. Ve zulmet-i tabiiyye içinde sıkılmış kalmış olan kalbleri nûr-i ilim ile tenvir ettiği için "güneş" derler. Ve cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz olup, Hakk'ın mütevâlî ve bî-nihâye tecelliyât-ı cemâliyye ve celâliyyesini kabûl ettiği ve halka tevzî' eylediği için "derya" derler. Ve ârif olduğu hakîkati sûret-i beşeriyye ve şuûnât-ı cismâniyyesiyle setr ettiği için "bulut" derler."

3662. "O birdir ki, onun yüz binlerce âsârı vardır. Onun eserlerinin en aşağısı ömr-i bakādır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3662. "O birdir ki, onun yüz binlerce eseri vardır. Onun eserlerinin en aşağısı sonsuz ömürdür."

O "kutbu'l-aktâb" (kutbun kutbu, en büyük kutup) her zamanda birdir ki, ilahi isimlerin bütünlüğüne mazhar olması sebebiyle, kevn (oluş) üzerinde yüz binlerce eseri ve tesiri vardır. Onun tesirlerinin en aşağısı, teveccüh ettiği kimseye sonsuz hayat bahşetmesidir. Nasıl ki Cenab-ı Pîr (Mevlânâ) I. ciltte 2967 numaralı beyitte, "خود جهان آن يك كسست او ابلهست هر ستاره بر فلك جزؤ مهست" (Dünya o tek kişidir, diğerleri ahmaktır. Gökteki her yıldız ayın bir parçasıdır) buyurmuştu. Bu konudaki ayrıntılar o beytin açıklamasında geçti.

"O "kutbu'l-aktâb" her zamanda birdir ki, cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyeti hasebiyle, kevn üzerinde yüz binlerce âsârı ve te'sîri vardır. Onun te'sîrlerinin en aşağısı teveccüh ettiği kimseye hayât-ı bâkî bahşetmesidir." Nitekim cenâb-ı Pîr I. ciltte 2967 numaralı beyitte, خود جهان آن يك كسست او ابلهست هر ستاره بر فلك جزؤ مهست buyurmuş idi. Bu bâbdaki tafsîlât o beytin îzâhında geçti.

3663. "Vâkıa o ferddir, bin esere mâliktir. O bire sayısız isim lâyık olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3663. "Gerçekleşen o ferddir, bin esere sahiptir. O bire sayısız isim lâyık olur."

Gerçi o kutbu'l-aktâb (kutbun kutbu, en büyük kutup) ferddir ve kendi çağında tektir ve benzeri yoktur. Fakat oluş âlemi üzerinde bin eseri ve tesiri vardır. Bu sebeple, görünüşte bir olan o şerefli zâta, bu çeşitli tesirlerine göre manada sayısız isim verilmesi uygun olur.

"Gerçi o "kutbu'l-aktâb" ferddir ve asrında tektir ve nazîri yoktur. Fakat kevn üzerinde bin eseri ve te'sîri vardır. Binâenaleyh sûrette bir olan o zât-ı şerîfe, bu te'sîrât-ı muhtelifesine nazaran ma'nâda sayısız isim verilmek lâyık olur."

3664. "Diğerinin hakkında kahır ve düşman olur; diğerinin hakkında lütuf ve iyilik olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3664. "Diğerinin hakkında kahır ve düşman olur; diğerinin hakkında lütuf ve iyilik olur."

O tek zât, yeryüzünde ilâhî hazinelerin emini olduğundan, küfür ve iman halka onun eliyle dağıtılır. Bu sebeple şakiler (kötü kişiler) hakkında onun şerefli varlığı kahır ve düşman olur; saîdler (iyi kişiler) hakkında da lütuf ve iyilik olur. Bu şekilde onun pek çok yönü vardır.

“O zât-ı vâhide yeryüzünde hazâin-i ilâhiyyenin emîni olduğundan, küfür ve îmân halka onun yediyle tevzî' olunur. Binâenaleyh şakiler hakkında onun vücûd-ı şerîfi kahır ve düşman olur; ve saîdler hakkında da lütuf ve iyilik olur. Bu sûretle onun vücûh-ı kesîresi vardır.”

3665. Nâmı yüz binlercedir; o bir ademîdir. Onun her vasfının sahibi bir vasıftan a'mâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3665. Adı yüz binlercedir; o bir insandır. Onun her vasfının sahibi bir vasıftan kördür.

Yani, "Zamanın biricik insanı olan insân-ı kâmil, görünüşte bir insan olduğu hâlde, kendisinden ortaya çıkan isimlerin eserleri (ilahi isimlerin tecellileri) sebebiyle yüz binlerce ad alır. Onun bir isminin vasfına sahip olan kimse daima onu o sıfatta görür, diğer vasıflarından kör kalır, onları göremez." Örneğin, Mevlânâ efendimizi fıkıh âlimleri fakih görürler; şairler ve edebiyatçılar da şair ve edip görürler. Sufiler de sufi görürler. Ve her sınıf o Hazret'i kendi zümrelerinden sayarlar. Onların hepsi Hazret'in şerefli zâtından habersizdirler.

Ya'ni, "Vâhidü'z-zamân olan "insân-ı kâmil", sûrette bir beşer olduğu halde, kendisinden zâhir olan âsâr-ı esmâ hasebiyle yüz binlerce nâm alır. Onun bir isminin vasfına musahib olan kimse dâimâ onu o sıfatta görür, diğer vasıflarından kör kalır, onları göremez." Meselâ cenâb-ı Mevlânâ efendimizi fukahâ sınıfı fakîh görürler; ve şuarâ ve üdebâ sınıfı dahi şâir ve edib görürler. Sûfi sınıfı da sûfî görürler. Ve her sınıf o Hazret'i kendi zümrelerinden addederler. Onların hepsi hazretin zât-ı şerîfinden bî-haberdirler.

3666. Her kim bu muhkemdir diye nama dolaşırsa, senin gibi nevmîd ve tefrîka içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3666. Her kim bu sağlamdır diye bir isme takılırsa, senin gibi ümitsiz ve ayrılık içindedir.

Her kim eserlerinden birini görüp, o esere göre verilen ismi esaslı görüp, o ismin etrafında dolaşırsa, senin gibi ümitsiz ve ayrılık içinde kalır ve onun zâtından habersiz bulunur.

"Her âsârından birini görüp, o esere göre verilen nâmı esaslı görüp, o nâm etrâfında dolaşırsa, senin gibi ümîdsiz ve tefrika içinde kalır ve onun zâtından bî-haber bulunur."

3667. Sen niye bu ağaç nâmına yapışırsın? Nihayet me'yûs ve bedbaht kalırsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3667. Sen niye bu ağaç adına yapışırsın? Sonunda ümitsiz ve bahtsız kalırsın!

"Telh-kâm", ümitsiz ve kederli olmaktan kinayedir. "Şûr-baht", bahtsız ve talihsiz demektir. Yani, "Sen niçin o kâmilin bu ağaç ismine yapışıp, onu suret âleminde ararsın ve cisimleşmiş bir ağaç zannedersin ve sonunda ümitsiz ve kederli olursun ve bahtsız kalırsın!"

"Telh-kâm", me'yûs ve mükedder olmaktan kinâyedir. “Şûr-baht", bedbaht ve bahtsız demektir. Ya'ni, "Sen niçin o kâmilin bu ağaç ismine yapışıp, onu sûret âleminde ararsın ve mücessem bir ağaç zannedersin ve nihâyet me'yûs ve mükedder olursun ve bedbaht kalırsın!"

3668. İsimden geç ve sıfata bak; tâ ki sıfat sana zât tarafına yol göstersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3668. İsimden geç ve sıfata bak; tâ ki sıfat sana zât tarafına yol göstersin!

İsimden geç ve ismin bâtını (iç yüzü) olan sıfata bak, tâ ki sıfat sana kendisinin bâtını olan zât (varlığın özü) tarafına yol göstersin. Çünkü isim şeyin; ve sıfat ismin; ve zât sıfatın bâtınıdır. Bu sebeple, şeyden isme ve isimden sıfata ve sıfattan zâta geçilir. Bu durumda, "şey" zuhûrun (ortaya çıkışın) en açığı; ve "zât" butûnun (gizliliğin) en gizlisi olmuş olur.

"İsimden geç ve ismin bâtını olan sıfâta bak, tâ ki sıfât sana kendisinin bâtını olan zât tarafına yol göstersin. Zîrâ isim şeyin; ve sıfat ismin; ve zât sıfatın bâtınıdır. Binâenaleyh, şeyden isme ve isimden sıfata ve sıfattan zâta intikāl olunur. Bu sûrette, "şey" azhar-ı zuhûr; ve "zât" ebtan-ı butûn olmuş olur."

3669. Halkın ihtilafı isimden vaki' oldu. Vaktāki ma'naya gitti, ârâm vâki' oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3669. Halkın anlaşmazlığı isimden meydana geldi. Ne zaman ki anlama yöneldi, huzur meydana geldi.

Halkın anlaşmazlığı, tek bir şeye farklı isimler verilmiş olmasından kaynaklanır. Ne zaman ki o farklı isimlerin işaret ettiği anlama yönelirler, artık aralarında anlaşmazlık ve çekişme kalmaz; hepsi istediklerinin bir olduğunu görerek rahatlarlar.

Halkın ihtilafı şey'-i vâhide muhtelif isim vaz' edilmiş olmasından çıkar. Vaktaki o muhtelif ismin delâlet ettiği ma'nâya giderler, artık aralarında ihtilâf ve nîzâ' kalmayıp, hepsi matlûblarının bir olduğunu görerek müsterih olurlar.

## Her birisi üzümü başka nâm ile anlamış olan dört kimsenin üzüm için münâzaası

3670. Bir adam dört kimseye bir kuruş verdi. O birisi dedi: "Bunu engûre vereyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3670. Bir adam dört kişiye bir kuruş verdi. O kişilerden biri dedi: "Bunu engûre vereyim."

Yani o dört kişiden biri "Bu bir kuruşu engûre vereyim!" dedi ve üzümün adını Farsça söyledi.

Ya'ni o dört kimseden birisi "Bu bir kuruşu engûre vereyim!" dedi ve üzümün adını Fârisîce söyledi.

3671. O diğer biri Arap idi, "Lâ!" dedi, "Ey hîlekâr, ben engûr değil, ineb isterim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3671. O diğer biri Arap idi, "Hayır!" dedi, "Ey hilekâr, ben engûr değil, ineb isterim!"

O dört kişiden birisi Arap idi, üzümün adını Arapça "ineb" olarak bilirdi ve "engûr"un Farsça üzüm demek olduğunu bilmezdi. Bu sebeple dedi ki: "Hayır ey hilekâr, ben engûr istemem, ineb isterim!"

O dört kimseden birisi Arap idi üzümün adını Arapça “ineb" bilir idi ve "engûr"ün Fârisîce üzüm demek olduğunu bilmez idi. Binâenaleyh dedi ki: "Hayır ey hîlekâr, ben engûr istemem, ineb isterim!"

3672. O biri Türkî idi. Dedi ki: "Bu benim, ben ineb istemem, üzüm isterim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3672. O diğer kişi Türk idi. Dedi ki: "Bu benim, ben inek istemem, üzüm isterim!"

Hint nüshalarında "in benüm" yerine "ey kuzum" geçmektedir.

Hind nüshalarında این بنم yerine ای کوزم vaki'dir.

3673. O Rûmî olan birisi dedi: "Bu kıyli terk et; istâfîl isteyelim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3673. O Rûmî olan birisi dedi: "Bu sözü bırak; istâfil isteyelim!"

O dört kişiden birisi Rûm idi ve üzüme "istâfil" der idi. Herkesin birer isim söylediğini işitti ve dedi ki: "Bu sözü ve dedikoduyu bırakın, yani engûrü ve inebi ve üzümü terk edin de, hep birlikte istâfil isteyelim!"

O dört kişiden birisi Rûm idi ve üzüme "istâfil" der idi. Herkesin birer isim söylediğini işitti ve dedi ki: "Bu kıyl ü kāli bırakın, ya'ni engûrü ve inebi ve üzümü terk edin de, müttehiden istâfil isteyelim!"

3674. O taife muhalefette kavga edici oldular. Zîrâ isimlerin sırrından gāfil idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3674. O topluluk muhalefette kavga eden oldular. Çünkü isimlerin sırrından habersizdiler.

O topluluk muhalefette kavga eden oldular. Çünkü isimlerin sırrından habersizdiler.

O taife muhalefette kavga edici oldular. Zîrâ isimlerin sırrından gāfil idiler.

3675. Ahmaklıktan birbirine yumruk vurdular. Cehilden dolu ve ilimden boş idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3675. Ahmaklıktan birbirine yumruk vurdular. Cehaletle dolu ve ilimden boş idiler.

Ahmaklıktan birbirine yumruk vurdular. Cehaletle dolu ve ilimden boş idiler.

Ahmaklıktan birbirine yumruk vurdular. Cehilden dolu ve ilimden boş idiler.

3676. Eğer yüz dilli bir sır sahibi bir azîz orada olaydı, onlara sulh verirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3676. Eğer yüz dilli bir sır sahibi bir azîz orada olaydı, onlara sulh verirdi.

Eğer çok dil bilen bir zât olaydı, onların bu kavgalarına engel olur ve aralarında barışı sağlardı.

Eğer çok dil bilen bir zât olaydı, onların bu kavgalarına mâni' olur ve aralarında sulhu te'mîn ederdi.

3677. İmdi o derdi ki: "Ben bu bir kuruştan sizin hepinizin arzusunu vereyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3677. Şimdi o derdi ki: "Ben bu bir kuruştan sizin hepinizin arzusunu vereyim!"

O ihtilafların sırrına vâkıf (bilen) kimse, o kavga edenlere derdi ki: "Durun, çekişmeyi bırakın. Ben bu bir kuruşla hepinizin arzusunu yerine getireyim!"

O ihtilâfatın sırrına vâkıf kimse, o kavga edenlere derdi ki: "Durun, nizâ'ı bırakın. Ben bu bir kuruşla hepinizin arzûsunu yerine getireyim!"

3678. "Mâdemki kalbi hilesiz teslim ettiniz, sizin bir kuruşunuz bu kadar iş yapar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3678. "Mademki kalbi hilesiz teslim ettiniz, sizin bir kuruşunuz bu kadar iş yapar!"

"Mademki kalbinizi ihlâs ile bana bağladınız, sizin bir kuruşunuz dördünüzün arasındaki anlaşmazlığı kaldırır!"

"Mâdemki kalbinizi ihlâs ile bana rabtettiniz, sizin bir kuruşunuz dördünüzün arasındaki ihtilafı kaldırır!"

3679. "Elhasıl, sizin bir kuruşunuz dört olur; dört düşman ittihaddan bir olur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3679. "Sizin bir kuruşunuz dört olur; dört düşman ittifaktan bir olur!"

"El-murâd" ifadesi, "el-garaz", "el-kıssa" ve "elhâsıl" gibi, konuşma sırasında kullanılan bir ifadedir. Yani "Anlama vâkıf olan bir insân-ı kâmil olsaydı, o kavga edenlere derdi ki: Mademki bana boyun eğdiniz, ben sizin aranızdaki hayalî anlaşmazlığı kaldırırım; sizin bakışınızda hakikat ortaya çıkar ve hepiniz maksadınızın ve istediğinizin bir şey olduğunu görüp birleşirsiniz ve aranızdaki düşmanlık kalkar."

"El-murâd" ta'bîri, el-garaz, el-kıssa ve elhâsıl gibi, muhâvere esnâsında vâki' olan bir ta'bîrdir. Ya'ni “Mânaya vâkıf olan bir kâmil olaydı o kav- ga edenlere derdi ki: Mâdemki bana inkıyâd ettiniz, ben sizin aranızdaki ni- zâ'-ı hayali kaldırırım; nazarınızda hakîkat zâhir olur ve hepiniz maksûd ve matlûbunuzun bir şey olduğunu görüp ittihâd edersiniz ve aranızdaki husû- met kalkar."

3680. Sizin her birinizin sözü kavga ve ayrılık verir; benim sözüm size itti- [3691] fak getirir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3680. Sizin her birinizin sözü kavga ve ayrılık verir; benim sözüm size ittifak getirir.

Nasıl ki hayallerine tâbi olup aralarında kavga ve anlaşmazlık eksik olmayan çeşitli dinlerin yolcularına hitaben Âl-i İmrân Sûresi'nde şöyle buyurulur: قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلَّا نَعْبُدَ إِلَّا اللَّهَ وَلَا نُشْرِكَ بِهِ شَيْئاً (Âl-i İmrân, 3/64) yani "Ey Resûlüm de ki: 'Ey Kitap Ehli, sizin ile bizim aramızda eşit olan söze gelin ki o, Allah'tan başkasına tapmamak ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmamaktır!'"

Nitekim hayallerine tâbi' olup aralarında kavga ve nizâ' eksik olmayan edyân-ı muhtelife sâliklerine hitâben sûre-i Âl-i İmrân'da قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلَّا نَعْبُدَ إِلَّا اللَّهَ وَلَا نُشْرِكَ بِهِ شَيْئاً (Âl-i İmrân, 3/64) ya'ni "Ey Resûlüm de ki: 'Ey ehl-i kitab, sizin ile bizim aramızda müsâvî olan söze gelin ki o Allâh'ın gayrine tapmamak ve O'na bir şeyi ortak yapmamaktır!'" buyurulur.

3681. İmdi siz sakit olunuz, ensitû; tâ ki sizin diliniz güft ü gûda ben olayım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3681. Şimdi siz susunuz, dinleyiniz; ta ki sizin dilinizde konuşan ben olayım!

Bu şerefli beyit, hayal ehli olanlara hitaben "insân-ı kâmil" (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) dilindendir. Ve insân-ı kâmil, asıl olarak Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v.) Efendimizdir. Ve cenâb-ı Pîr efendimiz Muhammedî vâristir. Bu münasebetle buyururlar ki: "Ey kendi hayallerini hakikat bilmiş olan topluluk, siz susunuz! Çünkü Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (A'râf, 7/204) yani, “Kur'ân okunduğu zaman O'nu dinleyin ve susun; rahmete erişmeniz umulur!" buyurmuştur. Bu yüce ayetin iniş sebebi şudur ki: Ensardan bir zat, şanlı Peygamber Efendimizin arkasında namaz kılar ve Resûl-i Ekrem Efendimiz her ne okurlarsa onu beraberce okurdu. Bu yüce ayetin inmesiyle, okunanı dinlemeye davet olundular. Şimdi, "insân-ı kâmil" kendisine tabi olanların imamı olup, onun sözleri Kur'ân'ın özü olduğundan, bu yüce ayetteki işaret doğrultusunda, Hakk Yolcularının kâmil huzurunda susup dinlemeleri gerekir. (Yukarıda geçen 3448 numaralı beyite de müracaat buyurulsun.)

Bu beyt-i şerîf ehl-i hayâle hitâben "insân-ı kâmil" lisânındandır. Ve in- sân-ı kâmil bi'l-asâle Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v.) Efendimizdir. Ve cenâb-ı Pîr efendimiz vâris-i Muhammedî'dir. Bu münasebetle buyururlar ki: "Ey kendi hayallerini hakikat bilmiş olan tâife, siz susunuz! Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (A'râf, 7/204) ya'ni, “Kur'ân okunduğu vakit O'nu dinleyin ve susun; nâil-i rahmet olma- nız me'mûldür!" buyurulmuştur. Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzülü budur ki: Ensârdan bir zât Resûl-i zîşân Efendimizin arkalarında namaz kılar ve Resûl-i Ekrem Efendimiz her ne okurlarsa onu beraberce okur idi. Bu âyet-i kerîmenin nüzülüyle, okunanı dinlemeğe da'vet olundular. İmdi, "insân-ı kâ- mil" kendisine tâbi' olanların imâmı olup, onun sözleri lübb-i Kur'ân oldu- ğundan, bu âyet-i kerîmedeki işâret vech ile, sâliklerin huzûr-ı kâmilde sükût edip dinlemeleri lâzım gelir. (Yukarıda geçen 3448 numaralı beyite de mürâ- caat buyurulsun.)

3682. Eğer sizin sözleriniz bir üslüb üzere görünse de, te'sîrde niza' ve gazab mayasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3682. Eğer sizin sözleriniz bir üslup üzere görünse de, tesirde anlaşmazlık ve öfke mayasıdır.

Ey bir hakikate türlü türlü isim koymuş olan kimseler, her ne kadar maksadınız bir ve sözleriniz bu maksatlarınız üzerine söylenmiş olsa da, mademki aranızda o bir hakikate perde ve engel olan ıstılah (teknik terim) ve tabirler vardır, o sözleriniz aranızda kavga ve öfke doğurur. Yani, ehlullahın (Allah dostlarının) ıstılahlarını ezberleyip, kendi hayallerine göre anlam çıkaranların hararetli sözleri, gerçekten bir akış ve üslup üzere gider; fakat o sözlerin hakikatini müşahede edememiş olan kimseler arasında bu sözler anlaşmazlık ve muhalefete ve şiddetli tartışmalara ve nefsanî sıfatlarının (nefse ait özelliklerinin) coşması sebebiyle de öfkeye sebep olur. Çünkü bu sözler müşahedenin verdiği "zâtî ilim" üzerine değil, "arızî ilme" (sonradan kazanılan bilgiye) dayanır.

Ey bir hakikata türlü türlü isim koymuş olan kimseler, her ne kadar maksûdunuz bir ve sözleriniz bu maksatlarınız üzerine söylenmiş olsa da, mâdemki aranızda o bir hakîkata perde ve hicâb olan ıstılâh ve ta'bîrât vardır, o sözleriniz aranızda kavga ve öfke doğurur. Ya'ni, ehlullâhın ıstılâhâtını ezberleyip, kendi hayallerine göre ma'nâ çıkaranların harâretli sözleri, vâkıâ bir siyâk ve üslûb üzere gider; fakat o sözlerin hakikatini müşâhede edememiş olan kimseler arasında bu sözler nizâ' ve muhalefete ve şiddetli mübâhaselere ve sıfât-ı nefsâniyyelerinin galeyanı hasebiyle de öfkeye bâis olur. Çünkü bu sözler müşâhedenin verdiği “ilm-i zâtî" üzerine değil, “ilm-i ârızî"ye müsteniddir.

3683. Ariyete mensub olan harâret eser vermez; hâssiyete mensub olan harâret hüner tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3683. Ödünç olan sıcaklık etki etmez; öze ait olan sıcaklık iş görür.

Ödünç ve geçici olan sıcaklığın etkisi olmaz. Etki ve iş görme, öze ait olan sıcaklıktadır. Örneğin ateşte kızmış olan demirdeki sıcaklık geçicidir ve o demirin sıcaklığı ile yemek pişmez. Çünkü o kızgın demir her ne kadar başlangıçta bir sıcaklık eseri gösterse de, sonradan ondaki geçici sıcaklık gider ve soğur ve yemeği pişiremez. Aksine ateşin sıcaklığı zâtî olduğundan, o ateş yemeği gerektiği gibi pişirir. Bunun gibi, geçici bilgi ile halkı irşat etmeye kalkanların bu irşatları eksik olur ve onları pişirip kâmil yapamazlar. Ama Hakk'ta fânî ve Hak'la bâkî olanların marifetleri ve ilimleri zâtî ve zevkî olduğundan, onlar eksikleri kâmil yapabilir.

Âriyetî ve ârızî olan harâretin te'sîri olmaz. Te'sîr ve hüner, zâta mahsûs olan harârettedir. Meselâ ateşte kızmış olan demirdeki harâret ârızîdir ve o demirin harâreti ile yemek pişmez. Zîrâ o kızgın demir her ne kadar bidâyette bir harâret eseri gösterir ise de, bilâhire ondaki ârızî harâret gider ve soğur ve yemeği pişiremez. Velâkin ateşin harâreti zâtî olduğundan, o ateş yemeği lâyıkı vech ile pişirir. Bunun gibi, ilm-i ârızî ile irşâd-ı halka kıyâm edenlerin bu irşâdları nâkıs olur ve onları pişirip kâmil yapamazlar. Ammâ Hak'ta fânî ve Hak'la bâkî olanların ma'rifetleri ve ilimleri zâtî ve zevkî olduğundan, onlar nâkısları kâmil yapabilir.

3684. Eğer sirkeyi ateşten sıcak yapsan, onu içtiğin vakit bürûdeti artırır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3684. Eğer sirkeyi ateşten sıcak yapsan, onu içtiğin vakit soğukluğu artırır.

Bilinmeli ki, tabiatın özü, birbirinin zıddı olan dört esasın toplamından ibarettir ki, onlar da sıcaklık, soğukluk, kuruluk ve yaşlılıktır. Gerçi kuruluk sıcaklıktan ve yaşlılık soğukluktan kaynaklansa da, kuruluk yaşlılığın aynısı değildir. Her birinin mertebelerindeki gereklilikleri ve hükümleri başka başkadır. Ve bütün eşyanın suretleri bu tabiat tezgâhında dokunduğundan, o eşyadan hiçbirisi bu tabiatın temel unsurlarından boş değildir.

İşte bu esasa göre, eski tıpta, her birinin özünde tabiatın üstün gelen unsuru dikkate alınmış ve insan bünyesinin tedavisi bu kanuna dayandırılmıştır. Eski tıp, sirkede tabiatın temel unsurlarından soğukluğun üstün geldiğini incelemiş; ve mizacı soğuk olan hastaları sirkeden men etmiştir. Bu sebeple, zâtî özelliğinde soğukluk üstün gelen sirke ısıtılmış olsa, ondaki sıcaklık arızî (geçici) olur. Bu sebeple vücudunda soğukluk üstün gelen bir kimseye o sıcak sirke içirilse, o arızî sıcaklığın etkisi olmaz ve sirkenin mizacındaki soğukluk o kimsenin vücudundaki soğukluğa eklenmekle, soğukluğu bir kat daha artırılmış olur.

Ma'lûm olsun ki, tabîatın zâtı yekdiğerinin zıddı olan dört esâsın hey'et-i mecmûasından ibarettir ki, onlar da sıcaklık, soğukluk, kuruluk ve yaşlıktır. Gerçi kuruluk sıcaklıktan ve yaşlık soğukluktan neş'et ederse de, kuruluk yaşlığın aynı değildir. Her birinin mertebelerindeki iktizââtı ve ahkâmı başka başkadır. Ve bilcümle suver-i eşyâ bu tabîat destgâhında mensûc olduğundan, o eşyâdan hiçbirisi bu erkân-ı tabîattan hâlî değildir.

İşte bu esâsa binâen, tabâbet-i atîkada, her birinin zâtında tabîatın rükn-i gālibi nazar-ı i'tibâra alınmış ve bünye-i beşerin tedâvîsi bu känûna istinad ettirilmiştir. Tıbb-ı atīk sirkede erkân-ı tabîattan bürûdetin gālib olduğunu tedkîk; ve tab'ı bârid olan hastaları sirkeden men' etmiştir. Binâenaleyh, hâs-sıyet-i zâtiyyesinde bürûdet gälib olan sirke ısıtılmış olsa, ondaki harâret ârı-zî olur. Binâenaleyh vücûdunda bürûdet gälib olan bir kimseye o sıcak sirke içirilse, o ârızî harâretin te'sîri olmaz ve sirkenin tab'ındaki bürûdet o kimse-nin vücûdundaki bürûdete ilave edilmekle, bürûdeti bir kat daha artırılmış olur.

3685. Zîra ki onun sıcaklığı dehlizîdir; onun aslının tab'ı bârid ve keskindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3685. Çünkü onun sıcaklığı dışarıdandır; onun aslının tabiatı soğuk ve keskindir.

"Dehlîzî", dışarıdan gelmiş anlamındadır. Yani, "Sirkenin sıcaklığı dışarıdan gelmiştir, kendisinin özünden değildir.

“Dehlîzî”, hâricî ma'nâsınadır. Ya'ni, "Sirkenin sıcaklığı hariçten gelmiştir, kendinin zâtından değildir.

3686. Ve eğer pekmez buz bağlamış olursa, ey oğul içtiğin vakit ciğerde hararet artırır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3686. Ve eğer pekmez buz bağlamış olursa, ey oğul, içtiğin zaman ciğerde harareti artırır!

Pekmezin zâtî hususiyetinde hararet gâliptir. Eğer buzdan donsa ve soğuk bir hâle gelse bile, ondaki soğukluk ârızîdir (sonradan oluşan). Bu soğuk pekmez içilse, yine kana hararet verir ve ciğerde harareti artırır.

Pekmezin hâssıyet-i zâtiyyesinde harâret gälibdir. Eğer buzdan donsa ve soğuk bir hâle gelse bile, ondaki soğukluk ârızîdir. Bu soğuk pekmez içilse, yine kana harâret verir ve ciğerde harâreti ziyâdeleştirir.

3687. Böyle olunca, şeyhin riyası bizim ihlasımızdan iyidir. Zîra o basîretten ve bu körlükten olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3687. Böyle olunca, şeyhin riyası bizim ihlasımızdan daha iyidir. Çünkü o basiretten, bu ise körlükten kaynaklanır.

"Riya", ahiret ameli sebebiyle Hak'tan veya Hak'tan başkasından dünyevi fayda istemektir. "İhlas" ise bunun zıddıdır. Bu şerefli beyit yukarıdaki örneklere bağlıdır. Nitekim yukarıda, "Zâtî ve aslî olan hararetin etkisi vardır ve âriyet olan hararetin etkisi yoktur" denilmişti. İnsân-ı kâmilin riyası, buz tutan pekmezin soğukluğu gibi âriyettir. Ve ihlasının harareti de, pekmezin zâtî harareti gibidir. Bu sebeple onun riyası, nâkısın ihlasından daha iyi olur. Çünkü nâkısın ihlasının harareti, sirkenin ârızî olan harareti gibidir ve soğukluğu aslî ve zâtîdir. Bu sebepten muhakkikler رياء العارفين خير من إخلاص المريدين yani, "Ariflerin riyası müridlerin ihlasından hayırlıdır" buyurmuşlardır. Ve kâmiller bu riyayı, nâkısların görüp taklit etmeleri için yaparlar. Bu sebeple bu riyadan maksatları, sadece halkın fiilen hidayeti ve irşadı olur. Ve "fiilî hidayet", "sözlü hidayet"ten daha etkili ve daha beliğdir. Kâmillerin ihlası basiret üzerine ve nâkısların ihlası körü körüne taklide dayalıdır.

"Riya", amel-i âhiret sebebiyle Hak'tan veyâ Hakk'ın gayrinden nef'-i dünyayı murâd etmektir. Ve "ihlâs" onun zıddıdır. Bu beyt-i şerif yukarıdaki misâllere merbûttur. Nitekim yukarıda, "Zâtî ve aslî olan harâretin te'sîri var-dır ve âriyet olan harâretin te'sîri yoktur" buyurulmuş idi. İnsân-ı kâmilin ri-yâsı, buz tutan pekmezin bürûdeti gibi âriyettir. Ve ihlâsının harâreti de, pek-mezin zâti harâreti gibidir. Binâenaleyh onun riyâsı nâkısın ihlâsından daha iyi olur. Zîrâ nâkısın ihlâsının harâreti, sirkenin ârızî olan harâreti gibidir ve bürûdeti aslî ve zâtîdir. Bu sebebden muhakkıklar رياء العارفين خير من إخلاص المريدين ya'ni, "Ariflerin riyâsı müridlerin ihlâsından hayırlıdır” buyurmuşlardır. Ve kâ-miller bu riyâyı, nâkısların görüp taklîd etmeleri için yaparlar. Binâenaleyh bu riyâdan garazları, mahzâ halkın fiilen hidâyeti ve irşâdı olur. Ve "hidâyet-i fi-iliyye", "hidâyet-i kavliyye"den daha müessir ve daha belîğdir. Kâmillerin ih-lâsı basîret üzerine ve nâkısların ihlâsı körü körüne taklîde mebnîdir.

3688. Şeyhin sözünden cem'iyyet erişir; ehl-i hasedin sözü tefrika getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3688. Şeyhin sözünden birlik hâsıl olur; kıskanç kişilerin sözü ayrılık getirir.

Şeyhin, yani insân-ı kâmilin sözünün kaynağı nefis değil, Hak'tır. Bu sebeple, ilâhî ilham olan kâmilin sözünden, ayrılık ehline birlik ve ittifak meydana gelir. Fakat kıskanç kişilerin sözünün kaynağı nefsânî telkin olduğundan, birleşmiş olan kimselerin arasına ayrılık ve nifak sokar.

Şeyhin, ya'ni insân-ı kâmilin sözünün menba'ı nefis değil, Hak'tır. Binâ-enaleyh, ilhâm-ı ilâhî olan kâmilin sözünden, tefrika ehline cem'iyyet ve ittihâd hâsıl olur. Fakat ehl-i hasedin sözünün menba'ı ilkā-yı nefsânî olduğundan, müttehid olan kimselerin arasına tefrika ve nifâk sokar.

3689. Süleyman gibi ki, Hazret tarafından koştu ki, o bütün kuşların dilini tanıdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3689. Süleyman gibi ki, Hak tarafından koştu ki, o bütün kuşların dilini tanıdı.

O, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) Yüce Allah tarafından bütün kalpleri toplamaya memur olarak halk tarafına koşan Süleyman (a.s.) gibidir ki, o Süleyman bütün kuşların dillerini tanıdı ve anladı.

O insân-ı kâmil Hazret-i Hak tarafından cem'-i kulûba me'mûr olarak halk tarafına koşan Süleymân (a. s.) gibidir ki, o cenâb-ı Süleymân bütün kuşların dillerini tanıdı ve anladı.

3690. Onun adli zamanında âhû kaplan ile üns tuttu ve cenkten dışarıya geldi. [3701]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3690. Onun adaletli zamanında ceylan kaplan ile dost oldu ve savaştan dışarıya çıktı.

O Hz. Süleyman'ın adaletli zamanında ceylan kaplan ile dostluk kurdu ve kaplan yırtıcılık özelliğinden dışarıya çıktı ve ceylana zarar vermedi.

O Hz. Süleyman'ın adâleti zamânında âhû kaplan ile ünsiyet etti ve kaplan yırtıcılık hasletinden dışarıya çıktı ve âhûya zarar îrâs etmedi.

3691. Güvercin doğanın pençesinden îymin oldu; koyun kurttan ihtiraz getirmedi&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3691. Güvercin doğanın pençesinden emin oldu; koyun kurttan çekinmedi

3692. O, düşmanlar arasında miyancı oldu; kanat vurucuların arasında bir ittihad oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3692. O, düşmanlar arasında arabulucu oldu; kanat çırpanların arasında bir birlik oldu.

"Arabulucu", barıştırıcı ve adil demektir. Yani, "Zamanının insân-ı kâmili olan o Hz. Süleyman (a.s.), birbirine düşman olan hayvanların arasında barıştırıcı ve adil oldu. Kanat çırpanların, yani kuşların arasında onun şerefli varlığının bereketiyle bir birlik meydana geldi.

"Miyâncı", muslih ve âdil demektir. Ya'ni, "Zamânının insân-ı kâmili olan o Hz. Süleyman, birbirine düşman olan hayvanların arasında muslih ve âdil oldu. Kanat çarpanların ya'ni kuşların arasında onun vücûd-ı şerîfi berekâtıyla bir ittihâd hâsıl oldu.

3693. Sen karınca gibi dâne için koşarsın. Agah ol, Süleyman'ı ara, niye azgın oluyorsun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3693. Sen karınca gibi dane için koşarsın. Agah ol, Süleyman'ı ara, niye azgın oluyorsun?

Sen karıncalar gibi hırs ile dane toplamaya, yani dünya malını biriktirmeye koşarsın. Bu gafletten kendine gel de, vaktinin Süleyman'ı olan insân-ı kâmili ara! Niye nefsinin sıfatına tabi olup, azgın bir hâlde oluyorsun?

Sen karıncalar gibi hırs ile dâne toplamağa, ya'ni metâ'-ı dünyâyı cem' etmeğe koşarsın. Bu gafletten kendine gel de, vaktinin Süleyman'ı olan insân-ı kâmili ara! Niye nefsinin sıfatına tâbi' olup, azgın bir halde oluyorsun?

3694. Dâne arayıcıya, dâne ona bir tuzak olur; ve her ikisi o Süleyman arayıcının olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3694. Dâne arayıcıya, dâne ona bir tuzak olur; ve her ikisi o Süleyman arayıcının olur.

Görmez misin, kuşlar dâne ararken tuzağa tutulurlar ve o dâne onlara tuzak ve zarar olur! Sen de dünya malının arkasında koşarsın; aksine o mal senin ruhunun tuzağıdır ve ruhunu cismaniyet kafesine hapseder! Fakat zamanın Süleyman'ı olan insân-ı kâmili arayan ve onun arkasında koşan kimselere mülk ve melekût âlemi boyun eğer.

Görmez misin, kuşlar dâne ararken tuzağa tutulurlar ve o dâne onlara tuzak ve zarar olur! Sen de metâ'-ı dünyâ arkasında koşarsın; halbuki o metâ' senin ruhunun tuzağıdır ve rûhunu cismâniyyet kafesine hapseder! Fakat Süleymân-ı vakt olan kâmili arayan ve onun arkasında koşan kimselere âlem-i mülk ve melekût musahhar olur.

3695. Canlar kuşuna bu ahir zamanda onlardan birbirine bir dem aman yoktur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3695. Canlar kuşuna bu ahir zamanda onlardan birbirine bir dem aman yoktur!

Şu içinde bulunduğumuz son zamanda da, can kuşlarına birbirinden aman yoktur. Her birine hayvanlık sıfatları üstün geldiğinden, birbirine saldırıp daima çekişme ve kavga içindedirler.

Şu içinde bulunduğumuz son zamanda da, can kuşlarına birbirinden amân yoktur. Her birine sıfât-ı hayvaniyye galib olduğundan, birbirine hücum edip dâimâ münâzaa ve cidâl içindedirler.

3696. Bizim devrimizde de Süleyman vardır ki, o sulh verir ve bizim cevrimiz kalmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3696. Bizim devrimizde de Süleyman vardır ki, o sulh verir ve bizim zulmümüz kalmaz.

Bununla birlikte, bizim devrimiz olan bu son zamanda, hayvanlar arasında barışı sağlayan insân-ı kâmil (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) Süleyman (a.s.) gibi mevcuttur. Onun tasarrufları sebebiyle, hayvanlık mertebesinde kalan noksan insanların zulümleri ve haksızlıkları kalmaz, ortadan kalkar.

Maahâzâ bizim devrimiz olan bu son zamanda Süleymân (a.s.) gibi, hayvânât arasında sulhu te'mîn eden insân-ı kâmil mevcûddur. Onun tasarrufâtı sebebiyle, mertebe-i hayvâniyyetde kalan nâkıs insanların cevrleri ve zulümleri kalmaz, bertaraf olur.

3697. إِنْ مِنْ أُمَّة را havlini ve إِلَّا خَلَا فِيهَا نَذِيرٌ e kadar yâd et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3697. "Hiçbir ümmet yoktur ki onda bir uyarıcı bulunmasın" sözünü an!

Bu şerefli beyitte, Fâtır Sûresi'ndeki şu yüce ayete işaret buyurulur: "Şüphesiz biz seni hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki, içinde bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın." (Fâtır, 35/24). Yani, "Ey Resulüm, biz seni Hak ile müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdik. Aralarında bir korkutucu geçmemiş olan hiçbir ümmet yoktur." Yani, Son Peygamber'den sonra "şeriat getiren peygamberlik" kapısı kapanmıştır. Artık başka bir peygamber gelmez. Fakat "tanıtıcı peygamberlik" (nübüvvet-i ta'rifiyye: Allah'ı ve dinini tanıtma görevi) kapısı kapanmamıştır. Her bir devirde Son Peygamber'in tertemiz şeriatını güçlendirecek ve Muhammed ümmetini doğru yola sevk edecek kâmil bir vâris vardır ki onlar, Allah'ı bilen kâmil velilerdir. Ve onlar hakkında hadis-i şerifte, "Ümmetimin âlimleri Benî İsrail peygamberleri gibidir." buyurulmuştur.

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Melâike'de olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur. إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَ نَذِيرًا وَ إِنْ مِنْ أُمَّةِ إِلأَخَلَا فِيهَا نَذِيرٌ (Fatur, 35/24). Ya'ni, “Ey Resûlüm, biz seni Hak'la müjde verici ve korkutucu olarak gönderdik. Aralarında bir korkutucu geçmemiş olan hiçbir ümmet yoktur." Ya'ni Hâtem-i Enbiyâ'dan sonra "nübüvvet-i teşriyye" kapısı kapanmıştır. Artık başka bir peygamber gelmez. Fakat "nübüvvet-i ta'rifiyye" kapısı kapanmamıştır. Her bir devirde Hâtem-i Enbiya'nın şerîat-ı mutahharasını takviye edecek ve ümmet-i Muhammed'i tarîk-ı hidâyete sevk edecek bir vâris-i kâmil vardır ki onlar ulemâ-i billâh olan evliyâ-yı kâmilindir. Ve onlar hakkında hadis-i şerîfte, علماء امتى كأنبياء بني اسرائيل ya'ni, "Benim ümmetimin âlimleri Benî İsrail peygamberleri gibidir." buyurulmuştur.

3698. "Muhakkak bir ümmet halîfe-i Hak'tan ve bir himmet sahibinden halî olmamıştır!" buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3698. "Hiçbir ümmet, Hak'ın halifesinden ve bir himmet sahibinden yoksun kalmamıştır!" buyurdu.

"Buyurdu" fiilinin faili Hak'tır. Ve bu beyit, yukarıdaki beytin açıklamasıdır.

"Güft" fiilinin faili Hak'tır. Ve bu beyit, yukarıki beytin îzâhıdır.

3699. Can kuşlarını öyle müttehid eder ki, onları safadan gışsız ve gıllsız yapar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3699. Can kuşlarını öyle birleştirir ki, onları safadan kir ve hileden arınmış yapar!

O insân-ı kâmil, can kuşlarını nefse ait sıfatların kirlerinden temizleyip arıtır ve bu arınmışlık sebebiyle onların kalplerinde hile, aldatma, buğz ve kin duyguları yok olur, hepsi birleşirler ve aralarında asla anlaşmazlık ve çekişme kalmaz ve tek bir kişi hükmünde olurlar.

O insân-ı kâmil, can kuşlarını sıfât-ı nefsâniyye kirlerinden temizleyip sâfi kılar ve bu safvet sebebiyle onların kalblerinde hîle ve hud'a ve buğz ve kin duyguları zâil olup, hepsi müttehid olurlar ve aralarında asla ihtilaf ve nizâ' kalmaz ve şahs-ı vâhid hükmünde olurlar.

3700. Vâlide gibi müşfikler olurlar. Müslimlere, "nefs-i vâhide" buyurdu. [3711]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3700. Anneler gibi şefkatli olurlar. Müslümanlara, "tek bir nefis" buyurdu.

O can kuşları, o insân-ı kâmilin himmeti (manevî yardımı) ve tasarrufu (manevî yönetimi) ile, annelerin evlatlarına karşı hissettikleri şefkat gibi birbirlerine şefkat hissi beslerler. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz "المسلمون كنفس واحدة" yani, "Müslümanlar tek bir nefis gibidir" buyurdu.

O can kuşları o insân-ı kâmilin himmeti ve tasarrufu ile, anaların evlâdlarına karşı hissettikleri şefkat gibi birbirlerine hiss-i şefkat beslerler. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz المسلمون كنفس واحدة ya'ni, "Müslimler nefs-i vâhide gibidir" buyurdu.

3701. Hakk'ın Resûlü'nden nefs-i vâhid oldular. Ve yoksa her birisi düşman-ı mutlak idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3701. Hakk'ın Resûlü'nden tek bir nefis oldular. Yoksa her biri mutlak düşmandı.

Birçok nâkıs (eksik, olgunlaşmamış) insan, Hakk'ın Resûlü'nün himmeti (manevî yardımı) ve tasarrufu (manevî yönetimi) sayesinde tek bir kişi hükmünde oldular ve asla aralarında anlaşmazlık ve çekişme kalmadı. Yoksa ondan önce, nefsanî ve hayvanî sıfatların üstün gelmesinden dolayı her biri diğerinin mutlak düşmanı idi ve fırsat buldukça birbirinin kanını dökerdi.

Birçok nâkıs insanlar Resûl-i Hakk'ın himmeti ve tasarrufu yüzünden şahs-ı vâhid hükmünde oldular ve aslâ aralarında ihtilaf ve nizâ' kalmadı Ve yoksa ondan evvel sıfât-ı nefsâniyye ve hayvaniyyenin galebesinden dolayı her biri diğerinin sûret-i mutlakada düşmanı idi ve fırsat buldukça birbirinin kanını dökerdi.

## Resûl (a.s.)ın berekâtıyla Ensâr arasında muhalefet ve adâvetin kalkması

3702. Evs ve Hazrec nâmını tutan iki kabilenin birbirinden kan içici canı vardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3702. Evs ve Hazrec adını taşıyan iki kabilenin birbirinden kan içici canı vardı.

Şanlı Peygamber Efendimiz'in saadetli zamanlarında, birine Evs, diğerine Hazrec denilen iki kabile vardı. Aralarında eskiden beri kan davası olup, fırsat buldukça birbirlerinin kanını içerlerdi.

Resûl-i zîşân Efendimizin zamân-ı saâdetlerinde, birine Evs, diğerine Hazrec denilen iki kabile var idi. Aralarında eskiden beri kan da'vâsı olup, fırsat buldukça birbirlerinin kanını içerlerdi.

3703. Onların eski kînleri İslâm'ın nûru ve safveti içinde, Mustafa'dan mahvoldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3703. Onların eski kinleri, İslâm'ın nuru ve saflığı içinde, Mustafa'dan dolayı yok oldu.

Bu iki kabile putperestlikten vazgeçip, Allah'ın birliğini kabul ve Peygamber Efendimize tabi olduktan sonra, İslâm'ın nuru kalplerini parlattı. Kalp ve akıl gözleriyle hayvanlıklarını görüp iğrendiler ve nefse ait sıfatlarından temizlenip saf oldular. Birbirlerine karşı olan eski kinleri ve düşmanlıkları, Mustafa (a.s.) Efendimiz yüzünden yok oldu.

Bu iki kabile putperestlikten vazgeçip, vahdâniyyet-i Hakk'ı kabûl ve Peygamber Efendimize tâbi' olduktan sonra nûr-ı İslâmiyyet kalblerini parlattı ve kalb ve akıl gözleriyle hayvâniyyetlerini görüp iğrendiler ve sıfât-ı nefsâniyyelerinden temizlenip sâf oldular. Birbirlerine karşı olan eski kînleri ve adâvetleri Mustafa (a.s.) Efendimizin yüzünden mahvoldu.

3704. O düşmanlar evvela bostandaki üzümlerin adedleri gibi ihvân oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3704. O düşmanlar başlangıçta bahçedeki üzümlerin sayıları gibi kardeş oldular.

O birbirine düşman olan insan bireyleri, İslamiyet'e girmelerinden sonra başlangıçta bahçedeki ve bağdaki üzümlerin salkımlarında toplanmış sayılar ve bireyler gibi birbirinin yakını ve kardeşleri oldular.

O birbirlerine düşman olan efrâd-ı beşer, İslâmiyyet'e duhûllerinden sonra evvelâ bostandaki ve bağdaki üzümlerin salkımlarında müctemi' olan a'dâd ve efrâd gibi birbirinin karîni ve ihvânı oldular.

3705. Ve "el-mü'minûne ihve" deminden olan nasihat sebebiyle, sindiler ve bir cisim oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3705. Ve "Müminler kardeştir" sözünden gelen öğüt sebebiyle, sindiler ve bir cisim oldular.

Hucurât Suresi'nde geçen إنما المؤمنون إخوة (Hucurât, 49/10) yani, "Müminler kardeştirler" sözünden açıkça anlaşılan öğüt sebebiyle, nefse ait sıfatlarının şiddeti kırıldı; sindiler ve ikinci olarak bir cisim gibi oldular. Çünkü birinin acısıyla hepsi acı çeker ve birinin sevinciyle hepsi sevinir oldular.

Sûre-i Hucurât'ta vaki إنما المؤمنون إخوة (Hucurât, 49/10) ya'ni, “Mü'minler kardeştirler" kelâmından zâhir olan nasihat sebebiyle, sıfât-ı nefsâniyyelerinin şiddeti kırıldı; sindiler ve sâniyen bir cisim musâbesinde oldular. Zîrâ birinin elemiyle hepsi müteellim ve birinin sürûruyla hepsi mesrûr oldular.

3706. Üzümlerin sûreti kardeşler olur; sıktığın vakit bir şıra olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3706. Üzümlerin şekli kardeşler olur; sıktığın zaman bir şıra olur.

Nasıl ki üzümlerin şekli ve cisimleri birbirinin benzeri ve yakınıdır ve aralarında şekil itibarıyla ayrılık ve başkalık vardır. Fakat sıktığın zaman hepsinin suyu birleşerek bir şıra olur ve o bâtınî birlik içinde asla aralarında ayrılık ve başkalık kalmaz.

Nitekim üzümlerin sûret ve cisimleri birbirinin nazîri ve karînidir ve aralarında sûret i'tibariyle ayrılık ve gayriyyet vardır. Fakat sıktığın vakit hepsinin suyu müttehiden bir şıra olur ve o ittihâd-1 bâtın içinde aslâ aralanında ayrılık ve gayriyyet kalmaz.

3707. Koruk ve üzüm zıttırlar. Lakin koruk olduğu vakit, iyi yar oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3707. Koruk ve üzüm zıttırlar. Lakin koruk olduğu vakit, iyi yar oldu.

Koruk ile üzüm, görünüşte ve özde birbirinin zıddıdırlar. Aksine koruk olduğu ve olgunlaşıp üzüm hâline geldiği zaman, olmuş üzümlerin iyi bir yâri ve arkadaşı olur ve onun içindeki şırası, onların içindeki şıralarla birleşir. "Koruk"tan kasıt, genel olarak noksan insan (insân-ı nâkıs) ve "üzüm"den kasıt ise iman ehlidir.

Koruk ile üzüm sûrette ve sîrette birbirinin zıddıdırlar. Lâkin koruk olduğu ve kemâle erip üzüm hâline geldiği vakit olmuş üzümlerin iyi bir yâri ve refiki olur ve bâtını olan şırası onların bâtınlarıyla müttehid olur. "Koruk"tan murâd, alelumûm insân-ı nâkıs ve "üzüm" den murâd ehl-i îmândır.

3708. Bir koruk ki, taş bağladı ve ham kaldı, Hak ezelde "kâfir-i aslî" ta'bîr buyurdu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3708. Bir koruk ki, taş bağladı ve ham kaldı, Hak öncesiz olarak "aslî kâfir" diye isimlendirdi!

Koruk hükmünde olan eksik bir insan ki, taş kesildi; peygamberliğin güneşinin nuru ve sıcaklığı ile yumuşamayıp, ham kaldı, Hak öncesiz olarak onlara "aslî kâfir" diye isimlendirdi.

Koruk mesâbesinde olan bir insân-ı nâkıs ki, taş kesildi; şems-î nübüvvetin nûru ve harâreti ile yumuşamayıp, ham kaldı, Hak ezelde onlara "kâfir-i aslî" ta'bîr buyurdu.

3709. O ne kardeş, ne "nefs-i vâhid" olur. O şekāvette uğursuz ve mülhid olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3709. O ne kardeş, ne de "tek nefis" olur. O, bedbahtlık içinde uğursuz ve mülhid (dinden çıkan) olur!

Bu gibi irâdî işlere göre "ezelî kâfir" olan kimseler asla müminlere kardeş olmaz, ezelî düşman olur. Ve tek nefis olma ihtimali de yoktur. Çünkü o, insan ruhunun hakikati olan "tek nefis"ten perdelidir. O, bedbahtlık içinde, uğursuz ve Hakk'ı inkâr eden biri olur.

Bilinmeli ki, bir "irâdî iş" bir de "teklifî iş" vardır. "İrâdî iş", her ferdin hakikatinin yatkınlık diliyle gerçekleşen talebi üzerine, Hakk'ın hükmü ve kazâsıdır. "Teklifî iş", peygamberlerin şeriatları ile gerçekleşen ilâhî tebliğdir. Kâfirler bu ilâhî tebliğe karşı çıksalar da, "irâdî iş"e göre itaatkârdırlar. Müminler hem "irâdî iş"e hem de "teklifî iş"e göre itaatkârdırlar. Bu konudaki ayrıntılar, sırası geldikçe yukarılarda da geçti ve Fusûsu'l-Hikem'de Ya'kūb Fassı'nda yeteri kadar ayrıntı vardır.

Bu gibi emr-i irâdîye nazaran "kâfir-i ezelî" bulunan kimseler aslâ mü'minlere kardeş olmaz, ezelî düşman olur. Ve nefs-i vahide olmak ihtimâli de yoktur. Zîrâ o, rûh-ı insânînin hakikati olan "nefs-i vahide"den mahcûbdur. O şekāvet içinde, uğursuz ve münkir-i Hak olur.

Ma'lûm olsun ki, bir "emr-i irâdî", bir de "emr-i teklîfî" vardır. "Emr-i irâdî", her ferdin hakikatinin lisân-ı isti'dâd ile vâki' olan talebi üzerine, Hakk'ın hükmü ve kazâsıdır. “Emr-i teklîfî”, enbiyânın şerâyi'i ile vâki' olan tebliğ-i ilâhîdir. Kâfirler bu tebliğ-i ilâhîye muhalefet ederlerse de, "emr-i irâdî"ye nazaran mutî'dirler. Mü'minler hem “emr-i irâdî'ye ve hem de "emr-i teklîfî'ye nazaran mutî'dirler. Bu bâbdaki tafsilât, sırası düştükçe yukarılarda da geçti Ve Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ya'kūbîde lüzûmu kadar tafsilât vardır.

3710. Eğer onun gizlide tuttuğu şeyi söylesem, cihanda fehimlerin fitnesi kalkar! [3721]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3710. Eğer onun gizlide tuttuğu şeyi söylesem, cihanda idraklerin fitnesi kalkar!

Eğer o kâfirin kader sırrının gereğince öncesiz olarak mazhar olduğu ismin sırlarını söylesem ve açığa vursam, bu oluş âleminde idraklerde fitneler kopar ve akıllara durgunluk gelir!

Eğer o kâfirin sırr-ı kader iktizâsınca ezelde mazhar olduğu ismin esrârını söylesem ve izhâr etsem, bu âlem-i taayyünde idrâklerde fitneler kopar ve akıllara durgunluk gelir!

3711. Kör olan kâfirin sırrı mezkûr olmamak iyidir. Cehennemin dumanı cenetten mestûr olmak iyidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3711. Kör olan kâfirin sırrı anılmamak iyidir. Cehennemin dumanı cennetten gizli kalmak iyidir!

Bu sebeple, ezelden kör olan kâfirin sırrını açığa vurmamak iyidir. Cehennemin dumanı cennetten uzak ve gizli kalmak hoştur!

Binâenaleyh, a'mâ-yı ezelî olan kâfirin sırrını ifşa etmemek iyidir. Cehennemin dumanı cennetten uzak ve mestûr kalmak hoştur!

3712. İyi koruklar ki, onlar kābildirler; ehl-i dilin nefesinden nihayet müttehiddirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3712. İyi koruklar ki, onlar kabiliyetlidirler; gönül ehlinin nefesinden nihayet birleşmişlerdir.

"İyi koruklar"dan kasıt, nefse ait sıfatlarla kirlenmiş olan mutlu kişiler zümresidir ve onlar iman nurunu kabule yatkındırlar. Gönül ehli olan peygamberlerin ve evliyanın nefeslerinden feyiz bulup, bu arızî (sonradan oluşan) kirler temizlenir ve nihayet karşıtlıkları birliğe dönüşür.

“İyi koruklar”dan murâd, sıfât-ı nefsâniyye ile kirlenmiş olan zümre-i süadâdır ve onlar nûr-i îmânı kabûle müstaiddirler. Ehl-i dil olan enbiyâ ve evliyânın nefeslerinden feyiz bulup, bu ârızî olan kirler temizlenir ve nihâyet muhalefetleri ittihâda münkalib olur.

3713. İkilik ve kîn ve inad kalkıncaya kadar, üzümlük tarafına hızlı sürerler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3713. İkilik, kin ve inat ortadan kalkıncaya kadar, üzümlük tarafına hızlı sürerler.

Ezelde mutlu kılınmış olan noksan insanlar, insân-ı kâmilin himmeti ve tasarrufu sayesinde ikilik, ayrılık, kin ve inat yok oluncaya kadar üzümlük, yani kemâl (olgunluk) tarafına hızla koşarlar.

Bu ezelde saîd olan nâkıs insanlar, insân-ı kâmilin himmeti ve tasarrufu sâyesinde ikilik ve tefrika ve kîn ve inâd zâil oluncaya kadar üzümlük, ya'ni kemâl tarafına sür'atle koşarlar.

3714. İmdi, bir oluncaya kadar ki, vahdet onun vasfıdır, üzümlükte postu yırtarlar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3714. Şimdi, bir oluncaya kadar ki, birlik onun vasfıdır, üzümlükte postu yırtarlar!

Her ne kadar o koruk seviyesindeki noksanlar üzümlük mertebesine kadar acele koşarlar ve iman ehli olurlar ise de, kendi belirginliklerinden soyunup bir oluncaya kadar, yani şıralık hâline gelinceye kadar post yırtarlar, yani nefse ait sıfatların üstün gelmesiyle birbirlerini incitirler. Çünkü onların bakışlarında ikilik vardır ve ikilikte ise çekişme kesindir. Ne zaman ki şıra hâline gelip birleşirler; onların vasıfları evvelce çokluk iken, artık birlik olur ve çekişme ve muhalefet kalkar.

Her ne kadar o koruk mesâbesindeki nâkıslar üzümlük mertebesine kadar acele koşarlar ve ehl-i îmândan olurlar ise de, taayyünlerinden soyunup bir oluncaya kadar, ya'ni şıralık hâline gelinceye kadar post yırtarlar, ya'ni sıfât-ı nefsâniyye galebesiyle birbirlerini incitirler. Zîrâ nazarlarında ikilik vardır ve ikilikte ise nizâ' muhakkaktır. Vaktâki şıra hâline gelip müttehid olurlar; onların vasıfları evvelce kesret iken, artık vahdet olur ve nizâ' ve muhalefet kalkar.

3715. Dost düşman olur; zîrâ yine iki vardır. Hiç bir, kendisi ile bir cenk bağlamadı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3715. Dost düşman olur; çünkü yine iki vardır. Hiçbir bir, kendisiyle bir savaş başlatmadı!

Bu sebeple üzümlük ve taayyün (belirlenme) mertebesinde ikilik olduğu için, dost düşman olur ve düşmanlık ortaya çıkar. Fakat şıra olunca vahdet (birlik) meydana gelip başkalık ve ayrılık ortadan kalkar. Çünkü bir olan şey, asla kendisiyle çekişmez ve kavga etmez. Çekişme iki şey arasında çıkar.

Binâenaleyh üzümlük ve taayyün mertebesinde ikilik olduğu için, dost düşman olur ve husûmet zuhûr eder. Fakat şıra olunca vahdet hâsıl olup gayriyyet ve ihtilaf kalkar. Zîrâ bir olan şey, asla kendisiyle nizâ' ve kavga etmez. Nizâ' iki şey arasında çıkar.

3716. Aferin üstadın küll olan aşkı üzerine; yüz binlerce zerreye ittihad verdi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3716. Üstadın küllî aşkına aferin; yüz binlerce zerreyi birleştirdi!

"Aşk-ı küll-i üstâd" terkibinde "küll", "aşk"ın sıfatı ve "aşk-ı küll" tamlayan; ve "üstâd" tamlanandır. "Küllî aşkın üstadı" demek olur. Ve "küllî aşk", hakiki aşk olan ilahi aşktır. Bu "küllî aşk"ın zıddı, mecazi olan "cüz'î aşk"tır ve Hakk'ın gayrı görünen suretlere duyulan sevgidir. "Küllî aşk" barış ve birliğin mayasıdır. Ve "cüz'î aşk" ayrılık ve çekişmenin mayasıdır. Küllî aşkın üstadı peygamberler ve onların varisleri olan evliyadır. Çünkü insan fertlerini Hakk'ın dışındaki şeylere olan sevgiden soğutur ve Hakk'a olan sevgiye teşvik ederler. Cüz'î aşkın üstadı ise İblis ve ona uyanlardır. İnsan fertlerini Hakk'a olan sevgiden soğutur ve Hakk'ın dışındaki şeylerin sevgisine teşvik ederler. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu şerefli beyitte, özellikle Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) yüce himmetleri sayesinde, birbirinin düşmanı olan Evs ve Hazrec kabilelerinin çok sayıda ferdinin birleşmesine işaret ederek, hidayet üstadı olan Şanlı Resûl Efendimiz'in küllî aşkını över ve bu küllî aşkın birlik ve barışın mayası olduğunu beyan buyururlar.

"Aşk-ı küll-i üstâd" terkibinde "küll", "aşk"ın sıfatı ve "aşk-ı küll" muzâf; ve "üstâd" muzâfun-ileyhtir. "Küll olan aşkın üstâdı" demek olur. Ve "küll olan aşk", aşk-ı hakîkî olan aşk-ı ilâhîdir. Bu "aşk-ı küll"ün zıddı, mecâzî olan "aşk-ı cüz' dür ve Hakk'ın gayri görünen sûretlere muhabbettir. "Aşk-ı küll" mâye-i sulh ve ittihâddır. Ve "aşk-ı cüz' mâye-i tefrika ve nizâ'dır. Aşk-ı küllün üstâdı enbiyâ ve onların varisleri olan evliyâdır. Zîrâ efrâd-ı beşeri mâsivâ-yı Hakk'a muhabbetten tebrîd ve muhabbet-i Hakk'a teşvik ederler. Ve aşk-ı cüz'ün üstâdı ise İblîs ve tevâbi'idir. Efrâd-ı beşeri Hakk'a muhabbetten tebrîd ve mâsivâ-yı Hakk'ın muhabbetine teşvik ederler. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte, bilhassa Risâletpenâh (s.a.v.) Efendimizin himmet-i seniyyeleri sâyesinde, birbirinin düşmanı olan Evs ve Hazrec kabíleleri efrâd-ı kesîresinin ittihâdına işâreten, üstâd-ı hidâyet olan Resûl-i Zîşân Efendimizin aşk-ı küllünü tahsîn ve bu aşk-ı küllün mâye-i ittihâd ve sulh olduğunu beyân buyururlar.

3717. Geçecek yollarda müfterik toprak gibi, çömlekçinin eli onları bir testi yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3717. Yollarda ayrı ayrı duran toprak gibi, çömlekçinin eli onları bir testi yaptı.

Çömlekçinin eli, şurada burada dağınık bir hâlde bulunan toprakları toplayıp yoğurarak bir testi meydana getirdiği gibi, Şanlı Peygamber Efendimizin himmet eli de, dağınık bir hâlde birbirinin düşmanı olan kabileleri toplayıp, tek bir nefis hâline getirdi.

Çömlekçinin eli, şurada burada müteferrik bir halde bulunan toprakları toplayıp yoğurarak bir testi vücûda getirdiği gibi, Resûl-i Zîşân Efendimizin dest-i himmeti dahi, müteferrik bir halde birbirinin düşmanı olan kabâili cem' edip, nefs-i vâhide yaptı.

3718. Zîra su ve çamur olan cisimlerin ittihadı nakısdır; can buna benzemez!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3718. Çünkü su ve çamur olan cisimlerin birleşmesi eksiktir; can buna benzemez!

Topraktan büyüyüp gelişen insan bedenlerinin birleşmesi ve oluşturduğu bir topluluk eksiktir. Bu birleşmenin tam olması için, ruhların ve manaların birleşmesi gerekir. Nitekim Yüce Allah, görünüşte birleşmiş görünen münafıklar hakkında تحسبهم جميعا وقلوبهم شتى (Haşr, 59/14) yani, "Sen onları birleşmiş ve bir araya gelmiş sanırsın; halbuki onların kalpleri ve manaları dağınıktır!" buyurur. Bu sebeple, canların birleşmesi cisimlerin birleşmesine benzemez.

Topraktan neşv ü nemâ bulan ecsâm-ı beşerin ittihâdı ve teşkil ettiği bir cem'iyet nâkıstır. Bu ittihâd kâmil olmak için, rûhların ve ma'nâların birleşmesi îcâb eder. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri, zâhirde müttehid görünen münafıklar hakkında تحسبهم جميعا وقلوبهم شتى (Haşr, 59/14) ya'ni, "Sen onları müctemi' ve müttehid zannedersin; halbuki onların kalbleri ve ma'nâları müteferriktir!" buyurur. Binâenaleyh, canların ittihâdı ve birleşmesi cisimlerin birleşmesine benzemez.

3719. Eğer burada misal içinde nazîrleri söylesem, korkarım ki anlayışa ihtilal getirir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3719. Eğer burada örnek içinde benzerlerini söylesem, korkarım ki anlayışa karışıklık getirir!

Eğer bu canların birleşmesi konusunda, akılla anlaşılanı duyularla algılanır kılmak için duyusal şeylerden örnek getirerek, ruhların birleşmesinin benzerlerini söylesem ve bu sırrı açıklasam, idrakleri bozar ve karıştırır diye korkarım.

Eğer bu canların ittihâdı bahsinde ma'külü mahsüs kılmak için mahsüsâttan misâl getirerek, ittihâd-ı ervâhın nazîrlerini söylesem ve bu sırrı tavzih etsem, idrâkleri bozar ve karıştırır diye korkarım.

3720. Şimdi de Süleyman vardır; fakat biz uzak görücülük sürürundan körlük içindeyiz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3720. Şimdi de Süleyman vardır; fakat biz uzak görüşlülük sarhoşluğundan körlük içindeyiz!

Bu şerefli beyit, yukarıda 3696 numaraya denk gelen "هم سلیمان هست اندر دور ما" beytinin pekiştirmesidir. Yani, "Can kuşlarını birleştirip, su ve çamurdan oluşan insan bedenlerinin eksik dışsal birliğini tamamlayan Süleyman (a.s.) meşrebinde, himmet sahibi bir velî şimdi de vardır. Fakat akıllar gözlerini geçmişte ve uzakta kalan Süleyman (a.s.)'a dikmiş olduklarından, gözlerinin önünde bulunan o himmet sahibini göremiyorlar ve Süleyman'ın menkıbelerini anmaktan zevk alıp mutlu oluyorlar ve bu uzak görüşlülük sarhoşluğundan körlük içinde kalıyorlar." Cenâb-ı Pîr bu şerefli beyitte, gerek kendilerinin ve gerek kendileriyle çağdaş bulunan Cenâb-ı Şemseddîn-i Tebrîzî ve Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî ve benzerlerinin şerefli varlıklarına işaret buyururlar.

Bu beyt-i şerîf, yukarıda 3696 numaraya musâdif olan هم سلیمان هست اندر دور ما beytinin te'kîdidir. Ya'ni, "Can kuşlarını müttehid bir hâle koyup, su ile çamurdan olan ecsâm-ı beşerin sûrî ittihâd-ı nâkıslarını kâmil kılan Süleyman (a.s.) meşrebinde, sâhib-i himmet velî şimdi de vardır. Fakat akıllar gözlerini mâzîde ve uzakta kalan Süleyman (a.s.)a dikmiş olduklarından, gözlerinin önünde bulunan o sahib-i himmeti göremiyorlar ve menâkıb-ı Süleymânî'yi zikretmekten zevk alıp mesrûr oluyorlar ve bu uzak görücülük sürürundan körlük içinde kalıyorlar." Cenâb-ı Pîr bu beyt-i şerîfte, gerek kendilerinin ve gerek kendileriyle muâsır bulunan cenâb-ı Şem- seddîn-i-Tebrîzî ve Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî ve emsâlinin vücûd-i şeriflerine işaret buyururlar.

3721. Uzak görücülük kişiyi kör tutar. Nitekim ev içinde uyumuş olan evden kördür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3721. Uzak görücülük kişiyi kör tutar. Nasıl ki ev içinde uyumuş olan evden kördür.

Akıl gözünü uzaklara yöneltmek, kişiyi yakında olanı görmekten kör eder. Nasıl ki ev içinde uyumuş olan kimse, gözleri kapalı olarak başka bir hâlde (durumda) dalmış bulunduğu için, içinde bulunduğu evi göremez.

Akıl gözünü uzaklara atfetmek, kişiyi yakında olanı görmekten kör eder. Nitekim ev içinde uyumuş olan kimse, gözleri kapalı olarak başka bir halde müstağrak bulunduğu için, içinde bulunduğu evi göremez.

3722. İnce sözlere harîsiz; biz düğümler açmağa aşıkız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3722. İnce sözlere düşkün değilsiniz; biz düğümleri çözmeye âşığız.

"Âşık", "aşık" kelimesinin anlamını pekiştiren bir hâlidir. Bilinir ki, ilim ehli olan insan, ince sözlere ve onların incelenmesine ve eleştirilmesine düşkündür ve âşıktır. Ve önce bir düğüm atar, yani şüphe ve tereddüt oluşturur; ondan sonra onu çözmekle meşgul olur. Bu düşünsel bakışlar içinde hakikat tarafına uçacak olan kanatlarını kırar. Çünkü o ilmî ve aklî meşguliyet içinde, keşif ve müşahedeye sebep olan ve birliğe ulaştıran yolu takip edemez. Ve eğer böyle bir kimse bir insân-ı kâmilin huzurunda bulunsa bile, o insân-ı kâmilden ancak ilmî ve aklî istifadeyi düşünür ve hatta o insân-ı kâmilin huzurunda onun açıklamalarını eleştirmeye ve tartışmaya bile kalkışır ve bu sebeple o insân-ı kâmilin bâtınî feyzinden kör bir hâlde kalır.

"Aşîk", "âşık" kelimesinin mübâlağasıdır. Ma'lûmdur ki, ehl-i ilim olan insân, ince sözlere ve onların tedkîk ve tenkîdine harîstir ve âşıktır. Ve evvelâ bir düğüm bağlar, ya'ni şek ve şübhe ihdâs eder; ondan sonra onu açmakla meşgül olur. Bu enzâr-ı fikriyye içinde hakikat tarafına uçacak olan kanatlarını kırar. Zîrâ o ilmî ve aklî olan meşgüliyet içinde, mûcib-i keşf ve şühûd ve müsmir-i ittihad olan tarîki ta'kîb edemez. Ve eğer böyle bir kimse bir kâmilin huzûrunda bulunsa bile, o kâmilden ancak ilmî ve aklî istifadeyi düşünür ve hattâ o kâmilin huzurunda onun beyânâtını tenkîde ve mübâhaseye bile kıyâm eder ve bu sebeble o kâmilin feyz-i bâtınından kör bir halde kalır.

3723. Biz işkâl ve cevabda âyin-fezâ olarak ne acıb düğüm bağlar ve açarız!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3723. Biz, soru ve cevapta, ayna gibi süsleyerek ne acayip düğümler bağlar ve çözeriz!

Bu beyitlerdeki "biz" ifadeleri, hikmetli bir üslup üzere, Hazreti Pîr'in kendi yüce nefsini de dâhil ederek, söz söyleyenlere (ashâb-ı kıyl ü kāl) yönelik nasihatleridir. Yani, "Ey söz söyleyenler, birtakım meselelerde ayna gibi süsleyerek, yani sözlere gösteriş ve güzellik katarak, bir taraftan soru sorar, diğer taraftan cevap verir ve düğümler bağlar ve çözersiniz!"

Bu beyitlerdeki "biz" ta'bîrleri üslûb-ı hakîmâne üzere, cenâb-ı Pîr'in kendi nefs-i şeriflerini de dâhil ederek, ashâb-ı kıyl ü kāle vâki' olan nesâyihidir. Ya'ni, "Ey ashâb-ı kıyl ü kāl, birtakım mes'elelerde âyîn-fezâ olarak, ya'ni sözlere tumturak ve zînet vererek, bir taraftan suâl ve diğer taraftan cevâb verir ve düğüm bağlar ve açarsınız!"

3724. Bir kuş gibi ki, o, fende tamam olmak için tuzağın bağını açar, gâh bağlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3724. Bir kuş gibi ki, o, ustalıkta yetkinleşmek için tuzağın bağını açar, bazen bağlar.

Bu beyit, söz ve dedikodu ehlinin (ashâb-ı kıyl ü kāl) hâline bir örnektir. Yani, "Bazı evlere alıştırılmış olan kuşlara, kuş tutmak için kullanılan tuzaklardan kurtulma yolunu öğretmek için, o tuzağın bağını o kuşa bazen açtırırlar ve bazen bağlatırlar. Ve kuş, o tuzaktan kurtulma ustalığı tam olmak için tuzağın bağını bazen açar, bazen bağlar. Ve bu hâl bir alışkanlık olur."

Bu beyit, ashâb-ı kıyl ü kālín hâline bir misâldir. Ya'ni, "Ba'zı evlere alıştırılmış olan kuşlara, kuş tutmak için kullanılan tuzaklardan kurtulmak yolu- nu ta'lîm için, o tuzağın bağını o kuşa gâh açtırır ve gâh bağlatırlar. Ve kuş, o tuzaktan kurtulmak fenni tamâm olmak için tuzağın bağını gâh açar, gâh bağlar. Ve bu hâli bir i'tiyâd olur."

3725. O, sahradan ve mer'âdan mahrum olur. Onun ömrü düğümcülükte harçtır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3725. O, sahradan ve meradan mahrum olur. Onun ömrü düğümcülükte harcanır!

Böyle bir kuş mesabesinde olan dedikoducuların ömrü, soru düğümlerini bağlamak ve cevaplar arayarak o düğümleri çözmek işine harcanır; onun ruhu mana sahrasında uçmaktan ve ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) çimenlerini otlamaktan mahrum olur.

Böyle bir kuş mesâbesinde olan ashâb-ı kıyl ü kālin ömrü, suâl düğümlerini bağlamak ve cevaplar arayarak o düğümleri açmak husûsuna masrûf olup, onun rûhu sahrâ-yı ma'nâda uçmaktan ve ulûm-ı ledünniyye çimenlerini otlamaktan mahrûm olur.

3726. Halbuki tuzak asla onun zebûnu olmaz. Lakin onun kanadı daimâ şikest içinde vâki' olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3726. Hâlbuki tuzak asla onun zebunu olmaz. Aksine onun kanadı daima kırık bir hâlde meydana gelir.

Böyle tuzağın bağını açmak ve bağlamak ile meşgul olan kuşun önünde o tuzak zebun ve âciz olup kalmaz. Yani, bu açıp kapamanın sonu gelmez; fakat o kuşun bu öğretme meşguliyeti sebebiyle kanatları peyderpey yolunmakta olur. Bunun gibi kıyl ü kal (dedikodu, boş söz) sahipleri evvela herhangi bir ilim meselesinde soru sorarak şüphe ve tereddüt meydana getirirler; ve sonra cevap hazırlayarak o şüphelerin giderilmesine çalışırlar ve bu alıştırma içinde ruhlarının mana âlemine uçacak olan zevk ve keşif kanatları yolunmuş bir hâle gelir!

Böyle tuzağın bağını açmak ve bağlamak ile meşgül olan kuşun önünde o tuzak zebûn ve âciz olup kalmaz. Ya'ni, bu açıp kapamanın nihâyeti gelmez; fakat o kuşun bu meşgale-i ta'lîm sebebiyle kanatları peyderpey yolunmakta olur. Bunun gibi kıyl ü kāl sâhipleri evvelâ herhangi bir mes'ele-i ilimde suâl îrâd ederek şek ve şübhe îka' ederler; ve sonra cevap hazırlayarak o şübhelerin izâlesine çalışırlar ve bu mümârese içinde rûhlarının âlem-i ma'nâya uçacak olan zevk ve keşif kanatları yolunmuş bir hâle gelir!

3727. Düğüme az çalış, tâ ki senin bu kerr u ferinden bâl u perin bir bir kırılmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3727. Düğüme az çalış, tâ ki senin bu ileri geri hamlelerinden kanatların bir bir kırılmasın!

Ey ilim adına dedikodulara düşkün olan kimse, incelik göstereceğim diye, soru ve cevaplarla az meşgul ol! Tâ ki senin aklının ileri geri hamlelerinden ruhunun zevk ve keşif kanatları kırılmasın!

Ey ilim nâmına dedikodulara mübtelâ olan kimse, incelik göstereceğim diye, suâl ve cevaplar ile az meşgül ol! Tâ ki senin aklının ileri geri hamlelerinden rûhunun zevk ve keşif kanatları münkesir olmasın!

3728. Yüz binlerce kuşun kanatları kırıldı ve o avârızın kemîn-gahını bağlamadı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3728. Yüz binlerce kuşun kanatları kırıldı ve o arızaların pusu yerini bağlamadı!

"Kuşlar"dan kasıt, ruhlardır; "kanatlar"dan kasıt, akıllardır ve "arızalar"dan kasıt, hatıralar (akla gelen düşünceler) ve "pusu yeri"nden kasıt, bu hatıraların pusu yerleri olan nefsaniyet ve şeytaniyettir. Yani, "Birçok can kuşlarının kanatları olan akıllar kırıldı ve aciz kaldı; yine o şekillere ve şüphelere ait olan hatıraların ortaya çıktığı pusuyu, yani nefsaniyet ve şeytaniyet pususunu kapatamadı ve bağlayamadı!

"Kuşlar”dan murâd, rûhlar; ve "kanatlar"dan murâd, akıllar ve "avârız”dan murâd, hâtıralar ve "kemîn-gâh"tan murâd, bu havâtırın pusuları olan nefsâniyyet ve şeytâniyyettir. Ya'ni, "Birçok can kuşlarının kanatları olan akıllar kırıldı ve âciz kaldı; yine o şeklere ve şübhelere âid olan havâtırın zuhûr ettiği pusuyu, ya'ni nefsâniyyet ve şeytâniyyet pususunu seddedemedi ve bağlayamadı!

3729. Ey harîs, onların hâlini Kur'ân'dan oku! Onda تقبوا هل من محيص i oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3729. Ey hırslı kişi, onların hâlini Kur'ân'dan oku! Onda تقبوا هل من محيص (kaçacak bir yer var mı?) ifadesini oku!

Bu şerefli beyitte, Kâf Sûresi'nde bulunan şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ أَشَدُّ مِنْهُمْ بَطْشًا فَنَقَّبُوا فِي الْبِلَادِ هَلْ مِنْ مَحِيصٍ (Kaf, 50/36). Yani, "Onlardan önce nice nesilleri helak ettik ki onlar kuvvet bakımından bunlardan daha şiddetli idiler. Şehirlerde tasarruf ettiler. Hiç kurtulacak yer var mıdır?!" Yani "Ey geçim akıllarının parlaklığına ve ihtişamına dayanan söz ve dedikodu sahipleri, Kur'ân-ı Kerîm'de şu ayeti okuyunuz: 'Sizden önce geçim akıllarına güvenip, zamanlarının Süleyman'ı olan peygamberlerine karşı çıkan ve kuvvet ve kudrette sizden daha şiddetli olan kimselerin, bu karşı çıkmaları sebebiyle helaktan kurtulamadıklarını anlayınız!'"

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Kâf'ta olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ أَشَدُّ مِنْهُمْ بَطْشًا فَنَقَّبُوا فِي الْبِلَادِ هَلْ مِنْ مَحِيصٍ (Kaf, 50/36). Ya'ni, “Onlardan evvel her karnın ehlinden çok kimseleri helâk ettik. Onlar kuvvet cihetinden onlardan eşedd idi. Şehirlerde tasarruf ettiler. Hiç kurtulacak yer var mıdır?!” Ya'ni “Ey “akl-ı maâş”larının revnakına ve parlaklığına istinâd eden ashâb-ı kıyl ü kal, Kur'ân-ı Kerîm'de şu âyeti okuyunuz: ‘Sizden evvel “akl-ı maâş”larına güvenip, zamanlarının Süleyman'ı olan peygamberlerine muhâlefet eden ve kuvvet ve satvette sizlerden daha şiddetli olan kimselerin, bu muhâlefetleri sebebiyle helâkten kurtulamadıklarını anlayınız!”

3730. Türk ve Rûm ve Arab'ın nizâ'ından, engûr ve ineb işkâli hallolmadı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3730. Türk'ün, Rum'un ve Arap'ın çekişmesinden, engûr ve ineb sorunu çözülmedi!

Kendi hayallerine tâbi olup, durumun hakikatinden habersiz olan Türk'ün, Rum'un ve Arap'ın çekişmesinden, engûr ve ineb sözcükleri altında gizlenmiş olan zor anlam çözülmedi. Bu sebeple, lafzî çekişme ve dedikodu ile hiçbir zorluğun çözülemeyeceği bu kıssadan açıkça anlaşıldı.

Kendi hayâllerine tâbi' olup, hakîkat-i hâlden bî-haber olan Türk ve Rûm ve Arab'ın nizâ'ından, engûr ve ineb lafızları altında gizlenmiş olan ma'nâ-yı müşkil hallolmadı Binâenaleyh, lafzî nizâ' ve kıyl ü kal ile hiçbir müşkilin hallolunamayacağı bu kıssadan tavazzuh etti.

3731. Lesîn-i ma'nevî olan Süleyman gelmedikçe, bu ikilik kalkmaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3731. Manevî dil bilen Süleyman gelmedikçe, bu ikilik kalkmaz!

"Lesîn", dil bilen anlamına gelir. Manevî dilleri bilen ve zamanın Süleyman'ı olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) araya girmedikçe, bu çokluklar arasındaki anlaşmazlık kalkmaz ve ikilik ile çekişme ortadan kalkmaz!

“Lesîn”, dil bilen ma'nâsınadır. Ma'nevî dilleri bilen ve Süleymân-ı zamân, olan insân-ı kâmil araya girmedikçe, bu keserât arasındaki ihtilâf kalkmaz ve ikilik ve nizâ' bertaraf olmaz!

3732. Münâzı' kuşlarının hepsi, doğan gibi şehriyârın davulcusunu işitiniz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3732. Münâzı' (çekişen) kuşlarının hepsi, doğan gibi şehriyârın davulcusunu işitiniz!

Ey bu cismaniyet ve kesret (çokluk) ormanında kavgaya tutuşan ruh kuşlarının hepsi, gerçek hükümdarın avda kullandığı doğan kuşu gibi, onun davulcusu olan insân-ı kâmilin sesini işitiniz ki, işte o ses de bu Mesnevî-i Şerîftir.

Ey bu cismâniyyet ve keserât ormanında kavgaya tutuşan ervâh kuşlarının hepsi, şehriyâr-ı hakîkî şikârda istihdâm ettiği doğan kuşu gibi onun davulcusu olan insân-ı kâmilin sesini işitiniz ki, işte o ses de bu Mesnevî-i Şerîftir.

3733. Agah olunuz, kendi ihtilafınızdan ittihad tarafına her cânibden sevinerek gidici olunuz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3733. Bilin ki, kendi ayrılığınızdan birleşme tarafına her yönden sevinerek gidin!

Gafletten uyanıp kendinize gelin! Bedensellik ve nefse ait isteklerin sürüklemesiyle aranızda meydana gelen ayrılıktan vazgeçip, her yönden birleşme ve bütünleşme tarafına sevinerek gidin!

Gafletten ayılıp kendinize geliniz! Cismâniyyet ve nefsâniyyet sâikasıyla aranızda vâki' olan ihtilaftan vazgeçip, her cihetten ittihad ve birleşmek tarafına sevine sevine gidici olunuz!

3734. خَيْتُ مَا كُنتُمْ فَوَلُوا وَجْهَكُمْ نَحْوَهُ هَذَا الذِي لَمْ يَنْهَكُمْ Nerede olursanız, yüzünüzü onun tarafına çeviriniz! Bu o şeydir ki sizi nehyetmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3734. خَيْتُ مَا كُنتُمْ فَوَلُوا وَجْهَكُمْ نَحْوَهُ هَذَا الذِي لَمْ يَنْهَكُمْ Nerede olursanız, yüzünüzü onun tarafına çeviriniz! Bu o şeydir ki sizi nehyetmedi.

Yani, bu kesretler (çokluklar) isimlerin tecelli yerleridir; ve onların müsemmâsı (kendilerine isim verilen varlık) Hak'tır. Bu sebeple, her nerede olursanız olun, bu isimlerin çokluklarından, onların müsemmâsı olan Hak tarafına yöneliniz ki o taraf "dârü's-selâm"dır (esenlik yurdudur). Ve Yüce Allah sizi وَاللَّهُ يَدْعُو إِلَى دَارِ السَّلَامِ (Yunus, 10/25) yani “Yüce Allah sizi esenlik yurduna davet eder." ayet-i kerimesi gereğince o tarafa çağırır. Ve diğer ayet-i kerimede de فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ (Zariyat, 51/50) yani, “İsimlerin çokluklarından ve dağınık rablerden, isimleri ve sıfatları toplayan Allah'a kaçınız!" buyurur. Bu sebeple, "Biz kimiz ki Hak huzuruna çıkabilelim!" demeyin. Çünkü bu ve benzeri Kur'an ayetleri gereğince siz Hak huzuruna yönelmekten nehy (yasaklanmış) ve men (alıkonulmuş) olunmadınız. Ve nasıl ki cenâb-ı Pîr (Mevlânâ) bu anlamı I. ciltte şu şerefli beyitte beyan buyurmuşlardır: تو مگو ما را بدان شه بار نیست با کریمان کارها دشوار نیست Yani, “Sen deme ki, 'Bize o şahın huzuruna izin yoktur; iş kerim (cömert) olanlarla zor değildir!"

Ya'ni, bu keserât mezâhir-i esmâdır; ve onların müsemmâsı Hak'tır. Binâenaleyh, her nerede olursanız olun, bu keserât-ı esmâiyyeden, onların müsemmâsı olan Hak tarafına teveccüh ediniz ki o taraf "dârü's-selâm"dır. Ve Allâh Teâlâ sizi والله يدعوا إِلَى دَارِ السّلامِ (Yunus, 10/25) ya'ni “Allâh Teâlâ sizi dârü's-selâma da'vet eder." âyet-i kerîmesi mûcibince o tarafa çağırır. Ve diğer âyet-i kerîmede de فَفَرُوا إِلَى الله (Zariyat, 51/50) ya'ni, “Keserât-ı esmâiyyeden ve erbâb-ı müteferrikadan, câmi-i esmâ ve sıfât olan Allâh'a kaçınız!" buyurur. Binâenaleyh, "Biz kimiz ki huzûr-ı Hakk'a çıkabilelim!" demeyin. Zîrâ bu ve emsâli âyât-ı Kur'âniyye mûcibince siz huzûr-ı Hakk'a teveccühten nehy ve men' olunmadınız. Ve nitekim cenâb-ı Pîr bu ma'nâyı I. ciltte şu beyt-i şerîfte beyân buyurmuşlardır: تو مگو ما را بدان شه بار نیست با کریمان کارها دشوار نیست Ya'ni, “Sen deme ki, 'Bize o şâhın huzûruna rûhsat yoktur; iş kerîmler ile güç değildir!"

3735. Kör kuşlarız ve çok terbiye olunmamışız. Zîrâ o Süleyman'ı bir dem tanımadık!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3735. Kör kuşlarız ve çok terbiye olunmamışız. Çünkü o Süleyman'ı bir an bile tanımadık!

Ruhlarımızın gözleri bu maddi yoğunluk (âlem-i kesâfet) âleminde çok körleşmiş ve çok terbiyesiz bir hâlde kalmışız. Çünkü gözümüzün önünde bize çeşitli ilâhî bilgiler ve hakikatleri bolca veren ve zamanın Süleyman'ı olan insân-ı kâmili bir an için bile tanımadık!

Rûhlarımızın gözleri bu âlem-i kesâfette pek kör olmuş ve çok terbiyesiz bir halde kalmışız, Zîrâ gözümüzün önünde bize envâ'-ı maârif ve hakâyık-ı ilâhiyyeyi ibzâl eden ve Süleymân-ı zaman bulunan insan-ı kâmili bir an için olsun tanımadık!

3736. Baykuşlar gibi doğanlara düşman olduk; şübhesiz harabenin metrûkü olduk!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3736. Baykuşlar gibi doğanlara düşman olduk; şüphesiz harabenin terk edilmişi olduk!

Gerçek hükümdarın doğan kuşları konumunda olup, ruh kuşlarını avlamak isteyen evliyaya baykuşlar gibi düşman olduk. Şüphesiz dünya ve cismaniyet harabelerinde terk edilmiş bir halde kaldık! Nitekim Pir zamanında kendisinin yüce zâtına muhalif olan âlimler bulunduğu gibi, Şems-i Tebrîzî hazretlerine şiddetle karşı çıkan ve kaybolmalarına sebep olan kimseler vardı. Ve bunlar körlüklerinden bu hazretleri tanıyamamışlardı.

Şehriyâr-ı hakîkînin doğan kuşları mesâbesinde olup, ervâh kuşlarını av- lamak isteyen evliyâya baykuşlar gibi düşman olduk. Şüphesiz dünyâ ve cis- mâniyyet harâbelerinde metrûk bir halde kaldık! Nitekim zamân-ı Pîr'de zât-ı şerîflerine n.uânz olan ulemâ bulunduğu gibi, Şems-i Tebrîzî hazretlerine şid- detle muhalefet eden ve gaybûbetlerine sebep olan kimseler var idi. Ve bunlar körlüklerinden bu hazretleri tanıyamamışlar idi.

3737. Son derece cehilden ve körlükten, Huda'nın azizlerini incitmeğe kasde-diyoruz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3737. Son derece cehaletten ve körlükten, Allah'ın aziz kullarını incitmeye kasdediyoruz!

3738. Süleyman'dan rûşen olan kuşların mecmu'u, kabahatsizin kanadını ne vakit yolarlar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3738. Süleyman'dan aydınlanan kuşların topluluğu, suçsuzun kanadını ne zaman yolarlar!

Zamanlarının Süleyman'ı olan insân-ı kâmilden feyiz ve nur alan ruhların topluluğu, Şems-i Tebrîzî hazretleri gibi hiçbir suçu ve kusuru olmayan bir kâmili asla incitmezler! Bu ve sonraki şerefli beyitlerde, Cenab-ı Pîr'in özellikle kendilerinin terbiye ettikleri müridleri sınıflandırdığı ve onların hallerini beyan ettiği anlaşılır.

Vakitlerinin Süleymân'ı olan insan-ı kâmilden feyiz ve nûr alan rûhların mecmû'u, Şems-i Tebrîzî hazretleri gibi hiçbir kabâhati ve kusûru olmayan bir kâmili aslâ incitmezler! Bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfede cenâb-ı Pîr'in bilhas- sa kendilerinin terbiye buyurdukları müridleri tasnîf ve onların ahvâlini be- yân buyurdukları anlaşılır.

3739. Belki acizler tarafına yem çekicidirler. Muhalefetsiz ve kînsiz hoşturlar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3739. Aksine, acizler tarafına yem çekicidirler. Muhalefetsiz ve kinden arınmış olarak hoşturlar!

Aksine, o feyiz alan müridler acizlere yardım ederler. Ve onlar, insân-ı kâmil'e karşı muhalefetsiz ve kinden arınmış olarak hoşturlar!

Belki o feyiz alan müridler âcizlere yardım ederler. Ve onlar kâmillere kar- şı muhalefetsiz ve kînsiz hoşturlar!

3740. Onların hüdhüdü, takdîs için yüz Belkıs'ın yolunu açar! [3751]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3740. Onların hüdhüdü, takdîs için yüz Belkıs'ın yolunu açar!

Bu mürîdler (Allah yolunda ilerleyenler) arasında, Süleyman (a.s.)ın Yemen melikesi Belkıs'a elçilikle gönderdiği hüdhüd kuşu gibi, elçilikle görevli olanı, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) huzuruna davet edilen ve Belkıs karakterinde bulunan yüz kişiye takdîs (kutsama) için yol açar!

Bu mürîdân arasında, Süleyman (a.s.)ın Yemen melikesi Belkıs'a risâletle gönderdiği hüdhüd kuşu gibi, risâletle muvazzaf olanı kâmilin huzûruna da'vet olunan ve Belkıs meşrebinde bulunan yüz kimseye takdîs için yol açar!

3741. Onların kargası her se kadar sûrette karga ise de, himmet doğanı geldi “mâ zâğ” oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3741. Onların kargası her ne kadar görünüşte karga ise de, himmet doğanı geldi, "mâ zâğ" oldu.

Bu müridler arasında karga konumunda olanı her ne kadar dış görünüşte süssüz görünse de, onun himmeti (manevi gayreti) yücedir ve şahın doğan kuşu mertebesindedir. Ve Yüce Peygamber Efendimizin yüce şanında buyurulan, ما زاغ البصر (Necm, 53/17) yani, "Gözü Allah'tan başkasına kaymadı" vasfından nasip almıştır. "Mâ zâğ" ifadesinde lafzî bir incelik de vardır. "Mâ", Arapçada olumsuzluk için; ve "zâğ" Farsça olup, karga anlamına alınırsa, "Bu mürid, himmet doğanının etkisiyle karga olmadı ve kargalıktan çıktı" demek olur.

Bu müridler arasında karga mesâbesinde olanı her ne kadar karga gibi sûret-i zâhirede gayr-i müzeyyen görünür ise de, onun himmeti âlî olup, şâhın doğan kuşu pâyesindedir. Ve Resûl-i Zîşân Efendimizin şân-ı âlîlerinde buyurulan, ما زاغ البصر (Necm, 53/17) ya'ni, “Gözü mâsivâya kaymadı" vasfından nasîbedârdır. “Mâ zâğ” ta'bîrinde bir letâfet-i lafziyye de vardır. "Mâ", Arabî ve nefiy için; ve "zâğ" Fârisî olup, karga ma'nâsına alınır ise, "Bu mürîd, himmeti doğanının te'sîriyle karga olmadı ve kargalıktan çıktı" demek olur.

3742. "Lek lek" vuran onların leyleği, şekke tevhîd ateşi vurur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3742. "Lek lek" vuranların leyleği, tevhîd ateşi şüpheye vurur!

Bu müridlerin, "Hamd ve şükür ve mülk ancak sana mahsustur!" diyen ve leylek gibi "lek lek" vuranı, görünen ilim sahiplerinin şüphelerine ve tereddütlerine bu sözleriyle tevhîd ateşini döker!

Cenâb-ı Pîr efendimiz leylek hakkında bir gazellerinde şöyle buyururlar: "Leylek kuşların şeyhidir. Bilir misin ki, onun "lek lek"i nedir? Yâ Müsteân, hamd lek ve'ş-şükrü lek ve'l-mülkü lek demektir!"

Bu müridlerin, لك الحمد و لك الشكر و لك الملك ya'ni, "Hamd ve şükür ve mülk ancak sana mahsûstur!" diyen ve leylek gibi "lek lek" vuranı, ulemâ-i zâhirin şeklerine ve şübhelerine bu sözleriyle tevhîd ateşini döker!

Cenâb-ı Pîr efendimiz leylek hakkında bir gazellerinde şöyle buyururlar Beyit: شيخ مرغانست لكلك لكلكش دانی كه چيست حمد لك و الشكر لك و الملك لك يا مستعان "Leylek kuşların şeyhidir. Bilir misin ki, onun "lek lek"i nedir? Yâ Müsteân, hamd lek ve'ş-şükrü lek ve'l-mülkü lek demektir!"

3743. Ve onların o güvercini ki, doğanlardan korkmaz, doğan onların güvercini önüne baş koyar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3743. Ve onların o güvercini ki, doğanlardan korkmaz, doğan onların güvercini önüne baş koyar!

Ve o mürşitlerin (manevi rehberlerin) güvercin gibi huyca yumuşak olanları, tartışma ve münazarada yırtıcı doğan kuşları gibi olan zahir ulemasından (dış görünüşe ve şekle önem veren bilginlerden) korkmazlar. Aksine o tartışmacı ulema, o mürşitlerin güvercinleri önüne saygıyla veya yenilerek baş koyarlar ve mağlup olurlar. Nasıl ki bu anlamı Yunus Emre hazretleri de semboller içeren bir gazelinde şu beyit ile açıklar: Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere Yalan değil, gerçektir, ben de gördüm tozunu!

Yani, "Sinek gibi değersiz görünen bir derviş, kartal gibi yırtıcı olan zahir ulemasından birini ilahi bilgi (marifet-i ilahiyye) konusunda susturdu. Bu durum yalan değildir. Ben de ümmi (okuma yazma bilmeyen) bir derviş olduğum halde, böyle bir olay bir defa benim de başıma geldi" demek olur.

Ve o mürşidlerin güvercin gibi meşreben halîm olanları, mübâhase ve münâzarada yırtıcı doğan kuşları gibi olan ulemâ-i zâhireden korkmazlar. Belki o bahhâs olan ulemâ o müridlerin güvercinleri önüne ta'zîmen veyâ mülzemen baş koyarlar ve mağlûb olurlar. Nitekim bu ma'nâyı Yunus Emre hazretleri de rumûzu hâvî olan bir gazellerinde şu beyit ile beyân buyurur Beyit: Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere Yalan değil, gerçektir, ben de gördüm tozunu!

Ya'ni, "Sinek gibi hakîr olan bir derviş, kartal gibi yırtıcı olan ulemâ-i zâhireden birisini ma'rifet-i ilâhiyye bahsinde ilzâm etti Bu hal yalan değildir. Ben de ümmî bir derviş olduğum halde, böyle bir def'a benim de başıma gel-di" demek olur.

3744. Onların bülbülü ki, o hâl getirir, kendisinin batınında o gülşen tutar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3744. Onların bülbülü ki, o hâl getirir, kendisinin batınında o gülşen tutar!

O müridlerin (tasavvuf yolunda ilerleyenlerin) bülbülü ki, onun sesi ve nağmesi dinleyenlere hâl (manevî coşku) ve vecd (ilâhî aşkla kendinden geçme) getirir, o bülbülün gülistanı kendi içindedir ve kalbindedir; ve zevki ve şevki kendi içindeki gülistandan ve o gülistanda açılan tecellî (ilâhî görünme) güllerinden bulur!

O müridlerin bülbülü ki, onun sadâsı ve nağmesi dinleyenlere hâl ve vecd getirir, o bülbülün gülistânı kendi bâtınında ve kalbindedir; ve zevk ve şevki kendi bâtınındaki gülistândan ve o gülistanda açılan tecellî güllerinden bulur!

3745. Onların tûtîsi şekerden âzâd oldu. Zîrâ ebed şekeri ona bâtından yüz gösterdi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3745. Onların papağanı şekerden özgür oldu. Çünkü sonsuzluk şekeri ona içten yüz gösterdi!

O müridlerin hakikatlerden ve ilahi bilgilerden bahseden papağanı, bu hakikatler ve bilgiler şekerini dışarıdan almaktan özgür oldu. Çünkü sonsuzluk şekeri olan gerçek varlık ona kalbinde tecelli etti ve bu hakikatler ve bilgiler onun içinden fışkırdı ve kalbi hikmet kaynağı oldu.

O müridlerin hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeden bahseden tûtîsi, bu hakāyık ve maârif şekerini hâriçten almaktan âzâd oldu. Zîrâ ebed şekeri olan vücûd-ı hakîkî ona kalbinde tecellî buyurdu ve bu hakāyık ve maârif onun bâtınından nebeân etti ve kalbi menba'-ı hikmet oldu.

3746. Onların tavuslarının ayağı nazarda başkasının tavusunun kanadından daha iyidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3746. Onların tavuslarının ayağı, başkasının tavusunun kanadından nazarda daha iyidir!

Tavus kuşunun kanatları parlak ve güzel görünür, ayakları ise çirkin bir manzara sunar. Fakat o müridlerin (tasavvuf yoluna girmiş kişilerin) içindeki tavusların irade ayakları, zahir ulemasının (dış görünüşe önem veren bilginlerin) öğrencilerinin parlak görünen himmet (manevi çaba) kanatlarından daha iyidir. Çünkü onlar irade ayaklarını Hak yolunda kullanırlar. Ve bu öğrenciler ise, himmet kanatlarını zahirî ilimlerine (dış bilgilere) mağrur olarak, kibir ve kendini beğenme gibi nefse ait sıfatların havalarında kullanırlar!

Tâvus kuşunun kanatları parlak ve güzel görünür, ayakları ise çirkin bir manzara arzeder. Fakat o mürîdlerin içindeki tâvusların pây-ı irâdeleri, ulemâ-i zâhire şâkirdlerinin parlak görünen himmet kanatlarından daha iyidir. Zîrâ onlar pây-ı irâdelerini Hak yolunda kullanırlar. Ve bu şâkirdler ise, himmet kanatlarını ulûm-ı zâhiriyyelerine mağrûren, kibir ve ucüb gibi sıfât-ı nefsâniyye havalarında kullanırlar!

3747. Hâkāna mensûb kuşların sözü sadadır. Süleyman'a mensub kuşun sözü nerededir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3747. Hükümdara ait kuşların sözü sadadır. Süleyman'a ait kuşun sözü nerededir!

Hükümdara, yani zahir ulemasına ait kuşların, yani öğrencilerin sözü, zevksiz bir sürü dedikodu ve anlamsız bir sadadır. Zamanın Süleyman'ı olan insân-ı kâmile ait olan müridlerin sözü zevkî ve vicdanî olduğundan, onlar nerede, bunlar nerededir!

Hâkāna, ya'ni ulemâ-i zâhireye mensûb kuşların, ya'ni şâkirdlerin sözü, zevksiz bir sürü kıyl ü kāldir ve bî-ma'nâ sadâdır. Süleymân-ı zaman olan insân-ı kâmile mensup olan müridlerin sözü zevkî ve viçdânî olduğundan, onlar nerede, bunlar nerededir!

3748. Sen bundan kuşların sadâsını ne bilirsin? Çünkü Süleyman'ı bir dem görmedin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3748. Sen bundan kuşların sesini ne bilirsin? Çünkü Süleyman'ı bir an bile görmedin!

Ey dedikoduya düşkün olan kişi, sen insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ait olan öğrencilerin sözlerini ve onların anlamlarını ne bilirsin? Çünkü bir an olsun zamanın Süleyman'ının akıl ve kalp gözüyle anlamını görmedin ve yalnız his gözüyle onun şeklini gördün! Nasıl ki, Sultan Mahmud Sebüktekin, Bayezid-i Bistami hazretlerinin kabrini ziyaret eden bir müridini görüp, "Bu senin şeyhin ne derdi?" diye sormuş; ve mürid de "Şeyhim, 'Beni göreni cehennem ateşi yakmaz!' derdi" demiş. Sultan Mahmud dahi, "Acayip! Senin şeyhin Resul-i Ekrem'den de büyük müydü? Zira Ebu Cehil Resul-i Ekrem'i gördü; hâlbuki onu cehennem ateşi yakacaktır!" demiş. Mürid cevaben, “Hayır, Ebu Cehil Resul-i Ekrem'i görmedi; ancak Abdülmuttalib'in yetimini gördü! Eğer Resul-i Ekrem'i göreydi, onu da cehennem ateşi yakmazdı!" demiş ve Sultan Mahmud bu sözü beğenmiştir.

Ey kıyl ü kāle mübtelâ olan kimse, sen insân-ı kâmile mensûb olan şâkirdlerin sözlerini ve onların ma'nâlarını ne bilirsin? Çünkü bir nefes olsun Süleymân-ı vaktin akıl ve kalb gözüyle ma'nâsını görmedin ve yalnız his gözüyle onun sûretini gördün! Nitekim, Sultân Mahmûd Sebüktekin, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin kabrini ziyaret eden bir müridini görüp, "Bu senin şeyhin ne der idi?" diye sormuş; ve mürîd de "Şeyhim, 'Beni göreni cehennem ateşi yakmaz!' der idi" demiş. Sultân Mahmûd dahi, "Acâib! Senin şeyhin Resûl-i Ekrem'den de büyük mü idi? Zîrâ Ebû Cehil Resûl-i Ekrem'i gördü; halbuki onu cehennem ateşi yakacaktır!" demiş. Mürîd cevâben, “Hayır, Ebû Cehil Resûl-i Ekrem'i görmedi; ancak Abdülmuttalib'in yetîmini gördü! Eğer Resûl-i Ekrem'i göre idi, onu da cehennem ateşi yakmaz idi!" demiş ve Sultân Mahmûd bu sözü tahsîn etmiştir.

3749. O bir kuşun kanadı ki, onun sadası mutrıbdır; maşrıkın ve mağribin dışarısındandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3749. O bir kuşun kanadı ki, onun sesi neşelendiricidir; doğunun ve batının dışarısındandır.

O müridlerden (tasavvuf yolunda ilerleyenlerden) birisinin manevî sesi neşelendirici olan himmetinin (manevî gücünün) kanadı, doğunun ve batının dışarısındandır ve gayb âlemindendir.

O mürîdlerden birisinin sadâ-yı ma'nevîsi tarab verici olan himmetinin kanadı, maşrıkın ve mağribin hâricindendir ve âlem-i gaybdandır.

3750. Onun her bir ahengi Kürsî'den seraya kadardır; ve serâdan Arş'a kadar kerr u fer içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3750. Onun her bir ahengi Kürsî'den yeryüzüne kadardır; ve yeryüzünden Arş'a kadar ileri geri hareket içindedir.

Onun himmet kanadının her bir ahengi ve manevî nağmesi, semaların alanından yeryüzüne kadar iniş ve yeryüzünden Arş'a kadar yükseliş suretiyle, yani ileri geri hamle etmek suretiyle yayılır.

Onun himmet kanadının her bir âhenk ve nağme-i ma'nevîsi semâvâtın hayyizinden arza kadar nüzûl ve arzdan Arş'a kadar urûc etmek sûretiyle kerr u fer içinde ya'ni ileri geri hamle etmek sûretiyle intişâr eder.

3751. Kuş ki bu Süleyman'sız gider, yarasa gibi zulmetin âşıkı olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3751. Kuş ki bu Süleyman'sız gider, yarasa gibi karanlığın âşıkı olur!

Zamanının Süleyman'ı olan bu insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tâbi olmadan manâ âleminde yürüyen kuş, yarasa kuşu gibi tabiî karanlığın âşıkı olur. Çünkü onun ilmi, aşağı âleme bağlı olan duyulardan ilham almıştır.

Zamânının Süleyman'ı olan bu insân-ı kâmile tâbi' olmaksızın ma'nâ âleminde yürüyen kuş, yarasa kuşu gibi zulmet-i tabîiyyenin âşıkı olur. Zîrâ onun ilmi âlem-i süfliye merbût olan havâssinden mülhemdir.

3752. Ey merdûd yarasa, Süleymân ile huy et; tâ ki ebede kadar zulmette kalmayasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3752. Ey kovulmuş yarasa, Süleyman ile huy edin; tâ ki sonsuza dek karanlıkta kalmayasın!

Ey tabiî karanlığa olan eğilimi sebebiyle lâtifeler âleminden kovulmuş olan yarasa kuşu, zamanının Süleyman'ı olan insân-ı kâmil ile dostluk kur! Tâ ki ruhun, marifetsizlik sebebiyle, gerçek maksat ve asıl nur olan Hak'tan ebedî bir perdeye düşmeyesin ve karanlık içinde kalmayasın!

Ey zulmet-i tabiyyeye meyli sebebiyle âlem-i letâfetten merdûd olan yarasa kuşu, zamânının Süleymân'ı olan insân-ı kâmil ile ülfet et! Tâ ki rûhun ma'rifetsizlik sebebiyle, maksûd-ı hakîkî ve nûr-ı aslî olan Hak'tan hicâb-ı ebedîye düşmeyesin ve zulmet içinde kalmayasın!

3754. Ve o kimse ki, topallayarak o tarafa sıçrar, bütün topallıktan kurtulur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3754. Ve o kimse ki, topallayarak o tarafa sıçrar, bütün topallıktan kurtulur!

Ve topallayarak, yani nefsanî sıfatlar ipinde seke seke insân-ı kâmil tarafına sıçrayan kimse, bütün topallıktan, yani o içinden sıyrılıp çıkamadığı nefsanî sıfatlarından kurtulur! "Leng" topal; ve "lûk", elsiz; hakir ve zayıf anlamındadır. "Leng u lûk", topal ve çolak olmakla aciz kimseye derler.

Ve topallayarak, ya'ni nefsânî sıfatlar ipinde seke seke insân-ı kâmil tarafına sıçrayan kimse, bütün topallıktan, ya'ni o içinden sıyrılıp çıkamadığı sıfât-ı nefsâniyyesinden kurtulur! "Leng" topal; ve "lûk", elsiz; hakîr ve zebûn ma'nâsınadır. "Leng u lûk", topal ve çolak olmakla âciz kimseye derler.

## Tavuğun beslediği kaz yavrularının kıssası

3755. Sen kaz yumurtasısın; gerçi tavuk seni dâye gibi kanadının altında terbiye etti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3755. Sen kaz yumurtasısın; gerçi tavuk seni dadı gibi kanadının altında terbiye etti!

Bilinir ki, kaz denizde yüzer; ve tavuk suya düşünce boğulur. Tavuk kuluçka olduğu zaman, kanatlarının altında bu kaz yumurtasını terbiye eder. Civcivler çıkınca, tabiatları gereği suya girerler. Anaları olan tavuk karada onların hâline bakakalır!

Yukarıda da sırası geldikçe açıklandığı üzere, hakikatın engin denizinden öncelikle "gayrılık" elbisesiyle ortaya çıkan, "küllî Muhammedî ruh"tur ki, hakikat ehli ona "en büyük ruh" derler. Ve diğer ruhlar ondan türemiş ve yaratılmıştır. Bu sebeple, "Muhammedî ruh" ruhların babası ve anası gibidir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu konuda, hakikat denizinde yüzen bu küllî ruhu, denizde yüzen kaza; ve diğer ruhları da bunun yumurtasına; ve bu yumurtaları kanadı altında besleyen ve terbiye eden insan bedenlerini de tavuğa benzetmişlerdir. Çünkü ruhlar bu cisme bağlandıktan sonra onun terbiye hücresinde kemale erişir ve kemale gelinceye kadar da hiçbir makamda rahat ve karar etmez. Öncelikle "nefs"ten ve onun sıfatlarından geçer. Ne zaman ki "kalb" denizine ulaşır; kalbin nuru ile nefsi tanır. Ve ondan sonra kalbden ve onun sıfatından geçer; kalb marifetinin ışığı yüz gösterir. Ondan sonra "ruh" âlemine ulaşır ve bu ruhun nuruyla "sır" marifeti hâsıl olur. Himmet ayağını ruh âlemine attığı zaman, "hafi"nin (gizli olanın) eserlerini müşâhede eder, ruhun delilleri ile "hafi"yi anlar. "Hafi" mertebesinden terakki saadetine nail olduğu zaman, "hakikat" denizinin sahiline ulaşmak nasip olur. Cemalî müşâhede nurlarıyla hafi sırrı ortaya çıkar. Ve "celâl" tecellisinin ihtişamıyla varlık enaniyetinden fani olup, hakikat denizine dalar. "Hüviyyet" (O'luk) denizine gark olduğu zaman, "fenâ"dan (yok oluştan) sonra ulûhiyyet bekası ile baki olur; kendisi olmaksızın ondan عرفت الله بالله yani, "Allah'ı Allah ile bildim" nârası ortaya çıkar. İşte, kaz yumurtası mesabesinde olan ruhun, tavuk mesabesindeki cismin kanatları altında terbiyesi bu şekilde olur. (Hüseyn-i Hârezmî şerhinden özetlenmiştir.)

Ma'lumdur ki, kaz denizde yüzer; ve tavuk suya düşünce boğulur. Tavuk kuluçka olduğu vakit, kanatlarının altında bu kaz yumurtasını terbiye eder. Civcivler çıkınca, tabîatları iktizâsınca suya girerler. Anaları olan tavuk karada onların hâline bakakalır!

Yukarılarda dahi sırası geldikçe îzâh olunduğu üzere, bahr-i zehhâr-ı hakîkattan evvelen "gayriyyet" líbâsıyla zâhir olan, “rûh-i küllî-i Muhammedî" dir ki, ehl-i hakikat ona "rûh-ı a'zam" derler. Ve sâir ervâh ondan mütevellid ve mahlûktur. Bu sebeple, "rûh-ı Muhammedî" ervâhın babası ve anası mesâbisinde olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu bahiste, bahr-i hakikatta yüzen bu rûh-ı küllîyi, deryâda yüzen kaza; ve sâir ervâhı da bunun yumurtasına; ve bu yumurtaları kanadı altında besleyen ve terbiye eden ecsâm-ı beşeriyyeyi de tavuğa teşbih buyurmuşlardır. Zîrâ ervâh bu cisme taalluktan sonra onun hücre-i terbiyesinde kemâle erişir ve kemâle gelinceye kadar da hiçbir makāmda ârâm ve karâr etmez. Evvelâ "nefs"ten ve onun sıfâtından geçer. Vaktâkî "kalb" deryâsına vâsıl olur; nûr-ı kalb ile nefsi tanır. Ve ondan sonra kalbden ve onun sıfatından geçer; ma'rifet-i kalb pertevi yüz gösterir. Ondan sonra âlem-i "rûh"a vâsıl olur ve bu rûhun nûruyla ma'rifet-i "sırr" hâsıl olur. Pây-ı himmetini âlem-i rûha attığı vakit, âsâr-ı "hafi'yi müşâhede eder, şevâhid-i rûh ile “hafi"yi anlar. Mertebe-i "hafi"den terakkî saâdetine nâil olduğu vakit, bahr-i “hakîkat" sâhiline vusûl müyesser olur. Müşâhede-i cemâliyye nûrlarıyla sırr-ı hafi zahir olur. Ve tecellî-i "celâl"in satevâtıyla vücûd enâniyyetinden fânî olup, bahr-i hakikata dalar. Bahr-i "Hüviyyet"e müstağrak olduğu vakit, “fenâ"dan sonra bakā-yi ulûhiyyet ile bâkî olur; kendisi olmaksızın ondan عرفت الله بالله ya'ni, "Allah'ı Allâh ile bildim" na'rası zuhûr eder. İşte, kaz yumurtası mesâbesinde olan rûhun, tavuk mesâbesindeki cismin kanatları altında terbiyesi bu sûretle olur. (Hüseyn-i Hârezmî şerhinden hülâsadır.)

3756. Senin anan o deryanın kazı olmuştur. Senin dâyen toprağa mensub oldu ve karaya tapıcıdır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3756. Senin anan o denizin kazı olmuştur. Senin dadın toprağa mensup oldu ve karaya tapıcıdır!

"Ruh-ı a'zam" (en büyük ruh) hakikat denizinin kazıdır ve senin anandır. Seni dadı gibi terbiye eden ve topraktan yaratılmış olan cismin, kendi aslı olan karaya âşıktır ve ona tapar!

"Rûh-ı a'zam" deryâ-yı hakikatin kazıdır ve senin anandır. Seni dâye gibi terbiye eden ve topraktan mahlûk olan cismin, kendi aslı olan karaya âşıktır ve ona tapar!

3757. Meyl-i deryâ ki, senin gönlünün içindedir, o tabîat senin canına anandandır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3757. Deniz arzusu ki, senin gönlünün içindedir, o tabiat senin canına annendendir!

Ey mümin, hakikat denizine senin gönlünün içinde bir arzu vardır ki, bedensel yoğunluğa dalmış olman sebebiyle sen onun farkında olamıyorsun! O arzu sende bazen Allah'ı anma meclisinde bulunduğun zaman ara sıra ortaya çıkar ve bedensel yoğunluğun üstün gelmesi yüzünden tekrar gizlenir. İşte o tabiat senin canına, senin annen olan "küllî ruh"tan aşılanmıştır. Bu arzu seni "beka" (sonsuzluk) tarafına çeker.

Ey mü'min, deryâ-yı hakikata senin gönlünün içinde bir meyil vardır ki, kesâfet-i cismâniyyede istiğrâkın hasebiyle sen onun farkında olamıyorsun! O meyil sende ba'zan zikrullâh meclisinde bulunduğun vakit ara sıra baş gösterir ve galebe-i kesâfet-i cismâniyyet yüzünden tekrar istitâr eder. İşte o tabîat senin canına, senin anan olan "rûh-ı küllî"den aşılanmıştır. Bu meyil seni "bakā" tarafına çeker.

3758. Karaya meyil, senin için bu dâyedendir. Dâyeyi bırak ki, o fenâ re'ylidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3758. Karaya meyil, senin için bu dadıdandır. Dadıyı bırak ki, o kötü görüşlüdür!

Karaya, yani cismaniyete meylin dahi, senin ruhunu kanatları altında terbiye eden bu cisim dadısının tabiatının gereğindendir. Bu sebeple, sen o cisim dadısının meylini terk et. Çünkü o kötü görüşlüdür ve seni kötü ve helak tarafına çeker!

Karaya, ya'ni cismâniyyete meylin dahi, senin ruhunu kanatları altında terbiye eden bu cisim dâyesinin tabîatı iktizâsındandır. Binâenaleyh, sen o cisim dâyesinin meylini terk et. Zîrâ o fenâ re'ylidir ve seni fenâ ve helâk tarafına çeker!

3759. Dâyeyi kara üzerinde bırak ve koğ; kazlar gibi ma'nâ denizi içine gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3759. Dâyeyi kara üzerinde bırak ve koğ; kazlar gibi mana denizi içine gel!

Dâyen (çekici gücün) olan cismi karada ve toprak üstünde bırak ve onun çekimine tabi olma, onu kov; bedensel hazları terk edip, kazlar gibi mana denizine dal ve manevi zevklerle lezzetlen!

Dâyen olan cismi karada ve toprak üstünde bırak ve onun cezbine tâbi' olma, koğ; huzûzât-ı cismâniyyeyi terk edip, kazlar gibi ma'nâ denizine dal ve ezvâk-ı maânî ile mütezevvik ol!

3760. Eğer dâye seni sudan korkutursa, sen korkma ve acele derya tarafına sür! [3771]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3760. Eğer dadı seni sudan korkutursa, sen korkma ve acele deniz tarafına sür!

Eğer beden dadısı seni, "Eğer sen beni bırakırsan, suret âleminden (görünenler dünyasından) kaybolur ve denizde boğulup yok olursun!" diye sudan korkutur ise, sakın korkma! Çünkü dağılıp yok olmak onun özelliğidir, senin özelliğin değildir. Bu sebeple, bu hususta cesur olup, gayretini acele deniz tarafına sür!

Eğer cisim dâyesi seni, "Eğer sen beni bırakırsan, sûret âleminden gäib olur ve deryâda boğulup yok olursun!" diye sudan korkutur ise, sakın korkma! Zîrâ infisâh onun şânıdır, senin şânın değildir. Binâenaleyh, bu husûsta cesûr olup, himmetini acele deryâ tarafına sür!

3761. Sen kara üzerinde bir kazsın ve yaş üzerinde dirisin. Tavuk gibi kokmuş kümesli değilsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3761. Sen kara üzerinde bir kazsın ve yaş üzerinde dirisin. Tavuk gibi kokmuş kümesli değilsin!

Çünkü sen kara üzerinde gezen, yani cismaniyet içinde yaşayan bir kazsın ve senin diriliğin yaş üzerindedir, yani ruh iledir. Tavuk mesabesinde olan cismin gibi, senin evin ve kümesin kesif (yoğun, katı) ve müteaffin (kokuşmuş) olan dünya değildir!

Zîrâ sen kara üzerinde gezen, ya'ni cismâniyyet içinde yaşayan bir kazsın ve senin diriliğin yaş üzerindedir, ya'ni rûh iledir. Tavuk mesâbesinde olan cismin gibi, senin evin ve kümesin kesif ve müteaffin olan dünyâ değildir!

3762. Sen "Kerramna benî Adem"den bir şahsın; hem karaya ve hem denize ayak koyarsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3762. Sen "Ademoğullarını şereflendirdik"ten bir kişisin; hem karaya hem denize ayak basarsın!

Bu şerefli beyitlerde وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى كَثِيرٍ مِمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلًا (İsrâ, 17/70) yani, “Muhakkak biz Ademoğullarını şerefli kıldık ve onları karada ve denizde taşıdık ve onlara iyi şeylerden rızık verdik ve onları, yarattığımız kimselerin çoğuna üstün kıldık” ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Bilinmeli ki, insan letafet (incelik, ruhaniyet) ve kesafetin (yoğunluk, maddiyet) toplamını bir araya getirir. Letafeti, ruhaniyeti ve manasıdır; kesafeti ise cismaniyeti ve suretidir. Ruhaniyeti ile meleklere ve cismaniyeti ile hayvanlara denktir.

Letafeti cemalî isimlerin (Allah'ın güzellik ve lütuf tecellileri) ve kesafeti celalî isimlerin (Allah'ın azamet ve kahır tecellileri) mazharıdır (tecelli yeri). Bu sebeple, insan bütün ilahi isimlerin tecelli yeridir. Bu açıdan insan, yalnız cemalî isimlerin tecelli yeri olan meleklerden ve yalnız celalî isimlerin tecelli yeri olan hayvanlardan daha üstündür. Eğer yalnız cismaniyetin hükümleri üstün gelirse, hayvandan daha aşağı olur.

Ayet-i kerimede insanın yaratılan kimselerin çoğu üzerine üstün kılındığı beyan buyrulmasına göre, az kimselerin üzerine üstün kılınmamış olduğu; belki bu kimselerin insan üzerine üstün olduğu anlaşılır. Bu noktada ulemanın çok sözü olduğundan, İsmail-i Ankaravî hazretleri özet karar olmak üzere, "beşer resullerinin melek resullerinden ve beşer evliyasının melek evliyasından ve beşer salihlerinin melek salihlerinden ve beşer avamının melek avamından daha üstün olduğunu" beyan buyurmuştur.

Sözün özü, ilahi yaratılmışların bir kısmı yalnız cemalî; bir kısmı da yalnız celalîdir. İnsan ise her ikisini de bir araya getirir. Bu sebeple kâmil bir mazhariyete (tecelli yeri olma özelliğine) sahiptir. Şu yönü de arz edeyim ki, Yüce Allah hazretlerinin mülkü dünyaya sınırlı değildir. Bizim muhakemelerimiz ve bilgimiz, batınen ve zahiren mazhar olduğumuz ilahi tecellilere göredir. Sonsuz uzayda Yüce Allah hazretlerinin, bizce halleri meçhul olan pek çok alemleri vardır. O alemlerden bazılarının bizim bilmediğimiz ilahi isimlerin tecelli yeri olması ve orada Ademoğullarından daha üstün olan ilahi yaratılmışların bulunması ve bu ayet-i kerimede dahi bunların varlığına işaret buyrulmuş olması mümkündür.

Bu beyt-i şerîflerde وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى كَثِيرٍ مِمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلًا (İsrâ, 17/70) ya'ni, “Muhakkak biz benî Adem'i mükerrem kıldık ve onları karaya ve denize yüklettik ve iyi şeylerden onları rızıklandırdık ve onları, yarattığımız kimselerin çokları üzerine ziyâde tafdíl ettik” âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

Ma'lûm olsun ki, insân letâfet ve kesâfetin mecmû'unu câmi'dir. Letâfeti, rûhâniyyeti ve ma'nâsı; ve kesâfeti dahi cismâniyyeti ve sûretidir. Rûhâniyyeti ile meleklere ve cismâniyyeti ile hayvânâta muhâzîdir.

Letâfeti esmâ-i cemâliyyenin ve kesâfeti esmâ-i celâliyyenin mazharıdır. Binâenaleyh, âdem bilcümle esmâ-i ilâhiyyenin meclâsıdır. Bu i'tibâr ile âdem, yalnız esmâ-i cemâliyyenin meclâsı olan melâikeden ve yalnız esmâ-i celâliyyenin meclâsı olan hayvanâttan efdaldir. Eğer yalnız cismâniyyetin ahkâmı galib olursa, hayvandan daha aşağı olur.

Âyet-i kerîmede âdemin yaratılan kimselerin çoğu üzerine tafdíl olunduğu beyân buyurulmasına nazaran, az kimselerin üzerine tafdíl olunmamış bulunduğu; ve belki bu kimselerin âdem üzerine mufazzal olduğu anlaşılır. Bu noktada ulemânın çok kıyl ü kāli olduğundan, İsmâîl-i Ankaravî hazretleri hülâsa-i karâr olmak üzere, "rusül-i beşerin rusül-i melekten ve evliyâ-i beşerin evliyâ-i melekten ve sulehâ-yı beşerin sulehâ-yı melekten ve avâm-ı beşerin avâm-ı melekten efdal olduğunu" beyân buyurmuştur.

Velhâsıl, mahlûkāt-ı ilâhiyyenin bir kısmı yalnız cemâlî; ve bir kısmı da yalnız celâldir. Ve âdem her ikisini de câmi'dir. Binâenaleyh mazhariyyet-i kâmile sâhibidir. Şu ciheti de arz edeyim ki, Hak Teâlâ hazretlerinin mülkü dünyaya münhasır değildir. Bizim muhâkemâtımız ve ilmimiz, bâtınen ve zâhiren mazhar olduğumuz tecelliyât-ı ilâhiyyeye göredir. Fezâ-yı bî-nihâyede Hak Teâlâ hazretlerinin, bizce ahvâli meçhûl olan pek çok âlemleri vardır. O âlemlerden ba'zılarının bizim bilmediğimiz esmâ-i ilâhiyyenin meclâsı olması ve orada benî Adem'den daha mufazzal olan mahlûkāt-ı ilâhiyyenin bulunması ve bu âyet-i kerîmede dahi bunların vücûduna işâret buyurulmuş olması mümkindir.

3763. Zîra biz onları can ile bahr üzerine yüklettik. "Onları kara üzerine yüklettik,"ten ileri sür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3763. Çünkü biz onları can ile deniz üzerine yükledik. "Onları kara üzerine yükledik"ten ileri sür!

Yüce Allah'ın "Biz onları karada ve denizde taşıdık" (İsrâ, 17/70) sözünde, şu an bulunduğun cismaniyet (bedensel varlık) mertebesine işaretle, "kara" "deniz"den önce zikredilmiş olsa da, senin anan denizci olduğu için, sen deniz üzerine yüklenmeyi, kara üzerine yüklenmeden ileri sür ve can ile denize yüklenmeyi dikkate al ve karada kalma!

Hak Teâlâ'nın حَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ (İsrâ, 17/70) kelâmında, şimdiki bulunduğun cismâniyyet mertebesine işâreten, "berr" "bahr" dan evvel zikr buyurulmuş ise de, senin anan bahrî olduğu için, sen bahr üzerine hamli, berr üzerine hamlden ileri sür ve can ile bahre hamlini nazar-ı i'tibâra al ve karada kalma!

3764. Melâike için kara tarafa yol yoktur. Hayvan cinsi de bahrden âgâh değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3764. Melekler için kara tarafa yol yoktur. Hayvan cinsi de denizden haberdar değildir.

Melekler latif âlemden oldukları için, onların yoğun olan kara tarafına yolları yoktur. Ve hayvan cinsi yoğunluk âleminden yaratılmış oldukları için, onların da latif denizden haberleri yoktur.

Melâike letâfet âleminden oldukları için, onların kesîf olan kara tarafına yolları yoktur. Ve hayvan cinsi âlem-i kesâfetten mahlûk oldukları için, onların da bahr-i letâfetten haberleri yoktur.

3765. Sen cisim ile hayvân ve cân ile melektensin. Tâ ki, hem zemîn üzerinde ve hem felek üzerinde gidersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3765. Sen cisim ile hayvan ve can ile melektensin. Tâ ki, hem yeryüzünde ve hem gökyüzünde gidersin!

Ey insan, sen cismin ile hayvan ve ruhun ile melek cinsindensin! Bu sebeple, cismin ile yeryüzünde gezersin; ve ruhun ile de gökyüzünde uçarsın!

Ey insân, sen cismin ile hayvân ve rûhun ile melek cinsindensin! Binâenaleyh, cismin ile yeryüzünde gezersin; ve rûhun ile de felek üzerinde tayarân edersin!

3766. Nihayet sizin misliniz zâhirde beşer olur. Gözlü gönül ile bana vahyolunur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3766. Nihayet sizin benzeriniz dış görünüşte insan olur. Gözlü gönül ile bana vahyolunur.

Nihayet, zamanın Süleyman'ı olan insân-ı kâmil dış görünüşte sizin benzerinizdir ve sizin gibi insan suretindedir. Şu kadar ki o insân-ı kâmil "Bana gören gönül ile vahyolunur" der. Bu şerefli beyitte, قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحَى إِلَى (Kehf, 18/110) yani, "Ey Resulüm de ki: 'Ben ancak sizin gibi bir insanım; bana vahyolunur!'" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Bu hitap şanlı peygamberedir. Fakat Muhammedî mirasın sahibi olan her zamanın Süleyman'ının şerefli kalbine de aynı hitap gelir. Muhammedî mirasın sahibi olan Mevlânâ efendimiz, kendi yüce zevklerinden bu şerefli beyti açıklayıp derler ki: "Ey çevremde bulunan ve kuşlar mesabesinde olan ruhlar, dış görünüşte ben de sizin gibi insan suretini taşıyorum. Fakat benim kalbimin gözü gayb âlemini gören bir gözdür. O gayb âlemindeki müşahedelerim sebebiyle, Kur'an'ın özü ve şerefli hadisler olan bu Mesnevî-i Şerîf'teki bilgiler ve hakikatler bana vahyolunur!"

Nihâyet, Süleymân-ı zaman olan insân-ı kâmil zâhirde sizin mislinizdir ve sizin gibi beşer sûretindedir. Şu kadar ki o insân-ı kâmil "Bana dîde-ver olan gönül ile vahyolunur” der. Bu beyt-i şerîfte, قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحَى إِلَى (Kehf, 18/110) ya'ni, "Ey Resûlüm de ki: 'Ben ancak sizin gibi beşerim; bana vahyolunur!'" âyet-i kerimesine işaret buyurulur. Bu hitâb Nebiyy-i Zîşân'adır. Fakat verâset-i Muhammediyye'yi hâiz olan her Süleymân-ı zamânın kalb-i şerifine de ayn-ı hitâb vârid olur. Verâset-i Muhammediyyeyi hâiz bulunan cenâb-ı Mevlânâ efendimiz, kendi zevk-i âlîlerinden bu beyt-i şerîfi beyân buyurup derler ki: "Ey muhîtimde bulunan ve kuşlar mesâbesinde olan ervah, sûret-i zâhirede ben de sizin gibi sûret-i beşeriyyeyi hâizim. Fakat benim kalbimin gözü âlem-i gaybı görücü bir gözdür. O âlem-i gaybdaki müşâhedâtım hasebiyle, lübb-i Kur'ân ve ahâdîs-i şerîfe olan bu Mesnevî-i Şerîf'teki maârif ve hakâyık bana vahyolunur!"

3767. Toprağa mensup kalıp zemîn üzerine düşmüş; onun ruhu bu çarh-ı berrin üzerinde devr edicidir.'&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3767. Toprağa ait kalıp yer üzerine düşmüş; onun ruhu bu yüce felek üzerinde dönmektedir.

Benim toprağa ait olan cismim ve kalıbım yer üzerinde gezer, yürür. Fakat o benim kalıbımın ruhu, bu yüksek manevî âlemler feleği üzerinde döner.

Benim toprağa mensûb olan cismim ve kalıbım arz üzerinde gezer, yürür. Fakat o benim kalıbımın rûhu, bu yüksek eflâk-i maânî üzerinde devreder.

3768. Ey gulâm, biz hep [su] kuşlarıyız; bizim dilimizi tamamen derya bilir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3768. Ey genç, biz hep [su] kuşlarıyız; bizim dilimizi tamamen derya bilir!

Bu ve sonraki beyitlerdeki "biz" ifadeleri, hikmetli bir üslup üzerine söylenmiştir. Bu "biz" ifadesinin altında "siz" hitabı gizlidir. Yani, "Ey henüz olgunluk mertebesine ulaşmamış olan müridim, siz hep kuşlarsınız! Sizin yatkınlık dilinizi, tamamen hakikat deryası olan insân-ı kâmil bilir ve sizi yatkınlık dilinizle meydana gelen taleplerinize göre terbiye eder!"

Bu ve âtîdeki beyitlerdeki "biz" ta'bîrleri, üslûb-ı hakîmâne üzerine îrâd buyurulmuştur. Bu "biz" ta'bîrinin altında "siz” hitâbı mündemicdir. Ya'ni, "Ey henüz mertebe-i ricâle bâliğ olmamış olan mürīdim, siz hep kuşlarsınız! Sizin lisân-ı isti'dâdınızı, tamâmiyle deryâ-yı hakikat olan "insân-ı kâmil" bilir ve sizi lisân-ı isti'dâd ile vâki' olan taleblerinize göre terbiye eder!"

3769. İmdi, Süleyman bahr geldi, biz kuş gibi; Süleyman'da ebede kadar seyr tutarız!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3769. Şimdi, Süleyman deniz geldi, biz kuş gibiyiz; Süleyman'da sonsuza dek seyr ederiz!

Şimdi, zamanın Süleyman'ı hakikat denizidir; sizler kuş gibisiniz. O hakikat denizinde sizin sonsuz seyriniz vardır!

Bilinmeli ki, Muhammedî ruh (s.a.v) "küllün küllü"dür (bütünün bütünü). Muhammedî mirası taşıyan her bir insân-ı kâmil de "küll"dür. Ve her bir "küll"ün tâbileri olan cüz'î ruhlar vardır. Ve bu "küllî ruh" onların imamıdır. Hiçbir ruh, ruhlar âleminde kendi imamından ayrılmaz ve o "küll" içinde sonsuz seyr eder. يوم ندعوا كل أناس بإمامهم (İsrâ, 17/71) Yani, "O günde biz insanların hepsini imamlarına davet ederiz" ayet-i kerimesinde bu hakikate işaret buyurulur. Ve Cenab-ı Pir efendimiz Divan-ı Kebirlerinde aşağıdaki beyitler ile de bu anlama işaret buyururlar: "Benim canım ile senin canına bundan evvel bir geçmiş vardı ki, tanış oldu. Bugünün ülfeti o geçmiştendir; gerçi onları senin için unutmak meydana geldi!"

İmdi, Süleymân-ı zamân deryâ-yı hakikattir; sizler kuş gibisiniz. O deryâ-yı hakîkatta sizin ebedî seyriniz vardır!

Ma'lûm olsun ki, rûh-ı Muhammedî (s.a.v) "küllü'l-kül"dür. Verâset-i Muhammediyye'yi hâiz olan her bir insân-ı kâmil de "küll"dür. Ve her bir "küll"ün tevâbii olan ervâh-ı cüz'iyye vardır. Ve bu "rûh-ı küllî" onların imamıdır. Hiçbir rûh, âlem-i ervâhta kendi imâmından ayrılmaz ve o “küll” içinde ebedi seyr eder. يوم ندعوا كل أناس بإمامهم (Isrâ, 17/71) Ya'ni, “O günde biz nâsın kâffesini imamlarına da'vet ederiz" âyet-i kerimesinde bu hakikata işâret buyurulur. Ve cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebirlerinde âtîdeki beyitler ile de bu ma'nâya işâret buyururlar. "Benim canım ile senin canına bundan evvel bir sabıka var idi ki, âşinâ oldu. Bugünün ülfeti o sabıkadandır; gerçi onları senin için unutmak vâki' oldu!"

3770. Ayağı Süleyman ile deryaya koy, tâ ki su, Dâvûd gibi yüz zırh yapsın! [3781]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3770. Ayağını Süleyman ile denize koy ki, su, Davud gibi yüz zırh yapsın!

Ey cismanî, zamanın Süleyman'ına tabi ol ve ruhunun ayağını o Süleyman ile beraber hakikat denizine koy! Ta ki, o denizin marifet suları sana, Davud (a.s.)ın demirden yaptığı zırh gibi, nefis ve şeytan düşmanlarına karşı kullanılmak üzere birçok zırh yapsın!

Ey cismânî, Süleymân-ı zamâna tâbi' ol ve ruhunun ayağını o Süleymân ile beraber deryâ-yı hakikata koy! Tâ ki, o deryânın maârif suları sana, Dâ-vūd (a.s.)ın demirden yaptığı zırh gibi, nefis ve şeytan düşmanlarına karşı kullanılmak üzere birçok zırh yapsın!

3771. O Süleyman cümlenin önünde hazırdır. Fakat gayret göz bağı ve sahirdir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3771. O Süleyman hepinizin önünde hazırdır. Fakat kıskançlık göz bağı ve sihirbazdır!

O zamanın Süleyman'ı hepinizin önünde hazırdır. Fakat siz onu kendiniz gibi insan suretinde ve âlimler kıyafetinde gördüğünüz için, nefsanî bir saikayla kıskanırsınız ve onun ilim ve irfanına haset edersiniz ve onun Süleyman'lığını göremezsiniz. Ne yapalım ki, bu kıskançlık ve gayret kalp gözünü bağlar ve sihirbazdır! Nasıl ki, Şemseddin-i Mardinî gibi, Pîr zamanındaki meşhur âlimlerden bazılarının, Hz. Pîr'in fetvasına itiraz ettiği, Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da zikredilmiştir. Ve aynı şekilde kıskançlık sebebiyle bir topluluk da Şems-i Tebrîzî hazretlerinin aleyhinde bulundular ve Salahaddin-i Zerkûb-ı Konevî hazretlerini çekemediler ve onların kemallerini bu kıskançlıkları sebebiyle göremediler!

O Süleymân-ı zamân hepinizin önünde hâzırdır. Fakat siz onu kendiniz gibi beşer sûretinde ve ulemâ kıyafetinde gördüğünüz için, sâika-i nefsâniy- yetle kıskanırsınız ve onun ilim ve irfânına hased edersiniz ve onun Süley- man'lığını göremezsiniz. Ne yapalım ki, bu kıskançlık ve gayret kalb gözünü bağlar ve sihirbazdır! Nitekim, Şemseddîn-i Mardînî gibi, zamân-ı Pîr'deki meşâhîr-i ulemâdan ba'zılarının, Hz. Pîr'in fetvâsına i'irâz ettiği, Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da mezkûrdur. Ve kezâ kıskançlık sebebiyle bir tâife de Şems-i Tebrîzî hazretlerinin aleyhinde bulundular ve Salahaddîn-i Zerkûb-ı Konevî hazretlerini çekemediler ve onların kemâlâtını bu kıskançlıkları sebebiyle gö- remediler!

3772. Hatta cehilden ve uyuklamaktan ve fuzûldan dolayı, o bizim önümüzde ve biz ondan melûlüz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3772. Hatta bilgisizlikten, gafletten ve haddini bilmezlikten dolayı, o bizim önümüzde ve biz ondan üzgünüz!

Sizler ruhen zamanın Süleyman'ına susamışsınız; fakat bilgisizlikten, gaflet uykusundan ve haddini bilmezlikten dolayı, yani haddini bilmemekten dolayı o zamanın Süleyman'ı önünüzde hazır olduğu halde ondan üzgün bir haldesiniz ve elem içindesiniz!

Sizler rûhen Süleymân-ı zamâna teşnesiniz; fakat cehilden ve gaflet uy- kusundan ve fuzûldan, ya'ni hadd-nâ-şinâslıktan dolayı o Süleymân-ı za- mân önünüzde hâzır olduğu halde ondan melûl bir haldesiniz ve elem için- desiniz!

3773. Susamışa gök gürlemesi baş ağrısı getirir. Çünkü saâdet bulutu çektiğini bilmez!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3773. Susamışa gök gürlemesi baş ağrısı getirir. Çünkü saadet bulutu çektiğini bilmez!

Nasıl ki susamış bir adamın gök gürlemesinden başı ağrır ve acı duyar. Çünkü gök gürlemesinin, kendisinin susuzluğunu giderecek olan yağmur bulutunu getirdiğini anlayamaz. Ve ilim susuzluğunu çeken âlimler de aynı hâl içindedir.

Nitekim, susamış bir adamın gök gürleyişinden başı ağrır ve elem duyar. Zîrâ gök gürlemesinin, kendisinin susuzluğunu izâle edecek olan yağmur bu- lutu getirdiğini idrâk edemez. Ve ilim teşnesi olan ulemâ da aynı hâl içindedir.

3774. Onun gözü akıcı ırmakta kalmıştır; gök suyunun zevkinden bî-haberdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3774. Onun gözü akıcı ırmakta kalmıştır; gök suyunun zevkinden habersizdir.

"Akıcı ırmak"tan kastedilen, kitaplardan öğrenilen yaygın ve dolaşımdaki ilimlerdir. "Gök suyu"ndan kastedilen ise ledün ilimleridir (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler). Kendilerini kıskançlık duygusuna kaptırmış olan zahir ulemasının idrak gözü, kitaplardaki yaygın ve dolaşımdaki ilimlerdedir. Onlar, hakikat seması olan nübüvvet kandilinden inen ledün ilimlerinin zevkinden habersizdir.

"Akıcı ırmak"tan murâd, kitaplardan tahsil olunan ulûm-ı câriye ve mütedaviledir. "Gök suyu"ndan murâd, ulûm-ı ledünniyyedir. Kendilerini kıskançlık duygusuna kaptırmış olan ulemâ-i zâhirenin idrak gözü, kitaplardaki ulûm-ı câriye ve mütedâvilededir. Onlar, semâ-yı hakikat olan mişkât-ı nübüvvetten münzel olan ulûm-ı ledünniyyenin zevkinden bî-haberdir.

3775. Himmet merkebini esbab tarafına sürdü; şübhesiz Müsebbib'den mahcub kaldı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3775. Himmet bineğini sebeplere yöneltti; şüphesiz Müsebbib'den (sebepleri yaratandan) mahrum kaldı!

Böyle bir kişi, himmet bineğini görünürdeki sebeplere yöneltti; şüphesiz o sebeplerin Müsebbibi olan Hak'tan mahrum ve gizli kaldı.

Böyle bir kimse, himmet merkebini esbâb-ı sûriyye tarafına sürdü; şübhesiz o esbâbın müsebbibi olan Hak'tan mahcûb ve mestûr kaldı.

3776. O kimse ki, Müsebbib'i aşikâr görür; cihanın sebebleri üzerine ne vakit gönül koyar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3776. O kimse ki, Müsebbib'i (sebepleri yaratanı) açıkça görür; dünyanın sebepleri üzerine ne zaman gönül koyar?

## Yalnız başına yakıcı kum üstünde buldukları o zâhidin kerâmetleri hakkında hacıların hayrân olması

3777. Bâdiye içinde bir zahid var idi. Abbadiye gibi ibadette gark idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3777. Çölde bir zahit vardı. Abbadiye gibi ibadete dalmıştı.

"Abbâdiye" kelimesi hakkında şârihlerin (açıklayıcıların) çeşitli açıklamaları vardır. İsmâîl-i Ankaravî hazretleri buyururlar ki: "Ayının fethi ile, Abbâdiye, Araplar'ın dağınık kabilelerine mensup olanlara denir. Bunlar çölde yaşayıp, kendi mezhepleri üzere ibadete düşkün olduklarından, zahit Abbâdiye fertlerine benzetilmiştir." Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî der ki: "Ubbâdiye, aynın zammı (ötre) ve teşdîd (şedde) ile, "ibadet ediciler" anlamındadır." Bahru'l-Ulûm ise Velî Muhammed'e itiraz edip, der ki: "Bu anlamın Ubbâdiye kelimesinden nasıl çıkarıldığı bilinmemektedir. Belki hayalî bir anlamdır. Abbâdiye, Arap adalarının sonu olan Abbâdan'a mensup demektir. Ve Abbâdan, mizacı hassas olanlar için yerleşmeye elverişli olmayan bir yerdir." Ve Şeyh Muhammed Efdal der ki: "Ubbâdiye, "âbid"in çoğulu olan "ubbâd"a mensup kimseler demek olması muhtemeldir. Gerçekte böyle bir nispet (aidiyet) yaygın değildir. Fakat bu nispet, ihtimal ki Fars dilinde kullanılmaktadır." Ve İmdâdullâh hazretleri dahi mizacı hassas olanlar için, "yerleşmeye elverişli olmayan Abbâdan'a mensup âbidler" anlamına almıştır.

"Abbâdiye" kelimesi hakkında şârihlerin muhtelif beyânâtı vardır. İsmâîl-i Ankaravî hazretleri buyururlar ki: "Ayının fethi ile, Abbâdiye, Araplar'ın müteferrik kabílelerine mensûb olanlarına derler. Bunlar bâdiyede sâkin olup, kendi mezhebleri üzere ibâdete harís olduklarından, zâhid Abbâdiye efrâdına teşbih buyurulmuştur." Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî der ki: "Ubbâdiye, aynın zammı ve teşdîd ile, “ibâdet ediciler" ma'nâsınadır." Bahru'l-Ulûm ise Velî Muhammed'e i'tirâz edip, der ki: "Bu ma'nânın Ubbâdiye kelimesinden nasıl çıkarıldığı ma'lûm değildir. Belki muhayyel bir ma'nâdır. Abbâdiye, Cezâir-i Arab'ın nihâyeti olan Abbâdan'a mensûb demektir. Ve Abbâdan, ehl-i mizâc için kābil-i tavattun olmayan bir mahaldir." Ve Şeyh Muhammed Efdal der ki: "Ubbâdiye, "âbid"in cem'i olan "ubbâd"a mensûb kimseler demek olması muhtemeldir. Vâkıâ böyle, bir nisbet müteâref değildir. Fakat bu nisbet, ihtimal ki lisân-ı Fârisî'de müsta'meldir." Ve İmdâdullâh hazretleri dahi ehl-i mizâc için, “kābil-i tavattun olmayan Abbâdan'a mensûb âbidler" ma'nâsına almıştır.

3778. Hacılar şehirlerden oraya eriştiler. Gözleri kuru zahid üzerine düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3778. Hacılar şehirlerden oraya eriştiler. Gözleri kuru zahit üzerine düştü.

"Huşk", kuru ve kara anlamlarına gelir. Ankaravî hazretleri, "zâhid-i huşk" ifadesini izafet terkibi (iki ismin birleşmesiyle oluşan tamlama) kabul edip, "karanın ve çölün zahidi" anlamını vermiştir. Hint şârihleri (şerh edenler) ise bu ifadeyi sıfat tamlaması kabul edip, "huşk" kelimesini "zahit"in sıfatı olarak göstermişlerdir ki bu durumda anlam, "kuru ve zayıf zahit" demek olur. Yani, "Hacılar şehirlerden çölün o noktasına geldiler. İbadet ve riyâzât (nefsî perhizler) yüzünden kupkuru ve zayıf bir hâle gelmiş olan zahidi gördüler." Fakat sonraki beyit, Ankaravî hazretlerinin verdiği anlamı güçlendirir.

"Huşk", kuru ve kara ma'nâlarına gelir. Ankaravî hazretleri, "zâhid-i huşk" ta'bîrini terkîb-i izâfî addedip, "karanın ve bâdiyenin zâhidi" ma'nâsını vermiştir. Hind şârihleri ise terkîb-i tavsîfî addedip, "huşk"ü "zâhid"in sıfatı olarak göstermişlerdir ki bu sûrette ma'nâ, “kuru ve lâğar zâhid" demek olur. Ya'ni, "Hacılar şehirlerden bâdiyenin o noktasına geldiler. İbâdet ve riyâzetten kupkuru ve lâğar bir hâle gelmiş olan zâhidi gördüler." Fakat âtîdeki beyit, Ankaravî hazretlerinin verdiği ma'nâyı takviye eder.

3779. Zahidin yeri kuru ve mizâcı yaş idi. Onun ilacı bâdiyenin semûmun-dan idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3779. Zâhidin yeri kuru ve mizacı yaş idi. Onun ilacı çölün sam yelinden idi.

Zâhidin sakin olduğu yer kupkuru ve susuz idi; fakat onun mizacı yaş, yani onda susuzluktan eser yok idi. O kuru çölde onun su ihtiyacı, sıcak bir hâlde esen sam yelinden idi.

Zâhidin sâkin olduğu mahal kupkuru ve susuz idi; fakat onun mizâcı yaş, ya'ni onda susuzluktan eser yok idi. O kuru bâdiyede onun su ihtiyacı, sıcak bir halde esen bâd-ı semûmdan idi.

3780. Hacılar ondan, vahdetinden ve onun âfeti içinde o selâmetine hayrân ol-[3791] dular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3780. Hacılar ondan, vahdetinden ve onun âfeti içinde o selâmetine hayran oldular.

Hacılar, o zâhidin (dünya nimetlerinden el çekmiş kişinin) böyle ıssız bir çölde tek ve yalnız yaşamasına ve çölün susuzluk ve sıcaklık tehlikesi içinde sağ ve salim kalmasına şaşıp kaldılar.

Hacılar o zâhidin böyle ıssız bir bâdiyede tek ve tenhâ yaşamasına ve bâdiyenin susuzluk ve sıcaklık tehlikesi içinde sağ ve sâlim kalmasına şaşdılar kaldılar.

3781. Kumun yüzü üstünde namaza durmuş idi, öyle kum ki onun harâretinden çömleğin suyu kaynar idi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3781. Kumun yüzü üstünde namaza durmuş idi, öyle kum ki onun hararetinden çömleğin suyu kaynar idi!

3782. Derdin ki: "Yeşillik ve gül içinde sarhoştur!" Yahût, "Burak ve Düldül'ün üzerinde bir süvârîdir!"'&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3782. Derdin ki: "Yeşillik ve gül içinde sarhoştur!" Yahut, "Burak ve Düldül'ün üzerinde bir süvârîdir!"

"Burak", şanlı peygamberimiz Efendimizin mi'râc gecesinde bindikleri ruhanî bir şekildir ki, merkebden büyük ve deveden küçük olduğu rivayet edilmiştir. "Düldül", siyaha yakın beyaz bir katırın ismidir ki, İskenderiye hâkimi (s.a.v.) Efendimize hediye olarak göndermişti ve müminlerin emiri İmam Ali (k.a.v.) hazretleri ona binerdi.

"Burak", Resûl-i Zîşân Efendimizin mi'râc gecesinde bindikleri bir sûret-i rûhâniyyedir ki merkebden büyük ve deveden küçük olduğu rivayet edilmiştir. "Düldül", siyaha mâil beyaz bir katırın ismidir ki İskenderiyye hâkimi (s.a.v.) Efendimiz'e hediye olarak göndermiş idi ve emîru'l-mü'minîn İmâm Alî (k.a.v.) hazretleri ona biner idi.

3783. Yahût "Onun ayağı ipek ve hulleler üzerindedir!" Yahût "Semûm onun için bâd-ı sabâdan iyidir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3783. Yahut "Onun ayağı ipek ve hulleler üzerindedir!" Yahut "Semûm (çölün yakıcı rüzgarı) onun için bâd-ı sabâdan (sabah rüzgarından) iyidir!"

"Hulle", ağır, kıymetli hırka ve cübbe gibi giysi anlamındadır. Yani, "Yahut o zâhidin (dünya nimetlerinden el çekmiş kişinin) hâline bakınca derdin ki: 'Sanki onun ayakları kızgın kum üstünde değil, ipekli kumaşlar ve hulleler üstündedir ki, asla etkilenmiyor!' Yahut 'Esen sıcak ve yakıcı rüzgâr ona sabah rüzgarından daha hoş gelir!'"

"Hulle", ağır, kıymetli hırka ve cübbe gibi libâs ma'nâsınadır. Ya'ni, "Yâhût o zâhidin hâline bakınca der idin ki: 'Gûyâ onun ayakları kızgın kum üstünde değil, ipekli kumaşlar ve hulleler üstündedir ki, aslâ müteessir olmuyor!' Yâhût 'Esen sıcak ve yakıcı rüzgâr ona bâd-ı sabâdan daha latîftir!'"

3784. Derviş namazdan fâriğ oluncaya kadar intizâren niyâzda durdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3784. Derviş namazdan bitirinceye kadar bekleyerek niyazda durdular.

Hint nüshalarında birinci mısra, پس بماندند آن جماعت با نیاز şeklindedir. "O cemaat niyaz ile kaldılar" demek olur.

Hind nüshalarında birinci mısrâ`, پس بماندند آن جماعت با نیاز sûretindedir. "O cemâat niyâz ile kaldılar" demek olur.

3785. Vaktaki o fakir istiğraktan geri geldi; o cemâattan rûşen-zamîr bir diri,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3785. O fakir istiğrak hâlinden geri geldiğinde; o topluluktan gönlü aydınlık bir kişi,

3786. Gördü ki, onun elinden ve yüzünden su damlar. Onun elbisesi abdest eserlerinden ıslak idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3786. Gördü ki, onun elinden ve yüzünden su damlar. Onun elbisesi abdest eserlerinden ıslak idi.

Hacıların arasında kalbi nurlu olan, manevî hayat sahibi bir kimse, dervişin hâllerini dikkatle incelerken, onun elinden ve yüzünden su damlamakta olduğunu ve elbisesinin abdest suyundan ıslanmış bulunduğunu gördü.

Hacıların arasında kalbi nûrlu olan hayât-ı ma'neviyye sahibi bir kimse dervîşin ahvâlini hâdde-i tedkîkten geçirirken, onun elinden ve yüzünden su damlamakta olduğunu ve elbisesinin abdest suyundan ıslanmış bulunduğunu gördü.

3787. Binâenaleyh ona sordu ki: "Suyun neredendir?" "Semâ tarafındandır." diye elini kaldırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3787. Bu sebeple ona sordu ki: "Suyun neredendir?" "Gök tarafındandır." diye elini kaldırdı.

O kalbi nurlu olan hacı zâhide: "Bu susuz çölde suyu nereden bulursun?" diye sordu; o zâhid de suyun gök tarafından geldiğine işaretle elini yukarıya kaldırdı.

O kalbi nûrlu olan hacı zâhide: "Bu susuz bâdiyede suyu nereden bulursun?" diye sordu; o zâhid dahi suyun gök tarafından geldiğine işaretle elini yukanya kaldırdı.

3788. Dedi: "Her ne vakit istesen kuyusuz ve liften örülmüş ipsiz erişir mi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3788. Dedi: "Her ne zaman istesen kuyusuz ve liften örülmüş ipsiz erişir mi?"

O işareti gören hacı tekrar sordu ki: "Bizim gibi sebeplere bağlanıp kalmış olanlar su elde etmeyi istedikleri zaman, kuyuya ve hurma ağacı lifinden örülmüş ipe muhtaçtırlar. Sen ise istediğin zaman göğün suyunu bu gibi sebepleri kullanmaksızın nasıl çekiyorsun?"

O işareti gören hacı tekrar sordu ki: "Bizim gibi esbaba bağlanıp kalmış olanlar su istihsâlini murâd etikleri vakit, kuyuya ve hurma ağacı lifinden örülmüş ipe muhtaçtırlar. Sen ise istediğin vakit göğün suyunu bu gibi esbabı kullanmaksızın nasıl celbediyorsun?"

3789. "Ey sultan-ı dîn bizim müşkilimizi hallet, tâ ki senin halin bize yakın bahşetsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3789. "Ey din sultanı, bizim sorunumuzu çöz ki, senin hâlin bize yakınlık bahşetsin!"

"Ey dinin sırlarında tasarruf eden yüce zât; biz, sebeplere başvurmadan bir şeyin elde edilmesinin mümkün olmadığı zannındayız ve bu konuda şüphe içindeyiz! Sen bize bunun nasıl gerçekleştiğini göster de, kalbimizdeki şüphemiz ortadan kalksın ve bize kesin bilgi (yakîn) hâsıl olsun!"

"Ey dînin esrârında mutasarrıf olan zât-ı şerîf; biz esbaba teşebbüs etmeksizin bir şeyin istihsâli kābil olmadığı zannındayız ve bu husûsta şek içindeyiz! Sen bize bunun nasıl vâki' olduğunu göster de, kalbimizdeki şekkimiz zâil ve bize yakîn hâsıl olsun!"

3790. "Esrarından bir sırrı bize aşikâr göster, tâ ki belden zünnârları keselim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3790. "Sırlarından bir sırrı bize açıkça göster ki, belden zünnârları keselim!"

[3801] "Sahip olduğun sırlardan bir sırrı bize açıkça göster ki, belimizden şüphe ve tereddüt zünnârlarını keselim ve 'Acaba böyle bir şey olur mu?' vesvesesini içimizden atalım ve gizli şirkten kurtulalım! 'Zünnâr', ruhbanların bellerine bağlayıp uçlarını sallandırdıkları kuşaklardır."

[3801] "Mutasarrıf olduğun esrardan bir sırrı bize açıkça göster, tâ ki belimizden şek ve şübhe zünnârlarını keselim ve "Acabâ böyle bir şey olur mu?" vesvesesini içimizden atalım ve şirk-i hafiden kurtulalım! "Zünnâr", ruhbânın bellerine bağlayıp uçlarını sallandırdıkları kuşaklardır.

3791. "Hacıların duasına icabet et!" diye gözlerini gök tarafına itti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3791. "Hacıların duasına icabet et!" diye gözlerini gök tarafına çevirdi.

Zâhid, hacının bu isteği üzerine gözlerini gök tarafına dikip, Yüce Allah'a yakararak dedi ki: "Ey sebeplerin yaratıcısı olan şanı yüce Rabbimiz, hacılar senin kudretini ve azametini his gözleriyle de görmek istiyorlar. Lütfen onların isteklerini kabul buyur!"

Zâhid, hacının bu talebi üzerine gözlerini gök tarafına dikip, Cenâb-ı Hakk'a münâcât ederek dedi ki: "Ey esbâbın halikı olan Rabb-i azîmü'ş-şanımız, hacılar'senin kudretini ve azametini his gözleriyle de görmek istiyor-lar. Lütfen onların taleblerini kabûl buyur!"

3792. "Rızık isteyiciliğe ben yukarıdan huy tutarım. Sen bana kapıyı gökten açtın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3792. "Rızık isteyiciliğe ben yukarıdan huy tutarım. Sen bana kapıyı gökten açtın!"

"Ey Allah'ım, sen bilirsin ki, benim rızık isteme huyum ve âdetim, aşağı âleme ait sebeplere bakmamaktır. Aksine, o sebeplerin üstünde ve yukarısında olan senin yaratma kudretine bakmaktır. Çünkü sen rızık kapısını bana bu kudret semasından açtın ve ben de buna alıştım!" "خوگرم" de "گیرم گرم" kelimesinin kısaltılmışıdır.

“İlâhî, sen bilirsin ki, benim rızık isteyicilikteki huyum ve âdetim, âlem-i süflîye taalluk eden esbâba nazar etmemektir. Belki o esbabın fevkinde ve yukarısında olan senin kudret-i halkına bakmaktır. Zîrâ sen rızık kapısını ba-na bu kudret semâsından açtın ve ben de buna alıştım!” خوگرم de گیرم گرم kelimesinin muhaffefidir.

3793. "Ey sen ki mekânı lâ-mekânda gösterip, 'Fi's-semâi rızkuküm'ü ayân etmişsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3793. "Ey sen ki mekânı mekânsızlıkta gösterip, 'Rızkınız göktedir' ayetini açıkça ortaya koymuşsun!"

Bu şerefli beyitte, Zâriyât Sûresi'nde yer alan "Ve sizin rızkınız ve vaat olunduğunuz şey göktedir" (Zâriyât, 51/22) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. "Mekânı mekânsızlıkta göstermek" şudur ki, Yüce Allah, bu taayyünler (belirginleşmeler) âlemi mevcut değilken, isim ve sıfatlarının tecellileri olmak üzere bu kesif (yoğun) ve imkân âlemini, mekândan ve belirginleşmeden uzak olan mutlak varlığında meydana getirdi ve açığa çıkardı. Nitekim bu konudaki açıklamalar, birinci ciltte 610 numaralı beyte denk gelen "Biz yokluklarız, varlıklarımız sensin, sen mutlak varlıksın, bizi fani kıl" şerefli beytinde geçti. Sebepler ise, bu taayyünler âlemine ait olan suretlerden ibarettir. Bu sebeple, Yüce Allah, idrak sahibi kullarının his ve akıl gözlerini aşağı âleme ait sebeplere dikmemeleri ve o sebeplerin yukarısında olan Hakk'ın, sebebi yaratma kudretine bakmaları için bu ayet-i kerimeyi açıkça tebliğ buyurdu.

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Zâriyât'ta olan وَفِي السَّمَاءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ (Zâriyât, 51/22) ya'ni, "Ve sizin rızkınız ve va'd olunduğunuz şey semâdadır" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. "Mekânı lâ-mekânda göstermek" budur ki, Hak Teâlâ hazretleri bu âlem-i taayyünât mevcûd değil iken, esmâ ve sıfatının mezâhiri olmak üzere bu âlem-i kesîfi ve imkânı, mekândan ve taayyünden münezzeh olan vücüd-ı mutlakında peydâ ve izhar etti. Nitekim bu bâbdaki îzâhât, I. ciltte 610 numaralı beyite müsadif olan ما عدمهاییم هستیهای ما تو وجود مطلقی فانی نما beyt-i şerîfinde geçti. Ve esbâb ise, bu âlem-i taayyünâta âid olan sûretlerden ibârettir. Binâenaleyh, Hak Teâlâ hazretleri idrāk sahibi olan kul-larının his ve akıl gözlerini âlem-i süflîye taalluk eden esbâba dikmemeleri ve o esbâbın yukarısında olan Hakk'ın, sebebi yaratmak kudretine nazar etme-leri için bu âyet-i kerîmeyi ayânen tebliğ buyurdu.

3794. "Bu münâcât arasında su çekici fil gibi hemân latîf bulut zâhir oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3794. "Bu münâcât arasında su çekici fil gibi hemân latîf bulut zâhir oldu."

Zahidin bu yoldaki münâcâtı arasında, sebeplerin sebebi olan Yüce Allah, hortumunda su dolu olan fil gibi hemen havada suyun varlık sebebi olan bulutu kudreti ile yarattı ve ortaya çıkardı.

Zâhidin bu yoldaki münâcâtı arasında, müsebbibü'l-esbâb olan, Hak Te-âlâ hazretleri hortumunda su dolu olan fil gibi hemân havada suyun sebeb-i vücûdu olan bulutu kudreti ile halk ve izhar etti.

3795. Kırbadan su gibi yağdırmak tuttu; çukurlarda ve mağaralarda mesken tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3795. Kırbadan su gibi yağdırmak tuttu; çukurlarda ve mağaralarda mesken tuttu.

Kırbadan su boşanır gibi bulut yağmur yağdırmaya başladı. O kadar çok yağdı ki, çukurlarda ve mağaralarda birikti!

Kırbadan su boşanır gibi bulut yağmur yağdırmağa başladı. O kadar çok yağdı ki, çukurlarda ve mağaralarda birikti!

3796. Bulut kırba gibi eşkler yağdırıyordu. Hacılar hep kırbalarını açmışlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3796. Bulut kırba gibi eşkler yağdırıyordu. Hacılar hep kırbalarını açmışlar idi.

Bulut, su kırbası ve tulumu gibi eşkler, yani yağmur taneleri yağdırıyordu. Hacılar da bu susuz çölde böyle suyu görünce, bir taraftan kırbalarının ve tulumlarının ağızlarını açıp doldurmuşlardı.

Bulut su kırbası ve tulumu gibi eşkler, ya'ni yağmur dâneleri yağdırıyordu. Hacılar da bu susuz bâdiyede böyle suyu görünce, bir taraftan kırbalarının ve tulumlarının ağızlarını açıp doldurmuşlar idi.

3797. Bir taife bu acaib işlerden dolayı belden zünnârları kestiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3797. Bir grup insan, bu şaşırtıcı olaylar yüzünden belden zünnârlarını kestiler.

"Şaşırtıcı olaylar"dan kasıt, zâhidin yerleşim yerinden uzak bir çölde yaşaması ve çömlek içindeki suyu kaynatan sıcak kumun üstünde ayağı yanmaksızın ve güneşin şiddetli sıcağından etkilenmeksizin durması ve susuz çölde vücudunun ve elbisesinin abdest suyuyla ıslak olması ve duası üzerine hemen bulutun belirerek yağmur yağıp seller akması hâlleridir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu şaşırtıcı olayları gören hacıları üç kısma ayırırlar ki, bu beyitte birincisi zikredilmiştir. Yani, "Bu şaşırtıcı olayları görünce, kalplerini ancak sebebe bağlayıp, gizli şirke düşen grup, şüphe ve tereddüt zünnârlarını kestiler ve sebebin sıradan bir gösteriden ibaret olduğuna kesin bilgi edindiler."

"Acâib işler"den murâd, zâhidin ma'mûreden uzak bir bâdiyede yaşaması ve çömlek içindeki suyu kaynatan sıcak kumun üstünde ayağı yanmaksızın ve güneşin şiddet-i harâretinden müteessir olmaksızın durması ve susuz bâdiyede vücûdunun ve libâsının abdest suyuyla ıslak olması ve münâcâtı üzerine derhal bulut zahir olarak yağmur yağıp seller akması halleridir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu acībeleri gören hacıları üç kısma tefrík buyururlar ki, bu beyitte birincisi mezkûrdur. Ya'ni, "Bu acâibi görünce, kalblerini ancak sebebe merbût kılıp, şirk-i hafiye düşen tâife, şek ve şübhe zünnârlarını kestiler ve sebebin bir nümâyiş-i âdîden ibaret olduğuna yakîn hâsıl ettiler."

3798. Diğer kavmin yakîni bu acibden izdiyâdda oldu ve Allâh doğru yolu a'lemdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3798. Diğer kavmin yakîni bu acayip durumdan dolayı arttı ve Allah doğru yolu en iyi bilendir.

Hacıların içindeki ikinci kısım, görünen âlemdeki sebeplerin sıradan bir gösteriden ibaret olduğunu ilme'l-yakîn (bilgi yoluyla kesin inanma) ile bilirlerdi; fakat böyle bir durumu gözlemlememişlerdi. Ne zaman ki zâhidin bu hallerini gördüler, ilme'l-yakîn mertebesinden ayne'l-yakîn (gözlem yoluyla kesin inanma) mertebesine yükseldiler. Ve Yüce Allah herkesin kendi hakikatinin gerektirdiğince doğru yolun neden ibaret olduğunu çok iyi bilir ve o yola sevk eder. Nitekim iki topluluk, ilâhî katında bilinen yatkınlıklarının gerektirdiği şeye sevk olundular. Önceki topluluk ilm-i yakîn mertebesine geldi; ve ikinci topluluk ilm-i yakînden ayn-ı yakîne ulaştı.

Hacıların içindeki ikinci kısım, âlem-i sûretteki esbabın bir nümâyiş-i âdîden ibaret olduğunu ilme'l-yakîn bilirler idi; fakat böyle bir hâli müşâhede etmemişler idi. Vaktâkî zâhidin bu hallerini gördüler, ilme'l-yakîn mertebesinden ayne'l-yakîn mertebesine terakkî ettiler. Ve Allâh Teâlâ herkesin kendi hakîkati iktizâsınca sırât-ı müstakîmi neden ibaret olduğunu çok bilir ve o sırâta sevkeder. Nitekim iki tâife ind-i ilahîde ma'lûm olan isti'dâdlarının ikti- zâ ettiği şeye sevk olundular. Evvelki tâife ilm-i yakîn mertebesine geldi; ve ikinci tâife ilm-i yakînden ayn-ı yakîne vâsıl oldu.

3799. Kabul etmeyici, ekşi ve ham olan diğer kavim sermedî nâkıslardır. Söz [3810] bitti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3799. Kabul etmeyen, ekşi ve ham olan diğer kavim, sonsuz noksanlardır. Söz bitti!

Bu şaşırtıcı işleri görüp, "Adam sende! Bunda şaşılacak ne var? Biz buraya gelmezden önce yine böyle yağmur yağmış, zâhid abdest almış, işte o yağmur şimdi yine geldi, biz de kırbalarımızı doldurduk!" diye sebeplere yapışıp kalan ve Müsebbib'inin (sebepleri yaratanın) müşâhedesini (görünmesini) kabul etmeyen ve ekşi ve ham koruk mesâbesinde (derecesinde) bulunan üçüncü kısmın, tatlı üzüm olmak ihtimali yoktur. Onlar ebedî noksanlardır. Çünkü onların ilâhî ilimde sabit olan isti'dâdlarının (yatkınlıklarının) doğru yolu budur. Söz bitti vesselâm!

Fakîr'e (bu fakir kuluna) uygun olan anlam budur ki: Bu kıssada cenâb-ı Pîr efendimiz bu dünya âlemini susuz çöle; ve bu çölde yalnız başına yaşayan zâhidi kendi şerefli zâtlarına; ve hacıları da yüce yardımcılarında bulunan kimselere; ve hakikatler ve ilâhî marifetleri de abdest suyuna; ve bu Mesnevî-i Şerîf'in beyitlerini ve sözlerini buluta; ve içindeki ilâhî marifetleri yağmur suyuna benzetip, bu Mesnevî-i Şerîf'i dinleyen halkı da üç sınıfa ayırırlar. Nasıl ki sınıfların hâlleri yukarıda zikredildi. Bu fakir şârihin beyti:

Ateşin çöldür dünyamız. Suya kandırmada Mevlâ'mız. Söz ve beyan bulutundan anlam Yağmuru yağmada gayet güzel. Yaygın feyzine karşı duralım. Ruhun alıştırmasını açarak dolduralım!

Bitiş: 15 Rebîu'l-âhir, sene: 1350. ve 16 Ağustos sene: 348. ve 29 Ağustos sene: 931. Cuma ertesi günü, saat 6. Bu fakir şârih: Ahmed Avnî el-Mevlevî

MESNEVİ'NİN II. CİLDİNİN SONU

Bu acaib işleri görüp, "Adam sende! Bunda taaccüb olunacak ne var? Biz buraya gelmezden evvel yine böyle yağmur yağmış, zâhid abdest almış, işte o yağmur şimdi yine geldi, biz de kırbalarımızı doldurduk!" diye esbâba yapışıp kalan ve Müsebbib'inin müşâhedesini kabûl etmeyen ve ekşi ve ham koruk mesâbesinde bulunan üçüncü kısmın, tatlı üzüm olmak ihtimali yoktur. Onlar ebedî nâkıslardır. Zîrâ onların ilm-i ilâhîde sabit olan isti'dâdlarının sırât-ı müstakîmi budur. Söz bitti vesselâm!

Fakîr'e lâyıh olan ma'nâ budur ki: Bu kıssada cenâb-ı Pîr efendimiz bu âlem-i dünyayı susuz bâdiyeye; ve bu bâdiyede yalnız başına yaşayan zâhidi zât-ı şerîflerine; ve hacıları da muîd-i âlîlerinde bulunan kimselere; ve hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi de abdest suyuna; ve bu Mesnevî-i Şerîf'in ebyât ve elfâzını buluta; ve içindeki maârif-i ilâhiyyeyi yağmur suyuna teşbih buyurup, bu Mesnevî-i Şerîf'i dinleyen halkı da üç sınıfa ayırırlar. Nitekim sınıfların ahvâli yukarıda zikrolundu. Beyt-i şârih-i fakir:

Ateşin bâdiyedir dünyamız. Suya kandırmada Mevlâ'mız. Ebr-i elfaz u beyândan ma'nâ Yağmuru yağmada gâyet ra'nâ. Feyz-i sârîsine karşı duralım. Meşk-i rûhu açarak dolduralım!

Hitâm: 15 Rebîu'l-âhir, sene: 1350. ve 16 Ağustos sene: 348. ve 29 Ağustos sene: 931. Cum'a ertesi günü, saat 6. Şârih-i hakîr: Ahmed Avnî el-Mevlevî

MESNEVİ'NİN II. CİLDİNİN SONU
